İnsan Ticaretinin Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Protokolü

0
İnsan Ticaretinin Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Protokolü

İnsan Ticaretinin Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Protokolü; 12-13 Aralık 2000 tarihlerinde İtalya’nın Palermo kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler konferansında kabul edilerek ve 25 Aralık 2003 tarihinde yürürlüğe giren; “Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İnsan Ticaretinin, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol” dür. (Protocol to Prevent, Suppress and Punish Trafficking in Persons, Especially Women and Children, supplementing the United Nations Convention against Transnational Organized Crime)

Protokolün amacı, insan ticaretinin soruşturulmasında ve kovuşturulmasında etkili uluslararası işbirliğini sağlamak ve yerel soruşturmaların ve ülkelerin ulusal yaklaşımlarının uyumlaştırılmasını sağlamaktır.  Protokol, 18 Mart 2003 tarihinde kabul edilmiş Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş ve Türkiye protokole taraf olmuştur. İnsan Ticaretiyle Mücadele ve Mağdurların Korunması Hakkındaki Yönetmelik 17 Mart 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş; Palermo Sözleşmesi ve insan ticaretiyle mücadele konusundaki ekli Protokole uyum sağlanmıştır. Türkiye, ayrıca Belarus, Gürcistan, Kırgızistan, Moldova ve Ukrayna ile insan ticaretiyle mücadele alanında İşbirliği Protokolleri imzalamıştır.

Sözleşmenin kabulünden sonra düzenlenen Türk Ceza Kanununun 80. maddesinde insan ticareti tanımı yapılmış, bu suç için 8 yıldan 12 yıla kadar hapis öngörülmüş, insan ticareti suçundan dolayı tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirlerine hükmolunması kararlaştırılmıştır. İnsan ticareti suçunun önlenmesi bakımından Türk vatandaşı ve yabancı ayrımı bulunmamaktadır.

Türk Ceza Kanunu 80. Maddesi

Zorla çalıştırmak, hizmet ettirmek, fuhuş yaptırmak veya esarete tâbi kılmak ya da vücut organlarının verilmesini sağlamak maksadıyla tehdit, baskı, cebir veya şiddet uygulamak, nüfuzu kötüye kullanmak, kandırmak veya kişiler üzerindeki denetim olanaklarından veya çaresizliklerinden yararlanarak rızalarını elde etmek suretiyle kişileri ülkeye sokan, ülke dışına çıkaran, tedarik eden, kaçıran, bir yerden başka bir yere götüren veya sevk eden ya da barındıran kimseye sekiz yıldan oniki yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası verilir.”

İnsan ticareti, genellikle ekonomik sorunların yoğun olduğu ülkelerde ortaya çıkmakta, suç örgütleri ve illegal yapılar tarafından gerçekleştirilmektedir. Göç ile oluşan uyu sorunları, eğitim ve kültür seviyesinin düşüklüğü, bilinçsizlik, cinsiyet ayrımcılığı, daha iyi ekonomik şartlara duyulan özlem ve lüks yaşam isteği gibi faktörlerin etkisi ile kandıran, çaresizliğinden faydalanılan ya da zorla bu yola itilen mağdurlar, insan onuruna aykırı bir şekilde insan ticaretinin ve özellikle de kadın ve çocuk ticaretinin konusu olmaktadır.

İnsan Ticaretinin Göçmen Kaçakçılığından Farkı 

İnsan Ticareti ile Göçmen Kaçakçılığı arasında belirgin farklar bulunmaktadır.

Göçmen kaçakçılığı, devlet aleyhine bir faaliyet olup genellikle göçmenlerin gönüllülüğü söz konusudur. Başka bir ülkeye geçmek isteyen göçmenler, illegal “kaçakçı” olarak tabir edilen illegal şahıslarla irtibata geçerek gitmek istedikleri ülkeye geçiş için yardım istemekte, bu ilişki çoğunluklar karşılıklı çıkara dayanmaktadır. Göçmenler, gitmek istedikleri ülkeye vardıktan sonra kaçakçılarla irtibatları kalmamaktadır.

İnsan Ticareti ise çoğunlukla bireylere karşı işlenen bir suç ve insan hakları ihlalidir. İnsan ticareti ve özellikle de kadın ve çocuk ticareti; zorlama, baskı, hile, kandırma üzerine kuruludur. Zor kullanarak veya tehditle, zorlama, kaçırma, hile, aldatma, nüfuzu kötüye kullanma, kişinin çaresizliğinden yararlanma veya başkası üzerinde denetim yetkisi olan kişilerin rızasını kazanmak için o kişiye veya başkalarına kazanç veya çıkar sağlama yoluyla mağdurlar istismar edilmektedir. Mağdur kişiler, kandırılarak veya zorla insan tacirleriyle muhatap olmakta, başka bir ülkeye ya da bölgeye geçiş yapıldıktan sonra insan tacirler ile ilişkiler devam etmekte, mağdurlar gittikleri ülke ya da bölgede baskı ve şantajla yaşamak zorunda kalmakta; genellikle de zorla çalıştırma ve cinsel sömürüye maruz kalmaktadır.  İnsan ticareti günümüzde “modern kölelik” olarak adlandırılmaktadır.

SINIRAŞAN ÖRGÜTLÜ SUÇLARA KARŞI BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÖZLEŞMESİNE EK İNSAN TİCARETİNİN, ÖZELLİKLE KADIN VE ÇOCUK TİCARETİNİN ÖNLENMESİNE, DURDURULMASINA VE CEZALANDIRILMASINA İLİŞKİN PROTOKOL 

Giriş

Bu Protokole Taraf Devletler,

İnsan ticaretini, özellikle kadın ve çocuk ticaretini önlemek ve bununla mücadele etmek için atılacak etkin adımların kaynak, transit ve hedef ülkelerde insan tacirlerinin cezalandırılması ve bu ticaretin mağdurlarının uluslararası düzeyde tanınmış insan haklarının korunması dahil, önlemler içeren kapsamlı bir uluslararası yaklaşım gerektirdiğini beyan ederek,

İnsanların, özellikle kadınların ve çocukların istismarıyla mücadele etmek için kuralları ve uygulanabilir önlemleri içeren çeşitli uluslararası belgelerin bulunmasına rağmen, insan ticaretini tüm yönleriyle ele alan evrensel bir düzenlemenin mevcut olmadığı gerçeğini göz önünde tutarak,

Bu tür bir düzenlemenin olmaması halinde, insan ticaretine karşı savunmasız durumdaki kişilerin yeterli derecede korunmayacaklarından endişe duyarak,

Sınıraşan örgütlü suçlara karşı kapsamlı bir uluslararası sözleşmenin ayrıntılı bir şekilde hazırlanması ve diğerlerinin yanı sıra, kadın ve çocuk ticaretini ele alan uluslararası bir belgenin ayrıntılı olarak hazırlanışını görüşmek amacıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun açık katılımlı hükümetlerarası bir ad-hoc komite kurulmasına karar verdiği, 9 Aralık 1998 tarih ve 53/111 sayılı Genel Kurul kararını hatırlayarak,

Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine, insan ticaretinin, özellikle kadın ve çocuk ticaretinin önlenmesi, durdurulması ve cezalandırılması için uluslararası bir belgenin eklenmesinin bu suçu önlemede ve bu suçla mücadelede faydalı olacağına kanaat getirerek,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.

I- Genel hükümler
Madde 1

Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’yle ilişkisi

  1. Bu Protokol, Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne ektir. Bu Protokol Sözleşme’yle birlikte yorumlanacaktır.
  2. Bu Protokol’de aksine hüküm bulunmadıkça, Sözleşme’de yer alan hükümler bu Protokol için de geçerli olacaktır.
  3. Bu Protokol’un 5. maddesinde belirtilen suçlar, Sözleşme uyarınca belirlenmiş suçlar olarak kabul edilecektir.
Madde 2
Amaç

Bu Protokol’un amaçları şunlardır:

(a) Kadın ve çocuklara özel önem verilerek, insan ticaretini önlemek ve mücadele etmek,

(b) Bu tür ticaretin mağdurlarını, onların insan haklarına bütünüyle saygı göstererek korumak ve onlara yardım etmek,

(c) Bu amaçlara erişebilmek için Taraf Devletler arasındaki işbirliğini geliştirmek.

Madde 3
Tanımlar

Bu Protokol’un amaçları bakımından:

(a) “İnsan ticareti”, kuvvet kullanarak veya kuvvet kullanma tehdidi ile veya diğer bir biçimde zorlama, kaçırma, hile, aldatma, nüfuzu kötüye kullanma kişinin çaresizliğinden yararlanma veya başkası üzerinde denetim yetkisi olan kişilerin rızasını kazanmak için o kişiye veya başkalarına kazanç veya çıkar sağlama yoluyla kişilerin istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere taşınması, devredilmesi, barındırılması veya teslim alınması anlamına gelir. İstismar terimi, asgari olarak, başkalarının fuhuşunun istismar edilmesini veya cinsel istismarın başka biçimlerini, zorla çalıştırmayı veya hizmet ettirmeyi, esareti veya esaret benzeri uygulamaları, kulluğu veya organların alınmasını içerecektir.

(b) İnsan ticaretinin (a) bendinde belirtilen yöntemlerden herhangi biriyle yapılmış olması halinde, mağdurun bu istismara razı olup olmaması durumu değiştirmeyecektir.

(c) Bu maddenin (a) bendinde öngörülen yöntemlerden herhangi birini içermese bile, çocuğun istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere taşınması, devredilmesi, barındırılması veya teslim alınması “insan ticareti” olarak kabul edilecektir.

(d) Onsekiz yaşının altındaki herkes “çocuk” kabul edilecektir.

Madde 4
Kapsam

Bu Protokol, metinde başka türlü belirtilmedikçe, mahiyetleri itibariyle sınır aşan nitelikte oldukları ve suça örgütlü bir suç grubu karıştığı takdirde, bu Protokol’un 5. maddesinde belirtilen suçların önlenmesi, soruşturulması ve kovuşturulmasında ve suç mağdurlarının korunmasında uygulanır.

Madde 5
Suç haline getirme
  1. Her Taraf Devlet bu Protokol’un 3. maddesinde belirtilen eylemlerin kasten gerçekleştirilmesi halinde cezalandırılmalarını teminen gerekli yasal ve diğer önlemleri alacaktır.
  2. Her Taraf Devlet, aşağıdaki eylemlerin de suç sayılmaları için gerekli yasal ve diğer önlemleri alacaktır:

(a) Kendi hukuk sisteminin temel kavramlarına bağlı kalmak kaydıyla, bu maddenin 1. fıkrası uyarınca ihdas edilen bir suçun işlenmesine teşebbüs edilmesi,

(b) Bu maddenin 1. Fıkrası uyarınca tesis edilen bir suça, suç ortağı olarak iştirak edilmesi,

(c) Bu maddenin 1. Fıkrası uyarınca ihdas edilen bir suçu işlemek için başkalarının örgütlenmesi veya suça teşvik edilmesi.

II- İnsan ticareti mağdurlarının korunması
Madde 6

İnsan ticareti mağdurlarına yönelik yardım ve koruma

  1. Uygun hallerde ve kendi iç hukukunun elverdiği ölçüde, her Taraf Devlet, diğer önlemlerin yanı sıra, insan ticaretine ilişkin yargılama işlemlerini gizli yürüterek insan ticareti mağdurlarının özel hayatlarını ve kimliklerini koruyacaktır.
  2. Her Taraf Devlet, uygun hallerde, kendi iç hukukî veya idarî sisteminin insan ticareti mağdurları lehine aşağıdaki olanakları içermesini sağlayacaktır:
  3. a) İlgili yargısal ve idarî işlemler hakkında bilgi,
  4. b) Ceza yargılamasının uygun aşamalarında mağdurun görüş ve endişelerinin, sanıkların savunma haklarına engel olmayacak şekilde ileri sürülebilmesine ve bunların göz önüne alınmasına yardım.
  5. Her Taraf Devlet, uygun durumlarda, sivil toplum örgütleriyle, diğer ilgili kuruluşlarla ve sivil toplumun diğer unsurlarıyla işbirliği içinde özellikle aşağıdaki hususlara ilişkin hükümler dahil, insan ticareti mağdurlarının fiziksel, psikolojik ve sosyal yönden iyileşmelerini sağlamak için önlemler alınıp uygulanmasını değerlendirecektir.
(a) Uygun barınma olanağı,
(b) İnsan ticareti mağdurlarının anlayabilecekleri bir dilde özellikle yasal haklarına ilişkin danışmanlık hizmeti ve bilgi verilmesi,
(c) Tıbbî, psikolojik ve maddî yardım,
(d) Çalışma, öğrenim ve eğitim olanakları.
  1. Her Taraf Devlet, bu madde hükümlerini uygularken, insan ticareti mağdurlarının yaşını, cinsiyetini ve uygun barınma, eğitim ve bakım dahil, özel ihtiyaçlarını ve özellikle çocukların özel ihtiyaçlarını dikkate alacaktır.
  2. Her Taraf Devlet, kendi ülkesi içinde bulunduğu sürece, insan ticareti mağdurlarının fiziksel güvenliğini sağlamak için çaba gösterecektir.
  3. Her Taraf Devlet, kendi iç hukuk sisteminin insan ticareti mağdurlarına gördükleri zararlar için tazminat alma olanağını veren önlemleri içermesini temin edecektir.
Madde 7
İnsan ticareti mağdurlarının giriş yapılan Devletlerdeki statüleri
  1. Her Taraf Devlet, bu Protokol’un 6. maddesi uyarınca alınacak önlemlere ek olarak, uygun hallerde, insan ticareti mağdurlarının kendi ülkesinde geçici veya daimi olarak kalmalarına izin veren yasal veya diğer uygun önlemleri almayı düşünecektir.
  2. Her Taraf Devlet, bu maddenin 1. fıkrasının hükmünün yerine getirilmesinde, insancıl ve merhametli yaklaşımlara gereken değeri verecektir.
Madde 8
İnsan ticareti mağdurlarının kendi memleketlerine dönmeleri
  1. Her Taraf Devlet, kendi vatandaşı olan veya diğer bir Taraf Devletin ülkesine girişi sırasında kendi ülkesinde daimi ikamet hakkına sahip bulunan bir insan ticareti mağdurunun geri dönüşünü, o kişinin güvenliğini de gözeterek, sebepsiz veya makul olmayan bir gecikme olmaksızın kolaylaştıracak ve kabul edecektir.
  2. Bir Taraf Devletin, bir insan ticareti mağdurunu, o Taraf Devletin ülkesine girişi sırasında ülkesinde daimi ikamet hakkına sahip bulunduğu veya vatandaşı olduğu diğer bir Taraf Devlete iade etmesi halinde, bu tür bir geri gönderme o kişinin güvenliğini, kişinin insan ticareti mağduru olmasına yol açan olaylarla ilgili yasal işlemlerin durumunu ve geri dönüşün mümkünse gönüllü olarak yapılması gereğini gözetmek suretiyle gerçekleştirilecektir.
  3. Giriş yapılan Taraf Devletin talebi üzerine, talepte bulunulan Taraf Devlet sebepsiz veya makul olmayan bir gecikmeye yol açmadan, insan ticareti mağduru olan kişinin kendi vatandaşı olup olmadığını veya giriş yapılan Taraf Devletin ülkesine giriş zamanında kendi ülkesinde daimi ikamet hakkına sahip olup olmadığını doğrulayacaktır.
  4. Gerekli belgeleri bulunmayan bir insan ticareti mağdurunun dönüşünü kolaylaştırabilmek için, vatandaşı olduğu veya giriş yapılan Taraf Devletin ülkesine girişi sırasında daimi ikamet hakkının bulunduğu Taraf Devlet, giriş yapılan Taraf Devletin talebi üzerine, kişinin seyahat etmesine veya ülkesine yeniden giriş yapmasına imkân sağlayacak gerekli seyahat belgelerini tanzim etmeyi veya müsaadeyi vermeyi kabul edecektir.
  5. Bu madde, giriş yapılan Taraf Devletin iç hukukunun insan ticareti mağduruna tanıdığı herhangi bir hakkı ortadan kaldırmayacaktır.
  6. Bu madde, insan ticareti mağdurlarının dönüşünü kısmen veya tamamen tanzim eden, yürürlükteki herhangi bir ikili veya çok taraflı anlaşmaya veya düzenlemeye halel getirmeyecektir.
III. Önleme, işbirliği ve diğer önlemler
Madde 9
İnsan ticaretinin önlenmesi
  1. Taraf Devletler, aşağıdaki amaçlarla, kapsamlı politikalar, programlar ve diğer önlemleri oluşturacaklardır:

(a) İnsan ticaretini önlemek ve bununla mücadele etmek,

(b) İnsan ticareti mağdurlarını, özellikle kadınları ve çocukları yeni mağduriyetlerden korumak.

  1. Taraf Devletler, insan ticaretini önlemek ve bununla mücadele etmek için, araştırma, bilgi ve kitle iletişim kampanyaları ve sosyal ve ekonomik girişimler gibi önlemleri uygulamak için çaba göstereceklerdir.
  2. Bu maddede yer alan politikalar, programlar ve diğer önlemler, uygun olduğu ölçüde sivil toplum örgütleriyle, diğer ilgili kuruluşlarla ve sivil toplumun diğer unsurlarıyla işbirliğini içerecektir.
  3. Taraf Devletler, ikili veya çok taraflı işbirliği yolu da dahil, kişileri, özellikle de kadınları ve çocukları insan ticaretine karşı korumasız bir konuma düşüren yoksulluk, az gelişmişlik ve fırsat eşitsizliği gibi olguları gidermek için önlemler alacak veya bu önlemleri güçlendireceklerdir.
  4. Taraf Devletler, ikili ve çok taraflı işbirliği yolu da dahil olmak üzere, insan ticaretine yol açan, özellikle kadınlar ve çocuklar olmak üzere, kişilerin her biçimdeki istismarının artmasına sebep olan talebi engellemek için eğitici, sosyal ve kültürel önlemler gibi yasal veya diğer önlemleri alacak veya güçlendireceklerdir.
Madde 10
Bilgi değişimi ve eğitim
  1. Taraf Devletlerin kanun uygulayıcı, göçmenlikten sorumlu ve diğer ilgili makamları, gerektiğinde, kendi iç hukuklarına uygun olarak, aşağıdaki hususların belirlenmesinde birbirlerine yardımcı olmak için bilgi değişimi yoluyla, işbirliği yapacaklardır:

(a) Başkalarına ait seyahat belgeleriyle veya seyahat belgeleri olmadan, uluslararası bir sınırı geçen veya geçmeye teşebbüs eden kişilerin insan ticareti faili veya mağduru olup olmadıkları,

(b) İnsan ticareti amacıyla uluslararası bir sınırı geçmek için, kişilerin kullanmış oldukları veya kullanmaya teşebbüs ettikleri seyahat belgelerinin türleri,

(c) Mağdurların toplanması ve bir yerden bir yere taşınması, bu tür bir ticarette yer almış kişiler ve gruplar arasında kullanılan yollar ve bağlantılar dahil, insan ticareti amacıyla örgütlü suç grupları tarafından kullanılan araçlar ve yöntemler ve bunları ortaya çıkarmak için alınabilecek önlemler.

  1. Taraf Devletler, insan ticaretinin önlenmesinde kanun uygulayıcı makamlar, göçmenlikten sorumlu görevliler ve ilgili diğer görevlileri eğitecek ve verilen eğitimi güçlendireceklerdir. Eğitim, mağdurların insan tacirlerinden korunması dahil, bu tür ticaretin önlenmesinde, insan tacirleri hakkında kanunî takipte bulunulmasında ve mağdurların haklarının korunmasında kullanılan yöntemler üzerinde odaklanmalıdır. Eğitim, insan hakları ile çocuk ve kadınlara özgü sorunları gözönüne alma gereğini de hesaba katmalı ve sivil toplum örgütleriyle, diğer ilgili kuruluşlarla ve sivil toplumun diğer unsurlarıyla işbirliğini teşvik etmelidir.
  2. Bilgi alan bir Taraf Devlet, bilgiyi ileten Taraf Devletin bilginin kullanımına sınırlama getirecek herhangi bir talebine uyacaktır.
Madde 11
Sınır önlemleri
  1. Taraf Devletler, kişilerin serbest dolaşımına ilişkin uluslararası taahhütlere bağlı kalmak kaydıyla, insan ticaretinin önlenmesi ve ortaya çıkarılması için gerekli olabilecek sınır kontrollerini, mümkün olduğu ölçüde güçlendireceklerdir.
  2. Her Taraf Devlet, ticarî nakliyeciler tarafından işletilen ulaşım araçlarının, bu Protokol’ün 5. maddesinde belirtilen suçların işlenmesinde kullanılmasını önlemek için yasal ve diğer uygun önlemleri, mümkün olduğu ölçüde alacaktır.
  3. Uygun hallerde ve uygulanmakta olan uluslararası sözleşmelere bağlı kalmak kaydıyla, bu tür önlemler, herhangi bir nakliye şirketi veya herhangi bir ulaşım aracının sahibi veya işletmecisi dahil, ticarî nakliyecilere, yolcularının giriş yapılan Devlete girişleri için gerekli olan seyahat belgelerine sahip olup olmadıklarını araştırma zorunluluğunu getirmeyi içerecektir.
  4. Her Taraf Devlet, bu maddenin 3. fıkrasında öngörülen yükümlülüğün ihlalini yaptırıma bağlamak için gerekli önlemleri, kendi iç hukukuna uygun olarak alacaktır.
  5. Her Taraf Devlet, bu Protokol’de yer alan suçların işlenmesine karışan kişilerin ülkeye girişinin engellenmesine veya vizelerinin iptaline olanak veren önlemleri, kendi iç hukukuna uygun olarak, almayı değerlendirecektir.
  6. Taraf Devletler, Sözleşme’nin 27. maddesi saklı kalmak kaydıyla, doğrudan iletişim kanalları kurmak ve sürdürmek suretiyle de sınır kontrol makamları arasındaki işbirliğini güçlendirmeyi değerlendireceklerdir.
Madde 12
Belgelerin güvenliği ve kontrolü

Her Taraf Devlet, aşağıdaki amaçlar için gerekli olabilecek önlemleri, mümkün olan yollarla, alacaktır:

(a) Verdiği seyahat veya kimlik belgelerinin kolayca kötüye kullanılamayacak ve güçlük çekmeden tahrif edilemeyecek veya kanuna aykırı şekilde değiştirilemeyecek, kopya edilemeyecek veya düzenlenemeyecek kalitede olmalarını temin etmek,

(b) Taraf Devlet tarafından veya adına verilen seyahat veya kimlik belgelerinin doğruluğunu ve güvenliğini temin etmek ve bunların kanuna aykırı şekilde yapımını, düzenlenmesini ve kullanımını önlemek.

Madde 13
Belgelerin yasallığı ve geçerliliği

Bir Taraf Devlet, başka bir Taraf Devletin talebi üzerine, kendi adına çıkarılmış olan veya çıkarılmış görünen seyahat veya kimlik belgelerinin insan ticareti için kullanıldığından şüphe duyulması halinde bunların yasallığını ve geçerliliğini, kendi iç hukukuna uygun olarak makul bir süre içinde doğrulayacaktır.

IV – Nihai hükümler
Madde 14
Saklı tutulan hususlar
  1. Bu Protokol’deki hiçbir hüküm, Devletlerin ve kişilerin, uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukuku ve özellikle, uygulandığı durumlarda, 1951 tarihli Mültecilerin Statüsü’ne ilişkin Sözleşme ve 1967 tarihli Protokol ile bu belgelerde yer alan kaçtığı ülkeye iade edilmeme ilkesi dahil, uluslararası hukuk kapsamındaki haklarını, yükümlülüklerini ve sorumluluklarını etkilemeyecektir.
  2. Bu Protokol’de öngörülen önlemler kişilere, insan ticareti mağdurları oldukları gerekçesiyle ayrım yapmayacak biçimde yorumlanacak ve uygulanacaktır. Bu önlemlerin yorumu ve uygulanışı uluslararası kabul görmüş ayrımcılık yapmama ilkelerine uygun olacaktır.
Madde 15
Uyuşmazlıkların çözümü
  1. Taraf Devletler, bu Protokol’un yorumlanmasına veya uygulanmasına ilişkin uyuşmazlıkları müzakere yoluyla çözmek için çaba göstereceklerdir.
  2. Makul bir zaman içerisinde müzakere yoluyla çözülemeyen bu Protokol’un yorumlanmasına veya uygulanmasına ilişkin iki veya daha fazla devlet arasında herhangi bir uyuşmazlık, bu Taraf Devletlerden birinin talebi üzerine, tahkime götürülecektir. Eğer, tahkim talebinin yapıldığı tarihten altı ay sonra, Taraf Devletler, tahkime dair düzenlemelerde anlaşamazlarsa, bu Taraf Devletlerden herhangi biri, uyuşmazlığı Divan’ın Statüsü’ne uygun bir taleple, Uluslararası Adalet Divanı’na götürebilir.
  3. Her Taraf Devlet, bu Protokol’e ilişkin imzalama, onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım sırasında kendisini, bu maddenin 2. fıkrasıyla bağlı saymadığını bildirebilir. Diğer Taraf Devletler, bu tür bir çekince koymuş herhangi bir Taraf Devlete karşı bu maddenin 2 nci fıkrasıyla bağlı olmayacaklardır.
  4. Bu maddenin 3. fıkrası uyarınca çekince koymuş herhangi bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildirmek suretiyle, bu çekinceyi her zaman kaldırabilir.
Madde 16
İmza, onay, kabul, uygun bulma ve katılım
  1. Bu Protokol, 12-15 Aralık 2000 tarihleri arasında İtalya’nın Palermo kentinde ve ondan sonra da, 12 Aralık 2002 tarihine kadar New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde bütün devletlerin imzasına açık kalacaktır.
  2. Bu Protokol, bu maddenin 1. fıkrası uyarınca, üyelerinden en az bir devletin bu Protokol’u imzalaması halinde, bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatlarının imzasına da açık olacaktır.
  3. Bu Protokol, onaylamaya, kabule veya uygun bulmaya tabidir. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir. Bir bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatı, üye devletlerinden en az biri aynı işlemi yaptığı takdirde, onaylama, kabul veya uygun bulma belgesini tevdi edebilir. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinde bu tür bir teşkilat, bu Protokol ile düzenlenen konulara ilişkin yetkilerinin sınırını beyan edecektir. Bu tür bir teşkilat yetkilerinin kapsamına ilişkin herhangi bir değişikliği de saklayıcıya bildirecektir.
  4. Bu Protokol, herhangi bir devletin veya üyesi devletlerden en az birinin bu Protokol’e taraf olduğu herhangi bir bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatının katılımına açıktır. Katılım belgeleri Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreterine tevdi edilecektir. Katılımı sırasında, bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatı bu Protokol ile düzenlenen konulara ilişkin yetkilerinin sınırını beyan edecektir. Bu tür bir teşkilat yetkilerinin kapsamında meydana gelecek herhangi bir değişikliği de saklayıcıya bildirecektir.
Madde 17
Yürürlüğe giriş
  1. Bu Protokol, kırkıncı onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgesinin tevdi edildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecek, ancak Sözleşme yürürlüğe girmeden önce yürürlüğe girmeyecektir. Bu fıkranın amaçları bakımından, bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatı tarafından tevdi edilmiş herhangi bir belge, bu tür teşkilatlara üye devletler tarafından tevdi edilenlere ilave olarak sayılmayacaktır.
  2. Her devlet veya bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatı için, bu Protokol’e ilişkin kırkıncı onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdiinden sonra bu Protokol’u onaylayan, kabul eden, uygun bulan ve Protokol’e katılan her Taraf Devlet ve bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatı bakımından, bu Protokol ilgili belgenin tevdiini izleyen 30. gün yürürlüğe girecektir.
Madde 18
Değişiklikler
  1. Bu Protokol’un yürürlüğe girmesini takip eden beşinci yılın dolmasından itibaren, bir Taraf Devlet, değişiklik önerisinde bulunabilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yazılı olarak sunabilir, Genel Sekreter bunun üzerine, değişiklik önerisini Taraf Devletlere ve Taraflar Konferansı’na, önerilerin görüşülmesi ve karara bağlanması amacıyla iletecektir. Taraflar Konferansı her bir değişiklik üzerinde görüş birliğine varabilmek için her türlü çabayı gösterecektir. Eğer, görüş birliğine yönelik bütün çabalar tükenmiş ve anlaşmaya varılamamışsa, değişikliğin benimsenmesi için son çare olarak, Taraflar Konferansı toplantısında hazır bulunan ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte iki oy çokluğu aranacaktır.
  2. Bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatları, kendi yetkileri dahilindeki konularda, bu maddedeki oy haklarını, bu Protokole taraf olan kendi üyesi devletlerin sayısına eşit sayıda oyla kullanacaklardır. Bu tür bir teşkilata üye devletler kendi oy haklarını kullandıkları takdirde teşkilat oy kullanamayacak; teşkilatın oy hakkını kullanması halinde üye devletler ayrıca oy haklarını kullanamayacaklardır.
  3. Bu maddenin 1. fıkrası uyarınca benimsenen bir değişiklik; Taraf Devletlerce, onaya, kabule veya uygun bulmaya tabidir.
  4. Taraf bir Devlet açısından, bu maddenin 1. fıkrası uyarınca benimsenen bir değişiklik; bu tür bir değişikliğe ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edildiği tarihten doksan gün sonra yürürlüğe girecektir.
  5. Yürürlüğe giren bir değişiklik, bu değişiklikle bağlı olduğunu açıkça bildiren Taraf Devletler açısından bağlayıcı olacaktır. Diğer Taraf Devletler ise bu Protokol’un hükümleriyle ve daha önce onaylamış, kabul etmiş veya uygun bulmuş oldukları herhangi bir değişiklik ile bağlı kalmaya devam edeceklerdir.
Madde 19
Çekilme
  1. Taraf bir Devlet, bu Protokol’den, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapacağı yazılı bir bildirimle çekilebilir. Çekilme, bildirimin Genel Sekreterce alınmasından bir yıl sonra geçerli olacaktır.
  2. Bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatının bu Protokole taraf olma durumu, teşkilata üye bütün devletlerin Protokol’den çekilmeleri halinde sona erecektir.
Madde 20
Saklayıcı ülke ve kullanılacak diller
  1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme’nin saklayıcısı tayin edilmiştir.
  2. Bu Protokol’un Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinlerinin eşit derecede geçerli olduğu özgün metni Birleşmiş Milletler Genel Sekreterince saklanır.

Yukarıdaki hususları tasdiken, usulen yetkilendirilmiş aşağıda imzaları bulunan temsilciler bu Protokol’u imzalamışlardır.

Ahmet Kabaklı

0

Hukukçu ve yazar Ahmet Kabaklı, 30 Mayıs 1924 tarihinde Harput‘ta dünyaya geldi. (30 Mayıs 1924, Harput – 8 Şubat 2001) 1931 yılında Elazığ Numune mektebine girdi, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Lise eğitimini Elazığ Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Türkoloji bölümünden mezun oldu. 1948 yılında İstanbul Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 1956 yılına kadar öğretmenlik yaptı, ardından Paris’e gitti.

Yazın hayatına Yazılarına “Uzaktan uzağa”, “Paris’ten Paris Notları”, “Paris Mektupları” gibi başlıklar altında devam etti. 1958 yılında Türkiye’ye döndü.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ndeki eğitimini 1959 yılında tamamladıktan sonra stajını bitirerek 1961 yılında İstanbul Barosu’ kaydoldu ve kısa bir süre avukatlık yaptı. Aynı yıl Tercüman Gazetesinde yazmaya başladı.

1972’de Türk Ede­bi­ya­tı der­gi­si­ni kurdu. 1978 yılında Meşkure Kabaklı, Rıfat İzzet Çokum, Sevinç Çokum, İskender Öksüz, Emine Işınsu, Tahir Kutsi Makal, İrfan Atagün, Cahit Dodanlı ve İsmail Gerçeksöz ile beraber Türk Edebiyatı Vakfı‘nı kurdu ve ölünceye kadar vakfın başkanlığını yaptı.

1991 yılından itibaren Türkiye Gazetesi’nde yazmaya başladı.

1995 yılında Türk Dil Kurumu asil üyesi oldu. 17 Kasım 2000’de geçirdiği kalp rahatsızlığı tedavi görmekte iken 8 Şubat 2001 tarihinde yaşamını yitirdi.  Ölümünden sonra birçok ilkokul ve liseye Ahmet Kabaklı’nın adı verildi. 

Eserleri 

Türk Ede­bi­ya­tı (1300 yıl­lık ede­bi­yat ta­ri­hi­ni ele alan beş cilt­lik ta­kım)

Te­mel­le­rin Du­ruşma­sı 1

Te­mel­le­rin Du­ruşma­sı 2

Ga­zi ve Ata­türk­çü­ler

Kül­tür Em­per­ya­liz­mi

Müs­lü­man Tür­ki­ye

Mâ­bet ve Mil­let

Meh­med Âkif

Yu­nus Em­re

Mev­lâ­na

Şa­ir­ler Sul­ta­nı Ne­cip Fa­zıl

Şâ­ir-i Ci­han Ne­dim; Şi­ir İn­ce­le­me­le­ri

Mil­le­te Vu­ru­lan Can­lı Pran­ga

Bü­rok­ra­si

Al­pe­ren

Dev­let Fel­se­fe­miz

Çağ­la­ra Hük­me­den­ler

Tür­ki­ye’yi Yo­ğu­ran­lar

Sı­nır­la­rın Öte­si

İs­tan­bul Gül­des­te­si

Di­van Ede­bi­ya­tı

Âşık Ede­bi­ya­tı

Ta­sav­vuf, Ta­ri­kat, Ede­bi­yat

İslâmla Kaynaşmış Türk Edebiyatı

Nâzım Hikmet

Fatih ve İstanbul

Sanat ve Edebiyatımız

İrfan ve İnsan

Bu Dünyadan Kimler Geçti

Ej­der­ha Taşı (ço­cuk ki­ta­bı)

Char­les Dic­kens’tan “Tu­haf Bir Serüven” (ter­cü­me)

Ah­met Ra­sim’in “Şe­hir Mek­tup­la­rı” (sa­de­leş­tir­me)

Gi­rit­li Aziz Efen­di’nin “Mu­hay­ye­lât”ı (sa­de­leş­tir­me)

 

Küçük Avukat

0
John Grisham

Küçük Avukat (Theodore Boone: Kid Lawyer – Young Lawyer), ünlü yazar John Grisham tarafından 2010 yılında kaleme alınmıştır.  Çevirmen Şefika Kamcez Türkçe’ye kazandırmıştır. Remzi Kitabevince 2011 yılında yayınlanmıştır. Ortaokul çağındaki çocuklara yönelik bir romanıdır.

Romanın kahramanı, kendisi de bir avukat ya da yargıç olmayı hayal eden, emlak avukatı Woods Boone ve boşanma avukatı Marcella Boone’un on üç yaşındaki çocukları Theodore “Theo” Boone’dır. 

]ohn Grisham, 8 Şubat 1955 tarihinde Jonosboro, Arkansas’ta doğdu. Babasının işi nedeniyle sıkça taşınmak zorunda kalan Grisham bir süre Mississippi’de de yaşamıştır. 1981 yılında Mississippi State Üniversitesi’ndeki eğitimini tamamlar ve aynı yıl içinde Renee Johnes ile evlenir. Siyasi açıdan girişimler yapan ve aynı zamanda avukat olarak çalışan Grisham, 1983 yılında Mississippi House of Representatives’e seçilir. Aynı dönemde hiç bir zaman bitmeyecek iki kitap yazmaya başlar. Bir yıl sonra üçüncü bir kitabı yazmaya başlar, ancak onu 1986 yılında bitirir. Kitabın adı “Jüri” idi. Zorlu bir yayınevi arayışından sonra Nisan ayında Wynwood Press kitabı yayınlamaya kabul eder. Bir yılda sadece 5000 adedi satan kitap, yazmayı bırakmak için yine de bir sebep oluşturmuyordu. 1988 yılında piyasaya çıkan “Şirket” adlı kitabı ise büyük bir başarıydı. Paramount Pictures kitabı senaryolaştırmak için $ 600.000 ödedi. Bu romandan sonra her kitabı başarı kazanacaktı. Yılın yarısını yazmakla geçiren Grisham, diğer yarısını da oğulunun basketbol takımı ile ilgilenmekle geçirir. Medyadan fazla hoşlanmıyor, sakin yaşamayı tercih ediyor ve inançlı bir baptist’tir.

Kitabın Tanıtım Bülteni 

John Grisham’dan gençler ve yetişkinler için çarpıcı soluk soluğa okunacak bir roman…
Erkek çocukların hayalinde genellikle itfaiyeci, pilot, polis, komando vb. olmak vardır. Theodore Boone ise 13 yaşındadır ve tek hayali avukatlık mesleğidir… Ancak bir konuda karar verememektedir: Acaba duruşma avukatı olup jüri karşısında etkili konuşmalar yapmayı mı seçsin, yoksa zor kararları verebilen tarafsız bir yargıç olmayı mı?

Küçük Avukat’ın daha şimdiden birçok müvekkili vardır. Sınıf arkadaşlarının başı derde giren ailelerine yardımcı olur. Ama Theo’nun henüz avukatlık diploması olmadığından, bu hizmetlerin karşılığında elbette bir ücret söz konusu değildir.

Hayat böylece sürüp giderken birden Theo kendini bir cinayet davasının tam ortasında buluverir. Ya katil kusursuz bir cinayetten paçayı sıyıracak ya da Theo araya girip yürürlükteki hukuk sistemine meydan okuyacaktır.

Orman İşletme Talimatnamesi

0

Orman İşletme Talimatnamesi, Ziraat ve Maliye Bakanlıkları tarafından müştereken hazırlanarak 7762 Kararname numarasıyla 8 Kasım 1937’de kabul edilmiş 1 Aralık 1937’de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Talimatnamenin dayanağı, Orman Kanunu, Orman Koruma Teşkilât Kanunu ve Orman Umum Müdürlüğü Teşkilât Kanunu’dur.

Orman İşletme Talimatnamesi

Madde 1

Devlet orman işletmesi; amenejman plânlarına ve iktisadî icablara göre işletme mıntıkaları dahilinde kat’iyat. nakliyat, alım satıra yapmak, fidanlıklar tesis ve idame etmek, ağaçlandırma yapmak, ağaç hastalıklarıyla mücadelede bulunmak, her nevi ameliyat, tathirat, tesisat ve inşaat ile tamirat ve bu işlere müteallik ve bu işlerin teminine matuf bütün muamelat ve mesaiyi başarmaktır. Bu suretle Devlet tarafından işletilecek ormanlar ehemmiyet, vüs’at ve iktisadî ihtiyaçlar göz önünde tutularak Orman Umum Müdürlüğünün teklifi üzerine Ziraat Vekâletince tayin ve tesbit olunur.

Madde 2

Devlet orman işletmesi kereste imali ile iştigal etmeyip istihsalâtı ham olarak satışa çıkarır, vaziyetin icab ettirdiği ahvalde istihsalâtını yarı mamul bir hale getirir.

Madde 3

Devlet orman işletmesi; Orman Kanunu hükümleri dairesinde millî sermayeli Türk şirketleri veya millî bankalarla iştirak edebilir.

Sermayenin teşekkülü
Madde 4

Devlet orman işletmesi mütedavil sermayesi:

a – Orman Umu m Müdürlüğü bütçesine konulacak tahsisat,
b – Muhtelif kanunî mezuniyetlere müsteniden yapılacak istikraz ve açılacak hesabı cariler.
c – İşletme sonunda hasıl olacak kâr ile işletmenin vüs’atine göre tezyid olunur.

Madde 5

Devlet orman işletmesi mütedavil sermayesi Ziraat Bankasında açılacak hesabı carilerde bulundurulur.

Madde 6 

Devlet orman işletmesinin mütedavil sermayesinden tatbik olunacak kadrolar ; ihtiyaca göre Orman Umum Müdürlüğünce tanzim ve Ziraat Vekâletince tasdik olunarak tatbik mevkiine konulur.

Orman Umum Müdürlüğü Teşkilât Kanununa bağlı kadro cetvelinden ve bu umum müdürlüğün büteçesine bağlı D cetvelinden ayrılarak orman işletmelerinde istihdam edilecek memurlara yapılacak tediyat bilançonun tanziminde hususî bir şekilde gösterilir.

Mütedavil sermayeden verilecek kadroda gösterilen vazifelerden:

a – İşletme revir amirliği merkezinde çalışacaklar doğrudan doğruya revir amirliği tarafından,
b – Bölge şefliklerinde çalışacaklar bölge şefliğinin inhası ve revir âmirinin tasdikile,
c – Bunlar haricindeki teknik memur ve mııhasibler de Orman Umum Müdürlüğünün, inhası ve Ziraat Vekilinin tasdikile tayin olunurlar.

Madde 7

Her orman işletme mıntakasında bir işletme revir âmiri ile mıntakanın vüs’at ve istihsalâtı nisbetinde lüzumu kadar or­ man mühendis, mühendis muavini vesair memur ve müstahdemler bulundurulur.

Madde 8

Devlet orman işletme işlerinde çalıştırılan teknik me­ murlar vazife icabı olarak işletme idaresinin nakil vasıtalarından istifade ederler.

Madde 9

Devlet orman işletmesi revir âmiri, mıntakası dahilinde çalışan bütün memurların ve müstahdemlerin en büyüğü ve malî muamelâtta da ita âmiridir.

Revir âmiri; orman işletmesine müteallik idarî, malî, teknik, bütün muamelâttan mesul olur. Bu hususlar için doğrudan doğruya Orman Umum Müdürlüğü ile muhabere eder ve oradan direktif alır. Devlet orman işletmesi işlerinde şehir ve kasabalar haricinde çalıştırılacak memurların oturacağı yerler Orman Umum Müdürlüğü tarafından tayin olunur. Orman işletme bölge şeflerinin ormanlar dahilinde oturacakları binaların demirbaş eşyası işletme idaresi tarafından temin edilir.

İşletme revir âmirlerinin vazifeleri
Madde 10

A- Amenajman plânını tatbik ettirmek, kat’iyat, nakliyat ve imalâtı muhitin ve iklimin icab ettirdiği şartlara göre tanzim ve takib etmek, nakliyat için münasib yollar yaptırmak, vesaiti nakliye temin ve tedarik etmek.

B – Mıntakanın iş vaziyetine göre senelik veya munzam bütçeyi hazırlamak ve umum müdürlüğün tasdikinden sonra usulü dairesinde sarfiyatta bulunmak.

C -Mamulât ve mahsulâtın satışlarını umum müdürlüğün vereceği direktifler dahilinde temin etmek.

Ç – Artırma ve eksiltme ve ihale işlerini bu talimatta yazılı mevzuata göre idare ve tatbik etmek.

D – Orman işletmesi için işçi tedarik etmek veya ettirmek, işçi takım kılavuzları, müteahhidlerle mukavele yapmak ve bu işler için dava ikame etmek.

E – Keşif bedelleri tutarı 500 liradan aşağı olan inşaat vesaire işleri yaptırmak ve fazlası için Orman Umum Müdürlüğünden müsaade almak suretile yaptırmak.

F – Mukavele şartlarının projelerini hazırlamak inşaat ve tesisata aid keşifnameler yaptırmak.

G Her ay başında ve ortasında görülen işlere aid raporları tediyat ve tahsilat, kat’iyat Ve nakliyatı gösteren vaziyet cetvelleri ile birlikte umum müdürlüğe göndermek.

H – İşletme mıntakasında azamî kâr temin edecek çalışma çarelerini aramak, revirindeki ormanların ümranını temin etmek, hasılattan azamî istifade yollarını bulmak, revirindeki bütün muamelâtı günü gününe takib ve murakabe ederek rasyonel bir çalışma temin etmek.

I – 14 üncü madde mucibince ımuhasible birlikte çekleri imza et­mek.

İşletme Bölge Şeflerinin vazifeleri
Madde 11

A- Orman amenajman planlarının icablarına ve orman işletme revir âmirinin verdiği direktiflere ve fennî usul ve kaidelere göre ağaç seçmek, damgalamak, kestirmek, tumruklara taksim etmek işlerile yol inşaatı sair inşaat ve nakliyat işlerine nezaret ve bunları idare etmek

B – Bütün mesahaları vaktinde ve dikkatle yapmak ve yaptırmak.

C – İşletme işlerinde kullanılacak defterleri tutmak veya tutturmak vesikaları tanzim etmek nakliye tezkerelerini vermek.

Ç – Çok acele olan işler için işçi bularak istihdam etmek tabiî ahvalde bütün işlerde çalıştıracak işçi miktarını tesbit ve revir âmirine bildirerek revir âmirinin müsaadesile istihdam etmek.

D – Çalıştırılan işçinin, nakliyecinin, ustaların, istihkak raporlarını hazırlattırmak.
E – Nakliyat yollarının güzergâhlarını tesbit etmek inşaat ve tesir sata aid keşifler yapmak.
F – Fidanlıklar tesis ve idame ederek ağaçlandırma plânlarını yerine getirmek.

G – Her on beş günde bir görülen işler hakkında tanzim edeceği raporu kat’iyat, nakliyat, vaziyet-cetvelleri ile birlikte revir âmirine göndermek.

H – Ormanda azamî tasarrufla iş görme çarelerini araştırmak.

Muhasebe isleri
Madde 12

İşletme revirinde çalışan muhasibler, tediyat ve tahsilâtı ve bu işlere aid bilûmum evrak ve defatiri ihzar ve tanzim etmek ve işletme işlerine aid bilûmum malî muamelât ve hesabatı yapmakla mükellef olup bu işlerden dolayı mes’uldürler.

Madde 13

İşletme revirine aid bütün hesabat ticarî icablara göre ve usulü muzaafa ile tanzim olunur.

Madde 14

Memurların ve müstahdemlerin ücretlerine a, ameleye verilecek yevmiyelere, kesme ve taşıma vesair istihkak bedellerine b, tesisat ve demirbaş harcırah vesair masraflara da c, servisi adı verilir. a, Her ay sonunda b, her hafta nihayetinde ve, c, masrafı da vukuuna göre tediye olunur. İşletmenin c, masraf servisi için revir veznesinde 500 liraya kadar para bulundurulabilir, a, ve b, servislerinin tediyesi tahakkuk eden mebaliğ için tahakkuk mikdarında ve tediye zamanında bankadan vezneye para alınarak tediyat vezneden icra olunabilir. Vezneye alınacak mebaliğ çift imzalı bir veya müteaddid çekle tahsil olunur. Ve muhasib ikinci derecede imza eder.

Madde 15

İşletme revirinin kasa, yevmiye, muhabere kopya ve muvazene defterlerinin noterlikçe tasdik edilmiş olması şarttır.

Madde 16

Satış bedelleri vesair hasılat ya doğrudan doğruya veznece veya Ziraat Bankası vasıtasile tahsil edilir.

Madde 17

İşletme revirinde hesap ve muamelâta aid vaziyet cetvelleri her ay başında ve ortasında revir amirliğine verilir.

Madde 18

Vahidi fiyatla yapılacak işlerde vahidi kıyasii fiyat işletme revir âmiri ve bölge şefi tarafından müştereken verilen bir kararla tayin olunur. İşçilerin istihkakı alâkadar memurların vereceği istihkak raporuna müsteniden muhasib tarafından tanzim olunacak istihkak bordurolarile tesbit ve tediye olunur.

Madde 19

Pazarlık suretile yapılacak işlerde işletme revir âmiri ve bölge şefi birlikte karar verirler. Pazarlık, işi alanın da imzasını ihtiva eden bir zabıtname ile tevsik olunur.

Tutarı 500 liradan fazla olan işlerin pazarlığı yapıldıktan sonra Orman Umum Müdürlüğünün muvafakati alınmak şarttır.

Madde 20

İhtisasa taallûk eden veya müteahhidler vasıtasile yaptırılması faydalı veya zarurî görülen ve keşif bedeli 500 liradan yukarı olan işlerle 500 liradan fazla olan her nevi mubayaat Orman Umum Müdürlüğünün tasvib edeceği şerait dairesinde müteahhidlere ihale suretile yapılabilir. Bu işlerin muhammen fiyatları ve şartlan ve ihalenin yapılacağı gün saat ve mahal ihale gününden en az on gün evvelinden başlayarak ilân edilir, İlân keyfiyeti; tutarı 5000 liradan fazla olan işlerde mahalli vilâyet gazetesi veya kaza belediyesi vasıtasile ve Ankara ve İstanbul’da çıkan birer gazete ile en az dört defa, tutan 5000 liradan aşağı olan işlerde ise yalnız mahallî belediyesi veya vilâyetin gazetesi ile iki defa yapılır.

Bu gibi ihaleler işletme revir amirliğinde veya ormanın bağlı bulunduğu kaza orman idaresinde yapılın

Madde 21

İhale işi orman işletme revir âmirinin reisliğinde toplanacak alâkadar orman bölge şefi ve muhasibden mürekkeb bir komisyon huzurunda açık eksiltme ile yapılır. Eksiltmeye konulan işin en az pey sürene ihalesi komisyon reisi ve azalarile istekliler tarafından imzalanacak bir zabıtname ile tevsik edilmek suretile yapılır. Bu suretle yapılacak ihaleden evvel isteklilerden keşif ve tahmin bedelinin % 7,5 ğu muvakkat teminat olarak alınır. Alman muvakkat teminat ihaleyi müteakib on gün içinde kat’î teminat olarak % 15 e çıkarılır. Muvakkat ve kat’î teminat olarak kabul edilecek kıymetler ipotek muamelesinden gayri olan ve devletçe muvakkat ve kat’î teminat olarak kabul edilmiş olan kıymetlerdir.

Madde 22

Bin liraya kadar olan ihale işlerinde teklif edilen fiyat mikdarına bakılmaksızın ehliyet emniyet bakımından tercih hakkı revir âmirine aiddir. Bu miktardan afzlası için tercihte umum müdürlükten izin alınması şarttır.

İşletme revir âmirleri kendi salâhiyetleri dahilinde olan tercih işine aid sebebleri ‘bir kâğıt üzerine tes’bit ederek imzası altında dosyasında saklamağa ve umum müdürlükten tercih iznini alırken esbabı mucibesini de bildirmeğe mecburdurlar.

Tercih işinde en az teklif edilmiş fiyatla tercihi istenilen fiyat arasındaki farkın azamî % 15 nisbetinde olması lâzımdır. Bundan fazla ila n farklarda tercih yapılamaz.

Madde 23

Her kalem için tahmin edilen tutan 500 liradan aşağı olan malzeme, eşya vesairenin alımı işletme revir âmiri tarafından pazarlıkla yapılır. 500 liradan yukarı olan mubayaalar için işletme revir amirliği muhtelif firmalarla yaptığı muhabere ve aldığı teklif mektupları üzerine tercih ettiği cihetleri tasrih suretile umum müdürlüğün müsaadesini ister. Umum Müdürlük münasib göreceği müesseseden mubayaa edilmesini işletme revir amirliğine bildirir.

Madde 24

işletme revirlerinde elde edilen alelûmum hasılatın satışında açık arttırma asıldır. Bu husustaki ilânlar ve ihale muamelesi madde 20-21 deki şartlara tabidir. İşletme revir amirliği muhtelif eşhas veya ticarethanelerden hususî evsaf ve çapta mallar için alacağı ticarî teklif mekruhlarında teklif edilen fiat, bu mektub tarihinden evvel neticelenmiş ihale fiatından daha yüksek olduğu takdirde bunu Umum Müdürlüğün muvafakatile nazarı dikkate alarak konturatla satış yapabilir. İhale fiatından dun teklifler nazarı dikkate alınmaz red edilir. Ancak bu suretle ticarî mektublarla veya konturatla yapılan satışlarda işletme revir amirliği mutad olan ticarî teminatı almakla mükelleftirler.

Tunku Abdurrahman

0
Tunku Abdurrahman

Hukukçu ve Malezya’nın ilk başbakanı Tunku Abdurrahman 8 Şubat 1903’te dünyaya geldi. (Ölümü: 6 Aralık 1990) Cambridge Üniversitesi’nde hukuk ve tarih okudu. 1949’da baroya kabul edildi. Ardından Malaya Federal Adalet Bakanlığı’nda Savcı yardımcılığına atandı. 1951’de politikaya atılmak için bu görevinden ayrıldı. Birleşik Malayalılar Ulusal Örgütü’nün başkanı oldu. Bu örgütün, 1951’de Malaya Çinliler Birliği ve 1955’te Malaya Hintler Kongresi ile ittifak kurmasını sağladı. Başkanı olduğu İttifak Partisi’nin, 1955 seçimlerini büyük çoğunlukla kazanması üzerine kabine başkanı ve içişleri bakanı oldu. Londra’da yaptığı görüşmede Malaya’ya içişlerinde hemen özerklik tanınmasını ve Ağustos 1957’den sonra da bağımsızlık ilan edilmesini kabul ettirdi. Malaya Federasyonu’nun bağımsızlığını kazanmasından sonra, ülkenin ilk başbakanı oldu. Bu görevini, 1963’te Malezya Federasyonu kurulduktan sonra da sürdürdü. 1970-1973 yılları arasında İslam Konferansı Örgütü’nün genel sekreterliği görevinde bulundu.

Hukukçu ve Malezya’nın ilk başbakanı Tunku Abdurrahman

Kanun Hükmünde Kararname(KHK)

0
Kanun Hükmünde Kararname(KHK)

Kanun Hükmünde Kararname(KHK) genel olarak yasama organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin, konu, süre ve amacı belirleyen bir yetki kanunu çıkarmak sureti ile vermiş olduğu yetkiye veya doğrudan doğruya anayasanın hükmüne dayanarak, Bakanlar Kurulu’nun çıkardığı, maddi anlamda yasa hükmünde olan, parlamentonun tasdiki ile şekli ve organik anlamda kanun gücünü kazanacak olan kararnamedir. Bu nedenle kanun gücünde olmasına atıfla Kanun Hükmünde Kararname olarak isimlendirilmiştir.

Resmi Gazete tüm mevzuatın yayınlandığı devlet gazetesidir.

Türkiye Cumhuriyetinde 1982 Anayasası‘nın 87. maddesi ile, “Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek” TBMM’nin görev ve yetkileri arasında sayılmıştır. KHK, Parlamentonun tasdikine sunularak tasdik edildiği için kanun güç ve kuvvetindedir.

Kanun Hükmünde Kararname(KHK) çıkarma yetkisi, 1982 Anayasası ile, daha ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiş, 1961 Anayasasına göre, hem koşulları hafifletilmiş, hem de uygulama alanı genişletilmiştir. Anayasa, olağanüstü hal ve sıkıyönetim halinin gerekli kıldığı konularda, yasama organının iznine gerek olmadan, Kanun hükmünde kararname çıkarma yöntemini de getirmiştir. “TBMM tarafından verilen bir yetki kanununa dayanılarak Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan; kanunları değiştiren, yürürlükten kaldıran ya da kanun niteliğinde yeni kurallar ihdas eden hukuki düzenlemelerdir. Sıkıyönetim ve olağanüstü hâller saklı kalmak üzere, Anayasa‘nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez” (Mülga:  Madde 91) 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın 2017 yılında yürürlükten kaldırıla  91. maddesine göre;

a) KHK çıkarabilmek için, bir yetki yasasına gerek vardır.

b) Yetki yasasında KHK’nın amacı, kapsamı ve ilkeleri, yetkinin kullanılma süresi gösterilir.

c) KHK, Resmi Gazete yayınlandıkları gün yürürlüğe girer. Kararnameler yayımlandıkları gün Meclise sunulur.

d) Anayasanın ikinci kısmının birinci, ikinci ve dördüncü bölümlerinde yer alan temel hak ve özgürlükler, KHK ile düzenlenmez.

e) KHK’nın Anayasaya uygunluğu, Anayasa Mahkemesince denetlenir.

f) Yetki yasasının, yetkiyi kullanma süresinin yanında, bu süre içinde birden çok kararname çıkarılıp çıkarılmayacağını da göstermesi gerekir.

g) Bakanlar Kurulunun çekilmesi, düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesi ile, belli süre için verilmiş olan yetki sona ermez.

h) Kanun hükmündeki kararnamenin süre bitiminden önce Meclisce onaylanması sırasında, yetkinin devam edip etmeyeceği de belirtilir.

Hükumetlere böyle bir yetkinin verilmesinin sebebi, Kanun Hükmünde Kararname çıkarma usulünün, kanun çıkarma usulüne nazaran daha pratik ve kolay olmasıdır.Kanun Hükmündeki Kararname, hemen hemen bütün dünya devletlerinin Anayasalarında, özellikle demokratik parlamenter rejimlerde mevcut bulunmaktadır.

Kanun Hükmünde Kararname(KHK), tıpkı diğer yasa ve mevzuat gibi Resmi Gazete’de yayınlanır ve yayınlandıkları gün yürürlüğe girerler

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Kanun hükmünde kararnameler, olağan kararnameler ve olağanüstü kararnameler olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Olağan Kanun Hükmünde Kararnameler, Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılmakta, Bakanlar Kurulu’na bu yetki Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yetki kanunu çıkarılarak verilmektedir. Temel haklar, kişi hak ve ödevleri ile siyasi hak ve ödevler hakkında düzenleme yapılamaz.

Olağanüstü Kanun Hükmünde Kararnameler, Cumhurbaşkanı başkanlığındaki Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılmaktadır.

Olağanüstü Kararname çıkarmak için TBMM’nin yetki kanunu vermesine gerek bulunmamaktadır.

Uluslararası hukuktan doğan yükümlülükleri ihlal etmemek kaydıyla, Kanun Hükmünde kararname ile her alanda düzenleme yapılabilir. Ancak, Olağanüstü Kararnameler olağanüstü halin icap ve koşullarına uygun olmak zorundadır.

Kanun Hükmünde Kararname(KHK), hem meclis tarafından siyasi olarak denetlenmekte hem de Anayasa Mahkemesi tarafından yargısal denetim altında bulunmaktadır.

Anayasa ile KHK çıkarma yetkisinin düzenlendiği 1971 yılı ile 1985 yılları arasında yaklaşık 200 kanun Hükmünde Kararname çıkarılmıştır. 1971 ile 1980 arasında 34 adet KHK çıkarılmış, 1980’den itibaren KHK uygulaması yaygınlaşmış ve hızlanmıştır. 1980 ile 1985 arasında 166 Kanun Hükmünde Kararname çıkarılmıştır. 1991 yılına kadar çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname sayısı 400’ü aşmıştır. Anayasal bir düzenleme olarak hukuk sistemine girdiği zamandan bu yana 01.01.2018 tarihi itibari ile 696 adet kararname çıkarılmıştır.

7 Şubat – Hukuk Takvimi 

0
7 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar
1478 İngiliz hukukçu, filozof ve yazar Thomas More dünyaya geldi. (Ölümü: 6 Temmuz 1535) Eğitimine Oxford Üniversitesi’nde başladı. Antik Yunan ve Latin edebiyatı ile ilgilendi. İki yıllık eğitimin ardından Londra’ya döndü ve 1496 yılında hukuk eğitimine başladı. 21 yaşında Londra Barosu’na kayıt oldu. 1516 yılında ünlü eseri Ütopya’yı yazdı. Kral VIII. Henry’nin İngiliz Kilisesi’nin başına geçmesine karşı çıkması nedeniyle hain olarak damgalandı. Londra’da idam edildi. İdam edilmesinden 400 yıl sonra, 1935’te Papa XI. Pius tarafından aziz ilan edildi. Desiderius Erasmus, Deliliğe Övgü adlı eserini Thomas More’a ithaf etti.
1747 İlk Türk matbaasının kurucusu, yayımcı ve Osmanlı devlet adamı İbrahim Müteferrika İstanbul’da yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1674)
1837 İngiliz sözlük bilimci ve filolog Sir James Henry Augustus Murray dünyaya geldi. (7 Şubat 1837, Denholm, İskoçya – 26 Temmuz 1915, Oxford )   New Dictionary of English’in editörüydü.
1842 Fransız hukukçu ve Başbakan Alexandre-Félix-Joseph Ribot doğdu. (Ölümü: 13 Ocak 1923) Paris Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1875-1876 arasında Adalet Bakanlığı’nda genel sekreter olarak görev yaptı. 1877 yılında politikaya atıldı. Mecliste daha çok ekonomik konularla ilgilendi, 1882 yılında bütçe raportörü olarak görev yaptı. Radikal Parti’nin en büyük muhaliflerindendi. 1890 yılında dışişleri bakanı oldu. 1892-1893, 1895,1914 ve 1917 yıllarında 4 kez hükûmet kurarak başbakanlık yaptı.
1881 Avukat, yargıç ve parlamenter Henry Bleecker Metcalfe yaşamını yitirdi.  (Doğumu: 20 Ocak 1805) Hukuk eğitimi aldıktan sonra baroya kabul edildi. Richmond County’de 1826-1832 yılları arasında savcılık yaptı. 1840’ta Eyalet Yargıçlığına seçildi. 1841’de bu görevinden istifa etti. Daha sonra 1847–1875 yılları arasında bu görevine tekrar devam etti. Demokratik Parti‘den 44. ABD Kongresi‘ne seçildi. Kamu Binaları Harcamaları Komitesinde başkanlık yaptı.
1898 Fransız yazar Emile Zola, Dreyfus olayı dolayısıyla gazetesinde yazdığı “Suçluyorum” başlıklı makalesinde Fransız ordusuna “iftira attığı” gerekçesiyle mahkemeye çıkarıldı.

Émile Zola’nın Fransa Cumhurbaşkanı Félix Faure’a yazdığı İtham ediyorum! başlıklı açık mektubu – L’Aurore Gazetesinin 13 Ocak 1898 tarihli ilk sayfası.
1900 Britanyalı İşçi Partisi kuruldu.
1921 Resmi Gazete yeniden yayımlanmaya başladı. Türkiye Cumhuriyeti öncesinde Takvim-i Vekayi adıyla yayınlanan gazete, Büyük Millet Meclisi tarafından 7 Ekim 1920’de kuruldu, ilk sayısı kuruluşundan dört ay sonra 7 Şubat 1921 tarihinde “Ceride-i Resmiye” adıyla yayımlandı. Resmi Gazete ismini 17 Aralık 1927 tarihinde aldı.

İstiklal Marşı’nın yayınlandığı Ceride-i Resmiye sayısı
1923 Mamo bin Hüseyin’in bakıyei müddeti cezaiyesinin affı hakkında özel af kanunu, 7 Şubat 1923 tarihinde kabul edildi.
1927 İstiklal Mahkemeleri kaldırıldı.
1937 Amerikalı hukukçu ve devlet adamı Elihu Root yaşamını yitirdi. (Doğumu: 15 Şubat 1845) New York Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Şirketler Hukuku alanıyla ilgilendi. Kadınların oy hakkını kullanmasına karşı çıktı. 1894’te bu hakkın eyalet anayasasına dahil edilmemesini sağlamak için uğraştı ve kariyeri boyunca feminizm karşıtı oldu. Başkan Chester A. Arthur tarafından ABD New York Güney Bölgesi Başsavcısı olarak atandı. 1905’te Dışişleri Bakanı olarak atadı. 1909’da Senatörü olarak seçildi. 1912’de tahkim ve işbirliği yoluyla ulusları bir araya getirme çalışmaları sonucunda Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
1947 Filozof, mütefekkir ve akademisyen Teoman Duralı dünyaya geldi. (Ölümü: 2021)
1952 Türkiye’de mevcut olan Oda ve Borsaların yetkilileri, bir araya gelerek teşkil ettikleri Genel Kurulda Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) kuruldu.
1959 Küba’da devrimden sonra oluşturulan yeni Bakanlar Kurulu Che’nin Küba vatandaşlığına kabul edildiğini ilan etti
1962 ABD, Küba ile olan tüm ihracat ve ithalatını durdurdu.
1963 Anayasa Mahkemesi, iş Kanunu’ndaki grev yasağını iptal etti.
1970 Ürdün’deki El-Fetih kamplarından dönüşte Gaziantep, Malatya ve Diyarbakır’da yakalanıp “sabotaj faaliyetlerinde bulunacakları” iddiasıyla gözaltına alınan; aralarında Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan, Atilla Keskin ve Hüseyin İnan’ın da bulunduğu 11 öğrenci tutuklandı.
1970 James Baldwin’in yönetmeni olduğu, 2 aydır Gülriz Sururi- Engin Cezzar’ın oynadığı “Düşenin Dostu” adlı oyun “müstehcen olduğu” gerekçesiyle İstanbul Valiliği’nce yasaklandı
1971 İsviçre’de kadınlara seçme hakkı verildi.
1972 Uzun süreden beri tartışmalara yol açan Sosyal Sigortalar Kurumu’nun ilaç fabrikası kurabilmesi ve yataksız tesislerde de eczane açabilmesini öngören kanun teklifi Millet Meclisi Genel Kurulu’nda kabul edildi.
1973 7 Haziran 1971’de Ankara’da topluca gözaltına alınıp tutuklanan Cemal Madanoğlu, Osman Köksal, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Altan Öymen, Ali Sirmen ve İlhami Soysal’ın da aralarında bulunduğu 32 sanıklı “Madanoğlu Davası” başladı. İddianamede, emekli ve muvazzaf askerlerin sivillerle birlikte oluşturduğu “ilerici cunta çekirdeği”nin, 12 Mart 1971 TSK Muhtırası öncesinde yaptığı gizli toplantılarla 9 Mart 1971’de ülke yönetimini darbe yoluyla ele geçirmeye yönelik faaliyet yürüttüğü savunuldu.
1973 TBMM’de kabul edilen adının Kahraman Maraş» olarak Değiştirilmesi hakkında Kanun ile “Maraş” iline “kahramanlık” unvanı verildi; ilin adı “Kahramanmaraş” oldu.
1974 Cumhuriyet Halk Partisi-Milli Selamet Partisi koalisyon hükümeti 126 ret ve 2 çekimser oya karşılık 235 kabul oyuyla Meclis’te güvenoyu aldı.
1974 Grenada, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazandı.
1977 Ankara Valisi, 3 gün önceki mitingte çıkan olaylardan dolayı “amaçları dışına çıktıkları” gerekçesiyle TÖB-DER, TÜM-DER ve TÜTED genel merkezlerini kapattı.
1979 Yemenli aktivist Tawakel Karman doğdu. Arap Baharı döneminde 2011 Yemen ayaklanmasının uluslararası kamuoyuna dönük yüzü oldu. Yemen halkı tarafından kendisine “Demir Kadın” ve “Devrimin Anası” adı verildi. 2011 yılında Nobel Barış Ödülünü Ellen Johnson Sirleaf ve Leymah Gbowee ile birlikte aldı. Nobel Ödülünü alan ilk Yemenli ve ilk Arap kadın unvanının yanı sıra, bu ödülü alan ikinci Müslüman ve en genç kadın oldu.
1986 Aydınlar Dilekçesi olarak bilinen Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler başlıklı 6 sayfalık metne imza atanlardan 59’u hakkında Askeri Mahkeme’de açılan davada, tüm sanıklar beraat etti.
1986 Cumhuriyet Ankara Muhabiri ve yazar Erbil Tuşalp ile yayıncı Kemal Karatekin hakkında Tuşalp’ın 12 Eylül dönemi insan hakları ihlallerini anlattığı “İnsan Hakları Dosyası-Bin İnsan” adlı kitabıyla ilgili olarak 1 ile 6.5 yıl arası hapis istemiyle kamu davası açıldı. Dava, Erzincan Sıkıyönetim 2 No’lu Askeri Mahkemesi’nde görülen Giresun Dev-Yol Davası’ndaki Mahkeme Heyeti’nin, kitapta “kesinleşmemiş Mahkeme kararı hakkında mütalaada bulunulduğu ve Mahkeme üyelerinin tahkir edilip küçük düşürüldüğü” şikayetiyle açıldı.
1986 Diyarbakır’da PKK davası sanıklarının mahkemeye sundukları dilekçelerinde “Diyarbakır Cezaevi’nde 1981-1984 arasında 32 kişi işkenceden hayatını kaybetti” iddiasına ilişkin olarak askeri savcı 30 mahpusun ölüm sebebini açıkladı ve “kovuşturmaya gerek yok” kararı verdi.
1988 Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nde tek tip elbise giymeyen hükümlülerden 97’sine “arama yapılırken direniş gösterdikleri” gerekçesiyle 15’er gün hücre hapsi ile aileleri ve avukatlarıyla görüştürülmeme cezaları verildi.
1990 Zaman Gazetesi, “Nesin Vakfı’nda dinsiz, komünist yetiştiriliyor” vb. başlıklı haberleri nedeniyle Aziz Nesin’e 3 milyon TL manevi tazminat ödemeye mahkûm oldu.
1991 Haiti’nin ilk seçilmiş Başkanı Jean-Bertrand Aristide, görevine başladı.
1992 Avrupa Ekonomik Topluluğu üyesi ülkeler arasında Avrupa Birliği’ni oluşturan Maastricht Antlaşması imzalandı.
1995 Avrupa Konseyi Hukuki ve Ticari Davalarda Temyiz Sistemleri ile Usullerinin İşleyişinin Geliştirilmesi Hakkında Üye Devletlere Yönelik R (95) 5 Sayılı Tavsiye Kararı (Recommendation No. R (95) 5 concerning the introduction and improvement of the functioning of appeal systems and procedures in civil and commercial cases), Bakanlar Komitesince, Bakan Vekillerinin 7 Şubat 1995 tarihli  528.  Toplantısında  kabul  edildi.
1998 Kadın kuruluşları bekaret kontrolü uygulamasını savunan Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Işılay Saygın’ı Taksim’de protesto etti.
2002 Anneliğin Korunması Sözleşmesi (Maternity Protection Convention) 15 Haziran 2000 tarihinde Cenevre’de kabul edildi ve 7 Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe girdi. Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından düzenlenen Sözleşme, 1952 tarihli, Anneliğin Korunması Sözleşmesi’ni değiştirerek güncelledi ve aile hukukuna, çocuğun ve annenin haklarına, doğum yardımına, doğum sonrası komplikasyonlara, annenin ihtiyaçlarına, devletin sorumluluklarına ve diğer hususlara ilişkin evrensel hükümler getirdi.
2002 İsrail ordusunda işgal altındaki topraklarda görev yapmayı reddeden askerler bir dilekçeyi imzaya açtı. Dilekçede “Bir halka hükmetmek, sürmek, yok etmek ve aşağılamak amacıyla İsrail’in 1967 sınırlarının ötesinde savaşmayı sürdürmeyeceğiz” yazıyor. İsrail Genelkurmay Başkanı Şaul Mofoz girişimi “isyan” diye nitelendirdi.
2002 28 Eylül 1994’de BEM-SEN kurucusu Elmas Yalçın (34) ile Av.Fuat Erdoğan ve İsmet Erdoğan’ın DHKP-C operasyonunda bir kafede öldürülmesiyle ilgili davada yargılanan polisler, ”çatışmada meşru müdafaa sınırları içinde hareket ettikleri” gerekçesiyle beraat etti.
2004 ABD yönetiminin ülkeye girişte yabancıların fotoğraflarını ve parmak izlerini alma uygulamasına aynen misilleme de bulunan Brezilya’da bu uygulamayı protesto eden ikinci ABD’li de tutuklandı.
2005 Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ve başkanlık divanının diğer üç üyesi istifa etti. Kaboğlu, Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu‘na da atıf yaparak “Karar aldık, tepki çektik. Rapor yazdık, yasamadan küfür aldık, yargı tarafından sorgulandık, yürütme tarafından dağıtıldık. Görevimizi yaptığımız için kovulduk” dedi.
2005 1993’te, Midyat’ta iki minübüsü silahlarla tarayıp sekiz köylüyü öldürdükleri gerekçesiyle ömür boyu hapse mahkum edilen sekiz korucudan altısı 12 yıl sonra tutuklandı. İlk yargılamalarında delil yetersizliğinden beraat eden sanıklar Yargıtay’ın verilen kararı bozması üzerine ceza almıştı.
2006 Gazeteciler Murat Belge, Haluk Şahin, Hasan Cemal, Erol Katırcıoğlu ve İsmet Berkan yargıyı etkilemek suçuyla mahkemeye çıktı.
2006 FIFA Disiplin Kurulu, Türkiye-İsviçre müsabakasında meydana gelen olumsuz olaylar sebebiyle, Türkiye millî futbol takımına 6 maç seyircisiz oynama ve para cezası verdi.
2006 Askeri Mahkeme, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral İlhami Erdil’e haksız mal edinmekten 2,5 yıl hapis cezası verdi. TSK tarihinde ilk defa bir kuvvet komutanı hapis cezasına çarptırıldı.
2007 Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, bütün zorla kaybedilmelerin önlenmesi ve bu suçun dokunulmazlık zırhına bürünmesine karşı mücadele amacıyla 6 Şubat 2007’de Paris’te ve ardından 7 Şubat 2007 tarihinde New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzaya açıldı.
2007 Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Yalova’da yaptırdığı bazı binalar 17 Ağustos Marmara Depreminde yıkılan müteahhit Veli Göçer’in 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılmasına ilişkin kararı onadı.
2007  Gürcistan, Azerbaycan ve Türkiye Hükûmetleri arasında Bakü-Tiflis-Kars demiryolu projesinin uygulanmasına ilişkin antlaşma Tiflis’te imzalandı.
2007 Bakü-Ceyhan petrol boru hattı projesine alternatif olarak gösterilen Burgaz-Dedeağaç petrol boru hattı projesi ile ilgili anlaşma, Bulgaristan, Rusya ve Yunanistan arasında 13 yıl süren pazarlıklar sonunda imzalandı.
 2009 Bolivya’da ülkenin yerli halkına haklarını geri vermek için hukuki altyapı sunan yeni anayasası yürürlüğe girdi.
 2009 Ergenekon Soruşturması kapsamında tutuklanan emekli Orgeneral Hurşit Tolon yeterli delil olmadığı gerekçesiyle tahliye oldu.
2010 Hukukçu, akademisyen, yazar, araştırmacı ve senatör İlhan Arsel yaşamını yitirdi. (5 Nisan 1920 – 7 Şubat 2010)

Profesör Doktor İlhan Arsel
2010 Kosta Rika’da ilk kez bir kadın, Laura Chinchilla devlet başkanlığına seçildi.
 2011 Hrant Dink Cinayeti davasının 16’ncı duruşması görüldü. Mahkeme cinayet dosyasının Trabzon’daki dosyayla birleştirilmesini reddetti; TÜBİTAK’tan raporunu çabuklaştırmasını istedi; davayı 28 Mart’a bıraktı. Hrant Dink cinayetiyle ilgili dönemin yetkilileri Muammer Güler, Celalettin Cerrah ve Ramazan Akyürek ve 27 kişi hakkında soruşturma açıldı.
2011 Aden Körfezi açıklarındaki Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) deniz unsurlarının görev süresinin bir yıl daha uzatılmasını öngören Başbakanlık Tezkeresi, TBMM’de kabul edildi.
2011 Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir, Güney Sudan’da kuzeyden ayrılma konusunda yapılan referandumun sonuçlarını resmen kabul ettiğini duyurdu.
2012 Sakarya’da 41 kişinin hayatını kaybettiği tren kazasıyla ilgili Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava zamanaşımı nedeniyle düştü.
2016 Mısır’da Askeri Mahkeme, “İleri Komite Faaliyetleri” olarak bilinen davada Müslüman Kardeşler Teşkilatına (İhvan) yakınlığıyla bilinen “Mısır 25 Ocak” televizyon kanalı sunucusunun da aralarında bulunduğu 8 sanık hakkında idam kararı verdi.
 2017 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname Resmi Gazete’de yayımlandı. KHK ile toplam 4 bin 464 kişi kamu görevinden çıkartıldı, 17 kişi ise göreve iade edildi. 330 akademisyen ihraç edildi.
 2018 Emekli Büyükelçi Nabi Şensoy yaşamını yitirdi. (d. 25 Mayıs 1945, İstanbul – ö. 6 Şubat 2018, İzmir)
 2019 Polonyalı avukat ve eski Başbakan Jan Ferdynand Olszewski (20 Ağustos 1930  – 7 Şubat 2019) yaşamını yitirdi.
2025 ABD Başkanı Trump, Amerika’yı ve İsrail gibi yakın müttefiklerini “temelsiz ve gayrimeşru şekilde” hedef aldığını iddia ederek Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkililerine yaptırım öngören bir başkanlık kararnamesine imza attığını ilan etti. 

Maastricht Antlaşması

0

Maastricht Antlaşması 1992 yılında Maastricht’te imzalanmış olan Avrupa Birliği Antlaşmasıdır ve 1993 yılında yürürlüğe girmiştir. Maastricht Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Topluluğu adını aldı. Avrupa Birliği’ni kuran bu Antlaşma ile AB’nin “üç temel sütunu” oluşturulmuştur. Bu sütunlar Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Güvenlik ve Dış Politika ile İçişleri ve Hukuk alanında işbirliğidir. Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası ile ortak bir savunma politikasını başlatmak hedeflenmiştir. Adalet ve İçişleri’nde göç ve siyasi iltica alanlarında bir Avrupa Polis Ofisi kurulmuştur. Maastricht ile Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET, EURATOM) Avrupa Topluluğu bünyesine dahil edilmiştir.

Maastricht Antlaşması’nın 2 ana hedefi vardır: Euro’nun tanıtılması için zemin hazırlayarak parasal birliğin oluşturulması ile ekonomik ve siyasi birliğin oluşturulması. İlk sütun ile diğer iki sütun arasında büyük bir fark vardır. Üye ülkeler ilk sütun olan Avrupa Topluluğunda AB kurumlarına egemenliklerinin bir bölümünü aktarırken, diğer iki sütunda böyle bir durum söz konusu değildir. Ülkeler bu iki sütunda bağımsız karar lama yetkilerini korumuşlardır. İçişleri ve Hukuk ile Ortak güvenlik ve Dış Politika sütunlarına giren konularda üyeler AB Zirveleri’nde ve Bakanlar Konseyi’nde karar alabilirler. Bu iki sütün için Maastricht’te ortak hareket, ortak karar ve çerçeve karar gibi karar alma mekanizmaları geliştirilmiştir. Maastricht Antlaşması karar alma mekanizmasında Parlamento’ya daha fazla yetki verdi ve “ortak karar alma” prosedürünü getirdi. Maastricht ile ayrıca Avrupa vatandaşlığı oluşturularak, AB vatandaşlarına yaşadıkları ülkenin belediyelerinde seçme ve seçilme hakkı verildi. 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması’yla Avrupa Topluluğu Avrupa Birliği adını almış ve AET kısaltması AT olarak değiştirilmiştir. Bu antlaşmayla, Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Güvenlik ve Dış Politika ile İçişleri ve Hukuk alanında işbirliği başlıklarında yeni bir yapı tanımlanmaktadır.

Maastricht Antlaşmasıyla oluşturulan Birliğin amaçları, sınırsız bir pazar yaratmak, ekonomik ve sosyal bütünleşmeyi sağlamak, tek parayı kapsayacak bir ekonomik ve parasal birlik oluşturmak, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası uygulamak ve uzun vadede ortak bir savunma politikası oluşturmak, Avrupa vatandaşlığı kavramını oluşturmak, hukuk ve içişleri alanında daha sıkı işbirliği olarak şekillendirilmiştir. Bunların içinde en önemlilerinden birisi Avrupa Birliği vatandaşlığıdır. Buna göre, Topluluğa üye ülke vatandaşı olan herkes Birlik vatandaşıdır ve antlaşmalardan doğan hak ve sorumluluklara sahiptirler. Birlik vatandaşları, Topluluğa üye ülkelerde serbestçe dolaşma ve ikamet etme hakkına sahiptirler. Üye ülkelerde ikamet eden ‘Birlik Vatandaşı’, o ülkenin uyruğunda olmasa bile o ülkenin belediye seçimlerinde ve Avrupa Parlamantosu seçimlerinde aday olma ve oy kullanma ve diplomatik koruma haklarından yararlanabilmektedir.

Ayrıca Maastricht Antlaşmasıyla Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri artırılmış, ortak karar alma (co-decision) adı verilen yeni bir prosedür çerçevesinde bazı konularda veto etme ve gensoru verme yetkisi verilmiştir. Üye sayısının yeniden düzenlenmesi ve dış politika konularında nitelikli çoğunlukla karar alması da kabul edilmiştir.

Mamo bin Hüseyin’in bakıyei müddeti cezaiyesinin affı hakkında kanun

0

Mamo bin Hüseyin’in bakıyei müddeti cezaiyesinin affı hakkında kanun, 7 Şubar 1923 tarihinde kabul edilmiş özel af kanunudur.

MAMO BİN HÜSEYİN’İN BAKİYYE-İ MÜDDET-İ CEZAİYESİNİN AFFI HAKKINDA KANUN

Kanun Numarası: 304
Kabul Tarihi: 7 Şubat 1923

KONU Bu kanun; adam öldürme ve gasp suçundan 7,5 sene kürek cezasına mahkûm edilen Mamo bin Hüseyin’in hastalığı nedeniyle kalan hapis cezasının affedilmesi amacıyla çıkarılmıştır.

Madde 1-

Katl ve gasp maddesinden suret-i katiyede yedi buçuk sene küreğe mahkûmen Siverek Hapishanesinde mahpus bulunan Çermik’in Kâf karyesinden Mamo bin Hüseyin’in malûliyet-i daimesine binaen bakiyye-i müddet-i cezaiyesi affedilmiştır.

Madde 2- İşbu kanun tarih-i neşrinden muteberdir.

Madde 3- İşbu kanunun icrasına Adliye Vekili memurdur.

ZABIT CERİDELERİNDEN
Esbab-ı Mucibe – Kanunun Gerekçesi ve TBMM Müzakereleri 

Bilûmum hapishanelerde gayrikabil-i tedavi illetle malûl ne kadar mahkûm bulunduğuna ve saireye dair Adliye Encümenince tanzim ve Heyet-i Umumiyece tensip kılınıp Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesinin 19 Haziran 1338 tarih ve 860/2513 numaralı tezkere-i sâmiye ile havale buyurulan mazbata mucibince tamimen icra kılınan tebligat üzerine muayeneleri icra kılınıp Siverek Hapishanesi mahpusîni meyanında katl ve gasp maddesinden suret-i katiyede yedi buçuk sene küreğe mahkûm ve 15 Eylül 1335 tarihinden beri mahpus bulunan Çermik’in Kâf karyesinden Memo bin Hüseyin’in gayrikabil-i şifa bir illetle malûl bulunduğu Tıbb-ı Adlî Müessesesi Müdüriyetinin tasdikine iktiran eden mahallî etıbbasının raporu müeddasından anlaşılmış ve meclis-i idare-i liva mazbatası bu zeminde bulunmuş olduğundan merkumun mâlûliyet-i daimesine binaen bakiyye-i müddet-i cezaiyesinin affı hakkında ber-vech-i zîr üç maddelik lâyiha-i kanuniye kaleme alınmıştır.

Hacı Mustafa Sabri Efendi (Siirt) — Efendim! Rüfeka-yı muhteremeden verilen bir takrir üzerine hapishanelerde illet-i sâriye ile mâlûl olanların muayenesiyle raporunun itası ve şayan-ı af olanların listesinin Meclis-i Âliye takdimine dair Mersin Mebusu Salâhaddin Bey ve birçok arkadaşlar müracaat etmişlerdi. O takrir üzerine Heyet-i Vekile hapisanelerden sormuş ve buraya gelen mevkuflar hakkındaki evrak sahipleri illet-i sâriye ile mâlûl olanlardır. Kanunun sarahati  ve tarifi mucibince müptelâ oldukları hastalıkların katiyen kabil-i tedavi olmadığına dair rapor mevcuttur. Rapor münderecatı Sıhhiye Müdüriyet-i Âliyesince tasdik edilmiştir. Encümen-i Adlî de bunu mazhar-ı af görmüştür. Binaenaleyh encümenin mazbatasının kabulünü teklif eylerim.

Salih Efendi (Erzurum) — Sıhhatinde hayır kalmayan bu adamın affına taraftar olduğum gibi arkadaşlarımdan birçok zevatı Ankara Hapishanesine götürüp hapishanenin pürteessüf halini gösterdiğim zaman bütün arkadaşlar kanaatlerini izhar ederek söylemişlerdi ki burada herhangi tamü’ssıhha bir adam kırk gün içerisinde mutlaka bir hastalığa duçar olacaktır. Çünkü; kısmen idrarlar içinde, kısmen abdesthane kenarlarında, hattâ ondan daha fena yerlerde yaşıyorlar. Binaenaleyh Salâhaddin Bey’in dediği gibi (Böyle bir şey yoktur sesleri) zatıâlileri buraya gelir söylersiniz. Ben bu memleketin evlâdıyım biliyorum efendim. Ben memleketin canını kurtarmak için uğraşıyorum. Taş, toprak değilim. Bunların hayatlarına – hayat-ı beşere – bir parça hürmetkâr olmaklığımız lâzım gelir. Hapishaneye koyduğumuz eşhas cidden şayan-ı merhamettir. Bunları düşünmek lâzımdır. Hakikaten bunların sıhhatleri lâzımsa Mustafa Sabri Efendi Hoca’nın dediği gibi mazbatanın kabulü lâzımdır. Mücrim hapishaneye berây-ı tecziye gider, ıslah-ı hal için gider. Fakat öldürülmek için hapishanelere insan konulamaz.

Ömer Lütfi Bey (Amasya) — Efendiler ceza ve tertip meselesi başkadır; hapishanelerin ıslahı meselesi başkadır. Acaba ismi okunan bu katil, katl ve gasp maddesinden dolayı mevkuf Siverek Hapishanesinde maraz-ı kalbe müptelâ olan katil, adam öldürürken o adam doktora müracaat etmiş midir, kendini tabibe muayene ettirdi mi acaba? Hasta mıydı, sağ mıydı? Ondan sonra, bu adamın idamı lâzımken öldürülmemiştir. Yani hakkında lûtfedilmiştir. Cezası hapse tahvil olunmuştur. Şimdi hapishanenin havası fenadır diye çıkaralım, başka bir yere nakledelim. Fakat haydi affettiniz çıktı. O vakit, maktulün evlâdını, akrabalarını düşünün, cezadaki maksat nerede kalıyor? Hapishaneler fena ise ıslah edelim. Fakat hapishaneler fena olduğundan dolayı katilleri sokağa mı salıverelim? (Bravo sesleri)

Dreyfus Davası – Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı

0
Dreyfus Davası - Sami Selçuk

“Dreyfus Davası – Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı”  isimli eser önceki Yargıtay Başkanlarından Prof. Dr. Sami Selçuk tarafından kaleme alınmıştır.

Eserin tanıtım yazısı şu şekildedir:

“Hukuk kuramlarının ustası, dünyanın unutamadığı hukuk skandalını incelerken ‘Ergenekon’ ve ‘Balyoz’ davalarını Dreyfus Davası’nın yanına yerleştiriyor. Anayasa Mahkemesinin AK Partiyi kapatma davası, “Ergenekon”, “Balyoz” diye adlandırılan dava ve benzerleri, Dreyfus Davasında yaşananların bir başka toplumda ve kültür ortamında yinelenmesidir, aslında. Dreyfus Davasında görüldüğü gibi, Türk kamuoyu da bu davalarda ikiye ayrılmış; Ergenekon, Balyoz gibi davaların yandaşları ile karşıtları, doğru hukuktan yana olacak yerde, ne yazık ki cemaatçi bir anlayışla karşı karşıya gelmişler, “ben haklıyım” derdine düşmüşlerdir. Sıradan insandan üst konumdaki siyasetçilere dek herkesin yargıç kesildiği bir toplumda hukuk bilimci yoktur; o toplum hukuk toplumu da değildir.”

Dreyfus Davası 

Dreyfus Davası – Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı isimli kitabın baş kahramanı Fransız ordusunda asker olan Yüzbaşı Alfred Dreyfus,’tur.  Dreyfus zengin bir ailenin çocuğudur ve Yahudidir.  Yahudi düşmanlığını yaygın olduğu dönemde Yüzbaşı Alfred Dreyfus, Alman Askeri Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askeri belgeleri gönderdiği gerekçesiyle tutuklanmış, yargılama başlamadan basın tarafından suçlu ilan edilmiş, ırkçı başlıkla atan gazeteler tarafından yargısız infaz yapılmıştır.

Yüzbaşı Alfred Dreyfus

Dreyfus Davası 1894’de başlamıştır. Dava, Alman Askeri Ataşesi’nin çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’ün el yazısıyla yazıldığı iddia edilen belgeye dayanarak açılmıştır.  Dosyada başka delil bulunmamaktadır. Dreyfus, kağıttaki el yazısının kendisinin eli ürünü olmadığını ifade etmiş, bu belgenin Dreyfus’a ait olup olmadığı araştırılmak yerine Fransız İstihbaratının hazırlamış olduğu rapor sonucunda mahkum edilmiştir. Sanık Dreyfus ve avukatı istihbarat tarafından hazırlanan raporu görmemişler, dava aşamasında gösterilmeyen bu rapora dayanılarak mahkeme yargıçları oy birliği ile vatana ihanet suçundan mahkumiyet cezası vermiştir. Karar sonucunda Dreyfus’un askeri rütbesi sökülmüş ve müebbet hapse mahkum olmuş, karar temyiz edilse de mahkumiyet kararı bozulmamıştır. Dreyfus müebbet hapis cezasının infazı için Şeytan Adası’na götürülmüştür.

Dreyfus Davası Sonrası Olaylar 

Müebbet hapis cezasını çekmeye başlayan Dreyfus’un mahkumiyeti o dönemin Fransa’sında büyük bir tartışma başlatmıştır. Dreyfus’un suçsuzluğu üzerinden başlayan tartışma, ordu, meclis, hükümet, basın ve aydınların da katıldığı ulusal bir soruna ve mücadeleye dönüşmüştür. Dreyfus’u destekleyenler engellenmiş ve cezalandırılmıştır.

Dreyfus’ün mahkeme tarafından mahkum edilmesinden iki yıl sonra askeri istihbarat servisinin başına getirilen Binbaşı Picquart, Dreyfus dosyasını ayrıntılı bir şekilde inceledikten sonra gerçek suçlunun Easterhazy adında başka bir subay olduğunu ortaya çıkarmıştır. Picquart, yeniden yargılama yapılarak Dreyfus davasının yeniden görülmesi gerektiğini savunmuş ancak Tunus’a sürgüne gönderilmiştir.

Olayın basında yeniden yer alması sonucunda Fransız Genelkurmayı, Easterhazy hakkında dava açmak zorunda kalmış ancak iki günlük bir yargılamadan sonra Easterhazy, askeri mahkemede beraat ettirilmiştir.

Emile Zola

Askeri Mahkemenin gerçek suçluyu beraat ettirmesinin ardından Emile Zola, L’ Aurore gazetesinde 1898 yılı Şubat ayında “Suçluyorum” başlığıyla açık bir mektup yayınlamış, Fransa Cumhurbaşkanına yazılan bu mektup büyük ses getirmiştir. Emile Zola, askeri yetkilileri görevlerini kötüye kullanmak ve halkı aldatmakla suçlamıştır. Zola’nın mektubuna destek veren profesörler ve bazı aydınlar bir bildiri yayınlamışlar. Bu olaylardan sonra Zola hakkında orduya hakaretten dava açılmış, Dreyfus’un ardından Zola da mahkum olmuştur. Zola’nın davası Dreyfus davasındaki haksızlığın ortaya konulması için önemli bir sahne olmuş ancak Zola bir yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.

Yeniden Yargılanma ve Tekrar Mahkumiyet 

Fransa’da 1898 yılı haziran ayında gerçekleşen hükümet değişikliğinden sonra Savaş Bakanı olan General Cavaignac, parlamentoda yaptığı konuşmada Alfred Dreyfus hakkındaki gizli askeri belgeleri okumuştur.  Daha önce askeri mahkemece beraat ettirilen Easterhazy hakkında soruşturma yürütmüş olan Yarbay Picquait, savaş bakanının okuduğu belgelerin sahteliğini ispatlamaya hazır olduğunu açıklamıştır. Dreyfus’ün mahkumiyetinde kullanılan belgelerin askeri istihbaratta görevli bir albay tarafından düzmece bir şekilde hazırlandığı ortaya çıkarılmıştır. Sorgulanan Binbaşı Easterhazy suçunu itiraf etmiş ve gönderildiği hapishanede intihar etmiştir. Bu olayın ardından Dreyfus davası yeniden başlamıştır.

Albay Fransız Yargıtayı, Alfred Dreyfus hakkında verilmiş olan kararı kaldırmış, Dreyfus, Fransa’ya getirilerek askeri mahkemede yeniden yargılanmıştır. Askeri Mahkeme, yapılan adli hatayı kabul etmemiş, bir ay süren duruşmalar sonunda Dreyfus yeniden suçlu bulunmuş ve 10 yıl hapse mahkum edilmiştir. Dreyfus yeniden Şeytan Adası’na gönderilmiş ancak Cumhurbaşkanı, Dreyfus’ü affettiğini açıklamıştır.

Dreyfus’un Beraat Etmesi

Dreyfus davasının bu şekilde kapandığı düşünülmekte iken yargı süreci 10 yıl sonra yeniden başlamış, 1904 yılında Savaş Bakanı General Andre’nin isteği üzerine Fransız Yargıtayı Genel Kurulu davayı yeniden görüşmüştür. Yargıtay’ın 1906 yılında verdiği nihai karar ile Dreyfus beraat etmiş ve olaydan 12 yıl sonra aklanmıştır. Yüzbaşı Alred Dreyfus’un 1894 yılında sökülen nişanları aynı yerde yapılan törenle yeniden kendisine verilmiştir. Kendisine ayrıca Legion d’Honneur nişanı verilmiştir. Dreyfus, Birinci Dünya Savaşında Fransız Ordusunda görevine devam etmiş, ordudan ayrıldıktan sonra 1935 yılında Paris’te ölmüştür.

Alfred Dreyfus, Birinci Dünya Savaşında Fransız Ordusunda görevine devam etmiş, ordudan ayrıldıktan sonra 1935 yılında Paris’te ölmüştür.

Furkan Alim Göller

0
furkan alim göller

Avukat Furkan Alim Göller, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2023 yılında mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Erasmus programı kapsamında iki ay İspanya’da bulundu. Tekirdağ Barosunda avukatlık stajını tamamlayarak 14 Şubat 2025’te ruhsatını aldı ve serbest avukat olarak çalışmaya başladı. Öğrencilik yıllarından itibaren baro ve sivil toplum faaliyetlerine aktif olarak katıldı. Arkadaşlarıyla beraber güncel konularda hukuki içerikler ürettikleri Lawyered isimli platformda yayın koordinatörü olarak çalıştı. Barolar arası kurgusal dava yarışmasında Tekirdağ Barosu’nu temsil etti.

2022 yılında İstanbul Barosu HFSK’nın aktif bir üyesi oldu. Çevre, insan hakları ve hukuk felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürmekte, Tekirdağ Barosu’na bağlı serbest avukat olarak çalışmaktadır.

Hakimin Evrensel Şartı’nı Fehmi Kerem Bilgin ile birlikte Türkçeye kazandırmıştır.

Göller, 2025 yılında Tekirdağ Barosu Genç Avukatlar Meclisi Başkanlığına seçilmiştir.

Hâkimiyet-i Milliye: Büyük Millet Meclisi Bugün Açılıyor

0
Hâkimiyet-i Milliye: Büyük Millet Meclisi Bugün Açılıyor
Heyet-i Temsiliye’nin Tamimi

1 – Yüce Allah’ın yardımıyla nisanın yirmi üçüncü cuma günü, cuma namazını takiben Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2 – Vatanın bağımsızlığı, yüce halifelik makamı ve saltanatın kurtarılması gibi en mühim ve hayatî vazifeleri yapacak olan Büyük Millet Meclisinin açılış gününü cumaya tesadüf ettirmekle adı geçen günün kutsallığından istifade ve açılıştan evvel bütün sayın mebus hazretleri ile kutsal Hacı Bayram Veli Camii’nde Cuma namazı kılınarak Kur’an’ın ve namazın nurlarından feyz alınacaktır. Namazdan sonra peygamberimizin kutlu sakalı ve kutsal sancak taşınarak özel toplantı yerine gidilecektir. Özel yere girmeden evvel bir dua okunacak kurbanlar kesilecektir. Bu törende cami-i şeriften başlanarak meclise kadar kolordu komutanlığınca askerî birliklerle özel düzen alınacaktır.

3 – Zikredilen günün kutsallığını pekiştirmek için bugünden itibaren il merkezinde Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenlemesiyle, hatim ve Buharî-i Şerif okunmaya başlanacak ve kutsal hatmin son bölümleri, berekete vesile olsun diye cuma namazından sonra meclis önünde okunup bitirilecektir.

4 – Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde aynı şekilde bugünden itibaren Buharî ve şerefli hatimler okunarak cuma günü ezandan evvel minarelerde salâvat getirilecek ve hutbe okunurken Halifemiz ve Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin kutsal yüce adı anılırken Ulu Padişahımızın kendisi ve ülkeleriyle bütün uyruklarının bir an evvel kurtulması ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua edilecek ve cuma namazının edasından sonra da hatim tamamlanarak yüce halifeliğin ve saltanatın ve bütün vatan parçalarının kurtulması maksadıyla yapılan millî mesainin ehemmiyet ve kutsallığı ve her millet ferdinin kendi vekillerinden oluşan Büyük Millet Meclisinin vereceği vatan görevlerini yapmaya zorunlu bulunduğu hakkında vaazlar okunacaktır. Daha sonra Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selameti ve bağımsızlığı için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî tören yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra Osmanlı memleketlerinin her yerinde hükûmet konağı’na gelinerek meclisin açılışından dolayı resmî kutlamalarda bulunulacaktır. Her tarafta cuma namazından evvel uygun şekilde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

5 – Bu bildirinin hemen yayımlanıp dağıtılması için her vasıtaya müracaat olunacak ve hızla en ücra köylere, en küçük askerî birliklere, memleketin bütün örgüt ve kurumlarına bildirilmesi sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak ücretsiz dağıtılacaktır.

6 – Tam başarı için büyük Allah’a yakarılacaktır.

Heyet-i Temsiliye nâmına:
Mustafa Kemal

Lozan’a İlişkin İsmet İnönü’nün TBMM’de Yaptığı Konuşma

0
Lozan'a İlişkin İsmet İnönü'nün TBMM'de Yaptığı Konuşma
Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM Görüşmelerinde Dışişleri Bakanı İsmet İnönü’nün yaptığı konuşma

Muhterem arkadaşlar! 1914 senesinde infilak eden Harbi Umumiyi Türkiye için tasfiye eden Muahedename ve senedatı düveliyeyi Huzuru Alinize takdim ettim. Derhatır buyurursunuz 1914’te Harbi Umumi infilak ettiği zaman bütün milletler meçhuliyet karşısında, endişei hayat ile ve endişeyi ferda ile düşünüyorlardı. Hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğunun ciddi mehalik karşısında bulunduğunu sahibi idrak ve insaf olan hiçbir kimse reddedemezdi, bu kadar mahmul ve meşbu bir endişe içinde Osmanlı İmparatorluğunun intihabedeceği vaziyet ve en muvafık olan fikir ve tedbir ne idi? Bu daima şayanı tetebbu ve şayanı münakaşa bir zemindir. Ben bugün bu zemine girmeyi arzu etmiyorum, bir faidei ameliyesi yoktur. Hepimiz derhatır ederiz ki: 1330’daki Osmanlı İmparatorluğu zimandarını bu büyük vaziyetin tedbirini harbde bir tarafa iştirak ve iltihakta bulunmuşlardır. Esası münakaşa etmemek hakkındaki kararımı muhafaza ediyorum. Bununla beraber Harbi Umuminin birçok safahati tetkik olunmalıdır. Atiye mucibi intibatı olmak için lazımdır. Evvela Harbi Umumiye tarzı duhulü hiçbir zaman şayanı tenkid olmaktan kurtulamaz. Her millet Harbi Umumiye hayat ve memat mücadelesi olduğunu samimem ve cidden bilerek karar vermiştir. Hayat ve memat mücadelesine karar vermek bir kimsenin, bir heyetin hakkı değildir. Bu; milletin bizzat verebileceği bir karardır. Bu kadar büyük hadisat milletin karşısında emrivaki olarak bulundurulamazdı. Arkadaşlar. Harbi Umuminin cereyanı da baştanbaşa medarı ibrettir. Kemali esaf ve elemle derhatır etmeliyiz ki gunagün suiistimalat baştanbaşa memlekette bir sistem, bir meslek haline gelmiştir. Hepimiz biliriz ki kendi hudutlarımızı ve kendi vatanımızı müdafaa etmeye zaten kifayet etmiyen evladı vatan: Vatan haricinde heder edilmişti.

Arkadaşlar! Bu toprağın evlatlarının kanı ecnebilerin yeddi tasarrufunda idi. Ecnebiler bu memleketin en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün siyasetine en kuvvetli bir salahiyetle nüfuz ve hulül etmişlerdi. Sahibi izan ve insaf hiçbir kimse Osmanlı İmparatorluğunun artık bir mevcudiyeti hâkime ve müstakille halinde bulunmadığına zerre kadar şüphe etmiyorlardı. İdarei memlekette milletin kendi iradesi ve ihtiyarı tamamen insilabetmiş idi. Halbuki arkadaşlar bu vaziyette fert için olduğu gibi millet için, memleket için de kendi irade ve ihtiyarı en büyük kuvveti ve en kuvvetli medarı istinad olur. Eğer irade ve ihtiyarına sahibolsa idiler o zamanki zimamdaran Harbi Umuminin safahatı esnasında tezahür eden fırsatlardan belki istifade ederlerdi ve memleketimiz için birçok felaketlere mani olmak şöyle dursun belki müttefîkleri için de daha müsait şeriati sulhiye elde etmesine medar olurlardı. Daima elemle ve teessürle düşüneceğimiz bu sahafât hiçbir zaman gözümüzün önünden ayrılmamalıdır. Büyük bir hadisei tarihiyeyi tasfiye ediyoruz.

Muhterem efendiler!

Mütarekeden sonra geçen safahat için alamınızı, ıztırabınızı tahrik etmek istemem. Çok mevani ve müşkülata maruz kalmışızdır. Bundan bahsedişim, bilhassa siyasî bir noktayı kendi telekkiyatı milliyemiz noktayı nazarından nazarlarınızda tebarüz ettirmektir. Eski sistemi bu hareketlere sevk eden bir sebebi asli, bir siyaseti asliye vardır. Bu siyaseti asliyeyi müsaade ediniz iki cümle ile ifade edeyim: İster Mutlakiyet devrinde, ister Harbi Umumi devrinde ve isterse ondan sonra olsun ekseriyetle Osmanlı İmparatorluğunun dahili idaresi için şiari; milletin murakabesinden kendisini kurtarmaya çalışan, milletin murakabesine karşı ıztırap hisseden bir Mutlakiyet idare fikri idi. Şekil ne olursa olsun -Osmanlı İmparatorluğunun- ruhunda daima bu kalmıştı. Dahilde her türlü murakebeden azade kalan bir Mutlakiyeti idare fikri; idarei dahiliye siyasetini teşkil ediyordu. Harici siyaset ise ister dostluk, ister ittifak, ister her hangi bir nam altında olursa olsun intihabettileri bir devlete karşı nihayetsiz bir teslimiyet ile ifade olunabilir, Mütarekeden evvel ekseriyetle vaziyet bu idi. Mütarekeden sonra vaziyet ekseriyetle bu oldu ve Osmanlı İmparatorluğunun bütün ananatında yerleşen sistem ve haleti ruhuye budur. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun Hükümetiyle tecelli ve devam eden siyaseti milliye; bu arz ettiğim eski siyasete taban tabana zıttır; zıddı tam ve zıddı mutlak halindedir. Biz dahilde idarei Hükümeti milletin bilakaydüşart murakabesi altında bir idare, daha vazih bir tabii ile milletin kendi işini bilfiil idare etmesi şeklinde bir idare anladık ve o sistemi takibettik. Harici siyasette şiarımız evvela temas edeceğimiz her hangi bir Devlete karşı kendi mevcudiyetimizi müdrik ve tam müstakil ve menafiimize tamamen sahip bir vaziyet almak suretinde telakki ettik… En müşkül zamanlarda diğer devletlerle tesis ettiğimiz münasebat ancak bu suretle ifade olunabilir. (Alkışlar) Atiyen takibedeceğimiz münasebat ve fesis edeceğimiz dostluklar ve her guna revabıtta dahil evvelemirde Türkiye’nin ve Türk milletinin hüviyeti müstakillesi, mevcudiyeti tamamen muhterem ve muteber midir? Bunu bir noktai azimet ve bir noktai temas addedeceğiz. Bundan sonra başlıyan münasebat hakiki ve maddi bir surette ve mukabil bir şekilde olmak üzere devam edecektir. Siyaseti hariciyemiz, şekli idaremizin doğduğu günden beri bu oldu ve ilamaşallah ve ilelebet bu olacaktır. Onun için Heyeti Aliyenize takdim ettiğimiz muahedatta mukaddime olarak bu münasebatın devletlerin istiklâl ve hakimiyetine hürmet esasına riayet vücubunu mülahaza ederek yapılmış alduğu zikrediliyor. Bu bir tesadüf ve bir lafız değildir ve mukaddes bir (ideal)’e behemehal, vasıl olmak için yüriyen bir milletin istihsat eylediği bir viziyet ve neticedir. Tevarüs ettiğimiz Osmanlı İmparatorluğunun şimduye kadar akdettği mukavelat ile bu mukavelat arasında esaslı bir fark ve büyük bir tefevvuk bu mahiyettedir.

Efendiler!

Elimizdeki vesaik bir mücadelei siyasiye devrinin netayicidir. İstiklâl Mücadelesinin mücadelatı harbiyesi bittikten sonra mücadelatı siyasiyesi başlamıştır. Bu mücadelatı siyasiye hakikatı halde Mudanya Mütarekesinden başlar. Mudanya Mütarekesi günlerinde milletimizle bize muhasım olan milletler arasındaki vaziyeti siyasiye ve halen ruhiye şu tarzda ifade olunabilir. Bir suretle tesfiyesi ve tatmini kabil olmıyan bir emniyetsizlik vardı. Uzun senelerin hadisatı her hangi bir teması siyasi için büyük bir emniyetsizlik vücuda getirmişti. Emniyetsizlik, yekdiğerinin her hangi bir sözüne ve imzasına emniyetsizlik medarı hayat mıydı? Ve bu mücadele nihayet bulmayacak mıydı? Avrupa’da ve bizim memleketimizde müfritler vardı ki, bu siyaset yolunu hiç açmaksızın, başlanan silah hareketi nihayetine kadar yürütmek istiyorlardı. Bunun nihayeti yoktu. Silah hareketi nihayet bir noktada durmak lazımdı. Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu noktada kati bir nüfuzu nazar ve kati bir karar ile tedbir aldı. Evet bu vaziyeti askeriye içinde milletlerle siyasî temasa girmek ve siyasi ahitler imza etmek mümkündü ve muvafıktı. İşte böyle selim bir his ile malumunuz olan mütarekename imzalandı. 0 günden itibaren Muahedenameyi imzalayıncaya kadar, mülahaza ve kararlarında vuzuhu olmıyan müfritler Mudanya Mütarekesinin hata olduğunu iddia etmişlerdi. Muhti kendileri idi. Bu hatayı bugün kuvvetle tebarüz ettiren netice göz önündedir. Mudanya Mütarekenamesini yapmıyarak harekatı askeriye ile istihsal edebileceğimiz araziyi bir damla kan akıtmaksızın ve bir taşı yeniden devirmeksizin tamamen istihsal etmiş oluyoruz. Ancak Mudanya Mütarekesiyle ihdas ettiğimiz mevkii siyasidir ki, ondan sonra sekiz, dokuz ay süren büyük bir konferansın müspet bir hedefe yürümesini muciboldu.

Arkadaşlar!

Lozan Konferansı milletimizin Avrupa ortasında davet olunduğu büyük bir imtihandır. Mübalağa ad buyurmayınız, acaba uzaklardan sesini işittiğimiz Türkiye medeni alem ortasında ve günagün müşkilat içinde vazıh ve sarih olarak davasını teşrih ve müdafaa edecek bir seviyei medeniye ve bir seviye-i siyasiyede midir?Acaba gördüğümüz manzara Anadolu dağlarında şu veya bu tesadüfün, muhasımlar tarafından irtikabolunan şu veya bu hatanın tesadüfi neticesi midir? Yoksa müspet ve muayyen bir hedefe doğru bir milletin bütün kuvvet ve menabii ile vakfınsederek behemahal istihsali gaye için giriştiği bir mücadele midir? Bunun imtihanı idi. Türkiye Lozanda bugün cihanı idare eden heyetlerin, mücerren, ilim ve irfan ile mütemayız, vazifelerini ifa için ciddi bir surette yetişmiş ve çalışmış mümessilleriyle karşıkarşıya geldi. Bütün heyeti murahhasalar kendi memleketlerine karşı vazifelerini ifa etmek için büyük gayret göstermişlerdi. Bunu takdir ile yad etmeyi bir vazifei kadirşinasi addederim.

Heyeti Murahhasamız ki, ben onun min gayriliyakatin riyasetiyle mübahiydim. Hükümetimiz ve Meclisimiz tarafından itina ile intihabolunmuştu. Sizin huzurunuzda ve milletin muvacehesinde ve muvacehei alemde, muharebe meydanında bir asker gibi gece gündüz samimi bir hissi vazife ile çalışmış olan, her günâ müşkülata galebe için maddî ve manevi bütün kabiliyetlerini sarf etmiş ve şahsi her türlü endişeden azade olarak sırf vatanın tevdi ettiği vazifeyi ifa etmek için bezli vücudetmiş olan Heyeti Murahhasa arkadaşlarımı lisanı hürmetle yad ederim.(Alkışlar) Dünyanın her yerinde birçok muahedat yapa yapa yalnız ilimde değil, tecrübeleri sayesinde de mühim bir mevki kazanan mütehassıslarla bizim mütehassıslarımız ve müşavirlerimiz karşı karşıya geldiler. Fenni ve ilmi noktai nazardan dahi düşünülecek olursa bu ağır bir vazife idi. Murahhas olarak vazife almış olan Hasan Bey’in kendisinden pek çok istifade ettim ve samimi bir müzaheret gördüm-ve bilhassa murahhas olarak beraber çalıştığım Dr. Rıza Nur Beyi tevkırla yâd etmek isterim (Alkışlar)

Arkadaşlar!

Günagün tesirat altından yalnız ilim ve vukuf ve tecrübe kâfi değildir. Fevkalade bir metaneti asap lazımdır. Hakikaten bir (ideal)’e hizmet lazımdır. Fevkalade bir feragatinefs hissi ile yekdiğerine eklenmek ve yekdiğerine samimi bir müzaheret göstermek lazımdır. Arkadaşlarımdan ve bilhassa Rıza Nur Bey’den bunu gördüm. Dr. Rıza Nur Bey Türk Heyeti Murahhasası içinde başlıca medan muvaffakiyet olmuştur. Millete bunu söylemek vazifemdir. Nasıl bir kıtai askeriye muntazaman ve bir disiplin ile ifayı vazife ederse arkadaşlar da tamam bir feragatinefs ile reislerine merbut olduklarını bütün cihan nazarında göstermişlerdir. Bu hal büyük mücadelede muvaffakiyetin başlıca bir esasıdır.

Arkadaşlar!

Bir vazifei esasiyeyi ifa etmek için şunu da söylemek isterim. Gerek mücadelatı harbiye esnasında ve gerek sulh müzakeratı esnasında sevki kaderle ağır mesuliyetler altında bulundum. Ağır mesuliyetler altında memleketin hayatî menafiine taallük edebilecek ağır kararlar vermek vaziyetinde bulundum ve bunların hepsinde merkezi idareden aynı olarak ya düşman karşısında veya sulh müzakeratında olduğu gibi Avrupa ortasında idim,-siyasî tabir ile- siyasî muhassımlar arasında bulundum. Bu kadar ağır mesuliyetleri bimuhaba almak için ve bunların içinde en büyük müşkülat karşısında dahi hedefe karşı yürümek için malik olduğum menbaı kuvvet bilhassa Büyük Millet Meclisi Reisi Gazi Mustafa Kemal Paşadır. (Alkışlar)

Arkadaşlar!

Yalnız şahsi bir minnet ve bir şükran ifade etmek için söylemiyorum, vazife ve iş noktai nazarından bir hakikati ifade etmek için söylüyorum. İnsan çok bunaldığı zamanda en muvafık tedbiri bulsa dahi behemahal o muvafık tedbirin daha büyük ve samimi birisi tarafından teyidedilmesine muhtaçtır. Büyük ve karışık vaziyetler içerisinde en büyük tedbir o kadar basittir ki, ekseriya onu bulmak çok müşküldür. Fevkalade karışık, dolaşık, bulutlarla mestur bir muhit içerisinde yol gösterecek bir isabeti nazar lazımdır. Bu isabeti nazarı gerek muharebe hayatında ve gerek sulh hayatında bize gösteren Mustafa Kemal Paşa olmuştur. (Şiddetli Alkışlar) Aldığım vazifelerde muvaffakiyet hasıl olduysa gerek harbde ve gerek sulhta başlıca âmil olarak Mustafa Kemal Paşayı muvacehei millette ifade ediyorum.

Sulh Muahedenamesi ve merbutu olan senedat hakkında, günlerden beri arkadaşlar birçok tenkidat yaptılar. Heyeti umumiyesi hakkında mücmel bir fikir vermek isterken arkadaşlarımın hitabelerinde temas ettikleri birçok nıkata da cevap vermiş olacağım, zannediyorum. Muahedename, hudutlarımızı tâyin ediyor. Cenup hududu, Ankara itilâfnamesiyle tayin edilen hudut, malumualinizdir. Hatiplerin gösterdiği veçhile birçok millettaşlarımızın bu hudut haricinde kalmış olması münakaşa götürmez bir hakikattir. Bu hudut için müteselli olduğumuz cihet sulh meselesidir, muahedename ile milletler arasında hakiki bir sulh yapmış olacağımız kanaatidir ve bundan fazla olarak Ânkara itilafnamesinde vaz’edilmiş olan ahkam bu konferansta da ayrıca teyid olunmuştur. İmza ettiğimiz ve meriyetini tanıdığımız ahkam için daha karar zamanında her hangi bir tereddüt ve endişe izhar etmeye hakkımız yoktur. Benim kanaatim odur ki, imza ettiğimiz sulh ile hakiki bir sulh yapacağız ve bu sulh ile milletler arasında yakın bir anlaşma hasıl olacaktır. Eğer bu intizarımız tahakkuk ederse gerek muahedename ve gerekse Ankara İtilafnamesi gibi elimizde bulunan senedat ile Cenup hudutlarında arkadaşlarımızın izah ettikleri esbabı endişe mündefi olacaktır.

Arkadaşlarım, Garp hududundan da mennuiyet göstermediler. Garp hududu haricinde birçok millettaşlarımızın kaldığını ve onların bugün de alâm ve ıztırap içinde bulunduğunuz söyledi. Bilirsiniz ki, Garp hududunda, bugün temin ettiğimiz huduttan başkası bizim Misaki Millimiz dahilinde değildi. Bizim Misak-i Millimiz dahilinde ifade ettiğimiz talep, Garbi-Trakya’nın ara ile tayin olunacak bir şekli idi, Hiçbiriniz bu muahedenamenin yektaraf ihzar olunmuş bir vesika olduğunu zannetmezsiniz. Elbette birçok esbab ve birçok iradeler tesadüf etmiş ve ortaya bir hasıla çıkmıştır. Efendiler, bu hudut içinde ve bu hudut haricinde bulunan millettaşlarımızın mukadderatı için istinadettiğimiz nokta sulhun hakikaten teessüs etmesidir. Eğer sulh hakikaten teessüs ederse, bizi bugün ıztıraba düşüren bütün esbab orada mündeti olacaktır. Garp hududu haricinde bıraktığımız millettaşlarımızın istirahatleri için muahedede teminat vardır, bundan başka Türk milletinin hassasiyeti de ayrıca bir kuvvet ve teminattır. Bundan fazla olarak benim kanaatim odur ki. Garp hududunda oradaki millettaşlarımızın huzur ve sükûn içinde yaşatılması ve o hudutlardaki komşularımızla aramızda daimi bir vesilei niza, bir vesilei ıztırap hadis olmaması, her iki tarafın menfaati iktizasındandır. Menfaatler bunu emretmektedir. Türkiye yine bu esbab ile Adaların aleyhimize üssü tahrik ittihaz edilmemesi için de mütesellidir. Türkiye göreceği asarı hulusu kemaliyle takdir edecektir. Bu itimat ile muahedatı imza eyledik. Her iki hudut için yapılan mülahazatı, yalnız şüphe ve endişeye istinadettirmemelidir. Gerçi şüphe ve endişe ekseri ahvalde medarı tedbir olur. Fakat daima medarı hayat değildir. Emniyet ve itimat ile tecrübe ve intizar, asıl unsuru hayat odur.

Hudutlar hakkındaki mülahazatı bitirmek için Irak ile olan huduttan bahsetmek isterim. Bilirsiniz ki, muahede, Irak hududu tahliyenin hitamından itibaren dokuz ay zarfında hallolunacaktır, diyor. Bu hudut hakkında çok münakaşat cereyanı etti. Konferansın bu safhasında şayanı kabul bir şekil bulunamadı. Nihayet Muahedenamede, bu hududun muayyen bir müddet zarfında dostane bir sureti halli ihtimali ifade edildi. Muahedenameye samimane hulul eden bir fîkri dostanenin tahakkuk etmesine ciddî bir mani olmasa gerektir. Bu hududun müzakeratına başlamazdan evvel milletlerle aramızda bulunan avamili zaruriyel hasmanenin mündefi olması ve dostluk münasebatının teessüs etmiş bulunmasının gelecek müzakeratı teşhil edeceğini ümidediyoruz.

Arkadaşlar!

Hudutlar üzerinde daha ziyade tevakkuf etmek istemem, eski Osmanlı İmparatorluğu aksamından olduğu halde hudutlarımız haricinde birçok dindaşlarımızı bırakıyoruz. Daima kemali fahir ile ve kemali saffet ile ilan edebiliriz ki bugün milli hudutlarımız haricinde kalan dindaşlarımıza karşı Türk Milleti gördüğünden daha fazla vefa ve samimiyet göstermiştir. (Bravo sesleri, alkışlar) En dar zamanlarda, hatta kendilerinden müşkilat gördüğümüz zamanlarda dahi onların selametlerini saffeti derun ile temenni etmekten başka bir gaye takibetmedik. Bugün de temennimiz kendi muhitleri ve milliyetleri dahilinde selamet ve saadet içerisinde yaşamalarıdır. Büyük bir İmparatorluğun inkısamı karşısında bütün cihana karşı yalnız kendi kuvvetiyle uğraşmaya mecbur kalan Milli Türkiye daha başka bir vaziyet alamazdı, ittihaz ettiğimiz zaruri hareket bu idi. Herkese ve herkese karşı vazifesini bihakkın ifa etmişlerin istirahatı vicdaniyesi ile çıkabiliriz.(Bravo sesleri) Muahedenamede akalliyetlere ait birtakım mevad görüyoruz.

Arkadaşlar!

Dahilî anasıra dair muahedede mevaddı mahsusa bulunması, Harbi Umumiden sonra galipler zümresinde bulunan birçok devletlerin de kabul ettiği bir sistem haline gelmiştir. Biliyorsunuz ki, Misaki Milli de bunu kabul etmiştir. İki noktayı nazarı dikkatinize vaz’etmek isterim: Evvela, galiplerin kabul ettiği maddelerden bir kelime fazla kabul etmemişizdir. Saniyen husule gelen şekli dahili, Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki günagün imtiyazat ile asla kabili kıyas degildir. Muahedelerde akaliyetler hakkında mevad bulunmadığı zaman, yani Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki akalliyetlerin vaziyeti adeta Devlet içinde Devlet gibi bir vaziyet idi. Fark çok barizdir. Bugün vatanın mevcudiyeti aleyhine bir vaziyet yoktur. Bundan tamamiyle müsterih olabilirsiniz.

Arkadaşlar!

Siyasi ahkam arasında bütün hatiplerin, tenkid edenlerin, tasvibedenlerin memnuniyetle kaydettikleri bir noktayı, kapitülasyonların ilgası noktasını bir iki sözle hikaye etmek isterim. Bu mesele başlıbaşına bir hadisei tarihiye addolunabilir.

Arkadaşlar!

Bazı devletlerle müttefik olarak kan döktüğümüz zamanlarda kapitülasyonlar konferanslarda mevzubahis olunca müttefiklerimiz hasımlarımızla beraber bulunuyorlardı. (Çok doğru sesleri) Kapitülasyonların Türkiye’den kalkması lazım geldiğini Sivastopol seferinden sonra Paris Muahedesi müzakeratında vadetmişlerdi.

Arkadaşlar!

Bütün memleketin mevcudiyetini girdaba düşüren Harbi Umumiye girdiğimiz zaman da zimamdaran bizi kapitülasyonları ilga ediyoruz ve ilga edeceğiz diye tatmin etmişlerdi. Mesele o kadar mühim idi. Size derhatır ettiririm ki: Harbi Umumiye henüz Türkiye girmemiş iken ve müttefikler Türklerin Harbi Umumiye girmesini esaslı bir amili müessir addederlerken bizim kapitülasyonları ilga ettiğimizi Almanlar, Avusturyalılar, Ruslar, Fransızlar ve İngilizlerle beraber protesto etmişlerdi. Mevzu o kadar büyük ve mühim bir hadisedir (Çok doğru sesleri) Arkadaşlar Harbi Umumideki müttefiklerimize kapitülasyonların ilgası için Harbi Umuminin neticesi tamamen meşkuk olduğu zamanlarda, yani 1916’da bizimle konuşmak yoluna girdiler. Ama biz evvela başladık kan dökmeye ve atimizle mukadderatımız tamamiyle meçhul bir safhaya girdi. HaIi harbin sebebi ilanı hala hallolunmadı.

Arkadaşlar!

Daha fazlası vardır. 1916’da Almanlarca kabul edilen kapitülasyonların ilgası keyfiyeti, nazari ve hayali idi: Hakikatte ilga ettirilememiştir. Kabul ettirilememiştir. Bunu bilirsiniz.(Doğru sesleri)Muahede imza edildi. Ondan sonra ellerine mektup verildi. Eğer diğer her hangi bir millete kapitülasyonların ilgası kabul ettirilirse kendiliğinden o müttefiklere de kapitülasyonların ilgası şamil olacaktır. Bu ne demektir? İlgayı dünyadaki devletlerin her birine ayrı ayrı kabul ve imza ettireceksiniz. Herhangi bir millet için bütün dünyaya ayrı ayrı dikte edecek kuvvei maddiye kabili tasavvur mudur? Demek ki, Harbi Umuminin gayesi olarak yapılan ilk ilan müttefiklere de kabul ettirilmedi. Harbin neticesi meşkuk olduğu zamanlarda ancak nazari ve hayali kuru bir teselli elde edildi. Sonra bugünkü vaziyeti düşününüz, Türkiye bütün cihan muvacehesinde davasını talebediyor. Sarih ve şüpheden azade olarak kati bir ifade ile kapitülasyonları ilga ettiriyor. Bu Türkiye’nin kendi evi içinde diğer herhangi bir millet gibi tamamen müstakil ve efendi olduğunu kabul ve tasdik etmek demektir.(Şiddetli alkışlar).

Muahedenamenin mühim bir faslına geliyorum. Ahkamı maliyesi, Muhterem efendileri Bilhesap Harbi Umumiden sonra olan muahedelerde (tamirat) namı altında umumi bir meselei maliyeye tesadüf olunur. Harbi Umumiden evvelki zamanlarda tazminat şekli altında ya defaten tesviye olunur veya mukassatan verilir, bir teamül mevcuttur. Bu ifade tamirat şekli altında mükellefiyeti maliye şeklinde gösterilmiştir. Biz iki türlü tamirat meselesi karşısında idik. Birisi müttefiklerle Türkiye arasında, diğeri Türkiye ile Yunanlılar arasında. Bilirsiniz ki: Müttefikler Türkiye’ye karşı Harbi Umuminin mütareke ile fasıla bulduğu zamandan beri daima tamirat fikrini ifade etmişlerdir. Hatta Sakarya’dan sonra 26 Martta aldığımız notada dahi müphem ve umumi ifadelerle makul bir tazminat sözü zikredilmiştir. Hakikatı halde bu, mesuliyeti harbiye münakaşasından tevellüdettirilen ve tazminat istenilmiyor imiş gibi mevzuubahsedilen bir mükellefiyeti maliyedir.

Türkiye bu noktai nazardan konferansta mutalebat karşısında bulundu. İşgal masrafı ve tebaanın zarar ve ziyanı arasında tamirat parasını istediler. Meselenin hukuki bir noktai istinadı yoktur. İşgal olunan memleketler bizim memleketimizdir. Eza ve cefa gören ve tamirata ihtiyacı olan memleket bizim memleketimizdir. Hiç kimsenin memleketine gitmedik ve hiç kimseye tecavüz etmedik. Meselenin ciheti hukukiye ve ahlakıyesi böyle olmakla beraber mevcudolan meselei maddiye birçok devletlerin bizden tamirat namı altında para istemesi şeklinde tecelli etmiştir. Bu tamirat parasını maktu bir para şeklinde vazettiler ve bu maktu para uzun bir devrede her sene mukassatan 700 bin altın tediye olunacaktır. Bundan başka Harbi Umumî esnasında Almanlardan yaptığımız istikrazata mukabil karşılık gösterilmiş olan beş milyon altın da bize verilmiyordu.

Kezalik Donanma İanesiyle İngiltere’ye sipariş edilmiş olan gemiler bedeli de bize verilmiyordu. Vaziyet budur. Bize gerek gemiler bedeli için ve gerek Almanlardan istikraz ettiğimiz paraların karşılığı olan beş milyon altın için birkaç esbabı hukukiye serd ediyorlardı. Tâbii bu esbabı hukukiye bizim hakkımızı iptal edecek kudrette ve müdellel değildi. Elhasıl sulha varmak için nihayet meseleyi bitirmek lazımdır. Meseleyi bitirmek için atiye muallak hiçbir taahhüdü mali altına girmeksizin maziyi tasfiye etmek yolunu bulduk. Arkadaşlar! Tamirat meselesi Harbi Umumiden çıkan milletler üzerinde asıl medarı ıztırabolan noktadır. Ve bu kadar esaslı noktadan atiye bir para havale etmeksizin çıkıyoruz. Sizi temin ederim ki : Bir muvaffakiyettir.

Şimdi meselenin ikinci safhasını arz edeceğim. Yunanlılarla aramızda olan tamirat meselesini: Arkadaşlar! Yunanlıların memleketimizde yapmış olduğu tahribatı hiç kimse benim kadar yakından görmüş ve benim kadar müteellim olmuş değildir. Çok kuvvetli söylüyorum hiçolmazsa hepiniz kadar benim de, Heyeti Murahhasının da müteellim olduğunu kabul etmelisiniz. Hakikaten birçok ma’murelerimiz taş üstünde taş kalmayacak derecede yerlere serilmişti. Biz bu tamiratı bütün teferruatıyla nihayete kadar hesabettik:

Konferans ilk safhada inkıta ettiği vakit şekil şu idi : Müttefikler tamirat namı altında bizim Yunanlılardan talebettiğimiz parayı muhaceret sebebiyle Yunanlıların istediği para ile takas etmeyi teklif etmişlerdir. Biz bu kadar esaslı bir meselede, zulme uğradığımız sarih bir tecavüz içerisinde iki taraflı bir talep ihtimalini ne halen ve ne de atiyen mevzuu bahsedemezdik. Biz teklif ettik ki : Yunanlılarla aramızda olan tamirat meselesini halen bir sureti halle raptetmek kabil değilse sulhtan sonra iki devlet arasında dostane bir surette tetkik ve halledilsin aramızda ihtilaf olursa halli hakeme havale olunsun. Bizim bu teklifimiz, leh ve aleyhte bir karara iktiran etmeksizin konferans ilk safhada inkıta etti. Uzun bir fasıladan sonra ikinci safhada mesele yeniden mevkii münakaşaya girdi. İkinci safhada

Yunanlıların olan tamirat meselesi hiç olmazsa Yunanlılarla aramızda müzakerata devam veya inkıta kararını verecek bir ehemmiyeti mahsusa aldı. Bizim istemek mecburiyetinde bulunduğumuz para mühim idi

Yunanlılar da, bu mükellefiyeti maliyeyi kendileri için bir meselei hayatiye addettiler. Türkiye için ve mücadele uğrunda son mameleklerini düşman ayağı altında kaybetmiş olan elem zedeler için kabili istihsal bir habbeyi feda etmek hiç kimsenin haddi ve hakkı dahilinde değildir. Hiçbir kimse böyle bir şey düşünemez. Kabili istihsal olan ve karı zararından fazla olan bir tedbir varken ona tevessül etmeksizin her hangi bir lütûfkarlıkla kimse bir şey vermemiştir ve vermek hakkına malik değildir. Öyle bir vaziyet olsa bu büyük millet kendi hakkını şunun veya bunun elinde heder ettiremez.

Elhasıl Yunan tamiratı konferansta gayri kabili hal bir şekilde tecelli etti ve ameli tarzı halli ameli olarak derpiş etmek zamanı geldi. Hiç kimse, eminim şahsı naçizime karşı da olsa hiç kimse birçok zaferler içinde yürümüş ve pek büyük müşkülâtı muvaffakiyetle iktiham etmiş bir milletin Heyeti Murahhasasını eğer Yunan tamiratı bir müsademeye müncer olursa mahza müsademede muvaffakiyet görmediği için bundan içtinabetmiştir, diyemez. Türkiye’de müsademede ihtimali muvaffakiyet meşkuk olduğu için bundan ihtiraz etmiş değildir. Biz, konferansta tamirattan dolayı Yunanlılarla müsademe olursa müsademeyi kazanmak muvaffakiyetinde hiçbir zaman şüphe ve endişe etmedik. (Bravo sesleri) Arkadaşlar! Eğer herhangi bir meselede muharebeden içtinabederek bir karar verdik ise bir defa hakikaten milletin menafiine muvafık bir sulha vasıl olmak vazifei asliyemiz olduğundandır. Bir de müsademenin bedeli maddisini behemahal tayin etmek lüzumundadır.

Arkadaşlar!

Muharebe mukaddes bir şeydir. Ve o (ideal) için yapılır. Ve o ideal yalnız manevi muvaffâkiyetlerle tatmin olunamaz: Behemahal maddi, müspet neticelere varmak lazımdır. Yoksa her hangi bir his için her hangi bir feveran için evladı vatanın kanı akıtılamaz. (Alkışlar) Hepiniz evlat yetiştirmişsinizdir. Yirmi beş yaşında bir gencin bir lahzada heba olmasına karar vermek için çok düşünmek lazımdır. Bu ağır bir mesuliyettir. Gerçi sırası geldiği zaman bir tane yirmi beş yaşındaki genç için değil, yüz binlerce adam için karar verilmiş, ağır mesuliyetler üzerimize alınmış, istihsali lazım bir hedefe varmak için kurban diriğ olunmamıştır. Ancak, daha bidayette akıtılacak kan ve istihsal edilecek netice behemahal mukayese olunmak lazımdır. Eğer Harekatı Milliyenin zahiren vasıtasız, neticesi meçhul safahatı içinde bir hareketi cüretkârane görenler olursa bundan büyük bir galatırüyet olamaz. Harekatı Milliyenin hiçbir safhasında hesapsız bir karar ve hesapsız bir cüret yoktur.(Yaşa sadaları, alkışlar) Eğer en vasıtasız, en müşkül zamanlarımızda zahiren ümitsiz zannolunan bir müdafaa veya bir taarruza karar vermiş isek bunu mahza gözümüz pek olduğu için, hercibadabad, diyerek vermemişizdir. Böyle bir kararı ancak, içinde bulunduğumuz vaziyete göre milletimizin talebettiği menafii maddiyeyi yegane temin eden tedbir o olduğu için vermişizdir. Kararlar hep birer muhassalai muhakemedir.(Bravo sadaları, şiddetli alkışlar)

Yunan tamiratı bir müsademeye müncer olursa bu müsademeyi kazanacağımıza şüphemiz olmadığını söyledik. Şimdi bu müsademeyi kazandığımızdan sonraki safahatı takibedeyim. Şarki -Trakya’da kazanacağımız bir meydan muharebesi muharebe meydanında arzu ettiğimiz milyarları bize temin edemezdi. Hiç kimse böyle bir şey düşünemezdi. O vaziyeti ta düşman payitahtına kadar idame ettirmek lazımgelirdi. Vaziyeti coğrafyası gözünüzün önüne getirmelisiniz. Bu yalnız Yunan meselesini değil birçok milletler meselesini de karşımıza çıkarırdı. Bu safhayı da geçiyorum. Arzu edilen neticeye kadar vardık. Ondan sonra da para yerine alacağımız bir muahede üzerindeki bir imzadan ibaret olabilirdi. Tamirat parası hiçbir kasada gelen galibe verilmek için hazırlanmış değildir. (Çok doğru sesleri), (Handeler) Arkadaşlar, imzayı aldıktan sonra son santimine kadar istihsal etmek için de hali harbi idame etmek lazımdır. Bunu hayal olarak söylemiyorum. Gözünüz önünde tecrübe vardır. (Doğru sesleri) Dünyanın dört köşesinde galipler mağluplarına namütenahi tamirat imza ettirmişlerdir. Bunu istihsal için hasımlarını son çakıya kadar silahtan tecridetmişlerdir. Galip milletler mi sulhün nimetinden müstefidoluyor, mağlup milletler mi istifade ediyor? (Bravo sesleri) Bu sistem sulh imza edildikten sonra dahi nihayete kadar hali harbi idame demektir.

Arkadaşlar!

Böyle bir hattıhareketi takibeden bir Hükümete, bir heyeti Murahhasaya millet o vakit ne diyecektir? “Tamirat namı altında daha şu kadar adam ve şu kadar masraf ettiniz. Getirdiğiniz bir satır yazıdan ibarettir. Bunu da alamıyorsunuz, yalnız alamıyorsunuz değil, almak cehit ve gayreti altında yeniden birçok teklifat ve yeniden birçok kan talebediyorsunuz:” Bunu diyeceklerdi. “Bu kadar vazıh bir nokta karşısında niçin yanlış kararverdiniz?” Milletin bihakkin bize hitabedeceği nokta bu idi. Nazarlarınızda kemali samimiyetle tavzih ettiğim nokta şudur ki Yunan tamiratı için kabili istihsal bir şey yoktu. Yalnız sühuletle kabili istihsal değil, düşünüldükten sonra kârı zararından fazla olan ve binnetice milletimizin memnuniyetini daha ziyade tevlidedebilecek olan her hangi bir sureti hallolsaydı vazifemiz bunu yapmak idi; milletimizin duçar olduğu ıztırabatı artırmamak ve zararı olduğu yerde tespit etmek için mantıkın gösterdiği doğru yolu takibetmek lazım idi. Biz de o tedbiri ittihaz ettik.

Huzurunuzda, muvacehei millette hesap veriyoruz. Eminim ki sahibi insaf ve idrak olarak, hissiyattan teverrüdederek düşünülürse milletin menafiine en muvafık olan tarz bundan başka bir şey olamazdı. Biz de onu yaptık. Meseleyi size basit ve vazıh şekilde ifade ettim. Bittabi Heyeti Celile bu vaziyetin melhuz ve gayrimelhuz birçok ihtilatatını da derpiş etmek lütfunda bulunacaktır. Mesaili maliyenin ikinci safhasına geçiyorum : Düyunu Osmaniye meselesi : Düyunu Osmaniye için söyleyeceğim sözleri, Heyeti Celileye rica ederim, bir gayrimütehassıs ağızdan işittiklerini daima derhatır buyursunlar. Arkadaşlarımdan bir de şu noktayı rica ederim ki gayrimütehassıs adam rakamları verirken son santime kadar bütün kuyudata tabi olmasını aramaz. Bir fikri umumi vermek için kaba rakamlar söyleyeceğim. Arkadaşlar! Düyunu Osmaniye meselesinin sergüzeşti bundan yetmiş sene evvel başlamıştır. Yani 1854’de başlamış. Takriben 70 senelik bir devredir. Evvela (1854)’ten (1874)’e kadar yirmi sene müddetle birçok istikrazat yapmışlar. Ondan sonra birçok muamelatı maliye olmuş. Tenzili düyun yapılmış, bir daha tenzili düyun yapılmış, Sonra (1890)’dan (1914)’e kadar istikrazat yapılmıştır. Bu ikinci bir safhadır. Takriben Devlet kasalarına bütün bu yetmiş sene zarfında (220) milyon lira kadar bir para girmiş bu müddet zarfında kasalarımızdan çıkan para (I70) milyon lira tahmin olunabilir. Harbi Umumi bidayetinde (140) milyon lira borcumuz varmış. Benim edindiğim fikir borç alan bir defa istikraz ettikten sonra mütemadiyen verir ve elli sene sonra hesabettiği vakit takriben istikraz ettiği vakitki kadar borcu olduğunu görür. Osmanlı İmparatorluğunun gerek Mutlakıyet ve gerekse Meşrutiyet ricalinin siyaseti maliyesi budur. Şayanı teessüftür. Mucibi elimdir, bize ağır yük yükletmişlerdir, Arkadaşlar! (70) seneden beri alınan bu paralarla yapılan yalnız Şark şimendiferidir. Elimizde ne kadarı var bilirsiniz.

AVNİ BEY (Cebelibereket) – Mütehassıs beylerin nazarı dikkatine!..

İSMET PAŞA (Devamla) – Konya ve Bandırma – Soma hattıdır ve bir de Konya ovasına sarf ettikleri para takriben (800) bin lira kadardır. (210), milyon lira para içinden takriben otuz milyon lirası umuru nafıa için sarf olunmuş demektir. Mabadı ne olmuştur? Yevmi ihtiyacat için bütçe açıkları kapatılmıştır, saraylar yapılmıştır, seferler açılmıştır. Devletin varidatı kifayet etmediğinden borcun faizi verilemeyen seneler olmuş, faizi verilmek için diğer birinden yeniden borç alınmıştır. İşte kasalara giren takriben 220 milyon liraya yakın bir paranın sergüzeşti budur. Borçların miktarı bittabi kasalara giren para değildir. Bilhassa 1854’ten 1874’e kadar olan istikrazlar içinde 32 kuruş alıp 100 kuruşa senet verdiğimiz istikrazat vardır. (Kahrolsun sesleri) Kırk, elli, altmış üzerine fii ihraç vardır. Binaenaleyh kabul olunabilir ki, 220 milyon istikraz için hakikatte laakal üç yüz elli milyon lira borçlu olmuşuz. Bu ağır şeraiti bize hazmettirmek için bize gösterecekleri her hangi bir mazeret ve medarı tesliyet yoktur Beş seneden beri yalnız ve yalnız kendi kudretimizle bütün cihana karşı mücadele ediyoruz. Yalnız kendi vesaitimizle mücadele ediyoruz. Düşününüz arkadaşlar; Çatalca’dan Edirne’ye kadar bir fişek atmadan yürümek için para bulamamışlar da Rejiden malumunuz olan ağır istikrazı akdetmişlerdir. Türk ricalinin arasında, bu safhai milliyeyi yaşadıktan sonra bunu kabul edecek bir izan bulunur mu? Bunu mazeret diye kabul eder miyiz?

RASİH EFENDİ (Antalya) – O ihtisası icabıdır.

İSMET PAŞA (Devamla) – Mütehassıslarımızdan bilhassa ricam şu idi ki : Bu toprakların başına musallat olan siyaseti maliye, mebdeinden nihayetine kadar hepimizin anlayacağı kaba rakamlarla, geniş hudut ile izah edilsin. Ati için medari kuvvet budur. Birçok yanlış yollardan, ancak geçenlerin suistimalatından mütenebbip olarak kurtulabiliriz.

Mazide olan seyyiat ne kadar ağır olursa olsun varislerin kendi mesuliyetlerini deruhde etmeleri zaruridir. Onun için Düyunu Umumiyei Osmaniyeyi Osmanlı İmparatorluğunun bütün varisleri arasında taksim etmek gayrikabili içtinap bir esası hukukidir. Biz bu inkisamdan Türkiye’nin uhdesine düşecek bari, hakiki ve fiili bir surette tayin etmeye çalıştık.

Arkadaşlar!

Bu da büyük bir meseledir. Osmanlı Hükümeti öteden beri inkisam ederken daima ayrılan yerlerin borç hisselerinden kurtulmak va’dini almış, fakat bu hiçbir zaman tahakkuk etmemiştir. Taksimi düyun mevzuubahsolduğu zaman Türkiye’ye ait olan borçlarını va’den değil, hakiki ve filli olarak taksim edilmiş olmasını bir noktai esasiye addettik. Elimizde bulunan muahedenamede bu nokta tespit edilmiştir. Tasdi etmemek için, borç teferruatına ait bütün teferruattan bahsetmek istemem. Fakat bize orada çok ızdırap vermiş olan bir noktayı arz edeyim. Borç taksim olunurken, yalnız mürettebatı seneviye üzerinden taksim olunabilir, sermaye taksim olunamaz, esası dermeyan olunmuştu. Bu esasta çok mücadele ettik. Eğer bugün bu muahedede borçları sermaye üzerinden taksim edilmiş görüyorsanız, tesadüfen konuvermiş bir cümle, kolayca elde edilivermiş bir kayıt addetmeyiniz.

Konferansın bütün büyük mesaili gibi inkıtaa kadar son gerginliği vücuda getirdikten sonra istihsal edilebilmiş bir neticedir. Borcu sermaye üzerinden taksim edelim ve öyle bir usul bulalım. Türkiye’nin ne kadar borcu vardır – ki bizim tahminimize göre takriben doksan milyon lira kadardır – bu doksan milyon borç olduğu kendisine söylensin. Bunun maddeten gayrikabil olduğunu ileri sürdüler. Bunu söyliyenler karşımızda bulunan bittabi vazifeleri kendi memleketlerinin menfaatlerini temin etmekten ibaret olan zatlar değil, benim muavenet için zebanzedolan şöhretlerinden ve ihtisaslarından istifade için yanıma çağırdığım bu memleketin evlatlarıdır. (Kahrolsun sesleri) Düşününüz! Esaslı mesaili halletmek için Heyeti Murahhasamız ne kadar ızdırap ve müşkülat içerisinde kalmıştır. Buna rağmen hissiselim ve idrak galebe etti. Ve karşımızda olan mütehassıslar da hakikaten sermaye üzerinden taksimin kabili icra olacağını kabil ve tatbik ettiler.

Muahedename ile borçlarımız mazbut bir usul ve muayyen bir tarzda tamamen taksim edilecekti. Osmanlı İmparatorluğunun hududu millimiz haricinde kalan kısmının hissesi bizden tamamen izale olunuyor. Bazı hatipler borç taksimi esnasında niçin varidat nispetinde takdim edilmediğini ve niçin 1914’ten beri olan harb borçlarının da taksime dahil edilmediğini sordular. Borç taksim edilebilmek için ya varidat nispeti veya arazi nispeti esas ittihaz edilecektir. Her ikisi için leh ve aleyhte mülahazat vardır, umumiyetle mer’i olan varidat nispeti kabul edilmiştir. Bu konferansta bir meselei siyasiye olarak değil, mali ve hukuki bir nokta olarak kabul edilmiştir.

Arkadaşlar!

Yemen arazisinin hududunu ve Osmanlı İmparatorluğunun arazi dahilinde bulunan Veziretülarab’ın Rub’ulhali arazisini düşününüz, arazi mesahai sathiyesine istinadederek bunlara hisse vereceğiz. Binaenaleyh bütün borçlar rub’ulhaliye yüklenecek diyebilir miyiz? Harb düyununu taksime dahil etmemişiz. Bunda başlıca şunlar dahil olabilir : İstikrazı dahili yaptık, sonra elimizde tedavül eden Almanlardan aldığımız yüz elli milyon evrakı nakdiye vardır. Sonra birtakım düyunu mütemevvice vardır. Yalnız bunlar Osmanlı İmparatorluğunun Suriye ve Irak gibi aksamına taksim olunmamıştır Fakat Türkiye’de Harbi Umumi esnasında Almanlara yaptığı birçok harb borçlarından ibra edilmiştir. Eğer harb borçlarını Almanlara olan borçlarımızla beraber taksim etse idik hasıl olan netice takriben bugün hasıl olan netice olurdu.

Bizim Harbi Umumi esnasında Almanya’ya yaptığımız borçları Düveli müttefika kendi üzelerine aldılar. Ve Almanlarla imza altına alınmıştı ki, bunlar Düveli Müttefikaya devredilmiştir. Ve bu muahede ile Düveli Müttefika bize taahhüdediyor ki, o borçlardan Türkiye ibra edilmiştir.

Efendiler!

Düyunu umumiye meselesinin taksim safhasını arz ettim. Düyunu Osmaniyenin diğer bir safhası vardır ki, belki konferansın en ehemmiyetli meselelerinden biri addolunabilir. Tediye edeceğimiz senevi borç hangi para ile tediye edilecektir? Harbi Umumiden, evvel böyle bir mesele yok idi. Eğer istikraz mukavelatında, bu borç İstanbul’da bir Türk lirası, Paris’te yirmi iki veya yirmi üç frank, İngiltere’de şu kadar şilin tediye olunur denilmiş ise bu para alacak adamlara mahalli tediyeyi intihabedebilmek için bir sühulet fîkriyle konmuştur. Bunda hiç kimse şüphe edemez. Elbette bir hamil için İstanbul’da aldığı bir Türk lirası ile İngiltere’de alacağı şu kadar şilin arasında fark olsaydı böyle bir ihtiyara mana kalmazdı. Harbi Umumiden sonra bütün cihande (kur de şanj) denilen, belliye zuhur etti. Paralar müsavi değildir. Harbi Umumiden evvelki nispetler tamamen zirüzeber olmuştur.

Binaenaleyh mukavelat üzerine yazılan İstanbulda bir Türk lirası alacağıma, Fransa’da yirmi iki, yirmi üç frank alırım dediği zaman bir hamil hakikati halde İstanbul’da alacağı bir liraya mukabil Paris’te üç lira istiyor. Ve İngiltere’de sekiz lira istiyor demektir. Asıl mesele ise “Bu paralar altın olarak vaktiyle verilmiştir. Binaenaleyh bugün de altın olarak verilmek lazım geleceği iddiasıdır” Efendiler! Biz Harbi Umumiden evvel borç yaptığımız zaman altın veya evrakı nakdiye gibi bir mesele karşısında değildir, ve katiyen böyle bir mesele çıkacağını da hiç kimse düşünmemişti. Şu halde tediyeyi tayin etmek için yeni bir mesele hadis oldu. Eğer altın vereceksek doksan bir milyon lira borcumuz hakikati halde altı yüz milyon lira borç demektir. Biz meseleyi hakikî ve mali noktai nazarından kemali vuzuh ve hulus ile arz ettik. Biz bütün cihana müstevli olan bir beliyeyi asla musul olmadığımız halde Türkiye’nin hayatı mukabilinde yüklenemeyiz. Maddeten ve fiilen buna imkân yoktur. Meselenin ciheti nazariyesi her ne olursa olsun ciheti ameliyesi şudur ki, bizim yaşamımız için böyle bir beliyei maliyeyi biz yüklenemeyiz. (Alkışlar, bravo sesleri) Bu münakaşanın borcu tanımamak ve borcu reddetmek ithamiyle hiçbir münasebeti yoktur. Asla kendimizi böyle bir meselei ahlakiye karşısında kabul etmiyoruz. Borçlarımızı borç olarak tanıyoruz. Borcu, bizim için mümkün, her sahibi insafı akıl ve mantık dairesinde kabule sevk edecek olan bir esas dairesinde tediye edebiliriz. Malayutak bir teklifi bizim tatbik etmemize imkanı maddî yoktur.

Bu mesele konuşulurken tarzı tatbik itibariyle yeni bir safha hâsıl oldu. “Siz muamelatta esasen bu mukavele üzerinde nasıl yazılmış ise ve zımnen, mademki vaktiyle altın olarak alınmıştır, altın esası üzerinden tediye etmek mecburiyetini tanıyınız fakat herkes bilir ki, bu tanımak nazari ve lafzi bir şeydir. Tediye zamanı geldiği vakit hamillerin menfaati de borçlunun iflas etmemesiyle kaimdir. Borçlunun borcunu muntazaman tediye edebilecek bir vaziyeti hayatiyede bulunmasını düşünürler. Binaenaleyh tarzı tediye meselesinde anlaşılabilinir” denildi. Bu fikir ile sevk edildiğimiz nokta şu idi ki, bütçemizi, hesabatımızı, varidat ve hasılatımızı kamilen hamillerin önüne götürelim, izah edelim ve memleketin iktisadiyatı, memleketimizin menafii ancak şu tarzda tediye ile temin olunabilecektir, diyelim. “Mukavelatın mahiyetini tadil edecek bir taahhüdü siyasî olarak murahhaslar deruhde edemezler” esası müdafa olundu. Muhasımlarımız tarafından dermeyan ve telkin edilen esaslar bunlardır. Derhatur ediyorsunuz ki, bu fikirler Türkçe huruf ile memlekette neşrolunmuştur. Onlar da, demişlerdi ki, böyle hesap ve münakaşa olunur mu? Evvela hamillerin karşısına bütçemizle ve hesabatımızla gitmeliyiz. Elbette onlar da insaf ile tetkik edecek ve anlayacaklardır.

Heyeti Murahhasa yalnız muhasımlariyle değil, muhasımların telkinatını memleketimizin dahilinde neşir ve işaa edenlerle de mücadele etmiştir.

Muahedenamede altın tediye etmek fikri birkaç vesika ile izhar olunuyordu. Birisi borç, cetvellerinde para gösterilen her yere altın kelimesi yazılmıştı. Ondan sonra mukavelat üzerinde hamile verilen hakkı ihtiyar, yani ister Türk lirası, ister Frank, ister sterlin alabilmek hakkı ayrıca bir izahname ile teyidedilmiş, ondan sonra Muharrem Kararnamesiyle bilcümle istikraz mukavelatının muahedename derununda teyidedilmesi talebolunmuştu. Başlıca üç çeşit vesika vardı. Cetvelde paranın altın olarak yazılmış olması veyahut bir izahnamede hamilin istediği parayı alabilmesinin tasrihi yekden görülüp anlaşılacak bir meseledir. Fakat Muharrem Mukavelenamesinin veyahut diğer mukaletanı teyidi hakkında karşısında bulunduğumuz talep tediye akçesinin cinsini sarahaten ifade etmiyordu.

Evvela muahedede madde şeklinde vukubulan, sonra bir beyaname şekline irca olunan bu talep hakikati halde tediye olunacak akçe meselesine de zımnen taalluk ediyordu. Bunu görür görmez tahmin etmek benim gibi bir gayrimütehassıs için talebolunur bir kudret addolunamaz. Bu, mesaili maliye gibi büyük bir meselei hayatiyede erbabı ihtisasın bütün kabiliyetinden istifade etmek için Heyeti Murahhasamız haricindeki mütehassısları da Düyunu Umumiye ile münasebetleri ve tecrübeleri sebebiyle kemali safvetle etrafımda topladım. Böyle bir beyanname vermek tediye olunacak akçenin cinsi hakkında Türkiye’yi taahhüt altına alır diyebilecek vaziyette bulunanlar bunu bana dememişlerdir. İhtisasları mı yoktu? İhtisasları varsa vaziyetleri kabili izah değildi. (Çok doğru sesleri)

Hulasa arkadaşlar, borcun cinsi hakkında vehmile takibettiğimiz noktai esasiye o kadar hayati idi ki, şu veya bu tedbiri hiçbir zaman kafi görmediğimiz için talebolunan beyanname veyahut tediyat, tediye edeceğimiz akçenin cinsi hakkında bizi bir taahhüde vazeder mi? Bunu kemali vuzuhla konferansta alenen arz ettim, bir şey istiyorsunuz ve diyorsunuz ki, “Bunun içinde tediye edeceğimiz akçenin cinsi kasdedilmemiştir” bu, böyle midir? Öyle ise beyannamede; bu maksadı, bu ifadeyi sarahaten zikredelim, diyellm ki, “Mukavelat…… İlahirihi ama, onun içerisinde altın tediye etmek veya İsterlin tediye etmek kasdedilmemiştir.” Türkiye’nin bütün atisine ve esbabı hayatiyesine taalluk eden bir meselei esasiye üzerinde bulunuyoruz. Nihayet tarzı tediye meselesi bütün alemde mevzuubahsolan kuponlar meselesi şekline girdi. Bizim vaziyetimiz bidayette arz ettiğim gibi dürüst ve vazıhtır. Biz yükleneceğimiz borçların altın veya sterlin olarak tediyesi hususunda hiçbir taahhüt alamayız. Maddeten böyle bir tediyeye girişmek imkanına malik değiliz. Muktedir değiliz. Bir (kur de şanj) beliyesi hasıl olmuş ise bunun mesuliyeti maddiyesini Türkiye deruhde edemez. Bizim daima ısrarla takibettiğimiz noktai esasiye budur. Nihayet konferansın atisi hakkında cidden endişe verecek birçok buhranlar hâsıl olduktan sonra vaziyet şudur ki, muahedede yapılan cetvellerden altın kelimesi çıkarılmış, hamile Türk lirası, Frank veya İngiliz lirası almak ihtiyarının ahden teyidini gösteren izahname çıkarılmıştır. Mukavelatın ve Muharrem kararnamesinin teyidi hakkındaki talep ki biz onun zımnında paranın ne cins ile tediye olunacağı tehlikesini de görmüş idik. Bu talepde geri alınmıştır. Murahhaslardan aldığımız zaman tarafeynden noktai nazarlar vazıhan ifade olundu. Biz de beyan ve ilan ettik ki, hamillerle müzakeratımızda bu müzakeratın noktai azimeti altın veyahut isterlin tediye etmemek esasıdır. Bu noktai azimetten sonrasını müzakere edeceğiz

Muahedenamenin bundan sonra ahkamı iktisadiyesi gelir. Ahkamı iktisadiyede başlıca istihdaf olunan nokta Harbi Umumiyle inkıta eden münasebatı iktisadiyeyi tasfiyeden ibarettir. Münasebet inkıta ettikten sonra tarafeyn tebaaları memleketten ayrılmışlar veyahut memlekette kalmışlar. Birtakım tedabire maruz olmuşlardır. Elbette bunların malları iade olunacaktır. Kendisine bunlara ait zarar ve ziyan tazmin edilecek değildir. Çünkü bu nevi matalip tamirat meselesiyle halledilip bitirilmiştir. Mukavelat, müruruzamanlar vesaire gibi münhasıran hukuki ve iktisadi olan birtakım mesail vardı ki, yeniden münasebet tesis edilirken bu münasebatın tasfiyesi zaruri idi. Bu zeminde vazedilmiş olan Muhtelif Mahkeme, muhterem hatiplerin ifade ettiği gibi memleketin hakkı kazası ile vesairesiyle ve her hangi bir suretle münasebettar olan bir teşkilat değildir. Bu muhtelif devletler tebaasının yeniden tesisi münasebat ettikten sonra mallarını iade etmek eski mukavelenamelerin meriyeti ve şeraiti meriyetinde ihtirafatı süratle hal için tayin edilmiş hakemlerdir, öteden beri bu kabil hakemlerdir, her memlekette kabul olunagelmiştir. Beynelmilel mesailin gittikçe hakemler vasıtasiyle hallolunmasına temayül görüldüğü malumunuzdur.

Hülasa hakkı kaza noktai nazarından Muhtelit Hakem mahkemelerinden endişe etmeye hiçbir sebep yoktur. Eski miraslardan Beynelmilel Sıhhiye İdaresinin lağvolunması da elimizdeki Muahadenamenin hututu barizesinden ve esaslı muvaffakıyetlerinden biridir. Ondan sonra arkadaşlar, üseranın iadesine ve mezarlıklara ait birtakım ahkam vardır ki, üseranın iadesine aidolan ahkam her muharebeden sonra yapılan mutat bir muameledir. Mezarlıklara ait vaz’edilen ahkâm ise hâkimiyet ve mevcudiyet noktai nazarından mucibi endişe olmayan bir mahiyettedir. Bunu muhtelif memleketler birbirinin arazisinde yapmışlardır. Ve bizim tarihimizde ve ananatımızda vardır. Bilirsiniz İstanbul’da İngiliz mezarlığı vardır. Herhangi bir suretle bu mezarlıkların bizim mevcudiyetimiz için bir tehlike teşkil edeceğini zannetmek makul değildir ve hiçbir sebep yoktur. Muharebe meydanlarında ve Osmanlı İmparatorluğunun aksamı üzerinde bıraktığını yerlerde bizim de aynı suretle mezarlık tesis ederek eslafimiza hürmetimizi ve şükranımızı sureti daimede ifa etmek hakkımız vardır.

Sulh Muahedenamesinin hututu umumiyesi hakkındaki maruzatımı şu tarzda yeniden hülasa etmeme müsaade buyurunuz. Bizim elimizde bulunan Muahedename Harbi Umumiden sonra gördüğümüz muahedenamelere yakından veya uzaktan bir müşabehet iraeetmez.

Arkadaşlar!

Harbi Umumiden sonraki muahedatta birtakım yeni esaslar vardır ki, asıl bu esaslar arazi tebeddülatı ve arazi felaketlerinden kat kat ağır netayiç tevlidetmiştir. Bunlardan birisi tamirat esasıdır. Harbi Umumiden sonraki muahedelerde tamirat esası görürsünüz. Bu, miktarı gayrimalum ve sureti tediyesi gayrimuayyen damii bir mükellefiyeti maliyedir, Bundan Harbi Umumiden mağlub olarak çıkan milletler müteessir ve muz tariptirler. Galibolan milletler de bir şey almış ve sulhun nimetinden isti fade etmiş vaziyette değildirler. Meselenin diğer milletlere ait ciheti bize taalluk etmez. Kendi muahedemiz noktai nazarından derim ki, böyle bir tehlikeli esas muahedenamemizde yoktur.

Arkadaşlar!

Harbi Umumi muahedatının esaslı bir barı da hakkı müdafaadan mahrumiyettir. Her müsademeden sonra veyi mağluplara diye ifade olunan ıstırabat bugün ağza alınmıyacak kadar ehemmiyetsiz ve mensi kalmıştır. Bugün mağlubiyeti hissettiren, elemi hissettiren bar, veyl silahsızlara diye ifade olunuyor.

Memleketin hayatını ve atisini temin edecek olan asıl vasıta hakkı müdafaanın bilakaydüşart mahfuziyetidir. Bu Muahedename bu noktai nazardan bizi bütün büyük ve galip milletler vaziyetinde bırakıyor. Bu, büyük bir noktadır. Hiçbir vesikai düveliye, bir milletin atisinin, teminini deruhde edemez. Millet atisini ancak kendi kudreti hayatiyesi ve azmi ile temin edebilir ve muahedatı mümzayayı kemali hulus ve dürüsti ile takibedebilmesi yeni vaziyetlere; yeni tehlikelere karşı tedbir alabilmesi iktidarı ile mümkündür. Bu da hakkı müdafaa ile olur. Hakkı müdafaa bizim Muahedenamemizde Türkiye için mutlak olarak tanınmıştır. Diğer muahedatın ağır bir noktası da Murakabe komisyonlarıdır. Mütareke zamanlarında şu veya bu mahalde velev ufak olsun her hangi bir ecnebi heyetin memleketin umuru hayatiyesini nasıl durduğunu hepiniz derhatır edersiniz. Bizim muahedemanemizde her hangi bir suretle bir murakabe derpiş edilemezdi ve Türkiye zaten bu esaslar için kıyam etmişti. Binaenaleyh bu esası da muahedename ile tespit ve teyidetmiş oluyoruz.

Diğer muahedenamelerin ağır olan bir noktası da ati için iktisadi veya ticari tahdidattır. Arkadaşlar! Bilirsiniz ki senelerden beri mücadelat içinde tamamen serbest olduğumuz halde hariçte birçok milletlerle tesisi münasebet edemedik. Ahden bağlıdırlar. Biz kendi muahedenamemizle Harbi Umumide galibolan müsavi milletler gibi taahhüdattan azadeyiz, bunu tevlideden bu muahedenamedir. Arz etmek istediğim getirdiğimiz muahedenamenin Harbi Umumiden sonra yapılmış olan muahedata yakından ve uzaktan bir müşabehet irae etmediğini göstermektir.

Bu muahedename milletlerin görüşerek yapabilecekleri bir sulh muahedenamesi addolunabilir. Bizim istediğimiz zaten bu idi. Her hangi bir cebir ve kuvvetle bize kabul ettirilmiş bir muahededen içtinabediyorduk. Müzakere ile, mücadele ile bu tarzda bir muahedenameye vasıl olabileceğimizi takdir ediyorduk. Netice bizim istediğimiz şekilde istihsal olunmuştur.

Lozan’da imza ettiğimiz vesaikten birisi boğazlar usulüne dair mukavelenamedir. Boğazların vaziyeti coğrafyası itibariyle ehemmiyeti mahsusası hiçbir zaman nazarlardan dur olmamıştır. Boğazlar için Harbi Umumiden sonra boğazların serbestisi tarzında yeni nazariyeler peyda oldu.

Bu nazariyenin sebebi vaz’ı iddia olunduğu gibi ( 1914)’e kadar açık bulundururken (1914)’te ahde muhalif hareket ederek boğazları kapamaklığımız değildir. Hakikatte (1914)’te memleketimizi müdafaa etmek boğazları kapamak, açmak, müdafaa etmek suretindeki hakkı tasarrufumuz ahden emin ve müeyyed idi. Ahde muhalif hareket etmedik. Bunu tavzih etmekle beraber boğazların serbestisi bir emrivaki olarak tahaddüs etmiş bir mesele idi. Meselenin Karadeniz ve Akdeniz devletleri için haiz olduğu ehemmiyet o kadar tebarüz etmiştir ki biz dahi Misakı Millimizde İstanbul’un ve Marmara’nın emniyeti mahfuz kalmak şartiyle boğazların ticarete ve Münakalatı Umumiyeye küşadını esas olarak kabul ettik. Misakı Millide kabul ettiğimiz bu esas hakikatı halde şeraiti cedidenin zaruriyatından idi. Düşünülemiyerek yapılmış bir fedakarlık tarzında ifade olunamaz.

Boğazların usulünü tayin etmek için olan müzakeratta birçok siyasetler tavazzuh ve tesadüm etmiştir. Türkiye bu siyasetler içinde Misakı Milli ile ilan olunan esasata sadakatini ve asıl kendi vazifesi olan Türkiye’nin mevcudiyet ve emniyetini vikaye etmek esasını takibettik. Serbestii mürur hazara ve sefere; ticaret ve harb sefinelerine aidolmak üzere muhtelif fasıllarda izah olunmuştur. Hakikatı halde serbestii mürur ile başlıca harb gemilerinin ve harb tayyarelerinin hazarda ve seferde müruru tanzim edilmiştir. Boğazlar meselesini başlıca bu noktalardan tetkik etmelidir. Çünkü ticaret için, boğazlar tahkim edilmiş ve kapalı addedildiği zamanda dahi bir memnuniyet yoktu. Boğazların açıklığı için imza ettiğim mukavelede; harb sefineleri için, havai sefineler için hazarda ve seferde şeraiti mürur tayin edilmiş bulunuyor. Biz Boğazlar Mukavelenamesinin halli esnasında muhtelif siyasetler arasında gerek dostluklarımızı muhafaza etmek ve kendi menafiimizi olduğu kadar dostlarımızın da menafiini muhafaza edecek bir şekli hal bulmak için yedikudretimizde bulunan mesaiyi sarf ettik. Hiçbir kimse veya heyet bize dürüst bir vaziyet takibetmemek ithammını serd edemez. Biz ihtiyacatı umumiyeyi temin etmek ve sulha varmak için bir noktai sabite üzerinde duramazdık. Bu meseleyi her halde halletmek icabederdi. Alakadar olan bütün milletlerin bugün vaz’ı imza etmiş olduğu bir mukavelename meseleyi beynelmilel nazardan tanzim etmiştir.

Şimdi Türkiye’ye taalluk eden nıkatı nazardan mülahazat dermeyan edeyim. Bizim boğazlar mukavelenamesinde deruhde ettiğimiz mecburiyet; gayriaskeri bir mıntıka ihdasıdır. Bihakkin denilebilir ki Türkiye, İstanbul ve boğazları, bu kadar mühim olan yerleri tahkimden feragat etmekle mühim bir şeyden feragat etmiştir.

Arkadaşlar!

Boğazlar üzerinde dökülen kanlar, münhasıran Türkiye’nin uğradığı bir tecavüzü defetmek için dökülmemiştir. Harbi Umumiyede eğer boğazları müdafaaya ve birçok kan dökmeye mecbur oldu isek Türkiye’nin dahil olduğu bir zümrenin müşterek menafiini müdafaa için mecbur olduk. Vakıa tecavüz doğrudan doğruya evvelâ Türkiye’ye müteveccih idi ve Türkiye vazifesini her zaman için şayanı iftihar olacak bir surette ifa eyledi. Âtiyen boğazlar üzerinde yeniden bir tecavüz vakı olursa Türkiye hakkı müdafaasını mutlak olarak muhafaza edecektir. Bitaraf kaldığımız muharebeler için geçmek ve gitmek bize taalluk etmez. Fakat Türkiye’nin dahil olduğu bir muharebede hakkı müdafaamızı istimal etmek bilakaydüşart temin edilmiştir. Buna derakap bir itiraz varidolabilir. “Fakat vakti hazarda müdafaa esbabı temin edilmemiş ise bu taarruza karşı ittihaz edeceğimiz tedabir de elbette noksan olur.” Bunun cevabı; bugün içinde bulunduğumuz vaziyettir.

Bugün İstanbul’u boğazları ta Meriç’e kadar alıyoruz. Bunu bize aldıran ve bu yerleri düşman elinden kurtaran İstanbul’da, Boğazlar’da ve Trakya’da tahkimat ve kuvvetimizin mevcudiyeti midir? Bugünkü vaziyet gerek İstanbul’un ve gerek Trakya’nın en iyi müdafaasının nasıl olacağını bize bedaheten göstermektedir. Anadolu’ya hâkim ve sahibolandır ki, boğazlar ve İstanbul onun malı olacaktır. Eğer başka türlü bir tertibe imkân olsaydı bugün imza ile o netice tespit olunmazdı. Bu, vaziyeti coğrafiyenin ve vaziyeti siyasiyenin ilcayı zarurisidir.

Osmanlı İmparatorluğu bütün menabi ve vesaitini boğazlar etrafında teksif ederek ve memleketin diğer yerlerini faaliyetten mahrum bırakarak İstanbul’u ve boğazları müdafaa etmeye çalıştı fakat kaybetti.

Yeni Türkiye, bütün kuvvet ve menabiinin mahalli sarfını tayin ve tanzim ettiği için İstanbul ve boğazların muhafazasını ilelebed temin etmiş oluyor. (Sürekli alkışlar)

Efendiler! Boğazların ve İstanbul’un ecnebi bir ele geçmesi nasıl tedabir ile kabili icradır? Elde bunu ifade eden tarihi bir vesika da vardır. Onun adını bilirsiniz. Boğazların ve İstanbul’un ecnebi bir elde bulunması için orada kudretten mahrum, lafzi bir Hükümet lazımdır. Bundan maada Anadolu’da ledelicap faaliyete geçebilecek bir ordu lazımdır. Bundan maada geri kalan Türkiye’de çakıya kadar silah bulunmamak lazımdır. Boğazları ecnebi eline geçirecek İstanbul’u ağyar elinde bırakacak fenni tedabirin heyeti mecmuası budur, bugün Anadolu’da Türkiye aleyhine kullanılacak ordu veya Devlet mi vardır? Türkiye hakkı müdafaasını sureti mutlakada muhafaza etmemiş midir? İşte bunların neticesi olaraktır ki, kendiliğinden İstanbul ve boğazlar sahibi aslisi olan Türkiye’ye iltihak etmiştir. Bugün vaziyet böyle iken Türkiye bütün cihan ile münferiden ve serbestçe tesisi sulh ve münasebat ettikten sonra tehlike nerede vardır? Tehlike oradadır ki, vatan, kendi dahilinde kudretten mahrum olmasın. Bugün haiz olduğumuz kuvvet muhafaza, tarsin ve ilaedilirse Garp hudutlarımız için İstanbul ve boğazlar için tehlike tasavvur etmiyorum. (Alkışlar)

İşte arkadaşlar! Boğazlar Mukavelenamesinin Türkiye’nin emniyeti noktai nazarından mahiyeti budur. En iyi bir sureti hal bulmak üzere son gayretleri sarf ettikten sonra meseleyi bu neticeye isal ettik.

Boğazlar Mukavelenamesinde başlıca muhassalai mesaimiz olan bir noktayı ayrıca ifade etmek isterim. Boğazlar Komisyonu teşkil ediliyor. Bu komisyon şekli aslisinde gerek ticaret ve gerek harb sefaininin müruru için ve gerek gayriaskeri mıntıkaya matuf tedabirin takibolunup olunmadığını murakabe için teşkil olunmuştu. Uzun ve çetin münakaşadan sonra bu Boğazlar Komisyonunun vazifesi sular üzerinde sefaini harbiye ve askeri tayyarelere hasrolunmuştur. Karada her hangi bir şekil altında murakabe hakkını bir ecnebi murakebe heyetine terk etseydik vaziyet hakimiyetimizle gayrikabili telif olurdu. Bu noktayı esaslı bir mesele olarak mevzuubahis ve müdafaa ettik. Netice şudur ki, boğazları mürur noktai nazarından açıyoruz. Geçecek sefaini harbiye birtakım hesabat ile tayin olunacak, komisyonun vazifesi Karadeniz ve Akdeniz devletlerinin kuvayı harbiyei bahriyesine mütaallik müşterek bir meseleyi takibetmektir. Maba’dı vazife tamamen İstanbul’un ve boğazların sureti mutlakada tahtı hakimiyetinde bulunduğu devlete aittir. Takibettiğimiz bu nazariye muahedede istihsal ve ifade olunmuştur. Bunda Türkiye için bir mahzur görmedik. Boğazlardan geçecek donanma en kuvvetli Karadeniz Devleti donanmasından fazla olmayacak. En kuvvetli Karadeniz Devletinin donanması senenin muayyen bir zamanında tayin olunacaktır. Komisyon geçen donanmanın hakikaten bu donanmadan aşağı ve yukarı olduğunu takdir ederek yol verecek. Niçin böyle bütün devletlere ait olan bir meseleyi Türkiye kendi mesuliyet altında olarak bütün devletlere muhatabolmak vaziyetinde kalsın? Türkiye beyhude münakaşat ve müşkülata neden katlansın?

Arkadaşlar!

Trakya hududuna dair olan Mukavelenamenin ruhu Trakya’daki hudutlarımızın tarafeyninden otuz kilometre mıntıkanın gayriaskeri bulunmasıdır. Tahkimat olmayacak garnizon bulunmayacak ve ila ahirihi bu tedbirin kabulü nedir? Hudutlar üzerinde baştanbaşa asker dizmek ve tahkimat yapmak kimsenin hatırından geçmez. Bu tedbirin esasını açık söylemek lazımdır. Bu Edirne üzerinde tahkimat bulunmamasını ve muhtemelen hem hudut memleketler tarafından Meriç vadisinde tahkimat yapılmamasını istihdaf eder. Biz Edirne üzerinde tahkimat yapmayı zaten düşünmüyoruz. Edirne’nin müdafaası bugün nasıl temin edilmiştir. Bütün dünya varken ve biz uzakta kalmış iken Edirne bizim elimizdedir.

Vaziyeti askeriye sarahaten gösterir ki, bu vaziyette bir kale yapmak ve tahkimatta bulunmak beyhude masraf ve külfettir. Bununla beraber devletler böyle bir tedbirin taahhüdettirilmesinde musir idiler. Noktai nazar şu idi : Biz Avrupa’ya ne maksatla geçiyoruz! Malumdur ki, bizim maksadımız hudutlarımız dahilinde komşularımız için ve bütün dünya için amili sulh ve huzur olmaktır. Eğer biz Avrupa’ya eskiden olduğu gibi bir fikri istila için geçiyorsak devletler ve Balkanlar için başka bir çare lazımdır zannolunuyordu. Bu noktayı vazıhan ifade etmekte bizim zararımız mı vardır, faidemiz mi vardır? Bizim faidemiz olduğuna kaniiz. Siyasetimizin gizli ve kapaklı bir noktası yoktur. Biz menabii kafi olan arazimiz içinde mevcudiyetimizi, terakkiyatımızı temin etmekten başka bir şey düşünmüyoruz ve atiyen Balkanlar’da Türkiye daima bir unsuru muvazenet ve amili sulh ve sükunet olarak ihtiram görecektir. Hulasa Trakya Mukavelenamesi ile maddi menafiimizden hiçbir şey kaybetmiş olmuyoruz.

Hudutları gayriaskeri bırakmakla memleketimizi tecavüze maruz bıraktığımız zannolunursa buna cevabım evvela yine bugünkü vaziyettir. Ondan sonra geçmiş seferlerdir. Trakya’nın mevcudiyeti hudut üzerinde yapılacak kalelere istinad ettirilemez. Nasıl baştanbaşa tahkimatsız olan memleketimizi istilaya düştükten sonra tamamen istirdat ve muhafaza etmişsek son zerresine kadar da tamamen muhafaza edebiliriz.

Arkadaşlar!

Bundan sonra İkamet ve salahiyet hakkında bir Mukavelenamemiz vardır. Bu mukavelename, bizimle imza eden devletlerle ilk yaptığımız mukavelenamedir. Yedi sene müddetle yapılmıştır ve tamamen mütekabiliyet esasına müstenittir. Ehliyeti şahsiye hususunda yektaraf olarak müsaadetta bulunduğumuzdan bahsolunuyor. Böyle bir mukavelenameyi şeraiti hazıra dahilinde vücuda getirmek için bizim zaten memleketimizde bulunan ecanip hakkında aksini düşünmediğimiz bir müsaadeyi yapmaya lüzum vardı. Aslolan noktalar, memlekette mevcudiyet için gerek tekalif, gerek ikamet ve gerek adliye noktai nazarından hayati olan noktalar tamamen temin olunmuştur.

Heyeti Celileye arz ettiğimiz vesaikten biri de Ticaret Mukavelenamesidir. Bu yeni esas üzerinde akdettiğimiz ilk yeni ticaret mukavelenamesidir. Arkadaşlar! Hatipler bu ticaret mukavelenamesiyle beş sene müddet zarfında faaliyeti ticariyemizin muattal olacağı endişesini izhar ettiler. Tabii bu ifade ile ticaret için mukavelenamesiz serbest bir surette yaşayalım, diye bir mana kasdetmemişlerdir. Mademki, milletler, aralarında ticaret yapacaklardır; bu bir mukaveleye rapdolunmak lazımdır. Ve mademki bir mukaveledir; elbette tarafeyn birtakım kuyudat ile kendilerini bağlamışlardır. Kabul ettiğimiz tarifelerimiz kendi tarifelerimizdir. Mücadelatı harbiye zamanında her kaydüşarttan azade olarak düşündüğümüz ve tatbik ettiğimiz tarifelerdir. Esas olarak bunlar nazarı itibara alınmıştır. Buna mukabil karşı taraflarla tabiî bu tarifeler üzerinde müzakere ve münakaşa edilmiş bazı emsal üzerinde itilafIar hasıl olmuştur. Gerçi mukabillerimizde bütün mevad üzerine böyle bir tarife tespit edilmemiştir. En ziyade mazharı müsaade millet muamelesi kabul edilmiştir. Bu esas, yalnız, bin meseleyi aynı zamanda halletmek için çalışan iki taraf arasında mesbuk değildir. Daha geçende her iztırahtan azade olan Fransa ve İspanya arasında da böyle mukavele yapılmıştır. Tarife yapmak muamelesi o kadar basit ve kolay bir şey değildir. Uzun zaman takip ve tetkika muhtaçtır. Temenni ederim ki, beş sene zarfında, beş senenin ikinci senesi ile üçüncü senesi arasında atiyen tatbik edeceğimiz bütün tarifeleri tamamen ihzar etmiş olalım.

Heyeti Celileye arz ettiğimiz en birisi Rum ve ahalinin mübadelesine dair Mukavelenamedir. Arkadaşlar! Gayrimuharip ve yerleşmiş ahalinin öteden beri alıştıkları araziden, muhitten ve şeraitten bilmecburiye, uzaklaştırılmalarından elbette teessür duyarız. Fakat husule gelen birçok hadisatın şeraiti mücbiresine galebe edemezdi. Bizim sun’umuz olmaksızım böyle bir teessür, bizim sun’umuz olmaksızın hadis olan vaziyetler birtakım anasırla beraber yaşamak imkanını da selbetmişti. Vaziyetin ibram ettiği çareyi kabul etmek mecburiyeti hasıl oldu. Bununla hulusu niyetimizin asırlardan beri halledemediği hastalığı esasından tesviye etmiş oluyoruz. Kazanmış olduğumuz menfaat şudur ki, Anadolu vatanı aslisi hemen hemen yeknesak bir vatan olmuştur. Memleketimize alacağımız ve muhaceret sebebiyle birçok iztırabat çekecek, millettaşlarımız gelip geçecek olan bu hali atiye ait derin mülahazat ile iktiham etmelidir.

Dahilde Hükümetçe kabili tatbik olan bütün tedabiri tatbik edeceğiz. Bütün bu tedabir ile beraber ıztırap ve rahatsızlık olacağını bilmek lazımdır. Çünkü gayrikabili içtinaptır. Kudreti beşer dahilinde değildir. Efendiler! Müteselli olduğumuz şudur ki, senelerden beri, hududu milli haricinde kalmış vatandaşların vaziyetleri mücerreptir. Bugün için, yarın için ve öbür gün için mukadder olan vaziyetten bütün kabiliyetlerini Anavatana hasretmek suretiyle kurtulmuş oluyorlar. Memleketin başka noktalarında, İstanbul ve diğer yerlerde bu mübadeleyi niçin tatbik etmediniz? diye bir itiraz varidolamaz. Mevzuubahsolan meselenin en iyi bir sureti halli için zamanında azami kuvvet sarf olunur. Fakat bir sureti hal üzerinde karar aldıktan sonra memleketimiz dahilindeki bütün anasır için vazifemiz maziyi unutturacak bir sükun tesis etmektir. Yeni Türkiye’nin hududu dahilinde kalacak olan bütün vatandaşlar yekdiğerleriyle itilaf etmesini bilerek bir vatan içerisinde huzur ve sükun içinde yaşayacaklardır. Buna katiyen itimadediyoruz. Bu itimadı Meclisi Âlinin tasdikine arz ettiğimiz muahedat içinde teşviş edecek hiçbir nokta yoktur.

Sivil mevkufinin ve üseranın iadesine dair takdim ettiğimiz vesika zaten mevkii tatbikta olan ve hemen bitmekte olan bir şeydir. Affi umumi Beyannamesi geliyor. Bunun ruhu on seneden beri hadis olan birçok mesaili bir defada hal ve teskin etmek arzusudur. Kuvvetli olan noktası budur. Elbette zaif olan noktası vardır. Bu affı umumi ile vatana karşı olan vazifelerini ihmal etmiş olan ve binaenaleyh her türlü mukaddes hissiyat muvacehesinde itaptan kendilerini kurtarmayacak olanların affı umumiden müstefidolmalarıdır, fakat affın başlıbaşına bir kuvveti ve bahusus geçmiş hadisatı tasfiye ederek mazinin silinmesi ve unutulması gibi evsafı yanmda mahzuru göze alınabilir. Affı umumiye merbut olmak üzere bir protokol vardır ki, bu da aftan istifade ettirilmeleri bütün hüsnüniyetimize rağmen tarafımızdan deruhde edilemiyecek olan 150 kişinin bu aftan istisnasını ifade ediyor. Çok hüsnüniyetle hareket etmekle beraber çok hadisat olmuştur ki, hadisatın tekerrüründen içtinap için asgarî bir tedbir almak mecburiyetinden kendimizi kurtaramadık.

Yunanistan’da bulunan emlaki İslamiye hakkında Yunan murahhaslarının verdiği vesikayı huzuru alinize takdim ettim. Yunanistan’da kalan emlaki İslamiyenin masuniyet ve mahfuziyeti hakkında yeni bir vesikadır.

Arkadaşlar!

Hatiplerin mevzuubahsettikleri mühim beyannameler geliyor. Gerek idarei adliye ve gerek idarei sıhhiye içinde olan beyannameler. Bu beyannameler bizim tarafımızdan verilmiş beyannameler ve hakikati halde Türkiye’nin kendiliğinden ittihaz ettiği tedbirlerdir. O kadar büyük hadisatı müşkül şerait lçinde temizlerken bu beyannameleri vererek her hangi bir surette mucibi tatmin ve temin olmak gayrikabili içtinap bir mecburiyet halinde idi. Arkadaşlar! Bu beyannamelerde bizim hakkı mevcudiyetimizi, hakkı hayatımızı, hakkı istiklalimizi fiiliyatta nakzeden nıkat yoktur. Bazı hatipler mubalağa ile hislerini tersim ettiler ve varmak istediğimiz ideali vuzuh ile teressüm ettirdiler. Beyannamelerde beş sene müddet var ve beş sene nihayetinde kendiliğinden, yeni hiçbir münakaşaya, yeniden hiçbir teşebbüse ihtiyaç olmaksızın kendiliğinden süküt edecek iki beyanname bizi fiiliyatta ve hakikatte müşkülata duçar etmez. İdarei Adliye için alacağımız hukuk müşavirleri Adliye Vekilini mürakabe edeceğinden bahsediliyor ve hangi Kavanin Komisyonuna iştirak edecekleri sual ediliyor. Adliye Vekiline merbut bir memurun onu murakabe etmesi nasıl var idi hatır olabilir? Kezalik bu memurların iştirak edecekleri komisyonlar ancak Adliye Vekilinin tahtı idaresinde bulunan komisyonlar olacaktır. Muahedenin heyeti umumiyesinde, beyannamede, hakkı kazayı ihlal eden nokta yoktur.

Bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu tarafından ita edilmiş olan imtiyazlara ait Protokol geliyor. Osmanlı İmparatorluğu tarafından verilmiş imtiyazat ile ecnebiler Osmanlı İmparatorluğu ile birçok teşebbüsatı iktisadiyeye girişmişlerdir. Sermayeler dökülmüş, işler yapılmış, şirketler teessüs etmiştir. Efendiler! Biz memleketimize gelip sermaye dökecek ve teşebbüsatı iktisadiyeye girişecek erbabı teşebbüse müşkilat ve mevani ika etmek zihniyetinde asla değiliz. Bilakis bizim memleketimiz öyle bir muhiti emindir ki, buraya gelinir, istenilen miktarda sermaye dökülür, her türlü teşebbüsatı iktisadiyeye girişilebilir. Elverir ki, buraya gelecekler bu memleketin her hangi bir memleket gibi sahibi malum olan, hukuku hayatiye ve hukuku istiklaliyesi müsellem olan bir muhit olduğunu bilsinler. Memleketimiz kavanininin hududu ve icabatı dahilinde kalmak kaydı tabisini ve meşru bir surette kazanmak lüzumunu kendileri kabul etsinler.

Memlekette şu veya bu tarzda müşkülat çıkarmak şu veya bu tarzda hakimiyet almak düşünmesinler. Fıtratımız, teşkilatımız, muhitimiz suistimalata müsait değildir. Bilakis meşru kazançlara emniyet ve teshilat vermek için müsaittir. Arzu ediyoruz ki, gelsinler, sermaye döksünler, iş yapsınlar, meşru istifade etsinler. Bu yalnız erbabı teşebbüsün istifadesini temin etmez. Aynı zamanda tabiî ve esaslı olarak memleket için de mucibi istifade olur. Şimdi bu esas dahilinde bulunan bir devletin Osmanlı İmpatatorluğu tarafından verilmiş olan imtiyazat ile memlekette hasıl olan vaziyeti nazarı dikkate almaması kabil olamazdı. Bu noktai nazardan birçok ihtilafatı hallettik. Kabul ettiğimiz noktalar menafii memleketle kabili telif olan makul hudutlar dahilindedir. Bu imtiyazat içinde en çok müşkülat çektiklerimiz Harbi Umumiden evvel imtiyazı tamamiyet kesbetmemiş olanlardır. Gerek devletler arasında muhabere edilmiş ve gerek teşebbüsat esnasında muamelesi tamam olmamış imtiyazlar da mer’idir tarzında umumi bir teklif vardı. Bu teklif sebebiyle çok müşkülat içinde kaldık.

Herhangi iki hükümet adamı arasında geçmiş belki tamamen malumumuz bile olmayan bir vesika ile Türkiye’yi meçhul şeraitle meçhul bir imtiyaza raptedemezdik. İmtiyazat meselesinde Harbi Umumiden husule gelen fasıla kadar müddeti imtiyazın temdidi de bilhassa konferansın birinci safhasında mevzuubahsoldu. Biz bu şirketlere henüz muahede imza edilmemiş iken bile müşkülat çıkarmayacak kadar hulus göstermişken yeniden taahhüdat altına giremezdik. Biz her nevi şirketlerin memleketimizde teessüs edebileceğini hulusu niyetle ve fiilen göstermiş bulunuyoruz. Tasdikinize arz ettiğimiz vesikalar içinde Portekiz ve Belçika ile de sulhün tahakkuku için vesikalar vardır. Bundan sonra Tahliye Protokolü ve merbutu olan Beyanname gelir. Tahliye Protokolü Türkiye Büyük Millet Meclisinin tasdikinden itibaren muayyen bir müddet zarfında kati bir tahliyeyi tazammum eder. Bu protokol hakikî bir sulh yoluna girmekte olduğumuza amelî olan ilk vesikai emniyettir. Arz ettiğimiz vesikalar arasında Karaağaç’ın tahliyesine ve bize iade olunan Bozcaada ve İmroz’un iadesine dair olan Protokol bir de Yugoslavya Devletinin muayyen bir zaman zarfında muahedeyi imza edebileceğine dair vesaik, bir de bütün bu mukavelatı bir safhada hulasa eden Senedi Nihai görülür. Şimdiye kadar olan mülahazatla Lozan’da imza ettiğimiz muahedenameyi ve bütün senedatı izah etmiş oluyorum.

Muhterem efendiler!

Mücahedatı Milliyenin neticei hasılasını takdim ettiğim muahedeler ve vesikalar tespit ediyor. Bunlar için size ayrıca, bir hulasa yapayım…

Mütecanis, yeknesak bir vatan, bunun dahilinde harice karşı şu gayritabiî kuyuttan ve hükümet içinde hükümet ifade eden dahili imtiyazattan müberra bir vaziyeti gayritabiî mükellefiyatı maliyeden azade bir hal, hakkı müdafaası mutlak, menabii mebzul ve serbest bir vatan. Bu vatanın adı Türkiye’dir. (Şiddetli alkışlar) O Türkiye’yi bu muahedenameler ifade ve tavzih etmektedir. (Alkışlar, bravo sesleri)

Efendiler!

Türk milletinin hassai esasiyesi zannolunduğu gibi unsuru cidal olmak değildir. Uzun zamandan beri haksız muhacemata göğüs germek mecburiyetinde kaldığındandır ki, son devrelerde hassai cidali nazarı dikkati celbetmiştir. Türk Milletinin hassai esasiyesi sulh ve müsalemet vadisinde unsuru terakki ve medeniyet olmaktır.(Alkışlar)

Efendiler!

Temin ettiğimiz vatanın harap ve fakir olduğunu hariçte ve dahilde bilmeyen yoktur. Biz zannetmedik, hiçbir meseleyi hallederken düşünmedik ki karşımızda bulunan muhataplarımız zayıf yerlerimizi veya kuvvetli yerlerimizi fark edememişlerdir. Böyle yanlış bir hesaba düşmedik. Eğer böyle bir hataya düşmüş olsaydık hiçbir mücadelede muvaffak olamazdık. Daima hesabettik ki her hangi bir mücadelede zayıf ve kuvvetli yerlerimiz ne ise elbette karşımızdakiler, muhasımlarımız da bunları bilirler. Onun için söylüyorum ki, vatanın içinde bulunduğu ızdırabı ve bilhassa içinde bulunduğu fakir ve harabiyi, dahilinde bilmeyen kimse olmadığı gibi haricinde bilmeyen kimse de yoktur.

Efendiler!

Bizi endişeye sevk eden noktalar bütün dünyaca malum olmakla beraber Türkiye büyük ve kavi bir Devlet, büyük ve kavi bir millet addolunmuştur.(Alkışlar) Sebebi nedir? Toz, toprak içindeki hayatı henüz Avrupa’nın diğer yerlerindeki hayatı ile kıyas kabul etmeyen bu memleketin vaziyeti ve asıl kuvveti nedir ki, zahirine rağmen kavi, atisi emin addolunur?

Efendiler!

Bu memleketin menabiî ne kadar kuvvetli, ne kadar mebzul olduğunu bizden daha iyi bütün dünya bilir. Kabili tasavvur mudur, erişilmez hedeflere varmak için vesaitsizliğe, maddî müşkilata galebe eden bir memleket ve bir millet altın hazineleri üzerinde otursun, mahza kapısını açmayı bilmemek yüzünden fakir ve ıztırabı kabili tedavi olmasın? Aslolan nokta menbaın kendisine malik olup olmamaktır. Eğer memlekette menbaı kuvvet, menbaı servet, menbaı inkişaf yok ise bunu yaratmak kimsenin elinde değildir. Her hangi bir taş parçası demir yapılamaz. Fakat eğer bu kuvvet varsa eksik olan bunu inkişaf ettirmek için ilimdir, tecrübedir, melekedir, zamandır ve bunların hepsi kudreti beşer dahilinde olan avamildir ve bunların hepsi gayrikabili tasavvur müşkülatı iktiham etmiş olan, bütün dünyaya karşı siyasi ve harbi mücadelesinde ispatı mevcudiyet etmiş olan bir milletin takati haricinde değildir. Âtiye kemali emniyetle bakıyoruz. Bizim nüfusumuzu, hayatımızı en yüksek seviyei medeniyeye çıkarmak için her türlü menabi ve vesait vardır.

Efendiler! Bu vesait ve menabii işletmek için, milletin büyük bir atiye doğru yürümesi için imkân veriniz. Sulh devresi gelmiştir. Tarif ettiğim güzel, mukaddes, her türlü şeraiti hayatiyeye malik vatanın inkişafını temin etmeye derhal başlamak zamanı gelmiştir. Milletin asıl vazifelerini ifa etmek, unsuru sulh ve müsalemet, amili terakki ve medeniyet olmak için istidat ve kararına yol gösteriniz. Arkadaşlar! Hedefe varmak için evvela hedef vazıh ve berrak bir. surette malum olmak lazımdır. Yanar – döner bir ışık, bulutlar içerisinde meşkuk hedefler arkasında koşanların ilk müşkilat karşısında ayakları sürçer. Berrak ve mühim bir hedefe varmak için de bunun dümdüz olduğunu, her türlü müşkülattarı azade bulunduğunu zannetmek büyük gaflettir.

Büyük hedefin yolu sabır ve sebatı tüketecek zannolunan büyük müşkilat ile malidir. Varacağım nokta mecmuai milelde en yüksek seviyei terakki ve temeddündür. Gerçi fakir ve harabız. Fakat altın hazineleri içinde oturuyoruz. Yarın veya öbürgün behemehal bunları açabilir ve behemehal açmak mecburiyetindeyiz. Açmak için vasıta, takati beşer harici değildir. Ve semadan da inecek değildir. Bu vasıta muayyen bir hedefe doğru yılmayarak mütemadiyen çalışmaktır. Ve bu yol her milletin yürüdüğü terakki yoludur. Artık iş zamanı gelmiştir.

Muhterem vekiller!

Mücadelatı milliyemizin neticei hasılasını tayin edecek olan reylerinizi izhar edeniz. Millet ve bütün dünya vereceğiniz reye intizar etmektedir.(Devamlı ve sürekli alkışlar arasında kürsüden indiler)

Mülteci Hukuku Sözlüğü

0

 

1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme 1951 Convention relating to the Status of refugees
Vatansızlığın Azaltılmasına İlişkin 1961 Sözleşmesi 1961 Convention on the Reduction of Statelessness
davanın düşmesi abatement of an action
1967 New York Protokolü 1967 New York Protocolü
suça yataklık etmek abetting a crime
insan kaçırma abduction
duruşmanın alenî yapılmaması absence of a public hearing
mutlak biçimde zorunlu absolutely necessary
mutlak haklar absolute rights
benimsemek, benimsetmek, uyum sağlamak, toplum tarafından kabul edilmek absorption
istismar, suiistimal abuse
hızlandırılmış usuller, hızlandırılmış prosedür accelerated procedures
kabul etmek accede
dilekçe hakkının kötüye kullanılması abuse of the right of petition
mahkemeye erişim access to court
access to information bilgiye erişim access to relevant files ilgili dosyalara erişim
accessibility erişilebilirlik Accession Partnership Document (APD): Katılım ortaklığı belgesi
accord: anlaşma acculturation: kültürel uyum
acquittal at first instance ilk derece mahkemesinde beraat Acquis of the EU in the field of Justice and Home Affairs: Adalet ve İç İşleri Alanında AB Müktesebatı
Acquis of the Union and its Member States: AB ve AB Üye Devletleri için Geçerli Olan Müktesebat action for damages uğranılan zarar için dava açmak
Action on the Rights of Children: Çocuk Haklarına İlişkin Eylem adequate facilities yeterli kolaylıklar
adequate time yeterli zaman adjourn the case davayı ertelemek
adjudication: karar verme/hüküm adjudicator: karar mercii
admission:kabul, girme müsaadesi, bir ülkeye kabul administrative detention idari gözaltı
administrative practice idari uygulama administrative proceedings idari davalar
admissibility criteria kabul edilirlik/edilebilirlik kriteri admissible/ility/decision kabul edilir/lik kararı,
admit (evidence) (delil) kabul etmek adoption: evlat edinme, benimseme, karar verme
adoption of a judgment (mahkemenin) bir kararı vermesi/kabulü adversarial trial/adversarial hearing tarafların hazır olduğu duruşma
additional (annexed) protocol: katma protokol adultery:zina
affidavit of support: destek beyannamesi after conviction mahkumiyet sonrası
age of criminal responsibility cezaî sorumluluk yaşı aggravating factors: ağırlaştırıcı etkenler
agreement: anlaşma aim amaç
aiding a crime: suça yataklık etmek alien: yabancı, yabancı uyruklu
alienate temlik allegation iddia, itham, isnat
allowance tazminat alternative civil service alternatif sivil hizmet
allocation: yer tayini amnesia: bellek kaybı
Amnesty International: Uluslararası Af Örgütü amount to persecution: zulüm teşkil etmek
appeal on a point of law yasal bir sorun temelinde temyiz appellant temyiz eden/temyize giden
applicability uygulanabilirlik applicable provisions uygulanabilir hükümler
applicant: başvuru sahibi application for release from detention tutulmanın/gözaltının sona ermesi için başvuru
apprehension tutuklama applicant’s circumstances: başvuru sahibinin içinde bulunduğu durum
apprehend: gözaltına almak, alıkoymak, tutuklamak arrival: varış
arbitrary: keyfi arbitrariness keyfî/haksız eylem/işlem
arbitrary action keyfi hareket arbitrary arrest/detention keyfi yakalama/gözaltına alma
arbitrary deprivation of liberty özgürlüğün keyfî biçimde kısıtlanması arguable claim (belli delillerle) savunulabilir iddia
arrest yakalama, tutuklama arrest warrant tutuklama/yakalama emri
assault: saldırı, taciz Association for Solidarity with Refugees: Mültecilerle Dayanışma Derneği (Mülteci-Der)
Association of Solidarity with Asylum Seekers and Migrants (ASAM): Sığınmacı ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği (SGDD) assimilation: asimilasyon
asylum:sığınma, iltica asylum claim: sığınma talebi
asylum policy: sığınma politikası, iltica politikası asylum request: sığınma talebi
asylum seeker: Sığınmacı, ilticacı, sığınma başvurusu yapan at stake: tehlikede, şansa bağlı
attribute: atfetmek await: gözetim
award compensation/ damages tazminat vermek/tazminata hükmetmek back-ground paper: bilgi notu
bailiff: mübaşir basic criminal court: ceza mahkemesi
benefit of the doubt: şüphenin başvuru sahibi lehine yorumlanması best practices: en iyi uygulamalar
bilateral (agreement) : ikili (anlaşma) biased: taraflı
bill of indictment: iddianame biometrics: biyometrik
binding judgement: bağlayıcı karar birth certificate: doğum belgesi
bogus asylum seeker: sahte sığınmacı border control: sınır kontrolü
bona fide (Latince): iyi niyet bona fide applicant: iyi niyetli başvuru sahibi
bona fide refugees: iyi niyetli mülteciler, bona fide mülteciler, gerçek mülteciler bondage: esaret
bonded labour: borçlandırarak çalıştırma brain drain: beyin göçü
brain gain: beyin gücü kazanım bringing before competent (legal) authority: yetkili (yasal) makama sunmak
buffer zone: tampon bölge burden of proof: ispat yükümlülüğü
burden sharing: yük paylaşımı capacity building: kapasite oluşturmak
carrier liability: taşıyıcı(nın) sorumluluğu caseload: dosya yükü
cautionary decision: tedbir kararı certificate of identity: kimlik belgesi
cessation: sona ermek, mülteci statüsünün sona ermesi cessation clause: mülteci statüsünün sona erdirilmesine ilişkin hükümler
chain deportation: zincirleme sınır dışı checkpoint: kontrol noktası
child: çocuk child adoption: çocuk evlat edinme
child exploitation: çocuklara yönelik sömürü/istismar child labour: çocuk işçiliği
circular migration: dairesel göç circumstantial or personal details: ikincil ya da kişisel detaylar
claim: ifade, talep, iddia clandestine migration: gizli göç
coercion: zorlama commentary: yorum
Commission: Komisyon Commission Decision: Komisyon Kararı
Commission Directive: Komisyon Direktifi Commission proposal: Komisyon tasarısı
Commission Recommendation: Komisyon Tavsiye Kararı Commission Regulation: Komisyon Tüzüğü
Commissioner: Komisyon üyesi, komiser Common European asylum and immigration policies: Ortak Avrupa İltica ve Göç politikaları
Common European Asylum System (CEAS): Ortak Avrupa İltica Sistemi common minimum standards: ortak asgari standartlar
common territory: ortak topraklar Community Law: Topluluk Hukuku (Avrupa)
companion: kılavuz kitap, yoldaş, eşlik eden complementary forms of protection: tamamlayıcı koruma çeşitleri
concerted action: ortak eylem Conclusion on Countries in which there is generally no serious risk of persecution: Genel olarak ciddi bir zulüm riskinin bulunmadığı ülkeler hakkında karar
Conclusion on Registration of Refugees and Asylum Seekers: Mültecilerin ve Sığınmacıların Kayıt Edilmesine dair karar confiscation: el koyma
conscientious objection: Vicdani ret conscientious objector: Vicdani retçi
constitution: anayasa constitute safe country of origin: güvenli menşe ülke teşkil etmek
Constitutional Court: Anayasa Mahkemesi consular functions: konsolosluk işlemleri
consular officers: konsolosluk memurları consular protection: konsolosluk koruması
contracting countries: taraf devletler contractual obligations: akitten (sözleşmeden) doğan yükümlülükler
contravene (something): uyuşmamak, çatışmak covenant: akit, anlaşma
Convention determining the state responsible for examining applications for asylum lodged in one of the member states of the European communities: Avrupa topluluğu üye devletlerinin birinde yapılan iltica başvurularına incelemekle sorumlu devletin belirlenmesine yönelik sözleşme Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women (CEDAW): Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına dair Sözleşme
convention refugees: sözleşme mültecileri, devletçe tanınan mülteciler Cooperation Framework Agreement: İşbirliği Çerçeve Anlaşması
corrode: aşındırmak, çürütmek cosmetic: göstermelik
Council of Ministers: Bakanlar Konseyi Council Resolution on Minimum Guarantees for Asylum Procedures: İltica Prosedürünün Asgari Teminatlarına İlişkin Konsey Kararı
counterfeiting: sahtecilik country in which a person is habitually resident: bir kişinin ikamet ettiği ülke
country of destination: Hedef ülke, Varış ülkesi country of emigration: Göç veren ülke
country of first asylum: ilk iltica veya sığınma ülkesi country of origin: menşe ülke
country operation plans: ülke operasyon planları court of peace: sulh ceza mahkemesi
credibility: inanılırlık credibility assessment: inandırıcılığın değerlendirilmesi
criminal court of first instance: İlk derece ceza mahkemesi, asliye ceza mahkemesi criminal court of peace: sulh mahkemesi
cultural orientation: kültürel oryantasyon custodial prison: nezarethane
custody: vesayet, velayet customary international law: uluslararası teamül hukuku
customary law: teamül hukuku de facto (latince): gerçekte (fiilen) var olan
de facto partner: de facto eş de facto protection: de facto koruma
de facto statelessness: de facto refugees: fiilen mülteciler, de facto mülteciler
debt bondage: borç esareti deception: kandırmak, yanıltma, aldatma
Declaration of States Parties: Taraf Devletler Beyannamesi decree law: kanun hükmünde kararname
defendant: davalı degrading treatment: küçük düşürücü muamele
dejure (latince): hak olarak ya da hukuken mevcut olan dejure recognition: hukuken tanınma
deliberate deception or abuse of asylum procedures: iltica prosedürlerinde kasıtlı hile ya da ihlal dependent: bakmakla yükümlü olduğu kişi
deport: sınır dışı etme deportation: sınır dışı etme
derivative applicant: ikincil başvuru sahibi derogation: aykırılık, istisnai uygulama
destination country: Varış ülkesi, Hedef ülke detain: tutma, göz altına alma
detention: gözaltı, gözetim altı detention house/center: gözaltı merkezi
determination: belirleme determining authority: belirleyici merci
deterrent: caydırıcı diaspora: diaspora
diplomatic asylum: diplomatik iltica diplomatic protection: diplomatik koruma
discrimination: ayrımcılık disembarkation: karaya çıkarma
displaced: yerinden edilmiş dispose of: kurtulmak
documented migrant: kayıtlı/belgeli göçmen documented migrant worker: kayıtlı/belgeli göçmen işçi
domestic remedies are exhausted: iç hukuk yolu tükenmiş domestic violence: aile içi şiddet
domicile: ikametgah, daimi ikametgah yeri draft office: askerlik şubesi
drafter: taslağı hazırlayan kişiler due process: adil yargılama süreci
Dublin Convention: Dublin Sözleşmesi durable solutions: kalıcı çözümler
economic migrant: ekonomik göçmen eligibility: (mülteci statüsüne) uygunluk
Emergency legislation Acil Durum Mevzuatı emigration : muhaceret
encouraging a crime: suça yataklık etmek entry stamp: giriş damgası
environmental migrant: çevresel göçmen environmental refugee: çevresel mülteci, iklim mültecisi 
epitome: somut örnek epitomize: somut örneği olmak
escort: refakatçi EU Acquis on asylum: AB İltica Müktesebatı
EU Justice and Home Affairs Commission: AB Adalet ve İçişleri Komisyonu EURODAC Convention: EURODAC Sözleşmesi
European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms: İnsan Hakları ve Temel özgürlüklerin korunmasına ilişin Avrupa Sözleşmesi (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) European Court of Human Rights (ECHR): Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
European Court of Justice (ECJ): Avrupa Adalet Divanı European Police Office: Avrupa Polis Bürosu
European Refugee Fund: Avrupa Mülteci Fonu ex officio remedy: resen çözüm
exacerbate: ağırlaştırmak, kötüleştirmek examination, appeal and review of applications: Başvuruların incelenmesi, temyizi ve yeniden gözden geçirilmesi
examine an application in substance: başvurunun dayanağına ilişkin incelenmesi exchange: mübadele
exclusion clause: mülteci statüsü dışında bırakan hükümler EXCOM (the executive committee) : Yürütme Komitesi (EXCOM)
exhaustion of local remedies: yerel çözümlerin tüketilmesi exit visa: çıkış vizesi
expel: sınır dışı etmek exploitation: istismar, suiistimal
expulsion: sınır dışı etme expulsion order: sınır dışı etme emri
external border management: dış sınır yönetimi external processing of asylum seekers: sığınmacıların dışarıda değerlendirilmesi
extradite: iade extradition: suçluların iadesi
extra-procedural cases: prosedür dışı dosyalar facilitator: kolaylaştırıcı, angaje eden
facilitation : kolaylaştırıcılık facilitated migration: kolaylaştırılmış göç
false document: sahte belge family reunification: aile birleştirmesi
family members: aile üyeleri family unity and reunification: aile birliği ve aile birleştirmesi
female genital mutilation: kız çocuklarının sünneti file charges: suç ithamı
first asylum principle: ilk sığınma ilkesi flee: kaçmak
forced displacement: zorla yerinden edilme forced labour: zorla çalıştırmak
forced military service: zorla askerlik yapmak forced prostitution: zorla fuhuş
forced prostitution or sexual exploitation: zorla alıkoyarak fuhuş ya da cinsel istismar forcible return: zorla dönüş
foreigners department: yabancılar şubesi forged documents: sahte dokümanlar
forgery: sahtecilik fraud: hile
fraudulent documents: sahte dokümanlar freedom for expression, conscious and religion: düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
freedom of movement: hareket özgürlüğü/dolaşım serbestisi front line area assembly: ileri toplama merkezi
   
gender: toplumsal cinsiyet gender based persecution: toplumsal cinsiyete dayalı zulüm
General Directorate of Security: Emniyet Genel Müdürlüğü Geneva Refugee Convention: Cenevre Mülteci Sözleşmesi (Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesi)
genuine and stable marriage: gerçek ve istikrarlı evlilik geographic limitation: coğrafi çekince, coğrafi sınırlama
geographic reservation: coğrafi çekince, coğrafi sınırlama gestate: gebe olmak
gestation: gebelik global consultations: küresel istişareler
good will: iyi niyet granting refugee status: mülteci statüsünün verilmesi
grounds of inadmissibility: kabul edilmeme nedenleri group determination: grup olarak mülteci statüsü belirleme
guardian: vasi guardian by nature: veli
guardianship: vesayet, velayet guesthouse: misafirhane
guideline: kılavuz ilke habeas corpus (Latince): Alıkoyma veya tutmanın yasallığının mahkemece incelenmesi, ihzar emri
hearing: duruşma Helsinki Citizens Assembly (hCa):Helsinki Yurttaşlar Derneği (hYd)
High Commissioner: Yüksek Komiser High Level Working Group: Üst Düzey Çalışma Grubu
host community: ev sahibi toplum host country: ev sahibi ülke
host third country: ev sahibi üçüncü ülke Human Resource Development Foundation: İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı
human rights: insan hakları Human Rights Agenda Association (HRAA): İnsan Hakları Gündemi Derneği (İHGD)
Human Rights Association (HRA): İnsan Hakları Derneği (İHD) human smuggling: insan kaçakçılığı
human trafficking: insan ticareti humanitarian principles: insancıl ilkeler
humanitarian law: insancıl hukuk humanitarian clause: insani yardıma ilişkin madde
humanitarian partners: insani ortaklar, insani yardım temin eden ortaklar identity document: kimlik belgesi
illegal employment: yasadışı çalışma illegal entry: yasadışı giriş
illegal immigrants: yasadışı göçmen immigration: göç
immigrant: göçmen immigration officer: göçmen işleri yetkilisi
immigration status: göçmen statüsü immigration zone: göç bölgesi
impending expulsion measure: inceleme aşamasında olan sınır dışı etme kararı implementing measure: uygulama tedbiri
implementing provisions: uygulama hükümleri in the best interest of children: çocuğun yüksek yararına
inalienable: devredilemez inclusion clause: mülteci statüsü kazanılmasına ilişkin hükümler
independent claimant (IC): başvuru sahibi independent review authority: bağımsız gözden geçirme mercii
individual cases: münferit (bireysel) dosya individual determination procedure: münferit belirleme prosedürü
individuals fleeing from their country: kendi ülkesinden kaçan bireyler individuals suffering persecution:
individual migration: bireysel göç injunction: ihtiyati tedbir
influx: kitlesel akın information campaign: bilgilendirme kampanyası
inhuman treatment: gayri insani muamele inland camps: ülke içi kamplar
instrument: belge, araç integration: entegrasyon
intention: kasıt interception: durdurma, müdahale etme
intergovernmental organizations: hükümetler arası kuruluşlar (örgütler) internal displacement: ülkesinde yerinden edilme
internal flight alternative: dahili kaçış alternatifi internal migration: iç göç
internally displaced persons (IDPs): ülkesinde yerinden edilmiş kişiler (IDP) international criminal law: uluslararası ceza hukuku
international protection: uluslararası koruma international refugee law: uluslararası mülteci hukuku
interview: görüşme International Catholic Migration commission (ICMC): Uluslararası Katolik Muhacerat (Göç) Örgütü
International Criminal Court: Uluslararası Ceza Mahkemesi International Organization for Migration (IOM): Uluslararası Göç Örgütü
International Refugee Organization (IRO): Uluslararası Mülteci Örgütü investigation judge: tetkik hakimi
involuntary repatriation: istek dışı geri dönüş irregular migrant: düzensiz göçmen
irregular migration: düzensiz göç irregular movers: düzensiz yer değiştirenler
irregular or secondary movements: düzensiz ya da ikincil hareketler Joint Actions: Ortak Eylemler
judicial and extrajudicial documents: hukuki ve hukuki olmayan dokümanlar judicial courts: yargı mahkemeleri
judicial review: mahkeme kararı judicial stage: yargı yolu
jurisdiction: yargı yetkisi jurisprudence: içtihat
jus cogens (latince): Münferit tarafların iradesine bakılmaksızın, bağlayıcılığı bakımından mutlak olan hukuk kuralı. Justice and Home Affairs Council: Adalet ve İçişleri Konseyi
juvenile courts: çocuk mahkemeleri kidnapping: insan kaçırma
Law of nations: milletler hukuku Law on Settlement:İskân Kanunu
Law on the Prevention and Prosecution of Smuggling: Kaçakçılığın Men ve Takibine İlişkin Kanun Law Related to Residence and Travel of Foreigners in Turkey: Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun
lawful: yasal lawful admission: yasal giriş
Legal Affairs and Citizens Rights Committee: Hukuki İşler ve Vatandaş Hakları Komitesi legal counselling: hukuki danışmanlık
legal protection: yasal koruma legal remedy: hukuki çözüm
legalization: yasallaştırma legitimate: meşru
Lesepase (laissez-passer): Resmi seyahatler için BM tarafından kendi çalışanlarına verilen bir seyahat belgesi letter and spirit of the law: kanunların lafzı ve ruhu
leverage: kaldıraç etkisi liaison magistrate: irtibat memuru
liaison officer: irtibat görevlisi lifting the geographic limitation: coğrafi çekincenin kaldırılması
lineage: soy long-term migrant: uzun vadeli göçmen
loss of nationality: vatandaşlığın kaybedilmesi mala fide (Latince): kötü niyetle, yanıltma veya aldatma taşıyan.
mandate: himaye, görev, görev yetkisi mandate refugees: BMMYK’nın tanıdığı mülteciler
manifestly unfounded claims: açıkça dayanaksız veya mesnetsiz talepler marginalization: marjinalleşme
marriage of convenience: evlenme kolaylığı massive influx: kitlesel sığınma
means of proof: ispat araçları membership of a particular social group: belli bir sosyal gruba mensup olmak
migrant: göçmen migrants for settlement: Yerleşim amacıyla gelen göçmenler
migrant smuggling: göçmen kaçakçılığı, insan kaçakçılığı military courts: askeri mahkemeler
ministers for immigration: göçten sorumlu bakanlar minors: reşit olmamış çocuklar
mixed agreement: karma anlaşma National Action Plan: Ulusal Eylem Planı
national territory: Ülke toprakları national treatment: ulusal muamele
nationality: tabiiyet naturalization: vatandaşlığa alınma
naturalized citizen: sonradan vatandaşlığa kabul edilen kimse net migration: net göç
neutrality: tarafsızlık no fly zone: uçuşa kapalı bölge
non-admission: (ülkeye) kabul edilmeme non-convention refugees: sözleşme dışı mülteciler
non-discriminatory : ayrımcı olmayan non-national: vatandaş olmayan kişiler
non-refoulement: non-refoulement, zulüm riski taşıyan yere geri göndermeme non-state actors: devlet dışı aktörler
notification: tebliğ etmek oath: yemin
Office of High Commissioner for Refugees: Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) Official Journal: Resmi Gazete
ombudsman: ombudsman (Vatandaşların devlet kurumları hakkındaki şikayetlerini almak, araştırmak ve bildirmekle görevlendirilen yetkili) operational issues: operasyonel konular
organized crime: organize suç Palermo Protocols: Palermo Protokolleri
Passport Law: Pasaport Kanunu penal sanctioning: cezai müeyyide
pending: inceleme sürecindeki pending cases: inceleme aşamasında olan dosyalar, devam eden dava/dosyalar
people of concern: ilgi alanındaki kişiler persecution: zulüm
persona non grata (Latince): “İstenmeyen kişi”. İstenmeyen veya arzu edilmeyen kişi. Diplomatik bağlamda, ev sahibi ülke tarafından reddedilen kişi. phone counselling: telefonla danışmanlık
plenipotentiary: tam yetkili temsilci plight: kötü veya ciddi durum
policy: politika population displacement: nüfüsun yerinden edilmesi
population flows: nüfus akışları/hareketleri poverty migrant: yoksulluğa bağlı göçme
practitioner: uygulayıcı preliminary ruling: ön karar
present further representation: ilave beyanda bulunma presentation of the fact by the applicant: sahibinin (başvurucunun) gerekçesini sunması
prevention of refugee situation: mülteci krizinin önlenmesi prima facie (Latince): varışta
prima facie refugees: varışta mülteciler, prima facie mülteciler principle claimant: asıl başvuru sahibi
principle of non-discrimination: ayrımcılık yapmama ilkesi principle of non-refoulement: non-refoulement veya geri göndermeme ilkesi
principle of proportionality: orantılılık İlkesi principle of suspensive effect of the appeal: temyizin geçici durdurma ektisi
pro bono (Latince): Kamu yararı için, ücretsiz procedures at first instance: ilk mülakat prosedürleri
procedures of appeal: itiraz usulleri processing applications: başvuruların değerlendirilmesi, başvuruların işleme konulması
prosecution: kavuşturma protection of persons fleeing persecution: zulümden kaçanların korunması
prototype: kendi türünde ilk, prototip protracted refugee: sürüncemede bırakılan mülteciler
public international law: devletler umumi hukuku push back: geri itme
qualification directive: (kimin mülteci olacağı konusunda) nitelik yönergesi qualified majority: nitelikli çoğunluk
quasi-judicial: yargı, yargısal ratification: onaylama
re-admission: geri kabul readmission agreement: geri kabul anlaşması
reasons in fact and law: hakiki ve hukuki nedenler receive refugee: mülteci kabul etmek
receiving country: göç alan ülke, kabul eden ülke reception centres: kabul merkezleri
recognition: kabul, tanıma recommendation: tavsiye kararı
refoulement: geri gönderme, refoulement refugee: mülteci
refugee admission centre: mülteci kabul merkezi Refugee Convention: Mülteci Sözleşmesi
refugee generating countries: mülteci üreten ülkeler refugee obligations: mültecilerin yükümlülükleri
refugee outflow: kitlesel kaçış refugee producing countries: mülteci üreten ülkeler
refugee protection: mültecilerin korunması refugee receiving country: mülteci kabul eden ülke
refugee reception centre: mülteci kabul merkezi refugee status determination procedure (RSD procedure): mülteci statüsü belirleme prosedürü
refugees sur place: yerinde mülteciler regional administrative courts: il idare mahkemesi
reinforcing a community development approach: toplumsal gelişim yaklaşımının güçlendirilmesi reintegration: topluma yeniden kazandırma, yeniden bütünleşme
rejected cases: reddedilen dosyalar relaxed visa regime: hafifletilmiş vize işlemleri
relief-substitution strategy: rahatlatıcı stratejiler removal: gönderme
repatriate: kendi memleketine geri gönderilen kimse repatriation: geri dönüş
repression: baskı repression of minorities: azınlıklara uygulanan baskı
resettlement: (yeniden) yerleştirme resettlement country: yerleştirme ülkesi
resettlement in a third country: üçüncü ülkeye yerleştirme residence permit: ikamet veya oturma izni
Resolution on Manifestly Unfounded Applications for Asylum: Dayanaksız İltica Başvurularına İlişkin Karar response mechanisms: müdahale mekanizmaları
restitution: mülkiyetin iadesi return: iade, geri dönüş
revocation: iptal, fesih right to education: eğitim görme hakkı
right to work: çalışma hakkı right to access to fair and impartial tribunal: adil ve tarafsız yargılanma hakkına erişim
right to an effective remedy: etkin bir çözüme başvurma hakkı right to appeal: temyiz hakkı
right to be issued identification and travel documents: kimlik ve seyahat belgesi alabilme hakkı right to effective remedy before a national authority: ulusal bir yetkili nezrinde etkin bir çözüme başvurma hakkı
right to reject at the border: sınırda reddetme hakkı right to seek asylum: sığınma hakkı
Romans: Romanlar, Çingeneler route: güzergah
safe third country: güvenli üçüncü ülke safe third country notion: güvenli üçüncü ülke kavramı
safeguard: koruyucu tedbir satellite city: uydu kent
Schengen Implementation Agreement: Schengen Uygulama Anlaşması screening: tarama
second instance decision: ikinci inceleme kararı self reliance: kendi kedine yeterlilik
separated children: ailelerinden ayrı düşmüş çocuklar Settlement Law: İskan Kanunu
sexual abuse: cinsel istismar sexual orientation: cinsel yönelim
sexual violence: cinsel şiddet shelter: barınacak yer, barınma yeri, sığınma evi
simple offence: adi suç simplified procedures: sadeleştirilmiş prosedürler
Single European Act: Tek Avrupa Senedi single head of household: tek ebeveynli aile, anne ve babanın ikisinin birden mevcut olmadığı aileler
spontaneous migration: spontane /kendiliğinden gelişen göç state of origin: menşei devlet
stateless persons: vatansız kişiler statelessness: vatansızlık
status determination: statü belirleme statute: tüzük
statutory refugees: Sözleşme öncesi mülteciler (1951 Sözleşmesi öncesi yasalarla tanınan mülteciler) stay permit: kalış izni
subsequent application: müteakip başvuru subsidiary protection: ikincil koruma,  tamamlayıcı koruma
substance of an asylum seeker’s claim: sığınma talebinin dayanağı substantive application: bağımsız başvuru
substitute: vekil, temsilci supreme administrative court: yüksek idare mahkemesi
sur place refugees: yerinde mülteciler, nedenleri ülkeleri dışındayken oluşmuş mülteciler surveillance: takip aşaması
suspensive effects: taliki etkiler temporary asylum: geçici sığınma
temporary humanitarian evacuation programme: geçici insani tahliye programı temporary protection: geçici koruma
temporary protection status: geçici koruma statüsü termination of stay: kalış süresinin sona ermesi
territorial asylum: ülkesel sığınma territorial jurisdiction: ülkesel yargı yetkisi
territory of States: ülke toprakları third country: üçüncü ülke
third country national: üçüncü ülke vatandaşı to be an object of persecution: zulüm mağduru olmak, zulme maruz kalmak
trafficker: tacir (insan ticareti yapan kişi) trafficking children for the purpose of prostitution or sexual abuse: fuhuş, cinsel sömürü amaçlı çocuk kaçakçılığı
trafficking in human beings: insan ticareti Treaty of Amsterdam: Amsterdam Antlaşması
Treaty of European Communities: Avrupa Toplulukları Anlaşması trustee: kayyım
Turkish Asylum Regulation: Türk İltica Yönetmeliği ultra vires (Latince): yetkili olmayan
UN Convention against torture, and other cruel inhuman or degrading treatment or punishment:İşkence ve Diğer Zalimce, Gayriinsani veya Küçük Düşürücü Muamele ya da Cezalandırmaya Karşı BM Sözleşmesi UN Convention against trans-boundary organized crime: BM Sınır Aşan Organize Suçla Mücadele Sözleşmesi
UN Convention on the Rights of Children: Çocuk Haklarına Dair BM Sözleşmesi UN Declaration on Territorial Asylum: BM Ülkesel Sığınma Bildirisi
UN General Assembly: BM Genel Kurulu United Nations High Commissioner for Refugees (UNHCR): Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK)
unaccompanied children: refakatsiz çocuklar unaccompanied minors (UAM): reşit olmayan refakatsiz çocuklar
underdevelopment: az gelişmişlik underground asylum: yer altı iltica
undocumented migration: belgelendirilmemiş (belgesiz) göç hareketleri unfounded application: dayanaksız başvuru
unfounded fear of persecution: danayaksız zulüm korkusu unlawful entry: Yasal olmayan giriş
uprooted: yerinden edilmiş voluntary repatriation: gönüllü geri dönüş
voluntary return: gönüllü geri dönüş well founded fear of persecution: haklı zulüm korkusu
well-founded application: haklı başvuru withdrawal of refugee status: mülteci statüsünün geri çekilmesi
witness: şahit, şahit olmak  

 

Bir Kitap: Hukuki Argümantasyon ve Bir Önsöz

0
Vedat Ahsen Coşar

BİR KİTAP: “HUKUKİ ARGÜMANTASYON” VE BİR ÖNSÖZ / Vedat Ahsen Coşar

Yakında basılacak ve yayımlanacak olan “Hukuki Argümantasyon” isimli kitabım için yazdığım önsözü aşağıda paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.

ÖNSÖZ

Düşünce sistemine dayalı bir açıklama şekli olan argümantasyon, belirli bir düşünceyi kanıtlayıcı şekilde sunmayı amaçlayan, bu amaçla düşünceye dayanak bulmaya ve bunu göstermeye çalışan bir sistemdir. Bu sistem bağlamında argümantasyon, bir akıl yürütme ve bir muhakeme yapma şeklidir.

Aynı zamanda bilimsel bir tartışma ve çalışma şekli olan argümantasyon, belli bir iddiayı kanıtlamak ya da çürütmek için, bir fikri, bir görüşü, bir hipotezi veya bir düşünceyi delil ve ispat araçları kullanarak savunmak, açıklamak ile dayanak bulmak, bu amaçla doğru ve düzgün düşünebilme becerisini geliştirerek muhakeme yapma/akıl yürütme yeteneğini bir üst düzeye çıkarmaktır.

Hukuki ‍argümantasyon ise, hukukun uygulanmasında ve yorumlanmasında kullanılan mantıksal düşünme ‌ve ikna etme yöntemlerinden oluşan bir sistem ve bir araçtır. Bu sistem ve araç hukuki metinlerin, emsal nitelikteki yargı kararlarının, hukuk normlarının/kurallarının analiz edilmesi ile başlar.

Bu bağlamda, hukuki argümantasyon, tarafların mahkeme önündeki iddia ve savunmalarını hangi argümanlarla ve sağlam akıl yürütmelerle yapmaları gerektiği, hatalı akıl yürütmelerden ve muhakeme yapmaktan nasıl kaçınacakları, diğer tarafı retorik tuzaklara düşürmek için hangi ince noktaları kullanılacakları, yargılama süreçlerinin yürütülme şekli, mahkemelerin doğru karar vermeleri, mahkeme kararlarının sağlam, güçlü ve güvenilir kabul edilebilmesi için hangi şartların olması ve oluşması gerektiği, mahkeme kararlarının nasıl gerekçelendirileceği, farklı gerekçelendirme teorilerinin neler olduğu hususları üzerinde çalışır.

Bununla birlikte hukuki argümantasyon işleminin temelleri ve çalışma şekli diğer argümantasyon türlerinden ve şekillerinden farklı değildir. Öyle ki, hukuk pratiğinin çalışma alanı davalar, mahkemeler, yargılama süreçleri, mahkemelerce karar verilmesi, verilen kararların gerekçelendirilmesi olmakla, hukuki argümantasyon işlemi ve süreci bu alanlar üzerinde de çalışma yapar.

Nitekim Batıdaki bazı hukuk fakültelerinde bütün bu hususlar, “Hukuki Argümantasyon” dersi adıyla okutulmakta, bu ders kapsamında öğrencilere informel/şekli olmayan mantık ve muhakeme yapma/akıl yürütme çerçevesinde analitik ve Sokratik düşünme becerisi kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Buna göre argümantasyon tabanlı öğrenme yaklaşımında öğrenciler, bilgiyi sordukları sorularla, oluşturdukları iddialarla ve bu iddialarını delillerle destekledikleri araştırma ile sorgulamaya dayalı bir öğrenme ortamında yapılandırırlar ve bu yolla dinamik bir eğitim süreci edinilmesi konusunda eğitilirler.

Ülkemizde çok fazla bilinmeyen ve Pamukkale Üniversitesi dışında diğer üniversitelerde ders olarak okutulmayan hukuki argümantasyon kavramı ve konusu, gerçekte öğrencinin doğru ve düzgün düşünebilme becerisini geliştirerek muhakeme yeteneğini artıran bir ders niteliğindedir.

Nitekim Pamukkale Üniversitesi bu dersin tanıtılmasında bu hususa işaret etmekte ve hukuki argümantasyonu: “Hukuki yapının hangi parçasını temsil ederse etsin, geçerli ve sağlam akıl yürütmeleri tanıyabilmek ve bunları savunmada, iddia ileri sürmede veya hüküm vermede kullanabilmek adına gerekli donanımı sağlamak amaçlanmaktadır. Bununla beraber, adli süreçte tarafların başvurması muhtemel retorik tuzakları, hatalı akıl yürütmeleri ve safsata türlerini tanıtmak dersin ikinci ağırlık merkezidir. Böylelikle doğru hüküm için iletişim sürecine gizlenmiş, tespiti çoğu zaman zor olan negatif ikna unsurlarını ayrıştırmak hedeflenmektedir” şeklinde sunmakta ve bu şekilde tanıtmaktadır.

Ülkemiz öğretisinde çok fazla işlenmeyen hukuki argümantasyon kavramı ve konusu üzerine olan en önemli eser, değerli akademisyen Ertuğrul Uzun’un Amsterdam Üniversitesi Konuşma İletişimi, Argümantasyon Teorisi ve Retorik Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Eveline T. Feteris’in “Hukuki Argümantasyonun Temelleri” üzerine olan eserinin Türkçeye tercüme edilmesidir.

Bu konu ile ilgili olarak zikredilmesi gereken diğer çalışmalar:  Dr. Deniz Can Kızıl’ın kendi adına olan blogunda yazdığı “Hukuki Argümantasyon: Temel İlkeler ve Uygulama Yöntemleri” üzerine olan makalesi, Av. Altan Heper’in Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi’nde yayımlanan “Hukuki Argümantasyon Teorisi” isimli makalesi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Hakları Anabilim Dalı akademisyeni Eren Demir’in “İnsan Hakları Açısından Gerekçeli Karar Hakkı ve Hukuki Argümantasyon” konuluyüksek lisans tezi, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı Akademisyeni Ömer Ergin’in “Hukuk Felsefesi Açısından Argümantasyon ve Argüman Haritalama Örnekleri” isimli  yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Akademisyeni Merve Terzi Kösem’in “Aulis Aarnio’nun Hukuki Yorumların Gerekçelendirilmesi Teorisi” konulu yüksek lisans tezi, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Bilim Dalı Akademisyeni Meriç Seyhan Karaca’nın “Chaım Perelman: Bir Hukuk Filozofu” başlıklı yüksek lisans tezi ve yine İzmir Bakırçay Üniversitesi Akademisyenlerinden Safiye Petekçi Karaman’ın “Girişimci Anlatılarının Argümantasyon Perspektifinden Değerlendirilmesi: Bir Big Bang Startup Challenge Örneği” konulu yüksek lisans tezidir.

Genel olarak argümantasyon, özel olarak hukuki argümantasyon üzerine olan ve benim de referans aldığım parmakla sayılacak kadar az olan bu değerli çalışmalar bağlamında benim bu mütevazi çalışmam hiç kuşkusuz akademik bir çalışma değil, daha ziyade bir ders kitabı niteliğindedir.

Hukuki Argümantasyon üzerine olan bu kitabı yazmaktan amacım ise, gelecekte yargıç, avukat veya savcı olacak olan hukuk fakültesi öğrencilerine, bu mesleklerin icrasında yol gösterecek ve yardımcı olacak bir yol haritası bırakmak, bu kitap aracılığıyla hem literatüre bu konu ile ilgili olarak katkı yapmak ve hem de “Hukuki Argümantasyon” konusunun bizim hukuk fakültelerimizde de ders olarak okutulmasına öncülük etmektir.

Eğer bunda başarılı olursam tek tesellim bu olacaktır. Saygılarımla.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi

0

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, taraf devletlerin kendisine sundukları raporları incelemekte ve değerlendirmektedir.  Taraf Devletler, Sözleşmeye taraf oldukları ilk bir yıl içinde, daha sonra da her beş yılda bir Komiteye rapor sunmakla yükümlüdürler.

Komite’nin başkaca bir zamanda rapor talep etmesi de mümkündür. Komite, taraf devlet raporunu değerlendirirken güvenilir diğer kaynaklardan, özellikle sivil toplum örgütlerinden ve ulusal insan hakları kurumlarından gelen bilgileri de değerlendirmektedir.

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokol ile İnsan Hakları Komitesi’ne bireysel ve devletlerarası başvuru usulü tanınmıştır. Türkiye, bireysel ve devletlerarası başvuru usullerini öngören İhtiyari Protokol’e taraf olarak, İnsan Hakları Komitesi’nin bireysel ve devletler arası başvuruları kabul etme ve inceleme yetkisini tanımıştır.

Baran Doğan

0

Avukat Baran Doğan, 1979 yılında Malatya ilinde doğmuştur. Lise eğitimini İstanbul Mehmet Niyazi Altuğ Lisesi’nde tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk eğitimini tamamlamış, fakülteden 2000 yılında mezun olmuştur.

Doğan, 2001 yılında bitirdiği avukatlık stajının ardından kurduğu hukuk bürosuyla 2002 yılından beri İstanbul’da serbest avukatlık yapmaya bağlamıştır.

2002 yılından itibaren İstanbul Barosu CMK Servisi’nde aktif olarak görev almış, Beşiktaş’ta bulunan ve daha sonra kapatılan Devlet Güvenlik Mahkemesi‘nde bir dönem Baro temsilcisi olarak görev yapmıştır.

İstanbul Aydın Üniversitesi Kamu Hukuku Bölümü Yüksek Lisans programında Uluslararası Örgütler, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Düşünce ve İfade Hürriyeti alanlarında çalışmalar yapmıştır.

2008-2009 yıllarında dil eğitimi için İngiltere’ye gitmiş, British Council tarafından akredite edilen Embassy Cess akademisinde ileri derecede İngilizce eğitim sertifikası almıştır.

Ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku alanlarında meslek içi eğitim seminerleri vermiştir. Çeşitli sivil toplum örgütlerine üye olarak hukuk çalışmaları yürütmüştür. Çeşitli yayın organlarında, ceza hukuku ile ilgili yayınlanmış yazı ve makaleleri bulunmaktadır.

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Baran-Dogan-2.jpg

www.barandogan.av.tr

Avukat Baran Doğan, kurmuş olduğu www.barandogan.av.tr web sitesinde, başta Ceza Hukuku, Tazminat Hukuku, Gayrimenkul Hukuku ve Medeni Hukuku alanlarında olmak üzere hukukun birçok alt dalında makaleler yayınlamaktadır. Bir avukat bürosu web sitesi olmasına karşın Doğan’ın yazmış olduğu makalelerin yayınlandığı web sitesi, Türkiye’de hukuk alanında en çok okunan web siteleri arasında yer almaktadır.

2024 yılı İstanbul Barosu Genel Kurulunda, Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu başkanlığındaki Değişim İçin Avukatlar Grubu’ndan İstanbul Barosu adına Türkiye Barolar Birliği delege adayı olmuş ve seçilmiştir.

Avukat Baran Doğan ve Bedelli Askerlik Davası 

Baran Doğan, kamuoyu tarafından takip edilen Bedelli Askerlik Davası ile de bilinmektedir. 2011 yılında 30.000 TL olarak alınan bedelli askerlik ücretinin, 10.12.2014 tarihinde çıkarılan yasayla 18.000 TL olarak belirlenmesi karşısında, iki bedelli askerlik ücreti arasındaki fahiş farkın hukuki dayanağı olmadığı ve eşitsizlik yarattığı gerekçesi ile fazladan alınan bedelli askerlik ücretinin iadesi için öncelikle Milli Savunma Bakanlığı’ndan 12 bin lirasının iade edilmesini istemiş, iade işleminin gerçekleşmemesi üzerine bakanlık aleyhine dava açmış, açılan davanın reddedilmesi ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde görülen davanın kesinleşmesi üzerine bu defa 11.07.2016 tarihi itibariyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmıştır.

Tüm yasal yollar tüketildikten sonra başvurduğu Anayasa Mahkemesi tarafından bireysel başvuru talebinin reddedilesi üzerine bu defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat edilerek ihlal ve tazminat talebinde bulunmuştur. Doğan “Şahsımdan fazladan alınan 12 bin TL’nin eşitlik ilkesi çerçevesinde yasal faizi ile birlikte iadesini talep ederim” şeklinde talepte bulunmuştur. AİHM’ye yaptığı başvurunun sonucunu olumlu bekleyen Doğan: “2011’de bedelli askerlik uygulamasından yararlananlar 30 bin TL, 2014’te yararlananlar 18 bin TL ödedi. 2018’de bedelli askerlik uygulanmasından yararlanacaklar ise 15 bin TL ödeyecekler. Aleyhine AİHM’ye bireysel başvuru yaptığımız bedelli askerlik uygulamasının üzerinden yedi yıl geçmesine rağmen bedel sürekli düşürülmektedir. Bu durum 2011 uygulaması ile sonraki uygulamalar arasında eşitlik ilkesine aykırı bir şekilde fahiş bir fark olduğunu açık bir şekilde gösteriyor.” şeklinde açıklama yapmıştır. Başvuru, AİHM tarafından reddedilmiştir.

Şükrü Beleyid

0
Şükrü Beleyid (Chokri Belaid)

Tunuslu avukat, Demokrat Yurtseverler Partisi ile Tunus’ta laik ve solcu muhalefetin liderlerinden olan Şükrü Beleyid (Chokri Belaid) 26 Kasım 1964’te Tunus’un Djebel Jelloud kasabasında doğdu. (26 Kasım 1964 – 6 Şubat 2013)

Irak’ta hukuk okudu ve eğitimini Paris Üniversitesi’nde  tamamladı. 1980’lerdeki öğrencilik döneminde iyi bir aktivistti. Mezuniyetinin ardından avukat olarak çalıştı. Politikaya atıldı. Köktendincilikle mücadele etti. 23 yıl boyunca iktidarda kalan güçlü Tunus lideri Zeynel El Abidin Bin Ali‘ye siyasal muhalefeti ve eleştirileri ile tanındı. Bir süre hapis yattı. Demokrat Yurtseverler Partisi’nin de dahil olduğu Halk Cephesi genel sekreterliğini yürüttü. Ülkesinde, ABD’nin Irak’a yönelik müdahalesine karşı ilk yürüyüşlere öncülük etti .

Eski Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in insanlığa karşı suçlardan yargılanması sırasında savunma ekibinde avukat olarak yer aldı.

6 Şubat 2013’te evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitirdi. Aynı zamanda bir şairdi,  evliydi ve iki kızı vardı.

Suikast Yargılaması

Suikastıyla ilgili çok sayıda radikal İslamcı gözaltına alındı. Yargılamada toplam 23 şüpheli suçlandı. Tunus mahkemesi 27 Mart 2024’te dört şüpheliyi cinayetteki rolleri nedeniyle ölüme idam cezasına iki kişiyi ise müebbet hapse mahkûm etti. Beş şüpheli beraat ederken, geri kalanlar çeşitli hapis cezaları aldı.

Şükrü Beleyid

Hasan Gerçeker

0
Hasan Gerçeker

Hasan Gerçeker, 1 Haziran 1946 tarihinde Ankara’da doğmuştur. Ankara’da Turgut Reis İlkokulu, Cebeci Ortaokulu ve Ankara Gazi Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1970 yılında mezun olmuş ve askerliğini İstanbul Hadımköy’de 1.nci Zırhlı Tümen Komutanlığında yedek subay olarak tamamlamıştır.

Ankara hakim adayı olarak mesleğe başlayan Gerçeker; sırasıyla Doğubayazıt, Pazaryeri, Aksaray Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Askeri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Yardımcılığı ve Yargıtay 7. Ceza Dairesi Tetkik Hakimliği görevlerinde bulunmuştur.

Yargıtay Eski  Başkanı Hasan Gerçeker

20.01.1995 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilen ve 9. Ceza Dairesinde görev alan Gerçeker, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 21.01.2002 tarihinde ilk kez, 23.01.2006 tarihinde ikinci kez Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiş, bu görevini sürdürmekte iken 06.02.2008 tarihinde de Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca, Osman Arslan‘dan boşalan Yargıtay Birinci Başkanlığı’na seçilmiş ve 06.02.2008 tarihinde görevine başlamıştır.

Hasan Gerçeker, 01.06.2011 tarihinde yasal yaş sınırı nedeniyle Yargıtay Başkanı ilen emekliye ayrılmıştır.

Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu adlı 2 ciltlik eseri bulunmaktadır.

Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu - Hasan Gerçeker
Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu – Hasan Gerçeker

Gerçeker, evli ve bir çocuk babasıdır.

[box type=”note” align=”aligncenter” class=”” width=””]Yargıtay, adli yargıya bağlı mahkemelerin vermiş olduğu kararların son inceleme mercii olan en üst yargı organı ve temyiz mahkemesidir. Yargıtayın kuruluşu, işleyişi ve üyelerinin nitelikleri yasa ile düzenlenmiş, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ile çalışma usulü belirlenmiştir. İstisnai olarak sayılan bazı davalarda ilk ve son derece mahkemesi olarak görevlidir. Yargıtay, ilk derece mahkemeleri veya bölge adliye mahkemeleri (istinaf mahkemeleri) gibi olay incelemesi yapmamakta, temyiz başvurusu üzerine başvuruya konu kararın hukuka uygun olup olmadığı konusunda norm denetimi yapmaktadır. Yerel mahkemelerce ve Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından verilen kararlar, yasalara ve yargılama usullerine aykırı olduğu takdirde kararın bozma, yasalara ve yargılama usullerine uygun olduğu takdirde ise onama kararı verilmektedir. Kısmen bozma yada kısmen onama kararları da verilebilmektedir. Yargıtayın Tarihçesi Osmanlı Devleti döneminde çıkarılan 6 Mart 1868 tarihli “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” kanununa dayanmaktadır. Temyiz Mahkemesi olan ve misyonu ülkedeki hukuk birliğinin sağlamak olan Yargıtayın üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hakim ve cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından seçilmektedir.[/box]

Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü

0

Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü, BM’nin kadın sünnetini ortadan kaldırma çabalarının bir parçası olarak 6 Şubat’ta düzenlenen, Birleşmiş Milletler sponsorluğundaki yıllık farkındalık günüdür.

Nijerya’nın First Lady’si ve Kadın Sünneti ile Mücadele Kampanyası sözcüsü Stella Obasanjo, 6 Şubat 2003’te Afrika’daki Geleneksel Uygulamalar Arası Komite tarafından düzenlenen bir konferansta Afrika’da “Kadın sünnetine Karşı Sıfır Tolerans” konulu resmi açıklama yapmış, daha sonra BM İnsan Hakları Alt Komisyonu bu günü uluslararası bir farkındalık günü olarak kabul etmiştir.

Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü, kadınların ve bedenlerinin hakları ile fiziksel sağlıklarının korunması için küresel bir harekettir. Bu çabalar, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetle mücadele eylemlerine bir bütün olarak fayda sağlamak için kabul edilmiştir.

Every Woman Every Child (EWEC) Hareketi

Every Woman Every Child (EWEC) hareketi, 2010 yılında eski BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından her yerde kadınların, çocukların ve ergenlerin sağlık ve esenliğini ilerletmeye yönelik siyasi bir hedef birliği sağlamak için başlatılmıştır. EWEC, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi ve hedeflerinin (SKH’ler) merkezi, dönüştürücü vaatlerine kendini adamış, yoksulluğun tüm biçimlerinin ortadan kaldırılması, ayrımcılığın ve dışlanmanın sona erdirilmesi ve hiç kimsenin bunu yapmamasını sağlamak ve eşitsizlikleri, kırılganlıkları azaltarak geride bırakmak için çalışmaktadır. Küresel bir hareket olan “Every Woman, Every Child“‘ın bildirisine göre, “Esas olarak Afrika ve Orta Doğu’daki 29 ülkede yoğunlaşmasına rağmen, kadın sünneti evrensel bir sorundur ve Asya ve Latin Amerika’daki bazı ülkelerde de uygulanmaktadır. Kadın sünneti, Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda’da yaşayan göçmen nüfus arasında varlığını sürdürmektedir.”

BM Çocuk Ajansı’nın (UNICEF) icra direktörü Carol Bellamy, “Kadın sünneti ve kesiminin kadın ve kız çocuklarının temel haklarının ihlali olduğunu” ve “bunun kızların ve kadınların sağlık, çocuk doğurma yetenekleri ve eğitim fırsatları için tehlikeli ve geri döndürülemez bir prosedür olduğunu” belirtmektedir.

Dünya Tabipler Birliği de aynı konuda çalışmalar yürütmektedir. Dünya Tabipler Birliğinin Kadın Sünnetine İlişkin Bildirgesi, 1993 yılı Ekim ayında Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de gerçekleşen 45. Dünya Tabipler Birliği toplantısında kabul edilmiştir. Bildirge, 2005 yılı Mayıs ayında Fransa’nın Divonne-les-Bains kentinde yapılan 170. Konsey Oturumunda gözden geçirilerek güncellenmiştir.

6 Şubat – Hukuk Takvimi

0
6 Şubat – Hukuk Takvimi
1748 Alman hukuk profesörü, filozof ve Illuminati’nin kurucusu Adam Weishaupt doğdu. (Ölümü: 18 Kasım 1830)
1797 Hukukçu ve devlet adamı Richard Hawes doğdu.
1846 Venezuelalı avukat, gazeteci ve eski devlet başkanı Raimundo Andueza Palacio doğdu. (Ölümü: 17 Ağustos 1900)   
1875 Alman hukukçu ve  siyasetçi Otto Gessler doğdu. (Ölümü: 24 Mart 1955)
1879 İzlandalı hukukçu ve politikacı Magnús Guðmundsson doğdu.  (Ölümü: 28 Kasım 1937)
1919 Şerif Paşa, Paris Barış Konferansı sorumlusuna bir mektup yazarak, Diyarbekir, Harput, Bitlis ve Musul’da Kürtler için otonomi talep etti.
1930 İspanya’da siyasi tutuklular için genel af ilan edildi.
1935 Nezihe Muhittin ve Şaziye Berrin genel seçimlerde bağımsız olarak aday oldular.
1953 Basın suçlarına sadece sivil mahkemelerin bakmasını öngören kanun tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Kanun gereğince, gazetecilerin Askeri Mahkemelerde yargılanmayacağı hüküm altına alındı.
1966 “Nümayiş ve toplu hareketlere karşı Toplum Polisi” kurulması kararı alındı. Daha sonraki yıllarda Çevik Kuvvet kuruldu.
1972 Türk Donanma Cemiyeti’nin Olağanüstü Genel Kurul toplantısında Cemiyetin, vakfa dönüştürülmesi kararlaştırıldı.
1980 Türkiye’nin Bern büyükelçisi Doğan Türkmen uğradığı suikasttan yaralı olarak kurtuldu.
1981 İstanbul Emniyet Müdür Muavini Mahmut Dikler, uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü.
1983 Lyon Kasabı lakaplı savaş suçlusu, eski Gestapo komutanı Klaus Barbie, 37 yıl önce işlediği suçlardan yargılanmak üzere Fransa’da mahkeme önüne çıktı.
1986 Nokta Dergisi’nin iki sayısı toplatıldı. Derginin toplanan iki sayısında polis memuru Sedat Caner’in işkence itirafları yer almaktaydı. Aynı gün, oğlu Hasan Hakkı Erdoğan’ın 1.5 yıl önce gözaltında işkence ile öldürüldüğünü iddia eden baba, bakanlıklara başvuru yaptı. Baba Hüseyin Erdoğan: “Oğlum genç yaşında, devletin emniyet binasında, insanlığın lanetlediği işkence ile öldürülmüştür.” Metris Askeri Cezaevi’ndeki tutuklu ve hükümlülerin yakınları cezaevinin karşısındaki kahvehanede görüştükleri SHP yöneticilerine sorunları anlatıp “Genel Af” çıkarılması için destek istediler. Aynı gün başbakan Turgut Özal işkence iddialarını reddetti ve “suimuamele” var dedi.
1987 Yargıtay 4. hukuk dairesi işkence olaylarında, işkencecilerin yanı sıra devletin de sorumlu tutulması konusunda içtihat niteliğinde bir karar verdi.
1988 Basın Konseyi kuruldu.
1989 İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin Cizre’nin Yeşilyurt köyünde ifadelerini aldığı 7 köylü, askerlerin “insan dışkısı yedirdiği” iddialarını doğruladı.
1990 Ankara 1 numaralı Bölge İdare Mahkemesi, Çitosan’a ait beş çimento fabrikasının özelleştirilmesiyle ilgili yürütmeyi durdurma kararına itiraz eden başbakanlığın bu itirazını reddetti.
1990
  • Yalçın Küçük 18 Eylül 1988’de Malatya’daki referandum konuşmasında “Doğu bölgesindeki insanlar kendi mücadelelerini kendileri yapmalıdırlar” ifadesi nedeniyle 4 yıl 2 ay hapse mahkum oldu.
  • Mahpusların sağlık sorunlarıyla ilgili olarak İHD İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu’nca hazırlanan rapor İstanbul Şube Başkanı Emil Galip Sandalcı tarafından açıklandı: “Tutuklu ve hükümlüler ayrı bir ‘fiili infaz’ sistemiyle adeta ölüme terk edilmiş durumdalar.”
1991 Eski Senatör Niyazi Ünsal’ın Kenan Evren hakkında “Darbe yapmak suretiyle Anayasa’yı ihlal” suçundan yargılanması için Savcılığa başvurusuna “takipsizlik” kararı verildi.
1991 İstanbul DGM, 22 Ocak’ta ABD Konsolosluğu’na “Savaşa Hayır” pankartı asmak isteyen SHP İstanbul İl Başkanı Ercan Karakaş ile Edip Akbayram, Aytaç Arman, Nur Sürer, İlyas Salman ve Halil Ergün hakkında soruşturma başlattı.
1992 İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Başsavcısı Yaşar Günaydın, ile koruma görevlisi Şaban Ceylan ve makam şoförü Halit Balta terör salırısı sonucu öldürüldü.
1992 ABD’de tedavisi olanaksız hastalan acılarından kurtarmak için intihar makinesi geliştiren doktor hakkında, bu aygıtı kullanan iki has tasının ölümü sonucu, ‘Birinci dereceden cinayet’ suçlamasıyla dava açıldı. 10 bin dolar kefaletle tutuksuz yargılanan doktor Jack Kevorkyan, cezaevinden salıverildikten sonra, hapsedilmesinin tedavisi olanaksız hastalılardan acı çekenlerle kıyaslandığında önemsiz bir olay olduğunu söyledi. Dr. Kevorkyan’ın avukatı ise Michigan yasalarına göre intihara yardım etmenin suç sayılmadığını belirterek doktor hakkındaki davanın düşeceğini savundu. Olay daha sonra Dr. Ölüm adı ile sinema filmine dönüştürülmüştü.

1994 20’şer aylık hapis ve para cezaları Yargıtay’ca onanan Doç. Dr. Fikret Başkaya ile Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Münir Ceylan: ”Düşüncelerimizi söyler, cezamızı çekeriz.”
2003 Uluslararası Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü, BM’nin kadın sünnetini ortadan kaldırma çabalarının bir parçası olarak 6 Şubat’ta düzenlenen, Birleşmiş Milletler sponsorluğundaki yıllık farkındalık günüdür. Nijerya’nın First Lady’si ve Kadın Sünneti ile Mücadele Kampanyası sözcüsü Stella Obasanjo, 6 Şubat 2003’te Afrika’daki Geleneksel Uygulamalar Arası Komite tarafından düzenlenen bir konferansta Afrika’da “Kadın sünnetine Karşı Sıfır Tolerans” konulu resmi açıklama yaptı. Daha sonra BM İnsan Hakları Alt Komisyonu bu günü uluslararası bir farkındalık günü olarak kabul etti.  Bugün, Kadınların ve bedenlerinin hakları ile fiziksel sağlıklarının korunması için bir harekettir. Bu çabalar, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetle mücadele eylemlerine bir bütün olarak fayda sağlamak için kabul edilmiştir.
2007 Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, bütün zorla kaybedilmelerin önlenmesi ve bu suçun dokunulmazlık zırhına bürünmesine karşı mücadele amacıyla; 20 Aralık 2006 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından kabul edildi. 6 Şubat 2007’de Paris’te ve ardından New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzaya açıldı. 23 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe girdi.
2008 Yargıtay Birinci Başkanlığına Hasan Gerçeker seçildi. Gerçeker, 1 Ocak 2011 tarihinde yasal yaş sınırı nedeniyle emekli olana kadar görev yaptı. Kendisinden önce Osman Arslan görev yapmaktaydı.
2008
2009 İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) cezaevlerinde hak ihlalleri raporuna göre Türkiye’de 2008 yılında cezaevlerindeki hak ihlalleri nedeniyle toplam 37 insan öldü.
2013

Tunuslu avukat, Demokrat Yurtseverler Partisi ile Tunus’ta laik ve solcu muhalefetin lideri olan Şükrü Beleyid (Chokri Belaid) 6 Şubat 2013’te evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitirdi. 26 Kasım 1964 – 6 Şubat 2013)

2015 Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 1988 yılında kabul ettiği 167 sayılı İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesini 27 yıl sonra imzaladı. Sözleşme, 1991 yılında yürürlüğe girmişti.
 2025 ABD’de yeni gelen Trump yönetimi ile El Salvador, ABD’de hüküm giymiş yabancı uyruklu mahkumların belirli bir ücret karşılığında, sert kuralları ile bilinen ünlü CECOT Hapishanesine gönderme konusunda anlaştıklarını duyurdu. Ülkenin en büyük ve en yeni hapishanesi 40.000 mahkum kapasiteli bir Terör Hapishanesi. Birleşmiş Milletler İşkencenin Önlenmesi Alt Komitesi eski üyesi Miguel Sarre, burayı “beton ve çelikten bir çukur” olarak tanımlamıştı.

CECOT Hapishanesi – El Salvador
 2025
  • İsrail  Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi‘nden (UNHRC) çekildiğini açıkladı. ABD Başkanı Trump da ülkesini Birleşmiş Milletler (BM) Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) ile UNHRC’den geri çeken başkanlık kararnamesini imzalamıştı.
  • Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Suçlar Soruşturma Bürosu, Ataşehir Belediye Eski Başkanı Battal İlgezdi ve diğer 8 kişi hakkında hakkında, ruhsata aykırı inşa edilen 7 yapıya ilişkin yıkım kararlarını uygulamadığı iddiasıyla “zincirleme şekilde görevi kötüye kullanma” suçundan  10 aydan 3 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılması talebiyle iddianame düzenlendi.
  • Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo PetroPetro,“Kokain Latin Amerika’da üretildiği için yasadışıdır, viskiden daha kötü olduğu için değil” dedi. Petro, uyuşturucunun dünya çapında yasallaştırılması halinde küresel kokain endüstrisinin “kolayca çökertilebileceğini” iddia etti. 
  • Adıyaman Zümrüt Apartmanı’nda yaşamakta iken 6 Şubat 2023 depreminde kaybolan Avukat Halil Aktoprak‘ın halen bulunamadığı açıklandı.
  • İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyesi avukat Fırat Epözdemir’in tutukluluğuna yapılan itiraz, gerekçe gösterilmeden reddedildi. Epözdemir’in avukatı Baran Doğan, AYM’ye başvuracaklarını açıkladı.
2026 Moskova Şehir Mahkemesi’nin Rus Ceza Kanununa göre gıyaben yaptığı yargılama sonunda, 12 Aralık 2025’te, “Lahey’de Rus vatandaşlarını hukuka aykırı bir şekilde yargılamak” suçundan Başsavcı Karim Khan ve sekiz Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıcını mahkum etmiş ve onları uluslararası arananlar listesine almıştı. BM insan hakları uzmanları bir kınama yayınlayarak kararı “uluslararası hukukun açık bir ihlali” olarak nitelendirdi.

6 Şubat – Hukuk Takvimi

Case Method ile Avukat Adayında Müdafi/Avukat Bakış Açısı Kazandırma Eğitimi

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

CASE METHOD İLE AVUKAT ADAYINDA MÜDAFİ/AVUKAT BAKIŞ AÇISI KAZANDIRMA EĞİTİMİ  (Stajyerin Bir Günü) /  Avukat Fahrettin KAYHAN

Bu makalede “Aktif ve Uygulamalı Bir Eğitim Modeli Olarak Avukat Eğitiminde Usta-Çırak Metodu” başlıklı makalemizde açıkladığımız esaslar çerçevesinde yazıhanemizde avukatlık ön stajı yapan Ekin Ozan Özşahin ve Merve Erbaş ile 04.02.2026 tarihinde yaptığımız bir günlük çalışmanın bir kısmının özetini sunacağız[i]. Bu çalışma case method  ve fırsat eğitimi konseptinde planlanmış ve uygulanmıştır.

Küreselleşen Dünyada Nasıl Bir Avukat Olmak İstiyoruz?

Mesaiye stajyerlerimizle Kemal Gözler hocamızın “Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de Hukuk Eğitimi” başlıklı makalesini etüt ederek başladık. Gözler, bu makalesinde Küreselleşme sürecinde ülkemizde ihtiyaç duyulan “hukukçu tipi”ni tanımlar ve bu hukukçu tipine duyulan ihtiyacı bir örnek olay üzerinden açıklar[ii]. Olay şöyle:

BursaRay Davası Örneği: İhtiyaç duyulan hukukçu tipindeki değişimi bir örnekle açıklayalım: Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Bursa hafif raylı sistem birinci aşama yapım projesi inşaatını yapan firmalar arasında 1997 yılında imzalanan sözleşmede, uyuşmazlıkların çözümü konusunda tahkim usûlü öngörülmüştü. Üstelik yapılan tahkim sözleşmesinde tahkim yeri olarak Lahey ve uygulanacak hukuk olarak da Milletlerarası Ticaret Odası (ICC) kuralları belirlenmişti. 26 Mart 2003 tarihinde yüklenici firma olan GÜRİŞ İnşaat A.Ş., BursaRay’ın birinci etap inşaatı sırasında aralarında proje bedelleri de olmak üzere 28 başlıkta bazı anlaşmazlıklar olduğunu ileri sürerek, tahkim yoluna başvurmuştur[1]. 2003 yılında oluşan hakem heyeti, 2005 yılı Aralık ayında tahkim davasını sonuçlandırmıştır. Neticede tahkim heyeti, Bursa Büyükşehir Belediyesinin GÜRİŞ’e 9,5 milyon Euro ödemesine hükmetmiştir[2]. GÜRİŞ, Bursa Büyükşehir belediyesi aleyhine daha başka tahkim başvurularında da bulunmuştur. Belediyeden istediği tazminat toplamı 40 milyon Euro’yu (s.3023) bulmaktadır[3]. Belediye ilk başta tahkim heyeti karşısında savunma yapmak için kendi hukuk müşavirini göndermiştir. Ancak daha sonra, pek muhtemelen, bu işin klasik hukuk eğitimiyle yetişmiş bir hukukçuyla halledilemeyeceğini anladığından, Pieter Tubbergen isimli Hollandalı bir avukatı tutmuştur[4]. Hemen belirtelim ki böyle büyük bir davada, hakem ücretleri, avukatlık ücretleri ve yargılama giderleri yüzbin dolarla ifade edilir.

İşte böylesine bir küreselleşme sürecinde hukuk fakültelerimiz, Bursa Büyükşehir Belediyesinin böyle büyük bir davasında, Hollanda’dan avukat tutmak yerine Türkiye’den avukat tutabileceği hukukçuları yetiştirmelidirler.

Stajyerlerimize bizim 20. Yüzyıl “klasik tipte” hukukçu olduğumuz, klasik tipte hukukçu olarak kendilerine verebileceğimiz avukatlık eğitiminin gerekli ama sınırlı olacağı 21. Yüzyılın ihtiyaçlarına cevap veren “yeni hukukçu tipi” olmadığımız ve bu nedenle rol modellik işlevimizin sınırlı olacağı anlatılmış ve hangi tipte hukukçu olmak istedikleri konusunda düşünmeleri talep edilmiştir. Stajyerlere yeni hukukçu tipinin, klasik hukukçu tipinin donanımlarına sahip olması gerektiği, ancak bunun yeterli olmayacağı anlatılmıştır.

Müdafi/ Avukat Bakış Açısı

Stajyerlerimize, öğleden sonra yazıhanemize misafir olarak gelecek olan Merhum Ceren Damar hocamızın babası Mustafa Damar hocamızın mülakatına hazırlık olarak “Müdafi Kimdir, Ne İş Yapar?” adlı makale[iii] ile  “Müdafi – Sanık Etkileşiminde Yalan ve Hakikat” adlı makalelerimizi[iv] okumaları aralarında tartışmaları talep edilmiştir. Bu söyleşiye hazırlık olarak stajyerlerden daha önceden en az 50’şer soru hazırlamaları istenmiştir.

Mustafa Damar Hocamızla Söyleşi

Mustafa Damar, Ekin Ozan Özşahin, Merve Erbaş
Mustafa Damar, Ekin Ozan Özşahin, Merve Erbaş

Merhum Ceren Damar Hocamızın babası Mustafa Damar Hocamız büromuzu şereflendirdi. Eğitim şehidi Ceren Damar hocamızın katilinin yargılandığı dava dosyası ve yargılama sürecinde sanığın avukatlığını üstlenen Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak’ın Ceren Damar’ın hatırasına hakaret suçunda yargılandığı dava üzerine, savunmanın sınırları, savunma dokunulmazlığı, müdafinin savunmada dikkat etmesi gereken konular ve eğitim sistemi üzerine çok yararlı bir söyleşi yaptık. Mutafa Hocamız, dava süreçleriyle ilgili olarak stajyerlerimizin sorularını cevapladı.

Geri Bildirim

Mustafa Damar Hocamızı yolcu ettikten sonra stajyerlerimizden bugünkü eğitimleriyle ilgili kısa bir geri bildirim yazısı talep edildi.

Ekin Ozan Özşahin geri bildirim yazısı şöyle:

Mustafa Damar hocamızın konuşması son derece metanetiydi. Sadece olaya değil aynı zamanda süreçlere, hukuki duruma ve diğer etkenlere hâkimdi. O kadar acı yaşamış olmasına rağmen tek taraflı olaya yaklaşmıyor hala cezai uyuşmazlığın öznelerine saygı duyuyordu. Sürecin aksaklığı ve kusurlarına rağmen muhakemenin süjelerine küsmemişti. Sanığın savunma hakkına dair sözü beni şaşırttı. Çünkü ben her şekilde bu kişinin savunmaya layık olmayacağı yönünde klasik bir tepki beklemiştim.

Sorunlara geniş bir perspektiften bakmayı da öğrendim. Hocamızın aynı zamanda bana mağdur tarafından cezai uyuşmazlığı ele alabilmeyi gösterdi. Sanığın perspektifi ve onu merkezine koyan sistem içerisinde (ceza muhakemesinde katılan gelmese dahi sanığın gelmemesi mümkün değil gibi birtakım muhakeme normlarını baz alarak söylüyorum.) mağdur tarafın süründürüldüğünü görmüş oldum. Sistemin eksikliği, suçluyu koruyan muhakeme kabullerini biliyordum. Buna karşı da penoloji bilimine ihtiyaç duyulduğunu görüyordum. Hocamız bu konudaki görüşümü pekiştirdi. Topluma mal olmuş dosyalarda yazıp çizerken herhangi bir dosya gibi değerlendirmemek gerektiğini, toplum, mağdur ve sanık üçlemesini her zaman akılda bulundurmayı ve dengeyi bu yönde korumayı öğrendim.

 Merve Erbaş’n geri bildirim yazısı ise şöyle:

2019 yılında gerçekleşen Ceren Damar olayı, ben henüz lisedeyken gerçekleşmiş ve medyada bir hayli duyulmuştu. İçimde burukluk oluşturan bu hadise yaşandığı zamanlar henüz hukuk fakültesi öğrencisi değildim, ancak hukuk okumak istiyordum. Yıllar sonra bir hukuk fakültesi öğrencisi olarak bu davayı bilinen ve bilinmeyen yanlarıyla öğrenmek, akabinde bu davadaki müdafinin savunması nedeniyle yargılandığı Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak davasını okumak ve eleştirmek benim için fakülte hayatımdaki en büyük şanslardan biri oldu.

Bu davanın ilgimi çekmesi ve Fahrettin beyin yönlendirmeleri sonrasında Vahit bıçak hakkında yaptığımız araştırmaların ardından bugün Fahrettin Bey’in ofisinde akademisyen Ceren Damar’ın babası Mustafa Damar hocamızı ağırlama şansına sahip olduk. Bizlere Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak davasında yaşananları davanın bir tarafı olarak aktardı. Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz sohbette dava hakkında bilmediğimiz detayları vermenin yanı sıra, davanın medyaya yansıyan yönlerini de bizimle paylaşma gayretinde bulundu. Fiziki olarak duruşmaları takip edemesem de davayı okumuş biri olarak görüşlerini dinlemek olaya bakışımı bir kaç noktada değiştirdi. Özellikle Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak’ın savunmasından ötürü ceza aldığı dava hakkında medyada yazılanların okuyucunun zihninde ne şekilde yer edinebileceğini sorguladım. Bu davada avukatın -Mustafa Hocamızın da tabiriyle- müdafinin davanın tarafıymışçasına tavır takınmayacak savunma yapması gerektiği çıkarımında bulundum. Bu dava Fahrettin beyin de dediği gibi hukuk fakültelerinde örnek olarak anlatılması gereken davalardan biri. Bir avukatın sınırlarını, sınırsızlıklarını ve meslek etiğini fazlaca göz önüne süren bir dava.

Mustafa Bey tüm bunların yanında bir Hoca olarak da karşımızdaydı. Kendisi çocuk gelişim alanında üniversitede ders veren bir hocamız. Eğitim konusunda çok değerli görüşlere ve eleştirilere sahip. Aynı zamanda bize de içinde bulunduğumuz eğitim sistemini ve ceza davalarındaki ıslah kavramını sorgulatan bir görüşme oldu. Hakkını aramanın adeta uzun ince bir yol sayıldığı bu günlerde, metanetli bir duruş sergileyerek davasının peşinden giden bir baba gördüm. Eminim ki bu bilinçli babanın Ceren damar gibi bir akademisyenin yetişmesinde katkısı çok olmuştur.         

Günün Sonu

Avukat Dr. Suat Tahsin Türk
Suat Tahsin Türk

Stajyerlerimizle dolu dolu bir çalışmanın ardından bu günün anısına stajyerlerimizden Ekin Ozan Özşahin’e “Bozkurt-Lotus Davasında Türk-Fransız Müdafaları” adlı Türk Ocakları Matbaasında Osmanlıca harflerle basılmış eseri ve Cemil Kavukçu’nun “Uzak Noktalara Doğru” adlı öykü kitabını; stajyerimiz Merve Erbaş’a ise Avukat Suat Tahsin Türk’ün “Müdafaa: Dumlupınar-Naboland Davasında” adlı eser ile Cemil Kavukçu’nun “Angelacoma’nın Duvarları” adlı öykü kitabını armağan ettik.

[i] Fahrettin Kayhan, “Aktif ve Uygulamalı  Bir Eğitim Modeli Olarak Avukat Eğitiminde Usta-Çırak Metodu”  

[ii] Kemal Gözler, “Küreselleşme Sürecinde Türkiye’de Hukuk Eğitimi”

[iii] Fahrettin Kayhan, “Müdafi Kimdir, Ne İş Yapar?” 

[iv] Fahrettin Kayhan, “Müdafi – Sanık Etkileşiminde Yalan ve Hakikat”

Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar

0
Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar

Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde kabul edilmiştir. (United Nations Rules for the Protection of Juveniles Deprived of their Liberty)

Havana Kuralları olarak da bilinmektedir.

Bir küçüğün hapsedilmesi, başvurulacak en son tedbirdir.

Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar-Havana Kuralları
I. TEMEL YAKLAŞIMLAR
  1. Küçükler için adalet sistemi, küçüklerin haklarının ve güvenliğinin lehinde davranır ve onların fiziksel ve ruhsal sağılıklarına destek olur. Bir küçüğün hapsedilmesi, başvurulacak en son tedbirdir.
    Loader Loading...
    EAD Logo Taking too long?

    Reload Reload document
    | Open Open in new tab
     Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar-Havana Kuralları-1990
  2. Küçükler ancak, bu Kurallar ile, Küçükler için Adalet Sistemine dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’nda (Pekin Kuralları) yer alan prensiplere ve usullere göre özgürlüklerinden yoksun bırakılabilir. Bir küçüğün özgürlüğünden yoksun bırakılması, başvurulabilecek en son tedbirdir; bu tedbir istisnai hallerde ve zorunlu asgari bir süre için kullanılabilir. Özgürlükten yoksun bırakma süresinin uzunluğuna yetkili yargısal makamlar tarafından karar verilir; bu karar küçüğün daha erken salıverilmesi ihtimalini ortadan kaldıramaz.
  3. Bu Kurallar, insan haklarına ve temel özgürlüklere uygun olarak, bütün tutma türlerinin zararlı sonuçlarını bertaraf etme ve küçüğün toplumla bütünleşmesini kolaylaştırma düşüncesiyle, her hangi bir biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılan küçüklerin korunması için Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen asgari standartları oluşturmayı amaçlamaktadır.
  4. Bu Kurallar, ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, milliyet, siyasal veya başka bir fikir, kültürel inanç veya uygulama, mülkiyet, doğum veya aile statüsü, etnik veya toplumsal köken, ve özürlülük gibi sebeple ayrımcılık yapılmaksızın, tarafsızlıkla uygulanır. Çocukların dinsel ve kültürel inançlarına, bunları uygulamalarına ve manevi değerlerine saygı gösterilir.
  5. Bu Kurallar, başvurulabilecek uygun standartlar olarak işlev görmesi ve küçükler için adalet sisteminin işleyişiyle meşgul olan meslek adamlarına yardım etmesi ve yön göstermesi için düzenlenmiştir.
  6. Bu Kurallar, küçükler için adalet sistemi içindeki personelin ulusal diline çevrilerek hemen kullanıma sunulur. Tutma kurumunda çalışan personel tarafından konuşulan dili iyi bilmeyen küçükler, gerekli olduğu her zaman, ve özellikle sağlık muayeneleri ve disiplin yargılaması sırasında bir çevirmenden ücretsiz yararlanma hakkına sahiptir.
  7. Devletler, uygun gördükleri takdirde bu Kuralları kendi mevzuatlarına içselleştirir veya mevzuatlarını bu Kurallara göre değiştirir. Devletler, küçüğe verilen zarardan ötürü tazminat ödenmesi de dahil, bu Kuralların ihlal edilmesine karşı etkili iç hukuk yolları sağlar. Devletler ayrıca bu Kuralların uygulanmasını kontrol eder.
  8. Yetkili makamlar, tutulan küçüklerin bakımının ve topluma dönüşe hazırlanmalarının önemli bir sosyal hizmet olduğu konusunda kamuoyunu ilgisini yükseltmek için sürekli çaba harcar; bu amaçla, çocuklar ile çevre halkı arasında yakın ilişki kurulmasını kolaylaştırmak için gerekli tedbirler alınır.
  9. Bu Kurallardaki hiç bir hüküm çocukların, küçüklerin ve bütün gençlerin hakları, bakımları ve korunmaları açısından onların daha yararına olan, uluslararası toplum tarafından tanınmış ilgili Birleşmiş Milletler insan hakları belgeleri ve standartlarının uygulanmasını önleyici şekilde yorumlanamaz.
  10. Bu Kuralların İkinci Bölümünden Beşinci Bölümüne kadar olan bölümlerinde yer alan bazı hükümlerin uygulanması sırasında her hangi bir hükmün bu bölümdeki hükümlerden biriyle çelişmesi halinde, bu bölümdeki hükümlere üstünlük verilir.
II. KURALLARIN KAPSAMI VE UYGULANMASI
  1. Bu Kurallar bakımından aşağıdaki tanımlar uygulanır:
  2. a) On sekiz yaşın altındaki herkes küçük sayılır. Çocuklar için özgürlükten yoksun bırakma kararı verilemeyecek daha düşük bir yaş sınırı kanunla tespit edilir.
  3. b) Özgürlükten yoksun bırakma, bir kimsenin yargısal, idari veya başka bir kamu makamının kararıyla tutulması, hapsedilmesi veya bu kimsenin kendi iradesiyle çıkamadığı resmi veya özel bir nezaret yerine konulması demektir.
  4. Özgürlükten yoksun bırakma, küçüklerin insan haklarına saygı gösterilmesinin sağlandığı şartlarda ve ortamlarda yerine getirilir. Islah evlerinde tutulan küçüklerin sağlıklı ve özsaygılı yaşamalarına yardım ve destek olacak, sorumluluk duygularının gelişmesini artıracak ve toplumun bir üyesi olarak potansiyellerini geliştirmelerinde yardımcı olan davranış ve yeteneklere sahip olmalarını teşvik edecek türden faaliyet ve programlardan yararlanmaları sağlanır.
  5. Özgürlüklerinden yoksun bırakılan küçükler, ulusal veya Uluslararası hukuka göre sahip oldukları ve özgürlükten yoksun kalma durumunda da kullanılabilen kişisel, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel haklardan, bu durumları ile ilgili nedenlerle mahrum edilemezler.
  6. Tutma tedbirlerinin uygulanmasında yasallığa özel bir dikkat gösterilerek, küçüklerin kişisel haklarının korunması yetkili makamlarca güvence altına alınır; aynı zamanda küçükleri ziyaret etme yetkisine sahip olup usulüne göre oluşturulmuş bulunan ve ıslahevine bağlı olmayan heyetlerce uluslararası standartlara, ulusal yasalara ve hukuki düzenlemelere uygun teftişler ve diğer denetimlerin yapılması suretiyle sosyal bütünleşme amacı da yerine getirilir.
  7. Bu Kurallar, küçüklerin özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları her tür ve biçimdeki kuruma uygulanır. Kuralların I, II, IV ve V. bölümleri küçüklerin tutulu bulundukları bütün kurumsal yerlere, III. bölümü ise sadece gözaltına alınmış olan veya tutuklanmış bulunan çocuklara uygulanır.
  8. Bu Kurallar, her bir Üye Devlette geçerli olan ekonomik, sosyal ve kültürel şartlar çerçevesinde uygulanır.
III. GÖZALTINDA OLAN VEYA TUTUKLU BULUNAN KÜÇÜKLER
  1. Gözaltında olan veya muhakeme devam ederken tutulu bulunan (“tutuklu”) küçükler masum sayılır ve buna göre muamele görürler. Küçükleri tutuklamaktan mümkün olduğu kadar kaçınılır, ve istisnai hallerle sınırlı olarak tutuklama kararı verilir. Bu suretle alternatif tedbirlerin uygulanması için her türlü çaba gösterilir. Her nasılsa tutuklama kararı verilmiş ise, soruşturma organları ve çocuk mahkemeleri, tutma süresini mümkün olan en kısa süreye indirmek için, bu işlemlerin süratle yapılmasına öncelik verirler. Tutuklu küçükler hükümlü küçüklerden ayrı yerlerde tutulur.
  2. Bir tutuklu küçük, aşağıda belirtilen kurallara ek olarak masumluk karinesinin, tutma süresinin uzunluğunun, küçüğün hukuki statüsünün ve içinde bulunduğu şartların gerekleri dikkate alınarak getirilen özel hükümlere uygun olan şartlarda tutulur. Bu hükümler aşağıdaki hakları içerir; ancak bu haklardan ibaret sayılmaz:
  3. a) Küçükler avukatlık hizmetinden yararlanma hakkına sahip olup, ücretsiz adli yardımın sağlandığı hallerde adli yardımdan yararlanmak için başvurabilirler; küçükler avukatlarıyla düzenli olarak irtibat kurabilirler. Bu tür irtibatın mahremiyeti ve gizliliği korunur;
  4. b) Mümkün olduğu takdirde küçüklere ücret alabilecekleri bir işte çalışma, eğitim ve öğretimlerine devam etme imkanları sağlanır; ancak küçükler çalışmaya ve eğitim görmeye zorlanamazlar. Çalışma, eğitim veya öğretim görme tutukluluğun sürdürülmesi için bir sebep olamaz.
  5. c) Küçükler, adalet sisteminin gereklerine aykırı düşmeyen dinlenmeleri ve eğlenmeleri için gerekli araçları edinebilir ve bunları kullanabilirler.
IV. KÜÇÜKLERİN TUTULDUKLARI KURUMLARIN İDARESİ
A. Belgeler
  1. Hukuki belgeler, sağlık belgeleri ve disiplin işlemi belgeleri de dahil küçüklere yapılan muamelelerin biçimi, içeriği ve ayrıntıları ile ilgili bütün dokümanlar, gizli bir şahsi dosyada saklanır; günü güne tutulan bu dosya sadece yetkili kişilere açıktır; dosyanın içindeki belgeler, kolaylıkla anlaşılabilecek bir şekilde yerleştirilir. Gerektiği takdirde her küçük, kendi dosyasının içinde yer alan gerçekdışı, temelsiz veya haksız beyanların düzeltilmesine imkan sağlamak için itiraz etmek hakkına sahiptir. Küçüklerin bu haklarını kullanabilmeleri için, uygun bir üçüncü kişinin talebi halinde bu dosyaya ulaşmasına ve inceleyebilmesine imkan veren usuller konur. Küçüğün salıverilmesinden sonra küçük hakkındaki bu dosya mühürlenir ve uygun bir zamanda iptal edilir.
  2. Yargı organı, idari veya başka bir kamu makamı tarafından verilmiş geçerli bir karar bulunmadıkça, hiç bir küçük her hangi bir tutma kurumuna alınamaz. Bu tutma kararının ayrıntıları derhal kayda geçirilir. Bu tür bir kayıt bulunmadıkça, hiç bir çocuk bir tutma kurumunda tutulamaz.
B. Giriş, Kayıt, Hareket ve Nakil
  1. Küçüklerin tutulduğu her yerde ve bu yere getirilen her çocuk hakkında, aşağıdaki bilgileri içeren tam ve güvenli bir kayıt tutulur:
  2. a) Küçüğün kimliği hakkında bilgiler;
  3. b) Küçük hakkında kararı veren makam ile kararının esası ve gerekçeleri;
  4. c) Girişin yapıldığı, nakledildiği ve salıverildiği gün ve saat;
  5. d) Küçüğün her girişi, nakli ve salıverilmesi ile ilgili olarak anne-babasına ve kararın verildiği tarihte küçüğün gözetimi altında olduğu vasisine verilen bilginin ayrıntıları;
  6. e) Küçüğün uyuşturucu ve alkol bağımlılığı da dahil, bilinen diğer fiziksel ve ruhsal sağlık sorunlarının ayrıntıları.
  7. Küçüğün kuruma girişi, tutulduğu yer, nakledildiği yer ve salıverilmesi hakkında, hiç vakit geçirmeden anne-babasına ve vasisine veya en yakın akrabalarına bilgi verilir.
  8. Küçüğün kuruma girişi yapıldıktan sonra en kısa süre içinde, kişisel durumu ve içinde bulunduğu şartlar konusunda gerekli bilgileri içeren tam bir rapor hazırlanır ve kurum idaresine sunulur.
  9. Küçüklerin kuruma girişi yapılırken, tutuldukları kurumun düzeni ile ilgili kurulların bir kopyası, sahip oldukları hakları ve yükümlülükleri anlayabilecekleri bir dilde anlatan bir yazı ile birlikte, yapacakları şikayetleri inceleyecek yetkili makamların adresleri, ve ayrıca kendilerine hukuki yardım sağlayacak kamu ve özel kuruluşların adresleri verilir. Okuma yazması olmayan veya yazılı metinlerin dilinden anlayamayan küçüklere, bu konuları tam olarak anlayabilecekleri bir tarzda kendilerine bilgi verilir.
  10. Bütün küçüklerin, tutuldukları kurumun iç yapısını düzenleyen kurallarını, kendilerine verilen bakımın hedeflerini ve uygulama metodunu, disiplin hükümlerini ve uygulama usullerini, bilgi edinme ve şikayet etme usulleri ile, tutuldukları süre içinde sahip oldukları hakları ve yükümlülükleri tam olarak kavramalarını sağlayacak konuları anlayabilmeleri için kendilerine yardım edilir.
  11. Küçükler, yeterli havalandırma ve ışıklandırması bulunan, hiç bir şekilde sıkıntı çekmelerine veya üzüntü duymalarına sebep olmayacak türden araçlarla nakledilirler; nakil giderleri idare tarafından karşılanır. Küçükler keyfi sebeplerle bir kurumdan diğerine nakledilemezler.
C. Sınıflandırma ve Yerleştirme
  1. Girişi yapıldığı andan itibaren mümkün olan en kısa süre içinde, her küçükle bir görüşme yapılır, ve küçüğün ihtiyaç duyduğu bakım tarzı ile kendisine uygulanacak programın özelliği ve düzeyi konusunda bütün faktörleri gösteren bir psikolojik ve sosyal rapor hazırlanır. Bu rapor ile birlikte kuruma girişinden sonra küçüğü muayene eden sağlık görevlisinin hazırladığı rapor, küçüğün kurumda yerleştirilebileceği en uygun yerin tespit edilmesi ve küçüğün ihtiyaç duyduğu bakım ve programın özelliği ve düzeyi hakkında karar verilebilmesi amacıyla kurum müdürüne iletilir. Küçük için özel bir rehabilite şekline gerek bulunması ve küçüğün kurumda kalış süresinin buna imkan vermesi halinde, kurumun yetkili personeli, uygulanacak muamelenin amaçlarını, uygulanma süresi ile, amaçlara yaklaşırken kullanılacak vasıtaları, aşamaları ve gecikmeleri gösteren yazılı bir muamele planı hazırlar.
  2. Küçükler ancak, kendilerinin özel ihtiyaçları ve statüleri ile, yaşlarının, kişiliklerinin, cinsiyetlerinin ve işledikleri cezai fiil tipinin özel gerekleri, ve ayrıca ruhsal ve fiziksel sağlık durumları ile, kendilerini zararlı etkilenmelere ve tehlikeli durumlara karşı koruyacak şartlar tam olarak dikkate alındıktan sonra tutulabilirler. Özgürlüklerinden yoksun bırakılan küçüklerin farklı kategorilere ayrılmaları konusunda uygulanacak başlıca kriter, bu çocukların özel ihtiyaçlarına en iyi şekilde uyacak bakım türünün sağlanması, ve onların fiziksel, ruhsal ve ahlaki bütünlükleri ve sağlıklarının korunmasıdır.
  3. Küçükler, büyüklerle aynı ailenin mensubu olmadıkça, bütün tutma kurumlarında yetişkinlerden ayrı yerlerde tutulurlar. Küçükler, kendileri için yararlı olacağı kanıtlanmış özel bir program içinde, özenle seçilmiş büyükler ile kontrol altında bir araya getirilebilirler.
  4. Küçükler için açık tutma kurumları kurulur. Açık tutma kurumları güvenlik tedbirlerinin ya hiç alınmadığı ya da asgari ölçüde alındığı yerlerdir. Bu tür tutma kurumlarında mümkün olduğu kadar az sayıda küçük tutulur. Kapalı kurumlarda tutulan küçüklerin sayısı, kendilerine bireysel muamele yapılmasına imkan verecek asgari ölçüde olur. Küçükler için farklı yerlerde tutma kurumları açılır; bu kurumlar ailelerin çocuklarına ulaşabilecekleri ve çocuklarıyla aralarında ilişki kurabilecekleri büyüklükte olur. Küçük ölçekte tutma kurumları yapılır, ve bunların toplumsal, ekonomik ve kültürel çevre ile bütünleşmeleri sağlanır.
D. Fiziksel Çevre ve Kalma Yerleri
  1. Özgürlüğünden yoksun bırakılan küçüklerin insan onurunun ve sağlığının gerektirdiği bütün imkan ve hizmetlerden yararlanma hakları vardır.
  2. Küçüklerin tutuldukları kurumların planı ve fiziksel çevresi, yatışlı ıslahın rehabilite amacına uygun olarak, küçüklerin mahremiyetini, duygusal uyarımlarını, akranlarıyla ilişki kurmalarını ve sporla, beden eğitimiyle ve boş zamanlarla ilgili faaliyetlere katılmaya olan ihtiyaçlarını dikkate alır. Küçüklerin tutuldukları kurumların planları ve yapıları yangın tehlikesini asgariye indirecek ve binalardan güvenli bir biçimde tahliye edilmelerine imkan verecek şekilde yapılır. Yangın çıkması durumunda hemen çalıştırılabilecek bir alarm sistemi bulunur, ve küçüklerin güvenliğini sağlamak için getirilen usuller ciddi biçimde talim ettirilir. Tutma kurumları, sağlığı tehdit ettiği veya her hangi bir biçimde küçükler için tehlike oluşturduğu bilinen yerlere kurulamaz.
  3. Küçüklerin içinde uyuyacakları yerler, o bölgenin standartları da göz önünde tutularak, genellikle küçük koğuşlardan veya tek kişilik yatak odalarından meydana gelir. Uykuda bulundukları saatlerde küçüklerin korunmalarını sağlamak için tek kişilik odalar ve koğuşlar da dahil, uyuma mekanları düzenli ve aralıklı olarak denetlenir. Her küçüğe bölgesel ve ulusal standartlara uygun ayrı bir yatak temin edilir; küçüğe verilen yatak sağlam ve temiz olur; yatağın temizliğinin korunması için sık sık değiştirilir.
  4. Tutma kurumlarında her küçüğün fiziksel ihtiyaçlarını mahrem ve temiz bir şekilde ve uygun bir tarzda karşılamasını sağlamasına yetecek sayıda ve uygun yerlerde sıhhi tesis bulunur.
  5. Kişisel eşya bulundurma, mahremiyet hakkının temel bir unsuru olup, küçüklerin psikolojik sağlıkları için esastır. Her küçüğün kişisel eşya bulundurma hakkı ve bu eşyaları saklamak için uygun araçlara sahip olma hakkı tam olarak tanınır ve bu haklara saygı gösterilir. Küçüğün taşımak istemediği veya el konulan kişisel eşyaları güvenli bir yerde saklanır. Küçüğün bu eşyalarını gösteren bir liste küçük tarafından imzalanır. Küçüğün kişisel eşyalarının uygun koşullarda saklanması için gerekli tedbirler alınır. Küçük salıverildiği zaman, tutulurken harcamasına izin verilen parası ve kurum dışına göndermesine izin verilen eşyası dışında, kurumdaki bütün eşya ve parası kendisine geri verilir. Eğer küçük bir ilaç alıyorsa, veya bulundurduğu anlaşılırsa, sağlık görevlisi bu ilacın nasıl kullanılacağına karar verir.
  6. Küçüklerin kendi giysilerini giyme haklarını kullanmaları mümkün olduğu kadar sağlanır. Tutma kurumları her küçüğün sağlığını koruyacak ve hiç bir şekilde onur kırıcı veya küçük düşürücü olmayan, iklim şartlarına uygun ve yeterli miktarda kişisel giysilere sahip olmalarını sağlarlar. Tutma kurumundan her hangi bir biçimde çıkarılan veya ayrılan küçüğün kendi giysilerini giymesine izin verilir.
  7. Her tutma kurumunda bütün küçüklere normal yemek zamanlarında, beslenme, temizlik ve sağlık standartlarına uygun şartlarda hazırlanan, yeterli kalite ve miktarda sunulan, ve mümkün olduğu kadar küçüklerin dinsel ve kültürel göreneklerine uygun bulunan yemekler verilir. Her küçüğün istediği her an içebileceği kadar temiz içme suyu bulunur.
E. Eğitim, Mesleki Öğrenim ve Çalışma
  1. Zorunlu okul çağındaki her küçüğün ihtiyaçlarına ve kabiliyetlerine uygun, ve kendisini topluma dönüşe hazırlamak için tasarlanmış bir eğitim almaya hakkı vardır. Küçüklerin bu tür bir eğitimi, mümkün olduğu takdirde, ıslahevi dışındaki kamu okullarında almaları sağlanır; bu eğitim, küçüğün salıverildikten sonra güçlük çekmeden eğitimine devam edebilmesini sağlamak amacıyla, ülkenin genel eğitim sistemi ile bütünleşmiş bir okulda ve nitelikli öğretmenler tarafından verilir. Yabancı kökenli olan veya ayrı bir kültürel veya etnik şartları bulunan küçüklerin eğitimine kurum idaresi tarafından özel bir dikkat gösterilir. Okuma yazması olmayan veya anlama veya öğrenme güçlüğü bulunan küçüklerin özel bir eğitim görmeye hakları vardır.
  2. Yukarıda sözü edilen zorunlu okul çağındaki küçüklerden eğitimlerini daha sonra sürdürmek isteyenlere gerekli izin verilir ve kendileri buna teşvik edilir; ayrıca bu küçüklerin kendilerine uygun okullara gitmeleri için çaba gösterilir.
  3. Küçüklerin tutulu bulundukları sırada aldıkları diplomalarda veya öğretim belgelerinde, tutma kurumunda kaldıkları her hangi bir biçimde ima edilemez.
  4. Tutma kurumlarındaki küçükler okumaya ve kurumdaki kitaplıkları kullanmaya teşvik edilir; her kurumda kullanıma tam olarak açık, küçükler için eğitimleri ve eğlenmeleri için yeterli sayıda kitap ve süreli yayının yer aldığı bir kütüphane bulunur.
  5. Her küçüğün gelecekteki çalışma yaşamına kendisini hazırlamaya elverişli alanlarda mesleki öğrenim görme hakkı vardır.
  6. Kurumun idari gerekleri ve seçilebilecek meslekler dikkate alınarak, küçüklere çalışmak istedikleri işin türünü seçme imkanı tanınır.
  7. Çalışan çocuklara ve genç işçilere uygulanan koruyucu nitelikteki bütün ulusal ve uluslararası standartlar, özgürlüğünden yoksun bırakılmış küçüklere de uygulanır.
  8. Mümkün olduğu takdirde küçüklere ücret karşılığında çalışabilecekleri bir iş bulunur; eğer mümkünse, küçüğe toplum içine döndüğü zaman uygun bir iş bulması imkanı yaratmak için verilen mesleki öğrenimin tamamlayıcısı olarak, kurum dışındaki bir işyerinde çalıştırılır. Küçük salıverildikten sonra kendisinin menfaatine uygun bir öğrenim görmesini sağlayacak türde bir işte çalıştırılır. Küçükleri normal meslek yaşamının şartlarına hazırlamak amacıyla, tutma kurumlarının içinde çalıştıkları işin organizasyonu ve metodu, mümkün olduğu kadar dışarıdaki çalışma yaşamının şartlarına uygun olur.
  9. Çalışan her küçüğün adil bir ücret almaya hakkı vardır. Küçüklerin menfaatleri ve mesleki öğrenimleri, tutma kurumunun veya üçüncü kişilerin kar sağlama amaçlarına tabi kılınamaz. Küçüğün çalışarak kazandıklarının bir kısmı, salıverildiği zaman kendisine geri verilmek üzere bir birikim oluşturması için ayrılır. Küçüğün çalışarak kazandıklarının kalan kısmıyla, kendisi için eşya satın almak veya işlediği fiilinden zarar gören mağdurun zararlarını karşılamak veya ailesine ya da kurum dışındaki diğer kimselere göndermek hakkı vardır.
F. Eğitici Eğlenme
  1. Her küçüğün eğlenebilmesi ve beden eğitimi yapabilmesi için kendisine tanınan zaman içinde, hava şartlarının müsait olduğu zamanlarda açık havada serbestçe oynayabilmesi için gerektiği kadar zamana sahip olma hakkı vardır. Bu faaliyetler için gerekli mekan, tesis ve araç sağlanır. Her küçük günlük boş zaman faaliyetlerinde bulunabilmek için ek bir zamana sahip olur; bu zamanın bir kısmı, küçüğün istemesi halinde sanata ve el becerilerini geliştirmesine ayrılır. Tutma kurumları her küçüğün, kendisine sunulan fiziksel eğitim programlarına katılması için, fiziksel olarak yeterli duruma gelmesini sağlar. İhtiyacı bulunan çocuklara sağlık kontrolü altında fiziksel eğitim tedavisi ve terapi uygulanır.
G. Din
  1. Her küçüğün tutma kurumlarında verilen dinsel hizmetlere veya toplantılara katılması veya dinsel görevlerini yerine getirmesi sağlanarak, veya kendi mezhebi bakımından eğitimi ve ibadeti için gerekli kitapları veya araçları edinmesine izin verilerek, dinsel ve ruhsal yaşamının ihtiyaçlarını karşılayabilmesine imkan tanınır. Bir tutma kurumunda belirli bir dinden yeterli sayıda küçüğün bulunması halinde, bu kuruma o dinden bir veya birden fazla din adamı atanır veya seçimleri onaylanır; din adamlarının düzenli olarak hizmet vermelerine ve çocukların talep etmeleri halinde din adamlarıyla baş başa görüşebilmelerine izin verilir. Her küçüğün mensup olduğu dinden kendi istediği nitelikli bir din adamı tarafından ziyaret edilme hakkı vardır; küçüklerin, dinsel hizmetlere katılmama ve din eğitiminden, öğretiminden veya dinsel faaliyetten serbestçe ayrılma hakkı vardır.
H. Sağlık Bakımı
  1. Her küçüğe diş, göz ve ruh sağlığı bakımı da dahil, hem önleyici ve hem de tedavi edici nitelikte yeterli sağlık hizmetleri ile, küçüğün sağlığı bakımından gerekli görülen ilaçlar verilir ve gerekirse özel beslenme rejimi uygulanır. Tutulan küçüklere bütün bu sağlık hizmetleri, çocuğun damgalanmışlık hissini engellemek ve küçüğün özsaygısını ve toplumla bütünleşmesini ilerletmek için, mümkün olduğu takdirde, tutma kurumunun bulunduğu çevredeki uygun sağlık kurumu veya kuruluşu vasıtasıyla verilir.
  2. Her küçük, tutma kurumuna girişinden hemen sonra, girişten önce görmüş olabileceği kötü muamelenin belgelenmesi ve tıbbi özen gerektiren fiziksel veya ruhsal rahatsızlığı olup olmadığının tespiti amacıyla, doktor tarafından muayene edilme hakkına sahiptir.
  3. Küçüklere verilen sağlık hizmetleri, küçüğün fiziksel veya ruhsal bir rahatsızlığını, istismar edilmesini veya küçüğün toplumla bütünleşmesini engelleyen diğer bir durumunu teşhis ve tedavi etmeye çalışır. Her kurumda kalan küçüklerin sayısı ve ihtiyaçları ile orantılı, hemen ulaşılabilecek yeterli tıbbi imkan ve donanım ile, önleyici sağlık hizmetlerinde eğitim görmüş ve acil tıbbi durumlara müdahale edebilecek sağlık görevlileri bulunur. Hasta olan, hastalıktan şikayet eden veya fiziksel veya ruhsal sıkıntıların belirtilerini gösteren her küçük, derhal bir sağlık görevlisi tarafından muayene edilir.
  4. Sürekli tutulmanın, bir açlık grevinin veya tutma şartlarından birinin küçüğün fiziksel veya ruhsal sağlığına zarar verdiğine veya zarar verebileceğine inanmak için nedenleri bulunan bir sağlık görevlisi, bu durumu hemen o kurum müdürüne ve çocuğun sağlığını korunmasından sorumlu olan bağımsız yetkililere haber verir.
  5. Ruhsal hastalıktan şikayeti bulunan bir küçük, sağlık açısından bağımsız bir şekilde yönetilen uzman bir kuruluşta tedavi görür. Salıverildikten sonra küçüğün ruhsal sağlığı konusunda gerekli bakımın devam etmesini sağlamak üzere ilgili kuruluşların işbirliği yapması için tedbirler alınır.
  6. Tutma kurumlarında uyuşturucu bağımlılığını engellemek ve bağımlı olanları rehabilite etmek için, nitelikli personelin uygulayacağı özel programlar düzenler. Bu programlar bağımlılığı olan küçüklerin yaşına, cinsiyetine ve diğer ihtiyaçlarına göre uyarlanır; uyuşturucu -veya alkol- bağımlısı küçüklere, bu konunun eğitimini almış personel tarafından toksinlerden arındırma imkanları ve hizmetleri verilir.
  7. Küçüklere sadece sağlık nedenleriyle ve tedavi amacıyla ilaç verilir; bu ilaçlar mümkünse, çocuk bilgilendirilip rızası alındıktan sonra verilir. Özellikle küçükten bilgi veya itiraf edinme amacıyla, veya cezai bir uygulamanın veya küçüğü kısıtlamanın vasıtası olarak ilaç verilmez. Hiç bir zaman uyuşturucu ilaçların denenmesinde veya tedavide küçükler birer denek olarak kullanılamaz. Çocuğa uyuşturucu ilaç verilmesi her zaman nitelikli sağlık personelin iznine tabidir ve bu ilaçlar bu personel tarafından kullandırılır.
I. Hastalığın, Kazanın ve Ölümün Bildirilmesi
  1. Küçüğün ailesi veya vasisi ile küçüğün isimlerini verdiği diğer kişiler, küçüğün sağlık durumu hakkında bilgi isteme ve çocuğun sağlığında önemli bir değişme meydana gelmesi halinde bu konuda bilgilendirilme hakkına sahiptirler. Tutma kurumu müdürü küçüğün ölümü, küçüğün kurum dışında bir sağlık merkezine sevk edilmesini gerektiren bir hastalığının çıkması, veya 48 saatten fazla bir süre kurum içinde klinik tedavisi görmesini gerektiren bir durumun meydana gelmesi halinde, durumu hemen çocuğun ailesine veya vasisi ile ismi verilen diğer kişilere bildirir. Yabancı küçüğün durumu, vatandaşı olduğu Devletin konsolosluğuna da bildirilir.
  2. Bir küçüğün özgürlüğünden yoksun bırakıldığı süre içinde ölmesi halinde, küçüğün en yakın akrabaları küçüğün ölüm raporunu inceleme, cesedini görme ve cenazenin nasıl kaldırılacağını tespit etme hakkına sahiptir. Bir küçüğün tutulduğu sırada ölmesi halinde, ölüm sebebi hakkında bağımsız bir araştırma yapılır; küçüğün en yakın akrabası bu araştırma raporunu edinebilir. Küçüğün tutma kurumundan salıverilmesinden sonra ilk altı ay içinde ölmesi ve ölümün çocuğun tutulduğu dönem ile ilişkili olduğuna inanmak için sebepler bulunması halinde de aynı araştırma yapılır.
  3. Küçükler, aile yakınlarından bir kimsenin ölümünden, onların ciddi rahatsızlığından veya geçirdikleri kazadan mümkün olan en kısa süre içinde haberdar edilirler; küçüğün ölen yakının cenaze törenine katılmasına ve ağır hasta olan yakınını ziyaret etmesine izin verilir.
J. Dış Dünya ile İlişkiler
  1. Adil ve insani bir muamele görme hakkının bütünleyici bir parçası ve küçüklerin topluma yeniden kazandırılmalarında esaslı bir unsur olarak, küçüklerin dış dünya ile yeterli bir iletişim kurmaları için her türlü imkan sağlanır. Küçüklerin aileleriyle, arkadaşlarıyla ve diğer kimselerle veya saygın sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle iletişim kurmalarına, evlerini ve ailelerini ziyaret etmeleri için kurumdan ayrılmalarına, ve eğitim, mesleki veya diğer önemli nedenlerle tutma kurumundan çıkmalarına, özel izin almalarına imkan tanınır. Küçüğün bir hapis cezasını yatıyor olması halinde, cezaevi dışında geçirdiği süre, yattığı cezasından sayılır.
  2. Her küçüğün sık sık ve düzenli bir biçimde, kural olarak haftada bir kez ve her ay en az bir kez ailesi ve savunma avukatı tarafından ziyaret edilmeye hakkı olup, bu ziyaretler sırasında küçüğün mahremiyetine, ziyaretçilerle temas kurma ve sınırsız olarak iletişimde bulunma ihtiyaçlarına saygı gösterilir.
  3. Kanunen kısıtlanmadıkça, her küçüğün kendi istediği bir kimseyle haftada en az iki kez yazılı olarak veya telefon vasıtasıyla iletişim kurma hakkı vardır; her küçüğün bu haktan etkili bir biçimde yararlanabilmesi için kendisine gerekli yardım gösterilir. Her küçüğün kendisine gönderilen mektupları alma hakkı vardır.
  4. Küçüklere, düzenli bir biçimde gazete, dergi ve diğer yayınları okuyabilmelerine, radyolardaki ve televizyonlardaki programları ve filmleri izlemelerine, ilgi duydukları yasal dernek veya örgüt temsilcileriyle görüşmeler yapmalarına ve bu suretle kendilerini dış dünyadan haberdar kılma imkanı tanınır.
K. Fiziksel Kısıtlamanın ve Zor Kullanmanın Sınırları
  1. Aşağıda 64. kuralda belirtilen haller hariç, her hangi bir amaçla küçüklere kısıtlama ve zor kullanma yöntemleri uygulanması yasaktır.
  2. Kısıtlama ve zor kullanma yöntemleri ancak kanunda ve hukuki düzenlemelerde açıkça belirtilip yetki verildiği, ve diğer bütün denetim metotları tüketilip de sonuç alınamadığı istisnai hallerde kullanılabilir. Bu yöntemler, küçükleri aşağılamadan ve onurlarını kırmadan, sadece zorunlu hallerde ve mümkün olan en kısa süre için kullanılabilir. Bu yöntemlere küçüğün kendisini veya başkalarını yaralamasını veya ciddi bir biçimde maddi zarar vermesini engellemek için, idari amirin emriyle başvurulabilir. Bu gibi durumlarda müdür ilk önce sağlık personeline ve diğer ilgili personele danışır, ve durum hakkında en yüksek idari makama bilgi verir.
  3. Küçüklerin tutuldukları kurumların her hangi birinde personel tarafından silah taşınması ve kullanılması yasaktır.
L. Disiplin Usulleri
  1. Disiplin tedbirleri ve usulleri, güvenliği sağlama ve düzenli bir topluluk yaşamını sürdürme amacına dayanır; küçüğün insan onuruna saygı gösterilmesini öngören bu tedbirler ve usuller, küçüğe adalet duygusu, özsaygısı, ve herkesin temel haklarına saygı gösterme alışkanlığını kazandırma gibi kurumsal bakımın temel amaçlarına uygun olur.
  2. Bedensel ceza, karanlık bir hücreye konulma, kapalı veya tek kişilik bir odaya hapsedilme veya küçüğün fiziksel veya ruhsal sağılığını bozabilecek türden zalimane, insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele oluşturabilecek her hangi bir disiplin tedbirinin uygulanması kesinlikle yasaktır. Hangi sebeple olursa olsun, verilen yemeğin azaltılması ve aile üyeleriyle ilişki kurmanın kısıtlanması veya kaldırılması yasaktır. Küçüğün çalıştırılması, her zaman küçüğün aldığı eğitiminin bir aracı ve kendisini toplum içine dönüşe hazırlarken özsaygısını geliştirmesinin bir vasıtası olarak görülür; çalışma, bir disiplin tedbiri olarak uygulanamaz. Hiç bir küçük bir disiplin suçundan dolayı bir kereden fazla cezalandırılamaz. Toplu cezalandırma yasaktır.
  3. Yasalar veya yetkili idari makamlar tarafından kabul edilen yönetmelikler, küçüklerin temel özelliklerini, ihtiyaçlarını ve haklarını tam olarak dikkate alarak, aşağıdaki konularda gerekli hükümler getirir:
  4. a) Disiplin suçu oluşturan davranışlar;
  5. b) Verilebilecek disiplin cezalarının türü ve süresi;
  6. c) Bu cezaları vermeye yetkili makamlar;
  7. d) Verilen cezalara karşı itirazları incelemeye yetkili makamlar.
  8. Kusurlu davranışlar hakkında hemen yetkili makamlara bir tutanak gönderilir; yetkili makam gereksiz yere vakit geçirmeden konu hakkında karar verir. Yetkili makam olay hakkında tam bir inceleme yapar.
  9. Yürürlükteki yasalara ve hukuki düzenlemelere kesinlikle uyan durumlar hariç, hiç bir küçüğe disiplin cezası verilemez. Küçüğün tam olarak anlayabileceği tarzda hakkındaki iddialar kendisine anlatılmadıkça, ve yetkili tarafsız bir makama itiraz hakkını kullanması da dahil, kendisini gereği gibi savunma imkanı tanınmadıkça, hiç bir küçüğe ceza verilemez. Disiplin yargılaması ile ilgili bütün tutanaklar saklanır.
  10. Belirli sosyal, eğitsel veya sportif faaliyetlerin ve öz-yönetsel programların dışında, hiç bir küçüğe disiplin görevleri için sorumluluk verilemez.
M. Denetim ve Şikayetler
  1. Tutma kurumlarının idaresine bağlı olmayan nitelikli müfettişlere veya bunlara eşdeğerde usulüne göre oluşturulmuş makamlara, düzenli aralıklarla ve önceden haber vermeden kendilerinin belirledikleri bir zamanda kurumları denetleme yetkisi verilir; bu müfettişler görevlerini yaparken bağımsızlık güvencesinden tam olarak yararlanırlar. Bu müfettişler hiç bir kısıtlamaya tabi olmadan küçüklerin bulunduğu veya özgürlükten yoksun bırakıldıkları kurumlarda istihdam edilen veya çalışan kişilere, bütün çocuklara ve kurumdaki bütün belgelere ulaşma imkanına sahip olurlar.
  2. Denetim makamına veya halk sağlığı servislerine bağlı nitelikli sağlık görevlileri kurumun fiziksel çevre, temizlik, kalınan yer, beslenme, sağlık hizmetleri ve ayrıca küçüklerin fiziksel ve ruhsal sağlığını etkileyen kurumdaki yaşamın diğer bütün şartları ile ilgili kurallara uyulup uyulmadığı konusunda yapılan denetimlere ve değerlendirmelere katılırlar. Her çocuğun bir müfettiş ile özel olarak görüşme hakkı vardır.
  3. Müfettiş denetimini tamamladıktan sonra yaptığı tespitler hakkında bir rapor sunar. Raporda tutma kurumunun bu Kurullara ve ulusal mevzuatın ilgili hükümlerine uygunluğunun değerlendirilmesi ile, bu Kurallara ve ulusal mevzuata uygunluğun sağlanması için gerekli olduğunu düşündüğü tedbirler konusunda tavsiyeler yer alır. Küçüklerin haklarının veya küçüklerin tutuldukları kurumların işleyişi ile ilgili hükümlerin ihlal edildiğine işaret eden bir durumun varlığı müfettiş tarafından tespit edilmesi halinde, bu durum soruşturma ve kovuşturma yapılması için yetkili makamlara bildirilir.
  4. Her küçüğe taleplerini veya şikayetlerini tutma kurumu müdürüne veya müdürün yetkili temsilcisine iletme imkanı tanınır.
  5. Her küçüğün talep veya şikayetlerini, esasa ilişkin sansüre tabi tutulmadan, önceden belirlenmiş usullere göre merkezi idareye, yargısal makamlara veya diğer yetkili makamlara gönderme, ve bu talep veya şikayetlerine verilen cevap hakkında geciktirmeden bilgilendirilme hakkı vardır.
  6. Özgürlüklerinden yoksun bırakılan küçükler tarafından yapılan şikayetleri almak ve incelemek, ve hakkaniyete uygun bir çözüm sağlanması için yardım etmek üzere, bağımsız bir hizmet birimi (ombudsman) kurulması için çaba gösterilir.
  7. Her küçüğün şikayette bulunmak amacıyla aile üyelerinden, hukuk danışmanlarından, insani yardım kuruluşlarından veya mümkün olduğu takdirde başkalarından da yardım istemeye hakkı vardır. Okuma-yazma bilmeyen küçüklerin hukuki danışmanlık veren veya şikayetleri almaya yetkili olan kamu veya özel kuruluş veya örgütlerin hizmetlerine ihtiyaç duymaları halinde, kendilerine yardım edilir.
N. Toplum İçine Dönüş
  1. Her küçük salıverildikten sonra topluma, aile yaşamına, eğitime veya işe dönerken kendisine yardım etmek üzere düzenlenmiş programlardan yararlandırılır. Bu amaçla, erken salıverilme gibi usuller ve özel kurslar düzenlenir.
  2. Yetkili makamlar, küçüklerin toplum içinde yeniden yer edinebilmelerine yardım etmek ve küçüklerin karşılaşabilecekleri zararları en aza indirebilmek için gerekli hizmetleri sağlar veya sağlanmasını güvence altına alır. Bu hizmet birimleri küçüğün mümkün olduğu ölçüde toplumla yeniden bütünleşmesini kolaylaştırmak için, küçüğün salıverilmesinden sonra kalacağı uygun bir yer, iş, giysi, ve yaşamını sürdürebileceği imkanları sağlar. Küçük henüz tutulu bulunduğu sırada, toplum içine dönüşüne yardımcı olması amacıyla bu tür hizmetleri sağlayan kuruluşların temsilcilerine danışılır ve bu temsilciler çocuklarla görüştürülür.
V. PERSONEL
  1. Tutma kurumu personel kadrosunda eğitimciler, meslek öğretmenleri, danışmanlar, sosyal hizmet uzmanları, psikiyatrlar ve psikologlar gibi nitelikli ve yeterli sayıda uzman yer alır. Bu personel ve diğer uzman görevliler normal olarak daimilik esasına göre istihdam edilir. Bu usul, yarı zamanlı veya gönüllü çalışanların verebilecekleri destek ve eğitimin uygun ve yararlı olması halinde, onların çalışmalarına engel olmaz. Tutma kurumları tutulan küçüklerin bireysel ihtiyaçlarına ve problemleri bakımından, toplum içindeki uygun ve kullanılabilir olan her türlü sorun giderici, eğitici, moral verici, manevi ve diğer kaynakların kullanılmasını sağlar.
  2. Tutma kurumlarının gereği gibi işlemesi bu kurumlarda çalışanların erdemine, insaniliğine, kabiliyetine ve çocuklarla ilgili mesleki kapasitelerine olduğu kadar, bu işe kişisel uygunluklarına da bağlı olduğundan, idare, her dereceden ve türden personel için dikkatli bir seçim ve istihdam politikası uygular.
  3. Yukarıda belirtilen amaçları gerçekleştirmek için, bu işe uygun kadınları ve erkekleri bu işe çekebilecek ve çalışmalarını sağlayacak yeterli bir ücretle profesyonel görevliler atanır. Küçüklerin tutuldukları kurumlarda çalışan personel sürekli olarak, görevlerini ve yükümlülüklerini insani, taahhütlere uygun, profesyonelce, dürüst ve etkili bir tarzda yerine getirmeye, her zaman çocukların saygısını hak edecek ve kazanacak bir biçimde davranmaya, ve küçükler için olumlu bir model ve örnek oluşturmaya teşvik edilir.
  4. İdare, küçüklerle doğrudan ilişkide bulunan görevlilerin işlerini etkili bir biçimde yapabilecekleri uygun şartlarda çalışabilmelerini sağlamak amacıyla, küçüklerin bakımıyla ilgili çeşitli servisler arasında işbirliğinin gerçekleştirilmesini sağlayacak şekilde, kurumda farklı kategoride çalışan görevlilerin birbirleriyle ve görevliler ile idare arasında iletişimi kolaylaştıracak bir örgütlenme ve yönetim biçimi kurar.
  5. Tutma kurumlarında çalışan personelin görevlerini etkili bir biçimde yerine getirebilmelerini sağlayabilmek için, kendilerine özellikle çocuk psikolojisi, çocuk sağlığı, ile bu Kurallar da dahil insan haklarının ve çocuk haklarının uluslararası standartları konularında eğitim verilir. Kurum personeli, mesleki yaşamları süresince, belirli aralıklarla düzenlenen meslek içi eğitim kurslarına katılarak, mesleki bilgi ve kapasitelerini sürdürür ve geliştirirler.
  6. Tutma kurumu müdürü, bu görev için yeterli niteliklere, idare etme kabiliyetine ve uygun bir eğitime ve deneyime sahip kişiler arasından görevlendirilir; müdür görevini tam gün esasına göre yürütür.
  7. Tutma kurumundaki personel, görevlerini yerine getirirken, bütün özellikle aşağıda gösterildiği şekilde küçüklerin insan onuruna saygı gösterir ve insan haklarını, korur:

a) Tutma kurumunun bir mensubu veya kurum personeli, hangi şart ve halde olursa olsun işkence veya bir işkence fiilini veya her hangi bir ağır, zalimane, insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele, ceza, ıslah yöntemi veya disiplini uygulayamaz, uygulanmasını isteyemez, uygulanmasına hoşgörü gösteremez.

b) Bütün personel her türlü yolsuzluğa karşı koyar ve yolsuzlukla mücadele eder; bunları hiç geciktirmeden yetkili makamlara bildirir.

c) Bütün personel, bu Kurallara saygı gösterir. Bu Kuralların ciddi bir biçimde ihlal edildiğine ve edilmekte olduğuna inanması için sebepleri bulunan personel, durumu üst makamlara veya denetleme ve çözüm getirme yetkisine sahip organlara bildirir.

d) Bütün personel, küçüklerin fiziksel, cinsel ve duygusal açıdan suiistimal edilmelerine ve sömürülmelerine karşı, onların fiziksel ve ruhsal sağlıklarının tam olarak korunmalarını sağlar, ve gerektiği zaman hemen tıbbi müdahale yapılması için harekete geçer.

e) Bütün personel, küçüklerin mahremiyet hakkına saygı gösterir ve özellikle mesleki sıfatları dolayısıyla küçüklerin kendileri ve onların aileleri hakkında öğrendikleri konuların gizliliğini korur.

f) Bütün personel, küçüklerin insan onurlarına saygı göstererek, küçüklerin kurum içindeki yaşamları ile kurum dışındaki yaşamları arasındaki farkı en aza indirmek için çalışır.

Hukuk Fakülteleri Raporu

0
Hukuk Fakülteleri Raporu

Hukuk Fakülteleri Raporu, Vasıf İnanç Duygulu tarafından Toplum Çalışmaları Enstitüsü adına hazırlanmıştır.

Resmî kurumlara ait açık erişimli bilgilere dayalı istatistiksel veriler esas alınarak hazırlanan ve 4 Şubat 2026 günü yayımlanan rapor şu başlıklardan oluşmaktadır:

    • SAYILARLA TÜRKİYE’DE HUKUK EĞİTİMİ
      • Yıllara Göre Hukuk Fakültesi Sayısı
      • Yıllara Göre Hukuk Fakültesi Öğrencisi Sayısı ve Kontenjanları
    • TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA HUKUK MESLEKLERİ
      • Yıllara Göre Hukuk Mesleklerindeki Değişim
      • Hukuk Mesleklerindeki Enflasyona Karşı Alınan Tedbirler
    • HUKUK FAKÜLTELERİNDEKİ ÖĞRETİM ELEMANLARININ İNCELENMESİ
    • HUKUK FAKÜLTELERİNİN MERKEZİ SINAV BAŞARILARI
      • Adalet Bakanlığı Adli Yargı Sınav Sonuçları
      • Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı Sonuçları
    • SONUÇ VE ÖNERİLER

Raporun amacı; Türkiye’de hukuk eğitimindeki niceliksel büyüme ile bunun kalite, akademik yeterlilik ve mesleki istihdam üzerindeki etkilerini istatistiklerle değerlendirmektir. Türkiye’de hukuk fakültelerinin sayısı ve öğrenci kontenjanlarının son 25 yılda büyük oranda artmasına, avukat sayısında rekor artışa ve hukuk fakültelerindeki akademik kadro yetersizliğine özel bir dikkat çekilmiştir.

RAPORUN TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Raporun Sonuç ve Öneriler Bölümü: 

Türkiye’de hukuk eğitimi, Cumhuriyet’in ilk 55 yılında sadece iki fakülte (İstanbul ve Ankara Hukuk) ile sınırlı kalmışken, son 57 yılda bu sayı 100’e ulaşmıştır. Özellikle son 25 yıl, bu genişlemenin en yoğun yaşandığı dönemdir; mevcut 89 hukuk fakültesinin 67’si 2001-2026 yılları arasında kurulmuştur. Bu hızlı artış, öğrenci sayılarına da yansımış; 2013’te yaklaşık 55 bin olan toplam öğrenci sayısı, 2018-2019 döneminde 82 bini aşarak %50’ye yakın bir artış göstermiştir. Son yıllarda toplam öğrenci sayısının düşürülmesine yönelik çalışmalar yerinde olmakla beraber yetersiz kalmaktadır. Bu doğrultuda, 2023 yılından itibaren benimsenen kontenjan azaltma politikasına devam edilmesinde fayda bulunmaktadır. Zira Türkiye’de avukat ve hukukçu sayısı hızla artmakta ve ülkemiz Avrupa’daki birçok ülkeyi avukat başına düşen nüfus oranında geride bırakmaktadır. Hukuk Fakültesi için belirlenen tercih barajının kademeli olarak 50 bine kadar çekilmesi düşünülmelidir.

Barajın daha düşük sıralamalara çekilmesine ilaveten, kontenjan azaltma politikasına
vakıf üniversitelerinin de devlet üniversitelerine eş bir şekilde dâhil edilmesi gerekmektedir. Zira 2023 yılından itibaren hukuk fakültesi mezunu sayısındaki olağan dışı artışı yavaşlatmak adına kontenjanlarda ciddi azaltmalara gidilse de, bu politika vakıf üniversiteleri açısından sınırlı kalmıştır. 2023-2025 yılları arasında toplam kontenjanlar %34,17 oranında düşürülmüştür. Ancak bu düşüşün dağılımı dikkat çekicidir: Devlet üniversitelerinin kontenjanları %49 oranında azaltılırken, vakıf üniversitelerindeki düşüş yalnızca %10,1 olmuştur. Bu durum geniş toplum kesimlerinde toplumda hukuk eğitiminin giderek “ücretli” hale geleceğine ve hukuk eğitimindeki toplam kalitenin azalacağına ilişkin kaygılar uyandırma potansiyeline sahiptir.

Niceliksel artışa rağmen, akademik niteliğin aynı hızla gelişemediğini söylemek mümkündür. Türkiye genelindeki 86 hukuk fakültesinde toplam 586 profesör görev yapmaktadır. Ancak bu profesörlerin dağılımı son derece adaletsizdir: Profesörlerin %41’i sadece 10 köklü fakültede toplanmıştır.5 hukuk fakültesinde hiç profesör bulunmazken, 9 fakültede yalnızca bir profesör görev yapmaktadır. Bu sorunun giderilmesi için hukuk fakültelerinin akademik kadrolarına dair standartlar getirilmesi faydalı sonuçlar doğurabilecektir.

Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı (HMGS) kapsamındaki temel derslerin kürsüleri birçok
fakültede boştur. Örneğin, 11 fakültenin Medeni Usul ve İcra İflas Hukuku kürsüsünde, 34 fakültenin ise Hukuk Tarihi kürsüsünde hiçbir öğretim üyesi bulunmamaktadır. Getirilecek standartlarla birlikte bu boşlukların da giderilmesi ve her hukuk fakültesi öğrencisinin gireceği dersleri, dersin uzmanından dinlemesinin temin edilmesi gerekmektedir. Bu boşluklar genellikle başka branşlardan hocalarla veya üniversite dışından görevlendirmelerle doldurulmaya çalışılsa da bunun pratikte ne kadar başarılabildiği büyük bir soru işaretidir.

Eylül 2024’te yapılan ilk HMGS sonuçları, eğitim kalitesindeki farkı net bir şekilde ortaya koymuştur. Devlet üniversitelerinden mezun olanların başarı oranı %47,28 iken, vakıf üniversitesi mezunlarında bu oran %30,07’de kalmıştır. HMGS ve Adli Yargı sınavlarının ortalamasına göre en başarılı kurumlar sırasıyla Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi olmuştur. Öte yandan, zengin akademik kadrosuna rağmen Marmara Üniversitesi’nin her iki sınavda da ilk 30’a girememesi olumsuz bir veri olarak göze çarpmaktadır.

İçeriği ve sorularının kalitesi ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, HMGS’nin yalnız
mevcudiyetinin dahi hukuk meslekleri açısından olumlu sonuçlar verdiği görülmektedir.
HMGS sonrasında stajyer avukatlara verilen ücretler yükselmiş ve mesleğe başlayan hukukçuların asgari bir bilgi seviyesine sahip olması temin edilmiştir. HMGS uygulamasına, ölçme-değerlendirme ilkelerine daha uygun ve daha kaliteli sorularla devam edilmesi, orta ve uzun vadede önerilmektedir

Vasıf İnanç Duygulu Hakkında: 

Vasıf İnanç Duygulu1995 yılında doğan Duygulu, 2019 yılında Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 2023 yılında yüksek lisans tezini “Yasama Organının Geçirdiği Dönüşüm Açısından Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” çalışmasıyla Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Kamu Hukuku Tezli Yüksek Lisans Programı’nda tamamlayan Duygulu, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Doktora Programı’nda doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Halen İfade ve Fikir Derneği Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı sürdüren Duygulu, Karatekin Üniversitesi Hukuk Bölümü’nde Araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır.

Toplum Çalışmaları Enstitüsü Hakkında:

Toplum Çalışmaları EnstitüsüToplum Çalışmaları Enstitüsü, Türkiye’nin nitelikli insan kaynağını ülkemizin kronik yahut güncel sorun alanlarına yönelterek politik karar alıcılara rafine çözüm önerileri sunmayı ana kuruluş amacı olarak benimser. Amacına uygun olarak gerçekleştirdiği çalışmalarda, toplumumuzun genel çıkarlarının öncelenmesini esas alır. Bu esas, Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün zaman ve zeminden bağımsız, değişmez ilkesidir. Türkiye’nin potansiyeline uygun atılımlar için yeni jenerasyon zihinleri, fikri üretime teşvik etmek ve bu üretimi ülke birikimimize anlamlı katkılar olarak sunmak ana motivasyon kaynağımızdır.

5 Şubat – Hukuk Takvimi

0
5 Şubat – Hukuk Takvimi
1723

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi‘ni imzalayan tek din adamı ve tek kolej başkanı John Witherspoon doğdu. (Ölümü: 15 Kasım 1794) Ulusal özgürlük davasına  destek verdi ve Kıta Kongresi’nin önde gelen bir üyesi oldu. Öğrencilerinin çoğu devlet hizmetine girdi, ABD başkanı, başkan yardımcısı, kabine üyesi, senatör, kongre üyesi, yüksek mahkeme yargıcı ve eyalet valisi oldu.

1737 Koreli Neo-Konfüçyüsçü filozof, merkantilist, diplomat, ekonomist ve romancı Yeonam Park Ji-won, yaşamını yitirdi. (Ölümü: 20 Ekim 1805)
1788 Hukukçu ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Robert Peel doğdu. Lincoln’s Inn’de hukuk eğitimi aldı. (Ölümü: 2 Temmuz 1850) İki kez Birleşik Krallık Başbakanlığı yapmıştır. Başbakanlıktan önce İçişleri ve Maliye Bakanlığı yaptı. 10 Aralık 1834 – 8 Nisan 1835 ve 30 Ağustos 1841 – 29 Haziran 1846 arasında başbakanlık görevini üstlendi.
1872 İlk Türk kadın gazeteci ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tek kadın üyesi Selma Rıza Feraceli doğdu. (Ölümü: 5 Ekim 1931)
1877 Türkiye tarihinin ilk anayasal metni olan ve 1876 yılında yürürlüğe giren Kanun-ı Esasi‘yi hazırlayan kurulun başkanı Mithat Paşa, sadrazamlık görevinden azledildi. 1881 yılında Abdülaziz’e suikast suçlamasıyla Yıldız Sarayı’nda kurulan Yıldız Mahkemesi tarafından idama mahkûm edildi, cezası Abdülhamid tarafından Taif’te sürgün ve hapse çevrildi, üç yıl sonra saray muhafızları tarafından boğularak öldürüldü.

Memleket Sandıkları’nın kurucusu Mithat Paşa aynı zamanda ilk Osmanlı anayasası olan Kânûn-ı Esâsî’yi hazırlayan kurulun başkanı olarak görev yapmıştı.
1897 Hollandalı hukukçu, siyasetçi ve diplomat Dirk Stikker doğdu. (Ölümü: 23 Aralık 1979) Groningen Üniversitesi‘nde hukuk okudu. Öğreniminin ardından bankacılık sektöründe kariyer yapmaya başladı. 1935’te ünlü bira şirketi Heineken International’ın müdürü oldu. 1945’te Stichting van de Arbeid’in organizatörleri arasında yer aldı ve böylece Hollanda’da savaş sonrası toplu pazarlığın temellerinin atılmasına yardımcı oldu. 1948’de Willem Drees liderliğindeki ilk hükümette dışişleri bakanı oldu. 1952 yılında Birleşik Krallık büyükelçisi  oldu. 1961’de NATO’nun üçüncü Genel Sekreteri oldu.
1905 Mustafa Kemal, Şam’da bulunan 5. Orduya atandı.
1917 Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, Başkan Woodrow Wilson’un vetosuna rağmen, Asyalıların ülkeye göçünü yasaklayan göçmen yasasını onayladı.
1919 Yunan hukukçu, iktisatçı ve eski başbakan Andreas Papandreu  doğdu. (Ölümü: 23 Haziran 1996) Atina Üniversitesi‘nde hukuk öğrenimi gördü. 1943’te Harvard Üniversitesi’nde ekonomi dalında doktora derecesi aldı. 1955-1963 yılları arasında Harvard, Minnesota, California ve Berkeley üniversitelerinde ders verdi. 1960’ta Atina Ekonomik Araştırmalar Merkezi başkanlığı ve Yunan Merkez Bankası danışmanlığına atandı. 1981-1989 ve 1993-1996 yılları arasında başbakanlık yaptı.
1924 Nezihe Muhittin’in Başkanlığında Türk Kadınlar Birliği kuruldu.
1933 Atatürk, 1 Şubat’ta Bursa’da bir grubun, ezan ve kametin Türkçe okunmasını sebep gösterip, gösteri yapması üzerine Ege gezisini yarıda keserek Bursa’ya geldi.
1937 1924 Anayasasında; 1928, 1931, 1934 ve 1937 yıllarında çeşitli değişiklikler yapıldı. Laiklik ilkesi 5 Şubat 1937 tarihinde kabul edildi. “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır. Resmi dili Türkçedir. Makam Ankara şehridir.” hükmü getirilerek altı ilke Anayasaya girdi. Laiklik İlkesi, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde çıkarılan kanunlarla aşama aşama hayata geçirilmiştir. Laikliğin Türkiye’de devlet sistemine egemen olması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, birçok yasal ve kurumsal değişiklik yapılmış ve 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasal hüküm altına alınarak Laiklik devlet yönetiminde temel kural haline getirilmiştir. 1921 Anayasası olarak bilinen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. TBMM tarafından Saltanat ve halifelik kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretim birleştirilmiş, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun yürürlüğe sokulmuş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak Diyanet işleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.
1958 Hukukçu Cemal Abdünnasır, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olmak için aday gösterildi.
1959 Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan arasındaki “Kıbrıs” konulu görüşmeler Zürih’te başladı.
1969 Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Yarışmasına gönderdiği makalede, Şadi Alkılıç’a, komünizm propagandasından ceza verilmesine karşı Berlin’de Türkiye Başkonsolosluğu önünde protesto gösterisi yapıldı.
1973 Güney Afrika’da 20 bin siyah işçi greve başladı.
1975 ABD Kongresi’nin 11 Aralık 1974’te aldığı, Türkiye’ye silah ambargosu kararı uygulanmaya başlandı. Ambargonun gerekçesi, Türkiye’nin Temmuz-Ağustos 1974’te Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunmasıydı.
1976 ABD’li Lockheed uçak firmasının 3 Avrupa ülkesi ve Japonya’nın yanı sıra Türkiye’de de rüşvet dağıttığına ilişkin Kongre Raporu açıklandı.
1983 12 Eylül Darbesi’nin 37, 38 ve 39. idamları gerçekleşti. 1973’te kardeşleri Hasan Karaköse’nin Halil Çatal tarafından öldürülüşünden bir yıl sonra, 20 Mart 1974’te tarlaya gitmekte olan Halil Çatal’ın karısı Nafia Çatal ve oğlu Mevlut Çatal’ı öldüren Rıdvan Karaköse, Cavit Karaköse ve Süleyman Karaköse idam edildi.
1986 İstanbul, Boğaziçi ve Marmara Üniversitelerinden 1983’de 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile çıkarılan 9 öğretim üyesi, sıkıyönetimin kalkmasının ardından üniversitelere dönme başvurularına ret kararı veren rektörlüklerin kararlarının iptali için İdare Mahkemesi’nde dava açtı.
1986 Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk ve Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin hakkında, “Kurtarıcı” başlıklı makalede “TSK’ni alenen tahkir ve tezyif, Cumhurbaşkanı’na ima yoluyla hakaretten dava açıldı.
1986 374 sanıklı THKP/C-Devrimci Yol Davası’nda Askeri Savcı, 325 sayfa uzunluğundaki  esas hakkında mütalaayı okumaya başladı.
1986 Polis memuru Sedat Caner’in işkenceli sorgu itiraflarının yayınlandığı Nokta Dergisinin 2 sayısı toplatıldı. İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut’un ”işkence yok” sözüne karşı SHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar, Adana Cezaevi’nde işkence gördüğü için iki kez rapor alan Necati Engelli’yi Meclis’te gazetecilere tanıttı ve Enver Şahan’ın 1983’de işkenceyle öldürüldüğüne ilişkin belgeleri dağıttı. Başbakan Özal “İşkence söylemleri maksatlı. Türkiye Cumhuriyeti her zaman işkencenin karşısında olmuştur.” dedi.
1988 Tek tip öğrenci derneğine karşı yapılan eylemlerden yargılanan 66 öğrenciden 25’ine 9’ar ay ceza verildi ve ceza ertelendi.
1988 Manuel Noriega‘ya kaçakçılık ve para aklama suçlarından dava açıldı.
1988 Yunan uyrukluların Türkiye’de bulunan gayrimenkulleri üzerindeki haklarını donduran 1964 tarihli kararname kaldırıldı.
1997 Sincan belediye başkanı Bekir Yıldız gözaltına alındı. Bekir Yıldız ve görev alan belediye çalışanları hakkında hem Cumhuriyet Başsavcılığınca, hem de DGM Başsavcılığınca “Hizbullah Terör Örgütü üyeliği”, “Yardım ve yataklık” suçlarından iki ayrı adli soruşturma başlatıldı. Daha sonra DGM Başsavcılığınca Bekir Yıldız dahil 11 sanık hakkında “Hizbullah Terör örgütüne üye olmak ve propagandasını yapmak” suçlamasıyla dava açılmış, DGM‘de yapılan yargılama sonucu Bekir Yıldız’a verilen 4 yıl 7 ay mahkumiyet cezası verilmiş ve karar Yargıtay tarafından onanmıştır. Bekir Yıldız yurt dışına kaçmış, 3 yıl sonra çıkan “af” tan yararlanarak yurda dönmüştür.
2000 Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi, 25 Ekim 1980 tarihinde imzalanan çok taraflı uluslararası sözleşmedir. Türkiye, 21 Ocak 1998 tarihine imzaladı ve 5 Şubat 2000 tarihli resmi gazetede yayınlayarak ilan edildi.
2002  İHD İstanbul Şubesi üyeleri, AB’ye Uyum Yasa Tasarısı’nı Beyoğlu Mis Sokak’ta “düşünceye özgürlük” yazılı balonları patlatarak protesto etti. Şube Başkanı Eren Keskin, DSP-MHP-ANAP hükümetinin getirdiği mini demokrasi paketinin düşünceyi ifade hakkını daha da kısıtladığını söyledi.
2002  Ölüm orucunu teşvik edenlere ağır cezalar verilmesini öngören tasarı TBMM’de kabul edilerek yasalaştı. Hükümlü ve tutukluların beslenmesini engelleyenlere 2 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası verilmesi öngörüldü. Ölüm orucunu teşvik etmek ve talimat vermek engelleme sayıldı.
2006 Trabzon’daki Santa Maria Kilisesi’nin Katolik rahibi Andrea Santoro, uğradığı silahlı saldırı sonucunda öldü. Santoro’nun katil zanlısı olarak 16 yaşındaki lise öğrencisi O.A. gözaltına alındı.
2009
  • Demokratik Toplum Partisi (DTP) Diyarbakır Milletvekili Avukat Aysel Tuğluk, Batman’da katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşma nedeniyle 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
  • Pınar Sağ hakkında “yasa dışı TİKKO’nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı övdüğü” iddiasıyla 2 yıl hapis istemiyle dava açıldı.
  • Türkiye’de 7 Temmuz 1997’de imzalanan ve askerlere toplumsal olaylara müdahale yetkisi veren EMASYA Protokolü yürürlükten kaldırıldı.
  • Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş  Milletler Sözleşmesidir. Kyoto Protokolü, 5 Şubat 2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla onaylandı. 07.05.2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.

2011  Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınan Nedim Şener, Ahmet Şık, Yalçın Küçük, Doğan Yurdakul, Coşkun Musluk, Sait Çakır ve Müyesser Yıldız tutuklandı.
2013 ÇHD üyeleri, Genel Başkan Selçuk Kozağaçlı ve İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay’ın da aralarında bulunduğu 9 avukatın 21 Ocak’ta tutuklanmasını protesto etti.
2014 Mehmet Ayvalıtaş’ın öldürülmesine ilişkin olarak görülen davanın Kartal Adliyesi’ndeki duruşması yoklama yapılmadan ertelendi.
2017 ABD’de Temyiz Mahkemesi, Başkan Donald Trump’ın 7 İslam ülkesine uyguladığı vize ve ülkeye giriş yasağının tekrar yürürlüğe konulması talebini reddetti.
2021 5 Şubat 2021 tarihli ve 3519 sayılı Cumhurbaşkanı kararıyla, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi kurulmasına karar verildi.
2025
  • Fransız yönetmen Christophe Ruggia, Adèle Haenel’i 12 ila 15 yaşlarında olduğu dönemde oynadığı bir filmde cinsel istismara maruz bırakmaktan suçlu bulunarak dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme ayrıca, Ruggia’nın Haenel’e 15 bin euro tazminat ödemesine ve psikolojik terapi masrafları için 20 bin euro ödemesine karar verildi.
  • Ferdi Tayfur’un vasiyetini yeğeni Şirin Gözalıcı duyurdu: Sanatçının malvarlığını Darüşşafaka Vakfı, Türk Silahlı Kuvvetleri ve LÖSEV’e bağışladığı bildirildi.
  •  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında 7 yıl 4 aya kadar hapis ve siyasi yasak talebiyle iddianame düzenlendi. İddianamede, Başsavcı Akın Gürlek ‘mağdur’ sıfatıyla yer aldı. İmamoğlu’na ‘kamu görevlisine karşı görevinden dolayı alenen hakaret’, ‘tehdit’ ve ‘terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermek’ suçları yöneltildi.
  • Şarkı sözleri nedeniyle müstehcenlik suçundan hakkında soruşturma başlatılan Turabi Çamkıran hakkında şarkı ve videosunun içeriğindeki “genel ahlakı bozucu” ve “kadınları aşağılayıcı” ifadeler nedeniyle başlatılan soruşturma kapsamında, savcılığın talebi üzerine Ankara 9. Sulh Ceza Hakimliği,  yakalama kararı verdi.
2025

Yeni Zelanda parlamentosu, ülkenin en önemli doğal miraslarından biri olan Taranaki Mounga Dağı’na “yasal şahsiyet” statüsü kazandıran kararı kabul etti. Dağ artık kendi haklarını savunabilecek bir tüzel kişilik olarak zararlı faaliyetlerden korunacak ve çevresel tahribatın önüne geçilecek. Daha önce Whanganui Nehri ve Te Urewera Milli Parkı’na benzer yasal haklar tanınmıştı.

Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi

0
Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi, Dünya Tabipler Birliğinin 1991 yılı Kasım ayında Malta’da yapılan 43. Genel Kurulunda kabul edilmiştir. Malta Bildirgesi, 1992 yılında İspanya’da, 2006 yılında Güney Afrika’da ve 2017 yılında ABD’de yapılan toplantılarda gözden geçirilmiştir. Belge, Tıp alanındaki önemli etik belgelerdendir.
 
Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi, 1975 yılında kabul edilen ve “Gözaltında ve Mahkumiyette İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Aşağılayıcı Muamele veya Cezalar Konusunda Hekimler için Kılavuz” olarak hazırlanan Dünya Tabipler Birliği Tokyo Bildirgesinde belirlenen ilkeleri esas alarak hazırlanmıştır.

Açlık Grevleri Konusunda Malta Bildirgesi

GİRİŞ
1. Açlık grevleri çeşitli durum ve koşullarda gerçekleşiyor olsa da, asıl olarak insanların özgür ve serbest olmadıkları ortamlarda (cezaevleri, tutuk evleri, göçmen gözetim merkezleri gibi) ikilemlere yol açmaktadır. Açlık grevleri genellikle taleplerini başka yollardan ortaya koyma imkanları bulunmayan kişilerin başvurdukları bir protesto biçimidir.
Hükümlüler ve tutuklular önemli bir süre için besin almayı reddederek, yetkililerin kamuoyundaki görünümüne olumsuz bir yön katarak belirli hedeflere ulaşmak isteyebilirler. Kısa süreli yiyecek almama durumları nadiren etik sorunlarına yol açar. Uzun süren açlık grevleri ise grevciler için ölüm ve kalıcı hasar gibi risklere yol açabilirken hekimler açısından da değer çatışmalarına neden olabilir. Açlık grevcilerinin gerçekten ölümü istedikleri durumlar nadirdir; ancak aralarında amaçlarına ulaşmak için bunu göze alanlar da olabilir.
2. Özellikle toplu grevlerde ya da yakın kişilerin basıncının bir etken olabileceği durumlarda hekimlerin kişinin gerçek niyetini belirlemesi gerekir. Yaşama döndürücü müdahale istemediklerini açıkça belirtmiş olan açlık grevcileri bilişsel hasar aşamasına geldiklerinde duygusal açıdan zorlu bir durum ortaya çıkar.
Yarar ilkesi hekimleri bu kişileri yaşama döndürmeye yöneltirken kişisel özerkliğe saygı ilkesi, ortada geçerli ve bilinçli bir ret varken hekimlerin müdahale alanlarını sınırlar. Bu durum, yaşam kurtarıcı tedavinin reddedilmesi dahil diğer birçok klinik örnekte ortaya çıkmıştır. Ek bir güçlük de kişilerin gözetim altında oldukları durumlarda ortaya çıkar; çünkü açlık grevcisinin önceki beyanlarının gönüllülük temelinde, sonuçlar hakkında gerekli bilgilerle donanmış olarak verilip verilmediği her zaman net değildir.
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [146.73 KB]

İLKELER
3. Etik davranma Ödevi.
Tedavi işlemlerinde yer almasalar bile tüm hekimler güç durumdaki insanlarla olan mesleki temaslarında tıp etiğine bağlı kalmak zorundadır. Üslenmiş oldukları rol ne olursa olsun hekimler tutuklu kişilere zor uygulanmasını ve bu kişilere kötü davranılmasını önlemeye çalışmalı, böyle durumların gerçekleşmesi halinde ise protesto etmelidir.
4. Özerkliğe Saygı
Hekimler kişilerin özerkliğine saygılı olmalıdırlar. Ancak, açlık grevcilerinin gerçek istekleri dışarıdan görüldüğü gibi olmayabileceğinden, değerlendirme güçlükleri ortaya çıkabilir. Tehdit, akran baskısı ya da zorlamayla alınmış kararlar ahlâki açıdan yaptırım gücü taşımaz. Açlık grevcilerine, tedaviyi reddetmeleri halinde zorla tıbbi girişim uygulanmamalıdır. Bilinçli olarak ve gönüllülük temelindeki bir redde karşı zorla besleme uygulanması, bu yönde talimat verilmesi ya da buna yardımcı olunması kabul edilemez. Buna karşılık açlık grevcisinin açık ya da zorunlu olarak örtük onayı üzerine yapay besleme kabul edilebilir bir durumdur.
5. ‘Yarar’ ve ‘Zarar’
Hekimler becerilerini ve bilgilerini tedavi ettikleri kişilerin yararına kullanmalıdır. Bu ‘yararlı olma’ kavramının tamamlayıcısı ise ‘zarar vermeme’ ya da ‘önce zarar verme’dir (primum non nocere). Bu iki kavramın dengede tutulması gerekir. ‘Yarar’, kişilerin isteklerine saygılı olmayı ve refahlarını gözetmeyi içerir. ‘Zarar’dan kaçınma ise yalnızca sağlığa yönelik zararın asgari düzeyde tutulması değil, karar verme yeterliği olan kişilere zorla tedavi uygulanamayacağı ve onları zorla açlık grevinden vazgeçirmeye çalışılmayacağı anlamına da gelir. Yararlı olma, her durumda ve her ne pahasına olursa olsun, başka belirleyenleri hiç dikkate almadan yaşamı uzatmaya çalışmak anlamına gelmez.
Hekimler, bunun zarara yol açacağı öngörülen durumlarda bile, karar verme yeterliği olan kişilerin özerkliğine saygılı olmalıdır. Karar verme yeterliğinin kaybı, daha önce kişi yeterliğe sahipken yapay besleme dahil olmak üzere tedaviye yönelik verdiği red beyanlarının geçersizleştiği anlamına gelmez.
6. İkili Bağlılıkların Dengelenmesi.
Açlık grevcileriyle ilgilenen hekimler, işveren konumundaki kuruma (örneğin cezaevi yönetimi) bağlılık ile hastalara bağlılıkları arasında bir çatışma yaşayabilirler. Böyle bir durumda ikili bağlılık içindeki hekimler diğer hekimlerle aynı etik ilkelerine bağlı kalmalı, başka bir deyişle birincil yükümlülüklerinin hastaya karşı olduğunu dikkate almalıdır. Hekimler, tıbbi kararlarında işverenlerinden bağımsız kalmalıdır.
7. Klinik Bağımsızlık
Hekimler değerlendirmelerinde nesnel kalmalı, üçüncü tarafların kendi tıbbi yargılarını etkilemesine izin vermemelidir. Hekimler, örneğin tıbbi olmayan gerekçelerle tıbbi müdahalede bulunulması gibi etik ilkelerini ihlal eden baskılara karşı çıkmalıdır.
8. Gizlilik
Gizliliği koruma ödevi güven oluşturmada önem taşımakla birlikte mutlak değildir. Gizliliği korumanın başkalarına ilk elde ve ciddi zarar vereceği durumlarda bu ilke göz ardı edilebilir. Diğer hastalarda olduğu gibi açlık grevcilerinin gizlilik ve mahremiyetine de, kendileri bilgilerin açık edilmesine onay vermedikçe ve bilgi paylaşımı ciddi zararın önlenmesi açısından gerekli olmadıkça saygı gösterilmelidir. Kişilerin onay vermesi halinde akrabaları ve hukuk danışmanları durum hakkında bilgilendirilmelidir.
9. Güven Oluşturma
Hekimlerle açlık grevcileri arasında güven oluşturulması, hem açlık grevcilerinin haklarına saygı gösterecek hem de maruz kalacakları zararın asgaride tutulmasını sağlayacak bir sonuca ulaşılmasında çoğu kez anahtar durumundadır. Güven kazanma, güç durumların çözüme bağlanmasını sağlayacak fırsatlar yaratabilir. Güven, hekimlerin önerilerinin doğru ve tam olmasına, neyi yapıp neyi yapamayacakları konusunda açlık grevcileriyle dürüst bir iletişim kurmalarına, bu arada mesleki gizliliği hangi durumlarda korumalarının mümkün olamayabileceğini açıkça belirtmelerine bağlıdır.

10. Hekimler, açlık grevi yapmayı düşünen kişilerin zihinsel yeterliliklerini değerlendirmelidir.  Bundan kastedilen, açlık grevi yapmayı düşünen kişinin sağlığıyla ilgili doğru karar verme yetisini ciddi biçimde etkileyen bir zihinsel sorunu olup olmadığının belirlenmesidir. Zihinsel yeterlilikleri ciddi zarar görmüş kişiler, açlık grevinde yer almaları halinde bu eylemin sonuçlarını takdir edebilecek durumda olmayabilirler. Tedavi edilebilir zihinsel sorunları olanlar gereksinimlerine uygun bir hizmet alabilmeleri için yönlendirilmeli ve gerekli tedaviyi almaları sağlanmalıdır. İleri derecede öğrenme güçlüğü ya da ilerlemiş demans gibi durumları olanlar ise bu tür kararları alabilmek için gerekli tedavi ve destekten yararlandırılmalıdır.

11. Hekimler, mümkün olan en kısa süre içinde, açlık grevine gitmeyi düşünen kişinin tıbbi geçmişini ayrıntılı ve doğru biçimde edinmelidir. Var olan sağlık sorunlarının tıbbi sonuçları kişiye açıklanmalıdır. Hekimler, açlık grevcilerinin, bu eylemin sağlık açısından potansiyel sonuçlarını anlamalarını sağlamalı, eylemin sakıncalı yanlarını yalın bir dille anlatarak kendilerini önceden uyarmalıdır. Hekimler ayrıca sağlık üzerindeki zararların örneğin sıvı ve tiyamin (B1 vitamini) alımının artırılmasıyla nasıl asgaride tutulabileceğini ya da geciktirilebileceğini de anlatmalıdır. Kişinin açlık greviyle ilgili kararları anlık olabileceğinden grevin tıbbi sonuçlarının hasta tarafından tam olarak anlaşılmasının sağlanması kritik önemdedir. Hekim, sağlık alanında aydınlatılmış onam alma uygulamalarıyla uyumlu olarak, hastaya aktardıklarından ne anladığını sormalı ve böylece verilen bilgileri anladığından emin olmalıdır.
12. Açlık grevinin başlangıcında hastanın ağırlık ölçümü dahil olmak üzere ayrıntılı bir muayenesi yapılmalıdır. Açlık greviyle ilgili olmayanlar dahil ortaya çıkabilecek belirtilerin tıbbi açıdan nasıl yönetileceği açlık grevcileriyle tartışılmalıdır. Ayrıca, uzamış bir grev durumunda kişinin tıbbi tedaviye ilişkin değerleri ve istekleri de not edilmelidir. Açlık grevcilerinin onaylaması durumunda, gerekli tedavilerin belirlenmesi için düzenli olarak tıbbi muayene yapılmalıdır. Olumsuz etkilerin önlenmesi açısından gerekli önerilerde bulunabilmek için fiziksel ortam da değerlendirilmelidir.
13. Hekimle açlık grevcileri arasındaki iletişimin sürekliliği kritik önem taşır. Hekimler, kişilerin açlık grevini sürdürmek isteyip istemediklerini ve artık anlamlı bir iletişim kuramayacak duruma geldiklerinde ne yapılmasını istediklerini onlarla günlük olarak konuşmalıdır. Klinisyen, kişinin, taleplerinin karşılanmaması halinde, ölümü pahasına da olsa grevi sürdürmek isteyip istemediğini belirlemelidir. Bu bulgular gerektiği biçimde kayda geçirilmelidir.
14. Kimi durumlarda açlık grevcileri damardan solüsyon verilmesini ya da tıbbi tedavinin diğer biçimlerini kabul ederler. Belirli müdahalelerin kabul edilmemesi, tıbbi tedavinin örneğin enfeksiyon ya da ağrı tedavisi gibi diğer yönlerine engel oluşturmamalıdır.
15. Hekimler açlık grevcileriyle özel olarak, diğer tutuklular dahil başkalarının duyamayacakları ortamlarda konuşmalıdır. Aradaki iletişimin açık olması temel önemdedir; gerektiğinde kurum yetkilileriyle bağlantısı olmayan çevirmenler kullanılmalı ve bu kişiler de gizlilik ilkesine uygun davranmalıdır.
16. Hekimler yiyecek ya da tedavi reddinin kişinin kendi gönüllü tercihi olduğundan emin olmalıdır. Açlık grevcileri zorlamalara karşı korunmalıdır. Bunun sağlanmasına sıklıkla yardımcı olabilecek hekimler, zorlamanın yetkililerden, arkadaş çevresinden ya da aile üyeleri gibi başkalarından gelebileceğinin farkında olmalıdır. Hekimler ya da diğer sağlıkçılar grevine son vermesi için açlık grevcisi üzerinde herhangi bir biçimde baskı uygulayamaz. Açlık grevcisinin tedavisi ya da bakımı açlık grevine son verilmesi koşuluna bağlanamaz. Bunlarla sınırlı kalmamak üzere, örneğin kelepçeleme, tecritte tutma, yatağa bağlama ya da açlık greviyle bağlantılı kısıtlamalar dahil olmak üzere herhangi bir kısıtlama ya da baskı kabul edilemez.
17. Eğer bir hekim vicdani gerekçelerle açlık grevcisinin tedaviyi ya da yapay beslemeyi reddetmesini kabul edemiyorsa bunu en baştan belirtmeli, açlık grevcisini ret kararına uygun davranacak bir başka hekime yönlendirmelidir.
18. Bir hekim belirli bir durumla ilgilenmeye başladığında, açlık grevcisi kişi zihinsel kapasitesini yitirmiş durumda olabilir ve yaşamını kurtaracak tıbbi müdahale konusundaki isteklerini bu kişiyle karşılıklı konuşma olanağı bulunmayabilir. Böyle durumlarda açlık grevcisinin daha önce belirtmiş olduğu istekler dikkate alınmalı ve bunlara saygılı olunmalıdır. Kişinin karar verme yeterliği var iken kendi özgür iradesiyle dile getirilmişse, tedaviyi ret kararına saygılı olunmalıdır. Gözetim ortamları söz konusu olduğunda bu tür beyanların baskı altında verilmiş olma olasılığı dikkate alınmalıdır. Hekimlerin kişinin isteğinin ne olduğu konusunda ciddi kuşkular beslediği durumlarda herhangi bir beyana büyük bir dikkatle yaklaşılmalıdır. Bununla birlikte, aydınlatılmış ve gönüllü olarak yapılan beyanlar, kararın alındığı durumun kişi karar verme yeterliğini yitirdikten sonra köklü bir değişime uğraması sonucunda geçerliliklerini yitirmişse dikkate alınmayabilir.
19. Kişiyle görüşmek mümkün değilse ve klinik kayıtlarda herhangi bir önceden açıklanmış beyan, görüşme yapıldığına ilişkin başka herhangi bir kanıt ya da not bulunmuyorsa, hekimlerin kendi kanılarına göre kişinin yararı neyse o yönde hareket etmeleri gerekir. Bu, açlık grevcilerinin daha önce dile getirdikleri isteklerinin, kişisel ve kültürel değerlerinin ve fiziksel sağlık durumlarının dikkate alınması anlamına gelir. Açlık grevcilerinin önceki isteklerine ilişkin herhangi bir kanıtın yokluğunda ise, hekimler üçüncü tarafların müdahalesi olmaksızın beslemeye geçip geçmemeye karar vermelidirler.
20. Hekimler nadiren ve istisnai olarak, örneğin reddin zorlama altında beyan edildiği düşünüldüğünde, tedaviyi reddetme yönündeki önceden açıklanmış beyanları dikkate almamayı haklı bulabilirler. Ancak, açlık grevcileri yaşama döndürüldükten ve karar verme yeterliklerini yeniden kazandıktan sonra eylemi sürdürme niyetlerini koruyorlarsa, bu karara saygı duyulmalıdır. Ahlaki olan tutum, kararlı bir açlık grevcisini kendi isteği dışında sürekli müdahalelere tabi tutmak değil onurlu bir biçimde ölmesine izin vermektir. Önceden belirtilen tedavi reddi beyanına aykırı hareket eden hekimler, bu hareketinin gerekçesini mesleki disiplini sağlayan kurumlar dahil ilgili yetkililere açıklayabilecek durumda olmalıdırlar.
21. Yapay besleme, hastanın klinik yararı adına başvurulduğunda ve karar verme yeterliği olan açlık grevcilerinin onaylamaları durumunda etik açısından uygun olabilir. Ancak, DTB Tokyo Bildirgesi’ne uygun olarak, beslenmeyi reddeden bir mahkuma, böyle bir kararın sonuçları konusunda sağlıklı ve akılcı yargıda bulunabilecek durumda olduğu hekim tarafından belirlenmişse, yapay besleme uygulanamaz. Yapay besleme, karar verme yeterliği olmayan kişiler geride bunu reddeden ve baskı altında hazırlanmamış irade beyanları bırakmamışsa, açlık grevcisinin yaşamını kurtarma ya da telafisi mümkün olmayan hasarı önleme adına kullanılabilir. Rektal hidrasyon ise grevdeki hastalara yönelik bir tür rehidrasyon tedavisi ya da beslenme desteği değildir ve hiç bir zaman kullanılmamalıdır.
22. Bir hasta ağızdan besin almaya fiziksel olarak hazır durumdaysa bu beslenmeyle ilgili en güncel rehberlere göre hareket edilmesi için her tür özen gösterilmelidir.
23. Karara verme yeterliği olan bir açlık grevcisinin kendi isteğine aykırı olarak enteral ya da parenteral beslenmesine yönelik her tür müdahale “zorla besleme” sayılır. Zorla besleme etik açısından hiçbir zaman kabul edilemez. Kişinin yararı gözetilse bile, tehdit, zorlama, güç ya da fiziksel kısıtlamalar eşliğinde uygulanan besleme, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelenin bir biçimidir. Bunun kadar kabul edilemez bir uygulama da, diğer açlık grevcilerini sindirmek ya da açlık grevini sonlandırmaya zorlamak amacıyla başka tutukluların zorla beslenmesidir.
ULUSAL TABİP BİRLİKLERİNİN (UTB) VE DTB’NİN ROLÜ
24. UTB’ler, açlık grevlerinin etik boyutlarını, uygun tıbbi yaklaşımları, tedavileri ve müdahaleleri açıklığa kavuşturacak eğitim programları hazırlayıp uygulamalıdır. UTB’ler hekimlerin mesleki bilgi ve becerilerini güncelleme çabası içinde olmalıdır.
UTB’ler, ceza ve tutukevlerinde/göçmen gözetim merkezlerinde görev yapan, kendilerini sık sık çatışmalı durumların ortasında bulan hekimleri desteklemeye yönelik mekanizmalar oluşturulması için çalışmalı ve DTB Hamburg Bildirgesi’nde belirtildiği gibi etik ilkelerinden ödün vermeye zorlanan hekimlere destek vermelidir.
UTB’lerin etik olmayan uygulamaları önlemek, etik ihlallerine karşı konum alıp ses yükseltmek ve bu durumların gerektiği gibi araştırılmasını sağlamak üzere çaba gösterme sorumlulukları vardır.
25. Dünya Tabipler Birliği, DTB Hamburg Bildirgesi’nde de belirtildiği gibi, etik olarak haklı bir konumu savunmaları sonucunda siyasal baskılara maruz kalan hekimleri ve UTB’leri destekleyecektir.

Uluslararası Çocuk Kaçırma – Lahey Sözleşmesi

0
Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi

Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi, 25 Ekim 1980 tarihinde imzalanmış çok taraflı uluslararası sözleşmedir.

Uzun bir geçmişe sahip olan çocuk kaçırma probleminin çözümünü hedefleyen sözleşme, seyahat ve iletişimin çoğalması, çok uluslu evliliklerin artması ve boşanma oranlarının artmasını da gözeterek kaçırma olaylarındaki girift problemlere çözüm aramıştır.

Türkiye, sözleşmeyi kabul etmiş, 21 Ocak 1998 tarihine imzalamış ve 5 Şubat 2000 tarihli resmi gazetede yayınlayarak ilan etmiştir. Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine İlişkin Lahey Sözleşmesi kapsamında, 22.11.2007 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun çıkarılmıştır.

Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Sözleşme

İşbu sözleşmeyi imzalayan Devletler,

Çocuğun çıkarının, korunmasına ilişkin meselelerde hayati bir öneme sahip olduğuna derinden inanarak,

Çocuğu, Uluslararası alanda, kanuna aykırı bir yer değiştirmenin zararlı etkilerinden korumayı ve çocuğun mutat ikametgahı Devletine derhal dönüşünü teminat altına almak için usüller tespit etmeyi ve ziyaret hakkının korunmasını sağlamayı arzu ederek,

Bu amaçla bir sözleşme akdini kararlaştırmışlar ve aşağıdaki hükümlerde mutabık

kalmışlardır:

BÖLÜM I
SÖZLEŞMENİN UYGULANMA ALANI
Madde 1

İşbu sözleşmenin amacı:

a) Taraf Devletlere gayrikanuni yollardan götürülen veya alıkonan çocukların derhal geri dönmelerini sağlamak;

b) Taraf bir Devletteki koruma ve ziyaret haklarına, diğer taraf Devletlerde etkili biçimde riayet ettirmek.

Madde 2

Taraf Devletler, ülkelerinin sınırları içinde, Sözleşmenin amaçlarının gerçekleşmesini sağlamak üzere, uygun bütün önlemleri alırlar. Bu amaçla, en süratli usullere başvurmakla yükümlüdürler.

Madde 3

Bir çocuğun yer değiştirmesi veya geri dönmemesi:

a) Çocuğun, yer değiştirmesinden veya geri dönmemesinden hemen önce mutat ikametgahının bulunduğu Devlet kanunu tarafından, bir şahsa, müesseseye veya başka bir kuruma, tek başına veya müştereken verilen koruma hakkının ihlali şeklinde meydana geldiği takdirde; ve

b) Bu hak, yer değiştirme veya geri dönmeme anında tek başına veya müştereken fiili biçimde kullanılmakta veya bu olaylar meydana gelmese kullanılacak idi ise, Kanuna aykırı addedilir. (a) da sözkonusu edilen koruma hakkı, özellikle, kanuni bir yetkiden, adli veya idari bir karardan veya bu Devletin kanununa göre yürürlükte olan bir anlaşmadan doğabilir.

Madde 4

Sözleşme, koruma ve ziyaret haklarının ihlalinden hemen önce, mutat ikametgahı taraf Devletlerden birinde bulunan çocuklara uygulanır. Sözleşmenin uygulanması çocuk 16 yaşına geldiğinde sona erer.

Madde 5

İşbu sözleşme çerçevesinde :

a) “Koruma Hakkı ” çocuğun şahsının bakımı hakkını ve özellikle ikamet yerinin tespiti hakkını ihtiva eder.

b) “Ziyaret Hakkı” çocuğun, sınırlı bir süre için, mutat ikametgahından başka bir yere götürülmesi hakkını ihtiva eder.

BÖLÜM II- MERKEZİ MAKAMLA R
Madde 6

Her taraf Devlet, sözleşmenin kendisine yüklediği mükellefiyetleri yerine getirmekle görevli bir merkezi makam tayin eder.

Federal bir Devlet, birden fazla hukuk sisteminin yürürlükte bulunduğu bir Devlet veya özerk toprak birimlerine sahip bir Devlet, birden fazla merkezi makam tayininde ve bu makamların herbirinin yetkilerinin topraklan açısından genişliğini tayinde serbesttir. Bu yetkiden yararlanan Devlet, taleplerin bu Devlet bünyesindeki merkezi makama intikalini teminen sunulacağı yetkili merkezi makamı tayin eder.

Madde 7

Merkezi makamların, aralarında işbirliği yapmaları ve çocukların acilen geri dönmesini sağlamak ve işbu sözleşmenin diğer amaçlarını gerçekleştirmek üzere Devletlerinin yetkili makamları arasında işbirliğini teşvik etmeleri gerekmektedir.

Özellikle, gerek doğrudan doğruya, gerek aracıların yardımıyla;

a) Kanuna aykırı biçimde yeri değiştirilen veya alıkonan bir çocuğun bulunması;

b) Çocuk için yeni tehlikelerin veya ilgili tarafların uğrayabilecekleri zararların önlenmesini, geçici önlemler alarak veya aldırarak sağlamak;

c) Çocuğun isteyerek iadesini veya dostane bir çözümü kolaylaştırmak;

d) Faydalı görülür ise, çocuğun sosyal durumuna ilişkin bilgilerin teatisi;

e) Devletlerinin, Sözleşmenin uygulanmasına ait haklan konusunda genel bilgiler temini;

f) Çocuğun geri dönmesi ve gerektiğinde, ziyaret hakkının tesisi ile fiilen kullanılması yolunda, adli veya  idari dava açılması veya bunun teşviki;

g) Gerekirse, bir avukatın katılması dahil, adli ve hukuki yardım sağlamak veya bunu kolaylaştırmak;

h) İdari alanda, gerekli ve uygun ise, çocuğun tehlikesizce dönüşünü sağlamak;

i) Sözleşmenin işleyişi konusunda karşılıklı olarak birbirlerini bilgilendirmek ve uygulanmasında muhtemelen karşılaşılacak engellerin olanaklar ölçüsünde kaldırılması; için uygun tüm önlemleri almaları gerekmektedir.

BÖLÜM III- ÇOCUĞUN GERİ DÖNMESİ
Madde 8

B ir çocuğun, korunma hakkı ihlal edilerek yerinin değiştirildiğini veya alıkonulduğunu ileri süren kişi, kurum veya örgüt, çocuğun geri dönmesini sağlamak üzere yardım etmeleri için gerek çocuğun mutat ikametgahı merkezi makamlarına, gerek herhangi bir başka taraf Devlet merkezi makamına başvurabilir.

Talebin :

a) Talepte bulunan kişinin, çocuğun ve çocuğu götürdüğü veya alıkoyduğu iddia eden kişinin kimliğine ilişkin bilgileri;

b) Temini mümkün ise, çocuğun doğum tarihini;

c) Talep edenin, çocuğun geri dönmesini isteme müracaatını dayandırdığı esasları;

d) Çocuğun bulunduğu yer ve çocuğun birlikte olduğu varsayılan kişinin kimliği ile ilgili mevcut tüm bilgileri;

İhtiva etmesi gereklidir.

Müracaata,

e) Yararlı kararların veya anlaşmaların onaylı bir örneğinin;

f) Devletin konu ile ilgili kanuna dair, merkezi makamdan veya mutat ikametgah Devletinin başka bir yetkili makamından veya başka bir yetkili şahıstan muta bir belge veya onaylı bir beyanın;

g) Faydalı tüm başka belgelerin;

Eklenmesi veya müracaatın söz konusu belgelerle takviye edilmesi gereklidir.

Madde 9

8. madde uyarınca başvurulan merkezi makam, çocuğun taraf başka bir Devlette bulunduğu görüşünde olursa, talebi, doğrudan doğruya ve derhal söz konusu Devletin merkezi makamına intikal ettirir ve talep eden Devletin merkezi makamına veya icabında müracaat edene bilgi verir.

Madde 10

Çocuğun bulunduğu Devletin merkezi makamı, çocuğun isteyerek teslimi yolunda tüm önlemleri alır veya aldırır.

Madde 11

Tüm taraf Devletlerin adli ve idari makamlarının, çocuğun geri dönmesini teminen en kısa zamanda gereğine tevessül etmeleri yükümlülükleridir. Müracaatta bulunulan adli veya idari makam, müracaattan itibaren 6 hafta içinde karar vermezse, talep eden veya talep edilen Devletin merkezi makamı kendi girişimi ile gecikmenin nedenlerine dair bir belge isteyebilir. Cevap, talep edilen Devletin merkezi makamına gelir ise, bu makamın, cevabı, talepte bulunulan Devletin merkezi makamına veya icabında müracaat sahibine intikal ettirmesi gereklidir.

Madde 12

Bir çocuğun, 3. maddede belirtildiği şekilde, kanuna aykırı olarak yeri değiştirilmiş veya çocuk alıkonulmuş ve çocuğun bulunduğu taraf Devletin adli veya idari makamına müracaat anında, yer değiştirme veya alıkonulmadan itibaren bir yıldan az zaman geçmişse, müracaatta bulunulan makam, çocuğun derhal geri dönmesini emreder.

Yukarıdaki fıkrada öngörülen bir yıllık sürenin sona ermesinden sonra bile müracaatta bulunulursa, adli veya idari makamın, keza çocuğun geri dönmesini emretmesi gerekir, yeterki, çocuğun yeni çevresine intibak ettiği tespit edilmesin.

Talepte bulunulan devletin adli veya idari makamı, çocuğun başka bir Devlete götürüldüğüne inanıyor ise, davayı askıya alabilir veya çocuğun geri dönmesi talebini reddedebilir.

Madde 13

Yukarıdaki madde hükümlerine rağmen, talepte bulunulan Devletin adli veya idari makamı, geri dönmeye itiraz eden kişi, kurum veya örgüt:

a) Çocuğun şahsının bakımını üstlenmiş bulunan kişi, kurum veya örgütün, yer değiştirme veya alıkoyma döneminde koruma hakkını etkili şekilde yerine getirmediğini veya yer değiştirmeye veya alıkoymaya muvafakat etmiş olduğunu veya daha sonra kabul etmiş olduğunu veya,

b) Geri dönmesinin çocuğu fiziki veya psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı veya başka bir şekilde, müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceği yolunda ciddi bir risk olduğunu tespit ederse, çocuğun geri dönmesini emretmek zorunda değildir.  Adli veya idari makam keza çocuğun, geri dönmek istemediğini ve görüşünün göz önünde bulundurulmasının uygun olacağı bir yaşa ve olgunluğa erişmiş bulunduğunu gözlerse, geri dönmesini emretmeyi reddedebilir. Bu maddede yer alan şartların değerlendirilmesinde, adli veya idari makamların, çocuğun sosyal durumuna ilişkin bilgileri, merkezi makam veya çocuğun mutat ikametgahı devletinin diğer herhangi bir yetkili makamı tarafından sağlanan bilgileri göz önünde bulundurması gereklidir.

Madde 14

Talepte bulunulan Devletin adli veya idari makamı, 3. madde çerçevesinde kanuna aykırı bir yer değiştirme veya geri dönmeme halinin mevcudiyetini belirlemek amacıyla, çocuğun mutat ikametgahı Devletindeki hukuku ve tanınmış veya tanınmamış kararları, bu hukukun kanıtını veya ayrıca uygulanabilir yabancı kararların tanınmasına ilişkin belirli usulleri doğrudan doğruya gözönünde bulundurabilir.

Madde 15

Taraf bir Devletin adli veya idari makamları, çocuğun dönmesini emretmeden önce, müracaatçı tarafından, yer değiştirme veya geri dönmemenin, sözleşmenin 3. maddesi çerçevesinde kanuna aykırılığını tespit eden, çocuğun mutat ikametgahı makamlarından muta bir kararın veya belgenin istihsalini, söz konusu karar veya belgenin bu Devlette sağlanmasının mümkün olacağı ölçüsünde, isteyebilirler. Taraf Devletlerin merkezi makamları, böyle bir karar veya belgenin sağlanması için müracaat sahibine olanaklar ölçüsünde yardım ederler.

Madde 16

B ir çocuğun, 3. madde çerçevesinde, kanuna aykırı olarak yer değiştirdiği veya geri dönmediğinden haberdar edilmesini müteakip, çocuğun götürüldüğü veya alıkonulduğu taraf Devletin adli veya idari makamları, çocuğun geri dönmesi konusunda işbu sözleşmedeki şartların bir araya gelmediği tespit edilinceye kadar veya sözleşme uyarınca bir talepte bulunulmadan makul bir süre geçinceye kadar, koruma hakkının esasına ilişkin karar veremezler.

Madde 17

Talepte bulunulan Devlette korumaya ilişkin bir kararın verilmiş veya tanınabilir olması, çocuğun işbu sözleşme hükümleri çerçevesinde geri gönderilmesinin reddini haklı göstermez, fakat, talepte bulunulan Devlet adli veya idari makamları, bu kararın sözleşmenin uygulanma alanına girebilecek nedenlerini göz önünde bulundurabilirler.

Madde 18

Bu bölüm hükümleri, adli veya idari makamın, çocuğun geri dönmesinin her an emretmek hakkını sınırlamaz.

Madde 19

Sözleşme çerçevesinde verilen, çocuğun geri dönmesine ilişkin bir karar, koruma hakkının esasını etkilemez.

Madde 20

Çocuğun, 12. madde hükümleri uyarınca geri dönmesi, talepte bulunulan Devletin insan haklarının korunması ve temel hürriyetlerine ilişkin ilkeleri izin vermiyor ise, reddedilebilir.

BÖLÜM IV- ZİYARET HAKKI
Madde 21

Ziyaret hakkının tesisi veya korunması amaçlı bir talep, taraf bir Devletin merkezi makamına, çocuğun geri dönüşünü amaçlayan bir talep ile aynı şekiller içinde yapılabilir.

Merkezi makamlar, ziyaret hakkının rahatça kullanılması ve bu hakkın kullanılmasının tabi olabileceği tüm şartların yerine getirilmesi ve ziyaret hakkına karşı muhtemel engellerin olanaklar ölçüsünde kaldırılması yolunda 7. maddede yer alan işbirliği yükümlülükleri ile bağlıdırlar.

Merkezi makamlar, ziyaret hakkını organize etmek veya bu hakkı ve tabi olabileceği şartlan korumak amacıyla kanuni bir süreci gerek doğrudan doğruya gerek aracılar ile başlatabilir veya teşvik edebilirler.

BÖLÜM V-GENEL HÜKÜMLER
Madde 22

Sözleşmede bahsi geçen hukuki ve idari davalar çerçevesinde, her ne isimle olursa olsun, genel masrafların ve mahkeme masraflarının ödenmesini garanti için, hiçbir kefalet ve depozito istenemez.

Madde 23

Sözleşme çerçevesinde hiçbir tasdik veya benzeri formalite gerekli değildir.

Madde 24

Tüm talep, yazışma ve diğer belgeler talepte bulunulan Devlet merkezi makamına kendi orijinal dilinde gönderilir ve buna, talepte bulunulan devletin resmi dili veya dillerinde bir tercüme veya bu tercümenin yapılması güç ise, Fransızca veya İngilizce bir tercüme eklenir.

Bununla beraber, taraf bir Devlet, 42. maddede öngörülen çekinceyi ileri sürerek, kendi merkezi makamına gönderilecek talep, yazışma ve diğer belgelerde gerek Fransızca, gerek İngilizce’nin kullanılmasına karşı çıkabilir.

Madde 25

Taraf bir Devletin vatandaşları ve mutaden bu Devlette ikamet eden şahıslar, sözleşmenin uygulanması ile ilgili bütün konularda başka bir Devlette, bu başka Devlet vatandaşı olarak ve orada mutaden ikamet ediyorlarsa tabi olacakları ile aynı şartlarla hukuki ve adli müzaherete hak sahibidirler.

Madde 26

Her merkezi makam sözleşmeyi uygularken kendi masraflarını karşılar.

Taraf Devletlerin merkezi makamı ve diğer kamu servisleri, sözleşmenin uygulanması çerçevesinde vaki taleplerle ilgili olarak hiçbir masraf isteyemezler. Özellikle, müracaatçıdan, dava masrafları veya icabında bir avukatın davaya katılmasının gerektireceği masrafları isteyemezler. Ancak, çocuğun geri dönüşüne bağlı olarak yapılan veya yapılabilecek işlemlerin yarattığı masrafların ödenmesini isteyebilirler.

Bununla beraber, taraf bir Devlet, 42. maddede öngörülen çekinceyi belirterek, yukarıdaki fıkrada yer alan, bir avukatın veya hukuk müşavirinin katılmasına veya dava masraflarına bağlı giderleri, bunları kendi adli ve hukuki sistemi tarafından karşılandığı ölçüde, ödemekle yükümlü bulunduğunu beyan edebilir.

Adli veya idari makam, çocuğun dönüşünü emrederken veya sözleşme çerçevesinde ziyaret hakkı konusunda karar verirken, gerektiğinde, talep eden ve adına yapılan bütün masrafları, özellikle, talep edenin seyahat masraflarını, adli temsil masraflarını ve çocuğun dönü masraflarını ve çocuğun bulunduğu yerin tespiti için yapılan bütün masrafları, çocuğa yer değiştirten  veya alıkoyan veya ziyaret hakkının kullanılmasını önleyen kişiye yükleyebilir.

Madde 27

Sözleşmenin gerekli gördüğü şartların yerine getirilmediğinin veya talebin haklı olmadığının açıklıkla görülmesi halinde, merkezi makam böyle bir talebi kabul etmek zorunda değildir. Bu durumda, ret sebeplerini talep edene veya icabında talebi kendisine iletmiş olan merkezi makama bildirir.

Madde 28

Merkezi makam, talebe, kendisine talep eden adına hareket etme veya adına hareket etmekle yetkilendirilen bir temsilci tayin etme yetkisi veren yazılı bir müsaadenin eklenmesini isteyebilir.

Madde 29

Sözleşme, koruma hakkının veya ziyaret hakkının, 3. veya 21. maddelere göre ihlal edildiğini öne süren şahıs kurum veya örgütün, sözleşme hükümlerine bağlı olarak veya olmayarak, taraf Devletlerin adli veya idari makamlarına müracaat etme serbestisine engel teşkil etmez.

Madde 30

Merkezi makama veya taraf bir Devletin adli veya idari makamlarına sözleşme uyarınca, doğrudan doğruya sunulan talepler ile bunlara eklenen veya bir merkezi makam tarafından sağlanan tüm belge ve bilgiler, taraf Devletlerin mahkemeleri veya idari makamları nezdinde geçerlidir.

Madde 31

Çocukların korunması konusunda farklı toprak birimlerinde uygulanabilen iki veya birkaç hukuk sistemi tanıyan bir Devlet açısından :

a) Bu Devlette mutat ikametgah terimine atıftan, bu Devletin bir toprak birimindeki mutat ikametgah anlaşılır.

b) Mutat ikametgah Devleti kanununa atıftan, çocuğun mutat ikametgahının bulunduğu toprak biriminin kanunu anlaşılır.

Madde 32

Çocukların korunması konusunda, çeşitli şahıs kategorilerine uygulanabilen iki veya
daha fazla hukuk sistemi tanıyan bir Devlet açısından, bu Devletin kanununa atıftan, bu Devlet kanunu tarafından belirlenen hukuk sistemi anlaşılır.

Madde 33

Çeşitli toprak birimlerinin, çocukların korunması konusunda kendi hukuk kurallarına sahip olduğu bir Devlet, hukuk sistemi birleştirilmiş bir Devlet uygulamak zorunda değil ise, sözleşmeyi uygulamak zorunda değildir.

Madde 34

Sözleşmenin, iki sözleşmeye de taraf Devletler arasında, uygulama alanına giren konularda, “küçüklerin korunması konusunda makamların yetkileri ve uygulanacak kanuna dair 5 Ekim 1961 sözleşmesi”ne göre önceliği vardır. Ayrıca, sözleşme, kanuna aykırı olarak yeri değiştirilen veya alıkonan çocuğun geri dönmesi veya ziyaret hakkının organize edilmesi için menşe Devleti ve talepte bulunan Devleti bağlayan başka bir uluslararası belgenin, keza, talepte bulunulan Devletin başka bir kanununun ileri sürülmesini engellemez.

Madde 35

Sözleşme, taraf Devletler arasında sadece, bu Devletlerde yürürlüğe girmesinden sonra meydana gelen kaçırma veya kanuna aykırı olarak geri dönmeme hallerine uygulanır. 39. ve 40. maddeler uyarınca bir beyanda bulunulmuş ise, yukarıdaki fıkrada taraf Devlete yapılan atıf, sözleşmenin uygulandığı toprak birimin veya birimlerini kasteder.

Madde 36

Sözleşme, iki veya daha fazla taraf Devletin, çocuğun, geri dönmesinin sebep olabileceği kısıtlamaları önlemek üzere, sözleşmenin, bu gibi kısıtlamalar meydana getirebilecek maddelerinin yok hükmünde sayılması hususunda anlaşmalarına engel teşkil etmez.

BÖLÜ M VI – NİHAİ HÜKÜMLER
Madde 37

Sözleşme, Lahey Uluslararası Hususi Hukuk Konferansının Ondördüncü toplantısına üye Devletlerin imzasına açıktır.

Sözleşme onaylanır, kabul edilir veya tasvip edilir ve onay, kabul veya tasvip belgeleri Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilir.

Madde 38

Her diğer Devlet sözleşmeye katılabilir.

Katılma belgesi Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilir.

Sözleşme, katılan Devlet için, katılma belgesinin tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü yürürlüğe girer. Katılma sadece, katılan Devletle, bu katılmayı kabul etmiş olduğunu beyan eden taraf Devletler arasındaki ilişkilerde geçerli olur. Böyle bir beyanın, katılmayı müteakip, onaylayan, kabul eden veya tasvip eden üye Devletler tarafından da yapılması gerekir. Sözkonusu beyan Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tevdi edilir. Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığı, onaylı bir örneği, taraf Devletlerin her birine, diplomatik yoldan gönderir.

Sözleşme, katılan Devlet ile bu katılmayı kabul ettiğini beyan eden Devlet arasında, kabul beyanının tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 39

Devletler, imza, onay, kabul, tasvip veya katılma anında, sözleşmenin, uluslararası alanda temsil ettiği toprakların tümünü veya bunların birini veya birkaçını kapsadığını beyan edebilirler. Sözkonusu beyan, bu Devlet için, yürürlüğe girdiği an, geçerlilik kazanır.

Söz konusu beyan ve müteakip teşmiller Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilir.

Madde 40

Bu sözleşmenin düzenlediği konulara uygulanan iki veya daha fazla toprak birimine sahip bir taraf Devlet, imza, onay, kabul, tasvip veya katılma anında, işbu sözleşmenin tüm toprak birimlerine veya sadece birine veya birkaçına uygulanacağını beyan edebilir ve her an, yeni bir beyanda bulunmak suretiyle bu beyanını tadil edebilir.

Bu beyanlar Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilir ve sözleşmenin uygulanacağı toprak birimleri sarahaten belirtilir.

Madde 41

Taraf bir Devletin, yürütme, adli ve yasama sistemlerinin, bu Devletin merkezi ve diğer makamları arasında paylaşıldığı bir hükümet sistemine sahip olması halinde, sözleşmenin imzası, onayı, kabulü veya tasvibi veya sözleşmeye katılma veya 40. madde uyarınca yapılan beyan, bu Devlet iç yetki paylaşımı açısından hiçbir sonuç getirmez.

Madde 42

Taraf Devletler, en geç, onay, kabul, tasvip veya katılma anında, veya 39. ve 40. maddelere göre yapılan beyan anında, 24. madde ile 26. madde 3. fıkrada öngörülen çekincelerden birini veya her ikisini koyabilirler. Başka hiçbir çekince kabul edilmez.

Taraf Devletler, koydukları çekinceyi her an geri çekebilirler. Geri çekme Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilebilir.

Çekince, yukarıdaki fıkrada sözü edilen tebliğden sonraki üçüncü ayın ilk günü geçerliliğini kaybeder.

Madde 43

Sözleşme, 37 ve 38. maddelerde öngörülen, üçüncü onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Müteakiben sözleşme,

1 — Daha sonra onaylayan, kabul eden, tasvip eden veya katılan Devletler için, onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdiinden sonraki üçüncü ayın ilk günü;

2 — Sözleşmenin, 39. ve 40. maddeler uyarınca teşmil edildiği topraklar veya toprak birimleri için, sözkonusu maddelerde öngörülen tebliğden sonraki üçüncü ayın ilk günü; yürürlüğe girer.

Madde 44

Sözleşme, 43. madde, 1. fıkra uyarınca yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, daha sonra onaylayan, kabul eden veya tasvip eden veya katılan Devletleri de kapsamak üzere beş yıllıktır.

Sözleşme, fesih hariç, zımmî olarak beş yıldan beş yıla yenilenir

Fesih, beş yıllık sürenin sona ermesinden en az altı ay önce Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilir. Fesih, sözleşmenin uygulandığı toprakların veya toprak birimlerinin bazıları ile sınırlı olabilir.

Fesih, sadece tebliğ eden Devlet için geçerlidir. Sözleşme diğer taraf Devletler için yürürlükte kalır.

Madde 45

Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığı, Konferans Üyesi Devletlere ve 38. madde hükümleri uyarınca katılan devletlere :

1 — 37. maddede öngörülen, imza, onay, kabul ve tasvipleri;
2 — 38. maddede öngörülen katılmaları;
3 — Sözleşmenin 43. madde hükümleri uyarınca yürürlüğe gireceği tarihleri;
4 — 39. maddede öngörülen teşmilleri;
5 — 38 ve 40. maddelerde yeralan beyanları;
6 — 24. maddede ve 26. maddenin 3. fıkrasında öngörülen çekinceleri ve 42. maddede öngörülen çekince geri çekmelerini;
7 — 44. maddede öngörülen fesihleri; tebliğ eder.

İşbu sözleşmeyi, aşağıda imzası bulunan, usulüne uygun şekilde yetkilendirilenler imzalamışlardır.

Lahey’de 25 Ekim 1980’de, her iki metin aynı şekilde geçerli olmak üzere, Fransızca ve İngilizce olarak, Hollanda Hükümeti arşivlerine teslim edilecek ve onaylı bir örneği, diplomatik yoldan Lahey Uluslararası Hususi Hukuk Konferansı Ondördüncü Toplantısı Üyesi Devletlere tevdii edilecek tek bir nüsha olarak tanzim edilmiştir.

ÇEKİNCE METNİNİN TÜRKÇE TERCÜMESİ ULUSLARARASI ÇOCUK KAÇIRMANIN HUKUKİ VEÇHELERİNE DAİR 25 EKİM 1980 TARİHLİ LAHEY SÖZLEŞMESİNİN 45. MADDESİ UYARINCA :

Hollanda Krallığı Dışişleri Bakanlığı, 25 Ekim 1980 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Sözleşme’nin depoziter devleti olarak, Lahey Devletler Özel Hukuk Konferansı üyelerine ve Sözleşmeye katılmış devletlere, Sözleşmenin Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Baki İlkin tarafından, 21 Ocak 1998 tarihinde aşağıda bulunan çekince konularak imzalandığı bilgisini sunmaktan şeref duyar.

” 26. Maddenin 3. paragrafı; Türkiye Cumhuriyeti mahkeme masraflarından veya kanuni danışman ve müşavirlerin katılımından doğan masraflar ile çocuğun iadesi sebebiyle doğan masrafları üstlenmemektedir.”

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi

0

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 4 Temmuz 1776 tarihinde yapılan Kongre’de Amerika Birleşik Devletleri üyesi tüm koloniler tarafından oybirliğiyle kabul edilerek ilan edilmiştir. On Üç Koloni birleşerek Büyük Britanya Krallığı‘ndan bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.  Belge, Kongre tarafından 2 Temmuz 1776 tarihinde onaylanmış 4 Temmuz’da dünyaya deklare edilmiştir. 

4 Temmuz 1776 tarihli Kongre’de Amerika Birleşik Devletleri’nin oybirliğiyle kabul ettiği Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi
İnsanı ilgilendiren olayların akışı içinde, bir halkın kendini bir başka halka bağlayan siyasal bağları koparmak ve doğa kanunlarının ve Tanrı’nın ona dünya güçleri arasında bağışladığı ayrı ve eşit yeri almak gereğini duyduğu zaman, insanlığın fikirlerine duyduğu yerinde saygı, o halkı bu ayrılmaya zorlayan nedenleri açıklamakla yükümlü kılar.
Tüm insanların eşit yaratıldığını, Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğa Erişme haklarının bulunduğu gerçeklerinin apaçık ortada olduğunu kabul ediyoruz. Bu hakları güvence altına almak amacıyla insanlar arasında adil güçlerini, yönetilenlerin onayından alan yönetimler kurulur.
Herhangi bir yönetim biçimi bu hedefler için zararlı olmaya başladığında bu yönetimi değiştirmek ya da feshetmek ve güvenliklerini ve mutluluklarını etkilemesi kendilerine en muhtemel görünen bir şekilde güçlerini düzenleyerek ve yönetimin temelini o tür ilkelere dayandırarak yeni bir yönetim kurmak halkın hakkıdır.
Aslında sağduyu, uzun bir geçmişi olan yönetimlerin sudan ve geçici nedenlerle değiştirilmemesini buyurur; bu nedenle, insanların durumlarını düzeltmek amacıyla alışılagelen yönetim biçimlerini değiştirmek yerine, kötülüklere katlanmaya daha meyilli oldukları tecrübeyle sabittir.
Ancak sürekli aynı amacın peşinde uzun bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, halkı mutlak bir despotizme sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak ve gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular seçmek, o halkın hakkı ve görevidir.16 İşte bu kolonilerin sabırla katlandıkları durum budur ve yine bu durum şu an onları eski yönetim biçimini değiştirmekten alıkoyan gerekliliktir.
Büyük Britanya’nın şu anki kralının dönemi, hepsi bu devletler üzerinde mutlak bir Zorbalık kurma amacıyla tekrarlanan zararların ve yağmaların dönemi olmuştur. Bunu kanıtlayabilmek için gerçeklerin dürüst dünyaya sunulması gerekmektedir:
Kamu refahı için en sağlıklı ve gerekli olan yasalara onay vermeyi reddetmiştir.
Onayı alınana kadar yürütmeleri askıya alınmadığı sürece valilerinin acil ve büyük öneme sahip yasaları çıkarmalarını yasaklamıştır ve yasalar askıda kaldığında ise yasalarla ilgilenmeyi tamamen göz ardı etmiştir.
Kendileri için paha biçilemez ve sadece zorbalar için korkunç olan yasama gücünde temsil haklarından vazgeçmedikleri sürece, geniş halk kitlelerinin barınmalarına ilişkin pek çok yasayı çıkarmayı reddetmiştir.
Yasamayla kurumlarını, kendi fikirleriyle uzlaşmalarını sağlayana kadar tüketme amacıyla, devlet arşivinin bulunduğu yerden uzak, alışılmadık ve uygunsuz yerlerde toplantıya çağırmıştır.
İnsanların haklarına yaptığı saldırılara mert ve sert bir şekilde karşı durdukları için Temsilciler Meclisi’ni devamlı olarak dağıtmıştır.
Söz konusu dağıtmaların ardından uzun bir zaman yeni temsilcilerin seçilmesini reddetmiştir, bu yüzden devlet dışarıdan gelebilecek bir saldırının ya da içerdeki sarsıntıların bütün tehlikelerine karşı savunmasız durumdayken yok etme gücü bulunmayan yasama gücü halka dönmüştür.
Bu devletlerin nüfuzlarını engellemek için çabalamış ve bu amaçla Yabancıların Vatandaşlığa Kabul Yasası’nı engellemiş, göçleri teşvik etmek üzere hazırlanan yasaları geçirmeyi reddetmiş ve yeni Arazi Tahsisi koşulları yaratmıştır.
Yargı gücü kurmak üzere hazırlanan yasalara onay vermeyi reddederek yargı idaresini engellemiştir.
Yargıçların görev sürelerini, maaşlarının miktarını ve ödeme biçimini sadece kendi iradesine bağlı hale getirmiştir.
Halkımıza saldırsınlar ve halkı tüketsinler diye sayısız yeni makam oluşturmuş ve buralara büyük memur kitleleri yollamıştır.
Mevzuatımızın onayı olmadan barış zamanında aramızda daimi ordu bulundurmuştur.
Askeriyeyi sivil güçten bağımsız ve üstün hale getirmeye çalışmıştır.
Bizi anayasamıza yabancı ve yasalarımız tarafından tanınmayan bir yargı biçimine bağlı hale getirmek için başkalarıyla işbirliği yapmış ve aşağıdaki sebeplerden dolayı sahte mevzuatlarının yasalarına onay vermiştir:
Silahlı birlikleri aramızda konuşlandırmak,
Bu devletleri, halklarına karşı işleyecekleri olası cinayetler için sözde yargılamalarla bir mahkeme ile cezadan korumak,
Dünyanın her yeriyle yaptığımız ticareti kesmek,
Rızamız olmadan bize vergi yüklemek,
Birçok durumda jürili bir mahkemenin yararlarından bizi yoksun bırakmak,
Bizi işlemediğimiz suçlar yüzünden yargılanmak üzere deniz aşırı yerlere götürmek,
Sınır komşumuz bir idari bölgede özgür İngiliz hukuk sistemini kaldırmak, keyfi bir yönetim kurmak ve aynı, mutlak egemenliği bu kolonilere tanıtmak üzere bu yönetimi birörnek ve uygun bir araç haline getirmek için bu yönetimin sınırlarını genişletmek,
Ayrıcalıklarımızı elimizden almak, en değerli yasalarımızı yürürlükten kaldırmak ve Yönetim biçimimizi kökünden değiştirmek,
Yasama kurumumuzu askıya almak ve her türlü durumda bizim için yasa koyma gücünü elinde bulundurduğunu ilan etmek.
Kendi himayesi altında olmadığımızı ilan ederek ve bize karşı savaş açarak yönetimden çekilmiştir.
Denizlerimizi talan etmiş, kıyılarımıza harap etmiş, kentlerimizi yakıp yıkmış ve halkımızın yaşamını mahvetmiştir.
Bu sırada, barbarlık zamanlarında yapılanlardan bile daha beter ve uygar bir ulusun liderine yakışmayan, gaddarlık ve zalimlik şartları altında zaten başlamış olan ölüm, yalnızlık ve zorbalık çalışmalarını tamamlamak üzere yabancı paralı askerlerden kurulu büyük orduları sevk etmiştir.
Açık denizlerde esir tutulan kendi vatandaşlarımızın hepsi kendi ülkelerine silah doğrultmaları, kendi arkadaşlarının ve kardeşlerinin katili olmaları veya kendi elleriyle kendilerini öldürmeleri için zorlanmıştır.
İç ayaklanmaları kışkırtmış ve sınır bölgelerinde oturan, bilinen savaş yöntemleri; bütün yaş, cinsiyet ya da hal gözetmeksizin herkesi yok etmek olan acımasız Kızılderili vahşileri geliştirmeye çalışmıştır.
Bu baskıların her evresinde düzeltme yapılmasını en mütevazı şekilde talep ettik. Durmadan yinelediğimiz ricalarımızın karşılığı, durmadan uğradığımız kayıplar oldu. Karakteri her şekilde bir zorbayı tanımlayan eylemlerle kendini gösteren bir prens, özgür halkın hükümdarı olmak için uygun değildir.
Britanyalı kardeşlerimizden de bir şey istemiyoruz. Mevzuatlarının üzerimizde izin verilemez bir yargı gücü kurma girişimleri konusunda onları zaman zaman uyardık.
Buraya hangi koşullar altında göç edip yerleştiğimizi onlara anımsattık.
Doğal adalet ve yüce gönüllerine seslendik, akrabalık bağlarımıza dayanarak, kaçınılmaz olarak bağlantımızı ve haberleşmemizi kesecek bu yağmaları reddetmelerini rica ettik.
Fakat onlar da adaletin ve kan bağımızın feryatlarına kulaklarını tıkadılar. Bu yüzden, sırf gereklilikten, ayrılığımızı ilan etmek ve bütün insanlığı gördüğümüz gibi onları da savaşta düşman, barışta dost olarak gördüğümüzü bildirmek zorundayız.
Bu yüzden, bu genel kongrede toplanan, Amerika Birleşik Devletleri’nin temsilcileri olarak, dürüst niyetlerimizle dünyanın yüce hâkimine başvurarak bu kolonilerin iyi insanları adına onların verdiği yetkiyle Birleşik Kolonilerin özgür ve bağımsız devletler olduklarını;
Britanya Krallığı’na karşı her türlü Bağımlılıklarının sona erdiğini;
bu kolonilerle Büyük Britanya Devleti arasındaki her türlü siyasal ilişkinin sona erdirildiğini ve sona erdirilmesi gerektiğini, özgür ve bağımsız devletler olarak savaş açmak, barış ilan etmek, ittifaklar kurmak, ticareti düzenlemek ve diğer tüm Bağımsız devletlerin gerçekleştirme hakkına sahip oldukları bütün eylemleri gerçekleştirebileceklerini ve sayılanların hepsini yapmaya hakları olduğunu resmi bir şekilde ilan eder ve yayımlarız.
İlahi takdirin korumasına dayanarak işbu bildirgenin korunması için karşılıklı olarak yaşamımız, servetimiz ve kutsal onurumuz adına ant içeriz.

4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Beyannamesini Prof. Dr. Muvaffak Akbay Türkçe’ye çevirmiştir.

Muvaffak Akbay

Laiklik

0
Cumhuriyet Devrimleri

Laiklik, herkesin birbirinin dinine, inancına, inançsızlığına, yaşam felsefesine ve biçimine karışılmaması ve saygıyı gösterilmesini sağlayacak hukuksal güvencenin devlet tarafından sağlanmasıdır. Laiklik, hukuk ile güvence altına alınan bir rejim öngörmesi nedeniyle tamamen hukuki bir kavramdır; bilimin ve ulusal egemenliğe dayanan hukuk kurallarının temel alındığı bir yaşam biçimidir. Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkisiyle Fransa’da gelişmiş ve Avrupa’ya yayılmıştır.

Demokratik toplum olmanın yolu laik bir kültürü şart kıldığı gibi hukukun tanrısal kaynak yerine insanlar tarafından yaratılmasını da laiklik sağlamaktadır.

Laiklik, kişinin istediği din ya da ideolojiye inanması, düşüncelerini açıklayabilmesi, yayabilmesi, ahlak telakkisini dinden bağımsız oluşturabilmesi, dinsel yahut din dışı inanç ve düşüncelere saygı duyulması, başkalarının felsefi düşünce ve dinsel inançlarının aşağılanmaması ve baskı altına alınmamasıdır.

Cumhuriyet Devrimlerinin en önemli iki parçası laiklik ve eğitim birliğidir. Laiklik, toplumun dünya işlerinde dinsel kuralların ya da başka bir ideolojinin baskısı altında kalmamasıdır.

Türkiye’de Laiklik 

Türkiye’de laiklik, başka toplumların daha erken dönemlerde tamamladığı aydınlanma ve özgür düşünceyi, bilim ve ifade hürriyetini sağlayarak demokrasiyi yerleştirmek üzere 5 Şubat 1937’de Anayasal hüküm haline getirilmiştir.

Laikliği Türkiye’de, 1937 yılında Anayasal hüküm haline getiren Mustafa Kemal Atatürk, laikliğin yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması anlamına gelmediğini, bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetinin de laiklik ilkesi ile garanti altına alındığını açıklamıştır. Din ve devlet işlerinin ayrılması din ve ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasını da gerektirmektedir.

5 Şubat 1937 : Laikliğin Anayasal hüküm altına alınması

Laiklik İlkesinin Türkiye’de devlet sistemine egemen olması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, birçok yasal ve kurumsal değişiklik yapılmış ve 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasal hüküm altına alınarak Laiklik devlet yönetiminde temel kural haline getirilmiştir.

1921 Anayasası olarak bilinen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda devletin diniyle ilgili bir madde bulunmamaktadır. TBMM tarafından Saltanat ve halifelik kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim ve öğretim birleştirilmiş, tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış, Medeni Kanun yürürlüğe sokulmuş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak Diyanet işleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

Laiklik İlkesi, 1921 ve 1924 Anayasaları döneminde çıkarılan kanunlarla aşama aşama hayata geçirilmiştir. Çıkarılan bu kanunlar sonucunda dinsel kıyafet, sembol ve işaretlerle sokakta dolaşılması yasaklanmış, ders kitaplarındaki dinsel sembol ve işaretler kaldırılmış, 1924 Anayasasındaki “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dır.” hükmü 1928 yürürlükten kaldırılmış ve laiklik ilkesi 1924 Anayasası’na 5 Şubat 1937 tarihinde girerek daha sonraki 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasında da laiklik ilkesi korunmuştur.

1961 Anayasasına göre “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

1982 Anayasasının ikinci maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklindedir.

Anayasamızın 174. maddesi, Cumhuriyet Devrimlerini ve laikliği daha kuvvetli bir hükümle koruma altına almıştır: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.”

Laiklik, kökeni laos olan laikos kelimesinden alınmıştır ve Yunanca’da ‘laos’ kelimesi anlamını taşımaktadır. Fransızcada ‘laicisme’ olarak kullanılan kelimenin İngilizce ve Almancadaki kullanımı ise Latince kökeninden, ‘saecularis’ kelimesinden alınmıştır ve bugünkü Türkçe’ye de dahil olan ‘Seküler’ kelimesinin anlamı “din gibi değişime kapalı olmayan, zamanla değişebilen” anlamına gelmektedir. Laik ise, sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dini olmayan fikir, kurum, sistem ve ilke anlamına gelmektedir.

Laiklik, dinsizlik ya da ateistlik değildir.

Dinin siyaset alanında araç olarak kullanılmaması, inançların kişilerin vicdanı dışında başka tesir ve baskılara açık olmaması, herkesin vicdanının emrine uymakta serbest olması ve laikliğin dinsizlikle karıştırılmaması gerekir.

Devlet, tüm vatandaşlara eşit şekilde din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tarafsız davranmalıdır.

Laik niteliğe sahip devletlerde insanlar inançlarının gereklerini özgürce yerine getirebilir.

Devlet inanç hürriyetinin koruyucusu olarak tüm inançlara aynı mesafededir. Devlet görevlileri, bir dini yahut inanç sistemini yurttaşlara dikte edemez ve o din yahut inanç siteminin devlete egemen olması yönünde davranamaz.  Laik devlet, belli bir dini ön plana çıkararak ona üstünlük tanıyamaz ve hakim bir din belirleyerek onun kurallarını bütün vatandaşlara uygulatmaya çalışamaz. Devlet, kimsenin dinsiz ya da ateist olmasını da öngöremez. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgisi maddesi “Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve ibadetlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” şeklindedir.

Strazburg Yargı Kararlarında, İç Hukuk ve Öğretide Doğru Haklı ve Yasal Gerekçe Biçimleri

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Strazburg Yargı Kararlarında, İç Hukuk ve Öğretide Doğru Haklı ve Yasal Gerekçe Biçimleri başlıklı bildiri, dönemin Samsun/Çarşamba yargıcı Hilmi Şeker tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının değerlendirilmesi ve metodoloji toplantısında sunulmuştur. Makale ilk olarak İstanbul Barosu ve İstanbul Üniversitesi işbirliğinde çıkarılan HFSA 10. Dergisinde, 2004 yılında yayımlanmıştır. Ayrıca Ankara Barosu Dergisi’nde, 2007 yılında yayımlanmıştır. Gerekçe Hakkı kavramının Türkiye’de yaygınlaşması ve yerleşmesine ömrünü adayan Şeker halen Sakarya yargıcıdır.

Strazburg Yargı Kararlarında, İç Hukuk Ve Öğretide Doğru Haklı Ve Yasal Gerekçe Biçimleri / Hilmi Şeker
Giriş:

A.İ.H.S.si insan haklarının korunmasını ve gelişimini amaçlayan düzenekte adil ve güvenli yargılanma hakkına ayrıca ve açıkça yer vermek suretiyle, maddi yada hukuki hakikate varmada şekli adaletin değeri ve buna olan gereksinimini normatif düzenleme ile somutlaştırmıştır. ”görünen adaleti” sağlamayı amaçlayan bu düzenleme kendi içinde gerek açık, gerekse örtülü birden ziyade ilkeyi barındırmaktadır.

Gerekçeli karar hakkı ise yargılama sürecinde “olup bitenler” hakkında bilgi edinilmesini misyon edinmiş, varlığını içtihatlara borçlu, 6.maddedeki haklar senfonisinin önemli ve örtülü enstrümanlarındandır. Anılan bu niteliği ile sözleşme uygulamasında bir yargılama yöntemi ilkesi olarak ta adlandırılabilir.

Gerekçeli Karar hakkının bir yargılama yöntemi ilkesi olarak kullanılması, benimsenip yerleşmesi, ancak bu hakkın tanımlanması, içeriği ile uygulamadaki görünüm biçimlerinin yani kimlik bilgileri ile özgeçmişinin mikolojik bir analize tabi tutularak belirlenmesi ile olanaklıdır.

Gerekçe kavramı; tarih sahnesine ilk olarak insanoğlunun kendini ve dış dünyadaki olup biteni sorguladığı dönemlerde çıkar ve kendi kusuru ile düştüğü kısıtlılık durumundan kurtulmak için uğraş verdiği aydınlanma döneminde de önem kazanmaya başlar. Günümüzde davaların mahkeme salonunun dört duvarı arasında kalmadığı, dünyanın gözü ve kulakları önünde yer aldığı ve gelecekteki etkileri düşünüldüğünde, gerekçenin insan haklarının korunmasında uluslararası bir cazibenin odağında bulunma özelliğini giderek güçlendireceğe benziyor.

Hukukun üstünlüğünü savunan akımların giderek Kara Avrupa’sını da etkisine alması sonucunda; devletin hukukun içine çekilme ve etkinliğinin hukuk ile sınırlandırılmasına ilişkin düşünsel çabalar hukuk devletinde karşılık bulmuştur. Hukuk devleti ve ona ruh veren ilkeler bu düşünsel potada giderek şekillenmiş anayasacılık hareketlerinin başlaması ile de normatif alanda vücut bulmaya başlamışlardır. (İngiliz, Amerikan Haklar bildirgesi ile Fransız Haklar Bildirisi gibi)

İnsanın kamusal alanda ‘değer’ haline gelmesi , bu değere yönelik ihlallerin yaptırıma dönüştürülmesi, hak arama özgürlüğünün tanınması ile birlikte ‘yargısal korunmanın’ sistemin özüne yerleştirilmesi, korumanın tam ve güvenli işleyebilmesi için yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesine ilişkin önlemlerin alınması, mahkeme kararlarının bağlayıcılığının sağlanması, yargıcın tarafsızlığı ve nesnelliği, bir dava konusunun nesnel ve hukuksal olarak aydınlatılması, yargılama usulüne bağlılık, yargıcın temellendirme ve gerekçe görevi bu dönemde ve hukuk devletinde yaşam bulmuşlardır.

Kurgulanan bu düzenekte yargıç, son sözün söylenmesi ve hukukun ne olduğunun dile getirilmesi gibi olağanüstü bir misyonun taşıyıcısı olup, edimini yerine getirebilecek nicelik ve nitelikte yargısal araçlarla da donatılmıştır. Hukukun adalete dönüştürülmesinde; yargıç bağımsızlığı ile güvencesi ,dava konusunun nesnel ve hukuksal olarak aydınlatılması ile temellendirme ve gerekçe görevinin başatlığına vurgu yapılarak, adli kararda hukuk devletinin gereği ve adalet arayışının karşılığı olarak doğru, yasal ve haklı bir kanıtlama ve gerekçelendirme zorunlu görülmüştür.

Gerek hukukun üstünlüğü ereğine ulaşma gerekse hukuk devletinin kurumsallaşmasına yönelik çabalar en çok insan hak ve özgürlüklerinin korunmasında somutlaşarak, gelinen noktada tek tek ulusların sorunu olmaktan çıkıp, uluslar arası alemin ortak uğraşı ve beklentisi halini almıştır. A.İ.H.S.si de insan haklarının uluslar arası korunmasına yönelik anlayış ve çabaların ortak görünüm biçimlerindendir.

Bu bağlamda; gerek Strazburg, gerekse Türk Yargısı’nın bu ilkeye yönelik ilgisi giderek artma eğilimi göstermektedir. Bu eğilimin oluşumunda insan hakları alanındaki sürekli gelişmeler, bunun normatif yansımaları, adil ve güvenli yargılanma gereksinimi ile sözleşmenin barışçıl ve zorlayıcı konseptinden söz edilebilir. Bu nedenledir ki AİHM de bu gereksinimi gidermede kendine düşeni yaparak, içtihatları aracılığı ile gerekçeli karar alma hakkına egemen ilkeleri belirlemekte ve geliştirmektedir. Bununla bir yandan yargılama sürecinde yargıç ile yanların bütün eylem, işlem ve davranışlarına açıklığı, doğruluğu, yasallığı egemen kılmak öte yandan da olası keyfiliği denetime tabi tutarak, görünen adalete katkıda bulunmak istemektedir.

Buraya değin anlatılanlarla gerekçeli karar hakkının bu sunuma neden konu yapıldığını özetlenmeye çalıştım. Bundan sonraki bölümlerde ise gerekçeli karar hakkının tanımı ,içeriği ile pozitif hukuktaki düzenleniş şekli ile uygulamadaki sapma biçimleri irdelenecektir. Gerekçenin öğretide algılanma ve tanımlanma şekli ile yargı kararlarındaki görünüm biçimleri ele alındıktan sonra ,Strazburg Yargı Organının konuya bakış açısı ile bu kararların alınmasında etkili prensiplerine değinilerek, çalışma öneri ve katkılarla sonlandırılacaktır.

Birinci Kısım
I- Gerekçenin yürürlükteki hukukta görünüm biçimleri

Gerekçe en geniş anlamı ile yargı mercilerinin yargısal etkinliklerine konu eylem, işlem ve kararlarının doğru, haklı, yasal, makul (akla mantığa), vicdana uygun ve denetlenmesine olanak verecek şekilde temellendirilmesi olarak tanımlanabilir.

Gerekçelendirme ödevi normlar hiyerarşisinin tüm kademelerinde özelde yargıçlara genelde de iddia makamı ile diğer süjelere verilmiştir. Pozitif hukukumuzda gerekçenin öncelikle üst norm konumundaki Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 141/3 maddesinde düzenlendiği, bu emredici buyruğun diğer yargılama yöntemine ilişkin yasalarda da detaylandırıldığı anlaşılmaktadır.

Buradan hareketle ifade edilebilir ki; Anayasamız bazı anayasalardan farklı olarak yargı kararlarının gerekçeli olmasını ilke edinmekle birlikte bazı istisnai durumlarda da gerekçe zorunluluğu aramamaktadır. Söz konusu bu ayrık hallere yasa hükümleri ve yargısal kararlar kaynaklık yapmaktadırlar.

A) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Gerekçe 

A.İ.H.S.si A.Y.’nın 90.maddesindeki yasalaşma prosedürünü tamamlamakla artık iç hukuktaki yerini almıştır. Sözleşme normlarının anayasa ile hiyerarşi ilişkisi konusunda öğretide fikir birliği olmamasına rağmen ,sözleşme normlarının uygulanması önünde kural olarak herhangi bir engelin kalmadığı tartışmasızdır. Anayasanın eksenini oluşturan insan haklarına saygı ilkesi A.İ.H.S.’i ile birlikte bütün uluslar arası insan hakları normlarına anayasal değer atfetmektedir. Dolayısı ile sözleşmenin ulusal hukuk kurallarına üstün olduğu ve yargı yerlerince özellikle ve öncelikle uygulanması gerektiği bilinmelidir.

A.İ.H.S bir yandan insan haklarının sürekli ve kalıcı olmasının olanaklarını araştırmak öte yandan giderek farklılaşan ihlallerin ortadan kaldırılmasına yönelik önlemleri geliştirmeyi hedeflemekle “yaşayan bir belge” konumundadır. Mahkeme sözleşmenin hedeflediği bu amacı önemli ölçüde ,bakmakta olduğu davalarda sözleşme normlarını ve uyuşmazlık konusunu yorumlayarak gerçekleştirmektedir. Mahkeme böylelikle erekbilimsel ve evrimci yorum yöntemlerini kullanarak, sözleşmenin toplumsal değişime uyarlamasını pretoryen bir biçimde gerçekleştirmektedir. Bu geleceğe yönelik içtihat divanı, sadece yürürlükteki hukuku beyan etmekle kalmamakta , yarının hukukunu yaratma yükümlülüğü onu yasa koyucuya da yakınlaşmaktadır. Mahkeme kısaca sözleşmede yer alan hakların sadece savunulmasını değil onların geliştirilmesini de sağlamayı anlamakta, bunun içinde dinamik yorum yöntemini uygulamaktadır.

Mahkeme güvence altına alınan hakları, devletlerin genel uygulamasına sık sık başvurarak yorumlayıp tanımlamakla birlikte “özerk kavramlar” anlayışını da geliştirmiştir. BÜ kavramlar, davalı devletin iç hukukuna basit bir başvuru ile yorumlanamazlar; bütün üye devletler için geçerli bir “Avrupa anlamına” sahiptirler. Bununla Mahkeme Jürisprüdansını Avrupalılaştırmak ve bir hak ve özgürlükler “Avrupa Yargı düzeni” kurmak amacına yönelmekte, bununla da tutarlılığını ve gücünü pekiştirmek istemektedir. Böylelikle mahkeme, kullandığı yorum yöntemleri ve hukukun genel ilkeleri ile ortak bir Avrupa koruma standardı yaratmaktadır.

Sözleşmenin başlangıç kısmında yer alan demokratik bir toplumda “Hukukun üstünlüğünü” sağlama erekselliği, Mahkemeye göre “sözleşmeyi bir bütün olarak esinler”. Hukukun üstünlüğü ilkesi öncelikle ‘hukuk hakkının ’güvence altına alınmasını gerektirir. Hukuksal güvenlik, iç hukuk kuralının ulaşılabilir olması, açık olması ve öngörülebilir olmasını ifade eder. Sonra ,özgürlük ve güvenlik hakkı hukukun üstünlüğü ile başattır. Nihayet hukukun üstünlüğü, yargıca ulaşabilme ve Avrupa hukuk anlamında “adil yargılanma hakkını” kapsar.

Adil yargılanma hakkı, sözleşme konsepti içinde genelde saptanan bu anlayıştan özelde de iki önemli esastan hareketle düzenlenmiştir. Bunlardan ilki evvelce ifade edildiği üzere şekli adaletin oluşum sürecine açıklığı egemen kılmak, ikincisi ise hükmün hedeflediği adalet duygusuna rasyonel bir şekilde ulaşmaktır. Bu iki hedefin bileşkesi ise yargılamada hakkın içeriksizleştirilmesine hizmet eden etkinlikleri denetleyerek, usule ilişkin koruma sağlamak, yani usulü adalete dönüştürmektir. Gerekçeli karar hakkı da enstrüman kimliği ile aynı misyonun temsilciliğini üstlenerek, toplumun kendi varlığına yönelmiş evlatlarının adil ve rasyonel bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamaktadır. Gerekçeli karar alma hakkı; sözleşmenin 6/1 maddesinde açıkça yer almamakla birlikte bu madde metninin yorumu ile edinilmiş ,örtülü ancak mutlak olmayan ve gerek yargı organının gerekse yargılama konusunun özelliğine göre istisnalara maruz kalabilecek haklardandır. Başka bir ifade ile Strazburg yargı kararları hem gerekçeli karar hakkına kaynaklık yapmakta, hem de bu hakkın niteliğini, kapsamını ve hatta etkinliğini sağlamada belirleyici bir işlev üstlenmektedir.

Bu kimliğinden ötürü Strazburg yargısının gerekçeye ilişkin kararları bu sunumun konusunu oluşturmuştur. Bununla Strazburg Mahkemesinin gerekçeye ilişkin değerlendirmeleri ölçü alınarak, hangi uygulamaların gerekçeli karar hakkının ihlali anlamına geleceği hangilerinin ise ihlal olarak nitelendirilmeyeceği saptanacaktır. Böylelikle Avrupa Mahkemesi ile ulusal yargı organları arasında gerçek bir diyalog, belirlenen bu ortak ilke ve ölçütlerin kullanımı ile sağlanmış olacaktır.

Ancak bu diyalog kurulurken, içtihatların bire bir alınıp uygulanması yerine bunların temelindeki ilke ve ereğin esas alınarak çıkarımlarda bulunulması yargıcın bir “içtihat otomatı” olmasını da önleyecektir. Aksi olasılıkta, yargıcın norm ve olayı değerlendirme alanındaki hakimiyeti içtihatların lafzı ile sınırlandırılmış olunacaktır. Belirtilen bu anlama ve anlamlandırma etkinliğinde başarı; felsefe, sosyoloji ve yorum öğretisi hakkında asgari birikimi zorunlu kılar. Böylelikle içtihat hukukunda zikredilen kavram ve kurumların “Avrupa anlamlarının” saptanmasında, felsefi ve sosyolojik argümanların destek ve katkıları da sağlanmış olacaktır. Saptayabildiğimiz kadarı ile gerekçeli karar ilkesi, öncelikle (a fortiori) ceza hukuku alanında uygulanmakla birlikte ,gerekçeli karar hakkının sadece sanıklar için bir güvence olmadığı aynı zamanda hukuk davalarında da geçerli bir ilke olduğu vurgulanarak ,iç hukuktaki uygulama kapsamı da belirlenmiştir. Avrupa pratiğinde; gerekçeli kararın niteliğine ilişkin içtihatlarda bir artma eğilimine rastlanmakla birlikte,bu portföyün öğretiye oranla çeşitlilikten ve gerekçenin işlevini açıklamaktan uzak olduğu, bunun da mahkemeye intikal eden ihlallerin niteliği ile açıklanabileceğini söyleyebiliriz. Söz konusu bu içtihatların küçük farklılıklar bir yana içerik itibarı ile Türk hukuk sistemi ve öğretideki gerekçeli karar kavramı ile büyük ölçüde örtüştüğü de dikkate değerdir.

Bu sav, Strazburg Mahkemesi İçtihatlarının gerekçeli karar hakkına aykırılık teşkil eden ve etmeyen(ihlale neden olan ve olmayan) durumlar şeklinde ikili bir ayırıma tabi tutularak irdelenmesi ile temellendirilmiş olunacaktır. Söz konusu bu belirlemelere kaynaklık edenler ise Van De Hurk/Hollanda,Ruiz Torija/İspanya, Hiro Balani/İspanya, Georgiadis/Yunanistan, De Moor/Belçika davalarındaki temel içtihatlardır. Buna göre;

1.Strazburg Yargısının gerekçeli karar alma hakkına aykırılık teşkil etmeyen durumlara ilişkin Prensipleri:

Mahkeme, yargı kararlarının gerekçeli olmasını kural edinerek bu kuralın kapsamının, kararın niteliğine ve her olayın özelliğine göre değişiklik gösterebileceğini ortak bir ölçüt olarak belirlemiştir. Başka bir deyişle Avrupa mahkemesi rehberlik etmek amacıyla bu davalarda gerekçelendirme zorunluluğunun sınırlarının hükmün doğasına, ülkelerin kanun yapıları, örf ve adetleri, meşruluk algılamaları ve değer yargılarına bağlı olarak değişkenlik arz edebileceğini kabul etmektedir.

Ancak; gerekçeli karar verme zorunluluğuna ilişkin bu ilkenin, sözleşme organlarının bir temyiz mercii gibi hareket etmekten kaçınmaları nedeniyle, çok etkin olarak denetlenebildiği söylenemez. Bununla birlikte 6.madde bağlamında kararların uygun ve yeterli gerekçelerle desteklenmesi gerekliliği, yalnızca koruma altındaki bir hakka müdahalenin gerçekleşmesi ile sahneye çıkmaktadır. Mahkeme genellikle açık bir keyfilik görüntüsü olduğu veya açıkça yada makul bir biçimde gerekçe gösterilmediği durumlarda,gerekçenin niteliğini tartışmaktadır.

Mahkeme bazı ayrık hallerde gerekçe gösterilmemesinin hakkın ihlaline neden olmayacağını da saptamıştır.Hangi durumların hakkın ihlali olarak nitelendirilmeyeceği (istisnalar) bu bölümün inceleme konusu olacaktır.

a) İç Hukukta Mahkemelerin tüm sorulara ayrıntılı cevap vermek zorunda olmadıkları:

A.İ.H.Mahkemesi bakmakta olduğu bir uyuşmazlıkta milli mahkemelerin yargılama aşamasında tüm sorulara ayrıntılı cevap vermekle ödevli olmadıklarını içtihat etmektedir. Başka bir anlatımla, mahkemeler sadece davanın sonucuna etkili olay olgu ve argümanları açıklamakla yükümlü olmakla birlikte, bu şekildeki gerekçelendirmenin gereksiz ve yersiz detaylandırmadan uzak, ancak üstün tutulan yada tutulmayan sav/savunmanın içeriği hakkında bilgilenmeyi sağlayacak ölçü ve özenlilikte olmalıdırlar.

b) Mahkemelerin karar verilmesine neden olan temelleri kararlarında yeteri açıklıkta ve ayrıca belirtmekle yükümlü oldukları:

Ancak her ne kadar mahkemelerin, tüm sorulan soruları ayrıntılı olarak cevaplama zorunlulukları yoksa da bu gerekçelendirmeme özgürlüğünün mutlak olduğu söylenemez. Mahkemeler her şeye rağmen kararın verilmesine neden olan temelleri yeteri açıklıkta ve ayrıca belirtmekle yükümlüdürler. Bu ilke ile amaçlanan; hükmün asgari ölçülerde temellendirilmesi ile birlikte keyfiliği ve perdelemeyi önleyerek, yansızlığı yargısal korunmanın hizmetine sunmaktır. Ancak uygulamada mahkemelerin; çeşitli nedenlerle gerekçe göstermekten kaçındıkları yada yetersiz gerekçelere dayalı (doğru, makul ve yasal olmayan)kararlar vererek yönteme aykırı bir pratik sergilediklerine sıkça tesadüf etmekteyiz. Sebep ne olursa olsun yargıçlar hukuk devleti ve yargısal korunmanın olmazsa olmaz koşullarından olduğu açıklamadan ayrık bu ilkenin uygulama sorumluluğunu sonuna kadar üstlenerek, gerekçelendirme ödevini yerine getirmede son derece özenli davranmalıdırlar .Bu sorumluluk anlayışında meydana gelecek bir istenç zayıflığının yargıçların kişiliğinde hukuka ve onun pratiğine olan güvenin sarsılmasına yol açacağı unutulmamalıdır.

Mahkeme Hiro Balani/İspanya örneğinde de yukarıda açıklanan görüşünü destekler nitelikte hareket ederek, yargı organının kararında ancak sonuca etkili hususlara değinmek zorunluluğunda olduğunu prensip edinmektedir.

Bu iki karar bizi şu sonuca götürmektedir: Eğer iç hukuktaki dava sırasında açık ve somut bir biçimde illeri sürülen bir iddia davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bir iddia ise davayla doğrudan ilgilidir ve milli mahkeme tarafından gerekçe gösterilerek değerlendirilmelidir. Söz konusu iddiaya ilişkin “ayrı ve açık” bir değerlendirmenin kararın gerekçesinde yer almaması adil yargılanma hakkı açısından ihlale neden olabilecektir.

Başka bir anlatımla, mahkemelerin yargılama sürecine yansıtılan her talebi gözetme zorunda olmadıkları biçimindeki serbestisi, kararın verilmesine neden olan temellere asgari açıklıkla değinilmesi ödevini de ortadan kaldıracak şekilde kullanılamaz.

Nitekim Yargıtay da çoğu içtihatlarında hükmün esasına etkili olabilecek taleplerin kararda cevapsız bırakılmasını bozmaya konu yaparak Strazburg yargısı ile bu anlayışı paylaşmakta , bazen de gerekçeli kararda öne sürülen sav-savunma ve taleplerin hangilerinin diğerine üstün tutulduğunun yada taleplerin hangi nedenlerle kabul yada ret edildiğinin açıklanması gereğine işaret ederek asgari gerekçelendirmeyi ilke edinmektedir.

c) jürili yargılamada verilen kararın gerekçeli olmayışının ihlal sayılmayacağı:

Ceza davalarında Jüriler nadiren gerekçeli karar verirler ancak bunun adil olma konusuyla uyumlu olup olmadığına birkaç davada değinilmiştir. Jürinin bir ceza davasında vardığı kararı gerekçelendirmediği bir Avusturya davasında Komisyon; Jürili yargılamada verilen kararların gerekçesiz oluşunun, ihlal sayılmayacağını belirlemiştir. Komisyon, Avusturya’ya karşı açılan bu davada jüriye yanıtlamaları için ayrıntılı sorular yöneltildiğini, bu şekildeki berraklığın gerekçelendirme eksikliğini kapatabileceğini, buna rağmen başvurucunun yargıcın jüriyi yanlış yönlendirdiğini öne sürerek, kararın iptale konu yapabilme olanağına sahip olduğunu ve zaten bu olanaktan da yararlanıldığından bahisle, bir adaletsizliğin olmadığını kararlaştırmıştır.?

d)Temyiz merciince verilen kararların gerekçeli olmayışının ihlal sayılmayacağı:

Komisyon, temyiz hakkının sözleşmece güvence altına alınmadığı düşüncesi ile temyiz merciince verilen kararların gerekçeli olmayışını ihlal kabul etmemekte ,üst mahkemenin sadece ilgili yasa maddesine gönderme yapmasını ihlali önleme bakımından yeterli görmektedir. Komisyona göre; iç hukuk yetkili bir mahkemenin kararının temyiz edilmesini kabul etmekte ise, ister temyiz çok önemli bir hukuki konuyu ortaya çıkarsın ve isterse bunun başarılı olma şansı olmasın üst derece mahkemelerinin sadece ilgili maddeye gönderme yapmasını yeterli bulmaktadır.

Komisyon bir arabaya takılmış vergi levhasıyla ilgili nispeten önemsiz bir uyuşmazlıkla ilgili bir davada ;gerek kanunlarda gerekse karar metninde para cezasına neden hükmedildiğinin belirlenememesine rağmen (anlaşılmamak mümkün olmadığı halde) para cezasının uygulanmasında, Cour de Cassation’un gerekçe göstermeksizin temyiz başvurusunu reddetmiş olmasında bir ihlal görmemiştir. Komisyon, temyiz başvurusunun açıkça kötü niyetli ve Cour de Cassation’un bunu tepeden tırnağa ve fazlası ile gerekçelendirdikten sonra reddetmiş olmasını yeterli bulmuştur. Benzer bir uygulamanın Yargıtay tarafından da benimsendiğini görüyoruz, Yargıtay ilk derece mahkemelerin verdiği kararların onayında, uyuşmazlığın özelliğine uygun spesifik ve somut gerekçelendirme yerine şablon gerekçe metinleri kullanmayı yeğlemekte ancak aynı yöntemi bozma kararlarında uygulamaktan kaçınmaktadır.

Görülüyor ki; Strazburg Mahkemesi adil, güvenli ve rasyonel bir yargılama için gerekçeli karar alma hakkını gerekli ve zorunlu bir hak olarak kabul etmekle birlikte ,bunu insan haklarını koruma önlemlerinin odağına koyacak kadar önemsemektedir. Dolayısı ile yargıçlar koşullar ne olursa olsun ,yargısal güvencenin en önemli ilkelerinden biri olarak yurttaşa hukukunun somut açıklamasını mutlaka yapmalıdırlar.

Strazburg Yargısının gerekçeli karar alma hakkına aykırılık teşkil eden durumlara ilişkin prensipleri:

Strazburg yargısının sözleşmenin ihlaline ilişkin belirlemelerinin gerek nitelik gerekse nicelik bakımından zenginlik gösterdiğini ifade edebiliriz. Ancak konunun iyi bir şekilde anlaşılabilmesini sağlamak için benzer kararların tümüne değinmek yerine ,temel içtihatlara değinmenin isabetli olacağını düşünmekteyim.

Avrupa mahkemesi ;gerekçe göstermek zorunda olmakla birlikte bir mahkemenin, ortaya atılan bütün sorulara cevap vermesinin gerekli olmadığını ve argümanların yeterince açık olup olmadığına karar vermenin de kendi işi olmadığına inanmaktadır.

a) Gerekçe gösterilmemesi:

Mahkeme, Belçika ve Finlandiya aleyhine açılan davalarda gerekçenin olmayışını usule ilişkin güvenlik önlemlerinin bir özelliği olarak ele almıştır. Bakılmakta olan bu davalarda baronun uygulamış olduğu prosedür,6.madde uygulaması kriter alınarak iki açıdan eleştiriye tabi tutulmuştur. Eleştirilerden ilki baroya alınmayı düzenleyen istisnai koşulların anlamı ile ilgili bir kesinliğin olmaması, ikincisi ise somut olayı düzenlememekle birlikte düzenlendiği varsayılan bu norma somut olayın neden uymadığının açıklanmadan, başvurunun ret edilmiş olunması bir hak ihlali olarak değerlendirilmiştir.

Bu uyuşmazlıkta barodan uzun süre önce kaydı silinen başvurucunun yeniden baroya kayıt edilme istemi, Baro yönetimince istisnai koşulların başvurucu yararına gerçekleşmediğinden bahisle ret edilmekle birlikte hükmün dayanağı “istisnai koşulların” nelerden ibaret olduğu açıklanmamıştır.

Mahkemeye göre İstisnai koşullar kuralının belirsizliği, talebin keyfi bir biçimde inceleneceği korkusuna (yada olasılığına) neden olmaktadır. Dolayısı ile bu belirsizlik gerekçelendirme ihtiyacını vazgeçilmez kılmaktadır; bu olayda milli yargı yeri kararında; bir yandan istisnai koşulların olmadığından bahsederken öte yandan başvurucunun dayandığı koşulların neden istisnai olmadığını da açıklamamıştır.

Avrupa Mahkemesi bu içtihadıyla Milli mahkemelerin kararlarının alınmasını gerektiren hukuki nedenlerin (davranış yada eylemin normatif karşılığının) ve yargılama konusu olayın yasada tarifi yapılan eylem olup olmadığının da (tipiklik) kuşkudan uzak ve açık bir şekilde belirtilmesi gereğine işaret etmektedir.

b) Yasal gerekçe gösterilmemesi:

Yine Mahkeme önüne gelen bir başvuruda ulusal adli merciin yasal gerekçe göstermeden davayı reddetmesini açık ihlal olarak kabul etmektedir. Avrupa mahkemesi bu uyuşmazlıktaki bulgusunu; gerekçesi yasal açıdan geçerli olmadığından bahisle baronun başvuru sahibine adil davranmadığı görüşüne dayandırmaktadır.

Anılan davada Belçika ordusundan emekli olan başvurucunun Baroya kayıt olma isteğinin “başvurucunun zaten kariyer yaptığı ve de ayrıca baroda çok sayıda avukat olduğu” gerekçesi ile reddedilmesi üzerine Strazburg Mahkemesi; Baro konseyinin belirttiği gerekçenin hukuken muteber bir gerekçe olmadığı ve aynı zamanda uygulanabilir yasa kuralında da yer alan nedenlerden birine dayanmadığından bahisle, başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini belirlemiştir.

Yasal gerekçe ise hükmün yasa normunda belirtilen nedenlere dayalı verildiğinin açıklanması olarak tanımlanabilir. Kuşkusuz, hükmün dayanağı çeşitli nedenlerle açıklanabilir ancak, geçerli olanı ise yasalara dayalı ve ona uygun olarak açıklanan nedenlerdir. Tabii ki bu içtihatta yer almamakla birlikte gerekçelendirmeyi uygulanabilir yasa normu ile sınırlamak olanaklı değildir, uygulanabilir yasa normu bulunmayan bazı uyuşmazlıklarda yargıç’ın yasa kuralı koyma yada takdir yetkisinin sınırları içerisinde kalmak koşulu ile gerekçesini hukukun diğer kaynaklarından yararlanarak ta oluşturması olanaklıdır.

c) Yasal ifadelerin tekrarlanması:

Yunanistan aleyhine açılan bir davada ulusal yargı organı, başvurucunun istemini yasal ifadeleri tekrarlayarak reddetmesini ihlal kabul etmiştir. Mahkeme bu içtihadı ile her somut uyuşmazlık yada talebin yasalar önünde sınanması ile ulaşılan sonucun bu uyuşmazlığın içeriğindeki özel ve spesifik nedenlerle açıklanmasını arzulamaktadır. Zira her uyuşmazlık nevi şahsına münhasır özellikler taşısa da yargıçların benzer dava ve istemleri kaba bir benzeştirme kültürünün etkisi ve içerik kaygısı duymadan içtihat yada emsal aracılığı ile aynılaştırdıkları da bilinmektedir. Bu durumun nedenleri arasında zamansızlık ve iş yükü savunmaları öne çıksa da iş yükü az olan mahkemelerde dahi ,yasaların aradığı ölçülerde gerekçeli karar yazılamamakta yada kalite ve içerik kaygısından uzak madde ve dosya numaralarına gönderme yapıldığı da ayrı bir gerçektir.

d) İçselleştirme yöntemi ile gerekçelendirme:

İspanya ve Finlandiya ile ilgili görülmekte olan davalarda üst mahkeme ayrıca ve açıkça bir gerekçelendirme gereksinimi duymaksızın, ilk derece mahkemesinin verdiği kararı onaması ya da içselleştirme yöntemi ile önceki kararın gerekçesini kabul etmeyi ,gerekçeli karar prensibine aykırılık nedeniyle adil yargılanma hakkına aykırı bulmuştur.
İçselleştirme; inceleme konusu olay ile ilgili niteliklere değinilmeksizin ondan soyut olarak evvelce açıklanan nedenlere yada değerlendirmelere yollama yapılması olarak ifade edilebilir.

e) Gerekçenin içeriği hakkında bilgi edinilmemesi:

Komisyon önüne gelen bir olayda; gerekçeli kararı öğrenme olanağı ortadan kalkan başvurucunun bu karara yönelik temyiz isteğinin, üst mahkemece ret edilmesini sanığın etkili savunma hakkından yoksun bırakıldığından bahisle, olayda sözleşmenin 6/3-b,c bentleri ile ilişkili 1.fıkra hükmünün yüksek sözleşmeci yanca çiğnendiği sonucuna varmıştır. Gerekçelendirmenin yapılmaması eğer temyiz yolunu tıkamış ise 6/1 anlamında sorun var demektir. Zira temyize başvuru hakkının etkili kullanımı için kararın üzerine inşa edildiği zeminin yeteri açıklıkta olması sağlanmalıdır. Bunun temyize başvuru hakkının gerçek anlamı ile kullanılması için bir temel olduğu unutulmamalıdır. Ancak Mahkeme, Pierre-Andre Melin v.France davasında temyiz başvuru hakkının engellenmesinden söz edilebilmesi için, başvurucunun eylemi ile bu sonuca katkıda bulunmaması yada bu hakkın kullanılması için asgari özen(gayret) yükümlülüğünü ifada temerrüde düşmemesi koşulunu bağlamaktadır.(öngörmektedir)/ Başka bir deyişle anılan hakkın kullanılması için gereken önlemler alınmış yada gerekli ödevler yerine getirilmiş olmasına rağmen temyiz başvurusunun kullanımı halende olanaklı değilse artık hak ihlali var demektir. Bu içtihat ,gerekçeli karar hakkına aykırılığın aynı zamanda savunma hakkının etkili kullanımını da engelleyeceğine dair çarpıcı bir örnektir.

Bu uyuşmazlıkta ilk derece yargı organının bu kararı ,ardışık iki ayrı nedenle hatalıdır. Birincisi, kararın içeriği hakkında bilgiye ulaşma olanağının herhangi bir nedenle engellenmesi, ikincisi ise buna bağlı olarak ilgilisinin gerekli, yeterli ve etkili savunma araçlarından yoksun bırakılmasıdır. Bilgi edinme hakkının engellenmesi ya kararın yanlara hiç verilmemesi yada geç verilmesi şeklinde olabilir. Sözgelimi karar gerekçesinin temyiz süresi içinde yazılmaması/yazılamaması nedeni ile kısa karara dayanılarak temyiz hakkının kullanılmasında olduğu gibi.

İç hukukta bu ve benzeri durumlarla karşılaşılmakla birlikte ceza yargılama yöntemine ilişkin yasada bu riski önleyecek önlemlerin varlığı da bilinmektedir. Yanlar gerekçeli kararın öğrenilmesine değin temyiz süresinin işlemesini durduran (süre tutum) dilekçeleri ile bu riski ortadan kaldırabilmektedirler.

f) Yeterli gerekçe gösterilmemesi:

İHAM iç hukukta kararların yeterli gerekçeden yoksun yada gerekçenin detaylı olmamasını adil ve güvenli yargılanma hakkının ihlali olarak kabul etmektedir.

Yeterli gerekçe ise mahkeme kararlarının adalet gereksinimini giderecek ölçü ve nitelikte olarak açıklanmasıdır.

Buraya kadar anlatılanlarla gerekçe ve gerekçesizlik kavramları ile ilgili Strazburg Mahkemesinin karar içeriklerinde yargıç etkinliğinde olması gereken hukuk algılamalarını ,kimi zaman da ulusal yargı organlarının gerek bu saptamalar karşısındaki ve gerekse yanındaki duruşunu belirleyerek , gözlem ve deneyimlerimizle konuya müdahil olmaya çalıştık.

Şimdi de üst yargı organlarının norm denetimine ilişkin edimlerini yerine getirirlerken aynı zamanda içtihat yolu ile hukuku geliştirme ve zenginleştirmeye katkı sundukları da gözetilerek Yüksek yargıda gerekçe üzerine konuşulanlarla çalışmamızı yönlendireceğiz. Bunu bir kaç nedenle gerekli buluyoruz. İlki, iç hukukta gerekçenin nasıl göründüğünü belirlemek ikincisi, Yargıtay’ın ilk derece mahkemeleri ile arasındaki hiyerarşik ilişkiden yararlanarak ,sözleşme normları ile bunların uygulanmasına açıklık getiren içtihatlara egemen ilkelerin belirlenip yerleşmesinde önemli ve etkili rol özelliğine dikkat çekmek, üçüncüsü ise aralarında hiyerarşik ilişki bulunmayan iki yasal yargı organının bu konudaki duruşlarını karşılaştırarak buradan ortak çıkarımlar yapmaktır.

B)Yüksek Yargıda gerekçe:

Danıştay’ın “Derinleştirilmiş bölgesel koruma sistemi” karşısındaki tutumu, özellikle son yıllarda netleşmiş bulunmakta ve giderek bu ulusal üstü mekanizmaya daha sıkı referans yaptığı gözlenmektedir. Sözleşmelerin iç hukukta yasalar üstü bir konuma sahip olduğunu, Yürütme ve Yargı organları için bağlayıcı nitelik taşıdığını ortaya koyan Danıştay, Anayasa Mahkemesi Kararlarına da yollama yaparak İHAS Jürisprüdansına anayasal değer tanıdığı sonucuna varmıştır.

Kararlarında sık sık İHAS’ine Yollama yapan Anayasa Mahkemesi Türkiye’nin sözleşme ile yükümlülükler altına girdiği saptandıktan sonra insan hak ve özgürlüklerinin yalnızca ulusal anayasaların konusu değil aynı zamanda da uluslar arası hukukun kurucu öğesi olduğunu belirtmiş ve insan hakları ile ilgili uluslar arası normları da anayasallık denetiminde “ölçü normlar bloğu” içine sokmuştur.

Danıştay ve Anayasa Mahkemesinin yeni kararları T.A.Y.sisteminde, iç hukukun tartışılmaz üstünlüğünün sonu ve milletlerarası norma açılma sürecinin başlangıcı şeklinde yorumlanmaktadır. Görülüyor ki gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Danıştay AİHS sinin etki gücünü benimseyerek ,uygulamalarına referans olarak kabul etmektedirler. Böylelikle gerek ilk derece mahkemesi gerekse norm denetimi yetkisinin kullanımında bu mahkemeler; bakmakta oldukları davalarda gerekçeli karar hakkına egemen içtihatların uygulanmasında rehberlik yapacaklarını taahhütlerinin gereği saymaktadırlar.

Yargıtay içtihatlarında gerekçenin gerek nitelik ve gerekse nicelik olarak zengin bir görünüm gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu kararların incelenmesi ile Yargıtay’ın gerekçeli karar hakkını ilke olarak, gerekçesizliği ise istisna olarak kabul ettiği görülmektedir. Yüksek Mahkeme içtihatlarında ;gerekçenin niteliği, içeriği ile işlevi ayrıntılı olarak belirlenerek hangi durumların hak ihlaline neden olacağı açıklığa kavuşturulmuştur. Bu nedenle Yargıtay da gerekçe üzerine söylenenler hakkında ortak ve AİHM ‘sinin temel ilkeleri ile uyumlu bir kanının oluştuğu-muhalefet şerhleri ayrık olmak üzere-söylemek yerinde olacaktır. Buna göre;

1.Gerekçenin işlevine ilişkin içtihatlar:

Hukuk Genel Kurul’u; gerekçelendirmenin yargıç için yasal ve aynı zamanda etik bir yükümlülük olduğunu belirledikten sonra, gerekçe oluşturulurken yansızlığın sağlanması ile birlikte yanların onur ve saygınlığının korunmasında da özenli davranılması gerektiğine işaret etmektedir. Başka bir ifade ile Genel kurul bu kararında, insan onur ve saygınlığının gerekçelendirme adı altında yetki aşımı suretiyle çiğnenmemesi gereğine işaret etmektedir. Burada sözleşme ile korunan değerler arasında olası krizin yargıç tarafından hukukun sınırlarında ve elverdiği ölçüde insanın değerinden yana tavır alarak aşılması önerilmektedir.

2.Gerekçenin niteliğine ilişkin içtihatlar:

Büyük genel kurul; Anayasa ve yasalarda nelerin gerekçe olabileceği sınırlı bir şekilde sayılmadığını, belirterek gerekçenin sanığın kişiliği ile ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterecek şekilde geçerli ve yasal nitelikte olmasını içtihat etmektedir.(lazımdır)? Böylelikle gerekçe bu niteliği ile yasa koyucunun amacına uygun düşeceği gibi bununla ,aynı zamanda karar aydınlatılmış ,keyfiliği önlenmiş ve de yanlar ikna edilmiş olunacaktır.

CGK ise yargıcın taktir hakkının akla, hukuka ve dosyaya uygun açıklanması gereğine değinmektedir. .Dolayısı ile gerekçelendirmenin dosyadaki argümanlar, olay ve olgulara dayanması yeterli olmayıp bu etkinliğin mantıksal bir süreçle tamamlanması gerekir. Yargıtay, ilk seviye mahkemelerin bu edimlerini görmezden gelip oluşu ve delilleri tartışmadan, dosyayı numaralandırmalarını sonra da bu numaralı bölümlere gönderme yapılmak suretiyle gerekçelendirmede (içselleştirme yöntemi) bulunulmasında yasalara aykırılık olduğunu saptamıştır.

Önceki kararlara gönderme yapılarak gerekçelendirme yapılmasını Yargıtay kabul etmemektedir. Söz konusu bu durum içselleştirme olarak ta adlandırılmaktadır. İç hukukta bu tarz uygulamaya gerek ilk derece gerekse üst yargı organlarının kararlarında da rastlamak olanaklıdır. Yargıtay genellikle onama kararlarında şablon gerekçelerle ilk derece mahkemesinin kararlarını onamaktadır. İlk derece mahkemeler ise özellikle bozma üzerine verdikleri kararlarında bozmada belirtilen noktalara gönderme yaparak yada bunları tekrarla benzer bir etkinlikte bulunmaktadırlar. Oysaki bozulan karar tamamen ortadan kalkmakla mahkemenin yeniden gerekçeli hüküm oluşturmakla ödevli duruma geldiğini gözeterek yeniden gerekçe oluşturmalıdır.

Birinci daire, gerekçeli hükmün her şeyden evvel yargısal bir yapıt olduğu bulgusuna varıp, bunun yasaya ,yanlara, yaşama, olaya uygun ve aynı zamanda adalet duygusunu yansıtması gerektiğine vurgu yapmakla birlikte insancıl bir görünüme sahip olmasını da istemiştir. Bu içtihatla gerekçeli kararların gerek öğreti gerekse Strazburg yargısının insanı eksen alan anlayışını esas alması nedeniyle oldukça uygun olduğunu düşünüyorum. Zira burada adaletin insancıl yönü diğer niteliklerine göre önemsenerek açığa çıkarılmıştır.

Yargıtay, kararın dayanağı tüm veriler ile bu veriler konusunda ulaşılan sonucun, iddia, savunma ile tanık anlatımlarına ilişkin değerlendirmelerin, suçun yasal öğeleri ve kabul edilen olayların kararda gösterilmesini ve aynı zamanda gerekçenin belirsiz ,kapalı, duraksamaya neden olacak ifadeler içermemesini de önermektedir. Çünkü yargılamanın amacı, eldeki uyuşmazlığı ikinci bir uyuşmazlığa neden olmayacak şekilde sonlandırmaktır. Söz konusu bu ve benzeri içtihatlarda Yargıtay, Strazburg yargısından farklı olarak sadece hükme esas alınan nedenlerin cevaplanması ile yetinilmemesini bir adım öteye gidilerek iddia ve savunmanın bir bütün olarak değerlendirilip gerekçeye yansıtılmasını uygun bulmaktadır. Böylelikle kararların açık ve inandırıcı gerekçelerle kaleme alınması sağlanarak bunun davayı kaybeden yanda güven duygusu oluşturması amaçlanmaktadır.

Kısa karar ile gerekçeli kararın çelişik olması bir başka gerekçesizlik örneğidir. Yargılama yöntemine ilişkin yasalar gerekçeli karar ile infaza yönelen kısa kararın uyumluluğunu ilke edinmiştir.

Yetersiz gerekçeye dayalı yorumla tahrikin adi nitelikte kabulü ,kararda yasal olmayan gerekçe ile cezanın ertelenmemesi ,asgari hadden ceza tayininde gerekçe gösterilmemesi, yasal, yeterli ve geçerli olmayan gerekçe ile hüküm kurulması ,maddenin uygulanma gerekçesinin gösterilmemesi ,nesnel ve öznel ölçüler gözetilmeksizin takdiren sözcüğü ile yetinilip yetersiz gerekçe ile hüküm kurulması ,öne sürülen taleple ilgili olumlu yada olumsuz bir karar verilmemesi ,Kısa kararın duruşma tutanağına geçirilmeden gerekçeli karar oluşturulması taraflar bakımından inandırıcı ve Yargıtay denetimine olanak verecek şekilde kaleme alınmaması ,mahkemenin iddia savunma ve tanık anlatımlarına ilişkin değerlendirmelerinin açık olarak gerekçede gösterilmemesi, belirsiz ve müphem ifadelere yer verilmesi, suçun yasal öğelerinin gösterilmemesi kabul edilen olayın gösterilmemesi yasal ifadelerin tekrarlanması olası ihlal biçimleri olarak telaffuz edilmektedir.

Yargıtay özetle adil yargılanmanın amacına hizmet edecek ayrıntılı gerekçelere kararlarda yer verilmesini önermekle bu konuda oldukça radikal bir tavır sergilemektedir.

Yargıtay’ın bu bakış açısı ile Strazburg yargısının gerekçe üzerine söylediklerinin büyük ölçüde örtüştüğü söylenebilir. Bu benzerlikler genellikle yeterli, geçerli, yasal ifadelere gönderme yapılarak, içselleştirme yolu ile gerekçelendirme konusunda kendini göstermektedir. Yargıtay’ın saptayabildiğimiz kadarı ile gerekçede iddia ve savunmanın mutlaka tartışmaya konu yapılmasını ve yargılama sürecinde öne sürülen taleplerin cevaplandırılmasını içtihat edinmekle, Strazburg Yargısından kısmen farklılaştığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Yargıtay gerekçesizlik kavramına açık ve örtülü gerekçesizlik yanında içselleştirilmiş gerekçe ve yetersiz gerekçelendirmeyi de dahil ederek bu alanı genişletmiştir. Yargıtay’ın bu alandaki en değerli katkısı ise sözleşmenin de yargısal korumaya aldığı kişi onurunu çiğneyecek gerekçelendirmeyi ret eden tutumudur.

C)Yargılama yöntemine ilişkin yasalarda:
1.Ceza Muhakemeleri Usul Yasasında;

Ceza Yargılama yöntemi yasası; düzeneğinde gerekçelendirmeyi tüm yargı organlarının karar/muhalefet şerhleri ve mütalaaları için gerekli bulmakla birlikte gerekçelendirmede gözetilecek hususlar yönünden mahkumiyet ve beraat kararları arasında ayırım yapmıştır.

Mahkumiyet kararlarının gerekçesinde; kanıtlanmış ve kesin olgular, başka olgulardan edinilen kanıtlar(260/1),T.C.K.’da yer alan ve cezayı kaldıran indiren yada ağırlaştıran nedenlerin sübuta erip ermediği (260/2),uygulanan ceza kuralı, cezanın tayininde etkili haller(260/3),ceza yasasında cezanın indirilmesi nedeni olarak gösterilen nedenlerin kabul yada reddinin mutlaka temellendirilmesi gerektiği belirtilirken, Beraat kararlarının gerekçesinde ise sanık hakkında verilen beraat kararının hangi nedene dayalı olarak verildiğinin açıklanması yeterli görülmektedir.

Durma, düşme ve ret kararlarının gerekçesi konusunda ise yasada bir açıklamanın yer almadığı gözetilerek bu kararların gerekçesinin de üst mahkemenin iyi bir denetim yapmasına olanak verecek şekilde temellendirilmesi gerekir.

Yargılamaya katılanların yasa yollarına başvurma hakkından vazgeçtikleri taktirde, suçun yasal unsurlarını gösteren olgularla uygulanan yasa maddesinin son kararın gerekçesinde yer almasının yeterli(260/5) görüldüğü anlaşılmaktadır. Yasa yolundan vazgeçme durumunda, gerekçede başka hususlara yer verilmesine gerek görülmemesinin nedeni, bu kararın başka mahkeme yada yargı organlarınca gözden geçirilmeyecek olmasındandır. Son kararın gerekçesinin ,özellikle mahkumiyet kararında bütün ayrıntısı ile yer almasının istenme nedeni, üst mahkemelerce iyi bir denetim yapılmasına olanak tanımaktır.

2.Medeni yargılama yöntemine ilişkin yasada; 

Gerekçeli kararla ilgili düzenlemeler H.U.M.K.’nun 381,486/6,489/2,388/1b-3 maddelerinde düzenlendiği bilinmektedir.

HUMK unun 388/3 maddesi, hükmün iki tarafın iddia ve savunmalarının özeti anlaştıkları yada anlaşamadıkları noktalar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışılması, red ve üstün tutma nedenleri sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki nedenleri içerme gereğine değinmektedir.

Bu bağlamda kararların gerekçeli olması yanında, hükmün gerekçesiz olması mutlak temyiz nedeni kabul edilmektedir.

II-Hukuk Öğretisinde Gerekçenin görünüm biçimleri:

Öğreti; bilgi üretme, üretilenleri yorumlama ve yargı kararlarına eleştirisel yaklaşarak hukuku geliştirme ve zenginleştirmektedir. Dolayısı ile bilim çevrelerinde konuşulanların, gerekçeli karar hakkına yönelik ihlallerin önlenmesine çok önemli katkılar sağlayacağı tartışmasızdır. Bu amaçla ulaşabildiğimiz kaynakların bir kaç çalışma ile sınırlı olmasına rağmen bu çalışma ve görüşlerin her birinin ayrı bir değer ve zengin içerik taşıdıklarını görmekteyiz. İşte öğretide gerekçenin adli, psikolojik, toplumsal, pedagojik nitelikleri üzerine söylenenler;

A) Gerekçenin Yararları Üzerine Savlar:
1.Gerekçenin adli nitelik ile işlevi üzerine söylenenler;
a) Gerekçe yargıcın yansızlığını kanıtlama aracıdır:

Yargıcın yargılama sonucu ulaştığı kanının hukuksal olması yargıcın kişisellikten arınmış olma ve hukuka uygun davranma yükümlülüğünün doğal sonucudur. Bu bağlamda kararların gerekçeli olma ilkesi; yargı bağımsızlığının amacı ve bedeli olan yansızlığı kanıtlama olanağı veren ve yargıç onurunu koruyan bir araçtır. Dolayısıyla yargıcın verdiği karar ne denli doğru(adaletli)olursa olsun; karar gerekçesinde yansızlığını tartışılır duruma getirmiş ise bu etkinliği ile adil yargılanma hakkını ihlal etmiş demektir.
Bununla birlikte yargıcın tarafsızlığı yada nesnelliği bir dava konusunun nesnel ve hukuksal olarak aydınlatılması ile olanaklı olup bunun sağlanması yargıcın ciddi bir gerekçelendirme ve temellendirme gayreti ile olanaklıdır. Dolayısı ile yargıç hukuk devletinde yargılamayı yürütürken her aşamada doğru ve güvenli yargılanma hakkının belirlenmiş ilkeleri ile bunların özünde var olan (insana saygı, toplumsal özgüveni geliştirme) değerleri de gözetmekle yükümlüdür.

b) Gerekçe geleceğin hukuku ve toplumunun tasalanma aracıdır.

Yürürlüğe giren yasalar genellikle yargıçlar tarafından (determinate/indeterminate normlar) uygulanmaktadır. Her ne kadar yargıçlar yasalara bağlı iseler de ,yürürlüğe giren yasa hükümlerini yorumlamak, düzenlenmeyen ayrıntıları çözmek üzere de yeteri kadar hürriyet/takdir hakkı ile de donatılmışlardır. Hakim donatılan bu yetkilerle geleceğin hukukuna (de lege ferenda) tasarımcı ve bir retorisyen kimliği ile başvurarak, hukuku adalete dönüştürmekte böylelikle de fakto hukuk yaratmaktadır. Bu ve diğer etkinlikleri sayesine bilimsel soyutluğu somutlaştırmaktadır.

Ancak yargıcın bu konudaki bakış açısı mevcut hukuk sisteminin sınırlarını aşsa da, pratiği ve vereceği kararların dünya ve hukuk sistemi için anlamlı olma gereği vardır. Bu anlamlılık aynı zamanda tasarım özgürlüğünün sınırlarını da belirler. Bu saptama hukuk sistemi ile doğa bilimleri arasındaki temas noktalarına da işaret etmektedir. Bilimsel ipotezler gibi kararlar da “gerçek dünyaya” ilişkindir; her ikisi de boşlukta değil, bilgi yüklü bir ortamda test edilmektedir. Gerekçelendirmenin bilimsel ekinlik yanı gözetildiğinde Sayın Yücel’in eserinde vurguladığı gibi bilimsel sınama yargılama etkinlikleri aracılığı ile gerçekleşecek, bu süreç sonuçta ifadesini gerekçeli kararda bulacaktır.

c) Gerekçeli karar Yargıç için etik yükümlülüktür:

Yargıcın buyruğunun dayandığı nedenlerin bilinmek istenmesi gücünü yasalardan önce değer yargılarından alır. Gerekçe başka bir ifade ile yargıcın etik bir yükümlülüğüdür. Gerekçelendirme zorunluluğu aynı zamanda tarafların gerçek hakkında müsterih olma ve kararı kabul etme ihtiyacının da gereğidir. Bu bağlamda mahkeme yargıcının etik sorumluluğu , işlevi ile doğrudan doğruya ilgili görünmektedir. Dolayısı ile yargıç için doğru ve adil yargılamanın ön şartı etik değerlerin kendisinde ne kadar yer ettiğine bağlıdır.

Yargıç’ın pozitif hukukun sınırları içinde ,belirli bir yargılama konusu eylemi bir yasa maddesine bağlama ya da bağlamama özgürlüğünü kullanarak yargı işlevini hukuk devletinin amacına uygun olarak yerine getirebilmesi onun etik özgürlüğüne bilgi donanımına ,yeteneklerine ve hukukun üstün ilkelerine ilişkin doğru değerlendirmeler yapmasına bağlıdır. Bu nedenle yargıç sağlam bir hukuk ve felsefesi, karşılaştırmalı hukuk uygulamaları, örnek karar ve gerekçe bilgisine ,kısaca farklı olanakların bilgisine sahip olmalıdır.

Yargıcın etik meşruluğu ahlak değerlerinin nisbiliği tehlikesine açık olmakla birlikte, asıl üzerinde durulması gereken, yargısal etkinliğin sağlamlığının önemli bir unsuru olmasıdır. Olağan yaşamımızdaki yargılarımızı oluştururken nesnel olmanın çoğunca olanaksız olduğunu ,yargılarımızda öznel ön anlayışlarımızın yönlendirmesi altında olduğumuzu bilsekte yargıç içselliğinde ,olağanüstü bir nesnel birikim deneyim ve bunun bilgisinin de olması gerekmektedir .

d) Gerekçe adli süreçte rasyonelliği etkin kılma aracıdır:

Adli işlevde rasyonelliğin en önemli ve en tipik göstergesi kararların gerekçeli olmasıdır. Kararların nedenlerini ve doğruluğunu gösterme ihtiyacı tüm yargılama yöntemine ilişkin yasalarda, görüş ve kararların gerekçelerinden biri olarak belirtilmektedir. Yargılama mantık kurallarının egemen olduğu bir yargısal akıl yürütme etkinliğidir.

e)Gerekçe yargıcın yanılmasını önleyici bir araçtır:

Yargıçlar insandır, bu bakımdan yargılama sürecinde hatalı davranma, gerçeğe ve yönteme aykırı yargıya varma, ya da buyruk oluşturma olasılıkları gözardı edilmemelidir. Gerekçe, bu işlevi ile olası adli yanılgıların yaşanmaması için bir anlamda güvencedir.

f-Gerekçe yargıcın da yargılanma aracıdır:

Gerekçe yargıcın yargılama etkinliğinin aynası olup, bu işlevine bağlı olarak yargıcın da yargılanmasına olanak tanır. Başka bir ifade ile hakimin tarafların getirdiği ispat vasıtalarının keyfi kullanmasına ve hissi karar vermesine engel olacağı gibi bu etkinliğindeki hukuksal ve mantıksal değerlendirilmesinin kontrolüne olanak sağlayacaktır.

g)Gerekçe niteliği itibarı ile bir yargısal akıl yürütmedir:

Gerekçe karar ile mütalaanın üçüncü unsuru olan sonucun mantıki yönden dayanağıdır. Mantığa dayanmayan yani keyfi olan kararların muhakeme hukukunda yeri olmamakla birlikte hükmün tek başına akla ve mantık kurallarına yada akıldışı mülahazalara dayalı olması yeterli görülmemekte, hükmün özellikle bunların tümüne dayandırılması gerektiği de ifade edilmektedir.

h)Gerekçenin oluşa uygun, açık, çelişkisiz ve hukuk kuralına aykırı olmaması gerektiği:

Gerekçenin hukuk kuralı, mantık veya deneyim kurallarına ters düşmemesi ve aynı zamanda başka sonuçlar çıkartılmasına imkan vermeyecek tarzda olması gerekmektedir. Kararda kanaate ilişkin nedenlerin boş, yuvarlak, anlamsız kelime ve cümlelerle değil önemli deliller ve diğer unsurların tümü birbiri ile olan bağlantıları gösterilmelidir. Bilimsel doğruluk ilkesi uyarınca gerekçe için delillerin değerlendirilmesinin mantıki çatısı için gerekli olanlara yer verilmesi gerekir. Görülüyor ki yargıca kararda kullandığı bütün önemli kanıtlara değinmesi yada hangi argümanlar esas alınarak karar oluşturduğunu detaylandırılması önerilmektedir.

2.Gerekçenin Pedagojik niteliği üzerine söylenenler;
A) Gerekçeli karar öğretici işleve sahiptir:

Gerekçe, niteliği itibarı ile her şeyin üstünde kararın haklılığını vurgulama ve bu konumu ile olabildiğince ikna edici olma girişimidir. Bu etkinlik ile bir yandan karardaki adalete vurgu yapılmakta öte yandan da davayı kaybeden tarafa kararın zulmedici ve keyfi bir karar olmak yerine ,mantıksal diyalektik sürecin kaçınılmaz sonucu olduğu gösterilmek istenmektedir. Zaman zaman kaybeden taraf avukatına dikkatinden kaçmış def’ileri görebilmesinde ve ısrar ettiği görüşündeki hatayı algılamasına da yardımcı olabilmektedir.

B) Gerekçe hukukun zenginleşmesine olanak sağlar:

Gerekçe ve muhalefet şerhleri; hukuk tüketicilerinin verilecek kararların doğru tahmin edilebilmeleri bakımından önemli dayanaklardır. Keza gerekçe ve muhalefet şerhleri kararların (üst mahkemeler, mesleki yayınlar, kamuoyu organları, sivil toplum kuruluşlarınca) denetlenmesini sağlayan ve hakimlere rasyonel yargılama gücü veren unsurlar olarak da, hukukun zenginleşmesine katkıda bulunmakta hatta ilkelerin oluşum potasını oluşturmaktadırlar. Bilim adamları yargısal kararların gerekçelerine katılmasalar bile onları eleştirerek daha isabetli mütalaalara vararak hukuk biliminin gelişip zenginleşmesine eleştrirel etkinlikleri ile katkı sunmaktadırlar.

1.Gerekçenin psikolojik işlevi üzerine yorumlar;

Gerekçe yargıcın adli etkinlikte vicdanını rahatlatma aracıdır: Adalet duygusunun rasyonelleştirilmesi yargıçların kendilerini rahatlatmaları kadar yanları da ikna ederek huzur sağlayan, bir bakıma da deneyimli yargıçların kendi refleks ve düşüncelerini destekleyen bir işlemdir.

2.Gerekçe toplumsal- iletişim işlevi üzerine yorumlar:

Karar bazen toplum ile iletişim amaçlı da kullanılabilir. Buna gerekçeli kararın iletişim amaçlı kullanımı da denilebilir. Kanımca burada yargıç hukuku aracı kılarak toplumla diyaloğa girmekte yada kamuoyunu yakından ilgilendiren konularda yaklaşımını ortaya koymaktadır. Ancak yargıcın bu etkinliğinin siyasal sonuçlar vermesi olasılığı karşısında, hukuk ve yargının bundan olumsuz etkilenme riski de mutlaka gözetilmelidir.

B) Gerekçenin zararları üzerine tezler:

Öğretide gerekçenin gerekliliği üzerine değişik savların yanında, azda olsa gerekçenin adli riskleri olabileceğine ilişkin görüşlere de rastlamak olanaklıdır. Şöyle ki;

1.Gerekçenin yargılamayı geciktireceği savı:

Gerekçe göstermenin, güç davalarda yargıçların gerekçe göstermekten imtina ederek yada gerekçeli kararın yazılmasında ihmali bir tutumda sergileyebilecekleri yargı pratiğinin herkesçe malum bir problemidir. Ancak bu risk neden gösterilerek gerekçeli karar hakkından vazgeçilmesi kabul edilemez. Bu riskin etkisini yargıçlar üzerindeki iş yükünün azaltılması , zamansızlık sorununun çözülmesi ve yargıçların bilgilenip, deneyim kazanması ile yitireceğini umuyoruz. Ancak koşullar ne olursa olsun yargıçlar hukuku en ince ayrıntısına kadar üslüne uygun bir şekilde uygulayarak kendilerini hukuk devletinin meşru zemininde tutmalıdırlar

2.Gerekçe hakikatleri perdeleme aracı olarak kullanılabilir:

Gerekçenin sayılan olumlu işlevleri yanında başka amaçlara hizmet eder şekilde kullanılma olasılığı da vardır. Hukuk yaratma sürecinde yasama organı titizliğinde toplumsal vicdanı yansıtmayan kurallar konulması ve gerekçenin perdelenmesi riski de vardır. Gerekçe konusunda var olan diğer bir görüntüde de, totoliter rejimlerde önceden saptanmış sonuçlara uyarlı gerekçeli karar olgusu ile legalite bağlamında mevcut normlarla halkın adalet duygusu arasında beliren uçurum sonucu hakimin olgusal kanıtlara ilişkin değerlendirmesinde bazı şeyleri göz ardı etmesi veya rejim değişikliklerinde hakimlerin eski alışkanlıklarını sürdürmesidir.

3.Gerekçe bazı hallerde mahkemelerin saygınlığını tartışılır kılabilir:

Toplu çalışılan mahkemelerde ,kararların farklı çıkmasından çıkarılacak sonuç bu kararların tek bir gerekçeden doğmadığıdır. Toplu mahkemelerin doğasında olan ve güvence olan bu durumun gerçekleşebilmesi üyelerin kapasiteli olmasına bağlıdır. Aksi durum zaman zaman tanık olduğumuz mahkeme başkanının egemen olduğu 2sözde toplu mahkeme” görüntüsü sergilenmiş olunacaktır. Çok az farkla çıkan kararların ayrıca kamuoyunda olumsuz eleştirilere konu olduğu da gözetildiğinde bu iki noktada kararların saygınlığı kuşkulu hale gelebilir. Buraya değin hukuk bilimi ve tüketicilerinin gerekçeye bakış açılarını olumlu ve olumsuz yönleri ile ele almaya çalıştık. Öğretide gerekçenin analitik bir yöntemle ele alınarak detaylandırıldığı anlaşılmaktadır. Söz konusu görüşlerin tümünün ortak paydası yargılama yönteminde gerekçelendirmenin en ince ayrıntısına kadar kullanılması gerektiğidir. Öğreti bu bakışı ile Strazburg yargı kararlarında tanımlanan gerekçe ve gerekçesizlik tanımı ile paralel hatta detay bakımından önde olduğu ifade edilebilir. Bununla birlikte öğreti ve Yargıtay’ın gerekçelendirme de kararın dayanağı tüm argümanların detaylandırılarak yer alınması gerektiği görüşü ile Strazburg yargısının sadece hükme etkili olan iddia savunma talep ve argümanların gerekçelendirilmesi gerektiği şeklindeki içtihadından ayrılmaktadırlar. Ancak insan haklarının kurumsallaşması istenç yanında uygulama ile öğretinin ürettiklerini paylaşmaları ile olanaklıdır.

İkinci Kısım
Gerekçeli karar hakkının uygulamadaki sapma biçimleri:,

Uygulamada çeşitli nedenlerle bu görevin yerine getirilmesinde özenli davranılmadığı, çeşitli gerekçelerin yerinde olsun yada olmasın arkasına sığınılarak eksik yada hiç yerine getirilmediği yada istenmeyen şekillerde yerine getirildiği bu şekildeki usul sapmalarının gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukukta ciddi eleştiri ve yaptırıma konu olduğu bilinmektedir. Bu konudaki ihlallere sıklıkla gözaltı, tutuklama, arama ve savunma gibi ceza yargılaması araçlarının kullanımında rastlanmaktadır. Dolayısı ile yetkinin kullanıcısı durumundaki mahkeme ve uzantılarının yapılan işin öneminin bilincinde üst düzey bir sorumlulukla davranarak eylem, işlem ve kararlarını gerekçelendirmeleri gereklilikten öte bir yargısal güvencedir.

Uygulamada kimi zaman genel ve soyut kimi zamanda yasa maddesindeki ifadelerin tekrarlanarak yada bunlara gönderme yapılarak gerekçelendirilmesi ,sav ve savunmalar ile gerekçenin denetime olanak vermeyecek tarzda özetlenmesi,yasal gerekçe kullanmak yerine azda olsa hukuk dışı gerekçelerle kararın açıklanması,gerekçede hükme esas alınan yada alınmayan olay olgu kanıtların neler olduğunun açıklanması yerine” kim ne demiş “şeklindeki diyalog ve ifadelerin kararda gösterilmesi ile yetinilmesi sıklıkla karşılaşılan sapma biçimleridir.

Ancak, uygulamadaki bu sapmaların sadece yargıçların değil yargılama etkinliğine katılan tüm kişilerin yöntem dışı uygulama ve algılayışlarından kaynaklandığı da başka bir görünüm biçimidir. Savunma tekelini elinde bulunduran ve bağımsız yargının bir öğesi durumundaki Avukatlarında (sorumluluk sahibi olanların ayrık tutulması koşulu ile) savunma etkinliklerini neredeyse ”aleyhimize olanları kabul etmiyoruz, itiraz ediyoruz, mahkemenin takdirine bırakıyoruz, kabul etmiyoruz v.s.” gibi taktiklerin sınırına hapsettikleri ve iktidar alanlarını sahipleri olmayan yargıç ve diğerlerine terk ettikleri vurgulanması gereken bir diğer gerçektir. Sav ve savunma öne sürülenlerin doğru yada yanlışlığının temelini ortaya koymada/sunmada (argüman) özensiz davranarak bir anlamda kendi kusurları ile gerekçelendirme ve gerekçeli karar hakkının ihlaline katkı sunmaktadırlar. Savunma belagat yada retorik özelliğini nostaljik olmaktan öteye taşımalıdır.

Her ne kadar gerekçelendirme yargıcın sorumluluğunda ise de gerekçelendirme yükümlülüğünün yönteme aykırı biçimde kullanılmasında, yanların ve savunma mesleği mensuplarının denetim üzerine inşa edilmiş bir savunma stratejisi yerine uyuma dayalı savunmaları stratejisi izlemelerinin de etkili olduğu başka bir gerçektir. Bu gibi sapmaların ortadan kaldırılması veyahut önlenmesi yargılama yöntemi yasalarındaki itiraz, temyiz gibi denetim araçlarının etkin ve yerinde kullanımı ile olanaklıdır.

Unutulmaması gereken bir konuda; adaletin gerçekleştirilmesinin yargıç kimliği ile özdeşleştiği kabul edilse dahi yargıcın tekelinde olmadığı, normatif düzenlemede ifadesini bulmuş bir başka gerçektir. Gerek maddi gerçek, gerekse hukuki gerçeğe ulaşma birlikte uğraşın sonucudur. Dolayısıyla oluşmamış adalette de mutlaka birlikte sorumluluğun izleri aranmalıdır. Yöntemine uygun bir yargılama sürece bilgiyi, güveni ve doğruluğu hakim kılar. Böylelikle sürecin hedefi olan adil yargılanma ve adaletin gerçekleşmesi de ona katkı sunan dinamiklerin eseri olacaktır.

İş yoğunluğu ve donanımsızlık ile diğer olanaksızlıklar yargının öteden beri gelen, üzerinde çokça konuşulan gerçekleridir. Ancak, bu ve benzeri nedenlerden hiç biri dayanak yapılarak gerekçeli karar yazılması ediminden imtina edilemez. Başka bir deyişle iki satırlık gerekçelendirme ile insanların özgürlüğüne yaşamına ve malvarlığına hükmedilmesi etik açıdan (hak, hukuk, nesafet, hakkaniyet vs.) nasıl açıklanacaktır? Yargıç her şeye rağmen adaletin kendi kimliğinde somutlaştığını hatırında tutarak “yükte hafif, pahada ağır” özdeyişine uygun şatafattan uzak anlaşılabilir ifadelerle kararını gerekçelendirmenin yöntemini geliştirmelidir.

Keza Yüksek Yargıda (Anayasa ve Yüksek seçim kurulu) sözgelimi kamuoyunun yakından ilgilendiği davalarda henüz gerekçeli karar yazılmamış olması yada geç yazılması ise bilinen başka bir ihlal biçimidir .Seçim hukukunun demokrasi ile ilişkisi ve Seçim Yargısınca verilen kararların Avrupa İnsan hakları Sözleşmesinin hedeflediği demokratik toplum oluşturma özlemi katkıları, yine Anayasa mahkemesinin soyut norm denetimi sırasındaki etkinliğinin bu alandaki sonuçları gözetildiğinde verilecek kararların hukuk tüketicileri ve mahkemeler için tartışmasız bir öneme sahip olduğu ortadadır. Dolayısı ile tefhim edilen bu kararların hangi nedenler üstün tutularak alındığının muhataplarınca öğrenilmesi sözleşme ile güvence altına alınsın yada alınmasın kanımızca üzerinde kafa yorulması gereken başka bir sapma türüdür.

Yargıtay’ın norm denetim sırasında ilk derece yargı mercilerinin kararların genellikle “olay ve delillerin taktirinde bir isabetsizlik bulunmadığı cihetle itirazın reddi ile usul ve yasaya uygun hükmün onanmasına” şeklinde ifadelerle onandığı birinci bölümde belirtildi.Anılan uygulama sözleşme kapsamı dışında kalsa bile,onama hükmünden olumsuz etkilenen yanında denetleyen durumundaki makamdan az da olsa ikna edici nedenler hakkında bilgiye gereksinim duyulması şekli adaletin gerçekleşmesine azımsanmayacak katkı sunacaktır.

Gerekçenin önemli bir meşruiyet ve aynı zamanda denetim aracı olduğunun çoğu kez unutularak uzun kararların norm denetiminde okunmadığı söylentilerinin etkisi ile kararlarda sav savunma ve yargılama sürecindeki etkinlik ve değerlendirmelerin denetlenmesine olanak vermeyecek şekilde özetlendiği ya da kararda yer verilmediği ve özellikle gerekçeli kararların kalem şef yada memurlarına bırakıldığı ise başka bir gerekçesizlik modelidir.Bu alanda söylenenlerin haklılık payları ve itiraz hakları saklı kalmak koşulu ile öğreti ,Strazburg yargı ilkeleri ve Yargıtay pratiği ile ortaya çıkan ilkeleri referans alınarak aşılmalıdır.

Yargıçların aynı zamanda yargılamanın bilimsel bir etkinlik olduğu gerçeğinden hareketle her yargılama konusunun kendi içinde ayrı bir özellik ve hak barındırdığının kabulü ile “bilimsel cahillik” ilkesi referans alınarak, hukuksal nedenler ile uyuşmazlık bakımından benzerlik (nitelik ve görüntü olarak) arz etse bile, her defasında bu benzerlik göz ardı edilerek,değerlendirilmeleri ve gerekçelendirilmeleri gerekir.Ancak uygulamada her uyuşmazlığın nevi şahsına münhasır olduğu yada her olayın kendi doğasında yegane olduğu,felsefi söylemin unutularak hukuki-Maddi gerçek ayırtına dayalı olup olmadığı,yada kararın alınma şeklindeki ayrıntılar ile bakılmakta olan uyuşmazlığın özellikleri gözetilmeksizin, Yargıtay kararlarının referans alınarak olayın sınanması,yargıcı “içtihat yargıçlığı”na yöneltirken, yargılamayı da bilimsellikten uzak,yalın ve sıradan bir kamusal etkinlik haline getirmektedir.

Bir başka sapma biçimi de bilirkişi görüşlerinin gerekçe ile bağlantısında göze çarpmaktadır. Bilirkişilik kurumuna yönelik deklare edilmiş yada edilmemiş eleştiriler bir yana ,yazı işleri müdürlerinin müştemilat kavramının belirlenmesi için bilirkişi olarak yetki ve görevlendirilmesi anlayışının Türk Yargısınca geride bırakılma zamanının geldiği hatta geçtiği dahi söylenebilir. Yargıcın bazen bilirkişi görüşüne yönelik eleştiri ve itirazları değerlendirmeye tabi tutmadan başka bir deyişle bu konudaki talepleri ret yada kabul etmeden ,bazen de bu eleştirilere cevap verilse dahi bunun nedenleri açıklanmak yerine bu görüşlere göndermede bulunularak gerekçelendirme yaptığı, dikkate değer bir diğer sapma biçimidir.

Mütalaanın karara neden dayanak yapıldığının açıklamadan vareste tutularak bunun onaylanması alışkanlığından uzaklaşıldığı oranda yargıçlık kimliğine de yakınlaşılacağı bilinmelidir. Başka bir deyişle bu alandaki etkinliğin yargılama yöntemi yasalarına uygun kullanılarak, yargıçlık yetkilerinin paylaşılmasında son derece kıskanç davranılması gerekmektedir. Unutulmamalıdır yargıçlar, onaylayan değil hüküm verenlerdir. Yargılama yetkisinin hangi nedenle olursa olsun bilirkişilerce paylaşılması durumunda kalınmasında ,ortaya çıkacak sonucun yargıç kararı olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

Bir başka sapma da yargılama sürecinde öne sürülen sav ve savunma konularının gerekçesiz olarak ret edilmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. Uygulamada iddia ve savunmaya ilişkin söylemlerin, genellikle “usul ve yasaya uygun talebin reddine yada kabulüne” şeklindeki genel ve soyut ibareler ile karara bağlandığı bilinmektedir. Bu şekildeki istemlerin yahut etkinliğin gelecekteki karar ve işlemlerin öncül yada artçıları olarak, hakkın oluşumunu yakından ve derinden etkileyecek sonuçlar doğuracağı gözetilerek, yanların anılan kararlara itiraz edebilmelerine yada verilmiş kararların geri alınmalarına olanak sağlayacak açıklık ve yeterlilikte temellendirilmesi ,gerekçeli karar alma hakkının ruhuna uygun bir davranış olacaktır. Bu edim duruşma aşamasında yerine getirilmemiş ise hiç olmasa bu eksikliğin ikna edici olma amacını karşılaması niyeti ile son kararda makul ölçülerde açıklanmalıdır. Bazı yargı kararlarının (anlaşmalı boşanma çarpıcı örnek olabilir) niteliği gereği şablon gerekçelendirme kullanılmasına elverişli olduğu kabul edilmekle birlikte bu şekildeki uygulamanın istisna olduğu, istisnanın da “dar yorumlanması” gereken niteliği atlanarak, “aynılaştırma-benzeştirme kültürünün “etkisi ile bütün kararlara teşmil edilmemesi gerektiği de başka bir örnek olarak durmaktadır.

Gerekçeli kararların yasal nedenler dışındaki nedenlere dayalı olarak gerekçelendirilmesi ise örneğine az tesadüf edilmekle birlikte çarpıcı bir başka gerekçesizlik örneği olarak değerlendirilmelidir. Bu tarz oluşumlar genellikle hükümle varılan sonucun, pozitif hukuk düzeneğinde yer almayan olgulara dayalı yada normatif düzenlemede yer alsa dahi buradaki içeriğinden ayrı ve yanlış algılanarak yada burada belirtilmeyen yahut tanımlanmayan şekline (sözgelimi hükmün dayanağı kavramın içinin boş bırakılması gibi) dayalı olarak açıklanmasıdır.

Strazburg yargı kararlarına sıkça konu olmaları nedeniyle ,iddianame ve mütalaalarında birer yargılama yöntemi araçları ve aynı zamanda yargısal etkinliklerin öncülleri ve uzantıları olmaları nedeniyle gerekçelendirmede son derece önemli bir konuma sahiptirler. Bu bağlamda gerek iddianame ve gerekse mütalaalarda yasal öğelere yeteri ve gerektiği ölçüde yer verilmesi atideki savunma ve direnme stratejilerinin oluşumuna da önemli katkı sunacaktır. Bu adil yargılanma hakkı ile birlikte hakka erişebilmeyi düzenleyen ilkelerden yararlanma amacına da hizmet edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Kurucusu Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet Savcılarına seslenirken ifade ettiği yargısal etkinliklerinin ,araştırma ve açıklığa (gerekçeye) dayanması gerektiğine ilişkin önerilerinin, konumuz bakımından sıcaklığını koruduğu gibi çarpıcı olması nedeniyle burada değinmenin hem ,nostaljik hem de tarihsel bir katkı olacaktır.

İddia makamının da karar ve görüşlerinin gerekçeye dayalı olması bu etkinliklerin kendi doğasında bir bilgilenme ve değerlendirmeyi gerektireceği kaçınılmazdır. Hal böyle iken uygulamada Cumhuriyet savcılarının idari denetimlerinde yapılan tavsiyelerle özellikle delillerin değerlendirilmesi etkinlikleri kısıtlandığı böylelikle kendilerine intikal eden ihbar ve başvuruların bu önerilerin etkisi ile büyük oranda kamu davasına dönüştüğü ise değerlendirme ve gerekçe ile bağlantısı nedeni ile ayrıca yoğunlaşmaya değer bir meseledir.

Yargıtay bozma ilamlarından sonraki yargılama sürecinde İlk seviye mahkemelerinin bozma ilamına uyarak verdikleri kararlarda, gerekçelendirme yükümlülüğünün sürdüğü gözetilerek yeniden gerekçe oluşturulması yerine, bozmada belirtilen nedenlere değinmek suretiyle gerekçelendirme yahut blok halinde bu nedenlerin alıntılanarak gerekçelendirme yapılması, keza bozma üzerine eski kararda direnilmesi durumunda da sadece bozmadan önceki karara gönderme yapılması değinilmesi gereken diğer sapma durumudur. Burada mahkemenin bozmaya uyma ile yargılamanın yeni bir sürece girdiğinin, bu sürecin gereği olarak iddia, savunma ve argümanlarının farklı olacağının bilincinde olarak kararların temellendirmesi gerekmektedir. Bozma sonrası yapılan bu etkinliğin bozmada işaret edilen hususlarla örtüşüp örtüşmediğinin de denetlenmesi bakımından önem arz eder. Ancak bir kararın direnme kararı sayılabilmesi için bozmadan önce verilen karar ile direnmeye ilişkin verilen kararın gerekçe ve sonuç yönünden aynı olması gerekmektedir .Bozmadan sonra yeni ve değişik gerekçeye, açıklama ve kanıtlara dayanılarak gerekçelendirme yeni bir hüküm kabul edilmektedir Direnme hükümleri önceki hükme ilişkin etkinlik ve dayanaklarda ısrar anlamına gelmekte ise de direnmenin ilk hükümden farklı nedenlerinin mutlaka olduğu gözetilerek, deklare edilmesinin önceki ve sonraki hükmü ikna edici niteliğini güçlendirici bir etki yaratacağı unutulmamalıdır.

Gerekçesizlik başlığı altında değerlendirilmesi gereken bir başka konuda gerekçeli karar yazılmadan yargıcın ölmesi halinde yapılması gerekenle ilgilidir. Türk hukukunda bu konunun Yargıtay kararlarında gündem bulduğu bilinmektedir. Yargıtay bu durumda etkinliğin öznesi yargıcın, yargılama sürecinde edindiği izlenimlerin hükmün verilmesindeki tartışmasız rolünün gerekçe oluşturulmasında da süreceği, bu olanağın ortadan kalkması düşüncesi ile yargılamanın yenilenmesi gerektiğini içtihat etmiştir.

Kısa karar ile gerekçeli kararın birbiri ile çelişkili olması ,gerekçeli kararların matbu şekilde oluşturulması yargı pratiğimizin yakından bilenen ayrı sapma türlerindendir. Bu şekildeki gerekçesizlik modeli ya kısa karar ile gerekçeli kararın birbiri ile çelişik olması yahut gerekçeli kararın kendi içinde bir mantıksal bütünlük oluşturmadığı şeklinde gerçekleşebilir. Yargıtay’ın bu konudaki zorlayıcı tutumu ve sınırlı da olsa elde edilen donanımlarla matbu karar yazımı şeklindeki etkinliğin artık sistemi terk ettiği söylenebilir.

Yetki aşımı suretiyle gerekçelendirmeye ilişkin örnek, pratikte ilk seviye mahkemeleri kararlarında gözlenen ihlal biçimidir. Bu türün dikkat çekici olanı gerekçede sanığın manevi kişiliğine ilişkin (sözgelimi ahlaki temayülü vs.) nedenlere gönderme yapılarak erteleme istemlerinin reddine ilişkin kararlarda göze çarpar. Ancak anılan ihlal biçiminin Yargıtay uygulamalarının zorlayıcı tutumu ile giderek unutulduğu da bir gerçektir.

Genellikle yasal ifadelerin tekrarı veya yasa hükmünde yer alan ve ceza tayininde etkili kavramların yetersiz gerekçeler ile yorumlanması da keza eylem için öngörülen cezanın alt haddinden uzaklaşma yada cezayı azaltıcı durumlarda indirimin alt seviyeden uzaklaşılarak verildiğinin de ayrıca ve açıkça gerekçelendirilmesinden sıklıkla imtina edildiği de ayrı bir sapma biçimidir. Uygulamada sanığın lehine etkinliklerin yargılama yöntemine ilişkin yasaların olanak verdiği ölçüde denetimde bozmaya konu yapılmaması da bu kabil sapmalarda etkili olmaktadır.

Adil yargılanma hakkının ihlali olan bu durumlar saptanabilinen kadarı ile sunuldu. Ancak belirlenen bu sapmaların aşılması da olanaklıdır. Yargıçların sadece yasanın dili işlevini gördükleri, başka bir deyişle yasaları uygulayan bir otomat oldukları varsayımı yada kararlarının da norm metinlerinin otomatik sonuçları olduğu varsayımı-savı-artık hukuk metodolojisi ve yorum öğretisi tarafından kesinlikle çürütüldüğü gibi yargıcın yorum konusunda edindiği bu özgürlük sadece normlar ile sınırlı olmayıp uyuşmazlık konusu olayı da kapsamaktadır. Dolayısı ile gerek yargıç gerekse iddia makamı yasa koyucunun kendilerine özgürlük tanıdığı alanlarda anılan bu özgürlüklerinden sonuna kadar yararlanarak yorum metodolojisi aracılığı ile olayı anlamlandırma, nitelendirme, tanımlama ve değerlendirmede, Strazburg Yargısının temel içtihatlarını referans alarak, amaçsal ve genişletici yorumlarla insan hakları ve özgürlüklerini koruyucu, geliştirici etkinlikte bulunmalıdırlar.

Bu etkinlik gerekçelendirmeyi de kapsamalıdır. Normatif alanda bu sonuca ulaşılması için gerek ve yeterli araçlar bulunduğu görüşündeyiz. Bunlardan ilki gerektiğinde yasa kuralı oluşturma, ikincisi ise takdir hakkının kullanılması olup buna bir üçüncü unsur olarak da uygulama iradesini tamamlayıcı olarak eklemek olanaklıdır. Böylelikle, yasa ve maddelerin de fakto varlık göstermeleri için altın üçgende yer alan yasa ,insan ve malzeme öğelerinin de işlevsel birlikteliği sağlanmış olacaktır.

Sonsöz

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İç hukuktaki normlar hiyerarşisinde kanun olarak değerini bulmuştur. Dolayısıyla sözleşme normları başkaca ritüele gerek duyulmaksızın ulusal normlar ile ”Hak ve özgürlükler” temelinde bir birliktelik kurarak İç Hukuk Ailesinin (pozitif hukuk ailesinin ) bireyi olmuştur.
Sözleşmenin birinci maddesi ile Yüksek Sözleşmeci Yanlara, yetki alanları içindeki yurttaş olsun olmasın “Herkese” hak ve özgürlükler konusunda olanaklar sağlamaları ödev olarak yüklenmiştir.

Ancak bu yükümlülüklerin yerine getirilmesinde izlenecek yöntemler sözleşmenin ruhuna aykırı olmamak koşulu ile yanlara bırakılmıştır. Yan devletler, bu yükümlülüklerini ya sözleşme normlarının iç hukukun bir parçası(birci yöntem)olarak ya da doğrudan doğruya (ikici yöntem) uygulamak suretiyle gerçekleştirmektedirler.

Böylelikle bireyler uluslararası hukuktan doğan haklarını yetkili ulusal yargı organları önünde başvuruya konu yapabilecekleri gibi ulusal yargı organları da uluslararası sözleşmeyi uygulamak ile sorumlu olacaklardır. Ancak ulusal mercilerin sözleşme hükümlerini doğrudan doğruya uygulayabilmeleri ulusal düzeyde ek düzenlemelerin gerçekleştirilmesine gerek bulunmaması koşuluna bağlıdır. Buradan hareketle denilebilir ki;

1-Sözleşmeden kaynaklanan taahhütlerin yerine getirilmesi ancak sözleşme ruhuna uygun ve uygulanabilir düzenlemelerin gerçekleştirilmesi ile birlikte etkin bir uygulama pratiğine bağlıdır.

2-Yargıçlar Sözleşmenin bütününde olduğu gibi gerekçe uygulamasında da insan hakları eksenli ortak bir ”Avrupa Hukuku” ile “Korunma Düzeneği”ni gerçekleştirmeyi hedefleyen” anlayış ve algılamaları” ve bunların gerçekleşmesinde etkinliği tartışmadan ayrık Avrupa Mahkemesi’nin insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi amacına dayalı, ortak bir Avrupa Hukuk kültürü ve anlayışının temel alan paradigmasını belirleme ,adlandırma ,nitelendirmede ölçüt almak zorundadırlar.
3-Ancak bu şekildeki edim, Avrupa Mahkemesi içtihatlarının kaba bir uygulaması yahut doğrudan emsal alınması şeklinde algı ve yorumlanması yerine, bu içtihatların içeriğindeki “ temel ilkeler “ ve bununla “ulaşılmak istenen amacın” saptanması ile gerçekleştirilmiş olacaktır.

4-Yöresel Yargı organları; Demokratik bir Siyasal Rejim ve Hukuk’un üstünlüğünün yöneldiği barış ve adalet idesinin yargılama alanında gerçekleşmesinin her şeyden evvel “Doğru Hukukun Bilgisi” yanında “Hukukun Kültürü” dayalı bir etkinlik olduğunun farkında olarak, davranmaları gerekmektedir.

Ancak, bunun adına ister “istenç” ister “paradigma” densin mutlaka bir uygulama iradesine gereksinim vardır. Uygulama iradesi ise özellikle ve öncelikle bir özeleştirinin varlığını gerektirir. Özeleştiri ise, Yargıçların ‘duruşma anlayışından yargılama anlayışına’ geçişi sağlayacak ve haklara erişmeyi kolaylaştıracak, güvence altına alacak, bilgi temelli etkinliklerini artırmaları, iddia makamının ise gerek kendisi gerekse adına görev yapan kişi ve kurumlar aracılığı ile ‘ argüman çokluğundan ziyade argüman ağırlığını esas alan’ hızlı, etkili ve sonuç alıcı delil elde etme yöntemini geliştirmeleri, yargının bağımsız öğesi olan savunmanın ise savunma tekelinin vermiş olduğu yetki ve sorumluluk bilinci ile ‘sürece özenli aktif bir savunma konsepti ‘ile katkıda bulunmaları ile olanaklıdır.

Söz konusu anlayışın benimsenip yerleşmesi adil ve güvenli yargılanma hakkı ile amaçlananların gerçekleşmesine sayısız katkı sunacaktır.

Dolayısı ile yargılamada sürecinde her birinin farklı ancak inkar edilemeyecek etkinlik ve katkısı bulunan bu dinamiklerin somut uyuşmazlığı, Strazburg Yargı Kararlarının norm ve olaya ilişkin yorumları ile bu yorumun özündeki ilkelerden yararlanarak gidermeyi amaç edinmeleri ,adaletin kolektif bir çabanın ürünü olduğu savının da gereği olacaktır.

Bu amacın gerçekleşmesi, büyük ölçüde yargıç ve diğerlerinin öncelikle, nitelikli bir hukuk eğitimi yanında yoğun, uygulamaya dönük ve makul süreli bir mesleki hazırlık dönemi geçirmelerine bağlı görünmektedir.

Bu bağlamda, hukuku mayalandıran ve tatlandıranın, hukukun felsefe ve sosyolojisi ile yorum bilimi olduğu bir kez daha anımsanarak ve bu bilimlerin yeniden kürsülerde hak ettikleri etkinlik ve konuma kavuşturulması sağlanarak ,felsefe ve sosyolojiye yönelik bu ikincil ve ilgisiz tutumun da terk edilmesi gerekmektedir.
Hukuk eğitiminin değişik aşamalarında ve özellikle yargıç eğitiminde bu eksikliğin giderilmesi yargıçların felsefe ve sosyolojideki argümanlara başvuru gereksiniminin de dolaylı karşılanmasına hizmet edecektir.

Hukuk pratiği ile yorum öğretisi arasındaki yoğun ilişki de akılda tutularak, yorum öğretisinden fazlası ile yararlanılmasının kapıları mutlaka aralanmalıdır. Yorum metodolojisi anlamlandırma ve nitelendirmede kaçınılmaz bir değere sahiptir. Zira bu kararlardaki hukuksal kavramların açık yada gizlenen anlamları ve normatif düzenleme ile hedeflenen nihai amacın belirlenmesi yargıcın yorum metodolojisini bilip etkili kullanımı ile olanaklıdır. Bu bağlamda, yorum metodolojisi Genelde Strazburg ,özelde de Türk Yargısının geleceğin hukukunun tasarlanmasında sık sık başvurulan algılama tanımlama, nitelendirme ve değerlendirme araçlarındandır. Geçmişten günümüze değin gelinen süreçte insan haklarının ve özgürlüklerinin henüz gelişimlerini tamamlayamadıkları gözetildiğinde ,baş vurulan genişletici ve amaçsal yorum yöntemlerinin anılan gelişimin tamamlanmasında katılımcı ve kurucu bir işlev üstlenecekleri kesindir.

6-Bu anlamda gerekçe de anılan misyonun edinilmesinde insan hakları alanındaki katkıların bileşeni olarak önemsenmeli bu önem, Strazburg Mahkemesinin temel içtihatlarının referans alınmasında kendini bulmalıdır. Ancak, gerek öğreti ve gerekse Yüksek Yargının ayrık pratikleri bir yana Avrupa Mahkemesinin temel içtihatları ve insan hakları anlayışı ile uyumlu biçimi gözetildiğinde bu alandaki argümanlardan da yeteri ve gerektiği kadar alınarak karşılıklı etkileşimin kanalları açık tutulmalıdır. İnsan haklarının gelişimi de bu bileşenlerin katkıları ivme kazanacaktır.

7-Gelinen noktada gerekçeli karar hakkı konusunda iç hukuk sisteminin Strazburg yargı organının temel kabul ettiği ölçülerle bir iki ayrıntı dışında örtüştüğü ve kimi zamanlarda da ötede olduğu bir gerçektir.

8-Yargıçların bir yönüyle hukuk uygulayıcısı öteki yüzü ile bir sosyal/hukuk tasarımcı kimliği taşıdıkları, gelecekteki sosyal düzen ve bu düzenin dayandığı normatif alanın , odağına insanın değer olarak oturtulması, bu kimlik sayesinde olacaktır. Hukuk bu kimlikte adalete dönüşecektir!…

9-Sonuç olarak ifade edilebilir ki; Gerekçeli karar alma hakkı koruyucu düzeneğinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve yargılama yöntemine ilişkin yasalar, öğreti ile bunların pratiğinden oluştuğu, bu mekanizmanın niteliği itibarı ile hakkın kullanımını kolaylaştıracak ve koruyacak ve geliştirecek bir konsepte sahip olduğu, bu anlamda Türk Yargısının yeterli donanım ve argümana sahip olduğu söylenebilir ise de , ilk seviye yargı yerleri ,hazırlık tahkikatı makam ve uzantıları ile yargılamanın diğer öğesi savunma kurumunun bu konsepte tamamıyla uygun pratiklerinin olmadığı belirtilen sapma biçimleri ile ortadadır. Bu konudaki savın Türk Devleti aleyhine açılan ve sona eren mahkumiyet rakamları ile de sabittir.

,
Anılan durumdan kurtulmanın şimdiye dek anlatılanların yanında uygulayıcıların (dinamiklerin) kimi ve neyi temsil ettiklerinin bilincinde olarak , insan haklarında somutlaşacak bir adalette ,katılımcı kimlikleri ile öne çıkmalıdırlar.

Kaynakça
1-Yıldırım,Kamil,Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, İst.
2-Kuçuradi,İoanna,Etik,Ankara 1990
3-Aşçıoğlu,Çetin, Hukuk Yargılamasında Yargıç ve Avukatların Etkinliği,Ank.2003
4-Kaboğlu,İbrahim Özden, Özgürlükler Hukuku, İstanbul 1996
5-Ökçesiz ,Hayrettin, HFSA
6-Kant,Emmanuel,Aydınlanma nedir? sorusuna yanıt.
7-Yücel,Mustafa Tören, Hukuk ve Gerçekler Ank. 2001
8-Doğru,Osman,İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları,İst.2002
9-İnceoğlu,Sibel, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma
Hakkı, İst 2002
10-Gözübüyük,A.Şeref-Gölcüklü ,A.Feyyaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve
Uygulaması Ank. 2003
11-Werges Jacques, Savunma Saldırıyor
12-Işıktaş Yasemin, Hukuk felsefesi ve Sosyolojisi Argümanlarının Hukuk
Uygulanmasında Kullanma Olanakları
13-Sancar Mithat, Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti ,İst 2000
14-Haydar Erol, İçtihatlı Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu,Ank. 2002
15-Mole Nuala-Harby Catherina Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
6.mad.uygulamasına ilişkin Kılavuz, Strazburg 2001
16-Aktan Hamdi Yaver, Yargıtay Uygulamasında Adil Yargılanma, Ank 2003
17-Yurtcan Erdener, Ceza Muhakemeleri Usulü Şerhi ,İst.,1988
18-Kuru Baki, Hukuk Usulü Muhakemeleri el kitabı Ank.1995
19-Kunter Nurullah, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemeleri Hukuku
20-Reid Karen, Adil Bir Yargılanmanın güvenceleri
21-Tomlinson Hugh, Adil Yargılanma Hakkı
22-Kutlu Mustafa ,Yargıç Meşruiyetinin Görünüm Biçimleri,
23-Yorgancı Nihat,www.adalet.org
24-Duman,İlker Hasan, Konu ve Sorunlarla Hukuk Devleti İst.,2003
25-Milliyet Gazetesi 04.01.2004
26-Birinci Ali, Atatürk’ün cumhuriyet savcılarına seslenişi 1988

[1] Immanuel Kant, Aydınlanma nedir? Sorusuna Yanıt, çeviren Nejat Bozkurt,Yazko Felsefe Yazıları Sayı:6

[2] Yargıç Mustafa Kutlu, Hukuk Devletinde Yargıç Meşruiyetinin Görünüm Biçimleri,H.F.S.A.7.Sayı,H.Ökçesiz,İstanbul Barosu Yayını, İstanbul 2003,s.122

[3]Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz,H.F.S.A.7.Sayı, Hukuk ve Siyaset Geriliminde Hukuk Kültürünün Yapısı Üzerine Yedi Üçüzlü Bir Açıklama, İstanbul Barosu Yayını,İstanbul,s.114

[4] Mustafa Kutlu,a.g.e.,s.130

[5] Kutlu,a.g.e.

[6] Sayın Adalet Bakanının Milliyet Gazetesin de 07.01.2004 tarihinde yayınlanan açıklamasında, Hükümet Aleyhine A.İ.H.M. ne toplam 2419 başvuru yapıldığını ,bunlardan 344 ünün aleyhe,18 adedinin lehe,559 unun dostane çözümle sonlandığını,168 adedinin kabul edilebilir olduğunu,67 sinin kayıtlardan silindiğini,288 adedinin kısmen kabul ile sonuçlandığını ve 835 inin ise halen inceleme aşamasında bulunduğunu açıklamıştır.

[7]“Öğretinin bir kısmı İ.H.A.S.’ne anayasal yada en azından yasa üstü bir değer tanımaktadır. Buna karşılık sözleşmeyi olağan kanun gücünde kabul eden görüş baskındır.”B.k.z.,İ.Ö.Kaboğlu, Özgürlükler Hukuku,3.baskı,Mart 1996 ,İst.,s.123

[8] Kaboğlu,a.g.e.,s.123

[9] Kaboğlu,a.g.e.,s.119

[10] Kaboğlu,a.g.e.,s.119-120

[11] Kaboğlu,a.g.e.,s.120-121

[12] Kaboğlu .a.g.e.,s.125

[13] Bu deyim sayın Mithat Sancar’dan alınmıştır.

[14] Örn.,H.v.Belgium,a.g.k.,para.,53,aktaran Dr.İnceoğlu,a.g.e.,s.309

[15] Ruiz Torija/İspanya,Seri A No.262(1995)Hugh Tomlinson QC,AİHM.içtihatları değerlendirme seminerine sunduğu bildiri,s.5

[16] K.Reid,a.g.e.,s.39

[17] Karen Reid,Adil Bir Yargılamanın Güvenceleri,3.Kitap,s.37

[18]Bkz.d.j.Harris,M.O’Boyle,C.Warbric,a.g.e.,215;K.Re id,A Practitioner’s.,a.g.e.,s.128.K.Starmer;a.g.e.,s.37 6,aktaran Dr.İnceoğlu,a.g.e.,s.311

[19] Van De Hurk-Hollanda,Seri A,No.288(1994),Naula Mole ve Catharina Harbe, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.maddesinin uygulanmasına ilişkin kılavuz, Avrupa Konseyi, İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, Birinci Baskı, Ekim 2001,Sayfa 43

[20] Hadjinastassiou/Yunanistan,Seri A No.252-A(1992),Tomilson,a.g.e.,s.,5

[21] Hiro Balani-İspanya,Seri A No.303-B (1994) Hugh Tomlinson QC,6.madde:Adil Yargılanma Hakkı başlıklı Adalet Bakanlığı Eğitimciler Eğitimi Seminerine sunulan bildirisinin 5. Sayfası

[22] Dr. Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, Beta Yayınları,1.BASI,200stanbul,s.314

[23] 10 CD.2003 T ve 2002/30682 Esas.2003/5345 Karar sayılı içtihadı

[24] 25852/94

[25] Dr. Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı,1.bası,Beta Yayınları İst.2002,sayfa 315

[26] Dr. Sibel İnceoğlu,a.g.e.,sayfa 315,Appl.no.8769/79,Xv,Germany 16.07.1981,25 DR 241

[27] Karen Reid,a.g.e.,s.38

[28] YCGK 07.10.1991 T.ve 227/255 ,03.12.1996 T. ve 4-251/262 Sayılı Kararları,Kaban-Aşaner-Yalvaç, aktaran Hamdi Yaver Aktan Yargıtay 8.D. Üyesi, eğitimciler eğitimi seminerine sunumu

[29] Mustafa Kutlu, Yargıç, Yargıç Meşruiyetinin Görünüm Biçimleri, HFSA İstanbul Barosu Yayını sayfa 15

[30] K.Reid.a.g.e.,s.38

[31] K.Reid.a.g.e.,s.38

[32] 30.11.1987 tarih ve 8950 /80 Belçika,Dulaurans-Fransa,Hele-Finlandiya

[33] H.v.Belgium,a.g.k.,para.53 ,aktaran Dr.İnceoğlu,a.g.e.,s.315

[34] De Mor -Belçika Davası

[35] Dr. S.İnceoğlu ,a.g.e.,s.316

[36] Georgiadis-Yunanistan

[37] M.Kutlu,a.g.e,Sayfa 15

[38] Dr.M.Tören Yücel,a.g.e,Sayfa 121-122

[39] 9.CD.2003 T.2003/210-902

[40] 21.01.1999,30544/96,GarciaRuız-İspanya,19.12.1997,20772/92, Helle-Finlandiya, Doç.Dr.,Osman Doğru, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları, Beta yayınları,cilt 1,1.bası,2002 İst.,

[41] Melin/Fransa,Mutatis Mutandis Artico/İtalya,Goddi/İtalya,Ruiz Torija/İspanya,alıntı Prof. Dr.A.Şeref Gözübüyük-Prof.Dr.A.Feyyaz Gölcüklü, Avrupa insan Hakları Sözleşmesi ve uygulanması 4 bası, Ankara 2003,Turhan Kitabevi,Sayfa

[42] K..Reid,a.g.e.,s.39

[43] Georgiadis-Yunanistan davasında ”başvurucunun haksız yere tutuklanmasına ilişkin tazminat verilmemesi kararı, iç hukuka uygun olarak beraat kararı ile birlikte verilmiş ve kendisinin ”büyük ihmali” nedenine dayandırılmıştır. İHAM tazminata ilişkin başvurucuya kendi savlarını ortaya koyma imkanı tanınmasını madde 6/1’ aykırı bulmuştur. Milli mahkemelerin sadece yasada yer alan ”büyük ihmal” kavramına atıf yapmasını dikkate almıştır. İHAM’a göre, milli mahkemelerin kararları başvurucunun tazminat hakkı için belirleyici olduğundan söz konusu olayların değerlendirilmesini içerin ”büyük ihmal “kavramının açık olmayışı milli mahkemelerin daha detaylı gerekçeler gösterilmesini gerektirmektedir.”İnceoğlu,a.g.e.,s.314,ayrıcı bakınız H.Belçika davası

[44] Rıza Türmen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Açısından Temel Hak ve Özgürlüklerin Kapsamı ve Sınırlamaları, Yargıtay Dergisi ,cilt.28 Ocak-Nisan 2002,sayı 1-2,s 192-213;Çağlar,a.g.e.,s.64-65,aktaran Kutlu,a.g.e.,s.152

[45] D.5.D.,E.,1986/1723,K.,1991/933 sayılı kararı,s.10,Kaboğlu,a.g.e.,s.124

[46] Bkz.Bakır Çağlar ”Avrupa Yeni Mekanında Kurumsallaşma: hukuk ve demokrasi” Anayasa Yargısı-9,Ank.1993,s.281 aktaran Kaboğlu,a.g.e.,s.124

[47]İBK,tümüyle uluslar arası standartlar göz önünde tutularak alınmış bir karar”dır.(Akıllıoğlu,a.g.e.,s.42);krş.B.Çağlar”Av rupa yeni Mekanında …”,S.281.AKT.i.ö.Kaboğlu a.g.e.,s.124

[48] Danıştay’ın 1997/3572-2435

[49] Y.H.G.K.K.24.10.2001,1016/757 Duman a.g.e.Sayfa 159

[50] İBK.7.6.1976 T.3/3,Akt.H.Erol,a.g.e.,s.177

[51] C.G.K9.6.1998 T,8-163/216 Kaban-Aşaner-Yalvaç,a.g.e Sayfa 131-134 Aktaran Aktan a.g.s Sayfa

[52] 9.C.D 2003/210-902 sayılı kararı

[53] 9 C.D.13.02.2002 T.2001/1268,2002/301,C.G.K.18.04.2000 T.7-75/80 Kaban-Aşaner-Yalvaç a.g.e S.850-851 Aktaran Aktan a.g.e S.

[54] YCGK 2002 T.2002/2-236 K.,aktaran N.Yorgancı,www.adalet.org

[55]Y.1.HD.28.O6.1978 t.7281/7379 K.aktaran Av.İ.Hasan Duman,Konu ve Sorunlarla Hukuk Devleti,2.Baskı,Kartal-İstanbul,s.162

[56] Y.4.CD.05.10.1995 T.1995/4601-6332 ,aktaran Nihat Yorgancı,www.adalet .org ,Yargıtay Kararları Sayfası

[57] YCGK,23.12.1998 T.,2-314/380,Kaban-Aşaner-Yalvaç,a.g.e. s.862,aktaran Aktan

[58] Y.1.CD.23.08.1993 T.1993/1453-1552 K.,aktaran N.Yorgancı,www.adalet.org

[59] Y.5.CD.25.01.1993 T.,1992/4164-157 K. Aktaran Yorgancı,www.adalet.org

[60] Y.5.CD.09.11.1993 T.1993/3664-3973,2.CD.17.10.1995 T.1994/12461 E,1995/206 K.aktaran,Yorgancı,www.adalet.org

[61] YCGK.03.10.1995 T.1995/3-267/267 K.aktaran,Yorgancı,www.adalet.org

[62] YCGK.20.12.1993 T.,1993/16-290 E,1993/327 K.aktaran Yorgancı,www.adalet.org

[63] Y.4.CD.18.05.1994 T.1994/1437-4605 K.,AKTARAN,Yorgancı,www.adalet.org

[64] Y.10.CD.2003 T.2002/30682 E,2003/5345 K.,aktaran,Yorgancı,www.adalet.org

[65] YCGK.23.12.1998 T.314/330 K.Kaban-Aşaner-Yalvaç,a.g.e.,s.854,aktaran Aktan

[66] 4.CD.24.02.1999 T.,12501-924 ,Akt. Haydar Erol,İçtihatlı C.M.U.K.2002 Ank,s.181

[67] Prof. Dr. Nurullah Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku,8.Bası,Kazancı Matbaacılık İstanbul,sayfa 43

[68] Prof.Dr.Erdener Yurtcan,C.M.U.K Şerhi,Kazancı yayınları,İst,1988, ,2.cilt,s,393

[69] Prof.Dr.Erdener Yurtcan,C.M.U.K Şerhi,Kazancı yayınları,İst,1988, ,2.cilt,s,392

[70] Prof. Dr. Baki Kuru,Hukuk Muhakemeleri Usulü El Kitabı,1995,alfa yayıncılık,sayfa535

HKG 28.04.1993,2/91-187(İKİD 1994/398 s.10076-10077)

[71] Duman,a.g.e.,s.159-293

[72]Yargıtay Onursal üyesi,Çetin Aşçıoğlu,Hukuk Yargılamasında Yargıç ve Avukatın Etkinliği,H.F.S.A.6.Sayı,İstanbul Barosu Yayını,İstanbul,s.105

[73] Dr.M.Tören Yücel,Hukuk ve Gerçekler,1.bası,Ankara,2001,s.,50

[74]Dr.M.T.Yücel,Kararlarda Gerekçe ve Muhalefet Şerhi,H.F.S.A.İstanbul Barosu Yayını,İstanbul 2003,8.Sayı,s.163

[75]NçMacCormick.Legal Reasoning and Legal Theory.Oxford Universty Press.1994 p.103,Dr.M.T.Yücel,Hukuk ve Gerçekler,1.Bası,Ankara 2001,s.50

[76]Yargıtay Onursal Üyesi, Çetin Aşçıoğlu, Yargı Kararlarında Gerekçe Sorunu,

H.F.S.A.8.Sayı,Hz.H.Ökçesiz,İstanbul Barosu Yayını, İstanbul 2003,s.156

[77]Dr. Mehmet Kamil Yıldırım, Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirmesi, Kazancı Yayınları, İstanbul 1990,s.200

[78] Kutlu ,a.g.e.,s.134

[79] Kuçuradi,a.g.e.,s.145-146,aktaran Kutlu,a.g.e. s.134

[80] Karş.,Kuçuradi,a.g.e.,s.143;’Makul bir kararın ön koşulu, karar verecek kimsenin bütün önyargılarından kurtulmuş olması gerektiğidir.’Abdullah Dinçkol,Hakimin Karar Verme Sürecinde Temel İlkeler,H.F.S.A.Afa,Haz.Hayrettin Ökçesiz,2.Kitap,İstanbul ,Şubat 1995,s.173-175,aktaran Kutlu,a.g.e.s.134

[81] M.T.Yücel,a.g.e.,s.91

[82] Ç.Aşçıoğlu.a.g.e.,s.156

[83] M.T.Yücel ,a.g.e.,s.13

[84] Schurteris.433 aktaran.M.K.Yıldırım,a.g.e.,s.200

[85] Kunter,a.g.e.,s.40-41

[86] Stein/Jonas/Leipold,paragraf 286,II Kn.12,15,aktaran M.K.Yıldırım,a.g.e.,s.200

[87] Avusturya Hukukunda OGH 8.10.1901 N2 1902,301,M.K.Yıldırım a.g.e.,s.202

[88]Stein/Jonas/Leipold,p 286,II Kn.12 ve orada dn.25 de karş. istenilen RGJW 99,278,akt.,M.K.Yıldırım,a.g.e.,s.2002

[89] Schneider,Bewciswürdigung,no.587,akt.,M.K.Yıldırım ,a.g.e.,s.2002

[90] Gottwald,Argumentation,s.127,akt.M.K.Yıldıım,a.g.e .,s.2004

[91] M.T.Yücel,a.g.e.,s.91

[92] M.T.Yücel,a.g.e.,s.,168

[93] M.T.Yücel,a.g.e.,s.,170

[94] Kunter,a.g.e.,s.40-41

[95] M.T.Yücel,a.g.e.,s.,167

[96] Kuçuradi,a.g.e.,s.

[97] M.Kutlu,a.g.e.,s.17

[98] M.T.Yücel,a.g.e.,s.167

[99] M.T.Yücel,a.g.e.,s.92

[100] Sözgelimi bu şekildeki sapmaların tutuklama ve sorguya sevklerde tesadüf edildiği,tutuklama istemlerini içeren tezkerelerde “işlenen suçun vasıf ve mahiyetine ,mevcut delil durumuna yada sanığın kaçma şüphesi, suçun ağır cezalık mevattan olması gibi” genel ve soyut ibarelere yer verilerek tutuklama talep edildiği,aynı yönteme bu kez yargı organının başvurarak “aynı ifadelere gönderme yada tekrarlanarak” tutuklama kararlarının verilmesinde, bir içselleştirmenen ve aynılaştırmanın varlığı dikkate değerdir. Arama kararlarındaki aynı algı ve uygulamalarda bilinmektedir.

[101] “Bir davda ile satranç oyunu arasındaki fark, ortadaki para dışında ,yöntem seçiminin burada keyfi olmamasıdır.” Jacques Werges, Savunma saldırıyor, metis yay. S,98

[102] “Çoğu avukatların temyiz dilekçeleri de hukuk duygusu gösterisinden yoksun bulunmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında görevli savcı Dr.A.Çınar’ınbir tebliğnameye ilişkin olarak saptadığı şu durum oldukça ilginçtir: kendisi beş noktadan kararın bozulması isteminde bulunmasına karşılık avukatın beş sayfalık temyiz dilekçesinde bir tanesine dahi temas etmediği görülmüştür.” Dr. M.Tören Yücel,H.F.S.A.,Sayı 8,Hz.H.Ökçesiz,İst.Barosu yay.İst.2003,s.168

[103] Dr. M. Kamil Yıldırım, a.g.e., s.200-202

[104] Buna Çankırı ve Mazıdağ Asliye Hukuk Mahkemelerinden verilen kararların belirgin birer örnek verilebilir. ”Çankırı Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen bir boşanma davasında kocası tarafından dövüldüğü sabit olan bir kadının açtığı boşanma davasını evlilik birliğinin sürmesinde çocukların yararı bulunduğu kanısı ile reddettiği ve kararın gerekçesinde de “karının sırtını sopasız ve karnını sıpasız bırakma” halk deyişine yer verdiği, 1987 yılında ise ,Mazıdağ Asliye Hukuk Mahkemesi verdiği bir kararında ,evini terk eden kadının eve dönme davetine uymaması nedeniyle açılan boşanma davasında “ karının kocasının zinasına göz yumması gerektiği “,” çevrenin sosyal özellikleri itibariyle halk arasında bu tür davranışların yaygın olduğu ” gerekçesi ile boşanmaya hükmetmiştir.” Dr. M.Tören Yücel,H.F.S.A.,Sayı 8,Hz.H.Ökçesiz,İst.Barosu yay.İst.2003,s.166

[105] “ Savcılarımızın kovuşturmak ve açmak zorunda oldukları ceza davaları ,mahkeme huzurunda her türlü delille aydınlatılacaktır. Cumhuriyet Savcılarının bu konuda yapacakları açıklamaları ,kamu hukuku adına istenen ceza ,suç ve sanık hakkında kamuoyunun aydınlatılması için verilecek hükmün niteliğine ilişkin aşık bir fikir edinilmesini sağlamak için gerekli bulurum.Davaların Yargıtay da incelenmesi sırasında da bu konunun büyük kolaylık sağlayacağı açıktır. Savcılık karar değil dava makamıdır. Yargılama sırasında ve duruşmada savcılarımızın kendilerini herhangi bir davanın taraflarından sayarak ısrarlı açıklamaları ve görüşlerinin kabul edilmesini ve desteklenmesini sağlamak için tüm tarihsel ve yasal araçlardan yararlanmayı ihmal etmemeleri gerekir “Kemal Atatürk, Atatürk’ün cumhuriyet savcılarına seslenişi,9 Ekim 1925,Adalet Bakanlığı tamimleri 1924-1927 den nakleden Doç.Dr.Ali Birinci, Yeni Türkiye Dergisi ,Cumhuriyet Özel Sayısı 1,1988,s,23-24

[106] “Her ne kadar Cumhuriyet savcıları CMUK.163.maddesine göre delillerin kamu davasının açılmasına yeterli olup olmadığını taktir yetkisine sahip iseler de ,bu yetkinin aşılması suretiyle ve delillerin değerlendirilmesine girilip, bazı kanıtların üstün tutulması yolunda irdelemeler yapılmasının mümkün olmadığının bilinmesi, hazırlık tahkikatı sonunda yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi kriterlerinin daha sağlıklı ve titizlikle uygulanmasına özen gösterilmesi” gerektiği müfettiş raporlarına konu olmaktadır.

[107] Y.2.CD.24.03.1995 T.,1995/2419-3803

[108] YCGK.20.12.1993,1993/10-304,337 S.K.

[109] Sancar a.g.e. sayfa 193

[110] Dr. Tören Yücel a.g.e.sayfa 166

[111] H.Ökçesiz,HFSA,S.8,İST.barosu yay,İst.2003,s.120

[112] Bu deyim Sayın Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un hatırlanamayan bir konuşmasından alınmıştır.

[113] Orjinali “argumente non sunt numeranda sed ponderanda-Argümanları saymamalı,tartmalıdır “olan bu deyiş ,insanlığa ait 2000 yıllık ortak hukuk kültürünün bir kuralı olup, Sayın Profesör H,Ökçesizden alınmıştır.

[114] Bu deyim Sayın Doç.Dr.Yasemin Işıktaç’dan ödünç alınmıştır. HFSA 8,s.127

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri

0

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri, 1 Ekim 1996 tarihine Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kabul edilmiştir. Lahey Tavsiyeleri, üye devletlere azınlık dilinde eğitim politikalarının geliştirilmesinde yardımcı olacak bir genel çerçeve sunmaktadır.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (Organization for Security and Cooperation in Europe)

Türkiye AGİT‘in üyesidir. AGİT’in Tavsiyeleri, katılımcı ülkelere, ulusal azınlıkların eğitim haklarının en iyi nasıl sağlanacağı konusunda rehber ilkelerdir. Uluslararası kültürün ruhunu yansıtan metin ademi merkeziyetçilikten uzak bir katılımcılığı hedeflemektedir. Kamu ve özel ayrımı olmaksızın, ilk ve orta öğretim düzeylerinde, meslek okullarında ve yükseköğretim düzeyinde azınlık eğitimi ile eğitim içeriğinin nasıl olması gerektiğine ilişkin temel ilkeler Lahey Tavsiyelerinde yer almaktadır.

Belgenin Kapsamı, İçeriği ve Amacı

Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği’nin hazırladığı ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından ilan edilen Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri azınlıkların dil ve eğitim haklarına ilişkin hükümlerden oluşmaktadır. Lahey Tavsiyelerinden önce aynı konularda düzenlenen ilk belge Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Konferansı’nın (AGİK) 1990 yılında kabul ettiği Kopenhag Belgesidir.

Katılımcı devletler, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması ve  eğitim yoluyla bu özelliklerin geliştirilmesi için  teşvik edilmekte, tüm ülkeler insan olmanın erdemine davet edilmektedir.  Bir ülkedeki azınlığın kendi dilini kullanamaması durumunda kültür ve kimliğin yok olacağı ve insanlığın ortak mirasının zarar göreceği düşüncesi belgenin temel felsefesidir.

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri, ilköğretimde ve ortaöğretimde müfredatın azınlık dillerine uygun hale getirilmesini ve herkesin anadilini konuşabilmesini devlet garantisi altına almayı öngörmektedir. Devletin resmi dili ile azınlık dillerinin birlikte öğretilmesi, azınlıkların devlet dilinden mahrum kalmaması ve devletin resmi dilinde okutulan derslerin kademeli olarak arttırılması önerilmekte, bir yandan anadili eğitimi verilirken bir yandan da devletlerin eğitim sistemlerinde bütünlük sağlanması amaçlanmaktadır. Bireylerin kimliklerinin toplumsal alanda ifade edilebilmesinin anadilin kullanılabilmesi ile doğrudan bağlantılı olduğu ortaya konulmakta; azınlıkların devlet dilini öğrenmesi ve entegrasyonu ise azınlıkların devlete karşı sorumlulukları olarak belirlenmektedir. Devletin resmi dili ile azınlıkların anadillerinin korunması arasında denge kurulabilmesi için, azınlıkların eğitimlerinin çok dilli şekilde gerçekleştirilmesi tavsiye kararının özünü oluşturmaktadır.

Tavsiye kararına göre; ulusal azınlıklar, hukuka uygun olarak kendi özel eğitim kurumlarını kurabilecek, kendi anadilinde eğitim verebilecek, anadil ayrı bir ders olarak okutulacaktır. Eğitim mümkün olduğu kadar iki dili de bilen öğretmenler tarafından verilecektir. Anadilde eğitim yanında mesleki eğitim için talep olması durumunda bu talep de karşılanacak, azınlıkların hem kendi dillerine hem de resmi dile vakıf olmaları sağlanacak; taraf devletler, ulusal azınlıkların dillerini geliştirmeleri için mümkün olan en üst çabayı göstereceklerdir.

Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Lahey Tavsiyeleri

GİRİŞ

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Temmuz 1992 tarihinde aldığı Helsinki Kararları ile “mümkün olan en erken aşamada çatışmaları önlemenin bir aracı” olarak Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserliği pozisyonunu kurdu. Bu yetki ve sorumluluk büyük ölçüde eski Yugoslavya’daki duruma tepki olarak ve buna benzer olayların Avrupa’nın başka yerlerinde, özellikle de demokrasiye geçmekte olan ülkelerde tekrarlanması endişesiyle, 1990 yılı Kasım ayında kabul edilen Yeni bir Avrupa için Paris Şartı’nda öngörülen barış ve refahın sağlanması yönündeki taahhütleri zedeleyebileceği korkusuyla Devlet ve Hükümet başkanları tarafından oluşturuldu.

1 Ocak 1993’te Max Van der Stoel, ilk AGİT Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiseri (UAYK) olarak göreve başladı. Hollanda Parlamentosu üyeliği, Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği ve uzun süre insan hakları savunuculuğu yapmış, biri olarak hatırı sayılır bir kişisel deneyime sahip olan Van der Stoel, dikkatini özellikle, Avrupanın bir çok yerinde azınlıklarla, merkezi otoriteler arasında tırmanma potansiyeli olduğunu düşündüğü anlaşmazlıklar üzerine yoğunlaştırdı. Diplomatik yollarla sessizce
faaliyetlerini yürüten UAYK, Arnavutluk, Hırvatistan, Estonya, Macaristan, Kazakistan, Kırgızistan, Latviya, eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya, Romanya, Slovakya ve Ukrayna’nın dahil olduğu bir düzineyi aşkın ülkeyle ilgilendi. Müdahaleleri öncelikle, bir Devletin sınırları içinde sayısal çoğunluğu oluştururken diğer bir yandan başka bir Devlette sayısal azınlığı oluşturan ulusal/etnik gruplara mensup bireylerin dahil olduğu ve dolayısıyla her iki Devletin hükümet yetkililerini ilgilendiren ve devletlerarası gerilimlere, eğer henüz bir çatışma haline gelmemişse, potansiyel kaynak oluşturan durumlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Zira bu tür gerginlikler Avrupa kıtasının tarihini büyük kısmını belirlemiştir.

UAYK ulusal azınlıkların dahil olduğu gerilimlerin özüne değinirken, bu sorunlara bağımsız, tarafsız ve işbirliğinden yana bir aktör olarak yaklaşmaktadır. UAYK denetleyici bir mekanizma olmamakla beraber; analizlerinin temel çerçevesi ve özel tavsiyelerinin dayanağı her bir Devletin kabul etmiş olduğu uluslararası standartlardır. Bu bağlamda, tüm AGİT katılımcısı Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlülükleri, özellikle de, IV.Bölümü’nde Devletlerin ulusal azınlıklarla ilgili yükümlülüklerinin ayrıntılı olarak belirtildiği 1990 tarihli İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Belgesi’ni kabul eden Devletlerin üstlenmiş oldukları yükümlükleri hatırlamak önemlidir.

Ayrıca, AGİT üyesi bütün Devletler, azınlık hakları da dahil olmak üzere Birleşmiş Milletler’in insan haklarıyla ilgili taahhütlerini yerine getirmekle ve yine AGİT üyesi Devletlerin büyük bir çoğunluğu Avrupa Konseyi standartlarına uymakla yükümlüdürler.

Yaklaşık 4 yıllık yoğun bir faaliyet sürecinden sonra, UAYK, ilgilendiği birçok Devlette dikkatini çeken tekrarlanmakta olan belirli bazı sorunları ve konuları tespit etmiştir.

UAYK’nin yakın zamanda belirttiği üzere “Ulusal bir azınlığa mensup kişilerin kimliklerinin korunması ve güçlendirilmesi açısından eğitimin çok önemli bir faktör olduğu” için azınlık eğitimi, özellikle azınlık dili eğitimi, bunlar arasında büyük bir önceliğe sahiptir. UAYK bu düşünceyle, 1995 sonbaharında, AGİT üyesi Devletlerde azınlıkların eğitim haklarının uygun ve tutarlı bir şekilde uygulanması konusunda tavsiyelerini almak üzere, Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı’ndan, uluslararası düzeyde tanınmış küçük bir grup uzmana danışmasını talep etti.

Etnik Gruplar Arası İlişkiler Vakfı -UAYK’ni destekleyici uzmanlık faaliyetlerinde bulunmak üzere 1993 yılında kurulan sivil toplum örgütü Lahey’de düzenlenen iki toplantı da dahil olmak üzere, konuyla ilgili çeşitli bilim dallarından uzmanlarla bir dizi görüşmelerde bulundu. Görüşülen uzmanlar arasında, bir yanda uluslararası hukukta uzmanlaşmış hukukçular, diğer yanda azınlıkların sorunları ve gereksinimleri üzerine uzmanlaşmış dilbilimci ve eğitimciler vardı. Uzmanlar şunlardı:

A.G. Boyd Robertson, Gal dilinde kıdemli öğretim üyesi, Strathclyde Üniversitesi (Birleşik Krallık);
Dr. Pieter van Dijk, Danıştay Üyesi (Hollanda);
Dr. Asbjørn Eide, Norveç İnsan Hakları Enstitüsü Direktörü (Norveç);
Prof. Rein Müllerson, Uluslararası Hukuk Bölümü Başkanı, King’s College (Birleşik Kralllık);
Prof. Allan Rosas, Åbo Akademi Üniversitesi (Finlandiya); Dr. Tove Skutnabb-Kangas,
Doçent,  Roskilde Üniversitesi Diller ve Kültür Bölümü (Danimarka);
Prof. György Szépe, Dil Bilimleri Bölümü, Janus Pannonius Üniversitesi (Macaristan);
Prof. Patrick Thornberry, Hukuk Bölümü, Keele Üniversitesi (Birleşik Krallık);
Jenne van der Velde, Kıdemli Müfredat Danışmanı, Müfredat Geliştirme Ulusal Enstitüsü (Hollanda).

Mevcut azınlık hakları standartları insan haklarının bir parçası olduğundan, uluslararası uzmanlarla görüşmelerin başlama noktası, Devletlerin, ayrım gözetmeme yükümlülüğü başta olmak üzere, insan hakları ile ilgili diğer tüm yükümlülüklerini yerine getirdiğini varsaymak olacaktı. Ayrıca, bütün insan haklarının temel hedefinin, birey kişiliğinin eşit koşullarda tam ve özgür gelişimini sağlamak olduğu varsayıldı. Sonuç olarak, sivil toplumun açık ve esnek olması ve böylece ulusal azınlıklara mensup kişiler de dahil herkesi içine alması gerektiği varsayıldı.

Sonuçta ortaya çıkan Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Tavsiyeler, UAYK’nin ilgilendiği sorunlarda, azınlıklara ilişkin genel uygulanabilir eğitim haklarının içeriğini göreceli olarak sade bir dille açıklığa kavuşturma girişimidir. Buna ek olarak, uluslararası standartlar, bu hakların bir bütünlük içerisinde uygulanabilirliğini sağlayacak şekilde yorumlanmıştır. Tavsiyeler, eğitim konusunda uygulamada ortaya çıkan sorunlara cevap verecek şekilde sekiz alt başlığa ayrılmıştır. Tavsiyelerin daha ayrıntılı açıklaması, ilgili uluslararası standartlara işaret eden Açıklayıcı Not içinde yer almaktadır.

ULUSAL AZINLIKLARIN EĞİTİM HAKLARINA İLİŞKİN LAHEY TAVSİYELERİ

Uluslararası Belgelerin Özü

1) Ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kimliklerini sürdürme hakkı ancak eğitim sürecinde ana dillerinin doğru bilgisini kazanmalarıyla tam olarak gerçekleşebilir. Ulusal azınlıklara mensup kişiler, aynı anda Devlet dilini yeterli düzeyde öğrenerek daha geniş anlamda ulusal topluma entegre olmakla da sorumludurlar.

2) Devletler, ulusal azınlıklara mensup kişilerin yararına olabilecek uluslararası belgeleri uygularken, eşitlik ve ayrım gözetmeme gibi temel ilkelere daimi olarak bağlı kalmalıdırlar.

3) İlgili uluslararası yükümlülüklerin ve taahhütlerin uluslararası düzeyde minimum standartları oluşturduğu unutulmamalıdır. Bu yükümlülük ve taahhütlerin kısıtlayıcı bir şekilde yorumlanması bu belgelerin özüne ve amacına aykırı olur.

Önlemler ve Kaynaklar

4) Devletler, azınlıkların eğitim hakları konusuna etkin bir şekilde yaklaşmalıdırlar. Devletler, gerektiği yerde mevcut kaynaklarını maksimum düzeyde kullanarak ve özellikle ekonomik ve teknik alanlarda uluslararası yardım ve işbirliğine giderek azınlık dilinde eğitim haklarının aktif bir biçimde uygulanmasını sağlayacak özel önlemler almalıdırlar.

Ademi Merkeziyetçilik ve Katılım

5) Devletler, ulusal azınlık üyelerini temsil eden kuruluşların azınlık eğitimi ile ilgili politika ve programların geliştirilmesi ve yürütülmesine anlamlı bir biçimde katılımlarını sağlayacak koşulları yaratmalıdırlar.

6) Devletler, bölgesel ve yerel yönetimlerini, azınlık eğitimi konusuyla ile ilgili gerekli yetkilerle donatmalı ve bu yetkilere uygun olarak azınlıkların bölgesel ve/veya yerel düzeyde politikaların belirlenmesi sürecine katılımlarını sağlamalıdır.

7) Devletler, azınlık dilinde eğitim alanı dahil olmak üzere, yerel düzeyde anne-babanın eğitim sistemine dahil edilmesini ve bir tercihte bulunmasını teşvik edecek önlemler almalıdır.

Kamu Kuruluşları ve Özel Kuruluşlar

8) Uluslararası hukuka göre, ulusal azınlıklara mensup kişilerin, diğer kişiler gibi iç hukuka uygun olarak kendi özel eğitim kurumlarını oluşturma ve yönetme hakları vardır. Bu kurumlar azınlık dilinde eğitim veren okulları içerebilir.

9) Ulusal azınlık mensubu kişilerin kendi özel eğitim kurumlarını açma ve yönetme hakkı söz konusu olduğunda, Devletler bu eğitim kurumlarının kuruluşunu ve yönetimini düzenleyen yasal ve idari şartlarda gereksiz yükümlülükler getirerek bu hakkın kullanımını engellememelidirler.

10) Azınlık dilinde eğitim veren özel kurumların herhangi bir engellemeye veya ayrımcılığa maruz kalmaksızın Devlet bütçesinden, uluslararası kaynaklardan ve özel sektörden fon temin etme hakları vardır.

İlk ve Ortaokul Düzeyinde Azınlık Eğitimi

11) Eğitimin ilk yılları, bir çocuğun gelişiminde temel bir öneme sahiptir.

Eğitim alanında yapılan araştırmalar, okul öncesi ve anaokulu döneminde öğrenim dilinin, çocuğun konuştuğu kendi dili olması gerektiğini göstermektedir. Devletler mümkün olan her yerde, ailelerin bu seçenekten yararlanmalarını sağlayacak koşulları yaratmalıdırlar.

12) Araştırmalar ayrıca, ilkokulda müfredat programının azınlık dilinde verilmesinin de ideal olduğunu göstermektedir. Azınlık dili müfredat programı dahilinde, düzenli bir ders başlığı olarak öğretilmelidir. Devletin resmi dili de, tercihen her iki dile vakıf ve çocukların kültürel, dilsel geçmişleri hakkında yeterli bilgiye sahip öğretmenler tarafından aynı şekilde düzenli bir ders olarak öğretilmelidir. İlkokul sürecinin sonuna doğru, bir kısım uygulamalı veya kuramsal olmayan dersler Devletin resmi dili ile öğretilmelidir. Devletler, mümkün olan her yerde, ailelerin bu seçenekten yararlanmalarını sağlayacak koşulları yaratmalıdırlar.

13) Ortaokulda, müfredat programının önemli bir bölümü azınlık diliyle öğretilmelidir. Azınlık dili düzenli bir ders olarak öğretilmelidir. Devletin resmi dili de, tercihen her iki dile vakıf ve çocukların kültürel, dilsel geçmişleri hakkında yeterli bilgiye sahip öğretmenler tarafından düzenli bir ders olarak öğretilmelidir. Bu süreç boyuca, Devletin resmi dilinde verilen ders başlığı sayısı aşamalı olarak arttırılmalıdır. Araştırma sonuçları, resmi dilde öğretim ne kadar aşamalı olarak artırılırsa bunun çocuk için o kadar yararlı olacağını ortaya koymaktadır.

14) İlk ve ortaokul düzeylerinde azınlık dilinde eğitimin sürdürülebilmesi, büyük ölçüde, tüm disiplinlerde azınlığın ana dilinde iyi eğitilmiş öğretmenlerin mevcudiyetine bağlıdır. Bu nedenle, Devletler, azınlık dilinde eğitim için gerekli olanakları yaratma yükümlülüklerinden yola çıkarak, bu öğretmenlerin uygun bir eğitim alması için yeterli koşulları sağlamalı ve bu tür bir eğitim alınmasını mümkün kılmalıdır.

Meslek Okullarında Azınlık Eğitimi

15) Ulusal bir azınlığa mensup kişiler, bu yönde bir talepte bulunmuşlarsa, bunun bir ihtiyaç olduğunu ortaya koymuşlarsa ve bu azınlığa mensup kişilerin sayısal büyüklüğü böyle bir talebi haklı kılıyorsa, belirli konularda azınlık dilinde mesleki eğitime olanak sağlanmalıdır.

16) Ana dilde eğitim veren meslek okullarının müfredat programları, bu eğitim programları tamamlandığında öğrencilerin hem azınlık dilinde hem de Devletin resmi dilinde mesleklerini icra etmelerini sağlayacak şekilde planlanmalıdır.

Üniversite Düzeyinde Azınlık Eğitimi

17) Ulusal azınlıklara mensup kişiler, buna ihtiyaç olduğunu ortaya koydukları ve sayısal büyüklükleri bu ihtiyacı haklı kıldığı zaman, kendi dillerinde yükseköğrenim görebilmelidirler. Mevcut eğitim yapısı içinde söz konusu ulusal azınlığın gereksinimlerine yeterli düzeyde cevap verecek şekilde gerekli imkanların sağlanması suretiyle, ulusal azınlıkların azınlık dilinde üniversite düzeyinde eğitim almaları hukuken mümkün hale getirilebilir.

Ulusal azınlıklara mensup kişiler de, kendi üst düzey eğitim kurumlarını oluşturmanın yol ve yöntemlerini araştırabilirler.

18) Bir ulusal azınlığın yakın tarihte kendi yüksek öğretim kurumlarını kendi muhafaza edip kontrol ettiği durumunlarda, bu olgu gelecekte sağlanacak kaynakların modelinin belirlenmesinde belirleyici olmamalıdır.

Müfredat Programı Geliştirme

19) Uluslararası belgelerin kültürler arası eğitime ve azınlık tarihi, kültürü ve geleneklerinin ön plana çıkmasına verdiği önem ve değer dikkate alınarak, Devletin eğitimle ilgili makamları, genel zorunlu müfredat programının, kendi ulusal azınlıklarının tarihi, kültürü ve geleneklerinin öğretilmesini kapsayacak şekilde olmasını güvence altına almalıdırlar. Çoğunluk üyelerini o Devlette yaşayan ulusal azınlıkların dilini öğrenmeye teşvik etmek, söz konusu Devlet içerisinde hoşgörünün ve çok kültürlülüğün güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

20) Müfredat programının azınlıklarla ilgili kısmı, söz konusu azınlığı temsil eden kurumların aktif katılımıyla geliştirilmelidir.

21) Devletler, azınlık dili eğitimine ilişkin müfredat programlarını geliştirme ve değerlendirme merkezleri kurulmasına olanak sağlanmalıdır. Bu tür merkezlerin, müfredatla ilgili hedeflere ulaşılmasına yeterli düzeyde katkı sunmaları koşuluyla, var olan kurumlara bağlanması mümkündür.

ULUSAL AZINLIKLARIN EĞİTİM HAKLARINA İLİŞKİN LAHEY TAVSİYELERİ AÇIKLAYICI NOTU
Genel Giriş

1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi (EİHB), eğitimin bir insan hakkı olduğunu ifade eden ilk uluslararası belge olduğu için bu alanda yeni bir çığır açmıştır.

Bildirge’nin 26. Maddesi, ilk öğretimin zorunlu olduğuna işaret eder. Devletlere, genel olarak teknik ve mesleki eğitim alabilme imkanını yaratma ve yüksek öğrenimin, yeteneğe göre, herkese açık olmasını sağlama yükümlülüğü getirir. Ayrıca, eğitimin amacının insan kişiliğinin tam gelişiminin sağlanması ve insan hakları ve temel özgürlüklerin güçlendirilmesi olması gerektiğini açıkça belirtir. Akabinde 26. Madde eğitimin uluslar, ırksal ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu geliştireceğini ve barışın korunmasına katkıda bulunacağını ifade eder. Ailelerin çocuklarına verilecek eğitim biçimini seçme konusunda öncelik hakkına sahip olduklarını da açıkca belirtir. 26. Maddenin hükümleri ayrıca, sözleşme hukuku bağlamında daha güçlü bir şekilde ve çok daha ayrıntılı olarak Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 13. Maddesi’nde tekrarlanmıştır.

26. Madde, zamanla ortaya çıkan ve eğitim hakkının hem genel anlamda herkes için hem de özel olarak azınlıklar için bir hak olduğunu teyit eden ve bu hakları daha ayrıntılı bir şekilde ele alan daha sonraki uluslararası belgeler için açıklık ve kapsamlılık vurgusunu yapmıştır.

● Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi.
● Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 30. Maddesi.

Yukarıda sözü edilen Maddeler, azınlıkların kendi dillerini, mensubu oldukları grubun diğer üyeleriyle birlikte kullanma hakkını garanti etmektedir. Aşağıdaki Maddeler, kendi bağlamlarında, ulusal azınlıkların ana dillerini öğrenme veya ana dillerinde öğrenim görme olanaklarına ilişkin güvenceler sağlar.

● Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Sözleşmesi’nin 5. Maddesi.
● AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesi’nin 34.Paragrafı.
● BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup KişilerinHakları Bildirgesi’nin 4. Maddesi.
● Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 14. Maddesi.

Bu belgelerin tümü, azınlıkların kendi kolektif kimliklerini ana dilleri vasıtası aracılığıyla sürdürme hakkını farklı derecelerde ifade etmektedir. Bu hak her şeyden önce eğitim yoluyla gerçekleştirilir. Ancak bu belgeler, azınlık dili kullanımı ile kolektif kimliği sürdürme hakkını temin ederken, diğer yandan daha geniş ulusal topluma entegrasyonları ve katılım sorumlulukları ile dengelenmesi gerektiğinin altını çizer. Böylesi bir entegrasyon, hem o toplum hem de Devletin dil(ler)i hakkında sağlam bilgi sahibi olmayı gerektirir.

Hoşgörünün ve çoğulculuğun geliştirilmesi de bu dinamiğin önemli bir bileşenidir.

Azınlık dili eğitimine gönderme yapan uluslararası insan hakları belgeleri bir nebze belirsiz ve genel kalmaktadır. Ne bu eğitimin hangi ölçüde erişilebilir olduğuna özellikle işaret etmekte, ne de azınlıklara ana dil eğitiminin hangi düzeylerde ve hangi araçlarla sağlanması gerektiğini düzenlemektedirler.

Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 14. Maddesinde belirtilen ve azınlık dilini öğretme veya bu dilde öğrenim görme için “yeterli fırsatlar” sağlama gibi kavramlar, diğer unsurlar ışığında değerlendirilmelidir. Bu unsurlar, aynı Sözleşmenin 5.Maddesinde belirtilen dilin ve kültürün korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesine olanak sağlayacak koşulların yaratılması gerekliliği veya AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 33. Paragrafında ön görülen, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması için gerekli önlemlerin alınması ihtiyacını kapsar.

Devletlerin olanakları dahilinde sağlayabileceği yararlanabilme düzeyi ne olursa olsun, bunun keyfi bir şekilde belirlenmemesi gerekir. Devletlerin, bunları sürekli olarak ifade eden ve ortaya koyan ilgili ulusal azınlıkların ihtiyaçlarına gerekli özeni göstermesi gerekir.

Öte yandan, azınlıkların üstüne düşen, ulusal azınlıklarında bu taleplerinin de makul olmasına özen göstermeleridir. Kendi sayısal güçleri, herhangi bir bölgedeki (veya bölgelerdeki) demografik yoğunluklarının yanı sıra, zamanla bu hizmetlerle olanakların kalıcılığına katkıda bulunma kapasiteleri gibi, meşru etmenleri dikkate almalıdırlar.

Uluslararası Belgelerin Özü

Yıllar içerisinde, azınlık haklarının uluslararası standartlarda formüle ediliş biçiminde bir evrim yaşanmıştır. Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nde (1966) ifade edilen “…ulusal azınlıklara mensup kişilerin …hakları inkar edilmeyecektir” gibi pasif formüller, yerini AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesi’nde (1990) yer alan “… Devletler ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerini koruyacaktır..” gibi daha pozitif ve pro-aktif bir yaklaşıma bırakmıştır. Sürmekte olan bu yaklaşım değişikliği, bu belgeleri sınırlayıcı veya minimalist yorumlamanın, söz konusu belgelerin formüle edilişteki özüne uygun olmadığını işaret etmektedir.

Buna ilaveten yararlanma düzeyi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 1. Maddesi ile İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 2. Maddesinde düzenlenen ve uluslararası belgelerin çoğunda da tekrarlandığı üzere; eşitlik ve ayrım gözetmeme temel ilkelerine uygun olarak gerçekleştirilmelidir. Bu durumda her Devletin özgül koşulları da dikkate alınmalıdır.

Önlemler ve Kaynaklar

Ulusal azınlık üyesi kişilerin tam eşitliğini güvence altına almak için özel önlemlerin benimsenmesini teşvik eden Kopenhag Belgesi’nin 31. Paragrafının özüne uygun bir anlayışla, AGİT üyesi Devletlerin azınlık hakları konusuna pro-aktif bir yaklaşım içinde olmaları teşvik edilmektedir. Aynı şekilde, Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafı, Devletlerin, kendi topraklarında yaşayan ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerini korumalarını ve bu kimliklerinin geliştirilmesi için uygun koşulları yaratmalarını gerektirmektedir.

Bazı durumlarda AGİT üyesi Devletler, ulusal azınlıkların yararına uygulanacak eğitim politikaları ve programlarını yürütme kapasitelerini haklı olarak engelleyebilecek ciddi mali sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Bazı hakların hemen tanınması gerekli ise de, Devletler, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 2. Maddesinin özüne uygun olarak, uluslararası yardım ve işbirliği yolunu kullanmak da dahil, kendi mevcut kaynaklarını maksimum düzeyde kullanarak azınlık dilinde eğitim haklarının tam olarak gerçekleştirilmesi için sürekli bir çaba içerisinde olmalıdırlar.

Ademi Merkeziyetçilik ve Katılım

Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 15.Maddesi, AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 30. Paragrafı ve BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 3. Maddesi, de dahil tümü, özellikle de kendilerini doğrudan etkileyeceği konuların değerlendirildiği durumlarda, ulusal azınlıkların karar alma süreçlerine katılımının gerekliliğine vurgu yapmaktadır.

Karar alma süreçlerine etkin katılım, özellikle azınlıkları etkilediğinde, demokratik sürecin temel unsurudur.

Kendi kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi ile ilgili konular dahil olmak üzere, ulusal azınlıkların kamuyu ilgilendiren konulara etkin katılımının önemine vurgu yapan Kopenhag Belgesi’nin 35. Paragrafının özünden hareketle, Devletler ulusal azınlıkları temsil eden kurumların eğitim sürecine katılımıyla birlikte anne-babanın yerel ve bölgesel düzeyde etkin müdahalesine (ki buna azınlıkları ilgilendirdiğinde müfredat programı geliştirme süreci de dahildir) olanak sağlamalıdır.

Kamu Kuruluşları ve Özel Kuruluşlar

Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi, azınlıkların kendi dillerini, gruplarının diğer üyeleri ile toplum içinde kullanma hakkına işaret etmektedir. Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 13. Maddesi, anne-babanın, çocukları için kamu makamlarınca kurulmuş okulların dışında okul seçme hakkını güvence altına almaktadır. Ayrıca, bireylerin ve kurumların alternatif eğitim kurumları oluşturma ve yönetme hakkını da Devlet tarafından konan asgari eğitim standartlarına uygun olduğu sürece, garanti etmektedir. Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 13. Maddesi, Devletin bu kurumlara mali kaynak sağlama yükümlülüğü olmamakla birlikte, azınlıkların kendi eğitim kurumlarını oluşturma ve yönetme hakkına işaret etmektedir.

Kopenhag Belgesi’nin 32. Paragrafı, Devletlere bu eğitim kurumlarına mali kaynak sağlama yükümlüğü getirmemekte, ancak bu kurumların “ulusal mevzuata uygun olarak Devletten kamu yardımı almaya çalışabileceğini” ifade etmektedir.

Ulusal azınlıkların eğitimle ilgili kurumlar da dahil, kendi kurumlarını kurma ve yönetme hakkı, uluslararası hukukta sağlam temeli olan bir haktır ve bu hakkın bu şekliyle de tanınması gerekir. Devletlerin bu süreci idari bir bakış açısıyla ve kendi yasalarına uygun olarak denetleme hakkı olmakla birlikte, ulusal azınlıkların kendi eğitim kurumlarını kurmalarını pratikte imkansız hale getirecek makul olmayan idari taleplerde bulunarak bu hakkın kullanımını engellememesi lazımdır.

Devletlerin bu tür özel kuruluşlara fon sağlama gibi resmi bir yükümlülüğü olmamakla birlikte, bu kuruluşların tüm yurt içi ve uluslararası kaynaklardan mali destek bulma arayışlarını engellenmemelidir.

İlk ve Ortaokul Düzeyinde Azınlık Eğitimi

Azınlık dili eğitimi ile ilgili uluslararası belgelerde, azınlıkların sadece, anadilleri aracılığıyla kendi kimliklerini koruma hakları olmadığı, bunun yanı sıra Devletin resmi dilini öğrenerek daha geniş anlamda ulusal topluma entegre olma ve katılma hakları da olduğu ifade edilmektedir.

Bu bakış açısıyla, AGİT üyesi Devletlerde ulusal azınlıkların çok dilli olmalarının sağlanması, uluslararası belgelerdeki, ulusal azınlıkların korunmasına ve entegrasyonuna ilişkin amaçlara ulaşmanın en etkin yolu olarak görülebilir. İlk ve ortaokul düzeyinde eğitim ile ilgili tavsiyeler, azınlık dilinde eğitim politikasının geliştirilmesinde ve ilgili programların hazırlanmasında rehberlik etme amacına hizmet etmektedir.

Teklif edilen yaklaşım, eğitim ile ilgili araştırmalara dayanmakta olup ilgili uluslararası normların gerçekçi bir yorumunu oluşturmaktadır.

Bu yaklaşımın etkili olabilmesi bir çok etkene bağlıdır. İlk olarak, bu yaklaşımın azınlığın zayıf durumdaki ana dilini öğretim dili haline getirerek güçlendirmesi ölçüsüdür. Bir başka faktör, her iki dili bilen öğretmenlerin sürecin bütününe ne ölçüde katıldığıdır.

Dikkate alınması gereken bir diğer faktör ise, hem azınlık dilinin hem de Devlet dilinin 12 yıllık öğrenim süresince ne ölçüde öğretilebildiği ve son olarak da, çocuk eğitiminin farklı aşamalarında her iki dilin de eğitim aracı olarak en uygun şekilde ne ölçüde kullanılabildiğidir.

Bu yaklaşım, daha zayıf konumdaki azınlık dilinin güçlenmesi için gerekli ortamı yaratmayı çabalamaktadır. Azınlık dilini öğretmeyi amaçlayan ya da yalnızca Devletin resmi dilinde öğretime erken geçişin olanak sağlamak için azınlık dilinde minimum düzeyde eğitim vermeyi amaçlayan diğer yaklaşımlardan dikkate değer bir farklılık arz etmektedir.

Müfredat programının sadece Devletin dili aracılığıyla öğretildiği ve azınlık çocuklarının bütün eğitim süresince çoğunluğun çocuklarıyla aynı sınıflarda okutulması gibi yüzeysel yaklaşımlar uluslararası standartlara uygun değildir.  Aynı şekilde, bu tüm eğitim süreci boyunca bütün müfredat programının sadece azınlığın ana diliyle öğretildiği ayrılmış okullara ve toplumun çoğunluğun konuştuğu dilinin hiçbir şekilde öğretilmediği veya asgari düzeyde öğretildiği durumlara uygulanır.

Meslek Okullarında Azınlık Eğitimi

Kopenhag Belgesi’nin 34. Paragrafında düzenlenen, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi ana dilini öğrenme veya ana dilinde öğrenim görme hakkının, belirli konularda ana dilde mesleki eğitim hakkını da kapsaması gerekir. AGİT üyesi Devletler, eşitlik ve ayrım gözetmeme anlayışıyla, bu yönde bir talep varsa ve talep edenlerin sayısı bu tür bir eğitimi haklı kılıyorsa, azınlık dilinde mesleki eğitime olanak sağlamalıdırlar.

Diğer yandan, Devletin ekonomik ve eğitimle ilgili politikalarını planlama ve kontrol kapasitesi zayıflatılmamalıdır. Azınlık dilinde eğitim veren meslek okullarından mezun olanların Devletin resmi dilini de profesyonel düzeyde kullanabilmeleri bir avantaj olacaktır. Böylelikle, mezun olanların hem söz
konusu azınlığın yoğunlaştığı bölgede hem de Devlet sınırları içindeki herhangi bir yerde çalışabilmelerine olanak sağlayacaktır. Malların, hizmetlerin ve emeğin serbest dolaşımını öngören pazar ekonomisine geçişin yaşandığı bir dönemde bu yönde ortaya çıkan bir kısıtlama, Devletin istihdam olanakları yaratmasını ve genel anlamda ekonomik gelişmeyi zorlaştırabilir. Bu nedenle, ulusal azınlıkların ana dillerindeki mesleki eğitimin bu eğitimi alan öğrencilerin Devletin dil(ler)inde de uygun bir eğitim almalarını sağlaması gerekir.

Üniversite Düzeyinde Azınlık Eğitimi

Yukarıda da belirtildiği gibi, Kopenhag Belgesi’nin 34. Paragrafında ifade edilen, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi ana dillerini öğrenme veya bu dillerde öğrenim görme hakkı, ulusal azınlıkların kendi ana dillerinde yükseköğrenim görme hakkı olduğuna da işaret eder. Bu durumda da yine, eşit yararlanma ve ayrım gözetmeme ilkeleri ile topluluğun ihtiyaçları ve olağan sayısal meşruiyet dikkate alınmalıdır. Hükümetin mali kaynak sağlamadığı durumlarda, azınlıkların kendi yüksek öğrenim kurumlarını kurma hakkı kısıtlanmamalıdır.

Kopenhag Belgesi’nin 33. Paragrafı, Devletlerin yalnızca azınlık kimliklerinin korumasına değil, aynı zamanda bu kimliği geliştirmesinin önemine de vurgu yapar. Bu bakış açısıyla, bu yönde bir talep ortaya konmuşsa ve söz konusu azınlığın sayısal büyüklüğü bu yöndeki talebi haklı kılıyorsa, Devletler, azınlık dilinde yükseköğretime olanak sağlanıp sağlanamayacağını değerlendirmelidirler. Bu bağlamda, azınlık dilinde yüksel öğrenim, öğretmen yetiştirme ile sınırlandırılmamalıdır.

Bu böyle olmakla birlikte, özellikle pazar ekonomisine geçmekte olan Devletlerin karşılaştığı mali sıkıntılar dikkate alınmalıdır. Azınlık dilinde yüksek öğrenim görmeyi düzenleyen bu Maddeler, yükseköğretim sisteminde paralel bir yapılanmanın gerçekleşeceği anlamına gelmemektedir. Bunun yanı
sıra, üniversite düzeyinde paralel eğitim kurumlarının güçlenmesi azınlığın çoğunluktan soyutlanmasına neden olabilir.

Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin 26. Maddesi, eğitimin amacının uluslar, ırksal ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğun geliştirilmesi olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu anlayışla ve entegrasyonu göz önünde bulundurarak, azınlık ve çoğunluğun entelektüel ve kültürel gelişiminin birbirinden ayrı gerçekleşmemesi gerekir.

Müfredat Programı Geliştirme

II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden itibaren, daha önce hiç olmadığı kadar ve giderek artan sayıda uluslararası belgede eğitimin amaçlarına daha fazla vurgu yapılmıştır. Bu belgelere göre, eğitim yalnızca katı bir akademik veya teknik yetiştirmeyi değil, aynı zamanda hoşgörü, çoğulculuk, ırkçılık karşıtlığı, uluslararası ve toplumlar arası uyumu aşılamayı da gerektirmektedir. Bu gerekliliklerin, sınırları içerisinde ulusal azınlıkları olan Devletlere özel bir görev yüklediği açıktır. Gruplar arası/etnik gruplar arası bir arada yaşama ve uyum, bu Devletlerde iç istikrarın sağlanması açısından yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu şekilde bir arada yaşama ve uyum, bölgesel barış ve güvenliğin korunmasında da önemli bir faktördür. BM Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 4. Maddesi, Devletlerin “kendi sınırları içerisindeki azınlıkların tarih, gelenek, dil ve kültürleri konusunda bilgilenmelerini teşvik etmesini” gerektirmektedir.

Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 12. Maddesi, Devletlerin “ulusal azınlıklarının kültür, tarih, dil ve din bilgisini geliştirmelerini” gerektirmektedir.

AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 34. Paragrafı, Devletlerin, okul müfredat programlarında “ulusal azınlıkların tarih ve kültürlerini de göz önünde bulundurmaları” gereğine işaret etmektedir. Bu gereklilikler, Devletlere, kendi sınırları içerisinde yaşayan çeşitli ulusal azınlıkların tarih ve kültürlerinin okul müfredatında öğretilmesi yükümlülüğü getirmektedir. Bu, söz konusu azınlığın katılımını gerektirmeden, Devlet otoritelerince tek taraflı olarak da sağlanabilir. Yine de konuya bu şekilde yaklaşılması tavsiye edilmemektedir ve böylesi bir yaklaşımın zararlı sonuçları
olabilir.

Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’nin 15. Maddesi, AGİK İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi’nin 30. Paragrafı ve BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’nin 3. Maddesi, de dahil tümü, ulusal azınlıkların, özellikle ele alınan konuların söz konusu azınlığı doğrudan etkilediği durumlarda, karar alma süreçlerine katılımının gerekliliğine vurgu yapmaktadır.

Bu nedenle, azınlık dilinde eğitim müfredat programı geliştirme merkezlerinin varlığı bu ikili süreci kolaylaştırarak sürecin nitelikli ve profesyonel olmasını sağlayacaktır.

Son Söz

Azınlıkların eğitim hakları konusu birçok AGİT katılımcısı Devlette hassas bir konudur. Aynı zamanda eğitim süreci, AGİT katılımcısı Devletlerdeki çeşitli topluluklar arasında karşılıklı saygı ve anlayışı kolaylaştırıcı ve güçlendirici bir potansiyele sahiptir.

Bu konunun hassasiyeti gereği ve çeşitli uluslararası insan hakları belgelerinde yer alan standartların bir anlamda genel ve belirsiz olması nedeniyle, bir dizi tavsiyenin ayrıntılı olarak incelenmesi, azınlıkların eğitim haklarına ilişkin sorunları daha iyi anlamaya ve bu sorunlara daha iyi bir yaklaşım geliştirmeye katkı sunabilir. Lahey Tavsiyeleri’nin geniş kapsamlı olması amaçlanmamıştır.

Bu tavsiyelerle, Devletlere azınlık dilinde eğitim politikalarının geliştirilmesinde yardımcı olacak bir genel çerçeve sunulmak istenmiştir.

İsmet Giritli

0

Prof. Dr. İsmet Giritli, 17 Nisan 1924 tarihinde Kırım’ın Sivastopol kentinde dünyaya geldi.

İlköğrenimini Kırım’da tamamladıktan sonra Türkiye’ye göç etti ve lise eğitimini Kabataş Erkek Lisesi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 1948 yılında mezun oldu.

Bulvar gazetesi ile İstanbul Ticaret ve The Middle East dergilerinde makale ve yazıları yayınlandı.

1950 yılında İdare Hukuku Asistanı olarak göreve başladı, doçentlik tezini verdikten sonra akademisyenliğe devam etti.

1958-1959 yılları arasında New York Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesinde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak çalıştı.

1964 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsünde  profesör oldu.

1961 Anayasasını hazırlayanlar arasında yer aldı. Barolar Temsilcisi olarak Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı (TMGT) Genel Başkanlığı ve Birleşmiş Milletlerde Türk Delegasyonu danışmanlığı yaptı.

1964-1968 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu üyeliği ve başkanlığında bulundu ve Türkiye’de ilk televizyon yayınını gerçekleştiren yayıncı ekibin başında yer aldı. 

1968-1969’da Columbia Üniversitesi Orta Doğu Enstitüsünde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı.

1971-1972 yılları arasında Georgetown Üniversitesi‘nde Orta Doğu’da Amerikalı-Sovyet rekabeti konusunda dersler verdi ve Woodrow Wilson International Centers For Scholars’da İngilizce olarak yazdığı Super-Powers in the Middle East adlı kitap İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları arasında yer aldı.

1978-1979 yılları arasında Glasgow Üniversitesi‘nde Senior Research Fellow sıfatı ile petrol politikaları konusunda seminerler verdi.

1982-1991 yılları arasında Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Müdürlüğü ve Radyo Televizyon Yüksek Kurulu üyeliği yaptı. 

1976 yılında Meksika Milletlerarası Hukuk Akademisi’ne seçildi.

1985 yılında Fransızların Palmes Academiques Nişanı’nı ve Chevalier unvanını kazandı.

1999 yılından itibaren İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyeliği görevinde bulundu.

İngilizce, Rusça ve Fransızca bilen, sayısı 50’yi aşan kitapları bulunan hukuk profesörü ve yazar İsmet Giritli, 3 Şubat 2007’de yaşamını yitirdi. Levent Afet Yolal Camii’nde öğle namazının ardından kılınan cenaze namazının ardından Rumelifeneri’ndeki aile mezarlığında ebedi istirahatgahına uğurlandı.

Eserleri 

Anayasa Hukuku, Günümüzde Atatürkçülük, Günümüzde Haberleşme(Olaylar,Sorunlar-Gözlemler), Günümüzde İnsan Hakları, İdare Hukuku 1, İdare Hukuku 2, Kara Altın Kavgası Petrol ve Politika, Solculuk Milliyetçilik ve Türkiye, Yıldönümleriyle Türk Devrim Tarihi, Çeşitli Yönleri ile Atatürk ve Atatürkçülük, Gençlik Hareketleri ve Ötesi, Türkiye’nin İdari Yapısı Kamu Yönetimi Teşkilatı, Atatürk ve Atatürkçülük, 1990’lara Girerken Bazı Olaylar ve Sorunlar, Kısa Türk Devrim Tarihi (Kurtuluş ve Kuruluş), Demokrasi Yakında, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ders Notları, Kemalist İdeoloji Siyasal ve Ekonomik Yönleri ve Kısa Türk Devrim Tarihi gibi eserleri bulunmaktadır. 

Wilson İlkeleri

0

Wilson İlkeleri, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Thomas Woodrow Wilson tarafından 8 Ocak 1918 günü ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma ile deklare edilmiştir. Konuşmanın orijinal ismi The Fourteen Points olduğundan On Dört Nokta ya da On Dört Madde olarak da bilinmektedir. 

ABD Başkanının, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dünya düzenine ve barışına ilişkin görüşleri Wilson Prensipleri olarak anılmaktadır. Wilson’ın önerileri savaş sonrasında önem kazanmış, barış konferanslarında dikkate alınmış, savaş sonrası Milletler Cemiyeti kurulmuştur.

Amerikalı hukukçu, akademisyen, tarihçi ve siyasetçi Thomas Woodrow Wilson 28 Aralık 1856’de dünyaya geldi. Princeton Üniversitesi‘nde Felsefe ve tarih eğitimi aldı. Daha sonra Virginia Üniversitesi Hukuk Fakültesinden diploma aldı ancak hukukla ilgili bir iş yapmadı. 1902-1910 yılları arasında Princeton Üniversitesi rektörlüğü görevini yürüttü. 1910 yılında Demokratik Parti’den New Jersey valisi oldu. 1912 yılında yapılan ABD başkanlık seçimlerini kazandı. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden önce açıkladığı ilkeler nedeniyle 1919 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. 3 Şubat 1924’te yaşamını yitirdi.

Wilson İlkeleri

  1. Tam bir açıklık içinde varılmış barış anlaşmalarından sonra hiçbir özel uluslararası anlaşmaya gidilmemeli ve diplomatik etkinlik her zaman içtenlikle ve kamuoyunun gözü önünde yürütülmelidir.
  2. Denizlerin uluslararası sözleşmeler gereğince bütünüyle ya da kısmen kapatılabilmesi dışında, savaşta ve barışta karasuları dışındaki bütün denizlerde mutlak seyrüsefer serbestliği sağlanmalıdır.
  3. Barışı onaylayan ve korumak için anlaşan ülkeler arasındaki bütün ekonomik engeller olabildiğince kaldırılmalı ve ticaretin eşitlik temelinde yürütülmesi sağlanmalıdır.
  4. Her ülkede silah gücünün iç güvenliği sağlamaya yetecek en düşük düzeye indirilmesi için yeterli güvenceler karşılıklı olarak verilmelidir.
  5. Sömürgelerin bütün talepleri serbest, açık görüşlü ve tümüyle tarafsız bir yaklaşımla ele alınmalı, bu tür egemenlik sorunlarının çözümünde ilgili halkların çıkarlarıyla egemenliği tartışılan devletin adil taleplerinin eşit ağırlık taşıması ilkesine kesinlikle uyulmalıdır.
  6. Rus İmparatorluğu’na ait bütün topraklardan yabancı askerler çekilmeli, Rusya’yı ilgilendiren bütün sorunlar, kendi siyasal gelişimini ve ulusal politikalarını bağımsızca belirlemesine olanak verecek biçimde dünyanın öbür uluslarının en uygun ve özgür işbirliğiyle çözülmeli, Rusya’nın kendi belirleyeceği kurumsal yapıyla özgür uluslar topluluğuna içtenlikle kabul edilmesi, hatta gereksinim duyabileceği ya da isteyebileceği her türlü yardımın yapılması sağlanmalıdır. Gelecek birkaç ay içinde öbür ulusların Rusya’ya karşı tutumları iyi niyetlerinin, Rusya’nın gereksinimlerinin kendi çıkarlarından farklılığını kavrayıp kavramadıklarının ve bencillikten uzak, akıllı bir yaklaşımla onun sorunlarına yakınlık duyup duymadıklarının kesin göstergesi olacaktır.
  7. Yabancı askerler Belçika’dan çekilmeli ve bu ülke hiçbir kısıtlama olmaksızın bütün öbür özgür ulusların sahip olduğu egemenlik haklarına yeniden kavuşmalıdır. Bunun gerçekleşmesi, ulusların birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla koydukları kurallara duydukları güvenin yeniden sağlanmasında en önemli rolü oynayacaktır. Bu düzeltme yapılmadan uluslararası hukukun yapısı ve geçerliliği örselenmiş kalacaktır.
  8. Bütün Fransız toprakları özgürlüğüne kavuşmalı ve işgal edilen kesimler geri verilmelidir. 1871’de Alsace-Lorraine konusunda Fransa’ya Prusya tarafından yapılan ve yaklaşık elli yıldır dünyada istikrarlı bir barışın kurulmasını önleyen haksızlık, herkesin çıkarlarına olan barışın yeniden sağlanabilmesi için düzeltilmelidir.
  9. İtalya’nın sınırları, açıkça belirlenmiş ulusal sınırlar temelinde yeniden çizilmelidir.
  10. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu halklarının uluslararasındaki yeri korunmalı ve güvence altına alınmalı, bu halklara özerk gelişme olanağı tanınmalıdır.
  11. Yabancı askerler Romanya, Sırbistan ve Karadağ’dan çekilmeli, işgal edilen topraklar geri verilmelidir. Sırbistan’a denize serbest ve güvenli çıkış sağlanmalıdır. Çeşitli Balkan devletleri arasındaki ilişkiler tarihsel bağlılık ve ulusal sınırlar temelinde dostça görüşmeler yoluyla yürütülmelidir. Balkan devletlerinin siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğüne ilişkin uluslararası güvenceler anlaşmada yer almalıdır.
  12. Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.
  13. Polonyalıların yaşadığı tartışmasız olan toprakları içine alacak bağımsız bir Polonya devleti kurulmalı, bu devletin denize serbest ve güvenli çıkışı sağlanmalı, siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğü de uluslararası sözleşmeyle güvence altına alınmalıdır.
  14. Büyük küçük bütün devletlerin siyasal bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü konusunda karşılıklı güvence vermek üzere özel sözleşmelerle bütün ulusları içine alan bir birlik oluşturulmalıdır.

Ceza Hukuku Felsefesine Katkı: Radbruch Formülü

0
 
Ceza Hukuku Felsefesine Katkı: Radbruch Formülü
 
Eser,  Prof.. Dr. Sevtap Metin ve Doç. Dr. Altan Heper tarafından kaleme alınarak  Tekin Yayınevi aracılığı ile okuyucuya sunulmuştur 
 

Kitabın Takdimi 

 
Bu kitap “görünüşte” Nazi dönemi Almanya’sı hukuksuzluklarını ifşa ediyor ve gelecek günler Almanya’sına bu tecrübelerin tekrar etmemesi için yol gösteriyor. Fakat korkarız ki hukuk demeye dilinizin varmayacağı yasama ve yargı uygulamalarını tanıdık bulacaksınız.
 
Mutlak bir adaletsizliğin yaşandığı vakitte Radbruch, emri hukuktan, intikamı adaletten ayıran formülünü sunuyor. Bu formül o günden beri hukukun yeniden tesis edilebilmesi ve anlamlı bir adalet tartışması için bir imkan olarak görülüyor.
 
“Emir, emirdir” ve “yasa, yasadır”. Bu iki maksim vasıtasıyla Nasyonal Sosyalizm kendine tabi olanları, askerler ve hukukçuları saygıyla bağlamanın çaresini bulmuştu.”

“…meslekleri nesilden nesile geçen bir tür zanaat olsa da cellatlar mütemadiyen kendilerinin sadece infaz ettiklerini, hüküm vermenin sayın yargıçların görevi olduğuna göndermede bulunarak, kendilerinin mazur olduklarına dikkat çekerler. “Beyefendiler kötülüğü kontrol altına alırlar ve ben onların hükümlerini infaz ederim”.

Yargıçlar “…Nasyonal Sosyalist hukukun, yasal haksızlık olduğunu dile getirmiş olsalardı yaşamlarının riske gireceğine işaret ederek Ceza Kanunu’nun 54. maddesindeki ıztırar haline sığınmaktadırlar. Bu da utanılacak bir haldir, çünkü yargıcın ethosu, kendi yaşamı dâhil ne pahasına olursa olsun adalete doğru yönelmektir.”

“Yasal haksızlık ile yanlışlığına rağmen geçerli yasalar arasında keskin bir sınır çizmek olanaksızdır. Yine de son derece açıklıkla çizilebilecek bir ayrım çizgisi vardır. Bu sınır, adaletin özü olan eşitliğe teşebbüs dahi edilmeyip, pozitif yasanın çıkarılmasında eşitliğin bilinçli olarak reddedilmesi halinde, yasanın sadece “yanlış hukuk” değil, her halükarda hukukun doğasından tamamen yoksun kalması halidir.”

Elinizdeki kitap “görünüşte” Nazi dönemi Almanya’sı hukuksuzluklarını ifşa ediyor ve gelecek günler Almanya’sına bu tecrübelerin tekrar etmemesi için yol gösteriyor. Fakat korkarız ki hukuk demeye dilinizin varmayacağı yasama ve yargı uygulamalarını tanıdık bulacaksınız.
 
 
 
Mutlak bir adaletsizliğin yaşandığı vakitte Radbruch, emri hukuktan, intikamı adaletten ayıran formülünü sunuyor. Bu formül o günden beri hukukun yeniden tesis edilebilmesi ve anlamlı bir adalet tartışması için bir imkan olarak görülüyor.
 
 

Erdal Onar

0
Prof. Dr. Erdal ONAR

Prof. Dr. Erdal Onar, 1942 yılında Ankara’da dünyaya geldi. 1969 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1970 yılında aynı fakültenin Anayasa Hukuku Kürsüsünde asistan olarak akademik yaşamına başladı.

Doktora eğitimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı ve 1976 yılında hukuk doktoru unvanını aldı. Akademik kariyerini aynı fakültede sürdüren Onar, 1981 yılında yardımcı doçent, 1993 yılında doçent, 2004 yılında profesör oldu.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi lisans programında Anayasa Hukuku, Parlamento Hukuku ve Türk Anayasal Tarihi derslerini verdi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü lisansüstü programlarında ise anayasa hukuku alanında Çağdaş Hükümet Sistemleri ile Yasa Hazırlama ve Norma Koyma derslerini yürüttü; çeşitli seminerler verdi. Bunun yanı sıra Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ankara Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu ve Polis Akademisi’nde anayasa hukuku alanında dersler verdi.

30 Eylül 2009 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden emekli oldu.

Emekliliğinin ardından TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde Anayasa Hukuku dersleri verdi. 2010 yılında Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak göreve başladı.

Akademik yaşamı boyunca anayasa hukuku alanında çok sayıda kitap ve makale yayımladı; ulusal ve uluslararası bilimsel toplantılara katıldı ve akademik jürilerde görev aldı.

İdari ve kurumsal görevleri kapsamında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Dekan Yardımcılığı, Ankara Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü görevlerini yürüttü. Ayrıca Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu Üyeliği ile Sağlık Bakanlığı Merkezî Etik Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu; Bilkent Üniversitesi Etik Kurulu ve Senatosu üyelikleri yaptı.

Bunlara ek olarak, Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) Yedek Üyeliği görevini üstlendi.

Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bir seminer odası, 15 Aralık 2025 tarihi itibariyle, akademik katkıları anısına “Erdal Onar Seminer Odası” adıyla yaşatılmaktadır.

Radbruch Formülü

0

Radbruch Formülü / Mehmet Cemil Özansü

 Prof. Dr. Iur, Dr. Phil, Dr. H. C. Kristian Kühl‘e ait makalenin çevirisi Mehmet Cemil Özansü tarafından İstanbul Hukuk Fakültesi Dergisi (İÜHFM) C.LXX, S.1, 2012’de yayımlanmıştır.

Radbruch Formülü

Radburch düsturu, hukuk felsefesinin en tanınmış ve şimdiye dek formüle edilmişler arasında en iyisi olması nedeniyle epey hayret uyandırıcı olanlardan biridir. Hukuk felsefesi üzerinde çalışan bir ceza hukukçusunun elinden çıkan bu formül, ceza hukukunun haksızlık rejimlerinin üstesinden gelmede bir araç olarak kullanıldığı durumlarda, mahkemeler tarafından uygulanmıştır. Almanya 20. Yüzyıl içinde iki kez böylesi rejimleri yaşamak ve akabinde de bunlarla uğraşmak mecburiyetinde kalmıştı. Kendi kanunlarını hukuksuzluklarla dolduracak derecede hukuku saptırmış bir devleti, haksızlık rejimi olarak tanımlayabiliriz. Bir haksızlık rejimi, hukuksuzluğu hukuk biçimi altında, yani yasal haksızlık biçimi dâhilinde gerçekleştirir.

Bundan ötürü Radbruch formülü ilk defa, Üçüncü Reich adı verilen Hitler Rejiminin ceza hukuku yoluyla tasfiye edilmesi sürecinde ortaya çıkmıştı. Reich’ın müttefik güçler tarafından kurulan Nüremberg savaş suçları yargılamaları sırasında ceza hukuku vasıtasıyla çok daha esaslı bir biçimde tasfiye edildiğini, bu yazı çerçevesinde sadece anarak geçelim. Bizim konumuz daha ziyade, kararlarında Radbruch formülünden istifade eden Alman ceza mahkemesi içtihatlarına dairdir. Ayrıca bu formül Demokratik Almanya Cumhuriyetinin ceza hukuku vasıtasıyla tasfiye edilmesi görevini de yerine getirmişti. Bu formül yardımıyla, sadece zamanın Doğu Alman sınırını bekleyen muhafızların “cumhuriyet firarilerine” ateş açması fiillerinden mahkûm olmaları sonucuna değil, aynı zamanda “ateş açma emri” verenlerin de mahkûm edilebilmesi sonucuna ulaşılabilmişti.

Her ne kadar mucidi, onun bu kullanımlarından bihaber kalmış olsa da, Radbruch formülü kendini anılan içeriklerle anlamlandıran ve bu çerçevede kullanılan bir argümandır. Fakat bu formülü uygularken isim babası üzerine de bazı şeyleri bilmek gerekir. Radbruch’un hayatı üzerine yapılacak inceleme, basit bir biyografi merakı değildir. Zira bu araştırma, aynı zamanda formülün daha iyi kavranması ve kişisel arka planının anlaşılması bakımından da önem taşır.

Edebiyat sahasında Nobel ödülünü kazanmış olan Thomas Mann gibi, meşhur bir tacirin oğlu olarak 1878’de Lübeck’te dünyaya gelen Gustav Radbruch, ceza hukuku ve hukuk felsefesi literatürü tarafından çok boyutlu bir kimse olarak tanımlanmıştır. Tanınmış öğrencilerinden biri olan Arthur Kaufmann 1987’de Radbruch üzerine yazdığı kitapta onu şu başlıkla betimlemeyi tercih etmişti: “Hukuk düşünürü, Filozof, Sosyal Demokrat”. Würzburg’lu bir ceza hukukçusu ve hukuk teorisyeni olan Eric Hilgendorf çok yakın bir tarihte, 2004 yılında kaleme aldığı makalesinde onu, bir “hukukçu ve kültür filozofu” olarak adlandırırken söz konusu metnin içinde Radbruch başkaca rollerle de karşımıza çıkar: ceza hukuku dogmatisyeni, hukuk politikacısı, hukuk felsefecisi, kültür tarihçisi, biyograf ve mukayeseli hukuk uzmanı. Humboldt Vakfının 2005 yılında Tokyo’da düzenlediği sempozyumda sunduğum tebliğde, ben de Radburch’u Neo-Kantisyen hukuk filozofu ve sosyal demokrat suç politikacısı olarak tanımladım. Bu tanım benim pek hoşuma gitmemişti, zira böylesi bir başlık altında Radbruch’un ceza hukuku dogmatisyenliği göz ardı ediliyordu. Başlığın bu şekilde oluşunun, herhalde başlıkların her zaman kısa olması gereği dışında bir mazereti olamaz. Doktora ve doçentlik çalışmalarının ışığında Radbruch’un kim olduğu meselesinin özüne geldiğimizde, bu mazeretim pek tabiî geçersiz kalıyor. Doktora tezini 1902 yılında, en meşhur Alman ceza hukukçularından biri olan Franz von Liszt’in, yani bugün hâlâ onun Marburg Programında belirlediği ilkeler dâhilinde yaptırım hukukunu şekillendirdiğimiz Franz von Liszt’in danışmanlığında yazmıştı. Doktora tezinin konusu: “Uygun Nedensellik Öğretisi”ydi; her ne kadar Alman ceza hukuku öğretisi aradan geçen süre içinde uygun nedensellik öğretisini, nedensellik bahsinden çıkarıp objektif isnadiyadın bir parçası haline getirmiş olsa da, bu konu ceza hukuku dogmatiğinin standart meselelerinden biri olma özelliğini halen koruyor. “Kusur Kavramı Üzerine” başlığıyla Heidelberg’te sunduğu doçentlik imtihanı takdimi de bir o kadar klasik ceza hukuku dogmatiği üzerinedir. Bu çalışmasını takiben Karl von Lilienthal nezaretinde kaleme aldığı doçentlik tezi gelir: “Ceza Hukuku Sistemi Açısından Hareket Kavramının Anlamı”. Kısacası, bir ceza hukuku dogmatisyeni olarak Radbruch’un karnesinde bir eksik yoktur.

Buna rağmen Radbruch, hukuk filozofluğunun parıltılı şöhretiyle mukayese edildiğinde bir ceza dogmatisyeni olarak çok daha az tanınmıştır. Diğer bilim alanlarında hiçbir anlamı olamamasına rağmen hukuk biliminde tanınırlığın ölçütü, bir ders kitabı ya da bir şerh kaleme alıp almamakla doğrudan ilintilidir. Radbruch söz konusu olduğunda onun bu eseri, “Hukuk Felsefesi” başlıklı ders kitabıdır. Bugün hala bu kitap hukuk felsefesi sahasının standart eserlerinden biri olup, kısa bir süre önce öğrenci bütçesine uygun olan ikinci basısıyla raflarda yerini almıştır. Bu sahada epey de rakibi vardı, ancak şunu da belirtelim, birkaç istisnası dışında hukuk felsefesi alanında sadece hukuk bilimcileri ders kitabı kaleme almıştır, hâlbuki hukuk felsefesi aynı zamanda felsefenin de bir alt disiplinidir. Kant ve Hegel hariç, çok az sayıda filozof hukuk felsefesiyle ilgilenmiştir. Kant 1797’de “Hukuk Öğretisinin Metafizik Başlangıç Temelleri”ni kaleme aldığında, somut bir içerikle özel hukukun mülkiyet, miras ve aile hukukları bahislerini incelemişti. Hegel’in 1821’de kaleme aldığı “Hukuk Felsefesinin Temelleri” isimli eseri de, malzemeyi somutlaştırma bakımından bundan aşağı kalmadı. Fakat filozoflar çok nadir bir biçimde hukuk felsefesiyle ilgilenirler, bir eser olarak “ders kitabı” türü de onlara bir o kadar uzaktır. Hukuk felsefesinin “hukukçular elinde kalmış” bu konumunu vurgulamak amacıyla ben, 2007 yılında Tübingen’li meslektaşlarımın katkılarıyla “Hukukçular- Hukuk Felsefesi” başlıklı bir derleme hazırladım. Bu çalışmam, neredeyse her hukuk bilimcisinin medeni, ceza veya kamu hukuku sahalarında yaptıkları çalışmalarda temel branş olan “hukuk felsefesiyle” karşı karşıya geldiklerini ortaya koydu.

Hukuk felsefesi, daha evvel yerleşik olan ismiyle anarsak “doğal hukuk öğretisi”, hukuk bilimcileri tarafından derinlemesine işlenmiş bir saha değildir. 20. Yüzyılın başında bu dal, yeniden diriltilmek mecburiyetinde kalmıştı. Gerçi Kantisyenler ve Hegelyenler ve başkaca doğal hukukçular 19. Yüzyıl süresince üç yüze yakın, -hatta çoğununun adını bugün hatırlamadığımız- doğal hukuk ders kitabı kaleme aldılar. Fakat 19. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde doğal hukuk, “genel hukuk öğretileri” adıyla ön plana çıkan kanuncu pozitivizm tarafından bastırıldı (gerçi tamamen susturulamadı ama epey geriletildi). İşte bundan ötürü, maddi gerekçelere sahip olan ve adalet sorununu konu edinen bir hukuk felsefesi algısının yeniden hayata geçirilmesi gerekmişti. Bunu başaran iki “Neo-Kantisyen” isim, Rudolf Stammler ve Gustav Radbruch’tur. Stammler 1902’de “Doğru Hukukun Öğretisi”ni, Radbruch da 1914’te “Hukuk Felsefesinin Temel İlkelerini” yayımladı. Neo-Kantisyenlerin, Kant’ın üzerinde çalıştığı “Hukuk Öğretisi”nden ziyade “Saf Aklın Eleştirisi”ndeki teori eğilimini eksen alan düşüncelerinin yarattığı sıkıştırılmış metodik bakışları, hukuk felsefesi düşünüşlerinin değişik içeriklerle de olsa yavaşça doğal hukuka doğru meyletmelerini engelleyememiştir.

Birinci Dünya Savaşının sonuna gelindiğinde dahi Radbruch, o zamana kadarki hukukçular zümresinin ve hukuk biliminin adalet ve doğal hukuk kavramlarına dair geliştirdikleri ilgisizliği eleştirmeye devam ediyordu: “Adalet üzerinde çalışmaktan ziyade devlet iradesini araştırmaya meyletmiş bir hukuk biliminin, kendi tilmizlerinin kalbini ve aynı zamanda halkının ruhunu kazanabilmesine imkân yoktur.” Çok uzun yıllar boyunca hüküm süren kanuncu pozitivizmi de eleştirir: “Bu [anlayış], ‘insan hakları’ biçimi altında her pozitif hakka doğal hukuk nazarından hayat verebilen devletler üstü bir değerlendirme ölçütü temin etmiş diğer ülkelerin hukuk bilinçleriyle, Alman hukuk bilinci arasında derin bir uçurum yaratmaktadır.” 1924 yılında okullarda okutulan vatandaşlık dersi kitabının girişinde Radbruch şu soruyu soruyor: “İnsanın görüşlerinde değil de, aklında temellendirilmiş bir doğal hukuk var mıdır?” Bu soruya cevabı şudur: “Tabiî ki mutlak bir akla dayalı ve ebediyen geçerli olan bir doğal hukuk yoktur; buna mukabil -elimizdeki paradoks izin verdiği ölçüde diyelim- günümüz için gerekli olan tarihsel akıl üzerine kurulmuş bir doğal hukuk vardır. Radbruch, 1932 tarihli Hukuk Felsefesi eserinde doğal hukuka ilişkin konumunu çok daha belirgin hale getirir. Radbruch “doğal hukuk” terimine ancak, “eski tarz, değişmez içerikli doğal hukuk kavramı” yerine “değişken içerikli doğal hukuk” kavramının geçerli kabul edildiği durumlarda sıcak baktığını belirtir. Radbruch’u (ve Stammler’i) bir kenara bırakacak olursak, Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da İkinci Dünya Savaşından sonra yaşandığı üzere ciddi bir “Doğal Hukuk Rönesansı”nın gerçekleştiğinden söz etmek mümkün değildir. Gerçi bu dönemde ortaya çıkan doğal hukuk tartışmaları da ilginç eğilimler yaratmış, fakat süreklilik arz eden Katolik Hukuk Felsefesi (örn. Viktor Cathrein) hariç, hiçbiri doğal hukukun yeniden ihyasını başaramamıştır. Bu durum sadece Stammler ve Radbruch bakımından değil, Erich Kaufmann ve Leonard Nelson gibi Neo-Kantisizmin “metafizikten yoksun, soyut biçimciliğinden” sıyrılmak isteyen isimler bakımından da böyledir. Bu bağlamda Nelson 1924 tarihli “Felsefî Hukuk Öğretisinin Sistemi” isimli eserinde –kendi iddiasına göre- genel geçerli olan bir doğal hukuk hükmüne ulaşır, şöyle: “Her akıllı varlık kendi kaderini tayin hususunda eşit ve azami imkâna sahip olma hakkına ulaşabilmelidir”. Ve Erich Kaufmann da sadece “bilinen en üstün hukuk prensiplerinin ihlal edilmediği durumlarda ‘kanunun’ gerçekten ‘hukuk’u yaratabilmesinin mümkün olduğunu” düşünmektedir. Örnek olarak kanun önünde eşitlikten söz ederken, buna mukabil adil olanın tanımlanabilir olmadığından ve dolayısıyla bunun sadece bizim vicdanlarımızda karşılık bulabileceğinden de söz eder.

Gustav Radbruch’a geri dönelim. Daha evvel dediğimiz gibi, ceza hukukçuluğuna kıyasla daha çok hukuk felsefecisi olarak tanınırdı, fakat o, her ikisiydi de. İşte tam da bu iki yönlülüğünden kaynaklansa gerek, bugüne dek tüm çalışmaları yirmi ciltlik bir toplu eserler yayınına konu olan tek hukuk bilimcisidir. Bir başka hukuk bilimcisinin, yine böyle hacimli bir toplu eserler derlemesi şu anda oluşum aşamasındadır. Bu da Hans Kelsen’dir. Hukuk teorisinin yanında kamu hukukunu da ana branş olarak incelemiş olan Kelsen, Radbruch’a benzer biçimde iki yönlü bir kimsedir. Yine birbirlerinden çok farklılaşmayan biçimde her ikisi de Neo-Kantisyendir.

Kendisine bir toplu eserler yayının layık görülmesinin bir nedeni de, ihtimaldir ki Radbruch’un siyasal etkisidir. Bir tacirin oğlu olmasına ve tüm burjuva geçmişine rağmen Radbruch, 1920’den itibaren bir Sosyal Demokrat parlamenter olarak ve 1921/22 yıllarında da adalet bakanı olarak vazife almıştı. Radbruch, Birinci Dünya Savaşından sonra yarattığı tüm öforiye rağmen Hitler ve Nasyonal Sosyalistlerin eliyle çökertilecek olan Weimar Cumhuriyetinin önde gelen bir simasıydı. Hitler Rejimiyle birlikte sadece Alman tarihinin ilk demokratik devleti çökmekle kalmıyordu; bir yandan da yeni rejim çok hızlı bir biçimde politik rakiplerinin icabına bakıyordu. Radbruch’un halli 1933’te gerçekleşir. Heidelberg’teki kürsüsünü kaybettiği gibi, yazılarını da yurtdışında, örneğin Fransa’da yayımlatmak mecburiyetinde kalır. Kürsüden uzaklaştırılmasına gerekçe olarak şöyle denir: Tüm kişiliği ve politik faaliyetleri dikkate alındığında Radbruch’un milli devlet bakımından –Hitler’in 3. Reich’ı kastediliyor- çekincesiz bir şekilde güven telkin etmediği aşikârdır.

3. Reich’ın ve 2. Dünya Savaşının sonunda 66 yaşındaki Radbruch sadece iki yıllığına Heidelberg’teki kürsüsüne dönebildi, 1947’de oradan da ayrıldı. Radbruch 1949’da ölür. Fakat 1945 ila 1947 yılları arasındaki kısa sürede, diğer birçok şeyin yanı sıra hayret verici bir başarıya ulaşır, onun bu on ikiden vuran atışı, geliştirdiği Radbruch formülüdür.

1947’de Süddeutsche Juristenzeitung’da ilk kez yayımlanan formülün iki versiyonu vardır. “Tahammül edilemezlik” versiyonu şöyledir:

Adalet ve hukuk güvenliği arasındaki çelişki şu usulle çözülebilir olmalıdır: meriyet ve iktidarla güvence altına alınmış pozitif hukuk, içerik bakımından gayri adil ve amaca namünasip olsa bile, yine de öncelikli olmalıdır; zira pozitif yasanın adaletle olan çelişkisi o denli tahammül edilmez bir ölçüye ulaştığında, kanun da artık doğru olmayan “hukuk” olarak adalete boyun eğmek durumunda kalacaktır.

Daha keskin bir sınır belirlemenin imkânsız olduğunu belirttiği kısa bir girizgâhın ardından “aşikâr olma/belirginleşme” versiyonu geliyor:

Adaletin çekirdeğini oluşturan eşitliğin pozitif hukuk düzenlemeleri sırasında bilinçli olarak inkâr edilmesi durumunda, kanun sadece “doğru olmayan hukuk” olarak kalmaz bundan fazlasıyla hukukî tabiatından da yoksun kalır. Çünkü hukuku, evet pozitif hukuku da, kendi anlamını adalete hizmet etmek noktasında bulabilecek olan bir düzen şekilde tanımlamaktan başka yol yoktur.

Esasen “tahammül edilemezlik” versiyonunun genel kabul gördüğü bilinmektedir. “Aşikâr olma” versiyonu, “tahammül edilemezlik” versiyonunda yalın bir biçimde zikredilen eşitlik tabirini tanımlamada, ona “adaletin çekirdeği” vasfını yüklemesi bakımından bir anlam taşır. İspatı çok zor olacak olan eşitliğin veya adaletin “bilinçli inkâr”ı şartının eklenmiş olması, “aşikâr olma” versiyonunun bir zayıflığı olarak ifade edilmektedir. Bundan ötürü burada sadece “tahammül edilemezlik” versiyonunu inceleyeceğim.

Çoğu kimse için, Radbruch’u tanıyanlar da buna dâhil olsun, onun bu düsturu bir sürprizdi. Radbruch’un o güne dek doğal hukuk karşısındaki konumunu, herhangi bir gerekçelendirme göstermeden sadece somut nedenlerden dolayı terk etmiş olduğuna inanılıyordu. “Saulus’un kanuncu pozitivizminden” “Paulus’un doğal hukukçuluğuna” döndüğü konuşuluyordu∗. Ancak Radbruch’un formüllerinden bunun çıktığını söylemek doğru değildir, çünkü formül, sadece bayağı haksızlıkların söz konusu olduğu “aşırı durumlarda” doğal hukuku gündeme getiriyor ve normal durumlarda kanuncu pozitivizme öncelik tanımayı sürdürüyor. Daha önce de olduğu üzere Radbruch’un hukuk felsefesi –amaca uygunluğu bir kenara bırakalım- hukuk güvenliği ve adalet hususundaki temel noktalar üzerinde kendini inşa etmektedir. Sadece adalet kavramının ağırlık merkezi doğal hukuk unsurlarına doğru kaymıştır; zira şimdi “aşırı durumlarda” pozitif hukuku geçersiz hukuksuzluk haline getirerek, onu tahakkümü altına almayı başarmıştır. Ben buna daha önce bir yerde, “vurgu kayması” adını verdim, çünkü öyle ya da böyle formül, pozitif geçerli, vaz edilmiş hukukun önceliğinin tanınmasından söz etmektedir.

Ancak bundan sonradır ki, ceza mahkemeleri için bu formül cezbedici bir kuvvet kazanabilmiştir. Ceza mahkemeleri hem pozitif hukuktan beslenen hem de pozitif hukukla yaşayan mahkemelerdir ve muhakkak çok acil bir ihtiyaç hâsıl olmadığı sürece, bu gündelik çalışma koşullarının ellerinden alınmasına müsaade etmeyeceklerdir. Halbukî Radbruch formülüyle bu mahkemeler bakımından her şey eskisi gibi kalmaya devam eder; ceza kanunu, diğer ceza düzenlemeleri mahkemelerin çalışma zeminini oluşturur ve çeşitli özel yasalarla ceza hukukunun alaşağı edilmesi ve devre dışı bırakılması söz konusu olmaz.

Pozitif kanunî hukuku tanıyan bu anlayışın yanı sıra, Radbruch formülünün cazibesini arttıran bir özellik de, ceza hâkiminden adaletin çekirdeği olan eşitliğin pozitif bir tanımını talep etmemesinden kaynaklanır. Zira böyle bir talep karşısında sadece ceza hâkimleri değil, hukuk felsefecileri de kendilerini aşırı bir sorumluluk altında hissedeceklerdir. Buna karşın aşırı hukuksuzlukla mücadele etmek, ceza hâkimi açısından çok daha basit ve yerine getirilebilir bir şeydir. “Pozitif kanunun adaletle ne vakit çelişki içinde bulunduğunu” ve bunun “ne denli tahammül edilemez bir boyut taşıdığını” tespit etmek –örn. insanlar sözüm ona “ırkları yüzünden öldürüldüklerinde- çok daha kolaylıkla tespit edilebilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan “Doğal Hukuk Rönesansı” sırasında hukuk felsefecileri de bu zor amaca ulaşmak için gayret sarf ettiler. Bu yolda en somut adım, ancak bir o kadar da mütereddit gözüken bu adım, meşhur medeni hukukçu ve hukuk tarihçisi Helmut Coing’in 1947’de yayımlanan “Hukukun En Yüce İlkeleri” isimli kitabında karşımıza çıkar. Bu eserde Coing sadece hukukun yüksek ilkeleriyle meşgul olmakla kalmaz, bunların üzerine model bir hukuk sistemi de inşa eder. Bu sistemde Coing’in de birçok ders kitabıyla katkıda bulunduğu hukuk felsefesi alanının yetkisi, bu alandan talep edilebilecek olanın çok ötesine taşmıştır. Ceza hâkimlerinden böylesi yapısal kurgulara girişmelerini beklersek, aynı zamanda onlardan yetkilerini aşmalarını da talep etmiş oluruz.

Radbruch formülünün ceza hukukundaki işlevine dair bir söz daha. Model olarak kasten öldürme suçlarını esas alalım, bunlar dünyanın her yerinde cezalandırılırlar. Şimdi –yukarıda andığımız üzere- bazı izinlerle bu suçların takibinin ceza hukukunun elinden alındığını kabul edelim. Daha somutlaştırırsak: Radbruch formülü, kanun biçimi altında gerçekleşen hukuksuzluklar söz konusu olduğunda belirli bir takım pozitif-kanunî hukuka uygunluk nedenlerinin devre dışı bırakılmasını izah eder. Bu -epey bariz bir örnek olacak-, ırkları nedeniyle insanların öldürülmesine ya da bir kıymet taşımadığına inanılan hayatların imha edilmesine (ötenazi kanunları) izin veren kanunlar mevzu bahis olduğunda rahatlıkla gündeme gelir. Bir diğer durumda –bu o kadar bariz olmayacak ama-, yazılı olmayan bir vur emrinin sadece yurtlarını terk etmek isteyen “cumhuriyet firarileri” hakkında tatbik edilmesini sağlayan bir sınır yasası da bu bağlamda sayılabilir.

Az ya da çok aydınlatıcı olan bu örnekler şunu göstermiştir: Radbruch formülünün somut durumlarda uygulanması hiç de sorunsuz değildir. Irk ve ötenazi kanunlarında düzenlenen hususlar üzerinde bir tartışma yoktur ama Radbruch formülünün Doğu Alman sınır kanunları hakkında uygulanmasının hukuka uygun olup olmadığı hususunda –bizzat Radbruch’un öğrencisi olan Arthur Kaufmann bile- tereddütte gark olmaktadır. Böylesi tereddütler nedeniyle olsa gerek, Federal Yüksek Mahkeme ceza davalarında Radbruch formülüne ek olarak Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinin de dikkate alınmasını gerekli görmektedir.

Bu gibi metinler, seyahat özgürlüğünün insan hakları ile kurduğu yakın alakayı vurgulaması ve böylece Radbruch formülündeki adalet olgusunu somutlaştırması bakımından yardımcı olmaktadırlar. Radbruch formülünü eleştirenler dahi, formülün uluslararası insan hakları antlaşmalarında yer alan garantilerle beraber ele alınmaya elverişli olduğunu ve hukuksuz rejimlerin ceza hukuku yoluyla tasfiyesine katkı sunmak noktasında bu açıdan anlamlı olduklarını belirtiyorlar.

Kaynakça

∗ Tübingen Eberhard Karl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku, Ceza Usul Hukuku ve Hukuk Felsefesi Kürsüsü.
∗∗ İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali kapsamında 27.9.2011 tarihinde sunulan bu tebliğ metni, fakülte mecmuasında yayınlanmak üzere yazarının 13.10.2011 tarihli izniyle Türkçeye tercüme edilmiştir.
Hıristiyanlığın ilk önderlerinden biri olan Tarsuslu Paulus’un Grekçe olan isminin İbranicedeki karşılığı Saulus’tur [ç.n.]

Avukatlar Sendikası Röportajı

0

Avukatlar Sendikası (Av-Sen) Başkanı Sayın Selin Aksoy ile Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan‘ın gerçekleştirmiş olduğu söyleşiyi okurlarımıza takdir ederiz. Katkılarından ötürü Zeynep Göker’e teşekkür ederiz.

Hukuk eğitimi, avukatların sorunları, barolar, baro seçimleri, adalet sistemi, yargı sorunları ve sendikanın çalışmaları röportajın ana temasını oluşturuyor.

Avukatlar Sendikası Röportajı

İbrahim Aycan: Selin Hanım röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için öncelikle teşekkür ediyoruz. Avukatlar Sendikası ne zaman kuruldu? Hangi amaçla kuruldu ve hedefleri nelerdir? Buradan başlamak istiyorum.

Avukatlar Sendikası Başkanı Avukat Selin Aksoy

Selin Aksoy: Üç soru birden geldi. Teşekkür ederim. Avukatlar Sendikası 2014 yılında kuruldu. 2014 yılında, tüm avukatların üye olabileceği bir meslek sendikası olarak kuruluşunu gerçekleştirdi. Şu an biz Kasım ayınca yedinci yaşımızı kutlamak üzere, faaliyetimize devam ediyoruz. Avukatlar Sendikası’nın kuruluş amacı; avukatların ekonomik, sosyal, toplumsal sorunları başta olmak üzere Türkiye’deki yargının sorunlarını da kapsayan, Türkiye’deki adalet mücadelesini tanımlıyor. Avukatlar Sendikası kendi kuruluşunu burada tanımlıyor ve tabii ki de bir sendika olduğu için öncelikli olarak avukatların sorunlarına odaklanan bir faaliyet öngörüyor. Dolayısıyla biz burada kendimizi konumlandırıyoruz. Önümüzdeki dönemde de özellikle, Türkiye’deki avukatlığın dönüşümüyle birlikte değişen koşullara ilişkin mücadele yürütmeyi öngörüyoruz. 19 Mayıs 2019’da bir genel kurul yapıldı. O genel kurul sonrasında yönetimde küçük bir değişiklik oldu. Ancak baktığımızda, bir bütün olarak devam ettiğini, mücadelenin devam ettiğini, sendikamızda bir süreklilik olduğunu söyleyebiliriz. Sendikamızın ilk kuruluş aşamasında yaptığı faaliyetler daha çok kuruluşunu gerçekleştirmek amaçlı, kuruluşu yerleştirmek amaçlı faaliyetler oldu. İkinci Genel Kurul’dan sonra yani, 2019 genel kurulundan sonra, avukatlar arasında daha görünür olduğunu düşünebiliriz, söyleyebiliriz. Ancak geçtiğimiz bir buçuk yılda pandemi sebebiyle çok da bu görünürlüğü devamlılaştıramadık, umuyorum bu Eylül ayından itibaren çok daha farklı, daha aktif faaliyetlerde bulunacağız.

Avukatlar Sendikası Başkanı Selin Aksoy ve Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan bir arada 

Aycan: Kuruluşta sıkıntılar yaşanmıştı değil mi?

Aksoy: Kuruluşun şöyle bir özelliği var; Türkiye’de, Sendikalar Kanunu’nun cevaz verdiği sendikalaşma şekli işçi sendikacılığı olduğu için ve meslek sendikacılığının Türkiye’de yasal koşullarının tam olarak yerleşmemesi nedeniyle, bir meslek sendikası olmanın sıkıntısını yaşadık. Şöyle bir durum var; o dönemde Yargıçlar Sendikası’nın kuruluşunun ardından ki Yargıçlar Sendikası da meslek sendikası olarak kuruldu. Bunun iptal davasının sonucunda ILO’ya atıfta bulunarak reddedilmesi neticesinde, Avukatlar Sendikası’nın da önü açılmış oldu. Dolayısıyla Avukatlar Sendikası bir iptal davasıyla karşılaşmadı. Aslında biraz da Yargıçlar Sendikası’nın açtığı meslek sendikacılığı yolu bu. Ama zaten temelde baktığımızda, buradan baktığımızda, Türkiye’deki kanunların elverişsizliği olsa bile hem Anayasa, hem çalışma hürriyeti hem de uluslararası kanunlar hem de AHİS açısından baktığımızda, Avukatlar sendikasının ve meslek sendikacılığının yasal zemininin tam olarak Türkiye’de mevcut olduğunu görüyoruz Dolayısıyla biz de açıkçası bunun artık bir yasal sorun olduğunu düşünmüyoruz.

Aycan: Bu tartışma bitti mi artık o zaman?

Aksoy: Evet bu tartışmanın çoktan bittiğini düşünüyorum.

Aycan: Sendika 7 yılda amaçladığı hedeflerin ne kadarına ulaşabildi?

Aksoy: Gerçekçi olmak lazım. Şimdi Türkiye’de bunu söylerken şunu da gözetmek lazım; Türkiye’de sendikal faaliyetlerin durumundan ya da sendikacılığın nereye gittiğinden bahsetmeden sadece Avukatlar Sendikası üzerinden bir yorum yapamayacağımız gibi avukatların da kendi örgütlülüğüne bir bakmak lazım. Avukatların örgütlülüğünü de bir problematik olarak değerlendirmek lazım. Bence bu iki şeyi öngörmeden sendikamızın yapıp yapamadıklarını değerlendirmemek daha doğru olur. Bunları gözeterek düşünmek daha doğru olur. Sendika’mızın neler yaptığını düşündüğümüzde, çok şey yaptığını söylemek mümkün. Avukatlar Sendikası ilk kurulduğu dönemde, ilk kurucu başkanın önderliğinde, Avukat Sedef Ünal’ın önderliğinde, bir tip sözleşme çalışması yaptı.

Sendika’nın ilk başkanı Avukat Sedef Ünal

Tip sözleşmeyle ilgili imzalar toplandı, imza kampanyası yapıldı. Keza devamında birçok soruna el atıldı, örneğin adliyelere giriş esnasındaki arama meselesinde davalar açıldı. Avukatların doğrudan bizzat karşılaştığı sorunlarla ilgili davalara taraf oldu. Keza sendikanın tanınırlığının artması ile özellikle emsal ücret araştırmalarında, işçi-işveren uyuşmazlıklarında, avukatların taraf olduğu uyuşmazlıklarda, sendikamıza müzekkereler ile emsal ücret soruluyor ve sorulmaya devam ediliyor. Sıklıkla da başvurulan bir sendika olduk. Çünkü tek sendikayız Avukatlar Sendikası olarak Türkiye’de. Avukatların doğrudan hayatlarına dokunan işler yaptığını söylemek mümkün. Biz diyorsak ki, “Avukatların ekonomik sorunları ve içinde bulundukları durumdur”, en önemli çalışmamız da bu alanda olmaktadır. Doğrudan soruna odaklanan çalışmalar yapıyoruz. Öte yandan avukatlara yönelik şiddet ve avukatlara yönelik toplumsal baskı nedeniyle avukatların taraf olduğu davalara da dâhili davalı olarak katılma talebinde bulunuyoruz.

Aycan: Katılma taleplerininiz kabul görüyor mu?

Aksoy: Katılma taleplerinin bir kısmı kabul görüyor, bir kısmı görmüyor. Yani bu davanın biraz da politikliği ile ilgili. Örneğin, bazı davalara hiçbir katılma talebini kabul etmiyorlar. İstanbul Barosu’nu da kabul etmiyorlar bazen, o zaman bizi de kabul etmiyorlar. Ama en son bir davada, meslektaşımızın şiddet gördüğü bir davada, bizim katılma talebimiz kabul edildi.

Aycan: Kastettiğim şey şu; barolar gibi avukatların örgütlü gücü olarak, kamusal faaliyet yapan kurum olarak kabul görüyor mu Sendika?

Aksoy: Kabul ediyorlar. Tam da bunu söylemeye çalışıyorum Genel olarak şöyle bir durum var; o davanın politikliğine göre zaten ya İstanbul Barosu’nu, diğer baroları ve dernekleri de hiç kabul etmiyorlar, ya da diğerleri ile birlikte bizi de kabul ediyorlar. Avukatlar Sendikası’na yönelik olarak özel bir kabul etmeme sebebi olmuyor. Çünkü tüzüğümüz gereği bu katılma talebini doğrudan yapabilme statüsüne sahibiz. Dolayısıyla yasal bir dayanakla reddetmiyorlar, politik bir dayanakla reddediyorlar reddettiklerinde, yoksa yasal olarak İstanbul Barosuyla aynı zeminde katılma talebinde bulunabiliyoruz. Durum böyle.

Aycan: Sendika kurulurken hedefi neydi? Örneğin beş yıllık bir periyotta başarılacaklar listesi var mıydı? Başarılabilir, öngörülebilir hedefler koydunuz mu? O hedeflere ulaşıp ulaşmadığınızı bir kabahat aramak için sormuyorum, başarısızlık avukatların ilgisizliğinden de kaynaklanabilir. Bir diğer sorum da şu olacak zaten, avukatlar sendikaya ilgi gösteriyorlar mı? Kendilerini sendikaya ait hissedebiliyorlar mı? Bu ilgiyi geliştirmek için neler yapacaksınız?

Aksoy: Yine birkaç soru olduğu için teker teker cevap vereceğim. Şimdi az önce bahsettiğim şeyler yapabildiklerimizdi. Yapamadıklarımız da var. Evet, bir sendikanın örgütlenmesi gerekir. Avukatlar Sendikası’nın da ilk hedefi, başlangıçtan beri hedefi, bünyesine üye avukat katmaktır, avukatları sendikaya üye yapmaktır.

Aycan: Avukatlardan başkası üye olamıyor değil mi?

Aksoy: Hayır, avukatlardan başkası üye olamıyor. İşçi avukatlar, bağlı çalışan ya da kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın, kendi ofisini açmış avukatlar, bütün avukatlar, meslek sendikası olduğumuz için sendikamıza üye olabilir.

Aycan: Sigortalı olarak bir yerde çalışma şartı yok o zaman?

Aksoy: Her avukat üye olabilir, sigortalılık şartı yok. Sadece sigortalılık şöyle bir işlevsel fayda sağlıyor; sigortalı avukatlar E-Devlet üzerinden, sendika üyelik başvurusu yapabildikleri için doğrudan sendika üyesi olabiliyorlar. Sigortalı değillerse bize bir başvuru dilekçesiyle yapılan başvuruyu yönetim kurulunun onaylanarak Çalışma Bakanlığına göndermesiyle o üyelik kaydı resmiyet kazanmış oluyor. Aradaki tek fark bu, sadece bir usul farklılığı, prosedür farklılığı. Şimdi, yapamadıklarımız meselesinde tam da bunu söylemeye çalışıyorum. Sendikamız üye örgütlemeyi hedefleyen ve haliyle örgütlenerek büyümeyi hedefleyen bir sendika. Her sendikada olduğu gibi. Çünkü sendikalar üyesi kadar güçlüdür, üyesi oranında, örgütlülüğü oranında güçlüdür.

Evet, Sendika’nın yapamadığı şeylerden biri, oldukça büyük bir üye sayısına ulaşamaması. Türkiye’deki avukat sayısıyla sendikamızın üye sayısına baktığımızda açık bir orantısızlık olduğunu söyleyebilirim.

Aycan: Tam da bunu soracaktım, 100.000 avukat var Türkiye’de, sadece İstanbul’a da hitap etmiyorsunuz. Bütün Türkiye’ye hitap eden bir sendikasınız, tekel konumunda bir sendikasınız bu meslek dalında. Neden 5 bin, 10 bin avukat sendikaya üye olmuyor? Avukatların ezici bir çoğunluğu SSK’lı, bordrolu olmasına rağmen.

 

Avukatların Sendika’yı Kendilerine İhtiyaç Görmeleri Gerekir

Aksoy: Bu soruya iki türlü cevap verebilirim.

Bir; Türkiye’de işçiler neden sendikalı olmuyor? Yani Türkiye’de neden çok ciddi büyük iş kollarında, çok ciddi çalışanın olduğu, milyonlarca çalışanın olduğu iş kollarında işçiler neden sendikalı olmuyor? Çünkü Türkiye’de sendikal faaliyete karşı ciddi bir direnç var. Yasal zorluklar var. Kaldı ki Türkiye’deki siyasi iktidarların, çok uzun zamandır, buna yönelik baskısı nedeniyle, Sendikal mücadelenin çok zor olduğu bir toprakta yaşıyoruz. Bunu önce kabul edelim ama tabi ki de bu bir bahane değil. Bu bir gerekçe değil. Avukatların sendikalaşmamasında başka unsurlar yok mudur ya da diğerleri ile tamamen aynı mıdır? Hayır değildir.

İkinci bir unsur olarak avukatların sendikayı kendilerine ihtiyaç görmeleri gerekir. Dolayısıyla sendikanın bir ihtiyaca cevap verebilmesi gerekir, bizim bugün yaptığımız şey o ihtiyacı tanımlamak, ihtiyacı ortaya koymak ve ihtiyacı göstermek. Çünkü avukatlar uzun zamandır serbest meslek erbabı olarak kendilerini tanımladıkları ve hatta haklı olarak da tabi Avukatlık Kanununun ikinci maddesi gereği, kamu görevi olarak kendilerini tanımladıkları için, kendilerinin özellikle ekonomik koşullarının zayıflaması noktasında sendikayı bir ihtiyaç olarak görmüyorlar. Biz bunu göstermek durumundayız. Çünkü avukatlık mesleğinin hem nitelik hem nicelik olarak değiştiği bir dönemden geçiyoruz ve bu yeni bir dönem değil, bu çok uzun bir dönem.

Bence sendikamızın kuruluşunun içinin dolduğu dönem tam da bu dönemin yansıması. Böyle olduğu için biz bu dönüşümü göstermek durumundayız. Bu dönüşümle beraber avukatlara, onları daha iyi bir pozisyona sokacak alternatifler üretmek durumundayız. Bu alternatifleri gördükçe, bu mücadeleyi gördükçe, örgütlü mücadelenin etkilerini gördükçe zaten sendikaya üye olacaklarını düşünüyorum. Tabii ki de burada şu eksiklik vardır: Sendikanın kendisini ne kadar ifade edebildiği, ne kadar yaygın bir şekilde kendini tanıtabildiği ve ne kadar kendisini bir ihtiyaç olarak tanımlayabildiği, bu noktalar, geliştirilmesi gereken noktalar sendika açısından. Ama şunu da görmek lazım, avukatların akın akın Sendika’ya üye olmalarını geçtim, dönüp bakmadığının gerekçesi olarak baroların meslek örgütü olarak adeta bütün ihtiyaçları karşılarmışçasına bir görünüm yaratması, sahte bir görünüm olmakla beraber bu görünümü yaratması. Sendikanın kuruluşu döneminde de baroların, “Bizim olduğumuz yerde neden sendika kuruluyor?” dediğini biliyoruz. Şunu açıkça söylemek lazım; baroların alanıyla sendikanın alanı tamamen farklı!

Barolara Rakip Değiliz

Aycan: Bunu da sormak istiyordum, barolara rakip misiniz?

Aksoy: Barolara kesinlikle rakip değiliz. Bunun cevabını çok verdik, vermeye de devam edeceğiz. Barolar, sendikamız kurulurken bununla ilgili çok ciddi direnç göstermiş hatta hiç destek olmamış örgütlerdir, maalesef. Oysaki barolar kendi örgütlü gücüne göre, bir meslek örgütü olarak üyelerine ne kadar temas edebiliyorlar, ne kadar kendi arkalarında tutabiliyorlar? Türkiye’de bir avukatlık problemi olduğunda arkalarına o üye sayısı kadar avukat alamıyorlar, bunu yapamıyorlar. Bunu yapamayan, güçlendiremeyen barolar başka bir avukat örgütlenmesinin güçlenmesine karşı durmamalıdır, Sendika barolara tabi ki rakip değildir. Faaliyet alanları, mücadele alanları, baktıkları alan farklıdır.

Barolar meslek örgütüdür, zorunlu üyelik gerektirir ve haliyle oraya üye olmazsanız mesleğinizi icra edemezsiniz. Sendika böyle bir faaliyet alanı değil. Sendika, örgütlü olarak mücadele etmek istediğiniz, ihtiyari, kendi iradeniz ile girdiğiniz bir mücadele aracıdır. Kaldı ki şunu da söylemek gerekiyor; birinde, sendikanın tüzüğünde bulunan ilkeleri benimsemeniz gerekir, diğerinde ise zorunlu olarak üye olmanız gerekir. Haliyle bir çıkar çatışması olduğunda baroların tutumuyla sendikanın tutumu aynı şekilde olamayacaktır. Sendika, kendi tüzüğündeki amaç ve ilkeleri yerine getirmek adına, gerektiğinde başka bir avukatın karşısında sendika üyesini korumakla mükellef olacaktır. Fakat barolar, eşit davranma borcu ile bunu yapamayacaktır. Sadece bundan bahsetmeyelim, örgütlenme ve mücadele alanı olarak odaklandığımız yerler de farklı. Bu yüzden ikisi birbirine ne rakiptir, ne de birbirini kesen noktadadır! Bence birbirini besleyecek noktadadır. Baroların kendi örgütünü ve örgütlü gücünü yükseltmesi ne kadar önemli ise ki bence bu çok önemlidir, Sendika da aynı şekildedir.

Sendikal Örgütlenme Baro’ya Yararlıdır

Aycan: Sendika’nın, baroların işini kolaylaştırıcı bir yönü, bir işlevi var mı?

Aksoy: Sendika’nın baroların işini kolaylaştırıcı bir etkisi var. Karşılıklıdır bu etki. Bazı sorunların yasalardan kaynaklandığını biliyoruz. Avukatlık Kanunundaki bazı temel noktaların değişmesi gerekir. Örneğin, kontenjan meselesi, bugün en büyük problemlerimizden biri. Hukuk Fakültelerinin sayısı ve eğitimin içeriği ile ilgili yasal düzenlemelerin mutlaka yapılması gerekir. Burada mücadele kimle örülecek? Tabi ki avukatlarla örülecek! Haliyle ne Baro ne de Sendika bunu tek başına yapamayacağına göre; avukatların örgütlenmesi, sendikal olarak örgütlenmesi baroya yarar, barolardaki avukatların örgütlenmesi de Sendikaya yarar.

Barolara Çağrımız Var

Aycan: Bu anlamda avukatlara bir çağrınız var mı?

Aksoy: Benim avukatlara değil barolara çağrım var. Özellikle bu Baro seçimleri öncesinde, İstanbul’dakilerle daha yoğun ilişki içinde olduğumuz için, tüm başkan adaylarıyla bu meseleleri konuşmaya çalışıyoruz. Çünkü onların çoğu, özellikle son dönem görüştüğümüz başkan adaylarının çoğu, artık sendikayı gerçekten çalışma arkadaşı olarak görüyorlar. Aktif olarak çalışmalarına katıyorlar. Bence çok önemli bir şey bu. Çünkü bizim açımızdan, hangi grup olduğundan bağımsız biçimde, bizim üyemiz zaten bütün avukatlar. Dolayısıyla bizim amacımız Baro’da avukatların emek mücadelesinin yükseltildiği bir çalışmanın yapılması. Bunu yapan baro güzeldir, mubahtır. Bunu yapmadığı takdirde de bizim direncimizle karşılaşır.

Baro başkanı kim olacaksa bizim açımızdan geçerli olan, onların avukatların ekonomik durumlarını iyileştirici mücadele yapmasıdır. Önümüzdeki dönemde, avukatın emeğine yönelik mücadele etmeleri ve bununla ilgili çalışmalar yapmalarıdır. Bunu yaptıkları oranda biz onlara destek oluruz, yapmadıkları oranda da, bazı çalışmaları yapmaları için baskıda bulunuruz.

Barolar zaten bizim meslek örgütümüz. Bizim bazı taleplerimizi yönelteceğimiz kurum da barolardır. Biz sadece Adalet Bakanlığı’na, sadece Çalışma Bakanlığı’na bakmıyoruz. Bizim asıl örgütümüz olan Türkiye Barolar Birliği ve şehir barolarımız taleplerimizi yönelteceğimiz makamlardır. Onlar işlerini doğru yaparlarsa zaten biz onların destekçisi oluruz. Emeğe yönelik bir çalışma yapmıyorlarsa, biz bu çalışmanın yapılması için zorlayıcı oluruz.

Örgütlü Mücadele ile İnanın Bu Ülkede Çok Şey Değişir

Aycan: Avukatlara bir çağrı yapsanız nasıl bir çağrı yaparsınız? Onlardan ne bekliyorsunuz? Soruyu tersinden de soralım: Eğer avukatlar sendikaya ilgi gösterirlerse, kurumsal olarak sendikanın içerisinde yer alırlarsa onlara ne vadediyorsunuz? Sendika onlara somut olarak ne sağlayabilir? 5000, 10.000 üyeniz olduğunda ne değişir?

Aksoy: Şimdi eğer 5000 avukat olursak, inanın bu ülkede çok şey değişir. 5000 avukatın bir sendikada hareket ettiği noktada bu ülkede çok şey değişir. Şöyle değişir, bak çok basit şeyler söyleyeceğim. Ben üniversiteyi bitirdiğimde, stajyer avukatlar çalışması yaptım, bu çalışmayı yaptığımda İstanbul Barosu’nun bir stajyer avukatlar çalışması yoktu, stajyer avukatlara yönelik ihtiyari sigortalılık da yoktu. Biz bu mücadelede, kendi yaptığımız mücadelenin sonucunda, ihtiyari sigorta gündeme geldi ve ihtiyari sigorta yapılmaya başlandı.

Daha sonra piyasalaşmaya karşı avukatlar çalışması yaptık. Daha sonra da işçi avukatlar çalışması yaptık. O dönemde İstanbul Barosu’nun Bağlı Çalışan Avukatlar Komisyonu ile Kamu Çalışanı Avukatlar Komisyonu bir aradaydı. Ben bağlı çalışan avukatlar komisyonun başkanıydım ve ilginçtir o komisyonda, yani Bağlı Çalışan ve Kamu Çalışan Avukatlar Komisyonunda, masada şu konuşuluyordu; “Bağlı çalışan avukat için ücretlerde tip sözleşme ya da asgari ücret uygulaması nasıl getirilir?” Biz bunu tartışırken kamu avukatı da ne tartışıyordu? Kazanılan vekâlet ücretinin kendilerine verilmesi konusunu tartışıyorlardı. Çünkü artık belediyeler ve bazı kurumlar, avukatların vekâlet ücretlerini döner sermayelerine koyuyorlar ve o ücret avukata gitmiyor. Şimdi bu iki sorun aynı masada tartışılmaz, kamu avukatının mücadelesi ve derdi ile bağlı çalışan avukatın derdi aynı değil. Biz o zaman bunu dile getirdik. Mesela bu çalışmanın ardından bakın sadece bu çalışma yapıldıktan sonra bu komisyonlar ayrıldı.

Devamında, Sendika’nın da içinde bulunduğu tip sözleşme çalışması ve daha sonra da bağlı çalışan avukatlarla ilgili yönetmelik… Bunların hepsi mücadelenin ürünü ve bu mücadeleler 5.000 kişiyle falan verilmedi. Yüz kişiyle verildi bu mücadele. Dolayısıyla bugün 5000 avukat örgütlü olarak, ister Sendika’da isterse de Baro’da hareket etsin, çok şey değişir. Bugün baro yönetimleri 5.000 kişiyle çalışmıyor, baro yönetimleri de az kişiyle çalışıyor. Baro yönetimleri kendi üyelerini yönetime katmıyor ki, örgütlenmeye katmıyor ki.

5.000 avukatın mücadele ettiği bir politik ortamda, bir avukatlık, bir hukuk ortamında zaten çok şey olur! Neler olur? Evet, avukatın artık sömürüsü azalır, tacizi azalır.

Bakın bugün bir sürü kadın meslektaşımız özellikle staj aşamasından itibaren çok ciddi problemlerle karşı karşıya kalıyorlar. Mesela bunun mücadelesini nasıl veriyor artık insanlar? Twitter’dan veriyor. Twitter’ın ne kadar etkili olduğundan bahsetmiyorum. Örgütlülüğün ne kadar etkili olduğunu biz zaten yaşadığımız her yerde görüyoruz. Türkiye’de örgütlü mücadelenin olduğu her yerde bir kıvılcım çıkar. İstiyorsan tekstil atölyesinde ol, istersen tekel fabrikasında, cam işçisi ol, ya da inşaat işçisi ol! Örgütlü olduğunda 5.000’e ihtiyaç yok. 10 kişilik bir avukatlık ofisinde 8 kişi mücadele eder, oradan ciddi bir ses çıkar. Bu kadar basit bir şeyden bahsediyorum.

Avukatlığın Sorunları Politika ile Doğrudan İlgili

Aycan: Bağlı çalışan avukatların çok şikâyetleri olduğundan bahsettiniz, sorun bu ağırlıkta ilk defa yaşanıyor Türkiye’de, tam da bu noktada avukatların bir sendikaya ihtiyacı yok mu? Kendilerinin şikâyet ettiği sorunları çözebilecek bir mecra varken neden ilgi göstermiyorlar? Buna net yanıt almak istiyorum.

Aksoy: Önce avukatlığın dönüşümünden kısaca bahsetmek lazım. Bunun çok ciddi politik sebepleri olduğunu görmek lazım. Türkiye’de 2010 yılından beri yargıya çok ciddi bir müdahale var, 2010’dan sonra alevlenen Yargı’daki dönüşümler, HSK’nın dönüşümü, bunları ele geçiren siyasi iktidar, daha sonra çok ciddi bir mücadeleye girişen baroları ve en büyük örgütlü güç olan avukatları bölmek ya da ele geçirmek için harekete geçti. Kısmen başardı bunu ama kısmen de başaramadı. Bunu söylemek şart. Haliyle bu dönüşümler sırasında avukatların itibarı büyük oranda zedelendi, bunun yanında, avukatların bir diğer avukata yaptıklarının da bir sonucu olmaması, bir yaptırımının olmaması, disiplin kovuşturmalarının iyi yapılmaması, avukatların yaptığının yanına kar kalması… Türkiye’deki toplumsal çürümeyle beraber avukatlar nezdinde de bu çürümenin sonuçlarını görmüş olduk.

Günün sonunda evet avukatlar hem toplum nezdinde hem de birbirlerine karşı eski tutumlarını kaybetmiş durumdalar. Ekonomik sebeplerle, toplumsal sebeplerle, politik sebeplerle, birçok sebeple eskisi gibi bir düzenin olmadığı dönemden geçiyoruz. Böyle bir dönemde çok daha büyük bir ihtiyacın olduğunu görmek lazım. Örgütlenmemenin sebebini, belki de Sendika’nın kendisini yeterince ifade edemiyor olmasından ziyade Türkiye’deki örgütlenmenin oldukça düşük bir zeminde kalması olarak olması olarak açıklamak daha doğru olur.

Özellikle 2013 Gezi Direnişi sonrasında çok ciddi bir toplumsal baskıyla, 2015 yılından sonra Olağanüstü Hal ile, daha sonra pandemi ile geçirdiğimiz bu son 8 senenin sonunda artık insanların alanlara rahatlıkla çıkamadığı, kendilerini bir örgüte kolaylıkla ait hissedemediği, mücadele etmekten oldukça uzak durduğu, geleceğine dair umutsuzlaştığı bir noktadayken, avukatların da bu koşullardan etkilendiğini görüyoruz.

Aycan: Peki, araya girmem gerekiyor, avukatların, toplumsal bilinç olarak diğer kesimlerden daha iyi durumda olmalarını beklemek gerekmez mi? Devleti, nizamı daha iyi bilen ve haklarını daha çok savunması gereken bir kesim olarak farz edemeyecek miyiz?

Birçok Hukuk Fakültesinde Hukukçu Profesör Yok

Aksoy: Şimdi öncelikle şu görüşümü söylemem lazım; avukatlar ya da hukuk fakültesi mezunları eskiden bildiğimiz kadar nitelikli ve entelektüel değiller. Şimdi nitelik ve değişimden önce oradan gidelim. Şunu söylemek lazım bugün üniversiteler çok dönüşmüş durumda. Hukuk fakülteleri de eğitim düzeyinin en sert şekilde azaldığı fakültelerden biri. Bunun sebebi, 50 kere söylemiştik, hukuk fakültesi açmak çok maliyetsiz bir iş

Aycan: Birçok hukuk fakültesinde hukukçu profesör yok, ilahiyatçı, ziraatçı, elektronikçi dekan ya da yöneticiler var birçok fakültede. Yönetim kurulunun çoğunluğunun hukukçu olmadığı hukuk fakültesi olur mu?

Aksoy: Tam da işte bunu söylemeye çalışıyorum, Hukuk dekanının veteriner ya da ziraatçı olduğu, ilahiyatçı olduğu fakülteler var. Biz bunun çalışmasını yapmıştık, hiç profesörün olmadığı, sadece bir profesörün olduğu, ama yüzlerce hukuk fakültesi öğrencisinin olduğu fakülteler var, kontenjan sayılarının 200-300-500’ü bulduğu Hukuk fakülteleri var.

Aycan: Ama yine araya gireceğim, avukatların çoğunluğu bu eğitim tahribatından önce mesleğe başlamış kişiler.

Türkiye’de Entelektüel Seviyenin Çok Düştüğü Bir Dönemden Geçiyoruz

Aksoy: Devam edeyim ben, Hukuk Fakültelerinde kütüphaneler yok. Türkiye’de entelektüel seviyenin çok düştüğü bir dönemden geçiyoruz. Eğitimdeki sorunun çok yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Haliyle bundan etkileniyor hukuk fakültesi öğrencileri de, ama doğrudur bunun dışında da avukatlar var, bunlar da mı hiç kendi haklarının bilincinde değiller?

Ben burada çok net olarak şunu söylemek durumundayım. Bir; özellikle, bir yaşın üstündeki avukatlar zaten daha çok tek başına çalışan avukatlar olabiliyor. Ya da bu sorunları daha kolay göğüsleyebiliyor, girdikleri hukuk piyasasının o dönemki koşulları nedeniyle. Bugüne geldiklerinde artık bugünkü zor koşulları, bugünkü ekonomik koşulları, en azından genç avukatlara göre, bahsettiğim bu yığınlara göre daha kolay göğüsleyebiliyor, ayakta kalmaları çok kolay olmamakla beraber daha kolay göğüsleyebiliyorlar.

Öte yandan asıl problemin genç avukatlar, işçi avukatlar ve stajyer avukatlar nezdinde doğduğunu görüyoruz. Burada da son 10 yılın neredeyse tüm mezunlarından bahsediyoruz. Şimdi böyle baktığımızda, son 10 yılın mezunlarına baktığımızda haliyle bu son 10 yılın mezunlarının içinde olduğu siyasal dönem, Türkiye’deki siyasal dönem, içinde büyüdüğü ve yetiştiği siyasal dönem… Türkiye’deki örgütlenme kabiliyeti, işçilerin ya da bütün orta sınıfın örgütlenme kabiliyetine baktığımızda çok ciddi müdahaleler var. O yüzden tek başına neden bu avukatlar örgütlenmiyor, çünkü bunların hepsi haklarını bilmiyorlar, böyle de bilinçsiz bir düzeydeler, demiyorum bunu, bunu diyemem, çok haksızlık olur.

Avukat, Piyasa Tarafından Emeğinin Sömürüldüğünü Görmek Zorunda

Aycan: Diğer mesleklere göre daha bilinçli olmalarını bekleyemez miyiz?

Aksoy: Bekleyebiliriz ama o zaman da ne oluyor biliyor musun? O zaman da kendi içinde bulundukları serbest meslek, kamu mesleği cenderesinde kalıyorlar Yani şunu demeye çalışıyorum; “Zaten ben bir serbest meslek mensubuyum, kendi ofisimi açarım ve benim geleceğimde bir ofis açma opsiyonu var” rahatlığında kalıyorlar. Kendilerini, emeğinin sömürüldüğü bir noktada görmediğinde bir avukat bu sadece birinin yanında bağlı çalışmak olarak adlandırmıyorum, genel olarak piyasa tarafından emeğinin sömürüldüğünü görmüyorsa, burada bir tanımlama problemi var. İçinde bulunduğu duruma nasıl bakacağı ile ilgili.

Avukatlar, İçinde Bulunduğu Çaresizliği Henüz Görebilmiş Değiller

İnsan ne zaman özgürleşir? İnsan içinde bulunduğu çaresizliği gördüğünde özgürleşir. Şimdi, avukatlar içinde bulunduğu çaresizliği henüz görebilmiş değiller. Bu çaresizliği görebildiklerinde aslında özgürleşip mücadele edeceklerdir. Entelektüel olarak daha farklı olduğunu düşündüğün gruplara nazaran avukatların bunu yapamıyor olmasının önündeki engelin, uzun süredir bu mesleğin serbest meslek ve kamu alanında görülmesi sebebiyle olduğunu düşünüyorum. Halen kendilerini emek sömürüsü, emek ekseni alanında görmüyorlar. Emek ekseni alanında görmeleri halinde bu mücadelenin olgunlaşacağını ben düşünüyorum kendi adıma.

Sadece işçi avukatların emek sömürüsünden bahsetmiyorum, özellikle belirteyim. Sadece bağlı çalışanların emek sömürüsünden bahsetmiyorum. Bugün piyasada çok ciddi kazançlar sağlayan bürolar varsa ve onun yanında tek başına ayakta durmaya çalışan serbest avukat varsa, CMK ile geçinmeye çalışan, aylık kira bedelini ödemekte zorlanan, SGK ve vergi ödemelerini zor yapan avukatın, pastanın çoğunu alan avukatların yanındaki emek sömürüsünden bahsediyorum aslında.

Aycan: Piyasanın avukatları sömürmesinden mi bahsediyorsunuz? Sayının artmasına paralel olarak ücretlerin düşmesi de başka bir sorun değil mi? Buna ve diğer sorunlara karşı ortak bir tutum belgesi hazırlayamaz mı Sendika?

Avukatı Avukata Kırdırmaktansa Barolar Görevlerini Yapmalı

Aksoy: İşte bence bunu düzenleyecek olan meslek örgütüdür. Açlıkla savaşan ve bu kadar kalabalık bir avukat kitlesinde neden iki liraya iş alıyorsun demek mümkün değil. Bunu düzenleyecek olan örgütlerdir, bunu düzenlenecek olan meslek örgütüdür. En baştan, bunu ona mahkûm etmeyecek olan, zorunlu asgari düzenlemeyi getirecek olan ya da bunu bu şekilde teklif eden müvekkili aldırmayacak olan ya da o vergi incelemesinde bunu böyle yaptırmayacak olan zaten düzenleyici ve denetim gücü olanlardır. Yani barolardır, vergi dairesidir, SGK’dır:

Ona bakarsan SGK priminin eksik ödenmesi diye bir sorundan bahsediyoruz, dünyanın en kolay çözülecek sorunu, SGK denetimi yaparsın, pirim eksik ödenmez, basit bir çözümdür. Vergi denetimini yaparsın, daha ucuza asgari ücretin altında ücret alınmaz. Şimdi bunlar denetimle olabilecek şeyler, onu yapmazsan ve ücret vereni de yani müvekkili de buna zorlamazsan, avukat bu kadar büyük bir rekabetin, bu kadar büyük bir yoksunluğun olduğu dönemde tırnak içinde söylüyorum “fiyat kırar”. O yüzden de avukatı avukata kırdırmaktansa bunun düzenleyicilerinin harekete geçmesi lazım.

Hukuk Eğitiminde Fırsat Eşitliği Yok

Aycan: Bu anlamda Sendika’nın farkındalık yaratma dışında somut çalışmaları var mı?

Aksoy: Özellikle vergi ve sigorta denetimleri konusunda İstanbul Barosu’na ve başka barolara yazılar yazdık. Onlardan bunlarla ilgili denetim yetkisinin SGK ve Çalışma Bakanlığına ait olduğu yönünde cevaplar aldık. Sendikanın yapacağı işlerin en büyük kaynağı örgütlü gücü olur. Yani onun dışında biz biraz daha talepkar bir mücadele yürütmek durumunda kalıyoruz. biz örgütlenmediğimiz sürece, bunu toplumsal alanda bağırmanızın bir yolu bence yok. O yüzden ben açıkçası bu dönemki mücadelemizde örgütlenmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum ve onun dışında da örgütlenmeye olan hedefte baroların çok zorlanması gerektiği düşünüyorum. Baroları zorlamak, baroları mücadeleye itmek gerekiyor.

Aycan: Birçok kurumun ve derneğin tutum belgeleri, etik beyannameleri var, bu anlamda bir belge yazılarak herkesin buna uyması yönünde davet yapılamaz mı?

Aksoy: Açıkçası ben bunu Baroların yapmasını dilerim. Yeni bir avukata, yeni ofisini açmış bir avukata şu ücretten aşağı iş alamazsın demeliyim, demem gerektiğinin farkındayım ama diyemem. Çünkü çok çok ciddi bir rekabetin içinde. Şöyle bir durum var; baştan beri eşitsiz gelişim var, çok baştan beri. En baştan beri çok sınıfsal bir şeyden bahsediyoruz. Bugün bir kısım genç avukat belki lisesi, belki dili, eğitimi, kabiliyetleri, iyi bir lise mezunu olması ve iyi bir üniversite eğitimi alması nedeniyle adım adım yükselebilir. Eğitimde fırsat eşitliği olmadığı için ve haliyle buradan sonra onun seçenekleri daha çok diğerinden. Eşitsizlik eğitim aşamasından başlıyor, ben eşitsizliği ilk buradan başlatıyorum. Sonra biz eşitsiz ortamda yetişen insanları eşit bir piyasaya koyuyoruz.

Eşit koşullardan gelmeyen, eşit koşullarla büyümeyen, eğitimde fırsat eşitliğinden hiç faydalanamayan avukat hangi kabiliyeti ile iş alabilecek? Alamayacak. Kırabileceği tek şey ücret. Ucuz olduğu için tercih edilebilir ancak, dili ile tercih edilemeyecek, mesleki bir yeterliliği zaten o aşamada yok, ayrıca bir kulübü yok, ayrıca bir çevresi yok. Neyi ile fark yaratıp iş alacak? Şimdi sınav da geliyor, tamam sınavdan da geçse ne olacak? O sınavı geçtikten sonra aynı şey olmayacak mı? Bu soruna tutum belgesi ile cevap bulamayız.

Ortak Bir Hareket Noktası, Standartlar ve İlkeler Belirlenebilir

Aycan: Uzun vadeli bir standartlar silsilesinden bahsediyorum. Buna hukuk eğitimi de dâhil. Herkesin şikâyet ettiği ama kimsenin harekete geçmediği konularda bir çıta koymak gibi…

Aksoy: Anladım, o olabilir. İlkeler konulabilir. Bence şu olabilir, bu tutum belgesini şöyle yapabiliriz; evet, hukuk fakültelerinin eğitiminde sendikanın önümüzdeki dönemde yapacağımız çalışmalardan biri, hukuk fakültelerinde çalışmalar yapmaktır. Bu konu aslında tam bir Yargı Reformu planı. Bu, yargı reform planı ile yapılabilecek bir şey. Baştan aşağı herşeyi nasıl değiştirebilirsin? Hukuk fakültesini değiştirmeden, eğitimde fırsat eşitliği sağlamadan nasıl yapacaksın bunu?

Yapabileceklerimizin sınırları var, şunu yapmak daha mantıklı, hukuk fakültesi eğitiminin nitelikli hale getirilmesi konusunda mücadele edilebilir, bunu nasıl yapabiliriz? Hukuk fakültelerinde daha fazla çalışma yaparak, belki toplantı, bir sempozyum, bilim, konuşma, sohbet… Hukuk fakültesi öğrencisi daha fazlasını ister. Direnir, öğrenciler daha fakültedeyken kendisine verilen eğitimin kötü olduğunu söyler, der ki “Neden benim bir profesörüm yok?” Buna bu aşamadan başlamamız gerekiyor. En azından orada mücadeleye başlayabilelim. Çünkü öbür türlü artık eşitsiz koşullar önümüze geldikten sonra yapacak çok şey kalmıyor.

Asgari Bir Ücret Zorunlu Olmalıdır

Aycan: Asgari ücret ile ilgili neler yapılabilir?

Aksoy: Avukatların asgari ücretinin olması gerektiği aşikâr. Asgari ücret uygulamasında bence stajyer avukatların da keza asgari ücrete tabi olması gerekir. Özellikle ücret yasağı ve çalışma yasağı olmasına rağmen, asgari bir ücret olması zorunlu olmalıdır. Bununla ilgili mücadele yapılmalıdır. Bunu kısaca belirtmiş olayım. Ama bununla ilgili mücadeleyi yaparken yine elimizde ne olduğunu görmek lazım. Bunu ben düzeltemem, sonuçta bakanlık nezdinde yapılacak çalışmalar bunlar. Şunu biliyoruz, tavsiye niteliğindeki asgari ücretin hiçbir faydası olmuyor. Yani bunun bile ötesine geçmek lazım. Tavsiye ücreti, asgari ücreti zaten baroda yapıyor. O yüzden asgari ücret çalışması yapılmalı evet, ama belki de bu çalışmada önemli çalışmalardan biri olarak örgütletilmeli.

Baro Yönetimine Aday Olanlar Taahhütname Vermeli

Aycan: Türkiye genelinde baro seçimleri yapılıyor, çoğu baronun seçimleri tamamlandı ve yeni yönetimler göreve geldi. Türkiye’nin birçok yerindeki baro başkan adaylarına ya da yeni seçilen kişilere önerileriniz nelerdir?

Aksoy: Baro başkan adaylarına ve yeni yönetimlere, özellikle bu seçimlerde, geçtiğimiz seçimler dönemindeki ayrışma meselesinden dolayı çok ısrarcı olmadık. Önce onu söyleyeyim ama aslında şöyle bir hedefimiz ve amacımız var. Normalde, kişisel ilişkilerimiz güçlü ve bu taleplerimizi sürekli iletiyoruz. Yeni seçilecek olanlardan ve seçilenlerden taahhütname alınabilir. Belki bir taahhüt çalışması yapılabilir. Şöyle bir taahhüt çalışması; işçi avukatların ekonomik koşullarının yükseltilmesi konusunda bir taahhüt verebilirler. Bu tarz bir proje çalışmasını yapabiliriz.

Tip sözleşme çalışmasını yapmak olabilir. Bunun Barolar nezdindeki yasal olanaklarını zorlamak, olabildiğince zorlamak gerekir. Stajyer avukatların koşullarının iyileştirilmesi konusunda zorlanmasını deneyebiliriz. İhtiyari sigorta yapmanın artık daha da yaygınlaştırılması, bunların denetlenmesi, sigorta primlerinin denetlenip gerçek ücret üzerinden ödenip ödenmediğinin denetlenmesi konusunda bir taahhütname alınabilir. Ama bunlar biraz popülist çalışmalar olur bana kalırsa.

Aycan: Peki, baroların kendi yetki alanında olan hususlar var, bir de yasal engeller var. An azından baroların kendi gücünü kullanması yönünde sendika bir baskı unsuru olabilir mi?

Aksoy: Olabilir, zaten o yüzden de çok fazla onlarla bu ilişki kuruyoruz. Seçim öncesinde bir taahhütname alınabilir. Güzel bir çalışma olur, önümüzdeki dönem çalışmalarımızın ana ekseni bu olacak. Baroların bu çalışmaları yapma konusunda ve özellikle sigorta primleri meselesinde yapabilecekleri ve çok kolay denetleyebilecekleri şeyleri yapmaları gerekiyor ve yapmak zorundalar.

Baroların yapmak zorunda oldukları şeyleri yapmaları konusunda baskı unsuru olacağız. Bastıracağız bu konuda, yani hikâye bu bence. Bastırma eylemleri bana göre bugün taahhüt almaktan daha iyidir. Konuşuyoruz, 50 kez söyledik yönetimlere, masalarına oturduk, ilettik. Daha ne yapalım?

Aycan: Peki, bu faydalı mülakat için okurlarımız adına çok teşekkür ediyoruz.

Aksoy:  Avukatlar Sendikamız adına biz teşekkür ederiz.

4 Şubat – Hukuk Takvimi

0
4 Şubat - Hukuk Takvimi - Tarihte Bugün
4 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar
1746 Polonya, Litvanya ve Belarus ulusal kahramanı Tadeusz Kościuszko doğdu.

Bir Amerikan posta pulunda Kościuszko
 1794 Fransa, tüm sömürgelerinde köleliği yasakladı.
1799

Portekizli hukukçu, şair, oyun yazarı, romancı, siyaset adamı Almeida Garrett doğdu. (Ölümü: 9 Aralık 1854)

 1859 Fransız kamu hukuku uzmanı Léon Duguit doğdu. (Ölümü: 18 Aralık 1928)

Léon Duguit
 1862 İsveçli hukukçu, siyasetçi ve akademisyen Hjalmar Hammarskjöld doğdu. (Ölümü: 12 Ekim 1953) U

Hukukçu ve eski İsveç Başbakanı Hjalmar Hammarskjöld
 1868 İrlandalı devrimci ve dünyanın ilk üst düzey devlet görevlilerinden Constance Markievicz doğdu. (Ölümü: 15 Temmuz 1927) 1919–1922 yılları arası İrlanda Cumhuriyeti Çalışma Bakanlığı görevinde bulundu ve dünyada devlet bakanı olarak görev yapan ilk kadınlardan biri oldu. İngiliz Avam Kamarası’na seçilen ilk kadındır.

Constance Markievicz
1878 Saffet Paşa, 4 Şubat 1878 tarihinde  Danıştay başkanlığına getirildi.
 1913 Amerikalı insan hakları savunucusu Rosa Parks doğdu. (Ölümü: 24 Ekim 2005)

Rosa Parks, Time Dergisi kapağında
 1922 Başkomutanlık Kanunu’nun süresi, üç ay daha uzatıldı.
 1923 Kolombiyalı hukukçu, siyasetçi ve yazar Belisario Betancur Cuartas dünyqya geldi.  (4 Şubat 1923 – 7 Aralık 2018), 1982 ile 1986 yılları arasında 26’ncı Kolombiya Devlet Başkanı olarak görev yaptı. 7 Aralık 2018’de, 95 yaşında iken hayatını kaybetti. Çok sayıda eser yazmıştır.
 1923 Lozan Barış görüşmelerinin 4 Şubat 1923’te anlaşma sağlanmadan kesilmesi üzerine 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde yeni Türkiye’nin ekonomik sorunlarını tartışmak üzere İzmir’de Banka-Han binasında İzmir İktisat Kongresi toplandı.
 1948 5237 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. 30 yıldan fazla yürürlükte kalan bu kanunla belediyelerin gelirlerinde birlik sağlanmaya ve borçlanma konusunda belediyelerin olanakları artırılmaya çalışıldı.
 1953 Hukukçu ve Federal Rezerv Sistemi’nin 16. başkanı Jerome Powell doğdu. Georgetown Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. Ancak daha sonra yatırım bankacılığına geçti ve Carlyle Group’un ortağı olmak da dahil olmak üzere birçok finans kuruluşunda çalıştı. 1992’de Hazine İç Finansman Müsteşarı olarak görev yaptı. 5 Şubat 2018 tarihinde Federal Rezerv Sistemi’nin(ABD Merkez Bankası-FED) 16. başkanı olarak seçildi.
 1964 20 Mayıs 1963 ayaklanması sanıklarından Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer’in ölüm cezaları, TBMM’nde onaylandı. Aydemir, bir önceki darbe girişiminden sonra 10 Mayıs 1962’de affedilmiş ancak yeniden askeri darbe girişiminde bulunması nedeniyle, Ankara 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nce idama mahkûm edilmişti.

Albay Talat Aydemir
 1974 Türkiye Yazarlar Sendikası, “Türkiye’nin özgürlük, barış ve kültürel gelişim ve dayanışma mücadelesinde üzerine düşen görevi onurla yerine getiren bir aydınlar kuruluşu” olma iddiası ile kuruldu. Sendika ve üyeleri, kurulduğu günden beri birçok dava ile muhatap oldu.
 1981 Gro Harlem Brundtland, Norveç’in ilk kadın Başbakanı oldu.

Gro Harlem Brundtland
 1986 Türkiye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesine Ek 8 nolu Protokolü 4 Şubat 1986 tarihinde imzaladı, 12 Nisan 1989 tarih ve 3526 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 20 Nisan 1989 tarih ve 20145 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
 1987 Yazar Aziz Nesin,  kendisine ‘vatan haini’ dediği için Cumhurbaşkanı Kenan Evren aleyhine tazminat davası açtı.
 2003 Türkiye ile Yunanistan arasında Kültürel İşbirliği Anlaşması, Bilim ve Teknoloji Alanında İşbirliği Anlaşması, Ekonomik İşbirliği Anlaşması Deniz Ulaştırma Anlaşması ve Gümrük İdareleri Arasında İşbirliği ve Yardımlaşma Anlaşması imzalandı. 
 2003 İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol (İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokol); Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarih ve A/RES/57/199 sayılı kararıyla kabul edildikten sonra 4 Şubat 2003 tarihinde imzaya açıldı. Protokol, 22 Haziran 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
 2003 Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne(Palermo Konvansiyonu–UN Convention against Transnational Organized Crime) ek olarak düzenlenen Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına Protokolün Türkiye tarafından uygun bulunduğuna dair 4803  sayılı kanun Resmi Gazete‘nin 4 Şubat 2003 tarihli sayısında yayınlandı. Protokol, Birleşmiş Milletler tarafından 12-13 Aralık 2000 tarihlerinde New York City’de düzenlenen konferansta kabul edilmişti.
 2005 Ukrayna’da yakalanan Bahçelievler Katliamı sanıklarından Haluk Kırcı, Türkiye’ye iade edilerek 4 Şubat 2005 günü Kartal Cezaevi’ne gönderildi. Kırcı, 8 Ekim 1978 günü, Ankara Bahçelievler’de Türkiye İşçi Partisi(TİP) üyesi yedi gencin öldürülmesiyle ilgili davada, 12 Nisan 1988”de 7 kez idam cezası almış, çıkarılan infaz kanunundan yararlanmış ve 26 Nisan 1991 tarihinde Bursa Cezaevi’nden şartlı tahliye edilmişti. Her idamı cezası için ayrı hesaplanması gereken süre henüz tamamlanmadığından tekrar aranmaya başlanmış, 25 Ocak 1996’da İstanbul’da yeniden yakalanmış ve aynı gün firar etmişti. Kırcı 28 Mayıs 2010 tarihinde tahliye oldu ve 8 Şubat 2011 tarihinde yeniden tutuklandıktan sonra 4 Şubat 2014 tarihinde yeniden tahliye oldu. Susurluk Davası ve Ömer Lütfi Topal cinayetlerinden suçlandı. Ugandalı diktatörün adı olan ‘İdi Amin’ lakabı ile bilindi. Bahçelievler katliamından 32 yıl sonra Sabah gazetesine konuştu ve “Adalete hesap verdim. Asıl şimdi Cenab-ı Allah’a vereceğim bir hesap var. Şiddetle, vurarak, kırarak bir şeyleri çözmek mümkün değil. Şiddet şiddeti doğuruyor. Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor.“ dedi.

2021 Judith Butler, Noam Chomsky gibi ünlü isimlerin de aralarında olduğu 3 binden fazla akademisyen ve düşünür, polis şiddetini kınadı ve üniversite özerkliğini savunan bildiri yayınlayarak Boğaziçi Üniversitesine rektör olarak atanan Melih Bulu’ya istifa çağrısı yaptı. Kadıköy’de düzenlenen Boğaziçi protestolarına katılan 5 kişi ev baskınlarıyla gözaltına alındı. İstanbul Valiliği, eylemlerle ilgili üç kişinin daha arandığını açıkladı. 35 baro başkanı, Boğaziçili öğrencilere yönelik polis şiddeti ile ilgili ortak bir açıklama yaparak, “Suç oluşturmayan demokratik haklarını kullanan vatandaşlara karşı her türlü baskının son bulmasını talep ediyoruz. Hukuka aykırı tüm işlem ve eylemlerin karşısındayız“ dedi.

2021
  • Avrupa’daki sekiz ülkenin İnsan Hakları Büyükelçileri Osman Kavala’nın duruşması öncesinde bir çağrı yayınlayarak Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını istedi.
  • Akademisyenler, uzmanlar, sivil toplum örgütlerinden katılan aktivistler ve bağımsız araştırmacıların Türkiye’de dilsel çoğulluk ve dil haklarını tartıştıkları çalıştay serisi, Türkiye Kültürleri YouTube kanalında yayınlandı.
  • Paris İdari Mahkemesi 3 Şubat 2021’de Yüzyılın Davası kararını yayınladı ve Fransa Devleti’ni iklim krizinden sorumlu tuttu.
  • Sokak hayvanlarını desteklemek ve bir iyilik ağı oluşturmak amacıyla yayın yapan KirikKuyruk.com internet sitesi yenilenmiş ara yüzüyle yeniden yayına geçti.
2025

CHP’li Kartal Belediye Başkanı Gökhan Yüksel‘in de aralarında bulunduğu 21 sanık için belediyeye ait 44 taşınmazın usulsüz olarak kiraya verilmesi gerekçesiyle ”zincirleme şekilde görevi kötüye kullanma” suçundan iddianamede hazırlandı. Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Soruşturma Bürosunca hazırlanan iddianamede Yüksel ile birlikte 19 şüphelinin 10 aydan 3 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılmaları talep edildi.

 2025 Münir Özkul’un kızı Güner Özkul, babasının yer aldığı filmlerin telif haklarına ilişkin olarak İstanbul Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’ne dava açtı.

Afganistan’da kız çocuklarının eğitim hakkına ilişkin yasağın kısmen kaldırılmasını isteyen Taliban Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Abbas Stanikzai’nin, hakkında tutuklama kararı çıkarılması nedeniyle Birleşik Arap Emirlikleri’ne kaçtığı ileri sürüldü.

Bahçelievler Katliamı – 32 Gün Belgeseli 

4 Şubat – Hukuk Takvimi

3 Şubat – Hukuk Takvimi

0
3 Şubat – Hukuk Takvimi
1783  İspanya, ABD’yi resmen tanıdı.
1820 Liberyalı hukukçu ve siyasetçi Anthony William Gardiner doğdu. (Ölümü: 12 Şubat 1885) Hukuk eğitimi gördü. 1847’de Liberya’nın bağımsızlık bildirgesini ve anayasasını hazırlayan Ulusal Konvansiyon’da delege olarak görev yaptı. Liberya’nın ilk başsavcısı oldu ve daha sonra 1855-1871 yılları arasında Liberya Temsilciler Meclisi’nde görev yaptı. 1860-1861 yılları arasında Temsilciler Meclisi Başkanı olarak görev yaptı. 1871’de başkan yardımcılığına seçildi. 1878’de cumhurbaşkanı seçildi. 1980’deki darbeye kadar Liberya siyasetine hakim oldu. Amerikan-Liberyalıların neredeyse bir buçuk asırlık azınlık egemenliğine son verdi.
1889 Finlandiyalı Hukukçu ve politikacı Risto Heikki Ryti doğdu. (Ölümü: 25 Ekim 1956) Helsinki Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1912’de Hukuk Yüksek Lisansını tamamladı. Helsinki’de Serlachius & Rytin hukuk firmasını kurdu. İlerici Parti Milletvekilliği, Maliye Bakanlığı, Finlandiya Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1940-1944 yılları arasında Finlandiya’nın beşinci devlet başkanı olarak görev yaptı. 1945 yılında Sovyet baskısı ile Risto Ryti hakkında savaş suçu işlediği gerekçesiyle dava açıldı ve on yıl hapse mahkûm edildi. 1949 yılında sağlık sorunları nedeniyle Cumhurbaşkanı Juho Kusti Paasikivi tarafından affedildi. Hapisten sonra kamusal yaşama dönemedi. Ölümünden beş ay önce, Helsinki Üniversitesi tarafından siyaset bilimi alanında fahri doktora verildi.
1924 Amerikalı hukukçu, akademisyen, tarihçi ve siyasetçi Thomas Woodrow Wilson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 28 Aralık 1856) Princeton Üniversitesi‘nde Felsefe ve tarih eğitimi aldı. Daha sonra Virginia Üniversitesi Hukuk Fakültesinden diploma aldı ancak hukukla ilgili bir iş yapmadı. 1902-1910 yılları arasında Princeton Üniversitesi rektörlüğü görevini yürüttü. 1910 yılında Demokratik Parti’den New Jersey valisi oldu. 1912 yılında yapılan ABD başkanlık seçimlerini kazandı. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden önce açıkladığı ilkeler nedeniyle 1919 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
1930 Türk-Fransız Dostluk Antlaşması imzalandı.
1931 Menemen Olayı hükümlülerinden 27 kişi idam edildi. Menemen Olayı Davasında 37 kişi idama mahkûm edilmiş ve mahkemenin kararı 29 Ocak’ta TBMM’nin onayına sunularak kabul edilmişti.
1946 Danimarkalı avukat ve politikacı Carl Theodor Zahle yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Ocak 1866) Kopenhag Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1901’de parlamento maliye komitesinin üyesi oldu. 1905’te Sosyal Liberal Parti’yi kurdu ve yeni partinin ilk başkanı oldu. 1911’de Stege belediye başkanı oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında başbakanlık yaptı. 1929’dan 1935’e kadar adalet bakanı olarak görev yaptı. 21 Nisan 1918 – 30 Mart 1920 arasında Danimarka Başbakanlığı yaptı.
1952 Amerikalı hukukçu ve siyaset adamı Harold LeClair Ickes yaşamını yitirdi. (Doğumu:15 Mart 1874) Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden JD derecesi ile mezun oldu. Medeni haklar, sosyal yardım, belediye reformu ve kamu hizmetleri alanında yürüttüğü mücadelelerle tanındı. Roosevelt yönetiminde içişleri sekreterliğine getirildi. New Deal’in önde gelen savunucuları arasında yer aldı. 1933’ten 1946’ya kadar yaklaşık 13 yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.
1984 Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığına bağlı tüm hastane ve doğum evlerinde kürtaja izin verildi. İzlanda, 1925 yılında kürtajı yasallaştıran ilk ülke olmuş, Türkiye ise 10 Ocak 1984’te kürtajı yasallaştırmıştı.
1995 Yazar Metin Kaçan ve spiker Alp Buğdaycı işkenceyle tecavüz gerekçesiyle tutuklandı.
2001 ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 17 Haziran 1999 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Ocak 2001 tarihli ve 2528 sayılı kanun ile kabul edildi. 3 Şubat 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2007 Hukuk profesörü ve yazar İsmet Giritli yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Nisan 1924)
2011 Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 15 Kasım 2010 tarih ve 27760 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 2010/1074 sayılı Bakanlar Kurulu kararına dayalı olarak kuruldu. Kamu hukuku ve Özel Hukuk bölümleri ve bunlara ait toplam on altı ana bilim dalının kurulması Yüksek Öğrenim Yürütme Kurulunun 3 Şubat 2011 tarihli ve 5476 sayılı kararı doğrultusunda kabul edildi. Fakültede sanal adliye ve duruşma salonları oluşturuldu.

Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2022 Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezinin yaptığı araştırmanın sonuçları açıklandı. Katılımcıların yüzde 87,7’si, okul öncesinden başlayarak anadilde eğitim  yapılması gerektiğini belirtti.
2022  Ukrayna ile Türkiye arasında serbest ticaret anlaşmasına imzalandı.
Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AİHM’nin almış olduğu Kavala Kararının uygulanmaması nedeniyle, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’ye yönelik başlattığı ihlal süreciyle ilgili açıklama yaptı. Borrel, “Bu tutum kaygı verici bir emsal oluşturmakta ve AB’nin Türk yargısının uluslararası standartlar ile Avrupa standartlarına bağlılığı konusundaki endişelerini güçlendirmektedir. Bu tutum aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyesi ve AB üye adayı olarak üstlendiği yükümlülüklerle de tezat oluşturmaktadır.” Eski AİHM Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Işıl Karakaş, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir yargı organı. Dolayısıyla AİHM’in kararları bağlayıcıdır.” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AİHM ne demiş, Avrupa Konseyi ne demiş, bu bizi ilgilendirmiyor. Biz kendi mahkemelerimize saygı duyulmasını bekliyoruz.” dedi.

Osman Kavala
Abdullah Öcalan’ın da aralarında bulunduğu  İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’ndeki dört hükümlünün avukatları ve aileleriyle aylardır görüşemediği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuru mahkemesi tarafından reddedildi.
2022
  • Gazete Yolculuk muhabiri Buse Söğütlü, Ağır Ceza Hakimi Akın Gürlek‘i hedef gösterdiği iddiasıyla yargılandığı davada beraat etti. Ancak mahkeme, ‘kamu görevlisine hakaret’ iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. 
  • Öğretmenlik Meslek Kanunu Tasarısı mecliste görüşülmeye başlandı.. Türkiye’de öğretmenlere yönelik ilk mesleki kanun olan 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu 3 Şubat 2022 tarihinde yasalaşmıştır. 13 Temmuz 2023 tarihinde ise Kanun’un aday öğretmenlik ve kariyer basamaklarına ilişkin bazı hükümleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.
  • Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği (HAYKURDER), bakanlığın, mahkemenin uygun bulmamasına rağmen Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu’na  yönetmelik değişikliği ile Laboratuar Hayvanları Bilimi Derneği’ni atadığını açıkladı.
2022 Bakırköy Yeşilköy’de, ortağı olduğu Balık restoranında öldürülen Avukat Şafak Mahmutyazıcıoğlu cinayetiyle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan 11 şüpheli, ek gözaltı süresi alınmak üzere adliyeye sevk edildi. Olayla ilgili aranan şüpheli Mehmet Aslan da yakalanarak gözaltına alındı. Bakırköy Adliyesine getirilen 12 şüpheliye 4 gün ek gözaltı süresi verildi.

Avukat Şafak Mahmutyazıcıoğlu
2025
  • Kamuoyunda ‘Çiftlik Bank’ olarak bilinen sistemin kurucusu oldukları gerekçesiyle İstanbul Anadolu 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutuklu olarak yargılanan “Tosuncuk” lakaplı Mehmet Aydın ve Fatih Aydın, çeşitli suçlardan 45 bin 376 yıl 6’şar ay hapis cezasına çarptırıldı.
  • Gazeteciler Barış Pehlivan ve Kürşad Oğuz’un adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan itiraz reddedildi.
  • Beşiktaş Belediyesi’nin eski başkanı Murat Hazinedar’ın da aralarında bulunduğu sanıkların İstanbul 31.Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davada savcılığın esas hakkında mütalaası açıklandı: Sanıklar Murat Hazinedar, Hüseyin Avni Sipahi, Rifat Örnek, Mürvet Günday, Selçuk Bartınlı, Çetin Kırışgil ve Mustafa Sarı’nın zincirleme şekilde ‘görevi kötüye kullanmak’ suçundan ayrı ayrı 10’ar ay 15’er günden 4’er yıl 6’şar aya kadar hapis cezasına çarptırılması talep edildi. 
  • Yenidoğan Çetesi Davasında yargılanmaktayken cezaevinde intihar eden Dr. İlker Gönen’in avukatı Aydın Mantar hakkında sosyal medya paylaşımları sebebiyle  “Halkı yanıltıcı bilgileri alenen yayma” suçundan adli soruşturma başlatıldı.
  • İspanya Futbol Federasyonu(RFEF) eski başkanı Luis Manuel Rubiales Bejar’ın Ağustos 2023’te Kadınlar Futbol Dünya Kupası’nı kazanan İspanya’nın kupa töreninde futbolcu Jennifer Hermoso Fuentes’i dudağından öpmesi olayıyla bağlantılı cinsel taciz ve baskı suçlamalarının olduğu dava Madrid’in San Fernando de Henares ilçesindeki mahkemede başladı.
  • İngiltere’de ‘İran için casusluk yaptığı’ iddia edilen ve bir kamyonun alt kısmında hapishaneden kaçan eski asker Daniel Khalife’ye 14 yıl ceza verildi.

3 Şubat – Hukuk Takvimi

Avustralya New South Wales Bölgesi Polis Etik ve Davranış Kuralları

0

Avustralya New South Wales Bölgesi Polis Etik ve Davranış Kuralları

01 Şubat 1997 tarihinden itibaren bütün Polis Servisi memurlarından bu Kurallar’ı aldıklarına ve okuduklarına dair bir alındı yazısı (tebellüğ belgesi) imzalamaları istenecektir, ve daha önceki mahkumiyetler için şartlı bir af olacaktır.

1. Giriş

New South Wales halkı, hem üniformalı hem de üniformasız görev yapan Polis Servisi memurlarından; verimli, hakkaniyetli, tarafsız ve dürüst bir çalışma beklentisi içindedirler. Aynı önemde, siz de taciz, haksız ayrımcılık ve korkunun bütün çeşitlerinden uzak bir iş yerine sahip olma hakkına sahipsiniz. Bu durum, bizim kendi aramızda ve hizmet ettiğimiz hakla aramızda karşılıklı inanç ve güven oluşturacak ve bunu devam ettirecek (siz ve diğer iş arkadaşların için) davranış standartları olmasını gerektirir.

Bu örgüt etiğinin amacı, her rütbedeki ve derecedeki (üniformalı ve üniformasız) polis memurları için kabul edilemez olan belirli davranışları açıklamak ve sizin kararlarınız ve davranışlarınız için etik bir çerçeve sunmaktır. Böyle bir çerçeve, karşılaşabileceğiniz bütün etiksel içerikli sorunlara cevap veremeyeceğini kabul etmektedir. Bu sebeple, ilgili mevzuatı, işbu Kurallar’ı, Polis Servisi politikasını, kılavuzlarını ve talimatnamelerini, sizin işinizle alakalı olduğu ölçüde, bilmek ve uygulamak durumundasınız ve herhangi bir konu hakkında ne zaman tereddüt etseniz yetkili bir kişiden ilave görüş istemelisiniz.

2. Değerlerin İfadesi

Her Polis Servisi üyesi;

a. Dürüstlüğü diğer her şeyin üstünde tutacak,
b. Hukukun üstünlüğünü destekleyecek,
c. Bireylerin özgürlüklerini ve haklarını koruyacak,
ç. Halkın polis hizmetleriyle ilgilenmesini sağlayarak yaşam kalitesini yükseltilmesinin yollarını araştıracak,
d. Vatandaşın ve personelin (polisin) memnuniyeti için çabalayacak,
e. İnsan kaynaklarının zenginliğinden yararlanacak,
f. Kamu kaynaklarının etkin ve ekonomik kullanımını sağlayacak, ve
g. Yetkinin sorumluluk duygusuyla kullanılmasını sağlayacak, bir tarzda hareket edecektir.

3. Uymakta Başarısızlık

Eğer bu Kurallar’a veya her hangi bir diğer kanuni direktife (yönergeye) uymakta başarısız olursanız, sizden hareketlerinizi açıklamanız istenecektir.

Eğer davranışınız bu Kurallar’ın gereklerine aykırı olup da dürüstçe (iyi niyetle) yapılmış bir hata değilse, Servis’ten (işten) çıkarılmaya kadar değişen bir takım yönetim yaptırımlarına uğrarsınız.

Bu Kurallar’ın diğer bir Polis Servisi talimatı, politikası ya da kılavuzu ile çeliştiği durumlarda da bu Kurallar’ın gereklerine uyacaksınız.

4. Adil Davranış

Eğer kendinize karşı bu Kurallar’a uygun davranılmadığını düşünüyorsanız, durumun koşullarını komuta kademesindeki (ilk incelemeyi yapana göre) takip eden amire yeniden incelettirebilirsiniz.

5. Etik Karar Verme Rehberi

Etik ikilem içeren bir kararla karşı karşıya kaldığınızda, ister yalnız olun, isterse amirinizle ya da (İşçi Destek Programı, Görevli Papaz, Yaşıt Destek Memuru gibi) uzman bir danışmanla görüşme halinde olun şu soruları dikkate almalısınız:

a. Karar veya davranış kanuna uygun ve hükümet politikası ile uyumlu mu?
b. Karar veya davranış Polis Servisi politika hedeflerine ve Davranış ve Etik Kuralları’na uygun mu?
c. Karar veya davranışınızın sizin için, iş arkadaşlarınız için, Polis Servisi için ya da diğer taraflar için sonuçları olacak mı?
ç. Bu sonuçlar çıkar çatışmasına ya da kamu zararı pahasına özel bir kazanca sebep olabilir mi?
d. Karar veya davranış kamu yararı açısından haklı gösterilebilir mi ve kamuoyu karşısında savunulabilir mi?

6. Yolsuz Davranışları Rapor Etme

Yolsuzluk, kasıtlı olarak yapılan kanuna aykırı davranıştır. Rüşvet alma veya verme, sahte delil sunma, evrakta sahtecilik, gözaltındaki kişilere kötü davranış ve yetkinin vahim kötüye kullanımı bunlara örnektir. İyi yönetim uygulamaları ile mahallinde çözülebilecek dürüstçe (iyi niyetle) yapılmış hatalar yolsuz davranış değildir.

Yolsuz davranışlar, kötü muameleler, ciddi kötü yönetimler ya da kamu kaynaklarının esaslı bir şekilde heba edildiği konularındaki şüpheli durumları rapor etmelisiniz. Eğer yolsuzluk şüphelerini rapor etmekten imtina ederseniz; kanun sizin de yolsuz davranıştan suçlu bulunabileceğinize amirdir.

Muhtemel yolsuz davranışları ya da etik olmayan davranışları, şartlara bağlı olarak şu kişilere rapor etmelisiniz:

a. Sizin bir üst rütbenizdeki memura (amire),
b. Sizin biriminizdeki Profesyonellik Standartları Konseyi’ne,
c. Komisyon Murahhas (Yetkili) Üyesi’ne,
ç. Polis Dürüstlük Komisyonu’na,
d. Ombudsman’a (Kamu Denetçisi’ne),
e. Yolsuzluğa Karşı Bağımsız Komisyon’a.

Polis Hizmetleri Kanunu ve Koruma Güvenceli Açığa Çıkarma Kanunu (1994) gereği misillemelere karşı belirli bir korumaya sahipsiniz. Ayrıca Servis’te Kurum İçi Tanık Destek Politikası ve Programı uygulanmaktadır. Bu program size yardım ve destek sağlayabilir.

Bütün yöneticiler ve komutanlar, size kurum içi raporlama prosedürleri hakkında ihtiyacınız olan bilgileri sağlamak zorundadırlar, ve açığa çıkardığınız olayla ilgili aldıkları tedbirler veya üst makamlara teklifleri hakkında sizi bilgilendireceklerdir.

7. Suçlara Ait Mahkumiyetler

Bir mahkeme önünde, suç işlediğiniz ispat edilirse; Servis’ten (işten) çıkarılma ihtimaliniz vardır. Sahtekarlık, saldırı, gizli bilgilere kanunsuz erişim ya da bunları kanunsuz kullanma, yasak maddelerin temini, alkolün etkisi altındayken araç sürme bu tür suçlara örnektir.

01 Şubat 1997 tarihinden itibaren bütün Polis Servisi memurlarından bu Kurallar’ı aldıklarına ve okuduklarına dair bir alındı yazısı (tebellüğ belgesi) imzalamaları istenecektir, ve daha önceki mahkumiyetler için şartlı bir af olacaktır. Ancak bu mahkumiyetler, Kurallar’ın gelecekteki ihlallerinde dikkate alınmak üzere bir şekilde kaydedilecektir.

8. Çıkar Çatışmaları

Görevlerinizin tarafsız bir şekilde ifasını tehlikeye düşürebilecek her hangi bir maddi (mali) çıkardan kaçınmalısınız, ve gerçek veya ihtimal dahilindeki çıkar çatışmalarını yöneticinize ya da kıdemli memurunuza açıklamak zorundasınız.

Çıkar çatışmaları, görevinizi ifa ederken tarafsızlığınızı etkileyebilecek türden kişisel inanç ve görüşlere sahip olduğunuz durumlarda da ortaya çıkabilir.

Eğitim ve gönüllü işleri de içeren dış aktiviteler, eğer görevinizi yerine getirme becerinizi olumsuz yönde etkiliyorsa, bir çatışma yaratabilir.

Polis Servisi’nin ticari ilişki içerisinde olduğu kişilerle bir ilişki içindeyseniz, bu ilişkinin uygunsuz bir birliktelik oluşturmamasını sağlamalısınız.  Eğer bir çatışmanın mevcut olduğu konusunda emin değilseniz, konuyu yöneticiniz ile konuşmalısınız. Bu durumda, çatışmadan kaçınmak ya da çatışmayı çözmek için ortak bir sorumluluk doğar.

Bütün yöneticiler ve komutanlar, maiyetini ilgilendiren çıkar çatışmalarını etkin bir şekilde çözmek zorundadırlar.

9. Hediye Kabulü ve Yarar Sağlama

Hiçbir zaman kendiniz ya da bir başkası için hediye ya da bir fayda talep etmemelisiniz, ve değeri ne olursa olsun görevinizi yaparken size sunulmak istenen bu tür hediye ve faydaları, aşağıda açıklanan özel durumlar hariç kabul edemezsiniz. Bu tür hediye ve faydalardan kasıt, görevde olun veya olmayın Polis Servisi’ndeki çalışmanızdan (konumunuzdan) dolayı veya bu şekilde görülebilecek şekilde olan hususlardır. Bu durumlarda, nerede olduğunuzun ve ne şekilde gözükeceğinizin hiçbir önemi (koşulu/istisnası) yoktur.

Eğer biri size herhangi bir sebeple hediye ya da bir fayda teklif ediyorsa (öneriyorsa), Servis politikasını açıklayarak nazikçe ret etmelisiniz. Bu durum, bir bardak çay ya da kahve gibi hafif yiyecek-içecek ikramlarını kabul edemeyeceğiniz anlamına gelmez.

Bir başka kurum tarafından Servis adına size verilen sembolik değerdeki hediyeleri (ya da hediyesini ret ettiğiniz taktirde ilgili kişi açısından bu durumun ciddi utanç vesilesi yapılabileceğine inandığınız durumlarda), Servis’in malı olması ya da yöneticiniz tarafından hediyenin sizce muhafaza edilebileceğine dair yazılı bir izin verilmesi koşuluyla, kabul edebilirsiniz. Bazı durumlarda hediyeyi geri vermeniz (iade etmeniz) de istenebilir. Bu amaçla, yöneticiler tarafından hediyelerin kayıtlarının tutulması sağlanmalıdır.

Golf Günleri gibi kabul edilen hayır işi organizasyonları ile bağlantılı olarak Polis Servisi’ne bağış yapılmasına, teftişler için düzenli kayıtları tutulmak şartıyla, izin verilmiştir.

Resmi görevlerinizin ifası sırasında başka kişi ya da kurumlar tarafından sağlanan yemek ve hafif içecekler dışındaki hususların bedellerinin, eğer bunlar işle alakalı uygun türden masraflarsa, Servis’iniz tarafından (ilgili kişi ya da kurumlara) geri ödenmesini talep etmeniz beklenmektedir.

Üniformalı olarak görev yapan memurlar için trenlerde sağlanan ücretsiz bilet uygulamaları gibi faydalanmalara, Polis Servisi ile ilgili kurum arasında yapılan yürürlükteki yazılı indirim anlaşmalarına uygun olması koşuluyla, izin verilmiştir. Başka bir ifade ile, resmi bir düzenleme olmalı ve siz bu düzenlemeye uygun hareket etmelisiniz.

Her hangi bir kişi ya da kurum tarafından Servis’e, bir malzemenin, hizmetin veya nakit paranın, kamuya duyurulması ya da sponsor olarak kabul edilmesi gibi bir fayda sağlamak şartıyla verilmesi durumlarında, Servis’in Sponsorluk ve Zimmete Alma Politikası (1996)’na uymalısınız. Başka şekilde ticari ürünlerin ve hizmetlerin kabulü (zimmete alınması) yasaktır.

10. Ayrımcılık ve Taciz
Meslektaşlarınıza ya da halka karşı, aşağıdaki sebeplerle ayrımcılık yapamazsınız:

a. Cinsiyet,
b. Fiziksel görünüş,
c. Medeni hal,
ç. Hamilelik,
d. Yaş,
e. Irk,
f. Etnik ya da ulusal köken,
g. Fiziksel ya da zihinsel özürlülük,
ğ. Cinsel tercihler,
h. Dini ya da politik inançlar.

Eğer bir taciz ya da ayrımcılığa şahit olursanız, mümkünse bunu durdurmak için bir şeyler yapmalısınız ve bu durumu yöneticinize ya da diğer bir kıdemli memura rapor etmelisiniz.

Taciz örnekleri şunları içerir:

a. Sözlü hakaretler ya da tehditler,
b. Bir kişinin vücudu, giyimi, medeni hali, cinsiyeti, hamileliği, etnik veya ulusal kökeni, cinsel yaşam tarzı ya da özürlülüğü hakkında rahatsız edici yorumlar, şakalar, imalar ya da kızdıran hareketler,
c. Cinselliği çağrıştıran, ırkçı ya da diğer tür saldırgan veya küçültücü poster ya da karikatür gibi materyaller gösterilmesi,
ç. Fiziksel yıldırmalar,
d. İnsanların mahcubiyet duymalarına ya da utanıp sıkılmalarına sebep olabilecek türden şakalar,
e. Israrcı ve hoş olmayan davetler, istekler ya da bu türden yıldırmalar,
f. Rahatsız edici bir şekilde sırıtan bakışlar ve/veya diğer tür saldırgan mimikler,
g. Laf atma, çimdikleme, yumruk atma, dokunma gibi ısrarcı ve hoş olmayan fiziksel temaslar.

Taciz; özünde, bir kişiye korkma, kendini rahatsız hissetme ya da iş ortamında başa çıkamayacağı duygular yaşatan her hangi bir davranıştır.

11. Saldırgan Dil

Halka ya da Polis Servisi memurlarına karşı müstehcen ya da saldırgan bir dil kullanılması kabul edilemez.

Bu kurala uymamak, düzeltici danışmanlık hizmeti ve gerekirse uygun disiplin tedbirleri alınması ile sonuçlanır.

12. Yönetim
Bütün yöneticiler ve komutanlar, maiyetinin işle ilgili ihtiyaçları konusunda hesap vermek durumundadır ve onlardan şunlar beklenir:

a. Personelini, onlara uygulanan mevzuat ve eğer kurallara uymakta başarısız olurlarsa bunun sonuçları konusunda bilgili kılmak,
b. Uygun davranış ve hizmetin önemli yönleri açısından ortak değerler geliştirmek ve bu değerleri personeline aşılamak,
c. Bütün personeline dürüst ve nazik davranmak. Bilhassa, yönetici ve komutanlar;
ç. Bu Davranış ve Etik Kuralları hakkında personelini bilgilendirmeli,
d. Esnek ve personelin hem içerideki hem de dışarıdaki çalışma ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş iş ortamını destekleyen bir çevre sağlamalı,
e. Eğitim ve kişisel gelişime bütün personelinin eşit erişim imkanları olmasını sağlamalı,
f. Bireysel ve ekip başarılarını takdir etmeli ve ödüllendirmeli,
g. Yolsuzlukları önleyici etkin yerel tedbirler geliştirmeli ve uygulamalı,
ğ. Aktivitelerin, olayların, kararların ve bu kararlar için sebeplerin personeli
tarafından yazıldığı (dokümantasyona geçildiği) tam ve doğru bir kayıt (arşiv) sistemi oluşturmalı ve devam ettirmeli,
h. Personeli arasında polis hizmeti, amaçları ve ortak plan konusunda bir anlayış birliği geliştirmeli,
ı. Personeli için üzerinde anlaşılmış gerçekçi hedefler geliştirmeli,
i. Performans problemlerini tartışarak ve çözerek personelinin gelişmesini takip etmeli,
j. Etkin bir şekilde planlama yaparak etiğin öğrenilmesi hususunda gelişme imkanları sunmalı ve bunu sürekli kılmalı,
k. Polis hizmetinin hukuki, endüstriyel ve idari (yönetimsel) gereklerine uymalı,
l. Bu Kurallar’a ve benzeri davranış standartlarına uymakta başarısız olan personeline karşı uygun tedbirler almalıdır.

13. İlaçlar ve Alkol

Polis hizmetleriyle ilgili işleri, alkollün veya doktorunuz tarafından verilmiş olsa bile bir ilacın etkisi altındayken yapamazsınız. Bu hizmetler, seminer ve eğitim faaliyetlerini de kapsamaktadır. Ayrıca, izinliyken de benzeri şekilde (alkol veya ilaç ile) etkilenmiş bir durumdaysanız işyerini ziyaret edemezsiniz.

14. Müşteri Hakları

Biz, bizle işi olan kişilere ya da kurumlara (müşterilerimize) tatmin edici seviyede bir hizmet sunacağımızı garanti ediyoruz.

Eğer profesyonellik, kibarlık, eşitlik ve sizin kontrolünüzdeki benzeri diğer faktörlerle uyumlu olmanız gerekirken başarısızlığınız sebebiyle yetersiz bir hizmet sunulmuşsa, bundan sorumlu tutulursunuz.

Müşteriler; sorularının cevaplandırılması, polisle irtibata geçmelerine sebep olan konular hakkında bilgilendirilme ve şikayette bulunma temel haklarına sahiptirler.

Bilgi edinme ve yardım almaya hakkı olmak üzerine odaklanan Mağdur Hakları Konusunda NSW Hükümeti Yönetmeliği’nin gerekleri ile ilgili olarak sorumluluklarınızı bilmeniz gerekmektedir.

15. Yetki Sınırları

Durumunuz ne olursa olsun, kanun ve Polis Servisi’nin verdiği yetkilere uygun olarak hareket ediniz.

Bir harekete karar vermek için inisiyatif kullanmaya yetkilendirilmişseniz, bütün şartları gözden geçirdiğinize ve makullük prensibini uyguladığınıza emin olmalısınız.

16. Mesleki Yeterlilik ve Gelişme

Polis Servisi, personelinin eğitim ve gelişim ihtiyaçlarını karşılamakla sorumludur. Siz de mesleki yeterliliğinizi ve gelişiminizi sürdürmekle sorumlusunuz.  Servis, her ne kadar dürüstçe (iyi niyetle) yapılmış hataların yapılabileceğini kabul etse de, siz yeterliliğiniz (yetenekleriniz) ve yetkileriniz dışında hareket edemezsiniz. Yetkinizin nasıl kullanılacağı ya da görevin nasıl yerine getirileceği konusunda bir şüphe duyarsanız, ve imkan dahilinde ise, iş arkadaşlarınıza ya da amirinize danışma göreviniz vardır.

17. Özel Hayattaki Davranışlar

Görev haricindeyken yapılması gereken kanuni davranış, Polis Servisi’nin itibarını sarsmayan ya da böyle bir sarsma potansiyeli olmayan davranışlardır. Bütün Polis Servisi memurları, görevde olsun veya olmasın, bu Davranış ve Etik Kuralları’nı da içine alan mevzuatın ruhuna ve lafsına uygun hareket etmek ve halk tarafından bu şekilde görülmek mecburiyeti altındadırlar.

İş performansınızı olumsuz etkileyen özel hayatınızdaki her hangi bir hareketiniz işle alakalı bir mesele olarak görülecektir.

18. Basınla İlişkiler

Basına bilgi verirken özel kanuni sınırlandırmalar dikkate alınmalıdır. Bunlar; özel hayatın gizliliği, mağdur ve ailesinin strese sokulmama (en az strese sokulma) hakkı, sanığın adil yargılanmasını etkilememe haklarıdır.

Eğer basına açıklama yapma yetkisine sahipseniz, yayımlanan Medya Politikası (Talimat 52)’na uymalısınız. Bu doküman; medyaya hangi bilginin verilebileceğini, dikkate alınacak durumları, medyaya bilgi vermek için gerekli olan yetki (makam) seviyesini belirtmektedir.

19. Kamuya Yönelik Yorumlar Yapma

Bir sivil olarak kamuya yönelik yorumlar yapma ve politik ve sosyal konular hakkında tartışmalara katılma hakkınız olsa da Polis Servisi adına veya bu şekilde algılanabilecek tarzda yorum (açıklama) yapamazsınız. Eğer onay alırsanız, Polis Servisi faaliyetleri ile ilgili olarak mesleki, eğitimsel ve toplumsal grupların görüşme taleplerini kabul edebilirsiniz. Eğer bu görüşmelerde (uygun görülmüş ikinci iş kazancı dışında) bir ücret alırsanız, bu ücret Polis Servisi’nin ilgili hesabına yatırılmalıdır. Ücrete siz sahip çıkamazsınız.

20. Gizli Bilgiyi Koruma

Uygun yetkilendirme ya da kanuni bir sebep olmadıkça, Bilgisayara Aktarılmış Operasyonel Polis Sistemi (COPS)’nde saklanan bilgiler gibi resmi bilgilere erişim, kullanma ve açıklama yetkiniz yoktur. Bunu yaptığınız taktirde, bir yargı süreciyle karşılaşacaksınız ve belki de işinizi kaybedebilirsiniz. Gizli bilgilere yetkisiz kişilerin erişemediğinden ve hassas bilgilerin ister Servis içinden olsun isterse Servis dışından olsun sadece kanuni bir erişim ihtiyacı olan kişilere verildiğinden emin olmalısınız.

21. İmkanların ve Malzemenin Kullanımı

Resmi imkanlar ve malzemeler, sadece resmi izin alındığında özel kullanıma verilebilir. Bunlar, resmi işin yürütümünü engellememek şartıyla, kısa süreli yerel telefon görüşmelerini ve faks cihazının sınırlı kullanımını kapsayabilir. Servis araçlarının (malzemelerinin) özel kullanımı için verilen izinler kaydedilmelidir (arşivlenmelidir).

22. İkinci İş

Resmi görevlerin dışında her hangi bir (ikinci) işe girmeden önce onay almalısınız. Polis Servisi görevleri önceliklidir ve gerçek bir çıkar çatışması ya da potansiyel bir çıkar çatışması ihtimali varsa ikinci işe izin verilmeyecektir.

23. İlgili Mevzuat

Polis Servisi memurlarına uygulanacak ve içinde davranış standartlarının bulunduğu temel mevzuat; Polis Hizmetleri Kanunu (1990), Polis Hizmetleri Yönetmeliği, Kamu Kesimi Yönetim Kanunu (1988)’dur.

Aşağıda isimleri ve yılları belirtilen mevzuat da konuyla ilgilidir:

a. Polis Dürüstlük Komisyonu Kanunu (1996),
b. Ayrımcılığı Önleme Kanunu (1977),
c. Yolsuzluğa Karşı Bağımsız Komisyon Kanunu (1988),
ç. Ombudsman (Kamu Denetçiliği) Kanunu (1974),
d. Koruma Güvenceli Açığa Çıkarma Kanunu (1994),
e. Kamu Maliyesi ve Kamu Hesaplarının Denetlenmesi Kanunu (1983)

Türkçe’ye tercümesi Cengiz Sayın tarafından 2006 yılında yapılmıştır.

Dünya Sulak Alanlar Günü

0

Dünya Sulak Alanlar Günü (World Wetlands Day), Ramsar Sözleşmesi‘nin önemini hatırlamak üzere 1997 yılından itibaren her yıl 2 Şubat tarihinde kutlanmaktadır.

Dünya sulak alanlarının yaklaşık %90’ının 1700’lerden beri bozulduğu, 1970’ten bu yana dünyadaki sulak alanların %35’inin kaybolma tehlikesi altında olduğu raporlanmaktadır.

BM Genel Kurulu Kararı

BM Genel Kurulu, 30 Ağustos 2021 tarihinde 2 Şubat’ı Dünya Sulak Alanlar Günü olarak belirleyen 75/317 sayılı Kararı kabul etmiştir. Sulak alanların önemini kutlamak, farkındalığı artırmak, akıllı kullanım, tasarruf, koruma ve restorasyonunun önemi vurgulanmaktadır.  Sulak alanlar, nehirler, göller ve bataklıklar da dahil olmak üzere yaşamı destekleyen su bazlı hayati ekosistemlerdir.

Dünya Sulak Alanlar Günü Temaları

2026 “ Sulak Alanlar ve Geleneksel Bilgi: Kültürel Mirası Kutlamak”
2025 Ortak geleceğimiz için sulak alanları korumak
2024 Sulak alanlar ve insan refahı
2023 Sulak alanların restorasyonunun zamanı geldi
2022 İnsanlar ve doğa için sulak alan eylemi
2021 Sulak alanlar ve su
2020 Sulak Alanlar ve Biyoçeşitlilik
2019 Sulak Alanlar ve İklim Değişikliği
2018 Sürdürülebilir Bir Kentsel Gelecek İçin Sulak Alanlar
2017 Afet Riskini Azaltmak İçin Sulak Alanlar
2016 Geleceğimiz İçin Sulak Alanlar: Sürdürülebilir Geçim Kaynakları
2015 Geleceğimiz İçin Sulak Alanlar
2014 Sulak Alanlar ve Tarım: Büyüme için Ortaklar
2013 Sulak Alanlar Suyu Korur
2012 Sulak Alan Turizmi: Harika bir deneyim
2011 Su ve sulak alanlar için ormanlar
2010 Sulak alanlara bakım – İklim değişikliğine bir cevap
2009 Yukarı Akış, Aşağı Akış: Sulak alanlar hepimizi birleştiriyor
2008 Sağlıklı Sulak Alanlar, Sağlıklı İnsanlar
2007 Yarın için balık mı?
2006 Risk Altındaki Geçim Kaynakları
2005 Sulak Alan Çeşitliliğinde Zenginlik Vardır – Bunu Kaybetmeyin
2004 Dağlardan denize – Sulak alanlar bizim için çalışıyor
2003 Sulak alan yoksa su da yok
2002 Sulak alanlar: Su yaşamı ve kültürü
2001 Sulak alan dünyası – Keşfedilecek bir dünya
2000 Uluslararası öneme sahip sulak alanlarımızı kutluyoruz
1999 İnsanlar ve sulak alanlar – Hayati bağ
1998 Suyun yaşam için önemi ve su temininde sulak alanların rolü
1997 Sulak Alanlar Günü ilk kez kutlandı

Ramsar Sözleşmesi 

Birleşmiş Milletler üyesi ülkeler, 1971 yılı Şubat ayında İran’ın Ramsar kentinde sözleşmeyi imzalanmıştır. 2025 yılı itibari ile 172 ülke tarafından kabul edilen Sözleşme, taraf olan ülkelerin her birini, dünyaca öneme sahip en az bir sulak alan ilan etmelerinin yanı sıra, bu sulak alanları korumakla ve bunların akılcı kullanımlarını sağlamakla da yükümlü kılmaktadır. Sözleşmenin tam adı ‘Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme‘dir.

Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ne 17 Mayıs 1994’ ten itibaren resmen taraf olmuş, Resmî Gazete’de yayımlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğini çıkarmış, bu yönetmelik 2 defa değiştirilmiş ve  04.04.2014 tarihinde yönetmeliği yeniden düzenlemiştir.

Türkiye, sulak alanlar bakımından Avrupa ve Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden birisi olması nedeniyle Ramsar Sözleşmesi hükümleri gerek devlet kurumları ve gerekse toplum tarafından içselleştirilerek Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin uygulanması önem arz etmektedir.

Sözleşmenin Önemi ve Hedefleri

  • Ramsar Sözleşmesi, sucul ekosistemlerin korunmasını amaçlamakta ve bu amaçla küresel işbirliklerine öncelemektedir.
  • İmzacı ülkeler, sulak alanların korunması için gerekli politikaları geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt etmektedir. .
  • Sözleşme, biyolojik çeşitliliği artırma amacı gütmekte ve doğal yaşam alanlarının sürdürülebilirliğini sağlamayı hedeflemektedir.
  • Katılımcı ülkeler, belirledikleri sulak alanları uluslararası listeye kaydedecek ve bu alanları koruyacaktır.
  • Ramsar Sözleşmesi, ülkelere sulak alanların ekolojik karakterini koruma sorumluluğu yüklemektedir. Ayrıca Sözleşme, su kaynaklarını sürdürülebilir kullanımını öngörmektedir.
  • Sözleşme, çevresel yönetim stratejilerini bütüncül bir yaklaşımla ele almakta ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamaktadır.
  • Ramsar, çevre politikalarını entegre etmeyi öngörmektedir. Yerel, ulusal ve uluslararası bir çerçeveye sahiptir.
  • Katılımcı devletler, koruma yükümlülüklerini raporlamakta ve düzenli denetimlerle ilerlemeyi takip etmektedir.
  • Sözleşme, ulusal ve yerel düzeyde sürdürülebilir kalkınma hedeflerine uyumludur. Ramsar, tüm dünyaya doğal kaynak yönetimi için rehberlik etmektedir.
  • Ramsar Sözleşmesi, sulak alanların küresel ölçekte öncelikli korunması gerektiğini vurgulamış çevre bilincini artırmıştır.

Türkiye’nin Taahhütleri

Türkiye, Akyatan Gölü, Burdur Gölü, Gediz Deltası, Göksu Deltası, Kızılırmak Deltası, Kızören Obruğu, Kuyucuk Gölü, Manyas (Kuş) Gölü, Meke Maarı, Nemrut Gölü, Seyfe Gölü, Sultansazlığı, Uluabat Gölü, Yumurtalık Lagünü’nü Ramsar Alanı olarak tescil etmiş, ulusal sınırları içindeki bu sulak alanları korumayı ve akıllı kullanımını sağlamayı uluslararası düzeyde taahhüt etmiştir. Uzmanlar, Türkiye’de son 60 yılda 260’tan fazla gölün, derenin, sulak alanın işlevsiz hale geldiğini ya da kuruduğunu ileri sürmektedir. 

İstanbul Toplantısı 

Dünya Su Konseyinin İstanbul’da yaptığı toplantının ve 2009 yılı Dünya Sulak Alanlar Günü’nün ana teması “Sulak Alanlar Bizi Birleştirir”, sloganı da “Akıntıya Karşı-Akıntı Yönünde” olarak belirlenmiştir. Bu kapsamda 2009 Dünya Sulak Alanlar gününde sulak alanların çevrelerine sağladıkları faydalar, nehir havzalarındaki faaliyetlerin sulak alanları nasıl etkilediği ve daha başarılı havza yönetimi üzerinde durulmuştur. Havzaların korunması ve doğru yönetimi konusunda bilinç oluşturulması da odak noktası olarak belirlenmiştir.

2 Şubat – Hukuk Takvimi

0
2 Şubat - Hukuk Takvimi
2 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

DÜNYA SULAK ALANLAR GÜNÜ 

137 Roma imparatoru Didius Julianus (Marcus Didius Salvius Julianus Severus) doğdu. (2 Şubat 137–1 Haziran 193) 28 Mart 193-1 Haziran 193 tarihleri arasında görev yaptı. Senatoda kabul edilen bir önerge sonucunda kendisinden sonraki imparator Septimius Severus tarafından ölüme mahkûm edildi. Kafası kesilerek infaz edildi.

1207

Vizigotların sekizinci kralı II.Alaric, Roma hukukunun bir koleksiyonu olan Kanunlar Kitabını (Lex Romana Visigothorum) ilan etti. Roma hukukçuları tarafından derlenen, piskoposları ve soylularının onayıyla kabul edilen bir Roma hukuku koleksiyonudur ve Roma Hukukunun günümüze ulaşması bakımından önemli bir kaynaktır. Orta Çağ boyunca önemini korumuş ve Roma hukukunun Batı Avrupa hukukuna girmesine yardımcı olmuştur. Roma Hukukunun özeti olan eseri düzenleyen ve dağıtan Alaric’in şansölyesi Anian’ın adıyla Breviarium Aniani olarak da anılmıştır.

506

Bugünün Estonya ve Letonya bölgelerini içine alan Terra Mariana (Livonya) kuruldu. 1561’de Livonya Savaşından sonra Terra Mariana’nın varlığı sona erdi.

1438

Transilvanya köylü isyanının dokuz lideri Torda’da idam edildi. İsyanı yöneten György Dózsa (1470-1514) önderliğindeki Transilvanyalılar, asillere karşı köylü ayaklanmasını yönetmiş, isyanın sonunda yakalanmış, işkence görmüş ve dava arkadaşlarıyla beraber idam edilmiştir.

1848 Meksika-Amerika arasındaki savaşı sona erdiren Guadalupe Hidalgo Antlaşması imzalandı. Antlaşmayla Rio Grande ve Gila nehirleri ABD ile Meksika arasında sınır kabul edildi, ABD, 15 milyon dolar karşılığında bugünkü Arizona, Kaliforniya, Colorado’nun batısı, Nevada, New Mexico, Teksas ve Utah’ı kapsayan 1.360.000 km2lik bir alanı Meksika’dan adı. ABD’nin kıtadaki yayılması, 1853’teki Gadsden Alımı’yla kazanılan topraklar dışında, tamamlanmış oldu.


Guadalupe Hidalgo Antlaşması metninin kapağı.

1849 Amerikalı hukukçu ve siyasetçi William Jay Gaynor doğdu. (Ölümü: 10 Eylül 1913) Devlet okuluna gitti ve ardından Whiteboro Ruhban Okulu’nu bitirdi. Avukatlık yapacağı New York’a gelmeden önce Boston’da devlet okulunda öğretmenlik yaptı. Horatio ve John Seymour hukuk firmasında çalıştıktan sonra 1875 yılında Baro’ya kabul edildi. Belediye Başkanlığı teklifini reddederek 1893-1909 yılları arasında New York Yüksek Mahkemesi‘nde yargıç olarak görev aldı. 1905’te Temyiz Bölümüne atandı. Yeniden gelen teklifi kabul etti ve 1910-1913 yılları arasında New York Belediye Başkanlığı yaptı. Reformist bir belediye başkanı oldu, göreve geldikten kısa bir süre sonra, üst düzey hükümet görevlerini uzmanlara teslim etti. Patronaj, torpil ve nepotizmi etkin bir şekilde engelledi. 9 Ağustos 1910 tarihinde eski bir belediye çalışanının düzenlediği suikasttan sağ kurtuldu ancak konuşma yetisini kaybetti.  1913’te bir şezlongda dinlenirken aniden yaşamını yitirdi.

1856 1856- Osmanlı Devleti ve müttefikleri; İngiltere, Fransa ve Piyamonte Krallığı ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı’nı sona erdiren Viyana Protokolü imzalandı
1873 Alman hukukçu ve diplomat Konstantin von Neurath doğdu. (Ölümü: 14 Ağustos 1956)
1880 Cadde ve sokakların gece aydınlatılması uygulamasına ilk defa Hindistan Wabash’ta başlandı.
1891 İtalyan hukukçu ve politikacı Antonio Segni doğdu. (Ölümü: 1 Aralık 1972) Sassari Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. İtalyan Halk Partisi’ne katıldı ve 1923’ten 1924’e kadar ÜFE’nin ulusal meclis üyeliğinde bulundu. 1920’de medeni usul hukuku alanında profesör oldu. Perugia ve Roma dahil olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders verdi. 1942’de Hıristiyan Demokratların kurucularından biri oldu. 1944’ten 1946’ya kadar Ziraat Müsteşarlığı görevinde bulundu. 1946’da Kurucu Meclis’e milletvekili seçildi. 1946’dan 1951’e kadar Tarım ve Orman Bakanlığı ve 1951’den  1953’e kadar Eğitim Bakanlığı yaptı. 1958 yılında İtalya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcısı ve Savunma Bakanı oldu.  1960 yılında  Dışişleri Bakanı olarak çalıştı. 11 Mayıs 1962–6 Aralık 1964 tarihleri arasında Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
1913 Japon çiftçi ve filozof Masanobu Fukuoka dünyaya geldi. (2 Şubat 1913 – 16 Ağustos 2008) Yerel kültürlerin toprağı sürmeden ve ilaç kullanmadan uyguladığı geleneksel organik tarımı savundu ve Doğal Tarım Felsefesini geliştirdi. İnsanlar üzerindeki etkisi tarımın ötesine geçerek bir doğal beslenme ve yaşam hareketini oluşturdu. Doğanın ilkelerini gözeterek yaşamanın gerekliliğini savundu. Mart 1997’de Rio de Janeiro’da, Dünya Zirvesi+5 forumu kendisini Dünya Meclisi Ödülü’ne layık gördü. 16 Ağustos 2008’de yaşamını yitirdi.
1920 Estonya ile Rusya arasında Tartu Barış Antlaşması imzalandı. Estonya Bağımsızlık Savaşı’nı sona erdiren antlaşmadır. Antlaşma ile birlikte Sovyet Rusya, Estonya’nın bağımsızlığını tanıdı ve üzerindeki tüm haklarından vazgeçti.

Tartu Barış Antlaşması imza töreni
1919 İttihat ve Terakki Fırkası kapatılarak mallarına el konuldu.
1921 TBMM tarafından 2 Nolu yasa olarak kabul edilen ve 2 Şubat 1921 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırıldı. Günümüzde, Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır.
1925 1925’ten beri yürürlükte olan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlük süresi iki yıl daha uzatıldı. 4 Mart 1929’da ilga edildi.
1928
  • Hukukçu ve 1988’den Temmuz 1989’a kadar İtalya Başbakanı olarak görev yapan Luigi Ciriaco De Mita dünyaya geldi. (2 Şubat 1928-26 Mayıs 2022)
  • Prof. Dr. İsmail Türk, 2 Şubat 1928’de Kula’da doğdu. 31 Aralık 1981’de  2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile kurulan SPK’nın ilk başkanı olarak göreve atandı.
1933 Adolf Hitler, Almanya parlamentosunu feshetti.
1935 İlk yalan makinesi, Leonarde Keeler tarafından denendi.
1935 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı, tarihin ve insanlığın ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay 10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırıldı.

1952

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın tıp doktoru ve tıp eğitimi veren ilk kadın olan Safiye Ali dünyaya geldi. (2 Şubat 1894, İstanbul – 5 Temmuz 1952, Dortmund)  Mesleki çalışmalarının yanı sıra İstanbul’da başlayan feminist harekete katılarak Türk kadınının seçilme hakkı için mücadele etti. Türk Kadınlar Birliği’nin Sıhhiye Komisyonu başkanlığını üstlenerek fuhuşla mücadele için çalıştı. Kanser teşhisi konulması üzerine Türkiye’den ayrılarak Almanya’ya yerleşti. 5 Temmuz 1952’de Dortmund’da 58 yaşında yaşamını yitirdi.

1966

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri, laikliğe aykırı tutum ve gelişmelere karşı Ankara Üniversitesi SBF ve Hukuk Fakültesi öğretim üyelerince yayınlanan uyarı mahiyetindeki  bildirileri destekleyen yeni bir bildiri yayınladı.

1967 Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığına, Başbakanlık Özel Teknik Müşaviri Turgut Özal getirildi.
1970 Britanyalı filozof, matematikçi, tarihçi ve toplum eleştirmeni Bertrand Arthur William Russell, yaşamını yitirdi. (18 Mayıs 1872 – 2 Şubat 1970)
1971 Sulak alanların korunması ve sürdürülebilir kullanımı için uluslararası Ramsar Sözleşmesi  İran’da imzalandı.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi) 17 Mayıs 1994 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmişti.
1971
  • Anayasa Mahkemesi, 1971/13 sayılı kararı ile, siyasi partilere hazine yardımı yapılmasını, 1961 Anayasası’nın 12., 55. ve 56. maddelerine aykırı bularak 1219 sayılı kanunun tüm maddelerini iptal etti.

  •  Manisa’nın Gördes ilçesi Çiçekli köyünde Süleymancılık tarikatının inşa ettirdiği ve 3 yıldır faaliyette olan Kur’an Kursu’nun hocasının evine baskın yapan kaymakam ve jandarma komutanına taşlarla saldırdıkları için gözaltına alınan köylülerden 19’u tutuklandı.

1974 Bilimsel gelişmeye ilişkin araştırma programlarıyla ün kazanmış olan çağdaş bilim felsefecisi İmre Lakatos yaşamını yitirdi. (9 Kasım, 1922 – 2 Şubat, 1974)
1981 Millî Güvenlik Konseyi, eski sosyal güvenlik bakanlarından Hilmi İşgüzar‘ı, hakkındaki iddiaların incelenmesi için Yüce Divan’a sevk etmeyi kararlaştırdı.
1984 Ücretlilere Vergi iadesine ilişkin Kanun kabul edildi. Böylece 1 Ocak 1984 tarihinden itibaren ücretlilerin, memurların, emeklilerin, bunların eş ve çocuklarının ve bakmakla yükümlü olduğu yakınlarının kira giderleri hariç, ev eşyaları, yiyecek ve giyecek için yaptıkları harcamalar ile eğitim ve sağlık harcamaları vergi iadesine tabi olacak.
1986  Halk Gücü Devrimi’nden sonra Filipinler yeni bir anayasa kabul etti.
1987
  • Yeni Gündem Dergisi Yazı İşleri Müdürü Cengiz Turhan aleyhine derginin 41, 42 ve 46. sayılarında Yılmaz Güney’le ilgili haber ve fotoğraflara yer vermekle OHAL Kanunu ve 1983 tarihli sıkıyönetim yasağını ihlal etmekten dava açıldı.

  • İlhan Selçuk ve Cumhuriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin hakkında, Selçuk’un “Hülle Partisi” başlıklı köşe yazısında 12 Eylül’ü ve Milli Güvenlik Konseyi üyelerini kötülediği iddiasıyla 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

  •  Ali Özgentürk’ün “Su da Yanar” adlı filmi, “Türk polisini küçük düşürücü ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik sahneler bulunduğu” gerekçesiyle valilikçe yasaklandı.
1989 Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirdiği iddialarının muhatabı binbaşının görev yeri değiştirildi, İçişleri Bakanlığı’ndan 2 başmüfettiş Cizre’ye gönderildi.
1991 Silopi ve Cizre’ye gazetecilerin girmesi yasaklandı.
1995 İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye adlı kitabı toplatma kararı aldı. Kitabın dağıtıma verildiği gün toplatma kararı alındı. Eser, yirmi yazarın, 4 Ekim 1994 günü bir araya gelerek bir basın duyurusu ile duyurdukları “Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü ve Türkiye” başlıklı bildirilerini basına göndermeleri ve bu konuda yazılar yazılarak bir kitap çıkarılmasına karar vermeleri ile oluşmuştu. Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye kitabının geliri üç kuruluşa bırakılacaktı: Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Yazarlar Birliği ve Edebiyatçılar Derneği.
1995 Özgür Ülke gazetesi “kapatılan Özgür Gündem gazetesinin devamı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı.
2001 TAYAD’lı aileler, Kandıra F Tipi Cezaevi’ndeki mahkumlara işkence yapıldığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu
2004

Konya’nın Selçuklu ilçesinde bulunan 11 katlı Zümrüt Apartmanı, yapım hatası nedeniyle çöktü: 92 kişi öldü. Olayın ardından, sorumlular hakkında soruşturma başlatıldı ve birçok kişi hakkında dava açıldı. 6 Şubat 2004’te binanın müteahhidi Ali Vedat Kaya ve taşeron İsmail Hakkı Canlıer, 17 Mart 2004 tarihinde ise proje sorumlusu Halil İbrahim Elliki tutuklandı. 18 Mart 2004’te Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bu kişiler ve 3 belediye görevlisi hakkında dava açıldı. Konya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkları ‘dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümüne neden olma’ suçundan mahkûm etti. Belediye Başkanı hakkında dava açılmadı. Apartmanın enkazında her yıl anma töreni yapıldı.

2006 Yüce Divan’da yargılanan eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın işveren Korkmaz Yiğit’ten 14 milyon dolar rüşvet aldığı iddiası düştü.
2007 Birleşmiş Milletler “İklim Raporu” açıklandı. Küresel ısınmanın insan yaşamını tehdit ettiği uyarısı yapıldı.
2009
  • Ergenekon davası kapsamında 41’i tutuklu 86 sanığın yargılandığı davanın 46. duruşmasında ifade veren Sami Hoştan, “Susurluk kazasındaki kayıp çanta bende.” dedi.
  • Libya lideri Muammer Kaddafi, 53 üyeli Afrika Birliği’nin yeni lideri olarak seçildi.
2010 AİHM, Sinan Işık’ın açmış olduğu davada, nüfus cüzdanında “din” ibaresinin yer almasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğuna hükmetti. Mahkeme, kimliklerdeki “Din” hanesinin 2006’dan beri isteğe bağlı olarak boş bırakıldığı yönündeki savunmayı haklı bulmayarak “dine ayrılan hanenin iptal edilmesinin tespit edilen ihlalin telafisi için uygun bir çözüm yolu oluşturacağı kanaatine varmaktadır.” şeklinde hüküm kurdu.
2011
  • Azerbaycan ve Türkiye arasında imzalanan Stratejik İşbirliği Antlaşması 2 Şubat 2011 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak Resmi Gazetenin 28 Mayıs 2011 tarihli sayısında yayınlandı.
  • Kazakistan Cumhuriyeti Anayasasında  değişiklik ve ilaveler yapıldı.
  • İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Hrant Dink Cinayeti soruşturması kapsamında tartışılan isim Ramazan Akyürek’i, Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığına atadı. Eski İstihbarat Daire Başkanı Akyürek daha sonraki yıllarda sanık olduğu Hrant Dink Davasında 45 yıl hapis cezası aldı. 
2015 Mısır’da Kirdase’deki polis merkezine saldırmakla suçlanan darbe karşıtı 183 sanık hakkında idam kararı verildi.
2016 DHKP/C militanları oldukları ve Sabancı suikastı faili olarak 20 yıldır arandıkları öne sürülen  İsmail Akkol ile Fadik Adıyaman Yunanistan’ın Sisam adasından Kuşadası kıyılarına geçtiklerinin tespit edilmesi üzerine Söke otogarında yakalandı.
2025
  • Martı Tag Şoförünü Alıkoyan 4 Taksici tutuklandı.
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, İzmir merkezli 13 ilde vatandaşları arayıp ‘Hakkınızda icra davası var’ diyerek dolandıran organize suç örgütüne yönelik düzenlenen ‘Hücre-7’ operasyonlarında örgüt elebaşının da aralarında bulunduğu 88 şüphelinin yakalandığını, 61’inin tutuklandığını açıkladı.
  • Gezi Davası‘nda tutuklanan ve halen Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde bulunan şehir plancısı Dr. Tayfun Kahraman, BirGün gazetesine mektup gönderdi: “Toplumsal adalet can çekişirken tutsaklığın yarası kabuk bağlamıyor.”
  • Avrupa Birliği; yapay zeka sistemlerinin, sosyal puanlama, bireylerin profillerine göre suç eğilimlerini tespit etme, duygu tanımlama, davranış analiz etme, bireyleri biyometrik verilere göre kategorize etme gibi çeşitli alanlarda kullanımını yasakladı. AB Yapay Zeka Yasası, 1 Ağustos 2024’te yürürlüğe girmişti. AB yasasının genel amaçlı yapay zeka modellerine yönelik kuralları ve yükümlülükleri 1 Ağustos 2025’te başlayacak.

  • Muğla’da 2020 yılında kaybolduktan 5 gün sonra varile koyulup, yakılarak öldürülmüş halde bulunan Pınar Gültekin‘in katil zanlısı Cemal Metin Avcı’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay tarafından sanık lehine bozuldu.

  • Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş, Avukat Fırat Epözdemir ve Gezi Davası’nda hüküm giyen Osman Kavala, Can Atalay ve Tayfun Kahraman’ı ziyaret etti.

Ramsar Sözleşmesi

0
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)

Ramsar Sözleşmesi, (Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi), 2 Şubat 1971 tarihinde kabul edilmiştir. İran’ın Ramsar kentinde imzalanması nedeniyle bu adı almıştır.

Sözleşme, 1975 yılında yürürlüğe girmiştir.  (Convention on Wetlands of International Importance especially as Waterfowl Habitat 1971)

Türkiye, Sulak Alanların Korunması’na ilişkin Ramsar Sözleşmesini 1994 yılında kabul etmiştir. Sözleşme 17 Mayıs 1994 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanmış, Türkiye Bakımından 13 Kasım 1994’te yürürlüğe girmiştir.

Tam adı ‘Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme‘dir.

Sözleşmenin amacı, dünya üzerinde var olan doğal ekosistemlerin korunmasıdır. Sınırlı olan kaynakların akıllıca ve verimli bir şekilde kullanılmasını sağlamak temel amaçtır.

Sözleşmenin Önemi

  • Ramsar Sözleşmesi, sucul ekosistemlerin korunmasını amaçlamakta ve bu amaçla küresel işbirliklerine öncelemektedir.
  • İmzacı ülkeler, sulak alanların korunması için gerekli politikaları geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt etmektedir. .
  • Sözleşme, biyolojik çeşitliliği artırma amacı gütmekte ve doğal yaşam alanlarının sürdürülebilirliğini sağlamayı hedeflemektedir.
  • Katılımcı ülkeler, belirledikleri sulak alanları uluslararası listeye kaydedecek ve bu alanları koruyacaktır.
  • Ramsar Sözleşmesi, ülkelere sulak alanların ekolojik karakterini koruma sorumluluğu yüklemektedir. Ayrıca Sözleşme, su kaynaklarını sürdürülebilir kullanımını öngörmektedir.
  • Sözleşme, çevresel yönetim stratejilerini bütüncül bir yaklaşımla ele almakta ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamaktadır.
  • Ramsar, çevre politikalarını entegre etmeyi öngörmektedir. Yerel, ulusal ve uluslararası bir çerçeveye sahiptir.
  • Katılımcı devletler, koruma yükümlülüklerini raporlamakta ve düzenli denetimlerle ilerlemeyi takip etmektedir.
  • Sözleşme, ulusal ve yerel düzeyde sürdürülebilir kalkınma hedeflerine uyumludur. Ramsar, tüm dünyaya doğal kaynak yönetimi için rehberlik etmektedir.
  • Ramsar Sözleşmesi, sulak alanların küresel ölçekte öncelikli korunması gerektiğini vurgulamış çevre bilincini artırmıştır.

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği

Türkiye tarafından, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği, Ramsar Sözleşmesi (Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme) hükümlerine dayanılarak hazırlanmıştır. Yönetmelik çeşitli tarihlerde değiştirilmiş, son olarak 04.04.2014 tarihinde yönetmelik yeniden düzenlenmiş, 2017 yılında ise bazı yeni değişiklikler yapılmıştır.

Yeryüzünün en zengin ve üretken ekosistemlerini içinde barındıran, bulunduğu bölgenin insanlarına ve ülke geneline hizmet edebilen karmaşık doğal sistemlere, ’Ramsar Alanı’ denilmektedir. Bu alanlar, tropik ormanlardan sonra en çok biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapan ve dünyanın en büyük doğal müzesi olarak kabul edilen doğal sit alanlarıdır.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme(Samsar Sözleşmesi)’nin kabulüne dair kanun (PDF)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Ramsar Sözleşmesi, taraf olan ülkelerin her birini, dünyaca öneme sahip en az bir sulak alan ilan etmelerinin yanı sıra, bu sulak alanları korumakla ve bunların akılcı kullanımlarını sağlamakla da yükümlü kılmaktadır. Sözleşmenin imzalandığı 02 Şubat tarihi, sulak alanların korunmasının önemine kamuoyunun dikkatini çekmek üzere 1997 yılından bu yana “Dünya Sulak Alanlar Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ne taraf olduktan sonra Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğini çıkarmış, bu yönetmelik 2 defa değiştirilmiş ve  04.04.2014 tarihinde yönetmelik yeniden düzenlenmiştir. Türkiye, sulak alanlar bakımından Avrupa ve Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden birisi olması nedeniyle Ramsar Sözleşmesi hükümleri gerek devlet kurumları ve gerekse toplum tarafından içselleştirilerek Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin uygulanması önem arz etmektedir.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip

Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme(RAMSAR SÖZLEŞMESİ)

Onay Kanunu :
Tarih : 28/12/1993 Sayı : 3958
Bakanlar Kurulu Kararı :
Tarih : 15/03/1994 Karar No : 94/5434
Resmi Gazetede Yayımlanma :
Tarih : 17 Mayıs 1994 Sayı : 21937
Yürürlük : 13 Kasım 1994

ÖZELLİKLE SU KUŞLARI YAŞAMA ORTAMI OLARAK ULUSLARARASI ÖNEME SAHİP SULAK ALANLAR HAKKINDA SÖZLEŞME
(RAMSAR SÖZLEŞMESİ)

Akit Taraflar;

İnsan ve çevresinin karşılıklı bağımlılıklarını tanıyarak;

Sulak alanların temel ekolojik fonksiyonlarının, su rejimlerini düzenlemek ve karakteristik bitki ve hayvan topluluklarının, özellikle su kuşlarının yaşama ortamlarını desteklemek olduğunu göz önüne alarak;

Sulak alanların ekonomik, kültürel, bilimsel ve rekreasyonel olarak büyük bir kaynak teşkil ettiğine ve kaybedilmeleri halinde bir daha geri getirilemeyeceğine inanarak;

Su kuşlarının mevsimsel göçleri sırasında sınırlar aşabildiğini ve bu yüzden uluslararası bir kaynak olduğunu tanıyarak;

Sulak alanların giderek artan şekilde kaybına sebep olacak hareketleri şimdi ve gelecekte durdurmayı isteyerek;

Sulak alanların ve onlara bağlı bitki ve hayvan topluluklarının korunmasının, ileri görüşlü ulusal politikalarla, koordineli uluslararası faaliyetlerin birleştirilmesi yoluyla sağlanacağın-dan emin olarak;

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1

1. Bu Sözleşmenin amacı bakımından, doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gel-git hareketinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, bütün sular, bataklık, sazlık ve türbiyerler sulak alanlardır.

2. Bu Sözleşmenin amacı bakımından, ekolojik olarak sulak alanlara bağımlı olan kuşlar, su kuşlarıdır.

Madde 2

1. Her Akit Taraf, ülkesi toprakları içindeki elverişli sulak alanları, bundan böyle “Liste” adıyla tanımlanacak ve 8 inci Madde uyarınca kurulacak Büro tarafından tutulacak olan “Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Listesi”ne dahil edilmek üzere tayin edecektir. Her sulak alanın hudutları kesinlikle belirtilecek ve aynı zamanda haritaya çizilecek ve özellikle su kuşları yaşama ortamı olarak önem taşıdığı yerlerde, sulak alanlara mücavir olan akarsu ve deniz kıyı alanlarıyla, ada veya gel-git hareketinin çekilme devresinde derinliği altı metreyi geçen ve sulak alanlar dahilinde yer alan deniz sularıyla birleştirilebilecektir.

2. Liste için sulak alanların seçimi, bu sulak alanların ekoloji, botanik, zooloji, limnoloji ve hidroloji yönlerinden uluslararası önemlerine göre yapılmalıdır. Hangi mevsimde olursa olsun, su kuşları için uluslararası öneme sahip sulak alanlar öncelikle dahil edilmelidir.

3. Bir sulak alanın listeye kaydedilmesi, sulak alanın yer aldığı Akit Tarafın münhasır egemenlik haklarına zarar vermez.

4. Her Akit Taraf, 9 uncu Maddede belirtildiği şekilde, Sözleşmeyi imzalarken veya onay ya da katılma belgesini tevdi ederken Listeye girecek en az bir sulak alanı tayin etmiş olacaktır.

5. Herhangi bir Akit Taraf, gelecekte kendi toprakları içinde bulunan diğer sulak alanları Listeye eklemek, Listeye kaydedilmiş olanların sınırlarını genişletmek veya önemli ulusal çıkarları nedeniyle sınırlarını kısıtlamak ya da tamamen kayıttan sildirmek hakkına sahiptir ve bu kabil değişiklikleri 8 inci Maddede belirtilen devamlı Büro hizmetlerinden sorumlu organizasyon veya hükümete mümkün olan en kısa zamanda bildirecektir.

6. Her Akit Taraf, sınırları içindeki göçmen su kuşları stoklarının korunması, yönetimi ve akıllıca kullanılması için; gerek Listeye girecek olan sulak alanlarını tayin ederken, gerekse bunlarda değişiklik yapma hakkını kullanırken uluslararası sorumluluklarını dikkate alacaktır.

Madde 3

1. Akit Taraflar, planlamalarını, Listeye dahil ettirdikleri sulak alanların korunmasını geliştirecek ve ülkelerindeki diğer sulak alanların mümkün olduğu kadar akıllıca kullanılmasını sağlayacak şekilde formüle edecek ve uygulayacaklardır.

2. Her Akit Taraf, sınırları içinde bulunan ve Listeye dahil olan herhangi bir sulak alanın ekolojik karakterinin, teknolojik gelişme, kirlenme veya insan müdahalesi ile değiştiğini, değişmekte olduğunu veya değişme ihtimali bulunduğunu en kısa zamanda haber alacak bir düzenleme yapacaktır. Bu kabil değişiklikler hakkındaki bilgiler gecikmeksizin, 8 inci Maddede belirtilen devamlı Büro hizmetlerinden sorumlu organizasyon veya hükümete bildirilecektir.

Madde 4

1. Her Akit Taraf, Listeye dahil olsun veya olmasın, sulak alanlarında tabiatı koruma alanları ayırarak sulak alanlarının ve su kuşlarının korunmasını geliştirecek ve yeterli inzibati tedbirleri alacaktır.

2. Akit Taraflardan biri önemli ulusal çıkarlarından ötürü, Listeye kaydettirdiği bir sulak alanın hudutlarını daraltır veya tamamen kaldırırsa, aynı veya başka bir yerde, orijinal yaşama ortamının yeterli büyüklüğünde başka tabiatı koruma alanları tesis ederek bu sulak alan kaynağının kaybını mümkün olduğu kadar telafi edecektir.

3. Akit Taraflar, sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan toplulukları hakkında araştırma yapılmasını, bilgi ve yayınların değişimini teşvik edeceklerdir.

4. Akit Taraflar, uygun sulak alanların yönetimi yoluyla su kuşları populasyonlarının artırılması için çaba göstereceklerdir.

5. Akit Taraflar, sulak alanların araştırma, yönetim ve muhafazasında yetenekli perso-nelin eğitimini geliştireceklerdir.

Madde 5

Akit Taraflar, özellikle bir sulak alanın birden fazla Akit Tarafın topraklarına yayılması veya bir su sisteminin Akit Taraflarca paylaşılır durumda olması halinde, Sözleşmenin getirdiği yükümlülüklerin uygulanmasında, birbirlerine danışacaklardır. Taraflar, aynı zamanda, sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan topluluklarını korumaya ilişkin bugünkü ve gelecekteki politikaları ve düzenlemeleri desteklemeye ve koordine etmeye gayret göstereceklerdir.

Madde 6 (Değişik madde: 28.5.1987 tarihinde yapılan konferans)

1. Sözleşmenin uygulanmasını gözden geçirmek ve geliştirmek için bir Akit Taraflar Konferansı tesis edilecektir. Akit Taraflar Konferansının olağan toplantıları Konferans başka türlü karar vermemişse üç yılı geçmeyen aralıklarla ve olağanüstü toplantılar ise Akit Tarafların en az üçte birinin yazılı isteği ile 8 inci Maddenin 1 inci paragrafında belirtilen Büro tarafından düzenlenecektir. Her olağan Akit Taraflar Konferansı bir sonraki olağan toplantının zamanını ve yerini de belirleyecektir.

2. Akit Taraflar Konferansı aşağıdaki hususlarda yetkili olacaktır:

a. Bu Sözleşmenin uygulanmasını görüşmek,

b. Listeye yapılan ekleri ve değişiklikleri görüşmek,

c. 3 üncü Maddenin 2 nci paragrafına uygun olarak, Listeye kaydedilmiş sulak alanlardaki değişikliklere ait haberleri dikkate almak,

d. Sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan topluluklarının korunması, yönetimi ve akıllıca kullanılması hakkında Akit Taraflara genel veya özel tavsiyelerde bulunmak,

e. İlgili uluslararası kuruluşlardan sulak alanları etkileyen uluslararası nitelikteki meseleler üzerinde rapor ve istatistik hazırlamalarını istemek,

f. Sözleşmenin işlemesini ileri götürmek için gerekli diğer tavsiye ve kararları kabul etmek.

3. Akit Taraflar, sulak alanların yönetiminden sorumlu her düzeydeki kuruluşa, sulak alanlarla bunların bitki ve hayan topluluklarının korunması, yönetimi ve akıllıca kullanımına ilişkin Konferans tavsiyelerinin duyurulmasını ve dikkate alınmasını temin edeceklerdir.

4. Akit Taraflar, Konferans, her toplantısı için işleyiş kurallarını kabul edecektir.

5. Akit Taraflar Konferansı Sözleşmenin mali düzenlemelerini tesis edecek ve devamlı olarak gözden geçirecektir. Her olağan toplantıda katılan ve oy veren Akit Tarafların üçte iki çoğunluğuyla, bir sonraki mali dönem bütçesini kabul edecektir.

6. Her Akit Taraf, Akit Taraflar Konferansının olağan toplantısında katılan ve oy veren Akit Tarafların ittifakla kabul ettiği bir bağış ölçeğine göre bütçeye katkıda bulunacaktır.

Madde 7 – (Değişik madde: 28.5.1987 tarihinde yapılan konferans)

1. Bu gibi Konferanslarda Akit Taraf temsilcileri sulak alanlar ve su kuşları hakkında bilimsel, idari ve diğer uygun görevlerde bilgi ve tecrübe kazanmış uzman kişileri mutlaka ihtiva etmelidir.

2 . Konferansta temsil edilen her Akit Taraf bir oy sahibidir. Sözleşmede başka türlü belirtilmemişse, tavsiyeler, sonuçlar ve kararlar mevcut ve oy veren Akit Tarafların basit oy çokluğu ile kabul edilir.

Madde 8

1. Bu Sözleşme uyarınca, “Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği”, bütün Akit Tarafların üçte iki çoğunluğunun yapacağı atamayla başka bir kuruluş veya hükümete devredilinceye kadar, devamlı Büro görevlerini yerine getirecektir.

2. Aşağıdaki hususlar devamlı Büronun görevlerini teşkil etmektedir:

a. 6 ncı Maddede belirtilen Konferansların toplanmasına ve organize edilmesine yardımcı olmak,

b. Uluslararası öneme sahip sulak alanların Listesini tutmak ve 2 nci Maddenin 5 inci paragrafına uygun olarak, Listeye yapılan eklerden, genişletmelerden, çıkartma ve kısıtlama-lardan Akit Tarafları haberdar etmek,

c. 3 üncü Maddenin 2 nci paragrafı uyarınca Listeye dahil edilen sulak alanların ekolojik karakterlerinde meydana gelen değişikliklerden Akit Taraflarca haberdar edilmek,

d. Gelecek Konferansta görüşülmesini sağlamak üzere, Listedeki değişiklikler veya Listeye dahil sulak alanların karakterindeki değişmeler hakkında bütün Akit Taraflara bildirimde bulunmak,

e. Listedeki değişiklikler veya Listeye dahil edilmiş sulak alanların karakterindeki değişmeler hakkındaki Konferans tavsiyelerini ilgili Akit Tarafa bildirmek.

Madde 9

1. Bu Sözleşme süresiz olarak imzaya açık kalacaktır.

2. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın veya Uzmanlık Örgütlerinden birinin veya Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın tüm üyeleri veya Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün Tarafları,

a. Onay hakkı mahfuz olmadan imzalayarak,

b. Onaya tabi şekilde imzalayıp, daha sonra onaylayarak,

c. Katılarak,

bu Sözleşmeye Taraf olabilir.

3. Onay veya katılma, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı’nın (UNESCO) Genel Müdürü nezdinde, (bundan böyle Depoziter olarak geçecektir.) onay veya katılma belgelerinin tevdiinden başlayarak geçerli olur.

Madde 10

1. Bu Sözleşme, yedi devletin 9 uncu Maddenin 2 nci paragrafında belirtildiği şekilde, Sözleşmeye Taraf olmalarından dört ay sonra yürürlüğe girecektir.

2. Müteakiben bu Sözleşme her Akit Taraf için, sözleşmeyi onay hakkı mahfuz olmadan imzalamasından veya onay veya katılma belgesini tevdiinden dört ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 10- Tekrar

1. Bu Sözleşme, bu amaçla toplanan bir Akit Taraflar toplantısında bu madde uyarınca değiştirilebilir.

2. Değişiklik önerileri, herhangi bir Akit Tarafça yapılabilir.

3. Önerilen herhangi bir değişikliğin metni ve bunun nedenleri, Sözleşme uyarınca devamlı Büro görevlerini icra eden kuruluş veya hükümete (bundan böyle Büro olarak geçecektir) bildirilecek ve tüm Akit Taraflara Büro tarafından derhal haber verilecektir. Akit Tarafların metin hakkındaki görüşleri, değişiklikler Büro tarafından Akit Taraflara bildirildiği tarihten sonra üç ay içinde Büroya bildirilecektir. Büro, görüşlerin son sunuş tarihinin hemen ardından, o güne kadar sunulan tüm görüşleri Akit Taraflara bildirecektir.

4. Üçüncü paragraf gereğince bildirilen bir değişikliği görüşmek için, Akit Tarafların üçte birinin yazılı isteği üzerine, Büro tarafından bir Akit Taraflar toplantısı yapılacaktır. Büro, Toplantının yeri ve zamanı konusunda Akit Taraflara danışacaktır.

5. Değişiklikler, oy veren Akit Taraflar mevcudunun üçte iki çoğunluğu ile kabul edilecektir.

6. Kabul edilen bir değişiklik, Akit Tarafların üçte ikisinin, kabul belgesini Depozitere tevdi tarihini izleyen dördüncü ayın ilk günü, bunu kabul eden Akit Taraflar için yürürlüğe girecektir. Akit Tarafların üçte ikisinin kabul belgesini tevdi ettiği tarihten sonra bu kabul belgesini tevdi eden herbir Akit Taraf için değişiklik, kabul belgesini tevdi tarihini izleyen dördüncü ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 11

1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalmaya devam edecektir.

2. Akit Taraflardan herhangi biri Sözleşmenin kendisi için yürürlüğe girdiği tarihten beş yıl sonra Depoziter’e yazılı olarak bir ihbarda bulunmak suretiyle Sözleşmeden çekilebile-cektir. Sözleşmeden çekilme, yazılı ihbarın Depoziter’in eline geçtiği tarihten dört ay sonra geçerli olacaktır.

Madde 12

1. Depoziter bu Sözleşmeyi imzalayan veya katılan bütün devletleri en kısa zamanda;

a. Sözleşmeyi imzalayanlar,

b. Sözleşmeyi onaylama belgesini tevdi edenler,

c. Sözleşmeye katılma belgesini tevdi edenler,

d. Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih ve,

e. Sözleşmeden çekilme ihbarı verenler,

hakkında haberdar edecektir.

2. Sözleşme yürürlüğe girdiğinde, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 102 nci Maddesi uyarınca Depoziter bunu Birleşmiş Milletler Sekreteryasına kaydettirecektir.

KEYFİYETİ TEYİDEN, aşağıda imzaları bulunanlar, tam yetkili olarak bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

1971 Şubat’ının 2 nci gününde Ramsar’da yapılmış olup, orijinalleri İngiliz, Fransız, Alman ve Rus dillerinde birer tanedir; bütün metinler eşit derecede geçerlidir; bu metinler Depoziter’e tevdi edilecek ve Depoziter sahih kopyaları bütün Akit Taraflara gönderecektir.

1 Şubat – Hukuk Takvimi

0
1 Şubat - Hukuk Takvimi

1 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

1411 Birinci Thorn Barış antlaşması, müttefik Polonya Krallığı ve Litvanya Büyük Dükalığı ile Töton Şövalyeleri’nin aralarındaki savaşın bitmesiyle Toruń kentinde imzalandı.
1552 İngiliz hukukçu ve siyaset adamı Sir Edward Coke doğdu. (Ölümü: 3 Eylül 1634)
1553

Osmanlı İmparatorluğu ve Fransa Krallığı arasında, İstanbul Antlaşması imzalandı.

1861 Amerikan İç Savaşı: Teksas, Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrıldı.
1878

Hattie Ophelia Wyatt Caraway dünyaya geldi. (1 Şubat 1878 – 21 Aralık 1950) Amerika Birleşik Devletleri Senatörü olarak seçilen ilk kadındır. Arkansas senatörü olarak görev yaptı. Senatoya başkanlık yapan ilk kadın oldu.

1885

Fransız hukukçu, senatör  ve eski başbakan Camille Chautemps doğdu. (Ölümü: 1 Temmuz 1963) Hukuk eğitimi aldıktan sonra 1906 yılında Fransız Masonlarına katıldı. 1919 yılında milletvekili seçildi ve 1934 yılında senatör olana kadar bu görevi sürdürdü. 1919-1925 yılları arasında Tours Belediye Başkanlığı, 1924-1926 yıllarında bakanlık, 1930 yılındaki ise kısa bir süre başbakanlık yaptı. 1933-1934 yılları arasında ikinci defa başbakanlık görevine seçildi. Demiryollarını millileştirdi. 1938 yılında Fransız Demiryolları Ulusal Şirketi’ni kurdu.

1886

Hukukçu William Ewart Gladstone, üçüncü kez İngiltere Başbakanı oldu. 3 Aralık 1868-17 Şubat 1874, 23 Nisan 1880-9 Haziran 1885, 1 Şubat 1886 – 20 Temmuz 1886 ve 15 Ağustos 1892 – 2 Mart 1894 tarihleri arasında başbakanlık yaptı.

1921

Men’i Müskirat Kanunu, Resmî Gazetede (1 Şubat 1921) 28 Şubat 1337 yayınlanarak yürürlüğe girdi. Savaş koşullarının devam ettiği bir dönemde sarhoşluğun önlenmesi amacıyla içki yasağı öngören kanuni düzenlemedir. Kanuna göre cezalandırılması gereken birçok kişi meclisin çıkardığı af kanunları ile affedilmek zorunda kalınmıştır.

1924

Birleşik Krallık, SSCB’yi resmen tanıdı.

1929 Sovyetler Birliği’nde Grigori Zinoviyev ve Leon Kamanev tutuklandı.
1930 İstatistik Umum Müdürlüğünün Vazife ve Selahiyetleri Hakkında Kanun kabul edildi. Kurum, 1962’de Devlet İstatistik Enstitüsü’ne dönüştürülmüştür.
1933

Cumhuriyet ilkelerini benimsetmek ve aynı doğrultuda kültür hareketi oluşturmak amacıyla Halkevlerinin yayın organı olarak Ülkü dergisi yayınlanmaya başladı.

1933

Amerikalı hukukçu ve bürokrat Wendell Anderson doğdu. (Ölümü: 17 Temmuz 2016) Minnesota Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1959’dan 1962’ye kadar Minnesota Temsilciler Meclisi’nde ve 1963’ten 1970’e kadar Minnesota Eyalet Senatosu’nda görev yaptı. 1970’de Minnesota valisi seçildi. Minnesota devlet okullarına ilişkin yenilikçi bir reform olan 1971 Minnesota Mucizesinin yaratılmasına katkı verdi. Çabalarından ötürü Time dergisinin kapağında yer aldı. 1995’ten 2001’e kadar Carpinteria, California’daki Turbodyne Technologies Inc.’in (TRBD) hukuk komitesi direktörü ve başkanı olarak görev yaptı.

1946 Trygve Halvdan Lie, BM Teşkilatının kurulmasının ardından Güvenlik Konseyi tarafından 1 Şubat 1946’da oybirliğiyle genel sekreter olarak seçildi.
1949

Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1975 yılından itibaren Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır.

1950

Hukukçu ve siyasetçi Ali Haydar Konca doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1980 Askerî Darbesine kadar birçok şehirde kaymakamlık yaptı. Hassa, Çüngüş ve Sürmene kaymakamlığı görevlerini yürüttükten sonra Kocaeli Valiliği Hukuk İşleri Müdürlüğüne tayin edildi. Bu görevinden istifa ederek Kocaeli’de serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 1989 Türkiye yerel seçimlerinde Sosyal Demokrat Halkçı Partiden belediye meclis üyesi seçildi. Halkların Demokratik Partisi XXV. dönem Kocaeli Milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri öncesi kurulan seçim hükûmetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Avrupa Birliği Bakanı olarak atandı.

1978 13 yaşında bir kızla cinsel ilişkiye girme suçuyla hakkında dava açılan film yönetmeni Roman Polanski, kefaletini yakarak ABD’den Fransa’ya kaçtı.
1978 İstanbul Sağmalcılar Cezaevi’nde isyan çıktı.
1978 Senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı, Süreyya Duru’nun “Güneşli Bataklık” adlı filmi Sansür Kurulu’nca reddedildi.
1979

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, suikast sonucu öldürüldü. Hukuk kökenli gazeteci Abdi İpekçi 9 Ağustos 1929’da dünyaya geldi. Galatasaray Lisesi’ni ve İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdi. Milliyet Gazetesi’nin yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürü oldu. Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği görevlerinde bulundu. 1 Şubat 1979 tarihinde Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü. Eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile kuzendir. Mehmet Ali Ağca, İpekçi suikastından idamla yargılanmakta iken 1979 yılında Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırıldı.

1979

Ayetullah Humeyni 13 yıllık sürgünün ardından Fransa’dan İran’a döndü.

1981

Ayşe Saffet Alpar yaşamını yitirdi. (17 Nisan 1903-1 Şubat 1981) Karadeniz Teknik Üniversitesi rektörlüğü görevinde bulunarak, Türkiye’nin ilk kadın rektörü oldu. Balkan Savaşı’nda İşkodra kalesini savunurken 30-31 Ocak 1913’te şehit olan Müşir Hasan Rıza Paşa’nın kızıdır.

1982

12 Eylül rejimi tarafından feshedilen CHP’nin eski genel başkanı Bülent Ecevit Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi.

1985

1978’de öldürülen Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in katil zanlısı Rıfat Yıldırım Almanya’da 1,5 kg eroinle yakalandı. Frankfurt savcısı, 6 kişinin tutuklandığını açıkladı.

 
1988

Sosyalist Parti 1 Şubat 1988’de kuruldu. Anayasa Mahkemesi’nin 10 Temmuz 1992 tarihli kararıyla kapatıldı. AİHM, Sosyalist Parti (SP) ve diğerleri davasında ihlal kararı verdi.

1988

“Şiddet Suçu Mağdurlarının Zararlarının Tazmin Edilmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi” 1 Şubat 1988 tarihinde yürürlüğe girdi. Birleşmiş Milletler tarafından 29 Kasım 1985 tarihinde kabul edilen Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi ile belirlenen ilkeler sözleşme ile hukuki vecibeye dönüştürüldü.

 
1989

İşkence ve İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Muamele ya da Cezalandırmanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi 1 Şubat 1989’da yürürlüğe girdi.

1989 İzmir Kartaş Lisesinde, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle okul yöneticilerinin ihbarı üzerine tutuklanarak yargılanan lise 1.sınıf öğrencisi M.Ç.’nin annesi çok sayıda sakinleştirici hap alarak intihar girişiminde bulundu.
1993

İçişleri Bakanlığı, Valiliklere yurt içinden yayın yapan özel radyo televizyon kuruluşlarının kapatılmasını öngören bir genelge gönderdi. Özel radyolar yurt çapında aralıklarla “ortak bildiri” yayınladı.

1995

Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından 1 Şubat 1995 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, Viyana’da toplanan Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından yayınlanan Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin bir Beyanname’nin tamamlayıcısı ve devamı niteliğindedir.

1997

Susurluk kazasıyla ortaya çıkan karanlık ilişkileri protesto etmek ve ‘temiz toplum, temiz siyaset’ özlemini duyurmak amacıyla “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemi akşam 21:00’de Beyoğlu Leman Kültür’de Can Yücel’in şalter indirmesiyle başladı.

1997

Leman mizah dergisinin 22 Eylül 1996 tarihli 254. sayısında yayınlanan bir şiirdeki “Halt etmiş yanımda Meryem Ana” ve “Bilmezdim bile İsa’yı kimden peydahladığımı” dizelerinden dolayı “dince kutsal değerlere hakaret ettiği” gerekçesiyle Can Yücel ve Yazı İşleri Müdürü Kutlu Esendemir’e, en az 1’er yıl olmak üzere 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

1997 Avustralya New South Wales Bölgesi Polis Etik ve Davranış Kuralları 01 Şubat 1997 tarihinden itibaren bütün Polis Servisi memurları bakımından yürürlüğe girdi. Polisler, bu kuralları aldıklarına ve okuduklarına dair bir alındı yazısı (tebellüğ belgesi) imzalamaya başladı.
1998

Ulusal Azınlıkların Dil Haklarına İlişkin Oslo Tavsiyeleri, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (The Organization for Security and Co-operation in Europe (OSCE) tarafından 1 Şubat 1998 tarihinde kabul edildi. Oslo Tavsiyeleri, ulusal azınlıklara ilişkin genel uygulanabilir dil haklarının içeriğini sade bir dille açıklığa kavuşturma girişimidir.

1999

Türk Tabipler Birliği Meslek Etiği Kuralları,  Türk Tabipleri Birliği tarafından kabul edilerek yayınlandı. Kurallar, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin yenilenmesi ile oluşturuldu.

2000

Amerika Birleşik Devletleri’nde Illinois Eyalet Valisi George Ryan, 20 yıl içinde 13 idam mahkumunun suçsuz olduğunun anlaşılması üzerine idam cezalarının infazlarını durdurdu.

2000

Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde kabul edildi, 17 Aralık 1997 tarihinde Paris’te imzalandı, 1 Şubat 2000 tarihinde TBMM’de kabul edilen 4518 sayılı yasa ile Türkiye tarafından onaylandı.

2001

Yugoslavya’da ekimdeki halk ayaklanmasıyla devlet başkanlığından devrilen “Balkan Kasabı” lakaplı Slobodan Miloseviç 24 saat gözetim altına alındı, eski rejime soruşturma açıldı.

2003

Hukukçu ve siyasetçi Ahmet Muzaffer Akdoğanlı yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1922) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Temyiz Mahkemesi 5.Hukuk Dairesi Memurluğu görevinde bulundu. İl Hazine ve PTT Genel Müdürlüğü avukatlığı ve serbest avukatlık yaptı. Dikkat Gazetesi’nde yazılar yazdı. Kastamonu Belediye Meclisi Üyeliği, Türkiye Odalar Birliği Genel Sekreterliği ve Kastamonu Milletvekilliği görevlerini üstlendi.

2005

Kanada aynı cinsiyetten olanların evlenmesini yasallaştıran 4. ülke oldu.

2005 BM İnsan Hakları Komisyonu, Sudan’da hükümet destekli Arap milislerin Darfur’daki siyah Müslümanlara yönelik mezalimi soykırım olarak değil insan hakları ihlali olarak niteledi. Sudan’da iki yılda 70 bin siyah Müslüman öldürüldü.
2007

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesi ile ilgili soruşturma kapsamında, Tuncay Uzundal’ın tutuklanmasıyla soruşturma kapsamında tutuklananların sayısı sekize yükseldi.  Hrant Dink cinayeti zanlısı Ogün Samast’ın Samsun’da Türk bayraklı poster önünde poz verdiği fotoğrafları ile jandarma ve polislerle birlikte çekilmiş video görüntüleri de ortaya çıktı.

2010

Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’nca 1 Şubat 2010 tarihinde kabul edildi.

2011 Kars Belediye Meclisi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ucube olarak nitelediği ‘İnsanlık Anıtı’nın yıkımına oy çokluğuyla karar verdi
2012

30 yıldır devam eden Dev-Yol Davası düştü. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesinde, 574 sanıkla 18 Ekim 1982’de başlayan Dev-Yol ana davasının tüm sanıklar yönünden zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verdi.

2012

Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği yenilendi. Yönetmelik, 1979 tarihli ve 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanuna dayanılarak hazırlandı 1/6/2000 tarihli ve 24066 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği yürürlükten kaldırıldı.

2013

Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Ed Koch yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Aralık 1924)  City College of New York’da hukuk eğitimi gördü. Demokratik Parti üyesi oldu. 1963 ile 1965 arasında Greenwich Village ilçesinin demokratik önderi oldu. 1966’da New York City Council’a seçildi. 1969’dan 1977’ye kadar Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde görev yaptı. 1978’den 1989’a kadar New York belediye başkanlığı görevini üstlendi.

2017

Demokratik Kongolu siyasetçi ve hukukçu Étienne Tshisekedi yaşamını yitirdi. (Doğumu: 14 Aralık 1932) Lovanium Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden doktora diploması aldı ve hukuk alanında doktora diploması alan ilk Kongolu oldu. Mouvement National Congolais’de (MNC) Patrice Lumumba’nın danışmanlığını yaptı. 1961’de Başkan Joseph Kasa-Vubu tarafından Ulusal Hukuk ve İdare Okulu’nun Genel Müdürü olarak atandı. 1965’ten 1997’ye kadar cumhurbaşkanı Mobutu Sese Seko tarafından kurulan çeşitli hükümetlerin üst düzey bir üyesi olarak çalıştı. 1967’de Kongo Anayasasının değiştirilmesine katkı sundu. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki (DRC) ana muhalif siyasi parti olan Demokrasi ve Sosyal İlerleme Birliği’nin (UDPS) liderliğini yürüttü. Zaire ülkesinin başbakanı olarak iki dönem görev yaptı.1 Şubat 2017’de yaşamını yitirdi.

2018

Gazeteci ve yazar Şahin Alpay, tahliye taleplerinin reddedilmesi üzerine, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygulanmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine yeniden bireysel başvuru yaptı. Anayasa Mahkemesi, ikinci bireysel başvuruda da ihlal kararına rağmen tutukluluğun sonlandırılmamış olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine hükmetti.

2019

Modern İran’ın uyguladığı ölüm cezasına ve adaletsizliğe meydan okuyan uzun metraj bir hukuk filmi olan Hapishane Müdürü vizyona girdi.

2024

Gezi eylemleri sırasında göstericilere pala ile saldırdığı için Palalı Sabri lakabıyla anılan Sabri Çelebi, Beyoğlu’nda, 1 Şubat 2024’de bir gece kulübü önünde çıkan kavgada 9 kurşunla vurularak öldürüldü.

2025

Bolu Kartalkaya’daki otel yangınında yakınlarını kaybeden bazı aileleri telefonla arayarak hakaret ettiği belirlenen 1 kişi ‘Kişinin hatırasına hakaret’ suçundan tutuklandı. Benzer suçlama ile 28 Ocak’ta da 2 şüpheli tutuklanmıştı.

2025

Yenidoğan Çetesi davasının iki numaralı sanığı doktor İlker Gönen, tutuklu bulunduğu cezaevinde bileğini keserek intihar etti.

2025

CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan’ın, Sözcü TV’de yayımlanan “Başkent Kulisleri” adlı programdaki cezaevleriyle ilgili sözlerine ilişkin “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan resen soruşturma başlatıldı.

Aktif ve Uygulamalı Bir Eğitim Modeli Olarak Avukat Eğitiminde Usta-Çırak Metodu

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

AKTİF VE UYGULAMALI BİR EĞİTİM MODELİ OLARAK AVUKAT EĞİTİMİNDE USTA-ÇIRAK METODU / Avukat Fahrettin KAYHAN

 “Öğretim sınıfta biter; fakat eğitim ancak hayatla beraber sona erer”

Frederick William Robertson

Hukukçu eğitimi, sıkça tartışılan konulardan biridir. Ankara Barosunda yaptığımız deneysel eğitim çalışmalarında avukat eğitiminde ağırlıklı olarak probleme ve case’ya dayalı forum tiyatro tekniklerini kullanan atölye çalışmaları düzenlemiştim. Uzun meslek yaşamım boyunca hukuk öğrencileri ve stajyerlerle çalışma imkânı buldum ve onlardan çok şey öğrendim.

Adeta kentsel dönüşüm geçiren avukatlık mesleğinde usta çırak ilişkisinin yerini işçi işveren ilişkisinin aldığını zamanları yaşıyoruz. Usta çırak ilişkisinin gereği olan “özen etiğinin” yerini eğitim amacı taşımayan ucuz işçiliğe dayalı, emek sömürüsünün aldığını üzülerek görmekteyiz.

İçinde yaşadığımız çağa uygun bir avukat eğitiminin hâlâ usta çırak ilişkisi içinde mümkün olduğunu düşünenlerdenim. Bu yazıda birçoğu olumsuz kendi mesleki tecrübelerimle geliştirmeye çalıştığım ve uygulamaya çalıştığım avukat eğitiminde usta çırak eğitim metodunu ele alacağım.

A. BİR ÖMÜR SÜREN KARŞILIKLI EĞİTİM SÜRECİ

Avukatlık eğitimi denildiğinde hukuk fakültesi sonrası avukatlık stajı esnasında alınan adliye ve büro eğitimi akla gelir. Uygulamaya çalıştığımız usta çırak ilişkisi metodunda avukatlık eğitimi tercihen hukuk fakültesi birinci sınıfta başlar ve ustanın vefatına kadar sürer. Önerdiğimiz model, hiyerarşik bir eğitim modeli değildir. Bu süreçte usta da çırağından bilmediklerini öğrenir. Usta- çırak ilişkisinde usta rolündeki avukat, eğitim sürecinde çıraktan daha fazla emek harcamak yükümlülüğündedir.

Bir ruhsat töreni anısı: Hukuk fakültesi öğrencisiyken kurgusal duruşma yarışması vesilesiyle tanıştığım şimdilerde 20 yılı doldurmuş bir avukat olan Avukat Kenan Bostancı, stajını bitirdiğinde ruhsatını Tokat Barosundan almayı tercih etti. Stajyerimizin TBB’den ruhsatını teslim alarak Tokat’a götürmek üzere Av. Ali Hikmet Akıllı ve şimdi akademisyen olan o zaman avukatlık stajına yeni başlayan Doç. Dr. Sezercan Bektaş ile birlikte yola çıktık. Tokat Barosuna vardığımızda, avukatlık ruhsatının baro kaleminden genç avukatlara teslim edildiğini, özel bir tören yapılmadığını öğrendik. Bizim Ankara’dan bu tören için gelmemiz hayretle karşılandı. Hemen Baro Başkanı ve Yönetim Kurulu üyelerine haber verdiler. Ruhsatı Baroya gelmiş, ama sahiplerine teslim edilmemiş avukat adayları da alelacele baroya çağrıldılar. Cumhuriyet Başsavcısının ve Adalet Komisyonu başkanının katılımıyla güzel bir tören düzenlendi. Ortağım ve ben, stajyerimizin eğitiminden sorumlu ve onun eylemlerine kefil olduğumuzu açıklayan birer konuşma yaptık. O sırada ruhsat alan genç meslektaşlardan biri ağlamaya başladı. Ağlama sebebi staj veren avukatın yazıhanesi adliyenin karşısında olmasına rağmen törene katılmamasıydı. Daha sonra genç meslektaşımızın bürosuna geçerek bürosunun açılışını yaptık. Birkaç yıl sonra genç avukatımızın düğün merasimine katılmak ve nikâh şahidi olmak nasip oldu. 

Örgün hukuk eğitimi daha çok bilişsel temele dayanmaktadır. Usta- çırak ilişkisi bilişsel, davranışsal ve duygusal temellere dayalı bütünsel bir yaklaşımdır. Hukuki bir müesseseyi bilmek iyi avukatlık için kâfi değildir. Onun kadar avukatlığa özgü davranış kalıplarının kazanılması da gerekir. Keza travmatik vakalarla çalışmak durumunda avukatın duygularını iyi yönetmesi, avukat- müvekkil, hâkim-savcı-avukat, avukat-avukat, stajyer-avukat ilişkilerindeki aktarım ve karşı aktarımları ustalıkla yönetmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Hocam Prof Dr. Erdal Onar’ın ifadesiyle bu meslekte hep kötülükle karşılaşırız. Avukat, kötülük karşısında doğru hukuki ve etik duruş sergileyemez ise zaman içinde kötülüğün bir parçası haline dönüşmesi kaçınılmazdır. Hatta sık sık basına yansıdığı gibi avukat, suça da sürüklenebilir.

Bizim uyguladığımız yöntemde, avukatlık eğitimi hukuk fakültesi birinci sınıfta başlamakta ve öğrencinin tercihine bağlı olarak ömür boyu sürmektedir. Bunun için öğrencinin, fakülteden mezun oluncaya kadar kural olarak kendi belirlediği haftanın bir gününü derslerin aksatmayacak şekilde büro çalışmasına ayırması talep edilmektedir. Mezuniyet sonrası avukatlık stajının 6 aylık adliye stajı süresince mesaisinin tamamını adliyede geçirmesi talep edilmekte, büroda kendisine iş yaptırılmamaktadır. Adliye stajı süresince stajyerle sosyal münasebet sürdürülmekte, adliye stajı birlikte kritik edilmektedir. Adliye stajı sonrasında ise stajyerin tercihine bağlı olarak ömür boyu sürmesi beklenen bir etkileşim süreci başlamaktadır. Bu süreçte en az beş yıl süreyle avukatın genç meslektaşına mentorluk yapma sorumluluğu vardır. Bir ömre sari bu modelde usta çırağı, çırak da ustayı eğitir.

 B. AVUKAT EĞİTİMİNİN AMACI

Günümüzde eğitimin amacının kişilerin belli bir tipe uygun hale getirilmesi veya kişilere belli alışkanlıkların kazandırılması, Kuçuradi’nin deyimiyle, kişilere istendik davranışların kazandırılması olarak belirlenmesi oldukça yaygındır. Hayrettin Ökçesiz‘e göre ise “hukuk eğitimi; kişiyi, hukuk alanında bilgi, karakter, düşünme, duygu, davranış ve uygulama açısından belli bir düzeye yükseltmeyi amaçlamaktadır.” Buradan hareketle Ökçesiz‘in hukuk eğitiminden hukukçularda belirli yetilerin geliştirilmesinin amaçlanması gerektiğini belirttiği söylenilebilir. Bu amaçla, hukukun insani yönünün görünür kılınması arasında bağ kurulması mümkündür.” Bu nedenle usta çırak modelinde karakter odaklı bir eğitim ön plandadır.

 1. Etkileşimli Etik Eğitim.

Hukukun insani yönünden hareket edildiğinde hukukçuluk mesleğinin amacının adaleti sağlamak olduğu söylenilebilir. Etik olmadan, adalete uygun bir hukuk inşa edilmesi sağlanamaz. Adalete uygun bir hukuk için hayatta ve hukuk uygulamasındaki adaletsizlikleri görebilecek hukukçulara ihtiyaç bulunmaktadır. Stajyerlerin hayattaki ve hukuk uygulamasındaki adaletsizlikleri görebilmeleri için onlara belirli erdemlerin kazandırılması gerekmektedir. Bu bağlamda ustanın ve stajyerin belli erdemler konusunda etkileşimli bir eğitim içinde olması gerekir. Etik eğitimi, hayat içinde zaman zaman başarısız kaldığımız bir sınav halidir.

Ağlayan Avukat Vakası: Baro yönetim kurulu üyesi iken baro kaleminde oturuyordum. Genç bir kadın avukat, ağlayarak kaleme girdi. Ne olduğunu sorduğumda, hakimin kendisini azarladığını ve hakaret ettiğini söyledi. “Pekiyi, bu tartışma sonunda hakim ağlıyor mu?” dedim. Birden ağlaması durdu ve gülerek “hayır” dedi. Bunun üzerine duruşma salonunda illa biri ağlayacaksa, bu kişi avukat olmamalıdır” dedim.

Bu örnek temel erdemlerden biri olan “metanet” erdeminin eksikliğini göstermektedir. Bu nedenle stajyerlerimizde ve hâlâ devam eden özeğitimimde öncelikle metanet, ölçülülük, cesaret ve adalet erdemlerini her somut hayat olayında özel olarak çalışmaktayız.

2.Eleştirel Düşünme Becerisi Kazanma ve Kazandırma

“Eleştirel düşünme, herhangi bir konu, olgu ve fikir üzerinde açıklık-seçiklik, tutarlılık, mantıklılık, şüphecilik ve doğru akıl yürütme gibi bazı ölçütlere dayalı olarak kendi düşünme sürecini sürekli denetim altında tutarak değişmeye ve kendi kendini düzeltmeye açık olan bir düşünme biçimidir. Özgünlüğün, derinlemesine düşünmenin ve ölçütlere dayanmanın eleştirel düşünmenin önemli bileşenleri oldukları belirtilebilir. Eleştirel düşünebilmek için de alışılmış kalıpların dışına çıkılarak, önyargılardan uzaklaşarak, her türlü bilginin sorgulanarak ve sınanarak değerlendirilmesine ihtiyaç bulunduğu ve akıl yürütme yöntemlerine ait bilgi sahibi olunması gerektiği ileri sürülmektedir. Ancak “Ciddi bir eleştiri odaklanmayı, anlama çabası içeren bir biçimde dikkatle dinlemeyi ve hem söyleyene hem de söylenene değer vermeyi ve saygı göstermeyi esas alan derin ve zahmetli bir çabayı gerektirir.”

Hayatta sık sık argümanlarla karşılaşırız. Argümanlar, şuna veya buna inanmamız için nedenler sunarak bizi ikna etmeye inançlarımızı ve eylemlerimizi etkilemeye yönelik girişimlerdir. Eleştirel Düşünme eğitiminde stajyerlere argümanların saptanmasında, çözümlenmesinde ve değerlendirilmesinde kullanılan kavramları ve teknikleri tanıtılmaktadır.

Bu nedenle stajyerlerimizle, ilk önce Tracy Bowell–Gary Kemp’in Eleştirel Düşünme Klavuzunu çalışarak işe başlarız. Bu vesileyle ben de, bu eseri bir kez daha okuma ve kendimi yenileme fırsatı bulmuş olurum.

3.Özerklik Eğitimi

Jean Keller de kendi hayatını kontrol etme ve kendi kararlarını verebilmesiyle kişilerin akıl yürütme kapasitelerini güçlendirmeleri gerektiğini belirtmektedir. O’na göre kişiler her şeyden önce yaptıkları eylemlerin kendi değerleri, istekleri ve inançlarıyla uyumlu olup olmadığını eleştirel biçimde değerlendirebilecek biçimde akıl yürütebilecek hale gelebilmelidirler.” Avukatlık eğitiminin hedeflerinden biri de, avukat adayına kişisel ve mesleki özerkliğinin kazandırılması olmalıdır. Usta-Çırak modelinde usta rolündeki avukat, stajyerinin özerk bir insan olması için çaba sarf eder. Bu nedenle ideolojik manipülasyondan uzak durur ve stajyerin kişisel, siyasal, dini tercihlerine saygı duyar.

4.Hukuk Okur-Yazarlığının Geliştirilmesi

Hukuk okuryazarlığı bir avukatın olmazsa olmaz ve sürekli geliştirilmesi gereken yetilerinden biridir. Bu nedenle usta- çırak modelinde usta, çırağın ihtiyaçlarını gözeterek okuma listeleri hazırlar ve hukuki metinler yazmaya teşvik eder.

Çapraz Sorgu Sanatı ve Penoloji Kitabı Vakası: Yazmaya özel bir merakı olan stajyerimiz Ekin Ozan Özşahin çeviri yapması konusunda yönlendirilmiş ve öğrencilik yaşamında Çapraz Sorgu Sanatı ve Penoloji adlı kitapları çevirip yayınlamıştır.

 5.Adli ve Genel Retorik (Cedel) Eğitimi

Avukatlığı en genel manada ikna sanatı olarak nitelendirebiliriz. Bu nedenle retorik eğitimi, çırağın vazgeçilmez eğitimleri arasında yer almalıdır. Retoriğin sütunları olan ethos, pathos ve logos’u etkin olarak kullanma becerisi geliştirilmelidir.

6.Avukatlığa Özgü Hukuk Tekniklerinin Öğrenilmesi ve Öğretilmesi 

Savcı, avukat ve hâkimlik mesleklerinin her hangi bir vakaya bakış açıları farklıdır. Usta-çırak modelinde usta ve çırak avukatlık bakış açısını kazanmak ve geliştirmek için birlikte çaba harcamaları gerekir. 

 C. EĞİTİM YÖNTEMİ
1.Mesleğin tanıtımı, Mesleğin Sevdirilmesi, Merak Uyandırma: Dramatik Yaklaşım 

Ailedeki ilk hukuk öğrencisi olarak hukuk meslekleriyle hiç temasım olmamış, ne bir mahkeme ne de bir avukatlık bürosu görmüştüm. Tanıdığım hiç hukukçu yoktu. Mesleğe dair kafamda gerçeğe uygun olmayan filmlerden edinilmiş bazı pozitif imgeler vardı, o kadar. Hukuk fakültesi dördüncü sınıfa kadar da bu böyleydi. Bir avukatla ilk tanışmam hukuk fakültesi dördüncü sınıfta oldu. Bir avukat bürosunda birkaç ay kâtiplik yaptım. Avukatlıkla ilgili ilk kırılma noktam şu deneyim oldu.

Senden avukat Olmaz vakası: Avukat katipliğine yeni başlamış idim. Bürodaki yazı işlerini Naci adlı bir katip yürütüyordu. Naci’nin izinli olduğu bir gün avukat bey beni daktilonun başına geçirdi. Bir boşanma davası ile ilgili bir dilekçe yazılacaktı. Ancak ben daktilo kullanmayı hiç bilmiyorum. Dilekçenin başlığını bile on dakikada dikte ettirebildi avukat bey. Sonra öfkeyle “senden avukat olmaz! diye bağırarak daktiloyu kapıp, odasına gitti. Yaklaşık bir saat sonra elindeki dilekçeyi, bana uzatarak “bunu adliyeye götür. Hakime havale ettir ve kaleme ver” dedi. İlk defa adliye kapsından girecektim. İlgili mahkemeyi bulup endişeyle Hakimin kapısını çaldım. Hâkim Bey, dilekçeye baktı ve “böyle dilekçe mi olur. Sayfada marj bile bırakılmamış, bunu kim yazdı?!” diye bağırdı. Korkudan “ben yazdım efendim” dedim. Hakim Bey, “Sen kimsin?” dedi. “Efendim ben hukuk talebesiyim” dedim. Hakim Bey, böyle dilekçe yazarsan senden avukat olmaz” diye azarladı beni. İlk defa avukatlığın acı gerçeğiyle yüzleşmiştim.

Şimdi durum daha iyi olmakla birlikte, hukuk öğrencileri genel olarak neyi seçtiklerini tam olarak bilmeden mesleki tercihte bulunmaktalar. Ülkemizdeki avukatlık pratiğinin olumsuz yönleriyle karşılaştıklarında ise büyük hayal kırıklığı yaşıyorlar. O nedenle usta çırak modelinde ustanın ilk görevi hukuk mesleklerini gerçekçi olarak tanıtmak ve sevdirmeye çalışmaktır. Bunun için kendi tecrübelerimi paylaşmaktan ziyade diğer hukukçularla tanışma ve söyleşme ortamı yaratma, hakim, savcı, avukat, akademisyen biyografi ve anı kitapları okuma gibi etkinliklerle stajyerde hukuk meslekleriyle ilgili gerçekçi bir görüş oluşturulmaya çalışılır.

2.Fırsat Eğitimi

Eğitim bilimde fırsat eğitimi Doğal olarak ortaya çıkan durumların bir öğrenme fırsatı olarak değerlendirildiği bir eğitim yaklaşımıdır. Avukatlık eğitiminde usta çırak modelinde, eğitim hemen hemen tamamıyla fırsat eğitimine dayanır. Büro ortamında, adliye ortamında ve sosyal alanda tesadüfi olarak gelişen olaylar eğitimin içeriğini oluşturur.

Merhum Ceren Damar vakası: Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencisiyken stajyerimiz olan Ekin Ozam Özşahin, staja başladığında Ceren Damar Cinayetinde sanık müdafiliğini üstlenmiş olan Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak’ın merhum Ceren Damar hocamızın hatırasına hakaret suçlamasıyla yargılanması söz konusuydu. Bu davayı bir fırsat bilerek davayı stajyerimizle birlikte izlemeye “savunma dokunulmazlığı ve savunmanın sınırları” konusunda bu davayı örnek olay olarak kullanmaya karar verdik. Davayı birlikte izledik. Ekin Ozan Özşahin, benim müdahalem olmadan duruşma izlenimlerini yazdı. Ben de süreci muhakeme hukuku ve uygulaması yönünden ele alan bir yazı yayınladım. Bu yazılarla ilgili eleştiriler de aldık. Ekin Ozan Özşahin, şu anda 4. Sınıf öğrencisi. Ekin Ozan Özşahin ve yeni stajyerimiz Merve Erbaş ile bu davayı yeniden ele alacağız. Çalışmamıza merhum Ceren Damar’ın babası Mustafa Damar hocamız da katkı verecek. Merhum Ceren Damar hocamız, bu vesileyle genç meslektaşlarımıza eğitim vermeye devam etmektedir.

Bir Boşanma Davası: Mesleğe yeni başlamış iki meslektaşımızın 3 aylık evlilik sonrasında boşanma davası için büromuza başvuru oldu. Bu vaka, stajyerlerimiz için bir fırsat eğitimiydi. Bu davada avukatlık tutumu dışında hem kendi hayatlarıyla özdeşim kurabilecekler, özel yaşantılarını inşa ederken nelere dikkat etmeleri gerektiğini öğrenecekler.

3.Probleme Dayalı Metod ve Case Method

Probleme dayalı metod, öğrencilere verilen farazi bir olaydan hareket edilerek mevcut sorunlar üzerinde konunun incelendiği ve çözümlerin tartışıldığı bir yöntemdir. Amerikan hukuk sisteminin bir ürünü olan ve Harvard Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapmış olan Christopher Columbus Langdell tarafından önerilmiş bir sistem olan case method da ise ‘case book’larda yer alan örnek davalar incelenir ve o davada yer alan hukuk ilkeleri öğrenilmiş olur. Usta Çırak ilişkisin de eğitim malzemesinin tamamı gerçek hayat olaylarından oluşur. Stajyer bir davanın, her anıyla temas halinde olur.

4. Birlikte Öğrenme yahut Bilmediğini Öğretme

Usta bilmediği konuları da öğretme sorumluluğu altındadır. Bunun için önce o konuyu kendisinin öğrenmesi gerekir.

FMR Vakası: 2000’li yılların başında fikri mülkiyet ve rekabet hukuku yaygın olarak bilinmemekteydi. Az sayıda avukat bu konuyla ilgiliydi. Bu uzmanlık alanının Türk avukatlığına kazandırılması gerekiyordu. Ankara Barosu nezdinde Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Kurulunu kurduk. Birden kendimi bilmediğim bir konuda seminerler vermek sorumluluğu altında buldum. Gece gündüz çalışarak kıymetli stajyerlerimizle bu alanı öğrendik ve birbirimize öğrettik. Bu çalışmalarımız esnasında, bu konuda daha evvelden uzman olan bir üstadımız beni bu etkinliklerle “bilgiyi ayağa düşürmekle” suçladı.

5.Sistematik Okuma Programı

Özellikle hukuk fakültesi müfredatında olmayan ve olmaması da doğal olan konularda okuma listeleri hazırlanıp, stajyerle birlikte okunması mesleki gelişim bakımından hayati önemi haizdir.

6.Farklı Ofis Deneyimi

Kaç avukat varsa o kadar avukatlık üslubu vardır. Bu nedenle, avukat adayının farklı ofis deneyimleri yaşaması, farklı avukat rol-modellerini tanıması kendi mesleki kişiliğini oluşturmada önemli referanslar olacaktır. Bu nedenle, stajyerimizin farklı ofis deneyimi yaşayabilmesi için kısa süreli olarak da olsa başka avukat bürolarında çalışmasını sağlamak gerekir.

7.Hukuk Dışında Farklı İş Deneyimi

Hayat bilgisi ve tecrübesi, hiçbir meslekte olmadığı kadar hukuk mesleğinde önemlidir. Bu nedenle stajyerimizin, muhakkak hukuk bürosu dışında fiziki olarak çalışabileceği bir işte geçici süreli çalışmasını öneriyoruz.

8.Büro Dışı sosyal ve bilimsel Aktiviteler 

Stajyerle birlikte, baro ziyaretleri, hukuk derneklerini ziyaret, konferans ve sempozyumlar gibi etkinliklere katılım mesleki gelişime ivme kazandıracaktır. Meslektaşlar arası arkadaş toplantılarına stajyerin de katılımını sağlamak mesleğe aidiyet duygusunu pekiştirecektir.

D. SONUÇ 

Avukat eğitiminde usta çırak modeli, usta rolünü benimseyen avukata çok ağır etik sorumluluklar yüklemektedir. Bu model her şeyden önce ustanın hayat boyu kendi eğitimini sürdürmesini, çırağından öğrenmeye hazır ve açık olmasını zorunlu kılar. Sonuç olarak ben bir usta değilim. İla bir rol tanımı yapılacaksa stajyerlerimin çırağıyım. Stajyerlerimle yukarıda ana esaslarını açıkladığım ilhamını Ahi Evran’dan alan, “kendim alamadığım” bir eğitimi deneme yanılma yoluyla otodidaktik olarak geliştirmeye ve genç hukukçularla birlikte paylaşmaya çalışıyorum.

 Not: Bu yazının hazırlanmasında teorik çerçeve olarak Olcay KARACAN’ın “İHTİMAM ETİĞİ TEORİSİNDEN HAREKETLE HUKUK EĞİTİMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ” adlı doktora tezinden yararlanılmıştır. Bu nedenle, yazı Olcay KARACAN’ın eseri de sayılabilir.

 

 

Muammer Aksoy

0
Prof. Dr. Muammer Aksoy

Prof. Dr. Muammer Aksoy, 1917 yılında Antalya iline bağlı İbradı ilçesinde doğmuş, 31 Ocak 1990 tarihinde Ankara’da terörist bir eylem sonucunda öldürülmüştür. Aksoy, eksi Antalya milletvekillerinden hukukçu ve bürokrat Numan Aksoy’un oğlu ve Türk tıp tarihinde önemli bir isim olan Prof. Dr. Muzaffer Aksoy‘un kardeşidir.

Muammer-Aksoy Heykeli

Aksoy, 1939 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirmiş ve 1950 yılında Zürih Üniversitesi Hukuk ve Devlet Bilimleri Fakültesi’nde “Hukuki Açıdan Karşılaştırmalı ve Eleştirel Bir Yaklaşımla Evlilik Dışı Çocukların Miras Hakkı”  başlıklı tezi ile doktorasını tamamlamıştır.

Doktorasını tamamlayan Aksoy, Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ticaret Hukuku kürsüsünde asistan olarak göreve başlamıştır. Bu görevinin ardından 1952 yılından itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde görev almış,  Hıfzı Veldet Velidedeoglu‘nun asistanlığını yapmış, Medeni Hukuk doçenti olarak bilimsel faaliyetlerine devam etmiştir.

27 Mayıs Askeri Darbesi sonucunda hazırlanan 1961 Anayasası‘nı hazırlayan Anayasa Komisyonunda bulunmuş ve komisyonun sözcülüğünü yapmıştır.

1963 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Anayasa Hukuku Profesörü unvanını kazanmıştır.

Evli ve iki çocuk babası olan Muammer Aksoy, Almanca ve Fransızca dillerini bilmesi yanında kendisini üniversiteye hapsetmeyen ve ülke sorunlarıyla yakından ilgilenen bir Cumhuriyet aydını olarak yaşamını sürdürmüştür.

Muammer-Aksoy, Türk-Hukuk-Kurumu eski başkanlarındandır.

Muammer Aksoy’un Siyasi Yaşamı

Aksoy 1957 yılında üniversite yasasında yapılan değişikliklerin üniversitelerin özerkliğine zarar vereceği gerekçesiyle üniversiteden ayrılarak Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyasete girmiş, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra yeniden üniversiteye dönmüştür.

1960 sonrası kurulan Kurucu Meclis’in Antalya İli Temsilciliğini 6 Ocak 1961 ve 25 Ekim 1961 tarihleri arasında yürütmüş, CHP Parti Meclisi Üyeliği görevini üstlenmiştir.

12 Mart 1971 Muhtırası‘nın akabinde Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından tutuklanmış ancak yapılan yargılama sonucunda aklanmıştır.

1975 yılında yeniden siyasete atılmış ve 1977 yılında Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili olarak meclise girmiş; aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonu başkanlığına getirilmiştir. 12 Eylül 1980’deki askeri darbe ile bu görevlerine son verilmiştir.

Muammer Aksoy’un Sivil Toplum Çalışmaları

Prof. Dr. Muammer Aksoy, 1958 yılında Türk Hukuk Kurumu başkanlığına seçilmiştir.

1970’li yıllarda İnsan Hakları ve demokrasi mücadelesi veren bir sivil toplumcu olarak öne çıkmış, Avrupa Konseyi Türkiye temsilciliğini yürütmüştür. Bu görevi yürüttüğü 1978-1981 yıllarında petrolün millileştirilmesi mücadelesi vermiştir.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından 1981 yılında Ankara Barosu başkanlığına seçilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’e karşı saldırıların çoğalmaya başladığı yıllarda sivil toplum çalışmalarına ağırlık vermiştir. 1989 yılında Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Bahri Savcı, Münci Kapani ve Bahriye Üçok gibi aydınlarla birlikte Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuş, derneğin kurucu genel başkanlığını üstlenmiş, Atatürkçü düşüncenin yayılması gerektiğini savunmuş ve laiklik ilkesinin tehlikede olduğunu açıklamıştır.

Horzum Davasında müdahil avukat olarak yer almış, Emlak Bankası’nın avukatlığını yapmıştır.

Kendisi de daha sonra bir cinayete kurban giden Gazeteci – Hukukçu- Yazar Uğur Mumcu, Muammer Aksoy’un Cenaze Töreninde

Muammer Aksoy’un Eserleri 
  • 1960 – Partizan radyo ve Demokrat Parti
  • 1962 – Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi konusundaki tartışma ve bunun ortaya çıkardığı kamu hukuku meseleleri
  • 1963 – Sanayi Bakanı Çelikbaşʼın rejime, hukuka ve memleket menfaatlerine aykırı tutumu
  • 1977 – Sosyalist Enternasyonal ve CHP
  •  1964 – Mukayeseli Hukuk Açısından Karı Koca Mal Rejimi ve Miras Hukuku ile Bağı,
  • 1966 – Türkiye’deki Maden Mücadelesi,
  • 1975 – Öğretmen Dosyası
  • Atatürk ve Sosyal Demokrasi
  • Atatürk ve Tam Bağımsızlık
  • Laikliğe çağrı
  • Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Seçimi / Rejim Bunalımına ve Kötü Sonuçlarına Doğru Pupa Yelken Gidiş

    Muammer Aksoy-Laikliğe Çağrı

Muammer Aksoy’un Öldürülmesi

Aksoy, 31 Ocak 1990 tarihinde Ankara Bahçelievler’deki evinin önünde kurşunlanarak öldürülmüştür. Cenazesi 3 Şubat 1990 tarihinde Ankara Maltepe Camii’nden kaldırılarak Cebeci Asrî Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir. Ankara’da yapılan cenaze töreninde, daha sonra kendisi de bir terör saldırısında can veren hukukçu – gazeteci – yazar Uğur Mumcu, tabutunun önünde fotoğrafını taşımıştır.

Hatırası birçok il ve ilçede yaşatılmış, caddelere, sokaklara, parklara ve salonlara  adı verilmiştir. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde bir dersliğe ve suikasta uğradığı evinin bulunduğu Bahçelievler’deki caddeye ismi verilmiştir. İzmir Bornova’da bir parkta heykeli bulunmaktadır.

Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990 günü Ankara’nın Bahçelievler semtindeki evinin önünde terörist saldırıya uğramış, başından ve göğsünden kurşunlanarak öldürülmüştür. Cinayetin işlendiği gece gazete ve ajansları telefonla arayan bir şahıs İslami Hareket adına saldırıyı üstlenmiştir. Polis kayıtlarında bulunmayan bir örgüt adına işlenen cinayetin profesyonelce işlendiği ve hiç kanıtın bulunmadığı belirtilmiş; öldürüldüğü gün dosyasına giren üç adet mermi kovanından başka hiçbir kanıt bulunamamış, 10 yaşında bir çocuğun olayı gördüğü iddia edilmiştir.

Muammer Aksoy-Atatürk ve Sosyal Demokrasi

Cinayeti soruşturan Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nusret Demiral; “Muammer Hoca yakın dostumdu. Bu soruşturmada ona vicdan borcumu ödeyeceğim” demiştir.

Eşi Ülke Aksoy, “Onu Atatürk düşmanları öldürdü. Her gün telefon ve mektupla tehdit ediyorlardı. Ben üzülmeyeyim diye bana söylemiyordu ama ben seziyordum. ADD’yi kurdu. Birileri bundan rahatsız oldu. Ayrıca TCK. 163. maddenin kaldırılmasına karşıydı. Muammer, türban bahane edilerek yapılan gösterilerin amacının başka olduğunu da söylerdi. Bu konuda da çok sert tepkiler almıştı” demiştir.

Muammer Aksoy’un eşi Ülke Aksoy;’un Milliyet gazetesine verdiği beyanat:

“Bir ses duydum. Ama silah sesi olduğunu anlamadım. Egzoz sesi sandım. Sonra biri gelip ‘Muammer Aksoy aşağıda boylu boyunca yatıyor’ dedi. Son günlerde ‘yorgunum’ diyordu. Enfaktüs geçirdi sandım. Hemen aşağı koştum. Görünce şaşırdım. Nefes alıyor mu diye bakmaya çalıştım. Ağzından nefes vermeye çalıştım. Zanlar görünce de kalp krizinden kan boşanmış sandım. Sonra beni yukarı çıkardılar, ilaç verdiler”

Umut Davası

Aksoy’un öldürülmesinin ardından olay uzun süre aydınlatılamamış ve soruşturma dosyasında ciddi bir ilerleme olmamıştır. 17 Ocak 2000 tarihinde Beykoz’da bir hücre evine yapılan Hizbullah baskını sonucunda elde edilen delillerle Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu cinayetlerinin aydınlatılması umudu doğmuş; cinayete karıştıkları ileri sürülen sanıklar Umut Davası’nda yargılanmışlardır. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Uğur Mumcu,  Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok’un öldürülmesi olaylarına ilişkin olarak yasa dışı “Tevhid-Selam ve Kudüs Ordusu” örgütünü kurmak ve yönetmek suçundan çeşitli mahkumiyetler vermiş, cezalar Yargıtay tarafından onanmıştır.

31 Ocak – Hukuk Takvimi

0
31 Ocak - Hukuk Takvimi - Hukuk Tarihi

 31 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1729

Türkiye’de ilk Türkçe kitap olan Vankulu Lügati Arap alfabesi ile basıldı.
1865 ABD Temsilciler Meclisi, köleliği yasaklayan yasayı onayladı.
1869

Hukukçu ve Belçika’nın 23’üncü Başbakanı Henri Carton de Wiart doğdu. (Ölümü: 6 Mayıs 1951) Hukuk eğitimi gördü. Bir süre avukat olarak çalıştı. 1896 yılında Belçika’nın Temsilciler Meclisine sol kanat Katolik Partisi üyesi olarak seçildi. 1951’de ölümüne kadar Parlamento Üyesi olarak kaldı. 1920-1921 yılları arasında başbakanlık yaptı. 1911-1918 yılları arasında adalet bakanı, 1928-1935 yılları arasında Milletler Cemiyeti‘nde Belçika delegesi olarak görev yaptı. 6 Mayıs 1951’de yaşamını yitirdi.

1913 Danıştay’ın (Şuray-ı Devlet) 34. başkanı Sait Paşa göreve başladı.
1923 Türkiye ile İngiltere arasında, Musul’un kime verileceği konusunda çıkan anlaşmazlığın giderilmesi için Milletler Cemiyeti’ne başvurulması karara bağlandı.
1928 Sovyetler Birliği’nde 30 muhalefet lideri Almatı’ya sürgüne gönderildi. Sürgüne gidenler arasında Lev Troçki de yer aldı.
1931 Gümrük ve Tekel Bakanlığı kuruldu.
1931 Yarın gazetesi Başyazarı Arif Oruç ve gazetenin sorumlu müdürü İzmit’te bir yıl hapse mahkûm oldu.
1933 Sicilya mafyası Cosa Nostra’nın efsanevi liderlerinden biri olan Bernardo Provenzano doğdu. 43 yıl adaletten kaçmayı başaran, 2006 yılında evine düzenlenen operasyonla yakalanıp 20 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi. 13 Temmuz 2016’da cezaevinde iken 83 yaşında öldü.
1934 Nâzım Hikmet, Nail Vahtedi, Tosun Ömer ve Yonga Ömer beş yıl hapis cezasına mahkûm edildi.
1942 Öğrencilere sigara içme ve nişan yüzüğü takma yasağı getirildi.
1945 Eddie Slovik, Amerikalı er rütbesinde asker (II. Dünya Savaşı sırasında firardan dolayı idam edilen tek ABD askeri) (d. 1920)
1946 Yugoslav Anayasası kabul edilerek Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya’dan oluşan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti kuruldu. Devletin adı 1963 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olarak değiştirildi.
1949 Milli Eğitim Bakanlığı, 15 Şubat’ta başlayacak olan “ilkokullarda ihtiyari din dersleri”ne ilişkin valiliklere tamim gönderdi.
1960 Hukukçu ve Karadağ Başbakanı Željko Šturanović ünyaya geldi. (Ölümü: 30 Haziran 2014 )
1961 Hukukçu ve siyasetçi Filiz Kerestecioğlu Demir doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden  mezun oldu. 1987’de serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 1991’de İsviçre’de Nokta Dergisi’nin temsilciliğinde çalıştı ve bu süreçte İsviçre’de Türkçe ve İngilizce dil öğretmenliği yaptı. 1995 yılında “Kadınlar Vardır” belgesel filminin yapımında görev aldı ve “Kadınlar Vardır” adlı şarkının söz yazarı ve bestecisi oldu. İstanbul Barosu’nda Kadın Hakları Uygulama Merkezi kurucu üyesi oldu ve Dış İlişkiler Komisyonu Sekreterliği yaptı. 2004-2012 yılları arasında Güncel Hukuk Dergisi‘nde Yazı İşleri Müdürlüğü görevini üstlendi. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu üyesi olarak görev yaptı. AKPM Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Komisyonu başkan yardımcısı olarak çalıştı.
1962 Küba, “Marksist-Leninist bir hükümetin Amerikalılararası sistemin ilke ve amaçlarıyla bağdaşmayacağı” gerekçesiyle Amerika Devletleri Teşkilatı’ndan ihraç edildi. ABD’nin ısrarlı girişimleriyle oylanan karar 1’e (Küba) karşı 14 oyla alındı, 6 ülke çekimser kaldı.
1964 15 Ocak günü Kıbrıs sorununu görüşmek üzere toplanan III. Londra Konferansı, 19 günlük çalışmanın ardından bir sonuç alınamadan dağıldı.
1973 Çetin Altan’ın 4,5 yıl hapsi istendi. Karikatürist Turhan Selçuk’u döven 3 polis hapse mahkûm edildi.
1973

Devlet Güvenlik Mahkemeleri‘nin kurulmasına ilişkin kanun kabul edildi.

1986

Nokta dergisinde, askeri yönetim sırasında siyasi tutuklulara yapılan işkenceler konusunda itiraflarda bulunan polis memuru Sedat Caner, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na teslim oldu; savcılık sorgusunun ardından tutuklanarak cezaevine konuldu.

1986 Sosya Demokrat Halkçı Parti (SHP) İçel Milletvekili Fikri Sağlar, Türkiye’de 5 yılda 800’den fazla insanın “kayıp” olduğunu söyledi.
1990 Hukukçu, siyaset adamı ve yazar Mustafa Muammer Aksoy terörst saldırı sonucunda yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1917)
2001 “Beyaz Enerji Operasyonu” adı verilen yolsuzluk soruşturmasını yöneten DGM Savcısı Talat Şalk Dünya Bankası, IMF ve AB temsilcilerinden enerji ihaleleri için bilgi ve belge istedi. Başbakan Bülent Ecevit, “savcı devletin saygınlığına gölge düşürmüştür. Gereken yapılır” dedi.
2001 Lockerbie faciası davası sonuçlandı. 1988’te bir Amerikan yolcu uçağının İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde patlamasıyla 270 kişinin hayatını kaybettiği davada yargılanan iki Libyalıdan biri suçlu, biri suçsuz bulundu. Mahkeme “komplonun fikir, planlama ve uygulamasının Libya kaynaklı olduğu” hükmüne vardı.
2002 AİHM, 1996’da esrarengiz bir şekilde öldürülen KKTC’li gazeteci yazar Kutlu Adalı’ya ilişkin davaya başladı. Türkiye AİHS’nin dokuz maddesini ihlal etmekle suçlanıyor. Kutlu Adalı’nın eşi İlkay Adalı ifadesinde cinayetten Türkiye ve KKTC’yi sorumlu tuttu.
2004 Türk Lirasından 6 sıfır atılması ve Türkiye Devleti para biriminin Yeni Türk Lirası olmasını öngören yasa, Resmi Gazetede yayımlandı.
2005 Dünyaca ünlü pop yıldızı Michael Jackson hakkında, 13 yaşındaki bir çocuğa tacizde bulunduğu gerekçesiyle dava açıldı.
2006 Şili’nin tarihindeki ilk kadın devlet başkanı Michelle Bachelet kabinedeki 20 bakanlığın yarısına kadınları atadı.
2006 Abdullah Öcalan’ın avukatlarından İrfan Dündar, müvekkilinin yeniden yargılanmaya ilişkin dilekçesini, bu konuda yetkili olan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesine göndererek başvuruda bulunduğunu bildirdi.
2008

AİHM, Türkiye’nin, Özgür Ülke gazetesi okuduğu ve Med TV izlediği gerekçesiyle disiplin soruşturmasıyla görev yeri değiştirilen Hakim Mehmet Emin Albayrak’a tazminat ödemesine karar verdi

2014

221 gündür komada olan Berkin Elvan’ın ölümü ile ilgili 7 polis ifade verdi.

2020 Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden ayrıldı.
2025 İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, 20 Ocak tarihinde katıldığı bir programda İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ailesiyle ilgili kullandığı ifadeler nedeniyle ‘Tehdit’ ve ‘Terörle mücadele eden kişileri hedef göstermek’ iddiasıyla başlatılan soruşturma ile 27 Ocak‘ta yaptığı konuşması nedeniyle ‘Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs’ ve ‘Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ iddiasıyla hakkında başlatılan soruşturmalar kapsamında Çağlayan’daki Adliye Sarayında ifade verdi.
2025 Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” iddialarıyla tutuklanan gazeteciler Gülistan Dursun, Hayri Tunç, Yeni Yaşam Gazetesi çalışanları Enes Sezgin, Osman Akın, Can Papila, Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü Pınar Gayıp, Mücadele Birliği Gazetesi Muhabiri Serpil Ünal ile siyasetçiler Haci Ugiş ile İmam Şenol tahliye edildi.
2025 ABB Başkanı Mansur Yavaş; Ümit Özdağ, Rıza Akpolat, Ahmet Özer ve Suat Toktaş‘ı Silivri Cezaevinde ziyaret etti: “Hukukta tutuklama en son başvurulacak bir şeydir” Örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanan ceza hukukçusu Dilek Ekmekçi’ye 2 yıl 1 ay ceza veren mahkeme Ekmekçi hakkında tahliye kararı verdi.
2025 Av. Dilek Ekmekçi hakkında İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “örgüt üyeliği” iddiasıyla açılan davaya devam edildi. Mahkeme, örgüte yardım etmek gerekçesiyle 2 yıl 1 ay ceza vererek tahliyeye hükmetti.
2025 Yüksek faizli fon vaadiyle dolandırıcılık yaptığı iddiasıyla İstanbul 41’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Seçil Erzan‘ın yargılandığı davaya devam edildi. Mahkeme tutukluluğun devamına karar verdi. Denizbank eski genel müdürü Hakan Ateş ile eski genel müdür yardımcısı Mehmet Aydoğdu’nun savunmalarının alınması için haklarında zorla getirme kararı verildi.
2025 HSK kararıyla ihraç edilen ve 9 yıldır firari olarak aranan eski hakim Yaşar Akyıldız, Ankara’da çıkarıldığı hakimlik tarafından ’silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan tutuklandı.
2025 Cumhurbaşkanına hakaret ve kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçlamasıyla Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan akademisyen Çiğdem Bayraktar Ör, çıkarıldığı hakimlik tarafından tutuklandı.
2025 1 Nisan 1981 tarihi Devlet Denetleme Kuruluna İlişkin Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun‘da değişiklikler yapıldı. Değişiklik gereğince kurul üyelerine, “görevden uzaklaştırma tedbirinin uygulanmasını yetkili makamlara önerme” yetkisi getirildi.

Milli Savunma Bakanlığı, (MSB) Kara Harp Okulu Sancak Devir Teslim ve Mezuniyet Töreni sonrasında kamuoyuna yansıyan görüntülerin ardından başlatılan idari ve disiplin soruşturmaları kapsamında; “Yüksek Disiplin Kurulu tarafından sıralı 3 disiplin amiri ile Kara Kuvvetleri Yüksek Disiplin Kurulu tarafından 5 teğmene “Silahlı kuvvetlerden ayırma cezası” verildiğini açıkladı.

 

Hilmi Şeker

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı.

Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi.

İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.

Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı.

Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı.

En kapsamlı röportaj 2019 yılında “Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı” adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı.

İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı.

Hilmi Şeker, İstanbul Bakırköy hakimliği yapmakta iken 2026 yılı başında Sakarya Adliyesine hicret etti.

Basılı Eserleri

2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker’in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Harvard Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi.

İkinci kitabı olan “İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu” Mart 2012’de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. “Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018’de Beta’dan yayımlandı.

2018’de “Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018’de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu.

“Esbab–ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe” Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Hilmi Şeker, İstanbul Bakırköy Adliyesinde görev yapmakta iken 2026 yılı başında  Sakarya Adliyesine hicret etti.

Hilmi Şeker Çalışma hayatının yanı sıra çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazmaktadır.

Şeker, Hukuk ve felsefeyi bir araya getirerek, hukuk tarihi, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, usul hukuku ve hukukta gerekçe üzerine düşünen, yorumlayan ve yazılı eserleri ile gelecek kuşaklara hafıza aktarımı yapan bir yargıç ve önemli bir hukuk insanıdır. Şeker, sadece hukuk pratiğiyle ilgilenmemiş, hukuk ve felsefe arasındaki ilişkiyi sürekli vurgulamış, hukukun teorik temellerini derinlemesine keşfetme serüvenini kitaplarına yansıtmıştır. Öte yandan Şeker, Türkiye’nin son 20-30 yılına damga vuran en önemli davalarına ve hukuk gündemlerine ilişkin görüşlerini en cesur bir jargon ile yazmaktan çekinmemiştir.

Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti

Hilmi Şeker’in 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirmiş, kitap ve konusu üzerine birçok toplantı ve konferans tertip edilmiştir. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele almış, bu konuda başkaca çalışmalara ilham kaynağı olmuştur.

Hilmi Şeker- İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu
İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu ile Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesinin birlikte düzenledikleri “Hukukta Gerekçe ve Felsefi Temelleri” konferansı sonrasında

Beykent Üniversitesinde

MAKALE      : Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi
MAKALE      : İbralaşmayı Yok Sayan Etik İlişki/yozlaşan Gerekçe 
Makale Özeti

Çalışma, Yargılamayı kendi bağlamında öznel gerçeğini arayan etik bir ilişki olarak telakki eder. Gerekçeyi ise bu ilişkiyi kendine has, söylem söz ve kurallarıyla formüle eden, doğası gereği kürsünün birey toplum ve kamuyla ibralaşmasına özgülenen, salon kapılarını, dosyaların kapaklarını aralayarak yargının demokratikleşmesini, kürsünün insani değerlere sadakatini, hükmün kalıcı barışa hizmet sunmasını sağlayan bir rol, işlev olarak algılar. Etik bir misyon olarak gerekçenin ard alanını, onu var eden nedenceleri, misyon hedefleriyle, ideallerini tarihi serüveni, tarihi yolculuğunda karşılaştığı engelleri onları aşma biçimi, dış alemle kurduğu ilişki ve iç dinamiklerinden aldığı destekle geliştirdiği özelliklere odaklanır. Bunu, karınca kararınca saptamaya, makalenin ömrü ve olanaklarıyla sınırlı olarak paylaşmaya çabalar. Sınırların berisindeki anlayışa eleştirel gözle görür. Kapıları üzerine kapayan gerekçe anlayışının, içe dönük dünyası; gerekçeyi etik işlevinden uzaklaştırması, demokratik yanını unutması, bilgi kaynağını yitirmesiyle yaşadığı darboğazla etkilerini anlamaya çalışır. Son olarak da olup bitenleri çözümlemeye, oluşan gerekçe sendrom ve krizinin aşılması için yapılması gerekenler, alınması zorunlu önlemler üzerine odaklanır. Önerilerde bulunur.

“Faruk Erem 100 Yaşında” etkinliğinde İonna Kuçuradi ile

Röportajlar : 

http://www.hukukihaber.net/mesleki-hukuk/av-prof-dr-faruk-erem-100-yasinda-h32272.html

http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7420/sokaga-cikma-yasagi-adalete-erisim-hakkini-kara-listeye-alirken#.WawyMbKrT3g

Usul Sorunlarının 2014 Özçekimi

Hukuku hep kendine yontanlar okusun!

Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı-Kitap

Hilmi Şeker: Hakikatin alternatifi yoktur

Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı

Yargıç Saadet Yüksel’ in Kavala v. Türkiye Davası’ ndaki Onaylayıcı Ayrık Görüşü ile Muhalefet Şerhi’ nin Analizi

İbralaşmayı Yoksayan Etik İlişki – Yozlaşan Gerekçe

Kazım Kolcuoğlu

0
Avukat Kazım Kolcuoğlu, 1945 yılında dünyaya geldi.
1961 yılında Haydarpaşa Lisesini bitirdi ve 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olarak İstanbul Barosu‘nda meslek hayatına atıldı.
Kolcuoğlu, 1964 yılında Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya Başkanlığında Türk Devrim Ocakları Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.
1968-1970 yıllarında Dünya Gençlik Teşkilatı (W.A.Y.) Avrupa Konseyi Gençlik Merkezi (CENYC) üyesi olan Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın genel başkanlığına seçildi.
29 Ekim ve 10 Kasım 1968 tarihleri arasında Deniz Gezmiş, Doğu Perinçek ve Cengiz Çandar gibi isimlerle Samsun’dan Ankara’ya “Tam Bağımsızlık İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü”ne katıldı. 
Avukat Kazım Kolcuoğlu, 19 Mayıs 1968 tarihinde, Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Orhan Kemal, Zihni Anadol, Kadri Kaplan, Vecdi Özgüner, Sevinç Özgüner, Şevki Akşit, Engin Ünsal ve Afet Ilgaz’la birlikte İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği İPSD’ni kurdu, dernek çok sayıda yürüyüş, açıklama ve miting yaptı. 

1978-1983 döneminde Orhan Adli Apaydın başkanlığındaki İstanbul Barosu’nun yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı.

1997-2001 yıllarında Türkiye Barolar Birliği yönetim kurulu üyesi oldu, bu dönem içerisinde 2000-2001 yıllarında Sayman üye olarak görev yaptı.

Türkiye Barolar Birliğinde birçok birimde çalışmalar yürüttü, İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu üyeliği yaptı. Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı TÜRAVAK‘ta Mütevelli heyet üyeliği görevini yürüttü.

2003 yılı mart ayında, ortak paydaları kültür bilincinin geliştirilmesi olan, başta akademisyen, işadamı, sanatçı, arkeolog, mimar ve sanat tarihçisi olmak üzere farklı meslek gruplarından 148 kişi ile birlikte Kültür Bilincini Geliştirme Vakfını kurdu ve mütevelli heyeti üyesi olarak görev aldı.

2002-2008 yıllarında İstanbul Barosu Başkanı seçilerek üç dönem baro başkanlığı yaptı.

Avukat Kazım Kolcuoğlu, 2002-2004 baro başkanlığı döneminde, AV.CAFER KAYA, AV.ZEKİ YILDAM, AV.SAHİR BAFRA, AV.MUAMMER AYDIN, AV.SÜLEYMAN SEFA BİLGİÇ, AV.OSMAN AYDIN ŞAHİN, AV. EREM TURGUT YÜCEL, AV.FİLİZ SARAÇ ve AV.İLKNUR ADİLLER’den oluşan yönetim kurulu ile;  2004-2006 baro başkanlığı döneminde, AV.FİLİZ SARAÇ, AV.HÜSEYİN ÖZBEK, AV.MUAMMER AYDIN, AV.ZEKİ YILDAM, AV. MEHMET ŞÜKRÜ ALPASLAN, AV.SAİME NAZAN MOROĞLU, AV.SÜLEYMAN SEFA BİLGİÇ AV.MEHMET DURAKOĞLU, AV.MUAZZEZ YILMAZ ve AV.ÖMÜR DEDEOĞLU’ndan oluşan yönetim kurulu ile ve 2006-2008 baro başkanlığı döneminde AV.MEHMET DURAKOĞLU, AV.HÜSEYİN ÖZBEK, AV.BERRİN ADIYAMAN, AV.ZEKİ YILDAM, AV.MEHMET NURİ KARAHAN, AV.SEVGİ ÖZTÜRK, AV.MUAMMER AYDIN, AV.HANDAN DOĞAN, PROF.DR.FATİH SELAMİ MAHMUTOĞLU ve AV.LÜTFİ TOPRAÇ’tan oluşan yönetim kurulu ile görevini sürdürmüştür.

Kolcuoğlu, İstanbul Barosu Başkanlığı döneminde, 2006 yılında Fransa’da Sosyalist Partinin sunduğu ve Ermeni soykırımının inkarının suç sayılmasını öngören yasa tasarının görüşüldüğü saatlerde baro yönetimi ve avukatlardan oluşan bir grupla birlikte, Fransa İstanbul Başkonsolosluğu önünde basın açıklaması yapmıştır.

2013 yılında yapılan Türkiye Barolar Birliği 32. Olağan Genel Kurulunda Vedat Ahsen Coşar ve Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu ile birlikte Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına aday oldu ancak seçilemedi.

Türk Hukuk Kurumunun 2012-2014 yılları arasında Sabih Kanadoğlu Başkanlığındaki yönetim kurulunda üye olarak yer aldı. İş insanı Nebil Baykent’in kurduğu Nevin Baykent Sağlık ve Eğitim Vakfı’nda Yönetim Kurulu Başkanı ve Mütevelli Heyeti Başkanlığı görevini yürüttü.

2009 yılında “TÜSİAD En İyi Hukukçu Ödülü” jüri üyeliği yapan Kolcuoğlu, İstanbul Barosu, Türkiye Barolar Birliği ve görev aldığı sivil toplum kuruluşlarında yapmış olduğu faaliyetler kapsamında birçok ulusal ve uluslararası hukuki seminer, konferans, panel ve çalıştayda konuşmacı ve yönetici olarak yer almıştır.

Türkiye Barolar Birliği Delegeliği de yapan n Kolcuoğlu Türk Ceza Hukuku Derneği üyesi olarak sivil toplum çalışmalarında bulunmuş, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Üyeliği görevini yapmıştır.

Kolcuoğlu, Legal 500 ve Chambers & Partners gibi değerlendirme kuruluşları tarafından Türkiye’nin önde gelen hukuk büroları arasında gösterilen Kolcuoğlu Demirkan Koçaklı avukatlık ortaklığının kıdemli danışmanlığını yapmıştır.  Büro, 2013 yılında International Law Office Magazine tarafından ve 2015 yılında The Lawyer Magazine tarafından “Yılın Türk Hukuk Bürosu” seçilmiştir.

Laz Kazım ve Ömer Kavili 

Kazım Kolcuoğlu’nun ismi trajikomik bir olay ile de anılmaktadır. Avukat Ömer Kavili, duruşmasında vekaletini yeni aldığı müvekkilini savunmak için mahkeme heyetinden dosyayı inceleme talebinde bulunmuş ve  mahkemeye, ‘Evrakları görmemiz gerekiyor, görmeden savunma yapamam. Ben bir örgüt üyesiyim, benden örgüt hesap sorar, hukukçu olarak bu hususları da araştırmak mecburiyetindeyim’ demiş, Kavili’nin sözlerini tutanağa geçiren Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yaptığı suç duyurusuyla avukat hakkında ‘örgüt üyesi’ iddiasıyla soruşturma açılmış, Devlet Güvenlik Mahkemesinde ifade veren Kavili, ‘Örgüt başı kısa boylu ve beyaz saçlı, örgüt üyeleri arasında Laz Kazım diye bilinir’ şeklinde ifade vermiş, bu tanımlama nedeniyle hakkında ‘devletin adliyesini aşağılamak’tan soruşturma başlatılmış, Ankara Cumhuriyet Savcılığı, ‘Avukat alaycı cevaplar vermiş. Laz Kazım derken Rizeli olan İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu’ndan söz etmiştir. Örgütten kastı da bağlı olduğu barodur’ diyerek, soruşturmayı noktalamıştır.

Kolcuoğlu, yaşamının son yıllarında kanserle mücadele etmiş, 30 Ocak 2018 günü 73 yaşındayken Çatalca’daki evinde yaşamını yitirmiştir. İstanbul Barosunda ve Levent Camisinde düzenlenen cenaze merasimlerine binlerce hukukçu ve vatandaş katılmış, Çatalca kabristanına defnedilmiştir.

Bristol Mutabakatı: Avrupa’da Sürdürülebilir Topluluklar

0

Avrupa’da Sürdürülebilir Topluluklar Üzerine Bristol Mutabakatı, 6-7 Aralık 2005 tarihlerinde İngiltere’nin Bristola kentinde düzenlenen AB bakanları düzeyindeki toplantıda kabul edilmiştir. (Creating Sustainable Communities in Europe, THE “BRISTOL ACCORD” – Conclusions of Bristol Ministerial Informal Meeting on Sustainable Communities in Europe)  Mutabakat metninin özeti Türkçe’ye Yüksek Mimar ve Yazar Tuğçe Selin Tağmat tarafından kazandırılmıştır. Tağmat, Mimarlar Odası Genel Sekreter Yardımcısı ve Uluslararası İlişkiler Koordinatörü olarak görev yapmıştır.

Sürdürülebilir Topluluklar Üzerine Bristol Mutabakatı, farklı ölçekteki toplulukların sürdürülebilir olabilmesi için gerekli koşulları belirlemektedir. Avrupa’daki iyi uygulamalar diğer ülke ve topluluklar için yol gösterici örnekler olarak sunulmaktadır. 

Mutabakat, sürdürülebilir toplulukları oluşturan temel özellikler, “Aktiflik, Kapsayıcılık, Güvenlik”, “İyi İdare”, “İyi Ulaşım”, “İyi Hizmet”, “Çevreye Duyarlılık”, “İyi Gelişim”, “İyi Tasarım ve İnşaat” ve “Herkes İçin Eşitlik” olarak belirlemiştir. Sürdürülebilir Topluluklar yaklaşımı Aalborg Şartı(Sürdürülebilir Avrupa Kentler ve Kasabalar), Gündem 21 ve Avrupa Komisyonu’nun Kentsel Çevreye Doğru Bir Tematik Strateji Ara Önerisi (COM2004-60) ve benzeri AB metinlerini temel almaktadır..

BRİSTOL MUTABAKATI

I. BÖLÜM:
SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLULUĞUN ÖZELLİKLERİ

Tanım: Sürdürülebilir topluluklar, insanların bugün ve gelecekte yaşamak ve çalışmak istedikleri yerlerdir.
Mevcut ve gelecekteki kullanıcıların çeşitli ihtiyaçlarını karşılarlar, çevreye karşı duyarlıdırlar ve yüksek yaşam kalitesine katkıda bulunurlar. Güvenli ve kapsayıcı, iyi bir şekilde planlanmış, inşa edilmiş ve yönetilen, herkes için eşit olanak ve hizmet sağlayan yerlerdir.

Avrupa’da sürdürülebilir toplulukların gerçek anlamda yaratılabilmesi için bazı ön koşullar bulunmaktadır:

i. Ekonomik büyüme temel bir öneme sahiptir. Ekonomik büyüme olmadan, AB Üye Devletleri’nin sürdürülebilir toplulukların yaratılması ve bakımına yatırım yapmaları mümkün olmayacaktır.
ii. Sürdürülebilir toplulukların bütünleştirilmesi yaklaşımı doğrudan Avrupa’nın kendine özgü toplumsal bütünleşme ve toplumsal eşitlik geleneğinden ortaya çıkmaktadır.
iii. Başarıya ulaşmada en temel unsur, kentlerin oynadığı rollerdir. Güçlü kültürel kimliğe sahip, başarılı kentler sınırları dışında da -bölgesel, ulusal ve hatta uluslararası ölçekte sürdürülebilir topluluklar oluşmasını sağlarlar. Lizbon hedeflerine ulaşmak için, Avrupa kentlerinin uluslararası çapta bir üstünlüğe erişmeleri ve böylece bilgi ekonomisinin gelişimine katkıda bulunmaları gerekmektedir.
iv. Sürdürülebilir topluluklar, mahalleleri de kapsayacak şekilde tüm ölçeklerdeki toplumsal ayrışma sorununa cevap veren topluluklardır.
v. Sürdürülebilir topluluklar aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma ilkelerini de gerçekleştirirler. Toplumsal, ekonomik ve çevresel sorunları dengeleyerek ve bir bütün halinde ele alarak, mevcut ve gelecekteki nesillerin ihtiyaçlarını karşılamayı hedeflerler.
vi. Sürdürülebilir topluluklar farklı mekânsal ölçeklerde var olabilirler: Mahalli, yerel, kentsel, bölgesel Sürdürülebilir topluluklar, yerel koşullarının bir yansıması olarak çeşitlilik gösterirler. Her birinin uyması gereken standart bir kalıp yoktur. Fakat yine de aşağıdaki özellikleri taşımaları gerekir:

1. Aktiflik, Kapsayıcılık, Güvenlik – Güçlü bir yerel kültür ve diğer ortak topluluk etkinlikleriyle ortaya çıkan eşitlik, hoşgörü ve bağlılık.
2. İyi İdare – Etkin ve kapsayıcı katılım, temsil ve liderlik.
3. İyi Ulaşım – İnsanları işlerine, okullarına, sağlık hizmetleri ve diğer hizmetlere bağlayacak iyi ulaşım hizmetleri.
4. İyi Hizmet – İnsanların ihtiyaçlarına uygun ve herkes tarafından erişilebilecek kamusal, özel, topluluğa ilişkin ve gönüllü hizmetler.
5. Çevreye Duyarlılık – İnsanların yaşaması için, çevreye saygılı olarak gerçekleştirilen yerler.
6. İyi Gelişim – Büyüyen, çeşitli ve yenilikçi yerel ekonomi.
7. İyi Tasarım ve İnşaat – Kaliteli bir yapılı ve doğal çevre.
8. Herkes İçin Eşitlik – Bugün ve gelecekteki tüm toplulukları içeren bir anlayış.

Bu sekiz özelliğin tam açıklamasını görmek için Ek 1’e bakınız.

II. BÖLÜM:
İYİ UYGULAMA ÖRNEKLERİNİN DERLENMESİ İÇİN ANLAŞMA

Örnek Uygulamalar İçin Koşullar

Örnek uygulamaların şu özellikleri sergilemeleri beklenmektedir:

i. Belirli bir yerin karşı karşıya kaldığı toplumsal, ekonomik, demografik ve çevresel zorluklar ve fırsatlar.
ii. Bölgesel gelişim, sürdürülebilir topluluk bileşenleri ve bütünleşme süreçlerine ilişkin bütüncül bir yaklaşım.
iii. Kentsel, kırsal ve bölgesel boyutları kalkınma stratejilerine katma çabaları.
iv. Yerel liderlik ve hizmetlerin sürdürülebilir toplulukları destekleme konusundaki rolü.
v. Yetenekler ve yatırım olanakları (uygun olduğu durumlarda).
vi. Her konum kendine özgü olarak değerlendirildiğinde, başarılı sonuçlar ve kazanımlar.
vii. Hükümetin ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde oynadığı ve ayrıca AB’nin yerine getirdiği olumlu roller.

Bütün örnek uygulamalar Avrupa Kentsel Bilgi Ağı (European Urban Knowledge Network-EUKN) tarafından kararlaştırılan modele uygun olarak hazırlanmalıdır. İngiltere Dönem Başkanlığı tarafından sunulan sekiz örnek uygulama Ek 1’de listelenmiştir ve ayrıca bu örneklere EUKN web sitesinden de ulaşılabilecektir.

EK 1
SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLULUĞUN YEDİ ÖZELLİĞİ
1. Aktiflik, Kapsayıcılık, Güvenlik – Güçlü bir yerel kültür ve diğer ortak topluluk etkinlikleriyle ortaya çıkan eşitlik, hoşgörü ve bağlılık.

Sürdürülebilir topluluklar aşağıdakileri sağlar:

• Topluluk, kültürel kimlik ve aidiyet duygusu;
• Hoşgörü, saygı ve farklı kültür, altyapı ve inançlardan gelen insanlarla biraradalık;
• Mahallelerde dostça, ortak ve yardımsever davranışlar;
• Çocuklar ve gençler de dahil olmak üzere herkes için kültür, eğlence, toplanma, spor etkinlikleri ve benzeri diğer etkinlikler;
• Açıkça hissedilir, etkin ve topluluk dostu politikalar yoluyla sağlanan düşük suç, uyuşturucu ve antisosyal davranış düzeyi;
• Toplumsal bütünleşme, fırsat eşitliği ve herkes için iyi yaşam şansı.

2. İyi İdare – Etkin ve kapsayıcı katılım, temsil ve liderlik.

Sürdürülebilir topluluklar şu olanaklara sahiptir:

• Hem stratejik ve ileri görüşlü bir liderlik getiren hem de bireylerin ve örgütlerin kapsayıcı, aktif ve etkin katılımını sağlayan, temsiliyetçi ve sorumlu yönetişim sistemleri;
• Topluluk içindeki kişilerle, onların beceri, bilgi ve güvenlerini geliştirecek mekanizmaları da kuracak şekilde, mahalle düzeyinde etkin iletişim;
• Model oluşturacak güçlü, bilgili ve etkin ortaklıklar (örneğin hükümet, ticaret ve topluluk düzeylerinde);
• Güçlü, kapsayıcı, ortaklaşa ve gönüllü bir idare şekli;
• Kamusal değerler, sorumluluklar ve onur duygusu.

3. İyi Ulaşım – İnsanları işlerine, okullarına, sağlık hizmetleri ve diğer hizmetlere bağlayacak iyi ulaşım hizmetleri.

Sürdürülebilir topluluklar şunları sunar:

• Toplu taşım araçları da dahil olmak üzere, insanların topluluklar içinde ve arasında kolayca yolculuk edebilmelerini sağlayacak ve araba bağımlılığını azaltacak ulaşım hizmetleri;
• Yerleşim alanlarında güvenli bir şekilde yürüyüş ve bisiklet sürmeyi teşvik edecek hizmetler;
• Trafik taleplerini karşılamak üzere yapılan yerel planlara uygun ve yeterli düzeyde, yerleşim bölgesi park hizmetleri;
• Geniş bir kesime açık ve etkin telekomünikasyon ve internet erişimi;
• Yerel, ulusal ve uluslararası iletişim ağlarına iyi bir şekilde erişim.

4. İyi Hizmet – İnsanların ihtiyaçlarına uygun ve herkes tarafından erişilebilecek kamusal, özel, topluluk düzeyinde ve gönüllü hizmetler.

Sürdürülebilir topluluklarda şu olanaklar bulunur:

• İyi işleyen yerel okullar, daha ileri ve yüksek eğitim kurumları ve yaşam boyu öğrenim için diğer olanaklar;
• Yüksek kalitede ve diğer ilgili hizmetlerle bütünleştirilmiş olan yerel sağlık tesisleri ve sosyal hizmetler;
• Aileler ve çocuklar için (küçük çocukların bakımını da içerecek şekilde) yüksek nitelikli hizmetler;
• Tüm topluluk tarafından ulaşılabilir, ve satın alınabilir, kamusal nitelikte, topluluk
düzeyinde, gönüllü ve özel hizmetler (örneğin perakende, taze besin, ticari, kamusal hizmetler, bilgi ve danışmanlık);
• Uzun vadeli ve kendi yakın coğrafi ve çıkar bölgelerinin ötesinde de düşünen ve hareket eden, politika ve uygulamalarının şekillenmesi sürecine kullanıcı ve yerel halkı da katan hizmet sunucular.

5. Çevreye Duyarlılık – İnsanların yaşaması için, çevreye saygılı olarak gerçekleştirilen yerler.

Sürdürülebilir topluluklar:

• İnsanların yaşaması için, çevreye saygılı olan ve kaynakları verimli kullanan yerler sağlar;
• Enerji etkinlik ve yenilenebilir malzemelerin kullanımı da dahil olmak üzere, iklim değişikliğinin en aza indirilmesi için etkin bir şekilde çaba sarf eder;
• Toprak, su ve havadaki kirlenmeyi en aza indirerek çevreyi korur;
• Mevcut modellere uygun olarak, atıkları azaltır ve atık yönetimi yapar;
• Sürdürülebilir üretim ve tüketimi teşvik ederek doğal kaynakları verimli bir şekilde kullanır;
• Biyolojik çeşitliliği korur ve geliştirir (örneğin, vahşi yaşam çevreleri);
• Negatif çevresel etkiyi en aza indiren bir yaşam tarzı getirir ve pozitif etkileri artırır (örneğin yürüyüş ve bisiklet sürme olanağı yaratarak ve gürültü kirliliği ve araba bağımlılığını azaltarak);
• Daha temiz, güvenli ve yeşil yerleşim yerleri oluşturur (örneğin çöpler ve duvar yazılarını azaltarak ve güzel kamusal mekânlar yaratarak).

6. İyi Gelişim – Büyüyen, çeşitli ve yenilikçi yerel ekonomi.

Sürdürülebilir topluluklar şu özellikleri gösterir:

• Geniş bir çeşitliliğe sahip, nitelikli iş ve eğitim olanakları;
• Ekonomik gelişim ve değişimi desteklemek için yeterli miktarda uygun arazi ve yapı;
• Yerel topluluğa yarar sağlayacak, dinamik iş ve ticaret olanakları;
• Daha geniş bir ekonomiyle bağları olan güçlü bir ticaret topluluğu;
• Ekonomik açıdan varlığını sürdürebilir ve çekici şehir merkezleri.

7. İyi Tasarım ve İnşaat – Kaliteli bir yapılı ve doğal çevre.

Sürdürülebilir topluluklar şunları sunar:

• Yer duygusu – İnsanlara “olumlu” bir his veren ve yerel farklılıklara sahip bir yer;
• Çocuklar ve yaşlılar da dahil olmak üzere herkese hizmet sunan, kullanıcı dostu kamusal ve yeşil mekânlar;
• Dengeli bir konut pazarı içinde, konutlarda yeterli ölçüde sınıflanma, çeşitlilik, satın alınabilirlik ve erişilebilirlik;
• Yapılı çevrede, topluluğun kendine özgü yerel özelliğini tamamlayacak uygun bir boyut, ölçek, yoğunluk, tasarım ve plan (karma kullanım sistemli gelişimi de içermek üzere);
• Olumsuz çevresel etkileri en aza indirgeyen malzemeler kullanarak yapılmış yüksek kalitede, karma kullanımlı, dayanıklı, esnek ve uyarlanabilir yapılar;
• Sağlıklı yaşama destek olacak ve suç oranını azaltarak insanların daha güvenli hissetmelerini sağlayacak şekilde tasarlanan yapılar ve kamusal mekânlar;
• Hem doğal hem de insanların oluşturduğu afetlere karşı iyi hazırlanmış yapılar, tesisler ve hizmetler;
• Toplu taşıma, yürüme veya bisikletle ulaşım mesafesinde erişilebilir olan işler, temel hizmetler ve tesisler.

8. Herkes İçin Eşitlik – Bugün ve gelecekteki tüm toplulukları içeren bir anlayış.

Sürdürülebilir topluluklar:

• Bireylerin hak ve sorumluluklarının farkındadır;
• Diğer komşu yerleşim alanları ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan diğer kişilerin hak ve isteklerine saygı duyar;
• Şu andaki karar ve eylemlerde gelecek nesillerin ihtiyaçlarını doğrudan dikkate alır.

BRİSTOL’DAKİ İNGİLTERE DÖNEM BAŞKANLIĞI TARAFINDAN SUNULAN ÖRNEK UYGULAMALAR – ARALIK 2005

1. Elblag, Polonya
2. Hannover Métropole, Almanya
3. Helsinki, Finlandiya
4. Northern Way, İngiltere
5. Rotterdam, Hoogvliet, Hollanda
6. Thames Gateway, İngiltere
7. Valencia, İspanya
8. Viyana – Bratislava – Budapeşte koridoru, Avusturya, Slovenya ve Macaristan.

EK 2
KENTSEL MEVZUAT (URBAN ACQUIS) ROTTERDAM, 2004

Son on yıl boyunca farklı Avrupa ülkelerinin kentsel politika konusundaki deneyimleri, başarılı politikalara altyapı oluşturan bir dizi ortak ilke oluşturmuştur. AB Bakanları, Rotterdam’da gerçekleştirdikleri gayriresmi toplantıda, kentsel politika konusunda daha tutarlı bir yaklaşıma temel oluşturacak bu Kentsel Mevzuatı, yani kentsel ilkeler bütününü, ilan etmişlerdir.

Bu mevzuat beş kategoride sınıflandırılabilecek temel ilkelerden oluşmaktadır:

Öncelikler

a. Ekonomik rekabet ortamı, toplumsal bütünleşme ve çevresel kalite arasında bir denge
kurulmalıdır;
b. Kentler yaşanabilir, seçim yapılabilir ve kültürel kimlikleri olan yerler olmalıdır.

Başarılı Kentsel Politika İçin Mekanizmalar

c. Ulusal, bölgesel ve yerel sektörel politikalar daha iyi bir şekilde bütünleştirilmelidir;
d. Kentleri etkileyen hizmetlerin sunulmasında kullanılan hükümet kaynakları kentlerin
kendilerine özgü durumlarını dikkate almalıdır;
e. Kentler için üretilen politikalar uzun vadeli olmalıdır;
f. Yukarıdan aşağı işleyen liderlik ile aşağıdan yukarı işleyen topluluğun yetki verme süreci dengeli olmalıdır;
g. Hükümetin farklı düzeyleri arasında, katı denetimler yerine, anlaşmalar, ortaklıklar ve güven ortamı bulunmalıdır.

İlgi Gruplarının Biraraya Getirilmesi

h. Kentlerdeki kamusal, özel ve topluluk düzeyindeki ortaklar yapıcı iş ilişkileri kurmalıdırlar;
i. Bu ortaklıklar ile seçilmiş yerel hükümetin demokratik sorumluluğu arasında denge kurulmalıdır;
j. Vatandaşların katılımı, kentsel yaşam çevresine sahip olma duygularını geliştirecek şekilde, uzmanlarla diyalog ortamı üzerine kurulu olmalıdır.

Doğru Mekânsal Dengeye Ulaşmak

k. Politikalar, kentlerdeki belirli ihtiyaç veya fırsat alanları üzerine, uzun vadeli olarak odaklanmalıdır;
l. Mahrumiyet alanlarındaki toplumsal sorunlar, daha geniş bölgedeki ekonomik fırsatlardan yararlanabilecek şekilde ele alınmalıdır;
m. Kentler ve bölgeler arasında kurumsal işbirliği özendirilmelidir;
n. Küçük, orta ve büyük ölçekli kentler arasında kentsel ağların ve işlevsel işbirliklerinin oluşturulması teşvik edilmelidir.

İyi Uygulamaların, Politikaların Gelişiminin ve Kapasitenin Desteklenmesi

o. İyi uygulama ve başarılar geniş kapsamlı bir şekilde tanıtılmalıdır;
p. Politikalar, başarılı olup olmadıklarının anlaşılması için, değerlendirmeye açık olmalıdır.
q. Mesleki ortaklar, topluluk düzeyindeki ortaklar ve yerel hükümetin yeteneklerinin daha iyi bir şekilde geliştirilmesinin yolları aranmalıdır.

EK 3
YÖNETİŞİM VE SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLULUKLAR

1. Kentlerde etkin ve demokratik yönetişim için temel noktalar şunlardır:

i. Toplulukların kendilerini etkileyecek kararlar üzerinde güce ve etkiye sahip olmalarını sağlayacak şekilde tasarlanmış, katılımcı demokrasinin hem temsiliyetçi hem de diğer uygun biçimleri aracılığıyla gerçekleşecek etkin bir vatandaş katılımı (toplum, sosyal ortaklar ve hükümetin tüm düzeylerini de içine alacak şekilde);
ii. Mahalli, yerel, bölgesel, ulusal veya Avrupa ölçeğinde olsun, yerindenlik (subsidiarity) ilkesi dahilinde, tüm karar ve eylemlerin doğru düzeyde alınması.
iii. Topluluğa etkin bir şekilde liderlik yapılması; topluluğun bulunduğu yere ait bir vizyon çizilmesi, bu vizyonun toplulukta kabul görmesinin sağlanması ve bu vizyonun başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamak üzere ortaklarla çalışılması;
iv. Özellikle farklı meslek dalları arasında olmak üzere, davranış, yetenek ve iletişimde yüksek kalite.

2. Yönetişim, iktidarın yürütülme şeklini etkileyen kurallar, süreçler ve davranışlar anlamına
gelmektedir.

3. İyi yönetişim, bağlamdan bağımsız olarak beş ilkeyle tanımlanabilir: Açıklık, katılım, sorumluluk, etkinlik ve tutarlılık.

4. Avrupa düzeyinde, ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde etkin demokrasi ve iyi yönetişim, çoğulcu demokrasinin altı temeli üzerine kuruludur: Yasanın egemenliği ve anayasal düzen, insan hakları, adil ve doğru bir medya, etkin ve aktif bir sivil toplum, ve adil, şeffaf, pazara dayalı bir ekonomi.

5. Sürdürülebilir topluluklar aynı zamanda gelecek nesillerin çıkarlarını korumak anlamına da gelmektedir.

6. İnsan hakları, demokrasi ve yasanın egemenliği konusundaki Avrupa değerleri, standartları ve normları, özellikle Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı olmak üzere Avrupa Konseyi’nin müktesebatında ifade edilmektedir.

7. Avrupa’daki kentler ve bölgelerde yönetişim düzenlemeleri açısından büyük bir çeşitlilik bulunmaktadır; yönetişim düzenlemelerinin, Avrupa değerlerini karşılamanın yanı sıra, söz konusu yerin gelenekleri, kültürü ve koşullarını da yansıtması gerekir.

8. OECD tarafından 2001 yılında “Vatandaşlar İçin Kentler – Büyükşehir Yönetişiminin Geliştirilmesi” kapsamında kabul edilerek yayımlanan Büyükşehir Yönetişim İlkeleri, metropol alanlarının yönetişimi için bir ölçüt ve diğer alanlarda iyi yönetişimin ne olabileceğine dair bir gösterge olarak alınabilir.

Büyükşehir Yönetişimi Hakkında OECD İlkeleri, 2001
“Vatandaşlar İçin Kentler – Büyükşehir Yönetişiminin Geliştirilmesi” (OECD, 2001)

Büyükşehir yönetişimi için tek bir model bulunmamaktadır. Birtakım ilkelerin (şeffaflık, sorumluluk, erişilebilirlik, temsiliyetçilik, anayasal düzen ve temel özgürlüklerin korunması gibi herhangi bir demokratik hükümet sisteminin temel aldığı geniş tanımlı ilkelere ek olarak) 21. yüzyılın büyükşehir bölgeleri için yeterli yönetişim sistemlerini tanımlamada kullanılabileceği açıktır:

Vatandaşlar İçin Kentler

Kentler yalnızca ekonominin ihtiyaçlarını karşılamak için değil, aynı zamanda, kentlerin çekicilik ve yaşanabilirliklerini sağlamak ve sürdürmek konusunda birtakım önlemler alınmasıyla insanların daha kaliteli bir yaşam isteklerini yerine getirmeye yardımcı olmak üzere geliştirilmelidirler.

Politik Tutarlılık

Büyükşehir yönetişiminin hedefleri ve kurumsal çerçeveleri ekonomik gelişim, konutların satın alınabilirliği, tıkanıklık, büyüme, güvenlik, çevresel kalite ve eski alanların yeniden canlandırılması gibi aynı anda ele alınması gereken başlıca yerel sorunlara uyarlanmalı ve odaklanmalı, diğer yandan da bunlar arasındaki bağlantı ve etkileşim olanakları göz önüne alınmalıdır.

Eşgüdüm

Büyükşehir yönetişimi, bütün bir kentsel alanın potansiyelini ve ihtiyaçlarını yansıtmalıdır. Politik tutarlılık ve sektörler arası bütünleşmeyi sağlamak açısından, tüm hükümet düzeylerinde büyükşehir alanlarıyla ilgili roller ve sorumluluklar açık bir şekilde tanımlanmalıdır.

Büyükşehir bölgelerinin idari parçalanmışlığı dikkate alınacak olursa, değişik yönetim bölgelerindeki yerel idareler ile seçilmiş yetkililer ve işlevsel veya sektörel sorumluluğu olan çeşitli bölgesel kurum veya kuruluşlar arasında eşgüdüm sağlanmasının gerekli olduğu görülecektir.

Yerel Gelişim

Ekonomik gelişimi büyük ölçüde mali teşviklerle yatırım çekme anlayışı üzerine kurmaktansa, altyapı ve insan gelişimine yatırım yaparak yerel kaynaklardan en iyi şekilde yararlanmak yoluna gidilmelidir. Büyükşehir yönetişimi, bir bölgenin güçlü yönleri ve olanakları üzerine kurulu, tutarlı bir gelişim yaklaşımı izlenerek birtakım öncelikler belirlenmesine de yardımcı olabilir.

Verimli Mali Yönetim

Büyükşehir yönetişimi, elde edilecek kârı düşünerek, yapılması gereken düzenlemeler için gereken maliyeti karşılamaya hazır olmalı ve tüm bu süreçte tam bir şeffaflık, sorumluluk ve denetim sağlamalıdır. Ayrıca, kamusal hizmetlerle ilgili kâr ve maliyet değerlendirmesi yapılırken kent bölgesinin tüm parçalarının dikkate alındığından emin olunmalıdır.

Esneklik

Ekonomik ve sosyal eğilimlere, teknolojik yeniliklere ve mekânsal gelişime uyum sağlamak gerektiğinden, kurumların değişime açık olmaları gerekir. Hem sağlam bir stratejik planlama hem de esneklik için ileri görüşlü ve geleceğe yönelik bir yaklaşım izlenmesi kaçınılmazdır.

Katılım

Büyükşehir bölgelerinin büyüyen yoğunluğu ve boyutu dikkate alındığında, yönetişimin büyükşehir alanında etkisi olan sivil toplum, sosyal ortaklar ve tüm hükümet düzeylerinin sürece katılımını sağlaması gerektiği görülmektedir. Yeni teknolojiler ve iletişim araçları hükümeti insanlara daha yakın hale getirerek daha etkileşimli bir politika üretim çevresini teşvik etmekte ve desteklemektedir.

Kendine Özgülük

Standardizasyonun gerekli olduğu birtakım durumlar haricinde, hükümetin politikaları ve kurumlar ülkenin çeşitli bölümlerinde oraya özgü durumlara uyum sağlayacak ve bu kapsamda maliyet verimliliği için en iyi önlemleri alacak şekilde yapılandırılmalıdır.

Toplumsal Bütünleşme

Büyükşehir yönetişimi farklı nüfusların karışımını, ayrışmamış alanları, erişilebilirliği, güvenliği ve fırsatların gelişimini desteklemeli ve sorunlu kentsel alanların bütünleşmesini sağlamalıdır.

Yerindenlik

Hizmetler, bu hizmetleri verecek yeterli ölçekte bir kurumun bulunmaması ve diğer bölgelerle ilişki içinde çalışılmasının gerektiği durumlar dışında, mümkün olan en yerel düzeyde verilmelidir.

Sürdürülebilirlik

Sağlıklı kent ve ekolojik kent kavramlarında da ön plana çıktığı gibi, kentsel alanların gelişme politikalarında ekonomik, toplumsal ve çevresel hedefler tam anlamıyla bir bütün olarak ve uzlaşı içinde ele alınmalıdır. Daha geniş kapsamlı olan biyolojik bölge bağlamında ise, kentsel ve kırsal alanlar arasında daha sıkı bir eşgüdüm söz konusudur.