İngiliz kâşif Sir Walter Raleigh, idam edildi. (Doğumu: 1554) Büyük hayali kendisine ait geniş bir koloni kurmaktı. Yeni Dünya olarak tanımlanan Kuzey Amerika’ya başarılı seferler yapması sayesinde I. Elizabeth tarafından Sir unvanı verildi. Virginia eyaletini kurdu. Tahta çıkan yeni kral I. James 1616 yılında onu hapse attı. Amerika’da altın altın aramak üzere kralı ikna ederek hapisten kurtuldu ve sefere çıktı. Dönüş yolunda İspanyollarla çıkan çatışmayı kazanmasına rağmen Kralın İspanyollarla iyi geçinme politikası sonucunda 1618 yılında halka açık bir yerde infaz edildi.
Walter Raleigh
Mucit, matematikçi, filozof ve hukukçu Jean le Rond d’Alembert, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Kasım 1717) Collège Mazarin’de felsefe, hukuk ve sanat okudu. 1738’de avukatlığa hak kazandı ancak o tıp ve matematikle de ilgilendi. Bir çok bilim akademisine ve kraliyet cemiyetine kabul edildi. O dönem Fransa’da yayınlanan Encyclopédie(Ansiklopedi)nin editörlerinden biri oldu. “Pi Sayısı”, “Merkezkaç Kuvveti” ve “Oran Testi” hakkında yeni teoriler geliştirdi ve icatlar yaptı. Çok sayıda eser bıraktı.
Jean le Rond d’Alembert
1863
İsviçreli Henri Dumant’ın öncülüğünde Cenevre’de toplanan 16 ülke, Uluslararası Kızılhaç’ın kurulmasına karar verdi. Bu karar üzerine Kızılhaç 9 Şubat 1863’te kuruldu. Örgütün ilkeleri; İnsaniyetçilik, Ayrım gözetmemek, Tarafsızlık, Bağımsızlık, Gönüllülük, Birlik ve Evrensellik olarak belirlendi.
1888
Britanya İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İspanyol İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Hollanda, Rus İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu arasında, İstanbul Antlaşması’nın (Convention of Constantinople) nihai metni imzalandı. Antlaşma’ya, Lozan’da atıf yapıldı ve “Süveyş Kanalının özgürce kullanılmasını güvence altına alacak bir rejim saptanmasına ilişkin 29 Ekim 1888 günlü Sözleşme” olarak zikredildi.
1901
Amerika Birleşik Devletleri’nin 25. başkanı olan ve 4 Mart 1897 – 14 Eylül 1901 tarihlerinde görev yapan William McKinley‘e, 6 Eylül 1901 tarihinde suikast düzenleyen Polonya asıllı anarşist Leon Czolgosz elektrikli sandalyede idam edildi. Hukukçu Başkan 14 Eylülde yaşamını yitirmişti.
ILO-2 No’lu İşsizlik Sözleşmesi, 29 Ekim 1919 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. Sözleşme, merkezi bir makamın kontrolüne tabi resmi parasız iş bulma büro sistemi kurulmasını öngörüyordu. Türkiye sözleşmeyi 916.02.1950 tarihinde 5543 sayılı yasa ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 18.02.1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi.
1921
ILO 15 No’lu Asgari Yaş (Trimciler ve Ateşçiler) Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 29 Ekim 1921 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Mayıs 1959 tarihli ve 7292 sayılı kanun ile kabul edildi ve Resmi Gazetenin 2 Haziran 1959 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1922
İtilaf Devletleri, Lozan’da toplanacak Konferans için Ankara ve İstanbul Hükümetlerinden delege gönderilmesini istemişlerdi. Ankara Hükümeti 29 Ekim’de, öneriyi kabul ettiğini bildirdi.
1921
Anayasa Hukuku profesörü Ahmet Ağaoğlu, Ankara hükümeti tarafından Matbuat Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Görevi 1923’e kadar devam etti.
Prof. Dr. Ahmet Ağaoğlu
1923
Türkiye’de ve Türk tarihinde ilk defa Cumhuriyetilan edildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa gizli oyla oybirliği ile Cumhurbaşkanı seçildi.
1923
Türkiye’nin ilk sanat tarihi ve felsefe öğretmenlerinden olan Nazan İpşiroğlu, Türkiye’de cumhuriyetin ilan edildiği gün doğdu. Müzik, sanat ve kültür üzerine çok sayıda eser bıraktı. (Ölümü: 24 Ağustos 2015)
Nazan İpşiroğlu
1924
T.B.M.M. ikinci binasında Cumhuriyetin kuruluş yıldönümünü kutladı.
1924
Türkiye ile Irak arasındaki sınır çizgisi, Cemiyet-i Akvam’ın(Milletler Cemiyeti) 29 Ekim 1924 tarihli toplantısında kararlaştırıldı. (Brüksel Sınır Çizgisi) Bu kararın ardından, 5 Haziran 1926 tarihinde, üç taraflı bir antlaşma olarak İngiltere, Türkiye ve Irak arasında Ankara Antlaşması(Musul Antlaşması) imzalandı, sınır çizgisi saptandı ve kesinleşti.
1930
Ankara’daki Cumhuriyet Bayramı törenlerine Hukukçu ve Yunanistan’ın eski Başbakanı Elefterios Venizelos da katıldı.
Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, ortada) Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos’u (solda) Ankara Palas, Ankara’da ağırladı. 27 Ekim 1930
İngiliz filozof Sir Alfred Jules Ayer doğdu. (Ölümü: 27 Haziran 1989) Eton Koleji ve Oxford Üniversitesi’nde eğitim gördü, Viyana Üniversitesi’nde mantıksal pozitivizm felsefesi okudu. Oxford’daki Christ Church’te felsefe dersleri ve Londra Üniversitesi’nde felsefe dersleri verdi. Mantık Profesörü oldu. Kitaplarında mantıksal pozitivizmi savundu. Şövalyelik ödülüne layık görüldü. ‘Felsefede Devrim-Analitik Felsefenin Doğuşu’, ‘Dil, Doğruluk Ve Mantık’, ‘Hume/ Düşüncenin Ustaları’ isimli eserleri Türkçe’ye çevrildi.
Alfred Jules Ayer
1938
Afrika’da halkoyu ile seçilen ilk kadın devlet başkanı Ellen Johnson-Sirleaf, doğdu. Liberya’da 16 Ocak 2006 – 22 Ocak 2018 arasında devlet başkanlığı makamında bulundu.
Ellen Johnson Sirleaf, Time Dergisi kapağında – 2006
Eğitimini Madison Business College ve Harvard Üniversitesi’nde okuduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamladı. Kamu Yönetimi alanında Harvard Üniversitesi’nden yüksek lisans derecesi aldı. Roosevelt Enstitüsü İfade Özgürlüğü Ödülü, Açlığın Sürdürülebilir Sonu için Liderlik Ödülü, Ortak Zemin Ödülü, ABD Başkanlık Özgürlük Madalyası, Afrika Cinsiyet Ödülü, Nobel Barış Ödülü, Indira Gandhi Barış, Silahsızlanma ve Kalkınma Ödülü ile Harvard Üniversitesi’nden ve başkaca birçok üniversiteden Fahri Hukuk Doktoru derecesi kazandı.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Cumhuriyetin kuruluşunun 25. yılının kutlandığı 29 Ekim 1948 Cumhuriyet Bayramı törenlerinde ulusa seslendi: “Kadın ve erkek vatandaşlarım, Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun. Bu yirmi beşinci yılı yürekten sevinçle kutlamakta haklıyız. Müstesna bir talih olarak yirmi beş yılı sulh içinde geçirdik. Yorgun ve harap bir memleketi büyük ölçüde yalnız kendi kaynaklarımız ile imara çalıştık. Türk milleti yirminci asrın mühim bir hadisesi olarak taze ve canlı bir Cumhuriyet meydana çıkardı. Hür insanların diyarı olan Türkiye, bütün insanlığın önünde barışın ve aziz ideallerin yolcusu olarak bayramını iftiharla kutluyor.”
1954
Vatan Partisi kuruldu. 11 Kasım’da Genel Başkanlığa Dr.Hikmet Kıvılcımlı getirildi. 30 Aralık 1957 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliği’nin 57/227 sayılı kararı ile “Komünist metodu ile çalıştığı ve komünist şahıslar tarafından sevk ve idare olunduğu” gerekçesi ile kapatıldı.
1961
Suriye, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nden ayrıldı.
1968
29 Ekim 1968’de Deniz Gezmiş, Doğu Perinçek, Kazım Kolcuoğlu ve Cengiz Çandar gibi isimler, Samsun’dan Ankara’ya “Tam Bağımsızlık İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü başlattı. Yürüyüş 10 Kasımda son buldu.
1979
İstanbul Paşakapısı Cezaevi’nde, ayaklanma çıktı. 523 tutuklu 12 gardiyanı rehin aldı.
TÖB-DER tarafından 29 Ekim’de Bursa’da düzenlenen mitingde bir öğretmen öldü. Aralarında TÖB-DER Genel Başkanı ve DİSK Bölge Temsilcisinin de bulunduğu 300’e yakın kişi gözaltına alındı.
1989
İstanbul Paşakapısı Cezaevi’nde, ayaklanma çıktı. 523 tutuklu 12 gardiyanı rehin aldı.
1992
SSCB’den Bağımsızlıklarını ilan eden Kazakistan ve Türkmenistan ilk Büyükelçiliklerini Ankara’da açtı. Türkiye Cumhuriyeti, yeni devletleri ilk tanıyan ülke olmuştu.
1993
Bahri Kağanaslan, 29 Ekim 1993’te zorla kaybedildi. Bu tarihten itibaren Cumartesi Anneleri tarafından akıbeti soruluyor.
Cumhuriyetin 75. yıldönümü, bütün yurtta, dış temsilciliklerde ve KKTC’de coşkuyla kutlandı.
Yaklaşık 5 yıldır Fransa’da yaşayan, hakkında kesinleşmiş 2 yıllık hapis cezası ve birçok davada gıyabi tutuklama kararı bulunan Prof. Dr. Yalçın Küçük Edirne/ İpsala’dan yurda giriş yaptı.
1998
Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan, Özbekistan ve Türkiye, “Hazar ve Orta Asya petrollerinin Batı pazarlarına Bakü Tiflis Ceyhan Petrol Boru Hattı” ile ulaştırılmasına ilişkin Ankara Deklarasyonu’nu imzaladılar. 18 Kasım 1999 tarihinde ise uygulamaya dönük olarak İstanbul’da protokol imzalandı.
2002
15 Avrupa Birliği üyesi ve Türkiye dahil 13 aday ülkenin 105 temsilcisinin oluşturduğu Avrupa Konvansiyonu, üç bölümlük 414 maddelik AB anayasası taslağını açıkladı. Taslağa göre her vatandaş hem ülkesi hem AB’nin vatandaşı olarak çifte vatandaş olacak, kurulacak “Avrupa Halkları Kongresi” hem Avrupa Parlamentosu hem de AB ülkelerinin ulusal parlamentolarından üyelerden oluşacaktı. Taslağı eleştiren Britanya Başbakanı Tony Blair “Avrupa’nın federal süper devlet olarak değil bir devletler birliği olarak işbirliği yapması gerekir” demişti.
2003
1995 yılında yargısız infaz sonucunda öldürülen Serdar Oğraş’ın ailesinin şikayeti üzerine AİHM’de açılan dava uzlaşmayla çözümlendi. Türkiye hükümeti, ölümle sonuçlanan olaydan üzüntü duyduğunu belirtti ve aileye 76 bin Euro (134 milyar TL) tazminat ödemeyi kabul etti.
2004
Avrupa Birliği üyesi 25 ülke, AB Anayasası Anlaşması ve nihai belgeyi imzaladı. AB Adayı statüsü bulunan Türkiye, Bulgaristan ve Romanya ise nihai belgeyi imzaladılar.
2009
Alman avukat ve neo-Nazi siyasetçi Jürgen Rieger öldü. (Doğumu: 1946) Uzun yıllar boyunca neo-Nazi oluşumların içerisinde yer aldı. 1960’lı ve 70’li yıllarda Artgemeinschaft Germanische Glaubens-Gemeinschaft isimli neo-Nazi örgütünde çalıştı. Halkı ırkçı fikirlerle kışkırttığı ve yasak Nazi sembollerini kullandığı için hüküm giydi. 1981’de Hamburg Bölge Mahkemesinde savaş suçundan dolayı yargılanan Arpad Wigand isimli eski bir SS subayının savunmasını üstlendi. Neo-Nazilere yaptığı parasal destek onu önemli bir şahsiyet haline getirdi. 80’li ve 90’lı yıllarda Wiking-Jugend ve Özgürlükçü Alman İşçi Partisi (Freiheitliche Deutsche Arbeiterpartei) isimli neo-Nazi oluşumlarda aktif olarak çalıştı. 2006’da Almanya Ulusal Demokratik Partisi’ne (NPD) katıldı ve 2007’de Hamburg milletvekili oldu.
Neo-Nazi Avukat ve siyasetçi Jürgen Rieger
2011
Cumartesi Anneleri, 29 Ekim 1995’de Galatasaray Lisesi önünde yaptıkları 344.eylemlerinde; Dargeçit’te 7 ayrı eve düzenlenen baskınlarda gözaltına alınıp zorla kaybedilen 7 kişiyi andı.
2013
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, 29 Ekim’den önce askeri hizmet kanunu çerçevesinde işlenen suçları kapsayan genel af ilan etti.
2017
Avustralyalı hukukçu, avukat, yüksek yargıç ve vali Ninian Stephen, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 15 Haziran 1923) II. Dünya Savaşı sırasında Avustralya Ordusunda görev yaptı ve savaştan sonra hukuk fakültesini bitirdi. 1949’da Victoria Barosuna kabul edildi. 1960’larda, Avustralya’nın önde gelen anayasa ve ticaret hukukçularından biri olmuştu. 1966 yılında Kraliçenin Danışmanı oldu. 1972’de 48 yaşında Yüksek Mahkeme’ye atandı ve 1 Mart 1972 – 11 Mayıs 1982 arasında yüksek yargıç olarak görev yaptı. Avustralya’nın 20. Genel Valisi oldu. 29 Temmuz 1982 – 16 Şubat 1989 arasında Avustralya Genel Valisi oldu.
Ninian Stephen
2023
Google ve ABD Adalet Bakanlığı arasında devam eden davada, Google’ın 2021 yılında Apple ve diğer teknoloji şirketlerine “varsayılan arama motoru” olarak kalabilmek için 26,3 milyar dolar ödediği ortaya çıktı.
2024
Başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ı destekleyen ‘America PAC’ adlı siyasi eylem komitesinin kampanyasını imzalayan seçmenlere arasından seçime kadar her gün 1 kişiye 1 milyon dolar para ödülü vereceğini açıklayan Elon Musk’a ‘yasa dışı çekiliş düzenlediği’ gerekçesiyle dava açıldı. Dava, Philadelphia Bölge Savcısı Larry Krasner tarafından yürütülüyor. Krasner’in ihtiyati tedbir talebine ilişkin duruşma 1 Kasım’da görülecek.
2024
İspanya hükümeti, yaklaşık 5 aydır Arjantin hükümeti ile yaşadığı diplomatik krizi sonlandırmak için Buenos Aires’e yeni büyükelçi atadı.
2024
İran’da Alman ve İran vatandaşı olan Cemşid Şarmehd hakkında “terör saldırısı” suçlamasıyla verilen idam cezası infaz edildi. Resmi açıklamada infazın sabah saatlerinde gerçekleştiği duyuruldu. Kaliforniyalı Cemşid olarak da bilinen Cemşid Şarmehd 2008 yılında 14 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalı saldırıda rol aldığı gerekçesiyle yargılanmış, idam kararı, Nisan 2023’te Yüksek Mahkeme tarafından onaylanmıştı. İnfazın ardından Almanya ile İran arasında diplomatik kriz çıktı, Tahran Büyükelçisi geri çağrıldı.
Danimarka endekste 1’inci sırada. Rusya Federasyonu 142 ülke arasından 113’üncü, Nijer 114’üncü, Angola 115’inci, Honduras 116’ıncı, Meksika 118’inci. Gine 119’uncu. Nijerya ise120’inci sırada.
Türkiye;
Yürütmenin gücünün sınırlandırılması bakımından: Bölgesel analizde 15 ülke arasından 14’üncü, genel sıralamada 142 ülke arasında 135’inci,
Yolsuzluktan ari bir ülke olmak bakımından: bölgesel analizde 15 ülke arasından 8’inci, genel sıralamada 142 ülke arasından 78’inci,
Şeffaflık derecesi bakımından, bölgesel analizde 15 ülke arasından 13’üncü, genel sıralamada 142 ülke arasından 108’inci,
Temel hakların temini yönünden; bölgesel analizde 15 ülke arasından 15’inci, genel sıralamada 142 ülke arasında 133’üncü,
Kamu düzeni ve güvenliği bakımından; bölgesel analizde 15 ülke arasından 13’üncü, genel sıralamada 142 ülke arasından 70’inci,
Özel hukuka dair yargılamalarından; bölgesel analizde 15 ülke arasından 15’inci, genel sıralamada 142 ülke arasından 122’nci,
Ceza yargılamalarında; bölgesel analizde 15 ülke arasından 13’üncü, genel sıralamada 142 ülke arasından 107’nci.
Hukukçu ve eski Finlandiya Başbakanı Johan Wilhelm (Jukka) Rangell, Hauho’da doğdu. (Ölümü: 12 Mart 1982,Helsinki) Helsinki Üniversitesinde hukuk eğitimi gördü. Hâkim Yardımcısı olarak görev aldı. 1922-1925 yıllarında Avukatlık yaptı. Finlandiya Bankasında önce yönetim kurulu sonra da yönetim kurulu başkanı oldu. 4 Ocak 1941 – 5 Mart 1943 tarihlerinde başbakan olarak görev yaptı.
Finlandiya Başbakanı Johan Wilhelm (Jukka) Rangell
1861
19. yüzyıl hukukçularının en saygın ve itibarlı hukukçularından, Friedrich Carl von Savigny yaşamını yitirdi. (Doğumu: 21 Şubat 1779 ) Marburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Prof. Anton Bauer ve ortaçağ hukuk bilimi çalışmalarıyla tanınan Philip Friedrich Weiss’in yanında çalıştı. 1800 yılında aynı üniversiteden doktorasını aldı ve ceza hukuku ile Pandekt Hukuku konusunda ders verdi. 1803’te ünlü tezi “Das Recht des Besitze’i (Zilyetlik Hukuku) yayınladı. Bu eseri ünlü hukukçu Thibaut tarafından bir baş yapıt ve Roma hukuku otoritesinin bu anlamda sonu olarak nitelendirildi. 1808’de Bavyera Hükümeti tarafından Landshut’a Roma hukuku profesörü olarak atandı. 1810’da Berlin Üniversitesi’ne Wilhelm von Humboldt’un şefliğini yaptığı Roma hukuku kürsüsüne davet edildi. Roma, Ceza ve Prusya hukuku alanında dersler verdi. “Günümüzdeki Kanun Koyma ve Hukuk Bilimi Mesleği” ve “Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine” isimli eserleri bulunmaktadır.
Friedrich Carl von Savigny
1900
Nijerya avukat, öğretmen, politika lideri, kadın hakları savunucusu ve feminist Funmilayo Ransome-Kuti, dünyaya geldi. (Ölümü: 13 Nisan 1978) The University of Ibadan‘da hukuk öğrenimi gördü. Yaşamı boyunca eğitimci ve aktivist kimliği ile bilindi. İzlediği politika sayesinde “Nijerya’nın annesi” olarak anıldı. İlk yıllarında Nijerya’da kadınların oy hakkı için avukatlık yaptı. Abeokuta Kadınlar Birliği ve Nijerya Kadınlar Birliği liderliğini yürüttü. 1947’de West African Pilot tarafından Egba halkının kadınlarına öncülük ettiği için “Lisabi aslanı” lakabını aldı. Kadınlara komünist fikirler aşıladığı gerekçesiyle 1956’da pasaportu iptal edildi. Halkçı İnsanlar Partisini kurdu. Nijerya’nın bağımsızlığını İngiliz hükûmeti ile görüşen heyette yer aldı Nijerya’da otomobil kullanan ilk kadın oldu. Lenin Barış Ödülü kazandı.
ILO 14 No’lu Haftalık Dinlenme (Sanayi) Sözleşmesi 25 Ekim 1921 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından kabul edildi. Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4865 sayılı yasa ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi.
Uruguaylı avukat, gazeteci ve Cumhurbaşkanı, Jorge Luis Batlle Ibáñez doğdu. (Ölümü: 24 Ekim 2016) Cumhuriyet Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. 1958 yılında, Colorado Partisinden Kongre Üyesi seçildi. 1966 ve 1971’de cumhurbaşkanlığına aday oldu ancak seçilemedi. Uruguay’da, 1973–1985 yıllarındaki askeri yönetim döneminde kararname ile siyasi faaliyetten men edildiği için herhangi bir yasal veya resmi görevde bulunamadı. Birçok kez gözaltına alındı. Dikta rejiminin yıkılmasından sonra, 1985’te Yasama Genel Kuruluna başkanlık etti. 2000-2005 yılları arasında Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
Jorge Luis Batlle Ibáñez
1929
Osmanlı Ceza Kanunu uygulamaları tamamen yürürlükten kaldırıldı.
Finlandiyalı hukukçu ve eski devlet başkanı Risto Heikki Ryti yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Şubat 1889) Helsinki Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1912’de Hukuk Yüksek Lisansını tamamladı. Helsinki’de Serlachius & Rytin hukuk firmasını kurdu. İlerici Parti Milletvekilliği, Maliye Bakanlığı, Finlandiya Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1940-1944 yılları arasında Finlandiya’nın beşinci devlet başkanı olarak görev yaptı. 1945 yılında Sovyet baskısı ile Risto Ryti hakkında savaş suçu işlediği gerekçesiyle dava açıldı ve on yıl hapse mahkûm edildi. 1949 yılında sağlık sorunları nedeniyle Cumhurbaşkanı Juho Kusti Paasikivi tarafından affedildi. Hapisten sonra kamusal yaşama dönemedi. Ölümünden beş ay önce, Helsinki Üniversitesi tarafından siyaset bilimi alanında fahri doktora verildi.
Risto Heikki Ryti
1960
Küba, ABD sermayeli Shell, ITT, United Fruit Company gibi şirketleri millileştirdiğini açıkladı.
1962
Amerikan Büyükelçisi Adlai E. Stevenson, Küba’daki Sovyet üslerinin fotoğraflarını, kanıt olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sundu.
1971
1961 Kurucu Meclisinin görevi sona erdi. Kurul, 27 Mayıs Darbesi sonrası özellikle 1961 Anayasası‘nı hazırlamak için 6 Ocak 1961-24 Ekim 1961 tarihleri arasında görev yaptı. Anayasa tasarılarını hazırlamak için oluşturulan komitelerde zamanın önemli hukukçuları yer aldı. Geçiş sürecinde, 1960 Geçici Anayasası yürürlükte kaldı.
1971
Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) davası Ankara Sıkıyönetim Mahkemesinde başladı. Türkiye’de komünist rejim kurmak çabasıyla hareket ettikleri iddiasıyla TÖS Başkanı Fakir Baykurt ve 142 öğretmen yargılandı.
1971
Çin Halk Cumhuriyeti’nin katılımını sağlamak amacıyla Tayvan, Birleşmiş Milletler’den çıkarıldı.
1974
İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nda Yol-İş Federasyonu ile işveren arasında toplu sözleşme imzalandı. İşçilere 1 Temmuz 1974 tarihinden itibaren bir yıl için yüzde 40 oranında zam verildi.
1977
Fransız hukukçu, siyasetçi ve eski başbakan Félix Gouin yaşamını yitirdi. (Doğumu: 4 Ekim 1884) Hukuk eğitimi aldı ve ardından Marsilya Barosu’na kaydoldu. I. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak cepheye gitti. 1920 yılında Istres kentinin belediye başkanlığına seçildi. 1924 Bouches-du-Rhône genel meclisine seçildi. 1938’de parlamentoda sosyalist grubun başkanı oldu. Daniel Mayer ile birlikte Sosyalist Eylem Komitesi’ni kurdu. 1945’te ilk Kurucu Meclis’e Marsilya milletvekili seçildi, 8 Kasım’daki açılış oturumunda başkan seçildi ve – tarihlerinde başkanlık yaptı. –
13 Temmuz 1979’da Mısır’ın Ankara Büyükelçiliği’ni basan 4 Filistinli gerilla ölüm cezasına çarptırıldı.
1979’da Mısır’ın Ankara Büyükelçiliği’ni basan 4 Filistinli ile ilgili gazete haberi
1980
12 Eylül Askeri yönetiminin, yasadışı silah ve patlayıcı maddelerini 15 gün içinde teslim edenlerin affedileceğini ilan etmesinden sonra 160 bin 140 ateşli silahın teslim edildiği açıklandı.
1983
İşçilere 1 Kasım tarihinden başlayarak verilecek üç bin liralık avansla ilgili karar Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Üç bin liralık avans, YHK tarafından yürürlüğe konulan ve halen yürürlüğü devam eden toplu iş sözleşmeleri kapsamına giren işçilere verileceği açıklandı.
Milli Güvenlik Konseyi, Olağanüstü Hal Yasası’nı kabul etti. Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma yetkisi ile tanındı, İl ve bölge valilerine geniş yetkiler verildi.
Hıdır Aslan‘ın, yargılamanın yenilenmesi talebi Askeri Yargıtay tarafından reddedildi. Devrimci Yol örgütü üyesi olarak, İzmir’de bir soygun sırasında 3 kişiyi öldürdüğü iddia edilerek Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde yargılandı ve İzmir’de idam edildi. 25 Ekim 1984 tarihinde idam asılarak idam edilen Hıdır Arslan’dan sonra bir daha idam cezası infaz edilmemiştir.
Türkiye’de idam cezası infaz edilen son kişi olan Hıdır Aslan
1984
Katma Değer Vergisi Kanunu yürürlüğe girerek uygulanmaya başladı. TBMM tarafından 25 Ekim 1984’te kabul edilen Katma Değer Vergisi kanunu 2 Aralık’ta Resmi Gazetede yayınlandı ve 1 Ocak’ta yürürlüğe girdi.
1984
Videosinema dergisinin Ekim sayısında Yılmaz Güney’e ilişkin yazılarından dolayı Onat Kutlar, Jülide Ergüder ve Mahmut Tali Öngören’e dava açıldı.
1989
DHKPC Terör Örgütü Lideri Dursun Karataş, Bedri Yağan ve Sinan Kukul ile birlikte İstanbul Bayrampaşa cezaevinden firar etti.
1990
ANAP Hükümetinin üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını da içeren ve türban nedeniyle verilen disiplin cezalarını tüm sonuçlarıyla birlikte affeden yasa tasarısı Meclis’te SHP’nin karşı oyuna rağmen ANAP ve DYP oylarıyla kabul edildi.
1990
ANAP hükümetinin 1984’den beri bekletilen kesinleşmiş idam cezası dosyalarını Meclis oylamasına sunma girişimine karşı, idam cezasının temelli kaldırılması talebiyle Atatürkçü Düşünce Derneği’nin düzenlediği kampanyaya Mülkiyeliler Birliği, TMMOB, İHD, Halkevleri, TTB, Türk-İş, ÇYDD, vd. 17 örgüt destek verdi.
1994
Devrimci-Sol ve DHKPC örgütü lideri Dursun Karataş, 25 Ekim 1989’da Bayrampaşa Cezaevi’nden firar etti. Fransa’da yakalandı. Karataş, 30 Eylül 1980’de yakalanmıştı. Hollanda’da kanser tedavisi görmekte iken 12 Ağustos 2008 tarihinde hayatını kaybetti.
1995
Temmuz ayında gözaltında kayıplar için eylem yaparken gözaltına alınıp dava açılan Cumartesi Anneleri’nin yargılanmalarına başlandı.
Bulgaristan’dan gelerek teslim olan ve Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklu olarak yargılanan suç örgütü lideri Sedat Peker, Bayrampaşa Cezaevi’ndeki koğuşunu lüks eşya ve mefruşatla donatıp kokoreç tezgahı aldırttı, çanak anten talebinde bulundu.
2004
Küba devlet başkanı Fidel Castro, 8 Kasım’dan geçerli olmak üzere ABD doları ile yapılacak alış veriş işlemlerinin yasaklandığını açıkladı.
2004
Avrupa Birliği, 25 Ekim 2004 tarihinde 2004/849/EC sayılı kararı ile, Avrupa Topluluğu ve İsviçre Konfederasyonu arasında imzalanan, İsviçre’nin Schengen müktesebatının yürürlüğe konması, uygulaması ve gelişimi ile ilişkilendirilmesi hakkındaki Antlaşmayı yürürlüğe koydu.
2005
Anadolu’da Vakit gazetesinin Almanya sınırları içinde basılması ve dağıtılması yasaklandı.
Avukat Vedat Ahsen Coşar, Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği Başkanlığına getirildi. Coşar, 14 Temmuz 2006’dan itibaren kuruluşun genel sekreterliğini yürütüyordu.
Avukat Vedat Ahsen Coşar
2010
Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast’ın ‘Taş atan çocuklar’ yasasından yararlandırılıp Çocuk Mahkemesi’nde yargılanma kararı protesto edildi.
2010
Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörlüğü, üniversitelerde türbana karşı afiş asan 26 öğrencinin, haklarındaki soruşturma sonuçlanıncaya kadar okula alınmamasına karar verdi.
2013
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yaptığı yönetmelik değişikliğiyle 16 yaşını dolduran meslek/teknik okul mezunları artık maden ocakları, alkol üretimi vb. tehlikeli alanlarda da çalıştırılabilecek.
Eski Milletvekili Mahmut Alınak, Mahmut Alınak, kötü cezaevi koşullarını protesto etmek amacıyla Kocaeli’nin Kandıra ilçesindeki Kandıra F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi önünde çadır kurdu ve cezaevlerindeki çıplak aramaya tepki gösterdi.
Eski Milletvekili Mahmut Alınak
2014
CCBE(Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi), 2014 yılında aldığı bir kararla 25 Ekim gününün AB üyesi her ülkede Avukatlar Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
2015
İstanbul Sarıyer’de 18 Ekimde evinde yapılan arama sırasında polis tarafından göğsünden vurularak ağır yaralanan 25 yaşındaki Dilek Doğan yaşamını yitirdi. Polis memuru Yüksel Moğultay hakkında 6 yıl 3 ay ceza verildi.
Dilek Doğan
2023
Avukat Şerafettin Can Atalay’ın “milletvekili seçilerek yasama dokunulmazlığı kazanması nedeniyle yargılamada durma kararı verilmemesi ve yargılamaya devam edilmesi sonucunda seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile tahliye talebinin reddedilmesini gerekçe göstererek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne yapmış olduğu bireysel başvuruda hak ihlali kararı verildiği açıklandı. Can Atalay’ın avukatı, “Bugün çıkması gerekiyor”, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ise, “Gerekçeli kararı görmemiz lazım.” dedi.
2023
Almanya hükümeti, iltica başvurusu reddedilen kişilerin sınır dışı işlemlerini hızlandıran ve polisin yetkilerini genişleten yasa tasarısını onayladı. Yasa tasarısı parlamentoda kabul edilirse, sınır dışı öncesi gözaltı merkezine yerleştirilmiş kişilerin gözaltı süresi 10 günden 28 güne çıkarılması öngörülüyor. Yasanın yürürlüğe girebilmesi için Federal Meclis tarafından da onaylanması gerekiyor.
2023
İsveç’in NATO’ya katılım protokolü TBMM Dışişleri Komisyonu’na sevk edildi.
2023
‘Kasten yaralama suçundan 2 yıl 3 ay kesinleşmiş mahkumiyeti bulunan 7.3 milyon takipçisi olan Tiktok fenomeni ‘Melek Azad’ lakaplı Fatma Demir evinde yakalandı. Demir, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
2023
Avrupa Birliği (AB) üyesi devletlerde ve aday ülkelerde basın ve medya özgürlüğü ihlallerini izleyen MFRR, 2023 yılının ilk altı ayına ilişkin Medya ve Basın Özgürlüğü İhlalleri İzleme Raporunda, Türkiye’de Ocak-Haziran 2023 tarihleri arasında 172 kişi veya medya kuruluşunu içeren 136 basın özgürlüğü ihlali kaydettiğini açıkladı.
2023
Rosa Kadın Derneği başkanlığı dönemindeki dernek faaliyetleri nedeniyle hakkında “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla 15 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan HEDEP Diyarbakır Milletvekili Adalet Kaya’nın yargılanmasına Diyarbakır 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Mahkeme dava dosyasını, durma kararı verilip verilmeyeceğine ilişkin mütalaanın hazırlanması için Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.
2023
10 Ekim Ankara Gar Katliamı Davası mağdurları, kamu görevlileri hakkındaki suç duyurularının takipsizlikle sonuçlanması üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu.
2023
Büyükçekmece Adliyesi’nde kızının kızının boşanma davasına gelen R.K. isimli şahıs damadını adliye önünde tabanca ile ateş ederek öldürdü. Adliyede görevli polisler R.K.’yi gözaltına aldı.
2024
Adıyaman’daki Menzil tarikatı, tarikat liderliği ve mal kavgasını gayri resmi olarak kurdukları şer’i mahkemede çözme kararı aldı. Anlaşma sağlanamaması halinde resmi yargıya başvurulacağı belirtildi.
2024
Boğaziçi Üniversitesi’nde 20 Mayıs 2022 tarihinde yapılan ‘Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan 70 kişinin ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet’, ‘görevi yaptırmamak için direnmek’ ve ‘hakaret’ suçlarından yargılanmalarına İstanbul 58. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Aralarında akademisyenlerin de bulunduğu 70 kişinin yargılandığı davada tüm sanıkların beraatine karar verildi.
2024
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, kapatılan Taraf gazetesinin yazarı Mehmet Baransu‘ya ‘FETÖ’ kapsamında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen 13 yıl 6 ay hapis cezasını onadı.
2024
Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyelerinin, ‘yargı görevini yapanı etkilemeye teşebbüs’, ‘Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, devletin kurum ve organlarını aşağılama’ ve ‘görevi kötüye kullanma’ suçlarını işlediğini belirterek geçen yıl kasım ayında suç duyurusunda bulunan Avukat Hakları Grubu‘nun başvurusu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla Yargıtay Başkanlığı’na gönderilmişti. Yargıtay 1. Başkanlık Kurulu’nun gündemine alınabileceği belirtildi. Başvuruyu yapan Avukat Hakları Grubu’nun sözcüsü Turgay Bilge, o dönem Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkanı olan Muhsin Şentürk’ün, şimdi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaptığını hatırlatarak, “Şentürk’ün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na getirilmesinin Yargıtay’ın saygınlığı ve hukuk devleti ilkesi açısından dikkate değer bir çelişki olduğunu düşünüyoruz” dedi.
2024
Bebekleri anlaşmalı hastanelere sevk ederek haksız kazanç sağlayan ve ihmali davranışlarda bulunarak kasten ölmelerine neden olan ‘Yenidoğan Çetesi‘ üyeleri hakkında hazırlanan iddianame Bakırköy 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi.
2024
Din Alimleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (DİAYDER) Başkanı Ekrem Baran ile dernek üyelerinden oluşan 22 kişi hakkında “örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla açılan davanın karar duruşması İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Davanın avukatlarından Bedirhan Sarsılmaz, duruşma için adliyeye geldiği sırada İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Sarsılmaz’ın dosyasına 24 saat kısıtlılık kararı getirildi. İstanbul Barosu tarafından yapılan açıklamada “Mesleğini ifa ettiği sırada, suçüstü hali olmamasına rağmen ifadeye davet edilmeksizin, görevi başındaki bir avukatın duruşma salonundan gözaltına alınması asla kabul edilemez.” denildi. Terör örgütü PKK ile iltisaklı bulunduğu iddiasıyla üye ve yöneticileri hakkında, “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etme” ve “Silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamalarıyla 3,5 yıl ile 15’er yıl arasında değişen oranlarda hapis istemiyle açılan davanın karar duruşmasında Mahkeme, dernek başkanı Ekrem Baran ile iki sanığa ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan 7,5’ar yıl, 9 sanığa ise aynı suçtan 6’şar yıl 3’er ay ceza verdi. Heyet, 4 sanığı, ‘silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek’ suçundan 2’şer yıl 1’er ay hapse çarptırdı. 6 sanığın beraatına karar veren mahkeme, yargılama aşamasında hayatını kaybeden Enver Karabey hakkındaki davanın düşmesine hükmetti.
2024
Diyarbakır 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen bugünkü karar duruşmasında, Bağlar Belediye Başkanı Hüseyin Beyoğlu yargılandığı rüşvet davasında 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.
2024
Aliağa Limanı’ndaki rüşvet soruşturmasında aralarında memur ve gemi acentesi şirketi çalışanlarının da olduğu 23 kişi tutuklandı. Aliağa İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerince 22 Ekim’de düzenlenen operasyonda, gözaltına alınan 33 kişinin 9’u ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
2024
İzmir’de göçmenleri bir evde alıkoyup, cep telefonları ve paralarını gasp eden 5 kişi tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Çalışma, Yargılamayı kendi bağlamında öznel gerçeğini arayan etik bir ilişki olarak telakki eder. Gerekçeyi ise bu ilişkiyi kendine has, söylem söz ve kurallarıyla formüle eden, doğası gereği kürsünün birey toplum ve kamuyla ibralaşmasına özgülenen, salon kapılarını, dosyaların kapaklarını aralayarak yargının demokratikleşmesini, kürsünün insani değerlere sadakatini, hükmün kalıcı barışa hizmet sunmasını sağlayan bir rol, işlev olarak algılar.
Etik bir misyon olarak gerekçenin ard alanını, onu var eden nedenceleri, misyon hedefleriyle, ideallerini tarihi serüveni, tarihi yolculuğunda karşılaştığı engelleri onları aşma biçimi, dış alemle kurduğu ilişki ve iç dinamiklerinden aldığı destekle geliştirdiği özelliklere odaklanır. Bunu, karınca kararınca saptamaya, makalenin ömrü ve olanaklarıyla sınırlı olarak paylaşmaya çabalar.
Sınırların berisindeki anlayışa eleştirel gözle görür. Kapıları üzerine kapayan gerekçe anlayışının, içe dönük dünyası, gerekçeyi etik işlevinden uzaklaştırması, demokratik yanını unutması, bilgi kaynağını yitirmesiyle yaşadığı darboğazla etkilerini anlamaya çalışır.
Son olarak da olup bitenleri çözümlemeye, oluşan gerekçe sendrom ve krizinin aşılması için yapılması gerekenler, alınması zorunlu önlemler üzerine odaklanır. Önerilerde bulunur.
Yargılama, yargılanan özne veya meşru ilgililerin eylemine değer biçme, onlar arasındaki ilişkiyi önerilen, buyurulan usul, esaslara sadık kalarak tartma/ölçme eylemidir. Bu yönüyle muhakeme, eylem özne arasındaki ilişkinin öngörülen ölçütler üzerinden, kendi özgünlüğü içinde ve dinamiklerini kullanarak değerlendirmedir.
Bu ilişki özü itibarıyla kürsüyü yargılanan nesne, özne hakkında korunan yararlar üzerinden bir değer biçmeye, olup bitenleri tartmaya icbar eder. Öteki ifadeyle değer biçme bir yargılamadır. İbralaşma, etik ilişkide insana verilen değerin bir başka görünüm biçimidir.
Yargılama, yargılanan nesne ve özne üzerindeki kuşkunun önerilen veya buyurulan metodoloji izlenerek aşılmasıdır. Kuşkunun aşılması, kendisini hüküm olarak lanse eder. Bu açıdan hüküm meşru ilgililerle girilen etik ilişki sonucunda ulaşılan değerlendirmedir. Bu değerlendirme ile korunan hukuki değerin neden korunduğu ya da korunamadığını konu edinir.
Yargı, etik ilişkinin açığa çıkardığı bir sonuçtur. Bu sonuç; etik ilişkinin hangi değer ve parametreler üzerinden kendisini oluşturarak tahkim ettiğini başta etik ilişkinin muhataplarına bilahare yargının demokratik denetiminde pay sahibi olanlara meşru makul ve hukuki olanla açıklamak zorundadır. Yargı kullandığı meşru ve makul argümanlarla birey, toplum ve kamuyu olup bitenler konusunda ikna etmek ve inandırmak zorundadır.
Gerekçe bu açıdan yargılamanın meşru, makul ve hukuki bir ilişkiden neşet ettiğini ya da etik ilişkinin gerçek, doğru ve doyurucu değerlerle yapılandırdığını izahla mükelleftir. Bu yükümlülük kendisini gerekçelendirme ödevi olarak lanse eder.
Çalışmamız, özü itibarıyla etik bir ilişki olan yargılamanın hedefleriyle nasıl ve ne şekilde buluştuğunu gözlerini yargılamaya, duruşma salonuna diken herkese anlatmaktan başka argümantasyonun etik ilişki için taşıdığı önemin altını çizer.
Dahası yargı pratiğinin etik ilişkiden neşet eden gerekçe ödevine ne denli bağlı olduğu, temellendirmenin hangi değer ve ölçütler üzerinden işler kılındığı, uygulamayla kuramın ilişkisini, etik ilişkinin değerler üzerinden ikamesi için yargıcın yapması gerekenleri, sorumluluklarını dili döndüğünce izaha odaklanır. Kötüye gidişin sebepleri üzerinde kafa yorarak, sağlıklı bir gerekçe düzeni için yapılması gerekenleri önerir.
Pozitif hukukun her daim bu değerlerle yoldaş olduğunu veya bu değerlerle özdeş bir paradigma ve değerlere sahip olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte, kendisini etik ilişki değerleri olarak lanse eden değerlere erişme ve ondan yararlanma imkanına sahip olduğunu söylemek olasıdır.
Etik bir ilişki olarak yargılamanın meşru sayılabilmesi için, yargının etik değerlerini hatırda tutması, bu değerlere sadık kalması ve bu değerler üzerinde ayaklanarak hukuk ya da adalete yürümesi gerekir.
Yargılamanın üzerinde yürüdüğü etik ilişki değerleri ile yargıcın üstlendiği rol, işlev ve misyon arasında bu bakımdan sıkı ertelenemez ve yadsınamaz bir bağ vardır. Bu bağın kuvveti, yargıcın tanımlanması, kime, neye hizmet ettiğinin belirlenmesi açısından yaşamsaldır.
Kadimden beri insanlığın bin bir güçlükle kanı, canı ve özgürlüğü pahasına vücuda getirdiği ve kendisini hukukun genel ilkeleri şeklinde lanse eden damıtık normları baz alan bir uygulama, yargıcı yasanın gölgesinde oturan biri olmaktan olabildiğince uzak tutar. Böyle bir referansın yargıca biçtiği rol, yasayı hukuka dönüştürmek en nihayet yasadan adalet üretmektir.
İşte etik ilişki; bundan ötürü, insanın olanaklarını çoğaltan değerler üzerinde yükselmeye, kurumsallaşarak yaşamaya odaklanır. Buradan hareketle yargıcın insan ve yargıç olarak kişi değerleri ile etik ilişki değerleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu ilişkinin; kişi etik değerlerinin, etik ilişki değerleriyle ittifak ederek, yargılamanın insani değerler üzerinden yürümesine katkı sunması olasıdır.
Çalışmamız; kürsünün yanlarla, hükmün hakimleriyle, yanların kendileriyle, ilişkilerini, hüküm üzerinden denetleyen gerekçeyi, etik ilişkinin üzerinde yürüdüğü zemin, dil ve ibralaşma aracı olarak telakki eder.
İnsanlıkla yaşıt olan gerekçe, yargıcın meşru ilgililer, toplum, kamu ve hükmün yargıçları ile dikey ve yatay bantta girdiği ilişkinin güvenilir, tarafsız ve verimli olduğunu kanıtlamaya yarayan bir helalleşme, ibralaşma ve aklanma vasıtasıdır.
Kendisini, ima yoluyla olgunlaştırarak gerekçeli karar alma hakkına eviren bu kurum, yargılamanın üzerinde yürüdüğü değerlerin belirlenmesi, tanınması ile bu değerlerin var ettiği hükmün meşruiyeti bakımından vazgeçilmez bir buluştur.
Kuşkusuz yargılama, etik ilişkinin yargısal türevidir. Kürsünün yanlarla, yanların yek diğeriyle, yargıcın aktarma yargısı, birey, toplum, kamuyla ilişkisi değerler üzerinden kurulur ve devam eder. Gerekçe hakkı bu ilişkinin özenle yaslandığı ve koruduğu arasındadır. Yanlarla girilen etik ilişkinin sağlam temeller üzerinden yürüdüğünün kanıtlanması gerekçe aracılığıyla mümkündür.
Kişi etik değeri ile etik ilişki değeri arasında sıkı bir bağ mevcuttur. Değerlere saygılı bir kişi ile yüzünü hukukun kadim değerlerine çeviren, yargılama/yargıç arasındaki akrabalık yadsınamaz. Bu açıdan gerekçeye iman eden, onun birey ve toplum için taşıdığı değeri fark eden bir yargıcın, yargısal ilişkinin taraflarına hesap vermesi sorumluluktur. Gerekçe anılan sorumluluğun gerçekleşme şeklidir.
Yargıçların hesap verebilmesi, dünya yüzünde cari olan ve yargıç etiğine odaklanan tüm hukuki metinlerin ısrarla savundukları ve etik değerlerin odağına koydukları öznel, nesnel yansızlık ilkesinin işlerliği gerekçeyle mümkündür. Gerekçe olmaksızın yargıcın muhataplarıyla, kişi ve kurumlarla girdiği ilişkinin değerlerle uyumunu sınamak olanaksızdır.
Suskun kadın davası, gerekçenin bilinen öncülü, saptanabilen ilk soyudur. Sümer Devletinin insanlığa armağan ettiği tablet kararlar üzerinde yapılan çalışmalar, yargı etiğinin sırtını yasladığı gerekçenin, Sümer’le yaşıt olduğuna tanıklık eder. [2]
İlk gerekçeli karar, bir berber, bir bahçıvanın mesleği saptanamayan diğeriyle işbirliği yaparak, aile birliğinden neşet eden ödevlerini ihmal eden kocasını öldürttüğü iddia edilen kadının beraatına ilişkindir.
Karar, aynı zamanda susma hakkı, delillerin kabul edilebilirliği ile hükmü temellendirme tekniği açısından güncel hukuku imrendiren başkaca özelikler de ihtiva eder.
Nippur’lu yargıçların kurduğu hükmün, aktüel sorumluluk anlayışıyla örtüşen bir paradigmaya sahip olmasından öte, kullanılan dil ile gerçeklik yargısına ilişkin noksansız okumaları, onun çağdaşlarıyla aynı kaygıları taşıdığına delalet eder. Bu eş zamanlı olarak, erken yargılamaların, zamanın ruhunu yakaladığını, ötesini gören bir vizyon ve derinliğe sahip olduğunu gösterir.
Erken gerekçe okuması yapan bu şaheser, bununla yetinmez, meclisin içinden çıkardığı iddia ve savunma kurumunu orta yerde, herkesin gözü kulağı önünde eşit ve özgür şekilde yarıştırır. Delilleri tartışma ve çürütme olanağı konusundaki duyarlılığıyla, çelişmeli yargı, eşitlik, özerklik ve delillerin kabul edilebilirliği kurumlarını tecrübeye dönüştürür.
Sümer Yargı’sının şahsında gerekçe 4000 yıldan buyana bireyin yaşamına, malına, özgürlüğüne hükmeden kararlara eşlik ederek, onları etik açıdan akladığına veya mahkûm ettiğine tanıklık eder. Bu nedenle gerekçenin, bir kararın yıllar geçse de onun meşruiyetini tartışan, anlaşılmasını kolaylaştıran, hükmün sırdaşı, dayanağı, kötü günün dostu, etik ilişkinin tartanı, hak ve özgürlüklerin dostu, öncülü olarak anımsanacağı, onun şu veya bu nedenle, birileri tarafından mutlaka ziyaret edileceğini unutmamak gerekir.
2.Platon-Aristo-Retorik/Usulün Babası/Tatlı Dil, Güler Yüz, jest, mimik, heyecan ve Coşkuyla Tanışma:
Doğulu gerekçe, uygarlıklarla birlikte batıya göç eder. Sulu şarapların düşünceye eşlik ettiği, akşam yemeklerinin fikri ziyafete dönüştüğü, felsefenin manayı aradığı devir ve devranlarla buluşur.
Burada demlenen gerekçe, felsefenin lojistiğini sağlamanın hazzına varır, felsefi bakışın sağladığı avantaj, tadı yakalar. Özü, sözle buluşturan bu perspektif, belagatin gerçekle yaptığı eşsiz düetin önemini kavrar. Özün dile gelişine değer atfeder. Böylece Argümantasyon kültürü, kökü derinlerdeki felsefi duyarlılıkla tanışır, burada durarak ciddi meseleleri anlamaya, çözmeye odaklanır.
Antik Çağda zirve yapan gerekçe, Platon’un ardılı Aristo’nun Retorik’i ile bir başka biçim, anlam ve damak yakalar.[3] Gerçekle buluşmanın usul, esasları üzerine kafa yorar. Temellendirmenin izleyeceği yöntemi taşıyacak en az yapıyı inşa eder.
Böylelikle gerçek ve doğru/hakikatle vuslatın usuli önemiyle, içeriğin ikna eden, inandıran yanının izlemesi gereken güzergah, rota, yaslanacağı argüman, araç, dil ve söylem hakkında söylenebileceklerin en azını ve ilkini dillendirir.
Aktüel argümantasyonun antik temellerini atar. Sözün özü, yeni retoriksel kanıt öğretisi ve felsefi retoriğin nüvelerini eker.(Retorik/Önsöz) Öteki deyişle, retoriğin farklı söylem ve anlamları üzerine soluksuz bir tartışma yapar. Belagatin gerçeği zehirleme etkisini kontrol eder. Gerçek ve doğrunun, sağlıklı yöntem ve araçlarla yakalanması için gecesini gündüzüne katar.
Gerekçeyi besleyen damarlar üzerine kafa yorar. Yasak delilin hüküm üzerindeki etki ve sonuçlarına işaret eder. Böylece diyalektiğin borçlu olduğu etik değerleri bundan yüzyıllar evvel taşlara kazımış olur. Bu haliyle pozitif hukuku imrendiren antik bir usul okuması, zamanının ileri seviye bir temellendirme öğretisi olarak tarihteki yerini alır.[4]
Retoriğin, belagatle özdeşleşmesi, gerçeğin tatlı dil ve sözle bütünleşmesi, jest, mimik ve tarzın ispat sahasına sürülmesi manasına gelir. Akıl ile kalp arasındaki mesafeyi azaltan bu bakışın, gerçek için taşıdığı anlamı kavrayan retorik, kendini toparlar, etkili önlemler alır. Belagatin sihri ve içerdiği şeytan tüyü ile fırsatını bulduğunda gerçeği peçeleme teşebbüs ve gayretine karşı koyar. Olup bitenlere duyarlı temellendirme; âlemi, gerekçeyi zehirleme potansiyeli olan belagatin cazibesine karşı uyanık kalmaya davet eder.
Usuli rasyonalitenin aktüel sürümü olan gerekçelendirme, bu yönüyle bir usul hukuku sorunudur. Gerekçelendirme aynı zamanda retoriksel bir kanıtlama işlevinin adıdır. Antik felsefe bu açıdan aktüel gerekçenin öncülü, sorumluluğun erken halidir.
Antik çağda felsefenin itkisi ile zirve yapan Argümantasyon kültürü, tanrıyla yurttaş arasına giren gücün etkisiyle takatinden, dem ve devranından epey kaybeder. İktidarın gökle ilişkilendirildiği, göksel olanın, hayat pahasına sorgulandığı dönemlerde gerekçe teferruata dönüşür. Gereksizleşir. Böylece, itham temellendirmeye ihtiyaç duymadan, elini kolunu sallayarak hükümleşir, kabul edilemez kanıt ve ikrarlar hükmün biricik dayanağı olur.
İnsanlığı ve düşün hayatını askıya alan bu yaklaşım, epeyce hüküm sürer. İnsanlığın iktidarı canı, kanı ve hürriyeti pahasına frenlediği an bu anlayışın sonuna işaret eder.
Bu an meşruiyet temellerinin kuşkulu hale geldiği veya meşruluk anlayışının değiştiği modernite dönemine tekabül eder. Dur durak bilmeyen modernleşme kendisini Sekülerleşmeyle aşar. Birey özgürleşir, insan aklı zincirlerini kırar, vesayeti reddeder. Ayakları üzerinde duran, kendine yeten birey gerçekliğe yaslanır, gücü yargılayarak etik bir ilişki inşa eder. Bundan ötürü Sekülerleşme aynı zamanda etik olmaklığa tekabül eder. Özetle egemenliğin yerselleşmesi, gökle alakasını kesmesiyle birlikte insan, tebaa olmaktan yurttaş olmaklığa evrilir. Dönüşümle eş zamanlı olarak, iktidarların denetlenerek sınırlandırılması fikri uç vermeye başlar.
Dönüşüm, adaletin herkese eşit, tarafsız şekilde dağıtılması, gücün ölçütlere vurulması, ölçü ve ölçütlerin gerekçeyle denetlenmesi manasına gelir. Toplumsal ve demokratik talepler öne çıkar, iktidar bilgiye dayanır, ilişki etik bir özellik kazanır. Egemenliğin hukukun içine çekilme ve orada tutulma ihtiyacı, onu denetleyecek, disipline edecek gerekçenin anımsanmasına vesile olur. Gerekçe için toparlanarak kayıplarını telafi edeceği mutlu ve mesut günler başlar.
Gerekçe; böylece egemenlik kaynağının değişmesi, insan eliyle kullanılmaya başlamasıyla ikna eden, inandıran, denetleyen, dengeleyen olarak bireysel, toplumsal ve kamusal hayatın odağına taht kurur. Öteki deyişle insan aklının dogmayı alt etmesiyle neden, niçin, nasıl, kim gibi sorularla gerekçe atak yapar, koşullara koşut bir zihinsel gelişim gerçekleştirir, hatırı sayılır bir hamle yapar.
4.Amerika ve Avrupa’da Gerekçe:
Gerekçe, argümantasyon teorileriyle erişim modellerinin ilgi alanında olmayı, hatta bir bilgilendirme, aklanma aracı olarak ayakta kalmayı ve hukukun gözdesi olmayı başardı.
Kökleri Aydınlanma’ ya uzanan ve bireyin eşit, tarafsız, özgürce adaletle vuslatını hedeflediği için, hukukun doğru anlaşılmasını, uygulanmasını misyon edinen Hukuki Şekilcilik Akımı ile onu eleştiren, hukukun vaat ettiklerinden ziyade, gerçek yaşamdaki yansımalarını ve sonuçlarının anlaşılması gereğine vurgu yapan, Hukuki Gerçeklik Hareketi’nin yarışı, yirminci yüzyılı adalete erişim kavramıyla tanışır.
Amerika’nın bir asırdır, Avrupa’nın üççeyrek yüzyıldır üzerinde kafa yorduğu ve geliştirme çabası[5] içinde olduğu adalete erişim projesinin önemli bir ayağı olmaktan geri kalmadı.
Bu bakış açısı adalete erişimin zaman sınırını dava öncesine çekerek bireyin adalete erişimini önleyen ve geciktiren her ne var ise, onları mücadele edilmesi gerekenler listesine alır. Bireyin hukuk ve adalet ihtiyacını olabildiğince kolay, ucuz, eşit, tarafsız ve özgürce karşılamanın olanak ve kolaylığı üzerine ömür tüketir.
Bilgi ile adalete erişim arasındaki yoğun ve doğrudan bağa dikkat çeken bu yaklaşım; bilginin yetersiz dağılımı/paylaşımı, bilginin kasten gizlenmesi, hukuki jargonun anlaşılmazlığı, hukuk dilinin resmiliği (anadilde hak arama sorunu.) gibi olguları, erişimin karşısına dikilen engeller olarak görür. Onlarla mücadelenin imkânı için çaba gösterir, mesai ve emek harcar.[6]
Genel anlamda bilgilendirme, özel olarak da gerekçelendirme, bu iki akımın yarışmasıyla vücuda gelen ve pekişerek kurumsallaşan bir haktır. İçerdiği birçok nüve ve erekdaşlarla kurduğu akılcıl ve samimi ilişki, onu aktüel gerekçe anlayışına dönüştürür.
Adalete erişimin başat unsuru malumatın gerek adil yargılanma, gerek hukuki dinlenilme hakkının sıfır noktası olması, optimum bilgi olmaksızın bireyin kürsü ve yanlarla diyalog kurması mümkün olmaz. Dahası gerekçenin meşru ilgililerin beyan ve katkılarından yararlanmasını imkânsız hale gelir.
Anlaşılmazlık, hükmün tabanını dil aracılığıyla büzen ve ciddiye alınması gereken potansiyel bir erişim engelidir. İlk bakışta fark edilmeyen, kusurlarını, etki ve sonuçlarını peçelemede mahir bu engel, gerekçenin kullandığı ağdalı, teknik, dikey dille erişim için zorunlu olan bilgiye ulaşmayı kısıtlar ya da önler.
Gerek sözlü gerek yazılı hukuk işlemlerinde kullanılan dilin, özellikle yoksul ve eğitimsiz gruplar için çoğu kere anlaşılmaz olması UNDP raporunda “hukuki haklara ilişkin bilgisizlik” durumuna sebep üçüncü bir sorun olarak değerlendirilir. [7]
Özellikle kişilerin avukat yardımı olmadan işlem yapmalarının teşvik edildiği desteklendiği bir ortamda, temel hukuki bilgilerin sadece erişilebilir değil, aynı zamanda anlaşılır olması da gerekir.[8] Mahkemelerde hak arayışına giren bireyin, adalete erişebilmesi işlem, yargılama, karar dilinin anlaşılmasına, kullanılmasına ve yayılmasına bağlıdır.
Hukukun dikey dil kullanma alışkanlığı ve zorunluluğu bireyi yardım almaya zorlarken, bu yardımı alamayan, eksik alanları yüzüstü ve çaresiz bırakır. Böylelikle adalete erişim anlaşılmaz, konuşulamaz dil aracılığıyla bilinmeyen bir zamana ertelenir.
Bu bağlamda; gerekçeli karara erişmek kadar, onu anlayıp, yorumlamak ve buradan edinilecek gerekçe bilgisini kullanarak savunma hakkıyla kanun yolunun etkin, verimli şekilde kullanılmak, gerekçeli karar alma hakkının yegâne arzusudur.
Gerekçeye saldırma olanağı veren bilgi olmaksızın, bu hakkın kullanıldığından söz etmek beyhudedir. Buradan bakıldığında mahkemelerin savunma ve kanun yolu için yaşamsal bu malumatı doğrudan, yeterli ve aracısız olarak servis ettiklerinden söz etmek olanaksızdır.
Tercüme yetersizliğinin aktüel engellerle oluşturduğu koalisyonun, blok olarak, yargı dili aracılığıyla erişim talebi ve gerekçe hakkının karşısına dikileceği muhakkaktır.
III-Hükmün Demokratikleşmesi/Dil Gerekçe Bağlamında Erişim Hakkı/Anadille Çalışma Arkadaşlığı:
Resmi/yargılama dilini konuşamayan, anlamayan ya da resmi dilde kendilerini optimum şekilde ifade edemeyenler için tercüme hizmetleri eşitliğin dayattığı zorunluluktur.
Uluslararası çalışma ve raporlarda zaman zaman değinilse de sistemli bir şekilde ele alınmamış diğer hususu; kişilerin, resmi hukuk dilini konuşabilseler dahi, adli işlemlerde ana dillerinde iletişim kurmayı talep edip edemeyecekleri meselesidir. Bu bağlamda, ana dilde savunma yapmak bir zorunluluktan ziyade bir “tercih” olarak addedilmiş, böylece mesele eşitlik temelli bir anlayıştan siyasi ve kültürel haklar zeminine kaydırılmıştır.[9]
“Zorunluluk” ve “tercih” eksenlerinin aslında devletin anadil politikalarının bir uzantısı olduğunu söylemek olasıdır. Sistem, yargılama dilinin Türkçe olduğunu benimseyerek, bu dil dışında bir dille yargılama yapılmasını reddetmektedir. Güvenlik kaygısının izlerini ziyadesiyle taşıyan bu bakış açısı, insanın mahkeme nezdindeki olanaklarını genişletme, çoğaltma ve kolaylıklardan yararlanmasına ilişkin endişeleri ise görmezden gelerek, bu konudaki talepleri ötelemekte dışlamaktadır. Yanlardan birini ötekileştiren bu bakış açısı, eşitliği dil üzerinden ciddi şekilde riske eden, öncüllerini aratan bir tutumdur.
Dil üzerinden gelişen inatçı tavır, diyaloğun demokratik tabanını büzmekte, oluşan yetmezlik buradan gerekçeye sirayet ederek, hükme taşınması muhtemel bilgi ile katkıyı yargı diline tanıdığı konuşma yazma ve anlatma tekeli üzerinden kısıtlamaktadır.
Dilin uyum versiyonu, insanı baz almaktan ziyade geleneksel kodlardan beslenen ideolojik, politik tercihi yansıtsa da yargı diline sınırlı, cılız ve içinde kısmen soluklanacağı bir alan ve alternatif yarattığı ifade edilebilir. Bu, yargı dilinin ana dile hukuki olmayan parametreler üzerinden duyduğu kuşkunun uyum paketi aracılığıyla teyit edilmesi, yinelenmesidir.
Oysa yargı dilinin egemenliği hemen her yerde kabul görmekle birlikte, ana dili yargı diliyle çeliştiren bir uygulama ise sıra dışıdır. Öteki ifadeyle ana dilin yargı diliyle çelişen bir rol ve işlev üstlenmesi mümkün değildir.
Anadil, kendini dilediğince ifade etme, düşünceyi yayma, paylaşma gibi kadim ve vazgeçilmez iki insani olanağı gerçekleştirmeye özgülenir. [10]Dolayısıyla yargılama diyalektiğinin eşit ve özgürce oluşmasından, ilerlemesinden başka bir amaca hizmet etmez. Ana dil, yargılama diliyle çalışma arkadaşlığı yapar, onun yetersiz soluksuz kaldığı yerlerde bayrağı alarak hukukun adalete dönüşmesi üzerine kafa yorar.
Ötekileştirilen, olanakları ve desteği reddedilen bir dilin, yargı diyalektiğine olan insani katkısını etnik ve kültürel hassasiyetle kuşatılan yargılama anlayışı onay vermez.
Böyle bir bakış açısının dilin olanaklarını gerekçenin emrine verdiğini ya da yargılamanın dil üzerinden sağlıklı bir ibralaşmaya hazır olduğunu söylemek mümkün değildir. Dil sorunlarına duyarsızlık, dili başka amaçlara özgüleyen yaklaşımda sebat, yargılananların özgür ve eşit şekilde kendini temsil ve ifade etmesini önler, yargının demokratik, çoğulcu yanını örseler, yapısını bozar.
Sözün özü, yoksanan dille sokağın salona taşındığını, burada temsil olunduğunu kürsünün kamu adına yargılayarak, toplumla ibralaştığını ifade etmek mümkün olmaz.
IV-Gerekçenin Yerel Versiyonu/Derdi Olmayan Gerekçe/Diriliş Çabası /Çekinceler:
Usul yasalarının ithaliyle gerekçe; pozitif hukukta bir temellendirme, aklanma ve toplumla ibralaşma, bireyi ikna, kamuyu inandırma rol ve işlevi ile donatıldı.
Gerekçesiz kararların yaygınlaşmaya verilen tepkinin sonucu, kürsüyü çekip çevirmenin, disipline etmenin aracı olarak anayasalarla tanıştı. O gün bu gündür anayasal bir kod olarak normlar hiyerarşisinde gerekçesizliklerle mücadelenin aparatı, kürsü ve muhakemeye güveni sağlayan olarak hayatımıza nüfuz etti. Etik ilişkinin odağına taht kurdu. Buradan başarılı olmasa da ilişkiyi kontrol etmeye başladı.
Özellikle Uluslararası sözleşmelerle birlikte anayasayı da aşacak şekilde, kürsü yurttaş ve toplumla hukuki ilişkilerde bir maestro görevi üstlendi.
Özetle sistemin gerekçeye olan ilgisi yer, zaman ve kişiye göre azalıp çoğalsa da bu ilgi, aktüel gelişmelerin desteğiyle ivme kazandı. Özellikle; felsefeyle, adalete erişim, adil yargılanma hakkı, hukuki dinlenilme hakkı ve gerekçe ödevinin yanında, uluslararası metinler, hukukun genel ilkeleriyle ittifak ederek, kürsüye ve dizgeye kürsü ile yurttaş arasındaki güveni pekiştiren ve kurumsallaştıran bir dil, tarz ve olanak sundu.
Gerekçe hakkı eşsiz bu desteği arkasına alarak gelişti, sınırlarını zorlayarak, özellik geliştirdi nihayet gerekçeli karar alma hakkına dönüştü. Aradan geçen zaman ve dış dünyayla kurduğu yoğun, samimi ilişki, bu ilişkinin yarattığı etkileşim, gerekçeyi salt yazılan olmaktan çıkararak, birçok derdi, sorunu, meram ve düşüncesi, muhakemenin diğer unsurlarıyla derin münasebeti olan devasa bir kuruma dönüştü.
Zamanı değerlendiren gerekçe, disiplinler arası etkileşimin sağladığı avantajlara yaslanarak sisteme ihtiyacı olan nüve, renk ve motifler kattı. Yargılamayı öznel gerçekliği içinde tutacak ve etik bir forma oturtacak güç, olanak ve kolaylıklara kavuştu.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.maddesini yorumlayan Mahkeme, birçok deneyimiyle, kanun yolu ve savunma hakkının etkin bir şekilde kullanabilmesini yargı kararlarının gerekçeli olmasına bağlar. İma yollu bu perspektif, gerekçe hakkını benimser, gerekçesizliği soğuk karşılar, karardaki mantık hataları ile açık keyfilik olgusunu yalın bir gerekçesizlik olarak telakki eder. Yanı sıra, gerekçeye erişim hakkının sınırlarını belirleyerek[12] aşkınlık, ihmal, suistimal önler, tefrit ile ifrat arasındaki farkı sert hatlarla netleştirir.
Yargının demokratik denetimi için verilen kararların malumata elverişli, meşru, makul ve doyurucu olanla temellendirilmesini her fırsatta işaret eder, aydınlatır, ima eder. Gerekçe hakkıyla birey, toplum, kamunun aydınlanma, bilgilenme, denetleme hakkıyla kürsü yansızlığı arasındaki münasebeti gerçeklerle bağını muhafaza ederek, doğru yerden okumaya çalışır.
Temellendirmenin erişme hakkıyla ilişkisini birçok öncelik, öncül ve kaygı üzerinden kuran deneyimler, gerekçelendirmenin usul ve esasları üzerine söyleneceklerin en azıyla yetinerek, yerel yargı organlarının asgari standartlara sadakatini yineler, perçinler, bunlardan ödün verilmesine asla onay vermez.
Devletlere, standartlara sadık kalmak, gerekçenin yerel motiflerle ilişkisini korumak, özüne saygısını artırmak ve Strasbourg ölçütleriyle çelişmemek kaydıyla, gerekçenin kontrolünü sağlayan bir takdir marjı tanır. Yerelin soluklanmasına imkân veren alan, yetki ve sorumluluk tevdi eder. Yerelin küreselle sürdürülebilir bir ilişki geliştirmesine fırsat tanır. Gerekçenin bu kanalları kullanarak, gerekçe hakkını insanın hizmetine sunan dizge ve kuruma dönüşmesi için didinir.
Yerel yargıya, anılan usul ve esaslara bağlı kalarak temellendirmeyi yerel koşul, özellik, ihtiyaç gibi öznel ölçütler doğrultusunda biçimlendirmesine fırsat tanır.[13] Böylece, öznel ihtiyaçların Avrupa Kamu Düzeni içinde erimesini, işlevsiz kalmasını önleyerek, değerlerin özgülüğünü, öznel ve özgeliğini korumaya özen gösterir.
Avrupa Mahkeme’si, gerekçeyi adil yargılamanın paydaşı addederek birey, toplum, kamu ve yargı şemasının diğer aktörleri arasındaki etik ilişkinin, gerekçenin bilinen öncelikleri, öncelleri ve beklentileri üzerinden biçimlenmesini ister.
Derece mahkemesi olmaya heveslenmez. Gerekçe denetimi fikrini soğuk karşılar. Vesayetçi bir tutum sergilemekten ve dördüncü derece yargı otoritesi olmaktan özellikle kaçınır. Sözün özü, bu ödevi sahiplerine bırakır.
Deneyimler, bazı koşulların tahakkuku halinde, gerekçeye olan ihtiyacın azalabileceğini veya ortadan kalkabileceğini düşünerek, yükümlülüğü istisnalarla örseler,[14] böylece hükmün almaşık yöntem, kendine has olanla soluklanmasını kolaylaştırır. Yeri zamanı geldiğinde bir adım geride durmayı, gerekçeden ödün vermeyi stratejisinin bir parçası olarak telakki eder.
Strasbourg, gerekçe hakkını besleyen ölçütleri belirleyerek, bunlarla zıtlaşan deneyimleri gerekçesizlik olarak deşifre eder. Deneyimlerle vücuda gelen gerekçe müktesebatının yarınını maharetli ellere bırakır.
Elimizdeki veriler, ima yoluyla sisteme kazandırılan gerekçesizlik modellerini, sıfır gerekçe[15], yeterli[16] ve yasal olmayan gerekçe[17], yasal ifadelerin tekrarı[18], içselleştirme[19], gerekçeye erişememe[20], belirsiz kavramlara yaslanma[21],savunma hakkının etkin kullanımı için gerekli zaman ve kolaylıklar sağlama[22] ve hukuki yardım alamama, masumiyeti lekeleme[23], aleni karar alma hakkı[24], duruşmanın açıklığı[25], kanun yolu ve savunma hakkının etkin kullanımının önlenmesi veya kısıtlanması ile karakterize olan olguların ölçütlerle bağını koparan sapma biçimleriyle sınırlar.
Adli yargı reform stratejisinin uzantısı olarak lanse edilen, politik figürlerin üzerinde epey kafa yorduğu yargı diliyle, ana dil arasındaki krizin gerekçe üzerindeki etkisi oldukça önemlidir. Sorunun birçok veri, politik tercih ve strateji referans alınarak tartışılması bir yana, gerekçenin ana dile soluk aldırması, gerçeğe katkı sunması, anadilin gerekçeyi beslemesi, zenginleştirmesi gerekçe adına sevindirici bir gelişmedir.
Savunma hakkı ile kanun yolunun etkin ve verimli şekilde kullanılmasının gerekçeye erişimle mümkün olması, yargılama diline yeterince egemen olamayan, dil ve anlam bilgisine nüfuz edemeyenler için gerekçesizlik, gerekçe kusurları hakla vuslatın önünde aşılması güç bir engele dönüşür.
Dolayısıyla mahkemelerin birey, toplum ve kamuyla ilişkilerinde etik sorunlar yaratmaya elverişli bu kusurla ciddi bir mücadele ajandası oluşturmadan, sapmalara kaynaklık eden düşünsel ard alan analiz edilmeden gerekçe hakkının derin ve rahat bir soluk alması mümkün olmaz.
Yasa, içerdiği tuzaklarla ana dili susturan, savunmayı yıldıran, yargı dilini dayatan bir engele dönüşme potansiyelini canlı tutar. Düzenlemenin ana dil ile savunma hakkını morfolojik açıdan oldukça dar bir alana sıkıştırması, yargı diyalektiğinin zemininde daralmaya yol açar. Örtülü bir anakronizme düşer, yargılamayı kendi öz, bağlam ve dinamiklerinden bilerek uzaklaştırır. Gerçeklik ve hukuki tanı aşamalarında söyleneceklerin önemli bir kısmını atıl bırakarak, gerekçenin ana dille kucaklaşmasını, getirdiklerinden doyasıya istifadesini bir hayli kısıtlar.
Ana dilin, diyalektiğe katkısının tercüme giderleri ile engellenmesi, kısıtlanması, dil-erişim-gerekçe üçlüsü arasındaki yoğun, derin, kadim ve güçlü bağı hiçe sayan bir başka paradokstur. Bu haliyle, mülga düzenlemenin gerisine düşen ve onu aratacak bir oluşuğa dönüşen hükmün, aklı cebinde kalan savunmaya gelecek vaat etmesi, gerekçeye arzuladığı katkıyı doyasıya tanımasına izin vermez.
Bu yaklaşımı tartışmalı kılan diğer husus; savunma, yargılama ve hükmün ana dile olan ihtiyacının gerçek ve doğruluğunu sınama yetkisinin kürsüye verilmiş olmasıdır. Yargılama kendine has bir dil kullanır. Bu özgülük sokak dilini hepten yadsımaz. Ondan bir ihtiyacı ölçüsünde yararlanarak kendi jargon, söz ve söylemini inşa eder. Nevi şahsına münhasır bu söylem, gerektiği yer, zaman ve ölçüde esnekleşir, görece davranarak, gerçeği uğruna mütevazıleşir. Bu etik olmaklıktır. Kibir, yargılamayı, kürsüyü, hükmü öznel gerçeğinden farkında olmadan koparır.
Kürsünün yargılama dilinin derinliğine, inceliğine, dil ve anlam bilgisine yeterince vakıf olmamasına rağmen, ana dil gereksiniminin sahiciliğini saptamakla ödevli kılınması, mukkederatını tayine kalkışması ironidir. Siyasetin zorladığı bu yaşam tarzı, yargılamayı ekseninden çıkarır, politik düşünce ve konseptle etik olmayan bir ilişkiye zorlar. Saflaşan gerekçe anlayışı, siyasetin müdahale ettiği, biçimlendirmeye kalkıştığı nahoş bu ilişki tarzını kesinlikle yoksar. Onun usul hükümlerini sömürmesini, olanaklarından yararlanarak şekillenmesini, manüplasyona aracılık etmesinin omzuna yüklediği vebalden çekinir, sorumluluğu ağır bulur.
Ölçütsüzlük, bu yetkinin bir başka otorite nezdinde denetlenmesini güçleştirmekle kalmaz, yasamanın ana dile verdiği olanağın kısıtlı ve yetersiz de olsa uygulanmasını önler.
Kürsü-yargılanan ilişkisinin; anadilin ifade ve düşünce özgürlüğü gibi kadim ve vazgeçilmez iki insani olanağı gerçekleştirmeye özgülendiğini ve bu değerleri içtenlikle gözeten bir yaklaşıma sahip olduğu söylenemez.
Mahkeme, gerekçe ödevi ile civar haklar arasında ilkeler üzerinden sağlıklı bir ilişki kurmayı başarır. Onlarla kurduğu hısımlığı geliştirerek, ilişkiye boyut, oylum ve anlam kazandırır. Erişim, dinlenilme hakkı, yargının demokratik denetimi, kürsü yansızlığı, hükmün açıklığı, açık yargılama gibi öncelik ve hedefleri örseleyen kusurları ajandasına kaydeder.
Gözünü gerekçeye diken Mahkeme; yerel mahkemelerin her soru ve istemi ayrıntılı yanıtlamak zorunda olmadığını[26], jürili sistemde hükmün kaideten gerekçesiz olarak verilebileceğini[27], hakkın kötüye kullanılmasından neşet riskler[28] ve ceza yargısıyla sınırlı olarak temyiz hakkının garanti dışı olmasından ötürü, temyiz mahkemelerinden verilen hükümlerin gerekçesiz olmasını tolare eder.[29]
Strasbourg, anılanları sorun olarak görmez ve gözetim ödevini bir miktar sığlaştırır. Demem odur ki, kuralın yarattığı aşkınlığı sayılı örnekler söz konusu olduğunda, gerekçeden ödün vererek dengelemeye çalışır. Bu durumda gerekçe düzeninin yara almayacağını, temellendirme ihtiyacının doğmadığını, alternatif model ve yollarla bu ihtiyacın giderildiğini varsayar.
2.Hukuki Dinlenilme Hakkının Misyoneri Olarak:
Hukuki dinlenilme hakkı, adalete erişimin bir başka zaman ve bedendeki soydaşıdır. Bu hak kendisinden öncekiler gibi hakkın etkin ve verimli olarak kullanılmasını, adalete olabildiğince erken, kestirme, isabetli olarak ulaşılmasını hedefler.
Hak, Kıta Avrupa’sı doğumlu olup, özü itibariyle bilgilenme, açıklama, dikkate alma, değerlendirme, gerekçeli karar alma ve sürpriz karar verme yasağından oluşur. Yargılamayı etik bir ilişki olarak algılayan bu ilke, yanlarla münasebete giren yargıca ilişkinin üzerinde yürüyeceği ayakları belirleyerek, yargıç ve yanları bu ilişkinin değer, ölçüt ve önceliklerine karşı hassas olmaya çağırır.
Hukuki dinlenilme hakkı gerekçeye ve bilgilenmeye karşı oldukça duyarlıdır. Bireyin hakkında olup bitenlerle ilgili olarak yeterince bilgilendirilmeden yargılanamayacağını düşünerek, duruşmayı diyaloga dönüştürür. Böylelikle yarışmanın, tartışarak ilerlemenin nesnenin bilgisine sahip olmaksızın mümkün olmayacağını benimser. Sevk ve idareye yetki ve değerlendirmesini temellendirerek bireye malumat olarak tevdiini buyurur.
Genel olarak bilgilendirmeye müptela bu kurum, bununla yetinmez. Bir kaç adım ötede yargıca dönerek, yargı kararlarının muhakkak surette gerekçeli olmasını dili döndüğünce anlatmaya çalışır. Böylelikle her türlü yargı kararının malum etki ve sonuçlarını doğurabilmesini, onların meşru, makul, doyurucu temellere yaslanması koşuluna endeksler. Bunlarsız bir hükmün etkin, verimli dolayısıyla saygın olmayacağını muhatabına anlatmaya çalışır.
Bunu yargılananların ikna edilmesi, toplum ve kamunun inandırılması için zorunlu bir yükümlülük olarak telakki eder.
3.Yargının Demokratikleşmesi/Çoğulcu Yargı:
Yargılama özü itibarıyla çoğulcudur. Kadimden beri yargıçlar, yargılananlar çoğulcu ve demokratik bir tabandan beslenmiş, hüküm olabildiğince geniş bir alanda çok kişiyi etkisine alabilmesi için tabanını olabildiğince genişletmiştir.
Genişlemek ve derinleşmek; yeknesaklıktan, darlık, merkeziyetçilik ve teklikten neşet eden gerekçe sorunlarının aşılmasını kolaylaştırır. Gerekçeye aradığı kimi özellikleri buldurur. Kabul edilebilirlik standartlarını keşf etmesini sağlayarak kendisini aşmasını, ihtiyacı olan soluğu almasını sağlar.
Tabanın genişletilmesi, Erga Omnes hükümlerle buluşmanın, İnter Partes’ in büzen, uyuşmazlığı canlandıran, sürdürülebilir kılan niteliğinden kurtulmanın, etkin, etkin olmanın, etik davranmanın öteki adıdır.
Çağdaş hukuklar, bu paradigmanın izlerini taşıyan birçok uygulamayı sinesinde barındırır. Özellikle hükümden etkilenenlerin tespitinde, hükmün sınırlarının tayininde, hükmün çoğulcu ve demokratik özellikleri belirleyici bir rol üstlenir. Dinlenmeyenin hükümden etkilenmeyeceği, hükmün davada dinlenmeyeni bağlamayacağına ilişkin kaidenin kökeninde bu giz yatar.
Birçok kuralın yazgısını belirleyen bu yaklaşım, uyuşmazlığın meşru ilgili kavramına duyarlı, tabanı geniş, kapsayıcı bir hükümle sonlandırılmasını, çoğun demokratik usullerle hükme katılmasını, çağdaş usullerin odağına alır. Gerekçe ile hüküm arasındaki ilişkinin derinliği, demokratik usullerle gerekçeye taşınan, kapsayıcı, kucaklayıcı ve çoğulcu bir tabandan neşet etmesinden aldığı güçle motive olur. Hükmün geniş bir alanda birçok kişinin yazgısını belirleyeceğini kabul eder.
Bu, hükmün gerisine bakmadan, duraksama yaşatmadan, uygulama sorunu oluşturmadan kendinden emin, çoğulcu ve demokratik usullerle oluşması, zengin, katılımcı birikiminden aldığı ilhamla yol alması, engelleri ikna ederek aşması demektir.
V- Yazmaya İndirgenen/Hiçleşen/İddiasını Yitiren Gerekçe:
Buraya kadar ifade ettiklerimiz, sistemin gerekçe hakkını koruyabilecek ziyadesiyle olanak, kolaylık, araç, altyapı ve organizasyon sunduğunu benimsemek gerekir.
Cumhuriyetin kuruluşuyla sisteme eklemlenen gerekçe hakkı o günden bu güne ileriye yönelik bir yatırım yapamadı, hatırı sayılır ya da imrenilecek bir pratik sunamadı, rezerv oluşturamadı. Kuruluş yıllarındaki kimi gerekçelerin kıyas kabul etmeyecek denli ileri bir dil tartışma, içerik ve üslup sunmaları, aradan geçen zamanın boşa harcandığı konusundaki kuşkuları aşmaya yetmedi.
Ülkemizde gerekçe, tüm çabalara rağmen istenen patlamayı yapamadı, yurttaş hayatına malına ve özgürlüğüne hükmeden kararları vücuda getiren nedencelere her şeye rağmen hasret kaldı. Gerekçe diye lanse edilenler, yarattığı gerekçesizlikle yurttaşın adalet beklentisini boşa çıkardı. Senelerini hapiste geçiren yurttaş neden tutuklandığını, hükmün konusunu infazdan sonra dahi öğrenemedi.
Yargılamanın etik bir ilişki, gerekçenin ibralaşmayı formüle eden etik araç, olduğu anlaşılamadı, fark edilemedi yahut unutuldu. Kapıları üzerine kapadı, dış dünya ve bağlamla diyalogunu kopardı. Gerekçenin rol ve işlevini elinden geldiğince büzdü, mevzi ve hududu daralan gerekçe, gelecek düşüncesi, hayal, iddia ve idealini yitirdi. Merak ve hevesi kalmayan gerekçe kendisini sözde bir temellendirmeye, iddiası, sözü ve söylemi kalmayan, birkaç cümleye sığdırılmış hayata indirgedi. Bu şimdi ve ati üzerine söyleyecek bir söz ve söylemi kalmadı. Sıradan metne, hükmün senede bir kez, mecbur kaldığında yüzüne baktığı, canı istediğinde istifade ettiği araca dönüştü.
O günden bu güne sistemin kavramsal, kuramsal, kurumsal açıdan gerekçe adına taş üstüne bir taş konulduğunu söylemek maalesef mümkün olmadı. Buna birçok olgu neden oldu. Özetlersek:
Bireysel, sosyal, politik, kültürel ve ekonomik hayat gerekçeyi hafife aldı. Gözden düşen gerekçe, ihtiyaç olmaktan çıktı. Etik ilişkide gerekçenin değer olmaktan çıkması, nedencelerin açıklanmasını gereksiz kıldı, değerlerin çiğnenmesini, hafife alınmasını, hor görülmesini meşrulaştırdı.
Randevusuna geç kalan, gecikme sebeplerini açıklama nezaketini gereksiz gördü. Toplumsal görgü kurallarını askıya aldı. Yılın ödülünü alan bir filmi, ödüllük kılan nedenlerin topluma anlatılmasına gerek duyulmadı.
Senato salonları fahri doktorayı gerektiren nedenceleri yurttaşa ve bilime makul nedenlerle izah edemedi. Tezlerin, istisnalar hariç, hangi buluşu yaptığı izahtan varsete tutuldu, düşen eşiği elini kolunu sallayarak geçenler kutsandı.
Gerekçesiz bilirkişi raporları hükme dönüştü, paralel yargı yetkisini kullanır hale geldi.
Yürütme, birçok eylem ve işlemini ondan etkilenen toplum, birey ve kamunun denetiminden kaçırdı.
Yasama faaliyeti gerekçe ile yollarını defalarca ayırmakta beis görmedi. Torba yasalar amacını hedef ve beklentilerini ondan ömür boyu etkilenecek yurttaşa anlatmayı teferruat addetti. Yasama işlemleri doyurucu, makul, hukuki temellere yaslanmayı reddetti. Yorum ve boşluk doldurmada paha biçilmez materyal olan gerekçeler, madde metinlerini gerekçe fakirine dönüştürdü.
Kural oluşturma ve çözüm üretme misyon ve ideali kurak, çorak kanun metinleriyle bir başka bahara kaldı. Kürsüyü yasamaya yaklaştıracak olanak ve kolaylıklar, olmayan gerekçelerle imkânsızlaştı.
Yurttaşlık Yasası’nın birinci maddesiyle kürsüye verilen yasama yetkisi, bilerek bilmeyerek geri alındı, etkisiz kılındı.
Velhasıl hesap kaçkınlığı; yaşam biçimi, yönetme, siyaset üslubu ve yasama yönteminin çeşitli vesilelerle ertelediği, yoksadığı ve reddettiği bir kültüre dönüştü, bu giderek kanıksandı. Özetle meşru, makul ve doyurucu nedenlere yaslanarak eyleme bireysel, toplumsal ve kamusal yaşamdan giderek çekildi, gereksiz olmaya başladı. Oluşan boşlukların gidereceklere içinde eyleyecek bir çerçeve hat sunmaktan mahrum bıraktı.
Etik olmaktan uzaklaşan ilişkiler ağı, ucu bucağı görünmeyen ve birbirini besleyen ittifak eden sorunlar zincirine yol açtı. Hukuk, yargılama, yargıç, hüküm ve gerekçe de sorunlu bu yapıdan, gelişme ve zihniyetten hissesine düşeni aldı. Tarihsel, sosyolojik, zihinsel ve düşünsel bu ard alan ve onu vücuda getiren nedenler anlaşılamadı. Bu konuyu araştırması gerekenlerin ilgisizliği ibralaşmanın düştüğü darboğazın aşılmasını zorlaştırdı.
Yabancıya Gösterilen Direnç/ Hazımsızlık-Uyumsuzluk/ Politik, Psikolojik ve Sosyolojik Reddediş:
İdeolojik, politik ve seçkinci tercihlerin gerekçe üzerindeki tahakkümü onu bağlamından kopardı, kendi dinamikleriyle ilişkisini bozdu. Kendi siyasetini oluşturması ve ondan beslenmesini önledi.
Kuramsal açıdan sistem gerekçe hakkının etkili ve verimli kullanılabilmesi için yeteri bilgi ve donanıma sahiptir.
. Pozitif hukuk yeterli olsa da, özellikle Avrupa Kamu Düzeni’ nce yapılan önerilerinin paralel bir yönetim ve yargı yetkisi olarak algılanması, ithal edilenin özümsenmesini, içselleştirilmesini güçleştirmektedir.
Devletin hassasiyetleri olarak lanse edilenlerle, içtihat ve düzenin yol ayırımına gelmiş olmaları, kopuşu tetikleyen önemli bir nedendir. Yargının, kendisini devletle özdeşleştirmesi, gücü hukukun içinde tutmaya, disipline etmeye, hukukun içine çekilmeye özgülenen iradeye karşı refleks geliştirmeye, tutum takınmaya zorlar.
Malum duygular, bireyin insanca yaşaması için lazım olanları belirleyerek karşılama yerine, bunlara özgüleneni, temine çabalayanları düşman addeder. İyicil ve insancıl çabalar direngen bu tutum karşısında geriler, geleneksel yapı karşısında hayat şansı bulmakta çoğu kez güçlük çeker.
Politik tercihlerle işbirliği yapan yasama faaliyetinin beklentisi tüm çabalara rağmen, devlet aklıyla özdeşleşen pratiği aşmayı başaramaz. Gerekçe kültür ve düzeninin bu akıbetten hissesine düşeni almaması olanaksızdır. Ortaya çıkan tablo, hikmetinden sual olunmaz iradeyi tahkim etmekte, oldukça güçlü bu irade, devlet aklıyla uzlaştığı noktalarda birey, toplum ve kamuyu aydınlatma fikrini ciddiye almaz. Gerekçenin etik rolünü ve işlevini gerçekleştirmesini hafife alır, teğet geçer, özellikle önler.
Bu nokta; gerekçenin devlet, güç ve siyasetle koalisyona girdiği, totaliter, otoriter anlayışa ev sahipliği yaptığı nirengi noktalarıdır. Tamda burada iğfal edilen gerekçe, özgün söylem, dil, gerçek, kaynak ve siyasetinden vazgeçer. Başkalarının yörüngesine girerek başka amaçlara hizmet eder. Makasın değişmesiyle eş zamanlı olarak gerekçe sapmaları zirve yapar. Bu yargının, hukukun dışına çıkması, hüküm üstüne hüküm giymesi manasına gelir.
Başta Yargıtay olmak üzere, ardışık dereceli mahkemelerin varlık nedenlerinden biri, gerekçe denetimidir. Gerekçe denetimi, hukuka uygunluğun sınanabilmesi açısından, üst dereceli yargı yerlerinin görev tanımı içinde olmayı her daim başarmıştır.
Kendini gerekçe hakkı üzerine konuşlandıran yargılama şeması, fırsat bulduğu her yer ve aşamada, yargılamaya katılanlara, sevk, idare edenlere ve hükmü denetleyenlere eylem, işlem ve kararlarını meşru makul, hukuki ve doyurucu olanla temellendirilmeleri emreder.
Aktarma yargısının bu rol ve işlevini her halükarda ve beklentilerle uyumlu olarak yerine getirdiğinden söz edilemez. Bu ödev, iş yoğunluğu, organizasyon bozukluğu ve alt yapı noksanları gibi meşhur, maruf ve kadim nedenlerin elbirliğiyle vücuda getirdiği sözde meşruiyete istinaden gerçekleştirildiğinden söz edilemez.
Gerekçe ödevi ve gerekçe denetimi çoğu kez “usul ve yasaya uygun hükmün onanmasına, yerinde bulunmayan temyiz nedenlerinin reddine, daire kararına direnmenin anılan nedenlerle bozulmasına” gibi şablon argümanlarla özdeşleşir. Böylece gözünü aktarma yargısına diken, genel kuruldan gerekçe bekleyen, nefesini tutarak yukarıdan esba-ı mucibe bekleyen yurttaşın bu beklentisi karşılanmaz, muradı çoğu kez gözünde kalır.
Böylelikle gerekçe denetimi, disiplini arzulanan düzeyi, derinliği, genelliği, öznelliği ve kerteyi yakalayamaz. Varlık sebebine duyarsız kalan derece mahkemeleri, yarattığı defolu örneklerle öncüllerine gerekçe konusundaki ilgisizliğini, kusurları görmezden tutumunu, gerekçeyi hafife alan direncini, umursamazlığını ihraç eder, aşılar, sapmaları kusurlu gerekçe denetim ve metinleri aracılığıyla kutsamış olurlar.
Bu rahatlık denetleyen ve denetleneni ortak bir paydada buluştururken, şımaran gerekçe kusurları henüz emeklemekte olan gerekçe kültüründe kapatılması güç gedikler açar. Herkesin içinde olduğu bir kusurlar ortaklığı oluşturularak, sorumluluk yaygınlaştırılarak hiçleştirilir. İbralaşmayı soğuk karşılayan, hikmetin sual olunmaz bu yargı, yargılama kültürü kültleşmekten aldığı güç ve ivmeyle, yeni sapmalara doğru yol almakta beis görmez.
4.Ölçütsüz Kalmak, Ölçüsüz Eylemek/Rol ve İşlev tanımındaki Tutarsızlık:
Yargı deneyimlerinin ima tembelliği, kuramın pratikten beklediklerini karşılıksız bırakır. Uzun soluklu araştırma ve toplanan yüzlerce deneyimin kullandığı dil ve dile getirdiği meram, birikimin kuram yaratacak düzeye erişmediğini gösterir.
Sapmaların nitel ve nicel açıdan iyi sayılabilir bir rezerv sunmasına rağmen, bu türlerin sağlıklı olarak sınıflandırılmaması, tanımlanıp betimlenmemesi onların teşhis ve tanısını güçleştirdiği gibi, mücadelenin kurumsallaşmasını da önledi.
Karşılaştırmalı hukuk ile bu alanda paslaşma ve işbirliği yapmayı düşünmeyen deneyimlerin habis huylu gerekçeleri tasnif ederek adlandırması bir kaç örnekle mahduttur. Rastladığımız ve öncüllerden istifadeyle betimleyerek karakter özelliklerini saptadığımız motiflerin kırka yaklaşması, iki anlama gelir. Birincisi, habis huylu gerekçelerin epey derinlik ve deneyim kazanması, ikincisi ise bunlarla mücadele edecek kurumsal bir konseptten yoksunluktur.
Gerekçesizlikle mücadeleyi varlık ve yaşam biçimi olarak telakki eden bir aktarma anlayışının sıradan, tesadüfi ve dağınık bir mücadele sergilemesi, sapmaların derin çatlaklar bularak güçlenmesini kolaylaştırdı.
Uluslararası hukukun gerekçe bağlamlı asırlık brikimi ve argümantasyon kültüründen bihaber bir deneyimlerin gerekçe denetiminin üzerinde yürüyeceği sağlam kolon ve kirişler bulması mümkün değildir. Gerekçenin, gerekçeleri üzerine kafa yormayan, el alemin gerekçesizlikle mücadele disiplinine sırtını dönen deneyimlerin, ölçütsüzlüklerle kusur aramaya kalkışması, kusursuz deneyimlerle müçtehit olması beyhudedir.
Ölçütsüzlüğün bizi getirdiği nokta ölçüsüzlüktür. Ölçüsüz ve ölçütsüz bir gerekçe alemi, kurduğu sağlam ve sarsılmaz gerekçesizlik kültü ile özgürlükleri temelsizliğe biat etmeye zorlar. Kararların savrulmasını, güç karşısında çaresiz kalmasını görevin uzantısı olarak görür. Kendine ve işine sadakatsizliği olağan ve günlük aktivite olarak telakki eder.
Yargılamayı duruşma ile sınırlayan, özdeşleştiren bu bakış açısı gerekçelendirmeyi kürsüyle yurttaş arasındaki etik ilişkiden neşet eden sorumluluk olduğunu unutur. Unutkanlık, sıradanlaşan sapmalara karşı yargıyı duyarsızlaştırırken, yargı-etik ilişki çiftinin kan kaybetmesinde doğrudan rol alır geriye dönüşü imkansızlaştırır.
Kafasını Kuma Gömen Öğreti/Üç Maymunu Oynayan Kibir:
Bu alanda günahsız bulmak mümkün değildir. Amaç ve hedefi yarının hukukçusunu yetiştirmek, hukukunu yaratmak olan akademinin, gerekçe üzerinden bu hedefini gerçekleştirdiği söylenemez.
Bir avuç idealist, tez, makale ve deneme dışında akademinin bu misyonuyla barışık eylemediğine, gerekçe konusundaki birikimin yavanlığı, çoraklığı ve azlığı tanıklık eder. Usul üzerine yazan-çizen eserlerin gerekçe üzerine söyledikleri öncekilerin yinelenmesiyle sınırlı olup, buluş ve kuram yaratmaktan uzaktır.
Sıradan bir kaynak, gerekçe bahsinde bir veya birkaç yargı deneyimiyle yetinerek, gerekçenin sınır ötesindeki uğraş, birikim, misyon, ideal, hayal ve beklentilerine kulaklarını tıkar, gözlerini kaçırır ve susmayı yeğler.
Gerekçenin kitabını yazmak, temellendirmenin tarihi yolculuğunu izlemek, belgeselini yapmak, felsefi kökenlerine inmek, kuytu ve koyaklarında turlamak bilgi üreten, gerçeği kovalayan kurumların işidir. Gerekçesizliğin kol gezdiği bir pratikten yaka silken, el eman eden, feryat figan koparanların haykırış, iç çekişlerle çığlıklarını duymayanları sorumluluktan muaf tutmak adil değildir.
Usul kürsülerinin gerekçeye ilgilerini, bir kaç Yargıtay içtihadı, vaktiyle kıt imkanlarla ve is kokusu taşıyan eserlerle, bu meseleye eğilen idealistlerin birikimiyle sınırlamaktan kaçınmaları elzemdir.
Kendilerinden önce gelen deneyimler karşısında üç maymunu oynayan kibrin bırakılması, akademinin gerekçe hakkını, gerekçeli karar alma hakkına eviren küresel değerleri keşf etmesi, yürek yakan, insan zekasıyla dalga geçen, bireyi çaresiz kılan sapmaların erkenden teşhis edilip sisteme sızmasını önler.
Akademi’nin yükünü ağırlaştıran bir neden daha var, sıradan ve masum olanla peçelenen bu günah, kendisini kesin hükmün sınırlarının belirlenmesine gizler. Kesin hükmün sınırlarının belirlenmesinde gerekçeye hakkettiği payı vermekten kaçınan görüş, ittifakla ve ısrarla senelerdir gerekçenin belirleyiciliğini küçümser, bir kaç sebep ve olguyla sınırlar.
Yek diğerini tekrardan ibaret, kendisini doktrin olarak lanse eden girişim, hukuki dinlenilme hakkı, adalete erişim, görünen adaleti ve ilişkide olduğu civar özgürlükleri hesaba katan bir derinlik, lisan ve stratejiden uzaktır. Aradan çok zaman, köprüden çok sular geçmesine, bu fikri gözden geçirecek onca done ve sebep doğmasına rağmen, hükmün öznel sınırlarının yeni aktörünü hesap dışı bırakmak tercih olmaktan çıkarılmalıdır.
Hükmün kesinlik sınırlarını belirleme rol ve işlevini çoğun hükme kaptıran gerekçe, giderek gözden düşer. Bu, gerekçeye olan ilgiye dip yaptırarak onun içini dökmesini önler, filizlenen gerekçe hukukunun ileriyi görmesini, yarına kalma olanağını kısıtlar. Gerekçenin varoluşçu çabasını iğdiş eden bu yaklaşımın, kurumsallaşmaya yeminli düzenin isteği olamaz.
VI- Usul Hükümlerinin Sömürülmesi / Potansiyel Gerekçesizlik Motifleri:
1.Sır-Giz üzerinden gerilen İlişki/ Yoksunluk Sendromu /Prematüre Hüküm:
Yargının sır olarak telakki edilen nesneye ulaşmakta çektiği güçlük, kendisini hükmün, gerçeğin bilgisine doyasıya ve gönlünce erişmesini önler.
Saklanan ve karartılanın, tartışmayı sır ve giz ölçüsünde engellemesinin, yargılama-giz-savunma-hüküm üzerinde bıraktığı izler, yarattığı etki, sonuçların tartışılmasını gerekli kılar.
Mevcut düzenleme, sırrın tartışma alanından uzaklaşması öteki ifade ile sır olarak kabul görenden mahrum kalan yargı diyalektiğinin, karşılaştığı savunma sendromunun giderilmesi konusunda etkin, verimli, kalıcı, hatta stabil bir öneriden yoksundur.
Sır ve gizi tanımlayacak, betimleyecek, belirleyecek sınırlandıracak ve kurumsallaştıracak ulusal bir politikadan yoksun olmak, adil yargılama hakkını sır gerekçe üzerinden etkileyen başat parametredir.
Bileşik bir stratejiden yoksun olmak, her yargılama usulünün sırra vereceği tepki ile sır karşısındaki tutum tavır, refleks ve çözüm önerisine göre farklılık yarattı. Böylece hükmün sırra olan gereksinimi, daha çok öznel yargılama ile temin edilmek istenen maksat, uygulanan yöntem ve sırrın paradigması tarafından tayin edildi.[30]
Hükmün tartışılandan teşekkül etmesi, tartışılanın gerekçeye malzeme sağlayan olması, gerekçe-sır arasındaki ilişkiyi kaçınılmaz kılar. Bu bağlamda gerekçe tartışılan kuşkunun nasıl, neden hükme dönüştüğünü, evrilenin ne olduğunu belirleyen ve anlatandır.
Dolayısıyla tartışma masasından uzaklaştırılan, her ne sebeple olursa olsun tartışılmayanın, evvelemirde yargılama, gerekçe ve hükmün kaybı olacağını unutmamak gerekir.
Gerekçe ile neden sonuç ilişkisi kuracak denli köklü bağları olan sırrı, lokalize edecek bir düzenlemenin olmaması, kendisini şu veya bu şekilde peçeleyen nesne ve öznenin yargılanmasını önleyerek, yaşamın ve sistemin derinliklerine yerleşir. Orada uyuyan yapıları yargının görüş alanından çıkarır.[31]
Rejim ve toplum açısından hayati olan bir çok adli vaka duruşma salonuna bir türlü getirilemeyen sır ve gizlerden ötürü yargılanma imkanı bulamadığı gibi, bin bir güçlükle edinilen sırrın yetersizliği, olayı aydınlatmadaki kifayetsizliği bir çok suç ve suçlunun yargılanmasını engeller.
Sırrın yargı üzerindeki kontrolü, savunmaya irtifa ve mevzi kaybettirdi. İddianın gücü karşısında biçare kalan savunma, sırrın iddiaya sağladığı destek karşısında gerileyerek, değerlerle inatlaşan eylemin mahkumiyetini önlendi. Hatta almaşık imkan ve olanaktan mahrum savunmaya ispat sahası kapatıldı.
Yargının, sırrın egemenliği karşısında savunmaya verecekleri hakkında aktüel bilgi ve çareden yoksun olması, gözleri sınırların ötesindekilere çevirir.
Deneyimler, sır ve gizlerin savunmayla yarışından ötürü oluşan kayıpları bertaraf edecek usul ve süreçler konusunda kürsüye ima yoluyla alabileceği önlem ve izleyeceği strateji hakkında öneride bulunur. Kürsünün önerilen önlemler konusunda ne denli bilgi sahibi olduğu tartışmalıdır. Örnekler bu sürecin yeterince algılanmadığına, rezervlerden yeterince istifade edilmediğine karine oluşturur.
Sırrın yargılama diyalektiğini sekteye uğratan hücumunu durduracak çareleri durumdan etkilenen her süje için ayrı ayrı formüle eden içtihatlar, sevk ve idareye bu etkiyi süspanse edecek ve gerçeğin açığa çıkması için özgürlüklerin hareket kabiliyetini artıracak bir marj bırakmıştır.
Bu eş zamanlı olarak kürsüye sırların şerrinden özgürlüklerin olabildiğince az etkilenmesi için optimum önlem almakta özgür olduğuna dair önemli bir mesajdır.
Sırrın kim tarafından kontrol edileceği, bu tasarrufun gerçek ve doğruluğunu sınayacak ulusal bir düzenlemenin aktüel gerekçe ve yargılama anlayışı karşısında tutunamaması, toplumsal beklentileri yeterince yanıtlayamaması, sırrın etik ilişkilere verdiği diğer bir zarardır.
Güvenliğin süspanse ettiği sırrın, yargılama diyalektiği üzerinden gerekçe ve hükme verdiği zararların minimize edilmesi, buna odaklanan protokollerin iyice kavranması, etik ilişkinin sınırlarının belirlenmesi ve güvenceye alınmasına bağlıdır.
Eksiklerin tamamlanması, sır gerekçe ilişkisinin doğru bir yerden okunmasına bağlıdır. Bu okumayı yapamayan bir düzenin, gerekçe hakkını tamamıyla güvenceye aldığından, koruduğundan söz edilemez.
2.Aynılaştırma ve Benzeştirme / Sıradanlaşarak Yozlaşma:
Aynılaştırma ve benzeştirme yargının kadim tutkusu, alışkanlığıdır. Kürsünün araya karbon alarak denediği ve yakasını bir türlü kurtaramadığı sapma biçimi varlığını koşullara uyarak korudu. Gelişen teknoloji ile duruşma salonlarının bilgisayarla tanışması, anılan sapmalarla bütünleşerek yaşamayı kolaylaştırdı.
Birleştirilen davaların paydası üzerinden oluşturulan aynılaşmadan ayrı olarak, yargılanan nesne ile özneden neşet eden farklılığı reddeden diğer sorun, gerekçenin benzer kararlardan yaptığı alıntı, gönderme, içselleştirme ve özdeşleşme tutkusu oldu.
Varlığını büyük ölçüde organizasyon bozukluğu, alt yapı eksikliğine yaslayan bu aşkınlık, gerekçenin somut olayın özgünlüğünden neşet eden farklılığını ortadan kaldırdı. Nedenceleri benzeştiren, aynılaştıran ve örtüştüren bir kusur türevine dönüştü.
nılan defo, gerekçe tembelliğini tetikleyen, gerekçe dil ve anlamını hiçe sayan bir modelidir. Bu model, gerekçeyi sabitleyerek, yargılanan nesne ve özneye dair bilgiyi uyarlayarak, gerekçe üzerinden özgünlük, öznellik ve özgelik arayan etik ilişkiyi aradığı hayat tarzından uzak tuttu. Farklılıklardan kaynaklanan çoğulluğu ve renkliliği yoksadı.
Fizik Kurallarıyla İnatlaşmak / Yayılarak Sığlaşan Yargı:
Gerekçe usuli güvencenin önemli bir boyutu, saydamlık vaat eden bir usul donanımıdır. Yasa yapıcı, olup bitenlerin safahatını izledikleri usul ve süreçleri çoğunla bu teminat aracılığıyla izler.
Temellendirme kurumu, doğası gereği bilinen diğer enstrümanlarla aynı amacı gerçekleştirmeye adanır. Kendilerine ayrılan kulvarda, öznel araçlarla görünen adaleti sağlama misyonu, onların çelişmelerini önleyecek bir yapıya kavuşmalarını sağlar.
Bu bakımdan usuli güvencelerin yek diğeriyle çelişecek bir koda sahip olduklarını söylenemez. He şeye rağmen, hedef ve amaç birliği yapan umumiyetle yarışan kurumların, ölçütsüz uygulamaların tetiklediği bir çelişki yaşamaları muhtemeldir.
Defolu pratiklerin vücuda getirdiği gerilimin, yarattığı komplikasyonların etik ilişkiyi zehirlediklerine defalarca tanık olduk. Bir çok uygulama hatasından beslenen sapmaları saymak, onları bu kısa tura sığdırmak güçtür. Bunlar içinde son dönemde bir çok yakınmaya vesile olanı, çok sanıklı davaların birleştirilmesi ile oluşan sapmalardır.
Birleştirme özü itibarıyla paydası özne ve nesne olan uyuşmazlıkları aynı potada eritmeye çalışan ya da aynı doneler üzerinde yükselen davaları makul sürede, az kaynakla ve çelişkisiz şekilde tartışmaya, çözmeye özgülenen bir muhakeme hukuku aparatıdır.
Sınırlı ancak özgün bir amaca özgülenen bu kurumun çok sanığı ve nesneyi aynı çatı altında yargılama girişimi, alan genişliğine bağlı olarak bir derinleşme sendromuna neden olabilir. Adalete erişimi önlemenin yeni adı, davaları birleştirerek, yargılananları aynılaştırmak ve benzeştirmektir. Çok sanıklı davalar yaratmak usul ve süreçleri atlamanın, malzemeden kısarak kuşkuları pekiştirmenin bir başka türevidir.
Derinlik, gerçeklik yargısı ile ilgili olup, yargılanan hayat olayının aslına yakın şekilde tecrübe edilmesine odaklanır. Buradaki olası bir sığlaşmanın, miyopluğun ve genelliğin kendisini gerekçeye taşıyacağı muhakkaktır. Geniş alana yayılan yargılamanın, derinliğini yitirerek gerçeklik yargısının ihtiyacı olan kazı ve tartışmadan kaçınacağı, malzemeden kısacağı katidir. Fizik kurallarıyla inatlaşan, derinlik, gerçekliği hıza yeğleyen kestirme yargının iflah olması, hükmün ise saflaşması olanaksızdır.
Onca sanık ve eylem arasında, yargılanan nesne ve özneyi belirleme, onlar arasında tipiklik üzerinden sağlıklı bir ilişki kurarak, birey ve toplum nezdinde itibar gören bir hüküm kurmaya, sanık sayısının çokluğu, tecrübenin farklılığı yaşananların özgünlüğüyle birleştirme kurumuna yaşatılan yozluk izin vermez.[32]
Bu olgunun, kes yapıştır metinlerle yaptığı ciddi, yaygın ve derin ittifak, ortaya gerekçe hakkını temelden sarsan, malumatı imkansız kılan, bilgilenmeyi sıradanlaştıran kontrolü olanaksız, özümsenmesi imkansız bir metin çıkarır. [33]
Binlerce sayfa içinde savunma hakkı ile kanun yolunun etkin şekilde kullanılmasına imkan veren, sahici bir denetime elverişli bir unsur, metin veya değeri arayıp bulmak dikkate alınmasını, değerlendirilmesini savunmak insan üstü çaba gerektirir. Oysa aktüel ölçütler, insanı, hadleri zorlayan usul ve süreçleri soğuk karşılar, onay vermez.
Tutuklamanın, özgürlüklerle çelişkisini besleyen gerekçenin, aradan çekilmesiyle oluşan mağduriyetin tolare edilememesi, edilememesi gerekçe ile tutuklama üzerinden gelişen bir başka paradokstur.
Onca söz, yazı ve yaşananlara rağmen tutuklamanın gerekçeyle girdiği düelloyu kaybetmesi, gerekçenin önlenemeyen düşüşü, baş edilemeyen çaresizliğinden, dize vurduran trajedisinden başkası değildir.
Muhakeme araçları arasındaki dostluğun, karşıtlığa dönüşmesinin yegane nedeni, zıvanadan çıkan, yozlaşan uygulamalardır. Tutuklama gerekçelerinin bir iki istisna dışında, adalete erişim ve görünen adaletin kaygılarını taşımaktan giderek uzaklaştığı resmi geçit yapan, yaptığı yanına kar kaldığı tecrübelerle sabittir.
Kendisini dördüncü uyum paketi olarak lanse eden yasa çalışmasının bir kaç maddesini tutuklamaya ayırması, sorunun ayyuka çıktığının kabulünden başka, uygulamanın özgürlüklere yönelik sağır, kör ve dilsiz tutumunu aşmaya çalışan cılız bir girişimdir. Neredeyse her paketten tutuklamayla ilgili bir hüküm çıkması, aralarında Anayasa Mahkemesi’nin de bulunduğu kademeli mahkemelerin tutuklamayı kendince disipline etme uğraşları, tutuklamanın uygulamadan gelen disiplinsizliği, şımarıklığı, ele avuca sığmaz tutumunun başka cepheden görünen biçimidir.
Yasamanın, kötü gidişatı önleme çabası, yasamanın uygulama karşısındaki aczinin bir başka türevi, idarenin didinen yasamayla inatlaşmasının diğer adıdır. Uygulamanın yasayla giriştiği bu didişmenin, güçler ayrılığı ilkesinin örtülü olarak uygulama tarafından çiğnenmesinin açık teyididir. Ölçüt ve ölçüler üzerinden meydana gelen bu meydan okumanın, kurumlar arası saygınlığı örseleyerek bertaraf edeceği, zamanın biriktirdiği bu stresin yarattığı anayasal buhranla sistemi çürüteceğini unutmamak gerekir.
Ciddi kırılma ve alınganlıklara neden pratiklerin, özgürlüklerle içten hesaplaştığını, kürsünün muhataplarıyla etik değerler üzerinden helalleştiğini varsaymak olanaksızdır. Gerekçe tutuklama ikilisinin insani değerlerden uzak bir ilişki yaşamaları, etik ilişkinin tutuklama mevzubahis olduğunda işini yapamadığını, onun endişe ve beklentilerine ilgisiz kaldığı, tutuklamanın da etik ilişkiyi takmayan bir hayat tarzında sebat ederek, etik ilişkinin güvencesindeki insan hakkını askıya aldığını görmek, benimsemek gerekir.
4.Teknolojinin Savurduğu Etik Sorumluluk:
Uyap sisteminin sağladığı avantaja yaslanan kürsü, tutanak muhteviyatını olduğu gibi gerekçeye taşıyarak, tutanağı gerekçeyle özdeşleştirir. Tutanak, gerekçenin rolünü üstlenir, işlevini içselleştirir. Dolayısıyla gerekçenin tipiklik için harcayacağı zamanı tüketir. Kuşkunun nasıl aşıldığını, iddia ve savunmanın hükme ne şekilde dönüştüğü gibi somut olayın özelliğinden neşet eden sayısız özel, özgün soruyu yanıtsız bırakır.
Binlerce sayfadan oluşan kararlar[34] infaz anını beklerken bunca sayfa arasında gerekçeye ayrılan sahici payın ne olduğuna ilişkin soru varlığını her defasında inatla ve ısrarla muhafaza eder. Kes yapıştır usulü, sesin duruşma için taşıdığı önemi kavrayamadığı gibi görmezden gelir. Sabır taşına dönüşen yargılama, gerekçe ve hüküm, sesin, sözün, jest ve mimiğin sunduklarından nasibini, dilediğini bir türlü alamaz.
Teknolojik olanakları sömüren kürsünün, payı farklı, paydası aynı, benzer uyuşmazlıkları aynı, örtüşen gerekçelerle temellendirilmesi, gerekçenin yaşadığı bir başka talihsizliktir.
5.Durağan Doktrin/ Gen Haritasından Yoksunluk:
Kürsü yüz yıllık gerekçe mücadelesi ve gelişmesini bir çok nedenin itki, çaba ve ittifakıyla kaçırdı. Argümantasyon teorilerinin temellendirme konusundaki kıran kırana ve soluksuz mücadelesini seyretti. Hukuki şekilcilik ve hukuki gerçekçiliğin yarışmasıyla vücuda gelen adalete erişim hakkını fark edemedi.
Avrupa’ya taşınan bu mücadele; gecesini gündüzüne kattı, boş durmadı yaptığı yerinde, isabetli ve ilerletici yorumlarla erişim hakkından hukuki dinlenilme ve adil yargılanma hakkını vücuda getirdi. Damıtılarak oluşturulan bu hakların gerekçe ve temellendirme hakkının civar hak ve özgürlüklerle olan hısımlığını, ilişkisini ve paradigmasından doğru bir yerde durarak analiz edilemedi. Buradan yargının, birey, toplum ve kamunun ihtiyacı olan bir teori, kuram ve deneyim oluşturulamadı.
Birbirini tekrarlayan gerekçe söylemi bir sanata dönüşemedi. Gerekçe üzerinden hak ve özgürlüklerin insan için taşıdığı değer kavranamadı, anlamlandırılamadı. Söylem orijinal olmaktan uzaklaşarak, sığlaştı giderek hiçleşti.
Alan çalışması yapılamadı. Gerekçesizlik kusur, motif ve modellerinden bir soyut sapma faktör seti oluşturamadı. Analiz yapılamadı, sapmalar teşhis edilemedi. Velhasıl temellendirme hata ve kusurlarının yarattığı etki ve sonuçlardan hareketle gerekçelendirme teşhisi yapılamadı, geliştirilen özelliklerden yola çıkılarak sapmalara isim konulamadı. Gerekçesizliğin anlamı ve onlardan kurtulmanın formülü, sırrı her nedense bulunamadı, keşf edilemedi.
Akademik çalışma ve eserlerin umumiyetle başını kuma gömmesi, ilginin bir kaç deneyim ve sesle sınırlanmış olması, argümantasyonun sığlaşmasının önemli bir nedenidir. Özellikle usul hukuku alanında emek mesai ve çaba gösteren eserlerin, sıra gerekçeye geldiğinde, kendisinden önce bu alanda çalışanları görmezden gelmeleri, ilgiyi akademik unvan, titirle sınırlamaları, araştırmayı tekelle çevrelemeleri ya da gerekçe konusunda kaynak tüketmekten ısrarla kaçınmaları izahtan varestedir.
Yargıtay’ın gerekçe konusundaki sınırlı ve sığ söylemine yapılan göndermelerle yetinen çalışmaların çokluğu, ardılların atıf kolaylığına sığınarak öncekileri, öncülleri yinelemeleri gerekçe bağlamlı araştırmaları önlemekte, gerekçe üzerine söylenebilecekleri kaynağına gömmektedir. Sözün özü, akademik terbiyenin, saygınlığın usul ve esasların sömürülmesi, gerisinde aralarında gerekçenin de olduğu bir çok konu, hak ve özgürlüğün geliştirdiği özelliklerin keşfini önlemekte yahut sınırlamaktadır.
Akademinin bu konuda üzerine düşeni dört ikilik yaptığını söylemek gerekçesizlik modellerini şımartmak, olanları kutsamak, merakları uyutmak demektir. Bilimin kıblesi meraktır. İlgisini, merakını ve sorularını unutan bir akademinin gerekçe konusunda genelleşerek derinleşmesi olanaksızdır. Gerekçe hakkının kurumsallaşması için yapılanlarla yapılacakların çokluğu sınırların ötesinde dişini tırnağına takan hukuki çalışmalarla sabittir.
Özellikle gelecek vaat eden mastır ve doktora tezlerinin buraya odaklanması, etrafını kolaçan ederek yerel hukukun ihtiyacı olanı bulup ithal etmesi, başkası ile arasında oluşan kod farkının nedenlerini belirleyerek gidermesi gereksinimi aşan bir ihtiyaçtır. Dahası bu alanda oluşan çoraklığın, kuraklığın bir nebze olsun giderilmesi, etik ilişkinin buradan beslenerek yoluna sorunsuz devam edebilmesine eşsiz bir katkı sunar.
Müfredatın gerekçeye ilgisizliği, hukuk eğitimini gerekçe konusundaki küresel gelişmelerden yoksun bırakmakta, gerekçelendirme kültürüne dışarıdan gelecek katkıları önlemektedir. Müfredatın gerekçe konusundaki genel duyarsızlığından azade olması beklenmemelidir. O da herkes ve her kurum gibi olup bitenlerden etkilenerek, payına düşen duyarsızlıkla gerekçenin gömülmesine gereken katkıyı hiç kuşkusuz vermektedir. Gerekçe konusunu bir iki içtihatla sınırlayan, ufkunu büzen kitaplardan beslenen bir akademik müfredatın, bir kaç yıl sonra duruşma salonuna gidecek bir öğrenci için gelecek vaat ettiğinden, gerekçenin karmaşık ilişki, yaşam tarzı ve etik ilişkiyle münasebeti konusunda ahkam kestiğinden söz etmek mümkün olmayacaktır.
Katkıdan mahrum bir kültürün yarına gerekçe adına bırakabileceği bir şeylerin olabileceğini söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Temellendirme birikiminden yoksun bir hukuk eğitiminin, bir kaç adım ötedeki pratiklerle birey, toplum ve diğerlerinin temel, baz ve dayanak ihtiyacını karşılaması hayaldir.
Akademi sıralarında gerekçesizliğin kürsü-meşru ilgili ve toplum arasındaki etik ilişkiye verdiği zararların tartışılmaması, hafife alınması gerekçe üzerine sistematik bir çalışma yapılmaması, ikna etmeyen ve inandırmayan hükümlere davetiye çıkararak, toplumun hesapsızlığın yarattığı bir kaosa sürüklenmesi, kendisiyle kavgaya tutuşması, kurumlarla sürtüşmesi muhakkaktır.
İkna olmayan birey ve inanmayan toplum muhakkak surette bir alternatif uyuşmazlık modeline tevessül eder, ihtiyaçlarını meşru ve hukuki olmayan yöntemlerle giderir, kamusal araç, organ ve kurumları rol ve işlevsiz bırakır. Bu iddiası öç almayı önlemek, öfkeyi dindirmek kontrol etmek olan bir yargılama anlayışının sonunu hazırlamak, insanı öfke ve ilkel duygularıyla baş başa bırakmak demektir.
6.Bilirkişi ve Gerekçe/Paralel Yargı Yetkisi:
Adli politikanın uluslararası hukuk, pratik ve küresel adli proje ve siyasetle yaptığı işbirliğinin önemli ayak, hedeflerinden biri de candan bezdiren, pervasızlaşan, dur durak bilmeyen, hadleri zorlayan bilirkişilik kurumu ve onu ısrarla ve inatla yozlaştıran uygulamadır.
Takdiri delil olmaktan öte bir rol ve işlevi olmayan bu kurumun, malum nedenlerle paralel yargı yetkisini kullanır hale gelmesi[35] işin vahametinin anlaşılması açısından önemlidir.
Arşivler, kontrolü ele geçiren bilirkişiliğin kürsüye tırmandığı, kimi raporlar üzerinden kürsü ve cübbeyi ele geçirdiği, yargılama yetkisini kullandıklarını göstermektedir. Gözcüler, yargı dostları tarafından kaleme alınan ve her fırsatta ekrana yansıtılan raporlar, işin tadının epey kaçtığını, tez elden bir şeyler yapılması gerektiğini göstermektedir.
Görev tanımındaki isabetsizlik, muğlaklık, tanımdan kaçınma belirsizlik gibi sayısız bir çok sebebin koalisyonu, gerisinde hükme ve gerekçeye elini kolunu sallayarak evrilen bir mütalaa bırakmaktadır. Herkesin gördüğünü, gerekçe bilirkişi mütalaa üçlüsünün yanlış kurulan, kurgulanan ilişkisinin yarattığı defolar üzerine bir iki kelam etmeyi amaç edinen bu çalışmanın saklaması olanaksızdır.
Gerekçeden yoksun, aşkın, yetersiz gerekçe ve yargı verileriyle yolunu ayırmış yanların tezleri üzerine yoğunlaşmış, işini gücünü bırakarak gözünü hükme diken, hüküm kurmaya meraklı, yargıca direktif veren, hak ve borçları ima eden, yargıçların dikkatsizliğini sömüren, yaptıklarıyla şaibeleri tetikleyen, işini yapmak yerine tarafları öven/yeren raporların yargılama, hüküm kurma ve kürsüyle özdeşleşme çabası vakıadır. Bunun yoksanması üstünün örtülmesi, yargı yetkisine göz diken ve etik ilişkiyi içten içe çürütmekten başka bir şeye hizmet etmediği, aşkın mütalaalarla hükmü kontrol eden raporlarla sabittir.
Bilirkişi mütalaasının delillerin kabul edilebilirliği, çelişmeli yargı ve eşitlik ilkesinin koyduğu ölçütleri aşmadan değere dönüşmesi, toplumun yargıya olan kredisini bilirkişi pratikleri üzerinden tüketmekte, kürsü salt bu nedenle inandırıcılığını, saygınlığını yitirmektedir.
Özellikle aralarında kimi akademisyenlerin de olduğu bir kitlenin usul hukukunun hukuki konularda bilirkişi görüşünü yasaklayan kadim söylem ve direktifini hiçe sayarak mütalaa vermekte ısrar etmeleri, usul kürsülerinin samimiyetini tartışılır kılmaktadır. Akademik kadroların onca yasağa rağmen bilirkişilik üzerinden gerekçe kültürüne verdiği zararın ebatları, bu iddianın yiyilir yutulur olmadığını gösterecektir.
Politikanın bu alanı tartışmaya açması, güçlü deneyim ve dizgelerle işbirliği yapması, işi bilenlerle bu soruna neşter vurması, çalışmalarını yoğunlaştırması iyi niyetli bir çabadır.
Her isteyenin elini kolunu sallayarak bilirkişiliğe soyunduğu bir sistemde, kalitenin dip yapacağı muhakkaktır. Dileğimiz bilirkişiliği tanınmaz hale getiren mantalitenin kürsüleri kısa sürede terk etmesi, uluslararası platformlar ve slaytlarda kendisini paralel yargı yetkisi olarak lanse eden ve oldukça incitici olan bu yozlaşmaya son verilmesidir.
7.Adlileşen Toplum/Zıvanadan Çıkan Uyuşmazlıklar/ Tetikleyen Gerekçesizlik:
Gerekçe hakkına saygı duyulmaması, yurttaşın savunma ve kanun yolunun etkin ve verimli kullanılması için gerekli çaba ve duyarlılığın gösterilmemesi, gerisinde gerekçe bağlamlı yeni uyuşmazlıklar yaratır. Savunma hakkı ile gerekçeli karar alma hakkına aykırılıktan neşet eden uyuşmazlıkların genel uyuşmazlık nedenleri içindeki hissesini ölçen bir istatistik bulunmamakla birlikte, aktarma yargısına intikal eden dosya sayısının çokluğu, bu bağlamlı ihlallerin debi ve miktarını belirlemek bakımından kayda değerdir.
Gerekçe, atideki idari işlemlerin oluşturulmasında, biçimlendirilmesinde etkin bir rol ve işleve sahiptir. Anılan özelliği onu idare hukuku alanında özgün bir yere taşımaktan başka gerekçesiz işlem, eylem ve kararların yarattığı uyuşmazlık potansiyeli, gözleri idari işlemleri konu edinen yargı deneyimlerinin gerekçesine ve gerekçe bağlamlı davalara odaklar.
Bu tablo, uyuşmazlıkları dışarıda aramak yerine, gerekçesiz kararlarla vücuda getirilen uyuşmazlıkların yarattığı etki ve sonuçlara yönelmeyi gerektirir.
Biz işin yargıya intikal etmesinden sonra kusurlu muhakemeden neşet eden uyuşmazlıkların gözetilmemesinden ötürü, gerekçe- uyuşmazlık ve adlileşme üçgeninin yarattığı tablonun etraflıca tartışılmasını öneriyoruz.
Uyuşmazlıkları söz dinlemeyen, ihtilafları mayalayan kaynakları kurutmakta akim kalan kürsünün, neden olduğu gerekçe bağlamlı iç kusurları tetikleyen bir sistemde, çığ gibi büyüyen davalara şampiyon adliyelerin yetişmesi, kürsünün huzur bulması, erişim hakkının beklentilerine arzuladığı yanıtı bulması olanaksızdır.
8.Değerler Haritasından Yoksunluk/Performansı Düşük Ağ:
Yargının, bir bütün olarak üzerinde eyleyeceği, gerekçe denetimine referans alacağı bir değerler haritası, temellendirme kusur rezervi veya referans külliyatından söz etmek olanaksızdır. Özellikle gerekçe denetimi ile sorumlu hatta klasik ödevlerinden biri mahkeme kararlarını gerekçe açısından denetlemek, disipline etmek olan üst dereceli mahkemelerin, bu ödevlerini ne denli yerine getirdikleri tartışmalıdır.
Bu zaaf, gerekçe denetimini gözden düşürmek, zayıflatmakla kalmaz, referans yokluğundan neşet eden rotasızlığın oluşturduğu savrulmalara neden olur. Akademiden yeteri desteği alamayan, kendisi de denetimin baz alması gereken ölçütleri bulmakta akim kalan denetim aparatının, her geçen gün özellik geliştiren sapmalarla baş etmesi mümkün olmaz. Gerekçenin geliştirdiği niteliklerden habersiz, üstelik ölçütsüzlüğün yarattığı körlüğü hissedemeyen mekanizmasının, kendisini mütemadiyen geliştiren ve sistemin çatlaklarına yerleşen, derinliklerinde saklanan kusurları düşük bu performansıyla zapt etmesi, yakalayıp ayıklaması olanaksızdır.
Bir kaç özelliğin yarattığı ölçütün veya malum, maruf ve meşhur kusurları teşhisten öte bir performansı olmayanın, mükemmel bir iş çıkarması, ustalaşmış sapmalarla baş etmesi hayaldir.
Değerlerden uzaklaşma, kendisini daha çok kamusal motifli veya toplumun yazgısını derinden, doğrudan etkileyen politik, ekonomik karakterli davalarda gösterir. Değerlerle bağını kesen davaları sırtlayan gerekçelerin, kavramlarla kurduğu sıkı ilişki, geleneksele yatkın, insani olanla yolunu ayıran kusurlar şeklinde belirir.
Yanar döner kavramların yarattığı hareketlilik gerekçe denetimine yansıyarak, yarını olmayan “değerlerle” birey, toplum ve kamunun temellendirme ihtiyacı karşılanır. İhtiyacın kırılganlığı politik, ekonomik ve sosyal ilişkilerde güvensizliğe zirve yaptırır.
Özellikle parti kapatma, siyasi katılım, demokratik sistemin özünü ilgilendiren, yerel kamu düzenini yakından ilgilendiren davalarla, çocuk ve kadın hukuku ile dirsek teması kuran uyuşmazlıklardaki sapmalar, gerekçenin sağlam bir zeminden yoksunluğuna işaret eder.
Belirsizliğin yarattığı endişelere neden olan yönsüzlük, köpük değer ve kavramlar üzerinden yargının yargılanan, toplum ve kamuyla kurduğu doğrudan, dolaylı ilişkinin etik açıdan sorunlu olduğu, her defasında yarattığı ciddi açmaz, kaos kararlara yönelen ciddi ve sürekli eleştirilerle sabittir.
9.İstisna Hukuku ve Gerekçe/ Çoğulla Kavgalı, Ötekiyle Sorunlu Temellendirme:
İstisna hukukunun tetiklediği kılıf, ideolojik ve sözde gerekçeler ötekileşen toplum kesitleri ile bireyleri bekleyen özgürlük, eşitlik ve kardeşlik paradigmasıyla öteden beri derdi, sorunu olan sabıkalı sapma biçimleridir. Hukuk dışı kaygıların yönettiği nedenlere yaslanarak oluşturulan bu sistem, ötekiler olarak nitelendirdiklerini, hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını yarattığı ayrıksılıkla önler veya hukuku istisnalaştırarak özgürlükleri askıya alır.
Hukuk, istisnai hükümlerle öteden beri içli dışlıdır. Hukuk doğası gereği farklı kişi ve olayların bu farklılıklarının yaratacağı hukuka aykırılığı ortada kaldırmak için değişik, farklı, özgü uygulamalar önerebilir. İyicil karakterli bu istisna, aynılaştırma ve benzeşmenin yaratacağı tehlikelerden hukuk ve bireyi uzak tutarken, habis huylu hukuk, ideolojik politik ve geleneksel kimi huylarının tetiklediği nedenleri arkasına alarak düşman addettiği kimseleri kavramlar üzerinden yarattığı kirli, içten hesaplı, kişiye münhasır hukukla yok etmeye özgülenir.
Yurttaşı düşman, eylemi de tehlike olarak kodlayan hukuk anlayışı yok etmek dahil, bireyi her türlü hak ve özgürlüklerden yoksun bırakmayı meşru ve sözde hukuk olarak addeder. Eylem ceza hukukunu çeşitli bahanelerle rafa kaldırarak, onun yerine çağcıl ceza hukuklarının asla itibar etmediği, yasak olarak mimlediği kişiye özel hukuku devreye alarak, hukuk üzerinden toplumu beridekilerle ötekiler makbul olanlarla sapanlar olarak kategorize eder. Gerekçe böyle bir tasnifin ustası, aracı ve meşrulaştırıcısı olarak sahneye çıkar, kişi ceza hukukunun kendisine biçtiği rol ve işlevi memnuniyetle, üstlenerek eksiksiz olarak icra eder.
Mevzuatımız öteden beri yarattığı istisna hukuku ile hak ve özgürlükleri kısıtlamayı ülke bütünlüğü, kamusal beklentiler kamu hizmeti gibi nedenlerle kılıflayarak, yargılama hukukunun herkese eşit olarak uygulanmasını önler. Bu kötü şanın son dönemde mülkiyet hakkı ve müsadere hukuku alanına yaptığı müdahalelerle adeta Terörle Mücadele Yasası’nın mülkiyetle mücadele versiyonunu oluşturur. Bu istisna hukukuna yönelen eleştiri ve itirazların ciddiye alınmadığının, hafife alındığının bir başka görünümüdür.
Gerekçenin, yerine, zaman ve kişisine göre durumdan vazife çıkardığından kuşku yoktur. Kimi zaman yasaları aşkın yorumlayan deneyimlerin arkasına aldığı politik, ideolojik gerekçelerle hukuka, özgürlüklere ve haklara dünyayı dar ettikleri, etik ilişki değerlerini hiçleştirdikleri, kişi etik değerleri örseleyerek bertaraf ettikleri herkesin malumudur.
İstisna hukukunun emrindeki gerekçenin insanın olanaklarını geliştirmeye, çoğaltmaya, kolaylaştırmaya özgüleneni kısıtlayarak özgürlükçü çoğulcu yapıyı talan ve tahrip yönelmeleri, onlarla gerekçe düzeni aracılığıyla esaslı bir mücadeleyi zorunlu kılar.
Gerekçe sabıkalı geçmişe, kötü bir üne sahiptir. Temellendirme kültürünü deforme eden ve içten içe çürüten bu uygulama biçiminin, kendine ayna tutarak yaptıklarını görmesi ve toparlanması zorunludur.
10.Hizmet İçi Eğitimin Gerekçeye İlgisizliği:
Hemen her konuya ilgi duyan eğitim programı, seminer ve konferansların sıra gerekçeye geldiğinde, onu teğet geçmeleri anlamlıdır. Varlığını yargıç etiğine, eğitimine borçlu Yargıç Akademisi’nin gerekçeye ilgisi, gerekçesizliğin yarattığı etki ve sonuçların vahametinden neşet eder.
Son dönemde sistematik olmasa da akademinin gerekçe hukukuna ilgi duyması, zamanının küçük de olsa bir kısmını ayırması, buraya yönelen eleştirileri nispeten karşılar.[36] Eğitimi müfredatının gerekçeye toplam zaman içinde yeterli payı ayırmaması, ayrılan payın bu konu üzerine yoğunlaşanlar tarafından yürütülmemesi, gerekçe eğitiminin sığlaşmasını, dar alanda kalarak çoraklaşmasına neden olabilir.
Her daim dillerden düşmeyen ve özellikle yargı kararlarının gerekçesizliğinden yakınan meşru ilgili, toplum, kamu ve siyasetin sesini yeterince duymayan eğitim planlamasının olup bitenlerden kendi payı nispetinde sorumlu olacağını unutmamak gerekir.
Gerekçe düşünsel döngü, diyaloğun yargısal versiyonudur. Yarışan düşüncelerin dile gelişidir gerekçe. Dikey ve yatay dilin giderek yoksullaşması, ortaya kendini anlatmakta güçlük çeken bir dil ve dile gelemeyen gerekçe bırakır.
Gerekçenin ayağa kalkması, kendinden bekleneni verebilmesi onun sağlam bir dil ve anlam bilgisiyle, onu kavramsallaştırabilen zengin, yüksek bir dile gereksinim duyar. Etkin, verimli, saygın ve buyurgan olmak, hükmün arkasında durmak konuşabilme anlatabilme ve algılama yeteneğine sahip olmayı gerektirir.
Aktüel gerekçe; sözcük azlığı, cümle hataları, anlam bozukluğu, devrilen tümceleri, potansiyel kazalarıyla dil ve anlam özürlüsüdür. Kütüphanelerin merdiven altına indiği, kitapların barınacak yer bulamadığı, kitaplıkların fakirleştiği adli mekanda dil kaynağını yitirir, damarlarındaki hayat çekilir, can çekişen dil kısırlaşır, çoraklaşır, sığlaşır yozlaşarak en nihayet düşünceye ihanet eder. Dumura uğrayan düşüncenin dünyayı etkisine alması, hükmün mütercimi olması, hukuku yurttaşa anlatması olanaksızdır.
Bu gün yaşanan da budur. Kendisini vargı/yargı olarak lanse eden hüküm, diyalektiğin vücuda getirdiği nesnel düşüncedir. Konuşma yeteneği olmayan düşünün, bu yazgıdan azade bir hayat sürmesi mümkün değildir. Gerekçe yarışan düşüncelerin bileşkesi olarak, tersine yoksullaşan bir konuş diline sahiptir. Dil ve anlam bilgisinin inceliklerini kaçıran bu dil, etkisizleşerek güç olmaktan giderek uzaklaşmaktadır.
Dil kazalarına gebe bu konuşma; yarattığı anlam bozukluğu, algı hatası ve uygulama sorunlarıyla hükmün otör olmasını, ahkam kesesini engeller. Hataların onanması, yeni uyuşmazlık ve maliyet demektir. Dil bağlamlı yeni uyuşmazlıklar, dava ile hüküm arasındaki süre ve mesafeyi açmakta, makul sürede yargılama ve usul ekonomisinin beklentisi seraba dönüşmektedir.
Böylelikle ilişilemez hüküm, aktarma yargısıyla tanışmadan tashih, tavzih gibi kurumlar üzerinden bazen de sıra ve usul dışı yöntemlerle dokunulur hale gelmekte, hatta yaratılan kirlilikle hüküm gücünü ve saygınlığını yitirmekte, dil gerekçeye ihanet etmektedir.
12.Sabıkalı Geçmiş/ Sakınan Gelecek:
Gerekçe, iyicil olduğu kadar birey, toplum ve değerlere ihanetiyle de ünlüdür. Hukukun meşrulaştıran rol ve işlev üstlenen dinamiği, kendisini gerekçeler üzerinden gerçekleştirmeyi ihmal etmez.
Gerekçe malum özellikleriyle daima iki yüzlü olmayı, çehresini yer, zaman, kişi, iklime göre gizlemeyi, maskelemeyi, hak ve özgürlükleri sömürmeyi, tahrip, talan etmeyi, koflaştırmayı başarmış bir pratiğin adıdır.
Toplum mühendisliğinin vazgeçilmez aracı gerekçe, hukuku istenene devşirmeyi bilen bir rol, misyon ve geçmişin sahibidir. Egemenlerin buyruklarını hukuka eviren, onlara mütemadiyen, diledikleri yer, zamanda istedikleri şekilde hizmet sunma kabiliyetine sahip, ağzı laf yapan gerekçe, değerleri arkasından vurarak kavramları kutsar.
Gerekçenin yaslandığı zemin ve referans habis huyların ayracıdır. İnsan hakları, etnik ve kültürel gereksinimlerin niteliği, onun hukuka mı, başka amaçlara mı hizmet ettiğini belirlemekle kalmaz, yargılama diyalektiğini etik açıdan teşhise yarayacak eşsiz doneler de sunar.
Gerekçeyle etik ilişki arasındaki yoğun ve derin bağın yazgısı, gerekçenin edindiği paradigma ve onu pratize şeklinin kaderidir aynı zamanda. Gerekçenin izi sürüldüğünde, etik ilişkinin izlediği strateji, akıl, dil kullandığı yöntem, araç, amaç, hedefle hak ve özgürlüklere yaklaşımını belirlemek olasıdır.
Özellikle anayasa yargısının ilgi alanındaki uyuşmazlıkların çözümünde referans alınan kavramlara tutkuya varacak denli duyulan ilgi, onların dokunulmazlığı üzerine inşa edilen dava, hükümlerde, gerekçenin değer ve kavramlarla arasındaki krizi, her defasında kavramlardan yana çözmeye kalkışması, gerekçenin kavramların emrinde olduğuna karine oluşturur.
Gerekçenin kavramlarla, sanrı, korku ve endişelerle kurduğu derin ilişki, yerine ve zamanına göre değişmekle birlikte, her fırsatta uyanarak huyunu tekrarlayacağı, eski günlerini yad edeceği muhakkaktır. Gerekçenin güven telkin etmeyen, tazelemeyen huyu, inadı dururken, gerekçeye yönelik kötü şöhret ve yargının varlığını koruyacağı aşikardır.
Gerekçenin habis ününü bırakabilmesi, güven tazeleyebilmesi konjoktürel huylarıyla vedalaşması, aktüel değerlerle barışması, toplumsal bireysel ve kamusal umarlarla barışık olanla çalışması, bu mahreçle oturup kalkması, içli dışlı olmasına bağlıdır.
13.Son İBK’nın Yönettiği Algı / Direnci Kırılan Gerekçe:
Gerekçe yakın zamanda deneyimlerin piri İBK aracılığıyla sistemi etkileme ve biçimlendirme imkanı yakalamakla birlikte, yakalanan fırsatın biçim ve öz açısından taşıdığı sorunlar, gerekçe düzeni adına filizlenen umut ve heyecanı boşa çıkardı.
Özellikle yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizinde, kararın yerel kamu düzeniyle uyumunun sınanmasına katkı sunan gerekçelerin, tenfiz koşulu olmaktan çıkarılması[37], etik ilişkilerin üzerinde yükseldiği, yürüdüğü zemini gerekli gören anlayışı sükutu hayale uğrattı.
Bu kararla eş zamanlı olarak yabancı bir hükmün gerekçesiz olsa da hukuk dizgesi ve pratiğine eklemlenerek etki ve sonuç doğurması mümkün oldu. Böylelikle, kararın savunma hakkı, çelişmeli yargı, eşitlik gibi güvenceleri çiğneyip çiğnemediği tartışılacak konu, sorun olmaktan çıktı. Gerekçe sayesinde kamu düzenine aykırı bir çok olgu, ortadan kaldırılan filtre, gevşeyen denetim, fire veren ölçütlerden ötürü sisteme sızma imkanı buldu.
Kamu düzeni eşiğinin düşürülmesi, ithal defoların gümrükleri rahatlıkla geçmesi, yabancı menşeli hukuksuzluğun mesele olmaktan çıkarılması demektir.
Bu deneyimin yarattığı acı dinmemişken, Yargıtay’ın davanın reddi halinde gerekçenin bağlayıcı olacağına ilişkin görüş ve deneyimlerin kırk yıllık egemenliğine son vermesi, gerekçenin bağlayıcılığı adına bir başka talihsizliktir. Yargıtay bu son deneyimi ile kendi içtihatlarını da egale ederek bu konudaki kararlılığını pekiştirir.[38]
Burada gözetilmesi gereken, içtihadın yerel hukukun değere dönüştürdüğü savunma hakkıyla onun ilişkide olduğu bir çok güvenceyi hafife alan, kaygılarını hiçe sayan savunma sistemi ve mezhebi geniş mantalitesidir. Düz bir bakışın, bu inceliği yakalaması savunma, gerekçe ve insan olanakları arasındaki sıkı ve kadim bağı kavraması güçtür.
Gerekçe ve temellendirme üzerinden bir çok değerin tasfiyesine neden olan bu yaklaşımın etik ilişkide gerekçe denetimi yapan bir kuruma aidiyeti, kürsüye verilen ya da kürsünün algıladığı ciddi bir mesajdır. Bu ileti, özetle gerekçenin bireysel, toplumsal ve kamusal bilgi edinme, adalete erişme, denetleme, aklanma, ibralaşma aracı olduğunu umumiyetle reddederek, onun rol ve işlevini azaltır.
Özetle, gerekçeli karar alma hakkını gerekçe metniyle sınırlar. Sığ bu bakış gerekçeyle akraba, onunla cari/rutin ilişkisi olan hak ve özgürlüklerin sayısız, talep, meram ve kaygısını teğet geçer, gerekçeyi yargılamanın üzerinde yürüdüğü değer, zemin olmaktan çıkarır.
Gerekçeye irtifa, mevzi, görüş kaybettiren içtihadın, gerekçenin bilgisi konusundaki mevcut rezervi, aktüel kaynakları tüketmemiş, öncülleri atlamış olması, gerekçe üzerine söylenenleri dışlaması, gözetilme değerini kuşkulu kılmaktadır. Dahası kendisini değerler üzerinden konuşlandırma, tanımlama ve betimlemeden ısrarla imtina etmesi, onu başka olasılıkları göz ardı etmesine yol açarak gözetilme değerini epey azalttı.
Ülke, toplum çıkarlarını çokça ve yakından etkileyen bu söylemin, anılan noksanları, kendisini bilimden soyutlayan yanıyla etik ilişkiyi düzenlemesi, referans değer olması, yaşamları etkisine alması olanaksızdır.
VII-Sapma Modelleri/Kutsanan Kusurlar:
Gerekçeli karar alma hakkına aykırılığın yaygınlaşarak, derinlik kazanması, motif sayısında çeşitlilik yaratarak, habis motiflerde umulmadık bir varsıllığa neden olmuştur. Gerekçesizlik modelleri üzerine çok şey bilen ve söyleyen Fransız Motifleri gözetildiğinde, yargının kullandığı gerekçesizlik modellerinin öncüllerine rahmet okuttuğunu ifade etmek olasıdır.
Gerekçe hakkına doğrudan ve dolaylı yoldan aykırılık teşkil eden, gerekçenin gerekçesiyle inatlaşan, kanun yoluyla savunma hakkını boşa çıkaran, tanımlanarak, teşhis edilmiş karakterlerin kırka yaklaşmış olması, çeşitliliğin ne zaman ve nerede duracağının belirsizliği bu cennahta işlerin iyi gitmediğini, ibralaşmanın sorunlu olmayı sürdüreceğine delalet eder.
Ölçütsüzlükten neşet rotasızlık ve kayıplara yönelen ilgisizliğin vücuda getirdiği tablonun hesaplaşmayı red eden emsallerden oluştuğunu söylemek zorundayız. Gerekçe konusundaki içtihat çoraklığı, kendini, diğerini tekrarlayan öğretiyle deneyimlerin ittifakı, gerekçe kültürünün oluşmasını önlemekle yetinmedi, kötü örneklerle mücadeledeki zaafları sömürerek sistemi esir aldı.
Doğrudan gerekçesizliği; sıfır gerekçe, kılıf gerekçe, ratio decidendi, obiter dictum, kapalı gerekçe, yetersiz gerekçe, yollamalı gerekçe, içselleştirilmiş gerekçe, alıntılanmış gerekçe, çelişkili gerekçe, varsayıma dayalı gerekçe, kuşkulu gerekçe, dayanaktan yoksun gerekçe, yetki aşımı suretiyle gerekçe, etkisiz gerekçe, gereksiz fazladan gerekçe, yerine geçebilen gerekçe, şablon gerekçe, şarta bağlı gerekçe, istemlerin yanıtsız bırakılması, tutanaklardan soyutluk, tekrarlanan gerekçe, meşru olmayan gerekçe, aleniyet kuralına aykırılık, hukuki dinlenilme hakkına aykırılık, gerekçeli kararın geç yazılması, olağan yollarla yapılmayan gerekçe bildirimi, tebligat kusurlarından neşet eden erişimsizlik, gerekçenin geç tebliği, karara ekonomik ve mali sebeplerle erişememe, gerekçeli kararda kanun yolunun etkinliğinin önlenmesi, dil ve anlam bilgisine aykırılık, hükme yasal olmayan yöntemlerle dokunma, toplu mahkemelerde muhalefet bağlamlı kusurlar sistemi etkileyen gerekçesizlik modelleridir.
Bu denli çeşidi barındıran bir sistemin, savunma hakkı ile kanun yolunun etkin ve verimli olarak kullanılmasına olanak tanıdığı, yargı otoritelerinin nesnel ve öznel yansızlığını temin ettiği, takdir, kötü niyet ve rasyonelliğin sınanmasına fırsat verdiği, meşru beklentileri yanıtladığı, doğal adalet ve hakkaniyete uygun eyleme ödevini yerine getirdiği, kamuoyunun demokratik yargı sürecine gönlünce ve doyasıya katıldığı, hukuki güven ihtiyacının karşılandığı, kesin hükmün sınırlarını lokal ve likit hale getirdiği söylenemez.
VIII-Sapmalar ile etki ve sonuçları:
Hukukun eşit ve tarafsız uygulanmasına olanak tanıması, birey, toplum ve kamuyla sağladığı ibralaşma, bireyin malına, özgürlüğüne, yaşamına hükmetmesi gerekçeyi var eden, ayakta tutan sair edenlerdir.
Gerekçenin etik bir değer, etik ilişkiyi yöneten değerlerle ilişkisi ve bu ilişkinin yarattığı kirlilik defo ve kırılmalar, temellendirmeyi bireysel olmaktan çıkararak, toplum ve kamuyu ilgilendiren olana dönüştürmektedir.
Gerekçenin, erişim hakkı gibi insanın olanaklarını artırmaya dönük çehresi, çabalayan özü, buraya yönelen kalkışmanın evvela kürsüye yönelik kuşkuyu pekiştirir, kürsü ile yurttaş arasındaki güveni örseler. Hukukun herkese objektif, eşit ve adil uygulanmasına ilişkin değerler, efektif hale gelen gerekçe defolarla tahrip edilerek, değerlerin zayıflaması ve aşınmasıyla beliren istisna hukukunun sisteme nüfuz etmesi kolaylaşır.
Yargıya güven, yurttaş ve toplumu ikna eden ve inandıran gerekçelerle mümkün olur. Güven ve güvenceden ödün vermek olanaksızdır. Sudan, sıradan, aç bırakan, göze ve öze hitap etmeyen gerekçelerin toplum ve bireyi sürükleyeceği nihai nokta kaostur. Bu toplumsal cinnetle eşdeğer ve özdeş bir tutumdur.
Gerekçe kendisini lekeleyecek, gözden düşürecek, zehirleyecek verimsiz kılacak olanla arasına mesafe koyarak genetiğiyle oynanmasına izin vermez. Geçmişe özlem duymayı, politika ve ideolojiyle bütünleşmeyi, sırlarla içli dışlı olmayı, fetişlerin kavramları tahrip, talan etmesini yasaklar. Bunda diretmenin yaratacağı felaketin altını ısrarla çizmeyi ve nefesi yettiğince anlatmayı ihmal etmez.
Kürsünün etik ilişkinin üzerinde yükseldiği bu temeli örselemekten, tahrip etmekten uzaklaşmalıdır. Hukuku eğip bükmeyi, sufle gerekçelerle eylemeyi, ideolojik, romantik nostaljik, politik gerekçelerle ilişkiyi aklı başında bir hükmün reddetmesi gerekir. Yargılama etik bir pozisyon almayı gerektirir. Dışarıyla bağını koparmaz ancak kendi gerçekliği içinde, kendine has dil ve söylemiyle gerçekle ilişki kurar. Bundan ötesine geçmeyi, gayri etik ve meşru bir eksene oturmayı, buradan yargılamayı reddeder.
Siyasetin kılıf gerekçelerle dizayn edilmesi, seçim hukukunun meşru siyaseti olmadık dayanaklarla ötekileştirmesi, sokağın sözde gerekçelerle siyasetin dışında bırakılması, memleketin yabancısı olmadığı, uygulamanın yabancısı olmadığı bir davranış modelidir. Hükmün toplumsal barışı zorlayan, siyasetin her türüne dünyayı dar eden, katılımı önleyen, bireysel barışa duyarsız, günlük kaygıdan uzak, heyecanla oturan zararla kalkan, tahrik, tazyik eden, hakikatle çelişen gerekçelere uzak durması gerekir. Gerekçe, tarih yazmayı, dini sömürmeyi, edebiyat yapmayı, etnik rüyaya yatmayı, biyografik aidiyetlere referans olmaktan kaçınmalıdır.
Gerekçe günlük kaygıya hepten uzak kalmaz, kaygılara duyarlıdır ancak kaygıdan hareketle hükmünü zehirlemekten kaçınır.
Dil, din, ırk gibi öznel parametreler üzerinden olup biteni yönetmek, hukuk yapmak toplumu bu yolla kuşatmak, sözde hukukla toplumu iğfal etmek, miadı dolmuş ve tutunamayan zorba, totaliter, tekçi ve homojen tutkusu zirve yapan, kibirli, ötekileştiren, tahammülsüz gerekçenin işidir. Böyle bir gerekçe, yargının misyonuna, insani dert, kederlere ve çözümlere yabancıdır. Kendi dünyasıyla bağını koparan bu gerekçe, değerlerle oturmaz etik ekseninden uzaklaşır. İnsani sorunlara duyarsızlaşır, kabul edilebilirliği zayıf yapı ve felsefesiyle biriken devasa sorunlara kalıcı bir çözüm bulmayı dert olmaktan çıkarır.
Gerekçe kullandığı dil malzeme, yaslandığı değer, öncüllerle gerçek ve doğrunun emrine girebileceği gibi, zehir saçan, kışkırtan, iğreti, nefret saçan diliyle kardeşi kardeşe kırdıran ve toplumu buhrana sürükleyen kazana da dönüşebilir. Gerekçenin büyüklüğü kendi sınırları ve gerçekliği içinde kalarak, gerçeği bulmak, inşa etmek, temellendirerek meşru ilgililerin yararına sunmaktır. Aksinde sebat, kişisel ve ilişki etiğinin sonu, değerlerin iflası, kavganın nedeni, toplumsal barışın hüsranı, gerekçenin manasını yitirmesi demektir.
Değerlerinden kopuk, insana soğuk bir yargı yarınsızdır. Yarınsız bir hükmün etkin verimli ve saygın olması, birey ve toplumu peşine takması seraptır.
IX-Gelinen nokta/Hüküm üzerine hüküm/Politik Mahcubiyet:
Konuşan rakamlar, devletin yargı alanında verdiği sözleri yerine getirmekten imtina ettiği veya getirmediğini göstermektedir. İhlal hükümleriyle ilk üç sırada olan aralarında düşünce özgürlüğü ile adil yargılanma hakkının da bulunduğu bir çok güvencenin sistematik olarak ihlal edilmesi yargının kodlarına sadık, geleneklerine bağlı olduğunu gösterir.
Gerekçesizlikle özdeşleşen kusurların bilgisine erişememe, malumatsızlık gibi olguların gerekçesizliğin Strasburg’a taşınarak tartışılmasını engellemesi, erişim engellerinin gerekçesizlikle yaptığı ittifakın yaratacağı risklerin anlaşılması bakımından önemlidir.
Sınır ötesinde belirlenen ihlallerin önerilen usul ve süreçlerle giderilmesine olanak tanınmaktadır. Devletin bu usul ve süreçleri izleyerek oluşan hak ihlallerini ortadan kaldırma ve muhtemel ihlalleri önleme olanağı mevcuttur. Bu olanak, politik, ideolojik yahut konjüktürel kimi nedenlerle kullanılmaz/kullanılamaz. Mahkeme ilamı, yerel yasaların ilişilmez kıldığı istisnalar, gelenekler ve fobileri yüzünden uygulanamaz. Bu konudaki direncin hadleri zorladığı, kabul edilemez an, alanlarda sözleşme organları ile devlet arasında ciddi gerilimlere neden olduğu görülmektedir.
Onca yıldır bin bir emekle sisteme dahil olma arzu ve çabasının, insan hakları alanındaki ihlallerle riske edilmesini içselleştirmek mümkün değildir. Bu durum, kamusal çıkarların ertelenmesine neden olmakta, dahası güvenlikle, özgürlükler arasındaki çekişme evhamlarla, kaygıların tahrik ettiği uygulamalarla giderek sertleşmektedir. Restleşmenin yarattığı etki ve sonuçlar, sınırların ötesinde mahcubiyete dönüşmekte memleket, insan hakları sorununu çözemeyenlerin ligine havale edilmektedir.
X-Sonuç:
Gerekçelendirme etik olmaklığın versiyonudur. Etik olmaklık, yargılamayı kendine has sınırlarla çevreler, başka kaygı, dert ve önceliği bu alandan uzak tutar. Buraya yabancı olanın sızarak egemen olmasını yasaklar. Başka disiplin, olgu, eden ve gereksinimin buraya müdahalesini oluşturduğu felsefe söylem, duruş, dil, önlem ve çözüm önerisiyle önler.
Onlarla arasına aşılması olanaksız kalın ve yüksek duvarlar örer. Sokağın, siyasetin ve diğer parametrelerin kendi işine karışarak yargılama ve hükmün genetiğini bozmasına, rotasından sapmasına, başka amaçlara hizmet etmesine müsaade etmez.
Yargılama, bir bakıma etik ilişkinin formüle edilmiş halidir. Dolayısıyla ondan bağımsız eyleyemez edemez. Kendi doğası içinde, gerçeğinin peşine düşme özel yöntem, araç ve bilgiye gereksinimi gerektirir. Etik değerler yargılama ilkelerine dönüştürdüğü meramıyla sevk ve idareyi kontrol ederek, atılacak her adımın etik değerler üzerinde ayaklanarak, amaçlananın hizmetinde olmasına özgülenir.
Sevk ve idare/yargılama, özü itibarıyla yanların yargısal davranış, eylemlerine değer biçme etkinliğidir. Bu tartmanın başarısı yargıyı, kendisine, sokağa, siyasete karşı ve kirli bilgiden korumaya bağlıdır. Bilgilenmek, gerçekle ilişki kurmak, saflaşarak yarınlara kalabilmek etik değerlerin umarıdır.
Gerekçe hukuku, kendisini tekrarlamaktan ötürü, etrafını ve ötesini göremedi, yanı başında arşa yükselen meseleleri kavrayamadı, yargıyı demokratikleştiremedi. Çoğulcu damarlarını kestiği, etik değerlerle yolunu ayırdığı için bunalıma girdi, debelenerek kendini tüketti.
Giderek büyüyen ve ebatlarını genişleterek bir çok yargılama hukuku sorun ve sendromuna neden olan bu buhranın aşılması bu nedenlerin ardalanının bilinmesi ve çözümlenmesine bağlıdır.
Önemlisi ve kadim olanı yargının bilgi kaynakları, yol ve yöntemleriyle yollarını ayırmasıdır. Bilgi kaynaklarının değiştiği, dönüştüğü, yenilenerek zenginleştiği sözün özü her yerden hukukun fışkırdığı bir çağı fark edemeyen yargı, kaygı ve korkularına teslim oldu, içine kapanarak bilgiden uzaklaştı. Hukukun genel ilkeleri, sınırların ötesindeki hukuk etik değerler kendini aşacak özellikler geliştirirken, yerel hukuk ve yargı tanıdık, bilindik huyları, kendinden menkul, makbul değerleri, bezdiren fobileri, güçle uyumlu ajandasıyla bilgiyi hafife aldı, yenilenmeyi ve yaşama bağlanmayı gereksiz gördü, birey için çalışmayı, özgürlükleri içtenlikle korumayı her defasında reddetti. Demokratik taleplerle, geliştirdiği kişi hukuku aracılığıyla üşenmeden kirli bir mücadeleye girişti. Herkesi, geliştirilmiş psikolojik, bilişsel olanaklarla olup bitenin meşruluğuna ve hukukiliğine inandırdı. Gerekçe, varını yokunu bu durumun meşrulaştırılmasına adadı, gücü tahkim etmeyi yegane görevi olarak benimsedi.
Hukukun doğru bilgisi, eleştirel bakış açısı ve karşılaştırmalı hukukla ilişkinin askıya alınmasını felsefi kökler, bilgiye duyarsızlıkla yaptığı işbirliği, gerisinde yargı, gerekçe ve hükmü besleyecek rezervi talan ve tahrip eden, tüketen bir tablo bırakmıştır. Felsefi birikim ve bilgiden yoksunluğun yarattığı kaymalar, sevk ve idari yaklaşım ve duruşta yozlaşmaya neden olmuş, bozulma devasa hukuki sorunlara, miadı geçmiş, deva olmaktan uzaklaşmış formüllerle insancıl ve kalıcı bir çözüm bulmakta akim kalmıştır.
Yargılama bekleneni veremedi, üstelik yaklaşımının anakronik risklerce sarıldığını da fark edemedi. Vücudu saran bu kusurlar kamusal ve bireysel saygınlık görecek bir hüküm inşa edemedi, hepsinden mühimi etik bir gerekçe anlayışı geliştiremedi.
Disiplinler arası diyalektiği, aklını el koyan kibrinden ötürü unutan, uluslararası deneyimin vücuda getirdiği bilgiyle şu veya bu nedenden dolayı kavgalı akademi ile hukuk eğitimi yeteri performansı sağlayamadı. Üst dereceli yargı yerlerinin gerekçe denetimi için ivedilikle gereksinim duyduğu malzeme, teori ve kuramı üretemedi, oluşturamadı, inşa edemedi. Akademiden eli boş dönen uygulama, bilgiyle beslenebilen bu destekle ayakta durabilen modeller için kabusa dönüştü.
Sonuçta ortaya yoksunluğun, bilgisizliğin yarattığı içeriksizlik, donanımsızlık, okuyamamaktan neşet eden dil, anlam bozuklukları, bu defektlerin düzeltilmesinden kaynaklanan aşkınlıklar ve erişim sorunlarının yarattığı sapmalara neden oldu.
Çağımız yargısı sorunlarını çoğulcu ve demokratik ilkeler üzerinde yükselen bir yargı perspektifiyle görmekte ve kavramaktadır. Toplumsal ve kamusal barışın kaideten duruşma salonunda inşa edileceğine inanan bu bakış açısı, kalıcı bir barışın inşasının insani olanakları baz alan bir demokratik modelle mümkün olacağına inanmaktadır.
Bu anlayış, duruşma salonlarının kapılarının olabildiğince açılarak, kamusal denetimin kendisinden başlaması muazzam için çaba harcamaktadır. Yargıcın öznel ve nesnel yansızlığı gibi demokratik rejimlerin vazgeçilmez addettikleri kurumların kurumsallaşması için bir çok araçla birlikte gerekçeyi keşfeden sistem, çoğulcu gerekçelendirme ortaklaşa hüküm anlayışının denetim versiyonun için, hükümden etkilenen hemen herkesi kontrol ve denetim sofrasına çağırmaktadır.
Dahası hükmün tabanının, herkesi kapsayacak denli geniş tutulmasını sağlayarak, hükmün yarınların barışını sağlayacak güce, hacme ve potansiyele erişmesini arzulamaktadır. Usul hukuklarını eviren, çeviren bu bakış, ırk, dil, din gibi öznel parametrelerin nesnel bir hükmün inşasından uzaklaşarak, hükmün yozlaştıran, konsantreyi bozan ve kuşkuları konsolide eden engelle karşılaşmadan kendi gerçeğini oluşturmasını istemektedir.
Herkesin karınca ve kararınca inşasına katkı sunduğu bir yargılama gerekçe ve hükmün, saygın bağlayıcı ve etkin olabilmesi için adalete erişim önündeki engellerin tereddütsüz sıfırlanması gerektiğini savunur, varını yoğunu bu idealini gerçekliği için sarf ve seferber eder. Demokratik, çoğulcu, heterojen, katılımcı bir temellendirme anlayışının toplumsal barışa katkı sunacağını ifade eder.
Böyle bir yargı, yargılamanın formüle ettiği temellendirmenin sağladığı kalıcı ve kitleleri kapsayan barışıyla adlileşmeyi önler.
Günün temellendirme ve argümantasyon anlayışı, gerekçeyi sıradan bir metne indirgemekle bu büzülme, daralma ve sığlaşmanın dışarıda, ötede bıraktığı kişi, nesne ve sorunun yarattığı devasa uyuşmazlıklara çağrı yapar. Usul hukuklarını zorlayan bu tarz yarattığı etik problemlerle yargılama-gerekçe ve hükmü aksından çıkarır.
Sır ve giz politikasının yargılama ve gerekçenin öncelikleriyle çelişmesi, savunma ve gerekçenin ihtiyacını karşılamaktan kaçınarak, gerekçe ve hükmün tek taraflı, istenilen, mevcutlarla veya beklentileri doğrultusunda biçimlenmesini sağlar. Savunma sırrın korunmasıyla oluşan boşluğu yenisi, almaşığı ve sahici gereksinimiyle doldurulmamasından neşet eden kayıplarını telafi edememesi, gerekçenin eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulcu, katılımcı yanını ihmal, bertaraf eden ciddi bir erişim engelidir.
En önemlisi dilin yargılama gerekçe ve hükme verdiği katkıyı aritmatiğin dışında tutar, hesaba katmaz. Korku, endişe, sanrı ve geleneklerine teslim olan adli politika, ana dili tüm çabalarına rağmen gerekçe ve hükmün öznesi, bileşeni ve kurucusu olmasına kota koyar. Örtülü bu yoksama, red ve yadsıma, hükme içtenlikle katkı sunacak ifadenin, duruşma salonuna girişini yasaklar. Bir şekilde salona alınan veya salona giren dili; sıkı önlem, katı, sığ, yavan uygulama ve yorumlarla canından bezdirir. Etkin ve verimli olmasını sınırlar. Önüne konulan bir çok engelle ana dilin yargılama diliyle çalışma arkadaşlığı yaparak, gerçeğin birlikte ve ortaklaşa çabayla bulunmasına tahammül edemez. Gerekçenin zenginleşmesine izin vermez, reddeder, kıskanır, önler, yoksar ve kısıtlar. Bu önlemler; kürsü ile yurttaş arasında olması gereken güven/etik ilişkiyi kökünden sarsar, bozar, alaşağı ederek çoğulcu damar ve demokratik yargı hayallerini buruşturur, kenara koyar.
Böylece yargı dili tekleşir, tekleşen ve tekelleşen dil yargıyı bağlamından koparır, başka mecraya savurur. Makas değişikliği hukuku, hukukun asla istemediği, sevmediği, bir arada olmayı düşünmediği totaliter ve zorba anlayışla işbirliği yapmaya icbar eder.
Demokratik denetime, çoğulcu yapılanmaya kapılarını kapayan yargı paradigması, büzülen, azalan, volümü düşen çoğulcu arterlerden gerekçe ve hükme taşınacak materyalden yoksun kalır. Nicel ve nitel bu yoksunluk, kendisini yetersiz, gayrimeşru ve hukuki olmayan gerekçeler şeklinde gösterir.
Yargının toplumla ibralaşması, helalleşmesi, güven telkin etmesi, kaybettiği güveni gözden geçirip derhal tazelemesi zorunludur. Güven, etik ilişkinin sonucudur. Toplum ve bireyle girilen ilişkinin aklanması, gerekçe sorumluluğunun zamanında ve gerektiği gibi yerine getirilmesine bağlıdır.
Kürsü, birey toplum ve diğerleri arasındaki ilişki iki parametreden beslenir. Bunlardan ilki yargıç etiğidir. Yargıcın etik değerleri, onun özgeçmişi, biyografisi, toplumsal köken ve politik düşünce ve zihniyeti gibi bir çok öznel ve nesnel parametre tarafından belirlenir.[39]
Yargıcın kişiliği ile yargılamanın yazgısı arasında bağlantı vardır. Yargıcın biyografisi, yetiştiği mecra, konumu, toplumsal tabanı ile politik tercihlerinin yargılamaya aksetmesi olasıdır. Bu edenlerin bir fırsatını bulup, hükme ilişme ve onu biçimlendirmesi muhtemeldir. Bu ihtimal yargıcı bir tercihe zorlayabilir.
Etik ilişkinin, kişisel etik değerlerinin etkisine girmesi, hükmü öznel olanla zehirlenmesi, yansızlık bağlamlı krizlerin vücuda gelmesi, güven bunalımının derinleşmesi demektir.
Bu tablonun etik ilişki değerlerine zarar vermesini önleme seçeneği neredeyse yok gibidir. Bu riskle baş etmenin yegane yolu, yargılamanın kendi parametrelerine sadık kalarak insan olanaklarını dram ve trajedisini sonlandıracak tercihte sebat etmesidir. Bu etik ilişkinin yargılama ve üçüncü gözden beklentisi, yegane arzudur. Gerekçe bu arzuyu formüle eden biricik araç, rol, işlev ve metnin adıdır.
İlişki etik değerleri ise yargılamaya yön ve biçim veren kadim insani ilkeler, hukukun doğru bilgisi, insan hak ve özgürlüklerini kalıcı kılacak olanlardır. Bu değerlerin tabiatı gereği çokça seçeneği yoktur. Bu değerlerin kişi değerleriyle ittifakı gerekçeye, toplum yararına çok şey söyleteceği gibi, ikincisinin etkisine giren gerekçenin yıkıcı, yakıcı ve kardeş kavgası yaratması da muhtemeldir. Kişisel değerlerin hadleri zorlaması, aşkınlığı, toplumu kaynayan kazana dönüştürecek bir gerekçe, dil, söyleme vücut verebilir. Bu gerekçenin habis amaçların aracı olarak tedavül görmesi, kötüye kullanılarak zıvanadan çıkarılması demektir.
Bilgiye yaslanmak, demokratikleşmek ve etik davranmak, yargılamanın dertlerini çözmek bakımından zorunludur. Demokratikleşmek, yargının tabanını içine hükmün ihtiyacı ölçüsünde özne ve nesneyi katmak, onu toplumsalın denetimine açmaktır. Bilgiye erişmeden gerçeği açığa çıkarmak, peşinden koşmak olanaksızdır. Etik olmaklık, yargılama etkinliğinin öznel dünyasında kendine has parametrelerle döngüsünü gerçekleştirmek, hiç kimsenin hükmüne dönüştüğüne dünya alemi inandırmaktır. İkna etmek ve inandırmak güveni her yargılamanın hayali, umarıdır. Böyle bir yargılama onun etik olarak lanse edilen değerlerle var olduğuna, kendisinden bekleneni verdiğine delalet eder.
Yanlışla oturan bir yargılama ortaya girilmesi zor bir duruşma salonu, ideoloji ile biçimlenen bir hüküm, otoriter bir yargılama ve barışa hizmet etmeyen bir gerekçe özelliği yaratır.
Günümüz gerekçe anlayışı bu zaaflarından, habis huylarından ötürü sorunludur. Bu meseleyi aşacak çareler üzerinde kafa yormak, soruna sebep olanlara büyüteç tutmak ve onlarla sonuçlar üzerinden hesaplaşmak, çözüm geliştirmek için zorunludur. Bu bağlamda;
Bilgiye ilgisizlik, diyalektik ilişkiyi kısıtlar. Kaynakların kuruması, alternatif kaynaklara tevessül edilmemesi, görme açısını daraltır. Görüş mesafesini azaltır, durulan yerin seçimini güçleştirir, kör noktalar oluşturarak, gerekçelendirme kültürünün oluşumunu önler. Aşılamayan engellerin oluşturduğu sapmaların olağanlaşması gerekçesizliği korumaya alır.
Hükmün hakimlerinin bu zincirdeki sorumlulukları devasadır. Özellikle, gerekçe denetimi ile görevli Yargıtay’ın, kendisine biçilen rolü yadsıması, işlevselliğini yitirmesi kürsü ve yanlarla girilen etik ilişkide derin ve onanmaz yaralar açmaktadır.
Gerekçe üzerine oluşturulmuş bir standardın yokluğu, gelişigüzel tanımlama, ölçütsüzlüğün neden olduğu sapmalar, etik ilişkiyi içten içe kemirmekte, zedelemekte, aşınan ve yozlaşan ilişkiyle yargı, ikna ediciliği ve inandırıcılığını yitirmektedir.
Yargılama, ihlal edilen hukuki değer veya korunmak istenen hukuki yarar, öznel hakla çeliştiği iddia edilen eylem veya kuşkunun aşılmasını hedefleyen etik ilişki, eylemlerin gerçek ve doğruluğunu araştıran bir değerlendirme etkinliğidir.
Yargılama yanların ilişkilerine müdahil olma, onların ilişkilerini referans değerler üzerinden aklama, belirleme veya mahkum etme etkinliğidir. Yargılama bu yönüyle hukukun korumaya aldığı değerlerle, yargılanan eylem, nesnenin uyum veya çelişkileriyle karşılıklı ilişkisini belirleme ve değerlendirmekten başkası değildir.
Bireyin yaşamına, özgürlüğüne ve malına hükmetmek, hiç kimseye nasip olmamış olağanüstü bir yetkidir ve bu şekildeki yetki, yargılamanın etik bir ilişki olduğunu anımsatması bakımından yeterlidir.
Hüküm değerlendirme, onu denetleyeceklerin sınayacakları değerdir. İnsan yaşamına bu denli müdahalede bulunan yargıcın, kendisini yargılama ve hüküm şeklinde gösteren eyleminin, temelden yoksun olması beklenemez. Yargıç eylem, işlem ve kararlarını almasına vesile olan, onu yargıya sevk eden sebep sonuç ilişkisini muhataplarına, öncül ve ardıllarına meşru, makul sebeplerle açıklamakla ödevlidir.
Yargıcın ilişkisi çok yönlüdür. Onu çok çehreli ve çokları etkileyen yanı, hükmün doğrudan ve dolaylı etki, sonuçlarıdır. Etki ve sonuçların oylum ve ebatı, etik ilişkinin özelliğini belirlerken, eylemi özellikli kılan ise yargılamayla ortaya çıkan ve kendisini yargı olarak ifade eden değerdir.
Yargılama kendisini bilgilenme, dikkate alma, değerlendirme, tartışma, temellendirme ve hüküm üzerinden yapılandırır. Yargılama; özü itibarıyla kendisini olumlu veya olumsuz kuşku olarak lanse eden davanın, tartışılarak gerçek ve doğruluğunun belirlenmesi etkinliğidir. Bu işin başarısı, yargıcın bilgilenmesi, bildiklerini sevk ve idare sürecine yansıtması, kuşkuyu aşarak hükme evirmesine bağlıdır.
Tipikliğin sınayan periyod, yargıcın etik açıdan en özgür olduğu alan, vicdanıyla bir başına kaldığı zamandır.
Bu özgürlüğün etkili ve verimli bir sonuç yaratması ya da yargıçlık rol ve işlevinin optimum düzeye çıkarılması ve amacın uygun olarak gerçekleştirilmesini gerektirir.
Beklentinin gerçekleşmesi onun bireysel donanımı, mesleki yeterliliğine, birikimine, durduğu yer, felsefi bilgi ve bakışına ve tüm bunları yargısına yansımasına bağlıdır.
Hukukun ayrıntısına vakıf olmayan, gelişmelerden haberi olmayan yargıcın, yargılamayı etkin, verimli şekilde sevk ve idare etmesi, özne, nesne ile yasa arasındaki ilişkiyi doğru ve gerçek bir şekilde kurması olanaksızdır.
Hukukun doğru bilgisine erişme; hukuktaki dip dalgaların yakalanmasına, olup bitenleri zamanında, doğru olarak kavranmasına ve oldukça zengin bir rezervin varlığına ihtiyaç duyar. Deneyimler ve onları vücuda getiren ard alan bu rezervi ayakta tutan kaynaklardır.
Bu olanakların dışlanması, öğrenme ile bağın zayıflaması kendisini hükme dönüştürecek başka olasılıkların varlığını bertaraf etmekle kalmaz, etik ilişkinin sınırlarını büzer. Hareket serbestisi ve özerkliği azalan yargıcın, yargılanan nesne ve özneyle girdiği münasebetin doğru değerlendirilme ihtimalini kısıtlar.
Yargısal etik: pozitif hukukun öneri ve buyrukları doğrultusunda yargılanan nesne ve özne ile girilen ilişkidir.
Yargılama, tipiklik üzerine kafa yoran ve uygulanacak hukuku değerler üzerinden tayin eden, burada yoğunlaşan etik bir faaliyettir. Gerekçe, tipikliğin gerçekleşip gerçekleşmediğini, uygulanan hukukun değerlerle uyumlu olup olmadığını meşru ilgililer, topluma ve kamuya anlatmayı hedefleyen bir ikna ve inandırma etkinliğidir.
Etik ilişkinin odağına oturan ve özünde ilişkiyi değerlendiren veya değerlendirmeyle özdeşleşen gerekçenin anlaşılabilmesi, hayat hikayesi, yaşam tarzı, rolü, işlevi, izlediği güzergah, benimsedikleri, yoksadıkları ile ayakta kalması için başvurduğu teknikler hakkında asgari bilgi edinilmesini zorunlu kılar.
Gerekçenin genetik analizi yapılmadan, usul ve esasları hakkında yeterli bilgi temin edilmeden, kürsü ile yanlar arasındaki ilişkinin sevk ve idaresi mümkün olmaz. Bu bağlamda yargıcın etik ilişkiden neşet eden gerekçe sorumluluğunu yerine getirebilmesini önleyen yerleşmiş, kurumsallaşmış, sistematik, inatçı, ayak sürten engel ve kusurlar setinden söz etmek olanaklıdır. Bu engellerin kurumsallaşmayı sağlayan birden çok sebebin açık, örtülü ittifak ve koalisyonlarından neşet ettiğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda;
Yasamanın gerekçe hukukunun kurumsallaşma arzusunun kanunlaştıracak organizasyondan yoksunluğu gerekçeye ilgisizliği tetikleyerek, gerekçe hukukunun biçimlenmesi, misyon ve rolünü gönlünce gerçekleştirmesini önlemektedir.
Akademinin, gerekçeye ilgisizliğinden vazgeçmesi ibralaşma kültürünün yarına taşınması, yargının yurttaş, toplum ve kamuyla ilişkisinin hangi değerler üzerinden yürüdüğünün belirlenerek aklanması için zorunludur. Hukuk eğitimi etrafını dönebilen, algaçları açık kendisini uyarlamaya elverişli bir gerekçe standardı inşa ederek, pratiğin bu kodlarla uyumunu denetlemeye olanak tanımalıdır.
Yargılama ve hükmün ihtiyacı olan nedencelerin meşru ilgililerce doyasıya karşılandığını söylenemez. Yanların desteğinden yoksun bir yargılama ve hükmün kendinden bekleneni vermesi güçleşmekte, özellikle kanun yolu ve savunma hakkı, yanların gerekçe ödevini zamanında ve gerektiği gibi yerine getirilmemesinden ötürü etkinliğini ve inandırıcılığını yitirmektedir.
Yargıtay ve diğerlerinin bu rollerini yerine getirecek bir bilgilenme sürecini hızla yaşayarak, üzerinde yürüyecekleri zemini belirlemeleri, burada durarak değerlendirme yapmaları zorunludur.
Kürsü ile ilişkilerini buradan sevk ve idare etmeli, yarattığı yeni ve esnek gerekçe anlayışı ile yüzünü daha ziyade insani olanaklara dönerek buradan, ardıllarını ve öncüllerini etkilemelidir. Deneyimlerin giderek bilimle yolunu ayıran gerekçe pratiğiyle klasik işlevini gerçekleştirmesi, değerler üzerinden hükmü denetlemesi, yargılamayı, hukuki tanı yargısını disipline etmesi ve ibralaşma kültürüne beklenen katkıyı sunması olanaksızdır.
Kürsü, yurttaşı meşru, makul, haklı, doğru, hukuki gerekçelerle ikna ederek, kendisini sevk ve idare, yargılama ve hüküm şeklinde karakterize eden eylem, işlem ve kararlarının görünen adalet ve aktüel hukuk anlayışı, kadim insani değerlerle uyumlu olduğunu kanıtlamalıdır.
Gerekçeleriyle yargılamanın demokratik denetimine olanak tanımalı, denetimi sağlayacak usul ve süreçlerin etkin ve verimli şekilde işlemesine imkan vererek, gerekçe hukukunun oluşumuna ilk elden ve doğrudan katkı sağlamalıdır.
Olgu yargıçlığı, yargılamanın bel kemiğidir. Gerekçe kültürü öncelikle ilk derece yargıçlığının oluşturduğu birikim ve ard alana yaslanmalı, buradaki tecrübeyi birincil kaynak ve kürsüyü de vatan olarak addetmelidir.
Sapmaların çokluğu ve çeşitliliği, kürsünün, birey toplum ve kamuyla gerekçe üzerinden yeterince konuşamadığı, empati kurmadığı ya da makul bir gerekçe diliyle hitap etmediğini göstermektedir.
Görünen adaletin kaygılarını hiçe sayan etik ilişkinin içeride ikna edici, dışarıda inandırıcı olması, adlileşmeyi önlemesi, toplumun aydınlanma isteğini karşılaması, yargının demokratikleşmesine katkı sunması, devletin derinliklerini görüntülemesi, toplum karşıtlarıyla mücadele etmesi, bireyin diğeriyle ibralaşmasını sağlaması, değerler üzerinden sağlıklı bir ilişki kurması, etik ilişki değerlerini koruması, kişisel etik değerlerle etik ilişki değerlerinin ittifakına imkan vermesi barış huzur ve güveni garanti etmesi olanaksızdır.
[2] Samuel Noah Kramer; Tarih Sümer’de Başlar, Çev.Hamide Koyukan, Kabalcı, İstanbul, Birinci Baskı, s.82-85 İ.Ö. 1850 dolaylarında Sümer Ülkesinde bir cinayet işlendi. Üç kişi-bir berber, bir bahçıvan ve mesleği bilinmeyen biri- Lu İnanna adlı bir tapınak görevlisini öldürdüler. Katiller belirtilmeyen bir nedenle, kurbanın Nin-dada adındaki karısına kocasının öldürüldüğünü haber verirler. Garip bir biçimde, kadın onların sırrını saklar ve yetkililere bildirmez. Ama o zaman bile, en azından uygar Sümer yurdunda adaletin kolu uzun ve kesindi. Cinayet Kral Ur-Ninurta’ya başkenti İsin’de bildirildi ve o da davayı Nippur’daki mahkeme işlevi gören yurttaşlar Meclisi’nin önüne çıkardı.
Bu mecliste bulunanların dokuzu, yalnızca üç katilin değil, kadının da cezalandırılması gerektiğini savlayarak suçluların sayısını artırırlar; olasılıkla cinayeti öğrendikten sonra suskunluğunu koruduğu için suç ortağı olabileceğini düşünmüşlerdi.
Bunun üzerine meclisin iki üyesi kadının savunmasını üstlenirler. Onun cinayette yer almadığını ve bu nedenle de cezalandırılmaması gerektiğini öne sürerler.
Mahkeme üyeleri savunmanın görüşüne katılır. Kocası sağlığında kadının gereksinimlerini karşılar gibi görünmediğinden kadının suskun kalmakta haklı olduğunu bildirirler. “Gerçek katillerin cezasının infazına” ifadesiyle karar sonuca bağlanır. Buna göre, Nippur meclisince yalnızca üç kişiye ölüm cezası verilmiştir.
[3] Aristotales; Retorik, Çev. Mehmet H. Doğan YKY, 8.Baskı, Nisan 2006, İstanbul; Bu çalışmada Aristoteles, günün geçerli sistemlerin karşı bir saldırıya girişir, onların bir tartışma öğretisi yaratamamış olmalarını ve bütün dikkatlerini coşkusal çekicilik üzerine toplamalarını kınar. Hocası Platon da, retoriği-“bu inandırma Ustası”nı-, onu uygulayanlar, hakikat bilgisine ya da saygısına sahip olmaksızın inandırma yollarını aradıkları için reddetmişti. (Mehmet H. Doğan) Retorik bir bütün olarak, gerçeğe erişmede izlenmesi gereken usul ve esaslar üzerine kafa yorar. Temellendirme özü itibarıyla gerçeğe erişmede izlenen yöntem dâhil olmak üzere gerçek üzerine yapılan tartışmaların da özü özeti olmaktan öte bir anlam taşımaz. Geliştirilen tartışma kuram ve kültürü, tatlı dilin gerçekle olan bağı koparmasına izin vermemekle birlikte gerçeğin açığa çıkarılmasındaki söylem, tatlı dil ve güler yüzün rol ve işlevini de kısıtlayarak reddetmez. Bu haliyle ilkin Platon sonra da ardılı ve öğrencisi Aristoteles geliştirdiği kuramla, çağcıl gerekçe anlayışı ile usul hukukunun babası ve öncülü olarak kabul edilebilir.
[4] Bu ilk usul okumasının, günümüz yöntem hukuklarının atası olduğunu ifade edebiliriz. Özellikle ispat sahasına tuttuğu ışıldak ile kanıtlama usul esasları üzerine imrendirecek bir düzey yakaladığı tartışmadan ayrıktır. Bu özelliklerine rağmen hiç bir usul hukukçusunun dikkatini çekmemesi ve hukuk tarihçileri tarafından keşf edilip kürsü ile tanıştırılmaması ciddi bir kayıp olarak telakki edilebilir.
[5] Aydınlanma döneminin bir eğilimi olarak görülen, Hukuki Şekilcilik Akımı ile Hukuki Şekilciliğin bir eleştirisi olarak ortaya çıkan Hukuki Gerçeklik hareketi’ nin uzantısı olarak tezahür eden adalete erişimin kökü 20 yy’a yaslanmaktadır. Hukuki taleplerin çoğalması ve hukuki meselelerin çeşitliliğinin artması sonucunda hukuk sistemin beklentilere cevap vermemesi, adalete erişim akımını ortaya çıkaran toplumsal gelişmelerden yalnızca biridir. Adalete erişim ile sosyal devlet ilkesi arasındaki ilişkiyi salt resmi hukuk mekanizmalarının yetersizliği üzerinden anlamamak gerekir; çünkü bu ilişki kişilerin toplumsal kaynaklara erişiminde eşitsizliğe neden olan tüm yapısal ve tarihsel engelleri de ima eder. Seda Kalem Berk; Türkiye’de Adalete Erişim, Göstergeler ve Öneriler; TESEV, Haziran 2011, s. 15-18
[6]Kalem Berk, 2011,51
[7]Kalem Berk, 2011,51
[8] Kalem Berk,2011,55
[9] Kalem, Berk,2011,60
[10] Anadil, anlamın ilk kökeni, bir öznenin oluşumu için vazgeçilmez olan dogmatik kaynakların ilkidir. Onun her bir kişiye tanıdığı dilediği gibi düşünme ve kendini ifade etme özgürlüğü, herkesin ana dilinin içinde barındırdığı kelimelere anlamlarını veren sınırlara tabi olduğunu varsayar; onun radikal heternomisi olmadan özerklik var olamazdı. Ancak varlığın bilincine söz ile ulaşmadan önce, her yeni doğan isimlendirilmiş, bir uzam içine yerleştirilmiştir; ona nesiller zinciri arasında bir yer verilmiştir. Alain Supiot; Homo Juridicus, Dost Kitabevi, Ankara, Mart 2008, Birinci baskı, s.10
[11] Hilmi Şeker, Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe Hukukta Gerekçe; Beta, İstanbul, 2010, Birinci Baskı. Anılan çalışma aralarında Sözleşme de olmak üzere birçok hukuki metin ve pratiği referans alarak gerekçe üzerine oldukça geniş bir alanda ve derinlemesine bir araştırmayı sonuç ve önerileriyle birlikte okuyucunun bilgisine sunmuştur.
[12] Reid,2000,136
[13] Gerekçelendirme, kararın niteliğine, somut olayın özelliğine, hükmün doğasına, ülkelerin kanun yapısına, örf ve adetlerine, meşruluk algısına ve değer yargılarına göre farklılık gösterebilir. Ruiz Torija/Seri A No.262(1995) Karen Reid Adil Bir Yargılamanın Güvenceleri; KHRP Ekim 2000,İstanbul, S.39,135,136
[14] Mahkeme, adaletin düzgün bir şekilde yerine getirilmesiyle bağlantılı bir ilkeyi yansıtan içtihatlarına göre, mahkemelerin ve yargı yerlerinin verdikleri kararlarda yeterince gerekçe göstermeleri gerektiğini hatırlatır. Gerekçe gösterme ödevinin kapsamı, kararın niteliğine göre değişir ve bu ödevin kapsamı olayın içinde bulunduğu şartların ışığında belirlenir. (Ruiz Torija § 29; Hiro Balani, §27; ve Higgins ve Diğerleri, §42.) Sözleşme’nin 6(1) fıkrası mahkemeleri verdikleri kararlar için gerekçe göstermekle yükümlü tutmakla birlikte, bu yükümlülük, her iddiaya ayrıntılı yanıt vermenin gerekli olduğu şeklinde anlaşılamaz.(Van de Hurk,§61).Dolayısıyla bir Üst Mahkeme bir üst başvuruyu reddederken, kural olarak sadece alt mahkemelerin kararlarındaki gerekçeleri onaylayabilir. (Helle,§59-60)Osman Doğru-Atilla Nalbant; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, 1. Cilt, T.C. Yargıtay Başkanlığı, 1 Baskı, 2012, Şen Matbaa, Ankara, s.848-849
[15] Salov/Ukrayna(655518/01.09.2005)
[16] Georgiadis/Yunanistan; İngiliz v. Emery Reimbold ve Strick
[20] Burada Yüksek Mahkeme’ye yapılan temyiz başvurusu, başvuru sahibi temyiz ettiği hükümlerin kopyalarını elde etmeyi başaramadığı halde reddedilmiştir. 15553/93 Hollanda,(Rep.) 17 Ocak 1995, kabul edilebilir bulunduktan sonra çözüme kavuşmuştur. Reid,2000,141; Melin/Fransa; Artico/İtalya; Goddi/İtalya; Roiz Torija/İspanya; Hadjianastassiou/Yunanistan
[26] 6.madde,1. Paragraf, mahkemeleri, bu her soruya ayrıntılı cevap verilmesini gerektirmese de, kararlarının gerekçelendirmeye zorluyor biçiminde yorumlanmaktadır.(Van de Hurk) Karen Reid; Adil Bir Yargılamanın Güvenceleri, SCALA/KHRP, Birinci Baskı, İstanbul, s.135
[27] 25852/94 Avusturya, 15 Mayıs 1996; 1957/90 Belçika, (dec.) 30 Mart 1992,72 D.R. 195;Reid, 2000,137
[28] Bununla birlikte eğer yerel mahkemeler kötü niyetli olmayan ve konuyla ilişkili başvuruları cevaplamakta akim kalırlar ise bir ihlal söz konusu olabilmektedir. Reid,2000,139
[29] Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı; Beta, Mayıs 2002, İstanbul, s.315
[30] Anayasa, İdare ve Ceza hukukunun sır ve gizden beklentileriyle bu alanı düzenleyen sır anlayışı, sırrın yargılama özne ve süjelerle ilişkilerini düzenleyen usul ve süreçlere bırakıldığını belirledik. Kimi noktalarda benzeşen kimi yerlerde de ayrışan bu hükümlerin görünen adalet ve adalete erişim hakkı üzerinden yaratacağı kırılmaların etki ve sonuçlarını disipline edilebilmesi, onların bir çatı altında birleştirilmesini gerektirir. Birleşme, bir bütün olarak sır ve giz konusundaki bakış açısının değerler üzerinden yeniden şekillenerek kurumsallaşmasından başka, yaratacağı farklı uygulamaları da önleyecektir.
[31] Başta Dink Cinayet’ i olmak üzere bir çok cinayet, mahkeme ile kamu otoriteleri arasında sır üzerinden oluşan ihtilaflardan ötürü, elde edilemeyen bilgisizlikten neşet eden yoksunluk yüzünden oluşturulan hüküm ve onu vücuda getiren süreç aklanamadı. Dreyfus Davası olarak bilinen davada da savunma sırlara erişerek, kendisini tahkim edememenin sıkıntı ve sendromunu uzun süre üzerinden atamadı. Bu örnek, sır-savunma-gerekçenin tarihi kavgasını gözler önüne seren ve bir çok dersi barındırır.
[32] Bu bağlamda, 30 sanıklı İnternet Andıcı Davası, Ergenekon 2.Davası ile birleşmesiyle sanık sayısı 148’e ulaştı, 27.04.2012’de 1 ve 2. Ergenekon Davaları’nın birleşmesiyle sanık sayısının 255 e ulaştı. Avukatların yargılandığı 50 sanıklı KCK Davası’nda aynı sanıklara ait 15 ayrı dava 16. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ait dosyada birleşti. Diyarbakır’da 01.10.2012’de verilen karar ile ana KCK davasındaki birleştirme kararı yıla 175’e yükseldi. İşçi Partili kişinin yargılandığı dava Ergenekon davasıyla birleşti. Sanık sayısı 273 oldu. Ergenekon Davası bağlamında birleşen 21 dosyanın birleşmesiyle, yargılanan sanık sayısı 275, celse sayısının ise 600’e erişti.
[33] Uygar hukukun sitti senedir üzerine titrediği Argümantasyon teorilerinde zerre-i miskal haberi olmayan deneyimlerin, binlerce sayfadan oluşan gerekçeli kararı oylumu-niceliği üzerinden değerlendirme çabası, temellendirmenin bir çok kaygısını dert edinmeyen bir yaklaşımın sonucudur. Böyle bir metinin sayıları yüzlerle ifade edilen yargılananların teşhis ve tanınmasına yarayan bilgi ile hatırı sayılır kadarını hükme ayırması, bakiye kısmın doyuruculuğu konusunda ciddi kuşkulara neden olmaktadır. Kararın çok sayfalı olmasından ötürü arananın bulunamama olasılığı erişim hakkı üzerinden gerekçe hakkına yönelik ciddi bir saldırı olarak telakki edilebilir.
[34] Balyoz davasında 1475, Hrant Dink Davasında 216, Şike Davasında 628, İmar Davasında ise gerekçeli karar 521 sayfaya ulaştı.
[35] Bilirkişilik kurumunun yarattığı yozlaşmadan yakasını kurtarmaya çalışan adli tercih ve politikanın uluslararası kurumlarla işbirliği yaparak, sistemi zora sokan ve yargıcın yansızlığını riske eden bu kurumla mücadeleye başladı. Uyum sürecini değerlendiren raporların bilirkişinin yargı yetkisini üleştiklerine ilişkin saptamaları, işin ciddiyeti açısından dikkate şayandır. Bilirkişi raporunun gerekçeye dönüşmesi, yetki bağlamlı gerekçe defolarına kaynaklık etmesi bir başka vehametin bir başka boyutudur.
[36] Eğitim plan ve programının her döneminin dört saatini gerekçeye ayırması isabetli bir yaklaşım olmakla beraber, bu programın henüz sistematik bir tabandan yoksun olması bu alanda daha çok çalışılmasını zorunlu kılar.
[37] YİBBGK 10.02.2012 T.,2010/1 E., 2012/1 K.; “Yabancı mahkeme kararlarının salt gerekçesinin bulunmamasının kesinleşmiş yabancı mahkeme kararlarının tenfizine engel olmayacağı ve bu hususun 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 54/c maddesi anlamında kamu düzenine açıkça aykırılık sayılmayacağı…” RG.20.09.2012 T.28417 S. mevzubahis bu karar; normlar hiyerarşisinin tepeden tırnağa ödev addettiği gerekçelendirmeyi ve nedenlerine adeta meydan okuyan ve onu reddeden bir bakış açısına sahiptir. Gerekçe yerel ve Avrupa kamu düzeninin oluşturduğu haklar setine ima yoluyla kazandırılmış önemli bir araçtır. Yargıcın karar, eylem ve özneyle girdiği etik ilişki üzerine çok sözü olan gerekçenin cılız gerekçelere dayanarak etik bir ödev olmaktan çıkarılması doğru olmamıştır. İçtihat bir bütün olarak gerekçe kamu düzeni ile işler hukuk düzeni arasındaki bağı doğru bir yerden okumayı denemediği gibi, gerekçe hakkı ile yükümlülüğü üzerine epey söz söyledikten sonra, gerekçeyi milletlerarası özel hukukun kaygısı olmaktan çıkarması bir iç çelişkidir. Bu çelişki gerekçe üzerine söylenenleri çatıştırarak deneyimi özünde içeriksiz kılmıştır. Öte yandan, gerekçeyi araştıran ve okuyan eserleri görmezden gelerek literatürün gerekçe bağlamlı söyledikleriyle özel hukuk ilişkisini okumaya çalıştığı gibi, gerekçeli kararı sınırlı ve dar bir yerden algılayarak, gerekçesiz bir yabancı mahkeme kararına istinaden kamu düzeninin yabancı bir ilamda aradıklarını nasıl bulacağını da izahtan vareste tutmuştur. Bu gerekçenin aktüel içeriği görev ve tutumunu işlevselliğini hafife alan teğet bir bakış açısıdır. Savunma hakkı, açık hüküm, açık yargılama ve dolaysız gerekçe biçimleri ile gerekçe hakkı arasında doğru bir ilişki kurup bu hakkın gelişerek serpildiğini görmeden gerekçenin gereksizliğine hükmetmesi, bağlayıcı bu içtihadın gücünü öz bakımından tartışmalı kılmıştır. Erga Omnes etkisi olan ve neredeyse yasama ile özdeşleşen bu etkinliğin etrafını yeterince taramaması, tabanının geniş tutmaması, gerekçe kültürünün henüz uç verdiği bir coğrafyada gerekçenin gelişme niyetine vurulmuş ciddi bir kettir. Oysa AİHS ‘i yorumlayan Strasbourg Mahkeme’si çokça kararı ile gerekçenin kanun yolu ve savunma hakkının etkili ve verimli şekilde kullanılması için kesin ve kararlı bir tutum sergileyerek gerekçe hukukunun kurumsallaşması için ciddi bir çaba sarf etmektedir. Sözleşmeye bağlılığını ilan eden devletin yargı üzerinden bu düşünceyi tasfiye etmesi, etik ilişkinin gerekçesizlikler üzerinden ciddi bir darbe alarak değerlerle ilerlemesini önleyeceğine karine oluşturmaktadır.
[38] Y.12.HD. 05.11.2012 T. 2012/14713 E., 2012/31471 K.
[39] Yargıcın, bu özgürlüğünden yararlanabilmesi, dolayısıyla yargıçlık işlevini amacına uygun yerine getirebilmesi ise, onun kişi olarak etik özgürlüğüne ve bilimsel donatımı ile yeteneklerine bağlı görünüyor; doğru değerlendirmeler yapabilmesine; başka hak, değer, adalet v.b. gibi, işiyle doğrudan doğruya ilgili kavramların açık felsefi bilgisine sahip olmasına; ülkesinde ve başka ülkelerde yürürlükte olan yasalar ve yapılan değişiklikler, bu yasalara göre ve bu yasalara rağmen alınan kararlar ve gerekçeleri hakkında elden geldiğince çok bilgi sahibi olmasına, dolayısıyla farklı olanaklıkların bilgisine sahip olmasına v.b….İoanna Kuçuradi; Etik, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 1999,s.145-146
Makale Yargıç Hilmi Şeker tarafından 2013 yılında yazılmış, ilk olarak Türkiye Barolar Birliği Dergisinde yayınlanmıştır.
Roma Cumhuriyeti diktatörü Julius Caesar’a karşı senatoda yapılan saldırı ile bilinen Marcus Junius Brutus, Marcus Antonius‘un kendisini yakalayacağını anladıktan sonra intihar etti.
1688
Fransız avukat, sözlükçü, filolog, Orta Çağ ve Bizans tarihçisi Charles du Fresne, sieur du Cange yaşamını yitirdi. (Doğumu:18 Aralık 1610, Ölümü: 23 Ekim 1688)
1817
Fransız gramerci, sözcükbilimci ve ansiklopedi yazarı Pierre-Athanase Larousse dünyaya geldi. (Doğumu: 23 Ekim 1817, Toucy – Ölümü: 3 Ocak 1875, Paris)
1835
ABD’li hukukçu, senatör ve 1893’ten 1897’ye kadar 23. ABD Başkan yardımcısı olarak görev yapan Adlai Ewing Stevenson doğdu. (Doğumu: 23 Ekim 1835 – 14 Haziran 1914)
1876
Nazilerin Adalet Bakanı olarak görev yapan Louis Rudolph Franz Schlegelberger doğdu. (23 Ekim 1876 – 14 Aralık 1970) Nürnberg’de yargılanan en yüksek rütbeli sanıklardan biriydi. İnsanlığa karşı savaş suçları ve suç işlemek için komplo kurmaktan ömür boyu hapse mahkûm edildi. 1950 yılında, 74 yaşında iken tahliye edildi.
1915
New York’ta 25-30.000 kadınlara oy hakkı verilmesi için beşinci caddede yürüyüş yaptı.
1917
Gizlice Bolşevik Parti Merkez Komite toplantısına katılan Lenin’in “silahlı ayaklanmaya hazırlanma” önerisi 2’ye karşı 10 oyla kabul edildi.
1923
Halk Fırkası’nın kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na verildi.
1926
Sovyetler Birliği’nde Leon Trotskiy(Lev Troçki) ve Grigoriy Zinoviyev Komünist Partisi Merkez Komitesi üyeliğinden ihraç edildi.
1927
Polonyalı felsefeci Leszek Kołakowski,dünyaya geldi. (23 Ekim 1927 – 17 Temmuz 2009)
1946
Birleşmiş Milletler, ilk genel toplantısının birinci oturumun ikinci toplantısı 23 Ekim 1946’da New York’taki Flushing Meadows–Corona Park’ta açıldı. Genel Kurulu’nun ilk oturumu 10 Ocak 1946’da Londra’daki Methodist Central Hall’da başlamıştı.
1947
Hollywood’da komünizmi soruşturma komisyonu, 79 ‘yıkıcı’ belge elde edildiği gerekçesiyle film endüstrisine karşı soruşturma başlattı
1951
Hukukçu ve Kosova eski cumhurbaşkanı Fatmir Sejdiu doğdu. 1974 yılında Priştine Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Paris’te hukuk felsefesi ve sosyolojisi eğitimi aldı. Hukuk, tarih ve hukuk-anayasa çalışmaları ve diğer alanlarda çok sayıda eser yayınladı. 10 Şubat 2006 – 27 Eylül 2010 tarihlerinde Cumhurbaşkanlığı yaptı. Priştine Üniversitesi Siyaset Bilimi Fakültesi’nde profesör olarak çalışmaktadır. Arnavutça , İngilizce , Fransızca , Sırpça ve Makedonca bilmektedir.
1954
Almanya’nın NATO’ya girişiyle ilgili olarak Paris Antlaşması imzalandı. Antlaşma, Alman tarihinde tarihi sonuçlar doğuran bir dönüm noktasıdır.
1968
Ankara Olgunlaşma Enstitüsü’nden 24 kız öğrencinin Haziran’daki boykot eyleminden ötürü yargılanmasına başlandı.
1969
İşçi Emeklilik Kanunu kabul edildi.
1973
Toprak reformunun uygulanacağı Urfa’da toprak alım-satımı üç yıl süreyle yasaklandı.
1973
ABD başkanı Richard M.Nixon, Watergate skandalı ile ilgili Oval Ofis ses kayıtlarını mahkemeye teslim etmeyi kabul etti.
1979
Maraş Katliamı Davasında yüzlerce sanık mahkeme heyetine, polislere ve basın mensuplarına küfürler etti, müdahil avukatlara linç girişiminde bulundu. 1 saat kadar süren taşkınlığın ardından gelen takviye jandarma ekibi salonu boşalttı.
1981
12 Eylül Darbesi sonrası kurulan Danışma Meclisi ilk toplantısını yaptı. Devlet Başkanı Kenan Evren Danışma Meclisi’nin açılışında konuştu: “Devlet Başkanlığı sadece bir protokol makamı olamaz. Yargı Yürütme’yi köstekleyemez. Kişi özgürlüğü uğruna devlet güçsüz bırakılamaz.”
1984
310 sanıklı Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP) Davası’nda karar verildi. 5 sanık hakkında toplam 2 bin 361 yıl ve 110 sanık hakkında 34 yıla kadar hapis cezaları ile 195 sanık hakkında beraat kararı çıktı.
1987
Açlık grevine destek için Sağmalcılar Cezaevi önünde yaptıkları açlık grevinden dolayı yargılanan 19 tutuklu yakınından 7’si tahliye edildi.
1987
Cezaevlerine yönelik 1 Ağustos 1988 Genelgesi’nin iptali için Avukat Şenal Saruhan’ın Danıştay’da açtığı davanın duruşmasında 10. Daire Savcısı, Genelge’nin kaldırılması yerine tek tip elbise, avukat görüşü, mektup yasağı vb. hükümlerinin iptal edilebileceğini söyledi.
1987
İşyerinin camına “Savaşa hayır” yazısını astığı için ”siyasi içerikli olmayan izinsiz pankart asmak” suçundan tutuklanan Vedat Sümercan, Sulh Ceza Hakimliği’ne yapılan itirazın ardından kefaletle tahliye edildi ve tutuksuz yargılanmasına karar verildi.
1991
Cem Dergisi’nin 3.sayısındaki “Hacıbektaş’ta Alevi Olmak” başlıklı yazının HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın öldürülmesiyle ilgili bölümünde “bölücülük propagandası” yapıldığı gerekçesiyle yargılanan Cemal Şener, Abidin Özgünay ve Reha Çamuroğlu beraat etti.
1997
Vicdani retçi Osman Murat Ülke askere alındı, ancak askeri elbise giymeyi reddetti. Ülke’ye 10 ay hapis cezası verildi.
2000
Adana Kürkçüler E Tipi Cezaevi’nde nakillere karşı çıkan isyanda 21, Bayrampaşa Cezaevi’nde çıkan isyanda ise 16 gardiyan rehin alındı.
2003
İran son 30 yıldaki nükleer faaliyetlerini içeren belgeleri Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) sundu.
2004
Hakkında kırmızı bülten çıkarılan, 7 TİP’linin katillerinden ülkücü Haluk Kırcı, Ukrayna’nın başkenti Kiev’de yakalandı. 19 Mart’ta “yanlışlıkla” tahliye edilmişti.
2005
Dünyada en çok cinayet işlenen ikinci ülke olan Brezilya’da silah satışının yasaklanması için referanduma gidildi. Yüzde 64 ezici çoğunluk silah satışı yasağına “Hayır” dedi.
2006
İspanya Mahkemesi, Bask ülkesinin bağımsızlığı için mücadele yürüten Euskadi Ta Askatasuna’nın (Bask Vatanı ve Özgürlük-ETA) siyasi kanadı olmakla suçlanıp kapatılan Herri Batasuna (Halkın Birliği) Partisi lideri Arnaldo Otegi ve 37 Bastasuna üyesinin “silahlı örgüte üye olmak” suçundan yargılanmasına karar verdi.
2009
Sanatçılar ve insan hakları savunucuları, Ceylan Önkol’un ölümünün ardından ”can güvenliği” gerekçesiyle olay yerine gitmeyen, otopsinin karakolda bilgisiz kişilerce yapılmasına izin veren Lice Cumhuriyet Başsavcısı ile karakol yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulundu.
2009
Uruguay’ın eski diktatörü Gregorio Alvarez, 1973-1985 döneminde 37 komünistin öldürülmesinden suçlu bulunarak 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
2013
Hrant Dink cinayeti davasında hakkında yakalama kararı çıkarılan sanıklardan Erhan Tuncel, İstanbul’da yakalandı
2013
Rize/Fındıklı’da Gezi Direnişi’ne destek eylemleriyle ilgili olarak 48 kişi Savcılık tarafından sorguya çağrıldı.
2016
Taksim’deki Gezi Parkı eylemleriyle ilgili 7’si yabancı uyruklu 255 sanığın yargılandığı davada 244 kişi, 2,5 ay ile 1 yıl 2 ay arasında değişen hapis cezalarına çaptırıldı.
2017
15 Temmuz darbe girişimi sırasında Gölbaşı’ndaki TÜRKSAT yerleşkesinde yayınları kesmeye çalışan 5’i sivil 17 kişinin yargılandığı davada, firari sanıkların dosyası ayrıldı. Diğer sanıklara, “Anayasa’yı ihlal” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Asker sanıklar ayrıca TÜRKSAT personelleri Ahmet Özsoy ve Ali Karslı’nın öldürülmesi nedeniyle ikişer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.
2021
Amerikalı siyasetçi ve hukukçu Grant Woods yaşamını yitirdi. (19 Mayıs 1954 – 23 Ekim 2021),
2024
FETÖ soruşturmasında gözaltına alınan Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güleçyüz’ün tutuklanmasına karar verildi. Fethullah Gülen’in ölümü nedeniyle “terör örgütünü övücü paylaşımlar yaptıkları” suçlamasıyla çok sayıda kişi hakkında soruşturma başlatılmıştı.
2024
Görülen ilk duruşmasından sonra dün tahliye edilen Avukat Dilek Ekmekçi, savcılığın itirazı üzerine yeniden tutuklandı.
2024
İstanbul Beşiktaş’ta bulunan Vodafone Arena Stadı yakınlarında 10 Aralık 2016’da düzenlenen bombalı saldırıda yaşamını yitiren polis memuru Hüseyin Dalgılıç’ın babası Şaban Dalgılıç, Abdullah Öcalan’ı TBMM’ye çağıran MHP lideri Devlet Bahçeli hakkında Karaburun Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu.
2024
Dün, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Müfettişi Mehmet Aslan’ı bıçakla yaralayan şüpheli Berat C, “kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan tutuklandı.
Amasya’da, Mustafa Kemal Paşa ile İstanbul Hükûmeti’nin Bahriye Nazırı Salih Hulusi Kezrak arasında Amasya Protokolü imzalandı.
1927
Cumhuriyet Halk Fırkası tüzüğünde yapılan değişiklikle Mustafa Kemal Paşa değişmez genel başkan seçildi
1930
Arjantinli insan hakları aktivisti ve sivil toplum yöneticisi Enriqueta Estela Barnes de Carlotto, 22 Ekim 1930’da Buenos Aires’te dünyaya geldi. İnsan Hakları ve kayıp insanların bulunması konusunda çalışmalar yapan Plaza de Mayo Anneleri Derneği’nin başkanıdır. Kızlarından Laura Estela Carlotto, 1977’nin sonlarında Buenos Aires’te hamileyken kaçırıldı ve kayboldu. Kızının bir erkek çocuk doğurduğu, torununun evlat edinilip kimliğinin değiştirildiği anlaşıldı. Yaklaşık 36 yıl boyunca aradığı torunu 5 Ağustos 2014’te bilirkişinin verdiği beyanla tespit edildi ve DNA testi olumlu çıktı. Bulunan torunu kaybedildikten sonra bulunan Arjantinli 114. çocuk oldu. Plaza de Mayo Büyükanneleri Derneği ile insan hakları konusunda yaptığı çalışmalarından dolayı 2003 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ödülü ve Unesco tarafından verilen Félix Houphouët-Boigny Barış Ödülü dahil olmak üzere birçok ödül kazandı. 2015 yılında BBC tarafından düzenlenen En Etkin 100 Kadın Listesi’ne girdi.
1931
Amerikalı mafya lideri Al Capone vergi kaçakçılığı gerekçesiyle 11 yıl hapis cezası aldı.
1936
ILO 58 No’lu Asgari Yaş (Deniz) Sözleşmesi (Revize), 22 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından Cenevre’de kabul edildi Türkiye sözleşmeyi 25 Mayıs 1959 tarihinde 7293 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 2 Haziran 1959 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, gemilerde çalışan çocukların durumuna ilişkin hükümler taşımaktadır
1945
Toprak Mahsulleri Vergisi olarak zeytin vergisi kararı çıktı.
Jean Paul Sartre, Nobel Ödülü’nü reddetti. Sartre gerekçe olarak, böyle bir ödülü kabul etmenin yazarı ödülü veren kuruma bağlı kılacağını ve “Nobel ödüllerinin geçmişte bütün ülkeler ve ideolojilerden yazarlara eşit davranılarak dağıtılmadığını gösterdi.
1971
Askeri Yargıtay, İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin bazı kitapların yasaklanması ve toplattırılmasıyla ilgili kararını onayladı.
1975
Türkiye’nin Viyana büyükelçisi Hüseyin Daniş Tunalıgil görev büyükelçilik makamında Türkiye’yi temsilen görevinin başındayken Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları’na mensup üç militan tarafından düzenlenen suikast sonucu öldürüldü.
Gözaltında tutulan 500 DİSK üyesi, serbest bırakıldı.
1981
MGK’nin 52 no’lu bildirisine aykırı hareket ettiği gerekçesiyle Bülent Ecevit hakkında Ankara 1 No’lu Askeri Mahkemesi’nce dava açıldı. Ecevit’in 3 aydan 1 yıla kadar hapis istemiyle yargılandı.
1990
Uşak/Banaz’da Körfez Savaşı’na karşı iş yerinin camına ‘Savaşa hayır’ yazılı bir karton asan Banazspor Kulübü Başkanı ve Serbest Muhasebeci Vedat Sümercan tutuklandı.
1990
Okul duvarına astığı Körfez Savaşı karşıtı döviz nedeniyle tutuklanan N. A. ve bağlantılı olduğu iddia edilen 3 kişi hakkında Liseli Dev-Genç örgütü üyesi olmak, izinsiz gösteriye katılmak ve pankart asmak iddiasıyla 20’şer yıl hapis istemiyle DGM’de dava açıldı.
1995
Sarp Kuray Avrupa’dan Türkiye’ye dönüşünde Havalimanı’nda gözaltına alındı.
1999
Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın yazarı olduğu Cumhuriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Hikmet Çetinkaya, Kışlalı’yı 13 Mayıs 1999 tarihli sayısında hedef gösteren Akit için suç duyurusunda bulundu. Kışlalı için Cumhuriyet’te oluşturulan köşe gün boyu ziyaret edildi.
2003
Ziya Selçuk’un başkanlığını yaptığı Talim ve Terbiye Kurulu’ndaki görevlerinden alınan 167 öğretmenden 68’i adına Eğitim-Sen’in Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik aleyhine açtığı 102 bin TL’lik manevi tazminat davası reddedildi.
2004
Danıştay, Türkçe Dışındaki Dil ve Lehçelerde Yayın Yönetmeliği’nin sınırlayıcı hükümlerinin durdurulması istemini reddetti. Danıştay’ın kararıyla, yerel televizyon ve radyolarda Kürtçe yasağı, öğretmek amaçlı yayın ve çocuklara yönelik program yasağı korunmuş oldu.
2006
TRT personel ve sözleşmeli personel yönetmeliklerinde değişiklik yapıldı. Artık sendika temsilcileri de disiplin kurulunda görev alacak.
2008
İşverenin İflası Durumunda Çalışanların Korunmasına İlişkin Avrupa Birliği Direktifi, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu direktifi olarak 22 Ekim 2008 tarihinde ve 2008/94/AT Sayılı karar ile kabul edildi. Direktif, Strazburg’da düzenlendi. Avrupa parlamentosu Adına Başkan H.G.PÖTTERING ve Avrupa Konseyi Adına Başkan J.P.JOUYET imzalanarak Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayınlandı.
2009
İsveç’in Luteryen Kilisesi, yapılan kilise meclisi oturumunda, ülkede 1 Mayıs’ta kanunen evliliklerine izin verilen eşcinsellerin kilisede nikah kıymalarına onay verdi.
2013
Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, dönemin Diyarbakır Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın da bulunduğu 16 kişinin ölümüyle ilgili soruşturmanın 20 yıllık zamanaşımına gireceği gün iddianame hazırlayarak 2 rütbeli asker hakkında 24 yıla kadar hapis cezası istedi. İddianamede, devlet yetkilileri tarafından olayların PKK saldırısı sonucu meydana geldiği ileri sürülmesine karşın, PKK’nın saldırıda bulunmadıkları açıklamasına yer verilerek, aradan geçen 20 yıla rağmen saldırıya katıldığı tespit edilen örgüt mensubu olmamıştır denildi.
2013
DİSK/ Limter-İş Eğitim Uzmanı Süleyman Yeter’in işkencede ölümünden aranıp 14 yıl sonra yakalanan eski komiser yardımcısı A. Okuducu 10 yıl hapis cezası aldı. 15 yıl olan ceza, failin birden fazla olması ve asli failin tespit edilememesi gerekçeleriyle 10 yıla indirildi
2015
Hukukçu, yazar, gazeteci, köşe yazarı, oyun yazarı, siyasetçi Çetin Altan hayatını kaybetti. (Doğumu: 22 Haziran 1927) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okudu. 1965-1969 arasında Türkiye İşçi Partisi’nden milletvekilliği yaptı. Önce dokunulmazlığı kaldırılan, sonra da iade edilen ilk milletvekili oldu. Milletvekilliği sırasında Akşam gazetesinde yazmayı sürdüren Altan, sosyalizm ve TİP yanlısı yazılar kaleme aldı. 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünü destekleyen Devrim gazetesi mensubu olduğu gerekçesiyle, Millî Demokratik Devrim darbesi planlarına karşı çıkan zamanın 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün tarafından tutuklanarak sorguya çekildi. Türk basınında edebiyatçı köşe yazarı kuşağının son temsilcisi olan Altan, dünyanın en çok köşe yazısı yazmış yazarları arasında kabul edildi.
2016
Mısır’da askeri darbeyle görevinden uzaklaştırılan seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin kamuoyunda İttihadiye olayları olarak bilinen davada çarptırıldığı 20 yıl hapis cezası onandı.
2019
Alman hukukçu ve insan hakları aktivisti, Manfred Bruns hayatını kaybetti. (Doğumu: 1934) Federal Almanya Adalet Divanı’na bağlı avukat olarak çalıştı. Yaşamı boyunca eşcinsel bireylerin haklarını savunmak üzere mücadele etti. 2016 yılına kadar Almanya Lezbiyenler ve Gayler Derneği Yönetim Kurulu üyesi olarak görev aldı.
2023
“Nazır Azizoğlu” kimliğini kullanan “Lotu Guli” lakaplı Nadir Salifov’un öldürülmesine ilişkin davada savcı mütalaasını açıkladı. Antalya’nın Serik ilçesinde 3 yıl önce ‘Lotu Guli’ lakaplı Nadir Salifov’un öldürülmesiyle ilgili yargılanan biri başka suçtan olmak üzere 5’i tutuklu, 8 sanık hakkında, ayrı ayrı ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası talep edildi.
2023
Avustralya’da bir bar işletmesi, müşterilerine sütyen ölçülerine göre bedava içki vereceğini duyurdu. ‘Kampanya’yı Facebook hesabından duyuran bar sahiplerinin teklifi tepki çekerken, bara 3 bin 897 Avustralya doları para cezası kesildi. Adelaide şehrindeki Woolshed isimli bar, sosyal medya hesabından paylaştığı görselde, “Sütyeninizi kulübeye asın. A beden sütyene bir, B beden sütyene iki, C beden sütyene üç bedava içki” ifadelerini kullanmıştı. Güney Avustralya Tüketici ve İş Hizmetleri (CBS) kurumu işletmeye ‘ahlaka aykırı reklam’ gerekçesiyle ceza verdi. Avustralya’nın içki satışını düzenleyen yasasına göre, toplumsal cinsiyet temelli reklam yapmak yasak. Yetkililer ayrıca insanları nesneleştiren reklamların da yasaya aykırı olduğu yönünde uyarıda bulunuyor.
2024
Muhalefetin tepki gösterdiği “etki ajanlığı” düzenlemesi TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi.
2024
Elon Musk’a ‘telif hakkı’ ihlali davası: ABD’de “Blade Runner 2049” filminin yapım şirketi, Tesla’nın “Robotaxi” adlı sürücüsüz aracının tanıtımı için filmden görüntülerin yasa dışı şekilde kullanıldığı suçlamasıyla Amerikalı milyarder Elon Musk’a, Musk’ın sahip olduğu ABD’li elektrikli araç üreticisi Tesla’ya ve Warner Bros. Discovery şirketine telif hakkı ihlali davası açtı.
2024
Yenidoğan Çetesi soruşturmasını yürüten ve makamında ölümle tehdit edilen Cumhuriyet Savcısı Yavuz Engin, sosyal medyadan açıklama yaptı: “Bu süreçte tebrik ve desteklerini sunan herkese teşekkür ederim. İş yoğunluğu sebebiyle henüz cevap veremediğim tüm tebrik mesajlarına cevaben; Türk Devletinin bize verdiği vazifeyi yerine getirdik, yine aynı yolda devam edeceğiz.”
2024
HSK’deki bir yemekhane çalışanı, yemekhane önünde, Kurul Müfettişi Mehmet Aslan’a bıçakla saldırdı. Olayda boğazından yaralanan müfettiş Aslan, hastaneye kaldırıldı. HSK yemekhanesinde 15 Nisan’da işe başladığı öğrenilen şüpheli gözaltına alındı.
2024
“FETÖ silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklanan ve hakkında 7 yıl 6 aydan 15 yıla kadar hapsi istemiyle dava açılan avukat Dilek Ekmekçi‘nin ilk duruşması İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Ekmekçi, ilk duruşmada tahliye edildi. Mahkeme başkanı, sık sık usule ilişkin itirazda bulunan avukat Ömer Kavili’yi duruşmanın düzenini bozma gerekçesiyle, Avukat Zafer İşliyen’i ise tutanağa geçirilen ifadeye itiraz etmesi üzerine, duruşma düzenini bozdukları için salon dışına çıkardı. Ekmekçi hakkında verilen tahliye kararına yapılan itiraz üzerine bir gün sonra yeniden yakalama kararı çıkarıldı ve tutuklandı.
2024
İstanbul 27. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan İstanbul Tabip Odası yöneticileri karar duruşmasında hakim karşısına çıktı. 2018-2022 yılları Yönetim Kurulu üyelerine bir dönem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın doktorluğunu da yapan Saadettin Hülagü hakkında disiplin soruşturması başlattıkları gerekçesiyle, görevi kötüye kullanma suçundan 5 ay hapis cezası verildi. Mahkeme ayrıca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdi. 2018 – 2022 dönemi Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Pınar Saip, Genel Sekreter Prof. Dr. Osman Küçükosmanoğlu ve Yönetim Kurulu üyeleri Prof. Dr. Rukiye Eker Ömeroğlu, Dr. Güray Kılıç, Dr. Osman Öztürk, Dr. Murat Ekmez, Dr. Recep Koç, Kocaeli Rektörü Prof. Dr. Saadettin Hülagü tarafından “görevi kötüye kullanma” suçlamasıyla savcılığa şikayet edilmiş ve haklarında dava açılmıştı.
2024
İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, MHP Başkanı Devlet Bahçeli’nin kendisi hakkında söylediği sözler dava açacağını açıkladı. Kaboğlu, dava konusu sözleri Sözcü TV canlı yayınında iken öğrendi.
Almanya’da Otto von Bismarck antikomünist özellikteki Anti-Sosyalist Yasa’yı yürürlüğe soktu. Sosyalistlere Karşı Yasa ya da Sosyal Demokrat Çabaların Kurumsal Tehlikelerine Karşı Yasa, (Gesetz gegen die gemeingefährlichen Bestrebungen der Sozialdemokratie) yasaya göre, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin bütün örgütleri ve işçilere ait yayın organları yasaklanmış, sosyalist yayınlar toplattırılmış ve dönemin sosyal demokratları cezalandırılmıştır. Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SDP), 1874 seçimlerinde % 6,5, 1877’de % 7,1 ve 1878’de % 7,6 oy oranına ulaştı. Bu durumu kendine tehdit olarak gören Bismarck Sosyalistlere Karşı Yasa’yı faaliyete geçirdi. Mayıs 1880, Mayıs 1884, Nisan 1886 ve Şubat 1888 tarihlerinde olmak üzere toplam 4 kere yayınlanan bu yasa, tüm sosyalist örgütlenmeleri partileri kapatmış, toplanma ve dernek kurma hakkını askıya almış, bununla birlikte dönem sözcüleri işçilerin sistemle bütünleşme çabasına girmesini önermiştir. Genel Alman İşçileri Birliği’nin kurucularından ve ilk sekreteri olan Vahlteich Karl Julius yasanın yürürlüğe girmesi üzerine Amerika Birleşik Devletleri’ne göçmüştür. Yasanın yürürlükte kaldığı 1878-1890 yılları arasında SPD, yarı illegal örgütlenme gerçekleştirdi. 1890’daki seçimlerde oyların % 19.7’sini alarak en büyük parti durumuna geldi. Yasa, 1 Ekim 1890’de yoğun baskılar sonucu kaldırıldı.
1935
Almanya, Milletler Cemiyeti’nden resmen ayrıldı.
1942
Siyasetçi, Mustafa Durak Sakarya, hayatını kaybetti. (Doğumu: 1876) İstanbul’da açılan ilk Polis okulundan mezun oldu. Burada aldığı hukuk tahsilinin ardından Erzurum, Bitlis, Ankara, Adana illerinde polis müdürlüğü, Emniyet-i umum müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. TBMM I. dönem Erzurum milletvekilliği 1933-1935 yılları arasında Erzurum Belediye başkanlığı yaptı. V. VI.dönem Gümüşhane milletvekilliği yaptı.
1945
Fransa’da kadınlar, seçimlerde ilk kez oy kullanma hakkı elde etti.
1950
Türkiye’de din dersleri ilk ve orta öğretimde mecburi hale getirildi.
1952
Sacit Kayasu, doğdu. 1970 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni kazanarak yüksek öğrenimine başladı. 1977 yılında avukatlığa başladı, 1988 yılının Ağustos ayına kadar Denizli’de avukatlık yaptı. Sacit Kayasu, avukatlık yaptığı yıllarda mahalli gazetelerde hukuki konularda makaleler yazdı. 4 Ağustos 1988 tarihinde fiilen savcılığa başladı. İlk görev yeri Çamlıhemşin oldu ve daha sonra sırasıyla Oğuzeli, Iğdır, Adıyaman, Ödemiş ve Adana’da görev yaptı.
1959
Avrupa Konseyi ile göçmenlerin iskânı konusunda antlaşma imzalandı.
1971
İzmir’de Cezaevinde ki Mahir Çayan ve arkadaşlarını kurtarmak için örgüt kurmak iddiasıyla 11 kişi gözaltına alındı.
Profesör Mümtaz Soysal, Askeri Savcı Baki Tuğ’un talebi doğrultusunda, Anayasaya Giriş adlı ders kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nce tutuklandı.
1977
Avrupa Patent Enstitüsü (EPI) kuruldu. EPI, hükümet dışı bir kuruluştur. Avrupa patent vekillerinin mesleki birliğidir. ve uluslararası bir hükümet dışı kamu hukuku kuruluşudur. 2023 yılı itibarıyla enstitünün 39 üye devletten yaklaşık 13.800 üyesi bulunmaktadır
1981
THKP-C Dev-Savaş örgütüne üye olduğu iddiasıyla aranıp 5 Ekim’de teslim olan Mehmet Ceren işkencede hayatını kaybetti. 1981’deki soruşturma ile 12 Eylül Anayasa referandumu sonrası 3 Mayıs 2011’de ailenin yaptığı 2. başvuru da takipsizlikle sonuçlandı.
1981
12 Eylül darbecileri tarafından kapatılan CHP’nin genel başkanı Bülent Ecevit, MGK’nin 52 no’lu bildirisine aykırı hareket ettiği gerekçesiyle Askeri Savcılığa ifade verdi. Ecevit, partilerin feshine ilişkin haberden dolayı cevap hakkı doğduğu gerekçesiyle TRT için hazırladığı ve dış basına da verdiği bir açıklama nedeniyle suçlandı.
1982
Hukukçu ve gazeteci Ali Sirmen’in, Barış Derneği davasında yargılanmasına devam edildi: “İddiaların tümünün asılsız olduğunu söylemekle yetiniyorum.”
1986
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı, 27 Haziran 1981 tarihinde Afrika Birliği tarafından kabul edildi, 21 Ekim 1986 tarihinde yürürlüğe girdi. Afrika devletlerinin çoğunluğu tarafından imzalandı. Afrika Birliği Örgütü bünyesinde, Afrika İnsan ve Halklar Hakları Komisyonu kuruldu, sözleşme çerçevesinde komisyonunun görev, yetki ve çalışma sistemi kuruldu.
1986
Nikaragua’da Sandinist yönetim karşıtı kontralara silah taşırken düşürülen uçağın ABD’li pilotu Halk Mahkemesi’nde yargılanmaya başlandı.
1986
Askeri Mahkeme’de görülen DİSK Davası’nda avukatlar Halit Çelenk ve Fikret İlkiz ortak savunmayı okudu.
1988
Ankara’da TBKP duruşması için gelip gözaltına alınan 21 kişiye 7 gün süreyle elektrik işkencesi yapıldığı açıklandı.
1993
PTT’nin ‘T’ harfinin satışı Anayasa Mahkemesi’nce durduruldu. ‘T’ harfinin özelleştirilmesi aşamasında çıkarılan kanun hükmündeki kararnamenin iptal edilmesi istemiyle Mümtaz Soysal ve 92 arkadaşının Anayasa Mahkemesi’nde açtığı iptal davası sonuçlandı. Mahkeme ilk önce Yürütmenin durdurulması yetkisinin olup olmadığını onayladı. 3’e karşı 8 oyla kabul edilen bu karar aynı zamanda bir içtihat kararı niteliği kazanmış oldu. İkinci oylama ‘T’ harfi konusunda yürütmenin durdurulmasının oylaması oldu ve 5’e karşı 6 oyla kabul edildi. Üçüncü olarak kararnamenin iptali tartışıldı ve bire karşı 10 oyla iptaline karar verildi.
1993
37 kişinin hayatını kaybettiği 124 sanıklı Sivas Katliamı Davası Ankara DGM’de başladı. Sanık avukatları arasında bulunan Refah Partisi Milletvekili ve Meclis Grup Başkanvekili Şevket Kazan, müdahil avukatların itirazı üzerine sonraki duruşmalara katılamadı.
1993
Cumartesi Anneleri 23.kez toplanarak 12 Eylül 1994’de Ankara’da zorla kaybedilen Kenan Bilgin’i andı ve hesabını sordu.
1997
1991’de yaptığı bir konuşmadan ötürü İstanbul DGM tarafından hükmedilen cezası kesinleşen Avukat Eşber Yağmurderelitutuklanarak cezaevine gönderildi.
1997
Avrasya feribotunu kaçırmaktan mahkum Ramazan Zubaroyev ile Roki Gitsba firar etti. Aynı davadan mahkum Muhammed Emin Tokcan, Viskhan Abdurrahmanov ile Tuncer Özkan daha önce firar etmişti.
1998
TBMM, NATO’nun genişlemesini onayladı. Böylece 16 ittifak üyesi ülkenin de onayı tamamlandı ve genişleme kesinlik kazandı.
2003
17 Nisan 1992’de Çiftehavuzlar’da bir eve yapılan ve 11 kişinin öldürüldüğü Devrimci Sol baskınında 3 kişiyi kasten infaz ettikleri iddiasıyla yargılanan 22 güvenlik görevlisi ikinci kez beraat etti. Kararı protesto eden TAYAD üyeleri duruşma salonundan çıkarıldı.
2007
Türkiye’de, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin anayasa değişiklikleri 21 Ekim 2007 tarihinde halkoyuna sunuldu. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin karar bu halk oylaması sonucunda kabul edildi. Aynı oylamada milletvekili genel seçimlerinin beş yılda yapılması kuralı değiştirildi, seçimlerin dört yılda bir yapılmasına karar verildi. Anayasa değişikliğine uygun yasal değişiklik Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu ile ve 6271 kanun numarasıyla 19.01.2012 tarihinde kabul edilerek Resmi Gazetenin 26.01.2012 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliğinde ise birileri aşamaya geçildi ve parlamenter sistem kaldırılarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi getirildi.
2011
Deniz Feneri e.V davasında tutuklu bulunan ve aralarında eski RTÜK Başkanı Zahid Akman ve Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman’ın da bulunduğu altı kişi tahliye edildi. 30 Ekim’de kalan iki tutuklu sanık Muzeffer Şafak ile Harun Kapuyoldaş’ın salınmasıyla davada tutuklu sanık kalmadı.
2014
Avustralyalı avukat, Başbakan ve politikacı, Edward Gough Whitlam, hayatını kaybetti. (Doğumu: 11 Temmuz 1916 ) Sidney Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1952 yılında Temsilciler Meclisi’nde Avustralya İşçi Partisi üyesi olarak Parlamento’ya girdi. 1960 yılında İşçi Partisi’nin genel başkan yardımcısı seçildi. 1967 yılında parti liderliği görevine geldi. Başbakan olduğu dönemde zorunlu askerliğin ve idam cezasının ortadan kaldırılması, evrensel sağlık hizmetleri, üniversitelerde ücretsiz eğitim ve adli yardım programları dahil olmak üzere çok sayıda yeni program ve politika değişiklikleri uyguladı. 1983 yılında UNESCO büyükelçisi olarak görev yaptı ve kamusal yaşamda da doksanlı yaşlara kadar aktif rol aldı.
2015
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 6/7 Ekim 2014’deki Kobane protestoları ile ilgili olarak HDP MYK üyeleri hakkında soruşturma başlattı. Soruşturma, 5 Ekim 2014’de ”MYK toplantısı sonrasındaki açıklamanın ardından olayların başladığı” iddialarına istinaden başlatıldı.
2017
Günümüz Penceresinden Ahmet Ağaoğlu ‘İslamiyette Kadın’ Eseri Üzerine Notlar isimli makale Karabük Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Asker, İşletme Fakültesi, Bankacılık ve Finans Bölümü öğretim üyesi Dr. Canan Yıldıran ve Arş. Gör. Duygu Özkan tarafından kaleme alındı. Makale ilk olarak 9-21 Ekim 2017 tarihlerinde Bakü’de düzenlenen II. Uluslararası Sosyal Bilimler Araştırmaları Kongresinde bilimsel tebliğ olarak sunuldu. Kongrede sunulan tebliğlerin basıldığı Bildiri Kitabında bölüm olarak yayınlanan Makale, Ahmet Ağaoğlu‘nun kadın sorununa bakış açısını yansıtmakla birlikte günümüzde yaşanan kadın sorunlarına da bilimsel bir perspektif sunmaktadır.
2024
Dilan Polat ve Sıla Doğu bir eğlence mekanında çekilen görüntülere ilişkin haklarında başlatılan soruşturma çerçevesinde adli kontrol tedbiri uygulanması talebiyle nöbetçi hakimliğe sevk edildi. Hakim, haftada 3 gün kolluk biriminde imza atma yükümlülüğü şeklinde adli kontrol kararı verdi. Dilan Polat, Anadolu 2. Asliye Ceza Mahkemesinde “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama”, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme” ile “Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun’a muhalefet” suçlarından 40 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı dava kapsamında 19 Ağustos’ta tahliye edilmişti.
Avrupa’nın ilk kadın fizik profesörü Laura Bassi, Bologna’da doğdu. (Ölümü: 20 Şubat 1778)
Laura Bassi
1740
Aydınlanma Çağı‘na bir kadın yazar olarak önemli katkıda bulunan Isabelle de Charrière doğdu. (Ölümü: – 27 Aralık 1805) Fransız Devrimi dönemini, feminist açıdan yorumladı. Çok sayıda eser bıraktı.
Isabelle de Charrière
1805
Koreli Neo-Konfüçyüsçü filozof, merkantilist, diplomat, ekonomist ve romancı Yeonam Park Ji-won, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Şubat 1737)
1859
Aletçilik olarak bilinen felsefe akımının kurucusu ünlü Amerikalı filozof ve eğitim kuramcısı John Dewey doğdu. (Ölümü:1 Haziran 1952) Dewey, pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz kuramı olarak geliştirdi. Türk eğitim sistemi hakkında rapor yazmıştır, rapor 1941 yılında yayınlandı.
John Dewey
1917
Fransız diplomat, direnişçi, yazar Stéphane Hessel doğdu. (Ölümü: 26 Şubat 2013) 1946 yılında, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi taslağını yazan komisyonun sekreterliğine getirildi ve 1948 yılında kabul edilen bildirinin düzenlenmesinde etkin rol aldı. 1977-1981 yıllarında BM Cenevre Ofisi nezdinde daimi temsilci olarak görev yaptı. 10 Aralık 2008’te İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 60. yıldönümünde, UNESCO/Bilbao İnsan Hakları Kültürünü Geliştirme Ödülü’nü aldı. 2008 yılı Birleşmiş Milletler İspanya Barış Ödülü Ödülü’nü kazandı. 2011 yılında Foreign Policy dergisi tarafından en üst düzey küresel düşünürler arasında gösterildi. Türkçe’ye “Öfkelenin!” olarak çevrilen kısa eseri 4 milyonun üzerinde tiraj elde etti. Paris’te öldü ve Montparnasse Mezarlığı’na gömüldü.
Stéphane Hessel
1920
Guyana’nın ilk kadın Cumhurbaşkanı olan Janet Jagan doğdu. (Ölümü: 28 Mart 2009) 17 Mart 1997 – 19 Aralık 1997 arasında başbakanlık ve 19 Aralık 1997 – 11 Ağustos 1999 arasında Cumhurbaşkanlığı yaptı.
Janet Jagan
1921
Ankara Antlaşması (Fransa-Türkiye), 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara’da imzalandı. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey ve Fransa hükümeti özel temsilcisi Henry Franklin-Bouillon tarafından 20 Ekim 1921’de imzalanan bu anlaşma, Fransa ve Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti arasındaki savaş durumuna son verdi. Bu anlaşmayla Fransa, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması’na uygun olarak, 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması’yla elde ettiği Kilikya (Çukurova)’dan ve Anadolu topraklarından nihai olarak vazgeçti. Güney Cephesindeki savaş resmen sona erdi ve Türkiye’nin Güney sınırı belirlendi. Fransa ile Türkiye arasındaki sorunlar Hatay sorununun 1939 yılında çözülmesi ile tamamen bitti.
1927
Nutuk, kurtuluş savaşının tamamlanması, cumhuriyetin ve laik Türkiye’nin kurulmasının akabinde, 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde TBMM’de okundu. Törene, yerli ve yabancı basın mensupları da katıldı. Mustafa Kemal, kendisinin ve silah arkadaşlarının kurtuluş savaşı yıllarında yaptıkları mücadeleleri, devletin kuruluşu için yapılan faaliyetleri ve kuruluş felsefesini anlattı.
Atatürk Mecliste Nutuk’u Okurken
1942
İkinci Dünya Savaşının yarattığı ekonomik tahribat sonucunda ekmek karneleri dağıtılmak zorunda kalındı. Bu sayede karaborsa önlendi ve herkes eşit şekilde ekmeğe ulaştı.
1944
Alman anti-faşist ve sosyal demokrat Julius Leber, Hitler’e suikast düzenlemekle suçlanarak idam cezasına çarptırıldı. 5 Ocak 1945’te Berlin’deki Plötzensee Hapishanesi’nde kurşuna dizilerek idam edildi.
Naziler karşıtı Julius Leber
1948
Hollandalı hukukçu ve siyasetçi Piet Hein Donner doğdu. Amsterdam Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi aldı. Michigan Üniversitesi‘nde hukuk doktorasını tamamladı. Ekonomik İşler Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı’nda memur olarak çalıştı. Hükümet Politikaları Bilim Kurulu Üyesi oldu ve 1993-1997 yıllarında bu kurulun başkanlığını yaptı. 1997-2002 yıllarında Danıştay’da görev yaptı. 2007 yılında kurulan hükümette Çalışma Bakanı olarak görev aldı, 2010 yılında İçişleri Bakanı oldu ve Şubat 2012’de Danıştay Başkanvekili olarak atandı.
Piet Hein Donner
1955
Amerikalı avukat ve politikacı Sheldon Whitehouse doğdu. ABD’li diplomat Sheldon Whitehouse’un (1883-1965) torunudur. Yale’de hukuk öğrenimi gördü. Virginia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Juris Doktorasını yaptı. 1982-1983 yılları arasında katip olarak çalıştı. 1985’ten 1990’a kadar özel başsavcı yardımcısı, düzenleme birimi şefi ve başsavcı yardımcısı olarak çalıştı. 1994 yılında Başkan Clinton tarafından ABD Savcısı olarak atandı. Gangster Gerard Ouimette’in 1996’da gasp mahkumiyetiyle, Clinton’un ‘üç grev yasası’ uyarınca bir organize suç üyesini mahkum eden ilk savcı oldu. 1998’de Rhode Island Başsavcısı seçildi. Yağma Kubbesi Operasyonu’na yol açan Rhode Island’daki belediye yolsuzluğuyla ilgili soruşturmayı başlattı. 2007’de Rhode Island’dan ABD Senatörü olarak göreve başladı.
Sheldon Whitehouse
1964
Amerikalı kadın hukukçu, politikacı, ve mevcut Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı Kamala Devi Harris doğdu. Kaliforniya Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 2016 yılında Kaliforniya senatörü olarak seçildi. Kaliforniya’nın ilk siyahi kadın senatörü, ABD’nin ikinci siyahi kadın senatörü ve ABD’nin ilk Hint asıllı senatörü oldu. 2003 yılında San Francisco’nun ilk kadın eyalet savcısı olarak görev yaptı. ABD’nin hukukçu başkanlarından olan Joe Biden’ın başkan seçilmesi ile birlikte başkan yardımcılığına getirildi. Amerikan tarihinde Başkan Yardımcılığı yapan ilk Afroamerikalı kökenli kişi ve ilk kadın unvanını aldı.
Kamala Devi Harris
1967
Japon hukukçu ve başbakan Şigeru Yoşida, yşamını yitirdi. (Doğumu: 22 Eylül 1878), Tokyo İmparatorluk Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1928’de İsveç, Norveç ve Danimarka elçiliği, 1928-1930 arasında da dışişleri bakan yardımcılığı yaptı. 1936’da dışişleri bakanlığına getirilmesine ordu karşı çıkınca Londra büyükelçiliğine atandı. II. Dünya Savaşı’nın sonlarında ülkesinin teslim olmasını savunduğu için Haziran 1945’te tutuklandı. 22 Mayıs 1946’da başbakan oldu. Geniş desteğe dayalı güçlü bir yönetim oluşturdu, ülkede istikrarın ve ekonomik refah ortamının oluşturulmasını sağladı. ABD ve Batı Avrupa’yla iş birliğinin temelini attı. 8 Eylül 1951’de imzalanan ve Türkiye, tarafından da 24 Temmuz 1952 tarihinde onaylanan San Francisco Barış Antlaşmasını kabul etti ve Japonya ile ABD arasında bir güvenlik paktı oluşturdu.
Şigeru Yoşida
1969
TWA yolcu uçağını kaçırdığı için Suriye’de tutuklu bulunan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi üyesi Leyla Halid serbest bırakıldı
1970
Hukukçu ve siyasetçi Hüseyin Aygün doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre serbest avukatlık yaptı. Biri Zazaca olmak üzere üç kitap yayınlandı. XXIV. dönem TBMM Tunceli milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyeliğinde bulundu.
1982
Milli Güvenlik Konseyi, Devlet Başkanı Kenan Evren’in Anayasa’yı tanıtma konuşmaları ile Anayasa’nın Geçici Maddelerinin eleştirilmesini yasakladı, Danışma Meclisi’nde görüşülen 12 Eylül Anayasası’na Milli Güvenlik Konseyi son şeklini verdi ve kanunlaştı. Eski siyasi parti liderlerine ve yöneticilerine 10 yıl siyaset yasağı getiren kanun kabul edildi.
1985
Japonya’da Tokyo/ Narita Havaalanı’nına ikinci bir pistin inşasına karşı bir süredir eylemler yapan 5 bin kadar çevreci ve öğrenci kitlesi polisle çatıştı. 52 polis yaralandı, 200’ün üzerinde eylemci tutuklandı.
1993
Devlet Güvenlik Mahkemesi, HEP Kurultayı’nda yaptığı konuşmada bölücülük yaptığı gerekçesiyle DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya 2 yıl hapse mahkum etti.
1998
Türkiye ile Suriye arasında Adana Mutabakatı imzalandı.
1999
Uluslararası uyuşturucu kaçakçısı Abuzer Uğurlu, İstanbul’da yakalandı.
2005
İran’da Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad başkanlığındaki Yüksek Kültür Koruma Konseyi, feminist, laik, liberal, nihilist ve Doğu kültürünü aşağılayan filmlerin dağıtım ve gösterimini yasakladı.
2008
Ergenekon soruşturması kapsamında haklarında dava açılan, emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İP Genel Başkanı Doğu Perinçek, Cumhuriyet gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk ile eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun da aralarında bulunduğu 46’sı tutuklu 86 sanığın yargılanmasına başlandı ve ilk duruşma Silivri Cezaevi içindeki duruşma salonunda yapıldı.
2009
AİHM, Kürt sorununu temel alan Ülkede Özgür Gündem, Gündem, Güncel ve Gerçek Demokrasi adlı dört gazetenin 26 çalışanının açtığı davalarda Türkiye’yi, ifade özgürlüğünü ihlal ettiği için 26 kişiye 10-86 bin TL maddi, 100 bin TL kadar manevi tazminat ile 8 bin 600 TL de mahkeme gideri ödemeye mahkum etti.
2010
YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, ÖSYM tarafından yapılacak sınavlara başörtüsü ile girilebileceğini açıkladı.
2012
Dünya Günü‘nün kurucusu olarak bilinen Amerikalı aktivist John McConnell yaşamını yitirdi. (Doğum: 22 Mart 1915) Yaşamı boyunca insanlığın ortak iyiliği için çalıştı.
John McConnell
2019
Avukat ve politikacı Thomas Ludwig John D’Alesandro III hayatını kaybetti. (Doğumu: 24 Temmuz 1929) Maryland Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1963’te Baltimore Kent Konseyi’nin başkanı oldu. İstihdam, eğitim ve diğer alanlardaki ırksal engelleri ortadan kaldırmak için çalıştı. 1967’de belediye başkanı oldu. Baltimore’un 43. belediye başkanı olarak yeni okullar açtı, yeni bir polis merkezi inşa etti. Şehrin gençleri için mobil havuzlar ve gündüz kampları gibi yaz rekreasyon programları tasarladı ve ayrıca İç Liman gelişimi için yasal zemin hazırladı.
Thomas D’Alesandro III
2024
İstanbul Barosu Başkanlığına Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu seçildi.
Osmanlı devlet adamı, Ahmed Şefik Midhat Paşa doğdu. (Ölümü: 8 Mayıs 1884) Arapça, Farsça, mantık ve İslâm hukuk alanında eğitim gördü. İki kez sadrazamlık görevine getirildi. Tuna, Aydın ve Suriye Valiliği görevlerinde bulundu. İlk Osmanlı anayasası olan Kânûn-ı Esâsî’yi hazırlayan kurulun başkanlığını yaptı.
1912
Uşi Barış Antlaşması, Osmanlı İmparatoru ile İtalya Kralı arasında 18 Ekim 1912’de Lozan’da imzalandı. Osmanlı Devleti döneminin son uluslararası antlaşmalarındandır.
Uşi Antlaşmasını imzalayan Osmanlı ve İtalyan heyeti (soldan sağa) Pietro Bertolini, Mehmet Nabi Bey, Guido Fusinato, Rumbeyoglu Fahreddin, Giuseppe Volpi
1919
Hukukçu, akademisyen, yazar, gazeteci ve siyasetçi doğdu. (Ölümü: 28 Eylül 2000) Montreal Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. Üç yıl Özel Danışma Kurulu’nda memur olarak çalıştı. 1950’de aylık eleştiri dergisi Cité Libre’in kurulmasına katkıda bulundu. 1951’den 1961 yılına kadar avukatlık yaparak çalışma ve insan hakları davalarında uzmanlaştı. 1961 -1965 yılları arasında Montreal Üniversitesi’nde hukuk dersleri verdi. 1969-1979 ve 1980-1984 dönemlerinde başbakanlık yaptı. Başbakanlığı döneminde Çin’le diplomatik ilişkiler kurulmasını, Fransa’yla ilişkilerin geliştirilmesini, Fransa’ya bağlanma yanlılarının yenilgiye uğratılmasını, Birleşik Krallık Parlamentosu’ndan tam bağımsızlığın kazanılmasını sağladı.
Kanada’nın hukukçu başbakanlarından Pierre Elliott Trudeau
1920
Resmi ‘Türkiye Komünist Fırkası’ Ankara’da kuruldu.
1925
Türkiye – Bulgaristan Dostluk Antlaşması, Türkiye ile Bulgaristan arasında kalıcı barış, daimi ve samimi ilişkiler kurmak amacıyla 18 Ekim 1925 tarihinde Ankara’da imzalandı. Türkiye İle Bulgaristan Arasında Mün’akid Muhadenet Muahedenamesi bu nedenle Ankara Antlaşması olarak da anılmaktadır. Antlaşma, 30 mayıs 1926 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı ve resmi Gazete’nin 20 Haziran 1926 tarihli sayısında yayınlandı. Türkiye cumhuriyeti döneminde imzalanmış ilk uluslararası antlaşmalar arasında yer almaktadır.
1968
Dünya Olimpiyat Komitesi, iki siyahi atlet olan Tommie Smith ve John Carlos’u madalya töreni sırasında kara güç selamı verdikleri gerekçesiyle cezalandırdı.
1977
Halkın Kurtuluşu gazetesi sorumlu müdürü Mustafa Yıldırımtürk için tutuklama kararı çıktı.
1982
186 idam istemli, 574 sanıklı Ankara Devrimci-Yol davası başladı.
1982
Fransız hukukçu siyasetçi ve eski başbakan Pierre Mendès France hayatını kaybetti. (Doğumu: 11 Ocak 1907) Paris Üniversitesi‘nde hukuk okudu ve aynı üniversitede doktora derecesi elde etti. 1928 yılında Paris Barosu’na kaydını yaptırdı ve baronun en genç üyesi sıfatını kazandı. 1924 yılında Radikal Sosyalist Parti’ye üye oldu ve 1932 yılı seçimlerinde Eure bölgesinden milletvekili seçilerek Meclise girdi. Léon Blum başbakanlığında kurulan Halk Cephesi hükûmetinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı oldu. 1944 yılında toplanan ekonomi konferansında bulunan Fransız Delegasyonu’na başkanlık yaptı. Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası direktörlüğü ve Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’ne Fransız Temsilciliği görevlerinde bulundu. 1954 – 1955 yıllarında Fransa Başbakanlığı yaptı.
Pierre Mendès France
1988
Tuzla’da 7 Ekim 1988’de, Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) üyesi olduğu öne sürülen dört kişinin öldürülmesi olayına karışan 16 polise 56’şar yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı.
1990
Emin Çölaşan ‘Turgut Nereden Koşuyor’ adlı kitabından dolayı Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve eşi Semra Özal’a 10 milyon TL tazminat ödemeye mahkum edildi. Ayrıca yayıncı Kemal Karatekin’le beraber 70 milyon TL ‘haksız kazanç’ tutarının ödenmesine karar verildi.
1991
Azerbaycan, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilan etti.
1996
Yargıtay, Yaşar Kemal’in ‘Düşünceye Özgürlük’ kitabındaki yazısında halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği gerekçesiyle DGM’ce verilen 1 yıl 8 aylık hapis ve 466 bin TL para cezasını onadı.
2001
Bayrampaşa Cezaevinde 12 tutuklunun hayatını kaybettiği Hayata Dönüş operasyonunda görev alan 1.615 jandarma ve infaz koruma memuru hakkında dava açıldı.
2006
ABD Başkanı George W.Bush, terör zanlılarının askeri mahkemelerde yargılanması, CIA’in gizli programını sürdürmesi ve sorgulamada daha sert yöntemlerin uygulanmasını öngören yasayı imzaladı. Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği yasayı ‘Amerikan tarihinin en kötü yasası’ olarak niteledi.
2012
Twitter’da Ömer Hayyam’ın bir dörtlüğünü paylaşması nedeniyle sanatçı Fazıl Say hakkında, halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağıladığı iddiasıyla 1.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
2012
Güvensiz kürtajdan dolayı yılda 67 bin kadının yaşamını yitirdiği Uruguay’da kadınların mücadelesi sonucu kürtaj yasallaştı. Uruguay, Güney Amerika’da Küba’dan sonra kürtajı yasallaştıran ilk ülke oldu.
2013
Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül’e poşu davasında verilen 11 yıl 3 ay hapis cezası, TCK’nın değiştirilen ve kaldırılan maddelerine göre verildiği gerekçesiyle Yargıtay’ca bozuldu.
2013
Hukukçu ve yazar Nuri Pakdil hayatını kaybetti. (Doğumu:1934) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. Hukuktan ziyade edebiyat alanında çalışmalar yaptı. İlk çalışmalarını, şiir ve deneme türlerinde Demokrasiye Hizmet gazetesinde yayımladı. Edebiyat dergisini ve Edebiyat Dergisi Yayınları’nı kurdu. 2010 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü kazandı. 2019 yılında Recep Tayyip Erdoğan’dan Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü aldı.
2019
Avukata Tehdit
Avukat Şiar Rişvanoğlu, arabasına yapıştırılan ve “Türk İntikam Tugayları” imzası taşıyan bir notla tehdit edildi.Kesici aletlerle arabasının lastikleri kesilen Rişvanoğlu’nun arabasının camına da bir tehdit notu bırakıldı. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Adana Şubesi, Şiar Rişvanoğlu’na yönelik tehdit söylemlerine karşı Adana Adliyesi’ne giderek konuya ilişkin suç duyurusunda bulundu.
2024
Daltonlar Çetesi’ne 147 Tutuklama
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma çerçevesinde 100’den fazla suça karıştığı tespit edilen Barış Boyun’un lideri olduğu Daltonlar Çetesine yönelik operasyonda gözaltına alınan 166 kişiden 147’si çıkarıldıkları Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklandı.
2024
9’uncu Yargı Paketi’nden çıkarılan ve kamuoyunda ‘etki ajanlığı’ olarak nitelendirilen teklif Noterlik Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair teklife konulan bir madde ile yeniden Meclis gündemine geldi. Teklif kapsamında TCK’nin 319. maddesine bir fıkra eklenmesi öngörülüyor.
2024
Yenidoğan Çetesi
‘Yenidoğan Çetesi’ ile ilgili açıklama yapan Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, ‘Yenidoğan Çetesi’ hakkında Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığınca 21.05.2023 tarihinde soruşturma başlatıldığını, bu kapsamda bugüne kadar gözaltına alınan 47 şüpheliden 22’sinin tutuklandığını duyurdu.
Hukukçu ve büyükelçi Taha Carım Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılında İsviçre’nin Cenevre şehrinde dünyaya geldi. (Ölümü: 9 Haziran 1977) İstanbul’da Galatasaray Lisesi’ni 1936’da bitirdikten sonra öğrenimine Fransa’da devam etti. Toulouse Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Mezuniyetinin ardından 27 yaşında iken 1941’de Dışişleri Bakanlığı’na girdi ve 36 yıl görev yapacağı diplomasi mesleğindeki kariyerine Genel Sekreterlik Özel Kaleminde başladı. 1942 yılında aday meslek memuru olarak Ticaret Dairesi’ne nakledildi, orada Üçüncü Kâtipliğe yükseldi.
İkinci Dünya Savaşı devam etmekte ve Paris, Alman işgali altındayken, 1943 yılında Paris Büyükelçiliği Üçüncü Kâtipliğine atandı. Fransız Hükümeti Vichy’ye taşındığı için görevini Vichy’de yaptı. 1945 yılında ise Atina Büyükelçiliği İkinci Kâtipliği görevine getirildi. Daha sonra Ticaret ve Ticari Anlaşmalar Dairesi Umum Müdürlüğüne şube müdürü olarak görev yaptı. 1951 yılında Başkâtip olarak Şam Büyükelçiliğine gönderildi.
Türkiye’nin NATO’ya girmesi üzerine Paris’teki NATO Daimi Delegasyonunda görev yaptı. .
1954 yılında merkeze döndü ve Milletlerarası Ekonomik İşler Dairesi Umum Müdür Muavini oldu. 1961-1965 yıllarında Ottava, 1965-1967 yıllarında Beyrut ve 1967-1969 yıllarında Tahran Büyükelçiliği yaptı.1973 yılında Vatikan Büyükelçiliği görevini üstlendi.
Terör Saldırısı ve Ölümü
9 Haziran 1977 tarihinde görevinden evine dönerken, Roma’daki apartmanının önünde pusuya düşürülerek evinin önünde arabasından inerken ASALA teröristleri tarafından iki kurşunla sırtından ve çenesinden vuruldu. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ancak kurtarılamadı.14 Haziran günü Roma’da gerçekleştirilen cenaze merasimi sonrasında cenazesi Ankara’ya nakledildi ve resmi törenle şehitliğe defnedildi. Katilleri bulunamadı ve olay faili meçhul olarak kaldı. Roma Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma 30 Haziran 1978 tarihinde kapatıldı. Öldürüldüğünde iki çocuğu bulunmaktaydı.
Taha Carım suikastını Ermeni terör örgütü ASALA üstlenmiştir. Ermeniler tarafından görevi sırasında öldürülen Daniş Tunalıgil ve İsmail Erez’den sonra üçüncü Türk Büyükelçisi’dir. Hatırasını yaşatmak üzere İskenderiye Başkonsolosluğunda bir anı köşesi tesis edilmiştir.
Bilâl N. Şimşir tarafından kaleme alınan Şehit Diplomatlarımız isimli bir kitapta hayatına yer verilmiştir.
Hatırasını yaşatmak üzere Kayseri’de bir caddeye ismi verilmiştir.
Uşi Antlaşmasını imzalayan Osmanlı ve İtalyan heyeti (soldan sağa) Pietro Bertolini, Mehmet Nabi Bey, Guido Fusinato, Rumbeyoglu Fahreddin, Giuseppe Volpi
Uşi Barış Antlaşması, Osmanlı İmparatoru ile İtalya Kralı arasında 18 Ekim 1912’de Lozan’da imzalanmıştır. Osmanlı Devleti döneminin son uluslararası antlaşmalarındandır.
İtalya, 29 Eylül 1911 tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiştir. Gerekçesi, , Trablusgarp ve Bingazi’de ekonomik çıkarlarını korumaktır.
İtalya, Trablusgarp’ın bir kısmını ele geçirdikten sonra savaşı Ege Denizi’ne taşımıştır. Menteşe Adaları bölgesindeki 16 ada ve adacığı, 28 Nisan-20 Mayıs 1912 tarihleri arasında işgal etmiştir.
Taraflar arasındaki savaş, barış görüşmeleri ile sona ermiştir. Barış görüşmeleri 13 Temmuz 1912 tarihinde başlamış, 18 Ekim 1912’de antlaşma ile sona ermiştir. Antlaşmanın imzalandığı yer İsviçre’nin Lozan kenti yakınlarındaki Uşi’dir. Bu nedenle “Uşi Antlaşması” olarak anılmaktadır.
Osmanlı Devleti, Trablusgarp vilayeti ile Bingazi sancağında özerk bir yönetim uygulanmasını kabul etmiştir. Askerlerini çekmesi karşılığında İtalya’nın da adalardan çekilmesi kararlaştırılmıştır.
Sonuç olarak, Uşi Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’daki son topraklarını fiilen kaybetmesi anlamına gelmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu, antlaşmada kapitülasyonlar konusunu gündeme getirmiş ancak bu hakların devamı kararlaştırılmıştır.
Antlaşma, Birinci Balkan Savaşı’nın patlak vermesi nedeniyle başka cephelerde zorluklar yaratmıştır.
1912 Uşi Barış Antlaşması
Majesteleri Osmanlı İmparatoru ve Majesteleri İtalya Kralı iki ülke arasında süregelen savaşı durdurma konusundaki karşılıklı arzuları çerçevesinde tam yetkili temsilcilerini tayin etmişlerdir:
Majesteleri Osmanlı İmparatoru, Ekselansları Mehmed Nabi Bey; Osmaniye Emperyal Birliği Büyük Nişanı, Majesteleri Osmanlı İmparatorunun Yüksek Temsilcisi ve Orta elçisi:
Ekselansları Rumbeyoğlu Fahreddin Bey; Mecidiye Emperyal Birliği Yüksek Görevlisi, Osmaniye Emperyal Birliği Yüksek Yetkilisi, Majesteleri Osmanlı İmparatorunun Yüksek temsilcisi ve Orta elçisi.
Majesteleri İtalya Kralı, Sayın Pietro Bertolini, İtalya Krallığı Büyük Nişanı, S.S. Maurice ve Lazare Yüksek görevlisi, Parlamento milletvekili.
Bay Guido Fusinato, İtalya Krallığı Büyük Nişanı, S.S. Maurice ve Lazare Yüksek yetkilisi, Parlamento milletvekili, Devlet danışmanı.
Bay Giuseppe Volpi, S.S. Maurice ve Lazare ve İtalya Krallığı şövalye nişanı.
Karşılıklı tam yetkilerinin değişimi ve bunları usulüne uygun şekilde hazırlanmış bulduktan sonra aşağıdaki maddeler üzerinde anlaşmışlardır:
Madde 1
Her iki hükümet bu antlaşmanın imzalanmasından hemen sonra savaşın derhal ve aynı anda durdurulması için gerekli önlemlerin alınmasını taahhüt eder. Söz konusu önlemlerin alınması ve yürütülmesini sağlamak amacıyla ilgili bölgelere özel görevliler gönderilecektir.
Madde 2
İki hükümet bu antlaşmanın imzalanmasından hemen sonra, subaylarının, birliklerinin ve sivil görevlilerinin, sırasıyla Osmanlı hükümetinin Trablusgarp ve Bingazi’den ve İtalya hükümetinin Ege denizinde işgal ettiği adalardan çekilmesi için emir vermeyi taahhüt eder.
Yukarıda sözü edilen adaların İtalyan subaylar, birlikler ve sivil görevliler tarafından boşaltılması, Osmanlı subayları, birlikleri ve sivil görevlilerinin Trablusgarp ve Bingazi’den çekilmesinden hemen sonra gerçekleştirilecektir.
Madde 3
Savaş esirleri ve rehineler mümkün olan en kısa sürede değiştirilecektir.
Madde 4
Hükümetler, Kraliyet hükümeti Trabslusgarp ve Bingazi halkları, İmparatorluk hükümeti de Osmanlı egemenliğindeki Ege adaları halkları için, çatışmalara karışmış olan veya bu fırsatla uzlaşmaya varmış olanlar hakkında, adi suçlar dışında, tam ve topyekün af ilan etmeyi taahhüt ederler. Sonuç olarak, sınıfı veya şartları ne olursa olsun hiç kimse hakkında, kişisel veya mallarıyla ilgili veya haklarını kullanırken, askeri veya siyasi eylemlerinden veya savaş sırasında ifade etmiş olabileceği fikirleri yüzünden soruşturma açılmayacaktır.
Bu çerçevede tutuklanan ve sürgüne gönderilen kişiler derhal serbest bırakılacaktır.
Madde 5
Savaş ilanı dışında her iki taraf arasında imzalanan her çeşit, türlü ve cins Antlaşma, sözleşme ve yükümlülükle, derhal yürürlüğe konacaktır. İki hükümetin birbirleriyle ilişkileri ve karşılıklı konular, düşmanlıklardan önceki bulundukları duruma dönecektir.
Madde 6
İtalya diğer Güçlerle ticaret antlaşmalarını yenilerken Türkiye ile Avrupa sivil hakları temelinde bir ticaret antlaşması imzalamayı taahhüt eder, yani Türkiye’ye tüm ekonomik bağımsızlığını vererek, ticaret ve gümrük konusunda hareket hakkını, tüm Avrupa Güçleri gibi ve kapitülasyonlar ve bugünkü diğer akitlere bağlı kalmayacak şekilde kullanmasını kabul eder. İyi bilinmektedir ki söz konusu ticaret antlaşması, Osmanlı Hükümeti’nin aynı temelde diğer Güçlerle imzaladığı ticaret antlaşmalarının yürürlüğe konmasıyla yürürlüğe girecektir.
Bunun dışında İtalya, Türkiye’de geçerli gümrük haklarının yüzde 11’den yüzde 15’e çıkarılmasına ve yeni tekeller kurulması veya aşağıdaki beş maddeden tüketim vergisi alınmasına razı olmuştur : petrol, sigara kağıdı, kibrit, alkol, oyun kartları. Bu karar diğer ülkelerle ithalatta benzer bir antlaşmanın aynı anda ve ayırım yapmaksızın uygulanması koşuluyla alınmıştır.
Tekelle ilgili maddelerin ithalatı söz konusu olduğundan, bu tekellerin yönetimi, İtalya’dan gelecek maddelerin sağlanması ve bunun da aynı maddelerin yıllık ithalat temellerine göre belirlenmiş oranlar takip edilerek yapılmasından ibarettir. Böylece bu tekel maddelerinin verilmesi için teklif edilecek fiyatlar satış sırasında piyasanın durumuna uygun olmakta, verilecek malların kaliteleri ve söz konusu kaliteler için savaş ilan edilen yıldan önceki üç yıl boyunca belirlenen fiyatların ortalaması dikkate alınmaktadır.
İyi bilinmektedir ki eğer Türkiye, yukarıda belirtilen beş madde üzerinde yeni tekeller kurmak yerine tüketim vergisine bağlamaya karar verirse; bu vergiler Türkiye’nin ve tüm diğer ülkelerin benzer ürünlerine aynı ölçüde uygulanacaktır.
Madde 7
İtalya hükümeti Osmanlı İmparatorluğu’ndaki İtalyan posta merkezlerini, Türkiye’de posta bürosu bulunan diğer Devletlerin bürolarını kapattıkları zamanda kaldırmayı taahhüt eder.
Madde 8
Osmanlı Hükümeti, Avrupa konferansı şeklinde veya ilgili Büyük Güçlerle, Türkiye’deki kapitülasyon rejimine son vermek ve yerine uluslararası hukuk rejiminin kurulması amacıyla görüşmeler başlatılmasını önerirken, İtalya, Osmanlı Hükümetinin bu niyetlerinin haklılığını kabul ederek daha şimdiden bu konuda kendilerine tam ve samimi desteklerini ifade eder.
Madde 9
Osmanlı Hükümeti, kendi kuruluşlarında görev yapan ve savaş sırasında işten atmak zorunda kaldığı İtalyan vatandaşlarının verdikleri iyi ve fedakar hizmetlerden dolayı memnuniyetini kanıtlamak amacıyla, onları ayrıldıkları görevlere yeniden başlatmaya hazır olduğunu ifade eder.
Bu kişilere işsiz kaldıkları aylara ilişkin ücretleri ödenecek ve emekli tazminatına hak kazanan görevliler için işsiz kaldıkları süreler bakımından hiçbir zarar söz konusu olmayacaktır.
Bunun dışında Osmanlı Hükümeti ilişkide olduğu kurumlar (Kamu Borçları, Demiryolları Şirketi, Bankalar, vs..) nezdinde, daha önce bu kurumlarda görev yapmış olan ve aynı durumda bulunan İtalyan vatandaşlarına da aynı uygulamayı yapmaları için girişimde bulunmayı taahhüt eder.
Madde 10
İtalya hükümeti, her yıl Osmanlı Kamu Borçları kasasına Osmanlı Hükümeti hesabına savaşın ilan edildiği yoldan önceki üç yılın her biri içinde; iki bölgenin gelirleri üzerine Kamu Borçları servisine yatırılan paraların ortalamasına eşit miktarda bir parayı her yıl yatırmayı taahhüt eder. Bu söz konusu yıllığın miktarı, biri Kraliyet hükümeti, diğeri de İmparatorluk hükümeti tarafından atanacak iki yetkili tarafından anlaşma sonucu belirlenecektir. Anlaşmazlık durumunda karar bu iki yetkili ve her iki tarafın atayacağı bir üçüncü hakemin yer aldığı bir hakem kuruluna devredilecektir. Eğer bu konuda anlaşma sağlanamazsa, taraflardan her biri değişik bir devleti seçecek ve üçüncü hakemin seçimi böylece atanacak devletler tarafından birlikte yapılacaktır.
Kraliyet hükümeti ve Osmanlı Kamu Borçları idaresi, Osmanlı Hükümeti aracılığıyla; yukarıda sözü edilen yıllık yerine, yüzde 4 oranında artırılmış aynı miktarda bir paranın ödenmesini isteme hakkına sahiptirler.
Bir önceki fıkraya atıf yapanlar için Kraliyet Hükümeti şu andan itibaren, yıllık ödentinin iki milyon İtalyan liretinin altında olamayacağını ve Kamu Borçları idaresine aynı miktarda artırılmış paranın, istekte bulunulduğu anda verilmesine hazır olduğunu açıklar.
Madde 11
Bu antlaşma imzalandığı gün yürürlüğe girecektir.
Buna dayanarak tam yetkili temsilciler mevcut antlaşmayı imzalamışlar ve mühürlerini basmışlardır.
Lozan’da iki nüsha şeklinde 18 Ekim 1912’de imzalanmıştır.
İmzalayanlar
Mehmed Nabi
Rumbeyoğlu Fahreddin
Pietro Bertolini
Guido Fusinato
Giuseppe Volpi
Dostluk Antlaşması ve imzalanan ek protokol kısa ve yalın bir metindir. İki ülke arasındaki ilişkilerin devletler hukuku zemininde sürdürüleceğini teyit edilmiş, uluslararası hukuk teamülleri temelinde diplomatik ilişkilerin geliştirilmesinin amaçlandığı belirtilmiştir. İki ülke arasında ayrıca bir ticaret sözleşmesi, bir oturma sözleşmesi ve bir hakem antlaşması yapılmasını öngörülmüştür. Taraflar arasındaki sorunlu ilişki alanları tespit edilmiş ve bu sorunların dostluk temelinde çözülmesi kararlaştırılmışıtr.
Türkiye İle Bulgaristan Arasında Mün’akid Muhadenet Muahedenamesi
Bir taraftan Türkiye,
Diğer taraftan Bulgaristan,
Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Krallığı arasındaki samimi muhadenet rabıtalarını tesis ve takviye etmek hususunda aynı derecede samimi arzu perverde ettikleri o iki devlet beyninde münasebat tesis olunca işbu münasebetin kendi milletlerinin refah ve saadetine hadim olacağı kanaatiyle mütehassıs bulundukları cihetle bir muhadenet muahadesi akdine karar vermişler ve bu hususta murahhasları olmak üzere:
Türkiye Reis-i Cumhuriyeti: Hariciye Vekâleti Müsteşarı Tevfik Kamil Bey’i
Ve Haşmetlü Bulgar Kralı: Bulgaristan Vaşington Fevkalade Murahhas ve Ortaelçisi Mösyö (Simeon Radeff)i tayin
eylemişlerdir.
Müşarün-ileyhüma usulüne muvafık görülen salahiyetnameleri ba’del-tebliğ ahkâm-ı atiyyeyi kararlaştırmışlardır.
Madde 1
Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Krallığı arasında gayr-ı kabil-i ihlal sulh ve samimi ve daimi muhadenet cari olacaktır.
Madde 2
Tarafeyn-i aliyeyn-i akdeyn iki devlet arasındaki siyasi münasebatı hukuk-ı düvel esaslarına tevfikan tesis hususunda ittifak etmişlerdir. Tarafeyn-i her birinin siyasi mümessillerinin mütekabiliyet şartıyla diğerinin arazisinde hukuk-ı umumiye-i düvel esasına müstenid muameleye mazhar olmalarını kabul etmişlerdir.
Madde 3
Tarafeyn-i aliyeyn-i akideyn, bir ticaret mukavelenamesi ve bir ikamet mukavelenamesi ve bir hükm muahedesi akd etmek hususunda mutabık kalmışlardır.
Madde 4
İşbu muahedename tasdik olunacak ve tasdiknameler Ankara’da sürat-i mümkine ile teati edilecektir. İşbu muahedename tasdiknamelerinin teatisinden itibaren on beş gün sonra iktisab-ı mer’iyyet edecektir.
Madde 5
İşbu muahedenameye merbut protokol anın mütemmem bir cüzini teşkil eder. Tasdikan-lü’lmakal tarafeyn murahhasları işbu muahedenameyi imza ve mühürleriyle tanzim eylemişlerdir.
1925 senesi 18 Teşrinievvel’inde iki nüsha olarak Ankara’da tanzim olunmuştur.
Tevfik Kamil- S. Radeff
Türkiye ile Bulgaristan Arasında Mün’akid Muhadenet Muahedenamesine Merbut Protokol
A
Ekalliyetlerin himayesine dair (Neuilly) Muahedenamesinde münderic bulunan ahkâmın kâffesinden Bulgaristan’da mütemekkin Müslüman ekalliyetlerini ve (Lozan) muahedenamesinde münderic bulunan ahkâmın kafesinden de Türkiye’de mütemekkin Bulgar ekalliyetlerini istifade ettirmeği iki hükümet birbirine karşı taahhüd eder.
(Neuilly) ve Lozan) muahedenamelerinden her birine vaz’ül-imza devletlerin ekalliyetlere müteallik olarak haiz oldukları bilcümle hukuku mütekabilen Bulgaristan Türkiye’ye ve Türkiye de Bulgaristan’a karşı tanır.
Haşiye: Lisan-ı maderzadı Bulgarca olan gayr-ı Müslim Türk teb’ası Bulgar ekalliyetine mensub addolunacaktır.
B
1913 Türkiye’si arazisinde tevellüd edüb de işbu protokolün tarih-i imzasına kadar Bulgaristan’a hicret ile Kraliyette mer’i kavanin-i dahiliyye mucibince Bulgar tabiiyeti iktisab etmiş bulunan bilcümle Bulgarları, Türk Hükümeti Bulgar teb’ası olarak tanır.
Bulgaristan’ın 1913’teki hududu dâhilinde tevellüd edüb de işbu protokolün tarih-i imzasına kadar Türkiye’ye hicret ile Cumhuriyette mer’i kavanin-i dâhiliye mucibince Türk tabiiyeti iktisab eylemiş bulunan bilcümle Müslümanları, Bulgar Hükümeti Türk teb’ası olarak tanır.
Zatülzevc kadınlar zevclerinin ve on sekiz yaşından dun olan çocuklar ebeveynlerinin şeraitine tabi olacaklardır.
Şurası mukarrerdir ki yukarıda mevzu-ı bahs olan Türk Bulgar teb’ası (C) maddesinde mezkûr aksam müstesna olmak üzere, Bulgaristan ve Türkiye arazilerinde mütekabilen malik oldukları emval üzerindeki hakk-ı mülkiyetlerini muhafaza eder.
İstanbul şehri müstesna olmak üzere Türkiye’nin Avrupa kıtasında kâin arazisinde tevellüd edüb de Bulgaristan’a hicret etmiş olan Bulgarlar, mezkûr arazide yeniden temekkün etmek isterler ise Türkiye Hükümeti her hususu madde hakkında muvafakat edib etmemek hususunda serbesti-i temini muhafaza ider. 1913 senesinde Bulgaristan’a ilhak olunan kazalarda tevellüd edüb de Türkiye’ye hicret etmiş olan Müslümanlar mezkûr arazide yeniden temekkün etmek istedikleri takdirde Bulgar hükümeti aynı hakkı muhafaza eder.
Haşiye: İşbu protokol ahkâmı mucibince İstanbul, bu namda olan şehir emanetinin 1913 kanuniyle tahdid olunan menatıkından ibarettir.
C
İstanbul şehri müstesna olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa kıtasındaki arazisi ahali-i asliyesinden olup da 5-18 Teşrinievvel 1913 tarihinden sonra işbu protokolün imzası tarihine kadar Bulgaristan’a hicret etmiş olan Bulgarlara ve Balkan Harbi’ni müteakib Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan arazi ahali-i asliyesinden olub da 5-18 Teşrinievvel 1913 tarihinden işbu protokolün imzası tarihine kadar Türkiye’ye hicret etmiş olan Müslümanlara ait her nevi emval-i gayr-ı menkule, arazisinde bulundukları devletler tarafından mütekabilen iktisab edilmiş olacaktır.
D
Bulgaristan’da kâin ve Türkiye teb’asına ait olup da madde-i sabıkanın saha-i tatbiki haricinde kalan her nevi emval-i gayr-ı menkule, halen meşru sahiplerinin taht-ı tasarruflarında değilse bunlara hukuken makamlarına kaim olanlara yahud vekillerine iade edebilecektir. İşbu emval hakkında her ne sebeple olursa olsun tatbik olunan istisnai tedabir ve ahkâmın kâffesi işbu protokol mevki-i mer’iyyete vazolunur olunmaz ref olunacaktır.
Muhacir veya yerliler tarafından işgal olunan emval için, alakadar sahiplerine adilane bir bedel icar-ı takdir ve ita olunacaktır.
Alakadaran 5-18 Teşrinievvel 1913’den evvel memleket-i asliyelerini terk eylediklerini mütekabilen her iki memleket muhakemesi huzurunda kanuni esbab-ı subutiye ile isbat etmeye mecburdurlar.
Şurası mukarrerdir ki yukarıda zikrolunan bilumum ahkâm her biri taalluk ettiği hale tatbik olunmak üzere B bendinin iki birinci fıkralarında istihdaf olunan eşhasın emvali hakkında da tatbik edilir.
E
Yeni Bulgar arazisinin ilhakından evvel iktisab olunan hukuk ve Osmanlı İmparatorluğu’nun selahiyatdar devairlerinden sadır olan evrak-ı adliye ve senedat-ı resmiye aks-i halin kanunen sübutuna değin, muteber ve gayr-ı kabil-i ihlaldir.
Tarafeyn-i akideyn, İstanbul Muahedesi ile lahikalarının ahkâmını iki devlet arasında hududu tespit tayin eden kısmı müstesna olmak üzere, mevcudiyeti hitama ermiş ve hükmü kalmamış addetmekte müttefiktirler.
G
Mesai-i hukuk-ı tasarrufiyesine müteallik kanunun Bulgaristan’da bulunan Türk teb’asına tarz-ı tatbiki hakkında Bulgar murahhası tarafından Türk murahhasına tevdi olunan mektup işbu protokolün mütemmim bir cüzini teşkil edecek ve anınla birlikte mevki-i mer’iyye vazolunacaktır.
H
İşbu protokolün tatbiki hususunda zuhur edebilecek olan müşkilat hükümeteyn beyninde siyasi müzakerata mevzu teşkil edecektir.
18 Teşrinievvel 1925’de Ankara’da iki nüsha olarak tanzim kılındı.
Tevfik Kamil- S. Radef
Zabıtname
Zirde vaz’ül-imza Türk ve Bulgar murahhasları, iki hükümet beyninde müzakere olunan ukudu, yani bir muhadenet muahedesi ve anın mütemmim cüzini teşkil eden merbuti protokolü ve bir ikamet mukavelenamesi imza etmek üzere Ankara’da Hariciye Vekâleti’nde 18 Teşrinievvel 1925 tarihine müsadif günde ictima etmişlerdir. Müşarünileyhüma merbut protokolün “D maddesinin mealini daha iyi tayin etmek ve hükümetlerinin mütekabil hüsn-i niyetleri hususunda hiç şüpheye mahal bırakmamaktaki kaideyi takdir ile bu fıkra ahkâmının istihdaf ettiği emvalin iadesi, ne bir taraftan ne diğer taraftan hiçbir itiraz serdedilmeksizin icra olunacağını, hükümetleri namına beyan eylerler.
İşbu zabıtname iki nüsha olarak tanzim olunmuştur.
Müzakeratımız esnasında izhar buyurduğunuz arzuya tabiyen hükümet-i metbu’amın Bulgaristan’da bulunan Türk teb’asının mesai-i hukuk-ı tasarrufiye kanunu mucibince istimlâk edilen emvali hakkında bu kanunun tatbikine müteallik olarak Sırb, Hırvat ve Slavon Krallığı ile akdettiği itilafı tamamıyla tatbik etmeyi taahhüt eylediğini zat-ı âlilerine te’yid eylemekle müftehirim. İhtiramat-ı faikemin lütfen kabul buyurulmasını rica eylerim murahhas efendi.
İngiliz Milletler Topluluğu’nun ilk başsavcısı John Cooke, 16 Ekim 1660 günü Charing Cross’da asılarak idam edildi. Cooke, İngiliz İç Savaşının ardından kurulan mahkemede, Kral Charles I’in vatana ihanet ve diğer ağır suçlardan yargılanmasında önemli rol oynamıştı. (18 Eylül 1608 – 16 Ekim 1660)
1730 -Nevşehirli İbrahim Paşa’nın Boğdurulması
Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa, Patrona Halil İsyanı’nı çıkaranların istekleri doğrultusunda Padişah III. Ahmet tarafından boğduruldu.
1793 – Fransız Devrimi: Giyotinle İdam
Fransız Devriminde vatan hainliği ile suçlanan Fransa Kraliçesi ve Avusturya arşidüşesi. Marie Antoinette giyotinle idam edildi. Maria Antonia Josepha Johanna (Doğumu: 2 Kasım 1755 – Öümü: 16 Ekim 1793),
1886 – David Ben-Gurion Doğdu
Hukukçu ve İsrail devletinin kurucusu ve ilk başbakanı David Ben-Gurion doğdu.. (16 Ekim 1886 – 1 Aralık 1973) Varşova Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. İsrail Bağımsızlık Bildirgesi’ni 14 Mayıs 1948 tarihinde açıkladı. İngiliz Mandasının sonlandığı günde, yeni bağımsız İsrail devleti resmi olarak ilan etti.
1898 – William O. Douglas Doğdu
ABD Yüksek Mahkemesi yargıcı William O. Douglas doğdu. (16 Ekim 1898, Maine, Minnesota – 19 Ocak 1980, Washington, ABD) Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre serbest çalıştı ve hukuk fakültelerinde ders verdi. 17 Nisan 1939 – 12 Kasım 1975 arasında Yüksek Makeme’de görev yaptı. Douglas, kişi özgürlüklerini güvence altına alan Haklar Bildirisi’ne mutlak bağlılığıyla tanınıyordu.
1916 – İlk doğum kontrol kliniği
Margaret Sanger, ilk doğum kontrol kliniğini New York’ta kurdu. Amerikalı aktivist Margaret Sanger yaşamını yitirdi. (Doğumu: 14 Eylül 1883 – Ölümü: 6 Eylül 1968) doğum kontrolü aktivisti, seks eğitimcisi , yazar ve hemşire idi. Doğum kontrolü terimini popüler hale getirdi. Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk doğum kontrol kliniğini açtı ve Amerika Planlı Ebeveynlik Federasyonu’na dönüşen organizasyonlar kurdu. Yazılarını ve konuşmalarını öncelikle kendi düşünce tarzını geliştirmek için kullandı. Sanger, 1914’te, Comstock Yasası uyarınca, Aile Sınırlaması adlı kitabından ötürü yargılandı. Doğum kontrolünü yasallaştırmaya yardımcı olan davalara katkıda bulundu.
1918- Louis Pierre Althusser Doğdu
Fransız marksist ve felsefe profesörü Louis Pierre Althusser dünyaya geldi. (16 Ekim 1918 – 22 Ekim 1990) Çok sayıda eseri Türkçe’ye tercüme edilmiştir.
1946 – Nürnberg Mahkemeleri: Nazilerin Avukatı İdam Edildi
1920’li ve 1930’lu yıllarda Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi için çalışan Alman avukat Hans Frank, idam edildi. (23 Mayıs 1900, 16 Ekim 1946, Nürnberg) 1926 yılında hukuk okudu ve Adolf Hitler’in kişisel hukuk danışmanlığının yanı sıra ülkenin hukuk politikalarının yapıcılarından biri oldu. 3 Mayıs 1945’te, güney Bavyera’da Tegernsee’de, Amerikan birlikleri tarafından yakalandı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Nürnberg Mahkemeleri’nde savaş suçları işlediği gerekçesiyle 20 Kasım 1945’te yargılanmaya başlandı. Mahkemede pişmanlık gösterdi. 1 Ekim 1946’da Savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan suçlu bulunarak idamına karar verildi. 16 Ekim 1946’da asılarak idam edildi. Cesedi, Münih’te yakıldı ve külleri Isar Nehrine savruldu. Aynı tarihte İçişleri Bakanı Wilhelm Frick, Nazi Almanyası Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop, Alman ordusunun genelkurmay başkanlığını yapan Wilhelm Keitel ve Generaller Alfred Jodl ve Ernst Kaltenbrunner ile Alfred Rosenberg, Fritz Sauckel,Arthur Seyß-Inquart ve Julius Streicher‘in de aralarında olduğu on Nazi idam edildi.
1946 – İnsan Hakları Cemiyeti
Mareşal Fevzi Çakmak önderliğinde bir grup, İnsan Hakları Cemiyeti kurmak üzere başvurdu.
1951- Hukukçu Başbakana Suikast
Hukukçu ve Pakistan’ın ilk başbakanı Liyakat Ali Han, (1 Ekim 1895, Karnal, Hindistan – 16 Ekim 1951, Ravalpindi, Pakistan), Hindistan’la ülkesi arasındaki anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözme yolundaki politikasına karşı çıkan fanatik çevreler tarafından 15 Ekim 1951’de Ravalpindi’de bir suikast sonucu öldürüldü. Oxford mezunudur.
1968 – Düşünceye Hapis
Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk ile Yazı İşleri Müdürü Erol Dallı, bir makalede “Başbakan Demirel’e hakaret edildiği” gerekçesiyle 3’er ay 15’er gün hapse mahkum edildi.
1971 – Siyasi Tutuklamalar
Dev-Genç ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) yöneticilerinden eski TİP Milletvekili Tarık Ziya Ekinci’nin de aralarında bulunduğu 12 kişi tutuklandı.
1981 – Kapatılan Siyasi Partilerin Malvarlığı
Milli Güvenlik Konseyi, 12 Eylül 1980’de faaliyetleri yasaklanan siyasi partilerin feshedilmesi ve malvarlıklarının Hazine’ye devrine ilişkin yasayı onayladı. Atatürk’ün vasiyetnamesiyle CHP’ye bırakılan menkul ve gayrimenkullerin idaresi de hazineye geçti.
1981 – Yargılama – İşkence
Hasan Asker Özmen’in gözaltında işkenceyle ölümüne sebep olmaktan yargılanan 1’i komiser muavini 3 polis 1’er yıl hapis, 6’şar ay memuriyetten men cezasına mahkum oldu.
1989 – Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Yapma Hakkı
İnsan Hakları Derneği eski Yönetim Kurulu üyesi M.Çelikkan ve M.Eryüksel’in yargılandığı davanın duruşması yapıldı. Yaşar Kemal, Mehmet Ali Aybar ve Emin Galip Sandalcı tanık olarak dinlendi. Sanıklar, “Yaşama Hakkına Saygı” mitinginde “yasadışı slogan attırmak ve yasanın suç saydığı fiilleri övmek” suçlanıyordu.
2000- 16 Mart Katliamı Davası
16 Mart Katliamı Davası’nın müdahil avukatlarından Cem Alptekin, “MİT belgelerini kullandığı, emniyet kuvvetlerini tahkir ve tezyif ettiği, terörle mücadelede görev yapan kişileri açıkladığı” gerekçeleriyle yargılandığı davada beraat etti.
Manisa’da çoğu liseli 16 gence işkence yapmaktan yargılanan polisler ikinci kez ceza aldı.
2002 – 2. Körfez Savaşı Hazırlıkları
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, ABD kongresinin onayladığı, Irak’a savaş açma yetkisi veren kararı imzaladı.
2005- Şeriat Yasalarında Gevşeme
Şeriat kanunları ile yönetilen v 20 yıldır sinema izlemek yasak olan Suudi Arabistan’da Ramazan bayramı boyunca halka açık bir yerde film izletilmesine izin verildi.
2006 – Prof. Dr. Füsun Sayek’e Veda
Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanı Füsun Sayek hayata veda etti. Hasta, hekim, insan hakları ve kadın hakları alanındaki çalışmaları ile iz bıraktı.
2015 – GRECO RAPORU
Türkiye hakkında Dördüncü Aşama Değerlendirme Raporu, GRECO’nun 69’uncu Genel Kurulu’nda 16 Ekim 2015 tarihinde kabul edildi. Rapor, Türkiye’nin izin vermesini müteakip, 17 Mart 2016 tarihinde kamuoyuna açıklandı.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, dokuz yıldır tutuklu yargılanan Atılım Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Hatice Duman hakkında verilen müebbet hapis cezasını onadı.
Cumhuriyet Gazetesi yönetici ve yazarları hakkında açılan ve karara bağlanan davada firari oldukları için dosyaları ayrılan eski genel yayın yönetmeni Can Dündar ve İlhan Tanır hakkında kırmızı bülten çıkarılmasına hükmedildi.
2023 – Martti Ahtisaari Yaşamını Ytirdi
Yakın tarihte başta Kosova olmak üzere, Avrupa, Afrika, Orta Doğu ve Uzak Doğu Asya’da birçok sorunun çözümü sürecinde üstlendiği arabuluculuk görevinden ötürü 2008 Nobel Barış Ödülüne layık görülen Finlandiyalı diplomat Martti Ahtisaari (Martti Oiva Kalevi Ahtisaari yaşamını yitirdi. (23 Haziran 1937 – 16 Ekim 2023) Fincenin yanı sıra İsveççe, Fransızca, İngilizce ve Almanca biliyordu.
2024- Deprem ve Ev Hapsi
Diyarbakır’da ev hapsinde bulunan yurttaş, Malatya merkezli 5,9’luk depremde dışarı çıkamadı.
2024 – İş Yerinde Şiddet ve Taciz
Özyeğin Üniversitesi ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ortaklığıyla gerçekleşen “İş Yerinde Şiddet ve Tacize İlişkin Algı ve Deneyimleri” araştırmasının sonuçları açıklandı. alışmada soru yöneltilen her dört kadından biri daha önce cinsel şiddete uğradığını ve bu şiddetin münferit olmadığını ifade etti.
2024 – Açık Radyo’ya Kapatma
RTÜK’ün lisans iptali kararının ardından Açık Radyo’nun yayınları sona erdi.
ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı Alfred Moore yaşamını yitirdi. (Doğumu: 21 Mayıs 1755)Alfred Moore, 21 Mayıs 1755’te Kuzey Karolina, New Hanover County’de tanınmış bir ailede dünyaya geldi. Boston’da eğitim gördü, hukuk okudu ve 1775’te Kuzey Karolina barosuna kabul edildi. Eyaletin en iyi avukatlarından biri olarak bilindi. 1782’den 1791’e kadar Kuzey Karolina Başsavcısı olarak atandı ve 1798’de Eyalet Yüksek Mahkemesi yargıcı oldu. Amerika Birleşik Devletleri Anayasasının onaylamasını sağlamada öncü bir rol üstlendi. 21 Nisan 1800 – 26 Ocak 1804 arasında Yüksek Mahkeme yargıcı olarak görev yaptı. Yüksek Mahkemeden ayrıldıktan sonra Kuzey Karolina Üniversitesi’nin kurulmasına katkıda bulundu
Yüksek Yargıç Alfred Moore
1878
Fransız hukukçu, siyasetçi ve eski başbakan Paul Reynaud doğdu.(Ölümü: 21 Eylül 1966) Sorbonne Üniversitesi‘nde Hukuk eğitimi aldı. 1919 yılında Basses-Alpes bölgesinden milletvekili seçilerek 1924 yılına kadar bu bölgeyi temsil etti. 1928 yılında Paris Milletvekili olarak parlamentoda yer aldı. Demokratik Cumhuriyetçi İttifak Partisi’ne katıldı ve partinin başkan yardımcısı oldu. Bu dönemde İngiltere ve Sovyetler Birliği ile sıkı ilişkilerden yana oldu ve bunun Nazi Almanya’sına karşı uluslararası camiada yeni bir kutup oluşturacağını düşündü. 1930’lu yıllarda Maliye, Koloniler ve Adalet Bakanlığı gibi görevlerde bulundu. Partisinin diğer üyeleriyle savunma ve dışişleri politikalarında ters düştü. 1953-1954 yıllarında Başbakan Yardımcısı oldu. 1958 Anayasası’nın hazırlanması sürecinde Anayasa Danışma Komitesi başkanlığı yaptı.
Paul Reynaud
1915
İsrailli hukukçu, siyasetçi, eski bakan ve başbakan. İzak Şamir doğdu. Beyaz Rusya sınırları içinde kalan Rus İmparatorluğu’nda bir Yahudi köyü olan Ruzhany’de dünyaya geldi. (Doğumu: 30 Haziran 2012) Varşova Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Revizyonist Siyonist gençlik hareketi olan BETAR’a katıldı. 1983-1984 ve 1986-1992 yılları arasında 7 yıl İsrail başbakanlığı yaptı. Şamir, 1992 yılındaki seçimlerde uğradığı yenilginin ardından Likud Partisi’nin liderliğinden çekildi. 2001 yılında ülkesinin en yüksek onur nişanı kendisine verildi. 30 Haziran 2012 tarihinde huzurevinde iken 96 yaşında öldü.
Hukukçu ve İsrail Eski Başbakanı İzak Şamir
1945
Hukukçu, Prof. Dr. Tayfun Akgüner, doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitiren Akgüner, 23 Şubat 1973 ile 1 Temmuz 1975 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsü Asistanı olarak çalıştı. 13 Mayıs 1982’de yardımcı doçent ünvanını alan Akgüner, 6 Ekim 1982 ile 7 Haziran 1984 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yardımcı doçentlik yaptı. 7 Haziran 1984’te aynı bölümde doçent unvanını aldı. 15 Eylül 1988’de İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda profesör oldu.
Tayfun Akgüner
1948
Cumhuriyet döneminin önemli aydınlarından olan Prof. Dr. Nuri Bilgin doğdu. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü Psikoloji Pedagoji Kürsüsünde tamamladı. 1969-1970 ders yılında Adana Kozan’da Felsefe Grubu öğretmenliği görevinde bulundu.
Prof. Dr. Nuri Bilgin
1948
Filipinli yüksek mahkeme başkanlığı yapmış üst düzey hukukçu Sir Renato C. Corona doğdu. (Ölümü: 29 Nisan 2016) Manila Üniversitesi hukuk fakültesini bitirdi. Üniversite öğrenci gazetesi GUIDON’un genel yayın yönetmenliğini yaptı. Hukuk eğitimi aldıktan sonra, Ateneo Profesyonel Okullarında İşletme Yüksek Lisans derecesini aldı. Yüksek mahkemeye atanmadan önce hukuk profesörlüğü ve özel hukuk pratisyenliği yaptı. Eski başkanlar Fidel V. Ramos ve Gloria Macapagal-Arroyo’nun altında Kabine üyesiydi.
Sir Renato C. Corona
1961
Uluslararası Af Örgütü Londra’da kuruldu. Örgüt, kuruluşundan itibaren insan hakları alanında dünyada gündemi belirledi.
1968
İşçi-Çiftçi Partisi Kapatma Davası, 1961 Anayasası ile kurulan Anayasa Mahkemesi tarafından görülen ilk parti kapatma davalarından oldu. İşçi-Çiftçi Partisi’nin Kapatılmasına Dair Anayasa Mahkemesi Kararı, 15 Ekim 1968 tarihinde alındı ve resmi gazetenin 30 Aralık 1968 tarihli sayısında yayınlandı.
1971
Deniz Gezmiş ve 17 arkadaşını savunan 11 avukat hakkında ‘Hükümetin ve ordunun manevi şahsiyetini tahkir ettikleri’ iddiasıyla soruşturma açıldı.
1973
Türk Hukuk Kurumu, 20 Mart 1939 günlü, 10603 sayılı Kararname ile kamu yararına çalışan dernekler statüsüne alındı. Hukuk Kurumu adına ‘TÜRK’ sözcüğünün eklenmesi 15 Ekim 1973 günü, 7/7351 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile oldu.
Maliye Bakanlığı bir tebliğle ‘Fiyat Düzenleme ve Denetleme Fonu ‘kurulduğunu açıkladı.
1978
Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki UNESCO Merkezi’nde törenle ilan edildi. Bu metin, 1989 yılında Hayvan Hakları Birliği tarafından tekrar düzenlenerek 1990 yılında UNESCO Genel Direktörü’ne sunulmuş ve aynı yıl halka açıklandı.
Rasko
1982
12 Eylül öncesi yayınlanan ‘Savaş Yolu’ dergisinin yazı işleri müdürü İbrahim Arık 1979’daki bir yazıdan dolayı 15 yıl ağır hapse mahkum oldu.
1984
Huzur Partisi Kapatma Kararı, Anayasa Mahkemesi tarafından 25 Ekim 1983 tarihinde alındı. Gerekçeli karar 15 Ekim 1984 tarihinde resmi gazetede yayınlandı. Siyasi Partiler Kanununa aykırı davranışlar nedeniyle temelli kapatılmasına oy çokluğuyla karar verilen Huzur Partisi’nin bütün malvarlığının Hazineye geçmesine karar verildi.
1993
Nobel Barış Ödülü, Güney Afrika Devlet Başkanı De Klerk ile Afrika Ulusal Kongresi Başkanı Nelson Mandela’ya verildi.
Nelson Mandela
1998
Hukukçu, yazar ve Türkiye Barolar Birliği‘nin ilk Başkanı Prof. Dr. Faruk Erem yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1913) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdikten sonra Belçika’da hukuk alanında doktora yaptı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doçent olarak görev aldı. Bir yıl İtalya’da kalarak ceza hukuku ve kriminoloji alanında çalıştı. İtalya’dan döndükten sonra Profesör oldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1950-1952 yılları arasında, dekanlık yaptı. Öğretim üyeliğinden 1978 yılında emekli oldu.
Faruk Erem
2000
Beyoğlu Savcılığı, hortumla işkence yaptığı görüntülerle kanıtlanan başkomiser Süleyman Ulusoy hakkında 27 yıl hapis istemiyle dava açtı.
2004
Diyarbakır’da insan hakları savunucuları ve baro temsilcileri tek tip mahkum elbisesi giyerek Ceza İnfaz Yasa Tasarısı’nı protesto etti.
2018
Futbolcu Arda Turan ile şarkıcı Berkay Şahin arasında, Emirgan’daki bir barda yaşanan ve Şahin’in burnunun kırılmasıyla sonuçlanan kavga ile ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame hazırladı. Soruşturma kapsamında, müşteki şüpheli Turan hakkında ”cinsel taciz”, ”kasten yaralama”, ”korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda silahla ateş etme” ve ”ruhsatsız silah bulundurma” suçlarından 12,5 yıla kadar, müşteki şüpheli Berkay Şahin hakkında da ”hakaret” suçundan 2 yıla kadar hapis cezası istendi.
2022
Türkiye Taşkömürü Kurumu Amasra maden ocağında 41 işçinin öldüğü olayla ilgili 6 ayrı savcının görevlendirildiği madenci cinayeti soruşturmasında 58 işçiden sağlık ve psikolojik durumu iyi olanların ifadeleri alınmaya başlandı.
2022
PEN Türkiye Yazarlar Derneği, TBMM’den AKP ve MHP oylarıyla geçen ‘sansür yasasıyla’ ile ilgili açıklama yaptı. Yasanın sadece yazarları, gazetecileri ve sosyal medya kullanıcılarını değil tüm toplumu etkilediği ifade edilen açılamada Türkiye’de hukuka ve adalete güvenin kalmadığı belirtildi. PEN açıklamasında, “Ayırımcılığın doruğa çıktığı ülkemizde, bir haberin yalan olup olmadığına; hangi haberin hakikati yansıtıp yansıtmadığına kim nasıl karar verebilir” denildi ve sansür yasasıyla düşünce ve ifade özgürlüğüne bir darbe daha vurulduğu, hakikatin gizlenmesi için kılıf icat edildiği ileri sürüldü.
2023
Uluslararası Af Örgütünün Kriz Müdahale Programı, İsrail ordusunun Gazze’nin yoğun nüfuslu sivil bölgelerinde, beyaz fosforlu top mermileri kullandığını belgeleyen ikna edici kanıtları yayınladı.
2023
CHP milletvekili Utku Çakırözer, TBMM’ye sunduğu araştırma önergesi önergesinde sansürden şikayet ederek “İfade Özgürlüğü Derneği’nin 2022 raporuna göre yayımlanmasında kamu yararı bulunan toplam 6 bin 528 haber erişime engellenirken 5 bin 388 haber yayından çıkarılarak sansürlenmiştir” açıklamasında bulundu
2024
Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Tırpancı 3 ay 22 gün hapis cezasına çarptırıldı. LDP cezayı ‘Taraflı bir yargı garabeti daha!’ notuyla duyurdu. Karar, parti faliyetleri ile ilgili olarak verildi. Parti, kararın “devlete yalan beyanda bulunduğu” gerekçesiyle verildiğini açıklandı.
2024
Timur Cihantimur’un Türkiye’ye iadesine ilişkin davada tutukluluğunun devamına karar verilerek, karar duruşması ileri bir tarihe ertelendi. Dava, Massachusetts eyaletindeki Boston John Joseph Moakley Adliyesi’nde görüldü. Hakim Donald Cabell, Cihantimur’un tutukluluk halinin devamına karar verdi.
2024
Kayseri’nin Melikgazi ilçesinde öz kızını bıçaklayarak öldüren ve 38 suç kaydı bulunan baba hakim karşısına çıktı. Kayseri 8. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada kendisini savunan sanık, “Hiçbir baba kızına kıyamaz. Öldürmek gibi bir niyetim yoktu. Birçok hasmım var o nedenle bıçak taşıyordum” dedi.
Demiryolları ile eşya taşınmasına ilişkin sözleşme Bern’de imzalandı. Türkiye, bu sözleşmeyle birlikte, 14 Ekim 1890, 20 Eylül 1893, 16 Temmuz 1895, 16 Haziran 1898 ve 19 Eylül 1906 tarihlerinde yapılan diğer benzer sözleşmeleri de Lozan‘da tanıdı.
1906
Almanya doğumlu Yahudi kökenli, Amerikalı siyaset bilimci, Hannah Arendt doğdu. (Ölümü: 4 Aralık 1975) Princeton Üniversitesinde ilk tam kadrolu kadın profesör oldu. İlk büyük eseri Totaliterizmin Kökenleri isimli kitabıdır.
Hannah Arendt’in hayatı filmlere de konu oldu.
1911
ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı olarak görev yapan hukukçu John Marshall Harlan yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Haziran 1833) College of William and Mary’de hukuk eğitimi gördü.Birleşik Devletler Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nın onaylanmasını destekledi ve Virginia’nın bu belgeyi onaylamasında önemli bir rol oynadı. 3 Eylül 1867 – 1 Eylül 1863 tarihlerinde Kentucky Başsavcısı olarak çalıştı. 29 Kasım 1877 – 14 Ekim 1911 tarihleri arasında Yüksek Mahkeme’de 33 yıl görev yaptı. Sivil özgürlükleri kısıtlayan bir çok davada çoğunluk kararına karşı çıktığı ve mahkeme çoğunluğu tarafından benimsenen medeni haklara yönelik dar görüşleri reddettiği için ‘The Great Dissenter-Büyük Muhalif”‘ lakabını kazandı.
John Marshall Harlan
1922
Mudanya Ateşkes Antlaşması, Yunan Hükümeti tarafından kabul edildi, müttefik devletlere hitaben yapılan açıklama sonucunda sözleşme 15 Ekim’de yürürlüğe girdi. Yunanlılar Doğu Trakya’yı boşaltmaya başladı, 16 Ekim 1922 Gazi Mustafa Kemal Bursa’ya gitti. Refet Bele, Trakya’yı teslim almakla görevlendirildi. SİLAH BIRAKIŞIMI SÖZLEŞMESİ adını taşıyan Antlaşma, Mudanya’da, 11 Ekim 1922’de imzalanmıştı.
1953
Japon hukukçu, devrimci ve siyasetçi Kyūichi Tokuda yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Eylül 1894) Japonya Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Avukat olarak mesleğe başladı. 1920 yılında Japonya’da faaliyet gösteren Sosyalist Birlik örgütüne girdi. 1922 yılında o dönemde yasadışı ilan edilmiş olan Japon Komünist Partisine üye oldu. 1928 yılında seçim dönemindeki faaliyetlerinden ötürü Fukuoka bölgesinde tutuklandı. II. Dünya Savaşı dönemini hapiste geçirdi 10 Ekim 1945 günü diğer komünistlerle beraber salıverildi. Temsilciler Meclisi üyeliği görevinde bulundu. Japon Komünist Partisinin liderliğini yürüttü. Savaş sonrası hazırlanan Yeni Japon Anayasası döneminde komünistlere yönelik baskılar artınca 1953’te Çin’e gitmek zorunda kaldı. Hastalanarak Pekin’de yaşamını yitirdi.
Kyuichi Tokuda
1959
İstanbul Basın Mahkemesi, Tercüman Gazetesine bir ay süreyle kapatma cezası verdi. Sorumlu yazı işleri müdürü Kayhan Türkçü ise 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.
1961
Fransız hukukçu ve eski başbakan Paul Ramadier yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Mart 1888) Toulouse Üniversitesi Hukuk Bölümü’nden mezun oldu ve mesleğe Paris’te avukat olarak başladı. 1911 yılında Roma Hukuku alanında doktora yaptı. 1914’te piyade çavuşu iken ağır bir şekilde yaralandı. Cumhuriyetçi Sosyalist Birliği’ne katıldı. 1936 yılında Maden Kaynaklarından Sorumlu Müsteşar oldu. 1938 yılında kısa bir süre Daladier Kabinesi’nde Çalışma Bakanı oldu. 1940 yılında Vichy rejimini kuran Philippe Pétain’e tam yetki verilmesine karşı çıkarak Fransız Direnişi’ne katıldı. 1944-1945 yılları arasında İkmal Bakanı oldu. 1946-1947 yılları arasında ise Adalet Bakanlığı görevini üstlendi. 1947 yılında Dördüncü Cumhuriyet’in ilk hükümetini kurdu ve – tarihlerinde başbakan olarak görev yaptı. 1948-1949 yılları arasında Savunma Bakanı, 1956-1957 yılları arasında ise Ekonomi ve Maliye Bakanı oldu. 1948 – 1961 yıllarında Uluslararası Çalışma Örgütünde Fransız hükümetinin temsilcisi olarak görev aldı.
Paul Ramadier
1964
Martin Luther King’e Nobel barış ödülü verildi. King Dünya genelinde şiddet karşıtı ve ırksal eşitlik görüşleriyle tanındı. Ayrıca, 1977 yılında, ölümünden 9 yıl sonra, eski ABD başkanı Jimmy Carter tarafından Başkanlık Özgürlük Ödülü’ne layık görüldü. Her yıl her yıl Ocak ayının 3. Pazartesi günü, onun onuruna Martin Luther King Günü olarak kutlanmaktadır.
İbrahim Recep Ayışık hakkında Af Kanunu, 14 Ekim 1971 tarihinde kabul edildi. Resmi Gazetenin 21 Ekim 1971 tarihli sayısına yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanunun tam adı ‘Tedbirsizlik, dikkatsizlik neticesi ölüme sebebiyet vermekten hükümlü 1933 doğumlu Mehmet Sait oğlu Zehra’dan doğma İbrahim Recep Ayışık hakkında Af Kanunu‘dur.
1973
Milletvekili genel seçimleri yapıldı. Ecevit liderliğindeki CHP birinci parti oldu.
1977
MESS, DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası ile yaptığı toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşamadığı için 12 işyerinde lokavt kararı aldı. Karar 4500 işçiyi kapsamaktaydı.
1980
Çevirmen Şadi Ozansü, Ernest Mandel’in ‘Marksizme Giriş’ kitabından dolayı 7.5 yıl hapse mahkum edildi.
1980
12 Eylül darbe günü gözaltına alınıp yoğun işkencelerin ardından rahatsızlanarak polislerce 13 Ekim’de Haydarpaşa Hastanesi Acil Servisi’ne bırakılan İTÜ Mimarlık Fakültesi öğrencisi Ekrem Ekşi (25) hayatını kaybetti.
1981
Askeri Mahkeme’de devam eden MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda “iddia makamına hakaretlerde bulunduğu” gerekçesiyle ” Alparslan Türkeş yeniden tutuklandı.
1988
Peru’da yıllık % 1000’e ulaşan enflasyonu protesto eden 1.6 milyon işçinin genel grev eyleminde 600 işçi tutuklandı.
1988
Sarkıntılık eden Muhasebe Şefi’ne saldırdığı gerekçesiyle 2 yıldır çalıştığı Sümerbank’taki işinden tazminatsız şekilde çıkarılan N.Kaya’nın başlattığı 2 günlük açlık grevine Demokratik Kadın Derneği üyesi iki kadın da katıldı.
Alevi kuruluşları, 5 Temmuz’da, (laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle daha sonra kapatılan) Refah Partisi grup toplantısındaki konuşmasında ‘Nusayrilik bir nev’i sapık Alevi anlayışıdır’ diyen Recai Kutan hakkında 5 milyar TL değerinde manevi tazminat davası açtı. Kuruluş temsilcileri Kutan’ın istifasını ve RP’nin kapatılmasını istedi.
1998
Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri Yüksek Mahkemeleri Başkanları 12-14 Ekim 1998 tarihinde Kiev’de toplandı. Avrupa ülkelerinden ve uluslararası yargıç örgütlerinden gelen katılımcılar tarafından 10 Temmuz 1998 tarihinde Strazburg’da kabul edilen Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı teyit edildi. Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı’nda; hakimlerin seçimi, atanması, tayini, kariyer ilerlemeleri ve meslekten ayrılmaları ile ilgili her kararın yasama ve yürütme organlarından bağımsız bir organ tarafından alınması zorunlu olarak görülmektedir.
1998
Susurluk kazasıyla ilgili davalarda ilk karar verildi: ”Mehmet Özbay” sahte kimlikli Abdullah Çatlı’ya silah ruhsatı alabilmesi için gerçek dışı rapor ve ikametgah belgesi düzenledikleri iddiasıyla yargılanan bir başkomiser, polis memuru ve muhtar hakkına 1 yıl 8’er ay hapis cezasına hükmedildi.
2000
AB vatandaşlarının temel haklarını ve AB’nin vatandaşlarına karşı sorumluluklarını düzenleyen Temel Haklar Şartı, 13-14 Ekim 2000 tarihlerinde Fransa’nın Biarritz kentinde gerçekleşen AB zirvesinde devlet ve hükümet başkanlarının bilgisine sunuldu ve kabul edildi. Temel Haklar Şartı, 7-8 Aralık 2000 tarihinde ‘Nice Zirvesi’nde onaylandı.
2002
ABD’nin Irak’a askeri müdahale hazırlıkları İstanbul Barosu avukatlarınca Tünel’den Taksim’e yürüyüşle protesto edildi. Avukatlar, adaleti simgeleyen cübbeleriyle Taksim’de barış için yürüdüler. Baro Başkanı Yücel Sayman, ABD’nin Irak’ı kana bulamasını istemediklerini açıkladı.
Organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı, tutuklu bulunduğu Avusturya’dan Türkiye’ye getirildi.
2004
Buca Cezaevi’nde yaklaşık 2 bin tutuklu ve hükümlü Cezaevi Yönetimi’nin uygulamalarını protesto etmek amacıyla 5 gardiyanı rehin aldı.
2006
Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu’nda eylem yapıldı. Çağdaş Avukatlar Grubu üyeleri, F tipi cezaevlerindeki tecrit uygulamalarını protesto etmek için başlattığı ölüm orucunun 194. gününde olan Avukat Behiç Aşçı için dövizli eylem yaptı
TBB ve Ankara Barosu önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar
2011
Tecavüze Karşı Kadın İnsiyatifi, “sekiz tecavüz sanığının tutuklanması ve tecavüz suçunun cezasız kalmaması” talebiyle 14 Ekim’de Fethiye Adliyesi kapısında eylem yaptı.
2013
Irak İnsan Hakları Bakanlığı, ülke genelindeki şiddet olaylarında bir yılda 158 çocuğun hayatını kaybettiğini, 854 çocuğun yaralandığını bildirdi.
2014
Avukat ve yazar Hüseyin Üzmez öldü. (Doğumu: 1931) 17 yaşındayken gerçekleştirdiği Malatya hadisesi olarak bilinen Ahmet Emin Yalman suikastıyla ve cinsel istismar davalarıyla tanındı. 1952 yılında lise öğrencisiyken, Malatya’yı ziyaret eden Ahmet Emin Yalman’a ateş ederek ağır yaraladı. Suikastten sonra teslim oldu ve 20 yıl hapse mahkûm edildi. 10 yıl hapis yattı. 2003 yılında kendisinden 50 yaş küçük bir kadınla evlendi. 78 yaşında iken, B.Ç. isimli küçüğe cinsel istismarla suçlandı. Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Eylül 2009’daki karar duruşmasında Hüseyin Üzmez hakkında, ‘cinsel istismar’ ve ‘küçük yaştaki çocuğun ruh sağlığını bozma’ suçlarından 13 yıl 1 ay 15 gün hapis, ‘hürriyeti tahdit’ suçundan ise beraat kararı verdi. Yargıtay 5. Ceza Dairesi, itiraz üzerine yeniden yargılama yapılmasına hükmetti, tekrar yapılan yargılamada sonuç değişmedi ancak Üzmez tahliye edildi. Kadın örgütleri, tahliye kararını ‘kadınlara yönelik aşağılayıcı yaklaşım ve tecavüzü hoş gören’ bir karar olduğu gerekçesiyle protesto etti. Yargıtay 14. Ceza Dairesi, Üzmez’e, ‘cinsel istismar’ ve ‘küçük yaştaki çocuğun ruh sağlığını bozma’ suçlarından verilen 13 yıl 1 ay 15 günlük hapis cezasını onadı, ‘hürriyeti tahdit’ suçundan yargılanmasına hükmetti. Onama kararının ardından Temmuz 2012’de yeniden cezaevine gönderildi. 14 Ekim 2014 tarihinde öldü.
Hüseyin Üzmez
2016
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya’nın Suriye’deki Himeymim Üssü’nü süresiz kullanmasını öngören anlaşmayı onayladı.
2023
Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı(UNRWA) “Gazze’deki barınaklarının ve sığınaklarının artık güvende olmadığını, bu durumun daha önce hiç görülmemiş bir olay olduğunu” açıkladı.
2023
ÇHD davasından hükümlü olan ve İzmir Kapalı Kadın Cezaevinde yatan Avukat Didem Baydar Ünsal’ın, “iyi halli bulunmadığı” için şartlı tahliye hakkından yararlanamadığı anlaşıldı. Ünsal, ÇHD davasının görüldüğü İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı ile “Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmamakla Beraber Yardım Etmek” suçundan ötürü 3 Yıl 9 Ay hapis cezasına mahkum edilmişti.
2023
Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde kendisini savcı gibi tanıtıp, bir kişiyi 630 bin TL dolandıran Ö.Ö., parayı çekerken Elazığ´da yakalanarak gözaltına alındı. Ö.Ö., tutuklanarak cezaevine gönderildi.
2023
Ankara Barosu bir açıklama yaparak, İnsan Hakları Merkezi Başkan Yardımcısı Avukat Fatih Gökçe, Ankara Barosu Toplumsal Dava ve Hukuk Araştırmaları Merkezi Başkan Yardımcısı Avukat Bilge Topçu ile Çağdaş Hukukçular Derneği Ankara Şube Başkanı Avukat Ceren Yılmaz’ın da aralarında bulunduğu avukatların Cumhuriyet Savcısının talimatı ile göz altına alınmasına karşı çıkarak, “alelacele ve hukuksuz bir şekilde kamusal görev yapan meslektaşlarının gözaltına alındığını, hakimlik kararı dahi alınmadan arama, el koyma talimatı verildiğini” açıkladı. “Her gün adliyede mesleki faaliyetlerini sürdüren meslektaşlarımızın ifadeleri davet edilerek alınabilecekken, gece yarısı ev baskınıyla gözaltına alınmış olmaları hukuka aykırıdır.
2024
Mardin, Kızıltepe’de şartlı tahliye kurallarını ihlal ettiği iddiasıyla yeniden cezaevine gönderilen 32 yaşındaki İbrahim Boğurcu, Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’nde, 4 gün sonra hayatını kaybetti.
2024
Ağustos 2020’de zehirlenip Almanya’da tedavi olduktan sonra ülkesine dönen Navalni, gözaltına alınıp tutuklanmıştı. 16 Şuat 2024’te, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in en önemli muhaliflerinden Aleksey Navalni’nin cezaevinde rahatsızlanarak hayatını kaybettiği açıklanmıştı. ‘Patriot’ (Vatansever) adlı anı kitabı 22 Ekim’de yayınlanması beklenen Navalni’nin günlüğüne, “Hayatımın geri kalanını hapishanede geçireceğim ve burada öleceğim” yazdığı belirtildi.
2024
6 Şubat depremlerinde, Maraş’taki Ezgi Apartmanında ölen 35 kişi nedeniyle, Onikişubat Belediyesi çalışanı olan 7 kamu görevlisi hakkında Maraş Cumhuriyet Başsavcılığı Deprem Suçları Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanan iddianame Kahramanmaraş 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Fransız mareşal, Grandük ve Napoli Kralı, Gioacchino Napoleone Murat(Joachim-Napoléon Murat) kurşuna dizilerek idam edildi. (Doğumu: 25 Mart 1767)
1890
Amerikalı avukat ve tıp doktoru Samuel Freeman Miller yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Nisan 1816) Transylvania Üniversitesi‘nde tıp diplomasını aldı. 12 yıl doktorluk yaptığı Kentucky’de kendi başına hukuk alanında çalıştı ve 1847’de baroya kabul edildi. Ailesiyle beraber Kentucky’den gelmiş olan bütün köleleri özgürleştirdi. Başkan Abraham Lincoln tarafından Yüksek Mahkeme’ye atandı. 16 Temmuz 1862 tarihinden ölüm tarihi olan 13 Ekim 1890’a kadar ABD Yüksek Mahkemesi’nde yardımcı yargıç olarak görev aldı. Amerikan İç Savaşı’ndan sonra kölelerin haklarını güvence altına alma yolunda önemli mücadeleler verdi. Yargıç Miller görevde kaldığı 28 yıl boyunca mahkemeye 616 görüş yazdı ve Başyargıç William Rehnquist tarafından dönemindeki ‘büyük ihtimalle en dominant figür’ olarak tanımlandı. 1889 yılında National University School of Law ‘da anayasa hukuku üzerine ders verdi.
Yargıç Samuel Freeman Miller
1921
Azerbaycan SSC, Ermenistan SSC ve Gürcistan SSC arasında Kars Antlaşması imzalandı. Doğu sınırı kesin olarak çözüme kavuştu.
1923
Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantısında Ankara’nın hükümet merkezi olması yönünde karar alındı. Ankara böylece yeni Cumhuriyetin başkenti oldu.
1935
Türkiye Mason Locaları kapatıldı. Locaların mal varlığı hükümete devredildi.
15-16 Haziran direnişine katıldıkları gerekçesiyle ücretleri kesilen Gislaved işçileri başlattıkları oturma grevini, direnişe çevirdi. Kolluk güçleri fabrikaya girmek için iş makinaları kullanıp duvarı yıktı, içeri girdiklerinde işçilerin üzerine ateş açıldı ve Lastik-İş üyesi Hüseyin Çapkan öldü. Yarım saati aşan bir çatışmanın sonucunda çok sayıda işçi yaralandı ve birçok kişi gözaltına alındı.
1970
Yeni Büro-İş’in başlattığı Migros grevi işverenin başvurusu üzerine ‘yasadışı’ olduğu gerekçesiyle İş Mahkemesi’nce durduruldu.
1972
Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, Türkiye tarafından 13 Ekim 1972 tarihinde imzalandı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1965 tarihli kararıyla kabul edilen ve 4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe giren sözleşmenin onaylanmasını uygun bulan 3 Nisan 2002 tarih ve 4750 sayılı Kanun, 9 Nisan 2002 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
1973
Sol Yayınları sahibi şair ve yazar Muzaffer İlhan Erdost; Vietnam Halk Ordusundan emekli eski asker ve politikacı General Võ Nguyên Giáp‘ın ‘Halk Savaşı Halk Ordusu’ kitabını çevirerek yayınlamasından ötürü 7.5 yıl hapse mahkum edildi. Erdost, kardeşi İlhan Erdost’un 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Mamak Askeri Cezaevi’nde dövülerek öldürülmesinin ardından, adına kardeşi İlhan’ın adını da ekleyerek kullanmaya başlamıştı.
Muzaffer İlhan Erdost
1976
LO 146 No’lu Gemiadamlarının Yıllık Ücretli İznine İlişkin Sözleşme, 13 Ekim 1976 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. Sözleşme, Türkiye tarafından 15 Temmuz 2003 tarihinde 4940 sayılı yasa ile onaylandı ve Resmi Gazetenin 02.12.2003 tarihli sayısında yayınlanarak 28 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe girdi.
1981
CHP Genel Başkanı ve Eski Başbakan Bülent Ecevit 1975-76 yıllarında yaptığı dört konuşmada hükümetin manevi şahsiyetini alenen tahkir suçunda yargılandı.
1981
Anayasa Hukuk profesörü Hüseyin Nail Kubalı yaşamını yitirdi. (Doğumu:1903) Kubalı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. Doktorasını kamu hukuku üzerine yaptı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı ve dekanlık yaptı. Kendi girişimiyle ve Émile Durkheim’ın kızı Jacques Halphen ve Georges Davy’in desteği ile Durkheim’ın Bordeaux ve Paris’te verdiği ahlak ve hukuk sosyolojisi derslerinin tümünün “Leçons de Sociologie” başlığıyla ilk kez ve eşzamanlı olarak Paris ve İstanbul’da yayınlanmasını sağladı. Yassıada yargılamalarında, DP ve Menderes aleyhine 8 saat süren tanıklığı ile bilindi. Bu tanıklık için, görevli gittiği ABD’den geldi. 1961 Anayasası‘nı hazırlayan komisyonda yer aldı. 21 Ekim 1977’de Cumhuriyet Senatosu’na seçildi ve üye olarak görev yaptı. Çok sayıda eser bıraktı.
Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı
1983
Danışma Meclisi’nin görevi sona erdi. Meclis 12 Eylül askeri darbesi sonrası Milli Güvenlik Konseyi’nin belirlediği 160 üyeden oluşmuştu.
1991
Bulgaristan’da sosyalist rejim sonrası ilk parlamento seçimleri yapıldı.
Yargıtay, Manisalı gençlere işkence yapıldığını kabul ederek sanık polisler hakkında verilen beraat kararını bozdu.
2004
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) lideri Turgut Koçak ile eski iki partiliye F tipi cezaevlerini protesto eylemleri nedeniyle ‘yardım ve yataklık’ suçundan dolayı verilen 3 yıl 9 aylık hapis cezalarını onayladı.
2004
Nijerya’nın Bauchi eyaletinde mahkeme, iki kadın hakkında taşlanarak öldürülme (Recm) cezası verdi. Olaya uluslararası toplum tepki gösterdi.
2006
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Güney Kore Dış İşleri Bakanı Ban Ki-moon‘u yeni BM Genel Sekreteri olarak resmen atadı. Moon görevi Kofi Annan’dan 1 Ocak 2007’de devraldı.
Engin Çeber’in öldürülmesiyle ilgili olarak ‘işkence ve zalimane yöntemlerle bilerek ve isteyerek adam öldürme’ suçu kapsamında Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in de aralarında bulunduğu birçok kişi hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Engin Çeber’e işkence yapan ve işkence sonucu ölümüne neden olan Metris Cezaevi 2. Müdürü Fuat Karaosmanoğlu ile üç infaz koruma memuruna ağırlaştırılmış işkence yapmaktan müebbet hapis cezası vermişti. Karar Yargıtay tarafından onanmış, karar düzeltme istemi üzerine bozma kararı verilmişti. Ayrıca, Karaosmanoğlu’nun başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, 5 Kasım 2014’te, “iç hukuk yollarının tüketilmemesi” nedeniyle “bireysel başvurunun kabul edilemezliğine” karar vermişti.
2010-
Hükümete, Kürdistan Bölgesel Yönetimi bölgesinde sınır ötesi operasyon yetkisi veren tezkere Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin oylarıyla Meclis’te kabul edildi.
2015
Filistin devletinin bayrağı, Birleşmiş Milletler (BM) Cenevre Ofisi’nde de göndere çekildi.
2018
Kanal İstanbul için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile imzaladığı protokol İBB Meclisi’nde onaylandı.
2024
Diyarbakır Valiliği, yasaklı ‘özgürlük’ mitinginde yaptıkları konuşmalar nedeniyle DEM Partili milletvekilleri hakkında suç duyurusunda bulundu. DEM Parti tarafından 13.10.2024 Pazar günü Yenişehir İstasyon Meydanında düzenlenmek istenilen miting, kamu düzeni ve güvenliğini bozabileceği değerlendirilerek Valilikçe yasaklanmıştı.
Ermeni yazar ve diplomat Diana Abgar, yedi çocuklu bir ailede doğdu.(Ölümü: 8 Temmuz 1937) Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti, 28 Mayıs 1918 tarihinde bağımsızlığını kazandıktan sonra, uluslararası alanda Diana’nın çabaları ile Japonya, Ermenistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke oldu. İlk Ermeni kadın diplomat, diplomatik görevlere tayin edilmiş olan ilk kadın ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk Japonya Büyükelçisi olarak görev yaptı. Fakat, Ermenistan’ın Sovyet egemenliğine girmesi sonucunda görevi sona erdi. Yaşadığı zamanda kadın diplomatik misyonun olmaması nedeniyle dünyada ilk diplomat kadınlardan biri oldu. Dünya meseleleri ve küresel barış üzerine birçok makale yazdı. İngilizce, Ermenice ve Hintçe dillerini biliyordu.
Diana Abgar adına Ermenistan’da, 2020 yılında çıkarılan bir pul
1920
Hukukçu, tarihçi, yazar, Türkolog, psikolog, senarist, gelecekçi ve Ordinaryüs Profesör Reha Oğuz Türkkan doğdu. (Ölümü: 18 Ocak 2010) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı. Sorbonne Üniversitesi’nde tarih ve Türkoloji dallarında, Columbia Üniversitesi’nde deneysel psikoloji dalında uzmanlık çalışması yaptı. Irkçılık-Turancılık Davasında, 1944 – 1945 arasında yargılandı ve beraat etti. 1947-1972 yılları arasında Columbia üniversitesinde, 1975-1976 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde ve daha sonra da 1996 yılında Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 2010 yılında yaşamını yitirdi.
Amerika Birleşik Devletleri’nin İlk Türkiye Büyükelçisi
Joseph C.Grev, Ankara’da, Gazi Mustafa Kemal’e itimatnamesini(güven mektubu) sundu. Grev, Lozan Barış Antlaşmasının imzalandığı konferansında ABD temsilciliği görevini üstlenmiş diplomattı. İsviçre ve Danimarka’nın ardından Ankara’ya gönderildi. Daha sonra Japonya büyükelçisi olarak atandı. Anılarını, Lozan Günlüğü ve Yeni Türkiye isimleri ile yayınladı.
Joseph Grew – ABD’nin ilk Türkiye Büyükelçisi
1922
Hukukçu Bir Devlet Başkanı : Marcelo Torcuato de Alvear
Arjantinli avukat Máximo Marcelo Torcuato de Alvear Pacheco, Cumhurbaşkanlığı görevine getirildi. Pacheco, Buenos Aires Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okudu. Fakültedeki ilk yılında başarısız oldu ve neredeyse tüm derslerden kaldı ancak hukuk eğitimini beş yıl içinde gecikmesiz ve yüksek notlarla 1891 yılında tamamladı. 1890 ve 1893 yıllarında meydana gelen radikal devrimlere aktif olarak katıldı. 1912-1916 yıllarında milletvekilliği yaptı. 1917 yılında Fransa Büyükelçiliği’ne atandı ve 1922 yılına kadar bu göreve devam etti. 12 Ekim 1922 – 12 Ekim 1928 tarihlerinde Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Yurttaş Birliği’ne üye oldu. 1931’den 1942’ye kadar Radikal Yurttaş Birliği başkanlığı yaptı. Cumhurbaşkanlığı sırasında o zamana kadar Arjantin’de görülmeyen bir şekilde ekonomik refah yükseldi. 1928 yılında GSYİH bazında Arjantin dünyanın altıncı en zengin ülkesi oldu.
Cumhurbaşkanı Marcelo Alvear ve eşi Regina Pacini bir arada
Münir Akyürek, 1889 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1914 yılında bitirdikten sonra, Mayıs 1924 tarihinde Salihli Asliye Mahkemesi Başkanı olarak mesleğe girdi. Daha sonra İstanbul ve Ankara’da, Hukuk ve Ticaret Mahkemelerinde üye ve başkan olarak görev yaptı. İstanbul Ticaret Mahkemesi Başkanı iken 22 Ağustos 1940 tarihinde Yargıtay üyeliğine atandı. 14 Haziran 1950’de Yargıtay İkinci Başkanlığına, 12 Ekim 1956 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına getirildi. Emekliye ayrıldığı, 13 Temmuz 1959’a kadar bu görevde kaldı.
Yargıtay Önceki Başkanlarından Münir Akyürek
1968
Ekvator Ginesi, İspanya’dan bağımsızlığını kazandı.
1969
Süleyman Demirel önderliğinde Adalet Partisi, 12 Ekim 1969 seçimlerinde tek başına iktidar oldu.
1971
Amerikalı avukat ve devlet adamı Dean Gooderham Acheson, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 11 Nisan 1893) Yale ve Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. İki yıl süreyle Yüksek Mahkeme yargıcı Louis Brandeis’nin özel katipliğini yaptı. 1921’de Washington’da bir hukuk firmasına girdi. 1933’te hazine müsteşarlığında çalışmaya başladı. Dışişleri bakanlığına 1941’de müsteşar olarak girdi ve 1945-1947 yılları arasında dışişleri bakan yardımcılığı yaptı. Ocak 1949’da dışişleri bakanı olarak görevlendirildi. 21 Ocak 1949 – 20 Ocak 1953 arasında bu görevi yürüttü. ABD’nin barış zamanında girdiği ilk savunma ittifakı olan Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı‘nın (NATO) kuruluşuna öncülük etti. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin dış politikasının mimarlığını yaptı. Devlet görevlerinden ayrıldıktan sonra avukat olarak çalışmaya devam etti ve devlet başkanlarına danışmanlık yaptı.
ABD’nin soğuk savaş politikalarının mimarı Avukat ve Dışişleri Bakanı Dean Acheson
1978
Amasya Lisesi’ne saldırı düzenleyen ülkücülerin bıçakladığı, Devrimci Yol taraftarı Adnan Özyurt yaşamını yitirdi. Cinayeti işleyen Mehmet Kara ve Hayrettin Dağdelen’e, yargılama sonucu 16’şar yıl hapis cezası verildi.
1979
MHP Adana Merkez İlçe Başkanı Avukat Adem Eroğlu, Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı ve Adako Birlik Genel Müdürü Akın Özdemir’in öldürülmesinin sanıkları olan 2 ülkücüye ‘talimat vermek, azmettirmek ve silah sağlamak” suçundan, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesince tutuklandı.
ADAKO Birlik Genel Müdürü Akın Özdemir
1982
Feshedilen CHP’nin tutuklu eski genel başkanı Bülent Ecevit, Danimarkalı bir gazeteciye verdiği demeçle ‘devletin hariçteki nüfuzunu kırmak’ suçundan beraat etti.
1982
Evinin yakınındaki çöplükte yasak kitap bulunan V. Karabudak’a verilen 8 yıl 6 ay hapis cezası Askeri Yargıtay tarafından 2. kez bozuldu.
1983
Japonya’nın eski başbakanlarından Tanaka Kakuei, Lockheed şirketinden 2 milyon dolar rüşvet almak suçundan 4 yıl hapse mahkum oldu.
1988
İstanbul ve Ankara’da haftalarca gösterimde olan B. Bertolucci’nin ‘1900’ adlı filmi İzmir Valiliği tarafından yasaklandıktan sonra filmi oynatan Çınar Sineması’na 2 ay süreyle kapatma cezası verildi. Filmin Danıştay tarafından yasaklanan bölümlerinin gösterildiği gerekçesiyle sinema sahibi 2 bin TL para cezasına çarptırıldı.
1994
2 Haziran 1982 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilen ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi, Türkiye tarafından 9 Haziran 1994 tarihinde 3999 sayılı yasa ile onaylandıktan sonra Resmi Gazetenin 12 Ekim 1994 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
2003
İstanbul 4.Sulh Ceza Mahkemesi, Adalet Bakanlığı’nın yazılı başvurusu üzerine, ‘ozgurpolitika.org’ ile ‘ekmekveadalet.com’ sitelerinin kapatılmasına ve Türkiye’ye giriş-çıkışlarına filtre konulmasına karar verdi.
2006
Fransa’da Sosyalist Parti’nin sunduğu ve Ermeni soykırımının inkârının suç sayılmasını öngören yasa teklifi, Fransa Parlamentosunda 19’a karşı 106 oyla kabul edildi. Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, tasarının yasalaşması halinde Fransa’ya gidip ifade özgürlüğü adına yasayı ihlal edeceğini açıkladı.
Hrant Dink
2011
22 yıl önce bir döviz bürosu sahibinin öldürülmesiyle ilgili ‘Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmek’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılanan yazar Erdoğan Akhanlı, delil yetersizliğinden beraat etti.
2024
Türkiye’de Nüfusun En Az Yüzde 92’si Hala Kirli Hava Soluyor
Temiz Hava Hakkı Platformu’nun (THHP) 2016 yılından bu yana düzenli olarak hazırladığı, Türkiye’deki hava kalitesi ve hava kirliliğinin insan sağlığına etkilerini inceleyen Kara Rapor 2024 yayınlandı. Raporda, Türkiye’de hava kalitesinin yönetimiyle ilgili detaylı bir mevzuat olmasına rağmen bu mevzuatın uygulanmasında ciddi sorunlar olduğu vurgulandı.
2024
Kamuoyuna yansıyan cinsel istismar vakasına ilişkin Kozluk Adliyesi’ne giderek soruşturma dosyasını incelemek isteyen Baro Başkanı Av. Erkan Şenses ile Baro Genel Sekreteri Av. M. Sabih Özer’e izin vermemesi nedeniyle, Kozluk Cumhuriyet Savcısı hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu’na şikayet başvurusunda bulundu.
2024
Bursa’da Ambulans şoförüne yumruk atan şahıs, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Mudanya Ateşkes Antlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Müttefik Devletler arasında 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanmıştır.
Mondros Mütarekesi ile fiilen sona eren Osmanlı İmparatorluğu, Kurtuluş Savaşının getirdiği zafer sonucunda imzalanan Mudanya Mütarekesi ile hukuken de sona ermiştir.
Mudanya Ateşkes Antlaşmasının düzenlendiği tarihi bina- Mudanya – Bursa
Mudanya Ateşkes Antlaşması, 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Ordusunun İzmir’e çıkışı ile başlayan Türk-Yunan savaşına son vermiş, Türkiye’nin Trakya sınırının Ankara Hükümeti’nin istediği şekilde çizilmesinin yolunu açmış, toprak sorunları bakımından 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Sözleşmesinin ön hazırlığını oluşturmuştur. İstanbul ve Boğazlarda Türk egemenliği kurulamamıştır.
Mudanya Ateşkes Antlaşmasının düzenlendiği Mudanya toplantılarında TBMM hükümetini İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Refet Paşa temsil etmiş, Birleşik Krallık adına General Harington, Fransa adına General Charpy ve İtalya adına General Mombelli bulunmuştur. Yunanistan, görüşmelere doğrudan katılmamıştır. Sözleşme, 14 maddeden oluşmaktadır.
Mudanya Ateşkes Antlaşması
SİLAH BIRAKIŞIMI SÖZLEŞMESİ
Mudanya, 11 Ekim 1922
Müttefik Devletler tarafından 23 Eylül 1922 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin 29 Eylül 1922 günü Müttefik Devletlere verdikleri Nota hükümleri uyarınca:
Müttefik Devletler Generalleri:
Büyük Britanya Hükümeti adına: General Harrington,
İtalya Hükümeti adına: General Monbelli,
Fransa Hükümeti adına: General Charpy;
ve
Türkiye Büyük Millet Meclisi adına: İsmet Paşa;
Yunanistan adına: General Mazarakis arasında 3 Ekim 1922 ve onu izleyen günlerde Mudanya’da toplantılar yapılmıştır.
Müttefik Devletler Doğu Trakya’nın, Edirne ile birlikte, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine teslimine karar verdiklerinden bu Konferansın amacı şunlarla sınırlı idi:
I. Doğu Trakya’dan çekilmesi istenecek olan Yunan Kuvvetlerinin geçeceği çizgiyi belirlemek;
II. Yunan Silahlı Kuvvetlerinin ve sivil yönetiminin bu toprakları boşaltması ve oraya Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti memurları ve jandarmasının yerleşmesi yöntemlerini belirlemek;
III. Bu değişim sırasında genel düzen ve güvenliği sürdürmek üzere, bölgede kontrolü sağlamak.
Yetkili Temsilciler aşağıdaki Maddeler üzerinde uyuşmuşlardır:
1. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi üzerine Türk ve Yunan silahlı kuvvetleri arasında çarpışmalar durdurulacaktır.
2. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi üzerine Trakya’daki Yunan kuvvetlerinin gerisine çekilmesi istenecek çizgiyi, Adalar Denizi [Ege] ağzından Trakya ile Bulgaristan sınırının kesiştiği yere dek, Meriç’in sol kıyısı oluşturacaktır.
3. Barış yapılmasına değin, olası her türlü karışıklıkların önüne geçmek için, Meriç’in sağ kıyısı, Karaağaç ile birlikte, Müttefik Devletlerce saptanacak yerlere yerleşmek üzere, onların askersel birliklerince işgal edilecektir.
4. Edirne çevresine ulaşımı sağlayan demiryolu bağlantısının geçiş özgürlüğünü aksamadan sürdürmek için, Svilengrad (Cisri Mustafapaşa)’dan Kuleliburgaz’a dek Meriç’in sağ kıyısını izleyen demiryolu kesimi üç Müttefik Devlet ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ve Yunanistan’ın birer delegesinden oluşacak Karma bir Komisyonca, özel bir Sözleşme ile düzenlenecek, bir denetime bağlı tutulacaktır.
5. Doğu Trakya’nın Yunan Kuvvetlerince boşaltılması işbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi üzerine başlayacaktır. Boşaltma, askerlerden başka, çeşitli askersel örgüt ve servisleri, onların her türlü taşıma araçlarını, savaş gereç ve silah stokları ile yiyecek maddelerini de kapsayacaktır. Boşaltma yaklaşık on beş günlük bir süre içinde gerçekleştirilecektir.
6. Jandarma da birlikte olmak üzere, Yunan sivil memurları en kısa bir süre içinde çekilecektir. Yunan memurları her yönetim bölgesinden çekildikçe sivil yönetim Müttefiklerin memurlarına bırakılacak ve onlarca da, olanaklı ise, o gün Türk memurlarına geçirilecektir. Bu el değiştirme işlemi Trakya’nın baştan başa Yunan kuvvetlerince boşaltılmasının bitimi üzerine, en çok otuz gün içinde son bulmuş olacaktır.
7. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin, memurlarıyla birlikte, yerel düzen ve güvenliğin sürdürülmesi ve sınır ve demiryollarının korunması için, kesinlikle zorunluk duyulan sayıda, jandarma kuvvetleri de bulunacaktır. Bu kuvvetlerin toplamı, subaylarıyla birlikte, sekiz bini aşmayacaktır.
8. Yunan kuvvetlerinin geri çekilmesi ve sivil yönetimin el değiştirme işlemi, başlıca Merkezlerde yerleştirilecek olan Müttefiklerarası Kurulların yönetiminde yapılacaktır. Bu Kurulların görevi, yukarıda sözügeçen çekilme ve el değiştirme işlemlerini kolaylaştırmaya aracılık etmektedir. Kurullar her türlü aşırılık ve şiddeti önlemeğe çalışacaktır.
9. Bu Kurullardan başka, Doğu Trakya’yı Müttefik Kuvvetleri işgal edecektir. Yaklaşık yedi Taburdan oluşacak bu kuvvetler düzenin korunmasını sağlıyacak ve sözkonusu Kurullara destek olacaktır.
10. Müttefik Devletler Kurulları ile askerlerinin geri çekilmesi, Yunan kuvvetlerinin boşaltma hareketinin bitişinden otuz gün içinde gerçekleştirilecektir. Müttefik Devletler Hükümetleri, düzenin sürdürülmesi ve Türk olmayan halkın korunması için yeterince önlem alındığı konusunda uyuşurlarsa, bu geri çekilme işi daha erken bir günde yapılabilecektir. Böylece, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti yönetimi ve jandarması bir bölgede düzenli bir biçimde görev yapmağa başlar başlamaz, Müttefik Kurulları ve kuvvetleri o bölgeden otuz günlük sürenin bitiminden önce çekilebilecektir.
11. Anadolu’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kuvvetleri aşağıda gösterilen çizgiler üzerinde duracak; bu çizgileri Barış Konferansının açılışına değin ve Konferansın yapıldığı sürece geçmeyecektir.
Çanakkale Bölgesi: Lapseki kuzeyinde Bozburnu ve güneyde Kumburnu temel noktaları oluşturmak üzere, Asya kıyısından yaklaşık onbeş kilometre derinlikte bir çizgi.
İzmit Yarımadası: İzmit körfezinde Darıca’dan başlayıp Gebze’den geçerek Karadeniz üzerinde Şile’ye uzanan çizgi. (Burada adı geçen yerler Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine bırakılacaktır). Darıca’dan Şile’ye giden yol Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Müttefik Devletler askerlerince ortaklaşa kullanılabilecektir.
Yukarıda belirtilen ayırıcı çizgiler Müttefik Ordularının her birinden bir Subay ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin bir subayından oluşacak Karma Komisyonlarca belirlenecektir.
Müttefik Devletler Hükümetleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti çıkabilecek olayların önünü alacak gerekli önlemlere başvurmakla birlikte, aşağıda yazılı yerlerde kendi kuvvetlerinin sayısını çoğaltmağı, tahkimat ya da başkaca askersel işlere girişmeği yükümlenirler.
Çanakkale bölgesi: Bozburnu – Kumburnu çizgisinin, Boğazdan başlayarak, 15 kilometre doğusundaki yere dek; İzmit Yarımadasında: Boğaziçi’nden başlayarak, Şile – Darıca çizgisinin 40 km. doğusundaki bir yere dek.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Bozburnu (Lapseki kuzeyi) ile Karaburun (Karabiga kuzeyi) arasındaki deniz kıyısının en az on beş kilometre yakınına dek top yerleştirmemeği üstlenir.
12. Müttefik Devletler kuvvetleri şimdi bulundukları topraklarda kalacaklardır. Bu topraklara Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Barış Konferansının kararlarına değin, saygılı olmağı üstlenir. İşbu topraklar şunlardır:
İstanbul Yarımadasında: Karadeniz kıyısında Pedima’nın yedi kilometre kuzeybatısındaki bir noktadan, Istranca, Mertekli, Kışağılı, Sinekli, Karasinan Çiftliği, Kadıköy, Yenice, Kadurina Çiftliği, Kalikratya’ya dek (tüm bu yerler içeride kalmak üzere) uzanan çizginin doğusundaki yarımadanın tümü;
Gelibolu Yarımadasında: Baklaburnu, Saros Burnu, Bolayır ve Soğluma ağzı (tüm bu yerler içeride kalmak üzere) çizgisinin güneyinde kalan Gelibolu Yarımadasının tümü.
13. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Barış Andlaşmasının onaylanmasına değin, Doğu Trakya’ya kuvvet geçirmemeği, orada bir ordu toplamamağı ve bulundurmamağı yükümlenir.
14. Bu Sözleşme, imzasından üç gün sonra, 14/15 Ekim 1922 gece yarısı yürürlüğe girecektir. Mudanya’da, Fransızca olarak, 11 Ekim 1922 günü imza edilmiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti adına
Ferik (Tümgeneral) İSMET Fransa adına: General CHARPY
İtalya adına: General MONBELLI
Büyük Britanya adına: General HARRINGTON
Yunan Hükümetinin, Mudanya Silah Bırakışımı Sözleşmesine katılmak üzere, Müttefik Devletlere 14 Ekim 1922 günü yaptığı açıklama (İstanbul)
Yunan Hükümeti, özellikle Doğu Trakya’daki Hıristiyan halkın varlığının ve mallarının korunması için verilen güvence ve süreler konusunda Mudanya’da Yunan Delegelerince yapılan açıklamanın göz önünde tutulması gerektiği düşüncesiyle, Hıristiyan halk yararına Müttefik Devletlerin insancıl duygularına son kez sığınırken, bu Devletlerin isteklerine uygun biçimde hareket etmek üzere, alınan kararlara razı olmağa ve 11 Ekim 1922 günü Mudanya’da imzalanan Silah Bırakışımı Sözleşmesine katılmağa zorunluk duyduğunu açıklar.
Büyükelçilerden
SINOPULOS
İsmet İnönü heykelinin bulunduğu Mudanya Mütarekesi Anıtı
Yahudi kökenli Avusturyalı-Amerikalı hukukçu Hans Kelsen doğdu. (Ölümü:19 Nisan 1973) Viyana Üniversitesi‘nde hukuk öğrenimi gördü ve 1906 yılında doktorasını aldı. 1919’da Viyana Üniversitesi’nde kamu hukuku ve idari hukukta profesör oldu. 1920 yılındaki yeni Avusturya Anayasası‘nın hazırlanmasında görev aldı. 1934’te Saf Hukuk Kuramı eseri ile ünlü oldu.
1918: Çekoslovakya’nın Bağımsızlığı
Çekoslovakya bağımsızlığını 1918 yılında ilan etti.
Mudanya Ateşkes Antlaşması, TBMM Hükümeti ile Müttefik Devletler arasında 11 Ekim 1922 tarihinde imzalandı. Doğu Trakya topraklarının Meriç nehrine kadar tahliyesi ve Yunan birliklerinin Edirne’den çıkmaları kararlaştırıldı. Askeri hareketlere son verilmesi ve Türkiye ordularının yeni yapılacak bir barış antlaşmasına kadar boğazların birkaç kilometre yakınında bekletilmeleri karara bağlandı.
“İcra Vekilleri Heyet-i Celilesinin 2626 Numaralı ve 11 Teşrinievvel 1341 Tarihli Resmi Merasimde Giyilecek Elbise ve Teferruatı Hakkında Talimatnamesi” yayınlandı.
1947: Hakaret Davası
Eski Milli Eğitim Bakan’ı Hasan Ali Yücel’in, Avukat Kenan Öner ve Yeni Sabah Yazı İşleri Müdürü Cemalettin Saraçoğlu’na açtığı hakaret davası sonuçlandı. Saraçoğlu beraat etti.
1952: İmran Öktem’in Yargıtay Başkanlığı
İmran Öktem, 11 Ekim 1952’de Yargıtay İkinci Başkanlığına seçildi. Recai Seçkin’den boşalan Yargıtay Birinci Başkanlığına ise 1 Mart 1966’da geldi. Görevini sürdürürken 1 Mayıs 1969 günü vefat etti.
Sırp hukukçu ve siyasetçi Vojislav Šešelj doğdu. Saraybosna Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. 1978’de yüksek lisans derecesi aldı. 26 Kasım 1979’da hukuk doktoru oldu. Sırp Radikal Partisi’ni kurdu. 1998-2000 yılları arasında Sırbistan başbakan yardımcısı olarak görev yaptı. Savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından yargılandı. Davası tartışmalarla gölgelendi, kendisini temsil etmesine izin verilene kadar yaklaşık bir ay açlık grevi yaptı. Yargıçlara ve mahkeme savcılarına düzenli olarak hakarette bulundu. Yargılamalar başladığında, koruma altındaki tanıkların kimliklerini ifşa etti. Mahkemeye saygısızlıktan üç kez cezalandırıldı. 31 Mart 2016’da ICTY(Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi) tarafından tüm suçlamalardan ilk derece mahkemesi kararıyla beraat etti. Beraat kararı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kurumu olan MICT savcıları tarafından temyiz edildi. 11 Nisan 2018’de Temyiz Dairesi, birinci derece mahkemesinin kararını kısmen bozdu. 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı, tutuklu kaldığı süre nedeniyle tekrar cezaevine girmedi.
Vojislav Šešelj
1967: 6. Filo İçin Dolmabahçe’de Eylem ve Açlık Grevi
ABD 6. Filo gemisini protesto için Dolmabahçe’de çadır kurup 5 saat açlık grevi yapan FKF’li yöneticilerden 4’ü Savcılığa sevk edildi.
1968: Selim Rauf Sarper’in Ölümü
Hukukçu, diplomat ve eski dışişleri bakanı Selim Rauf Sarper yaşamını yitirdi. (Doğumu: 14 Haziran 1899) Berlin Üniversitesi’nde başladığı hukuk eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Şark İstiklal Mahkemesi Zabıt Kâtipliği dahil çeşitli görevlerde bulundu. 1927 yılından itibaren Dışişleri Bakanlığı’nda görev aldı. Dış temsilciliklerde kâtiplik ve başkatiplik yaptı. Bükreş Büyükelçiliği Müsteşarlığından Basın ve Yayın Genel Müdürlüğüne getirildi. Moskova ve Roma’da büyükelçilik, Birleşmiş Milletler Türkiye Daimi Delegeliği NATO Konseyi Türkiye Daimi Temsilciliği Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreterliği yaptı. 27 Mayıs 1960’tan sonra Kurucu Meclis Bakanlar Kurulu Üyesi oldu. Cemal Gürsel hükûmetlerinde Dışişleri Bakanı olarak görev aldı. 1961 seçimlerinde CHP İstanbul Milletvekili seçilerek TBMM’de yer aldı. İsmet İnönü’nün koalisyon hükûmetinde de Dışişleri Bakanlığı görevini sürdürdü. 1965’te yeniden İstanbul Milletvekili seçildi. 11 Ekim 1968’de yaşamını yitirdi.
Hukukçu ve eski dışişleri bakanı Selim Rauf Sarper
1972: Siyasi Cezalar / Türk Solu Dergisi Davası
Türk Solu Dergisinin 16. sayısında yayınlanan ‘Devrimci Güçler’ başlıklı yazıdan dolayı açılan davada karar verildi. Mustafa İ. Gürkan ve Sorumlu Yönetmen Vahap Erdoğdu komünizm propagandasından 7.5 er yıl hapis ve 3’er yıl sürgün cezasına çarptırıldı.
1976: Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin Kapatılması
1773 sayılı kanunla kurulan DGM’ler, Anayasa Mahkemesinin, kanunu iptal etmesi üzerine 11 Ekim 1976’da kaldırıldı. Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), 1961 Anayasasında, 1699 Sayılı Kanunla yapılan değişiklik sonucunda 1973 yılında Türk Yargı Sistemine girmişti. 1980 Askeri darbesinden sonra yenden kuruldu.
Gazeteci Abdi İpekçi cinayeti zanlısı ülkücü Mehmet Ali Ağca ile suça iştirak etmekten sanık Yavuz Çaylan’ın yargılanmasına başlandı.
1979: MHP Hakkında Suç Duyuruları
İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı ise Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.
1980: MHP Liderine Tutuklama Kararı
Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, MHP lideri Alpaslan Türkeş ve MHP’li 28 yönetici ve eski milletvekili için tutuklama kararı aldı.
1982: TSİP Üyeleri Yargılanıyor
Kapatılan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin (TSİP) MYK üyesi, Sakarya/Karasu İlçe ve Sinop İl yöneticisi 9’u tutuklu 19 sanığın yargılanmasına başlandı. Dava, Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde idi.
1984: Türkiye-Avrupa Ekonomik Topluluğu İlişkileri
Avrupa Parlamentosu, Türkiye-Avrupa Ekonomik Topluluğu Karma Parlamento Komisyonu’nun yeniden kurulmasına karar verdi, fiili çalışmayı askıya aldı.
1997: Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisinin İlanı
Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, Bakan Temsilcilerinin 12 Şubat 2004 tarihinde yapılan 872. toplantısında kabul edildi. Tüm üye devletlere, 11 Ekim 1997 tarihinde Strazburg’da gerçekleşen 2. Devlet ve Hükumet Başkanları Zirvesi tarafından tekrar vurgulanan, çoğulcu demokrasi, insan haklarına saygı ve hukukun üstünlüğü temel ilkelerine bağlılık taahhütlerini hatırlattı.
10-11 Ekim 1997 tarihlerinde Strasbourg’da yapılan Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesinde “vatandaşların demokratik bir toplumdaki hak ve sorumluluklarla ilgili bilincinin yaygınlaştırılması amacıyla demokratik vatandaşlık eğitimi girişimi başlatmaya” karar verildi.
Senato’nun Savaş Yetkisi Kararı / Jimmy Carter’a Nobel Barış Ödülü
ABD’de Senato’nun, Başkan George W. Bush’a Birleşmiş Milletler onayı olmaksızın tek taraflı savaş açma yetkisi verdiği gün Nobel Barış Komitesi, 156 aday arasından, Bush’un Irak politikasını eleştiren ABD eski Başkanı Jimmy Carter’a Nobel Barış Ödülü verilmesini kararlaştırdı.
2008 – Jörg Haider’in Ölümü
Avusturyalı hukukçu ve politikacı Jörg Haider, bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Ocak 1950) Viyana Üniversitesi‘nde hukuk ve siyaset bilimi eğitimi aldı. 1974 yılında aynı üniversitede anayasa hukuku alanında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Nazi Partisine katıldı. Nazi Partisinin Avusturya’da yasaklanmasından sonra da partinin bir üyesi olarak kaldı.. FPÖ’de 14 yıl parti genel başkanı olarak görev aldı. Ayrıldıktan sonra partideki arkadaşları ve hükümetteki kadrosuyla BZÖ partisini kurdu. 2005’ten 2008’e kadar BZÖ genel başkanlığı yaptı. Karintiya bölgesinin ekonomik ve sosyal gelişimine büyük katkı sağladı. Jörg Haider, nazi dönemini öven, sağcı popülist söylemleriyle bilinmektedir.
Jörg Haider
2010 – HSYK Üyelerinin İstifası
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili Kadir Özbek, kendisi dahil yedi HSYK üyesinin istifa ettiğini kamuoyuna açıkladı. Gerekçe olarak, Kurul’un 17 Ağustos’tan beri fiilen çalıştırılmadığını ileri sürdü.
2011 – Yulya Timoşenko’ya Hapis Cezası
Ukrayna’daki Turuncu Devrim’in simge ismi ve eski Başbakanı Yulya Timoşenko, ülkesini Rusya ile yaptığı gaz anlaşmasında zarara uğrattığı gerekçesiyle 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
2012 – “Dünya Kız Çocukları Günü-Uluslararası Kız Çocukları Günü” kutlanmaya başlandı.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 19 Aralık 2011 tarihli toplantısında, “Kız çocuklarının çocuk haklarından eşit olarak yararlanmadığını, onlara verilecek her türlü desteğin kız çocuklarına karşı ayrımcılığı ve şiddeti önleyeceğini, onları güçlendireceğini ve bunun toplumsal açıdan yararını önemle vurgulayarak” 11 Ekim gününün “Dünya Kız Çocukları Günü” olarak kabul edilmesine oybirliğiyle karar vermişti. 2012 yılından beri 11 Ekim tarihi, kız çocuklarının eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, gelişim gibi haklarını eşit olarak kullanması ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılık ve şiddete son verilmesi çağrılarının yapıldığı bir gün olarak kutlanmaktadır.
İstanbul’da Semih Çelik tarafından 2 genç kızın öldürülmesi hakkında taciz içerikli paylaşımlar yaptığını belirlenen şüpheli E.S. yakalanarak önce gözaltına alındı, ardından çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimliği tarafından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama, suçu ve suçluyu övme ve kişinin huzur ve sükununu bozma” suçlarından tutuklanarak cezaevine gönderildi.
2024 – Adnan Oktar Suç Örgütü Davası
Adnan Oktar silahlı suç örgütü “güncel yapılanma” davasına devam edildi. İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden davada, avukatlar ve sosyal medya grubu üzerinden oluşturulduğu iddia edilen yapılanma yargılanıyor.2024İsrail ordusunun tarafından yapılan saldırılarda
2024- İsrail Saldırısı
Lübnan’da görev yapan Birleşmiş Milletler Barış Gücü‘ne (UNIFIL) ait bir gözlem noktası isabet aldı.
2024 – Küresel Açlık Endeksi
Küresel Açlık Endeksi‘ne(Welthunger-Index) açıklandı. Endekse göre dünyada 733 milyon insanın açlıktan etkileniyor. Kadınların ve kız çocuklarının ise açlıkla daha çok karşı karşıya kaldığı açıklandı.
2024 – Ayhan Bora Kaplan Davası
Ayhan Bora Kaplan suç örgütü davasına, Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. 14’ü tutuklu 61 kişinin yargılandığı davada duruşma savcısı esas hakkındaki mütalaasını açıkladı. Savcılık Kaplan için, ‘silahlı örgüt kurma ve yönetme’ suçlarından ağırlaştırılmış müebbet istedi. Diğer suçlardan ise 150 yıl hapis talep etti.
Kocaeli’nin İzmit ilçesinde abisinin boğazını keserek öldürdüğü iddiasıyla yargılanan sanık Mert P.’nin yargılanmasına Kocaeli 4. Ağır Ceza Mahkemesinde devam edildi. Abisinin kendisine 13 yaşından bu yana tecavüzde bulunduğunu iddia eden sanığa, tahrik ve iyi hal indirimi de uygulanarak “kasten öldürme” suçundan 15 yıl hapis cezası verildi.
2024 – Sahte Mehdi Operasyonunda Tutuklamalar
Sahte Mehdi ve müritleri, çıkar amaçlı suç örgütü kurma, nitelikli dolandırıcılık suçlamalarıyla ve şafak operasyonuyla gözaltına alınarak adliyeye sevk edildi. Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde mehdiliğini ilan eden Mustafa Çabuk’un da aralarında olduğu 21 kişi tutuklandı.
2024 – UNESCO’nun Yemen Çağrısı
UNESCO, Yemen’deki de facto otorite olan Ensarullah yetkililerinin, BM personeline uluslararası hukuk kapsamında tanınan statüyü çiğnememesini istedi. Yasadışı keyfi gözaltı ve tutuklamaların derhal ve koşulsuz olarak sonlandırılması çağrısını tekrarladı. Yemen’in başkenti Sana’da tutuklu bulun dört UNESCO personelinden biri 2021’den beri, ikincisi 2023’ten beri ve diğer ikisi ise 2024 Haziran’ında gözaltına alındı. Ayrıca, BM, uluslararası ve ulusal STK’lar, sivil toplum kuruluşları ve diplomatik misyonlardan yaklaşık 50 personel tutuklu bulunuyor.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan yargılanmakta olan Necmiye Birkoç’un duruşma gününde, 6 Şubat 2024’de, İstanbul Adalet Sarayı’ndaki polis kontrol noktasına DHKP-C silahlı terör örgütü tarafından silahlı saldırı düzenlenmiş, 1 vatandaş hayatını kaybetmiş, 3’ü polis 6 kişi yaralanmış, saldırıyı gerçekleştiren teröristler Emrah Yayla ve Pınar Birkoç öldürülmüştü. Olayla ilgili Necmiye Birkoç’un ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan 7 yıl 6 aydan 15 yıla kadar hapis talebiyle yargılanmasına İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşma ile başlandı. Mahkeme dosyanın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi dosyası ile birleştirilmesine karar verdi
2024 – Sırbistan ile Yapılan Antlaşma ve Protokoller
Türkiye ile Sırbistan arasında enerji, ticaret, teknoloji, spor, sosyal güvenlik, afet yönetimi ve medya alanlarının da içinde bulunduğu 11 işbirliği anlaşması imzalandı. Antlaşmalar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic’in huzurunda, Sırbistan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapıldı.
İmparator II. Theodosios tarafından mimar Ruffinos’a yeniden yaptırılan Ayasofya, 10 Ekim 415’te yeniden ibadete açıldı. 1453’te kiliseden camiye çevrildi. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra müze yapıldı. 24 Temmuz 2020‘de Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi adıyla camiye çevrildi.
680
İslam Peygamberinin torunu İmam Hüseyin, Kerbela’da başı kesilerek öldürüldü.
1837
Fransız filozof François Marie Charles Fourier yaşamını yitirdi. (7 Nisan 1772 – 10 Ekim 1837)
1858
Küba’da İspanyol İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık hareketi başladı.
1861
Norveç tarihindeki en önemli şahsiyetlerden biri olan, bilim insanı ve diplomat, 1922 yılı Nobel Barış Ödülü sahibi Fridtjof Nansen Oslo’da dünyaya geldi, Doğumu: (10 Ekim 1861 – Ölümü: 13 Mayıs 1930) Milletler Cemiyeti’ndeki çalışmaları ile öne çıkmıştır. 13 Mayıs 1930 tarihinde, evinde bir kalp krizi sonucu yaşamını yitirmiştir.
1903
Kadın hakları mücadelesinin dünyadaki ilk öncülerinden Emmeline Pankhurst, İngiltere’de kadınların kurtuluşu mücadelesini yürütmek üzere Kadının Sosyal ve Politik Birliğini kurdu..
1932
Fransız yargıç Pierre Bézard dünyaya geldi. (Doğumu. 10 Ekim 1932, Ho Chi Minh Kenti- Ölümü: 29 Nisan 2021, Asnières-sur-Seine, Fransa) Hukuk doktorasını Poitiers’de yaptı.1959 yılında stajyer avukat olarak mesleğe başladı. 1964’te Limoges hakim yardımcısı olarak hakimlik mesleğine başladı. 1966 yılından itibaren Adalet Bakanlığı’nda uzun yıllar görev aldı. 1982 yılında Paris Asliye Hukuk Mahkemesi’nde başsavcı yardımcısı oldu. 1986 yılında Yargıtay üyeliğine atandı. Ayrıca Ulusal Yargı Okulu’nun (ENM) jürisine başkanlık yaptı. 1988 yılında Paris Asliye Hukuk Mahkemesi Başsavcısı oldu. 1990 yılında Yargıtay üyeliğine döndü. 1991-1999 yılları arasında Yargıtay ticaret dairesi başkanlığı görevinde bulundu. 1990’lardan itibaren Vietnam Hükûmeti tarafından ülkenin ticaret kanunu ile medeni kanununu yazmakla görevlendirildi. 999 yılında emekli oldu. 29 Nisan 2021’de yaşamını yitirdi
1938
Çekoslovakya Hükûmeti, Münih Antlaşması gereğince Südetler bölgesini Almanya’ya devretti.
1945
4Nazi katliamı: 800 Çingene çocuk sistematik bir şekilde Auschwitz kampında öldürüldü.
1945
44 – Nazi katliamı: 800 Çingene çocuk sistematik bir şekilde Auschwitz kampında öldürüldü.
1964
Hukukçu ve siyasetçi Cemil Sait Barlas hayatını kaybetti. (Doğumu: 1905 ) İstanbul ve Almanya Heidelberg Hukuk Fakülteleri’ni bitirdi. Hukuk Doktoru derecesi aldı. Etibank Hukuk Müşavirliği, İstanbul Asliye Mahkemesi Azalığı, VII. ve VIII. Dönem Gaziantep Milletvekilliği, Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilciliği ile Ticaret, Ekonomi ve Devlet Bakanlıkları yaptı. 10 Ekim 1964’te Adapazarı yakınlarında geçirdiği trafik kazası sonucu öldü.
1966
‘Yazacağım’ adlı kitabındaki şiirlerde komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla 130 gündür cezaevinde bulunan Aşık İhsani tahliye edildi.
1970
İngiliz sömürgesi altında olan Fiji bağımsızlığını ilan etti.
1974
ABD Senatosu, Türkiye’ye askeri yardımın kesilmesini öngören kanun teklifini kabul etti. Teklifin ihracat ve ithalat bankasının Türkiye’ye kredi açmamasını öngören ikinci maddesi ise ortak komisyonda reddedildi.
1975
Papua Yeni Gine, Birleşmiş Milletler’e üye oldu.
1976
Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin hukuki varlığı Anayasa Mahkemesi kararıyla resmen sona erdi. Mahkemeler 12 Eylül Darbesi sonrası yeniden açıldı.
Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Dikkate Alacağı ve Uyacağı Hususlar” başlıklı emrini yayımladı.
1982
Auschwitz toplama kampında tanımadığı bir siyasi tutuklu yerine ceza almaya gönüllü olarak hayatını yitiren rahip Maximilian Kolbe, aziz ilan edildi.
1984
Mahkumiyet kararları Askeri Yargıtay tarafından eksik soruşturmadan dolayı bozulan Barış Derneği sanıkları yeniden yargılanmaya başlandı.
1984
Mahkumiyet kararları Askeri Yargıtay tarafından eksik soruşturmadan dolayı bozulan Barış Derneği sanıkları yeniden yargılanmaya başlandı.
1989
İstanbul’da cezaevlerindeki açlık grevini desteklemek amacıyla siyah elbiselerle yürüyen kadınlar tutuklandı.
1989
Komünizm propagandası yapmaktan 1 yıldır yargılanan lise öğrencisi M.Ç. özel kasıt yokluğu gerekçesiyle beraat etti.
2001
Hükümet TBMM’den dışarı asker gönderme ve yabancı askeri kabul etme yetkisi aldı. Yetkinin, gereği, kapsamı, sınırı, zamanı ve süresi Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek.
2002
ABD Kongresi’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi, Başkan George W. Bush’a Irak’la savaş yetkisi veren yasa tasarısını kabul etti.
2004
Suudi Arabistan yönetimi, ramazan ayı boyunca oruç tutulan saatlerde yabancıların kamuya açık yerlerde yemek yemesi ve sigara içmesini yasakladı.
2005
Angela Merkel Almanya’nın ilk kadın başbakanı oldu.
2007
Karadeniz ile Baltık Denizi’ni bağlayan petrol boru hattı anlaşması Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna, Polonya ve Litvanya bakanları tarafından imzalandı.
2009
Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleştirilmesi ve iki ülke arasındaki Akyaka Sınır Kapısı’nın açılmasına dair protokol, iki ülkenin dışişleri bakanları Ahmet Davutoğlu ve Eduard Nalbantyan tarafından İsviçre’nin Zürih kentinde imzalandı.
2013
Hukukçu ve siyasetçi Nevzat Kösoğlu hayatını kaybetti. (Doğumu: 7 Ekim 1940), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü mezunudur. Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı başkanlığı görevinde bulundu. Ankara’da ‘Babıalide Sabah’ adlı gazetede gazeteci olarak çalıştı. Avukatlık mesleğinin yanı sıra ‘Söğüt Dergisini’ çıkardı ve ‘Ötüken’ yayınevinin kurucularından oldu. 1974 senesinde genel sekreter yardımcısı olarak MHP’de resmen görev aldı. 1977’de aynı partiden Erzurum milletvekili olarak seçildi. 12 Eylül 1980 İhtilali’nden sonra 1.5 yıl hapishanede yattı. Çıktıktan sonra fiili siyasetle artık ilgilenmedi.
2016
Rusya doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan ‘Türk Akımı Doğalgaz Boru Hattı Projesi’ için hükümetler arası anlaşma imzalandı.
2017
15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı gece İstanbul Büyükşehir Belediyesi Lojistik Destek Merkezi ve Arıcılar Camisi’nin işgal edilmesine ilişkin 7 tutuklu sanık hakkında karar açıklandı. 5 tutuklu sanık ağırlaştırılmış müebbet ve ayrı ayrı 200’er yıl hapis cezası, 2 sanık müebbet ve 166’şar yıl 8’er ay hapis cezasına çarptırıldı. Antalya’da, FETÖ’ye yönelik soruşturma kapsamında gözaltında olan Burdur eski valisi Hasan Kürklü tutuklandı.
Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından 1 Şubat 1995 tarihinde kabul edilmiştir.
Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme
Avrupa Konseyine üye Devletler ile bu çerçeve Sözleşmeyi imzalayan diğer Devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacının, üyeleri arasında, ortak mirasları olan idealleri ve prensipleri korumak ve gerçekleştirmek için daha yoğun bir birlik meydana getirmek olduğunu dikkate alarak;
Bu amacın yerine getirilmesi için izlenebilecek metotlardan birinin insan haklarını ve temel özgürlükleri korumak ve daha fazla gerçekleştirmek olduğunu dikkate alarak;
Avrupa Konseyine üye Devletlerin, 9 Ekim 1993 tarihinde Viyana’da kabul edilen Devlet ve Hükümet Başkanları Bildirisi’ni izlemeyi arzu ederek;
Kendi ülkeleri içindeki ulusal azınlıkların varlığını korumaya karar vererek;
Avrupa tarihinde yaşanan felaketlerin, bu kıtadaki istikrar, demokratik güvenlik ve barış için ulusal azınlıkların korunmasının temel bir unsur olduğunu gösterdiğini dikkate alarak;
Çoğulcu ve gerçek bir demokratik toplumun, ulusal bir azınlığa mensup olan kimselerin sadece etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerine saygı göstermekle kalmayıp, ama aynı zamanda bu kimliklerini ifade edebilmeleri, korumaları ve geliştirmeleri için gerekli şartları yaratması gerektiğini dikkate alarak;
Kültürel çeşitliliğin bölünme değil toplumların zenginliği için bir kaynak ve faktör olabilmesi için, hoşgörü ve diyalog ortamının yaratılmasının gerekli olduğunu dikkate alarak;
Hoşgörülü ve zengin bir Avrupa’yı gerçekleştirmenin, sadece Devletler arasındaki işbirliğine değil, ama aynı zamanda Devletlerin anayasalarına ve ülke bütünlüğüne zarar vermeksizin yerel ve bölgesel makamlar arasında sınır ötesi işbirliğine de dayandığını dikkate alarak;
İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’yi ve Protokollerini göz önünde tutarak;
Birleşmiş Milletler sözleşmeleri ve bildirileri ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı belgelerinden özellikle 29 Haziran 1990 tarihli Kopenhag Belgesi’nde ulusal azınlıkların korunması ile ilgili taahhütleri göz önünde tutarak;
Üye Devletlerde ve bu belgeye Taraf olabilecek diğer Devletlerde ulusal azınlıkların ve bu azınlıklara mensup olan kişilerin haklarının ve özgürlüklerinin hukukun üstünlüğüne, ülke bütünlüğüne ve devletlerin ulusal egemenliğe saygı göstererek etkili bir biçimde korunmasını sağlamak üzere, uygun davranılması gereken prensipleri ve yükümlülükleri tanımlamaya karar vererek,
Bu çerçeve Sözleşmede düzenlenen prensipleri ulusal mevzuat yoluyla ve gerekli siyasi kararlar vasıtasıyla uygulamayı karar altına alarak,
Aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:
Birinci Bölüm
Madde 1
Ulusal azınlıkların ve bu azınlıklara mensup olan kişilerin hak ve özgürlüklerinin korunması, insan hakları korunmasının bütünleyici bir parçasını oluşturur ve uluslararası işbirliği kapsamına girer.
Madde 2
Bu çerçeve Sözleşme’nin hükümleri iyi niyetle; anlayış ve hoşgörü ruhu içinde ve iyi komşuluk, dostane ilişkiler ve Devletler arasında işbirliği prensiplerine uygun olarak uygulanır.
Madde 3
Bir ulusal azınlığa mensup olan kişi, ulusal azınlığa mensup muamelesi görmeyi veya görmemeyi serbestçe seçme hakkına sahip olup, yaptığı seçimden ötürü veya bu seçimle bağlantılı olarak haklarını kullanması nedeniyle bir dezavantajla karşılaşmaz.
Ulusal azınlığa mensup olan kişiler,; bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerden doğan hakları ve özgürlükleri tek başlarına veya başkalarıyla birlikte kullanabilir ve bunlardan yararlanabilir.
İkinci Bölüm
Madde 4
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin hukuk önünde eşitlik ve hukukun korunmasından eşit olarak yararlanma haklarını güvence altına almayı taahhüt eder. Bu konuda ulusal azınlığa mensup olmaya dayanan her türlü ayrımcılık yasaklanır.
Taraf Devletler, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yaşamın her alanında, ulusal azınlığa mensup olanlar ile çoğunluğu mensup olanlar arasında tam ve etkili bir eşitlik sağlamak için gerekli ve yeterli tedbirleri almayı taahhüt eder. Devletler bu konuda tedbir alırken, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin özel şartlarını dikkate alır.
İkinci fıkra gereğince alınan tedbirler, ayrımcılık niteliğinde tasarruflar sayılmaz.
Madde 5
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin sahip oldukları kültürlerini korumaları ve geliştirmeleri ve dinleri, dilleri, gelenekleri ve kültürel mirasları gibi kimliklerinin temel unsurlarını sürdürmeleri için gerekli şartları sağlamayı taahhüt eder.
Taraf Devletlerin, ulusal azınlıkları toplumun geneli ile bütünleştirme politikaları gereğince aldıkları tedbirler saklı kalmak kaydıyla, bu kişilerin iradeleri hilafına onları asimile etmeyi amaçlayan politika ve uygulamalardan kaçınır ve asimilasyonu amaçlayan tasarruflara bu kişileri karşı korur.
Madde 6
Taraf Devletler, kendi ülkeleri üzerinde yaşayanların etnik, kültürel, dilsel, dinsel kimlikleri ne olursa olsun, bu kişiler arasında özellikle eğitim, kültür ve kitle iletişim alanında bir hoşgörü ve kültürler arası diyalog ortamı kurulmasını teşvik eder ve karşılıklı saygı ve anlayışı ve işbirliğini geliştirmek için etkili tedbirler alır.
Taraf Devletler, etnik, kültürel, dilsel veya dinsel kimlikleri nedeniyle ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet tehditlerine veya eylemlerine maruz kalabilecek kişileri korumak için gerekli tedbirleri almayı taahhüt eder.
Madde 7
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin barışçıl bir biçimde toplanma özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne saygı gösterilmesini sağlar.
Madde 8
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin dinini veya inancını açığa vurma ve dinsel kurumlar, teşkilatlar ve örgütler kurma hakkını tanımayı taahhüt eder.
Madde 9
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin ifade özgürlüğü hakkını, fikirlere sahip olmayı ve kamu makamlarının bir müdahalesiyle karşılaşmaksızın ve ulusal sınırlarla kısıtlanmaksızın azınlık dilinde haber ve düşünceleri edinme ve ulaştırma özgürlüğünü de içerecek şekilde tanımayı taahhüt eder. Taraf Devletler kendi hukuk sistemleri içinde, bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin iletişim araçlarına ulaşmada ayrımcılığa maruz kalmamalarını sağlar.
Birinci fıkra Taraf Devletlerin radyo ve televizyon yayıncılığı, veya sinema girişimciliği için ayrımcılık yapmadan ve objektif ölçülere dayanan bir ruhsat alma şartı getirmesini engellemez.
Taraf Devletler azınlıklara mensup olan kişiler tarafından yazılı iletişim araçları kurulmasını ve kullanılmasını engellemez. Taraf Devletler, birinci fıkra hükümlerini dikkate alarak, radyo ve televizyon yayıncılığının hukuki çerçevesi içinde, ulusal azınlıklara mensup olan kişilere mümkün olduğu kadar kendilerine ait iletişim araçları kurma ve kullanma imkanı verilmesini sağlar.
Taraf Devletler kendi hukuk sistemleri içinde, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin iletişim araçlarına ulaşmalarını kolaylaştırmak ve hoşgörüyü geliştirmek ve kültürel çoğulcuğa imkan sağlamak için gerekli tedbirleri alır.
Madde 10
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan herkesin, azınlık dilini özel olarak ve aleni bir biçimde; sözlü veya yazılı olarak kullanma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt eder.
Ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin geleneksel olarak yaşadıkları veya çok sayıda bulundukları yerlerde, bu kişilerin talep etmeleri ve böyle bir talebin gerçek bir ihtiyacı yansıtması halinde, Taraf Devletler, azınlığa mensup olan kişiler ile idari makamlar arasında mümkün olduğu kadar azınlık dilinin kullanılmasına imkan verecek şartları sağlamak için çaba gösterir.
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan herkesin gözaltına alınmasının nedenleri ile kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebepleri hakkında anlayabileceği bir dilde derhal bilgilendirilme ve kendisini bu dilde savunma, gerektiği takdirde bir çevirmenin yardımından ücretsiz olarak yararlanma hakkını güvence altına almayı taahhüt eder.
Madde 11
Taraf Devletler, ulusal bir azınlığa mensup olan herkesin, azınlık dilinde adını ve soyadını (aile adını) kullanma ve hukuk düzeninde öngörülen uyarlamalara uygun olarak bunun resmen tanınmasını isteme hakkını tanımayı taahhüt eder.
Taraf Devletler, ulusal bir azınlığa mensup olan kişinin, kendi azınlık dilindeki imzasını, yazısını ve herkes tarafından görülebilir nitelikteki diğer bir özel bilgiyi kullanma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt eder.
Bir ulusal azınlığa mensup olan çok sayıda kişinin geleneksel olarak yaşadıkları yerlerde, Taraf Devletler kendi hukuk sistemleri içinde, gerektiği takdirde diğer Devletlerle anlaşmalar da yaparak ve özel koşulları dikkate alarak, geleneksel yerel adları, sokak adları ve halkın kullandığı diğer coğrafi bölge adları, bu tür adların azınlık dilinde kullanılması için yeterli talep olduğunda, bunların azınlık dilinde de kullanılması için çaba gösterir.
Madde 12
Taraf Devletler, gerektiği takdirde kendi ülkelerindeki ulusal azınlıkların ve çoğunluğun kültürü, tarihi, dili ve dini hakkındaki bilgileri geliştirmek için, eğitim ve araştırma alanlarında tedbirler alır.
Taraf Devletler bu bağlamda, başka imkanlarla birlikte, öğretmenlerin eğitimi ve ders kitaplarının edinilmesi için yeterli imkanlar sağlar, ve farklı kültürlerden olan öğretmelerin ve öğrencilerin ilişki kurmalarını kolaylaştırır.
Taraf Devletler ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin her düzeyde eğitim alabilmeleri için eşit fırsatlar yaratmayı taahhüt eder.
Madde 13
Taraf Devletler, kendilerinin eğitim sistemlerinin içinde; bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin kendi özel eğitim ve öğretim kurumlarını kurma ve işletme haklarını tanır.
Bu hakkın kullanılması, Taraf Devletler bakımından her hangi bir mali yükümlülük doğurmaz.
Madde 14
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan herkesin kendi azınlık dilini öğrenme hakkını tanımayı taahhüt eder.
Ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin geleneksel olarak yaşadıkları veya çok sayıda bulundukları yerlerde yeterli talep olması halinde, Taraf Devletler kendi eğitim sistemleri içinde mümkün olduğu kadar, bu azınlıklara mensup olan kişilerin azınlık dilinin öğrenmeleri veya bu dilde eğitim almaları için yeterli imkanlara sahip olmalarını sağlamak üzere çaba gösterir.
Bu maddenin ikinci fıkrası, resmi dilin öğretilmesini veya bu dilde eğitim verilmesini engellemeyecek şekilde uygulanır.
Madde 15
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin, kültürel, sosyal ve ekonomik yaşama ve özellikle kendilerini ilgilendiren kamusal işlere etkili bir biçimde katılmaları için gerekli şartları yaratır.
Madde 16
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup kişiler tarafından yerleşilmiş olan bölgelerde nüfus oranını değiştiren ve bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerden kaynaklanan hakları ve özgürlükleri kısıtlamayı amaçlayan tedbirler almaktan kaçınır.
Madde 17
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin, diğer Devletlerde hukuka uygun olarak yaşayan ve özellikle etnik, kültürel, dilsel veya dinsel kimliği veya ortak bir mirası paylaştıkları kişilerle özgürce ve barışçıl nitelikte sınır ötesi ilişkiler kurma ve sürdürme haklarına müdahale etmemeyi taahhüt eder.
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde hükümet dışı örgütlerin faaliyetlerine katılma haklarına müdahale etmemeyi taahhüt eder.
Madde 18
Taraf Devletler gerektiği takdirde, ilgili ulusal azınlıklara mensup kişilerin korunmasını sağlamak için diğer Devletlerle ve özellikle komşu Devletlerle iki taraflı ve çok taraflı anlaşmalar yapmak üzere çaba gösterir.
Taraf Devletler gerektiğinde, sınır ötesi işbirliği yapılmasını teşvik etmek için tedbirler alır.
Madde 19
Taraf Devletler bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensipleri, gerektiği takdire sadece sözü edilen prensiplerden kaynaklanan haklar ve özgürlüklerle ilgili oldukları ölçüde uluslararası hukuk belgelerinde ve özellikle İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya dair Sözleşme’de belirtilen sınırlamaları, kısıtlamaları ve yükümlülük azaltmaları yaparak, saygı göstermeyi ve uygulamayı taahhüt eder.
Üçüncü Bölüm
Madde 20
Bir ulusal azınlığa mensup olan kişiler bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerden kaynaklanan hakları ve özgürlükleri kullanırken, ulusal mevzuata ve başkalarının haklarına ve özellikle çoğunluğa veya diğer azınlıklara mensup olan kişilerin haklarına saygı gösterirler.
Madde 21
Bu çerçeve Sözleşmedeki hiç bir hüküm, uluslararası hukukun temel prensiplerine ve özellikle Devletin egemen eşitliğine, ülke bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına aykırı faaliyetlere girişme veya bu yönde bir eylemde bulunma hakkı verdiği anlamı çıkaracak şekilde yorumlanamaz.
Madde 22
Bu çerçeve Sözleşmedeki hiç bir hüküm, bir Sözleşmeci Taraf Devletin kendi yasalarında veya bu Devletin taraf olduğu bir anlaşmada güvence altına alınan insan haklarını ve temel özgürlükleri kısıtlayacak veya bu haklara karşı yükümlülük azaltacak şekilde yorumlamaz.
Madde 23
Bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerden çıkan haklar ve özgürlükler; [ Avrupa] İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’nin veya Protokollerin benzer hükümlerinin konusuna girdiği ölçüde; bu çerçeve Sözleşmedeki haklar İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne uygun olacak tarzda anlaşılır.
Dördüncü Bölüm
Madde 24
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, bu çerçeve Sözleşmenin, Sözleşmeci Devletler tarafından uygulanmasını izler.
Avrupa Konseyi üyesi olmayan Taraf Devletler, belirlenecek usullere göre uygulama mekanizmasına katılırlar.
Madde 25
Bir Sözleşmeci Devlet bakımından bu çerçeve Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıllık bir dönem içinde bu Devlet; çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerin uygulanmasını sağlamak için aldığı yasal ve diğer tedbirler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tam bir bilgi iletir.
Bundan sonra her Taraf Devlet, düzenli aralıklarla ve Bakanlar Komitesi ne zaman isterse; bu çerçeve Sözleşmenin uygulanması ile ilgili daha fazla bilgiyi Genel Sekretere iletir.
Genel Sekreter bu maddeye gereğince aldığı bilgileri Bakanlar Komitesine gönderir.
Madde 26
Bakanlar Komitesi, Sözleşmeci Devletlerin bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerin uygulanmasını sağlamak için aldıkları tedbirlerin yeterli olup olmadığını değerlendirirken; bir danışma komitesinin yardımından yararlanır; bu komite, ulusal azınlıkların korunması alanında tanınmış uzmanlardan oluşur.
Bu danışma komitesinin oluşumu ve çalışma usulü; bu çerçeve Sözleşmesinin yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıllık bir dönem içinde Bakanlar Komitesi tarafından belirlenir.
Beşinci Bölüm
Madde 27
Bu çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyine üye Devletlerin imzasına açıktır. Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar, Bakanlar Komitesi tarafından imzaya davet edilen Devletlerin de imzasına açıktır. Sözleşme onaya, kabule veya uygun bulmaya tabidir. Onay, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Madde 28
Bu çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi Devletlerden on iki tanesinin yirmi yedinci madde hükümlerine göre; bu Sözleşmeyle bağlanma iradelerini açıklamalarından itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Bundan sonra bu Sözleşmeyle bağlanma iradesini açıklayan üye Devletler bakımından bu çerçeve Sözleşme; onay, kabul veya uygun bulma belgelerini tevdi etmelerinden itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 29
Bu çerçeve Sözleşmenin yürürlüğe girmesinin ardından Bakanlar Komitesi; Sözleşmeci Devletlerle istişarede bulunduktan sonra Avrupa Konseyi Statüsü’nün yirminci maddesinin d) bendinde öngörülen çoğunluğa göre alınacak bir kararla; Sözleşmenin yirmi yedinci maddesine göre imzaya davet edilip de henüz imzalamamış bulunan Avrupa Konseyine üye olmayan Devletler ile diğer üye olmayan Devletleri bu Sözleşmeye katılmaya davet edebilir.
Katılan Devlet bakımından bu çerçeve Sözleşme; Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine katılma belgesini tevdi etme tarihinden itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 30
Bir Devlet, Sözleşmeyi imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesini tevdi ederken; uluslararası ilişkiler bakımından sorumlu olduğu ülke veya ülkelerden hangisi için bu Sözleşmenin uygulanacağını belirtebilir.
Bir Devlet daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir bildirimle; bu çerçeve Sözleşmenin bildirimde belirttiği diğer ülkelerde de uygulanacağını bildirebilir. Bu ülkeler bakımından çerçeve Sözleşme; Genel Sekreter tarafından böyle bir bildiriminde aldığı tarihten itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Önceki iki fıkraya göre ülke bakımından yapılan bir bildirim, Genel Sekretere hitaben gönderilecek bir tebliğ ile geri alınabilir. Bu geri alma tebliği, Genel Sekreterin bu tebliği aldığı tarihten itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 31
Bir Taraf Devlet her hangi bir zamanda, Genel Sekreter hitaben göndereceği bir bildirimle; bu çerçeve Sözleşmeden çıktığını bildirebilir.
Böyle bir çıkma bildirimi; Genel Sekreterin bu bildirimi aldığı tarihten itibaren altı ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 32
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konseye üye Devletlere, diğer imzacı Devletler ile bu çerçeve Sözleşmeye katılan bir Devlete aşağıdaki konuları bildirir.
a) Bir imzayı;
b) Bir onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdi edilmesini;
c) Yirmi sekiz, yirmi dokuz ve otuzuncu maddelere göre bu çerçeve Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihi;
d) Bu çerçeve Sözleşme ile ilgili başka her hangi bir tasarrufu, bildirimi veya tebliği.
Aşağıda imzası bulunanlar, usulüne göre yetkilendirilmiş olarak, tanıkların huzurunda bu belgeyi imzalamışlardır.
1 Şubat 1995 tarihinde Strasbourg’ta her ikisi de aynı ölçüde geçerli olmak üzere; İngilizce ve Fransızca olarak düzenlenen bu metin tek bir kopya halinde Avrupa Konseyi arşivinde saklanır.
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri bu metnin onaylı birer örneğini Avrupa Konseyine üye her Devlete ve bu çerçeve Sözleşmeyi imzalamaya ve katılmaya davet edilen Devletlere gönderir.
Hasan Fehmi Kokay,1875 yılında Denizli Babadağı’nda doğdu. İlk ve orta öğrenimini Trabzon Rüştiyesi ve Mülki İdadisinde tamamladı. 10 Ağustos 1898’de de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden (Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne – İstanbul Hukuk Mektebi) mezun oldu.
Sırasıyla. Çorum, Niğde, Perşembe Savcı Yardımcılıkları görevlerinden sonra İzmir Bidayet Mahkemesi Başkanlığına atanmıştır. Sonrasında Halep İstinaf Savcılığı, Bursa İstinaf Mahkemesi Başkanlığı yapmıştır. İstanbul’daki Damat Ferit Hükümeti tarafından isteğine bakılmaksızın zorla Kastamonu’ya atanması nedeniyle hakimlikten çekilmiş, bir süre Bursa’da avukatlık yapmıştır. Bursa’dan 1920’de milletvekili seçilmiş ve bu görevini sürdürdüğü sırada Sivas Temyiz Heyeti Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmıştır. 1921’de görevi Ceza Dairesi Başkanlığına çevrilmiştir. Kendisine 1.Başkanlık görevinin hangi tarihte verildiği konusunda kesin sonuç veren resmi nitelikte yazılı belge yoktur. Ancak 1921 tarihinde izin uzatım isteğini kapsayan telgrafı “Temyiz Reisi Evveli Hasan Fehmi” imzası ile göndermiştir. Hasan Fehmi Bey 14 Kasım 1922′ de Sivas Hükümet Konağında bulunan makam odasında vefat etmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun - 1983
Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 16 Haziran 1983 tarihinde kabul edilen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile kurulmuştur. Kanun, Resmî Gazetenin 18 Haziran 1983 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 1973 yılında ilk kez 1773 Sayılı Kanun ile kurulmuş ancak Anayasa Mahkemesi tarafından 11 Ekim 1976’da kaldırılmış; 1983 yılında 2845 Sayılı Kanun ile yeniden kurulmuştur. Kurulan bu mahkemeler 1 Nisan 1984 tarihinde göreve başlamış ve 2004 yılına kadar görevine devam etmiştir.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]
KANUNUN GENEL GEREKÇESİ
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 143 üncü maddesinde «Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulur. Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan iki asıl ve iki yedek üye ile bir savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur. Başkan, bir asıl ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından; bir asıl bir yedek üye, birinci sınıf askerî hâkimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askerî hâkimler arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır. Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkan, üye ve yedek üyeleri ile savcı ve savcı yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin işleyişi, görev ve yetkileri ve yargılama usulleri ile ilgili diğer hükümler, kanunda gösterilir. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yargı çevresine giren bölgelerde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde, bu bölgelerle sınırlı olmak üzere kanunla belirlenen esaslara göre Devlet Güvenlik Mahkemesi, Sıkıyönetim Askerî Mahkemesine dönüştürülebilir.» hükmü yer almaktadır.
Maddenin gerekçesinde, «Devlet Güvenlik Mahkemelerine hasredilen bu madde 1961 Anayasasının 136ncı maddesinden alınmıştır. Duruşma yapıp hüküm veren hâkim sayısı üçe indirilmek suretiyle de diğer mahkemelerle ahenkli bir hale getirilmiştir. Hâkim ve savcıların atanmaları, hükümlerinin temyiz merciinde olduğu gibi farklar kaldırılmış ve böylece tabiî hâkim ilkesine uygun olmadığı yolundaki iddialara yer verilmemesine dikkat edilmiştir.» 1961 Anayasasının 136ncı maddesinde, mahkemelerin kuruluşuna ilişkin hükümler mevcuttur. Bu madde 1699 sayılı Kanunla değiştirilmiş ve maddeye 2, 3, 4, 5 ve 6 ncı fıkralar eklenmiştir.
Daha sonra ise Anayasa gereği Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 1773 sayılı Kanun yürürlüğe girmiş, ancak Anayasa Mahkemesinin 11.10.1975 tarihli ve 15380 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan kararı ile iptal edilmiştir. Genel mahkemeler arasında yeri, bir Anayasal müessese olarak tayin ve tespit edilen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluş nedenleri 1699 sayılı Kanunun gerekçesinde açıklanmıştır. Burada; «Bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de son yıllarda yeni suç ve suçluluk kavramları ortaya çıkmış dolayısıyla suçluların ve suçların kovuşturulması için yeni usuller aranması ve bulunması zorunlu hale gelmiştir, özellikle (Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devlet güvenliğini ilgilendiren) suçların kovuşturulmasında ve yargılanmasında, gerek ceza müessiriyetini artırmak için süratli yargılamayı sağlamak ve gerekse özellik arz eden bu suçların, ihtisaslaşmış mahkemelerde görülmesini mümkün kılmak için «Devlet Güvenlik Mahkemeleri» kurulması faydalı görülmüştür.
1961 Anayasasında yer alan hüküm ile 2709 sayılı Anayasada mevcut 143 üncü madde mukayese edildiğinde bir takım farklılıklar bulunduğu görülecektir. Şöyle ki:
1. Her Devlet Güvenlik Mahkemesi bir Başkan, dört üye ile iki yedek üyeden kurulurken, bu mahkemeler bugün bir Başkan, iki asıl, iki yedek üyeden kurulmaktadır. Başkan ve bir asıl bir yedek üye birinci sınıfa ayrılmış adlî yargı hâkim ve savcıları arasından; bir asıl bir yedek üye ise birinci sınıf askerî hâkimler arasından atanacaktır. Millî Güvenlik Konseyi (S. Sayısı : 610)
2. Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde kurulacak Cumhuriyet savcılığı teşkilâtında bir farklılık bulunmamaktadır. Cumhuriyet savcısı birinci sınıfa ayrıl niş adlî yargı Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet savcı yardımcıları ise adlî yargı savcıları ile askerî hâkimler arasından yetkili organlarca atanacaklardır.
3. 1961 Anayasasında yer alan hükme göre Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığı, üyeliği yedek üyeliği, savcılığı ve savcı yardımcılığı atanmalarında Bakanlar Kurulunca her boş yer için bir misli aday gösterilerek; Bakan, asıl ve yedek hâkim üyeler Yüksek Hâkimler Kurulunca; savcı ve yardımcıları Yüksek Savcılar Kurulunca; askerî hâkimlerden atanacak üye, yedek üye ve savcı yardımcıları ise özel kanunlarda gösterilen usule göre atanırken; 143 üncü maddeye göre Bakanlar Kurulu aday göstermesi söz konusu olmadan hâkim ve savcıların atanmaları doğrudan doğruya Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, askerî hâkimlerden atanacak üye, yedek üye ve savcı yardımcıları ise özel kanunlarda gösterilen usule göre, atanacaklardır. Bu suretle iptal edilen 1773 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kanununda büyük tenkit mevzuu olan ve tabiî hâkim ilkesine aykırı düştüğü ileri sürülen bir husus, yeni düzenlenen 143 üncü madde ile giderilmiş ve mahkemelerde görev alacak hâkim ve savcıların atanması genel hükümlere tabi kılınmıştır.
4. 1961 Anayasası ve buna uygun çıkarılan 1773 sayılı Kanunda Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkan, üye, savcı ve savcı yardımcıları üç yıl için atanacakları, bu süre içinde aslî görevleri ile ilişkileri kesilerek görev yapacakları ve sürenin bitiminde yeniden atanmalarının mümkün olduğu belirtilmişken, yeni Anayasada ve buna uygun olarak düzenlenen tasarıda bu müddet dört yıla çıkarılmıştır.
5. 1773 sayılı Kanunda Devlet Güvenlik Mahkemelerinden verilen kararların temyiz mercii, Yargıtay’da yalnız bu mahkemelerin kararlarını incelemek üzere kurulan özel bir daireye verilmişken, hazırlanan yeni tasarıda ihtisaslaşma esas alınmış ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinden verilen kararların temyiz mercii Yargıtay olarak bırakılmasına rağmen, davaların mahiyetine göre farklı dairelerde inceleme yoluna gidilmiştir.
Anayasanın 143 üncü maddesine göre düzenlenen tasarı dört bölümden ibarettir. Birinci bölümde Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve yetkileri, ikinci bölümde görevleri, üçüncü bölümde yargılama usulleri, dördüncü bölümde ise çeşitli hükümler yer almaktadır.[/box]
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun – 1983
BİRİNCİ BÖLÜM
Kuruluş ve Yetki Kuruluş
MADDE 1
Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara ilişkin davalara bakmak üzere; Ankara, Diyarbakır, Erzincan, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya ve Malatya il merkezlerinde, bu illerin adlarıyla anılan Devlet güvenlik mahkemeleri kurulmuştur.
Mahkemelerin yargı çevresi
MADDE 2
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi: Ankara, Amasya, Bolu, Çankırı, Çorum, Kastamonu, Samsun, Sinop, Zonguldak;
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : Diyarbakır, Bitlis, Hakkâri, Mardin, Sürt, Urfa, Van;
Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : Erzincan, Ağrı, Artvin, Bingöl, Elâzığ, Erzurum, Giresun, Gümüşhane, Kars, Muş, Ordu, Rize, Trabzon, Tunceli;
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : İstanbul, Balıkesir, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Edirne, Kırklareli, Kocaeli, Sakarya, Tekirdağ;
İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : İzmir, Antalya, Aydın, Burdur, Denizli, Isparta, Manisa, Muğla, Uşak;
Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : Kayseri, Kırşehir, Nevşehir, Sivas, Tokat, Yozgat;
Konya Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : Konya, Afyon, Eskişehir, Kütahya, Niğde;
Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi: Malatya, Adana, Adıyaman, Gaziantep, Hatay, İçel, Kahramanmaraş; İllerini kapsar.
Adalet Bakanlığı, gelen iş durumunu göz önünde bulundurarak aynı yerde birden fazla Devlet güvenlik mahkemesi kurulmasına karar verebilir. Bu halde mahkemeler numaralandırılır. Bir Devlet güvenlik mahkemesine gelen iş durumunun veya olağanüstü bir halin gerekli kılması hallerinde bir mahkemenin yargı çevresinde bulunan il ve ilçeler Adalet Bakanlığının önerisi üzerine, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararıyla başka bir yerdeki Devlet güvenlik mahkemesine bağlanabilir. Bu karar Resmî Gazetede yayımlanır. Yayımdan önce açılmış davalar hakkında bu sebebe dayanılarak yetkisizlik kararı verilemez.
Mahkeme kurulu
MADDE 3
Devlet güvenlik mahkemeleri, bir başkan iîe iki üyeden oluşur.
Her Devlet güvenlik mahkemesinde ayrıca iki yedek üye bulunur.
Savcılık
MADDE 4
Her Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde bir Cumhuriyet savcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet savcı yardımcısı bulunur. Bir yerde birden fazla Devlet güvenlik mahkemesi kurulmuş olsa bile, bir Cumhuriyet savcılığı teşkilatı ile yetinilir. • Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde Cumhuriyet savcı yardımcılarının miktarı doğrudan doğruya ve nispeti ise Millî Savunma Bakanlığının görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca tespit edilir.
Hâkim ve savcıların nitelikleri
MADDE 5
Devlet güvenlik mahkemesinin başkanı ve bir asıl bir yedek üyesi iîe Cumhuriyet savcısı, birinci sınıfa ayrılmış adlî yargı hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından;, bir asıl bir yedek üyesi birinci sınıfa aynim iş askerî hâkimler arasından; Cumhuriyet savcı” yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askerî hâkimler arasından atanır.
Atama
MADDE 6
Devlet güvenlik mahkemelerinin başkanları, adlî yargıya mensup; asıl ve yedek üyeleri, Cumhuriyet savcıları ve Cumhuriyet savcı yardımcılara Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca atanır. Askerî hâkimler arasından üye, yedek üye ve Cumhuriyet savcı yardımcılarının atanmaları, özel kanunlarında gösterilen usule göre yapıhr. Devlet güvenlik mahkemeleri başkan, üye ve yedek üyeleri île Cumhuriyet savcı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları, meşru mazeretleri halinde muvafakatini! alınmadıkça dört yıldan önce başka bir yere veya göreve atanamazlar. Bu Kanun ve diğer kanunlardaki istisnalar saklıdır. Süresi bitenler yeniden atanabilirler. Yeni atananlar göreve başlayıncaya kadar süresi dolanların görevleri devam eder. Görevlerde boşalma olması halinde Adalet Bakanağının bildirmesi üzerine yukarıdaki hükümler gereğince yetkili mercilerce on beş gün içinde yeni atamalar yapılır. Devlet güvenlik mahkemelerinde görevli başkan, üye, yedek üye, Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları hakkında kendi kanunlarına göre yapılacak soruşturma sonunda görev yerlerinin değiştirilmesine dair yetkili kural veya mercilerce karar verildiği takdirde, ilgili hâkim, askeri hâkim, Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcılarının görev yeri veya görevi, özel kanunlarında gösterilen usule göre değiştirilebilir,
Başkan ve üyenin bulunmaması hali
MADDE 7
Devlet güvenlik mahkemesi başkanının hukukî veya fiilî sebeplerle görevi başında bulunmaması hallerinde, başkanlık görevi, asıl üyelerden meslekte kıdemli olan tarafından yerine getirilir. Hukukî veya fiilî sebeplerle görevi başında bulun mayan asıl üyelerin yerine yedekleri; başkanlığa askerî hâkim üyenin vekâlet etmesi halinde ise adlî yargıdan gelen yedek üye mahkeme kuruluna katılır.
Geçici görevlendirme
MADDE 8
Devlet güvenlik mahkemesinin, yedek üyelerinin de katılması iîe teşekkül- edemediği hallerde, boş olan üyelikler, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, varsa aynı yerdeki diğer Devlet güvenlik mahkemelerinin, yoksa başka bir yer Devlet güvenlik mahkemesinin ası! veya yedek üyelerine geçici yetki verilmek suretiyle gecikmeksizin doldurulur. İş durumunun zorunlu kıldığı hallerde. Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir Devlet güvenlik mahkemesi nezdindeki Cumhuriyet savcı veya yardımcılarından bir veya birkaçını, başka yer Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde, adlî yargı Cumhuriyet savcı veya Cumhuriyet savcı yardımcılarını da bulunduğu yer veya başka yerdeki Devlet güvenlik mahkemelerinde geçici olarak görevlendirebilir.
İKİNCİ BOLUM
Görev Devlet güvenlik mahkemelerinin görevleri
MADDE 9
Devlet güvenlik mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla görevlidir:
a) Türk Ceza Kanununun 125 ilâ 143 üncü maddelerinde; 146 ilâ 157nci maddelerinde; 161, 163, 168, 169, 171, 172, 174 üncü maddelerinde; 179 uncu maddenin ikinci fıkrasında; 180 inci maddesinde; 188 inci maddenin üçüncü ve müteakip fıkralarında; 201 inci maddesinde; 254 üncü maddenin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi ile üçüncü fıkrasında; 255 inci maddesinde; 258 inci maddenin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi ile beşinci fıkrasında; 312nci maddenin ikinci fıkrasında;313 ve 314 üncü maddelerinde; 370, 376, 377, 384, 390ıncı maddelerinde; 450 inci maddenin ikinci ve on birinci bentlerinde; 499 uncu maddenin ikinci fıkrasında; 517nci maddenin uygulanmasını gerektiren hallerde 516nci maddede; yazılı suçlar,
b) 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun ile Türk Ceza Kanununun 246 ve 403 üncü maddelerinde yazılı toplu olarak veya teşekkül vücuda getirmek suretiyle işlenen suçlar,
c) 1918 Sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibi Hakkında Kanunda yazılı teşekkül vücuda getirmek suretiyle işlenen kaçakçılık suçlarıyla aynı Kanunun 29 ve 30 uncu maddelerinde yazılı suçlar,
d) Anayasanın 120nci maddesi gereğince olağanüstü hal ilân edilen bölgelerde, olağanüstü halin ilânına neden olan olaylara ilişkin suçlar,
c) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islendikleri ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendirdikleri takdirde;
1. Türk Ceza Kanununun 162 ve 164 üncü maddelerinde, 191 ve 193 üncü maddelerinin ikinci fıkralarında, 234, 235, 236, 242, 256, 257, 271, 296 ve 369 uncu maddelerinde, 371 ilâ 374 üncü maddelerinde, 378 ilâ 3S2 inci maddelerinde, 385 ilâ 388 inci maddelerinde, 391 ilâ 394 üncü maddelerinde, 448 ve 449 uncu maddelerinde, 450 inci maddesinde (ikinci ve on birinci bentler hariç), 451, 452, 464, 495, 496, 497, 498 inci maddelerinde, 499 uncu maddesinde (ikinci fıkrası hariç), 512 inci maddesinde, yazılı suçlar.
2. Devlete ast posta, telgraf, telefon, radyo, telsiz ve televizyon gibi bilcümle haberleşme araç, gereç, tesis ve tellerine karşı işlenen hırsızlık suçları.
3. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hürriyeti, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt, Dernekler ve Telsiz kanunlarında yazılı suçlar. Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun Devlet güvenlik mahkemelerinde yargılanırlar. Ancak. Anayasa Mahkemesi ve Yargılayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yargılama Usulleri Soruşturma usulü
MADDE 10
Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçlarda ilk soruşturma yapılmaz.
Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçların hazırlık soruşturması, bu mahkeme nezdinde bulunan Cumhuriyet savcısı veya Cumhuriyet savcı yardım olan tarafından yapılır.
Soruşturmanın gerekli kıldığı hallerde, suç mahallî ile delillerin bulunduğu yerlere gidilerek soruşturma yapılır.
Suç, Devlet güvenlik mahkemesinin bulunduğu yer dışında işlenmiş ise, Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcılığı, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcılığından, hazırlık soruşturmasının yapılmasını isteyebilir. Bu takdirde hazırlık soruşturması bu yer Cumhuriyet savcısı veya Cumhuriyet savcı yardımcıları tarafından bizzat yapılır.
Suç, askerî bir mahalde işlenmişse Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı, hazırlık soruşturmasının yapılmasını ilgili askerî savcıdan isteyebilir. Bu takdirde hazırlık soruşturması, askerî savcı veya yardımcıları tarafından bizzat yapılır. Dördüncü ve beşinci fıkralara göre soruşturma yapmakla görevlendirilen Cumhuriyet savcıları ile askerî savcılar, bu soruşturmayı öncelikle ve ivedilikle yapar.
Bu Kanun kapsamına giren suçlar hakkında, suç görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet Savcılıklarınca doğrudan doğruya takibat yapıla.
Cumhuriyet savcıları ve askerî savcıların suça el koymaları
MADDE 11
Mahallî Cumhuriyet savcılığı veya suç askerî bir mahalde işlenmişse usulüne göre askerî savcılık, ihbar veya herhangi bir suretle bu Kanun kapsamına giren bir suçun işlendiğini haber alır almaz, durumu derhal Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde bulunan Cumhuriyet savcılığına bildirmekle beraber, Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcılığının işe el koymasına kadar gerekli soruşturmayı usulüne göre bizzat yapar ve evrakı derhal Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcılığına gönderir.
Tanıklara yemin verilmesi
MADDE 12
Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçların hazırlık soruşturması sırasında tanıklara yemin verdirilir.
Soruşturma ve kovuşturmada yetki
MADDE 13
Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcısı ile Cumhuriyet savcı yardımcıları, adlî yargı Cumhuriyet savcılarının bütün yetkilerini haizdirler. Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcısı ile Cumhuriyet savcı yardımcıları, soruşturma sırasında hâkim tarafından verilmesi gereken kararı, varsa o yer Devlet güvenlik mahkemesi yedek üyesinden, aksi halde, yetkili adlî yargı hâkimlerinden isteyebilirler. Bu istemler yirmi dört saat içinde karara bağlanır.
Devlet güvenlik mahkemesi yedek üyesi tarafından verilen kararlara karşı itirazlar, Devlet güvenlik mahkemesinde kesin karara bağlanır. Bütün zabıta makam ve memurları, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcılarının soruşturma, kovuşturma ve infaza ilişkin emirlerini öncelikle yerine getirmek zorundadırlar.
Yukarıdaki fıkra hükmü, Devlet güvenlik mahkemesi veya bu mahkeme başkanınca verilen emirler hakkında da uygulanır. Gecikmesinde sakınca bulunan haller dışında bu emirler yazılı olarak verilir. Sözlü olarak verilen emirler bilahare yazı ile teyit edilir.
Zabıtanın görev ve yetkileri
MADDE 14
Zabıta, soruşturma ve kovuşturma sebebiyle sanığı, tanığı, bilirkişiyi ve suçtan zarar gören şahsı, Devlet güvenlik mahkemesi veya başkanının, Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcısının veya Cumhuriyet savcı yardımcılarının, mahkeme naibinin veya istinabe olunan hâkimin emirleriyle, belirtilen gün, saat ve yerde hazır bulundurmaya mecburdur. Bu emir, çağırılanlar hakkında zabıtaya, ihzar müzekkeresinde olduğu gibi zor kullanma yetkisi verir. Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçların soruşturma veya kovuşturması sırasında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa 1696 Sayılı Kanunla eklenen ek 4 üncü madde hükümleri de uygulanır. Bu madde hükümleri, Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suça el koymuş Cumhuriyet savcısı veya Cumhuriyet savcı yardımcısı, askerî savcı, sulh veya sorgu hâkimleriyle naip veya istinabe olunan hâkimin veya istinabe olunan Cumhuriyet savcısı veya askerî savcının emir ve istekleri hakkında da uygulanır.
Zabıta amir ve memurları hakkında soruşturma
MADDE 15
Bu Kanunun 13 ve 14 üncü maddelerindeki hükümlere aykırı hareket eden zabıta amir ve memurları hakkında doğrudan doğruya soruşturma ve kovuşturma yapılır.
Yakalama ve tutuklama
MADD E 16
Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçlar sebebiyle yakalanan veya tutuklanan kimse tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırk sekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok on beş gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Anayasanın 120nci maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde yakalanan veya tutuklanan kimseler hakkında yukarıdaki fıkrada belirlenen süreler iki kat olarak uygulanır.
Cumhuriyet savcılığının kararma itiraz
MADD E 17
Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde bulunan Cumhuriyet savcısı veya Cumhuriyet savcı yardımcılarının, kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair verdikleri karara, dilekçe sahibi aynı zamanda suçtan zarar gören kimse ise, kararın kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının veya Cumhuriyet savcı yardımcısının mensup olduğu Devlet güvenlik mahkemesine en yakın Devlet güvenlik mahkemesi başkanına itiraz edebilir.
Mahkemelerin derecesi ve en yakın mahkeme
MADDE 18
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerinin uygulanması bakımından, Devlet güvenlik mahkemeleri ağır ceza mahkemesi derecesindedir. Ancak, aynı derecedeki en yakın mahkemenin tayinde, diğer Devlet güvenlik mahkemeleri nazarı itibara alınır. Aynı yerde birden çok Devlet güvenlik mahkemesi kurulmuş ise en yakın aynı derecedeki mahkeme, sayı itibariyle takip eden mahkemedir.
Bina, araç, gereç ve personelden geçici yararlanma
MADDE 19
Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde bulunan Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları, soruşturmanın gerekli kılması halinde, geçici olarak, Devlet güvenlik mahkemesinin yargı çevresi içindeki genel ve katma bütçeli dairelere, kamu iktisadî teşebbüs ve teşekküllerine, il özel idarelerine, belediyelere, resmî ve özel bankalara ait bina, araç, gereç ve personelden yararlanmak için istemde bulunabilirler. Bu istemler, ilgili kurum ve makamlarca geciktirilmeksizin yerine getirilir. Özürsüz olarak bu istemleri zamanında yerine getirmeyen yukarıdaki kuruluşların sorumlu kişileri, bir aydan üç aya kadar hapis ve beş bin liradan az olmamak üzere ağır para cezasıyla cezalandırılırlar. Türk Silahlı Kuvvetleri; kıta, karargâh ve kurumlarından istemde bulunulması halinde, istem, yetkili amirlikçe değerlendirilerek yerine getirilebilir.
Duruşma ile ilgili özel hükümler
MADD E 20
Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçlar acele işlerden sayılır ve bu suçlara ilişkin davalara adlî ara vermede de bakılır. Bu davalarda Cumhuriyet savcılığı, sanığın kimliğini, suç teşkil eden eylemin neden ibaret olduğunu, kanunî unsurları ile uygulanması istenen kanun maddelerini ve delilleri belirtmek suretiyle iddianameyi özetleyerek okuyabilir. Devlet güvenlik mahkemesinde görülmekte olan davaların talik süresi, zorunlu haller dışında otuz günden fazla olamaz. Bu davalarda esas hakkındaki iddiasını bildirmek için Cumhuriyet savcılığına, müdahil veya vekiline; iddialara karşı savunmasını yapmak için ise sanık veya vekiline verilecek süre on beş günü geçemez.
Ancak, on beş ve daha fazla sanıklı davalarda bu süreler bir aya kadar uzatılabilir.
İki yüzden çok sanıklı davalarda sanıklardan bir kısmının duruşmanın bazı oturumları ile ilgileri bulunmuyor ise, duruşmanın bu oturumlarının yokluklarında yapılmasına mahkemece karar verilebilir. Ancak, bu sanıkların yokluklarında yapılan oturumlarda kendileri ile ilgili bir durum oflaya çıktığı takdirde buna ilişkin söz ve işlerin esaslı noktalan müteakip oturumlarda kendilerine bildirilir.
Devlet güvenlik mahkemesi, davaların hızla yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti ile güvenlik bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verebilir. Devlet güvenlik mahkemesi, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 216nci maddesindeki şartlara bakılmaksızın, tanık ve bilirkişileri naip hâkim marifetiyle dinleyebilir.
Tebligat
MADDE 21
Kendisine veya onun namına tebligat yapılacak kimselere tebligat yapılamaması hallerinde tebligat, işin ivediliğine göre basın veya radyo vasıtasıyla yapılabilir. Duruşmada hazır bulunmayan sanık MADDE 22. — Sorgusu yapılmış olan sanık, talik veya tehir olunan günde gelmez ve mahkemece de duruşmada hazır bulunmasına lüzum görülmezse, duruşmada hazır bulunmak mecburiyetinden vareste tutulma istemi olmasa bile dava gıyabında bitirilebilir.
Duruşmanın inzibatı ve cezalar
MADDE 23
Duruşmanın inzibatını sağlamak, mahkeme başkanına aittir. Duruşmanın inzibatım bozan kişiyi, mahkeme başkanı derhal duruşma salonundan çıkartır. Mahkemeye, mahkeme başkanı veya üyelerden herhangi birine, Cumhuriyet savcısına, Cumhuriyet savcı yardımcısına, tutanak kâtibine veya görevlilere karşı uygun olmayan söz yahut davranışta bulunan kişi hakkında, mahkemece tutuklama karan verilir.
Tutuklanan kişi yirmi dört saat içinde sorguya çekilerek inzibatî nitelikte olmak üzere bir aydan altı aya kadar hafif hapis cezası ile cezalandırılır. Bu karar kesindir. 1136 saylı Avukatlık Kanununun 58 inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü saklıdır.
Tutuklu veya cezaevinde bulunan hükümlüler hakkında bu cezanın üçte biri hücrede infaz olunur. Mahkeme duruşmanın inzibatını bozan sözlü veya yazılı beyan ve davranışlar ile mahkemeye, mahkeme başkam veya üyelerden herhangi birine, Cumhuriyet savcısına, Cumhuriyet savcı yardımcısına, tutanak kâtibine yahut görevlilere karşı uygun olmayan söz ve davranışlar hakkında yayım yasağı koyabilir. Bu yasağa rağmen yayımda bulunanlara üç aydan altı aya kadar hapis cezasıyla birlikte beş bin liradan on beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir.
Mahkeme başkanı, duruşmanın inzibatını bozan sanığı veya müdafii o günkü duruşmanın tamamına çıkmamak üzere duruşma salonundan çıkartır. Bunların, sonra gelen oturumda da duruşmayı önemli ölçüde aksatacak davranışlara devam edecekleri anlaşılır ve hazır bulunmaları gerekli görülmezse, yokluklarında duruşmaya devam olunmasına mahkemece karar verilebilir. Bu karar, esasa ilişkin iddia ve savunmanın yapılmasına engel olacak biçimde uygulanamaz.
Duruşma salonundan çıkartılan sanık ve müdafiin, bundan sonraki duruşmalarda da duruşmanın inzibatını bozmakta ısrar etmeleri halinde, bir daha aynı dava ile ilgili duruşmaların tamamına veya bir kısmına katılmamalarına da karar verilebilir.
Yukarıdaki fıkra, müdafi hakkında uygulandığı takdirde keyfiyet ilgili baroya bildirilmekle beraber müvekkiline de, dilerse başka bir müdafi tayin etmesi için süre verilir.
Müdafi, Avukatlık Kanununun 41 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince tayin edilmiş ise durum, kendisini tayin eden mercie de bildirilir. Duruşma salonundan çıkartılan sanık veya müdafi, tekrar duruşmaya alındıklarında, yokluklarında yapılan iş ve işlemlerin esaslı noktalan bildirilir. Müdafi dilerse yokluğundaki tutanakların örnekleri de kendisine verilir. Yukarıda yazılı hallerde duruşma salonundan çıkarılan veya duruşmalara katılmamalarına karar verilen tanık veya müdafiler, mahkemenin tayin edeceği süre içinde yazılı savunma verebilirler.
Duruşma safahatının teknik araçlarla tespiti
MADDE 24
Çok sanıklı davalarda veya mahkemece gerekli bulunduğunda duruşma safahatı, mahkemenin uygun ve lüzumlu göreceği teknik araçlarla tespit olunabilir. Bu tespite müsteniden sonradan düzenlenecek duruşma tutanaklarının, duruşma safahatına uygun olduğu mahkeme heyeti ve tutanağı düzenleyen tutanak kâtibi tarafından tasdik edilir. Bunların birer örneği, önceden isteyen sanık ve mü lale verilir.
Kurulda değişiklik
MADDE 25
Mahkeme kurulunda değişiklik olduğu takdirde, geçen oturumlara ait tutanaklar, değişen hâkim tarafından duruşmaya çıkmadan önce okunur.
Hâkimlerin reddi istemini inceleyecek merci
MADDE 26
Devlet güvenlik mahkemesi başkanı ve üyelerinin reddine dair istemler, reddi istenilen başkan veya üyede değişiklik yapılmaksızın bu mahkemece incelenir.
İstemin reddine ilişkin kararlar aleyhine itiraz edilemez. Ancak, esas hükümle birlikte temyiz edilebilir.
Temyiz mercii
MADDE 27
Devlet güvenlik mahkemesi kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır. Yargıtay’da inceleme, suçun niteliğine göre ilgili ceza dairesinde yapılır.
Uyuşmazlıkların çözümü
MADDE 28
Devlet güvenlik mahkemeleri arasındaki yetki uyuşmazlıkları ve ilk derece adlî yargı mahkemeleriyle Devlet güvenlik mahkemeleri arasındaki görav uyuşmazlıkları, Yargıtay’ın ilgili ceza daireli tarafından öncelikle ve kesin olarak çözümlenir. Uygulanacak usul hükümleri MADDE 29. — Bu Kanunda gösterilen özel hükümler saklı kab>nk şartıyla, Devlet güvenlik mahkemelerinin görevine giren suçların soruşturma ve kovuşturmalarında Ceza Muhakemeleri U-:ıIü Kanunu hükümleri uygulanır.
DÖRDÜNCÜ BOLUM
Çeşitli Hükümler Diğer görevler
MADDE 30
Devlet güvenlik mahkemelerinde »e Cumhuriyet savcılığında görev yapacak yeteri kadar, genel idare hizmetleri ile yardımcı vesair hizmetlere mensup personelin ilk defa atanmalarında, memuriyete giriş sınavları Adalet Bakanlığınca hazırlanacak yönetmelik hükümlerine göre Devlet güvenlik mahkemeleri adalet komisyonlarınca yapılır. Kazananlar hakkında hazırlanacak atamalara ilişkin evrak Adalet Bakanlığına gönderilir. Atamalar Bakanlığın onayı ile tekemmül eder. 2845 16 . 6 . 1983 Bu madde gereğince atananların iş denetim ve gözetimleri, bağlı bulundukları mahkeme başkanlığı ve Cumhuriyet savcılığı tarafından yapılır. Mahkeme başkanı veya Cumhuriyet savcısının lüzum göstermesi halinde veya hizmetin gereği olarak bunların görev yerleri Adalet Bakanlığınca değiştirilebilir.
Devlet güvenlik mahkemesi adalet komisyonu
MADDE 31
Devlet güvenlik mahkemesi kurulan yerlerde birer Devlet güvenlik mahkemesi adalet komisyonu kurulur. Komisyon, Devlet güvenlik mahkemesi başkanının başkanlığında, bir asıl ve bir yedek üyesi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenecek hâkimler ile Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcısından oluşur. Aynı yerde birden fazla Devlet güvenlik mahkemesi bulunduğu takdirde, komisyon başkanı da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenir. Başkan veya hâkim üyenin yokluğunda bu Kanunun 7 nci maddesi kıyas yoluyla uygulanır. Cumhs0 Gece hekçisi Yardımcı Hizmetler 14 30 Kaloriferci Yardımcı Hizmetler 14 30
I – Gerekçeli 335 S. Sayılı basma yazı Danışma Meclisinin 69 uncu Birleşimine, 610 S. Sayılı basma yazı Millî Güvenlik Konseyinin 150 nci Birleşim tutanağına bağlıdır.
II – Bu Kanunu; Danışma Meclisi Millî Savunma, İçişleri ve Dışişleri ve Adalet, Millî Güvenlik Konseyi Adalet komisyonları görüşmüştür.
III – Esas No. : Danışma Meclisi 1/585, Millî Güvenlik Konseyi 1/488.
Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği, tıbbi laboratuvarların planlanma, ruhsatlandırma, açılması ile birlikte faaliyet alanlarının düzenlenmeleri, sınıflandırılmaları, izlenmeleri, denetlenmeleri ve faaliyetlerine son verilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemek, kaliteli ve verimli hizmet sunmalarını sağlamak için Sağlık Bakanlığı tarafından 9 Ekim 2013 tarihinde Resmi Gazete‘de yayınlanmıştır.
Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği, devlet ve vakıf üniversiteleri, başta olmak üzere; kamu kurum ve kuruluşları ile özel tüzel kişileri ve gerçek kişilere ait tıbbi laboratuvarları kapsamaktadır.
Yönetmelikte; birincil patoloji laboratuvarları, izleme ve dış kalite değerlendirme, hastabaşı testleri, ikincil patoloji laboratuvarları, klinik/servis testleri, laboratuvar dışı testler, tıbbi merkez laboratuvarları, muayenehanede yapılabilecek testler, özel müstakil tıbbi laboratuvarlar, özel sağlık kuruluşu bünyesindeki tıbbi laboratuvarlar, özel tıbbi laboratuvarlar, testler ve tıbbi laboratuvarların tanımı ve işleyişi ile ilgili tüm detaylar belirtilmiştir.
Tıbbi Laboratuvarların Kuruluşu
Tıbbi laboratuvarlar sağlık kurum ve kuruluşları bünyesinde veya müstakil olarak kurulabilmekte olup, tıbbi laboratuvarlar yönetmeliği kapsamında Sağlık Bakanlığınca; tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji ve tıbbi patoloji laboratuvarları olarak ruhsatlandırmaktadır.
Tıbbi laboratuvarlar üç sınıfa ayrılmaktadır:
Basit Hizmet Laboratuvarı
Kapsamlı Hizmet Laboratuvarı
Eğitim Hizmet Laboratuvarı
Tıbbi laboratuvarlar, sekiz saatten az olmamak üzere hizmet sunmakta olup; kurum/kuruluş bünyesinde bulunan tıbbi laboratuvarlar, mesai saatleri dışında hizmet bütünlüğünü bozmayacak şekilde hizmet verebilmektedir.
Tıbbi laboratuvarları fiziki alanı; tıbbi laboratuvar teknik alanı, destek alanları ve ofis alanları olmak üzere üç temel kısımdan oluşmaktadır. Tıbbi laboratuvar dışında klinik/servis, hastabaşı ve muayenehanede yapılabilecek testler çalışılabilmektedir.
Yönetmelik gereği; tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında tıbbi mikrobiyoloji uzmanları ve/veya enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanları, tıbbi biyokimya laboratuvarlarında tıbbi biyokimya uzmanları ve tıbbi patoloji laboratuvarlarında tıbbi patoloji uzmanları çalışmaya yetkilidir.
Yeni açılacak olan tıbbi laboratuvarların açılmasına Sağlık Bakanlığınca planlama kapsamında izin verilmekte olup; tıbbi laboratuvar açılması ile ilgili iş ve işlemler Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülmektedir.
TIBBİ LABORATUVARLAR YÖNETMELİĞİ
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar ve Kısaltmalar
Amaç
MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; tıbbi laboratuvarların planlanması, ruhsatlandırılması, açılması, faaliyetlerinin düzenlenmesi, sınıflandırılması, izlenmesi, denetlenmesi ve faaliyetlerine son verilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemek, kaliteli ve verimli hizmet sunmalarını sağlamaktır.
Kapsam
MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, devlet ve vakıf üniversiteleri, kamu kurum/kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişilerine ve gerçek kişilere ait tıbbi laboratuvarları kapsar.
Dayanak
MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik; 19/3/1927 tarihli ve 992 sayılı SeririTaharriyat ve Tahlilat Yapılan ve Masli Teamüller Aranılan Umuma Mahsus Bakteriyoloji ve Kimya Laboratuvarları Kanununun 7 nci maddesi, 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun 3 üncü maddesi ile 9 uncu maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi ve 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 40 ıncı maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
Tanımlar ve kısaltmalar
MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen;
a) Bakan: Sağlık Bakanını,
b) Bakanlık: Sağlık Bakanlığını,
c) Birincil patoloji laboratuvarı: Hastaya ait patoloji numunelerini ve bunlardan üretilen verileri saklayan ve gerektiğinde konsültasyon amacıyla belirlenen tıbbi laboratuvara gönderen patoloji laboratuvarını,
ç) Dış kalite değerlendirme: Tıbbi laboratuvarların test sonuçlarının güvenilirliğini sağlamak veya yükseltmek amacıyla tıbbi laboratuvarın dışındaki bir sistem/kurum/kuruluş tarafından düzenlenen içeriği veya konsantrasyonubilinen ya da bilinmeyen numunelerle yapılan izleme ve değerlendirme çalışmasını,
d) Genel Müdür: Sağlık Hizmetleri Genel Müdürünü,
e) Genel Müdürlük: Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünü,
f) Hastabaşı testleri: Kalıcı ve özel bir alan gerektirmeksizin, hastanın bulunduğu yerin yanında hemşire, hekim, tıbbi laboratuvar teknikeri veya tıbbi laboratuvar teknisyeni tarafından gerçekleştirilen, elde taşınabilen veya hasta başına geçici olarak getirilebilen kit, cihaz veya aygıtlar ile yapılabilen testleri,
g) İç kalite kontrol: Analitik sürecin kalitesini değerlendirmek ve sonuçların güvenilirliğini yükseltmek amacıyla tıbbi laboratuvar tarafından yapılan kalite kontrol çalışmasını,
ğ) İkincil patoloji laboratuvarı: Konsültasyon amacıyla gönderilen hastaya ait patoloji numuneleri ve bunlardanüretilen verileri kabul eden ve değerlendirerek rapor yazan patoloji laboratuvarını,
h) Klinik/Servis testleri: Yataklı tedavi kurumlarında sadece kendi hastaları ile sınırlı kalması koşuluyla, ilgili klinik uzmanı tarafından mikroskopla incelenen numuneler ile yapılan testler ve kurumda bu Yönetmelikte tanımlanan tıbbi laboratuvar uzmanlık ana dallarında çalışılmayan testleri,
ı) Komisyon: Tıbbi Laboratuvar Bilimsel Komisyonunu,
i) Laboratuvar dışı testler: Muayenehanede yapılabilecek testler, hasta başı testler ile klinik/serviste yapılan testleri,
j) Merkezi laboratuvar: Birden fazla uzmanlık dalında faaliyet göstermek üzere kurulan, aynı fiziki alanda veya laboratuvar girişinden itibaren tüm laboratuvar arası asansör ve merdiven kullanımı dahil bütünlük ve müstakiliyet arz eden ve her bir uzmanlık dalı için ayrı tıbbi laboratuvar birim sorumlusu bulunan tıbbi laboratuvarı,
k) Muayenehanede yapılabilecek testler: Basit hizmet laboratuvarında yapılan testler ile hekimin yalnızca muayene ettiği hastaya yönelik tanıyı güçlendirmek amacıyla yapmış olduğu mikroskobik testleri,
l) Müdürlük: Bakanlık il/ilçe sağlık müdürlüklerini,
m) Özel müstakil tıbbi laboratuvar: Gerçek veya tüzel kişiler tarafından müstakil olarak açılan ve işletilen tıbbi laboratuvarı,
n) Özel sağlık kuruluşu bünyesindeki tıbbi laboratuvar: Özel hastane, tıp merkezi ve poliklinik bünyesinde faaliyet göstermek amacıyla açılan tıbbi laboratuvarı,
o) Özel tıbbi laboratuvar: Özel müstakil tıbbi laboratuvarlar ile özel sağlık kuruluşu bünyesindeki tıbbi laboratuvarları,
ö) SKYS: Sağlık Kuruluşları Yönetim Bilgi Sistemini,
p) Test: Tıbbi laboratuvara gelen veya tıbbi laboratuvarda alınan bir numunede bir veya daha fazla parametrenin aynı anda çalışılabilmesine imkan sağlayan ve analiz öncesi (preanalitik), analiz (analitik), analiz sonrası(postanalitik) tüm evreleri kapsayan süreci/çalışmaları,
r) Tıbbi laboratuvar: İnsanlarda, sağlığın değerlendirilmesi, hastalıkların önlenmesi, tanısı, takibi, tedavinin izlenmesi ve prognoz öngörüsü amacı ile insana ait biyolojik numunelerin veya dolaylı olarak ilişkili olduğu numunelerin incelendiği, sonuçların raporlandığı, gerektiğinde yorumlandığı ve ileri incelemeler için önerileri de içeren hizmetlerin sunulduğu laboratuvarları,
ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM
Komisyonun Teşkili, Görevleri, Çalışma Usul ve Esasları
Komisyonun teşkili
MADDE 5 – (1) Tıbbi laboratuvar hizmetlerinin geliştirilmesi ve kalitesinin artırılması amacıyla tıbbi laboratuvarlar ve testlerle ilgili bilimsel görüş vermek üzere, Bakanlıkça Komisyon oluşturulur.
(2) Komisyon, Genel Müdür veya en az daire başkanı düzeyinde bir yetkili başkanlığında toplanır. Komisyonüyeleri Genel Müdürün teklifi ile Bakan tarafından görevlendirilir. Komisyon, 992 sayılı SeririTaharriyat ve Tahlilat Yapılan ve Masli Teamüller Aranılan Umuma Mahsus Bakteriyoloji ve Kimya Laboratuvarları Kanununa göre tıbbi laboratuvar açma yetkisi bulunan uzmanlık dallarından ve en az doçent/eğitim görevlisi olan asgari birer temsilci olmaküzere, toplam yedi üyeden oluşur.
(3) Komisyon üyelerinin görev süresi iki yıldır. Süresi dolan üyeler tekrar görevlendirilebilir. Herhangi bir sebeple boşalan üyelik için kalan süreyi tamamlamak üzere yeni üye seçilir.
(4) Komisyon toplantılarına mazeretsiz olarak iki defa üst üste katılmayan üyenin üyeliği sona erer. Bu üye sonraki dönemlerde tekrar Komisyon üyesi olamaz.
Komisyonun görevleri
MADDE 6 – (1) Komisyon tavsiye kararı alır. Komisyonun görevleri şunlardır:
a) Tıbbi laboratuvarların sınıflarına uygun olarak sağlamaları gereken asgari standartlar ve kalite standartlarının belirlenmesi ile ilgili görüş bildirmek.
b) Test bazında referans yetkili laboratuvar ölçütleri ile ilgili görüş bildirmek.
c) Tıbbi laboratuvarlar tarafından kullanılan yöntemlere ilişkin görüş bildirmek.
ç) Bakanlık tarafından ihtiyaç duyulan bilimsel ve teknik konularda gerekli çalışmaları yapmak.
Komisyonun çalışma usul ve esasları
MADDE 7 – (1) Komisyon, Başkanın daveti üzerine, yılda en az iki kez, üye tam sayısının salt çoğunluğunun katılımı ile toplanır. Bakanlık gerektiğinde Komisyonu toplantıya çağırabilir. Komisyon, toplantıya katılan üyelerin oyçokluğu ile karar alır. Oyların eşitliği halinde Başkanın oy verdiği taraf çoğunluğu sağlamış kabul edilir.
(2) Toplantı gündemi Genel Müdürlük tarafından belirlenir ve en az yedi gün önce üyelere bildirilir. Üyeler tarafından ayrıca gündeme alınması talep edilen konular değerlendirilmek üzere, toplantıdan en geç üç gün önce sekretaryaya bildirilir.
(3) Komisyon kararları, toplantı tutanağına yazılır ve toplantıya katılan üyelerce imzalanır. Karara katılmayanlar, şerh koymak suretiyle kararları imzalar. Karşı görüş gerekçesi, karar altında veya ekinde belirtilir.
(4) Başkan tarafından gerek görülmesi halinde yurt içinden veya yurt dışından uzman veya uzmanlar toplantıya davet edilebilir veya görüşleri alınabilir. Toplantıya davet edilen uzmanlar Komisyon çalışmaları ile ilgili oylamaya katılamazlar.
(5) Komisyonun görev alanıyla ilgili konularda çalışmalar yapmak üzere, Bakanlık tarafından görev süresi veüye sayısı belirlenen alt komisyonlar veya çalışma grupları oluşturulabilir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Tıbbi Laboratuvarların Kuruluşu, Ruhsatlandırılması, Sınıflandırılması, Görevleri, Çalışma Esasları, Fiziki Şartları ve Tıbbi Laboratuvar Dışında Uygulanan Testlere İlişkin Hususlar
Tıbbi laboratuvarların kuruluşu
MADDE 8 – (1) Tıbbi laboratuvarlar sağlık kurum veya kuruluşları bünyesinde veya müstakil olarak kurulabilir.
Tıbbi laboratuvarların ruhsatlandırılması
MADDE 9 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında Bakanlıkça, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji ve tıbbi patoloji laboratuvarları ruhsatlandırılır.
Tıbbi laboratuvarların sınıflandırılması
MADDE 10 – (1) Tıbbi laboratuvarlar üç sınıfa ayrılır:
a) Basit hizmet laboratuvarı.
b) Kapsamlı hizmet laboratuvarı.
c) Eğitim hizmet laboratuvarı.
Tıbbi laboratuvarların görevleri
MADDE 11 – (1) Basit hizmet laboratuvarı; ayakta teşhis ve tedavi yapılan kurum veya kuruluş ile birinci basamak sağlık hizmeti veren halk sağlığı laboratuvarları, laboratuvar uzmanı olmadan sadece kendi hastalarına yönelik ek-9’da belirtilen testleri yapabilen tıbbi laboratuvarlardır. Basit hizmet laboratuvarında yapılan test sonuçlarından, testi isteyen hekim sorumludur. Bu testlerin varsa kalite kontrolü ve kalibrasyon sonuçları bu Yönetmelik hükümlerine uygun olarak kayıt altına alınır ve saklanır.
(2) Kapsamlı hizmet laboratuvarı; her bir anadal için en az bir tıbbi laboratuvar uzmanı ile bir birim sorumlusunun bulunduğu ve uzmanlık alanı ile ilgili laboratuvar testlerini uygulayabilen tıbbi laboratuvardır.
(3) Eğitim hizmet laboratuvarı; her bir anadal için en az iki tıbbi laboratuvar uzmanı ve bir tıbbi laboratuvar birim sorumlusunun bulunduğu, tıbbi laboratuvar uzmanlık alanında eğitim veren, üniversite ile eğitim ve araştırma hastanelerinde kurulabilen tıbbi laboratuvardır.
(4) Kamu sahipliğindeki kurum/kuruluşlarda, ruhsatlı tıbbi laboratuvarlarına bağlı aynı uzmanlık dalındaki birim sorumlusunun sorumluluğunda olmak kaydıyla, Bakanlıkça gözetimli hizmet laboratuvarı kurulmasına izin verilebilir. Gözetimli hizmet laboratuvarlarında Bakanlıkça belirlenen testler çalışılır.
(5) Test bazında referans yetkili laboratuvar; referans olunan testin doğrulamasını yapan, gerektiğinde yeni yöntemlerin geçerli kılınmasını sağlayan, Bakanlık tarafından oluşturulan tıbbi laboratuvar ağı içinde yer alan ve Ulusal Referans Hizmet Laboratuvarına karşı sorumlu olan tıbbi laboratuvardır. Test bazında referans yetkili laboratuvar olabilme ölçütleri ve görevleri Bakanlıkça belirlenir. Test bazında referans yetkili laboratuvar olmak isteyen tıbbi laboratuvar, referans olmak istediği uzmanlık dalında ruhsatlı olmalıdır. Bakanlıkça, başvurusu uygun görülen laboratuvarlara, test bazında referans yetkili laboratuvar yetki belgesi verilir.
(6) Ulusal Referans Hizmet Laboratuvarı; referans olduğu tanı testi ile ilgili olarak kalite kontrol, laboratuvarlar arası karşılaştırma testleri, eğitim, denetim ve danışmanlık yapan ve tıbbi laboratuvar ağı içinde yer alan diğer tıbbi laboratuvarların verilerini değerlendiren, ulusal düzeyde strateji oluşturan, uluslararası ağlarla işbirliğinde bulunan ve uluslararası düzeyde ülkeyi temsil eden tıbbi laboratuvardır.
(7) Gerekli hallerde yapısı ve görevleri Bakanlık tarafından belirlenen ulusal tıbbi laboratuvar ağlarıoluşturulabilir.
Tıbbi laboratuvarların çalışma esasları
MADDE 12 – (1) Tıbbi laboratuvarlar, sekiz saatten az olmamak üzere hizmet sunarlar. Ancak kurum/kuruluşbünyesindeki tıbbi laboratuvarlar, mesai saatleri dışında hizmet bütünlüğünü bozmayacak şekilde gerekli tedbirleri alırlar.
(2) Tıbbi laboratuvarlar, Bakanlık tarafından yayımlanan kalite standartlarına uygun şekilde hizmet sunarlar.
(3) Tıbbi laboratuvarda donanım, bilgisayar veya otomatize sistemlerin kullanımı, analiz raporlarının klinisyene/kullanıcıya ulaştırılması ve kayıt altına alınması, saklanması, verilerin gönderilmesi ve verilere tekrar erişimi sağlamak üzere düzenleme yapılır.
(4) Tıbbi laboratuvarda testlerin ulusal ve/veya uluslararası standartlara uygun, geçerliliği kabul edilmişyöntemler kullanılarak çalışılması esastır. Ulusal veya uluslararası yöntem bulunmadığında, bilimsel geçerliliği Komisyon tarafından uygun bulunan yöntemler kullanılır.
(5) Tıbbi laboratuvarda test sonuçlarının güvenilir ve doğru olarak zamanında verilmesi için gerekli tedbirler alınır.
(6) Tıbbi laboratuvar, 30/5/2007 tarihli ve 26537 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde yer alan bildirimleri ve Bakanlığın istediği verileri Bakanlığa göndermek zorundadır.
(7) Raporlanan tıbbi laboratuvar testlerine ilişkin numunelerin saklanması ile ilgili hususlar Bakanlıkça belirlenir.
(8) Tıbbi laboratuvarda raporlar ve kayıtlar en az otuz yıl, elektronik kayıtlar yedekleme ile birlikte süresiz, numuneler ve lamlar bozulmayacak şekilde uygun şartlarda sonuç raporlanıncaya kadar muhafaza edilir. Ancak tıbbi patoloji laboratuvarlarında örnekleme yapılan dokular rapor çıktıktan sonra en az bir ay, lamlar en az on yıl, bloklar ise en az yirmi yıl muhafaza edilir. İç ve dış kalite kontrol değerlendirme sonuçları tıbbi laboratuvarda en az beş yıl, cihaz test kalibrasyon sonuçları en az bir yıl süre ile muhafaza edilir.
(9) Tıbbi laboratuvarda tutulan kayıt defterleri, elektronik ortamda da tutulabilir. Hastaların sağlık bilgilerine ait gerekli kayıtların elektronik ortamda saklanmasının, değiştirilmesinin ve silinmesinin önlenmesi ve gizliliğin ihlal edilmemesi için fiziki, manyetik veya elektronik müdahalelere ve olası suiistimallere karşı gerekli idari ve teknik tedbirlerin alınması halinde, yazılı kayıt şartı aranmaz. Bu konudaki gerekli idari ve teknik tedbirlerin alınmasından ve periyodik olarak denetlenmesinden mesul müdür sorumludur. Elektronik ortamdaki veriler, güvenli yedekleme sistemiyle düzenli olarak yedeklenir. Elektronik ortamdaki kayıtların, denetim veya başkaca resmî amaçla istendiğinde, bilgisayar ekranında izlenen verilerle daha önceki çıktıların tutarlılık göstermesi zorunludur. 15/1/2004 tarihli ve 5070 sayılı Elektronik İmza Kanununa göre elektronik imza ile imzalanmış tıbbi kayıtlar, Resmi kayıt olarak kabul edilir ve ilgili mevzuata göre yedekleme ve arşivlemesi yapılır.
(10) Adlî vakalara ve adlî raporlara ait kayıtların gizliliği ve güvenliği açısından, vakayı takip eden tabip haricinde vaka hakkında veri girişi veya adlî raporu tanzim eden tabibin onayından sonra raporda değişiklik yapılmaması için gerekli tedbirler alınır. Adlî vaka kayıtlarına, tıbbi laboratuvar mesul müdürü veya yetkilendirdiği kişiler erişebilir. Adlî kayıt veya raporların resmî mercilerden istenmesi halinde, yeni çıktı alınarak suret olduğu belirtilir ve tasdiklenir. Bu raporlar ile ilgili sorumluluk, tıbbi laboratuvar birim sorumlusu ve mesul müdürüne aittir.
(11) Tıpta uzmanlık eğitimi verilen kurumlarda, tıbbi laboratuvarlar, eğitim ve araştırma amacıyla da kullanılabilir.
(12) Patoloji konsültasyonuna ilişkin olarak aşağıdaki hükümler uygulanır.
a) Tıbbi patoloji laboratuvarlarına kabul edilerek işleme alınan numunelerden üretilen her türlü numune ve bunlardan üretilen veriler hastaya aittir. Tıbbi patoloji laboratuvarı, numune ve bunlardan üretilen verileri bu maddenin sekizinci fıkrasında yer alan asgari sürelerde saklamakla yükümlüdür.
b) Birincil patoloji laboratuvarı, hasta veya yasal temsilcisinin yazılı rızasını almak kaydıyla patoloji numunelerini ve bunlardan üretilen verileri konsültasyon amacıyla belirleyeceği ikincil patoloji laboratuvarına veya tıbbi patoloji uzmanına gönderebilir.
c) Birincil patoloji laboratuvarı, hasta veya yasal temsilcilerinin yazılı başvurusu ile verilen numune ve numunelerden üretilen verileri, belirlenen ikincil patoloji laboratuvarına iletilmek üzere hastanın kendisine veya yasal temsilcisine teslim eder veya uygun göreceği güvenli olan diğer bir yöntem ile konsültasyona gönderir.
ç) Birincil patoloji laboratuvarının talep etmesi halinde, konsültasyon sonuçlandıktan sonra ikincil patoloji laboratuvarına gönderilen patoloji numuneleri ve bunlardan üretilen veriler, konsültasyon raporu ile birlikte birincil patoloji laboratuvarına iade edilir. Ancak ikincil patoloji laboratuvarında üretilen numune ve verilerin, birincil patoloji laboratuvarına gönderilme zorunluluğu yoktur.
d) Ek-4’te yer alan Patoloji Konsültasyon İstek Formu kullanılarak konsültasyon talep edilir.
e) Birincil ve ikincil patoloji laboratuvarları konsülte edilen materyal için ayrı ayrı rapor hazırlar ve her rapordan, raporu onaylayan tıbbi patoloji uzmanı sorumludur.
(13) Tüberküloz tetkiki yapan tıbbi laboratuvarlar, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından belirlenen usul ve esaslara göre faaliyet gösterir.
(14) Yasadışı ve kötüye kullanılan ilaç ve maddelerin analizini yapan tıbbi laboratuvarlar ile alkol ve madde bağımlılığı tedavi merkezlerindeki tıbbi laboratuvarların çalışma usul ve esasları Bakanlıkça belirlenir.
Tıbbi laboratuvarların fiziki şartları
MADDE 13 – (1) Tıbbi laboratuvarın fiziki alanı; tıbbi laboratuvar teknik alanı, destek alanları ve ofis alanlarıolmak üzere üç temel kısımdan oluşur.
a) Tıbbi laboratuvar teknik alanı; tıbbi laboratuvar hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde gerekli bütün donanım veşartların sağlandığı ve tıbbi laboratuvar çalışmalarının yürütüldüğü yerdir.
b) Tıbbi laboratuvar destek alanları; en az bir numune kabul birimi, numune alma odası/alanı ve malzeme depolanması için uygun alandan oluşur. Bu alanlar, tıbbi laboratuvar teknik alanı ile fonksiyonel bir bütün oluşturacakşekilde düzenlenir. Kurum/kuruluş bünyesinde olan tıbbi laboratuvarlarda numune alma odası/alanı poliklinik katında da bulunabilir.
c) Tıbbi laboratuvar ofis alanları; hasta kabul, bekleme yeri, sekretarya, tuvaletler, uzman odası ve personel dinlenme bölümleri gibi bölümleri içerir. Bu alanlar kurum içinde ortak kullanılabilirler. Ancak bu bölümler tıbbi laboratuvar teknik alanının içinde yer alamaz.
(2) Tıbbi laboratuvarlar, sınıflarına uygun aşağıdaki fiziki şartları yerine getirecek şekilde yapılandırılır:
a) Basit hizmet laboratuvarında, teknik alan en az 10 metrekare büyüklüğünde olmalıdır. Tıbbi laboratuvar destek ve ofis alanları toplamı 10 metrekareden küçük olamaz.
b) Eğitim ve kapsamlı hizmet laboratuvarında, tıbbi laboratuvar teknik alanı, her bir laboratuvar dalının ayrıkonumlanması durumunda her biri için en az 30 metrekare, tıbbi laboratuvar destek ve ofis alanları toplamı ise en az 20 metrekare; merkezi laboratuvarda, tıbbi laboratuvar teknik alanı en az 40 metrekare, tıbbi laboratuvar destek ve ofis alanları toplamı ise 30 metrekare büyüklüğünde olmalıdır. Eğitim veya kapsamlı hizmet laboratuvarları teknik alanlarının toplamının 100 metrekareyi aşması durumunda, bu alanın en az % 30’u kadar tıbbi laboratuvar destek ve ofis alanları tahsis edilir.
1) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarları besiyerini kendisi yapması durumunda ayrıca besiyeri hazırlama odasıbulundurur.
2) Tıbbi biyokimya ve tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında idrar ve gaita testleri ayrı bir oda/alanda çalışılır veya aynı teknik alan içerisinde ve havalandırması olan en az 7,5 metrekare ayrı bir oda/alanda veya çeker ocak ortamında çalışılabilir.
3) Tıbbi patoloji laboratuvar teknik alanı; boyama/özel işlem odası/alanı, doktor mikroskopi inceleme odası/alanı, arşivleme odası ve kimyasal buhar veya gazlar için özel olarak havalandırma sistemi bulunan makroskopi odasından oluşur.
4) Tıbbi laboratuvarda özel ve ileri teknik gerektiren testler için gerektiğinde uygun alan ayrılır.
(3) Tıbbi laboratuvarlar ayrıca aşağıdaki şartları sağlamalıdır:
a) Kurumda/Tıbbi laboratuvarda, engelli kullanımına uygun lavabo ve tuvalet bulunmalıdır.
b) Tıbbi laboratuvar, hizmetin sürekliliğini sağlamak üzere gerekli enerji, güç kaynağı, su, iletişim, bilişim gibi ortam destek sistemlerini içerecek şekilde yapılandırılır.
c) Tıbbi laboratuvar teknik alanlarının kapıları, acil durumda çıkışa engel olmayacak şekilde otomatik kayar kapıveya dışarı doğru açılabilen kapılar olmalıdır. Tıbbi laboratuvara yetkisiz kişilerin girişlerine engel olacak şekilde düzenleme yapılır.
(4) Tıbbi laboratuvarda yeterli aydınlatma sağlanır ve çalışan sağlığını olumsuz etkileyen gürültü düzeyini aşmayacak önlemler alınır.
Tıbbi laboratuvar dışında uygulanan testlere ilişkin hususlar
MADDE 14 – (1) Tıbbi laboratuvar dışında klinik/servis testleri, hastabaşı testleri ve muayenehanede yapılabilecek testler çalışılabilir.
(2) Hasta başı test cihazlarının envanteri tutularak, kalibrasyon ve kalite kontrol çalışmaları ile bu cihazlardaçalışılmış olan tüm test sonuçları kayıt altına alınır. Bu cihazların kullanıldığı birimlerde, hasta başı test cihazlarısorumlusu belirlenir ve sorumlu, kalite kontrol sonuçlarını tıbbi laboratuvar uzmanına bildirir.
(3) Muayenehanede yapılabilecek testler, ilgili hekim veya tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni tarafındançalışılır.
(4) Klinik/Servis testlerinin kalite kontrolü ve kalibrasyonları yapılır ve sonuçları kayıt altına alınarak saklanır. Klinik/Servis test listesi Bakanlığa bildirilir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Tıbbi Laboratuvar Personeli, Tıbbi Laboratuvar Personelinin Görev ve Sorumlulukları, Personelin Eğitimi
Tıbbi laboratuvar personeli
MADDE 15 – (1) Tıbbi laboratuvar teknik personelinin nitelikleri aşağıda belirtilmiştir.
a) Özel müstakil tıbbi laboratuvarlarda, tam zamanlı ve kadrolu olarak görev yapan tıbbi laboratuvar uzmanlarından birisi; hastanelerde, hastanenin başhekimi/mesul müdürü; tıp/dal merkezlerinde kuruluşun mesul müdürü, tıbbi laboratuvar mesul müdürüdür. Özel müstakil tıbbi laboratuvarlarda yalnızca bir birim sorumlusunun bulunduğu tıbbi laboratuvarlarda birim sorumlusu aynı zamanda tıbbi laboratuvar mesul müdürü olarak görev yapar. Mesul müdür yetkisini birim sorumlularından birine devredebilir. Diğer kamu kurum ve kuruluşlarına ait olan tıbbi laboratuvarlarda, tıbbi laboratuvarlardan sorumlu olan yönetici tıbbi laboratuvar mesul müdürüdür.
b) Aynı dalda birden fazla uzmanın bulunduğu tıbbi laboratuvarlarda, bu uzmanlardan birisi mesul müdür tarafından tıbbi laboratuvar birim sorumlusu olarak görevlendirilir. Eğitim ve araştırma hastaneleri ve üniversitelerde tıbbi laboratuvar birim sorumlusu, eğitim hizmetlerini aksatmayacak şekilde görev yapar. Özel tıbbi laboratuvarlarda her bir uzmanlık dalı için, kuruluşun kadrosunda çalışan uzmanlardan birisi tıbbi laboratuvar birim sorumlusu olarak görevlendirilir ve müdürlüğe bildirilir.
c) Tıbbi laboratuvarlar, tıbbi laboratuvar sınıfına ve uzmanlık dalına uygun tıbbi laboratuvar uzmanıbulundurur.
(2) Tıbbi laboratuvarda aşağıda belirtilen asgari sayıda personel bulundurulur:
a) Basit hizmet laboratuvarında ve gözetimli hizmet laboratuvarında en az bir tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni bulundurulur.
b) Kapsamlı hizmet laboratuvarında her bir tıbbi laboratuvar dalı için, en az bir tıbbi laboratuvar uzmanıyanında en az bir tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni bulundurulur. Tıbbi patoloji laboratuvarında otopsi yapılmasıdurumunda ayrıca bir tıbbi laboratuvar/patoloji laboratuvar teknikeri veya tıbbi laboratuvar teknisyeni bulundurulur.
c) Eğitim hizmet laboratuvarında her bir tıbbi laboratuvar dalı için en az iki uzman ve en az üç tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni bulundurulur.
ç) Test bazında referans yetkili laboratuvarda, en az bir tıbbi laboratuvar uzmanı ve en az iki tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni bulundurulur.
d) Diğer personel; tıbbi laboratuvarlarda yeterli sayıda yardımcı personel, sekreter ve destek hizmet personeli bulundurulabilir.
(3) Tıbbi laboratuvar uzman kadro planlaması, ayrılış ve başlayış işlemleri, ilgili mevzuatları uyarınca yürütülür.
Tıbbi laboratuvar personelinin görev ve sorumlulukları
MADDE 16 – (1) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında tıbbi mikrobiyoloji uzmanları ve/veya enfeksiyonhastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanları, tıbbi biyokimya laboratuvarlarında tıbbi biyokimya uzmanları ve tıbbi patoloji laboratuvarlarında tıbbi patoloji uzmanları çalışmaya yetkilidir.
(2) Mesul müdür, tıbbi laboratuvarların faaliyeti ve denetimi ile ilgili her türlü işlemde müdürlüğün ve Bakanlığın birinci derecede muhatabıdır. Mesul müdürün görev, yetki ve sorumlulukları şunlardır:
a) Tıbbi laboratuvarda çalışan uzmanların ayrılması veya işe başlaması durumunda bu değişikliği beş iş günüiçinde müdürlüğe bildirmek,
b) Kurum/Kuruluştaki ruhsata esas tıbbi laboratuvarların faaliyetleri hakkında, Bakanlık ile koordinasyonu ve ilgili verilerin Bakanlığa gönderilmesini sağlamak,
c) Tıbbi laboratuvarların faaliyetleri sırasında, ruhsat şartlarında meydana gelen değişiklikleri zamanında müdürlüğe bildirmek,
a) Sorumlu olduğu tıbbi laboratuvarın ihtiyaçlarının tespitini, tıbbi laboratuvar testlerinin maliyet etkin yürütülmesini ve kalite standartlarına uygun çalışılmasını sağlamak,
b) Tıbbi laboratuvar güvenliği de dâhil, tıbbi laboratuvarın yönetimi ve tüm faaliyetlerinin mevzuata ve kalite yönetim sistemine göre yürütülmesini sağlamak ve bu iş/işlemlerin yürütülmesi için iş bölümü yapmak,
c) İç kalite kontrol ve dış kalite değerlendirmelerini uygun periyotlarda yapmak/yaptırmak ve sonuçlarınıdeğerlendirmek ile gerekli düzeltici ve önleyici faaliyetleri yapmak/yaptırmak, konu ile ilgili istenen verileri Bakanlığa göndermek,
ç) Testlerin zamanında yapılması ve sonuçlarının kayıt altına alınmasını, hizmet talebinde bulunan kişi/kurum/kuruluşa zamanında rapor edilmesini sağlamak,
d) Tıbbi laboratuvar personelinin tüm faaliyetlerini izlemek, eğitim almalarını sağlamak,
e) Teknik personele iç kalite kontrol, dış kalite değerlendirme, kalite standartları ve cihazların bakım vekalibrasyonları konusunda eğitim vermek veya eğitim almalarını sağlamak,
f) Tıpta uzmanlık eğitimi veren kurum/kuruluşlarda eğitimle ilgili faaliyetleri eğitim sorumlusunun koordinasyonunda yürütmek,
g) Cihazların bakım ve kalibrasyonları ile test kalibrasyonlarını uygun periyotlarda yapmak/yaptırmak, değerlendirmek ile gerekli düzeltici ve önleyici faaliyetleri yapmak/yaptırmak,
ğ) Gerektiğinde testi isteyen hekime test süreci, sonuçları, sonuçların yorumlanması ve ileri tetkik gerekliliği konularında diğer laboratuvar uzmanları ile birlikte bilgi ve danışmanlık hizmeti vermek,
h) Tıbbi laboratuvarın, ek-10’da yer alan denetim formu kapsamında yılda en az bir kez, öz denetimini yapmak ve sonuçlarının kayıt altına alınmasını sağlamak.
(4) Tıbbi laboratuvar birim sorumlularının uzmanlık belgesinin aslı veya onaylı sureti tıbbi laboratuvarda görülebilecek bir yere asılır.
a) Gerektiğinde laboratuvara başvuran kişilerden usulüne uygun olarak numuneleri almak, teste uygun hale getirmek üzere hazırlamak,
b) Tıbbi laboratuvar ortamını ve cihazları, analizin analiz öncesi (preanalitik) ve analiz (analitik) evrelerine hazır hale getirmek,
c) Tıbbi laboratuvarın görev kapsamındaki işleri ve testleri yazılı düzenlemelere göre yapmak ve değerlendirilmek üzere uzmana sunmak,
ç) Dekontaminasyon işlemlerini ve atıkların güvenli şekilde bertaraf edilmesini sağlamak,
d) Tıbbi laboratuvar birim sorumlusu/laboratuvar uzmanı tarafından verilen diğer görevleri yerine getirmek.
(6) Doğum, hastalık, ölüm ve doğal felaket gibi sebepler dışında bir yılda, iki aydan az süreyle özel müstakil tıbbi laboratuvarlardaki tıbbi laboratuvar mesul müdürü veya tıbbi laboratuvar birim sorumlusunun görevinden ayrılması durumunda, aynı nitelikleri taşıyan bir uzman, kurum/kuruluş yetkilisi tarafından geçici olarak görevlendirilir. Bu durum beş iş günü içinde müdürlüğe bildirilir. Özel müstakil tıbbi laboratuvar mesul müdürü veya tıbbi laboratuvar birim sorumlusunun iki aydan uzun süre görevine dönmemesi halinde bu süre müdürlükçe en fazla altı aya kadar uzatılabilir. Altı ayın sonunda yeni bir tıbbi laboratuvar mesul müdürü veya birim sorumlusu görevlendirilir. Hastane, tıp/dal merkezi ve poliklinikler gibi tıbbi laboratuvar birim sorumluları hakkında da bu madde hükümleri uygulanır.
(7) Tıbbi laboratuvarlar, tıbbi laboratuvar uzmanının izin/rapor gibi sebeplerle ayrılması durumunda ilgili uzmanlık dalında, bir yıl içerisinde, toplam otuz günü geçmemek ve müdürlükten izin almak kaydı ile faaliyetini geçici olarak durdurabilir. Ancak bu süre içerisinde faaliyetini sürdürmek istemesi halinde, aynı il içerisinden aynı uzmanlık dalında uzman görevlendirilmesi ile faaliyetine devam eder veya sözleşme yapmak suretiyle başka bir tıbbi laboratuvara numune gönderebilir. Sözleşme yapılması durumunda testlerin tıbbi sorumluluğu, sözleşme yapılan tıbbi laboratuvara aittir.
(8) Tıbbi laboratuvarlarda mesul müdür hariç diğer tıbbi laboratuvar uzmanları çalışma saatleri müdürlüğe bildirilmek ve ilgili mevzuatlara uygun olmak kaydıyla kadro dışı geçici statüde çalışabilir.
Personelin eğitimi
MADDE 17 – (1) Tıbbi laboratuvar birim sorumlusu, tıbbi laboratuvar personelinin mesleki becerilerini geliştirmek, teknolojik gelişmelerden haberdar olmalarını ve tıbbi laboratuvar hizmet standartlarını yerine getirmelerini sağlamak üzere, yılda en az bir hizmet içi eğitim programı düzenler veya tıbbi laboratuvar personelinin düzenlenen en az bir hizmet içi eğitime katılımını sağlar. Bu eğitimler kayıt altına alınır.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Tıbbi Laboratuvarların Planlanması ve Açılışı, Başvuru ve Başvurunun İncelenmesi, Ruhsatlandırma, Test Bazında Referans Yetkili Laboratuvar Başvurusu ve Belgelendirilmesi, Ruhsat Yenileme
Tıbbi laboratuvarların planlanması ve açılışı
MADDE 18 – (1) Yeni açılacak olan tıbbi laboratuvarların açılmasına Bakanlıkça planlama kapsamında izin verilir. Tıbbi laboratuvar açılması ile ilgili iş ve işlemler Bakanlıkça yürütülür.
Başvuru ve başvurunun incelenmesi
MADDE 19 – (1) Taşınma/Birleşme/Devir gibi nedenlerle yeniden ruhsatlandırma gerektiren durumlar ile yeni açılacak tıbbi laboratuvar için, mesul müdür tarafından ek-2’de belirtilen belgelerle birlikte müdürlüğe başvuru yapılır. Dosyada eksiklik ve/veya uygunsuzluk olmaması halinde, müdürlükçe oluşturulacak denetim ekibi tarafından tıbbi laboratuvar yerinde denetlenir. Denetimde eksiklik bulunmaması halinde, denetim raporu ve ruhsat başvuru dosyasıBakanlığa gönderilir.
a) Tıbbi laboratuvarın devrinde; devir tarihinden itibaren en geç on beş iş günü içinde ruhsat almak amacıyla, tıbbi laboratuvarın devri ile ilgili işlemlerin başlatılmasını talep eden imzalı başvuru dilekçesi ve tıbbi laboratuvarın devir sözleşmesi ile başvuru yapılır. Özel tıbbi laboratuvarın denetimi sırasında tespit edilen eksiklik ve/veya uygunsuzluklardan dolayı devralan, devredenin sorumluluklarını da almış sayılır.
b) Tıbbi laboratuvarın bulunduğu il dışına taşınma izni için Bakanlığa başvurulur. Başvuru, Planlama veİstihdam Komisyonuna sunulur. Komisyon başvuruyu, Bakanlıkça belirlenen planlama ilkeleri çerçevesinde değerlendirir. Başvuru uygun görülür ise Bakanlıkça taşınmasına izin verilir. Taşınma başvurusu uygun görülen tıbbi laboratuvar müdürlüğe ruhsat başvurusunda bulunur. Tıbbi laboratuvarlar il içi taşınma başvurusunu müdürlüğe yapar ve başvurular müdürlük tarafından sonuçlandırılır.
(2) Basit hizmet laboratuvarı açma başvuruları, ek-7’deki Basit Hizmet Laboratuvarı Başvuru Formu doldurularak müdürlüğe yapılır. Müdürlük tarafından yerinde inceleme yapılır ve uygun görüldüğü takdirde ek-8’deki basit hizmet laboratuvarı faaliyet belgesi düzenlenir.
Ruhsatlandırma
MADDE 20 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında kurulacak tıbbi laboratuvarlar için;
a) Tek uzmanlık dalında tıbbi laboratuvar ruhsatı,
b) Merkezi laboratuvar ruhsatı,
olmak üzere Bakanlıkça iki çeşit ruhsat düzenlenir.
(2) Bakanlığa intikal ettirilen ruhsat başvuru dosyası, Genel Müdürlükçe dosya ve/veya SKYS kaydı üzerinden incelenir.
(3) Genel Müdürlükçe eksiklik ve/veya uygunsuzluğu bulunmayan tıbbi laboratuvara ek-5’e göre ruhsat düzenlenir ve müdürlüğe gönderilir.
(4) Bakanlık, tıbbi laboratuvarların ruhsat ve faaliyet izin belgesi işlemlerini valiliklere devredebilir.
(5) Başvuru dosyası ve düzenlenen belgelerin bir örneği müdürlükte muhafaza edilir. Düzenlenen ruhsatın aslıtıbbi laboratuvar mesul müdürüne imza karşılığında teslim edilir.
(6) Kurum/Kuruluş adresi içerisinde aynı uzmanlık dalında birden fazla tıbbi laboratuvar bulunması durumunda; her bir tıbbi laboratuvarın, kurum/kuruluş adresi içerisindeki yeri/konumu belirtilerek, bu Yönetmelik hükümlerine uygun belgeler düzenlenir. Ancak tüm tıbbi laboratuvarlar için tek başvuru yapılır. Bakanlıkça kuruma, aynı uzmanlık dalındaki tüm tıbbi laboratuvarlar için tek ruhsat düzenlenir ve ruhsattaki adreste, her tıbbi laboratuvarın yeri ve konumu belirlenir. Ancak eğitim veren kamuya ait sağlık kurum/kuruluşları için ise ayrı ruhsat düzenlenebilir. Gözetimli hizmet laboratuvar adres/adresleri ruhsata eklenir.
(7) Bu Yönetmelikte tanımlanan merkezi laboratuvar içerisinde, ilgili mevzuatta öngörülen şartları sağlamak kaydıyla ilgili mevzuat çerçevesinde laboratuvar açma yetkisi bulunan diğer laboratuvarlar bulunabilir.
Test bazında referans yetkili laboratuvar başvurusu ve belgelendirilmesi
MADDE 21 – (1) Test bazında referans yetkili laboratuvar olarak hizmet sunabilmek için, başvuru dosyası ve tıbbi laboratuvar ruhsatı ile Bakanlığa başvuru yapılır. Bakanlık başvuruyu, Bakanlıkça belirlenen ölçütlere uygunluk açısından değerlendirir. Başvurusu uygun bulunan tıbbi laboratuvar, Bakanlıkça oluşturulan en az üç kişilik ekip tarafından yerinde incelenir ve sonucu Bakanlığa bildirilir.
(2) İnceleme sonucunda başvurusu uygun bulunan tıbbi laboratuvara iki yıl süreyle geçerli olmak üzere ek-6’ya göre Test Bazında Referans Yetkili Laboratuvar Belgesi düzenlenir. İki yıllık sürenin sonunda başvurusunu yenilemeyen tıbbi laboratuvarın Test Bazında Referans Yetkili Laboratuvar Belgesi iptal edilir.
(3) Bakanlıkça, ihtiyaç durumunda aynı test için birden fazla test bazında referans yetkili laboratuvar belirlenebilir. Türkiye Halk Sağlığı Kurumu bünyesinde yapılmayan testlerle ilgili olarak Bakanlık, kamu kurum veya kuruluş bünyesindeki test bazında referans yetkili laboratuvarlarından birisini Ulusal Referans Hizmet Laboratuvarıolarak belirler. Test bazında referans yetkili laboratuvarı/laboratuvarları veri gönderme, ilgili ulusal ağlara ve kalite kontrol çalışmalarına katılma konusunda Ulusal Referans Hizmet Laboratuvarına karşı sorumludur.
(4) Ulusal referans hizmet laboratuvarlarının açılmasına, planlama kapsamında Bakanlıkça izin verilir.
Ruhsat yenileme
MADDE 22 – (1) Aşağıdaki durumlarda ruhsat yenilenir:
a) Özel müstakil tıbbi laboratuvarlardaki mesul müdür değişikliği.
b) Tıbbi laboratuvar birim sorumlusu değişikliği.
c) Tıbbi laboratuvarın faaliyette bulunduğu uzmanlık dalı değişikliği.
ç) Adres/Fiziki mekân değişikliği.
d) Kurum/Kuruluş veya tıbbi laboratuvar adı değişikliği.
e) Tıbbi laboratuvar sahipliği değişikliği.
(2) Birinci fıkrada sayılan durumlarda, en az on beş iş günü önce ek-1’e uygun ruhsat başvuru formu ile birlikte müdürlüğe başvurulur.
ALTINCI BÖLÜM
Faaliyetin Geçici Olarak Kısmen Durdurulması, Faaliyetin Askıya Alınması ve Ruhsat İptali
Faaliyetin geçici olarak kısmen durdurulması
MADDE 23 – (1) Tıbbi laboratuvarda uygulanan testlerle ilgili olarak; iç kalite kontrol veya dış kalite değerlendirilmesi sonucunda, varsa Bakanlık tarafından belirlenen uygunsuzlukların giderilmediğinin tespit edilmesi durumunda, uygunsuzluklar düzeltilene kadar, Bakanlıkça tıbbi laboratuvar tarafından ilgili test veya testlere yönelik hastaya sonuç verilmesi işlemi durdurulur. Bu testler başka bir tıbbi laboratuvarda çalıştırılarak hastaya sonuçverilebilir. Ancak tıbbi laboratuvar kendi isteği ile kapsamı değişmemek ve müdürlüğe bildirmek şartıyla bu test/testleri yapmaktan tamamen vazgeçebilir.
Faaliyetin askıya alınması ve ruhsat iptali
MADDE 24 – (1) Aşağıdaki durumlarda tıbbi laboratuvarın faaliyeti askıya alınır veya ruhsatı iptal edilir:
a) Asgari personel sayısının altına düşülmesi veya bina tadilatı durumlarında tıbbi laboratuvar en fazla altı ay süreyle faaliyetini askıya alabilir. Askı süresinin bitimine kadar faaliyete başlanılmaması halinde tıbbi laboratuvar ruhsatı iptal edilir.
b) 23 üncü maddeye göre hastaya sonuç verilmesinin durdurulmasına rağmen hastaya sonuç vermeye devam eden veya faaliyeti askıya alındığı halde faaliyetine devam eden tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
c) Tıbbi laboratuvar faaliyetine son vermek istediğinde; müdürlüğe, ekinde ruhsatın yer aldığı bir dilekçe ile başvurur ve ruhsatı Bakanlıkça iptal edilir.
ç) Bakanlık tarafından belirlenen verileri düzenli olarak Bakanlığa göndermeyen tıbbi laboratuvar mesul müdürüon beş gün süre verilmek suretiyle uyarılır. Süre sonunda veri göndermeyen tıbbi laboratuvarın faaliyeti bir gün süreyle durdurulur. Bir yıl içerisinde ikinci kez tekrar edilmesi halinde tıbbi laboratuvarın faaliyeti üç gün süreyle durdurulur.
d) Ruhsatın tanzim edilmesinden itibaren altı ay içinde faaliyete geçmeyen tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
e) Denetimlerde, bulunduracağını belirttiği, kimyasal maddeler, araç, gereç ve donanımda eksiklik tespit edilen tıbbi laboratuvara, bunları tamamlaması için en fazla üç ay süre verilir ve bu süre içinde eksikliklerini tamamlayamayan tıbbi laboratuvarın faaliyeti altı aya kadar askıya alınır. Askı süresi sonunda eksikliklerini tamamlayarak faaliyete geçmeyen tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
f) Denetimlerde, tıbbi laboratuvarın fiziki şartlarının ruhsat şartlarını karşılamayacak durumda olduğunun tespit edilmesi halinde, ruhsat şartlarını sağlaması için faaliyeti en fazla altı ay süreyle askıya alınır. Bu süre sonunda ruhsatşartlarını sağlayamayan tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
g) Özel müstakil tıbbi laboratuvarlar, asgari sayıdaki uzmanın ayrılışı halinde en fazla üç ay süre ile kadro dışıgeçici uzman ile faaliyetine devam edebilir. Üç ay sonunda kadrolu uzman başlatılmaz ise özel müstakil tıbbi laboratuvarın faaliyeti altı ay süreyle askıya alınır. Bu süre sonunda kadrolu uzman başlatılmaması halinde özel müstakil tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
ğ) Özel sağlık kuruluşu bünyesindeki tıbbi laboratuvarlarda asgari sayıdaki uzmanın ayrılışı halinde, tıbbi laboratuvar en fazla üç ay süre ile kadro dışı geçici bir uzman ile faaliyetine devam edebilir. Üç ay sonunda kadrolu uzman başlatılmaması halinde tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
h) Tıbbi laboratuvar ruhsatının askıya alınması halinde, askıya alma sebebi altı ay içerisinde düzeltilmemişse ruhsat iptal edilir.
ı) Ruhsatı iptal edilen özel müstakil tıbbi laboratuvar hakkında planlama hükümleri uygulanır.
YEDİNCİ BÖLÜM
Denetim ve Denetim Ekibi, Yasaklar ve Yaptırımlar
Denetim ve denetim ekibi
MADDE 25 – (1) Tıbbi laboratuvarlar, müdürlükçe oluşturulan bir ekip tarafından şikâyet, soruşturma veya Bakanlık merkez teşkilatının talebi üzerine yapılacak olağan dışı denetimler hariç olmak üzere, yılda bir kez düzenli olarak denetlenir. Denetimlerde ek-10’da yer alan denetim formu kullanılır. Denetim ile ilgili tespitler ve sonuçlar, Bakanlığa bildirilir.
(2) Müdürlük görevlendireceği en az iki personel ve bir tıbbi laboratuvar uzmanından oluşan denetim ekibi oluşturur.
(3) Müdürlük, denetim raporlarını en geç beş iş günü içinde Genel Müdürlüğe gönderir. Tespit edilen eksiklikler müdürlük tarafından takip edilir.
(4) Tıbbi laboratuvarlar, yılda en az bir kez ek-10’da yer alan denetim formu kapsamında, öz denetim yapar ve sonuçlarını kayıt altında alır. Bakanlık gerektiğinde öz denetim kayıtlarının gönderilmesini isteyebilir.
Yasaklar ve yaptırımlar
MADDE 26 – (1) Tıbbi laboratuvarlar bu Yönetmelik hükümlerine aykırı olarak açılamaz ve faaliyet gösteremez. Aksi takdirde ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
(2) Tıbbi laboratuvarlar, Bakanlığın izni olmaksızın tıbbi üretim yapamaz, pazarlama firmalarıyla ortaklıklar kuramaz ve çıkar birlikteliği oluşturamaz. Tıbbi laboratuvarda, laboratuvar faaliyetleri haricinde başka iş yapılamaz.
(3) Tıbbi laboratuvar açma yetkisine sahip olmayıp da, tıbbi laboratuvar açanlar veya izinle açmış olduklarıtıbbi laboratuvarı yetkisi olmayanlara terk edenler ile tıbbi laboratuvarın usulüne uygun olmayan yöntemlerle çalıştığıve bu Yönetmelik hükümlerine uymadığı tespit edilenler hakkında 992 sayılı Kanunun 9 uncu ve 10 uncu maddelerindeki hükümler uygulanır.
(4) Bu Yönetmeliğin ilgili hükümlerine uygun çalışmayan test bazında referans yetkili laboratuvarlar, Bakanlık tarafından eksiklikleri hususunda yazılı olarak uyarılır ve üç ay süre tanınır. Bu süre içerisinde eksikliklerini gidermeyen test bazında referans yetkili laboratuvarın belgesi iptal edilir.
(5) Sadece araştırma amaçlı üretilmiş test ve kitler, tıbbi laboratuvarda tanı amacıyla kullanılamaz.
(6) Bakanlıkça/Müdürlükçe yapılan denetimlerde tespit edilen eksiklikler için denetim formunda öngörülen müeyyideler uygulanır.
(7) Bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Tıbbi Laboratuvarın Kalite Kontrol ve Değerlendirme Sistemi, Tıbbi Laboratuvar Güvenliği, Tıbbi Laboratuvar Atık Yönetimi, Tıbbi Laboratuvar Bilgi Sistemi ve Verilerin Korunması, Etik İlkeler
Tıbbi laboratuvarın kalite kontrol ve değerlendirme sistemi
MADDE 27 – (1) Tıbbi laboratuvar, Bakanlıkça belirlenen kalite standartlarını sağlamak üzere kalite yönetim sistemi kurar.
(2) Tıbbi laboratuvar, rapor edilen testler için uygun bir iç kalite kontrol, test doğrulama ve/veya geçerli kılma programı uygular ve buna ilişkin kayıtları tutar.
(3) Tıbbi laboratuvar Bakanlığın belirlediği testler için dış kalite değerlendirme programlarına katılır ve sonuçlarını kayıt altına alır. Dış kalite değerlendirme programlarına katılım belgelendirilir.
(4) Başka tıbbi laboratuvara hizmet sunan tıbbi laboratuvar, Bakanlık tarafından belirlenen testlerle ilgili katıldıkları dış kalite değerlendirme programına katılımlarına ait belge ve sonuçlarını, hizmet alan tıbbi laboratuvara bildirmek zorundadır.
(5) Tıbbi laboratuvar, test sonuçlarının güvenilirliğini sağlamak amacıyla kalite kontrol ve değerlendirme sistemi kapsamında yöntemlerini, faaliyetlerini gözden geçirmek ve gerekli önlemleri almak zorundadır.
Tıbbi laboratuvar güvenliği
MADDE 28 – (1) Tıbbi laboratuvarın biyogüvenlik düzeyi en az, TS EN 12128 standardında yer alan “fiziksel korunma düzeyi 2” şartlarına uygun olmalıdır. Uluslararası düzenlemelere göre risk grubu 3 veya 4 listesinde yer alan mikroorganizmalarla çalışan tıbbi laboratuvarlar sırasıyla “fiziksel korunma düzeyi 3” veya “fiziksel korunma düzeyi 4” koşullarına uygun olmalıdır.
(2) Korunmaya yönelik alınan tedbirler, tıbbi laboratuvar personelinin ve yakın çevresinin kimyasal, radyoaktif veya enfeksiyöz ajana maruz kalma olasılığını azaltıcı veya önleyici olmalıdır.
(3) Tıbbi laboratuvarda ilk yardım seti ve mevcut tehlikelere uygun yangın söndürücü ile alev söndürme örtüsügibi güvenlik donanımı bulundurulur.
(4) Tıbbi laboratuvarda kimyasal ve benzeri yaralanmalar için, risklere uygun dekontaminasyon ve/veyanötralizasyon materyali bulundurulur ve etkin kullanımı için önlemler alınır.
(5) Tıbbi laboratuvarda kimyasal, radyoaktif ve/veya potansiyel enfeksiyöz riskten korunmak için personele kişisel koruyucu ekipman temin edilir ve personelin kullanması sağlanır.
(6) Personele, işindeki potansiyel tehlikeler ve güvenli tıbbi laboratuvar teknikleri hususunda eğitim verilir ve eğitim kayıt altına alınır. Personelin, çalıştığı numuneler veya testlerden dolayı aşı ile önlenebilir hastalıklara neden olan enfeksiyöz etkenlere maruziyet riski bulunmakta ise aşılanması sağlanır.
(7) Tıbbi laboratuvar teknik alanında el yıkama için lavabo ile göz yıkama işlevi görecek ünite/materyal ve gerekirse acil duş bulundurulur.
(8) Tıbbi laboratuvara yönelik ve personelin kolayca erişebileceği bir güvenlik dokümanı oluşturulur. Kullanılan kimyasalların ürün güvenlik bilgi formları temin edilir.
(9) Tıbbi laboratuvar içerisinde bulunan tehlike ve risklere ilişkin olarak, giriş kapısı ile gerekli olduğu durumlarda cihaz, donanım veya aygıt üzerine ilgili işaretleme veya etiketleme yapılır.
(10) Tıbbi laboratuvarda uygun sıklıkta hava değişimi sağlanır. Bu değişim kimyasal veya toksik dumanların veya enfeksiyöz ajanların yayılmasını engellemelidir.
(11) Tıbbi laboratuvarda kontrollü giriş uygulanır. Tıbbi laboratuvarda biyolojik ajanların, numunelerin, ilaçların, kimyasalların ve hastalara ait bilgilerin yanlış kullanılması, tahrip edilmesi ve çalınma tehlikesine karşı gerekliönlemler alınır.
(12) Tıbbi laboratuvarda korunma amacıyla kurulu cihazların ve donanımların ait oldukları standartlara uygun olarak düzenli bakım ve kontrolleri yapılır ve kayıt altına alınır.
(13) Tıbbi laboratuvarda giriş ve çıkış noktaları ile varsa yangın çıkışları uygun şekilde işaretlenir. Tıbbi laboratuvar güvenliği ile ilgili tüm işaretlemeler ulusal veya uluslararası kabul gören simgeler kullanılarak yapılır.
(14) Tıbbi atıklar tıbbi laboratuvarın biyogüvenlik düzeyine uygun olarak dekontamine edilir.
Tıbbi laboratuvar atık yönetimi
MADDE 29 – (1) Tıbbi laboratuvara ait tıbbi atıkların yönetimi, 22/7/2005 tarihli ve 25883 sayılı ResmîGazete’de yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine uygun olarak yürütülür.
Tıbbi laboratuvar bilgi sistemi ve verilerin korunması
MADDE 30 – (1) Tıbbi laboratuvarda test sonuçları ve kişisel verilerin gizliliğini ve güvenliğini sağlayacak bilgi sistemi kurulur ve işletilir.
Etik ilkeler
MADDE 31 – (1) Tıbbi laboratuvar hizmetleri etik kurallara ve kanıta dayalı laboratuvar tıbbi ilkelerine uygun olarak güncel, bilimsel ve teknolojik gerekleri yerine getirecek şekilde yürütülür.
(2) Test için alınan numunelerin araştırmalarda kullanılmasında klinik araştırmalarla ilgili mevzuat hükümleri uygulanır. Ancak toplum sağlığını korumaya yönelik Bakanlıkça yapılacak çalışmalar ile tıbbi laboratuvarların kalite kontrol analizlerinde bu numuneler kör numune olarak kullanılabilir.
DOKUZUNCU BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Hizmet alımı
MADDE 32 – (1) Kamuya ait tıbbi laboratuvarlar, 7/2/2009 tarihli ve 27134 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sağlık Hizmeti Sunan 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu Kapsamındaki İdarelerin Teşhis ve Tedaviye Yönelik Olarak Birbirlerinden Yapacakları Mal ve Hizmet Alımlarına İlişkin Yönetmelik uyarınca birbirlerinden veya 4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu uyarınca özel tıbbi laboratuvarlardan hizmet alabilir.
(2) Özel sağlık kuruluşu bünyesinde bulunması zorunlu tıbbi laboratuvarların dışındaki tıbbi laboratuvar hizmetleri, hizmet satın alma yoluyla, özel tıbbi laboratuvarlardan karşılanabilir.
(3) Hizmet alımı/dış laboratuvar test hizmet alımı durumunda aşağıdakilere uyulması zorunludur:
a) Hizmetin bu yol ile karşılandığı hususunda hastaya ve/veya yakınlarına bilgi verilmesi,
b) Hastadan, laboratuvar testini talep eden kurumda numune alınması,
c) Numunenin, tetkiki gerçekleştirecek tıbbi laboratuvara hasta veya yakınları ile gönderilmemesi,
ç) Tetkiki çalışan kurum veya kuruluş isminin ve adresinin tetkik sonuç raporunda yer alması.
(4) Hizmetin satın alma/dış laboratuvar test hizmet alımı yoluyla gördürülmesi halinde, hizmeti alan sağlık kurum/kuruluşu ile hizmeti veren sağlık kurum/kuruluşu, bu uygulamadan ve sonuçlarından müştereken sorumludur.
Dış laboratuvar test hizmet alımı
MADDE 33 – (1) Özel tıbbi laboratuvarlar ruhsata esas uzmanlık dalı alanıyla ilgili bünyesinde yapılamayan testler için başka tıbbi laboratuvarlardan, dış laboratuvar test hizmeti alabilir.
Numunelerin taşınması
MADDE 34 – (1) Numuneler, 25/9/2010 tarihli ve 27710 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Enfeksiyöz Madde ile Enfeksiyöz Tanı ve Klinik Örneği Taşıma Yönetmeliğine uygun olarak taşınır.
Tıbbi laboratuvarlarda uyulması gereken diğer hususlar
MADDE 35 – (1) Tıbbi laboratuvarlar, Bakanlıktan ruhsat almadan faaliyet gösteremez.
(2) Tıbbi laboratuvar, ruhsat başvurusunda beyan ettiği cihaz ve test listesindeki değişiklikleri en geç otuz işgünü içerisinde müdürlüğe bildirir.
(3) Ruhsatta belirtilen adres haricinde tamamen veya kısmen başka yerde tıbbi laboratuvar hizmeti verilemez.
(4) Tıbbi laboratuvardaki herhangi bir faaliyet alanı veya birim, yetkisi olmayan kişiler tarafından kullanılamaz.
(5) Tıbbi laboratuvarda, ruhsata esas uzmanlık dalı dışında diğer uzmanlık dallarında hekim/uzmançalıştırılamaz ve diğer uzmanlık dallarına ait araç ve gereçler bulundurulamaz.
(6) Özel tıbbi laboratuvarlarda;
a) Özel tıbbi laboratuvarların isimlendirilmesinde; kişilerin yanlış algılaması, karışıklığın önlenmesi amacıyla, hangi ilde olduğuna bakılmaksızın ülke genelindeki üniversite ve kamu sağlık kurum veya kuruluşlarının isimleri aynen veya çağrıştıracak şekilde kullanılamaz.
b) Özel tıbbi laboratuvarların tabelalarında, basılı ve elektronik ortam materyallerinde aynı yazı karakterinde olmak şartıyla “özel” ibaresi, sağlık kuruluşunun isminde kullanılan yazı puntolarının ½ sinden küçük olamaz. Tabelalar ile basılı ve elektronik ortam materyallerinde, ruhsatta kayıtlı tıbbi laboratuvar ismi dışında başka bir isim kullanılamaz ve ruhsatta belirtilen uzmanlık dalları haricinde başka uzmanlık dalı ve/veya başka ibareler yazılamaz.
c) Tıbbi laboratuvar bir şirket tarafından açılmış ise şirketin faaliyetine giren diğer işler tıbbi laboratuvarda yapılamaz.
ç) Tıbbi laboratuvarlar, tanıtım ve bilgilendirme konusunda özel sağlık kuruluşlarının tâbi olduğu mevzuata tâbidir.
d) Adlarına çalışma belgesi düzenlenmeyen tıbbi laboratuvar teknik personeli, tıbbi laboratuvarlarda görev yapamaz.
Yürürlükten kaldırılan yönetmelik
MADDE 36 – (1) 25/8/2011 tarihli ve 28036 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.
Mevcut tıbbi laboratuvarların uyumu
GEÇİCİ MADDE 1 – (1) Mevcut tıbbi laboratuvarlar, (Değişik :07.10.2017-30203) “31.12.2017” tarihine kadar bu Yönetmeliğe uyum sağlamak ve ruhsat almak zorundadır. Uyum süresi içerisindeki ruhsat değişikliği gerektiren durumlarda ruhsat işlemleri,15/2/2008 tarihli ve 26788 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkındaki Yönetmeliğe göre yürütülür.
(2) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce Bakanlık tarafından belirlenmiş olan referans hizmet laboratuvarları, (Değişik :07.10.2017-30203) “31.12.2017” tarihine kadar bu Yönetmeliğe uyum sağlamak ve Test Bazında Referans Yetkili Laboratuvar Belgesini yenilemek zorundadır. Aksi halde referans olma durumları herhangi bir işleme gerek olmaksızın iptal edilir.
Yürürlük
MADDE 37 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
MADDE 38 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.
Yunan hukukçu ve devlet adamı, Komis Yannis Antonios Kapodistrias hayatını kaybetti. (Doğumu: 11 Şubat 1776) Korfu adasında dünyaya geldi. İtalya’da Padova Üniversitesi‘nde tıp, hukuk ve felsefe dallarında öğrenim gördü. 1813 yılında Rusya’nın temsilcisi olarak İsviçre’nin 19 kantondan oluşan tarafsız bir Avrupa ülkesi halinde kurulmasında rol oynadı. 1815 yılında Napolyon Savaşları sonrasında Avrupa ülkeleri arasında yapılan Viyana Kongresinde Rusya’yı temsil etti. Bu başarıları sonucu I. Aleksandr tarafından Rusya’nın dışişleri bakanlığına getirildi. Avrupa’nın en seçkin politikacı ve diplomatları arasında yer aldı. 1821 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı başlayan Yunan isyanlarından sonra Yunanistan siyasetine girdi. 1822 yılında Rusya’nın dışişleri bakanlığından ayrıldı. Yunanistan’ın bağımsızlığı uluslararası alanda tanınmadan önce bir suikast sonucunda öldürüldü. Modern Yunan devletinin kurucusu ve Yunan bağımsızlığının önderi olarak kabul edilmektedir.
Modern Yunan devletinin kurucusuYannis Kapodistrias
1907
NSDAP ve SA üyesi Horst Ludwig Wessel doğdu. (Ölümü: 23 Şubat 1930) 1926 yılında Friedrich Wilhelm Üniversitesi Unter den Linden Hukuk Fakültesi’nde okurken Ekim 1929’da kendisini tam zamanlı olarak Nazi hareketine adamak için üniversiteden ayrıldı. ‘Adolf Hitler’in prensipleri artık benimdir. Terör sadece karşı terörle yok edilebilir Komünistlerin ulaştığı yerler inç inç fethedilmelidir’ diyerek komünist karargahlarına baskınlar yapmaya başladı. Ölümünden sonra Joseph Goebbels’in girişimleriyle nasyonal sosyalist hareket tarafından kahraman ilan edildi.
1938
Avusturyalı hukukçu ve eski Cumhurbaşkanı Heinz Fischer doğdu. Viyana Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1961 yılında doktorasını tamamladı. 1993 yılında Innsbruck Üniversitesinde Siyaset Bilimi Profesörü oldu. 1971 yılında Avusturya parlamentosu Ulusal Konseyi üyesi oldu ve 1990 ile 2002 yılları arasında da konseyin başkanı olarak görev yaptı. 1983’ten 1987’ye kadar Fred Sinowatz başkanlığındaki koalisyon hükümetinde Bilim Bakanı oldu. Sosyal Demokrat Parti’den 8 Temmuz 2004 – 8 Temmuz 2016 tarihleri arasında Avusturya Cumhurbaşkanlığı görevini üstlendi.
Hukukçu ve Avusturya eski cumhurbaşkanı Heinz Fischer
1944
Birleşik Krallık, Çin, ABD ve Sovyetler Birliği, 9 Ekim tarihinde Birleşmiş Milletler‘in kurulacağını açıkladı.
1950
Amerikalı aktivist ve insan hakları savunucusu Jody Williams doğdu. Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans derecesi aldı. Kara mayınlarının yasaklanmasıyla için yaptığı uluslararası kampanyasıyla tanındı. Sivil toplum kuruluşlarının koordinatörü ve sözcüsü olarak görev aldı. İnsan haklarını ve özellikle kadın haklarını savunmak ve yeni güvenlik anlayışlarını teşvik etmek için çalıştı. 2006’da başlatılan Nobel Kadın Girişimi’ni kurdu. Forbes dergisi tarafından dünyanın en güçlü 100 kadınından biri olarak seçildi. 2007’den beri Houston Üniversitesinde dersler verdi. Çok sayıda esere imza attı. Kara mayınlarının temizlenmesi ve yasaklanması yolunda attığı adımlardan dolayı 1997’de Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
Aktivist ve insan hakları savunucusu Jody Williams
1962
Uganda, Büyük Britanya’dan bağımsızlığını ilan etti.
1970
Kamboçya’daki sağcı darbenin ardından Kmer Cumhuriyeti ilan edildi.
1971
Deniz Gezmiş ve 17 arkadaşı idama mahkûm edildi.
1974
Yumurtalık İlçesi yargıcını öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan Yılmaz Güney hakkında 9 Ekim’de müebbet hapis cezası istemiyle dava açıldı.
Milli Güvenlik Kurulu yetkilerini düzenleyen yasa çıktı. Böylece, 1961’den beri yürürlükte olan Kurulun hükümetle ilişkisi ‘danışma’ ile sınırlı olmaktan çıkarıldı.
1986
Nikaragua, Sandinist yönetime karşı savaşan kontra güçlerine silah taşırken düşürülen uçaktan sağ kurtulan ABD askeri danışmanına 30 yıl hapis cezası verilebileceğini bildirdi.
1993
Viyana’da toplanan Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları, Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin bir beyanname yayınladı. Beyannamenin devamı niteliğindeki Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından 1 Şubat 1995 tarihinde kabul edildi.
1993
1991 yılında bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan’ın Anayasasında değişiklikler yapıldı. Bağımsızlığa ilişkin hükümler korundu.
1997
Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
2004
Afganistan’da ilk demokratik seçimler yapıldı. Seçmenin parmağına sürülen mürekkep kolay silinince 18 adaydan 15’i seçimi boykot etti. Yabancı gözlemciler ‘oldukça adil, iptale gerek yok’ dedi.
Kuzey Kore 9 Ekim’de ilk atom bombası denemesini yaptı. NATO Konseyi Kuzey Kore’yi kınadı, BM Güvenlik Konseyi 14 Ekim’de ekonomik ve ticari yaptırım kararı aldı.
Pir Sultan Abdal Derneği çağrısıyla zorunlu din dersinin kaldırılması ve Cemevlerine hukuki statü tanınması talebiyle Ankara Kızılay’da 24 saat oturma eylemi yapıldı. Alevi örgütleri, başta AİHM olmak üzere çok sayıda yargı kararı olmasına karşın zorunlu din dersi uygulamasına devam edilmesini protesto için Kurtuluş Parkı’ndan Sakarya Caddesi’ne yürüyerek 24 saat sürecek oturma eylemine başladı.
2012
Uruguay’da kürtaj yasallaştı
2013
Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği, tıbbi laboratuvarların planlanma, ruhsatlandırma, açılması ile birlikte faaliyet alanlarının düzenlenmeleri, sınıflandırılmaları, izlenmeleri, denetlenmeleri ve faaliyetlerine son verilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemek, kaliteli ve verimli hizmet sunmalarını sağlamak amacıyla, Sağlık Bakanlığı tarafından 9 Ekim 2013 tarihinde Resmi Gazete‘de yayınlandı.
2013
ODTÜ’de 2012’de Başbakan Erdoğan’ı protesto eden 11 öğrenci hakkında silahlı terör örgütü adına suç işlemekten dava açıldı.
2023
Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Eş Başkanları Berna Çelik, Çınar Altan ve HDP Buca İlçe Eş Başkanı Nihat Türk, sabah saatlerinde emniyette alınan ifadelerinin ardından adliyeye sevk edildi. Bayraklı’da bulunan İzmir Adliyesi’ne getirilen zanlılar savcılık ifadelerinin ardından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. İzmir Sulh Ceza Hakimliği, HDP İzmir İl eş başkanları Berna Çelik ve Çınar Altan ile Buca İlçe Eş Başkanı Nihat Türk’ün tutuklanmasına karar verdi.
2024
Kültür Turizm Bakanlığı tarafından, “Rojbash” filminin “ticari dolaşıma uygun olmadığına” karar verilmesi üzerine,. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) kararın iptali için dava açtı.
2024
Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkanlığına Mustafa Kurtaran seçildi. Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkanı Muhsin Şentürk, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı seçilmişti.
2025
Ankara Barosu’na kayıtlı avukat Paşa Büyükkayaer, DEM Parti’nin Meclis grup toplantısı öncesinde terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan lehine TBMM’de atılan sloganlara ilişkin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Tütün Ürünlerinin Sağlık Tehlikeleri Hakkında Bildiri, Dünya Tabipler Birliğinin Avusturya’nın başkenti Viyana’da 1998 yılı Eylül ayında düzenlenen 40’ıncı Dünya Tıp Kongresinde kabul edilmiştir.
Dünya Sigara İçmeme Günü
31 Mayıs, 1987 yılında Dünya Sigara İçmeme Günü olarak kabul edilmiştir. Dünya Sağlık Örgütüne üye devletler tarafından 1987 yılından bu yana tüm dünyada kutlanmaktadır. Sigara kullanıcılarının sigarayı bırakmaları teşvik edilmektedir. Sigara kullanımından kaynaklı önlenebilir hastalık ve ölümlere dikkati çekmek amaçlanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından etkinlik günü olarak belirlenen ‘31 Mayıs Dünya Sigara İçmeme Gününde tüm dünyada sigaranın zararlarına dikkat çekilen etkinlikler düzenlenmektedir.
Tütün Ürünlerinin Salık Tehlikeleri Hakkında Bildiri
ÖNSÖZ
1. Dünyada her yıl tütün kullanımına bağlı 3 Milyon ölüm meydana gelmektedir. Mevcut sigara içme eğilimleri önlenemedikçe, tütün kullanımına bağlı ölüm sayısının 2020’lere kadar veya 2030’ların başına kadar 10 Milyona yükselmesi beklenmektedir ve bunların %70’i gelişmekte olan ülkelerde meydana gelecektir.
Dünya Sağlık Örgütü yoluyla global kamu sağlığı topluluğu bu uyarıcı eğilim konusundaki artan ilgisini ifade etmiştir. Ayrıca, tütün içiminden dolayı ortaya çıkan rahatsız edici ve zararlı maddeler sigara içenler ile yakınlığı olan içmeyenler üzerinde bir sağlık tehdidi oluşturabilir.
2. Tütün endüstrisi bunun, hem iç araştırmalar düzenleyerek hem de ortak desteklenmiş endüstri programları yoluyla gerçekleşen dış kökenli çalışmaların finans edilmesi ile, tütünün sağlık üzerine etkileri konusundaki bilimsel gerçeği belirlemek üzere verildiğini iddia etmektedir. Bununla birlikte endüstri tütün içilmesinin zararlı etkileri ile ilgili bilgileri tutarlı şekilde redetmekte ve direnmektedir. Yıllardan beri endüstri tütün içilmesinin kanser ve kalp hastalığı gibi hastalıklara sebep olduğuna dair hiçbir sonuç raporu bulunmadığını iddia etmiştir. Global tıp mesleği bu iddialar ile sürekli mücadele etmiş ve endüstri tarafından yapılan yaygın reklam kampanyalarına açıkça karşı çıkmıştır ayrıca tıp derneklerinin tütüne karşı kampanyalarda kesin bir öncülük yapması gerektiğine kuvvetle inanmaktadır.
3. Tütün endüstrisi ve alt dalları yıllardır raporların araştırılması ve hazırlanmasını desteklemiştir. Bu tip aktivitelerle ilgilenerek, bireysel araştırmacılar ve/veya kurumlar, tütün endüstrisine sonuçları doğrudan pazarlarda kullanamayacağı durumlarda bile, makul bir görünüm vermektedir. Bu tip ilişkilerde sağlık teşvikinin amaçları ile ilgilerin temel çelişkilerini artırmaktadır.
Öneriler
4. Henüz uygun eylemi gerçekleştirmemiş olsa bile, Dünya Tabipler Birliği Ulusal Tabip Birliklerini ve tüm hekimlerin sigara ve diğer tütün ürünlerinin kullanımı ile ilgili sağlık tehlikelerini azaltmaya yardımcı olmak için aşağıdaki eylemlerini gerçekleştirmelerini istemektedir:
i) Sigara ve tütün ürünlerinin kullanımına ilişkin bir politik pozisyonu benimsemek ve benimsenen politikayı yayınlamak.
ii) Ulusal Tabip Birliklerinin tüm iş, sosyal ve tören toplantılarında, Dünya Tabip Birliğinin tüm kendi toplantılarında benzer bir yasaklamayı uygulama kararı ile aynı çizgide, sigara içilmesini yasaklamalıdır.
iii) Meslek üyelerini ve toplumu tütün ürünlerinin sağlık açısından tehlikeleri konusundaki eğitim için programlar geliştirmek, desteklemek ve bu programlara katılmaya teşvik etmelidir. Tütün ürünlerinin kullanımından kaçınmak için özellikle çocuk ve genç yetişkinlere yönelik eğitim programları özellikle önemlidir. Kaçınılması amaçlanan dumansız tütün ürünlerini kullanmayanlar ve sigara içmeyenler için programlar sigara içenlerin tütün ürünlerini kullanmaktan vazgeçmeye ikna edilmesinde amaçlanan eğitim kadar gereklidir.
iv) Toplum için önemli modeller olarak her bir hekimi ve konuşmacıyı (tütün ürünlerini kullanmayarak) tütün ürünlerinin kullanımından dolayı ortaya çıkan, sağlık üzerine zararlı etkiler konusunda kamuyu eğitme amaçlı kampanyalara teşvik etme. Tüm hastane ve sağlık kurumlarına bünyelerinde sigara içilmesini yasaklamalarını rica etme.
v) Tütün endüstrisinden gelecek herhangi bir maddi desteği kabul etmekten kaçınma ve endüstriye makul bir durum kazandıracak eylemlerden kaçınmak için, aynısını tıp fakülteleri, araştırma kurumları ve her bir araştırmacının yapmasını sağlamak.
vi) Yasaların aşağıdaki anlaşma ve zorlamalarını onaylamak. Bu yasalarda yer alacak konular şunlardır:
a) Tütün ürünlerinin ve tütün ürünleri ile ilgili tüm reklam ve promosyon malzemelerinin üzerinde sağlık ile ilgili tehlikeleri konusunda uyarıların basılması gereklidir.
b) Kamu binaları, ticari hava yolları, okullar, hastaneler, klinikler ve diğer sağlık kurumlarında sigara içilmesini sınırlamak.
c) Tütün ürünlerinin reklamı ve satış promosyonu konusunda sınırlamalar getirmek.
d) Satış noktası dışında tütün ürünlerinin tüm reklam ve satış promosyonunu yasaklamak.
e) Çocuk ve gençlere sigara ve diğer tütün ürünlerinin satışını yasaklama.
f) Yurtiçi tüm ticari havayolu uçuşlarında ve tüm uluslararası ticari havayolu uçuşlarında sigara içimini yasaklamak ve havaalanlarında vergisiz tütün ürünlerinin satışını yasaklamak.
g) Tütün ve tütün ürünleri için tüm hükümet katkılarını yasaklamak.
h) Tütün ürünlerinin kullanım prevalansı ve tütün ürünlerinin toplumun sağlık durumu üzerine etkilerini ortaya çıkaracak araştırmaları sağlama ve tütün kullanımının sağlık için tehlikeleri konusunda toplum için eğitim programları geliştirme.
i) Halen mevcut olmayan tütün ürünlerinin herhangi bir yeni şeklinin promosyon, dağıtım ve satışını yasaklamak.
j) Sağlık tedbirleri için gelirleri artırmada kullanmak üzere tütün ürünlerinin vergisini yükseltmek.
San Marino’da geçerliliği büyük ölçüde devam etmekte olan anayasa kabul edildi.
1793
Amerikalı tüccar ve devlet adamı John Hancock yaşamını yitirdi. (23 Ocak 1737 – 8 Ekim 1793) Hancock 23 Ocak 1737de dünyaya geldi. Siyasi kariyerine Boston’da başladı. Massachusetts Eyaleti’nin ilk valisi seçildi. Amerikan Devrimi’nde etkin rol alarak devrimin kahramanlarından biri oldu. 4 Temmuz 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi‘nin hazırlanışında kongreye başkanlık yaptı. Bildirgeye ilk imza atan kişidir. 1778 yılında ABD Anaasası‘nın hazırlanmasında da önemli rol oynadı.
İlk sendika ve grev yasağı getirildi, Bakanlar Kurulu, Tatil-i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanun-ı Muvakkat’ı (KHK) çıkardı. Muvakkat Kanun ile kamu hizmeti gören ve kamu yararı bulunan demiryolu, liman, tramvay, su, elektrik vb. işyerlerinde toplu iş bırakma yasaklandı. Muvakkat Kanun ile grevin Uzlaştırma Heyeti toplantılarından sonuç alınamazsa yapılabileceği hükmü getirildi, işyeri işgali ve gösteri düzenlenmesi de yasaklandı. Kanun’un yayınından önce kurulan sendikalar feshedilmiş sayıldı, yeni sendika kurulması tümüyle yasaklandı.
1917
Sovyetler Birliği’nde, Lenin’in göreve getirdiği Aleksandra Kollantai, dünyanın ilk kadın bakanı oldu. Diplomat olan Kollantai, Sovyetler Birliği Norveç Elçisi olarak da görev yaptı, kadın hakları alanında mücadele etti ve birçok eser yazdı.
Aleksandra Kollontai
1925
Yahudi ve Ermeni ruhani başkanları, Lozan Antlaşması’nın azınlıkların korunması ile ilgili hükümlerinin tanıdığı haklardan vazgeçerek, Türk toplumu içinde Türk yasalarıyla yaşamak istediklerini açıkladı.
Amerikalı kadın savunma avukatı Lynne Irene Stewart doğdu. (Ölümü: 7 Mart 2017) Rutgers Üniversitesi Hukuk Bölümünden mezun oldu. 1993’te Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı emrini verdiği iddia edilen Mısır’lı islami önder Ömer Abdurrahmanı savunmasıyla tanındı.
1962
Cezayir, Birleşmiş Milletler üyesi oldu.
1967
Britanyalı hukukçu, siyasetçi İşçi Partisi başkanı ve Britanya başbakanı Clement Richard Attlee yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Ocak 1883) Oxford Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okudu. Bağımsız İşçi Partisi’ne katıldı. Avukatlık yapmayarak hukuk kariyerinden vazgeçti ve London School of Economics’te ders vermeye başladı. I. Dünya Savaşı sırasında binbaşı olarak Çanakkale ve Mezopotamya cephelerinde Osmanlı’ya karşı savaştı. 1919’da Stepney belediye başkanı oldu. 1945 yılında Winston Churchill’in yerine Başbakan oldu ve 6 yıl bu görevi sürdürdü.
1968
Boğaz Köprüsü ile ilgili olarak İstanbul Belediyesi mevzii planının iptali için Mimarlar Odası Danıştay’a başvurdu.
1869
Amerikalı siyasetçi 14. Amerika Birleşik Devletleri başkanı kölelik karşıtı Franklin Pierce yaşamını yitirdi. (Doğumu: 23 Kasım 1804) Northampton Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1842’de istifa edinceye kadar Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde ve Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nda görev yaptı. Kurduğu özel hukuk şirketinin yakaladığı başarı sonucunda 1845’te New Hampshire eyaleti Başsavcısı olarak atandı. Kansas-Nebraska Kanunu’nu desteklemesi ve Kaçak Köle Kanunu’nu yürürlüğe sokması gibi bölücü politikaları sonucunda Güney eyaletlerinin ayrılığına imkân sağladı.
1970
Pakistan asıllı İngiliz hukukçu ve siyasetçi Sadiq Khan, doğdu. Kuzey Londra Üniversitesi‘nde Hukuk eğitimi aldı. Bir süre avukatlık yaptı ve bu dönemde özellikle insan hakları konusunda çalışmalar yürüttü. 2005 yılında doğduğu bölge olan Tooting’ten milletvekili seçildi. 2016’da İşçi Partisi’nden Londra Belediye başkanı seçildi. Topluluklardan ve Yerel Yönetimlerden Sorumlu Devlet Bakanlığı ile Ulaştırma Bakanlığı görevinde bulundu. Batı Avrupa’daki büyükşehirlerde başkan olarak seçilen ilk Müslüman siyasetçi oldu.
1979
Kırsal Mimari Mirasa İlişkin Tavsiye Kararı, Avrupa Komisyonu tarafından 881 (1979) numarası ile (Recomendation 881 (1979) on Rural Arthitectural Heritage) 8 Ekim 1979 tarihinde kabul edildi.
1980
Ölüm cezaları MGK’ca onaylanan 4 hükümlüden Kurtuluş/Dev-Lis üyesi Necdet Adalı ile Balgat katliamı sanığı Mustafa Pehlivanoğlu Ankara merkez Kapalı Cezaevi’nde Sıkıyönetim Mahkemesi kararıyla idam edildi.
1982
Gazeteci Nazlı Ilıcak, ‘Faşizm Yargılanıyor’ başlıklı yazısı nedeniyle 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.
1987
Yunan Diplomat, Hukuk Profesörü ve Yunanistan Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı Konstantinos Çaços(Κωνσταντίνος Τσάτσος) yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Temmuz 1899) Atina Kapodistrian Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1924 yılında Heidelberg Üniversitesi’ne gitti ve burada doktora yaptı. 1933 yılında Hukuk Profesörlüğü unvanını aldı. Yannis Metaksas rejimine muhalefetinden dolayı 1940 yılında tutuklandı ve sürgüne gönderildi. 1974 yılında yeniden milletvekili seçildi ve Kültür Bakanı oldu. 1974 yılında Anayasa Taslağı’nı hazırlayan komisyonun başkanlığını yaptı. 1975 yılında Yunan Parlamentosu tarafından 5 yıl için Cumhurbaşkanı seçildi.
Konstantinos Çaços(
1993
Gürcistan, Bağımsız Devletler Topluluğu’na (BDT) katıldı.
1998
İstanbul’da ‘Halk İçin Kurtuluş’ gazetesinin DGM kararıyla aranıp 24 çalışanının gözaltına alınmasını Türkiye Gazeteciler Cemiyeti önünde protesto eden 7 kişi gözaltına alındı.
2001
Suriye ABD’nin terörizmi destekleyen ülkeler listesinde yer almasına karşın, BM Güvenlik Konseyi üyeliğine seçildi. BM Genel Kurulu’ndaki oylamada Suriye, oylamaya katılan 177 ülkenin 160’ının oyunu aldı
Prof. Dr. Veli Lök (Tıp Profesörü), Uluslararası İşkence Kurbanları Rehabilitasyon Konseyi’nin (International Rehabilitation Council for Torture Victims) ilk kez verdiği İşkenceyle Mücadele Ödülü’ne layık görüldü. Lök, işkence izlerinin yıllar sonra da tespitini sağlayan kemik sintigrafisi çalışmalarıyla uluslararası literatüre girdi.
2011
İranlı oyuncu Marziye Vefamehr rejimin sanatçılar üzerinde kurduğu baskının eleştirildiği “Benim Satılık Tahran’ım” adlı filmde rol aldığı için bir yıl hapis ve 90 kırbaç cezasına mahkum edildi.
2012
Engin Çeber’i işkenceyle öldürmekten yargılanan başgardiyanlar Selahattin Apaydın, Sami Ergazi ve dönemin Metris 2. Cezaevi Müdürü Fuat Karaosmanoğlu müebbet hapis cezasına mahkum edildi. Yedi sanık da çeşitli cezalara çarptırıldı.
2013
Demokratikleşme paketiyle alınan kararların bir kısmı, ilgili yönetmeliklerin değiştirilmesiyle hayata geçti. Kamuda başörtüsü yasağı, ortaöğretimde “öğrenci andı” kalktı.
2018
Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Joseph Davies Tydings yaşamını yitirdi. (Doğumu: 4 Mayıs 1928) Maryland Üniversitesi‘nden hukuk diplomasını aldı ve avukatlık yapmaya başladı. 1955’ten 1961’e kadar Maryland Temsilciler Meclisi üyeliği yaptı. 1961’de Amerika Birleşik Devletleri Başsavcısı oldu. Maryland Üniversitesi ve Park Koleji’nde yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. 8 Ekim 2018’de kansere yenilerek öldü.
2023
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, “Kahramanlar Operasyonları” kapsamında arama kaydı bulunan 2 bin 554 firarinin yakalandığını açıkladı.
2023
Ankara 10. Aile Mahkemesi, Ankara’da yaşayan Iraklı Aewaz Ailesinin, 16 yaşındaki küçük kızlarının evlenebilmesi için yaptığı başvuruyu reddetti. Gerekçeli kararda, Türk Medeni Kanunu’nda (TMK) “hâkim olağanüstü durumlarda ve pek önemli bir sebeple 16 yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir” hükmüne uygun bir durumun olmadığı belirtildi. Çocuklara Yönelik Ticari Cinsel Sömürüye Son Derneği de davaya müdahil oldu.
2023
İstanbul’da yirmi yaşındaki üniversite öğrencisi M. A. okula gitmek için bindiği metrobüste Bekir B. tarafından taciz edildiği iddia etti. M.A.’nın tepkisi üzerine metrobüs yolcuları tarafından darp edilerek polise teslim edilen, şikayet üzerine emniyete götürülerek işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen Bekir B., Sulh Ceza Hakimliğindeki sorgusundan sonra tutuklandı
Türkiye Kalite Derneği Etik Kuralları (KALDER) ETİK KURALLARI
I.TEMEL İLKELER:
1. Şeffaflık, açıklık, gizlilik
KalDer; hükümet, toplum, üyeleri, işbirliği ortakları, destek verenleri ile sponsorları ve diğer ilgili taraflarla ilişkilerinde kişiye özel ya da fikri mülkiyet kapsamına giren konular dışında şeffaftır. Kişi, kurum ve kuruluşların temel haklarının korunması gerektiği durumlar hariç olmak üzere temel finansal bilgileri, yönetişim yapısı, etkinlikleri ile çalışanlarına (görevlilerine) ve işbirliklerine ilişkin listeler, toplumun (kamunun) erişim ve incelemesine açıktır. KalDer; çalışmaları, kaynaklarının sağlandığı yerler ve kullanım yerleri hakkında toplumu bilgilendirmek için çaba gösterir. KalDer kişiler ve kurumlarla ilgili özel bilgilerin ise gizliliğine saygı duyar ve korunması için elden gelen çabayı gösterir.
2. Hesap verilebilirlik
KalDer; eylemleri ve kararlarının sonuçları için öncelikle hizmet ettiği topluluğa, aynı zamanda mali destekleyicilerine, resmi kurumlara, gönüllülere, çalışanlara, üyelere, işbirliği ortaklarına ve toplumun geneline karşı hesap verebilir olmayı benimsemiştir.
3. Dürüstlük, doğruluk, tarafsızlık
KalDer; üyeleri, hizmetlerini alanlar, destekleyicileri, sponsorları, proje ortakları, çalışanları, resmi makamlar ve toplum ile ilişkilerinde doğruluk ve dürüstlük içinde davranır ve hizmetlerinden yararlandırmada tarafsız ve dengeli davranır. KalDer’in duyurduğu her tür bilginin; ister kendisi, projeleri, herhangi bir birey ve kuruluşla ilgili olsun veya isterse karşı çıktığı, tartıştığı yasal düzenlemelerle ilgili olsun daima tam ve kesin olmasını hedefler. KalDer yolsuzluk, rüşvet veya başka tür finansal uygunsuzluklar ya da yasa dışı durumlarda hiçbir şekilde destekçi olmaz ve buna daima güçlü bir şekilde karşı durur.
4. Gönüllülük
KalDer gibi sivil toplum kuruluşları özel girişimlerle bireyler ve kurumlar tarafından paylaşılmış ilgi alanlarına yönelik çalışmalar için kurulmuş olup, kanunlara dayalı olarak yapılandırılmış resmi devlet kuruluşları değildir. KalDer’in çalışma biçiminin temelinde gönüllülük değer ve ilkeleri birincil güç olarak yer alır.
5. Kar amacı gütmemek
Bir STK olarak bütünselliğini koruyabilmek için KalDer kar amacı gütmeyecek biçimde örgütlenmiştir ve çalışmaktadır. Çalışmalardan elde edilecek artı kazançlar yalnız KalDer’in misyon ve amaçlarını yerine getirmek için kullanılır. KalDer misyon ya da amaçları ile ilgisiz alanlarda ticaret veya iş yapmaz.
6. Vizyona sahip olma ve koruma
KalDer; yalnız dünyanın gerçeklerini görmekle kalmaz, dünyanın olmasını istediği durumu için de görüş (vizyon) sahibidir. Başarı ve başarısızlıklarından ders alarak öğrenmeyi sürdürürken, kuruluş felsefesindeki ruhu, heyecanı ve hayallerini korur.
II. TOPLUMLA İLGİLİ YÜKÜMLÜLÜKLER:
1. Toplum yararını düşünmek
KalDer’de her zaman toplum yararına olma ruhu ve inancı vardır. Toplumsal maddi kaynak, bireysel amaçlar için kullanılmaz ve toplumsal varlıklar kutsal bir emanet gibi özenle kullanılır. Tüm etkinliklerde çevreye karşı gözetici bir tavır sergilenir. KalDer; çalışmalarının ve etkinliklerinin, toplumun STK’ları algılaması üzerinde etkili olduğunun farkındadır; toplumun STK’lara güveni konusundaki sorumluluktan kendine düşen payı taşır.
2. Yasalara uyma
KalDer; tüm çalışmalarında yasalara saygılı olduğunu açıkça ortaya koyar. Kararlarını oluştururken ilgili tüm yasal gereklilikleri ve yükümlülükleri dikkate alır. Kanuni gerekliliklerin yerine getirilmediği bütün kararlardan hesap verme durumunda olacaktır.
3. İnsan haklarına saygı
KalDer bireylerin, temel haklarını –İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de tanınmış olanlar gibi- hiçbir şekilde ihlal etmez. KalDer tüm insanların doğuştan özgür, saygınlık ve hakları için eşit olduğunun farkındadır, hizmet götürdüğü kesimlerin ahlaki değerlerine, dinlerine, adet, gelenek ve kültürlerine duyarlıdır. Ailenin toplumda insan hakları ve saygınlığını özendiren birim olduğu bilinci ile ailenin bütünlüğüne saygı gösterilir. KalDer; her bireyin düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğüne saygı gösterir.
4. KalDer’i temsil etme
Üyeler, çalışanlar ve seçilmiş kurullar KalDer’i yalnız yetkilendirildikleri durum ve konumlarda temsil edebilirler.
III. ÜYELER, GÖNÜLLÜLER, HİZMET ALANLARLA ve İŞBİRLİKLERİ İLE İLGİLİ YÜKÜMLÜLÜKLER:
1. Sorumluluk
KalDer; topluma karşı yüklendiği görev ve sorumluluklarını insiyatif alarak yerine getirir. Hedeflerine ulaşmak için geçerli çözümleri aramak ve uygulamak üzere etkisel (proaktif) yaklaşımla uygun olan her tür kaynağı değerlendirir. KalDer bir STK olma konumunu sahiplenir ve açıkladığı amaçlarına ulaşma yönündeki çalışmaların sonuçları için hesap verilebilir şekilde daima mükemmellik için uğraşır ve etik davranış alanında üyelerine rehberlik verir.
2. Tüm tarafları kavrayan bakış açısı
KalDer herhangi bir uzlaşmazlık ya da çatışma durumunda önyargısız olarak tüm tarafların gereksinim ve durumlarını anlamaya çalışır.
3. Tanınma ve Görünüm
KalDer’in üyeleri, gönüllüleri, yönetim organları, çalışanları ile hizmet alanlar ve verenler; KalDer’in misyonunu gerçekleştirmek üzere toplum yararına çalışma özelliğini koruyacak şekilde davranır ve KalDer’in paydaşları olarak bu yaklaşımın etkililiğini zayıflatacak fiil, davranış ve hareketlerden kaçınmak durumundadırlar.
4. Yetkin olma
KalDer sadece yetkinliği olan ve verimli/etkili olabileceği alanlarda hizmet verebileceği işleri kabul eder. Sunduğu önerilerin; değerlendirme ve çözümlerin oluşumunda konuyla ilgili tüm bilgi ve deneyimlerin nesnel bir şekilde analiz edilmesini ve düşünülmesini, gerçekçi, uygulanabilir ve hizmet alan tarafından açıkça anlaşılabilir olmasını sağlar.
5. Bağımsızlık
KalDer şirketlerle, devletle, resmi kurumlarla, ve diğer organizasyonlarla var olan; KalDer’in hedeflerini, faaliyetlerini ve olası etkilerini maddi olarak değiştirebilecek nitelikteki tüm hukuki, organizasyonel ya da mali bağları ve bağlantılarını açıklamak durumundadır. KalDer hizmet sunumunda bağımsız ve hizmet alanın çıkarlarını gözeten biçimde hareket eder.
6. Çıkar çatışması
Çıkar çatışması, bir kişi ya da kuruluşun özel çıkarının herhangi bir şekilde KalDer’in çıkarlarını bir bütün olarak etkilemesi halinde doğar. Herhangi bir çıkar çatışmasının olup olmadığı, durum hakkındaki gerçeklere ve diğer ilgili bilgiye dayanarak saptanmalıdır. Hizmetler sunulurken farklı kuruluş ve bireylerin çıkarlarının uyuşmayabileceği durumlar için kararların sağlıklı olmasını sağlayacak ve tarafların çıkarlarını tehdit etmeyecek biçimde davranılır. KalDer’in üyeleri, gönüllüleri, yönetim organları, çalışanları ve hizmet alanlar için çıkar uyuşmazlığı oluşturabilecek durumlar ayrıntılı biçimde tanımlanır ve önlemler alınır. Bu amaçla gerçekleştirilen uygulamaların gözetim ve denetimi sağlanır.
7. Sınırlar ötesi işbirliği
STK’lar insanlığın karşısındaki ciddi tehditlere yanıt vermek için ortak sorumluluk sahibidirler. Dünya barışında ve küresel refah artışında anlamlı ilerleme; dinler, kültürler ve ırklar arasında yapılacak çalışmalar ile politik ve etnik kimliğe dayalı insanları ve kurumları ayrışmaya yönelten yapay sınırların aşılmasıyla beslenip gelişebilir. STK’lar kendi kuruluş amaçları çerçevesi içinde kalmak üzere ve bu yönde benzer değer ve amaçları paylaşan örgüt ve bireylerle birlikte bu yapay sınırların ötesine geçmeye gönüllü olmalıdırlar. KalDer diğer STK’larla, toplumun geneli için olumlu kazanımlar sağlamak amacıyla işbirliğine dayalı bu tür etik ilişkiler kurar ve sürdürür.
8. Birlikte çalışmaktan doğan yükümlülükler
KalDer birlikte çalıştığı kişi ve kuruluşların bu etik ilkeler doğrultusunda çalışmasını gözetir ve teşvik eder.
Anamuhalefet Partisi, parlamenter sistemle yönetilen ülkelerde iktidar partilerinden sonra en yüksek oyu almış partiyi tanımlamak için kullanılan kavramdır. Ana muhalefet partisi demokrasi ile yönetilen ülkelerde genellikle mevcut yönetime en yakın alternatif parti olarak görülmektedir. Ana muhalefet partisinden toplumun en temel beklentisi, iktidara alternatif olabilecek bir yönetim vizyonu ve güvenilir bir dönüşüm umudu sunmasıdır.
2820 Sayılı Siyasal Partiler Kanununun 35. maddesine göre Bakanlar Kuruluna katılmayan ve grubu bulunan siyasi partiler arasında en fazla milletvekiline sahip olan partidir. Siyasi partilerin milletvekili sayılarının eşit olması hâlinde, son milletvekili seçimlerinde aldıkları muteber oy sayısına bakılmaktadır. Bakanlar Kuruluna katılmayan ve grubu bulunan siyasi partiler arasında en fazla milletvekiline sahip olan partiye anamuhalefet partisi, genel başkanına da anamuhalefet partisi genel başkanı denir.
Anayasanın 150. maddesi, “Kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna ve üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir.” demekte ve mecliste en fazla üyeye sahip ikinci parti olan Anamuhalefet Partisine Anayasa Mahkemesinde dava açma hakkı vermektedir.
2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonucunda, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi ile birlikte Anamuhalefet Partisi kavramı güncelliğini yitirmiştir.
Türkiye Siyasal tarihinde ana muhalefet görevi yapmış partilerin ve genel başkanlarınının yıllara göre sıralı listesi
Van, Gevaş, Halime Hatun Türbesi (Selçuklu Dönemi Eseri,(MS:1335)- Önceki ve Sonraki Hali
Kırsal Mimari Mirasa İlişkin Tavsiye Kararı, Avrupa Komisyonu tarafından 881 (1979) numarası ile (Recomendation 881 (1979) on Rural Arthitectural Heritage) 8 Ekim 1979 tarihinde kabul edilmiştir.
Hayvan barınağı haline dönüşmüş olan St. Thomas Manastırı – Gevaş -Van
Kültür ve Eğitim Komitesi raporuna dayanılarak hazırlanan Tavsiye Kararı Avrupa Mimari Mirasın Korunması Sözleşmesi ile koruma altına alınan mimari mirasın yanı sıra kırsal mirası da gündemine almış; yerel kültürel ve sosyolojik varlığın muhafazasına dikkat çekerek kırsal mimarinin önemini konsey üyelerine hatırlatmıştır. Kırsal bölgelere özgü sosyal ve kültürel değerlerin geliştirilmesi ve kırsal kesimlerdeki tarihi mimari ortamın muhafaza edilmesi tavsiye kararının amacını oluşturmuştur.
AVRUPA KONSEYİ Kırsal Mimari Mirasa İlişkin Tavsiye Kararı
Konsey;
1. Kırsal ve Mimari mirasa ilişkin Kültür ve Eğitim Komitesi’nin 4421 belge no’lu raporunu göz önünde bulundurarak;
2. 1975 Avrupa mimari miras yılının tıpkı Avrupa Mimari Mirasın Korunması Sözleşmesi’nde olduğu gibi şehir mirasının yanı sıra kırsal mirasa da aynı derecede önem verildiğini göz önünde bulundurarak;
3. Kırsal miras ve bunun korunmasına ilişkin sorunlara verilen önemin 1975’ten beri dikkate değer bir artış göstermediğini ancak “modernleşme” adı alında zarar verme sürecinin hızlı bir şekilde devam ettiğini göz önünde bulundurarak;
4. Kırsal kesime ilişkin Avrupa Konseyi’nin son zamanlardaki girişimlerini özellikle de Gırnata başvurusu ve 3. Avrupa Tarihi Şehirler Bilgi Şöleni Nihai Bildirisi (Münich/Landshut, 1978) memnuniyetle karşılayarak;
5. Mimari mirasın korunmasına ilişkin son Tavsiye Kararı’nın 880 özellikle listeleme, koruyucu mevzuat ve mali destek sağlanması konularında şehir mimarisine olduğu kadar kırsal mimariye de uygulanmasının ve bununla birlikte kırsal mimari miras konusunda daha fazla çalışma ve araştırma yapılmasına duyulan gereksinimin altını çizerek,
6. Yerel kültürel ve sosyolojik bağlamda ve daha geniş anlamda taşıdığı çevrebilimsel ve ekonomik role bağlı olarak kırsal mimarinin öneminin altını çizerek;
7. Kırsal bölgede yaşayan halkın kendilerine özgü sosyal ve kültürel değerlerini geliştirmesine fırsat tanınacaksa kırsal kesimlerdeki tarihi mimari ortamın muhafaza edilmesi ve korunmasının gerektiğine inanarak;
8. Kırsal kesimlerdeki ticari faaliyetleri yürüten kişilerin kırsal mimari mirasın yanı sıra doğal ortamlarının korunmasına da katkıda bulunmaları gerektiğini kabul etmelerini umarak;
9. Özellikle gençler olmak üzere şehirlerde oturan kişilerin de kırsal bölgelerdeki değerlerin önemini daha iyi anladıklarını ve ilgili resmi kurumlarını bu eğilimin desteklemelerini ancak turizm, hafta sonu ziyaretleri ve ikinci evlerin bu kırsal kesimdeki yaşama zarar vermemesini sağlamaların istediklerin belirterek;
10. Şehirler ile kırsal kesimlerin bölgesel gelişimlerine ilişkin takip edilen politikalar konusunda tatmin edici bir dengenin ve olumlu bir işbirliğinin ancak şehir ve kırsal kesimin planlamasının eşit şekilde değerlendirilmesiyle mümkün olabileceği inancıyla;
11. Kırsal mimari mirasın korunması için harekete geçilmesi konusunda kırsal kesimin sorunlarıyla ilgilenen diğer birimlerden özellikle de Avrupa’nın Bölgesel Planlamadan sorumlu Bakanlıkları ile Avrupa Komitelerinden harekete geçme yönünde yapıcı bir adım atılması beklentisiyle;
12. Bakanlar Komitesi’nin aşağıda belirtilen hususları yerine getirmesi yönünde tavsiyede bulunur.
a) Kırsal mirası etkileyen kararlarlara ilgi gösterme ihtimali bulunan çeşitli birimlere bu tavsiye kararının gönderilmesi;
b) Avrupa Konseyi’nin Đkinci orta vadeli planı çerçevesinde kırsal mirasın gerçekten dikkate alınmasının sağlanması;
c) Bölgesel Planlama ve Mimari miras Yürüme Kurulundan şehir Rönesanssına ilişkin 1980 yılında yürüttüğü kampanyayı kırsal kesimdeki hayatın canlandırılmasını sağlayarak daha başka bir kampanyayla dengelemesinin istenmesi;
d) Önemli mimari mirasların yanı sıra bir doğal ortam ve peyzaj sorunu da olan mirasın kalitesini ve kırsal kesimlerin doğal yaşamını korumak için acilen harekete geçilmesi gerektiğinin göz önünde bulundurulması
Karar, “Kız çocuklarının çocuk haklarından eşit olarak yararlanmadığını, onlara verilecek her türlü desteğin kız çocuklarına karşı ayrımcılığı ve şiddeti önleyeceğini, onları güçlendireceğini ve bunun toplumsal açıdan yarar sağlayacağını” önemle vurgulamıştır.
2011 tarihli karardan önce 1995 yılında yayınlanan Pekin Deklarasyonu, kızların haklarını özel olarak dile getiren ilk deklarasyondur.
Dünya liderlerinin 2015 yılında kabul ettiği Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 Gündemi ise kız çocuklarının haklarını daha ileriye taşıma hedefi gütmektedir. Cinsiyet eşitliğini ve kadınların güçlenmesini sağlamak, sürdürülebilir kalkınma hedefleri tanımlanan 17 hedefin her birinin gerçekleşmesinde olmazsa olmaz koşullar olarak belirlenmiştir.
Gün, dünyanın çoğu ülkesinde kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler, her yılki kutlamalarda, kız çocuklarının geleceğine vurgu yapmak için yeni temalar belirlemektedir.
2012 yılından beri 11 Ekim tarihi, kız çocuklarının eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, gelişim ve benzeri haklarını eşit olarak kullanması ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılık ve şiddete son verilmesi çağrılarının yapıldığı bir gün olarak kutlanmaktadır.
Özellikle gelişmemiş ülkelerde kız çocuklarının okuma oranını artırma kampanyaları yapılmaktadır. Ancak, eğitim sorunlarının küresel bir mesele olduğuna vurgu yapılmaktadır.
Dünya Kız Çocukları Günü, kız çocuklarının karşılaştığı zorlukların ele alınması ve kız çocuklarının güçlendirilmesi ile insan haklarının hayata geçirilmesine dikkat çekmektedir.
Étienne de La Boétie, Fransa’nın Périgord bölgesindeki Sarlat’da, 1 Kasım 1530’da dünyaya geldi. Erken yaşta yetim kalan La Boétie, amcasının yanında yaşadı.
1553’te Orléans Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Genç yaşında, Kral II. Henri’nin onayıyla Bordeaux Parlamentosu’nda danışman olarak göreve başladı ve ölümüne kadar bu göreve devam etti. Danışmanlığın yanı sıra diplomatik arabuluculuk yaptı, Ksenofon ve Plutarkhos’un eserlerini Fransızcaya çevirdi.
1562’de, ölümünden bir yıl önce, Ocak Fermanı Hakkında İnceleme adlı kitabını yazdı. Bu eser, dönemin siyasi hareketlerine derin analizler içermektedir.
Modern siyaset biliminin temellerini atan Fransız yazar, düşünür, yargıç ve siyasetçi. Montaigne’in en yakın dostu olarak bilinmektedir.
Bir Rönesans dönemi insanı olan La Boétie, daha 33 yaşına basmadan, 18 Ağustos 1563’te Germignan kasabasında ölmüş, kısacık yaşam sürmüştür. Ölüm döşeğinde söylediği rivayet edilen sözler nedeniyle bazı araştırmacılar La Boétie’nin aslında Marrano (dışarıdan Katolik görünen, kökeni Yahudi) olabileceğini öne sürmüşlerdir.
Ksenophon, Plutarkos ve Aristoteles’ten yaptığı çeviriler ile yazdığı şiirler, ölümünden sonra 1570 yılında Montaigne tarafından yayımlanmıştır.
En önemli eseri olan Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, bazı Protestan düşünürler için esin kaynağı oluşturmuştur. Bu büyük eseri Boétie, tahminen 1550’de yazmıştır. 1579’da gizlice basılan Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, çoğunluğun tek bir kişiye boyun eğmesinin nasıl mümkün olduğunu ve insanların gönüllü kulluktan nasıl kurtulabileceğini anlatırken devlet ve iktidar ilişkilerine de yeni yaklaşımlar getirmekte; iktidar ilişkilerinin nasıl sürdürüldüğünü ve bu tahakküm karşısında direniş ve sivil itaatsizlik teorilerinin nasıl hayata geçirilebileceği açıklanmaktadır.
Kitabın Türkçe baskısı birçok yayınevi tarafından okuyucuya sunulmuştur.
Otorite Eleştirisi: La Boétie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”de, insanların baskıcı yönetimlere nasıl boyun eğdiğini sorgulamaktadır. Ona göre insanlar, aslında özgürlükten çok baskıya alışarak gönüllü bir şekilde köleleşmektedir. Bu fikir, modern politik düşüncenin temel taşlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bireylerin iktidara karşı pasif kabulünü ise ağır bir şekilde eleştirmektedir.
Étienne de La Boétie ve Bıraktığı Miras
Arkadaşı Montaigne: La Boétie’nin en yakın arkadaşlarından biri ünlü denemeci Michel de Montaigne’dir. Montaigne, La Boétie’nin ölümü üzerine büyük bir üzüntü yaşamış ve onun hakkında övgü dolu yazılar yazmıştır. Bu dostluk, edebiyat tarihinin en ünlü entelektüel bağlarından biri olarak anılmaktadır.
Erken Ölüm: La Boétie, henüz 32 yaşındayken, muhtemelen bir salgın hastalık sonucu hayatını kaybetmiştir. Genç yaşta ölmesine rağmen düşünceleri, özellikle anarşist ve özgürlükçü hareketler üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır.
Anarşizmin Öncülerinden: La Boétie’nin düşünceleri, sonraki yüzyıllarda anarşist düşünceyle ilişkilendirilmiştir. Devletin baskıcı doğasına dair eleştirileri, bireysel özgürlük ve otoritenin sorgulanması gibi anarşist hareketlerin temel unsurlarıyla uyumludur.
Siyaset Felsefesinde Özgünlüğü: Otoritenin varlığını sadece zorbalık ya da baskı yoluyla değil, gönüllü rıza sayesinde sürdürdüğünü öne sürmesi, zamanının ötesinde bir politik analiz olarak kabul edilmektedir. Bu analiz, modern siyaset biliminde otoritenin meşruiyetini tartışan çalışmalara ilham vermiştir.
La Boétie’nin kısa yaşamına rağmen siyaset felsefesine katkıları, özgürlük, bireysel irade ve devlet üzerine derin sorgulamalara yol açmıştır.
HDP Eski İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkçü‘nün İzmir 13. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı davanın zorla getirilme kararıyla Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesinde 5 Eylül’de görülen duruşmasında yaptığı savunmadır.
Kürkcü, 20 Mayıs 2016’da yapılan geçici anayasa değişikliğinin MHP ve CHP milletvekillerinin desteğiyle parlamentodan geçmesi üzerine dokunulmazlığı kaldırılan 54 milletvekili arasındaydı. Değişiklikle birlikte TBMM’de bekleyen fezlekelerin işleme konulmasının ardından Kürkcü aleyhine 40 yılı aşkın hapis talebiyle 16 dava açıldı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 21 Mayıs 2016’da kendisine karşı gerçekleştirdiği darbenin sonucu olarak mahkemenizin önündeyim.
TBMM, partim Halkların Demokratik Partisi(HDP) dışındaki üç partiye mensup 367 üyenin oylarıyla anayasanın milletvekili dokunulmazlığını güvence altına alan 83. Maddesi’nde geçici bir değişiklik gerçekleştirdi; dokunulmazlıkları sürdüğü halde milletvekillerinin geçmişte işlendiği iddia edilen suçlardan ötürü yargılanabilmesi yolunu açtı. Böylelikle TBMM kendi üyelerinin çalışmalarını, kolluk gücünün, Cumhuriyet Savcılıklarının ve mahkemelerin vesayeti altına soktu. Başka bir ifadeyle yasama organı kendi elleriyle kendi egemenliğine son verdi. Bu Anayasa’nın kuvvetler ayrımı ilkesini ortadan kaldıran bir darbedir. Bütün sonuçları itibariyle gayri meşrudur.
TBMM’deki faşizme karşı biricik meşru direniş odağı, özgürlük mücadelesinin öncü gücü olan partimizi siyaseten bertaraf etmek üzere girişilmiş olan bu darbenin nedeni HDP’nin “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla girdiği 7 Haziran 2015 seçimlerinde dünyanın en antidemokratik seçim barajını yıkması, AKP’nin tek parti hükümeti ve Erdoğan’ın “Başkanlık” umudunu seçim sandıklarına gömerken halklarımızı kendi kaderinin sahibi kılmasıydı. Bu seçimleri bir “Başkanlık” referandumuna dönüştüren bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı. Türkiye’ye meydan okuyan Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla verilen yanıt HDP’yi yakın tarihimizin en geniş demokrasi, emek ve barış blokunun ortak arzusunun tercümanı konumuna yükseltti. Partimizin ve Eş Genel Başkanlarımız ile milletvekillerimizin Sarayın hedefi haline gelmesinin biricik nedeni buydu.
Ne yazık ki, 1 Kasım 2015 seçimleri sonrasında oluşan TBMM çoğunluğu, Kürt sorununa barışçı bir çözüm için süregiden müzakerelerin Erdoğan’ın buyruklarıyla sona erdirilmesi ve çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte ülkeye egemen olan güvenlikçi yaklaşıma teslim oldu. TBMM özel savaşın bir cephesi haline gelmeyi kabullendi. TBMM çoğunluğu özellikle HDP milletvekillerini yargı baskısı altına alma gayreti içinde yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengeyi yıktı. TBMM’yi yürütme ve yargı vesayeti altına sokarak diğer partilerden de yüz elli dolayında milletvekili için yargı yolunu açtı. Bugün burada bulunuşumun biricik nedeni budur. Eş Genel Başkanlarımız ve milletvekillerimiz neden hapisteyse, neden yargılanıyorlarsa ben de onun için mahkemeniz önündeyim. Burada bulunuşumun nedeni sanık, ya da şüpheli olmam değil, HDP milletvekili olmam, ırkçılığa, sömürgeciliğe, faşizme, istibdada, mezhepçiliğe, kişi ve sülale egemenliğine karşı, eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi ve insan hakları için verdiğimiz mücadeledir; bu mücadelenin halkta uyandırdığı sempati ve Saray’da hakimiyetin elden gittiğine dair yol açtığı derin kaygılardır.
Usulüne göre işleyen bir yargı süreci içinde bir anlam taşıması mümkün olan “sanık” veya “şüpheli” kavramları dokunulmazlık sahibi bir TBMM üyesi, ve uluslararası dokunulmazlık sahibi bir AKPM üyesi için yok hükmündedir.
Şu an bir mahkeme önüne çıkarılmış olmam bile siyasi sonuçları itibarıyla bir istibdat rejimine, bir faşist diktatörlüğe özgü bir uygulamadır. Ancak, bu sadece TBMM’yi ve onun bir üyesi olarak beni olumsuz etkileyen bir sonuç değil. Mahkemeler de, örneğin şimdi burada gerçekleştirmekle yükümlü kılındıkları bu tür yargılamalar dolayısıyla kaçınılmaz olarak herhangi bir yasa ile belirlenmemiş bir diktatoryal sürecin parçası haline geliyorlar.
Bu yargılamanın dayandırıldığı geçici anayasa değişikliği HDP milletvekillerini en kısa yoldan tutuklamaya sevk yolunu açmak için icat edilmiş Anayasaya karşı bir hileden ibaretti. Bu hilenin düzenleyicileri milletvekilli dokunulmazlıklarını belli bir tarihe kadar olan fezlekeler itibariyle geçici bir anayasa değişikliğiyle kaldırmayı ama dokunulmazlıkları kaldırılmış milletvekillerini bu değişikliğin gerçekleşmesinden bir saniye sonra yeniden dokunulmazlık sahibi kılmayı öngörmüşlerdi. Böylece haklarında “katalog suçlar”dan daha çok fezleke bulunan HDP milletvekillerine gözaltı, tutuklama, yargılama, mahkumiyet yolunu açıvereceklerini ama kendi dokunulmazlıklarının kaldırılması için oy da vermiş diğer milletvekillerinin dokunulmazlığın sağladığı bağışıklıklardan sanki hiçbir şey olmamış gibi yararlanmaya devam etmelerini güvenceye aldıklarını varsayıyorlardı. Ancak bu icadın bir kusuru var: Kişiye özel yasa çıkartma yolu henüz -veya hala- kapalı olduğu için HDP milletvekilleri de -bu geçici anayasa değişikliğine “evet” diyen milletvekilleriyle birlikte- kaçınılmaz olarak dokunulmazlık sahibi olmaya devam ediyorlar. Ancak bu icadın bir kusuru var: Kişiye özel yasa çıkartma yolu henüz veya hala kapalı olduğu için HDP milletvekilleri de, bu geçici anayasa değişikliğine evet diyen milletvekilleriyle birlikte kaçınılmaz olarak dokunulmazlık sahibi olmaya devam ediyorlar.
Dokunulmazlık sahibi olan ve bu dokunulmazlığı an itibariyle TBMM tarafından kaldırılmış olmayan bu milletvekillerinden biri olarak mahkemenizin hakkımda aldığı “zorla getirme” kararı uyarınca karşınızdayım. İmdi, gerçek yaşamda “zamanda geriye yolculuk” diye bir kavram olmadığına göre, bu mahkemede yanıt aranması gereken birinci soru şudur: Mahkemeniz en üst norm olan Anayasa kuralları gereğince dokunulmazlık sahibi bir milletvekilini hangi yetkiyle ve nereden aldığı güçle yargılayacak, ve dokunulmazlık sahibi milletvekili hakkında zorla getirme kararının meşruiyetini neye dayandıracaktır?
Dahası, Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca iç hukuka üstünlüğü kayıt altına alınmış uluslararası antlaşma uyarınca yargılanması Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) iznini gerektiren bir AKPM üyesini nasıl yargılamaya girişecektir?
Görüldüğü gibi, bu geçici anayasa değişikliği sadece TBMM’nin egemenliğini icra eden milletvekillerini yürütme ve yargı vesayeti altına düşürmekle kalmıyor öte yandan yargıyı meşruiyeti kendinden menkul bir yargılama süreciyle baş başa bırakıyor, kolluğu meşruiyeti tartışmalı emirleri yerine getirmeye icbar ediyor, böylece aralarındaki anayasal bağlantılar kopmuş olan bütün kurumlar ister istemez birbirlerinin yetki ve güç alanlarına tecavüz etmeye ve hukuken meşruluğu tartışmalı adımlarla, gelecekte hukukun yeniden egemen olacağı günlerde her biri başlı başına yargı konusu olacak uygulamaların faili oluyorlar.
Mahkemeniz Anayasa’dan ve yasalardan aldığı güçle, TBMM’nin kendi kendisine karşı gerçekleştirdiği bir darbenin ürünü olan; hak, hukuk ve adalet ile hiçbir şekilde bağdaşması mümkün olmayan bu yargılamayı reddederek yargıya bu diktatoryal sürecin burgacından çıkabileceği bir örnek sunabilir, Türkiye’de hala yargıdan adalet beklenebileceğine dair bir umudun habercisi olabilir. Sizden bu davayı reddetmenizi diliyorum.
İddianamenin bu bağlamda önemli tek yanı “Aliağa Ceza İnfaz Kurumları” kampüsünde TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi bir milletvekili olarak, diğer komisyon üyeleriyle birlikte yürüttüğüm, her anı kamu denetimine açık ve Komisyon raporuna “muhalefet şerhi” olarak dercedilmiş görüşümün dahi yargı konusu yapılabildiğini açıkça ortaya koyan, TBMM’nin yukarıda ifade ettiğim şekilde yürütme ve yargı vesayeti altına sokulması görüşüne somutluk kazandıran bir örnek vaka olmasından ibarettir.
Eğer bu süreçte herşey usulüne uygun cereyan etmiş olsaydı bile, önünüzdeki iddianame CMK’nin açık bir ihlali olarak görülmeliydi. CMK Madde 160/2’ye göre “Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlü” olmasına karşın, Savcılık, vekilimin sunduğu, esasen soruşturmayı bütünüyle geçersiz kılacak TBMM İnsan Hakları Komisyonu raporunu görmezden gelerek, lehte hiçbir unsuru dikkate almayarak kendisini “suç imalatı”yla görevli saymıştır. Gerçekte “adalet peşinde” koşan bir Cumhuriyet Savcısından beklenecek şey, hak ihlallerini TBMM önünde raporlaştıran bir milletvekilini mahkum ettirmek için bin dereden su getirmesi değil, raporda ifade edilen tutuklu ve hükümlü hakları ihlallerinin faillerini yargı önüne çıkartması olabilirdi ancak.
TBMM üyesi bir milletvekili olarak TBMM çalışmalarımdan ötürü yargılanmam girişimi, yalnızca usulsüz ve mesnetsiz değildir aynı zamanda tutuklu ve hükümlü haklarını ihlali alışkanlık haline getirdikleri “Aliağa Ceza ve İnfaz Kurumları” raporunda Komisyon üyelerinin çoğunluğunca da doğrulanan ceza infaz kurumu görevlilerini cesaretlendirmekten, onları cezasızlık vaadiyle ödüllendirmekten başka bir sonuç vermeyecektir.
Her şeye karşın Anayasa’nın 83. Maddesi hala geçerlidir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.”
İngiltere Kralı III. Edward’ın, Fransa tahtında hak iddia etmesiyle 116 yıl sürecek Yüz Yıl Savaşları başladı.
1728
Amerikalı hukukçu ve politikacı Ceaser Rodney, doğdu. (Ölümü: 25 Haziran 1784) Philadelphia Koleji şimdiki adıyla Pensilvanya Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1755’te Kent şehrine şerif seçildi ve üç yıl görev yaptı. Daha sonra çeşitli hukuk kurumlarında görev aldı. 1761-62 ile 1775-76 dönemleri boyunca eyalet meclisine temsilci olarak seçildi. Önemli zamanlarda oturumu yönetme hizmetlerinde bulundu. 15 Haziran 1775 günü Delaware eyaletinin Britanya meclisi ve kralından ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiği toplantıyı yönetti. Amerikan Devrimi’nde, Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzaladı, Kıtasal Kongre’ye Delaware temsilcisi olarak katıldı ve bir süre Delaware başkanlığı yaptı. Kralcıları kontrol altında tutmak için bazı yasalar çıkardı. İngilizler ile ticareti engellemek için bağlılık yemini edilmesini bunu kabul etmeyenlerin ise mallarına el konulmasını sağladı.
1763
Kraliyet Bildirgesi, 7 Ekim 1763’te yayınlandı. İngiltere Kralı III. George tarafından yayımlanan bu bildiri, Amerika’da İngiliz kolonilerinin batıya doğru genişlemesini sınırlayan bir belgeydi. Bildiri, Kızılderili topraklarına müdahaleyi önlemek amacıyla çıkarıldı. İngiliz kolonistleri ile yerli halk arasında gerilimi azaltmayı hedefledi. : Yerli Amerikan kabilelerinin toprakları üzerindeki hakları kabul edilmiş, sömürgeciler ile yerli halklar arasındaki ilişkileri düzenlemiştir. İngiliz idaresi ve kontrolü için yeni bir çerçeve oluşturmuştur. Kraliyet Bildirgesi , Kanada’daki yerli halklar için önemini halen korumaktadır.
1806
Karbon kağıdının patenti Birleşik Krallık’ta alındı.
1897
Rusya’daki komünist Yahudi işçilerin derneği Bund 7 Ekim tarihinde kuruldu.
1920
Türkiye Cumhuriyeti öncesinde Takvim-i Vekayi adıyla yayınlanan Resmi Gazete, Büyük Millet Meclisi tarafından 7 Ekim 1920’de yeniden kurulmuş, ilk sayısı kuruluşundan dört ay sonra 7 Şubat 1921 tarihinde “Ceride-i Resmiye” adıyla yayımlanmıştır. Resmi Gazete ismini 17 Aralık 1927 tarihinde almıştır.
1940
Hukukçu, siyasetçi ve yazar Nevzat Kösoğlu, doğdu. (Ölümü: 10 Ekim 2013) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nden mezun oldu. Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı başkanlığı görevini üstlendi. Ankara’da Babıalide Sabah adlı gazetede gazeteci olarak çalıştı. Avukatlık mesleğinin yanı sıra Söğüt Dergisini çıkardı ve Ötüken yayınevinin kurucularından oldu. 1974 senesinde genel sekreter yardımcısı olarak MHP’de resmen görev aldı. 1977’de aynı partiden Erzurum milletvekili olarak seçildi. 12 Eylül 1980 İhtilali’nden sonra 1.5 yıl hapishanede yattı. Çıktıktan sonra fiili siyasetle artık ilgilenmedi.
1949
Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin Kurulması
7 Ekim 1949’da, Doğu Almanya’da Sovyet destekli bir yönetim kuruldu. Demokratik Almanya Cumhuriyeti resmen ilan edildi. Bu olay, II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın bölünmesine neden oldu.
1952
Barkodun patenti alındı.
1952
Rus hukukçu, Rusya devlet başkanı Vladimir Vladimiroviç Putin doğdu. Leningrad Devlet Üniversitesi Hukuk Bölümü’nden 1975’te mezun olan Putin, yüksek lisansını ekonomi alanında yaptı. Mezuniyetinin ardından, 1975’ten itibaren KGB’de çalışmaya başladı ve bir süre Almanya’da görev yaptı. Leningrad’a dönmesinin ardından da üniversite yönetiminde görev aldı. 1996’da Kremlin Sarayı Mülkiyet İdaresi Başkan Yardımcılığı’na atandı ve bu görevini 1997 yılına kadar sürdürdü. 1997 ve 1998’de Devlet Başkanlığı İdaresi Başkanlığı ile Devlet Başkanlığı Denetim İdaresi Başkanlığı görevlerini olarak yaptı. Rusya Federal Güvenlik Servisi’nin (FSB) başkanlığını yaparken, aynı zamanda, Sovyetler Birliği sonrasındaki yeni Rusya’nın politbürosu olarak da adlandırılan Rusya Güvenlik Konseyi’nin sekreterliği görevini yürüttü. 2000-2012 yılları arasında başbakanlık görevini üstlendi. Başbakanlığı döneminde İktidar partisi Birleşik Rusya’nın genel başkanlığı görevini yerine getirdi.
1954
Türkiye Komünist Partisi Davası sonuçlandı. Aralarında Şefik Hüsnü Deymer, Mihri Belli ve Zeki Baştimar’ın da bulunduğu 131 kişi 2-10 yıl arası ağır hapis ve sürgün cezası aldı, 53 kişi beraat etti. Ahmed Arif 2 yıl hapis ve 8 ay Urfa’da sürgün cezasına mahkum oldu.
1960
Nijerya, Birleşmiş Milletler’e üye oldu.
1962
1962 – Küba Füze Krizi
7 Ekim 1962’de, ABD ve Sovyetler Birliği arasında Küba Füze Krizi çıktı. Küba’daki Ekim Krizi ve Karayip Krizi olarak da bilinmektedir. Uluslararası hukuk ve diplomasi açısından tarihte önemli bir yeri bulunmaktadır. Kriz, Soğuk Savaş’ın tam ölçekli bir nükleer savaşa dönüşmeye en çok yaklaştığı tarihtir.
1970
Richard Nixon, Vietnam Savaşı’na son verecek beş maddelik barış önerisini açıkladı.
1971
Umman Sultanlığı, Birleşmiş Milletler’e katıldı.
1976
Danıştay, İçişleri Bakanı’nın Vedat Dalokay’ı görevden alma ve Ankara Valiliği’nin TÖB-DER’i kapatma kararlarını iptal etti.
1977
SSCB’nin 3. Anayasası ilan edildi.
1980
22 Eylül’de gözaltına alınan Zeynel Abidin Ceylan’ı işkenceyle öldürdüğü iddiasıyla komiser muavini Mustafa Haskırış hakkında dava açıldı.
1980
Gözaltına alınan CHP Ankara eski Belediye Başkanı Ali Dinçer ve 5 belediye yöneticisi tutuklandı.
1984
12 Eylül öncesinde bir bekçinin ölümünden dolayı 18 Ocak 1982’de ölüm cezasına çarptırılan, Dev-Yol hükümlüsü İlyas Has idam edildi. İlyas Has’ın mezarı 28 yıl sonra bulundu.
1985
7 Ekim 1985 – Akdeniz’de Achille Lauro Olayı
Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) bir kolu olan Filistinli militanlar, İtalyan yolcu gemisi Achille Lauro‘yu kaçırdılar. Olay, uluslararası deniz hukukunu ilgilendiren bir kriz olarak, ABD ve İtalya arasında hukuki anlaşmazlıklar doğurdu. ABD’nin, sorumluları yakalamak için yaptığı eylemler uluslararası hukuk çerçevesinde tartışmalara neden oldu.
1986
Bülent Ecevit, hakkında açılan 31 soruşturma ve iki dava ile ilgili olarak 33 ifade verdi.
1988
İstanbul Tuzla Köprüsünde polisin durdurduğu otomobildeki Fevzi Yalçın, Kemal Soğukpınar, İsmail Hakkı Adalı ve Reha Şen vurularak öldürüldü. Polis tarafından arabaya silahlar bırakılarak çatışma görüntüsü verilmek istendiği açıklandı. Davanın peşini bırakmayan ailenin başvurusu üzerine, AİHM tarafından Yaşama hakkının ihlal edilmesi, adil yargılanma ve dava süreciyle ilgili şikayetleri haklı bulunarak, Türkiye’nin bu davadan yargılanması kabul edilir bulundu.
1994
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı R.Tayyip Erdoğan, Türkiye’deki 399. imam hatip okulu olan Bağcılar Anadolu Kız İmam Hatip Lisesi’nin temel atma töreninde konuştu: ”Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ortaya çıkan imam hatip ve normal okul ayrımını ortadan kaldıracağız.”
1996
Vicdani retçi Osman Murat Ülke tutuklandı.
2002
Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) yaptığı başvuruda ‘Demokratik Halk Partisi’nin (DEHAP) örgütlenmesi eksik, mümkünse seçime sokmayın’ dedi.
2003
Britanya’da parlamentonun üst kanadı Lordlar Kamarası’na ilk defa siyah bir kadın başkan Valerie Amos seçildi.
2005
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, yazdığı makalede ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ ettiği gerekçesiyle Şişli Asliye Ceza Mahkemesi’nde altı ay hapse mahkum edildi. Bilirkişilerin, ‘…suç unsuru ve hakaret kastı yok’ raporu dikkate alınmadı. Mahkeme cezayı bir daha suç işlemez kanaatiyle erteledi. Hrant Dink, ‘AİHM dahil her yere başvuracağım. Tüm yargı mercileri aleyhimde karar verirse bu ülkeden giderim. Ben Türklerle yaşıyorum, onların yüzüne utanmadan bakabilmeliyim’ dedi.
2005
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ve Kurum’un Başkanı Muhammed el Baradey, 2005 yılı Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Baradey, ödülünü 10 Ara 2005’te aldı.
2006
Rusya’nın Çeçenya’da yürüttüğü savaşta insan hakları ihlalleri ve yolsuzlukları ortaya çıkaran araştırmacı gazeteci Anna Politkovskaya, 7 Ekim’de Moskova’da öldürüldü. ‘Kirli Savaş Çeçenya’da bir Rus muhabir, Putin’in Rusya’sı adlı kitapların yazarı olan Anna ‘Rus medyasının vicdanı’ olarak tanınıyordu.
2009
10.Cumhurbaşkanlığı seçiminde Ahmet Necdet Sezer’e karşı aday olmak için TBMM Başkanlığı’na giden MHP’li Sadi Somuncuoğlu’nu engellediğinden dolayı ‘şahsi hürriyeti tahdit’ suçundan aldığı 20 ay hapis cezası kesinleşen eski MHP milletvekili Cemal Enginyurt cezaevine konuldu.
2013
Pakistan Yüksek Mahkemesi, yaklaşık 6 aydır ev hapsinde tutulan eski Devlet Başkanı Pervez Müşerref’in kefaletle serbest bırakılmasına karar verdi.
2013
Sovyet hukukçu ve siyasetçi Yuri Mihayloviç Çurbanov yaşamını yitirdi. (Doğumu: 11 Kasım 1936 -Ölümü: 7 Ekim 2013) 11 Kasım 1936’da doğdu. 1960’lı yıllarda Moskova Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. 1967’de Sovyet polis memuru olarak çalışmaya başladı. Önce yarbay daha sonra general rütbesine kadar yükseldi. Yolsuzluk suçlamasıyla tutuklandı. Çurbanov 7 Ekim 2013’te hayatını kaybetti.
2016
Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile yapılan barış anlaşması çabalarından ötürü sonlandırma çabaları nedeniyle 2016 yılı Nobel Barış Ödülü’nün sahibi oldu. Barış anlaşması, gerillalarla Kolombiya arasında süren 52 yıllık iç savaşı sona erdirmeyi amaçlayan önemli bir hukuki belgeydi.
2021
İngiliz hukukçu ve siyasetçi James Peter Brokenshire öldü. (8 Ocak 1968 – 7 Ekim 2021)
2023
Denizli’nin Tavas ilçesinde bulunan Avdan Mahallesi’nde köylülere ait taşınmazlar, 2022 yılında maden faaliyeti için Cumhurbaşkanı Kararı ile kamulaştırıldı. Bölge halkı tarafından Cumhurbaşkanlığı ile Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne (MAPEG) karşı açılan davada ise Danıştay 6’ıncı Dairesi, yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Söz konusu karar Cumhurbaşkanlığı’na, MAPEG’e ve müdahil şirket olan Avdan Madencilik Enerji Sanayi ve Ticaret AŞ’ye tebliğ edildi. Aradan geçen bir yıldan fazla sürenin ardından ise söz konusu şirketin mahkemenin kararına rağmen çalışmalarını devam ettirdiği ortaya çıktı.
2024
Anayasa Mahkemesi, KHK ile ihraç edilip görevine iade edilen kamu görevlilerine tazminat verilmeyeceğine ilişkin KHK hükmünü oy birliğiyle iptal etti.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Mersin Milletvekili Levent Uysal ve eşi Ece Uysal’ın suç duyurusu üzerine, Gazete Duvar, BirGün Gazetesi ve Sol Haber Portalı’na dava açıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu tarafından hazırlanan iddianamede, imtiyaz sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürleri hakkında 4 yıla kadar hapis talep edildi.
2024
Aziz Yıldırım’ın 2019 yılında Rasim Ozan Kütahyalı için kullandığı, “Bu kadar geri zekalılık olmaz. Ahlaksızlık diyorum. Şişeyi alta koyuyorlar, viski çekip yorum yapıyorlar” sözleri İstanbul Anadolu 37. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından “alenen hakaret” olarak değerlendirilmiş ve ceza verilmişti. Karar üzerine, AYM’ye yapılan bireysel başvuruda karar verildi. Anayasa Mahkemesi bu sözleri ifade özgürlüğünün ihlali kapsamında değerlendirdi ve dosyayı yerel mahkemeye gönderdi.
2024
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Kamuoyunun tepkisiyle karşı karşıya geldiklerini bu nedenle iyi hâl indiriminin gözden geçirileceğini” açıkladı.
2024
Muğla’da, 12 Mayıs 2010’da öğrenci eylemleri sırasında öldürülen üniversite öğrencisi Şerzan Kurt’un duruşmasında savcı esas hakkında mütalaa verdi. Sanık Polis hakkında iki yıldan altı yıla kadar hapis istendi.
2025
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP ile ilgili eleştirilerde bulunduğu bir söyleşi veren ve sosyal medya paylaşımlarında eleştirilerde bulunan eski AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık, çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimliği tarafından “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla tutuklandı.
2025
İstanbul 59. Asliye Ceza Mahkemesi, “Cumhurbaşkanına alenen hakaret” suçundan yürütülen soruşturma kapsamında Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) Genel Başkanı Nurullah Efe‘ye getirilen “konutu terk etmeme” şeklindeki kararı itiraz üzerine kaldırdı. Efe, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımın ardından 14 Eylül gecesi, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla evinde gözaltına alınmış, Çağlayan Adliyesi’ne sevk edilen Efe hakkında savcılık, “Cumhurbaşkanına alenen hakaret” suçlamasıyla tutuklama talebinde bulunmuş, Sulh Ceza Hakimliği ise Efe’ye adli kontrol tedbiriyle serbest bırakmıştı.
Litvanya Cumhuriyeti Hakimlerinin Etik Kuralları (Code of Ethics of the Judges of the Republic of Lithuania), 28 Haziran 2006 tarihinde Litvanyalı Hâkimler Genel Kurulu tarafından kabul edilerek ilan edilmiştir. Kuralların amacı, hakimlerin mahkeme içi ve mahkeme dışı davranış biçimlerini belirlemektir.
Litvanya Cumhuriyeti Anayasası 1992’de kabul edilmiş ve özel bir hakimler kurulu oluşturulmasını öngörmektedir. Yargıçların atanması, terfileri, nakilleri veya adli görevden alınmaları Mahkemeler Kanununa tabidir. Kurulun tamamı yargıçlardan oluşmaktadır. 23 üyeden oluşan Yüksek Yargı Kurulundaki üyelerin yirmisi hâkimler tarafından belirlenmektedir. Diğer 3 doğal üye ise Yüksek Mahkeme Başkanı, Yargıtay Başkanı ve Yüksek İdare Mahkemesi Başkanıdır. 2012 yılında Mahkemeler Kanununda yapılan değişiklikle, kuruldaki yerel temsil artırılmıştır. Üyelerin görev süresi 4 yıldır. Kurul yöneticileri 3 yıllığına seçilmektedir
Hakimler Kurulu Etik ve Disiplin Komisyonu (The Judicial Ethics and Discipline Commission), 2022 yılı aralık ayında Hakimler İçin Etik Kurallara ilişkin elektronik uygulama kılavuzunu güncellemiş; hakimlerin sosyal medyadaki davranışları, uzaklaştırma ve istifa sorunları, duruşmalar sırasındaki davranış biçimleri gibi konularda yenilikler yapılmıştır.
Litvanya Cumhuriyeti Hâkimleri Etik Kodu (bundan sonra “Kod” olarak anılacak), Litvanya Cumhuriyeti hâkimlerinin davranışlarının temel prensiplerini belirler. Bu Kod, doğrudan ve dolaylı görevlerin yerine getirilmesi sırasında hâkimlerin sergilemesi gereken davranışları düzenler.
Madde
Kodun Hedefi
Kodun hedefi, yasa tarafından belirlenen görevlerin yerine getirilmesi esnasında ve doğrudan görevlerden arta kalan zamanlarda hâkim tarafından izlenecek eylem ve davranış prensipleri belirlemek; mahkemelerin faaliyetlerinde adalet ve diğer evrensel insanî değerlere öncelik vermesini ayarlamak; kamunun mahkemelere ve hâkimlere olan güvenini zenginleştirmek ve otoritelerini arttırmaktır.
Madde 3
Kodun Kullanımı
Bu Kod koşulsuz bir biçimde bütün hâkimlere uygulanır.
Madde 4
Kodun Kaynakları
Bu Kod; Litvanya Cumhuriyeti Anayasası, Mahkemeler Kanunu, Birleşmiş Milletler Yargı Tarafsızlığı Temel İlkeleri, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tavsiyeleri, Hâkimlerin Evrensel Şartı, Hâkimlerin Statüsüne İlişkin Avrupa Şartı ve mahkemelerin ve hâkimlerin eylemlerini düzenleyen diğer ulusal ve uluslararası sözleşmelere göre hazırlanır.
BÖLÜM II
HÂKİMLERİN DAVRANIŞLARINININ TEMEL PRENSİPLERİ Madde 5
Hâkimlerin Davranışlarının Temel Prensipleri
Hâkimlerin davranışlarının temel prensipleri şunlardır:
1) İnsana saygı; 2) Devlete saygı ve sadakat; 3) Adalet ve tarafsızlık; 4) Bağımsızlık; 5) Gizlilik; 6) Şeffaflık ve aleniyet; 7) Dürüstlük ve bencil olmama; 8) Nezaket; 9) Örnek teşkil etme; 10) Göreve bağlılık; 11) Dayanışma; 12) Niteliklerin geliştirilmesi.
Madde 6
İnsana Saygı
İnsana saygı prensibiyle uyumlu olarak hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) İnsana, haklarına ve özgürlüklerine saygı göstermek;
2) Hukuka saygı göstermek ve her zaman adalet prensiplerinin ihlâl edilmeyeceği şekilde davranmak;
3) Yasal işlemlere katılan kişileri hukukun gerektirdiği gibi saygıyla dinlemek; taleplerine ve önerilerine dikkatli bir biçimde tepki vermek ve temelsiz talepleri nazik bir biçimde reddetmek; bununla birlikte hâkimin yasal işlemlerin düzenini ihlâl eden kişilere karşı ısrarcı olması gerekmektedir;
4) Dava duruşmalarının programını takip etmek ve herhangi bir değişiklik olması durumunda yasal işlemlerin katılımcılarına değişikliğin sebebini açıklamak;
5) Görevlerini gerçekleştirirken insan haklarına ve yasal işlemlerin katılımcılarının onuruna saygı gösterir ve hiçbir şekilde ve hiçbir koşulda bu kişileri yasadan ve diğer yasal düzenlemelerden sapma ve bunları ihlâl etme konularında cesaretlendirmez.
Madde 7
Devlete Saygı ve Sadakat
Devlete saygı ve sadakat kuralı uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Hâkimlik yeminine uymak;
2) Siyasi bakımdan tarafsız ve doğru bir biçimde davranmak, siyasi görüşleri hakkında imada bulunmamak ve galeyana gelmemek;
3) Somut davalar hakkında kamuya açık bir şekilde temsil edilen kişisel görüşün resmî olarak kabul edilebileceğini akılda tutmak;
4) Yasal düzenlemelerin gereklilikleri uyarınca resmi sertifika, cübbe ve sembollerden görevlerin yerine getirilmesi sırasında yararlanmak ve bunların değerini bilmek ve onları korumak.
Madde 8
Adalet ve Tarafsızlık
Adalet ve tarafsızlık prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Bireyler ya da toplumda bulunan gruplar arasında cinsiyet, cinsel tercih, yaş, ırk, din ya da inançlar, ten rengi, milliyet ya da etnik köken, dil yönünden sosyal statü, eylemler ve kararlar temelinde ayrım yapmaz ve fark edilen bir ayrımcılığı ortadan kaldırmak için gerekli yasal adımları atar;
2) Karar verirken herhangi bir önyargısı bulunmaz ve devam etmekte olan davalarla ilgili sorularda herhangi bir peşin hüküm sergilemez;
3) Bireylere, gruplara ve yasal işlemlerin katılımcılarına herhangi bir sempati, antipati ya da özel bir dikkat göstermez;
4) Hâkim davaları değerlendirirken hükümetin, kamu otoritelerinin, resmi kurum çalışanlarının medyanın, kamunun ve bireylerin etkisi altında kalmaz;
5) Tarafsız davranır, çatışma durumlarında en objektif ve adil kararı almaya çalışır;
6) Çıkar çatışması olduğunda ya da davanın soruşturulmasını etkileyebilecek kişisel durumların bulunduğu bilgisi mevcut olduğunda davadan uzak durur;
7) Yasa öngörmediğinde yasal konularla ilgili olarak kişilere danışmaz;
8) Davanın sonucunun öngörülebildiği durumlarda kamuya açık konuşmalar yapmaktan kaçınır, ayrıca mahkeme huzurundaki işlemler dışında yasal işlemlerin katılımcılarıyla görülmekte olan davayı değerlendiremez;
9) Yasa tarafında tanımlanan temsil dışında mahkemede temsilci olamaz; bir hâkimin, aile üyelerinin ve akrabalarının, bu hâkimin çalıştığı mahkemeye tabi olduğu durumlarda davayı başka bir mahkemeye iletme konusunda karar vermek için ya da dava Yüksek Mahkeme, Yüksek İdari Mahkeme ya da Temyiz Mahkemesi önünde derdest durumdaysa tarafsızlığı korumak için Mahkeme Başkanını bilgilendirir;
10) Kamu ve medya ile olan iletişiminde hâkim somut davalara ilişkin bireysel görüşünü ifade etmez.
Madde 9
Bağımsızlık
Bağımsızlık prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Adaleti yerine getirirken Litvanya Cumhuriyeti Anayasası tarafından mahkemelere ve hâkimlere bahşedilen bağımsızlığa saygı gösterir;
2) Karar verme sürecini etkileyebilecek dışarıdan gelen her türlü kanunsuz tesirden kaçınır, adaletin idaresine yapılan kanunsuz müdahalelere müsamaha göstermez ve bu tarz eylemleri önlemek için gereken tüm tedbirleri alır;
3) Hâkimin görevlerini tam olarak yerine getirmesini engelleyecek ya da hâkim sıfatıyla gerçekleştirdiği eylemleri kısıtlayacak sözler vermez ya da bu tarz eylemleri üstlenmez;
4) Hâkim olarak görevlerini yerine getirirken bağımsız olma ve herhangi bir kişisel çıkara sahip olmama yükümlülüklerini gözetir.
5) Kamunun gözünde hâkimlerin ve mahkemelerin bağımsızlığı imajını korur;
6) Hâkim, kararlarını alırken diğer hâkimlerin yasa tarafından tanımlanmayan koşullarda ifade ettikleri görüşlerden ayrı ve bağımsız olmalıdır.
Madde 10
Gizlilik
Gizlilik prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Devlet veya hizmet sırları ile kamuya açık olmayan diğer bilgilerin güvenliği gerekliliklerine sıkı bir biçimde riayet eder; yasal işlemler sırasında elde edilen gizli bilgileri ifşa etmez;
2) Yasal işlemler sırasında elde ettiği bilgileri yasayı ihlâl etmek suretiyle sosyal aktivitelerinde ve özel hayatında kullanmaz.
Madde 11
Şeffaflık ve Aleniyet
Şeffaflık ve aleniyet prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Kanunun tesis ettiği kadarıyla eylemlerinin ve kararlarının aleniyetini güvence altına alır, aldığı kararların gerekçelerini halka ya kendisi ya da medya aracılığıyla ifade eder;
2) Kamusal ve özel çıkar çatışmalarından kaçınır;
3) Kanunun gereklilikleri ve şartları uyarınca kamuya bilgi verir.
Madde 12
Dürüstlük ve Bencil Olmama
Dürüstlük ve bencil olmama prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Hâkim, aile, kamu, sosyal ve diğer ilişkilerinde hâkimin doğrudan görevlerini yerine getirmesine zarar vermeyecek şekilde davranır;
2) Resmî statüsünü diğer kişilerin kararlarını etkileyecek şekilde kötüye kullanmaz;
3) Mahkeme mülkünü ve kendisine sağlanan imkânları resmî aktiviteler dışındaki aktiviteler için kullanmaz, ayrıca görevlerini gerçekleştirirken devletin mal varlığını ve mali kaynaklarını ehliyetsiz bir biçimde kullanmaktan kaçınır;
4) Resmi statüsünü kullanırken kendisi, ailesi, akrabaları ya da arkadaşları için çıkar peşinde olmaz;
5) Ahlâklı bir biçimde davranır; kamu çıkarı ve özel çıkar bakımından çatışma yaratma ihtimali varsa ve yasal işlemleri etkiliyorsa gerçek ve tüzel kişilerden hediye, para, karşılıksız hizmet ya da herhangi bir başka iyilik, özel ayrıcalık, indirim ya da başka bir hizmet kabul etmez;
6) Görevini gerçekleştirirken malî ve ticari faaliyetlere katılmaz.
Madde 13
Nezaket
Nezaket prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Hâkim kusursuz bir karaktere sahiptir ve bunu garanti altına alır;
2) Diğer kişilerin hatalarını ve cehaletini kullanmaz;
3) İşinde, kamusal aktivitelerinde ve özel hayatında dürüstçe, doğru bir biçimde, kibarca ve adilce davranır;
4) Kişilerin taciz edilmesine ve aşağılanmasına müsamaha etmez;
5) Diğer meslektaşlarının çalışmalarını küçümsemez ve değersizleştirmez, meslektaşlarına ve diğer kişilere saygılı bir biçimde davranır, ihtilaf durumlarını barışçıl bir biçimde ve kibarca çözer, aşağılayıcı bir biçimde konuşmaz, onursuzluk etmez, suiistimalde bulunmaz, güç kullanmaz;
6) Diğer hâkimlerin baktığı davalar hakkında kamuya açık konuşmalar yapmaktan kaçınır;
7) Eylemleriyle başka bir hâkimin adını ya da mahkemeleri küçük düşürmez.
Madde 14
Örnek Teşkil Etme
Örnek teşkil etme prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Hâkim meslekî aktivitelerinde ve özel hayatında hâkimliğin itibarını azaltmamak için evrensel olarak tesis edilmiş ahlâkî normlar ve etik gereklilikler uyarınca davranışları, konuşması, disiplini ve mevcudiyeti ile örnek teşkil eder;
2) Mesleğin onurunu ve saygınlığını garanti altına alır;
3) Sabırlı, dakik ve yardımseverdir;
4) Mahkeme işlemleri sırasında öfkesini ve sinirini göstermez, sesini yükseltmekten kaçınır;
5) Mahkeme işlemleri sırasında yasal işlem katılımcılarını ahlâkî bakımdan değerlendirmez;
6) Mahkeme işlemleri sırasında resmî, sabırlı ve kibar olur;
7) Her zaman profesyonel ve insancıl bir biçimde davranır;
8) Hatalarını kabul eder ve onları düzeltir;
9) Alkol tüketimini abartmaz, iradesini ve bilincini ortadan kaldıracak maddeler kullanmaz; uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri tıbbî amaçlar dışında kullanmaz;
10) Kendi konuşma ve iletişim kültürünü geliştirir;
11) Özel hayatını mahkemelerin çıkarlarına ve hâkimlerin itibarına zarar vermeyecek bir biçimde sürdürür.
Madde 15
Göreve Bağlılık
Göreve bağlılık prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Litvanya Cumhuriyeti Anayasasını, uluslararası sözleşmeleri, hukuku ve diğer yasal düzenlemeleri ihlâl etmez;
2) Usul belgelerini yasayla ve ulusal dilin gerekliliklerine uyacak şekilde hazırlar;
3) Görevlerini hatasız bir biçimde, zamanında, profesyonelce ve gerçeğe uygun bir şekilde yerine getirir;
4) Görülmekte olan davaların özünü analiz eder, acele etmez ve yüzeysellikten kaçınır fakat bunları yaparken mahkeme işlemlerini geciktirmez;
5) Diğer hâkimler, savcılar ve avukatlar tarafından yapılan yasa ve meslek etiği ihlallerine tepki verir.
Madde 16
Dayanışma
Dayanışma prensibi uyarınca hâkimler aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Hâkimler arasındaki ilişkilerin temelinde güven, dürüstlük, hoşgörü, ihtiyat ve kibarlık bulunur;
2) Meslekî aktivitelerde, bilgi ve deneyim paylaşımında birbirlerine yardım ederler;
3) Medyada yer alan iftiralardan, liyakatsiz eleştirmenlerden ya da mesleki karalamalardan korunma konusunda birbirlerine yardımcı olurlar.
Madde 17
Niteliklerin Geliştirilmesi
Niteliklerin geliştirilmesi prensibi uyarınca hâkim aşağıdaki kuralları gözetir:
1) Sürekli olarak niteliklerini geliştirir;
2) Kariyer bakımından özel ayrıcalıklar tanınması arayışında olmaz.
BÖLÜM III NİHAİ HÜKÜMLER
Hâkimler bu Kodun gerekliliklerine uymayı taahhüt ederler.
Hâkimler sosyal statülerinin özelliklerinin gereklerini gönüllü olarak kabul ederler.
Öz yönetimli kurumlar ve mahkeme idaresi görevlileri bu Kodda, Mahkemeler Kanununda ve uluslararası yasal düzenlemelerde yer alan ahlâkî ve etik normların her hâkim ve hâkim adayı tarafından bilindiğini temin etmek amacıyla gerekli tedbirleri alır.
Hâkimler Litvanya Cumhuriyeti hukukuna göre sorumlu olacaktır.
Bu Kod kabul edildiği tarihten itibaren yürürlüğe girer.
Yolsuzlukla Mücadele Önlemleri ve Yöntemleri, 7 Ocak 2003 tarihinde kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Yolsuzluk Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanarak kamuoyuna ilan edilmiştir.
Komisyon, yolsuzlukların sebeplerinin, sosyal ve ekonomik boyutlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulmuştur. Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasını, bu araştırmayı yapacak Komisyonun 12 üyeden kurulması kararlaştırılmıştır.
Komisyonun çalışma süresinin Başkan, Başkanvekili, Sözcü ve Kâtip üye seçimi tarihinden başlamak üzere 3 ay olmasına ve gerektiğinde Ankara dışında da çalışmasına karar verilmiştir.
Bu bölümde yolsuzluğa ilişkin önlemler analitik bir bakış açısıyla irdelenmiş, somut ve doğrudan uygulamaya yönelik öneriler bir sonraki bölümde ele alınmıştır.
1. YOLSUZLUĞU OLUŞTURAN KOŞULLARIN ORTADAN KALDIRILMASI
Yolsuzluğun ortaya çıkmasında kamu yönetiminde yerleşik yapılar yanında, yaklaşım ve anlayışlar da etkili olmaktadır. Bu bağlamda, demokratik hukuk devletinin tüm yönleriyle uygulanması, devlet yönetiminde saydamlığın sağlanması, yöneticilerin görevleriyle ilgili hesap vermesi, kamu kuruluşlarına güvenen artırılması, personel rejimi ve yönetim ilkelerinin belirlenmesi gibi hususlar önem taşımaktadır.
1.1. HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE HUKUKA BAĞLILIK ANLAYIŞININ YERLEŞTİRİLMESİ
Hukuk devleti, insan haklarına saygılı, bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kuran ve bu düzeni sürdürmekte kendini yükümlü sayan, hukuk kurallarına ve Anayasaya uyan işlem ve eylemleri yargı denetimine açık devleti ifade etmektedir.
“Demokraside hukuk adalet süzgecinden, devlet de adil hukuk süzgecinden geçirilir; elde edilen hukukun üstünlüğünü benimsemiş devlettir. Hukukun amacı adaletsizliği önlemektir. Hukuk örgütlenmiş adalettir.(…) Adaletsiz hukuk, yalnızca’ yanlış hukuk’ değil, hukuk doğasından yoksun bir hükümler yığınıdır.”
Kopenhag Kriterleri’nin en önemli ilkelerinden hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramları iyi yönetişimin ve yolsuzlukla mücadelenin de “olmazsa olmaz” koşullarındandır.
Doksan üç ülkenin imzaladığı “8 nci Uluslararası Yolsuzluklarla Savaş Konferansı Lima Beyannamesi” ile açıklanan hükümlerden biri şudur: Hükümetler yolsuzlukla savaşın bağlı olduğu hukukun üstünlüğü ilkesinin temel taşı olan adaletin bağımsızlığını, doğruluğunu ve politika dışı kalmasını sağlamalıdırlar.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT), 1999 İstanbul Zirve Konferansında da yolsuzlukla mücadele-hukukun üstünlüğü ilişkisine vurgu yapılmıştır.
Devletin yurttaşa müdahalesini sınırlamayı, böylece devleti azaltıp, hukuku çoklaştırmayı amaçlayan kara Avrupası kaynaklı “hukuk devleti” yaklaşımından farklı ve ek olarak; Anglo-Sakson kaynaklı hukukun üstünlüğü yaklaşımı; paylaşımcılığı ve toplumsal mutabakatı esas alarak, merkeziyetçiliği en aza indirir, sivil toplum örgütlenmesinin önemli ve ağırlıklı olduğu katılımcılığı hayata geçirmeyi hedefler. Bunun doğal sonucu, saydamlık ve hesap verebilirliktir. Saydamlığın ve hesap verebilirliğin sağlandığı ortamlarda yolsuzlukların gelişme olanağı yoktur.
“Devlet, ‘çok hukuk, az devlet’ formülünün de ötesinde hukukun üstünlüğünü yaşama geçirirse devleşmez; ama gerçekten devlet olur ve meşruluk katsayısı arttığından güçlenir.” (Doçent Dr. Sami SELÇUK Yargıtay (Eski) Başkanı)
1.2. YOLSUZLUK RİSKİ İÇEREN ALANLARA İLİŞKİN İDARİ VE YASAL DÜZENLEMELERİN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ
Bu alanda alınabilecek önlemlerin başında öncelikle, yolsuzluklara açık işlem ve kararların sayısının azaltılması gerekir. Yasal çerçeve yalınlaştırılmalı, işlemler en aza indirilmelidir. Böylece belli alanlarda kamu yönetiminin işleyişini denetleme ve değerlendirme aşırı uzmanlık gerektirir bir iş olmaktan çıkacaktır.
Devletin tekelinde kalması zorunlu görülen, ancak yolsuzluk riski yüksek olan işlev ve kararların, yolsuzluklara imkan vermeyecek şekilde yeniden düzenlenmesi ve bu süreçler için etkin bir denetim sisteminin oluşturulması da diğer bir önlemdir.
Kamu işlemlerinin basitleştirilmesi ve hızlandırılması da yolsuzluk risklerini azaltır. Bu amaçla, işlem ve süreçlerin yeniden gözden geçirilmesi, bilgisayar kullanılması, bazı ara işlemlerin kaldırılması, kurumlarda toplam kalite yönetiminin uygulanması gibi önlemler alınabilir. Devletin kendi bilgi sistemi
içinde var olan bilgiler yurttaştan istenmemelidir.
Yasal düzenleme gerekli olan alanlardan biri medya ile ilgilidir. Medyada tekel ve kartel oluşumuna izin verilmemelidir. Aynı anda gazete ve TV kanalı sahibi olmayı engelleyen ve medya sahiplerinin kamu ihalelerine girmesini yasaklayan AB sistemi benimsenmelidir.
Türkiye’de devletin ekonomideki ağırlığı, bütün özelleştirme çalışmalarına rağmen devam etmektedir. Bu nedenle, ticaretle uğraşanın yolu mutlaka devlete düşmektedir. Ticaretle uğraşanların aynı zamanda medya kuruluşlarına da sahipse, birtakım ekonomik menfaatlerin elde edilmesinde medya kullanılabilmektedir. Burada yapılması gereken, devletin ekonomideki ağırlığının azaltılması yanında, yapılacak hukuki düzenlemeler ile ticaret ve medyanın sahipliğinin ayrılmasıdır.
“Medyanın Türkiye’nin yakın geçmişinde iki büyük günahı vardır. Birincisi devlet üstünden zenginleşme politikası uğruna asli işini geri plana itmesi, ikincisi de parayı tapınma felsefesini yüceltmesidir. (….)Türkiye’de serbest rekabetin önünün açılması, ekonomisinin sağlıklı bir biçimde işlemesi için medya ile iktidarın çıkar bağının kesilmesi lazımdır.” Ergun Babahan, Sabah Gazetesi, 20 Ekim 2002.
1.3. KAMU YÖNETİMİNDE SAYDAMLIĞIN SAĞLANMASI
Kamu yönetiminde saydamlık, özellikle, mali konularda önem taşımaktadır. Mali saydamlık, hükümetin yapısının ve işlevlerinin, mali politika planlarının, kamu sektörü hesaplarının ve mali hedeflerinin kamuoyuna açık olmasıdır. Kamu sektörü mali politikanın oluşturulması ve yürütülmesi ile ilgisi olan bütün kurum ve kuruluşlar olarak tanımlanabilir. Mali saydamlık, sorumluluğu güçlendirir ve sürdürülebilir olmayan nitelikteki politikaların getirmiş olduğu politik riskleri artırır.
Uluslararası Para Fonu’nun “Mali Saydamlık Uygulamaları Tüzüğü”ne göre saydamlığın sağlanabilmesi için gerekli dört temel ilke şunlardır:
a-) Rollerin ve sorumlulukların belirgin olması
b-) Bilginin kamuya açık olması
c-) Bütçe hazırlama, Uygulama ve Raporlama süreçlerinin açık olması ve
d-) Denetimin ve istatistiksel veri yayınlamanın bağımsız olması.
Mali saydamlığın gerçekleştirilmesi konusunda, Türkiye’de ortaya çıkan eksiklikler ise, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
a-) Bütçenin kapsamı çok dardır. Bütçe dışında döner sermayeler, fonlar, dernekler ve vakıflar aracılığıyla birçok bütçe dışı kamusal faaliyet gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla, kamusal kaynakların sınırlı bir bölümü TBMM denetiminden geçmektedir.
b-) Merkezi hükümetin gerçekleşmesi muhtemel yükümlülükleri, vergi harcamaları ve kamu bankaları, KİT’ler ve Merkez Bankası ile ilişkilerinden kaynaklanan yarı mali nitelikteki faaliyetleri bütçe metni ile birlikte açıklamasını öngören bir düzenleme bulunmamaktadır.
c-) Kamu gelir ve giderler ile ilgili varsayım ve tahminlerdeki sapmalar, gerçekleşmesi muhtemel yükümlülükler nedeniyle ortaya çıkabilecek mali risklerin raporlanmasına ilişkin bir yükümlülük de söz konusu değildir.
d-) Mali yönetimde yetki ve sorumluluklar arasında yeterli dengeler kurulamadığından yönetsel sorumluluğun değerlendirilmesinde de güçlüklerle
karşılaşılmaktadır.
e-) Bütçeler, yalnızca bütçe genel dengesinin anlaşılmasına imkan vermekte, ekonomik analizler yapmaya imkan verecek farklı bütçe açığı tanımlamaları kullanılmamaktadır.
f-) Nihai hesaplarının kapsamı çok kısıtlıdır. Mali faaliyetler bir bütün olarak değerlendirilememektedir.
Türkiye’de, konsolide bütçenin kapsamı çok dardır. Bütçe kanunu ile birlikte merkezi hükümetin bütçe dışı faaliyetlerine ilişkin herhangi bir rapor yayınlanmamaktadır. Konsolide bütçe içine yarı mali nitelikli faaliyetlerin katılması gerekmektedir. Bütçeyle ilişkisinin kurulması gereken bir çok kamusal harcama alanı bütçe dışında kalmakta, kamusal harcama alanı dışında kalan kısmında önemli bir oranı kamu kesimi genel dengesi dışında kalabilmektedir (döner sermaye, vakıf, dernek, yarı mali nitelikli faaliyetler, koşullu yükümlülükler, vergi harcamaları gibi).
Türkiye’de, kamu mali yönetiminde görev ve sorumlulukların çok kesin sınırlamalarla birbirinden ayrılamadığı, hatta çakıştığı ve sonuçta da ciddi bir koordinasyon sorunuyla karşılaşıldığı gözlenmektedir. Kamu yönetiminde sorumlulukların yerine getirilmesinin, doğru bir şekilde değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, bütçe dışında yer alan, ancak bütçeden transfer alan bütçe dışı faaliyetlerin de, bütçenin tabi olduğu denetim ilkelerine tabi olması gerekir. Bu konuda, Türkiye’de ciddi sorunlar bulunmaktadır. Örneğin, konsolide bütçenin denetimi Sayıştay tarafından yerine getirilirken bütçe içi ve dışı harcamaların büyük bölümü, Sayıştay denetimi dışında tutulmuştur. Ayrıca, konsolide bütçe fonlarına ilişkin işlemler de farklı muhasebe ilkelerine göre kayıt edilmektedir. Tüm bu hususlar, sorumlulukların denetlenmesinde bütünlüğü bozmakta, kamu faaliyetleri hakkında doğru değerlendirmeler yapılmasını engellemektedir. Düzenlenen bütçelerin, dayandıkları kanun ve düzenlemelerin ek bütçeler, yedek ödenek uygulamaları ve emanet kalemleri ile delinmesi sonucu etkinliklerini yitirmektedir. Türkiye’de bütçelerin etkinliğini kaybettiren bu uygulamalara sıkça rastlanmaktadır.
Bu kapsamda, Türkiye’deki duruma bakıldığında cari yıl yanında geleceğe ve geçmişe ilişkin verilerin düzenli, kapsamlı ve karşılaştırılabilir nitelikte elde edilmesinde çeşitli sorunlar olduğu bilinmektedir. Konsolide bütçe borçlarının seviyesi ve yapısı hakkında düzenli olarak bilgi yayınlanırken, finansal varlıklar hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ayrıca, devletin varlık ve yükümlülüklerinden türetilen devlet bilançosu da yayınlanmamaktadır.
Türkiye’de, “Yıllık Programlar” ve Bütçe Tasarısı Metni ile birlikte Meclise sunulan “Genel Ekonomik Hedefler” ve “Bütçe Gerekçesi” ana hatlarıyla mali hedefleri, makro ekonomik çerçeveyi ve bütçenin hangi politikalara dayandırıldığını içermekte, ancak mali riskleri tanımlamamaktadır.
Türkiye’de, bütçe işlemlerinin muhasebeleştirilmesinde genel olarak nakit bazlı kayıt sistemi kullanılmaktadır. Bu usûl, mali durumun değerlendirilmesini güçleştirmektedir. Ekonomi ve kamu mali durumu hakkında daha kapsamlı değerlendirmeler yapabilmek için, nakit bazlı tablolar yanında tahakkuk bazlı raporlamaları da yapabilmek gerekmektedir. Buradan elde edilecek verilerle devletin bilançosuna ulaşılması, böylece, diğer bilanço çıkaran sektörlerle kamu sektörünün karşılaştırılması mümkün olacaktır. Bundan sonra atılması gerekli adım ise, ülke ekonomisinin tümünde uygulanacak muhasebe standartlarının aynı olmasını sağlamaktır. Bu yaklaşım, sektörler arasında tam bir değerlendirme ve karşılaştırma yapılmasına imkan verecektir.
Türkiye’de, malî raporlamanın zamanında yapılması, etkin, kapsamlı ve güvenilir olmasında birtakım sorunlar bulunmaktadır. Bütçe kanunlarının ve bütçe kesin hesabının kapsamının dar olması, raporlama konusunda eksikliklere yol açmaktadır.
Türkiye’de, bütçe işlemlerinin yasalara uygunluğunu TBMM adına denetleyen ulusal denetim kuruluşu olan Sayıştay’ın denetim alanı, tıpkı bütçenin kapsamı gibi çok dardır. Böylece, kesin hesaplarda da kamu faaliyetlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi yapılamamaktadır. Halbuki, Sayıştay, Kurtuluş Savaşı sırasında yani savaş devam ederken, Kurtuluş Savaşı harcamalarını dahi denetlemiş bir kuruluşumuzdur. Ayrıca, Sayıştay’ın denetimi “performans denetiminden” çok “hukuki denetime” dayanmaktadır.
Kısaca, yolsuzluğun yönetsel nedenleri arasında saydığımız “Hesap Verme Mekanizmalarının Eksikliği” başlıklı bölümde yer alan tüm saptamalar dikkate alındığında, özellikle de hesap verme sorumluluğu yönünden, TBMM’nin rolünü ve etkisini güçlendiren düzenlemeler yapılmalıdır.
1.4. HESAP VERME SORUMLULUĞUNUN YERLEŞTİRİLMESİ
Hesap verme sorumluluğunun geliştirilmesi, kısaca, yolsuzluk faaliyetlerin zamanında tespit eden ve caydırıcı idari ve adli cezaları içeren etkin bir yaptırım sisteminin kurulmasını ifade eder.
Bu amaçla, raporumuzun çeşitli bölümlerinde değinilen; bilgi edinme özgürlüğü, mali hesapların saydamlığı, açık ve saydam bütçe süreci, mali yönetim ve performans denetim sistemleri, Ombudsman ve yolsuzlukla mücadele birimi, yasama denetimi, zorlayıcı tedbirler, adli reform, özgür seçimler gibi olgu, kurum ve yapılanmalara ihtiyaç vardır. Bunlardan bazılarına ilişkin özet açıklamalara aşağıda yer verilmiştir:
Bilgi edinme özgürlüğü, devlette saydamlığa katkı sağladığı gibi, yönetim hizmetleriyle ilgili kurallar ve işlemler hakkında yurttaşların bilgi sahibi olmasını sağlar. Örneğin, Uganda’da bir aracın tescil edilmesi veya bir şirketin kurulması için gerekli olan mevzuatı, işlem aşamalarını ve ücretleri içeren bir metni, ilgili kamu birimlerin görünür bir yerine asmaktadır. Böylece, kamu görevlilerinin yurttaşlar tarafından oto kontrolünün yapılması mümkün olmakta ve küçük rüşvetler önlenebilmektedir.
Açık bütçe süreci, kamu harcamalarının ve gelirlerinin planlanması sürecinde yurttaşların katılımını sağladığı için, sorumluluk ilkesini geliştirmektedir. Örneğin Bolivya’da, El Salvador’da ve Paraguay’daki adem-i merkeziyetçilik programları yerel bütçe süreçlerine yurttaşların katılımını ve denetimini
öngörmektedir.
Çağdaş mali yönetim ve denetim sistemleri, özellikle bilgisayar destekli yapısıyla saydamlığı artırmak ve kötü uygulamaları saptamak konusunda etkili olmaktadır. Mali yönetim sistemlerinin etkin olması için, ileri teknoloji kullanılmakta ve mali yazılımların üretilmesi, yüksek standartlara sahip muhasebe personeli ve denetçilerin yetiştirilmesi gibi faaliyetler sıklıkla söz konusu olmaktadır. Çağdaş mali yönetim sistemi uygulamalarından bazı örnekler, aşağıda yer almıştır:
İş sahiplerine memurlara ve diğer ilgililere mükerrer ödeme yapılması gibi suiistimallerin ortaya çıkartılması amacıyla, mevcut bilgilerin bilgisayarlar aracılığıyla karşılaştırılması
Kötü kullanılmaya elverişli faaliyetlerin kayıtlara yüklenmesi suretiyle bilgisayar destekli denetimlerin yapılması
Yolsuzluğa açık olan alanlardaki olağan dışı sapmalara karşı otomatik uyarı mekanizmaları (örneğin, usulsüz krediler)
Bütçe dışı harcamaların ortadan kaldırılması için, kamu fonlarının birleştirilmesi ve tek banka hesabının kullanılması
Zorlayıcı tedbirler kavramından, genellikle, yolsuzlukla mücadele yasaları anlaşılmaktadır. Bu yasalarda, yolsuzluğun tanımı, yolsuzluk eylemleri, el koyma ve zoralım hükümleri, muhbir ve tanık koruma kuralları, gizliliğin sınırları, memur ve kamu görevlisi tanımları, mal bildirimi kuralları, kamu görevlerinden ve ihalelerinden yasaklanma gibi hükümlere yer verilmektedir.
Bu raporun hazırlandığı tarihte, Viyana’da halen sürmekte olan “Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi” taslağı ad hoc komite çalışmaları sırasında, bazı ülkeler, “masumiyet” karinesini gündeme getirerek, yasa dışı zenginliği yönetimin ispat etmek zorunda olduğunu ileri sürmektedirler.
Ayrıca, örneğin, Almanya’da kamu görevlilerinin mal bildirimi vermesi söz konusu değildir. Bu uygulama, özel hayata müdahale olarak kabul edilmektedir. Ancak Tayland ve Hong Kong gibi ülkelerde ise, suçlanan kamu görevlisinin ücretiyle uygun olmayan mal varlığının kaynaklarını kanıtlayamaması durumunda, yakın akrabaları da yasal olarak soruşturma kapsamına alınabilmektedir.
1.5. YURTTAŞIN DEVLETE OLAN GÜVENİNİN ARTIRILMASI
Yurttaşın devlete olan güveninin yeniden kazandırılmasının temel koşulu, devletin, yurttaşın ödediği vergiler karşısında hizmetlerinden yararlanan saygın bir “müşteri” olarak görmesidir. Bu anlayış, özellikle, kamu bürokrasisinin yurttaşa yaklaşımı ile belirlenir. Yansız, verimli ve etkili çalışan, hesap verebilen ve yaptığı işlemler saydam olan bir bürokrasi, etkin, güvenilir ve saygın bir devletin de temelini oluşturur. Kamu kurumlarına güvenin yeniden sağlanması için dikkate alınması gerekli ilkeler ve bunların uygulanma şekli aşağıdaki şemada gösterilmiştir:
1.6. İNSAN ODAKLI MÜCADELE YÖNTEMLERİ
İnsan unsurundan soyutlanmış, insanın özgür gelişimini toplumculuğun karşıtıymış gibi algılayan ideolojik yaklaşımların iflas ettiği yakın geçmişte görülmüştür. Buna karşılık, insanın özgür gelişimini ve girişimciliğini tümüyle bireyin çıkarlarının en çoklaştırılması olarak gören, bireyin çıkarlarının toplumsal çıkarlarla dengelenmesi anlayışını reddeden yaklaşımların da, günümüzde ciddi bir şekilde sorgulandığı bilinmektedir.
Erdem sıralamasının en başında bulunan “dürüstlük” kavramının tüm toplum tarafından aynı önemde anlaşılmasını sağlayacak örgün ve yaygın eğitim olanaklarından yararlanılmasının yanı sıra; ehliyetin, liyakatin önemine ve gerekliliğine de mutlaka inanmalı ve kadrolara seçimde nesnel ölçütleri kullanmalıyız.
Yolsuzlukları yok etme girişimleri, insan davranışlarını bir bütün olarak ele alma esasına dayandırılmalıdır. Yasal ve idari tedbirler tek başına yeterli değildir. Bunun dışında ve öncelikle, yönetici sınıfın iliklerine kadar işlemiş tutarlı bir ahlak anlayışının mevcudiyeti gereklidir.
Yolsuzlukla mücadele için sosyal, ekonomik ve politik planlamalar gereklidir.
Yolsuzluk olgusunu oluşturan unsurların birinin veya birkaçının ya da tamamının, yolsuzluğa eğilimli insanlar olmaksızın tek başına yolsuzluk olgusunu doğurabilmesi mümkün değildir. Yolsuzlukların ortaya çıkabilmesinde insan faktörü, insanın ahlak ölçüleri sonuç tayin edici önem arz etmektedir.
Nihai planda, yolsuzluk olaylarına engel olmak, iş başındaki görevlilerin ahlaki donanımlarının son derece yüksek olmasıyla mümkündür. İyi insanlara iyi yasalar ve iyi yasalara iyi insanlar destek olmadıkça, yolsuzluklar devam edecektir. Ancak iyi kamu görevlileri olmasının yolu da eğitimden geçmektedir.
Bürokrasinin bazı işlev ve kararları, göreli olarak, daha yüksek yolsuzluk riski içerir. Bu nitelikteki işlev ve kararlara ilişkin süreçler incelenerek, yolsuzluk olasılığını azaltacak düzenlemeler yapılması gerekir.
1.7. KAMU GÖREVLİLERİNİN MALİ DURUMLARININ İYİLEŞTİRİLMESİ VE ÜCRETLERDE ADALETİN SAĞLANMASI
Ülkemiz koşullarında yaşam standartlarına uygun ücret alamayan kamu görevlileri, sürekli olarak geçim sıkıntısından kurtulmanın yollarını aramaktadırlar. Bazı kamu görevlileri için bunun çözüm yolu, yolsuzluk yapmak şeklinde olabilir. Bunu önlemenin yolu ise, kamu görevlilerine en azından ortalama hayat standardı sağlayacak bir ücret verilmesidir.
Ayrıca, geniş anlamda ülkedeki gelir dağılımı dengesizliği, dar anlamda da kamu kesiminde çalışanlar arasındaki ücret dengesizliği de kamu görevlilerinin yolsuzluklara karışmasına neden olabilir. Ülkemizde, özellikle memurlar, hem kendi aralarındaki ücret dengesizliği, hem de işçiler ile memurlar arasındaki ücret dengesizliği ve geniş anlamda ülkedeki gelir dengesizliği nedenleriyle, yoğun bir psikolojik baskı altındadır. Yıllardan beri devam eden bu olumsuz süreç sonucunda, rüşvet ve yolsuzluklar neredeyse açıktan konuşulur hale gelmiştir.
Diğer yandan, kamu görevlilerinin mal bildirimlerinin dikkatli takibi ile yolsuzluklara karışanların tespiti de, kamu görevlilerinin yolsuzluklara karışmasında caydırıcı olabilir. Bugünkü uygulamada mal bildirimleri, işlem şeklinde bir belgenin doldurulmasından ibaret kalmaktadır.
1.8 KAMU GÖREVLİLERİ İÇİN MESLEKİ ETİK KURALLARI BELİRLENMESİ
Yönetimde görev ve sorumlulukları açık ve anlaşılır biçimde tanımlayan yasal düzenlemelerin yanında, kamu görevlilerinin tutum ve davranışlarını şekillendirecek etik kuralların oluşturulması ve bu kuralların mesleki toplumsallaşma sürecinde bireye aktarılması gereklidir. Kamu yönetimimizin her sektörü için ayrı etik kuralları belirlenmeli ve bu kuralların uygulanmasını denetlemek için gerekli birimler oluşturulmalıdır.
Her sektör için belirlenecek mesleki ahlak ile kamu yöneticilerinin görevlerini yerine getirirken, kendilerini bağlı sayacakları yansızlık, tarafsızlık, kamu yararı, toplumsal eşitlik güvenilirlik, kararlılık, hukuka saygı, insana saygı, çalışkanlık, verimlilik, etkinlik gibi üst düzey etik standartlar belirlenir.
Bu şekilde belirlenecek ilkeler ile kamu görevlileri teknik sorumluluk yanında, etik sorumlulukları da belirlenmiş olacaktır. Ayrıca, etik uygulamaları ile kamu görevlilerine, “hizmet aşkı,” “mesleki vicdan” ve “kendi çıkarını toplum çıkarından üstün tutma” gibi değerlerin kazandırılmasına çalışılmalıdır. Kamu kurumlarımızda, içinde sürekli toplumun yararına çalışan, kendisini devletin sahibi olarak gören, gözeten ve kendisini kamu hizmetine adamış çok sayıda kamu görevlilerimiz bulunmaktadır. Uygulamaya konulacak mesleki etik ilkeleri, hem bu tür personelin sayısını artıracak, hem de kamu personelinin etik açıdan değerlendirilmesinde ödüllendirilmesinde kıstaslar sağlayacaktır.
Söz konusu değerler, “iyi yönetim”in temeli olup, aynı zamanda iyi bir kamu yöneticisinin sahip olması gereken özelliklerdir. Kamu görevlilerinin ahlaki standartlarını geliştirmeye yönelik olarak yapılacak çalışmalar; yasal düzenlemeler yapma, işleyişe egemen olan ilkeleri yeniden belirleme ve özel bir kamu biriminin oluşturulması olmak üzere üç alanda gerçekleştirilmelidir.
1. Bencil Olmama: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kararları alırken sadece kamu yararını esas almalıdırlar.
2. Bütünlük: Kamu makamını ellerinde tutanlar, görevlerini yerine getirirken kendilerini etkileyebilecek kurum dışı bireylerin veya örgütlerin mali veya diğer yükümlülükleri altına girmemelidirler.
3. Nesnellik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal atamaların yapılması ve sözleşmelerin onaylanması dahil olmak üzere, kamusal işlerini yerine getirirken tercihlerini liyakat esasına göre yapmalıdırlar.
4. Hesap verme: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kendi kararları ve eylemlerinden dolayı kamuya hesap verirler ve uygun denetime tabi tutulurlar.
5. Açıklık: Kamu makamını ellerinde tutanlar, aldıkları tüm kararlar ve yaptıkları tüm işlerde mümkün olduğunca açık olmalıdırlar. Kararlarının nedenlerini açıklamalı ve (kendilerindeki) bilgiyi daha geniş kapsamlı kamu yararı gerektirdiğinde gizlemelidirler.
6. Onur: Kamu makamını ellerinde tutanlar, kamusal işleriyle ilgili özel çıkarları açıklama ve kamu yararını açıklanması konusunda ortaya çıkabilecek herhangi bir çıkar çatışmasını çözmek üzere gerekli adımları atmak görevine sahiptirler.
7. Liderlik: Kamu makamını ellerinde tutanlar, (toplumda) liderlik göstererek ve örnek olarak, yukarıda sayılan ilkeleri savunur ve desteklerler.
Açıklama: Atanma ve seçim yoluyla kamu makamlarını ellerinde tutanlara ilişkin yönetim standartlarının belirlenmesi ve bu konulardaki değişikliklerle yönelik tavsiyelerde bulunmak amacıyla, 25 Ekim 1994’te dönemin İngiliz Başbakanı John Major’ın emriyle İngiliz Parlamentosu’nda “Kamu Yaşamında Standartlar Komitesi” kurulmuştur. Bir süre “Nolan Komitesi” olarak adlandırılan komitenin görev alanı, 12 Kasım 1997’den sonra siyasi partilerin finansmanı ve bu konudaki değişikliklere yönelik önerileri de içerecek biçimde genişletilmiştir. http://www.public-standards.gov.uk/
1.9- SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN ETKİNLİĞİNİN ARTIRILMASI
Sivil toplum kuruluşları, vatandaş ile devlet arasında iletişim ve eşgüdümü sağlayan kuruluşlardır. Bu örgütler, toplulukları örgütleme, eğitim, toplum içindeki grupların ekonomik ve sosyal hayata katılımını sağlama, siyasi ve sosyal etkileşimini kolaylaştırma dayanışmayı artırma ve kültürleri besleme yoluyla “saydamlık,” “hesap verebilirlik” ve “katılımcılık” ilkesinin gerçekleştirilmesine hizmet etmektedirler.
Bu şekilde, iyi yönetişimin gerçekleştirilmesine olan katkılarının yanı sıra, yolsuzluk konusunda kamu bilincini artırmak yolsuzlukla mücadeleye ilişkin eylem planları geliştirmek ve devlet faaliyetlerini izlemek suretiyle, yolsuzlukla mücadelede rol alabilirler.
Ülkemizin temiz bir toplum yapısına, saydam ve yolsuzluklardan arınmış bir kamu yönetimine kavuşturulmasında, siyasal yapılanmadaki çarpıklıkların etkisinin azaltılmasında, sivil toplum kuruluşlarının etkisi büyük olacaktır.
Özellikle, siyasal sistemin demokratik bir yapıya kavuşturulamadığı, siyasal partilerin yönetimlerin belli gruplarca ele geçirilmiş olduğu, bunun sonucunda yaratılan lider sultasının kırılmasının mümkün olamadığı ve bu durumun halkın özgür iradesini gerçekleştirilmesi için aşılmaz bir engel olduğu ülkemizde; sivil toplum kuruluşları, kamu yönetiminin sağlıklı işlemesine, yozlaşma ve yolsuzluklara karşı önemli katkılar sağlayabilir.
Kamu yöneticiliği mesleğine yönelik etik değer, kural ve standartların oluşturulmasında, devlet örgütlerinin yanında, dernek, vakıf, birlik gibi sivil toplum kuruluşları da etkili olabilir. Aynı zamanda, bu kuruluşlar üyeleri ya da vatandaşlardan gelen tepkilere göre, kamu görevlilerinin davranışlarını etik açıdan değerlendirerek, kamu yönetimi üzerinde etkide bulunabilirler.
Ancak sivil toplum kuruluşlarının bu şekilde etkide bulunabilmeleri ve ülkenin demokratik ve toplumsal yaşamına olumlu katkılar sağlayabilmeleri için, kendi yapılarının, yönetim biçimlerinin her türlü yozlaşmadan arınmış, saydam ve güvenilir olması, çıkar amaçlı değil, özveriye dayalı bir anlayışla gerçekleştirilmesi gerekir. Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği, TESEV, Yolsuzlukla Mücadele Derneği, Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği, Devlet Denetim Elemanları Derneği, Türkiye Etik Değerler Merkezi ve Beyaz Nokta Vakfı gibi kuruluşlar, yaptıkları araştırmalar ile düzenledikleri konferans seminer ve benzeri faaliyetlerle yolsuzlukla mücadeleye katkıda bulunmaktadırlar.
2- YOLSUZLUKLARIN ORTAYA ÇIKARILMASI
2.1.YOLSUZLUKLA MÜCADELE İÇİN ETKİN KURUMSAL YAPILARIN OLUŞTURULMASI
Yolsuzlukları önlemenin temel koşullarının, hukukun üstünlüğü kavramının da unsurlarından olan saydamlığın ve hesap verme sorumluluğunun sağlanması olduğu kuşkusuzdur.
Bununla birlikte, özellikle, Uluslararası Saydamlık Örgütü’nün yolsuzluk algılama endekslerinde alt sıralarda yer alan ülkelerde yolsuzlukla mücadele için çeşitli yetkilerle donatılmış kurumsal yapıların oluşturulması zorunluluk haline gelmiştir. Yolsuzluğun dünya genelinde örgütlü bir suç haline gelmesi de, bu zorunluluğu doğuran nedenler arasındadır.
Öyle ki, 2000-2002 yılları arasında sadece 16 yolsuzluk vakasının görüldüğü Danimarka’da dahi 8 alt birimden oluşan bir polis örgütü bulunmaktadır. Almanya’da, polis örgütü bünyesinde yolsuzluklar konusunda analitik ve stratejik araştırmalar da yapan bir birim görev yapmaktadır.
Yolsuzlukla mücadele alanındaki kurumsal yapıların en etkilileri, bağımsız yolsuzlukla mücadele birimleridir. Bu kuruluşların soruşturma, önleme, eğitim işlevleri ve etkili istihbarat birimleri mevcuttur. Avusturalya, Kore, Singapur, Slovenya ve Botswana yolsuzlukla mücadele birimleri bu konudaki başlıca ve en başarılı örneklerdir.
Bazı ülkelerde ise, parlamentolar bünyesinde yolsuzlukla mücadele işlevini üstlenmek üzere daimi komisyonlar kurulmaktadır. Bunlara, Malta’da Yolsuzlukla Mücadele Daimi Komisyonunu ve Litvanya Ekonomik Suçları Araştırma Parlamento Komisyonunu örnek olarak verebiliriz. Tanzanya’da da Dünya Bankasının önerisi ve desteği ile 1998 yılında parlamento bünyesinde bir Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu kurulmuştur.
Türkiye’de ise, birçok denetim kurumu ve birimi olmasına rağmen, doğrudan yolsuzluklarla mücadeleyi amaçlayan bir kurumsal yapı bulunmaktadır.
Bu nedenle, denetim birimlerinin ve süreçlerinin yeniden tanzimi, iyi yönetişimi sağlamada son derece etkili olduğu tüm ülkeler tarafından kabul edilen Ombudsman kurumu oluşturulması gibi önlemlerin yanı sıra, yolsuzluk sorunu ile doğrudan ilgilenecek bir birim oluşturulmasında yarar görülmektedir.
Ülkemizin örgüt iklimi, siyaset-bürokrasi ilişkileri ve özerkliğin “mutlak egemenlik” olarak algılanması olguları dikkate alındığında, ülkemiz açısından bu konudaki en doğru tercihin, TBMM bünyesinde kurulacak -soruşturma komisyonlarının yetkilerini de haiz- bir daimi komisyon olacağı düşünülmektedir.
Yolsuzluk komisyonları, yolsuzluk potansiyeli yüksek olan bazı kamu kuruluşlarını ve işlemlerini ya da belli yolsuzluk iddialarını araştırmak, soruşturmak, çözüm önerileri üretmek üzere, üyelikleri ve görev süreleri bu olaylarla sınırlı olan geçici alt komisyonlar kurabilmektedirler. Yasama meclislerince oluşturulan bu tür komisyonlara, yukarıda bazı örnekleri verilen, hem gelişmiş hem de azgelişmiş ülkelerde rastlanmaktadır. Örneğin, Hindistan’da 1962 yılında kurulan “Yolsuzluğu Önleme Komitesi” (başkanının soyadı ile anılan Santhanam Komitesi) ihalelerde ve çeşitli belge ve izinlerin verilmesinde, vergi alanlarında, güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde, gümrüklerde ve yargı kuruluşlarında bir çok yolsuzluğu açığa çıkarmıştır. Aynı şekilde, Filipinlerde kurulan Parlamento Komisyonun görevlendirdiği Yargıç Plana ve ekibi bir çok yolsuzluk olayının ortaya çıkartılmasında önemli başarılar sağlamışlardır.
2.2.DENETİMLERİN ETKİNLİĞİNİN ARTIRILMASI
Hesap verme sorumluluğunun ve saydamlığın sağlanmasında en temel unsurlardan biri sağlıklı bir denetim sistemidir. Türkiye’de, denetim kuruluşları açısından tam bir karmaşa söz konusudur. TBMM adına denetim iki başlı olarak Sayıştay ve Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından yürütülmekte, bunun yanında bir çok kamu kuruluşu Meclis adına yapılan denetimin dışında kalmaktadır. Esasen, yürütme erkine bağlı olan Yüksek Denetleme Kurulu’nun TBMM adına denetim yapması, sistemde yer alan önemli bir zaaf olarak görülmektedir.
TBMM adına denetimin, yürütmeden bağımsız olarak ve tek elden yürütülmesi gereklidir. Bu amaçla, en uygun çözümün, Başbakanlık Yüksek Denetim Kurulunun Sayıştay çatısı altında birleştirilmesi olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda, Sayıştay’ın denetim alanı da kamusal niteliği olan tüm kuruluşları içerecek şekilde tanımlanmalıdır. Örneğin, Yeni Zelanda Kamu Denetimi Kanununda denetimin kapsamı “Genel Denetçi, tüm kamu kuruluşlarının denetçisidir” şeklinde basit ve kapsamlı bir ifade ile denetim alanı tanımlanmaktadır.
Yürütme erki içinde yer alan denetim birimlerinin yapılanmasında da ciddi sorunlar vardır. Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi, bazı alanlarda değişik denetim birimleri tarafından üst üste denetimler gerçekleştirilirken, bir kısım alanlar tamamen denetim dışı kalabilmektedir.
Denetim birimleri arasında eşgüdüm sağlanarak, denetim programlarındaki uygunsuzluklar giderilmelidir. Özellikle, aynı tür denetim yapan kurumların, aynı kamu kurumlarının denetiminde yoğunlaşmalarından ziyade, daha fazla sayıda kurumun etkin bir şekilde denetlenmesine çalışılmalıdır.
Türkiye’de, halen tüm denetim kurumları ve birimleri yalnızca “düzenlilik denetimi” yapmaktadırlar. Halbuki, çağdaş ülkelerde “performans denetimi” uygulanmaktadır. Yapılacak performans denetimi ile kamu hizmetlerinin verimli, etkili ve tutumlu gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğinin tespiti mümkün olacaktır. Bu şekilde yapılacak bir denetim yoluyla yolsuzlukların da
önüne geçilmiş olacaktır.
Denetim işlevi de, hemen hiç işlememektedir. Yapılan denetimlerde büyük ölçüde işlerin yasa ve kurallara uygun olup olmadığı (biçim) üzerinde durulmakta, ama verimlilik ve etkililik yönünden bir değerlendirme yapılmamaktadır. Bunun sonucu olarak, kamuya büyük zararlar veren davranışlar, çoğu kez sorumlu tutulamamaktadır. Böylece bu tür davranışlar tekrarlanabilmektedir.
Yazılan raporlar, incelenerek değerlendirilmedikçe anlamsız kalmaktadırlar. İşlerin daha önce saptanan amaçlara (plan ve program hedeflerine) uygun olup olmadığı araştırılarak, sapmalar üzerinde durulmamaktadır.
Uluslararası denetim standartları arasında yer alan “denetimin bağımsızlığı” ilkesi gerçekleştirilmelidir. Genellikle, denetim, kamu örgütünün başındaki amir adına yapıldığından, denetimin bağımsızlığı zedelenmektedir.
Denetim kurumlarınca yolsuzluk riski çok olan alanlar tespit edilmeli, denetimler bu alanlar üzerinde yoğunlaştırılmalı. Oransal olarak, gelir ve giderleri çok olan kurumların denetlenmesine ağırlık verilmelidir.
Türkiye’de yolsuzlukların yoğun olduğu diğer bir alan, KİT’ler ve fonlardır:
Bugüne kadar Sayıştay denetimi dışında tutulan KİT’lerin Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından meslekten olmayan görevlilerce, şekli sayılabilecek nitelikte denetlenmesi ile KİT komisyonunda siyasi amaçlı denetlenmeleri, etkin ve caydırıcı olamamıştır. Fonlar ise kuruluşlarında Sayıştay denetiminin dışında özellikle tutulmuş ve merkezi denetim kuruluşlarınca denetlenmemiştir.
Böylece genel bütçe içinde yer alan birçok bakanlık ve kurumdan çok daha fazla kamu fonu kullanan kurumlar, gerçek denetimin dışında tutulmuşlardır.
Türkiye’nin, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığı içinde, denetim alanını daraltıp, yolsuzluk alanını genişleten bir zihniyetle uzun yıllar yönetildiğini daha önce vurgulamıştık. Bu anlayışın sonuçları, bugün her alanda, umulmadık devlet dairelerinde yolsuzluk zincirleri biçiminde ortaya çıkıyor.
Genel bütçe dışında kamu fonu kullanan kurumların birer birer denetimden çıkarılmasıyla işlerin hızlı yürümesinin yanında yolsuzlukların da aynı hızda yürümesi ve büyümesine yol açtığı bir gerçek KİT’lerin ve fonların merkez denetim kuruluşlarından kaçırılması ve bunun sağlanması amacıyla da yasayla denetim istisnaları getirilmesi, Türkiye’yi bir “yolsuzluk cenneti”ne dönüştürdü.
Denetim sistemimiz, genel olarak, durağan bir görünüme sahiptir. Dünyada sürekli gelişme gösteren denetim olgusunun, ülkemize yansıması oldukça sınırlı düzeyde kalmıştır. Çağdaş gelişmelere ve yeniliklere kapalı kalmış olan denetim sistemimiz, kamu yönetimi önünde etkili olmaktan oldukça uzaktır.
Denetim sistemimizde bilgisayar teknolojisi yeterince kullanılmamakta, denetime yönelik çağdaş yöntem ve tekniklerden yararlanılmamakta, denetim kurumlarının çoğu geleneksel yöntemlerle denetimleri gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.
Kamu adına yapılan bütün gelir ve giderler, iç ve dış denetime tabi olacak şekilde gerçekleştirilmelidir. Çağdaş denetim anlayışında iç denetimden ve dış denetimden beklenen faydalar farklıdır ve her ikisi de gereklidir. Ülkemizde, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Savunma Sanayi Müsteşarlığı gibi, kendi bünyesinde iç denetim birimi bile olmayan bazı kuruluşlar bulunmaktadır.
Bütün kamu kuruluş ve fonlarının hem iç denetim birimince, hem de dış denetim birimince denetlenmesi sağlanmalıdır. Bu konuda, hiç bir kurum ya da kuruluşa ayrıcalık tanımamalıdır.
Türkiye’de denetim birimlerince gerçekleştirilen denetim şekli, esas olarak, “uygunluk denetimi”dir. Bu denetim şekliyle, yönetimin faaliyet ve işlemlerinin mevzuata uygun olup olmadığı denetlenmektedir.
Ancak çağdaş denetim anlayışında, faaliyet ve işlemlerin mevzuata uygun olup olmadığının kontrolü yeterli görülmemektedir. Kamuoyunun aydınlatılması açısından, kamusal kaynakların, kamu yararı yanında, çağdaş işletmecilik esaslarına uygun olarak kullanılıp kullanılmadığının da tespiti gereklidir.
Bu amaçla, kamu kaynaklarının “etkili, verimli ve tutumlu” kullanılıp kullanılmadığının tespitine yarayan, “performans denetimi” yaygınlaştırılmalıdır. Bu şekilde yapılacak denetimler ile hem halkın ödediği vergilerin “nasıl” kullanıldığı konusunda kamuoyu bilgilendirilmiş olacak, hem de kamu kaynaklarının kullanımından çeşitli şekilde çıkar sağlayanların önü kesilmiş olacaktır.
Türkiye’de, her denetim birimi, denetim planlamasını, diğer denetim birimlerinden bağımsız olarak kendisi gerçekleştirmektedir.
Diğer yandan, yapılan denetimler öncelikli ve riskli olanları dikkate alan stratejik plan ve programlara dayalı olarak yürütülmemektedir. Denetim alanlarının belirlenmesinde öncelikli ve riskli olanlara göre planlama yapılmadan denetim programlarının oluşturulması, yolsuzlukların ortaya çıkarılması ya da önlenmesi açısından, denetim etkinliğini yitirmesine yol açmaktadır.
Yukarıda belirtilen olumsuzlukların giderilebilmesi için, denetim birimleri arasında işbirliği ve koordinasyonu sağlayacak ve yolsuzluk açısından riskli denetim alanlarını belirleyecek, ulusal düzeyde bir denetim örgütlenmesine ihtiyaç vardır. Bu amaçla, denetim konusunda ortak düzenlemeler yapmak, denetim standartlarını geliştirmek, denetim kuruluşları arasında iletişim ve eşgüdümü sağlamak, belli zamanlarda denetim şurası toplamak gibi görevleri yapmak üzere “Kamu Denetimi İstişare Kurulu” oluşturulması yönündeki görüşler uygulamaya geçirilebilir.
Denetimin yapısal sorunları yanında işleyişinde de önemli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Denetimin etkinliği ile yakından ilgili olan bir konuda denetim sürecinin hızlandırılması ve denetimden sonuç alınmasıdır. Sayıştay dışındaki denetim birimlerinin çoğunda, raporların sonuçlandırılması, kurum amirinin ihtiyarındadır. Bu durum, yaptırımların uygulanmasında gecikmelerle ve çoğu zaman raporların işleme konulmaması ile kendini gösteren önemli bir sorundur. Diğer yandan, yargı ile sonuçlanmakta olan Sayıştay denetiminde ise, hem denetim ve yargılama çok gecikmekte hem de yargı kararları etkin bir şekilde uygulanmamaktadır. Örneğin, alt komisyon tarafından incelenen yabancı petrol şirketlerine ödenen kur farkı konusunda 1995 yılında yapılan ödemeler, Sayıştay tarafından yerinde ve sürekli inceleniyor olmasına rağmen, denetim ve yargılama süreci 2001 yılında tamamlanmış ve tazmin hükmü 2002 yılında kesinleşmiş ve bu güne kadar da hiçbir tahsilat yapılmamıştır.
Uygulanmakta olan denetim çalışmaları beklentileri karşılayacak ölçüde etkin değildir. Bunca denetim birimine rağmen, özellikle denetim birimlerinin yoğunlaşmış olduğu alanlarda bile yolsuzlukların önlenememesi bunun bir göstergesidir. Denetim sürecinin etkinleştirilebilmesi için aşağıdaki öneriler
geliştirilmiştir:
İşlemlere odaklanmış olan denetim yerine, iç kontroller üzerinde yoğunlaşan sistem tabanlı denetim anlayışına ağırlık verilmelidir.
Kuruluşların yönetim sistemlerinin değerlendirilmesinin bir sonucu olarak, denetim faaliyetleri riskli alanlar üzerinde yoğunlaşmalıdır. Bu yaklaşım, hem denetlenecek kuruluşların seçimi, hem de denetlenen kuruluşun hangi faaliyetlerinin derinlemesine inceleneceğinin belirlenmesi sırasında göz önünde bulundurulmalıdır.
Halen yürütülmekte olan düzenlilik denetimi yanında, performans denetimi uygulaması geliştirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.
Yolsuzlukla mücadele konusunda tüm denetim birimlerinin hassas olması gerekmektedir. Yolsuzlukların tespiti, denetçilerin eğitiminin zorunlu bir parçası olmalıdır.
Denetimin hızlandırılması ve denetimden sonuç alınmasının sağlanması gereklidir. Bu amaçla, Sayıştayın yargılama işlevinin hızlı ve etkin işlemesini sağlayacak bir düzenleme yapılması şarttır.
Ayrıca, Türkiye’de, denetim şekilciliği ön plana çıkardığından, katı uygulama örneklerine de tanık olunmakta ve yaptırımlar, özellikle, kamunun özel sektör üzerindeki denetimi alanında faaliyetlerin durdurulmasına kadar gidebilmektedir. Faaliyetin durdurulmasını sonucunu doğuran yaptırımların, aynı şartlardaki tüm taraflara eşit bir şekilde uygulanması, haksız rekabetin ortadan kaldırılması için zorunludur. Bu nedenle, devlet, özellikle ekonomik alanlardaki denetimini bütün piyasaya eşit ve aynı duyarlılıkta uygulayarak haksız rekabete yol açmamalıdır.
Kamu işlemlerinin yapıldığı her yere polis, zabıta, müfettiş gibi bu işi kontrol edecek eleman görevlendirmek mümkün değildir. Kamu işlemlerinin yürütüldüğü süreçlerin her aşamasında kamuoyu vardır. Yolsuzluklara karşı kamuoyunda toplumsal bir kınama ve baskı ortamı oluşturulabilirse, kamu görevlilerinin yolsuzluk yapma eğilimleri azalacak, yolsuzluk yapanlar bile çeşitli biçimlerde uyarılacak ya da kınanacaktır.
Hiçbir ülke ve sosyal sistem yolsuzluklara karşı bağışıklık kazanamaz. Bu konudaki hayati nokta yolsuzlukla nasıl savaşılacağı noktasıdır. Yolsuzlukla mücadele sadece adli kovuşturma yolu ile değil aynı zamanda kararlılıkla ve bütünüyle toplum tarafından dışlanma ile mümkündür. Yolsuzluğu toplum dışında bırakma konusunda genel bir konsensüs bulunmuyorsa ona karşı yapılan her eylem başarısızlığa mahkumdur. Bu konsensüsün sağlanması devlet yönetimini icra edenlerin yüksek sosyal değerlere sahip olmalarına ve toplumun genelinin yolsuzluğun toplumsal üreme zemininin kurutulması konusundaki eğitiminin sağlanmasına bağlıdır.
Siyasal sistemde, yasal otoritenin halk iradesi demek olduğu, otoriteyi kullananlarda bir bilinç olarak yerleşmeli, halk siyasal otoriteyi kendi iradesi olarak benimsemeli ve gerektiğinde yönlendirmelidir. Doğal olarak, bunun için gerekli demokratik mekanizmaların geliştirilmesi ihmal edilmemelidir.
Halk iradesine dayalı siyasal otorite karşısında, kamu yönetiminin özerkleşme yönündeki eğilim ve çabası frenlenmelidir. Özerklik, yalnızca kamu yönetiminin uzmanlığının gerektirdiği ölçüde kalmalıdır.
Otoritenin kaynağının halk olduğu bilinci, kamu yönetimine de yerleşmelidir. Kamu yöneticisi kendisini efendi konumunda değil, halkın hizmetinde görmelidir.
Basın ve medya özgürlüğünü de kapsayan ifade özgürlüğü konusunda halkı bilinçlendirmek çok önemlidir. Kamu görevlilerinin kötü uygulamalarından hoşnutsuz olan halkın televizyon, radyo ve gazete gibi iletişim medyası yoluyla seslerini duyurabilecekleri öğretilmelidir. Politikacılar, halkın temel hakkı olarak onlara daha fazla enformasyon vererek yolsuzlukla savaşabilirler.
Haklarını bilmeyen halklar kamu görevlilerinin kötü uygulamalarına özellikle maruz kalırlar. Bu bağlamda temel hakların kontrol boyutu olduğu kadar enformasyon boyutu da önemlidir.
Yolsuzluklara karşı yürütülecek kampanyalar ile kamuoyu bilinçlendirilebilir. Bu amaçla, basın ve kitle iletişim araçlarından yararlanılabilir. Yolsuzlukların ülkeye verdiği zararlar konusunda toplumun her kesimi eğitilmelidir. Bu konuda, ayrıca, okullarda, kamu kurumlarında hizmet içi eğitim programlarında seminerler, konferanslar ve benzeri etkinlikler düzenlenebilir. Unutulmamalıdır ki, yolsuzluklara karşı kamuoyu oluşturmanın temel şartı, vatandaşları eğitmekten ve yolsuzluk konusunda bilinçlendirmekten geçer.
Şu bir altın kural olarak bilinmelidir ki; hiçbir yolsuzluk, hiçbir eğrilik daha onun altındaki basit bir eğrilik tabanı olmaksızın ayakta duramaz. Belki yolsuzlukların altın kuralı da her yolsuzluk daha basit bir başka yolsuzluğun eğriliği üstünde yer alabilir. Hepimiz kendimize dönerek, “ben hangi eğriliklerle benim üstümdeki daha büyük eğriliklere taban inşa ediyorum” diye kendimize sormamızda yarar var.
Ebeveynler, din görevlileri ve toplumun diğer üyeleri, geleceğin kamu görevlileri oldukları için çocuklara etik ve sorumluluk aşılamaya katılmaları için basın ve diğer medya tarafından teşvik edilebilirler. (….)
Ebeveynler çocuklarına küçüklüklerinden itibaren ahlakı öğretmeliler. Toplumun bütün üyelerine ahlak ve sorumluluk aşılamak pozitif bir ulusal karakter geliştirmeye yardımcı olur.
Sonuç olarak, yolsuzlukla mücadele, tüm bireylerin ve bütün toplumsal katmanların, bu arada devleti oluşturan erklerin topyekün katılımını ve katkısını gerektirir.
3.1.1. ADALET HİZMETLERİNDE ETKİNLİK VE ÇABUKLUĞUN GERÇEKLEŞTİRİLMESİ
Ülkemizde yolsuzlukla mücadelede, öncelikli tedbirlerden biri adaletin kısa zamanda gerçekleşmesini sağlamaktır. Sorunlar bölümünde ortaya konulduğu gibi, mevcut durumda mahkemeler yavaş işlemekte, yargılamalar “makul süre”de sonuçlandırılamamakta, dolayısıyla adil yargılanma hakkı zedelenmektedir. Bu durum ise, yolsuzluk ve suiistimale zemin hazırladığı gibi, vatandaşın yargıya güvenini sarsmakta ve gelecekte devletimizin bu yönden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde giderek daha fazla mahkum edilmesi ve tazminat ödemesi riskini beraberinde getirmektedir.
Bu nedenle, mahkemelerin hızlı, adil ve etkili bir biçimde iş görebilmeleri için gereken fiziki imkan, yetişmiş yardımcı personel, hakim, cumhuriyet savcısı ve çağdaş donanım sağlanmalı ve iş yükü altında ezilmeleri mutlaka önlenmelidir.
Bu amaca ulaşmak için yapılması gerekenler, öneriler bölümünde “Yargı” başlığı altında ayrıca ifade edilmiştir.
3.1.2. YOLSUZLUKLA MÜCADELE VE KARA PARA AKLAMAYA KARŞI SUÇ POLİTİKASI OLUŞTURULMASI
3.1.2.1. KARA PARA AKLAMA SUÇUNUN KAPSAMININ GENİŞLETİLMESİ
Kara para aklayıcıların ekonomik ve teknolojik gelişmelere yönelik müthiş uyum yetenekleri, yeni imkânlar ve hukukî boşlukları lehlerine kullanma becerileri karşısında, kara para aklama karşıtı mekanizmaların da, sürekli gözden geçirilme ve yenilenme ihtiyacı vardır.
Dolayısıyla, kara paranın aklanmasının önlenmesi ve cezalandırılmasına ilişkin bugünkü sistemimizin, uluslararası hukuk ve karşılaştırmalı hukuktaki düzenleme ve gelişmelerle, 4208 sayılı yasanın 6 yıllık uygulaması göz önüne alınarak gözden geçirilmesi yararlı olacaktır.
Yolsuzluklar ve kara para aklama ile mücadelenin günümüzdeki temel problemi, yolsuzluk ve aklama olaylarını saptama güçlüğü değildir. Sorun, adaletin önüne suçun delillerini getirmek, failleri tespit etmek ve mahkum ettirmek hususlarında ortaya çıkmaktadır.
Kara para aklama suçunun tanımının genişletilmesi ve malî ve ekonomik suçlar alanında uzman savcılık ve mahkemeler oluşturulması, artık tüm çağdaş ülkelerde ortak kara para aklama ile mücadele stratejisinin başlıca halkalarını oluşturmaktadır.
Hukukumuzda kara para aklamanın önlenmesine ilişkin 4208 sayılı yasa, kazuistik sistemi benimseyerek öncül suçları saymaktadır.
Ekonomik suçlardan doğan muazzam gelirler, aklama işlemi için kaçınılmaz olarak “malî mühendis” (mali konularda uzman) aklayıcıların katkısını gerektirmektedir. 4208 sayılı yasa aklama faillerinin cezalandırılması konusunda, özellikle, iki engelle karşı karşıyadır. Birinci engel, aklanan fonların yasa dışı kaynağının kanıtlanmasının güçlüğü, diğeri ise, kara para aklayıcının akladığı kara paranın öncül suçlardan elde edildiğini bildiğinin kanıtlanması zorluğudur.
Bu çifte ispat gerekliliği, çok sayıda suç faaliyetinden elde edilen büyük miktarlarda fonlar söz konusu olduğu ya da kara para aklamaya yönelik malî dolaşımların temiz paranın plasmanı (değerlendirilmesi) için kullanılan yöntemlere benzediği ölçüde daha da zorlaşmaktadır. Zaten, kara paranın aklanmasının en büyük tehlikelerinden birisini yasal ve yasa dışı gelirlerin birbirine karışmasıdır.
Kara para aklama ile mücadele, aynı zamanda yolsuzluk ve örgütlü suçlarla mücadelenin en önemli tamamlayıcısı olup, emniyeti suiistimal suçu, insan ticareti ve göçmen kaçakçılığı (TCK 201 a ve b), bankalar kanunu ve sermaye piyasası kanunundaki suçlar başta olmak üzere Türk Ceza Kanunu ve özel kanunlardaki tüm yolsuzluk ve çıkar amaçlı suçlarının kara para aklama suçunun öncül suçları arasına alınması gerekmektedir.
Çeşitli ülkeler önleyici anlamda kara para aklama karşıtı mevzuatlarını oluştururken, mali kurumlara, genelde, iki tür bildirim yapma yükümlülüğü getirmektedir. Bunlardan birincisi, belli bir üst sınırın üzerindeki nakit işlemlerinin bildirilmesi; ikincisi ise, herhangi bir sınıra bağlı olmaksızın şüpheli işlemlerin bildirilmesidir. Ülkemizde, şüpheli işlem bildirimi uygulaması yürürlükte olup, nakit işlem bildirimine ilişkin yetki mevzuatımızda yer almakla birlikte, bu yetki henüz kullanılmamıştır.
Kara para aklama ile mücadele ve şüpheli işlem bildirimlerini almak için oluşturulan malî istihbarat birimleri (Financial Intelligence Units, FIU) tüm dünyada büyük bir gelişme göstermiştir. Belirtmek gerekir ki, bu kuruluşların tamamı özellikle idarî nitelikte olanları(örneğin, Fransa’da TRACFIN ve ülkemizde MASAK) teknik anlamda istihbarat yapmak üzere yapılanmış değildir.
Bu kuruluşlar polisiye (İngiltere’de NCIS, Avustuya’da Kara Para Aklama İşlemleri Bildirim Birimi, Norveç’te OKOKRIM), bağımsız idarî (Belçika’da CTIF, Hollanda’da MOT) ya da vesayete tâbi idarî (Fransa’da Maliye Bakanlığına bağlı TRACFIN; ABD’de FINCEN, Avusturya’da AUSTRAC, İspanya’da Merkez Bankasına bağlı SEBLAC, Yunanistan ve Türkiye Mali İstihbarat Birimleri) ve adlî (Portekiz, Lüksemburg ve Danimarka’da Başsavcılık) nitelikte olabilirler.
İdarî nitelikte bir birim olsa bile, alınan şüpheli işlem bildiriminin derinleştirilmesinden sonra, kara para aklama karinesi ya da ciddi emaresi ortaya çıkması halinde dosya soruşturma için savcılığa iletileceğinden, amaç adlîdir.
Cumhuriyet savcısı, Mali İstihbarat Birimi ile kolluğun koordinasyonunu sağlayacak olup, önemli bir role sahiptir. Fransa’da TRACFIN bünyesinde adlî sistemle ilişkileri sağlamak ve kolaylaştırmak amacıyla, bir savcı ve kendi birimleri ile işbirliğini kolaylaştırma bakımından da birer polis ve jandarma ile hazine temsilcileri görev yapmaktadır.
Belçika Mali Bilgileri İşleme Merkezi (CITIF) uzmanları tarafından incelenen bildirimlerin adlî makamlara iletilip iletilmeyeceğine üç hakim-savcı ve üç maliye kökenli üyenin yer aldığı altı kişilik kurulca karar verilmektedir.
Halihazırda birimin başkanı Yargıtay savcısı kökenlidir. Birimde ayrıca üç polis temsilcisi ile bir gümrük temsilcisi anılan birimlerle bilgi alışverişini sağlama ve eşgüdüm amacıyla görev yapmaktadır.
Ülkemizde 4208 sayılı Kanun ile kurulan MASAK, kara paranın aklanmasının önlenmesine yönelik olarak; idari, düzenleyici, denetleyici işlevler verilmiş bir kamu kuruluşudur. Bu çerçevede, Kurul, mali istihbarat birimi işlevine haizdir ve kara paranın aklanmasının önlenmesine yönelik uluslar arası idari yardımlarda başvuru birimidir.
Kara para aklamayla mücadelede şüpheli işlemlerin bildirimi mekanizması merkezi bir öneme sahiptir.
Bu mekanizmanın etkinliğinin sağlanmasında Mali İstihbarat Biriminin yapısı, işleyişi ve yükümlü guruplarını eğitmesi ve bilinçlendirmesi önem kazanmaktadır. Bu bağlamda, idari nitelik taşıyan Mali İstihbarat Birimleri bünyesinde yargı ve kolluk temsilcilerinin de görev yapması, mücadelenin etkinliği için şart olan kurumlar ve disiplinler arası işbirliğinin sağlanmasının önemli bir aracıdır. Bu bakımdan MASAK’ın Belçika ya da Fransa örnekleri dikkate alınmak suretiyle yeniden yapılandırılması ivedi bir ihtiyaç olarak görülmektedir.
Kara para aklama karşıtı mevzuatın etkinliği, bir yandan Mali İstihbarat Birimi ile mali sektör, diğer yandan da ilgili adlî makamlar, polisin değişik birimleri, mali kuruluşların denetim ve düzenleme kuruluşları arasında ve işbirliği yapabileceği yabancı makamlarla iyi bir işbirliğinden geçmektedir.
MASAK’ın çok disiplinli bir yapıya kavuşması bu yönden de yararlı olacaktır. MASAK şüpheli işlem bildiriminin analiz ve araştırması sonucu bir kara para aklama mekanizması keşfetmişse, paranın kaynağı belirlenememiş olsa bile dosyayı savcılığa iletmelidir. Çünkü, sadece kolluğun sahip olduğu yetkilerle yapılan suç soruşturması ile paranın “kara ya da ak” olduğu tespit edilebilir. Bu aşamada, ne suçlular ne de aklayıcılar şüpheden yararlanmamalıdır.
Karşılaştırma, MASAK’ ın aldığı şüpheli işlem bildirimlerinin sayısının yetersizliğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Gerçekten, MASAK’a 17.2.1997-31.12.2002 arasındaki beş yıllık dönemde iletilen bildirim sayısı toplam 882’yken, Fransa’da bu rakam sadece 2001 yılında 3761, Belçika’da ise yılda ortalama 7500’dür.
3.1.3. ADLİ MAKAMLARIN UZMANLAŞTIRILMASI
Ülkemizde yargıda ekonomik ve malî suçlar alanında uzmanlaşma eksikliği, üzerinde önemle durulması gereken ivedi bir sorundur. Malî suçluluğun sosyal maliyetinin ölçülemeyecek boyutlarda ağır sonuçlara yol açtığı artık çok açık görülmektedir. Bir bankanın içinin boşaltılmasından elde edilen suç gelirleri milyar dolarlarla ifade edilmektedir. Halbuki, bin kadar ayrı büyük adî suçta bile böyle bir rakam söz konusu olmamaktadır.
Öncelikle, Türk Ceza Kanunu ve tüm özel kanunlar taranarak, büyük miktarlı yolsuzluk ve suiistimallere yol açtığı, ya da yol açma potansiyeli taşıdığı belirlenecek fiillere ilişkin suçlar ekonomik ve mali suçlar olarak sınıflandırılmalıdır. Bu suçlarda müeyyideler caydırıcı hale getirilmeli, zamanaşımı süreleri soruşturulma ve kovuşturulmalarına yetecek kadar uzun tutulmalıdır.
Yasal metinleri uygulayacak olan yargı sisteminin genelde uluslararası nitelik taşıyan bu karmaşık suçları etkili bir şekilde cezalandırabilmesi için, ilk etapta büyük illerde bünyesinde malî uzmanların yer aldığı; insan, yer, araç gereç, teknolojik imkanlar yönünden eksikliği bulunmayan ve gerekirse birden fazla yargı çevresinde yetkili ekonomik ve mali suç savcılıkları oluşturulması gerekmektedir. Bunu, ileride mali ve ekonomik suçlar alanında uzmanlık mahkemeleri izlemelidir.
Yargıtay Başsavcılığı bünyesindeki masalardan birinin ve Yargıtay ceza dairelerinden birisinin münhasıran kara para aklama ve yolsuzlukla bağlantılı suçlar dahil, malî ve ekonomik suçlar ve çıkar amaçlı örgüt suçlarına bakması sağlanmalıdır. Söz konusu savcılık ve mahkemelerde çalışacak hakim ve savcıların mali hukuk ya da ekonomi alanında yüksek lisans eğitimi yapmış ya da sınırlı olarak sayılacak ekonomik ve mali suçlar hakkında araştırma ve yayını olanlar arasından seçilmesine özen gösterilmelidir. Yabancı dil bilen hâkimlerin yurtiçi ve dışında ekonomik, malî suçlar ile örgüt suçluluğuna ilişkin eğitim programlarına iştiraki sağlanmalıdır.
Bu tür suçlarla mücadele eden polislerin yeterli bir teknolojik donanıma sahip olması şarttır. Gerekirse, ABD’de olduğu gibi, 4208 ve 4422 sayılı kanunların müsadere ve mülkiyetin devlete intikaline ilişkin hükümlerine konu değerlerin bir kısmının, bu amaçla kullanılmasına ilişkin yasal değişiklik yapılmalıdır.
3.1.4. SUÇ GELİRLERİNİN ZAPT VE MÜSADERESİ
Suç faaliyetleri karşısında hiç bir şey suçluları kazançlarından, servetlerinden ve lojistik desteklerinden mahrum etmekten daha etkili olamaz. Bu husus, en fazla yolsuzluk, kara para aklama ve çıkar amaçlı örgüt suçları için geçerlidir.
Günümüzde, devletler, kara para aklama karşıtı ceza mevzuatlarına hapis ve para cezalarının yanı sıra, müsadere tedbirlerini de eklemişlerdir. Çoğunlukla, müsadere ihtiyarî biçimde öngörülmüş olup, gerekliliğini ceza mahkemeleri serbestçe takdir etmektedirler. Ancak Türk hukuku, mahkumiyet halinde otomatik olarak karar verilen mecburî bir müsadere mekanizması öngörmektedir.
Diğer yandan, ülkelerin çoğu, Viyana Sözleşmesi (Madde 5/1) ve Strazburg Sözleşmesi tarafından öngörülen “değer müsaderesini” kabul etmişlerdir.
Genellikle değişik yerlere ve ülkelere yayılmış malvarlıklarının müsaderesinin zorluğunun bilincinde olan ülke mevzuatları, ceza mahkemelerine suçluların servetleri içinde bulunan suçlardan elde edilmiş kazançlara karşılık, malvarlığının müsaderesine imkân vermektedirler. 4208 sayılı yasanın 7 nci maddesi uyarınca hakim hapis cezası ve ağır para cezasına ek olarak, nemaları da dahil olmak üzere kara para kapsamındaki mal ve değerler ile bunların ele geçirilememesi halinde, bunlara tekabül eden mal varlığının müsaderesine de hükmeder.
İçinde bulunduğumuz elektronik çağda, muazzam tutarlar bir kaç dakikada tüm dünyayı dolaşabilmektedir. Kara para, kolaylıkla yasal ticarî gelirlerden elde edilen paraya karışabilir. Suç gelirleri alanındaki uluslararası cezaî işbirliği, adlî ve polisiye birimlere etkili araçların sağlanmasını gerektirir. Mallar (hava araçları, gemiler, para vb.) birkaç gün, bir kaç saat hatta bir kaç dakikada bir ülkeden diğer ülkeye yer değiştirebildiği için, suçla mücadele eden makamların, gerekli tedbirleri alabilmeleri amacıyla hızlı biçimde hareket etmeleri önem taşımaktadır. Ayrıca, suç kaynaklı malvarlıkları çok ender olarak bir müsadere davasının açıldığı bir devlet ülkesinde bulunur. Gerçekten, suçlular müsadere alanındaki yasalardan, paralarını başka bir ülkeye transfer etmek suretiyle kolayca kurtulabilirler. Bu durumda, bu alanda uluslararası işbirliği kaçınılmaz hale gelmektedir. Viyana, Strazburg ve Palermo Sözleşmeleri, yasadışı gelirlerin etkisizleştirilmesi alanında tam bir karşılıklı adlî yardımlaşma mekanizması kurmuşlardır.
Viyana Sözleşmesi, müsadere edilen malvarlığı üzerinde tasarruf yetkisini talepte bulunulan devlete vermektedir. Ancak devletlerin aralarında yapacakları bir anlaşmaya göre, müsadere edilen malvarlıklarını aralarında paylaşmaları ve müsadere edilen malvarlığının ya da bir bölümünün uyuşturucu ve psikotrop maddelerin suiistimali ve kaçakçılığı alanında uzmanlaşmış kurumlara devrini ihtiyarına bırakmaktadır. Strazburg Sözleşmesinin 15 inci maddesine göre, “Talep edilen tarafça müsadere edilen malvarlığı, ilgili taraflar aksini kararlaştırmadıkça talep edilen tarafa ait olacaktır.”
Ülkemizin bugüne kadar Strasburg Sözleşmesini onaylamamış olması nedeniyle, taraf ülkelerde Türkiye’den kaçırılan yolsuzluk fiillerine ilişkin gelirlerinin müsadere ettirilmesi mümkün olmamaktadır. Konuya ilişkin yürürlükteki uluslararası sözleşmeler çerçevesinde yurt dışına kaçırılan yolsuzluk kazançları dahil suç gelirlerinin, kaynak ülkeye iadesi değil, talep eden ve talep edilen devletlerin aralarında yapacakları anlaşmaya göre paylaşılması mümkündür.
Türk hukukunda, sanık mahkum olduğunda müsadere konusu mallar, Devlet Hazinesine intikal eder. Dolayısıyla, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde önerilen müsadere edilen malvarlıklarının başka ülkelerle paylaşımı için mevzuatımızda yasal değişiklik gerekmektedir.
Bu alanda, Viyana, Strazburg ve Palermo sözleşmelerinin gerekleri ve Paris Deklarasyonu göz önüne alınarak; Fransa ve Belçika gibi iç hukukumuzda suç gelirlerine el koyma ve müsadereye ilişkin yabancı kararların infazına ilişkin kuralları içerecek, “Suç Gelirlerinin Zapt ve Müsaderesi Alanında Uluslararası İşbirliği Kanunu” çıkarılması düşünülmelidir.
4208 sayılı yasadaki el koyma ve müsadere ile 4422 sayılı yasadaki el koyma ve mülkiyetin devlete geçmesine ilişkin hükümlerin etkin biçimde uygulanması bu konuda suçluları suç gelirlerinden yoksun bırakma konusunda önemli ölçüde etkili olacaktır.
4208 sayılı yasanın 9 ve 4422 sayılı yasanın 6 ncı maddesi hak ve alacaklara tedbir konulmasını düzenlemektedir. Ancak bu tedbire karar verilmesi durumunda, tedbir konulan mevduat ve diğer menkul değerler ile ticarî ve sınaî faaliyetlerin idaresi konusunda tarafların ekonomik anlamda mağdur edilmesine engel olacak ayrıntılı düzenlemelere ihtiyaç vardır.
3.1.5. İLGİLİ MEVZUATTA YAPILMASI GEREKEN DÜZENLEMELER
3.1.5.1. ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTLERİYLE MÜCADELE HAKKINDA 4422 SAYILI KANUN
4422 sayılı yasanın 16 ncı maddesinde Türk Ceza Kanunu’nun 313 ve 201 a ve b fıkraları ile 4208 sayılı yasaya yer verilmemesi nedeniyle, kanıtlar genel hükümlere, yani CMUK’na göre toplanmaktadır. Anılan yasaların 4422 sayılı yasanın 16 nci maddesi kapsamına alınması delil toplama yönünden önemli bir kolaylık sağlayacaktır.
Kanunun 1/1 maddesindeki “ ….teşebbüsün yönetimini ve denetimini ele geçirmek…” ibaresi kaynak İtalyan Ceza Kanunundaki gibi “yönetim veya kontrolünü” şeklinde düzenlenmelidir. Zira, yönetim ve denetim birbiriyle bağlantılı kavramlar olsa da birbirinden ayrı olarak da ortaya çıkabilir. Denetimde, yasa ve kurallara uygun olup olmamanın incelenmesi yapıldığından “kontrol” şeklindeki bir ifade daha açık ve belirgin bir ifade olacaktır.
Yine bu bağlamda, “…ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek de, “nüfuz ve kontrol elde etmek” şeklinde düzenlenmelidir.
Uygulamadaki tereddütleri ortadan kaldırmak için, CMUK’na paralel olarak, yasanın 2/1 nci fıkrasındaki gizli tedbirlerin uygulanamayacağı kişi grupları ve bu tedbirlerin müdafiiler yönünden uygulama alanı belirtilmelidir.
3.1.5.2. MEMURLAR VE DİĞER KAMU GÖREVLİLERİNİN YARGILANMASI HAKKINDA 4483 SAYILI KANUN’UN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILMASI
Eşitlik ilkesine aykırı olarak, memurların korunduğu izlenimini veren ve “ceza yargılama usulünün tekliği” evrensel ikesiyle de bağdaşmayan 2.12.1999 tarih ve 4483 sayılı “Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun” yürürlükten kaldırılmalı; Anayasanın 129/son fıkrası bunu sağlayacak şekilde değiştirilmelidir.
3.1.5.3. KAMU GÖREVLERİNDEN AYRILANLARIN YAPAMAYACAKLARI İŞLERE DAİR KANUN
Kamu kuruluşlarında yolsuzluklara yol açan sebeplerden biri de, kamu personelinin, özellikle ekonomi alanında görev yapan kamu görevlilerinin bir bölümünün, yeterli tecrübe ve bilgi birikimini edindikten sonra, bu kazanımlarını daha çok kazanca dönüştürmek amacıyla özel sektöre transfer olmaları veya görevleri sonunda özel sektörde görev almaları oluşturmaktadır. Bu düşünce içinde olan kamu görevlileri, icra ettikleri kamu görevleri sırasında, özel sektörle yakın ilişkiler kurabilmektedirler. Zaman içinde bazı hallerde, bu özel sektör kuruluşlarının talep ve işlemlerinde, yetkilerin kötüye kullanıldığına ve menfaat sağlandığına tanık olunmaktadır.
Bu olumsuzlukları kısmen önlemek amacıyla, yasakları düzenleyen 2531 sayılı yasa 1981 yılında yürürlüğe konulmuştur. Bu kanunun 2 nci maddesinde yasak süresi ve suçun unsurları düzenlenmiştir. Bu maddede, suçun unsurları olarak, “hizmetinde bulundukları daire, idare, kurum ve kuruluşlara karşı”
işlenmesi kuralı da sayılmıştır. Bu unsur, uygulamada, bu suçun oluşmasını önemli ölçüde zorlaştırmaktadır. Çünkü, görevden ayrılan kamu görevlisinin bu şekilde görev aldığında suçun oluşabilmesi için, kişinin aldığı görev sebebiyle hizmetinde bulunduğu kamu idaresine karşı işlenmesi gerekmektedir. Bu durum, kanunun uygulama alanını daraltmakta, dolayısıyla kamu görevinden ayrılanların kamudaki faaliyet alanlarıyla ilgili olarak, özel sektörde rahatça görev almalarına olanak sağlamakta, kanunun amacını bertaraf edebilmektedir. Bu sebeple, anılan unsurun kanun metninden çıkarılarak, amacına uygun olarak kanunun uygulama alanının genişletilmesi, ayrıca ceza miktarının artırılması yerinde olacaktır.
Kanunda, görevden ayrılan kamu görevlileri için yasaklama ve ceza hükmü getirilmesine karşın, kanunun ikinci maddesi anlamında yasaklı dönem içinde anılan kişileri çalıştıran özel sektör görevlileri için bir yasaklama ve ceza hükmü getirilmediği görülmektedir. Kanunun daha etkin şekilde sonuç verebilmesi için, bu tür kişileri yasaklı dönemde çalıştıran kişi, kurum ve kuruluşların da cezalandırılması uygun olacaktır.
2531 sayılı kanunda, kamu görevinden ayrıldıktan sonra yapılacak işler açısından sınırlama getirilmekle birlikte, üst düzey görevlere bilgi ve becerilerinden yararlanmak üzere özel sektör çalışanları arasından yapılacak atamalarda, herhangi bir kural, kayıt ve sınırlama bulunmamaktadır. Bazen, uygulamada bu tür atamalar yapılmaktadır. Özel sektörden kamu görevlerine atananların, her ne kadar bu kişi, kuruluş ve gruplarla organik bağlarını kestikleri kabul edilse de, bu kişi ve kuruluşların, atandıkları kamu idareleri nezdinde bulunabilecek talep ve işlemleriyle karşılaştıklarında nesnellikten uzaklaşabildikleri, menfaat karşılığı olmasa bile, kayırmacılık güdüsüyle yolsuz olarak adlandırılabilecek işlem ve kararlara imza atabildikleri bilinmektedir.
Bu alanda da, yeni düzenlemelerin yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu şekilde göreve atananların, özel sektörde belli süre içinde görev aldıkları kişi, kurum, kuruluşların, atandıkları kamu idaresi nezdindeki talep, işlem ve kararlarında yetki kullanmasının, bu kişi ve kurumların anılan idare yanındaki iş takiplerinin, bu konuda astı olarak görev yapan yetkililere talimat vermesinin yasaklanması, uymaması halinde cezai müeyyideye bağlanması ve yaptığı görevden alınmasına dair düzenlemeler yapılması yerinde olacaktır. Ayrıca, uygulamanın bir yönetmeliğe bağlanması da gerekli görülmektedir.
3.1.5.4. BANKALAR KANUNU’NDA YAPILMASI GEREKEN DEĞİŞİKLİKLER
Özellikle son yıllarda, ülke ekonomisi ile milli çıkarlara en fazla zarar veren alanların başında finans sektöründeki krizler gelmektedir. Bu krizlere etken olan nedenlerin birincisi, bankacılık alanında meydana gelen boyutları ve kapsamları büyük olan yolsuzluklardır.
Çeşitli usulsüz yöntemlerle üçüncü kişilere, bankaların büyük hakim sermayedarlarına verilen krediler bankalara geri dönmemiş, bankaların mali bünyeleri zayıflamış, bunun sonucu bu tip bankalara devletçe el konulmak zorunda kalınmıştır. Bankacılık kanununda ve diğer kanunlarda bu usulsüzlükleri yeterince tanımlayan düzenlemeler bulunmamaktadır.
Bankacılık Kanunu’nda, olumsuz istihbarat raporlarına ve şirketin mali bünyesindeki zaafiyetlere rağmen verilen kredilerin de suç tanımına alınmasında fayda bulunmaktadır. Mevcut mevzuatta, bu usulle verilen kredilerin geri dönmemesi halinde TCK’nun 510 uncu maddesinde düzenlenen “emniyeti
suiistimal” suçundan takibat yapılabilmektedir. Ancak bu unsur aranmadan da, sadece önleyici olması için, kredi geri dönecek olsa bile usulsüz şekilde verilen kredilerin de müeyyideye bağlanması yerinde olacaktır.
Usulsüz kredi verilmesi yöntemlerinden biri, banka hakim sermayedarı kişi ya da grupların kurdurduğu paravan şirketlere sahip oldukları bankalardan veya back to back (hortumlama) yöntemiyle muvazaa yaptıkları bankalardan kredi veyahutta değişik kaynak kullandırmaları, daha sonra çeşitli aşamalardan geçirilerek bu kaynak ve paraların banka hakim sermayedarlarına aktarılmasıdır. Bu şirketlerin paravan olarak kurulduğu ve paraların banka sahiplerine aktarıldığı ispatlanabildiğinde eylemleri zimmet veya dolandırıcılık suçunu oluşturabilmektedir. Ancak çoğu zaman çok karmaşık ekonomik faaliyetler sonucu bu paralar banka sahiplerine intikal ettirildiğinden bu unsurları kanıtlamak yargılama aşamasında mümkün olmamakta, genellikle eylemler emniyeti suiistimal suçu kapsamında değerlendirilmektedir. Ancak bu suçun Ceza Kanunu’ndaki müeyyidesi, verilen milyonlarca dolar zararın karşılığında hafif kalmakta, sonuçta verilecek cezalar kamu vicdanını tatmin etmemektedir. Bu sebeple, bankacılık sektöründe işlenen TCK’nun 510 uncu maddesindeki bu tip suçlar açısından, cezaların tatminkar seviyede arttırılması uygun olacaktır.
BDDK, harcamaları ve bütçesi yönünden özel denetime tabi olmakla birlikte işlem ve kararları açısından yargı denetimi dışında herhangi bir teftiş ve denetime tabi bulunmamaktadır. Kuruma intikal eden, bankacılık sektörü ile ilgili mevzuata aykırılıkları düzenleyen murakıp raporları bu Kurul’da görüşülüp sonuca bağlanmaktadır. Bu görüşmelerde varılan kanaatlere göre, Bankalar Kanunu uyarınca, suç teşkil eden konuların Cumhuriyet savcılıklarına intikal ettirilmesi veya doğrudan Cumhuriyet savcılıklarına intikal eden soruşturmalarda soruşturma izni verilmesi BDDK’nun iznine bağlı bulunmaktadır. (Madde 24/1)
BDDK, bazen Cumhuriyet savcılıklarınca vaki başvurular üzerine veya kendisine intikal eden suç duyurularını çeşitli mülahazalarla izin vermemek suretiyle, yargı makamları tarafından soruşturulmasına engel olabilmektedir. Bu durum, yolsuzluklarla etkin mücadeleye mani olabildiği gibi, idarenin yargının yetkisini kullanması sonucunu da doğurmaktadır. İzin vermeme kararlarının, otomatik olarak, Danıştay denetimine tabi olması gerekmektedir.
Ayrıca, banka müfettişlerinin yeterli iş güvencelerine sahip olmamaları nedeniyle iç denetim işlevi uluslararası denetim standartlarından olan “bağımsızlık” ve “tarafsızlık” ilkelerine uygun olarak, yeterince yerine getirilememekte, mali bünyedeki zafiyetler gözden kaçabilmektedir. Bu nedenle, Bankalar Kanunu’nun 9/4 üncü maddesinde uygun değişiklikler yapma ihtiyacı vardır.
3.1.5.5. 1156 SAYILI KANUNA MUGAYİR TAHAKKUK VE TEDİYE MUAMELATINI İHBAR EDENLERE İKRAMİYE İTASINA DAİR KANUN
Bu kanun, 25.06.1927 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, kanuna aykırı şekilde Hazine zararına olarak ödenen veya ödeme emrine bağlanan usulsüz işlemleri ihbar edenlere ikramiye verilmesini düzenlemektedir. Bu kanun yeterince uygulanmamaktadır.
Bu kanuna idarece işlerlik kazandırılması, yolsuzlukların ortaya çıkarılması ve önlenmesinde etkili olacaktır.
3.1.5.6. 3628 SAYILI MAL BİLDİRİMİNDE BULUNULMASI, RÜŞVET VE YOLSUZLUKLARLA MÜCADELE KANUNU
Mal bildirimi vermek zorunda olan geniş kesimler arasında; siyasi nitelikleri nedeniyle, “Her türlü seçimle iş başına gelen kamu görevlileri” ile “Siyasi Parti Genel Başkanları” sayıldığı halde, aynı siyasi nitelikleri gereği siyasi partilerin merkez yönetimleri ile il ve ilçe örgütlerinde başkan ve üye olarak görev alanların kanun kapsamında olmamaları bir eksiklik olarak düşünülmektedir.
3628 sayılı Kanunun en önemli hükümlerinden birisi, son olarak verilen mal bildirimlerinin yetkili merci tarafından daha önceki bildirimler ile karşılaştırılması yükümlülüğüdür. Ancak bu yükümlülük içindeki inceleme görevinin, hangi ölçülere göre yapılacağına dair açıklayıcı düzenlemeler mevcut değildir.
Böyle bir düzenlemenin olmayışı, kanunun amaç ve ruhuna aykırı düşmektedir. Bununla birlikte, kanunun dördüncü maddesinde “haksız mal edinme” ara başlığı altında ilgilinin sosyal yaşantısı bakımından, geliriyle uygun olduğu kabul edilemeyecek harcamalar şeklinde ortaya çıkan artışların; bu kanunun uygulamasında haksız mal edinme sayılacağı belirtildiği halde, yönetmelikte, bu harcamanın nasıl tespit edileceği ve bu tespite kimlerin yetkili olduğu hususunda da hükümler yoktur.
Kanunun üçüncü maddesi; kamu görevlilerinin genel anlamıyla “Türk uyruğunda” olmayan herhangi bir özel veya tüzel kişi veya kuruluştan aldıkları belli bir değerin üzerinde değere sahip hediyelerini kendi kurumlarına teslim etme zorunluluğunu getirdiği halde, Türk uyruğunda olan kişi ve kuruluşlardan kabul edilebilecek hediyeler ile ilgili bir düzenleme getirmemiştir.
Buna karşılık, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 29 uncu maddesiyle kamu görevlilerinin hediye kabul etmeleri tamamıyla yasaklanmıştır. Ancak bu yasaklamaya rağmen, kamu görevlilerinin iş sahiplerinden hediye kabul etmeleri, hatta yönetici konumundaki kamu görevlilerine çok yüksek değerleri bulan hediyeler getirilmesi neredeyse olağan hale gelmiş; bazı içtihat kararlarında bile, kabul edilen hediyenin değerine göre bunun rüşvet olup olamayacağı hususunda görüş belirtilmiştir. Bu durumlar göz önünde tutularak, ilgili maddenin yeniden düzenlenmesi ile uygun görülürse bu nev’i alınacak hediyelerden belli bir değerin üzerinde olanların da kuruma teslim edilmesi yoluna gidilmelidir.
Mal bildirimlerinin verilme zamanını belirleyen altıncı maddenin (d) bendi, mal varlığında önemli bir değişiklik olduğunda, mal bildiriminin bir ay içinde yenilenmesini şart koşmaktadır. İlgili yönetmelikte, mal varlığındaki bu önemli değişikliği, kendilerine aylık ödenenlerin net aylık tutarının, aylık ödenmeyenlerin ise genel idare hizmetlerinin birinci derece birinci kademesindeki şube müdürüne ödenen net aylığın beş katından fazla olan değişiklik şeklinde belirlenmiştir. Bununla birlikte, günümüz ekonomik koşullarında günden güne değer kaybeden tasarruflarını çeşitli şekillerde değerlendirmeye çalışan kamu görevlisinin bu değişiklikleri bir ay içinde bildirmesi durumunda, belki de bir yıl içinde birkaç mal bildirimi verme zorunluluğu doğacaktır. Bu nedenle, bu sürenin makul bir hale getirilerek, yükümlünün zamanında mal beyanında bulunmamak gibi bir suçlamayla karşı karşıya kalması önlenmelidir. Ayrıca, bildirimlerin beş yılda bir yenilenmesi de kanımızca uzun bir dönemdir. Bu sürenin, orta ve üst yönetim kademelerinde görev yapanlar için iki yıla indirilmesi, bildirim formlarının önceki yıllar bildirimleri ile kıyaslamaları içerecek ve değişmelerin nedenlerini, artışlarının kaynaklarını gösteren bir yapıya kavuşturulması çok yararlı olacaktır. Mal bildirimlerinin üst görevlere atamalarda değerlendirilen, atama kararlarını etkileyen ve işlemin vazgeçilmez koşulu haline getirecek yasal düzenlemeler mutlaka yapılmalıdır.
Ayrıca, “Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun,” “Gümrük Kanunu” ve benzeri kanunlarda olduğu gibi bu kanunun uygulanmasında da, ihbarı doğru çıkan muhbire ikramiye verilmesi düşünülebilir. Yukarıda değinmeye çalıştığımız düzenlemeler yanında, “ihbar ikramiyesi” hususunda da mevcut kanuna bir ilave yapılması, yolsuzlukları önlemede etkin olabilecektir.
Kaptanlar ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerine İlişkin Sözleşme
Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde kabul edilmiştir.
Sözleşme ile, gemilerde; kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan kimsenin işe alınamamasını ve çalıştırılamamasını öngörmektedir.
Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO
ILO 53 No’lu Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme
ILO Kabul Tarihi: 6 Ekim 1936 Kanun Tarih ve Sayısı: 25.6.2003 / 4906
Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulunun daveti üzerine 6 Ekim 1936 tarihinde Cenevre’de yaptığı yirmi birinci oturumunda;
Toplantı gündeminin dördüncü maddesinde yer alan, denizci ülkelerin ticaret gemilerinde çalışan kaptanlar, nöbetçi güverte ve makine zabitlerinin meslekî yeterliliklerinin asgarî icaplarına ilişkin bazı önerilerin kabulüne karar vererek;
Bu önerilerin bir Uluslararası sözleşme şeklini alması gerektiğine hükmederek,
Gemi Zabitlerinin Yeterlilik Belgeleri Sözleşmesi, 1936, şeklinde adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi bindokuzyüzotuzaltı yılı Ekim ayının işbu yirmi dördüncü gününde kabul etmiştir.
Madde 1
Bu sözleşme, sözleşmenin yürürlükte olduğu ülkede tescili yapılmış olan gemilerle aşağıda belirtilen gemiler dışında tüm açık deniz gemilerine uygulanır.
Savaş gemileri,
Ticarette kullanılmayan devlete veya kamuya ait gemiler,
Yelken direkli düz karinalı ağaç gemiler
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, kayıtlı tonajı 200 tonilatodan küçük olan gemileri kısmen veya tamamen kapsam dışında bırakabilir.
Madde 2
Bu sözleşmenin uygulanması bakımından aşağıdaki deyimler kendilerine burada verilen anlama sahiptirler:
“Kaptan veya süvari” gemiyi sevk ve idare eden kişi,
“Nöbetçi güverte zabiti” kılavuz kaptan dışında, geminin seyrüseferinden veya hareketinden sorumlu kişi,
“Çarkçıbaşı” geminin mekanik şevkinden daimi olarak sorumlu kişi,
“Nöbetçi çarkçı” gemiyi yürüten marinaların çalışmasından belirli sürelerle fiilen sorumlu kişi,
Madde 3
Hiç kimse, bu sözleşmenin uygulandığı bir gemide kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan ise alınamaz veya çalıştırılamaz.
Bu madde hükümlerine ancak zorunlu hallerde istisnalar getirilebilir.
Madde 4
Hiçbir kimseye;
İlgili belgenin verilmesi için öngörülen yasa ulaşmamışsa,
İlgili belgenin verilmesi için öngörülen asgarî meslekî deneyim süresini tamamlamamışsa, ve
Talip olunan belgelerin karşılığı olan görevlerin yerine getirilmesi bakımından gerekli niteliklere sahip olup olmadığını belirlemek amacıyla yetkili makam tarafından düzenlenen ve denetlenen sınavlarda başarılı olmamışsa, yeterlilik belgesi verilmez.
Ulusal yasalar veya yönetmelikler;
Her dereceden yeterlilik belgesi almak üzere başvuran adaylar tarafından ulaşılması gereken asgarî bir yaş ve tamamlanması gereken bir asgarî meslekî deneyim süresi öngörmelidir.
Yeterlilik belgesi almak üzere başvuran adayların, talep ettikleri belgelerin karşılığı olan görevlerin yerine getirilmesi için gerekli olan niteliklere sahip olup olmadıklarını ölçmek amacıyla, yetkili makam tarafından düzenlenen ve denetlenen bir veya daha çok sınav yapılmasına imkân tanımalıdır.
Örgüte üye her ülke, onay tarihinden itibaren üç yıllık süre içinde;
İlgili belgenin karşılığı olan görevler için yeterli pratik deneyimi olan; ve
Bunlarla ilgili olarak herhangi bir ciddi teknik hata kaydı bulunmayan, bu Maddenin 2 (a) paragrafına istinaden düzenlenen sınavlara katılmamış kişilere de yeterlik belgeleri verebilir.
Madde 5
Sözleşmeyi onaylayan her üye, etkin bir denetim sistemi kurarak sözleşmenin gerektiği biçimde uygulanmasını sağlar.
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, bir üyenin yetkili makamlarının, sözleşme hükümlerinin ihlâli nedeniyle ülkede kayıtlı gemileri seferden alıkoyabilecekleri durumları belirler.
Bu sözleşmeyi onaylayan bir üyenin yetkili makamları, ayni şekilde sözleşmeyi onaylamış bir başka üye ülkede kayıtlı bir gemide sözleşme hükümlerinin ihlâl edildiğini belirlemesi durumunda ülkesinde o geminin kayıtlı olduğu üyenin konsolosu ile temasa geçebilirler.
Madde 6
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, Sözleşmeye uyulmaması halinde uygulanacak olan disiplin cezalarını veya cezaî yaptırımları belirler.
Disiplin cezaları veya cezaî yaptırımlar özellikle, aşağıda belirtilen durumlar için öngörülür;
Armatörün veya onun görevlendirdiği kişinin, kaptanın veya süvarinin, bu sözleşmenin gerekli kıldığı yeterlilik belgesi bulunmayan bir kişiyi işe alması,
Kaptan veya süvarinin sözleşmenin 2. maddesinde tanımlanan işlerin, bu işlerin gerektirdiği ya da üstün bir yeterlilik belgesi bulunmayan bir kişiye gördürülmesine izin vermesi,
Bir kişinin gerekli belgelere sahip olmamasına rağmen hile veya sahte evraklarla söz konusu 2. maddede tanımlanan işlerden herhangi birini ifa etmek üzere işe girmesi,
Madde 7
Uluslararası çalışma Örgütü (ILO) Anayasası’nın 35. maddesinde atıf yapılan topraklara ilişkin olarak; bu sözleşmeyi onaylayan her ILO üyesi, onay belgesine;
İlgili üyenin sözleşme hükümlerinde hiçbir değiştirme yapmaksızın uygulamayı taahhüt ettikleri toprakları,
Sözleşme hükümlerinde değişme yapılacak topraklarla ilgili taahhütleriyle birlikte sözü edilen değişikliklerin detaylarını,
Bu Sözleşmeye göre uygulama yapılamayacak toprakları ve bu durumlarda uygulanamama nedenlerini,
Kendi kararını kendi verecek topraklar konusunda beyanlarını ekleyeceklerdir.
Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde atıfta bulunulan yükümlülükler, onaylamanın bir parçası olarak kabul edilecek ve onaylamayla ayni şekilde geçerli olacaktır.
Her bir Üye, müteakip bir beyanla bu maddenin birinci paragrafının (b), (c) ve (d) bentleri uyarınca belirttiği çekinceleri tamamen ya da kısmen iptal edebilir.
Madde 8
Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından tescil edilir.
Madde 9
Bu sözleşme, sadece onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası çalışma Örgütü üyesi ülkeler için bağlayıcıdır.
Sözleşme, iki üyenin onay belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil tarihinden on iki ay sonra yürürlüğe girer.
Bu sözleşme , daha sonra, onu onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.
Madde 10
İki ILO üyesinin onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edildiğinde, keyfiyet derhal Genel Müdür tarafından tüm ILO üyelerine bildirilir. Diğer üyelerin onay belgelerinin sonradan tescili de yine bütün üyelere bildirilir.
Madde 11
Bu sözleşmeyi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve Genel Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilecektir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra hüküm ifade edecektir.
Bu sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilir.
Madde 12
Bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren, her 10 yıllık devrenin sonunda, Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, bu sözleşmenin uygulanması Hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve konferansın gündemine sözleşmenin tamamen veya kısmen tadili konusunun konulup konulmaması hususunu inceler.
Madde 13
Konferansın, bu sözleşmeyi tamamen veya kısmen tadil eden yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde;
Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 11 inci madde dikkate alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak Kayıt ve şartıyla, bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.
Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, bu sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.
İşbu sözleşme, sözleşmeyi onaylayan fakat tadil edici sözleşmeyi onaylamayan üyeler için, mevcut sekil ve kapsamı ile yürürlükte kalacaktır.
Madde 14
Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinin her ikisi de eşit derecede geçerlidir.
ILO 53 No’lu Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 25.6.2003 tarihinde 4906 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşme ile, gemilerde; kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan kimsenin işe alınamamasını ve çalıştırılamamasını öngörmektedir.
1967
6 Ekim’de Tarsus Kadıncık Santrali inşaatının greve başlayan 300 işçisi, İspanyol Dragados şirketinin şantiyelerde örgütlü Yapı-İş ve Yapı İşçileri Sendikası üyelerini birbirine düşüren uygulamalarını Mersin ve Tarsus’ta sessiz yürüyüşlerle protesto etti. Yapı İşçileri Sendikası Başkanı İsmet Demir Kadıncık Santrali şantiyelerinde işçileri kanunsuz greve teşvik etmekten tutuklandı.
1971
Cihan Alptekin ve 10 arkadaşının duruşması başladı. Savcı, THKO üyesi olarak yapılan eylemlerden dolayı C. Alptekin dahil 7 kişi için idam istedi.
1976
Çağdaş İngiliz filozofu Gilbert Ryle hayatını kaybetti. (Doğumu: 19 Ağustos 1900) Husserl ve Heidegger’in etkisiyle fenomenoloji üzerine yoğunlaşmasına karşın Wittgenstein felsefesiyle tanıştıktan sonra analitik felsefeye yöneldi. The Concept of Mind, Dilemmas, Plato’s Progress, Collected Papers, Collected Papers, On Thinking ve Aspects of Mind isimli eserleri bulunmaktadır.
1978
Sivas olayları öncesinde halkı tahrik ettiği gerekçesiyle tutuklanan ÜGD Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu tahliye edildi.
1980
Milli Güvenlik Konseyi, Necdet Adalı ile Mustafa Pehlivanoğlu, firari İsa Armağan ve firari Kemal Ergin’in idam kararlarını onayladı.
1980
İsveçli siyasetçi Zaida Catalán doğdu. (Ölümü: 27 Mart 2017) 2001-2005 yılları arasında İsveç Genç Yeşiller Partisi başkanlığı görevini yaptı. Hayvan hakları, insan eşitliği ve cinsiyet özgürlüğü konusundaki sosyal çalışmalarda bulundu. Birleşmiş Milletler tarafından görevle gittiği Afrika ülkesi Kongo’nun Kinşasa kentinde 27 Mart 2017’de öldürüldü.
1981
Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan tutuklandı.
1981
Askeri Yargıtay savcı Nihat Gerçek’i öldüren sağ görüşlü Şerafettin Top hakkındaki ölüm cezasını onayladı.
1981
Mısır’ın Nobel Ödüllü, üçüncü Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat yaşamını yitirdi. (Doğumu: 25 Aralık 1918) Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter öncülüğünde, 12 gün süren gizli görüşmeler sonunda, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ve İsrail Başbakanı Menahem Begin, Camp David Barış Anlaşmasını imzalamıştır. Camp David Antlaşmasına göre, İsrail, Sina Yarımadasından tamamen çekilmeyi üstlenmiş, BM Güvenlik Konseyinin 242 ve 338 sayılı kararları esas alınarak, Kudüs hariç Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan Filistinlilere özerklik verilmesi ve beş yıllık geçici yerel yönetim kurulması öngörülmüş ayrıca İsrail, ilk kez bir Arap devleti tarafından tanınmıştı. Sedat, İsrail-Mısır Barış Antlaşmasını imzalaması nedeniyle Menahem Begin ile birlikte Nobel Barış Ödülünü kazanmıştı.
1982
DİSK davasına eklenen 19 sanıklı yeni davada Halkevleri Genel Başkanı Ahmet Yıldız’ın da dahil olduğu 11 sanık tutuklandı.
1987
Fiji’de cumhuriyet ilan edildi.
1990
Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Parti Meclisi üyesi Doçent Dr. Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990 tarihinde kargoyla gönderilen bombalı paketle düzenlenen suikast sonucunda yaşamını yitirdi. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun’dan sonra türbana karşı tavrı ve laikliği savunmasıyla tanınan ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk kadın öğretim üyesi olan Üçok, İslam’dan Dönenler, Yalancı Peygamberler ve İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar kitaplarıyla da tanınmaktadır.
1993
Yaşar Kemal -yetmişinci doğum gününde- İnsan Hakları Derneği’ne üye oldu.
1994
TKP (ML), TİKKO üyesi Cömert Kayar’ın Sivas’ta gözaltına alınarak işkencede öldürüldüğü açıklandı.
2000
AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ BAKANLAR KOMİTESİNİN CEZAİ ADALET SİSTEMİNDE SAVCILIĞIN ROLÜ İLE İLGİLİ ÜYE DEVLETLERE SUNDUĞU TAVSİYE KARARI Rec(2000)19; 6 Ekim 2000 tarihinde düzenlenen Bakan Yardımcılarının 724. toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından kabul edildi. Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü, Avrupa Konseyi tarafından belirlenmiş ilke ve kurallardan oluşmaktadır.
2003
Hükümet, Irak’a asker yollama izni isteyen bir yıl süreli tezkereyi TBMM‘ye gönderdi. Tezkerenin başlıca gerekçeleri Irak’ı PKK/KADEK unsurlarından temizlemek, bölgede güvenliği ve istikrarı sağlamak olarak açıklandı.
2003
Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzaladı. 27 Eylül 2006 tarih ve 5547 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 03 Ekim 2006 tarih ve 26308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
2005
İsrail Yüksek Mahkemesi İsrail ordusunun baskınlarda, Filistinli sivilleri canlı kalkan olarak kullanmasını yasa dışı ilan etti. Baş Yargıç Aharon Barak, birçok sivilin hayatını kaybetmesine yol açan uygulamanın uluslararası hukuku çiğnediğini belirtti.
2009
IMF, Dünya Bankası’nın yıllık toplantısını protesto için Tünel’den yürüyüşle Taksim’de toplanan DİSK, KESK, TMMOB, TTB ile ÖDP, TKP ve EMEP’in basın açıklamasının sonuna doğru bir grubun Harbiye’ye yürüyüşe geçmesi üzerine polis tüm kitleye gaz ve tazyikli suyla müdahale etti. Bazı gruplar İstiklal Caddesi, Sıraselviler, Tarlabaşı ve Gümüşsuyu’nda barikatlar kurarak polisle çatıştı. Tophane’de 100-150 kişilik bir grup polisten kaçarak Cihangir’den inen birkaç göstericiye sopalarla saldırdı. 1 kişi kalp krizinden hayatını kaybetti, 96 kişi gözaltına alındı.
2009
Ruanda’da 1994 yılında yapılan soykırımının baş zanlılarından Idelphonse Nizayimana Uganda’da tutuklandı. Hakkında 5 milyon ABD dolarlık ödül konulmuştu ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinin yargıladığı en önemli sanıklardan birisidir. İnsanlığa karşı suçlardan mahkum edilmiştir.
2011
Barış ve Demokrasi Partisi son 30 ayda KCK operasyonlarında aralarında belediye başkanları, yardımcıları ve parti yöneticilerinin de bulunduğu 7748 kişinin gözaltına alındığını, 3895 kişinin tutuklandığını açıkladı.
2011
Beyoğlu esnafı işgaliye ödenerek sokaklara masa konulma uygulamasını sona erdiren Beyoğlu Belediyesi’ni protesto etmek amacıyla bir gün süreyle kepenk kapattı.
2011
Üniversite öğrencileri Ferhat Tüzer ile Berna Yılmaz Parasız eğitim istiyoruz pankartı nedeniyle açılan davada 19 aylık tutukluluktan sonar serbest bırakıldı.
2015
Silvan’da incelemeler yapan Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi: “Polis üzerimize ateş açtı.” dedi.
2017
ABD yönetimi, Sudan’a 20 yıldır uyguladığı ekonomik yaptırımları kaldırdığını açıkladı.
2024
Açığa alınan hakim Sidar Demiroğlu Gazete Duvar’a konuştu: “İstediği bir platformda birlikte yayına çıkalım. Konuşalım, tartışalım. Beni rüşvet almakla suçlayan Uçar’ın malvarlığı benimkinin en az 10 katı değilse, derhal istifa ederim, ülkeyi terk ederim.”
2024
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve Manisa Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay, haklarında çıkan iddiaları yargıya taşıdı. Özel, Kemal Kılıçdaroğlu’nu arayarak “yanındaki üç kişiye” dava açacağını bildirdi. Durbay ise, gördüğü kanser tedavisi nedeniyle geçirdiği ameliyatla ilgili “bebek aldırdığı” yönündeki haberler için erişim engeli kararı aldırmış, 200 kişi ve kuruma dava açacağını açıklamıştır.
2024
Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) 2022-2024 yılları arasında 280 binden fazla banka hesabının yasa dışı bahis tahsilatı için kullanıldığını belirledi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise vatandaşların farkında olmadan suça bulaştıkları uyarısında bulundu.
Ankara 21. Asliye Ceza Mahkemesinin bir dosyasında, Yargıtay 4. Ceza Dairesi, evleneceğini öğrendiği arkadaşına, “midesiz” dediği için hapis cezasına çarptırılan sanık hakkındaki hükmü, “hakaret” suçunun unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle bozdu.
2025
İstanbul’un Başakşehir ilçesinde yaşamakta olan sokak kedisi Cezve’yi işkence ederek öldüren katil Burak Alan, yargılandığı Küçükçekmece 26. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 3 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Karar, hukukçular ve hayvan severler tarafından emsal karar olarak nitelendi.
İstanbul Şişli Büyükdere Caddesi’ndeki ofisinin önünde uzun namlulu silahlarla saldırıya uğrayan avukat Serdar Öktem, hayatını kaybetti. Öktem, Sinan Ateş cinayeti dosyası kapsamında bir süre tutuklu kalmış, daha sonra serbest bırakılmıştı.
MİT, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesince düzenlenen ortak operasyonda İsrail gizli servisi Mossad’a çalıştığı iddia edilerek gözaltına alınan Serkan Çiçek ile Avukat Tuğrulhan Dip sulh ceza hakimliği tarafından tutuklandı.
İsveçli hukukçu ve siyasetçi Zaida Catalán 6 Ekim 1980’de Stockholm’de dünyaya geldi. Högsby kentinde büyüdü. Stockholm Üniversitesi’nde hukuk okudu ve yüksek lisans derecesi kazandı.
Hayvan hakları aktivisti olarak 2001’de İsveç Genç Yeşiller Partisi üyesi oldu. 2001-2005 yılları arasında İsveç Genç Yeşiller Partisi başkanlığı görevini yaptı. 2005 yılında Genç Yeşiller liderliğinden istifa etti. Hayvan hakları, insan eşitliği ve cinsiyet özgürlüğü konusundaki sosyal çalışmalarda bulundu.
2008’de seçildiği Avrupa Parlamentosu’nda 2009 yılına kadar görev yaptı.
2010’da cinsel şiddet konusunda uzman olarak çalışmaya başlayacağını duyurdu ve Varupa Bölgesi Birleşmiş Milletler temsilciliğine başladı. 2016 yılında BM misyonundaki uzman grubunda yer aldı, Güvenlik Konseyi’ne ve doğrudan Genel Sekreter’e raporlar hazırladı. Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki kötü muameleleri ve insan hakları ihlallerini araştırdı.
Birleşmiş Milletler tarafından görevle gittiği ve yüksek çatışma bölgesi olan Kinşasa kentinde, 12 Mart 2017’de görevi esnasında kaçırıldı. 27 Mart 2017’de öldürülmüş olarak bulundu.
Cinayet nedeniyle 50’den fazla kişi yargılandı, 29 Ocak 2022’deki duruşmada bazı sanıklara ölüm cezası ve müebbet hapis cezası verildi.
Türkiye sözleşmeyi 15 Temmuz 2003 tarihinde, 4942 sayılı yasa ile onaylamıştır.
Sözleşme, Armatörlerin, hasta ya da yaralı olan gemi adamlarının iyileşinceye veya hastalığı ya da iş göremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbi bakim ve maişet ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğunu öngörmektedir.
Sözleşme, Armatörlerin, hasta ya da yaralı olan gemi adamlarının iyileşinceye veya hastalığı ya da iş göremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbi bakim ve maişet ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğunu öngörmektedir.
ILO 55 No’lu Gemiadamlarının Hastalanması, Yaralanması ya da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme
ILO Kabul Tarihi: 6 Ekim 1936 Kanun Tarih ve Sayısı: 15.7.2003 / 4942
Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulunun daveti üzerine 6 Ekim 1936 tarihinde Cenevre’de yaptığı yirmi birinci oturumunda;
Toplantı gündeminin ikinci maddesinde yer alan, gemiadamlarının hastalanması, yaralanması ya da ölümü halinde armatörün sorumluluğuna ilişkin bazı önerilerin kabulüne karar vererek;
Bu önerilerin bir Uluslararası sözleşme seklini alması gerektiğine hükmederek;
Armatörün Sorumluluğu (Hastalanan veya Yaralanan Gemiadamları) Sözleşmesi, 1936 olarak adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi Bindokuzyüzotuzaltı yılı Ekim ayinin işbu yirmi dördüncü günü kabul etmiştir.
Madde 1
Bu sözleşme, Savaş gemilerinin dışında, bu sözleşmenin yürürlükte olduğu ülkede kayıtlı ve seyrüsefer halinde bulunan bir gemide istihdam edilen herkese uygulanır.
Ancak, Uluslararası çalışma Örgütü üyesi bir ülke, gerekli gördüğü durumda, kendi ulusal yasa veya yönetmeliklerinde aşağıdaki kişiler açısından istisnalar getirebilir;
a. İstihdam edilen kişiler;
Kamuya ait olup ticarette kullanılmayan gemilerde;
Kıyı balıkçılığı yapan teknelerde;
Yük kapasitesi 25 tonilatodan az olan teknelerde;
Ağaçtan yapılan ilkel yelkenli gemilerde;
b. Armatör dışındaki bir işveren tarafından gemide istihdam edilen kişiler;
c. Sadece limanlarda gemilerin tamiri, temizliği, yükleme-boşaltma islerinde istihdam edilen kişiler;
d. Armatörün aile fertleri;
e. Kılavuz kaptanlar.
Madde 2
1. Armatör;
a) İse başlama tarihi olarak is Sözleşmesi maddelerinde belirtilen tarih ile isin sona erdiği tarih arasında meydana gelen hastalık ve yaralanmadan;
b) Bu hastalık ya da yaralanma sonucunda meydana gelen ölümden,
sorumludur.
Ancak, ulusal yasalar veya yönetmelikler, kişilerin;
a. gemideki hizmeti dışında yaralanması;
b. hastalanan ya da yaralanan kimsenin kasten hatalı ya da kusurlu davranışı yüzünden yaralanması veya hastalanması;
c. işe giriş tarihinde hastalığını veya sakatlığını bilerek gizlemesi;
gibi durumlar için istisnalar öngörebilir.
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, istihdam edilen kişinin ise başlama tarihinde sağlık muayenesini reddetmesi halinde hastalık ya da hastalığa bağlı meydana gelen ölümden dolayı armatörün sorumlu tutulmamasını öngörebilir.
Madde 3
Bu sözleşme açısından armatörlerce yapılan tıbbî bakim ve maişet harcamaları:
tıbbî tedavi ve yeterli teçhizat ile yeterli ilaç ve tedavi gereçleri,
a. iaşe ve ibate,
b. giderlerini kapsar.
Madde 4
Armatör, hasta ya da yaralı olan kimse iyileşinceye veya hastalığı ya da işgöremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbî bakim ve maiset ihtiyaçlarini karşılamakla sorumludur.
Ancak, ulusal yasalar veya yönetmelikler, armatörün tıbbî bakim ve maiset ihtiyaçlarini karşılama sorumluluğunu hastalığın başlangıcından ya da yaralanma tarihinden itibaren 16 haftadan az olmayacak bir süre ile sınırlanabilir.
Ayrıca, geminin kayıtlı olduğu ülkede, gemiadamlarına zorunlu hastalık sigortası, zorunlu kaza sigortası veya kazalar için çalışanlara tazminat verilmesini öngören bir sigorta sisteminin yürürlükte olması şartıyla ulusal yasalar veya yönetmelikler :
a. armatörün sorumluluğunun, hasta ya da yaralı olan kimse açısından bu kişinin sigorta veya tazminat sistemine göre tıbbî yardim almaya hak kazandığı tarihten itibaren sona ermesini,
b. armatörün sorumluluğunun, sigorta veya tazminat rejimi uyarınca, bu rejimlerden yararlanan kişilere tıbbî yardim sağlanması için yasada öngörülen tarihten itibaren; yabancı isçileri veya geminin kayıtlı olduğu ülkede ikamet etmeyen isçileri etkileyen sınırlamalar nedeniyle bu rejim dışında kalma hali hariç, hasta veya yaralı kişi söz konusu rejime tâbi olmasa dahi, sona ermesini öngörebilir.
Madde 5
Hastalık ya da yaralanma is göremezlikle sonuçlanırsa, armatör;
a. hasta olan ya da yaralanan kimseye gemide kaldığı sürece tam ücret ödemekle;
b. eğer hasta ya da yaralı olan kimsenin bakmakla yükümlü olduğu kimseler varsa, bu kimse, karaya çıktığı andan iyileşinceye veya bu hastalığı ya da işgöremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar ücretin tamamını veya bir kısmini ulusal yasalar veya yönetmeliklerle belirlenen şekilde ödemekle; sorumludur.
Ancak, ulusal yasalar veya yönetmelikler, armatörün artık gemide bulunmayan kişi bakımından ücretin tamamını veya bir kısmini ödeme sorumluluğunu, yaralanma veya hastalığın başlangıç gününden itibaren on altı haftadan az olmayacak bir süreyle sınırlandırabilir.
Ayrıca, geminin kayıtlı olduğu ülkede gemiadamlarına zorunlu hastalık sigortası, zorunlu kaza sigortası veya kazalar için çalışanlara tazminat verilmesini öngören bir sigorta sisteminin yürürlükte olması şartıyla ulusal yasalar veya yönetmelikler:
a. armatörün sorumluluğunu, hasta ya da yaralı olan kimse açısından, bu kişi sigorta veya tazminat sistemine göre nakdî yardim almaya hak kazandığı tarihten itibaren sona erdirebilir.
b. armatörün sorumluluğu, sigorta veya tazminat rejimi uyarınca, bu rejimlerden yararlanan kişilere nakdî yardim sağlanması için yasayla öngörülen tarihten itibaren özellikle yabancı isçileri veya geminin kayıtlı olduğu ülkede ikamet etmeyen isçileri etkileyen sınırlamalar nedeniyle, bu rejim dışında kalma hali hariç hasta veya yaralı kişi söz konusu rejime tâbi olmasa dahi, sona erer.
Madde 6
Armatör, yolculuk sırasında hastalık ya da yaralanma sonucu karaya çıkan her hasta ya da yaralının ülkesine iade masrafını karşılamakla sorumludur.
Hasta ya da yaralı kimsenin geri gönderileceği liman :
a. ise alındığı liman; veya
b. yolculuğun başladığı liman; veya
c. kendi ülkesinin bir limanı veya tâbi olduğu ülke; veya
d. yetkili makamın onayı alınmak kaydıyla armatör veya gemi kaptanı ile birlikte kendisinin kararlaştıracağı bir başka liman olmalıdır.
Ülkesine iade masrafları, hasta ya da yaralının ulaşım ve yolculuk sırasındaki yiyecek ve konaklama masraflarını ve hareket gününe kadar olan masrafları kapsar.
Eğer hasta ya da yaralı is yapabilecek durumda ise armatör, bu maddenin ikinci paragrafında söz edilen yerlerden birisine yönelmiş bir gemide ona uygun bir is sağlayarak ülkesine iade sorumluluğunu yerine getirebilir.
Madde 7
Armatör, ölümün gemide meydana geldiği durumlarla, armatör hesabına sağlık ve bakım hizmetlerinden yararlanma hakkına sahip olan kişinin kazada öldüğü durumlarda defin masraflarını karşılamakla sorumludur.
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, sosyal sigorta veya çalışanlara tazminat ödenmesi ile ilgili yasa veya yönetmeliklere göre ölen kişiye cenaze yardımı ödeniyorsa armatör tarafından karşılanan defin masraflarının bir sigorta kurumu tarafından kendisine geri ödenmesini öngörebilir.
Madde 8
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, bu sözleşmenin uygulandığı hasta, yaralı ya da vefat eden kişilerin gemide kalan eşyalarının Korunması için armatörün ya da temsilcisinin önlem almasını zorunlu kılar.
Madde 9
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, armatörün bu sözleşmeden doğan sorumlulukları ile ilgili anlaşmazlıkların hızlı ve masrafsız çözümünü sağlamak için hüküm koyabilir.
Madde 10
Armatör, bu sözleşmenin, 4, 6 ve 7 inci maddelerinde öngörülen sorumluluklarından, bu sorumluluklar kamu makamları tarafından üstlendiği ölçüde muaf tutulabilir.
Madde 11
Bu sözleşme ve bu sözleşme kapsamındaki yardımlarla ilgili ulusal yasalar veya yönetmelikler, tüm gemiadamlarına milliyet, ikamet yeri ve ırka bakılmaksızın eşit muamele yapılmasını sağlayacak şekilde yorumlanır ve uygulanır.
Madde 12
Bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm, armatörler ile gemiadamları arasındaki bu sözleşmenin sağladığı koşullardan daha iyisini sağlayan yasa, karar, teamül ya da anlaşmayı etkilemez.
Madde 13
Uluslararası çalışma Örgütü (ILO) Anayasasının 35 inci maddesinde atıf yapılan topraklara ilişkin olarak bu sözleşmeyi onaylayan her ILO üyesi, onay belgesine;
a. İlgili üyenin, sözleşme hükümlerinde hiçbir değiştirme yapmaksızın uygulamayı taahhüt ettikleri toprakları,
b. Sözleşme hükümlerinde değişme yapılacak topraklarla ilcil taahhütleriyle birlikte sözü edilen değişikliklerin detaylarını,
c. Bu sözleşmeye göre uygulama yapılmayacak toprakları ve bu durumlarda uygulanamama nedenlerini,
d. Kendi kararını kendi verecek topraklar konusunda beyanlarını ekleyebilirler.
Bu Maddenin 1 inci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler, onamanın ayrılmaz kısımları sayılacak ve onama gücüne sahip olacaktır.
Her üye bu maddenin 1 inci paragrafının (b), (c) ve (d) bentleri gereğince daha önce yapmış olduğu bildirimlerin hepsinden veya bir kısmından, yeni bir bildirimle vazgeçebilir.
Madde 14
Bu sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından tescil edilir.
Madde 15
Bu sözleşme, sadece onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası çalışma Örgütü üyesi ülkeler için bağlayıcıdır.
Sözleşme, iki üyenin onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil tarihinden on iki ay sonra yürürlüğe girer.
Bu sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.
Madde 16
İki ILO üyesinin onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edildiğinde, keyfiyet derhal Genel Müdür tarafından tüm ILO üyelerine bildirilir. Diğer üyelerin onay belgelerinin sonradan tescili de yine bütün üyelere bildirilir.
Madde 17
Bu sözleşmeyi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve Genel Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra hüküm ifade edecektir.
Bu sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilir.
Madde 18
Bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren, her 10 yıllık devrenin sonunda, Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, bu sözleşmenin uygulanması Hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve konferansın gündemine sözleşmenin tamamen veya kısmen tadili konusunun konulup konulmaması hususunu inceler.
Madde 19
Konferansın, bu sözleşmeyi tamamen veya kısmen tadil eden yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde;
a. Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 17 inci madde dikkate alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak Kayıt ve şartıyla, bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.
b. Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, bu sözleşme üyelerin onaylanmasına artık açık bulundurulamaz.
İşbu sözleşme, sözleşmeyi onaylayan fakat tadil edici sözleşmeyi onaylamayan üyeler için, mevcut sekil ve kapsamı ile yürürlükte kalacaktır.
Madde 20
Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinlerinin her ikisi de eşit derecede geçerlidir.
Avrupa Sosyal Şartı, 5547 sayılı Kanunla onaylanmış ve 9 Nisan 2007 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmıştır.
Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, 3 Mayıs 1996 tarihinde imzaya açılmış ve 1 Temmuz 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzalamıştır. 27 Eylül 2006 tarih ve 5547 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 3 Ekim 2006 tarih ve 26308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Şartın onaylanmasını kararlaştıran 22 Mart 2007 tarih ve 2007/11907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Şart’ın resmi Türkçe çevirisi, 9 Nisan 2007 tarih ve 26488 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Onay belgeleri 27 Haziran 2007 tarihinde tevdi edilmiş ve Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, Türkiye bakımından 1 Ağustos 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın II. Bölümünün 1. , 2/1-2 ve 2/4-7. , 3. , 4/2-5. , 7. ve 31. maddelerini kabul ettiğini beyan etmiştir.
AVRUPA SOSYAL ŞARTI
Strazburg, 3 Mayıs 1996
Başlangıç
Bu Şartı imzalayan Avrupa Konseyine üye Hükümetler;
Avrupa Konseyi hedefinin, kendilerinin ortak mirası olan ideal ve ilkelerin gerçekleştirilmesi ve korunması amacıyla üyeleri arasında daha güçlü bir birliğin sağlanması ve özellikle İnsan hakları ve temel özgürlüklerin gerçekleştirilmesi ve sürdürülmesi yoluyla sosyal ve ekonomik gelişmenin kolaylaştırılması olduğunu dikkate alarak;
Avrupa Konseyine üye Devletlerin, 4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanmış olan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Avrupa Sözleşmesi ile 20 Mart 1952 tarihinde Paris’te imzaya açılan Ek Protokollerde, halklarına bu belgelerde belirtilen sivil ve siyasi özgürlükleri sağlamayı kabul ettiklerini dikkate alarak;
Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin 18 Ekim 1961 tarihinde Torino’da imzaya açılmış olan Avrupa Sosyal Şartı ve buna ek Protokollerde halklarına, yaşam standartlarını ve sosyal refah düzeyini yükseltmek için bu belgelerde belirtilen sosyal hakları sağlamayı kabul ettiklerini dikkate alarak;
5 Kasım 1990 tarihinde Roma’da yapılan İnsan Hakları konusunda Bakanlar Konferansında, bir yandan bütün insan haklarının, bunlar kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ya da kültürel olsun, bölünmezliğinin korunması, diğer yandan Avrupa Sosyal Şartı’na yeni bir atılım kazandırılması gereğinin vurgulandığını anımsatarak;
21 ve 22 Ekim 1991 tarihinde Torino’da yapılan Bakanlar Konferansı sırasında kararlaştırıldığı gibi, özellikle Şart metninin kabul edildiği tarihten bu yana ortaya çıkan temel sosyal değişimleri dikkate almak için Şartın içeriğinin güncelleştirilmesi ve uyarlanması konularında kararlı olarak;
Şarta yeni haklar eklemek ve Şartın değişik biçimiyle güvence altına alınan haklar ile 1988 tarihli Ek Protokolle güvence altına alınan hakların, Avrupa Sosyal Şartı’nın yerini almak üzere hazırlanan Değiştirilmiş bir Şartta yer almasının yararının bilincinde olarak;
Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır.
BÖLÜM I:
Akit Taraflar, ulusal ve uluslararası nitelikteki tüm uygun yollarla aşağıdaki hak ve ilkelerin etkili bir biçimde gerçekleşebileceği koşullara ulaşmayı politikalarının amacı sayarlar:
1- Herkes, özgürce edinebildiği bir işle yaşamını sağlama fırsatına sahiptir.
2- Tüm çalışanların adil çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.
3- Tüm çalışanların güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkı vardır.
4- Tüm çalışanların, kendileri ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlamak için yeterli adil bir ücret alma hakkı vardır.
5- Tüm çalışanlar ve işverenler, ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak amacıyla ulusal ve uluslararası kuruluşlar düzeyinde örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.
6- Tüm çalışanlar ve işverenler, toplu pazarlık hakkına sahiptir.
7 – Çocuklar ve gençler, uğrayacakları bedensel ve manevi tehlikelere karşı özel korunma hakkına sahiptir.
8- Çalışan kadınlar, anne olmaları durumunda, özel korunma hakkına sahiptir.
9- Herkesin, kişisel ilgi ve yeteneklerine göre bir mesleği seçmesine yardımcı olacak uygun mesleki yönlendirme imkanına sahip olma hakkı vardır.
10- Herkesin, mesleki eğitim için uygun imkanlara sahip olma hakkı vardır.
11- Herkes, ulaşılabilecek en yüksek sağlık düzeyinden yararlanmasını mümkün kılacak her türlü önlemden yararlanma hakkına sahiptir.
12- Tüm çalışanlar ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler, sosyal güvenlik hakkına sahiptir.
13- Yeterli kaynaklardan yoksun olan herkes, sosyal ve tıbbi yardım alma hakkına sahiptir.
14- Herkes sosyal refah hizmetlerinden yararlanma hakkına sahiptir.
15- Özürlüler toplumsal yaşamda bağımsız olma, sosyal bütünleşme ve toplumsal yaşama katılma hakkına sahiptir.
16- Toplumun temel birimi olarak aile, tam gelişmesini sağlamaya yönelik uygun sosyal, hukuksal ve ekonomik korunma hakkına sahiptir.
17- Çocuklar ve gençler uygun sosyal, hukuksal ve ekonomik korunma hakkına sahiptir.
18- Herhangi bir Akit Tarafın vatandaşları, inandırıcı sosyal ve ekonomik nedenlere dayanan kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, diğer bir Akit Taraf ülkesinde, o ülke vatandaşlarıyla eşit koşullar altında kazanç getirici herhangi bir işte çalışma hakkına sahiptir.
19- Bir Akit Taraf vatandaşı olan göçmen işçiler ve bunların aileleri herhangi bir başka Akit Taraf ülkesinde korunma ve yardım alma hakkına sahiptir.
20- Tüm çalışanlar, istihdam ve meslek konularında cinsiyete dayalı ayrım yapılmaksızın fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkına sahiptir.
21- Çalışanlar, işletmede bilgilendirilme ve danışılma hakkına sahiptir.
22- Çalışanlar işletmedeki çalışma koşullarının ve çalışma ortamının düzenlenmesine ve iyileştirilmesine katılma hakkına sahiptir.
23- Her yaşlı insan sosyal korunma hakkına sahiptir.
24- Tüm çalışanlar, iş akdinin sona erdiği durumlarda korunma hakkına sahiptir.
25- Tüm çalışanlar, işverenlerinin aciz haline düşmesi durumunda alacak taleplerinin korunması hakkına sahiptir.
26- Tüm çalışanlar, onurlu çalışma hakkına sahiptir.
27- Ailevi sorumlulukları olan ve çalışan ya da çalışmak isteyen herkes, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmadan ve ailevi sorumluluklarıyla çalışması arasında, olabildiğince, uyuşmazlık olmadan bunu gerçekleştirme hakkına sahiptir.
28- İşletmelerde çalışanların temsilcileri kendilerine zarar veren eylemlere karşı korunma hakkına sahiptir ve görevlerini yerine getirmek için uygun imkanlarla desteklenmelidirler.
29- Tüm çalışanlar toplu işten çıkarma sürecinde bilgilendirilme ve danışılma hakkına sahiptir.
30- Herkes, yoksulluğa ve toplumsal dışlanmaya karşı korunma hakkına sahiptir.
31- Herkes konut edinme hakkına sahiptir.
BÖLÜM II:
Akit Taraflar kendilerini, III. Bölümde belirtildiği gibi, aşağıdaki madde ve fıkralarda yer alan yükümlülüklerle bağlı saymayı;
taahhüt ederler.
Madde 1
Çalışma hakkı
Akit Taraflar çalışma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
1- Tam istihdamı gerçekleştirmek amacıyla olabildiğince yüksek ve istikrarlı bir istihdam düzeyine ulaşmayı ve bu düzeyi korumayı başta gelen amaç ve sorumluluklarından biri saymayı;
2- Çalışanların özgürce edindikleri bir işle yaşamlarını sağlama haklarını etkili bir biçimde korumayı;
3- Tüm çalışanlar için ücretsiz iş bulma hizmetlerini kurmayı ya da sürdürmeyi;
4- Uygun mesleğe yöneltme, eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerini sağlamayı ya da teşvik etmeyi;
taahhüt ederler.
Madde 2
Adil çalışma koşulları hakkı
Akit Taraflar, adil çalışma koşullarına sahip olma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak üzere;
1- Verimlilik artışı ve ilgili diğer etkenler izin verdiği ölçüde haftalık çalışma süresinin aşamalı olarak azaltılmasını öngören makul günlük ve haftalık çalışma saatleri sağlamayı;
2- Ücretli resmi tatil imkanı sağlamayı;
3- En az dört haftalık ücretli yıllık izin sağlamayı;
4- İçinde bulunulan tehlikeli ve sağlığa zararlı işlerdeki riski ortadan kaldırmayı ve bu risklerin henüz yeterince azaltılamadığı ya da kaldırılamadığı durumlarda bu işlerde çalışanlara ücretli ek izin verilmesini veya bunların çalışma saatlerinin azaltılmasını sağlamayı;
5- İlgili ülke veya yörenin geleneklerine göre dinlenme günü olarak kabul edilen günle olabildiğince bağdaşmak üzere, haftalık bir dinlenme günü sağlamayı;
6- Çalışanların, derhal ve en geç çalışmaya başladıkları tarihten itibaren iki ay içinde, sözleşmenin ya da iş ilişkisinin asli unsurları hakkında yazılı olarak bilgilendirilmelerini sağlamayı;
7- Gece çalışması yapan çalışanların, yaptıkları işin özellikleri göz önünde tutularak alınacak önlemlerden yararlanmalarını sağlamayı;
taahhüt ederler.
Madde 3
Güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları hakkı
Akit Taraflar, işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danışarak, güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak üzere;
1- İş güvenliği, iş sağlığı ve çalışma ortamı hakkında tutarlı bir ulusal politika oluşturmayı, uygulamayı ve bunu belli aralıklarla gözden geçirmeyi, bu politikanın temel hedefi, iş güvenliği ve iş sağlığını iyileştirmeyi ve özellikle çalışma ortamının doğasından kaynaklanan tehlike sebeplerini en aza indirmek yoluyla, çalışma sırasında ortaya çıkan ya da bununla bağlantılı olan hastalıkları ve kazaları önlemeyi;
2- Güvenlik ve sağlık alanlarında yönetmelikler hazırlamayı;
3- Denetim yoluyla bu yönetmeliklerin uygulanmasını sağlamayı;
4- Tüm çalışanlar için, aslen koruma ve danışmanlık işlevlerine sahip iş sağlığı hizmetlerinin geliştirilmesini desteklemeyi;
taahhüt ederler.
Madde 4
Adil bir ücret hakkı
Akit Taraflar, adil bir ücret hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
1- Çalışanların kendilerine ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlayacak ücret hakkına sahip olduklarını tanımayı;
2- Özel durumlara ilişkin istisnalar dışında, çalışanların fazla mesai karşılığında zamlı ücret alma hakkına sahip olduklarını tanımayı;
3- Çalışan erkekler ile kadınların eşit işe eşit ücret hakkına sahip olduklarını tanımayı;
4- Tüm çalışanların, işlerine son verilmeden önce makul bir bildirim süresi verilmesi hakkını tanımayı;
5- Ücretlerden ancak, ulusal yasalar veya yönetmeliklerle belirlenmiş ya da toplu sözleşmeler veya hakem kararıyla saptanmış koşullar ve ölçüler içinde kesinti yapılmasına izin vermeyi;
taahhüt ederler.
Bu hakların kullanılması, özgürce yapılmış toplu sözleşmeler, yasal ücret saptama usulleri veya ulusal koşullara uygun başka yollarla sağlanır.
Madde 5
Örgütlenme hakkı
Akit Taraflar, çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ulusal yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi;
taahhüt ederler.
Bu maddede öngörülen güvencelerin, güvenlik güçleri bakımından hangi ölçüde uygulanacağı ulusal yasalarla ya da yönetmeliklerle belirlenir. Bu güvencelerin silahlı kuvvetler mensuplarına uygulanmasına ilişkin ilke ile bu kesime hangi düzeyde uygulanacağı, yine ulusal yasalar ya da yönetmeliklerle saptanır.
Madde 6
Toplu pazarlık hakkı
Akit Taraflar, toplu pazarlık hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
1- Çalışanlar ve işverenler arasındaki ortak görüşmeleri teşvik etmeyi;
2- Gerekli ve uygun olduğu durumlarda, toplu sözleşme yoluyla ücretlerin ve iş koşullarının düzenlenmesi amacıyla işverenlerin ya da işveren örgütlerinin çalışanların örgütleriyle isteğe bağlı görüşmelerini sağlayacak yolları teşvik etmeyi;
3- İş uyuşmazlıklarının çözümü için uygun uzlaştırma ve isteğe bağlı hakemlik sisteminin kurulmasını ve işletilmesini teşvik etmeyi;
taahhüt eder ve
4- Menfaat uyuşmazlığı durumunda çalışanların ve işverenlerin, daha önce yapılan toplu sözleşmelerden doğabilecek yükümlülüklere bağlı olmak koşuluyla grev hakkı dahil, toplu eylem hakkını tanır.
Madde 7
Çocukların ve gençlerin korunması hakkı
Akit Taraflar, çocukların ve gençlerin korunma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
1- Çocukların sağlık, ahlak ve eğitimleri için zararlı olmayacağı belirlenen hafif işlerde çalıştırılmaları durumu dışında asgari çalışma yaşının 15 olmasını sağlamayı;
2- Tehlikeli veya sağlığa zararlı olduğu öngörülen işlerde, asgari çalışma yaşının 18 olmasını sağlamayı;
3- Henüz zorunlu eğitim çağında olanların, eğitimlerinden tam anlamıyla yararlanmalarını engelleyecek işlerde çalıştırılmamalarını sağlamayı;
4- 18 yaşından küçüklerin çalışma sürelerinin, gelişmeleri ve öncelikle de mesleki eğitim gereksinmeleri uyarınca sınırlandırılmasını sağlamayı;
5- Çalışan gençlerin ve çırakların adil bir ücret ve diğer uygun ödemelerden yararlanma hakkını tanımayı;
6- Gençlerin, işverenlerin izniyle normal çalışma saatlerinde mesleki eğitimde geçirdikleri sürenin, günlük çalışma süresinden sayılmasını sağlamayı;
7- 18 yaşın altındaki çalışanlara yılda en az dört haftalık ücretli izin hakkını tanımayı;
8- 18 yaşın altındaki kişilerin, ulusal yasalar ve yönetmeliklerle belirlenen işler dışında gece işinde çalıştırılmamalarını sağlamayı;
9- Ulusal yasalar veya yönetmeliklerle belirlenen işlerde çalışan 18 yaşın altındaki kişilere düzenli sağlık kontrolü yapılmasını sağlamayı;
10- Çocukların ve gençlerin özellikle doğrudan veya dolaylı olarak işlerinden doğan tehlikeler başta gelmek üzere, uğradıkları bedensel ve manevi tehlikelere karşı özel olarak korunmalarını sağlamayı;
taahhüt ederler.
Madde 8
Çalışan kadınların analığının korunması hakkı
Akit Taraflar, çalışan kadınların annelik durumunda korunma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
1- Kadınlara doğumdan önce ve sonra, ücretli izin veya yeterli sosyal güvenlik yardımı veya kamu kaynaklarından yararlandırma yoluyla toplam olarak en az on dört haftalık izin sağlamayı;
2- İşverenin, bir kadının işverenine hamile olduğunu bildirmesi ile doğum iznine ayrılması arasındaki dönem içinde veya süresi bu döneme rastlayacak şekilde işten çıkarma bildiriminde bulunmasını yasadışı saymayı;
3- Emzirme döneminde annelere, bu amaçla yeterli bir süre işe ara verme hakkı sağlamayı;
4- Hamile, yeni doğum yapmış ve çocuklarını emzirme dönemindeki kadınların gece çalışmalarını düzenlemeyi;
5- Hamile, yeni doğum yapmış ve çocuklarını emzirme dönemindeki kadınların yeraltı madenlerinde ve tehlikeli, sağlığa zararlı ya da ağır nitelikleri nedeniyle uygun olmayan diğer işlerde çalıştırılmalarını yasaklamayı ve bunların çalışma haklarını korumaya yönelik uygun önlemleri almayı;
taahhüt ederler.
Madde 9
Mesleğe yöneltilme hakkı
Akit Taraflar mesleğe yöneltilme hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak üzere, gerektiğinde, engelliler de dahil olmak amacıyla herkese, niteliklerine ve bu niteliklerin iş olanaklarıyla ilişkisine göre işini seçme ve mesleğini geliştirmesine ilişkin sorunları çözmek için yardımcı olacak bir hizmet vermeyi veya bunu teşvik etmeyi ve bu yardımın okul çocukları da dahil olmak üzere gençler ve yetişkinler için ücretsiz yapılmasını sağlamayı;
taahhüt ederler.
Madde 10
Mesleki eğitim hakkı
kit Taraflar, mesleki eğitim hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
1- Gerektiğinde, engelliler de dahil olmak üzere herkese, işveren ve çalışanların örgütlerine danışarak teknik ve mesleki eğitim olanağı sağlamak veya bunu teşvik etmek ve salt kişisel yeteneğe dayalı olmak üzere yüksek teknik eğitim ve üniversite öğrenimi görme kolaylıkları sağlamayı;
2- Kız ve erkek tüm gençlerin çeşitli işlerde çalışırken eğitilmeleri için bir çıraklık sistemi ve başka sistematik düzenlemeleri sağlamayı veya teşvik etmeyi;
3- Gerektiğinde;
a- Çalışan yetişkinler için yeterli ve kolayca ulaşılabilir eğitim olanakları ile;
b- Teknolojik gelişmelerin veya yeni çalıştırma eğilimlerinin sonucu olarak çalışan yetişkinlerin duyduğu yeniden eğitim gereksinmelerini karşılamak için özel kolaylıklar sağlamayı veya bunları teşvik etmeyi;
4- Gerektiğinde, uzun süreli işsiz kalanların yeniden eğitilmesi ve işe yeniden uyumlarının sağlanması için gerekli özel önlemlerin alınmasını sağlamayı veya teşvik etmeyi;
5- a- Tüm harç ve masrafların azaltılmasını veya kaldırılmasını,
b- Uygun durumlarda mali yardım yapılmasını,
c- Çalışanın, işi sırasında işverenin talebi üzerine gördüğü ek eğitimde harcanan zamanın normal çalışma süresinden sayılmasını,
d- Yeterli denetim yoluyla, işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danışarak, çıraklık ve gençlerin eğitimiyle ilgili olarak yapılan diğer düzenlemelerin etkililiğinin ve genel olarak genç işçilerin yeterli bir biçimde korunmalarının sağlanması gibi, uygun önlemlerle sağlanan olanakların tam olarak kullanılmasını özendirmeyi,
taahhüt ederler.
Madde 11
Sağlığın korunması hakkı
Akit Taraflar, sağlığın korunması hakkının etkili bir biçimde kullanılması sağlamak amacıyla, ya doğrudan ya da kamusal veya özel örgütlerle işbirliği içinde diğer önlemlerin yanı sıra;
1- Sağlığın bozulmasına yol açan nedenleri olabildiğince ortadan kaldırmak;
2- Sağlıklı olmayı teşvik etmek ve sağlık konularında kişisel sorumluluk duygusunu geliştirmek üzere eğitim ve danışma hizmetleri sağlamak;
3- Kazalar açısından olduğu gibi, salgın, yöresel ve diğer hastalıkları olabildiğince önlemek üzere tasarlanmış uygun önlemler almayı;
taahhüt ederler.
Madde 12
Sosyal Güvenlik hakkı
Akit Taraflar, sosyal güvenlik hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla:
1- Bir sosyal güvenlik sistemi kurmayı ya da sürdürmeyi;
2- Sosyal güvenlik sistemini Avrupa Sosyal Güvenlik Kodunun onaylanması için gereken düzeyden daha düşük olmamak üzere yeterli bir düzeyde sürdürmeyi;
3- Sosyal güvenlik sistemini giderek daha yüksek bir düzeye çıkarmaya çalışmayı;
4- Uygun ikili veya çok taraflı sözleşmeler akdiyle ya da başka yollarla bu sözleşmelerde yer alan koşullara bağlı olarak, aşağıdaki hususları sağlamak için girişimlerde bulunmayı;
a- Korunan kişilerin Taraf Ülkeler arasında ne suretle olursa olsun yer değiştirmeleri sırasında, sosyal güvenlik mevzuatından doğan yardımların muhafazası da dahil olmak üzere sosyal güvenlik hakları açısından diğer Tarafların vatandaşları ile kendi vatandaşlarının eşit muamele görmelerini,
b- Akit Taraflardan her birinin mevzuatına göre tamamlanan sigorta ve çalışma sürelerinin birleştirilmesi yoluyla sosyal güvenlik haklarının verilmesi, sürdürülmesi ve yeniden başlatılmasını,
taahhüt ederler.
Madde 13
Sosyal ve tıbbi yardım hakkı
Akit Taraflar sosyal ve tıbbi yardım hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla:
1- Yeterli olanağı bulunmayan ve kendi çabasıyla veya başka kaynaklardan, özellikle bir sosyal güvenlik sisteminden yararlanarak böyle bir olanak sağlayamayan herkese yeterli yardımı sağlamayı ve hastalık halinde bunun gerektirdiği bakımı sunmayı;
2- Böyle bir yardım görenlerin, bu nedenle siyasal ve sosyal haklarının kısıtlanmasını önlemeyi;
3- Herkesin, kişisel veya ailevi mahrumiyet halini önlemek, gidermek ya da hafifletmek için gerekebilecek öneri ve kişisel yardımları uygun kamusal ya da özel hizmetler eliyle alabilmesini sağlamayı;
4- Bu maddenin 1, 2 ve 3 fıkralarında değinilen hükümleri, ülkelerinde yasal olarak bulunan diğer kit Tarafların vatandaşları ile kendi vatandaşlarını eşit tutarak, 11 Aralık 1953’te Paris’te imzalanmış olan Avrupa Sosyal ve Tıbbi Yardım Sözleşmesi ile üstlendiği yükümlülükler çerçevesinde uygulamayı;
taahhüt ederler.
Madde 14
Sosyal refah hizmetlerinden yararlanma hakkı
Akit Taraflar Sosyal Refah Hizmetlerinden Yararlanma Hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla:
1- Sosyal hizmet yöntemlerinden yararlanarak, toplumda bireylerin ve grupların refah ve gelişmelerine ve sosyal çevreye uyum sağlamalarına katkıda bulunacak hizmetleri teşvik etmeyi ya da sağlamayı;
2- Bireylerin ve gönüllü ya da diğer örgütlerin bu tür hizmetlerin kurulması ve sürdürülmesine katılmalarını özendirmeyi;
taahhüt ederler.
Madde 15
Özürlülerin toplumsal yaşamda bağımsız olma, sosyal bütünleşme ve katılma hakkı
Akit Taraflar, yaşları ve özürlerinin nedenleri ve niteliği ne olursa olsun, özürlülerin toplumsal yaşamda bağımsız olma, sosyal bütünleşme ve katılma hakkını etkili bir biçimde kullanabilmelerini sağlamak amacıyla:
1- Mümkün olduğunda genel plan çerçevesinde, ya da bu mümkün değilse, kamusal ya da özel uzmanlaşmış organlar aracılığıyla özürlülerin yönlendirilmesini, öğrenimini ve mesleki eğitimini sağlamak için gerekli önlemleri almayı;
2- Normal çalışma ortamında özürlüleri istihdam etmek ve onların istihdamını sürdürmek ve çalışma koşullarını özürlülerin gereksinimlerine uyarlamak, ya da özürlülük nedeniyle bunun mümkün olmadığı durumlarda çalışmayı buna göre düzenlemek ya da özrün düzeyine göre güvenli bir istihdam türü yaratmak için, işverenleri özendirmeye yönelik bütün önlemlerle onların istihdam edilmelerini teşvik etmeyi;
Bazı durumlarda bu önlemler uzmanlaşmış yerleştirme ve destekleme hizmetlerine başvurmayı gerekli kılabilir.
3- Özellikle, teknik yardımları da içermek üzere, iletişim ve hareket engellerinin üstesinden gelmeyi ve ulaşım, barınma, kültürel etkinlikler ve boş zaman kullanımını sağlamayı hedefleyen önlemler yoluyla özürlülerin toplumla tam olarak bütünleşmelerini ve toplum yaşamına katılmalarını teşvik etmeyi;
taahhüt ederler.
Madde 16
Ailenin sosyal, yasal ve ekonomik korunma hakkı
Akit Taraflar, toplumun temel birimi olan ailenin tam gelişmesi için gerekli koşulları sağlamak amacıyla; sosyal yardımlar ve aile yardımları, mali düzenlemeler, konut sağlama, yeni evlilere yardım ve diğer uygun araçlarla aile yaşamının ekonomik, yasal ve sosyal bakımdan korunmasını teşvik etmeyi
taahhüt ederler.
Madde 17
Çocukların ve gençlerin sosyal, yasal ve ekonomik korunma hakkı
Akit Taraflar, çocukların ve gençlerin kişilikleri ile fiziksel ve zihinsel yeteneklerinin tam gelişimini sağlayacak bir çevrede yetişme haklarını etkili bir biçimde kullanmalarını sağlamak amacıyla, doğrudan ya da kamusal ve özel örgütlerle işbirliği yaparak, aşağıdaki hususlara yönelik tüm uygun önlemleri almayı taahhüt ederler:
1-a- çocukların ve gençlerin, ebeveynlerinin hak ve ödevleri göz önünde tutularak, gereksinim duydukları bakım, yardım, öğretim ve eğitim olanaklarına sahip olmalarını özellikle bu amaç için uygun ve yeterli kurum ile hizmetlerin kurulması ve sürdürülmesini sağlamak,
b- çocukları ve gençleri ihmal, şiddet ve sömürüye karşı korumak,
c- ailelerinin desteğinden geçici ya da mutlak olarak yoksun kalan çocukların ve gençlerin korunmasını ve bunların devletten özel yardım almasını sağlamak,
2- Çocukların ve gençlerin okula devamlarının özendirilmesinin yanı sıra parasız ilk ve orta öğrenim sağlamak.
Madde 18
Diğer âkit tarafların ülkelerinde gelir getirici bir iş edinme hakkı
Akit Taraflar, diğer kit Taraflardan herhangi birinin ülkesinde gelir getirici bir iş edinme hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
1- Varolan yönetmelikleri demokratik bir anlayışla uygulamayı;
2- Yürürlükteki formaliteleri basitleştirmeyi ve çalışan yabancılar ya da onları çalıştıranlar tarafından ödenen resim ve diğer harçları azaltmayı ya da kaldırmayı;
3- Çalışan yabancıların istihdamını düzenleyen mevzuata, tek tek ya da topluca, esneklik getirmeyi taahhüt ederler ve
4- Kendi vatandaşlarının diğer kit Tarafların ülkelerinde gelir getirici bir iş edinmek üzere ülkeden çıkış hakkını tanırlar.
Madde 19
Çalışan göçmenlerin ve ailelerinin korunma ve yardım hakkı
Akit Taraflar, çalışan göçmenlerin ve ailelerinin bir başka Taraf ülkesindeki korunma ve yardım hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
1- Bu tür çalışanlara, özellikle doğru bilgilendirme hususunda yardımcı olacak yeterli ve ücretsiz hizmetleri sağlamayı veya bu hizmetleri sürdürmeyi ve ulusal yasaların ve yönetmeliklerin imkan verdiği ölçüde ülkeden bir başka ülkeye göçe ilişkin yanıltıcı propagandaya karşı tüm uygun önlemleri almayı;
2- Kendi yetki alanları içinde bu çalışanlar ile ailelerinin ülkeden çıkışlarını, yolculuklarını ve karşılanmalarını kolaylaştıracak uygun önlemler almayı ve yine kendi yetki alanları içinde bunlara yolculukları sırasında uygun hizmetleri ve sağlık ve tıbbi bakım ile yeterli hijyen koşulları sağlamayı;
3- Uygun olduğu ölçüde, göçmen gönderen ve göçmen alan ülkelerdeki özel ya da kamusal sosyal servisler arasındaki işbirliğini teşvik etmeyi;
4- Kendi ülkesinde yasal olarak bulunan bu tür çalışanlara, yasalar ya da yönetmeliklerle düzenlenmek ya da idari makamların denetimine bağlı olmak üzere;
a- ücret, diğer istihdam ve iş koşulları,
b- sendika üyeliği ve toplu pazarlığın sağladığı olanaklardan yararlanma,
c- barınma konularında kendi vatandaşlarına olduğundan daha az lehte davranılmamasını sağlamayı;
5- Kendi ülkelerinde yasal olarak bulunan bu tür çalışanların, çalıştırılan kişiler için ödenmesi gereken istihdam vergileri, harç ve primler bakımından kendi vatandaşlarından daha az lehte bir muameleye tabi olmamalarını sağlamayı;
6- Ülkede, yerleşmesine izin verilmiş bir yabancı çalışanın ailesinin yeniden birleşmesini, olabildiğince kolaylaştırmayı;
7- Kendi ülkelerinde yasal olarak bulunan bu tür çalışanların bu maddede belirtilen konulara ilişkin yargısal işlemler bakımından kendi vatandaşlarından daha az lehte bir muameleye tabi olmamalarını sağlamayı;
8- Kendi ülkelerinde yasal olarak ikamet eden bu tür çalışanların, ulusal güvenliği tehlikeye sokmadıkça, kamu yararı ya da genel ahlaka aykırı bir eylemde bulunmadıkça sınır dışı edilmemesini sağlamayı;
9- Bu tür çalışanların kazanç ve tasarruflarının diledikleri kadarını transfer etmelerine yasal sınırlar içinde izin vermeyi;
10- Bu madde ile sağlanan koruma ve yardımların kapsamına, bunların uygulanabilirliği ölçüsünde, bağımsız çalışan göçmenleri de dahil etmeyi;
11- Göçmen olarak çalışanlara ve ailelerine, onları kabul eden devletin ulusal dilinin veya birden fazla ulusal dil olması halinde bunlardan birinin öğretilmesini teşvik etmeyi ve bunu kolaylaştırmayı;
12- Göçmen olarak çalışan kişinin çocuklarına, elverişli olduğu ölçüde, göçmen olarak çalışan kişinin ana dilinin öğretilmesini teşvik etmeyi ve bunu kolaylaştırmayı;
taahhüt ederler.
Madde 20
İstihdam ve meslek konularında cinsiyete dayalı ayrım yapılmaksızın fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkı
Akit Taraflar, istihdam ve meslek konularında cinsiyete dayalı ayrım yapılmaksızın fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkının etkili bir biçimde kullanımını sağlamak amacıyla, bu hakkı tanımayı ve bunun aşağıdaki alanlarda uygulanmasını sağlamak ve teşvik etmek için uygun önlemler almayı taahhüt ederler;
a- İşe giriş, işten çıkarılmaya karşı korunma ve yeniden işe yerleştirilme;
b- Mesleki yönlendirme, eğitim, yeniden eğitim ve rehabilitasyon;
c -İstihdam koşulları ve ücreti de kapsayan çalışma koşulları;
d- Yükselmeyi de kapsayan meslekte ilerleme.
Madde 21
Bilgilendirilme ve danışılma hakkı
Akit Taraflar, çalışanların işletmede bilgilendirilme ve danışılma hakkının etkili bir biçimde kullanımını sağlamak amacıyla, ulusal mevzuat ve uygulama çerçevesinde çalışanların ya da temsilcilerinin;
a- işletmeye zarar verebilecek bazı bilgilerin açıklanmasının reddedilebilmesi ya da gizliliğe tabi olabileceği koşuluyla, kendilerini çalıştıran işletmenin ekonomik ve mali durumu hakkında düzenli olarak ya da uygun zamanlarda ve anlaşılabilir bir biçimde bilgilendirilmelerine; ve
b- esas itibarıyla çalışanların çıkarlarını etkileyebilecek, özellikle de işletmenin istihdam durumunda önemli bir etkiye sahip olacak nitelikteki, alınması düşünülen kararlar hakkında bunlara zamanında danışılmasına olanak veren önlemleri almayı ya da bunu özendirmeyi
taahhüt ederler.
Madde 22
Çalışma koşullarının ve çalışma ortamının düzenlenmesine ve iyileştirilmesine katılma hakkı
Akit Taraflar, çalışanların işletmede çalışma koşullarının ve çalışma ortamının düzenlenmesine ve iyileştirilmesine katılma haklarını etkili bir biçimde kullanmalarını sağlamak amacıyla, ulusal mevzuat ve uygulama uyarınca çalışanların ya da temsilcilerinin;
a- çalışma koşullarının, işin örgütlenmesinin ve çalışma ortamının düzenlenmesi ve iyileştirilmesine;
b- işletmede sağlığın ve güvenliğin korunmasına;
c- işletmede sosyal ve sosyo-kültürel hizmetlerin ve olanakların örgütlenmesine;
d- bu konulardaki düzenlemelere ilişkin uyumun denetimine katılma olanağı veren önlemler almayı ya da bunları özendirmeyi;
taahhüt ederler.
Madde 23
Yaşlıların sosyal korunma hakkı
Akit Taraflar, yaşlıların sosyal korunma hakkını etkili bir biçimde kullanmalarını sağlamak amacıyla, doğrudan ya da kamusal veya özel örgütlerle işbirliği yaparak, özellikle:
– Yaşlılara,
a- iyi bir yaşam sürmeleri ve kamusal, sosyal ve kültürel yaşama etkin olarak katılmalarına olanak sağlayan yeterli kaynakları;
b- yaşlılar için varolan hizmetler ve kolaylıklar ve onların bunlardan yararlanma olanakları konusunda bilgi sağlamak yoluyla, yaşlıların olabildiğince uzun bir süre toplumun bütün haklara sahip üyesi olarak kalabilmelerine olanak sağlamayı;
– Yaşlılara
a- gereksinimlerine ve sağlık durumlarına uygun konutlar ya da konutlarının buna uygun hale getirilmesi için yeterli destek sağlamayı;
b- durumlarının gerektirdiği sağlık bakım ve hizmetleri yoluyla yaşlıların kendi yaşam biçimlerini özgürce seçmelerine ve alıştıkları çevrede yaşamlarını istedikleri ve yapabildikleri sürece bağımsız olarak sürdürmeye olanak vermeyi;
– Kurumlarda yaşayan yaşlılara, özel yaşamlarına saygı içinde, uygun yardım ve bunların kurumdaki yaşam koşullarına ilişkin kararlara katılımlarını sağlamayı amaçlayan önlemler almayı ya da bunları özendirmeyi;
taahhüt ederler.
Madde 24
İş akdinin sona erdiği durumlarda korunma hakkı
Akit Taraflar, çalışanların iş akdinin sona erdiği durumlarda korunma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
a- tüm çalışanların, yetenekleri ya da davranışlarıyla bağlantılı olarak ya da işletmenin, kuruluşun ya da hizmetin işleyişinin gereklerine dayanarak, iş akitlerinin geçerli nedenler olmadan sona erdirilmemesi hakkını;
b- iş akitleri geçerli bir neden olmaksızın sona erdirilen çalışanların yeterli tazminat ya da diğer uygun yardımlar alma hakkını tanımayı;
taahhüt ederler.
Bu amaçla Akit Taraflar, iş akdinin geçerli bir neden olmaksızın sona erdirildiğini düşünen çalışanın bağımsız bir organa başvurma hakkını güvence altına almayı;
taahhüt ederler.
Madde 25
İşverenlerinin iflası halinde çalışanların haklarının korunması hakkı
Akit Taraflar çalışanların, işverenlerinin iflas haline düşmesi durumunda alacak taleplerinin korunması hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla, çalışanların istihdam sözleşmesinden ya da istihdam ilişkilerinden kaynaklanan alacak taleplerinin, bir garantör kurum ya da diğer bir etkili koruma biçimiyle güvence altına alınmasını sağlamayı,
taahhüt ederler.
Madde 26
Onurlu çalışma hakkı
Akit Taraflar, tüm çalışanların onurlu çalışma haklarının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danışarak,
1- Çalışanların işyerinde ya da işle bağlantılı cinsel taciz konusunda bilinçlenmesi, bilgilenmesi ve bunun engellenmesini desteklemeyi ve çalışanları bu tür davranışlardan korumaya yönelik tüm uygun önlemleri almayı;
2- Çalışanların birey olarak işyerinde ya da işle bağlantılı olarak maruz kaldıkları kınanılacak ya da açıkça olumsuz ya da suç oluşturan, yinelenen eylemler konusunda bilinçlenmesi, bilgilenmesi ve bunların engellenmesini desteklemeyi ve çalışanları bu tür davranışlardan korumaya yönelik tüm uygun önlemleri almayı
taahhüt ederler.
Madde 27
Ailevi sorumlulukları olan çalışanların fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkı
Akit Taraflar, ailevi sorumlulukları olan kadın ve erkek çalışanlar ve bunlarla diğer çalışanlar arasında fırsat eşitliği ve eşit muamele görme hakkının etkili bir biçimde kullanılabilmesini sağlamak amacıyla;
1- Aşağıdaki konularda uygun önlemleri almayı taahhüt ederler:
a- Mesleki yönlendirme ve eğitim konularında alınacak önlemler de dahil olmak üzere, ailevi sorumlulukları olan çalışanların istihdam edilmesi ve istihdam edilmeye devam edilmesinin yanı sıra, bu sorumluluklar nedeniyle işten ayrılanların yeniden istihdam edilmesi.
b- Çalışma koşulları ve sosyal güvenliğe ilişkin gereksinimlerinin dikkate alınması.
c- Özellikle kreş hizmetleri ve diğer çocuk bakımı ile ilgili düzenlemeler olmak üzere, kamusal ya da özel hizmetleri geliştirmek ya da teşvik etmek.
2- Her bir ebeveyne, süresi ve koşulları ulusal mevzuat, toplu sözleşmeler ya da uygulama tarafından belirlenecek, doğum izni sonrasındaki bir dönemde, çocuğa bakmak için aile izni verilmesi olanağını sağlamak;
3- Bu tür ailevi sorumlulukların, geçerli bir işe son verme nedeni oluşturmamasını sağlamak.
Madde 28
Çalışanların temsilcilerinin işletmede korunma ve kolaylıklardan yararlanma hakkı
Akit Taraflar, çalışanların temsilcilerinin görevlerini yerine getirme haklarını etkili bir biçimde kullanmalarını sağlamak amacıyla işletmede;
a- işletmedeki çalışanların temsilcisi olarak etkinlikleri ya da statüleri nedeniyle kovulmalarını da içermek üzere kendilerine yönelik zarar verici eylemlere karşı etkili bir korumadan yararlanmalarını,
b- ilgili işletmenin gereksinimleri, büyüklüğü ve kapasitesi ve ülkenin endüstriyel ilişkiler sistemi göz önünde tutularak, görevlerini derhal ve etkili bir biçimde yerine getirmelerini mümkün kılmak için uygun olabilecek olanaklar tanınmasını;
taahhüt ederler.
Madde 29
Çalışanların toplu işten çıkarma sürecinde bilgilendirilme ve danışılma hakkı
Akit Taraflar, çalışanların toplu işten çıkarma sürecinde bilgilendirilme ve danışılma hakkını etkili bir biçimde kullanabilmelerini sağlamak amacıyla, toplu işten çıkarmaları önlemenin ya da bunların ortaya çıkışını sınırlamanın ve örneğin özellikle ilgili çalışanların yeniden eğitimine ya da yeniden yerleştirilmesine yardım amaçlı sosyal önlemlere katılmak yoluyla sonuçlarını azaltmanın araç ve yolları hakkında bu tür toplu işten çıkarmalardan belli bir süre önce işverenlerin, çalışanların temsilcilerine zamanında danışmasını ve bilgi vermesini sağlamayı;
taahhüt ederler.
Madde 30
Toplumsal dışlanma ve yoksulluğa karşı korunma hakkı
Akit Taraflar, toplumsal dışlanma ve yoksulluğa karşı korunma hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
a- toplumsal dışlanma ve yoksulluk durumunda yaşayan ya da bu duruma düşme tehlikesinde olan kişilerin ve ailelerinin, özellikle istihdam, konut, eğitim, öğrenim, kültür ile sosyal ve tıbbi yardım olanaklarına fiilen ulaşmalarını teşvik edecek genel ve eşgüdümlü bir yaklaşım çerçevesinde önlemler almayı;
b- bu önlemleri, uyarlanmasını sağlamak amacıyla gerektiğinde gözden geçirmeyi;
taahhüt ederler.
Madde 31
Konut hakkı
Akit Taraflar, konut hakkının etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak amacıyla;
1- yeterli standartlara sahip bir konut edinilmesini teşvik etmeye;
2- evsizliği, zamanla ortadan kaldırma amacıyla, önlemeye ve azaltmaya;
3- ev fiyatlarını, yeterli kaynaklara sahip olmayanlar için uygun hale getirmeye yönelik önlemler almayı;
taahhüt ederler.
BÖLÜM III
Madde A
Yükümlülükler
1-Aşağıdaki B maddesinin hükümleri uyarınca, her Taraf;
a- bu Şartın I. Bölümünü, bu bölümün giriş fıkrasında da belirtilmiş olduğu gibi, uygun araçlarla izleyeceği hedeflerin bir bildirimi saymayı;
b- bu Şartın II. Bölümünde yer alan ve aşağıda sayılan dokuz maddenin (1., 5., 6., 7., 12., 13., 16., 19. ve 20 nci maddeler) en az altısı ile kendisini bağlı saymayı;
c- Şartın II. Bölümünden, bağlı olduğu maddelerin ve numaralandırılmış fıkraların toplam sayısı on altı madde ve altmış üç fıkradan az olmamak kaydıyla, ek olarak seçebileceği maddeler ve numaralandırılmış fıkralarla kendisini bağlı saymayı taahhüt eder.
2- Bu maddenin 1 inci fıkrasının b ve c bentleri uyarınca seçilen madde ve fıkralar; onay, kabul ya da uygun bulma belgelerinin verildiği esnada Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirilecektir.
3- Herhangi bir taraf, daha sonraki bir tarihte, Genel Sekretere yapacağı bir bildirimle, henüz bu maddenin 1 inci fıkrasına uygun olarak kabul etmemiş olduğu, Şartın II. Bölümünde yer alan madde ve numaralanmış fıkralarla kendini bağlı saydığını açıklayabilir. Daha sonra kabul edilmiş olan bu yükümlülükler onay, kabul ya da uygun bulma işlemlerinin ayrılmaz bir parçası sayılacak ve bildirimin verilmesinden sonra bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününden itibaren aynı etkiye sahip olacaktır.
4- Her Taraf, çalışmayı denetleyecek ulusal koşullara uygun bir sistem kuracaktır.
Madde B
Avrupa Sosyal Şartı ve 1988 Tarihli Ek Protokolle Bağlantılar
1- Avrupa Sosyal Şartı’nın ya da 5 Mayıs 1988 tarihli Ek Protokolün tarafı olan hiçbir Akit Taraf, bu Şartı, bağlı olduğu Avrupa Sosyal Şartı’nın ve uygun olan yerlerde Ek Protokolün, en azından bu Şartın hükümlerine karşılık gelen hükümleri ile kendisini bağlı saymaksızın onaylayamaz, kabul edemez ya da uygun bulamaz.
2- Bu Şart hükümlerinden herhangi birinin getirdiği yükümlülüklerin kabul edilmesi, bu yükümlülüklerin ilgili Taraf açısından yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, Avrupa Sosyal Şartı’nın ve uygun olan yerlerde 1988 tarihli Ek Protokolün bunlara karşılık gelen hükümlerinin, bu belgelerin birincisiyle ya da her ikisiyle bağlı olması durumunda ilgili tarafa uygulanmasını sona erdirir.
BÖLÜM IV
Madde C
Şartta yer alan yükümlülüklerin uygulanmasına ilişkin denetim
Bu Şartta yer alan hukuksal yükümlülüklere uygunluk, Avrupa Sosyal Şartı’ndaki ile aynı denetime tabi olacaktır.
Madde D
Kolektif şikayet
1- Avrupa Sosyal Şartı’na Ek Protokolün kolektif şikayet sistemi getiren hükümleri, bu Protokolü onaylamış olan Devletler bakımından, bu Şarttan kaynaklanan yükümlülüklere de uygulanacaktır.
2- Avrupa Sosyal Şartı’na kolektif şikayet sistemi getiren Ek Protokol ile bağlı olmayan herhangi bir Devlet, bu Şartın onay, kabul ya da uygun bulma belgesini verirken ya da daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bu Şarttan kaynaklanan yükümlülüklerinin denetlenmesinde, anılan Protokolde öngörülen usullerin kullanılmasını kabul ettiğini bir bildirimle açıklayabilir.
BÖLÜM V
Madde E
Ayrımcılık yasağı
Bu Şartla yer alan haklardan yararlanma ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ya da başka görüşler, ulusal ya da sosyal köken, sağlık, ulusal bir azınlığa mensubiyet, doğum ya da başka statüler gibi nedenlere dayanan hiç bir ayrımcılığa tâbi olmaksızın sağlanacaktır.
Madde F
Savaş ya da olağanüstü halde yükümlülüklere aykırı önlemlerin alınması
1- Bir savaş durumunda ya da ulusun varlığını tehdit eden olağanüstü hallerde herhangi bir Akit Taraf ancak, uluslararası hukuktan kaynaklanan diğer yükümlülüklere aykırılık oluşturmamak koşuluyla durumun gerektirdiği ölçüde bu Şartta öngörülen yükümlülüklerine aykırı önlemler alabilir.
2- Yükümlülüklerine aykırı önlemler alma hakkını kullanan herhangi bir Akit Taraf, makul bir süre içinde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne alınan önlemler ve bunları gerektiren nedenler ile ilgili olarak tam bilgi verir. Yine aynı biçimde, söz konusu Taraf anılan önlemlerin sona erdiği ve Şart hükümlerinin tamamıyla uygulanmasına yeniden başlandığı tarihten de Genel Sekreteri haberdar eder.
Madde G
Sınırlamalar
1- I. Bölümde anılan hak ve ilkelerin etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi ve II. Bölümde öngörüldüğü gibi bunların etkili bir biçimde uygulanmasının sağlanması, bu bölümlerde öngörülenler dışında, sadece demokratik bir toplumda başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması ya da kamu yararının, ulusal güvenliğin, halkın sağlığının yada ahlakın korunması için ve ancak yasayla sınırlamaya ve kısıtlamaya tabi tutulabilir.
2- Bu Şartın hükümleri çerçevesinde, anılan hak ve yükümlüklere yapılan sınırlamalar öngörüldüklerinden başka bir amaç için kullanılamazlar.
Madde H
Şart ile iç hukuk ya da uluslararası anlaşmalar arasındaki bağlantı
Bu Şartın hükümleri, ilgili kişilerin daha lehte bir muameleye tâbi olmalarını sağlayacak; yürürlüğe girmiş ya da girecek olan tek ya da ikili ya da çok taraflı sözleşme, antlaşma ya da anlaşma veya ulusal hukuk hükümlerinin uygulanmasını engellemez.
Madde I
Kabul edilen yükümlülüklerin yerine getirilmesi
1- Bu Protokolün II. Bölümünün 1 ilâ 31 inci maddelerinin hükümleri, bu maddelerde öngörülen uygulama yöntemlerine etki etmeksizin,
a- yasalar ya da yönetmeliklerle;
b- işverenler ya da işveren örgütleri ile çalışanların örgütleri arasında akdedilmiş toplu sözleşmelerle;
c- bu iki yöntemden elde edilen karma bir yöntemle; ya da
d- diğer uygun araçlarla yerine getirilebilir.
2- Bu Protokolün II. Bölümünün 2 nci maddesinin 1, 2, 3, 4, 5. ve 7 nci fıkraları, 7 nci maddesinin 4, 6. ve 7 nci fıkraları, 10 uncu maddesinin 1, 2, 3. ve 5 inci fıkraları ve 21 inci ile 22 nci maddelerinden doğan yükümlülükler, hükümler bu maddenin 1 inci fıkrasına uygun olarak ilgili çalışanların büyük çoğunluğuna uygulanmışsa yerine getirilmiş kabul edilecektir.
Madde J
Değişiklikler
1- Herhangi bir Taraf ya da Hükümetler Komitesi tarafından önerilen, bu Şartın III. ve IV. Bölümlerine ilişkin herhangi bir değişiklikte olduğu gibi, I. ve II. Bölümlerinde bu Şartta güvence altına alınan hakların kapsamını genişletmek için yapılacak herhangi bir değişiklikte de, bu değişiklik önerisi Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne iletilecek ve Genel Sekreter de bunu Şartın Taraflarına aktaracaktır.
2- Yukarıdaki fıkranın hükümlerine göre yapılan herhangi bir değişiklik önerisi, Parlamenterler Meclisi’ne danıştıktan sonra kabul ettiği metni onaylaması için Bakanlar Komitesi’ne sunacak olan Hükümet Komitesi tarafından incelenir. Bakanlar Komitesi’nin onaylamasından sonra, bu metin Tarafların kabulüne sunulur.
3- Bu Şartın I. Bölümü ve II. Bölümüne ilişkin herhangi bir değişiklik, bunu kabul eden Taraflar bakımından, üç Tarafın Genel Sekretere bu değişikliği kabul ettiklerini bildirdikleri tarihten sonra bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.
Değişiklik, onu daha sonra onaylayacak her Taraf için, Tarafın Genel Sekretere bu değişikliği kabul ettiğini bildirdiği tarihten sonra bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.
4- Bu Şartın III. Bölümü ve IV. Bölümüne ilişkin herhangi bir değişiklik, bütün Tarafların Genel Sekretere bu değişikliği kabul ettiklerini bildirdikleri tarihten sonra bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.
BÖLÜM VI
Madde K
İmza, onay ve yürürlüğe girme
1- Bu Şart Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin imzasına açıktır. Bu Şart onay, kabul ya da uygun bulma şartlarına tâbidir. Onay, kabul ya da uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine verilecektir.
2- Bu Şart, Avrupa Konseyi Üyesi üç Devletin bu Şartla bağlı olma iradesini bir önceki fıkraya göre açıkladıkları tarihten sonra, bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.
3- Bu Şart, onu daha sonra onaylayacak her imzacı Devlet için onay, kabul ya da uygun bulma belgesinin verildiği tarihten sonraki bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.
Madde L
Ülkesel uygulama
1- Bu Şart her Tarafın ana ülkesinde uygulanır. Her imzacı Devlet, imza sırasında ya da onay, kabul ya da uygun bulma belgesini verirken, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle, bu amaca yönelik olarak ana ülkesi sayılacak olan toprakları belirtir.
2- Herhangi bir imzacı Taraf, bu Şartı imzalaması sırasında veya onay, kabul ya da katılma belgesini verirken ya da daha sonra herhangi bir zamanda Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ya da uluslararası sorumluluğunu üstlendiği ve adı geçen bildirimde belirtilen ana ülkesi dışındaki ülke ya da ülkelere bu Şartın tümüyle ya da bir bölümüyle uygulanacağını bildirebilir. Bu bildirimde, bu Şartın II. Bölümünün madde ya da maddelerinden bildirimde belirtilen ülkeler bakımından bağlayıcı saydıklarını belirtir.
3- Şart, yukarıda belirtilen bildirimde yer alan toprak ya da topraklarda Genel Sekreterin bu bildirimi alacağı tarihten sonraki bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girecektir.
4- Taraflardan herhangi biri, daha sonraki bir tarihte, bu Maddenin 2. fıkrası kurallarına uygun olarak bu Şartın uygulanma alanına alınan ülke ya da ülkelerde, bu ülke ya da ülkeler yönünden henüz kabul etmemiş olduğu herhangi bir maddeyle ya da numara verilmiş fıkralarla kendisini bağlı saydığını Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirimle açıklayabilir. Daha sonra kabul edilmiş olan bu yükümlülükler ilgili toprak yönünden ilk bildirimin ayrılmaz bir parçası sayılacak ve Genel Sekreterin bu bildirimi alacağı tarihten sonraki bir aylık dönemin sona ermesini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir.
Madde M
Fesih
1- Herhangi bir Taraf bu Şartı, ancak, Şartın kendisi açısından yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıllık bir dönemin sonunda ya da sonraki her iki yıllık dönemin sonunda ve, her iki durumda da, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine altı ay önceden bildirimde bulunarak feshedebilir.
2- Herhangi bir Taraf, önceki fıkrada yer alan hükümlere uygun olarak, bu Şartın II. Bölümünün kabul etmiş olduğu her hangi bir madde veya fıkrasını, bağlı olacağı madde ve fıkra sayısı, maddeler bakımından on altı ve fıkralar bakımından altmış üçün altına düşmemesi ve bu Taraf tarafından seçilen aynı sayıdaki madde ve fıkraların Madde A’nın 1 maddesinin b bendinde özel olarak atıf yapılan maddeleri içermesi koşuluyla feshedebilir.
3- Herhangi bir Taraf, madde L’nin 2 nci fıkrası uyarınca yapılan bildirim gereği Şartın uygulandığı her hangi bir toprak yönünden, bu maddenin 1 inci fıkrasında belirtilen koşullar uyarınca bu Şartı ya da Şartın II. Bölümünün her hangi bir maddesini feshedebilir.
Madde N
Ek
Bu Şartın Eki onun ayrılmaz bir parçasıdır.
Madde O
Bildirimler
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri
a- her imzayı;
b- onay, kabul ya da uygun bulma belgesinin verilmesini;
c- Madde K uyarınca bu Şartın yürürlüğe giriş tarihini;
d- Madde A’nın 2. ve 3 üncü fıkraları, madde D’nin 1. ve 2 nci fıkraları, madde F’nin 2 nci fıkrası ile madde L’nin 1., 2., 3. ve 4 üncü fıkralarının uygulanmasında yapılan bildirimleri;
e- Madde J uyarınca yapılan herhangi bir değişikliği;
f- Madde M uyarınca yapılan herhangi bir feshi;
g- bu Şart ile ilgili diğer her işlemi, bildirimi ya da iletiyi
Konsey üyesi Devletlere ve Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne bildirecektir.
Usulüne göre yetkili kılınmış olan aşağıda imzası bulunan temsilciler bu değiştirilmiş Şartı imzalamıştır.
Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacak her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce dillerinde 3 Mayıs 1996’da Strasbourg’ta imzalanmış olup onaylanmış kopyalar Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından her bir üye devlete, bu Şartın hazırlanmasına iştirak eden üye olmayan devletlere ve bu Şartı onaylamak üzere davet edilmiş olan herhangi bir devlete gönderilecektir.
Değiştirilmiş Avrupa Sosyal Sartı’nın Eki
Değiştirilmiş Avrupa Sosyal Sartı’nın ilgili kişiler yönünden kapsamı
1- 12 nci maddenin 4 üncü fıkrası ve 13 üncü maddenin 4 üncü fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere 1 ilâ 17 nci maddeler ve 20. ilâ 31 inci maddelerde belirtilen kişiler, bu maddeler 18. ve 19 uncu madde hükümleri ışığında yorumlanmak koşuluyla, yabancılardan yalnızca ilgili Taraf ülkesinde yasal olarak oturan ya da düzenli olarak çalışan diğer Tarafların vatandaşlarını kapsar.
Bu yorum, Taraflardan herhangi biri tarafından benzer kolaylıkların başka kişilere yaygınlaştırılmasını engellemez.
2- Her Taraf, 28 Temmuz 1951’de Cenevre’de imzalanan Mültecilerin Statüsüne ilişkin Sözleşmede ve 31 Ocak 1967 tarihli Protokolde tanımlanan ve ülkesinde yasal olarak bulunan mültecilere, olabildiğince lehte ve her halde Tarafın yukarıda belirtilen sözleşme ve bu mültecilere uygulanabilecek olan diğer uluslararası belgelerle üstlenmiş olduğu yükümlülüklerden daha az olmamak üzere lehte muamelede bulunacaktır.
3- Her Taraf, 28 Eylül 1954’te New York’ta yapılan Vatansızların Statüsüne ilişkin Sözleşmede tanımlanan ve ülkesinde yasal olarak bulunan vatansızlara, olabildiğince lehte ve her halde Tarafın yukarıda belirtilen belgeyle ve bu vatansızlara uygulanabilecek olan diğer uluslararası belgelerle üstlenmiş olduğu yükümlülüklerden daha az olmamak üzere lehte muamelede bulunacaktır.
BÖLÜM I, Fıkra 18 ve
BÖLÜM II, Madde 18, Fıkra 1
Bu hükümler, Tarafların ülkelerine giriş sorunuyla ilgili olmadığı ve 13 Aralık 1955’te Paris’te imzalanan Avrupa İskân Sözleşmesi hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmediği şeklinde anlaşılır.
BÖLÜM II
Madde 1, Fıkra 2
Bu hüküm, istihdam için sendika üyeliği koşulunu ya da uygulamasını yasakladığı ya da buna izin verdiği biçiminde yorumlanamaz.
Madde 2, Fıkra 6
Taraflar, bu hükmün;
a- toplam süresi bir ayı geçmeyen ve ya da haftalık çalışma süresi sekiz saati geçmeyen bir sözleşme ya da istihdam ilişkisi ile çalışanlara;
b- nesnel değerlendirmelerle bunun haklılaştırılması koşuluyla, geçici ve ya da özel nitelikli sözleşme ya da istihdam ilişkisinin olduğu durumlarda uygulanmayacağını öngörebilirler.
Madde 3, Fıkra 4
Bu hüküm, bu hükmün amaçları açısından bu hizmetlerin işlevleri, örgütlenmesi ve işleyiş koşullarının ulusal yasalar ya da yönetmelikler, toplu sözleşmeler ya da ulusal koşullara uygun diğer araçlarla belirleneceği biçiminde anlaşılır.
Madde 4, Fıkra 4
Bu hüküm, ağır bir suç işleme durumunda derhal işten çıkarmayı yasakladığı biçiminde anlaşılamaz.
Madde 4, Fıkra 5
Bir Tarafın bu fıkrada öngörülen yükümlülüğü, kapsam dışı kalan kimseler hariç olmak üzere, yasayla ya da toplu sözleşme ya da hakem kararı yoluyla çalışanların büyük çoğunluğunun ücretlerinden kesinti yapılarak mağdur edilmelerine izin verilmemişse yerine getirmiş sayılacağı şeklinde anlaşılır.
Madde 6. Fıkra 4
Bu hakka getirilebilecek bunun ötesindeki sınırlamaların G Maddesi uyarınca haklı çıkarılması koşuluyla, Taraflardan her biri, kendisine göre, yasa yoluyla grev hakkının kullanımını düzenleyebilir.
Madde 7. Fıkra 2
Bu hüküm, Tarafların mevzuatlarında, belirlenen yaş sınırına ulaşmamış genç insanların, bu çalışmanın yetkili makamların öngörmüş olduğu koşullara uygun olarak yapıldığı ve bu genç insanların sağlık ve güvenliklerini korumak için önlemlerin alındığı yerlerde, mesleki eğitimleri için kesinlikle gerekli olduğu ölçüde çalışmalarını öngörmelerini engellemez.
Madde 7. Fıkra 8
Bir Tarafın bu fıkrada öngörülen yükümlülüğü, on sekiz yaşından küçüklerin büyük çoğunluğunun gece işinde çalıştırılamayacağını yasayla öngörerek bu yükümlülüğün anlamına uygun davranılmış ise yerine getirmiş sayılacağı şeklinde anlaşılır.
Madde 8. Fıkra 2
Bu hüküm, mutlak bir yasak koyduğu biçiminde yorumlanamaz. Aşağıdaki durumlarda olduğu gibi, istisnalar getirilebilir:
a- bir kadın çalışanın, istihdam ilişkisinin sona erdirilmesini haklı kılan görevini kötüye kullanmadan suçlu olması,
b- ilgili işletmenin çalışmayı durdurması,
c- iş akdinde öngörülmüş bulunan sürenin dolması.
Madde 12. Fıkra 4
Bu fıkranın girişindeki “bu sözleşmelerde yer alan koşullara bağlı olarak” ibaresi, diğerlerinin yanı sıra, bir Tarafın diğer Tarafların vatandaşlarına herhangi bir sigorta katkısından bağımsız olarak yapılan yardımlara ilişkin, belli bir ikamet süresinin tamamlanmasını isteyebileceği anlamına gelir.
Madde 13. Fıkra 4
Avrupa Sosyal ve Tıbbi Yardım Sözleşmesi’ne taraf olmayan Hükümetler, diğer Tarafların vatandaşlarına adı geçen Sözleşme hükümlerine uygun muamelede bulunmaları koşuluyla Şartı bu fıkra bakımından onaylayabilirler.
Madde 16
Bu hüküm, burada sağlanan korumanın tek ebeveynli aileleri kapsadığı biçiminde anlaşılır.
Madde 17
Bu hüküm, çocuğa uygulanacak hukukta ergenlik yaşı daha düşük olmadıkça, özellikle 7 Madde olmak üzere Şartın öngörmüş olduğu diğer özel hükümler saklı kalmak üzere, 18 yaşın altındaki herkesi kapsar şeklinde anlaşılır.
Bu, yukarıda belirtilen yaşa kadar zorunlu eğitim sağlama yükümlülüğü anlamına gelmez.
Madde 19. Fıkra 6
Bu hükmün uygulanmasında “bir yabancı çalışanın ailesi” teriminden, en azından çalışanın eşi ile kabul eden Devlet tarafından küçük sayıldıkları ve göçmen çalışana bağımlı oldukları sürece evlenmemiş çocukları anlaşılır.
Madde 20
1- İşsizlik yardımı, yaşlılık yardımı ve dul ve yetimlere yapılan yardımlar ile ilgili diğer hükümlerde olduğu gibi sosyal güvenliğe ilişkin konuların, bu Maddenin kapsamı dışında tutulabileceği kararlaştırılmıştır.
2- Özellikle gebelik, loğusalık ve doğum sonrası dönem ile ilgili olarak kadının korunmasına ilişkin hükümler, bu Maddede belirtildiği biçimde ayrımcılık sayılmaz.
3- Bu Madde, fiili eşitsizliklerin giderilmesini amaçlayan özel önlemlerin alınmasını engellemez.
4- Nitelikleri ya da yerine getirilme koşulları nedeniyle yalnızca belli bir cinsiyetten olan kişilere ayrılabilecek mesleki etkinlikler bu Maddenin ya da bu Maddenin bazı hükümlerinin kapsamı dışında tutulabilir. Bu hüküm Tarafların, yasalar ya da düzenleyici işlemlerle, nitelikleri ya da yerine getirilme koşulları nedeniyle belli bir cinsiyetten olanlara özgülenebilecek bir meslekler listesi oluşturmaları gerektiği biçiminde yorumlanamaz.
Madde 21 ve 22
1- Bu maddelerin uygulanmasında, “çalışanların temsilcileri” terimi, ulusal mevzuat ya da uygulama tarafından böyle nitelendirilen kişiler anlamına gelir.
2- “Ulusal mevzuat ve uygulama” terimi, duruma göre, yasaların ve yönetmeliklerin yanı sıra toplu iş sözleşmelerini, işverenler ve çalışanların temsilcileri arasındaki diğer anlaşmaları, gelenekleri ve ilgili yargı kararlarını kapsar.
3- Bu maddelerin uygulanmasında, “işletme” terimi, tüzel kişiliği olan ya da olmayan, maddi kazanç elde etmek üzere hizmet sağlamak veya mal üretmek için oluşturulmuş ve kendi pazar politikasını belirleme gücü olan maddi ve maddi olmayan bileşenler bütününü belirtir biçimde anlaşılır.
4- Dinsel toplulukların ve bunların kurumlarının, bu kurumlar 3 fıkrada belirtilen anlamda işletme olsalar bile, bu maddelerin uygulanma alanının dışında bırakılabilecekleri anlaşılır. Ulusal mevzuatın koruduğu bazı ideallerden esinlenen ya da bazı ahlaki kavramların yönlendirdiği etkinliklerde bulunan kuruluşlar, işletmenin doğrultusunun korunmasının gerektirdiği ölçüde bu maddelerin uygulama alanı dışında bırakılabilirler.
5- Bir Devlette, bu Maddelerde yer alan haklar işletmenin çeşitli kuruluşlarında kullanıldığı zaman, ilgili Tarafın bu hükümlerden doğan yükümlülükleri yerine getirmiş olduğu anlaşılır.
6- Taraflar, ulusal mevzuat ya da uygulama tarafından belirlenen, belirli bir sayıdan daha az çalışanı istihdam eden işletmeleri bu Maddelerin uygulanma alanı dışında tutabilirler.
Madde 22
1- Bu hüküm, ne Devletlerin işyerlerinde sağlık ve güvenlik ile ilgili yönetmelikler yapma yükümlülüğü ve yetkisini ne de bunların uygulanmasını izlemekle görevli organların yetki ve sorumluluklarını etkiler.
2- “Sosyal ve sosyo-kültürel hizmet ve imkanlar” terimleri, bazı işletmelerin çalışanlara sağladığı sosyal yardım, spor alanları, emzirme odaları, kütüphaneler, çocuklar için tatil kampları vb. gibi sosyal ve/veya kültürel olanakları belirtir biçimde anlaşılır.
Madde 23. Fıkra 1
Bu fıkranın uygulanmasında, “olabildiğince uzun bir süre” terimi, yaşlı kişinin fiziksel, ruhsal ve zihinsel yeteneklerine ilişkindir.
Madde 24
1- Bu madde bakımından “iş akdinin sona ermesi” ve “sona erme” terimleri, iş akdinin işverenin inisiyatifiyle sona erdirilmesi anlamına gelir.
2- Bu madde bütün çalışanları kapsar ancak bir Taraf, aşağıdaki türlerde istihdam edilen kişileri bu maddedeki güvencelerin bazısının ya da tümünün kapsamı dışında bırakabilir:
a- belirli süreli ya da belirli bir iş için yapılan istihdam sözleşmesiyle çalışanlar;
b- önceden belirlenmesi ve makul bir süresinin olması koşuluyla, staj dönemi ya da deneme döneminde olan çalışanlar;
c- geçici olarak kısa bir süre için çalışanlar.
3- Bu madde açısından, özellikle, aşağıda belirtilen hususlar iş akdinin sona erdirilmesi için geçerli bir neden oluşturmaz:
a- sendika üyeliği ya da çalışma saatleri dışında ya da işverenin izniyle çalışma saatlerinde sendika etkinliklerine katılma;
b- çalışanların temsilcisi olarak görev almayı istemek, bu sıfatı taşımak ya da taşımış olmak;
c- yasaları ya da yönetmelikleri ihlal ettiği iddiasıyla bir işveren hakkında şikayette bulunmak ya da yürütülen yargılamaya katılmak ya da yetkili idari makamlara başvurmak;
d- ırk, renk, cinsiyet, medeni hal, ailevi sorumluluk, hamilelik, din, siyasal görüş, ulusal ya da sosyal köken;
e- annelik ya da aile izni;
f- hastalık ya da yaralanma nedeniyle geçici olarak işe gelememe;
4- Geçerli bir neden olmaksızın sona erdirilen iş akitlerinden, çalışanların tazminat ya da diğer uygun yardımlar almaları, ulusal yasalar ya da yönetmelikler, toplu sözleşmeler ya da ulusal koşullara uygun diğer araçlarla tayin edileceği anlaşılır.
Madde 25
1- Yetkili ulusal makam, istisnai olarak ve işverenlerin ve çalışanların örgütlerine danıştıktan sonra, istihdam ilişkilerinin özel niteliği gereği çalışanlar gruplarından bazılarını bu hükmün sağladığı koruma dışına çıkarabileceği anlaşılır.
2- “Aciz hali” tanımının, ulusal mevzuat (hukuk) ve uygulama tarafından yapılması gerektiği anlaşılır.
3- Bu hükmün kapsamına aldığı çalışanların alacak talepleri en azından şunları içerir:
a- çalışanların aciz halinden ya da iş akdinin sona ermesinden önceki, bu dönem üç aydan az olmamak üzere imtiyazlı alacak ve sekiz haftadan az olmamak üzere garanti edilmiş alacak niteliğinde olmak üzere, öngörülen bir döneme ilişkin ücret alacakları talepleri;
b- çalışanların, aciz halinin ya da iş akdinin sona ermesinin gerçekleştiği yıl boyunca yapılan çalışmaların sonucu olarak ödenmesi gereken tatil ödemesi talepleri;
c- çalışanların aciz halinden ya da iş akdinin sona ermesinden önceki, bu dönem üç aydan az olmamak üzere imtiyazlı alacak ve sekiz haftadan az olmamak üzere garanti edilmiş alacak niteliğinde olmak üzere, belirlenen bir döneme ilişkin ödenmesi gereken diğer ücretli izinler için alacak talepleri.
4- Ulusal yasalar ya da yönetmelikler çalışanların alacak taleplerinin korunmasını, sosyal açıdan kabul edilebilecek bir düzeyde olmak koşuluyla, belirlenen bir miktarla sınırlayabilir.
Madde 26
Bu madde, Taraflarca kanun çıkartılmasını gerektirmez şeklinde anlaşılır. 2. fıkranın, cinsel tacizi kapsamadığı anlaşılır.
Madde 27
Bu maddenin, ailevi sorumlulukları olan kadın ve erkek çalışanlara, bu sorumlulukları ekonomiye ilişkin faaliyetlere hazırlanmalarını, katılmalarını veya bu faaliyetlerde ilerlemelerini engellediği durumlarda, onlara bağımlı olan çocukları ve onların bakım ve desteğine muhtaç yakın aile fertleri açısından uygulandığı anlaşılır.
“Bakmakla yükümlü oldukları çocukları” ve “onların bakımına ve desteğine muhtaç olan yakın aile fertleri” terimleri, ilgili Tarafın ulusal mevzuatının böyle tanımladığı kişiler anlamına gelir.
Madde 28 ve 29
Bu maddelerin uygulanmasında, “çalışanların temsilcileri” terimi, ulusal mevzuat ya da uygulama tarafından böyle nitelendirilen kişiler anlamına gelir.
BÖLÜM III
Şartın, uluslararası nitelikte hukuksal yükümlülükler içerdiği ve bunların uygulanmasının yalnızca IV. Bölümde belirtilen denetime bağlı olduğu anlaşılır.
Madde A, Fıkra 1
Numaralanmış fıkraların, yalnızca bir fıkradan oluşan maddeleri de kapsayabileceği anlaşılır.
Madde B, Fıkra 2
B maddesinin 2 nci fıkrası için, değiştirilmiş Şart hükümleri, aşağıdaki istisnalarla, aynı madde ya da fıkra numarasını taşıyan Şart hükümlerine karşılık gelmektedir:
a- Şartın 3 üncü maddesinin 1. ve 3 üncü fıkralarına karşılık gelen, değiştirilmiş Şartın 3 üncü maddesinin 2 nci fıkrası;
b- Şartın 3 üncü maddesinin 2. ve 3 üncü fıkralarına karşılık gelen, değiştirilmiş Şartın 3 üncü maddesinin 3 üncü fıkrası;
Öğretmenlerin Hakları ve Statüsüne ilişkin UNESCO Tavsiye kararı(Recommendation Concerning the Status of Teachers), Paris’te toplanan ve 5 Ekim 1996’da kapanan öğretmenlerin statüsü konusundaki Hükümetlerarası Özel Konferans’ında kabul edilmiştir.
Öğretmenlerin statüsü konusundaki Hükümetlerarası Özel Konferans Başkanı ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Müdürü, 5 Ekim 1966 günü Tavsiye’yi imzalamışlardır.
Dünya Öğretmenler Günü, 1994 yılında, Birleşmiş Milletlerin Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından, 5 Ekim tarihi olarak ilan edilmiştir. 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü, her yıl 100’den fazla ülkede kutlanmaktadır.
Türkiye’de ise Öğretmenler Günü, her yıl 24 Kasım’da kutlanmaktadır. 24 Kasım 1928, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Millet Mektepleri‘nin Başöğretmenliği”ni kabul ettiği gündür.
Dünya Öğretmenler Günü – Öğretmenlerin Statüsü /Recommandation concernant la condition du personnel enseignant, Recommendation Concerning the Status of Teachers
ÖĞRETMENLERİN STATÜSÜ TAVSİYESİ
(Tavsiye Metni)
ÖĞRETMENLERİN STATÜSÜ TAVSİYESİ
Öğretmenlerin statüsü konusunda Hükümetlerarası Özel Konferans,Eğitim hakkının insanın temel haklarından biri olduğunu anımsatarak;
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 26. maddesine, Çocuk Hakları Bildirgesi’nin 5, 7 ve 10. maddelerindeki ilkelere ve halklar arasında gençlerdeki barış, karşılıklı saygı ve anlayış ülkülerinin geliştirilmesine ilişkin Birleşmiş Milletler Bildirgesi ilkelerine uygun olarak, devletlere düşen herkese uygun (elverişli) bir eğitim sağlama sorumluluğunun bilinciyle;
Moral ve kültürel değerleri geliştirmenin ve sürekli bir ekonomik ve toplumsal ilerlemenin zorunlu koşulu olarak, var olan tüm zihinsel (entellektüel) yetenek ve kaynaklardan eksiksiz biçimde yararlanmak ereğiyle genel öğretim ile teknik ve mesleksel öğretimi geliştirme ve yaygınlaştırma zorunluluğunu göz önünde bulundurarak;
Öğretmenlerin eğitimin ilerlemesindeki temel rolünü ve onların insan kişiliğinin ve çağdaş toplumun gelişmesindeki katkısının önemini kabul ederek;
Öğretmenlere bu role yakışır bir statü sağlamak isteğiyle;
Çeşitli ülkelerde öğretimin yapısını ve örgütlenmesini belirleyen yasaların ve geleneklerin büyük bir çeşitlilik taşıdığını göz önünde bulundurarak;
Ayrı zamanda, çeşitli ülkelerde öğretmenlere, özellikle onların kamu hizmetlerine ilişkin kurallar bütününce yönetilip yönetilmemelerine (bu kurallara bağlı olup olmamalarına) göre uygulanan rejimlerin çeşitliliğini de göz önünde bulundurarak;
Bununla birlikte bu ayrılıklara karşın, öğretmenlerin statüsüyle ilgili olarak tüm ülkelerde ortak sorunların ortaya çıktığına ve bu sorunların, bu Tavsiye’nin açıklamayı amaçladığı bir ortak kurallar ve önlemler bütününün uygulanmasını gerektirdiği inancıyla;
Öğretmenlere uygulanabilen yürürlükteki uluslararası sözleşmelerin ve özellikle, Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı’nca kabul edilen 1948 tarihli (ve 87 sayılı) Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunması Sözleşmesi, 1949 tarihli (ve. 98 sayılı) Örgütlenme Hakkı ve Toplu Pazarlık Sözleşmesi, 1951 tarihli (ve 111 sayılı) Ayrımcılık Sözleşmesi (İstihdam ve Meslek) ile Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı’nca kabul edilen 1960 tarihli Öğretim Alanında Ayrımcılığa Karşı Savaşım Sözleşmesi kurallarını not ederek;
Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü ile Uluslararası Eğitim Bürosu’nca ortaklaşa çağrılan Halk Eğitimi Uluslararası Konferansı’nın kabul ettiği ilk ve orta öğretim öğretmenlerinin yetiştirilmesi (eğitimi) ve statüsünün çeşitli yönlerine ilişkin Tavsiyeleri ve Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü Genel Konferansı’nca 1962’de kabul edilen Teknik ve Mesleksel Öğretime İlişkin Tavsiye’yi de not ederek;
Öğretmenleri özellikle ilgilendiren sorunlara ilişkin kurallar aracılığıyla var olan normları tamamlamak ve özellikle öğretmen açığına çare bulmak dileğiyle;
Bu Tavsiyeyi kabul eder:
I. TANIMLAR
1. Bu Tavsiye’de
a) “Öğretmen” sözcüğü, okullarda öğrencilerin eğitimiyle görevli (eğitiminden sorumlu) olan tüm kişiler anlamına gelir;
b) Öğretmenlere ilişkin olarak kullanılan “statü” (durum) sözcüğü ise, hem görevlerinin önemine ve yeteneklerine verilen değer derecesine göre kendilerine toplumda tanınan konumu, hem de çalışma koşullarını, ücreti ve öteki mesleklerinkiyle karşılaştırılan, yararlandıkları maddi avantajları (yararları) içerir.
Il. UYGULAMA ALANI
2. Bu Tavsiye, orta öğretim yada daha alt düzeylerdeki özel yada kamusal kurumlarda çalışan tüm öğretmenlere uygulanır:
Genel, teknik, mesleksel yada sanatsal orta öğretim kurumları, ilköğretim kurumları, ana okulları, çocuk yuvaları.
III. TEMEL İLKELER
3. Eğitim (éducation), okulda geçen ilk günlerden başlayarak insan kişiliğinin tam gelişmesini, topluluğun (toplumun) düşünsel, moral, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan ilerlemesini ve ayrıca temel özgürlüklere ve insan haklarına derin bir saygı aşılamayı amaçlamalıdır. Bu değerler çerçevesinde, eğitimin barışa, tüm uluslar arasında ve tüm din yada ırk grupları arasında dostluğa, hoşgörüye ve karşılıklı anlayışa yapabileceği katkıya en büyük önem verilmelidir.
4. Öğretimin ilerlemesinin büyük ölçüde öğretmen kitlesinin niteliklerine ve yeteneğine, bu kitlenin üyelerinden her birinin insani, eğitsel ve mesleksel niteliklerine bağlı olduğu kabul edilmelidir.
5. Öğretmenlerin statüsü, eğitim alanında ulaşılacak amaç ve hedefler göz önüne alınarak, bu konudaki gereksinmelere yakışır (uygun) olmalıdır; bu amaç ve hedeflere ulaşılması için, öğretmenler hakça bir statüden yararlanmalı ve öğretmenlik mesleği, hak ettiği kamusal saygınlığı görmelidir.
6. Öğretim (enseignement), üyelerinin (mensuplarının) bir kamu hizmeti sağladığı (yerine getirdiği) bir meslek olarak düşünülmelidir; bu meslek öğretmenlerden yalnızca özenli ve sürekli bir öğrenim karşılığında (pahasına) kazandıkları ve sürdürdükleri eksiksiz bilgiler ve özel yetenekler değil, ama aynı zamanda yükümlü (görevli) oldukları öğrencilerin eğitimi ve esenliği için üstlendikleri kişisel ve toplulukla (toplumla) ilgili sorumluluk anlayışı da (düşüncesi de) gerektirir.
7. Öğretmenlerin yetiştirilmesi ve istihdamı, ayrımcılığın soy, renk, cinsiyet, din, siyasal görüşler, toplumsal yada ulusal köken, ekonomik durum temellerine dayalı hiçbir biçimine yol açmamalıdır.
8. Öğretmenlerin çalışma koşulları, eğitimin en yüksek derecede etkililiğini sağlayacak nitelikte olmalı ve öğretmenlere, kendilerini tümüyle mesleksel uğraşlarına adama olanağı vermelidir.
9. Öğretmen örgütlerinin eğitimin ilerlemesine büyük ölçüde katkıda bulunabileceğini ve dolayısıyla bu örgütlerin eğitim politikasının hazırlanmasına katılmaları gerektiğini kabul etmek uygun olacaktır.
IV. EĞİTİMİN AMAÇLARI VE EĞİTİM POLİTİKASI
10. Var olan tüm kaynak ve yetkililere (insani yada başka tüm kaynaklara) başvurarak, yukarıda açıklanan temel ilkelere uygun bütüncü bir eğitim politikası tanımlamak (belirlemek) için, zorunlu olduğu kadarıyla, her ülkede uygun önlemler alınmalıdır. Bu amaçla yetkili makamlar, öğretmenler için aşağıdaki ilke ve hedeflerin sonuçlarını göz önünde bulundurmalıdırlar:
a) Her çocuğun, eğitimin tüm avantajlarından yararlanma temel hakkı vardır; özel bir pedagojik davranış (bakım) gerektiren çocuklara gerekli dikkat (ilgi) gösterilmelidir;
b) Cinsiyet, soy, renk, din, siyasal görüşler, ulusal yada toplumsal köken yada ekonomik duruma dayalı hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın, herkese öğrenim hakkının kullanımı için eşit kolaylıklar sağlanmalıdır;
c) Eğitim, genel yarar için temel önemi olan bir hizmet oluşturduğundan, bu konudaki sorumluluk, yeterli sayıda okul ağı, bu okullarda parasız eğitim ve gereksinmesi olan öğrencilere maddi yardım sağlama işi (görevi) kendisine ait olan devlete düşer; bununla birlikte bu kural, anne-babalanın ve bir olasılıkla vasilerin, çocukları için devletçe kurulanlar dışında başka okullar seçme özgürlüğüne zarar verecek yada (gerçek) kişilerin ve tüzel kişilerin öğretim alanında devletin belirlediği yada onayladığı asgari kuralları karşılayan (onlara uygun olan) öğretim kurumları açma ve yönetme özgürlüğünü tehlikeye koyacak biçimde yorumlanmamalıdır;
d) Eğitim ekonomik kalkınmanın temel bir etkeni olduğundan, öğretim planlaması da yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik ekonomik ve toplumsal planlama bütününün ayrılmaz bir parçasını oluşturmalıdır;
e) Eğitim sürekli bir süreç olduğundan, değişik öğretim personeli kategorileri arasında (sağlanacak) sıkı bir eşgüdüm, hem tüm öğrenciler için eğitimin niteliğini ve hem de öğretmenlerin statüsünü iyileştirecek niteliktedir;
f) Kendi arasında birbirine uygun biçimde bağlı oldukça esnek bir okullar ağına (sistemine) özgürce girilebilmelidir, öyle ki hiçbir şey her öğrenci için herhangi bir öğretim düzeyine ve tipine ulaşma olanağını sınırlandırmamalıdır;
g) Eğitim alanında, hiçbir devlet, aynı zamanda niteliği araştırmaksızın (düzeltilmeksizin) niceliği tek hedef olarak seçmemelidir;
h) Eğitim alanında, programların planlaması ve hazırlanması kısa dönemde olabileceği gibi uzun dönemde de yapılmalıdır; günümüz öğrencilerinin toplulukla (toplumla) yararlı bir biçimde bütünleşmesi güncel gereklerden çok yarının gereksinmelerine bağlı olacaktır;
i) Her eğitim planlaması, her aşamada ve zamanında (gecikmeden), halkının yaşamını bilen ve bu halkın ana dilinde öğretim yapma yeteneği bulunan tam olarak nitelikli ve yetenekli yeterli sayıda ulusal eğitim kadrolarının mesleksel eğitimi (yetiştirilmesi) ve yetkinleştirilmesi (olgunlaştırılması) için kurallar öngörmelidir;
j) Öğretmenlerin mesleksel yetiştirilmesi ve yetkinleştirilmesi alanında, eşgüdümlü, sistematik ve sürekli bir araştırma ve eylem zorunludur; bu eylem ve araştırma, araştırmacılar arasında uluslararası planda işbirliğini ve araştırma sonuçlarının değiş tokuşunu içermelidir;
k) Eğitim politikasını ve açık hedeflerini belirlemek ereğiyle, yetkili makamlar ile öğretmen, çalışan, işveren ve veli örgütleri, kültürel örgütler ile araştırma ve bilim kuruluşları arasında sıkı bir işbirliği yapılmalıdır;
l) Eğitimin amaç ve hedeflerine ulaşma olanağı büyük ölçüde bu amaçla ayrılan mali olanaklara (araçlara) bağlı olduğundan, tüm ülkelerin ulusal bütçelerinde ulusal gelirin uygun (yeterli) bir oranının eğitim kalkınmasına öncelikle ayrılması yerinde olur.
V. ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNE HAZIRLAMA
Seçme
11. Geleceğin öğretmenlerinin yetiştirilmesine (eğitimine) girme (hazırlama) politikasını saptarken, (bu politika) gerekli moral, düşünsel ve fiziksel nitelikler taşıyan ve istenilen bilgilere ve beceriye sahip yeterli sayıda öğretmenle toplumu donatma gereksinmesine dayanmalıdır (ona göre ayarlanmalıdır).
12. Bu gereksinmeyi karşılamak için, yetkili makamlar bu yetiştirmeyi (öğretmenliğe hazırlığı) yeterince çekici kılmalı ve uygun kurumlarda yeterli sayıda yer sağlamalıdırlar.
13. Öğretmenlik mesleğine girmek için, uygun bir yetiştirme (eğitim) kurumunda yapılması istenilen (zorunlu tutulan) öğrenimi bitirmiş olmak gerekir.
14. Öğretmenlerin yetiştirilmesine kabul edilmek için, uygun bir orta öğretimi bitirmiş olmak ve öğretmenlik mesleği üyelerinde aranan kişisel nitelikleri kanıtlamak (taşımak) gerekir.
15. Öğretmenlerin yetiştirilmesine girişle ilgili genel koşulları değiştirmeksizin, gerekli tüm öğrenim koşullarını yerine getirmeyen ancak özellikle teknik ve mesleksel nitelikte yararlı bir deneyimi olan kişileri bu yetiştirmeye kabul edebilmek gerekir.
16. Geleceğin öğretmenleri, kendilerine yetiştirme kurslarını izleme ve doğru dürüst yaşama olanağı sağlayacak burslardan yada mali bir yardımdan yararlanabilmelidirler; yetkili makamlar, olanaklar ölçüsünde, parasız bir yetiştirme sistemi oluşturmaya çaba harcamalıdır.
17. Öğrenciler ve kendini öğretime hazırlamak isteyen başka kişiler, yetiştirme olanakları, kendilerine sunulan burslar ve mali yardımlar konusunda tüm bilgileri edinebilmelidirler.
18.
1) Mesleksel eğitimini (formasyonunu) yurt dışında yapan bir kişiye tam olarak yada sınırlı biçimde öğretim yeteneği tanınıp tanınmamasına karar vermeden önce, onun mesleksel eğitiminin değerini özenle incelemek yerinde olur.
2) Çeşitli ülkelerce kabul edilmiş kurallara (ölçülere) göre, öğretmenlik yapma yeteneği (yetkisi) veren unvanların uluslararası planda tanınmasına ulaşmak ereğiyle önlemler alınması yerinde otur.
Öğretmen Yetiştirme Programları
19. Bir öğretmeni yetiştirmenin amacı, onun genel bilgilerini ve kişisel kültürünü; eğitme ve öğretme yeteneğini; yurt içinde ve ulusal sınırlar ötesinde iyi insan ilişkilerinin kurulmasına yön veren (egemen olan) ilkelerin anlaşılmasını; hem öğretim yoluyla hem de örnek olarak, kendine düşen toplumsal, kültürel ve ekonomik ilerlemeye katkıda bulunma ödev bilincini geliştirme olmalıdır.
20. Öğretmenlerin yetiştirilmesiyle ilgili her program, temel olarak aşağıdaki noktaları içermelidir:
a) Genel öğrenim;
b) Eğitime uygulanmış (uyarlanmış) felsefe, psikoloji ve sosyolojinin temel öğelerinin (kavramlarının) öğrenimi, eğitim kuramı ve eğitim tarihi, karşılaştırmalı eğitim, deneysel pedagoji, eğitim yönetimi ve değişik disiplinlerde öğretim yöntemlerinin öğrenimi;
c) İlgilinin öğretimini yerine getirmek istediği alana ilişkin öğrenimler;
d) Bütünüyle nitelikli öğretmenlerin yönetimi altında öğretim ve okul dışı etkinlikler uygulaması.
21.
1) Tüm öğretmenler genel, özel ve pedagojik formasyonlarını bir üniversitede yada benzer düzeyde (dengi) bir yetiştirme (eğitim) kurumunda yahut öğretmen yetiştirme alanında uzmanlaşmış bir okulda edinmelidirler.
2)Yetiştirme programlarının içeriği, engelli çocuklar için oluşturulan kurumlar yada teknik yahut mesleksel okullar gibi, öğretmenlerin değişik tiplerdeki kurumlarda (okullarda) yerine getirmekle yükümlü oldukları görevlere göre bir ölçüde değişebilecektir. Bu son durumda, eğitim programları sanayi, ticaret ve tarımda uygulamalı bir deneyim içerebilir.
22. Öğretmen yetiştirme programlarında, pedagojik yetiştirme, genel yada uzmanlık yetiştirme (eğitimi) dersleriyle aynı zamanda yada bu derslerden sonra sağlanabilir.
23. Genel kural olarak, geleceğin öğretmenlerinin yetiştirilmesi, daha yaşlı yada istisnai başka kategorilere mensup adaylara formasyonlarının tümünü yada bir bölümünü kısmi zamanlı olarak edinme olanağı veren özel kuralların saklı kalması koşuluyla, tam zamanlı olarak yapılmalıdır, yeter ki böylece görülen öğretimin içeriği ve ulaşılan düzey tam zamanlı yetiştirmenin içerik ve düzeyi ile aynı nitelikte olsun.
24. İster ilk, orta, teknik yada mesleksel öğretime isterse özel öğretime yönelmiş olsunlar, çeşitli kategorilerdeki öğretmenlerin yetiştirilmesini birbirine organik olarak bağlı kurumlarda yada birbirine yakın kurumlarda düzenlemenin temenni edilir olup olmadığını araştırmak yerinde olur.
Öğretmen Yetiştirme Kurumları
25. Öğretmen yetiştiren kurumların öğretmenleri (personeli, öğretim elemanları), kendi disiplinlerinde yüksek öğretiminkine benzer (eşdeğer) bir düzeyde ders verebilmek için nitelikli olmalıdırlar. Pedagojik yetiştirmeyle görevli personelin (öğretmenlerin) okulda öğretim deneyimi bulunmalıdır ve elverdiğince, bu deneyimi bir okulda öğretim uygulaması yaparak düzenli bir biçimde yenilemesi gerekir.
26. Öğretmen yetiştiren kurumları gerekli olanak ve araçlarla donatarak ve bu kurumların personeli ile öğrencilerince yapılan (yürütülen) araştırmaları kolaylaştırarak, değişik disiplinlerin eğitim ve öğretimini ilgilendiren araştırma ve deneyimler desteklenmelidir. Öğretmenlerin yetiştirilmesiyle görevli
personel, kendilerini ilgilendiren alanlardaki araştırmaların sonuçları konusunda bilgilendirmeli ve bunlardan öğrencilerini yararlandırmaya çaba harcanmalıdır.
27. Öğretmen yetiştiren her kurumda, öğretim personeli kadar öğrencilerin de kurumun yaşam, etkinlik ve disiplinini etkileyen kurallar konusunda düşüncelerini dile getirme olanağı bulunmalıdır.
28. Öğretmen yetiştiren kurumlar, aynı zamanda araştırmaların sonuçları ve yeni yöntemler konusunda okulları bilgilendirerek ve kendi etkinlikleri için, eğitim kurumlarının ve öğretim personelinin deneyiminden (okulları) yararlandırarak, öğretimin ilerlemesine katkıda bulunmalıdırlar.
29. Öğrencilerinin doyurucu (yeterli) bir biçimde eğitimlerini tamamladıklarını onaylama yetkisi, ayrı ayrı yada birlikte yahut başka yüksek öğrenim kurumlarıyla yada yetkili eğitim makamlarıyla işbirliği yaparak, öğretmen yetiştiren kurumlara düşmelidir.
30. Okul yetkilileri, (öğretmen) yetiştirme kurumlarıyla işbirliği yaparak, eğitiminin sonuna gelmiş öğretmenlerin; eğitimi, dilekleri ve kişisel durumları ile ilgili bir iş edinmeleriiçin uygun önlemler almalıdırlar.
VI. ÖĞRETMENLERİN YETKİNLEŞTİRİLMESİ
31. Yetkililer ve öğretmenler, öğretimin nitelik ve içeriğinin ve eğitim tekniklerinin belli bir yönteme göre (düzenli bir biçimde) iyileştirilmesini sağlamaya yönelik hizmet içinde yetkinleştirmenin önemini kabul etmelidirler.
32. Yetkililer, öğretmen örgütlerine danışarak, tüm öğretmenlerin hizmetine parasız biçimde sunulan geniş kapsamlı bir yetkinleştirme hizmet kurumları sistemi oluşturulmasını sağlamalıdırlar. Büyük bir seçme çeşitliliği (birçok değişik seçenekler) sunması gereken bu sistem içinde, yetiştirme kurumlarının, bilimsel ve kültürel kuruluşların ve öğretmen örgütlerinin yer alması uygun olacaktır. Özellikle hizmete ara verdikten sonra görevine yeniden başlayan öğretmenler için, yeniden yetiştirme ve yönlendirme (recyclage) kursları düzenlenmelidir.
33.
1) Öğretmenlere niteliklerini geliştirmelerine, etkinlik alanlarını değiştirme yada genişletmelerine, (mesleklerinde) yükselme isteği öne sürmelerine ve içeriği kadar yöntemleri için de, kendi disiplinlerinde ve kendi öğretim alanlarında gerçekleştirilmiş ilerlemelerden bilgilenmelerine olanak veren kurslar düzenlenmeli ve başka önlemler alınmalıdır (uygun kolaylıklar sağlanmalıdır).
2) Genel kültürlerini ve mesleksel niteliklerini iyileştirebilmeleri amacıyla, öğretmenlerin hizmetine kitap ve başka çalışma (ders) araçları sunmak için (gerekli) önlemler alınmalıdır.
34. Bu amaçla öğretmenlere her türlü kolaylığı sağlayarak, olabilen tüm yararı elde edecek biçimde, onların bu kurslara katılmasını ve bu kolaylıklardan yararlanmasını özendirmek gerekir.
35. Okul yetkilileri, pedagojik yöntemler kadar öğretilen disiplinlerde de, okulları kendilerini ilgilendiren araştırma sonuçlarını uygulayacak duruma getirmek için (gerekli) tüm önlemleri almalıdır.
36. Yetkililer, yetkinleşmeleri ereğiyle, öğretmenlere ülkelerinde ve yurt dışında toplu yada bireysel geziler yapmaya özendirmeli ve onlara olanaklar ölçüsünde yardım etmelidir.
37. Öğretmenlerin yetiştirilmesine ve yetkinleştirilmesine ilişkin önlemlerin, bölgesel yada uluslararası çerçevede sağlanan teknik ve mali işbirliği sayesinde geliştirilebilmesi ve tamamlanabilmesi uygun olacaktır.
VII. İSTİHDAM VE KARİYER Öğretmenlik Mesleğine Giriş
38. Öğretmenleri hizmete alma politikası, öğretmen örgütleriyle işbirliği yaparak, en uygun düzeyde açıkça belirlenmelidir ve öğretmenlerin hak ve yükümlülüklerini düzenleyen bir yönetmelik hazırlanmalıdır.
39. Öğretmenlik mesleğine girişte bir hazırlık dönemi konulması, öğretmenler ve işverenleri tarafından, göreve yeni başlayanı (stajer öğretmeni) yararlı biçimde özendirmeye ve alıştırıp öğretmeye, uygun mesleksel normIar koymaya ve korumaya ve öğretmenin kendisinin pedagojik niteliklerinin geliştirilmesini kolaylaştırmaya (desteklemeye) yönelik olarak düşünülmelidir. Hazırlık döneminin süresi önceden bilinmeli ve başarı koşulları titizlikle mesleksel nitelikte olmalıdır. Eğer öğretmen bu dönem içinde doyurucu olmazsa, kendisine karşı yöneltilen yakınmalar (şikayetler) konusunda bilgilendirilmeli ve onun bu yakınmalara itiraz etme hakkı bulunmalıdır.
İlerleme ve Yükselme
40. Öğretmenlerin, gerekli nitelikleri taşımaları koşuluyla, bir eğitim düzey yada düzeninden bir ötekine geçme hakkı olmalıdır.
41. Öğretimin ve her eğitim kurumunun örgütlenmesi ve yapısı, verdikleri eğimin niteliğine ve düzenliliğine zarar vermemesi koşuluyla, öğretmenlere ek görevler yapma olanağı sağlamalı ve tanımalıdır.
42. Değişik işlevlerin öğretmenlerin her birinin en iyi niteliğine göre pek yerinde olarak (akıllıca) bölüştürülebilmesi için, personelin ve öğrencilerin oldukça önemli kuruluşlardan sağlayabilecekleri yararları göz önünde bulundurmak yerinde olacaktır.
43. Müfettiş, okul yöneticisi, öğretim (eğitim) müdürü yada özel işlevler içeren başka bir konum gibi öğretimde sorumluluk konumlarına deneyimli öğretmenlerin atanması, olanaklar ölçüsünde, yerinde olacaktır.
44. Yükselmelerin, öğretmen örgütlerine danışarak belirlenmiş titizlikle mesleksel nitelikli ölçütlere göre, öngörülen konum (görev) için ilgilinin niteliklerinin nesnel bir değerlendirmesi
temeline dayanması gerekir.
İstihdam Güvencesi
45. Mesleksel süreklilik (istikrar) ve istihdam (iş) güvencesi, öğretmenin çıkarı (yararı) için olduğu kadar öğretiminki için de kaçınılmazdır ve bunlar, okul (eğitim) sisteminin bütününün yada bir bölümünün örgütlenişinde değişiklikler yapıldığı zaman bile güvence altına alınmalıdır.
46. Öğretmenler, mesleki durumlarını yada kariyerlerini etkileyecek nitelikteki keyfi eylemlere karşı etkili bir biçimde korunmalıdır.
Mesleksel Kusur Durumunda Uygulanabilecek Disiplin Usulleri
47. Mesleksel kusur durumunda uygulanabilecek disiplin önlemleri açıkça belirlenmelidir. Olası kovuşturma ve yaptırımlar, ancak ilgili öğretmenin isteği üzerine, öğretim yapma yasağı getirmeleri yada öğrencilerin korunmasının yahut esenliğinin bunu gerektirmesi dışında, açıklanmalıdır.
48. Yaptırımları önermek yada uygulamakla yetkili makam yada organlar açıkça belirtilmelidir.
49. Disiplin usullerinin konulması (belirlenmesi) sırasında öğretmen örgütlerine danışılmalıdır.
50. Her öğretmen, disiplin usulünün her aşamasında özellikle aşağıdaki hakça güvencelerden yararlanmalıdır:
a) Kendisi hakkında öne sürülen kınamalar (sitemler) ve bunları gerekçelendiren olaylar konusunda yazılı olarak bilgilendirilme hakkı;
b) Soruşturma dosyasına tümüyle (eksiksiz biçimde) ulaşabilme hakkı;
c) Kendisini savunma ve seçeceği bir temsilci (avukat) tarafından savunulma hakkı ve savunmasını hazırlamak için yeterli bir süreden yararlanma hakkı;
d) Kendisi hakkında alınmış kararlar ve gerekçeleri konusunda yazılı olarak bilgilendirilme hakkı;
e) Açıkça belirlenmiş makamlar ve yetkili organlar önünde bir üst yargı yerine başvurma hakkı.
51. Yetkililer, eğer öğretmenler benzerlerinin (öğretmenlerin) katılımıyla yargılanırlarsa, disiplinin ve disiplin güvencelerinin daha iyi sağlanmış olacağını kabul etmelidirler.
52. 47’den 51’e değin önceki maddelerde yer alan kurallar, ulusal yasalar uyarınca ceza yasası kapsamına giren eylemlerin cezalandırılmasına uygulanabilen usulleri hiçbir biçimde etkilemez.
Sağlık Muayeneleri
53. Öğretmenler, düzenli aralıklarla sağlık muayeneleri yaptırmakla yükümlü tutulabilmeli ve bu muayeneler parasız olmalıdır.
Aile Yükümlülüğü Olan Kadın Öğretmenler
54. Evlilik, kadınların öğretimde bir konum (makam) elde etmelerine ve onu korumalarına engel olmamalıdır. Evlilik, onların ne ücretini, ne de çalışma koşullarını etkilemelidir.
55. İşverenin gebelik yada doğum izni nedeniyle bir kadın öğretmenin sözleşmesini bozması (fesh etmesi) yasaklanmalıdır.
56. Aile yükümlülükleri olan kadın öğretmenlere, bunun (açılmasının) dilendiği yerlerde, kreşler yada anaokulları gibi çocuk bakım hizmetleri sunulması düşünülmelidir.
57. Aile yükümlülükleri olan kadın öğretmenin oturduğu yerde bir konum (makam) edinmesini sağlayan ve her ikisi de öğretim (öğretmenlik) mesleğinde bulunan eşlerin birbirine yakın yerlere yada aynı kuruma atanabilmelerine olanak veren önlemler alınmalıdır.
58. Aile yükümlülükleri olan ve olağan (yasal) emeklilik yaşından önce öğretimden (öğretmenlikten) ayrılan kadın öğretmenler, ortam ve koşullar onu haklı gösterdiği zaman, yeniden görevlerine (geri) dönmeleri için özendirilmelidirler.
Kısmi Zamanlı Hizmet
59. Yetkililer ve okul, gerekli görülmesi durumunda, herhangi bir nedenle tam zamanlı olarak ders veremeyen nitelikli öğretmenlerce kısmi zamanlı olarak sağlanan hizmetlerin değerini
kabul etmelidirler.
60. Kısmi zamanlı olarak düzenli bir hizmet yerine getiren öğretmenler:
a) Tam zamanlı olarak çalışan öğretmenlerle belli bir oran içinde aynı ücreti almalı ve temelde aynı çalışma koşullarından yararlanmalıdırlar.
b) Ücretli izinler, hastalık izinleri ve doğum izinleri konusunda aynı kuralların uygulanması saklı kalmak üzere, tam zamanlı olarak çalışan öğretmenlerin haklarının karşılığı (dengi) olan haklardan yararlanabilmelidirler;
c) İşverenlerce karşılanan (ödenen) emeklilik rejimlerini de kapsamak üzere, sosyal güvenlik alanında tam ve uygun (yeterli) bir korunmadan yararlanabilmelidirler.
VIII. ÖĞRETMENLERİN HAKLARI VE ÖDEVLERİ Mesleksel Özgürlükler
61. Görevlerinin yerine getirilmesinde, öğretmenlik mesleği üyeleri akademik özgürlüklerden yararlanmalıdırlar. Öğretmenler, öğrencilerine en iyi uyarlanmış öğretim yöntemlerini ve araç gereçlerini değerlendirmek için özellikle niteliklidirler; onaylanmış programlar çerçevesinde ve okul yetkililerinin yardımıyla (katkısıyla), öğretim araçlarının seçiminde ve ayarlanıp düzenlenmesinde, el (ders) kitaplarının seçiminde ve pedagojik yöntemlerin uygulanmasında temel rolü üstlenmesi gerekenler onlardır.
62. Öğretmenler ve öğretmen örgütleri yeni programların, el (ders) kitaplarının ve öğretim araç ve gereçlerinin hazırlanmasına (geliştirilmesine) katılabilmelidirler.
63. Her teftiş ve denetim sistemi, mesleksel görevlerinin yerine getirilmesinde öğretmenleri özendirici (destekleyici) ve onlara yardım edici biçimde tasarlanmalı ve öğretmenlerin özgürlüğünü, girişkenliğini ve sorumluluğunu sınırlamaktan kaçınmalıdır.
64.
1) Bir öğretmenin etkinliğinin (çalışmasının) doğrudan bir değerlendirme (takdir) konusu olması gerektiği zaman, bu değerlendirme nesnel olmalı ve ilgilinin bilgisine sunulmalıdır.
2) Öğretmenin haksız olduğunu düşündüğü bir değerlendirmeye karşı başvuru hakkı olmalıdır.
65. Öğretmenler, öğrencilerinin ilerlemeleri üzerinde bir yargıda bulunmak için yararlı görünebilen tüm değerlendirme tekniklerine başvurmakta özgür olmalıdırlar, ancak bundan hiçbir öğrenci hakkında hiçbir haksızlık doğmamasına dikkat etmelidirler.
66. Yetkililer, öğrencilerden her birine ve öğrenimlerinin gelecekteki yönelimine en uygun gelen öğretim türü ile ilgili olarak öğretmenlerin tavsiyelerine gerekli olan ağırlık ve önemi vermelidirler.
67. Öğrencilerin yararına, anne-babalar ve öğretmenler arasındaki işbirliğini kolaylaştırmak (geliştirmek) için tüm çabalar gösterilmelidir; ancak öğretmenler, temel olarak kendi mesleksel yetkilerine giren alanlarda anne-babaların her tür haksız yada aşırı karışmalarına karşı korunmalıdırlar.
68.
1) Bir öğretmen yada bir öğretim kurumundan yakınması (şikayeti) olan anne-babaların, durumu önce kurumun başkanı ve ilgili öğretmen ile tartışma yetkisi olmalıdır. Daha sonra üst makamlara gönderilen her başvuru, yazılı olarak yapılmalı; başvurunun bir örneği (kopyası) ilgili öğretmene iletilmelidir.
2) Yakınmaların incelenmesi öyle bir biçimde olmalıdır ki, ilgili öğretmenlerin tüm kendini savunma olanakları bulunsun ve sorun (dava) konusunda hiçbir duyuru (açıklama) yapılmasın.
69. Öğretmenlerin öğrencilerini tüm kazalardan kurtarmaya en büyük özenle dikkat etmesi gerektiğinden, eğer öğrenciler okuldaki yada okul dışındaki eğitim etkinlikleri sırasında kazaya uğrarlarsa, öğretmenlerin işverenleri tazminat ödemek zorunda kalma tehlikesine karşı onları (öğretmenleri) korumalıdırlar.
Öğretmenlerin Ödevleri
70. Tüm öğretmenler, öğretmenlik mesleği üyelerinin statüsünün büyük ölçüde kendilerinin davranışına bağlı olduğunu bilerek, tüm mesleksel etkinliklerinde olabildiğince yüksek
normlara uymaya çaba göstermelidirler.
71. Öğretmenlere uygulanabilir mesleksel normların tanımlanması ve onlara saygı gösterme (uyma), öğretmen örgütlerinin yardımıyla ([katılımıyla], [concours / participation])
sağlanmalıdır.
72. Öğretmenler ve öğretmen örgütleri, öğrencilerin, öğretimin ve toplumun yararına, yetkililerle tam olarak işbirliği yapmaya çaba göstermelidirler.
73. Törel (etik) yada davranış kuralları öğretmen örgütlerince konulmalıdır, (çünkü) bu tip kurallar, kabul edilen ilkelere göre, mesleğin saygınlığını ve meslek ödevlerinin yerine getirilmesini sağlamaya büyük ölçüde katkıda bulunur.
74. Öğretmenler, öğrenci ve yetişkinlerin yararına, okul dışı etkinliklere katılmaya hazır olmalıdır.
Öğretmenler ile Tüm Öğretim (Sistemi) Arasındaki ilişkiler
75. Yetkililer, öğretmenlerin kendilerine düşen ödevleriyerine getirebilmeleri için öğretim politikası, okul örgütlenmesi ve öğretim alanında ortaya çıkan tüm (yeni) değişiklikler gibi sorunlar konusunda öğretmen örgütlerine danışma yöntemi (usulü) oluşturmalı ve bunu düzenli olarak uygulamalıdır.
76. Yetkililer ve öğretmenler, öğretmenlerin öğretimin niteliğini iyileştirmeyi amaçlayan çabalara, pedagojik araştırmalara, yeni ve geliştirilmiş yöntemlerin ayarlanıp düzenlenmesine ve yayılmasına örgütleri aracılığıyla yada başka yollarla katılmasının önemini kabul etmelidirler.
77. Yetkililer, her kurumda yada daha geniş bir çerçevede, aynı disiplindeki öğretmenlerin işbirliğini özendirmekle görevli inceleme gruplarının oluşturulmasını ve çalışmasını kolaylaştırmalı (desteklemeli) ve bu grupların görüş ve önerilerini (telkinlerini) gereğince göz önünde bulundurmalıdır.
78. Yönetsel personel ve öğretimle ilgili kimi işlevlerle görevli tüm öteki personel, öğretmenlerle iyi ilişkiler kurmaya çaba göstermelidir ve öğretmenler de onlar hakkında aynı davranışı
benimsemelidir.
Öğretmenlerin Hakları
79. Öğretmenlerin, kendilerinin, öğretimin ve tüm toplumun yararına, toplumsal ve kamusal yaşama katılımını özendirmek uygun olacaktır.
80. Öğretmenler, tüm yurttaşların yararlandığı tüm yurttaşlık haklarını kullanmakta özgür olmalıdır ve kamusal görevlere seçilebilmelidirler.
81. Bir kamusal görev (yükümlülük) bir öğretmeni görevinden ayrılmaya zorladığı zaman, öğretmen kıdem ve emekli aylığı haklarını korumalı ve bu kamusal yükümlülüğün bitiminde, eski görevine yada eşdeğer bir göreve yeniden dönebilmelidir.
82. Öğretmenlerin aylıkları ve çalışma koşulları, öğretmen örgütleriyle işverenler arasında (toplu) görüşmeler yoluyla belirlenmelidir.
83. Öğretmenlerin örgütleri aracılığıyla kamusal yada özel işverenleriyle (toplu) görüşme hakkını güvence altına almak için, (yasal) düzenleme yada ilgililer arasında anlaşma yoluyla usuller (gönüllü mekanizmalar) oluşturulmalıdır.
84. Öğretmenler ile işverenleri arasında ortaya çıkabilecek çalışma koşullarına ilişkin uyuşmazlıkları çözümlemek amacıyla, eşit yanlı (ortak, ikili) uygun organlar (mekanizmalar) oluşturulmalıdır. Bu amaçla oluşturulmuş araçların ve usullerin tüketilmesi durumunda yada taraflar arasındaki (toplu) görüşmelerin kesilmesi durumunda, öğretmen örgütlerinin de meşru (haklı) çıkarlarını savunmak için öteki örgütlerin normal olarak yararlandığı (sahip olduğu) başka eylem araçlarına başvurma hakkı bulunmalıdır.
IX. ÖĞRETİMİN ETKİLİLİĞİ İÇİN UYGUN KOŞULLAR
85. Öğretmenin çalışması (emeği) öylesine özel ve öylesine yararlıdır ki, bu çalışma her türlü zaman ve çaba kaybını önleyecek biçimde örgütlenmeli (düzenlenmeli) ve kolaylaştırılmalıdır.
Sınıflardaki Öğrenci Sayıları
86. Sınıflardaki öğrenci sayıları, öğretmenin öğrencilerinden her birine özel bir dikkat göstermesine olanak verecek nitelikte olmalıdır. Zaman zaman, öğrenciler küçük gruplar halinde bir arada toplanabilmeli, yada hatta, örneğin düzeltici bir öğrenim için, birer birer de alınabilmelidir. Görsel-işitsel öğretim oturumları için öğrenciler daha büyük sayılar halinde de toplanabilmelidir.
Yardımcı Personel
87. Öğretmenlere mesleksel görevlerinde tüm özenlerini gösterme (yoğunlaşma) olanağı vermek için, eğitim kurumları (okullar) öğretim ile ilgisi olmayan işlevlerle görevli bir yardımcı personel bulundurmalıdırlar.
Öğretim Araç ve Gereçleri
88.
1) Yetkililer, öğretmenleri ve öğrencilerini çağdaş (yeni) öğretim araç ve gereçleriyle donatmalıdırlar. Bu yardımcı araç ve gereçler, öğretmenin yerini alacak öğeler olarak değil, öğretimin niteliğini iyileştirmeye ve daha çok sayıda öğrencinin eğitimden yararlanmasını yaygınlaştırmaya olanak verecek öğeler olarak
düşünülmelidir.
2) Yetkililer, öğretim araç ve gereçlerinin kullanımı konusundaki araştırmaları kolaylaştırmalı ve öğretmenleri bu araştırmalara daha etkin biçimde katılmaya özendirmelidirler.
Çalışma Süresi
89. Öğretmenlerden haftalık ve günlük olarak (uymaları, çalışmaları) istenen çalışma süreleri, öğretmen örgütlerine danışılarak saptanmalıdır.
90. Ders saatlerini saptarken, öğretmenin yerine getirmek zorunda olduğu çalışmanın toplamını belirleyen aşağıdaki tüm etkenleri göz önünde bulundurmak gerekir:
a) Öğretmenin günde ve haftada uğraşmak (ilgilenmek) zorunda olduğu öğrenci sayısı;
b) Derslerin iyi hazırlanması ve ödevlerin düzeltilmesi için ayrılması gerekli olan zaman;
c) Her gün verilecek değişik derslerin sayısı;
d) Öğretmenlerin araştırmalara, okul dışı etkinliklere katılmaları, öğrencileri denetlemeleri ve onlara öğütlerde bulunmaları için gerekli gördükleri zaman;
e) Öğretmenlere, anne-babaları (velileri) bilgilendirmek ve öğrencilerin ilerlemesi konusunda onlarla görüşmek için bırakılması dilenen zaman.
91. Öğretmenler, hizmet içinde yetkinleşmelerini kolaylaştırmaya yönelik etkinliklere katılmalarına olanak veren yeterli zamana sahip olmalıdırlar.
92. Öğretmenlerin okul dışı etkinlikleri, ne onlar için aşırı bir yük olmalı, ne de temel görevlerinin yerine getirilmesini güçleştirmelidir (engellemelidir).
93. Öğretmenlerin derslerine ek olarak özel pedagojik (eğitsel) sorumluluklar yerine getirmesi istendiği zaman, bunun karşılığında ders saatleri azaltılmalıdır (normal öğretim süresi
indirilmelidir).
Yıllık Ücretli izinler
94. Tüm öğretmenlerin, tam aylıklı olarak, yeterli bir süre için yıllık izin hakkı olmalıdır.
Eğitim İzinleri
95.
1) Öğretmenler, tam yada kısmi aylıklı olarak, zaman zaman eğitim izinlerinden yararlanmalıdırlar.
2) Eğitim izinleri, kıdem ve emekliliğin hesaplanmasında göz önünde bulundurulmalıdır.
3) Kent merkezlerinden uzak olan ve kamu yetkililerince öyle tanımlanan bölgelerde, öğretmenler eğitim izinlerinden daha sık yararlanmalıdırlar.
Özel İzinler
96. İki yanlı yada çok yanlı kültürel değişim programları çerçevesinde tanınan özel izinler, hizmet dönemleri ile bir tutulmalıdır (hizmet sayılmalıdır).
97. Teknik yardım programlarının gerçekleştirilmesine katılan öğretmenler, kendi ülkelerindeki kıdem haklarını, yükselme olanaklarını ve emeklilik haklarını yitirmeksizin izinden yararlanabilmelidirler. Bundan başka, onlara ek harcamalarını karşılama olanağı vermek için, özel önlemler alınmalıdır.
98. Aynı biçimde, yabancı ülkelerden gelen öğretmenler de, kendi ülkelerinde izinden yararlanmalı, kıdem ve emeklilik haklarından yararlanmayı sürdürmelidirler.
99.
1) Öğretmenler, fırsat düştüğünde örgütlerinin etkinliklerine katılmak ereğiyle, tam aylıklı olarak izin alabilmelidirler.
2) Öğretmenlerin, örgütlerinde görev yerine getirme (yöneticilik yapma) hakkı olmalı ve bu gibi durumlarda bir kamusal yükümlülük (görev) yerine getiren öğretmenlerinkine benzer haklardan yararlanmalıdırlar.
100. Öğretmenler, göreve (mesleğe) girişten önce kararlaştırılan kurallara göre, geçerli kişisel nedenlerle tam aylıklı olarak izin alabilmelidirler.
Hastalık yada (ve) Doğum İzinleri
101.
1) Öğretmenlerin aylıklı hastalık iznine hakkı olmalıdır.
2) Aylığın tümünün yada bir bölümünün ödeneceği dönemi saptarken, öğretmenlerin öğrencilerden uzun süre ayrı kalmalarının kaçınılmaz olduğu durumları göz önünde bulundurmak gerekir.
102. Uluslararası Çalışma Örgütü’nce analığın korunması konusunda saptanmış kuralların, özellikle 1952 tarihli Analığın Korunması Sözleşmesi’nin (gözden geçirilmiş) ve bu Tavsiye’nin 126. maddesinde belirtilen kuralların uygulanması yerinde olacaktır.
103. Çocuğu olan bayan öğretmenlerin, örneğin onlara çocuğun doğumundan sonra, istekleri üzerine, en çok bir yıl aylıksız ek izin almalarına olanak vererek ve onların işlerini (görevlerini) yitirmeksizin ve bütünüyle korunan işlerinden doğan tüm haklarını saklı tutarak, görevinde kalmaya özendirilmesi yerinde olur.
Öğretmen Değişimi
104. Yetkililer, ülkeler arasındaki mesleksel ve kültürel değişimlerin ve yurt dışında öğretmen gezilerinin hem öğretim (eğitim hizmeti), hem de öğretmenler için sunduğu yararı kabul etmelidirler; bu nitelikteki olanakları geliştirmeye çaba harcamalı ve öğretmenlerce yurt dışında kazanılan deneyimi göz önünde bulundurmalıdırlar.
105. Bu değişimlerden yararlanan öğretmenler hiçbir ayrım gözetilmeksizin seçilmeli ve hiçbir siyasal görüşün temsilcisi olarak düşünülmemelidir.
106. Öğretmenlere, görevleri ve statüleri gerektiği gibi güvence altına alınarak, inceleme ve öğretim için yurtdışına gitmelerinde tüm kolaylıkların sağlanması yerinde olur.
108. Okul binalarında güvenlik güvencesi bulunmalı, binalar bütününün tasarlanışıyla hoş görünümlü (çekici) ve işlevsel biçimde düzenlenmiş olmalıdır. Binalar, etkili bir öğretime ve özellikle kırsal bölgelerde, okul dışı toplulukla ilgili etkinliklere elverişli olmalıdır; dayanıklı maddelerden ve sağlık kurallarına göre yapılan okul binaları, değişik kullanımlara uygun, bakımı kolay ve ekonomik olmalıdır.
109. Yetkililer, öğrenci ve öğretmenlerin sağlık ve güvenliğini hiçbir tehlike altına sokmayacak biçimde, okul yerlerinin (bina ve eklerinin) bakımına özen göstermelidirler.
110. Yeni okulların yapılması öngörüldüğü (planlandığı) zaman, öğretim mesleğinin (öğretmenlerin) yetkili temsilcilerine danışmak yerinde olacaktır. Var olan okullarda yeni binaların yapılması yada binaların büyütülmesi öngörüldüğünde, ilgili kurumun (okulun) öğretim personeline danışmak yerinde
olacaktır.
Kırsal yada Uzak Bölgelerdeki Öğretmenlere Uygulanacak Özel Kurallar
111.
1) Kent merkezlerinden uzakta olan ve kamu yetkililerince böyle tanımlanan bölgelerde, tercihen ücretsiz yada düşük bir kira karşılığında, uygun konutlar (lojmanlar) öğretmenlerin ve ailelerinin hizmetine sunulmalıdır.
2) Öğretmenlerin olağan işlevleri dışında toplumsal etkinlikleri özendirmesinin ve uyarmasının istendiği ülkelerde, kalkınma programlarında öğretmenler için uygun lojmanlar öngörülmelidir.
112.
1) Uzak bölgelere atanma yada yer değiştirme durumunda, öğretmenler kendileri ve aileleri için yolluk ve taşınma ödeneği almalıdırlar.
2) Böyle bir bölgede (mahrumiyet bölgesinde) görevli olan öğretmenler, gerektiğinde, mesleksel yeteneklerinin düzeyini korumalarına olanak vermek için özel seyahat kolaylıklarından yararlanmalıdırlar.
3) Uzak bir bölgede başka bir göreve gönderilen öğretmenlerin, özendirilmeleri amacıyla, evlerinin bulunduğu yere kadar, yılda bir kez, tatilleri dolayısıyla seyahat (yol) giderlerinin karşılanmasına hakkı olmalıdır.
113. Öğretmenler, özellikle güç yaşam koşullarına katlanmak zorunda kalmalarının karşılığı olarak, emeklilik aylıklarının hesaplanmasında göz önünde bulundurulması gereken özel tazminatlar almalıdırlar.
X. ÖĞRETMENLERİN AYLIKLARI
114. Öğretmenlerin (hukuksal) durumunun (statüsünün) değerlendirilmesinde söz konusu olan değişik etkenler arasında, onlara ödenen ücrete özel bir önem verilmelidir.
Çünkü bugün dünyada doğrulanan (onaylanan) eğilimlere göre, öğretmenlere toplumda tanınan konum yada onların görevine verilen önem (saygınlık) derecesi gibi öteki etkenlerin de, başka birçok benzer meslekte olduğu gibi, büyük ölçüde içinde bulundukları ekonomik duruma bağlı olduğu yadsınamaz.
115. Öğretmenlerin ücretleri:
a) Öğretmenlik işlevinin ve dolayısıyla bu işlevi yerine getirenlerin toplum için aldığı (taşıdığı) önem kadar, göreve girişinden başlayarak öğretmene düşen her tür sorumluluğa yakışır olmalıdır;
b) Benzer yada eşdeğer nitelikler gerektiren öteki mesleklerde ödenen aylıklarla elverişli biçimde karşılaştırılabilmelidir;
c) Öğretmenlere, kendileri ve aileleri için makul bir yaşam düzeyi ve bilgilerini geliştirerek ve kültürlerini zenginleştirerek, mesleksel niteliklerini iyileştirme araçları (olanakları) sağlanmalıdır;
d) Kimi konumların (makamların), daha büyük bir deneyim ve daha yüksek (ileri) nitelikler gerektirdiği ve daha geniş sorumluluklar içerdiği olgusu göz önünde bulundurulmalıdır.
116. Öğretmenlere, kendi mesleksel örgütleriyle tam anlaşarak oluşturulan aylık basamakları temeline dayanan ücret verilmelidir. Nitelikli öğretmenlere, hazırlık (deneme) süresinde yada geçici olarak çalıştırıldıklarında, hiçbir durumda asıl olarak atanmış öğretmenlerin ücretinden daha düşük bir oranda ücret verilmemelidir.
117. Öğretmen aylıklarının yapısı, farklı öğretmen grupları arasında kırgınlıklar doğurma tehlikesi taşıyan her tür haksızlığı ve her tür sapkınlığı (anormalliği) önleyecek biçimde düzenlenmelidir.
118. Bir yönetmeliğin ders saatlerinin üst sınırını belirlemesi durumunda, düzenli hizmeti (ders saati) bu üst sınırı geçen öğretmen, önceden onaylanmış bir bareme göre ek ders ücreti almalıdır.
119. Aylık farklılıkları; nitelikler, kıdem yada sorumluluk derecesi gibi nesnel ölçütlere dayanmalıdır; ancak en düşük aylık ile en yüksek aylık arasındaki fark, makul sınırlar içinde tutulmalıdır.
120. Mesleksel yada teknik bir öğretimle görevli olan ve üniversiteden alınmış derecesi (akademik unvanı) bulunmayan kişilerin temel aylıklarını belirlemek için formasyon ve deneyimlerinin değeri göz önünde bulundurulmalıdır.
121. Öğretmenlerin aylıkları, yıllık bir dönem temeline dayanılarak hesaplanmalıdır.
122.
1) Tercihen her yıl, düzenli aralıklarla (yapılan) aylık artışları aracılığıyla, her kategori içinde bir yükselme öngörmek yerinde olacaktır.
2) Temel aylıkların en düşük ve en yüksek basamağı arasındaki ilerleme, on ile onbeş yıl arasında değişen bir dönemden daha uzun bir döneme yayılmamalıdır.
3) Öğretmenler, hazırlık (deneme) yada geçici olarak çalışılan dönemlerde yerine getirilen hizmetler için dönemsel artışlardan yararlanmalıdırlar.
123.
1) Öğretmenlerin aylık basamakları, yaşam pahalılığının artması, üretim artışından ileri gelen ulusal gelir düzeyinin yükselmesi yada ücret ve aylıklardaki genel bir artış gibi etkenler göz önünde bulundurularak, belli aralıklarla (dönemsel olarak) yeniden gözden geçirilmelidir.
2) Aylıkların yaşam pahalılığına otomatik olarak endekslendiği oynak merdiven sisteminin bulunduğu bir yerde (ülkede), aylık göstergesi öğretmen örgütlerinin katılımıyla belirlenmeli ve her yaşam pahalılığı ödencesi (tazminatı), emekliliğin hesaplanmasında göz önünde bulundurulan ücretin ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmelidir.
124. Yeteneğe (liyakate) göre (verilecek) hiçbir ücret sistemi, ilgili öğretmen örgütlerinin ön görüşü ve onayı alınmadan kararlaştırılmamalı ve uygulamaya konulmamalıdır.
XI. SOSYAL GÜVENLİK Genel Hükümler
125. Hizmet ettikleri okul tipi ne olursa olsun tüm öğretmenler, sosyal güvenlik konusunda özdeş yada benzer bir korumadan yararlanmalıdır. Bu koruma, eğer şimdiden düzenli bir biçimde eğitimde çalıştırılıyorlarsa, kendini pedagojik kariyere hazırlayan öğrencileri ve hazırlık dönemini gerçekleştiren (stajyer) öğretmenleri de kapsamalıdır.
126.
1) Sosyal güvenlik önlemleri; tıbbi yardımlar, hastalık, işsizlik ve yaşlılık yardımları, iş kazası ve meslek hastalıkları yardımları, aile yardımları ve doğum, sakatlık ve sağ kalanlar (dul ve yetimler) yardımları ile ilgili olarak Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 1952 tarihli Sosyal Güvenlik (Asgari Norm) Sözleşmesi’nde belirtilen tüm risklere karşı öğretmenleri korumalıdır.
2) Öğretmenlerin sosyal güvenlik normları, en azından Uluslararası Çalışma Örgütü’nce kabul edilen (konuyla) ilgili belgelerde, özellikle 1952 tarihli Sosyal Güvenlik (Asgari Norm) Sözleşmesi’nde öngörülenler kadar elverişli (lehte) olmalıdır.
3) Sosyal güvenlik yardımları, öğretmenlere hak olarak (hukuken) tanınmalıdır.
127. Sosyal güvenlik konusunda öğretmenlerin korunması, 128’den 140’a kadar olan aşağıdaki maddelerde belirtildiği gibi, onların özel çalışma koşullarını göz önünde bulundurmalıdır.
Tıbbi Bakım
128. Sağlık hizmetlerinin olmadığı bölgelerde, öğretmenler gerekli (uygun) tıbbi bakım (muayene ve tedavi) için yer değiştirmek zorunda kaldıkları zaman, onların yol giderleri karşılanmalıdır.
Hastalık Yardımları
129. 1) Hastalık yardımları, kazancın (gelirin) kesilmesi sonucunu doğuran çalışma gücünden yoksun kalınan tüm süre için ödenmelidir.
2) Hastalık yardımları, kazancın kesildiği ilk günden başlayarak ödenmelidir.
3) Hastalık yardımlarının süresi sınırlı olduğu zaman, öğretmenlerin öğrencilerden ayrı kalmalarının gerektiği durumlar için süre uzatmaları öngörülmelidir.
İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları
130. Öğretmenler, yalnızca okul içindeki hizmet (öğrenim, ders) saatlerinde değil, aynı zamanda okul dışında düzenlenen eğitim etkinlikleri sırasında ortaya çıkan kazaların sonuçlarına karşı da korunmalıdırlar.
131. Çocuklarda sık sık görülen kimi bulaşıcı hastalıklar, öğrencileri yüzünden bulaşıcılıkla (salgınla) karşı karşıya olan öğretmenlere geçtiği zaman, meslek hastalığı olarak düşünülmelidir.
Yaşlılık Yardımları
132. Bir öğretmen aynı ülkede başka bir eğitim makamının yetkisine giren bir göreve atandığı zaman, emeklilik konusunda önceki hizmetlerinden yararlanma hakkını korumalıdır.
133. Ulusal düzenlemeleri göz önünde bulundurarak ve gereğince gözlemlenen öğretmen açığı durumunda, emeklilik hakkını kazanmış olarak görevlerini yerine getirmeyi sürdüren öğretmenlerce gerçekleştirilen hizmet yılları, ya emekli aylığının hesaplanmasında göz önünde bulundurulmalı, yada
öğretmenlerin, uygun organlar sayesinde, ek emeklilik (hakkı)
elde etmesine olanak vermelidir.
134. Yaşlılık yardımları, kariyer sonu kazancına göre ve öğretmenin yeterli bir yaşam düzeyini korumasına olanak verecek biçimde saptanmalıdır.
Sakatlık Yardımları
135. Fiziksel yada zihinsel bir iş göremezlik (yetersizlik) sonucu etkinliğine (işine) ara vermek zorunda kalan öğretmenlere sakatlık (malullük) yardımı ödenmelidir. İş göremezlik durumu, uzun süreli bir hastalık yardımı yada başka ödenceler için bir hak doğurmuyorsa, emeklilik (hakkı) tanınması öngörülmelidir.
136. Kısmi iş göremezlik durumunda, yani öğretmenin görevini kısmi zamanlı olarak yerine getirebilecek güçte olduğu durumda, ilgili kısmi sakatlık yardımına hak kazanmalıdır.
137.
1) Sakatlık yardımları, öğretmenin yeterli bir yaşam düzeyini korumasına olanak verecek biçimde, elde edilen son kazanca göre saptanmalıdır.
2) İş göremezlik durumuna düşmüş olan öğretmenler, eski durumuna gelmek (iyileşmek) yada hiç olmazsa, sağlık durumlarını düzeltmek için tıbbi bakımdan ve (buna) bağlı ek yardımlardan yararlanmalıdırlar. Bu durumdaki öğretmenler, buna olanak bulunan her durumda (seferde), onları yeniden önceki çalışmalarına başlamaya hazırlamak için, yeniden uyum hizmetlerinden de yararlanabilmelidirler.
Sağ Kalanlara Yardımlar
138. Sağ kalanlara (dul ve yetimlere) yardım sağlama koşulları ve yardım tutarı, yardımlardan yararlananların yeterli bir yaşam düzeyini korumasına ve bakmakla yükümlü olduğu çocuklarının esenlik (refah) ve eğitimini sağlamasına olanak vermelidir.
Öğretmenleri Sosyal Güvenlikten Yararlandırma Araçları (Yolları)
139.
1) Öğretmenlerin sosyal güvenlik konusunda korunması, elverdiğince, duruma göre, kamu kesimine yada özel kesime uygulanabilen genel bir sistem aracılığıyla sağlanmalıdır.
2) Karşılanacak bir yada birçok tehlike için genel bir sistem olmadığı zaman, statü (tüzük, yönetmelik) temeline dayalı olarak yada başka bir biçimde, öğretmenler için özel bir sistem oluşturulması uygun olacaktır.
3) Genel bir sistemle sağlanan koruma düzeyinin bu Tavsiye’de öngörülen düzeyden (daha) düşük olduğu yerde (durumda) ek yardım sistemleri sayesinde bu farkın kapatılması
uygun olacaktır.
140. Öğretmen örgütlerinin, fonların plasmanını da kapsamak üzere, özel yada ek sosyal güvenlik sistemlerinin yönetimine ortak edilmesi (katılması) olanağının incelenmesi uygun olacaktır.
XII. ÖĞRETMEN AÇIĞI
141.
1) Ağır bir hizmete (işe) alma bunalımına çare bulmak için alınan her türlü önlemin, oluşturulmuş yada oluşturulacak mesleksel normlara hiçbir biçimde aykırı olmayan yada onlara zarar vermeyen ve öğrencilerin öğrenimine zarar verme tehlikesini asgariye indirgeyen olağanüstü (istisnai) bir önlem biçiminde düşünülmesi gerektiğini ilke olarak koymak gerekir.
2) Öğretim personeli (öğretmen) açığını gidermeye yönelik kimi geçici çareler (öğrenci sayısı aşırı [fazla] olan sınıflar yada öğretmenlerden istenen ders saatlerinin makul olmayan artışı gibi), öğretimin amaç ve hedefleriyle bağdaşmadığından ve öğrenciler için zararlı olduğundan, yetkili makamlar, ivedilikle bu geçici çarelere başvuruyu yararsız (gereksiz) kılmalı ve buna son vermelidir.
142. Gereksinmelerin ivediliğinin hızlandırılmış bir öğretmen yetiştirme (eğitim) programına başvurmayı zorunlu kılabildiği gelişmekte olan ülkelerde, aynı zamanda, öğretimin bütününü yönlendirmek ve yönetmek için gerekli tüm yetkinliğe (yeteneğe) sahip olan bir öğretim kadrosundan yararlanacak biçimde, eksiksiz (tam) bir yetiştirmeyi (eğitimi) de örgütlemek gerekir.
143.
1) Hızlandırılmış yetiştirme programlarını izlemeye kabul edilen öğrenciler, olağan tipte bir hazırlık (eğitim ve öğretimi) alması gereken öğrencilerinki ile aynı ölçütlere göre yada hatta, daha sonra eğitim ve öğretimlerini tamamlayacak durumda olmaları için, daha ağır (ciddi) ölçütlere göre seçilmelidirler.
2) Hızlandırılmış bir eğitim ve öğretim gören öğretmenlere hizmet içinde niteliklerini tamamlama olanağı sağlamak için, tam aylıklı ek eğitim izinlerini de kapsamak üzere, özel kurallar ve kolaylıklar öngörülmelidir.
144.
1) Niteliksiz personel, olanaklar ölçüsünde, tam olarak nitelikli öğretmenlerce yönetilmeli ve sıkı sıkıya denetlenmelidir.
2) Görevlerini yerine getirmeyi sürdürebilmeleri için, ilgililer gerekli nitelikleri kazanmaktan yada daha önce kazandıkları nitelikleri tamamlamaktan sorumlu olmalıdırlar.
145. Yetkililer, öğretmenlerin toplumsal ve ekonomik durumlarının, yaşam ve çalışma koşullarının, istihdam koşullarının ve kariyer perspektiflerinin iyileştirilmesinin, yetkin (yetenekli, işin ehli) ve deneyimli öğretmen açığına çare bulmanın ve öğretim mesleğine, çok sayıda tam olarak nitelikli kişileri çekmenin ve onları bu meslekte tutmanın en iyi aracını oluşturduğunu kabul etmelidirler.
XIII. SON KURAL
146. Öğretmenler kimi alanlarda, bu Tavsiye kurallarında belirtilmiş olanlardan daha elverişli bir statüden yararlandıkları zaman, bu kurallar hiçbir durumda daha önce tanınmış avantajlardan (güvenceye alınmış statüden) vazgeçmek için (bir gerekçe olarak) ileri sürülmemelidir.
Yukarıdaki bu metin, Paris’te toplanan ve 5 Ekim 1996’da kapanan öğretmenlerin statüsü konusundaki Hükümetlerarası Özel Konferans’ın kabul ettiği Tavsiye’nin resmi metnidir.
Öğretmenlerin statüsü konusundaki Hükümetlerarası Özel Konferans Başkanı ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Genel Müdürü, 5 Ekim 1966 günü Tavsiye’yi imzalamışlardır.
Bavyera Dükü IX. Louis, Hristiyan olmayı kabul etmeyen Yahudilerin kovulmasını emretti
1547
Don Kişot romanının yazarı Miguel de Cervantes doğdu. Yaşamının sonlarına doğru ünlü eseri Don Quijote (Don Kişot)’u hapishanede kaleme aldı.
1713
Denis Diderot: Aydınlanma Çağı’nın Öncü Filozofu
Aydınlanma Çağı’nın ünlü filozofu Denis Diderot 05 Ekim 1713 tarihinde, Fransa’nın kuzey doğusunda Langres kasabasında doğdu. (Ölümü: 1784) Paris’te Louis le Grand Koleji’nde okudu. 2 Eylül 1732’de Grekçe, Latince ve felsefe okutma yetkisi alarak bu okuldan mezun oldu. Öğrenimini tamamladıktan sonra iki yıl bir dava vekilinin (Avukat) yanında yazıcı olarak çalıştı. Daha sonra kitap çevirisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. Ansiklopedi çevirmeni olarak girdiği işte yayınca oldu. 1742’de Jean-Jacques Rousseau ile tanıştı ve yakın dost oldu.İlk özgün kitabı olan Felsefe Konuşmaları’ 1746’da yayımlandı. Ertesi yıl yayımlanan Filozofça Düşünceler adlı eseri Fransa Parlamentosu tarafından toplatıldı ve mahkeme kararıyla yakıldı. 1749’da Görenler İçin Körler Hakkında Mektup adlı eserlerini yayınladı. 1749’da tutuklandı, Serbest kaldıktan sonra Ansiklopedi çalışmalarına yoğunlaştı. Montesquieu, Jean-Jacques Rouseau ve Voltaire gibi aydınlarla ansiklopediyi tamamladı. Çeşitli türlerde yazdı ve yazdığı her türde derin izler bıraktı. Yaşadığı yüzyılın çok ilerisindeki fikirleri ile sonraki nesillere ilham verdi. Temmuz 1784 tarihinde Fransa’da 70 yaşında iken ödü. Yazdıkları ve felsefesi Fransız Devrimi’ni hazırladı. Filozof olarak Aydınlanma hareketindeki rolü yayınlanan eserlerinden kaynaklanmaktadır.
1781
Çek filozof ve matematikçi, Bernhard Bolzano, doğdu. (Ölümü: 1848)
1887
Fransız hukukçu ve Nobel Barış Ödülü sahibi, René Cassin doğdu. (Ölümü: 1976)
1892
Red Kit’teki Dalton kardeşlere ilham olan Dal ton çetesi, Kansas’taki banka soygunlarında öldürüldü
1908
Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını ilan etti
1908
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıkladı.
1908
Hukukçu ve eski-kapatılan TİP Başkanı Mehmet Ali Aybar dünyaya geldi.
Güney Afrika’da düzenlenen referandumda Cumhuriyet rejimine geçilmesi kabul edildi.
1964
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel 7 Yassıada hükümlüsünü affetti. Affedilen hükümlüler; Namık Argüç, Selahattin İnan, Hilmi Dura, Samet Ağaoğlu, Osman Kavrakoğlu, Dilaver Argun, Bahadır Dülger.
1976
Danıştay, TÖB-DER’in kapatılmasına ilişkin Ankara Valiliği kararının yürütmesini durdurdu.
1979
Tarsus Savcı Yardımcısı Süreyya .Eminsoy’un öldürülmesinden dolayı tutuklanan MHP Tarsus Gençlik Kolu Başkanı’nın ifadesi: “Savcıyı öldürenler silahları MHP Gençlik Kollarına getirdiler. Silahlar örgütümüzün silahlarıdır…”
1982
9 Ağustos’tan beri tutuklu bulunan Prof. Dr. Sadun Aren hakkında Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’nca 5-20 yıl arası hapis istemiyle dava açıldı. Aren’in Gazi Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okuttuğu 70 sayfalık “Makro Ekonomi” ders notlarında ”komünizmi övdüğü” iddia edildi.
1982
Barış Derneği Davasının duruşmasında sorgusu yapılan Türk Tabipler Birliği Başkanı Dr.Erdal Atabek: “Bizim NATO’ya karşı çıkışımız Atatürk’ten miras Ulusal Bağımsızlık ilkesine dayanır.”
1987
580 kişinin idamla yargılandığı 1.203 sanıklı Devrimci Sol Davası’nda -olay çıkardıkları gerekçesiyle salona alınmayan 20 sanık dışında- 98 tutuklu sanık ilk kez toplu olarak duruşmaya çıkarıldı.
1988
Şili’de Pinochet, Başkanlığının uzatılması için yapılan referandumu kaybetti.
Brezilya Anayasası, sıfırdan yazıldığı iki yıllık bir sürecin ardından 5 Ekim 1988’de yürürlüğe girmiştir.
1989
Dalai Lama, Nobel Barış Ödülü’nü aldı
1991
Sovyetler Birliği, tarihinde ilk kez IMF ile iş birliği anlaşması yaptı
1994
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO ve ILO tarafından 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü olarak ilan edildi. Dünya Öğretmenler Günü’nün geçmişi, uluslararası öğretmen örgütlerinin katkılarıyla 5 Ekim 1966 tarihinde ILO ve UNESCO tarafından ‘Öğretmenlerin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı’nın alınmasına dayanmaktadır. 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü, Eğitim Enternasyonali’ne üye yüzden fazla ülkede eş zamanlı olarak kutlanmaktadır.
1995
Türkiye Cumhuriyeti’nin 51. hükümeti, Cumhurbaşkanı Demirel tarafından onaylandı.
Yugoslavya’da ayaklanan halk 13 yıldır iktidarda olan Slobodan Miloseviç iktidarına son verdi. Halk parlamento ve devlet televizyonunu bastı. Polisler de göstericiler tarafına geçti. Vojislav Kostunitsa devlet başkanlığını ilan etti.
2001
İzmir’de Emek Platformu’nun 1 Aralık 2000’deki eyleminde işe gitmedikleri gerekçesiyle Eğitim-Sen’li 137 öğretmenin 1 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmasına başlandı.
2005
Sivas Askeri Cezaevi’nde tutuklu vicdani retçi M.Tarhan 30 Eylül’de zorla saç-sakalının kesilmesi üzerine süresiz açlık grevine başladı.
2010
Madımak Katliamı Davası’ndan dosyaları ayrılan 7 firari sanığın duruşması yapıldı. Davayı, Toplumsal Bellek Platformu üyeleri de izledi.
2021
5 erkeğe cinsel istismardan beraat eden sahte şeyhe, diğer mağdur 4 erkeği istismardan 55 yıl ceza verildi. Konya 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan, kendisine iftira atıldığını öne süren Süleyman Işık, 5 kişiye yönelik ‘cinsel istismar’ suçundan 62 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Işık’a, el konulan bilgisayarında bulunan görüntülerle ilgili olarak da ‘müstehcenlik’ suçundan 1 yıl hapis ve 100 TL adli para cezası verildi. Konya’da kendisini ‘şeyh’ olarak tanıtıp, 5 erkeğe ‘cinsel istismarda’ bulunduğu iddiasıyla 62 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Süleyman Işık hakkında Yargıtay 14’üncü Ceza Dairesi’nce eylemlerin ‘rızayla gerçekleştiği’ gerekçesiyle beraat kararı verilmiş ve tahliye edilmişti. Süleyman Işık, yerel mahkemede yeniden yargılandığı davada, bu kez 4 erkeğe ‘cinsel istismar’ suçundan 55 yıl hapse çarptırıldı.
2021
Rize İkizdere’de Cengiz İnşaat tarafından kurulmak istenen taş ocağına karşı mücadele eden İkizdereli 16 köylüye açılan soruşturmada takipsizlik kararı verildi
2024
Edirne Barosu’na kayıtlı Uzunköprülü Avukat Nebi Doğan, görev yapmakta olduğu bir davanın karşı tarafınca bürosunda bıçaklı saldırıya uğradı. Saldırganın, Avukat Doğan’ın boğazına bıçak dayayarak “borcu yoktur” yazısı aldığı öğrenildi. Saldırıda Doğan hafif şekilde yaralandı. Edirne Barosu saldırıyı kınayarak Cumhuriyet Savcılarını ve Hakimleri göreve davet etti. Avukatın şikayeti üzerine gözaltına alınan şüpheli Uzunköprü Adliyesinde çıkarıldığı hakimlikçe nitelikli yağma suçundan tutuklandı.
2025
Beyoğlu’nda termos içine uyuşturucu saklayarak satışını yapan, ‘Bastonlu Dede’ lakaplı 74 yaşındaki şüpheli H.B., tutuklanarak cezaevine gönderildi. H.B.’nin satmaya çalıştığı 81 adet uyuşturucu karışımlı tütün ile 10 adet peçeteye emdirilmiş uyuşturucu madde ele geçirildi.
Türkiye Cümhuriyetile Yunanistan Hükümeti arasında akledilen dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem ınuahedenamesile merbutu bahri kuvvetlerin tahdidine mütedair protokolün tasdiki hakkında kanun
Kanun 1152
Kabul tarihi: 121211931
Madde 1 — Yunan Cümhuriyetile 30 teşrinievvel tarihinde Ankarada akit ve imza edilmiş olan dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem muahedenamesi ve iki memleketin bahrî kuvvet ve teslihatına müteallik olup ayni tarihte imza edilen ve bu muahedenameye merbut bulunan protokol tasdik edilmiştir.
Madde 2 — İşbu Kanun neşri tarihinden itibaren muteberdir.
Madde 3 — İşbu Kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur.
Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Cümhuriyeti Hükümetleri arasında imza edilen dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem muahedesi
Her hususta bir vifak siyaseti takip, umumî sulh işine yardım ve Türkiye ile Yunanistan arasında tahaddüs edecek ihtilâfları umumî hukuku düvelin en yüksek esaslarına göre halletmek emrindeki arzularını ifade eylemek isteyen Türkiye Reisicümhuru Hazretleri ve Yunanistan Reisicümhuru Hazretleri bu müşterek niyetlerini bir muahedename ile tahakkuk ettirmeğe karar vermişler ve murahhasları olarak,
Türkiye Reisicümhuru Hazretleri: Başvekil Malatya Meb’usu ismet Paşayı, Hariciye Vekili, İzmir Meb’usu Doktor Tevfik Rüştü Beyefendiyi,
Yunanistan Reisicümhuru Hazretleri: Başvekil Müsyü Eleftherios K. Veniselos’u Başvekil Vekili Hariciye Nazırı Müsyü Andre Michalakopoulos’u tayin etmişler.
ve murahhaslar bu baptaki salâhiyetnamelerini yekdiğerine tebliğ ile usul ve kaidesine muvafık bularak atideki hükümleri kararlaştırmışlardır.
Madde 1
Yüksek Akitler tarafeynden birinin aleyhine müteveccih hiç bir siyasî veya iktisadî itilâfa ve kombinezona dahil olmamağı mütekabilen taahhüt ederler.
Madde 2
Yüksek Âkitlerden biri, sulhperverane tarzı hareketine rağmen bir veya birkaç devlet tarafından taarruza
uğradığı takdirde diğer taraf muha samanın bütün müddeti devamınca bitaraflığı muhafaza etmeği taahhüt eyler.
Madde 3
Yüksek Âkitler aralarında ihtilâfı mucip olan ve alelâde diplomasi usullerile halledilemiyen bilcümle meseleleri zirdeki 8-19 uncu maddelerde derpiş edilen uzlaşma usulüne tâbi tutmağı taahhüt ederler. Uzlaşma usulünde muvaffakiyet hasıl olmadığı takdirde, işbu muahedenamenin 20-23 üncü maddelerine tevfikan, bir adlî tesviye çaresi araştırılacaktır, meğer ki âkitler beynelmilel ihtilâfatın sulhan tesviyesi için aktolunan 18 teşrinievvel 1907 tarihli itilâfnamenin 55 inci ve müteakip maddelerine yahut kendi aralarında mevcut herhangi bir anlaşmaya tevfikan teşkil edilen bir hakem mahkemesine müracaat hususunda mutabık kalmış olsunlar.
Madde 4
Geçen maddedeki ahkâm, Yüksek Âkitler arasında mer’i muahedat mucibince, onlardan birinin salâhiyetine dahil bulunan meselelere ne de hâkimiyet hakkına taallûk eden hususata tatbik olunmaz.
Bir meselenin hakkı hâkimiyete taallûk edip etmediğini tahrirî bir beyanname ile tayin etmek her Âkidin hakkıdır, itiraz vukuunda diğer Âkit işbu mütekaddim meseleyi hallettirmek için hakeme veya Beynelmilel Adalet Divanına müracaat edebilir.
Balâda mezkûr maddenin ahkâmı işbu muahedenameden mukaddem olan ve maziye ait bulunan hadisattan mütevellit ihtilâfata da tatbik edilmez.
Madde 5
Tarafeyn arasında mer’i diğer itilâfnamelerle halleri için hususî bir usul derpiş edilmiş olan ihtilâflar, işbu itilâfnamelerin ahkâmına tevfikan hallolunacaklardır.
Madde 6
Eğer bir ihtilâfın mevzuu tarafeynden birinin dahilî kanunlarına nazaran adlî veya mülkî makamatın salâhiyetleri dahilinde bulunuyorsa, mezkûr taraf, salâhiyettar makam tarafından makul müddetler zarfında kat’î bir hüküm verilmezden evvel ihtilâfın işbu muahedede derpiş edilen muhtelif usûllere tâbi tutulmasına muhallefet edebilecektir. Bu takdirde, işbu muahedede derpiş olunan usullere müracaat etmek isteyen tarafın mezkûr karardan itibaren bir sene zarfında, arzusunu diğer tarafa iblâğ etmesi lâzımdır.
Madde 7
Âkitlerden biri tarafından diğer Âkide yapılacak talep üzerine, işbu muahedenamenin tasdiknamelerinin teatisini takip eden altı ay zarfında, bir Daimî Uzlaşma Komisyonu teşkil edilecektir.
1 – Komisyonun 5 azası olacaktır. Tarafeynden her biri kendi tebaası meyanından müntehap bir aza tayin edecektir. Diğer üç komiser üçüncü devletler tebaaları meyanından müttefikan intihap edileceklerdir. Bunların ayni tâbiiyeti haiz bulunmamaları, ikametgâhlarının âkitler ülkesinde bulunmaması ve kendilerinin işbu âkitler hizmetinde olmamaları lâzımdır. Âkitler komisyon reisini bunlar arasından seçecekler ve ihtilâf zuhûrunda, işbu üç komiserden hangisinin reis olacağı kur’a ile teayyün edecektir.
2 – Komiserler üç sene için tayin olunacaklar ve tekrar intihap edilebileceklerdir. Müttefikan tayin edilmiş olan komij serler memuriyetleri esnasında tarafeynin ittıfakile tebdil olunabileceklerdir. Usul ve muameleye henüz iptidar edilmediği müddetçe tarafeynin her biri kendisince tayin edilmiş olan komiseri tebdil edebilecektir.
3 – Ölüm, istifa veya her hangi bir mâni dolayisile vukubulacak münhaller, en kısa bir müddet zarfında, tayin usulüne tevfikan doldurulacaktır.
Madde 8
Eğer bir ihtilâfın zuhûrunda, âkitler tarafından tayin olunmuş bir Daimî Uzlaşma Komisyonu mevcut bulunmıyorsa, âkitlerden birinin diğerine yapacağı talepten itibaren üç aylık bir müddet zarfında, işbu ihtilâfın tetkiki için bir Hususî Uzlaşma Komisyonu teşkil edilecektir. Âkitler arasında hilâfına karar olmadıkça, tayinler yukarıdaki madde ahkâmına tevfikan yapılacaktır.
Madde 9
Müttefikan intihap edilecek azalar 10 ve 12 inci maddelerde tesbit olunan müddetler zarfında tayin olunmazlarsa, icap eden tayinlerin icrası tarafeynce müttefikan intihap edilen bir üçüncü devlete havale olunacak ve bu hususta ittifak hasıl olmadığı takdirde âkitlerden her biri diğer bir devlet gösterecek ve bu tayinler iki devlet tarafından müttefikan icra olunacaktır. Şayet üç aylık bir müddet zarfında işbu iki devlet mutabık kalamıyacak olurlarsa, bunlardan her biri tayin olunacak azaların miktarınca namzet irae edecektir. Bu suretle teklif edilen namzetlerden hangilerinin tayin olunacağı kur’a ile taayyün edecektir.
Madde 10
Uzlaşma Komisyonuna müracaat, müttefikan hareket eden âkitlerin beraberce, v=ya ittifak olunmadığında, âkitlerden birinin veya diğerinin reise bir istida vermesi suretile olur.
İstida, ihtilâf mevzuunu muhta aran anlattıktan sonra, komisyondan bir uzlaşmağa vardıracak her türlü tedabire müracaat | eylemesi talebini ihtiva edecektir.
İstida, âkitlerden yalnız biri tarafından verilmiş ise, müsted’i âkitçe işbu istida diğer âkite vakit fevtetmeden tebliğ edilecektir.
Madde 11
İhtilâfın âkitlerden biri tarafından komisyona arzı tarihinden itibaren on beş gün zarfında âkitlerin her biri, bu ihti’âfın tetkiki için, meselede salâhiyeti mahsusası bulunan bir kimseyi kendi azasının yerine ikame edebilecektir. Bu hakkı istimal eden âkit keyfiyeti derhal diğer âkide haber verecek bu takdirde diğer âkit de ihbarın kendisine vürudundan itibaren on beş gün zarfında ayni suretle hareket etmek salâhiyetini haiz olacaktır.
Uzlaşma Komisyonunun vazifesi muhtelifünfih mesleleri tavzih etmek, bu uğurda faideli malûmatı toplamak ve âkitleri uzlaştırmağa gayret eylemektir.
Komisyon meseleyi tetkik ettikten sonra ihtilâfın halli için tekliflerini bir rapora dercedecektir.
Madde 14
Uzlaşma Komisyonu behemehal mürafaa şeklinde olması lâzım bulunan kendi mesai usulünü, müttefikan başka türlü bir karar vermemiş ise, beynelmilel ihtilâfların muslihane halline dair 18 teşrinievvel 1907 La Haye mukavelenamesinin üçüncü faslı ahkâmını nazarı itibare alarak, bizzat tanzim edecektir.
Madde 15
Uzlaşma Komisyonunun mesaisi ancak akitlerin muvafakatile komisyon tarafından ittihaz olunmuş bir karar üzerine alenî olacaktır.
Madde 16
Akitler, Uzlaşma Komisyonu nezdinde kendilerile komisyon arasında mutavassıt hizmetini gören ajanlar tarafından temsil edileceklerdir; bundan maada, âkitler kendileri tarafından bu husus için tayir edilen müşavir ve mütehassısların yardımına müracaat edebilecekler ve şehadetini faideli addettikleri bilcümle eşhasın komisyonca istimaını talep eyüyebileceklerdir.
Komisyon da her iki tarafın ajanlarile müşavir ve mütehassıslarından şifahî izahat talep etmek ve faideli göreceği her hangi bir şahsı hükümetinin muvafakatile celp ve istima eylemek salâhiyetini haiz olacaktır.
Madde 17 — Akitler, Uzlaşma Komisyonunun mesaisini kolaylaştırmağı ve alelhusus kendisine, mümkün olabildiği kadar vasi mikyasta, bilcümle vesaiki ve faideli malûmatı vermeği ve kendi memleketleri dahilinde ve kendi kanunlarına tevfikan komisyonun şahitler veya mütehassıslar celp ve istima eylemesini ve vak’a mahalline gitmesini temin için malik oldukları bütün vasıtaları kullanmağı taahhüt ederler.
Madde 18
Akitler müddetin etmdidine karar vermedikçe, Uzlaşma Komisyonu ihtilâfın kendisine arzı gününden itibaren dört ay zarfında raporunu tevdi edecektir.
Akitlerden her birine raporun bir nüshası verilecektir.
Rapor, ne hadiselerin ifadesi ne de esbabı hükmiye ve netayiç itibarile, bir hakem kararı mahiyetinde olmıyacaktır.
Madde 19
Uzlaşma Komisyonu, raporunda münderiç hal tekliflerine âkitler tarafından verilecek cevap için bir müddet tayin edilecektir. İşbu müddet üç aydan fazla olmıyacaktır.
Madde 20
Müttefikan tayin olunan komiserlerden her biri mesainin filen devamı esnasında, miktarı âkitlpr tarafından tesbit edilecek ve onlarca müsavaten ita olunacak, bir tazminat alacaktır. Buna mukabil, her âkit kendi tarafından tayin olunan komisyon azasının tazminatını tesbit ve ita edecektir.
Komisyonun faaliyetinden dolayı tahaddüs eden masraflar iki tarafça mütesaviyen ödenecektir.
Madde 21
Komisyonun teklifleri tarafeynce kabul edilmez ise onlardan her biri komisyonun raporunda tayin olunan müddet zarfında, ihtilâfı Daimî Beynelmilel Addet Divanına arzetmek salâhiyetini haiz bulunacaktır.
Divanın reyine .nazaran, ihtilâf hukukî mahiyette olmadığı takdirde onun, hakkında bir hukuku düvel kaidesi tatbik edilemezse, Divanın hakkaniyet ve nasafet dairesinde halledilebileceği hususunda her iki taraf müttefiktir.
Madde 22
Akitler, her meselede, ihtilâfın mevzuunu sarahaten tayin eden ve Daimî Beynelmilel Adalet Divanına verilebilecek hususî salahiyetleri ve kendi aralarında mukarrer sair bilcümle şeraiti tesbit eyliyen hususî bir tahıdmname tanzim edeceklerdir.
Tahkimname âkitlerin hükümetleri arasında nota teatisi suretile yapılacak ve bunun her noktası Adalat Divanı tarafından tefsir edilecektir. Eğer âkitlerden birinin adlî tesviye talebini aldığı günden itibaren üç ay zarfında tahkimnamenin metni takarrür etmez ise tarafeynden her biri alelâde bir istida ile Adalet Divanına müracaat edebilecektir.
Madde 23
Beynelmilel Daimî Adalet Divanı âkitlerden birinin adlî makamatı veya herhangi bir makamı tarafından verilen bir kararın hukuku düvele tamamen veya kısmen muhalif olduğunu tesbit eder ve bu akidin hukuku esasiyesi mevzuubahs kararın netayicini izaleye müsait olmaz veya ancak kısmen izaleye müsait olursa mutazarrır olan tarafa divan kararı ile muiısifane bir tazminat verilmesi icap edeceğinde âkitler mutabıktırlar.
Madde 24
Beynelmilel Daimî Adalet Divanı tarafından verilen karar âkitler tarafından hüsnü niyetle tenfiz edilecektir
Kararın tefsirinde tahaddüs edebilecek müşkilât her bir âkidin bu hususta alelâde bir istida tarikile kendisine müracaat eyliyebilecek olduğu Adalet Divanı tarafından hallolunacaktır.
Madde 25
Uzlaşma usul ve muamelâtının veya adlî tesviye usul ve muamelâtının devam ettiği müddetçe âkitler, uzlaşma komisyonu tekliflerinin kabulüne veya Beynelmilel Daimî Adalet Divanı kararının icrasına halel getirebilecek mahiyette olan herhangi bir tedbiri ittihazdan tevakki edeceklerdir.
Madde 26
Eğer işbu muahedenamenin inkızasında muallâk bir uzlaşma veya adlî tesviye muamelesi mevcut bu’unuyor ise işbu /muamele bu muahedenamenin ahkâmına yahut âkitlerin onun yerine ikamesinde mutabık kaldıkları her hangi bir diğer mukavelename ahkâmına tevfikan devam edecektir.
Madde 27
İşbu muahedenin gerek tefsirinde gerek icrasında tahaddüs edebilecek ihtilâflar, nizaların tavs’fine taallûk edenler de dahil olduğu halde, Beynelmilel Daimî Adalet Divanına doğrudan doğruya alelâde istida ile arzolunacaktır.
Madde 28
İşbu muahedename en kısa bir müddet zarfında tasdik olunacak ve tasdiknameleri teati edilir edilmez mer’iyete girecektir. Muahedename mer’iyete girdiğinden itibaren beş sene müddetle muteber olacaktır. Bu müddetin hitamında, altı ay evvel mefsuhiyeti ilân edilmezse, ikinci bir beş senelik müddet için temdit edilmiş addolunacak ve bu tarzda devam edilecektir.
Balâdaki mevadı tasdikan, isimleri yukarıda zikredilen murahhaslar işbu muahedeyi imza etmişlerdir.
Ankara, 30 teşrinievvel 1930
PROTOKOL
Bahri Kuvvetlerin Tahdidine Mütedair Protokol – Deniz Kuvvetlerinin Sınırlandırılmasına İlişkin Protokol
Bu günkü tarih ile imza edilen Dostluk ve Hakem Misakının imzasına saik olan prensipler ile mütehalli bulunan ve bahrî teslihat masraflarının beyhude artmasının önüne geçmek ve her bir tarafın haiz olduğu şeraiti mahsusayı nazarı itibare alarak, mütekabil kuvvetlerin mütevazi tarzda tahdidi yolunda mütesaviyen ilerlemek arzusunu besleyen yüksek âkitler bahrî teslihat yarışının, her iki tarafça, hulûsu tam dairesinde dostane bir fikir ve izahat teatisi suretile, önünü alabilmek fırsatını iki hükümete bahşeylemek için, altı ay evelden diğer akide haber vermeden hiç bir harp gemisinin veya teslihatının siparişi, iktisabı veya inşası cihetine gitmemeği taahhüt ederler.
Dünya Hayvanları Koruma Günü, hayvan haklarının gündeme taşındığı bir farkındalık günüdür. Her yıl 4 Ekim‘de kutlanmaktadır.
Bu günün amacı, dünya çapında çeşitli hayvan türlerinin karşılaştığı tehditlere dikkat çekmek ve toplumları daha duyarlı olmaya teşvik etmektir. Hayvanların yaşam ve sağlık haklarının devletler ve toplumlar tarafından garanti altına alınması hedeflenmektedir. Aynı zamanda, bu haklara herkesin saygı göstermesine odaklanılmaktadır. Diğer yandan, bu hedefe ulaşmak için uluslararası işbirliği de gereklidir.
Köpek bilimci Heinrich Zimmermann, 24 Mart 1925’te Berlin’de ilk Dünya Hayvan Hakları Günü etkinliğini düzenledi. Böylece, günün temelleri atılmış oldu. Bu etkinlik 1929’da tekrarlanmıştır. 1931’de Floransa‘da uluslararası bir boyut kazanmıştır. O tarihten itibaren Almanya, Avusturya, İsviçre ve Çekoslovakya gibi ülkelerde kutlanmaktadır. Hayvanları Koruma Günü, her yıl 4 Ekim’de dünya genelinde düzenlenmektedir.
Günümüzde, habitat tahribatı, yasak avcılık ve iklim krizi birçok hayvan türünü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Ek olarak insan odaklı düşmanca tavırlar da hayvanlar için bir diğer büyük tehdittir.
4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü, tüm hayvan türlerinin kendi yaşam alanlarında özgün haklara sahip olduklarını hatırlatmayı amaçlar. Toplumlar ve devletler, gelecekleri açısından hayvanları korumalı ve onların yaşaması için çaba göstermelidir. Hayvanlar, ekosistemin koruyucuları ve insan yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır. Sonuç olarak, hayvan refahı insan refahı kadar önemlidir. Nesli tükenmekte olan türlerin özel olarak korunması da hayati bir gerekliliktir.
Mevzuat, evlerde, barınaklarda, doğada ve sokaklarda yaşayan hayvanların tümünü koruma altına alacak şekilde düzenlenmelidir.
Amerikalı hukukçu ve devlet başkanı Rutherford Birchard Hayes, dünyaya geldi. (Ölümü: 17 Ocak 1893) Harvard Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1850’de Cincinnati’ye taşındı ve Chillicothe’de avukat olan John W. Herron ile hukuk bürosu açtı. 1858’den 1861’e kadar Cincinnati’nin şehir avukatı olarak görev yaptı. ABD İç Savaşı’ndan önce mahkeme işlemlerinde mülteci köleleri savunan bir avukat ve sadık bir kölelik karşıtıydı. ABD Temsilciler Meclisi üyeliği ve Ohio valisi olarak çalıştı. 1881 – 1877 yılları arasında 19. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak görev yaptı.
1824
1821’de kazanılan bağımsızlığın ardından Meksika’da ilk Anayasa ilan edildi.
1830
Belçika Krallığı, Hollanda Birleşik Krallığı’ndan ayrıldı.
1868
Arjantinli avukat ve eski cumhurbaşkanı Máximo Marcelo Torcuato de Alvear Pacheco, doğdu. (Ölümü: 23 Mart 1942) Buenos Aires Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okudu. Fakültedeki ilk yılında başarısız oldu ve neredeyse tüm derslerden kaldı ancak hukuk eğitimini beş yıl içinde gecikmesiz ve yüksek notlarla 1891 yılında tamamladı. 1890 ve 1893 yıllarında meydana gelen radikal devrimlere aktif olarak katıldı. 1912-1916 yıllarında milletvekilliği yaptı. 1917 yılında Fransa Büyükelçiliği’ne atandı ve 1922 yılına kadar bu göreve devam etti. 12 Ekim 1922 – 12 Ekim 1928 tarihlerinde Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Yurttaş Birliği’ne üye oldu. 1931’den 1942’ye kadar Radikal Yurttaş Birliği başkanlığı yaptı. Cumhurbaşkanlığı sırasında o zamana kadar Arjantin’de görülmeyen bir şekilde ekonomik refah yükseldi. 1928 yılında GSYİH bazında Arjantin dünyanın altıncı en zengin ülkesi oldu.
Cumhurbaşkanı Marcelo Alvear ve eşi Regina Pacini bir arada
1904
Almanya ile Osmanlı Devleti arasında telgraf anlaşması imzalandı.
1913
Haitili avukat ve Başbakan Martial Lavaud Célestin doğdu. (Ölümü: 3 Şubat 2011) Ecole Nationale de Droit’te hukuk okudu. Aynı okuldan Hukuk Doktoru unvanını aldı. 1936’da baroya kabul edildi. Daha sonra Institut d’Ethnologie d’Haïti’de avukat olarak çalıştı. Profesyonel kariyerine eyalet yönetiminde başladı. 1953’ten 1956’ya kadar Faculté de Droit’teprofesör olarak görev yaptı. Kamu maliyesi, mali yönetim ve ekonomi dersleri verdi. 1982’den 1986’ya kadar Haiti Eyalet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde profesörlük yaptı. 1977’de Baro Konseyi’ne üye oldu. 1978’de Port-au-Prince Barosu’nun başkanlığına seçildi ve bu görevde iki kez yeniden seçildi. Célestin kabinesinde Adalet Bakanlığı görevini de üstlendi. 1988’de Haiti’nin ilk başbakanı olarak atandı. 1979’da Roma’da FAO Tarım Reformu ve Kırsal Kalkınma Dünya Konferansı’na delege olarak katıldı.
1915
İsveçli avukat ve liberal politikacı Karl Albert Staaff, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 21 Ocak 1860) Liberal Koalisyon Partisi başkanlığı ve iki kez İsveç Başbakanı olarak görev yaptı. Evrensel oy kullanma konusu hakkında İsveç hareketinde aktifti ve Liberal partinin Başbakanı olarak 1905’te erkeklere evrensel ve eşit oy hakkını sunma girişimi üzerine başkanlık etti. 1914’te protesto amacıyla hükûmetten istifa etti. Çağdaş İsveç Liberal partili Liberaller, kendisini 20. yüzyıl İsveçli liberalizmin önde gelen liderleri arasında saymaktadırlar.
Avukat Karl Albert Staff
1922
Himaye-i Hayvanat Cemiyeti adıyla Türkiye’deki hayvanları koruma amacı güden ilk dernek kuruldu. Dünyada ise ilk dernek 100 yıl önce İngiltere’de kurulmuştu. 4 Ekim, Dünya Hayvanları Koruma Günü olarak kutlanmaktadır.
Rasko
1926
Medeni Kanun yürürlüğe girdi. Mustafa Kemal Atatürk: “Medeni hukukta, aile hukukunda takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır.”
1942
İzlandalı siyasetçi ve İzlanda’nın eski başbakanı Jóhanna Sigurðardóttir doğdu. İzlanda’nın ilk kadın başbakanı ve dünyanın eşcinsel olduğunu açıkladıktan sonra göreve gelen ilk hükûmet başkanıdır.
İzlanda Başbakanı Jóhanna Sigurðardóttir
1958
Fransa’da Beşinci Cumhuriyet ilân edildi.
1966
Afrika’nın güneyindeki İngiliz sömürgesi Basutoland bağımsızlığını ilan ederek Lesotho Krallığı’nı kurdu.
1972
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatlığını yaparken 10 ay hapis cezası alan Niyazi Ağırnaslı hakkındaki karar Yargıtay’ca bozuldu.
Federal Alman hükümetiyle Ankara’da 163 milyon 320 bin 625 mark (yaklaşık 850 milyon lira) tutarında mali yardım anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre kredinin faizi yüzde 2, vadesi ise 30 yıldır.
1978
Madenlerin devlet eliyle işletilmesi yasası Cumhuriyet Senatosu’nda kabul edildi.
1984
MHP Davasında, idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nun idamından önce alınan yazılı ifadesi okundu. ‘Pehlivanoğlu ÜGD’nin öldürme, yaralama ve bombalama eylemlerini Muhsin Yazıcıoğlu ve Şevket Çetin yönlendirirdi’ dedi.
Kuzey Irakta ki Kürt Parlamentosu Federe Kürt Yönetimi kurulduğunu açıkladı.
1994
Yazarlar, gazeteciler ve insan hakları savunucuları Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde bir basın toplantısı düzenleyerek Terörle Mücadele Yasası’nda yapılacak değişikliklerle düşünce özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması için tüm milletvekillerine çağrıda bulundu.
1996
ÖDP MYK üyelerinin, Yüksekova’daki korucu-itirafçı-özel timin çete faaliyetleri hakkında yayınladıkları bildiri nedeniyle ‘devletin emniyet kuvvetlerini tahkir ve tezyif’ iddiasıyla 1 yıldan 6 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmalarına başlandı.
Mardin’de gözaltına alınan Ş. E.’ye tecavüz ettikleri iddiasıyla 405 er/erbaş jandarma personeli hakkında 15’er yıl hapis istemiyle dava açıldı.
2004
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, KKTC meclisinden iki üyenin genel kurulda temsiline karar verdi. AKPM Başkanı Peter Schieder, bu kararın KKTC’yi tanıma anlamına gelmediğini belirtti.
2009
Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri ile Halkın Kurtuluş Partisi üyeleri, IMF ve Dünya Bankası toplantılarını Taksim’de protesto etti. Feministler ‘IMF ve DB politikaları erkek, sermaye ittifakının emeğimize saldırısı demek, kadın düşmanı politikalara hayır’ sloganı attı. Taksim’de kısa sure trafik durdu.
2012
Suriye konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin diğer ülkelere gönderilmesi ve görevlendirilmesini de içeren ve Hükümet’e bir yıl süreyle sınır ötesi operasyon yetkisi veren Başbakanlık Tezkeresi 4 Ekim 2012’de Meclis’te 320 kabul, 129 ret oyuyla kabul edildi. Yabancı ülkelere asker gönderilmesi tezkeresinin Meclis’te görüşüldüğü sırada Ankara ve İstanbul’daki gösterilere polis müdahale etti.
2015
Hollandalı avukat, siyasetçi ve eski bakan Jacob de Ruiter yaşamını yitirdi. (Doğumu: 30 Nisan 1930) Utrecht Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi görerek özel hukuk alanında uzmanlaştı. Avukatlık ve savcılık yaptı, yerel mahkemelerde görev aldı. 1976-1977 yılları arasında Amsterdam Üniversitesi’nde rektörlük yaptı. Adalet Bakanlığı, Savunma Bakanlığı görevlerinde bulundu. 1986-1990 yılları arasında ise Amsterdam Başsavcısı oldu.
Jacob de Ruiter
2020
CHP Genel Başkan Yardımcısı Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca, CHP Genel Başkan Yardımcısı Kahramanmaraş Milletvekili Ali Öztunç, İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil ve Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz hayvan hakları ile ilgili kapsamlı düzenleme öngören 4 farklı kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu. Karaca, “Umarım bu 4 Ekim hayvan hakları için bir milat olur. Hayvan dostlarımızın haklarını teslim etmek, sadece bir gün değil 365 gün hayvan hakları günü olması için kanun teklifimiz acilen yasallaşmalı” dedi.
2021
Antalya Barosu Eski Başkanı Avukat Polat Balkan, sosyal medya hesabında, Deniz Gezmiş’i n doğum gününü ve Ulaş Bardakçı’nın ölüm yıl dönümünü andığı, suçu ve suçluyu övdüğü gerekçesiyle 3 yıl 9 aydan 5 yıl 3 aya kadar hapis cezası istem ile yargılandığı davada beraat etti.
Antalya Barosu Eski Başkanı Avukat Polat Balkan
2022
İzmir Barosu, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü dolayısıyla İzmir Adliyesi önünde basın açıklaması düzenledi. Açıklamaya baro üyesi çok sayıda avukat katılırken, baro adına açıklamayı İzmir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu üyesi Avukat Rojda Kuruş okudu. Kuruş, 2022 yılının hayvanlara şiddetin algı operasyonlarıyla sistematik boyuta ulaştığı, hayvan haklarını gözetmekte yetersiz kalan yasalar nedeniyle faillerin cezasızlıkla ödüllendirildiği bir yıl olduğunu ifade etti.
2023
Kahramanmaraş merkezli depremler sonrasında Haluk Levent’in şikayeti üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Deniz Akkaya hakkında “Kamu Kurum ve Kuruluşlarını tahkir ve aşağılama, yanıltıcı bilgiyi alenen yayma, tehdit, hakaret ve iftira” suçlarından başlatılan soruşturmada, Hakaret suçundan açılan dosyanın uzlaştırma bürosuna gönderilmesine karar verildi.
2023
TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın ‘terör örgütü propagandası’ ve ‘suçu ve suçluyu övme’ suçlarından tutuklu yargılandığı davanın ilk duruşması İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi Çağlayan Adliyesi’nde görüldü. “Bu dava Türkiye’nin demokratikleştirilmesi mücadelesi verenlere gözdağıdır” diyen Yanardağ, amacının herhangi bir terör örgütü övmek olmadığını ifade ederek davanın düşürülmesini ve beraatine karar verilmesini talep etti. avcılık mütalaasını verdi. Duruşma savcısı mütalaasında Yanardağ’ın ‘terör örgütü propagandası’ suçundan 7,5 yıla kadar hapisle cezalandırılması ve tutukluluk halinin devam istendi. Yanardağ’ın avukatı Başar Yaltı, “Mütalaada savunmanın hiçbir yazılı ve sözlü uyarılarını dikkate almadı. Siz mahkeme heyeti olarak vicdani kanaatinize göre karar vereceksiniz. Bu yargılamanın adalete uygun olması gerekiyor. Söz ve karar sizde. Türkiye hukuk devleti midir değil midir, bunun kararını vereceksiniz” dedi. Mahkeme, Yanardağ’a 2 yıl 6 ay hapis cezasına hükmederek tahliyesine karar verdi.
2023
RTÜK, Ankara’daki saldırıyla ilgili Ayşegül Arslan ve Altın Portakal hakkında Ezel Akay’ın sözlerini gerekçe göstererek Halk TV’ye üst sınırdan para cezası ve 5 kez program durdurma cezası verdi. Ayşenur Arslan’ın sözlerini “yayıncılık ilkelerine aykırı” bulan RTÜK, Yönetmen Ezel Akay’ın Halk TV “Haber Masası” programında ‘Kanun Hükmü’ filmi hakkında yaptığı değerlendirmeleri de ‘yasa ihlali’ olarak değerlendirdi ve “dayanaktan yoksun olarak Türkiye Cumhuriyeti Devletini suçlayıcı ve töhmet altında bırakıcı ifadelerinin Yasa’da geçen yayıncılık ilkelerini ihlal ettiğine karar verdi.
2023
İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde 16 Kasım 2021 tarihinde Suriyeli inşaat işçileri Mamoun al-Nabhan, Ahmed Al-Ali ve Muhammed el-Bish’in yakılarak öldürülmesine ilişkin Kemal Korukmaz aleyhine açılan davanın üçüncü duruşması İzmir Adliyesi 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Bazı tanıkların dinlendiği duruşma 8 Kasım’a ertelendi.
2023
İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde 16 Kasım 2021 tarihinde Suriyeli inşaat işçileri Mamoun al-Nabhan, Ahmed Al-Ali ve Muhammed el-Bish’in yakılarak öldürülmesine ilişkin Kemal Korukmaz aleyhine açılan davanın üçüncü duruşması İzmir Adliyesi 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Bazı tanıkların dinlendiği duruşma 8 Kasım’a ertelendi.
2024
Şarkıcı Çağatay Akman’ın eski sevgilisi Öykü Uslu ve Uslu’nun arkadaşı Furkan Ayaz’ı darp ettiği iddiasıyla İstanbul 50. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam eden davada Cumhuriyet Savcısı esasa ilişkin mütalaası beraat yönünde açıkladı.
2024
FIFA, İsrail’in ‘futboldan men’ kararını yeniden erteledi. Disiplin komitesinin ise Filistin Futbol Federasyonu tarafından öne sürülen ayrımcılık suçuna ilişkin İsrail’e yönelik soruşturma başlatmakla görevlendirildiği hatırlatıldı.
2024
Cumartesi Annelerinin 950’nci hafta eylemi nedeniyle 20 kayıp yakını ve insan hakları savunucusu hakkında “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet etmek” iddiasıyla açılan davanın 4’üncü duruşması Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi 39’uncu Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Karar, beraat olarak açıklandı.
2024
Muğla Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nün Şahan Gökbakar hakkında suç duyurusunda bulunmasıyla Marmaris Cumhuriyet Başsavcılığı’ tarafından başlatılan soruşturma sonuçlandı. İddianameye göre oyuncu Şahan Gökbakarve kardeşi Togan Gökbakar’ın da aralarında bulunduğu 4 kişi için 2 ayrı suçtan 10’ar yıla kadar hapis cezası talep edildi. Hazırlanan iddianame Marmaris Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.
2024
Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile ilişkisi olduğu iddiasını ortaya atan ve yayan 100’den fazla kişi ve kurumu mahkemeye verdiğini açıkladı.
Şarkıcı Aleyna Tilki’nin kimlik ve özel bilgilerinin ele geçirilip şantaj yapıldığı iddiasıyla görülen davada sanık İ.Y.’nin avukatı, duruşmalara gelmeyen şikayetçi Aleyna Tilki ve babası için zorla getirme talep etti. Mahkeme, Aleyna Tilki’nin zorla getirilmesine karar verdi.
Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri / Av. .Fahrettin Kayhan
“Kutsalınıza mı dokundum. Bir mesleği kutsallaştırmak çabası nedendir acep?”(1)
Haluk Bilginer / Sanatçı
Türkiye Barolar Birliği’nin web sayfasında yayınlanan duyuruya göre, avukatlık kimlikleri değişecek. Yeni avukatlık kimlikleri; temaslı smart çip, temassız smart çip ve hi-co manyetik şerit barındıran üzerinde TBB tarafından onaylanmış hologram ve diğer görsel güvenlik araçları bulunan dual interfaces barındıran bir kimlik verilecek biz avukatlara…
Peki bu ileri teknoloji ürünü yeni kimlikler, avukatların kimlik sorununu çözecek mi? Buradaki “kimlik” kavramını, avukatın avukat olduğunu kanıtlamaya yarayan belgenin kurumlarca tanınması anlamında kullandığımız kadar, avukatın sistem içindeki hukuksal statü ve rollerinin kişi ve kurumlar tarafından tanınması ve benimsenmesi anlamında da kullanıyoruz. Zira Avukatın sosyal statüsü ve rollerinin kurumlarca –öncelikle yargı organları tarafından- tanınması ile avukatlık kimlik belgesinin tanınması arasında yakın ilişki olduğunu düşünüyorum.
Avukatlık Kanunun 9. maddesi uyarınca resmî belge niteliğinde olan avukatlık kimliğini; bankalar, PTT, telekomünikasyon vs. kamu kuruluşları resmî bir kimlik olarak kabul etmemekte ısrarla direnmektedirler. Bu konuda bir çok avukat ve baro tarafından ilgili kurumlar hakkına davalar açılmıştır. Ancak, kurumlar avukatın kimliğini tanımamakta ısrarlı görünmektedirler. Bana göre avukatlık kimlik belgesinin tanınmaması, avukatın hukuksal statüsü ve rollerinin tanınmaması arasında sıkı bir bağ var. Hatta, avukatlık kimlik belgesine yönelik tutumun avukatın statü ve rollerine ilişkin olumsuz tutumun somut ve sembolik ifadesi olduğunu ve psikolojik bir saldırı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Bu yazıda avukatın yargı sistemi içindeki yeri ve avukatlık kimliğinin değersizleştirilmesine yönelik uygulamaları ve avukatların buna karşı ürettikleri çözümleri inceleyeceğim.
A. Avukatlık mesleğinin Türk yargı sistemi içindeki yeri
Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyılındaki önemsiz gelişmeleri bir yana bırakacak olursak avukatlık mesleği, ilk defa 3 Nisan 1924 yılından çıkarılan 460 sayılı Muhamat Yasasıyla hukuk sistemimize girmiştir.
Modern anlamdan ilk kez hukuk sistemimize “muhami” (himaye eden) unvanıyla giren mesleğin unvanı, 1926 tarihinde çıkarılan yasa ile “avukat” olarak değiştirilmiştir. Yasanın birinci maddesine göre avukat; “bütün hukukî meselelerde başvuranlara sözlü ve yazılı görüş bildiren, her türlü belgeleri düzenleyen, mahkeme ve hakemler önünde gerçek ve tüzel kişileri vekil sıfatıyla temsil eden ve dava ve savunmayı kendisine meslek seçmiş kişi” olarak tanımlanmıştır.
Avukatlık hukuksal olarak Türk hukukuna bu yasayla girmiş olmasına ve bu yönüyle varlığını Cumhuriyete borçlu bir meslek olmasına karşın, Türk yargı sistemi içindeki yeri ve rolü her zaman tartışmalı olmuştur.
Türk avukatlık tarihi, avukatın “tanınma” ve “bağımsızlık” çabasıyla geçmiştir.
Devlet; Batılı kodifikasyon hareketi kapsamında kabul etmek zorundaki kaldığı bu mesleği, gerçek işleviyle kabullenmekte her zaman zorlanmıştır. Zira, avukatlık mesleği dışında diğer kurumların, Osmanlı Devlet geleneği içinde az veya çok kökleri ve oluşmuş bir geleneği bulunmasına karşın, avukatlık mesleğinin Osmanlı hukukunda yeri yoktur. Bu geleneksizlik nedeniyle, avukatlık mesleğinin, gerçek anlam ve içeriğiyle Cumhuriyet döneminde tam olarak (hatta biz avukatlar ve meslek kuruluşları tarafından da) anlaşılamadığı söylenebilir. Zira yeni kurulmuş olan Devletin, kuruluş aşamasında belki makul karşılanması gereken bir yaklaşımla tarif ettiği iç ve dış düşmanlara karşı korunma içgüdüsü ülkede olağan bir yargıyı hiçbir zaman mümkün kılmadığı gibi; kendi koyduğu hukuk kurallarının uygulanmasında hukuksal savunma mesleğini yürüten avukatlara karşı tutumu da paranoid derecede güvensizlik temeline dayanmıştır. Zaman içinde olması gereken siyasi olağanlaşma ve olgunlaşma bir türlü gerçekleştirilemediğinden avukatlık mesleğinin kimlik sorunu da kronik bir hal almıştır.
Yargı sistemi içindeki fonksiyonu ve tarifi gereği her ülkede sık sık devlete “karşı duruş” göstermek zorunda olan ve buna devlet tarafından yetkilendirilmiş hukuksal savunma mesleğinin, ülkemizde bir çok kurum gibi millî savunma hassasiyetleriyle çatışma içinde olduğu düşünülmüştür. Biz avukatların hukuk karşısındaki tutumu incelendiğinde, bu görüş büyük ölçüde avukatlar tarafından da kabul gördüğünü söyleyebiliriz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği savcılar (hakimler ve avukatlar değil); duruşma salonunun tasarımında kürsüde hakimin yanında ve onunla yan yana konuşlandırılırken; avukatlar duruşma salonunda salonun elverdiği bir yerlerde, mümkün olduğu kadar az yer işgal edecek ve savunduğu kişiden mümkün mertebe uzakta yerleştirilmiştir.
Hiçbir hukuksal dayanağı olmayan bu oturma düzeninin yarattığı iletişim ortamında hüküm, genellikle avukatın iştirak etmediği bir ortamda hakim ve davada taraf olan savcının müzakeresiyle oluşturulmaktadır. Bu o denli kanıksanmış ve içselleştirilmiştir ki, artık yadırganmaz olmuştur.
Devletin taraf olduğu hukuk davalarında, ise, hukuksal hiçbir dayanağı olmayan “nef’i hazine” (hazine yararı) ideolojisi; Anayasa dâhil her türlü pozitif hukuk kuralının üstünde davacı yurttaşın tüm haklı argümanları buharlaştıran sihirli bir güce sahipti. Yurttaşın hakkını geç de olsa kerhen teslim eden yargı kararlarının uygulanmaması olağan bir hal almıştı. Devletin taraf olmadığı yurttaşlar arasındaki sıradan hukuk davaları ise, türkülere ve komedi filmlerine konu olacak şekilde ilgisizliğe mahkûm edilmiştir. Siyasi davaları kutsayanlar da, yurttaşlararası hukuksal uyuşmazlıklara kayıtsız kalmışlar ve bu davalardaki ağır temel hak ihlallerini küçümsemişlerdir. Halbuki, demokratik bir devlet, kendisine, hiçbir kurum ve kuruluşa bağımlı olmayan hür iradeli, hür vicdanlı ve hür irfanlı avukatların varlığından rahatsız olmak bir yana; bunu teşvik eder. Büyük Devlet, haksızlık ve hata yapmayan devlet değildir. Bu haksızlığı ve hatayı ifade edecek, yapılan haksızlığın düzeltilmesini ve giderilmesini sağlayacak, kamu gücü suiistimal edildiğinde bunun karşısında durabilecek hür avukatları olan ve bu hür avukatların varolabileceği atmosferi sağlayan ve avukatlara bu güvenceyi hukukî ve fiilî olarak sağlayan devlettir.
Zayıf ve bağımlı bir avukatlık sistemi (uç noktası devlet avukatlığı), totaliter ve otoriter rejimlerin tercihidir; böyle bir avukatlık sistemi uzun vadede kesinlikle ve kesinlikle yargı sisteminin yozlaşmasına yol açmaktadır ve rejimin aleyhine sonuç doğurmaktadır. Bu paradoksal durumu takdir etmek demokratik devlet aklının bir gereğidir. Zira, demokratik devletler, otoriter rejimlere göre devlet aklı olarak daha gelişmiş bir zekaya sahiptir. Avukatları, devlete karşı bağımsız ve hür olmayan devletlerin hukuka saygıyı koruması, adalet duygusunun topluma yayılmasını sağlaması, yurttaşın aidiyet duygularını pekiştirmesi ve yurttaşına güven vermesi olanaksızdır. Bu kazanımlar Devletin, bir davayı kaybetmesinden daha önemlidir.
Bir ülkede, ağırlıklı olarak iç düşman tariflerine dayalı milli güvelik konseptine uyumlu bir yargı bağımlı ve zayıf kalmaya; teorik olarak onun unsurlarından biri olarak kabul edilen avukatlık ise en zayıf unsur olarak kalmaya mahkûm demektir. Bu nedenle, köklü bir avukatlık geçmişine ve geleneğine sahip olmayan ülkemiz avukatlığının, kronikleşen antidemokratik vasatta gelişmesi ve kendi geleneklerini oluşturması imkânsızdı.
Muhakemenin “sav- savunma- yargı” üçlemesinden oluştuğu; bu diyalektik içinde sav ve savunmanın çatışma içinde olduğu, yargı organının ise nötr (tarafsız) olduğu doktrinde ve adlî yıl açılış konuşmalarında her defasında vurgulanmasına karşın, bu diyalektik çoğu kez “bağımlı ve taraflı yargı”, “savcıyla mesai arkadaşı hakim” ve şayet baro dışında belli bir yasal veya yasa dışı bir örgüte dayanmıyorsa “yalnız ya da uygucu avukat” şeklinde işlemiştir. Bu nedenle, duruşmalar dikkatle izlendiğinde iletişim çatışmaları ve tartışmaların, taraflardan çok taraf avukatlarıyla hâkimler arasında gerçekleştiği görülür.
Oysa avukat-yargıç çatışması muhakeme diyalektiğinin doğru yapılandırılması ve işlemesi halinde çok az görülen bir vak’a olması gerekir. Hakim, savcı ve avukatın aynı fakülteden mezun insanlar olduğu düşünüldüğünde hukukun terminolojisi ve muhakeme hukuku kuralları konusunda mutabık olmaları beklenir.
Demokratik bir hukuk devletinde ve olağan bir yargıda uyuşmazlık, avukat ile hakim arasında değildir. Anti demokratik rejimlerde, yargı ile avukat arasındaki çatışma hat safhadadır.
İktidarı kullananlar, başlangıçta bundan rahatsız olmazken, iktidar ilişkilerinin değişmesiyle yargının bir kısmının aynı paradigmayla ama farklı ideoloji mensubu olması (asla bağımsızlaşması ve tarafsızlaşması değil) karşısında bu çarpıklığın geç de ancak farkına varmışlardır.
Meslek kuruluşları ise, bir yandan savunmanın “kutsallığını” ve avukatın “bağımsızlığını” vurgularken; diğer yandan aslında savunmayı ve savunma hakkını fiilen reddeden veya kuşkuyla karşılayan devlet sistemine bir yanından eklemlenebilmek için çabalara girişmiştir. Bu çabalar özel günlerde düzenlenen resmî törenlerde “protokolde” yer edinme mücadelesi; resmi ideolojiye kayıtsız koşulsuz bağlılığın her vesile ile gerekli ve gereksiz vurgulanması; makro ve çok sayıdaki mikro hukuksuzluklar karşısında pasifist ve sessiz tutum veya yasak savma kabilinden tepkiler ya da tepkinin ideolojik olarak yakın çevrelere yönelik haksızlıklarda ortaya konulup, diğerlerinde suskun kalınması vs. olarak sıralanabilir. Baro seçimlerindeki gruplaşmaların ve söylemlerin hukuk ve meslek sorunları çerçevesinde değil; ideolojik tartışmalar, gündelik siyaset ve ideolojik tercihler çerçevesinde oluştuğunu gözlemlemek söylediklerimizi doğrular niteliktedir.
Sonuç olarak meslek kuruluşları da “savunma” kavramını “hukukî savunma” olarak değil, “millî savunma” olarak algılamışlardır. Meslek kuruluşlarının söylem ve eylemleri, daha da önemlisi söylemedikleri ve yapmadıkları şeyler bir arada değerlendirildiğinde ve objektif olarak incelendiğinde genel durum; yerli malı bir özdeyişe sahip olmayan mesleğimizdeki bu eksikliği gidermek için “Adalet Mülkün Temelidir” sözünü, “Adalet mülkün, savunma adaletin temelidir” olarak değiştirerek mesleğe kutsallık kazandırmaya çalışan meslektaşımızın “savunma”dan kastettiğinin hukuksal savunma yani avukatlık mesleği olmadığını düşündürtecek bir tablo sergilemektedir. Her mesleğin duruşunu, o mesleğin işlevi tayin eder. Ülkemizde bir avukatın olgunluğu, mesleğin tabiatının gereği olan “karşı duruşu” ile değil; mesleğin mahiyetiyle asla bağdaşmayacak bir duruş olan “esas duruşu”yla ölçülür olmuştur.
Bu olumsuz koşullar içinde varolmaya çalışan avukatlar ise, avukatlık statüsü dışında ek statülerle var olabilme arayışına girmekten başka yol bulamamışlardır. Siyasal parti görevleri, yasal ve yasa dışı örgüt üyelikleri, kamu, üniversite veya özel ticari kuruluşlardaki pozisyonlar, emekli subay kimliği, emekli hâkim kimliği, bilirkişilik vs. gibi statülerin avukatlık kimliğine aktarılmasıyla avukatlık kimliğine itibar sağlamada bir yol olarak görülmüştür. Bu yolu tutanlar avukatlık kimliğini güçlendirmek için “avukat” unvanlarının yanında bu ikinci statülerini kullanmak ve vurgulamak ihtiyacı duymuşlardır.
Tüm bu nedenlerle 86 yıllık avukatlık tarihimizde; tarihsel değeri olan bir çok dava görülmüş, ama avukatlığa dair ciddi bir eser; üniversitelerde etüt etmeye veya bir sanat eserine konu olmaya layık bir savunma çıkmamıştır. Bu anlamda avukatlık, ülkemizde, ne yazık ki sakat doğmuş bir meslektir.
Avukatın değersizleştirilmesi; giderek avukatların meslek kurallarına uygun davranışlarının azalmasına, mesleki geleneklerin kurulamamasına, hukuka güveninin yok olmasına; vatandaşların hukuksal uyuşmazlıkların mafyöz yöntemlerle çözümüne yönelmesine ya da halk arasında “avukat tutma hakim tut” sloganıyla özetlenen yasadışı arayışlara yönelmesine; yargının yolsuzluklarla daha sık anılır hale gelmesine neden olmuştur.
Peki, gündelik hukuk yaşamında avukatlık kimliğini değersizleştirmeye yönelik uygulamalar nelerdir? Bu konudaki yirmi yıllık gözlemlerimizle saptadığımız bazı değersizleştirme yöntemlerine kısaca değinmek istiyoruz. Bundan sonra da avukatın, avukatlık ruhsatıyla teslim edilmeyen kimliğine ne gibi destekler aradığına bir bakalım.
B. Avukatlık Kimliğini Değersizleştirme Yöntemleri
1) Avukat sayısını artırılması ve eğitim kalitesinin düşürülmesi
Avukatlık mesleğine giriş, hukuk diplomalarıyla girebileceğiniz diğer mesleklere göre en kolay olanıdır. Bu nedenle, ülkemizde hukuk fakültelerinin sayısındaki hızlı artıştan en çok etkilenen meslek avukatlık mesleği olmuştur. Hiçbir mesleğe sınavla alınma yadırganmaz ve tartışılmazken avukatlık sınavı, her defasında Anayasaya aykırı bulunmuş ve iptal edilmiştir.
Avukat olabilmek için zorunlu olan bir yıllık stajın avukatı ne kadar mesleğe hazırladığı tartışmalıdır. Staj eğitimi, çarpık adalet sistemine uyum sağlama ve hukuksuzluğu olağan karşılama ve kanıksama aşaması gibidir. “yasa böyle diyor, ama ne yazık ki uygulama bu” anlayışının öğrenildiği ve bu şizofrenik anlayışla yaşamayı kanıksama süreci olmuştur staj uygulamaları.
Avukat enflasyonu ve hukuk eğitimi ve staj eğitiminin yetersizlikleri avukatlık mesleğinin değersizleştirilmesinde temel yöntemlerden biridir.
2) Avukatın ajandasına hükmetme
Avukatın çalışma yeri yazıhanesi ve adliyelerdir. Ne var ki adliyeler; Türkiye avukatlık tarihi boyunca hiçbir zaman avukatın aslî çalışma alanı olarak görülmemiştir. Duruşma salonlarının, kalemlerin, icra dairelerinin mekan tasarımında ve kullanımında o mekanın aynı zamanda avukatın çalışma alanı olduğu düşünülmemiştir. Son zamanlarda bu konuda olumlu gelişmeler olsa bile, bu eski yaklaşımın hâlâ sürdüğünü görmek mümkündür. Adliyedeki mekanlar ve bu mekanların kullanım biçimi; avukatları iğreti gören bir anlayışla düzenlenmiştir. Avukatların özgürce mesleklerini icra ettikleri yerler; ne duruşma salonları ne de kalemlerdir. Avukatlara adliye bırakılan asıl alan, koridorlardır. Avukatın mesaisinin önemli bir bölümü duruşma salonunun kapısında duruşma beklemekle geçmektedir. Hakimlerin iş çokluğu ile gerekçelendirilen bu yerleşik uygulamanın sadece iş çokluğu ile açıklanması mümkün değildir. Bu uygulama, işin çok az olduğu küçük adliyelerde dahi bu böyledir. Bu yargının diğer unsurlarının, avukata ve yurttaşa bakış açısının ve saygı derecesinin açık bir yansımasıdır.
Bunun en isabetli ölçeği ilk duruşmanın alınış saatidir. Bazı mahkemeler düzenli olarak 09:00’a ilk duruşma saatini koymasına karşın, düzenli olarak duruşmaları 09:30’da başlatmaktadır. Bu uygulamanın keyfilikten başka bir açıklaması yoktur. 09:00 ila 09-30 arasına koyduğu 5-10 duruşmanın alınış saati ise 10:00-11:00 arası olmaktadır. Buna karşılık nadiren zamanında alınan duruşmada ise avukatın yetişememesi halinde, tolerans gösterilmeyebilmektedir.
3) Hukukçuların hukuka karşı direnişi ve Devlet avukatlığı
İnsan haklarına ilişkin uluslar üstü ve uluslararası metinleri bir yandan süratle kabul eden ve mevzuatta buna uygun değişiklikler yapan Devlet organları, diğer yandan bu metinleri uygulanmasına direnmenin veya bunları etkisizleştirmenin yöntemlerini de geliştirmektedir. Bugün, uygulamacılarda AB müktesebatı çerçevesinde kabul edilen hukuk normlarının uygulanmasına çok ciddi fiilî bir direniş söz konusudur.
Yargılamadaki kalitesiz ve adaletsiz uygulamaları meşrulaştıran ideolojik kılıf ne yazık ki “ulusalcılık” veya “milliyetçilik” olmaktadır. Bu husus artık, açıkça ifade edilir olmuştur. Hak aramayı, hukukun doğru uygulanmasını, insan haklarına riayet edilmesini, ayrımcılık yapılmamasını talep etmeyi, evrensel hukuk değerlerini savunmayı “vatan hainliği” olarak niteleyen hukukçu (avukatlar dahil) sayısı az değildir. Pozitif bir hukuk kuralına dayanan “Doğrudan ve çapraz sorgu” talebinde bulunmak Amerikan hayranlığı, Avrupa İnsan hakları sözleşmesine dayanmak, vatanının sevmemek; soruşturma dosyasından fotokopi istemek suça iştirak gibi değerlendirilebilmektedir.
Oysa hukukumuzun tamamının Batı menşe’li olduğu, mehaz ülkelerdeki yeni hukuksal kurumların ve gelişmelerin aynı doğrultuda hukukumuza kazandırılmasının da mantıksal ve tarihsel bir zorunluluk olduğu; bu yönelimin Türkiye’nin 1920’li yıllardan beri ana tercihi olduğu, bunun siyaseten ülkenin herhangi birliğe veya topluluğa katılmasından bağımsız bir politika olduğu unutulmaktadır. Üstelik bu sözleşmeleri imzalayan, yasaları çıkaran avukatlar değildir. Ama pozitif hukuku uygulatmakla yükümlü olan avukatlardır. Yürürlükteki bir hukuk kuralının uygulanmasını talep etmek veya uygulamak başka bir şey; ülkenin şu veya bu birliğe girmesi veya girmemesi konusundaki yüksek siyasi tercihi başka bir şeydir. Kaldı ki, kimi hukuk kuralları, henüz hukukumuza girmemiş olsa bile, hangi ülkeden alınırsa alınsın, şu veya bu birliğe üye olsak da olmasak da, muasır bir Devlet olarak mutlaka hukukumuza kazandırmamız ve etkin bir biçimde uygulamamız gereken kurallardır ve sorumluluk sahibi avukatların ve Baroların çabasının bu yönde olması beklenir.
Avukatlık mesleğinin değersizleştirmenin sayısız örneğini ceza yargılamasında da gözlemlemek mümkündür. Ceza Muhakemesi Kanunu değişikliğiyle getirilen düzenlemeler, “CMK avukatlığı” ile ilgili yapılan düzenlemelerle etkisizleştirilmiştir. Bu düzenlemelerle müdafilik artık serbest meslek alanından çıkarılıp, âdeta devlet avukatlığı alanına dahil edilmiştir. Devlet avukatlığı, totaliter ve otoriter rejimlerde görülen bir uygulamadır.
Müdafiye dosya inceletmeme veya avukatın sinir sistemini harap edene kadar bu konuda direnme, müdafinin yapılan soruşturmayı meşrulaştıracak ve tutanaklara hukuksal geçerlik sağlayacak kadar asgari düzeyde soruşturma aşamasına katılımını sağlama, muhakeme kanunlarında tanınan hakların fiilen kısıtlanması veya buna direnenlere sayısız türlü türlü fiili engeller çıkarma, sözlü yargılama esasına dayalı ceza muhakemesinin fiilen yazılı hale dönüştürülmesi, duruşmaların alenî gizlilik diyebileceğimiz, dinleyenlerin dava konusunda hiçbir fikir sahibi olamayacağı tarzda ve muhakeme kurallarına aykırı bir şekilde yürütülmesi, doğal yargıç ilkesinin artık hemen hiç uygulanmaması gibi hususlar eklendiğinde avukatlık mesleğini icra etmek insanüstü bir sinir sistemine sahip olmayı gerektiren bir işe dönüştürmüştür.
Bu olumsuzluklara, uzun süren yargılamalarda CMK sistemi içinde zorunlu müdafiliğin düşük ücretlerle yaptırılması, zorunlu müdafilik avukatlık ücretlerinin geç ödenmesi, avukat sayısının artmasıyla artan rekabet karşısında serbest avukatların da bu ücretlerle dava üstlenmeye mecbur kalması zaten etkin olamayan müdafiliği iyice etkisizleştirmiş ve değersizleştirmiştir.
Bir çok Baroda, 1990’lı yıllardan sonra “Avukat Hakları Merkezi” nin kurulması, hak arama görevi yapan avukatların, yargı organlarının avukat hak ve yetkilerine yönelik ihlal ve tecavüzlerine müdahale etmek üzere 7×24 çalışan merkez kurmak zorunda kalmaları, demokratik olduğu söylenen bir ülke için trajik bir durum ve avukatlık kimliğine kamu gücü kullananlar tarafından yapılan taarruzların yoğunluğunun çok açık göstergesi ve itirafıdır. Normal işleyen, avukat kimliğinin yargı organları tarafından tanındığı bir adlî atmosferde böyle bir merkez kurulması kimsenin aklına gelmez.
4) Adlî Mobbing (yıldırma)
Mobbing, Latince “mobile vulgus” sözcüğünden türetilmiş bir sözcüktür. Kararsız kalabalık, şiddete yönelmiş topluluk gibi anlamlar taşımaktadır. İngilizce’de “mob” eylemi, bir yerde toplanmak, saldırmak, ve rahatsız etmek demektir. Mobbing kavramı, ilk olarak 1960’lı yıllarda Avusturyalı bilim adamı Kondrad Lorenz tarafından hayvanların kendi aralarında veya sürüye dahil olmayan başka bir hayvana karşı uyguladıkları taciz davranışını tanımlamak için kullanılmıştır.
Sonraki yıllarda Peter Paul Heinmann okul yaşantısında öğrenciler arasında görülen zorbalık ve taciz olaylarını ele aldı. 1972 yılında İsveç’te “Mobbing: Group Violence among Children” adlı kitabını yayınladı. Heinmann, çocuklar arasında görülen zorbalık ve şiddet hareketlerinin önü alınamazsa mobbing nedeniyle
kurbanların ümitsizlik ve korku arkasından intihara yönelebildiğini vurgulamıştı.
1980’li yıllarda Dr. Heinz Leymann, mobbing terimini iş hayatındaki baskı, şiddet ve yıldırma hareketlerini tanımlamak için kullanmıştır.
Bir ülkenin en değerli sermayesi olan insan kaynaklarına zarar veren ve bunun sonucunda da birey, kurum, ve toplum düzeyinde hem sosyal, hem psikolojik hem de ekonomik açıdan büyük kayıplara neden olan mobbing kavramının iş dünyası bağlamında Dr. Leymann tarafından yapılan tanımı şöyledir:
“Mobbing, duygusal bir saldırıdır. Bir veya birkaç kişi tarafından diğer bir kişiye yönelik olarak düşmanca ve ahlak dışı yöntemlerle sistematik bir biçimde uygulanan psikolojik bir terördür.”(2) Oktay Eser, Mobbing terimine Türkçe karşılık olarak, “yıldırma” teriminin kullanılması önermektedir
Bu duygusal saldırının bireyin yaşamında çok ciddi yan etkileri vardır: yıldırma insanın mesleki bütünlük ve benlik duygusunu zedelemekte, kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırmaktadır. Kurbanda, paranoyaya ve kafa karışıklığına neden olmakta ve kurban kendine güven duygusunu yitirmektedir. Mobbbing uygulamasına maruz kalan kişi, kendisini yalıtabilir, huzursuzluk, korku, utanç, öfke ve endişe duyguları yaşar. Mobbing, ağlama, uyku bozuklukları, depresyon, yüksek tansiyon, panik atak, kalp krizine kadar giden sağlık sorunları ve travma sonrası stres bozukluğu yaratabilir.
Mobbing’in tanımı ve belirtilerini okuyan tüm meslektaşlarımın “adlî mobbing”ten ne kastettiğimi ek bir açıklamaya gerek duymadan anlayacaklarını sanıyorum.
Özellikle sıkıyönetim, olağanüstü hal, modern ve post modern darbe yahut askeri darbe, sivil darbe, polis darbesi, özel güvenlik darbesi, ilerici darbe, gerici darbe, gibi düzenli olarak olağanüstü dönemler yaşayan ülkelerde avukatlara yönelik mobbing uygulamasının bir psikolojik harekâtın parçası olduğunu düşünmek aşırı kuşkuculuk sayılmamalıdır. Zira avukatlar, en zayıf durumunda dahi her şeye rağmen hukuksuzluğu dile getirebilecek donanıma sahip bir risk grubudur ve bu tür olağanüstü durumlarda hedef seçilen meslek grubudur.
Avukata yönelik Adlî mobbing, avukatın görevini gereği gibi yapmasının hukuka ve ahlaka aykırı yöntemlerle fiilen engellenmesine yönelik her türlü psikolojik saldırılardır. Gözlemlerimizle tespit edebildiğimiz saldırı türlerinin bir kısmını sıralayalım:
a. Duruşmalarda ve duruşma dışında hakim-Savcı-avukat ilişkilerinde avukata yönelik olarak olumsuz, küçük düşürücü, yıldırıcı, taciz edici, kontrol edici, alaycı iletişim biçiminin tercih edilmesi ve utandırma eylemleri;
b. Duruşmada veya duruşma dışı ilişkilerde, alenen avukatın mesleki yeterliliğinin tartışılması veya ima edilmesi;
c. İlişkilerde göz teması kurmama, avukatın tutarsız gösterilmesi, görmezden gelinmesi, muhakeme hukukundan kaynaklanan yetkilerinin fiilen kullandırılmaması;
d. Duruşmada alenen bir hukuk kuralını açıkça ve ısrarla inkâr ederek avukatın çok iyi bildiği bir konuda kuşkuya düşürülmesi ;
e. Avukatı müvekkiliyle özdeşleştirme;
f. Söyleneni tutanağa geçmeme veya ısrar halinde eksik geçme;
g. Duruşmada avukatın sözünü kesme, dinlememe ve ısrar halinde söyleneni kaale almadığını beden diliyle ifade etme
h. Alenî-gizli yargılama (İzleyenin duruşmada ne olup bittiğini anlayamayacağı tarzda duruşma icrası);
i. Yargılamayı savsama, ayrıntıya boğma, konuyu yüzeysel alma;
j. Tartışma ve hak arama halinde konuyla ilgili olmayan yaptırım, örtülü şantaj, dışlama, takdir hakkının suiistimali (özellikle tedbir, tespit vs. gibi acele işlerde ve ceza işlerinde);
k. Keyfî muamele ve muhakeme kurallarını uygulamamakta direnme;
l. Kılık kıyafetle ilgili taciz;
m. Müvekkille görüşmesini engelleme, sınırlandırma, çok yorucu,, yıpratıcı ve bıktırıcı prosedürlere bağlama; Özellikle polis merkezleri, ceza tutukevleri gibi avukatın yalnız olduğu ortamlarda birden fazla görevli tarafından adli mobbing daha etkili uygulanabilmektedir.
n. Gerekçesiz ve özensiz karar;
o. Duruşma Salonu ve kalemde çalışma alanını kısıtlama;
p. Ceza işlerinde soruşturma evrakını inceletmeme, eksik inceletme, sistematik fiili engeller çıkarma ;
q. Örnek ve fotokopi taleplerinde zorluk çıkartma;
r. Duruşma tutanağı vermeme;
s. Duruşma salonunda avukatın hukuka aykırı olmayan davranışlarına müdahale;
ş. Avukatı hukuka aykırı davranmaya tahrik;
t. Yok sayma;
Meslektaşlar düzenli olarak maruz kaldıkları bu psikolojik saldırılar karşısında çoğu kez yalnız kalmakta ya da bu saldırılar diğer meslektaşları tarafından dahi önemsenmemektedir. Bu mobbing uygulamaları, kimliğini tanımama, mahkeme girişlerinde zorluk çıkarma, hukuksuz üst ve büro aramaları, yasadışı dinleme ve işkence gibi daha kaba şekillerde ortaya çıkabilmektedir.
Adlî mobbinge, siyasal davalarda olduğu kadar ve hatta ondan daha sık siyasî olmayan veya popüler olmayan davaları takip eden avukatlar maruz kalmaktadır. Çünkü bu tür davalara basının ve kamuoyunun ilgisi azdır. Avukat, siyasi davaların aksine bu davalarda yalnızdır. Zira siyasi davalar toplumda kutsanırken, siyasi olmayan davalar küçümsenmekte ve hatta davanın türüne göre avukat müvekkilleriyle özdeşleştirilerek aşağılanabilmektedir. Basının dikkatle takip ettiği bir davada adlî mobbing uygulaması, diğer davalarda olduğu kadar kolay değildir. Ne yazık ki bu tür âdi davalara ilgi gösterecek, Sait Faik’ler de yetişmemiştir ülkemizde.
Bu ortam içinde mesleğini icra etmeye çalışan her avukat 5 ila 10 yıl içinde adlî mobbingin sonuçlarını mesleki ve özel hayatında görmeye başlamaktadır. Zira mobbing yıkıcı etkisini; sürekli, çoklu ve sistemli bir biçimde ve zamana yaygın biçimde yapılması halinde doğurmaktadır. Sonuç, çoğu kez mesleğinden nefret
etme, meslekî tükenme (tedavisi gereken ciddi bir meslek hsatlığıdır), meslek kurallarını umursamama, hukukî duyarlıklarını yitirme, adaletsizliği içselleştirme ve kanıksama, avukatlık reflekslerini yitirme ve çeşitli derecelerde psikolojik ve bedensel rahatsızlıklara maruz kalma, meslek değiştirme olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu husustaki tespitlerimiz bizim kişisel gözlemlerimize dayanmaktadır. Meslek kuruluşları, bu konuda bilimsel çalışmalar yaptırması ve araştırma sonuçlarını kamuoyuyla paylaşması beklenir.
C. Avukatın avukatlık kimliğine destek arayışları
Yukarıdaki tespitlerimiz Türkiye de bu mesleği icra eden bir avukatın, sadece hukuka ve avukatlık statüsüne dayanarak mesleğini icra etmesinin zorluğunu ortaya koymuştur sanırım. Bu durumda mesleki varlığını sürdürmek zorunda olan avukatların; avukatlık statüsünü, avukatlıkla ilgili olmayan diğer statülerle desteklemesi adeta zorunlu hale gelmektedir.
1) Bir Siyasi Partide elde edilen statüyle avukatlık kimliğinin desteklenmesi
Kuşkusuz avukatın kimlik arayışında en önemli statü desteği bir siyasi partide yer edinmek olabilir. Bu arayış, bireysel olarak avukatlar için olduğu kadar, barolar için de böyle gelişmiştir. Bu konu, bir sosyolojik bir alan araştırmasını hak edecek kadar ilginç ve kapsamlıdır. Zira kurum olarak baro, kendi varlık nedenini reddederek başka bir kurumun moda deyimle bir partinin “arka bahçesi” olmayı tercih ederek, şu veya bu iktidara eklemlenmeyi tercih edebilmektedir.
Bunun sonucu olarak avukat ve baro, belirli bir siyasî görüşe angaje olmakta; baroların söylemleri hukuksal olmaktan çok “gündelik siyasete” ilişkin olmaktadır.
Bir siyasi parti başkanın söylemiyle, baro başkanlarının söylemleri birebir örtüşebilmektedir. Baro başkanlarının söylevleri üzerinde yapılacak bir içerik analizi; bu nutukların adliye yaşamı ve avukatların kronik sorunlarıyla ne kadar ilgili olduğunu ortaya koyacaktır.
Bu yolu tercih eden avukatların gündelik yaşamında hukukun ve avukatlığın ne kadar az yer tuttuğunu, bu meslektaşların zaman içinde mesleğe iyice yabancılaşıp, siyasal kimliklerinin avukatlık kimliklerine nasıl baskın hale geldiğini, ama avukatlığa yabancılaştıkları oranda avukatlıkta bir “marka”ya dönüştüklerini gözlemlemek mümkündür. Bu avukatlar, kullandıkları siyasal güçle, avukatlık kimliğini kabul ettirebilmekte ve avukatlık kimliğinin değersizleştirilmesi uygulamalarından kendilerini sahip oldukları siyasal güçle koruyabilmektedirler.
Yargının “taraflı ve bağımlı” olduğu ülkelerde yargıyı etkilemenin en pratik yolu, avukatlık kimliğinden vazgeçerek, siyasi güç edinmek olmaktadır.
2) Yasal veya yasadışı bir siyasi hareket içinde elde edilen statüyle avukatlık kimliğinin desteklenmesi
Özellikle basının ve kamu oyunun ilgi gösterdiği siyasi vasfı baskın olan davalarda görev alan avukatlar, genellikle ve doğal olarak aynı siyasi hareket içinde faaliyet gösteren meslektaşlar olmaktadır. Bu tür bir statü desteğinde de, avukatlık kimliği siyasi kimliğin içinde kaybolmaktadır.
3) İlk meslekte edinilen statüyle avukatlık kimliğinin desteklenmesi
Emekli hakim-savcılık, emekli subaylık, emekli öğretmenlik, akademisyenlik gibi statüleri taşıyan meslektaşlarımız, avukatlık statüsünü bu ilk meslekte elde ettikleri statüyle destekleyebilmektedir. Avukatlık mesleğinin sağladığı itibar, avukatlık kimliğinin tanınmasında ne yazık ki yeterli olmadığından, ilk mesleğin vurgulandığı kartvizitlere ve özgeçmişlere sıkça rastlamak mümkündür. Hatta duruşmalarda savunmalara bu ilk mesleğin vurgulanarak başlandığına rastlamak mümkündür. “Otuz yıl hakimlik yapmış bir avukat olarak…” veya askeri mahkemede “…dönem Kara Harp Okulu mezunu bir avukat olarak…” cümleleri benim duruşmalarda bizzat işittiğim cümlelerdir.
Bu sözlerim bir kıskançlık olarak alınmamalıdır. Elbette yasal koşulları taşıyan herkesin avukatlık yapması tabiîdir. Bunda eleştirilecek bir yön olamaz. Buradaki temel mesele, “avukatlık unvanının” meslektaşa mesleğini gereği icra edebilmek ve kendini mahkemeye dinletmek için yeterli gücü sağlamaması nedeniyle ilk mesleğin sağladığı statünün vurgulanmasına gereksinim duyulmasıdır. Bu eski unvanlar bu unvanları taşıyan avukatları, avukatlık kimliğinin değersizleştirilmesi uygulamalarından kendilerini kısmen korumaları mümkün olabilmektedir.
Sonuç
Yukarıdaki tespitlerimizden avukatlık kimlik belgelerinin tanınması meselesinin aslında hukuksal ve sosyal anlamda avukatlık kimliğinin tanınmasıyla yakından ilişkili olduğu, bununda ülkenin demokratikleşme düzeyinin göstergesi olduğu anlaşılmaktadır.
Avukatlık mesleğinin antidemokratik ve otoriter rejimlerde hakiki mahiyetiyle varolamadığını; antidemokratik ortamlarda mesleğimizin hukuksuzluğu meşrulaştırmak için cüppeli salon süs bitkisi olarak kullanıldığını avukatlık tarihi ortaya koymaktadır. Bu tür ortamlarda avukatların ve meslek kuruluşlarının; “uslu avukatlık” diyebileceğimiz, “uygucu çocuk tavrı”nı benimseyerek, Devlete eklemlendiğini gözlemliyoruz.
Avukatlık mesleğinin ancak demokratik rejimlerde gerçek mahiyetiyle varlığını sürdürebildiği; avukatın devlete karşı bireyin haklarını savunmakta özgür ve güvenli olduğu ölçüde paradoksal bir biçimde rejimi ve devleti güçlendirdiği ve yücelttiği; avukatlığın zayıf olduğu veya bağımlı devlet avukatlığının olduğu ülkelerde uzun vadede yargının da, devletin de zayıfladığı ve zamanla iyice çürüdüğü; yurttaşların avukata, yargıya ve devlete güveninin ortadan kalktığı tarihi ve sosyolojik bir gerçektir.
Aslında bir ülkedeki siyasi rejimin mahiyetini anlamak için, Anayasalarına değil (otoriter ülkelerde Anayasalar daha bir özenle demokratik görünümlü olarak kaleme alınmaktadır) avukatlarının yargı sistemi içindeki konumuna, muhakeme hukuku içindeki hak ve yetkilerine saygı duyulup duyulmadığına ve bu yetkilerin etkin olarak uygulamasına olanak verilip verilmediğine bakmak ve Devlet-Birey uyuşmazlıklarında yargının yurttaşa ve o yurttaşın avukatına tavrını incelemek yeterlidir.
Kaynaklar:
1- Haluk Bilginer; “Yavşak Ne güzel Sözcük”, http://www.haber7.com/haber/20100920/HalukBilginer-Yavsak-ne-guzel-sozcuk.php , 19 Ekim 2010
2- Oktay Eser, Mobbing Kavramının Türkçe Serüveni, İstanbul Kültür Üniversitesi
3- Oktay Eser, Mobbing Kavramının Türkçe Serüveni, Türk Edebiyatı, Sayı:420, Ağustos 2009
Kayhan, Av. Fahrettin. “Avukatlık Kimliği Ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri”. Ankara Barosu Dergisi, sy. 3 (Mayıs 2010): 275-87.
Çin ve çevresindeki ülkelerde yaşayan Yazar Ali Rıza Arıcan ile Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibinden İbrahim Aycan’ın “Doğu Asya Toplum Yapısı ve Hukuk Düzeni” adıyla gerçekleştirmiş olduğu röportajın ikinci bölümünü sunuyoruz.
Alirıza Arıcan, Yazar Ayşe Kulin ile Çin’de bir arada
Arıcan, 1977’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünü bitirdi. University of Leicester’da Aktüerya Bilimleri üzerine yüksek lisans yaptı. 2000-2006 yılları arasında Tayland’da, 2006-2012 yılları arasında Vietnam’da, 2012 yılında Türkiye’de yaşadı. İstanbul’da bir yıl çalıştıktan sonra Doğu Asya’nın yeni bir çağrısına kulak verip Çin’e taşındı. Şu anda Jiangsu eyaletine bağlı Çanco adlı bir şehirde İstatistik ve Calculus öğretiyor. Yazmaya 2001 yılında başladı. İlk yapıtları İmece, Borges Defteri ve Anafilya gibi sanal dergilerde yayınlandı. İlk öykü kitabı 2007 yılında “Pasifik Öyküleri” adıyla yayınlandı. Bunu 2009 yılında yayınlanan “Motosiklet Üzerinde Aşk” ve 2011 yılında İngilizce olarak yayınlanan “The Bicycle” izledi. 2016 yılında “Puslu Kentin Mavisi” isimli kitabını yayımlandı. 2019 yılında “Buz” adıyla öykü kitabı yayımlandı. “Kaşgar Notları” ve “Din, Bilim ve Tanrı” isimli e-kitapların yazarıdır.
Aycan: Çin’deki özgürlük anlayışını merak ediyorum. Özgürlük var mı Çin’de?
Arıcan: Var ama nasıl var? Bunu irdelemek lazım. Şimdi biz özgürlüğü hep şöyle anlıyoruz; batıcı bakış açısı ile anlıyoruz, özgürlük eşittir bireysel özgürlük şeklinde bir denkleme dönüştürüyoruz tüm soruyu. Bireyin devlet karşısında, ailesi karşısında, tüm otoriteler karşısında özgür olması durumudur bu. Kendini ifade edebilmesi, ne olursa olsun ifade edebilmesi… Şimdi Asya toplumlarında en azından Konfüçyüsçü geleneği sürdüren toplumlarda özgürlük böyle tanımlanmıyor. Onlar diyorlar ki “Bireyin özgürlüğü ikincildir, her şeyin başında devletin ya da otoritenin bekası vardır, devletin sürdürebilirliği önemlidir. Devletin otoritesinin zayıfladığı yerde kaos olur ve uzun erimde bireyler kaybeder, zarar görürler. Dolayısıyla bireyin uzun erimdeki huzuru için de onun özgürlüğü ikincil olmalıdır.”
Aycan: Problem de burada başlıyor zaten.
Arıcan: Problem de orada başlıyor, evet. Çin’in, Çin Devletinin tanımladığı özgürlük kavramıyla, batılı aydınlanmacı zihniyetin tanımladığı özgürlük bambaşka kavramlar.
Aycan: O özgürlük, gerçek anlamda özgürlük oluyor mu yani?
Arıcan: Olmak zorunda mı? Çin diyor ki “Biz yeni bir model sunacağız, daha sürdürülebilir, daha rahat kontrol edilebilir ve daha hızlı toplumsal gelişmeye vesile olacak bir model sunacağız!”
Aycan: Doğaya, insanın vicdanına uygun bir özgürlükten kasıt bireyin istediğini yapabilmesi, düşünebilmesi, ifade edebilmesidir, tabii ki başkalarına zarar vermeden.
Arıcan: Öyle mi?
Aycan: Değil mi?
Arıcan: Bilmiyoruz işte onu. Yani bu kadar basit değil özgürlük, çok daha karmaşık, katmanları bol bir kavram.
Aycan: Ama bu kadar bilinmezlik fazla değil mi?
Arıcan: Bunu ancak zaman gösterebilir demek istiyorum, insanın özgürlükle tanışması çok yeni, birkaç yüzyıllık bir tarihi var. Durup beklemek, biraz daha gözlemlemek gerekebilir.
Aycan: Hayır, bunu aydınlanmacı düşünürler bu şekilde tanımladı diye kabul etmiyorum. Acaba öyle mi değil mi diye bu kadar da şüphecilik olmaz, kabataslak bir özgürlük tanımı mevcut elimizde.
Arıcan: Ama işte o özgürlük sonuçta bireylerin aynı zamanda kontrolden çıkmasını da sağlıyor, tembelleşmesini sağlıyor, otoriteye karşı çıkıp bir şekilde devletin ve milletin geri kalmasına, insanların yoksullaşmasına da katkı sağlıyor. O zaman da aynı insanlar bu nasıl bir özgürlük kavramı diyorlar… Özgürlükten kaçıp bir gücün himayesine giren ve huzuru bu şekilde bulan birey sayısı da toplum sayısı da az değildir. Dinler bu işe yarar örneğin.
Aycan: Peki, bireyi yok eden bir özgürlük düşüncesi nasıl özgürlük olabilir?
Arıcan: Bireyi yok etmiyor, sınırlarını daha iyi çiziyor, büzüyor, kısaltıyor, yani daha dar sınırlar içerisinde tanımlıyor bireyi. Sen diyor, ne yaparsan yap, ama diyor, devlete karşı gelemezsin, otoriteye karşı gelemezsin, geldiğin zaman da bunu duyuramazsın, taraftar toplayamazsın diyor. Bunu, hem o birey için yapıyor hem de gaza gelip onun peşinden gidecek ve kendileriyle beraber başkalarına da zarar verecek olanlar için.
Aycan: Kim diyor bunu?
Arıcan: Devlet diyor.
Devlet Kimdir? Bireyin Hakkı Nedir?
Aycan: Devlet dediğimiz şey, belki beğenmeyeceksin ama yine bir batı aydınlanmacı düşünce kavramı kullanacağız, toplum sözleşmesine aykırı bir şey. Senin tasarımında bütün toplumun birlikte düşünerek, tasarlayarak üretmiş olduğu bir özgürlük sınırı yok, devlet dediğimiz meçhul bir güç. Bu meçhul güç, bireylerin nasıl davranacağına, özgürlük alanlarının geniş mi olacağına, dar mı olacağına karar veriyor, bireyler bu sürece hiç katılmıyor. Bireylerin tamamı toplanıp, hep birlikte özgürlük alanlarını belirlerlerse, ya da sistemi belirlerlerse tamam, ona tamam, sorun yok.
Arıcan: Batıcı sistemde biraz daha fazla hakkı var bireylerin, yani birey sonuçta devleti beğenmezse hükumeti değiştirebiliyor, yeni gelen hükumet devleti baştan şekillendiriyor ve kurumları değiştirebiliyor. Yalnız bu durumun ekonomik büyüme getirdiğine dair ciddi bir kanıtımız var mı? İnsanlar genelde batının bireysel özgürlük anlayışıyla gelişmişliğini aynı anda anıp bu ikisi arasında nedensel bir bağ kuruyor. Ya böylesi nedensel bir bağ yoksa, ya ekonomik zenginliğin arkasında beş yüzyıllık geçmişe dayanan sömürgeci politikalar varsa?
Aycan: Ama Çin örneğinde hayali bir devletten bahsediyoruz, anlattığın devlet toplumdan kopuk, sanki ayrı ve fantastik bir otorite.
Arıcan: İşte, Çin’deki durum çok farklı, Konfüçyüs anlayışı çok güçlü, orada Meritokrasi var, yani liyakate bağlı bir gelişim var, liyakat da tamamıyla vakti zamanında partiye girmiş, Komünist Parti’ye katılmış ve çeşitli görevlerde bulunarak yükselmiş insanların güç noktalarına yerleşmesi ile ortaya çıkıyor. Bir de şu var, Çin diyor ki, bakalım görelim diyor. Tarih boyunca Çin bu şekilde bekasını sağlamış, imparatorlar da aynı şeyi yapmış. Aslında yapılan şeyin vakti zamanındaki imparatorluk uygulamalarından pek farkı yok. Çin imparatoru ne yapmış 2500 yıl önce? Aynı şeyi yapmış. Sansürü artırmış, etrafındakileri dalkavuk yapmış, kendilerine itaat etmeyenleri hapse atmış, vesaire.
Aycan: Kendi halkına yapıyor ama bunu?
Arıcan: Tabii şu anda da yapılıyor Çin’de, var yani ev hapsinde tutulan insan hakları savunucuları. Bunlardan pek haber alınamıyor genelde. Hapse giriyor 5-10 yıl, çıkabiliyor ya da çıkmıyor. Türkiye’de de var, Rusya’da da var. İleride, Amerika’da, Fransa’da da görebiliriz. Bunun demokrasiyle bir ilişkisi yok, başa gelen kişi rejim demokrasi de olsa kafasına göre takılabiliyor, kendi gücünü tehdit edeni sahneden indiriyor, en iyi ihtimalle sesini kısıyor.
Aycan: Şimdi bireyin özgürlüklerini kendi kafasına göre belirleyen bir devlet ile içeriye girip bir daha kendisinden haber alamayan bireyi birlikte değerlendirdiğimizde yine Batı orijinli özgürlük düşüncesinin ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Bireylerin toplanıp, bir araya gelip, bir ortak özgürlük manifestosu ya da toplum sözleşmesi oluşturup, kendi geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri; özgürlük alanlarını, devletin rolünü birlikte belirlemeleri gerekmiyor mu? İmparatorluk döneminde yaşamıyoruz.
Evrensel Doğruları Kim Belirliyor?
Arıcan: Şimdi daha doğru, daha yanlış da aynı şekilde yine neye göre kime göre olacak?
Aycan: Evrensel doğrulara göre olacak.
Arıcan: Evrensel doğruları kim tanımlıyor? Batılılar tanımlıyor.
Aycan: Hayır efendim, evrensel doğrular insanlığın ortak mirası ile oluştu. Bütün dünya ülkelerinin katılımıyla hazırlanmış evrensel metinler de var, Rusya’nın, Çin’in katılımıyla üstelik.
Arıcan: Sen öyle diyorsun ama Çin’de demokrasi yok ki zaten, daha doğrusu batılı anlamda demokrasi yok. Seçim diye bir şey bile yok, halk seçmiyor devlet başkanını. Bu adamların batılı çevrelerin evrensel dediği doğrulara göre davranması mümkün mü yani? Çin, kendi ülkesindeki uygulamaya Çin usulü demokrasi ya da Çin usulü sosyalizm diyor.
Aycan: Dünyada daha önce olmayan bir şey bu yüzyılda oldu. Birleşmiş Milletler Cemiyeti Birinci Dünya Savaşından sonra kuruldu, o çalışmadı, sonra ikinci dünya savaşından sonra Birleşmiş Milletler kuruldu ve bütün dünya ülkeleri bir araya gelerek birtakım evrensel metinler oluşturdular, yani ortak akıl, bütün insanlığın ortak aklı mahiyetinde.
Arıcan: Tamam
Aycan: Şimdi bu ortak metinlerde özgürlükler kabataslak tanımlanıyor; insan hakları, bireyin özgürlüğü, hakkın korunması, bireyin yaşam hakkının korunması, işkenceye uğramaması, ifade hürriyeti, din özgürlüğü, inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü, bütün bunların çerçevesini bütün uluslar bir araya gelerek, bütün dünya ulusları bir araya gelerek oluşturdu. Bu evrensel bir doğrudur artık.
Arıcan: İşte bütün bunlar biraz esnek olduğu için diyeyim, bu kavramlar her tarafa çekilebiliyor. Mesela örnek vereyim; Çin mesela bu aralar ibadethanelerin, Çin’deki ibadethanelerin, camilerin, kiliselerin şekillerine kafayı taktı. Mesela diyor ki, caminin kubbesi var diyor, kubbeler İslamiyet’in aslını temsil etmiyor, diyor, Çin’deki İslam’ı temsil etmiyor, diyor. Bunlar Arap İslamı’nı temsil ediyor, diyor ve dolayısıyla yıkıyor o kubbeleri. Cami yapabilirsiniz ama camiyi Çin mimarisi ile yapacaksınız, diyor. Kiliselerin taşlarını söktürüyor.
Aycan: Buna kim karar veriyor?
Arıcan: Çin Komünist Partisi ya da Pekin’deki yöneticilerin gözüne girmeye çalışan yerel yöneticiler.
Aycan: Devlet karar veriyor. Neden bireyler karar veremiyor? İnanç özgürlüğünde bireylerin karar vermesi gerekir. Neye inanacağını, nasıl bir ibadethane kuracağını, bireylerin kendileri tasarlamaları gerekmez mi?
Arıcan: Ama işte öyle bir özgürlük alanı yok ki ortada.
Aycan: Sorumuz da bu zaten. Orada yok ama olması gerekmez mi? O yüzden özgürlükten başladık sorularımıza. Çin’de bizim bildiğimiz anlamda bütün dünyanın kabul ettiği anlamda özgürlük var mı? Özgürlüğün sınırlarını belirleyen kavramları tekrar edelim, mesela basın özgürlüğü, mesela sansür var mı?
Arıcan: Sansür var.
Aycan: Mesela yaşam hakkı. Bir insanın canı güvende mi?
Arıcan: Güvende.
Aycan: Devlet bunu garanti altına alıyor mu?
Arıcan: Çin benim gördüğüm yaşadığım en güvenli ülke diyebilirim.
Aycan: Polisiye anlamda güvenlikten bahsetmiyoruz, devletin yetki alanında iken bir insan canı güvende mi? Avukatıyla görüşme hakkı var mı? Adil yargılanma hakkı var mı?
Arıcan: Var tabii…
Aycan: Gözaltında ölme tehlikesi var mı?
Arıcan: Var, o da var, ölebiliyorlar yani. Genelde bu konularda Çin tepkisiz kalıyor, ses çıkarmıyor, bilgi vermiyor. Aynen Türkiye’de olduğu gibi.
Aycan: Tamam, o zaman özgürlük yok demektir.
Özgürlüğün Tanımını Kim Yapar? Çin’de Hukuk Güvenliği Var mı?
Arıcan: Özgürlük dediğim gibi yani şimdi özgürlük deyince insanların gülümsemediği, çok baskıcı, hiçbir şeyin yapılmadığı, insanların sömürüldüğü, devleti sevmediği, mutlu olmadığı bir yer akla geliyor ama tam tersine.
Aycan: Bizim sorduğumuz soru hukuki anlamda özgürlük; bir insanın hukuki güvenliği. Ben burada düşüncelerimi açık açık söyledim…
Arıcan: Çin’de söyleyemezsin. Çin’de yapsan bile ya da yaptığını yazsan bile mesela bir sosyal medya grubunda yazsan birisi şikâyet etse önce mesajlarını silerler, sonra uyarı verirler. Israrcı olursan hesabını kapatırlar. İlla da söyleyeceğim dersen ceza verirler. Ya da yabancıysan Çin dışında atılırsın vesaire.
Aycan: Tamam, şimdi klasik anlamda, bizim anladığımız anlamda, evrensel metinlerin kabul ettiği anlamda bir özgürlüğün olmadığını tespit etmiş oluyoruz.
Arıcan: Evet. Ama işte şöyle bir sorun var; Çin bunu kafaya takmıyor hiç, bu normal diyor, bizim anlayışımızda özgürlük budur diyor.
Aycan: Tamam ben onu anlamak istiyorum zaten. Çin’in anlamış olduğu özgürlük nedir? Batı orijinli özgürlük yerine Çin’in kendi halkına layık gördüğü, bireye vermiş olduğu özgürlük nedir? Devlet bunun sınırlarını nasıl çiziyor?
Arıcan: Aslına bakılırsa şu var; toplumsal düzeni, toplumsal huzuru bozmadığı sürece, insan huzurunu bozmadığı sürece, yani senin söylediğin, ifade ettiğin şeyler gerçek olduğu ve toplumsal bir travmaya yol açmadığı sürece sorun yok. İfade özgürlüğü var, yani işte ne bileyim bir yolsuzluk var diyorsunuz, bunu yayınlayabilirsiniz ama mesela bu yolsuzluğun yayınlanması bir kaosa ve bir kargaşaya yol açacaksa bunu engelliyor, hatta sorun da buradan kaynaklanıyor, bu nedenle hiçbir şey yayınlanmıyor zaten. Diyor ki; her türlü gerçek, her türlü skandal, toplum düzenine, huzuruna aykırı olmadığı ve barış tekerine çomak sokmadığı sürece yayınlayabilirsin. Ama tanımı net değil, belirsizlik var. Nerede başlıyor o huzur ortamının bozulması kavramının sınırı? Huzurun bozulması kavramı nerede bitiyor belli değil.
Aycan: Kim belirliyor, nerede başlıyor nerede bitiyor? Bir yerlerde yazıyor mu? Soyut kavramlar bunlar.
Arıcan: Bir yerde yazmıyor işte. Soyut kavram. Mutlaka bir yerde yazıyordur ama sonuçta toplumun tepki vermemesi de normalleşiyor, toplum tepki vermeye korkuyor. Çünkü başına gelecek şeyi biliyor. Bugünlerde mesela görmüşsündür haberlerde, Hong Kong ne yapıyor? Bir kanun çıkardılar, Hong Kong’da yargılanan bir insanı Çin’e gönderebilecek Hong Kong. Yani yargılama Çin’de yapılabilecek bundan sonra Halk ayaklandı, niye? Çin’e güvenmiyor. Çin Hukuk Sistemine güvenmiyor, Hong Kong daha özgürlükçü bir ortam çünkü.
Aycan: Hong Kong batı anlamında daha özgür olduğu için mi?
Arıcan: Tabii, bireylerin otorite karşısında kendini daha iyi ifade edebildiği bir ortam var. Tayvan da o şekilde mesela. Onlar Çin’e bağlı oldukları halde Çin dışı gibi yaşayan, Çin gibi olmayan ülkeler. Yani özerk denilebilecek ülkeler. Özerk olmasa da “tek ülke iki sistem” deniliyor buna. İki ayrı sistem var ama tek ülke aslında. Hong Kong öyle, Tayvan da biraz öyle, Tayvan ada olduğu için biraz daha kendini özgür hissediyor, Çin’e bağlı hissetmiyor, Hong Kong direkt ana karaya bağlı, zaten Çin ana karadır, ana topraktır. Diğerleri ise yavru topraktır diye bakılabilir. Şimdi dolayısıyla burada mesela dışarıdan bakılınca güven vermeyen bir sistem var Çin’de, ne kadar haklılar ne kadar haksızlar bilmek zor, ben Çinli değilim.
Fakat gördüğüm kadarıyla şunu söyleyeyim; ifade özgürlüğünün sınırları genel itibariyle, en azından kağıt üzerinde; insanları topluluk olarak infiale sürükleyecek, huzuru bozacak, kaos yaratacak şeyleri engelliyor, sadece bunları mı tabii ki değil. Bir insan olarak yolsuzluk haberi duydun ya da şahit oldun, bunu ifade ediyorsun ama belediye başkanı da bunu engelleyebilir.
Sansür Ağı, Sosyal Medya, İnternet ve Basının Durumu: Büyük Devlet Neden Korkar?
Aycan: Bu kadar disiplinli bir devlet düzeninin olduğu bir yerde bir insanın düşüncesini ifade etmesi neden kaosa neden olsun?
Arıcan: Mesela düşünün, birkaç yıl önce bir olay olmuştu; bir akşam vakti, böyle gece yarısı diyeyim, partide, lokal, yani yerel hükumetten birkaç böyle üst yetkili adam, kodaman diyelim işte, büyük adam, böyle karaokeye şarkı söylemeye gidiyor, neyse, orada adam biraz herhalde sarhoş artık, gücüne güveniyor, partiye güveniyor, arkasını güce dayadığı için, orada çalışan bir kıza tacizde bulunuyor, kıza tecavüz etmek istiyor, kız da orada masada bulunan bir bıçak ve çatal gibi bir şey alıp adamı boğazından bıçaklıyor. Tabii bu olay duyuluyor, polis geliyor, ambulans geliyor ama adam hastanede ölüyor. Hayda!
Ama adam şimdi resmi bir adam yani, Komünist Partinin üyesi, yerel de olsa belli forsu olan, gücü olan, saygı duyulan bir adam. Şimdi ne oluyor, tabii bu iş büyüyor internette, Türkiye’deki Facebook’u düşünün, orada da benzerleri var, haber yayılıyor, genişliyor, insanlar fikirlerini söylüyorlar işte, falan filan, bir süre sonra parti ne yapıyor hemen haberleri engelliyor, erişimi engelliyor, yayın yapmayı konuşmayı yorum yapmayı engelliyor, ama bunu görüyor, öngörüyor, bu büyük olay olacak, insanlar bir araya gelecek, belki Komünist Partinin binasını taşlayacak, hep beraber yürüyecekler falan filan yani. Bu korku yüzünden sansür giriyor devreye.
Aycan: Bunu engelleyebilecek gücü var ama devletin. Toplumsal olayları engellemek Çin gibi büyük bir devlet açısından çok basit. Yasak neden?
Arıcan: Zaten o yüzden yasak Facebook. FB ve Twitter ne yapıyor? Bir anda birkaç saat içinde insanları toplayabilirsin değil mi? Çok kısa bir süre içerisinde insanlar tepkilerini ortaya koyup bir araya gelebiliyorlar. Mesela Mısır’da o oldu yani. Tahrir Meydanında… Şimdi Çin böyle bir şeyin olmasını istemiyor ve tepeden musluğun başını kesiyor, hiçbir zaman da izin vermiyor, izin verdikleri kendi kurumları, kendi kurduğu sosyal medya. Mesela Wechat, Baidu, Weibo… Nedir bunlar? Rahatlıkla sansürleyebildiği şeyler, anında sansürleniyor, hatta sansürlemediği zaman ceza kesiyor, çok hızlı bir şekilde, yani otomatik sansür sistemi sakıncalı içeriği görmemişse mesela, diyelim ki cinsel içerikli ya da herhangi bir siyasi konuda ya da yasa dışı bir şey oraya konulmuşsa ve o şirket onu görmemişse çok büyük bir ceza kesiyor. O şirketler de çok sofistike, çok komplex algoritmalar geliştiriyorlar.
Aycan: O şirketler zaten devlet şirketi değil mi?
Arıcan: Devlet şirketi değil özel şirket ama devletin büyük payları var, hisseleri vardır onlarda ve devletin ciddi bir gölgesi var üzerlerinde. Ali Baba öyle, Tencent öyle, Huawei öyle… Anında o şirketleri batırabilir devlet, gözünün yaşına bakmaz yani. Ne kadar büyük olursa olsun! Dolayısıyla, musluğun başını tepeden kestiği için asla korkmuyor; devletin en çok korktuğu şey şu: isyan! Sistemin işliyor görünmesi, çünkü halkın, halkın değil de şöyle söyleyeyim, Çin Komünist Partisinin meşruiyetinin en büyük temeli stabilitedir. Onun temelinde de ekonomik büyüme ve sosyal istikrar vardır.
Aycan: Huzur ortamı ve istikrar mı?
Arıcan: Huzur ortamı evet, istikrar, ekonominin büyümesidir, huzur ortamıdır ve bunu sağlıyor. Bunu sağlarken işte özgürlüğü mü engelliyor? Engellesin diyor insanlar, benim huzurum önemli, ben daha fazla para kazanıyor muyum ona bakarım diyor, ailem huzurlu mu ona bakarım diyor. Şimdi şöyle bir fark var, şimdi batıda….
Çin’in İki Kutsalı Vardır; Birincisi Aile İkincisi Para!
Aycan: Bireylerin de Çin devlet politikasını onayladığını mı söylüyorsun?
Arıcan: Sessiz bir onay var, evet! Sessiz bir onay var! Çinli halkın büyük bir çoğunluğunun en büyük iki derdi vardır; para ve aile! Ben öyle ifade ediyorum: Çin’in iki kutsalı vardır; birincisi aile ikincisi para! Zengin olmak bir ahlaki sorumluluktur Çin’de! Çalışmak ve zengin olmak hedeflenir. Yani en azından kimseye yük olmamak için, anne babaya, ninelere dedelere bakabilecek kadar parası olması gerekiyor insanların. İkincisi ise aile, zaten birbirine bağlı iki şey bunlar. Ekonomik zenginlik aileyi güçlendiriyor, ailenin güçlenmesi zenginliği getiriyor, ikisi birbirini destekliyor.
Böyle bir döngü var aynı zamanda. Devlet bu döngüyü destekliyor. Aileyi destekliyor sürekli; mesela neden çocuk yapma yasağı esnetildi? Biliyorsun tek çocuktan fazla çocuk yapma yasağı vardı, şimdi kaldırıldı, iki çocuğa çıkarıldı, neden? Şimdi baktılar ki aileler tek çocuklu. Bakıyorsunuz ikisi de evleniyorlar onların da çocuğu oluyor o bir çocuk anne babaya bakıyor dedeye nineye bakıyor toplam kaç kişi oldu 7 kişi oldu, 6 kişiye bakıyor toplamda. Bir de kendi çocukları olsa ona da bakıyor, bu durum devletin işine geliyor.
Aycan: Pekâlâ, hemen araya girelim, bireyler aile büyüklerine ya da aile bireylerine bakıyorlar, orada da var şimdi bu kadar büyük otorite, güç ve para sahibi devlet yardıma muhtaç bireylerine bakamıyor mu? Sosyal güvence sistemi yok mu?
Arıcan: Bakıyor, baktıkları da var. Ama bireyler çok çalışıyorlar. Bir de şu var; hangi anne baba ister huzurevinde yaşamayı? Kendi oğlu ve kızı ile yaşamak, kendi evinde yaşamak varken, çoğu anne baba kendi çocukları ile birlikte yaşamak ister. Türkiye’de de böyledir bu. Ama işte bakamaz ya da sosyal imkanlar güçlü değildir bazı ülkelerde, o zaman devlet bakar.
Aycan: İlla yaşayacağı yeri tespit etmek anlamında düşünmeyelim, yaşlı bir insana çocukları neden baksın? Devlet madem bu kadar büyük otorite kullandı, hayatı boyunca bu kişinin bütün özgürlüklerini kısıtladı, çalışmasına, ifade hürriyetine karıştı, neden? Topluma karşı sorumlulukları çerçevesinde ve bütün toplumu dizayn ettiğini iddia ederek, huzur ve istikrar vaat ederek, insanların bütün yaşamına şekil veren devlet insanların yaşlılıklarında onları sosyal güvenceye neden kavuşturmuyor o zaman? Toplumu temsil eden devlet ömür boyu çalışmış insana neden bakmıyor da bu yükü aile adı altında daha genç nesle yüklüyor?
Arıcan: Bakmıyor değil, bakıyor.
Aycan: Sosyal güvencesi var mı insanların?
Arıcan: Var. Herkesin şöyle ya da böyle bir güvencesi var, emekli maaşı var. Devlette çalışanların emekli maaşları var.
Aycan: Biraz önce konuştuklarımızda bir tezat gördüğüm için araya girdim kusura bakma. Devletin güvencesi varsa, insanlar neden yakınlarına bakmak zorunda kalsınlar, devlet aileyi neden bir ekonomik kaldıraç olarak kullansın?
Arıcan: Çocuğu olmayanlar da var. Çocuğu olsa da bakmayanlar da var, bakamayanlar var, çocukları da fakirse onlar da bakamayabiliyor, kendilerine bile bakamıyorlar bazen.
Aycan: Devlet onlara bakıyor mu hepsine? Sosyal güvenceleri var mı, sağlık, bakım, emekli maaşı…
Arıcan: Sosyal güvence var ama öyle çok kolay değil, Avrupa’daki kadar güçlü bir kurum yok, Çin yeni yeni gelişiyor, Çin’in kişi başı yıllık ortalama geliri Türkiye’nin neredeyse aynısı. Ortalama kişi başına gelirde aynıysa ve orada benzer bir durum var, çok zenginler var, çok fakirler var, dolayısıyla ekonomik olarak bir sürü insan da zor durumda, aynı buradaki gibi dilenciler mevcut. Sosyal devlet yapısı o kadar henüz gelişmiş değil anlamında söylüyorum, bir Norveç değil Finlandiya değil anlamında söylüyorum.
Aycan: Şimdi Sovyet Rusya olsun Küba ya da benzeri ülkelerin geleneğinde devlet bireyin tüm ihtiyaçlarını karşılıyordu, Çin’de de komünizm olduğunu varsaydığımızda, şimdi belki yarı kapitalist bir ülke haline dönüştü ama olsun, burada da devlet bireyin elektriğini, suyunu, konutunu, yaşlandığı zaman bakımını, her şeyini üstlendiği gibi algı oluşuyor, böyle bir varsayım doğuyor insanların kafasında. Şimdi böyle bir şey yoksa ve devlet hala yüksek otoritesini kullanıyor ve ekonomiyi de devlet ekonomisi olarak yürütüyorsa, her alanda bireyin tepesinde kılıç gibi sallanıyorsa, burada bir çelişki yok mu? Sistemin kendi içinde bir tutarlılığı olması gerekmez mi?
Arıcan: Diyorsun ki madem bu adam yaşlandığı zaman devlet tarafından bakılmayacak neden sussun!
Aycan: Tabii ki. Sadece susmak değil, ona tüm özgürlük alanlarını açsın ki devletin garanti altına alamadığı hayatını bireyin kendisi özgür şekilde garanti altına alabilsin.
Arıcan: Niye susuyorlar bu insanlar? Onlar da aynı kolektif huzurdan faydalanıyorlar, huzur ve istikrar ortamı onlara da huzur sağlıyor.
Aycan: Bu konuda bir toplumsal mutabakat mı var?
Doğu Asya’da Konfüçyüs Etkisi
Arıcan: Evet, öyle bir mutabakat var, doğulu insan, sadece Çin değil, Doğu Asya diyelim buna, daha doğrusu Konfüçyüsçü sistemin yaygın olduğu yerlerde bireyin özgürlüğü ikincildir daha çok, ha bu değişiyor olabilir, belki on yıl sonra farklı bir özgürlük anlayışı gelebilir oralara da. Batılı düşünce yaygınlaşıyor, Batı düşüncesi beğeniliyor, zaten şu an Çin’in kapıları kapatma sebebi bu yani, Çin diyor ki Batı bizi değiştirmeden evvel diyor. Biz kendi dünyamızı dünyaya yayalım. Her yerde ne açıyor? Konfüçyüs Enstitüleri açıyor. Hatta kapattılar bazılarını Amerika’da, bunlar ajan falan diye.
Şimdi Çin’in derdi şu, kendi dünya görüşlerine göre bireylerin varlığı, bireylerin düşünceleri, ifadeleri önemli değildir, önemli olan toplumun bekası ve toplumun huzurudur ve çoğu insan da bu konuda hemfikirdir. Toplumun huzuru bozulmasın der, kendinden feragat eder, fedakârlık yapar, bu doğuda çok yaygın bir düşünce. En azından Konfüçyüs’ün düşüncelerinin yaygın olduğu ülkelerde, Kore’de mesela, Japonya’da mesela, onlarda da benzer durumlar var, insanlar sesini fazla çıkarmazlar, belki Güney Kore’de insanlar seslerini duyurabiliyorlar. Geçen ayın sonunda başkanını devirdiler gösterilerle falan.
Çelişki şurada, Güney Kore mesela hem Konfüçyüsçü olmaya ve onu korumaya çalışıyor, bir yandan da Batı demokrasisi getirmeye çalışıyor ve şu anda bu ikisinin arasında. Bunu görünce Çin, ne kadar haklı olduğunu söylüyor kendi kendine, baksana devlet başkanını devirdiler diyor, aynı özgürlük orada da olsa, Çin’de de olsa, belki bir sürü insan devrilecek, yolsuzluk yapanlar şunlar bunlar gidecek, temiz değiller büyük ihtimal, kimisinin altında Mercedes’ler vardır, zaten pek çoğunun oğulları, kızları, ailelerinden birileri… İşte, hani onlar bilgi sahibi ya bazı konularda, işte hisse alıyor oradan buradan, devletin en büyük kurumlarının şirketlerinden pay alıyor bilmem ne alıyor öyle zenginleşiyor yani, kimseye verilmeyen izinler onlara verebiliyor, parti üyelerinin ailelerine ve saire. Bu gayet bildiğin nepotizmdir, yani kayırmacılıktır. Şimdi bunlar ortaya çıktığı zaman daha çok kargaşa olacak.
Çin halkının önemsediği en büyük şey şudur: İstikrar! Ekonomik istikrar; bu istikrarın bozulmasından korkuyorlar, eğer ekonomik büyüme durursa “ne yapacağız?” diyorlar. Halkı neyle sessiz tutacağız diyorlar. Halk ne istiyor şu anda, evet ben fakirim diyor ama en azından ekmeğimi alabiliyorum, karnımı doyurabiliyorum, huzur var, kargaşa yok, idare ediyoruz diyor yani. Yarın bir gün huzur da giderse ne olacak? Bu defa isyan kaçınılmaz olacak, belki kan dökülecek, canlar yanacak. İşte bunu engellemek için bu isyanın gelmesini engellemek için her türlü sansürü her hak kıyımını uyguluyorsun.
Aycan: Bunları konuşuyor olmak, yazmak senin açından sakıncalı olabilir mi?
Arıcan: Olabilir. Yani Çin’deki bir blogda ya da sosyal medyada yazsam sansüre uğrayabilirim.
Devlet: Halkını Tehlikelerden Koruyan Baba
Aycan: Çin’de söyleyebiliyor musun? Açıkça yazabiliyor musun?
Arıcan: Bu konuları ben yazıyorum, açıkça da yazıyorum. Onlarda sıkıntı yok, Türkiye’de yazdığım sürece sıkıntı yok, Çin’de söylersem biraz sıkıntı olabilir, o kadar. Yani ben İngilizce yazsam, Çince yazsam ve Çinlilerin girebildiği platformlarda paylaşsa o zaman sorun çıkabilir. Çinliler zaten kendileri, yani kendi halkının okuyamayacağı, kendi halkının anlayamayacağı şeylere karışmıyor ki. Umurunda değil yani. Her ihtimalde onu engelliyor zaten. Mesela diyelim ki Harvard Üniversitesi bir makale yayınladı Çin hakkında, bazı olumsuz görüşler var Çin Komünist Partisi hakkında, engelliyor hemen makaleyi.
Aycan: Çinliler görmeyince sorun yok diyorsun. Dünyadan ayrı kapalı devre bir sistem. İletişimin bu kadar güçlendiği bir dünyada küçük bir köye dönen bir dünyada böyle kapalı devre bir sistem yine özgürlük kavramıyla doğrudan bağlantılı bu, böyle kapalı bir devre sistem insan doğasına ne kadar uygun?
Arıcan: Kapalı devre diyorsun da Çin içerisinde insanlar gayet de güzel interneti kullanıyorlar, şimdi illa Facebook olmalı mı yani? Twitter olmalı mı? İlla ne bileyim her şeye ulaşabilecek şekilde olmalı mı? Şimdi ben devlet ağzı ile konuşuyorum farkındaysan. Devlet aynı zamanda halkı için muzır olan, halkı için zararlı olan şeyleri engellemek zorunda değil mi? Türkiye de porno ve kumar siteleri kapalıdır mesela, belki de mantıklı ve doğru bir karardır kim bilir! Mesela uyuşturucuyu, kumarı özendiren siteler kapatılabiliyor.
Aycan: Onlarla kıyaslanamaz ki, onlar suç kavramına giren şeyler, Harvard Üniversitesinin makalesi ile kıyaslanmaz. Şimdi Twitter’i okuyamamak, örneğin bir Amerikan gazetesini, İngiliz gazetesini, Türk gazetesini okuyamamak, bunlar bu dünyada olmaması gereken şeyler değil mi?
Arıcan: Şimdi şöyle bir şey de var; öncelikle niye olsun ki diyor, çünkü ben haberi size veriyorum zaten. Kendi haberleşme sistemi var, kendi haber ağı var, ben yapıyorum diyor, yalan haberi dinlemeyin diyor. Batılıların yaptığı haberler hep yanlı diyor, bizi hep otoriter, özgürlük düşmanı yöneticiler olarak gösteriyor diyor, dolayısıyla yanlış diyor. Halkını bundan korumak istiyor, yani halkını kendince koruyor. Bir baba gibi düşün işte. Kendi ailesini tehlikelerden koruyan bir baba gibi düşün.
Aycan: Neyin doğru neyin yanlış neyin zararlı neyi faydalı olduğuna neden devlet karar versin ki? İnsanların aklı yok mu? Toplum ada devlet neden karar veriyor? Üstelik devlet ideolojisini benimsemiş bir halk var diyorsun.
Arıcan: Orada devlet hayır diyor, neyin yararlı neyin zararlı olduğuna devlet karar veriyor. Birey karar veremez diyor, kalabalıklar düşünemez diyor, Çin’in en önemli özelliği, daha doğrusu Konfüçyüsçülüğün en önemli özelliği budur, hiç bir bireye güvenilmez… Yani hiçbir birey yetişkin olamaz, hep çocuk kalır, nasıl ki birinin çocuğu olur çocuk 30 yaşına gelir ve hâlâ çocuğa harçlık verir ya, aynı öyle. Çin böyle bir yer, istediğin yaşa gel, istediğin okullarda oku, istediğin kadar diploman olsun yine de devlet der ki senin özgürlüklerin buraya kadardır, bundan sonrasına ben karar veririm. Sen bundan sonrasını göremezsin, sana zararlı bunlar, der. Ve bu halkta da karşılığını bulur.
Aycan: İnsanlar da bunu onaylar mı?
Arıcan: Onaylamasa bile çaresi yok, ne yapacak?
Aycan: Gerçekten insanlara bu seçimi verseler, insanlar bunu mu onaylar yoksa özgürlüğü mü ister? Çin toplumu için söylüyorum.
Parti Devleti, Siyaset ve Çin Komünist Partisi
Arıcan: Benim gördüğüm Çinlilerin çoğu apolitik insanlar, politikayla hiç ilgilenmiyorlar, politika onların hayatlarının dışında bir şey, hayatlarında ne var? Para var, aile var, başka bir şey yok. Alışveriş, para harcama…
Aycan: Politikayı kim yürütüyor? Bunun için belli bir özel sınıf mı var?
Arıcan: Tabii, Komünist Parti üyeleri yönetiyor.
Aycan: Herkesin Komünist Parti’ye üye üye olma hakkı var mı?
Arıcan: Tabii, herkesin bu şansı var.
Aycan: Peki insanlar üye olmuyor mu halk? Karışmıyor siyasete?
Arıcan: Hayır üye oluyorlar, üye sayısı 80 milyon kadar var, ama çoğu bir şey yapmıyor, sadece üye, kâğıt üzerinde üye, ondan dolayı da bir kısmı iş yapıyor, yüzde, binde, on binde biri artık, onlar partide yükseliyor yavaş yavaş, yönetici oluyor. En temel yerde başlıyor, mahalle muhtarı gibi bir şey oluyor, mahallenin başına geçiyor, sonra yavaş yavaş yükselerek ilerliyor. Her bireyin aslında Komünist Parti’nin başında olma hakkı var. Ama öyle seçim yoluyla gelemiyor, istenmesi ve yükselmesi gerekiyor, zamanla öğrene öğrene, pişe pişe geliyorlar.
Aycan: Parti üyeleri aynı zamanda devlet idarecisi oluyor değil mi?
Arıcan: Tabi, dışarıdan birisi gelmiyor yönetime.
Aycan: Parti örgütüyle devlet örgütü tek bir çatıda mı birleşiyor?
Arıcan: Zaten sadece parti var yönetim olarak, devletle parti aynı şey.
Aycan: Parti devleti.
Arıcan: Evet, parti devleti. Komünist Parti demek devlet demek.
Aycan: Partideki makamla devletteki makam aynı mı? Mesela Vali aynı zamanda Parti’nin il başkanı mı?
Arıcan: Başka parti yok, devletin tek idarecisi. Başka partiler var diyorlar da göstermelik var, sırf olsun diye varlar. Yıllık toplantılarda bu diğer partiler taleplerini belirtiyorlar. Duruma göre ÇKP karar veriyor. Bunun dışında hayatta bir karşılıkları yok. Parti temsilcileri var her yerde, her şehirde, her eyalette, onlar toplanıyorlar sürekli. Etnik azınlıklara söz hakkı veriyorlar, onların da söz hakkı var, mecliste sandalyeleri var. Çin’de şu anda 55 ya da 56 halk var, 50’den fazla, aslında onları ayrı halk olarak tanıyor. Mesela Uygur Türkleri var, güneyde mesela bir kabile var, onları tanıyor. Ayrı bir halk olarak tanıyor, onlara haklarını veriyor, özerklik veriyor, kültürel kimliklerini güvence altına alıyor.
Bildiğim kadarıyla Uygur Türklerinin hiçbir zaman tek çocuk sorunu olmadı. Kültürünü yaşamak hep serbestti. Çinlilere yasak olan, Han Çinlileri 1 çocuk yapabilirken, tek çocuk yasağı onlara uygulanmadı. Çinliler tek çocuk yaparken onlar 2-3 çocuk yapabiliyorlardı, 5-6 çocuk da yapabiliyorlardı. Hem dillerini öğrenebiliyorlar, kendi edebi eserlerini okuyabiliyorlar, Çin parasında 4 ya da 5 ayrı alfabe vardır. Arap alfabesiyle yazılan Uygurca da buna dahil. Kısacası Çin, bir Halk Cumhuriyeti olmanın koşullarını yerine getirmek için çabalıyor. Dışarıya verilen görüntü özgürlükler kısıtlanıyormuş gibi olabilir ama gözlemlediğim kadarıyla Çin halkının büyük bir çoğunluğu durumdan gayet memnun. Seçim yapılsa ÇKP, karşısındaki rakibi kim olursa olsun ezer geçer.
(Röportaj Devam Edecek)
Yazar Alirıza Arıcan’ın 2019 yılında yayınlanan son eseri BUZ
Alman tarihçi ve akademisyen Friedrich Meinecke, 30 Ekim 1862’de, Almanyanın Saksonya Eyaleti’ndeki Salzwedel’de doğdu. Bonn Üniversitesi ve University of Berlin’de eğitim gördü.
1887-1901 yıllarında Alman Devlet Arşivlerinde arşivci olarak çalıştı.
Strasbourg Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptı. Free University of Berlin‘in kurulmasında önemli katkıları oldu ve ilk rektörlüğünü yaptı.
1896 yılından itibaren 1935’e kadar Almanya’nın en önemli tarihi dergisi olan Historische Zeitschrift’in editörlüğünü yaptı; baskıcı rejimin güçlenmesi sonucunda görevine son verildi. 1933-1945 yıllarında yaşanan faşizm dönemi, tüm Alman düşünürleri için olduğu kadar onun için de zor ve öğretici bir dönem oldu. Nazilere açık bir muhalefet anlamına gelecek düşünceler ileri sürdü.
Düşünce Tarihi’nin kurucusu ve 20. yüzyılın önde gelen Alman tarihçilerinden biri olarak kabul edildi. Zeitgeist düşüncesinden etkilendiği ve zamanın ruhunun topluma egemen olduğu fikrine sahip olduğu öne sürüldü.
Öğrencilerinden Heinrich Brüning, Şansölye olarak görev yaptı.
“Devlet Aklı Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi” isimli eseri M. Sami Türk tarafından Türkçe’ye çevrildi ve Albaraka Yayınları tarafından 1 Kasım 2021 tarihinde basıldı. Alman-İngiliz Ortaklık Sorunlarının Tarihi, Devlet ve Kişilik, Radowitz ve Alman Devrimi, Yeni Bir Tarihsel Görünümün Yükselişi ile “Kozmopolitlik ve Ulus Devleti: Alman Ulus devletlerinin Başlangıcında Çalışmalar” isimli kitapları bulunmaktadır. Die Deutsche Katastrophe (Alman Felaketi) isimli eseri, devlete atfedilen yüce değer ile yaşamın hakikati ve hümanizm arasında bir uzlaşma arayışıdır.
6 Şubat 1954 tarihinde, 91 yaşında iken Batı Berlin’de yaşamını yitirdi.
Abhazya Cumhuriyeti Anayasası, Abhazya Yüksek Meclisi’nin 26.11.1994 Tarihli oturumunda kabul edilmiş ve 03 Ekim 1999 Tarihinde yapılan Halkoylaması ile kabul edilen değişikliklerle onaylanmıştır.
2005
Türkiye-AB Müzakerelerinin Başlaması
Avrupa Birliği ile Türkiye arasında üyelik müzakereleri başladı. Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanlarının 17 Aralık 2004 tarihli Zirvesinde aldığı karar doğrultusunda 3 Ekim 2005 tarihinde Lüksemburg’ta yapılan Hükümetlerarası Konferans (HAK) ile Türkiye resmen AB’ye katılım müzakerelerine başladı.
Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye devlet başkanlarının imzaladığı Nahçıvan Anlaşması ile Türk Konseyi kuruldu.
2013
Gambiya, İngiliz Milletler Topluluğu’ndan ayrıldığını açıkladı.
2024
Atatürk Lisesi Mezunları Derneği, Milli Eğitim Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı arasında imzalanan ve okullarda ihale usulü kiralamaya olanak sağlayan protokole karşı dava açtı.
Evinin jakuzisinde ölü bulunan “Friends” dizisinin yıldızı Matthew Perry’nin ölümüyle ilgili soruşturmada, ölümden sorumlu olduğu düşünülen iki doktordan biri suçlamaları kabul etti.
2023 yılında, Altın Portakal Film Festivali’nde sansür kriziyle gündeme gelen ve festivalin iptaline neden olan “Kanun Hükmü” belgeseli Aile ilgili tüm toplantı ve etkinlikler 2 Ekim 2024 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 16 Ekim 2024 tarihine kadar Antalya Valiliği’nce yasaklandı.
Resmi Gazete’de yayımlanan karar uyarınca Yargıtay ve Danıştay’da görev yapacak toplam 11 yeni üye göreve getirildi. HSK Genel Kurulu; İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Şaban Yılmaz, İzmir Karşıyaka Başsavcısı Ali Rıza San, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) Daire Başkanı Osman Kiper, İstanbul BAM Üyesi Murat Boylu, İzmit Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat Kapıcı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Murat Çağlak, HSK Genel Sekreter Yardımcısı Murat Pala ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Cengiz Doğan’ı Yargıtay üyesi olarak belirledi. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanı Ahmet Cüneyt Yılmaz, Danıştay Genel Sekreter Yardımcısı Burakhan Melikoğlu ve Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi Başkanı Cengiz Aydemir ise Danıştay üyesi oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Adalet Bakanlığı Bakan Yardımcılığına Mehmet Yılmaz atandı.
Gümüşhane’de hırsızlık suçlamasıyla tutuklanan şahıs, adliyenin yangın merdiveninden atlayarak intihar etti.
Fransa’nın başkenti Paris’te Ocak 2015’te Charlie Hebdo dergisi binasına düzenlenen saldırıya ilişkin davada yargılanan Peter Cherif’e ömür boyu hapis cezası verildi. Olayda 17 kişi yaşamını yitirmiş, saldırıyı terör örgütü El-Kaide üstlenmişti.
Avrupa Birliği Komisyonu, yabancı fonlu kuruluşların soruşturulmasına izin veren “Egemenliği Koruma Yasası” nedeniyle Macaristan’ı AB Adalet Divanı‘na sevk etti. Avrupa Komisyonu, Macaristan’da Başbakan Viktor Orban hükümeti tarafından geçen yıl kabul edilen yasanın temel hakları ve diğer düzenlemeleri ihlal ettiğini savundu.
2025
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda organize suçlardan sorumlu Başsavcıvekili Fatih Dönmez, Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı oldu.
Hukuk düşüncesinde en çok tartışılan ve değişik görüşlere ve yaklaşımlara en fazla konu olan kavramın adalet olduğu şüphenin dışındadır. Yunan düşüncesi başlangıçta adaleti adaletsizlik olgusuna dayanarak belirlemek yolunu izlemiştir. İlk önceleri, toplum felsefesinin henüz gelişmediği dönemde «adaletsizlik olmasaydı insanların adaletin ne olduğunu bilemiyecekleri» ileri sürülmüştür. Böylece reddetme yoluyla belirleme yönteminin benimsendiği dikkati çekmektedir. Ancak bu yaklaşım özellikle o dönemde adalet konusundaki belirsizliği bertaraf edecek bir özelliğe sahip bulunmuyordu.
Yunan düşüncesinde adalet, ahlak ve hukuk kavramları arasında bir ayrım yapılmamış ve adalet iyilik sevgisi olarak anlaşılmıştır.
Aristoteles, daha sonra adaletin toplum ve devlet hayatı bakımından önemi üzerinde durmuştur. Bu konuda onun savunduğu üç temel ilke dikkati çekmektedir:
1 — Hukuk ve adalet, toplumun ve devletin temelidir. 2 — Hukuk ve adalet devletin amaçlarıdır. 3 — Hukuk ve adalet devlet yönetiminin egemen unsurlarıdır.
Bununla birlikte Aristoteles, adalet konusuna genel bir açıdan değinmenin yeterli ve doyurucu olmayacağı sonucuna ulaşmakta gecikmemiştir. Adalet kavramının iki ayrı yönden değerlendirilmesi gerektiğine inanan Aristotoles, dağıtıcı ve denkleştirici adaleti birbirinden ayırmanın zorunluluğu üzerinde durmuştur.Dağıtıcı adalet şerefiye malların paylaşılmasında herkesin yeteneğine ve toplum içindeki durumuna göre kendine düşeni başka bir ifade ile payına düşeni almasını öngörür. Dağıtıcı adaletin amacı, kişi ile toplum ve devlet arasındaki ilişkileri düzenlemektir. Böylece eşitlik ilkesine bağımsız ve uygulama bakımından önemli bir yer verilmiştir. Bununla birlikte dağıtıcı adaletteki eşitlik mutlak değil göreli (rölatif) nitelik taşımaktadır. Kişinin sadece hakları değil, ödevleri de yeteneklerine ve toplumdaki durumuna göre farklı olacaktır.
Denkleştirici veya düzeltici adalet ise Aristoteles‘e göre hukuki ilişkide taraf olanların eşit muamele görmesini gerektirir. Bu uygulamada kişisel ve sübjektif durumların nazara alınmaması lüzumludur.
Tazminat hukukunda zarar verenin neden olduğu zararı ödemesi, sözleşmeyi ihlâl edenin verdiği zararı tazmin etmesi, ceza hukukunda suç işleyenin hak ettiği cezayı çekmesi düzeltici veya denkleştirici adaletin gereğidir. Burada eşitlik daha bağımsız bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte temelde denkleştirici veya düzeltici adaletin dağıtıcı adalete tâbi olduğu unutulmamalıdır. Aristoteles’in dağıtıcı ve denkleştirici adalet ayrımının hukuk düşüncesinde bugün de varlığını koruduğu belirtilmek gerekir.
Ünlü Roma hukukçusu Ulpian adaleti «Herkese kendi payına düşeni vermek konusunda sonsuz ve sürekli çaba harcanması» olarak nitelendirmiştir.
Hollandalı hukukçu Grotius adaleti «söze bağlılık» formülü içinde değerlendirmiştir.
İngiliz düşünürü Hobbes da sözleşmeye uymamayı adaletsizlik saymıştır.
Alman filozofu Kant ise adalet konusunu İncelerken üç ayrı ilkeye dikkati çekmektedir. Bunlar; şerefli yaşa, kimseye zarar verme, herkese payına düşeni ver, ilkeleridir. Kant’ın üzerinde durduğu üçüncü ilke «herkese payına düşenin verilmesi» adaletle ilgili klasik tanımın bir tekrarından başka anlam taşımamaktadır.
Adalet fikri, tabii hukuk düşüncesinde her zaman önemli bir yere sahip olmuştur. Tabii hukukçular insan vicdanında basit ve apaçık bir adalet fikrinin var olduğunu ve bu fikrin hukukun yüksek idealini oluşturduğunu savunmuşlardır.
Tabii hukukçular, adalet sorunu üzerinde dururken adaletle hürriyet, adaletle eşitlik, adaletle güvenlik ve adaletle genel iyilik arasında ilişki kurmak konusunda çaba göstermişlerdir. Hobbes güvenliği tabii hukukun temel ve yüce kanunu kabul ederken, Kant hürriyeti tabiî hukukun ve adaletin en özgün ve temel belirme biçimi olarak değerlendirmiştir.
Tabii hukuk düşüncesi yandaşları, adaletin bazan insan tabiatından, bazan insanın akli yeteneğinden, bazan da insan sezgisinden çıkarılabileceğini ileri sürmüşlerdir. İnsan tabiatı, insan aklı ve insan sezgisi yoluyla adalete ulaşma çabalarının genellikle sübjektif nitelik taşıdığı ve adalet konusunda kalıcı çözümler üretmekten uzak bulunduğu bu vesile ile belirtilebilir.
Adalet kavramının a priori (önsel, deneyden bağımsız) olduğu kabul edilirse, bunun eşitlik fikri ile ilişkili bulunduğunu da benimsemek gerekir. Bununla birlikte adalet fikri ile birlikte değerlendirilen eşitliğin mutlak bir niteliğe sahip olmadığı açıktır. Çünkü hukuk düzeninde vatandaşla yabancı, reşit olanla olmayan, farklı hukuki statülerde bulunurlar. Şu halde şartların gereğine göre nimetlerin ve külfetlerin farklılığı adaletin gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Değişik durumlarda bulunanlara farklı muamele yapılması eşitlik ilkesine ters düşmemektedir. Örneğin evli vergi yükümlüsüyle, bekâr vergi yükümlüsüne eşit muamele yapılmayabilir. Eşitlik uygulaması eşitlikle ilgili istisnaların da göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Benzer durumlarda benzer uygulama yapılması isteği adalet konusunda hem düşünürlerin hem uygulayıcıların dikkatini çekmiştir. Bunun da nedeni benzer durumlarda farklı uygulamanın insanlarda adaletin gerçekleşmediği veya amacına ulaşmadığı kanısını uyandırmasıdır.
Adalet kavramının diğer unsuru rasyonelliktir. Rasyonellik, kişiye yapılacak uygulamanın belli kurallarla önceden belirlenmesi ve kişinin keyfi bir muameleye maruz kalmaması anlamını taşır Bu nedenle adalete uygun uygulamanın özünde, düzenli ve rasyonel uygulamanın bulunduğu söylenebilir. Sübjektif ve duygusal uygulama ise adaletle bağdaşmaz. Şu halde hukuk kurallarının objektif uygulanması ile adalet arasında bir paralellik bulunması söz konusu olmaktadır.
Rasyonel ve düzenli uygulama, adalet kavramının sadece şekli unsuru olan eşitlikle değil, fakat adalet kavramının maddi kapsamı ile ilgili bulunmaktadır.
Adalet fikri toplumların hayatında büyük bir etkinliğe sahip bulunmaktadır. Bu fikir kişiyi haklı saydığı bir dava için mücadeleye götürür. Sadece iç hukukta haklılık ve haksızlık tartışması yapılmaz.
Devletlerarası ilişkilerde de haklılık ve haksızlık tartışması sürekli biçimde görülür. Devletlerarası savaşlarda savaşan taraflar adalet için savaştıklarını veya adaletin kendi yanlarında olduğunu ileri sürerler.
Toplum içi siyasal mücadelede de siyasi partiler ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, kendi görüşlerinin adalete uygun ve haklı, karşı tarafın durumunun adalete aykırı ve haksız olduğunu savunurlar. Toplum içi hayatla ve devletlerarası ilişkilerle ilgili bu örnekler adalet fikrinin etkili ve canlı bir güç olduğunu kanıtlamaktadır.
Bununla birlikte, unutmamak gerekir ki, toplum hayatında adaletin yanında veya adaletin karşısında olmak, ya da haklı veya haksız olmak şeklindeki tartışmalarda çoğu kez çıkar düşüncesi etkili olmaktadır. Birbiri ile çatışan çıkarlardan birinin daha yüksek olduğunu, daha büyük ve değerli olduğunu savunmak için adalet terimine başvurulmaktadır. Çünkü adalet terimi, çıkar [menfaat) terimine kıyasla çok daha etkileyici ve inandırıcıdır. İnsanlardan belirli çıkarlar için değil, yüksek adalet ideali için çaba göstermelerini istemek onları daha kuvvetli şekilde etkilemektedir. Bu durumun gelecekte de devam edeceği söylenebilir. İnsanların duygularını harekete getiren adalet teriminin etkinliğini bundan sonra da sürdüreceğini vurgulamakta herhangi bir yanlışlık yoktur.
Tabii hukukçular, adaletin, bütün pozitif hukuk sistemlerinde varlığı hissedilen bir kavram olduğunu ve pozitif hukukun haklılığının -haksızlığının; doğruluğunun – yanlışlığının; iyiliğinin – kötülüğünün ölçüsünün tabii hukukta aranması gerektiğini savunmuşlardır. Bu şekilde adalet kavramının pozitif hukuku değerlendirmeye elverişli bir kriter (ölçüt) fonksiyonunu yerine getirdiği belirtilmiş olmaktadır.
Adalet çoğu kez «herkese payına düşeni vermek» şeklinde tanımlanmıştır. Bununla birlikte bir kimseye ait olanın veya bir kimsenin payının objektif olarak belirlenmesi son derece zor, hatta imkânsızdır. Çünkü «paya düşeni belirlemek» maddi içerikli bir saptama özelliğini taşımakta ve bu saptama için yeni bazı kriterlere ihtiyaç bulunmaktadır.Tabii hukuk görüşü İse bu kriterleri bulabilmiş değildir. Dolayısıyla «herkese payına düşeni vermek» fazla anlamlı bir niteliğe sahip bulunmamaktadır.
Adalet kavramının kanun koyucu bakımından yol gösterici olması zordur. Çünkü hangi tür düzenlemenin adalete daha uygun olacağı ile ilgili bir sonuca ulaşmak mümkün olmamaktadır. Bir kuralın adalete aykırı olduğunu söyleyen bir kimse daha çok söz konusu kuralla ilgili olarak, kendi duygularını, sempatilerini ve antipatilerini açıklamaktadır. Örneğin kendisini daha çok vergi ödemek sonucu ile karşı karşıya bırakan bir vergi kanununu, vergi yükümlüsü adalete aykırı saymakta bir sakınca görmemektedir. Bunun tersi de söz konusu olmaktadır.
Vergi yükümlüsünün daha az vergi ödemesini öngören yeni bir vergi kanunu, daha az vergi ödemek durumunda bulunan vergi yükümlüsünce adalete uygun ve haklı sayılmaktadır.
Mahkeme kararlarının adalete uygun olması ise çoğu kez, bu kararların belirli bir kurala veya kurallar sistemine uygun olarak verilmesi anlamını taşımaktadır. Bu manada adalete uygunluk ile pozitif hukuka uygunluk arasında bir tür paralellik oluştuğu dikkati çekmektedir. Ancak insanlar adalet konusundaki fikirlerini açıklarken, kuralın adalete uygunluğu ile pozitif hukuk kuralına dayanan mahkeme kararının adalete uygunluğu arasında fark bulunduğuna çoğu kez dikkat etmemektedirler.
Hukuki pozitivizm, tabii hukuk akımından farklı olarak adalet sorunu üzerinde durmuştur. Hukuki pozitivizme göre, insanlık tarihinin gelişme süreci içinde ilk önce hukuk uygulaması dikkatimizi çekmektedir. Hukuk uygulamasının oluşmasından sonra yani pozitif hukukun şu veya bu biçimde belirmesinden sonra adalet ile İlgili değerlendirmeler yapılmıştır. Başka bir ifade ile adalet konusundaki değerlendirmeler pozitif hukuk düzeni ile ilgili olarak yapılmış, pozitif hukuk düzeninin haklılığı ve haksızlığı üzerinde durulmuştur.
İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir. Bunun yanında insan değerlendirme de yapar. Biz, kendimizle ilgili olan ve olmayan konularda, haklı – haksız, iyi – fena şeklinde değerlendirmeler yaparız. Hatta insanın değerlendirmeler yapmadan hayatını sürdürmeyen bir varlık olduğu da söylenebilir. Ancak değerlendirme için ilk önce değerlendirilecek konuların, sorunların olması gerekir. Hukuk hayatı bakımından adaletle, haklılıkla, iyilikle ilgili değerlendirmeler yapılabilmesi için yukarda ifade edildiği gibi ilk önce şu veya bu şekilde kendini gösteren bir düzenin olması lazımdır. Başka bir deyişle, İlk önce vergi alınması olayı olmalıdır ki vergi adaleti ile ilgili değerlendirmeler yapınabilsin.
Hukuki pozitivizm, adaletin tanımı çok zor bir kavram olduğu fikrindedir. Bu nedenle bazı pozitivist düşünürler adalet konusunun tartışma ve inceleme dışı bırakılmasını önermişlerdir. Bu yaklaşıma göre, insanlar yüzyıllardan beri adalet sorununu tartışmışlardır. Ancak bu konuda tatmin edici bir uzlaşma sağlanamamıştır. Bu nedenle adalet sorununu bir kenara bırakıp hukukun üzerinde anlaşma olabilecek diğer konularına değinmek zorunluluğu vardır. Bazı hukuki pozitivistler ise, adalet konusundaki tanım zorluğunun bu konunun bir yana bırakılmasını haklı gösteremeyeceğini, çünkü adaletin hukuk hayatında sürekli tartışılan canlı bir kavram olduğunu belirtmişlerdir.
Adalet konusundaki tanım zorluğunu göz önünde tutan bazı hukuki pozitivistler bu soruna açıklık kazandırmak İçin reddetme suretiyle belirleme yönteminin uygulanmasını önermişlerdir.
Bu yaklaşıma göre, adaleti adaletsizliğin olmadığı somut durumlar toplamı olarak nitelendirmek gerekir. Reddetme suretiyle belirleme yönteminin çapraşık ve karmaşık sorunlara çözüm bulmak amacıyla hem bilim adamları, hem de felsefeciler tarafından kullanıldığı bu vesile İle belirtilebilir.
Böyle bir inceleme ve araştırma yöntemi içinde zulüm yapmanın adaletsizlik olduğu vurgulanmıştır. Zulüm ile adaletin birbiri ile bağdaşmadığının bazı Türk atasözlerinde de belirtildiği üzerinde durulabilir. örneğin «zulüm ile cihan yıkılır, kazma kürekle yıkılmaz-, «alma mazlum ahım çıkar aheste aheste-, «mazlum ahi yerde kalmaz» gibi Türk atasözleri İle zulmün kınandığı ve zulmün adaletsizlik anlamına geldiğinin vurgulandığı görülmektedir. Bundan başka Osmanlı Devleti tarafından yayınlanan bazı adaletnamelerde de zulmün kınandığı ve önlenmesi amacının benimsendiği dikkati çekmektedir. 1537 tarihli adaletname «kadıların aldıkları kanunsuz paraların yasaklanması» esasını içermişti. 1637 tarihli adaletname ile «halka zulüm yapılmaması» ifade edilmiştir. 1646 yılında yayınlanan adaletname ise «sipahilerin halktan hangi işlerin yapılmasını İsteyebilecekleri» konusuna açıklık getirmek ve fazla talepleri yasaklamak amacını gütmüştür,
Zulümün reddi yanında benzer durumların benzer muameleye tâbi tutulması ve farklı durumlarla ilgili olarak farklı muamele yapılması adaletin bir gereği olarak, daha doğru bir ifade ile adaletsizliğin olmadığı durumlar olarak nitelendirilmiştir. Evli kadınlarla, bekâr kadınların farklı muameleye tabi tutulmasının, kamu hizmetlerine katılmada daha yetenekli olanların yeteneksiz olanlardan farklı bir muameleye kavuşmalarının, daha çok kazananın daha fazla, daha az kazananın daha az vergi ödemesinin adaletsizlik olmadığı vurgulanmıştır.
Toplumda hukuk kurallarının düzenli bir biçimde uygulanması ve minimum bir etkinliğe sahip olması da adaletsizliğin olmaması dolayısıyla adalete uygunluğun gerçekleşmesi olarak değerlendirilmiştir.
Böyle bir uygulama adaletsizliğin bir biçimi olan keyfiliğin de reddedilmesi anlamına gelmektedir. Hukukun sübjektif ve duygusal uygulamasının da adaletsizlik olarak nitelendirilmesi gerekir. Çünkü Pascal’ın dediği gibi «sevgi ve kin adaletin yolunu şaşırmasına neden olur.»
İnsana saygısızlık da adaletsizlik olarak nitelendirilmek gerekir. Çünkü insan, insan olduğu için saygıya lâyıktır. Ona saygısızlık da bir adaletsizlik modelidir.
Haklı neden bulunduğu takdirde insanların farklı muameleye tabi tutulması adaletsizlik değildir. Ancak böyle bir neden yoksa farklımuamele adaletsizlik yaratır. Bu konuda, Amerikalı hukukçular, bir öğrencinin siyah derili yani zenci olduğu İçin üniversiteye kabul edilmemesi şeklindeki uygulamanın herhangi bir haklı nedene dayanmadığı ve adaletsizlik olduğu konusunda fikir birliği içindedirler. Ancak üniversiteye kabulde sınavda başarı gibi bir ölçütün uygulanması adaletsizlik sayılmamak gerekir.
Hukuk uygulamasında taraf tutulması da adaletsizlik örneği sayılmalıdır. Çünkü insanları en fazla rahatsız eden uygulamalar tarafsızlığı ihlâl edici nitelik taşıyanlardır. Hâkimin hukuk uygulamasında tarafsızlık ilkesine kesinlikle sadık kalmasının adaletsizliği önlemek bakımından büyük önem taşıdığı söylenebilir.
Adam öldürme, hırsızlık, soygunculuk gibi şiddet olaylarının adaletsizlik sayıldığı ve toplumların bunları cezalandırmak konusunda dikkatli olmaları gerektiği de pozitivist hukuki görüşü benimseyen yazarlar tarafından belirtilmiştir.
Adaletsizlik konusu üzerinde durulurken, nasafet uygulamasını da göz önünde bulundurmak gerekir. Genel ve soyut hukuk kuralını ferdi ve özel duruma uygulamak bazı hallerde büyük haksızlıklara ve zararlara neden olabilir. İşte böyle hallerde nasafet esasını göz önünde tutmak gerekir. Çünkü Cicero’nun da vurguladığı gibi »aşırı hak, aşırı haksızlık- anlamına gelebilir. Hukuk kuralı çoğu kez genel ve soyuttur. Buna karşılık hakkaniyet ve nasafet kavramları özele ve somuta yöneliktir.
Roma hukukunda Yunan düşüncesinden alınmış olan nasafet (aeguitas) kavramı şekilci pozitif hukukun yanında daha serbest bir hukukun gelişmesinde yardımcı olmuştur. Nasafet (aeguitas) temelde adalet kavramı ile ilgilidir. Ancak burada söz konusu olan hukukun vaz ettiği genel kuralın özel durumlarda neden olacağı adaletsizlikleri bertaraf etmektir.
Roma hukukunda nasafet (aeguitas) kavramının etkinlik kazanması gerekiyordu. Çünkü Roma medeni hukuku (ius çivile) katı, sert ve teknik nitelikler taşıyordu. Süratle gelişen Roma toplumunun îhtiyaçlanna bazan cevap vermekten uzak bulunuyordu. Roma hukukunda nasafet (aequitas) ilk önce yabancılar hukukunu oluşturan ius gentium‘a dahil olmuş, daha sonra da ius gentium’dan Roma hukukuna geçmiştir.
Roma hukukundakine benzer bir gelişim İngiliz hukukunda dikkatimizi çekmektedir. İngiliz ortak hukuku (common law) aşırı derecede sert bir hukuk sistemi niteliğini taşıyordu. Ortak hukuka başvurarak haklarını alamayanlar krala dilekçe ile başvuruyorlardı. Bu dilekçeler de krallık divanı üyeliğini ifa eden Lord Chancellor’a kral tarafından gönderiliyordu. Lord Chancellor da adaletsizliği önlemek için yapılması gerekli işlemi tespit ediyordu. Ingiltere’de XVII. ve XVIII. yüzyıllarda nasafet (equity) hukuku, ortak hukuku (common law) tamamlayan ayrı bir hukuk haline dönüşmüştür. XIX. yüzyıl başında bu gelişme tamamlanmış ve equity (nasafet) hukuku, İngiliz ortak hukuku (common law) gibi bir hukuk sistemi özelliğini kazanmıştır, 1875 yılında ortak hukuk (common law) ve nasafet hukuku (equity) davalarına bakan mahkemeler birleştirilmiştir.
Hukuk uygulaması ile nasafet istekleri arasındaki ayrılık ve çelişme sosyal şartlardaki değişmenin gereklerine cevap verebilecek kanunların çıkmaması durumunda daha belirginleşmektedir.
Çağımızda mahkeme kararlarında adaletsizliği bertaraf edebilmek için «tipik» ve «normal» kavramlarına başvurulmasının da yararlı olduğu belirtilmektedir.
Adaletsizlik durumunun «eşitlik» görüşü ile yakın bir paralellik ilişkisi içinde olduğunu şimdiye kadar yaptığımız açıklamalar göstermiş olmalıdır.
Pozitif hukukun amacı yalnızca hukuk kurallarının meydana getirilmesinde ve değiştirilmesinde değil, aynı zamanda hukuk uygulamasında da adaletsizlikleri bertaraf etmektir.
İlginin adalet kavramı üzerinde değil, adaletsizlik durumları üzerinde yoğunlaştırılması daha sınırlı ve dar bir alanda, adalet sorununa daha birleştirici ve uzlaştırıcı bir içerik kazandırma konusunda yardımcı olabilir.
Ünlü hukukçu Pierre Calamanderi«Hiç kimse onu bulandırmadığı ve ihlâl etmediği sürece hukuk teneffüs ettiğimiz hava gibi görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. Hukuk ancak kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir» derken daha çok adaletsizliğin olmadığı bir hukuk hayatını göz önünde bulundurmuştur.