Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu, 13-18 Haziran 2012 tarihlerinde Ankara’da toplanan STK”lar tarafından ilan edilmiştir.
Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu
Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu, 13-18 Haziran 2012 tarihlerinde Ankara’da toplanan STK”lar tarafından ilan edilmiştir.
Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu
Prof. Dr. Sabih Arkan,1948 yılında Ankara’da doğmuş,ilk, orta ve lise öğrenimini T.E.D. Ankara Kolejinde tamamlamıştır. Sabih Arkan, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1969 yılında mezun olmuş, 1970 yılında aynı fakültede Ticaret Hukuku Asistanlığına başlamış, 1975 yılında doktorasını tamamlayarak“Hukuk Doktoru” unvanını kazanmıştır.

Arkan, 1976–1978 ve 1985, 1990 yıllarında Almanya’da Hamburg Üniversitesi’nde ve Max Planck Enstitüsü’nde akademik çalışmalar yapmış, bilimsel araştırma ve faaliyetlerde bulunmuş, 1981 yılında doçent olmuş, 1988 yılında da profesörlüğe yükseltilmiş; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku kürsüsündeki Anabilim Dalı Başkanlığı ve öğretim üyeliği görevini 2012 yılında emekliye ayrılana kadar yürütmüştür. Arkan, ayrıca 2002-2006 döneminde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Özel Hukuk Bölüm Başkanlığını yürütmüştür. İngilizce ve Almanca bilmekte, ticaret profesörü olarak verdiği derslerde öğrencileri tarafından en karmaşık konuları en basit şekilde anlatan bir hukukçu olarak tanımlanmaktadır.
Sabih Arkan, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarını sürdürmekte, aynı zamanda Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü görevini yürütmektedir. Arkan, İngilizce ve Almanca bilmekte olup 1999 yılında kurulan Kuntalp Arkan Pekgüçlü Ortak Avukatlık Bürosunun ortaklarındandır. Arkan, Ankara Barosuna bağlı avukattır.
Prof. Dr. Arkan’ın, şirketler hukuku, taşımacılık hukuku, elektronik fon transferleri, marka ve bankacılık işlemleri gibi ticaret hukukuna ilişkin konularda kitap ve makaleleri bulunmaktadır. Akademik çalışmalarının yanında hakemlik ve danışmanlık faaliyetleri yürüten Arkan, T.Vakıflar Bankası A.Ş.’de hukuk müşavirliği (1986- 2003) ve yönetim kurulu üyeliği (1999- 2003) görevlerinde bulunmuştur. Arkan 1997 ile 2000 yılları arasında Fikri ve Sınai Haklar Araştırma ve Uygulama Merkezi Başkanlığını yürütmüştür. 
Prof. Dr. Sabih Arkan; Ziya Akıncı, Cemile Demir Gökyayla, Atilla Altop ve Candan Yasan ile birlikte 2014 yılında çıkarılan İstanbul Tahkim Merkezi Kanunu ile kurulan İstanbul Tahkim Merkezi Milli Divan Üyeliği görevine getirilmiştir.

Prof. Dr. Sabih Arkan tarafından kaleme alınan Ticari İşletme Hukuku isimli eser, hukuk fakültelerindeki temel derslerden birisi olan “Ticari İşletme Hukuku” isimli derse göre hazırlanmıştır. Kitap, bugüne kadar birlerce kişi tarafından ders kitabı olarak kullanılmış temel bir ders kitabıdır. Kitap, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi yanında Türkiye’de birçok hukuk fakültesinde ders kitabı olarak okutulmaktadır.
Ticari işletme
Ticari İşler ve Tabi Oldukları Hükümler
Ticari Yargı
Tacir ve Tacir Olmanın Hükümleri
Tacir Yardımcıları
Ticaret Sicili
Ticaret Ünvanı ve İşletme Adı
Marka
Haksız Rekabet
Ticari Defterler
Cari Hesap

Demiryolu Taşımacılığının uluslararası Planda Düzenlenmesi
1980 CIM’e Tabi Tartışmalar ve Bu Tartışmalara Uygulanacak Hükümler
Taşıma Sözleşmesinin Yapılması, Özellikleri ve İspatıyla İlgili Hususlar
Gönderen ya da Gönderilenin Borçları ve Sorumluluğu
Demiryollarının Borçları ve Sorumluluğu
Zarardan Sorumlu Tutulan Demiryolu Tarafından Ödenecek Tazminat
Tazminat Talebinin Dava Yoluyla İleri Sürülmesine İlişkin Hususlar
Hak Sahibine Tazminat Ödeyen Demiryollarının, Diğerlerine Rücuu
Zaman Aşımı İle İlgili Sorunlar
Gerçek bir öyküye dayanan Belle, 18. yüzyılda yaşayan Dido adındaki melez bir kadının başından geçenleri konu edinmektedir.
Belle, (Dido Elizabeth Belle), Migan Sagay’ın yazdığı, Amma Asante’nin yönetmenliğini üstlendiği, kadrosunda Dido Elizabeth Belle Lindsay rolüyle Gugu Mbatha-Raw, Young (Genç) Dido rolüyle Lauren Julien-Box, Captain (Kaptan) Sir John Lindsay rolüyle Matthew Goode, Elizabeth Murray rolüyle Sarah Gadon, Young (Genç) Elizabeth rolüyle Cara Jenkins, Lord Mansfield rolüyle Tom Wilkinson, Lady Mansfield rolüyle Emily Watson, Reverand (Rahip) Davinier rolüyle Rupert Wickham, John Davinier rolüyle Sam Reid, Lady Mary Murray rolüyle Penelope Wilton, Lord Ashford rolüyle Alex Jennings, Lady Ashford rolüyle Miranda Richardson, James Ashford rolüyle Tom Felton, Oliver Ashford rolüyle James Norton, Mr. Vaughan rolüyle James Northcote, Harry rolüyle Alan McKenna, Mabel rolüyle Bethan Mary-James ve Lord Mayor rolüyle Andrew Woodall, Maid, Ashford House (Ashford Evinin Hizmetçisi) rolüyle Alana Ramsey’in yer aldığı 2013 Birleşik Krallık yapımı dram filmidir.

Film, İngiltere’nin dünya köle ticaretinin başı olduğu bir dönemde, İngiltere yüksek mahkemesi başkanının oğlunun, siyahi bir kadından doğma bir kız çocuğunu büyütülmesi için aile malikanesine getirmesiyle başlar. Belle İngiliz aristokrasi kurallarına göre büyütülecektir ama genede onlardan biri olabilmek için alınması gereken yol uzundur.
Dido melez bir kız olup zamanın en ünlü amiralinin kızıdır. Dido amcası ve eşiyle yaşamaktadır. Dido her ne kadar asil bir ailede olsa da ten rengi yüzünden zorluklar yaşamakta, aristokrat büyük amcası ve karısı tarafından ayrıcalıklı bir şekilde büyütülmüş olmasına rağmen derisinin rengi yüzünden uygun sosyal konuma gelememektedir. Ancak Dido kendini, pozitif değişiklik yaratmak isteyen genç ve idealist bir avukata aşık bulunca iki dünya arasında sıkışmış bulur.
Film, Belle’nin yaşamı üzerinden köleliliği ve kölelik sistemini işlemekte ve ırkçılığı eleştirmekte, 250 yıl önceki İngiliz toplumunu ve toplumdaki katı sınıf farklarını konu edinmektedir.
Görselliği güçlü olan filmin hikayesi akıcı, diyalogları sıcak ve karakterleri sevimlidir, adalet ve aşk kutsanmaktadır. Düşünen ve hisseden bütün varlıklar eşittir ve adaleti hak etmektedir.
Tom Wilkinson, canlandırdığı Lord Mansfield rolünde oldukça başarılı performans sergilemiştir.
Yönetmen : Amma Asante
Basın Etiği Bildirgeleri
Gazetecilere Karşı İşlenen Suçlarda Cezasızlığa Son Verme Günü
https://hukukansiklopedisi.com/gazetecilere-karsi-islenen-suclarda-cezasizliga-son-verme-gunu/
Profesör Alam, Kütahya doğumludur. İzmir Amerikan Kolejini bitirmiş, 1931 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine kaydolmuştur.
Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra, kısa süre adliye mesleğinde çalışmasını müteakip, askerlik görevini yedek subay olarak tamamlamış ve İş Kanunu ile ilgilenmiş, 1937’de iş müfettişi olarak göreve başlamış, daha sonra İzmir Bölge İktisat Müdürlüğü’ne atanarak sanayi kesimini tanımış ve Ege Bölgesi Sanayi Odası Sekreterliğine atanmıştır.
İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi öğretim üyesi iken bu Akademinin “İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi” adıyla 1969 yılında Ege Üniversitesi’ne bağlanması üzerine Ege Üniversitesi öğretim üyeleri arasında yer alan Prof. Dr. Muhittin ALAM, Sosyal İlişkiler Kürsüsü Başkanlığını yapmıştır.
Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’na daha fazla bilimsel bir hüviyet verebilmek için, girişilen çalışmalar sonunda, Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne dönüşmüş ve Profesör Alam İş Hukuku yanında o zamanlar Sosyal Ekonomi adı ile anılan bugünkü Sosyal Politika dersi ile Kooperatif Hukuku derslerini üstlenmiş, bugün çoğu profesör ve doçentliğe yükselmiş genç asistanların yetişmesinde başlıca etken olmuştur.
Akademi döneminde ilk profesörlük unvanı 1951’de kendisine tevcih edilmiştir. Ege Üniversitesinin ilk profesörüdür.
09.07.1974 – 03.06.1975 tarihleri arasında İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesinin üçüncü Dekanı olarak üst yönetim hizmeti veren Prof. Dr. Muhittin ALAM, bu fakültenin 01.03.1978 tarihinde üç yeni fakülteye bölünerek kapanması üzerine kurulan fakültelerden biri olan Hukuk Fakültesi’ne geçmiştir.
14.04.1978 – 21.04.1981 tarihleri arasında Hukuk Fakültesinin Kurucu Dekanı olarak hizmet vermiştir.
Kişisel Verileri Koruma Kurumu(KVKK) Başkanlığının kuruluş amacı, Anayasada öngörülen özel hayatın gizliliği ile temel hak ve özgürlüklerin korunması kapsamında, Türkiye’de kişisel verilerin korunmasını sağlamak ve buna yönelik farkındalık oluşturarak bilinç düzeyini geliştirmek, aynı zamanda veri temelli ekonomide özel ve kamusal aktörlerin uluslararası rekabet kapasitelerini artırıcı bir ortam oluşturmaktır. Kurum, kişisel verilerin korunması ile buna ilişkin vatandaşlık bilincinin oluşmasında yasal otoritedir. Kurumun çalışma ilkeleri, özel hayatın gizliliğini koruma, temel hak ve özgürlüklere saygı, tarafsızlık, bağımsızlık, güvenilirlik, hukuka ve etik ilkelere uygunluk, şeffaflık ve hesap verilebilirlik, hızlı, doğru ve objektif karar alma, işbirliği ve katılımcılık ile ulusal ve uluslararası düzeyde hizmet verme olarak ilan edilmiştir.
6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 24 Mart 2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, kanun 7 Nisan 2016 tarihinde 29677 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununa göre Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyeleri seçilmiş ve kurum göreve başlamıştır.
Kişisel Verileri Koruma Kurulu başkanı Prof. Dr. Faruk BİLİR, 1971 yılında Yozgat Sorgun’da doğmuştur. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Anabilim Dalından sırasıyla Lisans, Kamu Hukuku alanında Yüksek Lisans ve Doktora derecelerini almıştır. Çalışma hayatına 1995 yılında Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak başlamış; 2001-2008 yılları arasında Yrd. Doç. Dr., 2008-2013 yılları arasında Doç. Dr., 2013-2014 yılları arasında ise Prof. Dr. unvanlarıyla öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalında 2006-2013 yılları arasında Anabilim Dalı Başkan Yardımcılığı, 2011-2013 yılları arasında Anabilim Dalı Başkanlığı görevlerini yürütmüştür. 2014- 2015 yılları arasında KTO Karatay Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapmıştır. 2016 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinde I. Hukuk Müşavirliği görevini vekaleten yürütmüştür.
Anayasa hukuku, siyaset bilimi, parlamento hukuku, hükümet sistemleri, insan hakları alanında çalışan Prof. Dr. Faruk BİLİR’in “Türkiye’de Milletvekilliği ve Milletvekilliğinin Sona Ermesi”, “Siyasi Partilerde Parlamento Adaylarının Belirlenmesi (Karşılaştırmalı Bir İnceleme)”, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Yargılama Yetkisi”, “Türk Anayasa Hukuku”, Anayasa Hukuku Uygulamaları,“Yeni Anayasa Yeni Mutabakat” ve “100 Soruda Hükümet Sistemleri ve Başkanlık Sistemi” isimli kitapları ve çeşitli makaleleri bulunmaktadır. Prof. Dr. Faruk BİLİR, İngilizce bilmekte olup, evli ve iki çocuk babasıdır.
Cumhurbaşkanının 15 Aralık 2016 tarihli kararıyla Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyesi ve 30 Ocak 2017 tarihinde Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı olarak seçilmiştir.
Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesi(European Convention on Cinematographic Co-Production (ETS No. 147), Avrupa Konseyine üye Devletler ve Avrupa Kültürel Sözleşmesine taraf diğer Devletler tarafından 2 Ekim 1992 tarihinde Strazburg’da imzalanmıştır. Revize edilen Avrupa Konseyi Sinematografik Ortak Yapım Sözleşmesi (ETS No 220) 29 Haziran 2016’da kabul edilmiş ve 30 Ocak 2017’de imzaya açılmıştır.
Sözleşme, Türkiye tarafından 10 Ocak 1997 tarihinde imzalanmış, 14 Nisan 2004 tarihli ve 25433 sayılı Resmi Gazetede Yayımlanan 5115 Sayılı “Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” ile onaylanmıştır.
Önsöz
Bu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler ve Avrupa Kültürel Sözleşmesi’ne taraf diğer devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacı üyelerinin arasında daha büyük birlikteliği sağlamak amacıyla usulüne göre, özellikle ortak miraslarını oluşturan prensip ve idealleri korumak ve desteklemektir;
Yaratıcılık hürriyeti ve ifade hürriyetinin bu prensiplerin temel unsurlarını oluşturduğunu dikkate alarak;
Avrupa Kültürel Sözleşmesi’nin amaçlarından birinin de çeşitli Avrupa ülkelerinin kültürel çeşitliliğini savunmak olduğunun bilincinde olarak;
Avrupa çapında kültürel çeşitliliğin bir unsuru olarak sinematografik ortak yapımların kuvvetlendirilmesi gereğine inanarak;
Bu prensiplerin geliştirilmesi kararlaştırılmış olup, audiovisual (sesli-görsel) sahada ve sinema üzerine Bakanlar Komitesinin tavsiyeleri hatırlanarak, ve özellikle Avrupa’da audiovisual üretimin teşviki üzerine R (86) 3 No.lu tavsiye kararı;
Avrupa’da sinematografik ortak yapımın geliştirilmesine yeni bir itici güç verildiğinin ve Avrupa sinematografik ortak yapımı teşvik endişelerini karşılayan Eurimages, audiovisual çalışmalar ve yaratıcı sinematografik’in dağıtımı ve ortak yapımının desteklenmesi için Avrupa Fonu’nun yaratılması kabul edildiğinin bilincinde olarak;
Bu kültürel hedefin başarılması bir bütün olarak, Avrupa çok taraflı sinematografik ortak yapımlara kendilerini uyarlamaya tanımlayıcı kuralların konulması ve üretimi arttırma yolunda ortak bir çaba gösterilmesi sayesinde olacağını kavrayarak;
Sinematografik ortak yapım alanında Avrupa işbirliğini teşvik ve kısıtlamaları azaltmaya yönelen ortak kuralların kabul edilmesini dikkate alınarak,
Aşağıdaki gibi anlaşmışlardır:
Bölüm I
Genel şartlar
Madde 1 – Sözleşmenin amacı
Bu Sözleşmeye Taraf Devletler Avrupa sinematografik ortak yapımını aşağıdaki şartlara göre teşvik etmeyi üstlenmişlerdir.
Madde 2 – Kapsam
1. Bu Sözleşme, Taraf Devletlerin bölgesinde meydana gelen çok taraflı ortak yapım alanında taraflar arasındaki ilişkileri düzenler.
2. Bu Sözleşme:
a Sözleşmenin üç farklı Taraf Devletinde kurulu, en az üç ortak yapımcıyı içine alan ortak yapımlara; ve
b Sözleşmenin üç farklı Taraf Devletinde kurulu, en az üç ortak yapımcıyı içine alan ortak yapımlara ve Taraf Devletlerde kurulmamış bir veya daha fazla ortak yapımcılara uygulanır. Ne var ki, Sözleşme Taraflarında kurulu olmayan ortak yapımcıların toplam katkısı, yapımın toplam maliyetinin %30’unu geçemez.
Her türlü durumda, bu Sözleşme, bir ortak yapım çalışması ancak aşağıda 3. Maddenin 3. Fıkrasında tarif edilen Avrupa sinematografik çalışması tanımına uyması şartıyla uygulanabilir.
3. Bu Sözleşmenin Tarafları arasında akdedilen ikili anlaşmaların şartları ikili ortak yapımlarda uygulanmaya devam eder.
Çok taraflı ortak yapımlar bakımından, bu Sözleşmenin şartları Sözleşme tarafları arasındaki ikili anlaşmaların üzerindedir. Bu Sözleşmenin şartlarına aykırı olmayan ikili ortak yapımlarla ilgili şartlar yürürlükte kalır.
4. Bu Sözleşmenin iki Tarafı arasındaki ikili ortak yapımı düzenleyen her hangi bir anlaşmanın yokluğunda, Sözleşme ikili ortak yapımlara da, 20. madde hükümlerine göre Taraflardan biri tarafından bir ihtirazı kayıt konmadıkça uygulanır.
Madde 3 – Tanımlamalar
Bu Sözleşmenin amaçları bakımından:
a “sinematografik çalışma” terimi sinemalarda gösterilmek üzere tasarlanmış ve her bir Tarafın yürürlükteki film endüstrisini düzenleyen şartlarına uyan özellikle film (fiction), çizgi film ve belgesellerin sinematografik çalışmaları, orta veya herhangi bir uzunluktaki bir çalışma anlamında;
b “ortak yapımcılar” terimi bu Sözleşme Taraflarında kurulu sinematografik yapım şirketleri veya yapımcıları ve bir ortak yapım sözleşmesi vasıtasıyla bağlı olanlar anlamında;
c “Avrupa Sinematografik çalışma” terimi bu Sözleşmenin ayrılmaz bir parçası olan Ek 2’de düzenlenen şartları karşılayan bir sinematografik çalışma anlamında;
d “çok taraflı ortak yapım” terimi yukarıda 2. Madde’nin 2. fıkrasında tanımlanan en az üç ortak yapımcının sinematografik çalışması anlamındadır.
Bölüm II
Ortak yapımlara uygulanacak kurallar
Madde 4 – Ulusal filmlere benzeşme
1. Çok taraflı ortak yapımlar olarak yapılan ve bu Sözleşmenin kapsamı içine giren Avrupa sinematografik çalışmaları ortak yapımın ilgilisi bu Sözleşme Taraflarından olan her birinde yürürlükte olan yasal ve düzenleyici şartlar vasıtasıyla ulusal filmlere layık görülen menfaatlere hak kazanırlar.
2. Bu Sözleşmenin şartlarına ve ortak yapımcının kurulu bulunduğu Taraf Devlette yürürlükteki yasal ve düzenleyici şartlara uygun olarak, her bir ortak yapımcıya sağlanacak menfaatler ortak yapımcının kurulu bulunduğu Taraf Devletçe sağlanacaktır.
Madde 5 – Ortak yapım statüsünü elde etme koşulları
1. Herhangi bir sinematografik ortak yapım çalışması, ortak yapımcıların kurulu bulunduğu Taraf Devletlerin yetkili otoritelerinin istişareleri sonrasında ve Ek 1’de düzenlenen prosedüre uygun olarak onanmasına bağlıdır. Söz konusu ek, bu Sözleşmenin ayrılmaz bir parçasını oluşturur.
2. Ortak yapım statüsü için başvurular Ek 1’de düzenlenen prosedüre göre yetkili otoriteler tarafından onanmak üzere teslim edilecektir. Sanatsal, parasal ve teknik konuları ilgilendiren baştaki taahhütlere uyulmaması durumu dışında, bu onama nihaidir.
3. Açıkça şiddeti savunan veya pornografik bir yapıdaki projeler ya da insanlık onuruna açıkça saldıranlar ortak yapım statüsüne geçirilemez.
4. Ortak yapım statüsü vasıtasıyla sağlanan faydalar yeterli teknik, parasal güce sahip ve yeterli profesyonel ehliyete sahip ortak yapımcılara tanınır.
5. Her bir Akit Devlet yukarıda 2’nci fıkrada sözü edilen yetkili otoriteleri imza sırasında, onaylama belgelerinin tevdiinde, kabulde, onamada veya katılmada yapılan bir açıklama ile oluşturur. Bu açıklama daha sonraki bir tarihte tadil edilebilir.
Madde 6 – Her bir ortak yapımcının katkı payları
1. Çok taraflı ortak yapımlarda, sinematografik çalışmanın yapımındaki toplam maliyete en az katkı % 10’dan az olamaz ve en fazla katkı % 70’i geçemez. En az katkı % 20’den az olduğunda ilgili Taraf ulusal yapım destek planlarını kullanmayı azaltabilir veya kapatabilir.
2. Bu Sözleşme, Madde 2, fıkra 4’deki düzenlemelere göre iki Taraf arasındaki bir anlaşmanın yerini aldığında, en az katkı sinematografik çalışmanın toplam yapım maliyetinin % 20’sinden az olamaz ve en çok katkı % 80’ini geçemez.
Madde 7 – Ortak yapımcıların hakları
1. Bir ortak yapım anlaşması her bir ortak yapımcıya ses ve resimlerin negatif orjinalleri üzerinde ortak sahiplik garantisi vermelidir. Anlaşma, bu negatifin ortak yapımcılar tarafından karşılıklı olarak belirlenmiş bir yerde tutulması ve onlara serbest ulaşma garantisi veren şartlar içermelidir.
2. Bir ortak yapım anlaşması her bir ortak yapımcıya negatifler arasında veya her türlü başka kopyalama ortamı garantisini vermelidir.
Madde 8 – Teknik ve sanatsal katılım
1. Her bir ortak yapımcının katkısı etkin teknik ve sanatsal katılımı içerir. Prensip olarak ve Tarafları bağlayan uluslararası yükümlülüklere uyumlu olarak, ortak yapımcıların katkıları yaratıcı, teknik ve sanatsal personel, oyuncular ve tesisler, yatırımlarına orantılı olmak zorundadır.
2. Tarafları bağlayan uluslararası yükümlülükler ve senaryonun gereksinimleri teknik ve set çalışanları film çekilmesine katılan, çalışma ortak yapımdaki ortakların devletinin uluslarından oluşurlar ve yapım sonrası normal olarak bu devletlerde yerine getirilir.
Madde 9 – Parasal ortak yapımlar
1. Madde 8’deki şartlara ve Tarafların yürürlükteki kendi hukuk ve düzenlemelerindeki özel şartlarına ve sınırlamalarına bakılmaksızın, ortak yapımlara eğer aşağıdaki şartları karşılıyorlarsa, bu Sözleşmeye göre ortak yapım statüsü verilebilir:
a. sadece parasal da olsa, ortak yapım anlaşmasına uygun olarak bir veya daha fazla azınlık katkılarını, her bir ulusal payın, yapım masraflarının % 10’undan ne aşağı ne de % 25’inden fazla olmaması şartıyla içeren;
b. etkin teknik ve sanatsal katkı sağlayan çoğunluk ortak yapımcısı, sinematografik ortak çalışma şartlarını taşıdığında kendi ülkesinde bir ulusal çalışma olarak tanınmayı içeren;
c. bir Avrupalı kimliğini ilerletmeye yardım eden; ve
d. alındının dağıtımı için şartları içeren anlaşmalar ortak yapımda düzenlenmektedir.
2. Parasal ortak yapımların ortak yapım statüsüne hak kazanmaları yetkili otoritelerin her bir durum için onamalarında, özellikle aşağıdaki 10’uncu maddenin şartlarını hesaba katmaları halinde verilir.
Madde 10 – Genel bütçe
1. Sinematografik çalışmaların ortak yapımında hem yatırılan toplam miktar, hem sanatsal ve teknik katılım bakımından tarafların sinematografik ilişkilerinde genel bir bütçe tutulmalıdır.
2. Makul bir süreden sonra bir veya daha fazla Taraf ile ortak yapım ilişkilerinde bir bütçe açığı gözleyen Taraf, kendi kültürel kimliğini koruma bakımından, sonraki bir ortak yapımın onanmasını ilgili Taraf veya Taraflarca sinematografik ilişkileri dengeleninceye kadar engelleyebilir.
Madde 11 – Giriş ve ikamet
Yürürlükteki uluslararası yükümlülüklere, yasa ve tüzüklere uygun olarak, bir ortak yapımda katılımcı Taraflardan her biri diğer Tarafların sanatsal ve teknik personeline giriş ve ikametin yanısıra bölgesinde çalışma izinlerini de sağlar. Aynı şekilde, her bir Taraf bu Sözleşmenin konusuna giren sinematografik çalışmaların yapım ve dağıtımı için gerekli malzemenin geçici ithal ve yeniden ihracına izin verir.
Madde 12 – Ortak yapımcı ülkelerin tanıtım yazıları
1. Ortak yapımcı ülkeler ortak yapıt sinematografik çalışmalarda tanıtım yazılarıyla belirtilir.
2. Bu ülkelerin isimleri tanıtım yazı başlıklarında, reklam ve promosyon malzemesinde ve sinematografik çalışmalar gösterime girdiğinde açıkça zikredilir.
Madde 13 – İhraç
Ortak bir sinematografik çalışmanın ihracı durumunda, ithalatın kotalara bağlı olduğu ve ortak yapımcı Taraflardan birinin kendi sinematografik çalışmalarını ithal eden ülkeye serbest giriş hakkı bulunmadığında:
a. sinematografik çalışma normal olarak katılımda çoğunluğu olan ülkenin kotasına katılır;
b. sinematografik çalışmanın değişik ülkelerin eşit katılımlarından oluşması durumunda, sinematografik çalışma ithal eden ülkeye ihracat açısından en iyi fırsatları tanıyan ülkenin kotasına dahil edilir;
c. yukarıdaki a ve b fıkralarındaki şartlar uygulanamadığında sinematografik çalışma yönetmeni sağlayan Tarafın kotasına sokulur.
Madde 14 – Diller
Ortak yapım statüsü düzenlenirken, Taraflardan birinin yetkili otoritesi kurulu ortak yapımcıdan sinematografik çalışmanın son versiyonunun o Tarafın dillerinden biriyle yapılmasını talep edebilir.
Madde 15 – Festivaller
Ortak yapımcılar başka türlü karar vermedikçe, ortak yapım sinematografik çalışmalar uluslararası festivallerde ortak yapımda çoğunluğu oluşturan Tarafın kurulu olduğu, veya eşit parasal katılımda, yönetmeni sağlayan Tarafça gösterilir.
Bölüm III
Son şartlar
Madde 16 – İmza, onaylama, kabul, katılma
1. Bu Sözleşme Avrupa Konseyi Devletleri üyelerinin imzalarına açıktır ve Avrupa Kültürel Sözleşmesine taraf diğer devletler rızalarını şu yollarla açıklayabilirler:
a. çekince koymaksızın imzalama, onaylama, kabul veya katılma; veya
b. onaylamaya bağlı imzalama, kabul veya katılma, onaylamayı izleyen bir kabul veya katılma.
2. Onaylama, kabul veya katılım veya tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilir.
Madde 17 – Yürürlüğe giriş
1. Sözleşme, Avrupa Konseyine üye en az dört üyenin dahil olduğu beş devletin Madde 16’daki şartlara uygun olarak Sözleşmeye bağlı kalmaya razı olduklarını açıklamaları tarihinden sonra üç aylık bir sürenin sona ermesini izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girer.
2. Sözleşmeye bağlı olmak üzere rızasını sonradan açıklayan herhangi bir imzalayan devlet bakımından Sözleşmenin yürürlüğe girmesi imza veya onaylama, kabul veya katılım belgesinin tevdii tarihinden sonra üç aylık bir sürenin geçmesini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 18 – Üye olmayan Devletlerin katılması
1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi kurucu anlaşmasının 20.d maddesince öngörülen çoğunluk tarafından alınan bir kararla ve Bakanlar Komitesi’nde yer almaya selahiyetli Sözleşmeyi imzalayan devletlerin temsilcilerinin ittifakla oylamasıyla, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olmayan herhangi bir Avrupa Devletini bu Sözleşmeye uymaya davet edebilir.
2. Avrupa Ekonomik Topluluğu veya her hangi bir katılımcı Devlet bakımından bu Sözleşme, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine katılım belgelerinin tevdi edildiği tarihten sonra üç aylık bir sürenin geçmesini izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girer.
Madde 19 – Ülkesel hüküm
1. Her Devlet, bu Sözleşmenin uygulanacağı ülke veya ülkeleri, imza sırasında veya onaylama, kabul, tasvip veya katılım belgelerini tevdi ettiği sırada belirleyebilir.
2. Her Taraf Devlet, daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir beyanla, bu Sözleşmenin uygulanmasını beyanında belirleyeceği başka bir ülkeye teşmil edebilir. Böyle bir ülke bakımından, Sözleşme beyanın Genel Sekreter tarafından alınması tarihinden üç aylık bir sürenin geçmesinden sonra izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.
3. Önceki iki fıkra uyarınca yapılan her hangi bir beyan, böyle bir beyanda belirtilen herhangi bir ülke bakımından, Genel Sekretere bildirimde bulunularak geri çekilebilir. Geri çekme Genel Sekreter tarafından bildirimin alınması tarihinden üç aylık bir sürenin geçmesinden sonra izleyen ayın ilk günü tesir icra eder.
Madde 20 – Çekinceler
1. Her Devlet, imza sırasında veya onaylama, kabul, tasvip veya katılım belgelerinin tevdii sırasında 2’nci maddenin 4’ncü fıkrasının bir ya da daha fazla Tarafla ikili ortak yapım ilişkilerinin uygulanmayacağını beyan edebilir. Dahası, Madde 9, fıkra 1.a da düzenlenenden farklı en fazla katılım payı düzenleme hakkını saklı tutabilir. Başka çekince konulamaz.
2. Yukarıdaki fıkraya göre çekince koymuş olan her hangi bir Taraf bunu Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirimde bulunarak tamamen veya kısmen geri çekebilir. Bu geri çekme Genel Sekreter tarafından bildirimin alındığı tarihte yürürlüğe girer.
Madde 21 – Fesih
1. Bir Taraf Devlet, her hangi bir zaman, bu Sözleşmeyi Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı yazılı bir bildirim ile feshedebilir.
2. Bu fesih keyfiyeti bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren altı aylık bir sürenin geçmesini takibeden ayın birinci günü tesir icra eder.
Madde 22 – Bildirimler
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyesi tüm Devletlere, Avrupa Ekonomik Topluluğuna ve bu Sözleşmeye katılan veya buna davet edilen her hangi bir devlete:
a. Her imzalamayı;
b. Her onaylama, kabul, katılım veya tasvib belgesinin tevdi edilmesini;
c. Bu Sözleşmenin 17, 18 ve 19. Maddelerine uygun olarak yürürlüğe girdiği bir tarihi;
d. 5. Maddenin 5. fıkrasına göre yapılan her bildirimi;
e. 21. Maddeye göre yapılan her fesih bildirimini;
f. bu Sözleşmeyi ilgilendiren başka diğer her türlü işlem bildirim ve yazışmayı bildirecektir.
Usulüne göre yetkili kılınmış aşağıda imzası bulunan temsilciler bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.
Avrupa Konseyi arşivinde saklanacak her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere, İngilizce ve Fransızca dillerinde 2 Ekim 1992 tarihinde Strasbourg’ ta imzalanmış olup onaylanmış kopyalar Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından 16. Maddenin 1. Fıkrasında zikredilen devletlere, Avrupa Ekonomik Topluluğuna üye devletlere ve bu Sözleşmeyi onaylamak üzere davet edilmiş olan herhangi bir devlete gönderilecektir.
Ek I
Başvuru Yöntemi
Bu Sözleşmenin şartlarından yararlanma bakımından Taraflarda kurulu ortak yapımcılar çekim başlamasından iki ay önce ortak yapım statüsü için başvuruda bulunur ve buna aşağıda listesi verilen belgeler eklenir. Bu belgeler, diğer Tarafın otoriteleriyle iletişimlerinde kullanmak üzere yetkili otoritelere yeterli sayıda en geç çekim başlamadan bir ay öncesine kadar:
– kendi ticareti için kullanmak üzere çalışmanın telif hakkını satın aldığını gösteren anlaşma veya başka bir kanıtın bir adet kopyası;
– detaylı bir delil (script);
– ilgili ülkelerin her birinden sanatsal ve teknik katılımcıların bir listesi;
– detaylı bir hesap ve finans planı;
– sinematografik çalışmanın bir yapım programı;
– ortak yapımcılar arasında imzalanan ortak yapım anlaşması. Bu anlaşmanın ortak yapımcılar arasında bölgelerin veya alındıların dağıtımı için hükümler de içermesi şarttır.
Başvuru ve diğer belgeler, mümkünse, teslim edilecek yetkili otoritelerin dilinde sunulur.
Yetkili ulusal otoriteler başvuru ve ekli belgeleri alınca birbirlerine gönderirler. Parasal katılımı çok olan Tarafın görüşü alınıncaya kadar parasal katılımı az olan Tarafın yetkili otoritesi onaylama yapamaz.
Ek II
1. 3.Maddenin 3. fıkrası bakımından bir sinematografik çalışma, aşağıda serdedilen Avrupai unsurlar şemasına göre muhtemel 19 toplam puandan en az 15 puanı almayı başarırsa Avrupalılık payesi alır.
2. Senaryonun gerekleri bakımından yetkili otoriteler, birbirleriyle danıştıktan sonra, eğer çalışma bir Avrupa kimliği gösteriyorsa, çalışmaya normalde gerekli olan 15 puandan daha az bir puan sayısıyla ortak yapım statüsü verebilirler.
| Avrupalılık unsurları |
Ağırlık Puanları |
| Yaratıcı grup | |
| Yönetmen |
3 |
| Metin yazarı |
3 |
| Kompozitör |
1 |
|
7 |
|
| İcracı grup | |
| Başrol |
3 |
| İkinci rol |
2 |
| Üçüncü rol |
1 |
|
6 |
|
| Teknik çalışanlar grubu | |
| Kameraman |
1 |
| Ses kayıtçısı |
1 |
| Editör |
1 |
| Sanat yönetmeni |
1 |
| Stüdyo veya çekim mekanı |
1 |
| Yapım sonrası mekanı |
1 |
|
6 |
|
Önemli not:
a. Başrol, ikinci ve üçüncü roller çalışılan gün sayısına göre tayin edilir.
b. 8. Madde bakımından “sanatsal” terimi yaratıcı ve icracı gruplara; “teknik” terimi, teknik çalışanlar grubuna göndermede bulunmaktadır
Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı, Anayasa Mahkemesi tarafından 16 Temmuz 1991 günü açıklanmış ve Resmi Gazetenin 28 Ocak 1992 günlü sayısında yayınlanmıştır.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi, adının, Tüzük ve Programının Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olması gerekçesiyle ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmış, Parti’nin bütün malları 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmiştir.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı
DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Türkiye Birleşik Komünist Partisi
DAVANIN KONUSU : Davalı Parti’nin, Anayasa’nın 6, 10, 14 ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesine aykırı olarak sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmayı, Anayasa’nın 2, 3, 14 ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Yasa’nın 78. ve 81. maddelerine aykırı olarak Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı, aynı Yasa’nın 96. maddesine aykırı olarak kullanılmasına yasal olanak bulunmayan bir adla kurulduğu ve kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia ettiği ileri sürülerek, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 14.6.1990 günlü, SP.30Hz.1990/34 sayılı iddianamesi aynen şöyledir :
“Giriş :
4 Haziran 1990 tarihinde İçişleri Bakanlığına kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adıyla bir siyasi parti kurularak tüzel kişilik kazanmış ve kuruluş bildiri ve belgelerinin birer örneği 2820 sayılı Kanunun 8 inci maddesi uyarınca Cumhuriyet Başsavcılığımıza tevdi olunmuştur.
Siyasi Partiler Kanununun 9 uncu maddesi, kurulan partilerin tüzük ve programlarının Anayasa ve Kanun hükümlerine uygunluğunun öncelikle ve ivedilikle incelenmesini öngörmüştür.
İncelemenin kaynak ve içeriğini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 68 inci maddesi oluşturmakta, madde gerekçesinde “siyasi partilerin kuruluşunda, tüzük ve programlarında uyacakları esasları Anayasa’da belirtmek uygun görülmüştür. Kuruluşta siyasi partilerin tüzük ve programlarının uyacağı esaslar 68 (77) maddesinin 4 üncü kısmında gösterilmiştir.” denilmekte ve sözkonusu fıkra “siyasi partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.” hükmünü taşımaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bu uygunluğun kuruluşta aranacağını vurgulayarak 69 uncu maddesinde bu yöndeki incelemenin öncelikle ve ivedilikle Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılmasını, tüzük ve programlarda Anayasa ve Kanun hükümlerine aykırılığın tespiti halinde gereğini emretmektedir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 9 uncu maddesinin dayanağı olan bu kurallar ışığında Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin tüzük ve programının kanunun 4 üncü kısmında yer alan hükümleri açısından yapılan incelemesinde;
1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı hükümleri,
2- 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu hükümleri,
Anayasa’nın; 2 nci maddesinde:
“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
3 üncü maddesinde:
“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.”
5 inci maddesinde:
“Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini ….. korumak …”
6 ncı maddesinde:
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Türk Milleti egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…..”
10 uncu maddesinde:
“Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz…”
11 inci maddesinde:
“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”
12 nci maddesinde:
“Herkes, kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”
14 üncü maddesinde:
“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini ve; sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz ….
Anayasanın hiçbir hükmü Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”
66 ncı maddesinde:
“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”
68 inci maddesinde:
“… siyasi partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.
Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz.”
4 üncü maddesinde:
“Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
biçiminde emredici kurallar kabul edilmiş ve bu ilkeler doğrultusunda 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78/a, b, c, 81/a, b ve 96/2-3 üncü maddeleride aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.
78 inci maddesinde:
“Siyasi Partiler;
a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklinin; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde belirtilen esaslarını Anayasanın üçüncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek; Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esasına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar …”
81 inci maddesinde:
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar…”
96 ncı maddesinde:
“Kurulacak siyasi partiler, kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.
Komünist, anarşist, faşist, teokratik, nasyonal sosyalist, din, dil, ırk, mezhep ve bölge adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla da siyasi partiler kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.”
Parti tüzüğünün 2 nci maddesinde:
“Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Türkiye işçi sınıfının, aydınlarının, Türk ve kürt bütün çalışanların partisi, Türkiyeli komünistlerin gönüllü birliğidir.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi işçi sınıfının devrimci partisi, barışın ve demokratizmin partisi, yurtseverlik ve enternasyonalizmin partisi, aklın, hümanizmin ve sosyalizmin partisidir.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi yaratıcı, marksist teori temelinde politikasını çizer, bunu Türkiye veya dünya kültürünün çağdaş düşünce ve bilimin demokratik, insancıl değerleriyle zenginleştirerek sürekli geliştirmeyi görev bilir. Partinin düşünce ve çalışma aracı yaratıcı marksizm, diyalektik yöntemdir.
Türkiye Birleşik Komünist Partisinin amacı demokrasiyi kazanma, geliştirme, ulusal baskı ve eşitsizliğe son verme ve demokrasinin güçlendirilmesi yoluyla kapitalizmi aşarak sosyal adaletin ve sosyal barışın sağlanması, sosyalizmin kurulmasıdır. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, barışı ve demokrasiyi sürekli güçlendirme yoluyla çoğunluğa dayalı devrimci bir süreçle köklü dönüşümleri gerçekleştirerek barışçıl yoldan sosyalizme geçmeyi öngörür. Sosyalizmde başarı ve demokrasiyi güçlendirerek değişecektir…”
“Türkiye Birleşik Komünist Partisi Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP)’nin birleşmesiyle oluşan işçi sınıfının, öteki kent ve köy emekçilerinin, aydınlarının, gençlerin ve kadınların Türk ve Kürt marksistlerinin sınıf esasına dayalı marksist partisidir. TİP ve TKP’nin birliği; özgün koşullar nedeniyle doğan politik boşlukların yeni örgütlenmelere yol açmasıyla oluşan ayrılığa son vermesi, komünist hareketin birliği ve marksizmin yenilenme süreci açısından tarihsel önemde bir olaydır.
TBKP hızla değişen dünyamızda tarihsel görevini marksizmin rolünün azaldığı değil, tersine artması gerektiği temel görüşüne dayandırır ve bu görevin yerine getirilmesini, çağın yeni düşünceleri ışığında marksist teori ve pratiğin katılımcı demokrasizm ve hümanizm ruhunda yenilenebilmesine ve sosyal politik, kültürel ve ekonomik gelişme süreçlerine aktif müdahale politikalarına bağlı görür.
TBKP, komünist ve marksist hareketin işçi sınıfı mücadelelerinin dünya ölçüsündeki kazanımlarına, devrimci teori ve pratiğine yaslanır, bu tarihten beslenir, TBKP, aynı zamanda insanlığın özgürlükçü, aydınlanmacı mirasını kendi mirası ve zenginliği sayar ve toplumsal gelişme ve genel insanlık çıkarlarıyla emekçilerin çıkarlarını uyum içinde savunur.
TBKP, komünist ve marksist hareketin ilk kurucusu Mustafa Suphi’den bu yana bu hareketin üye ve yöneticilerine, bütün farklı örgütlenmelerine, partilerine, bir bütün olarak sahip çıkan, bu mirasın eleştirel değerlendirilmesiyle onun zengin deneyiminden yararlanan bir partidir….
TBKP, ülkemiz marksistlerinin geniş birliğini amaçlıyor ve sosyalistlerin birlik partisinin oluşmasına yapıcı katkılarda bulunuyor ve bulunacak. Öteki marksistlerle birlikte ülkemiz marksist hareketin devamcısı, geniş güçleri birleştiren işçi ve öteki emekçilerin, aydınların politik rolünün artmasına yardım eden çağdaş bir marksist parti oluşturmak, TBKP’nin vazgeçilmez amacıdır.
TBKP, 1987 sonbaharında bu temel görevini gecikmeden yerine getirmek amacıyla “birlik-yasallık-yenilenme” belgesiyle yasal kurulma talebini açıkladı ve yurt dışından ülkeye dönüş hareketini başlattı. TBKP’nin bu talebi geçen süre içinde toplum çapında genel onay kazandı….
TBKP, toplumda kazandığı haklılıkla ve tüm olanaklarıyla demokratikleşme katkısını yapacak ve tüm olumlu değerlerini marksistlerin birlik partisine taşıyarak tarihsel misyonunu yerine getirmiş olacaktır…
“Ulusal kurtuluş savaşı birlikte yürütüldüğü halde Kürtlerin ulusal varlığı ve meşru hakları Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana inkar edilmiştir. Gelişen Kürt ulusal bilincine, egemen güçler yasaklarla, baskı ve terörle yanıt vermişlerdir. Irkçı, şoven, militarist politikalar, kürt sorununu keskinleştirmektedir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde büyük bir engel oluşturmakta ve uluslararası emperyalist ve militarist odakların, ortadoğudaki gerginlikleri artırma, halkları birbirine düşman etme, Türkiye’yi askeri maceralara sürükleme planlarına hizmet etmektedir.
Kürt sorunu, Kürt halkının varlığının ulusal kimliğinin ve haklarının tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur. O nedenle bu sorun baskı ve terörle, askeri yöntemlerle çözülemez. Şiddet her halkın doğal ve devredilemez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkını, birlik değil, aykırılık biçiminde tek yönlü kullanılmasına, yol açar. Sorunun çözümü politiktir. Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve eşitsizliğin ortadan kalkması için Kürt ve Türklerin birliğine ihtiyaç vardır …
Kürt sorununun çözümü kürtlerin özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Ortadoğu’da barışa hizmet etmelidir.
Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar kalkmalı, sorun özgürce tartışılabilmelidir. Anayasa’da kürtlerin varlığı tanınmalıdır …”
“Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal kültürel değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslam kültürünün insancıl ögeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel, çağdaş, kültür ile karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşecektir …”
8 inci sahifesinde “TBKP’nin temel amacı: sosyalizm” başlıklı bölümünde: “TBKP’nin temel amacı sosyalizmdir. Sosyalizm, işçi ve öteki emekçilerin, aydınların, genel olarak toplumun iktidara ve mülkiyete yabancılaşmasına ve bu yolla insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiği, halkın kendisinin ve ülkesinin geleceği konusunda özgürce karar verebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği kendini çok yönlü geliştirebildiği bir düzendir…
Kapitalizm’den sosyalizme geçiş için, sosyalist devrimin başarılması zorunludur. Bir dizi ara aşamadan oluşan sosyalist devrim süreciyle, kapitalizmden sosyalizme geçilmesi ancak işçi sınıfının ve geniş hak yığınlarının özgür isteği, bilinçli, kararlı ve örgütlü gücüyle gerçekleşebilir. Devrime demokratik ve barışçı yolla yani geniş demokratik bağlaşıklık ilişkileriyle, çoğunluğun kazanılmasıyla politik demokrasi zemininde köklü dönüşümler için mücadele yoluyla yaklaşılacaktır. Bu günden yaratılacak katılımcı, özyönetimsel her oluşum sosyalizme yakınlaşmaya hizmet edecektir.
İşçi sınıfının öncülüğünde tüm emekçilerin tüm çalışanların iktidarıyla kurulacak olan sosyalizm, işçi ve emekçilerin eseri olacaktır.
Sosyalizmde insan her şeyin merkezinde olacaktır. Sosyalizmin gelişme sürecinin ileri evrelerinde sınıf farklarının doğal gelişme sonucu kalkacağı komünist toplumda üretilen toplumsal zenginlikten maddî ve kültürel birikimden “herkesin ihtiyacına göre payını alabileceği, özgür insanların özgür dünyasını yaratmanın koşulları oluşmaya başlayacaktır. TBKP’nin nihai amacı insanın insanca yaşayabileceği özgürlük dünyasıdır.”
şeklindeki görüşlere yer verilmiştir.
a) Davalı siyasi partinin “düşünce ve çalışma aracı” olan “marksizm, diyalektik yöntem”; nihai hedef komünizmi gerçekleştirme aşamalarında sınıf diktatöryasını kendiliğinden kapsar. Partinin niteliği ve amacı da budur.
“Sosyalist devrim” amaçlanmakta ve sosyalist devrim sürecinin bir dizi aşamayı içerdiği ifade edilmektedir. Devrime yaklaşmaktan sözedilmekte demokratik ve barışçı yol önerilmektedir.
Bu aşamalı yollar sonunda “TBKP, emekçi iktidarı” kurulacak “komünist toplum”a ulaşacaktır. Böylece marksist görüşten hareketle emekçi sınıfın egemenliğinde komünizm öngörülmüş ve amaçlanmıştır.
İktidara geldiği vakit kendine özgü bir toplum düzeni sözkonusudur. “Sosyalist devrim”e yaklaşma aşamasında barışçıl yol öngörülse dahi teorileri gereği, kendi görüş ve ideolojilerine göre belirledikleri komünist düzeni yerleştirmek için ideolojilerine aykırı gördükleri demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları kuşkusuzdur.
b) Partinin, düşünce yapısına bütünüyle sahip çıktığı, “komünist ve marksist hareketin ilk kurucusu Mustafa Suphi’den bu yana bu hareketin” üye ve yöneticileri bütün farklı örgütlenmeleri ve özellikle partinin oluşumuna vücut veren Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin görüş ve düşünceleri doğrultusunda faaliyette bulunan kişiler, çeşitli zamanlarda yargılanmışlardır.
Yargılama sonucu TİP ve TKP’nin görüş ve düşüncesi ile bu yöndeki faaliyetleri TCK. nun 141. maddesinde belirtilen “sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadî veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmeye matuf” cemiyet olarak nitelendirilmiş, verilen kararlar yargısal denetimden geçerek kesinleşmiştir.
Bunlardan bir kısım TKP mensubu kişiler, Ankara Sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesinde yargılanmışlardır. Bu mahkemenin 29.3.1985 günlü 1984/147 esas ve 1985/90 sayılı kararının 65-120. sahifelerinde TKP’nin Mustafa Suphi’yle başlayan faaliyetleri açıklanmış, partinin amaç ve stratejisi ile buna uygun düşen faaliyetlerin TCKnun 141. maddesinde yazılı suç sayılan eylemi oluşturduğu vurgulanmıştır (Ek-1 ).
Bu hüküm Askeri Yargıtay 5 inci Dairesince incelenip suçları sübuta eren kişiler yönünden onanmıştır. Askeri Yargıtay 5 inci Dairesinin 28.10.1987 gün ve 1986/175- 1987/4 esas ve 1987/666 sayılı kararının 17 ve 18 inci sahifelerinde aynen:
Suç vasfı ve niteliği yönünden: Sanıklara isnat edilen TCKnun 141 inci maddesinde yazılı suçun, bir fikir suçu olduğu bu maddenin, örgütlenme özgürlüğüne aykırı düştüğü şeklindeki sanıklar ve vekilleri tarafından ileri sürülen savunmaları; Anayasa Mahkemesinin muhtelif kararlarıyla reddedilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının kabul ettiği, sosyal, ekonomik, kültürel ilkeler, devletin şeklini ve niteliğini belirleyen temel hükümler ve ceza hukukunun uygulama alanına ilişkin kurallar karşısında geçerli görülmemiştir.
Yasa dışı örgüt olan TKP’nin bir kısım üst düzey yöneticilerinin yurt dışında Sınıf tahakkümüne -proleterya diktatöryasına dayalı olarak Anayasayla belirlenen devlet şeklini değiştirmeye ve komünist bir düzen kurmaya yönelik faaliyetlerde bulundukları, dosyada mevcut TKP’nin tüzük ve programı sanıkların gizli faaliyet ve amaçlarını yansıtan ifadeleri, yayın ve belgelerin içeriğinden anlaşılmaktadır. Bu nedenle mahkemenin gerekçeli hükmünde bu konu ile ilgili değerlendirmeleri Anayasa hukukumuz ve TCKnun kabul ettiği sistem yönünden isabetli görülmüştür.” denilmektedir (Ek-II).
Davalı siyasi partinin düşünce yapısına bütünüyle sahip çıktığı diğer bir örgütlenmede Türkiye İşçi Partisidir. Türkiye İşçi Partisi (TİP) yasal olarak 1961 yılında kurulmuş, programı dışına taşarak halk üzerinde bölücü ve ayrıcı etkisi olabilecek söz ve tutumları benimsemesi, 1961 tarihli Anayasanın 57 nci ve 648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 89 uncu maddesindeki kurallara aykırı bulunması nedeniyle, Anayasa Mahkemesinin 20.7.1971 gün 1971 /3 esas ve 1971 /3 sayılı kararıyla kapatılmıştır. 30.4.1975 tarihinde Türkiye İşçi Partisi yeniden kurulmuş, 12 Eylül 1980 tarihinde Milli Güvenlik Konseyinin 7 numaralı bildirisiyle yasaklanıncaya kadar faaliyetini sürdürmüş ve 2533 sayılı kanunla diğer partiler yanında bu parti de kapatılmıştır.
İçlerinde bazı kurucularının da bulunduğu TİP adına faaliyette bulunan kişiler İstanbul Sıkıyönetim 2 Nolu Askeri Mahkemesinin 1982/33 esas sayılı dava dosyasıyla yargılanmışlardır. Bu mahkemenin 26. 1 . 1984 gün ve 1982 /33-14 sayılı kararının 29- 647 nci sahifelerinde, mevcut tüm deliller sıralanarak 648-698 inci sahifelerinde değerlendirilmiş, sonuçta suçları sübuta eren kişiler yönünden mahkumiyet kararı verilmiştir. Mahkeme kararının 700-701 inci sahifelerinde (… 1961 Anayasasında, 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ve Türk Ceza Kanununda devlet düzenini korumak amacıyla yer verilmiş bulunan açık hükümlere rağmen Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinin partinin kuruluşunu müteakiben “kongrelerde almış oldukları kararlar ve bu kararların ışığında ve marksist-leninist ilkeler doğrultusunda kitleleri tek cephede toplamak amacıyla parti teşkilatını paravan yaparak yurt sathında yoğun bir propaganda sürdürdükleri, parti üyelerini bu yönde eğitip bilinçlendirdikleri, partinin tesbit edilen amacı doğrultusunda süreli ve süresiz yayınlar yaptıkları, partinin ilkelerini tamamen marksist-leninist, ilkelerden seçtikleri ve tüm faaliyetlerini bu doğrultuda yürüttükleri dosyada mevcut tüm belgelerden anlaşılmış” partinin Türk Ceza Kanununun 141 /1 . madde ve fıkrasında unsurları belirtilen yasa dışı örgüt haline dönüştürülmüş olduğu anlaşılmıştır.
Bu suretle; marksist-leninist yapısı tesbit edilmiş bulunan partinin yönetiminde görev alan ve mahkumiyetleri cihetine gidilen sanıkların fiillerinin TCKnun 141 inci maddesi kapsamında değerlendirilmesi cihetine gidilmiştir…) denilmektedir (Ek- III).
Mahkemenin bu kararı Askeri Yargıtay 5. Dairesinin 22.5.1985 gün 1985/15-128 sayılı ve Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 14.11.1985 gün, 1985/145-146 sayılı kararlarıyla yargısal denetimden geçerek kesinleşmiştir (Ek IV-V).
Böylece davalı siyasi partinin Anayasanın 6, 10, 14 ve 68 inci maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78 inci maddesine aykırı olarak sınıf egemenliğini amaçlayıp savunduğu anlaşılmaktadır.
Davalı Siyasi Parti kendisine Türkiye Birleşik Komünist Partisi adını vermiştir. Oysa; sınıf ve zümre egemenliği ile diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi parti kurulmasını yasaklayan Anayasanın 68 inci maddesinin gerekçesinde:
“… 1961 Anayasasında, Anayasanın sağa ve sola ve ne oranda açık olduğu ilk yıllardan beri tartışma konusu olmuştur. Bu nedenle bu gibi tartışmalara son vermek için, Türkiye’de bundan böyle sınıf ve zümre esasını, komünizmi faşizmi, teokrasiyi ve herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partinin kurulamayacağını kabul etmiştir.
Türkiye’de demokrasinin bu sistemleri amaçlamadığı ve Türk milletinin bu düşünceleri savunan sistemlere ihtiyacı olmadığı; Atatürk ilkeleri ışığında bir demokrasinin bu düşünceleri reddettiği sonucuna varılmıştır. Türk Milletinin bu düşüncelere dayanan sistemlerden uzak olan bir demokrasi ile daha rahat ve içinde kendi birlik ve beraberliğini koruyacağını ve bağımsız kalacağı ve kalkınmasını yapabileceği sonucuna varılmıştır.”
Denilmiş ve buna uygun olarak komünist adı kullanılmak suretiyle kurulan siyasi partilerin, sınıf egemenliğini amaçladıkları peşinen kabul edilerek, kurulması yasaklanmak istenmiş ve yasa koyucu da bu ilke doğrultusunda konuyu 2820 sayılı Kanunun 96/son maddesinde düzenlemiştir.
Davalı Partinin tüzüğünün 2 nci maddesinde:
“TBKP, Türkiye işçi sınıfının, aydınlarının, Türk ve kürt bütün çalışanların partisi…”
Parti programının giriş bölümünde:
“TBKP… Türk ve kürt marksistlerin sınıf esasına dayalı marksist partisidir.”
Yine programın 4, 5, 6 ncı sahifelerinde “kürt sorununun adil, demokratik, barışçı çözümü” bölümünde:
“Ulusal kurtuluş savaşı birlikte yürütüldüğü halde, kürtlerin ulusal varlığı ve meşru hakları … inkar edilmiştir. Gelişen kürt ulusal bilincine egemen güçler yasaklarla … yanıt vermiştir.
…. kürt sorunu kürt halkının varlığının, ulusal kimliğinin ve haklarının tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur. şiddet her halkın doğal ve devredilemez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkının… tek yönlü kullanılmasına yolaçar… Türk ve Kürt halkının birlikte yaşamaları ve devletin ortak çıkarlar temelinde demokratik yeniden yapılanması için çalışılacaktır. Kürt sorununun çözümü, kürtlerin özgür iradesini temel almalıdır. Türk ve kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı…, kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar kalkmalı… Anayasada kürtlerin varlığı tanınmalıdır… kültürel yenilenme Türk ve kürt ulusal kültürel değerleri ile gerçekleşecektir.”
şeklinde görüşler yer almaktadır.
Özetlenen bu bölümlerde ayrı “dili” ve “kültürü” olan ve özellikle “kendi geleceğini tayin hakkına sahip” Türkiye Cumhuriyeti ülkesi toprakları üzerinde yaşayan bir “kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edilmiştir.
Bir siyasi partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçe’den başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için kendi geleceğini tayin hakkı da dahil olmak üzere bir takım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır.
Yine Türk ve Kürt Marksistlerin partide omuz omuza çalışacaklarının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.
a) Anayasa’nın 3 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
b) Anayasa’nın 14 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, … veya dil … ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.”
c) Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasının “Siyasi partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, … aykırı olamaz.”
d) 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan 78 inci maddesinin (a) bendinin “Siyasi Partiler, … Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, … dair hükümleri değiştirmek … dil, ırk, … ayrımı yaratmak… amacını güdemezler.”
e) Aynı kanunun 81 inci maddesinin (a) ve (b) bendinin “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler, bu yolda faaliyette bulunamazlar.”
Biçimindeki buyurucu kurallarına da aykırı davranmış bulunmaktadır.
Davalı siyasi parti programının giriş bölümünde, TBKP’nin Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin birleşmesi ile oluştuğu ve Türkiye İşçi Partisi’nin devamı olduğu anlamını taşıyan ibareler yer almaktadır.
Türkiye İşçi Partisi, 16 Ekim 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2533 sayılı kanunla, her türlü yardımcı kuruluş ve yan organları ile birlikte, feshedilmiştir.
Yüce mahkemenizin 28.9.1984 günlü, 1984/1 esas ve 1984/1 sayılı kararında, 2820 sayılı kanunun 96/2 nci maddesinde belirtilen “kapatılan siyasi parti” kavramı içine, 2820 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce ve sonra kapatılmış, tüm siyasi partilerin gireceğinin belirtilmesi suretiyle konu vuzuha kavuşmuştur.
Bu nedenle davalı siyasi partinin, kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia etmek suretiyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 96/2 nci maddesine aykırı davrandığı açıkca anlaşılmış bulunmaktadır.
Yukarda gerekçeleri ve yasal dayanakları ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin;
Anayasası’nın 6, 10, 14 ve 68 inci maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78 inci maddesine aykırı olarak, sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmayı ve TC. Anayasası’nın 2, 3, 14 ve 68 inci maddeleriyle Siyasi Partiler Kanununun 78 inci ve 81 inci maddelerine aykırı olarak devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı,
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 96 ncı maddesine aykırı olarak, kullanılmasına yasal olanak bulunmayan adla kurulduğu ve kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia ettiği,
Sonucuna varıldığından, davalı siyasi partinin, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 101 /a maddesi gereğince kapatılmasını,
Yasalar karşısındaki durumunun biran önce belirlenmesi bakımından davaya öncelikle bakılmasını,
Arz ve talep ederim.”
Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin 13.7.1990 günlü ilk savunması aynen şöyledir :
1) Bayram süreyi kısaltmıştır.
Hemen belirtelim ki, Anayasa Mahkemesi’nin 28.6.1990 günlü inceleme toplantısında, müvekkilimiz partiye (tebliğ tarihinden başlayarak) tanınan ön savunma süresi, bayram nedeniyle ve fiilen büyük ölçüde kısalmıştır. Başkanlıkça, bu karar doğrultusunda yollanan yazı, 29.6.1990 Cuma günü akşam üzeri müvekkilimiz muhataba ulaşmış ve o saatlerde 9 günlük bayram tatili başladığı için, hiç bir avukatla temas kurulamamıştır. Sözünü ettiğimiz tarihlerde, bütün Türkiye bu manzarayı yaşamıştır. Durumu takdirlerinize bırakıyoruz.
Demek oluyor ki, dosya bize tatil bittikten sonra, 9.7.1990 günü getirilmiştir. Üstelik, Başkanlık yazısında yer alan “başlayarak” sözü, tebligat gününün hesaba katılması ihtimalini yarattığı için, süre iyiden iyiye kısalmıştır. Elbet, önemli hukuksal sorunların yer alacağı bir savunma, pazartesiden-cumaya hazırlanamaz. Bu süre içinde, 21 sahifelik böyle bir iddianame sağlıklı biçimde tartışılamaz.
Biz, öncelikle bu gerçeği bilgilerinize sunuyoruz.
Mevcut koşullarda, ancak sınırlı bir çalışma hazırlayabildiğimizi belirtiyor ve sözlü açıklama hakkı tanınmasını istiyoruz. Böylece bazı önemli hususları vurgulama fırsatı bulacağımız gibi, CMUY’nın temel direği sayılan sözlülük ilkesinden yararlanıp daha sağlıklı görev yapma imkanına kavuşacağız. Üstelik, savunma süremizin fiilen kısalmasından doğan eksiklerimizi gidermiş olacağız. Durumu tekrar takdirlerinize sunuyor, Anayasa’nın 148/2 ve 2820 sayılı Yasanın 98/1. maddeleri uyarınca (1988/2 Esas sayılı Sosyalist Parti davasında yapıldığı gibi) “sözlü açıklama” isteğimizin kabulünü diliyoruz.
Yukarıdaki girişten sonra, iddianamede yer alan 4 ayrı kapatma isteğini, birer birer cevaplamaya çalışacağız. Bunu yaparken, elbet zamanın sınırlarını zorlayacağı. Ama, her şeye rağmen özet ve kısa bir savunma sunmak durumunda kalacağız.
4 ayrı kapatma isteği, iddianamede ilkin 1. sahifenin “dava” başlıklı bölümünde sıralanmıştır. Ama, değiştirilmiştir. Asıl suçlama sıralamayı esas alıp önce “sosyal bir sınıfın egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak” noktasına değineceğiz.
İddianame, 12. sahifenin ortalarına kadar, Anayasa’nın 2820 sayılı Yasanın çeşitli maddelerine ve TBKP Tüzük-Programına rastgele atıflar yapıyor. Ardından, davalı partinin “düşünce ve çalışma aracı olan marksizm, diyalektik yöntem, nihai hedef komünizmi gerçekleştirmede sınıf diktatörlüğünü kendiliğinden kapsar. Partinin niteliği ve amacı budur.” diyor. Önerilen, demokratik ve barışçıl yola inanılamayacağını söylüyor. Sonra, Mustafa Suphi’den başlayarak, TİP’li, TKP’li bir çok insanın mahkum olduğunu işaretle bu mahkumiyet kararlarını (ek olarak) takdim ediyor ve böylece “davalı partinin Anayasa’nın 6, 10, 14 ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı SPY’nın 78. maddesine aykırı olarak sınıf egemenliğini amaçladığını” tekrar ediyor.
Aslında, Anayasa Mahkemesi’nin 8.12.1988 gün ve 1988/1 sayılı Sosyalist Parti hakkındaki kararı, bu iddiayı temelden çürütüyor.
Yani, bizim Anayasa Mahkemesi kararına atıf yapıp bırakmamız, iddianameyi cevaplamaya yetiyor. Ama, mevcut karara rağmen, aynı suçlama sürdürüldüğü için bizim de, Anayasa’nın 14. ve 2820 sayılı Yasanın 78. maddelerine göre, durumu izah etmemiz gerekiyor.
Önce, Anayasa’nın 14. maddesine bakıyoruz. “Kişi ve zümre” yönetiminin yasaklandığını görüyoruz.
Dikkat ediyoruz, burada ‘Sınıf’ sözcüğü yok. Demek ki, kişiye ve zümreye dayalı yönetim yasaklanıyor, ama sınıfa dayalı yönetim yasaklanmıyor. Ve bu bölümde sınıf sözcüğünün atlanması, söylediklerimizin doğruluğunu gösteriyor. Yani, sınıf iktidarının yasaklanmadığını gösteriyor.
Nitekim, bu bölüm tamamlandıktan sonra, sıra egemenliğe ilişkin yasağa geliyor ve hemen sınıf sözcüğüne yer veriliyor. Kısacası, Anayasa sınıf iktidarına giden yolu açık bırakıyor, sadece Sınıf diktası ile sınıf egemenliğini yasaklıyor.
Zaten, bu madde bir yenilik getirmiyor. TCY’nın bilinen 141. maddesini Anayasa kapsamına alıp bırakıyor. Böylece, bu maddeye ilişkin aykırılık itirazlarını önlemiş oluyor. Nasıl, 141. madde emekçi sınıflara dayalı bir parti kurulmasını ve böyle bir partinin demokratik yoldan iktidar olmasını yasaklamıyorsa, aynı maddenin Anayasa kapsamına alınması sonucu değiştirmiyor. Durum hukuksal olarak yine aynı kalıyor.
Ve 2820 sayılı Yasanın 78. maddesine bir göz atınca, söylediklerimiz daha iyi anlaşılıyor.
Bu madde (ilkin) (a) fıkrası ile egemenliğin “bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağını” söylüyor. Dikkat ediyoruz, burada sınıf sözcüğü açıkca kullanılıyor. Ama, (b) fıkrasına bakıyoruz, yine ‘sınıf’ sözcüğü atlanmış. Aynen şöyle deniliyor:
“Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.”
Evet, ‘sınıf’ sözcüğü burada kullanılmıyor. Demek oluyor ki, sınıf esasına dayalı parti kurmak serbest. Ve sınıf adı ile parti kurmak serbest.
Bu fıkrayı bırakıp (c) fıkrasına baktığımız zaman, yine aynı gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Bu fıkrada egemenlik yasaklanıyor ve ‘sınıf’ sözcüğü hemen kullanılıyor.
İşte yasal durum bu. Anayasa böyle diyor. Siyasal Partiler Yasası böyle diyor. Ve Anayasa’nın 14. maddesi ile 2820 sayılı Yasanın 78. maddesi açıkca bizi doğruluyor. Ardından, Anayasa Mahkemesi kararını okuyoruz, O da bizi doğruluyor. “Bu maddelerin tümünde, sınıf egemenliğinden ve sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğinden söz edilmektedir. Siyasi partiler, toplumun belirli ya da çeşitli kesimlerinin çıkarlarını temsil ettiklerine göre, toplumda çeşitli sınıflar bulunduğu gerçeği yadsınamaz. Nitekim Anayasanın 14. ve 2820 sayılı Yasanın 78. ve 5. maddelerinde “Sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde” denilerek, toplumsal sınıflar sosyal bir olgu olarak kabul edilmektedir. Sınıfların varlığı kabul edildiğinde, siyasi partilerin tabanlarını belirli bir sınıfa veya sınıflara dayandırmaları doğal olur. Böylece iktidarlar da, siyasal bilim açısından belirli bir sınıfın ya da Sınıfların iktidarları olabilirler. 1961 ve 1982 Anayasalarında, sınıf gerçeğini ya da bunun iktidara yansımasını önleyici bir hüküm yoktur. Yasaklanan, bu iktidarın bir Sınıf egemenliğini kurmak yolunda kullanılması ve bir tek sınıfın öteki sınıflar üzerinde egemenlik kurmasıdır.”
Bu apaçık gerçeğe rağmen, iddianame iktidar ile egemenlik kavramlarını birbirine karıştırıyor. Ve iktidar ile egemenliği birbirine karıştırdığı için, çok yanlış sonuçlara varıyor. Kısacası, iddianame “iktidar” kavramından “egemenliği” anlıyor. Bu nedenle de, Anayasa’nın 14. maddesi ile siyasal partiler yasasının 78. maddesinin ihlal edildiğini söylüyor.
Oysa, ‘siyasal iktidar’ ile ‘egemenlik’ kavramları kamu hukukunun çok temel kavramlarındandır. İnsanlık daha ilk çağlardan beri devlet gücünün kaynağını araştırmaya çalışmıştır. Ve bu gücün sınırlanması sorunları ortaya çıktıkça, egemenlik kavramı ile iktidar kavramı birbirinden ayrılmıştır.
Devlet gücünün nasıl ve nereden doğduğu, bir sınırı olup olmadığı hep araştırılmış, yazılıp tartışılmıştır.
Örneğin, ilk çağlarda Çin filozoflarından Kog-Tse ve Meng-Tse devlet gücünün niteliği üzerinde durmuştur. Örneğin, Budizm iktidarın ne olduğunu, nereden kaynaklandığını anlayıp açıklamaya çalışmıştır (Ord. Prof. Dr. Recai Galip OKANDAN, Umumi Amme Hukuku, İstanbul, 1976, Sh. 752).
Sonra Yunan’da EFLATUN ve ARİSTOTALES, Roma’da POYBIOS ve MT. CICERO devlet gücünü tartışmıştır. Eflatun’un Devlet’i ve Aristotales’in Politika’sı insanlığın bu soruna ilişkin arayışlarını kanıtlar.
Orta çağda AAuggustinus, Thomas Aquino (ve daha niceleri) yine devlet gücünün niteliği üzerinde durup bu gücün sınırlarını aradılar. Bu sınırı bulmaya çalıştılar. Biz, konuya ilişkin tartışmaların tamamını aktaracak değiliz. Ama iktidar, ve egemenlik kavramlarının birbirinden ayrı kavramlar olduğunu açıklamak zorundayız.
Gerçekten, devlet gücünün mutlak, bölünmez, parçalanmaz ve sınırlanmaz kabul edildiği günlerde egemenlik ve iktidar kavramları iç içe yaşayıp durdu. Ama, bu güce sınır arandığında, iki kavramı birbirinden ayşrma gereği doğdu. Ve bu ihtiyaç nedeniyledir ki, iktidar kavramı egemenlik kavramından ayrıldı.
“Bodin’in üzerinde titizlikle durduğu konu egemenlik kavramıdır… Bodin’in egemenlik kavramını işleyişi, siyaset felsefesinin en önemli başarılarından biridir. Salt krallığın babası sayılan bu yazara göre, egemenlik bölünmez, salt ve süreklidir. Bu üçüncü nitelik, yani süreklilik üzerinde durur Bodin, bu yüzden de, belirli bir süre için elde edilen ya da verilen egemenliği egemenlikten saymaz… İstenildiği zaman geri alınabilen bir iktidar olsa olsa yetkidir, egemenlik değildir… Egemenlik sürekli olur. Yani, hangi biçimde belirirse belirsin, toplumu yönetenin vicdanına sıkı sıkıya bağlıdır.” (Prof. İlhan AKIN, Kamu Hukuku, 2. Bası, 1980, İstanbul, Sh: 94).
Demek ki, daha 16. yüzyılda mutlak krallığa inanan, devlet gücüne hiç sınır tanımayan BODIN, bu güç sınırlanırsa egemenlik olmaz diyor. Ve iktidarı sınırlamaya bir güç olduğu için, sadece yetki sayıyor. Egemenlikten ayırıyor.
Bodin’in bu çalışması kamu hukukuna özgün bir katkıdır. Gerçekten, egemenlik bölünemez, mutlaktır, süreklidir. Sınırsızdır, aslidir.
İktidar ise, bölünebilir. Mutlak değildir. Sınırsız değildir. Asli değildir. Sürekli değildir.
Kısacası, toplumun eriştiği ekonomik düzey ve üretim ilişkileri devlet gücü konusundaki görüşleri etkileyip değiştirmiştir. Mutlakıyetçi devlet anlayışı Kent-içi kapalı üretime dayanıyordu. Ama üretim düzeyi geliştikçe, burjuvazi de gelişip serpilmeye başladı. Ve ekonomik güce kavuştukça, iktidarı paylaşma ihtiyacı duydu. Böylece, devlet gücünü sınırlama sorunları ortaya çıktı.
Ve İngiltere’de John Locke (1632-1704), Fransa’da Montesquieu (16.-1755) bu ihtiyacı cevaplamaya çalıştı.
Ne yapmalıydı ki, devlet gücü sınırsız olmaktan çıkarılmalıydı. Örneğin, kuvvetler ayrılığı buradan doğdu. O kadar ki, Montesquieu yürütme gücünün ve yargılama gücünün birbirlerine hiç karışmamalarını istiyordu. Her güç kendi alanında kalmalıydı. Yalnızca kendi görevlerini yapmalıydı (Prof. İlhan AKIN, ag.k. Sh. 152).
Liberal ekonominin yarattığı bu ihtiyaç devlet gücü konusunda yeni anlayışların belirmesine yol açtı. Artık, iktidar kavramını egemenlik kavramından ayırmak gerekiyordu. Özellikle 19. yüzyıl Alman hukukçuları bu tezi savunmaya başladı. Örneğin, Leon Michoud, R. Carre de Malberg, Lapradelle iktidar ile egemenlik kavramlarının aynı şey olmadığını ortaya koydular. Yine Alman hukukçu Georg Jellinek de iktidar kavramından egemenlik unsurlarının aranamayacağını açıkladı.
Dememiz o ki, bu ayrım yüzyıllar ötesinden yazıla çizile ve süzüle süzüle günümüze gelmiştir. Üstelik, bu ayrım sol düşüncenin değil, tam tersi liberal görüşlerin bir ürünü olarak kendini göstermiştir. Ve giderek bizim hukukumuza da yerleşmiştir.
Önce, 1961 Anayasası’nın genel gerekçesinde ve sonra öğretide bu ayrıma açıkca yer verildiğini görüyoruz. Örneğin, söz konusu gerekçe ile TUNAYA ve ÖZEK aynen şöyle diyor:
“Milli hakimiyet millet varlığının bir iradesidir. Siyasal iktidara gelince, Anayasa’da yazılı şartlar içinde hükümet edenlerin belli organlar tarafından kullanılan yetkileridir…
“Milletin egemenliğe kayıtsız ve şartsız sahip olmasına karşılık, siyasal iktidar hükümet edenlerin malı olmadığı gibi, kullanılması da bir takım kayıt ve şartlara bağlıdır. Tasarının 4, 5, 6, 7. maddelerinde bu modern ayrım açıkca belirtilmiştir.” (Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1966, Ciltl, Sh. 602).
“Hakimiyet ile siyasal iktidar arasındaki farklar çağdaş devlet fikrinin nitelikleri olarak kabul edilmiştir. Şöyle ki, hakimiyet millete aittir. Oysa, iktidar hükümet edenlere ait değildir… zilyedidirler…
“Hakimiyet sınırsızdır… Hükümet edenlerin iktidarı ise sınırlıdır… “Hakimiyet aslidir… En yüksek kudrettir… Hükümetler değişir. Hakimiyet bölünemez. İktidarda ise, bölünürlük, kısmilik vardır. Örneğin, hakimiyet bir gruba, bir sosyal sınıfa maledilememesine karşı, siyasal iktidar bir grubun, bir sosyal sınıfın elinde olabilir. Seçimler bu sonuçları verebilir.” (Prof. Tarık Zafer TUNAYA, Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 4. Bası, İstanbul, 1980, Sh: 152) .
“Egemenlik ile siyasal iktidar farklı nitelik taşımaktadır. Egemenlik ulusa ait olduğu halde siyasal iktidar sahipleri tarafından sınırlanmıştır. Egemenlik kurucu bir kudret olup siyasal iktidarın üzerindedir. Bu açıdandır ki, egemenlik asli, en yüksek ve iktisap edilmiş olmayan bir iktidardır.
“Siyasal iktidar ise, siyasal olaylardan doğmaktadır. Diğer bir deyişle, ulus egemenliğin sahibi, siyasal iktidar ise iktidarın zilyedidir. Nihayet, egemenlik bir bütünü, iktidar ise kısmiliği içerir.” (Prof. Çetin ÖZEK, TCY’nın 50. Yılında Devlete Karşı Suçlar, İstanbul, 1976, Sh: 31 ).
Egemenlik konusunu, daha yeni bir-iki kaynağı sıralayarak bitirmek istiyoruz. Ve özellikle 1982 Anayasası’na göre yapılmış değerlendirmeleri sunmak istiyoruz. Bakalım, durumu 1982 Anayasası’na göre ele alan, Prof. Dr. SOYSAL ne diyor, Prof. Dr. ÖZBUDUN ne diyor:
“Bir toplumsal olgu olarak sınıfların varlığını kabul ettikten sonra, partilerin tabanlarını böyle bir toplumsal olguya dayandırmalarını da, bu dayandırış ister itiraf edilsin, ister edilmesin doğal karşılamak gerekir. İktidarlar da siyasal bilim açısından incelendiklerinde belirli bir toplumsal sınıfın ya da Sınıfların iktidarı olabilirler. Ne 1961 Anayasası’nda… ne de 1982 Anayasası’nda sınıf gerçeğini ya da bunun iktidara yansımasını önleyici bir hüküm yok. Önlenen bu iktidarın bir sınıf egemenliği kurmak yolunda kullanılması… dır. Bu bakımdan, egemenlik ve iktidar kavramlarını birbirine karıştırmaktan kaçınmalıdır.” (Prof. Mümtaz SOYSAL, 10 Soruda Anayasa’nın Anlamı, Altıncı Bası, 1986, İstanbul, Sh:184).
“Bilindiği gibi, Anayasa’nın 68. maddesine göre (f.5), (sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz) Ancak, unutmamak gerekir ki, bu hüküm ne sosyolojik bir gerçeklik olarak sosyal sınıfların inkar edildiği, ne de belli sınıfların menfaatlerini temsil eden siyasal partilerin yasaklandığı anlamına gelir.
Egemenlik ve siyasal iktidar farklı kavramlardır. Sınıf egemenliği ülke içindeki tek gücün tek bir sınıfın elinde toplanması ve bütün diğer sınıfların egemenliğinin kullanılmasında dışlanması demektir.” (Prof. Ergun ÖZBUDUN, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1986, Sh: 76).
Evet, iki Anayasa kitabı aynen bunları söylüyor. İktidar başkadır, egemenlik başkadır. Fakültelerimizde, gerçek böyle öğretiliyor. Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin de aynı düşünceyi benimsediği görülüyor. Sosyalist Parti kararında, iktidar ve egemenlik kavramlarının farklılığına işaret ediliyor ve şöyle deniliyor:
“Yasaklanan, bu iktidarın bir sınıf egemenliğini kurmak yolunda kullanılması ve bir tek sınıfın öteki sınıflar üzerinde egemenlik kurmasıdır. ‘Egemenlik’ ve ‘iktidar’ kavramları birbirine karıştırılmamalıdır. Anayasa’nın 6. maddesine göre, ‘egemenliğin kurulması, hiç bir surette hiç bir kişiye, zümreye veya Sınıfa bırakılamaz’ ama, iktidar, bir süre için siyasal partiler yoluyla ağırlıklarını duyuran zümre ya da sınıfların eline geçebilir. Bu maddede yasaklanan, egemenliğin kullanılmasının sürekli ve değişmez bir biçimde bir kişi, zümre veya sınıfa bırakılmasıdır.
Sınıf egemenliği, siyasi iktidarın ve siyasi faaliyetin belli bir sınıfın tekeline geçmesi, toplumdaki diğer sınıfların ve partilerin siyasi hayatın dışına itilmesi, onlara iktidar olma hak ve imkanının tanınmaması olarak tanımlanabilir. Anayasa’nın yasakladığı da budur. Diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmak amaçlamadığı, hukuk devleti ilkesine, çok partili çoğulcu sisteme ve iktidarların seçimlerle değişebilirliği kuralına aykırı bir tutum alınmadığı sürece, sınıf iktidarını istemek ya da bu yolda çalışmak yasalara aykırı düşmez.
Yukarıdaki açıklamaların ışığında Anayasa’da ve özellikle 2820 sayılı Yasanın siyasi partilerin hangi esaslara dayanamayacaklarını söyleyen 78. maddesinin (b) bendinde, ‘zümre’, ‘cemaat’ vb. yanında sosyal sınıftan söz edilmemesi karşısında siyasi partiler yasasında, sosyal sınıf esasına dayalı parti kurulmasını engelleyen bir kuralın bulunmadığı kabul edilmelidir.” (RG., 16.5. 1989, Sh: 49-50).
İddianame sosyalizm ve demokrasi konusunda da çok yanlış bir yaklaşım kuruyor. Suçlamaya göre,”aşamalı yollar sonunda komünist topluma ulaşılacaktır”, “Barışçıl yol öngörülse dahi, teorileri gereği, kendi görüş ve ideolojilerine göre benimsedikleri komünist düzeni yerleştirmek için, ideolojilerine aykırı gördükleri demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları kuşkusuzdur.”
Biz, böyle bir hukuk anlayışı karşısında, donup kaldığımızı itiraf ediyoruz. Gözlerimizin önünde hızla değişen bir dünya var. Duvarlar yıkılıyor. Ama iddianame, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla tescil edilmiş gerçekleri bile görmüyor, hala eski türküleri söylüyor. Bu nedenle, ayrıntıya girmeden, partiye ait metinlerle Anayasa Mahkemesi kararına atıf yapıp bırakmak istiyoruz. Önce, programdan bazı bölümleri tekrar ediyoruz :
“(…) Türkiye’de geniş mutabakatlara dayalı çağdaş, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasiyi gerçekleştirmek, (…) TBKP’nin öncelikli hedefleridir. Bu hedeflere varabilmek, demokrasiyi kazanıp güvence altına alabilmek, devletin çağdaşlaşmasını, demokratik yeniden yapılanmasını sağlamak, halkın politikada söz ve karar sahibi olarak toplumsal gelişmenin öznesi olabilmesi için, öncelikle düşünce, inanç ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, tabuların yıkılması gerekir. TBKP, bu ivedi görevi kendisinin vazgeçilmez misyonu kabul eder.” (Program, Giriş, Son paragraf).
“TBKP, ancak çağdışı baskı, şiddet ve tahakküm ilişkilerine karşı, toplumsal yaşamın her alanında evrensel demokratik değerleri bizzat yaşama geçiren bir mücadele anlayışıyla, demokrasinin bir yaşam tarzına, kalıcı bir kültüre dönüşebileceği görüşündedir. TBKP, muhalefette ya da iktidarda, her zaman halkı bu yönde esinlendirecektir.” (Program, Sh: 2, Par: 8).
“Demokrasiyi güçlendirerek sosyalizme geçilecek, sosyalizmi güçlendirerek demokrasi geliştirilecektir. Sosyalizmde, çoğulculuk, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir. Sosyalizmin bütün potansiyelinin seferber edilmesi ancak azami demokrasiyle olanaklıdır. Bu koşullarda toplum, kendi üretim ve paylaşım tarzını, yaşama ve çalışma koşullarını özgürce belirleyebilecektir. (…) TBKP’nin nihai amacı, insanın insanca yaşayabileceği özgürlük dünyasıdır.” (Program, Sh: 8, Par: 9-10).
Evet, parti programı böyle diyor. Geniş mutabakat diyor. Çoğulcu demokrasi diyor. Ve çoğulculuğun, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içereceğini açıkca ilan ediyor. Ama iddianame, bu metinlerde demokrasiyi ortadan kaldırma amacı buluyor. Ve hatta bu amaç kuşkusuzdur diyor. Bakalım, böyle bir hukuk anlayışına Anayasa Mahkememiz ne cevap veriyor :
“Bir sosyalist partinin sosyalist öğretilerin yol göstericiliğinden ve sosyalist kültürden yararlanması geçmiş hataların eleştirisi ve kendi potasında oluşturmaya çalışacağı kişilikle yolunu belirlemeye çalışması yadırganamaz. Önemli olan, eylem ve davranışlarıyla Anayasa ve Yasalara aykırı düşüp düşmediğidir.”
“Sosyalist bir partinin, sosyalist teoriyi benimsemesi ve mücadelesinde sosyalist teorinin yol göstericiliğinden yararlanması doğaldır. Ancak, benimsenen teori, parlamenter demokratik çoğulcu sistem anlayışından kaynaklanmalıdır. Sosyalist teorinin yol göstericiliği, programının diğer maddelerindeki amaç, temel ilkeler ve öngörülen faaliyetlerle anlam kazanır. Davalı parti programının 11. maddesinde, iktidarın kaynağının mutlaka halkta olmasını demokrasi ilkesi olarak kabul ettiğine, parlamenter sistem ve seçim esasını öngördüğüne, gizli oy, açık sayım ilkesini benimsediğine göre programında öngörülen, demokratik ilkelere bağlılıktır. Bu tür bir sosyalist teorinin yol göstericiliği o partinin kapatılma nedeni olamaz.”
“‘Sosyalizmin’ teoride ve uygulamada sürekli değişim içinde olması ve anlamındaki değişiklikler nedeniyle sosyalist bir partinin Anayasa ve Yasalarla yasaklanıp yasaklanmadığı konusunu sadece adına bakarak çözüme bağlamaya olanak yoktur. Her somut olay, başlı başına değerlendirilip karara bağlanmalıdır.” (Anayasa Mahkemesi, Sosyalist Parti Kararı).
Bize göre, Anayasa Mahkemesi’nin bu yaklaşımı, demokrasi konusundaki haksız suçlamayı çözüp atıyor. Mustafa Suphi şöyle olmuş, TİP’liler ve TKP’liler böyle olmuş, Sıkıyönetim Mahkemeleri mahkumiyet hükmü kurmuş, Askeri Yargıtay onaylamış… Hiç böyle hukuk olur mu’ Karşımızda yepyeni bir tüzel kişilik var. Ve mahkum olmuş kişiler nedeniyle, partinin nasıl sorumlu tutulacağı yolunda özel kurallar var. 2820 sayılı Yasa bunları açıkca saymış, Eğer koşulları varsa, suçlama bu koşullara göre yapılır. Yoksa, birilerinin mahkumiyetinden başka bir tüzel kişi sorumlu tutulmaz.
Nitekim, Anayasa Mahkememiz, açıkca kabul ediyor. Bir sosyalist partinin, sosyalist küttürden yararlanabileceğini, onu kendi potasında pişirip oluşturabileceğini söylüyor.
TBKP’de, örneğin TİP’den bahsederken, bu kültürden yararlanmayı ve kendi potasında oluşturmayı kastediyor. Ve iddianamenin bu yaklaşımı da, Anayasa Mahkemesi kararıyla çürüyor, çözülüyor, çürüyor.
Daha önce belirttiğimiz gibi, iddianame 12. sahifedeki “DEĞERLENDİRME” başlığıyla önce sınıf egemenliği amaçlamayı ele alıyor. Sonra, 16. sahifede “Kullanılması ve Kurulması Yasaklanmış Adla Siyasi Parti Kurulması”, 17. sahifede “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü” 19. sahifede “Kapatılan Bir Siyasi Partinin Devamı Olduğunu Beyan ve İddia Etmek” suçlamalarını sıralıyor.
Biz, son üç suçlamayla ilgili olarak, sağlıklı çalışma yapabilecek bir zaman bulamadığımızı tekrar itiraf ediyoruz. Kullanılması ve kurulması yasaklanmış adla parti kurulmasına yönelik suçlama, davamızın can damarıdır. Anayasa’nın 68. maddesine ait gerekçe ile 2820 sayılı Yasanın 96. maddesinde yer alan düzenlemeyi ciddi biçimde ele almak istiyoruz. Aynı şekilde, Bölünmez Bütünlük konusunu ve özellikle 81. maddenin tümünü doğru bir süzgeçten geçirmek zorundayız. Dil farklılığı bulunduğunu ileri sürmek ve Türk dili veya kültüründen başka dil ve kültürlerin geliştirilmesinden bahsetmek konuları eski TİP ve TEP kararlarını ele almayı ve günümüzde yaşanan soruna gözatmayı, diğer partilere ve dünyadaki gelişmelere bakmayı gerektiriyor. Kapatılan partilerin devamı olmak konusu da, yine zaman duvarına çarpıyor.
Ayrıca, bu üç konu ve dolayısıyla 2820 sayılı Yasanın 81 ve 96. maddeleri, demokrasimiz açısından artık çok önemli bir hukuksal tartışmayı gerektiriyor.
Bir yandan, Anayasa’nın 13. maddesindeki “Demokratik Toplum Düzeninin gereklerine aykırı olamaz” kuralı mutlaka ele alınmalıdır. Evet, Yüksek Mahkeme’nin 3218 sayılı yasayla ilgili (6.10.1986 gün ve 1986/23 sayılı) kararı var. ama, o karardaki dar kalıpların aşılması gerektiğini düşünüyoruz.
Öte yandan, Geçici 15. maddenin yürürlükte olup olmadığı konusunu, özgün bir biçimde tartışmak istiyoruz. Eğer Geçici 15. madde yürürlükte sayılacaksa, Anayasa karşısında bazı yasal kuralların “ihmal edilmesi” veya (Anayasa Mahkemesinin 1984/1 sayılı kararında söylediği gibi) “Anayasa kurallarına olabildiğince uygun yorumlamalarının düşünülmesi” konularını bu davada bir daha ele almayı çok yararlı görüyoruz. Elbet, ihmal ve olabildiğince uygun yorum konularının daha önce işlendiğini biliyoruz. Sadece, yeniden ele almanın yararlarına işaret ediyoruz. Ama, geçici 15. maddeyle ilgili tartışmamızın özgün bir tartışma olacağını tekrar ediyor ve bunda ısrar ediyoruz.
Sonuç olarak, ilk suçlama dışında diğer üç suçlamayı cevaplayacak zaman bulamadığımızı söylüyoruz. Tamamı haksız 4 suçlama için, kapatma talebinin reddini istemekle birlikte, sözlü açıklama hakkı tanınmasını bekliyoruz. Böylece, önemli bazı vurgulamalara fırsat bulacağımızı, CMUY’nın temel direği olan sözlülük ilkesinden yararlanıp daha sağlıklı görev yapacağımızı ve sürenin daralmasından doğan eksikliklerimizi tamamlayacağımızı belirtiyor, durumu takdirlerinize sunuyoruz. Anayasa’nın 148/2 ve 2820 sayılı Yasanın 98/1 ve 2949 sayılı Yasanın 33. maddeleri uyarınca (1988/2 Esas sayılı davada yapıldığı gibi) “Sözlü açıklama” isteğimizin kabulünü diliyoruz.
Saygılarımızla. 13.7.1990″
Başsavcılığın 15.10.1990 günlü, SP.30Hz.1990/34 sayılı esas hakkındaki görüşü aynen şöyledir :
“Davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi hakkında 14.6.1990 tarihli iddianamemizle açtığımız dava dolayısıyla Yüksek Mahkemenizce istenilen esas hakkındaki görüşümüz aşağıdaki şekilde sunulmuştur.
Öncelikle; Anayasa’nın geçici 15/son maddesi kapsamına ve Siyasi Partiler Kanununun açık hükümlerine göre, davalı siyasi partinin Anayasa’ya aykırılık iddiası ciddi görülmediğinden reddi gerektiği düşünülmüştür.
a- Davalı partinin tüzük ve programında belirtilen görüşlerin temel dayanağını marksizmin teşkil etmesi nazara alınarak, öncelikle marksizm ve onunla ilişkili diğer kavramlar hakkında, bazı kamu hukuku yazarlarımızın bu konudaki eserlerinden de yararlanmak suretiyle, Kısa açıklamalar yapmak yararlı olacaktır.
Tarihi perspektiften bakıldığında, Yunan filozofu Eflatun’dan başlayarak Thomas More ve Campanella gibi XVI ve XVII. yüzyıl yazarları ideal bir toplum oluşturmak için görüşler ileri sürmüşler ve hem özel mülkiyeti, hem de doğuş aşamasında olan kapitalizmi eleştirmişlerdir. (Meydan Larousse Ansiklopedisi, C. XI, S. 471 ).
1789 Fransız İhtilali öncesinde ve sonrasında büyüyüp gelişen ekonomik hayat ekonomik liberalizmi doğurmuş, Fransız İhtilali de insanlara siyasi liberalizmi getirmişti. Ancak, ihtilali gerçekleştiren burjuva sınıfının kurduğu kapitalizm bu sınıfın gelişmesini, zenginleşmesini sağlarken, kendi bünyesindeki çelişmelerden dolayı bir işçi Sınıfının ortaya çıkmasına engel olamadı. Liberal demokrasi bu yeni sınıfın kapitalist düzen içindeki problemlerini çözümlemekte yetersiz kaldı ve bunun sonucunda bir memnuniyetsizlik duygusu hakim oldu. Bu bakımdan, antiliberal siyasi rejimlerin temelinde yatanın kurulu düzenin yetersizliği inancı olduğu söylenebilir. (Hüseyin Naili Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri – Genel Esaslar ve Siyasi Rejimler İÜ.HF. Yayınları, İstanbul 1971 , s.483).
Bu koşulların etkisiyle XIX. yüzyıl ortalarında özellikle, Fransa’da Henri ve Saint- Simon, Charles Fourier, Louis Blanc ve Pierre-Joseph Proudhon, Gracchus Babeuf, Almanya’da Karl Marx, Friedrich Engels, Ferdinand Lasalle, İngiltere’de Robert Owen ve Amerika’da Henry George gibi düşünürler, endüstri alanındaki gelişmelerin doğurduğu ekonomik ve sosyal problemlere ve ferdiyetçiliğe bir tepki olmak üzere sosyalizm denilen toplumcu görüşü teşkil eden fikirler ileri sürmeye başlamışlar ve bu görüş kısa zamanda birçok ülkede yaygınlık kazanmıştır. (Recai Galip Okandan, Umumi Amme Hukuku, İÜ.HF. Yayınlarından, İstanbul 1976, ss. 639-641).
Bu yazarlar içinde özellikle Karl Marx ve onun yakın çalışma arkadaşı Friedrich Engels’in sistematize ettikleri sosyalist görüşler Marksizm adı altında insanlık tarihinde önemli sonuçlar meydana getirmiştir.
Marksizme “bilimsel sosyalizm” de denilmektedir. Çünkü kendisi dışında kalan ütopyacı sosyalizmin tersine, tarihin mutlak determinist bir felsefesi ve diyalektik metod üzerine inşa edilmiştir. (Bülent Daver, Çağdaş Siyasal Doktrinler, Ankara-1969, s. 75).
Marksizm bir ekonomik doktrin ve siyasi program olmakla beraber, aslında bir dünya görüşü, yani sosyal bir felsefedir. Bu dünya görüşü kendisinden önceki çeşitli düşüncelerden faydalanmış, onlardan ilham almış ve bir sentez meydana getirmiştir. (Ayferi Göze, Liberal Marxist Faşist ve Sosyal Devlet Sistemleri, İÜ.HF. Yayınlarından, İstanbul 1977, s. 48 ve dv.)
Diyalektik materyalizm marksist dünya görüşünün felsefi temelidir. Tek gerçeğin, maddenin ise bu ruhun esiri olduğunu, dolayısıyle evrenin ve maddenin üstün ruh tarafından yaratıldığını savunan idealizmin karşıtı olan materyalizm (maddecilik) maddeyi gerçek, bağımsız, asli bir varlık sayar. Evrendeki bütün olaylar tek gerçek olan maddenin çeşitli ve değişik görünümünden ibarettir. Tek gerçek duyularla algılanan maddi dünyadır. (A. Göze, ag.e., s. 50-51).
İşte Karl Marx kökeni antik çağlara uzanan materyalist görüşe Hegel’den aldığı diyalektik yöntemi uygulayarak ona yeni bir nitelik kazandırmıştır.
Konuya karşıtlarla yaklaşma, tartışma ve soru sorma anlamına gelen diyalektiğin felsefe alanında birçok düşünür tarafından çeşitli tarifleri yapılmıştır. Marx’ın etkilendiği ve idealist felsefe mensubu Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e göre diyalektik, devamlı bir gelişimi ifade eder. Hegel’in diyalektik mantığına göre, evrende, dünyada ve hayatta herşey değişir ve yeniden oluşur.
Dünya ve hayat statik bir realite değil, daimi bir süreç, bir hareket ve bir oluşumdur. Bu sürekli oluşum kesin şekilde biçimlenen tez ve antitezin çatışmasından ve sonunda bir senteze bağlanmasından ibarettir. (B. Daver, ag.e., s.76).
Tezin antitezi de beraberindedir. Sonuçta bir senteze varılır. Ancak, bu sentez aslında yeni bir tezdir ve onun da bir antitezi mevcuttur. Bu şekilde bir değişim ve oluşum süreci devam eder, gider. Hegel bu şekilde doğruya varılacağını düşünür. K. Marx, diyalektiğin daha ziyade çelişki yönü üzerinde durmuştur. Marx’a göre, düşünceler maddenin insan zihnine yansımasıdır. Madde olmaksızın tek başına düşünce bir anlam taşımaz. K. Marx ve FEngels, materyalizm ve diyalektiğin sentezinden diyalektik materyalizm görüşüne varmışlardır.
Diyalektik materyalizme göre, madde ölümsüzdür, sonsuzdur ve yaratılmamıştır. Maddenin özü sürekli bir hareket halindedir. Maddenin bu hareketi gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlayan bir olaydır. Hareket maddeyi belirleyen bir nitelik, ondan ayrılması imkansız bir özelliktir. Maddedeki bu hareketin kaynağı maddenin içindeki iç çelişkiler ve çatışmalardır. Bunlar bir senteze doğru giderlerken maddeyi harekete geçirirler.
Diyalektik materyalizm, evrenin sürekli bir değişme ve gelişme halinde olduğunu, bu gelişme ve değişmenin sert ve ani olarak kendini gösterdiğini ve bu değişiklik ve gelişmelerin maddenin özünde var olan çelişik güçler nedeniyle meydana geldiğini savunur. (A. Göze, ag.e., s. 50 vd.).
Tarihi materyalizm, diyalektik materyalizmin toplum hayatına uygulanması, toplum hayatının incelenmesinde kullanılmasıdır.
Toplumun ana ilişkileri tabiatladır. Bu ilişkiler üretime dayanır. Üretim ise tabiat şartları, üretim tekniği ve iş bölümü şeklinde üç unsur ihtiva eder. Bu unsurların her biri değişir, gelişir, ancak birbirlerinden ayrılamazlar. Marx bu üç unsura üretim gücü demekte ve her toplumdaki bu güce alt yapı adını vermektedir. Muayyen bir toplumdaki kültür, ahlak, hukuk, din, sanat, felsefe, edebiyat, sosyal teoriler, siyasi müesseseler ise üst yapıyı teşkil etmekte ve alt yapı demek olan üretim ilişkilerine bağlı bulunmakta ve onlara tabi olarak teşekkül etmektedir.
Üretim araçları ve toprağın birtakım kişilerin eline geçmesi sonucu bu gibi kimselerin yaptıkları iş yüksek iş sayılır ve bu gibi işlerde çalışanlar yüksek görevleri kendi çocuklarına bırakırlar. Böylece toplumdaki en yüksek görev en zengine ait olur. İşbölümü bu suretle toplumda sınıfların ortaya çıkmasına sebep olur.
Üretim araçları ise bir azınlığın elindedir. Oysa üretim faaliyetleri çoğunluk tarafından gerçekleştirilmektedir. Burada bir çelişki söz konusudur. Azınlıkta bulunanlar, yani üretim araçlarına sahip olanlar baskılarını devam ettirebilmek için, bu çelişkiyle ilgisi olmayan bir din ve ahlak sistemi geliştirir. Bunların amacı üretim araçlarının mülkiyeti ile üretim faaliyeti arasındaki çelişkiyi gizlemek ve kurulu düzeni sürdürmektir.
Marksist doktrin üst yapı ile alt yapı arasında sıkı bir ilişki bulunduğunu savunduğundan, felsefenin belli bir düzeni ortaya koyup eleştirmesinin yanında onu değiştirmesi gereğini de ortaya koyar. (İlhan Akın, Kamu Hukuku, 4. Bası, İstanbul, Basım Tarihi yok, ss. 227, 229)
Marksizme göre, devlet yukarıda belirtilen sınıflaşmanın ürünüdür. Bu sınıflar arasındaki çelişkiye dayanır. O bir sınıfın yani üretim araçlarını elinde bulunduranların diğer sınıfı yani üretimi gerçekleştirenleri baskı altında tutmasına yarayan bir vasıtadır. Bu baskıyı sağlayan unsur olan ekonomik güç yanında bir de zorlama vasıtalarına ihtiyaç vardır ki, bunlar da devletin silahlı kuvvetleri ve mahkemeleridir.
Marksist teori, kapitalist burjuva devletinin bünyesinde ihtiva ettiği çelişkiler nedeniyle er geç yıkılacağını, ancak işçi sınıfının ihtilalci mücadelesinin bu yıkılışa yardım edeceğini, onu hızlandırıp kolaylaştıracağını savunur.
Marx ve F. Engels’in kaleme aldıkları “Komünist Manifesto”da zikrettikleri gibi, burjuva toplumunda bir işçi sınıfının meydana gelmesi, işçilerin proleterleşmesi, sendikalarda örgütlenmeleri, feodal aristokrasi kalıntıları ve başka milletlerin burjuvazisi ile çatışan ve kapitalin belirli ellerde toplanması sonucu fakirleşen burjuvaların proleter sınıfa girmeleri, kapitalist düzenin sarsılması sonucu yönetici sınıfın küçük bir bölümünün de proletaryaya katılması, bunalımların ve işsizliğin başlaması gibi belirli bir sürecin tamamlanmasıyla proleterya ihtilali kaçınılmaz hale gelir. (B. Daver, ag.e., s. 80-81).
Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkının kaldırılmasını, kollektif mülkiyetin gerçekleştirilmesini, iktisadi, sosyal ve ideolojik ilişkilerin kökten değiştirilmesi suretiyle kapitalizmden sosyalizme geçilmesini programına alan komünist partisinin işçi sınıfının öncüsü olarak oynayacağı rol Komünist Manifesto’da ısrarla vurgulanmıştır. (Meydan-Larousse Ansiklopedisi, C. VII, s. 425).
Burada ihtilal yani şiddet yöntemi kendisini göstermektedir. Başka bir deyişle, işçi Sınıfı zora başvurmak suretiyle iş başına geçecek, üretim araçlarına el koyacak ve üretim araçlarına sahip olan burjuva Sınıfının varlığına son verip Sınıf farklılığını ortadan kaldıracaktır. Bununla beraber, bu işin gerçekleşmesiyle, Devletin de kendiliğinden, o andan itibaren yok olması söz konusu değildir. Bunun için ihtilali takip eden üç aşamadan geçilmesi gereklidir.
Birinci aşamada, işçi sınıfı burjuva sınıfıyla mücadele edecek, onların direnişini kıracak, üretim araçlarını onların elinden alacak, rejimi dış düşmanlara karşı koruyacaktır. Bunun için işçi sınıfı (proletarya) hakim sınıf olarak örgütlenip eski sınıfı tasfiye edecek, bunu da proletarya diktatörlüğü yoluyla gerçekleştirecektir.
Bu dönemde iktidarı ele geçirip hakim sınıf haline gelecek olan proletarya “bir devlet halinde teşkilatlanarak geçici bir süre despotik bir egemenlik” sürecektir. (HN. Kubalı, ag.e., s. 508).
Bu dönemde proleterya demokrasisi egemen olacaktır. İşçi sınıfının partisi olan komünist partisi vasıtasıyla, çalışanlar kamu işlerinin yönetimine katılacaklardır. Bu dönemde demokrasi mevcut olacaktır. Çünkü, marksizme göre proletarya diktatörlüğü demokratiktir. Zira, işçilerin yani çoğunluğun haklarını temsil eder, sömürüye son vermeyi, çalışanların hayat seviyesini yükseltmeyi amaç bilir.
Marksizme göre, bir rejimin demokratik olup olmadığını tesbit etmek için orada temsili demokrasi, özgür seçimler, birden fazla partinin varlığı, parlamento içi ve dışı muhalefet vsnin bulunup bulunmadığı önem taşımaz. Bunların hepsi mevcut olsa dahi, devlet azınlığın çıkarlarını gerçekleştirmeye yarıyorsa, azınlığa hizmet ediyorsa demokrasinin varlığından söz edilemez. (A. Göze, ag.e., s.81).
Bu bakımdan marksizme göre demokrasi, sözde demokrasi ve gerçek demokrasi olmak üzere ikiye ayrılır. Sözde demokrasi denilen burjuva demokrasisinde, temel hak ve özgürlükler ve genel seçim ilkeleri, insan hakları bildirileri, Anayasa ve kanunlarla güvence altına alınmış olmasına rağmen bunlar muhtevadan yoksun kalıplardan ibarettir. Üretim araçları burjuvazinin elinde bulunduğu sürece gerçek demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Buna karşılık, çoğunluğu teşkil eden işçi sınıfının işbaşına geçmesi, mülkiyetinin topluma geçmesi suretiyle gerçek demokrasiye ulaşılabilecektir. (İAkın, ag.e., s. 232).
Fert hak ve özgürlükleri ile özgür seçimler gibi iki temele dayanan Batı demokrasisi ile marksizmin demokrasi anlayışları arasındaki fark bu açıklamalardan ortaya çıkmaktadır.
Aynı deyimi kullanmakla beraber marksizmin demokrasiye verdiği farklı anlam konusunda yazar Server Tanilli de şunları söylüyor :
“… Marksizm’e göre, burjuvazinin iktidarının bir “devrim”le yıkılmasından sonra, işçi sınıfının kendisi egemen duruma gelir.
Ve devrimle beraber, “proletarya diktatörlüğü” başlar. “Komünizm”e erişmek için zorunlu bir aşamadır bu.
Marx’a göre, proletaryanın kimseyle paylaşmadığı, bölünmez ve doğrudan doğruya yığınların silahlı gücüne dayanan bir iktidar.
– Her şeyden önce söz konusu olan bir diktatörlüktür.
Gerçekten, marksistler, kurulan rejimin diktatöryal niteliği üstünde ısrarla dururlar. Onlara göre, aslında bir yenilik de değildir bu. Çünkü devlet, hep bir diktatörlük olmuştur. Gerçeği örtbas etmek için kullanılan terimler ne olursa olsun, bu böyledir. Devlet, bir Sınıfın bir başka Sınıf üstündeki baskı aracı olduğundan, olsa olsa ancak bir diktatörlük olabilir. İşçi Sınıfı da, eline geçirdiği devlet gücünden, kendi iktidarını güçlendirmek ve düşmanlarını ortadan kaldırmak için yararlanacaktır. Bu görevi yerine getirmek için de zor kullanacaktır.
– Ne var ki, bu diktatörlük, marksizme göre, demokratik bir diktatörlüktür aynı zamanda.
Diktatörlükle demokrasi kelimelerini yanyana getirmek “paradoksal” görünebilir gerçi. Ancak, onlara göre, proletarya diktatörlüğü demokratiktir ve demokratik niteliği de şuradadır: Devlet iktidarı, tarihte ilk kez çoğunluğun olmakta ve bu çoğunluğun çıkarlarını burjuvazinin iktidarına dönüş girişimlerine karşı savunmaktadır.” (Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul, 1981, s. 48).
Devletin yok olmasına giden sürecin ikinci aşamasında, burjuva sınıfı ortadan kalkmış olmakla beraber mutlak eşitlik henüz gerçekleşmemiştir. Herkes üretimden “emeğe göre” veya “yeteneğine göre” pay alabilmektedir. Sınıflar ortadan kalkmış sömürü bitmiştir. Eşitsizlikler tam olarak ortadan kalkmadığından devlete olan ihtiyaç devam etmektedir. Buna sosyalist devlet aşaması adı verilmekte ve komünizmin alt aşaması sayılmaktadır. (A. Göze, ag.e., s. 68).
Proleter hareketin amacı iktidarı burjuvaziden almak ve bütün ekonomik kuvvet ve sorumluluğu sosyalist aşamada devlete geçirmektir. Bu proletaryanın organize, yönetici kuvvet haline gelmesidir.
Komünist programa göre, sosyalist devlet aşamasında takip edilecek ana ilkeler (1) Toprak mülkiyetinin kaldırılması ve topraktan sağlanan gelirin müsadere edilmesi, (2) Ağır müterakki vergiler konulması, (3) Miras haklarının kaldırılması, (4) Bankaların devletleştirilmesi, (5) Haberleşme ve ulaşım araçlarının devletleştirilmesi, (6) Devletin endüstriyel ve tarımsal faaliyete geçip işletmeler kurması, (7) Endüstri ve tarımın devlet tarafından yürütülmesi ve şehir ve köy hayatı arasındaki farklılıkların kaldırılması, (8) Parasız mecburi eğitim, (9) Planlı ekonomidir. (BDaver, ag.e., s. 84).
Sosyalist devlet aşamasında herkes özgürlüklerden tam olarak yararlanma durumundadır. Toplum sosyal ekonomik ve siyasal bakımlardan kendi kaderine hakim durumdadır. Böylece, temeli ve amacı özgürlük olan demokrasi gerçekleşmiş olacaktır. (A. Göze, ag.e., ss. 82, 83).
Ancak, komünist parti programını gerçekleştirmek amacıyla gerektiğinde büyük burjuvaziye karşı her parti ile entelektüellerle ve hatta küçük burjuva partileriyle de işbirliği yapabilir. Komünistler her yerde kurulu siyasal ve sosyal düzeni değiştirmeye yönelik girişimleri destekler ve ihtilalci davranışları benimserler (B. Daver, ag.e., s. 85).
Üçüncü aşama olan komünizmin üst aşamasında üretim güçleri gelişmiş, üretim bollaşmış ve herkes “ihtiyacına göre” üretimden pay alır hale gelmiştir. Üretim araçları tümüyle topluma geçmiştir. Böyle bir toplumda üretimin dağılımı kendiliğinden, herhangi bir baskıya gerek olmadan gerçekleşecektir. Böyle bir toplumda sınıflar bulunmadığından, sınıflar arasında çatışma ve mücadele de olmayacak, böyle olunca da sınıf mücadelelerinin doğurduğu bir örgütlenme olan Devlet kendiliğinden yok olacaktır.
Bu dönemde özgürlükler tam olarak gerçekleşeceği için demokrasinin varlığından söz edilebilir. Çünkü, insanlar birbirleri üzerinde egemenlik kuramayacağı gibi, üretim bolluğu sebebiyle hiç kimse eşitsizliklere maruz bulunmayacağından, gerek siyasi gerekse ekonomik özgürlükler gerçekleşmiş olacaktır (A. Göze, ag.e., ss. 59-84, İ. Akın, ag.e., ss. 231-235, RG. Okandan, ag.e., s. 668, B. Daver, ag.e., s. 82-85).
Hemen belirtmek gerekir ki, bu üçüncü dönemin ne zaman gerçekleşeceği bilinmemektedir.
b) Anayasamız hürriyeti yok etme hürriyetini ya da demokrasinin ortadan kaldırılması hürriyetini kabul etmemiştir. Bu husus Anayasanın 4, 5, 6, 10, 11 ve özellikle 12, 13, 14 ve 68 inci maddelerinde açıkça belirtilmiştir.
Anayasa, Temel Haklar ve Ödevler başlığını taşıyan ikinci kısmında yer alan 12 nci maddesinin birinci fıkrasında, herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu ilke olarak kabul etmiştir. Ancak, bu temel hak ve hürriyetleri sınırsız ve mutlak olmayıp, 13 ve 14. maddelerle bazı kayıtlamalara tabi tutulmuştur.
Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması başlığını taşıyan 13 üncü maddesinin birinci fıkrası;
“Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, cumhuriyetin, milli güvenliğin kamu düzeninin genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.” hükmü ile genel nitelikteki sınırlama sebeplerini göstermiştir.
Bunu takip eden 14. madde ise, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını önleyen esasları içermektedir. Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan;
“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir Sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamaz” hüküm ile son fıkrasındaki, “Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz” şeklindeki hükümle bu esaslar düzenlenmiştir.
Kişinin sahip olduğu haklar ve hürriyetler, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Cumhuriyeti ve Türk Devletini yıkmak, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir Sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla, yani bu cinsten bir kötü kasıtla kullanılamayacaktır. Aynı zamanda, genel olarak Anayasanın hiç bir hükmü ve özellikle de fertlerin sahip olduğu hak ve hürriyetler, bu hak ve hürriyetleri yok etmeğe yönelik bir harekette bulunmaya imkan verir şekilde yorumlanamaz (Bkz. Anayasanın İkinci Kısım Birinci Bölüm’ün genel gerekçesi ile 14. maddenin gerekçesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Komisyon Raporları ve Madde Gerekçeleri, Derleyen, Basım Yeri ve Tarihi Yazılı Değil, s. 15, 20).
Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında da, 13 ve 14. maddelerdeki sınırlamaya paralel olarak, siyasi partilerin tüzük ve programlarının, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı;
Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi parti kurulamayacağı esası kabul edilmiş bulunmaktadır.
Maddenin, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu5ıun hazırladığı gerekçesindeki açıklamadan; bu hükümler, Türkiye de bundan böyle sınıf ve zümre esasını, komünizmi, (vurgulama bize aittir) , faşizmi, teokrasi ve herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partinin kurulamayacağının; öte yandan, Türkiye’de demokrasinin bu sistemleri amaçlamadığı ve Türk Milletinin bu düşünceleri savunan sistemlere ihtiyacı olmadığı, Atatürk ilkeleri ışığında bir demokrasinin bu düşünceleri reddettiği sonucuna varıldığı, Türk milletinin bu düşüncelere dayanan sistemlerden uzak olan bir demokrasi ile daha rahat ve huzur içinde kendi birlik ve beraberliğini koruyacağının bağımsız kalacağı ve kalkınacağının kabul edildiği anlaşılmaktadır.
Davalı siyasi parti ise, tüzüğün 1. maddesi ile adında komünist kelimesine yer verdiği gibi kendisini bu şekilde nitelemekte ve 2. maddede de politikasını marksist teori temelinde çizeceğini belirtmekte, ayrıca bu hususu programının birçok yerinde tekrarlamaktadır.
c) Marksizm sadece bir kelime veya deyim olmayıp, siyasi, sosyal ve ekonomik bir rejimi ifade eder. Yukarıda da değinildiği gibi, kısaca kapitalist toplumdan komünizme ya da sosyalizme geçiş sürecini ve bu sürecin sonunda proletarya diktatörlüğünü öngörür. O, batı demokrasilerinde bütün bireylerin eşit olarak sahibi olduğu kabul edilen egemenliği sadece proletarya denilen işçi sınıfına tanır ve proletaryanın tahakkümüne dayanır.
Davalı siyasi partinin programının başında, bu partinin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin birleşmesinden oluştuğu vurgulanarak komünist ve marksist hareketin üye ve yöneticilerine, bütün farklı örgütlenmelerine, partilerine bir bütün olarak sahip çıkıldığı belirtilmektedir.
İddianamede geniş olarak açıklandığı gibi, Türkiye Komünist Partisi ile Türkiye İşçi Partisi’nin, sosyal bir Sınıfın diğer sosyal Sınıflar üzerinde egemenliğini, başka bir ifadeyle Anayasa’nın 68 inci maddesi ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78 inci maddesinde yasaklanan bir amacı savunan ve onu yerleştirmeyi amaçlamış kuruluşlar olduğu hususu kanun yollarından geçerek kesinlik kazanmış mahkeme kararlarıyla sabittir. Davalı siyas5 partiye varlık kazandıran, onun bütünüyle sahip çıktığını ifade ettiği görüş de işte bu amaç ve düşüncedir.
Önce İspanya, İtalya ve Fransa Komünist Partilerinin başını çektiği ve adına Avrupa komünizmi (=Eurocommunisme, Örokomünizm) veya parlamenter komünizm denilen bu hareketin daha sonra diğer batı ülkelerindeki komünist partilerce de benimsendiği görülmektedir. Bu görüşün temel noktaları, her türlü sosyalizmin kendi yolunu takip edebilme hakkı, tek merkeze (Moskova) bağımlı olmaktan kurtuluş ve en önemlisi sosyalizmin kurulmasında şiddet ve ihtilal yolunun reddedilmesidir. Bu görüşe göre, batı demokrasisinin siyasal ve anayasal kurumları ve kuralları ile sosyalizm bağdaşabilir. (Tarık Zafer Tunaya, Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 4. Bası, İstanbul, 1980, ss. 557-558)
Bu cümleden olmak üzere, nihai hedef olan proletarya egemenliği yerine parti programlarında “çoğulcu demokrasi”ye dair deyim ve kavramlar kullanılmağa başlanmıştır. Buradaki çoğulcu demokrasiden amaçlanan şeyin daha ziyade faşistler dışında bütün siyasi partilerin özgürce eylemlerini garanti etmek olduğu ifade edilmiş ve bu anlayışın gerçekten bir “demokratlaşma” mı, yoksa partilerin ülkelerindeki gelişmelere ayak uydurma gayretleri mi olduğu şüphesi ileri sürülmüştür (A. Murat Demircioğlu, Avrupa Komünizmi, 13.2.1979 tarihli Cumhuriyet Gazetesi).
Yukarıdaki açıklamalar nazara alındığında, davalı siyasi partinin de proletarya diktatörlüğünü reddettiği söylenememektedir. Çünkü, öncelikle partinin oluşumunda etken olan ve bütünüyle sahip çıktığı Türkiye Komünist Partisi ile kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin görüşleri işçi sınıfının tahakkümü esasına dayanmaktadır. İddianamede açıklanan mahkumiyet kararları, adları geçen bu partiler ile davalı siyasi partinin bu görüşünü açıkça ortaya koymaktadır. Davalı siyasi parti proletarya diktatörlüğünü kabul etmediğini de açıkça programında belirtmemektedir. Öte yandan, yukarıda değinildiği gibi, Anayasa’nın 68 inci maddesi, gerekçesinde komünist partilerin sınıf egemenliğini amaçladıkları peşinen kabul edilmiştir.
Parti programının birçok yerinde barışçıl yol ve yöntemlerden ve çoğunculuktan bahsedilmesinin, gerek batı demokrasisiyle marksist demokrasi arasındaki yukarıda açıklanan farklılığın ve gerekse davalı siyasi partinin varlığını devam ettirebilme endişesi içinde tüzük ve programının Anayasa ve yasalara aykırı olmasını önleme çabasının sonucu olduğu anlaşılmaktadır.
İddianamede açıklandığı üzere, Anayasa’nın 68. maddesi açık hükmü ile yukarıda bahsedilen gerekçesine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Kanunun 96/son maddesiyle komünist adıyla siyasi parti kurulması veya parti adında komünist kelimesinin kullanılmasının kesin olarak yasaklanmış olmasına rağmen davalı siyasi parti bu emredici kurala aykırı davranarak Türkiye Birleşik Komünist Partisi adı altında kurulmuştur.
a- Anayasanın konuyla ilgili 3, 5, 14, 66 ve 68 inci maddeler ile bu maddeler hükümlerine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78/a ve 81/a, b maddelerine iddianamede ayrıntılı biçimde işaret edilmiştir.
Bunların yanında kısaca bir açıklama yapmakta yarar görüyoruz. Anayasamızın Devletin bütünlüğüne ilişkin 3 üncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür… Dili Türkçedir.”, 14 üncü maddesi de “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, … veya dil, … ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.” hükmünü içeriyor. Yine Anayasanın 68 inci maddesinde bu ilke partiler açısından tekrarlanırken, parti tüzük ve programlarının ülke yapısıyla ilgili olarak bölgecilik amacı güden veya ayrı egemenlikler üzerine kurulu karma yapılı bir devlet tipinin yaratılmasını amaçlayamayacakları ifade ediliyor.
Bu doğrultuda Siyasi Partiler Kanununun 78 ve 81 inci maddelerinde; partilerin ülke bütünlüğünü bozma, devlet tekliği ilkesini değiştirme, azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünü yok etme, bölge ve ırk esasına dayanan partiler kurma yoluna gidemeyecekleri vurgulanıyor.
Milletiyle bölünmezlik ilkesi ile; Türk ulusu ve Türk devleti arasında bir ayrılık olmadığı, aynı şeyler oldukları, bunların bir bütünü oluşturdukları dile getiriliyor.
Hukuk açısından, Türk Devletinin farklı ulusları biraraya getiren bir devlet olmadığı ve Türkiye Cumhuriyetinde egemenliğin yalnız Türk Milletinde olduğu; Anayasanın 6 ncı maddesinde “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.” denilerek belirtiliyor.
Görüldüğü üzere, bu maddenin dışa dönük yanı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bağımsızlığı yani Türk milletinden başka bir milletin iradesine tabi olmayacağını; içe dönük yanı da devletin temeli olarak millet gerçeğinden başka bir topluluğun olmayacağını, iktidarlarının kaynağının millette olduğunu ortaya koyuyor.
Özetle, ülke ve millet bölünmezliği Devletin tek yapılı olduğunu, çok uluslu olmadığını ve partiler açısından da millet bütünlüğünü bozucu amaç güdülemeyeceğini, vatandaşlar arasındaki etnik farklılıklardan hareketle ayrı bir toplum oluşturarak bunlarda ulusçuluk bilinci yaratılıp, millet bütünlüğünden ayrılmalarına yönelik amaç güdülemeyeceğini belirliyor.
Nitekim Anayasamızın 66 ncı maddesi de “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” diyerek Türk Milletinden sayılabilmek için vatandaşlıktan başka bir unsura yer vermemek suretiyle hukuksal planda millet bütünlüğünün özünü gözler önüne sermiş bulunuyor.
Siyasi Partiler Kanununun 81 inci maddesi “Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak milli bütünlüğün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” diyerek Anayasa’da yeralan kurallara uygun biçimde bir hüküm getirmiş oluyor.
b- 1982 tarihli şimdiki Anayasamızın yürürlüğe girmesinden önce Anayasa Mahkemesi’nce verilmiş iki ayrı karardan alıntılar yapılmasının konuya daha fazla açıklık getireceği düşünülmüştür.
1- Yüce Mahkemenizin 20.7.1971 gün ve 3-3 sayılı kararı ile;
“… TİP 4. büyük kongresi kararının 6. bendinde şöyle denilmektedir: “Türkiyenin Doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, Kürt halkı üzerinde, baştan beri hakim sınıfların faşist iktidarlarının, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıklarını,
Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla, geri kalmış olmasının temel nedenlerinin birini, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini gözönüne alan hakim sınıf iktidarlarının, güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğunu;
Bu nedenle, (Doğu sorununu) bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın, hakim sınıf iktidarlarının şövenmilliyetçi görüşlerinin ve tutumunun bir uzantısından başka bir şey olmadığını,
Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün anti demokratik, faşist, baskıcı, şöven, milliyetçi akımların amansız düşmanı olan Partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu,
Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile, işçi sınıfının ve onun öncü örgütü Partimiz öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistleri parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiğini,
Kürt halkına karşı uygulanan ırkçımilliyetçi şoven-burjuva ideolojisinin partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğunu,
Partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilan eder.”
Büyük Kongre kararının yukarıda açıklanan 6. bölümünde tarihsel birtakım gerçekler ters olarak yansıtılmakta ve kararın yazılışı Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopması ereğine yönelmiş bulunmaktadır…
Önce şu hususun belirtilmesi gerekir ki, bu kararı okuyan veya duyan kimselerin büyük çoğunluğu hukuk ve toplum-bilim öğrenimi yapmış, birçok toplumsal öğretiler incelemiş kimseler olmayıp okuma yazması olan ve belki de olmayan ve fakat çevresinde geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kimselerdir. Bir partinin siyasal eyleme yönelmiş bir kararı, bilimsel bir toplantıya sunulan bir bildiri ya da bilimsel bir kurulun bilimsel açıdan incelediği bir konuda verdiği bir karar değildir; parti genel kurulunun partinin izleyeceği siyasaya ilişkin bir karardır ve bu karar hem partiye bağlı olan, hem de olmayan yurttaşlar topluluğunun okuyup ya da dinleyip parti siyasasını ve gelecekteki tutum ve davranışlarını öğrenmesi ereğiyle verilir. “Vatandaşlık hakları” deyimiyle Anayasa’nın bütün vatandaşlara tanıdığı hakların tümünün anlatılmak istendiği sonucuna varılacağı gibi, cümlede kullanılan “diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini” sözlerinin yazılış bakımından “anayasal” sözcüğünün kapsamı dışında kaldığı ve bu sözlerle hak durumunda bulunmayan birtakım konulara ilişkin özlem ve isteklerin anlatılmak istendiği sonucu ister istemez çıkarılır.
Bölücülüğün partinin işçi ve emekçi yığınların sermayeciliğe karşı savaşı ilkesine aykırı düştüğü, partinin bölücülüğü benimsemesinin kendi varlığını inkar etme anlamına geleceği savunmaları da yerinde görülmemiştir. İlk önce, kararı okuyan veya dinleyen orta bilgili bir yurttaşın bu incelikleri düşünmesi olanak dışıdır. Bundan başka ülkemizde aydın topluluğunun pek büyük bir çoğunluğunun bile uluslaşma sözünden, hele ırk özelliği de söz konusu edilen durumlarda, belli ırk özelliği taşıyan topluluğun kendi başına bir ulus niteliğini kazanmasından başka hiçbir durumu anlaması söz konusu olamaz.
Şu yön de dikkate değer ki, yüzyıllardan beri sürüp gelen tarihsel ve ruhsal birlik bir an için yok sayılsa bile, Ulusun Kurtuluş Savaşına katılıp omuz omuza dövüşerek bu ülkeyi düşmanlardan temizlemiş ve böylece alınyazısı ve gönül birliğini dosta düşmana açıkça göstermiş bulunan doğulu ve batılı yurttaşlar arasında Anayasa’nın (başlangıç) kurallarındaki düşüncelere temel tutulan ruhsal birlik ve bütünlük daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında perçinlenmiş, Türk Ulusunun siyasal ve toplumsal bütünlüğünü bir kez daha kimsenin anlamazlıktan gelemeyeceği bir biçimde duyurulmuştur. Bu gerçek gözönünde tutulmadan Doğu bölgesindeki yurttaşların Türkiye’nin öteki bölgelerindeki yurttaşlarla uluslaşma sürecine girmiş olduklarını ve sürecin tamamlanıp bütünleşmenin henüz gerçekleşmiş bulunmadığını savunma olarak ileri sürmek dahi, üzerinde durulması gereken bir davranıştır ve bölücü düşüncenin belirtisidir.
Bundan başka kararın öteki bentlerinin yazılışı ve anlamı, bu kararın 6. bendinin savunma doğrultusunda yorumuna elverişli herhangi bir dayanak sağlamakta da değildir.
Yukarıda gösterilen gerekçelere göre davalı TİP, Anayasa’nın 57. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinin “Siyasi partilerin … faaliyetleri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır.” 648 sayılı SPK’nun dördüncü kısmında yer alan 89. maddesinin “Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Siyasi partiler, Türk dilinden ve kültüründen gayri dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadır. Bu ilkelere aykırı davranan bir partinin ise, Anayasa’nın 57. maddesinin birinci fıkrasının son tümcesinin “Bunlara uymayan partiler temelli kapatılır.” kuralı ile 648 sayılı SPKnun 111. maddesinin 2 sayılı bendinin, “Parti Genel Kongresince veya Merkez Karar Organı veya Merkez Yönetim Organınca … bu kanunun dördüncü Kısmında yer alan maddelerin hükümlerine aykırı karar alınması ya da genelge veya bildiriler yayınlanması durumunda Anayasa Mahkemesi’nce siyasi partinin kapatılmasına karar verileceğini” bildiren kuralı uyarınca temelli kapatılması gerektiğinden, davalı parti temsilcilerinin savunmalarının reddi ile Tİ P’nin temelli kapatılmasına…” karar verilmiştir.
2- Yine Mahkemenizin 8.5.1980 gün ve 1-1 sayılı kararında,
“… burada, dava konusu tümce ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 89. maddesine aykırı bir durumun yasal öğeleriyle oluşup oluşmadığının saptanması gerekmektedir.
Söz konusu 89. madde, Anayasa’nın 57/1. maddesine dayandığından sorunun incelenmesinde her iki hükmün birlikte ele alınması ve doğal olarak, anılan Anayasa maddesinin bu konudaki düşüncelerin başlangıç noktası sayılması gerekmektedir.
Anayasa’nın 57. maddesi siyasi partilerin “tüzüklerinin”, “programlarının” ve “faaliyetlerinin” her birinin ayrı ayrı, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine aykırı bulunmaması zorunluğunu hüküm altına almıştır. Bu durum karşısında, sözü geçen hükümde sayılanlardan birinin, örneğin parti programının Anayasa’nın ülke ve ulus bütünlüğü temel hükmüne aykırılığı, başka bir koşul aramaksızın partinin kapatılmasına karar vermek için yeterli bir nedendir. Yani tüzük ya da programın anayasa’nın sözü geçen temel hükmüne aykırılığı durumu, bu metinlerin kendi içerikleriyle oluşur; parti yetkili organlarının faaliyetleri, olsa olsa bu aykırılık durumunun varlığından duyulan kuşkuyu ortadan kaldırmada yardımcı bir kanıt sayılabilir. Bu nedenledir ki, örneğin, programda dile getirilen bir amaç Anayasa’nın söz konusu temel hükmüne açıkça aykırı düşüyorsa, parti kurucularının gerçekten bunu amaçlayıp amaçlamadıklarını ve parti yetkili organlarının faaliyetlerinin bu amacın gerçekleştirilmesine yönelik olup olmadığını ayrıca araştırmaya gerek yoktur. Yine maddede yalnızca “aykırı olmak”tan söz edildiğine göre, bu amacın gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini saptamak zorunluğu da bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 57. maddesiyle tam bir uyum içinde bulunan SPKnun 89. maddesini de dayandığı bu hüküm doğrultusunda anlamak gerekmektedir.
maddenin ikinci fıkrasına göre, “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlık yaratma”amacı güdüldüğü ya tüzük ya da program metinlerinden veya partinin faaliyetlerinden yahut her ikisinden anlaşılabilir. Bunun kesinlikle anlaşılması o partinin ulus bütünlüğünün bozulmasını da amaçladığını ortaya koyar. Bir kesim vatandaşta, kendilerinin azınlık oldukları düşüncesini yaratmaya çalışmak, Devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü temel ilkesine kesinlikle aykırı düştüğünden, böylece azınlık yaratma amacı güden bir siyasi partinin ulus bütünlüğüne ters düşmeyebileceği, hele bu yoldan ulus bütünlüğünü sağlamayı amaçlayabileceği biçimindeki savların, Anayasamızın belirtilen yapısı içinde kabulüne olanak yoktur.
Bu bakımdan, 89. maddenin ikinci fıkrasında geçen “… millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” sözcüklerinin, davada ulus bütünlüğünün bozulması amacının ayrıca kanıtlanması zorunluluğunu belirtmek için değil, yalnızca azınlık yaratmayı amaçlamanın Anayasa’nın 57. maddesindeki anlamda “ulus bütünlüğünün bozulması” sonucunu doğuracağını kesin biçimde göstermek için maddeye konuldukları kuşkusuzdur…
Lozan Barış Antlaşması gereğince azınlık haklarından yararlanan kimi Türk vatandaşlarıyla anadili Türkçe olmayan öteki Türk vatandaşları arasında Anayasa’nın 12. maddesiyle bağdaşmayan bir eşitsizlik bulunduğuna işaret etmek ve Partice bu eşitsizliğin ortadan kaldırılmasının amaçlandığını vurgulamak için yapıldığı anlaşılmaktadır. Oysa, SPKnun 89. maddesinin Anayasa’nın 12. maddesine aykırı bir yönü bulunmamakta ve dolayısıyla (azınlık yaratma) durumu Anayasa’nın bu hükmüne de aykırı düşmektedir.
Anayasa’nın 57/1. maddesi, bir bakıma, Anayasa’nın 11. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları hükümlerinin siyasi partilere özgü bir uygulanış biçimini meydana getirdiğinden, SPKnun 89/2. maddesine aykırı eylemlerin dolaylı olarak Anayasa’nın 11. maddesiyle de bağdaşmadığında kuşku yoktur.
Bütün bu nedenlerle, TEP Programı, (H) bölümünün (2) sayılı bendinde yer alan “Anadili Türkçe olmayan okul çağındaki TC. vatandaşlarına Milli Eğitim Bakanlığı yönetiminde anadil ve kültür eğitiminin sağlanması (Anayasa Madde 12)” tümcesi yönünden SPKnun 89/2. maddesiyle Anayasa’nın 57/1. maddesi hükümlerine aykırı bulunmaktadır.
Parti programının gerekçesinin “V” sayılı bölümünün üçüncü bendindeki “Emperyalizmin özellikle Kürt halkı ile ilgili olarak oynamaya çalıştığı (böl ve yönet) oyununu bozacak; nerede belirirse belirsin, gerçek yurtseverliğin karşıtı olan şoven eğilimleri etkisiz kılacak, bütün çağdışı uygulamaları (asimilasyon vb.) tasfiye edecektir.” tümcesi SPKnun 89/1. maddesiyle Anayasa’nın 57/1. maddesine aykırı görülmüştür…” denilmektedir.
c- Anayasa Mahkemesinin belirtilen bu kararlarının dayanağını teşkil eden 1961 Anayasasının 57 nci maddesi ile mülga 648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 89 uncu maddeleri, halen yürürlükte bulunan Anayasanın 14 ve 69 uncu maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 81 /a, b maddelerine tekabül ettiğinden ve konuya ilişkin olarak aynı unsurları içerdiğinden işbu kararlarda kabul edilmiş bulunan esaslar bugün için de emsal teşkil etmektedir.
İddianamede geniş olarak açıklandığı şekilde, davalı siyasi partinin programının birçok yerinde “Kürt ulusunun varlığı”ndan, “Kürt dili ve kültürü”nden bahsedilmekte ve hatta programının dördüncü sahifesinde “Kürt sorununun adil, demokratik, barışçı çözümü için” başlıklı bölümünde ise daha da ileri gidilerek “… Kürt halkının varlığının ulusal kimliğinin ve haklarının tanınması … her halkın doğal ve devredilmez hakkı olan kendi gelqceğini tayin hakkı …” vurgulanmaktadır.
Bu durumda davalı siyasi partinin programının, Anayasa’nın 3, 14 ve 69 uncu maddelerine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78/a ve 81 /ab maddelerine aykırı bulunduğu açık olarak anlaşılmaktadır.
İddianamede açıklandığı gibi, Türkiye İşçi Partisi (TİP) 2533 sayılı Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun uyarınca kapatılmıştır. Anılan kanunda partilerin feshinden sözedilmekte olmasına karşılık 2820 sayılı Kanunun 96/1. maddesi ise 2533 sayılı Kanunla feshedilmiş olan partiler için “kapatılmış” deyimini kullanmaktadır.
2820 sayılı Kanunun 96/2. maddesi, “Kurulacak siyasi partiler kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.” emredici hükmünü ihtiva etmektedir. Yüce mahkemenizin 28.9.1984 gün ve 1-1 sayılı kararında, buradaki “kapatılmış” deyimi içerisine 2533 sayılı kanunla feshedilmiş olan siyasi partilerin de girebileceği belirtilmiştir.
Davalı siyasi partinin programının giriş bölümünde iki ayrı partinin birliğinden sözedilmekte ve davalı siyasi partinin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin birleşmesi ile oluştuğu açıkça belirtilmektedir. Bu husus aynı zamanda kurulan bu partinin, kapatılmış bulunan Türkiye İşçi Partisi’nin devamı niteliğinde olduğu beyan ve iddiasını da içermektedir.
Yukarıda açıklandığı şekilde, davalı siyasi partinin tüzük ve programı ilgili bölümlerde belirtilen Anayasa hükümleri ile bu doğrultuda düzenlenmiş bulunan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun dördüncü kısmında yeralan 78, 81 , 96 ncı maddeleri hükümlerine aykırılık teşkil etmektedir.
2820 sayılı Kanunun 101 /a. maddesi, parti tüzüğü ve programının bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması halinde partinin Anayasa Mahkemesince kapatılmasını amir bulunduğundan,
Davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.
15/10/1990″
Geçici madde kavramı, bizzat adından da anlaşılacağı gibi yeni bir hukukî düzene geçişi sağlayan, bu geçiş tamamlandıktan sonra artık uygulama değerini yitiren maddelerdir.
Anayasanın diğer maddelerine ve özellikle de temel ilkelerine açıkça aykırı olan bir yasanın, başka bir Anayasa maddesinin üstelik de geçici bir maddenin varlığı nedeniyle iptal edilmemesi düşünülemez.
Anayasaların bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi karşısında, Anayasa’ya aykırı bir yasanın Anayasa Mahkemesi’nce denetlenememesi gibi bir sonuç kabul edilemez.
Bilindiği üzere Anayasanın 177. maddesi anayasanın yürürlüğe girmesini düzenlemiştir. Geçici 15. madde yalnızca bir dönemi düzenleyen (12 Eylül 1980-7.12.1983 tarihleri arasını) geçici bir maddedir. Bu geçici dönemin sonu ise TBMM Başkanlık Divanının oluştuğu tarih olan 7.12.1983’dür. İşte Anayasa’nın 177. maddesine göre bu tarihten itibaren Anayasa, bütünü ile yürürlüğe girecektir.
Marksizmi içinde oluştuğu 19. yüzyılın koşullarının değişmeye başlamasıyla birlikte yeniden gözden geçirip geliştirme yönünde birçok girişim olmuş, özellikle Batı Avrupa’da bu yönde önemli adımlar atılmıştır. Aynı zamanda marksizmi değişmez bir görüşler toplamı, adeta dünyevi bir din olarak, bir doğma olarak anlayan yaklaşımlar söz konusudur.
Esas hakkında görüş TBKP’nin marksizme yaklaşımını değerlendirme konusu yapmamakta, her marksist düşünürün ve her komünist partinin mutlaka marksizmin Stalinist yorumunu benimsemesi gerektiğini varsaymakta, bunu iddia etmekte, kapatılma istemini bu anlamsız ısrara dayandırmaktadır.
Bir komünist partisinin mutlaka proleterya diktatörlüğünü benimseyeceği, savunacağı iddiası günümüz dünyasının gerçekleriyle derinden çelişmektedir.
TBKP, marksizmi kendine göre yorumlayan bir partidir. Bu yoruma göre, TBKP, programında belirtildiği gibi, “sömürüye, savaş tehlikesine, silahlanmaya, her türlü baskı ve eşitsizliğe, ırk ve cins ayrımcılığına, doğanın tahribine, toplumsal yaşamın her alanında şiddete karşı mücadele” eden bir partidir.
TBKP, bu tanımlamaya, 19. yüzyıl marksizminden ve 20. yüzyıldaki Leninizmden farklı olarak, yalnızca sınıf gerçeğini, “endüstri alanındaki gelişmelerin doğurduğu ekonomik ve sosyal problemleri” değil, son on yıllarda bütün dünyada ve bu arada ülkemizde öne çıkan ekonomi dışı problemleri, nükleer yok oluş tehlikesini, bütün insanlığın adeta bir kanser gibi saran çevre kirlenmesini, erkek egemenliğine dayalı cinsler arasındaki eşitsizliği de politik mücadelesinde temel almakta ve her türlü şiddet uygulamasının insanlık yaşamından çıkarılmasını savunmaktadır.
TBKPnin şiddet karşısındaki tutumu, marksizmin bu alandaki geleneksel yaklaşımının köklü bir revizyonuna dayanmaktadır. Karl Marx’a göre “şiddet her türlü yeninin ebesi” olmuştur. Tarih bu saptamayı sayısız örnekle doğrulamıştır. Büyük Fransız Devrimi’ni, bizzat Cumhuriyetimizin kuruluşunu hatırlamak bile yeterlidir. Ne var ki, yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki köklü değişiklikler bu saptamayı da eskitmiştir. Günümüzde şiddet, gelişme için zorunlu olmaktan çıkmış, tam tersine gelişmeyi tehdit eden bir nitelik kazanmıştır.
Programından da görüleceği gibi, TBKP bugün olduğu gibi, kendi iktidarında da şiddet, baskı ve tahakküm uygulamalarına, baskıcı otoriter bir devlete karşı olacak, sınıfların, grupların ve bireyin politik yaşama özgür katılımından, çoğulcu demokrasiden yana olacak ve geniş mutabakatları gerçekleştirmeye çalışacaktır.
Programımızda daha ileri olarak şunlar da söyleniyor: “TBKP, emekçi iktidarının, sosyalizmi amaçlayan diğer politik ve toplumsal güçlerle birlikte, geniş demokratik bağışıklık ilişkileri içinde ve geniş toplumsal mutabakatlar zemininde, çoğulcu demokratik rejim kuralları içinde kurulması için çalışılacaktır” ve ekleniyor: “Sosyalizmde çoğulculuk sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir.”
Bütün bunlar TBKPnin proleterya diktatörlüğünü reddettiğini, egemenliğini kaynağını bütün millette gördüğünü, en önemlisi, temel hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldırmaya değil, tam tersine eksiksiz gerçekleştirmeye yöneldiğini açıkça kanıtlanmaktadır.
O nedenle, Anayasa’nın “hürriyeti yok etme hürriyetini ya da demokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetini kabul etmemesi”ne dayanılarak TBKPnin kapatılmasını talep etmek, olanaksızdır. Tam tersine, TBKPnin kapatılmasını talep etmek, “hürriyeti yok etme ve demokrasiyi ortadan kaldırma” anlamına gelmektedir.
Esas hakkında görüş, TBKPnin devletçi, mülkiyet düşmanı bir parti olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık TBKP programında “insanların mülkiyete yabancılaşmasına son verilmesi”nden, “ekonominin gelişmesinde piyasanın rolünün vazgeçilmez” olduğundan söz edildiği ise hiç dikkate alınmamaktadır.
İddianame Anayasa’nın 68. maddesinin gerekçesini 2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin son fıkrasının konuluşuna dayanak olarak gösteriyorsa da gerekçelerden hareket ederek yorum yapmak dinamik Anayasa anlayışının bir sorunu olarak geçerli bir yöntem değildir. Anayasada “komünist” adıyla parti kurulamayacağına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Anayasa’nın 68. maddesi sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü amaçlayan siyasi partileri yasaklamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin 1988/2-1 sayılı kararında da belirtildiği gibi “sosyalist bir partinin Anayasa ve yasalarca yasaklanıp yasaklanmadığı konusunu sadece adına bakarak çözüme bağlamaya olanak yoktur…” Bir partinin adının “komünist” olması, dünyadaki son gelişmeler de gözetilirse, sınıf egemenliği ve diktatörlüğünü savunduğunu göstermez. Bu yasak İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesiyle de bağdaşmaz. İleride sözleşmeye aykırılık nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Komisyonunu’na başvurmak durumunda kalındığında çıkacak kararın davalının lehine olacağı açıktır. Anayasa’nın 13. maddesinin açık hüküm karşısında bu yasaklama hem öngörüldüğü amaç dışında kullanılmaktadır, hem de demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırıdır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 13. maddesine aykırıdır. Anayasa’ya aykırı yasa hükmünün bu gibi durumlarda ihmal edilmesi bir hukuki çözüm olarak düşünülmesi gereken yol olmakla birlikte biz esasen geçici 15. madde kapsamındaki yasaların da iptal edilebileceği görüşündeyiz. Anayasa’nın temel ilkelerine aykırı bir yasanın geçici bir maddenin varlığı nedeniyle iptal edilmemesi düşünülemez. Böyle bir düzeltme hukuk devleti ilkesine ve Anayasa Mahkemesi’nin varlık nedenine ters düşmektedir. Anayasa bütünüyle değerlendirilmelidir. Geçici 15. madde, 177. maddeyle birlikte değerlendirilirse, yasağın TBMM Başkanlık Divanının oluştuğu tarih olan 7.12.1983’le son bulduğu anlaşılır.
Gerek 1982 Anayasası gerekse 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, siyasi partilerin ülke ve millet bütünlüğüne aykırı amaçları olamayacağını ve bu yönde faaliyette bulunamayacaklarını belirtmişlerdir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin topraklarının bir bölümü üzerinde başka bir devlet kurulmasını amaçlayan partiler kapatılacaktır.
Suçlamaya esas olarak alınan bölümler, program bütünlüğü için de değerlendirildiğinde, ülke toprakları üzerinde başka bir devletin kurulmasının istenmesinin söz konusu olmadığı görülür. Aksine ülke toprakları üzerinde, Türk ve kürtlerin birlikte yaşamaları amaçlanmaktadır. Esasen, esas hakkındaki görüşte dolaylı olarak belirtildiği gibi, suçlama ülke bütünlüğüne aykırı amaç güdülmesi değil, bizzat kürtlerin varlığının kabul edilmesidir.
Anayasa’nın 66. maddesinde kullanılan Türk kelimesinin etnik kökeni ifade etmediği; aksine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olunmasını ifade eden, kısaltılarak “Türk” diye nitelendirilen tamamen hukuki bir kavram olarak kullanıldığı açıktır.
Esasen artık sosyal, siyasal ve toplumsal gelişmeler çoktan kürtlerin varlığının tartışılması olgusunu geride bırakmıştır. Bugün, artık tartışılan “Kürtlerin varlığı ya da yokluğu” değil, ana dillerinde eğitim yapıp yapmayacakları, kültürel olanakların tanınıp tanınamayacağı ve benzeri gibi konulardır.
Kürt sorunuyla diğer partiler de ilgilenmişlerdir. Kürtlerin varlığı ve sorunun çözümü konusunda öneri getiren kişi ve kuruluşlardan yalnızca TBKP hakkında kapatma davası açılmasının kabul edilemeyeceği, bunun hukuk devleti ilkesi ile adalet ve hakkaniyet kavramları ile bağdaştırılamayacağı açıktır.
TBKP, hukuki bir kavram olan Türkiye milletinin bir parçasını oluşturan Kürt halkının ayrılığını değil, eşit haklılık ve gönüllülük temelinde birliğini savunmaktadır. Bir başka anlatımla, milli bütünlüğüne aykırı değil, milli bütünlüğü sağlayıcı çözüm önermektedir. Siyasal iktidarın bu sorun konusundaki politikasını eleştirmekte, bu politikanın millet bütünlüğünü bozacağı belirtilmektedir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi programında bu konuda; uygar dünyanın kabul ettiği en temel ilkelerden birisi olan halkların kendi kaderini tayin hakkının, bugüne kadar uygulanan yanlış politikalar sonucu birlik değil, ayrılık şeklinde kullanılması sonucunu doğuracağı tesbit edildikten sonra, birliğin, yani milli birliğin sağlanması için sorunun adil, demokratik ve barışçı bir yoldan çözülmesi gerektiği belirtilmektedir.
Ayrılığın değil birlikte yaşamanın amaç edinildiği, iddianamedeki görüşün aksine TBKP’nin Türk ve Kürt marksistlerin partisi olduğunun programda belirtilmesinden de açıkça belli olmaktadır.
Milli birliğin sağlanması, milletin bölünmez bütünlüğünün korunması açısından önem taşıyan konu, ülkede birbirinden farklı, kendilerine özgü dilleri, örf ve adetleri, kültürleri olan bir takım halkın bulunup bulunmaması değil, bu değişik özellikler taşıyan halk gruplarının, birleştirici “üst” ve “hukuksal” kavram olan “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlılık duygusu” taşıyıp taşımadıklarıdır. Ayrı etnik grupların varlığı toplumsal bir olgudur ve toplumsal olgulara işaret edilmesi, millî bütünlüğe ve birliğe aykırı sayılmaz. Millî birliğin gerçek anlamda kurulup korunması, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan herkesin özgürlüklerini tam anlamıyla kullanabilmesine bağlıdır. Dil, örf ve adet yasaklanarak millî birlik kurulmaz, korunmaz.
Anayasa’nın 3. maddesi, “resmî dil”in “Türkçe” olduğunu belirtmektedir. Bazı etnik grupların ve azınlıkların kendi dillerini konuşmak istemelerinin, Türkçenin resmî dil olmaktan çıkarılması istemini ifade etmeyeceği açıktır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın TBKP’ne uygulanması istenen hükmü (sözü itibariyle) siyasi partilere “azınlık yaratma yasağı” koymaktadır. Siyasi partilerin tamamen toplumsal, sosyolojik bir olgu olan azınlıklar yaratabileceğini düşünmekteki mantığı kavrayabilmek mümkün değildir. Esas olan ülke-millet bütünlüğünün korunmasıdır. 2820 sayılı Yasa da bu amaçla sınırlı olmak zorundadır.
Programda TBKP’nin TİP ve TKP’nin birleşmesinden oluşan bir parti olması ile kastedilen nedir’ Bu çok açıktır. Bu tümce ile TBKP’yi oluşturan insan unsurunun, kadroların TİP ve TKP’deki insan unsuru, daha önce TİP ve TKP’de çalışan kadrolar olduğu anlatılmaktadır. Yoksa bu tümceden, TBKP’nin kapatılan bir siyasi partinin (TİP) devamı olduğu anlamı çıkarılmaz. TBKP programıyla, dünyaya bakış açısıyla, yeni marksizm yorumuyla, sorunların çözümüne ilişkin çağdaş demokratik ve barışçı görüşleriyle ülkemiz politik yaşamındaki yerini almış ve toplumsal meşruiyeti tartışılmaz hale gelmiş yeni bir partidir.
TBKP’nin, Siyasi Partiler Yasası’nın 96/2. maddesine aykırılığı söz konusu değildir. Kaldı ki, Siyasi Partiler Yasası’nın bu hükmü de Anayasa’nın 2, 13/2, 68 ve 69. maddeleriyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9, 10, 11 ve 17. maddelerine açıkca aykırıdır.
Dava, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 14.6. 1990 günlü, SP. 30. Hz: 1990/34 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen iddianamenin onaylı bir örneğinin, almalarından başlayarak onbeş gün içinde gerekli görürlerse dosyayı da inceleyip hazırlayacakları ön savunmayı yazılı olarak bildirmeleri gerektiğinin davalı Parti Genel Başkanlığına tebliğine, tebligatın 7201 sayılı Yasa’nın 2. maddesi uyarınca memur eliyle yapılmasına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Partiye 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesi gereğince uyarıda bulunulmamış olmasının eksiklik sayılmamasına 28.6.1990 gününde oybirFiğiyle karar vermiştir.
Davalı Parti, bu karar uyarınca süresi içinde verdiğil3.7.1990 günlü ön savunmada, sözlü açıklamada bulunmak üzere çağırılmaları isteminde bulunmuştur.
Anayasa Mahkemesi, sözlü açıklama isteminin kabûlü ile davalı Parti Genel Başkanı Ahmet Nihat Sargın’a Partinin Merkez Yürütme Kurulu’nca seçilecek iki ilgili ile birlikte sözlü açıklamada bulunmak üzere 2.10.1990 günü gelmeleri için çağrı yazısı çıkarılmasına, sözlü açıklama çözümlerinin ve dosyadaki tüm belge örneklerinin esas hakkındaki düşüncesini bildirmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü geldikten sonra bunun onanlı bir örneğinin alınma tarihinden başlayarak onbeş gün içerisinde son savunmasını yazılı olarak bildirmesi için davalı partiye yollanmasına, 7201 sayılı Yasanın 2. maddesi uyarınca tebligatın memur eliyle yapılmasına, 11.9.1990 gününde oybirliğiyle karar vermiştir.
Bu karar uyarınca, Türkiye Birleşik Komünist Partisi Genel Başkanı Ahmet Nihat Sargın ve Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun 18.9.1990 günlü, 13 sayılı kararı ile görevlendirilen Avukat Turgut Kazan, 2 Ekim 1990 gününde Anayasa Mahkemesi huzurunda sözlü açıklama yapmışlar, toplantıda, Parti Genel Sekreteri Nabi Yağcı da hazır bulunmuştur.
Sözlü açıklama sırasında davalı Parti temsilcilerince Anayasa’ya aykırılık savında bulunulması üzerine Anayasa Mahkemesi, öne sürülen Anayasa’ya aykırılık savlarını da içerecek biçimde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan esas hakkında görüş istenmesine 2.10.1990 gününde oybirliğiyle karar vermiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin 11.9.1990 ve 2.10.1990 günlü kararları uyarınca, öne sürülen Anayasa’ya aykırılık savlarını da içeren esas hakkındaki düşüncenin bildirilmesi için belgeler, Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı 15.10.1990 günlü görüş bildirme yazısının bir örneğinin onbeş gün içerisinde yazılı savunmasını bildirmesi için 16.10.1990 gününde kendisine tebliği üzerine davalı Parti, bu sürenin yetersiz olduğundan bahisle, 15 günlük ek süre istemiş bu istem yerinde görülerek Anayasa Mahkemesi’nin 25.10.1990 günlü kararıyla ek süre verilmiştir. Davalı Parti, süresi içinde, 15.11.1990 gününde savunmasını sunmuştur.
Davalı partinin savunmaları ile Genel Başkanı ve vekili tarafından yapılan sözlü açıklamalarda Siyasi Partiler Yasası’nın kimi maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülerek iptali, savları kabul edilmezse belirtilen kuralların Anayasa Mahkemesi’nce ihmali yoluna gidilmesi istenmiştir. Bu konu, davada ön sorun olarak ele alınmıştır.
Davalı Parti adına, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun kapatma davasına dayanak yapılan maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı konusunda, Anayasa’nın geçici 15. maddesi yorumlanarak sözedilen nedenler özetle şunlardır:
Geçici 15. madde kapsamındaki yasaların Anayasa’ya aykırı olması durumunda bunların iptali istenebilir. Geçici madde kavramı, yeni bir hukuk düzenine geçişi sağlayan ve bu geçiş tamamlandıktan sonra uygulanma değerini yitiren maddelerdir.
Geçici 15. madde, Anayasa’nın öbür maddeleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Anayasa’nın temel ilkelerine açıkça aykırı olan bir yasanın bu geçici madde yüzünden iptal edilmemesi düşünülemez. Geçici 15. maddenin denetime engel kabul edilen üçüncü fıkrası, birinci fıkrayla birlikte ele alınmalıdır. Üçüncü fıkrada yer alan ” bu dönem …” sözcükleri birinci fıkraya bağlıdır ve onu açıklayıcı niteliktedir. Anayasa’ya aykırılık savı 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimlerden sonra toplanacak TBMM.’nin Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçen dönemde ileri sürülemez. Geçici 15. maddenin üçüncü fıkrası, TBMM Başkanlık Divanı’nın oluşması ile işlerliğini yitirmiştir ve Anayasa’ya uygunluk denetimini önleyici hükmü kalmamıştır.
Buna karşılık Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkında görüş bildirme yazısında, “Öncelikle, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında ve Siyasi Partiler Kanunu’nun açık hükümlerine göre davalı Siyasi Partinin Anayasa’ya aykırılık iddiası ciddî görülmediğinden reddi gerektiği düşünülmüştür” denilmektedir.
1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesindekine benzeyen bir hükmün yer aldığı 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesinde; 27 Mayıs 1960 tarihinden Kurucu Meclisin toplandığı 6 Ocak 1961 tarihine kadar çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açılamayacağı ve itiraz yoluyla dahi mahkemelerde öne sürülemeyeceği öngörülmüştü.
1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası, 1961 Anayasası’ndaki geçici 4. maddede yer alan açık anlatımdan uzaklaşmış ve “Bu dönem içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığı iddia edilemez” biçiminde bir metni benimsemiştir.
Anayasa’nın kimi maddelerinde Anayasa Mahkemesi’nce yapılacak denetimi kısıtlayan ve engelleyen benzer hükümler mevcuttur. 90. maddenin son fıkrası, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar hakkında Anayasa’ya aykırılık savı ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamayacağını; 148. madde, olağanüstü durumlarda çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin biçim ve öz bakımından Anayasa’ya aykırılığı savıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açılamayacağını; 152. madde, ret kararlarının yayımlanmasından sonra 10 yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı savıyla yeniden başvuruda bulunamayacağını; 105. madde, Cumhurbaşkanının re’sen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil yargı mercilerine başvurulamayacağını öngörmüştür. 125. ve 159. maddelerde de bu tür sınırlamalar vardır. Buna karşılık, Anayasa’nın geçici 15. maddesi, “… Anayasaya aykırılığı iddia edilemez”, devrim yasalarının korunması ile ilgili 174. maddesi ise “… Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:” biçimindeki anlatımları yeğlemiştir.
Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıklarının iddia edilememesi yönünden bir bağ vardır. Son fıkra, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürememe yönünden bir zaman sınırlaması yapmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Nitekim, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın “Anayasaya aykırılığı iddia edilemeyecek diğer metinler” başlıklı 25. maddesi, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrasındaki “Bu dönem” deyişini aynı biçimde yorumlamış, geçici maddenin birinci fıkrasındaki belirli bir dönemi açıklayan sözcükler ile son fıkrayı birleştirip düzenlemeye açıklık kazandırmıştır.
Davalının savunmasında ayrıca, geçici 15. maddenin, geçici bir madde olması nedeniyle artık hükmünü doldurduğu ve geçerliğini yitirdiği, Anayasa’nın diğer kuralları ile uyum içinde bulunmadığı ileri sürülmüştür.
Geçici maddelerin geçerliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını, uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Bu yönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasında farklılıklar bulunması doğaldır. Geçici maddelerin taşıdıkları hukuksal değer, diğer maddelerden farklı değildir. Hattâ temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönünden uygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun haklı hukuksal nedenler de olsa Anayasa yargısı tarafından uygulanmaması düşünülemez. Sonuç olarak, Anayasa’nın geçici 15. maddesinde, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı’nı oluşturuncaya kadar geçen süre içinde çıkarılacak yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden bu ara dönemde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.
“Anayasa’ya aykırılık iddiasının incelenmesi gerektiği” oyuyla Güven DİNÇER bu görüşe katılmamıştır.
Davalı Partinin savunmasında, Anayasa’ya aykırı yasa kurallarının iptali, eğer iptal olanağı yoksa Anayasa’ya aykırı yasa hükmünün uygulanmayarak ihmali gerektiği ileri sürülmüştür. Ayrıca, davalı Parti vekili, sözlü açıklamasında Anayasa’nın 68. maddesiyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 96. maddesinin üçüncü fıkrasının çatıştığını; bu yüzden sözü edilen fıkranın ihmal edilerek üstün hukuk kuralının uygulanmasını istedikten sonra,
“Anayasa’ya aykırı yasaların ihmal edilerek, Anayasa Mahkemesi’nce doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanması olarak tanımlanabilecek “İhmal”, Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’da yer almamış olmasına karşın, Anayasa Mahkemesi kararlarında ele alınmış ve işlenmiş bir kurumdur.
Anayasa Mahkemesi’nin 3.7.1964 günlü, Esas 1964/22, Karar 1964/54 sayılı kararında “… Anayasa Mahkemesi’nin iptal davaları, itiraz başvurmaları, Yüce Divan işleri ve parti kapatma davaları dışında Anayasa’ya aykırı bir kanun hükmünü iptaline karar vermesi mümkün değildir.
Böyle bir durumda Anayasa Mahkemesi’ne düşen görev nedir’ Anayasa Mahkemesi’nin yapısının niteliği ve Anayasa’nın 8 inci maddesinde anlatımını bulan üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi karşısında Anayasa’ya aykırı kanunu bir yana bırakarak doğrudan doğruya Anayasa hükmünü uygulaması gerekir. Nitekim 44 sayılı kanun tasarı halinde iken, Millet Meclisi Anayasa Komisyonu’nca hazırlanan raporda da bu görüşe açıkça yer verilmiştir.” denilmektedir.
Anayasa Mahkemesi, 28.9.1984 günlü, Esas 1984/1 sayılı siyasi parti kapatma kararında ise, geçici 15. madde kapsamına giren yasalar yönünden “ihmal” konusunu incelemiş ve şu sonuca varmıştır :
“… Geçici 15. maddenin, Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak değil, 12 Eylül harekâtının zedelenmesine imkân verilmemesi için ve tıpkı 1961 Anayasası’nın Geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabul edilmelidir. Bahis konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece anayasal korunma altında bulunan yasa hükümlerinin, sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilebilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak, Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir.”
Bu kararda da açıkca belirtildiği gibi Anayasa’nın geçici 15. maddesi, olağanüstü koşullar altında ve siyasal bir geçiş döneminde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmesini ve Anayasa’ya aykırı olduklarının ileri sürülmesini önleyici, açık bir Anayasa hükmüdür.
Öte yandan, yasaların yorumlanmasında ve uygulanmasında bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbirleri ile çelişen bir yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda, çözümün Anayasa kuralları yönünde aranması doğaldır.
Anayasa’nın geçici 15. maddesinin uygulanmasında Anayasa hükümleri arasında da bir çelişme yoktur. Sözü edilen geçici madde, Anayasa’nın temel maddelerine bilinçli olarak getirilmiş bir ayrıklıktır.
Anayasakoyucunun belli bir dönemde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında kalması yolunda yaptığı siyasal tercihin ifadesi olan geçici 15. madde, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir nedenle de olsa bu kuralı yok sayması olanaksızdır. Bu yüzden Siyasi Partiler Yasası’nın kimi kurallarının ihmal edilerek konunun incelenmesi ve karar verilmesi yolundaki istem kabul edilmemiştir.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kapatılması istemiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’ne 14.6.1990 günü açılan davanın iddianamesinde, kapatılrıa isterru dört nedene dayandırılmıştır.
Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak,
Kullanılması ve kurulması yasaklanmış adla siyasi parti kurmak,
Devletin Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak,
Kapatılan siyasi partilerin devamı olduğunu beyan ve iddia etmek,
Bu iddialar sırasıyla ele alınmıştır :
Bu konuda Başsavcılık iddianamesinde özetle şöyle denilmektedir:
Davalı siyasi partinin düşünce ve çalışma aracı olan “marksizm” ve “diyalektik yöntem”, komünizmi nihai olarak gerçekleştirme aşamalarında “sınıf diktatoryası”nı kendiliğinden kapsar. Partinin niteliği ve ereği de budur.
Davalı siyasi parti tarafından sosyalist devrim amaçlanmakta ve sosyalist devrim sürecinin bir dizi aşamayı içerdiği ifade edilmektedir. “Devrim”e yaklaşmaktan söz edilmekte ve barışçı yol önerilmektedir.
Bu aşamalı yollar sonunda “TBKP emekçi iktidarı” kurulacak ve “komünist toplum”a ulaşılacaktır. Böylece marksist görüşten hareketle emekçi Sınıfın egemenliğinde komünizm öngörülmüş ve amaçlanmıştır.
“Sosyalist devrim”e yaklaşma aşamasında barışçıl yol öngörülse bile teorileri gereği, kendi görüş ve ideolojilerine göre belirledikleri komünist düzeni yerleştirmek için ideolojilerine aykırı gördükleri demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları kuşkusuzdur.
Parti’nin, düşünce yapısına bütünüyle sahip çıktığı, komünist ve marksist hareketin ilk kurucusu Mustafa Suphi’den bu yana, bu hareketin üye ve yöneticileri ve özellikle partinin oluşumuna vücut veren Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin görüş ve düşünceleri doğrultusunda faaliyette bulunan kişiler, farklı örgütler içinde çeşitli zamanlarda yargılanmışlar ve Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesinden mahkûm olmuşlardır.
Böylece davalı siyasi partinin Anayasa’nın 6. , 10. , 14. ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesine aykırı olarak Sınıf egemenliğini amaçlayıp savunduğu anlaşılmaktadır.
Davalı siyasi partinin, konuya ilişkin olarak ön savunmasında, sözlü açıklamasında ve son savunmasında özetle şu görüşlere yer verilmektedir:
Anayasa’nın 14. maddesinde “Kişi ve zümre” yönetimi yasaklanmakta, Sınıf iktidarı yasaklanmamakta, yalnızca sınıf diktası ile sınıf egemenliği yasaklanmaktadır. 2820 sayılı Yasa’nın aynı doğrultudaki 78. maddesi, egemenliğin bir “Sınıfa” bırakılamayacağını belirtmiş, buna karşılık, sınıf esasına dayalı parti kurulması konusunda bir yasak öngörmemiştir. Mutlak, bölünmez, sürekli, sınırsız, aslî nitelikteki egemenlik kavramı ile bölünebilir olan ve mutlak, aslî, sürekli ve sınırsız olmayan iktidar kavramı karıştırılmamalıdır.
İddianame, Partirun adında “Komünist” sözcüğü bulunduğuna göre sınıf tahakkümü ile suçlanması gerektiği önyargısından hareket etmiştir. Ancak, böyle bir durum yoktur. O kadar ki, iddianame yalnızca partinin sınıf esasına dayalı ve Marksist olmasının belirtilmesini suçlamanın nedeni saymıştır.
Marksizmi, içinde oluştuğu 19. yüzyılın koşullarının değişmeye başlamasıyla birlikte yeniden gözden geçirip geliştirme yönünde birçok girişim olmuştur. Özellikle Batı Avrupa’da bu yönde önemli adımlar atılmış, aynı zamanda marksizmi değişmez bir görüşler toplamı, âdeta dünyevî bir din olarak, bir doğma olarak anlayan yaklaşımların değişmesi söz konusu olmuştur.
Objektif bir yaklaşım, her marksist düşünür ve partiyi, kendi marksizm yorumunu esas alarak değerlendirmek olmalıdır. Esas hakkında görüş, TBKP’nin marksizme yaklaşımını değerlendirme konusu yapmamakta, her Marksist düşünürün ve her komünist partinin mutlaka Marksizmin Stalinist yorumunu benimsemesi gerektiğini varsaymakta, bunu iddia etmekte, kapatılma istemini bu anlamsız ısrara dayandırmaktadır.
Bir komünist partisinin mutlaka proleterya diktatörlüğünü benimseyeceği, savunacağı iddiası günümüz dünyasının gerçekleriyle derinden çelişmektedir.
TBKP, bu tanımlamayla, 19. yüzyıl Marksizminden ve 20. yüzyıldaki Leninizmden farklı olarak, yalnızca sınıf gerçeğini, “endüstri alanındaki gelişmelerin doğurduğu ekonomik ve sosyal problemleri” değil, son on yıllarda bütün dünyada ve bu arada ülkemizde öne çıkan ekonomi dışı problemleri, nükleer silahları ve onların varlığının neden olabileceği bir nükleer yok oluş tehlikesini, bütün insanlığı adeta bir kanser gibi saran çevre kirlenmesini, erkek egemenliğine dayalı cinsler arasındaki eşitsizliği politik mücadelesinde temel almakta ve her türlü şiddet uygulamasının insanlık yaşamından çıkarılmasını savunmaktadır.
TBKP’nin şiddet karşısındaki tutumu, Marksizmin bu alandaki geleneksel yaşamının köklü bir revizyonuna dayanmaktadır.
Programından da görüleceği gibi, TBKP bugün olduğu gibi, kendi iktidarında da, şiddet, baskı ve tahakküm uygulamalarına, baskıcı otoriter bir devlete karşı olacak, sınıfların, grupların ve bireyin politik yaşama özgür katılımından, çoğulcu demokrasiden yana olacak ve geniş mutabakatları gerçekleştirmeye çalışacaktır. “Sosyalizmde çoğulculuk, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir.”
Bütün bunlar TBKP’nin proleterya diktatörlüğünü reddettiğini, egemenliğin kaynağını bütün millette gördüğünü, en önemlisi, temel hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldırmaya değil, tam tersine eksiksiz gerçekleştirmeye yöneldiğini açıkça kanıtlamaktadır.
O nedenle, Anayasa’nın “hürriyeti yok etme hürriyetini ya da demokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetini kabul etmemesi”ne dayanılarak TBKP’nin kapatılması isteminde bulunmak olanaksızdır. Tam tersine, TBKP’nin kapatılmasını istemek, “hürriyeti yok etme ve demokrasiyi ortadan kaldırma” anlamına gelmektedir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşünde TBKP’nin devletçi, mülkiyet düşmanı bir parti olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık TBKP programında “insanların mülkiyete yabancılaşmasına son verilmesi”nden, “ekonominin gelişmesinde piyasanın rolünün vazgeçilmez” olduğundan söz edildiği ise hiç dikkate alınmamaktadır.
Gerek iddianame ve esas hakkındaki görüşte, gerek savunmada “Sosyal sınıflar”, “sınıf mücadelesi”, “proleterya diktatörlüğü”, “sosyalizm” ve “eurokomünizm” gibi kavramlar ile bu konudaki çeşitli görüş ve düşüncelere ve açıklamalara yer verilmektedir.
Savda ve savunmalarda yer alan Marksist öğreti ve politika uygulamalarının temel kavramlarının genel kabul gören açıklamalarla belirlenmesi, iddia ve savunmaların değerlendirilmesi yönünden gereklidir.
Sosyal sınıf kavramı klâsik marksist öğretinin temel dayanak noktasını oluşturmuş ve sosyalist düşünceler, toplumun geleceği konusundaki varsayımlarını, kapitalist dönemdeki sınıflar ile bu sınıfların çatışması üzerine kurmuşlardır.
Marksist öğretide iki temel sosyal sınıf vardır :
– Çalışan sınıf : (Proleterya) geçimini sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğiyle sağlayanlar,
– Burjuvazi.
Ancak, gerçekte sınıf ayrımı sanıldığı gibi açık ve kesin olmayıp ölçüt ve kapsam yönünden tartışmalıdır.
Klasik Marksist öğreti, toplumsal yaşantının çelişkilerle dolu olduğunu, toplumlar arasında ve bunların kendi içinde savaşlar yapıldığını, devrim ve karşı devrim, barış ve savaş, ilerleme ve gerileme dönemlerinin birbirini izlediklerini ve bütün bunların sınıf mücadelesini gösterdiğini, burjuvazinin üstünlüğü ele geçirdiği her yerde feodal ilişkiler yerine insanla insan arasında çıkar ilişkisini egemen kılarak bu ilişkinin üretim araçlarının mülkiyetine dayandığını kabul etmektedir.
Marksist görüşe göre, diyalektik yönden sınıf mücadelesinin üç temel öğesi, ekonomik öğelerin oluşturduğu ve belli bir üretim biçimi altında kendini gösteren “alt yapı”, inanç ve ideolojilerden oluşan “üst yapı” ve birbirine düşman karşıt “sosyal sınıflar”dır. Üst yapı, alt yapının zorunlu yansımasıdır. Çünkü, alt yapının arkasında onun sürekliliğini sağlamak ya da onu topluma egemen kılmak isteğinde bilinçli bir sınıf vardır. Sosyal sınıfın üst yapıyı yerine göre yürürlükteki alt yapıyı sürdürmek ya da yeni bir alt yapıyı getirmek amacıyla kullanacağı, yürürlükteki üretim biçimi içinde gelişen yeni üretim güçlerinin bu güçlere uygun yeni bir üretim biçimi ve bu yeni üretim biçimine bağlı yeni bir üst yapıyı da birlikte getireceği benimsenmiştir. Böylece, yürürlükteki üretim biçimiyle getirilmek istenen üretim biçimi arasındaki çelişkinin bu üretim biçimlerinin yansımaları olarak üst yapıda ve ideolojik plânda kendisini göstereceği, toplumun biri var olan üretim biçimini korumaya, öbürü yeni bir üretim biçimini getirmeye çalışan iki karşıt sınıfa ayrılacağı ve bu iki sınıf arasındaki düşmanlığın gittikçe artarak bir sınıf mücadelesinin ve devrimin kaçınılmaz duruma geleceği kabul edilmiştir.
Marksist anlayışta, kapitalist düzende üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazi egemen sınıf olarak nitelendirilip, bunların proleterya üzerinde egemenlik kurmasının yıkılması amaçlanır. Bu görüşten kalkılırsa yapılacak bir devrimle, bu kez proleteryanın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmak olgusu, Marksistlerin kendi felsefeleriyle çelişkiye düşmeleri biçiminde yorumlanabilir. Bu çelişki, sosyalistlerce de açıkça yadsınmamakta, devrimin başarısı için ilk yıllarda işçi egemenliğinin kaçınılmazlığından, sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılmasının sosyalizmin ileri bir aşamasında gerçekleşebileceğinden söz edilmektedir.
Marksist öğretiye göre, geçiş dönemindeki proleterya egemenliği, proleterya diktatörlüğü biçiminde kendini gösterecektir. Proleterya politik üstünlüğünden burjuvazinin elindeki sermayeyi yavaş yavaş söküp almak ve tüm üretim araçlarını devletin, yani egemen Sınıf olarak örgütlenmiş proleteryanın ellerinde toplamak ve hızla üretim güçlerini çoğaltmak için yararlanacaktır. Marx’a göre Sınıf savaşımı zorunlu olarak proleterya diktatörlüğüne götürür. Bu diktatörlük tüm sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma doğru, bir geçiş dönemi oluşturur.
Proleterya diktatörlüğü konusu, özellikle Lenin tarafından işlenmiş ve görüşleri 1917 devriminden sonra Sovyetler Birliği’nde uygulanma olanağı bulmuştur. Lenin’e göre proleterya diktatörlüğü, işçi devriminin asıl özü, proleterlerin sınıf savaşlarının temel sorunu niteliğindedir.
Sınıf diktatörlüğünün çeşitli tanımları yapılmıştır :
“Diktatörlük doğrudan doğruya zora dayanan ve hiçbir yasaya bağlı olmayan bir iktidardır.”
“Proleteryanın devrimci diktatörlüğü, burjuvaziye uygulanan zorla kazanılıp sürdürülen, hiçbir yasaya bağlı olmayan bir iktidardır.”
“Diktatörlük, diktatörlüğü diğer sınıflar üzerinde uygulayan sınıf için demokrasinin zorunlu olarak ortadan kalkması anlamına gelmez; ancak, kendisine diktatörlük uygulanan sınıflar için demokrasi ortadan kalkmış ya da geniş ölçüde sınırlandırılmış demektir.”
Proleterya diktatörlüğü bir geçiş dönemi olarak tasarlanmıştır. Nitekim, Stalin döneminde çıkarılan 1936 Sovyet Anayasası’yla sınıf savaşımının ve buna bağlı olarak işçi sınıfı diktatörlüğünün son bulduğu, devletin bütün halkın devleti olduğu ilan edilmiştir. Ne var ki, bu tarihten sonra da Sovyetler Birliği, bizzat Stalin tarafından kanlı biçimde yürütülen dikta yönetimine sahne olmuş rejim, proleteryanın değil, proleterya üzerinde bürokrasinin diktatörlüğünü sağlamaya yaramıştır. Böylece sınıfsız topluma geçişte devletin de ortadan kalkacağı yolundaki teori pratikte devletin daha da güçlenmesi sonucunu doğurmuştur. Yapılan eski Sınıfları yıkıp yeni sınıflar kurmaktan ibaret kalmıştır.
“Sosyalizm sözcüğünün tek anlamı yoktur. Sosyalist akımlar, bir yelpazenin dilimleri gibi değişik derecelerde sola açılmış düşünceyi anlatır. Bu bakımdan genel olarak “Üretim ve mübadele araçlarının kollektifleştirilmesi yoluyla sosyal sınıfları ortadan kaldırarak insan toplumlarının teşkilatlanmasında köklü reform yapma amacını güden doktrin” olarak tanımlanabilir.
Marksizm zamanla değişik yorumlara konu olmuştur. Demokratik sosyalistler, sosyalistlerin meşru yollardan iktidara gelmesini savunurlar. Bunlara göre sosyalist mücadele, parlementer sistem içinde ve meşrû zeminde yürütülecektir.
Bertrand Russel’e göre, “sosyalizm, toprak ve sermayenin demokratik bir yönetim çerçevesinde ortak mülkiyetidir”. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalistler, görüşlerini teknik ve pratik çözümler üzerinde yoğunlaştırmışlar ve toplumsal refahın artmasıyla etkisini yitiren mülkiyet ve servet konuları yerine, paylaşım ve yönetim sorunlarına eğilmişlerdir. Demokratik sosyalistler, seçimi ve çoğulcu demokrasiyi benimsemişlerdir.
Sınıf savaşımı ve sınıf diktatörlüğü gibi kavramların inandırıcılığını yitirmeleri, 1970’li yıllarda Avrupa komünist partilerini, başta bu kavramlar olmak üzere, Marksizm’e yeni bir yorum getirme arayışı içine çekmiştir. İlk kez 7975 yılı sonlarında “eurokomünizm” sözcüğü ile anlatılan bu kavramın özelliği, uygulamak istediği stratejiden kaynaklanmaktadır. Bu strateji, gelişmiş kapitalizmden sosyalizme geçişin demokrasi yoluyla yapılmasını amaçlar.
Eurokomünizm akımının doğuşuna İtalyan Komünist Partisi önderlik etmiştir. Bu partinin 1973 yılında Hıristiyan Demokrat Parti’yle uzlaşma girişimi bu hareketin başlangıcı olmuştur.
İtalyan Komünist Partisi’nin yeni bir sosyalist model arama yolundaki gayretleri Fransız ve İspanyol Komünist Partilerince de desteklenmiştir. Kasım 1975’te İtalyan ve Fransız Komünist Partisi Genel Sekreterleri Eurokomünizmin temel ilkelerini içeren bir bildiri yayımlamışlardır. Bu bildiri özetle şöyledir:
– Sosyalizm, demokrasi ve özgürlüğün en üst aşaması, demokrasinin en ileri sonuçlarına erişmesi evresidir,
– Sosyalizm yolunda ilerleme ve sosyalist bir toplum kurulması, ekonomik, sosyal ve politik yaşamın sürekli demokratikleşmesi içinde gerçekleşmelidir,
– Toplumun, sosyalist bir topluma dönüşmesi, başlıca üretim ve değişim araçları üzerinde kamu denetimi, bunların kademeli olarak sosyalleştirilmelerini ve ulusal düzeyde demokratik bir plânın ortaya konmasını gerektirir,
– Çok partili siyasal rejim ve siyasi partilere demokratik yollardan iktidar ve muhalefet yollarının açık olması ilkesi kabul edilmiştir,
– Sendikaların özerkliği ve bağımsızca eylemlerini sürdürmeleri sağlanacaktır;
– Halkların büyük savaşımları sonucu elde ettiği, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi tüm özgürlüklerin, geliştirilmesi güvence altına alınacaktır;
-Sosyalist dönüşüm, ancak işçi sınıfının ve onun çevresindeki halk çoğunluğunun oluşturduğu kitlelerin gerçekleştireceği, geniş çaptaki güçlü hareketin ve savaşımın eseri olabilir. Böyle bir dönüşüm, halk egemenliğinin gerçek olarak temsil edildiği demokratik kuruluşların varlığına ve yetkilerinin genişletilmesine ve genel oy hakkının özgürce kullanılmasına bağlıdır. Genel seçim sonuçlarını her zaman saygıyla karşılayan ve karşılayacak olan bu iki parti, ancak belirtilen koşullar içinde emekçi sınıfın devlet yönetimine girebileceği kanısındadır.
Bu ortak bildiri, Şubat 1976’da toplanan Fransız Komünist Partisi XXII. Kongresi’nce onanmıştır. Öte yandan, daha 1975 Temmuzunda, İtalyan ve İspanyol Komünist Partileri, aynı ilkeler çevresinde birleşip, bu ilkeleri yansıtan ortak bir bildiri yayımlamışlardı.
Eurokomünizmin sınıf savaşımı, proleterya diktatörlüğü gibi kavramlar karşısındaki anlayışına gelince:
Yayımlanan ortak bildirilerde sosyalizmin demokrasinin en üst aşaması olduğunu, çok partili rejimin gerekliliğini, genel oy hakkını ve genel seçim sonuçlarını her zaman saygıyla karşıladıklarını, sosyalizme giden tek yolun demokrasi olduğunu vurgulayan bu partiler için, hiç olmazsa ilerlemiş kapitalist ülkelerde, proleteryanın iktidara gelmesinde Sınıf savaşımı, artık geçerli bir yol olmaktan çıkmış gözükmektedir. Komünist partilerin, iktidara, işçi Sınıfının yapacağı bir devrimle değil, bu sınıfın oylarıyla geleceği ilkesi benimsenmiştir.
Aynı biçimde, özgürlükten yana olduklarını belirten eurokomünist partiler proleterya diktatörlüğünü de kabul etmezler. Nitekim, Şubat 1976’da toplanan XXII. Fransız Komünist Partisi Kongresi’nde, proleterya diktatörlüğü kavramının terk edilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir. İspanyol Komünist Partisi Genel Sekreteri, 1976 yılı Komünist Partiler Berlin Konferansı’nda bu konuda şöyle demektedir: “Kırk yıl faşist diktatörlüğe tabi olan bizler özgürlüğün değerini ve enerjik olarak savunulması gerektiğini çok iyi anladık; hiç bir anlayış hiç bir sosyal rejim, hele sosyalizm bunların yitirilmesi düşüncesini bize kabul ettiremez”.
İtalyan ve İspanyol Komünist Partisi liderlerinin Temmuz 1975’de yaptıkları toplantı sonunda yayımladıkları ortak bildiride, bu partilerin demokrasiye ve özgürlüklere bağlılıkları şu sözlerle anlatılmaktadır: “Batı ülkelerinde sosyalizm, ancak tam olarak gelişmiş ve gerçekleştirilmiş demokrasi içinde kendisini kabul ettirebilir. Kişisel ve toplumsal özgürlüklerin değerinin ve demokratikliğinin, karşıt görüşleri özgürce savunan çok partili rejimin, sendika özerkliğinin, din özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün, sanat ve bilim özgürlüğünün teyit ve tasdiki sosyalizmin temelidir.”
Görülüyor ki, bu yeni akımda, Marksizmin klâsik kalıplarına yer yoktur. İşçi sınıfı iktidarının, sınıf mücadelesi yerine, demokrasi içinde özgürce yapılacak seçimlerle kurulması ilkesi benimsenmiştir. Aynı biçimde sosyalizm, özgürlükler rejimi olarak algılanmakta, dogmatik proleterya diktatörlüğü kavramına karşı çıkılmaktadır.
Bu konuda Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Georges Marchais şu açıklamaları yapmıştır.
“Sosyalizm, özgürlükle anlamdaştır”.
“İç savaşı reddediyoruz… Her aşamada, çoğunluk seçimler yoluyla kendini dile getirecektir”.
“… Her aşamada halkımızın genel oy ile özgürce dile getirdiği tercihlerini saygıyla karşılayacağız”.
Diktatörlük “Hitler’in, Mussolini’nin, Salazar ve Franko’nun faşist rejimlerini yani demokrasinin inkârını otomatik olarak akla getirir. Bizim istediğimiz bu değil”.
Bu partilerin ortak bildirilerinde de, demokrasi ve özgürlükler savunulmakla yetinilmemiş, ayrıca komünist partilerin eski tutumları eleştirilmiştir. Devrimci komünist partiler, demokrasiyi burjuva egemenliğiyle eş anlamlı saymakla, burjuva demokrasisini proleter demokrasinin karşıtı olarak görmekle, burjuvazinin demokratik olabileceği kanısını yaratmışlardır. Ancak, uygulamada bununla da kalınmamış, proleterya demokrasisi olarak gösterilen rejimlerde, geniş halk kitlelerine, en temel özgürlükler bile tanınmayıp, sonunda demokrasi fikri, tümüyle terkedilmiş ve demokrasinin ancak kapitalist rejimlerle bağdaşabileceği öne sürülmüştür. Klâsik komünist partiler, demokratik kuruluşlar ve demokrasi mekanizmasını iktidara gelebilmek için bir araç olarak kullanmak istemişler, iktidara geldiklerinde, demokrasiyi yok edip yerine proleter demokrasisini kurmayı tasarlamışlardır.
Anayasa’nın 6. maddesinde egemenliğin kullanılmasının hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye ya da sınıfa bırakılamayacağı, 10. maddesinde hiç bir sınıfa imtiyaz tanınamayacağı, 14. maddesinde, Anayasa’da yer alan hak ve özgürlüklerden hiç birinin sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı öngörülmektedir.
Anayasa’nın siyasi partilerle ilgili 68. maddesinin beşinci fıkrasında da “Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz” açıklığı bulunmaktadır.
Yukarda anılan anayasal kurallara göre hazırlanan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 5. maddesinde, siyasi parti kurma hakkının sosyal bir Sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak ya da herhangi bir diktatörlük türüne dayanan devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamayacağı, 78. maddesinin (c) bendinde, siyasi partilerin, sosyal bir sınıfın diğer sosyal Sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamayacağı ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacağı öngörülmüştür.
Konuyla ilişkin olarak bu kurallar birlikte ele alındığında siyasi partilere iki temel yasağın getirildiği anlaşılmaktadır :
e1- Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğinin savunulması ve yerleştirilmesinin amaçlanması,
e2 – Herhangi bir tür diktatörlüğün savunulması ve yerleştirilmesinin amaçlanması,
Davalı siyasi partinin yapısı, amacı ve uygulamayı benimsediği yöntem Parti Tüzüğü ile Programında belirtilmiştir.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi Tüzüğü’nde Parti’nin niteliğini belirleyen “Karakter ve amaç” başlıklı 2. maddede aynen şöyle denilmektedir :
“Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Türkiye işçi sınıfının, aydınların, Türk ve Kürt bütün çalışanların partisi, Türkiyeli komünistlerin gönüllü birliğidir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, işçi sınıfının devrimci partisi, barışın ve demokratizmin partisi, yurtseverlik ve enternasyonalizmin partisi, aklın hümanizmin ve sosyalizmin partisidir.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi, yaratıcı marksist teori temelinde politikasını çizer. Bunu Türkiye ve dünya kültürünün, çağdaş düşünce ve bilimin demokratik, insancıl değerleriyle zenginleştirerek sürekli geliştirmeyi görev bilir. Parti’nin düşünce ve çalışma aracı yaratıcı marksizm, diyalektik yöntemdir.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin amacı, demokrasiyi kazanma, geliştirme, ulusal baskı ve eşitsizliğe son verme ve demokrasinin güçlendirilmesi yoluyla kapitalizmi aşarak sosyal adaletin ve sosyal barışın sağlanması, sosyalizmin kurulmasıdır.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi, barışı ve demokrasiyi sürekli güçlendirme yoluyla çoğunluğa dayalı devrimci bir süreçle köklü dönüşümleri gerçekleştirerek barışçıl yoldan sosyalizme geçmeyi öngörür. Sosyalizm de barışı ve demokrasiyi güçlendirerek geliştirecektir.
Türkiye Komünist Partisi, sosyalizmi, bir bütün olarak insanlığın özgürce ve doğal çevre ile uyum içinde geliştiği, bunun önkoşulu olarak kişinin barış içinde, insancıl ve özgür gelişme koşullarının sağlandığı, toplum yaşamının her alanında halkın kendi kendini yönettiği, üreticilerin üretim araçlarına yabancılaşmasının son bulduğu herkesin sosyal güvenlik içinde olduğu, insanlar arası ilişkilerin dayanışmaya, herkes için daha nitelikli yaşam koşulları temeline dayandığı bir düzen olarak görür.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi, ırk, dil, din, mezhep, kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin hangi sınıf ve katmandan gelmiş olursa olsun, Parti’nin tüzük ve programını benimsemiş bütün yurttaşlara saflarını açık tutar.”
Davalı Partinin Programı’nda nasıl bir sosyalizm amaçlandığı da, ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır :
“TBKP’nin temel amacı sosyalizmdir. Sosyalizm, işçi ve öteki emekçilerin, aydınların, genel olarak toplumun iktidara ve mülkiyete yabancılaşmasına ve bu yolla insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiği, halkın kendisinin ve ülkenin geleceği konusunda özgürce karar verebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği, kendini çok yönlü geliştirebildiği bir düzendir.” (Program-TBKP’nin temel amacı Sosyalizm).
“Kapitalizmden sosyalizme geçiş için, sosyalist devrimin başarılması zorunludur. Bir dizi ara aşamadan oluşan sosyalist devrim süreci ile kapitalizmden sosyalizme geçilmesi, ancak işci sınıfının ve geniş halk yığınlarının özgür isteği, bilinçli, kararlı ve örgütlü gücüyle gerçekleşebilir. Devrime demokratik ve barışçı yolla, yani geniş demokratik bağlaşıklık ilişkileriyle, çoğunluğun kazanılmasıyla, politik demokrasi zemininde köklü dönüşümler için mücadele yoluyla yaklaşılacaktır. Bugünden yaratılacak katılımcı, özyönetimsel her oluşum sosyalizme yakınlaşmaya hizmet edecektir.
İşçi sınıfının öncülüğünde tüm emekçilerin, tüm çalışanların iktidarıyla kurulacak olan sosyalizm, işçi ve emekçilerin eseri olacaktır.
TBKP, emekçi iktidarının, sosyalizmi amaçlayan diğer politik ve toplumsal güçlerle birlikte, geniş demokratik bağlaşıklık ilişkileri içinde ve geniş toplumsal mutabakatlar zemininde, çoğulcu demokratik rejim kuralları içinde kurulması için çalışacaktır.
Demokrasiyi güçlendirerek sosyalizme geçilecek, sosyalizmi güçlendirerek demokrasi geliştirilecektir. Sosyalizmde çoğulculuk, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir. Sosyalizmin bütün potansiyelinin seferber edilmesi ancak azami demokrasiyle olanaklıdır. Bu koşullarda, toplum, kendi üretim ve paylaşım tarzını, yaşama ve çalışma koşullarını özgürce belirleyebilecektir.”
Program’da dünyadaki son gelişmeler ve gelecekten beklentiler açıklanmakta, sosyalist ülkelerde uygulanan baskıcı rejimler, açık biçimde kınanmaktadır :
“Dünya sosyalizmi, nesnel etkenler ve öznel yanlışların yol açtığı derin bir bunalım yaşamakta, demokratik ve insancıl bir sosyalizm yönünde kendini yenilemeye çalışmaktadır.
Genel olarak bütün insanlığın ve tek tek her halkın karşı karşıya bulunduğu sorunların, ancak farklı sistemler, devletler, Sınıflar, sosyal gruplar, cinsler ve bireyler arasındaki ilişkilerin demokratikleştiği, eşit haklılık ve geniş katılım sağlandığı ve şiddetin dışlandığı koşullarda çözülebilmesi giderek belirginleşmektedir.
Dar grup ya da sınıf çıkarları için, insanı ve doğayı tahakküm altında tutma, baskı ve dayatmayla toplumsal gelişmeyi denetim altına alma politikalarına karşı, bütün dünyada özgürlük ve katılım, sosyal adalet, doğayı koruma ve onunla uyum içinde yaşama mücadelesi yükseliyor.
Bugün eski soğuk savaş dönemine göre tanımlanmış devlet ve zümre çıkarları için, her türlü demokratik gelişmeyi, sınıfların, grupların ve bireyin politik yaşama özgür katılımını engelleyen geleneksel baskıcı otoriter devlet anlayışı ve politikaları, toplumsal gelişmenin önündeki en önemli engeli oluşturuyor.
Karşı karşıya bulunduğu ağır ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve ekolojik sorunları çözebilmesi için Türkiye’nin her şeyden önce, geniş mutabakatlara dayalı çağdaş, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasiye ihtiyacı var. Türkiye dünya gelişmesine de ancak bu yolla katılabilir.
TBKP, ancak çağdışı baskı, şiddet ve tahakküm ilişkilerine karşı, toplumsal yaşamın her alanında evrensel demokratik değerleri bizzat yaşama geçiren bir mücadele anlayışıyla, demokrasinin bir yaşam tarzına, kalıcı bir kültüre dönüşebileceği görüşündedir. TBKP, muhalefette ya da iktidarda, her zaman halkı bu yönde esinlendirecektir.”
Program’da özgürlüklere de geniş yer verilerek, “Toplumsal yaşamın bütün alanlarında ve ülkenin bütün bölgelerinde demokratikleşme için yurttaşlar kendilerini özgür hissetmeli, insan hakları, temel özgürlükler tam olarak yürürlükte olmalıdır. Bunun için :
Kişi ve konut dokunulmazlığı, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, bilgilenme özgürlüğü, vicdan ve din özgürlüğü; kadınların eşit haklılığı, sosyal haklar eksiksiz sağlanmalıdır.” denilmekte ve temel özgürlükler konusunda ayrı ayrı dilekler belirtilmektedir.
Program’da ayrıca klâsik marksist ekonomi anlayışından da vazgeçildiği, anlaşılmakta, örneğin; “ekonominin gelişmesinde piyasanın rolünün vazgeçilmez olduğu, “Türkiye için piyasanın rolünü, planlamanın rolüyle birleştirebilecek bir ekonomik politikaya ihtiyaç bulunduğu” ve “mülkiyetin yaygınlaşması” gereği savunulmaktadır.
Parti Tüzüğü’nün ve Programı’nın, Anayasa’nın ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin yasakladığı Sınıf ve zümre egemenliğini ya da herhangi bir diktatörlüğü savunur nitelikte olmadığı açıktır.
Anayasa Mahkemesi, siyasi partilere ilişkin 8.12.1988 günlü, Esas:1988/1 ve Karar 1988/2 sayılı kararında, sınıf ve zümre egemenliği ile sosyal sınıflara dayalı parti kurulması konusundaki görüşlerini aşağıdaki biçimde açıklamıştır :
“Siyasi partiler, toplumun belirli ya da çeşitli kesimlerinin çıkarlarını temsil ettiklerine göre, toplumda çeşitli Sınıflar bulunduğu gerçeği yadsınamaz. Nitekim Anayasa’nın 14. ve 2820 sayılı Yasa’nın 78. ve 5. maddelerinde “Sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde” denilerek, toplumsal sınıflar sosyal bir olgu olarak kabul edilmektedir. Sınıfların varlığı kabul edildiğinde, siyasi partilerin tabanlarını belirli bir sınıfa veya sınıflara dayandırmaları doğal olur. Böylece iktidarlar da, siyasal bilim açısından belirli bir sınıfın ya da sınıfların iktidarları olabilirler. 1961 ve 1982 Anayasalarında, sınıf gerçeğini ya da bunun iktidara yansımasını önleyici bir hüküm yoktur. Yasaklanan, bu iktidarın bir sınıf egemenliğini kurmak yolunda kullanılması ve bir tek sınıfın öteki sınıflar üzerinde egemenlik kurmasıdır. “Egemenlik” ve “İktidar” kavramları birbirlerine karıştırılmamalıdır. Anayasa’nın 6. maddesine göre, “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” ama, iktidar, bir süre için siyasal partiler yoluyla ağırlıklarını duyuran zümre ya da sınıfların eline geçebilir. Bu maddede yasaklanan, egemenliğin kullanılmasının sürekli ve değişmez bir biçimde bir kişi, zümre veya sınıfa bırakılmasıdır.
Sınıf egemenliği, siyasi iktidarın ve siyasi faaliyetin belli bir sınıfın tekeline geçmesi, toplumdaki diğer sınıfların ve partilerin siyasi hayatın dışına itilmesi, onlara iktidar olma hak ve imkanının tanınmaması olarak tanımlanabilir. Anayasa’nın yasakladığı da budur. Diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmak amaçlamadığı, hukuk devleti ilkesine, çok partili çoğulcu sisteme ve iktidarların seçimlerle değişebilirliği kuralına aykırı bir tutum alınmadığı sürece, sınıf iktidarını istemek ya da bu yolda çalşşmak yasalara aykırı düşmez.
Yukarıdaki açıklamaların ışığında Anayasa’da ve özellikle 2820 sayılı Yasa’nın siyasi partilerin hangi esaslara dayanamayacaklarını öngören 78. maddesinin (b) bendinde, “zümre”, “cemaat” vb. yanında sosyal sınıftan söz edilmemesi karşısında, Siyasi Partiler Yasası’nda, sosyal sınıf esasına dayalı parti kurulmasını engelleyen bir kuralın bulunmadığı kabul edilmelidir.”
Anayasa Mahkemesi’nin kararında açıklanan görüşler ve yapılan yorumlar değinilen konuda davalı parti ve programı için de geçerlidir.
Diğer yandan, önce Batı Avrupa komünist partilerinde başlayan eurokomünizm akımı ve daha sonra doğu Avrupa ülkeleri ile Sovyetler Birliği’nde başlayan demokratikleşme hareketlerinin dünya komünist hareketi ve komünist partileri üzerinde önemli etkileri olmuştur. Son yılların bu önemli ideolojik ve siyasal değişikliklerin etkisi davalı partinin programında ve savunmalarında açıkça görülmektedir.
Davalı Parti, savunmasında, “TBKP kurucuları ve yöneticileri geçmişte farklı partilerde yer almış, marksizm konusunda farklı görüşler savunmuş kişiler olmakla, birlikte, TBKP’nin kurulması, programının belirlenmesi aşamasında yeni bir yorumda birleşmiş kişilerdir.”, “TBKP’nin şiddet karşısındaki tutumu marksizmin bu alandaki geleneksel yaklaşımının köklü bir revizyonuna dayanmaktadır.” denilerek bir tür ideolojik özeleştiri yapılmaktadır.
Parti tüzüğü ve programı ile bu konudaki sözlü ve yazılı savunmaları bir bütün olarak çağdaş gelişmelerin ışığında değerlendirildiğinde, davalı Partinin çoğulcu, katılımcı, çok partili ve halk oyuna dayanan demokratik siyasal kurumları benimsediğini ortaya koymaktadır.
Bu nedenlerle davalı siyasi Parti program ve tüzüğünde sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliği ve herhangi bir diktatörlüğü savunulmadığı ve amaçlanmadığı anlaşıldığından bu konuda yasaklar koyan Anayasa’nın 6., 10., 14. ve 68. maddelerine, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 5. maddesiyle 78. maddesinin (c) bendine aykırılık yoktur.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yerinde görülmeyen bu konudaki isteminin REDDİ gerekir.
İddianamede, Anayasa’nın 68. maddesinin gerekçesindeki, Anayasa … Türkiye’de bundan böyle sınıf ve zümre esasını, komünizmi, faşizmi, teokrasiyi ve herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partilerin kurulamayacağına ilişkin görüşünden hareketle “… komünist adı kullanılmak suretiyle kurulacak siyasi partilerin, sınıf egemenliğini amaçladıklarını var sayarak, partilerin bu adla kurulmasını yasaklamış ve yasa koyucu da bu yasaklama doğrultusunda konuyu 2820 sayılı Kanun’un 96/son maddesinde düzenlendiği” belirtilmiştir. Aynı sav, esas hakkındaki görüşte yinelenmiştir.
Davalı Parti’nin Tüzüğü’ndeki “Ad” başlıklı 1. madde şöyledir: “Parti’nin adı Türkiye Birleşik Komünist Partisi’dir. Kısaltılmış adı TBKP’dir. Merkezi Ankara’dadır.”
2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin son fıkrası da şöyledir:
“Komünist, anarşist, faşist, teokratik, nasyonal sosyalist, din, dil, ırk, mezhep ve bölge adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla da siyasi partiler kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.”
Anayasa tasarısının 77. maddesinde de, “Sınıf ve zümre esasını komünizmi, faşizmi, teokrasiyi ve herhangi bir diktatörlüğü Türkiye’de savunmaya ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partiler kurulamaz” denilmekteydi Tasarının 13. maddesinden, “komünizmi, faşizmi, teokrasiyi” sözcüklerinin çıkartılmasına koşut olarak yapılan değişiklikle bu sözcükler 77. maddeden de çıkartılmıştır. İddianamede dayanak olarak gösterilen gerekçe, maddenin değişiklikten önceki durumuna ilişkindir. Anayasa’da “komünist” adıyla parti kurulmasını açıkça yasaklayan bir kural bulunmamasına karşın geçici 15. madde kapsamına giren 2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin son fıkrası bu adla parti kurulmasına engeldir. Fıkra, yalnızca doğrudan komünist adıyla parti kurulmasını değil, aynı anlama gelen adlarla parti kurulmasını ya da parti adında bu sözcüklerin geçmesini de yasaklamıştır. Davalı Parti’nin adında “Komünist” sözcüğü bulunduğuna göre 96. maddenin son fıkrasına aykırılık açıktır. 2820 sayılı Yasa “komünist” adının kullanılmasını sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlamak konusundan bağımsız olarak düzenlenmiştir. Çünkü, bu sonuncu yasaklar aynı Yasa’nın 5. ve 78. maddeleriyle kurala bağlanmıştır. Başka bir anlatımla, Sınıf egemenliği ya da diktatörlük amaçlanmasa da bir parti 96. maddenin sonuncu fıkrası gereği “komünist” adını alamaz ya da bu sözcüğü adında kullanamaz.
Anayasa’nın 69. maddesinin öngördüğü Siyasi Partiler Yasası’nın açık kuralına aykırı ad taşıdığı belirgin olan ve bu Yasa’nın 96. maddesinin açıklığına karşın adında “komünist” sözcüğüne yer veren “Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi gerekir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde, davalı Partinin Tüzük ve Programı’ndan alıntılar yapıldıktan sonra, özetle:
Tüzük ve programda ayrı “dili” ve “kültürü” olan ve özellikle “kendi geleceğini tayin hakkına sahip” Türkiye Cumhuriyeti ülkesi toprakları üzerinde yaşayan bir “kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edilmiştir.
Bir siyasi partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçe’den başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için kendi geleceğini tayin hakkı da dahil olmak üzere kimi haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşıdığından bu eylem, Anayasa’nın 2., 3. ve 14. maddelerinin birinci fıkralarıyla, 68. maddesinin Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), 81 . maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırıdır.
Ön savunmada, bu suçlamaya ilişkin olarak herhangi bir açıklama yer almamakta buna karşılık sözlü açıklamada özetle şu konulara değinilmektedir:
Hakkımızdaki temel sav, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaktır. Anayasa’mızın öngördüğü “millet” kavramı içinde yer alan “Türk vatandaşı” sözcükleri, Anayasa’mıza vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi kapsamaktadır. Bu, etnolojik kökeni anlatan “Türk” kavramından başka bir şeydir. Anayasa’mızın 10. maddesinde “dil, ırk …” denildiğine göre Türk Milleti içinde ırk farkı olabilir. Kürt halkı da Türk vatandaşıdır. Türk Milletine dahildir ama kürttür. TBKP göre sorunun çözümünde her türlü şiddet kullanımının reddi konusunda öncelikle mutabakat sağlanmalıdır. Şiddetin ayrıca, ayrılıkçılığı da körükleyeceğinin bilincindedir. şiddet kullandıkça ayrılıklar körüklenir, derinleşir, arada köprü kurulamaz duruma gelir. İstediğimiz bu değildir. Sorun politiktir, politik olarak çözümlenmelidir. Bu, ancak bir süreç içinde olanaklıdır. Bizim görüşümüz, çeşitlilik içinde birliktir.
2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin, ırk ya da dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyeceklerini, (b) bendi, Türk dilinden ya da Türk kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek, yaymak yoluyla azınlık yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyeceklerini öngörmektedir. Uygulanması hiç bir koşula bağlı olmayan (a) bendi ile bütünlüğü bozmak koşulu arayan (b) bendi arasındaki dengesizliğin, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası çerçevesinde giderilmesi gerekir.
Parti Program ve Tüzüğü’nün 81. maddenin (b) bendine aykırılığı söylenemez. Böyle bir sav, iddianamede yer almamaktadır. Tüzükte, Program’da ülke bütünlüğünü bozmak amacından da söz edilmemiştir.
Anayasa’nın koyduğu kural, birliği ve bütünlüğü korumaktır. O halde, birlik ve bütünlüğün nasıl korunacağını araştırmak, bu konuda değişik öneriler sunmak ve bütünlüğü sağlayabilmek konusunda farklı düşünceleri tartışmak herkesin hakkıdır. İktidar başka, muhalefet başka yollar önerebilir, önermesi gerekir; demokrasi budur.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüş yazısında bu konuda özetle şu hususlara yer verilmektedir :
Anayasa’da, ülke millet bölünmezliğiyle, Devletin tek yapılı olduğunu, çok uluslu olmadığını ve partiler açısından da millet bütünlüğünü bozucu ve vatandaşlar arasındaki etnik farklılıklardan hareketle ayrı bir toplum oluşturarak bunlarda ulusçuluk bilinci yaratılıp, millet bütünlüğünden ayrılmalarına yönelik amaç güdülemeyeceği belirtilmiştir.
Nitekim Anayasamızın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” denilip Türk Milleti’nden sayılabilmek için vatandaşlıktan başka bir öğeye yer verilmeyerek hukuksal plânda millet bütünlüğünün özünü gözler önüne sermiş bulunmaktadır.
2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesiyle Anayasa’da yer alan kurallara uygun biçimde bir hüküm getirilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin siyasi partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 ve 8.5.1980 günlü, Esas 1979/1, Karar 1980/1 sayılı kararlarından alıntılar yapan esas hakkındaki görüşte ayrıca, “… davalı siyasi partinin programının birçok yerinde “Kürt ulusunun varlığı”ndan, “Kürt dili ve kültürü”nden söz edilmekte ve hattâ Programı’nın dördüncü sayfasında “Kürt sorununun âdil, demokratik, barışçı çözümü için” başlıklı bölümünde ise daha da ileri gidilerek “… Kürt halkının varlığının ulusal kimliğinin ve haklarının tanınması … her halkın doğal ve devredilmez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkı…” vurgulanmaktadır. Bu durumda davalı siyasi partinin programının, Anayasa’nın 3., 14. ve 69. maddelerine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78/a ve 81/ab maddelerine aykırı bulunduğu açık olarak anlaşılmaktadır” denilmektedir.
Davalı Parti’nin son savunmasında ise, aynı suçlamaya ilişkin olarak başlıca şu görüşler yer almaktadır :
Gerek 1982 Anayasası, gerek 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasş, siyasi partilerin ülke ve millet bütünlüğüne aykırı amaçları olamayacağını ve bu yönde faaliyette bulunamayacaklarını belirtmişlerdir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin topraklarının bir bölümü üzerinde başka bir devlet kurulmasını amaçlayan partiler kapatılacaktır.
Suçlamaya esas olarak alınan bölümler, program bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, ülke toprakları üzerinde başka bir devletin kurulmasının istenmesinin söz konusu olmadığı görülür, Aksine, ülke toprakları üzerinde, Türk ve Kürtlerin birlikte yaşamaları amaçlanmaktadır. Esas hakkındaki görüşte dolaylı olarak belirtildiği gibi, suçlama ülke bütünlüğüne aykırı amaç güdülmesi olşııayıp, bizzat kürtlerin varlığının kabul edilmesidir.
Anayasa’nın 66. maddesinde kullanılan “Türk” sözcüğünün etnik kökeni anlatmadığı; aksine “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olunmasını öngören, kısaltılarak “Türk” diye nitelendirilen, tamamen hukuksal bir kavram olarak kullanıldığı açıktır.
Esasen artık sosyal, siyasal ve toplumsal gelişmeler çoktan Kürtlerin varlığının tartışılması olgusunu geride bırakmıştır. Bu gün, artık tartışılan “Kürtlerin varlığı ya da yokluğu” değil, ana dillerinde eğitim yapıp yapamayacakları, kültürel olanakların tanınıp tanınamayacağı ve benzeri konulardır.
Kürt sorunuyla diğer partiler de ilgilenmişlerdir. Kürtlerin varlığı ve sorunun çözümü konusunda öneri getiren kişi ve kuruluşlardan yalnızca TBKP hakkında kapatma davası açılmasının kabul edilemeyeceği, bunun hukuk devleti ilkesi ile adalet ve hakkaniyet kavramları ile bağdaştırılamayacağı açıktır.
TBKP, hukuksal bir kavram olan “Türk milletinin” bir parçasını oluşturan “Kürt halkı”nın ayrılığını değil, eşit haklılık ve gönüllülük temelinde birliğini savunmaktadır. Bir başka anlatımla, millî bütünlüğüne aykırı değil, millî bütünlüğü sağlayıcı çözüm önermektedir. Siyasal iktidarın bu sorun konusundaki politikasını eleştirmekte, bu politikanın millet bütünlüğünü bozacağı belirtilmektedir. TBKP programında bu konuda; uygar dünyanın kabul ettiği en temel ilkelerden birisi olan halkların kendi kaderini tayin hakkının, bugüne kadar uygulanan yanlış politikalar sonucu birlik değil, ayrılık şeklinde kullanılması sonucunu doğuracağı tesbit edildikten sonra, birliğin, yani millî birliğin sağlanması için sorunun âdil, demokratik ve barışçı bir yoldan çözülmesi gerektiği belirtilmektedir.
Ayrılığın değil birlikte yaşamanın amaç edinildiği, iddianamedeki görüşün aksine TBKP’nin “Türk ve Kürt marksistlerin partisi olduğunun” programda belirtilmesinden de açıkça belli olmaktadır.
Anayasa’nın 66. maddesinde belirtilen “Hukuksal Türklük bağı” toplumsal olguların ve etnik, azınlık gruplarının varlığının inkâr edilmesi sonucunu doğuramaz. “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı bulunmak” hukuksal durumunu inkâr etmeden ve bu hukuksal bağımlılığın koparılmasını öngörmeden, etnik farklılık iddiasında bulunulabilir.
Anayasa’nın 3. maddesi, Resmî dilin “Türkçe” olduğunu belirtmektedir. Kimi etnik grupların ve azınlıkların kendi dillerini konuşmak istemelerinin, Türkçe’nin resmî dil olmaktan çıkarılması istemini anlatmadığı açıktır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın TBKP’ne uygulanması istenen hükmü (sözü itibariyle) siyasi partilere “azınlık yaratma yasağı” koymaktadır. Siyasi partilerin tamamen toplumsal, sosyolojik bir olgu olan azınlıklar yaratabileceğini düşünmekteki mantığı kavrayabilmek olanaksızdır. Esas olan, ülke-millet bütünlüğünün korunmasıdır. 2820 sayılı Yasa da bu amaçla sınırlı olmak zorundadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı partinin Tüzük ve Programında yer alan görüşlerin, Anayasa hükümlerine uygun olarak düzenlenmiş bulunan 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
a- Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini…. değiştirmek;
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.”
Anayasa’yla bağlantılı olan bu kuralın yollama yaptığı Anayasa’nın Başlangıç kısmında, “Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk Millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve Ülkesiyle bölünmezliği” esası karşısında korunamayacağı, 3. maddesinde Türkiye devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün ve dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir.
Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi, değişik yönleriyle Anayasa’nın bir çok maddesinde düzenlenmiş olup, Devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmış (madde: 5), bu ilkeyi korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği (madde: 13, 14) kabul edilmiş, aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (madde: 28, 30, 33), gençlerin bu bütünlüğü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması Devlete görev olarak verilmiş (madde: 58), bu alanda bilimsel araştırma özgürlüğüne sınırlama konulmuş (madde: 130), radyo ve televizyon yayınlarının ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacak biçimde yapılması öngörülmüş (madde: 133), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi kabul edilmiş (madde: 135), bu alanda işlenecek suçlar için özel mahkemeler öngörülmüş (madde: 143), aynı konu TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birisini oluşturmuş (madde: 81, 103), siyasi partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır.
Anayasa, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” kavramıyla ilişkili gördüğü dil konusunda da kurallar koymuştur.
“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
Aynı biçimde, Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” denilmekte, 42. maddesinin son fıkrasında ise Türkçe’den başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşma hükümlerinin saklı olduğu kurala bağlanmıştır.
Dil konusunda bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasıdır. “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri … dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.”
Dil ve bütünlük konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Her şeyden önce bu konularda genel ilkeyi koyan 3. madde, Anayasa’nın 4. maddesine göre “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez” bir kuraldır.
Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu kavramlar hakkında düzenleme yapan 14. maddedeki yasaklara aykırı davranan siyasi partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.
2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili kuralları bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda daha kapsamlı bir kural koymuş, siyasi partilerin, diğer yasaklar yanında, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline ilişkin Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirtmiştir. Gerek Anayasa, gerek Siyasi Partiler Yasası, ülke ve millet bütünlüğünü, Devletin bölünmezliğinin temel öğeleri olarak almışlardır. Eylem, ister ülke bütünlüğüne, ister, millet bütünlüğüne yönelik olsun sonuçta, Devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, millet bütünlüğünü; millet bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü zedeleyeceği kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz mutlak olarak korumayı amaçlamıştır.
2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin-devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü yanında, dilinin Türkçe olduğuna ilişkin kuralı da değiştirmek amacını güdemeyecekleri açıklığını taşımaktadır. Dil konusunda, 1961 Anayasası’nın 3. maddesinde “Resmî dili Türkçe’dir” tümcesi yer alırken, bu hüküm Millî Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu’nca, “Değişik yorumlara sebebiyet verilmemesi için”, “Dili Türkçe’dir” biçimine dönüştürülmüştür. Yapılan değişikliğin Türkçenin yalnızca bir resmî dilden ibaret olduğu yolundaki yorumları haksız çıkarmayı amaçladığı anlaşılmaktadır.
Davalı Parti’nin, aykırı davrandığı öne sürülen, 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine de kısaca değinilmesi yerinde olacaktır.
(a) bendinde “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”
(b) bendinde de “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.
Maddenin gerekçesinde :
“Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.
………………………………
Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanlarda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selâmetle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.
Maddenin (a) bendinde, siyasi partilerin millî ya da dini kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.
Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.
Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır. Birincisi, ancak Müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkincisi, böyle bir düzenlemenin amacı, Müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasi haklardan yararlanma olanağı sağlanıp, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu belirtilmiştir. Andlaşma’dan bir kaç örnek vermek gerekirse :
“Gayri müslim ekalliyetler, bütün Türk tebaasına tatbik edilen … serbestii seyrü sefer ve hicretten tamamiyle istifade edeceklerdir” (Madde 38, Fıkra: 2),
“Gayri müslim ekalliyetlere mensup Türk tebaası … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve âyini dinîlerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavî bir hakka malik bulunacaklardır” (Madde 40).
Müslüman topluluk arasındaki değişik gruplara, azınlık statüsü tanınmasının söz konusu olmadığı, Lozan Barış Konferansı tutanaklarında birkaç kez belirtilmiştir:
“Alt komisyon, önce, bütün etnik azınlıkların, başka bir deyimle, Müslüman olmayan azınlıklar gibi Müslüman azınlıkların da örneğin; Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmişti. Türk Temsilci Heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir.. Ne olursa olsun, Alt komisyon, bu inandırıcı sözler üzerine, koruma tedbirlerini yalnız, Müslüman olmayan azınlıklara sınırlamayı kabul etmiştir”.
“Türkiye’de hiç bir Müslüman azınlık yoktur; çünkü kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da Müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiç bir ayrım gözetilmemektedir” demiştir.
Aynı Konferans’ın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda, Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır :
“Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslüman arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.”
Türk Delegasyonu’nun bu görüşleri Konferans’ça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 Aralık 1922 günlü Tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil” azınlıkları sözcükleri yerini “gayri müslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemeyeceği Lozan Barış Andlaşması ile kabul edilmiştir. Aynı Konferans’ta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle, Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar Türk Delegasyonu’nun, “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler” yolundaki açıklamalar karşısında kabul görmemiştir.
Dava konusu sorunun çözümlenebilmesi için Anayasa’nın Başlangıcı’nda ve bir çok maddelerinde yer alan “millet” ve “milliyetçilik” kavramları üzerinde durmak gerekir.
“Millet” kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” sözcüğüyle de anlatılan bu yapı bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir.
“Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi” üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta yüce Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları ve onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almışlardır. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “… Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleri kapsamında Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Bu, ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkını, kökeni ne olursa olsun Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram, etnik kökenlerin, kimliklerin bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini de engellememektedir. Dil ve din birliği yanında önemli toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişimi kışkırtma, Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Yasası’nın hoş göreceği bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta, devletin temel öğesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.
Millet tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Millet, sınırları kanlı mücadele ile çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Millet, vatan üzerinde yaşayan geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına dayanan kültür ve ülkü birliğine dayanır.
“Millet” kavramı, dar çerçeveli ırk, kavim ve ümmet kavramlarından çok farklıdır. Millet, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram değildir. Millet, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan ilkel sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. Ümmet ise, dinden başka toplumsal bir bağ olmayan ve başka öğe aramayan topluluklardır.
Etnik ve dinsel esasa dayanan topluluklar, “millet” kavramının dayandığı geniş öğelere göre basit, ilkel ve tek yönlü yapılardır. Bu esaslar içinde “Türk Milleti” ve “Atatürk milliyetçiliği” kavramlarını ele aldığımızda aşağıdaki tarihsel ve toplumsal gerçeklerle karşılaşırız.
“Misakı Millî” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu topraklar bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda üzerinde yaşayan müşterek geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka ve eşit haklara sahip değişik kökenden gelen insanlarla birlikte bir vatan ve ulus oluşturmuştur.
Onuncu yüzyılda yoğunlaşan Türk göçü ile öncelikle Anadolu’daki insanlar, birlikte, çeşitli devletlerin siyasal çatısı altında yaşamışlar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan sonra ise Kafkaslar, Balkanlar ve Arap Ülkelerine uzanan büyük bir birlik yaratmışlardır. Daha sonra, diğer imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu da parçalanarak Trakya ve Anadolu’ya çekilmiştir. Siyasal hükümranlık, Balkan, Kafkas ve Arap halkıyla uzun yıllar birlikte yaşama, Anadolu insanını yeni yeni kültür ve insanlarla birleştirip kaynaştırmıştır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde ülkenin her karşı toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır. Bu nedenle de Türkiye’de etnik ayrılığa dayanan çoğunluk ve azınlık düşüncesiyle görüşler geliştirmenin tarihsel ve bilimsel temelleri yoktur. Ülkenin her yeri her yurttaşındır.
Kurtuluş Savaşı’ndan önce, Anadolu’nun yer yer işgal edildiği bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta;
“Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.
Atalarımız, tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerinde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de Ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal bir uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma yaşamında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabûl eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmayı başarmıştır.
Türk devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Atalarımız bireysel düzeyde toplumun bütün kesimlerinde gerçekleştirdiği bu kutsal, tarihsel mirasın korunmasına yönelik önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehrinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Bu tarihsel oluşum; “Ülke ve Milletin bölünmez bütünlüğü”, tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleştiği bu kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı, ayrıcalığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.
Türkiye’de; Türk Ulusu’nun dengeli, tutarlı tutumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği, millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk Milliyetçiliği”dir.
Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir.
“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği ) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde kürt halkının hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken kürt ayırımına yer verilmemiştir.
Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasi ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik farkı ve hatta Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”
Anayasa Mahkemesi’nin 27.11.1980 günlü, 1980/59 sayılı kararında da “… Anayasa’da ırkçılık, Turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışının” benimsendiği vurgulanmıştır.
2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi, Anayasa ilkeleri çerçevesinde Devletin kuruluşu aşamasıyla uluslararası alanda gösterilen azınlık yaratmama yolundaki duyarlığın siyasi partilerce de paylaşılmasını sağlamayı amaçlamıştır.
2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi siyasi partilerin Anayasa’nın 3. maddesiyle konulan, Devletin bütünlüğüne ve diline ilişkin ilkeyi değiştirme amacını güdemiyeceklerini öngörmektedir. 81. maddenin (a) bendi, siyasi partilerin, dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun ileri süremeyecekleri kuralını koymuştur. Aynı maddenin (b) bendi ise, siyasi partilerin Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürlerini korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyeceklerini belirtmiştir.
Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri, kimi küçük değişikliklerle önceki 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 89. maddesinden alınmıştır. Anayasa Mahkemesi, 648 sayılı Yasa’nın yürürlükte olduğu dönemde iki kez bu maddeyi uygulayıp kapatma kararı vermiştir. Bunlardan 20.7.1971 günlü, Esas : 1971/3, Karar : 1971/3 sayılı kararında konuyla ilgili şu bölümler dikkat çekmektedir.
“… Türkiye’nin her bölgesinde gelişmiş ve gelişmemiş yerlere rastlandığına göre geri kalmışlığın doğuya özgü ve oradaki birtakım yurttaşların Türkçe’den başka bir dil konuşmalarıyla bağlantılı bir siyasanın sonucu olarak halka sunulması bu yurttaşların bütünden soğutulması ve ayrılması gereğine yönelmiş bir tutumdan başka nitelik göstermez”.
Türkiye Emekçi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 8.5.1980 günlü, Esas:1979/1, Karar :1980/1 sayılı karardan da ilgili bölümlerin alınması yararlı olacaktır. Adı geçen Parti’nin programında yer alan “Anadili Türkçe olmayan okul çağındaki TC. vatandaşlarına Millî Eğitim Bakanlığı yönetiminde anadil ve kültür eğitiminin sağlanması” tümcesine ilişkin olarak kararda şu görüşler yer almaktadır:
“… Bir kesim vatandaşta kendilerinin azınlık oldukları düşüncesini yaratmaya çalışmak … devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü temel ilkesine kesinlikle aykırı düştüğünden, böylece azınlık yaratma amacı güden bir siyasal partinin ulus bütünlüğüne ters düşmeyebileceği hele bu yoldan ulus bütünlüğünü sağlamayı amaçlayabileceği biçimindeki savların, Anayasamızın belirtilen yapısı içinde kabulüne olanak yoktur.
Bu bakımdan, 89. maddenin ikinci fıkrasında geçen “… millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” sözcüklerinin, davada ulus bütünlüğünün bozulması amacının ayrıca kanıtlanması zorunluluğunu belirtmek için değil, yalnızca azınlık yaratmayı amaçlamanın Anayasa’nın 57. maddesindeki anlamda “ulus bütünlüğünün bozulması” sonucunu doğuracağını kesin biçimde göstermek için maddeye konuldukları kuşkusuzdur.”
Bu belirtmeler kapsamında Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin Tüzük ve Programının ilgili kurallarının incelenmesine gelince :
Tüzüğün 2. maddesinde, Parti’nin, “Türk ve Kürt bütün çalışanların” partisi olduğu, Program’ın giriş bölümünde, Parti’nin “Türk ve Kürt Marksistlerin” partisi olduğu belirtilmektedir. “Kürt sorununu âdil, demokratik, barışçı bir çözüme kavuşturmak” davalı partinin hedefleri arasında sayılmakta ve “Kürt sorununun Âdil, Demokratik, Barışçı Çözümü için” başlıklı bölümde de şu görüşler yer almaktadır :
“Ulusal kurtuluş savaşı birlikte yürütüldüğü halde, Kürtlerin ulusal varlığı ve meşru hakları Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana inkâr edilmiştir. Gelişen Kürt ulusal bilincine, egemen güçler yasaklarla, baskı ve terörle yanıt vermiştir. Irkçı, şoven, militarist politikalar, Kürt sorununu keskinleştirmektedir. Bu, aynı zamanda, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde büyük bir engel oluşturmakta ve uluslararasş emperyalist ve militarist odakların, Ortadoğu’da gerginlikleri artırma, halkları birbirine düşman etme, Türkiye’yi askerî maceralara sürükleme planlarına hizmet etmektedir.”
“Kürt sorunu, Kürt halkının varlığının, ulusal kimliğinin ve haklarının tam tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur. O nedenle bu sorun, baskı ve terörle, askerî yöntemlerle çözülemez. Şiddet, her halkın doğal ve devredilemez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkının, birlik değil, ayrılık biçiminde tek yönlü kullanılmasına yol açar. Sorunun çözümü politiktir. Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve eşitsizliğin ortadan kalkması için, Türk ve Kürtlerin birliğine ihtiyaç vardır.”
“Kürt sorununu çözümü Kürtlerin özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Ortadoğu’da barışa hizmet etmelidir.”
“Kürt sorunu ancak bir süreç içinde çözülebilir. Bugün öncelikle Kürtler üzerindeki politik ve askerî baskıya son verilmeli, Kürt yurttaşların can güvenliği sağlanmalı, olağanüstü hal durumuna son verilmeli, korucu sistemi dağıtılmalı, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar kalkmalı. Sorun özgürce tartışılabilmelidir. Anayasada Kürtlerin varlığı tanınmalıdır.”
Programın “Demokratik Bir Kültür ve Eğitim Politikası İçin”başlıklı bölümünde ise, “Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslam Kültürünün insancıl öğeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel çağdaş kültür ile karşılıklı etkilemişi ile gerçekleşecektir.” denilmektedir.
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, davalı Parti’ye yüklenen suç Tüzük ve Programının, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü paragrafında ifadesini bulan “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne” aykırı olmasından ibaret değildir. Yasakoyucu, bu bütünlüğü korumak amacıyla, bütünlüğü zedelemesi olasılığı bulunan her girişime set çekmek istemiştir. 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin, Anayasa’nın 3. maddesinde anlatılan, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline ilişkin kuralı da değiştirmek amacı güdemeyeceklerini öngörmektedir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin programında yeralan, “Anayasada Kürtlerin varlığı tanınmalıdır”, “… Türk ve Kürt halkının Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içinde gönüllülük ve eşit haklılık temelinde birlikte yaşamaları ve devletin ortak çıkarlar temelinde yeniden yapılanması için çalışılacaktır”, “Kürt sorununun çözümü Kürtlerin özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı …..” “Şiddet, her halkın doğal ve devredilmez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkının, birlik değil ayrılık biçiminde tek yönlü kullanılmasına yol açar” biçimindeki anlatımlarla, bu kurala aykırı davranılmakta, Kürt halkının kendi geleceğini belirleme yolunda özgür istenciyle Anayasa’daki millet bütünlüğü ilkesinden uzaklaşılıp, Türk ve Kürt ulusları ayrımına gidilmek istendiği anlaşılmaktadır. TC. Devleti’nde birden fazla ulus olamaz. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Milleti” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar dinlenemez.
maddenin (a) bendi siyasi partilerin ülke üzerinde ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun ileri sürülemeyeceğini öngörmektedir. Programda yer alan, “Kürtlerin ulusal varlığı ve meşrû hakları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana inkâr edilmiştir”, “Gelişen Kürt ulusal bilincine, egemen güçler yasaklarla, baskı ve terörle yanıt vermiştir.”, “Kürt sorunu, Kürt halkının varlığının, ulusal kimliğinin ve haklarının tanınmasından kaynaklanan politik bir sorundur”, “Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve eşitsizliğin ortadan kalması için, Türk ve Kürtlerin birliğine ihtiyaç vardır.” gibi tümcelerle, anılan kurala aykırı davranılmıştır.
Yine programda yer alan “Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal kültürel değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslâm Kültürünün insancıl öğeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel çağdaş kültür ile karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşecektir” biçimindeki anlatımlarla 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmakta, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek, yaymak yoluyla azınlık yaratılarak millet bütünlüğünün bozulması amaçlanmaktadır. Bölgelerin ulusal kimliği olamaz. Anayasa, özerklik ve özyönetim yöntemlerine-biçimlerine kapalıdır.
Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke “TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Lozan Barış Antlaşmasıyla 18 Ekim 1925 günlü “Türkiye ve Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması”nda sayılanlar dışında Türkiye’de “azınlık” ya da “ulusal azınlık” bulunmamaktadır. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri devlet bütünlüğü içinde anlatılmıştır. 21 Kasım 1990 günlü Paris Şartı’nın bağlayıcılığı ve bu Şart’ta Kürt kökenli yurttaşların azınlık sayılmasını gerektiren bir kural yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılmaz. Herkesin, her zaman karşılaşabileceği ve giderilerek hukuk devletinde karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu yeni bir Avrupa için Paris Yasası, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış ve “Güvenlik” ve “Ek-1” bölümlerinde de açık olarak ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu milletlerarası bir çağrı olarak kabul etmiştir. Yasa, kürt kimliği, kürt adı yoluyla kürtçülükle bölücülük yapılmasına olur vermemektedir.
Ülkenin her köşesinde değişik kökenli yurttaşlar aynı koşullar içinde yaşamaktadır. Parti’nin tutumuyla gösterdiği doğrultu ve getirdiği ölçü, ulusu bölmektedir.
Yukarıdaki açıklamalar göre; Anayasa’nın 3. ve 14. maddelerinin ilk fıkraları, 68. maddenin dördüncü fıkrası ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık nedeniyle davalı siyasi parti, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmalıdır.
İddianamede bu konuya ilişkin olarak, “Davalı siyasi parti programının giriş bölümünde, TBKP’nin Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin birleşmesi ile oluştuğu ve Türkiye İşçi Partisi’nin devamı olduğu anlamını taşıyan ibareler yer almaktadır” denilmektedir.
Sözlü açıklama sırasında bu konuda özetle şu görüşler savunulmuştur: Mustafa Suphi’den bu yana komünist ve marksist hareketler ve örgütlenmeler farklıdır. Konu bütün olarak sahip çıkmaktır. Bundan bir partinin devamı olma iddiasını çıkarmak mümkün değildir. Türkiye, dünlerden bugüne geliyor; doğal olarak bir miras üzerine oturmaktadır. Yasaklanan bu değildir. Yasaklanan bir partinin devamı olduğunu söylemektir. TBKP, birlik, yasallık, yenilenme esası üzerine kurulan çağdaş bir marksist parti oluşturmak amacındadır.
Öte yandan, Anayasa’daki siyasi partilerle ilgili sınırlamaları aşan bir sınırlama Yasa yoluyla getirilmiştir. Türkiye İşçi Partisi, Millî Güvenlik Konseyince çıkarılan bir yasayla feshedilmiştir. Kullanılan deyim “fesih”tir, “kapatılma” değildir. Bu bakımdan Siyasi Partiler Yasası’nın 96. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, kapatılan siyasi parti kapsamı içinde düşünülmemesi gerekir. 2533 sayılı Yasa 12 Eylül 1980 günü faaliyetleri durdurulan partileri topluca feshetmiştir. Partilerin varlığına son veren bu yasayı çıkarmakla Milli Güvenlik Konseyi, kendi üzerine almamasına karşın yargı erkini kullanmıştır. Bunun da bir takım sonuçları olması gerekir. İddianamede “birleşme” denildiğine göre artık yeni bir şey doğmuştur. Birleşme, bir partinin devamı olmadığını göstermek içindir.
Kullanılan ifadeler kapatılan bir partimin devamı olduğunu belirtmek için değil tarihsel süreç içinde hareketin dünya ölçüsündeki kazanımlarını kucaklamak içindir.
Türkiye İşçi Partisi 2533 sayılı Yasa uyarınca kapatılmıştır. Anılan kanunda partilerin feshinden sözedilmekte olmasına karşılık 2820 sayılı Yasa’nın 96/7. maddesi ise 2533 sayılı Yasa’yla feshedilmiş olan partiler için “kapatılmış” deyimini kullanmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin 28.9.1984 günlü, 1-1 sayılı kararına göre, buradaki “kapatılmış” deyimi kapsamına 2533 sayılı Yasa’yla feshedilmiş olan siyasi partiler de girmektedir.
Davalı siyasi partinin programının giriş bölümünde iki ayrı partinin birliğinden sözedilmekte ve davalı siyasi partinin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin birleşmesi ile oluştuğu açıkça belirtilmektedir.
Programda TBKP’nin, TİP ve TKP’nin birleşmesinden oluşan bir parti olması ile kastedilen nedir’ Bu çok açıktır. Bu tümce ile TBKP’yi oluşturan insan unsurunun, kadroların TİP ve TKP’deki insan unsuru, daha önce TİP ve TKP’de çalışan kadrolar olduğu anlatılmaktadır. Yoksa bu tümceden, TBKP’nin kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğu anlamı, çıkarılamaz. TBKP programıyla, dünyaya bakış açısıyla, yeni marksizm yorumuyla, sorunların çözümüne ilişkin çağdaş demokratik ve barışçı görüşleriyle ülkemiz politik yaşamındaki yerini almış ve toplumsal meşruiyeti tartışılmaz hale gelmiş yeni bir partidir.
TBKP’nin Siyasi Partiler Yasası’nın 96/2. maddesine aykırılığı söz konusu değildir. Kaldıki, Siyasi Partiler Yasası’nın bu hükmü de Anayasa’nın 2., 13/2., 68. ve 69. maddeleriyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9., 10., 11. ve 17. maddelerine açıkça aykırıdır.
Davalı Parti’nin, programında, Türkiye İşçi Partisi’nin devamı olduğunu beyan ettiği ileri sürülerek Siyasi Partiler Yasası’nın 96. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kapatılması istenmektedir.
2820 sayılı Yasa’nın uygulanması söz konusu 96. maddenin ikinci fıkrası, “Kurulacak siyasi partiler, kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar” hükmünü içermektedir.
Savunmada, Türkiye İşçi Partisi 2533 sayılı Yasa’yla feshedildiğine göre “kapatılan siyasi partiler kavramı içinde düşünülmemesi gerekir” denilmektedir. Siyasi Partiler Yasası’ndaki “kapatılan siyasi parti” kavramı, yasaya aykırı davranışları yargı organı tarafından saptanan ve yargı organınca kapatılan siyasi partilerle 2533 sayılı Yasa ile feshedilmiş siyasi, partileri kapsar.
Öbür yandan, siyasi partiler toplumun siyasal yaşamında yalnız hukuksal değil, aynı zamanda sosyolojik bir gerçeğin yapısıdır. İmparatorluk döneminin 1908 yılından sonraki çalkantılı yaşamında siyasal gruplaşmaların ve toplulukların cumhuriyet dönemindeki siyasal yapılaşmaya etkileri açıktır. Cumhuriyet dönemindeki yasal veya yasal olmayan örgütlerin arkasında bulunan siyasal görüşler ve gruplar, etkinliklerini ve varlıklarını bugüne kadar değişik adlarla sürdürmüşlerdir. Cumhuriyet dönemine ilişkin bu siyasal gelişimin akışı, Cumhuriyet Halk Partisi, Serbest Fırka ve Terakkiperver Fırka ile başlamış ve çeşitli siyasal kesintilere karşın bugüne kadar gelmiştir. Marksist hareketlerin çeşitli biçimde temsil edildiği yasal veya yasal olmayan bir çok siyasi parti de, bağlı bulunduğu felsefî düşüncenin benzeri veya değişik yorumlarına bağlı bir gelişme süreci göstermişlerdir.
Ülkemizdeki bir kısım marksist hareketlerin daha önce çoğulcu, çok partili ve seçime dayanan demokratik devlet düşüncesine sahip olmamaları, hattâ Stalinist yorumları benimseyerek Sovyetler Birliği’nde bir dönemdeki katı diktatörlüğü ve insanlık dışı uygulamaları eleştirmemeleri ve Sovyetler Birliği’nin komşu ülkelere askerî müdahalelerini desteklemeleri; bunların düşünce ve eylem boyutunda birbirleri ile ilişkilerini ve tarihin akışında doğal halefiyetle ilgili sosyal ve tarihsel gerçeği değiştiremez. Davalı siyasi partinin daha önce düşünce, siyasal eylem ve hukuksal örgütlenme bağlamında varlık gösteren çeşitli siyasal hareketlerin kültürel mirasına talip olması yada böyle bir savda bulunması son derece doğal ve demokratiktir.
Bundan, davalı partinin kapatılan bir partinin devamı olduğunu beyan ettiği anlamını çıkarma olanağı yoktur. Yalnızca iki partinin birleşmesi ile yetinilmeyip marksist hareketin farklı örgütlenmelerine, siyasal kültürüne ve partilerine ve bunların kültürel mirasına sahip çıkılması, kapatılan bir siyasi partinin devamı olmak değil marksist örgütlenmenin birikim ve deneyiminden yararlanıp yeni bir parti oluşturmaktır.
Bu nedenlerle davalı partinin programında yazılanlar, 2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin ikinci fıkrasına aykırılık oluşturmamaktadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yerinde görülmeyen bu konudaki isteminin REDDİ gerekir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 14.6.1990 günlü, SP. 30. Hz.1990/34 sayılı İddianamesi’nde; Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin Anayasa’nın 6., 10., 14. ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesine aykırı olarak sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmayı, Anayasa’nın 2., 3., 14. 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerine aykırı olarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı, aynı Yasa’nın 96. maddesine aykırı olarak kullanılmasına yasal olanak bulurımayan bir adla kurulduğu ve kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia ettiği ileri sürülerek, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:
| Başkan
Yekta Güngör ÖZDEN |
Başkanvekili
Güven DİNÇER |
Üye
Servet TÜZÜN |
|
| Üye
Mustafa ŞAHİN |
Üye
İhsan PEKEL |
Üye
Selçuk TÜZÜN |
|
| Üye
Ahmet N. SEZER |
Üye
Erol CANSEL |
Üye
Erol CANSEL |
|
| Üye
Haşim KILIÇ |
Üye
Yalçın ACARGÜN |
||
Şeytanın Avukatı, baş karakterler Al Pacino ve Keanu ile birlikte soluksuz izlenecek bir başyapıt hukuk filmi olarak öne çıkmaktadır.

Vizyon Tarihi |
30 Ocak 1998 |
Yapımı |
1997 – ABD , Almanya |
Tür |
Dram, Gerilim , Gizem |
Süre |
144 Dakika |
Yönetmen |
Taylor Hackford |
Oyuncular |
Al Pacino , Keanu Reeves , Charlize Theron , Connie Nielsen , Delroy Lindo |
Senaryo |
Tony Gilroy , Jonathan Lemkin , Andrew Neiderman |
Yapımcı |
Erwin Stoff , Anne Kopelson |
Davaların zorluk seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun, başarıya alışkın Kevin, bir şekilde jüriyi tesiri altına almakta ve müvekkilini temize çıkarmayı başarmaktadır. Mutlu bir evlilik süren başarılı avukatın hayatındaki her şey yolunda gibi görünmektedir. Bir gün, müvekkili haksız olduğu halde kazandığı bir dava sonrasında New York’taki çok büyük bir hukuk bürosundan müthiş bir teklif alır. Teklifi yapan dünyanın en büyük hukuk bürolarından birinin lideri olan John Milton’dur. Kevin’ın vereceği ‘evet’ cevabı, hayatını geri dönüşü olmayan bir şekilde değiştirecektir.
Haklı yada haksız gözetmeksizin kazandığı davalarla dikkat çeken Kevin Lomax’in (Keanu Reeves) kendisine gelen bu büyük teklifi reddedemeyince hayatı bir anda kararmaya başlamaktadır. Filmde olaylar hızla gelişmekte Kevin Lomax, Florida’dan New York’a taşınmaktadır. Yeni avukatlık şirketinin patronu John Milton (Al Pacino) adında çok zengin ve hırslı bir adamdır. Kahramanımız, yine de bunda olağanüstü bir durum olmadığı düşüncesindedir ve avukatlığını yaptığı şirketin patronu Milton onu her defasında kazanılması imkansız davalar ile sınamakta ve en iyi olma yolunda şeytanın izinde ısrarlı yürüyüşünü sürdürmektedir.
Başlangıçta her şey güzel görünmektedir, davalar kazanılmaktadır, ama Kevin’in özel hayatı yavaş yavaş kararmaya, eşi Mary Ann (Charlize Theron) ile arası bozulmaya başlamaktadır. Bütün bunlarda John Milton’ın kelimelerle açıklanamayan gizemli bir etkisi vardır.
30 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar
| 133 |
Roma İmparatoru Didius Julianus doğdu. (ö. 193) |
| 1648 | Hollanda ile İspanya arasında, Münster Antlaşması imzalandı ve Seksen Yıl Savaşı sona erdi. |
| 1649 |
İskoçya, İngiltere ve İrlanda’nın kralı I. Charles yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Kasım 1600) 1625’te babası James ölünce Charles İskoçya ve İngiltere ile İrlanda krallıkları tahtına çıktı. I. Charles döneminde parlamentonun yetkilerinin azaltılması konusunda fikirlerin yaygınlaşmasıyla İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights) 17 Haziran 1628 tarihinde, kralın direnişine rağmen kabul edildi. Mutlak monarşiye karşı çıkanlar tarafından, 30 Ocak 1649 günü, Londra’daki Whitehall Sarayı önünde başı kesilerek idam edildi. |
| 1879 | Avukat François Paul Jules Grévy, Fransa Cumhurbaşkanı seçildi. Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet’in (1870-1940) yerleşmesini sağlayan Grévy 15 Ağustos 1807’de doğdu. (Ölümü: 9 Eylül 1891) Paris Hukuk Fakültesi’ni bitirdi ve avukat 1827’de oldu. 1848 Kurucu Meclisi’nde görev aldı ve 1849’da Ulusal Meclis Başkan Yardımcısı seçildi. Yürütme erkinin zayıf tutulması ve denetlenmesi gerektiği görüşünü savundu, bu görüşünü siyaset yaşamı boyunca hiç değiştirmedi. 1851-1868 arasında devlet görevi almadı. Bu dönemde hukukçu olarak çalıştı; ayrıca cumhuriyetçi etkinliklere katıldı. 1868’de yasama organına seçildi ve hızla liberal muhalefetin önderleri arasına girdi. Paris Komünü’nün sosyalist ayaklanmasına karşı çıktı. 1870’te Yeni Ulusal Meclis’in başkanı (1871-1873) ve Temsilciler Meclisi Başkanı (1876) olarak görev yaptı. Thiers’in Eylül 1877’de ölümünün ardından, Cumhuriyetçi Parti’nin başına geçti. 30 Ocak 1879 ile 2 Aralık 1887 arasında Fransa Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı, görevi sırasındayken de yürütmenin yetkilerinin azaltılmasını ve güçlü parlamentoyu savundu.
|
| 1882 |
Amerikan hukukçu ve politikacı Franklin Delano Roosevelt doğdu. (Ölümü: 12 Nisan 1945) New York’ta Columbia Hukuk Okulu‘nda eğitim gördü. Baro sınavını geçtikten sonra ayrıldı. 1910’da New York Eyalet Senatosu’na seçildi ve daha sonra I. Dünya Savaşı sırasında Başkan Woodrow Wilson altında Deniz Kuvvetleri Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı. 1929’dan 1933’e kadar vali olarak görev yaptı ve ABD’yi kuşatan ekonomik krizle mücadele programlarını teşvik etti. 1933’ten 1945’teki ölümüne kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin 32. başkanı olarak görev yaptı. ABD’de modern liberalizmi tanımlayan New Deal Koalisyonu’nu kurdu. 20. yüzyılın ilk yarısında dünya olaylarında merkezi bir figür haline geldi. |
| 1919 |
Paris Barış Konferansı: İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını kararlaştırdı. |
| 1919 |
|
| 1923 |
|
| 1925 | Türk Hükûmeti, Piskopos VI. Konstantin’in İstanbul dışına çıkarılmasını kararlaştırdı. |
| 1926 | Türkiye – Şili dostluk antlaşması imzalandı. |
| 1927 | İsveçli hukukçu ve sosyal-demokrat siyasetçi Olof Palme doğdu. (Ölümü: 28 Şubat 1986) Stockholm Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1949’da İsveç Sosyal Demokrat Partisi’ne üye oldu. Üniversitede geçirdiği süre boyunca İsveç Ulusal Öğrenci Birliği ile birlikte çalışarak öğrenci siyasetine dahil oldu. 1953’te sekreterliğinde çalışmak üzere sosyal demokrat başbakan Tage Erlander tarafından işe alındı. 1955’ten itibaren İsveç Sosyal Demokrat Gençlik Ligi’nin yönetim kurulu üyesi oldu. Gençlik Ligi Koleji Bommersvik’te ders verdi. 1957’de parlamento üyesi olarak seçildi. 1969–1976 ve 1982–1986 yılları arasında iki dönem İsveç Başbakanı olarak görev yaptı. Silahsızlanmayı destekleyen en önemli politikacılardan biri oldu. Üçüncü dünya ülkelerinin ihtiyaçlarının göz önüne alınması için çaba gösterdi. |
| 1931 | Kanadalı siyasetçi ve hukukçu John Carnell Crosbie dünyaya geldi. (30 Ocak 1931-10 Ocak 2020) Dalhousie Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kanada Barolar Birliği tarafından Vikont Bennett Bursu ile ödüllendirildi. 1956-1957 yıllarında Londra Üniversitesi İleri Hukuk Araştırmaları Enstitüsü ve London School of Economics’te lisansüstü eğitim aldı ve 1957’de Newfoundland Barosu’na çağrıldı. 1966 yılında Belediye ve İskan Bakanı oldu. Bakan olarak Newfoundland ve Labrador Konut Şirketi’nin kurulmasından sorumlu oldu. 1967’de Sağlık Bakanı olarak görev yaptı. Moore hükümetinde Maliye Bakanı, Hazine Kurulu Başkanı ve Ekonomik Kalkınma Bakanı görevlerinde bulundu. Newfoundland ve Labrador kentinde 12. vali yardımcısı olarak görev yaptı. 10 Ocak 2020’de yaşamını yitirdi. |
| 1936 |
Hukukçu ve diplomat Ahmet Galip Balkar doğdu. (Ölümü: 11 Mart 1983) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördükten sonra avukatlık stajını tamamladı. 1959 yılında Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. 1961 yılında Türkiye’nin NATO nezdindeki daimi temsilciliğine üçüncü katip olarak atandı. 1966-1969 yılları arasında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın özel kalem müdürlüğü görevinde bulundu. 1969’da Londra Büyükelçiliği başkatipliğine atandı ve buradaki görevi sırasında büyükelçilik müsteşarlığına terfi etti. Merkezde Müşterek Güvenlik Dairesinde genel müdür yardımcılığı ve daire reis vekilliği görevlerinde bulundu. Türkiye’nin NATO nezdindeki daimi temsilciliğine birinci müsteşar olarak atandı. 1981’de Türkiye Büyükelçisi olarak Belgrad’a gitti. Belgrad Büyükelçisi olarak görev yaptığı sırada ESAK(Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları) tarafından düzenlenen terörist saldırı sonucunda yaşamını yitirdi. |
| 1942 |
İkinci Dünya Savası devam ediyor: Türkiye’de pasta yapımı ve ticareti yasaklandı. |
| 1943 | Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill ile Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Adana Görüşmesinde buluştu. (Adana Mülakatı-Yenice Mülakatı) Görüşme, Yenice Tren İstasyonu’nun bir tren vagonunda gerçekleştirilmiştir. Türkiye’nin savaşa girip girmeyeceğiz müzakere edilmiştir. |
| 1946 | Macaristan’da cumhuriyet ilan edildi. |
| 1948 | Hindistan’ın ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin siyasi ve ruhani lideri Mahatma Gandi, Yeni Delhi’de öldürüldü. (Doğumu: 2 Ekim 1869) Satyagraha felsefesinin öncüsüdür. Bu felsefe Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu ve dünya üzerinde vatandaşlık hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu. Hindistan’da resmî olarak “Ulusun Babası” ilan edildi ve doğum günü olan 2 Ekim Gandhi Jayanti adıyla ulusal tatil ilan edildi. 15 Haziran 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile 2 Ekim gününü “Dünya Şiddetsizlik Günü” olarak ilan etti. Gandi, hakkında en fazla eser yazılan kişiler listesinde 8. sırada yer almaktadır. |
| 1972 | Vatan Partisi, 30 Ocak 1957 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatıldı. |
| 1972 |
|
| 1978 | İstanbul Adliyesindeki devam eden siyasi davanın duruşması nedeniyle çıkan arbedeler sonucunda yargıçlar adliyede 1.5 saat mahsur kaldı. |
| 1979 | İstanbul’dan sürgün olarak gönderilen mahkumlar, Sinop hapishanesini ateşe verdiler. |
| 1981 | 20 Ocak’ta gözaltına alınan CHP Ordu eski milletvekillerinden Ertuğrul Günay ve Temel Ateş “Dev-Yol örgütüne Fatsa’da destek sağladıkları” iddiasıyla askeri mahkemece tutuklandı. |
| 1980 | Yabancı bankaların Türkiye’de şube açmaları Yabancı Sermaye ile ilgili kanun kapsamına alındı. Banka şubelerine kârlarını transfer etme hakkı tanındı. |
| 1983 | Nijerya Hükûmeti, 1 milyondan fazla Ganalı ve 700 bine yakın Batı Afrikalı işçiyi sınır dışı etti. |
| 1983 |
12 Eylül Darbesi’nin 36. İdamı gerçekleşti. 22 Mayıs 1979’da dükkânında çalışmakta olan sol görüşlü bakkal Battal Türkaslan’ı 6-7 el ateş ederek öldüren sağ görüşlü militan Ahmet Kerse, idam edildi. |
| 1987 |
Bakanlar Kurulu, 1111 Sayılı Askerlik Kanunundaki yeni düzenlemeyi onayladı. Bedelli askerlik düzenlemesini de içeren ve daha sonra yasalaşan tasarı askerlikteki yaş haddini 46’dan 41’e indirdi. |
| 1987 | Gökyüzü dergisinin gerçekleştirdiği “Gökyüzü Bizim Olsun” adlı gece için açılan soruşturma nedeniyle Yazı İşleri Müdürü Deniz Öğüt gözaltına alındı. Geceye katılan Sadık Gürbüz, Sevinç Eratalay ve Ozan Telli’nin de bulunduğu müzisyen ve ozanlara da soruşturma açıldı. |
| 1990 | İstanbul’da demokratik kitle örgütlerine yönelik baskıları protesto için Valiliğe dilekçe vermek isteyen 300 kişiden 50’si tutuklandı. |
| 1993 | Büyük Anadolu Partisi (BAP); 24 Kasım 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi‘nin, “kuruluş amaç ve koşullarını yitirerek organlarını kuramayacak duruma düştüğünden dağılmış sayılmasına” yönelik vermiş olduğu karar sonucunda kapatıldı. Gerekçeli karar 30 Ocak 1993 günü Resmî Gazetede yayınlandı. |
| 1994 | Yargıtay 7. Ceza Dairesi, Eğitim-İş Sendikası’nın tüzel kişiliğe sahip olmadığını belirten Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını bozdu. Yargıtay’ın kararında uluslararası sözleşmeler dayanak gösterildi. Böylece Yargıtay ilk kez bir memur sendikasının varlığını (hukuki olarak) kabul etmiş oldu. |
| 1998 |
|
| 1998 | Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Av. Aydın Erdoğan, RP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı R.Tayyip Erdoğan’ın 23 Ocak’ta verdiği iftar yemeğine katılan yargıç ve savcılar hakkında suç duyurusunda bulundu. Erdoğan yemekte Anayasa Mahkemesi’nin RP’yi kapatma kararını eleştirmişti. |
| 2000 | Hizbullah operasyonunda Diyarbakır’da iki evde altı ceset bulundu. Hizbullah’ın işkenceyle öldürerek gömdüğü kurbanlarının sayısı 48’e ulaştı. |
| 2001 | TBMM’deki iç tüzük görüşmeleri sırasında çıkan arbedede DYP Milletvekili Fevzi Şıhanlıoğlu, kalp krizi geçirerek öldü. |
| 2001 | Fransız parlamentosunun kabul ettiği “Fransa Ermenilerin 1915’te soykırıma uğradığını resmen tanır” ifadesinden ibaret yasayı, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac onayladı. Yasa Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. |
| 2003 | Belçika’da aynı cinsiyetteki çiftlerin evlenmesine izin veren yasa kabul edildi, böylece Belçika, Hollanda’dan sonra bu yasayı çıkartan ikinci ülke oldu. |
| 2003 |
|
| 2004 | Kayıp Trilyon Davasında yüz kızartıcı suçtan dolayı hapis cezası ve ömür boyu siyaset yasağı alan Saadet Partisi lideri Necmettin Erbakan parti üyeliğinden istifa etti. |
| 2005 | Irak’ta son elli yılın ilk genel ve yerel seçimleri yapıldı. |
| 2009 | Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) eski başkanlarından Kemal Türkler’in öldürülmesiyle ilgili davada, Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ünal Osmanağaoğlu hakkında verilen beraat kararını bozdu. |
| 2011 |
Güney Sudan’da önceki haftalarda yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 99’unun kuzeyden bağımsızlık yönünde oy kullandıkları açıklandı. |
| 2017 |
|
|
2018 |
2002-2008 yılları arasında İstanbul Barosu başkanlığı yapan Av. Kazım Kolcuoğlu’ 30 Ocak 2018 günü 73 yaşındayken Çatalca’daki evinde yaşamını yitirdi. |
| 2025 |
‘Örgüt kurma ve yönetme’, ‘nitelikli dolandırıcılık’ gibi farklı suçlardan 11 bin 462 yıla kadar hapsi istenen Thodex kurucusu Faruk Fatih Özer, örgüt suçundan tahliye edildi. |
|
2025 |
Hamas ile İsrail arasında yapılan ateşkes anlaşması kapsamında üçüncü tur rehine takası başladı. Hamas, Gazze’de tutulan 8 kişiyi serbest bıraktı. İsrail, takasın tek taraflı olarak askıya alındığını bildirdi. |
| 2025 |
Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve Alevi Bektaşi Federasyonu, ortak açıklama ile BM’i göreve çağırdı: “Suriye’deki Alevi katliamını durdurmak için Birleşmiş Milletler Acil Göreve” |
| 2025 |
Adana’da dünyaya gelen bebekten topuk kanı aldırmayan ve aşılarını yaptırmayan aileye açılan dava sonucu 2.5 aylık bebeğe kayyım atandı. |
SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER, CEPEJ (Avrupa Adaletin Etkililiği Komisyonu) tarafından hazırlanarak 8 Aralık 2011 tarihinde Strasbourg’da kabul edilmiştir. (IMPLEMENTING THE SATURN TIME MANAGEMENT TOOLS IN COURTS) CEPEJ’in SATURN Merkezi davaların uzunluğuna ilişkin sorunların daha iyi anlaşılması için çalışmaktadır.
Bu Rehber, CEPEJ tarafından mahkemelerde zaman yönetimini iyileştirmek ve böylelikle adli işlemlerin sürelerini en uygun hale getirmek için tasarlanan araçları somut bir şekilde uygulamaya istekli mahkemeleri ve mahkeme çalışanlarına yardımcı olmayı hedef almaktadır.
CEPEJ’in SATURN Merkezi tarafından yargıda zaman yönetimi hakkında, SATURN Merkezi Yürütme grubunun bir üyesi olan Jon T. JOHNSEN (Norveç) ile birlikte Yürütme grubunun diğer üyeleri ve altı üye devletten yedi pilot mahkemenin gerçekleştirdiği hazırlık niteliğindeki uygulama çalışması temel alınarak tasarlanmıştır.
1. Davaların çok uzun sürmesi, çoğu Avrupa ülkesinde karşılaşılan önemli bir sorundur. Çeşitli anketler(1) yargı süreçlerinde yaşanan gecikmelerin yalnızca kamuoyu değil bire bir mahkeme tecrübesi olan kişiler tarafından da bir numaralı sorun olarak algılandığını göstermiştir. Bu durum, adli sistemdeki “konumları” ne olursa olsun tüm kullanıcılara zarar vermektedir: davacılar, sanıklar, mağdurlar, tanıklar, jüri üyeleri, vb. (işlemlerin uzun zaman almasından çıkarları olanlar hariç).
2. Mahkemeler çalışmalarını ve işlemlerini tüm davaları en uygun ve öngörülebilir süre içerisinde tamamlamak hedefi çerçevesinde düzenleyebilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6.1. Maddesinde öngörülen ‘makul süre’ kavramı bir (Sözleşmenin ihlal edilmiş veya ihlal edilmemiş olması arasındaki sınır çizgisini çizen) “alt sınırdır”. Ancak mahkemeler, Sözleşmede belirtilen asgari seviyeye ulaştıklarında dahi zaman kullanımlarını daha da iyileştirmek için çalışmalarını sürdürmelidir.
3. Yargılama işlemlerinde en uygun ve öngörülebilir sürelerin elde edilmesinde ulusal düzeyden mahkemeler düzeyine kadar birçok yetkili rol oynar: yargılama işlemlerinin uzunluğuna ilişkin teklifler bu ilgililerin aktif katılımı ile hazırlanmalıdır. Yargının kendine has tabiatı, gecikmeleri haklı çıkaracak bir argüman olarak görülemez. Bu nedenle işbu Rehber daha ziyade mahkemelere ve mahkemelerde çalışanlara yönelik olarak hazırlanmıştır.
[box type=”success” align=”” class=”” width=””] CEPEJ’in SATURN Merkezi
CEPEJ’in SATURN(2) Merkezi, Avrupa’daki mahkemelerde zaman yönetiminin nasıl gerçekleştirildiğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda esas hedef, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ‘makul süre’ standardına (AİHS 6. Madde) ilişkin ihlalleri önlemeye yönelik tedbirlerin uygulanmasında üye devletlere yardımcı olabilecek şekilde, yargılama sürelerinin kullanımı hakkında bilgi toplamaktır. Merkez, aynı zamanda üye devletlerin kendi yargılama sürelerini daha iyi izlemelerini sağlayacak araçlar geliştirmekte ve üye devletlerin uygun zaman yönetimi araçlarını kullanmasını teşvik edip değerlendirmektedir. SATURN Merkezi aracılığıyla CEPEJ mahkemelerde zaman yönetimini iyileştirmeyi hedefleyen çeşitli araçlar ve tedbirler geliştirmiştir (aşağıdaki 3. bölüme bakınız).[/box]
4. Uygulama programının temelinde yatan iki esas fikir şunlardır:
5. Mahkemelerin bazı araçları neden diğerlerinden önce uygulamayı istediklerini, uygulama sürecinde mahkemelerin karşılaştığı engeller ile bunun, sonuçlarını ve tek bir mahkemenin deneyimlerinin, hem aynı yargı alanında yer alan mahkemeler hem de farkı alanlardaki mahkemelere örnek teşkil etmesinin ne derece mümkün olduğunu öğrenmek önem arz eder.
6. CEPEJ araçlarının ilgililiğine ve kullanılabilirliğine ilişkin bir harita çıkarmada ilave bir yol olarak uygulama programı kullanmak başarılı uygulamaların tamamının katılımcı mahkemenin zaman yönetiminde iyileştirilme sağlanmasında fayda sağlayacaktır. Ayrıca, bu durum CEPEJ’in SATURN Merkezinin genel amacına, yani daha geniş ölçekte mahkemelerin zaman yönetiminin iyileştirilmesine de katkıda bulunur. Raporlar aynı yargı alanı içindeki diğer mahkemelerin yanı sıra politika yapıcılar ile yargı alanındaki yöneticiler için de örnek teşkil edebilir. Aynı durum diğer yargı alanları için de söz konusu olabilir.
7. Planlanan uygulama süreçlerinin münferit şekilde incelenmesi sayesinde araçların uygulamada başarı sağlamaları halinde üstesinden gelinecek zorluklar ve engeller ile çarelere ilişkin kapsamlı ve ayrıntılı bir tablo ortaya çıkacaktır. Bu nedenle uygulama projeleri SATURN Merkezi ile Avrupa’daki mahkemeler arasında çok kullanışlı bir diyalog fırsatı sunar.
8. Bu basit Rehber, seçilen SATURN araçlarının doğru uygulanmasını değerlendirmede ve eksiklikler tespit edildiğinde uygulamalarını iyileştirmelerinde mahkemelere ve mahkeme çalışanlarına yardım etmeyi hedefler. Ayrıca rehber, uygulamaların CEPEJ’e bildirilmesini öneren rehber ilkeler sayedinde söz konusu uygulama örneklerinden de öğrenmeyi hedefler, böylece SATURN Merkezi’nin yanı sıra ulusal adli makamlar da uygulama sonuçlarını daha kapsamlı yararlanma için dikkate alabilirler.
9. Bu Rehber’deki metodoloji, ilk önce aşağıda belirtilen yedi pilot mahkemede (altı üye devletten) denenmiş ve tartışılmıştır:
10. Pilot projelerden elde edilen sonuçlar, “SATURN zaman yönetimi araçlarının uygulanması – yedi deneme projesine ait sentez raporu” (CEPEJ-SATURN(2011)2) (3) adlı belgede sunulmaktadır.
Aşağıda önerilen metodoloji, yedi pilot projeden elde edilen deneyimler ışığında tadil edilmiş ve
tamamlanmıştır.
11. CEPEJ, Avrupa mahkemelerinde zaman yönetimini iyileştirmek adına çok sayıda araçlar geliştirmiştir (aşağıdaki 3. bölüme bakınız). Bunlardan “Yargıda zaman yönetimi için SATURN Rehber İlkeleri” (CEPEJ 2008)8Rev) Rehbere temel teşkil etmesi için seçilmiştir. SATURN Merkezi altmıştan fazla rehber ilke arasından başlangıç noktası olarak on beş rehber ilke seçmiştir. Sözü edilen rehber ilkeler bu Rehberde “SATURN öncelikleri” olarak anılacaktır.
Bunların tamamının mahkemelerin kendi özerklikleri çerçevesinde uygulanmaya müsait oldukları düşünülmektedir.. İstisnala mümkün olsa da, bu rehber ilkelerin hiçbirisi diğer adli makamların aktif katılımını gerektirmez, yalnızca muvafakat vermeleri yeterlidir.
12. Sözü edilen rehber ilkeler aşağıda gösterilmiştir:
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]
Planlama ve veri toplama
Rehber İlke 1
Yargı işlemlerinin ne kadar zaman alacağı hem genel düzeyde (belirli dava türlerinin standart/ortalama süresinin veya belirli mahkeme türlerinin yürüttüğü işlemlerin standart/ortalama süresinin planlanması) hem de somut işlemler düzeyinde planlanmalıdır. (4) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke I.C.1).
Rehber İlke 2
Yargılama sürecinin zaman yönetimi ve tarihlerin belirlenmesi veya usule ilişkin olarak atılması planlanan tüm adımların zamanlamasının hesaplanması konusunda adliye kullanıcıları ile irtibat kurulmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke I.C. 2 [/box]
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]
Müdahale
Rehber İlke 3
Yargıda zaman çizelgelerine ilişkin standartlar veya hedeflerden sapmalar olduğunun fark edilmesi veya sapmalar olacağının öngörülmesi halinde, bu sapmaların nedenlerini ortadan kaldırmak adına derhal harekete geçilmelidir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke III.C.1).
Rehber İlke 4
Toplam süreleri nedeniyle kişilerin makul bir zaman zarfında yargılanma haklarının ihlal edilmesine yol açabilecek davalara özel ihtimam gösterilmelidir. (5) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke III.C.2).
Rehber İlke 5
Yargı işlemlerinde herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmediği sürelerin (bekleme süresi) çok uzun olmamasını sağlamak adına izleme yapılmalı ve bu tür uzun sürelerin söz konusu olması halinde işlemin hızlandırılması ve gecikmenin telafi edilmesi için özel çaba gösterilmelidir. (6) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke III.C.3).
[/box]
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]
Adliye müdürleri, adli süreçlerin önemli basamaklarına ilişkin bilgiler toplamalı ve bu basamaklar arasında geçen süreyi kayıt altına almalıdır. İzlenen bu basamaklar çerçevesinde Zaman Yönetim Kontrol Listesinin Dördüncü Göstergesi işlenmelidir(7) . (CEPEJ(2008)8 belgesi
Rehber İlke IV.A.1)
Rehber İlke 7
Toplanan bilgiler, çalışmalarında kullanmaları adına adaletin yönetiminden sorumlu olan adliye idarecileri, hakimler ve merkezi makamlara temin edilmelidir. Bilgiler uygun formatta olmak kaydıyla taraflar ve kamuoyuyla da paylaşılmalıdır. (8) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.A.2).
[/box]
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]
Sürekli Analiz
Rehber İlke 8
Toplanan tüm bilgiler sürekli olarak analiz edilmeli ve performansın izlenmesi ve geliştirilmesi alanında kullanılmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.B.1)
Rehber İlke 9
Analizlerin sonuçlarına ilişkin en az yılda bir kez olmak kaydıyla periyodik raporlar hazırlanmalı ve bu raporlarda uygun tavsiyelere yer verilmelidir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.B.3)
[/box]
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]
Hedeflerin Belirlenmesi
Rehber İlke 10
Daha üst düzeyde (ulusal, bölgesel) belirlenen standart ve hedeflerin yanı sıra, bireysel olarak mahkemeler düzeyinde de özel hedefler belirlenmelidir. Bu hedeflerin belirlenmesi sürecine aktif şekilde önderlik etmeleri veya katılmaları adına, adliye müdürlerine gereken yetki ve bağımsızlık tanınmalıdır. (9) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.C.1).
Rehber İlke 11
Hedefler amaçların açık tanımını içermeli ve ulaşılabilir olmalıdır. Hedefler yayımlanmalı ve periyodik olarak yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber
İlke IV.C.2).
Rehber İlke 12
Hedefler, mahkemenin performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir. Hedeflere ulaşılamaması halinde, durumun telafi edilmesi adına somut adımlar atılmalı ve eylemler gerçekleştirilmedir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.C.3).
[/box]
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]
Kriz Yönetimi
Rehber İlke 13
Mahkeme düzeyinde belirlenmiş olan hedeflerden önemli derecede sapma olması halinde,
sorunun nedeninin hızlı ve yeterli şekilde ele alınmasına yönelik özel araçlar mevcut olmalıdır.
(CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.D.1)
[/box]
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]
Taraflarla ve avukatlarla zamanlama konusunda anlaşılması
Rehber İlke 14
Mümkünse hakim usule ilişkin takvim konusunda tüm taraflarla anlaşmaya varmaya çalışmalıdır. Bu çerçevede, kendisine gereken nitelikteki adli personel (katip) ve bilgi teknolojileri temin edilmelidir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke V.B.2).
Rehber İlke 15
Üzerinde anlaşmaya varılan takvime mümkün mertebe sadık kalınmalı ve sapmalar önemli gerekçesi olan nedenlerle sınırlı kalmalıdır. Esasen, önceden belirlenmiş olan sürenin uzatılması yalnızca tüm tarafların kabul etmesi veya adaletin menfaatinin gerektirmesi halinde mümkün olmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke V.B.3).
[/box]
13. SATURN öncelikleri uygulama metodolojisinin odağında yer alır.
Saturn öncelikleri: ilk adım olarak mahkemelere SATURN önceliklerine odaklanmaları tavsiye edilir.
Değerlendirme: mahkemeler için ilk adım, on beş SATURN önceliğinin her biri ile kendi mevcut zaman yönetimi uygulamaları arasında kapsamlı bir kıyaslamaya tabi tutmak ve bu güne kadar ne dereceye kadar uygulandıklarını değerlendirmektir. Mahkeme personeli öncelikle seçilen on beş rehber ilkenin mahkeme dahilinde ne düzeyde uygulandığını belirlemelidir. Bu analiz ile tespit edilmesi hedeflenen seçilen rehber ilkelerin:
– hiç uygulanmadığı;
– kısmen uygulandığı ;
– tam olarak uygulandığı;
-belirtilen şekilde uygulanmadığı ancak aynı sonucun elde edilmesini sağlayan bir başka uygulama/usulün bulunduğu;
– şimdiye kadar uygulanmadığı ancak uygulamasının planlandığı
Mahkeme personeli daha sonra SATURN önceliklerindeki on beş rehber ilkenin uygulamasını (ya da tam olarak uygulanmasını) engel olan unsurları analiz etmelidir.
Yedi pilot projeden elde edilen deneyimler hemen tüm mahkemelerin on beş rehber ilkenin uygulanmasına ilişkin bir takım eksiklikler tespit ettiklerini göstermektedir.
SATURN Rehber İlkeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin uygulamalarını esas alır. Gereken şekilde yapılan bir değerlendirme sayesinde mahkeme SATURN önceliklerinin kapsamına giren alanlarda AİHS ihlallerine ilişkin riskleri açıkça görebilir. Değerlendirmenin gereken şekilde yapılabilmesi için mahkemenin on beş Rehber İlkenin amaçları ve işlevlerini tam anlamıyla kavramış olması gerekmektedir.
Çeviri: SATURN önceliklerinin mahkemenin tüm aktörleri tarafından net bir şekilde anlaşılması
gerektiğinden, mahkeme gerekirse bu rehber ilkelerin ulusal dile çevirisini temin etmelidir. Çeviri
yapılırken Adalet Bakanlığı veya Dışişleri Bakanlığı ile işbirliğinden faydalanılabilir. Mahkeme ayrıca söz konusu çevirilerin gerçekleştirilmesine ilişkin imkanları CEPEJ Sekretaryası ile görüşebilir.
Uzman yardımı: değerlendirmeyi kendi başlarına yapmak yerine mahkemeler CEPEJ’den bir uzmanın desteğini talep edebilirler. Uzman da uygulamalarda ve günlük çalışmalarda SATURN önceliklerine hangi düzeyde uyulduğu konusunda mahkeme ile kapsamlı bir görüşme yapabilir. Pilot projelerden örneklere Ek II’de ve CEPEJ(2011)2 belgesinde yer verilmiştir.
Mahkemeler Rehber İlkelerden bir veya daha fazlasının tam olarak uygulanmadığını tespit etmesi halinde bir sonraki adım bunların uygulanmasına ilişkin projeler oluşturmak olacaktır. Kapasiteleri ve öncelikleri çerçevesinde, mahkemeler uygulanmayan bir veya daha fazla Rehber İlkeyi seçer.
Kullanıcılara yönelik iyileştirmeler, mevcut kaynaklar ve başarı olasılıkları seçim yaparken başvurulacak kriterler olabilir.
Seçilen araçlara ilişkin gerekli adımları içeren ve mahkemenin nitelikleri dikkate alınarak hazırlanmış bir uygulama planı geliştirilmelidir. Bu planlar seçilen rehber ilkeler ile bunların işler hale gelmesi için gerekli görülen farklı adımları göstermelidir – bilgisayar sisteminin güncellenmesi, zaman planlaması sürecine tarafların dâhil edilmesi için yeni tedbirler, kuyrukların kısaltılmasına ilişkin tedbirler gibi.
Planlarda ayrıca farklı adımların gerçekleştirilmesine ilişkin bir takvime de yer verilmelidir. Uygulama süreci birkaç ay, hatta birkaç yıl sürebilir. Bir Rehber İlkenin uygulanmasında gösterilecek gayret elbette mahkemeler arasında farklılık gösterecektir.
Uzman yardımı: bir uygulama planının geliştirilmesinde mahkemeler, kendi başlarına çalışmak yerine, CEPEJ’den bir uzmanın desteğini talep edebilirler.
SATURN Merkezinin CEPEJ araçlarının hayata geçirilmesinin önündeki uygulamaya ilişkin engellerin daha iyi anlaşılması için raporlama yapılmalıdır. Raporlama, benzer yenilikler yapmayı planlayan diğer mahkemeler ve yargı idareleri için de faydalı olacaktır. Raporlama diğer iki adımla paralel gitmelidir.
Raporlar, iyi yapılandırılmış olmalı ve tercihen tüm mahkemelerde ortak bir şablon üzerinden gerçekleştirilmeli. (Ek I’e ve CEPEJ-SATURN(2011)2 belgesine bakınız) ve aşağıdaki unsurları barındırmalıdır:
– Mahkemenin genel tarifi.
– Uygulanacak CEPEJ araçlarının seçilmesine ilişkin sürecin ayrıntılı açıklaması.
– Uygulama sürecinin açıklaması.
– Sonuç.
– Zaman kullanımı.
– Harici işbirliği.
– Tavsiyeler.
Daha fazla bilgi için Ek 1’de yer alan şablona bakınız.
Mahkeme raporlamayı kendisi yapabileceği gibi ulusal yargı idaresinden yardım da isteyebilir. Diğer adımlarda olduğu gibi raporlamada da SATURN Merkezinin desteği istenebilir. Bir CEPEJ üyesi, bir SATURN uzmanı veya CEPEJ tarafından görevlendirilen bağımsız bir uzman gerekli yardımı sunabilir ve SATURN Merkezinin çalışmaları için bu adımı daha uygun hale getirebilir.
Raporlar, gerekiyorsa CEPEJ Sekretaryasının desteği ile İngilizceye veya Fransızcaya tercüme edilmelidir.
CEPEJ, raporlamanın bir mahkemeye ek bir yük getirdiğinin ve mahkemedeki uygulamaların iyileştirilmesinde kati surette gerekli olmadığının bilincindedir. Ancak pilot projelerden elde edilen deneyimler sözü edilen raporların oldukça faydalı bilgiler sağladığını göstermektedir. Rehber İlkeler ve bunların uygulanmasına ilişkin yöntemler, çıkarılan dersler ışığında daha da geliştirilebilir. Bu rehbere göre yürütülen uygulama projelerinden Avrupa’da daha iyi adli sistemlerin geliştirilmesi için benzer kazanımlar beklenmektedir ve mahkemeler açıklandığı gibi uygulama projelerini yapmanın herhangi bir unsuru hakkında SATURN Merkezine danışma konusunda tereddüt etmemelidir.
Talep veya sorularınız için mahkeme CEPEJ Sekretaryası ile irtibata geçiniz: Avrupa Konseyi – F 67075 Strasbourg Cedex- cepej@coe.int- tel: 33 3 88 41 35 54.
14. CEPEJ, mahkemelerde zaman yönetimini iyileştirmeyi amaçlayan bir dizi araç ve yöntem geliştirmiştir. Yukarıda anlatılan birinci adım çerçevesinde öngörülen değerlendirmenin mahkeme uygulamalarının SATURN önceliklerine gereken şekilde uyduğunu göstermesi halinde SATURN araç kutusundan seçilecek diğer zaman yönetimi tekniklerinin uygulanması düşünülebilir.
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]
SATURN araç kutusu
Birlikte ele alındıklarında bu belgeler mahkemelerin kendi zaman yönetimlerini iyileştirmek için kullanabilecekleri çok çeşitli araçları sunmaktadır (“SATURN araç kutusu”). Önemli sayılabilecek gecikmeler yaşayan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından “makul süre” kriterini (AİHS Madde 6-1) ihlal ettikleri tespit edilen tüm mahkemeler bu konuda reforma gitmeyi planlamaları halinde, SATURN zaman yönetimi araçlarından pek çoğundan faydalanabileceklerini göreceklerdir.
[/box]
15. Rehberde ayrıntılı olarak gösterilen yöntem diğer zaman yönetimi araçlarına da uyarlanabilir.
CEPEJ-SATURN, SATURN araçlarının herhangi birisi ile ilgili olarak gerçekleştirilecek tüm projeleri teşvik etmeyi arzu eder. Mahkemelerin söz konusu uygulama projeleri hakkında CEPEJ’e danışmaları memnuniyetle karşılanmaktadır.
[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]
Mahkemelerin kendi deneyimleri hakkında CEPEJ dâhil olmak üzere çeşitli makamlara raporlama yaparken bu modeli kullanmaları tavsiye edilmektedir. [/box]
Adı:
Türü:
Yer:
Ekipman ve alt-yapı
Yetki bölgesi:
Dava yükü yapısı (derdest davalar, yeni davalar, vb.), biriken dava yükü v.s:
Araçların seçilmesi veya seçilmemesine ilişkin sebepler ayrıntılı olarak kayıt altına alınmalıdır.
Seçim süreci hakkında açıklama: [belirli rehber ilkelere ve araçlara nasıl ve neden öncelik aavermeyi
seçtiniz?]
Uygulama sürecinin açıklaması: [farklı şekilde atılacak adımlar belirtilmeli ve şu sorular açıklığa kavuşturulmalıdır: Ne gibi zorluklarla karşılaşıldı ve hangileri sorunsuz olarak halledildi? Uygulama ne dereceye kadar başarılı oldu? Başarısızlıkların altında yatan sebepler nelerdi?]
Sonuç: [başarılı uygulamalar mahkemenin zaman yönetiminde gibi bir iyileşme sağladı? Lütfen seçilen her ilke için ayrı ayrı cevap veriniz]
Planlama ve verilerin toplanması ile ilgili olarak
Rehber İlke 1: Yargılama işlemlerinin ne kadar zaman alacağı hem genel düzeyde (belirli dava türlerinin standart/ortalama süresinin veya belirli mahkeme türlerinin yürüttüğü işlemlerin standart/ortalama süresinin planlanması) hem de somut işlemler düzeyinde planlanmalıdır
Rehber İlke 2: Yargılama sürecinin zaman yönetimi ve tarihlerin belirlenmesi veya usule ilişkin olarak atılması planlanan tüm adımların zamanlamasının hesaplanması konusunda adliye kullanıcıları ile irtibat kurulmalıdır. Müdahale ile ilgili olarak
Rehber İlke 3: Yargıda zaman çizelgelerine ilişkin standartlar veya hedeflerden sapmalar olduğunun fark edilmesi veya sapmalar olacağının öngörülmesi halinde, bu sapmaların nedenlerini ortadan kaldırmak adına derhal harekete geçilmelidir.
Rehber İlke 4: Toplam süreleri nedeniyle kişilerin makul bir zaman zarfında yargılanma haklarının ihlal edilmesine yol açabilecek davalara özel ihtimam gösterilmelidir.
Rehber İlke 5: Yargılama işlemlerinde herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmediği sürelerin (bekleme süresi) çok uzun olmamasını sağlamak adına izleme yapılmalı ve bu tür uzun sürelerin söz konusu olması halinde işlemin hızlandırılması ve gecikmenin telafi edilmesi için özel çaba gösterilmelidir.
Rehber İlke 6: Adliye müdürleri, adli süreçlerin önemli basamaklarına ilişkin bilgiler toplamalı ve bu basamaklar arasında geçen süreyi kayıt altına almalıdır. İzlenen bu basamaklar çerçevesinde Zaman Yönetim Kontrol Listesinin Dördüncü Göstergesi işlenmelidir.
Rehber İlke 7: Toplanan bilgiler, çalışmalarında kullanmaları adına adaletin yönetiminden sorumlu olan adliye idarecileri, hakimler ve merkezi makamlara temin edilmelidir. Bilgiler uygun formatta olmak kaydıyla taraflar ve kamuoyuyla da paylaşılmalıdır.
Sürekli analiz ile ilgili olarak
Rehber İlke 8: Toplanan tüm bilgiler sürekli olarak analiz edilmeli ve performansın izlenmesi ve geliştirilmesi alanında kullanılmalıdır.
Rehber İlke 9: Analizlerin sonuçlarına ilişkin en az yılda bir kez olmak kaydıyla periyodik raporlar hazırlanmalı ve bu raporlarda uygun tavsiyelere yer verilmelidir.
Saptanan hedeflerle ilgili olarak
Rehber İlke 10: Daha üst düzeyde (ulusal, bölgesel) belirlenen standart ve hedeflerin yanı sıra, bireysel olarak mahkemeler düzeyinde de özel hedefler belirlenmelidir. Bu hedeflerin belirlenmesi sürecine aktif şekilde önderlik etmeleri veya katılmaları adına, adliye müdürlerine gereken yetki ve bağımsızlık tanınmalıdır.
Rehber İlke 11: Hedefler amaçların açık tanımını içermeli ve ulaşılabilir olmalıdır. Hedefler yayımlanmalı ve periyodik olarak yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır.
Rehber İlke 12: Hedefler, mahkemenin performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir. Hedeflere ulaşılamaması halinde, durumun telafi edilmesi adına somut adımlar atılmalı ve eylemler gerçekleştirilmedir.
Kriz yönetimi ile ilgili olarak
Rehber İlke 13: Mahkeme düzeyinde belirlenmiş olan hedeflerden önemli derecede sapma olması halinde, sorunun nedeninin hızlı ve yeterli şekilde ele alınmasına yönelik özel araçlar mevcut olmalıdır.
Taraflar ve avukatlarla zamanlama konusunda anlaşılması ile ilgili olarak
Rehber İlke 14: Mümkünse hakim usule ilişkin takvim konusunda tüm taraflarla anlaşmaya varmaya çalışmalıdır. Bu çerçevede, kendisine gereken nitelikteki adli personel (katip) ve bilgi teknolojileri temin edilmelidir.
Rehber İlke 15: Üzerinde anlaşmaya varılan takvime mümkün mertebe sadık kalınmalı ve sapmalar önemli gerekçesi olan nedenlerle sınırlı kalmalıdır. Esasen, önceden belirlenmiş olan sürenin uzatılması yalnızca tüm tarafların kabul etmesi veya adaletin menfaatinin gerektirmesi halinde mümkün olmalıdır.
Zaman kullanımı: [başarılı uygulamalar ne kadar zaman almıştır? Zaman kullanımını etkileyen faktörler listelenmelidir ve uygulamada kullanılan zamanı azaltmanın yolları tartışılmalıdır.]
Harici işbirliği: [her bir aracın uygulanmasında merkezi yargı makamları ile ne düzeyde işbirliği yapılmıştır? Söz konusu işbirliği nasıl gerçekleştirilmiştir?]
Tavsiyeler: [CEPEJ zaman yönetimi araçlarının uygulanması ve kullanımı üzerinde etki eden faktörler hakkındaki önemli tespitler, ileride gerçekleştirilecek diğer reformlar dikkate alınarak değerlendirmeye tabi tutulmalıdır: Uygulanan araçlar zaman yönetimini nasıl etkilemiştir? Kazanımlar nelerdir? Bulgular diğer CEPEJ zaman yönetimi araçlarına uygulanabilir mi? Bunlar mahkemenin yargı alanındaki diğer mahkemelere ve diğer yargı alanlarındaki mahkemelere uygulanabilir mi?]
Diğer yorumlar:
………………………….
Burada yalnızca bir pilot mahkeme örnek olarak verilmiştir. Diğer örneklere CEPEJ(2011)1 belgesinde yer verilmiştir.
CEPEJ SATURN araçlarının uygulanmasına yönelik protokole ilişkin pilot deneme.
Nedre Romerike tingrett, Norveç.
17 Mart 2010, Çarşamba
Katılımcılar:
Sorenskriver (Baş Hakim) Bernt Bahr
Administrasjonssjef (Baş idareci) Heidi Bruvoll
Profesör Jon T. Johnsen, CEPEJ Uzmanı.
9-11 Eylül 2009 tarihinde gerçekleştirilen SATURN toplantısında Jon T. Johnsen, çeşitli CEPEJ belgelerinde sözü edilen ve ‘mahkeme dahilinde denemelere” tabi tutulabilecek ilgili zaman yönetimi araçlarını belirlemek ve bir İskandinav ülkesinden seçilmiş bir mahkeme ile pilot protokol hazırlamak üzere görevlendirilmiştir. Johnsen, söz konusu araçların seçilmesi ve pilot mahkemelerle uygulama projelerinin geliştirilmesinde kullanılacak metodolojiye ilişkin bir taslak teklif hazırlamıştır; bkz. “Seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarına yönelik uygulanma testi”. (Johnsen, ayrıca pilot mahkemelere yönelik olarak bir de kısaltılmış versiyon hazırlamıştır.
İşbu rapor, sözü edilen belgeyi esas almaktadır ve Johnsen ve Nedre Romenike tarafından Norveç’te yürütülen çalışmanın, önerilen metodunun pilot testinin sonucunu açıklamaktadır. Rapor, Johnsen tarafından yazılmıştır ve hem toplantıya ait kendi kayıtlarından hem de toplantıdan sonra mahkemenin protokoldeki her bir rehber ilke hakkındaki kendi görüşlerini esas almaktadır. Zaman baskısı, raporun nihai metni hakkında kapsamlı değişimi imkânsız kılmıştır. Her ne kadar mahkemenin kendi tepkileri ve düşüncelerinin tam bir resmi verilmek istense de raporun zorunlu olarak mahkemenin görüşünü değil uzmanların gözlemlerini ve muhakemesini ifade ettiği akılda bulundurulmalıdır. Bazı hatalar da olabilir.
Pilot denemenin amacı CEPEJ tarafından daha fazla değerlendirmek için önerilen metodoloji hakkında geri bildirim almak olduğundan Johnsen prosedürün kabul edilebilir olduğunu düşünmüştür.
Metodoloji önerisi(10) için taslak hazır olduğunda Johnsen bunu Norveç’teki Ulusal mahkeme idaresine gönderdi ve metodolojinin Norveç’teki pilot mahkemelerden biriyle denenmesi için yardım talep etmiştir. Esasen, Johnsen’in yaşadığı Oslo’ya yakın olduğu, bu nedenle yolculuk süresi ve masrafları önemsiz kalacağı için Nedre Romerike tingrett’i istemişti. Ulusal mahkeme idaresi ve mahkeme yardımcı olarak Johnsen’in talep ettiği şekilde denemeyi ayarladı.
Nedre Romerike tingrett, kentsel-kırsal alan karışımı bir bölgede, Norveç’in Güney doğusunda bir ilk derece mahkemesidir. Yargı yetkisi 160.000 kişi ile 8 belediyeyi kapsar. On ikisi hakim on yedisi idari çalışan olmak üzere yirmi yedi personeli vardır. Mahkeme bir baş hakim ve bir de baş idareciye sahiptir. Yıllık dava yükü sayma yöntemine bağlı olarak 2000’in biraz üzerindedir. Toplantı mahkemede 17 Mart 2010’da gerçekleştirilmiştir.
Johnsen önce kısa bir şekilde neden Avrupa Komisyonu Adaletin Etkililiğinin kurulduğunu, organizasyon yapısını ve temel amaçlarını anlatmıştır. Daha sonra SATURN’ün görevleri ve pilot mahkemelerin rolünü belirtmiştir. Kısaca ‘mahkemedekidenemelerin’ arkasındaki fikirleri ve toplantı için gündemini ve bu toplantıya yönelik amacını açıklamıştır. Mahkeme, toplantıdan önce “Seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarının uygulama denemesi” konusundaki taslak dokümanı almıştır. Pilot mahkeme olarak yeni rolünü alan mahkeme o zamana kadar CEPEJ görevleri ile ilgili deneyimlerini anlatmış ve EUGMONT istatistikleri ile çalışmanın meşakkatli bir iş olduğunu söylemiştir.
Bilgi alışverişi hem mahkeme hem de CEPEJ uzmanı tarafından beğenilmiştir. Görüşme daha sonra Johnsen tarafından önerilen taslağının 6. bölümünün 12-14. sayfalarındaki mahkeme tarafından seçilmesi için teklif edilen on beş zaman yönetimi aracına dönmüştür.
Rehber İlke 1: Adli işlemlerin ne kadar zaman alacağı hem genel düzeyde (belirli dava türlerinin standart/ortalama süresinin veya belirli mahkeme türlerinin yürüttüğü işlemlerin standart/ortalama süresinin planlanması) hem de somut işlemler düzeyinde planlanmalıdır.
Pilot mahkeme, tüm hukuk davalarında, dava mahkemeye geldikten hemen sonra planlama toplantıları programlamaktadır. Bu toplantıya, tarafların avukatları ve davaya bakan hakim – taraflar hariç – katılır ve toplantıların, dava tamamlanana kadarki tüm gerekli adımları planlaması beklenir.
Toplantı, tarafların iddialarını, temel destekleyici argümanlarını ve sundukları delilleri netleştirir. Toplantı sırasında davanın ilerleyişi planlanır, son süreler belirlenir ve ana duruşma için tarihler ve
gereken gün sayısı tespit edilir. Norveç’te ana duruşmadan fazla duruşma programlamak istisnadır.
Delillerin tamamı saptanan tarihten önce hazır olmalıdır ve bu yüzden taraflar delilleri toplama ve sunumlarını buna göre planlamalıdır. Duruşma günleri mahkemeler tarafından zaman kullanımına dair genel standartlara göre saptanır; bu, olağan hukuk yargılamaları için 6 ay ve küçük miktarlı davalar için 3 aydır.(11) Daha sonraki bir tarihe gün vermek özel gerekçe gerektirir ve nadiren yapılması beklenir.
Neredeyse tüm ceza davalarında planlama savcılık tarafından ve mahkemenin sorumluluğunun dışında yürütülür. Savcılık sanığı ve tanıkları celp eder ve teknik delilleri hazırlar. Mahkeme, savcılığın hazırlıklarına nezaret eder ve değişiklikler emredebilir. Ceza davaları da bir ana duruşmada tamamlanır ve hükmün hemen ardından yazılması gerekir.
Ceza davalarında da mahkemenin zaman kullanımı için ulusal standartlar vardır ve mahkeme ana duruşmaları buna göre programlar. İstisnai bir kaç davada ana duruşma haftalar ve hatta aylar sürebilir. Daha sonra hakim, savcılık ve davalının katılımıyla bir planlama toplantısı düzenler.
Gayrimenkul taksimi, iflas ve icra davalarında planlama toplantıları yapılmaz; daha fazla tartışma için aşağıda rehber ilke III B 1 ve IV B 1’e bakınız.
Sonuç: Olağan hukuk ve ceza davaları için zaman planlama araçları hâlihazırda mevcuttur. Ulusal son süreler mevcuttur ve pilot mahkemede bu süreler yeterli görülmüştür; aşağıdaki rehber ilke III B 1’e bakınız. Bunlar hep birlikte etkili bir planlama sistemi oluşturmaktadır. Her ne kadar yapısı
CEPEJ rehber ilkesinin ardındaki fikirlerden biraz farklı olsa da rehberle amaçlanan sonuçları vermektedir.
Rehber İlke 2: Adli sürecin zaman yönetimi ile tarihlerin belirlenmesi veya usule ilişkin olarak atılması planlanan tüm adımların zamanlamasının hesaplanması konusunda adli sistemin kullanıcıları ile irtibat kurulmalı ve danışılmalıdır.
Yukarıda bahsedildiği gibi, mahkeme hukuk davalarında planlama toplantılarını düzenler ve savcılık ceza davalarında benzer planlama işlevlerini yerine getirmektedir. Avukatlara ilaveten toplantılara bilirkişiler de katılmaktadır. Ama öyle görünüyor ki mahkemenin planlaması, eğer vekil ile temsil edilmiyorlarsa, tarafların kendileri ile istişareleri içermez. Avukatların taraflarla istişare etmesi ve müvekkillerinin menfaatlerini avukatların iyi uygulama kurallarına göre ileri sürmeleri beklenir. SATURN rehber ilkelerinin neden avukatları bu konuda tarafları temsil etmekle görevlendirmediğini görüştük ve Johnsen avukatların ve müvekkillerinin zaman kullanımı bakımından menfaatlerinin çatışabileceğini ileri sürmüştür.
Avukatların ileride hatırı sayılır bir zaman dilimi için müvekkillerinden kazançlı işlerle kapasitelerini doldurma ve zamanlarını boş zaman geçirerek gelirlerini kaybetmeme konusunda menfaatleri vardır. Çoğu müvekkil davalarının mümkün olduğunca kısa zamanda sona erdirilmesini tercih eder ve zaman zaman bunu istemeseler de karşı taraf bunu ister.
Ancak, mahkeme, Norveç’teki anlayışa göre davaların hızlı ilerlemesinin kamu yararına olduğunu ileri sürmektedir. Her iki taraf ve avukatları davanın gecikmesinin faydalı olacağında hemfikir olsa bile kamu menfaati ihtilafın sona erdirilmesi ve tarafların yaşamlarına devam etmeye teşvik edilmelerini gerektirir.
Tüm davaların kısa süreler içerisinde programlanması, avukatlar ve taraflar arasında takvim hakkında müzakere için çok az alan bırakır. Norveç’te zaman planlanmasındaki konu, ulusal makamlar tarafından saptanan süre standartları ile belirlenen yargılamanın uzunluğunu müzakere etmek değil yalnızca belirlenen standartlara uyacak şekilde yargılamanın nasıl yürütüleceğini planlamaktır. Söz konusu planlama işleri esasen tekniktir ve tarafların katkısı çok az olabilir.
Sonuç: Hem taraflar hem de avukatları bakımından davaları geciktirmek için sınırlı olan alan nedeniyle rehber ilkenin amaçları tarafları dahil etmeden karşılanmaktadır.
Rehber İlke 3: Yargıda zaman çizelgelerine ilişkin standartlar veya hedeflerden sapmalar olduğunun fark edilmesi veya sapmalar olacağının öngörülmesi halinde, bu sapmaların nedenlerini ortadan kaldırmak adına derhal harekete geçilmelidir.
Ulusal, elektronik dava yürütme sistemi (LOVISA) dava kaydedilir edilmez hukuk davalarında bir dizi dönüm noktası belirler. Dönüm noktaları şunlardır:
– Davacının davetiyesinin davalıya gönderilmesi için zaman sınırı
– Davalının cevap layihasının alınması için zaman sınırı
– Planlama toplantısının programlanması için son süre
– Ana duruşmanın programlanması için zaman sınırı
– Hükmün yazılması için son süre
Mahkeme daha sonra hukuk davalarının işlenmesi sırasında dönüm noktalarını nasıl kullandığını ve elektronik dava yürütme sisteminden üretilen aylık raporlarla dönüm noktalarına göre her bir davanın ilerleyişinin nasıl izlendiğini göstermiştir. Bu raporlar mahkeme başkanı ve baş idareci tarafından denetlenmektedir ve ayrıca davalarının ilerleyişi hakkında bilgilerini güncellemek üzere
hakimlerin her birine gönderilmektedir. Bazıları nazik bir şekilde raporların bir parça stres kaynağı
olduğunu ve hızdan çok kararın kalitesinin önemli olduğunu ifade etseler de hakimler bunları faydalı bulmuştur. Dönüm noktalarından önemli sapmalar olduğunda mahkeme başkanının müdahale etme yetkisi vardır ve müdahale için daha kapsamlı yetkilere ihtiyacı olmamıştır.
Ceza davalarında ulusal elektronik dava yürütme sistemi yalnız ortalama dava yürütme süresi hakkında istatistikler üretmektedir ve mahkeme bunları üç aylık izlemeler için kullanmaktadır. Ayrıca gayrimenkullerin taksimi, iflas ve icra davalarındaki dönüm noktaları da tartışılmıştır.
Ulusal elektronik dava yürütme sistemi, olağan hukuk davalarından çok daha az detaylı bir şekilde, iflas konusunda bazı dönüm noktaları içermektedir. Johnsen bu yüzden mahkemenin hukuk davalarında kullandığı zaman planlama rejiminin gayrimenkullerin taksimi ve icra davalarına da uyarlamasının düşünülüp düşünülmeyeceğini sormuştur.
Ancak ulusal elektronik sistem her bir mahkemenin kendi son sürelerini ulusal olanlara ilaveten girmesine izin vermektedir. Pilot mahkeme bu imkanı her üç dava türünde de kullanmaktadır.
Örneğin, icra ile ilgili davalarda mahkeme şunlar için son süreler eklemiştir:
– icra memurunun tarafa (borçlu) bildirimi
– borçlunun talebi yerine getirmek için bir aylık mühleti
– el konulan malın zorunlu satışı hakkında kararın alınması
– icra memurunun bunu satmak için dört aylık sınırı
– tarafların satışa itiraz etmek için iki haftalık sınırı
– Elektronik sistem, son süreler aşıldığında uyarılar veriyor.
Ayrıca ulusal dönüm noktası sisteminin değişikliklere ihtiyacının olup olmadığını tartıştık.
Sonuçlar: Ulusal dönüm noktaları ve mahkeme tarafından tespit edilen ilave dönüm noktaları tüm hukuk davaları için rehberin gereklerini karşılamaktadır. Ceza davalarını izlemek için kullanılan ortalama dava yürütme süresi yetersiz görülebilir ve hukuk davalarında kullanılanlara benzer dönüm noktaları getirilmelidir. Ulusal dönüm noktası sistemine daha fazla dönüm noktası da getirilebilir ama böylesi bir çare mahkemenin özerkliğinin dışındadır.
Rehber İlke 4: Toplam süreleri nedeniyle kişilerin makul sürede yargılanma haklarının ihlal edilmesine yol açabilecek davalara özel ihtimam gösterilmelidir.(12)
Mahkeme, kısa ortalama zaman kullanımının hem hukuk hem ceza davalarında muhtemel “makul süre” ihlallerinden kendisini koruduğunu düşünmüştür. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi standartlarının güncellenmiş bir yorumunu talep etmiştir.
Johnsen, CEPEJ internet sitesinde bulunan Calvez çalışmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca Mahkeme’nin değerlendirmesinin takdiri karaktere sahip karmaşık bir analize bağlı olduğunu doğrulamıştır. Bu çalışma kullanılan kriterleri kapsamlı bir şekilde tanımlamaktadır ve aynı zamanda aşılmaları durumunda davayı “makul süre” kriterinin ihlal edilmesine yatkın hale getirecek bazı sabit süre sınırlamaları koymaktadır.
Tartışma ayrıca esasen ortalama zaman kullanımına odaklanan istatistiklerin birkaç atipik davada istisnai uzun müddeti zorunlu olarak açığa çıkarmadığı olgusuna odaklanmaya da yardımcı olmuştur.
Davalar tek tek denetlenmelidir.
Ayrıca mahkemenin ceza davalarında poliste ve savcılıkta zaman kullanımını izlemediği olgusunun etkilerini de tartıştık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “makul süre” tespitinde, belirli bir şüpheliye yoğunlaşma anından itibaren süreyi hesaplamasını göz önüne alarak, en iyi uygulamanın
mahkemenin dava mahkemeye ulaşıncaya kadar geçen süre için de savcıdan bilgi istemesi ile sağlanacağını belirledik. Pilot mahkeme daha sonra yargılama öncesi aşamada yavaş bir şekilde ilerlemiş ceza davalarının işleyişini hızlandırabilirdi. Bu strateji toplam zaman kullanımının eksik
ölçümü ve bilgisine bağlı olarak istenmeyen ihlalleri önleyebilirdi.
Sonuç: Şimdiye kadar açıklanan hukuk davalarının münferit izlenmesi, AİHS Madde 6’daki “makul süre” standardını ihlal edebilecek süreleri ortaya çıkarmada yeterli görülmüştür. Diğer yandan ceza davalarında yalnız ortalama sürenin izlenmesi, her ne kadar ceza davalarını nihai olarak elden çıkarılması hakkındaki kati ulusal son süreler önemli derecede yardımcı olsa da kısmen yetersiz görülmektedir. Bu SATURN rehber ilkesi elektronik dava yürütme sistemine daha fazla ulusal dönüm noktası getirmek hakkında Ulusal mahkeme idaresine danışılacak bir başka argümandır. Pilot mahkeme, savcılık davayı mahkemeye ilettiğinde, polis soruşturması ve savcılıktaki karar alma sürecindeki zaman kullanımı hakkında da daha fazla bilgi talep etmeyi düşünmektedir.
Rehber İlke 5: Adli işlemlerde herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmediği sürelerin (bekleme süresi) çok uzun olmamasını sağlamak adına izleme yapılmalı ve bu tür uzun sürelerin söz konusu olması halinde işlemin hızlandırılması ve gecikmenin telafi edilmesi için özel çaba gösterilmelidir.(13)
Johnsen “bekleme süresi” kavramını netleştirmiştir ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, “makul süre” kriterinin ihlal edildiği iddialarını değerlendirirken “bekleme süresi” veya “hareketsiz” süre – bir davada hiçbir şeyin olmadığı dönemler – miktarına özel vurgu yaptığını söylemiştir. Hareketsiz süre fikrinin ve muhtemelen çalışma süresine karşınhareketsiz süreyi azaltmanın daha az komplike olduğu varsayımını tartıştık.
Hâlihazırda mahkemenin açıkça hareketsiz süreye odaklanan hiçbir usulü bulunmamaktadır.
Mahkeme bu düşünceyi ilginç bulmuştur ve bekleme süresinin tespit edilmesi için kullanılabilir olup olmadıklarını görmek için kendi araçlarını inceleyecektir. Ama toplam kullanılacak zamanın kısalığına bağlı olarak bekleme süresi dönemlerinin aşırı derecede uzun olmayacağını varsaymak mümkün görünmektedir. Elektronik dava yürütme sistemi ana duruşmaların ne kadar hızlı programlandığını ve bitmemiş davaların ne kadar ilerlediğini bildiren bir yığılma listesi sağlamaktadır. Dava idarecileri bunları davanın ilerlemesini kontrol etmek için kullanmaktadır. Bunlar bekleme süresinin hesaplanması için de kullanılabilir.
Sonuç: Mahkeme, bekleme süresinin daha kapsamlı bir haritasını çıkarmayı düşünecektir.
Rehber İlke 6: Adliye yöneticileri, adli süreçlerin önemli aşamalarına ilişkin bilgiler toplamalı ve bu aşamalar arasında geçen süreyi kayıt altına almalıdır. İzlenen bu aşamalar çerçevesinde Zaman Yönetim Kontrol Listesinin Dördüncü Göstergesi işlenmelidir. (14)
Yukarıda açıklandığı gibi pilot mahkeme – diğer Norveç mahkemeleri gibi – davaların ilerleyişini izlemek için ulus genelinde elektronik sistemi kullanmaktadır. Bu bilgiler, hem mahkeme idarecileri hem de hakimler tarafından kullanılabilir.
Olağan hukuk davalarında elektronik dava yürütme sistemi, Zaman yönetimi kontrol listesindeki dördüncü göstergede belirtilen ilk on bir ilerleme noktasının (veya aşamasının) tamamını kaydetmektedir. Muhtemelen listedeki diğer noktaları da içermektedir ama bir ilk derece mahkemesi olan pilot mahkeme, işlemlerin daha sonraki aşamaları ile ilgilenmemektedir. Yukarıda ifade edildiği gibi sistem aynı zamanda son süreler aşıldığında elektronik uyarılar da vermektedir.
Sonuç: Mevcut dönüm noktaları hukuk davalarında rehber ilkeye uymaktadır ama ceza davalarında iyileştirmeye ihtiyacı vardır; yukarıya bakınız.
Rehber İlke 7: Toplanan bilgiler, çalışmalarında kullanmaları adına adaletin yönetiminden sorumlu olan adliye idarecileri, hakimler ve merkezi makamlara temin edilmelidir. Bilgiler uygun formatta olmak kaydıyla taraflar ve kamuoyuyla da paylaşılmalıdır.(15)
Hem mahkeme personeli hem de Ulusal mahkeme idaresi yukarıda açıklandığı gibi bilgilere erişebilir.
Mahkeme ayrıca internetten16 indirilebilecek yıllık bir rapor da yayımlamaktadır.
Ayrıca mahkemenin internet sitesi ortalama dava yürütme süresi ve aşağıda aktarılmış olan Norveç parlamentosu tarafından saptanmış ulusal standartları içermektedir:(17)
Mahkemenin davayı yürütmesi memnun edici bir hızla ilerlemektedir. Önemli bir yığılma bulunmamaktadır. Mahkeme için mahkemede dava yürütme süresini mümkün olduğunca düşük tutmak ana hedeflerden biridir. Mahkemenin dava yürütme süresi mahkemeye geliş tarihinden dava hakkında mahkeme tarafından karar verilene kadar ölçülmektedir. Önemli dava kategorileri için kullanılan ortalama süre aşağıdaki şekildedir:

Ortalama davaya bakma sürelerinin yıllık güncellemesinin yeterli olup olmadığını tartıştık. Mahkeme internet sitesi rakamlarının üç ayda bir güncellenmesini önermiştir.
Sonuç: Halka sunulan temel bilgiler rehber ilkeye uygundur. Mahkeme ortalama davaya bakma süresini daha sık güncellemeyi düşünecektir.
Rehber İlke 8: Toplanan tüm bilgiler sürekli olarak analiz edilmeli ve performansın izlenmesi ve geliştirilmesi amacıyla kullanılmalıdır.
Olağan hukuk davaları ve ceza davaları hakkında raporlar mahkemede lider ekip toplantılarında aylık olarak görüşülmektedir. Gayrimenkul ve icra davaları hakkında raporlar üç ayda bir veya özel koşullar gerektirdiğinde daha sık olarak görüşülmektedir. Bu duruma örnek olarak iflas davalarında bir artışa yol açabilecek mevcut ekonomik kriz verilebilir. Zaman kullanım hedeflerinden önemli sapmalar ortaya çıkarıldığında harekete geçilmektedir – örneğin hakimler arasında davaların yeniden dağıtılması.
Pilot mahkeme için davalara hızlı bir şekilde bakılması en önemli amaçlardan olduğu için bu amaca varmak üzere istatistikler ve diğer bilgileri analiz etmek için çaba harcanmaktadır. Örnekte bahsedildiği gibi analiz, istatiksel bilgilerle sınırlı değildir. Bir başka örnek: 2009’da ülke çapında fazla mesai konusunda polislerin greve gitmesi ceza davalarının soruşturmasını önemli ölçüde yavaşlatmıştır ve poliste büyük bir yığılma ile sonuçlanmıştır. Ceza davalarının akışında büyük bir fazlalığın ortaya çıkmasına hazırlıklı olmak için mahkeme, yerel polis ve savcılıkta yığılmanın nasıl boşaltıldığı hakkında kendisini güncellemeye çalışmaktadır.
Sonuç: Mahkemenin uygulaması rehber ilkeye uygundur.
Rehber İlke 9: Analizlerin sonuçlarına ilişkin en az yılda bir kez olmak kaydıyla periyodik raporlar hazırlanmalı ve bu raporlarda uygun tavsiyelere yer verilmelidir.
Sonuç: Mahkeme aylık istatistikler ve yıllık raporlar hazırlamaktadır; yukarıya bakınız.
Rehber İlke 10: Daha üst düzeyde (ulusal, bölgesel) belirlenen standart ve hedeflerin yanı sıra, bireysel olarak mahkemeler düzeyinde de özel hedefler belirlenmelidir. Bu hedeflerin belirlenmesi sürecine aktif şekilde önderlik etmeleri veya katılmaları adına, adliye yöneticilerine gereken yetki ve özerklik tanınmalıdır.(19)
Mahkeme, yıllık planında dava yürütme süresi için ulusal standartlara açıkça bağlıdır ve ayrıca bir dereceye kadar bunları daha fazla özelleştirmektedir. Zaman kullanımına yönelik olarak ulusal standartlarda eksiklik olduğunda mahkeme kendi hedefleriyle takviye yapmaktadır. Mahkemenin yıllık planındaki hedefe göre olağan hukuk davalarının yüzde 95’i 180 gün içerisinde ve tüm küçük miktarlı davaların yüzde 75’i 90 gün içinde elden çıkarılacaktır. Pilot mahkeme ayrıca davaların hızlı bir şekilde elden çıkarılmasında Norveç’teki en iyi ilk derece mahkemeleri arasında olma arzusuna da sahiptir.
Ulusal istatistikler diğer mahkemelerle karşılaştırma yapmak için kullanılmaktadır.
Sonuç: Mahkeme, rehber ilkede önerildiği şekilde hedefleri kullanmaktadır.
Rehber İlke 11: Hedefler amaçların açık tanımını içermeli ve ulaşılabilir olmalıdır. Hedefler yayımlanmalı ve periyodik olarak yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır.
Zaman kullanımı hakkındaki ulusal hedefler ulusal makamlar (Parlamento, Adalet Bakanlığı,
Ulusal Mahkeme idaresi) tarafından düzenli olarak teyit edilmekte veya revize edilmektedir. Ulusal mahkeme idaresi her altı ayda bir tüm ilk derece mahkemeleri ile ilgili raporlar yayınlamaktadır. Mahkeme de yılda bir kez yıllık planında saptanan hedeflerin gerçekleştirilmesi hakkında Ulusal mahkeme idaresine rapor sunmakta ve metindeki rakamlar hakkında yorum ve açıklama sunmaktadır. Yıllık rapor diğer hususlarda da yorumlar içermektedir.
Sonuç: Mahkeme rehber ilkeyi uygulamaktadır.
Rehber İlke 12: Hedefler, mahkemenin performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir. Hedeflere ulaşılamaması halinde, durumun telafi edilmesi adına somut adımlar atılmalı ve eylemler gerçekleştirilmedir.
Yukarıda açıklandığı gibi mahkeme hem ulusal hedeflerin hem de kendisi tarafından yıllık planında saptanan hedeflerin yerine getirilmesi konusunda düzenli olarak rapor hazırlamaktadır. Önemli sapmalar harekete geçilmesine yol açabilir.
Sonuç: Mahkeme rehber ilkeyi uygulamaktadır.
Rehber İlke 13: Mahkeme düzeyinde belirlenmiş olan hedeflerden önemli derecede sapma olması halinde, sorunun nedeninin hızlı ve yeterli şekilde ele alınmasına yönelik özel araçlar mevcut olmalıdır.
Kriz, kaynakları dahili olarak yeniden tahsis ederek ve bunun yetersiz olması durumunda bir süreliğine ulusal havuzdan yedek hakim ya da personelde daimi artış talebinde bulunarak halledilebilir.
Mahkeme şimdilik yeterli personele sahiptir ve hakim ödünç vererek diğer mahkemelere yardım etmektedir. Şimdiki yönetim kurum içi kaynaklarla üstesinden gelinemeyen önemli bir kriz yaşamamıştır.
Sonuç: Mahkeme öngörülebilir zorluklarla karşılaştırıldığında makul görünen bir krize karşı hazırlıklıdır.
Rehber İlke 14: Mümkünse hakim usule ilişkin takvim konusunda tüm taraflarla anlaşmaya varmaya çalışmalıdır. Bu çerçevede, kendisine gereken nitelikteki adli personel (katip) ve bilgi teknolojileri temin edilmelidir.
Yukarıda rehber ilke 1C2’de açıklandığı gibi, Norveç’te ulusal son süreler zorunludur. Ne mahkeme ne de avukatlar veya taraflar bunlardan sapmalıdır. Her ne kadar genellikle hızlı yürütmeyi onaylasalar da bazen davalar tarafların tercih ettiğinden daha hızlı görülür.
Sonuç: Norveç mahkemelerin zaman kullanımı, aktörler arasındaki anlaşmalara göre sapmalar için sınırlı alan bırakan resmi son süreler tarafından yönetilir.
Rehber İlke 15: Üzerinde anlaşmaya varılan takvime mümkün mertebe sadık kalınmalı ve sapmalar önemli gerekçesi olan davalarla sınırlı kalmalıdır. Esasen, önceden belirlenmiş olan sürenin uzatılması yalnızca tüm tarafların kabul etmesi veya adaletin menfaatinin gerektirmesi halinde mümkün olmalıdır.
Mahkemenin dava idarecileri davaları saptanan son süreler ve hedefler içerisinde programlamak ile ilgili olarak aktif bir şekilde çalışmaktadır. Yargılamayı başlatan veya bir davalıyı savunan avukatın
davayı resmi kesin süreler içerisinde yürütmesi gerekir. Eğer avukat müsait değilse idareciler davanın firmadaki bir başka avukata havale edilmesi için baskı yaparlar. Mahkemenin ertelemeler hakkındaki uygulaması kısıtlayıcıdır ve esasen doktor tarafından belgelenen hastalıkla sınırlıdır.
Sonuç: Mahkeme rehber ilkeyi uygulamaktadır.
Önerilen protokolün müzakeresi hızlı yapılmalıdır ve metodoloji CEPEJ tarafından kabul edilir ve daha geniş ölçekte uygulanırsa daha fazla zaman harcanmalıdır. Toplantının sonuçları konusunda mahkeme takibi için süre imkan tanımamıştır, çünkü bu raporun toplantıdan hemen sonra yazılması gerekmekteydi.
Yine de bu raporun Norveç mahkemeleri için seçilen zaman yönetimi araçlarının kullanışlılığı hakkında SATURN’ün daha önce sahip olduğundan iyi ve daha doğru bir tablo sunduğunu düşünüyorum.
Beklenebileceği gibi uygulama denemesi seçilen rehber ilkelerden herhangi bir büyük sapmayı ortaya çıkarmamıştır ama dikkat çekilmeye değer bazı sonuçlar vardır:
– Rehber ilkelerin çoğunda mahkeme zaten seçilen rehber ilkelere uyan yerleşik bir uygulamaya sahipti – açıkça rehber ilkelerin etkisi kaynaklı olmayarak, rehber ilkelerden bağımsız olarak benimsenen ulusal uygulamalar nedeniyle.
– Bazı rehber ilkelerde ulusal uygulama farklıdır ama yine de CEPEJ araçlarına eşit sonuçlar ürettikleri düşünülmektedir.
– Birkaç rehber ilkede ulusal uygulama yetersiz görünmektedir ve mahkeme rehber ilkelere daha iyi uymaya ilgi göstermiş ve ayrıca bazı olası hareket tarzlarını önermiştir.
Rapor, yalnızca Johnsen’in “seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarının uygulama denesi” belgesinde önerilen uygulama sürecindeki ilk aşamayı açıklamaktadır. Bu belgenin 7. Bölümünde önerilen metodolojiye göre pilot mahkeme tarafından seçilen CEPEJ araçlarının uygulanma sürecinin sonucu, uygulama sürecinin süresi ve harici işbirliği hakkında açıklamalarla kaydedilmesi de gerekmektedir. Uygulamayı etkileyen başlıca faktörler belirlenmeli ve analiz edilmeli ve diğer CEPEJ araçları ile hem yargı alanındaki diğer mahkemeler hem de diğer yargı alanları üzerinde tespitlerin uygulanabilirliği hakkında tavsiyelerde bulunulmalıdır.
Mahkeme günlük çalışmasında CEPEJ rehber ilkelerini kullanmamıştır. Ulusal zaman yönetimi ideolojisi, düşünce şeklini yönetti. Mahkemenin pilot mahkeme olarak yeni olduğu ve daha önceki CEPEJ pilot mahkeme toplantılarına katılmadığı belirtilmelidir.
Fikir alışverişinin etkililiği CEPEJ uzmanının ulusal adli sistem hakkında özel bilgisi olan bir Norveçli olması gerçeği ile artmıştır. İletişimde Norveççe kullanıldı ve CEPEJ tarafından kullanılan ilgili İngilizce kavramlar kolayca tercüme edilip açıklanabildi.
Mahkeme diyalogun CEPEJ’in beklentilerinin karşılanmasında ve bir pilot mahkemenin görevlerinin anlaşılmasında çok yararlı olduğunu bildirmiştir. Fikirlerin biraz derinleştirilmesiyle her bir rehber ilkenin ayrı ayrı müzakeresi son derece faydalıydı. Mahkemenin uygulamaya değer bulduğu rehber ilkeleri seçip bunlara odaklanma özgürlüğü açıkçası mahkeme için faydası sınırlı görünen istatistikler için raporlamadan daha fazla motive edicidir.
Bu fikir alışverişi, CEPEJ uzmanı olarak Johnsen’in Norveç’teki mahkemelerin nasıl düşündüklerini ve rehber ilkelerin onlara nasıl iletilebileceklerini daha iyi anlamasına yardımcı olmuştur. Metodolojinin “pilot denemesi” olarak tartışmanın derinliği oldukça tatmin ediciydi. CEPEJ adına Johnsen sürece katılımdaki istekliliği ve tartışmalar sırasında CEPEJ fikirlerine gösterdiği açıklık için pilot mahkemeye saygılarını sunar.
Prof. Dr. İrfan Baştuğ, Emine Düriye Hanımefendi ile M. Hamdi BAŞTUĞ’un oğlu olarak 05.10.1930 tarihinde Bursa’da dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini Bursa’da yapmış, 1949 yılında Bursa Erkek Lisesi’ni bitirerek aynı yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolmuştur. Baştuğ, 1954-Haziran ayında fakülteyi bitirip dövizli özel öğrenci olarak Almanya’ya doktora tahsiline gitmiş, Goethe Enstitüsü’nde dilbilgisi kursuna katılmıştır.
Prof. Dr. İrfan Baştuğ, Münih/Almanya’da Ludwig Maximillian Üniversitesi’nden doktora derecesi ile mezun olmuştur. Prof. Dr. Alfred Hueck’in doktora seminerlerini tamamlamış, “Kollektif Şirketin Tasfiyesi” adlı doktora tezinin kabulü ile gerekli sınavları da vererek 1960 yılı mayıs ayında Türkiye’ye dönmüştür. Baştuğ, 1960 yılı haziran ayında başladığı askerlik görevini Milli Savunma Bakanlığı İlmi İştişare (ARGE) Başkanlığı’nda tamamlamış ve 1962 yılında terhis olmuştur.
Başbuğ, 1961 yılında İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde Prof. Şükrü E. Postacıoğlu’nun yanında Kara Ticaret Hukuku kürsüsüne asistan olarak çalışmaya başlamış,1965 yılında hukuk doçenti olmuştur.
Baştuğ’un doçentlik tezi “Limited Şirkette Ortağın Çıkması ve Çıkarılması”dır. Eser, İzmir İTİA Yayınları tarafından 1973 yılında basılmıştır. Takdim ve tezi “Türk Ticaret Hukukunda Limited Şirket”tir.

Prof. Dr. İrfan Baştuğ, akademinin Mayıs 1969’de Ege Üniversitesine İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi olarak bağlanması üzerine bu üniversiteye intikal etmiştir. Baştuğ, 1973 yılında profesörlüğe yükseltilmiştir.
İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesinin üç yeni fakülteye bölünerek 01.03.1978 tarihinde kapanması ile kurulan Hukuk Fakültesi kadrosunda Prof. Dr. İrfan Baştuğ, 18.04.1978’de Senato üyeliğine ve Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir.
28.04.1981 tarihinde Dekan Yardımcısı seçilen Prof. Dr. İrfan Baştuğ, 20.07.1982 tarihinde yürürlüğe giren 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 18. maddesi hükmü ile Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesinin Dokuz Eylül Üniversitesine bağlanması üzerine bu yeni üniversiteye intikal etmiştir.
Baştuğ, uzun yıllar boyunca Özel Hukuk Bölüm Başkanlığı görevini yürütmüş, “Şirketler Hukuku ve Borçlar Hukuku”, “Özel Borç İlişkileri” dersleri vermiştir.
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Ticaret Hukuku öğretim üyesi iken yaş haddinden emekli olan Baştuğ, 4 kitap yazmış ve hukuk alanında birçok makale yazarak bilimsel dergilerde yayınlamıştır.
Evli ve bir çocuk babası olan Prof. Dr. İrfan Baştuğ, Temmuz 2004 tarihinde vefat etmiştir.

Prof. Dr. İrfan Baştuğ yaklaşık 40 yıl süren eğitim hayatı boyunca yüzlerce hukuk öğrencisi yetiştirmiş, yetiştirdiği öğretim üyeleri tarafından minnet ve şükran duygularını yansıtan Prof. Dr. İrfan Baştuğ’a Armağan eseri ile unutulmaz kılınmıştır.
Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşmeye Ek Protokol, 18 Aralık 1997’te Strasbourg’ta imzalanmıştır. (Additional Protocol to the Convention on the Transfer of Sentenced Persons)
Avrupa Konseyi üye Devletleri ve diğer imzacı Devletler tarafından, 1983 tarihinde imzalaan “Hükümlülerin Nakline Dair Avrupa Sözleşmesi“ne EK olarak hazırlanmıştır. Ek Protokol, 21 Mart 1983’te imzaya açılan Sözleşme’nin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla hazırlanmıştır. Ceza adalet ve infaz sisteminin insan haklarına daha uygun şekilde işleyişini sağlamak amacıyla ek standartlar getirmiştir. Protokol, özellikle kabul edilen hükümlülerin sosyal rehabilitasyonunu ve adaletin işlemesini desteklemeyi amaçlamaktadır.
Hükümlülerin Nakline Dair Avrupa Sözleşmesi (1983, ETS No. 112) kendi ülkelerinden başka bir ülkede hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm edilen şahısların belli şartlar altında cezalarının kendi ülkelerinde infazına imkân tanımaktadır.
29/1/2016 tarihli ve 6666 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli “Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşmeye Ek Protokoi”ün, beyanda bulunulmak suretiyle onaylanması; Dışişleri Bakanlığının 5/3/2016 tarihli ve 10594246 sayılı yazısı üzerine, 31/5/1963 tarihli ve 244 sayıl! Kanunun 3 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 2 ( / 3 /2016 tarihinde kararlaştırılmıştır.
Ek Protokol’ün onaylanmasına dair kanun 29 Ocak 2016 tarihinde kabul edilmiş, 18 Şubat 2016’da Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
Hükümlülerin Nakline Dair Avrupa Sözleşmesi ve Ek Protokol hakkında Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan bilgi notu her iki metni kıyaslayarak anlatmaktadır.
Avrupa Konseyi üye Devletleri ve işbu Protokolü imzalayan diğer Devletler,
21 Mart 1983 tarihinde Strasbourg’da imzaya açılan Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşme’nin (Bundan böyle “Sözleşme” olarak sözü edilecek) uygulanmasını kolaylaştırma arzusuyla ve özellikle kabul edilen hükümlülerin sosyal rehabilitasyonunu ve adaletin işlemesini genişletme amaçlarını takip ederek;
Pek çok Devletin kendi vatandaşlarını iade edemeyeceğinin farkında olarak;
Belirli konularda Sözleşme’nin desteklenmesinin istendiğini düşünerek,
Aşağıdaki şekilde anlaşmışlardır:
1.Taraflardan birinin nihai bir kararın parçası olarak diğer bir Tarafin ülkesinde hükmedilen bir cezaya konu vatandaşının, hüküm Devletinde cezanın uygulanmasını veya cezanın daha fazla uygulanmasını önlemek amacıyla, cezası tamamlanmadan önce vatandaşı olduğu ülkeye kaçması halinde, hüküm Devleti diğer Tarafin cezanın uygulanmasını üstlenmesini talep edebilir.
2.Hüküm Devletinin talebi üzerine, yerine getiren Devlet, talebi destekleyen belgelerin alınmasından önce veya bu talep hakkındaki karardan önce. hükümlüyü veya talep konusunda karar verilmesini bekleme üzere hükümlünün ülkesinde kalmasını sağlamak için herhangi bir tedbiri alabilir. Geçici tedbirlere ilişkin talepler Sözleşme’nin 4. Maddesinin 3. Fıkrasında sözü edilen bilgileri kapsar. Hükümlünün ceza durumu, bu fıkra nedeniyle gözaltında geçirilen sürenin sonucu olarak ağırlaştırılamaz.
3. Cezanın uygulanmasının nakli için hükümlünün rızası gerekmez.
1.Hüküm Devleti tarafından talep edilmesi üzerine, yerine getiren Devlet, işbu Madde hükümlerine bağlı olarak, yerine getiren Devlette verilen hükmün veya bu hükümle sonuçlanan herhangi bir idari kararın ihraç veya sınır dışı emri veya kişi cezaevinden salındıktan sonra hüküm Devleti ülkesinde kalmasına izin verilmemesi tedbiri içermesi halinde kişinin rızası olmadan hükümlünün naklini kabul edebilir.
2.Yerine getiren Devlet, hükümlünün görüşünü göz önünde bulundurmadan, 1. Fıkrada belirtilen amaçlar için onay veremez.
3.Bu Maddenin uygulanması amacıyla, hüküm Devleti, yerine getiren Devlete aşağıdaki belgeleri sunmalıdır:
a. önerilen nakle ilişkin hükümlünün görüşünü içeren bir beyanname, ve
b. ihraç veya sınır dışı emri veya cezaevinden salındıktan sonra hükümlünün hüküm Devleti ülkesinde kalmasına izin verilmeyeceğini belirtir nitelikte herhangi bir emir.
4.Bu Madde gereğince nakledilen kişi mahkumiyetine konu nakilden önce işlediği herhangi bir suç nedeniyle verilen bir mahkumiyet veya tutuklama emrini yerine getirmek amacıyla dava edilemez, mahkum edilemez veya tutuklanamaz, veya herhangi bir sebeple, aşağıdaki haller haricinde, kişisel özgürlüğü kısıtlanamaz:
a. Hüküm Devletinin yetki vermesi halinde: tüm ilgili belgeler ve hükümlü tarafından verilen herhangi bir ifadenin yasal kaydıyla birlikte yetki talebi gönderilir; yetki, talebe konu suçun hüküm Devleti kanunu gereğince iadeye konu oluşturması veya iadenin sadece cezanın miktarı nedeniyle hariç tutulabilmesi halinde verilir;
b. Yerine getiren Devlet topraklarını terk etme olanağına sahip olan hükümlünün son salıverilmesinden sonraki 45 gün içinde terk etmemesi veya terk ettikten sonra o ülkeye geri dönmesi halinde.
5. 4.Maddenin hükümlerine bakılmaksızın, yerine getiren Devlet, yokluğunda yargılama dahil olmak üzere zamanaşımının yasal etkilerini önlemek için kanunları uyarınca gereken diğer tüm önlemleri alabilir.
6. Akit Taraflardan her biri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben bir beyanname yoluyla, bu Maddede tanımlanan şartlar altında cezaların uygulanmasını devralmayacağım belirtebilir.
1.Sözleşme’ye katılan tüm üye olmayan Devletler, yürürlüğe girdikten sonra işbu Protokol’e katılabilirler.
2.Katılan Devletlere ilişkin olarak, Protokol, katılım belgesinin tevdii tarihinden sonraki üç aylık sürenin bitimi ardından gelen ayın birinci günü yürürlüğe girer.
1.Devletler imza sırasında veya tasdik, kabul, onay veya katılım belgesini tevdi ederken, Protokol’ün geçerli olduğu bölge veya bölgeleri belirtebilir.
2. Akit Devletler, sonraki herhangi bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben bir beyannameyle, işbu Protokol’ün uygulama alanını beyannamede belirtilen diğer herhangi bir bölgeye genişletebilir. Bu bölgeye ilişkin olarak, Protokol, Genel Sekreter tarafından bu beyannamenin alınması tarihinden sonraki üç aylık sürenin bitimi ardından gelen ayın birinci günü yürürlüğe girer,
3. Önceki iki fıkra uyarınca yapılan herhangi bir beyan, bu beyanda belirtilen bölgeye ilişkin olarak, Genel Sekretere hitaben gönderilen bir ihbarla geri çekilebilir. Geri çekme, Genel Sekreter tarafından bu ihbarın alınması tarihinden sonraki üç aylık sürenin bitimi ardından gelen ayın birinci günü yürürlüğe girer.
İşbu Protokol, yürürlüğe girmesinden önce veya sonra hükmedilen cezaların uygulanmasında geçerlidir.
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri; Avrupa Konseyi üye devletlerini, imza sahiplerini, Sözleşme’ye katılmak üzere davet edilen tarafları ve diğer Devletleri aşağıdaki konulardan haberdar eder:
a.herhangi bir imza,
b. herhangi bir tasdik, kabul, onay veya katılım belgesinin tevdii,
c, 4. ve 5. maddeler uyarınca işbu Protokol’ün yürürlüğe girme tarihi,
c. işbu Protokol’e ilişkin herhangi bir faaliyet, beyanname, ihbar veya yazışma.
Yukarıdaki hükümlerin kanıtı olmak üzere, usulüne uygun olarak yetkili kılınan aşağıda imzası bulunan temsilciler işbu Protokol’ü imzalamışlardır.
İşbu Protokol 18 Aralık 1997 tarihinde Strasbourg’da, Fransızca ve İngilizce her iki metin aynı derecede geçerli olmak üzere, tek nüsha halinde tanzim edilmiştir ve bir kopyası Avrupa Konseyi arşivlerine tevdi edilecektir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri onaylı bir kopyasını her bir Avrupa Konseyi üye devletine, diğer Sözleşme’de imza sahibi devletlere ve Sözleşme’ye katılmak üzere davet edilen devletlere yollayacaktır.
Evli Kadının Uyrukluğu Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilerek 20 Şubat 1957 tarihinde, New York’ta imzalanmış uluslararası bir sözleşmedir. Sözleşme, 1958 yılında yürürlüğe girmiştir. 2013 yılı itibariyle 74 devlet sözleşmeyi onaylamıştır.
Sözleşen devletler, kendi uyruklarından birinin yabancıyla evlenmesinin veya böyle bir evliliğin sona ermesinin veya evlilik sırasında kocanm uyrukluğunda ortaya çıkabilecek değişikliğin, karının uyrukluğu üzerinde kendiliğinden (otomatik olarak; ipso facto) bir etkisi olmayacağı konusunda anlaşmışlardır.
Sözleşen devletler, uyruklarından birinin başka bir devletin uyrukluğunu isteğiyle kazanmasının veya uyrukluğundan vazgeçmesinin (renunciation), bu kişinin karısının, kendi uyrukluğunu muhafaza etmesine engel olmayacağı konusunda anlaşmışlardır.
1. Sözleşen devletler, uyruklarından biriyle evlenen yabancı kadının, isteği üzerine, özel olarak kolaylaştırmış telsik (naturalization) usullerinden yararlanarak kocasının uyrukluğunu kazanabilmesi; bu yoldan uyrukluk verilmesinin ulusal güvenlik veya kamu düzeni (public policy) nedenleriyle konulmuş kısıtlamalara bağlı kılınabilmesi konularında anlaşmışlardır.
2. Sözleşen devletler bu Sözleşmenin, uyruğun yabancı karısına, kocasmm uyrukluğunu, isteği üzerine, bir hak olarak (as a matter of right) kazandırmakta olan yasaları veya yargısal uygulamaları etkileyecek biçimde yorumlanmayacağı konusunda anlaşmışlardır.
Each Contracting State agrees that neither the celebration nor the dissolution of marriage between one of its nationals and an alien, nor the change of nationality by the husband during marriage, shall automatically affect the nationality of the wife.
Each Contracting State agrees that neither the voluntary acquisition of the nationality of another State nor the renunciation of its nationality by one of its nationals shall prevent the retention of its nationality by the wife of such national.
1. Each Contracting State agrees that the alien wife of one of its nationals may, at her request, aequire the nationality of her husband through specially privileged naturalization procedures; the grant of such nationality may be subject to such limitations as may be imposed in the interests of national security or public policy.
2. Each Contracting State agrees that the present Convention shall not be construed as affecting any legislation or judicial practice y which the alien wife of one of its nationals may, at her request acquire her husband’s nationality as a matter of right.
| 1750 | 1788’de Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nı kabul eden konvansiyonun üyesi olarak görev yapan milletvekili ve devlet adamı Bailey Bartlett (29 Ocak 1750 – 9 Eylül 1830) doğdu. |
| 1843 | Amerikalı hukukçu ve siyasetçi William McKinley doğdu. (Ölümü: 14 Eylül 1901) Albany Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Canton’da küçük bir ofis kurdu ve avukatlık yaptı. Mount Union College’da yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 1876’da tutuklanan bir grup grevci kömür madencisini savundu. Madencilerden biri dışında herkesi beraat ettirdi. 1876’da Kongre’ye seçildi. Üreticiler ve fabrika işçilerini rekabetten korumak için Dingley Sandart Yasa’nı destekledi. 1891-1896 yılları arasında Ohio eyaletinin valisi seçildi. 3 Kasım 1896 yılında yapılan Başkanlık seçiminde ABD Başkanlığını kazandı. Başkanlığı döneminde, Amerika kıtasındaki koloniler konusundaki bir anlaşmazlık sonucu 1898 yılında İspanya’ya savaş ilan etti. Savaş sonucu Küba’ya bağımsızlık verildi. 14 Eylül 1901’de yaşamını yitirdi |
| 1860 | Rus oyun ve kısa öykü yazarı Anton Pavloviç Çehov (Ölümü: 15 Temmuz 1904) Ailesini desteklemek ve harç ücretlerini ödemek için “Antoşa Çehonte” ve “Dalaksız Adam” gibi takma isimler altında çağdaş Rus hayatına dair günlük kısa, komik skeçler ve vinyetler yazdı. İlk başta sadece maddi kazanç için yazılar yazdı ancak sanatsal hırsları arttıkça modern kısa öykünün evrimini etkileyen biçimsel yenilikler yaptı. Olağanüstü çıkışıyla yavaş yavaş Rus sokak yaşamının hicivli bir tarihçisi olarak ün kazandı ve 1882’de o zamanın önde gelen yayıncılarından Nikolai Leykin’in sahibi olduğu Oskolki için yazdı. 1896’daki Martı gösteriminden sonra tiyatroyu bıraktı. Oyun yazarı olarak kariyerinde dört klasik eser üretti. Henrik Ibsen ve August Strindberg ile birlikte çoğu zaman tiyatroda erken modernizmin doğuşundaki üç yaratıcı figürden biri olarak anıldı. |
| 1861 | Kansas, 34. eyalet olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne katıldı. |
| 1888 | Çinli hukukçu ve Çin Cumhuriyeti’nin ilk diplomatı Wellington Koo doğdu. (Ölümü: 14 Kasım 1985) Saint John’s Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi‘nde Liberal Sanatlar ve Edebiyat okudu. Siyaset Bilimi alanında yüksek lisans yaptı. 1912’de uluslararası hukuk ve diplomasi alanında doktora derecesi aldı. Paris Barış Konferansı’nda Çin Heyeti’nin üyeleri arasında yer aldı. Bu heyet Versay Antlaşması‘nı imzalamayan tek heyet oldu. 1936-1940 yılları arasında Çin’in Fransa Büyükelçisi olarak görev yaptı. 1945’te Birleşmiş Milletler‘in kurucu delegelerinden biri oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nde Çin büyükelçisi görevini üstlendi. Uluslararası Adalet Divanında hakimlik görevinde bulundu. |
| 1914 | Kanunu Esasi‘de değişiklikler yapıldı. 29 Ocak 1330 (1914) |
| 1923 | Mustafa Kemal Paşa, hukukçu Latife Hanım‘la İzmir’de evlendi. Mareşal Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir Mustafa Kemal’in, Mustafa Abdülhalik Renda ile Salih Bozok ise Latife’nin nikah tanığı oldu. |
| 1928 | Bursa Amerikan Kız Koleji, Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı. Okulda Hıristiyanlık propagandası yapıldığı iddia edildi. |
| 1931 | Menemen Olayı davasında 37 kişi idama mahkûm edildi ve karar TBMM’nin onayına sunuldu. Olay İzmir’in Menemen ilçesinde, askerliğini yedek subay olarak yapmakta olan Öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın ve yardımına koşan bekçiler Hasan ve Şevki’nin şeriat isteyen bir grup tarafından öldürülmesidir. Şeriat ile laiklik arasındaki mücadeleyi vurgulaması açısından Cumhuriyet tarihinin önemli olaylarından biri kabul edilmektedir. |
| 1937 | Sovyetler Birliği’nde Stalin muhalifi 13 kişi ölüm cezasına çarptırıldı. |
| 1946 | Çalışma Bakanlığı’nın Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun TBMM’de kabul edildi. |
| 1957 | Evli Kadınların Uyrukluğu sözleşmesi imzaya açıldı. Türkiye bu sözleşmeyi onaylamadı. |
| 1963 | Cumhuriyet Gazetesi’nin “Sosyalizm mi, Liberalizm mi?” konulu makale yarışmasına Şadi Alkılıç’ın gönderdiği makaleyi gazetede yayınlayan ve bu nedenle yargılanan Yazı İşleri Müdürü Kayhan Sağlamer tahliye edildi; Şadi Alkılıç’ın tahliye talebi reddedildi. |
| 1967 | Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil, Kızılırmak adlı şiir kitabında komünizm propagandası yapmakla suçlanarak tutuklandı. |
| 1970 | Emekli Sandığı Kanunu ile Sigorta Kanunu’na bağlı işyerlerinde çalışmış olanların bu işlerde geçen hizmet sürelerinin birleştirilmesine ilişkin kanun tasarısı da kabul edildi. |
| 1971 | Türk Hukuk Kurumu, aralarında Konya Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ün de bulunduğu üç savcı ile Ord. Profesör Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Profesör Bahri Savcı’yı “Yılın Hukukçuları” olarak seçti. |
| 1971 | Anayasa Hukuku Profesörü Turhan Feyzioğlu liderliğindeki Güven Partisi adını Millî Güven Partisi olarak değiştirdi. |
| 1974 | Sabotajlar Davası olarak anılan, 1970’de Atatürk Kültür Merkezi’nin yakılması, 1972’de Marmara yolcu gemisi ve Eminönü arabalı vapurunun batması olaylarıyla ilgili sıkıyönetim mahkemesinde sanıklarının büyük çoğunluğu hakkında idam istemiyle açılan davada yargılanan 22 kişi beraat etti. |
| 1978 |
|
| 1979 | Çin Başkan Yardımcısı Deng Şiao-ping, ABD Başkanı Jimmy Carter ile Çin ve ABD arasındaki düşmanlığa son veren tarihi anlaşmayı imzaladı. |
| 1981 | MHP Şişli İlçe Teşkilatı’nda planlayıp uyguladıkları cinayet dahil çeşitli eylemlerden dolayı Ferhat Tüysüz ve MHP Şişli Gençlik Kolları Başkanı Yunus Meral 36’şar yıl, diğer 8 sanık ise 1 yıl ile 36 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı. |
| 1982 | Avukat ve yazar Eşber Yağmurdereli, Sinop kalesi ceza evine sürgüne gönderildi ve uzun süre hücreye kapatıldı. |
| 1983 |
Direniş Hareketi militanları olarak yargılanan Ramazan Yukarıgöz, Ömer Yazgan, Erdoğan Yazgan ve Mehmet Kambur İzmit’te idam edildi. 1981 yılında mensubu oldukları komünist örgüte para bulmak için giriştikleri kuyumcu soygununda kuyumcunun oğlu Hasan Kahveci’yi ve polis memuru Mustafa Kılıç’ı öldüren, emniyet kuvvetlerine ve halka ateş açan, polis otosunu tarayan sol görüşlü militanlar 12 Eylül Darbesi’nin 32, 33, 34 ve 35. idamları olarak infaza gitti. |
| 1986 | Polis 1953 tarihli bir yasağa dayanarak Nazım Hikmet’in “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu” adlı kitabına tedbir koydurup satışını yasaklattı. |
| 1986 | Cumhuriyet’teki “Kurtarıcı” başlıklı yazıda “Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve devlet büyüklerine hakaret edildiği” iddiasıyla İlhan Selçuk ve Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin’in ifadeleri alındı. |
| 1988 |
|
| 1991 | Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya yaşamını yitirdi. (1916, İstanbul – 29 Ocak 1991, İstanbul), |
| 1995 | Tansu Çiller’in başkanlığındaki DYP-SHP hükümetince Kuran Kursları Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle kursların açılması kolaylaştırıldı, ders saatleri arttırıldı, kurs binalarının açılması ve seçmeli dersler konusunda müftülüklere geniş yetki verildi. |
| 1995 | 8 aydır cezaevinde bulunan Petrol-İş eski Genel Başkanı Münir Ceylan tahliye edildi. |
| 1995 | ÖZDEP, hakkında 29 Ocak 1993 tarihinde kapatma davası açıldı. 19 Ekim 1992’de kurulan Parti, kapatma kararının sonuçlarından etkilenmemek için 30 Nisan 1993’te kendini feshetti. Anayasa Mahkemesi, 14 Temmuz 1993’te kapatma kararı verdi. ÖZDEP, 21 Mart 1994’te Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvurdu. Anayasa Mahkemesinin kapattığı partilerden biri olan ÖZDEP hakkında AİHM 8 Aralık 1999 günü, Türkiye aleyhine karar verdi ve Türkiye’nin Sözleşmenin 11. maddesini ihlal ettiğini saptadı. |
| 1999 | Gazi Katliamı’nda öldürülenlerden ikisinin vücutlarından çıkan mermi çekirdeklerinin İstanbul’da emanet altındayken kaybolduğu öğrenildi. |
| 1999 | Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, HADEP hakkında “PKK’nın yan kolu gibi çalıştığı” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı. |
| 2002 | ABD Başkanı Bush, Azerbaycan’a 1992’den beri uygulanan yaptırımları kaldıran kararnameyi imzaladı. Gerekçe olarak teröre karşı mücadelede Azeri hükümetinin desteğine gerek olması gösterildi. |
| 2010 | Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, Irak savaşına gidilen dönemde İngiltere’nin 2003’teki işgal öncesi ve sonrasındaki politikalarıyla ilgili olarak ilk kez ifade verdi. |
| 2010 |
|
| 2016 | 16 Haziran Örgütünün kurucusu olduğu gerekçesiyle müebbet hapse mahkum edilen Sarp Kuray yeniden yargılandığı davada hakim karşısına çıktı. Yargıtay kararıyla ömür boyu hapsi kesinleşen ve 4 yıldır cezaevinde olup AİHM’in hak ihlali’ kararı gereği yeniden yargılanan Sarp Kuray’ın Çağlayan’daki duruşmasında tahliye kararı çıkmadı. |
| 2016 | Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşmeye Ek Protokol’ün onaylanmasına dair kanun 29 Ocak 2016 tarihinde kabul edilmiş, 18 Şuat 2016’da Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. |
| 2016 | Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin “hak ihlali” yönünde verdiği kararın ardından yeniden görülen İstanbul’daki “askeri casusluk” davasında tüm sanıkların beraatine karar verdi. |
| 2025 |
Türkiye Futbol Federasyonu’nun, eski başkan Mehmet Büyükekşi hakkında “Haziran 2023 ile 31 Mayıs 2024 dönemini kapsayan hesap ve faaliyetleri ibra oylamasına sunulan mali rapor için alınan yönetim kurulu karar defterinde dönemin TFF Başkanı Mehmet Büyükekşi’nin imzasının olmadığı” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunacağı açıklandı. |
| 2025 |
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Yargıtay Birinci Başkanı Ömer Kerkez’e ‘hayırlı olsun’ ziyaretinde bulundu. Kerkez, 14 Mayıs’ta Yargıtay Birinci Başkanı olmuştu. |
| 2025 | Cumhuriyet Gazetesi yazarı Barış Pehlivan, Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş ile Program Koordinatörü Kürşad Oğuz, tutuklanmaları talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk edildi. Serhan Asker ve Seda Selek ise haklarındaki soruşturma kapsamında verdikleri ifadenin ardından adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. |
| 2025 |
Ankara’da anneannesi Leyla Çetiner’i (80) tabancayla öldüren ve annesi Berrin Şener’i ise öldürmeye teşebbüs eden eski bakanlardan Abdüllatif Şener’in oğlu Bedirhan Şener (42) hakkında Ankara 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görülen davanın 3’üncü duruşmasında, savcı esas hakkındaki mütalaasını açıklayarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis ile 14 yıldan 23 yıla kadar hapis talep etti. Mahkeme Başkanı, Adli Tıp Kurumu 4’üncü İhtisas Dairesi’nden sanık Şener’in cezai ehliyetinin tam olduğuna dair raporun dosyaya geldiğini bildirdi. |
| 2025 | Gazete Duvar’a bir söyleşi veren İstanbul Barosu Bakanı İbrahim Kaboğlu “Gezi’nin özeti hukuki olarak anayasal düzeni sahiplenmekti. Anayasal düzeni yok etmeden çok sahiplenme var. Gezi, özü itibariyle barışçıl bir harekettir.” dedi. |
Bakanlar Kurulu, Anayasa’ya göre, Cumhurbaşkanınca atanan bir Başbakanca TBMM üyeleri ya da milletvekili seçilme yeterliğine sahip olanlar arasından seçilen ve Cumhurbaşkanınca atanan bakanlardan oluşan, yürütme erkinin bir organıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılmakta, seçimlerin ardından kabine Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır.
Kavram, hükümet ya da kabine olarak adlandırılmaktadır. Türkiye’de 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonucunda Bakanlar Kurulunu kurma yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Cumhurbaşkanı kurula başkanlık etmektedir. Her bakan kendi bakanlığını ilgilendiren işlerden ve emri altında çalışanların yerine getirdikleri iş ve eylemlerden sorumludur.
Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ve 16 bakandan oluşan Kurul kararlarını oy birliğiyle almakta, bakanlar anayasaya göre milletvekili olamamaktadır. Eğer bir milletvekili bakan olarak atanırsa milletvekilliği görevinden istifa etmek zorundadır.
Parlamenter Sistemin uygulandığı ülkelerde kabine genellikle mecliste en çok üyesi bulunan partiler tarafından kurulmakta, meclis tarafından denetlenmektedir. Kurul, yürütme organının bir parçası olarak görev yapmış olan, başbakan ve bakanlardan oluşan bir kurul idi.
2017’de gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri sonrasında Türkiye’de hükümet sistemi değişti ve parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi‘ne geçildi. Bu değişiklikle birlikte Bakanlar Kurulu kaldırıldı. Bu kurulun yerine Cumhurbaşkanlığı Kabinesi aldı. Her bakan, kendi bakanlığını ilgilendiren iş ve emri altındaki kamu personelinin yerine getirdikleri işlem ve eylemlerinden sorumlu olmakla birlikte sistemin ana unsuru ve yöneticisi Cumhurbaşkanıdır. Kurul, milletvekili olmayan atanmışlardan teşekkül etmektedir. Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atanan kişi milletvekilliği görevinden istifa etmek zorundadır.
Yolsuzluk: İstikrarlı ve Adil Kalkınmaya Bir Engel, başlıklı bildiri Dünya Bankası tarafından 7 Ekim 1996 tarihinde yayınlanmıştır.
Yolsuzluk ekonomik verimliliği azaltır, kaynakları fakirlerden zenginlere aktarır, iş hayatının çalışma maliyetini artırır, kamu harcamalarında sapmalara yol açar ve yabancı yatırımcıları caydırır. Kalkınma programları ve insani yardım için gerekli olan unsurları aşındırır. Resmi kalkınma yardımları gittikçe artan bir baskı altında kaldığından dolayı bu fonların nasıl kullanıldığı konusuna büyük bir önem verilmektedir.
Dünya Bankası, üyesi olan ülkelerin siyasi işlerine müdahale etmezken, kurulduğundan beri, borç verdiği fonların hedeflenen amaçlar doğrultusunda kullanılmasını ve mal ve hizmetlerle ilgili sözleşmelerin şeffaf ve maliyet-etkin bir çerçevede verilmesini sağlamayı istemektedir. Ancak, günümüzde, Banka, bunun da ötesine gitmekte; yolsuzluk ile mücadele etmeyi isteyen hükümetlere destek sağlamakta ve desteklediği programlarda yolsuzluğa hoşgörü ile yaklaşılmaması üzerinde önemle durmaktadır.
Yönetimin iyileştirilmesi ve yolsuzluğun kontrol edilmesi Banka faaliyetlerinin dört temel alanında desteklenmektedir: iktisat politikası reformu, kurumsal reform, güvene dayalı kontrol ve çok taraflı ortaklık.
Banka’nın desteklediği iktisat politikası reformu, yönetimin iyileştirilmesine ve yolsuzluk uygulamalarında azalmaya yol açan beş alandaki reformları yürüten banka müşterilerine yapılan teknik yardımları, önerileri ve mali desteği içerir:
İktisadi Reform: Ticaret rejiminin, mali sektörlerin ve yatırımla ilgili kanunların reformu, ihracat lisansları, döviz ve banka kredi tahsisleri gibi idari mekanizmalar yerini piyasa mekanizmasına bırakarak “rant kollama”nın etkilerini hafifletir.
Vergi Reformu: Vergi sistemlerinin basitleştirilmesi ve güçlendirilmesi ile vergi toplama kapasitesinin kuvvetlendirilmesi gümrüklerde ve vergi idaresindeki yolsuzluğu azaltır.
Düzenleyici Reformlar: Fiyat kontrollerinin ortadan kaldırılması, kamusal düzenlemelerin basitleştirilmesi ve rekabetçi olmayan piyasalarda faaliyette bulunan özel işletmeler ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile ilgili düzenlemelerin güçlendirilmesi şeffaflığı ve kanunlara uymayı artırır.
Özelleştirme: Kamunun sahip olduğu varlıkların özel sektör mülkiyetine devri yolsuzluk riskinin ortaya çıkmasına neden olduğundan Banka, özellikle piyasa ekonomisine geçiş yapmakta olan ülkelerde bu sürecin şeffaf ve açık olması için yardımcı olmaya çalışmaktadır.
Sektörel Politikalar: İyi düzenlenmiş çevresel ve sosyal hizmet politikaları yolsuzluk fırsatını azaltır. Banka müşterilerine bu alanlarda önemli başarılar göstermiş diğer borçluların tecrübelerine dayanarak en iyi uygulamalarla ilgili olarak önerilerini sunmaktadır.
Güçlü kamu ve özel sektör kurumlarının varlığı iyi yönetim ve yolsuzluğun caydırılması açısından son derece gereklidir. Banka aşağıdaki yollarla müşterilerinin kurumlarını güçlendirmelerine yardımcı olmaktadır:
Kamu Mali Yönetim Reformu: Banka gittikçe artan bir oranda bütçelerini, mali yönetimlerini, muhasebe ve denetim sistemlerini modernize etmeleri için müşterilerine yardımcı olmaktadır.
Kamu Hizmetleri Reformu: Ödeme ve istihdam koşulları, eğitim ve personel yönetimi gibi konulara önem vermek suretiyle Banka son on yıldır kamu hizmetleri alanında reform yapmaları için 40 ülkeye yardım etmektedir.
Kamu Alımları: Kamu alımları ile ilgili yeni yasa ve düzenlemelerin planlanmasına ve bu düzenlemeleri uygulayacak kamu görevlilerin eğitimine yönelik Banka desteği üye ülkelerde şeffaflığın ve rekabetin artmasına yol açmaktadır.
Yönetim: Hukuki, yargısal ve düzenleyici reformların yapılmasına yönelik Banka Desteği yolsuzluğun kontrol edilmesine yardımcı olmaktadır.
Gazetecilere yönelik eğitim seminerleri türünden çalışmalar kamu yönetiminin tüm alanlarını basının dikkatle inceleyip bulgularını bildirmesi kabiliyetinin güçlenmesine yardımcı olmaktadır.
İyi yönetim ve yolsuzluğun azaltılmasına yönelik Banka desteği Banka’nın kredilerindeki üst düzeydeki şeffaflığın ve Banka personelinin ahlak standartlarının sürdürülmesi çabaları sayesinde başarılmaktadır.
Banka Projelerindeki Yolsuzluğa Karşı Korunma: Ekonomi, verimlilik ve saydamlık ilkelerine dayanarak Banka’nın uzun bir süreden beri yerleşik olan kamu alımları, ödeme, rapor etme ve denetim ile ilgili prosedürleri ikinci bir kişide olmayan prosedürlerdir ve dünyanın her tarafında uluslararası kurumlar ve devletler tarafından kopya edilmektedir. Banka kredilerinin himayesindeki finansal raporlar son zamanlarda denetimin tamamlanması için gerekli olan zamanı daraltmak suretiyle güçlendirilmiştir.
Banka’nın İcra Direktörleri Kurulu Banka kredileriyle alakalı dokümanlar ile kamu alımlarına yönelik kurallarla ilgili önemli iyileştirmeleri yakın bir zamanda onayladı.
Yolsuzluğu azaltmak hükümetler, diğer çok taraflı kurumlar ve özel sektör ve sivil toplumdaki diğer ortaklar ile koordineli faaliyetlerin gerçekleştirilmesi sayesinde hızlandırılabilir.
Yolsuzluğun olumsuz etkileri ulusal sınırların ötesine ulaştığından dolayı uluslararası topluluğun işbirliğine dayalı ilgilerini gerektirmektedir. Aralarında İktisadi işbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Avrupa Konseyi ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS)’nün de olduğu önemli uluslararası organizasyonlar da yolsuzluk ile mücadeleye yönelik adımlar atmaktadırlar. Bu tip uluslararası örgütlerin gösterdikleri çabalar uluslararası anlaşmalar ile üyelerine yaptıkları tavsiyeler gibi uluslararası enstrümanların kullanımını içermektedir.
Yolsuzluğa karşı inisiyatifler global iş örgütleri ile hükümet-dışı organizasyonlar tarafından da yürütülmektedir. Yolsuzluk ile mücadele eden ülkelere en geniş ölçekte desteğin verilmesini sağlamak amacıyla Banka işbirliği içinde çalışmayı ve iki taraflı ve çok taraflı inisiyatifler ile çabalarını koordine etmeyi istemektedir.
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği Yönetim Kurulu, diğer meslek örgütleriyle de ilişkiye geçerek, 2913 yılında bu örgütlerle birlikte Medya Etik Kurulu Deklarasyonu’nu hazırlamıştır Metin daha sonra geliştirilmiştir.
1. Gazetecilik meslek ilkeleri, internet haber siteleri için de geçerlidir. Künyede, “bu haber sitesi, gazetecilik meslek ilkelerine uygun davranır” şeklinde bir ifadeye yer verilir.
2. Haber siteleri, künye ve iletişim bilgilerini yayımlamakla yükümlüdür. Künyede, haber sitesinin sorumlu müdürünün kim olduğu açıkça belirtilir.
3. Başka bir medya kuruluşundan alınarak yayımlanan haberlerde kaynağın belirtilmesi ve medya kuruluşunun kendi imkânlarıyla ürettiği özel haberlerin tamamının kullanılmayıp haberi üreten medya kuruluşuna link verilmesi esastır.
4. Bir gazetede ya da internet haber sitesinde yayımlanan köşe yazısı ancak yazarın ve yayımcının izniyle haber sitesine konulabilir.
5. İnternet haber sitelerinin sorumluları, gazetecilik kaygısıyla hareket ederler.
6. İnternet haber siteleri, haberlerin ve yazıların okunma sayılarını verirken dürüstlükten ödün vermezler.
7. İnternet haber siteleri, insan haklarına, evrensel değerlere uygun yayın yaparlar; nefret söyleminden uzak dururlar.
8. İnternet haber sitelerinde insan bedeninin metalaştırılmasına hizmet edecek ve toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı şekilde yayın yapılmaz.
9. Sırf haberin tıklanması için, içeriği yansıtmayan, çarpıtılmış, sansasyonel haber başlıkları kullanmak doğru değildir.
10. Haber ve köşe yazılarının altına yazılan okur yorumlarında gerçek isimlerin kullanılması esastır. Haber sitesi, takma isimlerin kullanılmasına izin verse bile, yorumları yayımlanmadan önce küfür ve hakaret içermemesi için denetlemesi gerekir. Haber sitesi, okur yorumları dahil, yayımladığı her içeriğin sorumluluğunu alır.
1. Gazetecilik meslek ilkeleri, internet haber siteleri için de geçerlidir. Künyede, “bu haber sitesi, gazetecilik meslek ilkelerine uygun davranır” şeklinde bir ifadeye yer verilir.
2. Haber siteleri, künye ve iletişim bilgilerini yayımlamakla yükümlüdür. Künyede, haber sitesinin sorumlu müdürünün kim olduğu açıkça belirtilir.
3. Başka bir medya kuruluşundan alınarak yayımlanan haberlerde kaynağın belirtilmesi ve medya kuruluşunun kendi imkânlarıyla ürettiği özel haberlerin tamamının kullanılmayıp haberi üreten medya kuruluşuna link verilmesi esastır.
4. Bir gazetede ya da internet haber sitesinde yayımlanan köşe yazısı ancak yazarın ve yayımcının izniyle haber sitesine konulabilir.
5. İnternet haber sitelerinin sorumluları, gazetecilik kaygısıyla hareket ederler.
6. İnternet haber siteleri, haberlerin ve yazıların okunma sayılarını verirken dürüstlükten ödün vermezler.
7. İnternet haber siteleri, insan haklarına, evrensel değerlere uygun yayın yaparlar; nefret söyleminden uzak dururlar.
8. İnternet haber sitelerinde insan bedeninin metalaştırılmasına hizmet edecek ve toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı şekilde yayın yapılmaz.
9. Sırf haberin tıklanması için, içeriği yansıtmayan, çarpıtılmış, sansasyonel haber başlıkları kullanmak doğru değildir.
10. Haber ve köşe yazılarının altına yazılan okur yorumlarında gerçek isimlerin kullanılması esastır. Haber sitesi, takma isimlerin kullanılmasına izin verse bile, yorumları yayımlanmadan önce küfür ve hakaret içermemesi için denetlemesi gerekir. Haber sitesi, okur yorumları dahil, yayımladığı her içeriğin sorumluluğunu alır.
11- İnternet gazeteleri, insan onurunu zedeleyici, şiddet pornografisi niteliği taşıyan, mağdurların yakınlarını olumsuz yönde etkileyebilecek veya toplumda travmatik etki yaratabilecek görüntü ve içerikleri yayımlamaz. Gazeteler, trafik kazaları, intihar, cinsel saldırı, cinayet gibi olaylarda her türlü şiddeti; kan, ceset ve/veya yaralı beden görüntülerini doğrudan ve filtresiz biçimde paylaşmaz.
12- İnternet gazeteleri, yapay zeka uygulamalarından yararlanılarak üretilen içerikleri, gerçeklik algısını zedeleyecek, etik dışı haber niteliği taşıyacak ya da kamuoyunda yanıltıcı etki yaratacak şekilde kullanmaz. Yapay zeka veya benzeri dijital teknolojilerle üretilen ya da manipüle edilen görsel, metin ve video içeriklerinin kullanılması durumunda, içeriğin dijital teknolojiler aracılığıyla oluşturulduğu bilgisi okuyucuya açık, anlaşılır ve görünür biçimde belirtilir.
13- İnternet gazeteleri, yanlış veya yanıltıcı bilgi içeren içeriklerin yayılmasını önlemek amacıyla gazetecilik meslek etik ilkelerine uygun hareket eder. Cevap ve düzeltme hakkının kullanılması veya başka yollarla bilgilenme sonucu yayımlanan içerikte gerçeğe aykırı bilgi tespit edilmesi halinde, ilgili haberle açık şekilde ilişkilendirilerek en geç 24 saat içinde kamuoyuna doğru bilgi ulaştırılır. Düzeltme metni, söz konusu haberin yayımlandığı mecrada, eşit erişilebilirlik ve görünürlükte yayımlanır.
14- İnternet gazeteleri, kullanıcılarının dijital güvenliğini ve kişisel verilerinin gizliliğini korumakla yükümlüdür. Kullanıcıya ait kişisel bilgiler, açık rızası olmaksızın hiçbir kişi, kurum veya kuruluşla paylaşılmaz; ticari, politik veya başka herhangi bir amaçla kötüye kullanılmaz. İnternet gazeteleri, kullanıcı verilerinin güvenliğine ilişkin gerekli teknik ve idari önlemleri alır.
15- İnternet gazeteleri, doğal afetler, salgın hastalıklar, toplumsal olaylar veya diğer kriz anlarında kamuoyunu yanıltabilecek bilgi kirliliğini önleyecek titizlikle yayıncılık faaliyetini yürütür. Olağanüstü durumlarda yayımlanan içeriklerin gerçek, doğrulanmış ve kamu yararına uygun olmasını gözetir. İnternet gazeteleri, kriz anlarında spekülatif, doğruluğu teyit edilmemiş, kamuoyunda panik, korku veya yanlış algı yaratabilecek haberleri yayımlamaz.
16- İnternet gazeteleri, sosyal medya platformlarında yayılan içeriklerin de doğruluğunu kontrol etmekle yükümlüdür. Sosyal medya kaynaklı içerikler, haberleştirilmeden önce etik değerlere ve gazetecilik ilkelerine uygunluk açısından editoryal denetime tabi tutulur. Reşit olmayan bireylere ait sosyal medya içerikleri kullanılacaksa yasal temsilcilerinin izni alınır.
17- İnternet gazeteleri, sosyal medyada içerik üretimi ve paylaşımında manipülatif, yanıltıcı veya spekülatif unsurların yayılmasını önlemek amacıyla kurumsal tutum ve değerlendirme kriterlerini evrensel gazetecilik etik ilkelerine dayalı olarak belirler.
18- İnternet gazeteleri, dijital zorbalık, hakaret, taciz, tehdit veya nefret söylemi içeren kullanıcı / takipçi / izleyici yorumları, gönderileri ve sosyal medya etkileşimlerine karşı önleyici tedbirler alır. Bu tür içeriklerin tespit edilmesi hâlinde, internet gazeteleri söz konusu içeriklerle ilgili gerekli düzenlemeyi yapar.
19- İnternet gazeteleri, mağduriyet içeren olayları haberleştirirken insan onurunu, mağdur kişilerin ve ailelerinin hassasiyetlerini, kişisel gizlilik haklarını gözetmekle yükümlüdür. Haber içerikleri sansasyon yaratma amacıyla değil, kamu yararı gözetilerek, mağduriyetin yeniden üretilmesine yol açmayacak biçimde hazırlanır. Bu tür olaylara ilişkin bilgilerin doğruluğu ve zamanlaması özenle kontrol edilir; haber dili, empati ve etik sorumluluk bilinciyle oluşturulur.
20- İnternet gazeteleri, bireylerin “unutulma hakkı”na saygı gösterir. Güncelliğini yitirmiş veya kamu yararı taşımayan içeriklerin kaldırılması ya da erişimin sınırlandırılması yönündeki talepleri dikkate alır. Bu talepler, özel hayatın gizliliği, kişisel verilerin korunması ve kamu yararı dengesi gözetilerek değerlendirilir. İnternet gazeteleri, içeriğin kaldırılması taleplerine ilişkin süreci hızlı, şeffaf ve ücretsiz olarak yürütür. Talebin reddedilmesi hâlinde, gerekçeler ilgili kişiye açıkça bildirilir. Bu süreçte gazetecilik meslek etik ilkeleri ve bireysel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler esas alınır.
21- Gazeteciler, mesleki bağımsızlıklarını ve içerik üretimindeki dürüstlüklerini tehlikeye atacak herhangi bir çıkar çatışmasına girmez. Gazetecilik faaliyeti dışında, içerik üretiminde bağımsızlık ilkesini zedeleyebilecek herhangi bir maddi menfaat, hediye, bağış veya ayrıcalığı kabul etmez.
22- İnternet gazeteleri, etnik kimlikler, göçmenler, mülteciler, kadınlar, çocuklar, LGBTQI+ bireyler, engelliler, yaşlılar, hayvanlar ve benzeri grupları konu alan haberlerde, ayrımcılığı teşvik etmeyen, nefret söylemine yer vermeyen bir yayın anlayışı benimser. Haber dili, cinsiyetçi ve ayrımcı ifadeler kullanılmaksızın; kapsayıcı, çeşitliliğe saygılı ve ötekileştirmeyen bir üslupla oluşturulur.
Arap Ülkelerindeki Mültecilerin Durumunu Düzenleyen Arap Birliği Sözleşmesi, 1994 yılında kabul edilmiştir. (Arab Convention on Regulating Status of Refugees in the Arab Countries Adopted by the League of Arab States) Sözleşme Arap Birliği tarafından kabul edilen insan hakları sözleşmelerindendir.
Birlik konseyi
1. Aşağıda 1,2,3,4,5,6,7,8 biçiminde yer alan, Arap ülkelerinde mültecilerin durumunu düzenleyen Arap Sözleşmesi’ni onaylamaya;
2. Arap Ülkeleri Birliği Genel Sekreterini, Arap devletlerini Sözleşmeyi imzalamaya çağırma konusunda yetkilendirmeye karar vermiştir.
1.Birlesik Arap Emirlikleri taslak sözleşmeye daha önceki bağlılığını teyit eder.
2.Bahreyn Devleti taslak sözleşmeye daha önceki bağlılığını teyit eder.
3.Suudi Arabistan Krallığı bu karara bağlıdır.
4.Irak Cumhuriyeti taslak sözleşmenin sekizinci maddesinin ilk paragrafının içeriğine daha önceki bağlılığını teyit eder.
5.Umman Devleti taslak sözleşmenin sekizinci ve onuncu maddelerine bağlıdır.
6.Katar Devleti taslak antlaşmaya bağlıdır.
7.Kuveyt Devleti, 1951 tarihli Mültecilerin Durumuna İlişkin Özel Sözleşme ve Mültecilerin Durumuna İlişkin Özel Protokol Arap devletlerinin çoğunun dahil olmaması nedeniyle, taslak sözleşmeyle ilgili tartışmanın ertelenmesine ilişkin daha önceki talebini teyit eder.
8.Fas Delegasyonu aşağıdakileri teyit eder…
a. Taslak sözleşmenin birinci maddesinin hükümlerine göre mülteci tanımı; Cenevre sözleşmesindeki tanımdan daha geniştir ve doğal afet nedeniyle sığınma arayanları da kapsar. Belki de mülteci kavramının genişletilmesi kitlesel nüfus akınlarını artıracak ve istemeden de olsa de jure /hukuki sığınma yerine de facto /fiili sığınmaya yol açacaktır.
b. Taslak sözleşmenin sekizinci maddesi, mültecinin ihraç kararına itirazlarını yaptıkları bölgesel yetkililerden bahsetmektedir ve bu, konseyini ihraç konusunda bağlayıcı karar alma yetkisine sahip olan dışişleri ve adalet bakanları ile bir BMMYK temsilcisinden oluşturulmak üzere yetkilendiren Fas beyanatı da dahil olmak üzere Dünya devletlerinin çoğunun çalışmalarını içeren beyanata uygun değildir.
Bu nedenle, sözleşmenin sekizinci maddesini; üslup olarak Cenevre Sözleşmesi’nin ilgili taraflara itirazda bulunmanın önünü açan 32. Maddesiyle uyumlu olacak biçimde değiştirmek daha uygundur.
Arap Ülkeleri Birliği
Genel Sekreterlik Ofisi
Hukuksal İşler Genel Yönetimi
Arap Ülkelerindeki Mültecilerin Durumunu Düzenleyen Arap Birliği Sözleşmesi
Arap Ülkeleri Birliği’ne üye devletlerin hükümetleri:
– dini inançlarından, Arap ve İslam tarihinin köklerine dek uzanan ve insana yüce değerler ve yüksek hedefler ile hak ve özgürlükler atfeden ahlaki kurallardan esinlenerek;
aşağıdakiler üzerinde anlaşmaya varmışlardır:
Bu antlaşmanın kapsamı içindeki bir mülteci:
1. Vatandaşı olduğu ülke veya bir vatandaşlığa sahip değilse sürekli ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan, ırkı, dini, etnik kökeni, milliyeti ya da belirli bir toplumsal gruba aidiyeti, ya da siyasi fikirleri nedeniyle zulüm görmekten haklı nedenlere dayalı bir korku duyan, ve ülkesinde korunma arayamayan ya da ülkesine geri dönemeyen, ya da korkusu nedeniyle koruma aramak veya dönmek istemeyen herhangi bir kimse.
2. Ülkesine yönelik savaş, işgal ya da yabancı denetimi, ya da ülkenin bütününde ya da bir bölümünde kamu düzeninin ciddi biçimde bozulmasıyla sonuçlanan doğal afet ya da yıkıcı olayların meydana gelmesi nedenleriyle, mense ülke, yer veya daimi ikameti dışında bir ülkede sığınma aramak zorunda kalan herhangi bir kimse.
Bu sözleşmenin hükümleri,
1. uluslararası sözleşmelerde ve antlaşmalarda belirtilen tarzda bir savaş suçu, ya da insanlığa karsı bir suç, ya da bir terör suçu islemiş,
2. mülteci statüsü kazanmadan önce korunduğu ülke dışında siyasi olmayan ciddi bir suç islemiş, ve hakkında bağlayıcı ve nihai bir karar olan beraat kararı alınmadan gelmiş herhangi bir kimse için uygulanamaz.
Taraf devletler, ulusal yasaları çerçevesinde mültecileri 1. Madde ‘de tanımlandığı biçimde kabul etmek için; mümkün olan her türlü çabayı sarf edeceklerini bu Sözleşmede taahhüt ederler.
Bu sözleşmesinin hükümleri:
1. vatandaşı olduğu ülkede kendi tercihiyle korunma aramak üzere başvuruda bulunan;
2. koruması altında bulunduğu devletten yeni vatandaşlık elde eden;
3. zulüm görme korkusuyla terk ettiği ülkeye kendi isteğiyle ikamet etmek üzere geri dönen
4. vatandaşlığını kaybettikten sonra kendi isteğiyle yeniden elde eden;
5. mülteci sayılmasına neden olan koşullar ortadan kalktığı için, vatandaşı olduğu ülke devletinin korumasını sürekli olarak reddederek mülteci olma hakkını yitiren;
6. mülteci olarak tanınmasına neden olan koşullar ortadan kalktığında vatandaşlığını yitiren, ve böylece normal olarak ikamet ettiği ülkeye dönebilen herhangi bir mülteciye uygulanamaz.
Sözleşmeye taraf devletler, mülteci muamelelerini ve kendi bölgelerinde yasayan yabancılara yönelik muamelelerden ileri olmayan muameleleri güvence altına almak için güçleri dahilindeki her şeyi yapmayı taahhüt ederler.
Sığınma hakkı verilmesi barışçıl ve insani bir eylemdir, ve hiçbir devlet bu eylemi kendisine karsı yapılmış düşmanca bir eylem olarak görmemelidir.
Bu Sözleşmeye taraf devletler, mültecilere ırk, din, etnik köken, mense ülke ya da siyasi ya da sosyal bağlantılar nedeniyle ayrımcı davranmamayı taahhüt ederler.
(a)- Sözleşmeye taraf bir devletin ülkesinde yasal statü ile ikamet eden mülteci, ülkenin güvenliğini ya da kamu düzenini bozma dışında nedenlerle sınır dışı edilemez.
Sınır dışı etme konusunda kararı verme yetkisi olan bölgesel yetkililere karsı itirazda bulunan mülteciyle ilgili olarak, söz konusu devlet, mülteciye bir başka ülkeye yasal olarak girmesine olanak tanıyacak makul bir mühlet vermekle yükümlüdür. Bu mühlet boyunca, söz konusu devlet gerekli bulduğu iç önlemleri uygulamaya yetkilidir.
(b)- Mültecinin sınır dışı edilmesi ya da reddedilmesi yaşamını ya da özgürlüğünü tehlikeye sokacaksa, söz konusu devlet mülteciyi kabul etmekle yükümlüdür.
Bu Sözleşme’nin dördüncü maddesi kapsamında, mense ülkeye geri dönme isteği her koşulda ilke olarak desteklenmelidir, ve mülteci kendi isteğine aykırı olarak mense ülkesine geri gönderilemez.
Sığınma ülkesi, mense ülke ile işbirliği içinde; anavatanlarına dönmeyi kendileri isteyen mültecileri ülkelerine geri göndermek için uygun düzenlemeleri yapmalıdır.
Taraf devletler, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne ve mültecilere ilişkin özel önlemlerine uygun olarak, ülke güvenliğini ya da kamu düzenini bozan zorlayıcı nedenler bunu olanaksızlaştırmadıkça, ülkelerinde yasayan mültecilere, ülke dışına seyahat etmeleri ve geri dönmeleri için gerekli yasal kimlik belgelerini ve seyahat belgelerini sağlayacaktır.
Mülteci, ev sahibi ülkenin yasalarına ve sistemlerine, ve geleneklerine ve düzenlemelerine saygı göstermek zorundadır.
Mültecinin, mense ülke de dahil olmak üzere; herhangi bir devlete karsı herhangi bir terörist ya da yıkıcı eylemde bulunması yasaktır.
Mülteci, düşünce ve ifade özgürlüğünü gerçekleştirirken, mense ülkesi dahil olmak üzere, herhangi bir ülke devletine saldırmaktan, ya da ev sahibi devlet ile herhangi başka bir devlet arasında gerilime yol açabilecek fikir ya da yayınları herhangi bir biçimde açıklamaktan kaçınmalıdır.
Eğer taraf devletlerden herhangi biri, ülkeye ani ya da kitlesel girişler ya da herhangi başka zorlayıcı nedenlerle, sığınma hakkını bu Sözleşmeye uygun olarak vermekte ya da vermeyi sürdürmekte güçlüklerle karşılaşırsa, diğer taraf-devletler, söz konusu devletin talebi üzerine, sığınma hakkı veren taraf-devletin üzerindeki yükü hafifletmek için tekil ya da grup olarak uygun önlemler alırlar.
Arap Ülkeleri Birliği genel sekreteri bu Sözleşme’min uygulanmasını izleyecektir, ve bu görevi yerine getirirken, taraf-devletlerin hükümetlerinden mültecilere ilişkin olarak çıkardıkları yasa, tüzük ve kararnamelerin kopyalarını isteyecektir. Ayrıca bu hükümetlerden mültecilerin yasam standartları ve ikametlerine ilişkin her türlü özel bilgi ve raporlar isteyecektir.
Bu raporlar Birlik Konseyi’ne sevk edilecektir.
Bu Sözleşme’nin tarafları arasında yorumlama ya da uygulamaya ilişkin bütün sorunlar pazarlık ya da hakem tavsiyesi yoluyla çözülecektir. Eğer bu kanallar yoluyla çözüm süreci üzerinde anlaşılamazsa; o zaman Arap Ülkeleri Birliği Konseyi, anlaşmazlığı Birlik Antlaşması hükümlerine göre çözmelidir.
İmzacı devletler, antlaşmaya bağlılıklarını, anayasal düzenlemeleriyle uyumlu bir biçimde gerçekleştireceklerdir, ve Arap Devletleri Birliği’nin genel güvenliğine bağlılıklarının güvencelerini saklı tutacaklardır, ve Sözleşmeye imzacı olmayan devletler; taraf-devletler tarafından belirlenerek atanan Birlik Genel Sekreteri’ne gönderecekleri bağlılık bildirimiyle Sözleşmeye dahil olabilirler.
Bu Sözleşme onay belgelerinin ya da ek katılımların, Arap Ülkeleri Birliği Genel Sekreteri huzurunda Arap Ülkeleri Birliği’ne üye üçüncü taraf-devletler tarafından imzalanmasından itibaren otuz gün geçtikten sonra geçerli hale gelecektir.
Avukatlar İçin Sosyal Medya Etik Rehberi, Avukat Hakları Grubu tarafından 2022 yılı Haziran ayında hazırlanarak taslak bir metin olarak kamuoyunun tartışmasına açılmıştır. Nihai metin oluştuğunda, Avukatlar için Sosyal Medya Etik Rehberi yayımlanmak üzere İstanbul Barosu, Ankara Barosu, İzmir Barosu ve Samsun Barosu’na bilgi verilerek Türkiye Barolar Birliği ile paylaşılacağı açıklanmıştır. Taslak metnin oluşturulmasında, çeşitli ülkelerdeki barolar tarafından yayınlanan ve Dr. Mehmet Bedii Kaya tarafından Türkçe’ye çevirisi yapılan etik rehberlerden faydalanılmıştır. Etik rehber, avukatlar için tavsiye niteliğinde olup yol gösterici ilkelerden oluşmaktadır.
AVUKATLAR İÇİN SOSYAL MEDYA ETİK REHBERİ
Dijitalleşmeyle birlikte bilgiye ulaşma hızı artmış, coğrafi sınırlar ortadan kalkmıştır. Bugün artık her birey dünyanın herhangi bir yeri ile sürekli iletişim halindedir. Bu durum, küreselleşmenin en kapsamlı versiyonudur. Özellikle son yıllarda yakınsama kavramıyla birlikte mobil olarak internete ulaşımın sağlanması, bireylerin dijital dünya ile bağlarının daha da güçlenmesine sebebiyet vermiştir. Devamlı şekilde gelişen internet ortamı sosyal medya platformlarını doğurmuş, gerçek yaşamla bütünleşik hale gelen bu platformlar ise artık dijital küresel dünyada günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
Sosyal medya kullanımı; içerik üretmeyi, paylaşmayı, iletmeyi, ağ oluşturmayı ve bu yollarla tanıtım yapmayı da içermektedir. Her birey gibi avukatlar da sosyal medya içerisinde yer almakta, hem şahsi hem de mesleki amaçlı olarak bu mecraları kullanmaktadırlar.
Yapısı gereği sosyal medya, fark edilmek, beğenilmek ve etkileşim sağlamak üzerine kurulu olduğundan bir çeşit sosyal rekabet doğurmaktadır. Bu sosyal rekabet ortamı ise hukuki ve etik çeşitli sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenle sosyal medya kullanımlarında avukatlar, sahip oldukları ifade hürriyeti yanında, yargının savunma ayağını ve mesleğini de temsil ettiğini göz ardı etmemelidirler.
Meslek kuralları ve etik ilkeler çerçevesinde hazırlanan aşağıdaki rehber, avukatlar için tavsiye niteliğinde olup yol gösterici ilkelerden oluşmaktadır. Unutulmamalıdır ki; bu ilkeler oluşacak yeni şartlar uyarınca her zaman geliştirilmeye açıktır.
Avukatlar;
1. Sosyal medya kullanımlarında yasal zorunluluklara, mesleki ve etik kurallara uymakla yükümlü olduklarının bilinci ile hareket ederler.
2. Paylaşımlarında toplum nezdinde mesleğe duyulan güven ve itimat duygusunu zedeleyebilecek davranışlarda bulunmaktan kaçınırlar.
3. Toplum içindeyken yapmayı veya söylemeyi uygun bulmadıklarını sosyal medyada da paylaşmaktan kaçınırlar.
4. Sosyal medya vasıtasıyla meslektaşları, müvekkilleri, yargının diğer unsurları ve mesleğin ifası sırasında temas edebilecekleri üçüncü kişilerle iletişime girebileceklerinin farkındalığı ile bu durumun yaratabileceği muhtemel sonuçları dikkate alır ve buna uygun davranırlar.
5. Avukat kimliği ile oluşturdukları sosyal medya hesaplarında yaptıkları tüm paylaşımlarda mesleğin onurunu koruma bilinci ile hareket ederler.
6. Sosyal medyada oluşturdukları anonim hesapları mesleki amaçlı kullanmaları halinde bu hesaplardan yaptıkları paylaşımların da etik ve mesleki kurallara uygun olmasını sağlarlar.
7. Sosyal medya üzerinden yaptıkları paylaşımlarda ırk, dil, etnik köken, inanç, cinsiyet, sosyo-ekonomik durum, yaş, fiziki görünüm ve engellilik konularında ayrımcılığa yönelik mesajlar vermezler.
8. Dahil oldukları veya kullanmayı düşündükleri sosyal medya araçlarının hedef kitlesini ve amacını dikkate alarak ilgili platformların uygunluğunu gözetirler ve mesleki anlamdaki paylaşımlarını amacına en uygun platformda yapmaya dikkat ederler.
9. Meslek gereği edindikleri bilgilerin gizli kalması gerektiğini bilerek bu konuda toplum nezdinde mesleğe duyulan güveni zedeleyecek sosyal medya paylaşımlarından kaçınırlar, avukat-müvekkil gizliliğini sağlamakla yükümlü olduklarının farkındadırlar.
10. Yürütülen iş ile ilgili bilgi ve belgelerin sosyal medya üzerinden müvekkillerine veya danışanlarına gönderilmesinin uygun olmadığının bilincindedirler.
11. Sosyal medya araçlarının gizlilik/güvenlik politikalarının farklılık gösterebileceği ve sosyal medya araçlarıyla doğrudan mesaj ve benzeri şekillerde kurulan bağlantıların üçüncü kişiler tarafından erişilebileceğini dikkate alarak, müvekkillerinin izni veya talebi dahi olsa avukat – müvekkil gizliliğini korumak üzere doğrudan mesaj ve benzeri bağlantılardan kaçınırlar.
12. Sosyal medya araçları ile coğrafi konum bilgisi verdikleri taktirde bu coğrafi etiketlemenin müvekkillerinin gizliliğini ihlal sonucunu doğurabileceğini, müvekkilleriyle yaptıkları görüşme esnasında ya da müvekkilleri adına üstlendikleri işleri yaparken sosyal medya araçlarıyla zamansal ve coğrafi olarak yerlerini bildirmelerinin müvekkilleri tarafından istenmeyebileceğini dikkate alarak hareket ederler.
13. Coğrafi konum, adres bilgisi veya fotoğraf paylaşımlarının kendileri, müvekkilleri ve meslektaşlarının güvenliğini tehlikeye düşürebilecek nitelikte olmasından kaçınırlar.
14. Paylaşımlarında müvekkilleri ve üçüncü kişilerin kişisel verilerinin, ilgili kişilerin izni veya rızası olmaksızın kullanılmaması gerektiğinin bilincindedirler.
15. Sosyal medya üzerinden müvekkilleri adına yaptıkları paylaşımların meslek kurallarına uygun olmasına dikkat ederler.
16. Paylaşımlarında özel hayatın gizliliği uyarınca üçüncü kişilere ait görselleri veya bilgileri rızaları olmaksızın paylaşmaz ve etiketlemezler.
17. Sosyal medya kullanımlarında kendileri ve mesleki çalışmaları hakkında verdikleri tüm bilgilerin doğruluk ve dürüstlük ilkesine uygun olmasını sağlarlar.
18. Sosyal medya araçları vasıtasıyla mesleklerine yönelik yaptıkları tanıtım faaliyetlerine dair paylaşımların tabi oldukları mevzuat hükümlerine uygun olmasına dikkat ederler.
19. Sosyal medya kullanımlarında, ticari reklam sayılabilecek paylaşımlardan ve kendilerine iş sağlama amacı taşıyan davranışlardan uzak dururlar. Bunlarla sınırlı olmamak üzere aşağıda belirtilen paylaşım şekilleri ve benzerlerinin iş sağlama ve ticari reklam niteliği taşıdığını bilir ve bu türden paylaşımlar yapmazlar.
– Sponsorlu reklam paylaşımı
– Meslektaşlarından farklı ve üstün nitelikleri olduğu iddiası içeren “en iyi”, “en başarılı” ve benzeri ifadelerin kullanımı
– Aynı nitelikteki işi meslektaşlarından daha farklı ve daha çabuk yaptığı izlenimi doğuran paylaşımlar
– Meslektaşları ile olumlu ya da olumsuz karşılaştırma içeren ifadeler
– Meslektaşlarından daha fazla işi olduğu, daha fazla çalıştığı izlenimi yaratacak paylaşımlar
– Toplum tarafından ilgi gören davalara ilişkin, ücretsiz avukatlık hizmeti verildiğine ya da verileceğine dair paylaşımlar
– Sosyal medya üzerinden meslektaşlarını kötüleyici, küçümseyici, itibarını zedeleyici ve bu şekilde haksız rekabete yol açacak paylaşımlar
20. Sosyal medya üzerinden meslektaşlarının mesleki yetkinliklerini ve saygınlıklarını tartışmaya açmazlar.
21. Müvekkilleri ya da üçüncü kişiler tarafından sosyal medya üzerinden meslek ve reklam kurallarına aykırı olacak şekilde kendisine yöneltilen övgü, iltifat veya yüceltme anlamı taşıyan paylaşımları mümkün olabildikçe denetler ve kaldırılması için çaba harcarlar.
22. Hukuki konularda bilgilendirme amaçlı paylaşımlar yaparken bu paylaşımların hukuki danışmanlık mahiyetinde olmamasına ve avukat-müvekkil ilişkisi doğurmamasına dikkat ederler.
23. Paylaşımlarında verdikleri hukuki bilgilerin doğru, güncel ve bağlamına uygun olduğunu kontrol ederler.
HSK’nın sosyal medya kullanımıyla ilgili kapsamlı hatırlatması, 26 Ocak 2026 tarihli resmi yazı ve “Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi” temel alınarak hazırlanmıştır. ıların mesleki ve kişisel davranışlarıyla da korunması gerektiği belirtilmiştir. Dijital platformlarda yapılan paylaşımların yargı mensubunun kimliğiyle doğrudan ilişkilendirildiği, bu nedenle tarafsızlık ve bağımsızlık görünümünün korunmasının zorunlu olduğu ifade edilmiştir. Özellikle devam eden veya muhtemel yargısal süreçlere ilişkin bilgi ve belgelerin ifşasından kaçınılması, sosyal medya etkileşimlerinin yargıya olan güveni zedeleyecek biçimde algılanmaması gerektiği vurgulanmıştır. Hâkim ve savcıların, Türk Yargı Etiği Bildirgesi ve Sosyal Medya Kullanım Rehberi doğrultusunda, dijital mecralarda azami özen göstermeleri ve yargının itibarını koruyacak şekilde hareket etmeleri önemle hatırlatılmıştır. Hatırlatma yazısı Başkanvekili Fuzuli AYDOĞDU imzasıyla tüm ilgili birimlere gönderilmiştir.
T.C. HÂKİMLER VE SAVCILAR KURULU
Genel Sekreterliği
Sayı : E.87742275-010.10-0019-2026-63/6603
26.01.2026
Konu : Sosyal Medya Kullanımı
DAĞITIM YERLERİNE
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılacağını, hâkimlerin görevlerinde Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar vereceklerini güvence altına almıştır. Anayasa’nın 9’uncu ve 138’inci maddelerinde ifadesini bulan bu güvence, yargı yetkisinin hiçbir organ, makam, merci veya kişinin müdahalesine açık olmadığını ortaya koymaktadır.
Ancak hâkimlere tanınan bu anayasal güvence, bir ayrıcalık olmayıp yargıya duyulan güvenin korunması amacıyla yüklenmiş bir sorumluluğun ifadesidir. Bundan dolayıdır ki yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, yalnızca yargısal faaliyet sonucunda verilen kararlarla değil, hâkimlerin ve savcıların mesleki ve kişisel davranışlarının tamamında sergiledikleri etik duruşla anlam ve değer kazanmaktadır.
6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu uyarınca, yargı etiği ilkelerinin belirlenmesi Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun görev ve yetkileri arasında yer almaktadır. Bu kapsamda kabul edilmiş olan Türk Yargı Etiği Bildirgesi, hâkimlerin ve savcıların görevlerini ifa ederken uymakla yükümlü oldukları etik çerçeveyi açık, sistematik ve bağlayıcı biçimde ortaya koymakta; adaletin en hassas ve doğru biçimde tecellisini sağlama sorumluluğunu taşıyan yargı mensuplarının, tüm işlem, karar ve davranışlarının insan ve toplum hayatı üzerindeki etkilerini gözeterek hareket etmelerini esas almaktadır.
Bu kapsamda, hâkimlerin ve savcıların toplum nezdindeki saygınlıklarının ve güvenilirliklerinin korunmasının aynı zamanda Türk yargısının itibarını doğrudan güçlendirdiği özellikle vurgulanmaktadır.
Dijital iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, sosyal medya ve benzeri dijital ağlar yargı mensuplarının söz, davranış ve tutumlarının görünürlüğünü ve etkisini önemli ölçüde artırmıştır. Hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde güvence altında bulunmaktadır. Bununla birlikte, hâkimlik ve savcılık mesleğinin kendine özgü yapısı nedeniyle hâkimler ve savcıların ifade özgürlüğü bakımından birtakım sınırlamalar ve şekil kurallarının öngörülmesi, uluslararası hukuk uygulamalarında da üzerinde önemle durulan bir husustur.
Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nde de açıkça ifade edildiği gibi; sosyal medya başta olmak üzere kitle iletişim araçları vasıtasıyla yapılan yorum, değerlendirme, paylaşım, beğeni ve etkileşimler çoğu zaman yargı mensubunun kişisel alanıyla sınırlı kalmamakta, kolaylıkla bağlamından koparılabilmekte ve yargıya duyulan güven üzerinde doğrudan etkili olabilmektedir. Bu itibarla, hâkimlerin ve savcıların sosyal medya kullanımında yalnızca fiilî tarafsızlık ve bağımsızlıkla yetinmeyip, her durumda tarafsızlık ve bağımsızlık görünümünü koruma yükümlülüğünü de gözetmeleri büyük önem taşımaktadır.
Sosyal medya ve dijital ağları kullanırken yaşanabilecek tereddütleri gidermek ve hâkimler ile savcılara yol göstermek amacıyla hazırlanan “Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi”, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulu’nun 08.03.2022 tarihli ve 639 sayılı kararı ile kabul edilmiş olup, 21.04.2022 tarihli ve 31816 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.
Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi’nde de ayrıntılı biçimde düzenlendiği üzere sosyal medya ve dijital ağlardaki hesapların oluşturulmasından, paylaşımların içeriğine, sanal arkadaşlık, takip ve etkileşim ilişkilerinden, fotoğraf, video ve benzeri görsel paylaşımlara kadar dijital dünyadaki tüm davranışlarında, hâkim ve savcıların yargıyı temsil ettiklerinin bilinciyle, seçici, ihtiyatlı ve özenli hareket etmeleri beklenmektedir. Ayrıca, bu mecralarda yapılan paylaşımların, silinmiş olsalar dahi dijital dünyada varlıklarını sürdürebileceği ve uzun süre kamuoyu algısı üzerinde etkili olabileceği hususu da göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu kapsamda, Kurulumuza intikal eden bazı başvurular ile yazılı ve görsel basında yer alan değerlendirmelerden, hâkim ve savcılarımızın sosyal medya kullanımına ilişkin ilke ve sınırlar konusunda zaman zaman tereddüt yaşayabildikleri anlaşılmaktadır. Bu durum, Türk Yargı Etiği Bildirgesi ile Sosyal Medya Kullanım Rehberi’nin yol gösterici niteliğinin bir kez daha hatırlatılmasını ve mesleki hassasiyetlere ilişkin farkındalığın güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Bu çerçevede özellikle;
• Sosyal medya ve dijital ağlarda yapılan paylaşımların, yorumların, beğeni ve etkileşimlerin, hâkimlerin ve savcıların kişisel alanıyla sınırlı olmadığı; bunun yargı mensubu kimliği ve yargısal statüden bağımsız düşünülemeyeceği ve yargıya duyulan güveni doğrudan etkileyebileceği,
• Devam eden veya ileride görülmesi muhtemel soruşturma ve davalara, taraflara, vekillere ya da toplumsal ve siyasi nitelik taşıyan olaylara ilişkin paylaşımların, tarafsızlığı ve tarafsızlık görünümünü zedeleyebileceği,
• Yargısal sıfatla kullanılan mekânların, duruşma salonlarının, adliye binalarının ve yargısal otoriteyi temsil eden cübbe, kürsü ve benzeri sembollerin sosyal medya paylaşımlarına konu edilmesinin, paylaşımın amacı ve içeriğinden bağımsız olarak makul ve bilgili bir gözlemci nezdinde yargı yetkisinin kişisel veya sosyal ilişkilere konu edildiği izlenimini doğurabileceği ve bu nedenle bu tür paylaşımlarda ayrıca hassasiyet gösterilmesi gerektiği,
• Yargısal süreçlere, gizli kalması gereken bilgi ve belgelere veya kişisel verilere ilişkin hususların, sosyal medya ya da başka bir dijital mecrada doğrudan veya dolaylı şekilde ifşa edilmemesi gerektiği,
• Sosyal medya üzerinden kurulan arkadaşlık, takip ve etkileşim ilişkilerinin, hâkim ve savcıların işlem ve kararlarının bu ilişkilerden etkilendiği ya da etkilenebileceği yönünde bir izlenim doğurmaya elverişli hâle gelmemesi; bu tür dijital ilişkilerin kamuoyunda nasıl algılanabileceği hususunun da gözetilerek ihtiyatlı olunmasının etik sorumluluğun doğal bir gereği olduğu,
hususları özellikle dikkate alınmalıdır.
Bu kapsamda, hâkim ve savcılarımızın; Türk Yargı Etiği Bildirgesi, Türk Yargı Etiği Bildirgesi Rehberi ve Sosyal Medya Kullanım Rehberi’ni birlikte dikkate alarak, sosyal medya ve dijital ağların kullanımında azami dikkat ve özeni göstermeleri; fiilî tarafsızlığın yanı sıra tarafsız görünme yükümlülüğünü de her hâl ve şartta gözetmeleri; yargının bağımsızlığına, tarafsızlığına ve toplum nezdindeki güvenilirliğine zarar verebilecek her türlü paylaşım ve etkileşimden titizlikle kaçınmaları hususu önemle hatırlatılmaktadır.
Keyfiyetin nezdinizde görev yapan tüm hâkim ve savcılara duyurulması hususunda bilgilerini ve gereğini arz ve rica ederim.
Fuzuli AYDOĞDU
Başkanvekili
Dağıtım:
Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğine (Hâkim ve savcılar yönünden)
Yargıtay Genel Sekreterliğine (Yargıtay tetkik hâkimleri ve Yargıtay savcıları yönünden)
Danıştay Genel Sekreterliğine (Danıştay tetkik hâkimleri ve Danıştay savcıları yönünden)
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Sekreterliğine (Hâkim ve savcılar yönünden)
Adalet Bakanlığına (Hâkim ve savcılar yönünden)
Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliğine
Hâkimler ve Savcılar Kurulu Teftiş Kurulu Başkanlığına
Adlî Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlıklarına
Cumhuriyet Başsavcılıklarına
Bölge Adliye Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlıklarına
Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılıklarına
Bölge İdare Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlıklarına
28 Ocak – Hukuk Takvimi
| 1621 | Papa V. Paulus yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Eylül 1552) Perugia Üniversitesi ve Padova Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Papalık Hukuku konusunda uzmanlaştı. 1596’da Papa VIII. Clemens tarafından Sant’Eusibio Kardinalı olarak atandı ve Roma Şehir Papazı oldu. 1597-15099 döneminde Jesi Piskoposu, 1602-1605 döneminde San Crisogno Kardinalı, 1599-1602 döneminde Santi Giovanni ve Paolo Kardinalı unvanlarını taşıdı.
|
| 1865 | Hukukçu ve Finlandiya Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı Kaarlo Juho Ståhlberg doğdu. (Ölümü: 22 Eylül 1952) Helsinki Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. Birçok seçim periyodunda Fin eyalet meclisine seçildi ve mecliste Fin liberal görüşlü parti olan Gelişim Partisi’ni temsil etti. 1908 ile 1918 yılları arasında Helsinki Üniversitesi‘nde profesör olarak görev aldı. İdare Mahkemesi Başkanlığı görevinde bulundu. 1919-1925 yılları arasında devlet başkanlığı görevini üstlendi. Hukuki alandaki yeni reformlar için çalışmada bulundu.
|
| İngiltere’nin hukukçu başbakanlarından Robert Gascoyne-Cecil’in 23 Haziran 1885 tarihinde başlayan birinci görev süresi 28 Ocak 1886’te sona erdi. Ardından, 25 Temmuz 1886 – 11 Ağustos 1892 ve 25 Haziran 1895–11 Temmuz 1902 arasında iki defa daha görev yaptı. | |
| 1890 | Alkatraz Kuşçusu lakabıyla tanınan ve aynı adlı filme ilham kaynağı olan ünlü Amerikalı mahkûm Robert Franklin Stroud doğdu. (Ölümü: 21 Kasım 1963) Alkatraz hapishanesine naklinden önce Leavenworth’de kuş beslemekteydi. Ornitolog olan Stroud’un Alkatraz’da hayvan beslemesine izin verilmedi. |
| 1913 | Osmanlı dönemi Danıştay başkanlarından Kamil Paşa’nın görev süresi sona erdi. Yerine, aynı tarihte Sait Halim Paşa geldi. |
| 1920 | Fransız hukukçu ve büyükelçi Xavier de La Chevalerie doğdu. (Ölümü: 21 Ağustos 2004) Paris Hukuk Fakültesi ve Hür Siyasal Bilgiler Okulu’nu bitirdi. 1940 yılında Fransız Direniş Hareketi’ne dahil oldu. Meksika, Senegal, Gine, Kanada, Japonya, Vatikan ve Fransa büyükelçiliği yaptı. 1967’de Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle tarafından Cumhurbaşkanlığı kabine direktörü olarak atandı ve bu görevi 1969 tarihine kadar yürüttü.
|
| 1920 | Misak-ı Milli, 1876 yılında Osmanlı Devletinin yasama organı olarak kurulan, İstanbul’da varlığı devam eden ve son toplantısını 28 Ocak 1920 tarihinde yapan Meclis-i Mebûsan tarafından altı maddelik bir siyasi bildiri oy birliği ile kabul edildi ve 17 Şubat 1920 tarihinde ilan edildi. Misak-ı Milli, Milli Misak, Milli Yemin ve Ulusal Ant anlamına gelmektedir.
|
| 1921 | Hukukçu ve Türkiye Komünist Partisinin ilk Merkez Komitesi Başkanı Mehmed Mustafa Subhi öldürüldü. Doğumu: 4 Ağustos 1882) İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun oldu. 1905 yılında İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun olduktan sonra Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu kazandı. Tanin, Servet-i Fünûn ve Hak gazetelerine yazılar yazdı. Ticaret Mekteb-i Alisi’nde, Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat dersleri verdi. 1912 yılında Ahmet Ferit’in başkanlığında kurulan Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı. Sinop’a sürgün edildi ve buradan Rusya’ya kaçtı. 1915 yılında Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) üyesi oldu. 1921’de 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya tarafından öldürüldü.
|
| 1923 | İçişleri Bakanlığı, İzmit ilinin adını Kocaeli olarak değiştirdi. |
| 1924 | Türkiye-Avusturya dostluk, ticaret ve ikamet antlaşmaları İstanbul’da imzalandı. |
| 1926 | Japon hukukçu ve siyasetçi Katō Takaaki yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Ocak 1860 ) Tokyo Imperial Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü ve sınıfının en iyisi olarak mezun oldu. İngiliz ortak hukuku(Anglo-Sakson Hukuk Sistemi) konusunda uzmanlaştı. 1887’de Dışişleri Bakanı olan Ōkuma Shigenobu’nun özel sekreteri oldu ve eşit olmayan anlaşmaların gözden geçirilmesi konusunda çalıştı. Daha sonra Maliye Bakanlığı’nda Bankacılık Bürosu Müdürü olarak görev yaptı. 1894’ten 1899’a kadar Birleşik Krallık elçisi olarak görev yaptı. 1906 yılında Dışişleri Bakanı olarak atandı, kısa bir aradan sonra kabinenin onayladığı özel demiryollarının millileştirilmesine karşı çıkarak istifa etti. Daha sonra Londra’da büyükelçilik görevini üstlendi. Onursal GCMG ödülünü aldı ve genç devlet adamları arasında en güçlülerinden biri olarak ün kazandı. Japonya’nın 24. başbakanı olarak 11 Haziran 1924 ile 28 Ocak 1926 tarihleri arasında görev yaptı.
|
| 1929 | İstanbul’da bir otomobil montaj fabrikası kurmak için Ford şirketi ile Maliye Vekaleti arasında imzalanan anlaşma Meclis’te kabul edildi. |
| 1932 | Balkan Konferansı İstanbul’da açıldı. Konferans 31 Ocak’ta kapandı. |
| 1935 | İzlanda, kürtajı yasallaştıran ilk ülke oldu. |
| 1955 | Fransız avukat ve siyasetçi Nicolas Sarkozy doğdu. Paris Batı Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. İş ve Aile Hukuku alanında avukatlık yaptı. Édouard Balladur Hükümeti’nde Bütçe Bakanı ve hükûmet sözcüsü oldu. 1995 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Édouard Balladur’ü destekledi ve kampanya sözcülüğünü üstlendi. Jean-Pierre Raffarin’in ilk hükûmeti ve Dominique de Villepin Hükümeti’nde İçişleri Bakanı ve 3. Jean-Pierre Raffarin Hükümeti’nde Maliye Bakanı oldu. 2011 yılında patlak veren Libya İç Savaşı sürecinde aktif rol oynadı. 16 Mayıs 2007–15 Mayıs 2012 tarihleri arasında Fransa Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Görevi sırasında ve görevden ayrıldıktan sonra hakkında skandal haberler çıktı.
|
| 1957 | Nezahat Martı ve Şükran Esmerer, Danıştay‘a ilk kez iki kadın üye olarak seçildiler. |
| 1958 | Kıbrıs’ta Türklerin düzenlediği miting sırasında İngiliz askerlerinin ateş açması ve bir kamyonun kasten halkın üzerine sürülmesi sonucu 8 kişi öldü. TBMM, 31 Ocak’ta Birleşik Krallık’ı kınama kararı aldı |
| 1971 | İzmir’de, ABD’nin 6. Filosu protesto edildi, 20 genç gözaltına alındı |
| 1981 | Avrupa Konseyi 108 No’lu Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireyleri Korunması Sözleşmesi, 1970’li yıllardan itibaren başlayan kişisel verilerin korunması alanındaki çalışmalar neticesinde 28 Ocak 1981 tarihinde Strazburg’da imzaya açılarak kabul edildi ve 1 Ekim 1985 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireyleri Korunması Sözleşmesi’ni 28 Ocak 1981 tarihinde imzalayan ilk ülkelerden birisi olmuştur. Sözleşmenin kabul edildiği 28 Ocak, Veri Koruma Günü(Veri Gizliliği Günü) olarak kutlanmaktadır. |
| 1982 | Hukukçu ve diplomat Kemal Arıkan yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1927) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Harvard Üniversitesi’nde eğitim gördü. 1946’da Basın-Yayın Umum Müdürlüğü’nde aday memur olarak göreve başladı. 1955 yılında Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı‘nda meslek memuru olarak çalıştı. 1957 yılında Prag Büyükelçiliği İkinci Katipliğine atandı. 1960 yılında Başkatipliğe yükseldi. 1962’de İkinci Daire Umum Müdürlüğü’nde görevlendirildi. Ertesi yıl Üçüncü Daire Umum Müdürlüğü’nde Şube Müdür oldu. 1964 yılında Şikago Başkonsolosluğunda Birinci Sınıf Konsolos görevine atandı. 1970 yılında Avustralya’ya, Kanberra Büyükelçiliği Müsteşarlığına atandı. 1973 yılında Sidney Başkonsolosluğu görevine tayin edildi. 1978’de Los Angeles Başkonsolosu olarak atandı. Bu dönemde, 28 Ocak 1982 sabahı Ermeni Hampig Sasunyan ve Krikor Saliba‘nın suikastına uğrayarak öldürüldü. ‘Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları’ (JCAG) terör örgütü üyesi olan Hampig Sasunyan, 2019 yılında şartlı tahliye edildi.
|
| 1982 | İdamdan hükümlü firari sağ eylemci İsa Armağan, İran’da tutuklandı. |
| 1983 | 12 Eylül Darbesi’nin 31. idamı gerçekleşti. 9 kişinin öldüğü, 72 kişinin yaralandığı, 7 Ağustos 1982 tarihinde gerçekleşen Esenboğa Havalimanı saldırısını yapan ASALA militanlarından Levon Ekmekçiyan Ankara Kapalı Cezaevi’nde asılarak idam edildi.
|
| 1987 | Türkiye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi kapsamında, 28 Ocak 1987’de bireysel başvuru hakkını çekince koymak suretiyle kabul etti. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etti. Sözleşme, 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmış ve Türkiye, 10 Mart 1954’te sözleşmeyi onaylamıştı. |
| 1986 | Türk Havayolları (THY), iç hatlarda ve altı saatin altındaki dış hat seferlerinde sigara içilmesini yasakladı. |
| 1988 | Avrupa Topluluğu Barolar ve Hukuk Kurumları Konseyi (Council of the Bars and Law Societies of the European Community/CCBE) 28 Ocak 1988 tarihinde Avrupa Topluluğundaki Avukatlar İçin Davranış Kuralları’nı kabul etti. |
| 1992 | Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı, Anayasa Mahkemesi tarafından 16 Temmuz 1991 günü açıklandı ve Resmi Gazetenin 28 Ocak 1992 günlü sayısında yayınlandı. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, adının, Tüzük ve Programının Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olması gerekçesiyle ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmış, Parti’nin bütün malları 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmiştir.![]() |
| 1997 | Promosyon Yasası yürürlüğe girdi. Süreli yayın kuruluşları kültürel amaçlar dışında promosyon yapamayacak. |
| 1997 | Güney Afrika’da ırkçı yönetim döneminde görevli dört polis, devrimci öğrenci lideri Steve Biko’yu 1977’de öldürdüklerini resmen itiraf etti. |
| 2002 | Türk yayıncı, yazar ve insan hakları savunucusu Ayşenur Zarakolu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1946) |
| 2004 | Türk Lirası’ndan altı sıfır atılmasını ve para biriminin Yeni Türk Lirası olmasını öngören yasa tasarısı, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi. |

27 Ocak – Hukuk Takvimi
| 98 | Roma’da kendisinden sonra göreve gelecek kişiyi aile bağlarına bağlı kalmaksızın belirleyen ilk imparator olan Marcus Cocceius Nerva yaşamını yitirdi. (Doğumu: 8 Kasım 30-35) İki yıl Roma İmparatoru olarak görev yaptı ve en kısa görevde kalanlardan oldu. Vatana ihanet suçlarını serbest bıraktı ve af kanunları çıkardı.![]() |
| 1868 | Fin hukukçu ve siyasetçi Arthur Brofeldt (Ölümü: 27 Ağustos 1928) Helsinki Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. Finlandiya Senatosu’na seçildi.![]() |
| 1878 | Fransız avukat Olympe Démarez doğdu. (Ölümü: 5 Eylül 1964) Asıl mesleği öğretmenlikti. 1902’den 1908’e kadar Dunkirk’te öğretmen olarak çalıştı. avukat olan Charles Valentin’in ofisinde sekreter olarak çalışmaya başlaıktan sonra hukukla olan ilgilenmeye başladı ve 30 yaşında iken asıl mesleğini bırakarak hukuk alanında ön lisans derecesini aldı. 1913 yılında hukuk fakültesinden mezun oldu. 2 Şubat 1914’te, 36 yaşındayken ülkesinin kuzey bölgesindeki ilk kadın avukat oldu. İlk kadın avukatlardan biri olması nedeniyle çeşitli zorluklarla karşılaştı. Fransa’da 4 Ekim 1944’te yapılan yasa değişikliğiyle kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinin ardından Dunkerque Belediye Meclisine seçilen ilk kadın unvanını kazandı. Kentin arşivlerini yeniden düzenleme görevini üstlendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında mülteci çocuklar için çalıştı. Yaşadığı dönemde aykırı bir tutum olmasına rağmen tamamen erkeklerin egemenliğinde olan alanlarda faaliyet yürüttü. 5 Eylül 1964’te 86 yaşında iken yaşamını yitirdi.
|
| 1880 | Thomas Edison, elektrik ampulünün patentini aldı. Edison, daha sonra 24 Ağustos 1891’de, hareketli çekim yapan kameranın patentini ve 9 Ağustos 1892’de iki yönlü telgrafın patentini almıştı. |
| 1881 | Avukat ve İzlanda’nın ilk cumhurbaşkanı Sveinn Björnsson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Ocak 1881) Kopenhag Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1920’de Reykjavik’te savcı olarak görev yaptı. 1919’da Ulusal Üst Mahkeme’de savcı olarak görev yaptı. 1912-1920 Reykjavik Kent Konseyi üyesi ve 1918-1920 başkanlığı yaptı. İzlanda’nın 1918’de Danimarka’dan bağımsızlığını kazanmasının ardından 1920-24 ve 1926-40 yılları arasında Danimarka’da bakanlık yaptı. 17 Haziran 1944 tarihinde Cumhuriyet ilan edilen İzlanda’nın ilk Cumhurbaşkanı olarak seçildi.![]() |
| 1890 | Finlandiya’nın felsefe kökenli başbakanı Mauno Pekkala doğdu. (Ölümü: 30 Haziran 1952) 1946-1948 yılları arasında Finlandiya’da başbakanlık yaptı. Başbakanlığı önceisnde Finlandiya Sosyal Demokrat Partisi üyesi adına politika yapmış ve Tarım Bakanı, Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yapmıştı. ![]() |
| 1924 | Kıbrıs Türkü hukukçu ve siyasetçi Rauf Raif Denktaş dünyaya geldi. (Ölümü: 13 Ocak 2012) Yargıç Raif Bey’in oğlu olan Denktaş, 1944 yılında hukuk eğitimi için Lincoln’s Inn’de okumak üzere Birleşik Krallık’a gitti. 1947 yılında adaya döndü ve Kıbrıs Cumhuriyetinde avukatlığa başladı. Daha sonra savcılık yaptı ve 1956 yılında başsavcılığa yükseldi. KKTC’nin kurulmasının ardından Kurucu Cumhurbaşkanı oldu ve 5 Mayıs 1985 tarihinde Halkoylamasına sunulup kabul edilen KKTC Anayasasını yürürlüğe koydu. 1983’ten 2005’e kadar toplamda 21 yıl 5 ay 9 gün cumhurbaşkanlığı yaptı. Vefatının ardından Türkiye ve KKTC’de ulusal yas ilan edildi. 17 Ocak 2012 günü, yapılan devlet töreniyle Lefkoşa’daki Cumhuriyet Parkı’nda defnedildi.
|
| 1934 | Fransa’nın hukukçu başbakanlarından Camille Chautemps görevinden istifa etti. Yeni hükûmeti, Édouard Daladier kurdu. Chautemps, 21 Şubat 1930 – 2 Mart 1930 ve 22 Haziran 1937-13 Mart 1938 tarihleri arasında iki defa başbakanlık yaptı. ![]() |
| 1934 | Fransa’nın ilk kadın başbakanı Édith Cresson doğdu. Yüksek Ticari Eğitim Okulu’ndan mezun oldu. Demografi alanında doktora yaptı, ekonomi mühendisi olarakMaliye müfettişi olarak iş yaşamına katıldı. Sosyalist Parti’ye girdi. Birçok kez parlamenter olarak seçildi. 1977-1983 arasında, Thuré Belediye Başkanı ve 1983-1997 arasında Châtellerault Belediye Başkanı olarak görev yaptı. Tarım Bakanlığı, Dış Ticaret ve Turizm Bakanlığı, Sanayi ve Dış Ticaret Bakanlığı ile Avrupa İşleri Bakanı olarak çeşitli kabinelere girdi. 15 Mayıs 1991-2 Nisan 1992 tarihleri arasında Fransa başbakanı olarak çalıştı. ![]() |
| 1937 | 27 Ocak 1937 tarihinde Cenevre’de yapılan Milletler Cemiyeti toplantısında, Hatay’ın bağımsızlığı kabul edildi. Hatay Cumhuriyeti Anayasası, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil tarafından hazırlandı. Hatay Cumhuriyeti Anayasası, 25 maddeden oluşan kısa ve özlü bir Anayasadır. Anayasa metinleri arasında kendine özgü ve dönemsel bir geçiş anayasasıdır.![]() |
| 1940 | Millî Korunma Kanunu, Resmi Gazete’de yayınlandı. Kanun, 18 Ocak 1940 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmişti. Yaygın olarak 1940-42 yılları ile 1956-1960 yılları arasında uygulanmıştır. 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra “Millî Korunma suçlarının affına, Millî Korunma teşkilât, sermaye ve fon hesaplarının tasfiyesine ve bazı hükümler ihdasına dair Kanun” adıyla 10 Eylül 1960 tarihinde çıkarılan ve 16 Eylül’de Resmi Gazetede yayınlanan 79 numaralı yasa ile Milli Korunma Kanunu ilga edilmiş, kanun ile kurulan Milli Korunma Mahkemeleri de tamamen lağvedilmiştir.![]() |
| 1943 | Varlık Vergisi Hakkında Kanun gereğince vergilerini ödemeyen mükellefler, borçlarını “bedenen çalışarak ödemeleri” için çalışma kamplarına gönderildi. Tümü İstanbullu gayrimüslimlerden oluşan 32 kişilik ilk kafile Aşkale’ye doğru yola çıktı. |
| 1944 | Kuzey İrlandalı barış eylemcisi Mairead Corrigan doğdu. katolik okulunda okudu. Kuzey İrlanda’da, Betty Williams ve Ciaran McKeown ile birlikte Barış Halk Topluluğu adıyla barışçı çözümleri teşvike adanmış bir örgüt kurdu. Kuzey İrlanda barış hareketinin öncülerinden biri oldu. İsrail hükûmetinin Gazze’ye yönelik politikasına karşı çıktı. Corrigan, MV Rachel Corrie filosunun bir parçası olarak ablukayı delmek için Gazze’ye gitti ancak abluka ihlali girişimi başarısız oldu. Ölüm cezası ve ötenazi ve kürtaj alanında çalışmalar yaptı. Siyasi mahkumların haklarını savundu. 1976 Nobel Barış Ödülü verildi. Kazandığı dönemde en genç Nobel Barış Ödülü sahibi unvanına sahip oldu.![]() |
| 1947 | Öğretim kurumları dışında din eğitimine izin verildi. |
| 1954 | Köy Enstitüleri ile İlk Öğretmen Okullarını, İlk Öğretmen Okulları adı altında birleştiren yasa Meclis’te kabul edildi. Böylece Köy Enstitüleri kapatıldı.
|
| 1954 | Millet Partisi kapatıldı, din esasına dayanan ve amacını gizleyen bir parti olduğu iddia edildi, yöneticileri de birer gün hapis ve 250’şer kuruş para cezasına çarptırıldı. |
| 1965 | Türkiye’nin ulusal davalarından Hatay’ın Anayasası’nı yazan Ord. Prof. Ali Fuat Başgil‘in İsviçre’de Fransızca olarak yayınladığı 27 Mayıs Askeri İhtilali adlı bir kitabından dolayı 5 yıl hapsi istendi.
|
| 1972 | Türk hukukçu ve siyasetçi Osman Şefik İnan yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1913) Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Doktorasını Paris Üniversitesi İstatistik Bölümü’nde tamamladı. Akademik kariyerini tamamlayarak Profesör unvanını aldı. Bir süre Maliye Bakanlığı’nda çalıştı. 1954-1959 arasında İstatistik Umûm Müdürlüğü Müşaviri, Maliye Vekâleti Tetkik Kurulu Üyesi, İstatistik Umûm Müdürü, Türkiye Emlak Kredi Bankası İdare Meclis Üyesi, Robert Koleji Yüksekokul Müdürü, Siyasal Bilgiler Okulu öğretim üyesi olarak görev yaptı. Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilciliği, Çanakkale Milletvekilliği, Devlet ve Maliye Bakanlıkları yaptı. |
| 1973 | Amerika Birleşik Devletleri ve Vietnam ateşkes anlaşması imzaladı. |
| 1977 | Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesine Dair Avrupa Sözleşmesi, 27 Ocak 1977 tarihinde Strasbourg’da imzalandı. Sözleşme 4 Ağustos 1978 tarihinde yürürlüğe girdi, Türkiye, Sözleşmeyi 27 Ocak 1977 tarihinde imzaladı ve 27 Ekim 1980 tarihinde onayladı, 28 Ekim 1980 tarihinde Resmi Gazetede yayınlandı. |
| 1984 | Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz‘ü öldürmekten sanık İbrahim Çiftçi hakkındaki ölüm cezası kararı Yargıtay tarafından bozuldu. Altı yıldır tutuklu bulunan İbrahim Çiftçi tahliye edildi.
|
| 1988 | Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Server Tanilli‘nin Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz adlı kitabı toplatıldı.![]() |
| 1994 | İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, İstanbul Kumkapı Polis Karakolu’nda gözaltına alınan Vakkas Dost isimli vatandaşın, polis memuru Nurettin Öztürk tarafından dövülerek öldürüldüğünü açıkladı. |
| 1995 | Eylül 1994’ten beri Paris’te cezaevinde bulunan Dev-Sol lideri Dursun Karataş, 1995’te serbest bırakıldı. Dursun Karataş, sahte kimlikle Fransa’ya giriş yaparken tutuklanmıştı. |
| 1995 | Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 20 Kasım 1989 tarih ve 44/25 sayılı kararıyla kabul edilip imza, onay ve katılıma açıldı. Sözleşme 49. maddeye uygun olarak 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, sözleşmeyi 14 Eylül 1990 tarihinde imzalandı. Türkiye Büyük Millet Meclisinde 7 Aralık 1994 tarihinde kabul edilen 4058 sayılı Onay Kanunu 11 Aralık 1994 gün ve 22138 sayılı Resmî Gazete’de yayımlandı. Bakanlar Kurulunun, 23 Aralık 1994 tarihli sözleşmenin onayına dair kararı 27 Ocak 1995 tarihinde Resmi Gazetede ilan edildi.![]() |
| 1998 | ILO 138 No’lu Asgari Yaş Sözleşmesi, 6 Haziran 1973 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. Sözleşme, Türkiye tarafından 23 Ocak 1998 tarihinde onaylandı, Resmi Gazetenin 27 Ocak 1998 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. |
| 1998 | ILO 29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi, Türkiye sözleşmeyi 23 Ocak 1998 tarihinde 4333 sayılı yasa ile onayladı, 27 Ocak 1998’de resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğü girdi. Sözleşme, 6 Haziran 1930 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. |
| 1998 | Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi (Criminal Law Convention on Corruption), Avrupa Konseyi üyesi ülkeler tarafından, Strazburg’da 27 Ocak 1999 tarihinde kabul ve ilan edildi, 1 Temmuz 2002’de onaylandı. Sözleşme, yolsuzluğun uluslararası eşgüdüm içerisine suç olarak tanımlanması için düzenlenen en önemli sözleşmelerdendir. |
| 2000 | Kamuoyunda, İkinci Manisa Davası olarak bilinen 10’u tutuklu 14 sanığın yargılandığı ve Yargıtay tarafından iki kez usulden bozulan davada, sanıklar, 2 yıl 6 ay ile 15 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı. |
| 2014 | Amerikalı folk müzik şarkıcısı besteci ve sivil aktivist Peter Seeger yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Mayıs 1919, New York) ABD’de 1950’lerde baş gösteren Cadı Avı döneminde kara listeye alınan isimlerdendi. ![]() |

26 Ocak – Hukuk Takvimi
| 1347 | Prag Üniversitesi kuruldu. Avrupa’nın en eski üniversitelerindendir. Hukuk Fakültesi, kuruluştaki dört fakülteden biridir. Latince olan eğitim dili 18. yüzyılda Almancayla değiştirildi. II. Dünya Savaşı sonrasında sadece Çekçe eğitim veren üniversite devam etti.![]() |
| 1467 | Fransız hümanist Guillaume Budé, doğdu. (Ölümü: 23 Ağustos 1540) Antik Yunan Uygarlığına ilişkin incelemeler ve hukuksal çalışmalarda önemli rol oynadı. Antik Yunan Uygarlığının tekrar canlandırılmasında önemli bir yer edindi. 1522 yılında devlet konseyi üyeliğine atandı. Fontainebleau’da ki kraliyete ait olan kütüphaneyi yönetti. 1508 yılında Dava Kararnamelerine İlişkin Açıklamalar adlı eseri yayınladı. Bu eser var olan hukuk geleneğine yeni anlayışlar ve yeni düzenlemeler getirdi.
|
| 1699 | Osmanlı Devleti ile Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Venedik Cumhuriyeti, Lehistan-Litvanya Birliği ve Rusya Çarlığı arasında Karlofça Antlaşması‘nı imzalandı. |
| 1715 | Aydınlanma Çağı’nın önemli düşünürlerinden ve Encyclopédie‘nin hazırlanmasına katkı yapmış olan Fransız filozoflardan Claude Adrien Helvétius dünyaya geldi. (26 Şubat 1715 – 26 Aralık 1771)![]() |
| 1804 | ABD Yüksek Mahkeme Yargıcı Alfred Moore 21 Nisan 1800 – 26 Ocak 1804 arasında Yüksek Mahkeme yargıcı olarak görev yaptı. Yüksek Mahkemeden ayrıldıktan sonra Kuzey Karolina Üniversitesi’nin kurulmasına katkıda bulundu.
|
| 1837 | Michigan, 26. eyalet olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne katıldı. |
| 1904 | İrlandalı hukukçu ve politikacı Seán MacBride doğdu. (Ölümü: 15 Ocak 1988) Dublin Üniversitesi‘nde hukuk okudu. Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Af Örgütü’nde görev aldı. Yaptığı çalışmalarla ve “adaletsizliğe karşı mücadelede dünyanın vicdanını harekete geçiren” adam olarak 1974 yılında Nobel Barış Ödülüne layık görüldü. International Committee of Jurists in Genel Sekreterliğini yaptı ve International Peace Bureau kurumuna başkan olarak seçildi. Organisation for European Economic Co-operation (OECD) kurumunda başkan yardımcılığı, Avrupa Konseyinde Bakanlar konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu. |
| 1928 | Türkiye tarihinde bir bakan, ilk defa Yüce Divan’a sevk edildi. Bahriye eski bakanı İhsan Eryavuz ile Bilecik milletvekili Dr. Fikret Onuralp, Yavuz Zırhlısı’nın onarımında yolsuzluk yapmakla suçlandı. |
| 1931 |
|
| 1934 | Almanya ile Polonya arasında saldırmazlık antlaşması imzalandı. |
| 1934 | Hukukçu, diplomat ve eski Fransa Dışişleri Bakanı André Lewin dünyaya geldi. (Frankfurt – Yüksek öğrenimini Paris Siyasi Araştırmalar Enstitüsü’nde tamamladı. 1967-1968’de Dışişleri Bakanı olarak André Bettencourt’un kabinesinde teknik danışman olarak görev yaptı. 1972-1975 yılları arasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim’ın sözcülüğünü yürüttü. Fransa’nın Gine(1975-1979), Hindistan(1987-1991), Avusturya(1991-1996), ardından Senegal ve Gambiya(1996-1999) büyükelçisi olarak görev yaptı. Çok sayıda yayınlanmış eseri bulunmaktadır. 2012’de ölmeden önce Filozof ve yazar Catherine Clément ile evliydi. |
| 1940 | Milli Korunma Kanunu, 18 Ocak 1940 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. Resmi Gazetenin 26 Ocak 1940 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kanun yaygın olarak 1940-42 yılları ile 1956-1960 yılları arasında uygulandı. 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra “Millî Korunma suçlarının affına, Millî Korunma teşkilât, sermaye ve fon hesaplarının tasfiyesine ve bazı hükümler ihdasına dair Kanun” adıyla 10 Eylül 1960 tarihinde çıkarılan ve 16 Eylül’de Resmi Gazetede yayınlanan 79 numaralı yasa ile Milli Korunma Kanunu ilga edildi, kanun ile kurulan Milli Korunma Mahkemeleri de tamamen lağvedildi. |
| 1944 | Amerikalı insan hakları savunucusu, filozof, hümanist ve yazar Angela Yvonne Davis doğdu. 1970’li yıllarda, politik tutukluların hakları hareketinin sembolü oldu. Frankfurt’ta Sosyalist Alman Öğrencileri Birliği’ne (SDS) katıldı ve Vietnam savaşı karşıtı eylemlerde aktif olarak rol aldı. 1975 – 1977 yılları arasında Claremont College’de Afroamerikan dersleri ve daha sonra da San Francisco Devlet Üniversitesi’nde, Kadın ve Ahlak dersleri verdi. 1979 yılında Lenin Barış Ödülü‘nü aldı.Fransız hukukçu, dışişleri bakanı ve eski meclis başkanı Félix Gouin başbakanlık görevine başladı. (Doğumu: 4 Ekim 1884) Hukuk eğitimi aldı ve ardından Marsilya Barosu’na kaydoldu. I. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak cepheye gitti. 1920 yılında Istres kentinin belediye başkanlığına seçildi. 1924 Bouches-du-Rhône genel meclisine seçildi. 1938’de parlamentoda sosyalist grubun başkanı oldu. 1941 Daniel Mayer ile birlikte Sosyalist Eylem Komitesi’ni kurdu. 1945’te ilk Kurucu Meclis’e Marsilya milletvekili seçildi, 8 Kasım’daki açılış oturumunda meclis başkanı seçildi ve 8 Kasım 1945 – 22 Ocak 1946 tarihlerinde başkanlık yaptı. 26 Ocak–12 Haziran 1946 tarihlerinde görev yapan geçiş dönemi hükümetine başbakanlık yaptı. 25 Ekim 1977‘de yaşamını yitirdi. |
| 1948 | Savaş döneminden kurulan Millî Korunma Mahkemeleri kaldırıldı. |
| 1950 | Hindistan anayasası kabul edildi. Cumhuriyet ilan edildi ve Dünyanın en kalabalık demokrasisi kuruldu. |
| 1950 | Avusturyalı hukukçu ve politikacı Jörg Haider doğdu. (Ölümü: 11 Ekim 2008) Viyana Üniversitesi‘nde hukuk ve siyaset bilimi eğitimi aldı. 1974 yılında aynı üniversitede anayasa hukuku alanında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Nazi Partisine katıldı. Nazi Partisinin Avusturya’da yasaklanmasından sonra da partinin bir üyesi olarak kaldı.. FPÖ’de 14 yıl parti genel başkanı olarak görev aldı. Ayrıldıktan sonra partideki arkadaşları ve hükümetteki kadrosuyla BZÖ partisini kurdu. 2005’ten 2008’e kadar BZÖ genel başkanlığı yaptı. Karintiya bölgesinin ekonomik ve sosyal gelişimine büyük katkı sağladı. Jörg Haider, nazi dönemini öven, sağcı popülist söylemleriyle bilinmektedir.
|
| 1953 | Gümrük İşbirliği Konseyi ilk toplantısını gerçekleştirdi. |
| 1959 | Bağdat Paktı Konseyi Karaçi’de toplandı. Toplantıya, Türkiye adına Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu katıldı. |
| 1970 | Necmettin Erbakan ve 17 arkadaşı, Millî Nizam Partisi‘ni kurdu. Parti daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. |
| 1971 | Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kuralları TBB Bülteninin 26 Ocak 1971 tarihli 5. sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. 20 ve 27. maddeler, daha sonraki yıllarda değişikliğe uğrayarak bugünkü şeklini aldı. Avukatlık Yasasının 134. maddesi, meslek düzen ve geleneklerine uymayanlar hakkında disiplin cezaları uygulanmasını öngörmektedir. Avukatlık Yasası Yönetmeliğinin 81. maddesinde de aynı nitelikte bir hüküm bulunmaktadır. |
| 1972 | Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam dosyası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderildi. |
| 1973 | Fikir suçundan cezaevinde bulunan Çetin Altan, Doğan Koloğlu, Alpay Kabacalı, İrfan Derman ve Yaşar Kemal yargılandı. |
| 1978 | Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Feyyaz Berker ve Yönetim Kurulu üyesi Rahmi Koç, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 141., 142. Ve 163. maddelerinin kaldırılması gerektiğini açıkladı. |
| 1979 | Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Pol-Der, Pol-Bir, Pol-Ens ve Tem-Der’in çalışmalarını durdurdu. |
| 1980 | İsrail ve Mısır arasında diplomatik ilişkiler başladı. |
| 1981 | TİP Genel Başkanı Behice Boran ile TÖB-DER Genel Başkanı Gültekin Gazioğlu’nun 25 Şubat’a kadar yurda dönmedikleri takdirde vatandaşlıktan çıkarılacağı açıklandı. |
| 1984 | Türkiye İşçi Partisi davası sonuçlandı, 102 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. |
| 1996 | Amerikalı katil John Albert Taylor, Utah’ta kurşuna dizilerek idam edildi. |
| 1996 | Sağlık Bakanlığı, işkence iddiasıyla hekime getirilen sanıklar için 1 nüsha düzenlenen formların bundan böyle 3 nüsha düzenlenmesi, 1 nüshanın hastanede saklanması, 2.nüshanın savcılığa ulaştırılması, 3.nüshanın polis eliyle birim amirine iletilmesi için genelge çıkardı. |
| 1996 | İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Oda seçimlerine müdahale ettiği iddiasıya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında kamu davası açılması İçin Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. |
| 1996 | Gazeteci Işık Yurtçu, Özgür Gündem’in eski Yazı İşleri Müdürlüğü’nden dolayı 4 yıl daha hapis ve 400 milyon TL para cezasına çarptırıldı. |
| 2001 | Burma’da cunta yönetimi, Nobel Barış ödüllü Suu Kyi’nin liderliğini yaptığı Ulusal Demokrasi Birliği üyesi 84 kişiyi serbest bıraktı.1990 seçimini kazanan Suu Kyi ise ev hapsinde tutulmaya devam etti. |
| 2002 | Avrupa Birliği Akdeniz Fonu (MEDA), Türkiye’de ölüm cezasının kaldırılması için geliştirilecek projelerde kullanılmak üzere 2 milyon avro finansman sağladı. |
| 2004 | Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde bulunan St. John’s Üniversitesi, Recep Tayyip Erdoğan’a fahri hukuk doktorası verdi. Erdoğan’a sonraki yıllarda ulusal ve uluslararası onlarca üniversite tarafından fahri hukuk doktorası verildi. |
| 2006 | Arjantin’de 1976-1983’teki cunta rejiminde kaybolan 30 bin kişi için 25 yıldır başkent Buenos Aires’teki başkanlık sarayı önünde yürüyüş düzenleyen Plaza de Mayo Anneleri (Mayıs Meydanı Anneleri) son kez yürüdü. Ancak evlatlarının akıbetinin aydınlığa kavuşması için mum yakma eylemi sürdürülecek.![]() |
| 2004 | Hamid Karzai, Afganistan’ın yeni anayasasını imzaladı. |
| 2005 | Condoleezza Rice, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk siyahi kadın Dışişleri Bakanı oldu. |
| 2008 | Ümraniye’de ele geçirilen patlayıcılarla ilgili soruşturma kapsamında mahkemeye sevk edilen emekli Tuğgeneral Veli Küçük, emekli Kurmay Albay Mehmet Fikri Karadağ, Sami Hoştan, Avukat Kemal Kerinçsiz, Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın ve Halkla İlişkiler Sözcüsü Sevgi Erenerol, Hüseyin Görüm, Hüseyin Gazi Oğuz ve Oğuz Alparslan Abdülkadir tutuklandı. |
| 2009 | Türk Metal-İş Sendikası Başkanı Mustafa Özbek, 7 asker ve 10 polis olmak üzere toplam 18 kişi Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklandı; soruşturmada tutuklu sayısı 100’e çıktı. |
| 2009 | Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayeti davasında Tuncay Uzundal, Mustafa Öztürk ve Zeynel Abidin Yavuz tutuksuz yargılanmak üzere tahliye oldu. |
| 2010 | Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) Türkiye Temsilciği, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı işbirliğinde gerçekleştirdiği saha ziyaretleri sonucunda hazırladığı Gösterilere Katılmaları Sebebiyle Terör Suçlusu Sayılan Çocuklar Hakkında Saha Ziyareti Raporunu yayınladı. Gösterilere katılan çocukların yaşam hakkına ve adil yargılanma hakkında dair tartışmalar sonraki yıllarda gündemdeki yerini korudu. |
| 2011 | Tunus hükümeti, ülkenin eski cumhurbaşkanı Zeynel Abidin bin Ali, eşi Leyla Trabelsi ve diğer aile üyelerinin de kişiler hakkında uluslararası tutuklama emri çıkardı. |
| 2012 | Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı 2011 yılı çalışmalarıyla ilgili düzenlediği basın toplantısında verilen bilgilere göre AİHM’de geçen yıl en fazla mahkumiyet kararı verilen ülkeler sıralamasında Türkiye birinci oldu. Kararlar en çok adil yargılanma ve etkin soruşturma hakkının ihlali, yargılama süresinin uzunluğu, kötü muamele ve etkin soruşturma eksikliğinden verildi. |
| 2012 | Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu, 6271 kanun numarası ile 19 Ocak 2012 tarihinde kabul edildi ve Resmi Gazetenin 26 Ocak 2012 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Türkiye’de, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin anayasa değişiklikleri 21 Ekim 2007 tarihinde halkoyuna sunulmuş Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin karar bu halk oylaması sonucunda kabul edildi. Aynı oylamada milletvekili genel seçimlerinin beş yılda yapılması kuralı değiştirildi, seçimlerin dört yılda bir yapılmasına karar verildi. Anayasa değişikliğine uygun yasal değişiklik Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu ile 2012 yılında yapıldı. 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi getirildi. |
| 2020 | Amerikalı avukat, yargıç ve hukuk profesörü Nathaniel Raphael Jones yaşamını yitirdi. (12 Mayıs 1926 – 26 Ocak 2020) Ohio’nun Youngstown kentindeki federal adliye binasına adı verilmiştir.![]() |
| 2021 | Kolombiyalı avukat, diplomat ve bilim adamı Carlos Holmes Trujillo García yaşamını yitirdi. (Doğumu: 23 Eylül 1951) |
| 2025 | 78 kişinin öldüğü Grand Kartal Otel’in sahibi Halit Ergül’e ait Gazelle Resort ve Spa Otel’e yönelik soruşturmada gözaltına alınan 13 kişiden 5’inin tutuklanması talep edildi. |
| 2025 |
Türkiye ve Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı (TAVAK) Yönetim Kurulu Başkanı, akademisyen Prof. Dr. Faruk Şen, İstanbul’da 77 yaşında hayatını kaybetti. |
İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı(OSCE) tarafından 29 Haziran 1990 tarihinde kabul edilmiştir. Kopenhag Belgesi, barışçıl toplanma ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı, çocuk hakları, azınlıkların hakları, seçme ve seçilme hakkı, kültürel haklar, işkence yasağı, ayrımcılık yasağı ile genel anlamda inan hakları taahhütlerini içeren uluslararası belgedir. Belgenin Türkçe’ye çevirisi Eşit Haklar için İzleme Derneği tarafından yapılmıştır.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın (AGİK) katılımcı Devletleri’nin temsilcileri, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Kanada, Kıbrıs, Çekoslovakya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Demokratik Alman Cumhuriyeti, Almanya Federal Cumhuriyeti, Yunanistan, Vatikan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Lihtenştayn, Lüksemburg, Malta, Monako, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve Yugoslavya, AGİK Viyana Toplantısı’nın Sonuç Belgesi’nde yer alan, AGİK İnsani Boyut Konferansı’na ilişkin hükümlere uygun olarak, 5 ila 29 Haziran 1990 tarihinde Kopenhag’da toplanmışlardır.
Arnavutluk temsilcisi Kopenhag Toplantısı’na gözlemci olarak katılmıştır.
Konferansın ilk toplantısı 30 Mayıs ila 23 Haziran 1989 tarihleri arasında Paris’te düzenlenmiştir.
Kopenhag Toplantısı Danimarka Dış İşleri Bakanı tarafından açılmış ve kapatılmıştır. Kopenhag Toplantısı’nın resmi açılışına Majesteleri Danimarka Kraliçesi ve eşi Prens Hazretleri katılmışlardır.
Katılımcı Devletler’in Bakanları ve Bakan Yardımcıları tarafından açılış konuşmaları yapılmıştır.
Danimarka Dış İşleri Bakanı’nın daveti üzerine, Katılımcı Devletler’in Dış İşleri Bakanları’nın bir araya geldiği 5 Haziran 1990 tarihinde düzenlenen özel toplantıda, 10 Temmuz 1990 tarihinde Viyana’da bir Hazırlık Komitesi’nin toplanarak Paris’te yapılacak Devlet veya Hükümet Başkanları Zirvesi için hazırlık yapılmasına karar verilmiştir.
Katılımcı Devletler, AGİK İnsani Boyut Konferansı’nın ilk toplantısının 1989 yılında Paris’te düzenlenmesinden bu yana Avrupa’da meydana gelen temel siyasi değişimleri büyük bir memnuniyetle karşılamaktadır. Bu değişimlerin meydana gelmesinde AGİK sürecinin önemli katkıları olduğunu ifade etmiş ve bu gelişmelerin de Nihai Senet’in hükümlerinin yanı sıra başka AGİK belgelerinin uygulanmasında büyük ilerleme sağladığını belirtmişlerdir.
Çoğulcu demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün tüm insan haklarına ve temel özgürlüklere saygının tesis edilmesi, insani temasların geliştirilmesi ve insani nitelikteki diğer sorunların çözülmesi için elzem olduğunu kabul etmişlerdir. Bu nedenle, demokrasi ve siyasi çoğulculuk ideallerine yönelik tüm katılımcı
Devletler’in beyan ettikleri taahhütleri ve serbest seçimlere ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik toplumlar inşa etmeye yönelik ortak kararlılıklarını memnuniyetle karşılamışlardır.
Kopenhag toplantısında katılımcı Devletler, insani boyut konusundaki taahhütlerinin uygulanması ile ilgili bir gözden geçirme yapmışlardır. AGİK belgelerinin ilgili hükümlerinde yer alan taahhütlerine uyum sağlama düzeylerinde Paris toplantısından bu yana temel bir iyileşme olduğunu ifade etmişlerdir. Bununla birlikte, insani boyut ile ilgili taahhütlerinin tam anlamıyla hayata geçirilmesi için daha fazla adım atılması gerektiğini ifade etmişlerdir.
Katılımcı Devletler, insan haklarına ve temel özgürlüklere tam saygının ve çoğulcu demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne dayalı toplumların geliştirilmesinin, Avrupa’da inşa etmeyi arzu ettikleri kalıcı barış, güvenlik, adalet ve işbirliğinde ilerleme sağlanmasının önkoşulu olduğu inancını ifade etmişlerdir. Bu nedenle, Nihai Senet’in ve insani boyutla ilgili diğer AGİK belgelerinin tüm hükümlerini tam olarak uygulayacakları yolundaki taahhütlerini yeniden teyit ederler ve kaydettikleri ilerlemeyi daha fazla geliştirmeyi taahhüt ederler.
Kendi aralarındaki işbirliğinin yanı sıra, insanların, grupların, örgütlerin ve kurumların aktif bir şekilde sürece dahil olmalarının, ortak amaçlarına doğru sürekli bir şekilde yol almalarını sağlamada elzem olacağını kabul ederler.
İnsan haklarına ve temel özgürlüklere saygının ve bu hakların kullanılmasının güçlendirilmesi, insani temasların geliştirilmesi ve insani nitelikteki benzer sorunların çözülmesi amacıyla, katılımcı Devletler aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:
I
1- Katılımcı Devletler, insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasının ve geliştirilmesinin devletin temel görevlerinden biri olduğu yolundaki inançlarını ifade ederek bu hak ve özgürlüklerin tanınmasının, özgürlük adalet ve barışın temeli olduğunu bir kez daha teyit ederler.
2- Hukukun üstünlüğünün temellerini oluşturan adalet ilkelerini desteklemeye ve geliştirmeye kararlıdırlar. Hukukun üstünlüğünün, demokratik düzenin sağlanmasında ve yaşama geçirilmesinde düzenlilik ve tutarlılık sağlayan biçimsel bir yasallıktan ibaret olmadığını, aynı zamanda insanın kişiliğinin yüce değerinin tanınması ve tam olarak kabul edilmesine dayalı, ve bu değerin tam olarak ifade edilmesi için bir çerçeve sağlayan kurumlar tarafından güvence altına alınan adaleti ifade ettiği görüşündedirler.
3- Demokrasinin, hukuk devletinin özünde yer alan bir unsur olduğunu yeniden teyit ederler. Siyasi örgütler bakımından çoğulculuğun önemini tanırlar.
4- Devletler, her bir diğer Devletin, insan hakları standartlarına uygun siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel sistemini özgürce seçme ve geliştirme hakkına saygı göstereceklerini teyit ederler. Devletler, bu hakkın kullanılmasında yasa, düzenleme, uygulama ve politikalarının, uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülüklerine uygun olmasını sağlayacak, İlkeler Bildirisi’nin hükümleri ve diğer AGİK taahhütleriyle uyumlu olmasını gözeteceklerdir.
5.1 – gizli oy pusulası yoluyla veya oy serbestliğini sağlayacak eşdeğer bir yolla, uygulamada seçmenlerin temsilcilerini seçme konusundaki görüşlerini özgürce ifade edebilmelerini sağlayan koşullar altında makul aralıklarla düzenlenecek serbest seçimler;
5.2 – temsil niteliğine sahip olan ve yürütme erkinin seçilmiş parlamento ya da seçmenler karşısında hesap verebilirliğinin olduğu bir yönetim biçimi;
5.3 – hükümetin ve kamu otoritelerinin anayasaya uyma ve yasalara uygun davranma görevi;
5.4 – devlet ile siyasal partiler arasında açık bir ayrılık; özellikle de siyasi partiler devletle bir sayılmayacaktır;
5.5 – hükümetin ve idarenin yanı sıra, yargı faaliyetleri de hukuk ile oluşturulan düzene uygun olarak yürütülecektir. Hukuk ile oluşturulan bu sisteme riayet edilmesi sağlanacaktır;
5.6. – askeri güçler ve polis, sivil otoritenin kontrolünde ve bu otoriteye karşı hesap verebilir olacaktır;
5.7. – insan hakları ve temel özgürlükler yasayla güvence altına alınacak ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklere uygun olacaktır;
5.8. – kamuya açık bir usul sonunda kabul edilen yasalar ve düzenlemeler yayınlanacaktır; yayınlanmaları yürürlüğe girmeleri için önkoşuldur. Bu metinler herkesin erişimine açık olacaktır;
5.9. – herkes yasalar önünde eşittir ve hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunma hakkına sahiptir. Bu bakımdan, yasalar her tür ayrımcılığı yasaklayacak ve bütün ayrımcılık temellerine karşı herkese eşit ve etkili bir koruma sağlayacaktır;
5.10. – herkes, temel haklara saygıyı güvence altına almak ve hukuksal bütünlüğü sağlamak adına, bütün idari kararlara karşı etkili bir başvuru yoluna sahip olacaktır;
5.11. – bir kişi hakkında verilen idari kararlar tam anlamıyla gerekçelendirilmeli ve kural olarak, mevcut başvuru yollarını
belirtmelidir;
5.12. – hakimlerin bağımsızlığı ve yargı hizmetlerinin tarafsız işleyişi güvence altına alınacaktır;
5.13. – özellikle işe alınma ve mesleklerinin icra edilmesi koşulları bakımından avukatların bağımsızlığı tanınacak ve korunacaktır;
5.14. – ceza yargılaması ile ilgili kurallar kovuşturmaya ilişkin yetkilerin, kovuşturmadan önce ve kovuşturmayla birlikte alınabilecek tedbirlerin açık ve net bir tanımını içerecektir;
5.15. – bir suç işlediği iddiasıyla tutuklanan veya gözaltına alınan herkes, tutukluluğun ya da gözaltının yasallığı hakkında karar verecek bir yargıç ya da yasayla yetkili kılınmış bir başka otorite önüne gecikmeksizin çıkarılma hakkına sahip olacaktır;
5.16. – herkes, gerek kendisine karşı açılan ceza davalarında iddiaların tespit edilmesi bağlamında, gerekse hukuk davalarında hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesi bakımından, yasayla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede adil ve kamuya açık yargılanma hakkına sahip olacaktır;
5.17. – yargılanan herkes, şahsen veya gecikmeksizin kendi seçtiği bir avukatın yardımıyla kendisini savunma hakkına sahip olacaktır, avukat tutma olanağına sahip değilse, adaletin gerçekleşmesi bunu gerektirdiğinde, ücretsiz adli yardım alma hakkına sahip olacaktır;
5.18. – hiç kimse, suçun unsurlarını açık ve belirgin biçimde tanımlayan bir yasayla öngörülmüş olmadıkça, bir suç işlediği iddiasıyla suçlanmayacak, yargılanmayacak ve mahkum edilmeyecektir;
5.1.9. – herkes suçluluğu yasaya uygun olarak kanıtlanmadığı sürece suçsuz sayılır;
5.20. – insan haklarına ilişkin uluslararası belgelerin, ulusal düzeyde hukukun üstünlüğüne katkısının önemini kabul eden Devletler, henüz taraf değillerse, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ne, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ne ve diğer ilgili uluslararası belgelere taraf olmayı düşüneceklerini yeniden teyit ederler;
5.21. İç hukuk yolları için tamamlayıcı olması ve katılımcı Devletlerin üstlendikleri yükümlülüklere daha fazla saygı gösterilmesi amacıyla katılımcı Devletler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ya da Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin Seçmeli Protokolü gibi, uluslararası organlar önünde bireysel başvuru prosedürlerini öngören, insan haklarının korunması ile ilgili bölgesel ya da uluslararası nitelikte bir sözleşmeye taraf olmayı düşüneceklerdir.
6. Katılımcı devletler, düzenli ve dürüst seçimler yoluyla özgürce ve adil bir şekilde ifade edilen halk iradesinin her yönetimin otoritesinin ve meşruiyetinin temeli olduğunu beyan ederler. Bu nedenle, katılımcı Devletler, yurttaşlarının ister doğrudan, isterse adil seçimler yoluyla kendileri tarafından özgürce seçilmiş temsilcileri aracılığıyla, ülkelerinin yönetimine katılma haklarına saygı göstereceklerdir. Kendi ülkelerindeki ya da bir başka katılımcı devletin ülkesindeki düzeni devirmeyi
amaçlayan terör ya da şiddet eylemlerine katılan veya bu eylemleri reddetmeyen kişilerin, grupların ya da örgütlerin faaliyetlerine karşı, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan düzeni, yasalarına, insan hakları alanındaki uluslararası yükümlülüklerine ve uluslararası taahhütlerine uygun bir şekilde savunma ve korumada kendilerine düşen sorumluluğu kabul ederler.
7.1. – yasayla öngörüldüğü şekilde, makul aralıklarla serbest seçimler düzenleyecekler;
7.2. – ulusal yasama organının en azından bir kanadında, bütün sandalyelerin halkoyu yoluyla serbestçe kazanılmasına izin vereceklerdir;
7.3. – yetişkin yurttaşlar için genel ve eşit oyu güvence altına alacaklardır;
7.4. – oyların gizli oy pusulası yoluyla veya oy serbestliğini sağlayan eşdeğer bir yöntemle kullanılmasını ve dürüst bir şekilde sayılıp dökülmesini, resmi sonuçların açıklanmasını sağlayacaklardır;
7.5. – yurttaşların, ayrımcılık gözetilmeksizin, bireysel veya siyasi parti veya örgütlerin temsilcileri olarak, siyasi veya kamusal görevlere gelme hakkına saygı göstereceklerdir;
7.6. – bireylerin ve grupların, tam bir özgürlük içinde kendi siyasi partilerini veya başka siyasi örgütlerini kurma haklarına saygı gösterecek ve bu türden siyasi parti ve örgütlere, yasalar ve otoritelerce eşit muamele edilmesi esasına dayalı şekilde, birbirleriyle rekabet etmeleri için gerekli yasal güvenceleri sağlayacaklardır;
7.7. – siyasi kampanyaların, parti ve adayların görüş ve vasıflarını özgürce sergilemelerini engelleyebilecek, ya da seçmenlerin bu görüş ve vasıfları öğrenme ve tartışmalarını veya kendilerine karşı misilleme yapılma kaygısı taşımadan oy vermelerini engelleyebilecek her türlü idari işlem, şiddet ya da sindirmeden uzak, adil ve serbest bir ortamda yürütülmesine olanak sağlayan yasaların ve kamu politikalarının olmasını gözeteceklerdir;
7.8. – seçimlere katılmak isteyen tüm siyasi gruplaşmaların ve bireylerin ayrım gözetilmeksizin kitle iletişim araçlarına engelsiz bir şekilde ulaşmaları önünde hiçbir yasal veya idari engel bulunmamasını sağlayacaklardır;
(7.9) – yasaların öngördüğü gerekli oy sayısını elde eden adayların, usulüne uygun şekilde göreve getirilmelerini sağlayacak ve görev sürelerinin bitimine ya da demokratik parlamenter ve anayasal usullere uygun olarak yasalarda düzenlendiği şekilde başka bir yolla sonlandırılana kadar, görevlerini sürdürmelerini sağlayacaklardır.
(8) Katılımcı Devletler, yabancı veya ulusal gözlemcilerin varlığının, seçim yapılan Devletler açısından seçim sürecini geliştirici bir nitelikte olduğunu düşünmektedirler. Bu nedenle, AGİK’e üye diğer devletlerin ve arzu eden tüm diğer uygun özel kurum ve örgütlerin gözlemcilerini, yasayla öngörülen ölçüde, ulusal seçim sürecini izlemeye davet ederler.
Ulusal düzeyden daha alt düzeyde yapılan seçim süreçleri için de benzer şekilde erişimi kolaylaştırmaya çalışacaklardır. Bu gözlemciler, seçimlerin işleyişine müdahale etmemeyi taahhüt edeceklerdir.
(9.1) – herkes, haberleşme hakkı da dahil olmak üzere, ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, görüş sahibi olma özgürlüğünü ve kamu otoritelerinin müdahalesi olmaksızın ve sınırlar gözetilmeksizin, bilgi ve fikir edinme ve yayma özgürlüğünü kapsar. Bu hakkın kullanılması, yasayla öngörülmüş olan ve uluslararası standartlara uygun kısıtlamalar dışında hiçbir kısıtlamaya tabi olamaz. Özellikle, telif hakları dahil olmak üzere, fikri mülkiyet hakları ile ilgili haklara saygı gösterilmekle birlikte, belgelerin çoğaltılmasına imkan veren her türlü araca erişme ve bunları kullanmaya yönelik hiçbir kısıtlama getirilmeyecektir;
(9.2) – herkes barışçıl toplantı ve gösteri yapma hakkına sahiptir. Bu hakların kullanılmasına getirilebilecek her türlü kısıtlama yasayla öngörülmüş olacak ve uluslararası standartlarla uyumlu olacaktır;
(9.3) – örgütlenme özgürlüğü güvence altına alınacaktır. Sendika kurma ve bunlara özgürce katılma hakkı da, her sendikanın üyeliğe ilişkin koşulları belirleme konusundaki genel hakkı saklı kalmak koşuluyla, güvence altına alınacaktır. Bu haklar hiçbir ön denetime tabi değildir.
İşçilerin, grev özgürlüğü hakkı da dahil olmak üzere, örgütlenme özgürlüğü, yasayla öngörülen ve uluslararası standartlarla uyumlu sınırlamalar saklı kalmak koşuluyla, güvence altına alınacaktır;
(9.4) – herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, din ya da inancını değiştirme ve din ya da inancını tek başına veya toplu olarak, kamusal veya özel bir şekilde, ibadet, öğreti, uygulama ve dinsel ödevlerin yerine getirilmesi yoluyla ifade etme özgürlüğünü de kapsar. Bu hakların kullanılması, ancak yasayla öngörülen ve uluslararası standartlara uygun kısıtlamalara tabi olabilir;
(9.5) – herkesin, devletin uluslararası yükümlülüklerine ve AGİK taahhütlerine uygun olarak, kendi ülkesi de dahil olmak üzere bütün ülkelerden ayrılma ve kendi ülkesine dönme hakkına saygı göstereceklerdir. Bu hakka getirilebilecek kısıtlamalar nadir istisnalar şeklinde olacak ve ancak belirgin bir kamusal ihtiyaca yanıt veriyorsa, meşru bir amaç güdüyorsa ve bu amaçla orantılı olduğu sürece gerekli olarak kabul edilecek, bunun yanı sıra bu kısıtlamalar istismar edilmeyecek veya keyfi bir şekilde uygulanmayacaktır;
(9.6) – herkes bireysel olarak ya da başkalarıyla birlikte mülkiyetini barışçıl bir şekilde kullanma hakkına sahiptir. Kamu yararının gözetildiği durumlar dışında, yasayla öngörülen koşullara ve uluslararası taahhüt ve yükümlülüklere tabi olmak kaydıyla, hiç kimse mülkiyetinden yoksun bırakılamaz;
(10) Herkesin, insan hakları ve temel özgürlükleri bilme ve bunlara uygun davranma, bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte bu hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunmasına aktif şekilde katkıda bulunma hakkını etkili biçimde güvence altına alma taahhütlerini bir kez daha teyit eden katılımcı Devletler,
(10.1) – görüş ve bilgileri yayma ve yayınlama hakkı da dahil olmak üzere, herkesin bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte, insan hakları ve temel özgürlüklere ilişkin görüş ve bilgileri özgürce talep etme, edinme ve aktarma hakkına saygı göstermeyi;
(10.2) – herkesin, bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte, insan haklarının ve temel özgürlüklerin gözetilmesine ilişkin incelemede bulunma ve tartışma yürütme hakkını, insan hakları korumasının geliştirilmesine ve uluslararası standartlarla uyum sağlamak için daha iyi araçlar sağlanmasına yönelik fikir geliştirme ve bu fikirleri tartışma hakkına saygı göstermeyi;
(10.3) – bireylerin, sendikalar ve insan hakları izleme grupları dahil olmak üzere, insan hakları ve temel özgürlükleri geliştirmeyi ve korumayı amaçlayan sivil toplum örgütleri kurma, bunlara üye olma ve etkili bir şekilde katılma hakkı dahil olmak üzere, örgütlenme hakkını kullanmalarına izin verilmesini sağlamayı;
(10.4) – bu grupların ve örgütlerin üyelerinin, yurt içinde ve yurt dışında benzer örgütlere olduğu gibi, uluslararası örgütlere de özgürce erişmesine, bunlarla iletişim kurmasına, bilgi alışverişinde bulunmasına, temas ve işbirliği geliştirmesine ve insan haklarını ve temel özgürlükleri geliştirmek ve koruma amacıyla yasayla öngörüldüğü şekilde ulusal ve uluslararası kaynaklardan gönüllü mali katkı talep etme, alma ve kullanmalarına izin vermeyi taahhüt ederler.
(11.1) – bireyin yeterli adli yardım talep etme ve alma hakkı;
(11.2) – bireyin, insan haklarını ve temel özgürlükleri savunmak için başkalarından yardım talep etme ve alma, aynı şekilde, bu hak ve özgürlükleri savunmak için başkalarına yardım etme hakkı;
(11.3) – bireylerin veya onlar adına hareket eden grupların insan haklarının ihlal edildiği yolundaki iddialara ilişkin bilgi alma ve inceleme yetkisine sahip uluslararası organlarla iletişim kurma hakkı.
(12) Viyana Sonuç Belgesi’nde, AGİK İnsani Boyut başlığı altındaki taahhütlerin uygulanmasında tam saydamlık sağlamak isteyen Katılımcı Devletler, güven tesis etme önlemi olarak, katılımcı Devletler tarafından gönderilen gözlemcilerin, sivil toplum örgütü temsilcilerinin ve ilgili diğer kimselerin, ulusal yasalarda ve uluslararası hukukta öngörüldüğü şekilde mahkemelerde görülen davalarda hazır bulunmasını kabul etmeye karar vermişlerdir; gizli celselerin ancak yasayla öngörülen koşullarda ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklere ve uluslararası taahhütlere uygun olarak yapılabileceği kabul edilmektedir.
13. Katılımcı Devletler, çocuk haklarının, çocuğun medeni haklarının ve bireysel özgürlüklerinin, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının ve her türlü şiddet ve sömürüye karşı özel korunma hakkının tanınmasına özel önem atfetmeye karar vermişlerdir. Eğer henüz taraf olmamışlarsa, 26 Ocak 1990’da Devletlerin imzasına açılan Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne taraf olmayı düşüneceklerdir. Çocuk haklarını, taraf oldukları uluslararası anlaşmalarda kabul edildiği şekilde ulusal yasalarında kabul edeceklerdir.
14. Katılımcı Devletler, mesleki ve teknik eğitim dersleri alan kişiler de dahil olmak üzere, kendi ülkelerinde, diğer katılımcı Devletler’den gelen öğrenci ve stajyerlerin eğitim almasına imkanı sağlayan koşulların yaratılmasının teşvik edilmesi konusunda mutabık kalmışlardır. Aynı şekilde, kendi ülkelerindeki gençlerin diğer katılımcı Devletlerde eğitim alabilmeleri için, bu ülkelere gidişlerini destekleme ve bu amaçla, gerektiğinde ilgili kamu kurum ve kuruluşlarıyla ve öğretim kurumları
arasında ikili ve çok taraflı anlaşmaları teşvik etme konusunda anlaşmışlardır.
15. Katılımcı Devletler, hükümlü kişilerin naklini kolaylaştıracak şekilde davranacaklar ve 21 Mart 1983’te Strazburg’da imzalanan Hükümlülerin Nakline İlişkin Sözleşme’ye taraf olmayan katılımcı Devletleri, bu Sözleşme’ye taraf olmayı düşünmeye teşvik edeceklerdir.
(16.1) – işkence ve diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezayı yasaklama ve bu tür uygulamaları önlemek ve cezalandırmak için yasal, idari, yargısal ve benzeri önlemleri alma, bireyleri insan haklarını ve temel özgürlükleri ihlal eden her türlü psikiyatrik ve diğer tıbbi uygulamalara karşı koruma ve bu tür uygulamaları önlemek ve cezalandırmak için etkili önlemler alma konusundaki taahhütlerini yeniden teyit etmektedirler;
(16.2) – eğer henüz taraf değillerse, İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık dışı ya da Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Uluslararası Sözleşme’ye katılmaya, Sözleşme’nin 21. ve 22. Maddeleri uyarınca İşkenceye Karşı Komitenin yetkisini tanımaya ve 20. Madde uyarınca Komisyon’un yetkisine ilişkin çekincelerini geri çekmeyi ivedilikle değerlendirmeye niyet etmişlerdir;
(16.3) – ister savaş hali veya savaş tehdidi, ister iç siyasal istikrarsızlık veya herhangi bir başka acil kamusal durum, hiçbir istisnai koşulun işkenceye gerekçe gösterilemeyeceğini vurgularlar;
(16.4) – herhangi bir şekilde tutuklanan, gözaltına alınan ya da hapsedilen bir bireyin gözaltına alınmasında, sorgulanmasında ya da muamelesinde yer alabilecek olan sivil ya da askeri kolluk görevlilerinin, sağlık çalışanlarının, kamu görevlilerinin ve tüm diğer kişilerin eğitimine işkence yasağıyla ilgili eğitim ve bilgilerin tam olarak dahil edilmesini sağlayacaklardır;
(16.5) – yetkileri altındaki herhangi bir yerde her tür işkence olayının önlenmesi için, sorgulamaya ilişkin kuralları, talimatları, yöntem ve uygulamaları, bunun gibi herhangi bir biçimde tutuklanan, tutulan ya da hapsedilen kişilerin tutulmasına ve bunlara davranışa uygulanabilecek hükümleri sistematik olarak gözden geçireceklerdir;
(16.6) – AGİK’in İnsani Boyut başlığına ilişkin taahhütlerin etkili bir şekilde uygulanması amacıyla üzerinde mutabık kalınan önlem ve prosedürlere uygun olarak, resmi kanallar veya diğer bütün güvenilir bilgi kaynakları tarafından kendilerine bildirilen işkence ya da diğer insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya ilişkin her türlü vakayı öncelikli olarak ele alacak ve uygun şekilde harekete geçeceklerdir;
(16.7) – işkence ve diğer insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezanın herhangi bir şekline maruz kalan herhangi bir bireyin hayatının ve güvenliğinin korunmasının ve güvence altına alınmasının, uygun önlemlerin benimsenmesinde gözetilecek ivedilik ve öncelikleri belirlemede yegane ölçüt olacağı düşüncesiyle hareket edeceklerdir; dolayısıyla, işkence ya da insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya ilişkin bir davanın herhangi bir uluslararası organ ya da mekanizma bünyesinde inceleniyor olması, AGİK’in İnsani Boyut başlığına ilişkin taahhütlerin etkili bir şekilde uygulanması amacıyla üzerinde mutabık kalınan önlem ve prosedürlere uygun olarak Devletin bir inceleme yapmamasına ve uygun şekilde harekete geçmemesine gerekçe gösterilemez.
(17.1) – ölüm cezası sorununu değerlendirilmeye devam edilmesi ve ilgili uluslararası örgütler bünyesinde işbirliği yapılması ile ilgili Viyana Sonuç Belgesi’nde yer alan taahhütlerini hatırlamaktadırlar;
(17.2) – bu bağlamda, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin ölüm cezasının kaldırılmasını amaçlayan ikinci Seçmeli Protokolünün BM Genel Kurulu tarafından 15 Aralık 1989’da kabul edildiğini hatırlamaktadırlar;
(17.3) – uluslararası topluluk tarafından ölüm cezasının uygulanmasına ilişkin olarak kabul edilen kısıtlama ve güvenceleri, özellikle de Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 6. Maddesine dikkate almakta;
(17.4) – AİHS’in, ölüm cezasının kaldırılmasına ilişkin 6. Protokolü’nün hükümlerini dikkate almakta;
(17.5) – birtakım katılımcı Devletler tarafından, ölüm cezasının kaldırılmasına yönelik son zamanlarda alınan önlemleri dikkate almakta;
(17.6) – bazı sivil toplum örgütlerinin ölüm cezasıyla ilgili faaliyetlerini dikkate almakta;
(17.7) İnsani Boyut Konferansı çerçevesinde, ölüm cezası sorununa ilişkin bilgi alışverişinde bulunacak ve bu sorunu değerlendirmeye devam edeceklerdir;
(17.8) Ölüm cezasının uygulanmasına ilişkin bilgileri kamuoyuna açıklayacaklardır.
(18.1) – BM İnsan Hakları Komisyonu’nun herkesin askerlik hizmeti karşısında vicdani retçi olma hakkını tanıdığını dikkate almaktadır;
(18.2) – bazı katılımcı Devletlerin, vicdani ret temelinde zorunlu askerlik hizmetine muafiyet getirilmesine izin verilmesi konusunda son dönemde aldıkları önlemleri dikkate almaktadırlar;
(18.3) – bazı sivil toplum örgütlerinin zorunlu askerlik hizmeti karşısında vicdani ret konusuna ilişkin faaliyetlerini dikkate almaktadırlar;
(18.4) – eğer henüz yapılmamışsa, vicdan ret gerekçeleriyle bağdaşan başka alternatif hizmetlerin uygulanmasını değerlendirme konusunda mutabık kalmışlardır; bu türden hizmet biçimleri ilke olarak savaş dışı ya da sivil nitelikte ve kamu yararına olmalı ve hiçbir cezalandırıcı nitelik taşımamalıdır;
(18.5) – bu soruna ilişkin bilgileri kamuoyuna açıklayacaklardır;
(18.6) – İnsani Boyut Konferansı çerçevesinde, varsa, silahlı hizmete karşı vicdani retçi olduğunu bildiren kimselerin zorunlu askerlik hizmetinden muaf tutulmasına ilişkin konuları değerlendirmeyi sürdürecek ve bu sorunlar hakkında bilgi alışverişinde bulunacaklardır.
(19) Katılımcı Devletler, daha geniş bir seyahat özgürlüğünün ve yurttaşlar arası temasın insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi bağlamında önemli olduğunu teyit etmektedirler.
Topraklarına girişe ilişkin politikalarının, Nihai Senet, Madrid Sonuç
Belgesi ve Viyana Sonuç Belgesi’ndeki ilgili hükümlerde belirtilen amaçlarla tam olarak uyum sağlamasını gözeteceklerdir. AGİK belgelerinde yer alan taahhütlerinden vazgeçmeme kararlılıklarını yeniden teyit ederek, ikili ve çok taraflı temaslar dahil olmak üzere, insanlar arasında temaslar konusundaki mevcut taahhütleri tam olarak uygulamayı ve geliştirmeyi taahhüt etmektedirler. Bu bağlamda, (19.1) – vize verilmesi, pasaport ve gümrük kontrolü de dahil olmak üzere, topraklarına girişe ilişkin prosedürleri, iyi niyetle ve gerekçesiz gecikmelere yol açmadan uygulamaya çaba göstereceklerdir. Gerektiği hallerde, vizelere ilişkin kararların bekleme süresini kısaltacaklar, uygulamaları basitleştirecekler ve vize başvurularındaki idari şartları azaltacaklardır;
(19.2) – vize başvurularını incelerken, insani nitelikteki acil durumlar başta olmak üzere, başka konuların yanı sıra, önemli ailevi, kişisel ya da mesleki konuların gereğince göz önüne alınabilmesi için mümkün olduğunca hızlı bir şekilde değerlendirme yapılmasını sağlayacaklardır;
(19.3) – gereken durumlarda, vize başvuru ücretlerini mümkün olan en düşük düzeye çekmek için çaba göstereceklerdir.
(20) İlgili katılımcı Devletler, insanların seyahatindeki artış sonucunda ortaya çıkabilecek sorunlara çözüm ararken birbirleriyle istişarede bulunacak ve uygun olduğunda işbirliği yapacaklardır.
(21) Katılımcı Devletler, AGİK takip toplantıları çerçevesinde Helsinki’de yapılacak bir sonraki toplantıda, konsolosluk konularında uzman kişilerin katıldığı bir toplantı düzenlenmesi olasılığının düşünülmesini tavsiye etmektedirler.
(22.1) – göçmen işçilerin haklarının korunmasının ve geliştirilmesinin bütün katılımcı devletleri ilgilendirdiği konusunda mutabık olup bu konunun AGİK süreci içinde ele alınması gerektiği konusunda uzlaşmışlardır
(22.2) – göçmen işçilerin, taraf oldukları uluslararası anlaşmalarda öngörülen haklarını ulusal yasalarında tam olarak uygulama konusundaki taahhütlerini yeniden doğrularlar;
(22.3) – göçmen işçilerin haklarına ilişkin gelecekte hazırlanacak uluslararası belgelerde, bu sorunun bütün Devletler için önemli olduğu gerçeğini hesaba katmaları gerektiğini düşünmektedirler;
(22.4) – göçmen işçilerin ve ailelerinin haklarının daha fazla geliştirilmesi ile ilgili çeşitli konuları gelecekteki AGİK toplantılarında ele alma konusunda hazır olduklarını bildirirler.
(23) Katılımcı Devletler, Viyana Sonuç Belgesi’nde ifade edildiği şekliyle, medeni ve siyasi hakların yanı sıra, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların geliştirilmesinin insan onuru ve her bireyin meşru emellerinin gerçekleştirilmesi için elzem olduğu inancını yeniden teyit ederler. Avrupa’da Ekonomik İşbirliğine Dair Bonn Konferansı Belgesi’nde yer alan, toplumsal adaletin geliştirilmesi, yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi konusundaki taahhütlerini yeniden doğrularlar. Bütün uygun yollarla ekonomik, sosyal ve kültürel hakların aşamalı bir şekilde tam olarak hayata geçirilmesi amacını taşıyan çabalarını sürdürme bağlamında, istihdam, konut, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim ve kültür alanlarında kendini gösteren sorunlara özel bir dikkat göstereceklerdir.
(24) Katılımcı Devletler, yukarıda yer alan bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin kullanılmasının, yasayla öngörülmüş olan ve Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine, yine İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi başta olmak üzere uluslararası taahhütlerine uygun kısıtlamalar dışında hiçbir kısıtlamaya tabi olmamasını sağlayacaklardır. Bu kısıtlamalar istisnai bir nitelikte olacaktır. Katılımcı Devletler bu kısıtlamaların istismar edilmemesini ve keyfi bir şekilde uygulanmamasını gözeterek hakların etkili kullanılması için uygulanmasını sağlayacaktır.
Hak ve özgürlüklere getirilen her türlü kısıtlama, demokratik bir toplumda, yasanın öngördüğü amaçlardan birine hizmet etmeli ve amaçla kesin bir şekilde orantılı olmalıdır.
(25) Katılımcı Devletler, insan hakları ve temel özgürlüklere ilişkin yükümlülüklerine olağanüstü hal durumlarında getirilecek derogasyonların, bağlı oldukları uluslararası belgeler başta olmak üzere, uluslararası hukukun izin verdiği sınırlara kesin bir şekilde tabi olacağını, özellikle de derogasyona tabi olamayacak haklar konusunda uluslararası belgelere kesin bir şekilde uyulacağını teyit ederler.
(25.1) – bu tür yükümlülüklere aykırı önlemlerin, söz konusu belgelerde tanımlanan usul kurallarına kesin biçimde uymaları gerektiğini;
(25.2) – olağanüstü halin resmi, kamuya açık ve yasal hükümlere uygun olarak ilan edilmesi gerektiğini;
(25.3) – yükümlülüklere aykırı önlemlerin, durumun kesin bir şekilde zorunlu kıldığı ölçüyle sınırlı tutulacağını;
(25.4) – bu önlemlerin yalnızca ırk, renk, cinsiyet, dil, din, toplumsal köken veya bir azınlığa mensup olma durumunu temel alarak ayrımcılık gözetmeyeceğini yeniden teyit ederler.
(26) Katılımcı Devletler, güçlü bir demokrasinin, demokratik değerlerin ve pratiklerin yanı sıra kapsamlı bir dizi demokratik kurumun ulusal yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak mevcudiyetine dayandığını kabul ederler. Bu nedenle, aşağıda belirtilen konular dahil olmak üzere, çeşitli alanlarda, hem kendi aralarında hem de bireylerin, grupların ve örgütlerin doğrudan temasları ve geliştirdikleri işbirliği yoluyla, uygulamaya yönelik işbirliği çabalarını, bilgi, fikir ve uzmanlıkların paylaşımını teşvik edecek, kolaylaştıracak ve gerektiğinde destekleyecektir:
– anayasa hukuku, anayasal reform ve anayasa geliştirme,
– seçim mevzuatı, idaresi ve gözlemi,
– mahkeme ve hukuk sistemlerinin kuruması ve yönetimi, işe alım ve terfiinin liyakat temelli bir sisteme bağlı olduğu tarafsız ve etkili bir kamu hizmet sisteminin geliştirilmesi,
– kolluk kuvvetleri,
– yerel yönetimler ve ademi merkeziyetçilik,
– bilgiye erişim ve özel hayatın korunması,
– siyasi partilerin ve çoğulcu toplumlardaki rollerinin geliştirilmesi,
– özgür ve bağımsız sendikalar,
– işbirliğine dayalı hareketler,
– diğer başka serbest örgütlenmelerin ve kamu yararına çalışan grupların geliştirilmesi,
– gazetecilik, bağımsız medya, fikirsel ve kültürel yaşam
– eğitim kurumlarında demokratik değerlerin, kurumların ve uygulamaların öğretilmesi ve özgür sorgulama ortamının beslenmesi.
Bu türden çabalar AGİK’in insani boyutu kapsamında yer alan işbirliği alanlarını kapsayabilir; örneğin, eğitim, bilgi, kitap ve eğitim materyalleri alışverişi, işbirliğine dayalı program ve projeler, akademik ve mesleki değişim programları ve konferanslar, burslar, araştırma hibeleri, uzmanlık ve danışmanlık alımı, iş ve bilim dünyasıyla temaslar ve programlar.
(27) Katılımcı Devletler, aynı zamanda, insan hakları ve hukukun üstünlüğü alanlarında çalışan bağımsız ulusal kurumların kurulmasını ve güçlendirilmesini kolaylaştıracaklardır; bu kurumlar aynı zamanda diğer katılımcı Devletlerdeki benzer kurumlarla koordinasyon ve işbirliği için temas noktası görevini görebilirler. Gerek mevcut parlamentolar arası örgütler yoluyla gerekse, başka şeylerin yanı sıra, ortak komisyonlar, parlamenterlerle ilgili televizyon tartışmaları, toplantılar ve yuvarlak masa tartışmaları yoluyla katılımcı Devletler’in parlamenterleri arasında işbirliğinin teşvik edilmesini teklif ederler. Ayrıca, Birleşmiş Milletler sistemi Avrupa Konseyi bünyesindeki örgütlenmeler gibi mevcut kurumların da bu alanda başlattıkları çalışmalara devam etmelerini ve genişletmelerini teşvik edeceklerdir.
(28) Katılımcı Devletler, Avrupa Konseyi’nin insan hakları ve temel özgürlükler alanındaki önemli uzmanlığını tanımakta ve AGİK’in insani boyutuna Avrupa Konseyi’nin katkıda bulunmasını sağlamak için daha başka yol ve yöntemleri ele almayı kabul etmektedirler. Bu türden bir katkının niteliğini gelecekte yapılacak AGİK forumlarında daha fazla değerlendirilebileceği konusunda mutabıktırlar.
(29) Katılımcı Devletler, bir uzmanlar toplantısı veya semineri düzenleyerek, katılımcı Devletler’de yaşayabilir demokratik kurumların desteklenmesi ve sürdürülmesi için geliştirilecek işbirliği önlemlerini değerlendirmeyi ve tartışmayı düşüneceklerdir; bu önlemlere, başka şeylerin yanı sıra, katılımcı Devletler’de Avrupa Konseyi’nin deneyimlerini ve ‘Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu’nun faaliyetlerini dikkate alan insan hakları ve temel özgürlükler konusunda karşılaştırmalı mevzuat çalışmaları dahildir.
(30) Katılımcı Devletler ulusal azınlıklara ilişkin sorunların, ancak hukukun üstünlüğüne dayalı ve bağımsız bir şekilde işleyen bir yargı sistemine sahip demokratik bir siyasi çerçevede tatmin edici bir şekilde çözülebileceğini kabul ederler. Bu çerçeve, insan hakları ve temel özgürlüklere tam saygıyı, bütün yurttaşlara eşit haklar ve statü verilmesini, yurttaşların meşru menfaat ve isteklerinin özgürce ifade edilebilmesini, siyasi çoğulculuğu, toplumsal hoşgörüyü ve idarenin yetkilerini istismar etmesini etkili bir şekilde kısıtlayan hukuk kurallarını güvence altına alırlar. Bunun dışında, siyasi partiler, sendikalar, insan hakları örgütleri ve dini gruplar da dahil olmak üzere, sivil toplum örgütlerinin hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin geliştirilmesindeki ve ulusal azınlıklara ilişkin sorunların çözülmesindeki önemli rolünü kabul ederler.
Yine, ulusal azınlıklara mensup kişilerin haklarına, evrensel olarak kabul edilen insan haklarının bir parçası olarak saygı gösterilmesinin, katılımcı Devletlerde barış, adalet, istikrar ve demokrasinin olmazsa olmaz bir unsuru olduğunu yeniden teyit ederler.
(31) Ulusal azınlıklara mensup kişiler, hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin ve yasalar önünde tam bir eşitlik içinde insan haklarını ve temel özgürlüklerini tam ve etkili şekilde kullanma hakkına sahiptir. Katılımcı Devletler gerektiğinde, ulusal azınlıklara mensup kişilere, insan hakları ve temel özgürlüklerin kullanılması konusunda diğer yurttaşlarla tam eşitlik sağlamak amacıyla özel önlemler alacaklardır.
(32) Ulusal bir azınlığa mensup olmak kişisel bir seçim meselesidir ve böyle bir seçim hiçbir dezavantaja neden olamaz. Ulusal azınlıklara mensup kişiler, kendi iradeleri dışında hiçbir asimilasyon girişimine maruz kalmadan, etnik, kültürel, dilsel ya da dinsel kimliklerini tam bir özgürlük içinde ifade etme, koruma ve geliştirme ve kültürlerini bütün yönleriyle sürdürme ve geliştirme hakkına sahiptir.
(32.1) – özel ve kamusal alanda anadillerini özgürce kullanma hakkına;
(32.2) – ulusal yasalara uygun olarak gönüllü mali katkı ve benzeri katkı taleplerinin yanı sıra kamusal destek talebinde bulunabilen, kendi eğitim, kültür ve dini kurumlarını, örgütlerini veya derneklerini kurma ve sürdürme hakkına;
(32.3) – dini materyallerin edinilmesi, bunlara sahip olunması ve bunların kullanılması da dahil olmak üzere, dinlerini açıklama ve uygulama, ve anadillerinde dini eğitim faaliyetleri yürütme hakkına;
(32.4) – ülkelerinde kendi aralarında engelsiz bir şekilde birbirleriyle temas kurma ve bu temasları sürdürme, ayı şekilde, ortak bir etnik ya ulusal kökeni, kültürel mirası ya da dini inançları paylaştıkları başka Devletlerin yurttaşlarıyla sınır ötesi temaslar kurma ve sürdürme hakkına;
(32.5) – anadillerinde bilgi yayma, bilgiye erişme ve bilgi alışverişinde bulunma hakkına;
(32.6) – ülkelerinde örgütler ve dernekler kurma ve sürdürme ve uluslararası sivil toplum örgütlerine katılma hakkına sahiptirler.
Ulusal azınlıklara mensup kişiler, haklarını, bireysel bir şekilde olduğu gibi gruplarının diğer üyeleriyle toplu olarak kullanabilir ve bu haklardan yararlanabilirler. Bu hakların kullanılması veya kullanılmaması, ulusal azınlıklara mensup bir kişi açısından dezavantaj doğuramaz.
(33) Katılımcı Devletler, ülkelerindeki ulusal azınlıkların etnik, kültürel dilsel ve dinsel kimliğini koruyacak ve bu kimliğin geliştirilmesi için gerekli koşulları yaratacaklardır. Her devletin karar alma usullerine uygun olarak, azınlıkların örgüt veya dernekleriyle yapılacak temaslar dahil olmak üzere, gerekli istişarelerde bulunduktan sonra bu amaç doğrultusunda gereken önlemleri alacaklardır. Bu şekilde alınan her türlü önlem, ilgili katılımcı Devletin diğer yurttaşları bakımından eşitlik ve ayrımcılık yasağı ilkelerine uygun olacaktır.
(34) Katılımcı devletler, ulusal azınlıklara mensup kişilerin ilgili Devletin resmi dil veya dillerini öğrenme ihtiyacından bağımsız olarak, anadillerini öğrenmek için eğitim görmeleri veya anadillerinde eğitim görmeleri için, ve imkan bulunan ve gerekli olan hallerde, yürürlükteki ulusal yasalara uygun olarak, bu dili kamu otoriteleri nezdinde kullanabilmeleri için yeterli fırsata sahip olmalarını sağlamaya çaba göstereceklerdir.
Eğitim kurumlarında verilen tarih ve kültür eğitimi bağlamında, ulusal azınlıkların tarih ve kültürlerini de göz önüne alacaklardır.
(35) Katılımcı Devletler, ulusal azınlıklara mensup kişilerin, azınlıkların kimliğinin korunması ve geliştirilmesiyle ilgili işler dahil olmak üzere, kamusal işlere etkili bir şekilde katılma hakkına saygı göstereceklerdir.
Katılımcı Devletler, belli ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ya da dinsel kimliğinin korunması ve geliştirilmesine yönelik koşulların yaratılması amacıyla olası yollardan biri olarak, ilgili Devletin politikalarına uygun şekilde, söz konusu azınlıkların kendine özgü tarihsel koşullarına ve yaşadıkları topraklara denk düşen uygun yerel veya özerk idarelerin kurulması çabalarını dikkate alırlar.
(36) Katılımcı Devletler, ulusal azınlıklara ilişkin sorunlar konusunda kendi aralarında yapıcı bir işbirliğinin artırılmasının taşıdığı özel önemi kabul ederler. Bu türden bir işbirliği, karşılıklı bir anlayışın ve güvenin, dostane ve iyi komşuluk ilişkilerinin, uluslararası barışın, güvenlik ve adaletin pekiştirilmesini amaçlar.
Katılımcı Devletlerin her biri, etnik veya ulusal köken veya dini inanç farkı gözetmeksizin kendi ülkesinde yaşayan bütün insanlar arasında karşılıklı saygı ve anlayışa, işbirliğine ve dayanışmaya dayalı bir ortamı destekleyecek ve sorunların, hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı bir diyalogla çözülmesini teşvik edecektir.
(37) Bu taahhütlerin hiçbiri, Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkelerine, uluslararası hukuk kapsamındaki diğer yükümlülüklere veya Devletlerin toprak bütünlüğü ilkesi dahil olmak üzere, Nihai Senet’in hükümlerine aykırı herhangi bir faaliyette bulunulmasına veya bu yönde eyleme geçilmesine yönelik bir hakkı ima ettiği şeklinde yorumlanamaz.
(38) Katılımcı Devletler, ulusal azınlıklara mensup kişilerin haklarının korunması ve geliştirilmesine yönelik çabalarında, mevcut insan hakları sözleşmeleri ile diğer uluslararası belgeler kapsamındaki taahhütlerine tam olarak uyacak ve henüz taraf olmamışlarsa, bireysel şikayette bulunma hakkı veren düzenlemeler de dahil olmak üzere, ilgili sözleşmelere taraf olmayı düşüneceklerdir.
(39) Katılımcı Devletler, ulusal azınlıklarla ilgili süregelen çalışmalarını göz önüne alınarak Birleşmiş Milletler, ve uygun olduğunda Avrupa Konseyi de dahil olmak üzere, üyesi oldukları yetkili uluslararası örgütler bünyesinde yakın bir işbirliği sürdüreceklerdir
(40) Katılımcı Devletler, totalitarizmi, ırksal ve etnik nefreti, antisemitizmi, yabancı düşmanlığını ve kime karşı olursa olsun ayrımcılığı ve aynı şekilde dini ve ideolojik temellerle yapılan her türlü zulmü açıkça ve kesin bir şekilde kınamaktadırlar. Bu bağlamda, Romanların kendine özgü sorunlarını da kabul ederler. Bu olguların her şekliyle mücadele etmek için çabalarını yoğunlaştırmaya sağlam bir şekilde kararlı olduklarını beyan ederler ve,
(40.1) – Anayasal düzenlerine ve uluslararası yükümlülüklerine uygun olarak, kişilere veya gruplara karşı, antisemitizm de dahil olmak üzere ulusal, ırksal, etnik ya da dinsel ayrımcılık, düşmanlık veya nefret temelinde şiddete tahrik içeren her türlü eyleme karşı koruma sağlamak için gerekli yasaların kabul edilmesi de dahil etkili önlemler alacaklardır;
(40.2) – ırksal, etnik, kültürel, dilsel ya da dini kimlikleri nedeniyle tehditlere veya ayrımcılık, düşmanlık ya da şiddet eylemlerine maruz kalabilecek kişileri ya da grupları ve bunların mallarını korumak için, uygun ve orantılı önlemler almayı taahhüt edeceklerdir;
(40.3) – eğitim, kültür ve bilgi alanları başta olmak üzere, anlayış ve hoşgörüyü geliştirmek için ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde, anayasal sistemlerine uygun olarak etkili önlemler alacaklardır;
(40.4) – eğitimin amaçlarının, ırka dayalı önyargı ve nefret sorunu ile farklı medeniyet ve kültürlere saygının geliştirilmesine özel olarak dikkat edilmesini kapsamasına yönelik çaba göstereceklerdir;
(40.5) – bireylerin etkili başvuru hakkını tanıyacaklar ve ulusal yasalarına uygun olarak ilgilenen kişilerin ve grupların, ırkçı ve yabancı düşmanı eylemler de dahil, ayrımcılık eylemlerine karşı şikayette bulunma ve bu tür şikayetleri destekleme hakkını tanıyacaklardır;
(40.6) – henüz taraf olmamışlarsa, ayrımcılık sorununa ilişkin uluslararası belgelere taraf olmayı düşünecekler ve düzenli raporların sunulması ile ilişkili yükümlülükler de dahil olmak üzere, bu belgelerde yer alan yükümlülüklere tam uygunluk sağlayacaklardır;
(40.7) – ayrıca, Devletlerin ve bireylerin, uluslararası organlara ayrımcılıkla ilgili bilgi vermelerine izin veren uluslararası mekanizmaları kabul etmeyi düşüneceklerdir.
(41) Katılımcı Devletler, AGİK’in insani boyutu bağlamındaki taahhütlerini yeniden teyit ederler ve Avrupa’da güvenlik ve işbirliğine yönelik dengeli bir yaklaşımın ayrılmaz bir parçası olarak önemini vurgularlar. Katılımcı Devletler, diyalog ve işbirliğinin geliştirilmesine ve ilgili belirgin sorunların çözülmesine yönelik yöntemler olarak, AGİK’in İnsani Boyut Konferansı’nın ve Viyana Sonuç Bildirgesi’nde yer alan AGİK’in İnsani Boyutuyla ilgili bölümde açıklanan insani boyut mekanizmasının değerinin kanıtlandığı konusunda mutabıktırlar. Genişleyen bir AGİK sürecinin parçası olarak bunların devam sürdürülmesi ve geliştirilmesi yolundaki inançlarını ifade etmişlerdir.
(42) Katılımcı Devletler, Viyana Sonuç Belgesi’ndeki yer alan AGİK’in insani boyutu ile ilgili bölümün 1. ila 4. paragraflarında açıklanan prosedürlerin etkinliğinin daha da artırılması ihtiyacını kabul etmiş ve bu
amaç doğrultusunda:
(42.1) – birinci paragraf kapsamında diğer katılımcı Devletler tarafından kendilerine yazılı olarak yöneltilen bilgi taleplerine ve görüşlere mümkün olan en kısa sürede, ancak dört haftayı geçmeyecek şekilde, yazılı olarak cevap vermeye;
(42.2) – ikinci paragrafta yer alan karşılıklı toplantıların, mümkün olan en kısa sürede, kural olarak talebin iletildiği tarihten itibaren üç hafta içinde yapılmasına;
(42.3) – ikinci paragraf kapsamında yapılan ikili bir toplantı sırasında, her iki taraf da başka konuların görüşülmesi konusunda mutabık değilse, toplantının konusuyla bağlantılı olmayan konu ve vakaları gündeme getirmekten kaçınacaklarına karar vermişlerdir.
(43) Katılımcı Devletler, AGİK’in insani boyutu ile ilgili taahhütlerin uygulanmasını iyileştirmeyi hedefleyen yeni önlemlere dair pratik teklifleri değerlendirmişlerdir. Bu bağlamda, belli durumların ve davaların incelenmesi için gözlemcilerin gönderilmesi, araştırma yapmak ve uygun çözümler önermek üzere raportörlerin ataması, AGİK İnsani Boyut Komitesi’nin oluşturulması, insanların, örgütlerin ve kurumların insani boyut mekanizmasına daha fazla dahil edilmesi, ve ilgili sorunların çözümünün desteklenmesi için daha fazla ikili ve çok taraflı çaba sarf edilmesine ilişkin teklifleri değerlendirmişlerdir.
Katılımcı Devletler, takip eden ilgili AGİK toplantılarında, insani boyut mekanizmasının güçlendirilmesine yönelik bu ve başka tekliflerin kapsamlı bir şekilde tartışılmaya devam edilmesine ve AGİK sürecinin daha fazla geliştirilmesi bağlamında uygun yeni önlemlerin kabulünün değerlendirilmesine karar vermişlerdir. Bu önlemlerin daha fazla etkili ilerlemeye katkıda bulunması gerektiği, AGİK’in insani boyutu konusunda uyuşmazlıkların önlenmesini ve bu konuya güven duyulmasını pekiştirmesi gerektiği konusunda mutabıktırlar.
(44) Katılımcı Devletler’in temsilcileri, Kopenhag toplantısının mükemmel organizasyonundan ve toplantıya katılan heyetlere gösterilen sıcak misafirperverlikten dolayı Danimarka halkına ve hükümetine içten teşekkürlerini sunarlar.
(45) AGİK Viyana Toplantısı’nın Sonuç Belgesi’nde yer alan, AGİK İnsani Boyut Konferansı’na ilişkin hükümlere uygun olarak, Konferansın üçüncü toplantısı 10 Eylül ila 4 Ekim 1991 tarihleri arasında Moskova’da yapılacaktır.
Kopenhag, 29 Haziran 1990
Başkan, Viyana toplantısında uygulandığı şekilde ve yine Viyana Toplantısı Sonuç Belgesi’nin 11 Sayılı Ek’inde açıklandığı şekilde, İnsani Boyut Konferansı Toplantıları’nın açık ve erişilebilir olması uygulamasının tüm katılımcı Devletler açısından önemli olduğunu ifade etmiştir. Katılımcı Devletler, İnsani Boyut Konferansı’nın gelecekteki toplantılarında da, bu uygulamaların sürdürülmesi ve geliştirilmesi amacıyla aşağıdaki açıklık ve erişilebilirlik uygulamalarına saygı duyulması gerektiği konusunda mutabık kalmışlardır:
– ilgilenen sivil toplum örgütü (STÖ) üyelerinin, heyetlere ve İcracı Sekretarya hizmetlerine özel olarak ayrılan alanlar dışında, Konferans müştemilatında serbest dolaşımına izin verilmesi. Bu doğrultuda talep etmeleri halinde kendilerine kimlik kartı çıkarılacaktır;
– ilgilenen STÖ üyeleriyle hem temsilciler hem de akreditasyon sahibi medya mensupları arasında engelsiz temas kurulabilmesi;
– tüm çalışma dillerinde konferansın resmi belgelerine ve temsilcilerin ilgilenen STÖ üyelerine iletmek isteyebileceği her türlü belgeye erişim sağlanması;
– ilgilenen STÖ üyelerine, temsilcilere AGİK’in insani boyutu ile ilgili yazılı bilgi iletme imkanı verilmesi. Bu amaçla, STÖ üyelerine, her bir heyetin Posta Kutularına erişme imkanı verilecektir.
– ilgili STÖ’ler tarafından Konferansı bilgilendirmek amacıyla İcracı Sekretarya ‘ya hitaben sunulan her türlü belgeye temsilcilerin, serbestçe erişebilmelerinin sağlanması. Bu doğrultuda, İcracı Sekretarya iletilen bu türden belgeleri güncel olarak bir araya getirecek ve temsilcilere ulaştıracaktır.
– heyetlere ve İcracı Sekretarya hizmetlerine özel olarak ayrılan alanlar dışında, Konferans müştemilatında serbestçe dolaşmalarına izin verilecektir; Bu doğrultuda, gerekli akreditasyon belgelerinin sunulması halinde kendilerine kimlik kartı çıkarılacaktır;
– medya temsilcileri, temsilciler ve ilgilenen STÖ üyeleriyle engelsiz temas kurabileceklerdir;
– tüm çalışma dillerinde konferansın resmi belgelerine erişim sağlayabileceklerdir;
Başkan, bu beyanın Kopenhag Toplantısı Belgesi’nin Eki olarak düzenleneceğini ve Belge ile birlikte yayınlanacağını ifade eder.
Atatürk’ün Alaşehir Konuşması, Batı Anadolu seyahati sırasında, İzmir yollarında, 26 Ocak 1923 tarihinde yapılmıştır. (Bknz: Atatürk’ün Konuşmaları)
Arkadaşlar, artık bu felaketli günler gelmeyecektir. Bütün düşmanlarımız bütün cihan anlamıştır ki hakimiyetini pek kıskanç bir surette müdafaa ve muhafaza eden milletimiz memlekete ayak basan düşmanları kovacak ve mahvedecektir. Memleketimizin mamur, milletimizin mesut olması, her ferdin azami fedakarlığı ile hakimiyeti milliyeyi muhafaza etmesiyle kabul olacaktır. Arzumuz haricen İstiklal, dahilen bila kaydüşart hakimiyeti milliyeyi muhafazadan ibarettir.
Hakimiyeti milliyemizin velev bir zerresini haleldar etmek niyetinde bulunanların kafalarını parçalayacağınızdan eminim.
Arkadaşlar, bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferi değil iktisat, ilim ve irfan zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar istihsal ettiği muzafferiyetler memleketimizi halası hakikiye sevk etmiş sayılmaz. Bu zaferler ancak müstakbel zaferimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Muzafferiyatı askeriyemizle mağrur olmayalım yeni ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım.
Milli Korunma Mahkemeleri, 18 Ocak 1940 tarihinde kabul edilen ve 1940-42 yılları ile 1956-1960 yılları arasında uygulanan Milli Korunma Kanunu kapsamında kurulmuş olan mahkemelerdir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde tedbir amaçlı olarak alınan önlemler çerçevesinde yetkilendirilmiştir.
Mal kıtlığı, aşırı fiyat artışları, karaborsa ve oluşacak sosyal adaletsizlerle mücadele etmek için devlet eliyle ekonomiyi düzenleme gerekçesiyle, olağanüstü önlemlerin alınmasını öngören kanun kapsamında; kanun hükümlerini uygulamaya koymak ve Vekâletler (Bakanlıklar) arasında işbirliğini sağlamak amacıyla, bir Koordinasyon Heyeti kurulmuş, altı kişiden oluşan bu heyette: Milli Müdafaa(Savunma) Vekili(Bakanı) Naci Tınaz, Maliye Vekili Fuat Ağralı, İktisat Vekili Hüsnü Çakır, Ziraat Vekili Muhlis Erkmen, Münakalât(Ulaştırma) Vekili Ali Çetinkaya, Ticaret Vekili Cezmi Erçin görev almıştır.
Heyette yer alan Adalet Bakanlığı, Milli Korunma Mahkemelerini kurmak üzere yetkilendirilmiştir.
Milli Korunma Kanunu kapsamında; çalışma sürelerinin uzatılması, ücretli iş yükümlülüğü, iş gücünün denetlenmesi, özel işletmelere geçici el koyma yetkisi, iç ve dış ticarette fiyatları belirleme, temel malların vesika ile dağıtılmasını sağlama, kira oranları üzerinden gayrimenkul sahiplerinin denetlenmesi ve yasal hükümlere uymayanların cezalandırılması konularındaki yargılama yetkisi Milli Korunma Mahkemeleri tarafından yerine getirilmiştir.

Kanunun, olağanüstü döneme özel bir kanun olduğu, bu nedenle ağır hükümler içermesinin olağanüstü zorunlulukların bir gereği olduğu belirtilerek Anayasa’ya aykırı olmadığı görüşü benimsenmiştir.
Milli Korunma Mahkemelerinin ihtiyaca göre tek hakimli veya heyet halinde çalışmaları öngörülmüş, bu kapsamda; Milli Korunma Mahkemesi, Toplu Milli Korunma Mahkemesi ve Yargıtay Özel İdaresi kurulmuştur. Hâkimler kanununun her sınıf veya derecesindeki yargıçlardan müteşekkil olarak toplu veya tek yargıçlı milli korunma mahkemeleri kurulması yetkisi ile bu mahkemelerin yargı çevrelerini ve bu mahkemelerin kurulmadığı yerlerde kanuna göre görevli mahkemeyi belirleme yetkisi Adalet Bakanlığına verilmiştir.
Tek yargıçlı mahkeme çevresinde işlenen ancak heyet halinde çalışan mahkemelerin yetkisine giren ve ağır cezayı gerektiren suçlar en yakın ceza mahkemelerince görülmüştür. Milli Korunma Mahkemelerinde Cumhuriyet Savcıları ve Savcı Yardımcıları da görev yapmıştır.
Millî Korunma Mahkemesi kurulmayan yerlerde, cezası Milli Korunma Kanununda gösterilen suçlar, o yerdeki Asliye Ceza Mahkemeleri tarafından görülmüş; mahkemelerin vermiş olduğu kararların temyiz incelemesi Yargıtay’da özel daire tarafından yapılmıştır.

Kanunun ilk uygulama dönemi olan 1950 yılı öncesinde ve Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında, Milli Korunma mevzuatına giren suçlara bakmak üzere; Ankara, İstanbul, İzmir ve Zonguldak’ta Toplu Milli Korunma Mahkemeleri kurulmuş ve bu mahkemeler 1948 yılında kaldırılmıştır. Ayrıca Ankara, İstanbul, İzmir, Üsküdar ve Zonguldak’ta Milli Korunma Mahkemeleri vardı. 1947 yılında toplam 10 adet Milli Korunma Mahkemesi, 4 savcılık ve 37 savcı yardımcılığı bulunurken, 1948 yılında bunlar da kapatılmıştır.
1948 yılında kapatılan bu mahkemeler 1956 yılında Demokrat Parti döneminde yeniden açılmıştır. İstanbul’da yeni kurulan Milli Korunma Mahkemesi 20 Aralık 1956 itibariyle çalışmaya başlamış, ilk duruşma sinema bileti karaborsacılığı yapan birinin yargılanması olmuştur.
1956 yılı Haziran ayında yapılan 6731 ve 6751 sayılı değişikliklerin uygulanması esas olarak bu mahkemeler eliyle gerçekleştirilmiştir.
Demokrat Parti döneminde ise 1950 yılında 9, 1951 yılında 3, 1952 yılında 249, 1953 yılında 146, 1954 yılında 340, 1955 yılında 1.392, 1956 yılında 2.559, 1957 yılında 2.164, 1958 yılında 1.973, 1959 yılında 919 ve 1960 yılında 262 kişi para ve hapis cezasına çarptırılmıştır. Buna göre Milli Korunma Kanunu’na dayanılarak 1950 yılı öncesinde 2.074 kişi ceza alırken, DP döneminde toplam 10.016 kişi ceza almıştır.
Milli Korunma Kanunu, ekonominin işleyişiyle ilgili düzenlemeler yapma yetkileri verirken, diğer yandan da bazı hareketleri yasaklamış, birçok suçu kapsamına almış, kanunun 32. maddesinde yasak olan fiiller sayılmış; daha soran yapılan değişikliklerle mahkemelerin yetkisine giren suç türleri çoğaltılmıştır. 1956 yılından sonraki uygulamada mahkemelerin yetkisinin daha da artırıldığı görülmektedir.
Kanunun suç olarak tanımladığı eylemleri gerçekleştirenlere verilen cezaların ertelenmesinin önüne geçilmiş, ertelemenin zorunlu olduğu hallerde mücbir sebep olmadıkça bir haftadan fazla ertelenmeme kuralı getirilmiştir. “Meşhut Suçların Muhakeme Usulü” hakkındaki yasanın usul hükümlerinin uygulanması, on beş güne kadar olan hapis ve 500 liraya kadar olan para cezalarının kesin olması ve temyiz edilememesi kuralı getirilmiştir.
Diğer kanunlarda öngörülen cezaların daha ağır olması halinde o cezanın verilmesi prensibi getirilmiş lehe kanun ilkesine istisna getirilmiştir.
Milli Korunma Mahkemelerinin görev alanındaki suçların yargılamalarının bütün davalardan önce ele alınması ve tatil zamanında da görülen acele işlerden sayılması prensibi getirilmiştir.
Toplu Milli Korunma Mahkemesi kurulmayan ve bu mahkemelerin yargı yetkisi dışında kalan yerlerde işlenen; yiyicilik, rüşvet alıp vermek, ihtilas ve zimmete para geçirmek gerek doğrudan doğruya ve gerek memuriyet vazifesini suiistimal suretiyle kaçakçılık, alım ve satımlara fesat karıştırmak, devlet hariciyesine ait gizli evrakı ve şifreleri ifşa ve ifşaya sebebiyet vermek suçlarından ağır cezayı gerektirici olanlara o bölgedeki Ağır Ceza Mahkemelerinin bakması, ağır cezayı gerektirmeyenlere ise diğer mahkemelerin bakması kararlaştırılmıştır.
Milli Korunma suçları ve 1609 sayılı “Bazı cürümlerden dolayı memurlar ve şerikleri hakkında takip ve muhakeme usulüne dair 1609 sayılı Kanunun 3ncü maddesinin kaldırılması hakkında Kanun” kapsamına giren suçlar “3005 sayılı Meşhud suçların muhakeme usulüne dair kanun” çerçevesinde yargılanmışlardır.
3780 sayılı Milli Korunma Kanunu; ilk yürürlüğe girdiği tarihte kanunun 56, 59 ve 64 üncü maddesinde yazılı olan suçların yargılamasının tutuklu olarak yapılmasını zorunlu kılmış; daha sonra yapılan değişiklikle kefaletle tahliye kararı verilebileceği kararlaştırılmış, tutukluluk hali belirli maddelerle sınırlanmıştır.
İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden ve Millî Korunma Kanununun üzerinden yedi yıl geçtikten sonra mahkemelerin kapatılması gündeme gelmiştir. Yargıtay Özel Dairesi 17 Ocak 1948’de, Milli Korunma Mahkemeleri ise 26 Ocak 1948’de kapatılmıştır.
Mahkemelerin kapatılması üzerine teşkilata ait hesaplar tasfiye edilmiş; bu mahkemelerde görevli olan yargıç, savcı ve personel genel teşkilata katılmıştır. Milli Korunma Kanununa göre kurulan teşkilata ait personelin tüm giderleri Kanunun 43. maddesi gereğince Millî Korunma sermayesinden ödenmiştir.
Mahkemeler kaldırılmasına rağmen Kanun yürürlükte olduğundan; Asliye Ceza Mahkemeleri yetkisizlik kararı vermeye başlamış, ellerindeki Milli Korunma suçlarıyla ilgili davaları Ağır Ceza Mahkemelerine aktarmaya başlamışlardır.

Milli Korunma Kanun, 6 Haziran 1956 tarihinde bazı maddeleri değiştirilerek ve yeniden düzenlenerek revize edilmiş; yeni cezai müeyyideler getirilmiş, para cezaları ve hapis cezaları artırılmıştır.
İstanbul’da bir Toplu Milli Korunma Mahkemesi ve bir Milli Korunma Mahkemesi, Ankara’da da bir Toplu Milli Korunma Mahkemesi ve bir Milli Korunma Mahkemesi kurulmuştur. Bu mahkemelerde 1956 yılında 7 savcı yardımcılığı, 1957 ve 1958 yıllarında ise 1 savcılık ve 8 savcı yardımcılığı kadrosu bulunmaktadır.
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’nde yayınlanan “Milli Korunma Kanununun Hayata Geçirilişi(1940) ve Tek Parti Dönemi Uygulamaları” başlıklı Araştırma Makalesinde Mehmet Korkud Aydın’ın, TBMM’de sorulan yazılı soruların cevapları üzerinden derlediği bilgilere göre; 1950 yılında 1.158 davada 1.547 kişi; 1951 yılında 958 davada 1.163 kişi yargılanmıştır. 1952 yılında 1.407 davada 1.876 kişi; yargılanmış, bu yılda görülen 399 davada 439 sanık mahkum olmuş, 688 davada 912 sanık ise beraat etmiştir. 1953 yılında 1.538 sanıklı 995 dava açılmış, 218 davada 235 kişi mahkum olmuş, 287 davada ise 324 kişi beraat etmiştir. 1954 yılında 1.922 dava açılmış, 2.213 kişi sanık olmuştur. Görülen davalardan 434’ü mahkumiyet, 530’u beraatla sonuçlanmış, toplam 472 kişi mahkum olmuş, 654 kişi ise beraat etmiştir. 1955 yılında toplam 6.345 dava açılmış ve 7.687 kişi sanık olmuştur. Mevcut davalardan 1.580 tanesinde 1.730 kişi suçlu bulunmuş, 2.275 tanesinde ise 2.776 kişi beraat etmiştir. Yani 1956 yılına dek Milli Korunma Kanunu’na dayanılarak 12.785 dava açılmış ve bu davalarda yargılayan sanık sayısı 16.024 olmuştur.
Muhalefette bulunduğu yıllarda Milli Korunma Kanunu’nun yaptırımlarını ve CHP’yi eleştiren DP, 1950 tarihinden 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine kadar geçen süreçte söz konusu kanunu uygulamadan kaldırmadığı gibi tekrar düzenleyerek, yürürlükte kalmasını sağlamıştır. Savaş şartlarında, ülkenin ekonomik istikrarını sağlamak için alınmış bir tedbir olmaktan çıkan Kanun, hükümetlerin üretim araçları, üreticiler ve işçiler üzerinde bir kontrol mekanizması haline dönüşmüştür. Denetim ve cezaların arttırılması sonucunda ölçü kaçırılmış ve dramatik olaylar yaşanmıştır.
Milli Korunma Kanunu ve ona bağlı olarak faaliyet gösteren Milli Korunma Mahkemeleri; 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile yönetime el koyan Milli Birlik Komitesinin 10 Eylül 1960 tarihinde aldığı karar doğrultusunda çıkarılan aynı tarihli “Millî Korunma suçlarının affına, Millî Korunma teşkilât, sermaye ve fon hesaplarının tasfiyesine ve bazı hükümler ihdasına dair Kanun” ile tamamen kaldırılmıştır. Resmi Gazetenin 16 Eylül 1960 tarihli sayısında yayınlanan Kanun ile bu mahkemeler tarihe karışmıştır.

Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kuralları
Mesleğin düzen ve geleneklerini korumak, yasaların avukatlara tanıdığı hakların gerçekleşmesi ve yüklediği görevleri tam ve şerefli bir şekilde yerine getirmek amacıyla “meslek kuralları” oluşturulmuştur.
Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kurallarının bir kısmı Avukatlık Yasasında vardır. Bir bölüm meslek kuralları ise Türkiye Barolar Birliğince hazırlanmış ve 8-9 Ocak 1971 tarihinde Adana’da yapılan IV. Olağan Genel Kurul toplantısında kabul edilmiştir.

50 maddeden ibaret meslek kuralları, TBB Bülteninin 26 Ocak 1971 tarihli 5. sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Kurallar sonraki yıllarda değişikliğe uğrayarak bugünkü şeklini almış, son değişiklikler TBB’nin 17- 18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de düzenlenen genel kurul toplantısından yapılmıştır.
Avukatlık Yasasının 134. maddesi, meslek düzen ve geleneklerine uymayanlar hakkında disiplin cezaları uygulanmasını öngörmektedir. Avukatlık Yasası Yönetmeliğinin 81. maddesinde de aynı nitelikte bir hüküm bulunmaktadır.
Avukatlık Yasasının 135. maddesinde disiplin cezaları:
Uyarma, kınama, para cezası, işten çıkarma, meslekten çıkarma olarak sayılmıştır. Demek oluyor ki meslek düzen ve geleneklerine (yani meslek kurallarına) uymama hali, yukarıda sıralanan disiplin cezalarının verilmesine neden olabilecektir. Bu nedenle, avukatlık mesleğini yapanların, Avukatlık yasa ve yönetmeliklerinin yanı sıra, meslek kurallarını da bilmeleri gerekmektedir.
Avukatların, meslek kurallarına uygun davranmalarını sağlama görevi Barolara verilmiştir (Av. Y. M.95/1).
TBB’nin 8-9 Ocak 1971 tarihli IV. Genel Kurulu’nda kabul edilmiş ve 26 Ocak 1971 tarihli TBB Bülteni’nde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
1. Türk avukatları, baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin bağımsızlığı gereğine inanmışlar ve bu konuda kendilerine gerek kişi, gerek kuruluş olarak düşen görevleri başarma kararına varmışlardır.
2. Mesleki çalışmasında avukat, bağımsızlığını korur; bu bağımsızlığı zedeleyecek iş kabulünden kaçınır.
3. Avukat, mesleki çalışmasını kamunun inancını ve mesleğe güvenini sağlayacak biçimde ve işine tam bir sadakatle yürütür.
4. Avukat, mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmak zorundadır. Avukat, özel yaşantısında da buna özenmekle yükümlüdür.
5. Avukat, yazarken de, konuşurken de düşüncelerini olgun ve objektif bir biçimde açıklamalıdır. Mesleki çalışmasında avukat, hukukla ve yasalarla ilgisiz açıklamalardan kaçınmalıdır.
6. Avukat, iddia ve savunmanın hukuki yönü ile ilgilidir. Taraflar arasında anlaşmazlığın doğurduğu düşmanlıkların dışında kalmalıdır.
7. Avukat, salt ün kazandırmaya yönelen her türlü gereksiz davranıştan titizlikle kaçınmalıdır.
a. Avukat, yalnız adres değişikliğini, reklam niteliğini taşımayacak biçimde, ilan yoluyla duyurabilir.
b. Avukatın başlıklı kağıtları, kartvizitleri, büro levhaları reklam niteliği taşıyabilecek aşırılıkta olamaz.
c. Avukat, telefon rehberinde meslekler kısmında adres yazdırabilir. Bunun dışında farklı büyüklükte harflere ya da ilan niteliğinde yazılara yer verdiremez.
d. Ortak büro kuran avukatlar, büronun reklam aracı olmamasına, hukuk bürosu olma niteliğini yitirmemesine dikkat ederler.
8. Avukat kendine iş sağlama niteliğindeki her davranıştan çekinir.
9. Avukat, kanunen bulunduğu başkaca mevki ve olanaklarının mesleki çalışmalarına etkili olmamasına dikkat eder.
Avukat, mesleki çalışması dışında kişisel anlaşmazlıklarda, avukatlık sıfatının özelliklerinden yararlanamaz.
10. Avukat, aynı dava için birbirine karşıt isteklerde bulunamaz.
11. Avukat, Türkiye Barolar Birliği’nce kabul olunan mesleki dayanışma ve düzen gereklerine uygun davranmak zorundadır.
12. Avukat, bürosunun görevin vakarına uygun biçimde tutulmasına çaba gösterir.
13. Uzunca bir süre bürosundan uzak kalmak zorunda bulunan avukat, işlerine bakacak, müvekkillerini kabul edecek meslektaşının adını barosuna bildirir.
14. Avukat meslek kuruluşlarınca verilen görevleri, haklı sebepler dışında, kabul etmek zorundadır.
15. Mesleki çalışmasından ötürü aleyhine açılan dava layihasının bir örneğini, avukat barosuna verir. Baronun hukuki anlaşmazlıklardaki arabuluculuk teklifini kabul etmek zorundadır.
16. Avukat, kendisiyle ilgili her türlü belgeleri baroda görmek hakkını haizdir.
17. Hakim ve savcılarla ilişkilerinde, avukat, hizmetin özelliklerinden gelen ölçülere uygun davranmak zorundadır. Bu ilişkilerde karşılıklı saygı esastır.
18. Avukat, daha önce hakim, savcı, hakem ya da başka resmi bir sıfatla incelediği işte görev alamaz.
19. Hakim ve savcı ile hısımlık ya da evlilikten gelen engelleri gösteren, kanun hükmünde yazılı derece dışında kalan hısımlıklar ve başkaca yakınlıklarda, avukat, meslek onuruna en uygun biçimde takdirini kullanır.
20. Avukatlar ve avukat stajyerleri, mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle (Mülga: Danıştay Sekizinci Daire 12.11.2014 tarih ve 2012/5257 E, 2014 8567 K. sayılı kararı ile bu maddede yer alan “başları açık” ibaresinin kaldırılmasına karar verilmiştir) mahkemelerde görev yaparlar. (Değişik: Türkiye Barolar Birliğinin 17- 18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de yapılan XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla) Duruşmalara, Türkiye Barolar Birliği’nce şekli saptanmış cübbe ile çıkarlar.
21. Avukat duruşmayı terk edemez. Ancak kişisel veya meslek onurunun zorunlu kıldığı hallerde duruşmalardan ayrılabilir. Bu durumda avukat derhal baroya bilgi verir.
22. Avukat savunma için (Değişik: Türkiye Barolar Birliğinin 17- 18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de yapılan XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla) gerekli olmadıkça davanın uzaması sonucuna varacak isteklerden kaçınır.
23. (Mülga: Danıştay Sekizinci Daire 15.10.2015 tarih ve 2015/3582- 8680 sayılı kararı ile iptal kararı verilmiştir. Türkiye Barolar Birliğinin 17- 18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de yapılan XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla metinden çıkarılmıştır.)
24. Avukat, ilerde tanık olarak dinlenecek kimselerden, istisnai olarak bazı hususları öğrenmek mecburiyetinde kalmış olursa, onları etkilemiş olma şüphesi altına düşmekten kaçınmalıdır. Avukat, tanıklara tavsiyelerde bulunamaz, ne şekilde tanıklık edecekleri veya hakim önünde nasıl hareket edecekleri hakkında talimat veremez.
25. Avukat, mahkeme kalemlerinde, icra dairelerinde ve her türlü mercilerde çalışan görevlilerle olan ilişkilerinde de meslek onuruna ve ağırbaşlılığına uygun tutum ve davranışlarını korur.
26. Hiçbir avukat, bir meslektaşının mesleki tutum ve davranışları hakkındaki düşüncelerini kamuoyuna açıklayamaz. Bu yoldaki şikayetlerin mercii yalnız barolardır.
27. Hiçbir avukat, herhangi bir meslektaşı özellikle hasım vekili meslektaşı hakkında küçük düşürücü nitelikteki kişisel görüşlerini açıkça belirtemez. (Mülga: Danıştay Sekizinci Daire 17.01.2017 tarih ve 2016/12242 E. 2017/31 K. sayılı kararı ile iptal kararı verilmiştir. Türkiye Barolar Birliğinin 17- 18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de yapılan XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla metinden çıkarılmıştır.)
(Ek fıkra: Türkiye Barolar Birliği’nin 10-11-12 Ocak 1980 tarihinde Ankara’da yapılan XIII. Olağan Genel Kurul kararıyla) Resmi ya da özel kuruluşlarda bağımlı olarak birlikte çalışan avukatlar, kadro görevleri ne olursa olsun, adalet ve eşitlik ilkelerinden ayrılmamaya ve iş dağıtımı, denetimi ve her türlü iş ilişkilerinde meslek dayanışmasına ve onuruna uymayan davranışlardan kaçınmaya özen göstermekle yükümlüdürler.
28. Bir başka baro bölgesinde ilk kez bir davaya giden avukat, o yer Baro Başkanı’na nezaket ziyaretinde bulunmaya gayret eder.
29. Bir meslektaşının ölümü veya başkaca nedenlerle, Baro Başkanı’nca görevlendirilen avukat, kabul edilebilir bir neden göstermeksizin bu görevi reddedemez.
30. Mesleki çalışmada avukatlar arasında usule ilişkin işlemlerde ve dosya incelemelerinde dayanışma gereği sayılabilecek yardımlar ve kolaylıkla esirgemezler.
Duruşmaya geç kaldığı için hakkında gıyap kararı alınan avukat hemen gelmişse, diğer taraf vekili olan avukat, gıyap kararının kaldırılmasını veya düzeltilmesini istemek zorundadır.
Bir başka yerdeki duruşmasına mazereti nedeniyle gidemeyen avukat, karşı taraf avukatı bir başka yerden geliyorsa, mazeretini önceden meslektaşına bildirmelidir.
Avukatlar arasında “özeldir” kaydı taşıyan yazışmalar, yazanın rızası alınmadan açıklanamaz.
31. Avukat hasım tarafın ancak avukatı ile görüşebilir.
(Hasmının avukatı yok ise) avukatın hasımla teması zorunlu sınırlar içinde kalır. Hasım tarafla her temasından sonra avukat müvekkiline bilgi verir.
32. (Değişik: Türkiye Barolar Birliğinin 17- 18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de yapılan XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla) Avukat, dava türü ve usulü ne olursa olsun, mahkemeye ibraz ettiği ve elektronik ortamda erişim imkanı bulunmayan dilekçe ve belgelerin birer örneğini bu konuda ayrıca bir talebe gerek olmaksızın karşı taraf vekili meslektaşına verir.
33. Yanına stajyer almayı kabul eden avukat, stajyerlerin iyi yetişmesi için gerekli dikkati ve ilgiyi gösterir ve olanaklarını hazırlar. (Ek cümle: Türkiye Barolar Birliğinin 17-18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de yapılan XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla) Stajyer avukatın çalışma şeklini ve süresini zorunlu staj eğitim programına
göre belirler.
33/A. (Ek madde: Türkiye Barolar Birliğinin 17- 18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de yapılan XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla) Bağlı çalışılan avukat ile bağlı çalışan avukat arasında mesleki anlamda eşitlik ilkesi geçerlidir. Bu ilişki, unvanın ve işin gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde düzenlenir.
Bağlı çalışılan avukat, bağlı çalışan avukata yönelik davranışlarında meslek kurallarını ve avukatın bağımsızlığını gözetir; mesleki gelişimi için gerekli imkânları tanır. Bağlı çalışılan avukat, bağlı çalışan avukatın iş tanımını ve ücretini; meslektaşlık bilincine, mesleğin itibarına ve işin niteliğine göre belirler.
34. Avukat, müvekkiline davanın sonucu ile ilgili hukuki görüşünü açıklayabilir. Fakat bunun bir teminat olmadığını özellikle belirtir.
35. Avukat aynı davada, birinin savunması öbürünün savunmasına zarar verebilecek durumda olan iki kişinin birden vekaletini kabul etmez.
36. Bir anlaşmazlıkta taraflardan birine hukuki yardımda bulunan avukat, yararı çatışan öbür tarafın vekaletini alamaz, hiçbir hukuki yardımda bulunamaz.
Ortak büroda çalışan avukatlar da yararları çatışan kimseleri temsil etmemek kuralı ile bağlıdırlar.
37. Avukat meslek sırrı ile bağlıdır.
a. Tanıklıktan çekinmede de bu ölçüyü esas tutar.
Avukat, davasını almadığı kimselerin başvurması nedeniyle öğrendiği bilgileri de sır sayar.
Avukatlık sırrının tutulması süresizdir, meslekten ayrılmak bu yükümü kaldırmaz.
b. Avukat, yardımcılarının, stajyerlerinin ve çalıştırdığı kimselerin de meslek sırrına aykırı davranışlarını engelleyecek tedbirler alır.
38. Avukat, kendisine teklif edilen işi gerekçe göstermeden de reddedebilir. Takdirine esas olan nedenleri açıklamak zorunda bırakılamaz.
Avukat, zamanının ve yeteneklerinin erişemediği bir işi kabul etmez. Avukat, davayı almaktan ve kovuşturmaktan çekinme hakkını müvekkiline zarar vermeyecek biçimde kullanmaya dikkat edecektir.
39. İş sahibi anlaşmayı yaptığı avukattan sonra ikinci bir avukata da vekalet vermek isterse, ikinci avukat işi kabul etmeden önce, ilk vekalet verilen avukata yazıyla bilgi vermelidir.
40. Avukat kesin olarak zorunlu bulunmadıkça, müvekkili adına basına açıklamada bulunamaz. Açıklamalarda, adalete etkili olmak amacı güdülemez.
41. Avukat baktığı davada, görevini savsayarak ya da kötüye kullanarak, müvekkili zararına kendisine bir yarar sağlayamaz.
42. Avukat, işle ilgili giderleri karşılamak üzere, avans isteyebilir. Avansın işin gereğini çok aşmamasına, avanstan yapılan harcamaların müvekkile zaman zaman bildirilmesine ve işin sonunda avanstan kalan paranın müvekkile geri verilmesine dikkat edilir.
43. Müvekkil adına alınan paralar ve başkaca değerler geciktirilmeksizin müvekkile duyurulur ve verilir. Müvekkille ilgili bir hesap varsa, uygun sürelerde durum yazıyla bildirilir.
44. Avukat, müvekkilinden meslektaşlarına yönelecek sataşmaları önlemeye çalışır; gerekirse vekillikten çekilebilir.
45. Avukat “hapis hakkı”nı alacağı ile oranlı olarak kullanabilir.
46. Adli müzaheretle görülen işler, başkaca işlere gösterilen özenle yürütülür.
47. (Mülga: Türkiye Barolar Birliğinin 17- 18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de yapılan XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla metinden çıkarılmıştır.)
48. (Değişik: Türkiye Barolar Birliğinin 17- 18 Aralık 2022 tarihinde Çanakkale’de yapılan XXXVII. Olağan Genel Kurul kararıyla) Baro Başkanlığı, Baro Yönetim ve Disiplin ve Denetleme Kurulu üyelikleri ile Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı, Yönetim Kurulu üyeliği, Disiplin ve Denetleme Kurulu üyeliği görevleri bir kişide birleşemez.
49. Yukarıdaki meslek kurallarının sürekli gelişimini sağlamak üzere barolar, Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu’na, gündeme ilişkin hükümlere uyma şartı ile yeni teklifler getirebilir.
50. Yukarıda yazılı meslek kuralları, Türkiye Barolar Birliği’nin 8-9 Ocak 1971 tarihli IV. Genel Kurul Toplantısı’nda kabul edilmiş ve Türkiye Barolar Birliği Bülteni’nde yayımı tarihinde yürürlüğe girmesine karar verilmiştir.
Milli Korunma Kanunu, 18 Ocak 1940 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 26 Ocak 1940 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun yaygın olarak 1940-42 yılları ile 1956-1960 yılları arasında uygulanmıştır. 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinden sonra “Millî Korunma suçlarının affına, Millî Korunma teşkilât, sermaye ve fon hesaplarının tasfiyesine ve bazı hükümler ihdasına dair Kanun” adıyla 10 Eylül 1960 tarihinde çıkarılan ve 16 Eylül’de Resmi Gazetede yayınlanan 79 numaralı yasa ile Milli Korunma Kanunu ilga edilmiş, kanun ile kurulan Milli Korunma Mahkemeleri de tamamen lağvedilmiştir.

Milli Korunma Kanunu, Refik Saydam’ın başbakanlığı döneminde 18 Ocak 1940 da “Seferberlik ve savaş durumunda devletin iktisadi ve milli müdafaasını takviye amacıyla” çıkarılmıştır. Yürürlüğe girmesi için böyle bir durumun TBMM’ye bildirilmesi koşulu konmuş ve Refik Saydam hükumeti 26 Ocakta 1940 da Meclise yasanın yürürlüğe konulacağını bildirmiştir.
Kanunun ilk versiyonu 6 bölüm halinde 68 madde ve 4 geçici maddeden oluşmakta; İktisadi Hükümler, Mali Hükümler ve Cezai Hükümleri içermekteyken Demokrat Parti döneminde bazı değişiklikler yapılmıştır.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde, savaşın dışında kalma stratejisi çerçevesinde tedbir alma amacıyla çıkarılan Kanun ile, Milli Korunma Mahkemeleri kurulmuş; hükûmete olağanüstü hâllerde fiyatları saptamada, ürünlere el koymada, hatta zorunlu çalışma yükümlülüğü getirmede birtakım yetkiler verilmiştir. Kanun kapsamında Petrol Ofisi ve Et ve Balık Kurumu kurulmuştur. Yasa ile, olası bir savaş halinde mümkün olan en az zararı görme amacıyla sert tedbirler alınmış, Milli Mücadele döneminde çıkarılan Tekâlif-i Millîye Emirleri tarzında daha ağır koşullar yaşanmamasının önlemleri alınmıştır.
İş Kanununun çocukları ve kadınları koruyucu hükümleri askıya alınmış, işçilerin çalışma sürelerini artırmış, bayram tatilleri ve haftalık izinler kaldırılmış, stokçuluk, tekel ve fiyat zammını yasaklanmış; tüm ulaşım araçlarına gerektiğinde el konulması, tarımda bazı ürünlere üretim mecburiyeti, tarım araçlarının, ürünlerin ve hayvanların ücreti karşılığında hükümete zorunlu olarak satışı öngörülmüştür.
Varlık vergisi, Toprak mahsulleri vergisi gibi konular yasanın ilk uygulama döneminde olumsuz yanlar olarak öne çıkmıştır.

Kanun ile kurulan Milli Korunma Mahkemeleri 1949 yılında kaldırılmış ancak Demokrat Parti döneminde, 1955 yılından itibaren yeniden uygulanmaya başlanmış ve ekonomik alana çok etkin şekilde müdahale edilmesine yol açmış; savaş dönemi için çıkarılan yasa daha ağır bir şekilde uygulamaya konulmuştur.
(Bu Kanunun 19/2/1940 tarihli ve 2/12877 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle tatbikine başlanılmış ve Kanunun 3 üncü maddesine göre 16/9/1960 tarihli ve 5/322 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla tatbikten kaldırılmıştır.)
Fevkalade hallerde Devletin bünyesini İktisat ve Milli müdafaa bakımından takviye maksadiyle İcra Vekilleri Heyetince, bu kanunda gösterilen şekil ve şartlar dairesinde vazife ve salahiyetler verilmiştir.
Fevkalade haller şunlardır:
A – Umumi veya kısmi seferberlik,
B – Devletin bir harbe girmesi ihtimali,
C – Türkiye Cumhuriyetini de alakalandıran yabancı Devletler arasındaki harb hali.
İcra Vekilleri Heyeti, fevkalade hallerin zuhuruna binaen, bu kanunla kendisine tevdi edilen vazife ve salahiyetlerin ifa ve istimaline lüzum hasıl olduğunu görünce derhal kanunun tatbikına başlıyarak keyfiyeti ilan ve Türkiye Büyük Millet Meclisine arzeder.
Fevkalade hallerin hitam bulduğu ve bu kanun hükümlerinin tatbikına lüzum kalmadığı, Hükümetçe kararlaştırılarak ilan ve Büyük Millet Meclisine arzedilir.
Bu kanun hükümlerine tevfikan İcra Vekilleri Heyetince ittihaz edilecek kararları hazırlamak ve bu işle alakalı vekaletler arasında iş birliği temin etmek üzere bir Koordinasyon Heyeti teşkil olunur.
Bu heyet, Başvekilin teklifi üzerine alakalı vekillerden terekküp etmek üzere İcra Vekilleri arasından ayrılır.
Heyete, Başvekil veya tevkil edeceği vekil reislik eder.
Koordinasyon Heyetinin mesaisini izhar etmek ve bu kanun hükümlerinin ve İcra Vekilleri Heyetince bu kanuna müsteniden ittihaz olunan kararların
Hükümet, halk ve Milli Müdafaa ihtiyaçlarını karşılıyabilecek şekil ve hacimde istihsalde bulunmaları için sanayi ve maadin müesseselerini kontrol ederek bunları lazım gelen faaliyete sevkedebileceği ve imal ve işletme bakımından tadilata tabi tutulabileceği gibi bu müesseselere tesisatta iktiza eden tevsiatı da yaptırabilir ve bu maksatla sanayi va maadin müesseselerine kredi, malzeme, işçi ve ihtisas elemanları temin edebilir.
Sanayi ve maadin müesseselerinin sahipleri Hükümetçe lüzum görülen tadilat ve tevsiatın yapılmasına muvafakat etmedikleri takdirde 18 inci madde mucibince bu müesseselere el koyarak lüzumlu tadil ve tevsileri Hükümet kendi hesabına yapabilir.
Hükümetçe tadil ve tevsi suretiyle yapılan ilaveler müessesenin sahibinin iadesi tarihinde değer kıymetiyle müessese sahibi tarafından satın alınmak istenmediği takdirde Hükümet müessesenin tamamını işletmeğe yarıyan menkulleriyle birlikte usulüne tevfikan istimlak veya eski haline irca ederek sahibine iade edebilir.
Hükümet, sanayi ve maadin müesseselerinden ve küçük sanat kooperatiflerinden istihsal programları ve diğer lüzumlu malümatı istemek yahut bu müessese ve kooperatiflere doğrudan doğruya bu yolda program vermek salahiyetini haizdir.
Bu maksatla sanayi ve maadin müesseselerinin ve küçük sanat kooperatiflerinin istihsallerini ve bunların hacmini, miktarını, çeşitlerini, cinslerini ve nevilerini fevkalade hallerin icaplarına ve müessese ve kooperatiflerin tahammülü derecesine göre tayin edebilir.
Hükümet, sanayi ve maadin müesseselerinin istihsallerini ve diğer iş yerlerindeki mesaiyi, bu kanunun derpiş ettiği ihtiyacı karşılıyabilecek hadde çıkarmak için lüzumlu olan işçi kadrosunu ve ihtisas elemanlarını temin eder.
Bu maksatla vatandaşlara ücretli iş mükellefiyeti tahmil edilebilir.
Ücretli iş mükellefiyetine tabi tutulanların iş yerine sevk ve nakillerine ve bu esnada iaşe ve ibatelerine muktazi masraflar ile celbolundukları veya kendiliklerinden müracaat ettikleri tarihten işe başladıkları tarihe kadar çalıştırılacakları iş yerlerinde alacakları ücretin yarısı bunları çalıştıracak müesseselerce ödenir.
Kendilerine ücretli iş mükellefiyeti tahmil edilenlerle bunlardan iş yerlerinden kaçanlar icabında vali ve kaymakamların yazılı emirleri üzerine zabıta kuvvetiyle iş yerlerine sevkolunabilirler.
Sevk ve nakilleri esnasında veya iş yerlerinden kaçan ücretli iş mükelleflerinin iş yerlerine sevkleri ve sevk esnasındaki iaşe ve ibateleri için muktazi masraflar bunları çalıştıran müesseseler tarafından ödenmekle beraber bu masraflar ücretlerinden münasip taksitlerle kesilir.
Hükümetçe lüzum görülen sanayi ve maadin müesseseleriyle bu müesseselere bağlı iş yerlerinde ve bu kanunun derpiş ettiği ihtiyacı karşılamak amaciyle Hükümetçe tayin edilecek diğer iş yerlerinde çalışan işçiler, teknisyenler, mühendisler, ihtisas sahipleri ve sair hizmetliler çalıştıkları müesseseyi veya iş yerlerini, kabule şayan bir mazeret olmaksızın, terk edemezler.
Bu madde hükümleri uyarınca çalışmağa mecbur tutulanlara gördükleri işe karşılık olarak dışardaki emsaline göre normal bir ücret verilir.
Bu maddenin birinci fıkrası hükmüne aykırı hareket edenler hakkında 9 uncu maddenin 4 ve 5 inci fıkraları hükümleri uygulanır.
Hükümet, sanayi ve maadin müesseselerinin mamullerini ve istihsallerini normal maliyetlerine yüzde muayyen bir kar ilavesi ile satın alabilir.
Hükümet bunların satış, tevzi, toplama ve sevk işleriyle iştigal edebilir.
Mubayaasına karar verilen maddelerin satın alma kararından evvel satılmış olsalar da bulundukları yerlerden başka yerlere müsaade alınmaksızın nakledilmeleri yasaktır.
Bunların bulundukları yerlerde sahipleri veya zilyedleri tarafından Hükümet emrine teslim olunmaları mecburidir.
Tevzi olunan malların hangi ihtiyaç için kullanılması Hükümetçe veya salahiyetli kılınan makam ve müesseselerce tesbit edilmişse ancak o ihtiyaca hasredilmesi mecburidir.
Alakalı vekaletin yazılı muvafakatı alınmaksızın bu maddelerin satılması, rehin edilmesi, her hangi bir surette başkasına verilmesi yasaktır.
Şu kadar ki, şahsi ihtiyaç ve istihlak için tevzi edilen maddelerin kar temini maksadına matuf olmaksızın yardım hissiyle veya zaruret sebebiyle örf ve adetin cevaz verdiği miktarı tecavüz etmemek üzere her ne suretle olursa olsun başkalarına devri yukarıki fıkra hükmünden müstesnadır.
Hükümet, bu kanunun derpiş ettiği hizmetleri ifa maksadiyle salahiyetlerini kullanırken icabeden müesseselere ve küçük sanat erbabına ve iş sahiplerine lüzumu olan krediyi temin eder.
Bu kredi, nakit, ham madde, veya yardımcı malzeme vermek ve yahut bir banka tavsit edilmek suretiyle yapılabilir.
Bu kredinin tahsis edildiği işde kullanılması mecburidir.
Madde 13 – (Değişik: 3/8/1944 – 4648/1 md.)
I – Hükümet Milli Korunma Kanununun mer’i bulunduğu müddet zarfında primleri veya sürprimleri herhangi bir sebeple olursa olsun ödenmeyen her nevi hayat sigortalarını inkıtaa tabi tutabilir.
II – Sigortalının inkıta devresi esnasında vefatı halinde, inkıta tarihine kadar tahakkuk etmiş riyazi ihtiyatlar, bu tarihten tediye tarihine kadar hesap edilmiş teknik faizleriyle birlikte hak sahiplerine ödenir. İnkıta devresi esnasında sigortalının tenzil ve iştira haklarına halel gelmez.
III – İnkıta devresi içinde askeri vazifede iken ölen sigortalıların hak sahiplerine 3.000 liraya kadar olan müemmen meblağların tamamı ve bu miktardan yukarı olanlarının 3.000 liradan aşağı olmamak üzere Hükümetçe tayin edilecek miktarı ve fazlasının riyazi ihtiyatı ve harbde ölen sigortalıların hak sahiplerine müemmen meblağların tamamı ödenir. Sigorta bedelinin Hükümetçe tayin edilecek kısma ait ödenmemiş primlerle sürprimler teknik faizleriyle birlikte bu tediyeden tenzil edilir.
IV – Sigortası inkıtaa tabi tutulmuş olan sigortalı inkıta devresi sonunda hayatta ise sigorta mukavelesi tıbbi muayeneye lüzum kalmadan yeniden mer’iyet iktisap eder ve sigortalılar inkıta devresine ait primlerle sürprimlerin teknik faizleriyle birlikte tediyesiyle Hükümetçe tesbit edilecek şartlar dairesinde mükellef tutulur veyahut sigorta müddeti o nispette uzatılmak suretiyle inkıta müddetine ait prim ve sürprim borçlarından ibra olunur.
V – Ticaret Kanununun 1000 inci maddesinin ve mevcut sigorta mukavelenamelerinin bu maddenin II, III ve IV öncü fıkralarına ve bu fıkralara müsteniden alınacak kararlara muhalif hüküm ve şartları tatbik olunmaz.
VI – Bu maddenin II, III ve IV üncü fıkralarında yazılı hükümlere aykırı hareket edenler, sigorta şirketlerinin teftiş ve murakabesine dair 3392 sayılı kanunun 10 uncu maddesine göre cezalandırılır.
VII – Milli Müdafaanın ve halkın ihtiyacı için ithal edilen maddelerin ve bunlara mukabil yapılan ihracatın ve Milli Koruma Kanunu hükümlerine tevfikan yapılan ve yaptırılan stokların ve bunlara ait tesisatın harb tehlikesine karşı sigortasının bizzat veya yangın ve nakliyat sigortalariyle iştigal eden şirketler müşterek yapmağa ve bu işlerle meşgul olmak üzere alakalı Devlet teşekkül, müessese ve ofisleri nezdinde bürolar kurmağa ve sigorta edilen maddelerin satış fiyatına zam yapmak suretiyle prim tahsiline Hükümet mezundur.
VIII – Sigorta masraflarının ve primle tamamen karşılanmıyan hasar tazminatının karşılığı olmak üzere sarfına lüzum görülecek mebaliğ Milli Korunma Kanununun 43 üncü maddesine tevfikan temin edilecek sermayeden ayrılır. Primler, tefrik olunan paralar miktarına baliğ olduğu ve sigorta tazminatının tediyesine rağmen sigorta işlerinin tasfiyesinden para arttığı takdirde artan para Hazineye intikal eder.
I – Hükümet, halkın ve Milli Müdafaanın ihtiyacı olan her nevi madde ve yardımcı malzemeyi değer fiatının tediyesi mukabilinde el koyarak almağa ve maksada göre tevzie ve satmağa ve ihtiyacı olanlara karsız vermeğe salahiyetlidir.
II – Birinci bentte yazılı maddelerin ve yardımcı malzemenin elkoyma kararından evvel satılmış bulunmaları dolayısiyle veya her hangi bir sebeple bulundukları yerlerden başka mahallere müsaade alınmaksızın nakledilmeleri memnu olup bulundukları yerlerde sahipleri veya zilyedleri tarafından Hükümet emrine teslim olunmaları mecburidir.
III – Hükümet, hakiki ve hükmi şahıslardan ellerinde bulunan her nevi madde ve yardımcı malzemenin nev’i, miktar ve vasıflarının bildirilmesini ve bunlar hakkında lüzumlu görülecek diğer bütün malümatın verilmesini istiyebilir. Bu malümatın alakalılar tarafından doğru ve tam olarak Hükümetçe tayin olunan müddet içinde verilmesi mecburidir. Bu beyannameler damga resminden muaftır.
IV – Hükümetçe veya salahiyetli kılınan makam ve müesseselerce hakiki ve hükmi şahıslara tevzi olunan, satılan ve ihtiyacı olanlara karsız verilen maddelerin veya yardımcı malzemenin bunlar tarafından kullanılması ve hangi ihtiyaç için kullanılması tesbit edilmişse ancak o ihtiyaca hasredilmesi mecburidir. Alakalı vekaletin yazılı muvafakati alınmaksızın bu maddelerin ve yardımcı malzemenin satılması ve rehin edilmesi ve her hangi bir suretle başkasına devredilmesi ve muvakkat veya daimi olarak bir başkasına verilmesi yasaktır.
On birinci maddenin son fıkrasında yazılı istisnai hüküm bu fıkranın tatbikında da caridir.
V – Hükümet tarafından tevzi edilen veya ettirilen veya satılan veyahut karsız olarak verilen maddelerin ve yardımcı malzemenin nerede ve ne suretle kullanılacağını veya sarfedildiğini gösteren kayıtların tutulması ve tevsik edilmesi mecburi kılınabilir.
VI – Yukardaki bentlere tevfikan Hükümet tarafından tevzi edilen, satılan ve ihtiyacı olanlara karsız verilen her türlü madde ve yardımcı malzemenin tahsis edildiği işlerde kullanılmaması halinde alakalıların keyfiyeti mahallin en büyük mülkiye memuruna bildirmeleri mecburidir Bu maddelerin ve yardımcı malzemenin tahsis edildiği işlerde kullanılmadığı gerek alakalıların bildirilmesi ve gerekse sair surette öğrenilmesi halinde mezkür maddelerin ve yardımcı malzemenin mahallin en büyük mülkiye memurunun yazılı emriyle ve kendisinin evvelce verdiği bedeli geçmemek üzere değer pahası verilmek şartiyle Hükümet emrine geri alınması yoluna gidilebilir.
Her hangi bir sebep dolayısiyle metrük veya muattal veya natamam bir halde kalmış olan sanayi ve maadin müesseselerini ve diğer iş yerlerini Hükümet, bulundukları hal ve vaziyete göre tayin edilecek bir taviz mukabilinde işler hale getirebilir.
Hükmi ve hakiki şahıslar elinde bulunan madenlerden azami cevher alabilmek ve istihsalleri bir elde toplamak maksadiyle Hükümet, bunları birleştirerek işletebilir. Bu maddenin tatbikı dolayısiyle işletmeden mahrum kalan maden sahiplerinin devam eden mahrumiyet müddetlerine ait zararları ödenir.
Linyit taharri ruhsatnamesini haiz olanların, imtiyaz kararnamesinin istihsaline ait muameleyi takiple beraber, Maadin Nizamnamesinin 26 ncı maddesinde tayin olunan miktardan fazla dahi linyit ihraç etmelerine müsaade olunabilir. (İkinci fıkra hükmü 1/7/1948 tarih ve 5236 sayılı Kanun gereğince “Krom arama ruhsatnamesini haiz olanlara” da uygulanır. (Bkz. Ek Madde 10)
Hükümet, sahiplerine kati lüzumu olmıyan makine, alat, edevat ve tesisatı vesair her nevi istihsal vasıtalarını sahiplerinin işlerini sekteye uğratmamak şartiyle ihtiyacı olan müesseselere vermek üzere değer pahası mukabilinde satın alabilir.
Hükümet un fabrikalarına ve değirmenlerine ve diğer sanayi ve maadin müesseselerine el koyarak işletebilir. Bu işletmenin devamı müddetince müessese sahiplerine münasip tazminat verilir.
Madde 19 – (Değişik: 30/1/1942 – 4180/1 md.)
I – Sanayi ve maadin müesseseleriyle diğer iş yerlerinde fazla çalışmağa Hükümetçe lüzum görülen hallerde, işlerin mahiyetine ve ihtiyacın derecesine göre, günlük iş saatleri, gündüz ve gece çalışmalarında tatbik edilmek üzere, üçer saate kadar artırılabilir. İşbu fazla saatlerde çalışmalara ait ücretler İş Kanununun 37 nci maddesi mucibince ödenir.
II – Kadınların ve 12 yaşından yukarı kız ve erkek çocukların sanayi işlerinde ve 16 yaşından yukarı erkek çocukların maden işlerinde çalışmaları hakkındaki 151. 1593 ve 3008 numaralı kanunlarda mevcut tahdidi hükümler Hükümet karariyle tatbik edilmiyebilir.
III – Bu kanunun istihdaf ettiği hususlarda Hafta Tatili Kanunu ile Ulusal Bayram ve Genel Tatiller hakkındaki Kanun hükümleri Hükümet karariyle kısmen veya tamamen tatbik olunmayabilir.
IV – İşçilerin en az birer aylık fasılalarla çalıştırıldıkları işlerin gayrisinde işçinin haftada bir gün tatil hakkı ihlal edilemez.
V – Hükümet, bilümum ticarethane ve müesseselerin açık bulundurulacağı günleri ve asgari iş saatlerini tesbit etmeğe salahiyetlidir. Tesbit edilmiş olan günlerde ve asgari iş saati müddetince bu ticarethane ve müesseselerin açık bulundurulması mecburidir.
Hükümet, memleket ihtiyacı için hariçten ithali zaruri olan maddelerin miktar, cins ve nevilerini tayin ve tesbit ve memleket ihtiyacı için zaruri olmıyan maddelerin ithalini tahdit veya menedebilir.
Hükümet, dahilde imal ve istihsal edilen maddelerin memleket ihtiyacından fazla olan miktarını harice çıkartmak maksadiyle yapılacak satışların şekil ve şartlarını, amil ve müstahsillerin hak ve menfaatlerine zarar vermiyecek surette tanzim edebilir.
Memleket mahsullerinden birinin ihracı Hükümetçe tahdit ve menedilmesinden dolayı dahili satış fiatına düşüklük arız olursa müstahsili bu yüzden maruz kalacağı zarardan vikaye için Hükümet bu mahsulleri ya değer pahasıyla satın alır, yahut bunların terhini mukabilinde müstahsillere para ikraz edilmesini temin eder.
I – Hükümet, her türlü malların ithal veya imal yahut istihsalinden müstehlike kadar intikalini düzenlemek ve ihtikarı önlemek maksadiyle ticaretin usul ve şekillerini tayin ve tesbit edebileceği gibi tacirleri ticaretlerinin mahiyetlerini gösterir bir vesika almağa ve yapacakları muamelelerde bu vesikaları ibraz etmeğe mecbur tutabilir.
II – Hükümet lüzum gördüğü maddelerin alım ve satımını, her ne suretle olursa olsun başkasına devrini, imalini, istihlakini,istimalini ve naklini menedebilir. Bu maddelerin ne şekil ve suretle, nerelerde, hangi şartlar altında ve ne miktarda alınıp satılacağını, devir, imal, istihlak, istimal ve nakledileceğini tanzim ve tahdit edebilir veya vesikaya bağlıyabilir.
III – Birinci ve ikinci fıkralarda yazılı vesikaların alınıp satılması veya her ne sebeple olursa olsun başkasına devredilmesi veya devir alınması yasaktır.
IV – Bu maddede yazılı vesikalar damga resminden muaftır.
Hükümet, halk ve Milli Müdafaa ihtiyacını karşılamak maksadiyle her türlü madde ve yardımcı malzeme stokları vücude getirebilir ve tensip ettiği ticaret müesseselerini ve ticaret birliklerini de memlekette stok yapmağa mecbur tutabilir ve bunları döviz, kredi, akreditif ile teçhiz edebilir.
Bu müessese ve birlikler Hükümetin murakabesine tabi tutulur.
Hükümet tarafından yaptırılan stokların alakalı makamlarca verilen talimat hilafına stok yapanlar tarafından istihlaki, kullanılması, her ne suretle olursa olsun elden çıkarılması veya her hangi bir sebeple bulundukları yerden başka bir yere müsaade alınmaksızın nakledilmesi yasaktır.
Birinci fıkrada yazılı döviz, kredi ve akreditifin tahsis edildiği yerde kullanılması mecburidir.
22 nci maddeye müsteniden stok yapmağa mecbur tutulanların bu mecburiyetle yaptıkları stoklarda sun’i taksirlerinden mütevellit zararlar müstesna olmak üzere fiyat sukutundan doğacak hakiki zararlar, satış müsaadesi tarihine kadar geçecek zamana ait kanuni faiziyle birlikte Devletçe tazmin olunur.
Madde 24 – (Değişik: 3/8/1944 – 4648/1 md.)
I- Hükümet, mali müesseselerin açtıkları ticari kredileri murakabe, tahdit, takyit veya menedebilir.
II – Hükümet, ticaretle iştigal etmek üzere kurulacak her türlü şirketlerin ve kooperatiflerin teşekkül ve tescil muamelelerini ve kurulmuş olanların da her nevi faaliyetlerini teftiş, murakabe, takyit, tahdit veya menedebilir.
I – Hükümet, memleket ihtiyacı bakımından lüzumlu gördüğü maddeleri, tesbit edilecek miktarlar fevkinde ve şartlar haricinde sanat ve ticaret erbabının stok yapmalarını menedebilir.
II – Hükümet, sanat ve ticaret erbabının faaliyet sahaları haricindeki maddeleri stok yapmalarını men’e salahiyetlidir.
III – Tüccar olmayanların herhangi bir maddeyi ticaret kastiyle stok yapmaları Hükümetçe menolunabilir.
IV – Herhangi bir maddenin Hükümet tarafından tesbit edilecek şahsı ihtiyaçlar fevkinde biriktirilmesi menedilebilir.
Hükümet, halk ve Milli Müdafaa ihtiyaçlarını temin, ihracatı tanzim ve müstahsili himaye maksadiyle memleket mahsul ve mamullerini satın almak ve memleket ihtiyacını temin ve ithalatı tanzim maksadiyle hariçten mal mubayaa etmek ve bunların satış, tevzi, toplama ve sevk işleriyle iştigal etmek salahiyetlerini haizdir.
Hükümetçe akdolunan mukaveleler veya ittihaz edilen tedbirler dolayısiyle bir malın dahili satış fiatiyle harici satış fiatı arasında fazla kar hasıl olduğu takdirde, memlekete olan ithalatı daha müsait şartlarla yapmağı temin ve dahili fiyatları veya ihracatı tanzim maksadiyle Hükümet bu fazla kardan Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankasında bir fon tesis edebilir.
Şu kadar ki, Hükümetin aldığı tedbirlerle alakalı olmıyarak ve kendi gayret ve teşebbüsleriyle Hükümetçe tayin edilmiş olan ihraç fiyatlarının fevkinde satış yapmış olan tacirlerin elde ettikleri fazla kar munhasıran kendilerine aittir.
Bu madde mucibince Hükümetin almağa salahiyetli olduğu paralar Tahsili Emval Kanunu hükümlerine göre istifa olunur.
Gümrüklere gelmiş olan mallar alakalılarca, gümrüklerden çekilmesi lüzumunun Resmi Gazete ile ve varsa ayrıca mahalli gazetelerden biriyle ilanı tarihinden itibaren bir haftadan aşağı olmamak üzere Hükümetçe tayin olunacak müddet içinde çekilmediği takdirde alakalılar nam ve hesabına memlekete sokulabilir.
Hükümetçe birinci fıkraya göre ithal edilecek malların ahdi tarifelere göre resimlendirilmesinde menşe şahadetnamesi aranmaz.
Bu suretle memlekete sokulan mallar Hükümetçe tayin edilecek esaslara göre satılır.
Yukarıdaki fıkraya göre satılan mal bedelinden bunlara terettüp eden, vergi, resim, harç, ceza ve masraflar ve faiz çıktıktan sonra geri kalan miktar alakalılar hesabına Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına yatırılır ve bu paradan malı gönderenin alacağı varsa usulü dairesinde havale ettirilir.
Hükümetçe memlekete sokulmuş malların alakalıları henüz mallar satılmadan önce müracaatla tesellüme hazır olduklarını bildirdikleri takdirde gümrükten çekmemelerindeki makbul mazeretlerini ispat etmek, dördüncü fıkrada gösterilen paraları peşin olarak vermek ve Hükümetçe gösterilen yerlere veya ihtiyaç sahiplerine hemen satmak şartiyle mallar kendilerine teslim olunabilir.
Memlekete transit olarak geçirilmek kaydiyle gelen mallar bu hükümden müstesnadır.
I – Hükümet, ithal ve ihraç maddeleri için fiat ve kar hadleri tayin ve muayyen fiyattan fazlaya ithal veya muayyen fiattan noksana ihraç yapılmasını menedebilir.
II – Hükümet, her türlü ithal ve ihraç maddelerine veya dahilde istihsal ve istihlak olunan maddelere prim verebilir ve bunlardan prim alabilir.
III – İkinci bende göre alınan primler 27 nci maddedeki fona ilave olunur. Verilen primler de bu fondan ödenebilir.
IV – Bu maddenin ikinci bendi mucibince Hükümetin almağa salahiyetli olduğu paralar Tahsili Emval Kanunu hükümlerine göre istifa olunur.
I – Hükümet, dahilde lüzum gördüğü maddelerin maliyet unsurlarını, bu maliyete zammedilecek azami kar hadlerini veya azami satış fiyatlarını ve bu maddelerin cinslerini, nevilerini ve vasıflarını tesbit ve tayin edebileceği gibi komüsyon, nakliye ve nakliye komüsyonu, tellaliye, simsariye gibi ücretler ile bir hizmet veya sanat veya emek karşılığında alınacak sair ücretleri ve bilümum fiyat ve ücret tarifelerini tayin edebilir ve muayyen kanunlara göre tutulması icabeden defterlerden başka lüzumlu göreceği defterleri tutmaya tüccar, esnaf ve sair alakalıları mecbur kılabilir.
Hükümet yukardaki fıkrada yazılı fiyat, kar haddi, maliyet unsuru, bir hizmet veya sanat veya emek karşılığı, alınacak ücretler veya fiyat ve ücret tarifelerinin tesbitini belediyeye, ticaret ve sanayi odalarına veya valilere yaptırabilir.
II –
III – Belediye mevzuatı dışında kalan ve mahsus kanunları gereğince fiyatları Hükümetçe tesbit olunan bir malın bu fiyatlar üstünde satılması veya satışa arzedilmesi yasaktır.
Belediyece fiyatları tesbit olunan maddeler hakkında da Hükümet bu fıkra hükmünü uygulamaya yetkilidir. Hükümetçe böyle bir karar verilmedikçe belediyelerce fiyatları tesbit olunan maddeler hakkında belediye mevzuatı hükümleri tatbik olunur.
IV – İmalatçı, ithalatçı, ihracatçı, komüsyoncu, toptancı ve perakendeci hakiki veya hükmi şahıslar arasında yapılan ticari alım ve satım muamelelerinde fatura verilmesi ve alıcı tarafından fatura alınması ve bu faturaların saklanması mecburidir.
Alakalı mercilerce tayin edilen mutemetler de bu fıkra hükmüne tabidir.
250 kuruşu geçen alış verişlerde müşterinin isteği üzerine satıcı fatura vermeğe mecburdur.
Faturaların şekil ve muhteviyatı ve ne kadar müddetle saklanacağı Hükümetçe tesbit edilir.
V – Müstahsil ile IV üncü bendin birinci fıkrasında sayılan hakiki ve hükmi şahıslar arasında yapılan alım ve satım muamelelerinde zirai istihsal maddelerinden hangileri ve ne miktar ve kıymette olanları için fatura verilip alınacağını Hükümet tesbit edebilir.
VI – İmalatçı, ithalatçı, toptancı ve perakendeci hakiki ve hükmi şahıslar arasında yapılan ticari alım ve satım muamelelerinde bir malın mevcudu bulunmadığı veya istenilen miktarda verilemiyeceği satıcı tarafından beyan edildiği ve alıcı keyfiyeti gösteren bir vesika istediği takdirde bu vesikanın verilmesi mecburidir.
Bu vesikanın şekli, muhteviyatı ve suretinin ne kadar müddetle saklanacağı ve ne vüsatte ve hangi mevzularda zirai istihsal yapan müstahsillerin bu bent hükümlerine tabi tutulacağı Hükümetçe tesbit edilir.
VII – Her dükkan, mağaza, ticarethane veya satılmak üzere mal teşhir edilen mahallerde ve pazar yerlerinde perakende veya toptan satışa arzedilen mallara veya aynı cinsten mal gruplarına cins, maliyet, satış fiyatı ve lüzumlu görülecek sair malümatı gösteren etiketin konulması ve etiket konulması elverişli olmıyan hallerde etiket muhteviyatını havi listelerin herkesin görebileceği yerlere asılması mecburidir.
Etiket ve listelerin şekil ve muhteviyatı mahalli belediyelerce ve belediye teşkilatı olmıyan yerler için valilerce tesbit ve ilan edilir.
VIII – İthalatçılık ile toptancılık veya perakendecilik ve alelümum toptancılıkla perakendecilik hiçbir suretle aynı şahıs uhdesinde birleşemez.
Ancak maddenin veya satış hususiyetinin zaruri kıldığı hallere munhasır olmak üzere Hükümet bazı müessese veya malları yukarıdaki fıkra hükmünden istisna edebilir.
IX – Hükümet hilafına karar vermedikçe ithalatçı karı % 20 yi ve alelümum toptancı karları yekünu % l0’u, perakendeci karı % 25 i geçemiyeceği gibi ithalatçı, toptancı veya perakendeciler yekdiğerinin karlarını alamazlar. Perakendeciler muayyen kar hadlerini paylaşmak şartiyle birbirlerine satış yapabilirler.
X – Yurda muvakkat müddetle vazifeli veya yolcu olarak girenlerin beraberinde getirdikleri eşya yurt içinde iki sene kullanılmadıkça satılamaz.
Kullanılmış eşya yenisinden fazla fiyatla satılamaz. Müzayede ve sair suretle alınıp satışa arzedilen malların aynı cins ve evsaftaki benzerlerinden fazla fiyatla satılması memnudur.
Tarihi kıymeti haiz eşya ile ticaret kastiyle olmayan satışlar bundan evvelki fıkra hükmüne tabi değildir.
XI – 6086 sayılı kanun mucibince turizm müessesesi belgesi almış olanlar hakkında da bu maddenin birinci bendi hükmü tatbik olunur.
Aşağıda yazılı hareketlerde bulunmak yasaktır:
A) Piyasada darlık veya fiyatlarda yükseklik yaratmak ve fiyatların inmesine mani olmak kastiyle ticari taamüller dışında malları mahdut ellerde toplamak veya imha etmek veya propaganda yapmak veya sair fiil ve hareketlerde bulunmak.
B) Ticari zaruret ve taamüle aykırı olarak diğer bir malın da satın alınmasını mecburi kılmak suretiyle satışta bulunmak veya satışa bu şartla mal arzetmek.
C) Müstahsilden mal alanlar veya müstehlike mal satanlar arasında fiyat birliği yapılarak veya yaptırılarak anlaşma yoliyle halkı istismar etmek.
D) Herhangi bir maddenin Hükümetçe tesbit edilen esaslar dışında muhtelif ellerden geçirilmesi suretiyle fiyatın yükselmesini istihdaf veya intaç eden zincirleme muameleleri yapmak.
I – Hükümet halk ve Milli Müdafaa ihtiyacından madut olan her türlü eşyanın konulması için muktazi mahfuz mahalleri ve depoları bu kanunun tatbik mevkiine konduğu seneye tekaddüm eden senedeki icar bedelleri ve icar bedelleri taayyün etmemiş bir yer ise gayrisafi irat miktarınca tayin edilecek bir kira mukabilinde işgal ve istimal eyleyebilir.
Bu gayrimenkuller icar veya işgal için tahliye ettirildikleri takdirde şagillerinin bundan mütevellit masrafları Hükümetçe tediye olunur.
II – Bu kanunla Hükümetin istimal, işgal veya intifaa salahiyetli olduğu gayrimenkullerin tahliyesi İcra ve İflas Kanununun, mukavelename ile kiralanan gayrimenkullerin tahliyesine mütedair hükümlerine göre icra olunur.
Hükümet, lüzum gördüğü mıntakalarda muayyen malların ihracı, ithali, imali, toptancılığı ve perakendeciliği, komüsyonculuğu, mümessilliği veya nakliyeciliği veya nakliye komüsyonculuğu ile meşgul olan tacirlerin ve büyük ve küçük sanayi erbabının birlikler kurmalarını emredebilir.
Ortaklarına diğer ticari şirketlerde olduğu gibi sermaye koymak ve şerik sıfatiyle kar ve zarara ve hukuki mesuliyete iştirak etmek vecibesi tahmil etmemek üzere bu birlikler hükmi şahsiyeti haizdir. Bunların teşkilat ve idare tarzlariyle teftiş ve murakabe usullerini gösteren statüler alakalıların mütalaası alındıktan sonra Ticaret veya İktisat Vekaletince tanzim ve İcra Vekilleri Heyetince tasdik olunur. Statülerde azanın birlikten çıkarılmasını icabettiren sebepler de gösterilir.
Birinci fıkrada yazılı tacirler ve büyük ve küçük sanayi erbabı mıntakalarındaki birliklere aza olmadıkça o birliklerin iştigal mevzuu olan işlerle iştigal edemezler.
Hükümet, halk ve Milli Müdafaa ihtiyacı için lüzumlu olan her türlü nakil vasıtalarının ve depo, ambar ve sair mahfuz mahallerin işletilmesine, tamirine ve kendine ait olanların da adedlerinin artırılmasına veya yeniden inşasına muktazi paraları 43 üncü maddede yazılı sermayeden alakalı vekalete veya müesseseler emrine verebilir.
I – Hükümet, her türlü hususi nakil vasıtalarının seyrüseferini tanzim tahdit veya menedebileceği gibi azami nakil ücretlerini de tayin edebilir, ücretlerini vererek bunları lüzum gördüğü yerlerde çalıştırabilir ve bu maksatla, her türlü hususi nakil vasıtalarında çalışanların kabule şayan mazeretleri olmaksızın işlerini terketmelerini menedebilir. Bu suretle çalışmağa mecbur tutulanlara sayilerine mukabil emsaline göre normal bir ücret verilir.
II – Bu madde mucibince çalıştırılması kararlaştırılan kara ve deniz nakil vasıtaları ve bunların sahip, müstahdem, kaptan, gemi adamları icabında vali ve kaymakamların yazılı emirleri üzerine zabıta kuvvetiyle işe sevkolunabilirler.
III – (Değişik: 6/6/1956 – 6731/1 md.) Hükümet, lüzum gördüğü takdirde kara ve deniz nakil vasıtalarını bedeli mukabilinde satın alabilir.
IV – Hükümet, halkın ve Milli Müdafaanın ihtiyaçlarını karşılamak maksadiyle lüzumunda yabancılara ait deniz nakil vasıtalarını ve bunların Türk tabiiyetinde olsun olmasın kaptan ve gemi adamlarını da ücretlerini vererek rızaları ile çalıştırabilir.
V – Sair kanunlar hükümlerine müsteniden mercilerince tesbit olunan nakil vasıtaları ücretleri fevkinde ücret alınması veya istenmesi yasaktır.
VI – Türk bayrağını taşıyan gemilerin Hükümetin müsaadesi olmadıkça yabancılara satılması, kiraya verilmesi ve her ne suretle olursa olsun devredilmesi yasaktır.
Hükümet, ziraatte çalışabilir her vatandaşı, kendi ziraat işi yüzüstü kalmamak şartiyle, mıntaka münasebetlerini, iklim ve sıhhat şartlarını nazara alarak gerek Devlete ve gerek şahıslara ait ziraat işletmelerinde ihtiyaca göre, bir buçuk ayı geçmemek ve mahalli örf ve rayice göre ücret verilmek üzere zirai iş mükellefiyetine tabi tutabilir, kadınlar ancak kendi köy ve kasaba ve şehir sınırları içinde çalıştırılabilir.
Şahıslara ait ziraat işlerinde mükellefiyet ancak vilayet veya hem hudut vilayetler halkı hakkında tatbik olunabilir.
Zirai iş mükellefiyetine tabi tutulanların işyerlerine sevk ve nakillerine ve bu esnada iaşe ve ibatelerine muktazi masraflar, celbolundukları veya kendiliklerinden müracaat ettikleri tarihten işe başladıkları tarihe kadar çalıştırılacakları işyerlerinde alacakları ücretin yarısı bunları çalıştıracak müesseselerce ve şahıslarca ödenir.
Kendilerine zirai iş mükellefiyeti tahmil edilenlerle bunlardan işyerlerinden kaçanlar icabında vali ve kaymakamların yazılı emirleri üzerine zabıta kuvvetiyle işyerlerine sevkolunabilirler.
İşyerlerinden kaçan zirai iş mükelleflerinin işyerlerine sevkleri ve sevk esnasındaki iaşe ve ibateleri için muktazi masraflar bunları çalıştıran müesseseler veya şahıslar tarafından ödenmekle beraber bu masraflar ücretlerinden münasip taksitlerle kesilir.
Hükümet, zirai iş mükellefiyeti tatbik edilen bölgelerde eşhasa ait olupta sahibine kati lüzumu olmıyan her nevi ziraat vasıtalarından münasip bir kira mukabilinde istifade edebilir.
I – Hükümet, lüzum gördüğü mıntakalarda yapılacak zeriyatın nev’ini, çeşidini ve bunların nispetini tayin, herhangi bir mahsulün ekimini men, ziraatın ve hayvan yetiştirmenin usul ve istikametlerini tesbit edebilir.
II – Hükümet, büyük ve küçük baş hayvanların şahsi ihtiyaç haricinde alım ve satımını, herhangi bir suretle başkasına devrini, naklini ve kesimini tanzim, tahdit ve menetmeğe ve bunlara 14 üncü madde hükümleri dairesinde el koymağa salahiyetlidir.
Hükümet, sahipleri tarafından işletilmeyen araziyi tayin edeceği münasip bir bedel mukabilinde işletebilir.
Hükümet, ziraate elverişli 8 hektar ve daha ziyade arazi sahibi olan her şahsı bu arazinin yarısına kadar hububat ekmeğe veya ektirmeğe mecbur tutabilir.
Bu mecburiyet, arazi sahibinin malik olduğu çift hayvanı miktarına ve her çift hayvan için dört hektar esasına göre hesap edilir.
Her traktör hal ve vaziyetine göre 15 – 30 çift mukabili addedilir.
Ekilen her dört hektar arazi için bir çift öküz Milli Müdafaa mükellefiyetinden istisna edilir.
I – Hükümet, her türlü ziraat aletlerini, makinalarını, vasıtalarını ve malzemelerini, zirai ilaçları ve tohumları ve damızlık hayvanları lüzumuna göre satabilir, parasız, ariyet veya ödünç veya bir kira mukabilinde olarak ihtiyacı olanlara tevzi edebilir ve çiftçiye ödünç para verebilir.
II – Hükümetçe, satılan veya tevzi edilen maddelerin ve damızlık hayvanların ve ödünç verilen paranın tesbit edilen ihtiyaca hasredilmesi mecburidir.
I – Bu kanunun derpiş ettiği işlerin icabettireceği tediyeler için Hükümet emrine Hazinece iki yüz elli milyon liraya kadar bir sermaye temin olunur. Mütedavil sermaye ile sabit sermaye ve teşkilat masrafı karşılıkları İcra Vekilleri Heyeti Karariyle bu sermayeden tefrik edilir.
II – Hükümet tevzie tabi tutulacak mallardan satış bedelinin azami yüzde ikisini tevziat ve teşkilat masrafı olarak alabileceği gibi bu suretle toplanmış ve toplanacak paralardan tevzi işlerinde çalışanlara İcra Vekilleri Heyetince tesbit edilecek miktar ve esaslar dairesinde ikramiye ve fazla mesai ücreti ödemeye de salahiyetlidir.
Vekaletlerce bu kanuna müsteniden yapılacak işlerin ve kurulacak müesseselerin istilzam ettirdiği paralar İcra Vekilleri Heyeti karariyle 43 üncü maddedeki sermayeden alakalı vekalet emrine verilir.
Madde 45
Bu sermaye:
A – Bütçeye konulacak tahsisat ile,
B – Hazinece verilecek avanslarla,
C – Bankadan temin edilecek kredilerle,
Ç – İcra Vekilleri Heyeti kararı üzerine Ziraat Bankasınca ihraç ve Hazinece kefalet edilecek bono veya tahvillerle temin edilir.
Bu sermaye ile yapılan bütün muamelelerde hususi hukuk hükümleri caridir.
Bu sermaye üzerinde suç işliyenler hakkında Devlet malları aleyhinde suç işleyenler hakkındaki cezai hükümler tatbik edilir.
I – Bu sermaye hesapları Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankasında temerküz ettirilir, veznedarlık işleri de bu banka tarafından yapılır. İcra Vekilleri Heyetince verilecek karara göre alakadar daire, teşekkül veya müesseseler, hesaplarının müsbit evrakını veya tasdikli suretlerini veyahut yalnız aylık mizanlarla sene sonlarındaki bilançolarını Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankasına gönderirler.
II – Bu kanun hükümleri dairesinde ittihaz olunan kararlara müsteniden yapılan her nevi tediyat ve tahsilat T.C. Ziraat Bankasında taallük ettiği vekalet için açılan hususi hesaplarda gösterilir. Kadro ve idare masrafları ayrıca bir cetvelde irae olunur.
Her takvim senesine ait muamelelerin sene gayesi itibariyle bir bilançosu tanzim edilir. Bu bilançoya karü zarar hesabının ve teşkilat ve tesisat masraflarına ait hesabın fasıl ve madde itibariyle müfredatını natık cetvellerle bilançonun aktif ve pasifine ait envanterler rabtolunur.
Sermaye ve karü zarar hesaplariyle üçüncü şahıslara ve işin mahiyeti icabında her nevi kıymet hareketlerine mütaallik hesaplar, Ziraat Bankasınca tanzim ve Maliye Vekaletince tasdik olunacak bir muhasebe usulüne bağlanır.
Defterler, Ticaret Kanunu hükümleri dairesinde Ziraat Bankasınca tutulur.
Bu hususta bankaca ihtiyar edilecek maaş ve masraflar yukarıki maddede teşkilat için tefrik edilmiş olan paradan tesviye olunur.
I – Bu sermayeden sarfedilecek paralar, Muhasebei Umumiye ve Artırma, Eksiltme ve İhale Kanunları hükümlerine ve Divanı Muhasebatın murakabesine tabi değildir.
II – Bu kanunun tatbik mevkiinde bulunduğu müddet zarfında resmi daire ve müesseselerin (Belediye ve sermayesinin nısfından fazlasına Devletin veya Devlet teşekkül ve müesseselerinin iştirak ettiği ticari teşekküller dahil) yekdiğeriyle olan alım ve satım muamelelerinde Artırma, Eksiltme ve İhale Kanununun hükümleri İcra Vekilleri Heyetinin karariyle tamamen veya kısmen tatbik edilmiyebilir.
III – 31 inci maddenin VI ncı fıkrası mucibince verilecek vesikalarla bu kanunun tatbikına memur makamlara gönderilecek şikayet ve ihbarlar ve 47 inci maddede zikredilen müsbit evrakın suretleri ve umumi hesap vaziyetleri damga resminden ve sair rüsum ve vergilerden muaftır.
IV – Bu kanuna göre kurulmuş teşkilat ve müesseselere karşı taahhüdatta bulunan mütaahhitlerle bu mütaahhitlere karşı derece derece taahhüdatta bulunmuş ve bulunacak olanlar hakkında 2395 sayılı Kazanç Vergisi Kanununun sekizinci maddesinin muaddel birinci fıkrasiyle 33 üncü maddesi ve 74 üncü maddesinin B fıkrası hükümleri tatbik olunmaz. Bu taahhüt işleri hakkında Kazanç Vergisi Kanununun umumi hükümleri caridir.
Bu kanun gereğince yapılacak işlere ait hesaplar 3460 sayılı kanunla kurulan Umumi Murakabe Heyeti tarafından incelenir.
Şu kadar ki her yılın bilançosu ve Umumi Murakabe Heyeti raporu işlerle ilgili Bakanlığın mütalaasiyle birlikte hesabın taallük ettiği yılın sonundan itibaren en geç bir yıl içinde Başbakanlıkça Büyük Millet Meclisine gönderilir. Bu bilançonun Büyük Millet Meclisince onanması ilgililerin ibrasını tazammun eder.
Bu kanunun tatbikına ihtiyaç kalmadığına üçüncü madde mucibince karar verilip ilan edilmesini mütaakıp Ziraat Bankasınca bu sermaye ile yapılan muamelelerin tasfiyesine başlanır. Tasfiye neticeleri Hazineye devredilir. Vukuu tesbit edilecek zararlar Maliye Vekaleti bütçesine konacak tahsisattan mahsup edilir. Tasfiye bilançoları 51 inci madde hükmüne tevfikan Büyük Millet Meclisine takdim olunur.
I –
a) Yedinci madde mucibince yapılacak kontrola ve lazım gelen faaliyete sevk kararına muhalefet edenler;
b) 8 inci maddeye müsteniden sanayi ve maadin müesseseleri hakkında Hükümetçe veya tavzif edilen müessese veya teşekküllerce istenilen malümatı vaktinde tam ve doğru olarak vermiyenler ve müttehaz karara riayet etmiyenler hakkında (2500) liradan (25000) liraya kadar ağır para cezası ve 6 aydan 4 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
II – 9 uncu maddede yazılı ücretli iş mükellefiyetine riayet etmiyenler, alacakları günlük ücretin üç mislinden on misline kadar ağır para cezasına mahküm edilir. Tekerrürü halinde evvelce verilen cezanın beş misli hükmolunur.
III – 10 uncu maddede yazılı sanayi ve maadin müesseselerindeki ve bu müesseselere bağlı olan veya Hükümetçe tayin edilen diğer iş yerlerindeki hizmeti mazeretsiz terkedenler hakkında (250) liradan (2500) liraya kadar ağır para cezası ve tekerrürü halinde (1000) liradan (5000) liraya kadar ağır para cezasiyle birlikte bir aydan altı aya kadar hapis cezası hükmolunur.
IV –
a) 11 inci madde hükümlerine riayet etmiyenler hakkında (2500) liradan (25000) liraya kadar ağır para ve fiilin ağırlığı halinde ayrıca 6 aydan 3 seneye kadar hapis cezası ve her iki halde de suç mevzuunu teşkil eden malların aynı cinsten olup bu müesseselerde veya bu müesseselerin dükkan, mağaza, depo, ardiye ve sair yerlerdeki bakıyelerinin tamamının müsaderesine hükmolunur.
b) Hükümetçe şahsi ihtiyaç ve istihlak için tevzi edilen yiyecek ve giyecek maddeleri yukarki fıkra hükmünden müstesnadır.
c) Hükümetçe mubayaasına karar verilen maddeleri kaçırmak maksadına matuf olmaksızın müsaade alınmadan bulundukları yerlerden başka yerlere nakledenler hakkında (1000) liradan (5000) liraya kadar ağır para cezası verilir.
V – Bu kanuna göre Hükümetçe temin edilen krediyi tahsis edildiği işten başka bir yerde kullananlar hakkında (1000) liradan aşağı olmamak üzere, ağır para cezasiyle birlikte üç seneden beş seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
Temin olunan krediyi, tahsis edildiği işten başka bir yerde kullanan kimsenin temin ettiği menfaat az ise (500) liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezasiyle birlikte bir seneden üç seneye kadar hapis, pek az ise (100) liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezasiyle birlikte üç aydan bir seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
Şu kadar ki, bu bende göre hükmolunan para cezaları, maksat haricinde sarfedilen kredinin miktarından aşağı olamaz.
I – 14 üncü maddenin I numaralı bendi hükmüne göre elkonulan maddeyi veya yardımcı malzemeyi teslimden imtina edenler, saklayanlar, kaçıranlar, saklamaya yahut kaçırmağa teşebbüs edenler, satanlar, her ne suretle olursa olsun başkalarına devredenler, rehin edenler, bu fiillere yardım edenler veya bu fiilleri yaptıranlar hakkında (5 000) liradan (50 000) liraya kadar ağır para cezasiyle birlikte 3 seneden 5 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
Suça mevzu olan maddenin veya yardımcı malzemenin kıymeti az ise yukarda yazılı suçları işliyenler hakkında (1 000) liradan (20 000) liraya kadar ağır para cezasiyle birlikte bir seneden üç seneye kadar hapis cezası, pek az ise (500) liradan (10 000) liraya kadar ağır para cezasiyle birlikte 3 aydan bir seneye kadar hapis cezası hükmolunur. Bu bentte yazılı suçlara mevzu teşkil eden madde veya yardımcı malzemenin ve aynı cinsten olup dükkan, mağaza, depo,ardiye vesair yerlerdeki bakıyelerinin tamamının müsaderesine hükmolunur. Eğer bu madde ve yardımcı malzeme arama neticesinde alınarak Hükümetçe tesbit edilen mahallere sevk ve teslim edilmişse müsadere hükmü bunların emaneten yatırılan bedelleri hakkında tatbik olunur.
II – Birinci bentte yazılı suçlara mevzu madde toprak mahsulü olduğu takdirde, bu suçları işliyen müstahsiller hakkında tayin edilecek cezalar yarıya indirilerek hükmolunur ve bunlar hakkında müsadere hükmü tatbik edilmez. Arama neticesinde veya sair suretle elde edilen toprak mahsulü Hükümetçe tesbit edilen bedel ödenerek alınır. Elkonulan toprak mahsulünü hüküm katileşinceye kadar tamamen teslim eden müstahsiller hakkında bu fıkraya göre yarıya indirilerek tayin edilecek ağır para cezasının da yarısı hükmolunur ve hapis cezası verilmez.
III – 14 üncü maddenin IV numaralı bendine muhalefet edenler hakkında bu maddenin 1 inci bendinde yazılı ceza hükümleri tatbik olunur.
53 üncü maddenin IV üncü bendinin (b) fıkrası hükmü burada da caridir.
IV – 14 üncü maddenin II, III, V ve VI ncı bentleri hükümlerine riayet etmiyenler hakkında (500) liradan (10.000) liraya kadar ağır para ve 3 aydan bir seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
I – 15 inci maddeye göre Hükümetçe ittihaz olunan karara riayet etmiyenler hakkında (2.500) liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezası hükmolunur.
II – 17 nci maddeye göre Hükümetçe ittihaz olunan karara riayet etmiyenler hakkında (1.000) liradan (10.000) liraya kadar ağır para cezası hükmedilir ve suç mevzuunu teşkil eden mallar müsadere olunur.
III – 18 inci maddeye göre Hükümetçe ittihaz olunan karara riayet etmiyenler hakkında bu maddenin 1 inci bendindeki ceza hükmolunur.
IV – 19 uncu maddenin V numaralı bendine göre Hükümetçe ittihaz olunan karara riayet etmiyenler hakkında (250) liradan (2.500) liraya kadar ağır para cezası ve tekerrürü halinde (500) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezasiyle birlikte bir haftadan 3 aya kadar hapis cezası hükmolunur.
V – 20 nci maddenin birinci fıkrasına göre Hükümetçe ittihaz olunan kararlara riayet etmiyenler hakkında (3.000) liradan (30.000) liraya kadar ağır para cezasiyle birlikte 1 seneden 3 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
a) 21 inci maddenin I inci bendine muhalefet edenlerle II nci bendinde yazılı maddeleri Hükümetçe ittihaz olunan kararlara muhalif olarak satan ve satınalanlar, başkasına devir, imal veya nakledenler veya 21 inci maddenin III üncü bendine aykırı hareket edenler hakkında (5.000) liradan (50.000) liraya kadar ağır para ve 3 seneden 5 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
b) 21 inci maddenin II nci bendi hükmüne tabi tutulan maddelerden şahsi ihtiyaç ve istihlak için olanlarının örf ve adetin cevaz verdiği miktarı tecavüz etmemek üzere alınması, kullanılması, imali, istihlaki, nakli ve kar temini maksadına matuf olmaksızın yardım hissiyle veya zaruret sebebiyle başkalarına devri yukarki hükümden müstesnadır.
c) 53 üncü maddenin IV üncü bendinin (b) fıkrası hükmü burada da tatbik olunur.
VII – 22 nci maddenin I inci fıkrası mucibince Hükümetçe ittihaz olunan kararlara riayet etmiyenlerle 3 üncü fıkrasına muhalif olarak Hükümetçe yaptırılan stokları her hangi bir sebeple bulundukları yerlerden başka yerlere müsaade almaksızın nakledenler hakkında (2.500) liradan (25.000) liraya kadar ağır para ve 6 aydan 3 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
VIII – 22 nci madde gereğince veya her ne suretle olursa olsun döviz, kredi, akreditifle teçhiz edilenler, bunları tahsis edildiği madde veya yerler için kullanmadıkları takdirde (5.000) liralan (50.000) liraya kadar ağır para cezası ve 3 seneden 5 seneye kadar hapis cezasına mahküm olurlar. Bu suretle getirilen malların ayrıca müsaderesine hükmolunur.
Şu kadar ki, verilecek para cezası tahsis edilen döviz, kredi veya akreditif miktarından aşağı olamaz.
IX – 22 nci maddenin 2 nci fıkrasına göre Hükümetçe veya tavzif edeceği müessese ve teşekküllerce yapılacak murakabeye muhalefet edenler veya her ne suretle olursa olsun bu murakabeyi güçleştirenler ile 3 üncü fıkrasına tevfikan Hükümet tarafından yaptırılan stokları alakadar makamların talimatı hilafına istihlak eden, kullanan veya her ne suretle olursa olsun elden çıkaranlar hakkında (5.000) liradan (50.000) liraya kadar ağır para ve 3 seneden 5 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
I – 24 üncü maddenin I inci ve II nci bentlerine göre Hükümetçe yapılan teftiş ve murakabeye muhalefet edenler, ticari kredilerin, şirket veya kooperatiflerin faaliyetlerinin tahdit, takyit veya men’ine mütaallik olarak Hükümetçe ittihaz olunan kararlara riayet etmiyenler Hükümetin kararına muhalif olarak şirket veya kooperatifleri teşkil veya tescil ettiren ortaklar ve bu suçlara iştirak edenler hakkında (5.000) liradan (50.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Tekerrürü halinde ağır para cezası üç misline çıkarılır.
Hükümetçe ittihaz olunan karara muhalif olarak teşekkül eden veya tescil ettirilen şirketler ve kooperatifler feshedilir ve tasfiyeye tabi tutulur.
II – 25 inci maddenin I inci, II nci ve III üncü bentlerinde yazılı stok yapmak memnuiyetine riayet etmiyenler hakkında (10.000) liradan aşağı olmamak üzere para ve 3 seneden 5 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
III – 25 inci maddenin IV üncü bendinde yazılı mal biriktirmek memnuiyetine riayet etmiyenler hakkında (100) liradan (1.000) liraya kadar para cezası hükmolunur.
Stok yapılan miktar Hükümetçe müsaade edilen miktarın bir mislinden fazla ise maznun hakkında ayrıca 3 aydan 2 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
IV – II nci ve III üncü bentlerde yazılı hallerde yapılmış olan stokların ve biriktirilmiş olan malların müsaderesine hükmolunur.
V – 28 inci maddede yazılı ilana rağmen muhik sebep olmaksızın malını gümrükten çekmiyenler hakkında (5.000) liradan (50.000) liraya kadar ağır para cezasiyle birlikte 3 seneden 5 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
Hükümetçe gümrükten çekilerek müracaatları üzerine sahiplerine verilen malları Hükümetin gösterdiği yerlere veya ihtiyaç sahiplerine satmıyanlar veya tam olarak teslimden imtina edenler hakkında (10.000) liradan (50.000) liraya kadar ağır para cezasiyle birlikte 3 seneden 5 seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
VI – 29 uncu maddenin I inci bendi mucibince ithal veya ihraç maddelerinin Hükümetçe tesbit edilen fiyatlarına riayet etmiyenler hakkında bir seneden 3 seneye kadar hapis cezasiyle birlikte tesbit edilen ithal ve ihraç fiyatlariyle satış veya mubayaanın yapıldığı fiyatlar arasındaki fark tutarının on misli ağır para cezası hükmedilir. Tekerrürü halinde cezalar iki kat olarak verilir.
VII – 31 inci maddenin X numaralı bendinin 1 inci ve 2 nci fıkralarında yazılı yasağa riayet etmiyenlere (500) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezası ve 6 aydan 3 seneye kadar hapis cezası verilir.
I – 31 inci maddenin II nci, III üncü, VIII inci ve IX uncu bentleriyle X uncu bendinin üçüncü fıkrasında ve XI inci bendinde yazılı suçlarla 32 nci maddede yazılı suçları işliyenler, işlemeye teşebbüs edenler, bu fiillere iştirak edenler veya bu fiilleri yaptıranlar hakkında 10 seneden 30 seneye kadar ağır hapis ve (10.000) liradan (30.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
II – Birinci bentte yazılı suçların işlenmesinden doğan veya doğabilecek olan zarar, malın yahut temin edilen veya temini kasdolunan gayrimuhik menfaatin miktar ve mahiyetine göre hafif ise faili hakkında 3 seneden 10 seneye kadar ağır hapis cezası ile birlikte (5.000) liradan (20.000) liraya kadar ağır para cezası ve pek hafif ise 1 seneden 3 seneye kadar ağır hapis cezası ile birlikte (1.000) liradan (10.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
III – I inci ve II nci bentlerde yazılı hallerde failin dükkan, mağaza, ticarethane, fabrika, imalathane ve benzeri ticari ve sınai faaliyetleri ve hissesine münhasır olmak üzere iştiraklerinin İcra ve İflas Kanunu hükümlerine tevfikan tasfiyesine ve artacak kısmın müsaderesine ve 3 seneden 15 seneye kadar ticaretten men’ine de hükmolunur.
Mahkemece muvazaaya kanaat getirildiği takdirde failin 1 sene içinde devrettiği malların da müsaderesine hükmolunur.
Bu bendin tatbikını icabettiren hallerde tahkikata başlanır başlanmaz maznunun yukarda tadadolunan yerlerde bulunan malları üzerine derhal ihtiyati tedbir ve alacakları üzerine de ihtiyati haciz vaz olunur.
II nci bendin son fıkrasındaki ahvalde bu bent hükmü tatbik edilmez.
IV – 31 inci maddenin II nci ve III üncü bentleriyle 32 nci maddede yazılı suçlar, ticari faaliyetleri ve kazançları mahdut olan köy ve mahalle bakkalları, seyyar satıcılar ve bunlara mümasil küçük tacir ve esnaf ve tellallar veya bir hizmet veya sanat veya emek karşılığında ücret alanlar tarafından işlenirse bunlar hak kında 3 aydan 2 seneye kadar hapis ve (1.000) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Ayrıca 3 aydan 1 seneye kadar ticaretten men’ine ve bu kadar müddetle dükkanının kapatılmasına da hükmolunur. Tekerrüründe hükmolunacak hapis cezası 1 seneden ve ağır para cezası (2.500) liradan aşağı olamaz.
31 inci maddenin IX uncu bendine göre kar hadlerine tabi malların haklı sebep olmaksızın satışa arzedilmemesi veya satışından imtina edilmesi, saklanması, kaçırılması veya satılmadığı halde satılmış gibi beyan edilmesi hallerinde fiilin vehametine göre 1 aydan 1 seneye kadar hapis ve (250) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezası verilir.
V – Bu maddenin I ve II nci bentlerinde yazılı suçlardan dolayı tevkif edilenlerin fabrika, imalathane, dükkan, mağaza, ticarethane ve mümasili yerlerde bulunan ve piyasada darlığı hissedilen veya çabuk bozulur mallardan olduğu anlaşılan maddelerin tasfiyeye memur edilecek kimseler tarafından derhal satışı veya tevzie tabi mallardan ise tevzi işleriyle tavzif olunan alakalı makamlara teslimi yapılır ve bedelleri VI ncı bent gereğince muamele yapılmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankasına veya malsandığına yatırılır.
VI – 31 ve 32 nci maddelerde yazılı suçları işliyenlere müşteri tarafından bir para ödenmişse talebedildiği takdirde bu para derhal müşteriye iade edilir ve mal zaptolunur. Numunesinin alınması mümkün olan malların numunesi alındıktan sonra bakıyesi müşteriye teslim olunur. Suç mevzuu olan malın satıcı tarafından talebedilen bedeli henüz ödenmemişse müşteriden, ödenmişse suçludan alınır. Her iki halde de mal bedeli Ziraat Bankası şubesine ve bulunmıyan yerlerde malsandığına emaneten teslim olunur. Mahkeme sonunda, satılan malın bedeli yüksek olduğu tesbit edilirse fark re’sen müşteriye verilir ve artanı müsadere olunur. Satıcı beraat ettiği takdirde bankaya veya mal sandığına yatırılan mal bedelinin tamamı kendisine verilir.
VII – 31 inci maddenin IV üncü bendi hükmüne riayet etmiyenler hakkında 1 seneden 3 seneye kadar hapis ve (5.000) liradan (25.000) liraya kadar ağır para cezası ile birlikte o kadar müddetle dükkan, mağaza ve ticarethanesinin kapatılmasına ve ticaretten men’ine hükmolunur.
Bu bendin 1 inci fıkrasında yazılı suça mevzu olan faturanın taallük ettiği malın değeri hafif ise hapis ve para cezaları yarıya indirilir.
Faturanın taallük ettiği malın değeri pek hafif ise veya bu suç ticari faaliyetleri ve kazançları mahdut olan köy ve mahalle bakkalları, seyyar satıcılar ve bunlara mümasil küçük tacir, esnaf ve tellallar tarafından işlenirse üç aydan iki seneye kadar hapis ve (1.000) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezasiyle birlikte o kadar müddetle ticaretten men’ine ve varsa dükkanının kapatılmasına hükmolunur.
VIII – 31 inci maddenin V inci bendinde yazılı mecburiyete riayet etmiyenler hakkında (250) liradan (1.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
IX – 31 inci maddenin VI ncı bendi hükmüne riayet etmiyenler hakkında (500) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezasına ve bir haftadan bir aya kadar dükkan, mağaza ve ticarethanenin kapatılmasına ve aynı müddetle failin ticaretten men’ine hükmolunur.
X – 31 inci maddenin VII nci bendinde yazılı mecburiyetlere riayet etmiyenler hakkında üç aydan iki seneye kadar hapis ve (1.000) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezası ve 3 aydan 1 seneye kadar ticaretten men’ine ve bu kadar müddetle dükkan, mağaza ve benzeri satış yerlerinin kapatılmasına da hükmolunur.
XI – Yukardaki bentlerde yazılı ticaretten men’i ile dükkan, mağaza ve benzeri satış yerlerinin kapatılması cezası bu dükkan, mağaza ve benzeri satış yerlerinin bulunduğu mevki için hayati ehemmiyeti haiz olması halinde verilmez.
I – 34 üncü madde mucibince kurulan birliklere girmiyen veya girdikten sonra kendiliğinden çıkan yahut birlik statüsüne göre çıkarılan tacirler ve sanayi erbabı bu birliklere girmedikçe veya tekrar alınmadıkça, birliklerin mevzuu olan işlerle iştigalden memnudurlar. Bu memnuiyete rağmen bu birliklerin mevzuu olan işlerle doğrudan doğruya veya bilvasıta iştigal edenler hakkında 3 aydan 2 seneye kadar hapis ve (2.500) liradan (25.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
II – 36 ncı maddenin I inci bendine göre deniz nakil vasıtalarının çalıştıması hakkında Hükümetçe ittihaz edilen karara muhalefet edenler veya ettirenler veya bu fiillere yardım edenler hakkında (1.000) liradan (10.000) liraya kadar ağır para ve bir seneden beş seneye kadar hapis cezası hükmolunur. Bu fiilin işlenmesinden tevellüdeden veya edebilecek olan zarar hafif ise yukardaki suçları işliyenler hakkında (250) liradan (2.500) liraya kadar ağır para ve 3 aydan 1 seneye kadar hapis, pek hafif ise (100) liradan (1.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
III – 36 ncı maddenin I inci bendine göre kara nakil vasıtalarının çalıştırılması hakkında Hükümetçe ittihaz edilen kararlara muhalefet edenler hakkında bir aydan altı aya kadar hapis ve (250) liradan (2.500) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
IV – 36 ncı maddenin I inci bendine göre seyrüseferin tanzim, tahdit veya men’i ve azami nakil ücretlerinin tayini hususunda Hükümetçe ittihaz olunan karara riayet etmiyenler hakkında (500) liradan (5.000) liraya kadar ağır para ve bir aydan altı aya kadar hapis cezası hükmolunur.
V – 36 ncı maddenin I inci bendine göre lüzum görülen yerlerde çalıştırılmasına karar verilen hususi nakil vasıtalarında çalışanların kabule şayan mazeretleri olmaksızın işlerini terketmelerinin memnuiyeti hakkında Hükümetçe ittihaz olunan karara riayet etmiyenler alacakları günlük ücretin beş mislinden 25 misline kadar ağır para cezasına mahküm edilir.
VI – 36 ncı maddenin V inci bendi hükmüne riayet etmiyenler hakkında bir aydan üç aya kadar hapis ve (100) liradan (500) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
VII – 36 ncı maddenin VI ncı bendi hükmüne muhalefet edenler hakkında (1.000) liradan aşağı olmamak üzere ağır para ve üç seneden 10 seneye kadar hapis cezası hükmolunur. Şu kadar ki 100 rüsum tonilatodan yukarı buhar ve motor ile işliyen gemilerde hükmolunacak ağır para cezası geminin rayiç kıymetinden aşağı olamaz.
VIII – 37 nci maddede yazılı zirai iş mükellefiyetine riayet etmiyenler hakkında alacakları günlük ücretin beş mislinden 25 misline kadar ağır para cezası hükmolunur.Tekerrürü halinde para cezasının iki misli ve ayrıca 15 günden iki aya kadar hapis cezası hükmolunur.
IX – Zirai iş mükellefiyeti tatbik eden bölgelerden sahibine kati lüzumu olmıyan her nevi ziraat vasıtalarından kira mukabilinde istifade edilmesi hakkında Hükümetçe ittihaz edilen kararlara riayet etmiyenler (100) liradan (500) liraya kadar ağır para cezasiyle cezalandırılır.
I – 38 inci maddenin I inci bendinde yazılı zeriyatın çeşit, nevi ve nispeti hakkında Hükümetçe ittihaz olunan karara muhalefet edenlere bir haftadan üç aya kadar hapis ve (500) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
II – 38 inci maddenin I inci bendinde yazılı her hangi bir mahsulün ekiminin men’i hakkında Hükümetçe ittihaz olunan karara muhalefet edenlere (1.000) liradan (15.000) liraya kadar ağır para, altı aydan üç seneye kadar hapis cezası hükmolunur. Şu kadar ki, ekim sahası küçük ve ekilen mahsulün kıymeti az ise bu cezaların yarısına hükmolunur.
III – 38 inci maddenin I inci bendinde yazılı ziraatin ve hayvan yetiştirmenin usul ve istikametleri hakkında Hükümetçe ittihaz olunan kararlara riayet etmiyenlere (100) liradan (1.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
IV – 38 inci maddenin II nci bendinde yazılı küçük ve büyük başhayvanları Hükümetçe ittihaz olunan kararlara muhalif olarak ticaret kasdiyle satınalanlar, satanlar, her hangi bir surette başkasına devredenler, nakledenler ve kesenler veya kesimi zaruri kılacak şekilde küçük ve büyük baş hayvanları sakatlıyanlar hakkında bir seneden üç seneye kadar hapis ve (5.000) liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezası, kıymetleri az olduğu takdirde altı aydan bir seneye kadar hapis ve (1.000) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezası, pek az ise (500) liradan (5.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
V – 40 ıncı maddede yazılı araziye hububat ekmek ve ektirmek hakkında Hükümetçe ittihaz edilecek karara riayet etmiyenler hakkında bir aydan altı aya kadar hapis ve (250) liradan (2.500) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
VI – 42 nci maddenin II nci bendi hükmüne riayet etmiyenler hakkında (100) liradan (1.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Şu kadar ki, tayin olunacak para cezası, tesbit edilen ihtiyaç haricinde kullanılan veya sarf ve istihlak edilen madde ve hayvanların bedelinden ve ödünç verilen paraların tutarından aşağı olamaz.
VII – 65 inci maddenin I inci bendi mucibince salahiyetli memurlar tarafından istenilen malümatı vermiyen ve vesika ve defterleri göstermiyenler ve kendileri hazır bulunmasalar bile bu defter ve vesikaları kontrol etmek üzere gelen memurların derhal tetkik edebileceği şekilde fabrika, imalathane, müessese, ticarethane, dükkan, mağaza ve mümassili yerlerde hazır bulundurmıyan müessese sahipleri veya vekilleri veya bu yerlerin mesul müdürleri hakkında üç aydan iki seneye kadar hapis ve (2.500) liradan (25.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.
Kontrola gelen memur defter ve vesikaları bulamadığı takdirde mahkeme kararına hacet kalmaksızın bu yerleri kapatır. Tanzim edeceği evrakı derhal Cumhuriyet Müddeiumumiliğine tevdi eder.
Defter ve vesikalar bir ay içinde mahkemeye ibraz edilmediği takdirde kapatma devam etmekle beraber bu kanunun 57 nci maddesinin III ve V inci bentlerine tevfikan fabrika, imalathane, ticarethane, dükkan, mağaza ve mümasili müesseselerin tasfiyesine hükmolunur.
Bu kanuna göre hükmedilen cezalar tecil edilemez.
Bu kanunda yazılı suçlar için Türk Ceza Kanuniyle diğer kanunlarda daha ağır ceza hükümleri bulunduğu takdirde o cezalar hükmolunur.
55 inci maddenin 6 ve 7 nci fıkralariyle 56 ncı maddenin 4, 5 ve 6 ncı fıkralarında ve 57 nci maddede ve 58 inci maddenin 1 inci fıkrasında yazılı suçların failleri hakkında hükmolunacak para cezalarından dolayı bunların çalıştıkları ticaret veya sanayi müessesesi veya sair hükmi şahıslar halen ve müteselsilen mesuldürler.
Bu Kanuna göre verilip katileşen hükümlerin hulasaları, masrafı mahküma ait olmak üzere gazetelerde ve 57 nci madde ile 59 uncu maddenin VII nci bendine tevfikan mahkümiyet ve yapılan muamelelerin ayrıca radyo ile de neşir ve ilanına hükmolunur. Ancak, mevzuu itibariyle neşrinde fayda tasavvur olunmıyan seyyar satıcıların ve sair küçük tacirlerin işledikleri basit suçlara veya iş mükellefiyetine riayet etmiyenlere taallük eden hükümler mahkeme karariyle neşirden istisna edilebilir. Fer’i ceza olan dükkan, mağaza ve ticarethanenin kapatılması hakkındaki hükümlerin hulasaları büyük harflerle yazılarak dükkan ve mağaza ve ticarethanenin göze çarpan yerine yapıştırılır.
I – Bu kanuna taallük eden işlerde vazife ve salahiyetlerini suistimal edenler veya bu suretle diğer bir suç işliyenler ve vazifede ihmal ve terahide bulunanlar hakkında Türk Ceza Kanunu ile diğer kanunlarda muayyen olan cezalar iki kat olarak hükmolunur.
II – Memur ve müstahdemlerin bu kanunun tatbikı dolayısiyle işledikleri suçlardan veya bu kanunun tatbikiyle mükellef makam ve mahkemelerin emir ve taleplerini ve bu kanunla kendilerine mevdu takip ve tahkik vazifelerini ihmal veya suistimal etmelerinden dolayı haklarında yapılacak cezai takiplerde memurin muhakematına dair kanun hükümleri tatbik olunmaz.
Vali ve vali muavinleri, kaymakamlar ve belediye reisleri ve heyet halinde ittihaz ettikleri kararlardan dolayı belediye daimi encümen azaları ve merkezin emriyle tahkik ve teftiş için gönderilenler ikinci fıkra hükmünden müstesnadır.
III – Milli Korunma Kanununa taallük eden işlerde, iktisadi Devlet teşekkül ve müesseselerinin idare ve murakabe uzuvları ile memur ve müstahdemleri ve bu kanuna göre vazifelendirilen hususi hukuk hükümlerine tabi müesseselerin memur ve müstahdemleriyle bu müesseselerden hükmi şahsiyeti haiz olanlarının idare ve murakabe uzuvları, hakiki şahıslara ait olanlarının sahipleri ve müdürleri Devlet memuru gibi cezalandırılır.
I – Bu kanun hükümlerinin tatbikında salahiyetli memurlara, lüzum görülen her türlü malümatın verilmesi ve her nevi vesikaların ve defterlerin gösterilmesi mecburidir.
II – Bu memurlar, vazifelerinin ifası sırasında bu Kanunun cezalandırdığı fiillere muttali olduklarında, meşhut suçların Muhakeme Usulü Kanununun dördüncü maddesi hükümlerini tatbik ederler. Talep vukuunda zabıta makam ve memurları bu memurlara yardım etmeye mecburdurlar.
III –
a) Bu kanunun tatbikında salahiyetli ve vazifeli memurlar tehirinde mazarrat umulan hallerde her türlü mal konulan yerlerle, mağaza, dükkan, ticarethane, depo, ambar, samanlık gibi yerlerde arama yapabilirler.
b) Arama sırasında mahalli zabıta amir veya memurunun ayrıca huzuru şarttır. Arama sırasında aranılacak yerin ve malın sahibi veya zilyedleri ve bunlar bulunmazlarsa sırasiyle mümessilleri veya hısımlarından veya kendisiyle sakin olanlardan veyahut komşularından mümeyyiz biri hazır bulundurulur.
c) Köylerde yapılan aramalarda muhtar ile ihtiyar heyetinden biri ve muhtar bulunmadığı zaman ihtiyar heyetinden biri ile komşularından biri ve ihtiyar heyetinden kimse bulunmadığı zaman komşularından iki kişi hazır bulundurulur.
d) Gecikmesinde zarar görülen fevkalade haller müstesna olmak üzere meskenlerde gece arama yapılamaz.
e) Her arama neticesinde kanun hükümlerine muhalif olarak saklanmış veya saklanmak istenilmiş mallar zuhur ederse bu mallar alınarak Hükümetin evvelce tesbit etmiş olduğu mahallerde sevk ve teslim edilir. Ve bunlara elkonulduğu veya satıldığı hallerde bedelleri emaneten Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası şubelerine ve bulunmıyan yerlerde malsandıklarına yatırılır. Bu suretle malları alınan hükmi ve hakiki şahıslar aleyhine Milli Korunma Kanununa tevfikan ayrıca cezai takibat yapılır.
f) Arama neticesinde kanun hükümlerine muhalif olarak saklanmış veya saklanmak istenilmiş mallar zuhur etsin etmesin, hazır bulunanların ayrı ayrı imzalarını ihtiva eden iki nüsha zabıt varakası derhal mahallinde tutulur. Eğer kanun hükümlerine muhalif olarak saklanmış veya saklanmaya teşebbüs edilen mallar zuhur etmişse bunların miktarı ve müfredatı ve o günkü hal ve vasıfları zabıt varakasında ayrı ayrı gösterilir. Arama neticesinde tutulan bu zabıt varakasının bir nüshası derhal mal sahiplerine veya zilyedlerine ve mal zuhur etmemişse aranılan yerin sahibine veya zilyedine verilir.
I – Adalet Bakanlığı lüzum görülen yerlerde, yiyicilikten, rüşvet alıp vermekten, ihtilas ve zimmete para geçirmekten, gerek doğrudan doğruya ve gerek memuriyet vazifesini suistimal suretiyle kaçakçılıktan ve resmen vuku bulan alım ve satımlara fesat karıştırmaktan ve Devlet Hariciyesine ait gizli evrakı veya şifreleri ifşa veya ifşaya sebebiyet vermekten ve bu cürümlere iştirak etmekten sanık olanlar haklarındaki davalarla 4237 sayılı kanun hükümlerine giren suçlara ve bu kanunda yazılı suçlar ile bu kanun hükmünce resmi evrak ve vesikalardan sayılan evrak ve vesikalar üzerinde işlenen suçlara, bu kanunun 64 üncü maddesinde yazılı memurların işledikleri suçlara taallük eden davaları ve bu davaların görüldüğü sırada işlenen yalan yere şahadet suçlarına mütaallik davaları görmek üzere Hakimler Kanununun her sınıf veya derecesindeki yargıçlardan müteşekkil olarak toplu veya tek yargıçlı Milli Korunma Mahkemeleri kurabilir.
II – Adalet Bakanlığı bu mahkemelere, 2 nci sınıfta bulunan ve Yargıtay’a aday gösterilmiş olan yargıçları terfian ve birinci sınıfta bulunan yargıçları naklen tayin edebileceği gibi kadrodaki her dereceden aylıklar karşılık tutulmak suretiyle daha aşağı derecelerdeki yargıçları da tayin edebilir. Bu mahkemenin lağvı halinde Yargıtay’a aday yargıçlardan bu mahkemelere terfian tayin olunanlardan açıkta kalanlar müktesep hakları mahfuz kalmak şartiyle ve kendi muvafakatlariyle 4 üncü derecedeki bir yargıçlığa da tayin olunabilirler.
III – Bu mahkemelerde görev alan yargıçların, savcıların ve katiplerin aylıkları bu kanunun 43 üncü maddesindeki sermayeden ödenir ve bu görevlerin devamı süresince de kendilerine yine bu sermayeden aylıklarından gayri Adalet Bakanlığınca tensip ve Başbakanca tasvip olunacak aylık maktu tazminat verilebilir.
IV – Bu mahkemelerin ilgası halinde 2556 sayılı Hakimler Kanununun 79 ve 80 inci maddeleri gereğince ilgililere verilecek aylıklar bu kanunun 43 üncü maddesindeki sermayeden ödenir.
V – Adalet Bakanlığı bu mahkemelerin kaza mıntakalarını, bu mahkemelerin kurulmadığı yerlerde bu kanuna göre vazifeli mahkemeyi tayin eder. Bu kanun hükmüne giren bütün suçların davasını bir mahkemede rüyet ettirebilir.
VI – Adalet Bakanlığı Milli Korunma mahkemelerinden ve bu mahkemelerin kurulmadığı yerlerde bu işlere bakmak üzere yetkili kılınan mahkemelerden verilen hükümleri tetkik etmek üzere bu maddenin 2 nci bendinde yazılı yargıçlardan Yargıtay’da özel bir daire teşkiline ve bu daireye lüzumu kadar raportör tayinine de yetkilidir. Bunların aylıkları 43 üncü maddedeki sermayeden ödenir. 4 üncü bent hükmü bunlar hakkında da uygulanır.
I – Bu kanuna göre kurulan veya bu kanunu tatbik ile vazifelendirilen mahkemeler Meşhut Suçların Muhakeme Usulü hakkındaki Kanunun usul hükümlerini tatbik ederler. Şu kadar ki savcının, Meşhut Suçların Muhakeme Usulü Kanununun 6 ncı maddesi uyarınca verdiği tutma kararı, sözü geçen kanunda yazılı muayyen mehiller içinde dava açılmadığı takdirde kendiliğinden hükümsüz kalır. Sanığın tutulmasına devam mecburiyeti bulunduğu hallerde genel hükümlere göre işlem yapılır.
II – Bu kanunla tekerrürden dolayı özel surette ceza tayin edilmiş olan hallerde tekerrür tabirinden maksat, hüküm katileşlikten sonra aynı suçun tekrar işlenmesidir.
III – Bu kanunda yazılı suçlara teşebbüs halinde hilafına sarahat olmadığı takdirde genel hükümler uygulanır.
IV – Aynı cürüm kastı altında işlenmiş olan, muayyen bir cins malın mütaaddit şahıslara fazla fiyatla satılması veya aynı gayrimenkulün mütaaddit defalar kanunen muayyen miktardan fazlaya kiraya verilmesi gibi haller bir suç sayılır ve bu hallerde Türk Ceza Kanununun 80 inci maddesi hükmü uygulanır.
V – Bu kanuna göre toplu olarak kurulan Milli Korunma Mahkemelerince hükmolunan on beş güne kadar hapis ve 500 liraya kadar ağır para cezalarına taallük eden hükümler kati olup temyiz edilemez.
I – Bu kanun hükümleri dairesinde ittihaz edilecek karar ve muameleler hakkında kaza mercilerinden tehiri icra ve tedbiri ihtiyati kararları verilemez.
II – Bu kanunun tatbikatına mütaallik olarak kullanılan fatura ve her türlü evrak veya Hükümetçe istihlaki tahdit olunan maddelere mütaallik karne veya vesikalar, resmi evrak ve vesikalardan madudolup bunlar üzerinde işlenecek sahtekarlık cürümleri hakkında Türk Ceza Kanununun resmi evrak üzerinde işlenen sahtekarlık cürümlerine mütaallik hükümleri tatbik olunur.
III – Bu kanunda yazılı suçlarla irtikap, rüşvet alıp vermek, ihtilas, zimmete para geçirmek, gerek doğrudan doğruya ve gerekse memuriyet vazifesini suistimal suretiyle kaçakçılık, resmen vukubulan alım ve satımlara fesat karıştırmak, Devlet hariciyesine ait gizli evrakı veya şifreleri ifşa veya ifşaya sebebiyet vermek suçlariyle 4237 sayılı kanunda yazılı suçları salahiyetli merciler tarafından haber alınmadan evvel müsbit delilleriyle birlikte bu mercilere haber veren veya bu suçları fiilen meydana çıkaran kimselere aşağıda yazılı esaslar dairesinde ikramiye verilir.
Muhbire ikramiye verilebilmek için ihbarın, suç delillerinin elde edilmesine imkan verecek surette ve vaktinde yapılmış olması şarttır. Verilecek ikramiye, ihbarın mevzuuna dahil suçlardan dolayı hükmedilen para cezasiyle müsadere olunan malların satış kıymetinin % 25 ini tecavüz edemez. İkramiye para cezasının tahsilinden ve müsadere olunan malların satışından sonra verilir.
Suçun meydana çıkarılmasında büyük gayretleri sebkettiği tahkikatla sabit olan memurlar da yukarıdaki fıkrada yazılı ikramiyeden istifade ettirilir.
İhbarın mahiyeti hakkında suç teşkil etmedikçe muhbirin hüviyeti rızası olmadıkça açıklanmaz.
Muhbire ve memurlara verilecek ikramiyenin nispeti mahkemece re’sen takdir ve hükmolunur.
İkramiyeden istifade etmek yahut kendilerine veya başkalarına haksız sair menfaatler temin eylemek kastiyle suçsuz olduklarını bildikleri kimseler hakkında suç tasni ve ihbar edenler veya bu maksatlarla şantaj yapanlar hakkında kanunen muayyen cezalar üç misli olarak hükmolunur ve bu kabil suçların muhakemeleri de 67 nci maddeye göre kurulan veya salahiyetli kılınan mahkemelerde görülür.
Askerlik ve Milli Müdafaa mükellefiyeti kanunlarının, bu kanunun (41) inci maddesinde yazılı muafiyet müstesna olmak üzere diğer hükümleri mahfuzdur.
3780 sayılı Milli Korunma Kanununun 3954 sayılı kanunla değiştirilen 16 ncı maddesinin 2 nci fıkrası hükümleri krom arama ruhsatnamesini haiz olanlara da uygulanır.
31 inci maddenin X uncu bendinin ikinci fıkrasında yazılı malların ticaretiyle iştigal edenler kanunun neşri tarihinden itibaren üç ay içinde vaziyetlerini bu hükme intibak ettirmeye mecburdurlar.
Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Bu kanun hükümlerini tatbika İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
İstiklal Mahkemesi Kararı: İskilipli Atıf Hoca
İskilipli Atıf Hoca’nın Ankara İstiklâl Mahkemesince vatana ihanetten yargılanarak idam edilmesine ilişkin karar, TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı Yayınları tarafından yeni harflere çevrilerek elektronik kitaplar bölümünde yayınlanmıştır.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] İskilipli Atıf Hoca: Babası Akkoyunlu aşiretinin İmamoğulları ailesinden gelen Hasan Kethüdaoğlu Mehmed Ali Ağa, annesi Mekke’den göç etmiş, Arap Ben-î Hattab aşiretinden Nazlı Hanım’dır. 1875 yılında, Bayat’ın Toyhane köyünde doğmuş, Altı aylıkken öksüz kalmış, dedesi Hasan Kethüda’nın himayesinde yetişmiştir. Köy hocasından başladığı tahsiline 1891’den itibaren iki sene İskilip’te devam etmiş, 1893’ün Nisan ayında İstanbul’a gelerek medrese eğitimi görmüş, 1902’de medresedeki öğrenimini tamamlamıştır. 31 Mart Olayları sırasında bir hafta tutuklu kalmıştır. İskilipli Atıf Hoca, 1919 yılında Teali-i İslam Cemiyetinin başkanlığına getirilmiştir. 26 Aralık 1925’te, Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesini yayımlayan ve dağıtanlarla birlikte yargılanmak üzere Ankara’ya gönderilmiştir. Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin başkanı iken bu cemiyet tarafından hazırlanan ve Yunan uçakları tarafından Anadolu’ya atılarak dağıtılan Millî Mücadele karşıtı bir beyannamesi (fetva) sebebiyle 26 Ocak 1926 Salı günü Ankara İstiklâl mahkemesinde yargılanmış, bir hafta sonra Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asılmıştır. Ankara’da bulunan mezarı, 2009 yılı başında bulunduğu park yerinden alınarak İskilip Gülbaba Mezarlığı’na taşınmıştır. Mezar yeri değişikliği 2010 yılı başında kamuoyunun bilgisine sunulmuştur.[/box]
Erzurum, Rize, Giresun hadise-i isyaniyesiyle alakadar ve işbu hadiselerin suret-i tertib ve ihzarında amil ve öteden beri Hükümet tarafından yapılan hamalât-ı teceddüdkaraneye karşı bir vaz’-ı muhalefet ahzıyla idare-i hazıra aleyhinde daima propagandada bulunmakla maznunun aleyhim olan ve 3/12/341 tarihinde taht-ı tevkife alınan Erzurum’un Dere mahallesinden Hoca Osman ve biraderi Hoca Mehmed ve Bakırcı mahallesinden Sami[h] ve Camiikebir’den Muhsin ve Sabuncuzade Mustafa,
Erzurum Sulh Hakim-i sabıkı Zühdi, Muradpaşa mahallesinden Hacı Bey,
Habibmolla mahallesinden Kara Sabri Bey ve kitapçı esnafından mütekaid Yüzbaşı İsmail Efendi,
Hasankale Telgraf Müdürü Halid, Erzincan Murakıbı Ali ile [Frenk Mukallidliği ve Şapka] nam risaleyi tahrir ve muhtelif mahallere irsal ile halkı isyana teşvik ettiğinden dolayı İstanbul’da 7/12/341 tarihinde tevkif edilen Fatih dersiâmlarından Hoca Atıf ve rüfekasından Babaeski Müftü-i sabıkı Ali Rıza,
Fatih’te Şeyh Süleyman, Fatih türbedarı Hasan Tahsin, Bakırköy’den Seydişehirli Hasan Fehmi,
Suudûlmevlevi, Bayezid Dersiâmlarından Hoca Tahir, Hoca Fettah ve 19/Eylül/341’de tevkif edilen İstanbul’da Taladbey Hanında Yemenli Yusuf ve 16/Eylül/341 tarihinde tevkif edilen ve marü’l-beyan evrak ile muhakeme ve evrak-ı tahkikiyesi tevhid edilen Uşaklı saatçi Mustafa oğlu Süleyman Sami ve 31/Teşrinievvel/341 tarihinde tevkif edilen Uşak’tan Köseoğulları’ndan saatçi Hacı Ali oğlu Ahmed,
Ayntabizade Rasih oğlu Salih, Kamil Paşa zade Muhlis ve rüfeka-yı sairesi haklarında icra kılınan muhakeme neticesinde:
Bunlardan Hoca Atıf Efendi’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin teceddüd ve tekamüle doğru attığı hatvelere mani olmak ve halkı isyan ve irticaa teşci’ etmek kasdıyla İstanbul’da üç yüz kırk senesi nihayetlerinde [Frenk Mukallidliği ve Şapka] nam eseri neşr ve muhtelif vasıtalarla memleketin muhtelif mahallerine irsal ettiği esnada İstanbul Polis Müdüriyeti tarafından Birinci Şube ifadesiyle 24/8/341 tarihiyle Dahiliye Vekalet-i Celilesine ihbar edildiği vekalet-i müşarünileyhanın 26/9/341 tarih ve 4717 numaralı emriyle mezkur risalenin müsaderesiyle men’-i tevzii İstanbul’a bildirildiği ve kitapların bir miktarı derdest ve müsadere olunduğu halde ve emrin suduru tarihinden bir müddet sonra eser-i mezkurun isyanın zuhur ettiği mıntıkalarda yapılan taharriyatta elde edilmesi ve muhakemeleri icra edilen maznunlara vaki’ olan suallerden eserin isyandan bir, iki ay evvel mezkur muhitlere gelerek elden ele gezdirilmek suretiyle gizliden gizliye okutturulduğu ve şapka iksası hakkındaki kanunun kabul edilmesi üzerine muhtelif mahallerde şapka aleyhinde propagandada bulunan eşhasın tevkifi esnasında yapılan taharriyatta mezkur esere tesadüf edildiği ve icra edilen tahkikatta eser-i mezkurun efkar-ı masume-i halkı iğfal ve irticaa teşvik maksadıyla Anadolu’nun içerilerine ve bi’l-hassa vilayât-ı şarkiyeye bila-bedel gönderildiği ve eserin neşr ve tevzii Hükümetçe men’ edildiği halde neşr ve tamimine güna gün vasıtalarla çalışmak suretiyle mevâki-i muhtelifedeki isyanın zuhurunda amil ve muharrik-i yegane olduğu ve Atıf Efendi hayat-ı maziyesi itibarıyla da 31/Mart hadise-i irticaiyesinde ve Mahmud Şevket Paşa merhumun hadise-i şehadetinde alakadar olduğundan suver-i muhtelife ile tecziye ve Sinob’a nefy olunduğu ve bundan başka mücadele-i milliyenin en buhranlı zamanında Anadolu içerilerine doğru uzamış olan işgal ordusuna mukavemet edilmemesi zımnında riyasetinde bulunduğu Teali-i İslam Cemiyeti namına tanzim ettirdiği beyannameleri sonradan alındığını inkar tertibâtına rağmen Yunan tayyareleriyle istiklal ve hakk-ı hayatı için mücadele eden Anadolu köylerine attırdığı ve teceddüd ve cumhuriyetin fırsat kollayan daimi bir düşmanı vaz’ını almış olan mumaileyhin son hadise-i isyaniyede maddeten ve manen alakadar bulunduğunun delâil-i mesrude ile teeyyüd ve tahakkuk ettiği
ve diğer maznun Babaeski Müftü-i sabıkı Ali Rıza Efendi’nin Giresun isyanının fail ve mürettiblerinden olduğundan dolayı idamına karar verilen ve hükmü infaz edilen Hafız Muharrem’in üzerinde derdest edilen ve tertibât-ı isyaniye ve fesatkarane hakkında teati-i malumattan ibaret olan Ali Rıza imzalı mektuplar hakkında huzur-ı mahkemede sorulan suallere cevaben [Efendim ben Giresun’a gelirken vaziyet ve şapka hususunda mahallin efkar ve ahvâl-i sairesini “hasta iyidir veya fenadır” parolasıyla bize malumat verdirmeleri üzerine ben de kendilerine bu suretle bildirmekte idim] diye vaki’ olan itifaratından hadise-i isyaniyenin muharrik ve müşevviklerinden olduğu ve Hafız Muharrem’le muhabere ile temasta ve İstanbul’da hin-i tevkifinde elde edilen ve Muharrem’den kendisine gönderilen ve aynı parola ile muhabere edildiğini mübeyyin mektupların bulunduğu ve mücadele-i milliye senelerinde Babaeski’de müftülüğü zamanında birçok masum halkı Yunanlılara teslim ve Yunan âmâline çalışmış olması hususunun tebeyyün eylemesinde ve ihanet-i harbiye ve hıyanet-i vataniyeden dolayı mahkum ve bi’l-ahire aftan istifade ederek tahliye kılındığı ve daima memleketin buhranlı zamanlarında bu gibi ef ’al-i hıyanetkaranede bulunması ve kendisinin son Giresun hadise-i isyaniyesinde üzerlerinde zuhur eden mektuplar mündericatı dolayısıyla Muharrem’le beraber müşterek bir surette hareket ettiklerine kanaat-ı vicdaniye hasıl olduğu gibi şuhûdun şehadâtı ve huzur-ı mahkemede merkumûnun müevvelen vaki’ olan ikrar ve itiraflarından ve Mahallî Hükümetinin bu hususa mütedair muhtelif raporlarından anlaşılmakla hareketlerine tevafuk eden Kanun-ı Ceza-yı Umumi’nin 45’inci maddesinin [Her biri cürmün husulü maksadıyla ef ’al-i mezbureden bir veya bir kaçını icra eylerse eşhas-ı mezkureye hemfiil denilir ve cümlesi fail-i müstakil gibi mucazat olunur] diye muharrer fıkrası delaletiyle kanun-ı mezkurun muaddel “55” inci maddesinin [Türkiye Cumhuriyeti’nin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tamamen veya kısmen tağyir …… veya ifa-yı vazifeden men’e cebren teşebbüs edenler idam olunur] diye muharrer fıkrası mucibince İskilibli Hoca Atıf ve Babaeski Müftü-i sabıkı Ali Rıza Efendilerin salben idamlarına
ve maslub Hafız Muharrem’in itaat-ı mutlaka ile merbut bulunduğu şeyhi olup efkar-ı irticakaranesinin fiiliyat sahasında intikalinde en büyük amil olan Fatih’te Sofular ve Talibanlılar şeyhi denilen Süleyman’ın ve Muharrem’le Babaeski Müftü-i sabıkı Ali Rıza’nın muhaberelerine tavassut ettiği anlaşılan Fatih türbedarı Hasan Tahsin ve Erzurum hadise-i isyaniyesinin amil ve mürettiblerinden bulunup Erzurum’da idam edilen Şeyh Hafız Osman’ı harekât-ı irticaiyeye tahrik mahiyetinde mektup yazmakla maznun Erzincan murakıbı Ali ve hadise-i isyaniye günü Hükümetin şifre miftahını elde etmek yolundaki hareket ve faaliyeti ve akrabalarına isyana takaddüm eden günlerde yazmış olduğu Bayburd havalisini tahrik mahiyetinde irticakarane mektuplarla Erzurum hadise-i isyaniyesinde fer’an zî-medhal olduğuna kanaat gelen Erzurum’un Hasankale kazası Telgraf Müdürü Halid ve Erzurum hadise-i isyaniyesine takaddüm eden günlerde ötede beride şapka aleyhinde propagandada bulunmakla keza maznun Erzurum’un Dere mahallesinden Hoca Osman ve biraderi Mehmed, Erzurum’un Muradpaşa mahallesinden Hacı Bey ve Habibmolla mahallesinden Kara Sabri Bey, Erzurum’da Yüzbaşılıktan mütekaid İsmail ve Uşak’ta şapkayı vesile ittihaz ederek teşkilat-ı idare-i hazıra aleyhinde bulunmakla müttehim Uşaklı Köseoğulları’ndan Ahmed ve Ayntabizade Salih, saatçi Süleyman, Kamil Paşa zade Muhlis Efendilerin haklarında isnad olunan ef ’ale mücaseretleri gerek haklarında tanzim edilen zabıt varakaları müfadı ve Mahallî Hükümetinin bu hususta vermiş olduğu raporlar ve isyan sahalarında tezahür eden hissiyât dolayısıyla [Frenk Mukallidliği ve Şapka] nam kitabın kıraatından mülhem olarak âmâl ve efkar-ı irticakaraneyi teyid eder mahiyette tezahürat ve teşvikâtta bulundukları evrak-ı tahkikiyede ifadeleri alınan şuhûdun şehadâtından ve huzur-ı mahkemede müevvelen vaki’ olan ikrar ve itiraflarından anlaşılmakla hareketlerine tevafuk eden Kanun-ı Ceza-yı Umumi’nin “45” inci maddesinin [Eğer fiil-i asli idam…… fer’an zî-medhal olanlar hakkında on seneden aşağı olmamak üzere muvakkatan küreğe konulur diye muharrer fıkrası delaletiyile kanun-ı mezkurun muaddel “55” inci maddesinin birinci fıkrası mucibince;
Erzurumlu Şeyh Süleyman’ın on, Fatih türbedarı Hasan Tahsin’in beş, Erzincan murakıbı Ali ve Erzurum’un Dere mahallesinden Hoca Osman ve Hacı Bey ve Hoca Mehmed ve Erzurumlu Kara Sabri ile Yüzbaşılıktan mütekaid İsmail’in yedişer sene ve Uşaklı Köseoğulları’ndan Ahmed, Ayntabizade Salih, Hasankale Telgraf Müdürü Halid’in onar, saatçi Süleyman, Kamil Paşa zade Muhlis’in on beşer sene küreğe konulmalarına
ve keza isyana tekaddüm eden günlerde Adapazarı, Burusa mıntıkaları dahilindeki köylerde dolaşarak şapka aleyhinde beyanâtta bulunarak Hükümet-i hazıranın idaresine halkı isyana teşvik etmekle maznun İstanbul’da sabık komiser muavinlerinden Yusuf Kenan Efendi’nin hakkında isnad olunan ef’ale mücasereti evrak-ı tahkikiyedeki ifadeleri bulunan şahitlerin şehadâtı ve keza ikrar ve itirafından anlaşılmakla hareketine tevafuk eden Kanun-ı Ceza-yı Umumi’nin 55 inci maddesinin [Ef ’al-i mezkûreyi ika’a fiilen tahrik …… ve madde-i fesadın icrasına başlanmış olursa yedi seneden ekal olmamak üzere küreğe konulur] diye muharrer fıkrası nucibince kendisinin on sene müddetle küreğe konulmasına
ve İdare-i Hükümeti deruhde eden zevata harekât-ı teceddüdkaraneye devam ettikleri takdirde hayatlarına kast edileceği ve memleketin hayat-ı mazisi dolayısıyla bu gibi teceddüdâta tahammülü olmadığını sair tefevvühatı havi imzasız mektuplar göndermekle keza maznunun aleyh Suudûlmevlevi’nin ef ’al-i müddea biha mücasereti elde edilen mektuplardaki yazılarla mahkemede istiktab suretiyle yazdırılan yazıların aynı olması ve mektupların Suudûlmevlevi tarafından yazıldığı bu hususta teşekkül eden ehl-i hibrenin raporu müfadından anlaşıldığı ve bu hususa dair mahallî vilayetin göndermiş olduğu raporlarda müddeiyât-ı anifeyi teyid ettiği cihetle hareketine tevafuk eden Kanun-ı Ceza-yı Umumi’nin “191” inci maddesinin [Bir kimseye mühürlü veya mühürsüz veya imzalı …… teklifini icra eylemezse …… vukua getireceği …… beyan ettiği mazarrat faili hakkında idam …… fakat fiile çıkmamış olur…… muvakkaten küreğe konulur] diye muharrer fıkrası mucibince on sene müddetle küreğe konulmasına
keza ötede beride idare-i hazıra aleyhinde beyanâtta bulunmak suretiyle halkın hissiyâtını Hükümet aleyhine tahrik eylemekle maznunun aleyhim İstanbul Bayezid dersiâmlarından Hoca Tahir, Hoca Fettah, Seydişehri Hasan Fehmi, Erzurumlu Samih, dava vekili Muhsin, Sabuncuzade Mustafa, Sulh Hakim-i sabıkı Zühdî Beylerin ef ’al-i müddea biha mücaseretleri haklarında tanzim edilen evrak-ı tahkikiyede ifadeleri tesbit edilen şahitlerin şehadâtından keza Mahallî Hükümetin vermiş olduğu raporlardan anlaşılmakla Kanun-ı Ceza-yı Umumi’nin muaddel “64” üncü maddesinin [Zikr olunan teşvikâtın bir güna eser-i fiilisi zuhur etmez ise muvakkat nefy cezasıyla mücazât olunur] diye muharrer fıkrası mucibince kendilerinin üçer sene müddetle tagriblerine ve bunlardan Hoca Fettah ve Hoca Tahir Efendilerin Adana, Seydişehirli Hasan Fehmi Efendi’nin Isparta, Erzurumlu Samih, Muhsin ve Sulh Hakim-i sabıkı Zühdî, Sabuncuzade Mustafa Efendilerin İstanbul vilayetlerinde müddet-i mahkume-i cezaiyelerini ikmallerine ve Kanun-ı Ceza-yı Umumi’nin “39” uncu maddesinin [Eğer mahkum-ı aleyh hakkında nefy cezası hükm olunmuş ise bir günlük mevkufiyet beş günlük nefye muadil add olunur] diye muharrer fıkrası mucibince tarih-i tevkiflerinden itibaren mevkuf kaldıkları müddetin de müddet-i mahkumelerinden icra-yı mahsup ve tenziline
ve mevâki-i muhtelifede vücuda gelen harekât-ı isyaniyede alakadar oldukları iddiasıyla maznunun aleyhim Uşaklı saatçi Mustafa Asım, gazete muharrirlerinden Ömer Rıza, Nurıosmaniye Camii imamı Hafız Osman, Rize’den Gevelizade Yahya, Yüzbaşılıktan mütekaid Hıdır, mahdumu Muhyiddin, Maarif Vekaleti mümeyyizlerinden İhsan, Dağıstanlı Seyyid Tahir, Aziz bin Mahmud, yağlıkçı Mustafa ve biraderi Hüseyin, kitapçı Aziz, Cihan Kütübhanesi sahibi Mihran, Şeyh Ali Haydar, berber Mustafa, saatçi Hafız Nafiz, Gostivarlı Hasan, Uşak’tan saatçi Mülazım mütekaidi Halid, Sürmeneli Hafız Ali, Tahirülmevlevi, Erzurumlu Cafer Beylerin haklarında isnad olunan ef ’ale mücaseretlerine dair kanaat-ı vicdaniye temin edecek delâil-i kanuniye bulunamadığından beraetlerine ve sebeb-i aherle mevkuf değillerse ihla-yı sebillerine müttefikan karar verildi. 3/2/926
Aza
Aydın Mebusu Reşid
Reis
Afyonkarahisar Mebusu Ali
HFSK-Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu’nun 27 Kasım 2008 tarih ve 5/5 sayılı kararıyla kurulmuştur.
17 Şubat 2009 Salı günü yapılan ilk toplantıda yapılan seçimde Av. Muazzez Çörtelek Başkanlığa, Av. Sahir Bafra Başkan yardımcılığına ve Av. Gürsel Devrim İyim de Sekreterliğe getirilmiştir. İlk Yürütme Kurulu Av. Abdurrahman Bayramoğlu, Av. Gülşen Şavktaş, Av. Rezzan Ulubay, Av. İbrahim Aycan, Av. Seval Kılıç, Av. Doç. Dr. Erdem İlker Mutlu, Av. Özgür Tuğsuz ve Av. Başar Yaltı‘dan oluşmuştur.
Komisyon, 2022 yılından itibaren geniş bir avukat kitlesine hitap etmeye başlamış, felsefe kampları düzenlemiş, saha araştırmaları yapmaya ve raporlar hazırlamaya başlamıştır.
2022 yıl sonunda Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları Raporu‘nu kamuoyuna sunmuştur. HFSK’nn geçmiş döneminde sırasıyla, Avukat Muazzez Çörtelek, Av. Sahir Bafra, Av. Gürsel Devrim İyim, Devrim Yazır Yıldırım ve Av. İbrahim Aycan ve Av. Mehmet Can Seyhan başkanlık yapmışlardır. Ayrıca Av. Onur İste komisyonu geçmiş dönem çalışmalarında daimi katkı sunan yöneticilerindendir.
2025 yılı itibari ile komisyon başkanlığını Av. Birsen Avcı yürütmektedir. HFSK, İstanbul Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi kürsüsü ve İstanbul Barosu ortaklığı ile yürütülen HFSA (Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi) daimi sempozyumlarının paydaşıdır.
Komisyon, İÜHFS ile birlikte birçok ortak program icra etmiştir.
Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı, Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan ve KRT Kültür Televizyonu Aslı Astarı Programı Moderatörü İskender Özturanlı ile birlikte 10 Mayıs 2018 tarihinde Kadıköy’ün kültür ve sanatla yoğrulmuş atmosferinde gerçekleştirilmiştir. Kitap, Aristo Yayınevi tarafından Kasım-2018’de basılmıştır. Hareketli ve enerjik söyleşiyi Hukuk Ansiklopedisi okurları bir solukta okuyacaklardır. Unvanların ve hamasetin uzağında “insan” odaklı konuşmalardan oluşan röportaj, bir kitap tanıtımının ötesine geçmiştir. Konuşmalar akıcı ve hareketlidir. Zihinlerde çözülemeyen onlarca soruna içten içe “Çare nedir?” çığlığı atılmış, Hilmi Şeker’in vicdanından gelen özgün ses kitaba yansıtılmıştır. Röportajın önemli bir bölümünde yer alan İskender Özturanlı, bütün dünyada yaşanan süreçlerle ilgili önemli girizgâhlar açmış, konuşmaları bir röportajdan çıkararak derin bir fikir tartışmasına dönüştürmüştür. Yargı’nın, toplumun vicdanı olduğuna olan inanç ve samimiyetle yapılan konuşmalar Hilmi Şeker’in eserlerinde dile getirilen görüşlerin özünü okuyucuya yansıtmıştır.
Kim ne derse desin; Hilmi Şeker, büyük bir hukukçudur, büyük bir yazardır ve yetkin bir yargıçtır. Kimsenin yapmadığını yapmış, dokunulmayan konulara kendi algoritmasına sahip özgün lisanı ile dokunmuş ve görmezden gelinen konuları irdelemiş, gelecek nesillere şimdiden önemli eserler bırakmıştır.
Hilmi Şeker, yazmış olduğu başyapıt niteliğindeki eserlerle üretmiş olduğu inanılmaz değerin farkında olmakla birlikte mütevazı tavrından asla taviz vermemiş, şov yapmamış, televizyonlara ve gazetelere çıkmamış, bilimin ve hukukun yazılı kaynaklarla ilerleyeceğine ve kalıcı hale geleceğine inanmıştır. Hâkim ve savcıların, avukatların, yargı personelinin, akademisyenlerin, hukuk öğrencilerinin, hukukla, felsefeyle ve sosyoloji ile ilgili herkesin başucunda bulunması gereken eserlerin yaratmış olduğu etkileşim şüphesiz ki almış olduğu tirajın çok üstündedir. Yargıç Şeker, hukuk, felsefe ve sosyoloji bilimlerini hamur gibi yoğurmuş, hukuk tarihi, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, usul hukuku ve hukukta gerekçe üzerine hummalı bir serüvene girişmiştir. Bu konudaki çabaları gelecek kuşaklara büyük bir hafıza aktarımı sağlamıştır.
Yargıç Hilmi Şeker’in 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirmiş, kitap ve konusu üzerine birçok toplantı ve konferans tertip edilmiştir. Esbab-ı Mucibe‘den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE’nin ilk baskısının tükenmesi üzerine heyecanla ikinci baskıyı bekleyenler eserin raflarla yeniden ne zaman buluşacağını hararetle sormuşlardır. Eserin birinci baskısının oluşturduğu yankı kimi yazarların eserden ilham almalarını ve Hukukta Gerekçe konusunu irdeleyen yeni eserlerin ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Eserin ikinci baskısı 2018 yılı Nisan ayında basılarak raflarda yerini almış, ilk baskısından sonra aradan geçen 7 yıl boyunca hukuk dünyasında Hukukta Gerekçe başlığı ile tartışılan konular güncelliğini korumuş, kitabın konusu önemini yitirmemiştir.
Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin Davalarda SÜREÇ ADALETİ(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) isimli eser ise, temelleri 2011 yılında atılan ve 2018 yılı Nisan ayında baskısı yapılmış yeni bir başyapıttır. Yazarın, 21012 yılında kaleme aldığı ‘İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu isimli eser Süreç Adaleti isimli eserin temellerini atmıştır. Süreç Adaleti, altı yıllık sabır ve uygulamada oluşan birikim dikkate alarak hazırlanmıştır. SÜREÇ ADALETİ, Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE isimli kitabın ana felsefesine atıflar yapmış, hukukta gerekçe ile usul hukuku arasında köprü kurmuştur. Gerekçeli karar alma hakkı, öngörülebilir bir yargılamayı isteme hakkı, adil yargılanma hakkı gibi ilkeler Hilmi Şeker tarafından süreç adaleti yönüyle yeniden değerlendirilmiştir. Şeker, sosyolojik, felsefi ve etik kurallar olarak nitelediği ilke ve temel referansların yargı makamları tarafından doğrudan bir direktif gibi kabul edilmesini savunmaktadır. Bu görüş aslında Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının yargılama makamında bulunanlara bir emridir ve yasaların üstünde bir norm olan uluslararası sözleşmeler de doğrudan iç hukukun bir parçasıdır.
Hilmi Şeker’in 2018 yılında Hukukta Gerekçe’nin ikinci baskısını ve Süreç Adaleti’ni yayınlaması üzerine Hukuk Ansiklopedisi tarafından geniş bir röportaj yapılmış; meraklı kitle için, Şeker’in hayatından kesitler ve eserlerinin arka planı okuyuculara sunulmuştur. Röportajın hacimli olması, onun bir kitap olarak basılması talebini yanında getirmiş, okurların çoğu röportajın basılı hale getirilmesini istemiş, nitekim elinizdeki kitap bu düşünceyle oluşturulmuştur. ‘Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı’ adıyla sunulan röportaj Hukuk Ansiklopedisi adına İbrahim Aycan ve KRT Kültür Televizyonu Aslı Astarı Programı Moderatörü İskender Özturanlı ile birlikte 10 Mayıs 2018 tarihinde Kadıköy’de gerçekleştirilmiştir. Hareketli ve enerjik söyleşiyi bir solukta okuduğunuzu göreceksiniz.
Elinizdeki kitaba, Hukukta Gerekçe isimli eserin 2010 yılında basılmasından sonra Yazar Hilmi Şeker tarafından eseri tanıtmak ve içeriği hakkında bilgi vermek üzere yazılan metin de eklenmiştir.
Hukukta Gerekçe fikrinin ülkemizde yerleşmesi uğruna vermiş olduğu emek ve çaba için Sayın Hilmi Şeker’e ne kadar teşekkür edilse azdır. Elinizdeki küçük röportaj kitapçığı, tüm hukukçular ve toplum adına kendisine bir teşekkür olarak değerlendirilmelidir.
Toplum için üretenlere ve fikir işçilerine selam olsun!

Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş ve kısa bir süre avukatlık yaptıktan sonra yargıçlık yapmaya başlamıştır. Yargıç Hilmi Şeker, Ticaret Mahkemesi Hâkimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hâkimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanlığına atanmış, bu görevin ardından 2018 yılında Bakırköy hâkimliğine atanmıştır. Halen yargıçlığa ve yazın hayatına devam etmektedir. Makaleleri birçok dergi ve gazetede yayınlanmaktadır. Hilmi Şeker, 2010 yılında Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe HUKUKTA GEREKÇE, 21012 yılında İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu ve 2018 yılında Hilmi Şeker, 2012 yılında İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu isimli kitabını yazmıştır.

Önder İskender Özturanlı, 1963 yılında Sökede doğmuş, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirmiştir. Uzun yıllar gazetecilik, öğretim görevliliği ve internet sektöründe, politika, ekonomi politik, sol düşünce, sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve kültür politikaları üzerine çalışmıştır. Cumhuriyet, Yurt Gazetesi, T24 sitesi, Toplumcu Düşünce Enstitüsü ve başkaca birçok gazete, dergi ve internet portalında makaleler yazmış; ülkenin birçok yerindeki konferanslarda ve panellerde konuşmacı olmuştur. Investor Turkey Dergisinin Baş Editörlüğü’nü 7 yıl, www.bigpara.com sitesinin Genel YayınYönetmenliğini dört yıl sürdürmüştür. Yeditepe Üniversitesinde dersler veren Özturanlı halen Gedik Üniversitesinde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışmakta; ileri eğitimlerini Prinkipo Akademi çatısı altında sürdürmektedir. Düşünce kuruluşu olan Toplumcu Düşünce Enstitüsü’nün yönetim kurulu üyesidir. KRT Kültür Televizyonunda Aslı Astarı proramının moderatörüdür. Babası, Avukat ve Yazar Zeki Özturanlı, amcası ise İzmir Barosu önceki başkanlarından yazar ve avukatİskender Özturanlı’dır. Tiyatrocu Ayşenur Özturanlı ile evlidir. Ölü Davulcular İçin Solo isimli kitabı bulunmaktadır.
İbrahim Aycan 1976 yılında doğmuş olup İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesi mezunudur. İstanbul Barosuna kayıtlı olan İbrahim Aycan baro komisyonlarında yer almış ve Levent Adliyesi Bölge Temsilcisi olarak görev yapmış; Hukuk Felsfesi ve Sosyolojisi Komisyonunda görev almıştır. İbrahim Aycan, Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı’na bağlı arabulucudur. Medya, reklam, iletişim ve eğitim alanlarında çalışmalarda bulunmuştur. Hukuk Kültürü Grubu adıyla, hukuk, felsefe ve sanatı bir araya getiren kültürel faaliyetlerde bulunmuştur. Yayınevlerine fikri katkıda bulunmuş, 150’nin üzerinde klasik eseri editör ve redaktör olarak yayına hazırlamıştır. Çeşitli eğitim kurumlarında iş hukuku, ticaret hukuku ve hukuk sosyolojisi dersleri vermiştir. Aycan, 2017 yılı sonunda kurmuş olduğu Hukuk Ansiklopedisi sitesini www.hukukansiklopedisi.com adıyla yayınlamaktadır.
Küçüklerin Vatana İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi(European Convention on the Repatriation of Minors), 28 Mayıs 1970 tarihinde Lahey’de düzenlenmiştir Türkiye Cumhuriyeti tarafından 6 Haziran 1974 tarihinde Strazburg’ta imzalanmıştır. Sözleşme, Millet Meclisi Adalet ve Dışişleri Komisyonları ile, Cumhuriyet Senatosu Anayasa, Adalet ve Dışişleri Komisyonlarında görüşüldükten sora “Küçüklerin Vatana İadesine Dair Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun” ile 15 Ocak 1976’da kabul edilmiş, Resmi Gazete‘nin 25 Ocak 1976 tarihli sayısında yayımlanarak Türkiye bakımından yürürlüğe girmiştir.
Aşağıda imzalan bulunan Avrupa Konseyine üye devletler,
Aralarındaki yakın birliğin özellikle kişilerin dolaşımında artışa yol açtığını nazarı dikkate alarak,
Genel olarak yararlı sonuçlar yaratan bu gelişmenin, özellikle küçüklerin, kendilerinden sorumlu kişilerin arzuları hilâfına bir ülkede bulundukları veya bir ülkedeki mevcudiyetlerinin kendi menfaatleri ya da söz konusu ülke menfaatleriyle bağdaşmadığı hallerde bazı meseleler yarattığım gözönünde tutarak,
Bu durumdaki küçüklerin bir ülkeden bir başka ülkeye zorunlu olarak nakledilmelerini sağlamak için karşılıklı işbirliği yapılması gerektiğine kani olarak,
Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.
Bu sözleşmede kullanılan,
a) «Küçük» terimi, istemde bulunan Devletin Uluslararası Özel Hukuku hükümleri uyarınca uygulanabilecek yasaya göre reşit olmayan ve aynı yasa gereğince kendi ikametgâhını tayin etme hakkına sahip bulunmayan kişiyi,
b) «Ebeveynlik yetkisi» terimi, özel veya tüzelkişilerin, bir küçüğün ikametgâhının tayini hususunda, yasalara ya da idarî kararlara dayanan yetkilerini,
c) «Vatana iade» terimi, bir küçüğün, bu Sözleşme uyarınca, bir Âkit Devletten uyrukluğunda bulunduğu veya bulunmadığı bir başka Âkit Devlete nakledilmesini, ifade eder.
1. — Bu Sözleşme, Âkit Devletlerden birinin ülkesinde bulunan ve bir başka Âkit Devlet tarafından aşağıdaki sebeplerden birine dayanılarak vatana iadesi talep olunan küçüklere uygulanır.
a) Küçüğün, istemde bulunulan Devletin ülkesinde, kendisi üzerinde ebeveynlik yetkisine sahip olan kişinin veya kişilerin arzusu hilâfına bulunması.
b) Küçüğün istemde bulunulan Devletin ülkesinde bulunmasının, istemde bulunan Devletin yetkili makamlarınca kendisinin korunması veya eğitilmesi hususunda alınan bir tedbirle bağdaşmaması.
c) Küçüğün korunmasına veya eğitilmesine matuf bir uygulamanın kendisinin istemde bulunan Devletin ülkesinde bulunmasını gerekli kılması.
2. — Bu Sözleşme, mevzuatı cevaz verdiği takdirde, bir Âkit Devletin, ülkesinde bulunmalarını kendi menfaatleriyle veya üike menfaatleriyle bağdaşmaz addettiği küçüklerin vatana iadesi için de uygulanır.
Her Âkit Devlet, vatana iade istemlerini hazırlamak, yöneltmek ve karşılamakla yükümlü merkezî bir yetkili makam tayin edecek ve tayin edilen makamı Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirecektir.
1. — 2 nci maddenin 1 nci fıkrasında kayıtlı sebeplerden birine dayanan vatana iade müracaatları, küçüğün iade edileceği Devletin yetkili merkezî makamına yöneltilir.
2. — Anılan Devletin yetkili makamları müracaatın makul sebeplere dayandığına kanaat getirdikleri
takdirde, yetkili merkezî makam küçüğün bulunduğu Devletin yetkili merkezî makamından vatana iade
hususunda istemde bulunur.
1. — Küçük, idrak yeteneği müsaade ettiği takdirde, istemde bulunulan Devletin yetkili bir makamınca bizzat dinlenmeksizin, vatana iade istemleri konusunda karar alınamaz.
2. — Söz konusu makam, aynı zamanda kararla ilgili kişilerin, özellikle ebeveynlik yetkisine sahip olanlarla istemde bulunulan ülkede küçüğün fiilî vasiliğini yapanların da görüşlerini almaya gayret eder.
Bu istişare, sebep olacağı gecikme yüzünden küçüğün menfaatlerine zarar vermeyecek ölçüde tutulur.
İstemde bulunulan Devlet, 7 nci ve 8 nci maddelere dayanarak reddetme hakkını kullanmadığı takdirde, işbu Sözleşme hükümlerine uyan ve 2 nci maddenin 1 nci fıkrasına dayanan bütün vatana iade istemlerini yerine getirir.
Bir istem aşağıdaki sebeplerle reddedilebilir.
a) İstemde bulunulan Devletin uluslararası özel hukuku uyarınca uygulanabilecek yasaya göre, küçük kendi ikametgâhını seçme hakkına sahipse veya istemde bulunulan Devletin millî kanunu söz konusu hakkı tanıyorsa,
b) İstem 2 nci maddenin 1 (a) fıkrasına dayandırıldığı ve küçüğün, istemde bulunulan Devletin özel hukuku uyarınca uygulanabilecek yasaya göre ya da anılan Devletin millî kanununa göre ebeveynlik yetkisine sahip olmayan kişiye veya kişilere teslimini öngördüğü takdirde,
c) İstemde bulunulan Devlet, istemde bulunan Devletin 2 nci maddenin 1 (b) ve (c) fıkralarında belirtilen tedbirleri almaya yetkili olmadığına hükmederse,
d) İstemde bulunulan Devlet, küçüğün vatana iadesinin kamu düzenine aykırı olacağına hükmederse,
e) Küçük, istemde bulunulan Devletin uyrukluğunda ise,
f) Küçük, Sözleşmeye taraf olmayan bir Devletin uyrukluğunda ise ve vatana iadesi anılan Devlet ile istemde bulunulan Devlet arasında mevcut anlaşmalarla bağdaşmıyorsa.
İstemde bulunulan Devlet, ayrıca,
a) Küçük üzerinde ebeveynlik yetkisine sahip kişi veya kişiler istemde bulunulan Devletin ülkesinde bulunmakta ve küçüğün vatana iadesine muhalefet etmekte iseler,
b) İstemde bulunulan Devlet, küçüğün vatana iadesini, özellikle ülkesinde kuvvetli ailevî ve sosyal bağları bulunması veya ülkesinde uygulanmakta olan bir koruma ya da eğitim tedbiriyle bağdaşmaması nedeniyle ilgilinin menfaatlerine aykırı telâkki ettiği takdirde,
Meselenin bütün veçhelerini inceledikten sonra istemi reddedebilir.
İstemde bulunulan Devletin istem hakkındaki karan aşağıdaki sebeplerle ertelenebilir;
a) İstemin dayandığı ebeveynlik yetkisinin ciddî nedenlerle itiraza uğraması,
b) Bir suçtan dolayı küçüğün muhakeme edilmesinin gerekli görülmesi veya hürriyeti bağlayıcı bir cezaya çarptırılmış olması.
İstem yerinde görüldüğü takdirde, istemde bulunan Devlet ile istemde bulunulan Devletin yetkili makamları vatana iade usulünü en kısa zamanda tespit ederler.
İstemde bulunulan Devlet vatana iade için gerekli göreceği geçici tedbirleri alabilir. Küçüğü, bir çocuk bakımevine yerleştirebilir. Bu tedbirlere son verebilir. İstem kabul edilmediği takdirde, bu tedbirler 30 günlük bir süre sonunda sona erer. Söz konusu tedbirler, istemde bulunulan Devletin iç hukukuna göre uygulanır.
Âcil durumlarda, istemde bulunulan Devlet vatana iade istemini almadan önce de, istemde bulunan Devletin yetkili merkezî makamı 11 nci maddede belirtilen geçici tedbirlerin uygulanmasını talebedebilir. İstem on gün içinde iletilmediği takdirde, söz konusu tedbirle* kaldırılır.
1. İstemde bulunulan Devlet açıkça rızasını bildirmedikçe, istemde bulunan Devlet bu bölüm hükümleri gereğince vatana iade edilen kişilerin, iadeden önce işlenmiş suçlarını koğuşturmaya tabi tutamaz. İstemde bulunan Devlette vatana iadeden önce verilmiş hürriyeti bağlayıcı bir cezayı veya daha ağır bir hükmü uygulamak için de söz konusu rıza gereklidir.
2. 1 nci paragrafta öngörülen rıza, istemde bulunulan Devlette suçluların iadesi konusunu düzenleyen mevzuata veya işbu madde hükmünün uygulanması için koyulmuş kurallara tabidir.
3. Suçlunun iadesi talebolunduğu takdirde istemde bulunulan Devletin ilgiliyi iade etmek zorunda kalacağı hallerde rıza esirgenemez.
Küçüğün bulunduğu Devletin istemi üzerine vatana iade
1. 2 nci maddenin 2 nci paragrafında öngörülen hallerde, küçüğün bulunduğu Devlet bir diğer Âkit Devletten küçüğün iadesini kabul etmesini, aşağıdaki hükümlere göre isteyebilir:
a) Ebeveynlik yetkisine sahip kişi veya kişiler bir başka Âkit ülkede ise, istem işbu Devlete yöneltilir.
b) Ebeveynlik yetkisine sahip kişi veya kişiler bu Sözleşmeye taraf olmayan bir ülkede ise, istem küçüğün ikâmetgâhının bulunduğu Âkit Devlete yöneltilir.
c) Ebeveynlik yetkisine sahibolan kişinin veya kişilerin hangi ülkede bulunduğunun bilinmediği ya da hiç kimsenin ebeveynlik yetkisine sahibolmadığı hallerde, istem küçüğün ikametgâhının bulunduğu Âkit Devlete, bu Devlete iadesi kabul olunmadığı veya gerçekleştirilemediği takdirde, küçüğün vatandaşı olduğu Âkit Devlete yöneltilir.
2. 1 nci paragraf hükmü Âkit Devletlerin yabancı uyruklular hakkında mevzuatlarından doğan yetkilerini etkilemez.
1. istemde bulunulan Devlet küçüğü kabul etmeye razı olursa, istemde bulunan Devlet ile istemde bulunulan Devletin yetkili makamları en kısa zamanda vatana iade usulünü tespit ederler.
2. Vatana iade hususundaki isteme, küçüğün istemde bulunan ülkedeki davranışı veya durumu dolayısıyla uygun görülen bazı tedbirlerin alınmasına matuf bir talep eklenebilir. İstem, ayrıca, iadenin tabi olacağı bütün şartları belirtebilir.
1. Bütün istemler yazılı olacak ve aşağıdaki hususları ihtiva edecektir:
a) Düzenleyen merkezî makamın adı,
b) Vatana iadesi talebolunan küçüğün hüviyeti, uyrukluğu ve mümkünse istemde bulunulan ülkedeki adresi,
c) Talebin dayandığı sebepler,
d) Varsa, vatana iade hususunda müracaatta bulunan makam veya kişinin adı ve küçükle kanunî münasebeti.
2. 2 nci maddenin 1 nci paragrafında öngörülen durumlarda, yetkinin yasalardan doğduğu haller dışında, ebeveynlik yetkisini kanıtlayan belgenin aslı veya tasdikli örneği veya küçüğün istemde bulunan ülkede devam etmekte olan bir muhakemede dinlenmesinin gerekli olduğunu kanıtlayan belge ya da küçüğün korunmasına veya eğitimine ilişkin tedbir kararı isteme eklenmelidir.
3. İstemde bulunulan Devlet, istemde bulunan Devletin sunduğu bilgileri istem konusunda karar vermek için yetersiz addettiği takdirde, gerekli ek bilgileri talebeder ve bu bilgilerin iletilmesi için bir süre saptayabilir.
1. Bu maddenin 2 nci paragrafı saklı kalmak şartıyla, istemlerin veya ek belgelerin tercümesi zorunlu değildir.
2. Her Âkit Devlete, imzalama veya onay, kabul ya da katılma belgelerini tevdi sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yönelteceği bir bildiri ile, istemlerin ve ek belgelerin kendi diline, kendi dillerinden birine, Avrupa Konseyinin resmî dillerinden birine veya belirteceği bir dile tercüme edilmiş olmasını isteyebilir.
Diğer Âkit Devletler mütekabiliyet esası uygulayabilirler.
3. işbu madde iki veya daha fazla Âkit Devlet arasında halen yürürlükte bulunan veya imzalanacak olan
anlaşmalarda yer alan, istemler ve ek belgelerinin tercümesine ilişkin hükümlere halel getirmez.
Bu Sözleşme uyarınca sunulan kanıtlayıcı belgeler her türlü tasdik işleminden muaftır.
1. Bu Sözleşme uyarınca vatana iade edilmekte olan bir küçüğün Âkit Devletlerden birinin ülkesinden transit geçişine, küçüğün bulunduğu Devletin yazılı bildirisi üzerine müsaade edilir.
2. Transit geçiş talebi,
a) Küçük, geçilecek ülkede bir ceza koğuşturmasma tabi ise veya hürriyeti bağlayıcı ya da daha ağır bir cezayı çekmesi gerekiyorsa,
b) Küçük geçilecek ülkenin vatandaşı ise, reddolunabilir.
3. Transit geçiş talebi reddolunmadığı takdirde, küçük, ülkeye girişinden önce işlenmiş suçlardan dolayı tutuklanamaz veya gözaltına alınamaz.
4. Transit olarak geçilen ülke küçüğün vatana iade edilmekten kaçmamasını sağlar.
Transit geçiş talebi reddolunduğu takdirde nedenleri belirtilecektir., .
Bu Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin Muhaberat Uluslararası Polis Örgütü (INTERPOL) vasıtasıyla yürütülebilir.
1. Bu Sözleşmenin uygulanmasına ilişkin masraflardan,
a) istemde bulunulan Devletin ülkesinde yapılanlar anılan Devlet tarafından,
b) Diğer masraflar, istemde bulunulan Devlet tarafından karşılanır.
2. Bu madde, masrafların küçükten veya sorumlu kişilerden tahsilini engellemez.
1. Bu Sözleşme, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinde temsil olunan Devletlerin imzasına açılacaktır.
Onaylanacak veya kabul olunacaktır. Onay veya kabul belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi edilecektir.
2. Bu Sözleşme, üçüncü onay veya kabul belgesinin tevdi olunduğu tarihten üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
3. Daha sonra onaylayan veya kabul eden Âkit Devletler bakımından, Sözleşme onay veya kabul belgesini tevdi ettiği tarihten üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
1. Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi konsey üyesi olmayan Devletleri Sözleşmeye katılmaya davet edebilir.
2. Bu yolla katılma, tevdi tarihinden üç ay sonra hüküm ifade edecek bir katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdii suretiyle gerçekleşir.
Her Âkit Devlet, imza ya da onay, kabul veya katılma belgesini tevdi sırasında, işbu Sözleşmede kullanılan «vatandaş» terimini kendi bakımından tarif eden bir bildiride bulunabilir.
1. Her Âkit Devlet, imza ya da onay, kabul veya katılma belgesini tevdi sırasında Sözleşmeyi uygulayacağı ülkeyi ya da ülkeleri tasrih edebilir.
2. Her Âkit Devlet, onay, kabul ya da katılma belgesini tevdi sırasında veya daha sonra, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildiri ile, uluslararası ilişkilerinden sorumlu ve adına taahhütlerde bulunmaya yetkili olduğu diğer ülkelere bu Sözleşme hükümlerini teşmil edebilir.
3. Yukardaki paragraf uyarınca yapılan herhangi bir bildiri, Sözleşmenin 29 ncu maddesinde belirtilen usule uygun olarak geri alınabilir.
1. Bu maddenin 3 ncü ve 4 ncü paragrafları saklı kalmak kaydıyle, uygulandığı ülkelerle ilgili olarak işbu Sözleşme, Âkit Devletler arasında mevcut, küçüklerin 2 nci maddede belirtilen sebeplerle vatana iadelerini düzenleyen Andlaşma, Sözleşme veya ikili Anlaşma hükümlerini geçersiz kılar. Âkit Devletler bu Sözleşmede öngörülen vatana iade imkânlarından daima yararlanabilirler.
2. Bu Sözleşme, uluslararası Anlaşma veya Sözleşmelere ya da ilgili Devletin iç hukukuna dayanan vatana iade veya suçluların iadesini engellemez.
3. Âkit Devletler aralarında, işbu Sözleşmeyle düzenlenen konularda ikili veya çok taraflı anlaşmalar
aktedebilirler. Bununla birlikte, söz konusu anlaşmalar sadece bu Sözleşme hükümlerini tamamlamak veya Sözleşmenin içerdiği ilkelerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyle aktedilebilir. Bu ikili veya çok taraflı anlaşmalar özellikle yetkili millî makamlar arasında doğrudan doğruya ilişki kurulmasını öngörebilir.
4. iki veya daha fazla Âkit Devlet, bir örnek mevzuat veya özel sistem kurmuş oldukları veya kurdukları takdirde, bu Sözleşme hükümlerine bakılmaksızın, bu alanda aralarındaki İlişkileri söz konusu mevzuat
veya sisteme göre düzenleyebilirler. Bu paragraf uyarınca aralarında işbu Sözleşmenin uygulanmasına son veren Âkit Devletler, keyfiyetten Avrupa Konseyi Genel Sekreterini haberdar edeceklerdir.
Avrupa Konseyi bu Sözleşmenin işleyişini izleyecek ve uygulamada meydana çıkabilecek güçlüklerin dostane çözümünü kolaylaştırmak için gerekeni yapacaktır.
1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.
2. Her Âkit Devlet, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir ihbarla Sözleşmeyi kendi bakımından feshedebilir.
3. Fesih, Genel Sekreterce ihbarın alındığı tarih ten altı ay sonra hüküm ifade eder.
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri,
a) Her imzalamayı,
b) Her onay, kabul veya katılma belgesi tevdiini,
c) ” Sözleşmenin 3 ncü maddesi uyarınca aldığı her bildiriyi,
d) 23 ncü madde uyarınca Sözleşmenin yürürlüğe gireceği her tarihi,
e) 25 nci madde uyarınca aldığı her bildiriyi,
f) 26 nci madde uyarınca aldığı her bildiriyi,
g) 27 nci maddenin 4 ncü paragrafı uyarınca aldığı her bildiriyi,
h) 29 ncu madde uyarınca aldığı her bildiriyi ve feshin hüküm ifade edeceği tarihi,
Konsey üyeleri ile Sözleşmeye katılmış bulunan Devletlere bildirecektir.
Yukardaki hükümleri kabul zımnında gereği gibi yetkili kılınmış aşağıda imzaları bulunanlar, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.
Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacak tek bir nüsha halinde, her iki metin de aynı derecede geçerli bulunmak üzere, Fransızca ve İngilizce olarak 28 Mayıs 1970 tarihinde Lahey’de düzenlenmiştir. Genel Sekreter, imza eden ve katılan Devletlerin her birine bu Sözleşmenin aslına uygun örneklerini iletecektir.
Hukukçu, gazeteci ve yazar Hıfzı Topuz, 1923 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Strasbourg Üniversitesi’nde devletler hukuku ve gazetecilik alanlarında yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzun yıllar Paris’te UNESCO Genel Merkezi’nde Özgür Haber Dolaşımı Şefi olarak görev yaptı.
Uluslararası gazeteci örgütleri arasında iş birliği, basın etiği ve gazetecilerin korunması projelerini yönetti. Afrika, Hindistan ve Filipinler’de gazetecilik eğitimi seminerleri düzenledi.
Anadolu, İstanbul ve Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültelerinde Basın, Radyo ve TV Tarihi, Uluslararası İletişim ve Siyasal İletişim dersleri verdi. TRT Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı.
Hıfzı Topuz pek çok gazetecilik ödülü kazandı. 1998 yılında TGC Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’nü, 2003 yılında TGC Basın Özgürlüğü Ödülü’nü, “Başın Öne Eğilmesin” romanı ile 2007 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü, 2020 yılında Nazım Hikmet Dostluk Ödülü’nü aldı.
Hıfzı Topuz İngilizce ve Fransızca biliyordu. Evli ve bir çocuk sahibiydi.
Hıfzı Topuz’un çeşitli konularda 51 kitabı yayınlanmıştı. Bu kitaplardan bazıları şunlardır: Kara Afrika (1970), Türk Basın Tarihi (1973), Caricature et Societe (Paris, 1974), Uluslararası iletişim (1985), İletişimde Karikatür ve Toplum (1985), Lumumba (1987), Status, Rights and Responsibilities of Journalists (Prag, 1989), Basında Tekelleşmeler (1989), Yarının Radyo- TV Düzeni (1990), Siyasal Reklamcılık (1991), Parisli Yıllar (1994), Hoşgörü (1995), Dünya Karikatürü (1996), Meyyale (1998), Kültür Politikaları (1998). Gazi ve Fikriye, Başın Öne Eğilmesin, Vatanı Sattık Bir Pula, Devrim Yılları, Bana Atatürk’ü Anlattılar.
Türkiye Yazarlar Sendikası üyelerinden olan Topuz 26 Eylül 2023’te İstanbul’da vefat etti.
25 Ocak – Hukuk Takvimi
| 1579 | Fransa, İspanya, Büyük Britanya, Savoya Dükalığı ve Hollanda arasında Utrecht Barış Antlaşması imzalandı ve günümüz Hollanda’sının temelleri atılmış oldu. Sözleşme Hollanda’nın Utrecht kentinde imzalandı ve İspanya Veraset Savaşlarını sona erdirdi.
|
| 1792 | İngiltere’de, fakir sınıfların ilk siyasi örgütü sayılan London Corresponding Society örgütü kuruldu. Örgüt, Aydınlanma Çağı eve Fransız Devrimi’ni takip eden yıllarda İngiliz Parlamentosu’nun demokratikleşmesini, siyasi eşitliği, serbest seçimleri ve özgürlüğü savunan bir federasyon olarak kuruldu.
|
| 1801 | Belçikalı hukukçu ve liberal politikacı Henri de Brouckère doğdu. (Ölümü: 25 Ocak 1891) Liège Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Université Libre de Bruxelles’de profesörlük yaptı. 1840-1844 yılları arasında Anvers valisi oldu. 1844-1846 yılları arasında ise Liège valisi olarak görev yaptı. 1852’den 1855 yılına dek dokuzuncu Başbakan olarak Liberal hükümete başkanlık etti. 1863’te Auderghem’in ilk belediye başkanı oldu.![]() |
| 1812 | Belçikalı hukukçu ve politikacı Pierre de Decker doğdu. (Ölümü: 4 Ocak 1891) Paris’te hukuk okudu. Revue de Bruxelles’in editörlerinden biri oldu. 1839’dan 1866’ya kadar parlamento üyeliği yaptı. 1855’te İçişleri Bakanlığı görevinde bulundu. Belçika’nın onuncu Başbakanı oldu ve 1830 devriminden bu yana hükûmetin ilk lideri konumuna geldi. Katolik ve Liberal partilerin ılımlı unsurlarını birleştirdi. Belçika’nın eğitim ve diğer sorularını çözmek için çaba harcadı.![]() |
| 1831 | I. Nikolay ve Romanovların düşmesiyle Polonya’nın bağımsızlığı ilan edildi. |
| 1860 | Amerikalı avukat ve politikacı Charles Curtis doğdu. (Ölümü: 8 Şubat 1936) Hukuk eğitimi sırasında köklü bir hukuk firmasında çalıştı. Mezuniyetinin ardından 1881 yılında baroya kabul edildi ve mesleğe Topeka’da başladı. 1885’ten 1889’a kadar Kansas, Shawnee County’de savcı olarak görev yaptı. Kızılderili soyuna sahip olan ve federal yürütme organında görev alan ilk Avrupalı olmayan soylu kişi oldu. Dawes Yasasını, Beş Uygar Kabileyi kapsayacak şekilde genişletti. 19. yüzyılın sonunda, Hintli çocuklar için yatılı okullar açtı. 1906’da Kansas Yasama Meclisine ve 1914, 1920 ve 1926’da halk oylamasıyla ABD Senatosu’na senatör seçildi. 1929’dan 1933’e kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin 31. başkan yardımcısı olarak görev yaptı. ![]() |
| 1866 | Belçikalı hukukçu, sosyaldemokrat ve siyasetçi Émile Vandervelde (Ölümü: 27 Aralık 1938) Brüksel Serbest Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1886’ da Belçikalı İşçi Partisine girdi. 1894′ te Belçika Parlamentosu‘na sosyaldemokratik milletvekili olarak seçildi. 1900 yılında İkinci Sosyalist Enternasyonal’ı Başkanı oldu. 1916’dan 1917’ye kadar Devlet Vekili, 1917’den 1918’e kadar Savunma Bakanı, 1918’den 1921’e kadar Adalet Bakanı, 1925’ten 1927’ye kadar Dışişleri Bakanı ve 1936’dan 1937’ye kadar Sağlık Bakanı olarak görev yaptı. 1928’de Parti Ouvrier Belge’ nin parti başlığını üstlendi ve ölümüne dek 1938 yılında parti lideri kaldı. |
| 1890 | Arjantin ve Brezilya arasında Montevideo Antlaşması imzalandı. |
| 1899 | Belçikalı hukukçu ve devlet adamı Paul-Henri Spaak doğdu. (Ölümü: 31 Temmuz 1972) ![]() |
| 1919 | Paris Barış Konferansı’nda uluslararası barışı ve güveni sağlayacak ve devam ettirecek bir Milletler Cemiyeti kurulmasına karar verildi. |
| 1923 | Hukukçu, gazeteci ve yazar Hıfzı Topuz doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. ![]() |
| 1926 | Şeker, petrol ve benzin inhisarı (tekeli) hakkında kanun kabul edildi. Kanun 7 Şubat’ta Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girdi. |
| 1932 | Sovyetler Birliği ve Polonya saldırmazlık paktı imzaladı. |
| 1950 | Amerika’da eski bürokrat Alger Hiss, hiçbir kanıt bulunmaksızın, komünist casus olduğu gerekçesiyle, 5 yıl ağır hapis cezasına mahkûm edildi. Üç yıl sekiz ay yattı ve 27 Kasım 1954’te hapisten tahliye oldu. Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenim gördü. ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve BM yetkilisi olarak Birleşmiş Milletler’in kuruluşunda yer aldı. Hapis hayatından sonra barodan atıldı ve bir kırtasiye firmasında satış elemanı olarak çalıştı.
|
| 1952 | Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı genelge yayımladı. 1952-1953 öğrenim yılından itibaren lise eğitimi 4 yıla çıkarıldı. |
| 1952 | Avukat ve İzlanda’nın ilk cumhurbaşkanı Sveinn Björnsson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Ocak 1881) Kopenhag Üniversitesi‘nde hukuk okudu. 1920’de Reykjavik’te savcı olarak görev yaptı. 1919’da Ulusal Üst Mahkeme’de savcı olarak görev yaptı. 1912-1920 Reykjavik Kent Konseyi üyesi ve 1918-1920 başkanlığı yaptı. İzlanda’nın 1918’de Danimarka’dan bağımsızlığını kazanmasının ardından 1920-24 ve 1926-40 yılları arasında Danimarka’da bakanlık yaptı. 17 Haziran 1944 tarihinde Cumhuriyet ilan edilen İzlanda’nın ilk Cumhurbaşkanı olarak seçildi.![]() |
| 1958 | İstanbul’da 25 kişi komünizm propagandası yaptıkları gerekçesiyle tutuklandı. |
| 1976 | Küçüklerin Vatana İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi (European Convention on the Repatriation of Minors), Resmi Gazete‘nin 25 Ocak 1976 tarihli sayısında yayımlanarak Türkiye bakımından yürürlüğe girdi. Sözleşme, 28 Mayıs 1970 tarihinde Lahey’de düzenlenmiş, Türkiye Cumhuriyeti tarafından 6 Haziran 1974 tarihinde Strazburg’ta imzalanmış ve Millet Meclisi Adalet ve Dışişleri Komisyonları ile, Cumhuriyet Senatosu Anayasa, Adalet ve Dışişleri Komisyonlarında görüşüldükten sora “Küçüklerin Vatana İadesine Dair Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun” ile 15 Ocak 1976’da kabul edilmişti. |
| 1981 | Mao’nun eşi Jiang Qing ölüm cezasına çarptırıldı. |
| 1985 | Bakanlar Kurulu, 25 Ocak 1985 tarihli ve 85/9034 numaralı Türk Bayrağı Tüzüğü ile 2893 Sayılı Türk Bayrağı Kanun hükümlerinin nasıl uygulanacağı belirledi. Çıkarılan kanun, 29 Mayıs 1936 tarihinde çıkarılan 2994 sayılı Türk Bayrağı Kanununu yürürlükten kaldırmış ve 22.09.1983 tarihinde kabul edildi. Resmi Gazetenin 24.09.1983 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmişti.![]() |
| 1988 | Türkiye, BM İşkenceyle Mücadele Sözleşmesi‘ni imzaladı. Türkiye’de 25 Ocak 1988’de imzalanan sözleşme, 21 Nisan 1988 tarih ve 3441 sayılı kanunla kabul edilmiş. Sözleşme, (Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele ve Cezaya Karşı Sözleşme), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1984 tarihli oturumunda 39/46 sayılı kararla kabul edilmiş, ve 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmişti. 29 Nisan 1988 tarihli resmi gazetede yayınlandı. |
| 1991 | Bakanlar Kurulu, Kürtçe konuşma ve şarkı söylemeyi serbest bıraktı. |
| 1996 |
|
| 2001 | ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 17 Haziran 1999 tarihinde kabul edildi. Türkiye tarafından 25 Ocak 2001 tarihli ve 2528 sayılı kanun ile kabul edildi ve 27 Haziran 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. |
| 2005 | San Francisco Belediye Meclisi, kent meydanlarında, parklarda ve şehrin kamuya ait diğer yerlerinde sigara içmeyi yasakladı. Cezanın bedeli 100 dolar olarak açıklandı. |
| 2006 | Dünyanın en büyük küreselleşme karşıtı eylemlerinden olan Dünya Sosyal Forumu Venezuela’da başladı. |
| 2008 | Cumhuriyet gazetesi çizerleri Musa Kart ve Zafer Temoçin hakkında Ceza Yasası’nın (TCK) 299. maddesi uyarınca ve “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla soruşturma açıldı. |
| 2010 | Saddam Hüseyin döneminde savunma bakanlığı yapan El Mecid, Kürtlere ve Şiilere yönelik katliamlardan ötürü yargılandığı mahkemece idama mahkum edildi. |
| 2012 | Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF) 2011-2012 Dünya Basın Özgürlüğü Raporu’nu yayınladı. Türkiye 148. sırada gösterildi. |
| 2025 | İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Fırat Epözdemir, savcılıkta verdiği ifadenin ardından “Terör örgütü propagandası yapmak ve terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla ve tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edildi. Hakimlik, Epözdemir’i tutukladı. |
| 2025 | Antalya Barosu tarafından her yıl düzenlenen Uğur Mumcu Hukuk Ödülü 2024 yılı için Avukat ve Eski Milletvekili Şenal Sarıhan‘a tevcih edildi.
|

24 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinden Önemli Olaylar
| 41 |
Caligula lakabıyla tanınan, zalimliği ve despotluğu ile ünlü Roma İmparatoru Julius Caesar Augustus Germanicus muhafızları tarafından öldürüldü. |
| 76 |
Beş İyi İmparator”un üçüncüsü olan Roma İmparatoru Hadrianus, doğdu. (ö. 138)
|
| 1679 | İngiltere Kralı II. Charles parlamentoyu feshetti. |
| 1679 | Alman filozof Christian Wolff doğdu. (ö. 1754) |
| 1907 | Fransız hukukçu ve siyasetçi Maurice Couve de Murville dünyaya geldi. (Ölümü: 24 Aralık 1999) Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1945 yılında Charles de Gaulle geçiş hükûmetinin üyesi oldu. Ardından Mısır büyükelçisi, NATO Daimi Temsilcisi, ABD ve Batı Almanya Büyükelçisi olarak görev yaptı. 1958-1968 yılları arasında oluşan 6 ayrı hükûmetin Dışişleri Bakanı ve 1968-1969 yıllarında 11 ay kadar başbakanlık yaptı. Başbakanlık görevinin ardından 1973-1986 arasında Paris milletvekili, 1986-1995 yıllarında Paris Senatörü olarak görev yaptı. |
| 1916 | Rafael Antonio Caldera Rodríguez (Rafael Kaldera) dünyaya geldi. [rafaˈel anˈtonjo kalˈdeɾa roˈðɾiɣes] (24 Ocak 1916 –24 Aralık 2009)
|
| 1921 | Ankara-Sivas Demiryolunun inşasına ilişkin yasa, TBMM’de kabul edildi. Hattın inşası 1930 yılında tamamlandı. |
| 1921 | Celâleddin Ârif Bey 24 Ocak 1921’de Adliye vekilliğinden ve meclis ikinci başkanlığından istifa etti. |
| 1924 | Rusya’da Sankt-Peterburg şehrinin adı, hukukçu ve devrimci lider Vladimir Lenin anısına Leningrad olarak değiştirildi. |
| 1927 | Eczacılar ve eczaneler hakkında kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. |
| 1943 | II. Dünya Savaşı: Franklin D. Roosevelt ve Winston Churchill’in katıldığı Casablanca Konferansı sona erdi. |
| 1946 | Birleşmiş Milletler, Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu‘nu kurdu. |
| 1953 | Güney Koreli hukukçu ve siyasetçi Moon Jae-in doğdu. Kyung Hee Üniversitesi‘nde hukuk okudu. Roh Moo-hyun ile insan hakları aktivizmine katıldı. Yuşin Anayasasına karşı bir protesto düzenlediği için hapsedildi. İnsan hakları hukuku alanındaki çalışmalarının bir sonucu olarak Roh Moo-hyun’un kampanya yöneticisi seçildi. 1980 yılında Adli Araştırma ve Eğitim Enstitüsüne kabul edildi. İşçi hakları konularını içeren davaları ele aldı ve bu alanındaki çalışmaları ile ün kazandı. 19. Ulusal Meclis üyesi Roh Moo-hyun’un genelkurmay başkanlığını üstlendi. 10 Mayıs 2017’den 9 Mayıs 2022 tarihi arasında Güney Kore başkanıı olarak görev yaptı. |
| 1956 | Eskişehir Cezaevi’nde 388 mahkûm isyan çıkardı. |
| 1961 | Yassıada duruşmalarında Başsavcı Altay Ömer Egesel, Adnan Menderes‘in idamını istedi. |
| 1964 | Türk ekonomisinde olumsuz etki yapan ATAŞ grevi, işveren ve sendikanın anlaşmasıyla sona erdi. |
| 1969 | Yargıtay Eski Başkanı Selim Nafiz Akyollu, 24 Ocak 1967 günü yaşamını yitirdi.![]() |
| 1969 | 15 gündür kapalı olan ODTÜ öğrenime açıldı. ABD Büyükelçisi Komer’in arabasının yakılmasından dolayı 16 gündür aranan ve 8 Ocak’ta haklarında gıyabi tutuklama kararı çıkarılan 7 öğrenci savcılığa verdikleri ifadenin ardından mahkemece tutuklandı. |
| 1972 | Mahir Çayan‘a dedesinden kalan mirasa sıkıyönetim mahkemesi tarafından el konuldu. |
| 1972 | İsmet İnönü “Siyasi suçlar için idam olmamalı” dedi ve sıkıyönetimin kaldırılmasını istedi. |
| 1972 |
Milli Nizam Partisi’nin ilk Büyük Kongresi’nde konuşan Genel Başkan Necmettin Erbakan: “İktidara gelince din ve ahlak kaidelerine uygun bir politika izleyeceğiz, Anayasa’da da bu yönde değişiklikler yapacağız.” |
| 1977 | Tehlikedeki Avukatlar Günü, 24 ocak 1977 tarihinde İspanya’da katledilen avukatlar anısına her yıl düzenlenmektedir. Diktatör Franco yanlısı silahlı faşist teröristlerden oluşan bir grubun, İspanya’nın başkenti Madrid’de bir hukuk bürosunu basarak dördü avukat beş kişiyi sadece mesleklerini ifa ettikleri için katlettikleri olayın anmasını yapmak üzere her yıl düzenlenen duyarlılık günüdür. |
| 1978 |
Eurovision elemelerinde yarışan “Biz” adlı şarkı Danıştay kararı ile finalist oldu. |
| 1983 | İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, Başyazarı Nadir Nadi’nin ”Tuhaf Bir Tasarı” başlıklı yazısı nedeniyle Cumhuriyet gazetesinin basımı, yayımı ve dağıtımı yasaklandı. Türk Dil Kurumu’nun tasfiyesini öngören tasarıya dair yazı için Nadir Nadi ile Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin hakkında soruşturma açıldı. |
| 1989 | Amerikalı seri katil ve tecavüzcü Ted Bundy (Theodore Robert Bundy) 1978’de 12 yaşındaki Kimberley Leach’i kaçırıp öldürme suçundan, Florida’da elektrikli sandalye ile idam edildi. |
| 1989 | Cizre’nin Yeşilyurt köyünde jandarmaların köylülere insan dışkısı yedirmesi ile ilgili soruşturma başlatıldı. Adalet Bakanlığı ise, Cizre/ Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirilmesine dair Cumhuriyet gazetesinin yaptığı haber için soruşturma açılmasını istedi. |
| 1990 | Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Türkiye Emlak Bankası’nı 60 milyon dolar ve 34 milyon İsviçre Frangı dolandırdığı iddiasıyla yargılanan iş adamı Kemal Horzum‘u 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırdı. |
| 1993 | Hukukçu, gazeteci, araştırmacı ve yazar Uğur Mumcu hain bir suikast sonucu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 22 Ağustos 1942) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim gördü. Henüz öğrenciyken 1962’de Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan “Türk Sosyalizmi” başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülü’nü aldı. 1963’te fakültede öğrenci derneği başkanı seçildi. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta’nın asistanı olarak çalıştı. 1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. 24 Ocak 1993’te Ankara’da evinin önünde arabasına konularak öldürüldü.![]() |
| 2001 | Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan, 4 koruması ve şoförü, uğradıkları silahlı saldırıda öldürüldü. |
| 2002 | Lübnanlı eski Hıristiyan Falanjist lider Elie Hubeyka, Beyrut’ta arabasına yönelik bombalı saldırı sonucu üç korumasıyla birlikte öldü. Hubeyka, 1982’de Lübnan işgali sırasında Sabra ve Şatila Filistin mülteci kamplarındaki katliamlarla ilgili olarak süren davanın en önemli tanığıydı. |
| 2003 | Hukukçu ve siyasetçi Aysel Baykal yaşamını yitirdi. (Doğumu:1939) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Ankara Sigorta Şirketi Memuru, Ticaret Bakanlığı Sigorta Murakabe Kurulu Raportör ve Uzmanı olarak görev yaptı. İstanbul İl Genel Meclis Üyesi ve Başkanvekiliği ile İstanbul Belediye Meclis Üyesi olarak görevlerde bulundu. 1979–1980 tarihleri arasında Cumhuriyet Senatosu İstanbul Üyesi olarak görev yaptı. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na atandı. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini 1995 tarihine kadar sürdürdü. |
| 2003 | Cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmeleriyle ilgili yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Taşınmaz mal edinmeleri Bakanlar Kurulu iznine bağlı olmaktan çıkarıldı. |
| 2006 | AİHM, İzmir Savaş Karşıtları Derneği Başkanı Osman Murat Ülke’ye zorla askerlik yaptırılmak istenmesinin ‘kötü muamele’ olduğuna karar verdi. Türkiye, Ülke’ye 11 bin avro tazminat ödeyecek. Mahkeme, Türkiye’nin bu konuda yeni bir yasal düzenleme yapması gerektiğine hükmetti. |
| 2007 | Hukukçu, siyasetçi ve gazeteci İsmail Cem yaşamını yitirdi. (15 Şubat 1940, İstanbul – 24 Ocak 2007, İstanbul) 1959 yılında Robert Lisesinden, 1962 yılında Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Ertesi yıl Milliyet’te gazeteciliğe başladı. 1964’ten 1969’a değin Cumhuriyet gazetesinde çeşitli konularda incelemeleri yayımlandı, 1964-66 yılları arasında bu gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 1971-1974 arasında Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) İstanbul Şubesi Başkanlığını yürüttü.1997 ile 2002 yılları arasında Türkiye Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Suikast sonucu hayatını kaybeden gazeteci-yazar Abdi İpekçi ile kuzendir. |
| 2013 | Danıştay 8. Dairesi, Barolar Birliğinin avukatların başları açık görev yapacaklarına ilişkin düzenlemesinin yürütmesini durdurdu. |
| 2018 |
Avukatlık Mesleği Üzerine Avrupa Konseyi Sözleşmesi Hazırlanması İçin 24 Ocak 2018 Tarihinde Kabul Edilen 2121 (2018) Numaralı Tavsiye Kararı kabul edildi. |
| 2019 |
Uruguaylı siyasetçi ve Avukat Antonio Marchesano yaşamını yitirdi. (d. 1930) |
| 2020 |
Brezilyalı siyasetçi, gazeteci ve hukukçu Ibsen Pinheiro yaşamını yitirdi. (d. 1935) |
| 2021 |
Nijeryalı hukukçu, siyasetçi ve yönetici Abdullahi Ibrahim yaşamını yitirdi. (d. 1939) |
| 2024 |
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) ilk Türk kadın yargıç olarak görev yapan Prof. Dr. Ayşe Işıl Karakaş, kanser nedeniyle yaşamını yitirdi. 66 yaşındaki Karakaş, insan hakları ve Avrupa Hukuku üzerine çalışıyordu. |
| 2025 | 2025 yılı Tehlikedeki Avukatlar Günü, 2020’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra üzerlerindeki baskı gün geçtikçe artan Belarus’lu avukatlara ithaf edilmiştir. Güne özel olarak Lahey’deki Belarus Büyükelçiliğinde bir protesto gösterisi tertip edilmiştir. Türkiye’deki barolar tarafından günün önemine ve savunma hakkına ilişkin çok sayıda basın açıklaması yapılmıştır. |
| 2025 | Kartalkaya Otel Yangını Davasında gözaltına alınan 14 kişiden 8’i tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edildi. Otelin sahibi Halit Ergül ve genel müdürü Emir Aras tutuklandı. |
| 2025 | İstanbul Barosu, yönetim kurulu üyesi Av Fırat Epözdemir’in gözaltına alınmasının ardından Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı önünde basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasında, 78 baronun ortak bildirisi, İstanbul Baro Başkan Yardımcısı Rukiye Leyla Süren tarafından okundu. |
| 2025 | Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), eşiyle ilişkiye girmek istemediği için Fransa’da bir mahkemenin boşanmada ‘kusurlu’ bulduğu 69 yaşındaki kadının lehine karar verdi. Kadın, boşanmayı kabul etmekle birlikte Fransız mahkemesi tarafından verilen boşanma kararının gerekçelerinden şikâyetçi olmuştu. |
| 2026 |
2026 yılı Tehlike Altındaki Avukatlar Günü için odak ülke Amerika Birleşik Devletleri seçilmiştir. ABD’de, 2025 yılında avukatlara yönelik artan saldırılar, hukuk bürolarını, avukatları, baroları, savcıların ve hakimlerin bağımsızlığını hedef alan başkanlık kararnameleri, taciz, siyasi misillemeler ve hukuk mesleğinin bağımsızlığını zayıflatan gelişmeler ve endişeler, 15. yılına giren 24 Ocak etkinliklerinin ABD’li avukatlara ithaf edilmesine neden olmuştur. Uluslararası Tehlike Altındaki Avukatlar Günü Koalisyonu, bir Rapor ve bildiri yayınlayarak (Statement and Petition Based on the Report of the International Coalitionfor the Day of the Endangered Lawyer – 2026 / United States of America) alınması gereken önlemleri sıralamıştır. |
Avukat Mebuse Tekay 1954 yılında Samsun’un Çarşamba ilçesinde doğdu.
1975 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi ve serbest avukat olacak çalışmaya başladı. Bireysel İş Hukuku ve Toplu İş Hukuku alanında çalışmalarda bulundu. Sendikaların toplu sözleşme görüşmelerine ve işçi eğitimlerine katıldı.
Kuruluşundan kısa bir süre sonra kapatılan TBKP(Türkiye Birleşik Komünist Partisi)‘nin Genel Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev aldı.
İlerici Kadınlar Derneği, Barış Derneği, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi, Barış Girişimi, Yanyanayız, Sivil Anayasa, Deprem İçin Sivil Koordinasyon ve Irak Dünya Mahkemesi gibi sivil toplum kuruluşlarında ve platformlarında aktif olarak çalıştı.
Tekay, 2008 yılında yapılan İstanbul Barosu Genel Kurulunda “Katılımcı Avukatlar Grubu”nun başkan adayı olarak yarıştı ancak seçilemedi.
Çalışma yaşamıyla ilgili makale ve karar incelemeleri akademik dergilerde, çeşitli gazeteler ve sendikal yayınlarda yer aldı.
Süryay tarafından basılan 8 ciltlik Çalışma Mevzuatı’na dört yazardan biri olarak katkıda bulundu.
“Kadınlar Çalışma Yaşamının Neresinde”, “Üniversiteli Gençlik”, “Yeni Sendikal Politikalar” başlıklı incelemeleri yayınlandı.
1987 yılında yayınlanmaya başlayan Alınteri Dergisi’nin ve 1997 yılında yayına giren Açık Sayfa dergisinin yayın kurulu üyesi olarak çalıştı.
Adam Öykü dergisinde öyküleri yayınlandı. Farklı kültürleri tanımak için seyahat etmesi hayatında önemli bir yer tuttu. Dalış sporu ile yakından ilgilendi.
Bir kız çocuğu annesi Mebuse Tekay, Annem Gibi Olmadım ve Batı Doğudan Başlar isimli eserlerin sahibidir. Günlük hukuk olaylarına ilişkin yorumlarını T24 internet sitesi için yazmaya devam etmektedir.
Mebuse Tekay / ÖZGÜRLÜK VE ADALET İÇİN BİR ARAYA GELMEYE VAR MISINIZ?
12 Eylül’e varacak karanlık bir dönemde Barış Derneği Genel Kuruluna İnsan Hakları Komisyon raporunu sunmuştum. Rapor ‘Tarihinin en karanlık dönemini yaşayan Türkiye bir yol ayrımındadır.’ gibi bir cümleyle başlıyordu. Yirmi dört yaşındaydım. Sonraki kırk yılı aşkın zamanda bu ve buna benzer cümlelerin yazılı olduğu kaç metin okudum, yazdım, imzaladım hatırlamıyorum. Uygar dünyanın Mars’a gitmeyi, yapay zekayı, metaversi konuştuğu, bunların hukukunu düzenlemeye çalıştığı bir dönemde, biz yine ilk kuşak insan hakları nedir sorusunun yanıtını anlatmak, savunmak durumunda kalıyoruz.
Gençlerimizi ülkede tutmakta zorlanıyoruz. Kadınların yükselttiği mücadele sonucunda Danıştay Savcısı’nın ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme hukuki değil’ tespitine seviniyoruz. Toplumdaki tüm muhalif kesimler baskı altında. Kürtleri temsil eden 8. Parti olan Halkların Demokratik Partisi de tıpkı daha öncekiler gibi ‘bölücülük’ iddiasıyla kapatılmak isteniyor. Yargı, istisnalar dışında tamamen bağımlı hale getirildi. Kamplaşma sürekli derinleştiriliyor. Korku egemen kılınmak isteniyor. Devlet siyaset mafya içiçeliği, hiçbir zaman bugün olduğu kadar birbirlerinin dilini etkileyecek yakınlıkta ve yaygınlıkta olmadı. Eskiden gizlenen bu ilişkiler artık fotoğraflarla gözümüze sokuluyor. Örgütlü güçler yalnızlaştırıldı, şimdi her kesimin önde gelenleri üzerinden gözdağı veriliyor.
Uzatmaya gerek yok, her şey hepimizin gözleri önünde oluyor. Biliyoruz. İliklerimize kadar hissediyoruz. Oysa insanlığın, gücün ve silahın hakim olduğu dönemden hukuk düzenine geçişi hayli eski. İnsanların ancak hukukla özgür olup barış içinde yaşayabileceği ve hukuku devletin uygulamakla yükümlü olduğu yüzlerce yıl önce anlaşılmış olsa da bugün hukuk yine meşruluk ölçüsü olmaktan çıktı.
Bu duruma nasıl geliyoruz? Her defasında neden duvarlara çarpıyoruz? Tamam buradan geri dönülmez artık dediğimiz her aşamada nasıl daha da geri düşebiliyoruz? Bunu konuşmalı, anlamalı, çıkarmamız gereken dersleri çıkarmalı, bir daha yaşamamak için ne yapmamız gerekiyorsa yapmalıyız.
Bana sorarsanız bunda, farklılıkları reddeden resmi ideolojinin hepimizi şu veya bu ölçüde etkilemiş olmasının payı var. Devletin farklılıkları kabul etmeyen, tek tip vatandaş isteyen, hoşgörüsüz ideolojisinin içine doğduk. Devletin ‘iyi’ yurttaşından beklediği ‘itaati’, ailemiz, öğretmenlerimiz, işverenlerimiz, hatta özgürlük mücadelesi için katıldığımız örgütlerimiz de bekledi.
Devlete karşı çıkarken aslında devlete benzedik. Ya itaat edip kendi cemaatlerimizin yanlışlarını görmezden geldik ya da katıldığımız her yerde özgürlüğümüzü savunmak zorunda kaldık, savunurken katılaştık, kendi doğrularımızı ‘en doğru’ belledik. Teorik olarak bildiğimiz doğruları uygulayıp hayatımızın bir parçası yapmayı başaramadık. Düşünce, ifade etme ve örgütlenme özgürlüğünü hep savunduk, teorisini öğrendik, müvekkillerimiz için anlattık ama özgürlük ne demek deneyimleyemedik.
Özgürlük bizim hep idealimiz oldu, doğalımız, siyasi ahlakımızın göstergesi olamadı. İfade özgürlüğünü savunurken bile bazı konuların tartışılamayacağını, o konuda öyle düşünülemeyeceğini söyleyebildik. Ya da artık geçerliliğini yitirdiğini düşünsek de dışlanma/eleştirilme korkusuyla hala otuz yıl önceki gibi düşünüyormuşçasına sessiz kaldık. Özgürlükle otorite arasındaki çekişmede devlete baş kaldıranların çoğu, ya farklı düşündüklerinde kendi otoritelerine, kendi topluluklarına karşı çıkmayı göze alamadı ya da başkalarına kendi doğrularını dayatmayı seçti. Üstelik en dayatmacılarımız en güvendiklerimiz, en sevdiklerimizdi çoğu zaman.
Mahkemelerde iktidara karşı müvekkillerimizin özgürlüğünü savunduğumuz kadar kendi gruplarımızda bireysel özgürlüklerimizi veya bizim gibi düşünmeyenlerin bize karşı söz söyleyebilme özgürlüklerini savunmadık. Hep birlikte muhalif olduklarımızın yanlışlarını biriktirir gibi birbirimizin hatalarını biriktirdik, bunları birlikte yürüyebileceğimiz yola engel olarak döşedik. Elbette bu sorunu aşan tek tek insanlar var ama aydınlarımız da dahil olmak üzere bu, muhalif kimliklilerin genel bir sorunudur. Ve bu monolitik düşünme, doğruyu ben bilirim tavrı, her defasında bir araya gelmemizi ve birlikte mücadele edebilmemizi engelliyor. O yüzden iktidarın somut bir haksızlığına karşı çıkarken bir araya gelebilsek de ittifak yapamıyor, ortak ilkeler, ortak adaylar belirleyerek birlikte yol alamıyoruz.
Aynı şeyi isteyenler olarak sayımız daha çok da olsa, aynı hedefe farklı yollardan yürüdüğümüz biri yerine aykırı görüşten birinin seçilmesine yol veriyoruz. Bu aslında o kadar rasyonellikten uzak görünüyor ki ilk tepkiniz reddetmek olabilir. Ama düşünürseniz hak verebilirsiniz.
Yaşadıklarımızdan ders çıkarma, ayağa kalkma ve bir araya gelme zamanı. Hepimiz bir adım geri çekilip içini birlikte dolduracağımız boş alanı genişletebiliriz. Geçmişteki ya da yarının sorunu olabilecek ayrılıklarımız yerine, bugünkü ihtiyaçlarımızın aynılığına dikkatimizi verebiliriz. Ortaklaşacağımız bu alanın içini, toplumsal ve siyasi ihtiyaçların hukuksal karşılığını oluşturarak doldurabiliriz. Siyasetin ve toplumun gündeminde hukuk ve hukuksuzluk var. Herkesin ve her kurumun hukukla bağlı ve hukuka saygılı olduğu bir sistem artık günümüzün doğal bir ihtiyacı ve arayışıdır. Bunu yapabiliriz, hukuk bizim alanımız. Ve bunu başarabilirsek siyasetin önünün açılmasına da katkı sağlamış oluruz. Çağın gereklerine uygun yeni hukuksal mutabakatların da oluşturulması ihtiyacı var kuşkusuz ama önce nefes almaya ihtiyacımız var, konuşabilmeye, tartışabileceğimiz zemini sağlamaya ihtiyacımız var. Toplum öyle ezildi ki artık hiçbir siyasal güç tek başına yönetimi değiştiremez. Toplumdaki bütün kesimlerin sorunlarını gözeten bir geçiş süreci ittifakı ise ancak hukuk temelinde kurulabilir.
Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti olabilmesinin asgari koşulları üzerine düşünmeli, konuşmalı ve bu çerçeveyi topluma sunabilmek için bir araya gelmeliyiz.
Yaşamak istediğimiz ideal ülkenin hukuk çerçevesini değil, bunu konuşup tartışabileceğimiz aşamanın/zeminin oluşturulmasının hukuki mutabakatını oluşturmak için kolları sıvamalı, sorumluluk almalı, dayatmadan dinleyebilmeyi öğrenmeli, denemeliyiz.
Yaşadıklarımızdan biliyoruz ki her karanlığın sonu var. Umutsuzluğa gerek yok ama tekrar tekrar aynı yere dönmemizi önleyecek soruları sormaya, ortak yanıtları bulmaya ihtiyacımız var.
Var mısınız?

1954 yılında Samsun’un Çarşamba ilçesinde doğdu. 1975 yılında İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi ve serbest avukat olacak çalışmaya başladı. Bireysel İş Hukuku ve Toplu İş Hukuku alanında çalışmalarda bulundu. Sendikaların toplu sözleşme görüşmelerine ve işçi eğitimlerine katıldı. Kuruluşundan kısa bir süre sonra kapatılan TBKP(Türkiye Birleşik Komünist Partisi)‘nin Genel Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev aldı.
İlerici Kadınlar Derneği, Barış Derneği, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi, Barş Girişimi, Yanyanayız, Sivil Anayasa, Deprem İçin Sivil Koordinasyon ve Irak Dünya Mahkemesi gibi sivil toplum kuruluşlarında ve platformlarında aktif olarak çalıştı.
Avukat Mebuse Tekay, 2008 yılında yapılan İstanbul Barosu Genel Kurulunda Katılımcı Avukatlar grubunun başkan adayı olarak yarıştı ancak seçilemedi.
Çalışma yaşamıyla ilgili makale ve karar incelemeleri akademik dergilerde, çeşitli gazeteler ve sendikal yayınlarda yer aldı. Süryay tarafından basılan 8 ciltlik Çalışma Mevzuatı’na dört yazardan biri olarak katkıda bulundu. “Kadınlar Çalışma Yaşamının Neresinde”, “Üniversiteli Gençlik”, “Yeni Sendikal Politikalar” başlıklı incelemeleri yayınlandı. 1987 yılında yayınlanmaya başlayan Alınteri dergisinin ve 1997 yılında yayına giren Açık Sayfa dergisinin yayın kurulu üyesi olarak çalıştı. Adam Öykü dergisinde öyküleri yayınlandı. Farklı kültürleri tanımak için seyahat etmek hayatında önemli bir yer tuttu. Dalış sporu ile yakından ilgilendi. Bir kız çocuğu annesi Mebuse Tekay, Annem Gibi Olmadım ve Batı Doğudan Başlar isimli eserlerin sahibidir. Günlük hukuk olaylarına ilişkin yorumlarını T24 internet sitesi için yazmaya devam etmektedir.


Dijital hümanizm, yapay zekâ, algoritmalar, veri ve dijital platformlar gibi teknolojilerin, insanı merkeze alan bir anlayışla geliştirilmesini ve kullanılmasını savunan felsefi ve etik bir yaklaşımdır. Dijital Hümanizm, insan hakları, demokrasi, kapsayıcılık ve çeşitlilik temelinde dijital teknoloji geliştirme ve politikalarını mercek altına alır. Bu yaklaşım, dijital dönüşümde hız, verimlilik ve kârın tek belirleyici ölçüt haline gelmesine karşı çıkar; insan onuru, özgürlük, adalet, mahremiyet ve etik ilkelerin temel referans noktaları olarak korunmasını amaçlar. Dijital hümanizm düşüncesi, kişisel verilerin etkin ve sıkı biçimde korunmasını vazgeçilmez bir ilke olarak kabul eder. Bu çerçevede, algoritmaların insanı salt bir veri nesnesine indirgemesine, yapay zekâ sistemlerinin hukuki ve etik açıdan hesap verebilirlik tesis edilmeden karar alma mekanizmalarına dâhil edilmesine, dijital gözetimin olağanlaştırılmasına ve platformların insan davranışları ile yaşam pratiklerini yönlendiren veya manipüle eden yapılar haline gelmesine karşı eleştirel bir yaklaşımı ifade eder.
Bildirgeye göre dijital hümanizm, insanların teknolojinin zararlarına ilişkin korkularına bir cevap niteliğindedir ve dijitalleşmeye insan merkezli bir yaklaşım sergilenmelidir. Yapay zeka ve benzeri dijital teknolojiler, şeffaflık ve insan haklarını önceleyen düzenlemeler yapmalı, bu teknolojilerin dezenformasyon amacıyla kötüye kullanılması engellenmelidir. Dijital çağda da devletler, insan haklarına uyumu sağlamalı ve bağlılıklarını teyit etmelidir.
Dijital hümanizm, yurttaşların teknolojinin zararlarına ilişkin korkularına bir cevaptır. Dijital hümanizm, dijitalleşmeye insan merkezli bir yaklaşıma doğru yol almamızı sağlayan bir çerçeve sağlıyor; yapay zekâ gibi sınır teknolojileri düzenlememize izin veriyor ve insan haklarımızı korumayı, saydamlık eksikliğini ve bugibi başka zararlı, kabul edilemez eğilimleri gidermeyi sağlayan ve otomatikleştirilmiş karar vermelere dayanan sistemlerle karşılaştığımızda insanın özerkliğini güvence altına almayı mümkün kılıyor. Bu, aynı zamanda risklerini göz ardı etmeden, problem çözme kapasitelerini barındıran teknolojilerin potansiyelinin aydınlanmış bir değerlendirmesidir. Dijital hümanizm, dijital çağda insan olmanın ne demek olduğunu keşfetmek için sanat, felsefe ve insan bilimleri dünyasını güçlendirir. Dijital hümanizm dijitalleşmeye bir cevaptır; temel haklarımıza, aynı zamanda da insanın karşı koyma gücüne ve hayal gücüne olan inanca dayanan üçüncü bir yoldur

Türkiye Cumhuriyeti tüm çağdaş demokrasilerde olduğu gibi güçler ayrılığı ilkesini benimsemiştir.
Güçler ayrılığını yaşama geçirense ”hukuk devleti” ilkesidir. Bu ilke devlet ve toplum yaşamında hukukun üstünlüğünü sağlar.
Anayasamızın cumhuriyetimizin niteliklerini belirleyen 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Anayasa Mahkemesi, hukuk devletini, “insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyucu adil bir hukuk düzenini kuran ve kendini bunu devam ettirmekle yükümlü sayan, bütün işlemleri ve eylemleri yargı denetimine tabi olan devlet” şeklinde tanımlamıştır.
Diğer yandan, temel hak ve özgürlüklerin evrensel olarak ve ayrım gözetmeksizin herkes için gerçekleştirilmesi çağımızın başlıca amaçlarından birisidir.
Devletin işlevi temel hakları somutlaştırmak ve güvence altına almaktır. Bu temel hakların en önemlilerinden biri de hiç kuşkusuz adil yargılanma hakkıdır.
Adil yargılanma hakkını temin eden adil yargılama, devletin temel görevlerinden olan adalet dağıtma görevinin özünü oluşturur. Adil yargılanma hakkı, hak arama özgürlüğünün bir sonucudur. Günümüzde adil yargılanmanın ölçütlerinden olan savunma hak ve yetkisi avukatlarca yerine getirilmektedir.
İnsanlık tarihi kadar eski olan savunma hakkının bir vekil aracılığı ile kullanılması avukatlık mesleğini yaratmıştır.
Avukatlık başlangıçta ceza hukukunda “savunma mesleği” olarak gelişmiş, modern toplumun kuruluşu sonrası avukatlık mesleği “savunma ve hak arama mesleği” olarak tanımlanmıştır.
Onun için siyasal liberalizm tarafından çağımıza armağan edilmiş bulunan ve avukatlık mesleğinin icra edilmesinin asgari koşullarını oluşturan; “hukuk, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hukukun egemenliği, demokrasi, insan hakları, sınırlı devlet, kuvvetler ayrılığı, kanun/hukuk önünde eşitlik, fırsat eşitliği, hukuk güvenliği, adil yargılanma hakkı, yargı bağımsızlığı, hukukun tanıdığı ve koruduğu hak gibi, özgürlük” gibi kavram ve kurumlar, sadece ve sadece liberal demokratik toplumlarda mevcuttur.
Yargılama faaliyetinin asli/kurucu unsuru olan avukat, varlığıyla bu faaliyeti demokratikleştiren unsurdur. O nedenle, avukat olmadan yapılan yargılama, demokratik olmayacağı gibi adil de olmaz.
Adına içtihat ya da karar dediğimiz yargısal metinleri üretenler aslında avukatlardır. Çünkü ve özellikle hukuk davaları, buna bağlı olarak yargılama süreci ve yargılama sonunda karar verilmesi avukatın açtığı dava ile başlar. Değilse yargıç “Ben bir içtihat üreteyim, bir karar vereyim.” diyerek kendi kendiliğinden dava açamaz.
Ceza davalarında yargılama sürecini ve verilen kararları etkileyen, şekillendiren en önemli etken de avukatın yaptığı savunmadır.
Bütün bu nedenlerle demokratik hukuk devletlerinde avukat, yargılama faaliyetinin olmaz ise olmaz unsurudur.
Türkiye’de ise hukuk devleti, insan hakları ve avukatlık mesleğindeki Batı’nın 200 yıllık gelişmesi 80 yıla sığdırılmaya çalışıldı.
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve son olarak 15 Temmuz sonrası dönemlerinde avukatların özverili savunma çabaları ve baroların mücadeleleri daha çok avukatın savunma – devlet dışında üstlendikleri toplumsal rolleri kapsamında gerçekleşti.
Avukatın mücadelesinin savunma – devlet dışındaki yerinden bahsederken şu yanılgıya da düşmemelidir: Avukat; yargı içinde veya dışında tek tek müvekkillerinin “haklarını” aramakta, savunmaktadır, topyekûn bir ideoloji ya da zümrenin değil…
Avukatın yaptığı faaliyetin kolektif bir faaliyet olmayıp, bireysel bir faaliyet olduğunu; kolektif faaliyeti baroların yapmasının daha uygun ve etkili olacağını hatırlatalım. Nitekim eğer bir siyasi ceza davasında müdafi hukuki görev sınırları dışına çıkıp, müvekkilinin siyasi savunmasına katılıyorsa o taktirde o avukat hukuki savunma değil başka bir şey yapmaktadır.
Avukatın kendi siyasi kimliği ile müvekkilinin siyasi kimliğini özleştirerek davranması da avukatlık mesleğinin kabul edebileceği bir şey değildir. En klasik meslek ilkesine göre avukat davada taraf olmamalıdır. Avukatın hukuk siyaseti ve hukuk adına hukukun dışına çıkmasıyla, yargı ve savunma faaliyetini siyasallaştırması tamamen farklı şeylerdir.
Mesleğini bireysel idealleri üzerine kuran ve yürüten, toplumsal sorumluluklarını üzerlerinde fazlasıyla hisseden duyarlı avukatlara karşılık; avukatların sayısındaki büyük artışlar (Mevcut hukuk fakülteleri yılda 20 binin üzerinde mezun vermektedir.), aynı zamanda avukatların kendi içlerinde de uçurumlara yol açmaktadır. Bir yanda baro aidatını ödemekte zorlanan avukatlara karşılık, diğer yanda onlarca avukatı asgari ücretle çalıştıran “patron” avukatlar ve daha büro isimlerinden, kendilerini tanıtmalarından başlayarak, “klasik meslek ilkelerinden” habersiz meslek yürüten önemli sayıda kişi avukatlık yapmaktadırlar.
Bağımsız yargının en büyük güvencesiyse savunmanın temsilcisi olan bağımsız avukatlıktır.
Avukatlık kanunlarında “bağımsızlık” tanımı durmakta ancak uygulamada “bağımlı avukat” tipi gelişmektedir. Bir meslektaşı yanında veya bir şirkette “sigortalı” çalışan on binlerce avukat ve kamuda görevli yaklaşık 4 bin memur avukat mevcuttur. Farklı çalışma biçimleri ve statülerine sahip avukatlar arasında önemli gelir ve özlük hakları dengesizlikleri ve bağımsızlık sorunları yaşanmaktadır.
Avukatlık Kanunu 1. maddesi de “Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder” der. Bu sebeple avukata tanınan yetkiler savunma hakkına, yani bir temel hakka varlık ve geçerlik kazandırmaya yarar, dolayısıyla hukuk devletine hizmet eder.
Savunma hakkını teyit eden Havana Kuralları çağdaş ülkelerin avukatlara karşı görevlerini belirler. Savunma görevinin çalışmalarını kolaylaştırmak ve olası baskıları yok etmek evrensel bir eğilim ve çağdaş devletlere yüklenen görevdir.
Nasıl ki, adalet devletin temeliyse avukatlık da adaletin temelidir. Adaletin güçlü ve bağımsız sesi olan avukatların “Hukuk Devleti” içindeki yerleri tartışılamaz.
Avukatların üstlenmesi gereken anlaşmazlıkların dostane çözümüne öncelik tanımak görevleri toplumsal barışın da güvencelerinden biridir. Avukatlık mesleği özünde ve özetle hak için halkın temsilciliğidir.
Avukatların en saygınları bu anlamda, sivil toplum örgütlenmelerinde yer alarak ve bunların öncülüğünü yaparak yasa koyucuya yön verme ve bu mücadeleyi kamuya duyurma konusunda geniş çalışmalar yaptı. İnsan haklarının tarihsel gelişimi avukatlık mesleğinin sembolik değerini ortaya koyan davalar ve savunmalarla doludur.
Jacques Verges’in Savunma Saldırıyor adlı eserinde de söylediği gibi iki türlü dava vardır: Uyum davaları ve kopuş davaları. Klasik avukatın görev alanı birinci tür davalar içindedir. Kopuş davalarındaki durum ise ancak klasik meslek ilkelerinin dışında, avukatın “saf siyasi” bir davranışta bulunması şeklinde anlaşılabilir.
Feodal devlet – toplumun yıkılması, modern toplumların kurulması sürecinde avukat ve yeni meslek örgütleri toplumun sözcüsü durumundadır. Avukatın altın çağda “toplumun sözcüsü” olarak kabul edilmesinin nedeni, “yargılama içinde iktidara meydan okuması” değil, eski devlete/iktidara karşı yeni devleti/iktidarı savunması ama bununla yetinmeyerek; tüm toplumsal alanlarda modern toplum düşüncesini savunması, gelişmesine katkıda bulunmasıdır.
Ancak modern toplumlar kurulduktan sonra, “modern sonrası” dönemde bu misyonun sona erdiğini düşündürecek gelişmeler söz konusu. Bugün batıda avukatlar kendi toplantılarında “avukatlık piyasasının”, milyar dolarlarla ifade edilen bir pazar olduğunu ve bu pazarın paylaşımı konusunu konuşmaktalar.
Gelişmiş ülkelerde avukatlar artık sundukları hizmeti “hukuki yardım” olarak değil, “hukuk hizmeti satışı” olarak görmektedirler. Yeni dönemde klasik avukatlığın yerini uzlaşma avukatlığı yer almakta, diğer yandan ihtilafların çoğunluğu yargı kapsamından çıkartılmaktadır.
Avukatlığın bir anlamda insan haklarını ve temel özgürlükleri savunma mesleği olma niteliği, uluslararası alanda giderek köklenen “İnsan Hakları Mevzuatı” bütün dünya avukatları ve özellikle uygarlık çizgisinin göreceli olarak gerisinde bulunan toplumların avukatları için yeni ve büyük sorumluluk alanları belirliyor.
Avukat yalnızca basit bir savunman değildir. Avukat bazen özgürlük adına yargıya bütünüyle ters düşmekten çekinmez. Avukatların duruşmalarda, bir savunma makamı olarak varlıklarını hissettirebilmeleri için, yasanın kendilerine verdiği yetkilerin çok üzerinde bir performans göstermeleri ve cesur olmaları ve bazen adeta düzene meydan okumaları gerekir.
İnsan hakkını, özgürlüğünü, onurunu, yalnızca yürürlükteki hukuk düzeni içinde savunmak yeterli değildir. Çoğunlukla olan hukuku aşmak ve onu çağdaşlaştırmak da avukatın işidir.
Hukuku yaşayan bir olgu olarak kabul ettiğimizde, daha uygar bir hukuk düzenini oluşturabilmekten öncelikle, hukukun genetiğini kavrayan ve onun olumlu yönde nasıl gelişebileceğini duyumsayan avukatlar sorumludur.
Sorumluluklar beraberinde toplum içinde daha etkin, dolayısıyla daha saygın bir konuma ulaşmak zorunluluğunu getiriyor. Bu, toplumun avukatlık mesleğine vereceği bir taviz değil. “İnsan haklarına saygı ilkesine dayalı uygar bir toplum” haline gelebilmek için varılması gereken ortak bir hedeftir.
Günümüzün uygar toplumlarında, uygarlaşmanın temel taşı sayılan “insan haklarına saygı” ideali ile toplumda avukatların etkinliği ve saygınlığı arasında güçlü bir bağlantı vardır.
Yargının giderek siyasallaştığı ve adil yargılanmanın gerçekliğinin tartışıldığı günümüz Türkiye’sinde de toplumun hukukçulardan ve özellikle avukatlardan beklentisi çok büyüktür.
Bu beklentiyi somutlaştıran ve bunun sonuçlarını alan Batı ülkelerinde bulunmuş olan avukatlar, taşıdıkları avukatlık hüviyetinin kendilerine Türkiye’de alışmadıkları bir saygınlık kazandırdığını görürler.
Türkiye, ne yazık ki kuruluşundan bu yana hedeflediği çağdaş uygarlık düzeyine bir türlü ulaşamadı. Aksine bu hedeften uzaklaşmakta olduğu da tartışılabilir hale geldi. Bu ortamda avukatlar olarak yapacağımız şey önce günümüzde dünyada hukuk devleti ve çağdaş demokrasilerin nasıl işlemekte ve bu kavramların nasıl gelişmekte olduğunun farkında olmaktır. Bu farkındalığı yaşayan meslektaşımızın fazla sayıda olduğunu söylemek fazla iyimser bir yaklaşım olur…
Bilimsel araştırma faaliyetleri yürüten, demokrasi ve insan hakları alanında örgütlenen veya mevcut örgütlere katkı veren avukat sayımız oldukça yetersiz.
Avukatlar toplumun tüm kesimlerine insan hakları mevzuatının tüm kapsamını siyasi veya maddi çıkar gütmeksizin anlatmalı, insanları insan oldukları için sahip oldukları haklar konusunda bilinçlendirmelidir. Diğer bir deyişle insan haklarını avukatlık ve hukukçuluk mesleğinin ideali haline getirmemiz gerekiyor. İnsan hak ve özgürlüklerinin eksiksiz yaşanmasında toplumun etkin bir avukatlık hizmetine ihtiyacı olduğu konusunda halkımızı ikna etmemiz zorunludur.
Bu gerekleri yerine getirmediğimiz, avukatlık bilincini ve saygınlığını erozyona uğrattığımız ve mesleği etkinliği sınırlı, uygulama kalıpları içinde sıradanlıkla yürütülen bir hizmet olarak sürdürdüğümüz sürece, Türk toplumunun uygarlık yarışında final grubuna girmesi gecikecektir.
Avukatın saygınlığı ve etkinliğinden bahsederken ülkemizdeki uygulamalara karşılaştırmalı bakacak olursak:
Duruşma kelimesinin Fransızca karşılığı ise “tartışma” sözcüğünden geliyor ve duruşmada avukat hukuksal sorunu özgürce tartışıyor. Türkiye’de ise duruşma, avukatlar için mümkün olduğunca az konuşup ayakta geçirilen kısa bir formaliteden ibaret kalıyor.
Avukat, AİHM’nde duruşmadan 15 dakika önce mahkeme başkanının ofisine tanışma ve sohbet için davet ediliyor, bizdeyse duruşma salonlarının kapısında saatlerce çoğu zaman keyfilikle bekletiliyor.
AB ülkelerinde en az 5 yıllık zorlu bir hukuk eğitimi ve en az 2 yıllık staj, sınav ve 10 yılın sonunda mesleğe başlayabilen avukatlara karşılık, ülkemizde fakülteden 4 yılda mezun olup 1 yıllık stajla mesleğe adım atıyoruz.
Alman Anayasa Mahkemesi verdiği bir kararda, bireylerin hukuki meselelerde bilgilendirilmesinin, aslında devletin asli görevleri içerisinde olduğu ve bu görevin yasa ile avukatlara bırakıldığını ifade etmiştir. Bu anlamda avukatlar kamu görevi üstlenmişlerdir.
Bizim mevzuatımızdaysa avukatlık hem serbest bir meslektir, hem kamu hizmetidir. Avukat hem bağımsızdır, hem kamu görevlisidir, hem yargı görevi yapar.
Bunların mevzuattan uygulamaya ne oran ve dengede yansıdığını bir yana; bu çoklu görev ve sorumluluk tanımı içinde avukatlık mesleği, mesleğin esnaflık yönünü benimseyen avukatlarla hukuk devleti adına kamu hizmeti yürütmek çabasında olan avukatlar arasında gidip gelmektedir.
Max Weber‘e göre “Avukatlar, ancak akılcı dava usullerinin uygulanmaya başladığı devirlerde ortaya çıkmışlardır. Sadece belli formüller söylemekle görevli ‘sözcü’ ile tam hukuk tekniği bilgisini davalı ya da davacının savunmasına tahsis eden “avukat” arasında fark vardır.”
Bugünkü yargılama sistemimiz, tembelliğe, baştan savmacılığa prim tanıyor. Sistemde oluşan alışkanlıklar, usul hukukundaki olanakların kullanılmasını bile engellemekte. Ne savcılar, ne avukatlar, ne de yargıçlar, gerçek bir yargılamanın yapılmasını sağlayacak yasal dayanakları olan bir yorumu yapmak isteğini göstermemektedirler.
Bugünkü olumsuz koşullara ve etkisiz konumuna karşın avukatın, yargıdaki etkinliğini rakamlarla açıklamak mümkündür: Günümüzde 403 cezaevinde yaklaşık 45 bini tutuklu 345 bin kişi bulunmaktadır. Ülkemizde bir dosyanın ortalama görülme süresi hukuk yargısında ilk derecede 250, bölge adliye mahkemesinde 350, Yargıtay’da 200, ceza yargısında soruşturma ve ilk derecede toplam 420, bölge adliye mahkemesinde 200, Yargıtay’da ise 650 günün üzerine çıkmaktadır. Avrupa’da ise en uzun kamu davalarını süreleri bile 5- 6 ayla ifade edilebiliyor. Yargıtay ceza dairelerine gelen yıllık 80 bin kararın 35 bini yani yaklaşık yarısı bozuluyor. Ceza yargımızda görülen her 100 davadan yaklaşık 40’ı beraatla sonuçlanıyor. Yani suç isnat edilen 100 kişiden 40’ı suçsuz! Oysa Avrupa’da her 100 davadan 95’i, Japonya’da 99’u mahkumiyetle sonuçlanıyor.
Diğer yandan, savunmanın “adil ve etkin” hüküm temininde, yargıç kadar etkili olduğu, Yargıtay’ca verilen her bozma kararı ile bir kez daha kanıtlanmaktadır. Mahkemelerce verilen her üç ceza kararından biri bozuluyor. Bu oranlar Türkiye’de hazırlık soruşturmasının zaafı mı yoksa savunmanın etkinliği olarak mı yorumlanmalıdır? Bence her iki yorum da avukatın önemini değiştirmeyecektir.
Bu öneme karşılık avukatlığın “etkin ve adil bir yargı” açısından içinde bulunduğu koşullar kabul edilebilir değildir.
1924’te 2. Dönem milletvekillerinden ve Adliye Komisyonu üyesi Feridun Fikri Bey, yargının önemli bir unsurunun bilincindedir: “Yargıyı iki kanatlı bir uçağa benzetmek istersek avukatlık onun bir kanadıdır. Avukatlar yeteri derecede yetişmemiş olurlarsa, mahkemeler görevlerinin gereklerini asla yerine getiremezler” der. Cumhuriyetin ilk yıllarında avukatlık lehine böyle bir görüş mevcutken, daha sonraları iddia makamı, yargı içinde kendisine haksız olarak üstün bir yer sağlamış, savunma sistemin dışına itilmiş ve avukatlar giderek işlevsiz bırakılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.
Yargılama tekniğimize etkin olan tahkik sisteminde avukata adeta gerek yoktur. Bugün yargıçlar avukatlara bu gözle bakma eğilimindedirler. Faruk Erem’in deyimiyle, uygulanan “karma sistem” ile diyalektik yok edilmiştir. “Savunma köle olarak” görülmektedir. İddia makamının yargıdaki yerinin haksızlığı, savunmaya karşı elinde bulunan olanakların eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır.
Avukatlık mesleğinin yargıya katkısının artması için ilk koşul, avukatlık mesleğinin anayasada işlevine uygun bir yer edinmesidir. Avukatın yargılamadaki etkinliğinden söz edilebilmesi için, her şeyden önce yargılamaya dahil olması gerekmektedir.
Doğal olarak, avukatlığın asli unsuru olduğu olduğunu ileri sürdüğümüz ve üzerinde hak iddia ettiğimiz yargı, bağımsızlığı olan bir yargı erkidir. Yargının asli öğesi olan savunma ve avukatlık mesleği kendi bağımsızlığına da aynı derecede duyarlı olmak zorundadır. “Etkin ve adil bir yargı“ya avukatlık mesleğinin katkısının artmasında hareket noktamız, öncelikle, yargılamada diyalektiğin sağlanması olmalıdır.
Buraya kadar idealize ettiğimiz hukuk devleti, adil yargı ve avukatlık kavramlarının yaşama geçirilmesini ancak her bakımdan donanımlı, hukuk tekniği ve yargılama diyalektiğini özümsemiş avukatlar sağlayabilir.
Tüm bu nedenlerle genelde hukukçunun, özelde de avukatların çok özel bir eğitimden geçmesi gereklidir. İyi yetişmiş, etik değerleri içselleştirmiş, bilgili, yetenekli ve cesur avukatlara gereksinimimiz vardır.
Mevzuat ve uygulamada mevcut olumsuzluklar yanında, bugün ülkemizde, hukuk öğretim ve eğitimi ile staj eğitiminin yeterli ve çağın gerekleri ile uyumlu olmadığı, siyasal, sosyal ve yargı alanında ortaya çıkan sorunların, temel nedenlerinim bu yetersizlikten kaynaklandığını düşünüyorum.
Avukatlık mesleğinin “etkin ve adil” yargıya katkısı ve “etkin ve adil” hükmün oluşmasındaki rolü, ancak yargılama sistemindeki köklü bir reformla mümkün olabilecekken; son yıllarda yürütülen “Yargı Reformu Stratejisi” ve “yeni anayasa” tartışmalarını, siyasal iktidarın yargının bağımsızlığı konusundaki duyarsızlığı ve hatta yargıyı bağımlı kılma politikası umut kırıcı ve güvenilmez kılıyor.
Yargıtay’ın bir dairesinin Anayasa Mahkemesinin Can Atalay hakkındaki ihlal kararını tanımayarak üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmasıyla yargı ve hukuk devleti ilkesi üzerinde yaşanan ciddi kırılma sonrası yaşamakta olduğumuz süreci; hem adil yargılama ve hukukun üstünlüğünü yeniden tesis, hem de mesleğimizin etkinliğini sağlamak açısından verimli geçirmemiz de avukatların çabalarına bağlı olacaktır.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]
1970 yılında Konya’da doğdu. 1988 yılında Konya Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. (Koya Maarif Koleji) Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1992 yılında bitirdi. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku ABD Uluslararası Hukuk Bilim Dalında yüksek lisansını tamamladı. 2009 – 2013 yılları arasında Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği, 2012-2016 yılları arasında T. C. Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Üst Kurulu Üyeliği yaptı. 2012-2018 yılları arasında Konya Barosu Yönetim kurulu üyeliği görevi yaptı. 2009-2013 yıllarında Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğini yürüttü. T. C. Adalet Bakanlığı Sınav – Mülakat Kurulu Üyeliği görevlerini yürüttü. İş Hukuku, Ticaret Hukuku, Tüketici Hukuku, Sigorta Hukuku Uzman Arabuluculuk konusunda uzmanlaştı. Ayrıca 2016 yılından beri Selçuk Üniversitesi, TOBB ETÜ, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Karatay Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi, İstanbul Medipol Üniversitesi, Ankara Medipol Üniversitesi, Konya Barosu’nda Arabuluculuk ve Uzlaştırma eğitimlerinde Bakanlık yetkili eğitmen olarak görev yaptı. 1996 – 2010 yıllarında Konya Gazeteciler Cemiyeti hukuk danışmanlığını yürüttü. 2020 yılından bu yana Çağlayan Arabuluculuk ve Alternatif Çözüm Merkezi A. Ş. ortağıdır. Adalet Bakanlığı Siciline 1 numara ile kayıtlı Türkiye’nin ilk Arabulucusu’dur. 1993 yılından itibaren serbest avukat olarak çalışmaktadır. Halen Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk ABD Medeni Usul Hukuku ve İcra İflas Hukuku Bilim Dalında doktora çalışması devam etmektedir. İngilizce ve Almanca bilmektedir.[/box]
Avrupa Kentli Hakları Bildirgesi, Avrupa Konseyi Avrupa Yerel Yönetimler Konferansı’nda 18 Mart 1992’de kabul edilmiştir. Avrupa kent ve kasabalarında yaşam kalitesinin iyileştirilmesine ilişkin bir dizi evrensel rehber ilke ve metodolojiler sunmaktadır.
Aşağıda belirtilen hakların gerçekleşmesi fertlerin, dayanışma ve sorumlu hemşeriliğe ilişkin eşit yükümlülükleri kabul etmesine bağlıdır. Avrupa yerleşimlerinde yaşayan kent sakinleri şu haklara sahiptir:
Ayşe Işıl Karakaş, 1958 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1983 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetiminden mezun oldu. 1984-1993 yılları arasında araştırma görevlisi olarak görev yaptı. 1986’da Kamu Hukuku master derecesini İstanbul Üniversitesindem aldı. Avrupa Hukuku alanındaki ikinci master derecesini Fransa’daki Nancy II University çatısı altında yaptı. 1990 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Hukuk lisans bölümünü tamamladı. 1992 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kamu hukuku doktora derecesini tamamladı. 
1993-1997 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yardımcı doçent olarak görev yaptı. 1997-1999 yılları arasında yine İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde Doçent olarak görevine devam etti. 1993-1999 yılları arasında İstanbul Üniversitesinde akademisyenlik yaptı. 1999-2003 yıllarında Galatasaray Üniversitesi’ Hukuk Fakültesinde öğretim üyeliğine devam etti. 2008 yılına kadar Galatasaray Üniversitesi bünyesinde Avrupa Birliği araştırmalarında görev aldı.
Akademik çalışmaları insan hakları, bireysel özgürlükler ve Avrupa Hukuku üzerine yoğunlaşmıştır.
Ayşe Işıl Karakaş, 2008 yılında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye’yi temsil edecek ilk kadın yargıç olarak seçilmiştir. Karakaş, Kasım 2013’ten itibaren bölüm başkan yardımcılığı yapmış ve 2104 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) beş bölümden birinin başkanlığına seçilmiş ve AİHM’de ilk kez Türkiyeli bir yargıç bölüm başkanı olmuştur.
Karakaş’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdindeki görev süresi 2017 yılında sona ermiştir. Yeni yargıç Saadet Yüksel görevine başlayana kadar yargıçlık görevini sürdürmüştür.
Mahkemedeki görevinin ardından 2019 yılında Kadir Has Üniversitesi Hukuk fakültesinde Profesör olarak göreve başlamış, 2024 itibarıyla Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Kamu hukuku bölüm başkanı olmuş ancak 24 Ocak 2024 tarihinde 65 yaşında kanser nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Hasdal Mezarlığı’na defnedilmiştir.
Karakaş; Avrupa Topluluğu Hukuk Düzeni ve Ulus Devlet Egemenliği ve Ulusalüstü Anayasal Düzen Olarak Avrupa Topluluğu Hukuk Düzeni ve Ulus-Devlet Egemenliği adını taşıyan iki kitap çalışmasını 1993 yılında yayınlamıştır.
Rafael Antonio Caldera Rodríguez (Rafael Kaldera) [rafaˈel anˈtonjo kalˈdeɾa roˈðɾiɣes] 24 Ocak 1916 tarihinde dünyaya geldi.
Venezuela Merkez Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi aldı. Üniversite yıllarında öğrenci siyasetinde aktif olarak yer aldı. Genç yaşta entelektüel çalışmalara imza attı ve ödüller kazandı.
On dokuz yaşındayken ve Andrés Bello‘nun 26 ciltlik eserlerini inceleyerek onun edebi, dilbilimsel, hukuki, tarihi, felsefi ve politik metinleri ile yaşamı ve eserlerinin kapsamlı bir analizi olan ilk kitabı Andres Bello’yu yazdı. Bu kitap, 1935’te Venezuela Ulusal Dil Akademisi’nden ödül kazandı.
İşçi sorunları hakkında gazetelerde köşe yazıları yazdı. Bir süre sonra dikkat çekti ve yeni kurulan Ulusal Çalışma Ofisi’nin müdür yardımcısı olarak atandı. 1941’de, yirmi beş yaşındayken, memleketi Yaracuy’un Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Venezuela’nın ilk ILO temsilcisi oldu ve ilk İş Kanunu’nun hazırlanmasında önemli bir rol oynadı.
13 Ocak 1946’da, demokrasiyi, çoğulculuğu ve toplumsal reformu benimseyerek Venezuela’daki en büyük iki siyasi partiden biri haline gelen Partido Socialcristiano (COPE)’yı kurdu. 17 Aralık 1946’da göreve başlayan Ulusal Kurucu Meclis’e temsilci olarak seçildi ve yaptığı konuşmalarla ünlendi. 1947 seçimlerinde, 31 yaşındayken cumhurbaşkanlığına aday oldu ancak seçilemedi. Parlamentoya girmeyi başardı.
1952’de tekrar Ulusal Kurucu Meclis’e temsilci seçildi fakat Albay Marcos Pérez Jiménez’in antidemokratik tutumlarını protesto ederek kurucu meclise katılmayı partisi ile birlikte reddetti.
Jiménez’in askeri diktatörlüğü (1952–1958) sırasında, politik yaşamı ile birlikte akademik kariyerini sürdürdüğü Caldera, Universidad Central de Venezuela’dan atıldı ve birkaç kez tutuklandı. 20 Ağustos 1957’de, seçimler öncesinde yeniden hapse atıldı ve hücre hapsinde tutuldu.
1958’de sürgüne gönderildi. Kısa bir süre sonra sürgünden döndü ve diğer önemli siyasi parti liderleri Jóvito Villalba ve Rómulo Betancourt .ile birlikte Punto Fijo Paktı’nı imzaladı. Bu pakt, başkanlık seçimleri, demokratik sistemin korunması, partilerin seçim sonuçlarına saygı duyulması, tek partili hegemonyanın önlenmesi ve diktatörlüğün önlenmesi için işbirliğini taahhüt ediyordu. Puntofijo Paktı, Venezuela’da en uzun sivil demokratik yönetim döneminin (1958-1999) temelini oluşturdu.
1958 seçimlerinden sonra Temsilciler Meclisi Başkanı seçildi, yeni Anayasa taslağını hazırlamaktan sorumlu komisyona başkanlık yaptı. Hazırladığı anayasa, 1811 ile 1961 yılları arasında yirmi beş farklı anayasa ile yönetilen Venezuela’nın en başarılı ve en uzun ömürlü Anayasası oldu.
Caldera, Raúl Leoni’nin kazandığı 1963 başkanlık seçiminde ikinci oldu. 1968’de üçüncü kez başkanlık yarışına girdi ve kazandı. 11 Mart 1969’da yemin etti. Venezuela’nın 139 yıllık tarihinde ilk kez iktidar partisinden muhalefete barışçıl ve demokratik bir devir gerçekleşti.
Rafael Caldera, 1969-1974 ve 1994-1999 yılları arasında Venezuela’nın 46. ve 51. cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Demokratik biçimde seçilen ve yirminci yüzyılda ülkesini en uzun süre yöneten lider olarak tarihe geçti.
Politik yaşamının yanında akademik çalışmaları ve 1961 Anayasası’nın mimarlarından biri olarak hukuk tarihinde iz bıraktı.
24 Aralık 2009’da yaşamını yitirdi.

23 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar
| 1737 | Amerikalı tüccar ve devlet adamı John Hancock dünyaya geldi. (23 Ocak 1737 – 8 Ekim 1793) Hancock 23 Ocak 1737de dünyaya geldi. Siyasi kariyerine Boston’da başladı. Massachusetts Eyaleti’nin ilk valisi seçildi. Amerikan Devrimi’nde etkin rol alarak devrimin kahramanlarından biri oldu. 4 Temmuz 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi‘nin hazırlanışında kongreye başkanlık yaptı. Bildirgeye ilk imza atan kişidir. 1778 yılında ABD Anayasası‘nın hazırlanmasında da önemli rol oynadı. ![]() |
| 1744 | İtalyan hukukçu ve siyaset felsefecisi Giambattista Vico yaşamını yitirdi.(Doğumu: 23 Haziran 1668) Napoli Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. Aynı okulda Latin dili retoriği kürsüsünde retorik profesörü olarak eğitim verdi. Başta René Descartes‘tan etkilendi ama sonraları Descartes‘in tarihe açık ve seçik düşüncelerle yaklaşma tavrına karşı çıktı ve doğruluğu, kesinliği, açık seçik düşüncelerde değil de, etkinlikte, insan varlıkları tarafından yaratılmış, gerçekleştirilmiş olanda aradı. |
| 1806 | Hukukçu ve devlet adamı Genç William Pitt yaşamını yitirdi. (Doğumu: 28 Mayıs 1759) Hukuk eğitimini Lincoln’s Inn’de aldı. Cambridge’deki Pembroke Koleji’ne kabul edildi ve Siyaset felsefesi, klasikler, matematik, trigonometri, kimya ve tarih okudu. 1783’te 24 yaşında İngiltere’nin en genç başbakanı oldu. 1801’de Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı’nın ilk başbakanı oldu. Başbakanlık yaptığı tüm süre boyunca Maliye Bakanı olarak da görev yaptı. |
| 1849 | Elizabeth Blackwell, tıp diploması alan ilk kadın oldu. |
| 1870 | Amerika Birleşik Devletleri ordusu, Montana’da, çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 173 Kızılderiliyi katletti. |
| 1873 | Hasköy Tersanesi’nde ilk grev yapıldı. |
| 1912 | Said Halim Paşa, Şura-yı Devlet Reisliğine getirildi. |
| 1912 | Hukukçu ve şair, Gülten Akın Cankoçak, 23 Ocak 1933’te Yozgat’ta dünyaya geldi. Yozgat’ın Sorgun ilçesinde ilköğrenimini tamamladı. 1940’lı yıllarda memleketi Yozgat’tan Ankara’ya göç etti, ortaöğrenimini Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nde, yükseköğrenimini ise 1955’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. 1956’da Yaşar Cankoçak’la evlendi; kaymakam olan eşinin görevi nedeniyle 1958-1972 arasında Anadolu’nun çeşitli ilçelerinde yaşadı. Gevaş, Alucra, Gerze, Saray ilçelerinde ve Kahramanmaraş’ta avukatlık ve öğretmenlik yaptı. İnsan Hakları Derneği, Halkevleri, Dil Derneği gibi örgütlerde kurucu ve yönetici olarak görev aldı. Metin Altıok Şiir Ödülü’ne layık görüldü. 4 Kasım 2015‘te Ankara’da yaşamını yitirdi.
|
| 1945 | Alman hukukçu Helmuth James Graf von Moltke yaşamını yitirdi. (Doğumu: 11 Mart 1907) Humboldt Üniversitesi, University of Wrocław ve Viyana Üniversitesi’nde hukuk ve siyaset eğitimi gördü. Berlin’de bir avukatlık bürosu açtı. Uluslararası hukuk ile uğraştı. Hitler’in rejimi yüzünden yurttan kaçan mağdurlara yardım etti. Oxford Üniversitesi’nde İngiliz hukuku eğitimini tamamladı. 1944’te Gestapo tarafından tutuklandı. Halk Mahkemesi, kendisi aleyhine hiçbir kanıt bulamadı ve darbe meydana getirmek için herhangi bir komploya katılmış olduğunu ispatlayamadı. Buna rağmen 1945 tarihinde idama mahkûm edildi ve Berlin’de Plötzensee Hapishanesi‘nde on iki gün sonra idam edildi.1946 – Toprak mahsulleri vergisi kaldırıldı. |
| 1949 | Özel maçlar yapmak için Türkiye’ye gelen Avusturya futbol takımı Wacker’in iki futbolcusu yanlarında getirdikleri çakmakları Kadıköy Moda’da kaldıkları otelin civarında çakmak satmaya çalışırken yakalandı. Düzenlenen bu çakmak kaçakçılığı operasyonu gündemi uzun süre meşgul etti. |
| 1959 | Vatan Partisi‘nin kurucularına ilişkin dava başladı. Tutuklu bulunan partililere haklarındaki iddiaların okunmasına başlandı, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile 47 kişi, komünizm propagandası yapmakla suçlandı. Savcı sanıklar için 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istedi. |
| 1961 | Dolandırıcılık olaylarıyla ünlenen Sülün Osman, Zeytinburnu‘nda kumar oynarken yakalandı. Galata Kulesi’ni satmasıyla ünlüydü.
|
| 1963 | Menderes Hükümeti tarafından 1959’da imzalanan anlaşma uyarınca, ABD tarafından yerleştirilen Jüpiter füzelerinin demode oldukları gerekçesiyle sökülerek yerlerine Polaris denizaltıların yerleştirilmesi önerisi İnönü hükümetince kabul edildi. |
| 1968 | Amerika Birleşik Devletleri Pueblo haber alma gemisi Kuzey Kore’de ele geçirildi. Mürettebat casuslukla suçlanarak tutuklandı. |
| 1972 | İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı gece 03:00’ten akşam 18:00’e kadar 15 saat süreyle “sokağa çıkma yasağı” ilan etti ve Fırtına-1 operasyonunu gerçekleştirdi. Bata cezaevi firarileri başta olmak üzere aranan kişilerin yakalanması amacıyla 84.855 asker tarafından 268.810 bina ve 510.000 konut ve işyerinde genel arama yapıldı. Sıkıyönetim 11 ilde 2 ay daha uzatıldı. |
| 1973 | Paris’te, ABD, Kuzey Vietnam ve Vietkong temsilcileri arasında imzalanan barış anlaşmasıyla, Vietnam’da yıllardır süren savaş sona erdi. Anlaşmayla, Vietnam’daki bütün ABD askerlerinin çekilmesini ve Güney Vietnam halkının kendi kaderini belirlemesi kararlaştırıldı. |
| 1976 | ABD’li hukukçu ve sivil haklar savunucusu Paul Robeson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 9 Nisan 1898) Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Baroya kabul edilen ilk siyahi avukat oldu. Tiyatroya olan ilgisi, yüzünden avukatlığı bıraktı. 1921 yılında kendi müzik grubunu kurdu. Shakespeare’in Othello’sunda oynayan ilk siyahi oyuncu oldu. İnsan hakları, yoksullukla mücadele, ırkçılık gibi konularda seri konferanslar verdi. Afrika halkları konseyi başkanı seçildi. Nâzım Hikmet hapse atıldığında serbest bırakılması için dünya çapında kampanya başlattı. Nâzım Hikmet’le birlikte Dünya Barış Konseyi ödülünü paylaştı. Amerikan Komünist Partisi üyesi olduğunu Truman delegasyonunda açıkladığı için yurt dışına çıkışı yasaklanınca Freedom (Özgürlük) adında bir gazete çıkardı. Hayatı boyunca ırkçılıkla mücadele etti. |
| 1981 | Uluslararası Enerji Programı Antlaşması 23 Ocak 1981’de Resmi Gazetede yayınlandı. Antlaşma, 18 Kasım 1974 tarihinde Pariste İmzalanmış ve “Uluslararası Enerji Programı Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 21 Ocak 1981’de TBMM’de kabul edilmişti. |
| 1983 |
|
| 1986 |
Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu mecliste kabul edildi. kanun daha sonra 14/7/2004 tarihli ve 5224 sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanunun 16ncı maddesiyle yürürlükten kaldırıldı. Yeni kanunda ise 2019 yılında esaslı değişiklikler yapıldı. |
| 1990 | Kadınlar, Anayasa Mahkemesi’nin “fahişeye tecavüzde ceza indirimi” kararını, İstanbul/Karaköy genelev sokağında protesto etti. |
| 1995 | Yaşar Kemal Der Spiegel’de çıkan yazısı nedeniyle DGM’de ifade verdi. |
| 1997 | Hukukçu ve diplomat Madeleine Albright, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk kadın Dış İşleri Bakanı oldu. Columbia Üniversitesi’nde kamu hukuku ve yönetim doktorası yaptı. ABD’nin Birleşmiş Milletler nezdinde büyükelçisi olarak görev yaptı. Günümüzde Georgetown Üniversitesi’nde diplomasi dersleri vermektedir. |
| 1998 |
|
| 1998 | ILO 29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi, Türkiye sözleşmeyi 23 Ocak 1998 tarihinde 4333 sayılı yasa ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 23 Haziran 1998 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi. Sözleşme, 6 Haziran 1930 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi.2000 – Tarsus’ta bir taşocağında ve bir tarlada Hizbullah’ın öldürdüğü altı ceset bulundu. Hizbullaha yönelik operasyonlarda gözaltına alınanların sayısı 199’a yükseldi, işkenceyle öldürülen insan sayısı 31’e ulaştı.2001 – Filipinler’in eski Devlet Başkanı Joseph Estrada’nın yurtdışına çıkması yasaklandı ve banka hesapları donduruldu. |
| 2002 | Fransız sosyolog, antropolog ve felsefeci Pierre Bourdieu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Ağustos 1930) Günümüz sosyolojisinin temel kuramcılarından biri olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Sosyoloji Merkezi’nin kurucusudur. 21. yüzyıl sosyolojisine miras kalacak en sistematik ve kapsamlı epistemolojik girişimin sahibidir. Kültürel yeniden üretim adlı yeni bir terimi literatüre kazandırdı. 1959 ve 1962 yıllarında eğitimden başlayarak çeşitli kültürel alanlardaki üretim, yeniden üretim, ayrışım mekanizmalarını inceleyen çok sayıda çalışması bulunmaktadır.![]() |
| 2006 | Kartal Cumhuriyet Başsavcılığı, Mehmet Ali Ağca hakkında yeni bir müddetname hazırlayarak, tahliye edilmesini kararlaştırdı. Ağca daha önce serbest bırakılmış, yanlış hesap yapıldığı için yeniden cezaevine konulmuştu. |
| 2006 | Hasan Gerçeker 23 Ocak 2006 tarihinde ikinci kez Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesi Başkanlığına seçildi. |
| 2008 | Prof. Dr. Ayşe Işıl Karakaş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde (AİHM) Türkiye’nin yeni yargıcı olarak seçildi. |
| 2012 | Fransa Senatosu, 1915 Ermeni olaylarıyla ilgili soykırım iddialarının inkarını suç sayan yasa teklifini kabul etti. |
| 2017 | 685 sayılı KHK ile “Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu” kuruldu. OHAL Komisyonu, 12 Ocak 2023 itibarıyla görev süresi içerisinde tüm başvuruları karara bağladı, görev süresi 22 Ocak 2023’te sona erdi. |
| 2019 | Yargıtay 16.Ceza Dairesi, Malatya Zirve Kitabevi cinayeti davasında verilen kararı onadı. Dava 9 yıl sürdü, 3 mahkeme başkanı ve 5 savcı dosyaya baktı. 28 Eylül 2016’da 5 sanığa 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ve 39 yıl 9’ar ay hapis cezası verildi. |
| 2025 | Sosyal medya fenomeni Oğuzhan Uğur ve BaBala TV sahibi ekibinden iki Kaan Kayacan ve Ercan Özdemir, 6 Şubat 2023’de meydana gelen 2 büyük deprem sonrasında barajların patladığı yönündeki paylaşımları sonucunda korku ile paniğe sebep olarak arama kurtarma çalışmalarında aksamalara neden olduğu gerekçesiyle başlatılan soruşturma kapsamında İstanbul 46. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın duruşmasında hakim karşısına çıktı. |
| 2025 | Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde Nesine 3. Lig 3. Grup takımlarından Çorluspor 1947 Kulübü Teknik Direktörü Ersin Aka’nın silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesine ilişkin 9 tutuklunun bulunduğu soruşturmada gözaltına alınan 3 şüpheli daha tutuklandı. |
| 2025 | ABD Başkanı Donald Trump, 2020 yılında siyahi ABD vatandaşı 20 yaşındaki Karon Hylton-Brown’ı öldürmekten hüküm giyen iki eski polis Terence Sutton ve Andrew Zabavsky için af kararnamesi çıkardı. |
| 2025 | 2025 yılı Tehlikedeki Avukatlar Günü, 2020’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra üzerlerindeki baskı gün geçtikçe artan Belarus’lu avukatlara ithaf edildi. Organizasyon komitesi güne özel olarak Lahey’deki Belarus Büyükelçiliğinde bir protesto gösterisi tertip etti. |
| 2025 | Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4. Yargı Reformu Strateji Belgesi‘ni açıkladı. Erdoğan, “Yeni Strateji Belgesiyle etkin ve hızlı işleyen bir adalet sistemi inşa edeceğiz” dedi. |
| 2025 | İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü terör soruşturması kapsamında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Fırat Epözdemir, Strasbourg’da katıldığı Avrupa Konseyi Savunmanlar toplantısı dönüşünde İstanbul Havalimanında gözaltına alındı. Epözdemir’in bürosunda ve ikametinde arama yapıldı. Epözdemir, 1976 yılında Bitlis’in Tatvan ilçesinde doğdu. 1993 yılında lise eğitimini Tatvan’da tamamladı. Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 2007 yılında mezun oldu. İstanbul Barosuna 2007 yılında kayıt olarak avukatlık mesleğine başladı. Evli ve iki çocuk babasıdır.
|
| 2025 | 63 Baro ortak açıklama yaptı: “Biz imzacı olan barolar olarak adaletin herkese eşit ve tarafsız şekilde işlemesinin, hukukun üstünlüğünün ve demokrasinin korunması adına vazgeçilmez olduğunu hatırlatıyoruz.’
|
Wroclaw Madencilik Deklarasyonu, Avrupa Birliği Dönem Başkanı olan Polonya’nın Wroclaw kentinde, 20-22 Ekim 2011 tarihlerinde düzenlenen “Maden Kaynaklarının Sürdürülebilir Üretimi Ve Tüketimi – AB’nin Sosyal Ajandası İle Kaynak Verimliliğinin Entegrasyonu Toplantısı” oturumlarında kabul edilerek ilan edilmiştir.
Avrupa Parlamentosu ile Polonya Cumhuriyeti tarafından desteklenen toplantı; Euromines (Avrupa Maden Endüstrileri Birliği), Maden Enerji Ekonomisi Araştırma Enstitüsü Polonya Bilimler Akademisi ve Polska Miedź İşverenler Örgütü tarafından düzenlenmiş, Türkiye Madenciler Derneği de katılımcı olarak yer almıştır.
Fosil yakıtlar ve petrol gibi hammadde kullanımları, iklim değişikliği, hammadde kaynaklarına erişim güvenliği, hammadde kaynaklarına güvenilir ve ücretsiz erişim, sürdürülebilir ekonomi, Avrupa Kıtası’nın ithalat bağımlılığını azaltılması, tedarikinin kolaylaştırılması, AB Maden Endüstrisinin durumu, ile ekonomik, sosyal ve çevresel faktörler konferansın konuları arasında yer almıştır.
Konferans; “AB ülkelerinde maden kaynaklarının durumu“, “AB içerisinde hammadde kaynaklarına erişimi sağlamak için uygun koşullar” ve “Avrupa madenciliğinin gelişmesi için fırsatlar” şeklinde üç ana konuya odaklanmıştır.
Uluslararası rekabet ışığında sanayi ve küreselleşme, Kurumsal Sosyal Sorumluluk (CRS) – AB politikası eğilimleri; büyük, orta, küçük madencilik şirketlerinin stratejilerdeki CRS’in rolü; CRS amaçları ve raporlama kuralları, kullanılan yöntemler; trendler; veri ve göstergeler, Madencilik faaliyetlerinde iş sağlığı ve güvenliği–iş sağlığı ve güvenliği konusundaki deneyimlerin paylaşımı, AB’nin birincil hammadde tüketimini ve ithalat bağımlılığını azaltmak için; kaynakların verimli kullanımını teşviki, geri dönüşüm, Düşük karbon çözümleri, Madencilik sektöründe eko-inovasyonun geliştirilmesi-yeni trendler ve pratik çözümler, yeni hammadde kaynakları (atık vb.) konular tartışılmıştır.
Toplantı sonunda Wroclaw Deklarasyonu yayınlanmış, tartışılan konular deklarasyona yansıtılmıştır.
Bu çağrı, konferansa katılan aşağıda isimleri yazılı AB Parlamentosu üyeleri ve Polonya Cumhuriyeti Ulusal Parlamentosu üyeleri tarafından desteklenmektedir:
Hammaddeler, modern toplumların sürdürülebilir işleyişi için gereklidir. Hammaddelere erişebilirlik ve satın alınabilirlik, AB ekonomisinin sağlıklı işleyişi için büyük önem taşımaktadır (COM(2008) 699 final).
Konferans katılımcıları, AB üyesi ülke yönetimlerinin, Avrupa Komisyonu’nun ve Avrupa Parlamentosu’nun orta vadede Avrupa kıtasının her bir maden emtiası için ithalat bağımlılığını azaltmak amacı ile yerel Avrupa hammadde kaynaklarına erişimin geliştirilmesi konusunda ortam hazırladığının bilincindedir. Bu politikanın sürekliliğe ve desteğe ihtiyacı vardır. Bu nedenle, 2008 yılından itibaren hayata geçirilmiş olan ve uygulama süreci ile izlenmesi gereken AB Hammadde Girişimi’ni güçlü bir şekilde destekliyoruz. Bu nedenle, hammaddeler için Avrupa İnovasyon Ortaklığını ilan etmesi ve arama, üretim, zenginleştirme, yeniden kullanma ve geri dönüşüm (düşük tenörlü cevherler ve yeni tür madenler dâhil) üzerine odaklanan Araştırma & İnovasyon ve eğitime desteğin güçlendirilmesi için Avrupa Komisyonu ve üye ülkelerine çağrıda bulunuyoruz.
Konferans katılımcıları ilgilerini, üye ülkelerin maden kaynakları politikalarında ele alınması gereken aşağıdaki konulara odaklamışlardır:
1. Maden yataklarının işletilmesi; AB toplumlarının günlük yaşantıları ve sürdürülebilir, ekonomik açıdan güvenli var oluşları için gereklidir. Maden emtialarının önemi ve madenlerin çıkarılmasının önemi hakkında yetkin bilgi okul çağlarında öğretilmelidir.
2. Avrupa madensel hammadde güvenliği, daha güçlü finansal ve kurumsal yükümlülük ve arama ve inceleme faaliyetlerinde Avrupa ve yerel kurumların desteğine ihtiyaç duymaktadır.
3. Maden yatakları doğal çevrenin birer parçasıdır. Şu anda arazi kullanımındaki rekabet nedeniyle değer kaybına karşı iyi korunmamaktalar ve belki de böylece, nüfusun gelecekteki çıkarları için yararlanılır olmayacaklar. Maden kaynaklarının çıkarılması makul arazi kullanım planları aracılığıyla mümkün olacaktır. İşletme amacıyla maden yataklarına erişim makul arazi kullanım planlaması yoluyla mümkün olmalıdır. Arazinin madensel emtianın üretilmesi amacıyla kullanılması arazi kullanımının önemli bir yolu olarak görülmelidir. Yönetmelikler ve tahkim mekanizmaları, bu nedenle oluşan anlaşmazlıkları azaltabilir.
4. Maden kaynakları hakkında verinin paydaşlar arasında ortak diyalog biçimi olarak, Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu tarafından benimsenmiş olan, Birleşmiş Milletler Çerçeve Rezerv Sınıflama Sistemi’nden yararlanılmasını güçlü bir şekilde öneriyoruz.
5. Doğanın koruması (vahşi yaşam, kır manzarası) ve mevcut arazi kullanım planlaması maden yataklarına erişimi kısıtlamaktadır. Maden kaynaklarının işletilmesinin çevresel faydasına birçok örnek bulunmaktadır; madencilik faaliyetleri sonrası arazilerin doğru şekilde yönetilmesi ile çevremizde yeni, ilgi çeken arazi şekilleri, jeolojik çeşitlilik alanları, vahşi yaşam habitatları oluşturulabilir.
6.Artan sayıdaki Avrupalı madencilik şirketleri sosyal, çevresel ve ekonomik baskılara cevap olarak kurumsal ölçekte sosyal sorumluluk stratejilerini ortaya koymaktadırlar. Sosyal diyalog stratejilerinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Ancak maden yataklarına erişimi garanti etmek de sosyal bir sorumluluktur.
7. AB Rezerv Verimliliği girişimi “daha az” kullanmayla sınırlandırılmamalı, “daha iyi” kullanmayı teşvik etmelidir. Metal ve maden ürünlerinin Avrupa’da Rezerv Verimliliği 2020 programının bir parçası olarak geri dönüşümü, madeni emtianın makul kullanımı için doğru yöntemdir ancak bu yöntem toplam arzı karşılayamamakta ve kireç, çimento, beton, mineral gübre ve bazı kritik metaller için geri dönüşüm imkânsız olmaktadır.
8. Avrupa Komisyonu ve ulusal yönetimler tarafından uygulanmakta olan “hammadde” diplomasisinin devam ettirilmesi yani cazip ve uygun hammadde potansiyeli olan diğer ülkeler ile karşılıklı olarak yararlı ilişkilerin kurulması gereklidir. Bununla birlikte, kritik ve gerekli madeni emtianın AB üye ülkelerini kapsayan bölgede jeolojik arama ihtimali aynı şekilde incelenmeli ve desteklenmelidir.
9.Şeyl gazının aranması ve gelecekte üretilmesi ihtimalinin AB Enerji Güvenliği Gündemi ’ne dâhil edilmesinin
öneriyoruz.
10. Üye ülkelerin, Avrupa Komisyonu’nun Hammadde Girişimi önerisini en yakın meclis toplantısında onaylamasını öneriyoruz.
Konferans katılımcıları; ülke yönetimleri ile üst düzey toplantılar düzenlenmesini ve Avrupa Komisyonunun, stratejik olarak önemli hammadde sorunlarını tartışmak üzere düzenli aralıklarla yapılacak bir Maden Paydaş Forumu formatında katılımını önermektedirler.
Jerzy Buzek
Avrupa Parlamentosu Başkanı
Waldemar Pawlak
Başbakan Yardımcısı,
Ekonomi Bakanı
Andrzej Kraszewski
Çevre Bakanı
Piotr Borys, Adam Gierek, Bogusław Sonik, Tadeusz Arkit, Mariusz Orion Jędrysek, Jan Rzymełka
Asgari Yaş Sözleşmesi, 6 Haziran 1973 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 23 Ocak 1998 tarihinde onaylanmış, Resmi Gazetenin 27 Ocak 1998 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bu sözleşmeyi onaylayan her üye, onay belgesine ekleyeceği bir açıklamayla ile kendi ülkesinde ve kendi ülkesinde kayıtlı bulunan ulaşım araçlarında istihdama veya çalışmaya kabul için asgari yaş sınırını belirleyecektir; bu sözleşmenin 4 üncü ve 8 inci maddeleri saklı kalmak üzere, hiç bir kimse bu yaşın altında herhangi bir meslekte istihdama ve çalışmaya kabul edilmeyecektir.
Bu sözleşmeyi onaylayan her üye, daha önce belirlemiş olduğu asgari yaştan daha yüksek bir asgari yaş belirlendiğini sonradan yapacağı yeni açıklamalarla Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne bildirebilir.
Bu maddenin 1 inci fıkrasına göre belirlenen asgari yaş sınırı, zorunlu öğrenim yaşının bittiği yaşın, altında ve her halükarda 15 yaşın altında olmayacaktır.
Ekonomisi ve eğitim olanakları yeterince gelişmemiş olan, her üye bu maddenin 3. fıkrası hükümlerini dikkate almaksızın varsa ilgili iş veren ve işçi örgütlerinin görüşünü aldıktan sonra, asgari yaşı başlangıçta 14 olarak belirleyebilir.
Bir önceki fıkra gereğince asgari yaşı 14 olarak belirleyen her üye, bu sözleşmenin uygulanmasına ilişkin olarak Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası’nın 22. maddesine göre sunacağı raporlarda;
bu belirlemenin gerekçelerinin devam ettiğine veya
belirli bir tarihten sonra söz konusu hükümlerden yararlanma hakkından yaz geçtiğine,
ilişkin bir açıklamaya yer verecektir.
Doğası veya yapıldığı koşullar bakımından genç kişilerin sağlığını, güvenliğini veya ahlakını tehlikeye düşürebilecek her türlü istihdam veya çalışmaya kabul için asgari yaş 18’in altında olmayacaktır.
Bu maddenin 1. fıkrasının uygulandığı istihdam veya çalışma türleri varsa işveren ve işçi örgütlerine danışıldıktan sonra ulusal mevzuat yahut makamca belirlenecektir.
Ulusal mevzuat yahut yetkili makam bu maddenin 1. fıkrası hükümlerine bakılmaksızın, varsa işveren ve işçi örgütlerine danışarak, söz konusu genç kişilerin sağlığı, güvenliğinin ve ahlakının tam olarak güvenceye alınması ve genç kişilerin ilgili faaliyet dalında yeterli özel öğrenim veya mesleki eğitim görmeleri koşuluyla 16 yaşından itibaren istihdamlarına veya çalışmalarına izin verebilir.
Yetkili makam gerektiğinde, varsa ilgili işveren ve işçi örgütlerine danıştıktan sonra özel ve önemli uygulama sorunlarının çıktığı sınırlı istihdam ve çalışma kategorilerini bu sözleşmenin uygulama alanı dışında tutabilir.
Bu sözleşmeyi onaylayan her üye, Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası’nın 22. maddesi gereğince sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili olarak vereceği ilk raporda bu maddenin 1. fıkrasına göre uygulama alanı dışında bırakılan kategorilerin listesini kapsam dışı bırakma nedenlerini de belirterek açıklayacak ve müteakip raporlarında kapsam dışı tutulan bu kategorilerle ilgili mevzuatın durumu ile sözleşmeye bu kategorileri kapsama alması bakımından ne ölçüde işlerlik kazandırıldığı veya kazandırılmasının öngörüldüğü hususlarında bilgi verecektir.
Bu sözleşmenin 3. maddesinin kapsadığı istihdam veya çalışma, bu maddeye dayanılarak sözleşme kapsamı dışında bırakılmayacaktır.
Ekonomisi ve idari yapısı yeterince gelişmemiş bir üye bu sözleşmenin uygulama alanını, varsa ilgili işçi ve işveren örgütlerine danışarak başlangıç aşamasında sınırlayabilir.
Bu maddenin 1. fıkrası hükmünden yararlanan her üye, onay belgesine ekleyeceği beyanda sözleşme hükümlerinin uygulanacağı işyerlerini ya da ekonomik faaliyet dallarını belirtecektir.
Bu sözleşme hükümleri her halükarda aşağıda kayıtlı işler bakımından uygulanacaktır: madencilik ve maden çıkarımı; imalat; inşaat; elektrik, gaz ve su; temizlik hizmetleri; ulaştırma, depolama ve haberleşme; düzenli olarak ücretli işçi istihdam etmeyen ve yerel tüketim amacıyla üretim yapan küçük ölçekli aile işletmeleri dışında kalan ticari amaçlı üretimde bulunan diğer tarım işletmeleri ve plantasyonlar.
Sözleşmenin uygulama kapsamını bu madde uyarınca sınırlamış olan üyeler,
Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası’nın 22. maddesi uyarınca düzenleyecekleri raporlarda, sözleşmenin uygulanma kapsamı dışında bırakılan faaliyet dallarında çocukların ve gençlerin çalışmaları yada istihdamlarına ilişkin genel durumu ve sözleşme hükümlerinin uygulama alanının genişletilmesi doğrultusunda kaydedilen gelişmeleri bildirecekler
Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderecekleri resmi bir beyan ile uygulama kapsamını her zaman genişletebileceklerdir.
Bu sözleşme, çocuklar ve gençler tarafından genel, mesleki ve teknik eğitim için okullarda ve diğer eğitim kuruluşlarında yapılan işlere veya yetkili makamın varsa ilgili işçi ve işveren örgütlerine danışarak belirlediği koşullara göre işyerlerinde en az 14 yaşındaki kişilerin yaptıkları ve
Esas olarak bir okul yada bir eğitim kuruluşunun sorumlu bulunduğu bir eğitim veya öğretim kursunun,
Yetkili makam tarafından onaylanmış olup büyük ölçüde veya tamamen bir işyerinde yürütülen bir eğitim programının veya
Eğitim veya meslek seçimini kolaylaştırmak amacıyla hazırlanmış bir yönlendirme ya da rehberlik programının
ayrılmaz parçası olan işlere uygulanmaz.
Ulusal mevzuat 13-15 arası yaşlardaki kişilerin,
Sağlıklarına veya gelişmelerine zarar vermesi ihtimali bulunmayan ve
Okula devamlarını, yetkili makamın onayladığı mesleğe yöneltme veya mesleki eğitim programlarına katılmalarını veya derslerden yararlanmalarını engellememek koşuluyla hafif işlerde çalışmalarına veya istihdamlarına izin verilebi1ir.
Ulusal mevzuat en az 15 yaşında olmakla birlikte henüz zorunlu öğrenimlerini tamamlamamış olan kişilerin bu maddenin 1. fıkrasının a ve b paragraflarında belirtilen koşullara uygun işlerde çalışmalarına veya istihdamlarına da izin verilebilir.
Yetkili makam; bu maddenin 1. ve 2. fıkralarına uygun olarak istihdama veya çalışmaya izin verebilecek faaliyetlerin neler olduğuna karar verecek ve bu çalışma veya istihdamın koşulları ile çalışma sürelerini belirleyecektir.
Bu maddenin 1. ve 2, fıkraları dikkate alınmaksızın 2. maddenin 4. fıkrasının hükümlerinden yararlanmakta olan bir üye; bu durum devam ettiği sürece bu maddenin 1. fıkrasındaki 13 ve 15 yaşları 12 ve 14 ile, 2. fıkradaki 15 yaşı 14 ile değiştirebilir.
Yetkili makam, varsa ilgili işçi ve işveren örgütlerine danıştıktan sonra; Sözleşmenin 2 nci maddesinin öngördüğü çalışma ya da istihdam yasaklarına sanatsal faaliyetlere katılma gibi amaçlar için münferit çalışma izinleri vermek suretiyle istisnalar getirebilir.
Bu şekilde verilecek izinler, çalışma ya da istihdamın koşullarını belirleyecek, süresini sınırlayacaktır.
Yetkili makam, bu sözleşme hükümlerinin etkin bir biçimde uygulamasını sağlamak için uygun cezai hükümleri de dahil gerekli tüm önlemleri alacaktır.
Ulusal mevzuat veya yetkili makam, sözleşmenin uygulanmasına ilişkin hükümlere uyulmasından sorumlu kişileri tanımlayacaktır.
Ulusal mevzuat veya yetkili makam, işverenin muhafaza edeceği ve hazır bulunduracağı kayıt defteri veya diğer belgeleri tanımlayacaktır. Bu kayıt defteri veya belgelerin işverenin istihdam ettiği ya da kendisi için çalışan ve yaşları 18 den küçük olan kişilerin adları ile, mümkün olduğu hallerde usulünce onaylanmış doğum tarihlerini veya yaşlarını içermesi gerekir.
Bu sözleşme 1919 tarihli Asgari Yaş Sanayi Sözleşmesi, 1920 tarihli (Denizcilik) Sözleşmesini, 1921 tarihli Asgari Yaş (Tarım) Sözleşmesini, 1921 Tarihli Asgari Yaş (Trimci ve Ateşçiler) Sözleşmesini, 1932 tarihli Asgari Yaş (Sanayi Dışı işler) Sözleşmesi, 1936 tarihli Asgari Yaş Denizcilik Sözleşmesi (Düzeltilmiş), 1937 tarihli Asgari Yaş Sanayi Sözleşmesini (Düzeltilmiş), 1937 tarihli Asgari Yaş Sanayi Dışı İşler Sözleşmesi (Düzeltilmiş), 1959 tarihli Asgari Yaş (balıkçılık) Sözleşmesini ve 1965 tarihli Asgari Yaş (Yeraltı Maden lşleri) Sözleşmesini bu maddede ön görülen koşullar dahilinde tadil eder.
Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi 1936 tarihli asgari yaş (denizcilik) sözleşmesini (Düzeltilmiş), 1937 tarihli asgari yaş (sanayi) sözleşmesi (Düzeltilmiş), 1937 tarihli asgari yaş (sanayi dışı işler) sözleşmesi (Düzeltilmiş), 1959 tarihli asgari yaş (balıkçılık) sözleşmesi ya da 1965 tarihli asgari yaş (Yeraltı Maden işleri) sözleşmesini başka onaylara kapatmaz.
1919 tarihli Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesine, 1920 tarihli Denizcilik Sözleşmesine, 1921 tarihli Asgari Yaş (Tarım) Sözleşmesi ve 1921 tarihli Asgari Yaş (Trimci ve Ateşçiler) Sözleşmesine taraf bütün ülkeler, bu sözleşmelerin onaya kapatılmasına, bu sözleşmeyi onaylamak suretiyle veya Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne iletecekleri bir beyan ile muvafakat ettiklerinde bu sözleşmeler başka onaylara kapanırlar.
1937 tarihli Asgari Yaş (Sanayi) sözleşmesine (Düzeltilmiş) taraf olan bir üye ülke tarafından kabul edilmesi ve bu sözleşmenin 2. maddesi uyarınca 15 yaştan az olmayan bir asgari yaş belirlenmesi halinde anılan sözleşme kendiliğinden derhal yürürlükten kalkar.
1932 tarihli Asgari Yaş (sanayi dışı işler) Sözleşmesinde tanımlandığı şekilde sanayi dışı istihdama ilişkin olarak anılan sözleşmeye taraf bir üye ülke tarafından kabul edilmesi halinde o sözleşme kendiliğinden derhal yürürlükten kalkar.
1937 tarihli Asgari Yaş (sanayi dışı işler) sözleşmesinde (Düzeltilmiş) tanımlandığı şekilde sanayi dışı istihdama ilişkin olarak anılan sözleşmeye taraf bir üye ülke tarafından kabul edilmesi ve işbu sözleşmenin 2. maddesi uyarınca 15 yaştan az olmayan bir asgari yaş, belirlenmesi halinde o sözleşme kendiliğinden derhal yürürlükten kalkar.
Deniz işlerinde istihdam bakımından 1936 tarihli Asgari Yaş (Denizcilik) sözleşmesine (Düzeltilmiş) taraf bir üye ülke tarafından kabul edilmesi ve işbu sözleşmenin 2. maddesi uyarınca 15 yaştan az olmayan bir asgari yaş belirlenmesi ya da üye ülkenin bu sözleşmenin 3. maddesini deniz işlerindeki istihdama uygulandığını belirtmesi halinde o sözleşme kendiliğinden derhal yürürlükten kalkar.
Deniz balıkçılığında istihdama ilişkin olarak 1959 tarihli Asgari Yaş (Balıkçılık) sözleşmesine taraf bir üye ülke tarafından kabul edilmesi ve sözleşmenin 2. maddesi uyarınca 15 yaştan az olmayan bir asgari yaş belirlenmesi ya da üye ülkenin bu sözleşmenin 3. maddesini deniz balıkçılığına istihdama uygulandığını belirtmesi halinde o sözleşme kendiliğinden derhal yürürlükten kalkar.
1965 tarihli asgari yaş (Yeraltı Maden işleri) sözleşmesine taraf bir üye ülke tarafından kabul edilmesi ve o Sözleşme uyarınca belirlenen yaştan daha az olmayan bir asgari yaşın bu Sözleşmenin 2. maddesi uyarınca belirlenmesi ya da üye ülkenin işbu sözleşmenin 3. maddesi gereğince bu yaş sınırının yeraltı maden ocaklarında istihdama da uygulandığını belirtmesi halinde anılan sözleşme bu sözleşmenin yürürlüğe girmesiyle kendiliğinden ve derhal yürürlükten kalkar.
Bu sözleşme yükümlülüklerinin kabulü, sözleşmenin yürürlüğe girmesi halinde ve yürürlüğe girdiği tarihte,
12. Maddesi uyarınca 1919 tarihli Asgari Yaş (Sanayi) sözleşmesinin yürürlükten kalkmasını
9. maddesi uyarınca tarıma ilişkin olarak 1921 tarihli Asgari Yaş (tarım) Sözleşmesinin yürürlükten kalkmasını,
Deniz işlerinde istihdama ilişkin olarak 10. maddesi uyarınca 1920 tarih Asgari Yaş (Denizcilik) sözleşmesinin ve 12. maddesi uyarınca 1921 tarihli asgari yaş (Trimci ve Ateşçiler) sözleşmesinin yürürlükten kalkmasını gerektirir.
Bu sözleşme, ancak onay belgeleri Genel müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.
Bu sözleşme iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.
Bu sözleşme, onu onayan her üye için onama belgesi kaydedildiği tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girer.
Bu sözleşmeyi onayan her üye, ilk yürürlüğe girdiği tarihinden itibaren on yıllık bir süre sonunda; Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih kayıl tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.
Bu sözleşmeyi onaylamış olup da, onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl süresin bu madde gereğince feshetmek seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddenin içerdiği koşullar içinde feshedebilir.
Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen, bütün onama ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bütün üyelerine duyurur.
Genel Müdür, kendisine gönderilen sözleşmenin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini örgüt üyelerine duyururken bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.
Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini ön görmediği taktirde:
Değiştirici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu; yukarıdaki 16 ıncı madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.
Değiştirici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.
Bu sözleşme, onu onayıp da değiştirici sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekil ve içeriğiyle geçerli olmakta devam eder.
Tehlikedeki Avukatlar Günü (Day of the Endangered Lawyer), 24 ocak 1977 tarihinde İspanya’da katledilen avukatlar anısına her yıl düzenlenmektedir. Diktatör Franco yanlısı silahlı faşist teröristlerden oluşan bir grup İspanya’nın başkenti Madrid’de bir hukuk bürosunu basarak dördü avukat beş kişiyi sadece mesleklerini ifa ettikleri için katlettikleri olayın anmasını yapmak üzere her yıl düzenlenen anma ve duyarlılık günüdür.
2026 yılı Tehlike Altındaki Avukatlar Günü için odak ülke Amerika Birleşik Devletleri seçilmiştir. ABD’de, 2025 yılında avukatlara yönelik artan saldırılar, hukuk bürolarını, avukatları, baroları, savcıların ve hakimlerin bağımsızlığını hedef alan başkanlık kararnameleri, taciz, siyasi misillemeler ve hukuk mesleğinin bağımsızlığını zayıflatan gelişmeler ve endişeler, 15. yılına giren 24 Ocak etkinliklerinin ABD’li avukatlara ithaf edilmesine neden olmuştur. Uluslararası Tehlike Altındaki Avukatlar Günü Koalisyonu, bir Rapor ve bildiri yayınlayarak (Statement and Petition Based on the Report of the International Coalitionfor the Day of the Endangered Lawyer – 2026 / United States of America) alınması gereken önlemleri sıralamıştır.

2025 yılı Tehlikedeki Avukatlar Günü, 2020’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra üzerlerindeki baskı gün geçtikçe artan Belarus’lu avukatlara ithaf edilmiştir. Güne özel olarak Lahey’deki Belarus Büyükelçiliğinde bir protesto gösterisi tertip edilmiştir.
İzmir Barosu, 2025 yılı Tehlikedeki Avukatlar Günü için bir açıklama yaparak, “her yıl bir ülkeye ithaf edilen ve daha önce iki kez ithaf edilen Türkiye’de tehlikenin bitmediğini, bu sebeple bu yılki 23 Ocak’ı “Adalet için Mücadele Günü” olarak ilan ettiğini, İstanbul Barosu başta olmak üzere savunmaya yönelik tüm hukuk dışı müdahalelere karşı” toplumu uyarmıştır.
2024 yılı, Tehlike Altındaki Avukatlar Günü Projesi’nin 15. yıl dönümü olup 2009 yılında olduğu gibi, İran’daki avukatlara ithaf edilmiştir. Uluslararası Tehlike Altındaki Avukatlar Günü’nde, İran’daki cesur avukatların mesleki görevlerini yerine getirmek için yaşadıkları zorluklara ve tehlikelere dikkat çekilmiştir. (İnsan hakları davaları ve/veya siyasi bakımdan hassas olaylarla ilgilendikleri için hapiste olan, zulüm gören ve tehdit edilen İranlı avukatların durumu hakkındaki rapor)

Avrupa Demokrat Avukatlar (AED), Demokrasi ve Dünya İnsan Hakları İçin Avrupa Avukatlar Birliği (ELDH), Avrupa Barosu İnsan Hakları Enstitüsü (IDHAE) ve Tehlike Altındaki Avukatlar Günü Vakfı tarafından organize edilen Tehlikedeki Avukatlar Günü, ilk kez 2010’da İran’daki avukatlar için düzenlenmiştir.
Her yıl bir ülkeye ithaf edilen Tehlikedeki Avukatlar Günü, Türkiyeli avukatlar için son on yılda üç defa tekrarlanmıştır.
Tehlikedeki Avukatlar Günü, 2010 yılından itibaren; Çin, Filipinler, Honduras, Afganistan, İran, İspanya/Bask Bölgesi, Kolombiya, Mısır, Pakistan ve Türkiye’deki avukatlara adanmış; avukatlık mesleğini ifa ettikleri için tacize uğrayan, susturulan, baskı gören, tehdit edilen, zulme uğrayan, yargılanan, bazı ülkelerde işkence gören ve katledilen avukatların korunmasını sağlayabilecek yol ve yöntemlerin geliştirilmesi için çalışmalar yapılmıştır.

Atocha Caddesi‘nde ofisleri bulunan bir grup avukat, haksızlıklara karşı işçileri korumakta ve savunma mesleğini ifa etmekte iken ölüm tehditleri almaya başlamış, saldırıya uğramış ve yaşamlarını yitirmişlerdir. Dar merdivenlerle veya neredeyse hiç çalışmayan bir asansörle ulaşılabilen üçüncü kattaki avukatlık ofisinde bulunan dokuz kişiye korkunç bir saldırı gerçekleşmiştir. Saldırganlar merkezi bir lokasyonda bulunan hukuk bürosuna girmiş, öncelikle telefon hatlarını kesmiş, herkesi bir odada toplamış, ateş etmeye başlamış ve sonra da kaçmışlardır.

Enrique Valdelvira, Luis Javier Benavides ve Ángel Rodríguez Leal olay mahallinde; Javier Sauquillo ve Serafín Holgado ise hastanede yaşamını yitirmiştir. Luis Ramos, Miguel Sarabia, Dolores González ve Alejandro Ruiz-Huerta ise ölümden kurtulmuşlardır. Bu olay yıllar sonra avukatlara yönelen baskılara karşı geliştirilen ve her 24 Ocak’ta düzenlenen Tehlikedeki Avukatlar Günü’nün hareket noktası olmuştur.

Yeni bir yasal düzenleme ile avukatların mesleklerini ifa etmesinin önüne geçilmek için girişimde bulunulması nedeniyle 2021 yılı Tehlikedeki Avukatlar Günü, 2020 yılını daha zor koşullarda geçiren Azeri avukatlara adanmış, Azerbaycanlı avukatların korunması için mücadele çağrısı yapılmıştır.
Yılı Tehlikedeki Avukatlar Günü, 2020 yılında Pakistanlı avukatlara ithaf edilmiştir. Uluslararası hukuk örgütleri, Pakistan hükümetini evrensel hukukun yargılamada avukatların rolüne dair çizdiği temel kurallara uymaya çağırmışlardır.
Geçmiş yıllarda Pakistanlı avukatlar tehdit, saldırı, işkence ve ölümlerle yüz yüze gelmişler, avukatların büroları hukuksuz şekilde aranmış, evleri basılmış, azınlıklara mensup avukatlar ölümle tehdit edilmiştir. 2016 yılında meydana gelen bir terör saldırısında 54 avukat yaşamını yitirmiştir. 2019 yılında en az 9 Pakistanlı avukatın öldürüldüğü rapor edilmiştir.

Avrupa Demokrat Avukatlar Birliği (AED) ve Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasi İçin Avrupalı Avukatlar Birliği (ELDH) ile Avrupa Barosu İnsan Hakları Enstitüsü (İDHAE) tarafından düzenlenen Tehlikedeki Avukatlar günü, üçüncü kez Türkiye’ye ithaf edilamiş, hukuka, adil yargılanmaya ve avukat haklarına yönelik çağrılar yapılmıştır. Türkiye’deki avukatların çok zor şartlar altında çalıştıkları ve şiddete maruz kaldıkları raporlanmıştır.

1930’dan bu yana aktif yasal eylemler düzenleyen İngiltere Sosyalist Avukatlar Birliği Haldane Society, Türkiye’de avukatların görevini engelleyen 78 olay saptandığını belirterek Tehlikedeki Avukatlar Günü’nde Türkiye hükümetini protesto etmiş, Londra Büyükelçiliği önünde eylem yapmıştır.
ELDH’nin hazırladığı “Tehlikedeki Avukatlar 2019” raporunda, katledilen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi anılmıştır.

İstanbul Barosu öncülüğünde Türk hukuk kurumları Taksim Galatasaray Meydanı’nda, “Avukatların sesi kesilirse, yurttaşların nefesi kesilir” sloganı ile kalabalık bir eylem gerçekleştirmiş, Türkiye’nin birçok ilinde barolar gösteri ve basın açıklamaları yapmışlardır. Galatasaray Meydanındaki eylemde Adana Barosu Başkanı Av. Veli Küçük, Antalya Barosu Başkanı Av. Polat Balkan, Aydın Barosu Başkanı Av. Gökhan Bozkurt, Bursa Barosu Başkanı Av. Gürkan Altun , Diyarbakır Barosu Başkanı Av. Cihan Aydın , Hatay Barosu Başkanı Av. Ekrem Dönmez, İzmir Barosu Başkanı Av. Özkan Yücel, Mersin Barosu Başkanı Av. Bilgin Yeşilboğaz, Tekirdağ Barosu Başkanı Av. Sedat Tekneci, Antalya Barosu Başkan Yardımcısı Av. Cenk Soyer ve Gaziantep Barosu Başkan Yardımcısı Av. Bülent Duman konuşmalar yapmışlardır.
İstanbul Barosu başkanı Mehmet Durakoğlu; Avukatların müvekkilleri ile özdeşleşmesine, etkili savunma yaptı diye avukatların tutuklanmasına, adliyeden dışlanmasına, görev yapmalarının engellenmesine, salondan atılmasına, avukatlara dönük ölüm tehditlerine ve diğer hukuksuzluklara dönük açıklamalar yapmış ve “Bu çok haklı bir ithaftır. Türkiye’nin hukuk tarihinin hiçbir evresi, avukatların bu denli tehlikede olduğu bir zaman dilimini ifade etmedi.” şeklinde konuşmuştur.

Honduras’ta katledilen ve ölüm tehdidi altına yaşayan avukatlara ithaf edilen Tehlikedeki Avukatlar Günü nedeniyle; 22 Ocak 2016 tarihinde eş zamanlı olarak dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye’de birçok ilde basın açıklamaları ve kitlesel eylemler gerçekleştirilmiştir.
Anma gününe özel Honduras raporunun güncellendiği son ayda dahi iki avukat öldürülmüştür.
Dünya çapında bir anma ve farkındalık günü olan 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü, 2015 yılında Filipinli avukatlara ithaf edilmiştir. Hukuk örgütleri tarafından düzenlenen raporlara göre Temmuz 2012-Aralık 2014 tarihleri arasında 16 avukat görevlerini yapmaları sebebiyle öldürülmüştür. 2001 senesinden sonra öldürüldüğü rapor edilmiş 41 avukatın 9’u yani % 22’si, doğrudan insan hakları davalarına ya da vakalarına aktif olarak dahil olmuş avukatlardır. Bunun dışında, 57 avukat, tehdit edilmekte, tacize uğramakta, baskı altında tutulmakta, izlenmekte, fişlenmekte veya daha farklı biçimlerde saldırıya uğramaktadır. Bu avukatların da 43’ü, yani % 76 gibi büyük bir oranı, insan hakları vakalarına aktif katılmakta, bu davalarda savunmanlık üstlenmektedir.
Bütün bunlara ek olarak 2001’den bu yana 18 yargıç da öldürülmüştür. Kayıtlara geçen ve bilinen faillerin % 65’i ordu mensubu iken, % 20’sinin emniyet mensubu olduğu tespit edilmiştir. Ancak bu saldırıların yarıdan fazlasının faili bugün hala meçhuldür.
Filipinli avukatlar ve yargıçların ölümü ve saldırıya uğraması konusundaki belgelere dayanan raporlar, ölümlerin, tacizlerin ve mesleğe yönelik diğer saldırıların ciddi bir artış gösterdiğini ortaya koymaktadır. Neredeyse hiçbir fail yakalanmamış, hiçbiri yargılanmamış ya da mahkemelerce cezalandırılmamıştır. Filipin hükümeti, bu başarısız sonuç karşısında eleştirilmiş; tehlike altındaki avukatların, onların ailelerinin, cinayete kurban gidenlerin ya da farklı biçimler altında saldırıya uğrayanların karşısında devletin tüm sorumluluğu üstlenerek yasalara uygun hareket etmesi çağrısı yapılmıştır.
Avukatlar; Ankara, Atina, Barselona, Berlin, Bern, Bilbao, Brüksel, Düseldorf, Lahey, İstanbul, İzmir, Londra, Madrid, Manila, Milan, Paris, Roma ve Viyana’da protesto gösterileri düzenlemişlerdir. Türkiye Barolar Birliği olarak, mesleğini yaparken baskı ve tehdit altında olan tüm avukatlar ile dayanışma ve birlik içinde olduğunu ve mücadelenin devam edeceğini ilan etmiştir.
Avukatlar arasında yakın zamanda katledilenlerin isimleri şu şekildedir: Rudolfo Felicio, Noel D. Archival, John Mark Espera, Ian Vela Cruz, Jubian Achas, Sulpicio Landicho, Lazaro Gayo, Christobal Fernandez. (Daha fazla detay için; Filipinler’de devam eden tehdit altında insan hakları avukatları ile ilgili rapor incelenebilir.)
2014 yılı Tehlikedeki Avukatlar Günü, sadece 2013 yılında 16 avukatın kaçırıldığı veya öldürüldüğü Kolombiya’daki avukatlara ithaf edilmiştir. Tüm Avrupa ülkelerindeki avukatlar 24 Ocak 2014 tarihinde Kolombiya Büyükelçilikleri ve konsoloslukları önünde cübbeleriyle protesto gösterileri düzenlemişlerdir.
24 Ocak 2014 Tehlikedeki Avukatlar Gününde; Barselona, Berlin, Bern, Bilbao, Brüksel, Douala, Düsseldorf, Lahey, İstanbul, İzmir, Ankara, Londra, Madrid, Milano, Paris, Quito, Roma, Sevilla, Stockholm olmak üzere tüm Avrupa’da, Kolombiya’daki avukatlara yönelik saldırılar protesto edilmiştir.
Yoksulların haklarını savunan ve insan hakları ihlallerine karşı mücadele eden avukatlara karşı son yıllarda artan saldırılar kınanmış, Kolombiya hakkında düzenlenen rapor Uluslararası Avukat Örgütleri tarafından bir basın açıklaması ile yayınlanmıştır. ELDH-AED-Lawyers of Lawyers-IDH ve Kolombiya Karavan UK Lawyer group tarafından yayınlanan raporda; 2012 yılında Başsavcılık Ofisinden alınan bilgiye göre, 2002 ve 2012 arasında avukatlara karşı 400 saldırının gerçekleştiği, 1991’den beri Kolombiya’da 400 avukatın öldürüldüğü, bunun her ay bir avukatın öldürüldüğü anlamına geldiği bildirilmiş, sadece 2013’in ilk on bir ayında en az 16 avukat öldürüldüğü belirtilmiştir.
Avrupa Demokrat Avukatlar Birliği (AED), Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasi İçin Avrupalı Avukatlar Birliği (ELDH) ile Avrupa Barosu İnsan Hakları Enstitüsü (İDHAE), 2013 yılı 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü’nü Türkiye ve İspanya’da ki avukatlara ifhaf etmiştir.
Türk Hükümetine hitaben bir dilekçe yazılmış; Amsterdam, Barselona, Berlin, Bern, Brüksel, Düsseldorf, Lahey, Hamburg, Madrid, Milano, Paris, Roma ve diğer şehirlerde forum tartışmaları veya diğer faaliyetler organize edilmiştir. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü ve insan hakları örgütleri insan hakları ihlallerini kınamışlardır. ELDH’nin konuyla ilgili raporunda da tutuklanan veya yargılanan avukatlara yer verilmiştir.
Türkiye, 2012 yılında avukatlar için en kötü ülke seçilmiştir. 2012 yılında Tehlikedeki Avukatlar Günü, siyasal nedenlerle kendilerine eziyet edilen, tutuklanan ve mesleki faaliyetlerini yerine getirmeleri engellenen Türkiye’deki avukatlara ithaf edilmiştir.

İspanya’da sendika çalışanı avukatların öldürüldüğü 24 Ocak 1977 gününün anısına ilk kez 2010 yılında düzenlenen Tehlikedeki Avukatlar Günü, İran’daki avukatlara ithaf edilmiştir. Baskı altındaki İranlı avukatların içinde bulunduğu tehlikelere dikkat çekilmiştir.

Aile Arabuluculuğu ve Cinsiyet Eşitliğine ilişkin Tavsiye Kararı, Kadınlar ve Erkekler için Eşit Fırsatlar Komitesinin raporu ve Sosyal, Sağlık ve Aile İlişkileri Komitesinin görüşü çerçevesinde 2003 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir.

Aile arabuluculuğu, bağımsız ve tarafsız üçüncü bir kişi olan arabulucu huzurunda aile üyeleri arasında bir yaşam kurma ve yönetme sürecidir. Aile arabuluculuğu genellikle boşanma, eğitim, velayet ve çocukla görüşme, çocuğun yetiştirilmesi ve bakımı için uygun nafakanın belirlenmesi, mal paylaşımı, miras gibi uyuşmazlıklarda sıklıkla uygulanmaktadır. Arabulucunun görevi, tarafların daha önceden belirlenmiş bir amaç üzerinde bir anlaşmaya varmaları sürecinde tarafları desteklemektir. Arabuluculuğun amacı, herhangi bir suçlama veya sorumlulukla ilgili bir tartışmaya mahal ermeden taraflarca kabul edilebilir bir sonuç bulunmasıdır. Süreç sonunda sağlanan anlaşmanın amacı, tarafların yatıştırılması ve ilişkilerinin uzun vadede iyileştirilmesidir.
Arabuluculuk, başta batı Avrupa, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Avrupa Konseyi üye devletleri ve gözlemci statüsündeki devletlerde giderek daha yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Parlamenterler Meclisi, Bakanlar Komitesinin aile arabuluculuğuna ilişkin R (98) 1 sayılı Tavsiye Kararını memnuniyetle karşılar. Bahse konu tavsiye kararda aile uyuşmazlıklarının çözümünde uygun bir yöntem olarak aile arabuluculuğunun kullanılması teşvik edilmektedir; ayrıca arabuluculuk kapsamı, düzenlenmesi ve süreci, arabuluculuk anlaşmalarının statüsü, mahkeme süreci, arabuluculuğun tanıtılması ve arabuluculuğa erişim konularına dair uyulması gereken ilkeler ortaya konulmuştur.
Genel olarak, aile arabuluculuğu, dostane çözüm yöntemlerini teşvik etmesi, ayrılık ve boşanmayla ilgili olarak aileler, devlet ve toplum için ekonomik ve sosyal maliyeti azaltması bakımından avantajlı olması sebebiyle alternatif bir çözüm yöntemi olarak öne çıkmaktadır. Diğer taraftan aile arabuluculuğunun başarılı olması için arabuluculuğun temel ilkelerine uyulması gerekir. Bunların başında özel eğitim almış olması gereken arabulucunun bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile sürecin gizliliği gelmektedir.
Aile arabuluculuğu, aile uyuşmazlıklarına (boşanma, velayet, bakım, mal ve miras paylaşımı gibi) ilişkin mahkemelerde dava yoğunluğunun önüne geçerken aile uyuşmazlıklarının tamamını çözecek evrensel bir yöntem değildir. Arabuluculuk alanında çalışan araştırmacılar ve uygulayıcılar, arabuluculuk uygulamasını ilgili ilkeler çerçevesinde incelemekte olup, özellikle teori ve uygulama arasındaki tutarlılık üzerinde durmaktadır. Bu bağlamda, mahkeme bağlantılı arabuluculuğun, yargılama giderlerini karşılayamayan kişiler için daha düşük maliyetli ve daha hızlı bir yönteme dönüşmemesinin sağlanmasına çalışılmaktadır. Mahkeme bağlantılı arabuluculuk “yoksulun adaletine” dönüşmemelidir. Bunun yanında, aile içi şiddet ve eşlerin istismarı gibi unsurların olduğu vakalarda taraflar arası güç dengesizliğinin tespit edilmesi veya düzeltilmesi gibi arabulucuların karşılaştığı sorunlar da ifade edilmektedir.
Aile adalet sistemlerinde olduğu gibi aile arabuluculuğunda da cinsiyet eşitliğinin teminat altına alınması gerekmektedir. Maliyet etkinlik ve alternatif çatışma çözümü yöntemlerine yönelik trendin yükselmesi gibi nedenlerle bireysel haklar göz ardı edilmemelidir. Güç dengesizliği nedeniyle aile arabuluculuğunda cinsiyet dezavantaj haline gelmemelidir. Güç dengesizliği istismardan kaynaklı olabilir ve kişi kendini tam olarak ifade edemeyebilir (örn. uyuşturucu/alkol bağımlılığı veya ruhsal sağlık sorunlar gibi nedenlerle) veya duygusal veya mali açıdan dezavantajlı olabilir (örn. kişi evde çocuklara bakıyordur ve ev dışında çalışmıyordur). Güç dengesizliğinin bir sonucu olarak aile arabuluculuğunda adil olmadığı aşikâr anlaşmalar yapılması halinde, anlaşma arabulucu veya hâkim tarafından onaylanmamalıdır.
Taraflar arasında güç dengesizliği olması halinde, arabuluculuğun sadece taraflardan birinin isteklerini karşılayacak nitelikte bir anlaşmaya yol açmaması sağlanmalıdır. Tartışma konusu olan çocuk ise, çocuk arabuluculuk sürecinde dinlenmelidir, çünkü çocuğun da kendi hakları vardır. Çocuğun yüksek yararına uygun çözüm bulunacak ise, çocukların da görüş bildirmesine izin verilmelidir.
Arabuluculuğun başlıca amacı mahkemelerdeki iş yükünün azaltılması değil, arabuluculuk alanında eğitim almış bir profesyonel yardımıyla taraflar arasındaki iletişim kopukluğunu onarmaktır. Arabuluculuğun temel unsurları olmaksızın arabuluculuk yargılamanın yerini alamaz. Bu unsurlar kısaca
şöyledir:
i.Arabuluculukta tarafların seçme özgürlüğü başlıca unsur olduğundan, arabuluculuğa zorunlu yönlendirme yasaklanmalıdır;
ii. Arabulucunun bağımsızlığı ve tarafsızlığı hem kurumsal hem de mesleki bakımdan teminat altına alınmalıdır;
iii. Sürecin gizliliği mahkeme bağlantılı arabuluculuk da dahi hem hâkim hem de taraflar açısından teminat altına alınmalıdır;
iv. Arabuluculuk anlaşmalarının hızlı bir şekilde onaylanması yükümlülüğü çerçevesinde, anlaşmaların hukuka uygunluğu ve tarafların bireysel haklarının korunması sağlanmalıdır;
v. Taraflar arasında güç dengesi sağlanmalıdır. Bu arabulucunun sorumluluğudur. Dolayısıyla bu kıstasın yerine getirilmesini sağlayabilmesi için arabulucunun özel olarak eğitim almış olması gerekmektedir;
vi. Arabulucunun yetkin olması vasıflarına bağlı olduğundan, arabulucu eğitimi, arabulucuya resmi yetki verilmesi ve denetim konusuna özellikle önem verilmelidir.
8. Bu bağlamda Parlamenterler Meclisi Avrupa Konseyi Üye devletleri ve Gözlemci devletleri, Bakanlar Komitesinin R (98) 1 sayılı Tavsiye Kararında da ortaya konduğu üzere, aile arabuluculuğunun geliştirilmesi ve kullanılmasına yönelik ilkeleri uygulamaya ve aşağıdaki tedbirleri almaya veya güçlendirilmeye davet eder:
i. Taraflar için seçme özgürlüğü; bu arabuluculuğa zorunlu yönlendirmenin yasaklanması anlamına gelmektedir;
ii. Hem teoride hem de uygulamada taraflar arasında eşit güç dengesinin bulunması;
iii. Uyuşmazlıkların aile arabuluculuğuna uygun olup olmadığının doğru bir şekilde tespit edilebilmesi amacıyla, eşler veya aileler arasında güç ilişkisi veya şiddet olup olmadığının kapsamlı bir şekilde incelenebilmesine yönelik standartlaştırılmış tarama araçlarının geliştirilmesi;
iv. Aile arabuluculuğunun adli yardım sistemine dâhil edilmesi;
v. Arabuluculuk anlaşmalarının hukuka ve hakkaniyete uygunluğunun yetkili mahkeme şerhi ile denetlenmesi;
vi. Arabuluculuk anlaşmalarının yetkili mahkemelerce onaya tabi olması;
vii. Arabuluculuk hizmetlerine ilişkin resmi bir şikâyet sistemim bulunması;
Parlamenterler Meclisi, Üye devletler tarafından son beş yılda edinilen deneyimler çerçevesinde, Bakanlar Komitesine;
i. Yukarıda bahsedilen hususların ve çözümlerin yansıtılması ve çocukların görüşlerinin alınması ve haklarının teminat altına alınması ihtiyacından kaynaklanan hususların ele alınması amacıyla R (98) 1 sayılı Tavsiye Kararında yer alan rehber ilkeleri yeniden gözden geçirmesini ve
ii. Bu amaçla uzmanların ve deneyimli uygulayıcıların yardımını sağlamasını tavsiye eder.