Mustafa Sagir

0

Mustafa Sagir (1877 – 24 Mayıs 1921), Hint asıllı İngiliz casustur. Henüz 5 yaşındayken, on Hintli çocuktan biri olarak Londra’ya getirilmiş, İngiliz çıkarlarına göre yetiştirilmiş, kendi ifadelerinden de anlaşılacağı üzere tamamen bu amaç için eğitim görmüş, 25 yaşından itibaren de İngiltere namına casusluğa başlamıştır. Anadolu Hükümeti ve Mustafa Kemal Paşa hakkında gizli bilgiler toplamak için Ankara’ya gönderilmiştir.

Durumun anlaşılması üzerine tutuklanmış, İstiklal Mahkemesi tarafından suçlu bulunarak idama mahkûm edilmiştir. 24 Mayıs 1921 tarihinde Ankara’da Karaoğlan Meydanı’nda (bugünkü Ulus Meydanı) idam cezası uygulanmıştır. Mahkemede, Mustafa Sagîr’in casusluk suçunun sabit olduğu, Ferit Cavid’in suç ortaklığına dair delillerin bulunduğu ve ona müebbet kürek cezası verilmesi gerektiği kararı çıkmıştır.

Ayrıca, İzzet’in casuslukla ilgili şüpheli hareketleri nedeniyle gözetim altında tutulmasına, Mehmet Ali’nin ise suçla ilgisi olmadığına ancak İstanbul’a gönderilmesine karar verilmiştir.

İngiliz Casus Mustafa Sagir: İstiklal Mahkemesi Kararı

0
Mustafa Sagir (1877 – 24 Mayıs 1921), Hint asıllı İngiliz casustur. Henüz 5 yaşındayken, on Hintli çocuktan biri olarak Londra’ya getirilmiş, İngiliz çıkarlarına göre yetiştirilmiş, kendi ifadelerinden de anlaşılacağı üzere tamamen bu amaç için eğitim görmüş, 25 yaşından itibaren de İngiltere namına casusluğa başlamıştır. Anadolu Hükümeti ve Mustafa Kemal Paşa hakkında gizli bilgiler toplamak için Ankara’ya gönderilmiştir. Durumun anlaşılması üzerine 22 mart 1921’de tutuklanmış, İstiklal Mahkemesi tarafından suçlu bulunarak idama mahkûm edilmiştir. 24 Mayıs 1921 tarihinde Ankara’da Karaoğlan Meydanı’nda (bugünkü Ulus Meydanı) idam cezası uygulanmıştır. Mahkemede, Mustafa Sagîr’in casusluk suçunun sabit olduğu, Ferit Cavid’in suç ortaklığına dair delillerin bulunduğu ve ona müebbet kürek cezası verilmesi gerektiği kararı çıkmıştır. Ayrıca, İzzet’in casuslukla ilgili şüpheli hareketleri nedeniyle gözetim altında tutulmasına, Mehmet Ali’nin ise suçla ilgisi olmadığına ancak İstanbul’a gönderilmesine karar verilmiştir.
 

İngilizlerden aldığı talimat üzerine kendisine Hint Hilafet Komitesi’nin delegesi süsünü vererek casusluk yapmak üzere Ankara’ya geldiği ve Ankara’da, İstanbul’da ‘Ferit Cavid’ adresine kimyasal bir karışım ile gizli olarak yazmış bulunduğu mektuplarla Anadolu Hükümeti ve Mustafa Kemal Paşa hakkında sürekli olarak bilgi gönderdiği iddiasıyla mahkememize tevdi dilen İngiliz tebaasından Hindistan’ın Peçaver şehrinde mütevellit 34 yaşlarında Mustafa Sagîr bin Zekeriye ile Mustafa Sagîr’in İstanbul’da İngiliz Hafiye Teşkilatı’na gönderdiği anlaşılan ve gizli mürekkep ile yazılı raporlarını yerine ulaştırmak suretiyle merkumun casusluğuna katılmak suçuyla, kezâ mahkememize tevdi kılınan İstanbul’da mütevellit 42 yaşlarından ‘İleri’ gazetesi yazı kurulundan ‘Mehmet oğlu Ferit Cavit’ ile, keza İngiliz casus teşkilatına dahil olduğu ve Anadolu’da özellikle Şeyh Sunusî Hazretleri’nin ahval ve harekatını takip etmek üzere görevlendirildiği iddia olunan 25 yaşlarında deniz teğmenlerinden Ürgüp’lü Paşazade Mehmet Ali’nin yapılan açık yargılamalarında Hintli Mustafa Sagîr’in gerçekten 10 yaşından beri sadece İngilizler hesabına casusluk yapmak üzere özel şekilde yetiştirildiği ve bir çok yerlerde İngilizlerin nam ve menfaatine casusluk yaptığı ve sonradan İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın muvafakati ve İngilizlerin İstanbul’da casusluk yapmağa memur ettikleri Miralay Nelson’un emri ile İstanbul’a gelip Anadolu’nun itimadını kazanmış bazı kimselerle ortak olarak ‘Türk-Hint Muhadenet Cemiyeti’ adıyla bir cemiyet kurduğu ve daha sonra Karakol Heyet-i Merkeziyesi’nden aldığı itimatname ve belgeyi hamilen kendisine Hint Hilafet Komitesi Olağanüstü Delegesi süsünü vererek Ankara’ya geldiği ve Ankara’da kimyasal bir karışım ve eczalı mürekkeple yazılmış mektuplarla İngilizlere gizli hususları bildirdiği ve bu suretle casusluk yaptığı gerek ele geçen delillerle ve gerek kendi itirafları ve yapılan yargılama esnasında şahitlerin beyanı ile sabit olan Hintli casus Mustafa Sagîr’in asılarak idamına, Ferit Cavid bin Mehmet Cavid’in ise İstanbul’da İngiliz casus teşkilatı başkanı olduğu anlaşılan İngiliz Miralay Nelson’un daire-i itimadına girerek casus Mustafa Sagîr ile bu teşkilatın bakanı Nelson arasında haberleşme aracılığı yapmak ve şu suretle gerek Mustafa Sagîr’den gizli raporları Nelson’a, gerekse Nelson’dan aldığı talimatı Hintli casusa getirip götürmesi ve bunu yaparken de para alması, kendisinin Mustafa Sagîr’in suçuna iştirak ettiği kanaatini vermiş ise de, Mustafa Sagîr’in tutuklanmasından önce içine düşen bir korku ile Hintli’nin gerçek görevini sabık İstihbarat Komisyonu Başkanı Binbaşı Rıza Bey’e, gerek Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektupla bildirmesi hafifletici sebeplerden sayılarak adı geçenin tutuklanma tarihi olan 22 Mart 1337 (1921) tarihinden itibaren müebbet küreğe mahkûmiyetine, gene aynı suçlara iştirak eden Bağdat Belediye Reis-i Sabıkı İzzet’in kasden İngilizler tarafından casus olarak Ankara’ya gönderildiğine dair Mustafa Sagîr’in kendi ifadesinden başka kanaat getirici bir ifadeye ulaşılmamakla beraber, İzzet’in Ankara’daki hareket tarzının calib-i zan ve şüphe bulunması dolayısıyla merkumun millî davanın bir mutlu sonla oluşacak iktidarına kadar hükümetin uygun bulacağı bir yerde kal’a-bend edilmesine ve bahriye mülazim-ı evveli Mehmet Ali Efendi’nin casusluğu sabit olmadığı, yalnız kendisinin bu millî davanın takibi için gerekli metin bir karaktere malik bulunmadığı anlaşıldığından bu kişinin de İstanbul’a iadesine, Mustafa Sagîr hakkında oy birliği ile, Ferit Cavid, İzzet ve Mehmet Ali hakkında oy çokluğuyla ve tümünün yüzlerine karşı karar verildi.

23 Mayıs 1373 (1921)

Millî Mücadele’de Ankara’da Asılan Bir Ingiliz Casus Hintli Mustafa Sagir

Mustafa Sagir Efendi, zamanın adıyla, Hindistan’ın Peşaver şehrinde doğmuş, adı gibi kendi de sahte olan bir kişiliktir. Adının haricinde İslamlıkla hiçbir ilişkisi olmayan, ünlü bir İngiliz casusudur.

İngilizlerin devşirme çocukları içinde en ünlüsü olan Sagir, döneminde tüm gittiği bölgeleri karıştıran bir karakterdir.  Özellikle Avrupa, Afganistan, İran ve Hindistan başta olmak üzere Orta Doğu ve bilakis Mısır’da tam bir casusluk rolü oynamıştır.
Mustafa Sagir incelendiğinde, İngilizlerin nasıl casus yetiştirdikleri, harcadıkları para, verdikleri eğitimle tam bir sömürücü ordusu kurdukları görülebilir.

Efendinin son görev yeri Osmanlı Türkiye’sidir. Önce İstanbul’u karıştırmış ve makûs talihine yavaş yavaş yaklaşarak Ankara’ya gelmişti. Hindistan Müslümanlarından topladığı milyonlarca altını Anadolu’ya getireceğini, gazete kuracağını, burada okullar yapacağını ve askerin her türlü ihtiyacını karşılayacağı yalanlarıyla Ankara’yı avlamaya çalışırken av olmuş ve 23 Mayıs 1921’de Ankara İstiklal Mahkemesi’nin verdiği kararla idam cezasına çarptırılmıştır. Ve 24 Mayıs 1921 yılında, Ankara’da asılmıştır.

İngilizler ve Hintliler, her ne kadar uğraşsalar da bu genç Ankara Hükümeti’nin bağımsızlığının bir belirtisi olarak mahkeme kararı yerine getirilmiştir.

Mustafa Sagir’in yaşamı, 1887 yılında Peşaver’de başlamış ve 1921 yılında Ankara’da sona ermiştir. Beş dil bilen, felsefe doktoru Sagir, ölü bir yatırım olarak İngilizlerin hanesine yazılmıştır.

Öğr. Gör. Rahmi AKBAŞ
Bilecik Şeyh Edebalı Üniversitesi

Ozon Tabakasının Korunmasına Dair Viyana Sözleşmesi

0

Ozon Tabakasının Korunmasına Dair Viyana Sözleşmesi(Vienna Convention for the Protection of the Ozone Layer), 22 Mart 1985 tarihinde Viyana’da imzaya açılarak kabul edilmiştir.

Sözleşmeyi takiben, ozon tabakasını incelten maddelerin kullanımının ve üretiminin kontrol altına alınmasını sağlamak üzere, “Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolü” 1987 yılında kabul edilmiştir. 1990 yılında, Londra’da, gelişmiş ülkelerin katkıları ile oluşturulan Montreal Protokolü’nün Uygulanması için Çok Taraflı Fon (MLF) kurulmuştur.

Viyana Sözleşmesi, araştırma, ozon tabakasının sistematik gözlenmesi, CFC üretiminin izlenmesi ve bilgi paylaşımı hususlarında hükümetler arası işbirliğinin sağlanmasını teşvik etmek üzere düzenlenmiştir. Yasal bağlayıcılığı olmayan, kontrol, denetim mekanizması  ve hedefleri içermeyen bir çerçeve sözleşmesidir. Sözleşme; tarafları, ozon tabakasının yapısını değiştiren insan kaynaklı faaliyetlere karşı, çevre ve insan sağlığını korumaya yönelik genel önlemler almayı amaçlamıştır. Bir çerçeve sözleşmesi olarak Viyana Sözleşmesi geniş ilkeler ortaya koymakta, ozon tabakasının incelmesinin nedenleri ve etkileri ile bunun olası iklimsel etkilerine ilişkin araştırmalara ilaveten devletlerin alternatif teknolojiler konusunda işbirliği yapmasını öngörmektedir. Atmosfere zararlı faaliyetlere karşı koymak için yasal ve politik önlemlerin alınması konusunda işbirliği yapmak ve özellikle gelişmekte olan ülkelere teknoloji transferini ve bilgi aktarımını kolaylaştırmak konusunda mutabık kalınmıştır.

Ozon tabakasının incelmesi konusu ilk kez 1976 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)’nın Yönetim Konseyi’nde tartışılma konusu olmuş, UNEP ve Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO)’nün ozon incelmesini periyodik olarak değerlendirmek için kurdukları Ozon Tabakası Koordinasyon Komitesi (CCOL) sonrası, ozon tabakası konusundaki uzmanlar 1977 yılında bir toplantıda bir araya gelmişlerdir. Ozon tabakasını incelten maddelerin (OTİM) azaltılmasına ilişkin olarak ilk hükümetler arası temaslar 1981 yılında başlamış ve bu girişim Mart 1985’de Ozon Tabakasının Korunması için Viyana Sözleşmesi’nin kabulü ile neticelenmiştir.

“Ozon Tabakasının Korunmasına Dair Viyana Sözleşmesine Katılmamızın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun” 6 Haziran 1990 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş, 8 Eylül 1990 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.  

OZON TABAKASININ KORUNMASINA DAİR VİYANA SÖZLEŞMESİ

GİRİŞ

Bu Sözleşme’nin Tarafları,

Ozon tabakasındaki değişikliğin potansiyel olarak insan sağlığı ve çevre üzerinde zararlı bir etkisi bulunduğunun bilincinde olarak

Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevresi Konferansı Beyannamesi‘nin ilgili hükümlerini ve özellikle de, “Devletler, Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi ve uluslararası hukuk ilkeleri uyarınca kendi çevre politikalarına uygun olarak kendi kaynaklarını hükümran şekilde kullanma hakkını ve kendi kontrolleri ya da yetki alanları içindeki faaliyetlerin, diğer Devletlerin veya ulusal yetki alanlarının sınırları dışındaki sahaların çevrelerine zarar vermemesini temin etme sorumluluğunu haizdirler” ibaresini taşıyan 21 sayılı ilkeyi anımsayarak,

Gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını ve özel koşullarını göz önünde bulundurarak,

Uluslararası ve ulusal örgütler bünyesinde ve özellikle de, Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın Dünya Ozon Tabakası Eylem Planı çerçevesinde yürütülmekte olan çalışmaları ve faaliyetleri akıllarında bulundurarak,

Ozon tabakasının korunması için şimdiye kadar ulusal ve uluslararası düzeylerde alınmış bulunan önlemleri de akıllarında bulundurarak,

Ozon tabakasını, beşeri faaliyetlerin yol açtığı değişikliklerden korumak için alınacak önlemlerin uluslararası işbirliğini ve eylemi gerektirdiğinin ve ilgili bilimsel ve teknik görüşlere dayanması icap ettiğinin bilincinde olarak,

Ozon tabakası ve bu tabakadaki değişikliklerden kaynaklanan muhtemel olumsuz etkiler hakkında mevcut bilimsel bilgileri daha da geliştirmek için yeni araştırmalar ve sistematik gözlemler yapılması gerektiğinin de bilincinde olarak,

Ozon tabakasındaki değişikliklerin yol açtığı olumsuz etkilere karşı insan sağlığını ve çevreyi korumaya kararlı olarak, aşağıdaki şekilde anlaşmaya varmışlardır.

Madde 1
Tanımlar

Bu Sözleşmede:

1. “Ozon tabakası”, planeter sınır tabakasının üstündeki atmosferik ozon tabakası anlamında kullanılmıştır.

2. “Olumsuz etkiler”, iklim değişiklikleri de dahil olmak üzere, insan sağlığı veya doğal ve kontrollü ekosistemlerin bileşimi, esnekliği ve üretkenliği ya da insana yararlı maddeler üzerinde önemli ölçüde zararlı etkileri bulunan fiziki çevre veya hayvan ve bitki çevresi anlamında kullanılmıştır.

3. “Alternatif teknolojiler veya ekipman”, ozon tabakası üzerinde olumsuz etkileri azaltan, ortadan kaldıran veya önleyen maddeler anlamında kullanılmıştır.

4. “Alternatif maddeler”, ozon tabakası üzerinde olumsuz etkileri azaltan, yok eden veya bu etkilerin oluşmasını engelleyen maddeler anlamında kullanılmıştır.

5. “Taraflar”, metinde aksi belirtilmedikçe, bu Sözleşme’nin Tarafları anlamında kullanılmıştır.

6. “Bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü”, belirli bir bölgedeki hükümran Devletler tarafından oluşturulan ve bu Sözleşme’nin veya protokollerinin düzenlendiği konularda yetkisi bulunan ve kendi iç prosedürlerine göre ilgili belgeleri imzalamaya, onaylamaya, kabul etmeye veya katılmaya yetkisi olan bir örgüt anlamında kullanılmaktadır.

7. “Protokoller”, bu Sözleşme’nin protokolleri anlamında kullanılmaktadır.

Madde 2
Genel Yükümlülükler

1. Taraflar, bu Sözleşme’nin ve taraf oldukları yürürlükteki protokollerin hükümlerine uygun olarak, ozon tabakasında değişikliğe yol açan veya açabilecek insan faaliyetlerinden kaynaklanan ya da kaynaklanabilecek olumsuz etkilere karşı insan sağlığını ve çevreyi korumak için gerekli tedbirleri alacaklardır.

2. Taraflar, bu amaçla ellerindeki imkânlara ve yeteneklerine uygun olarak:

a) İnsan faaliyetlerinin ozon tabakası üzerindeki ve ozon tabakasındaki değişikliklerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkilerini daha iyi anlayabilmek ve değerlendirebilmek için sistematik gözlem, araştırma ve bilgi alışverişi yoluyla işbirliği yapacaklardır;
b) Yetki alanları veya kontrolleri altındaki insan faaliyetlerinin, ozon tabakasındaki değişikliklerden veya muhtemel değişikliklerden kaynaklanan olumsuz etkilere yol açtığı ya da açabileceği tespit edildiği takdirde, bu faaliyetleri kontrol altında tutmak, sınırlamak, azaltmak veya önlemek için uygun yasal ve idari tedbirleri alacaklar ve uygun politikaların ahenkli bir hale getirilmesi için gerekli işbirliğinde bulunacaklardır;
c) Protokollerin ve eklerin kabulü de dahil olmak üzere bu Sözleşme’nin uygulanması için, üzerinde anlaşmaya varılan tedbirlerin, işlemlerin ve standartların formulasyonu için işbirliği yapmak;
d) Bu Sözleşme’nin ve protokollerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla bunlara taraf olan uluslararası uzman kuruluşlar ile işbirliği yapmak.

3. Bu Sözleşme’nin hükümleri, uluslararası hukuka uygun olarak, Tarafların, yukarıdaki 1. ve 2. fıkralardan anılanlara ilâveten ulusal önlemler alma hakkını veya Taraflardan herhangi birince şimdiye kadar alınmış bulunan ek ulusal önlemleri hiçbir şekilde etkilemeyecektir. Ancak, söz konusu önlemlerin, Taraflar’ın bu Sözleşme altındaki yükümlülükleriyle çelişmemesi gereklidir.

4. Bu maddenin uygulanmasında, ilgili bilimsel ve teknik görüşler esas alınacaktır.

Madde 3

Araştırma ve Sistematik Gözlemler

1. Taraflar, aşağıdaki konularda araştırma ve bilimsel değerlendirmelerin doğrudan veya yetkili uluslararası organlar kanalıyla yürütülmesini ve bu amaçla işbirliği yapılmasını taahhüt ederler.

a) Ozon tabakasını etkileyebilecek fiziksel ve kimyasal işlemler;
b) Ozon tabakasındaki değişikliklerin insan sağlığına etkileri ve diğer biyolojik etkiler, özellikle de ultraviyole güneş ışınlarındaki değişikliklerin yol açtığı biyolojik etkiler (UV-B);
c) Ozon tabakasındaki değişikliklerden kaynaklanan iklimsel etkiler;
d) Ozon tabakasındaki değişikliklerden kaynaklanan etkiler ve insana yararlı doğal sentetik maddeler üzerindeki UV-B radyasyonunda meydana gelen değişiklikler;
e) Ozon tabakasını etkileyebilecek maddeler, uygulamalar, işlemler, faaliyetler ve bunların kümülatif etkileri;
f) Alternatif maddeler ve teknolojiler;
g) İlgili sosyo-ekonomik konular, ve I ile II no.lu eklerde irdelenen diğer hususlar.

2. Taraflar, ek I’de irdelendiği gibi, ozon tabakasının durumunun ve ilgili diğer parametrelerin sistematik olarak gözlemlenmesi için, doğrudan veya yetkili uluslararası kuruluşlar kanalıyla ve ulusal mevzuatlarla gerek uluslararası gerekse ulusal düzeylerde süregelen ilgili faaliyetleri gözönüne alarak, ortak veya tamamlayıcı programlar oluşturmayı ya da geliştirmeyi taahhüt etmektedirler.

3. Taraflar, uygun dünya veri merkezleri vasıtasıyla araştırma ve gözlem verilerinin düzenli olarak ve zamanında toplanmasının, değerlendirilmesinin ve dağıtılmasının sağlanması için, doğrudan veya yetkili uluslararası kuruluşlar kanalıyla işbirliğinde bulunmayı taahhüt etmektedirler.

Madde 4
Hukuki, Bilimsel ve Teknik Alanlarda İşbirliği

1. Taraflar, ek II’de irdelendiği gibi, bu Sözleşmeyle ilgili bilimsel, teknik, sosyo-ekonomik, ticari ve hukuki bilgi değişimini kolaylaştıracak ve teşvik edeceklerdir. Bu bilgiler, Taraflar’ın mutabık kaldığı kuruluşlara iletilecektir. Bilgiyi veren Taraf’ın gizli olarak nitelendirdiği bilgileri elde eden söz konusu kuruluşlar bu bilgilerin ifşa edilmemesini sağlamakla ve bu bilgileri bütün Taraflar’a açıklanana kadar muhafaza etmekle yükümlüdür.

2. Taraflar, yürürlükteki ulusal kanunlarına, yönetmeliklerine ve uygulamalarına uygun olarak ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını özellikle göz önünde bulundurarak, doğrudan veya yetkili uluslararası organlar kanalıyla, bilgi ve teknoloji transferini geliştirmek için işbirliği yapacaklardır. Bu işbirliği, özel olarak aşağıdaki vasıtalarla yürütülecektir:

a) Alternatif teknolojilerin diğer Taraflarca elde edilmesinin kolaylaştırılması;
b) Alternatif teknolojiler ve techizat hakkında bilgi sağlanması ve bunlarla ilgili özel kılavuzların veya el kitaplarının temin edilmesi;
c) Araştırma ve sistematik gözlemler için gerekli techizat ve kolaylıkların sağlanması;
d) Bilimsel ve teknik personelin gerektiği şekilde eğitilmesi.

Madde 5
Bilgi İletme

Taraflar, bu Sözleşme’nin ve taraf oldukları protokollerin uygulanmasıyla ilgili olarak aldıkları önlemler hakkındaki bilgileri, söz konusu belgelere taraf olanlarca yapılan top-lantılarda belirlenen usul ve aralıklarla, 6. madde uyarınca toplanan Taraflar Konferansı’na, Sekreterya kanalıyla ileteceklerdir.

Madde 6
Taraflar Konferansı

1. Bu Sözleşme ile bir Taraflar Konferansı kurulmaktadır. Taraflar Konferansı’nın ilk toplantısı, 7. madde uyarınca geçici olarak tayin edilen Sekreterya’nın çağrısı üzerine ve bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden itibaren en geç bir yıl içinde yapılacaktır. Taraflar Konferansını izleyen olağan toplantılar Konferans tarafından ilk toplantıda belirlenecek düzenli aralıklarla yapılacaktır.

2. Taraflar Konferansı’nın olağanüstü toplantıları, Konferans’ın gerekli gördüğü zamanlarda veya Taraflar’dan herhangi birinin yazılı talebi üzerine yapılacaktır. Ancak, talebin Sekreterya kanalıyla diğer taraflara bildirilmesinden sonraki altı ay içerisinde Tarafların en az üçte birinin desteğini alması gerekecektir.

3. Taraflar Konferansı, kendisi ve kurabileceği alt organlar ile ilgili usul kurallarını, mali prensipleri ve Sekreterya’nın görevlerini düzenleyen mali hükümleri mutabakat ile tespit edecek ve benimseyecektir.

4. Taraflar Konferansı, bu Sözleşme’nin uygulanmasını sürekli olarak gözden geçirecek ve ayrıca:

a) 5. Madde uyarınca sunulması gereken bilgilerin iletilme usulünü ve aralıklarını belirleyecek ve bu bilgilerin yanısıra herhangi bir alt organ tarafından arzedilen raporları değerlendirecektir;
b) Ozon tabakası, ozon tabakasındaki muhtemel değişiklikler ve bu değişikliklerin yol açtığı muhtemel etkiler hakkındaki bilimsel bilgileri inceleyecektir;
c) Ozon tabakasında değişikliğe yol açan veya açabilecek maddelerin ortaya çıkmasını asgariye indirmek için gerekli politikaların, stratejilerin ve önlemlerin, 2. Madde uyarınca uyumlu hale getirilmesini geliştirecek ve bu Sözleşme’yle ilgili diğer önlemler hakkında tavsiyelerde bulunacaktır;
d) 3. ve 4. Maddeler uyarınca, araştırma, sistematik gözlem, bilimsel ve teknolojik işbirliği, bilgi alış-verişi ve teknoloji transferi ile ilgili programlar tespit edecektir;
e) 9. ve 10. maddeler uyarınca, gerektiği takdirde, bu Sözleşme ve ekleri ile ilgili değişiklikleri göz önünde bulunduracak ve yapacaktır;
f) Protokoller ve ekleri ile ilgili değişiklikleri gözönünde bulunduracak ve değiştirilmelerine karar verildiği takdirde söz konusu protokole taraf olanlara bu yönde tavsiyede bulunacaktır;
g) 10. Madde uyarınca, bu Sözleşme’ye yeni ekler yapılması hususunu gözönünde bulunduracak ve gerçekleştirecektir;
h) 8. Madde uyarınca protokolleri gözden geçirecek ve benimseyecektir;
i) Bu Sözleşme’nin uygulanması için gerekli alt organları kuracaktır;
j) Bilimsel araştırmalar, sistematik gözlemler ve bu Sözleşme’nin amaçlarına uygun diğer faaliyetler için, yetkili uluslararası kuruluşların ve bilimsel komitelerin, özellikle de Dünya Meteoroloji Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü ve Ozon Tabakası Koordinasyon Komitesi’nin yardımlarına başvuracak ve bu kuruluşlarla, komitelerden sağlanan hizmetlerden yararlanacaktır;
k) Bu Sözleşme’de belirtilen amaçlara ulaşılması için gerekli her türlü ilâve eylemi göz önünde bulunduracak ve taahhüt edecektir.

5. Birleşmiş Milletler, Birleşmiş Milletler’in uzmanlık teşkilâtları, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ve bu Sözleşme’ye taraf olmayan Devletler, Taraflar Konferansı’nın toplantılarında gözlemci sıfatıyla temsil edilebilirler. Ozon tabakasının korunmasıyla ilgili alanlarda uzmanlaşmış olan ve Taraflar Konferansı’nın toplantılarına gözlemci statüsünde katılmak isteğinde olduğunu Sekreterya’ya bildiren uluslararası veya ulusal, resmi ya da gayri resmi her türlü kuruluş ve organ, Taraflar’ın en az üçte birinin itirazıyla karşılaşılmadığı takdirde bu toplantılara kabul edilebilirler.

Gözlemcilerin kabûlü ve katılımı, Taraflar Konferansı’nın benimsediği usûl kurallarına tabidir.

Madde 7
Sekreterya

1. Sekreterya’nın görevleri şunlardır:

a) 6., 8., 9. ve 10. Maddelerde belirtilen toplantıları düzenlemek ve düzenlenmesine yardımcı olmak;
b) 4. ve 5. Maddelere uygun olarak sağlanan bilgileri ve 6. madde uyarınca oluşturulan alt organların yaptığı toplantılar sonucunda elde edilen bilgileri esas alan raporlar hazırlamak ve dağıtmak;
c) Herhangi bir protokolün kendisine yüklediği görevleri yerine getirmek;
d) Bu Sözleşme altındaki görevlerinin uygulanmasıyla ilgili olarak yürüttüğü faaliyetler hakkında raporlar hazırlamak ve bu raporları Taraflar Konferansı’na sunmak;
e) İlgili diğer uluslararası organlarla gerekli işbirliğinin kurulmasını sağlamak ve görevlerinin etkili bir şekilde yürütülmesi için gerekli idari ve akdi düzenlemelere girmek;
f) Taraflar Konferansı’nın tespit ettiği diğer görevleri yerine getirmek.

2. Sekreterlik görevleri, Taraflar Konferansı’nın 6. Madde uyarınca yapılacak ilk olağan toplantısı tamamlanana kadar Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından geçici olarak yürütülecektir. Taraflar Konferansı, ilk olağan toplantısında, bu Sözleşme altında sekreterlik görevi yapmak arzusunu belirten mevcut yetkili uluslararası örgütler arasından Sekreterya’yı atayacaktır.

Madde 8
Protokollerin Kabulü

1. Taraflar Konferansı, toplantılarından biri sırasında 2. Madde gereğince protokoller kabul edebilir.
2. Önerilen her türlü protokol metni, görüşüleceği toplantıdan en az altı ay önce Sekreterya tarafından Taraflar’a iletilecektir.

Madde 9
Sözleşme veya Protokollerde Değişiklikler

1. Taraflar’dan herhangi biri bu Sözleşme’de veya protokollerde değişiklik yapılmasını önerebilir. Bu değişiklikler, diğer hususların yanı sıra ilgili bilimsel ve teknik görüşleri de gözönünde bulunduracaktır.

2. Bu Sözleşme ile ilgili değişiklikler, Taraflar Konferansı’nın toplantısında kabul edilecektir. Protokollerle ilgili değişiklikler ise söz konusu protokole taraf olanların yapacağı toplantı sırasında benimsenecektir.

Bu Sözleşme’de veya herhangi bir protokolde yapılması önerilen değişikliklerle ilgili metin, söz konusu protokolde aksi belirtilmedikçe, değişiklik önerisinin kabulü için yapılacak toplantıdan en az altı ay önce Sekreterya tarafından Taraflar’a iletilecektir. Sekreterya, önerilen değişiklikleri, bilgilenmeleri için bu Sözleşme’yi imzalayan taraflara da bildirecektir.

3. Taraflar, bu Sözleşme’de yapılması önerilen her türlü değişiklik hususunda mutabakata varmak için ellerinden gelen bütün çabayı harcayacaklardır. Bütün çabanın harcanmasına rağmen anlaşmaya varılamamışsa, değişiklik son çare olarak, toplantıda bulunan ve oy kullanan Taraflar’ın dörtte üç çoğunluğuyla kabul edilecek ve Depoziter tarafından onay veya kabul için bütün Taraflar’a sunulacaktır.

4. Yukarıdaki 3. fıkrada belirtilen prosedür her türlü protokolle ilgili değişiklikler için geçerli olacak, ancak, söz konusu protokole taraf olanlardan toplantıda bulunan ve oy kullananların üçte iki çoğunluğu belirtilen değişikliklerin kabulü için yeterli olacaktır.

5. Değişikliklerin onay veya kabulü Depozitere yazılı olarak bildirilecektir. Yukarıdaki 3. ve 4. fıkralara uygun olarak benimsenen değişiklikler, bu Sözleşme’ye taraf olanların en az dörtte üç çoğunlukla veya ilgili protokole taraf olanların -söz konusu protokolde aksi belirtilmedikçe- en az üçte iki çoğunlukla, değişikliği onayladıklarını veya kabul ettiklerini Depozitere bildirmelerinden sonraki doksanıncı günde, değişikliği kabul etmiş Taraflar arasında yürürlüğe girecektir. Daha sonra değişiklikler, diğer Taraflar için, söz konusu Taraf’ın değişikliklere ilişkin kabul veya onay belgesini tevdi ettiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.

6. Bu maddedeki “toplantıda bulunan ve oy kullanan Taraflar” deyimi toplantıya katılan ve olumlu veya olumsuz oy kullanan Taraflar anlamında kullanılmıştır.

Madde 10
Eklerin Kabulü ve Değiştirilmesi

1. Bu Sözleşme’nin veya herhangi bir protokolün ekleri, bu Sözleşme’nin veya söz konusu protokolün ayrılmaz bir parçasını oluşturacak ve aksi açıkça belirtilmedikçe, bu Sözleşme’ye veya protokollerine yapılan atıflar, aynı zamanda bunların eklerine de yapılmış addedilecektir. Söz konusu ekler, bilimsel, teknik ve idari konularla sınırlı olacaktır.

2. Herhangi bir protokolde, bu protokolün ekleriyle ilgili olarak aksi yönde hükümlerin bulunmaması halinde, bu Sözleşme’nin ilâve eklerinin veya herhangi bir protokolün eklerinin önerilmesi, kabulü ve yürürlüğe girmesine ilişkin olarak aşağıda belirtilen prosedür takip edilecektir:

a) Bu Sözleşme’nin ekleri 9. Maddenin 2. ve 3. fıkralarında herhangi bir protokolün ek-leri ise 9. Maddenin 2. ve 4. fıkralarında belirtilen prosedüre göre önerilecek ve kabul edilecektir;
b) Bu Sözleşme’nin ilâve eklerini veya taraf olduğu herhangi bir protokolün eklerini onaylamayan herhangi bir Taraf, kabul kararının Depozitere iletildiği tarihten itibaren altı ay içinde onaylamama kararını yazılı olarak Depozitere bildirecektir. Bunun üzerine, Depoziter derhal diğer taraflara bu kararı iletecektir. Taraflar, daha önce itiraz ettikleri ekleri herhangi bir zamanda kabul edebilirler. Bu durumda, söz konusu ekler o Taraf için derhal yürürlüğe girecektir;
c) Depoziter tarafından dolaşıma çıkarılışından itibaren altı ay sora, bu Sözleşme’nin veya ilgili protokolün yukarıdaki (b) fıkrası hükmü gereğince bildirimde bulunmayan bütün Taraflar için söz konusu ek geçerli olacaktır.

3. Bu Sözleşme’nin veya herhangi bir protokolün eklerindeki değişikliklerin önerilmesi, kabulü ve yürürlüğe girmesi, Sözleşme veya protokol eklerinin önerilmesi, kabulü ve yürürlüğe girmesinde kullanılan aynı prosedüre tabi olacaktır. Ekler ve eklerdeki deği-şiklikler, diğer hususların yanısıra, ilgili bilimsel ve teknik görüşleri gözönünde bulundura-caktır.
4. İlâve ve ekin veya bir ekteki değişikliğin bu Sözleşme’de ya da herhangi bir protokolde değişikliğe yol açması halinde, ilâve ek veya değiştirilmiş ek, bu Sözleşme’deki veya ilgili protokoldeki değişiklik yürürlüğe girene kadar yürürlüğe girmeyecektir.

Madde 11
İhtilâfların Çözümü

1. Bu Sözleşme’nin yorumlanması veya uygulanmasıyla ilgili olarak Taraflar arasında herhangi bir ihtilâf çıkması halinde, ilgili Taraflar müzakereler yoluyla çözüme gitmeye çalışacaklardır.

2. İlgili Tarafların müzakereler yoluyla çözüme ulaşamamaları halinde, ortaklaşa olarak üçüncü bir tarafın aracılığına başvurulabilir.

3. Bu Sözleşme’nin kabulü, onayı ya da bu Sözleşme’ye Taraf olunması sırasında veya daha sonra herhangi bir zamanda, yukarıdaki 1. ve 2. fıkralara uygun olarak çözümleneme-yen ihtilâflar için bir Devlet veya bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü, aşağıdaki ihtilâf halli yöntemlerinden birini ya da her ikisini zorunlu olarak kabul ettiğini yazılı şekilde Depozitere bildirebilir:

a) Taraflar Konferansı’nın ilk olağan toplantısında benimsenecek yöntemlere uygun olarak hakemlik;
b) İhtilâfın Uluslararası Adalet Divanı’na sunulması.

4. Eğer Taraflar, yukarıdaki 3. fıkraya uygun olarak aynı veya herhangi bir prosedürü kabul etmemişlerse, tarafların aksi yönde bir mutabakata varmamaları halinde ihtilâf 5. fıkra gereğince uzlaşmaya sunulacaktır.

5. İhtilâfa Taraf olanlardan birinin talebi üzerine bir uzlaştırma komisyonu oluşturulacaktır. Komisyon, ilgili Tarafların her birince atanan eşit sayıda üyelerden ve bu üyelerin ortaklaşa seçecekleri bir başkandan meydana
gelecektir. Komisyon’un vereceği karar kesin ve tavsiye niteliğinde olacak ve Taraflar bu kararı iyi niyetle
değerlendireceklerdir.
6. Bu maddenin hükümleri her türlü protokol için, ilgili protokolde aksi belirtilmemişse, geçerli olacaktır.

Madde 12
İmza

Bu Sözleşme, Devletler ve bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri tarafından imzalanmak üzere, 22 Mart 1985 – 21 Eylül 1985 tarihleri arasında Viyana’da Avusturya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nda, 22 Eylül 1985 – 21 Mart 1986 tarihleri arasında ise New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzaya açık tutulacaktır.

Madde 13
Kabul veya Onay

1. Bu Sözleşme ve her türlü protokol, Devletlerin ve bölgesel ekonomik bütünleşme örgütlerinin kabulüne veya onayına tabi olacaktır. Kabul veya onay belgeleri Depozitere tevdi edilecektir.

2. Yukarıdaki 1. fıkrada anılan ve üye Devletleri taraf olmadığı halde bu Sözleşme’ye veya herhangi bir protokole taraf olan örgütler için, bu Sözleşme’nin veya ilgili protokolün her türlü yükümlülüğü bağlayıcı olacaktır. Üye Devletlerden biri veya daha fazlası bu Sözleşme’ye veya ilgili protokole taraf olan örgütlerin söz konusu olması halinde, örgüt ve üye Devletleri, duruma göre, bu Sözleşme veya protokol altındaki yükümlülüklerini yerine getirmeleri ile ilgili sorumlulukları hakkında karara varacaklardır. Bu durumda, örgüt ve üye Devletleri, Sözleşme veya ilgili protokol altındaki haklarını birlikte kullanamayacaklardır.

3. Yukarıdaki 1. fıkrada anılan örgütler, bu Sözleşme’nin veya ilgili protokolün düzenlediği hususlardaki yetkilerinin ölçüsünü kabul veya onay belgelerinde açıklayacaklardır. Bu örgütler, yetki derecelerinde önemli bir değişiklik olduğu takdirde Depoziteri haberdar edeceklerdir.

Madde 14
Katılma

1. Bu Sözleşme veya herhangi bir protokol, imzaya kapandığı tarihten itibaren Devletler’in ve bölgesel ekonomik bütünleşme örgütlerinin katılımına açık tutulacaktır. Katılma belgeleri Depozitere tevdi edilecektir.

2. Yukarıdaki 1. fıkrada anılan örgütler, bu Sözleşme’nin veya ilgili protokolün dü-zenlediği hususlardaki yetkilerinin ölçüsünü katılma belgelerinde açıklayacaklardır. Bu örgütler yetki derecelerinde önemli bir değişiklik olduğu takdirde Depoziteri haberdar edeceklerdir.

3. Bu Sözleşme’ye veya herhangi bir protokole giren bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri için 13 . Maddenin 2. fıkrasının hükümleri geçerli olacaktır.

Madde 15
Oy Hakkı

1. Bu Sözleşme’ye veya herhangi bir protokole taraf olanların her birinin bir oy hakkı bulunacaktır.

2. Yukarıdaki 1. fıkrada belirtilen hüküm dışında, bölgesel ekonomik bütünleşme örgütleri, yetkileri dahilindeki konularda, Sözleşme’ye veya ilgili protokole taraf olan üye Devletlerinin sayısına eşit miktarda oy hakkına sahip olacaktır. Bu örgütler, üye Devletleri oy kullandığı takdirde oy haklarını kullanamayacaklardır. Aynı şekilde, örgütün oy kullanması halinde üye Devletleri oy veremeyecektir.

Madde 16
Sözleşme ve Protokolleri Arasındaki İlişki

1. Bir Devlet veya bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü Sözleşme’ye Taraf olmadığı takdirde herhangi bir protokole de taraf olamayacaktır.

2. Herhangi bir protokolle ilgili kararlar, yalnızca ilgili protokole taraf olanlarca alınabilecektir.

Madde 17
Yürürlük

1. Bu Sözleşme; kabul, onay veya katılma belgelerinden yirmincisinin tevdi edildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.

2. Herhangi bir protokol, söz konusu protokolde aksi belirtilmedikçe, o protokolle ilgili kabul, onay veya katılma belgelerinden on birincisinin tevdi edildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.

3. Sözleşme; kabul, onay veya katılma belgelerinden yirmincisinin tevdi edildiği tarihten sonra bu Sözleşme’yi kabul eden, onaylayan veya bu Sözleşme’ye katılan Taraflar için, kabul, onay veya katılma belgesinin bu Taraflarca tevdi edildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir.

4. Herhangi bir protokol, söz konusu protokolde aksi belirtilmedikçe, yukarıdaki 2. fıkraya uygun olarak bu protokolü kabul eden veya onaylayan ya da yürürlüğe girmesinden sonra bu protokole katılan bir taraf için, hangisinin daha sonra gerçekleştiğine bağlı olarak o tarafın kabul, onay veya katılma belgesini tevdi ettiği tarihten sonraki doksanıncı günde veya Sözleşme’nin o taraf için yürürlüğe girdiği günde yürürlüğe girecektir.

5. Yukarıdaki 1. ve 2. fıkralarda öngörülen amaçla ilgili olarak, bir bölgesel ekonomik bütünleşme örgütü tarafından tevdi edilen hiçbir belge o örgüte üye Devletler tarafından tevdi edilen belgelere eklenmiş sayılmayacaktır.

Madde 18
Çekinceler

Bu Sözleşme’ye hiçbir çekince koyulamaz.

Madde 19
Ayrılma

1. Bu Sözleşme’nin bir Taraf için yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dört yıl geçtikten sonra herhangi bir zamanda, o Taraf, Depozitere yazılı olarak bildirdikten sonra Sözleşme’den ayrılabilir.

2. Herhangi bir protokolün bir Taraf için yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dört yıl geçtikten sonra herhangi bir zamanda, söz konusu protokolde aksi belirtilmemişse, o Taraf, Depozitere yazılı olarak bildirdikten sonra o protokolden ayrılabilir.

3. Ayrılma, bu yöndeki kararın Depozitere ulaştığı tarihten itibaren bir yıllık bir sürenin geçmesi üzerine veya ayrılma bildiriminde belirtilen daha geç bir tarihte yürürlüğe girecektir.

4. Bu Sözleşme’den ayrılan herhangi bir Taraf, taraf olduğu her türlü protokolden de ayrılmış addedilecektir.

Madde 20
Depoziter

1. Bu Sözleşme’nin ve her türlü protokolün Depoziterlik görevleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından üstlenilecektir.

2. Depoziter, Tarafları özellikle aşağıdaki konulardan haberdar edecektir;

a) Bu Sözleşme’nin ve her türlü protokolün imzalanması ve 13. ile 14. Maddelere göre kabul, onay veya katılma belgelerinin tevdi edilmesi;
b) 17. Maddeye uygun olarak Sözleşme’nin veya her türlü protokolün yürürlüğe giriş tarihi;
c) 19. Maddeye göre yapılan ayrılma bildirimleri;
d) Sözleşme ve her türlü protokolle ilgili olarak benimsenen değişiklikler, 9. Madde uyarınca bu değişikliklerin taraflarca kabulü ve yürürlüğe giriş tarihleri;
e) Eklerin benimsenmesi ve onaylanması ile 10. Madde uyarınca eklerde yapılan değişikliklerle ilgili her türlü haberleşme;
f) Bölgesel ekonomik bütünleşme örgütlerinin, bu Sözleşme’nin veya her türlü protokolün düzenlediği hususlardaki yetkilerinin derecesi ve bu yetkilerin ölçüsündeki değişiklikler ile ilgili bildirimleri;
g) 11. Maddenin 3. fıkrası gereğince yapılan bildirimler.

Madde 21
Orijinal Metinler

Bu Sözleşme’nin Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca dillerindeki ve hepsi aynı geçerlilikte olan, orijinal metinleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.

Bu Sözleşme, aşağıda imzası bulunan tam yetkili temsilciler tarafından usulüne uygun olarak imzalanmıştır.
Viyana 22 Mart 1985

EK 1
ARAŞTIRMA VE SİSTEMATİK GÖZLEMLER

1. Bu Sözleşmedeki Taraflar, başlıca bilimsel konuların aşağıdakiler olduğunu kabul ederler:

a) İnsan sağlığı, organizmalar, ekosistemler ve insanlığa faydalı maddeler için muhtemel öneme sahip ve Dünya yüzeyine ulaşıp biyolojik etkilere yol açan güneşin ultra-viyole (UV-B) ışıması miktarını artıran ozon tabakası değişimi;
b) Ozon’un hava ve iklim şartları için muhtemel öneme sahip atmosferin ısı yapısını değiştirecek olan düşey
dağılımının değişmesi.

2. Madde 3’e göre, Sözleşmedeki Taraflar aşağıdakiler gibi araştırmaların, sistematik gözlemlerin, gelecekteki araştırmalar için tavsiyelerin formüle edilmesinin yürütülmesinde işbirliği yapacaklardır:

a) Atmosferin fiziksel ve kimyasal yapısında araştırmalar

i) Kapsamlı teorik modeller: Işıma ile ilgili, dinamik ve kimyasal işlemler arasındaki davranışları inceleyen modellerin daha da geliştirilmesi; doğal ve insan yapısı olarak varolan çeşitli türlerin atmosferik ozon üzerindeki eşzamanlı etkileri hakkında çalışmalar; uydulardan veya uydular dışındaki kaynaklardan alınan verilerin yorumlanması; atmosferik ve jeofizik parametrelerdeki eğilimlerin değerlendirilmesi ve bu parametrelerdeki değişimlerin özel nedenlere mal edilmesi için yöntemlerin geliştirilmesi;

ii) Hız katsayıları, yan-kesit soğurulması ve troposfer-stratosfer mekanizmaları, kimyasal ve fotokimyasal işlemler; tüm ilgili tayf bölgelerinde alan ölçümlerini destekleyen spektroskopi verileri ile ilgili laboratuvar çalışmaları;

iii) Alan ölçümleri: Gerek doğal gerek antropojenik kaynaklı gazların konsantrasyon ve akıları; atmosferik dinamik çalışmalar; yerinde ve uzaktan algılama cihazları ile ölçüm yaparak fotokimyasal açıdan ilgili türlerin planeter sınır tabakasına kadar simültane ölçümlerinin yapılması; uydu ölçüm sistemlerinin göreli ve koordineli bir şekilde kullanılması da dahil olmak üzere çeşitli sensörlerin mukayesesi, önemli atmosferik eser bileşenlerinin üç boyutlu bölgeleri, güneşin tayf akısı ve meteorolojik parametreler.
iv) Atmosferik iz bileşenleri, güneş ışınlarının akısı ve meteorolojik parametreler için kullanılan uydusal ve uydusal olmayan alıcıları da içeren cihaz geliştirilmesi.

b) Sağlık, biyolojik ve ışık enerjisi kayıplarının etkileri üzerine araştırmalar

i) Görülebilir ışık ile mor ötesi ışıklara maruz kalan insan ile (a) renk maddelerinin çokluğundan veya azlığından meydana gelen kanserin gelişimi ve (b) bağışıklık sistemi üzerine etkileri arasındaki ilişkiler;
ii) (a) Tarım ürünleri, ormanlar ve diğer karasal çevre sistemleri ve (b) sudaki besin ağı ile dalyanlar ve sualtı planktonları tarafından oksijen üretiminin olası engellenmesinde dalgaboyunun bağımlılığı dahil olmak üzere UV-B radyasyonunun etkileri:
iii) Doz ile doz süresi ve tepkileri; ışıkla düzelme, adaptasyon ve koruma arasındaki ilişkiler de dahil olmak üzere, UV-B radyasyonunun biyolojik maddelere, türlere ve eko sistemlere etkilerinin işleyişi;
iv) Çeşitli dalgaboyu alanlarının olası karşılıklı ilişkilerini içermek amacıyla polikromatik radyasyon kullanarak tayf tepkileri ve biyolojik hareket tayflı çalışmaları;
v) Biyolojik denge için önemli olan biyolojik türlerin duyarlık ve davranışları; fotosentez ve biyosentez gibi birincil işlemlerin üzerine UV-B radyasyonunun etkileri;
vi) Havayı kirleten maddelerin, tarım ilaçlarının ve diğer maddelerin ışık enerjisi kayıpları üzerinde UV-B radyasyonunun etkileri.

c) İklime etkileri üzerine araştırmalar

i) Toprak ve okyanus yüzeyi ısıları, yağış biçimleri, troposfer ve stratosfer arasındaki değişimler gibi iklim parametreleri üzerindeki etkiler ve ozon ile diğer izlenen türlere, ışıma ile ilgili etkiler hakkında teorik ve gözlemsel çalışmalar;
ii) Bu tür iklim etkilerinin insan davranışları ile ilgili çeşitli hususların incelenmesi.
d) Aşağıdaki konular üzerinde sistematik gözlemler
i) Uydu ve yer sistemlerini birleştirip işlevselleştirerek Dünya Ozon Gözleme Sistemi hazırlayıp, ozon tabakasının durumu (toplam kolon içeriği ve bunun düşey dağılımın uzamsal ve zamansal değişkenliği gibi);
ii) HOx, NOx, CLOx, ve karbon türleri için kaynak olan gazların troposfer ve stratosferdeki konsantrasyonu;
iii) Hem yer hem de uydu sistemlerinden faydalanarak yer ile mezosfer arasındaki ısı;
iv) Uydu ölçümleri yoluyla yeryüzüne ulaşan ve yeryüzünden ayrılan güneş ışınlarının dalga boylarının çözümlenmesi;
v) Dünya yüzeyine ulaşan güneş akısının biyolojik etkiler yaratan ultraviyole aralığındaki (UV-B) dalga boylarının çözümlenmesi;
vi) Yer, hava ve uydu sistemlerinden faydalanılarak yeryüzünden mezosfere kadar olan bölgede aeresol dağılımı ve özellikleri;
vii) Yüksek vasıflı meteorolojik yüzey ölçüm programlarının hazırlanması ile iklimsel açıdan önemli değişkenler;
viii) Dünya verilerinin analizi için geliştirilmiş metodlar kullanarak izlenen türler, ısı, güneş ışınlarının akısı ve aeresoller.

3. Sözleşmedeki Taraflar, gelişmekte olan ülkelerin özel gereksinimlerini gözönünde tutarak, bu ekte hatları çizilen araştırma ve sistematik gözlemlere katılmaları için gerekli olan uygun bilimsel ve teknik eğitim destekleyerek işbirliği yapacaklardır. Özellikle, standartlaştırılmış verilerin oluşturulması amacıyla gözlem donanımları ve metodların karşılıklı inter kalibrasyonuna ağırlık verilecektir.

4. Aşağıda önem sırası gözetilmeksizin sıralanan doğal ve antropojenik kökenli kimyasal maddelerin, ozon tabakasının kimyasal ve fiziksel özelliklerini değiştirici potansiyele sahip olduğu sanılmaktadır:

a) Karbonlu maddeleri) Karbon monoksit (CO)

Karbon monoksitin belirgin doğal ve antropojenik kökenleri vardır ve troposferik foto-kimya üzerinde doğrudan, stratosferik foto-kimya üzerinde dolaylı rol oynadığı sanılmaktadır.

ii) Karbon Dioksit (CO2)
Korbon dioksitin belirgin doğal ve antropojenik kökenleri vardır ve atmosferin ısısal yapısını etkileyerek stratosferdeki ozonu etkiler.

iii) Metan (CH4)

Metanın hem doğal hem de antropojenik kökenleri vardır ve gerek traposferdeki gerekse stratosferdeki ozonu etkiler.

iv) Metan dışı hidrokarbon türleri
Çok sayıda kimyasal maddeden oluşan metan dışı hidrokarbonlar, hem doğal hem de antropojenik kökene sahiptir ve traposferik foto-kimya üzerinde doğrudan, stratosferik foto-kimya üzerinde dolaylı rol oynarlar.

b) Azotlu maddeler

i) Nitrözoksit (N2O)

N2O’nun esas kaynakları doğaldır ama antropojenik katkıları da gittikçe önem kazanmaktadır. Stratosfer’deki ozon fazlalığı üzerinde hayati rol oynayan NOx’in ana kaynağı nitröz oksittir.

ii) Azotoksitleri (NOx)

NOx’in yer seviyesindeki kaynakları sadece troposferik fotokimyasal işlemlerde doğrudan, stratosferik fotokimya üzerinde dolaylı rol oynar, buna karşılık troposferle stratosfer arasındaki geçiş bölgesine verilen NOx üst troposferik ve stratosferik ozonda değişikliğe doğrudan etki edebilir.

c) Klorlu maddeler

i) Tamamıyla halojenlenmiş alkanlar, örneğin CCL4 CFCL3 (CFC-11), CF2 CL2 (CFC-12), C2 F3 CL3 (CFC113), C2 F4 CL2 (CFC-114)

Tamamıyla halojenlenmiş alkanlar antropojeniktir ve özellikle 30-50 km yükseklikteki bölgede ozon fotokimyasında hayati rol oynayan CLOx’in kaynağını oluştururlar.
ii) Kısmi halojenlenmiş alkanlar, örneğin CH3 CL, CHF2 CL (CFC-22), CH3 CCL3 CHFCL2 (CFC-21)

CH3 CL’nin kaynağı doğal olmasına karşın diğer bahsedilen kısmi halojenlenmiş alkanlar antropojenik menşelidir. Bu gazlar da stratosferdeki CLOx’in kaynağıdır.

d) Bromlu maddeler

Tamamıyla halojenlenmiş alkanlar, örnek CF3 Br
Bu gazlar antropojeniktir ve CLOx’le benzer tarzda davranan BrOx’in kaynağıdırlar.

e) Hidrojenli maddeler

i) Hidrojen (H2)
Doğal ve antropojenik kaynaklı olan Hidrojen, stratosferik foto-kimya üzerinde küçük bir rol oynar.

ii) Su (H2O)

Doğal kaynaklı olan su, hem troposferik hem de stratosferik foto-kimya üzerinde hayati bir rol oynar. Stratosferdeki yerel su buharı kaynakları, metanın oksidasyonunun ve daha az olarak hidrojen oksidasyonunu içerir.

EK II
BİLGİ DEĞİŞİMİ

1. Sözleşmedeki Taraflar, bu Sözleşmenin hedeflerine ulaşılması için bilgilerin toplanması ve paylaşılmasının önemini, tüm faaliyetlerin uygun ve tarafsız yürütülmesinin garanti edilmesini kabul ederler. Bu nedenle, Taraflar, bilimsel, teknik, sosyo-ekonomik, ticari ve hukuki bilgi alışverişinde bulunacaklardır.

2. Sözleşmedeki Taraflar, hangi bilgilerin toplanıp değiş tokuş edileceğini kararlaştırırken bilgilerin yararlılığı ile bu bilgilerin edinilmesinin maliyetini göz önünde tutacaklardır. Bundan sonraki aşamada ise Taraflar, bu ekteki işbirliğinin, ulusal kanunlara, düzenlemelere, patent haklarına ilişkin uygulamalara, ticari sırlara, gizlilik ve mülkiyet bilgilerinin korunmasına uygun olarak yapılacağını kabul ederler.

3. Bilimsel bilgiler

Aşağıdaki konular üzerinde bilgileri içermektedir:

a) İldeki ulusal ve uluslararası kaynakların en etkin biçimde kullanımını sağlayacak araştırma programlarının koordinasyonu için hem resmi hem de özel planlı ve sürekli araştırmalar;
b) Araştırmalar için gerekli verilerin neşriyatı;
c) Dünya atmosferinin kimyasal ve fiziksel özelliklerini ve değişme hassasiyetini anlamak için daha önce yayınlanan bilimsel sonuçlar, özellikle toplam kolon içeriği ya da ozonun düşey dağılımı ile ilgili tüm zaman çizelgelerindeki değişikliklerden meydana gelen ozon tabakası durumunun insan sağlığı, çevre ve iklim üzerindeki etkileri;
d) Araştırma çalışmalarının değerlendirilmesi ve gelecekteki araştırmalar için tavsiyeler.

4. Teknik bilgiler

Aşağıdaki konular üzerinde bilgileri içermektedir:

a) Kullanılabilecek diğer kimyasal maddelerin, ozonu etkileyen maddelerin kullanımını azaltıcı alternatif teknolojilerin, ilgili planlanan ve süren araştırmaların sağlanabilirliği ve maliyetleri;
b) Kullanılabilecek kimyasal maddelerin ve alternatif teknolojilerin sınırlamaları ve riskleri.

5. Ek I’deki maddeler hakkında sosyo-ekonomik ve ticari bilgiler
Aşağıdaki konular üzerinde bilgileri içermektedir:

a) Üretim ve üretim kapasiteleri;
b) Kullanım ve kullanım modelleri;
c) İthalat ve ihracatları;
d) Ozon tabakasını dolaylı olarak değiştirebilecek insan faaliyetlerinin fayda, maliyet ve riskleri ve bu faaliyetlerin kontrolü için yapılan veya yapılması beklenen düzenleyici işlerin etkileri.

6. Yasal bilgiler
Aşağıdaki konular üzerinde bilgileri içermektedir:

a) Ozon tabakasının korunmasına ilişkin ulusal kanunlar, idari önlemler ve yasal araştırmalar;
b) Ozon tabakasının korunmasına ilişkin ikili taraflı anlaşmalar da dahil olmak üzere, uluslararası anlaşmalar;
c) Ozon tabakasının korunmasına ilişkin patentlerin mevcudiyeti ve bunlara lisans verilmesinin yöntemleri.

Arap İnsan Hakları Şartı – 1994

0

Arap İnsan Hakları Şartı (Arab Charter on Human Rights) Arap Devletleri Birliği tarafından 1994 yılında kabul edilmiş, bu sözleşme uygulamaya girememiş ancak 23 Mayıs 2004 yılında kabul edilen yeni şart(Arap İnsan Hakları Sözleşmesi) 15 Mart 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1994 yılında kabul edilen metinin Türkçe’ye çevirisi Yrd. Doç.Dr. Ayhan Ceylan tarafından yapılmıştır. 

Arap Devletleri Birliği 22 Mart 1945’te (Leage of Arab States) kurulmuş, Batı’da zamanla gelişen insan hakları uygulamalarından etkilenmiş ve Dışişleri Bakanlarından oluşan Birlik Konseyi, 3 Eylül 1968’de Arap İnsan Hakları Komisyonu’nu kurmuş, 1969 yılında, insan hakları konusunda bir sözleşme hazırlanması gündeme gelmiştir. Konsey, 1971 yılında bir taslak metin hazırlamak için uzmanlar komitesi kurmuş, bu komite, 1971 yılında Kahire’de toplanmış ve Arap İnsan Hakları Sözleşmesi (ArİHS) Taslağı hazırlanmış, bu taslak 1994 tarihinde imzaya açılmış ancak yürürlüğe girememiştir. Arap Birliği Şartı’nın güncellenmiş versiyonu, 2004 yılında kabul edilerek 2008’de yürürlüğe girebilmiştir.

Arap İnsan Hakları Şartı; BM Şartı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmeleri ve İslam’da İnsan Hakları Kahire Bildirgesi‘ni temel alarak; kişilerin özgürlüğü ve güvenliği, yasa önünde eşitlik, kişilerin işkenceden korunması, özel mülkiyet hakkı, dini kurallara uyma özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü dahil olmak üzere insan haklarını temin etme imkanı getirmiştir.

Arap İnsan Hakları Şartı – 1994

Önsöz

Arap Devletleri Birliği’nde üye Arap Devletleri Hükümetleri,

Allahın, Arap vatanını, dinlerin beşiği ve hürriyet, adalet ve güvenliğe dayalı onurlu bir hayat içerisinde haklarını temin eden medeniyetler yurdu kılmakla şereflendirdiği günden beri, Arap milletinin insanın saygınlığına olan inancından yola çıkarak,

İslam ve diğer semavi dinlerce de pekiştirilen ebedi ilkeleri, insanlar arasında kardeşlik ve eşitlik içinde gerçeğe dönüştürerek,

Uzun tarihi boyunca pekiştirdiği; bilgi, kültür ve hikmet elde etmek isteyen yerleşik halk ve araştırmacılar için, doğu ve batıda, ilim merkezlerinin yayılmasında büyük rolü olan insanî kıymet ve değerlerle övünerek,

Arap vatanı var oldukça, bir baştan öbür uca bir araya gelerek, inancını koruyarak, birliğine inanarak, milletlerin kendi geleceğini belirleme ve zenginliklerini koruma hakkını savunmakla hürriyet mücadelesi vererek, hukukun egemenliğine inanarak, toplumda asalet ölçüsü olan fırsat eşitliği, adalet ve insan özgürlüğünden yararlanarak,

Dünya barışı için tehdit ve insan hakları için ihlal oluşturan ırkçılık ve siyonizmi reddederek,

İnsan hakları ve dünya barışı arasındaki güçlü bağlantıyı kabul ederek,

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, bunun yanında, Birleşmiş Milletler’in; Medeni ve Siyasi Haklar ile Sosyal, Kültürel ve Ekonomik Haklar üzerine iki uluslararası antlaşması ve İslam’da İnsan Hakları Kahire Bildirisi hükümlerini te’yiden,

Yukarıda ifade edilenleri onaylayarak, aşağıda geçen hususlarda ittifak etmişlerdir:

Birinci Bölüm
Madde-1

a-Tüm halklar, geleceğini belirleme ve doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde egemenlik hakkına sahiptir. Bu hakka dayanarak, siyasi yapı şeklini serbestçe belirleme ve iktisadi, sosyal ve kültürel gelişimini serbestçe sürdürme özgürlüğüne sahiptir

b-Irkçılık, siyonizm, işgal ve yabancı egemenliği insanlık onuruna meydan okuma ve halkların temel hakları önündeki esas engeldir. Tüm uygulamalarının mahkum edilmesi ve bu uygulamaların ortadan kaldırılmasına gayret edilmesi gerekir.

İkinci Bölüm
Madde-2

Bu sözleşmeye taraf her devlet, topraklarında mevcut ve otoritesine boyun eğen her insanın oradaki hak ve özgürlüklerin tümünden; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi düşünce, ulusal ve sosyal köken, zenginlik, doğum ve kadın-erkek ayırımı gözetilmeksizin diğer statülerinin, bir ayırım sebebi olmaksızın faydalanma hakkına sahip olacağını taahhüt eder.

Madde-3

a-Bu sözleşmede taraf herhangi bir devlette, mevcut veya kararlaştırılmış temel insan haklarından biri; kanun, ittifaklar veya örfe dayanarak sınırlanamaz. Bu haklara, Sözleşme’de yer verilmemesi veya daha az seviyede yer verilmesi onların bertaraf edilmesi için mazeret teşkil edemez.

b-Bu sözleşmede taraf devletlerden herhangi birisi, mevcut temel özgürlüklerden, bu özgürlüklere daha az seviyede yer veren diğer bir devletin vatandaşlarını müstağni kılamaz.

Madde-4

a-Bu sözleşme gereğince teminat altına alınan hak ve özgürlüklere; kanunla düzenlenen ve milli güvenliği sağlamak ve yerli ekonomiyi düzenlemek, kamu düzeni, kamu sağlığı, ahlak ve diğerlerinin hak ve özgürlüklerini sağlamak için zaruri olanlar dışında sınırlama getirilemez.

b-Millet hayatını tehdit eden genel olağanüstü durumların ortaya çıkması halinde, taraf devletler, halin gerektirdiği zaruret ölçüsünde, bu Sözleşme’deki yükümlülüklerini bertaraf eden önlemler alabilir.

c-Bu sınırlamalar veya bertaraf etmeler, herhangi bir şekilde, işkence yasağı, hakaret, ülkeye dönüş, siyasi sığınma, yargılama, aynı eylemden tekrar yargılanmama ve suç ve cezada kanunilik haklarına ve özel garantilerine dokunamaz ve kapsayıcı olamaz.

Madde-5

Her fert hayat, özgürlük ve kişisel güvenlik hakkına sahiptir. Kanun bu hakları korur.

Madde-6

Kanunsuz suç ve ceza olmaz. Hükmün yayınlanmasından önce yapılmış eylemler cezalandırılamaz. Sanık, lehine olduğunda sonraki düzenlemeden yararlanır.

Madde-7

Sanık, savunması için gerekli teminatlara sahip olduğu kabul edilen bir kanuni yargılamada suçluluğu ispat edilmedikçe suçsuzdur.

Madde-8

Her kişi, özgürlük ve kişisel güvenlik hakkına sahiptir. Yasal dayanak olmaksızın, yakalanamaz, alıkonamaz veya tutuklanamaz. Gecikmeksizin yargı önüne çıkarılması gerekir.

Madde-9

İnsanların tümü yargı önünde eşittir. Dava hakkı devletteki her şahıs için teminat altındadır.

Madde-10

İdam cezasına, ancak önemli derecede ağır suçlarda hükmedilebilir. Her idam mahkumu, af veya cezanın hafifletilmesini talep hakkına sahiptir.

Madde-11

Siyasi bir suçta, idam cezasıyla hükmedilemez.

Madde-12

İdam hükmü, 18 yaşından küçük olana, çocuğunu doğuruncaya kadar hamile kadına ve doğum tarihinden itibaren iki sene geçmedikçe süt anneye uygulanamaz.

Madde-13

a-Taraf devletler, topraklarında yaşayan her insanı, bedeni ve ruhi işkenceye uğramaktan, zalimce, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı muameleye maruz kalmaktan korur. Bunların yasaklanması için etkili tedbirler alırlar. Bu tür uygulamalar ve onlara katılım, cezalandırılması gereken suç olarak kabul edilir.

b-Rızası dışında herhangi bir kişiye, tıbbî ve ilmî deneyler uygulanamaz.

Madde-14

Borç ifası veya sivil yükümlülük nedeniyle çaresizliğe düşen insan hapsedilemez.

Madde-15

Hürriyeti kısıtlayıcı cezadan mahkum olanlara yapılan muamele insani olmalıdır.

Madde-16

Kişi, bir suçtan iki kez yargılanamaz. Kendisine karşı bu tür uygulama yapılanlar, onun hukukiliğine itiraz edebilir ve salıverilmesini isteyebilir. Hukuka aykırı bir şekilde tutuklanma veya alıkonma mağduru olanlar tazminat hakkına sahiptir.

Madde-17

Özel hayat dokunulmazdır. Ona dokunmak suçtur. Bu özel hayat, ailenin özel oluşunu, mesken dokunulmazlığını, yazışmanın gizliliğini ve diğer özel iletişim araçlarıyla gizliliği kapsar.

Madde-18

Hukukî kişilik, her insan için ayrılmaz bir özelliktir.

Madde-19

Halk, iktidarın kaynağıdır. Kanun çerçevesinde kullanmakla, her reşit vatandaş siyasi ehliyete sahiptir.

Madde-20

Ülke topraklarında ikamet eden her fert, kanun sınırları çerçevesinde, taşınma ve ülke topraklarının herhangi bir yerinde ikamet yerini seçme özgürlüğüne sahiptir.

Madde-21

Vatandaşa, keyfi veya kanuna aykırı olarak kendi ülkesi de dahil olmak üzere bir Arap ülkesinden ayrılma yasağı konamaz. Aynı şekilde, belirli bir yerde ikamet yasağı veya ülkesinde belirli bir yerde ikamet zorunluluğu getirilemez.

Madde-22

Vatandaş ülkesinden kovulamaz veya ülkeye dönüşü yasaklanamaz.

Madde-23

Her vatandaş, eziyetten kurtulmak maksadıyla diğer ülkelerden siyasi sığınma isteme hakkına sahiptir. Kamu hakkını ilgilendiren bir adi suçtan kovuşturma geçirenler bu haktan yararlanamaz. Siyasi suçlular teslim edilemez.

Madde-24

Vatandaştan, keyfi olarak aslî vatandaşlığı düşürülemez. Kanuni bir dayanak olmaksızın, diğer bir vatandaşlığı kazanma hakkı inkar olunamaz.

Madde-25

Özel mülkiyet hakkı her vatandaş için teminat altındadır. Hiçbir vatandaş, keyfi olarak veya kanuna aykırı bir şekilde mülkiyetinin tamamından yahut bir kısmından yoksun bırakılamaz.

Madde-26

İnanç, düşünce ve kanaat özgürlüğü her fert için teminat altındadır.

Madde-27

Her dinden fertler, dini törenlerini yerine getirme hakkına sahiptir. Aynı şekilde, diğerlerinin haklarını ihlal etmedikçe, düşüncelerini; ibadet, uygulama ve öğretim yoluyla dile getirme haklarına sahiptirler. Kanunî düzenleme dışında, inanç, düşünce ve kanaat özgürlüğünün yerine getirilmesine herhangi bir sınırlama konulamaz.

Madde-28

Vatandaşlar, barışçı bir şekilde, toplantı ve bir araya gelme özgürlüğüne sahiptir. Bu iki hürriyetin uygulamasına, ancak, milli güvenlik, kamu güvenliği veya diğerlerinin hak ve hürriyetlerini koruma gerekçesiyle sınırlama getirilebilir.

Madde-29

Devlet, kanunun düzenlediği çerçevede, sendika kurma ve grev hakkını teminat altına alır.

Madde-30

Devlet, her vatandaş için, temel hayat gereksinimlerini temin edebileceği, hayat standardı sağlayabilecek çalışma hakkı garanti eder. Aynı şekilde, ona kapsamlı bir sosyal güvenlik hakkı sağlar.

Madde-31

İş seçimi özgürlüğü teminat altındadır. Zorunlu çalışma yasaklanmıştır. Mahkeme kararını uygulama çerçevesinde kişinin bir iş yapmaya zorlanması, zorunlu çalışma kapsamında değerlendirilemez.

Madde-32

Devlet vatandaşlar için, çalışmada fırsat eşitliği, adil ücret, eşit değerdeki işlerde ücret eşitliği sağlar.

Madde-33

Her vatandaş, ülkesindeki kamu görevlerine girme hakkına sahiptir.

Made-34

Cehaletin ortadan kaldırılması zorunlu bir görevdir. Öğretim her vatandaş için haktır. İlköğretim, olabildiğince zorunlu ve ücretsizdir. Orta ve yükseköğretim herkes için kolaylaştırılmıştır.

Madde-35

Vatandaşlar, entellektüel, kültürel, Arap milliyetçiliğiyle övüneceği, insan haklarının kutsandığı, din, ırk ve benzeri ayrımcılık türlerinin reddedildiği, uluslararası işbirliğinin ve dünya barışının desteklendiği bir çevrede yaşama, hakkına sahiptir.

Madde-36

Her fert kültürel hayata katılma, edebi ve sanatsal çalışmalardan yararlanma, fikri, sanatsal ve keşifçi yeteneklerini geliştirmek için kendisine fırsatlar sağlanması hakkına sahiptir.

Madde-37

Azınlıklar, kültürlerinden yararlanma ve dini öğretimlerini takip etme hakkından mahrum edilemez.

Madde-38

a-Aile, toplumun temel birimidir ve korumadan yararlanır.

b-Devlet, aile, annelik, çocukluk ve yaşlılık için ayrıcalıklı bir itina gösterir ve özel koruma sağlar.

Madde-39

Gençler, akli ve bedeni gelişimleri için kendilerine büyük imkanlar verilmesi hakkına sahiptir.

Üçüncü Bölüm
Madde-40

a-Sözleşmede taraf Birlik Meclisi Üyesi Devletler, gizli oylama ile bir İnsan Hakları Uzmanlar Komisyonu seçer.

b-Komisyon, sözleşmede taraf üye devletlerce aday gösterilen yedi üyeden oluşur. İlk komisyon seçimleri sözleşmenin yürürlüğe girişinden altı ay sonra yapılır. Komisyon, aynı devletten birden fazla kişiyi içeremez.

c-Genel sekreter, üye devletlerden, seçim tarihinden iki ay önce adaylarını takdim etmelerini ister.

d-Adayların, komisyonun çalışma sahasında tecrübeli, üstün yeterlilikte bulunmaları; kişisel sıfatlarıyla çalışmaları, tam olarak tarafsız ve dürüst olmaları gerekir.

e-Komisyon üyeleri üç yıllık bir dönem için seçilir. Onlardan üçünün seçimi bir kez daha yenilenir. Dönüşüm ilkesi mümkün olduğunca gözetilerek, bu isimlerin seçimi kura usulüyle belirlenir.

f-Komisyon başkanını seçer. Çalışma usulünü düzenleyen dahili kurallar koyar.

g-Komisyon toplantıları, Birlik Genel Sekreteri’nin davetiyle genel sekreterlik meskeninde yapılır. Çalışma bunu gerektirdiğinde, genel sekreter toplantının bir diğer Arap ülkesinde yapılmasını uygun görebilir.

Madde-41

1.Taraf devletler, İnsan Hakları Uzmanlar Komisyonu’na raporlarını aşağıdaki şekillerde sunarlar:

a-Sözleşme’nin yürürlük tarihinden altı ay sonra ilk rapor,

b-Her üç yılda periyodik rapor,

c-Komisyonun soruşturmaları üzerine, devletlerin cevaplarını içeren raporlar.

2.Komisyon, sözleşmede taraf üye devletlerin sunduğu raporları bu maddenin ilk fıkrası hükümleri uyarınca gözönüne alır.

3.Komisyon, devletlerin görüş ve mülahazalarıyla ekli bir raporu Arap Birliği İnsan Hakları Daimi Komisyonu’na sunar.

Dördüncü Bölüm
Madde-42

a-Arap Devletleri Birliği Genel Sekreteri, bu Sözleşme’yi, Birlik Meclisi onayladıktan sonra, imzalamak, onaylamak veya katılmak üzere üye devletlere sunar.

b-Bu Sözleşme, Arap Devletleri Birliği Genel Sekreterliği’ne, onay belgesinin teslimi veya  yedinci katılım tarihinden iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde-43

Bu sözleşme, Genel Sekreterliğe, onay belgesinin teslimi veya katılma tarihinden iki ay sonra yürürlüğe girmekle, her devlet için bağlayıcı olur. Genel sekreter, üye devletleri, onay belgesinin ulaştırılması ve katılım için uyarır.

Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun

0
Atatürk Üniversite Öğrencileri ile birlikte

Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun, Türkiye’de, ilkokul lise ve yüksek öğretimin belli esaslara göre düzenlenmesi için 22 Mart 1926 tarihinde kabul edilmiştir. Kanun, 03.04.1926 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş, 5 haziran 1928 tarihli 1338 sayılı kanun ile tadil edilmiştir.

Devletin izni olmadan okul açılamayacağı karar altına alınmış ve okullarda hangi derslerin ne şekilde okutulacağı bu kanunla belirlenmiştir.

Eğitim sistemi düzene sokulmuş, bugünkü eğitim sistemi ana çizgileri ile kurularak laik ve bilimsel eğitime göre düzenlenmiş; bugünkü sistem ana hatları ile Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun ilea kurulmuştur.

Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun ile okul açma yetkisi tamamen Milli Eğitim Bakanlığına verilmiş; Yabancı okullarda Türkçe Tarih Coğrafya ve Felsefe derslerinin Türk öğretmenler tarafından okutulması karara bağlanmıştır.

Tefsir ve Tefsir Tarihi, Hadis ve Hadis Tarihi, Fıkıh Tarihi, Kelâm Tarihi gibi dersler, müfredattan kaldırılmış, ilköğretim ücretsiz ve zorunlu olmuş, karma eğitim ilkesi kabul edilmiştir.

Maarif teşkilâtına dair kanun

(Resmî Ceride ile neşir ve ilânı : 3/IV/1926 – Sayı : 338)

No. 789

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
BİRİNCİ MADDE

Türk dili ve buna müteallik bilcümle ilmî meseleler ile iştigal etmek üzere Maarif vekâletinde b ir dil heyeti teşkil edilmiştir. Heyet azalarının ne suretle tayin edilecekleri ve vazifelerinin hududu icra Vekilleri Heyetince yapılacak bir talimatname ile gösterilir.

İKİNCİ MADDE

Münhasıran talim ve terbiye işlerile iştigal etmek üzere Maarif vekâletinde bir talim ve terbiye d airesi ihdas olunmuştur. Bu daire bir reisin idaresi altındadır. Dairenin şubelerile teşkilâtını idare etmek üzere reisten başka azamî on mütahassıs bulunacaktır. D aireye lüzumu kadar memur tayin olunur.

Daire reisi, vekâletin; azalar, daire reisinin teklifi ve vekâletin inhasile icra Vekilleri Heyetince tayin olunur. Dairenin teşkilâtı ve vazifesinin hududu icra Vekilleri Heyetince yapılacak bir talimatname ile tesbit ve tayin edilir.

ÜÇÜNCÜ MADDE

Maarif vekâleti veya diğer bir vekâlet tarafından açılmış veya lüzumuna göre açılacak mekteplerle bilûmum hususî mekteplerin derecelerinin tayini Maarif vekâletine aittir. Diğer vekâletlere merbut orta tedrisat derecesindeki mekteplerin programları alâkadar vekâletle Maarif vekâleti tarafmdan müştereken yapılır. Yüksek tedrisat mekteplerinin programları Maarif vekâletinin mütaleası alınmak şartile ait olduğu vekâlet tarafından tanzim ve Maarif vekâletince tescil olunur.

DÖRDÜNCÜ MADDE

Türkiye’de hiç bir mektep Maarif vekâletinin ruhsat ve muvafakati olmaksızın açılamaz. Vekâletler muayyen tahsil dereceleri haricinde kendi memur ve mensupları için muvakkat kurs ve talimgahlar açabilirler.

BEŞİNCİ MADDE

İlk mektepler
1 – Şehir ve kasaba gündüz,
2 – Şehir ve kasaba yatı,
3 – Köy gündüz,
4 – Köy yatı mektepleridir.

Gündüz ilk mektepleri vilâyetlerin idarei hususiye varidatile açılır.

Şehir ve kasaba yatı mekteplerini muhtaç kimsesiz çocuklara mahsus olmak üzere Maarif vekâleti açar. Bu nevi mektepler aranılan şartları haiz olmak üzere vekâletin müsaadesile mahallî idareler ve belediyeler tarafından dahi açılabilir.

Köy yatı mektepleri, mektebi olmayan köylerin çocuklarına mahsustur. Bu mektepler gerek umumî ve gerek hususî bütçelerle idare olunabilir.

Bilûmum köy mektepleri idare ve talim heyetleri, çocukları köy hayatından ayırmayacak bir talim ve terbiye usulünü tatbik ile mükelleftir.

Köy mekteplerinin tahsil müddeti en az üç senedir.

ALTINCI MADDE

İlk tedrisat mektepleri Maarif vekâletinin müsaadesile açılır. Bunların proğramlarile tedris tarzlarının tayini ve murakabesi Maarif vekâletine aittir, ilk tahsil çağındaki çocuklar meslek mekteplerine giremezler, ilk tahsil çağım geçirmiş ve hiç tahsil görmemiş çocukları kabul eden müesseseler bunlara ilk tahsili de vermeğe mecburdur.

YEDİNCİ MADDE

Orta tedrisat mektepleri:
1 – Liseler,
2 – Orta mektepler,
3 – İlk muallim mektepleri,
4 – Köy muallim mektepleridir.

Bu mekteplerden başka yüksek ve orta muallim mektepleri vardır!

Yüksek muallim mektebi lise muallimlerini, orta muallim mektebi orta mekteplerle ilk ve köy muallim mekteplerinin muallimlerini ve ilk tedrisat müfettişlerile tatbikat müdürlerini yetiştirir.

SEKİZİNCİ MADDE

İlk, orta ve yüksek muallim mektepleri mezunları vekâletin göstereceği yerlerde sekiz sene hizmet etmeğe mecburdurlar. Bu müddet zarfında kendi isteğile meslekten ayrılan muallim mektebi mezunlarının, tahsilde bulundukları müddete ait mektep masraflarından hisselerine düşen miktarı, yüzde elli fazlasile ve aslının faizile birlikte, kendilerinden veya kefillerinden tahsili
emval kanununa tevfikan tahsil edilir. Bu gibi muallim mektebi mezunları borçlarını ödemedikçe Devlet dairelerinden hiç birinde kullanılamazlar.

Mecburî hizmetten kaçan muallimleri badelihtar istihdam eden malî ve iktisadî müesseselerle ticarethaneler, bu tazminatı üzerlerine almış sayılırlar. Muallim mektepleri talebesinden tahsili isteğile bırakanlarla muallim mekteplerinden şimdiye kadar çıkmış olanlar ve ecnebi memleketlerde Devlet parasile tahsil edenler ayni ahkâma tabidirler.

DOKUZUNCU MADDE

İlk tedrisat muallimlerinin maaşları en az on beş liradır, ilk tedrisat muallim muavinlerinin maaşları en az sekiz liradır.

Orta tedrisat sabit muallimleri staj müddetinde iki bin kuruş maaş alırlar.

Muallim unvanını kazandıkları tarihten itibaren maaşları iki bin beş yüz kuruşa iblâğ edilir. Orta tedrisat mevkut muallimlerinin maaşı bin beş yüz kuruştan başlar.

Staj müddetinin nihayetinde bin yedi yüz kuruşa çıkarılır.

Gerek orta ve gerek ilk tedrisat sabit muallimlerinin maaşlarına her üç senede yüzde on beş ve mevkut muallimlerin maaşlarına yüzde on nisbetinde zam icra edilir.

ONUNCU MADDE

Devlet hizmetlerinden birimde müstahdem bulunan bir zata, görülecek ihtiyaca binaen, bir muallimlik verildiği takdirde, o derse ait muallimlik mebde maaşı ile tahsisatı nisbetin do ücret verilir.

ON BİRİNCİ MADDE

İlk tedrisat muallim ve muavinlerine ayrıca ayda bin kuruştan çok, beş yüz kuruştan az olmamak üzere ev kirası verilir.

ON İKİNCİ MADDE

Maarif hizmetinde asıl olan muallimliktir.

ON ÜÇÜNCÜ MADDE

İlk mektepler müdür ve başmuallimlerine, kıdemlerine göre alacakları muallimlik maaşından başka, idarî hizmetlerine mukabil olmak üzere ücret olarak, ilk tedrisat meclislerinin kararile, ayda on liradan yirmi liraya kadar tahsisat verilir.

İlk tedrisat müfettişleri kıdemlerine göre alacakları maaştan, başka ücret olarak, vilâyet maarif idarelerinin takdiri ve vekâletin tasdiki ile, on beş liradan otuz liraya kadar tahsisat alırlar.

ON DÖRDÜNCÜ MADDE

Orta mektep müdürleri kıdemlerine göre kanunen alacakları maaştan başka idarî vazifelerine mukabil, ayda yirmi liradan otuz liraya kadar ücret alırlar.

Lise ve muallim mektepleri müdürleri kıdemlerine göre kanunen alacakları maaştan başka, idarî hizmetlerine mukabil, otuz liradan altmış liraya kadar ücret alırlar.

ON BEŞİNCİ MADDE

Vazifesinde müsbet mesaisi, ehliyet ve iktidarı mahallinin en büyük maarif makamı tarafından esbabı mucibeye müsteniden beyan edilerek kendilerine takdirname verilmesi teklif olunan muallimlere, müdürler encümeninin inhasile, vekâlet tarafından takdirname verilir, iki senelik hizmeti filiye zarfında üç takdirname alan muallimin müddetine bir sene zammedilir.

İki sene zarfında bu suretle üç defa tevbih cezasına uğrayan muallimlerin kıdemleri bir sene tenzil olunur.

ON ALTINCI MADDE

Maarif meslekinin her hangi şubesinde vazife ifa eden muallimlerle mebus ve asker olanların müddeti hizmetleri kıdemlerine zammolunur.

Ancak mazereti makbuleye müstenit olmaksızın muallimlikten çekilen ve bilâhare muallimliğe gelmek isteyen kimselerin eski kıdemleri nazarı itibara alınmaz.

ON YEDİNCİ MADDE

Uzaklıklarına veya sıhhî ve idarî esbaptan dolayı hususî vaziyetleri haiz olmalarına binaen icra Vekilleri Heyetince tayin ve tefrik ve dereceleri tesbit olunan mahallere bu mahaller haricinden gönderilen muallimlere, sülüsten misle kadar maaş zam ve ana göre tahsisatı fevkalâde ita ve iki senei kâmileye mukabil bir seneye kadar zammolunur. Bu gibi mahallere gönderilen muallimler üç senei kâmile nihayetinde başka mahalle tahvillerini bihakkın talep edebilirler.

Müracaatları ertesi tedris senesi iptidasma kadar terviç olunmayan muallimlerin istifaları mücaz olup kendilerine memuriyeti sabıkalarına muadil memuriyet verilinceye kadar tam maaş ve tahsisat ita kılınır.

ON SEKİZİNCİ MADDE

Maarif vekâletinin meslekî hizmetlerile mektep müdürlüklerine münhasıran müderris ve muallimler tayin olunur.

ON DOKUZUNCU MADDE

Bu kanunun neşrinden sonra ilk muallim mekteplerile köy mailim mekteplerinden mezun olanlara elbise ve teçhizat bedeli olarak bir defaya mahsus olmak üzere seksener lira verilir.

YİRMİNCİ MADDE

Türkiye maarif teşkilâtı itibarile mıntakalara ayrılmıştır.

Bir veya bir kaç vilâyetten teşekkül eden her mıntakada bir maarif emini bulunur. Her vilâyette ayrıca bir maarif müdürü veya memuru dahi vardır.

YİRMİ BİRİNCİ MADDE

Maarif emini, ilk mektep muallim ve muallim muavinlerile müdür ve başmuallimlerini, ilk tedrisat müfettişlerini, eminlik maiyetindeki kalem heyetini, maarif mıntakası dahilindeki vilâyetlerin maarif kalemi başkâtip ve kâtiplerini ve vekâletçe tayin ve vekâlet emrine alınmaları kendilerine bırakılacak diğer maarif müntesiplerini kanun ve talimatnameler dairesinde tayin ve vekâlet emrine alır. ihtar, tektir ve katı maaş gibi cezalar da verir.

Maarif eminleri vilâyet bütçelerindeki maarif tahsisa ti hakkında meclisi umumîlere arzedilmek üzere vilâyetlere teklifatta bulunurlar. Maarif eminleri, mıntakası dahilindeki orta tedrisat mekteplerini de murakabe ederler.

YİRMİ İKİNCİ MADDE

Maarif vekâleti muallimleri – maaş ve sınıflarına halel gelmemek üzere – lüzum gördüğü yere tahvil eder. Bilâmazeret kabul
etmeyenler müstafi addolunur.

YİRMİ ÜÇÜNCÜ MADDE

Maarif hizmetine dahil olan muallimlerin maaşlarından yirmi yaşına kadar aidatı tekaüdiye tevkif edilmez.

YÎRMÎ DÖRDÜNCÜ MADDE

Türkiyede yapılacak resmî mektep binaları, kütüphaneler ve müzeler ancak Maarif vekâletinin hazırladığı projeler dairesinde
yapılır.

YİRMİ BEŞİNCİ MADDE

Diğer kanunların bu kanuna uymayan ahkâmı muallimler hakkında meri olamaz.

YİRMİ ALTINCI MADDE

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

YİRMİ YEDİNCİ MADDE

Bu kanunun ahkâmını icraya Dahiliye, Maliye ve Maarif vekilleri memurdurlar.

Tarih

22 mart 1926

Cumhuriyet Riyasetine tebliği 

24 – III -1926 tarih, ve 1/838 No. lu tezkere ile

Berayi neşir ve ilân kanunun Başvekâlete tebliğ edildiğini musir Cumhuriyet Riyasetinden mevrut tezkerenin tarih ve numarası   

25 – III – 1926 ve 4/300

Müzakeratı ihtiva eden zabıt ceridelerinin Cilt ve Cilt Sayfası 

Cilt       Sayfa 

22           41
23           235:236,303:324,327, 333,334:336,339,349,353,355

İşbu kanunun alâkadar olduğu diğer kanunların numaraları

832,1409

Atatürk bir ders esnasında

Maarif teşkilâtı hakkındaki 22 mart 1926 tarih ve 789 numaralı kanunun sekizinci maddesinin tadiline dair kanun
(Resmî Gazete ile neşir ve ilâm: 5 haziran 1928 – Sayı : 905)
No. 1338
BİRİNCİ MADDE
Maarif teşkilâtı hakkındaki 22 mart 1926 tarih ve 789 numaralı kanunun sekizinci maddesi berveçhi zir tadil olunmuştur:
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
«Sekizinci madde — İlk, orta, ana ve yükssek muallim mektepleri mezun­ları leylî meccani olarak tahsil ettikleri müddetin bir buçuk misli ve vekâletin gös­ tereceği yerlerde hizmete mecburdurlar. Bu mecburiyetleri ikmal etmeden evel isteğile hizmeti torkedenlerden veya kefillerinden leylî meccani olarak tahsil ettikleri müddete ait mektep masraflarından maafaiz hisselerine düşen miktar yüzde elli fazlasile ve tahsili emval kanununa tevfikan tahsil olunur. Ancak bu suretle tazmin ettirilecek masraf, faiz ve yüzde elli fazlanın yekûnundan hizmeti müddetine teka­ bül edecek miktar tenzil edilir.
Muallim mektepleri mezunlarından hizmet mecburiyetini ikmal etmemiş ve bu madde mucibince tazminatını tamamen tediye eylememiş olanlar Devlet devair ve müessesatmda istihdam dilemezler.
Bu gibileri hizmete almış olan hususî müessesat ve şirketler Maarif vekâletince vaki olacak ihtar üzerine alâkalarını bir ay zarfında katetmezlerse tazminatı üzer­lerine almış olurlar.
Muallim mektepleri talebesinden tahsili isteğile bırakanlar ve mücbir bir sebebe müstenit olmaksızın üst üste iki sene sülüsan müddet devam etmediği cihetle imti­hanlara kabul edilmiyerek ipka ve bu yüzden mektepten ihraç edilmiş veyahut ahlâ­kî ve inzibatî bir hareketten dolayı inzibat meclisi kararma müstenit olarak ihracı katî cezasile mektepten çıkarılmış bulunanlar ile muallim mektepleri mezunlarından hizmeti mecburesini ikmal etmeden memuriyetten ihraç cezasına duçar olanlar bu madde ahkâmına tabidirler.
Şimdiye kadar muallim mektepleri mezunlarından bu maddede yazılı mecburî hizmeti ifa etmemiş olanlar hakkında dahi kezalik bu madde ahkâmı tatbik olunur.
Ecnebi memleketlerde Devlet hesabına tahsil etmiş olanlar hakkında memurin kanununun altmış dördüncü maddesi ahkâmı caridir.
İKİNCİ MADDE
Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
ÜÇÜNCÜ MADDE
Bu kanunun ahkâmını icraya Dahiliye, Maliye ve Maarif vekilleri memurdur.
28 mayıs 1928
Cumhuriyet Riyasetine tebliği: 26 – 5 – 1928 tarih ve 1/166 numaralı tezkere ile Berayi neşir ve ilân kanunun Başvekâlete tebliğ edil­diğini müş’ir.
Cumhuriyet Riyasetinden mevrut tez­kerenin tarih ve numarası : 28 – 5 – 1928 ve 4/331 
Müzakeratı ihtiva eden zabıt ceridelerinin cilt ve Cilt Sayfa sayfası : 3 104       4 311,403,404 
İşbu kanunun alâkadar olduğu diğer kanunların numarası : 788,789

Birleşmiş Milletler Ormancılık Prensipleri

1

Birleşmiş Milletler Ormancılık Prensipleri, 1992 yılında Brezilyanın Rio de Janerio kentinde toplanan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında kabul edilmiştir. Ormancılık Prensipleri, tüm dünyadaki ormanları kapsayan ilkelerden oluşmaktadır ve Birleşmiş Milletler üyesi ülke devlet ve hükümet başkanları tarafından onaylanmıştır. Prensipler, dünyanın bütün bölgelerindeki ve iklim kuşaklarındaki ormanların yönetimine, korunmasına ve geliştirilmesine ilişkin esasları kapsayan 15 ana madde ve 42 prensipten oluşmaktadır.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] 21 MART DÜNYA ORMANCILIK GÜNÜ / Uluslararası Orman Günü, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 28 Kasım 2012 tarihindeki toplantısında belirlenmiş, ilk kez 21 Mart 2013 tarihinde kutlanmıştır. Dünya Ormancılık Günü olan 21 Mart’ı içine alan hafta “Orman Haftası” olarak kutlanmaktadır. Ormanların ve ağaçların önemine ilişkin farkındalık yaratmak ve gelecekteki kuşaklar için mevcut değerleri korumak amaçlanmaktadır. Uluslararası Orman Günü’nde ağaç dikme kampanyaları ve benzeri faaliyetler organize etmektedir. Dünyanın en önemli yenilenebilir doğal kaynaklarından biri olan ormanlara gereken önemin verilmesi tüm dünyadaki bireyler için temel bir görevdir. [/box]

Ormanların talan edilmesi dünyada olduğu gibi Türkiye’de de toplum katmanlarının büyük tepkisini çekmektedir. Ormancılık prensipleri, ekonomik gerekçelerin doğayı katletmek için bir gerekçe olmadığını ortaya koymaktadır. 

Rio Konferansının en önemli gündem maddesi ormancılık olmuş, Uluslararası Ormancılık Sözleşmesi hazırlanıp imzalanmak istenmiş ancak gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkelerin anlaşamaması nedeniyle bu sözleşme imzalanamamıştır. Rio Konferansında, Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi imzalanmış ülkeler açısından bağlayıcı olmayan Ormancılık Prensipleri de kabul edilmiştir.

Ormanların korunması ile dolayı olarak ilgili olan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ile iklim değişikliğine neden olan karbondioksit ve sera gazı emisyonlarının azaltılması ve bu amaçla alınacak tedbirler için gelişme yolundaki ülkelere finansman kaynağı ve teknoloji transferi sağlanması kararlaştırılmıştır. Türkiye İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini 2009 yılında onaylamıştır.

Birleşmiş Milletler Ormancılık Prensipleri özetle;
  • Ormanların, şimdiki ve gelecek kuşakların sosyal, ekonomik, ekolojik, kültürel ve manevi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yönetilmesi,
  • Ormanları korumanın getirdiği mali yükün bütün ülkelerce paylaşılması,
  • Ulusal politikalar ve stratejilerin, ormanların ve orman arazilerinin sürdürülebilir şekilde gelişmesine imkan verecek bir çerçeve sağlaması,
  • Hükümetlerin ve ilgili kuruluşların ormanların, orman kaynaklarının ve orman programlarının ulusal düzeyde izlenmesine ve değerlendirilmesine yönelik mevcut mekanizmaları güçlendirmesin odaklanmıştır.

Ormansızlaşma ile mücadele başlığı önemli bir yer tutmuş; ormanların fonksiyonlarının muhafaza edilmesi, ormanların korunması, sürekli ve dengeli yönetimi, ormanlardan elde edilen ürün ve hizmetlerin sürekli ve dengeli bir şekilde kullanımı ve değerlendirilmesi, ormanların planlanması, değerlendirilmesi ve izlenmesi için kapasite oluşturulması konuları ile ilgili hedefler ve bu hedeflere ulaşmak için yapılacak faaliyetler ve uygulama mekanizmaları tanımlanmıştır. Rio Konferansı, çevreye rağmen kalkınmanın sağlanamayacağı gibi kalkınmanın ihmal edilerek çevrenin de korunamayacağı ve dolayısıyla sürdürülebilir bir kalkınmanın önemli olduğunu kararlaştırmıştır.

Birleşmiş Milletler Ormancılık Prensipleri

GİRİŞ

Orman kavramı, bir bütün olarak, sürdürülebilir temellere dayalı sosyo-ekonomik kalkınma hakkını da içeren tüm çevresel ve kalkınma konuları ve fırsatlarıyla ilişkilidir.

Bu prensiplerin temel amacı, ormanların yönetimi, korunması ve sürdürülebilir gelişimine katkıda bulunmak ve onların çok amaçlı ve tamamlayıcı fonksiyon ve kullanımlarını sağlamaktır.

Ormancılık konuları ve faydaları, kalkınma çevre bağlamında, çok amaçlı fonksiyon ve kullanımları, sürdürülebilir orman yönetiminin önereceği kalkınma potansiyelinin yanı sıra geleneksel kullanımları, ormanların kullanımlarının kısıtlanıp baskı altına alındığında muhtemelen ortaya çıkacak ekonomik ve sosyal baskı da dikkate alınarak dengeli bir şekilde ve bütüncül anlamda incelenmelidir.

Bu prensipler, ormanların üzerinde ilk global fikir birliğini yansıtmaktadır. Taraf ülkeler, bu prensiplerin derhal uygulamaya geçirilmesi gerektiğini kesin olarak ifade ederken kendi yeterlilikleri için ormancılıkta daha ileri uluslararası işbirliğine açık olacak şekilde prensiplerin değerlendirilmesine devam etmeye karar vermişlerdir.

Bu prensipler, tropikal, sub-tropikal, ılıman, soğuğa yakın (subtemperate), kuzey ve güney de dahil olmak üzere tüm iklim zonlarındaki doğal ve yetiştirilmiş tüm orman tiplerine uygulanmalıdır.

Tüm orman tipleri, çevresel değerlerinin yanısıra insan ihtiyaçlarını karşılayacak kaynakları temin etmek üzere bugünkü ve potansiyel kapasiteleri için temel teşkil eden tek ve kompleks ekolojik süreci ve genel anlamda çevreye, dar kapsamda yerel topluluklara ait ve değerli olan ve Hükümetleri ilgilendiren sağlıklı korunma ve yönetimlerini bünyesinde toplar.

Ormanlar ekonomik kalkınma ve tüm hayat formlarının devam etmesi için gereklidir.

Birçok ülkede, anayasasına ya da ulusal yasalara göre hükümetin federal/ulusal, devlet/taşra ve yerel kurumları arasında tahsis edilen ormanların yönetimi, korunması ve sürdürülebilir gelişimi yükümlülüğünün belirlenmesinde hükümetin uygun birimlerince bu prensiplere uyulmalıdır.

PRENSİPLER
1. Ülkeler, Birleşmiş Milletler ve uluslararası hukuk prensiplerine göre, kendi çevre politikalarına uygun olarak kendi kaynaklarını işletme hakkına sahip ve yetkileri dahilindeki bu faaliyetleri yerine getirme ya da yine ulusal yetki sınırları içerisinde diğer ülkelerin ya da bölgelerin çevrelerine zarar vermeden kontrol sağlamakla yükümlüdür.
Ormanların korunması ve sürdürülebilir gelişimine ilişkin yararların gerçekleştirilmesine yönelik herkesçe kabul edilen artan maliyetler daha yoğun uluslararası işbirliğini gerektirmekte olup, bunlar uluslararası topluluklarca eşit bir şekilde paylaşılmalıdır.
2. Ülkeler kalkınma gereksinimleri, sosyo-ekonomik gelişme seviyeleri ve sürdürülebilir kalkınma ile yasalarına uygun ulusal politika esaslarına göre ormanlarını kullanma, yönetme ve geliştirmede tam bağımsızdırlar ve bazı alanların sosyo-ekonomik kalkınma planları dahilinde ve rasyonel arazi kullanım politikaları esaslarına göre diğer kullanımlar için değiştirilmesini de kapsayan devredilemez haklara sahiptirler.
Orman kaynakları ve orman alanları, günümüz ve gelecek kuşakların sosyal, ekonomik, kültürel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılamak üzere sürdürülebilir bir şekilde yönetilmelidir.
Bunlar, odun ve odun ürünleri, su, yiyecek, yem, ilaç, yakıt, barınak, istihdam, rekreasyon (dinlenme ve eğlenme), yaban hayatı yetişme muhiti, peyzaj çeşitliliği, karbonyatakları ve rezervleri gibi orman ürünleri ve hizmetlerine olan ihtiyaçlardır.
Ormanların çok yönlü değerlerini sürdürmek için onları hava kirliliği de dahil olmak üzere kirlilikten, yangından, zararlı böcek ve hastalıklardan korumak üzere gerekli önlemler alınmalıdır.
Ormanlar ve orman ekosistemlerine dair doğru, güvenilir ve zamanında bilgi tedariki halkın anlaması ve karar verme aşamasında etkinliği artırmak açısından çok önemli olup, bunun sağlanması gerekmektedir.
Hükümetler, yerel topluluklar, yerli halk, sanayi ve işgücü, hükümet dışı kuruluşlar, bireysel olarak orman köylüleri ve kadınlar gibi ilgili tarafların ulusal ormancılık politikalarının planlanmasına, uygulanmasına ve geliştirilmesine katılımları için fırsatlar yaratmalı ve teşvik etmelidir.
3. Ulusal politika ve stratejiler, etkinliğinin artması için orman ve orman alanlarının yönetimi, korunması ve sürdürülebilir gelişimi için hazırlanan programların ve kurumların geliştirilmesini ve güçlendirilmesini kapsayan bir çalışma programı sağlamalıdır.
Uluslararası kurumsal düzenlemeler, ormancılık alanında örgüt ve mekanizmalara dayanarak uygun bir şekilde uluslararası işbirliğini kolaylaştırmalıdır. Ormanlar ve orman alanlarıyla ilgili sosyal ve ekonomik gelişme ve çevre koruma tüm yönleriyle kapsamlı olmalı ve bütünlük arz etmelidir.
4. Fotosentez ve biyoteknoloji ürünleri için genetik materyal kaynakları ve zengin biyolojik çeşitlilik kaynakları olarak bütün orman tiplerinin hayati önemi, yerel, ulusal, bölgesel ve global seviyelerdeki ekolojik süreç ve dengenin sağlanmasında ve uluslararası düzeyde hassas ekosistemlerin, havza ve tatlı su kaynaklarının korunmasındaki rolleri kabul edilmelidir.
5. Ulusal orman politikaları, yerli halk ve onların toplulukları ile diğer topluluklar ve orman köylülerinin haklarını, kültürlerini ve kimliklerini tanımalı ve tam olarak desteklemelidir. Bu gruplar için, ormanı kullanırken ekonomik desteğe sahip olmaları, ekonomik faaliyetleri gerçekleştirebilmeleri, yeterli seviyede geçim ve yaşam kalitelerinin sağlanmasının yanısıra sosyal örgütlenmeleri ve kültürel kimliklerinin sürdürebilmeleri ve ulusal, uluslararası düzeyde ormanların sürdürülebilir yönetimi için teşvik edici özellikteki arazi kullanım düzenlemelerinin sağlanması amacıyla uygun koşullar yaratılmaya çalışılmalıdır.
Ormanların yönetimi, korunması ve sürdürülebilir gelişimindeki tüm aşamalarına kadınların tam olarak katılımı aktif bir şekilde teşvik edilmelidir.
6. Tüm orman tipleri, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, yenilenebilir bir biyoenerji kaynağı olarak enerji gereksinimlerinin karşılanmasında önemli bir rol oynamaktadır ve sanayi ile konutların yakacak oduna olan talepleri sürdürülebilir orman orman yönetimi, orman içi ve orman dışı ağaçlandırma vasıtasıyla karşılanmalıdır. Buna göre, hem yakıt olarak hem de sanayi hammaddesi olarak odun ihtiyacının karşılanması için yerli ve yabancı tür plantasyonların potansiyel katkısı kabul edilmelidir.
Ulusal politika ve programlar, mevcut yerlerde ormanların korunması, yönetimi ve sürdürülebilir gelişimi ile orman ürünlerinin üretimi, tüketimi, yeniden kullanımı ve/veya son hali arasındaki tüm yönleriyle olan ilişkiyi gözönünde bulundurmalıdır.
Orman kaynaklarının yönetimi, korunması ve sürdürülebilir gelişimine ilişkin alınan kararlarda, makul ölçülerde, orman ürünleri ve hizmetleri ile çevresel maliyetleri ve faydaları ekonomik ve ekonomi dışı değerlerinin kapsamlı olarak değerlendirilmesinden yararlanılmalıdır. Bu tür değerlendirmeler için yöntemlerin geliştirilmesi ve iyileştirilmesi desteklenmelidir.
Sanayi hammaddesi ve yenilenebilir enerjinin sürdürülebilir ve duyarlı kaynakları olarak dikimle meydana getirilmiş ormanlar ve sürekli tarımsal ürünlerin rolü, artırılmalı ve teşvik edilmelidir. Bunların, ekolojik sürecin devamına, yaşlı yapraklı tür ormanları üzerindeki baskının dengelenmesi ve yöre sakinlerinin yeterince katılımıyla bölgesel istihdam ve gelişmeyi sağlamadaki katkısı kabul edilmeli ve güçlendirilmelidir.
Doğal ormanlar da mal ve hizmet kaynağı olup bunların korunması, sürdürülebilir yönetimi ve kullanımı geliştirilmelidir.
7. Tüm ülkelerde, sürdürülebilir üretim ve tüketim kalıplarının desteklenmesini, yoksulluğun giderilmesini ve gıda güvenliğinin arttırılmasını içeren ormanların çevresel açıdan sağlıklı gelişimi ve sürdürülebilir olmasına yardım edecek destekleyici bir uluslararası ekonomik havanın oluşmasını teşvik etmek için çaba gösterilmelidir.
Koruma altındaki doğal orman alanlarını da içerecek biçimde ormanların korunmasına yönelik programlar oluşturan önemli orman alanlarına sahip gelişmekte olan ülkelere özel mali kaynaklar sağlanmalıdır. Bu kaynaklar özellikle ekonomik ve sosyal ikame faaliyetlerini canlandıracak ekonomik sektörlere yönlendirilmelidir.
8. Dünyanın yeşillendirilmesi için çaba sarf edilmelidir. Tüm ülkeler, özellikle gelişmiş ülkeler, uygun şekilde, ormanların korunması, orman içi ve dışı ağaçlandırmaya yönelik olumlu ve şeffaf çalışmalarda bulunmalıdırlar.
Orman örtüsünü ve ormanların verimliliğini arttırmaya ve sürdürmeye yönelik çabalar ekolojik, ekonomik ve sosyal açıdan doğru yollar takip edilerek ve mevcut orman kaynaklarının yönetimi yanında verimsiz, bozulmuş ve ormansızlaşma araziler üzerindeki ormanlar ve ağaçların yeniden tesisi, orman içi ağaçlandırma ve rehabilitasyonu doğrultusunda sarf edilmelidir.
Ormanların yönetimi, korunması ve sürdürülebilir gelişimini amaçlayan ulusal politika ve programların uygulanması, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, uygun olduğu yerde özel sektörü de dahil ederek uluslararası finansman ve teknik işbirliği ile desteklenmelidir.
Sürdürülebilir orman yönetimi ve kullanımı, ulusal kalkınma politikaları ve önceliklerine göre çevresel açıdan duyarlı ulusal ilkelere dayalı olarak gerçekleştirilmelidir. Bu gibi rehberlik ilkelerinin formüle edilmesinde, şayet uygulanabilirse ilgili uluslararası kabul edilmiş metotlar ve kriterler dikkate alınmalıdır.
Orman yönetimi, ekolojik dengeyi ve sürdürülebilir verimliliği sağlamak üzere yakınındaki komşu arazilerin yönetimiyle bütünleştirilmelidir.
Ormanların yönetimi, korunması ve sürdürülebilir gelişimini hedefleyen ulusal politikalar ve/veya mevzuat, yaşlı yapraklı tür ormanlar, kültürel, kutsal, tarihsel, dinsel ve diğer özellikleri ile ulusal önem ve değer taşıyan ormanları kapsayan, ekolojik açıdan önemi olan veya kendine özgü örnekleri olan ormanların korunmasını ihtiva etmelidir.
Genetik materyalleri de kapsayan biyolojik kaynaklara ulaşma, ormanların yer aldığı ve bu kaynakların üretilen biyoteknolojik ürünlerden elde edilen kazanç ve teknoloji bakımından karşılıklı anlaşmalarla paylaşıldığı ülkelerin hükümranlık haklarına göre olmalıdır.
Ulusal politikalar, önemli orman alanlarında büyük zıt etkileşimlere neden olabilecek faaliyetlerin ve bu tür faaliyetlerin yetkili bir ulusal idarenin kararına bağlı olduğu durumlarda çevresel etki değerlendirilmesinin yapılması sağlanmalıdır.
9. Gelişmekte olan ülkelerin, orman kaynaklarının yönetimi, korunması ve sürdürülebilir gelişimini güçlendirmeye yönelik gayretleri, orman ürünlerinin özellikle işlenmiş orman ürünlerinin özellikle işlenmiş orman ürünlerinin gelişmiş pazarlara girerken en azından ormanların kaybının telafisini sağlama probleminin yanı sıra özellikle gelişmiş ülkelere yapılan net kaynak transferleriyle artan dış borçlanmanın hafifletilmesinin önemi dikkate alınarak uluslararası topluluklarca desteklenmelidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Pazar ekonomisine geçiş sıkıntıları çeken ülkelere özel önem verilmelidir.
Orman kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ve korunmasını sağlamak için yapılan gayretlere engel olan ve yerel topluluklara sağlanabilecek alternatif seçeneklerin yokluğundan özellikle ekonomik ve sosyal olarak orman ve orman kaynaklarına bağımlı olan fakir kırsal ve şehir nüfusundan kaynaklanan problemler Hükümetler ve uluslararası toplumlarca ele alınmalıdır.
Tüm orman tiplerine ilişkin ulusal politikanın belirlenmesinde, ormancılık sektörünün dışında kalan ve orman ekosistemleri ve kaynakları üzerindeki baskı ve talepleri etkileyen faktörler dikkatle incelenmeli ve bu baskı ve taleplerle ilgili sektörler arası faktörler tespit edilmelidir.
10. Gelişmekte olan ülkelere orman içi ve orman dışı ağaçlandırma, ormansızlaşmayla mücadele, orman ve toprakların bozulması konularını kapsayacak şekilde orman kaynaklarını geliştirme, koruma ve sürdürülebilir yönetimini sağlamak üzere yeni ve ilave finansman kaynakları sağlanmalıdır.
11. Bilhassa, gelişmekte olan ülkelere kendi kapasitelerini arttırma ve orman kaynaklarını daha iyi yönetme, koruma ve geliştirme olanakları sağlanmalı; karşılıklı anlaşmalarla ve imtiyazlı koşullarla ve Gündem 21’in ilgili hükümlerine uygun olacak şekilde doğru teknoloji, transfer ve know-how transferine girişleri teşvik edilmeli, kolaylaştırılmalı ve finanse edilmelidir.
12. Sürdürülebilir orman yönetimi, korunması ve geliştirilmesi alanında teknolojik kalkınma ve bunların uygulanmasının yanı sıra, ilgili biyolojik, fiziksel, sosyal ve ekonomik değişkenleri ulusal kurumlarca dikkate alınarak yürütüldüğü bilimsel araştırmalar, orman envanterleri ve değerlendirme çalışmaları, uluslararası işbirliği içerisinde ve etkili modeller doğrultusunda güçlendirilmelidir. Bu bağlamda, sürdürülebilir odun dışı ürünlerin üretiminin geliştirilmesine ve araştırılmasına önem verilmelidir.
Ormanların sürdürülebilir gelişmesi ve korunmasında esas olan orman ve orman yönetiminin eğitim, öğretim, bilim, teknoloji, ekonomi, antropoloji ve sosyal yönleriyle ilgili ulusal, gereğinde bölgesel ve uluslararası kurumsal kapasiteler güçlendirilmelidir.
Ormanlar ve ormanların yönetimi konusundaki araştırma ve gelişmelerin sonuçlarına ilişkin bilgilerin uluslararası değişimi, özel sektör bünyesindekiler de dahil olmak üzere eğitim ve öğretim kurumları yoluyla arttırmalı ve genişletilmelidir.
Ormanların korunması ve sürdürülebilir gelişimi hususundaki uygun iç kapasite ve yerel bilgi, kurumsal ve finansal destekle birlikte ve ilgili yerel topluluklardaki kişilerle işbirliği içerisinde dikkate alınmalı, saygıyla karşılanmalı, kaydedilmeli, geliştirilmeli ve gerektiğinde programların gerçekleştirilmesinde kullanılmalıdır. Yerel bilginin kullanılmasından sağlanacak yararlar adil bir şekilde bu insanlarla paylaşılmalıdır.
13. Orman ürünlerinin ticareti, uluslararası ticaret hukuku ve uygulamaları ile uyumlu olarak ayrımcılık gözetmeyen ve çok yönlü olarak anlaşmaya varılmış kural ve işlemlere dayanmalıdır. Bu bağlamada orman ürünlerinin açık ve serbest uluslararası ticareti kolaylaştırılmalıdır. Üretici ülkelerin yenilenebilir orman kaynaklarını daha iyi koruma ve yönetmeleri için tarife kotalarının ve daha iyi pazarlara girişte karşılaşılan engellerin azaltılması ya da kaldırılması ile daha yüksek katma değerli orman ürünleri için daha iyi fiyatlar ile ürünlerin yerel olarak işlenmesi teşvik edilmelidir.
Ormanların korunması ve sürdürülebilir gelişimini başarmak için, çevresel maliyet ve faydaların piyasa güçlerine ve mekanizmalarına dahil edilmesi hem ulusal hem de uluslararası düzeyde desteklenmelidir.
Ormanların korunması ve sürdürülebilir gelişimi politikaları ekonomi, ticaret ve diğer ilgili politikalarla bütünleştirilmelidir.
Ormanların bozulmasına yol açabilecek mali, ticari, sanayi, ulaşım ve diğer politikalar ve uygulamalardan kaçınılmalıdır.
Ormanların yönetimi, korunması ve sürdürülebilir kalkınmasını hedefleyen uygun politikalar, yeterli teşviklerle desteklenmelidir.
14. Uluslararası kereste ya da diğer orman ürünlerinin ticaretini engellemek ve/veya sınırlamak için alınacak tek taraflı, uluslararası anlaşmalar ve yükümlülüklere uymayan önlemler, ormanların uzun dönemdeki sürdürülebilir yönetimini sağlayabilmek için kaldırılmalı ya da önüne geçilmelidir.
15. Yerel, ulusal, bölgesel ve global seviyelerde orman ekosistemlerinin sağlığına zararlı olan asit çökelmesine neden olan ve özellikle havayla taşınan kirleticiler kontrol edilmelidir.

Dünya Su Günü

0

Dünya Su Günü (World Water Day-22 Mart), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1993 yılında ilan edilmiştir. Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansının 1992 tarihli toplantısında  önerilen 22 Mart tarihini kabul ve ilan edilmiştir.

Dünya Su Günü,  Su Hakkı‘na odaklanmakta olan yıllık bir kutlama günüdür.  Küresel su krizini gündemde tutmak temel amaçtır.

22 Mart günü dünya ülkelerinin dikkatlerini büyüyen temiz su sorununa dikkat çekmek, içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması konusunda somut adımlar atılmasını sağlamak amacıyla özel gün tayin edilmiştir.

Dünya Su Konseyi her üç yılda bir toplanmakta olup 2009 toplantısını İstanbul’da düzenlemiştir.

Dünya Su Gününe Özel Temalar 

BM, her yıl  Su Günü’nün temasını belirleyerek farkındalık yaratmaya çalışmaktadır. 2025 yılında, Uluslararası Buzul Koruma Yılı’na denk gelecek şekilde buzullara odaklanacaktır. 

 2024 yılı Dünya Su Günü için temel mesajlar
  • Su barış yaratabilir veya çatışmayı tetikleyebilir . Su kıt veya kirli olduğunda veya insanlar erişim için mücadele ettiğinde, gerginlikler artabilir. Su konusunda işbirliği yaparak, herkesin su ihtiyaçlarını dengeleyebilir ve dünyayı istikrara kavuşturmaya yardımcı olabiliriz.
  • Refah ve barış suya bağlıdır . Ülkeler iklim değişikliği, kitlesel göç ve siyasi huzursuzlukla başa çıkarken, planlarının merkezine su işbirliğini koymalıdır.
  • Su bizi krizden çıkarabilir . Uluslararası düzeyde Birleşmiş Milletler sözleşmelerinden yerel düzeydeki eylemlere kadar, adil ve sürdürülebilir su kullanımı etrafında birleşerek toplumlar ve ülkeler arasında uyumu teşvik edebiliriz.

Birleşmiş Milletler’e Göre; 

Suyla ilgili felaketler, son 50 yıldır felaketler listesinde başı çekmektedir.

Doğal afetlerle ilgili tüm ölümlerin yüzde 70’i su kaynaklıdır.

Dünyada yaklaşık 2,2 milyar insan halen güvenli ve sağlıklı içme suyundan yoksun yaşamaktadır.

Sınır aşan sular, dünyadaki tatlı su akışlarının yüzde 60’ını oluşturmaktadır  Bu durum ülkeler arasında çatışma riski doğurmaktadır.

Su Hakkı

2

Su Hakkı ve Su Hukukuna ilişkin temel normlar Roma Hukuku döneminde oluşturulmuş, toprağın üstünde ve altındaki su, toprak mülkiyetinden ayrı düşünülmemiş, mülkiyet hakkının parçası olarak kabul görmüş, sular toprağın ayrılmaz bir parçası sayılmış, suya sahip olmak için toprağa sahip olmak yeterli görülmüş ancak akarsular özel mülkiyetin dışında bırakılmıştır. Roma Hukukundaki düzenlemeler Avrupa toplumlarının ve Medeni Yasayı iktibas eden Türk Hukukunun teorik omurgasını oluşturmuştur.

Osmanlı dönemi su hukuku devlet merkezli ve İslam anlayışına göre devletçi bir yapı arz etmiştir. Batı hukukunun ilk etkilerini gösterdiği dönemin yasası olan Mecelle sulardan herkesin yararlanabileceği ilkesini getirmiş, 1924 Anayasası suların kullanım biçimi hakkında kural koymamış, 1961 Anayasası  suların ev tabii kaynakların devletin tasarrufunda olduğunu düzenlemiş, 1982 Anayasası da aynı anlayışta olmuştur.

Türk Medeni Kanunu, suları özel hukuk konusu sular ve devletin tasarrufu altındaki sular olarak sınıflandırmış ancak bu ayrımı net olarak yapmamıştır. Su Hakkına ilişkin olarak 831 Sayılı Sular Kanunu, 2656 Sayılı Sular Kanunu, 3039 sayılı Çeltik Ekimi Kanunu, 4373 sayılı Taşkın Sular Kanunu, 7478 sayılı Köy İçme Suları Kanunu, 167 sayılı Yeraltı Suları Kanunu da Medeni Kanundaki özel mülkiyete konu olabilen ve olamayan sular ayrımını uygulamıştır. Su Hakkı ve Suların kullanımı ile ilgili olarak 927 sayılı Sıcak ve Soğuk Maden Sularının İstismarı ile Kaplıcalar Tesisatı Hakkında Kanun, 1593 sayılı Hıfzıssıha Kanunu hükümleri, 4759 sayılı İller Bankası Kanunu, 6200 sayılı Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi ve 5393 sayılı Belediye Kanunlarında çeşitli hükümler bulunmaktadır.

1948 Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi, 1966 Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ya da 1966 Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi özel olarak su hakkından bahsetmemektedir.

Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe giren BM Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinin 11. maddesi dolaylı olarak su hakkını sağlama imkanını taşmaktadır. 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve bunların 1977 tarihli Ek Protokolleri devletlere ve silahlı çatışmanın diğer taraflarına savaş mahkumlarının, enterne edilen insanların ve sivil halkın suya erişimine saygı gösterme ve erişimini sağlama yükümlülüğü getirmiştir.

1990 tarihinde kabul edilen ve 1999 yılında yürürlüğe giren Afrika Çocuk Hakları ve Esenliği Şartı açıkça su hakkını tanımıştır. Şartın 14. maddesinde her çocuğun erişilebilir en iyi fiziksel, zihinsel ve ruhsal sağlık durumuna sahip olma hakkı ifade edilmektedir. Taraf devletlerin bu hakkın tam olarak gerçekleştirilmesi için alması gereken önlemler arasında “yeterli beslenme ve güvenilir içme suyu sunulmasını sağlamak” yer almaktadır.

Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme 1979 yılında BM tarafından kabul edilmiş ve imzaya açılmış ve 1981 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, kadınlara yönelik olarak tanınacak hakları sıralamakta ve su hakkını dolaylı olarak tanımakta, konut, sağlık, aydınlanma, içme suyu, ulaşım ve iletişim hizmetleriyle ilgili yeterli yaşam standartlarından yararlanma hakkını düzenlemektedir. Eylül 1990’da yürürlüğe giren BM Çocuk Hakları Sözleşmesi de taraf devletlere, temel sağlık hizmetleri çerçevesinde yeterli besleyici gıdalar ve temiz içme suyunun sağlanmasını ödev olarak göstermiştir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1993 yılında, 22 Mart tarihini “Dünya Su Günü” olarak ilan etmiştir. Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansının 192 tarihli toplantısında  önerilen “Dünya Su Günü” dünya ülkelerinin dikkatlerini büyüyen temiz su sorununa dikkat çekmek, içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması konusunda somut adımlar atılmasını sağlamak amacıyla özel gün tayin edilmiştir. Dünya Su Konseyi her üç yılda bir toplanmakta olup 2009 toplantısını İstanbul’da düzenlemiştir.

Su Hakkı, vazgeçilmez bir yaşam hakkıdır ve bütün canlıların suya erişim hakkının dokunulmaz insan haklarından sayılması yönünde çalışmalar devam etmektedir. Su Hakkı, herkesin kişisel ve ev içi kullanımları için yeterli, güvenli, kabul edilebilir, erişilebilir ve bedeli ödenebilir suya sahip olma hakkını öngörmektedir.

Su, insan yaşamının sürmesi için zorunlu unsurlardan biridir ve yaşam hakkının ayrılmaz bir parçası olduğu için ayrı bir insan hakkı olarak kabul edilmelidir. Su hakkının uluslararası insan hakları hukukunda yer bulması ile mevcut insan hakları güvenceye alınacaktır. Su hakkı diğer insan haklarının sağlanmasının ön koşuludur ve yeterli ve güvenilir suya erişim sağlanmadıkça diğer birçok insan hakkı ihlal edilmiş olacaktır. Su, herhangi bir ihtiyaç maddesi değil yaşamın ayrılmaz bir parçası ve temel bir insan hakkıdır ve tüm canlıların ortak varlığıdır. Gölleri, nehirleri, denizleri, yeraltı sularını ve sulak alanları korumak bugün ve gelecek nesillerin fiziki olarak suya erişimi için zorunludur. Su varlıklarını tüketen, kirleten tüm projelere son verilmelidir. Su varlıkları ve ormanlık alanlar mutlak koruma altına alınmalıdır. Su, ticari bir meta olarak alınıp satılmamalı, tıpkı hava gibi tabiatın bir parçası kabul edilmeli, korunarak tüm insanlara sunulmalıdır. Su hakkı kapsamında; herkes için sağlanan su, ev içi ve kişisel kullanım için yeterli, düzenli ve sürekli olmalı, kişisel ve evsel kullanım için gerekli olan su güvenilir olmalı, insan sağlığını tehdit edecek mikro organizmalar, kimyasal maddeler ve radyo aktif atıklar içermemelidir. Su, herkes için kabul edilebilir bir renkte, tatta ve kokuda olmalıdır. Suyla ilgili faaliyet ve hizmetler herkes için ayrımcılık yapılmadan erişilebilir olmalı, kişiler, su konusunda ayrımcılığa uğramamalı, ekonomik ve fiziki olarak suya erişimin önünde engel konulmamalıdır.

Bilim insanları, 11.000 yıl önce buzulların geri çekilmesi gibi yeni bir jeolojik çağ başlatacak bir gezegensel dönüşüm içinde olduğumuzu ve sadece iki nesil sonra insanların büyük çoğunluğunun ciddi bir su sıkıntısı yaşayacağını söylemektedir. Sahra Çölü genişlemekte, dünyanın altıncı büyük gölü Çad yüzde doksanını kaybetmiş, Çin’deki nehirlerin yarısından fazlası son otuz yılda yok olmuş ,dünyanın dördüncü büyük gölü Aral’ın tamamı, Ortadoğu’nun en büyük göl Urmiyenin de yüzde altmışı kurumuş, Kuzey Amerika’nın batısı son sekiz yüz yılın en ciddi kuraklığına teslim olmuş, 34 ülke kuraklık, sel ve benzeri nedenlerle halkını doyuracak gıdadan yoksun kalmış, ilk defa yaşanan büyük iklim değişikliği sonucunda kuraklık yaygınlaşmış, milyonlarca insan su bulmak ve hayatta kalabilmek için göç etmeye başlamış, insanlık küresel bir su krizi ile karşı karşıya kalmıştır. Kullanılabilir, temiz su kaynaklarının doğada kısıtlı ve sınırlı olması nedeniyle Su Hukuku ve Su Hakkı önemini her geçen gün artırmaktadır.

Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki akan suların kullanımı, özelleştirilmesi yada kiraya verilmesi şeklinde ortaya çıkan uygulamalar yeni tartışmaları ortaya çıkarmaktadır. Suyun özelleştirilmesi, bir yaşam hakkı olan suyun metalaştırılması ve parasal kazanca alet edilmesi sonucunu doğurmakta, bütün insanlara, doğaya, hayvanlara, ağaçlara ve bitkilere ait olan suyun kullanımındaki haksızlık ve adaletsizlikler çoğalmakta, hızlı kentleşme, çarpık sanayileşme  ve yanlış uygulamalar sonucunda insanların içme suyuna ulaşması zorlaşmakta, su kaynaklarının bir kısmı da yok olmakta hatta bazı bölgelerde çölleşme meydana gelmektedir. Sınır aşan akarsular devletler arasında da sorun olmakta, gerek aynı ülkedeki insanlar arasında çıkar tartışmalar ve gerekse ülkeler arasındaki tartışmalar insanlığın ortak malı olan suyun önemini artırmakta, Su Hakkı Kampanyaları düzenlenmektedir

21 Mart – Hukuk Takvimi

0
21 Mart – Hukuk Takvimi
1779 Osmanlı Devleti ile Rusya arasında, Aynalıkavak Antlaşması imzalandı.
1806 Meksikalı hukukçu ve siyasetçi Benito Juárez doğdu. (Ölümü: 18 Temmuz 1872) 1858 ile 1872 yılları arasında, 26. Meksika Devlet Başkanı olarak görev yaptı ve hukukçu başkanlardan biri olarak tarihe geçti. 

Hukukçu devlet başkanı Benito Juárez
1812 Venezuela’nın ilk başkanı olan Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza‘nın 5 Mart 1811’de başlayan devlet başkanlığı görevi 21 Mart 1812’de sona erdi. Mendoza’nın doğum günü Venezuela’da avukatlar günü olarak kutlanmaktadır.
1843 Meksikalı siyasetçi, asker ve avukat, Guadalupe Victoria yaşamını yitirdi. (Doğumu: 29 Eylül 1786) 1824 Meksika Anayasası’nın yürürlüğe girmesi sonrasında ise Meksika devlet başkanı seçilerek ülkenin ilk devlet başkanı oldu. 30 Temmuz 1834–13 Aralık 1834 tarihlerinde başkanlık yaptı. Devlet başkanlığı döneminde Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Orta Amerika Federal Cumhuriyeti ve Büyük Kolombiya ile diplomatik ilişkileri başlattı. Köleliği kaldırdı.

Meksika’nın ilk devlet başkanı ve hukukçu Guadalupe Victoria
1866 Hukukçu ve Japonya’nın 15. başbakanı Wakatsuki Reijirō, doğdu. (Ölümü: 20 Kasım 1949) 1892 yılında Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’ne başladı ve hukuk fakültesini bitirdi. Başbakanlıktan önce Maliye Bakanlığı ve İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.
1884 Fransız avukat ve eski başbakanlardan Pierre Waldeck-Rousseau, 21 Mart 1884’de Waldeck-Rousseau Yasası‘nı hazırladı.
1914 Başyazarı Nigar Hanım olan “Kadınlık” adlı dergi haftalık olarak yayınlanmaya başladı.
1917 Rus Parlamentosu Duma’nın çağrısıyla kardeşi Mihail lehine 15 Mart’ta tahttan feragat eden Çar II.Nikolay, Mihail’in tacı reddetmesinin ardından Geçici Hükümet tarafından tutuklandı. Rusya’da 1.000 yıllık Monarşi dönemi sona erdi.
1927 Hukukçu ve siyasetçi Hans-Dietrich Genscher doğdu. (Ölümü: 31 Mart 2016)  Martin Luther Üniversitesi’nde hukuk ve ekonomi eğitimi gördü. 1952 yılına kadar Halle yüksek bölge mahkemesindeki bölge mahkemesinde stajyer avukat olarak çalıştı. Leipzig’deki FDJ’nin kurucularından biri oldu. 1968’de Federal Başkan Yardımcısı seçildi. 1969 – 1974 yılları arası Almanya İçişleri Bakanı olarak, 1982 – 1992 yılları arasında da Almanya Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Politikayı bıraktıktan sonra avukat olarak uluslararası organizasyonlarda aktif olarak görev aldı.

Hans-Dietrich Genscher
1949 Hukukçu, bürokrat ve siyasetçi Muammer Güler doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1973’de Balıkesir‘de maiyet memuru oldu. Denizli’nin Çal İlçesinde kaymakam vekilliği yaptı.  Pehlivanköy ve  Horasan’da kaymakamlıklarında bulundu. Daha sonra İçişleri Bakanlığı Personel Şube Müdürlüğü’ne atandı. İçişleri Bakanlığı’nda Şube Müdürü, Daire Başkanı, Personel Genel Müdür Yardımcısı ve Personel Genel Müdürü olarak görev yaptı. 1992 tarihinde Niğde Valiliği’ne atandı. Okan Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi olarak görev yaptı ve İstanbul Ticaret Üniversitesi Mütevelli Heyeti Onur Üyeliği görevinde bulundu. 2013’te yapılan kabine revizyonu ile İdris Naim Şahin’in yerine İçişleri Bakanlığı’na getirildi. Yolsuzluk iddiaları sonucunda görevden ayrılmak zorunda kaldı.
1956 Siyasetçi Hatı Çırpan(Satı Kadın) yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1890) Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın köy muhtarlarından ve ilk kadın milletvekillerinden biri oldu. Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasından sonra 1935 Türkiye genel seçimlerinde aday olup ilk kadın milletvekilleri olarak meclise giren 17 kadın arasında yer aldı ve TBMM V. dönem Ankara milletvekili olarak görev yaptı.

Hatı Çırpan
1960 Uluslararası Irk Ayrımı İle Mücadele Günü,(International Day for the Elimination of Racial Discrimination); 21 Mart 1960 tarihinde, Güney Afrika’da, apartheid yasalarına karşı barışçıl bir şekilde ırkçılığı protesto eden göstericilere ateş açılması sonucunda 69 kişinin yaşamını kaybettiği Sharpeville Katliamına atfen her yıl düzenlenen anma günüdür.
1963 ABD’nin yüksek güvenlikli ünlü Alcatraz Hapishanesi kapatıldı.

Alcatraz Cezaevi
1964 Boulanger Müzik Ödülü’nü, eğitimi için özel kanun çıkarılmış sıra dışı şahsiyetlerden, piyanist İdil Biret kazandı.
1965 Martin Luther King 3.200 kişilik bir grupla, insan hakları yürüyüşü için yola çıktı.
1970 16 Mart’ta Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nun basılıp müdürün dövülmesi ve okulda tahribat yapılmasının ardından İTÜ Yurdu’na polis baskınında gözaltına alınan 13 öğrenciden, Türk Solu Dergisi Yazı Kurulu üyesi İbrahim Kaypakkaya’nın da aralarında olduğu 3 kişi tutuklandı. Sağmalcılar Cezaevi’ne konulan Çapa Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi İbrahim Kaypakkaya, aynı cezaevinde tutuklulukları süren arkadaşları Salman Kaya ve İbrahim Özdemir’in de bulunduğu 6 kişiyle birlikte 30 Nisan’da çıkarıldıkları ilk duruşmada tahliye edildi.
1972 Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki kesinleşen ölüm cezası kararlarının düzeltilmesi talebi Askeri Yargıtay Başsavcılığı’nca reddedildi.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. İdam yaftaları sonradan müze yapılan Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde sergilendi.
1973 Madanoğlu Davasında sanıkların sorguları tamamlandı. Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu, “1961 Anayasasını ortadan kaldırmayı değil, aksine uygulamayı hedefledik.” dedi.
1975 İstanbul Belediyesi Fatih Şube Müdürlüğü cenaze imamlarından İzzet Yeşilbaş,  “komünizm propagandası yaptığı” yönünde belediyede çalışan 21 personelin yaptığı ihbarla gözaltına alındı ve mahkemece tutuklandı.
1979 Atina Yüksek Mahkemesi aldığı kararla, Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı müdahalenin, Zürih Antlaşması’nın IV. maddesine göre yasal olduğunu onayladı.
1983 Hükümlülerin Nakline Dair Avrupa Sözleşmesi (Convention on the Transfer of Sentenced Persons), 21 Mart 1983 tarihinde Strasbourg’da imzalanan Avrupa Konseyi Sözleşmesidir.
1983-  İmar Affı yürürlüğe girdi.
1990 Namibya, Güney Afrika’dan bağımsızlığını ilan etti.
1994 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) iklim değişikliği sorununa karşı küresel tepkinin temelini oluşturmak üzere 1992 yılında kabul edildi. Sözleşme 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi‘ne 24 Mayıs 2004 tarihinde katıldı.
1998 149.kez toplanan Cumartesi Anneleri gözaltında kaybedilişinin 3.yılında Hasan Ocak’ı andı.
2000 Avusturya’da 2. Dünya savaşı sırasında engelli çocuklara ötanazi yapmakla suçlanan eski psikiyatr Heinrich Gross’un (84) yargılanması sağlık sorunları nedeniyle süresiz olarak ertelendi. Naziler, Avusturya’da 772 engelli çocuğu, Avrupa çapında ise 5 bini çocuk 75 bin engelliyi öldürmüştü.
2000 İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, gece kulüpleri ve barlarda ceket ve masa yakma modasının suç olduğunu ve bu tip davranışlarda bulunanların 15 günden az olmamak üzere hafif hapis cezasıyla cezalandırılacağını açıkladı.
2001 F tipi cezaevlerine karşı başlatılan ölüm orucu eyleminin beşinci ayında ilk ölüm vakası gerçekleşti. Bartın Cezaevi’nde açlık grevinde iken 19 Aralık 2000 ”Hayata Dönüş” operasyonu sonrası Sincan F Tipi’ne nakledilen Cengiz Soydaş, ölüm orucunun 151.gününde hastaneye kaldırılırken hayatını kaybetti.
2001 Gözaltında Cinsel Taciz Kurultayı’nda başlarından geçenleri anlatan kadınlara ve kurultayı düzenleyenlere açılan dava başladı.
2006 Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında soruşturma izni vermeyen Genelkurmay Başkanlığı, Büyükanıt’ı suçlayan Van Başsavcıvekili Ferhat Sarıkaya’ya ceza verilmesi istemiyle Adalet Bakanlığı’na başvurdu.
2010 Güney Afrika’da 1960 yılında gerçekleşen Sharpeville katliamının 50. Yıldönümü anıldı. 21 Mart 1960 yılında 61 kişi, ırkçı ayrımcı yasaları protesto ederken öldürülmüş ve anılarını yaşatmak için BM tarafından Irk Ayrımcılığıyla Mücadele Günü günü belirlenmişti.
2012 Yargıtay, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayeti davasında katil Ogün Samast’a verilen 22 yıl 10 aylık hapis cezasını onadı.
2017 ABD aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Orta Doğu ve Afrika’da 10’dan fazla ülkeden Amerika’ya yapılan uçuşlarda yolcu kabinlerine elektronik cihazların alınmasını yasakladı.
2018 Hukukçu, diplomat ve siyasetçi Ahmet Deniz Bölükbaşı yaşamını yitirdi. (Doğumu: 25 Ekim 1949) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1973 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Dışişleri Bakanlığı’nın merkez teşkilatında çeşitli kademelerde görev yaptıktan sonra, Atina ve Bonn Büyükelçiliklerinde Elçi Müsteşarlığı görevlerinde bulundu. Lizbon Büyükelçisi olarak görev yaptı. Dışişleri Bakanlığı Birinci Hukuk Müşavirliği görevini üstlendi.  Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’nin Dış Politika Başdanışmanlığına atandı. Cenevre Dünya Ticaret Örgütü nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi oldu. Türkiye Cumhuriyeti  Dışişleri Bakanlığı tarafından, 1 Mart Tezkeresi öncesi görüşmelerin diplomasi ayağına başkanlık etti.  Türk Dünyası ve Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. 21 Mart 2018’de yaşamını yitirdi.
2019 Edith Kindermann 21 Mart 2019 tarihinde yapılan seçimde Alman Avukatlar Birliği (Deutschen Anwaltverein-DAV)  Başkanlığına gelen ilk kadın oldu.

Edith Kindermann - Alman Barolar Birliği Başkanı
Edith Kindermann – Alman Barolar Birliği Başkanı

21 Mart – Hukuk Takvimi

René Coty

0

Fransız hukukçu ve siyasetçi René Coty, 20 Mart 1882 tarihinde doğdu.  (Ölümü: 22 Kasım 1962)

Caen Üniversitesinde felsefe ve hukuk öğrenimi gördü ve 1902 yılında mezun oldu. Denizcilik ve Ticaret Hukuku alanında uzman bir avukat olarak çalışmaya başladı. 1905’te  arkadaşlarıyla birlikte kitaplarla ilgilenen ve bir edebiyat topluluğu olan Cercle Vallonges’i kurdu.

1910’da haksız yere grevci olmayan bir işçiyi öldürmeye teşvik etmekle suçlanan sendikacı Jules Durand’ı savundu.

Radikal Sosyalist Parti üyesi olarak siyasete girdi ve 1907’de ilçe meclis üyeliğine seçildi. Ertesi yıl, Cumhuriyetçi Sol grubunun bir üyesi olarak etkin bir rol üstlendi.

Birinci Dünya Savaşı başladığında gönüllü olarak orduya katıldı ve 129. Piyade Alayı’na katıldı.

1923’te Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Mecliste Sol Cumhuriyetçilerin yanında yer aldı ve özellikle ticari gemicilik ve hükûmet reformu konularıyla ilgilenerek demokratik ittifaka destek verdi.

1930 yılında içişleri bakanlığı müsteşarı olarak görev yaptı ve  İçişlerinden Sorumlu Devlet Müsteşarı olarak görev yaptı. Robert Schumann’ın kurduğu hükûmette İmar ve Kentleşme Bakanı olarak görev yaptı.

1944’ten 1946’ya kadar Dördüncü Cumhuriyet’in Kurucu Ulusal Meclis üyesi olarak çalıştı, 1945’ten itibaren Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar Senato Başkan Yardımcılığı yaptı. 1948’de Cumhuriyet Konseyi üyeliğine seçildi

1953 yılında 13. tur oylama sonunda 6 Ocak 1954’te Vincent Auriol’ten boşalan cumhurbaşkanlığı makamına seçildi ve Fransa’nın hukukçu cumhurbaşkanları arasına adını yazdırdı.  8 Ocak 1959’da yerini Beşinci Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı olan de Charles de Gaulle’ye bıraktı.

Lüksemburg Öğrenci Bildirgesi

0

AVRUPA ULUSAL ÖĞRENCİ BİRLİKLERİ LÜKSEMBURG ÖĞRENCİ BİLDİRİSİ

Avrupa 9. Öğrenci Kongresi
Önsöz

AUÖB- Avrupa Ulusal Öğrenci Birlikleri 1982 yılından beri varlığını sürdürmekte ve Avrupa’da öğrencilerin toplumsal, kültürel, politik ve ekonomik ihtiyaçlarını, uluslar ve Avrupa düzeyinde ve uluslararası düzeyde karar veren kişi ve ortaklar nezdinde ön plana çıkarmayı amaçlamaktadır. AUÖB’nin şu anda 36 ülkeden 50 üyesi bulunmakta ve böylelikle Avrupa’da 11 milyon öğrenciyi temsil etmektedir. AUÖB, Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın oluşturulmasında aktif olarak yer almıştır ve halen almaktadır.

Avrupa’da öğrencilerin temsilcisi olan AUÖB, 17-21 Mart 2005 tarihinde Lüksembourg’da yapılan 9. Öğrenci Kongresinde bir araya gelmiştir. Hali hazırda mevcut olan AUÖB politikalarını göz önünde bulundurmak ve ara dönemde Bologna Süreci’nin geleceği üzerine eğilmek suretiyle, AUÖB tarafından vurgulanan konular aşağıda belirtilmiştir:

Giriş

Bologna Süreci ile, Avrupa Yükseköğretimi’nde olağanüstü değişikliklerin meydana geldiği kanıtlanmıştır. Bologna ve onu takiben Prag ve Berlin Bildirileri’nde belirtilen hedeflere ulaşmak için birçok ülke yükseköğretim sistemini derinlemesine değiştirmiştir.

AUÖB; tam anlamıyla bütünleşmiş bir kıta yaratılması yolunda Bologna Süreci’ni fevkalade önemli bir araç olarak görmektedir. Çeşitli oturumlarda belirlenen 21. yüzyıl hedeflerinin Avrupa’da gerçekleştirilmesi için bütün ülkeler yüksek kalitede bir eğitim sistemine sahip olmalıdır.

Bakanlar tarafından benimsenen ölçüler ancak tüm ülkeler tarafından ele alındığında anlamlı hale gelecektir. Eğer ülkeden ülkeye farklılık gösterseydi Bologna reformları anlamsız hale gelebilirdi. Çeşitlilik ve ortak eylem arasındaki dengenin korunmasına dikkat edilmelidir. Bundan dolayı, AUÖB’ne göre katılımcı ülkelerin bazı taahhütleri bugüne kadar dikkate alınmamıştır. Fakat, orijinal sürenin ikinci kısmında bu taahhütlere daha fazla önem verilmelidir.

Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın dünyadaki rekabet gücü üzerine odaklanılması, AUÖB’nin açık ve sert bir şekilde karşı çıktığı ticarileşmeye ve beyin göçüne sebebiyet vermektedir. Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın cazip hale getirilmesi teşvik edilirken, sürdürülebilir kalkınma ve dünyanın diğer bölgeleriyle işbirliği yapılması da göz önünde bulundurulması gereken ilkelerdir.

AUÖB, diğer reformların (yeni seçim mekanizmalarının başlatılması, bütçe kısıtlamalarına gidilmesi, vs.) gerçekleştirilmesi maksadıyla Bologna Süreci’nin kötüye kullanılmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Bologna Süreci içerisinde, üzerinde fikir birliğine varılamamış veya Bologna Süreci ne dair farklı bir siyasi gayesi olan reformların uygulanması amacıyla diğer Avrupa çerçeveleri Bologna Süreci’ne bir alternatif olarak görülmemelidir.

İlerleme ve Eylemler

Berlin Bakanlar Zirvesi’nde Bakanlar; derece sistemi, kalite güvencesi, dereceler ve eğitim sürelerinin tanınması olmak üzere üç öncelik üzerinde yoğunlaşmak suretiyle ara dönem durum değerlendirme uygulamasını başlatmıştır. AUÖB’nin yapmış olduğu anketler sayesinde bu üç önceliğin uygulanmasına dair gelişmeler ve problemler konusunda öğrencilerin fikirleri öğrenilmektedir ki AUÖB buna özellikle önem vermektedir.

Derece Yapısı

Bologna Süreci ve iki-aşamalı derece sisteminin başlatılmasının gayelerinden bir tanesi, eğitimde daha fazla esnekliğin sağlanmasıdır. Diğer taraftan, Bologna Süreci ülkelerindeki mevcut durum göstermektedir ki daha üst aşamalara erişim ile ilgili problemler (mali durum ve seçim) sebebiyle aşamalar arasındaki serbest ve esnek öğrenci dolaşımı önünde engeller bulunmaktadır.

Birinci aşamanın başarıyla tamamlanması ikinci dereceye erişebilirliği mümkün kılmalıdır. AUÖB herhangi bir ilave seçme/eleme mekanizmasına (özel giriş sınavları veya birtakım şartlar) kesinlikle karşıdır. AUÖB’ne göre bütün aşama programlarına herhangi bir ücret ödemeden kayıt olunmalıdır. Tüm birinci ve ikinci aşama dereceleri, farklı ve bazen de yan ihtiyaçları karşıladıklarından dolayı kendilerine özgü bir değere sahiptir. “Normal” bir derece yoktur. Onun yerine, bütün dereceler eşit şekilde tespit edilmeli ve öğrenciler birinci aşamadan sonra devam etmek veya etmemek isterse istedikleri dereceyi seçme hakkına sahip olmalıdır.

Kalite Güvencesi

Bazı Bologna katılımcı ülkelerinde kalite güvence sistemi uygulamasında ilerleme kaydedilmesine rağmen, öğrencilerin katılımı yetersiz kalmaktadır. AUÖB tarafından yapılan araştırma açıkça göstermektedir ki ülkelerin büyük çoğunluğunda öğrenciler iç ve dış kalite güvencesinin tüm aşamalarına tam olarak katılmamaktadır. Yükseköğretimin tam ortakları olarak, öğrencilerin kalite güvencesinin tüm yönleri ve seviyelerinde yer almaları gerekmektedir.

AUÖB, hangi ülkelerin kalite standartlarını yerine getirip hangilerinin getirmediğini netleştirmek için Kalite Güvencesi kuruluşlarına dış uzmanlar tarafından uygulanacak değerlendirme sisteminin kurulmasını desteklemektedir. Öte yandan, dış değerlendirme işlemleri ve bir Avrupa kayıt sistemine dahil olunması ancak denetim altında gerçekleştiği ve yükseköğretimin temel paydaşları -Yükseköğretim Kurumları, kalite güvence ajansları, hükümet ve öğrenci temsilcileri- pay sahibi olduğu takdirde bağımsız ve güvenilir olarak kabul edilebilir.

Derece ve Eğitim Sürelerinin Tanınması

AUÖB, Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın geniş bir bölümünde Lizbon Tanıma Anlaşması’nın henüz gerektiği gibi uygulanmamasını endişe ile karşılamaktadır. AUÖB, Lizbon Tanıma Anlaşması ilkelerinin ulusal yasama içerisinde yer almasını ve ulusal ve kurumsal tanıma uygulamalarında bu ilkelere başvurulmasını güvence altına almaya çabalamaktadır.

Birçok yükseköğretim kurumu çeşit açısından zengin Diploma Ekleri geliştirmiştir. Örneklerin çoğunda, yükseköğretim kurumları üzerinde hemfikir olunan Bologna Süreci temel unsurlarını yerine getirmemektedir. Bundan dolayı AUÖB, Diploma Eki’nin istenmesine gerek kalmadan öğrencilere otomatik ve ücretsiz olarak verilmesi gerektiğini bir kez daha vurgulamıştır. Diploma Eki, kurumun kendi dilinde ve bir başka yaygın olarak konuşulan Avrupa dilinde hazırlanmalıdır.

İzlenecek Yol
Öncelik olarak Sosyal Boyut 

Prag ve Berlin Bildirileri’nde Bakanlar Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın sosyal boyutunu vurgulamıştır. Gerekli yaşam ve çalışma koşulları sağlandığı takdirde tüm öğrencilerin Bologna Süreci’nin yükseköğretime getirdiği düzenlemelerden tam olarak faydalanabilmesi mümkün olduğu için öğrenciler için Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın bu yönü çok önemlidir. Bu, eğitimin tamamlanması için eşit fırsatlara sahip olunmasının yanı sıra erişebilirlikte eşitlik anlamına gelmektedir. Bu, bildirilerde sadece nazik bir formül olarak yer almamalı, aynı zamanda gerçek reformlar yapılırken ciddi olarak üzerinde düşünülmelidir.

Bunu göz önünde bulundurarak, AUÖB aşağıdaki noktaları vurgulamaktadır:
  • Öğrenciler için ulusal destek planları, öğrencilerin yaşam masraflarını karşılayacak kadar yeterli olmalıdır. AUÖB, aynı zamanda bütün öğrencilere sağlanacak bursların diğer mali destek sistemlerine yeğlenir olduğunun altını çizmiştir.
  • Hareketliliği artırmak için eğitim finansman sistemleri nakledilebilir ve aile gelirinden bağımsız olmalıdır.
  • Öğrencilerin sosyal refahını güvence altına almak amacıyla bütün öğrenciler için konaklama, sağlık bakımı, yiyecek ve diğer danışma ve sosyal hizmetleri içeren yeterli sosyal destek sistemi gereği gibi uygulanmalı ve geliştirilmelidir.
  • Öğrenciler, bir öğrencinin her zaman en iyisine gereksinim duyduğunun bilincine varmalarıyla, bu sistemlerin tasarlanması ve yönetilmesi sürecinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır.

AUÖB, sosyal boyutu Bologna Süreci’nin geniş kapsamlı bir hedefi olarak görmektedir. Diğer hedefler düşünüldüğünde, sosyal boyut bu sürecin ana parçalarından biri olarak görülmelidir.

Sosyal boyutun uygulanması önemli ölçüde yer almadığından ötürü, AUÖB aşağıda belirtilen noktalarda ısrarcı olmaktadır:

1. Bergen Konferansı’ndan sonra sosyal boyut bir öncelik olacaktır.
2. Sosyal boyut, durum değerlendirmesi sürecinin bir parçası olacaktır.

Öğrenci Hareketliliği Önündeki Bütün Engellerin Kaldırılması

Bologna Süreci’nin temel amaçlarından biri öğrenci hareketliliğini artırmaktır. Ancak, öğrenci hareketliliği önündeki bazı engelleri kaldırmak amacıyla bazı yapısal değişiklikler yapılmış olsa bile halen birçok engel mevcuttur.

AUÖB en ciddi engellerden biri olan ‘hareketliliğin mali boyutunun eksik olması’ ile başa çıkılması için doğru bir zaman olduğuna inanmaktadır.

AUÖB, hareketlilik ilkesinden herhangi bir ayrım olmaksızın tüm öğrencilerin faydalanmasını istemektedir. Avrupa Yükseköğretim Alanı’nda öğrenci hareketliliği bir ayrıcalık olarak kalmamalı, bir hak olmalıdır.

Kıtanın gelecekteki bütünleşmesi ve Bologna Süreci’ne katılan ülkelerin sayısı ve farklılığının artması ile paralel olarak hareketlilik konusunun önemi artacaktır. Öğrenciler tarafından hareketlilik en iyi veya mali olarak uygun durumda olana ayrılmakta olarak görülmektedir.

Bundan dolayı, AUÖB Bergen’de bir araya gelecek olan Bakanları aşağıda belirtilen eylemleri gerçekleştirmeye çağırmaktadır:

1. Bir Avrupa hareketlilik fonunun kurulması. Bu şekilde, hareketlilik önündeki mali engeller göz önünde tutulabilir ve bir sonraki Bakanlar Konferansı için somut bir faaliyet önerilmesi mümkün olacaktır.
2. Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın çeşitli ülkeleri arasında öğrencilerin hareketliliğinin hala kısıtlı olmasından ötürü hareketlilik kapsamındaki öğrenciler için vize ve oturma izni alma koşulların kolaylaştırılması veya bu gibi engellerin kaldırılması
3. Katılımcı ülkelerdeki öğrencilerin sosyal ve ekonomik durumu ile ilgili karşılaştırılabilir verinin sağlanması

Çeşitli Bakanlık Bölümleri Arasında İşbirliği 

AUÖB, sadece yükseköğretim aktörlerinin çabalarının yeterli olmadığının kabul edilmesi ile birlikte Yükseköğretim Alanı’nın Avrupa’daki bütün öğrenciler için somut bir gerçeklik haline gelmesi üzerinde düşünmekte, yükseköğretimden sorumlu bakanları diğer bölümlerden iş arkadaşları ile daha sürekli bir bağlantı içerisinde olmaya davet etmektedir. Hükümetin tümünün bütünleştirilmiş bir politikası tarafından Yükseköğretim reformlarına yön verilmeli ve iktidarın resmi sorumlulukları ile kısıtlanmamalıdır.

Öğrencilerin Rolü

Sonuç olarak, yetkin, aktif ve yapıcı ortaklar olarak öğrencilerin Yükseköğretim Alanı’nda yapılacak değişiklikler için itici güçlerden biri olarak görülmesi gerekmektedir. Bütün seviyelerde öğrenci katılımı (Avrupa, ulusal, bölgesel ve yerel) sürecin başarısı için temel şartlardan biridir. Sürecin uygulanmasının herkes için daha verimli ve tatmin edici hale getirilmesi için öğrencilerin bütün seviyelerde katılımı sağlanmalıdır.

AUÖB- Avrupa Öğrenci Birlikleri, öğrencilerin Avrupa seviyesinde temsilcisi olarak Bologna Süreci’nin geleceği ve takibi hakkında yapılacak tüm tartışmalara yapıcı olarak katılacağını taahhüt etmektedir.

AUÖB- Avrupa Öğrenci Birlikleri, Avrupa seviyesinde öğrencilerin görüşlerini temsil ve teşvik etmeye devam edeceğini taahhüt etmektedir.

Lüksemburg, 20 Mart 2005

20 Mart – Hukuk Takvimi

0
20 Mart – Hukuk Takvimi
M.Ö 43 Publius Ovidius Naso doğdu. (Ölümü: M.S 17) Hukukçuların sıklıkla atıf yaptığı “Ceza kaldırılabilir; ama suç insanın içinde sonsuza kadar yaşar.” sözünün sahibi olan Romalı şairdir. Latin Edebiyatının önemli isimlerindendir. Şiirleri ile önemli bir çığır açmış, orta çağın sonuna kadar Avrupa sanat ve edebiyatını etkilemiştir. Genelde aşk, kadınlar ve mitoloji konularında yazmıştır.

Publius Ovidius Naso
Publius Ovidius Naso
1653 Osmanlı tarihinde ilk bütçeyi yapmakla tanınan Sadrazam Tarhoncu Ahmet Paşa, bundan rahatsızlık duyanların padişaha şikayeti sonucu öldürüldü.
1672 İngiliz-Amerikalı feminist şair Anne Bradstreet doğdu. (Ölümü: 16 Eylül 1672) Amerikan yazınındaki ilk Püriten yazar olarak bilinir.
1780 Avukat, Perulu politikacı ve yazar José Joaquín de Olmedo doğdu. (Ölümü: 19 Şubat 1847) San Marcos Üniversitesi‘nde eğitim gördü. 1805 yılında hukuk alanında doktora yaptı ve Colegio de San Carlos’ta Medeni Hukuk dersleri vermeye başladı. Büyük bir hatip idi. İspanyol sömürge döneminde, mita’nın ortadan kaldırılmasını sağlamak için çalıştı. Bağımsızlık Yasası’nın imzalanmasından sonra, Özgür Guayaquil Eyaleti başkanı ilan edildi. 1922’de Peru’nun ilk Kurucu Kongresi’nde milletvekili oldu. 1830’da Ekvador Eyaleti’nin kurulmasından sonra ülkenin ilk başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 1845’te başlayan ve Flores’in teslim olmasıyla sona eren Marş Devrimi’ne önderlik etti. Şiirler ve şarkıları ile bilindi.

José Joaquín de Olmedo
1792 Fransa Millî Meclisi, giyotinle idamı onayladı. Adını, mucidi Fransız doktor Joseph Ignace Guillotin’den alan giyotin, ilk kez 25 Nisan 1792’de kullanıldı ve Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’in de başını gövdesinden ayırdı. Giyotin ölüme mahkum edilen kişilerin kafasını iki direk arasında yukarıdan aşağı kayan bir bıçağın darbesiyle koparmayı sağlıyordu.
1852 ABD’de Harriet Beecher Stowe’un ünlü kölelik karşıtı romanı Tom Amca’nın Kulübesi ilk kez yayımlandı.
1876 Louis Gerhard De Geer, 1876 yılında İsveç’in ilk başbakanı olarak seçildi, 20 Mart 1876 – 19 Nisan 1880 aralığında görev yaptı.
1877 İkinci Abdülhamit’in Meclis-i Mebusan Açılış Nutku, 23 Aralık 1876 tarihinde yürürlüğe giren ve 119 maddeden oluşan Kânûn-ı Esâsînin ilanından sonra 20 Mart 1877 tarihinde padişah tarafından irat edildi. İlk Osmanlı Parlamentosu göreve başladı.
1882 Fransız hukukçu ve siyasetçi René Coty dünyaya geldi. (Ölümü: 22 Kasım 1962) Caen Üniversitesinde Felsefe ve hukuk öğrenimi gördü.

René Coty
1894 Macar Demokrasisinin Babası, Macar Devlet Adamı, Özgürlük Savaşçısı, avukat, gazeteci, politikacı Lajos Kossuth yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Eylül 1802) Kütahya’da yaşadığı ev, doğum yıldönümünde, 19 Eylül 1982 tarihinde Macar Evi adıyla müzeye çevrildi.

Lajos Kossuth
1899 Sing Sing Hapishanesi’nde Martha M. Place, elektrikli sandalyede idam edilen ilk kadın oldu.
1911 Hukukçu ve nükleer silahsızlanmayı savunan Meksikalı diplomat Alfonso García Robles doğdu. (Ölümü: 2 Eylül 1991) Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Yüksek Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nde ve Lahey’deki Uluslararası Hukuk Akademisi’nde lisansüstü çalışmalar yaptı. 1939’da İsveç’teki Meksika Büyükelçiliği’nin üçüncü sekreteri olarak görev yaptı. 1941’de Diplomatik Hizmet Siyasi İşler müdür yardımcısı olarak çalıştı. 1946’da BM’de Güvenlik Konseyi İşleri Departmanı’nın Siyasi Bölüm başkanı olarak çalıştı. 1982’de İsveç’ten Alva ile birlikte Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.  

Alfonso

1915 Avusturyalı hukukçu, yargıç, diplomat, dışişleri bakanı ve 1974-1986 arasında Avusturya Cumhurbaşkanlığı yapan Rudolf Kirchschläger (20 Mart 1915, Niederkappel – 30 Mart 2000, Viyana) dünyaya geldi.
1916 Albert Einstein görecelik kuramını yayınladı.
1922 Hukukçu ve siyasetçi Mustafa Suphi Konak doğdu. (Ölümü: 16 Kasım 1964) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Serbest avukatlık yaptı. Karadeniz Ereğli Belediye Başkanlığı ve XII. Dönem milletvekilliği görevlerinde bulundu. Meclisteki bir toplantıya yetişmek isterken ailesi ile birlikte geçirdiği trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi.
1939 Türk Hukuk Kurumu, 20 Mart 1939 günlü, 10603 sayılı Kararname ile kamu yararına çalışan dernekler statüsüne alındı.
1939 Kanadalı avukat, iş adamı ve politikacı Martin Brian Mulroney doğdu. Dalhousie Hukuk Okulu’nda eğitim gördü. 1983’ten 1993’e kadar İlerici Muhafazakâr Parti başkanlığını yürüttü. 1984 – 1993 tarihleri arasında Kanada’nın 18. başbakanı olarak görev yaptı. Siyasetten ayrıldıktan sonra avukatlık ve danışmanlığa geri döndü.
1955 Hukukçu ve Danıştay Başkanı Zerrin Güngör doğdu. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde eğitim gördü.  Maliye Bakanlığı Vergiler Temyiz Komisyonu Raportörlüğü yaptı. Bolu ve Ankara Vergi Mahkemesi Üyeliği görevlerinde bulundu.  1985’te Danıştay Tetkik Hakimi, 1999’da Danıştay Savcılığı’na atandı. Danıştay 3. Daire Üyesiyken, 2012 tarihinde Danıştay Başkanvekilliği görevine seçildi.  2013’de Danıştay Başkanı oldu. 2021’de Kamu Görevlileri Etik Kurulu Başkanlığına atandı.
1956 Tunus, Fransa’dan bağımsızlığını kazandı. Fransa, Tunus’un bağımsızlığını tanıdı. Tunus’un ilk Devlet Başkanı Habib Burgiba oldu.
1959 Akis dergisi yazı işleri müdürü Yusuf Ziya Ademhan, Ankara Toplu Basın Mahkemesi’nde 12 ay hapis cezasına mahkum edildi. Dergi bir ay süreyle kapatıldı.
1975 Urfa’da toprak reformu uygulaması başladı.
1975 Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi “Milliyetçi Cephe” hükümetini kurdu. Ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’nin lideri Bülent Ecevit “dört partiden kurulu azınlık hükümeti dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir” dedi.
1981 Milli Güvenlik Konseyi vergi cezalarında yüzde 90 indirim yaptı.
1981 Arjantin’in eski Başkanı Isabel Peron, rüşvet suçundan 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1982 Hukukçu ve politikacı Fatma Kaplan Hürriyet doğdu. Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Kocaeli milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine girdi. 25. dönem meclis çalışmalarında TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonunda yer aldı. Daha sonra TBMM Başkanlık Divanı Katip üyesi seçildi. Ayrıca Anayasa Komisyonunda yer aldı. 2019’da İzmit Belediye Başkanı oldu.
1984 İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde Abuzer Uğurlu, Yılma Durak ve Zülfikar Yasan’ın yargılanmasına başlandı. Sanıklar hakkında “Abdi İpekçiyi öldürmek ve Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden kaçmasını sağlamak” suçlarından idam cezası istendi.
1986 İdare Mahkemesi, “1402’lik öğretmen” Şenal Sarıhan’ı Sıkıyönetim kalktıktan sonra yaptığı “göreve iade” başvurusuna yanıt vermeyen Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine açılan davada yürütmeyi durdurma kararı verdi.
1990
  • Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a “Alışamadım” telgrafı çeken Topçu Teğmen Murat Şeref Baba TSK’nden ihraç edildi.
  • Ferdinand Marcos’nun dul eşi İmelda Marcos, rüşvet, zimmetine para geçirme, ve şantaj suçlarından mahkemeye çıkarıldı.
  • 1984’de Aydınlar Dilekçesi imzacılarına “Vatan hainleri” diyen eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e Aziz Nesin’in açtığı tazminat davasına başlandı.
1991 İsmail Beşikçi, Almanya’daki “Kürdistan Kültür Gecesi”ne gönderdiği mesajda “suç sayılan fiili övdüğü” gerekçesiyle tutuklandı.
1996 ÇHD İstanbul Şubesi üyesi avukatlar Adalet Bakanı Mehmet Ağar’ın görevden alınması için imza kampanyası başlattı.
1997
  • Sakarya’nın Akyazı ilçesinin RP’li belediyesi kamuda ilk kez dolara bağlı sözleşme imzaladı. Sözleşmeye göre, belediye 43 işçisine 250 dolar maaş ve 10 milyon lira sosyal yardım verecekti. Hizmet-İş yetkilileri teklifin başkandan geldiğini açıkladı.
  • Avrupa Birliği Ortaklık Komitesi, 106. dönem toplantısı yapıldı.
2000 1993’te kurulan eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi ilk sistematik tecavüz davasına başladı. Davanın savcısı tecavüzün insanlığa karşı suç olduğunu ve Bosnalı Sırpların yürüttüğü etnik temizliğin bir parçası olduğunu belirtti.
2004 Tayvan’da hem devlet başkanlığı seçimi hem de Çin’le ilişkiler konusunda tarihinde ilk kez referandum yapıldı. Devlet Başkanı Chen Shuibien yeniden seçildi.Referanduma ise katılım çok düşük olduğundan geçersiz sayıldı.
2005 Lüksemburg Öğrenci Bildirgesi, Avrupa Ulusal Öğrenci Birlikleri tarafından, genel politikalarını ve Bologna Sürecinin geleceğini görüşmek üzere toplandıkları Avrupa Dokuzuncu Öğrenci Kongresinde, 20 Mart 2005 tarihinde ilan edildi.
2006 Genelkurmay, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt dahil, suçlanan subaylara dair soruşturma izni vermedi. Genelkurmay yaptığı açıklamada; Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı iddianameyi başka güçlerin etkisi altında kalarak hazırlamakla suçladı.
2007 Duceyl katliamı davasında suçlu bulunan Irak’ın eski Devlet Başkan Yardımcısı Taha Yasin Ramazan’ın idam cezası infaz edildi.
2008 Şişli 9. Asliye Ceza Mahkemesi, Agos gazetesinin elektronik posta (e-mail) adresine ırkçı ve tehdit mesajı gönderen Zafer Filiz’i üç yıl hapisle cezalandırdı.
2009 25 Mayıs 1994’ten 4 Şubat 1998’e kadar Fas Başbakanı olarak görev yapan Faslı hukukçu, politikacı ve diplomat Abdüllatif Filali (26 Ocak 1928 – 20 Mart 2009)  kalp hastalığı nedeniyle Fransa’da yaşamını yitirdi.
2013 Hukukçu ve Bangladeş Cumhurbaşkanı Muhammed Zillurrahman (9 Mart 1929 – ö. 20 Mart 2013) yaşamını yitirdi.
2015 Romanya adli makamlarınca, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, başbakanlığı döneminde çalışma ofisine dinleme cihazı konulmasıyla ilgili Romanya’da yakalanan eski emniyet müdürü Sedat Zavar ve eski polis memuru İlker Usta’nın Türkiye’ye iadelerine hükmedildi.
2015 ABD’de, işlemediği bir cinayet için idama mahkum edilen ve 39 yılını parmaklıklar ardında geçiren kişiye 1 milyon dolar tazminat ödenmesine karar verildi.
2016 ABD Başkanı Barack Obama, Küba’yı ziyaret etti. Obama, 88 yıl aranın ardından Küba’ya giden ilk ABD Başkanı oldu.
2018 Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği yayınladığı raporda Türkiye’ye, 20 Temmuz 2016’da ilan edilen ve ve aralıksız bir şekilde hala devam eden olağanüstü hali (OHAL) kaldırma çağrısı yaptı.
2026 Aydın Kuşadası’nda, 7 suçtan aranan ve hırsızlık ve uyuşturucu madde kullanma ve benzeri suçlarından hakkında 20 yıl 3 ay kesinleşmiş hapis cezası bulunan kadın, yakalanarak kucağındaki bebeğiyle birlikte cezaevine gönderildi.

20 Mart – Hukuk Takvimi

Tarafsız Devlet, Bağımsız Yargı ve Güçler Ayrılığı

0
Sami Selcuk

Tarafsız Devlet, Bağımsız Yargı ve Güçler Ayrılığı / Prof. Dr. Sami Selçuk

Sami Selçuk

Yansız Devlet

Demokrasinin, özgürlükçülük, çoğulculuk, eleştirel akılcılık, katılımcılık boyutları bir kez benimsenmeye görsün, ardından bütün ilkeler, kavramlar, kurumlar yerli yerine oturacaktır. Başkalığa katlanamayan, yandaşlarını kayıran, onlara ayrıcalıklar dağıtan, karşıtlarını “takip, tanzim ve tedip” eden, eğitici, ideolojik, militan devlet gidecek, görüşler, inançlar karşısında yansız devlet gelecektir. Yansız olduğu için hiçbir görüşü, inancı önceden mahkûm etmeyen bir devlettir bu. Düşünceler karşısında yansız olduğundan düşünce özgürlüğünü sağlayan, inançlar karşısında yansız olduğundan laik bir devlettir. Yansız devlet kötülüğü gören, ama ilkeleri örselemeden kötülüğü düzelten, yaşamın bütün yönlerini denetlemeye kalkışmayan, Hegelci biçimde uyuşmazlıkların yansız hakemi olan, toplum katmanlarının birbirleri üzerinde baskı kurmasına izin vermeyen; yaşamın hiçbir düşünce kalıbına sığdırılamayan zenginliğini, değişkenliğini, çeşitliliğini, önceden öngörülemezliğini gözeten, ötekilerle berikilerin enerjilerini çatıştırmadan yarıştıran ve bunun hukuksal çerçevesini çizen, koruyucu, katalizör ve “güvenceci” (Jean-Marie Benoist) bir devlettir bu.

Sami Selçuk Manifestosu: 1999-2000 Yılı Adli Yıl Açılış Töreni Konuşması

Özgür Halk

Yansız devletin maddi dayanağı özgür halk, kurumsal dayanağı hukuktur.

Bilgilendirilmiş ve özgür yurttaşlardan, bireylerden oluşan halk, ne devlet ne de grup dayatmacılığına izin verir. Özgürlükçü demokraside halk sayısal, demokrasi dışı güçlerle sağa sola savrulan insanlar yığını değil, bağımsız, özgür, eşit öznelerden oluşan bir topluluktur. İktidarın tek ve gerçek sahibidir. Demokraside, kafalar kırılmaz, kafalar sayılarak değerlendirilir. Bu nedenle yönetim, iktidar, halkın rızasına dayanır. Çoğunluğun ve azınlığın karmaşık ilişkisinde, kararlarında, bu iradenin payı vardır.

O yüzden karara herkes saygılıdır. Kararın ve devletin gücü ve meşruluğu bu saygıya dayanır. Seçimden önce yere göğe sığdırılamayan halkı, daha sonra edilgin, bilinçsiz, bilgisiz gören iktidarlar, kendilerinden menkul bilge çobanlıklarıyla onu gütmeye kalkışırlar. Oy veren bir halkın zekâsından kuşkulanmaya kimsenin hakkı yoktur. 19. yüzyılın “demokrasiye yatkın olan ya da olmayan toplumlar ayırımı bitmiştir. 20. yüzyılda bir toplumun demokrasiyle yönetilebilir olup olmadığı ölçütünün yerini bir toplumun demokrasiye ancak demokrasi sayesinde olgunlaşıp ulaşabileceği postülası almıştır” (1998 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amartya Sen). “Toplumsal uyanış, ekonomik gelişmeyi aşmıştır” gerekçesiyle köreltmecilikten (obskürantizm) yana olan, halkın toyluğu varsayımına dayanan vesayetçi anlayışları, özellikle pretoryen diktatörlük dönemlerindeki onurlu tutumuyla her halk yalanlamıştır.

Pretoryen iktidarları iğreti, gayrimeşru gören halklar, önce onları yalnızlaştırıp kıyıya iterler (périphérisation olgusu), pretoryen iktidarın uzaklaştırdıkları toplum önderlerini ilk fırsatta siyaset sahnesine taşıyarak iktidarı onlara teslim ederler. Bu Duverger’nin “görünmeyen gerçek nöbetçi” dediği halkın başarısıdır ve tarihin her döneminde böyle olmuştur. Çünkü tarihte hiçbir halk örs olmaya katlanamamıştır. Zira, her ülkede “halk, bir ölüler kümesi değil, kendi kültürünü üretecek (doğal) kurum ve kurallara sahip bir aktörler topluluğudur”.

Demokrasilerde, halk devlet için değil, devlet halk içindir.

Hukuk

Yansız devlet ilkesinin doğal sonuçlarından biri de, kuşkusuz hukuk ve ona biçilen işlevdir. Demokraside hukuk adalet süzgecinden, devlet de âdil hukuk süzgecinden geçirilir; elde edilen hukukun üstünlüğünü benimsemiş devlettir. Hukukun amacı, adaletsizliği önlemektir. Hukuk örgütlenmiş adalettir. Yasal metin âdil olmak zorundadır.

Adaletsiz hukuk, yalnızca “yanlış hukuk” değil, hukuk doğasından yoksun bir hükümler yığınıdır (Radbruch), hukukta devletçiliktir.

Demokraside devletin dokunduğu her şey hukuka dönüşmelidir.

Devlet “çok hukuk, az devlet” formülünün de ötesinde hukukun üstünlüğünü yaşama geçirirse devleşmez, ama gerçekten devlet olur ve meşruluk katsayısı arttığından güçlenir. Yasaların genelliği, yasayı yapanlar dahil herkese ayırımsız uygulanabilirliği, gizli hukuk (droit latent) yerine açık hukuk ve saydam devletin geçmesi gereklidir. Hukukun olmadığı yerde halk “sürü” (Goyard-Fabre), insan “köle”dir (Mauchaussat).

Demokraside, böyle bir hukukun iki işlevi vardır. Herkese eşit uygulanmak ve gün ışığında tartıştıran, yarıştıran bir barış tekniği olmak. Yasaklayıcı olmamak. Hukukun zorunlu ilkelerini güvenceye alan bir devlet kendi taahhütlerine uyar. “Yasasız suç ve ceza olmaz”, “yargısız kimse cezalandırılamaz” birer devlet taahhüdüdür.

İşte devlet, işte hukuk. Devlet hukuka saygılı olduğu, hukuk da insanları özgürleştirdiği oranda meşrulaşır ve güç kazanırlar. Sonuçta her ikisinin de işlevi, özgürlüklerin açılımını sağlamaktadır.

Hukukun üstünlüğüne yaslanan bir devlette, hiç kimse hukukun ne üstündedir ne de altındadır, yalnızca içindedir. Hukuk karşısında herkes eşittir; her görüş, her inanç hukukun egemenliği altında birlikte yan yana yaşar, yarışır ve gelişir.

Hukukun üstünlüğü dışlanırsa, en âdil hukuk bile, keyfiliklerin oyun oynandığı bir manipülasyon alanına dönüşür. Orada artık hukukun yerini güç, özgürlüğün yerini uşaklık almıştır.

Erkler / Güçler Ayrılığı

Peki bu hukuku kim kotaracak, kim uygulayacak, uyuşmazlıkta hukukun ne olduğunu, ne dediğini kim söyleyecektir?

Hukuku, demokrasilerde, halkın kendisi ya da onun adına temsilcileri, yani yasama erki (iktidarı), gücü, kotarıp düzenler; yürütme erki, gücü uygular; yargı erki, gücü de hukuku yorumlayıp son sözü söyler. Buna “erkler, güçler ayrılığı ilkesi” diyoruz.

Erkler, güçler ayrılığı ilkesinin başlıca iki nedencesi vardır.

Birincisi klasiktir, Montesquieu’nündür. Çünkü, diyordu, Montesquieu, deneyimler, güç (iktidar) sahibinin gücünü kötüye kullanma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Despotik iktidarlar, aslında yasalara göre değil, kendi irade ve tutkularına göre yönetirler. Bunu önlemek için gücün gücü, iktidarın iktidarı durdurması gerekir (XI. kitap, 4. bölüm). Böylece Montesquieu; Aristo ile birlikte ucun ucun söylenen, Locke’ta iki güçle sınırlanan, demokrasinin örgütlenme ve hukuk düzeninin işlemesiyle ilgili erkler, iktidarlar, güçler ayrılığı ilkesinin can alıcı noktasını yakalamış oldu.

Özgürlük için başka yol yoktur. İktidar, güç tek elde toplanmamalıdır. İktidar tek elde toplanırsa manipülasyon başlayacaktır.

Montesquieu‘ye göre, yasama ve yürütme iktidarları tek elde toplanırsa hukuk zorbalaşır, çünkü zorba yasalar çıkar. Yasamayla yargı ya da yürütmeyle yargı aynı elde toplanırsa, yargı yasalar çıkararak keyfiliğe kayar ya da yürütme zorbalaşır. Üç durumda da özgürlük yoktur.

En kötüsü üç iktidarın tek elde toplanmasıdır. Bu durumda her şey yitirilir. Bunun örneği, üç iktidarı da elinde tutan ve korkunç bir baskı uygulayan Osmanlı Sultanıdır. Ayrıca ordu yasamaya değil, yürütmeye bağlı olmalıdır. Yasamaya bağlı olursa askerî yönetim var demektir.

Erkler, güçler ayrılığının ikinci nedencesi ise, demokrasinin çoğulcu yapısının iktidar olgusuna yansımasından kaynaklanmaktadır. Zira çoğulcu demokrasi hiçbir iktidarın, gücün tek elde toplanmasına izin vermez. Her iktidar parçalanmıştır. Erkler, güçler ayrılığı ilkesi, günümüzde de demokrasinin temelidir, çoğu anayasalarda bulunmaktadır. Saint-Just: “Zorbalar saltanatlarını sürdürmek için halkı bölüyorlar. Sizler özgürlüğün saltanatını sürdürmek istiyorsanız iktidarı bölünüz” demiş; 1789 İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisinde de erkler ayrılığına yer vermeyen anayasaların anayasa sayılamayacakları vurgulanmıştır (md. 16).

Montesquieu’nün erkler/güçler ayrılığı ilkesinin sonuçları bellidir:

Görevsel, yetkisel açıdan üç erk, iktidar bağımsızdır. Bu bir. Kişiler açısından birbirlerini azledemezler. Bu iki. Maddi açıdan aralarında organik bağlantı yoktur. Bu üç. Ne var ki, bu sonuç gerçekçi değildir. Çünkü bu üç erk, iktidar, güç birbirlerinden kopuk değildir. Aralarında işbirliği, dayanışma, denge ve yakınlaşma vardır. Öğretide ve anayasalarda (1982 Anayasası) bu belirtilmiştir.

Kuramsal tartışmaları bir yana bırakırsak, erkler/iktidarlar ayrılığı ilkesi bugün uygulamaya dikey ve yatay olarak iki biçimde yansımıştır.

Birincisi, çoğulcu demokraside iktidarlar, yalnızca yataylamasına değil, dikeylemesine de çoğulcu olmak zorundadır. Böylelikle iktidarın, gücün merkezde toplanması önlenmekte, merkezle yerel yönetimler iktidarı paylaşarak saydam devlete ulaşılmaktadır.

İkincisi, iktidar, yataylamasına, yasama, yürütme ve yargı olarak paylaşılmaktadır. İlk ikisinin kimileyin iç içe olması hoş görülmektedir. Ancak üçüncü iktidarın (tiers pouvoir), yani yargının güçlü olabilmesi için, ilkin bağımsız, ikinci olarak da öbürleriyle eşit olması zorunluluğu öğreti ve uygulamada vurgulanmaktadır.

Yargının bağımsız olması zorunludur. Çünkü hukukta kimse kendi kendisinin yargıcı olamaz. Eğer yasa yapanlarla uygulayanlar kendi kendilerinin yargıcı olurlarsa orada özgürlük ve adalet değil, düpedüz çıplak güç, zorbalık egemen olur.

Hukukun en amansız düşmanı güçtür. İktidarların en tehlikeli girişimi ise, salt çıplak güce dönme girişimidir. Salt güce dönüşen bir devlet uyruklarını köle yapar, sömürür. Böyle bir devlette yargı ve yargıç görünüşte vardır, gerçekte yoktur. Orada halkın Tanrı’ya sığınmaktan başka çaresi kalmaz.

Öte yandan bağımsız yargı, yasama ve yürütme ayrılığının da en önemli güvencesidir.

Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin çalışma, yaşam, devlet içindeki konum gibi maddi ve manevi bütün alanlarda eşit olmaları zorunludur.

1982 Anayasasının başlangıcında bu eşitlik ilkesi, 140. maddesinde de eşitliğin nasıl sağlanacağı vurgulanmıştır.

Bağımsız Yargı

Görülüyor ki, demokrasinin özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, eşitlikçi olması; eleştirel akla, kültür göreceliğine, halka, yansız devlete, hukukun üstünlüğüne, erkler ayrılığına dayanması; hukukun âdil ve bir barış tekniğini üstlenmiş bulunması yetmiyor. Demokrasinin kendisini güvenceye alması için, bu hukuku uygulayacak, hukuk adına her olayda hukukun ne dediğini nesnel mantıkla söyleyecek bir erke, güce de gereksinme vardır. Bu bağımsız yargıdır. Eğer hukuk uygulaması bağımsız, özerk bir yargının elinde değilse her şey boşunadır.

Toplumun benimsediği hukuku bağımsız olmadığı için objektif biçimde uygulayamayan bir yargı, adaletin ve  demokrasinin düş kırıklığıdır.

Siyasete bulanmış ya da bulanma olasılığı bulunan, adaleti siyaset terazisinde tarttığı izlenimi uyandıran bir yargı, ne denli duyarlı olursa olsun, kirli adalet salgılar.

Adaletteki kirliliği, “adaletsizliği temizleyebilen bir madde ise bugüne değin bulunamamıştır“.

Siyasal güçle yargı gücü arasındaki ilişkide, hangisi güçlü ise öbürünü kendisine dönüştürecektir. Siyasal iktidar güçlü ise yargı siyasallaşacak, yargı güçlü ise siyasal iktidarı hukukun içine çekecek, onu meşrulaştıracaktır.

Unutmayalım. Siyaset hep hareketlidir, boş oturmaz ve beklemez. Hukuk, siyasetin rahatını bozmaya başladığı anda, siyasal güç de hukuk ve yargıyla oynamaya başlar. Ancak bağımsız bir yargı ve yargıçtır ki, her türlü etkiden arınmış objektif mantıklılık ilkesine (il principio di ragione obbiettiva) göre, hukukun ne dediğini (potere di jus dicere: jurisdictio), yanlar üstü (super partes) üçüncü bir otorite olarak söyleyebilir.

Yargının, yargıcın bağımsızlığı bir “kast” ayrıcalığı değildir. Yargıcın hukuk adına karar verirken yansızlığını sağlamak içindir. Toplum, insan yararı içindir. Yargının bağımsızlığı; yasama, yürütme, bir başka yargı organı, kamuoyu, yargıcın kendi inanç ve görüşleri karşısında yansız olarak karar verebilmesi; “herkesin yasa önünde eşitliği” ve “yasa herkes için eşit uygulanır” kurallarının gerçekleştirilebilmesi için zorunludur.

Ne devlet organları, ne sokağın sıcak mantığı yargıcı etkileyebilmelidir.

Yargıç, yargılarken ve karar verirken, inançlarını, görüşlerini duruşma salonunun eşiğinde bırakan insandır.

Devletin tüm organlarında çalışanlar meleklerden oluşsalar bile, devletin her işlemi hukukun, dolayısıyla yargının süzgecinden geçecek, en azından bu yol açık olacaktır.

Yargıcın gücü, demokraside çok önemlidir. Hukuk konusunda yasa koyucunun sübjektif iradesinden bağımsız, genişletici, geliştirici yorum yapma tekelini elinde bulundurması, verdiği kararların, bütün kişi ve kurumları bağlaması ve değiştirilememesi onun gücünün önemini kanıtlamaya yeterlidir. Yargının işlevi geçişsiz değil, geçişlidir. Hukuku yargıçlar keşfeder. Zira yasaları yasama organları, ama hukuku yargıçlar yapar. Hak ve özgürlüklerin bekçisi yargıdır, yargıçtır. Görülüyor ki, yargı rastgele bir görev değil, sistemi “meşrulaştıran bir kurum”dur.

Yargının işlevi hukuk düzenini korumaktır.

Bugün Kara Avrupa’sı sistemini benimseyen gelişmiş ülkelerde bile yargının tam bağımsız kılınabilmesi için yapılması gerekenler tartışılmakta; bağımsızlığına yeni kavuşmuş ülkeler ise, gelişmiş olanlardaki yakınmaları da gözeterek düzenlemeler yapmaktadırlar.

Sami Selçuk tarafından 1999-2000 Yılı Adli Yıl Açılış töreninde Yargıtay’da yapılan konuşmadan alınmıştır. 

Sürü Ahlakı

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Sürü Ahlakı / Av. Vedat Ahsen Coşar 

‘…sürü ahlakı en başta, kendisi olmaya, kendi dışında olana, farklı olana hayır der: Ve bu hayır deme onun yaratıcı eylemi olur.’ NIETZSHE

Yaşadığı çağdan kendisini soyutlamayan, aksine sorumlu tutan Nietzsche ‘Ben bu çağın çocuğuyum‘ der ve yaşadığı çağın dekadansına, yani çöküşüne ve gerilemesine karşı kendisine ve diğer bilgelere, ‘çağını aşmayı ve çağından bağımsız olmayı‘ öğütler. Çünkü Nietzsche’ye göre kendi yaşadığı çağdaki çöküşün, gerilemenin, yozlaşmanın, çürümenin nedeni ahlaktır. Sürü ahlakıdır. Toplum hayatındaki çözülmeyi, yozlaşmayı, çöküşü insanın sürü ahlakı yaratmıştır. İnsanın zayıf ve güçsüz yapısının bir ürünü olan sürü ahlakına bağlı olarak insanın doğası, beraberinde insanın hayatı kendi tarzında ve anlayışında anlamlandırmasını getirmiştir. Bu tarz bir anlamlandırma, insanın doğru ya da yanlış bulduğu, iyi veya kötü olarak nitelendirdiği şeylerin gerçek değerini değil, o şeyleri değerlendiren insan için taşıdığı anlam ve değeri ortaya çıkarmıştır.

Bu yaklaşım Nietzsche’ye göre insanın hayatta kalabilmek için gücünü çoğaltmak çabası içinde olmasını, yani güç istemini zorunlu kılar. Zira insan ancak bu şekilde değer yaratabilir, değer yarattıkça ayakta ve hayatta kalabilir.

Hayatın kendisine cömert davranmamasından dolayı hem fizik hem de akıl, beceri ve yetenek yönünden güçsüz ve zayıf olan insan, varlığını sürdürebilmek için başka insanlara dayanmak zorundadır. Bu insanlar ya zaman içinde ya da yetiştirilmelerine veya içinde bulundukları koşullara bağlı olarak güçsüzleştirilerek sürüye katılmaya uygun hale getirilirler ya da doğaları gereği güçsüz oldukları, kendilerine emek vermedikleri, kendilerini olduramadıkları için sürüden biri olurlar.

‘Sadakat köpeklere mahsustur ve her köpek için bir Napolyon vardır‘ diyen Stalin biraz acımasız şekilde de olsa, sürü ahlakını yaratanın efendiler değil, köle ruhlu olanlar, Nietzsche’nin isimlendirmesiyle sürü insanı olduğunu ifade eder. Onun için Max Stirner ‘Büyük, yalnızca biz diz çöktüğümüz için büyüktür. Ayağa kalkalım!‘ der.

Kendi efendisini diz çökerek kendisi yaratan sürü insanı, bir yandan efendisine sadakat ile bağlı ve hizmet ederken, diğer yandan hem efendisine hem de kendi dışında olana, kendisi gibi olmayana hınç duyar. Zira sürü ahlakına sahip güçsüz insan kindar ve kurnazdır. Efendisini sever, ama aynı zamanda ondan nefret eder. Nefret ettiği için de fırsatını bulduğunda, kendisini bir şekilde güçlü, efendisini veya kendisinden farklı olanı zayıf hissettiğinde ona zarar vermekten çekinmez. Bu tam da Peyami Safa’nın dediği gibi bir şeydir, yani ‘Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve onu yenemeyeceğinizi düşünüyorsanız onu sevmeye başlarsınız. Sevdiğiniz o kişiyi yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret edersiniz‘ gibi bir şeydir.

Nietzsche bütün bunları ‘Ecco Homo/İşte İnsan’ isimli eserinde şu cümlelerle ifade eder: ‘Kindar insanın gönlü kapalıdır. Kindar insan kendisine karşı dürüst ve içten değildir. Gönlü çarpıktır. Ruhu saklı yerleri, gizli yolları, açık kapıları sever. Saklı olan, gizli olan her şey onun dünyasında, kendi güvenliği, kendi iyileştirici ilacı olarak onu kendisine çeker. O, susmayı bilir, unutmamayı, beklemeyi, geçici olarak kendisini küçültmeyi, kendisini alçak gönüllü olarak göstermeyi bilir.’

Sürü ahlakı itaat ahlakıdır. Efendiye itaattir, lidere itaattir, bir davaya itaattir, bir ideolojiye itaattir. Bu durum aslında zayıf ve güçsüz kişinin kimliğini, kişiliğini sürü içinde bulmasından, kendisini sürünün içinde daha güvenli hissetmesinden kaynaklanır. Amin Maalouf, ‘Yüzüncü Ad’ isimli romanında itaat üzerine kurulu olan bu sürü ahlakının efendisine, liderine: ‘Senin için iyi olan, başkaları için de iyidir; gerçek senin elindeyse, yolunu yitirmiş koyunları doğru yola getirmen gerekir, hangi yolla olursa olsun’ sözleri ile metaforik biçimde seslenir.

Amin Maalouf’un kullandığı bu metafor, Michel Foucault’ın iktidar teknolojisinin gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu ifade ettiği ve özellikle İbraniler tarafından geliştirilen ‘pastoral iktidar’, yani halkın yararına olan iktidar geleneğinin bir türü olan ‘çoban-kral’ anlayışına dayanır.

Pastoral iktidarda, çoban-kral kendisine Tanrı tarafından emanet edilen sürünün esenliğinden sorumludur. Burada sürüden ayrılanları takip edip doğru yola getirmek, yani yeniden sürüye katmak, yola getiremediklerini ise yok etmek çoban kralın asli görevidir.

Bu anlayış bir bakıma halka çeki düzen vermenin peşinde olan, tek doğru etrafında halkı biçimlendirmeyi amaçlayan, demokrasi ve açık toplum düşmanı Platon’cu toplum mühendisliğinin çağdaş bir çeşitlemesidir. Onun için modern dönemlerde siyasal seçkinler, yoldan çıkanları doğru yola getirmek için, kimi zaman beyin yıkama ve propaganda gibi yöntemleri, kimi zaman şiddet yöntemini, çoklukla da her iki yöntemi birlikte kullanırlar.

İtaati, boyun eğmeyi ve adanmışlığı zorunlu kılan sürü ahlakı, bu ahlak anlayışının gereği olarak özverili ve alçak gönüllü olmayı şart koşar. Dahası bu iki değer yargısını bir erdem olarak kabul eder ve kutsar. Öyle olduğu için sürü ahlakını benimsemiş insan, kendisinden, kendi bireysel tercihlerinden vazgeçmek zorunda kalır, itaate dayanan bir sorumluluk ve ödev anlayışını benimser.

İnsanın topluluk halinde yaşama ihtiyacına bağlı olarak ve güçlü olma arzusundan kaynaklanan toplumsallaşmaya yönelmesi bir bakıma güç isteminin doğal bir sonucudur. Zira güç istemi kendisini güçsüz hisseden insanda toplumsallaşma içgüdüsünü harekete geçirir. Güçsüz olduğu için kendisine yetmeyen ve kendi yalnızlığından korkan insan, onun için kendisine benzeyenlerle bir araya gelmek suretiyle bir topluluk oluşturur. Bu oluşum, güçsüzlüğünün bilincinde ve farkında olan insanın güç istemini yerine getirmesidir. O nedenle güçsüz insanın gerçekleştirdiği ilk başarı kendisinin de üyesi olduğu toplumu veya topluluğu yaratmak olmuştur. Shakespeare’in ‘Toplum kendisi dışında kalanlara pek cömert davranmaz‘ demesi bundan dolayıdır.

Bu noktada, yani güçsüz insanın topluluk oluşturması noktasında söz alan Nietzsche Zerdüşt’ü konuşturur. Ve Zerdüşt şöyle buyurur: “Komşunuzun çevresinde toplanır ve ona güzel sözler söylersiniz. Fakat ben size derim ki: Sizin komşunuzu sevmeniz, kendinizi kötü sevmeniz nedeniyledir. Komşunuza sığınır ve bundan bir erdem yaratmak istersiniz. Ama ben sizin özverinizin gizli maksatlarını bilirim. ‘Sen’, ‘ben’den eskidir; ‘sen’ kutsallaştırılmıştır, ama ‘ben’ daha henüz kutsallaştırılmamıştır: İnsan onun için komşusuna gider.” İnsan komşusuna ne zaman gitmek istemez? ‘Ben’ oldum dediği, yani gücü ele geçirdiği, kendisini kutsallaştırdığı, kendisini efendi hissettiği zaman gitmek istemez ve hatta gitmez de.

Ve Canetti. Görkemli bir imgeleme sahip bulunan, filozofların yapması gerekeni yaparak bize yeni kavramlar kazandıran, insanlığın yalnız dahilerinin içinde en seçkinlerinden birisi olan Elias Canetti. ‘Düşünmek ısrar etmektir’ diyerek kaleme aldığı ‘Kitle ve İktidar’ isimli abidevi eserinde bize, bir başka sürüyü, sürü ahlakını anlatır. Kitleyi ve kitlenin güç isteminin tezahürü olan iktidar istemini, iktidarla olan ilişkisini anlatır.

Kitle ve iktidar! Birbirini hiç durmadan, hiç soluk almadan, hiç soluk vermeden üreten, sonra yeniden üreten ve çoğaltan, birbirinin hem nedeni hem de sonucu olan iki canavar. İnsan doğasının, kitle ve iktidarla olan ilişkisinin zaman, mekân, din farkı olmaksızın nasıl benzeştiğini tarih üstü boyutlarıyla ele alan Canetti anılan eserinde: ‘insanlar arasında emir ve itaat ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlığa dönüştüğünü, en az sorgulanan, ama en tehlikeli şey olan emir vermenin, emredilende özgür ve bağımsız bir kişilik oluşmasını önleyen bir sızı bıraktığını, bu sızının emir alanları nasıl katılaştırdığını ve itaat eder hale getirdiğini, kitlenin yıkıcı, iktidarın öldürücü olduğunu, insanın -iktidar- isteği ile Tanrının kıyamet ve dehşet tehdidini çaldığını, deşarj olmadan kitlenin gerçek anlamı ile mevcut olmadığını, insanın başkaları ile arasına koyduğu mesafelerle taşlaşıp çoraklaştığını, insanların mesafe yüklerinden kurtulabilmek için kitle olarak deşarja gereksinim duyduklarını, deşarj olmak için evlerini, evlerin pencerelerini, camlarını kırdıklarını, arabaları yaktıklarını, kitlenin iç dünyasının en çarpıcı özelliğinin zulme uğramış olma duygusu olduğunu, bu duygunun bir kez ve sonsuza dek düşman ilan ettiği insanlara yönelttiği kendine özgü bir öfke ve sinirlilik hali olduğunu’ anlatır. Yani sürüyü, sürü ahlakını, sürünün marifetlerini anlatır.

Son bir söz: Sen sen ol, koyun olma. ‘Sürüler içinde sürmeli koyun’ olacaksın deseler dahi, koyun olma, sürüden biri olma. Çünkü insanlar koyunları severler, ama koyunları yerler…

Bir de şiir size. Adı ‘Koyun ile Sürü’ Mehmet Burakgazi yazmış. Okuyalım:

‘Bir zamanlar sürü içinde, / Uslu, edalı, nazlı bir koyun, / Gider patika yollara düşer, / Kılıflara girer, oynar oyun, / Et ile ten için çıkarır sorun…/ İnkar edince sürüyü dışlanır, / Tek başına kalır uslu koyun, / İşte orada başlar, tüm sorun, / Ah be koyun sana ne lazımdı, / Aşk kokan, etli, tenli oyun…’

Avukat Olivier Metzner

0

Fransız ceza avukatı Olivier Metzner 22 Kasım 1949’da dünyaya geldi.

Franz Kafka okuduktan sonra hukukla ilgilenmeye başladı. Caen Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1975 yılında Paris’e taşınarak serbest avukatlığa başladı.

Ceza hukuku alanında uzmandı ve bu davalarla tanındı. Yüksek profilli şahsiyetleri savunmasıyla ünlendi. Panamalı eski diktatör Manuel Noriega’nın avukatlığını üstlendi.

Ceza davalarında kendini özgü yöntemleri bulunuyordu, özellikle prosedürlerdeki kusurları tespit etme ve müvekkillerini teknik konularda özgür bırakma becerisiyle bilindi. 2010’da Fransa’nın Brittany Morbihan Körfezi’ndeki Boëdic Adası’nı 2,5 milyon Euro’ya satın aldı. 

GQ dergisi tarafından Fransa’nın en güçlü avukatı seçildi.

17 Mart 2013’te 63 yaşında öldü. Cesedi, evinin bulunduğu Boëdic adasının yakınlarında yüzüyordu ve bir intihar notu bırakmıştı.

Hiç evlenmedi ve çocuğu olmadı. 

Cadı Kazanı

0
Cadı Kazanı

1692 yılında ABD’nin Salem kentinde cadılıkla suçlanan bir grup insan, mahkeme kararıyla idam edilir. Cadı Kazanı, zulmün ve şiddetin doruğa çıktığı bu dönemi anlatır. Anlatılanlar, özgür düşünceye yaşama hakkı tanımayan birtakım bağnaz Hristiyan’ın, dini inançları kullanarak, toplumsal düzeni ve hukuku ele geçirmelerinin ibret dolu hikayesidir.

Cadı Kazanı

Cadı Kazanı’nın yazarı olan ve 1915-2005 yılları arasında yaşayan Arthur Miller, insanlık tarihinin gördüğü bu en korkunç ve unutulmaz olayı sahneye taşıyarak, 1950’lerin ABD’sinde, çok sayıda sanatçı ve entellektüelin yaşamlarını karartan McCarthy dönemine kalıcı ve çarpıcı bir eleştiri yöneltmek istemiş ve 1952’de Cadı Kazanı isimli bu oyunu yazmıştır.

Kitap ve kitaptan uyarlanan tiyatro oyunları Amerika Birleşik Devletlerinin Massachusetts eyaletinde bulunan Salem kasabasında cadılıkla suçlanan bir grup insanın mahkemelerde yargılanmasını ve idama mahkum edilmesini ele almaktadır. Baskıcı yönetimlere eleştiri getirilen eser, ABD’de insanların komünist olmakla itham edilerek yargılandığı McCarthy döneminde kaleme alınmıştır. Miller, cadılıkla suçlanan insanların onur ve haysiyetlerini korumak için ölümü göze almalarını irdelemiştir. Eser, 1950 McCarthy dönemini, Salem’de 1692 yılında cadı olmakla ve şeytanla işbirliği yapmakla suçlanan insanların idam edilmeleriyle anlatan Miller, Miller, Cadı Kazanı eseri ile şimşekleri üzerine çekmiş ve komünizmi desteklemekle suçlanmış, 1957 yılında yargılanmıştır. Miller’in toplumsal eleştirileri Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi’nin dikkatini çekmiş, Cadı Kazanı’nda komitenin başkanı Joseph R. McCarthy’in eleştirilmesi üzerine, aynı komite tarafından pek çok sanatçıyla birlikte hapis cezasına mahkum edilmiştir.

Oyun, yazıldıktan kısa süre sonra 22 Ocak 1953 tarihinde sahnelenmiş, daha sonra yeni yapımlarla klasikle haline gelmiştir. Kitap, Amerika Birleşik Devletlerinde ve başkaca ülkelerde birçok okulda müfredatın içindedir ve öğrencilere temel eser olarak okutulmaktadır.

Eser, Sabahattin Eyüboğlu ve Vedat Günyol tarafından Türkçeye tercüme edilmiş, edebiyat ve sanatseverlerle buluşturulmuştur. Cadı Kazanı, Türkiye’de ilk kez İstanbul Devlet Tiyatrosunda 1958-1959 sezonunda Cüneyt Gökçer tarafından sahnelenmiştir. İstanbul Kültür Sarayı İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından yeniden sahnelenmiştir. Oyunun tiyatroda ilk gösteriminde binada yangın çıkmış, sahne yaklaşık 7 yıl kapalı kalmıştır.

Oyun 2017 yılında yeniden sanatseverlerle buluşturulmuştur. Yaklaşık 45 yıl önce Cüneyt Gökçer rejiisiyle sahnelenen Cadı Kazanı, Tiyatro Tatavla’nın kendi sahnesinde seyirciyle buluşmuştur.

Oyunun yönetmenliğini Eraslan Sağlam yapmış, Aysan Sümercan, Ersan Uysal, Erhan Tuna, İrem Erkaya, Ömer Akgüllü, Kaan Songün, Tuba Zehra Sağlam, Yasemin Yeşilgöz, Hürol Balakoğlu, Şebnem Usanmaz, Erhan Özkoç, Gülnara Golovina, Hande Elaman, Yeşim Gül ve Elif Öztürk oyunda rol almışlardır.

Cadı Kazanı, Robert Ward tarafından 1961 yılında operaya da uyarlanmış ve Pulitzer Ödüllerini kazanmıştır.

Miller’ın Cadı Kazanı, iki defa beyazperdeye aktarılmıştır. Bunlarından birincisi Jean-Paul Sartre‘ın senaryosunu yazdığı 1957 tarihli Les Sorcières de Salem filmidir. İkincisi ise Miller’ın kendisi tarafından uyarlanan ve kitabın yazılmasından kırk yıl sonra sinemaya uyarlanan versiyondur. film, Akademi Ödülleri adaylığı kazanmıştır.

“Yanıyor, alev alev yanıyor dünya! Şeytanın ayak seslerini duyuyorum, geliyor. İşte… Elli çeşit suratıyla görüyorum onu! Benim suratım onun suratı! Seninki Danforth, seninki de onun suratı! İnsanları cehaletten kurtaracak olanların gevşemesi yüzünden, benim gibilerin gevşemesi yüzünden, sizin gibilerin, yalana bile bile gerçek diyen sizin gibi kara vicdanlı insanlar yüzünden, Allah lanet ediyor soyumuza! Yanacağız, hep birlikte yanacağız Allahın ateşinde!” Arthur Miller / Cadı Kazanı

İstanbul Barosu 2013 Yılı Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi

0

İstanbul Barosu 2013 Yılı Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi, 17 Mart 2013 tarihinde düzenlenen toplantıda oybiriği ile kabul edilmiştir. Bildirgeyi, Baro Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Durakoğlu okumuştur.  Sonuç bildirgesi, oybirliği ile seçilen Av. Ayhan Erdoğan, Av. Uğur Yetimoğlu, Av. Ceren Akkaya’dan oluşan bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. 

İstanbul Barosu Hakkında Açılan Dava 

İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal, Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Durakoğlu, Genel Sekreter Av. Hüseyin Özbek, Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Ufuk Özkap, Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Ayşe Füsun Dikmenli, Av. Aydeniz Alisbah Tuskan, Av. Turgay Demirci, Av. İsmail Altay, Av. Hasan Kılıç hakkında ceza soruşturması açılması üzerine olağanüstü genel kurul kararı alınmıştır. Dava, Silivri 2. Asliye Ceza mahkemesinin 2013/148 E. Sayılı dosyasıile17 Mayıs 2013’te başlamıştır. Davanın açılması ile birlikte birçok hukuk kurumu bildirgeler yayınlayarak İstanbul Barosu’na destek açıklaması yapmıştır. Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeleri hakkında Ceza Kanunu 277. Maddesi uyarınca yargılama görevini yapanı etkilemeye teşebbüs suçu isnat edilmiş ancak 24 Şubat 2014 tarihli duruşmada beraat kararı verilmiştir. 

2013 Yılı Olağanüstü Genel Kurulu 

İstanbul Barosu 2013 yılı genel kuruluna, baronun önceki bakanları Av. Turgut KAZAN, Av. Prof. Dr. Yücel SAYMAN, Av. Kazım KOLCUOĞLU ve Av. Muammer AYDIN katılmış, ayrıca baro seçim gruplarının liderleri yönetime destek açıklamışlardır. Divan Başkanlığını Prof. Dr. Köksal Bayraktar, Başkan Yardımcılığını Av. Kemal Aytaç, divan üyeliklerini ise Av. Emine Mustafaoğlu ile Av. Türkan Yılmaz yapmıştır.

Toplantıya, Avrupa Barolar Konseyi (CCBE) 3. Başkan Yardımcısı Mr. Michel Benichou, Uluslararası Avukatlar Birliği {UIA) Başkanı Mr. Jean-Marie Burguburu, Alman Barolar Birliği (BRAK) Başkan Yardımcısı Dr. Michael Krenzler, Alman Barolar Birliği (BRAK) Hukuk Müşaviri Ms. Krishna Wiese, Avrupa Savunma Avukatları Barosu (ECBA) Yönetim Kurulu Üyesi Mr. Scott Crosby, Avrupa Savunma Avukatları Barosu (ECBA) Üyesi Sn. Banu Kurtulan, Berlin Barosu Başkan Yardımcısı Mr. Bernd Hausler, Hırvatistan Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Mr. Marın Mrklic, Selanik Barosu Başkanı Mr. Nikolaos Valergakıs, Kıbrıs Barolar Birliği Konseyi Mali Sekreteri Av. Salih Irkad, Lefkoşa Barosu Başkanı Av. Gökhan Asafoğulları, Lefkoşa Milletvekili Av. Savaş Atakan, Kıbrıslı Avukatlar adına Av. Şahap Tokatlı, Bulgaristan Baroları Temsilcisi ve Alman Avukatlar Birliği (DAV) temsilcileri ile İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Jale Özer SUSİL katılmıştır.

Genel Kurulda, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Vedat Ahsen COŞAR, Başkan Yardımcısı Av. Berra BESLER Genel Sekreter Av. Cengiz TUĞRAL, TBB Yönetim Kurulu Üyeleri, Adana Barosu Başkanı Av. Mengücek Gazi ÇITIRIK, Aksaray Barosu Başkanı Av. Levent BOZKURT, Amasya Barosu Başkanı Av. Ahmet Melik DERİNDERE, Ankara Barosu Başkanı Av. Metin FEYZİOGLU, Antalya Barosu Başkanı Av. Alper Tunga BACANLI, Aydın Barosu Başkanı Av. Sümer GERMEN, Balıkesir Barosu Başkanı Av. Yasar MEYVACI, Bolu Barosu Başkanı Av. Ferit ATALAY, Burdur Barosu Başkanı Av. Yusuf ÇİFTÇİ, Bursa Barosu Başkanı Av. Ekrem DEMİRÖZ, Çanakkale Barosu Başkanı Av. Bülent ŞARLAN, Çankırı Barosu Başkanı Av. Erkan KOROGLU, Çorum Barosu Başkanı Av. İbrahim ÖZYILMAZ, Denizli Barosu Başkanı Av. Müjdat İLHAN, Diyarbakır Barosu Başkanı Av. Tahir ELÇİ, Düzce Barosu Başkanı Av. Ali DİLBER, Edirne Barosu Başkanı Av. Özgür YILDIRIM, Erzincan Barosu Başkanı Av. Can TEKİN, Erzurum Barosu Başkanı Av. Faruk TERZİOĞLU, Eskişehir Barosu Başkanı Av. Rıza ÖZTEKİN, Gaziantep Barosu Başkanı Av. Ali ELİBOL, Giresun Barosu Başkanı Av. Gültekin UZUNALİOĞLU, Isparta Barosu Başkanı Av. Gökmen Hakkı GÖKMENOĞLU, Karabük Barosu Başkanı Av. Rıdvan ERDOĞAN, Kocaeli Barosu Başkanı Av. Mehmet Tamer SOLAKOĞLU, Manisa Barosu Başkanı Av. Zeynel BALKIZ, Mersin Barosu Başkanı Av. Alpay ANTMEN, Muğla Barosu Av. Mustafa İlker GÜRKAN, Sakarya Barosu Başkanı Av. Recep HACIEYÜPOĞLU, Uşak Barosu Başkanı Av. Baki KANTAR hazır bulunmuştur.

Ayrıca, İstanbul Milletvekili Sezgin TANRIKULU, Denizli Milletvekili İlhan CİHANER, İstanbul Milletvekili Mahmut TANAL, Denizli Milletvekili Emre DOĞAN, Türk Hukuk Kurumu Başkanı Sabih KANADOĞLU, ÇYDD Başkanı Prof. Dr. Aysel ÇELİKEL, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Tansel ÇÖLAŞAN, DİSK Genel Başkan Yardımcısı Metin EBETÜRK, DİSK Genel Başkan Yardımcısı Ali Rıza KÜÇÜKOSMANOĞLU, Eğitim-İş Sendikası Genel Başkan Yardımcısı Veli DEMİR, Mimarlar Odası Başkanı Eyüp MUHÇU, Çağdaş Hukukçular Derneği temsilcileri, Türk Kadınlar Birliği İstanbul Şubesi Bşk. Selma DURAK, Engelliler Konfederasyonu Başkanı Av. Turhan İÇLİ, Sanatçılar Girişimi adına Orhan KURTULDU, Türkiye Sakatlar Derneği Genel Başkan Yrd.’sı Av. Turan HANÇERLİ, Serbest Muhasebeciler ve Mali Müşavirler Odası Bşk. Yahya ARIKAN, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Taner GÖREN, Genel Sekreteri Dr. Ali ÇERKEZOĞLU, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği Başkanı Alev TOKER, Kadın Araştırmaları Derneği 2. Bşk. Meriç VELİDEDEOĞLU, Genç Avukatlar Birliğinden Semra YILDIZ, Kartal Hukukçular Derneği ve Gaziosmanpaşa Hukukçular Derneği temsilcileri de toplantıya iştirak ederek baroya destek olmuşlardır.

İstanbul Barosu 2013 Yılı Olağanüstü Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi
Başkan Ve Yönetim Kurulu Görevinin Başındadır. İrademize Sahip Çıkıyoruz

İSTANBUL BAROSU’nun 17 Mart 2013 tarihli Olağanüstü Genel Kurulu, Türk Hukuk Tarihinin “OLAĞANÜSTÜ” nitelemesiyle anılacak çok özel bir zaman diliminde yapılmaktadır.

Bugün; meslektaşlarımızın mahkemelerdeki görevlerini ifa etmeleri engelleniyor. Avukatlar, hukuksuzluğun hüküm sürdüğü duruşma salonlarına cübbelerini asıp çıkmazlarsa, müvekkillerine zarar verdikleri kanısındalar… Mesleğimizin itibarsızlaştırılmasına yönelik bir stratejinin sinsi taktikleri uygulanıyor.

38 meslektaşımız, mesleki faaliyetleri nedeniyle tutuklu…

Ve nihayet, Genel Kurulumuzun henüz 5 ay önce belirlenen iradesi hiçe sayılmaya çalışılıyor.

Avukatlar olarak, bugün gelinen nokta itibariyle, soluduğumuz zaman diliminin adalete olan ihtiyacını haykırmayı görev sayıyoruz.

BİZ AVUKATIZ !

Eşitlik ve özgürlük gibi değerlerden türeyen insan hakları kavramının “ahlaki talep” olduğunu içselleştirmiş bir mesleğin mensupları olarak, bu taleplerden asla vazgeçemeyiz. Bizce, siyasal iktidarın demokratik meşruiyeti, hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının gerekçesindeki güç değildir. Hak ve özgürlükler, çoğunluk ideolojilerinin tartışmalı değerlerine feda edilemez. Siz ister özel yetkiler atfedin mahkemelerinize, isterseniz yönetimlerinizin sıkı mahkemelerinde yargılamalar yapın; biz yasalarla kurulmuş olsa bile bu kararların toplum vicdanında “haklı” olmadığını biliriz. Biliriz ve söyleriz:

BİZ AVUKATIZ!

Mesleğimize ilişkin biriktirdiğimiz bütün duyarlılıklarımız, kaynağında savunma hakkını ve halkın hak arama özgürlüğünü barındırır. Teslim olursak, adaleti teslim ettiğimizi biliriz biz… Tarih boyunca ilmeğe doğru uzanan her boyun bizimki olsa da teslim olmayız.

Romalıların kölelerinden bile esirgemedikleri savunma hakkının kutsallığına yüklediğimiz anlam, toplumsal adaleti temsil ederken verdiğimiz savaşımın kaynağındaki öyküyü oluşturur.

Irk, din, dil, renk ayrımı bizim meşguliyet alanımız değildir. Hak ihlalleriyle karşılaşanların kimlik ve düşüncesine bakmaksızın yanında yer alırız biz…

Adalete ulaşmaktaki en temel aygıtın savunma olduğu gerçeği, bütün birikimlerimizin beslendiği temel kaynaktır. Biz, savunmanın ihmal edildiği, görmezden gelindiği, şekli unsura dönüştüğü bir yargılamayı “adiI” sayamayız.

Biz adaletin -ayrımsız biçimde- herkes için gerekli olduğuna inanırız. Savunmamızın, “hiçbir kısıtlamaya tâbi olmaksızın” yapılabilmesine dair duyarlılıklarımız, sadece tecellisine çalıştığımız adalet içindir.

BİZ AVUKATIZ !

İktidar erkinde ifadesini bulan güç, giderek olağanüstü gelişen bir cesamete erişirse, başka deyişle kendisini yargı denetiminin dışında tutarsa, sadece kuvvetler ayrılığının işlevini yitirmekle kalmayacağını, büsbütün adaletin yitip gideceğini biliriz biz…

Yargı denetiminden kurtulup, sınırsız bir erk alanı açarken beslenen canavarın, onu besleyenlere yöneldiğini tarih boyunca çok yaşadık biz…

EVET, BİZ AVUKATIZ…

Bir gün herkese gerekiriz biz…

Yargıyı kuşatıp, esir alsanız da bizi teslim alamazsınız. Darbelerden, darbelerin sıkıyönetim mahkemelerinden, DGM’lerden, ÖYM’lerden aldığımız derslerin birikiminde oluşan gücümüzle hiç biat etmedik biz… 12 Martın 12 Eylülün işkencelerinde hiç bükülmedi bu levha…

Yargıyı siyaset stratejilerinin taktik alanları olarak kullananların, tarihte aldıkları yeri hep biz tayin ettik…

Toplumsal adaletin temsilcileri olarak taşıdığımız terazi, haklılığımıza olan inancımızı hiç hafife almadı. Biz bütün adalet mücadelelerinin onurlu savaşçıları olduk…

ŞİMDİ DE ÖYLE OLACAK…

Yargıyı siyaset eliyle susturup, savunmayı polis eliyle kriminalize ederek kamuoyu desteği sağladığınızı düşünseniz bile susmayacağız biz… Tutuklu tüm meslektaşlarımıza inanarak, onların sadece savunma hakkı uğruna mahpus yattıklarını söylemeye devam edeceğiz. Kimlerin avukatlığını yaptıklarına ilişkin bir sorgulamayı da, susma hakkının kullanılmasına dair bir tavsiyenin sorgu konusu yapılmasını da şiddetle reddediyoruz.

Biz ayrıcalık istemiyoruz.

Altında imzanız olan taahhütlere uymanız gerektiğini söylüyoruz.

B.M. Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipleri içeren Havana Kurallarının ifadesi ile;

“Hiç bir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz bir müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmeleri güvence altına alınmış olan avukatların kabul görmüş mesleki ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka tür yaptırımla sıkıntı çekmemeleri veya tehditle karşılaşmamaları/ Hükümetlerin sahip bulundukları erk eliyle sağlanır.”

Demokrasi İddiasının hak edilmesindeki temel koşul konumunda bulunan hak arama özgürlüğü için verdiğiniz sözlere uymanızı istiyoruz. Biz bu sözlerin takipçisi olacağız ve bu uğurda mücadeleye devam edeceğiz.

Örgütlü gücümüzü, Baromuzu da size teslim etmeyeceğiz.

Özgür biçimde 5 ay önce belirlediğimiz irademize sahip çıkıyoruz. 5 ay önce burada belirlediğimiz iradeyi yalnızca biz değiştirebiliriz.

Baro yönetimi görevinin başındadır ve seçimle geldiği yerden seçimle gidecektir.

Hiçbir kişi ve kurum bu konuda söz söyleme veya bu durumu değiştirme hakkına sahip değildir.

Avukatların demokratik iradelerine tasallut edenler, çok ağır bir yanıt ve ders alırlar. Özgür irademiz dışındaki her gelişmeyi, örgütümüze dönük bir darbe olarak niteleyeceğimiz bilinmelidir.

Savunmaya yönelik bu saldırıların giderek Baromuza kadar vardırılmış olması, onun da susturulmasını amaçlıyorsa, bu amaca asla ulaşılamayacağı bilinmelidir. Meslek örgütümüzün seçimlerindeki farklılıklarımız, mesleğimize yönelen saldırılar karşısında “yekvücut” bir davranış biçimine dönüşür. Barolara
saldırılarak avukatların susturulması, halkın hak arama özgürlüğünün yok edilmesi anlamına gelecektir. Buna asla izin vermeyeceğiz.

Baromuzu ve onun yöneticilerini yargılamaya yönelik komplolara da boyun eğmeyeceğiz. Meslektaşının haklarını korumakla görevli olan yöneticilerin bu görevlerini yerine getirdikleri için yargılanmalarını, savunmaya yönelik saldırılardan alınan bir pay olarak niteliyoruz. 17 Mayıs 2013 tarihinde Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmada, kamuoyunun da tanık olacağı güç, bükülmeyi reddeden bir özgün haykırış olacaktır.

O gün yargılanacak olan baro yöneticileri değil, yargının bizzat kendisidir.

TÜM YURTTAŞLARA SÖZ VERİYORUZ Kİ;
AVUKATLAR, HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN MÜCADELE VERMEKTEN ASLA VAZGEÇMEYECEKTİR.

ASLA EGEMENLERE TESLİM OLMAYACAĞIZ. MEŞRU MÜDAFAA HAKKIMIZI SONUNA KADAR KULLANACAĞIZ.

BU ÜLKEDE AVUKATLAR VAR…

Avukat Kazım Arslan

0

Avukat, iş adamı ve siyasetçi Kazım Arslan 17 Mart 1954’te doğdu. (Ölümü: 7 Haziran 2019) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1984-1989 yılları arasında SODEP İl Yönetim Kurulu Üyeliği’ne seçildi. 1989’da SHP Denizli İl Sekreterliği’ne, 1991’de SHP İl Başkanlığı’na seçildi. 1979-1999 arasında 20 yıl boyunca serbest avukat olarak çalıştı. 6 yıl Denizli Tekstil ve Giyim Sanayicileri Derneği (DETGİS) Başkanlığı’nı üstlendi. 6 yıl Ulusal Sanayici ve İş Adamları Derneği Denizli Şube Başkanlığı yaptı. 10 ayrı sivil toplum örgütünde de yöneticilik yaptı. 25., 26. ve 27. dönem Denizli Milletvekili olarak görev yaptı. 7 Haziran 2019’da beyin kanaması nedeniyle Antalya’da yaşamını yitirdi.

Mukaddime

0
Mukaddime, tarih, sosyoloji ve siyaset düşüncesi arasında köprü kuran klasik bir başvuru eseridir. Eser, toplumların ve devletlerin yükseliş–çöküş aşamalarını açıklamak için kavramsal araçlar geliştirmektedir. 

Mukaddime (The Muqaddimah), 14. yüzyıl filozofu, sosyolojinin asıl kurucusu veya sosyolojinin babası olarak kabul edilen İbn Haldun’un (1332–1406) tarih anlayışını temellendirdiği, toplumların ve devletlerin işleyişini açıklamaya çalıştığı en önemli eseridir. Eser yazarın kapsamlı tarih kitabı olan Kitâbü’l-İber’in giriş bölümü olarak kaleme alınmış; ancak içerdiği yöntem, kavramlar ve özgün yaklaşım nedeniyle zamanla müstakil bir klasik olarak değerlendirilmiştir. Mukaddime, toplum, siyaset, ekonomi, kültür ve eğitim gibi alanları bir arada ele alan sistemli bir düşünce metnidir.

Eserin telifinin ilk şekli 1377 (H. 779) yılında tamamlanmış, İbn Haldun daha sonra metin üzerinde tashih ve eklemeler yapmıştır.

Mukaddime, tarih, sosyoloji ve siyaset düşüncesi arasında köprü kuran klasik bir başvuru eseridir. Eser, toplumların ve devletlerin yükseliş–çöküş aşamalarını açıklamak için kavramsal araçlar geliştirmektedir. Çürümüşlüğü, ahlâkî bir çöküşten çok, toplumsal ve siyasal çözülme olarak açıklamaktadır.

Mukaddime yüzyıllarca çok sayıda el yazması nüsha halinde istinsah edildi ve bilim dünyası tarafından takip edildi. İstanbul, Kahire ve Avrupa kütüphanelerinde orijinal metinler muhafaza edildi. 19. yüzyılda başta Paris ve Kahire olmak üzere birçok ülkede matbu olarak seri baskısı yapıldı. Mukaddime’nin tamamına yakın kısmının ilk Türkçe tercümesi Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi tarafından 1730–31 yıllarında yapılarak I. Mahmud’a takdim edildi.

İbn Haldun, tarihî olayların hikaye gibi anlatılmasını yeterli görmemiş; olayların arka planındaki nedenleri ve toplumsal dinamikleri araştırarak bilimsel bir disiplin geliştirmiştir. BU çerçevede Mukaddime, tarihin nasıl incelenmesi gerektiği sorusuna cevap arayan bir yöntem kitabı niteliği taşımaktadır. Yazar, rivayetlerin sorgulanmadan aktarılmasına karşı çıkmakta; abartı, propaganda ve tarafgirlik gibi etkenlerin tarihî bilgiyi çarpıtabileceğini vurgulayarak eleştirel bir bakış önermektedir. Dil, eğitim, bilimlerin sınıflandırılması, dinî ve hukukî kurumların toplumsal etkileri gibi konular da Mukaddime’nin kapsamını genişleten başlıklardır. Bu çok yönlü yaklaşım, eserin hem İslam düşünce tarihinde hem de modern sosyal bilim tartışmalarında öncü bir metin olarak anılmasına yol açmıştır.

17 Mart – Hukuk Takvimi

0
17 Mart – Hukuk Takvimi

1406

Tunus’lu düşünür, sosyolog, tarihçi ve ünlü Mukaddime isimli eserin sahibi İbn-i Haldun, Kahire’de yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Mayıs 1332, Tunus)

1861

İtalya, ulusal birliğini kurdu.

1888

Fransız hukukçu ve eski başbakan Paul Ramadier doğdu. (Ölümü: 14 Ekim 1961) Toulouse Üniversitesi Hukuk Bölümü’nden mezun oldu ve mesleğe Paris’te avukat olarak başladı. 1911 yılında Roma Hukuku alanında doktora yaptı. 1946-1947 yılları arasında ise Adalet Bakanlığı görevini üstlendi. 1947 yılında Dördüncü Cumhuriyet’in ilk hükümetini kurdu ve 22 Ocak–19 Kasım 1947 tarihlerinde başbakan olarak görev yaptı. 1948–1961 yıllarında Uluslararası Çalışma Örgütünde Fransız hükümetinin temsilcisi olarak görev aldı.

1893

Avukat ve Fransa eski Başbakanı Jules Ferry yaşamını yitirdi.  (Doğumu: 5 Nisan 1832) Paris Hukuk Fakültesi’de eğitim gördü. 1879-1883 yılları arasında birçok kez Maarif ve Güzel Sanatlar Bakanı olarak görev yaptı. Zorunlu ve parasız eğitimi geri getiren yasaları yazdı. 1880’den 1885’e kadar Bakanlar Kurulu Başkanı olarak görev yaptı. Özellikle Çinhindi yarımadasında Fransız sömürgeciliğinin yayılmasına güçlü bir bağlılık gösterdi. Tonkin meselesi nedeniyle hükümet başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı. 1887 cumhurbaşkanı seçildi.  1893 yılında Fransız senatosu başkanı oldu. 

1911

Siyasetçi, avukat ve gazeteci Hıfzı Oğuz Bekata dünyaya geldi. (17 Mart 1911 – 2 Eylül 1995) ) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1942’de İktisat Bakanlığı iş müfettişi ve Sanayi genel müdür yardımcısı olarak çalıştı. İki dönem Ankara milletvekili ve 27 Mayıs ihtilali sonrası Kurucu Meclis üyesi olarak parlamentoda görev yaptı. 1961 ve 1975’te Ankara senatörü, 1962’de Devlet bakanı, 1963’te İçişleri bakanı oldu. Millî Savunma bakan vekilliği ve hükümet sözcülüğü yaptı. 

Hıfzı Oğuz Bekata

1920

Bangladeş’in ilk Başbakanı ve Devlet Başkanı, Şeyh Muciburrahman (Bangabandhu Şeyh Mucibur Rahman) dünyaya geldi. Kalküta’daki Islamia College’da öğrenim gördü ve 1947’de BA derecesini aldı. Daha sonra Dakka Üniversitesi’nde hukuk öğrenimine başladı ancak eğitimini tamamlayamadı. Genç yaşta siyasete atılarak bağımsızlık ve özerklik hareketlerinde aktif rol aldı ve siyasi faaliyetleri nedeniyle hapis yattı. 1972’de Bangladeş’in ilk Başbakanı oldu. 25 Ocak 1975’te Devlet Başkanı oldu ve BAKSAL adı verilen tek partili siyasal düzeni kurdu. 15 Ağustos 1975’teki askerî darbede ailesinin çoğuyla birlikte öldürüldü.

 

(Doğumu: 15 Ağustos 1975) Kalküta ve Dakka Üniversitelerinde Hukuk ve Siyasal Bilimler öğrenimi gördü. Genç yaşta İngilizlere karşı sürdürülen bağımsızlık hareketine katılması nedeniyle hapis yattı. 1972’de Başbakan oldu, baskıcı bir yönetim kurarak 1975 başlarında Devlet Başkanlığı görevini de üstlendi. 15 Ağustos 1975’teki bir askerî darbeyle devrildi ve ailesiyle birlikte öldürüldü.

1926

Demir Sanayinin Tesisine Dair Kanun TBMM’de kabul edildi.

1927

İtalya’da müzmin bekarların ağır vergi ödemeleri için kanun çıkarıldı.

1944

Varlık Vergisi’nin tasfiyesine ilişkin yasa yürürlüğe girdi.(Varlık vergisi bakayasının terkinine dair kanun)

1948

Belçika, Fransa, Hollanda, Birleşik Krallık ve Lüksemburg arasında, 50 yıl süreli Brüksel Antlaşması imzalandı ve Batı Avrupa Birliği kuruldu.

1954

Avukat, iş adamı ve siyasetçi Kazım Arslan doğdu. (Ölümü: 7 Haziran 2019)

1965

Türk-İsrail Ticaret Antlaşması imzalandı.

1970

My Lai Katliamında ABD Ordusu, olayı örtbas etmeye çalıştıkları için 14 subay hakkında soruşturma başlattı. My Lai Vietnam’ın Quang Ngai Bölgesi’ndeki My Lai (Mei Lay) köyünde 16 Mart 1968’de Amerikan askerleri tarafından gerçekleştirilen katliamdır.

1976

  • Amerikan Northrop uçak şirketi, uçak alım satımlarıyla ilgili Türkiye’de yetkililere rüşvet dağıttığı iddialarını doğruladı.

  • Ankara Cezaevi’nde yatan aktör Yılmaz Güney, cezaevi disiplinini bozduğu gerekçesiyle Kayseri Cezaevine gönderildi.

1978

Suçluların İadesi Hakkında Avrupa Sözleşmesi’ne Ek İkinci Protokol (Second Additional Protocol to the European Convention on Extradition), Fransızca ve İngilizce dillerinde her iki metinde aynı derecede geçerli olmak üzere, tek nüsha halinde Strasbourg’da 17 Mart 1978 tarihinde düzenlendi. 

1981

Onur Yayınları yönetmeni İlhan Erdost’un, Mamak Askeri Cezaevi’nde 7 Kasım 1980 tarihinde öldürülmesi ile ilgili dava Sıkıyönetim Mahkemesi’nde görülmeye başladı. Sanık erler, “disiplini sağlamak ve göz korkutmak amacıyla Erdost’un bacaklarına vurduklarını, bunun her zaman yapılan rutin uygulama olduğunu” ileri sürdüler.

1985

Ünlü Cadı Kazanı isimli eserin yazarı Arthur Miller ile Harold Pinter hapiste bulunan Uluslararası Pen üyesi yazarları ziyaret etmek amacıyla Türkiye’ye geldi.

1988

Başbakan Özal, yasadışı fişlemelerin 17 Mart’tan itibaren kaldırıldığını ve güvenlik soruşturması kapsamının da daraltıldığını açıkladı.

1992

Sınai Kazaların Sınır Ötesi Etkileri konulu Sözleşme ile Sınır Ötesi suların ve Uluslar arası Göllerin Kullanımı konulu Sözleşme 17 mart 1992’de Helsinki’de imzaya açıldı. 

1995

Fransa’da yayımlanan Le Monde gazetesi, Fransız şirketlerinin silah sattıkları ülkelerde rüşvet dağıttığını yazdı. Fransa’dan en çok silah alan ülkeler arasında Türkiye de bulunuyordu.

1997

Guyana’nın ilk kadın Cumhurbaşkanı olan Janet Jagan göreve başladı. Jagan, 17 Mart 1997–19 Aralık 1997 arasında başbakanlık ve 19 Aralık 1997 – 11 Ağustos 1999 arasında Cumhurbaşkanlığı yaptı.

2005

Ankara 2. İş Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın iptal kararına karşı verdiği direnme kararının gerekçesini açıklandı: “Anadilde öğrenim ulusal bütünlüğü bölmez, pekiştirir. Mahkemeler kuşku üzerine hüküm oluşturamaz.”

2006

Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, yargılanan eski Sırp lider Slobodan Miloseviç’in tam otopsi raporunu açıkladı. Zehirlenme olmadığı ve ölüm nedeninin kalp krizi olduğu bildirildi.

2011

Malatya’daki Zirve Yayınevi katliamı ile ilgili olarak 20 kişi gözaltına alındı.

2013

2016

2017

HSYK, “FETÖ/PDY” soruşturmaları kapsamında, 202 hakim ve savcıyı meslekten ihraç etti.

   

2020

Kuzey İrlandalı barış gönüllüsü Betty Williams yaşamını yitirdi. (Doğumu: 22 Mayıs 1943) Mairead Corrigan ile birlikte kurucularından olduğu; Kuzey İrlanda’daki sorunların barışçıl bir şekilde çözümünü teşvik amacıyla kurulan bir örgüt olan Barış İnsanları Topluluğunda yaptığı çalışmalardan dolayı 1976 yılında Nobel Barış Ödülü kazandı. Küresel Çocuk Vakfı ve Dünya Çocuklara Merhamet Merkezi’nin başkanlığını yaptı.

2022

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden hukukçular İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde Adalet Nöbeti tuttu. Avukat Mustafa Kemal Güngör, Savaşa Hayır başlıklı bildiriyi okudu. 

2025

İstanbul’da yasa dışı bahis operasyonunda Pozitifbank, Payfix ve Flash Haber Tv’nin de aralarında olduğu 23 şirkete el konuldu. 51 şüpheli gözaltına alındı. Örgüt lideri olarak suçlanan Erkan Kork’un da aralarında bulunduğu 31 şüpheliden 21’i tutuklanırken 10 kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

 
17 Mart – Hukuk Takvimi

Türkiye – İran Dostluk Antlaşması – 1932

0
 
Türkiye – İran Dostluk Antlaşması 5 Kasım 1932 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır. Antlaşmanın amacı, iki ülke arasındaki dostluk ve kardeşlik bağlarını güçlendirmektir.

Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti ile İran Devleti arasında akdolunan dostluk muahedenamesinin tasdikine dair kanun onaylanmıştır. Kanun, 28 Aralık 1933’te kabul edilerek Resmî Gazete’nin 8 Ocak 1934 tarihli sayısında yayınlanmıştır. 

  • Antlaşma, 22 Nisan 1926 tarihinde imzalanan güvenlik ve dostluk antlaşmasını teyit etti. 
  • Antlaşma, iki ülke arasındaki dostluğun sürekli ve samimi bir şekilde devam edeceğini vurguladı.
  • Her iki ülke diplomatik ilişkilerin uluslararası teamüllere göre devamını teyit etti.
  • İki ülke; ticaret, gümrük ve seyahat konularında karşılıklı anlaşmalar yapılmasını kararlaştırdı.

 

Türkiye ile İran Arasında Dostluk Muahedenamesi  

Bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti,
Diğer taraftan İran Devleti,

Aralarında teyemmünen mevcut olan öz dostluk ve kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek ve iki memleketin umumî münasebetlerine taallûk eden 22 nisan 1926 tarihli emniyet ve dostluk muahedenamesindeki maddelerin hükümlerini yeni bir dostluk muahedenamesine tekrar koymak arzusunu besledikleri cihetle bu maksatla murahhasları olmak üzere,

Türkiye Reisicumhuru Hazretleri: Hariciye vekili ve İzmir mebusu Doktor Tevi’ik Rüştü Beyefendiyi,
Alâ Hazreti Hümayun İran Şahmşahi: Hariciye veziri Cenabı Eşref Akay Mirza Mohammad Ali Han Forugi’yi

Tayin etmişlerdir.


Bu murahhaslar usulüne uygun görülen salâhiyetnamelerini teati ettikten sonra aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır:

Madde  1

Türkiye Cumhuriyeti ile İran Devleti ve iki taraf tebaaları arasında bozulması kabil olmıyan sulh ve samimî ve ebedî dostluk cari olacaktır.

Madde  2

Yüksek Akit taraftarlar, her birinin diplomasi ve konsolosluk mümessillerinin öbürünün topraklarında karşılıklı olmak şartile hukuku düvel kaideleri ve teamülü dairesinde muamele görmekte devam edeceklerini ve bu muamelenin her halde ve gene karşılıklı olmak şartile en çok müsaade gören millet diplomasi ve konsolosluk mümessillerine bahşolunan muameleden daha az müsaadeli olmayacağını kabul ederler.

Madde 3

Yüksek Âkit taraflar memleketleri arasında konsolosluk, ticaret, gümrük ve gemilerinin seyrine müteallik münasebetlerini ve her birinin tebaasının diğeri arazisinde ikametlerile tevakkufları şartlarını hukuku düvel kaidelerine ve teamülüne ve tamamile karşılıklı olmak esasına uygun mukavelenameler tanzim etmek hususunda mutabık kalmışlardır.

Madde  4

İşbu muahedename tasdik edilecek ve tasdiknameler mümkün olduğu kadar az bir zaman içinde Tahranda teati olunacaktır. Muahede tasdiknamelerin teatisile meriyete girecektir.

İki taraf murahhasları yukarıdaki maddeler hükümlerini kabul ederek bu muahedenameyi imzalamış ve mühürlemişlerdir.

Ankarada bin dokuz yüz otuz iki senesi sonuncu teşrinin beşinci günü iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Cumhuriyet Reisliğine yazılan tezkerenin tarih ve numarası : 30 – XII -1933 ve 1/806

 

Moskova Antlaşması (Türkiye – Sovyet Rusya Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması)

0

Moskova Antlaşması (Türkiye – Sovyet Rusya Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması), 16 Mart 1921 tarihinde Ankara Hükumeti ile Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti arasında, Moskova’da imzalanmıştır.

Türkiye adına sözleşmeye Yusuf Kemal Tengirşenk, Doktor Rıza Nur Bey ve Ali Fuat Paşa imza koymuşlardır. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti döneminde yapılan ilk uluslararası antlaşmalar arasındadır.

TÜRKİYE – SOVYET RUSYA DOSTLUK VE KARDEŞLİK ANDLAŞMASI
Moskova, 16 Mart 1921

Ulusların kardeşliği ilkesini ve kavimlerin kendi geleceklerini özgürce saptamak hakkını tanımakta birleşmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ile Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti, genişleme ve istila siyasetine karşı olan savaşımlarındaki dayanışmalarını ve iki ulustan birinin karşılaşacağı zorlukların ötekinin durumunu da ağırlaştıracağını bilerek, aralarında her zaman dostluk ilişkilerinin ve her iki ulusunu karşılıklı çıkarlarına dayanan sürekli dostluk bağlarının yerleşmiş olmasını görmek özlemiyle bir Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması yapmaya karar vermişler ve bu amaçla aşağıda yazılı yetkili temsilcilerini seçmişlerdir.

Dmitry Medvedev, Recep Tayyip Erdoğan’a Georgiy Çiçerin ile TBMM temsilcisi Yusuf Kemal Tengirşenk’in Rusya ve Türkiye arasındaki Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması metinlerini paylaşıldığı bir fotoğrafı takdim etmişti

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Ekonomi Bakanı ve bu Mecliste Kastamonu Milletvekili Yusuf Kemal Bey,

Bu Hükûmetin Milli Eğitim Bakanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde Sinop Milletvekili Doktor Rıza Nur Bey ve

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Büyükelçisi ve bu Meclis’te Ankara Milletvekili Ali Fuat Paşa.

Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti:

Dışişleri Halk Komiseri ve tüm Rusya Merkez Yönetim Komitesi üyesi Jorj Çiçerin ve

Tüm Rusya Merkez Yönetim Komitesi üyelerinden Celal Korkmazof.

Yukarıda adı geçen yetkili temsilciler, yönetimine uygun bulunan yetki belgelerini verdikten sonra, aşağıdaki maddeleri kararlaştırmışlardır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Madde 1

 Bağıtlı Taraflar, herhangi birine zorla kabul ettirilmek istenilen bir barış antlaşması ya da başka bir uluslararası bağıtı tanımamayı ilke olarak benimserler. Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti, bugün Büyük Millet Meclisince temsil edilmekte olan Türkiye ulusal Hükûmeti tarafından tanınmamış Türkiye’ye ilişkin hiç bir uluslararası bağıtı tanımamayı kabul eder. İşbu Antlaşmada yazılı ‘Türkiye’ terimi ile 28 Ocak 1920 günü İstanbul’da toplanan Meclis-î Milli’nin kapsadığı topraklar anlaşılmaktadır.

Türkiye’nin kuzey-doğu sınırı, Karadeniz kıyısında bulunan Sarp köyünden başlayarak, Hedis Meta dağı –Savşat dağında suların bölündüğü çizgi– Kani dağı ve oradan, sürekli olarak, Ardahan ve Kars Sancaklarının yönetim sınırlarının kuzeyini izleyerek Aşağı Kara Su’yun döküldüğü yere varan çizgi ile belirlenmiştir. (Sınırın ayrıntıları ve buna ilişkin işler için 1 (A) ve 1 (B) Eklerine bağlı, Taraflarca imzalanan haritaya bakılması).

Madde 2

Türkiye, işbu Antlaşmanın birinci maddesinde gösterilen sınırın kuzeyinde Batum Livasına ilişkin topraklar ile Batum kenti limanı üzerindeki egemenlik hakkını, şu koşullarla, Gürcistan’a bırakmaya razı olur:
Birinci: İşbu Maddede belirtilen yerler halkının, her topluluğunun kültürel ve dinsel haklarını sağlayacak ve bu halkın yukarıda sözü geçen yerlerde isteklerine uygun bir tarım toprakları rejmi kurma olanağına sahip olacak biçimde geniş bir yönetimsel özerkliğe kavuşması:
İkincisi: Batum limanı üzerinden Türkiye’ye giden ya da oradan gelen ticaret malları ve tüm nesnelerin gümrük vergisine bağlı tutulmayarak ve hiç bir engelle karşılaşmayarak, her türlü vergi ve ücretten bağışık biçimde, serbest transit hakkı ile birlikte, Türkiye’nin özel harcamalardan ayrık olarak, Batum limanından yararlanmasının sağlaması.

Madde 3

Bağıtlı Taraflar, Antlaşmanın 1 (C) Ekinde belirlenen sınır içindeki Nahcivan kesiminin, koruyuculuk hakkını üçüncü bir devlete hiç bir zaman bırakmamak koşulu ile, Azerbaycan koruyuculuğunda özerk bir bölge oluşturulması konusunda anlaşmışlardır.

Nahcivan topraklarının Aras talveg çizgisinin doğusu ile Tağna Dağı (3829) – Veli Dağ (4121) – Bağırsık (6587) – Kömürlü Dağ (6930) çizgisi arasından sıkışmış üçgen kesiminde, bu toprakların Kömürlü dağ (6930)’dan başlayıp Saray Bulak (8071) – Ararat İstasyonundan geçerek Kara Su’nun Aras ile birleştiği yerde sona eren sınır çizgisi, Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan yetkili temsilcilerinden oluşacak bir Komisyon eliyle belirlenecektir.

Madde 4

Bağıtlı Taraflar, Doğu uluslarının ulusal kurtuluş hareketleri ile Rusya işçilerinin yeni bir sosyal düzen için savaşımı arasındaki yakınlığı gözlemleyerek, bu ulusların özgürlük ve bağımsızlık haklarını ve diledikleri hükûmet rejimi ile yönetilmek haklarını açıkça belirtirler.

Madde 5

Boğazların tüm ulusların ticaretine açılması ve geçiş özgürlüğünün sağlanması için, Bağıtlı Taraflar, Karadeniz ve Boğazların bağlı olacağı rejimin kesin biçimde hazırlanması işinin, kıyı devletlerinin temsilcilerinden oluşmak üzere, daha sonra yapılacak bir Konferansta alınacak kararların Türkiye’nin salt egemenliğine ve Türkiye ile onun başkenti olan İstanbul’un güvenliğine hiç bir zarar getirmemesi gerekir.

Madde 6

Bağıtlı Taraflar iki ulus arasında şimdiye dek yapılan tüm antlaşmaların kendilerinin karşılıklı çıkarlarına uygun olmadığını kabul ederler. Böylece, bu antlaşmaların geçersizliği ve ortadan kaldırılmış olduğu konusunda görüş birliğine sahiptirler. Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti, Türkiye ile Çarlık Hükümeti arasında yapılmış uluslararası antlaşmalara dayanan parasal vb. yükümlülüklerden kendisine karşı Türkiye’nin arınmış olduğunu özellikle açıklar.

Madde 7

Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti, Kapitülasyonlar yönetiminin her ülkenin ulusal gelişmesinin özgürce sürmesi ve egemenlik haklarını bütünüyle kullanmasıyla bağdaşmadığını kabul ederek, Türkiye’de bu yöntemle herhangi bir biçimde ilişkili her türlü yetkilerin ve haklarını kullanılmasını geçersiz ve kaldırılmış sayar.

Madde 8

Bağıtlı Taraflar, toprakları üzerinde karşı Taraf ülkesinin ya da ona bağlı topraklarından birinin Hükûmeti rolünü üstlenmek savında bulunan öğrgüt ve grupların kurulmasını ya da yerleşmesini ve öteki ülkeye karşı savaşın amacında olan grupların yerleşmesini hiç bir zaman kabul etmemeyi yükümlenirler. Türkiye ve Rusya, Kafkasya Sovyet Cumhuriyetleri için de karşılıklı olmak koşulu ile özdeş yükümlülük üstlenirler.

Şurası ayrıca belirtilir ki, işbu Maddede sözügeçen Türkiye toprakları doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin sivil ve askersel yönetimi latında bulunan topraklarıdır.

Madde 9

Bağıtlı Taraflar, iki ülke arasındaki bağlantıların kesilmeden sürdürülmesi amacıyla, demiryolu, telgraf vb. Gibi ulaşım ve iletişimi koruma ve geliştirmeyi ve iki ülke arasında, zorluklarla karşılaşmaksızın, kişi ve malların özgürce geçişini sağlamak için gerekli önlemlerin, ivedilikle aralarında anlaşarak alınmasını yükümlenirler. Bununla birlikte, yolcuların ve ticaret eşyasının girip çıkışında ülkelerden her birinde yürürlükte bulunan yasalar bütünüyle uygulanacaktır.

Madde 10

Bağıtlı Taraflardan birinin öteki Taraf topraklarında oturan uyrukları, yerleşmiş oldukları ülke yasalarından doğan hak ve görevlere uygun biçimde işlem görmekle birlikte, ulusal savunmaya ilişkin yasalardan bağışık tutulup onlara uymaları istenilmeyecektir.

Aile ve veraset hakları ile ehliyete ilişkin işlerde de Tarafların uyrukları işbu Madde hükümlerinin dışında kalacaklardır. Bu konular bir özel anlaşma yapılarak çözümlenecektir.

Madde 11

Bağıtlı taraflar, her iki ülkeden birinin öteki ülke topraklarında oturan uyrukları için En Çok Gözetilen Ulus işlemi uygulanmasına izin verirler. İşbu Madde hükümleri Türkiye’nin müttefiki bulunan Müslüman Devletlerinin uyrukları ile Rusya’nın müttefikleri olan Sovyet Cumhuriyetleri uyruklarına ilişkin haklarda uygulanmaz.

Madde 12

1918 yılından önce Rusya’ya bağlı iken, üzerinde Türkiye’nin egemenlik hakkı olduğu Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmetince işbu Antlaşma ile kabul olunan topraklar halkından her isteyen Türkiye’yi özgürce terk edebilecek ve eşyasını, mallarını ve paralarını birlikte götürebilecektir. İşbu Antlaşma ile Türkiye tarafından egemenlik hakkı Gürcistan’a terkedilen Batum arazisi halkından her kimse de özdeş hakka sahiptir.

Madde 13

Rusya, tüm savaş tutsakları ile sivil tutuklulardan Kafkasya ve Avrupa Rusya’sında bulunanları, işbu Antlaşmanın imzası gününden başlayarak üç ay içinde; Asya Rusya’sında bulunanları altı ay içinde, harcamaları Rusya tarafından ödenmek üzere, Türkiye’de bulunan Rus savaş tutsakları ile sivil tutukluları için de Türkiye özdeş işlem uygulayacaktır. Bu geri yollamaların ayrıntıları işbu Antlaşmanın imzasından sonra yapılacak özel bir Sözleşme ile belirlenecektir.

Madde 14

Bağıtlı Taraflar en kısa bir süre içinde bir Konsolosluk Sözleşmesi ile, bu Antlaşmanın Giriş kesiminde belirtilen iki ülke arasındaki ilişkileri ve bağları güçlendirmek amacıyla, ekonomik, parasal ve öteki gerekli işleri düzenleyici Anlaşmalar yapmayı kabul ederler.

Madde 15

İşbu Türk – Rus Antlaşmasında güney Kafkasya Cumhuriyetlerine ilişkin hükümlere Türkiye ile bu Cumhuriyetler arasında yapılacak Andlaşmalarda uyulmasını zorunlu kılmak için, Rusya söz konusu güney Kafkas Cumhuriyetleri katından gerekli girişimlerde bulunmağı yükümlenir.

Madde 16

İşbu Antlaşma onay işlemi görecektir. Onay belgeleri en kısa bir süre içinde Kars’ta verilecektir.

İşbu Antlaşma, 13. Maddesi ayrı tutulmak üzere, onay belgelerinin verişim gününden başlayarak yürürlüğe girecektir.

Bu hükümlere olan inançla, yukarıda adı geçen yetkili Temsilciler işbu Andlaşmayı imza etmişler ve mühürlemişlerdir.

İşbu Antlaşma iki örnek olarak, Moskova’da 1337 (1921) yılı martının on altıncı günü düzenlenmiştir.

Yusuf Kemal
Georges Tchitcherine
Dr. Rıza Nur
Djelal Korkmassoff
Ali Fuad
EK 1 (A)

Türkiye’nin kuzey – doğu sınırı aşağıdaki biçimde saptanmıştır (Rus genelkurmayının 1/210.000 ölçeğindeki – bir pus beş vestlik haritasına göre):

Karadeniz kıyısında Sarp (Sarpe) Köyü – Karaşalvar Dağı (Chalvar Cara) (5014) – ve maradidi (Maradidi) Köyünün kuzeyinde Çoruh’u keser – Sapar (Sabaor) Köyü kuzeyi – Hedis – Meta Dağı (Khedis – Meta) (7052) – Kavakibe Dağı (Kva – kibe) – Kavtareti Köyü (Kavatereti) – Medzyebna (Mdzybna) Dağı sularının bölündüğü çizgi – Keson Dağı (Crat-Kessonu) (6468) – Kordo Dağı (Korda) (7910) sularının bölündüğü çizgiyi izleyerek Harabet Şavaşateşki (Karabet Chavchatesky) Dağı doruğunun batı kesminden eski Artvin Kazasının eski yönetim sınırına ulaşır. Şavşateski Dağı sularının bölündüğü çizgiden geçerek Sarı Çay (Kara İsali) (8478) Dağına varır – Kıyoraliski Boynu (Kioralisky), buradan Kannı (Kanny) Dağında eski Ardıhan Kazasının eski yönetim sınırına gelir – oradan kuzeye yönelerek Elil Grmani (Aiil Grmany) (8357) Dağına ulaşır – Aynı Ardıhan sınırını izleyerek Badela (Badela) Köyünün kuzey – doğusunda Pskov (Pskhov) Çayına ulaşır – ve Çancak (Tchnatchak) Köyünün kuzeyine dek bu ırmağı güneye doğru izler – orada bu ırmağı bırakıp suların bölündüğü çizgiyi izleyerek Erilyan Başı (Airrilian Bachi) Dağına (8512) ulaşır – Kel Tepe (Kelletapa) (8463) ve Harman Tepe (9709) Dağlarından geçerek Kasris Seri (Kasris Seri) (9681) Dağına gelir – oradan Kura (Koura) ırmağına dek Kartanekev (Kartanakav) Köyünün doğusuna dek Kura ırmağının talveg çizgisini izler ve orada Karaoğlu (7159) Dağı sularının bölündüğü çizgiyi geçerek bu ırmağı bırakır – sonra Kazapin (Kazapine) Gölünü ikiye ayırarak (7580) noktasına ve oradan Gök Dağı (9252) ulaşır – Üç Tepeler (9783) – Tayfa Kale (Tayfa Kala) (9716-9065) noktası – orada eski Ardıhan Sancağı sınırını bırakır ve Büyük Akbaba (Bal – Akbaba) (9973) Dağına geçer – (8829) – (8827) – (7062) – İbiş Köyünün doğusuna geçerek (7518) yüksekliğine ve sonra da Kızıltaş’a ulaşır – (7439) – (7490) – Nuvi Kızıltaş (Novi Kizil Dach) Köyü – Kara Memet’in batısından geçerek Çamuşbu (Djamouchou) Çayına ulaşır (Burası Dilavar, B. Kamlg ve Tıhnız Köylerinin batısındadır). Vartanlı (Vartanli) ve Beşşuragel (Bach Chouragel) Köylerinden geçerek ve yukarıda anılan ırmağı izleyerek Kaleli (Kalalı)’nin kuzeyinde Arpa Çay Irmağına ulaşır. Oradan, sürekli olarak Arpa Çayı talveg çizgisini izleyip Aras’a gelir. Aras talveg çizgisini Karasu’nun döküldüğü yere dek izler.

Not: Şurası kesindir ki, sınır yukarıda belirtilen yüksekliklerde suların bölündüğü çizgi üzerinden geçer.

Yusuf Kemal
Georges Tchitcherine
Dr. Rıza Nur
Djelal Korkmassoff
Ali Fuad
EK: 1 (B)

I (A) Ekine gösterildiği üzere, sınır çizgisinin Arpa Çay ve Aras’ın talveg çizgisinde kaldığı açıkça belirlendiğine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tahkim edilmiş yerlerin hizasını bugünkü Gümrü (Alexandropol) – Erivan demiryolundan Arpa Çay Bölgesinde sekiz verstlik ve Aras bölgesinde dört verstlik bir mesafeye çekmeyi üstlenir. Sözkonusu bölgeleri sınırlayan çizgiler aşağıda Arpa Çayı bölgesi için birinci fırkanın (A) ve (B) bendlerinde ve Aras bölgesi için ikinci fıkrada gösterilmiştir:

I. Arpaçay Bölgesi:

(A)Vartani’nin güney – doğusunda – Uzun Kilisenin doğusunda Boziyar (Boziyar) Dağı (5906) – (5082) – (5047) – Karmırvang’ın (Karmırvank) doğusunda – Üç Tepe (5478) – Araz Oğlu’nun doğusunda – Ani (Ani)’nin doğusunda – İne Köy (Enikei)’ün batısında Arpa Çay’a ulaşır.

(B)(5019) yüksekliğinin doğusunda Arpa Çay’ı yeniden bırakır – doğruca (5581)’e gider. Kızıl Kula’nın dört buçuk verst doğusunda Bocalı (Bodcali)’nin doğusunda iki verst – daha sonra, Duygur Çayı (Digor Tchai) – Düz Geçit Köyüne dek bu ırmağı izleyerek doğruca Karabağ kalıntılarının kuzeyine giderek Arpa Çayına ulaşır.

II. Aras Bölgesi:

Karabağı Alican ve Süleyman Köy (Diza) arasındaki düz çizgi. Bir yandan Gümrü Erivan demiryolu, öte yandan demiryolundan dört ve sekiz verstlik mesafelerde belirlenen çizgilerle (bu mesafe çizgileri sözkonusu bölgenin dışında kalır) sınırlandırılan bölgelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti hiç bir istihkâm yapmamayı ve düzenli asker bulundurmamayı üstlenir. Ancak sözkonusu bölgede düzen, güvenlik ve yönetimi sağlamak üzere, asker bulundurmak hakkını saklı tutar.

Yusuf Kemal
Georges Tchitcherine
Dr. Rıza Nur
Djelal Korkmassoff
Ali Fuad
EK: 1 (C)

Nahcivan Toprakları:

Ararat İstasyonu – Saray Bulak Dağı (8071) – Kömürlü Dağ (Kemourlu) (8839) – (8930) – (3080) – Sayat Dağ (Sayat) (7868) – Kurt Kulak (Kourtkoulak) Köyü – Gamasur Dağı (Gamessour) (8060) – (8022) – Gökdağ (Kuki) (8282) ve eski Nahcivan Kazasının yönetim sınırı doğusu.

Yusuf Kemal
Georges Tchitcherine
Dr. Rıza Nur
Djelal Korkmassoff
Ali Fuad

Firuz Çilingiroğlu

0

Hukukçu Firuz Çilingiroğlu 1924 yılında, Van’ın Erciş ilçesinde doğdu. Ankara Atatürk Lisesindeki lise eğitiminin arından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne kaydoldu ve 1946 yılında lisans derecesini kazandı.

Askerliğini Ankara ve Erzurum’da Askeri Hakim olarak yaptı. 1946 yılında Ankara Hakim adayı olarak mesleğe başladı. Daha sonra sırasıyla, Ardahan Hakimliği, Ardahan Cumhuriyet Savcılığı, Tekman Sulh Hakimliği, Çivril Cumhuriyet Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Adalet Müfettişliği, Zeytinburnu Cumhuriyet Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Savcılığı ve Ankara Ticaret Mahkemesi Üyeliği yaptı.

1970’te Yargıtay üyeliğine seçildi. 11.ve 15. Hukuk Daireleri üyeliği ile Yargıtay Birinci Başkanvekilliği görevlerinde bulundu.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçildi ve 4 Temmuz 1981 – 1 Temmuz 1989 tarihleri arasında bu görevi yürüttü. Yaş haddinden emekli oldu.

31 Ekim 1995 – 6 Mart 1996 tarihleri arasında, Tansu Çiller Hükümetinde(52.Hükümet) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın 114.maddesi gereğince 24 Aralık 1995 Türkiye genel seçimleri öncesi tarafsız Adalet Bakanı olarak görev yaptı.

15 Mart 2015 tarihinde yaşamını yitirdi. Kocatepe Camiindeki dini merasimin ardından Karşyaka Kabristanına defnedildi.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Adalet Bakanı iken Mecliste yapmış olduğu bir konuşmadan: İşkence, insanlık suçudur, insanlık ayıbıdır. Ne yazık ki, azalıp çoğalmakla beraber, zaman zaman Türkiye’nin gündemini işgal etmekte, yurtiçinde yankılar uyandırdığı gibi, yurtdışında da Türkiye aleyhinde kampanya yürütülmesine neden olmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, çağdaş devlet olma azminde ve kararlılığındadır. Türkiye’de, demokrasi, bütün kurum ve kurallarıyla işlemektedir; devletimiz bir hukuk devletidir ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiştir. Bu bakımdan, konunun bütün açıklığıyla ele alınması gerektiği kanısındayım, [/box]

İstanbul’un işgalinden sonra İstanbul Hükümetince yapılan anlaşmaların hükümsüz sayılacağı hakkında kanun

0

İstanbul’un işgalinden sonra İstanbul Hükümetince yapılan anlaşmaların hükümsüz sayılacağı hakkında kanun, 7 Haziran 1920 tarihinde kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu itibariyle uluslararası hukuk bağlamında önemli hukuki metinlerdendir.

Haklar ve sorumluluklar bakımından Osmanlı Devletinden intikal eden hukuki bakiyeyi ve tüm müktesebatı üstlenen Türkiye Cumhuriyeti, İstanbul’un işgalinden sonraki hukuki metinleri tanımayacağını peşinen ilan etmiştir.

Tam adı “16 Mart 1920 Tarihinden itibaren İstanbul Hükümeti’nce aktedilen Bilcümle Mukavelat, Uhudat vesairenin Keenlemyekun Addi Hakkında Kanun” olan kanun ile; İstanbul Hükümeti’nin İstanbul’un işgali gününden sonra yaptığı ve yapacağı tüm anlaşmalar hükümsüz sayılmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

16 MART 1336 TARİHİNDEN İTİBAREN İSTANBUL HÜKÜMETİNCE AKDEDİLEN BİLCÜMLE MUKAVELAT, UHUDAT VE SAİRENİN KEENLEMYEKÜN ADDİ HAKKINDA KANUN – İstanbul’un işgalinden sonra İstanbul Hükümetince yapılan anlaşmaların hükümsüz sayılacağı hakkında kanun

Kanun Numarası : 7
Kabul Tarihi : 7/6/1920
Yayımlandığı R. Gazete : Tarih : 14/2/1921 Sayı: 2
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 1 Sayfa : 13

Madde 1

İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1336-1920 den itibaren Büyük Millet Meclisinin tasvibi haricinde, İstanbul’ca akdedilmiş veya edilecek bilumum muahedat ve mukavelat ve ukudat ve mukarreratı resmiye ve verilmiş imtiyazat ve maadin ferağ ve intikalatı ve ruhsatnameleri ile mütarekeden sonra akdedilmiş bilcümle muahedatı hafiyye ve doğrudan doğruya veya bilvasıta ecanibe verilmiş imtiyazat ve maadin ferağ ve intikalatı ile ruhsatnameleri keenlemyekündür.

Madde 2

İşbu maddei kanuniyenin icrasına Büyük Millet Meclisi Heyeti İcraiyesi memurdur.

16 Mart – Hukuk Takvimi

0
16 Mart – Hukuk Takvimi

1751- Amerika Birleşik Devletleri’nin Dördüncü Başkanı, siyaset felsefecisi, devlet ve adamı James Madison doğdu. (Ölümü: 28 Haziran 1836)  Princeton Üniversitesi‘nde eğitim gördü. 1801-1809 yılları arasında Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde birçok önemli kanun tasarısı hazırladı. Amerika Birleşik Devletleri Anayasasıın ve Amerikan Haklar Bildirgesi taslağının hazırlanması ve savunulmasında, en önde yer alanlardan oldu. Kurucu Babalardan biri ve Anayasanın Babası olarak tanındı. 1809-1817 arasında Devlet Başkanlığı görevinde bulundu.

16 Mart 1848 tarihinde Rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere üç yıl süreli, Darül Muallimin-i Rüşdi adını taşıyan okullar kurulmuştur. Bu tarih, öğretmen okullarının ilk kuruluş tarihi olarak kabul edilmekte ve her yıl 16 Mart tarihi, öğretmen okullarının kuruluş yıldönümü olarak kutlanmaktadır.

1909 – 16 Mart 1909 protokolü ile Osmanlı Devleti de Bulgaristan‘ın bağımsızlığını tanıdı. 

1920 – İstanbul İngilizler tarafından işgal edildi. İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi. Meclis basıldı, bazı milletvekilleri tutuklandı ve Malta Adası’na sürüldü. Mustafa Kemal, durumu bütün devletler ve Millet Meclisleri nezdinde protesto etti. Ankara’da yeni bir Millet Meclisi toplama teşebbüsüne geçildi. 23 Nisan 1920’de toplanan TBMM, İstanbul’un işgalinden sonra İstanbul Hükümetince yapılan anlaşmaların hükümsüz sayılacağı hakkında kanunu, 7 Haziran 1920 tarihinde kabul etti. ’16 Mart 1920 Tarihinden itibaren İstanbul Hükümeti’nce aktedilen Bilcümle Mukavelat, Uhudat vesairenin Keenlemyekun Addi Hakkında Kanun’un çıkması ile; İstanbul Hükümeti’nin İstanbul’un işgali gününden sonra yabancı devletlerle yaptığı ve yapacağı tüm anlaşmalar hükümsüz sayıldı. Daha sonra imzalanan Lozan Barış Antlaşmasının 77. maddesi, 16 Mart 1920’dan sonra İstanbul Hükümeti ile, yöntemine uygun biçimde ve bu hükümetin edimsel yönetimi altındaki ülkelerle ilgili olarak yapılmış tüm sözleşmeler ile anlaşmaların, Lozan Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç aylık bir süre içinde, ilgililerin istemleri üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulmasına karar verildi.

1921- Moskova Antlaşması (Türkiye – Sovyet Rusya Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması), 16 Mart 1921 tarihinde Ankara Hükumeti ile Rusya Sovyetleri Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükûmeti arasında, Moskova’da imzalandı. 16 Mart 1921 tarihinde Moskova’da imzalanan yeni Antlaşma, Gümrü Antlaşmasının yerini aldı. Türkiye adına sözleşmeye Yusuf Kemal Tengirşenk, Doktor Rıza Nur Bey ve Ali Fuat Paşa imza koymuşlardır. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti döneminde yapılan ilk uluslararası antlaşmalar arasındadır.    

1924 – Tevhid-i Tedrisat Kanunu‘nun kabulünden sonra medreseler kapatıldı.

1931 – İlk kadın Operatör Dr. Suat, Haseki Nisa Hastanesi’nde sınav vererek uzmanlık belgesi aldı.

1935 – Adolf Hitler, Milletler Cemiyeti’nin kuruluşunu sağlayan Versay Antlaşması‘nı iptal ettiğini açıkladı.

1940 – Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İsveçli yazar, Selma Lagerlöf yaşamını yitirdi. (Doğumu: 20 Kasım 1858) Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk kadın yazar oldu.

1946 – New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri yapıldı. Avukat John W.Davis: “Biz hukukçular, avukatlar köprüler kurmuyoruz, kule dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz…Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey vardır. Ama sorunları çözüyoruz; gerginliği gideriyoruz; hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyoruz; çabalarımızla barışçıl bir devlette insanların huzurlu ve adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.”

John W.Davis

1972 – Cumhuriyet Senatosu; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararını onayladı.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. İdam yaftaları sonradan müze yapılan Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde sergilendi.

1977- Hukukçu ve siyasetçi Kemal Canbolat yaşamını yitirdi. (Doğumu: 6 Aralık 1917) Sorbonne Üniversitesinde felsefe sanat, psikoloji, sosyoloji ve vatandaşlık eğitimi aldı. Daha sonra Lübnan’a döndü ve Saint-Joseph Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1941-1942 yılları arasında avukat olarak çalıştı ve Lübnan hükûmetinin resmi devlet avukatı oldu. 1946 yılında ekonomi, tarım ve sosyal ilişkiler bakanı oldu. 1947 yılında, ikinci kez Lübnan Parlamentosunda milletvekili seçildi fakat hükûmeti, genel seçimlerde hile karıştırdığı sebebiyle suçlayarak istifa etti. İlerici Sosyalist Partiyi kurdu. Lübnan Dürzilerinin liderliğini yaptı. 1972’de Lenin Barış Ödülü aldı. 16 Mart 1977 tarihinde Suriye kontrol noktasının yakınlarında öldürüldü. Lübnan Dürzilerinin şimdiki lideri olan oğlu Velid Canbolat, Suriye Gizli Servisi’ni babasını öldürmekle suçladı.

Kemal Canbolat

1994 – TBMM tarafından dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra gözaltına alınan beşi DEP‘li altı milletvekili, Türk Ceza Kanunu’nun 125’inci maddesine muhalefet ettikleri gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesine sevk edildi. Vatana ihanetle suçlanan milletvekilleri, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan tutuklanarak cezaevine konuldu. DEP kapatma davası devam ederken 11 Mayıs 1994 tarihinde Murat Bozlak başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kuruldu. Bu parti de daha sonra kapatıldı.

1996 – Profesör İlhan Arsel’in “Biz Profesörler” adlı kitabının davasında Savcı Abdurrahman Yılancı, Hakim Yücel Yurdakul’u taraflılıkla suçlayarak reddetti. Savcının Hakimi reddetmesi Türk adliye tarihinde ilk kez gerçekleşti. 2003 Amerikalı barış aktivisti Rachel Aliene Corrie yaşamını yitirdi. (Doğumu: 10 Nisan 1979) ISM (International Solidarity Movement-Uluslararası Dayanışma Örgütü) gönüllüsü olarak çalıştı. 16 Mart 2003’de Gazze Şeridi’nin güneyinde Refah’ta İsrail Savunma Kuvvetlerine (İSK) bağlı zırhlı bir buldozer tarafından öldürüldü. 2015

1998 – Kyoto Protokolü imzaya açıldı.

2015 – Hukukçu Firuz Çilingiroğlu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1924) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Askerliğini Ankara ve Erzurum’da Askeri Hakim olarak yaptı. 1946 yılında Ankara Hakim adayı olarak mesleğe başladı. Daha sonra sırasıyla, Ardahan Hakimliği, Ardahan Cumhuriyet Savcılığı, Tekman Sulh Hakimliği, Çivril Cumhuriyet Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Adalet Müfettişliği, Zeytinburnu Cumhuriyet Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Savcılığı ve Ankara Ticaret Mahkemesi Üyeliği yaptı. 1970’te Yargıtay üyeliğine seçildi. 11.ve 15. Hukuk Daireleri üyeliği ile Yargıtay Birinci Başkanvekilliği görevlerinde bulundu. 1981 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçildi.1995-1996 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası‘nın 114.maddesi gereğince 24 Aralık 1995 Türkiye genel seçimleri öncesi tarafsız Adalet Bakanı olarak görev yaptı.

2018 – Sırrı Süreyya Önder’in terör örgütü propagandası suçundan yargılandığı davaya devam edildi. 

2018 – Anayasa Mahkemesi’nin, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vererek, ihlalin ortadan kaldırılması Şahin Alpay’ın yargılandığı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine yazı yazması üzerine Alpay 16 Mart 2018’deyurt dışına çıkmama ve konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirleriyle tahliye edildi.

2022 – AFP foto muhabiri Bülent Kılıç’ın, Beyoğlu Mis Sokak’ta 26 Haziran 2021 tarihinde ters kelepçelendiği ve boğazına basılarak gözaltına alındığı iddiasıyla, iki polis memuru hakkında “mala zarar vermek” ve “zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle basit yaralama” yönünden suç duyurusunda bulunduğu olay hakkında 16 Mart 2022’de takipsizlik kararı verildi.

 

16 Mart – Hukuk Takvimi

Dünya Tüketici Hakları Günü

0
Dünya Tüketici Hakları Günü

Dünya Tüketici Hakları Günü (World Consumer Rights Day) tüm dünyada ve Türkiye’de tüketicilerin hakları konusunda bilinci artırmak amacıyla kutlanan gündür. Türkiye’de ayrıca 15-21 Mart tarihleri arası Tüketiciyi Koruma Haftası’dır. Dünya Tüketici Hakları Günü, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası aktörlerin desteğiyle küresel olarak tanınmaktadır.

15 Mart Dünya Tüketici Hakları Günü, tüketicilerin temel haklarına dikkat çekmek, tüketicinin korunmasının önemini vurgulamak ve bilinçli tüketimi teşvik etmek amacıyla her yıl kutlanmaktadır. Bu günü kutlamak, tüm tüketicilerin haklarının saygı görmesini ve korunmasını talep etmek ve bu hakları zedeleyen piyasa suiistimallerine ve sosyal adaletsizliklere karşı protesto etmek için bir fırsattır. 

Günün kökeni, 15 Mart 1962 tarihinde ABD Başkanı John F. Kennedy’nin Kongre’ye sunduğu özel mesajda tüketicilerin güvenlik, bilgilendirilme, tercih yapma ve sesini duyurma haklarını ortaya koymasına dayanmaktadır. Bu açıklama, modern tüketici hakları hareketinin uluslararası ölçekte gelişmesine önemli bir zemin hazırlamıştır.

Birleşmiş Milletler, 1985 yılında tüketicinin korunmasına ilişkin ilkeleri kabul ederek tüketici haklarının uluslararası düzeyde tanınması yönünde önemli bir adım atmıştır. Böylece tüketicinin korunmasının yalnızca ekonomik bir konu olmadığı; güvenli, adil ve şeffaf bir piyasa düzeninin temel unsurlarından biri olduğu kabul edilmiştir.

Günümüzde tüketici hakları; güvenli mal ve hizmetlere erişim, doğru bilgilendirilme, özgürce tercih yapma, ekonomik çıkarların korunması, ayıplı mal ve hizmetlere karşı başvuru, tazminat, garanti ve tüketici eğitimi gibi geniş bir alanı kapsamaktadır. Dijital ticaretin yaygınlaşmasıyla kişisel verilerin korunması, çevrim içi sözleşmeler ve dijital hizmetler de tüketici hukukunun önemli konuları arasına girmiştir.

Türkiye’de tüketicinin korunması Anayasa’nın 172. maddesi ile devletin görevleri arasında yer almaktadır. Özel tüketici mevzuatının temeli 1995 tarihli 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile atılmıştır. Bu Kanun’un yerini 28 Kasım 2013 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun almıştır. Tüketici Hakem Heyetleri de belirli parasal sınırlar içindeki tüketici uyuşmazlıklarında kolay ve erişilebilir bir başvuru yolu sunmaktadır.

Tüketicinin korunması, yalnızca bireysel hakların güvence altına alınması açısından değil, piyasalara duyulan güvenin, adil rekabetin ve toplumsal refahın korunması açısından da önem taşımaktadır.

15 Mart Dünya Tüketici Hakları Günü, tüketicinin yalnızca mal veya hizmet satın alan kişi olmadığını; hakları bulunan, korunması gereken ve ekonomik yaşamda bilinçli tercihler yapabilen bir birey olduğunu hatırlatan önemli bir gündür.

15 Mart – Hukuk Takvimi

0
15 Mart – Hukuk Takvimi
1738 İtalyan hukukçu, filozof, ekonomist, edebiyatçı ve  Aydınlanma Çağı Düşünürü Cesare Beccaria Bonesana doğdu. (Ölümü: 28 Kasım 1794) 1747-1755 yılları arasında sekiz sene dini eğitim gördükten sonra 20 yaşındayken hukuk doktorası eğitimini tamamladı. “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı (Dei delitti e delle pene) isimli eseri hukuk tarihi ve hukuk felsefesi alanında çığır açtı ve günümüz modern ceza hukukunun temellerini attı.

Cesare Beccaria Bonesana
1767 Avukat ve 7. Amerika Birleşik Devletleri başkanı Andrew Jackson doğdu. (Ölümü: 8 Haziran 1845) Devrim Savaşı’ndan sonra yerel bir Waxhaw okulunda düzensiz bir eğitim aldı. 1781’de bir süre eyerci olarak çalıştı ve sonunda okul öğretmenliği yaptı. 1784’te Salisbury’ye gitti ve burada avukat Spruce Macay’ın yanında hukuk eğitimi gördü. Çeşitli avukatların yardımıyla  baroya girmeye hak kazanacak kadar bilgi edindi. Daha sonra Kuzey Carolina’nın Batı Bölgesi’ndeki  savcı pozisyonuna atandı. 1798’den sonra Tennessee Yüksek Mahkemesi’nde hakim oldu. Görevdeki başkan Thomas Jefferson ile tartışmalar, siyasi yaşamdan geçici süre çekilmesine sebep oldu.  Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda önemli rol oynayan John Adams ,  Thomas Jefferson ve James Madison’ın aksine, eğitimli kesimden gelmeyen ilk başkan oldu.  Amerikan Merkez Bankası’nı ortadan kaldırması ve Güneydoğu’dan Mississipi’nin batısına kadar olan alan içindeki Kızılderililer’in zorunlu tehciri ve yerleştirilmesini başlatmasıyla bilindi.

Andrew Jackson
1874 Amerikalı hukukçu ve siyaset adamı Harold LeClair Ickes doğdu. (Ölümü: 3 Şubat 1952) Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden JD derecesi ile mezun oldu. Medeni haklar, sosyal yardım, belediye reformu ve kamu hizmetleri alanında yürüttüğü mücadelelerle tanındı. Roosevelt yönetiminde içişleri sekreterliğine getirildi. New Deal’in önde gelen savunucuları arasında yer aldı. 1933’ten 1946’ya kadar yaklaşık 13 yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.

Harold LeClair Ickes
1892 İlk Sefarad Yahudi ve Balkan feministi Laura Papo Bohoreta doğdu. (Ölümü: 1942)  Bosnalı bir Yahudi feminist yazar ve çevirmendi. kadın haklarına ilişkin çok sayıda eser yazdı. Kadınlara nasıl yaşanacağını, mevcut sorunların nasıl aşılacağını, ailenin toplumun ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını öğretmeyi amaçladı. 1941 yılında, İkinci Dünya Savaşı ve Holokost’un başında, iki oğlu Jasenovac toplama kampına götürüldü. Üzüntü ve kederinden, 1942 yılında Saraybosna’da hastalandı ve yaşamını yitirdi.

Laura Papo Bohoreta
1928 15 Mart Olayı başladı. Japon İmparatorluğu’nda çok sayıda komüniste tutuklama kararı çıkarıldı.
1931 Türkiye-Yunanistan İkamet, Ticaret ve Deniz Taşımacılığı Sözleşmesi; “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” adıyla 30 Ekim 1930 tarihinde imzalandı, “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Hükümeti arasında aktolunan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesinin tasdiki hakkında Kanun” 5 Mart 1931’de mecliste kabul edilerek Resmi Gazete’nin 15 Mart 1931 tarihli sayısında yayınlandı.
1933 Hukukçu ve felsefeci Ruth Bader Ginsburg doğdu. (Ölümü: 18 Eylül 2020)

Ruth Bader Ginsburg – Time Dergisi Kapağında
1938 SSCB’de olağanüstü mahkemede ölüm cezasına çarptırılan, aralarında Ekim Devrimi’nin önderlerinden Nikolay Buharin’in de bulunduğu 18 kişinin cezaları infaz edildi.
1938 Hukukçu, akademisyen ve siyasetçi Mehmet Sağlam, doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. New York Üniversitesi’nde Yüksek lisans ve doktorasını “Kamu Yönetimi” alanında  tamamladı. Hacettepe Üniversitesi’nde doçent ve profesör olarak çalıştı. Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Dekanı ve Samsun 19 Mayıs Üniversitesi  Rektörü, olarak görev yaptı.  Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Başkanı, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Genel Sekreterliği, YÖK Başkanı ve Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kurulu Başkanı olarak görev yaptı. 20. Dönem’de TBMM Millî Eğitim Komisyonu Başkanlığına seçildi.  Türkiye – AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanlığı yaptı. 54. Hükûmet’te, Millî Eğitim Bakanlığı görevini yürüttü. 23. Dönem’de Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanlığı yaptı. 24. Dönem’de TBMM Başkanvekilliği görevini yürüttü.
1961 Güney Afrika, Milletler Topluluğu’ndan ayrıldı.
1962 Birleşmiş Milletler Tüketici Hakları Evrensel Bildirgesi, Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütünün önerisi ve oybirliği ile 16 Nisan 1985 tarihinde kabul edildi. Bildirge ile ilan edilen haklar ilk kez 15 Mart 1962’de ABD eski başkan J.F.Kennedy tarafından temsilciler meclisine sunulan raporda yer aldı ve daha sonra Avrupa Konseyi tarafından 14 Nisan 1975’de evrensel tüketici hakları olarak beş madde halinde ilan edildi.
1978

Jerzy Hryniewski

Hukukçu ve politikacı Jerzy Hryniewski yaşamını yitirdi. (Doğumu: 29 Aralık 1895) Odessa Üniversitesi hukuk fakültesinde eğitim gördü. 1921’den itibaren Varşova’daki “Orient” şirketinde hukuk danışmanı olarak çalıştı. Daha sonra şirketin yönetim kurulu direktörü olarak çalıştı. 1926’dan itibaren bakanlık sekreteryasının başkanı oldu. 1928-1932 yıllarında Hükümetle Bağımsız İşbirliği Bloğu’nun genel sekreterliğini yaptı. 1930’da Sejm’e milletvekili seçildi. İletişim ve denizcilik komitelerinde yer aldı. 1932’de Dâhiliye Nezareti’nde Devlet Müsteşarlığına atandı. 1934’ten itibaren Çalışma Fonu’nun başkanı, 1937’den itibaren Komunalna Kasa Oszczędności’nin başkentinin direktörü oldu. 1939’da Cemaat Tasarruf Fonları Birliği’nin başkanı olarak görev yaptı. 18 Ocak-13 Mayıs 1954 tarihleri arasında Sürgündeki Polonya Hükûmetinin Başbakanı olarak görev yapmasıyla tanındı.

1985 Dünya Tüketici Hakları Günü, 15 Mart 1985 yılında Birleşmiş Milletlerin aldığı bir kararla kutlanmaya başlandı. Aynı yıl BM tarafından Tüketici Hakları Evrensel Beyannamesini kabul edildi.
2004 Çin Halk Cumhuriyeti’nde ilk kez bir milletvekili, ülkede yılda 10 bin insanın idam edildiğini açıkladı.
2006 Schengen Sınırlar Kanunu (Schengen Borders Code), Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyinin 15 Mart 2006 tarihli 562/2006 sayılı kararı ile kabul edildi. Karar, AB ülkelerinin dış sınırlarında yüksek ve tek tip bir kontrol sağlamak amacıyla kişilerin sınırlardan geçişlerini düzenleyen hükümler getirmekte ve Birlik Kanunu tesis edilmesini amaçlamaktadır.
2006 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 15 Mart 2006 tarihinde 60/251 sayılı kararlıyla kurumsal statü kazandı, daha önce 60 yıl boyunca görev yapmış olan İnsan Hakları Komisyonu’nun işlevlerini üstlendi.
2006 Hukukçu Georgios Ioannou Rallis(Yorgo Rallis) yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Aralık 1918) Atina Üniversitesi‘nde hukuk ve siyaset eğitimi gördü. 1940’da yaşanan İtalyan işgaline karşı direnişe katıldı. 1950 yılında Yunan Meclisi’ne Halk Partisi’nden seçildi. Aleksandros Papagos’un hükûmetinde 1954 yılında bakan oldu. Daha sonra Konstantin Karamanlis’in önderlik ettiği Ulusal Radikal Birlik’e katılarak Karamanlis hükûmetlerinde bakan oldu. 1967 yılında yapılan darbe sonrası demokrasiyi savunması tutuklanıp Kasos Adası’na sürgün edildi. Demokrasiye geçiş sonucu kurulan hükûmette Eğitim Bakanı oldu ve bu dönemde birçok reform yaptı. 1978 yılında Dışişleri Bakanı oldu ve Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ilk Yunan Dışişleri Bakanı olarak tarihe geçti. Bu devirde Bulgaristan ile Yugoslavya ilişkilerini yeniden canlandırmaya çalışırken bir yandan da ülkesinin Avrupa Birliği’ne girmesi için elinden geleni yaptı. 1980’de Yunanistan Cumhuriyeti’nin 84. başbakanı olarak görev yaptı.

Georgios Ioannou Rallis

Ceza Muhakemesinde Savunmanın Ontolojisi ve Ontolojik Yalnızlığı

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

CEZA MUHAKEMESİNDE SAVUNMANIN ONTOLOJİSİ VE ONTOLOJİK YALNIZLIĞI / Avukat Fahrettin KAYHAN

  1. Savunmanın Ontolojisi: Ceza Yargılamasında Varlık Sorunu

Ceza yargılamasında savunma genellikle bir hak, bir mesleki faaliyet veya bir prosedür unsuru olarak ele alınır. Oysa savunma yalnızca normatif bir hak değil, aynı zamanda ontolojik bir konumdur. Savunma, ceza yargılamasının varlık yapısında belirli bir rolü yerine getiren, sistemin epistemolojik dengesini sağlayan ve hakikat iddiasını sınayan bir aktördür.

Ceza yargılamasının ontolojik yapısı üç temel özne etrafında şekillenir:

    • Devlet (savcı ve yargı)
    • Sanık
    • Savunma

Bu üçlü yapı içinde savunma, diğer iki aktörden farklı bir konuma sahiptir. Savcı ve hâkim devletin kurumsal gücünü temsil ederken, savunma bireyin ontolojik temsilidir. Savunma bu anlamda yalnızca bir meslek değil, devlet karşısında bireyin varoluşunu temsil eden bir kurumsal figürdür.

Savunmanın ontolojisi bu nedenle şu soruyla ilgilidir: Savunma ceza yargılamasında neden vardır?

Bu sorunun üç temel cevabı vardır.

1.1. Epistemolojik Fonksiyon

Savunma, ceza yargılamasında hakikat üretim mekanizmasının zorunlu bir unsurudur. Savunma olmadan yargılama tek taraflı bir bilgi üretimine dönüşür.

Savunmanın epistemolojik rolü şudur:

    • Delilleri sorgulamak
    • Anlatıyı kırmak
    • Alternatif hakikat ihtimallerini görünür kılmak

Bu nedenle savunma, hakikatin değil, hakikat ihtimalinin temsilcisidir.

1.2. İktidar Dengesi Fonksiyonu

Ceza yargılaması aynı zamanda bir iktidar alanıdır. Devletin cezalandırma gücü karşısında savunma, iktidarın sınırlandırılmasını sağlar.

Bu bağlamda savunma:

    • Devlet gücüne karşı karşı iktidar üretir
    • Yargısal otoritenin sınırlarını görünür kılar
    • Yargılamayı monolojik olmaktan çıkarır

Savunma bu anlamda yalnızca hukuki değil, aynı zamanda politik bir kurumdur.

1.3. Varoluşsal Temsil Fonksiyonu

Savunma, sanığın yalnızca hukuki değil varoluşsal temsilidir.

Sanık çoğu zaman:

    • korku içindedir
    • dil kuramaz
    • anlatısını kuramaz

Savunma avukatı bu noktada sanığın:

    • sesidir
    • anlatıcısıdır
    • varoluşsal temsilcisidir

Bu nedenle savunma, ceza yargılamasında insanın ontolojik temsilidir.

  1. Savunmanın Ontolojik Yalnızlığı

Savunmanın ontolojisinin en belirgin özelliği ontolojik yalnızlıktır.

Savunma, ceza yargılamasında çoğu zaman yapısal olarak yalnızdır.

Bu yalnızlığın üç kaynağı vardır.

2.1. Kurumsal Yalnızlık

Ceza yargılamasında savcı ve hâkim farklı kurumsal yapılara ait olsalar da aynı sistemin parçalarıdır.

    • Aynı bürokratik kültürü paylaşırlar
    • Aynı mesleki habitusa sahiptirler
    • Benzer eğitim süreçlerinden geçerler

Savunma ise bu sistemin dış aktörüdür.

Bu nedenle savunma çoğu zaman:

    • kurumsal olarak dışarıdadır
    • mahkeme kültürünün parçası değildir
    • sistem tarafından potansiyel bir rahatsızlık olarak algılanır

Savunma bu nedenle yargı alanının yabancısıdır.

2.2. Epistemolojik Yalnızlık

Ceza yargılamasında çoğu zaman bir hakikat anlatısı oluşur.

Bu anlatı genellikle şu kaynaklardan beslenir:

    • soruşturma dosyası
    • kolluk anlatısı
    • iddia makamının teorisi

Savunma bu anlatıya karşı alternatif bir anlatı üretir.

Ancak çoğu zaman:

    • hâkimin zihninde erken kanaat oluşmuştur
    • deliller tek yönlü yorumlanmaktadır
    • savunma anlatısı marjinalleştirilmektedir

Bu durumda savunma hakim anlatıya karşı tek başına kalır.

Bu durum savunmanın epistemolojik yalnızlığıdır.

2.3. Psikolojik Yalnızlık

Savunma avukatının yalnızlığı yalnızca kurumsal değildir; aynı zamanda psikolojiktir.

Özellikle ağır ceza davalarında savunma avukatı çoğu zaman:

    • toplumun suçlu gördüğü bir kişiyi savunur
    • medya baskısı ile karşılaşır
    • mahkemenin örtük direnciyle mücadele eder

Bu nedenle savunma avukatı çoğu zaman etik bir yalnızlık yaşar. Savunma avukatının en temel sorusu şudur: “Herkes mahkûm etmek isterken, ben neden savunuyorum?” Bu sorunun cevabı savunmanın ontolojisinde gizlidir. Savunma masumiyeti değil, adil yargılamayı savunur.

  1. Ontolojik Yalnızlık ve Savunmanın Gücü

Paradoksal olarak savunmanın gücü tam da bu yalnızlıktan doğar.

Savunma:

      • çoğunluğun sesi değildir
      • iktidarın sesi değildir
      • mahkemenin sesi değildir

Savunma azınlığın sesidir.

Bu nedenle büyük savunmalar çoğu zaman şu özellikleri taşır:

    • Yalnızdır
    • Dirençlidir
    • Rahatsız edicidir

Savunma mahkemenin konfor alanını bozar.

Bu nedenle savunma çoğu zaman yargısal konfor alanının düşmanıdır.

  1. Ontolojik Yalnızlık ve Büyük Savunmalar

Tarihteki büyük savunmaların çoğu bu ontolojik yalnızlık içinde ortaya çıkmıştır.

Savunma avukatı çoğu zaman:

      • Sistemin karşısında tek başınadır
      • Anlatı çoğunluğuna karşıdır
      • Mahkemenin epistemolojisini zorlar

Bu nedenle büyük savunmaların ortak özelliği şudur:

Savunma yalnız kalmayı göze alır. Savunma avukatı şunu bilir: “Savunma çoğu zaman mahkemenin değil, tarihin huzurunda yapılır.”

  1. Sonuç: Savunmanın Ontolojik Misyonu

Savunmanın ontolojik misyonu üç temel ilkeye dayanır:

    1. Hakikat iddiasını sınamak
    2. Devlet iktidarını dengelemek
    3. Bireyin varoluşunu temsil etmek

Bu nedenle savunma, ceza yargılamasında yalnızca bir meslek değil, bir özgürlük kurumudur. Savunmanın ontolojik yalnızlığı ise bir zayıflık değil, tam tersine savunmanın etik gücünün kaynağıdır.

Çünkü savunma çoğu zaman şu pozisyondadır:

    • Devlete karşı birey
    • çoğunluğa karşı azınlık
    • kesin kanaate karşı makul şüphe

Savunma bu nedenle ceza yargılamasında şu ilkenin temsilcisidir: “Hiç kimse savunmasız yargılanamaz.”

12 Mart Muhtırası

0

12 Mart Muhtırası, 12 Mart 1971 günü saat 13.00’te TRT radyolarından okunan askeri bildiri ile ilan edilmiştir.

Muhtıra ile, meclis ve hükumetin görevini yapmadığı, Atatürk’ün işaret ettiği uygarlık seviyesine ulaşma hedefinden sapıldığı, bu durumun düzeltilmesi için derhal partiler üstü bir hükumet kurulması gerektiği, aksi takdirde ordunun idareyi doğrudan ele alacağı açıklanmıştır.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu’nun imzasını taşıyan muhtıra metni şu şekildedir:

1. Parlamento ve Hükûmet süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, ATATÜRK’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasa’nın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
2. Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silâhlı Kuvvetlerinin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla Meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasa’nın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir Hükûmetin demokratik kurallar içinde teşkili zarurî görülmektedir.
3. Bu husus sür’atle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silâhlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almağa kararlıdır.
Bilgilerinize.

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası

0
12 Mart Muhtırası
12 Mart Askeri Muhtırası

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası, bir muhtıra verilerek hükumetin istifasının istenmesi ile oluşan askeri müdahaledir. 12 Mart 1971 günü saat 13:00’de TRT radyolarında okunan metin ile darbe ilan edilmiştir.

Muhtıranın verilmesiyle, Türkiye Cumhuriyeti döneminde ikinci askeri darbe meydana gelmiştir.

Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a muhtıra verilmiş ve hükumet istifa ettirilmiştir.

Darbeyi yapan Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç

Muhtıra ile, meclis ve hükumetin görevini yapmadığı, Atatürk’ün işaret ettiği uygarlık seviyesine ulaşma hedefinden sapıldığı, bu durumun düzeltilmesi için derhal partiler üstü bir hükumet kurulması gerektiği, aksi takdirde ordunun idareyi doğrudan ele alacağı açıklanmıştır.

Darbeyi izleyen iki yılda, sıkıyönetim askeri mahkemeleri yargılamalara başlamıştır. 10.000’den fazla kişi gözaltına alınmış, tutuklanmış yada hüküm giymiştir.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972’de idam edilmiştir. 

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamına ilişkin gazete haberi

Muhtıradan sonraki günlerde, 37 gazete ve derginin yayını tamamen yasaklanmış ya da durdurulmuştur.

200’den fazla kitap yasaklanmış, yarım milyondan fazla kitap toplatılarak imha edilmiştir. Askeri savcılar bu çerçevede 151 sanık hakkında idam talep etmiştir.

Üç siyasal parti kapatılmış, TİP’in yöneticileri ağır hapis cezalarına mahkum edilmiştir.

Grev ve sendika hakları, askerlerin mevzuatta yapılan değişikliklerle sınırlandırılmıştır.

Kamu sektöründeki tüm sendikalar ile öğrenci dernekleri kapatılmıştır.

Darbeden sonra hükumeti kuran Başbakan Nihat Erim

Muhtıra ile Parlamento ve partiler kapatılmamış, Anayasa askıya alınmamıştır. Darbeden sonra hükumeti kurmak üzere tarafsız bir milletvekili sıfatıyla CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim seçilmiştir. Erim CHP’den istifa etmiş ve bağımsız başbakan olarak darbecilerin istediği hükumeti kurmuştur.

Uzun ömürlü olmayan Erim hükumetinin yerine 22 Mayıs 1972 tarihinde Ferit Melen hükumeti kurulmuştur. Melen hükumeti de bir süre sonra görevi bırakmıştır.

15 Nisan 1973-26 Ocak 1974 yılları arasında görev yapan Mehmet Naim Talu’nun kurduğu seçim hükumeti ile ülke seçime gitmiştir.

Darbe hükumeti dönemi 14 Ekim 1973 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerde sona ermiştir.

Yapılan seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi 185 milletvekiliyle iktidar olmuştur.

İsmet İnönü’nün 1972 yılında istifa etmesi üzerine genel başkanlığa seçilmiş olan Bülent Ecevit hükumeti kurarak başbakan olmuştur.

Darbe Öncesi Dönem, Anayasa Değişikliği Önerisi, Siyasi Yasaklar, Siyasal Olaylar ve Gerginlikler 

12 Mart 1971 Askeri Muhtırası öncesi dönemde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel hastalanmış, TBMM tarafından görevden alınan Gürsel’in yerine Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay seçilmiştir.  Boşalan Genelkurmay Başkanlığı’na 16 Mart 1969’da Memduh Tağmaç getirilmiştir. Başbakanlık makamında Süleyman Demirel bulunmaktadır.

1969 yılı mayıs ayında Türkiye Büyük Millet Meclisine bir anayasa değişikliği teklifi verilerek 1960 müdahalesinden sonra getirilen siyasi yasakların kaldırılması önerilmiştir.

1960 ihtilalinde Cumhurbaşkanı olan ve görevden alınan Celal Bayar ile İsmet İnönü bir anlaşmaya varmış, aralarındaki kavgalı durumu sona erdirmişlerdir.

Demokrat Partililere getirilen siyasi yasakların Cumhuriyet Halk Partisi tarafından da kaldırılması istenmekte olmasına karşın Genel Kurmay Başkanlığı ve ordu Bayar ve arkadaşlarının siyasi haklarının iade edilmesine karşı çıkmış, ordunun anayasa değişikliğine karşı çıkan tutumları kamuoyuna da yansımıştır.

İsmet İnönü ve Bülent Ecevit bir arada

İsmet İnönü ve lideri olduğu Cumhuriyet Halk Partisi bu dönemdeki darbe tehdidine karşı siyasal duruşunu korumuş ancak anayasa değişikliği teklifi Komisyona geri çekilerek genel seçime gidilmiştir.

Süleyman Demirel önderliğinde Adalet Partisi, 12 Ekim 1969 seçimlerinde tek başına iktidar olmuştur. Süleyman Demirel ise yeniden başbakan olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi 143 milletvekili Adalet Partisi de 256 milletvekilliği kazanmıştır. Bayar ve arkadaşlarının 27 Mayıs 1960 darbesiyle gelen siyasi yasakları devam etmiştir.

Sendikal Eylemler, Öğrenci Olayları ve Darbe Teşebbüsü

Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin işbirliğiyle 1970 yılında 274 sayılı İş  Kanunu ile 275 sayılı Sendikalar Kanununda değişiklik yapılmış, sendikal hakları geriye götüren bu yasal düzenlemelere karşı işçi hareketi tarafından büyük gösteriler yapılmış, gösterilere 75.000 civarında işçi katılmış, bu olalar nedeniyle Bakanlar Kurulu tarafından 60 günlük sıkıyönetim ilan edilmiştir. Eylemlere katılan sendikaların yöneticileri sıkıyönetim mahkemelerince tutuklanmış ve yargılanmaya başlanmıştır.

Şiddet olayları ve huzursuzluklar artmış, ekonomik sıkıntı ve darboğaz halkı büyük oranda yoksullaştırmıştır.

Öğrenci olayları ve eylemleri artmış, üniversiteler çatışma merkezi haline gelmiş, karşıt görüşlü gruplar karşı karşıya gelmeye başlamış, Deniz Gezmiş ve arkadaşları tarafından dört Amerikan askeri kaçırılmış daha sonra bu dört asker serbest bırakılmıştır.

ODTÜ’yü 1969’da ziyarete gelen eski ABD Ankara Büyükelçisi Robert Komer’in arabası öğrenciler tarafından yakılmıştır.

Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu liderliğindeki gizli askeri cuntanın 9 Mart 1971 tarihinde yapacağı darbe; cunta içine sızmış olan Mahir Kaynak tarafından öğrenilerek bertaraf edilmiştir. Darbeye adı karışanlar emekliye sevk edilmiştir. Bu olaydan günler sonra 1971 yılı 12 Mart günü saat 13:00 itibariyle TRT radyolarından muhtıra ilan edilmiştir.

12 Mart 1971 Darbe Komuta Kademesi

12 Mart 1971 Darbesi (12 Mart Muhtırası) Metni

1- Meclis ve hükumet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyetinin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.

2- Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetlerinin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükumetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.

3- Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.

Hâkimin Bilinçdışı Entimemleri

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

CEZA MUHAKEMESİNDE HÂKİMİN BİLİNÇLİ-BİLİNÇDIŞI ENTİMEMLERİ VE İNFORMEL DETERMİNANTLAR / Avukat Fahrettin Kayhan 

Özet

Ceza yargılamasında hâkim kararlarının yalnızca normatif hukuk kurallarıyla açıklanamayacağı uzun süredir hukuk sosyolojisi ve hukuk realizmi literatüründe kabul edilmektedir. Mahkeme kararları çoğu zaman formel hukuk kurallarının ötesinde çeşitli psikolojik, sosyal ve kurumsal faktörlerin etkisi altında şekillenir. Bu faktörler literatürde “informel determinantlar” olarak adlandırılmaktadır.

Bu makale, ceza yargılamasında hâkimin akıl yürütme süreçlerini entimem kavramı üzerinden analiz ederek informel determinantların karar süreçlerine nasıl sızdığını incelemektedir. Çalışmada hâkimin bilinçli ve bilinçdışı entimemleri, yargısal kanaatin oluşumunda rol oynayan informel determinantların bilişsel mekanizması olarak ele alınmaktadır. Ayrıca savunma avukatının bu görünmeyen akıl yürütmeleri nasıl tespit edip kırabileceği tartışılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Entimem, informel determinantlar, yargısal karar psikolojisi, ceza muhakemesi, savunma stratejisi.

1. Giriş: Formel Hukuk ile Gerçek Yargılama Arasındaki Fark

Ceza muhakemesi teorisi, mahkeme kararlarının hukuki normların olaylara uygulanmasıyla ortaya çıktığını varsayar. Bu yaklaşımda karar süreci klasik mantık modeline dayanır:

  • Büyük önerme: Hukuk kuralı
  • Küçük önerme: Olayın tespiti
  • Sonuç: Hüküm

Bu model, Aristotelesçi mantığın sillojistik karar modeli olarak bilinir. Ancak hukuk sosyolojisi ve hukuk realizmi literatürü, gerçek yargılamanın bu kadar mekanik işlemediğini göstermiştir. Hâkimler karar verirken yalnızca hukuk normlarını değil, aynı zamanda çeşitli informel faktörleri de dikkate alırlar. Bu informel faktörler şunları içerebilir:

  • mesleki deneyim
  • kurumsal kültür
  • toplumsal stereotipler
  • psikolojik sezgiler
  • dava anlatısının ikna gücü

Bu tür görünmeyen faktörler informel determinantlar olarak adlandırılır. Bu makalenin temel tezi şudur: İnformel determinantlar, hâkimin zihninde entimemler biçiminde ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle informel determinantlar, yargısal akıl yürütmenin gizli öncüllerini oluşturur.

2. Entimem Kavramı: Yargısal Mantığın Eksik Kıyasları

Entimem kavramı Aristoteles‘in retorik teorisinden gelir. Entimem, bir öncülü açıkça ifade edilmeyen kıyas biçimidir. Örneğin:

  • Sanık olay yerinde yakalanmıştır
  • O halde suçu işlemiş olabilir

Burada görünmeyen öncül şudur: Suçlular genellikle olay yerinde yakalanır. Bu öncül karar gerekçesinde yazılmaz, fakat hükmün mantığını oluşturur. Ceza yargılamasında entimemler şu işlevleri görür:

  • Deliller arasında bağlantı kurmak
  • Olay anlatısını tamamlamak
  • Kanaat oluşturmak

Bu nedenle entimemler, informel determinantların bilişsel formudur.

3. İnformel Determinantlar: Ceza Yargılamasının Görünmeyen Dinamikleri

İnformel determinantlar, yargısal karar sürecini etkileyen fakat hukuki normlarda açıkça düzenlenmeyen faktörlerdir. Bunlar üç temel düzeyde ortaya çıkar:

a)  Kurumsal determinantlar: Mahkeme kültürü, savcı-hâkim ilişkileri, yargısal iş yükü gibi faktörler.

b)  Sosyal determinantlar

c)  Toplumsal stereotipler: suç tiplerine ilişkin algılar.

d) Psikolojik determinantlar: Sezgiler, bilişsel kısayollar ve önyargılar.

Bu faktörler çoğu zaman hâkimin karar gerekçesinde görünmez. Ancak zihinsel akıl yürütmenin içinde entimemler şeklinde yer alırlar.

4. Hâkimin Bilinçli Entimemleri ve İnformel Determinantlar

Bilinçli entimemler, hâkimin farkında olarak kullandığı fakat kararında açıkça ifade etmediği varsayımlardır. Bu entimemler çoğu zaman kurumsal informel determinantlara dayanır.

a) Kurumsal güven entimemi:

Mahkeme pratiğinde polis ve savcılık belgelerine yüksek güven duyulur. Uygulamada buna “ polis fezlekesinin iddianameye, iddianamenin hükme dönüşmesi” denilmektedir. Bu durum şu entimemi doğurur:

Polis tutanağı vardır
Polis genelde doğru yazar
O halde olay tutanakta yazdığı gibi gerçekleşmiştir.

Buradaki gizli öncül kurumsal güven varsayımıdır.

b) Mesleki deneyim entimemi

Hâkimler benzer davalardan edindikleri deneyimleri kullanırlar. Örneğin:

Benzer dosyalarda sanıklar suçlu çıkmıştı
Bu dosya da benzer görünüyor
O halde sanık suçlu olabilir.

Bu tür akıl yürütmeler hukuk teorisinde tecrübe genellemeleri olarak bilinir.

5. Hâkimin Bilinçdışı Entimemleri ve Psikolojik Determinantlar

Bilinçdışı entimemler, hâkimin farkında olmadan kullandığı varsayımlardır. Bunlar çoğunlukla psikolojik informel determinantlardan kaynaklanır.

a) Temsililik sezgisi

İnsan zihni bazı davranışları suçlulukla ilişkilendirir. Örneğin:

    • agresif davranış
    • sabıka
    • kaçma

Bu durumda şu entimem ortaya çıkar:

Suçlular böyle davranır
Sanık da böyle davranıyor
O halde suçlu olabilir.

Bu tür akıl yürütme çoğu zaman bilinçdışıdır.

b) Onaylama yanlılığı

Hâkim ilk kanaatini oluşturduktan sonra bu kanaati destekleyen delillere daha fazla önem verebilir.

Bu süreç şu entimemi doğurur:

İlk izlenim suçluluk yönünde
Bu delil bunu destekliyor
O halde kanaat doğru olabilir.

Bu mekanizma literatürde confirmation bias olarak bilinir.

c) Anlatı tamamlama

İnsan zihni parçalı bilgileri bir hikâyeye dönüştürme eğilimindedir. Ceza dosyalarında da benzer bir süreç görülür. Örneğin:

  • tartışma
  • bıçak
  • ölüm

Zihin şu anlatıyı kurabilir: tartışma → öfke → bıçaklama. Bu anlatı bazen delillerden değil, zihnin boşlukları doldurma eğiliminden doğar.

6. Entimemler ve Prematüre Kanaat

İnformel determinantların en önemli sonucu prematüre kanaat oluşumudur. Prematüre kanaat şu süreçte ortaya çıkar:

    1. İlk izlenim oluşur
    2. Entimemler devreye girer
    3. Deliller bu anlatıya yerleştirilir
    4. Kanaat sabitlenir

Bu noktadan sonra yargılama şu riski taşır: Deliller kanaati oluşturmaz, kanaat delilleri yorumlar.

  1. Sonuç

Ceza yargılaması yalnızca normların uygulanmasından ibaret değildir. Yargısal kararlar, formel hukuk kurallarının yanında çok sayıda informel determinantın etkisi altında şekillenir. Bu determinantlar hâkimin zihninde çoğu zaman entimemler biçiminde ortaya çıkar.

Makalenin temel sonuçları şunlardır:

  1. İnformel determinantlar yargısal karar sürecinin kaçınılmaz bir parçasıdır.
  2. Bu determinantlar hâkimin akıl yürütmesinde çoğu zaman bilinçli veya bilinçdışı entimemler olarak ortaya çıkar.
  3. Ceza savunmasının önemli görevlerinden biri, bu görünmeyen akıl yürütmeleri tespit etmek ve kırmaktır.

Dolayısıyla etkili savunma yalnızca hukuki normları tartışmak değildir. Aynı zamanda mahkeme kararının arkasındaki görünmeyen mantıksal ve psikolojik yapıyı analiz etmektir. Başka bir ifadeyle: Ceza davasında gerçek mücadele yalnızca deliller üzerinde değil, hâkimin zihnindeki görünmeyen öncüller üzerinde gerçekleşir.

Avukat Fahrettin Kayhan’ın tüm makalelerine resmi web sitesinden erişebilirsiniz. 

Hukuk Ansiklopedisi

0

Akademik, Modern ve Vazgeçilmez Bir Hukuk Kaynağı: Dijital Çağın Hukuk Bilgi Bankası

Hukuk Ansiklopedisi, “Herkes İçin Adalet” mottosuyla hareket eden; hukuk alanında ayrıntılı, güvenilir, tarafsız ve kapsamlı bilgi sunmayı amaçlayan akademik bir dijital bilgi platformudur. Ansiklopedi, yalnızca güncel gelişmeleri aktaran bir hukuk portalı olmanın ötesinde, hukuki bilgi üretimini sistematik biçimde bir araya getiren modern bir hukuk referans kaynağı niteliğindedir.

Hukuk yalnızca normlardan ibaret değildir. Aynı zamanda tarih, düşünce, kurumlar, kişiler ve toplumsal olayların bütünlüğü içinde anlam kazanan bir bilgi alanıdır. Bu nedenle Hukuk Ansiklopedisi, hukuku yalnızca günlük gelişmeler üzerinden değil; tarihsel, kuramsal, kurumsal ve biyografik boyutlarıyla birlikte ele alan çok katmanlı bir hukuk bilgi sistemi ve arşivi olarak tasarlanmıştır.


Açık Erişim ve Bilgiye Erişim Hakkı

Hukuk Ansiklopedisi açık erişim ilkesini benimsemektedir. Bu doğrultuda platform;

  • hukuk öğrencileri,
  • akademisyenler,
  • uygulayıcı hukukçular,
  • araştırmacılar
  • ve hukukla ilgilenen tüm bireyler

için serbest ve erişilebilir bir bilgi kaynağı sunmaktadır.

Bu yönüyle Hukuk Ansiklopedisi yalnızca bir internet sitesi değil; hukuk kültürünün, hukuki düşüncenin ve hukuki belgelerin kayıt altına alındığı bir dijital yayın organı niteliği taşımaktadır.


Yayın İlkeleri ve Editöryal Bağımsızlık

Hukuk Ansiklopedisi, siyasi, ideolojik ve ekonomik baskılardan bağımsız bir yayıncılık anlayışını benimsemektedir. Platformda yayımlanan içerikler yalnızca hukuki, akademik ve etik ölçütlere uygun biçimde hazırlanmaktadır.

İçerik üretiminde temel alınan başlıca kaynaklar şunlardır:

  • resmi mevzuat metinleri
  • yargı kararları
  • akademik yayınlar
  • bilimsel makaleler
  • güvenilir basın ve araştırma kaynakları

Bu çerçevede kaynağı belirsiz veya doğrulanmamış bilgilere yer verilmez. Böylece mümkün olduğunca yoruma kapalı, güvenilir ve kanıt temelli bir bilgi altyapısı sunulur.


Statik ve Dinamik İçerik Yapısı

Hukuk Ansiklopedisi hem statik hem de sürekli güncellenen dinamik içerik yapısına sahip bir platformdur.

Platform;

  • kavramlar,
  • hukuk tarihi,
  • hukuki belgeler
  • biyografi

gibi alanlarda kalıcı ve ansiklopedik bilgi sunarken;

  • hukuk takvimi,
  • güncel hukuk haberleri ve hukuk gündemi

başlıkları aracılığıyla hukuk dünyasındaki gelişmeleri dinamik biçimde takip etme imkânı da sağlamaktadır.

Bu yapı sayesinde hukuk alanına ilişkin temel bilgiler, uygulama örnekleri ve güncel gelişmeler aynı platform içinde bütüncül bir şekilde sunulmaktadır.


Uluslararası Belgeler ve Evrensel Hukuk Metinleri

Sözleşmeler ve Evrensel Metinler bölümü; ikili ve çok taraflı anlaşmalar, uluslararası kuruluşlara ilişkin metinler ve evrensel bildirgeler hakkında ayrıntılı bilgiler sunmaktadır.

Bu kapsamda platformda;

  • Birleşmiş Milletler sistemi
  • Avrupa Birliği hukuk düzeni
  • Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) mevzuatı
  • Ulusal ve uluslararası yargı organları
  • İnsan Hakları Mahkemesi
  • Anayasa Mahkemesi

gibi kurumların oluşturduğu yerel ve evrensel hukuk normları hakkında kapsamlı içerikler bulunmaktadır.


Mevzuat ve Hukuki Düzenlemeler

Ansiklopedinin Mevzuat bölümünde;

  • kanunlar
  • tüzükler
  • yönetmelikler
  • diğer hukuki düzenlemeler

ansiklopedi gündemi ile uyumlu biçimde sunulmaktadır. Böylece kullanıcılar hukuk ansiklopedisi kavramlarını incelerken ilgili hukuki düzenlemelere hızlı ve sistematik biçimde erişebilmektedir.


Hukuk Devleti ve Etik Belgeler

Hukuk Ansiklopedisi, adalet arayışını yalnızca normatif düzeyde değil, aynı zamanda etik ve toplumsal boyutlarıyla ele almaktadır.

Bu çerçevede platform;

  • Hukuk Devleti ilkesi
  • Hukukun Üstünlüğü
  • Hukuk Güvenliği
  • Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı
  • Hukukta Etik
  • Yargı Etiği
  • Meslek Etiği
  • Toplumsal Adalet
  • İyi İdare ve Kamu Etiği

alanlarına ilişkin önemli belge ve metinleri bir araya getirerek önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Ayrıca;

  • insan hakları
  • çocuk hakları
  • kadın hakları
  • engelli hakları
  • tüketici hakları
  • hayvan hakları
  • doğa hakları
  • sürdürülebilir gelişme
  • toplumsal cinsiyet ve şiddet

gibi alanlarda kabul edilen uluslararası belgeler de platformda yer almaktadır.


Hukuk Takvimi, Hukuk Tarihi, Davalar, Savunmalar ve Söylevler

Platformda yer alan Hukuk Takvimi ve Hukuk Tarihi bölümleri, Türkiye ve dünya hukuk tarihine ilişkin olayların kronolojik bir kaydını oluşturmaktadır.

“Hukuk tarihinde bugün” yaklaşımıyla hazırlanan bu bölüm, hukuk tarihinin önemli olaylarını gün gün kayda geçirerek hukukun küresel kronolojisini oluşturan bir arşiv niteliği taşımaktadır.

Bu sayede hukuk dünyasının ve toplumun kolektif hafızasının canlı tutulması hedeflenmektedir. Platform; Sivil Toplum, Raporlar ve politika önerileri, hukuka dair Söylevler ve mahkemelerde yapılan Savunmalar ile toplumsal hafızayı diri tutmaktadır. Önemli Davalar ve Önemli Kararlar arşive eklenmektedir. 


Etik Beyannameler ve Bildirgeler

Platformda Yargı Etiği Belgeleri başta olmak üzere, Türkiye’den ve dünyadan çeşitli etik bildirgeler bir araya getirilmektedir. Bu belgeler aracılığıyla hukuk alanındaki asgari etik standartlar hakkında bilgi edinmek mümkündür. Ayrıca, deontolojik olarak birçok meslek dalındaki etik bildirgeler bir arada sunulmaktadır. Toplumsal cinsiyet, cinsel şiddet ve ayrımcılıkla mücadele kapsamında yayımlanmış tüm bildirge ve raporlar da ansiklopedide okunabilmektedir.


İçtihatlar ve Önemli Davalar

Platformda yer alan;

  • yargı kararları
  • içtihatlar
  • önemli davalar
  • önemli kararlar

başlıklı arşivler, hukuk araştırmaları ve uygulamaları açısından güvenilir referans kaynakları sunmakta, siyasi tarihe de ışık tutmaktadır.


Hukuk Felsefesi ve Düşünce

Hukuk Felsefesi bölümünde;

  • hukukun temelleri
  • hukuk teorileri
  • hukuk düşüncesi
  • felsefi yaklaşımlar

üzerine makaleler ve kitap tanıtımları yer almaktadır.

Bu bölüm, hukuk düşüncesinin teorik boyutunun gelişmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır.


Biyografiler

Biyografi kategorisi; hukukçuların, hukuk düşünürlerinin ve hukuk alanına katkı sunmuş önemli kişilerin yaşam öykülerini içermektedir.

Bu kapsamda;

  • hukukçular
  • avukatlar
  • hâkim ve savcılar
  • hukuk kariyeri olan yöneticiler
  • hukuk teorileri geliştiren düşünürler

hakkında ayrıntılı biyografik bilgiler sunulmaktadır. Bu sayede geçmişten günümüze hukuk dünyasına katkıda bulunan kişilerin hayat hikâyeleri, düşünceleri ve eserleri hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.


Kurumlar, Dergiler, Hukuk Sözlüğü ve Makaleler

Kurumlar bölümü;

  • kavramlar, hukuk terimleri
  • ulusal ve uluslararası hukuk kurumları
  • hukuk fakülteleri
  • dernekler
  • vakıflar

hakkında bilgiler içermektedir.

Güncel konular, tartışmalar ve incelemeler Makaleler bölümünde yer alırken, hukuk alanında yayınlanmış dergilerin künyeleri ve detaylı bilgileri Dergiler kısmında bulunur.


Kültürel İçerikler

Hukuk Ansiklopedisi yalnızca normatif hukuk alanıyla sınırlı kalmaz.

Hukuk Filmleri bölümü;

  • hukuk
  • adalet
  • yargılama
  • insan hakları

temalarını işleyen film, dizi ve tiyatro eserleri hakkında bilgiler sunmaktadır.

Bu bölüm, hukuk kültürünün sanatsal ve kültürel boyutuna da dikkat çekmekte; hukukçular ve hukuk meraklıları için ek bir bilgi kaynağı ve kültürel zenginlik oluşturmaktadır.


Röportajlar

Röportaj kategorisi, hukukçular ve düşünürlerle yapılan söyleşileri içermektedir. Bu bölüm, hukuk düşüncesinin farklı perspektiflerle tartışılmasına katkı sağlamaktadır.


Katkı ve İletişim

Hukuk Ansiklopedisi, kullanıcıların katkılarına açık bir platformdur.

Okuyucular;

  • görüşlerini
  • önerilerini
  • eleştirilerini
  • düzeltme taleplerini

site editörlerine iletebilmektedir.

Ansiklopedik içerik niteliği taşıyan yazılarını yayımlatmak isteyen araştırmacılar ve hukukçular ise info@hukukansiklopedisi.com adresi üzerinden editörlerle iletişime geçebilmektedir.


Hukuk Ansiklopedisi, hukuki bilginin güvenilir, sistematik ve erişilebilir biçimde sunulmasını amaçlayan bağımsız bir dijital hukuk arşivi olarak gelişimini sürdürmektedir. Hukukun yalnızca mevzuattan ibaret olmadığı; tarih, düşünce, kurumlar ve insan hikâyeleriyle birlikte anlam kazanan bir bilgi alanı olduğu bilinciyle hareket eden platform, hukuki bilgi birikimini korumayı, geliştirmeyi ve gelecek kuşaklara aktarmayı hedeflemektedir. Bu yönüyle Hukuk Ansiklopedisi, yalnızca güncel bilgilerin toplandığı bir site değil; hukukun kolektif hafızasını oluşturan, adalet düşüncesini besleyen ve “Herkes İçin Adalet” idealine katkı sunmayı amaçlayan kalıcı bir dijital hukuk bilgi arşividir.

https://hukukansiklopedisi.com

Denizde Yardım ve Kurtarma ile İlgili Bazı Kuralların Birleştirilmesine Dair Brüksel Sözleşmesi

0
Denizde Yardım ve Kurtarma ile İlgili Bazı Kuralların Birleştirilmesine Dair Brüksel Sözleşmesi

Denizde Yardım ve Kurtarma Hakkında Brüksel Sözleşmesi (Denizde Yardım ve Kurtarma ile İlgili Bazı Kuralların Birleştirilmesine Dair Brüksel Sözleşmesi- Convention pour l’unification de certaines règles en matiere assistance et de sauvetage maritimes), 23 Eylül 1910’da Belçika’nın Brüksel kentinde imzalanan bir deniz kurtarma antlaşmasıdır. Konvansiyonun temelleri 1900 Paris Konferansı ve 1902 Hamburg konferansında atılmış, sözleşmenin prensipleri oluşturulmuştur.

Türkiye, 24.07.1923 tarihli Lozan Andlaşmasının 100. Maddesi uyarınca 09.06.1937 tarihinde katılmıştır. 28 Nisan 1989’da Londra’da imzalanan Uluslararası Kurtarma Sözleşmesi (International Convention on Salvage) ile güncellenmiştir.  

8 Mart – Hukuk Takvimi

0
8 Mart Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.
8 Mart – Hukuk Takvimi
1857 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonal’e bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü kutlanması önerisini getirdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi.
1874 Hukukçu ve 13. Amerika Birleşik Devletleri başkanı Millard Fillmore yaşamını yitirdi. (Doğumu: 7 Ocak 1800) Çok az resmi eğitim almasına rağmen, başarılı bir avukat olmak için gayretli bir çalışma yaparak yoksulluktan kurtuldu. Buffalo’ya taşındı ve önce bir okulda öğretmenlik yapmasının ardından Asa Rice ve Joseph Clary’nin hukuk bürosunda hukuk eğitimine devam etti. Buffalo bölgesinde avukat ve politikacı olarak öne çıktı. ve 1828’de New York Meclisi’ne ve 1832’de Temsilciler Meclisi’ne seçildi. Açıkça köleliğe düşmandı ve federal hükümetin bunu sona erdirmede büyük rol oynayacağını  savundu. 10 Temmuz 1850’de Zachary Taylor’ın yerine başkan seçildi ve 4 Mart 1853’e kadar bu görevini sürdürdü.
1907 Yunan hukukçu ve siyasetçi Konstantin Karamanlis (Ölümü: 23 Nisan 1998) Atina Üniversitesi‘nde  hukuk eğitimi gördü. 1935’te milletvekili seçildi. 1946’dan sonra Çalışma, Ulaşım, Haberleşme, Toplumsal Refah, Millî Savunma ve Kamu İşleri bakanlıklarında bulundu. 1955’te başbakan oldu. 1959’da Adnan Menderes’le Kıbrıs’ı bağımsız bir cumhuriyet haline getiren Zürih Antlaşması’nı karara bağladı. 1974 parlamento seçimlerinden sonra Yeni Demokrasi (ND) hükûmetinin başına getirildi. Başbakanlığı döneminde cunta üyeleri yargılandı, genel af çıkarıldı, 1952 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, Avrupa’yla ilişkiler yakınlaştı. 1990 yılında  Yunanistan Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 1995 yılına kadar bu görevini sürdürdü.
1921 İspanyol hukukçu ve politikacı Eduardo Dato yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Ağustos 1856) Bakanlar Kurulu başkanlığını üç kez üstlendi. Madrid’de parlamento binasından çıkarken Katalan militanlarca öldürüldü.
1954 Devletin siyasal prestijine ve mali gücüne zarar getirdiğine karar verilen ya da kişilerin özel hayatına tecavüz eden yazılar yazan gazetecilere, ağır cezalar öngören Basın Kanunu, TBMM’den geçti.
1955 Liselerde okutulması Millî Eğitim Bakanlığı’nca kabul edilen bir ders kitabında , komünizm propagandası yapılmak istendiği iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Astronomi adlı ders kitabında,  Stalin ve Lenin’in resimlerinin yer aldığı ve bu resimlerin öğrencinin dikkatini çeksin diye bir meteor resminin ortasına yerleştirildiği tespit edildi.
1959 Hukukçu ve siyaset adamı Bekir Sıtkı Kunt yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1905) Darülfünun  Hukuk Mektebi’de eğitim gördü.  Düzce, Uşak, Aydın ve Ankara’da aza mülazımlığı ve hukuk mü­şavirliği, görevinde bulundu. 1934’de Aydın’da kadastro hakimliği, yargıçlık ve Temyiz Mahkemesi Başsavcılığı görevlerinde bulundu. Yenigün gazetesinde başyazarlık yaptı. Yazım ve seçim işlerini düzenleme işlerinde görev yaptı. Cumhuriyet Halk Partisinin yönetim kadrosunda görev aldı. 1939’da Hatay Milletvekili ve divan kâtibi oldu. 1946’da İstanbul’da Asliye Ceza Hakimliği yaptı. 
1965 Finlandiya Yüksek İdare Mahkemesi (Danıştay) eski başkanı Urho Castrén, yaşamını yitirdi.  (Doğumu: 30 Aralık 1886) Jyväskylä Lisesi’ni bitirdikten sonra girdiği hukuk fakültesinden 1907’de diploma aldı. 1910’da hukuk yüksek lisansını ve 1912’de doktorasını tamamladı. 1918-1927 yıllarında üniversitelerde ders verdi.  1925-1926 yıllarında Adalet Bakanı olarak görev yaptı. Çeşitli mahkemelerde yargıç olarak çalıştıktan sonra, 1929 yılında Yüksek İdare Mahkemesi başkanlığına seçildi ve 1956’ya kadar bu görevi yürüttü. 21 Eylül 1944 – 17 Kasım 1944 tarihleri arasında kısa bir süre için Finlandiya Başbakanı olarak görev yaptı.
1971 Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü’nde eğitime ara verilerek kapatıldı.
1972 Hukukçu, diplomat ve siyasetçi Yüksel Menderes intihar ederek yaşamına son verdi.Yüksel Menderes
1975 Hukukçu ve Lüksemburg eski başbakanı Joseph Bech yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Şubat 1887) Fribourg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1912’de hukuk doktorasını aldı. 1914’te Lüksemburg Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 1921’de Bech, Émile Reuter’in kabinesine atandı. İçişleri Bakanlığı Genel Müdürü ve Eğitim Bakanlığı Genel Müdürü olarak görev yaptı. 1926’da aynı zamanda Başbakanlık, Dışişleri bakanı, Eğitim ve Şarapçılık Bakanı oldu. 1954 yılına kadar Dışişleri ve Şarapçılık Bakanı olarak kaldı. Dışişleri bakanı olarak 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması’nı imzaladı. 1957 yılında Roma Antlaşması’nı imzalayarak Avrupa’nın önde gelenlerinden biri oldu. Avrupa Birliği ve Avrupa Topluluğunun ‘ Kurucu Babalarından ‘ biri olarak kabul edildi. 1964 yılına kadar Temsilciler Meclisi Başkanlığı yaptı.
1977 Amerika Sosyalist Partisi, 28 Şubat 1909’da New York’ta bir Kadınlar Günü düzenledikten sonra, 1910’da Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı her yıl bir Kadınlar Günü düzenlenmesini önerdi. 1917’de Sovyet Rusya’da kadınlar oy hakkı kazandıktan sonra 8 Mart ulusal bayram oldu. Kadınlar Günü, 1967’de feminist hareket tarafından benimsenene kadar ağırlıklı olarak sosyalist hareketler ve komünist ülkeler tarafından kutlandı. 1975’te Birleşmiş Milletler tarafından kutlanmaya başlandı. BM Genel Kurulunun 16 Aralık 1977 yılında aldığı kararı ile üye ülkeler kendi geleneklerine ve tarihlerine uygun bir günü Uluslararası Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü ilan etmeye davet edildi.
1982 Türkiye Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı kuruldu.
1984 Sekiz ilde olağanüstü hâl uygulanmasıyla ilgili, Olağanüstü Hal yasaları yürürlüğe girdi.
1987 Kadın Çevresi Yayıncılığın çıkarttığı, Feminist dergisi yayına başladı.
1988 Yeni Gündem dergisi Yazı İşleri Müdürü, 7,5 yıl hapse mahkûm oldu.
1992 Dünya Kadınlar Günü nedeniyle İstanbul ve Adana’da düzenlenen kutlama yürüyüşlerine polis müdahale etti, bazı kadınlar dövüldü, iki kadın yaralandı ve 8 kadın gözaltına alındı.
2004 Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yönetmeliğinin gizliliğini kaldıran yasanın ardından hazırlanan yeni yönetmelik de yürürlüğe girdi. MGK Genel Sekreterliği, yönetmelikte, Başbakana bağlı bir kuruluş olarak tanımlandı.
2016 Yükseköğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, Yüksek Öğretim Kurulu tarafından (YÖK) 9 Kasım 2015’te kabul edilerek 8 Mart 2016 tarihinde yayımlandı. Tutum Belgesi, kavramın farklı algılara yol açtığı gerekçesiyle 2019 yılı Şubat ayında geri çekilerek YÖK’ün resmi web sayfasından kaldırıldı.
2021 Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi, 8 Mart 2021’de Merkez Yönetim Kurulu’na sunularak son hali verildi ve 15 Mayıs 2021 tarihinde yürürlüğe girdi.

Yüksel Menderes

0
Yüksel Menderes

Hukukçu ve siyasetçi Yüksel Menderes 1930’da dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Cenevre Üniversitesi Sciences Politiques Fakültelerini bitirdi.

Dışişleri Bakanlığı İdari ve Meslek Memurluğu, Cenevre Birleşmiş Milletler Avrupa Ofisi Nezdinde Daimi Türk Delegeliği Ekonomik İşler Delege Yardımcılığı, Belgrad Büyükelçiliği Başkâtipliği ve 3. Dönem Aydın milletvekilliği yaptı.

1970 tarihinde kurucuları arasında yer aldığı Demokratik Parti‘nin genel başkan yardımcısı oldu. 1972’de Ankara’daki evinde intihar etti. İki çocuk babasıydı ve Fransızca biliyrodu. Eski başbakanlardan Adnan Menderes’in oğludur. Ben Onu Çok Sevdim dizisine konu olmuştur.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi

0
Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi
Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi (İstanbul Declaration) 3 Haziran 2016 tarihinde Dolmabahçe Sarayında imzalanmıştır.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi’nin yargı tarafından kabul edilmesi ile birlikte etkili biçimde uygulanması için ayrıca rehber ilkeler ve referans kodlar oluşturulmuştur. Bazı ilkelerin etkili biçimde uygulanması için, yargının mevcut durumda sahip olamayabileceği veya yasama ya da yürütme organlarının ilave eylemlerini gerektiren kaynaklara da ihtiyaç duyabileceği; bu çerçevede, tedbirlerin eksiksiz ve hızlı uygulanmasını sağlamak amacıyla, devletin diğer organlarının yargı ile işbirliği yapması ve yargıya etkin bir şekilde yardım etmesi gerektiği açıklanmıştır.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi İmza Töreni – Dolmabahçe

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı olduğu ilkesini temel ilke olarak tanıdığından;

Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay Başkanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı(UNDP) Türkiye Ofisi işbirliğinde düzenlenen İkinci Yüksek Mahkemeler Zirvesi’nde yargıda şeffaflık konusu ele alınmış ve Yargıda Şeffaflık Bildirgesi kabul edilmiştir. 

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, herkesin, mahkemeler önünde eşit olduğunu ve bir suçla itham edildiğinde ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri hakkında karar verilirken, yasalar uyarınca kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil ve kamuya açık duruşma hakkına sahip olduğunu ifade ettiğinden;

Yukarıda anılan ilkeler ve haklar aynı zamanda, diğer uluslararası ve bölgesel insan hakları hukuk belgeleri, ülke anayasaları, yasaları, örf hukuku ve ayrıca yargı teamülleri ile geleneklerinde de tanındığından veya yer aldığından;

Günümüzde, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı olan her devlette, şeffaflık ilkesinin yargının temel unsuru olduğu evrensel kabul gördüğünden;

İŞTE BU GEREKÇELERLE, TÜRKİYE CUMHURİYETİ YARGITAY BAŞKANI VE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER KALKINMA PROGRAMI’NIN DAVETLERİYLE, 20-22 KASIM 2013 TARİHLERİNDE İSTANBUL’DA TOPLANAN ASYA BÖLGESİNİN YÜKSEK MAHKEME BAŞKANLARI VE YÜKSEK YARGIÇLARI İLE 1-2 HAZİRAN 2016 TARİHLERİNDE BURSA’DA TOPLANAN BALKAN YÜKSEK MAHKEME BAŞKANLARI VE YÜKSEK YARGIÇLARI,

Adaletin tesisi ve yargıda şeffaflığın güvence altına alınması için, aşağıdaki ilkelerin temel gerekler olduğunu BİLDİRİRLER:

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi İlkeleri

İlke 1

Yargılama, temel bir ilke olarak, kamuya açık yapılmalıdır.

Duruşmaların kamuya açık olması, demokratik bir toplumda adalete erişimin temel gerekliliklerinden biridir. Kamuya açık yargılama ilkesi, yargılamanın yapıldığı mahkeme salonlarına yurttaşların ve basın mensuplarının girmesine izin verilmesini gerektirir. Bu nedenle mahkeme, halkın ve basının duruşmaları izleyebilmesini sağlamalıdır. Bu amaçla, duruşma zamanı ve yeri hakkındaki bilgiler halka duyurulmalıdır. Davaya duyulabilecek ilgi ve duruşmanın yapısı dikkate alınarak, makul ölçüler çerçevesinde halkın izleyebilmesi için yeterli imkân sağlanmalıdır. Belirli bir yargı işleminin tümünü ya da bir kısmını kamu veya basına kapalı tutmak için meşru gerekçelerin bulunması halinde, 1 mahkeme, makul gerekçesini yazılı olarak yayınlamalıdır.

İlke 2

Yargı sistemi adliyelere ve adli bilgiye kolay erişimi sağlamalıdır.

Mümkün olan her koşulda adliyeler, gidiş gelişleri kolaylaştırmak için toplu taşıma merkezlerine yakın konumlanmalıdır. Yargı sistemi tarafından mahkemelere yakın yerlerde bilgilendirme noktaları ve bilgi kaynakları merkezleri kurulmalıdır. Kolaylıkla okunabilen tabelalar, oryantasyon kılavuzları ve görülecek dava listelerine ek olarak, mahkeme personeli halkla ilişkiler bürolarında hazır bulunmalıdır. Adliye binaları kamunun mahkeme formlarını doldurabilecekleri ve müzakere edebilecekleri alanların yanı sıra çocuklar, mağdurlar ve engelli kişiler gibi özel ihtiyaç sahibi gruplar için imkanlar sunmalıdır. Bunlara ek olarak adliye binalarında hukuk hizmetlerinin sunulabildiği odalar bulunmalıdır. Mahkeme kullanıcılarının, yalnızca zamanında ve etkili hizmet beklemeye değil, aynı zamanda adliye personelinden en yüksek standartlarda ahlaki davranış, profesyonellik ve hesap verebilirlik görmeye hakları vardır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

İlke 3

Yargı, yargı sistemine erişimi kolaylaştırmalıdır.

Mahkemeler, mahkeme kullanıcılarına standart, kullanıcı dostu formlar ve talimatlar sağlamalı; dava başvuru harçları, mahkeme prosedürleri ve duruşma takvimleri hakkında açık ve doğru bilgi vermelidir. Bu bilgiler ayrıca internet üzerinden de paylaşılmalıdır.

Mahkemeler, uygun hallerde, mahkeme kullanıcılarına adalete ulaşacak farklı yolların olduğunu, dava açmanın bunlardan yalnızca birini teşkil ettiğini bildirmek amacıyla “çok kapılı adliye” konseptini benimsemeli ve hukuki yardım başvuruları bakımından bu kişilere yardımcı olmalıdır.

Kamunun yararlanabileceği yeterli hukuki yardımın olmadığı hallerde, sair şekilde mahkemelerde temsil edilemeyecek çıkarların korunması amacıyla, hukuki yardıma ihtiyacı olan dava taraflarının, kamu yararı için (pro bono) avukat tarafından temsil edilmesini teşvik etme, mahkeme dostları (amici curiae) tayin etme ya da alternatif uyuşmazlık çözümü önerme gibi girişimlerde bulunmak yargının sorumluluğudur. Uygun hallerde, mahkemeler avukatlık yetkisi olmayan uygun kişilerin mahkeme nezdinde tarafları temsil etmesine izin verebilir.

İlke 4

Yargı, mahkeme kullanıcılarına, herhangi bir ücret talep etmeksizin, yazılı ve sözlü çeviri imkânları sağlamalıdır.

Suçlanan kişinin, kendisine yöneltilen suçlamayı, anladığı dilde öğrenme hakkı, temel insan hakkıdır. Aynı zamanda, suçlanan kişi mahkemede kullanılan dili anlayamıyor veya konuşamıyorsa, ücretsiz olarak sözlü çeviriden yararlanma hakkı da temel insan hakkıdır. Nitekim, mahkeme kullanıcısının mahkemede kullanılan dilleri anlayamıyor olması, o kişi açısından yargılamanın şeffaflıktan tamamen yoksun olması anlamına gelir. Bazı durumlarda, sözlü veya yazılı çeviri olmaksızın, bir tanık tanıklık yapamayabilir veya bazı hallerde kanıt olarak bir belgeyi sunmak mümkün olmaz. Bu nedenle, hem yazılı hem sözlü çeviri bakımından, mahkemede gerekli imkânların hazır edilmesini sağlamak hâkimin ya da mahkeme yönetiminin sorumluluğudur.

İlke 5

Yargı, davaların şeffaf biçimde tevzi edilmesini sağlamalıdır.

Mahkeme sistemleri, davaların hâkimlere tevzi edilmesinde kullandıkları usuller bakımından farklıdırlar. Bazı ülkelerde, mahkeme başkanı davaların dağıtımına karar vermekten sorumludur. Diğer birtakım ülkelerde, dava tevzii, hâkimlerden ziyade mahkeme yöneticilerinin yönettiği bir fonksiyondur. Üçüncü bir seçenek ise, elle veya otomasyona dayalı olarak davaların rastgele tevzi edilmesidir. Son olarak, dava tevzii, yerleşik mahkeme teamülleri gibi gayri resmî kriterlere veya mahkemenin tabi olduğu daha resmi kurallar ve kanunlara dayalı olarak yapılabilir.

Benimsenen model hangisi olursa olsun, bir mahkemenin hâkimleri arasındaki iş bölümü, davaların tevzii de dâhil olmak üzere, normal olarak, kanunların öngördüğü veya ilgili mahkemenin kuralları uyarınca, önceden belirlenmiş şeffaf düzenlemelere göre yürütülmelidir.

Benzer şekilde, kanunun veya mahkeme kurallarının öngördüğü gerekçelerle ve usullere uygun olarak yapılanlar dışında, bir dava, hâkimden alınmamalıdır.

İlke 6

Yargı, adaletin şeffaf biçimde gerçekleştirilmesini sağlamalıdır.

Adaletin topluma entegre edilmesi, yargı sisteminin halka açılmasını ve kendisini bilinir hale getirmeyi öğrenmesini gerekli kılar. Yargı gözetiminde olmak üzere, halk, basın ve mahkeme kullanıcıları, hem görülmekte olan hem de tamamlanan davalara ilişkin tüm bilgilere güvenli şekilde erişmelidir. Bu erişim, mahkemenin internet sitesi üzerinden veya uygun ve erişilebilir kayıtlar vasıtasıyla sağlanabilir. Anılan bilgiler, gerekçeli kararları, tarafların iddialarını, dilekçelerini ve delilleri içermelidir. Mahkeme tarafından henüz delil olarak kabul edilmemiş yazılı ifadeler veya benzeri delil niteliğinde belgeler hariç tutulabilir.

Mahkeme belgelerine erişim, yalnızca davaya ilişkin materyal ile sınırlı olmamalı, aynı zamanda iş yükü ve dava sonuçlandırma oranları hakkında istatistikler gibi mahkemeye ilişkin idari bilgilerin yanı sıra, örneğin dava harçlarının tahsili ve bütçe tahsisatlarının kullanımı gibi, bütçeye ilişkin verileri de içermelidir. Hâkimler olası çıkar çatışmalarını açıklamalıdır.

İlke 7

Mahkemeler gözaltı ve tutuklama konusunda denetim yetkisine sahip olmalıdır.

Yargı sisteminin, davalarda yaşanan gecikmeler nedeni ile haksız eleştirilere maruz kalmaması için, mahkemelerin tutuklu veya gözaltında bulunan kişileri mahkeme önüne çıkarma yetkileri olmalıdır. İfade edilen unsur temel anlamda insan hakları konusu olsa da, yargı yönetimi ve şeffaflık konusunda kamuoyu algısını etkileyecek bir önlemdir.

İlke 8

Yargı, üst derece/temyiz mahkemesi kararlarının düzenli olarak yayınlanmasını sağlamalıdır.

Kanunlar, doktrin ve diğer asli hukuk kaynaklarına güvenilir erişim olmadan, hâkimler, avukatlar, hükümetler de dâhil olmak üzere ilgili davacılar belirli bir davada veya durumda hukukun nasıl işlemesi gerektiği konusunda açıkça anlaşılır rehberlikten yoksun kalırlar.

Kararların yayınlanması; halkın, basının, sivil toplum kuruluşlarının, avukatların, hâkimlerin ve hukukçu akademisyenlerin hâkimlerin işlemlerini incelemesine imkân tanır. Kararların yayınlar yoluyla kamunun incelemesine tabi tutulması, aynı zamanda kanunların uygulanmasını düzenli hale getirir; yargı kararlarını daha tahmin edilir ve tutarlı kılarak adaletin kalitesini yükseltir. Yüksek mahkeme kararlarının bağlayıcı emsal teşkil ettiği yargı sistemlerinde, temyiz mahkemesi ve yüksek mahkeme kararlarının yayınlanması ve dağıtılması; ilk ve ikinci derece mahkemelerindeki hâkimlerin ve hükümetlerin kanuna uymasını sağlamada kritik önem taşır.

Yüksek mahkeme kararlarının salt ikna edici nitelikte olduğu ülkelerde dahi, hâkimlerin yazılı hukuku tutarlı biçimde yorumlamasını sağlamak önemlidir.

Mahkeme kararlarını, yazılı hukuk metinlerini ve bunun yanı sıra hukuk dergilerinde yayınlanan akademik makaleleri depolayan, kamu erişimine açık veri tabanlarının oluşturulması beklenmektedir.

İlke 9

Yargı, öğrencilerin yargı süreci hakkında bilgilendirilmesine yönelik programları teşvik etmelidir.

Yargı, okullarda ve üniversitelerde, yargı sürecinin anlaşılmasına ve şeffaflığın artırılmasına yönelik programları desteklemeli ve bu programlara katılmalıdır. Bu programlar, öğrencilerin mahkemeleri ziyaret etmesini, hâkimlerin okullara gitmesini, rol oynamayı, işitsel-görsel materyal kullanımını ve yargı usullerinin aktif olarak öğretilmesini içerebilir. Anılan programlar, yargı sistemi ve işleyişi hakkındaki bilgisizliğin ve yanlış kanıların önlenmesine veya düzeltilmesine katkı sağlar.

İlke 10

Yargı, adalet sisteminin rolü hakkında halkı eğitmeye yönelik halka ulaşım programları başlatmalı ve/veya bu programları desteklemelidir.

Şeffaflık, mahkeme işlemlerine ve bilgilere erişim sağlamaktan daha fazlasını içerir. Şeffaflığın sağlanması için bilgiler, hedeflenen kitle tarafından, özellikle hukuk bilgisi olmayan ve genellikle okur-yazarlığı kısıtlı olabilecek mahkeme kullanıcıları bakımından, kolayca erişilebilir formatta yayınlanmalıdır. Adaletin kalitesi ve verimliliğini artırmak üzere mahkemelerin işleyişi ve yargının faaliyetleri hakkında bilgilerin yayınlanması aynı zamanda, halkın yargıya güvenini de olumlu yönde etkiler.

Yargının halka ulaşımı, hâkimlerin ileriye etkili önlemler almalarını ve hizmet verdikleri toplum ile doğrudan ilişki kurmalarını içerir. Bu faaliyetler, belediye sarayı toplantılarına katılmayı, radyo ve televizyon programlarının düzenlenmesini, mahkeme kullanıcılarına yönelik kılavuz gibi farkındalık artırıcı materyalin yayınlanmasını içerebilir. Kısa kitapçıklar biçimindeki bu kılavuzlar, tutuklama, gözaltı, kefalet, ceza ve hukuk yargısı usulleri hakkındaki temel bilgiler ile suç mağdurları, tanıklar ve diğer hizmet alanlar için faydalı iletişim bilgileri sağlayabilir.

Mahkeme hizmetleri ve usullerine ilişkin bu tür halka ulaşım ve eğitim programları, hem yargı hem de mahkeme kullanıcıları açısından faydalıdır. Bu programlar, yargının toplum ile aktif olarak ilişkiye girmesini ve hukuk sisteminin işleyişi ile davaların yürütülmesindeki karmaşıklığın açıklığa kavuşturulmasını sağlar. Böylelikle, yargının ileriye etkili halka ulaşım ve iletişim stratejileri yoluyla; mahkemenin işleri hakkında halkın eğitilmesi ve katılımının sağlanması, toplumda halkın mahkemelere duyduğu güveni artırabilir ve hukukun üstünlüğüne saygıyı güçlendirebilir.

İlke 11

Yargı, yargı kararları dahil olmak üzere yargının işlemleri hakkında halkı bilgilendirmeye yönelik meşru işlevini ifa edebilmek için basına erişim ve uygun yardım sağlamalıdır.

Yargılama esnasında ve sonrasında, davalar dâhil olmak üzere adaletin dağıtılması konusunda, masumiyet karinesini ya da uyuşmazlığa taraf olanların haklarını ihlal etmeksizin, bilgi toplamak, yorumlar yapmak ve bilgileri halka iletmek, basının işlevi ve görevidir. Hangi davaların kamunun dikkatine getirileceğine ve haberin nasıl duyurulacağına karar verme özgürlüğü ve adalet sisteminin örgütlenme ve işleyişini eleştirme hakkını içeren bu ilkeden ancak Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin öngördüğü koşullarda olabildiğince ayrılmak mümkün olmalıdır.

Basının yargı işlemlerine erişimi yalnız adliyenin kapılarını açmak ve gazetecilere oturacak yer göstermekten ibaret değildir. Mahkemeler, davalar hakkında yalan yanlış ve sansasyonel haberler yapılmasından iyi etkilenmezler. Nitekim basında kötü veya yanlı haberler yapılması, halkın yargıya olan güvenini sarsabilir ve yargının bağımsızlık, tarafsızlık ve dürüstlüğü konusunda kuşku yaratabilir. Gazetecilerin, mahkemeler tarafından veya mahkemelerle işbirliği halinde eğitilmesi, kötü haberciliğin azalmasına katkıda bulunabilir. Bu tür bir eğitim, yargı usulleri ile hukuki konular hakkında gazetecilere temel bilgiler vermeye, böylelikle onların gazetecilik becerilerini ve etik anlayışlarını geliştirmeye ve hâkimler ile gazeteciler arasında güven tesis etmeye yönelik olmalıdır.

Basının adil ve dengeli bir şekilde bilgilendirilmesi aynı zamanda, davalar hakkında haber yapılmasını kolaylaştırmak üzere her mahkemede basın bürosunun kurulması suretiyle mahkemelerin aktif olarak gazetecilere ulaşmasını gerektirebilir. Bu bürolar, basın temsilcileri ile irtibat kurabilir, gazetecilerin isteklerine cevap verebilir, basın bildirileri yayınlayabilir ve genel olarak yargı kararları ile hukuki konular hakkında doğru bilgiler verebilir. Söz konusu bürolar aynı zamanda, dava takvimi hakkında bilgi verebilir, basında çıkan haberlerin doğruluğunu izleyebilir ve halkın yargıyı daha iyi anlamasını sağlayacak basın kampanyaları düzenleyebilir.

İlke 12

Yargı, adaletin gerçekleştirilmesine ilişkin halkın memnuniyetini değerlendirmeli ve bu yolla adaletin kalitesini yükseltme yönünde çaba göstermelidir.

Adaletin gerçekleştirilmesine ilişkin halkın memnuniyet seviyesini ölçmenin çeşitli araçları vardır. Akademisyenlerin ve medyanın katkılarına duyarlı olmanın yanı sıra, yargı, mahkeme kullanıcılarının geri bildirim vermelerini teşvik etmelidir. Etkili ve tarafsız şikayet sistemi, düzenli dava incelemeleri, mahkeme kullanıcılarına ve diğer paydaşlara yönelik periyodik anketler uygulama, mahkeme kullanıcı komiteleriyle görüşmeler, adaletin gerçekleştirilmesine ilişkin halkın memnuniyetini inceleme ve yargı sürecindeki sistemsel zayıflıkları, özellikle çıkar peşinde koşan “kapı tutucular”ın yaratmış olabileceği zayıflıkları tespit etmenin yollarıdır. Ancak, ders alınmadıkça ve düzeltici eylemler yapılmadıkça bu uygulamalar anlamsız hale gelir. Karşılaşılan zorluklar ve adalet sisteminin işleyişini iyileştirmeye yönelik alınan önlemleri de içeren,yıllık faaliyet raporunun yayınlanması, halkın yargıya güvenini artıracak önlemlerden biridir.

İlke 13

Hakimlerin atanma prosedürü şeffaf olmalıdır.

Adayların yargı görevine seçilme koşullarının şeffaf olması gerektiği hakkında genel mutabakat vardır. Bu süreçte şeffaflık ve hesap verebilirliği sağlamak amacıyla; yüksek yargı görevine aday olan kişilerde aranan nitelikler de dâhil olmak üzere, atama ve seçim kriterleri, herkesin erişimine açık olmalıdır. Yargıdaki tüm boş kadrolar, atama için uygun adayların başvuru yapabilmesini veya aday gösterilebilmesini sağlayacak biçimde duyurulmalıdır. Bu durum, yargıda liyakate dayalı atama ve yükselme usullerinin, mümkün olduğunca toplumun bütününü yansıtan ve kapsayan bir aday kitlesine açık olmasını sağlar. Boş kadroların ve bu kadrolar için aday listelerinin yayınlanması ayrıca, halkın atama sürecini denetlemesine de imkân tanır.

Hâkimlerin göreve getirilmesinde uygulanan çeşitli yöntemler olsa da, yargı bağımsızlığının korunması için, hâkim atama ve yükselmelerinin yasama veya yürütme erki tarafından değil, yüksek yargıya atamalarda Devlet Başkanı’nın resmi onayı ile birlikte, Yargı Kurulu gibi bağımsız bir organ tarafından yapılmasının zorunlu olduğu yönünde, çağdaş uluslararası ve bölgesel inisiyatiflerde oybirliği halinde mutabakat vardır. Kurulun yargı mensubu üyeleri ve yargı mensubu olmayan üyeleri, yargı görevine layık adayların seçilmesinde uygun biçimde tanımlanmış roller oynamalıdır. Yargı Kurulunun hâkim olmayan üyeleri; uygun bir atama mekanizmasıyla, saygınlığı ve deneyimi herkes tarafından kabul edilen önde gelen hukukçular veya yurttaşlar arasından seçilebilir.

Kurulun karma yapısı, kendi çıkarını gözetme, kendini koruma ve kayırmacılık algılarını önler ve toplumda mevcut farklı bakış açılarını yansıtır, böylece yargı için ilave meşruiyet kaynağı oluşturur.

İlke 14

Yargı, hâkimlerin etik dışı davranışlarına ilişkin şikâyetlere şeffaf biçimde karşılık vermelidir.

Yargının yalnız etik davranış ilkelerini kabul etmesi değil, aynı zamanda bu ilkelerin topluma en geniş biçimde duyurulmasını sağlaması gereklidir. Ancak, yargı etiği ilkeleri uygulanabilir değilse, yargı performansını ve halkın güvenini artırmada pek işe yaramaz. Bu nedenle, hâkimlerin etik dışı davranışlarına ilişkin şikâyetlerin mahkemeye götürülmesi imkânı olmadığı hallerde, bu şikâyetleri almak, soruşturmak, çözümlemek ve karara bağlamak üzere, güvenilir, bağımsız bir Yargı Etiği İnceleme Kurulu biçiminde bir mekanizma kurulmalıdır. Söz konusu kurul, yargının kontrolünde olmamalı; fakat toplumun güvenini temin etmek için, toplumun üyelerinden yeterli ve profesyonel temsile sahip olmalıdır. Yargı mensubu olmayan kişilerin (avukatlar, akademisyenler ve toplumun temsilcileri) etik ilkelere uyulup uyulmadığının izlenmesi sürecine dahil edilmesi,yargının kendi çıkarını gözettiği ve kendini koruduğu
biçiminde muhtemel algıları önler ve şeffaflığın en temel unsurunu teşkil eder.

İlke 15

Hâkimlerin disiplin prosedürü şeffaf olmalıdır.

Bir hâkime disiplin cezası verme veya hâkimi görevden alma yetkisi, görevdeki veya emekli olmuş hâkimlerden oluşan, ancak üyeleri arasında, yasama veya yürütme erki mensupları olmamak şartıyla, hâkim olmayan kişileri de içeren bağımsız bir organa (veya hâkimlerin atanmasından sorumlu Yargı Kuruluna) verilmelidir. Hâkimi görevden alma yetkisinin Devlet Başkanı veya yasama organına verildiği hallerde, bu yetki ancak, anılan bağımsız organın bu yöndeki bir tavsiye kararından sonra kullanılmalıdır. Bir hâkim aleyhine yaptırım istemiyle başlatılan işlemlerde, söz konusu işlemlerin gizli veya kamuya açık yürütülmesine bakılmaksızın, verilen nihai karar halka duyurulmalıdır. Şikâyet söz konusu ise, şikâyete ilişkin soruşturmanın sonucu şikâyetçiye bildirilmelidir.

Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesinin Etkili Biçimde Uygulanması İçin Tedbirler 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Kadının Güçlenmesi Prensipleri (Women’s Empowerment Principles–WEPs) 

0
Kadının Güçlenmesi Prensipleri (Women’s Empowerment Principles–WEPs) 

Kadının Güçlenmesi Prensipleri (Women’s Empowerment Principles–WEPs) , kadınların, tüm sektörlerde ve her düzeyde, ekonomik yaşamın içinde yer alabilmeleri için kadınların güçlenmesini hedefleyen girişimdir.

2010 yılında Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi (UN Global Compact) ve Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlenmesi Birimi (UN Women) ortaklığında oluşturulan WEPs platformu, özel sektöre; iş yerlerinde, piyasalarda ve toplum genelinde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için dikkate almaları gereken önemli noktaları sunmaktadır.

Şirket politikalarında ve faaliyetlerinde şeffaflığın ve kapsayıcılığın arttırılması için sonuç getirecek teknikleri, araçları ve uygulamaları öngören Kadının Güçlenmesi Prensipleri, uzun soluklu ve çok paydaşlı uluslararası istişare sürecinin sonucunda, işletmelerin mevcut uygulamalarını, performans göstergelerini ve raporlama pratiklerini inceleyip analiz etmelerini sağlayacak bir cinsiyet merceği geliştirilmiştir.

Kadının Güçlenmesi Prensipleri, iş dünyası liderlerinin, toplumsal cinsiyet eşitliğini ilerletecek şirket politikaları oluşturmaya yönelik 7 ilkeye açıkça taahhüt vermelerini istemektedir.

CEO Destek Beyanını imzalayan liderler, Kadının Güçlenmesi Prensipleri’ni, yönetim kurulu odasından işyerlerine ve tedarik zinciri üzerinden topluma varana kadar her noktaya dahil etme ve uygulama konusundaki niyetlerini ortaya koymaktadırlar.

1. Cinsiyet Eşitliği İçin Üst Düzey Kurumsal Liderlik Sağlanması 
2. Tüm Kadın ve Erkeklere İşte Adil Davranılması, İnsan Haklarına ve Ayrım Yapmama İlkesine Saygı Gösterilmesi, Bu İlkelerin Desteklenmesi
 
3. Tüm Kadın ve Erkeklere Sağlık, Güvenlik ve Refah Sağlanması 
4. Kadınların Eğitim, Kurs ve Profesyonel Gelişim İmkanlarıyla Desteklenmesi
5. Kadınları Güçlendiren Girişimci Gelişimi, Tedarik Zinciri ve Pazarlama Yöntemlerinin Uygulanması 
6. Toplumsal İnisiyatifler ve Destekler Aracılığıyla Eşitliğin Teşvik Edilmesi 
7. Cinsiyet Eşitliğinin Sağlanması İçin Gelişimin Ölçülmesi ve Halka Açık Raporlanması
Bu prensipler şirketlere; iş yerinde, piyasada ve toplumda kadınların güçlenmesi konusunda rehberlik sağlayacak basit kural ve öneriler sunmaktadır.
Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu

Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu; Global Compact Türkiye, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA), Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlenmesi Birimi (UN Women) desteğiyle 2014 yılında kurulmuştur. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) koordinasyonunda faaliyet gösteren Grup, Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi (Global Compact) ve Kadının Güçlenmesi Birimi (UN Women) ortaklığında belirlenen 7 maddeden oluşan Kadının Güçlenmesi Prensipleri’nin (WEPs) ülke çapında yayılımına katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Ayrıca şirketlerin bu prensipleri uygulamaya geçirmesi için iyi örneklerin paylaşıldığı bir özel sektör platformu olarak görev yapmaktadır.

Global Compact Türkiye “Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu”

Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu, Global Compact imzacı firmaları ve Türkiye genelinde farklı sektörlerden olmak üzere iş yerlerinde bu prensipleri uygulamayı taahhüt eden 150’den fazla WEPs imzacısı ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışmalar yapan sivil toplum örgütlerinden oluşmaktadır.  Çalışma grubu özel sektör temsilcileri, kamu ve sivil toplum kuruluşları ile koordineli bir şekilde çalışarak, Türkiye’deki toplumsal cinsiyet eşitliği sorunlarına işaret eder, çözüm önerileri geliştirir ve iyi uygulamalarının yayılması için çaba sarf eder.

Stratejik Yaklaşımı

Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmaları yapan farklı şirketleri bir araya getirerek fikir alışverişini sağlayan ve şirketlerin çalışmalarına destek veren bir platform olmayı hedeflemektedir. Çalışma grubu, toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin farkındalık artırmak için ulusal ve uluslararası düzeyde konferans ve seminerler düzenlemektedir. Bu stratejik hedef doğrultusunda Türkiye’deki ilgili kamu, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör cinsiyet eşitliği platformları ile sürekli işbirliği içindedir.

Kadının Güçlenmesi Çalışma Grubu, Global Compact Türkiye’nin diğer çalışma gruplarına göre daha farklı bir organizasyon yapısına sahiptir. Grup; teknik komite, WEPs sözcüsü, iletişim ekibi, içerik ekibi ve destek/mentörlük ekiplerinden oluşmaktadır. Teknik komite, grubun karar alıcı mekanizması olmakla beraber ülke genelinde farkındalık çalışmaları yapar. WEPs sözcüsü, WEPs’in bilinirliğini artırmak adına iş dünyasında sözcülük rolünü üstlenmiştir. WEPs İş Dünyası Sözcüsü, SUTEKS Group Yönetim Kurulu Başkanı Nur Ger’dir.  İletişim ekibi, Global Compact Türkiye’nin iletişim stratejisi ile eşgüdümlü olarak iletişim stratejileri oluşturur. İçerik ekibi, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda içerikler geliştirir. Destek/mentörlük ekibi ise WEPs imzacılarına prensiplerin uygulanması konusunda rehberlik yapar.

Bu çalışma grubuna bağlı çalışmak üzere Bursa’da pilot bir uygulama olarak Bursa Kadının Güçlenmesi Çalışma Platformu adıyla 2016 Kasım ayında bu gruba bağlı olarak çalışacak bir alt platform kurulmuştur. Platformun çalışma ilkeleri ve çalışma şekli ile ilgili stratejiler oluşturulmuştur. Bu doğrultuda pilot olarak Bursa’da uygulanan bu çalışma bir yıl sonra tekrar gözden geçirilecektir.  Sistem başarılı olduğu taktirde diğer illerde de kontrollü bir şekilde hayata geçirilmesi planlanmaktadır.

UN Global Compact’ın 10 İlkesi

UN Global Compact, şirketleri sorumluluk sahibi bir biçimde faaliyet göstermeye ve toplumu desteklemeye teşvik eden bir girişimdir. Bu doğrultuda UN Global Compact, şirketlerin sadece mali kaynaklarına değil, aynı zamanda insanlara, toplumlara ve gezegene değer katmalarını sağlamaya gayret gösterir. UN Global Compact, 145 ülkede 12,000 imzacısı ile dünyanın en geniş gönüllü kurumsal sürdürülebilirlik girişimi niteliğini taşımaktadır.

İnsan Hakları 

     İlke 1: İş dünyası, ilan edilmiş insan haklarını desteklemeli ve haklara saygı duymalı.

     İlke 2: İş dünyası, insan hakları ihlallerinin suç ortağı olmamalı.

Çalışma Standartları 

     İlke 3: İş dünyası, çalışanların sendikalaşma ve toplu müzakere özgürlüğünü desteklemeli.

     İlke 4: Zorla ve zorunlu işçi çalıştırma uygulamasına son verilmeli.

     İlke 5: Her türlü çocuk işçi çalıştırılmasına son verilmeli.

     İlke 6: İşe alım ve işe yerleştirmede ayrımcılığa son verilmeli.

Çevre 

     İlke 7: İş dünyası, çevre sorunlarına karşı ihtiyati yaklaşımları desteklemeli.

     İlke 8: Çevresel sorumluluğu arttıracak her türlü faaliyete ve oluşuma destek vermeli.

     İlke 9: Çevre dostu teknolojilerin gelişmesini ve yaygınlaşmasını desteklemeli.

Yolsuzlukla Mücadele

     İlke 10: İş dünyası, rüşvet ve haraç dahil her türlü yolsuzlukla savaşma

Türkiye’de Kadın Haklarının Serüveni

0
Cumhuriyet Devrimleri

Cinsiyet ayırmaksızın bütün çocuklara eşit miras hakkı tanıyan 7 Cemaziyülevvel 1263/23 Nisan 1847 tarihli İrade-i Seniyye ile babanın arazisinde intikal hakkı kız çocuklara da tanınmış ve bu tarihten itibaren babanın arazisinde erkek ve kız çocukların eşit intikal hakkına sahip oldukları kabul edilmiş,1856 yılında Osmanlı topraklarında kadınların köle ve cariye olarak alınıp satılmaları yasaklanmıştır. 1869’da yayımlanan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’yle kız ve erkek çocuklarına yasal zorunluluk getirilmiş, 1876’da ilan edilen Kanunu Esasi ile kız ve erkekler için ilköğretim zorunlu hale gelmiştir. Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı‘nın etkisiyle, 871 yılında Hukuk-ı Aile Kararnamesi çıkarıldı ve evlilik sözleşmelerinin resmi memur eşliğinde yapılması zorunlu kılınmış, evlenme yaşı erkeklerde 18, kadınlarda ise 17 olarak belirlenerek zorla evlendirmelerin geçersiz sayılası kabul edilmiştir. Kadınlar ilk olarak ‘ücretli işçi’ statüsüyle 1897 yılında çalışma hayatına girmişler 1913 yılında ise devlet memuru olarak çalışmaya başlamışlardır. 

Kadınların belediye seçimlerinde seçme ve aday olma hakkı 1930 yılında yapılan ve 1580 Sayılı Belediye Kanununun 59. maddesine göre çıkarılan Belediye meclislerinin çalışma usulüne dair talimatname sonucunda kullanmaya başladılar. Kadınlar siyasal haklarını ilk kez 1930 yılındaki Belediye seçimlerinde kullandılar. 5 Aralık 1934 yılında 1924 Anayasasında ve Seçim Kanununda yapılan yasa değişikliği ile kadınların ilk kez oy kullanmasının ve aday olabilmesinin önü açılmış, yürürlüğe giren son yasayla Teşkilat-ı Esasiye Kanununun 10 ve 11. maddeleri değiştirilerek  kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Türkiye, Fransa’dan Fransa ve İtalya’dan 11, Romanya’dan 12, Bulgaristan’dan 13, Belçika’dan 14, İsviçre’den ise 36 yıl önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımıştı. Türkiye’de kadınların katıldığı ilk genel seçimleri, 8 Şubat 1935 yılında yapılan TBMM 5. dönem seçimleridir. Bu seçimlerde 17 kadın milletvekili TBMM’ye giriştir.

Cumhuriyet İnkılaplarının en önemlilerinden olan ve 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun sonucunda, birden fazla kadınla evlenme kaldırılmış, evlenme akdinin, iki ergin şahit huzurunda, resmi nikah memuru önünde yapılması esası kabul edilmiş, resmi olmayan nikah geçersiz sayılmış, evlenmede kadın ve erkek için yaş sınırı getirilerek çok küçük yaşta evlenmeler kaldırılmıştır. Velilerin kızları adına evlenme akdi düzenlemeleri yasaklanmış, temsilci yoluyla evlenme kaldırılmıştır. Şeriata göre boşanma yetkisi kocaya tanınmışken ve koca boşanma kararını eşine bir vekil aracılığı ile de bildirebilirken tek taraflı boşanma kaldırılmış ve vekil ile bildirme de yasaklanmıştır. Boşanma konusunda erkeğe tanınan haklar aynen kadına da tanınmış, keyfilik kaldırılmış, boşanma halinde, kadının ve çocuğun haklarını güvence altına alacak hükümler getirilmiş, evli kadının ekonomik haklarını daha iyi koruyan esaslar kabul edilmiştir. Miras hukukunda cinsiyet ayrımı kaldırılarak kadın ve erkek arasında eşitlik sağlanmıştır.

1966 yılında, kadın ve erkek işçiler arasında ücret eşitliğini sağlayan ILO sözleşmesi TBMM tarafından onaylanmıştır. 1990 yılında kadınların çalışmasını kocalarının iznine bağlayan Medeni Kanun’un 159. maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. 1997 yılında, kadının evlendikten sonra kendi soy adını da kullanabilmesi için Medeni Kanun’un 153. maddesinde değişik yapılmıştır. Yeni Türk Ceza Kanunu ile modern hukuk ile paralel düzenlemeler getirilmiştir. 

5 Aralık günü Kadın Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.

Türkiye’de Kadın Haklarının Serüveni: Geriye gidiş olur mu?

0
Türkiye’de Kadın Haklarının Serüveni: Geriye gidiş olur mu?

Türkiye’de Kadın Haklarının Serüveni: Geriye gidiş olur mu? isimli makale İbrahim Aycan tarafından kaleme alınmış, ilk olarak Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır. Toplumcu Düşünce Dergisi, “Dönüşümcü Siyasete Çağrı” mottosu ile yayınlanmaktadır. 

Nüfus sayımlarında kadınların hayvanlar ve eşyalarla birlikte sayıldığı dönemden bu güne sadece 100 yıl geçti.

5 Aralık 1934 tarihinde Türkiye’de kadınlar ilk defa seçme ve seçilme hakkını ellerine aldılar ve insan muamelesi görmeye başladılar. Kadınların kocalarından izinsiz çalışabilmeleri ise henüz 30 yıl önce mahkeme kararıyla mümkün olabildi. Cumhuriyetin değerini o yüzden kadınlar daha iyi bilir.

Bugün dünyanın birçok bölgesinde ırkçılık, kadın düşmanlığı, zayıf olanlara karşı orantısız güç kullanımı, sayıları hızla artan mültecilerin kronik sorunları, insan doğasına ve gelişimine aykırı toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ve irtica olarak tanımlanabilecek cehalet örnekleri insanlığın ortak müktesebatı ortada olmasına rağmen azalmıyor ve hatta artıyor. Ülkemizde ise kadın sorunu bütün sorunlardan bağımsız ve derin bir konu olarak her alanda karşımıza çıkmaya devam ediyor. Sosyal ilişkilerden cinsel ilişkilere, mülkiyet ilişkilerinden siyaset sahnesine, sınıf kavgasındaki rol dağılımından istihdam olanaklarına kadar her alanda hissedilen bu sorun kadının sosyal yaşamda görünür kılınması ve hizmet sektöründe belli bir istihdamın kadınlara ayrılması ile çözülmüş addediliyor. Oysaki kadın sorunu krize dönüşmüş tüm sosyo-ekonomik meseleleri içinden çıkılmaz bir hale getiren ana faktördür. Son yıllarda siyaset alanındaki oy dağılımında kadınların “sonuç belirleyici” olarak tanımlanması, çekilmez hale gelen sorunların dışa vurumu mahiyetindedir.

Kadını Yok Sayan Toplumlar Geri Kalmıştır

Kadınları erkeklerden farklı bir tür gibi gören toplumların patolojik hastalığı medeni dünya ile aralarında derin bir uçurum yaratıyor. Kadının ekonomiye, iş gücüne, kültüre, sanata, edebiyata ve sosyal hayata katılmadığı toplumların potansiyel gücünün en az yarısını yitirdiğini kabul etmek gerekir. İster Medeniyetler İttifakı densin, ister Medeniyetler Çatışması Teorisine inanılsın, kadınların topluma katkısının olmadığı ülkelerin dünya ölçeğinde bir varlık gösterebilmesi neredeyse imkânsızdır. İster güç odaklı çatışmacı bir ülke olsun ister dünya medeniyetine katkı vermek isteyen medeni bir ülke olmak amaçlansın kadınlarını ikinci sınıf insan kabul eden ülkeler “gelişmemiş” kategorisinde kalmaya mahkûmdur. Ortaçağ Hristiyanlığının yarattığı tahribatın güncel versiyonunu ne yazık ki Ortadoğu toplumlarında görmeye devam ediyoruz. İnsanlık, ortak hafızadan dersler çıkaramadan çağları devirerek yoluna devam ediyor ve birçok toplumun tekâmülü sonraki yüzyıllara ertelenmek zorunda kalıyor.

Geleneksel ataerkil düşünce sistemi ve bazı toplumların zihin altına kazınan dinsel yobazlık sonucunda kadınların ikinci bir tür olduğuna olan inanç büyük bir geri kalmışlığı da beraberinde getiriyor. Kadınların sosyal hayattan ve iş yaşamından dışlanması ya da yeterince yer alamaması sonucunda medeniyet tasavvuru içinden çıkılmaz bir kısırdöngü içinde debelenip duruyor. İstatistikler, 1gelişmiş” olarak tanımlanan ülkelerde % 85’lere varan kadınların iş yaşamına katılım oranının, Pakistan’dan Fas’a uzanan coğrafyada ve nüfusun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde % 15-30 aralığında olduğunu söylüyor. İslam dünyası olarak nitelenen ülkeler arasında zikredilen Türkiye’de bu oran % 33’ün üstüne çıkamasa bile nispeten yüksek olmasının en önemli sebebi Cumhuriyet Devrimleri ile getirilen çağdaş düzendir. Bu oranın yeteri kadar yükselememesi ise aydınlanma felsefesinin toplum tarafından içselleştirilmemesi, kimi zaman reddedilmesi ve toplumun belleğinde yer etmiş arkaik kültürün kendini her alanda hissettirecek kadar güçlü bir direnişte olmasıdır.

Kadın Haklarının Türkiye’deki Tarihçesi

Türkiye’de kadın hakları mücadelesi Cumhuriyet ile başlamadı şüphesiz. Antik Yunan döneminde, kadınların yurttaş sayılmadığı zamanlarda, soylu sınıflarda görülen kadın aydınlanması, Osmanlı Sarayında ve elit zümrelerde de gelişti. Tıpkı Avrupa Ortaçağında kadınların eğitim alması hor görülürken kendi kızlarına evlerinde eğitim veren aileler gibi. Osmanlının son döneminde olan da buydu.

Kadınlar, sadece temel eğitim veren ve daha çok camilerin yanında açılan Sıbyan Mekteplerine gidebiliyorken hem daha fazla bir eğitime hem ihtiyaç bulunmuyordu hem de bu yönde talep yoktu. (1) Üstelik Sıbyan mekteplerinin öğretmenleri de cami imam ve müezzinleri, biraz okuryazar olan, orta yaşlı ve ağırbaşlı kişiler ile bazı hafız ve okumuş kadınlar idi. Zira gerek yönetici sınıflarda, gerek işgücünde ve gerekse sosyal yaşamda kadınların var olabileceği alanlar fevkalade kısıtlı idi. Yönetici ve aydın kesimin kızları, tıpkı Avrupa Ortaçağında ve Antik Yunan’da olduğu gibi ailelerinin nüfuzu sayesinde özel eğitim alabiliyor, bu eğitimi özel yaşamında kaliteyi artırmakta kullanabiliyordu. Bu yüzden, elit zümrelerde başlayan aydınlanmanın halka yayılması uzun zaman aldı. Bir yandan elitist aydınlanma devam ederken bir yandan da kadınların eşyalar ve hayvanlarla birlikte nüfus sayımına tabi tutulmasının ardında elbette mülkiyetin kadınlar ve erkekler arasındaki tanzim sistemi ve askeri bir mantık bulunuyordu.

Dinsel dogmalar ve töre ile gelişen teamül ve ferman hukuku hem kadını yaşamın bütün alanlarından dışladı hem de bilimin ve düşünce özgürlüğünün gelişimini geciktirdi. 600 yıl süren bir imparatorluktan günümüze ulaşan bilimsel eser sayısının azlığı, kadın düşünür ve aydınlardan ise tazimattan sonra bahsedilebilmesi toplumun gelişiminde yüzlerce yılın heba edildiğini ortaya koymaktadır.

Osmanlı döneminde kadının topluma ve üretime katkısının olmayışının bugüne olan etkisini bilim insanlarının mutlaka araştırması gerekmektedir.

Bugün, dinci retoriğin göklere çıkardığı kimi padişahların ve kızlarının Avrupa’nın en önemli sanatkarlarından özel dersler alması, onlarla iletişimde olması, sanatı, bilimi ve dünya literatürünü takip ederek çağına adapte olması bizleri şaşırtmamalıdır. Müspet bilimlerin ve matbaanın yasaklandığı bir saraydan aydınlanmaya giden yolculuk uzun sürse de Cumhuriyet öncesi modernleşme hareketlerinin önemi unutulmamalıdır. (2)

Türkiye aydınlanmasında Lozan’dan itibaren “azınlık” olarak tanımlanan ancak ticaretin, yayıncılığın ve entelektüel sermayenin dinamosu olan Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerin katkıları da göz ardı edilemez. Çoğu hukukçunun bilmemesine karşın, ilk Resmi Gazeteyi 1831 yılında Takvim-i Vekayi adıyla padişah namına hazırlayan ve yayınlayan kişinin Fransız kökenli bir gazeteci olması nasıl unutulabilir? (3) Üstelik gazeteyi yayınlayan Alexandre Blacque’in oğlu Edouard Blacque Osmanlı Devletini ABD Büyükelçisi olarak temsil etmişti. İstanbul Barosu’nun ilk avukatlarına baktığımızda da aynı şeyi görebiliriz.  Kadın haklarının gelişimi de aynı minvalde olmuştur.

Kadın Haklarında Tarihsel Kronoloji

Cinsiyet ayırmaksızın bütün çocuklara eşit miras hakkı tanıyan İrade-i Seniyye, Padişah emri ile 23 Nisan 1847 tarihinde ilan edildi. Bu belge ile babanın arazisinde mirasın intikal hakkı kız çocuklarına da tanınmıştı. Şeriat hukukundan kopma anlamına gelen bu uygulama hukuk alanında yaygınlaşmamasına rağmen sosyolojik anlamda devrim niteliğindedir. Zira kadının sosyal yaşamdaki diğer hakları mülkiyet hakkının hukuk alanında tanınmasının ardından gelmeye başlamıştır.  Kadına karşı mülkiyetin intikali yerel örf ve uygulamalarda hala sıkıntılar barındıran bir alan olmaya devam etmekte, erkek çocuklarının mirastan daha fazla pay alması gerektiği yönündeki bağnaz düşünce yer yer kendine yer bulabilmektedir.

Cumhuriyet döneminin yerel ölçekte trajikomik olaylarından biri olarak anlatılan “Akdeniz bölgesinde sahile yakın verimsiz arazilerin kız çocuklarına, iç kısımlardaki verimli arazilerin de erkek çocuklarına verilmesinden sonra bölgenin turizme açılmasının akabinde kız çocuklarının tesadüfen zengin olduğu”hikâyesi bu topraklarda kadın sorununun köklü şekilde devam ettiğine dair önemli bir anekdottur. Hukuk reformuna, Medeni Kanuna ve bir üst kavram olarak kadın erkek eşitliğinin kabulüne rağmen sosyolojik gerçekliklerin diğer bölgelerdeki uygulamalara tesiri araştırmaya değer bir konu olmaya devam etmektedir. (4)

1856 yılında ise Osmanlı topraklarında kadınların köle ve cariye olarak alınıp satılmaları yasaklanmış, insan onuruna aykırı yüzlerce yıllık uygulama resmi olarak sona erdirilmiştir.  Kadınların mal gibi alınıp satılmasını önleyen gecikmiş bir kanun 600 yıllık bir devletin yıkılmasından ancak yarım asır önce çıkarılabilmiştir. Osmanlı bakiyesi olarak tanımlayabileceğimiz Suudi Arabistan ve Yemen’de, Birleşik Krallığın baskısı neticesinde kölelik anca 1962 yılında kaldırılabilmiş, Umman’da 1970 yılında, Moritanya’da ise kölelik 1981 yılında kaldırılabilmiştir.

Günümüzde Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Çad, Moritanya, Nijer, Mali ve Sudan gibi ülkelerde köleliğin yaygın olduğu düşünülmektedir.(5)  21. Yüzyılda ise Irak ve Suriye’de kadınların köle olarak satıldığı pazarların kurulması insanlık adına yüz kızartıcı bir durum olmuştur. (6)  Klasik kölelik dışında kölelik benzeri uygulamalar ise birçok geri kalmış ülkede elbette devam etti ve günümüze geldiğimizde “modern kölelik” kavramı literatüre girmiş bulunuyor. Öte yandan, yukarıda bahsedilen ülkelerdeki gerici uygulama ve kadın düşmanı jargonun ülkemizde azınlıkta kalan temsilcileri fırsat buldukça kafalarını kumdan çıkarmakta ve kadınları ikinci sınıf varlıklar olarak tanımlamaya devam etmektedir.

1869’da ise Maarif-i Umumiye Nizamnamesi(7) yayımlanarak kız ve erkek çocukların eğitim alması yolunda ilk adım atılmış, 1876’da ilan edilen ve ilk Anayasa olarak kabul edilen ancak fiilen uygulanamayan Kanunu Esasi ile kız ve erkekler için ilköğretim zorunlu hale gelmiştir. (8)

Tanzimat’la birlikte, Fransa’nın 1867 tarihli Duruy Kanunundan yararlanılarak hazırlanan Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi ile kızlar için öğretmen okulu açılması ve rüşdiye sayısının artırılması kararlaştırılmış, ayrıca kadın sağlığı için ebe mektebi açılmıştır. Fransa Eğitim Bakanı Victor Duruy’e Osmanlı eğitim kurumlarının sistemleştirilmesi için bir proje hazırlattırılmış, bu çerçevede 1868 yılında Galatasaray Lisesi kurulmuş ve benzeri okullar kurulmuş, aydın kesimin yetişmesinin önü açılmıştır. (9)

Osmanlı döneminde kadınlar ‘ücretli işçi’ statüsüyle ilk defa 1897 yılında çalışma hayatına katılmaya başlamışlardır. Aradan geçen 100 yıldan fazla bir süreye ve son 30-40 yıldaki hızlı kentleşmeye rağmen 2020 yılı itibari ile kadınların çalışma yaşamındaki işgücüne katılma oranı TÜİK verilerine göre % 26,3’ü geçememiştir. Kadın işsizlik oranının tam olarak tespit edilemediği düşünülmektedir. Özellikle kent nüfusunun artması ile kadınların modernleşeceği ve sosyal hayata daha fazla katılabileceği varsayımının geçersiz kalması daha derin dinsel, kültürel, sosyo-ekonomik ve eğitimle ilgili problemlerin varlığını göstermektedir. Aynı istatistiklere göre erkeklerin işgücüne katılım oranının % 58,9 olması ve erkeklerin kadınlara göre %31,4 daha fazla gelir elde ediyor olması kadın hakları alanında Türkiye’nin henüz yolun yarısında bile olmadığını, nüfusun yarısını oluşturan kadınların ülkeye katkısının oldukça düşün olduğunu göstermektedir.(10)

Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı’nın etkisiyle, 1871 yılında Hukuk-ı Aile Kararnamesi çıkarılmış ve evlilik sözleşmelerinin resmi memur eşliğinde yapılması zorunlu hale getirilmiş, evlenme yaşı erkeklerde 18, kadınlarda ise 17 olarak belirlenerek zorla evlendirmelerin geçersiz sayılası kabul edilmişti. (11) Medeni kanunun 1926 yılında temel prensip haline getirdiği bu yasal mecburiyetin halen toplumda karşılığının olmadığı ve küçük yaşta evlendirmelerin yaygın olduğu bilinmektedir. Resmi kayıtlara göre 2019 yılında erken yaşta evlendirilme sayısı 17 bin 47 olarak açıklanmıştır. Türkiye’de son 18 yılda 542 bin 821 çocuğun evlendirilerek ya da evlilik dışı ilişki yoluyla anne olduğu açıklanmıştır.(12)  Bu konuda istatistiklere yansımayan veriler hesaba katıldığında toplumun içler acısı bir halde olduğu düşünmekten başka çare bulunmamaktadır.

Kanunu Esasi’nin hükümleri 1908 yılında kabul edilen 2. Meşrutiyete kadar uygulanamamıştır. Bu eğitim zorunluluğunun 20-30 yıl öncesine kadar Cumhuriyet Döneminde bile tam olarak uygulanmadığını hepimiz biliyoruz. Aynı kanuna göre Saltanat ve Hilafet Osmanoğulları’nın en büyük erkek evladına aittir ve kız çocuklarının iktidar alanında bir etkisi ve yetkisi bulunmamaktadır.

Uygulamada ve sosyal hayatta yer bulamayan önceki kanunlardan sonra 1913 yılında Tedrisat-ı İptidaiye Kanunu Muvakkati (İlköğretim Geçici Kanunu) kabul edildi ve ilköğretim zorunlu ve ücretsiz yapıldı. Meşrutiyet Hareketi, kadınların sosyal hayatın her alanında bulunmasını öngörmesine rağmen yine de kadınlar için eğitim veren kurumlar hem sayıca az hem de kalite bakımından düşük olmuştur.(13)  Kız ve erkek çocuklarının birlikte okuması ise zaten o dönemde sadece bir hayal olabilirdi.

1924 Anayasası’nın 87. Maddesi 1913 tarihli kanunun hükmünü korumuş “Kadın, erkek bütün Türkler ilköğretimden geçmek ödevindedirler. İlköğretim Devlet okullarında parasızdır” hükmüne yer verilmiştir.

Önceki dönemlerde açılan ebe okulları sayesinde yetişen kadın hemşireler Balkan savaşında hastanelerde çalışmaya başlamışlardır ve bu sebeble1912 yılı Türkiye’de ülkemizde hemşirelik mesleğinin başlangıcı kabul edilmektedir.

Kadınların devlet memuru olabilmesi ise ilk kez Meşrutiyet sonrası 1913 yılında mümkün olabilmişti.

Cumhuriyet İnkılaplarının en önemlilerinden olan ve 1926 yılında kabul edilen 743 Sayılı Medeni Kanun(14) sonucunda, birden fazla kadınla evlenme kaldırılmış, evlenme akdinin, iki ergin şahit huzurunda, resmi nikâh memuru önünde yapılması esası kabul edilmiş, resmi olmayan nikâh geçersiz sayılmış, evlenmede kadın ve erkek için yaş sınırı getirilerek çok küçük yaşta evlenmeler kaldırılmıştır. Velilerin kızları adına evlenme akdi düzenlemeleri yasaklanmış, temsilci yoluyla evlenme kaldırılmıştır. Şeriata göre boşanma yetkisi kocaya tanınmışken ve koca boşanma kararını eşine bir vekil aracılığı ile de bildirebilirken tek taraflı boşanma kaldırılmış ve vekil ile bildirme de yasaklanmıştır. Boşanma konusunda erkeğe tanınan haklar aynen kadına da tanınmış, keyfilik kaldırılmış, boşanma halinde, kadının ve çocuğun haklarını güvence altına alacak hükümler getirilmiş, evli kadının ekonomik haklarını daha iyi koruyan esaslar kabul edilmiştir. Miras hukukunda cinsiyet ayrımı kaldırılarak kanun önünde kadın ve erkek eşitliği tam olarak sağlanmıştır.

1966 yılında, kadın ve erkek işçiler arasında ücret eşitliğini sağlayan Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) sözleşmesi TBMM tarafından onaylanmıştır. (15-100 No’lu Eşit Ücret Sözleşmesi)

Türkiye, 1985 yılında Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW) (16) onaylamış, sözleşme hükümlerini iç hukukunda uygulayacağını taahhüt etmiştir. CEDAW, Birleşmiş Milletlerin sekiz temel sözleşmesinden biri olarak kabul edilmekte, kadın erkek eşitliğini Anayasa ve yasalarla tanımayı öngörmektedir. Kadınlara karşı her türlü ayırım yasaklanmış, bu ayrımı körükleyen mevzuatın değiştirilmesi, kadınların erkeklerle mahkeme ve devlet kurumlarında sağlanması, kamu kurumlarının tüm davranışlarının bu temelde şekillenmesi ve uygun önlemlerin alınması öngörülmüş ayrıca kadınlara karşı ayırımcılık içeren ceza hukuku hükümlerinin yürürlükten kaldırılması taahhüt edilmiştir. Sözleşmenin onaylanmasının ardından kademeli şekilde mevzuat değişikliklerinin yapıldığı sonraki yıllarda görülmektedir.

Hatice Albayrak’ın İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinde açmış olduğu davada Eski Medeni Kanunun 159. maddesi konusunda tartışmalar olması üzerine mahkeme kanun hükmünün anayasaya aykırılığı yönünden Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve bu hüküm iptal edilmiştir. Albayrak, kocasının izni olmadan çalışan ilk kadın olarak tarihe geçmiş, avukatlığını Avukat Senih Özay yapmış, verilen karar kadın hakları alanında dönüm noktalarından biri olmuştur.

1990 yılında kadınların çalışmasını kocalarının iznine bağlayan Medeni Kanun’un 159. maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. (17)  Mahkeme, “Kadınla erkeğin eşitliği, iki cins arasındaki eşitsizliği yaratan değer yargılarının değiştirilmesini gerektirir. Çağlar boyu toplumların büyük kesiminde erkeğin kadına üstünlüğü yerleşik bir değer yargısı durumuna getirilmiş ve bu yargının temelinde, kadının âciz, erkek tarafından korunmaya muhtaç bir varlık (inbeccillitassexus) olduğu varsayımı yer almıştır.” diyerek  çağdaş bir toplum inşasını amaçlayan Medeni Kanunda böyle bir hükmün yer almasının artık uygun düşmediğini açıklamıştır. Kanunun yapıldığı 1926 yılı koşullarında kadınların çalışmasını onaylamayan bir toplumsal dinamiğin ve dinin etkisinin Medeni Kanuna dahi yansıdığını ve toplumsal değişimin 2000’li yıllara doğru bu durumu değiştirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Yine 1997 yılında, kadının evlendikten sonra kendi soyadını da kullanabilmesi için Medeni Kanun’un 153. maddesinde değişik yapılmış; kadın ile erkek arasında bu bakımdan da eşitlik sağlanmaya çalışılmıştır.

Eğitim alanındaki son gelişme ise 28 Şubat Süreci olarak bilinen dönemde, 1997 yılında hayata geçirilen 8 yıllık kesintisiz eğitim  şartı din ve türban üzerinden yoğun şekilde tartışılmasına rağmen onun devamı niteliğinde olan ve daha ileri düzenlemeler getiren 4+4+4 sistemi 2012 yılında yaşama geçirilmiş, kadın-erkek ayrımı olmaksızın 12 yıllık eğitim zorunlu hale getirilmiştir.

2001 yılında eski Medeni Kanunun kaldırılarak yeni Medeni Kanunun kabul edilmesiyle önemi bir zihniyet devrimi daha gerçekleştirilmiş, çağa uygun düzenlemeler daha sistematik halde düzenlenmiştir.  Evlilik birliğini kocanın temsil ettiğini açıkça yazan eski kanun hükmü yerine eşlerin evlilik birliğini birlikte yönetecekleri ve birlikte temsil edecekleri anlayışı getirilmiştir. “Ailenin ortak mutluluğu için “karıyı” gücü yettiği kadar kocanın muavin ve müşaviri saymış ve evin bakımından kadını sorumlu tutmuş” olan eski kanun anlayışı değişmiş,(18) mal rejimi yeniden düzenlenmiş ve edinilmiş mallara katılma rejimine geçilmiş, boşanmış kadının, velayeti kendisine verilmiş çocuğuna kendi soyadını verebilmesine imkan tanınmış, ortak konutu eşlerin birlikte seçmeleri ve aile konutu üzerindeki tasarruflarına sınırlama imkanı getirilmiştir.

Yeni Medeni Kanundan hemen sonra 2004 yılında düzenlenen Yeni Türk Ceza Kanunu ile uluslararası sözleşmeler ve Yeni Medeni Kanuna paralel düzenlemeler öngörülmüş, modern hukuk ile paralel düzenlemeler getirilmiş, zina suç olmaktan çıkarılmış,  cinsel suçlar bakımından kadınların evli olup olmaması yönündeki yorum farkları giderilmiş, cinsel özgürlüğe karşı suçlarda kadın erkek ayrımı ve ırz kavramı kaldırılmış, töre, kan davası ve namus cinayeti tarzındaki suçlara ilişkin suçlar suçun nitelikli hali olarak kabul edilmiş, yasa dili bakımından ise erkek egemen dil terk edilmiştir.(19)

Kadınların Seçme ve Seçilme Hakkını Elde Etmesi

Osmanlı’nın son dönemlerinde hızlanan kadın hareketi ve devlet tarafından tanınan kadın haklarının gelişimi cumhuriyet devrinde daha sistematik, kurumsal ve hukuksal bir yapıya bürünmüştür. Medeni Kanun ile en temel hak olan mülkiyet hakkının tanınmasından sonra Türkiye’de kadınlar, belediye seçimlerinde seçme ve aday olma hakkını 1930 yılında yapılan ve 1580 Sayılı Belediye Kanununun 59. maddesine göre çıkarılan Belediye Meclislerinin çalışma usulüne dair talimatname sonucunda kullanmaya başlamışlardır. Kadınlar siyasal haklarını ilk kez 1930 yılındaki kullanmışlar ve özellikle İzmir ve İstanbul seçimlerinde kadın adaylar da yarışmıştır. (20)

Artvin ili Yusufeli ilçesine bağlı Kılıçkaya beldesinde belediye başkanı seçilen Sadiye Hanım; Türkiye’nin ilk Kadın Belde Belediye Başkanı olmuş ve bu görevi iki yıl yürütmüştür.

Türkiye’nin ilk kadın il belediye başkanı ise çok partili siyasal hayata geçildikten sonra; 1950 yılında yapılan yerel seçimlerde Mersin Belediye Başkanlığına seçilen Müfide İlhan olmuştur.

Köy Kanunu’nun 20. Maddesinin değiştirilmesine dair 26 Ekim 1933 tarihli ve 2329 sayılı kanun ile kadınların köy muhtarlığına ve ihtiyat heyetlerine seçilme hakkı tanınmış, Aydın’ın Çine ilçesine bağlı Demirdere köyünde Gül Esin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın muhtarı olmuştur. (21)

Nihayet Türkiye Cumhuriyetinde 5 Aralık 1934 yılında 1924 Anayasasında ve Seçim Kanununda değişiklik yapılmış ve kadınların ilk kez oy kullanmasının ve aday olabilmesi yasal teminat altına alınmıştır. Dünya Kadın Hakları Günü olarak da kutlanmakta olan 5 Aralık tarihinde çıkan bu kanun değişikliği ilekadınlara seçme ve seçilme hakkı Türkiye’de tam anlamıyla tanınmıştır.  Türkiye, Fransa; İtalya, Romanya, Bulgaristan, Belçika ve İsviçre’den önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımış bir ülke olmuştur. Bu yasa değişikliğinden sonra kadınlar ilk genel seçimlere 8 Şubat 1935 tarihinde yapılan TBMM 5. dönem seçimlerine katılmışlar ve bu seçimlerde 17 kadın milletvekili TBMM’ye girmiştir.

Türk tarihinde bu güne kadar hiçbir kadın Cumhurbaşkanı ya da devlet başkanı olamamıştır. Cumhuriyet tarihinde hiçbir kadın TBMM Başkanı da seçilememiştir. İlk kadın bakan 1971 yılında Türkân Akyol, ilk kadın büyükelçi 1982 yılında Filiz Dinçmen olmuştur. Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk ve tek kadın başbakanı olarak görev yapmıştır. 2018 yılında yapılan Milletvekili Seçimlerine göre meclisteki sandalyelerin sadece %17,3’ü kadınlardan oluşmaktadır. Siyasi partiler nüfusa oranlar kadın kotası koymamakta, kadınların ezici çoğunluğu parlamentoda temsil edilememektedir.

İlk kadın avukat 1925 yılında Süreyya Ağaoğlu(22), ilk kadın opera sanatçısı 1934 yılında Semiha Berksoy, ilk kadın emniyet müdürü 1953 yılında Feriha Sanerk, ilk kadın vali 1991 yılında Lale Aytaman, ilk kadın Danıştay Başkanı 1994 yılında Füruzan İkincioğulları olmuş, ilk kadın hukuk fakültesi dekanı olan Prof. Dr. Aysel Çelikel (23) ise aynı zamanda 2002 yılında ilk kadın adalet bakanı olarak görev almıştır. Türkiye’nin kadın hakları alanında ilk akademik çalışma yapan uzmanı ise Avukat Nazan Moroğlu’dur.(24)

Bir kadının Anayasa Mahkemesi Başkanı olması 2005 yılında gerçekleşmiş, Tülay Tuğcu Mahkemenin başkanı olmuştur. (25)  Yine, Ayşe Işıl Karakaş, 2008 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yargıç olmuş; onun görevinin sona ermesinden sonra da yine bir kadın aynı göreve seçilmiştir. Saadet Yüksel, uzun tartışmaların ardından 2019 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yargıç olarak seçilmiştir. En üst düzeydeki bu seçimlerin tabandan güçlü şekilde gelmekte olan kadın hareketini sembolik olarak temsil ettiğini düşünmek yanıltıcı olmayacaktır.

İstanbul Sözleşmesinin Kadın Hakları tarihindeki yeri: Geriye dönüş olur mu?

Kadın hakları alanında zirve noktası ile İstanbul Sözleşmesinin imzalanması olmuştur. Türkiye’nin Avrupa Konseyi Başkanlığını yürüttüğü dönemde ve Avrupa Parlamentosu Başkanı da bir Türk iken düzenlenen bu sözleşme tarihsel bir öneme sahiptir. Evrensel öneme sahip sözleşme, Türkiye’deki kadın hakları serüveninde çağdaş dünya ile eşgüdümü sağlaması ve özgür dünya kadınları ile Türk kadınını eşitlemesi bakımından tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye, “dinci” olarak tanımlanan bir yönetim altındayken sözleşmenin hazırlanmasında aktif rol alması tarihsel birikimin inkâr edilemezliğini ve kadınların toplumda elde ettiği gücün geldiği seviyeyi göstermektedir.

Çağdışı Dünyanın temsilcilerinden olan Suudi Arabistan’da kadınların ilk kez 2015 yılındaki yerel seçimlerde oy kullanabildiklerini düşündüğümüzde Türkiye’de tarihsel bir dinamiğe sahip olan kadın haklarının geriye gidemeyeceğini varsaymak akla daha yakın durmaktadır. En başta laikliğin ve Cumhuriyet Devrimlerinin tadını alan kadınların buna izin vermeyecekleri öngörülebilir bir durumdur.

Bugün kamu kurumlarında ve özel sektörde kadınların yoğun şekilde çalışmasına rağmen üst kademelere çıktıkça kadın sayısında gözle görülür bir düşüş izlenmektedir. Örneğin kadın akademisyen sayısı oldukça fazla olmasına rağmen kadın rektör sayısı çok azdır. Benzer durumlar başka sektörlerde de yaşanmaktadır. Bu durum kendi içince bir çelişki barındırmakla birlikte zamanla dengenin yerini bulabileceğini düşünebiliriz.

Bugün kadınların çalışmasını dine aykırı bulan yobaz tarikat şeyhleri bile kendi kızlarının iş hayatındaki kariyerlerinin önünde duramıyor ve çaresizce sızlanıyorlar. Kadınlar çalıştıkça, ürettikçe kendilerini normal bir insan gibi görmeyen erkekler tarafından zorunlu olarak kabullenilmekte ve hatta saygı görmektedir. Bayatlamış siyasal argümanlar ile kadın haklarını geriye götürmenin imkânsızlığını laiklik karşıtı güruh da yaşayarak görmektedir.

Yaklaşık 150 yılı bulan Türk modernleşmesi ve kadın hakları mücadelesi; artık sosyal sınıfların bütün katmanlarında yer alan kadınlar sayesinde geri dönülmez bir noktaya gelmiştir. Kadın haklarını “Kadınların sizin üzerinizdeki hakları geleneklere uygun biçimde yiyecek ve giyeceklerini sağlamanızdır.”(26)şeklinde özetlenen alana hapsetme ve elde edilmiş kazanımları geriye götürme çabalarını günümüz kadınları reddetmektedir. Bu bağlamda İstanbul Sözleşmesi hem vazgeçilmez bir medeniyet çıtası hem de bütün çağdaş kazanımların sembolü haline gelmiş bulunuyor.

İbrahim Aycan, Hukukçu

NOTLAR:

  1. Osmanlı’da ilköğretim Sıbyan Mektepleri ve Öğretimin örgütlenmesi
  2. Müspet bilimlerin ve matbaanın yasaklanması
  3. İlk Resmi Gazeteyi 1831 yılında Takvim-i Vekayi adıyla padişah namına Alexandre Blacque tarafından hazırlanması
  4. Hadigari Cumhur filmi, sahil beldelerinde yaşanan miras kavgalarına trajik bir dille ışık tutuyor: “Verimli araziler mal bölünmesin diye erkeklere, sahil kenarındaki bataklık ve kumluk araziler ise kız çocuklarına verilirmiş.”
  5. İslam’da Kölelik(Vikipedia) ve Köle (İslam Ansiklopedisi) İslâm hukukunda köle mülkiyete, hukukî işlemlere konu olması bakımından “eşya” (mütekavvim mal) olarak kabul edilmişse de hukukun diğer dalları bakımından köle eşya değil “şahıs”tır. Fakat bazı noktalarda tam, bazılarında sınırlı ehliyetli, bazı bakımlardan da ehliyetsiz, her hâlükârda hür kimselerden farklı bir statüde kendine özgü (suigeneris) hukukî bir varlıktır. 
  6. Türk Tabipler Birliği: Ortadoğu’da Savaşı ve Kadın Kırımını Durduralım!
  7. Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ve Türk eğitim tarihindeki yeri
  8. 1876’da ilan edilen ve ilk Anayasa olarak kabul edilen Kanunu Esasi
  9. https://islamansiklopedisi.org.tr/fransa
  10. Türkiye’de Çalışma Hayatında Yaşanan Cinsiyet Eşitsizliği
  11. Hukuk-ı Aile Kararnamesi
  12. Türkiye’de son 18 yılda 542 bin 821 çocuğun evlendirilerek ya da evlilik dışı ilişki yoluyla anne olduğu açıklandı
  13. Türkiye’de Kadın Hareketinin Tarihi 
  14. 743 Nolu Medeni Kanun
  15. Kadın ve Erkek İşçiler Arasında Ücret Eşitliğini Sağlayan 100 NoluILO sözleşmesi 
  16. Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW)
  17. Anayasa Mahkemesinin 1990/31 Sayılı Kararı (Hatice Albayrak’ın İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinde açmış olduğu davada Eski Medeni Kanunun 159. maddesi konusunda tartışmalar olması üzerine mahkeme kanun hükmünün anayasaya aykırılığı yönünden Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve bu hüküm iptal edilmiştir. Albayrak, kocasının izni olmadan çalışan ilk kadın olarak tarihe geçmiş, avukatlığını Avukat Senih Özay yapmış, verilen karar kadın hakları alanında dönüm noktalarından biri olmuştur.)
  18. Bknz: 17
  19.  Türkiye’de Kadınların Yasal Kazanımları
  20. Belediye meclislerinin çalışma usulüne dair talimatname
  21. Gül Esin – Türkiye’nin ilk kadın muhtarı
  22. Süreyya Ağaoğlu- Türkiye’nin ilk kadın avukatı
  23. İlk kadın hukuk fakültesi dekanı ve ilk kadın adalet bakan Prof. Dr. Aysel Çelikel
  24. Türkiye’de kadın hakları alanında ilk akademik çalışmayı yapan kişi Avukat Nazan Moroğlu olmuştur
  25. İlk kadın Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu
  26. Veda Hutbesi – İslam Ansiklopedisi – Diyanet Yayınları

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine Dair Bildiri

0

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine Dair Bildiri(Declaration on the Elimination of Discrimination against Women), Birleşmiş Milletler tarafından 20 Aralık 1993 tarihinde kabul edilmiştir.

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine Dair Bildiri

 BAŞLANGIÇ
Genel Kurul,

Eşitlik, güvenlik, özgürlük, bütün insanların bedensel bütünlüğü ve insanlık onuru konusundaki hakların ve prensiplerin kadınlara her yerde uygulanmasının acil bir gereklilik olduğunu kabul ederek,

Bu hakların ve prensiplerin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Sözleşme ve İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Onur kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme ile birlikte diğer uluslararası belgelerde yüceltilen hakları ve prensipleri kaydederek,

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Sözleşme’nin etkili bir biçimde uygulanmasının kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesine katkıda bulunacağını ve bu kararla birlikte düzenlenen Kadınlara karşı Şiddetin Tasfiye edilmesine dair Bildiri’nin bu süreci güçlendireceğini ve tamamlayacağını kabul ederek,

Kadınlara karşı şiddetin, kadınlara karşı şiddet ile mücadele etmek için bir dizi tedbirlerin yer aldığı Kadınların durumunu İyileştirmek için İleri dönük Stratejiler Nairobi belgesinde tanınmış olan eşitlik, gelişme ve barışın gerçekleştirilmesine, ve Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Sözleşme’nin tam olarak uygulanmasına bir engel oluşturmasından kaygı duyarak,

Kadınlara karşı şiddetin kadınların insan haklarına karşı bir ihlal oluşturduğunu ve bu hakların ve özgürlüklerin kullanılmasını zayıflattığını veya hükümsüz kıldığını teyit ederek, ve kadınlara karşı şiddet kullanılması durumunda bu hakların ve özgürlüklerin korunması ve ilerletilmesindeki uzun süreli başarısızlıktan kaygılanarak,

Kadınlara karşı şiddetin, erkekler ve kadınlar arasındaki eşitlikçi olmayan güç ilişkilerinin tarihsel bir göstergesi olduğunu ve bu güç ilişkisinin erkekler tarafından kadınlar üzerinde egemenlik kurulmasına ve kadınlara ayrımcılık yapılmasına yol açtığını, ve kadınlara karşı uygulanan bu şiddetin erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları zorla bağımlı bir konuma sokmanın çok önemli toplumsal mekanizmalarından biri olduğunu kabul ederek,

Azınlık gruplara dahil olan kadınlar, yerli kadınlar, mülteci kadınlar, göçmen kadınlar, kırsal bölgelerde veya uygarlığa uzak topluluklarda yaşayan kadınlar, bakıma muhtaç kadınlar, ceza veya tutukevlerindeki kadınlar, kız çocukları, özürlü kadınlar, yaşlı kadınlar ve silahlı çatışma bölgelerinde bulunan kadınlar gibi bazı kadın gruplarının şiddete karşı savunmasız bulunmalarından kaygı duyarak,

Ekonomik ve Sosyal Konseyin 24 Mayıs 1990 tarihli ve 1990/15 sayılı kararına ek 23. paragrafta, kadınlara karşı şiddetin yaygın olduğu ve bütün gelir gruplarında, her sınıfta ve kültürde meydana geldiği, bunun yol açtığı sonuçların tasfiye edilmesi için ivedi ve etkili adımlar atılması gerektiğinin belirtilmiş olmasını hatırlayarak,

Yine Ekonomik ve Sosyal Konseyin 30 Mayıs 1991 tarihli ve 1991/18 sayılı kararında Konseyin, özel olarak kadınlara karşı şiddet sorununu açıklıkla ele alacak bir uluslararası belgenin oluşturulması için harekete geçilmesini tavsiye ettiğini hatırlayarak,

Kadın hareketlerinin, kadınlara karşı şiddet sorununun niteliğine, ağırlığına ve yaygınlığına giderek artan ölçüde dikkat çekilmesinde oynadıkları rolü memnuniyetle karşılayarak,

Kadınların toplum içinde hukuki, sosyal, siyasal ve ekonomik eşitliği için sağlanan imkanların, başka nedenlerle birlikte, sürekli ve yerel nitelikte şiddet tarafından kısıtlanmasından kaygı duyarak,

Yukarıdaki tespitlerin ışığından, kadınlara karşı şiddetin açık ve anlaşılabilir bir tanımının yapılmasına, kadınlara karşı her türlü şiddetin tasfiye edilmesini sağlamak için kullanılacak olan hakların açıkça düzenlenmesine, Devletlerin taşıdıkları sorumlulukları konusunda taahhütte bulunmalarına, ve kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi için bütün bir uluslararası toplumun taahhütte bulunmasına ihtiyaç olduğuna kanaat getirerek,

Aşağıdaki Kadınlara karşı Şiddetin Tasfiye edilmesine dair Bildiri’yi kararlılıkla ilan eder ve herkes tarafından bilinmesi ve saygı gösterilmesi için her türlü çabanın gösterilmesi ister.

Madde 1

Bu Bildirinin amacı bakımından “kadınlara karşı şiddet” terimi, ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.

Madde 2

Kadınlara karşı şiddet terimi aşağıdaki halleri içerecek şekilde anlaşılır, fakat bu hallerle sınırlı değildir:

  1. a) Aile içinde meydana gelen dövme, kız çocukların cinsel istismarı, evlenirken verilen başlıkla ilgili şiddet, evlilik içi tecavüz, cinsel organları dağlama ve kadınlara zarar veren geleneksel uygulamalar, eş olmayanlar arasındaki şiddet ve sömürmek için uygulanan şiddet de dahil fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet uygulanması;
  2. b) Toplum içinde meydana gelen tecavüz, cinsel istismar, çalışma hayatında, öğretim kurumlarında ve diğer yerlerde cinsel taciz, kadın satışı ve zorla fahişeleştirilme de dahil, fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet;
  3. c) Nerede meydana gelirse gelsin, Devlet tarafından işlenen veya hoşgörülen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet.
Madde 3

Kadınlar siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, kişisel veya diğer alanlardaki insan haklarından ve temel özgürlüklerden eşit bir biçimde yararlanma ve korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu haklara diğerlerinin yanında, aşağıdaki haklar da dahildir:

  1. a) Yaşama hakkı;
  2. b) Eşitlik hakkı;
  3. c) Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı;
  4. d) Hukukun korumasından eşit biçimde yararlanma hakkı;
  5. e) Her türlü ayrımcılığa karşı korunma hakkı;
  6. f) Elde edilmesi mümkün olan en yüksek standartta fiziksel ve ruhsal sağlık hakkı;
  7. g) Adil ve elverişli koşullarda çalışma hakkı;
  8. h) İşkenceye, veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya onur kırıcı muamele veya cezaya maruz kalmama hakkı.
Madde 4

Devletler kadınlara karşı şiddeti yasaklar ve kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi konusundaki yükümlülüklerinden kaçınmak üzere her hangi bir örf ve adeti, geleneği veya dinsel düşünceyi ileri süremez. Devletler her türlü uygun araçla ve hiç gecikmesizin kadınlara karşı şiddeti tasfiye politikasını yürütür. Bu amaçla:

  1. a) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Sözleşme’yi henüz onaylamamış veya buna katılmamış ise, bu Sözleşmeyi onaylamayı ve katılmayı veya bu Sözleşmeye koyduğu çekinceyi geri almayı düşünür;
  2. b) Kadınlara karşı şiddete girişmekten kaçınır;
  3. c) Kadınlara karşı şiddet ister Devlet isterse özel şahıslar tarafından işlensin, bu fiilleri önlemek, soruşturmak ve, ulusal hukuka göre cezalandırmak için gerekli özeni gösterir;
  4. d) Şiddete maruz bırakılan kadınlara karşı yapılan uygunsuzlukları cezalandırmak ve gidermek için ulusal mevzuatta ceza, medeni, idare ve iş hukuku ile ilgili yaptırımlar koyar; şiddete maruz bırakılmış kadınların adalet mekanizmasına ulaşmaları ve, uğradıkları zararların ulusal mevzuatta öngörüldüğü gibi adil ve etkili bir şekilde giderilmesi sağlanır; Devletler ayrıca bu tür mekanizmalar vasıtasıyla bir giderim elde etmek isteyen kadınları sahip oldukları haklar konusunda bilgilendirir;
  5. e) Gerektiği takdirde Hükümet dışı örgütlerle, ve özellikle de kadınlara karşı şiddet konusuyla yakından ilgilenen örgütlerle işbirliği yapmayı dikkate alarak, kadınların her türlü şiddete karşı korunmalarını artırmak veya daha önce bu amaçla yapılmış planlar için hükümler koymak üzere ulusal uygulama planlarını geliştirme imkanını ele alır;
  6. f) Kadınların her türlü şiddete karşı korunmalarını artırıcı nitelikte engelleyici yaklaşımlar geliştirir ve en geniş şekilde yasal, siyasal, idari ve kültürel tedbirleri alır; cinsiyet konusunda duyarlı yasalar, yürürlükteki uygulamalar ve diğer müdahaleler yoluyla kadınların yeniden mağdur olmalarına meydan verilmemesini sağlar;
  7. g) İhtiyaç bulunması halinde, mevcut kaynaklarını uluslararası işbirliği çatısı altında azami derecede kullanarak, şiddete maruz kalmış kadınların ve gerektiği takdirde bu kadınların çocuklarının rehabilitasyonu, çocuk bakımı ve yetiştirilmesi, ıslahı, kendilerine rehberlik yapılmasını, ve sağlık ve sosyal hizmetler, imkanlar ve programlar gibi özel nitelikteki yardımlar ile birlikte, yapısal desteklerden yararlanmaları için çalışır, ve bu kimselerin güvenliği ile fiziksel ve psikolojik rehabilitasyonu için gerekli her türlü tedbirin alınmasını sağlar;
  8. h) Kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi ile ilgili faaliyetler için Hükümet bütçesine yeterli ödenek koyar;
  9. i) Kadınlara karşı şiddetin önlenmesinden, soruşturulmasından ve cezalandırılmasından sorumlu olan kanun adamlarına ve kamu görevlilerine kadınların ihtiyaçlarına karşı kendilerini daha duyarlı hale getirecek bir öğretimin verilmesi için tedbirler alır;
  10. j) Her iki cinsten birinin üstün veya aşağı olduğu, erkekler ile kadınlar için alışıla gelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan kadınların ve erkeklerin davranış tarzlarını değiştirmek ve sosyal, kültürel önyargıları, geleneksel uygulamaları ve her türlü uygulamaları tasfiye etmek üzere özellikle eğitim alanında gerekli her türlü tedbiri alır;
  11. k) Kadınlara karşı şiddetin hüküm süren değişik biçimleri ile ilgili araştırmalar yapılmasını, verilerin bir araya getirilmesini, istatistiklerin toplanmasını sağlar, ve kadınlara karşı şiddetin nedenleri, nitelikleri, ağırlıkları ve sonuçları ile kadınlara karşı şiddeti engellemek ve yürürlüğe konan tedbirlerin etkililiği ve bunlara bir giderim sağlanması konusunda araştırmalar yapılmasını teşvik eder; yapılan istatistikler ve varılan sonuçlar kamuya açıklanır;
  12. l) Özellikle şiddete karşı aciz durumdaki kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesine yönelik tedbirler alır;
  13. m) Birleşmiş Milletlerin insan hakları ile ilgili belgelerine göre verilmesi gerekli raporları sunarken, bu raporda kadınlara karşı şiddetle ve bu Bildirinin uygulanmasıyla ilgili aldığı tedbirlere de yer verir;
  14. n) Bu Bildiride düzenlenen prensiplerin uygulanmasına yardım etmek üzere gerekli yönergelerin hazırlanmasını teşvik eder;
  15. o) Kadınlara karşı şiddet problemi ile ilgili duyarlılığı artıran ve bu şiddetin yaralarını saran dünya çapındaki kadın hareketinin ve Hükümet dışı örgütlerin önemli rolünü kabul eder;
  16. p) Kadın hareketinin ve Hükümet dışı örgütlerin çalışmalarını kolaylaştırıp daha iyi bir duruma getirir ve kendileriyle yerel, ulusal ve bölgesel düzeyde işbirliği yapar;
  17. q) Uygun olduğu takdirde, üyesi bulundukları Devletlerarası bölgesel örgütlerin programlarına kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesine yer vermeleri için teşvik eder.
Madde 5

Birleşmiş Milletler organları ve uzman kuruluşları kendi yetki alanlarına giren konularda, bu Bildiride düzenlenen hakların ve prensiplerin tanınmasına ve gerçekleştirilmesine katkıda bulunurlar ve bu amaçla, diğer faaliyetlerle birlikte:

  1. a) Şiddete karşı mücadele etmek üzere bölgesel stratejileri tanımlamak, kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi ile ilgili görüş alış verişinde bulunmak ve programları finanse etmek amacıyla uluslararası ve bölgesel işbirliği yapılmasına yardım eder;
  2. b) Kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi konusunda herkeste duyarlılık yaratmak ve yükseltmek amacıyla toplantılar ve seminerler düzenler;
  3. c) Kadınlara karşı şiddet sorununu etkili bir biçimde ele alabilmeleri için Birleşmiş Milletler sistemi içindeki insan hakları sözleşme organları arasında işbirliği ve görüş alış verişi yapılmasına yardım eder;
  4. d) Birleşmiş Milletler sistemindeki örgütlerin ve kuruluşların sosyal eğilimler ve problemler ile ilgili dünyanın sosyal durumu hakkında hazırladıkları analizlere, kadınlara karşı şiddet eğilimlerinin incelenmesini de dahil eder;
  5. e) Birleşmiş Milletler sistemindeki örgütler ve kuruluşlar arasında kadınlara karşı şiddet sorunu ve özellikle de şiddete karşı aciz durumdaki kadın grupları hakkında yapılan programlarla ilgili olarak işbirliği yapılmasını teşvik eder;
  6. f) Bu Bildiride belirtilen tedbirleri dikkate alarak, kadınlara karşı şiddet ile ilgili yönergelerin şekillendirilmesine ve el kitaplarının hazırlanmasına yardımcı olur;
  7. g) İnsan hakları belgelerinin uygulanması konusunda görevlerini yerine getirirken, gerektiği takdirde kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesi konusunu da ele alır;
  8. h) Kadınlara karşı şiddet konusunda çalışırken Hükümet dışı örgütlerle işbirliği yapar.
Madde 6

Bu Bildirideki hiç bir hüküm, bir Devletin ulusal mevzuatında ve bir Devlet bakımından yürürlükte olan bir uluslararası sözleşme, andlaşma veya diğer belgede yer alan kadınlara karşı şiddetin tasfiye edilmesine yönelik daha kullanışlı bir hükmü etkilemez.

Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine Dair Bildiri

Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme

0

Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme, BM Genel Kurulunun 20 Aralık 1952 tarih ve 640 (VII) sayılı kararıyla kabul edilmiştir. Tüm ülkelerin imza, onay ve katılımına açıktır.

Sözleşme, 7 Temmuz 1954 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, sözleşmeye 12 Ocak 1954 tarihinde katılmış ve 25 Mayıs 1959 tarihinde onaylamıştır. 7288 Sayılı Onay Kanunu 2 Haziran 1959 günlü Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme, kadınların siyasal, ekonomik ve sosyal haklarını dünya genelinde yerleştirmeyi hedeflemektedir. Birleşmiş Milletler Antlaşmasına ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi hükümleri temel alınmıştır. Sözleşme, kadınların seçimlerde oy kullanma, aday olma ve siyasal, sosyal haklara sahip olmalarını sağlamak için hazırlanmıştır. Kadınların toplumsal yaşamda aktif rol oynamalarının önündeki engellerin ortadan kaldırılması esas ilkedir. Sözleşmeye taraf ülkeler ayrımcılığın yasaklanmasını ve kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını taahhüt altına almıştır.

Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme

Birleşmiş Milletler Antlaşmasında sözü edilmiş bulunan, erkekler ve kadınların hak eşitliği ilkesinin uygulanmasını dileyen, her bireyin, doğrudan doğruya ya da serbestçe seçilmiş temsilcileri aracılığı ile, kendi ülkesinin kamu işlerinin yönetimine katılmak ve eşit koşullar altında, kendi ülkesinin kamu hizmetlerine katılmak hakkını kabul ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasına ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi hükümlerine uygun olarak siyasal haklardan yararlanma ve bu hakları kullanma yönünde erkekler ile kadınlara eşitlik tanımayı isteyen,  Sözleşmeci Taraflar,  bu amaçla, bir Sözleşme yapmaya karar vermiş olmakla, aşağıdaki hükümler üzerinde uzlaşmışlardır.

Madde 1

Kadınlar, hiçbir ayrım gözetilmeksizin, erkeklerle eşit koşullar altında bütün seçimlerde oy kullanmaya sahip olacaklardır.

Madde 2

Kadınlar hiçbir ayrım gözetilmeksizin erkeklerle eşit koşullar altında ulusal yasalarca kurulmuş ve halk tarafından seçilen tüm kamu organlarına seçilme hakkına sahiptirler.

Madde – 3

Kadınların, hiçbir ayrım gözetilmeksizin, erkeklerle eşit koşullar altında ulusal yasalar uyarınca kurulmuş bütün, kamu görevlerinde yer alma ve kamu görevlerini yerine getirme hakları vardır.

Madde – 4
  1.  Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler üyesi Devletlerin ve Genel Kurulun bu amaçla davet edeceği öteki herhangi bir Devletin imzasına açıktır.
  2.  Bu Sözleşme, onaya bağlıdır ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunulacaktır.
Madde-5
  1.  Bu Sözleşme 4. maddenin 1. fıkrasında anılan tüm Devletlerin katılmasına açıktır.
  2.  Katılma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bir katılma belgesinin verilmesiyle geçerlilik kazanır.
Madde- 6
  1.  Bu Sözleşme, altıncı onay ya da katılma belgesinin veriliş tarihini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girecektir.
  2.  Altıncı onay ya da katılma belgesinin verilmesinden sonra onaylayan ya da katılan her Devlet için Sözleşme, bu Devletin kendi onay ya da katılma belgesini verdiği tarihten sonraki doksanıncı gün yürürlüğe girecektir.
Madde -7

Herhangi bir Devletin imza, onay ya da katılması sırasında bu Sözleşmenin maddelerine herhangi bir çekince koyması durumunda, Genel Sekreter, bu Sözleşmeye taraf olan ya da olabilecek tüm Devletlere çekince metnini duyurur. Çekinceye karşı çıkan herhangi bir Devlet, sözü edilen duyuru tarihinden başlayarak doksan günlük bir süre içinde (ya da kendisinin bu Sözleşmeye taraf olduğu tarihte) Genel Sekretere bu çekinceyi kabul etmediğini bildirebilir. Böyle bir durumda, bu Devletle çekince koyan Devlet arasında Sözleşme yürürlüğe girmeyecektir.

Madde 8
  1.  Herhangi bir Sözleşmeci Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yazılı bir bildirimde bulunarak bu Sözleşmeyi bozabilir. Sözleşmenin bozulması, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınış tarihinden bir yıl sonra geçerli olacaktır.
  2.  Bu Sözleşme, bozulmalar nedeniyle tarafların sayısının altının altına düştüğü tarihten başlayarak yürürlükten kalkacaktır.
Madde 9

Bu Sözleşmenin yorumu ya da uygulanmasına ilişkin olarak iki ya da daha çok Sözleşmeci Devlet arasında doğan ve görüşmelerle çözümlenemeyen herhangi bir anlaşmazlık, bu anlaşmazlığa taraf olanlardan birinin istemi üzerine, başka bir çözüm yoluna başvurulmazsa Uluslararası Adalet Divanına sunulur.

Madde 10

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, aşağıdaki hususları Birleşmiş Milletlerin tüm üyelerine ve bu Sözleşmenin 4. maddesinin 1. fıkrasında sözü edilen üye olmayan bütün Devletlere bildirecektir.

  1.  4. madde uyarınca alınan imzaları ve onay belgelerini,
  2.  5. madde uyarınca alınan katılma belgelerini,
  3.  6. madde uyarınca bu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihini,
  4.  7. madde uyarınca alınan duyuru ve bildirimleri,
  5.  8. maddenin 1. fıkrası uyarınca Sözleşmenin yürürlükten kalkması,
  6.  8. maddenin 2. fıkrası uyarınca yürürlükten kalkma.
Madde 11
  1.  Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı ölçüde geçerli olan bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler arşivine verilecektir.
  2.  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Birleşmiş Milletlerin tüm Üyelerine ve 4. maddenin 1. fıkrasında sözü edilen, Üye olmayan Devletlere bu Sözleşmenin onaylı bir kopyasını gönderecektir.

Hükümetlerince yeterli ölçüde yetkili kılınmış olan aşağıdaki imza sahipleri New York’ta imzaya açılan bu Sözleşmeyi otuz bir Mart bindokuzyüzelliüç tarihinde imzalamışlardır.

Dünya Kadın Konferansı Pekin Deklarasyonu

0

Dünya Kadın Konferansı Pekin Deklarasyonu

  1. Biz, Dördüncü Dünya Kadın Konferansına katılan Hükumetler,
  2.  Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 50. yıldönümü olan Eylül 1995 tarihinde Pekin’de toplanarak,
  3. Bütün insanlığın yararı için her yerdeki bütün kadınlar adına eşitlik, kalkınma ve barış hedeflerini ileri götürmeye kararlı olarak,
  4. Her yerdeki bütün kadınların sesine kulak veren ve kadınların, rollerinin ve koşullarının farklılığını dikkate alan, dünya gençliğinde var olan umuttan güç alan ve bu yolu açan kadınları saygıyla anarak,
  5. Son on yılda kadınların statüsünde bazı önemli konularda ilerleme kaydedildiğini ama gelişmenin eşit olmadığını, kadınla erkek arasındaki eşitsizliğin devam ettiğini ve bütün insanların iyiliği için ciddi sonuçlar doğurabilecek başlıca engellerin varlığını sürdürdüğünü kabul ederek,
  6.  Dünyadaki insanların çoğunluğunun özellikle de kadın ve çocukların hayatını etkileyen, kökeni hem ulusal hem de uluslararası alanlarda bulunan, artan yoksulluğun bu durumu şiddetlendirdiğini de kabul ederek,
  7.  Kendimizi koşulsuz olarak bu sınırlama ve engelleri kaldırmaya ve böylece bütün dünyadaki kadınların ilerlemesini ve güçlendirilmesini artırmaya adadık ve bunun, şimdi ve bizi gelecek yüzyıla taşıması için, kararlılık, ümit, işbirliği ve dayanışma ruhuyla acil eylem gerektirdiğini kabul ederek,

Aşağıdaki taahhütlerimizi yineliyoruz:

Kadın ve erkeklerin eşit haklarına ve doğuştan değerli olduklarına ve Birleşmiş Milletler Kuruluş Yasasında kabul edilen diğer karar ve ilkelere, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne ve diğer uluslararası İnsan Hakları Belgeleri’ne, özellikle Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne, Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Deklarasyonu ve Kalkınma Hakkı Bildirgesi’ne bağlılığımızı;

  1. Bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin vazgeçilemez, ayrılamaz ve bölünemez bir parçası olarak kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının tam uygulanmasını güvence altına almayı;
  2. Eşitlik, kalkınma ve barışa ulaşmak amacıyla düzenlenen daha önceki Birleşmiş Milletler konferans ve zirvelerinde –1985’de Nairobi’de kadın konusunda, 1990’da New York’ta çocuklar konusunda, 1992’de Rio de Janeiro’da çevre ve kalkınma konusunda, 1993’de Viyana’da insan hakları konusunda, 1994’te Kahire’de nüfus ve kalkınma konusunda ve 1995’te Kopenhag’da sosyal kalkınma konusunda– elde edilen görüş birliği ve ilerlemeyi temel almayı;
  3. Kadının İlerlemesi için Nairobi İleriye Yönelik Stratejilerinin tam ve etkili bir şekilde uygulanmasını başarmayı;
  4.  Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüğü dahil kadınların güçlendirilmesi ve ilerlemesini ve böylece bireysel olarak ya da toplumda diğerleriyle birlikte kadın ve erkeklerin manevi, ahlaki, ruhsal ve zihinsel ihtiyaçlarına katkıda bulunmayı ve bu yolla onlara toplumdaki tüm potansiyellerinin farkına varmaları ve kendi hayatlarını, kendi arzularına göre biçimlendirmeleri fırsatını garanti etmeyi taahhüt ediyoruz.
İnanıyoruz ki :

  Kadınların güçlendirilmesi ve karar vermeyle yetkiye ulaşma sürecine katılmaları dahil, eşitlik anlayışıyla toplumun bütün alanlarına tam katılmaları eşitlik, kalkınma ve barışın sağlanması için temel koşuldur;

  1. Kadın hakları, insan haklarıdır;
  2. Eşit haklar, fırsatlar ve kaynaklara eşit ulaşım, aile sorumluluklarının kadın ve erkek tarafından eşit paylaşılması ve aralarında uyumlu bir ortaklık bulunması, kendilerinin ve ailelerinin iyiliği kadar demokrasinin sağlamlaşması için de çok önemlidir.
  3. Sürekli ekonomik büyüme, sosyal kalkınma, çevresel koruma ve sosyal adalete dayalı olarak yoksulluğun yok edilmesi, kadınların ekonomik ve sosyal kalkınmaya dahil edilmesini, eşit fırsatları, insan merkezli sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştiricileri ve yararlanıcıları olarak kadınların ve erkeklerin tam ve eşit katılımını gerektirmektedir;
  4.  Kadınların, sağlıklarının bütün yönlerini, özellikle doğurganlıklarını kontrol etme haklarının açıkça tanınması ve onaylanması kadınların güçlendirilmesinin temelidir;
  5. Yerel, ulusal, bölgesel ve küresel barış, ulaşılabilir bir durumdur, ve liderlikte, anlaşmazlıkların çözümünde ve bütün düzeylerde uzun ömürlü barışın yaygınlaşmasında temel güç olan kadınların ilerleyişiyle ayrılmaz bir biçimde bağlantılıdır;
  6.  Kadınların güçlenmesini ve ilerlemesini her düzeyde sağlayacak kalkınma politika ve programlarının dahil olduğu, etkili, verimli ve karşılıklı takviye edici, toplumsal cinsiyete duyarlı politika ve programları kadınların tam katılımıyla düzenlemek, uygulamak ve izlemek çok önemlidir;
  7. Sivil toplumun bütün üyelerinin, özellikle kadın gruplarının, ağlarının ve diğer hükümet dışı kuruluşların ve toplumsal aktörlerin özerkliklerini koruyarak ve Hükümetlerle işbirliği yaparak katılım ve katkıda bulunmaları, Eylem Platformu’nun etkili uygulanması ve takibi için önem taşımaktadır;
  8.  Eylem Platformu’nun uygulanması, Hükümetlerin ve uluslararası topluluğun kesin kararlılığını gerektirmektedir. Hükümetler ve uluslararası topluluk Eylem için Konferansta karar verilenler dahil ulusal ve uluslararası taahhütlerde bulunarak, kadınların güçlendirilmesi ve ilerlemesi için bir an önce harekete geçmek gerektiğini kabul etmişlerdir.
Şu konularda kararlıyız :

 Kadının ilerlemesi için Nairobi İleriye Yönelik Stratejilerinin hedeflerini, bu yüzyılın sonuna kadar gerçekleştirmek için çaba ve eylemleri yoğunlaştırmaya;

  1.  Kadınların ve kız çocuklarının bütün insan haklarını temel özgürlükleri tam olarak kullanmalarını sağlamaya ve bu hak ve özgürlüklerin ihlaline karşı etkili önlemler almaya;
  2.  Kadınlara ve kız çocuklarına karşı her tür ayrımcılığı ortadan kaldırmak için bütün gerekli önlemleri almaya ve toplumsal cinsiyet eşitliğiyle kadınların ilerlemesi ve güçlendirilmesi önündeki bütün engelleri ortadan kaldırmaya;
  3.  Erkekleri, eşitliğe yönelik bütün faaliyetlere tam katılımda bulunmaya teşvik etmeye;
  4. İstihdam dahil kadınların ekonomik bağımsızlığını yaygınlaştırmaya ve ekonomik yapıda değişiklikler yapma ve kalkınmanın vazgeçilmez elemanı olan kırsal bölgedekiler dahil bütün kadınların üretim kaynaklarına, fırsatlara ve toplumsal hizmetlere eşit ulaşmasını sağlama yoluyla yoksulluğun yapısal nedenlerine inerek kadınların üzerindeki devamlı ve artan yoksulluk yükünü yoketmeye;
  5. Temel eğitimin, ömür boyu eğitimin, okur yazarlığın ve öğretimin ve kızlarla kadınlar için birinci basamak sağlık hizmetlerinin sağlanması yoluyla sürekli ekonomik büyümenin dahil olduğu, insanı merkez alan sürdürülebilir kalkınmayı yaygınlaştırmaya;
  6.  Kadınların ilerlemesi için barışı güvence altına alacak olumlu adımlar atmaya ve kadınların barış hareketinde oynadığı öncü rolü bilerek, kesin ve etkili uluslararası kontrolü kullanarak genel ve tam bir silahsızlanma için etkin bir şekilde çalışmaya ve gecikmeden, nükleer silahsızlanma ile bütün nükleer silahların çoğalmasını önlemeye katkıda bulunacak, evrensel, çok taraflı, etkin bir şekilde gerçekleştirilecek ve kapsamlı bir nükleer denemeleri yasaklama antlaşmasıyla sonuçlanacak görüşmeleri desteklemeye;
  7.  Kadınlara ve kız  çocuklarına  yönelik her türden şiddeti önlemeye ve ortadan kaldırmaya;
  8. Eğitimde ve sağlık hizmetlerinde kadınlarla erkeklere eşit davranılmasını ve bunlara eşit ulaşmalarını güvence altına almaya ve eğitim kadar kadının cinsel sağlığını ve üreme sağlığını artırmaya;
  9.  Kadınların ve kız çocuklarının  insan haklarını yaygınlaştırmaya ve korumaya;
  10. Irk, yaş, dil, etnik köken, kültür, din veya özürlü olmak gibi nedenlerle veya yerli halktan oldukları için güçlenme ve ilerlemede çeşitli engellerle karşılaşan bütün kadınların ve kız çocuklarının  bütün insan haklarını ve temel özgürlükleri eşit kullanmalarını sağlayacak çabaları artırmaya;
  11. Özellikle kadınları ve kız çocuklarını korumak için insani hukukun dahil olduğu, uluslararası hukuka saygıyı temin etmeye;
  12. Her yaştaki kadınların ve kız çocuklarının tam potansiyelini geliştirmeye ve herkes için daha iyi bir dünya oluşturmaya tam ve eşit katılımlarını sağlamaya ve kalkınma sürecindeki rollerini zenginleştirmeye;
  13.  Kadınların ve kız  çocuklarının ilerlemesini ve güçlendirilmesini artıracak bir araç olarak, kadınların, toprak, kredi, bilim ve teknoloji, mesleki eğitim, bilgi, iletişim ve pazarlar dahil ekonomik kaynaklara eşit ulaşmalarını sağlayacak ve uluslararası işbirliği yoluyla bu kaynaklara eşit ulaşmanın yararlarını kullanacak şekilde kapasitelerini geliştirmeye kararlıyız.
  14.  Hükümetlerin, uluslararası örgütlerin ve her düzeyden kurumların kesin kararlığını gerektirecek olan Eylem Platformu’nun başarıya ulaşmasını sağlayacağız. Ekonomik kalkınma, sosyal kalkınma ve çevrenin korunmasının, bütün insanların hayat standardını yükseltme çabalarımızın çerçevesini oluşturan sürdürülebilir kalkınma kavramının birbirine bağlı ve karşılıklı olarak birbirini destekleyen unsurları olduğuna derinden inanıyoruz. Çevresel kaynakların sürdürülebilir kullanımı için yoksulların, özellikle yoksullukla içiçe yaşayan kadınların güçlendirilmesine yönelik hakkaniyetli bir sosyal kalkınma, sürdürülebilir kalkınma için gerekli bir dayanaktır. Ayrıca sürdürülebilir kalkınma bağlamındaki geniş tabanlı ve sürekli ekonomik büyümenin, sosyal kalkınma ve sosyal adaleti sürekli kılmak için gerekli olduğunu kabul ediyoruz. Eylem Platformu’nun başarısı, bütün bunlara ek olarak bütün uygun mali mekanizmalardan gelişmekte olan ülkelere kadınların ilerlemesine yönelik çok taraflı, iki taraflı ve özel kaynaklar dahil, yeni ve ek kaynakların sağlanması kadar, ulusal ve uluslararası düzeylerde kaynakların yeterli ölçüde harekete geçirilmesini; ulusal, alt bölgesel, bölgesel ve uluslararası kuruluşların kapasitesini güçlendirmek için mali kaynakları; eşit haklara, eşit sorumluluklara, eşit fırsatlara bağlılığı ve bütün ulusal, bölgesel ve uluslararası oluşumlara ve politika oluşturma süreçlerine kadınların ve erkeklerin eşit katılımını taahhüt etmeyi; her düzeydeki mekanizmaları dünya kadınlarının da sorumluluğunu üstlenecek şekilde oluşturmayı veya güçlendirmeyi gerektirecektir.
  15. Eylem Platformu’nun ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerde de başarılı olması için uluslararası işbirliği ve yardımın sürekli olması sağlanmalıdır.
  16. Biz, Hükümetler olarak cinsiyete dayalı bir bakış açısının bütün politika ve programlarımızda yansıtılacağını garanti ederek bu Eylem Platformunu uygulamayı kabul ve taahhüt ediyoruz. Birleşmiş Milletler sistemini, bölgesel ve uluslararası mali kuruluşları, diğer ilgili bölgesel ve uluslararası kuruluşları ve bütün kadınları ve erkekleri, hükümet dışı kuruluşları, özerkliklerine tamamıyla saygı duyarak, ve sivil toplumun bütün sektörlerini, Hükümetlerle işbirliği yaparak kendilerini tamamen bu Eylem Platformu’nun uygulanmasına adamaya ve katkıda bulunmaya davet ediyoruz.

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge

0
Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge özel olarak kadına yönelik şiddeti düzenleyen belgelerden biridir. Bildirge, 20 Aralık 1993 tarihinde oylamaya başvurulmaksızın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiştir.  Bildirge, 1979 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’nin (CEDAW) etkin olarak uygulanmasının kadınlara yönelik şiddetin önlenmesine katkıda bulunması ve bu sürecin güçlendirilerek tamamlanması amacıyla kabul edilmiştir.

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge

Bildirgede, kadınlara yönelik şiddetin, kadınların haklarının ve temel özgürlüklerinin ihlalini oluşturduğu, bu hak ve özgürlüklerini kullanmalarını zedelediği veya geçersiz kıldığı belirtilmektedir. Ayrıca; azınlık gruplarına mensup kadınların, yerli topluluklara mensup kadınların, mülteci kadınların, göçmen kadınların, kırsal veya merkezden uzak topluluklarda yaşayan kadınların, muhtaç kadınların, kurumlardaki veya gözlem altındaki kadınların, kız çocuklarının, engelli kadınların, yaşlı kadınların ve silahlı çatışma durumlarındaki kadınların şiddete özellikle maruz kalma riski altında bulundukları kayıt altına alınmıştır.

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirgenin Amacı

Bildirge ile; dayak ve hırpalama, ev halkına dahil olan kız çocuklarının cinsel suistimali, drahoma (kadının ailesinin evlenirken erkeğin ailesine verdiği para, çeyiz benzeri uygulama) bağlantılı şiddet, evlilik içi tecavüz, kadınların genital sakatlanması (genital mutilation) veya kadına zarar veren diğer geleneksel uygulamalar, eş haricinde (ev halkına dâhil) kişilerce uygulanan şiddet, sömürüyle bağlantılı şiddet dâhil olmak üzere aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet yasaklanmıştır.  Şiddetin tanımı yapılmış; tecavüz, cinsel suistimal, iş yerinde, eğitim kurumlarında veya diğer yerlerde meydana gelen cinsel taciz ve sindirme, kadın ticareti ve fahişeliğe zorlama dahil olmak üzere genel olarak toplum içinde meydana gelen şiddet; nerede olursa olsun devlet tarafından işlenen veya göz yumulan fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet türlerindeki tüm şiddet içeren hareketlerin önlenmesi amaçlanmıştır.

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge ile kadınların; yaşama hakkı, eşitlik hakkı, özgürlük ve kişi güvenliği hakkı, kanun önünde eşitlik hakkı, tüm ayrımcılık biçimlerinden azade olma hakkı, ulaşılabilecek en yüksek fiziksel ve ruhsal sağlık standardı hakkı, adil ve elverişli çalışma koşulları hakkı, işkence veya diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye veya cezalandırmaya maruz bırakılmama hakkı tekrar edilmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge
Genel Kurul,
Tüm insanların eşitliği, güvenliği, hürriyeti, bütünlüğü ve onuruna ilişkin hakların ve ilkelerin kadınlara evrensel olarak uygulanmasına acilen ihtiyaç olduğunu kabul ederek,
Bu hakların ve ilkelerin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ve İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme dahil olmak üzere uluslararası belgelerde korunduğuna işaret ederek,
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin etkin olarak uygulanmasının kadınlara yönelik şiddetin önlenmesine katkıda bulunacağını ve bu kararda beyan edilen Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair
Bildirge’nin bu süreci güçlendireceği ve tamamlayacağını kabul ederek,
Kadınlara yönelik şiddetin, bununla mücadele etmek için bir dizi tedbirin önerildiği Kadının İlerlemesi için Nairobi İleriye Dönük Stratejiler’de kabul edildiği gibi eşitliğe, gelişmeye ve barışa ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin tam olarak uygulanmasına engel olduğundan kaygı duyarak,
Kadınlara yönelik şiddetin, kadınların haklarının ve temel özgürlüklerinin ihlalini oluşturduğunu ve bu hak ve özgürlüklerini kullanmalarını zedelediğini veya geçersiz kıldığını teyit ederek ve kadınlara yönelik şiddet konusunda bu hak ve özgürlükleri koruma ve teşvik etmedeki öteden beri süregelen başarısızlıktan kaygı duyarak,
Kadınlara yönelik şiddetin, erkeklerin kadınların üzerinde egemenlik kurmalarına ve onlara karşı ayrımcılık yapmalarına ve kadınların azami derecede ilerlemelerine engel olmasına yol açan, kadınlar ve erkekler arasındaki tarihten gelen eşit olmayan güç ilişkisinin bir tezahürü olduğunu ve kadınlara yönelik şiddetin, kadınları erkeklerle karşılaştırıldığında ikincil konuma zorlayan can alıcı sosyal mekanizmalardan biri olduğunu kabul ederek,
Azınlık gruplarına mensup kadınlar, yerli topluluklara mensup kadınlar, mülteci kadınlar, göçmen kadınlar, kırsal veya merkezden uzak topluluklarda yaşayan kadınlar, muhtaç kadınlar, kurumlardaki veya gözlem altındaki kadınlar, kız çocuklar, engelli kadınlar, yaşlı kadınlar ve silahlı çatışma durumlarındaki kadınlar gibi bazı kadın gruplarının şiddete özellikle maruz kalma riski altında bulunduklarından kaygı duyarak,
Ekonomik ve Sosyal Konsey’in 24 Mayıs 1990 tarihli 1990/15 kararındaki Ek’in 23. paragrafındaki, kadınlara yönelik aile içindeki ve toplumdaki şiddetin yaygın olduğunun ve gelir, sınıf ve kültür farkı gözetmediğinin kabulünün, bu şiddetin önlenmesi için acil ve etkin adımlarla tamamlanması gerektiği sonucunu hatırlatarak,
Ekonomik ve Sosyal Konsey’in, sarih olarak kadınlara yönelik şiddet sorununa ilişkin bir uluslararası belge için çerçeve çalışmasının geliştirilmesini tavsiye ettiği 30 Mayıs 1991 tarihli 1991/18 kararını da hatırlatarak,
Kadın hareketlerinin, kadınlara yönelik şiddet probleminin doğasına, şiddetine ve büyüklüğüne giderek artan bir dikkat çekmekte oynadıkları rolü memnuniyetle karşılayarak,
Kadınlar için toplumda hukuksal, sosyal, siyasal ve ekonomik eşitliği kazanma fırsatlarının, başka sebeplerin yanısıra, devamlı ve sürekli şiddet sebebiyle kısıtlı olması karşısında endişelenerek,
Yukarıdakilerin ışığında, kadınlara yönelik şiddetin açık ve kapsayıcı bir tanımına, kadınlara yönelik şiddetin her biçiminin önlenmesinin temin edilmesi için uygulanacak hakların açık bir beyanına, sorumlulukları bakımından devletlerin taahhüdüne ve kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi için genel olarak uluslararası topluluğun taahhüdüne ihtiyaç olduğuna kani olarak,
Aşağıdaki Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirge’yi resmen ilan eder ve herkes tarafından bilinmesi ve saygı gösterilmesi için her çabanın gösterilmesini teşvik eder:
Madde 1
Bu Bildirge’nin amaçları bakımından kadınlara yönelik, şiddet ister kamusal ister özel hayatta olsun bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya özgürlükten keyfi olarak yoksun bırakma dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar veya acı verme sonucu doğuran veya bu sonucu doğurması muhtemel olan, cinsiyete dayalı her türlü şiddet eylemi anlamına gelir.
Madde 2

Kadınlara yönelik şiddetin, bunlarla sınırlı olmaksızın aşağıdakileri içerir biçimde anlaşılması gerekir:

(a) Dayak ve hırpalama, ev halkına dahil olan kız çocuklarının cinsel suistimali, drahoma bağlantılı şiddet, evlilik içi tecavüz, kadın cinsel organını sakatlama veya kadına zarar veren diğer geleneksel uygulamalar, eş haricinde (ev halkına dahil) kişilerce
uygulanan şiddet, sömürüyle bağlantılı şiddet dahil olmak üzere aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet;
(b) Tecavüz, cinsel suistimal, iş yerinde, eğitim kurumlarında veya diğer yerlerde kadınlara karşı şiddet meydana gelen cinsel taciz ve sindirme, kadın ticareti ve fahişeliğe zorlama dahil olmak üzere genel olarak toplum içinde meydana gelen şiddet;
(c) Nerede olursa olsun devlet tarafından işlenen veya göz yumulan fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet.
Madde 3
Kadınların siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni veya herhangi başka bir alanda tüm insan haklarından ve temel özgürlüklerden eşit olarak yararlanma ve bunların eşit koruması altında olma hakları vardır. Bu haklar diğerlerinin yanı sıra şunları kapsar:
(a) Yaşama hakkı;
(b) Eşitlik hakkı;
(c) Özgürlük ve kişi güvenliği hakkı;
(d) Kanun önünde eşitlik hakkı;
(e) Tüm ayrımcılık biçimlerinden azade olma hakkı;
(f) Ulaşılabilecek en yüksek fiziksel ve ruhsal sağlık standardı hakkı;
(g) Adil ve elverişli çalışma koşulları hakkı;
(h) İşkence veya diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleye veya cezalandırmaya maruz bırakılmama hakkı.
Madde 4
Devletler kadınlara yönelik şiddeti kınamalı ve önlenmesine yönelik yükümlülüklerinden kaçınmak için hiçbir adeti, geleneği veya dinsel düşünceyi ileri sürmemelidir.
Devletler tüm uygun yolları kullanarak ve gecikmeksizin kadınlara yönelik şiddeti önlemeye yönelik bir politika izlemek zorundadır ve bu amaca yönelik olarak:
(a) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni, henüz yapmamışlarsa onaylamayı veya buna katılmayı veya bu Sözleşme’ye koydukları çekinceleri geri almayı gündeme almalıdırlar;
(b) Kadınlara yönelik şiddet uygulamaktan kaçınmalıdırlar;
(c) Gerek Devlet tarafından gerekse özel kişiler tarafından işlenen kadınlara yönelik şiddet eylemlerini önleme, soruşturma ve ulusal mevzuatı uyarınca cezalandırma konusunda gereken özeni göstermelidirler;
(d) Şiddete maruz kalmış kadınlara verilen zararları cezalandırmak ve tazmin etmek için ulusal hukuk vasıtasıyla cezai, hukuki, idari ve çalışma alanında yaptırımlar geliştirmelidirler; şiddete maruz kalmış kadınlara adalet mekanizmalarına başvuru imkânı ve uğradıkları zararın ulusal hukuk uyarınca adil ve etkin biçimde tazmin edilmesi sağlanmalıdır; devletler bu mekanizmalara başvurarak arayabilecekleri hakları konusunda kadınları bilgilendirmelidirler;
(e) Sivil toplum kuruluşlarınca, özellikle de kadınlara yönelik şiddet meselesi ile ilgilenenlerince sağlanabilecek işbirliği uygun olduğunca göz önünde bulundurularak, kadınların her türlü şiddete karşı korunmalarına yönelik ulusal eylem planları hazırlanması veya halihazırda var olan planlara bu amaca yönelik hükümlerin dahil edilmesi olanağını dikkate almalıdırlar;
(f) Kadınların şiddetin herhangi bir türüne maruz kalmamalarını teşvik eden önleyici yaklaşımları ve hukuki, idari, kültürel ve siyasi tedbirleri kapsayıcı şekilde geliştirmeli ve kadınların, cinsiyet farklılıklarına duyarsız kanunlar, adli ve kolluk uygulamaları
veya diğer müdahaleler sebebiyle yeniden mağdur haline gelmemelerini sağlamalıdırlar;
(g) Mevcut kaynaklarının ışığında mümkün olan azami derecede ve gerektiğinde uluslararası işbirliği çerçevesinde, şiddete maruz kalmış kadınların ve uygun olduğunda çocuklarının destek yapılarının yanı sıra, rehabilitasyon, çocuk bakımında yardım, tedavi, danışmanlık ve sağlık ve sosyal hizmetler, kolaylıklar ve programlar gibi, uzmanlaşmış yardım almalarını sağlamaya çalışmalı ve onların güvenliğini ve fiziksel ve psikolojik rehabilitasyonlarını sağlayıcı diğer her türlü uygun tedbiri almalıdırlar;
(h) Hükümet bütçelerinde, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin faaliyetleri için yeterli kaynaklara yer vermelidirler;
(i) Kadınlara yönelik şiddeti önleyecek, soruşturacak ve cezalandıracak politikaları uygulamaktan sorumlu kamu yetkililerinin ve kolluk ve yargı görevlilerinin; kadınların ihtiyaçlarına duyarlı olmaları için eğitim almalarının sağlanması için önlemler almalıdırlar;
(j) Kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış biçimlerini değiştirmek ve cinslerden birinin üstünlüğü veya aşağı olması fikrine ve kadın ve erkekler için basmakalıp rollere dayanan önyargıları, geleneksel uygulamaları ve tüm diğer uygulamaları silmek üzere, özellikle eğitim alanında tüm uygun tedbirleri almalıdırlar;
(k) Özellikle aile içi şiddet üzerine, kadınlara yönelik şiddetin değişik türlerinin yaygınlığına ilişkin araştırmaları özendirmeli, veri toplamalı, istatistikler çıkarmalı ve kadınlara yönelik şiddetin sebepleri, niteliği, ciddiyeti ve sonuçları üzerine ve kadınlara
yönelik şiddetin önlenmesi ve tazmin edilmesi için uygulanan önlemlerin ne kadar etkili olduğu üzerine araştırmaları teşvik etmelidirler; bu istatistikler ve araştırmaların bulguları kamuya açıklanacaktır;
(l) Şiddete özellikle maruz kalma tehlikesi altında olan kadınlara yönelik şiddeti önlemeyi hedefleyen tedbirleri almalıdırlar;
(m) İlgili Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmelerince sunmaları gereken raporlarına kadınlara yönelik şiddet hakkında bilgileri ve bu Bildirge’yi uygulamak için alınan önlemleri de dahil etmelidirler;
(n) Bu Bildirge’de belirlenen ilkelerin uygulanmasına yardımcı olmak için uygun rehber ilkelerin geliştirilmesini teşvik etmelidirler;
(o) Kadın hareketinin ve tüm dünyadaki sivil toplum kuruluşlarının kadınlara yönelik şiddet konusunda bilinçlendirme ve sorunu hafifletmedeki önemli rolünü tanımalıdırlar;
(p) Kadın hareketinin ve sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını kolaylaştırmalı ve güçlendirmelidirler ve onlarla yerel, ulusal ve bölgesel düzeylerde işbirliği yapmalıdırlar;
(q) Üyesi oldukları hükümetler arası bölgesel örgütlerin, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesini uygun olduğunca programlarına dahil etmesini teşvik etmelidirler.
Madde 5
Her biri kendi görev alanları içinde olmak üzere, Birleşmiş Milletler sisteminin organları ve uzmanlaşmış kurumları bu Bildirge’de belirtilen hakların ve ilkelerin tanınmasına ve gerçekleştirilmesine katkıda bulunmalıdırlar ve bu amaca yönelik olarak, diğerlerinin yanı sıra:
(a) Şiddete karşı mücadele etmek için bölgesel stratejiler belirlemek, deneyim alışverişinde bulunmak ve kadınlara yönelik şiddeti önlemeye yönelik programların masraflarını karşılamak amacıyla uluslararası ve bölgesel işbirliğini güçlendirmelidirler;
(b) Kadınlara yönelik şiddet konusunda tüm kişilerin dikkatini çekmek ve bilinçlendirmek amacıyla toplantı ve seminerlerin düzenlenmesi özendirmelidirler;
(c) Kadınlara yönelik şiddet konusuna etkin olarak hitap etmeleri için andlaşmalarla kurulmuş insan hakları birimlerinin arasında, Birleşmiş Milletler sistemi içinde eşgüdümü ve alışverişi güçlendirmelidirler;
(d) Birleşmiş Milletler sisteminin örgütleri ve birimleri tarafından, dünyadaki sosyal durum üzerine hazırlanan periyodik raporlar; benzeri sosyal eğilim ve sorunlara ilişkin analizlere, kadınlara yönelik şiddetteki eğilimlerin incelenmesini dahil etmelidirler;
(e) Devam eden programlara, bilhassa şiddete özellikle maruz kalma tehlikesi altında olan kadınlara ilişkin olarak; kadınlara yönelik şiddet konusunu dahil etmeleri için Birleşmiş Milletler sisteminin örgütleri ve birimleri arasında eşgüdümü teşvik etmelidirler;
(f) Kadınlara yönelik şiddete ilişkin olarak, bu Bildirge’de değinilen önlemleri göz önüne alan rehber ilkelerin ve kılavuzların hazırlanmasını özendirmelidirler;
(g) İnsan hakları belgelerinin uygulanmasına ilişkin görevlerinin yerine getirilmesinde, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi sorununu uygun olduğunca göz önünde tutmalıdırlar;
(h) Kadınlara yönelik şiddet sorununa hitap etmede sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapmalıdırlar.
Madde 6
Bu Bildirge’deki hiçbir şey, bir Devlet’in kanunlarında ya da bir Devlet’te yürürlükte bulunan uluslararası andlaşma veya diğer belgede olabilecek kadınlara yönelik şiddetin önlenmesinde daha yararlı herhangi bir hükmü etkilemeyecektir.

Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin İnter-Amerika Sözleşmesi

0

Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin İnter-Amerika Sözleşmesi 9 Haziran 1994  tarihinde Brezilya’nın Belém do Pará şehrinde imzalanmıştır. (Inter-American Convention on the Prevention, Punishment, and Eradication of Violence against Women-Convention of Belém do Pará)

Amerikan Devletleri Örgütü‘nün, Amerikalararası Kadın Komisyonu (CIM) tarafından 9 Haziran 1994’te Brezilya’nın Belém do Pará kentinde düzenlenen konferansta kabul edilen bir insan hakları sözleşmesidir. Kadınlara yönelik her türlü şiddet ve özellikle cinsel şiddet suç sayılmıştır. Yasal olarak bağlayıcı bir uluslararası bir sözleşmedir ve “Belém do Pará Sözleşmesi” ya da Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılması Hakkında Amerikalararası Sözleşme” olarak da bilinmektedir. 

Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü’ne ilişkin 17 Aralık 1999 tarihli ve Birleşmiş Milletle Genel Kurulu’nun A/RES/54/134 sayılı kararında atıf yapılan belgelerdendir. 

Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına Dair Amerikan Devletleri Sözleşmesi – Belém do Pará Sözleşmesi

Önsöz

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler,

Amerika İnsan Hakları ve Ödevleri Bildirgesi ile İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde insan haklarına mutlak saygının kutsallaştırılmış olduğunu ve diğer uluslararası ve bölgesel belgelerde de bunun teyit edilmiş olduğunu kabul ederek;

Kadınlara yönelik şiddetin kadınların insan haklarına ve temel özgürlüklerine ilişkin bir ihlal teşkil ettiğini ve bu hak ve özgürlüklere riayet edilmesini, bunların hayata geçirilmesini ve kullanılmasını zedelediğini veya yok ettiğini teyit ederek;

Kadınlara yönelik şiddetin insan onuruna karşı bir suç ve kadın ile erkek arasında tarihsel olarak var olan eşitsiz güç ilişkilerine dair bir tezahür teşkil ettiğinden kaygı duyarak;

Kadınlara yönelik şiddetin sınıf, ırk veya etnik grup, gelir, kültür, eğitim seviyesi, yaş veya din gözetmeksizin toplumun her kesimine yayıldığını ve toplumu en temelinden sarstığını teyit ederek ve Amerikan Devletleri Kadın Komisyonu’nun Delegeler Meclisi’nin Yirmi Beşinci Oturumu’nda kabul edilmiş olan Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Bildirgesi’ni anımsatarak;

Kadınlara yönelik şiddetin ortadan kaldırılmasının, kadınların bireysel ve sosyal gelişimi ve toplumun her kesiminden eksiksiz ve eşit bir şekilde katılımı için gerekli olduğuna inanarak ve Amerikan Devletleri Teşkilatı çatısı altında, kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılması için bir sözleşme kabul edilmesinin, kadın haklarının korunması ve kadınlara yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için pozitif bir katkı oluşturacağına inanarak,

Aşağıdaki hükümler üzerinde mutabakata varmışlardır:

I. Bölüm
Tanım ve Kapsam
Madde 1

Bu Sözleşme’nin amaçları doğrultusunda, kadınlara yönelik şiddet, kamusal veya özel alanda, kadınların ölümüne ya da fiziksel, cinsel veya psikolojik olarak zarar görmesine veya ıstırap çekmesine neden olan, cinsiyete dayalı her türlü eylem veya davranış olarak anlaşılacaktır.

Madde 2

Kadınlara karşı şiddet, aşağıda belirtilen durumlarda fiziksel, cinsel ve ruhsal şiddeti içerecek şekilde anlaşılacaktır:

a) Tecavüz, dayak ve cinsel istismarı kapsayan, ancak bunlarla sınırlı kalmayan bu şiddet olayları, fail kadınla aynı evi paylaşıyor olsun ya da olmasın, aile içinde ya da ev içi bir birimde veya kişiler arasındaki başka bir ilişki çerçevesinde gerçekleşen olaylardır;
b) Tecavüz, cinsel istismar, işkence, insan ticareti, fuhuşa zorlama, çocuk kaçırma, iş yerinde ve ayrıca eğitim kurumları, sağlık kuruluşları ve diğer yerlerde cinsel taciz gibi suçları kapsayan ancak bunlarla sınırlı kalmayan bu olaylar, topluluk içinde gerçekleşir ve herhangi bir kişi tarafından işlenir;
c) Bu gibi olaylar, nerede olduğuna bakılmaksızın, devletin ya da görevlilerinin işlediği ya da göz yumduğu olaylardır.

II. Bölüm
Koruma Kapsamındaki Haklar
Madde 3

Her kadının, kamusal veya özel alanda şiddetten uzak bir yaşam sürme hakkı vardır.

Madde 4

Her kadının, bölgesel ve uluslararası insan hakları belgelerinde somut olarak ifade edilmiş olan tüm insan hakları ve özgürlüklerinin tanınması, hayata geçirilmesi, kullanılması ve korunması hakkı vardır. Bu haklar, diğerlerinin yanı sıra, şunları kapsamaktadır:

a) Yaşamına saygı gösterilmesi hakkı;
b) Fiziksel, ruhsal ve manevi bütünlüğüne saygı gösterilmesi hakkı;
c) Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı;
d) İşkenceye uğramama hakkı;
e) İnsan olarak doğuştan sahip olduğu onura saygı gösterilmesi ve ailesinin korunması hakkı;
f) Kanunlar önünde ve kanunlar tarafından eşit olarak korunma hakkı;
g) Hakları ihlal eden eylemlere karşı koruma sağlanması için yetkili bir mahkemeye basit ve hızlı bir şekilde başvurma hakkı;
h) Serbestçe örgütlenme hakkı;
i) Yasalar çerçevesinde dinini ve inançlarını açıkça belirtme hakkı;
j) Ülkesindeki kamu hizmetlerine eşit bir şekilde erişim ve karar alma mekanizmaları da dahil olmak üzere devlet işlerinin yürütülmesine iştirak etme hakkı.

Madde 5

Her kadın, medeni, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarını özgür ve tam olarak kullanma hakkına sahiptir ve bölgesel ve uluslararası insan hakları belgelerinde somut olarak ifade edilen bu hakların tam korunması ilkesine istinat edebilir. Taraf Devletler, kadınlara yönelik şiddetin bu hakların kullanımını önlediğini ve yok ettiğini kabul etmektedir.

Madde 6

Her kadının sahip olduğu şiddetten uzak bir yaşam sürme hakkı, diğer şeylerin yanı sıra şunları kapsamaktadır:

a) Kadınların her türlü ayrımcılıktan uzak bir yaşam sürme hakkı ve
b) Kadınların, aşağılık ve ikincillik kavramlarına dayalı sosyal ve kültürel uygulamalardan ve kalıplaşmış davranış biçimlerinden arınmış bir şekilde değerlendirilme ve eğitim alma hakkı.

III. Bölüm
Devletlerin Sorumlulukları
Madde 7

Taraf Devletler, kadınlara karşı yapılan her türlü şiddeti kınar ve uygun tüm araçlarla ve gecikmeksizin bu tür şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılması için politikalar izlemeyi kabul ve aşağıdakileri taahhüt eder:

a) Kadınlara karşı şiddet eylemlerinde ya da uygulamalarında yer almaktan kaçınmak ve makamlarının, memurlarının, personelinin, görevlilerinin ve kurumlarının da bu yükümlülüğe uygun bir şekilde hareket etmesini sağlamak;
b) Kadınlara karşı şiddetin önlenmesi, soruşturulması ve şiddet olaylarına karşı cezaların uygulanması için gereken özeni göstermek;
c) Kadınlara karşı şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılması ve gerekli durumlarda uygun idari önlemleri almak için ihtiyaç duyulabilecek hükümleri ceza hukuku, medeni hukuk, idare hukuku ve diğer iç hukuk hükümlerine dahil etmek;
d) Failin, kadını taciz etmesini, sindirmesini ya da tehdit etmesini veya hayatını ya da bütünlüğünü zedeleyen ya da tehlikeye sokan veya malına zarar veren herhangi bir yola başvurmasını engelleyecek hukuksal önlemleri almak;
e) Mevcut kanunlarda ve yönetmeliklerde değişiklikler yapmak ya da bunları yürürlükten kaldırmak ve kadınlara karşı şiddetin varlığını koruması ve hoşgörülmesini sağlayan hukuksal veya geleneksel uygulamaları değiştirmek amacıyla yasama ile ilgili önlemler de dahil olmak üzere tüm uygun önlemleri almak;
f) Şiddete maruz bırakılan kadınlar için, adil ve etkili hukuksal usuller tesis etmek; bunlar, diğerleri yanında, koruyucu önlemler, davanın zamanında görülmesi ve söz konusu hukuksal usullere etkili biçimde erişimdir.
g) Şiddete maruz bırakılan kadınların, tazmin, telafi veya diğer adilane ve etkili hukuk yollarından yararlanmalarını sağlamak için gerekli tüm hukuksal ve idari mekanizmaları oluşturmak ve
h) Bu Sözleşme’yi uygulayabilmek için gerekli olabilecek yasamaya ilişkin ya da diğer alanlar ile ilgili önlemleri almak.

Madde 8

Taraf Devletler, kademeli olarak, aşağıdaki amaçlara yönelik programları da içeren özel tedbirler almayı kabul etmektedirler:

a) Kadınların şiddetten uzak yaşama hakkı ile kadınların insan haklarına saygı gösterilmesi ve bu hakların korunması hakkının bilinmesini ve buna riayet edilmesini teşvik etmek;
b) Kadının veya erkeğin aşağı veya üstün konumda olduğu görüşüne veya kadın ile erkeğe biçilen ve kadınlara yönelik şiddeti meşru kılan ya da artıran kalıplaşmış rollere dayalı önyargılar, gelenekler ve diğer tüm uygulamalarla mücadele etmek için, eğitim sürecinin tüm aşamalarına uygun olabilecek resmi veya gayri resmi eğitim programlarının geliştirilmesini de içerecek şekilde, kadın ve erkeğin sosyal ve kültürel davranış biçimlerini değiştirmek;
c) Adliye, polis ve diğer kolluk kuvvetlerine mensup olan kişilerin yanı sıra kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılması için politikalar uygulanmasından sorumlu diğer personelin eğitilmesini teşvik etmek;
d) Şiddete maruz kalmış kadınlara yönelik olarak, kamu ve özel sektör kuruluşları aracılığıyla, sığınma evleri, gereken hallerde rahatsız aile üyeleri için danışma hizmetleri ve durumdan etkilenen çocukların bakımı ve vesayeti gibi özel hizmetler sunmak;
e) Halkın kadınlara yönelik şiddetle ilişkili sorunlara ve çözümlere dair bilinçlendirilmesi için tasarlanmış devlet veya özel sektör eğitimlerini teşvik etmek ve desteklemek;
f) Şiddete maruz kalmış kadınların, kamusal, özel ve sosyal yaşama eksiksiz bir biçimde katılabilmeleri için etkin olabilecek yeniden düzenleme ve eğitim programlarına erişimlerini sağlamak;
g) Kitle iletişim araçlarını, kadınlara yönelik şiddetin her türlü biçimini ortadan kaldırmak için katkıda bulunacak ve kadınların itibarına daha çok saygı gösterilmesini sağlayacak medya prensipleri geliştirmeleri için teşvik etmek;
h) Kadınlara yönelik şiddeti önlemek, cezalandırmak ve ortadan kaldırmak için alınan tedbirlerin etkililiğini değerlendirmek ve gerekli değişiklikleri düzenlemek ve hayata geçirmek için, kadınlara yönelik şiddetin sebepleri, sonuçları ve sıklığıyla ilgili araştırma yapılmasını, istatistik ve konuyla ilgili diğer bilgilerin toplanmasını sağlamak; ve
i) Şiddete maruz kalmış kadınların korunmasını amaçlayan programların hayata geçirilmesini ve fikir ve deneyim alışverişi için uluslararası işbirliğini teşvik etmek.

Madde 9

Taraf Devletler, işbu Bölüm’de yer alan tedbirlere ilişkin olarak, kadınların, diğer şeylerin yanı sıra ırkları, etnik kökenleri ve göçmen, mülteci ya da yerinden edilmiş kişi statüsü sebebiyle şiddete uğrama ihtimalini özel olarak dikkate alacaklardır. Hamile, engelli, küçük, yaşlı, sosyoekonomik açıdan dezavantajlı, silahlı çatışmadan etkilenmiş veya özgürlüğünden yoksun bırakılmış olup da şiddete maruz kalan kadınlara da aynı şekilde ilgi gösterilecektir.

IV. Bölüm
Amerikan Devletleri Koruma Mekanizması
Madde 10

Taraf Devletler, her kadının sahip olduğu şiddetten uzak bir yaşam sürme hakkını korumak için, Amerikan Devletleri Kadın Komisyonu’na sundukları ulusal raporlarda, kadınlara yönelik şiddeti önlemek ve cezalandırmak ve şiddete maruz kalmış kadınlara destek sunmak için aldıkları tedbirlerin yanı sıra, bu tedbirlerin uygulanması sırasında karşılaşılan güçlüklere ve kadınlara yönelik şiddete katkıda bulunan unsurlara ilişkin bilgi verecektir.

Madde 11

Taraf Devletler bu Sözleşme’ye ve Amerikan Devletleri Kadın Komisyonu’na, Sözleşme’nin yorumlanması konusunda Amerikan Devletleri İnsan Hakları Mahkemesi’nden tavsiye niteliğinde görüş bildirmesini talep edebilirler.

Madde 12

Herhangi bir kişi veya kişi topluluğu veya Örgüt’e Üye Devletlerden biri ya da birden fazlası tarafından hukuken tanınmış olan herhangi bir sivil toplum kuruluşu, Amerikan Devletleri İnsan Hakları Komisyonu’na, bir Taraf Devletin bu Sözleşme’nin 7. maddesini ihlal ettiğine dair bir suçlama veya şikâyet içeren dilekçeler sunabilirler.

Komisyon bu iddiaları, Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ve Amerikan Devletleri İnsan Hakları Komisyonu Tüzük ve Yönetmeliklerinde yer alan kural ve usullere uygun olarak inceleyecektir.

V. Bölüm
Genel Hükümler
Madde 13

Bu Sözleşme’nin hiçbir kısmı, Taraf Devletlerin, kadınların haklarına ilişkin olarak eşit veya daha fazla bir koruma ve güvence sunan ve kadınlara yönelik şiddeti önlemeye ve ortadan kaldırmaya yarayan teminatlar getiren iç hukuk kurallarını kısıtlar veya sınırlar bir şekilde anlaşılmayacaktır.

Madde 14

Bu Sözleşme’de yer alan hiçbir şey, bu alanda eşit veya daha fazla bir koruma sunduğu hallerde Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ya da diğer bir uluslararası sözleşmeyi kısıtlar veya sınırlar bir tarzda anlaşılmayacaktır.

Madde 15

Bu Sözleşme, Amerikan Devletleri Örgütü’ne üye olan tüm Devletlerin imzasına açıktır.

Madde 16

Bu Sözleşme onaya tabidir. Onay belgeleri, Amerikan Devletleri Teşkilatı Genel Sekreterliği’ne tevdi edilecektir.

Madde 17

Bu Sözleşme diğer devletler tarafından katılmaya da açıktır. Katılma belgeleri, Amerikan Devletleri Teşkilatı Genel Sekreterliği’ne tevdi edilecektir.

Madde 18

Herhangi bir Devlet, kabul, imza, onay veya katılma esnasında bu Sözleşme’ye çekince koyabilir, ancak bu çekinceler:

a) Sözleşme’nin amacı ve hedefiyle bağdaşır nitelikte olmalı ve
b) Genel bir nitelik taşımamalı ve belirli bir ya da birden fazla hükümle ilgili olmalıdır.

Madde 19

Herhangi bir Taraf Devlet, bu Sözleşme’de değişiklik öngören tekliflerini Amerikan Devletleri Kadın Komisyonu aracılığıyla Genel Kurul’a sunabilir. Değişiklikler, Sözleşme’ye Taraf Devletlerin üçte ikisi tarafından buna ilişkin onaylama belgelerinin tevdi edildiği tarihte değişiklikleri onaylayan devletler açısından yürürlüğe girecektir.

Diğer Taraf Devletlere ilişkin olarak ise değişiklikler, buna ilişkin onaylama belgelerini tevdi ettikleri tarihte yürürlüğe girecektir.

Madde 20

Bir Taraf Devletin, bu Sözleşme’de ele alınan konuların farklı hukuk sistemlerine tabi olduğu iki ya da daha fazla sayıda bölge birimine sahip olması halinde, söz konusu Devlet, imza, onaylama veya katılma tarihinde, bu Sözleşme’nin bölge birimlerinden tümü veya yalnızca biri yahut birkaçı için geçerli olacağını beyan edebilir.

Bu tür bir beyan, Sözleşme’nin uygulanacağı bölge birimini veya birimlerini açıkça belirten müteakip beyanlarla istenildiği zaman değiştirilebilir. Söz konusu bu müteakip beyanlar Amerikan Devletleri Teşkilatı Genel Sekreterliği’ne iletilecek ve iletildiği tarihten otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 21

Bu Sözleşme, ikinci onaylama belgesinin tevdi edilmesini izleyen tarihi müteakip otuzuncu günde yürürlüğe girecektir. İkinci onaylama belgesinin tevdiinden sonra Sözleşme’yi onaylamış veya Sözleşme’ye katılmış olan Devletler içinse, söz konusu Devlet’in onaylama veya katılma belgesini tevdi ettiği tarihten otuz gün sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 22

Genel Sekreter, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girişini Amerikan Devletleri Teşkilatı’na üye tüm devletlere bildirecektir.

Madde 23

Amerikan Devletleri Örgütü Genel Sekreteri, Teşkilat’a Üye Devletlere Sözleşme’nin durumuna ilişkin olarak imzaların, onaylama ve katılma belgelerinin ve beyanların tevdii ve Taraf Devletler tarafından getirilmiş olabilecek ve gerektiğinde bununla ilgili bir rapor eşliğinde sunulabilecek her türlü çekinceyi de içeren yıllık bir rapor sunacaktır.

Madde 24

Bu Sözleşme belirsiz bir süre için yürürlükte kalacaktır, ancak Taraf Devletlerden herhangi biri bu mealde bir belgeyi Amerikan Devletleri Örgütü Genel Sekreterliği’ne tevdi etmek suretiyle sözleşmeyi feshedebilir. Sözleşme, bu fesih belgesinin tevdiinden bir yıl sonra fesih beyanında bulunan Devlet açısından yürürlükten kalkacak, ancak geri kalan Taraf Devletler açısından yürürlüğünü devam ettirecektir.

Madde 25

Bu Sözleşme’nin eşit derecede muteber İngilizce, Fransızca, Portekizce ve İspanyolca metinlerinden oluşan orijinal belgesi Amerikan Devletleri Örgütü Genel Sekreterliği’ne tevdi edilecek, Genel Sekreterlik ise bu belgenin tasdikli bir suretini, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 102. maddesi hükümleri uyarınca kaydedilmesi ve yayımlanması için Birleşmiş Milletler Sekreterliği’ne gönderecektir.

Yukarıdaki hususları tasdiken, ilgili hükümetler tarafından bu konuda usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş olan, aşağıdaki imza sahibi murahhaslar, Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına Dair Amerikan Devletleri Sözleşmesi – “Belém do Pará Sözleşmesi” olarak adlandırılacak olan bu Sözleşme’yi imzalamışlardır.

Bin dokuz yüz doksan dört yılı Haziran ayının dokuzunda Brezilya’nın Belém do Pará şehrinde imzalanmıştır.

Uluslararası PEN Yazarlar Birliği Kadın Hakları Bildirgesi

0

Uluslararası PEN Yazarlar Birliği Kadın Hakları Bildirgesi, 2017 Uluslararası PEN Kongresine katılan tüm merkezlerin oybirliğiyle kabul edilmiştir. Manifesto niteliğindeki bildirge tüm dillere çevrilmiş, Türkçe çevirisi Tarık Günersel tarafından yapılmış ve ayrıca Orta Asya ülkeleriyle paylaşılmıştır. PEN Yazarla Birliği, yayımladığı bildiriyle kadının toplumsal yaşamdaki baskılanan konumuna dikkat çekmiştir.

Uluslararası PEN Yazarlar Birliği Kadın Hakları Bildirgesi

Uluslararası PEN Tüzüğü’-nün ilk ve kurucu ilkesi şudur: “Edebiyat sınır tanımaz.” Buradaki “sınır” sözcüğünü ülke ve toplumlar arası sınırlar ile bağlantılı düşünmek gelenek olmuştur.

Oysa dünyada nice kadın açısından (aslında görece yakın zamana kadar tüm kadınlar açısından) ilk, son ve belki de en güçlü sınır oturduğu evin kapısı olagelmiştir: ana-baba ya da koca evinin kapısı.

Özgürce konuşabilmek, okuma ve yazma hakları için kadınların dolaşma hakkı olmalıdır: Kadın hem somut mekânda hem de toplum hayatı ile kendi zihninde özgürce dolaşabilmelidir. Ne var ki pek az toplum düzeninde tek başına yürüyen bir kadına düşmanca bakılmıyor.

PEN gerek ev duvarları arasında gerekse kamu alanında kadına yönelik tüm şiddet biçimlerinin tehlikeli sansür türlerine yol açtığı görüşündedir. Dünyanın her yerinde kültür, din ve gelenek çoğu kez insan haklarından üstün tutulmakta, kadın ve kızlara zarar vermeye yönelik birer gerekçe sayılmaktadır.

PEN açısından, bir insanı susturmak onun varlığını inkârdır. Bir tür ölümdür. Kadınlar yaratıcılık ile bilgi alanlarında her bakımdan özgürce davranamazsa insanlık eksik ve yoksun kalır.

PEN ŞU ULUSLARARASI İLKELERİ SAVUNUR

1. ŞİDDETSİZLİK

Kadın ve kızlara yönelik her türlü şiddete son vermek -yasal, bedensel, cinsel, psikolojik, sözlü ve dijital olanlar dahil. Kadınlarla kızların kendilerini özgürce ifade edebileceği bir çevre oluşturmak. Cinsiyet temelli her türlü şiddeti kapsamlı araştırın ve ceza ile karşılık görmesini sağlamak. Kurbanlara yardım etmek, tazminat ödemek.

2. GÜVENLİK

Kadın yazar ve gazetecileri korumak. Dünyada ve internet ortamında kadın yazar ve gazetecilere yönelik şiddete karşı çıkmak.

3. EĞİTİM

Eğitimin her düzeyinde cinsiyet ayırımcılığına son vermek. Tüm kadın ve kızların eğitim haklarını gözetmek, okuma yazma haklarını güvenceye almak.

4. EŞİTLİK

Hukukta kadın-erkek eşitliğini sağlamak. Kadınlara karşı her türlü ayırımcılığı kınamak. Tüm insanların
eşitliğini sağlamaya yönelik olarak, kadın yazarların gelişip ilerlemesini desteklemek.

5. ERİŞİM

Yurttaşlık, siyaset, ekonomi ve kültür hakları bakımından kadınların erkeklerle eşitliğini savunmak; medyada ve edebiyatın tüm türlerinde tam ve özgür katılımlarına destek olmak; böylece kamunun saygısına yol açmak.

6. EŞDEĞER

Ekonomide kadın yazarların eşit katılımına destek olmak. Kadın yazar ve gazetecilere erkek meslektaşları ile eşit iş ve eşit gelir olanakları sağlamak.

 

DANIŞMANLAR

Jennifer Clement, Uluslararası PEN Başkanı,

Kätlin Kaldmaa,  Uluslararası PEN Uluslararası Sekreteri,

Margie Orford, Uluslararası PEN YK Üyesi ve Güney Afrika PEN Önceki Başkanı

Joanne Leedom-Ackerman, Uluslararası PEN Başkan Yardımcısı,

Teresa Cadete, Portekiz PEN Başkanı,

Lisa Appignanesi, İngiliz PEN Önceki Başkanı,

Gillian Slovo, İngiliz PEN Önceki Başkanı,

Aline Davidoff, Meksika PEN Önceki Başkanı,

Nina George, Alman PEN YK Üyesi,

Salil Tripathi, Uluslararası PEN Hapisteki Yazarlar Komitesi Başkanı

Sarah Lawson, Uluslararası PEN Kadın Yazarlar Komitesi Başkanı,

Ellah Allfrey Caroline Criado Perez, Deanna Rodger, Rebecca Servadio, Kamila Shamsie, Laure Thorel, Gaby Wood, Romana Cacchioli, Sarah Clarke, Josie O’Reilly (Uluslararası PEN)

DESTEKÇİLER

Uluslararası PEN Kadın Yazarlar Komitesi, MIRA, Slovenia, PEN Almanya, PEN Arjantin, PEN Estonya, PEN Finlandiya,PEN Güney Afrika, PEN İsveç, PEN Lübnan, PEN Meksika, PEN Myanmar (Burma),PEN Norveç, PEN Portekiz, PEN Quebec, PEN San Miguel, PEN Sierra Leone, PEN Sydney, PEN Trieste, PEN Türkiye, PEN Zimbabwe

Türkiye’nin önde gelen kadın hakları uzmanlarından Nazan Moroğlu, Pen Yazarlar Derneği Ödül Töreninde

Eşit Değerde Eşit İş İçin Erkek ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında ILO Sözleşmesi

0
Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası

Eşit Değerde Eşit İş İçin Erkek ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında ILO Sözleşmesi, 6 Haziran 1951 tarihinde imzalanmıştır.

Eşit İşe Eşit Ücret İlkesi, ilk kez 18 Mayıs 1871 tarihinde Paris Komünü tarafından kabul edilmiştir.

100 Sayılı Eşit Değerde Eşit İş İçin Erkek ve Kadın İşçiler Arasında Ücret Eşitliği Hakkında ILO Sözleşmesi

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından Cenevre’de toplantıya davet edilerek orada 6 Haziran 1951 tarihinde otuz dördüncü toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı; Toplantı gündeminin yedinci maddesini teşkil eden, eşit değerde iş için erkek ve kadın işçiler arasında ücret eşitliği prensibi ile ilgili çeşitli tekliflerin kabulüne; Bu tekliflerin bir milletlerarası Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra,

Bindokuzyüzellibir yılı Haziran ayının işbu yirmi dokuzuncu günü, eşit ücrete dair 1951 Sözleşmesi adını taşıyacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.

Madde 1

Bu Sözleşme bakımından:

  1.  “Ücret” deyimi, işçinin çalıştırılması nedeniyle işveren tarafından kendisine nakdi veya ayni olarak doğrudan doğruya veya bilvasıta ödenen normal, kök veya asgari ücret veya aylıkla sağlanan bütün diğer menfaatleri içine alır,
  2.  “Eşit değerde iş için erkek ve kadın işçiler arasında ücret eşitliği” deyimi, cinsiyet esasına dayanan bir ayırım gözetmeksizin tespit edilmiş bulunan ücret hadlerini ifade eder.
Madde 2
  1.  Her üye, ücret hadlerinin tespitiyle ilgili olarak yürürlükte bulunan usullere uygun yollardan, eşit değerde iş için erkek ve kadın işçiler arasında ücret eşitliği prensibini teşvik ve bu prensibin bütün işçilere uygulanmasını, sözü edilen usullerle telifi kabil olduğu nispette temin edecektir.
  2.  Bu prensip:
  3.  Milli mevzuat,
  4.  Mevzuatla kurulmuş veya tanınmış herhangi bir ücret tespit düzeni,
  5.  İşverenlerle işçiler arasında yapılan toplu sözleşmeler veya,
  6.  Bu çeşitli usullerin birleştirilmesi yoluyla uygulanabilir.
Madde 3
  1.  Bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını kolaylaştıracak mahiyette olduğu hallerde; ihtiva ettikleri ameliyeler esas alınmak suretiyle, işlerin objektif bir şekilde değerlendirilmesini teşvik için tedbirler alınacaktır.
  2.  Bu değerlendirme de takip edilecek usuller, ücret hadlerinin tespitine yetkili makamlar tarafından veya ücret hadlerinin toplu sözleşmelere göre tespit edilmesi halinde, bu sözleşmelere taraf olanlarca kararlaştırılabilir.
  3.  Bu şekilde objektif bir değerlendirme neticesinde, yapılacak işlerde tespit edilen farklarla, cinsiyet gözetilmeksizin tekabül eden ücret hadleri arasındaki farklar eşit değerde iş için erkek ve kadın işçiler arasında ücret eşitliği prensibine aykırı sayılamaz.
Madde 4

Her üye, işbu Sözleşme hükümlerinin tatbik mevkiine konulması amacıyla, ilgili işçi ve işveren teşekkülleri ile uygun yollardan işbirliği yapacaktır.

Madde 5

Bu Sözleşmenin resmi onay belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.

Madde 6
  1.  Bu Sözleşmede, ancak onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.
  2.  Bu Sözleşme, iki üyenin onay belgesi, Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
  3.  Daha sonra bu Sözleşme, onu onaylayan her üye için onay belgesi tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 7
  1.  Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 35. Maddesinin 2. Fıkrası gereğince Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek olan beyanlar şu hususları bildirecektir:
  2.  İlgili üyenin, sözleşme hükümlerinin hiçbir değişiklik yapılmadan uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler,
  3.  Sözleşme hükümlerinin değişiklikler yapılarak uygulanacağını taahhüt ettiği ülkeler ve bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğu,
  4.  Sözleşmenin uygulanamayacağı ülkeler ve bu gibi hallerde sözleşmenin uygulanamamasının sebepleri,
  5.  Haklarındaki kararını, vaziyetin daha etraflıca tetkikine kadar mahfuz tuttuğu ülkeler.
  6.  Bu maddenin 1. fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler onaylamanın ayrılmaz kısımları olarak sayılacak ve onaylama kuvvetini haiz olacaktır.
  7.  Her üye, bu maddenin 1. fıkrasının (b), (c) ve (d), bentleri gereğince daha evvel yapmış olduğu beyanda mevcut ihtirazı kayıtların hepsinden veya bir kısmından, yeni bir beyanla vazgeçebilecektir.
  8.  Her üye, (9) madde hükümlerine uygun olarak bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdüre, daha evvelki herhangi bir beyanın hükümlerini başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve belirli ülkelerdeki hali hazır vaziyeti bildiren yeni bir beyan gönderecektir.
Madde 8
  1.  Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün 35. maddesinin 4. ve 5. fıkraları gereğince Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilen beyanlar sözleşme hükümlerinin ilgili ülkede değişikliklerle mi, yoksa değişiklik yapılmadan mı uygulanacağını belirtecektir; sözleşme hükümlerinin değişiklikler kaydıyla uygulanacağını bildirdiği zaman, bu değişikliklerin nelerden ibaret olduğunu açık olarak gösterecektir.
  2.  İlgili üye, üyeler veya Milletlerarası Makam, daha evvelki bir beyanla bildirilen; değişikliğe baş vurma hakkından daha sonraki bir beyanla tamamen veya kısmen vazgeçebilir.
  3.  İlgili üye, üyeler veya Milletlerarası makam 9. madde hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşmenin feshedilebileceği devreler zarfında Genel Müdürü, daha evvelki herhangi bir beyanın hükümlerini başka herhangi bir bakımdan değiştiren ve sözleşmenin uygulanması bakımından halihazır vaziyeti bildiren yeni bir beyan gönderebilir.
Madde 9
  1.  Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye, onun ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir devre sonunda; Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra muteber olacaktır.
  2.  Bu Sözleşmeyi onaylamış olup da, onu bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmek ihtiyarını kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık devre bitince, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilecektir.
Madde 10
  1.  Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onaylama beyan ve fesihlerin tescil olduğunu Teşkilatın bütün üyelerine bildirecektir.
  2.  Genel Müdür kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil olduğunu teşkilat üyelerine bildirirken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.
Madde 11

Milletlerarası Çalışma Bürosu Genel Müdürü yukarıdaki maddelere uygun olarak tescil etmiş olduğu bütün onaylama, beyan ve fesihlere dair tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102. maddesine uygun olarak tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

Madde 12

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü her seferinde, bu Sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunacak ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi meselesinin konferans gündemine alınması lüzumu hakkında karar verecektir.

Madde 13
  1.  Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde:
  2.  Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki 9. madde nazara alınmaksızın ve tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini tazammum edecektir.
  3.  Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu Sözleşme üyelerin onaylamasına artık açık bulundurulmayacaktır.
  4.  Bu Sözleşme, onu onaylayıp da tadil edici sözleşmeyi onaylamamış bulunan üyeler için; herhalde şimdiki şekil ve muhtevasıyla muteber olmakta devam edecektir.
Madde 14

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı şekilde muteberdir.

Afrika Kadın Hakları Protokolü

0
Afrika Kadın Hakları Protokolü

Afrika Kadın Hakları Protokolü, Afrika Birliği Meclisi’nin 2. Olağan Oturumunda 11 Temmuz 2003 tarihinde Maputo’da kabul edilmiştir.

İşbu Protokol’e Taraf Devletler,
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 66. maddesinin, gerekli görüldüğünde Afrika Şartı hükümlerini tamamlamak üzere özel protokol veya sözleşmeler hazırlanmasını öngördüğünü ve Afrika Birliği Örgütü Devlet ve Hükümet Başkanları Meclisi’nin Etiyopya, Addis Ababa’daki otuz birinci olağan oturumundaki toplantısında çıkardığı AHG/Res.240 (XXXI) sayılı kararla Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu’nun Afrika Kadın Haklarına ilişkin bir Protokol hazırlanması yönündeki tavsiyesini onayladığını göz önünde bulundurarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 2. maddesinin, ırk, etnik grup, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya başka bir görüş, ulusal ve sosyal köken, servet, doğum veya başka bir statü temelinde ayrımcılık yasağı ilkesini kutsallaştırdığını göz önünde bulundurarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 18. maddesinin, Taraf Devletlerden kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmalarını ve kadın haklarının uluslararası bildirge ve sözleşmelerde şart koşulduğu şekilde korunmasını sağlamalarını talep ettiğini göz önünde bulundurarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın 60 ve 61. maddelerinin, bölgesel ve uluslararası insan hakları belgelerinin ve insan ve halkların haklarına ilişkin uluslararası kurallarla bağdaşan Afrika teamüllerini Afrika Şartı’nın uygulanması ve yorumlanması için önemli referans noktaları olarak kabul ettiğini belirterek;
Kadın haklarının, başta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi; Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme; Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ve İhtiyari Protokolü, Afrika Çocuk Hakları ve Esenliği Şartı olmak üzere tüm uluslararası insan hakları belgelerinde ve kadın haklarına ilişkin diğer tüm uluslararası ve
bölgesel sözleşmelerde, devredilemez, birbirine bağlı ve bölünmez insan hakları olarak tanınmış ve güvence altına alınmış olduğunu hatırlayarak;
Kalkınma ve 1995 tarihli Sosyal Kalkınma Eylem Planlarında yeniden teyit edilmiş olduğunu belirterek;
Ayrıca, barış ve güvenliğin desteklenmesinde kadınların rolü hakkında çıkartılmış olan 1325 (2000) sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı’nı hatırlayarak;
Afrika Birliği Kurucu Yasası’nın yanı sıra, Afrika Devletlerinin, Afrikalı kadınların Afrika’nın kalkınmasına eşit ortaklar olarak tam katılımını sağlamak yönündeki taahhüdünü vurgulayan Afrika’nın Kalkınması İçin Yeni Ortaklık’ta, konuya ilişkin Bildirge ve Kararlarda da kutsallaştırılan toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etme prensibini yeniden teyit ederek;
1994 tarihli Afrika Eylem Platformu ve Dakar Bildirgesi’nin ve 1995 tarihli Pekin Eylem Platformu’nun, bunları uygulamaya koymak yönünde resmen taahhütte bulunmuş olan Birleşmiş Milletler üyesi tüm Devletlerden, kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti ortadan kaldırmak için kadının insan haklarına daha çok dikkat çekilmesi için somut adımlar atmalarını talep ettiğini ayrıca belirterek;
Eşitlik, barış, özgürlük, onur, adalet, dayanışma ve demokrasi ilkelerine dayalı Afrika değerlerinin korunmasında kadınların hayati rolünü tanıyarak;
Her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını ve kadın ile erkek arasında eşitliğin teşvik edilmesini amaçlayan, konuyla ilgili Kararları, Bildirgeleri, Tavsiyeleri, Sözleşmeleri ve diğer Bölgesel ve Alt Bölgesel Belgeleri akılda tutarak;
Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı’nın ve diğer uluslararası insan hakları belgelerinin Taraf Devletlerin büyük bir kısmı tarafından onaylanmış olmasına ve bu Devletlerin kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ve zararlı uygulamaları ortadan kaldırma yönünde resmen taahhütte bulunmuş olmasına karşın, Afrika’daki kadınların halen ayrımcılık ve zararlı uygulamalar yüzünden mağdur olmaya devam ettiğinden
kaygı duyarak;
Kadınların ve kız çocuklarının normal gelişimini engelleyen veya tehlikeye atan ve fiziksel ve psikolojik gelişimini etkileyen tüm uygulamaların kınanması ve ortadan kaldırılması gerektiğine kesin bir biçimde inanarak;
Kadınların sahip oldukları tüm insan haklarından tam olarak yararlanmalarını sağlamak için kadın haklarının teşvik edilmesini, hayata geçirilmesini ve korunmasını güvence altına almayı kararlaştırarak;

Şu Hususlar Üzerinde Anlaşmışlardır:

Madde 1
Tanımlar
İşbu Protokol’ün amacı doğrultusunda:

a) “Afrika Şartı”, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı anlamındadır;

b) “Afrika Komisyonu”, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu anlamındadır;

c) “Meclis”, Afrika Birliği Örgütü Devlet ve Hükümet Başkanları Meclisi anlamındadır;

d) “AfB”, Afrika Birliği anlamındadır;

e) “Kurucu Yasa”, Afrika Birliği Kurucu Yasası anlamındadır;

f) “Kadınlara yönelik ayrımcılık”, cinsiyet temeline dayanan ve hedefleri ya da etkileri kadınların, medeni halleri ne olursa olsun yaşamın tüm alanlarında sahip oldukları insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınması, kullanılması ya da bunlardan faydalanılmasını tehlikeye atan veya yok eden her türlü ayırım, mahrumiyet veya kısıtlama ya da her türlü farklı muamele anlamındadır;

g) “Zararlı uygulamalar”, kadınların ve kızların yaşam, sağlık, onur, eğitim ve fiziksel bütünlüğünü koruma hakları gibi temel haklarını olumsuz yönde etkileyen tüm davranışlar, tutumlar ve/veya uygulamalar anlamındadır;

h) “AKYO”, Meclis tarafından kurulan Afrika’nın Kalkınması için Yeni Ortaklık anlamındadır;

i) “Taraf Devletler”, işbu Protokol’e Taraf Devletler anlamındadır;

j) “Kadınlara yönelik şiddet”, kadınlara yönelik olarak işlenen ve fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik zarara yol açan veya açabilecek olan eylemler ve bu tür eylemleri işleme veya barış zamanında ve silahlı çatışma ya da savaş hallerinde özel veya kamusal yaşamda temel özgürlüklere keyfi kısıtlamalar getirme veya bunlardan mahrum bırakma tehdidi anlamındadır.

k) “Kadın”, kız çocuklarını da kapsayan, kadın cinsine ait insanlar anlamındadır.

Madde 2
Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi

1. Taraf Devletler, uygun mevzuat, kurumsal ve diğer tedbirler aracılığıyla kadınlara yönelik her türlü ayrımcılıkla mücadele edeceklerdir. Bu bağlamda:

a) ulusal anayasalarına ve diğer mevzuata, şayet henüz yapılmamışsa, kadın erkek eşitliği ilkesini koyacak ve bu ilkenin etkili bir şekilde uygulanmasını sağlayacaklardır;

b) başta kadınların sağlığını ve genel esenliğini tehlikeye atan zararlı uygulamalar olmak üzere her türlü ayrımcılığı yasaklayan ve engelleyen tedbirler olmak üzere, uygun mevzuat veya düzenleyici tedbirleri alacak ve bunları etkin bir şekilde uygulayacaklardır;

c) politik kararlarına, mevzuata, kalkınma planlarına, programlarına ve faaliyetlerine ve yaşamın diğer tüm alanlarına toplumsal cinsiyet perspektifini yerleştireceklerdir;

d) kadınlara yönelik şiddetin hukuken ve pratikte varlığını sürdürdüğü alanlarda düzeltici ve pozitif adımlar atacaklardır;

e) kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı yok etmeyi amaçlayan yerel, ulusal, bölgesel ve kıtasal girişimleri destekleyeceklerdir.

2. Taraf Devletler, zararlı kültürel ve geleneksel uygulamaların ve cinsiyetlerden birinin diğerine göre alçak veya üstün bir konumda olması fikrine veya kadın ile erkeğe biçilen kalıplaşmış rollere dayalı tüm diğer uygulamaların ortadan kaldırılmasını amaçlayan milli eğitim, bilgi, eğitim ve haberleşme stratejileri aracılığıyla kadın ve erkeğin sosyal ve kültürel davranış biçimlerini değiştirmeyi taahhüt edeceklerdir.

Madde 3
İnsan Onuruna Saygı Hakkı

1. Her kadın, insanın doğuştan sahip olduğu insan onuruna saygı hakkına ve insan haklarının ve yasal haklarının tanınması ve korunması hakkına sahip olacaktır;

2. Her kadın insan olarak saygı görme ve kişiliğini özgürce geliştirme hakkına sahip olacaktır;

3. Taraf Devletler, kadınların istismarını ve aşağılanmasını yasaklamak için uygun önlemleri alacak ve uygulayacaklardır;

4. Taraf Devletler, her kadının onuruna saygı gösterilmesi hakkının korunmasını ve kadınların başta cinsel ve sözlü şiddet olmak üzere her türlü şiddetten korunmasını sağlamak için uygun tedbirleri alacak ve uygulayacaklardır.

Madde 4
Kişinin Yaşam, Bütünlük ve Güvenlik Hakları

1. Her kadın, yaşamına ve kişi olarak bütünlük ve güvenliğine saygı gösterilmesi hakkına sahip olacaktır. Her türlü istismar, zalimane, insanlık dışı veya küçük düşürücü ceza ve muamele yasaklanacaktır.

2. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun ve etkili tedbirler alacaklardır:

a) Gerek özel gerek kamusal alanda gerçekleştirilmiş olan kadınlara yönelik her türlü şiddeti (istek dışı ve zorla cinsel ilişkiyi de içerecek şekilde) yasaklayan yasalar çıkarmak ve bu yasaları yürürlüğe koymak;

b) Kadınlara yönelik her türlü şiddetin önlenmesini, cezalandırılmasını ve yok edilmesini sağlamak için gerekli olabilecek diğer yasal, idari, sosyal ve ekonomik tedbirleri almak;

c) Kadınlara yönelik şiddetin nedenlerini ve sonuçlarını tespit etmek ve bu şiddetin önlenmesi ve ortadan kaldırılması için uygun tedbirleri almak;

d) Geleneksel ve kültürel inançlar, teamüller ve kalıplaşmış rollerde yer alan ve kadınlara yönelik şiddetin devamını ve hoş görülmesini meşrulaştıran ve şiddetlendiren unsurların yok edilmesi için müfredat ve sosyal haberleşme aracılığıyla barış eğitimini etkin bir biçimde teşvik etmek;

e) Kadınlara yönelik şiddet faillerini cezalandırmak ve mağdur kadınların rehabilitasyonu için programlar uygulamak;

f) Kadınlara yönelik şiddet mağdurlarının etkili bir biçimde bilgilendirilmesi, rehabilite edilmesi ve zararlarının tazmin edilmesi için mekanizmalar ve erişilebilir hizmetler yaratmak;

g) Kadın kaçakçılığını önlemek ve kınamak, bu kaçakçıları kovuşturmak ve tehlike altındaki kadınları korumak;

h) Bilgilendirilmiş onayı alınmaksızın kadınlar üzerinde tıbbi veya bilimsel deneyler yapılmasını yasaklamak;

i) Kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi ve yok edilmesi amacını taşıyan eylemlerin uygulamaya konması ve izlenmesi için yeterli bütçe ayırmak ve diğer kaynakları sağlamak;

j) Ölüm cezasının halen mevcut olduğu ülkelerde hamile veya emziren kadınların ölüm cezasının infaz edilmemesini sağlamak;

k) Kadın ve erkeklerin mülteci statüsüne erişim, statünün belirlenmesi usulleri anlamında eşit haklara sahip olmasını ve uluslararası mülteci hukuku kapsamında güvence altına alınmış olan, kendi kimliğine ve diğer belgelere sahip olmayı da içeren tam koruma ve faydaların kadın mültecilere de tanınmasını sağlamak.

Madde 5
Zararlı Uygulamaların Ortadan Kaldırılması

Taraf Devletler, kadının insan haklarını olumsuz yönde etkileyen ve tanınmış uluslararası standartlara aykırı düşen tüm zararlı uygulama biçimlerini yasaklayacak ve kınayacaklardır. Taraf Devletler bu tür uygulamaları ortadan kaldırmak için, aşağıdakileri de kapsayan, gerekli tüm yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır:

a) Toplumun tüm kesimlerini, bilgilendirme, resmi ve gayrı resmi eğitim ve iş edindirme programları aracılığıyla zararlı uygulamalar konusunda bilinçlendirmek;

b) Yaptırımlarla desteklenen yasal tedbirler aracılığıyla, bunları yok etmek için, her türlü kadın sünneti, skarifikasyon, kadın sünnetini tıbbileştirme ve alternatif tıbbileştirme uygulamalarını ve diğer tüm uygulamaları yasaklamak;

c) Sağlık hizmetleri, adli yardım, duygusal ve psikolojik danışmanın yanı sıra, kendi kendilerini destekler duruma gelebilmelerini sağlayacak mesleki eğitim gibi temel hizmetler aracılığıyla, zararlı uygulamalara maruz kalan mağdurlara gerekli desteği sağlamak;

d) Zararlı uygulamalara veya diğer her türlü şiddet, istismar ve hoşgörüsüzlüğe maruz kalma tehlikesi altında bulunan kadınları korumak.

Madde 6
Evlilik

Taraf Devletler, kadın ve erkeklerin evlilik içerisinde eşit haklardan yararlanmalarını ve eşit eşler olarak görülmelerini sağlayacaklardır. Aşağıdaki hususları güvence altına almak için uygun ulusal yasal tedbirleri alacaklardır:

a) Her iki tarafın da özgür ve tam iradesi olmaksızın evlilik gerçekleşmeyecektir;

b) Kadınlar için asgari evlilik yaşı 18 olacaktır;

c) Tercih edilen evlilik biçimi olarak tekeşlilik teşvik edilecek ve çokeşli evlilik ilişkileri de dahil olmak üzere, kadının evlilik ve aile içerisindeki hakları desteklenecek ve korunacaktır;

d) Her evlilik, hukuken tanınması amacıyla yazılı olarak tasdik edilecek ve ulusal yasalar uyarınca kaydedilecektir;

e) Kadın eş ve erkek eş, karşılıklı mutabakata vararak, evlilik rejimlerini ve ikametgâhlarını seçeceklerdir;

f) Evli kadın, kızlık soyadını tutma, bu soyadını kocasının soyadı ile birlikte veya ayrı olarak dilediği gibi kullanma hakkına sahip olacaktır;

g) Kadın, kendi vatandaşlığını tutma veya kocasının vatandaşlığını edinme hakkına sahip olacaktır;

h) Kadın ve erkek, ulusal yasalarda aksi yönde bir hüküm bulunduğu veya bunun ulusal güvenlik çıkarlarına aykırı olduğu haller dışında, çocuklarının vatandaşlığına ilişkin olarak eşit haklara sahip olacaklardır;

i) Kadın ve erkek, ailenin çıkarlarının gözetilmesine, çocukların korunmasına ve eğitimine birlikte katkıda bulunacaklardır;

j) Kadın, evliliği süresince kendi mülkiyetini edinme ve onu özgürce idare etme ve yönetme hakkına sahip olacaktır.

Madde 7
Ayrılık, Boşanma ve Evliliğin İptali

Taraf Devletler, kadın ile erkeğin ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali hallerinde aynı haklardan yararlanmasını sağlamak için uygun yasaları çıkaracaklardır. Bu bağlamda aşağıdaki hususları sağlayacaklardır:

a) Ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali mahkeme kararıyla hüküm doğuracaktır;

b) Kadın ve erkek, ayrılık, boşanma veya evliliğin iptalini isteme konusunda eşit haklara sahip olacaklardır;

c) Ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali halinde, kadın ve erkek çocuklarına yönelik olarak karşılıklı hak ve yükümlülüklere sahip olacaklardır. Her halükârda, çocukların menfaatleri üstün tutulacaktır.

d) Ayrılık, boşanma veya evliliğin iptali halinde, kadın ve erkek, evlilikten doğan ortak mülkleri adil bir şekilde paylaşma hakkına sahip olacaklardır.

Madde 8
Adalete Erişim ve Yasa Önünde Eşitlik

Kadın ve erkek yasa önünde eşittir ve yasaların eşit koruma ve himayesinden yararlanma hakkına sahip olacaklardır. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Kadınların, adli yardımı da içeren yargısal ve hukuki hizmetlere etkin bir şekilde erişimini sağlamak;
b) Adli yardımı da içeren hukuki hizmetlere kadınların erişimini sağlama amacı güden yerel, ulusal, bölgesel ve kıtasal girişimlere destek sunmak;
c) Özel olarak kadına odaklanan ve herkesi kadın hakları konusunda duyarlı hale getirmeyi amaçlayan yeterli eğitim kurumlarını ve diğer uygun kuruluşları tesis etmek;
d) Her seviyedeki kolluk kuvvetlerini, toplumsal cinsiyet eşitliği haklarını etkili bir şekilde yorumlamak ve uygulamak üzere donatmak;
e) Kadınların yargı organları ve kolluk kuvvetleri bünyesinde eşit olarak temsilini sağlamak;
f) Kadın haklarının teşviki ve korunması amacıyla, mevcut ayrımcı yasa ve uygulamaları yeniden düzenlemek.

Madde 9
Siyasi ve Karar Alma Süreçlerine Katılma Hakkı

1. Taraf Devletler, kadınların, olumlu eylem, elverişli ulusal mevzuat ve diğer tedbirler aracılığıyla ülkelerindeki siyasi yaşama eşit katılımını ve katılımcı yönetimi teşvik etmek için aşağıdaki hususları güvence altına alan özel olumlu adımlar atacaklardır:

a) Kadınların ayrımcılığa uğramaksızın tüm seçimlere katılması;

b) Kadınların, tüm seçim süreçlerinde erkeklerle her seviyede eşit olarak temsili;

c) Her seviyedeki devlet politikası ve kalkınma programlarının geliştirilmesi ve uygulanmasında kadınların erkeklerle eşit ortaklar olarak hareket etmesi.

2. Taraf Devletler, karar alma süreçlerinin her seviyesinde kadınların daha çok ve etkili temsilini ve katılımını sağlayacaklardır.

Madde 10
Barış Hakkı

1. Kadınlar huzurlu bir yaşam sürme hakkına ve barışın teşviki ve muhafazasına katılma hakkına sahiptirler.
2. Taraf Devletler aşağıdaki konularda kadınların daha çok katılımının sağlanması için uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Barış ve barış kültürüne yönelik programlar;

b) Yerel, ulusal, bölgesel, kıtasal ve uluslararası seviyelerde çatışmanın önlenmesi, yönetimi ve çözümlenmesine yönelik yapı ve süreçler;

c) Yerel, ulusal, bölgesel, kıtasal ve uluslararası karar alma yapılarında, başta kadınlar olmak üzere sığınmacı, mülteci, ülkesine dönüş yapan ve yerinden edilen insanların fiziksel, psikolojik, sosyal ve yasal olarak korunmasının sağlanması;

d) Başta kadınlar olmak üzere sığınmacı, mülteci, ülkesine dönüş yapan ve yerinden edilen insanların kaldıkları kamp ve yerleşim yerlerinin idaresi için tesis edilen her düzeyde yapılar;

e) Çatışma sonrası yeniden yapılanma ve ıslaha yönelik her türlü planlama, düzenleme ve uygulama;

3. Taraf Devletler, askeri harcamaları kısarak, özellikle genel anlamda sosyal kalkınma ve bilhassa da kadınların desteklenmesi için yapılan harcamalara ağırlık vermek için gerekli tedbirleri alacaklardır.

Madde 11
Silahlı Çatışmalarda Kadınların Korunması

1. Taraf Devletler, başta kadınlar olmak üzere tüm halkı etkileyen silahlı çatışma hallerinde uygulanacak olan uluslararası insancıl hukuk kurallarına saygı göstermek ve saygı gösterilmesini sağlamak yükümlüğü altındadırlar.

2. Taraf Devletler, uluslararası insancıl hukuk kapsamında üzerlerine düşen yükümlülükler uyarınca, silahlı çatışma halinde, hangi halka mensup olduklarına bakılmaksızın başta kadınlar olmak üzere sivilleri koruyacaklardır.

3. Taraf Devletler, sığınma talep eden kadınları, mültecileri, ülkesine dönüş yapanları ve yerlerinden edilenleri her türlü şiddetten, tecavüzden ve diğer cinsel istismar biçimlerinden korumak ve bu tür eylemlerin savaş suçu, soykırım ve/veya insanlığa karşı işlenmiş suç olarak addedilmesini ve faillerinin cezai yargılama yetkisine sahip bir organ önünde adalete teslim edilmelerini sağlamak yükümlülüğü altındadırlar.

4. Taraf Devletler, başta 18 yaşın altındaki kız çocukları olmak üzere hiçbir çocuğun çatışmalarda doğrudan rol oynamamasını ve hiçbir çocuğun askere alınmamasını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri alacaklardır.

Madde 12
Eğitim ve Öğretim Hakkı
1. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve eğitim ve öğretim alanında fırsat eşitliğini ve eşit erişimi güvence altına almak;

b) Ders kitaplarında, müfredatlarda ve medyada yer alan ve bu ayrımcılığı sürdüren tüm kalıplaşmış rolleri ortadan kaldırmak;

c) Başta kız çocukları olmak üzere kadınları okullarda ve diğer eğitim kurumlarında cinsel taciz de dahil olmak üzere her türlü suiistimalden korumak ve bu tür eylemlerin faillerine karşı yaptırımlar getirmek;

d) Suiistimal ve cinsel tacize maruz kalan kadınlar için danışma ve rehabilitasyon hizmetlerine erişim sağlamak;

e) Öğretmenlerin eğitimi de dahil olmak üzere tüm eğitim müfredatı seviyelerine toplumsal cinsiyet duyarlılığı ve insan hakları eğitimini katmak.

2. Taraf Devletler şu hususlarda özel pozitif adımlar atacaklardır:

a) Kadınlar arasında okuryazarlığı teşvik etmek;

b) Kadınların, başta bilim ve teknoloji olmak üzere tüm disiplinlerde ve tüm seviyelerde eğitim ve öğretimini teşvik etmek;

c) Kızların okullara ve diğer eğitim kurumlarına kaydolmasını ve devam etmesini ve okulunu vaktinden önce bırakmış kadınlar için programlar hazırlanmasını teşvik etmek.

Madde 13
Ekonomik ve Sosyal Haklar
Taraf Devletler, kadınlara işte ve kariyer gelişiminde fırsat eşitliği ve diğer ekonomik fırsatlar sağlanmasını güvence altına alacak yasal ve diğer tedbirler alacak ve bu tedbirleri yürürlüğe koyacaklardır. Bu bağlamda:

a) İstihdama erişimde eşitliği teşvik edecek;

b) Kadın ve erkekler için eşit işe eşit ücret hakkını teşvik edecek;

c) Kadınların işe alınması, terfii ve işten çıkarılmasında şeffaflık sağlayacak ve işyerinde cinsel tacizle mücadele edecek ve bu tür eylemleri cezalandıracak;

d) Kadınların meslek seçme özgürlüğünü güvence altına alacak ve kadınları, yürürlükteki sözleşme, yasa ve yönetmelikler tarafından tanınmış ve güvence altına alınmış olan temel haklarının işverenler tarafından ihlal ve istismar edilerek sömürülmekten koruyacak;

e) Başta kayıt dışı sektörlerde çalışanlar olmak üzere, kadınların mesleklerini ve iktisadi faaliyetlerini teşvik eden ve destekleyen koşullar yaratacak;

f) Kayıt dışı sektörlerde çalışan kadınlar için bir koruma ve sosyal güvenlik sistemi tesis edecek ve bu kadınları söz konusu sisteme katılım konusunda duyarlı hale getirecek;

g) Bir asgari çalışma yaşı belirleyecek ve bu yaşın altındaki çocukların istihdamını yasaklayacak ve başta kız çocukları olmak üzere çocukların her türlü suiistimalini yasaklayacak, bunlarla mücadele edecek ve bu tür eylemleri cezalandıracak;

h) Kadınların evde yaptıkları işlerin ekonomik değerinin tanınması için gerekli tedbirleri alacak;

i) Hem özel sektörde, hem de kamu sektöründe yeterli ve ücretli doğum öncesi ve sonrası iznini güvence altına alacak;

j) Vergi yasalarının kadınlara ve erkeklere eşit olarak uygulanmasını sağlayacak;

k) Ücretli erkeklerin eş ve çocukları için tanınan ödenek ve yetkilerin, ücretli kadınların eş ve çocuklarına da sağlanması hakkı kabul edilecek ve uygulamaya konulacak;

l) Çocukları büyütme ve yetiştirme yönündeki asli sorumluluğunun her iki eşe de yüklenmiş olduğunu, Devlet ile özel sektörün bu alanda sahip olduğu ikincil sorumluluğun ise sosyal bir işlev teşkil ettiğini kabul edecek;

m) Kadınların reklam ve pornografi alanında suiistimal ve istismar edilmesinin önlenmesi için etkili yasal ve idari tedbirler alacak.

Madde 14
Sağlık ve Üreme Hakları
1. Taraf Devletler, cinsel sağlık ve üreme sağlığını da içeren kadının sağlık hakkına saygı gösterilmesini ve desteklenmesini sağlayacaklardır. Bu hak aşağıdaki hususları kapsamaktadır:

a) Doğurganlıklarını kontrol etme hakkı;

b) Çocuk sahibi olup olmamaya, sahip olacağı çocukların sayısına ve sıklığına karar verme hakkı;

c) İstediği doğum kontrol yöntemini seçme hakkı;

d) HIV/AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı kendini koruma ve korunma hakkı;

e) Özellikle, HIV/AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmış olması halinde, uluslararası kabul gören standartlara ve en iyi uygulamalara uygun olarak, kendisinin veya eşinin sağlık durumu hakkında bilgi edinme hakkı;

f) Aile planlama eğitimi alma hakkı.

2. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Başta kırsal bölgelerde yaşayanlar olmak üzere kadınlara yönelik bilgilendirme, eğitim ve iletişim programlarını da içeren yeterli, güvenilir ve erişilebilir sağlık hizmetleri sunmak;

b) Kadınlara yönelik olarak hamilelik ve emzirme süreçleri boyunca, doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası sağlık ve beslenme hizmetleri sunmak, mevcut hizmetleri ise iyileştirmek;

c) Cinsel taciz, tecavüz, ensest hallerinde ve hamileliğin devamının annenin ruhsal ve fiziksel sağlığını veya annenin ya da fetüsün yaşamını tehlikeye attığı durumlarda tıbbi kürtaja izin vererek kadının üreme haklarını korumak.

Madde 15
Gıda Güvencesi Hakkı

Taraf Devletler, kadınlara besleyici ve yeterli gıda hakkı sağlayacaklardır. Bu bağlamda, aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tedbirleri alacaklardır:

a) Kadınların, temiz içme suyuna, yakacak kaynaklarına, toprağa ve besleyici gıdalar üretme araçlarına erişimlerini sağlamak;
b) Gıda güvencesi sağlamak için yeterli tedarik ve depolama sistemleri kurmak.

Madde 16
Yeterli Barınma Hakkı

Kadınlar, barınmaya ve sağlıklı bir ortamda kabul edilebilir yaşam koşullarına eşit erişim hakkına sahip olacaklardır. Taraf Devletler, medeni halleri ne olursa olsun kadınların yeterli barınmaya erişimini sağlayacaklardır.

Madde 17
Pozitif Kültürel Bağlam Hakkı

1. Kadınlar, pozitif bir kültürel bağlam içerisinde yaşama ve kültürel politikaları tayin sürecinin her seviyesine katılma hakkına sahip olacaklardır.

2. Taraf Devletler, her seviyede kültürel politikaların belirlenmesinde kadınların katılımını artırmak için uygun olan tüm tedbirleri alacaktır.

Madde 18
Sağlıklı ve Sürdürülebilir bir Çevre Hakkı

1. Kadınlar, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkına sahip olacaklardır.

2. Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Çevrenin planlanması, idaresi ve korunması ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı konularında kadınların her seviyede daha çok katılımını sağlamak;

b) Yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının ve bilgi teknolojileri de dahil olmak üzere uygun teknolojilerin araştırılmasını ve yatırımını teşvik etmek ve kadınların bunlara erişimini ve kontrolüne katılımını mümkün kılmak;

c) Kadınların yerel bilgi ağlarını korumak ve gelişimini sağlamak;

d) Evsel atıkların yönetimi, işlenmesi, depolanması ve yok edilmesini düzenlemek;

e) Zehirli atıkların depolanması, nakledilmesi ve yok edilmesi konusunda uygun standartların uygulanmasını sağlamak;

Madde 19
Sürdürülebilir Kalkınma Hakkı

Kadınlar, sürdürülebilir kalkınma haklarından tam olarak yararlanma hakkına sahip olacaklardır. Bu bağlamda, Taraf Devletler aşağıdaki amaçlar doğrultusunda uygun tüm tedbirleri alacaklardır:

a) Ulusal kalkınma planlaması süreçlerine toplumsal cinsiyet perspektifini yerleştirmek;

b) Kalkınma politikaları ve programlarının kavramlaştırılması, karar alınması, uygulanması ve değerlendirilmesi süreçlerinin her seviyesine kadınların katılımını sağlamak;

c) Kadınların, toprak gibi verimli kaynaklara erişimini ve bu kaynaklar üzerindeki kontrolünü teşvik etmek ve mülkiyet haklarını güvence altına almak;

d) Kadınların daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmasını ve kadınlar arasında yoksulluk seviyesinin düşürülmesini sağlamak amacıyla, kırsal ve kentsel seviyelerde kadınların kredi, eğitim, beceri gelişimi ve yayım hizmetlerine erişimini teşvik etmek;

e) Kalkınma politikaları ve programlarını hazırlarken, özellikle kadınlarla ilgili insan gelişimi göstergelerini göz önünde bulundurmak;

f) Küreselleşmenin olumsuz etkilerinin ve ticaret ve ekonomi politikaları ile programları uygulamaya konduğunda yaşanan her türlü ters etkinin kadınlar açısından asgariye indirilmesini sağlamak.

Madde 20
Dul Hakları

Taraf Devletler, dul kadınların tüm insan haklarından faydalanabilmelerini sağlamak için, aşağıdaki hükümleri hayata geçirmek için uygun hukuksal tedbirleri alacaklardır:

a) Dul kadınlar insanlık dışı, küçük düşürücü veya onur kırıcı muameleye maruz kalmayacaktır;

b) Dul kadın, çocuğun menfaatleri ve esenliğine aykırı olmadığı müddetçe, kocasının ölümünün ardından otomatik olarak çocuğunun velisi olacaktır;

c) Dul kadın yeniden evlenme hakkına ve bu halde, kendi seçtiği kişiyle evlenme hakkına sahip olacaktır.

Madde 21
Miras Hakkı

1. Dul kadın, kocasının malvarlığının mirasında adil pay hakkına sahip olacaktır.

Dul kadın yaşamını kocasıyla birlikte yaşamakta olduğu evde sürdürme hakkına sahip olacaktır. Yeniden evlenmesi halinde, ev kendisine ait ise veya kendisine miras kalmış ise bu hakkını elinde bulundurmaya devam edecektir.

2. Kadın ve erkek, anne-babalarının malvarlığı üzerinde adil paylaşım esasına dayalı olarak miras edinme hakkına sahip olacaklardır.

Madde 22
Yaşlı Kadınlara Özel Koruma

Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:

a) Yaşlı kadınlara koruma sağlamak ve onların fiziksel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarıyla orantılı olarak ve aynı zamanda iş ve mesleki eğitime erişimlerini sağlamak için özel tedbirler almak;

b) Yaşlı kadınlara, cinsel istismar da dahil olmak üzere şiddetten ve yaşa dayalı ayrımcılıktan uzak bir yaşam sürme ve itibar görme hakkı sağlamak.

Madde 23
Engelli Kadınlara Özel Koruma

Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:

a) Engelli kadınlara koruma sağlamak ve onların iş ve mesleki eğitime erişimlerini ve karar alma süreçlerine katılımlarını sağlamak için fiziksel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarıyla orantılı olarak özel tedbirler almak;

b) Engelli kadınlara, cinsel istismar da dahil olmak üzere şiddetten ve engele dayalı ayrımcılıktan uzak bir yaşam sürme ve itibar görme hakkı sağlamak.

Madde 24
Risk Altındaki Kadınlara Özel Koruma

Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:

a) Marjinal nüfus gruplarına mensup kadınlar da dahil olmak üzere aile reisi konumundaki kadınlara ve yoksul kadınlara koruma sağlamak ve içinde bulundukları koşullara ve özel fiziksel, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına uygun bir çevre sağlamak;

b) Hamile veya emziren kadınların ya da gözaltında tutulan kadınların haklarını, içinde bulundukları koşullara uygun bir çevre sağlayarak güvence altına almak ve bu kadınlara itibar görme hakkı sağlamak.

Madde 25
Hukuk Yolları

Taraf Devletler aşağıdaki yükümlülükleri üstlenmektedirler:

a) İşbu Protokol’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilmiş olan kadınlara başvurabilecekleri uygun hukuk yolları sağlamak;

b) Söz konusu hukuk yollarının, yetkili adli, idari veya yasama organları veya yasayla öngörülmüş başka bir yetkili makam tarafından karara bağlanmasını sağlamak.

Madde 26
Uygulama ve İzleme

1. Taraf Devletler işbu Protokol’ün ulusal seviyede uygulanmasını sağlayacak ve Afrika Şartı’nın 62. maddesi uyarınca sunacakları dönemsel raporlarında işbu Protokol’de yer alan hakların tam anlamıyla hayata geçirilmesi için alınan hukuksal ve diğer tedbirleri belirteceklerdir.

2. Taraf Devletler, işbu Protokol’de yer alan hakların tam ve etkili bir biçimde uygulanması için gerekli tüm tedbirleri alacak ve özellikle bütçe ve başka kaynaklar sağlayacaktır.

Madde 27
Yorum

Bu Protokol’ün uygulanmasından doğan yorum meseleleri Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi tarafından ele alınacaktır.

Madde 28
İmza, Onay ve Katılma

1. Bu Protokol, Taraf Devletlerin ilgili anayasal usulleri uyarınca imzasına, onayına ve katılımına açık olacaktır.

2. Onay ve katılma belgeleri AfB Komisyonu Başkanı’na tevdi edilecektir.

Madde 29
Yürürlük Tarihi

1. Bu Protokol, on beşinci (15.) onay belgesinin tevdi edilmesinden otuz (30) gün sonra yürürlüğe girecektir.

2. Bu Protokol’e yürürlük tarihinden sonra katılan Taraf Devletler yönünden, Protokol katılma belgesinin tevdii tarihinde yürürlüğe girecektir.

3. AfB Komisyonu Başkanı, işbu Protokol’ün yürürlüğe girişini tüm Taraf Devletlere bildirecektir.

Madde 30
Değişiklik ve Gözden Geçirme

1. Herhangi bir Taraf Devlet, işbu Protokol’ün değiştirilmesi veya gözden geçirilmesi için teklif sunabilir.

2. Değişiklik veya gözden geçirme teklifleri AfB Komisyonu Başkanı’na yazılı olarak sunulacak, Başkan da bu teklifleri, eline geçtiği tarihten itibaren otuz (30) gün içerisinde Taraf Devletlere iletecektir.

3. Meclis, Afrika Komisyonu’nun tavsiyesi üzerine, Taraf Devletlere bildirilmelerini izleyen bir (1) yıllık süre içerisinde bu teklifleri işbu maddenin 2. fıkrası hükümlerine uygun olarak inceleyecektir.

4. Değişiklik veya gözden geçirme kararları Meclis tarafından salt çoğunlukla kabul edilecektir.
5. Değişiklik, kabul etmiş olan her bir Taraf Devlet için, kabul bildiriminin AfB Komisyon Başkanı’na tebliğinin üzerinden otuz (30) gün geçtikten sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 31
Mevcut Protokol’ün Statüsü

Mevcut Protokol’ün hiçbir hükmü, Taraf Devletlerin ulusal mevzuatlarında veya söz konusu Taraf Devletlerde uygulanan bölgesel, kıtasal ya da uluslararası sözleşme ve anlaşmaların herhangi birinde yer alan ve kadın haklarının hayata geçirilmesine yönelik daha lehte hükümleri etkilemeyecektir.

Madde 32
Geçici Hükümler

Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi’nin kuruluşunu beklerken, işbu Protokol’ün uygulanmasından doğan yorum meseleleri Afrika İnsan ve Halkların Hakları Komisyonu tarafından ele alınacaktır.

Birlik Meclisi’nin 2. Olağan Oturumu’nda kabul edilmiştir.
Maputo, 11 Temmuz 2003

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez.

0

Avukat Şebnem Kartal: İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez 

KADINLARIN DİJİTAL ŞİDDETE KARŞI DA KORUNMASI İÇİN ÖNLEMLER ALINMASINI ÖNGÖREN İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN FESHİ HUKUKA VE İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR.

İfade özgürlüğü, nefret söylemine karşı koymak ve dijital dünyayı kadınlar için güvenilir ve şiddetten uzak kılmak için en hayati araçtır. Bu yüzden devletler, siber şiddeti ele alarak tüm araçları seferber etmelidir. İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti ele alan en kapsamlı uluslararası anlaşmadır. Psikolojik, ekonomik, fiziki, cinsel şiddete maruz kalan kadını ve çocuğu dijital alanda da koruyan yegane teminat bu sözleşmedir ve feshi, hukuka ve insan haklarına aykırıdır!

Dijital ortamda kadınlar şiddete maruz kaldığında bunun sonuçları yalnızca psikolojik değil, fiziki ortamda da orantısız zararlar doğurmaktadır. Bu ortamda yaşadıkları şiddet, onları sosyal ve kültürel hayata katılımdan uzaklaştırdığı gibi daha da görünmez olmaya sürükler ve bu onların insan hakkı olan ifade özgürlüğünü kısıtlar, hatta haber alma özgürlükleri dahi kısıtlanır hale gelir.

Dijital şiddet içeren suç teşkil eden eylemlerde, failler anonim olmanın arkasına sığınabilmektedir ve devletler gereken cezai önlemleri almakla yükümlüdür. Bu önlemler alınırken de bir yandan nefret söylemi engellenmeye çalışılırken, bir yandan da ifade özgürlüğü sakatlanabilmektedir.

Cinsiyetçi, nefret söylemi içeren ve dijital şiddet eylemlerinden etkilenenleri geniş bir yelpazede izlemek mümkündür. Bunlar, sade vatandaş, kamuya mal olmuş kişi, politikacı, gazeteci, kadın hakları savunucusu, avukat, hakim, savcı, öğretim görevlisi, sanatçı, doktor, bilim insanı gibi pek çok meslekten kadınlar ve hatta her yaş grubundan çocuklar olabilir. Bununla kalmayıp din, dil, ırk, cinsiyet, siyasi görüş sebebiyle de ayrımcılığa maruz kalan kişiler, siber saldırı ve tehditlerle her gün burun buruna yaşamaktadır. Onlar bununla karşılaştıkça aslında susturulmakta ve toplumun bilgiye erişme becerileri sakatlanmaktadır. Bu yüzden devlet, özel sektör ve medyayı çevrimiçi cinsiyete dayalı şiddetle mücadele etmek için teşvik etmelidir, bu da ancak İstanbul Sözleşmesi ile teminat altına alınabilir.

İstanbul Sözleşmesi’ne adını veren ülke iken şimdi onu yok saymak, kadın haklarına karşı toplumsal cinsiyet eşitliği için gösterilen ilerlemenin önünde bir duvar gibi dikilmektedir. Bu haklar konusundaki gerilemeye karşı durmak, herkesin görevi olmalıdır. Mevcut hukuki araçların kullanımında kararlı olunmalı ve İstanbul Sözleşmesi yeniden uygulanmalıdır. Faillerin dijital ortamda işledikleri suç içeren eylemler nedeniyle yapılacak kovuşturmalar usulüne uygun olmalı ve bu eylemler yaptırıma tabi olmalıdır. Kadınların bu alanda istismar edilmesi halinde başvuracağı yöntemler kolay erişebilir, güvenli yöntemler olmalı, özel mekanizmalar garanti etmelidir. Topluma mal olmuş kişiler, siyasi liderler, kanaat önderleri ve medya kuruluşları da bu konuda söylem ve yayınlarında bilinçlendirici olmalıdır.

Dijital şiddet mağduru, bu adaletsizliği ve acıyı kabul etmeye sürüklenmemeli, susturulmak ve geri çekilmek zorunda bırakılmamalıdır. Bireyler hukuki araçların ve yaptırımların yetersizliği düşüncesinden, başvuru yöntemlerinin işleyişi bakımından öğrenilmiş çaresizlik duygusundan kurtarılmalıdır. Ayrıca sosyal medyada ya da yayın organlarında kitleleri etkileme gücü olan kişiler, nefret söylemine değil şefkatli iletişime yönlendirici olmalıdır.

Bilinmelidir ki bu alanda her ne kadar şu an Türk ceza kanunu, İş kanunu, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun, 6698 Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 6284 sayılı Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Hakkında Kanun ve Anayasa ile korunan haklar ve yaptırımlar mevcut ise de, uluslararası sözleşmenin varlığı bir teminattır.

Toplumsal strateji ve eylem planlarına kadına yönelik şiddetin dijital boyutu da dahil edilmeli ve yaptırımlar daha caydırıcı hale getirilmelidir. En önemlisi de eğitimin tüm seviyelerinde dijital okuryazarlığın teşvik edilmesi gerekir. Önleme, koruma, kovuşturma ve eşgüdümlü politikalar içeren eylemler, tüm kurumlar için ilk hedef olmalıdır. İnternet kullanımının yaygın olması, her yaş ve kesimden, her duygudan insanın dijital ortamda bir arada yaşıyor olması sebebiyle, bu acil bir ihtiyaçtır, yoksa parçalanmış ve kopuk yaklaşımlarla bu düzenlemelerin yalnızca platformlara bırakılması ya da suç işlendikten sonra yaptırım uygulanacak olmasının tek yöntem olarak benimsenmesi, mağduru sessiz kalmaya terk etmektir. Bu tutum yaşanan kaçınılmaz kayıpların önüne geçmeyecektir.

Cinsiyeti fark etmeksizin çevrimiçi olarak aktif olmak, tacize ve şiddete açık olmaktır, ancak kimse buna katlanmak zorunda kalmak değildir. Bu yüzden oluşturulacak seferberlik, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı, önleyici ve koruyucu bir yaklaşım içermelidir; çünkü internete erişim herkes için eşit uygulanması gereken bir haktır ve orada herkes kendini eşit seviyede özgür ve güvende hissedebilmelidir.

Sosyal medya, internet yazışma programları, kapalı yazışma programları, dijital oyunlar üzerinden kişiler en ufak bir baskıya uğruyorsa, endişe hissediyorsa ve bunun sebebi bir kişi veya bir gruba yönelmiş intikam alma duygusu içeren içerik ve söylemler ise, orada dijital şiddetin var olduğundan ve dijital vatandaşın kendini güvende hissetmediğinden bahsedebiliriz. İntikam pornosu, tehdit, ısrarcı takip, hakaret, taciz, huzur bozmak, ifade özgürlüğüne müdahale, özel hayatın gizliliğini ihlal, nefret söylemi gibi suçlar bu yolla işlenebilirken, sonuçları kimi zaman gerçek hayatta da fiziksel istismar, cinsel saldırı ve cinsel taciz olarak görülebilmektedir. Hatta kişinin yaşamına mal olabilecek seviyede sonuçlar dahi doğurabilmektedir.

Kolluk kuvvetleri de bu konuda eğitilmeli, bu sorunla başa çıkılabilmesi için farkındalık eğitimleri düzenlenmelidir. Dijital şiddete maruz kalan kişinin, kollukta şikayetleri tutanaklara doğru ve eksiksiz geçilmez ise, durum önemsenmez ise, o içeriğe erişim engellense dahi, bu olay daha sonra mağdurun yaşamına mal olabilir. Ayrıca dijital delillerin kaybolması riski açısından bu noktada hız da çok mühimdir, zamanla yarışılır ve örneğin uzaklaştırma kararı alınması gerektiğinde yargılama süreçlerinin yavaşlığı, kişilerin temel hak ve özgürlüklerine zarar vermektedir.

Dijital şiddet yasada tanımlanmış bir suç değildir, her ne kadar orada karşılaşılan hak ve hürriyetlere müdahale ya da suç içeren eylemlerin bir çoğu açısından hapis, güvenlik tedbiri ve adli para cezası gibi yaptırımlar yasalarımızda mevcut olsa da, psikolojik şiddet, ısrarlı takip gibi eylemler yasada düzenlenmemiştir. Oysa bu yolla kişilerin uğrayacağı fiziksel, cinsel ve psikolojik zararı daha doğmadan önlemek, hem ulusal hem uluslararası anlamda aslında devletin yükümlülüğü altındadır. Bu bakımdan ısrarlı takip, dijital şiddet gibi eylemlerle mücadele zorunluluğunun İstanbul sözleşmesinde 33 ve 34. Madde kapsamında güvence altına alındığının altını çizmek gerekir.

İstanbul Sözleşmesi 17. Maddesi açıkça özel sektör, bilgi ve iletişim teknolojisi sektörü ve medyanın, ifade özgürlüğüne ve bağımsızlığına saygı göstererek, kadına yönelik şiddeti önlemeye ve kadın onuruna saygıyı arttırması gerektiğini belirtir ve devletlerin buna yönelik politikalar oluşturması ve uygulaması, bu konularda kılavuzlar oluşturması ve teşvik edici olması için düzenlenmiştir.

Dijital şiddet, bir şiddet türüdür. Buna maruz kalan kişilerin, gerektiğinde önlem alınabileceğini bilmesi, destek ve koruma mekanizmalarının devlet tarafından çalıştırıldığını bilmesi en önemsenen husus olmalıdır ve günün sonunda internete erişmek ve orada güvende hissetmek herkesin hakkıdır. Zira bu şiddet türünde ağırlıkla kadına yönelik ayrımcılık olması, açıkça insan hakkı ihlali olarak da cereyan etmektedir.

İstanbul Sözleşmesi, şiddeti sadece kadın ve kız çocuklarına yönelik olarak da sınırlamaz. Sözleşmenin yine 17. Maddesi gereği devletler, özel sektör aktörleriyle işbirliği içinde, çocuklar, anne babalar ve eğitimciler arasında, zararlı olabilecek, cinsel ve şiddet içeren aşağılayıcı içeriklere erişim sağlayan bilgi ve iletişim ortamıyla nasıl baş edileceğine yönelik beceriler geliştirip yaygınlaştırmalıdır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği bir insanın cinsiyet üzerinden ayrımcılığa maruz bırakılmasının önlenmesi adına önem taşır ve şiddetten uzak bir yaşam sürmek herkes için eşit temel bir insan hakkıdır, bu yüzden devletler kapsamlı ve bütüncül bir politika yürütmelidir. Bütün bu sebeplerle,

DİJİTAL ŞİDDETE KARŞI ÖNLEMLER DE ALINMASINI ÖNGÖREN İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN FESHİ VE DANIŞTAY’IN YÜRÜTMENİN DURDURULMASINI REDDETMESİ KARARI HUKUKA VE İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR.

Bu sözleşme hukuk devletinde, tüm dijital vatandaşların teminatıdır.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez.

Bu açıdan devletleri, tüm hak savunucusu, dernek, vakıf, STK, aile danışmanlık merkezleri, belediyeleri, baroları, kadın hakkı savunucularını, internet erişim hakkı savunucularını, ifade özgürlüğüne müdahale ve sansür karşıtı aktivistleri, sanatçıları ve politikacıları, kanaat önderlerini, hukukçuları, teknoloji firmalarını, kullanıcıları ve tüm dijital vatandaşları, işbirliği içerisinde olmaya ve acil eylem planı geliştirmeye çağırıyorum.

İnternet kullanımı çığ gibi büyürken katlanarak artan; dijital şiddet sebebiyle mağdur ve ölen kadın sayısı değil, dijital okur yazarlık bilinci olmalıdır, şefkatli iletişim olmalıdır.

Kazanan insanlık olmalıdır, insan hakları olmalıdır.

Tekrar ediyorum, İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kabul edilemez ve ondan vazgeçilemez.

Şebnem Kartal

 

İstanbul Sözleşmesi Yürürlüktedir

0

İstanbul Sözleşmesi Yürürlüktedir başlıklı bildiri; Barolar ve Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu(TÜBAKKOM)’nun Ortak Basın Açıklamasıdır.

Bildiri, 21 Mart 2021 tarihinde ilan edilmiştir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YÜRÜRLÜKTEDİR

İstanbul Sözleşmesi, kadınların, çocukların herkesin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve şiddet mağdurlarının korunması, rehabilitasyonu ve bir daha aynı şiddet vakalarının yaşanmaması için topyekûn bir birlikteliği öngören, herkesin yaşama hakkının teminatı bir uluslararası antlaşmadır.

Sözleşme; çok uzun yıllardır sürdürülen kadın hakları mücadelesi ve kazanımları ile hazırlanmıştır. Bu nedenle binlerce yıllık mücadeleye dayanan, bu uğurda yitirilen canların emeklerinin ve kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin çok önemli hukuki kazanımlarımızın bir gecede yok edilebileceğinin sanılması çok büyük yanılgıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bütün partilerin milletvekillerinin oy birliği ile Anayasamızın 90. maddesi uyarınca, 24 Kasım 2011’de 6251 sayılı Kanunla onaylanan İstanbul Sözleşmesi; milli iradenin sonucudur.

İstanbul Sözleşmesi: Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Anayasamızın 90. maddesi gereği, usulünce yürürlüğe giren Temel Hak ve Özgürlüklere İlişkin Uluslararası Antlaşmalar kanun hükmündedir, hatta normlar hiyerarşisinde kanunların bile üzerinde yer alır.

Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri”nin Cumhurbaşkanı kararı ile ortadan kaldırılamayacağı, düzenlenemeyeceği Anayasa’nın 104. maddesinin açık hükmüdür.

İstanbul Sözleşmesi, Anayasa’nın 15 ve 17. maddelerinde düzenlenen “Kişinin Yaşam Hakkı; maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulmaması” “Herkesin yaşama, maddi ve manevi hakkına sahip olduğu” “Kimseye işkence ve eziyet yapılmayacağına” ilişkin TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERLE DOĞRUDAN VE BİREBİR İLİŞKİLİDİR. Bu nedenle, Anayasa’nın 104. maddesi gereği, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklere ilişkin Cumhurbaşkanı kararnamesi çıkarılması, hukuka aykırıdır.

TBMM’nin yani milletin iradesini yok sayarak Anayasa’nın 87. ve 90. maddelerine aykırı şekilde Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu Uluslararası İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ilişkin Cumhurbaşkanı kararı, Anayasa’ya aykırıdır. Cumhurbaşkanının İstanbul Sözleşmesi’ni fesih kararının Anayasa’da temeli yoktur. Yetki ve usulde paralellik ilkesi gereğince imzalanan uluslararası antlaşmaların, Anayasa doğrultusunda aynı yöntemle feshedilmesi gerekmektedir.

Bu anlamda; daha önceden çıkarılan 15.07.2018 Tarih ve 9 sayılı Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle bu konuda Cumhurbaşkanına yetki verilmesi de açıkça Anayasaya aykırıdır ve hükümsüzdür.

Anayasa’nın 6. maddesi gereği “Hiçbir kimse ve organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 104. maddesinde düzenlenen Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri arasında “Milletlerarası antlaşmaları onaylar ve yayımlar” hükmü vardır.

Bu nedenle Cumhurbaşkanına, milletlerarası sözleşmeleri sadece “onaylama ve yayımlama” görevi veren Anayasa, Cumhurbaşkanına milletlerarası antlaşmaları feshetme yetkisi vermemiştir.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshine yönelik Cumhurbaşkanı kararı, yasal dayanaktan yoksundur.

İnsan hayatı ve güvenliği, kişi hak ve özgürlükleri, her türlü siyasetin üzerinde olup hiçbir politik hesaba kurban edilemeyecek kadar önemlidir.

İstanbul Sözleşmesi yürürlüktedir; uygulanmaya devam edecektir.

Bu nedenle, öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni iradesine sahip çıkmak üzere göreve; siyasal iradeyi de Anayasa’nın 2. maddesinde açıkça tanımlandığı şekilde bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde hukuki tüm ilke ve kurallara uymaya davet ediyoruz.İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmemiz mümkün değildir.

Bizler; Barolar ve TÜBAKKOM olarak kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak kabul eden İstanbul Sözleşmesi’ni ortadan kaldırmaya yönelik Anayasa’ya aykırı bu girişime karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi belirtiyor, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik bulduğumuz bu girişim karşısında toplumumuzun her kesimini bu mücadeleye destek vermeye ve dayanışmaya çağırıyoruz.•

Açıklamaya Katılan Baroların Listesi

Adana Barosu • Adıyaman Barosu • Afyonkarahisar Barosu • Ağrı Barosu • Aksaray Barosu • Amasya Barosu • Ankara Barosu • Antalya Barosu • Ardahan Barosu • Artvin Barosu • Aydın Barosu • Balıkesir Barosu • Bartın Barosu • Batman Barosu • Bilecik Barosu • Bingöl Barosu • Bitlis Barosu • Bolu Barosu • Burdur Barosu • Bursa Barosu • Çanakkale Barosu • Çankırı Barosu • Çorum Barosu • Denizli Barosu • Diyarbakır Barosu • Düzce Barosu • Edirne Barosu • Elazığ Barosu • Erzincan Barosu • Erzurum Barosu • Eskişehir Barosu • Gaziantep Barosu • Giresun Barosu • Gümüşhane-Bayburt Barosu • Hakkari Barosu • Hatay Barosu • Iğdır Barosu • Isparta Barosu

İstanbul Barosu • İzmir Barosu • Kahramanmaraş Barosu • Karabük Barosu • Kars Barosu • Kastamonu Barosu • Kayseri Barosu • Kırıkkale Barosu • Kırklareli Barosu • Kırşehir Barosu • Kilis Barosu • Kocaeli Barosu • Konya Barosu • Kütahya Barosu • Malatya Barosu • Manisa Barosu • Mardin Barosu • Mersin Barosu • Muğla Barosu • Muş Barosu • Nevşehir Barosu • Niğde Barosu • Ordu Barosu • Osmaniye Barosu • Sakarya Barosu • Samsun Barosu • Siirt Barosu • Sinop Barosu • Sivas Barosu • Şanlıurfa Barosu • Şırnak Barosu • Tekirdağ Barosu • Tokat Barosu • Trabzon Barosu • Tunceli Barosu • Uşak Barosu • Van Barosu • Yalova Barosu • Yozgat Barosu • Zonguldak Barosu

Kadınların Kurtuluş Bildirgesi

0
Kadınların Kurtuluş Bildirgesi

Kadınların Kurtuluş Bildirgesi, 12 Şubat 1989’da Ankara’da toplanan feminist Kongre’de ilan edilmiştir. 

Ankara’da Perşembe Grubu’nun çağrısıyla 1. Feminist Kongre toplanmış, “Feminist Hafta Sonu” adıyla anılan toplantıya İstanbul, Adana ve Türkiye’nin değişik illerinden feministler katılmıştır. Kongre sonunda “Kadınların Kurtuluş Bildirgesi” yayınlanmış ve “Bedenimiz Bizimdir, Cinsel Tacize Hayır” kampanyasının başlatılmasına karar verilmiştir. 

Biz kadınlar cins olarak eziliyor ve sömürülüyoruz.

Erkek egemen toplum ve bu toplumun geliştirdiği bütün baskı aygıtları yani devlet ve himayesindeki aile, hukuk, sağlık, eğitim, bilim, güvenlik kurumları bu egemenliği örgütlüyor.

Biz kadınlar ev içinde yaşamaya, ev işine ve analığa mahkum doğuyoruz.

Ev dışındaysa, ancak ucuz ve statüsüz işlerde ücretli çalışabiliyoruz.

Doğurma hakkımızı ancak evlilik içinde kullanabiliyoruz. Bir kez evlenince doğurmama
hakkımız yok. Buna karşılık doğum kontrolünden sadece biz sorumlu tutuluyoruz.
Doğurduğumuz ve büyütme yükünü yalnız çektiğimiz çocuklar da babaların sayılıyor.

Resmi tarih, bilimler, sanat, ve estetik, din ve dil erkekler tarafından, erkekler için, erkeklere göre üretiliyor. Biz bu alanların öznesi olmuyoruz; bu alanlara girmemiz engelleniyor.

Kadınlar üzerindeki egemenlik aşktan şiddete her türlü yöntemle sürdürülüyor. Bu şiddet, dayaktan, sarkıntılık, tecavüz ve öldürmeye kadar çeşitli biçimler alıyor.

Biz feminist kadınlar, kaderimizi biçimlendirme hakkımızı kullanarak bedenimize, emeğimize, kimliğimize, tarihimize, geleceğimize sahip çıkmak istiyoruz.

Bedenimize, emeğimize, kimliğimize, tarihimize ve geleceğimize el konuyor.

Ev içinde ve dışında emeğimize erkekler ve sermaye tarafından el konurken, tek tek kadınlar olarak aile kurumu içinde ve dışında erkeklerin vesayeti altında tutuluyoruz.

Ev içinde ve ev dışında (tarım ve küçük üretimde) emeğimiz yok sayılıyor; boğaz tokluğuna çalıştırılıyoruz.

Cinselliğimiz bizim dışımızda tip, pornografi, sanat, kitle iletişim araçları, din ve toplum bilimleri tarafından tanımlanıp belirleniyor: bedenimize yabancılaştırılıyoruz.

Cinselliğimiz evlilikte ve fuhuşta satın alınıyor; evlilik dışında gayrimeşru sayılıyor ve evlilik içine hapsolunuyor. Kadınların baskı altına alınması eğitim eksikliği ve geleneksel toplumun kalıntısı gibi gösterilerek, kurtuluş mücadelemiz engelleniyor.

Bedenimize, emeğimize, kimliğimize el konuyor. Böylece erkekler bizim sırtımızdan yaşıyorlar, bakılıyorlar, besleniyorlar; bilgi ve sermaye biriktirdiklerinde bunu da bizim sırtımızdan yapıyorlar, yani toplumun tüm iktidar mekanizmalarını denetliyor, bize tahakküm ediyorlar.

Bütün kadınları ezilmişliğimizi fark etmeye, ezilmişliğimize karşı tavır almaya, dayanışmaya, örgütlenip çıkarlarımız için mücadele etmeye çağırıyoruz.

 

Türkiye’de kendine ilk defa feminist diyen kadınlardan olan bizler alayı, küfürü ve aşağılanmayı göze almıştık. Bugün sözümüz daha meşrulaştığı için daha аz saldırı alıyoruz. Ama bunu sağlayan bir cins olarak biz kadınları, ezenlerin değişmiş olması değil, kadınların kendi kurtuluşları için mücadele etmeye başlamaları.

Kadınların Kurtuluşu Bildirgesi. feminist sözü söyleyen ve kadın mücadelesi içinde yer alan yıllardır toplantılar, tartışmalar, ağlamalar, bağırmalar, eğlenceler, sevinçlerle geçen bir tanışıklığı sürdüren bu süreç içinde hem değişen, hem de birbirlerini değiştiren pek çok kadının kurtuluşa yönelik ilk ortak sözü

İLK SÖZÜ BİZ SÖYLEDİK,
SON SÖZÜ DE BİZ SÖYLEYECEĞİZ

Kadınların Kurtuluş Bildirgesi