Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu

0

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, teşkilatın en geniş ve tüm üyelerine açık organıdır.

Genel Kurul, tüm üye ülkelerin birer oy hakkı bulunan temsilcilerinden oluşmaktadır. Barış ve güvenlik, yeni üyelerin katılımı, bütçe gibi önemli konuları ilgilendiren kararlarda üçte iki çoğunluk gereklidir.

Diğer konuları ilgilendiren kararlar salt çoğunlukla alınmaktadır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Görev ve Yetkileri

Genel Kurul’un Antlaşma’da belirtilen görev ve yetkileri şunlardır:

  • Silahsızlanma ve silahların kontrolünü öngören düzenlemeler dahil olmak üzere uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına yönelik konuları ele almak ve tavsiye kararları vermek;
  • Güvenlik Konseyinde ele alınan ihtilaflar ve konuları kapsamamak üzere Dünya barışı ile ilgili konularda oturumlar düzenlemek ve tavsiye kararları almak;
  • Güvenlik Konseyi’inde ele alınan ihtilaflar ve konular hariç olmak üzere Antlaşma kapsamına giren konularda ve Birleşmiş Milletler organlarının görev ve yetkilerini kapsayan başlıklarda oturumlar düzenlemek ve tavsiye kararları almak;
  • Uluslararası siyasi işbirliğini, uluslararası hukukun geliştirilmesi ve tedvini, herkesi kapsayan temel insan hak ve özgürlüklerinin hayata geçirilmesi ve ekonomik, toplumsal, kültürel, eğitim, sağlık alanlarında uluslararası işbirliği sağlanması için çalışmalara başlamak ve tavsiyede bulunmak;
  • Kökeni her ne olursa olsun milletler arasındaki dostça ilişkileri bozacak herhangi bir sorunun barışçıl yolla çözülmesi konusunda tavsiyede bulunmak;
  • Güvenlik Konseyi ve diğer Birleşmiş Milletler organlarının vereceği raporları değerlendirmek;
  • Güvenlik Konseyi’nin daimi olmayan üyelerini, Ekonomik ve Sosyal Konsey üyelerini ve Vesayet Konseyi’nin ek üyelerini (gerekli olması durumunda) seçmek; Güvenlik Konseyi ile birlikte Uluslararası Adalet Divanı Yargıçlarını seçmek; ve Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi doğrultusunda Genel Sekreteri atamak.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Toplantıları
Genel Kurul oturumları geleneksel olarak her yıl Eylül ayının en az bir iş günü bulunan ilk haftasından sonraki üçüncü Salı günü açılmakta, 21 as başkan ve 6 ana komitenin oturum başkanları ile Genel Kurul Başkanının seçimi normal oturumların başlamasından en az 3 ay önce yapılmaktadır. Eşit coğrafi temsili temin etmek için, Kurul Başkanı her yıl sırayla 5 bölgeden (Afrika, Asya, Doğu Avrupa, Latin Amerika ve Karayipler, Batı Avrupa ve diğer devletler) seçilmektedir.

Ayrıca, Güvenlik Konseyinin ya da Birleşmiş Milletler üyelerinin çoğunluğunun talebi üzerine Genel Sekreterin çağrısı aracılığıyla özel oturumla toplanabilmektedir.

Her olağan oturumun başında Genel Kurul, devlet ya da hükümet başkanları en acil sorunlar hakkındaki görüşlerini dile getirmekte, daha sonra bu sorunlar 6 ana komitede ele alınmaktadır:

  • Birinci Komite (Silahsızlanma ve Uluslararası Güvenlik konuları);
  • İkinci Komite (Ekonomik ve Mali İşler);
  • Üçüncü Komite (Sosyal, İnsani ve Kültürel konular);
  • Dördüncü Komite (Özel Politika ve Sömürgeciliğin Sonlandırılması);
  • Beşinci Komite (Yönetim ve Bütçe konuları);
  • Altıncı Komite (Hukuki konular).

Bazı konular Genel Kurul’da ele alınırken bazıları bu 6 ana komiteye gönderilmekte komitelerin tavsiyelerini de içeren kararlar ve hükümler genelde Aralık ayındaki olağan oturumdan önceki genel kurulda ele alınmakta, oylama ile ya da oylama yapılmaksızın kabul edilebilmektedir.

Genel Kurul’da kararlar genellikle üyelerin çoğunluğunun katıldığı ve oy kullandığı oturumlarda alınmaktadır. Uluslararası barış ve güvenliği, bazı ana organların üye seçimi ve bütçe konuları gibi önemli konularda üçte iki çoğunluk gerekli olup oylama imzalı, el kaldırarak ya da ad okuyarak yapılabilmektedir.

Genel Kurul’da alınan kararların hükumetler için hiçbir bağlayıcı niteliği bulunmamakta, dünya kamuoyunun ahlaki otoritesini ve  ağırlığını taşıyan kararlara üyelerin uyması beklenmektedir.

Birleşmiş Milletler’in bir yıl süreli öncelikli çalışma konuları Genel Kurul tarafından, yani üye ülkelerin çoğunluğunun aldığı kararlar sonucu belirlenmektedir.

Çalışmalar;

  • silahsızlanma, barışın korunması, insan haklarının geliştirilmesi gibi belli başlı konularda çalışmak üzere Genel Kurul tarafından oluşturulan organlar ve komiteler;
  • Kurul’ un talep ettiği uluslararası konferanslar;
  • Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği – Genel Sekreter ve uluslararası memurlar tarafından yürütülmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

0

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için 21 Ocak 1959 tarihinde kurulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin şu anki idarî düzeni 1 Kasım 1998 yılında yürürlüğe giren AİHM İç Tüzüğünde ayrıntılarıyla belirtilmiştir. Mahkeme, Fransa’nın Strazburg  kentindedir.

Türkiye Cumhuriyeti 1987 tarihinden itibaren bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.

İkinci Dünya Savaşında 60 milyondan fazla insanın ölümü sonucunda savaşın ardından 26 Haziran 1945‘te San Francisco’da imzalanan Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi’nde insan haklarına vurgu yapılmış ancak BM İnsan Hakları Bildirgesi, insan haklarının çiğnenmesi durumunda uluslararası korumanın nasıl gerçekleşeceğini saptamamış, bireysel başvuru yöntemine ilişkin kurumsal bir çözüm getirmemiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi2. Dünya Savaşından sonra oluşmuş,  Avrupa Konseyi’nin girişimleri sonucu 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, uygulamada daha başarılı sonuçlar veren bir sistem kurmuştur. Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler, üye devletlerde yaşanan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de 1987 tarihinden itibaren, vatandaşlarının Mahkeme nezdinde bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ek Protokollerle tam zamanlı bir mahkeme statüsüne kavuşmuştur. Mahkeme statüsünden önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Divanı olarak çalışmakta olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin denetimine ilişkin yargısal görevleri yerine getirirken, kararların yerine getirilme sürecinin kontrolü de, şimdi de aynı görevi yürütmekte olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yapılmıştır.

Uluslararası hukukun tanınmış kurallara göre iç hukuktaki bütün başvuru yolları tüketildikten sonra ve konu hakkında son kararın verilmesinden itibaren 6 ay içinde mahkemeye başvurulabilir. Kamu  otoriteleri mahkemeye başvuru yapamazlar. Başvuru sahibinin, iddia konusu sözleşme ihlallerinden şahsen ve doğrudan etkilenmiş olması gerekir. Başvuru sahibi AİHM’ e yapacağı şikayetin özünü ulusal işlemler sırasında da ortaya koymak durumundadır. Ulusal mahkemeler, AİHM yargılama yapmadan önce konu hakkında karar alabilme olanağına sahiptir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Yüksek Sözleşmeci Taraf Devlet sayısı kadar yargıç bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Taraf Devletler tarafından yerine getirilip getirilmediğine ilişkin denetim Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yürütülmektedir.

Mahkeme teşkilatına ve onun yargılama usulüne ilişkin hükümler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin İkinci Kısmında 19 ila 51. maddeler arasında ve AİHM İçtüzüğünde yer almaktadır. AİHM’de Sözleşmeye taraf ülke sayısı kadar hâkim görev yapar ve halen Mahkemede 47 hâkim vardır. Hâkimler, taraf devletler tarafından sunulan üç kişilik liste üzerinden Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından seçilir. 9 yıllık bir süre için seçilen hâkimler yalnızca bir dönem görev yapabilirler. Ancak hâkimler, her durumda yetmiş yaşında emekli olurlar. Mahkemenin çalışmasında bir aksaklık olmaması amacıyla her hâkimin yenisi gelene kadar görev yapması esası da benimsenmiştir (Sözleşme, md. 20-23)

Öte yandan hâkimler kendi adlarına Mahkemede yer alırlar, yani geldikleri ülkeleri temsil etmezler. Mahkemede görev tam zamanlı olduğundan bunu aksatacak bir görev de alamazlar. Hâkimlerin tarafsızlık ve bağımsızlıklarına zarar verecek bir faaliyette bulunmaları da yasaktır. Mahkeme, hâkimlerin uymaları gereken etik ilkeleri 2008 yılında kabul ettiği Yargı Etiği Kararında ortaya koymuştur.

Mahkemenin Yapısı

Mahkemede yer alan birimleri kendi içerisinde idari ve yargısal birimler olarak ikiye ayırmak mümkündür.

Mahkemedeki idari birimler ise şunlardır: Mahkeme Genel Kurulu, bölümler ve filtraj bölümü.

Mahkeme Genel Kurulu

Mahkeme içtüzüğünün kabul edilmesi en önemli görevi olarak kabul edilebilir. Mahkemenin yönetici kadrosunun seçilmesi de görevleri arasındadır: başkan, iki başkan yardımcısı ve üç bölüm başkanı. Başkan yardımcıları, aynı zamanda içinde bulundukları bölümün başkanlığı görevini de devam ettirirler. Bunlardan her biri üç yıllık bir dönem için seçilirler. Öte yandan Genel Kurul, beş yıl için yazı işleri müdürü ve onun yardımcısını da seçer. Ayrıca bölümlerin üye kompozisyonuna karar verir ve Bakanlar Komitesine belli bir süre için dairelerin üye sayısının yediden beşe indirilmesi önerisinde bulunabilir (Sözleşme, md. 25).

Bölümler

Mahkeme bünyesinde idari bir yapılanma olarak beş bölüm oluşturulmuştur. Mahkeme İçtüzüğüne göre her bir hâkim, beş bölümden bir tanesinde görev yapmaktadır. Hâkimlerin bölümlere dağılımında coğrafi bölgeler, cinsiyet ve Sözleşmeci devletlerin sahip olduğu farklı hukuk sistemlerinin dengeli temsiline özen gösterilir. Ayrıca bölümlerin kompozisyonu her üç yılda bir değiştirilmektedir.

Filtraj Bölümü

14 no.lu Protokolün yürürlüğe girmesiyle oluşturulan tek hâkim formasyonu Mahkemenin önündeki açıkça kabul edilemez nitelikteki başvuruları elemek açısından son derece yararlı sonuçlar vermiştir. Bu durumdan daha fazla yararlanmak için yazı işleri müdürlüğü bünyesinde yeniden yapılanmaya gidilmiştir. Böylece daha önceki beş bölüm yanında bir anlamda “altıncı bölüm” olarak (resmi olarak bu şekilde adlandırılmasa da) filtraj bölümü kurulmuştur. Bu bölüm, hakkında en çok başvuru yapılan beş ülkeden gelen hukukçuların oluşturduğu alt birimler halinde çalışmaktadır. Burada amaç, kabul edilemezlik kararlarında bir standardın sağlanması, kabul edilebilirlik usulünün daha rasyonel kılınması ve çalışma usullerinin düzeltilmesidir. Yeni dönemde ise elde edilen başarı nedeniyle filtraj bölümü bünyesinde diğer ülkeler için de alt birimler kurulmuştur.

Mahkemedeki yargısal formasyonlar ise şu şekilde sıralanabilir: daireler, komiteler, tek hâkim, Büyük Daire.

Daireler

Her bir bölüm içinde daireler oluşturulmuştur. Bölüm başkanı, bütün davalarda, başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi ise seçildiği ülkeye karşı açılan her davada yer alır. Şayet, başvuru bölüm başkanının seçildiği ülkeye karşı yöneltilmişse bölüm başkan yardımcısı müzakereye başkanlık eder. Daire önündeki her davada, o dairenin asıl üyesi olmayan bölüm üyeleri yedek üye olarak yer alırlar. Dolayısıyla her başvurunun müzakeresi için bölümde farklı bir üye kompozisyonu içeren daireler karşımıza çıkar.

Komiteler

Her bölüm içinde on iki aylık bir dönem için üç hâkimden oluşan komiteler kurulur. Komiteler, özellikle Mahkemenin yerleşik içtihadının söz konusu olduğu başvuruları karara bağlarlar. Sınırlı da olsa filtraj yetkileri de, yani başvurunun kabul edilemezliği konusunda karar verme yetkileri, vardır. Bu durum tek hâkim tarafından komitelerin başvurunun kaderi konusunda karar vermeye davet edildiklerinde ortaya çıkar.

Tek hâkim

Açıkça kabul edilemez başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvuruları elemekle görevli yargısal formasyondur. Bu tür başvurular aslında Mahkemenin önündeki başvuruların yaklaşık olarak %90’ını oluşturmaktadır. Mahkeme başkanı, bu görevi yerine getirmek üzere 1 Haziran 2010 tarihinde ilk olarak bir yıllık süre için 20 hâkim görevlendirmiştir. 1 Haziran 2011 tarihinde ise 20 hâkim daha bunlara eklenmiştir. Bu hâkimlere, yazı işleri müdürlüğünün yaklaşık 60 hukukçusu destek vermektedirler. Ayrıca onlar daire ve Büyük Daire önündeki görevlerine de devam ederler. Ancak tek hakim formasyonu hakimleri, bu formasyonlarda kendi ülkelerine karşı yapılan başvurularda görev ifa edemezler.

Büyük Daire

17 üyeden oluşan Büyük Dairede Başkan, Başkan yardımcıları ile bölüm başkanları doğal üye olarak yer alırlar. Başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi de burada bulunmaktadır. Diğer üyeler ise kura yoluyla belirlenir. Büyük Daire, Sözleşme’nin uygulanması ve yorumlanması açısından ciddi sorunlar içeren başvurulara bakmaktadır. Daireler, incelemenin her aşamasında Büyük Daire lehine yargılama yetkisinden el çekebilirler. Ancak bunun için başvuru hakkında henüz karar verilmemiş olması ve hükümet ile başvurucunun da buna rıza göstermesi gerekir. Öte yandan daire kararını verdikten sonra taraflardan biri üç aylık süre içinde başvurunun Büyük Daire önünde yeniden görülmesini talep edebilir. Bu talep ilk olarak Mahkeme başkanını da içinde bulunduruan beş kişilik panel tarafından incelenir, eğer kabul edilirse, başvurunun tamamı yeniden Büyük Daire tarafından incelenir.

Yargılama Usulü

Sözleşme’ye taraf devletler veya Sözleşme’nin ihlalinden mağdur olduğunu iddia eden herkes, Sözleşme’de yer alan haklarından birinin veya birkaçının taraf devlet tarafından çiğnendiği iddiasını içeren bir dilekçe ile AİHM’e başvuruda bulunabilir. Mahkeme önündeki yargılama usulü kamuya açıktır ve çelişmeli yargılama ilkesine uygundur. Ayrıca incelemenin büyük kısmı yazılı olarak yapılır. Duruşmalar çok az davada yapılır ve halka açıktır, fakat Büyük Daire, istisnai koşulların varlığı halinde kapalılık kararı da alabilir.

Kişiler, kendileri ya da bir avukat aracılığıyla başvuru yapabilirler. Ancak başvuru dilekçesi hükümete komünike edildiğinde başvurucular bir avukat tarafından temsil edilmek zorundadırlar. Avrupa Konseyi, yeterli imkânı olmayan başvurucular için bir adli yardım sistemi kabul etmiştir.

Mahkemenin resmi dilleri Fransızca ve İngilizcedir, fakat başvuruların taraf devletlerin dillerinden birinde de yapılabilmesi mümkündür. Bununla beraber başvuru bir kez hükümete komunike edildiğinde, Mahkemenin resmi dillerinden biri kullanılmalıdır. Bununla beraber Mahkeme Başkanı veya daire başkanı, başvurucunun ilerleyen aşamalarda kendi dilini kullanmaya devam edebileceğine de karar verebilir.

11 no.lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce başvuruların incelenmesi Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından yapılan ilk inceleme aşamasını içermekteydi ve bu birimde kabul edilebilirlik hususunda karar veriliyordu. Başvuru kabul edilebilir bulunduğunda ise Komisyon, dostane çözüme ulaşmak için taraflarla görüşüyordu. Eğer bu görüşmelerden sonuç alınmazsa olayları tespit eden ve başvurunun esasına ilişkin görüşü de içeren bir rapor yazılmakta ve bu rapor Bakanlar Komitesine aktarılmaktaydı.

Mevcut uygulamada ise Mahkemeye ulaşan her başvuru ilk olarak yazı işleri müdürlüğü hukukçuları tarafından ele alınır ve uygun yargısal formasyonlar önüne gönderilir. Açıkça kabul edilebilirlik kriterlerini karşılamayan bir başvuru tek hâkim önüne gönderilir ve tek hâkim, yazı işleri müdürlüğü hukukçusunun kendi sorumluluğu altında hazırladığı bir not (tek hâkim notu) üzerinden kararını verir. Tek hâkim, kendisi karar almak yerine başvuruyu incelenmek üzere komite ya da daire önüne de gönderebilir.

Yerleşik bir içtihat temelinde çözümlenecek bir başvuru ise basitleştirilmiş usulle işleyen üç hâkimden oluşan komite formasyonu tarafından karara bağlanır. Bu usul, daireler önündeki usule göre daha basit ve hızlıdır. Özellikle komitelerde ulusal hâkimin varlığı şart değildir. Ancak Komite, üyelerden birinin ulusal hâkim ile yer değiştirmesi kararı alabilir. Komite kararları oybirliğiyle alınır ve bu usulle karara bağlanan başvurular Büyük Daire önüne gönderilemez.

Tek hâkim ya da komite önüne gönderilmeyen başvurular bu konuda genel yetkili formasyonlar olan daireler tarafından ele alınır. Başvuru daire önüne geldiğinde, üyelerden biri başvurunun raportörü olarak tayin edilir. Başvurunun yöneltildiği ülkenin hâkimi ise otomatik olarak o başvurunun müzakere edildiği dairede görev alır. Eğer ulusal hâkimin başvurunun incelenmesinde görev alabilmesi mümkün değilse daire başkanı tarafından ad hoc hâkim atanır.

Bu usul çerçevesinde kabul edilebilirlik ve esasa ilişkin gözlemlerini sunmak üzere başvurunun hükümete bildirilmesi öngörülmektedir. Mahkemenin kabul edilebilirlik ve esas hakkında incelemeyi birlikte yapması artık olağan usul haline gelmiştir. İlke olarak hükümet 16 haftalık süre içinde gözlemlerini sunmak zorundadır, bu süre daha sonraki aşamalarda kısaltılabilmektedir. Bu gözlemler daha sonra 4 haftalık süre içinde cevabını sunması için başvurucuya iletilir. Başvurucudan bu aşamada hakkaniyete uygun tatmin talebini de bildirmesi istenir. Başvurucunun cevabı ve talepleri ise son kez gözlemlerini sunabilmesi için hükümete gönderilir. Bu gözlemlerin de gelmesinin ardından karar taslağı hazırlanan başvuruyu hâkim-raportör, karar için dairenin önüne getirmektedir.

Dairenin Sözleşme’deki haklardan birinin ya da birkaçının ihlal edildiği yönündeki tespiti genel olarak 41. madde çerçevesinde bir miktar paranın başvurucuya ödenmesine yol açar. Aynı zamanda daire, 46. maddeye dayanarak, tespit edilen ihlalin kaynağında olan yapısal probleme ve onun çözümü için alınması gereken tedbirlere ilişkin direktifler de verebilmektedir.

Daire kararları kesin değildir. Taraflardan birinin kararı Büyük Daire önüne götürmek için sahip oldukları üç aylık sürenin sonunda bu yönde bir talep yoksa veya taraflar bu yöndeki taleplerinden vazgeçmişlerse ya da talep beş kişilik Panel tarafından reddedilmişse daire kararı kesin hüküm halini alır.

Yargılamanın her aşamasında Mahkeme, yazı işleri müdürlüğü vasıtasıyla taraflara “dostane çözüm” önerisinde bulunabilir. Dostane çözümün Mahkeme tarafından kabul edilebilmesi için ilgili hükümetin bir şekilde başvurucunun iddialarının doğruluğunu kabul etmesi, başvurucunun zararını karşılama ve lehine bazı tedbirleri alma yükümlüğü altına girmesi gerekir. Şayet taraflar bir uzlaşmaya varır ve bu yeterli görülürse Mahkeme başvuruyu gündemden düşürerek dostane çözümden gerekli sonuçları çıkarır. Şayet taraflar bir çözüme varamazsa hükümet, Mahkemeye Sözleşme’nin ihlalini tanıyan ve başvurucunun zararını tazmin eden “tek taraflı deklarasyon” bildiriminde bulunabilir. Bu tek taraflı deklarasyon kabul edilirse, başvuru yine gündemden düşürülür. Dosyaların çözümünde kullanılan bu iki usul -ki birincisi Sözleşme metninde düzenlenmiş ikincisi ise uygulamayla ortaya çıkmıştır- yıllar içinde daha sıklıkla uygulanır hale gelmiştir.

Mahkemenin kesin nitelikteki bütün kararları ilgili olduğu devlet açısından bağlayıcıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Mahkeme kararlarının uygulanmasından sorumludur. Dostane çözüm kararlarının infazı da bu kapsamdadır. Bakanlar Komitesi, Sözleşme’nin ihlalinin tespit edildiği konuda ilgili devletin kararın infazı için gerekli genel veya özel tedbirleri alıp almadığını denetler. Öte yandan 14 no.lu Protokol 46. maddeyi değiştirerek uygulama aşamasına ilişkin iki yeni usul kabul etmiştir: Bakanlar Komitesinin Mahkemeden kararın anlamını belirginleştirilmesini ve ilgili devletin kararı doğru bir şekilde infaz edip etmediğini değerlendirmesini talep edebilmesi.

Mahkeme Yazı İşleri Müdürlüğü

Yazı işleri müdürlüğü, yargısal görevlerinin ifasında Mahkemeye hukuki ve idari destek verme rolünü üstlenir. Bu müdürlük; hukukçular, idari ve teknik personel ile mütercimlerden oluşmaktadır.

Mahkeme Genel Kurulu tarafından seçilen Yazı İşleri Müdürü, Mahkeme Başkanının yetkisi altında yazı işleri teşkilatının en üst düzey görevlisidir. Mahkeme Genel Kurulu, Yazı İşleri Müdürüne görevlerinde yardımcı olmak üzere bir Yazı İşleri Müdür Yardımcısı seçer. Ayrıca Mahkemedeki her bir bölümde de bir yazı işleri müdürü ve yardımcısı görev yapar.

Yazı işleri müdürlüğü Mahkemeye sunulan başvuruların karar için hazır hale getirilmesinden ve görüşülecek karar taslaklarının hazırlanmasından sorumludur. Yazı işleri hukukçuları Mahkemede bölümlerin alt birimleri olarak ifade edebileceğimiz otuz beş ofiste (division) görev yaparlar. Bu hukukçular, usule ait konularda taraflarla yapılan yazışmaları yapar, hâkimlerin dikkatine sunulmak üzere analitik notları ve dosyaları hazırlarlar. Bu hukukçuların başvurular hakkında bir karar alma imkânı yoktur. Mahkemeye gelen başvurular ilgili ülkenin hukuk sistemi ve başvurunun dili çerçevesinde farklı ofislere gönderilebilmektedir. Yazı işleri müdürlüğünün Mahkemeye dönük hazırladığı bütün belgeler iki resmi dilden birinde kaleme alınır.

Yazı işleri müdürlüğü, hukukçuların görev aldığı ofisler yanında Mahkemenin aşağıdaki alt birimlerinde çalışanlarını da içine alır: çalışma usulleri ve başvuruların idari yönden yönetimi, bilgi-işlem, içtihat bilgilendirme ve yayınlar, araştırma ve kütüphane, hakkaniyete uygun tatmin, basın ve halkla ilişkiler ile idari işleyişe ilişkin birimler (bütçe ve finans bürosu vb.). Ayrıca gelen başvuru ve mektuplar ile dosyalar ve arşivden sorumlu bir Merkez Büro vardır. Mahkemede kararların dil açısından kalite denetimini yapan ve onları yazıldığı dil dışındaki diğer resmi dile çeviren dil uzmanları da bu müdürlük içinde yer alır.

Dostane Çözüm

Mahkemenin başvuruyu kabul edilebilir bulduğunu açıklaması halinde, sorunun taraflar arasında insan haklarına saygı esasına dayanan dostane bir çözüme kavuşturulması amacıyla çaba gösterir. Dostane bir çözüme varılacak olursa Mahkeme, olayların kısa bir özetini ve ulaşılan sonucu kapsayan bir karar verdikten sonra dava kayıt listesinden silinir. Dostça bir çözüm yoluna gidilmezse Mahkeme, Sözleşmenin davalı devletçe ihlal edilip edilmediğine hükmeder.

Karar

Kararlar gerekçelidir. Mahkeme, Sözleşmenin ya da ona bağlı Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse ve ilgili sözleşmeci tarafın iç hukuku bunu ancak kısmen giderme olayı veriyorsa zarar gören tarafa adil bir karşılık hükmedebilir. Bunun yanı sıra davalı devlet maddi ve manevi tazminat ve ayrıca dava masrafları ile avukatlık ücretlerinin ödenmesi yaptırımına bağlanabilir.

Kararların Uygulanması

AİHM’nin verdiği nihai kararlara davaya taraf olan devletler uymak zorundadır. Yani kararlar taraf devletler için bağlayıcı niteliktedir. Mahkemenin son kararı Bakanlar Komitesi’ne gönderilir. Komite kararların yerine getirilmesini gözetir.

12 Ocak – Hukuk Takvimi

0
12 Ocak Hukuk  Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün, önemli olaylar,  yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuk düzenlemeler

12 Ocak – Hukuk Takvimi

1665

Bask kökenli Fransız hukukçu ve matematikçi Pierre de Fermat öldü.  (Doğumu: 17 Ağustos 1601) İlk öğreniminin ardından üniversitede hukuk eğitimi almak üzere Orleans’a gitti. Toulouse Üniversitesinde eğitim gördü. 1631 yılında hukuk diploması aldı. Medeni hukuk alanında derece aldı. Yargıç oldu ancak matematiğe daha çok zaman ayırdı. Toulouse parlâmentosunda meclis üyesi olma hakkı kazandı. Vebaya yakalandı ve 1653 yılında hastalıktan kurtuldu. Memurluktan arta kalan zamanlarında matematikle ilgilendi. Sayılar teorisinde önemli sonuçlar buldu, olasılık ve analitik geometriye katkıda bulundu. Modern sayılar kuramının kurucusu kabul edildi. Fermat’nın son teoremi ile hatırlanmaktadır.

1729 Felsefeci ve siyaset kuramcısı Edmund Burke, doğdu. (Ölümü: 9 Temmuz 1797)  Burke, İngiltere Avam Kamarası’nda görev yaptı. Fransız İhtilali‘ne karşı çıktı. Kuzey Amerika’daki İngiliz sömürgelerinin bağımsızlık hareketine destek verdi. Estetik üzerine felsefi çalışmalar ve Annual Register adlı siyasi dergiyi çıkardı.
1746

İsviçreli sosyal reformcu, filozof ve politikacı Johann Heinrich Pestalozzi doğdu. (Ölümü: 17 Şubat 1827) Din eğitimi almasına karşın filozof Jean-Jacques Rousseau’nun etkisi ile hukuk ve siyasi adalet alanında kariyer yaptı ve felsefeye yöneldi. 1765 yılında yaklaşık 20 filozofla birlikte Helvetic Topluluğu’nu kurdu ve özgürlükler alanında çalıştı.

1833

Alman filozof ve iktisatçı Karl Eugen Dühring doğdu. (Ölümü 21 Ekim 1921) Berlin Üniversitesi’nde felsefe ve Ekonomi dersleri verdi.

1848

Kemalpaşazâde Said Bey (Lastik Kemal Bey), doğdu. (Ölümü: 15 Mart 1921) Muavin, kâtip ve başkâtip olarak görev yaptı. Ardından Hariciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) Matbuat Kalemi’nde müdür yardımcısı ve kalem müdürü oldu. 1885 yılında  Şûrâ-yı Devlet Muhâkemat Dairesi üyeliğine getirildi. Muhâkemat Dairesi reisi, ve 1894 yılında da da Bidâyet Mahkemesi reisi oldu, bu görevle eşzamanlı olarak İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliğinde bulundu. 4 Aralık 1908 tarihinde Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlığına getirildi.

Kemal Paşazade Said (Lastik Said)
1876

Amerikalı gazeteci ve roman yazarı Jack London (John Griffith London) doğdu. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitap yazdı. Dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen ilk Amerikalılardan oldu. Kariyeri boyunca defalarca intihalden suçlandı. 22 Kasım 1916’da, çiftliğinde yaşamını yitirdi.

1895

Fransız hukukçu ve devlet adamı Jean Berthoin doğdu. (Ölümü 25 Şubat 1979) Grenoble ve Bordeaux’da hukuk ve edebiyat alanında lisansını tamamladı. Kimya-fizik alanında master yaptı. Senatör ve bakan olarak görev aldı.

1906

Varoluşçuluk, etik ve ontoloji ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Litvanya kökenli Fransız filozof, Emmanuel Levinas, 12 Ocak 1906’da Kovno’da (Litvanya) doğdu. Aslen Yahudi olan Levinas Orta öğrenimini Litvanya ve Rusya’da tamamladı. 1923-30 arası Fransa, Strasbourg’ta felsefe öğrenimi gördü. 1928-29’da Almanya, Fribourg’da Husserl ve Heidegger’in derslerine katıldı. 1930’da Fransız vatandaşlığına geçti. École Normale İsraélite Orientale’de yöneticilik ve Poitiers (1964), Paris-Nanterre (1967), Sorbonne (1973) üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. Türkçe’ye tercümesi yapılan çok sayıda eseri bulunmaktadır. 25 Aralık 1995‘te yaşamını yitirdi.

Emmanuel Levinas
1915

ABD Temsilciler Meclisi, kadınların da oy kullanması yönündeki kanun teklifini reddetti. ABD’de kadınlar 1920 yılında seçme ve seçilme hakkı elde etti.

1920

Misak-ı Milli Kararlarını ilan eden son Osmanlı Meclisi Mebusanı İstanbul’da toplandı.

1932

Hattie Wyatt Caraway, Amerika Birleşik Devletleri senatosuna seçilen ilk kadın politikacı oldu.

1933

Dahili İstikraz (İç Borç) Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi.

1934

Hukukçu ve Yunanistan’ın eski Başbakanı Eleftherios Venizelos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Modern Yunanistan’ın mimarı Venizelos 23 Ağustos 1864 tarihinde doğdu ve 18 Mart 1936’da öldü. Yunanistan’ın en önemli limanlarından biri olan Siroz adasında eğitim gördü, 1887 yılının Mart ayında Girit’e avukat olarak döndü ve adanın 6’sı Müslüman 11’i Rum olan 17 avukatından biri oldu. 29 Ekim 1930’da Türkiye’deki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katıldı. Seçimleri kaybedince Paris’e gitti ve orada iken gıyabında idama mahkûm edildi. 1936 yılında Paris’te öldü.

1939
1951

Soykırım Suçunun İşlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme, 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştı.

1952

ABD yönetimi, Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye 58 milyon dolarlık askeri yardım yapılmasına onay verdi.

1954

Türkiye, Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşmeye katıldı. BM Genel Kurulunun 20 Aralık 1952 tarih ve 640 (VII) sayılı kararıyla kabul edilen ve 7 Temmuz 1954 tarihinde yürürlüğe giren sözleşmeye ilişkin 7288 Sayılı Onay Kanunu 2 Haziran 1959 günlü Resmi Gazete’de yayınlandı.

1961

27 Mayıs Askeri Darbesinin ardından siyasi partilerin faaliyetine yeniden izin verildi.

1971

Anayasa Mahkemesi, özel yüksek okulların Anayasa’ya aykırı olduğuna karar verdi.

1980 Türkiye Barolar Birliği’ Avukatlık Meslek kurallarında değişiklik yapıldı.
1983

Fatsa Dev-Yol Davası, Amasya’da başladı. 261 sanık hakkında idam cezası istenen, 759 sanıklı davada idamı istenenler arasında eski Belediye Başkanı Fikri Sönmez de bulunuyordu.

1988

Tek tip elbise giymeyen tutuklu ve hükümlülerin ziyaretçileriyle görüştürülmemesi cezaevlerinde olaylar çıkmasına neden oldu.

1998

19 Avrupa ülkesi, insan klonlanmasının yasaklanması konusunda anlaştı.

2000

DSP-MHP-ANAP Koalisyon hükumeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin, idama mahkûm edilen Abdullah Öcalan hakkında verdiği ihtiyati tedbir kararına uyulmasını kararlaştırdı.

2002

ABD’li avukat ve 1977-1980 yılları arasında Başkan Jimmy Carter kabinesinde dışişleri bakanı olan Cyrus Roberts Vance öldü. (Doğumu 27 Mart 1917) 1942’de Yale Hukuk Okulu‘nu üsstün başarıyla bitirdikten sonra ABD Deniz Kuvvetleri’ne girdi. Terhis olduktan sonra 1946’da Wall Street’teki bir hukuk şirketine girdi. Uluslararası anlaşmazlıklarda Birleşmiş Milletler temsilcisi ve arabulucu olarak görev üstlendi. Kennedy yönetimi sırasında Ordu Sekreteri ve Savunma Bakanlığı Baş Hukuk Müşaviri olarak görev yaptı. Dışişleri Bakanı olarak Vance, dış politikaya çatışma yerine müzakere ve silahların azaltılması odağında yaklaştı. Nisan 1980’de, İran’daki Amerikan rehineleri kurtarmak için yapılan Kartal Pençesi Operasyonu’nu protesto etmek için istifa etti. 1991’den sonra eski Yugoslavya topraklarındaki savaşı durdurma çabalarına katıldı. 1993’te, Bosna-Hersek’le ilgili BM gözetiminde toplanan uluslararası barış konferansının Birleşik Krallık eski dışişleri bakanı David Owen’la beraber eşbaşkanlığına getirildi.

2006 Papa  II. Ioannes Paulus ve gazeteci Abdi İpekçi suikastlarının tetikçisi Mehmet Ali Ağca,  iki ayrı gasp ve soygun suçundan ötürü 5,5 yıldır hükümlü olarak bulunduğu Kartal H Tipi Cezaevinden tahliye edildi. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, tahliyenin bütün yönleriyle değerlendirilmesi açısından Yargıtay incelemesine sunulması için yazılı emir yoluna başvuracağını bildirdi. Yapılan itiraz üzerine, Yargıtay tahliye kararını oybirliğiyle kaldırdı ve Mehmet Ali Ağca 20 Ocak 2006 tarihinde tekrar tutuklanarak cezaevine konuldu.
2019 Amerikalı kadın hakim Patricia Wald, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Eylül 1928 ) Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1967’de Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’na katıldı. 1968’den 1970’e kadar Washington DC’de çalıştı, Şiddetin Nedenleri ve Önlenmesi Ulusal Komisyonu’nda danışman olarak görev yaptı. Ayrıca 1970 yılında Ford Vakfı’nın Uyuşturucu Bağımlılığı Araştırma Projesi’nin eş-yöneticiliğini yaptı. Daha sonra Hukuk ve Sosyal Politika Merkezi’nde ve 1971-1972 yılları arasında Ruh Sağlığı Hukuku Projesi’nde çalıştı. Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi hakimi olarak atanan ilk kadın hakim oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi hakimi ve Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi hakimi olarak görev yaptı. Amerikan Barolar Birliği Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde ve Amerikan Hukuk Enstitüsü Konseyi’nde bulundu. 2021 yılında Obama tarafından The Privacy and Civil Liberties Oversight Board‘a aday gösterildi ve 2017’ye kadar görev yaptı. Amerikan Hukuk Enstitüsü, Amerikan Felsefe Derneği, ve Whitney R. Harris Dünya Hukuk Enstitüsü’nün üyesiydi.  Amerikan Barolar Birliği‘nden madalya aldı.
2025 Fransa’da yaşayan Kamil A.’nın kızına cinsel saldırıda bulunmakla suçladığı İdris A.’yı Türkiye’de vurmaları için 60 bin euroya tetikçilerle anlaştığı, tetikçilerin de 600 bin liraya 8 ayrı tetikçi tuttuğu anlaşıldı. İdris A .2024 aralık ayında bacaklarından vuruldu, evi ve otomobili kurşunlandı. Başlatılan soruşturmada, tetikçiler ve aile üyeleri ‘yaralama’, ‘azmettirme’, ‘mala zarar verme’, ‘6136 Sayılı Kanuna Muhalefet’, ‘Genel güvenliği tehlikeye sokmak’ suçlarından tutuklandı.  Bazı şüpheliler adli kontrol ile serbest bırakıldı. Fransa’da bulunan Kamil A. hakkında ‘azmettirme’ suçundan gözaltı kararı verildi.

12 Ocak – Hukuk Takvimi

Felsefenin Konusu, Görevi, Amacı ve İlgi Alanı

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Felsefenin Konusu, Görevi, Amacı ve İlgi Alanı – Av. Vedat Ahsen Coşar

Diğer bilim kollarının konusu belli olduğu halde, felsefenin konusunu tespit işi felsefenin kendi görevidir. Nitekim  Alman Sosyolojisinin kurucularından olan sosyolog, filozof ve eleştirmen George Simmel “her filozof, sadece hangi cevapların bulunacağını değil, aynı zamanda hangi soruları soracağını da tayin eder” demiştir. (Ernest Hirsch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 46 – 1996)

Dolayısıyla felsefeyle uğraşan kişiler, sadece bilinen soruları ve cevapları bulmakla ve bunları incelemekle yetinmezler, eski sorulara yeni cevaplar ararlar, daha önce sorulmayan soruları sorarlar, bunların cevaplarını bulmaya çalışırlar. Amerikalı fütürist/gelecek bilimci Alvin Toffler onun için “Yirmi birinci Yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyleri, yeni bilgileri öğrenmeyenler olacaktırdemiştir.

O nedenle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de tek bir felsefe, tek bir felsefi sistem, tek bir felsefe okulu yoktur, aksine çok sayıda felsefe sistemi, çok sayıda felsefe okulu vardır ve gelecekte de olacaktır.

Hayat nasıl yerinde durmuyor, sürekli olarak akıyor ve değişiyor ve değişmeyen tek şey değişim ise, değişen zamana, koşullara, ihtiyaçlara, anlayışlara, görüşlere göre, yeni felsefi akımlar, yeni felsefe sistemleri ve okulları ortaya çıkacaktır. Sonuç itibariyle zamanla ortaya çıkan her alandaki değişime bağlı olarak birçok bilim dalı birbirinden ayrılmış, her bilim dalı içinde uzmanlıklar ortaya çıkmış, her yeni bilim dalının ilkeleri, o bilim dalının özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre belirlenip şekillenmiş, buna bağlı olarak geçmişte bilimin bütününü temsil eden felsefe, günümüzde ayrı bir çalışma alanına sahip bir disiplin haline gelmiştir.

Ama bu çalışma alanı, konu yönünden değil, sadece görev yönünden diğer bilim dallarından ayrılmıştır. Değil ise, felsefenin  amacı, hemen hemen bütün alanlarda ve bilim dallarında aynıdır, birdir ve ortaktır. O nedenle, bilim dalı olarak felsefeye “ilkeler bilimi” adı verilmiştir, zira hangi özel bilim dalı olursa olsun, bunların temelleri, yani dayandıkları ilkeler ile varmak istedikleri sonuçlar ve hedefler felsefe alanında birbirleriyle birleşirler. (Ernest Hirch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 54 – 1996)

Genel niteliği itibariyle bir “ilkeler bilimi” olan ve temel hedefi ve amacı uyumlu bir dünya ve hayat görüşü sağlamaya çalışan felsefe, esas itibariyle şu üç sorunu çözümlemeye çalışır:

1- Hangi koşullar altında ve hangi çerçevede güvenilir bilgiyi elde etmek mümkündür? (Bilgi Teorisi)

2- Değer biçmek konusunda hangi ölçülere başvurmak gerekir? (Değer Teorisi)

3- Varlığın iç yüzü, yani en yüksek hedefi nedir? (Metafizik/Fizikötesi)

Kuşkusuz değişik felsefi okulların, felsefi görüşlerin bu sorulara verdikleri cevaplar, bu konular üzerine olan görüş ve düşünceleri ile yaklaşımları farklıdır. O nedenle, bu felsefi okulların ve görüşlerin; Bilgi TeorisiDeğer Teorisi ve Metafizik/Fizikötesi çerçevesinde sınıflandırılmaları ve bu bağlam içinde ve bu çerçevede açıklanmaları gerekir. Buna göre;

a- Bilgi ve Bilgi Teorisi

Geride bıraktığımız yüz yılın en önemli analitik fütüristlerinden ve yönetim bilgelerinden olan Peter F.Drucker’in, “Kapitalist Ötesi Toplum” isimli özgün eserindeki anlatımına göre bilgi; arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamış olmasına rağmen, 2500 yıldan daha fazla bir zamandan bu yana insanlığı etkileyen ve aydınlatan Sokrates’e göre, “kendini bilmek”, yani kişinin entelektüel ve ahlaki yönden büyümesidir.

Sokrates’in en büyük rakibi Protagoras’a göre bilgi, “mantık, dilbilgisi, konuşma sanatı, retorik”, yani “kişinin rakibini sözle yenmesidir.

Tao ve Zen felsefesine göre bilgi, “aydınlığa, bilgeliğe, hikmete giden yol”, yani “kişinin kendini, kendisini bilmesidir.

Doğulu bilge Konfüçyüs’e göre bilgi, “neyi, nerede, ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilmek” ve “rakibini sözle mat etmektir.”

Batı ve Doğu felsefesindeki bu anlaşılma, algılanma ve tanımlanma biçimlerine göre bilgi, Amerikalı fütürist/gelecek bilimci Drucker’in de vurgu yaptığı üzere “yapma, yapabilme yeteneği, işe yararlılık” olmadığı gibi  “yapmaya, aletlere, süreçlere, ürünlere” uygulanan bir şey de değildir.

Bütün bu bilgelerin yaklaşımına ve anlayışına göre bilgi, sadece “var olmaya” uygulanan bir şeydir.

Yunanlıların “techne” dedikleri şey olan beceriyle, işe yararlılıkla, zanaatla/sanatla, “organize, sistematik, amaçlı bilgi” anlamına gelen “loji” sözcüklerinin birleşmesinden oluşan “teknoloji”, gerçekte bilginin, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulanması sonucu doğmuştur. Sanayi Devrimi dediğimiz şey de bu sürecin sonunda gerçekleşmiş, diğer bir deyişle Sanayi Devrimi’ni bu süreç yaratmıştır.

Eski Yunan’da “sanatlar üzerine konuşma” anlamına gelen “teknoloji” günümüzde, “bilimin, pratik yaşam gereksinimlerini karşılaması ya da insanın, çevresini denetleme, biçimlendirme, değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları ve yine bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçlar ile bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

Sanayi Devrimi ile birlikte üretim yoğunlaşmasını, yani fabrikayı, ardından bugün hepimizin bildiği, çoğumuzun kullandığı büyük buluşları/icatları yaratan teknolojiyi sürükleyen şey, Drucker’in evrimini anlattığı bilginin anlamındaki ve işlevindeki bu temel değişikliktir.

Bu temel değişikliğe bağlı olarak üretimin ve servet yaratmanın önemli bir unsuru haline dönüşen ve hatta sermaye araçlarını, hepsi tükenebilir nitelikte olan paratoprakmakineemek olarak gören klasik, Marksist ve Keynesçi iktisatçıların görüşlerinin aksine, sermaye aracı haline gelen ve Sanayi Devrimi’ni yaratan, bilginin sistematik bir şekilde kullanılması üzerine çalışan ilk kişi olarak bilinen, İşletme Yönetimi’nin babası olarak kabul edilen Amerikalı mühendis ve endüstriyel yönetim uzmanı Frederick Winslow Taylor tarafından işe uygulanılmaya başlanılmasıyla birlikte “Produktivite/Verimlilik Devrimi” doğmuştur.

Bilginin işlevindeki ve dinamiğindeki üçüncü değişim olan bilginin bilgiye uygulanması ise, jenerik bir işlev olan “Yönetim Devrimini” yaratmıştır.

Onun için eskiden bu yana hemen her kuruluşta var olan ve uygulanan yönetim, Drucker’in nitelendirmesiyle artık bilgi toplumunun jenerik organıdır ve günümüzde yöneticiler, sadece yönetmekten değil, bilginin uygulanmasından ve performansından da sorumludurlar.

Bugün bizim bilgi-işlem” dediğimiz şey, aslında bilginin bilgiye uygulanması olan, diğer bir deyişle bilginin dönüşümü için kullanılan yöntemleri ve bu dönüşümleri gerçekleştirmek için kullanılan mekanizmaları inceleyen disiplinin adıdır.

Bilginin işlenmesinde ve iletilmesinde, giderek artmakla birlikte işitmeye dayalı basit seslerden daha çok, fonemleri, sembolleri, bu bağlamda bilgiyi temsil etmek üzere ondalık sayıları, alfabetik harfleri, kimi noktalama işaretlerini ve matematiksel sembolleri kullanan, bu yolla yeni bilgi ağları yaratan, kavramları birbirine bağlayan, yeni diller, yeni kuramlar, yazılımlar, imgeler, simgeler geliştiren, geçmişte olduğundan çok daha fazla bilgiyi biriktirme ve depolama olanağı sağlayan, bunları enformasyon haline getirebilmek için verileri birbirleriyle değişik biçimlerde ilişkilendiren, bunlara içerik ve işlerlik kazandıran ve bu suretle enformasyon kitlelerini daha geniş modeller halinde birleştiren “bilgi-işlem” mekanizması ve bu mekanizmanın geliştirdiği teknikler, bugün artık hemen her türlü bilim alanında, yönetimde, sanayide, ticarette, sanat ve fikir yaşamında çok daha yaygın biçimde kullanılmaktadır.

Marx, devrimin zamanını tanımlarken şöyle diyordu: “Devrim, toplumsal üretim ilişkileri (yani mülkiyet ve denetim tarzı), üretim araçlarının (yani teknolojinin) gelişmesini engellediği zaman olur.

Bu bağlamda Sanayi Devrimi, feodal toplum yapısı ile bu toplum yapısının ilişkilerinin sanayinin gelişmesini engellediği için olmuştur.

Sovyet toplumu, yapısını ve ilişkilerini, bilgiye, iletişim ve bilgisayar teknolojisine ve özellikle enformasyona dayalı yeni zenginlik yaratma sistemine dönüştüremediği, yani Marx’ı iyi anlayıp yorumlayamadığı için çökmüştür.

Sovyet yöneticileri içinde bunu ilk gören ve itiraf eden Gorbaçov’dur. Nitekim Gorbaçov kendi siyasi hareketine başlarken şunları söylemiştir: “Enformasyon çağında, en pahalı ve en değerli aracın bilgi olduğunu en son anlayanlardan birisi olduğumuz için çöktük.”

Gorbaçov’un bu öngörüsünün dayanağı, Marx’ın, bilginin teknolojiyi, teknolojinin de bilgiyi ve kültürü değiştireceği yönündeki sezgisini biliyor veya bunu anlamış olmasıdır.

Günümüzde hammaddeye, emeğe, zamana, mekana, sermayeye ve öteki girdilere olan gereksinim azaldığı için bilgi, hemen her şeyi ikame etmekte, gelişmiş ileri bir ekonominin en önemli kaynağı haline gelmekte, bilgiden yeni bilgiler edinmek mümkün olmakla ve süreç bu şekilde işlediği için bilginin değeri giderek daha fazla bir şekilde artmaktadır.

Öyle ki, bir yandan yeni bilgi ağları yaratılırken, diğer yandan kavramlar birbirleriyle farklı biçimlerde ilişkilendirilmekte, yerel ve küresel düzeyde yeni hiyerarşiler oluşmakta, yeni varsayımlar, yeni diller, kodlara ve mantıklara dayalı yeni teoriler, hipotezler ve imajlar üretilmektedir. Daha da önemlisi, veriler daha çok yoldan birbirleriyle ilişkilendirilip bağlam içine oturtularak enformasyon haline getirilmekte, enformasyon kümeleri giderek daha büyük modeller oluşturmakta ve süreç böyle işlediği için günümüzde gelişmiş ülkeler, dünyaya enformasyon, buluş, yönetim, kültür, ileri teknoloji, yazılım, eğitim, tıbbi bakım, finans ve bunlara dayalı hizmetler satmaktadırlar. Bu ülkeler, ekonomilerini tarıma, madene, ucuz emeğe, kitlesel üretime dayalı ülkeler üzerinde, bilgi yaratmanın, bu bilgiyi kullanmanın ve değerlendirmenin yeni yolları üstünde yükselen kendi egemenliklerini kurmaktadırlar ve hatta kurmuşlardır. Gelişmiş bu ülke ekonomilerinin iş ve finans sektöründe gerçekleştirdikleri küreselleşme, yani paranın, sermayenin ve bilginin dünyayı hem çok hızlı ve hem de hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşması, ulusların, uluslararası rekabete hazır ve dayanıklı olmayan ekonomilerin egemenliklerini korumalarını zorlaştırımaktadır.

Bütün bu nedenlerle ve özetle günümüzde bir sermaye aracı haline gelen, klasik, Marksist ve Keynesçi sermaye araçlarının aksine tükenmeyen, bilgiden yeni bilgiler elde eden ve geçmişte çok fazla olmayan bilgi, günümüzün küreselleşen dünyasında çok fazla bir şekilde mevcuttur ve teknolojinin sağladığı araçlarla ve kolaylıklarla dünyayı çok hızlı bir şekilde dolaşmaktadır.

Öyleki, çok az bir zaman önce, bilgi ve haber alamamaktan yakınan bizler, şimdilerde tam bir bilgi ve haber bombardımanın altındayız. Dahası geçmişte bilgiye ulaşmak oldukça zor iken, günümüzde bilgiye ulaşmak geçmişe oranla artık oldukça kolaydır. Ama bu bilgilerin bir kısmı güvenilir değildir, bir kısmı manüpülatiftir, bir kısmı kirlidir, bir kısmı ise işe yaramazdır.

Bu bağlamda doğru bilgiye, güvenilir bilgiye, işe yarar bilgiye ulaşmak ve bu bilgileri amacına uygun şekilde kullanmak, çoğu durumda ve zamanda pek mümkün olmamaktadır.

İşte, felsefe, bize doğru, güvenilir ve işe yarar bilgiye ulaşmak konusunda yardımcı olan en etkili ve işlevsel bilim dalıdır. Bu bağlamda, doğru olan, güvenilir olan, işe yarayan bilgiye biz, sadece felsefenin bir dalı olan ve Epistemoloji adı verilen Bilgi Teorisi aracılığıyla ulaşabiliriz. Zira bu teori bize; hangi koşullar altında ve hangi çerçevede güvenilir bilgi elde etmenin mümkün olduğunu gösterir, bunun yollarını ve araçlarını sağlar.

Nitekim diğer tek Tanrılı dinlere oranla İslamiyet, bilgiyi insan uğraşları arasında en yüksek yere koymuş, gerek Kuran, gerekse Hz.Muhammed’in söylemleri/hadisleri, bilgi edinme yönünde teşvikte bulunmuştur. Gerçekte bilgi sözcüğü (ilm), Kuran’da Tanrı’nın adından sonra en çok kullanılan sözcüktür. Nitekim Kuran “oku” diye başladığı gibi, Hz.Muhammed de, kendisini izleyenleri “İlim Çin’de bile olsa gidip bulmaları” için teşvik etmiştir.

Diğer taraftan insan merak eden, merak ettiği şeyleri öğrenmek ve anlamak isteyen ve buna ihtiyaç duyan, yanı sıra hareket eden, neden hareket ettiğini bilen, hareketinin amacını ve şeklini kendisi tayin eden bir varlıktır. İnsanın gerek öğrenmek ve anlamak, gerekse hareket etmek isteği ve ihtiyacı “bilgi yargısı”nı oluşturur ve bilgi bu yargının kapsamındadır.

İnsanın bilgi yargısı kapsamında olan anlamak, öğrenmek, hareket etmek ihtiyaçlarının hangisinin neden, hangisinin sonuç olduğu hususu, değişik felsefi görüşlere göre değişen bir husustur, yani hareket etme ihtiyacı mı insanı anlamaya ve öğrenmeye sevk eder, yoksa anlamak ve öğrenmek ihtiyacı mı insanı hareket etmeye sevk eder? Bunların her ikisinin birbirlerini tetiklediği aşikar olmakla birlikte, bilgi ihtiyacının hareket etme ihtiyacından sonra geldiği akla daha yakın bir ihtimaldir.

Akıllı bir varlık olan insanın hareketleri bilinçli olduğu ölçüde bir amaca da yöneliktir ve insan, bu amaca yaklaşma ve bu amacı gerçekleştirme derecesine göre, hareketlerine bir değer biçer, insanın bu değer biçme eylemi esas itibarı ile bir “değer yargısı”dır ve bu yargı “bilgi yargısı”ndan ayrı bir kategoridir.

Değer yargısı”, insanın bir şeyi, bir nesneyi, bir insanı, bir hareketi belirli bir ölçüte göre değerlendirmesi ve takdir etmesidir; mantıkta bu ölçüt, “doğru”dur ve bu bir bilgi yargısıdır; estetikte bu ölçüt “güzel”dir; etikte bu ölçüt “iyi”dir.

Hareket etme alanında değer teorisinin uygulama alanı, insanın bilinç dışı ve bilinç içi hareket etmesine göre değişir. İnsanın bilinç dışı hareket etmesi istisnai bir durumdur ve bu alan, insan doğası hakkındaki biyoloji, fizyoloji gibi pozitif bilimlerin açıklayacakları verilere bağlıdır; insanın bilinçli ve bilinçsiz hareketlerinin nedenlerinin irade üzerindeki etkilerinin belirlenmesi ise psikolojinin inceleme alanına girer.

İnsanın bilinç içi hareketine verilecek değer, bilinç ile hareket arasındaki uyuşmaya göre irdelenir, o halde, bu uyuşma hangi ölçüye göre tayin edilebilir sorusunun ve konusunun cevabı psikolojinin inceleme alanı dahilindedir.

İnsanın kısmen de olsa, bilinç etkisiyle hareket ettiği kabul edildiği takdirde, bilincin hareket üzerindeki etkisinin bir amacı vardır ve bu amaç felsefeyi değil, psikolojiyi ilgilendirir ama eğer bunun nedenini ararsak, bunun nedenini herhangi bir pozitif hukuk dalında bulamayz; zira pozitif bilim dalları bize “olan” hakkındaki bilgiyi, “olan”ın nereden çıktığını, neyi etkilediğini, nasıl olduğunu söyler ama “olan”ın niçin, yani hangi amaçla yapıldığını ve neden olduğunu anlatmaz; çünkü başlangıç meselesi felsefenin ana konusudur. Bilincin bu süreçte araya girmesi, hareketlerin belirli kurallara uygunluğunu sağlamak içindir.

b- Değer Kavramı ve Değer Teorisi

İnsan olarak hemen her gün, pek çok değişik konuda değerlendirmeler, yorumlar yapar ve yargılarda bulunuruz. Bu bağlamda, yalan söylemenin, birisine iftira atmanın, başkalarına zarar vermenin, ahlaksızlık yapmanın kötü, her durumda doğru olanı yapmanın, hakikati söylemenin ise iyi olduğunu düşünür ve söyleriz. Nitekim Aristoteles, o nedenle, “Platon’u/Eflatun’u severim ama hakikati daha çok severim” demiştir.

Bütün bu değerlendirmeler ve yargılar, aslında bir değer biçmedir ve bu değerlendirmeler ve yargılar, doğrudan etik ve ahlak felsefesiyle ilgilidir. O nedenle, değer biçme ve değerlendirme yapma konusunda, bizim hangi ölçülere ve araçlara başvurmamız gerektiğinin, hangi ölçününün ve aracın kullanılmasının bizi doğru değer biçmeye ve değerlendirme yapmaya götüreceğinin bilinmesinde yarar vardır.

Doğru değer biçme ve değerlendirme yapma konusunda başvurmamız ve kullanmamız gereken ölçüyü ve aracı bize sağlayan ve veren felsefenin Değer Teorisi’dir. Esasen hangi alanda ve konuda bir kural ile karşılaşırsak, bu kuralı takdir etmek, değerlendirmek için Değer Teorisi’ne başvurmak ihtiyacı duyarız. Zira bütün etik, ahlak, estetik ve hukuk felsefesi bu görev alanına girer.

c- Metafizik/Fizikötesi

Felsefenin üçüncü ana dalı olan metafizik/fizikötesi kavramının fikir babası Aristoteles’tir. Felsefenin bu dalının bu ismi alması, Aristoteles’in eserlerini derleyen ve yayımlayan Rodoslu Andronikos’un, Aristoteles’in varlığın ilkeleri hakkındaki eserini “Fizik” adlı kitaptan sonraya almış olması ve o nedenle, bu kitaba “fizikten sonraki eser” anlamına gelen “metafizik/fizikötesi” başlığının konulmuş bulunmasıdır.

Felsefenin diğer dalları olan Bilgi ve Değer Teorileri’nin tanımlanması ve bu teorilerin sınırlarının açık bir şekilde belirlenmesi her ne kadar kolay ise de, metafizik/fizikötesi teorisinin tanımlanması ve bu teorinin sınırlarının açık bir şekilde belirlenmesi oldukça zordur. Zira  bilgi ve değer teorileri, bilgi, etik, ahlak gibi belli ilgi alanlarına sahiptir. Oysa metafizik/fizikötesi teorisinin ilgi alanlarını belli bir biçimde, belli bir tanımla ve kavramla sınırlamak mümkün değildir. Zira metafizik/fizikötesi üzerine olan görüşler ve incelemeler; varlık, varoluş, evrensellik, sebep/sonuç, uzay, uzam, zaman, olgu, olay, Tanrı gibi soyut ve göreceli kavramlar üzerinedir.

Takdir edileceği üzere, insanın deneyim dışında, üstünde ve soyut olan herhangi bir şeyi kesin olarak bilmesi, yani fizik biliminde geçerli olan metotlarla bunu tespit etmesi ve belirlemesi çok zor ve hatta  çoğu zaman olanaksızdır. O nedenle, “metafizik/fizikötesi” sözcüğü, deneyin dışında ve sadece teoriler aracılığıyla, akıl yürütme yoluyla bilinen ve algılanan hususlar anlamında kullanılmış ve o şekilde de kullanılmaktadır.

 

Şahin Alpay Kararı – Anayasa Mahkemesi

0

Şahin Alpay hakkındaki Anayasa Mahkemesi Kararı, AYM Genel Kurulu’nun 11 Ocak 2018 tarihli toplantısında alınmıştır.

İlk bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine, ihlalin ortadan kaldırılması için kararın Alpay’ın yargılandığı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine hükmetti.

Alpay, tahliye taleplerinin reddedilmesi üzerine 1 Şubat 2018’de Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygulanmadığı gerekçesiyle yeniden Yüksek Mahkemeye bireysel başvuru yaptı. Anayasa Mahkemesi, ikinci bireysel başvuruda da ihlal kararına rağmen tutukluluğun sonlandırılmamış olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine hükmetti.

Bunun üzerine mahkeme, 16 Mart 2018’de Alpay’ın yurt dışına çıkmama ve konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirleriyle tahliyesini kararlaştırdı. Alpay, konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol kararının kaldırılması talebinin reddedilmesinin ardından yeniden Anayasa Mahkemesine gitti. Yüksek Mahkeme, Alpay’ın bireysel başvurusunda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ve başvurucuya 20 bin lira manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

11 Ocak 2018 tarihli Şahin Alpay Kararı Hakkında Mahkemenin Basın Açıklaması

Şahin Alpay (B. No: 2016/16092) tarafından yapılan bireysel başvuruda, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Alpay’ın tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen yazıların “Din Savaşıymış”, “Erdoğan ile Batı Arasında”, “Evet Suçta Cezada Şahsidir”, “Bu Millet Bidon Kafalı Değildir”, “Çıkar Yol Erdoğan’sız Hükûmet” ve “Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz” başlıklı yazılar olmuştur.

Soruşturma evresinde, suçlamaya konu yazıların FETÖ/PDY’nin amaçları doğrultusunda yazıldığını ileri sürülmüştür. Alpay’ın FETÖ/PDY’nin illegal bir yapılanma olduğunu bilmesi ve bu yapılanmanın silahlı kalkışmaya girişeceğini öngörmesi gerektiği, 17-25 Aralık soruşturmalarına ve yapılanmaya ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeninin FETÖ/PDY kapsamında tutuklanmasına rağmen anılan gazetede yazı yazmaya devam ettiği hususları tutuklamaya gerekçe oluşturmuştur.

Suçlamaya konu yazılar, 2013 yılının sonlarında ve 2014 yılının başlarında yazılmıştır. Bu yazılar, yayımlandıkları dönemde gerçekleştirilen “17-25 Aralık soruşturmaları”nı ve Hükûmet tarafından bu soruşturmalara gösterilen tepkileri konu almaktadır.

AYM Kararında, Alpay’ın; aylarca ülke gündeminde yer alan güncel bir konuda kamuoyunun bir kısmının ve muhalefet liderlerinin dile getirdiklerine benzer görüşlere yer verdiği yazılarının FETÖ/PDY’nin amaçlarına hizmet etmek için yazıldığının kabulünü gerektiren nedenler tutuklama kararında veya iddianamede somut olgularla açıklanmadığına vurgu yapılmıştır. Somut olayda “suç işlendiğine dair kuvvetli belirti”nin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, tutuklama tedbirinin suça konu edilen yazıların içeriğinden bağımsız olarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yanında ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale ve ihlal olduğu sonucuna varmıştır. Hukukilik şartını sağlamayan tutuklama ölçülü bir müdahale olarak kabul edilmemiştir.

Şahin Alpay Kararının Tam Metni – Anayasa Mahkemesi

Kararın Özeti 

Olaylar

Başvurucu, kamuoyunca bilinen bir gazeteci ve yazardır.

Türkiye, 15 Temmuz 2016 gecesi askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış; bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Kamu makamları ve soruşturma mercileri -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye’de uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir.

Bu kapsamda FETÖ/PDY’nin kamu kurumlarındaki eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmalarına yönelik soruşturmalar yapılmış ve çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbiri uygulanmıştır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucunun da aralarında bulunduğu ve çoğunluğu gazeteci, yazar ve akademisyen kırk üç şüpheli hakkında FETÖ/PDY’nin medya yapılanmasıyla bağlantılı olarak soruşturma başlatılmıştır.

Soruşturma makamları başvurucunun FETÖ/PDY’ye ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinde, bu yapılanmanın amaçları doğrultusunda -özellikle de “17-25 Aralık soruşturmaları” sonrasında- yapılanmayı öven ve yapılanmaya yönelik soruşturmaları akamete uğratmayı hedefleyen yazılar yazdığını ileri sürmektedir.

Sulh Ceza Hâkimliğince 30/7/2016 tarihinde, başvurucunun da aralarında bulunduğu altı şüphelinin terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar verilmiştir.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 10/4/2017 tarihli iddianamesiyle, başvurucunun da aralarında bulunduğu şüphelilerin FETÖ/PDY’nin medya gücünü oluşturduklarını,  örgütün genel amacı doğrultusunda anayasal düzeni, TBMM’yi ve Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmak için örgüt stratejisi ve hiyerarşisi içinde rollerini yerine getirerek üzerlerine atılı suçları işlediklerini ileri sürmüştür.  İddianamede; başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, Türkiye Büyük Millet Meclisini (TBMM) ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçlarını işlediği iddia edilmiştir.

Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir.

İddialar

Başvurucu; gazeteci olduğunu ve telif ücreti karşılığı köşe yazarlığı yaptığını, yazılarının ifade ve basın özgürlükleri kapsamında kaldığını, kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri somut olgularla ortaya konulmadan tutuklandığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Başvurucu ayrıca sağlık durumunun ciddi riskler taşıdığını ve ceza infaz kurumunda kalmaya elverişli olmadığını belirterek kötü muamele yasağının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

Mahkemenin Değerlendirmesi
Tutuklamanın Hukuki Olmadığına İlişkin İddia Yönünden

Anayasa Mahkemesi bu iddia kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır:

Anayasa Mahkemesinin buradaki incelemesi, başvurucu hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılması ile yargılamanın muhtemel sonuçlarından bağımsız olarak tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesiyle sınırlı olacaktır. Öte yandan Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edilip edilmediği incelenirken her bir başvuru kendi koşullarında değerlendirilir.

Anayasa’nın 19. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahip olduğu ilke olarak ortaya konduktan sonra ikinci ve üçüncü fıkralarında, şekil ve şartları kanunda gösterilmek şartıyla kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği durumlar sınırlı olarak sayılmıştır. Dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının kısıtlanması ancak Anayasa’nın anılan maddesi kapsamında belirlenen durumlardan herhangi birinin varlığı hâlinde söz konusu olabilir.

Ayrıca kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir müdahale, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin ölçütlerin belirlendiği Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşullara uygun olmadığı müddetçe Anayasa’nın 19. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Bu sebeple sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve tutuklama tedbirinin niteliğine uygun düşen; kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre tutuklama ancak “suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler” bakımından mümkündür. Bir başka anlatımla tutuklamanın ön koşulu, kişinin suçluluğu hakkında kuvvetli belirtinin bulunmasıdır. Dolayısıyla tutuklamanın diğer koşullarından önce bu ön koşulun bulunup bulunmadığı her somut olayda değerlendirilmelidir. Suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğunun kabulü için suçlama, kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmelidir.

Her somut olayda tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin olup olmadığının, tutuklama nedenlerinin bulunup bulunmadığının ve tutuklama tedbirinin ölçülülüğünün takdiri öncelikle anılan tedbiri uygulayan yargı mercilerine aittir. Zira bu konuda taraflarla ve delillerle doğrudan temas hâlinde olan yargı mercileri Anayasa Mahkemesine kıyasla daha iyi konumdadır. Bununla birlikte yargı mercilerinin belirtilen hususlardaki takdir aralığını aşıp aşmadığı Anayasa Mahkemesinin denetimine tabidir. Anayasa Mahkemesinin bu husustaki denetimi, somut olayın koşulları dikkate alınarak özellikle tutuklamaya ilişkin süreç ve tutuklama kararının gerekçeleri üzerinden yapılmalıdır.

Bu genel ilkeler doğrultusunda ilk olarak somut olayda başvurucunun suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir.

Tutuklama kararında,  tüm şüpheliler hakkında kuvvetli suç şüphesi de dâhil olmak üzere tutuklama koşulları yönünden ortak değerlendirme yapmıştır. Bu kapsamda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu sonucuna varılırken FETÖ/PDY’nin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki unsurlarının darbe teşebbüsünde bulunduğu, şüphelilerin FETÖ/PDY’ye ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinde -özellikle de “17-25 Aralık soruşturmaları” sonrasında- bu yapılanmayı öven ve yapılanmaya yönelik soruşturmaları akamete uğratmayı hedefleyen yazılar yazdıkları ve sosyal medya hesaplarından paylaşımda bulundukları, böylelikle yapılanmanın amacı doğrultusunda propaganda faaliyetinde bulundukları, gazetenin yöneticisi E.D. hakkında silahlı terör örgütü üyeliğinden dava açılması ve darbe teşebbüsünden önce de kamuoyunda bu örgütün silahlı kalkışma yapacağına dair duyumlar olması nedeniyle FETÖ/PDY’nin silahlı unsurlarının bulunduğunu bilmelerine rağmen bu yapılanmanın içinde yer almayı ve yapılanmaya katkı vermeyi sürdürdükleri ifade edilmiştir.

Tutuklama kararında, başvurucu yönünden hangi yazı veya sosyal medya paylaşımının bu kapsamda olduğuna ilişkin bir değerlendirme yapılmamıştır. İddianamede ise başvurucunun hangi yazılarının suçlamaya konu edildiği belirtilmiş, sosyal medya paylaşımlarına yer verilmemiştir.

Buna göre başvurucuya isnat edilen suçların işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığının tespitinde sadece iddianamede atıf yapılan yazılarla sınırlı bir değerlendirme yapılmıştır. Bu kapsamda iddianamede atıf yapılan yazılar “Din Savaşıymış“, “Erdoğan ile Batı Arasında“, “Evet Suçta Cezada Şahsidir“, “Bu Millet Bidon Kafalı Değildir“, “Çıkar Yol Erdoğan’sız Hükûmet” ve “Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz” başlıklı yazılardır.

Suçlamaya konu yazılar, 2013 yılının son döneminde ve 2014 yılının başlarında yazılmıştır. Bu yazılar, yayımlandığı dönemde gerçekleştirilen “17-25 Aralık soruşturmaları”nı ve Hükûmet tarafından bu soruşturmalara gösterilen tepkileri konu almaktadır.

Başvurucu suça konu yazılarda özetle söz konusu soruşturmalar kapsamında isimleri geçen Hükûmet üyelerinin yargı önünde hesap vermeleri gerektiği, bu konuda Hükûmetin gerekenleri yapmaması nedeniyle Cumhurbaşkanı’nın ve iktidar partisi içindeki bazı kişilerin harekete geçmesinin uygun olacağı, Hükûmetin anılan soruşturmalara karşı gösterdiği tepkilerin haksız olduğu yönündeki görüşlerini dile getirmiştir. Başvurucu ayrıca anılan soruşturmaların FETÖ/PDY mensubu kişilerce bu yapılanmadan alınan talimat uyarınca yapıldığının tespit edilmesi hâlinde bu kişiler hakkında işlem yapılması gerektiğini, bununla birlikte “hizmet hareketi” olarak ifade ettiği yapılanmaya mensup olan herkesin hedef alınmasının hukuka uygun olmayacağını da belirtmiştir. Suçlamaya konu yazılarda Hükûmetin görevden zorla uzaklaştırılması gerektiği yönünde bir ifade yer almamaktadır. Aksine başvurucu, bu yazılarında iktidar partisinin oy kaybettiğine ve Hükûmetin seçim yoluyla değişeceğine dair öngörülerde bulunmuştur. Başvurucu darbe teşebbüsünden bir gün önceki yazısında da darbeye karşı olduğu yönündeki görüşlerini açıklamıştır.

Soruşturma makamları suçlamaya konu yazıların FETÖ/PDY’nin amaçları doğrultusunda yazıldığını ileri sürmektedir. Bu kapsamdaki iddia; kamuoyuna yansıyan bilgiler dikkate alındığında başvurucunun FETÖ/PDY’nin illegal bir yapılanma olduğunu bilmesi ve bu yapılanmanın silahlı kalkışmaya girişeceğini öngörmesi gerektiği, “17-25 Aralık soruşturmaları”na ve yapılanmaya ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeninin FETÖ/PDY kapsamında tutuklanmasına rağmen anılan gazetede yazı yazmaya devam ettiği hususlarına dayandırılmıştır.

Bununla birlikte başvurucunun aylarca ülke gündeminde yer alan güncel bir konuda kamuoyunun bir kısmının ve muhalefet liderlerinin dile getirdiklerine benzer görüşlere yer verdiği yazılarının FETÖ/PDY’nin amaçlarına hizmet etmek için yazıldığının kabulünü gerektiren nedenler tutuklama kararında veya iddianamede somut olgularla açıklanmamıştır. Başvurucunun bu görüşlerini Zaman gazetesinde yayımlanan yazılarında dile getirmiş olması da bu yazıların FETÖ/PDY’nin amaçları bilinerek ve bu amaçlar doğrultusunda kaleme alındığına dair  -tek başına- yeterli bir olgu olarak değerlendirilemez.

Bu itibarla somut olayda “suç işlendiğine dair kuvvetli belirti”nin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

“Olağanüstü hâl” döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesinin de başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir.

Açıklanan nedenlerle -Anayasa’nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde de- başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.

İfade Özgürlüğünün İhlal Edildiğine İlişkin İddia

Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü ile onun özel güvencelere bağlanmış şekli olan ve Anayasa’nın 28. maddesinde düzenlenmiş olan basın özgürlüğü, demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve toplumun ilerlemesi, her bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.

Demokratik toplumda taşıdığı öneme rağmen ifade ve basın özgürlükleri, mutlak nitelikte olmayıp Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen güvencelere uygun olmak kaydıyla birtakım sınırlamalara tabi tutulabilir. İfade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin koşullara uygun olmadıkça Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinin ihlali sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen; kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

Şüphesiz demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olma ve ölçülülük yönünden kamu makamlarının belirli bir takdir aralığı bulunmaktadır. Bununla birlikte bu takdir yetkisinin kullanımı sonucu ifade ve basın özgürlüklerine müdahalede bulunulurken kamu makamlarının anılan hususlarda “ilgili ve yeterli” gerekçe göstermeleri zorunludur. Bu çerçevede yapılacak bir müdahalenin Anayasa’daki güvencelerle uyumlu olup olmadığı hususunda nihai değerlendirme ise Anayasa Mahkemesine aittir. Anayasa Mahkemesi bu değerlendirmeyi kamu makamlarının ve özellikle derece mahkemelerinin gösterdikleri gerekçeler üzerinden yapar.

Başvurucuya soruşturma mercilerince yöneltilen sorular ve hakkında verilen tutuklama kararının gerekçelerine bakıldığında başvurucu, esas olarak gazete yazıları nedeniyle suçlanmaktadır. Bu bağlamda başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin bu yazıların içeriğinden bağımsız olarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yanında ifade ve basın özgürlüklerine yönelik de bir müdahale oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Somut olayda bu müdahalenin kanunda öngörülmüş olması yönünden sorun bulunmamaktadır.

İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden müdahalenin kanun tarafından öngörülme koşulunu sağladığı görülmüştür.

Diğer taraftan millî güvenliğe aykırı faaliyetlerde bulunduğu ve darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu belirtilen FETÖ/PDY’nin amaçları doğrultusunda yazılar yazdığı iddiasıyla başvurucu hakkında tutuklama tedbiri uygulanmış olup başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine Anayasa’da belirtilen sebeplere bağlı olarak meşru amaçla müdahalede bulunulduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Müdahalenin ihlal oluşturmaması için sadece kanuni dayanağın ve meşru amacın bulunması yeterli değildir. Başvurucuya uygulanan tutuklama tedbirinin ifade ve basın özgürlüklerinin ihlalini oluşturup oluşturmadığının değerlendirilmesi için somut olayın demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük koşulları yönünden de incelenmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi bu incelemeyi tutuklama süreci ve tutuklama kararının gerekçesi üzerinden yapacaktır.

Tutuklamanın hukukiliğine ilişkin olarak yukarıda yapılan tespitler dikkate alındığında ve isnat edilen suçlamalara dayanak olarak gösterilen temel olgunun başvuruya konu yazılar olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez.

Ayrıca ifade ve basın özgürlüklerine müdahale eden tedbir, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve başvurulabilecek en son çare niteliğinde olmalıdır. Bu koşulları taşımayan bir tedbir, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez. Suça konu yazıların yayımlandığı dönemde kamuoyunun bir kesiminin dile getirdiklerine benzer görüşleri başvurucunun yazılarında ve konuşmalarında ifade etmesi nedeniyle hakkında tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi “zorlayıcı toplumsal ihtiyaç”tan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.

Öte yandan demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük değerlendirmesi yapılırken ifade ve basın özgürlüklerine yapılan müdahalelerin başvurucular ve genel olarak basın üzerindeki muhtemel “caydırıcı etkisi” de dikkate alınmalıdır.

Başvuru konusu olayda tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan yazılar dışında herhangi bir somut olgu ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği de açıktır.

 Açıklanan nedenlerle suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde yazılarına ve konuşmalara dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

“Olağanüstü hâl” döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesinin de bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir.

Açıklanan nedenlerle -Anayasa’nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde de- başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Kötü Muamele Yasağının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden

Cezaevinde tutulan başvurucunun bazı sağlık sorunları bulunduğu ancak gerekli tıbbi kontrol ve tedavilerinin sağlandığı Ceza İnfaz Kurumunca sunulan bilgi ve belgelerden anlaşılmış ve somut olayın koşullarında tutulmanın kötü muamele oluşturmadığı sonucuna varılmıştır. Bu sebeplerle bu iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

İbrahim Ķaboğlu Savunması

0

Galeazzo Ciano

0
Galeazzo Ciano

Galeazzo Ciano, 18 Mart 1903 tarihinde İtalya’nın Toskana bölgesindeki Livorno’da dünyaya geldi.

Roma Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden lisans diploması aldı. Ardından Roma’daki bir gazetede kısa bir süre drama ve sanat eleştirmenliği yaptı.

1925 yılında Dışişleri Bakanlığında göreve başladı. Rio de Janeiro, Pekin ve Vatikan diplomatik misyonlarında çalıştı.

Galeazzo Ciano, 24 Nisan 1930’da Benito Mussolini’nin kızı Edda’yla evlendi ve İtalyan faşizminin mimarına damat oldu.  Çiftin Raimonda isimli bir kızları ve Fabrizio ile Marzio isimli iki oğulları oldu.

Kısa bir süre Şangay Başkonsolosu olarak çalıştı ve ardından 1935 yılı Haziran ayında Mussolini’nin Basın ve Propaganda Bakanı olarak atandı. Aynı yıl içinde, İtalya’nın Etiopya’yı istilası döneminde İtalyan Hava Kuvvetlerinde bombardıman filosu Komutanlığına atandı. Bu görevi sırasında Mareşal Badoglio’dan cesaret madalyası aldı.

1936 yılında, 33 yaşındayken Dışişleri Bakanı oldu. 19 Aralık 1936 tarihinde düzenlenen Türkiye- İtalya Ticaret Antlaşması’na imza koyan heyetin başında idi.

5 Şubat 1943’te kabinenin tüm üyeleri ile birlikte görevden alındı. Daha sonra Vatikan Büyükelçiliği’ne atandı.

İkinci Dünya Savaşı devam etmekteyken, 1943 yılında Müttefik Devletleri’nin Sicilya adasına çıkartma yapmaları üzerine Yüksek Faşist Konsey’de Mussolini’nin görevden alınması yönünde oy kullandı. Ciano, kayınpederi olan Mussolini aleyhinde davrandı ve oylamada 19’a karşı 7 oyla İtalya Kralı tarafından Mussolini‘nin görevine son verildi. Mussolini görevden alındıktan sonra tutuklandı.

Ciano, Mussloini’nin devrilmesinden sonra yeni İtalyan hükûmeti tarafından tutuklanmaktan çekinerek, eşi ve üç çocuğu ile birlikte 28 Ağustos 1943’te Almanya’ya kaçtı. Hitler, Mussolini’nin Almanya’nın desteği ile İtalya’nın kuzeyinde kurulan kukla devlete teslim etti. Ciano vatana ihanet suçlamasıyla tutuklandı ve hapse atıldı. Vatana ihanet suçlamasıyla yargılandıktan sonra Kuzey İtalya’daki Alman kukla devleti İtalya Sosyal Cumhuriyeti’ne bağlı Verona’da 11 Ocak 1944’te tarihinde, Mussolini’nin görevden alınmasına oy veren 4 diğer kişi ile birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. Ölmeden önce “Çocuklarıma, kimseye kin duymadan öldüğümü bildirin . Hepimiz aynı fırtınaya sürüklendik ” dedi. İdam edilen diğer kişiler Emilio De Bono, Luciano Gottardi, Giovanni Marinelli ve Carlo Pareschi idi.

Galeazzo Ciano’nun, II. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde üstlendiği devlet görevlerinde iken düzenli olarak tuttuğu siyasi günlüklerini  eşi Edda tarafından daha sonra kitap olarak yayınlandı. 

Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Mussolini rejiminin en güçlü ikinci kişisi olarak kabul görmektedir. Almanya ile yapılan ittifaka karşı yaptığı muhalefetinin bedelini canıyla ödemiştir.

Savaş Günlükleri (1939-1943) / Galeazzo Ciano

11 Ocak – Hukuk Takvimi

0

11 Ocak – Hukuk Takvimi

1755
ABD mali sisteminin kurucusu, devlet adamı, hukuk bilgini, avukat, bankacı ve ekonomist Alexander Hamilton doğdu (Ölümü 12 Temmuz 1804)
1815
Hukukçu ve Kanada Dominyonu’nun ilk başbakanı John Alexander Macdonald, İskoçya’daki Ramshorn bölgesinde doğdu. (Ölümü: 6 Haziran 1891) 1820’de ailesiyle birlikte İskoçya’dan Ontario’ya göç etti. Sınavları geçerek hukuk eğitimi almaya hak kazandı. 1830 yılında avukat olarak baroya kabul edildi. Bir süre ticari davalara baktıktan sonra ceza davalarına girmeye başladı. Eğlenceli ve jürileri etkileyici savunma yöntemlerini uyguladı. 1837’de başlayan isyan sırasında, İngiliz kolonyalistlerine karşı savaştığı için vatana ihanet suçlamasıyla yargılanan isyancıları savundu ve bilinen bir avukat halinde geldi. 1844’te, Muhafazakâr Parti’nin Kingston’daki temsilcisi olarak Kanada Yasama Meclisi’ne seçildi. 1848-1854 arasında Kanada’nın birleştirilmesini ve İngiltere’yle olan bağlarının pekiştirilmesini amaçlayan Britanya Amerikası Birliği’ni güçlendirmek için çaba gösterdi. 1857’de Kanada Eyaleti’nin başbakanı oldu ve Kanada’nın William Lyon Mackenzie King’dan sonra en uzun süre başbakanlık yapan yöneticisi unvanını aldı.

1852
Alman şansölyesi ve Avukat Konstantin Fehrenbach doğdu (Ölümü 1926) 1920 ile 1921 yılları arasında şansölyelik yaptı.
1861
Alabama, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç savaş sonrası 1868’de birliğe yeniden Kabul edildi.
1885
Amerikalı feminist ve kadın hakları aktivisti Alice Paul doğdu. ABD’de yasaların kadınlara eşit haklar tanıması talebiyle açılan ilk kampanyanın önderlerinden oldu. (Ölümü 1977)
1897
Hitlerin muhafız birlikleri olan SS’lerin önemli ismi August Heissmeyer doğdu. (Ölümü 16 Ocak 1979) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş suçlusu olarak hapis cezasına çarptırıldı.
1903
Güney Afrikalı yazar ve apartheid karşıtı eylemci  Alan Stewart Paton doğdu.
1907
Fransız siyasetçi, eski başbakan Pierre Mendès France doğdu. (Ölümü 18 Ekim 1982) Paris Üniversitesi‘nde hukuk okudu ve aynı üniversitede doktora yaptı. 1928 yılında Paris Barosu’na üye oldu ve baronun en genç üyesi sıfatını kazandı. 1924 yılında Radikal Sosyalist Parti’ye üye oldu ve 1932 yılı seçimlerinde Eure bölgesinden milletvekili seçilerek Meclise girdi.  Léon Blum başbakanlığında kurulan Halk Cephesi hükûmetinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı oldu. 1944 yılında toplanan ekonomi konferansında bulunan Fransız Delegasyonu’na başkanlık yaptı. Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası direktörlüğü ve Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’ne Fransız Temsilciliği görevlerinde bulundu. 1954-1955 yıllarında Fransa Başbakanlığı yaptı.

1929
Sovyetler Birliği’nde çalışma süresi 7 saate indirildi.
1939
Toprak reformu çerçevesinde Aydın’da köylülere toprak dağıtıldı.
1944
Hukukçu Galeazzo Ciano, vatana ihanet suçlamasıyla yargılandıktan sonra Kuzey İtalya’daki Alman kukla devleti İtalya Sosyal Cumhuriyeti’ne bağlı Verona’da 11 Ocak 1944’te tarihinde, Mussolini’nin görevden alınmasına oy veren 4 diğer kişi ile birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. İdam edilen diğer kişiler Emilio De Bono, Luciano Gottardi, Giovanni Marinelli ve Carlo Pareschi idi.

1946
Enver Hoca, Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. Kral Zogo tahttan indirildi. Monarşi lağvedilerek Arnavutluk Halk Cumhuriyeti ilan edildi.
1954
20 gün önce sınırdan insan kaçıran bir çetenin üyesi olarak yakalandığı bildirilen Ali Ertekin’in, 8 aydır kayıp olan Sabahattin Ali’yi Nisan 1948’de Bulgaristan sınırına yakın bir yerde öldürdüğünü “itiraf ettiği” Emniyet tarafından basına açıklandı.
1954
Türkiye Vakıflar Bankası Kuruluş Kanunu kabul edildi.
1954
Hindistan’da çocuk işçiliğine karşı kampanya yürüten ve evrensel eğitim hakkını savunan Hintli sosyal reformcu Kailash Satyarthi doğdu. 2014 yılında Malala Yousafzai ile birlikte çocukların ve gençlerin baskı altına alınmasına karşı ve tüm çocukların eğitim hakkı için verdikleri mücadele sonucunda Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. Küresel Mart Karşı Çocuk İşçiliğiEğitim için Küresel Kampanya ve Kailash Satyarthi Çocuk Vakfı’nı kurdu. Kailash Satyarthi ve Bachpan Bachao Andolan’daki ekibi Hindistan’da 86.000’den fazla çocuğu çocuk işçiliğinden, kölelikten ve insan ticaretinden kurtardı.
1963
TBMM’de komünizmle mücadele amacıyla komisyon kuruldu.
1964
Amerika Birleşik Devletleri Sağlık Bakanı Luther Terry, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğine dair ilk raporu yayınladı.
1969
Danıştay, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin bir ay süreyle tatil edilmesi kararını durdurdu. 6 Ocak günü üniversitede Amerikan Büyükelçisi Robert Komer’in makam otomobili öğrenciler tarafından yakılmış, ve ODTÜ 9 Ocak’ta bir ay süreyle tatil edilmişti.
1972
Bangladeş, Pakistan’tan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
1975
Hukukçu ve İtalya’nın eski Başbakanı Matteo Renzi doğdu. Matteo Renzi, Floransa Üniversitesi hukuk bölümünden mezun oldu. 1996 yılında İtalyan Halk Partisine katıldı. 1999 yılında İl Sekreteri oldu. 2004 yılında Floransa İl Başkanı olarak seçildi. 22 Şubat 2014 tarihinde İtalya’nın Başbakanı olarak yemin etti. 1861 yılında birleşmesinden bu yana İtalya başbakanı olan en genç kişidir.
1976
Türkiye Barolar Birliği, AP, MSP, MHP ve CGP’nin kurduğu “Milliyetçi Cephe” koalisyon hükümetinin örtülü otoriter rejimine karşı aydınları ve demokratik kuruluşları yasal yollardan mücadeleye çağırdı.
1977
  • BD’de büyük bir yolsuzluk skandalına neden olan Lockheed Martin uçak şirketinin Türkiye temsilcisi Altay Kollektif Şirketi’nin sahibi Ankaralı işadamı Nezih Dural 11 Ocak 1977’de tutuklandı. Lockheed davası Ankara 1.Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dural berat etti.
  • İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği (İYÖD) Başkanı Paşa Güven “ruhsatsız tabanca taşıdığı” gerekçesiyle tutuklandı.
1982
277 sanıklı Adana Devrimci Yol davası Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde başladı.
1984
Ankara’da görülen Halkevleri davasında askeri savcı, 19 yöneticinin 1-4 yıl arası hapse mahkum edilmesini ve Halkevleri Derneği’nin kapatılmasını istedi.
1991
167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, 11 Ocak 1991 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edilmişti. 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile de Türkiye tarafından onaylandı.
1995
The Marmara Oteli pastanesinin 30 Aralık 1994’te bombalanması sırasında ağır yaralanarak tedavi altına alınan Cumhuriyet gazetesi sinema eleştirmeni, yazar Onat Kutlar yaşamını yitirdi.
1996
Gözaltına alındıktan sonra dövülerek öldürülen Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe’nin cenazesi, yapılan törenler ve 10 binden fazla kişinin katıldığı 12 km’lik yürüyüşle İstanbul/Esenler Mezarlığı’nda toprağa verildi. Metin Göktepe’nin otopsi raporu açıklandı.
1997
Başbakan Necmettin Erbakan, tarikat tartışmalarının yoğunlaştığı bir sırada, 51 tarikat ve cemaat liderine iftar yemeği verdi. Bu eylem daha sonra Refah Partisi’nin kapatılma gerekçelerinden oldu.
2002
  • Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme TBMM, BM tarafından hazırlanan 20 Mayıs 1999’da imzalanan “Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun”u bazı çekincelerle kabul etti.
  • TBMM Başkanlık Divanı, Meclis’in kuruluşundan bu yana kadın personel ve gazetecilere uygulanan pantolon yasağını kaldırdı.
2005
Kapatılan DEP’in milletvekili Leyla Zana ve iki arkadaşının AİHM’de açtığı davada dostane çözüme varıldı. Türkiye, Leyla Zana’ya 9 bin avro (16 bin 5200 YTL) ödemeyi kabul etti.
2005
Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’e suikast girişiminde bulunmakla suçlanan Müştak Ahmed tutulduğu askeri üsten kaçtı.
2006
Avrupa Cezaevi Kuralları, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin üye devletlere Avrupa Cezaevi Kuralları Hakkında Rec (2006) 2 sayılı tavsiye kararı adıyla Bakan Delegelerinin 11 Ocak 2006 tarihli ve 952 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi tarafından kabul edildi.
2012
Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarının Başkent dışında stadyumlarda değil, sadece okullarda kutlanmasını öngören genelge yayımladı.
2013
Sosyal Demokrasi Vakfı’nın “İnsan Hakları, Demokrasi, Barış ve Dayanışma Ödülü” 12 Eylül darbesi sonrası gözaltında -işkence görüp- kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi 105 yaşındaki Berfo Kırbayır’a Cumartesi Anneleri adına verildi.
2016
  • Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Başsavcı Vekili; “çocuklar ölmesin” diyen Ayşe Çelik(Ayşe Öğretmen), Beyazıt Öztürk ve Beyaz Show program sorumlusu hakkında “terör örgütü propagandası”ndan soruşturma başlattı. Soruşturmada, Beyazıt Öztürk’e takipsizlik, Çelik hakkında ise yargılandığı davada bir yıl üç ay hapis cezası verildi. 
  • Barış İçin Akademisyenler Bildirisi (Bu Suça Ortak Olmayacağız), 11 Ocak 2016’da 1128 akademisyenin imzasıyla yayımlandı. İmzacı akademisyenlere destek olmak amacıyla toplanan yeni imzalar sonucunda imzacı sayısı 2212’ye ulaştı. İmzacı akademisyenlerin birçoğu hakkında adli soruşturma başlatıldı ve üniversiteden ihraç edildi. Barış İçin Akademisyenler inisiyatifi, 2016 yılında Aachen Barış Ödülü’ne layık görüldü.
2017
Fransız hukukçu, eski bakan Pierre Arpaillange yaşamını yitirdi. (Doğumu: 13 Mart 1924) Toulouse ve Paris’te Hukuk eğitimi gördü. 1949 yılında yargı kariyerine başladı. 1965-1974 yılları arasında Adalet Bakanlığında teknik danışmanlık, kabine direktörlüğü, ceza işleri ve af müdürlüğü yaptı. Cezaevlerinin modernizasyonu için mücadele etti ve 1973 yılında hücrelere ısıtmalar yerleştirildi. 1974’te Yargıtay’da görev aldı. 1981 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde Marie-France Garaud‘un kampanya direktörlüğünü üstlendi. Aynı yıl Paris İstinaf Mahkemesi Başsavcısı oldu. 22 Şubat 1984-13 Mayıs 1988 tarihleri arasında Yargıtay Başsavcılığı yaptı.  1988- 1990 tarihleri arasında 1. ve 2. Rocard Hükümetlerinde Adalet Bakanlığı görevinde bulundu. Cumhurbaşkanı François Mitterrand tarafından, 1990’da Sayıştay Başkanlığına atandı ve emekli olana kadar bu görevi  sürdürdü.
2018
  • HDP Ağrı Milletvekili Leyla Zana’nın milletvekilliği, devamsızlık gerekçesiyle düşürüldü.
  • Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay’ın başvurusu hakkında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale ve ihlal kararı verdi.
2025
Adana’da görevli savcı adayı Mithat Can Yalman, kaldığı otel odasında ölü bulundu. Yalman’ın baskı gördüğüne ve intihar edeceğine dair sosyal medyada duyuru yaptığı öğrenildi. 

2025
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında, İstanbul Emniyet Müdürlüğüne bağlı üç polis ile bir sivil ve bir de avukatın aralarında olduğu beş kişi, Suriyeli Naseraldin Naser’i takip ederek patronu Ahmed Mohannad Alrefae’ye ait 170 bin dolar, 13 bin euro ile 1 milyon 500 bin TL’yi gasp ettikleri gerekçesiyle Bakırköy 6. Sulh Ceza Hakimliği tarafından ‘yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçlarından tutuklandı.
2025
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, müsilajla mücadele kapsamında uygulamaya alınan 22 maddelik Marmara Denizi Eylem Planı kapsamında 7 ilde yaptığı denetim ve izleme çalışmaları sonucunda Tekirdağ ve Balıkesir Belediyeleri ile 4 işletmeye toplam 10,3 milyon lira para ceza uyguladı.

11 Ocak – Hukuk Takvimi

Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi

1

Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi, 2001 yılı Mayıs ayında Washington’da yapılan Dünya Tabipler Birliği genel kurul toplantısında kabul ve ilan edilmiştir.

Ötanazi Bildirgesi

Dünya Tabipler Birliğinin 1987 yılı Ekim  ayında İspanya’nın Madrid kentinde yapılan 38. Dünya Tıp Kongresinde kabul edilen Ötanazi Bildirgesinde aşağıdaki açıklama yapılmaktadır: “Bir hastanın yaşamının bilerek sonlandırılması eylemi olan ötanazi, hastanın kendisinin ya da yakın akrabalarının isteği ile gerçekleştirilse bile etik değildir. Bu durum, hekimin, hastanın doğal ölüm sürecine izin verilmesi, durumunun hastalığın terminal evresinde izlenmesi yönündeki isteğine saygı duymasına engel değildir.”

Dünya Tabipler Birliğinin Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi

DTB’nin Eylül 1992’de İspanya’nın Marbella kentinde yapılan 44. Dünya Tıp Toplantısı’nda kabul edilen Hekim Yardımlı İntihar Üzerine Bildirgesi de, benzer biçimde aşağıdaki saptamayı yapmaktadır:

“Hekim yardımlı intihar da, ötanazi gibi etik değildir ve hekimlik mesleğince kınanması gerekir. Hekimin yardımı, bilerek ve isteyerek, bir bireyin kendi yaşamını sona erdirmesini sağlamaya yönelikse, hekim etik olmayan bir davranış içinde demektir. Bununla birlikte, tıbbi tedavinin reddedilmesi hakkı temel bir hasta hakkıdır ve hekimin bu tür bir isteğe saygı göstermesi; hastanın ölmesine neden olsa bile etik olmayan bir davranış değildir.”

DTB, hekim yardımlı aktif ötanazi uygulamasının bazı ülkelerde yasal olarak kabul gördüğünü belirtmektedir.

DTB’nin Resmi Oylama Sonucu Kararlarıdır:

DTB ötanazinin tıbbi uygulamanın temel etik ilkeleriyle çeliştiğine ilişkin güçlü inancını bir kez daha onaylamakta ve ulusal tabip birliklerini ve hekimleri, ulusal yasalar buna izin verse ya da belirli koşullar altında bunu suç saymasa bile, ötanazi uygulamasına katılmaktan kaçınma konusunda desteklemektedir.

Hekim yardımlı intihar ötanazi gibi etik değildir ve hekimler tarafından kınanmalıdır. Hekimin yardımcı olduğu durum bile bile ve kasıtlı olarak kişinin yaşamına son vermesini doğrudan olanaklı kılmaktadır ve bu eylem etik değildir. Bununla birlikte tıbbi tedavinin azaltılması hakkı hastanın temel hakkıdır ve böyle bir istek ölümle sonuçlanacak olsa bile hekimin eylemi etik olmayan bir davranış olmayacaktır.

DTB hekim yardımlı aktif ötanazi uygulamasının bazı ülkelerde yasal olarak kabul edildiğini not etmektedir.

DTB ötanazinin tıp pratiğinin temel etik prensipleri ile çatıştığının güçlü bir inanış olduğunu yeniden kabul etmektedir ve DTB tüm ulusal tabip birliklerini ve hekimleri ulusal yasalar izin verse ve bazı koşullarda suç sayılmasa bile ötanaziden kaçınmaları için şiddetle cesaretlendirmektedir.

Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi

0

Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi, 1994 yılı Eylül ayında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan 46. genel kurul toplantısında güncellenmiştir.

Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi
1. Bu belgede yer alan “olağandışı durum” ile ilgili tanımlamalar daha çok tıbbi konuları içermektedir:

Olağandışı durum genellikle önemli derecede maddi kayıp, insanların ve/veya etkilenenlerin yer değiştirmesi ve/veya toplum dengesinde önemli ölçüde bozulma oluşması ya da bu durumların bir bileşkesi şeklinde sonuçlanan ve genellikle ani ve şiddetli seyreden bir felaket durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda yapılan tanımlama içinde uluslararası ya da ulusların kendi içinde süregelen savaşlar ve çatışmalardan kaynaklanan ve bu durumlara bağlı olarak farklı sorunlara neden olan durumlar yer almamaktadır.

Tıbbi açıdan olağandışı durumlar belli bir zaman içindeki akut ve tıp ile ilgili mesleki kapasite ve kaynaklarla, etkilenen kişilerin ya da sağlıkları tehdit altında olan diğer insanların gereksinimleri arasında önceden tahmin edilemeyen dengesizlik olarak tanımlanmaktadır.

2. Doğal (örneğin deprem), teknoloji (örneğin nükleer ya da kimyasal kazalar), ya da kaza nedenli (tren kazaları, trenin raydan çıkması) olağandışı durumlarda bazı “özel” sorunlar görülmektedir:

a. Olaylar “ani” olarak oluşmaktadır ve “hızlı” müdahalelere gerek vardır.

b. Normal durumlara yanıt verebilen tıbbi kaynakların yetersiz kalması söz konusudur: Olaydan etkilenen kişi sayısının fazla olması çok sayıda yaşam kurtarabilmek için ulaşılabilir kaynakların daha etkin bir biçimde kullanılması anlamına gelmektedir.

c. Doğanın ya da araçların zarar görmesi etkilenen kişilere ulaşmayı “zor” ve “tehlikeli” kılmaktadır.

d. Salgınların yarattığı riskler ve ortamda oluşan kirlilik sağlık üzerinde istenmeyen etkilerin oluşmasına neden olmaktadır.

e. Düzeni sağlamak için polisin ve askeri birliklerin çağrılmasını gerektiren güvensiz bir ortam oluşmaktadır.

f. Olay medya tarafından izlenmektedir.

Bunların yanı sıra olağandışı durumlar sıkı bir “güvenlik” (polis, itfaiye hizmetleri, ordu gibi) altyapısı olmamasına karşın nakil ve gıda yardımlarından tıbbi hizmetlere kadar pek çok kurtarma hareketini içeren çok yönlü bir “yanıt” sistemini gerektirir.

Bu uygulamalar kamu ve özel olarak yapılan çabaların eşgüdümünü sağlayabilmek için etkili ve merkeziyetçi bir otoriteyi gerektirir. Kurtarma ekipleri ve hekimler, bireysel etik yaklaşımlarının toplum tarafından istenilen etik gereksinimlerle  bir biçimde harmanlanması gerektiği “yoğun” duygusallıkların yaşandığı bu gibi az görülen durumlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Daha önceden tanımlanmış ve öğretilmiş olan etik kurallar hekimlerin bireysel düzeydeki etik yaklaşımlarını tamamlar nitelikte olmalıdır.

Olay yerindeki yetersiz ve/veya zarar görmüş tıbbi kaynaklar ve kısa süre içinde çok sayıda yaralı olması “duruma özel” bir etik sorunu beraberinde getirmektedir.

Bu koşullar altında tıbbi hizmetleri sağlamak etik konulara ek olarak teknik ve yönetsel konuları da içermektedir. Bu nedenle DTB olağandışı durumlarda hekimin rolünü belirleyebilmek için aşağıda belirtilen bazı etik tutumları önermektedir.

3. Triaj

a. Triaj ile ilgili ilk etik sorun sağlık durumları çeşitlilik gösteren çok sayıdaki yaralıya yönelik sınırlı sayıdaki tedavi olanaklarını anında kullanılabilir duruma getirme konusundadır. Triaj, tanı ve sonrasındaki girişim biçiminin planlanmasına dayanan tedavi ve durumu yönetebilme konusundaki tıbbi bir uygulamadır. Hastaların yaşayabilmesi triaja bağlıdır. Bu uygulama tıbbi gereksinimleri, tıbbi girişimleri ve hazır olan kaynakları kullanılabilir duruma getirmeyi önceleyerek çok hızlı bir biçimde yapılmalıdır. Reanimasyon ile ilgili yaşamsal uygulamalar triajla aynı anda yapılabilir.

b. Triaj, yetki verilmiş ve deneyimli bir hekime yardım eden yetkin bir yardımcı personel tarafından yürütülmelidir.

c. Hekim; triaj anında aşağıdaki öncelik sırasını gözetmelidir:
  1. Hayatlarının kurtarılması mümkün olan ancak tedaviye hemen / anında ya da öncelik açısından ilerleyen birkaç saat içinde gereksinimi olan yaşamsal tehlikesi yüksek kişiler
  2. Yaşamsal tehlikenin yüksekliği çok öncelikli olmayan ve tedaviye hızlı ancak çok öncelikli olarak gereksinim duymayan kişiler
  3. Yalnızca ufak bazı girişimlere gereksinim duyan ve daha sonra da tedavi olabilecek ya da kurtarma ekiplerinin girişimi ile iyileşebilecek olan yaralılar
  4. Psikolojik olarak örselenmiş ve güvenlerini yeniden kazanmaya gereksinimi olan ve o anda bireysel olarak müdahale edilemeyen ancak eğer akut etkilenimleri olmuşsa sedasyona ya da güven ortamına gereksinim duyabilen bireyler
  5. Gereksinimlerin var olan kaynakları aştığı radyasyon ya da o anda ve koşullarda yapılan girişim ile kurtarılamayacak kadar ağır yanık nedeniyle yaralanan ya da uzun süreli özel bir cerrahi girişim gerektiren karmaşık olgular hekimi diğer yaralılarla, tanımlanan bu durumlar arasında seçim yapmaya zorlar. Bütün bu nedenlere bağlı olarak bu tip olgular “acil bakımın dışında” olarak sınıflandırılabilir.
  6. Olağandışı durumun öncelikleri kapsamında yaralı bir kişi ile ilgilenmemek ölümcül durumdaki bir kişiye yardım etmemek olarak düşünülemez. Bu yaklaşımın doğruluğu, en çok sayıda yaralının kurtulması ile
    ortaya çıkar.
  7. Olguların sağlık durumlarının süreç içinde farklılaşması yaralı sınıflandırmasını değiştirebilir. Bu nedenle triaj ekibinin sürekli olarak bu değerlendirmeleri yapması çok önemlidir.
  8. Etik bakış açısıyla, triaj ve “acil bakımın dışında kalan” kişilere karşı tutumla ilgili sorun bireyin denetiminde olmayan az görülen durumlarda o anda var olan araçların tahsis edilmesi ile uyumludur. Hekimin başka durumlar için gerekli olan kaynakları, kurtulması olanaklı olmayan kişilerin yaşamlarını kurtarmak için ne pahasına olursa olsun harcama konusundaki ısrarcı tutumu etik değildir. Ancak, hekim hastalarını diğerlerinden ayırarak ve ağrılarını azaltmak için onlara ağrı kesici ya da yatıştırıcı ilaçlar vererek hastalarının özel yaşamlarına duyduğu saygıyı ve durumlarına gösterdiği merhameti onlara göstermelidir.
  9. Hekim, eldeki kaynakları da düşünerek vicdanına göre davranmalı, durumun yarattığı sınırlılıkları da göz önüne alarak iyileşme şansı olan ve hastalığı kişiye en az düzeyde zarar verecek şekilde sınırlayan en çok sayıdaki ciddi şekilde yaralanan kişiyi kurtaracak tedavi için önceliklerini uygulamak için çaba göstermelidir. Hekim, özel gereksinimleri olabilme olasılığına karşılık çocuklara karşı özel bir duyarlılık göstermelidir.
4. Etkilenen kişilerle ilişki

1. Sunulan hizmet ilkyardım ve acil bakım hizmetleri olmalıdır. Hekim olağandışı durum anında birinin ondan yardım isteyip istemediğine bakmaksızın her bir kişiye ayrım yapmadan tıbbi yardım sağlamalıdır.

2. Hekim, hizmet sunumundaki önceliklerini belirlerken yalnızca “acil” durumlarını değerlendirmeli; tıbbi olmayan diğer konulara göre yapılan değerlendirmeleri göz ardı etmelidir.

3. Olaydan etkilenen kişilerle ilişki; ilkyardım ve acil bakıma ve eğer olanaklı ise acil durum anında hastaların rızalarının alınarak onların en üstün çıkarının korunması konusundaki gereksinimlerine göre sürdürülmelidir. Ancak, hekim, toplumların kültürel farklılıklarına uyum sağlamalı ve koşulların gerektirdiği biçimde davranmalıdır. Hekim en fazla sayıda yaralıyı kurtarmak ve morbiditeyi olabilecek en az düzeyde tutabilmek için duygusal yaklaşım kadar teknolojiyi de içeren en yüksek bakım yaklaşımını benimsemelidir.

4. Sunulan hizmet varsa olaydan etkilenen kişilerin ölümleri sonucu yas tutma ile ilgili durumları da içermektedir. Bu durum, teknik olarak sağlanan destekten farklıdır ve onların psikolojik olarak zor durumlarını tanımayı, anlamayı ve bu destek olmayı gerektiren bir süreçtir. Aynı zamanda bireylerin ve ailelerinin itibar ve ahlaki değerleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

5. Hekim, olaydan etkilenen kişilerin geleneklerine, dinlerine ve dinsel törenlerine saygı göstermek ve tarafsız davranmak zorundadır.

6. Olanaklı ise süreçte karşılaşılan zorluklar ve etkilenen kişilerin kimlik bilgileri tıbbi izleme için kaydedilmelidir.

5. Üçüncü şahıslarla ilişki

Hekimin her bir hastaya karşı “kişisel karar verme yetkisi ve medya ve diğer üçüncü şahıslarla temas sırasında gizliliği sağlama” ve olağandışı durumları çevreleyen duygusal ve politik atmosfer konusunda saygılı davranma sorumluluğu vardır.

6. Tıp kökenli olmayan kişilerin sorumlulukları

Hekimler için geçerli olan etik ilkeler hekimin yönlendirdiği diğer personel için de geçerlidir.

7. Eğitim

DTB, olağandışı durumlarla ilgili olarak tıbbı eğitimlerin üniversite ve tıp alanındaki mezuniyet sonrası eğitim müfredatlarında yer almasını önermektedir.

8. Sorumluluk

DTB; üye devletleri ve sigorta kurumlarını, sorumluluğu azaltan ya da yurttaşlarla ilgili taahhütleri yerine getirebilmek ve hekimlerin karşı karşıya kaldığı kişisel herhangi bir zararı suiistimal edilmeden karşılayabilmek için “sorumlu” bir yapıyı oluşturma konusunda göreve çağırmaktadır.

DTB, devletlere aşağıdaki konularda önerilerde bulunmaktadır:

a. Devletler yabancı uyruklu hekimlere destek sağlamalı, onları korumalı, uygulamalarını, görünümlerini ve kendilerini ifade etme biçimlerini ırk, din, vb. nedenlere bağlı ayrımcılık yapmadan kabul etmelidirler.

b. Devletler, tıbbi hizmetlerin toplumsal ayrımcılık yapılmadan icra edilmesine öncelik vermelidirler.

Avrupa Birliği Sayıştayı

0

Avrupa Birliği Sayıştayı, Birliğin tüm gelir ve giderlerini inceler, işlemlerinin hukuka ve usule uygunluğunu temin eder. Sayıştay denetimi, gelir ve giderlerin hukuka uygunluğu ile düzenliliğini ve iyi bir mali idareyi sağlamaya yöneliktir.

Avrupa Sayıştayı

Avrupa Birliği Sayıştayı, (The European Court of Auditors) AB mali kaynaklarının gereğince yönetilip yönetilmediğini kontrol eden kurumdur.

Avrupa Birliği Sayıştayı, 22 Temmuz 1975 Brüksel Antlaşması ile kurulmuştur ve merkezi Lüksemburg’da bulunmaktadır. 1977 Haziranında faaliyete geçmiştir. Sayıştay’ın görevi, Birlik vatandaşlarının toplanan fonlardan en yüksek derecede yararlanması amacıyla AB mali kaynaklarının gereğince yönetildiğini kontrol etmektir. Sayıştay, AB fonlarını idare eden herhangi bir kişi ya da kuruluşu denetleme hakkına sahiptir. Sayıştay’ın ana rolü AB bütçesinin doğru uygulandığını kontrol etmek, başka bir deyişle, finansal idarenin doğruluğunu sağlamaktır. Böylece Sayıştay’ın çalışmaları, AB sisteminin verimli ve şeffaf işlemesine yardım eder. Görevlerini yerine getirmek için Sayıştay, AB gelir veya giderleri ile ilgili çalışan herhangi bir organizasyonun ya da kişinin çalışmalarını soruşturabilir. Çoğu zaman yerinde kontroller de yapar. Sayıştay’ın bulguları, raporlar haline getirilir ve böylece herhangi bir problem Komisyon’un ve AB üye hükumetlerinin dikkatine sunulmuş olur. Denetmenler, ‘denetleme gruplarına’ ayrılır ve bu gruplar Sayıştay’ın haklarında kararlar aldığı teklif raporlarını hazırlar. Denetmenler, AB kurumlarına, üye devletlere ve AB’den yardım alan ülkelere sık sık teftiş ziyaretleri düzenler. Her ne kadar Sayıştay’ın işi Komisyon’un sorumlu olduğu parayla ilgili olsa da, pratikte bu gelir ve giderlerin %90’ı ulusal merciler tarafından idare edilir. Sayıştay’ın kendi başına yasal gücü yoktur. Eğer denetmenler bir yolsuzluk veya düzensizlik tespit ederlerse Avrupa Sahterkarlıkla Mücadele Bürosu OLAF’ı haberdar ederler.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa Birliği Sayıştayı’nın ana fonksiyonlarından birisi de, önceki yılın denetleme raporlarını her yıl düzenli olarak Avrupa Parlamentosu’na ve Konseyi’ne sunmaktır. Parlamento, Komisyon’un bütçe uygulamasını onaylamaya Sayıştay’ın raporunu inceledikten sonra karar verir. Sayıştay uygulamayı tatmin edici bulursa Konsey’e ve Parlamento’ya Avrupa vergi mükelleflerinin paralarının gereğince kullanıldığını bildiren bir rapor gönderir. Son olarak Sayıştay, AB finansal mevzuatı ve AB’nin yolsuzlukla mücadele eylemleri konularındaki teklifler hakkında da görüş sunar.

Avrupa Birliği Sayıştayının Kurumsal Yapısı

Avrupa Birliği Sayıştayı, her AB ülkesinden bir üyeye sahiptir. Bu üyeler, 6 yıllık yenilenebilir bir dönem için Konsey tarafından atanır. Avrupa Sayıştayı her bir üye devletten birer üye olmak üzere 28 üyeden oluşmaktadır. Üyeler, Konsey tarafından Parlamento’ya danışıldıktan sonra, 6 yıllık bir süre için tayin edilir. Bu üyeler, kendi ülkelerinde denetim kurumlarında çalışan veya çalışmış ve bu görev için özel niteliğe sahip kişilerin arasından seçilir. Sayıştay üyelerinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence altına alınmıştır.Üyeler, aralarında bir kişiyi, 3 yıllık yenilenebilir bir dönem için başkan olarak seçerler. Portekiz’li Vítor Manuel Da Silve Caldeira Sayıştay Başkanı’dır.

Sayıştay

0
Sayıştay

Osmanlı İmparatorluğunda 19. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleri çerçevesinde mali istikrarın sağlanması, gelirlerin ve giderlerin kontrol altına alınarak güçlü bir kamu maliyesinin tesisi ve sürdürülmesi yönünde önemli adımlar atılmaya başlanmış ve bu çabaların bir sonucu olarak Sayıştay, 29 Mayıs 1862 tarihinde Sultan Abdülaziz’in İrade-i Seniyyesi ile  Divan-ı Ali-i Muhasebat adıyla kurulmuştur.

1876 Anayasası’nda yer alarak anayasal bir kuruluş haline gelen Sayıştay, Hazineye tabi kurumların gelir ve giderleri ile muhasebe kayıtlarının ve diğer işlemlerinin yıllık olarak denetlenmesi ve giderlerin harcamadan önce vize edilmesi işlerini yerine getirmeye başlamıştır.

Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulmasıyla, 1920-1923 döneminde Sayıştayca yürütülen bazı görevler TBMM üyeleri arasından seçilen bütçe denetimi ile görevli geçici bir komisyon eliyle yürütülmüştür. Cumhuriyetin ilânının hemen ertesinde 24 Kasım 1923 tarih ve 374 sayılı “Divan-ı Muhasebatın Sureti İntihabına Dair Kanun” ile Kıta Avrupası Fransa modeli esas alınarak yeniden kurulan Sayıştay, 1924 Anayasası ile de anayasal kimliğini korumuştur. 1924 Anayasası‘nın 100 üncü maddesinde Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisine bağlı olduğu ve devletin bütün gelir ve giderlerini denetlemekle görevlendirildiği açıkça belirtilmiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, yasama ve yürütmenin TBMM bünyesinde toplanmış olmasının da etkisiyle, TBMM-Sayıştay ilişkileri karşılıklı ve yakın seyretmiş, bu dönemde Sayıştay tarafından hazırlanan raporlar TBMM’de kurulan bir komisyon tarafından incelenmiştir. Ancak zamanla TBMM ile ilişkiler zayıflamış ve Sayıştay, faaliyetlerinin tümünü yargılama sürecine yönlendirmiştir.

01.06.1934 tarihinde yürürlüğe giren 2514 sayılı “Divan-ı Muhasebat Kanunu” Sayıştayın kuruluş ve işleyişini yeniden düzenleyerek, bu tarihe kadar uygulanan dağınık Sayıştay mevzuatını yürürlükten kaldırmıştır.

1929 yılında bütün dünyada yaşanan ekonomik kriz sonucunda serbest piyasa ekonomisinin hiçbir müdahale olmaksızın kusursuz bir şekilde işlemediği anlaşılmış, devletin ekonomik ve sosyal yaşama daha fazla müdahalesini öngören Keynesyen politikalar ön plana çıkmıştır. Ülkemizde bu dönemde kurulmaya başlanan kamu iktisadi teşebbüsleri devletin ticari ve sınaî alanda faaliyetlere girişmesini sağlamış ve bu kurumları denetlemek üzere 1938 yılında Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu kurulmuştur. Kamu iktisadi teşebbüslerinin denetimi dünyada yaygın olarak, Sayıştaylar tarafından gerçekleştirilmesine rağmen, Başbakanlığa bağlı ayrı bir denetim kurumu oluşturulmuştur.

Devlet bütçesinin nitelik ve yapısal yönden gelişmeler göstermesi ve 2514 sayılı Kanun’un gereksinmeleri karşılayamaz olması nedeniyle Sayıştay, 1961 Anayasası’nın 127’nci maddesi ile yeni bir kuruluşa ve işleyişe kavuşturulmuştur. Sayıştayın sözü edilen gelişmelere ve 1961 Anayasa hükmüne uyumunu sağlamak üzere de 21.02.1967 tarihinde 832 sayılı Sayıştay Kanunu çıkarılmıştır.

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kamu harcamalarının giderek artması, Sayıştayların denetim kapsamı ve niteliğinde hızlı ve temel değişimlere gitmesi zorunluluğunu doğurmuştur. Hesap ve işlemlerin tek tek incelenmesi yerine kurumların mali sistemlerine güvence veren denetimlere ağırlık verilmiştir. Bu bağlamda, Sayıştayların kuruluşlarından itibaren yaptıkları kamu gelir, gider ve mallarının mevzuata uygun olarak elde edilmesi, harcanması ve saklanmasına ilişkin denetimlerin yanı sıra, yeni bir denetim türü olarak performans denetimleri ortaya çıkmıştır.

1950’lerde herhangi bir metodoloji geliştirilmeksizin geleneksel denetimin yan ürünü olarak yapılan performans denetimi 1970’lerin ikinci yarısından itibaren ülkelerin mevzuatında yer almaya başlamıştır. Dünyadaki gelişmelere paralel olarak ülkemizde de kamu yönetimi reformları gündeme gelmeye başlamış, 90’lı yıllarda buna yönelik çalışmalar yoğunlaşmıştır. 1996 yılında, 832 sayılı Sayıştay Kanunu’nda yapılan değişiklik ile Sayıştaya performans denetimi yetkisi verilmiştir.

Avrupa Birliği adaylık sürecinin de etkisiyle 2000’li yıllarda kamu yönetimi reformları ivme kazanmış, dünyadaki yeni kamu yönetimi anlayışı ilk kez VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planında (2001–2005), kamu hizmetlerinin sunumunda vatandaş tatmininin esas alınması olarak ifadesini bulmuştur. Başlatılan reform çalışmaları kapsamında kamu mali yönetimi yeniden ele alınmış, 2003 yılında yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile fon uygulamasına son verilmiş, devletin tüm gelir ve giderleri ile borçları tamamen bütçe kapsamına alınarak yasama denetiminden geçmesi sağlanmıştır. Bu sayede, Sayıştayın tekil işlemlere odaklanan bir anlayıştan kurumun tüm mali yapısına odaklanan bir denetim anlayışına geçmesi ve daha kapsamlı rapor üreten bir yapıya dönüşmesi yolunda önemli bir adım atılmıştır.

19.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6085 sayılı Sayıştay Kanunu ile kamu kaynağı kullanılan tüm faaliyetler Sayıştayın denetim kapsamına alınmış ve kamu iktisadi teşebbüslerini denetleyen Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Sayıştay bünyesine dâhil edilerek, dış denetimde ikili yapıya son verilmiştir. Bu Kanun’la Sayıştay, günümüzün koşullarına, uluslararası standartlara ve yönetim ve denetim alanındaki çağdaş gelişmelere uygun olarak yeniden konumlandırılmıştır.

Şükrü Kaya

0

Şükrü Kaya, hukuk, devlet ve siyaset adamıdır.

1883 yılında İstanköy’de dünyaya geldi. Ahmet Rüştü Bey’in oğludur.

İlk ve ortaöğrenimini İstanköy’de yaptı. Midilli İdadisi’ni bitirdi. İstanbul’a giderek Galatasaray Sultanisi’ne girdi. 1908 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Ardından Fransa’ya gitti, Paris Hukuk Fakültesinden yüksek lisans derecesi elde etti. Türkiye’ye dönünce Hariciye Nezaretinde kâtiplikle devlet hizmetine başladı. Mülkiye müfettişi oldu.

Mülkiye Müfettişi olarak Anadolu’da ve Irak’ta çalıştı.16 Şubat 1912 tarihinden 14 Temmuz 1913 tarihine kadar Hariciye Nezareti Umuru Ticari Şubesi 4. sınıf kitabetinde, 16 Temmuz1913’ten 3 Ekim 1913 tarihine kadar Edirne Vilayeti Merkez Sulh Hakimliğinde, 9 Ekim 1913’ten 12 Ekim 1913 tarihine kadar Edirne Vilayeti Merkez Bidayet Mahkemesi Hakimliğinde, 13 Ekim 1913’ten 18 Kasım 1914 tarihine kadar Mülkiye Müfettişliğinde, 20 Kasım 1914 tarihinden 2 Mart 1916 tarihine kadar Muhacirin ve İskan Aşair Müdürlüğünde, 2 Mart 1916’dan 20 Aralık 1916 tarihine kadar Aşair ve Muhacirin Umum Müdürlüğünde, 22 Aralık 1916’dan 4 Ocak 1918 tarihine kadar I. Sınıf Mülkiye Müfettişliğinde bulundu. 9 Ekim 1918’den 7 Ocak 1919 tarihine kadar Buca Sultanisi Muallimliğinde bulundu.

Daha sonra görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. Buca Sultanîsi’nde bir süre öğretmenlik yaptı. Mondros Mütarekesinden sonra İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek dış ilişkiler bölümünde çalıştı.

Millî Mücadele için yaptığı çalışmalar yüzünden tutuklanarak İstanbul’daki Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. İstanbul’un işgalinden sonra Malta’ya sürüldü. Malta’dan kaçarak Avrupa’ya gitti. Bir süre İtalya ve Almanya’da kaldıktan sonra Anadolu’ya geldi ve Millî Mücadeleye katıldı.

Birinci Lozan Konferansı’na giden heyette danışman olarak çalıştı. Konferansta bulunduğu sırada İzmir Belediye Başkanlığına seçildi.

Şükrü Kaya, Menteşe ve Muğla Milletvekilliği yaptı. 1924 yılında II. İsmet Paşa Hükümeti’nde Ziraat Vekilliği görevini yürüttü.

Fethi Bey Hükümetinde Hariciye Vekaleti’ne getirildi. Hükûmetin istifasıyla bu görevden ayrıldı.

IV. İsmet Paşa Hükümetinde İçişleri Bakanlığı’nda bulundu. Atatürk’ün ölümüne kadar kurulan bütün hükûmetlerde bakan olarak yer aldı. 1936-1938 arasında bakanlık görevinin yanı sıra CHP Genel Sekreterliği görevini de üstlendi. 11 Kasım 1938 tarihinde bakanlık görevinden ve CHP Genel Sekreterliği görevlerinden ayrıldı.

Cumhuriyet tarihinde en uzun süre İçişleri Bakanlığı yapan siyasetçidir.

Şükrü Kaya, 10 Ocak 1959 tarihinde İstanbul’da yaşamını yitirdi. Fransızca ve İngilizce bilmekteydi.

Eserleri 

Daniel Defoe’dan Robinson Crusoe (1923), Henri Béraud’dan Şişko (1924), Charles Rist ve Charles Gide’den Günümüze Kadar İktisadi Mezhepler Tarihi (1927), Bukley’den Eski Yunan Masalları ve Albert Mathiez’den Fransız İhtilali (1950) adlı eserleri Türkçeye çevirdi. Cumhuriyet Gazetesi’nde makaleler yazan Şükrü Kaya’nın 1927-1937 yılları arasındaki konuşmaları ve yazıları “Sözleri, Yazıları 1927-1937” adıyla Ekrem Ergüven tarafından derlenmiştir.

“Son dört yıl içinde sırasıyla Dışişleri, Tarım ve İçişleri Bakanlığı görevlerini yürüttüm. Bütün bu süre içinde Atatürk, bana bir defa bile olsun bir emir vermemiştir. O, bazı önerilerde bulunmuştur, bu önerileri oturup görüşerek tartışmışızdır; fakat hiçbir zaman bana şunu veya bunu yapmak emrini vermemiş ve Bakanlık işlerime kesinlikle karışmamıştır.”

“İnkılabın emirlerini yapmamak, irticaya hizmet etmek, mürteci olmak demektir.” 

Şükrü Kaya Sözleri – Yazıları 1927-1937

On seneden beri maiyetlerinde hukuk müşaviri sıfatıyla çalıştığım Şükrü Kaya’yı daha ‘mektep sıralarında tanımıştım. Bugün memleketin irfan, siyaset, ticaret hayatında, mevki tutan birçok zevat ile birlikte İstanbul’un Sirkeci denilen o çamurlu, havasız semtinde, Anikaların, Elenilerin Elisavilerin kiraladıkları ve apartman dedikleri o murdar barakalarda Hukuk mektebinin, o devrin icabı olan, ölçülü derslerini hazırlarken, Şükrü Kaya bizleri etrafına toplar, tetebbu ettiği Fransız eserleriyle hepimizi aydınlatarak başka bir düşünce ufku açtırırdı. Abdülhamid hükümetine düşman olmayı bize O öğretti. Memleket sevgimizi, fazilet ve yüksek düşünceleri ile şuurlandıran O olmuştur. Şükrü Kaya, Sirkeci toplantıları şüpheli görülmeğe başlamasına, hafiye baskınına uğramamıza, hatta Zaptiye nazırının huzuruna (!) getirilerek sorguya çekilmesine rağmen, Meşrutiyet ilanına kadar, arkadaşlarını irşad etmekte fütur getirmemişt1r. Meşrutiyet hükumeti bu arkadaşlardan bir çoklarını tahsillerini ikmal için Avrupa’ya gönderdi. O yabancı diyarda da delilimiz Şükrü Kaya idi. Diğer arkadaşlar namına söz söylemeğe hakkım yok, fakat ben şahsan, mektep arkadaşlığında, meslek arkadaşlığında Şükrü Kaya’ya, maddeten, manen çok borçluyum. Tahsilimi bitirerek memlekete avdetimde pek az bir müddet adliye hizmetinde müddeiumumiliklerde çalıştıktan sonra yine Şükrü Kaya’nın tesiri ile dahiliye hizmetine geçtim. Bu suretle bütün memuriyet hayatım da onun yanında geçti…

Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya

Şükrü Kaya, 1927’den 1938’in sonuna kadar “Atatürk’ün İçişleri Bakanı” sıfatıyla ülkesine hizmet etti. Modern Belediyecilik anlayışını yerleştirdi. Toprak Reformu yasa tasarıları hazırladı. Ekonomik ve siyasal bağımsızlığın gereği olarak Devletçiliği benimsedi. Laikliğin kurumsallaşması için; Ağa, hacı, hafız, efendi, bey, paşa gibi unvanların kaldırılmasına, Bazı kisvelerin giyilmeyeceğine, Ulusal bayramlar ve tatillerin kabulüne dair yasaların çıkarılmasına öncülük etti. “Mustafa Solak’ın tezi şimdi kitaplaşmış bulunuyor. Gösterdiği çabalar dolayısıyla kendisini kutluyorum. Bu çalışma Şükrü Kaya üzerine daha kapsamlı çalışmalara yol açabilecek niteliktedir.” Prof. Dr. Sina Akşin

Henri Béraud, Çev. Şükrü Kaya

Bu kitabı, B. Şükrü Kaya, Malta’da 1919 tarihinde Fransızca öğrenmek isteyen arkadaşlarına bir egzersiz olması için harfi harfine tercüme etmişti. Aslı Fransızcada Le Martyre de l’Obèse – Şişmanlık Kurbanı’dır. Türkçe kolay olsun diye Şişko denmişti. Biz de bu ismi muhafaza ettik. Kitap, Ankara’da Yenigün matbaasında basılmıştı. Eser ve tercüme çok beğenildiği için, biz de tekrar Türk harfleriyle basıyoruz.

Tanıdıklarım – Hüseyin Cahit Yalçın

Hayatta en çok mübarezeyi severim. En mesut günlerim, en şiddetle hücuma uğradığım, en şiddetle hücum ettiğim zamanlardır. O zaman damarlarımda hayat veren bir ateş tutuşur, hayatın solukluğu silinir ve gözümün önünde bir gaye canlanır, mübarek ve muazzez bir gaye… Vatanın hayrı için, fenalığı ezmek ve iyiliği galebe ettirmek için bir mücadele… Bütün etrafıma bu ateşten bir parça vermek isterim. Fenalığa karşı müsamahakâr, lakayt veya müsadekar duranları sarsmak, hepsini bu mübareze meydanına çekmek isterim. Yalnız fena olmamak kâfi gelir fikrinde değilim. Fenalığı ezmek için uğraşmak lüzumuna iman ediyorum. Bazen, ‘Sana ne?’ derler… Bu hodgamane felsefeden nefret ederim. Çünkü onun memleketi mahvettiğine kaniyim. Gördüğüm şahsi fenalık için değil, memleket gelen umumi fenalık için, kalbimde tükenmez bir gayz vardır. Ne vakit fenalığa karşı herkes bir fikri taavvün ile müttefikan çalışırsa, ancak o zaman kurtulacağımızı zannediyorum. İşte bunun için hücumlarımda her vakit fena bir galeyan ve biaman oldum ve en büyük hazzı vicdaniyeyi buldum.” Hüseyin Cahit Yalçın / Nevsal-i Milli Hüseyin Cahit Yalçın, uzun yaşamının çok önemli bir kısmını siyasetin içinde geçirdi. Doğuda bunun bir şans mı, yoksa bir talihsizlik mi olduğu sorulmaya değer bir sorudur…

10 Ocak – Hukuk Takvimi

0
10 Ocak Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde önemli olaylar, kanun değişiklikleri ve davalara dair detaylı bilgiler bulabilirsiniz.

10 Ocak – Hukuk Takvimi

1880
İspanyol hukuk, siyaset ve devlet adamı Manuel Azaña doğdu. (Ölümü: 3 Kasım 1940) Paris’te hukuk okuduktan sonra memurluk, gazetecilik ve yazarlık yaptı. 1930 yılında, General Miguel Primo de Rivera’nın diktatörlüğüne karşı cumhuriyetçi bir parti kurdu. San Sebastian Paktı’nı imzalayanlar arasında yer aldı.  İkinci Cumhuriyet döneminde devlet başkanlığı yaptı. 1931’de, çok sert bir yasa olan Cumhuriyeti Koruma Yasası’nı çıkartarak karışıklıkları şiddetle bastırdı. Bir bölümü uzun zamandır beklemekte olan reformları hızla uygulamaya koyuldu.
1861
Florida, Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrıldı. Amerikan İç Savaşı sonrası 25 Haziran 1868’de birliğe geri döndü.
1913
Slovak komünist ve 1969-89 arasında Çekoslovakya Lideri olan Gustav Husak, doğdu.(Ölümü 1991) 1933 yılında Bratislava’daki Comenius Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitimine başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok kez hapse atıldı. 1954’ten 1960’a kadar olan yılları Leopoldov Hapishanesinde geçirerek ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Alexander Dubček yönetimindeki Prag Baharı sırasında Slovakya’daki reformları denetlemekten sorumlu  başbakan yardımcısı oldu. 1975’te  Çekoslovakya Devlet Başkanı seçildi.
1920
Milletler Cemiyeti – Cemiyet-i Akvam, kuruldu. ABD, Cemiyete katılmadı. Türkiye 18 Temmuz 1932 tarihinde üye oldu.
1926
Heyet-i Fesadiye Davası sonuçlanarak kararlar açıklandı. Çerkes Ethem’in Kuvâ-yi Seyyâresi’nin Bolşevik Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey; boşandığı eşini öldürten Miralay Osman ve Kürt isyanıyla birlikte Ankara civarında bir isyan hareketine giriştiği gerekçesiyle Kırşehir Milletvekili Rıza Bey, idama mahkûm edildi.
1933
İspanya’da ayaklanmaların yaygınlaşması üzerine sıkıyönetim ilan edildi.
1940
Erotik edebiyat yazarı Pierre Louÿs’in müstehcenlikle suçlanan Afrodit(Aşk Tanrıçası’nın Entrikaları) adlı kitabıyla ilgili davanın görülmesine başlandı. Türkçeye, Malatya milletvekili Nasuhi Baydar’ın çevirdiği Afrodit (1896) romanı müstehcenlik suçlamasına konu oldu ve 10 Ocak 1940’ta yapılan duruşmada romanı yayımlayan Semih Lütfi ile basan Kenan Dinçman’ı avukat olarak romancı Esat Mahmut Karakurt savundu. İbrahim Hakkı Konyalı ise davada bilirkişi olarak görev yaptı.
1945
1924 Anayasası, 20 Nisan 1924’te yürürlüğe girdi ve 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanununu yürürlükten kaldırıldı. Birkaç önemli değişiklikle 1961’e dek yürürlükte kaldı. 10 Ocak 1945 tarihinde Anayasa metninin içeriği değiştirilmeden, dili Türkçeleştirilerek yeniden kabul edildi.
1945
Bazı ay adlarının değiştirilmesi hakkında kanun” ile Teşrinevvel, Teşrinisani, Kânunuevvel ve Kânunusani aylarının adları, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirildi.
1946
Birleşmiş Milletlerin ilk genel kurulu Londra’da toplandı. Bu kurulda 51 ülke temsil edildi.
1947
Demokrat Parti 1. Kongresi’nde, “Hürriyet Misakı” kabul edildi. Raporda Anayasa’ya aykırı yasaların kaldırılması, Anayasa’nın tam olarak uygulanması, seçim kanununun değiştirilmesi ve yeni bir seçim kanununun hazırlanması ile Cumhurbaşkanlığı ve parti genel başkanlığının birbirinden ayrılması talep edildi. Demokrat Parti Genel İdare Kurulu’na, Hürriyet Misakı gerçekleşmediği takdirde TBMM’den çekilme yetkisi verildi. 

D. P.’nin Hürriyet Misakı Geniş Akisler Uyandırdı”. Cumhuriyet
D. P.’nin Hürriyet Misakı Geniş Akisler Uyandırdı”. Cumhuriyet
1957
Harold Macmillan, Anthony Eden’in istifasının ardından Birleşik Krallık Başbakanı oldu.
1959
Hukuk, devlet ve siyaset adamı Şükrü Kaya, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1883) Türkiye’nin eski İçişleri Bakanı olan Kaya 1908’de İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Paris Hukuk Fakültesi’nde okudu. Türkiye’ye dönünce Hariciye Nezaretinde kâtiplikle devlet hizmetine başladı. Mülkiye Müfettişi olarak Anadolu’da ve Irak’ta bulundu. Sonra görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. Buca Sultanîsi’nde bir süre öğretmenlik yaptı. Mondros Mütarekesinden sonra İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek dış ilişkiler bölümünde çalıştı. Millî Mücadele için yaptığı çalışmalar yüzünden tutuklanarak İstanbul’daki Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. Birinci Lozan Konferansı’na giden heyette danışman olarak çalıştı. Konferansta bulunduğu sırada İzmir Belediye Başkanlığına seçildi. Menteşe ve Muğla Milletvekilliği yaptı. 1924 yılında II. İsmet Paşa Hükümeti’nde Ziraat Vekilliği yaptı. Fethi Bey Hükümetinde Hariciye Vekaleti’ne getirildi. Hükûmetin istifasıyla bu görevden ayrıldı. IV. İsmet Paşa Hükümetinde İçişleri Bakanlığı’nda bulundu.
1961
Basın çalışanlarıyla ilgili 212 sayılı kanunda değişiklikler yapıldı. Bu yasayı protesto eden gazete sahipleri 3 gün süreyle gazete çıkarmama kararı aldılar.
1961
Türkiye Çalışan Gazeteciler Günü, (Çalışan Gazeteciler Bayramı) kutlanmaya başladı.
1967
Cumhuriyetçi Edward W. Brooke, Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nun ilk siyahi üyesi olarak görevine başladı.
1972
15 idam kararını bozan Askerî Yargıtay İkinci Dairesi, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararlarını onayladı.
1975
Yeni İmar Kanunu yürürlüğe girdi.
1984
Kürtaj yasal hale geldi.
1984
Amerika Birleşik Devletleri ve Vatikan arasında 100 yılı aşkın bir aradan sonra diplomatik ilişkiler yeniden başladı.
1985
TRT “anı, devrim, özgürlük” gibi bazı kelimelerin kullanımına yasak getirdi.
1988
Yurt dışında basılan 440 yayının ülkeye girmesi yasaklandı.
1995
TBMM televizyonu kuruldu ve oturumlar canlı olarak TRT-3’ten yayımlanmaya başladı.
1999
Susurluk davası kapsamında da aranan Haluk Kırcı yakalandı. Haluk Kırcı Ankara Bahçelievler’de 7 Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi gencin öldürülmesiyle ilgili davada, 7 kez idam cezası almıştı.
2000
Hukukçu, diplomat ve büyükelçi Semih Günver, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1917) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1949 yılında Dışişleri Meslek Memuru oldu. Çeşitli diplomatik görevlerin ardından Cezayir ve Kahire Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Ekonomik İşler Genel Müdürlüğü ve Kültür İşleri Genel Müdürlüğü ile Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliği görevlerinde bulundu. Milliyet  ve Cumhuriyet gazeteleri başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı, öğretim üyeliği yaptı.
2001
Hukukçu, şair ve yazar Necati Cumalı, yaşamını yitirdi. (Doğumu 1921) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Şiir, roman, hikâye, deneme, tiyatro, günce gibi pek çok edebi türde eser verdi. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının tanınmış kişilerinden sayıldı.  Cumalı, Yaşar Kemal’in ifadesiyle “Yaşlanmaz Şair Çocuk” olarak anılır. Necati Cumalı’nın doğduğu ve daha sonra eşiyle birlikte yaşadığı ev, müzeye çevrilerek Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi olarak halkın ziyarete açıldı. İzmir’in Urla ilçesinde yaşadığı evin zemin katındaki bir odası ilçe kütüphanesi olarak düzenlenerek hizmete sunuldu.
2002
Merkez Bankası eski Başkanı Gazi Erçel hakkında, dalgalı kura geçilmeden önce bazı kurumlara toplam 5 milyar 188 milyon 900 bin ABD doları satarak, ‘görevini kötüye kullandığı’ gerekçesiyle dava açıldı. Erçel istifa etti. 2005 yılında verilen 11 ay 20 gün hapis cezasının bin 536 YTL para cezasına çevrilmesi kararını Yargıtay 4. Ceza Dairesi onadı.
2012
Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül askeri darbesine ilişkin dönemin Genelkurmay Başkanı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın “şüpheli” olarak yer aldığı iddianameyi kabul etti. İddianamede, Evren ve Şahinkaya için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.
2012
Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, tutuksuz yargılandığı İkinci Ergenekon davası kapsamında tutuklandı.
2016
Amerikalı LGBT hakları savunucusu aktivist ve yazar Jeanne Cordova yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Temmuz 1948 ) Kaleme aldığı LGBT haklarını yansıtan Lesbian TideLos Angeles Free Press ve The Advocate adlı  eserleri ile bilinir. LGBT konusundaki çalışmaları ile Lambda Edebiyat Ödülü ‘nü kazandı.
2017
Hukukçu ve eski Almanya cumhurbaşkanı Roman Herzog yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Nisan 1934)  Münih Ludwig Maximilian Üniversitesinde hukuk öğrenimi gördü. Berlin Serbest Üniversitesi‘nde profesör olarak çalıştı. 1971-72 yılları arasında bu üniversitenin rektör yardımcılığını yürüttü. 1 Baden-Württemberg eyaletinin kültür bakanı oldu. 1978-1983 yılları arasında CDU/CSU’nun protestan üyeleri birliğinin başkanlığını üstlendi. 1980-1983 yılları arasında Baden-Württemberg eyaletinin içişleri bakanlığına getirildi. 1983 yılında Almanya Federal Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. Aynı yıl mahkemenin başkan yardımcılığına, 4 yıl sonra da başkanlığına seçildi. 7 yıllık Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevinden sonra Almanya Parlamentosu tarafından 5 yıl için cumhurbaşkanlığına seçildi.
2020
Kanadalı siyasetçi ve hukukçu John Carnell Crosbie yaşamını yitirdi. (Doğumu: 30 Ocak 1931 ) Dalhousie Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kanada Barolar Birliği tarafından Vikont Bennett Bursu ile ödüllendirildi1956-1957 yıllarında Londra Üniversitesi İleri Hukuk Araştırmaları Enstitüsü ve London School of Economics’te lisansüstü eğitim aldı ve 1957’de Newfoundland Barosu’na çağrıldı. 1966 yılında Belediye ve İskan Bakanı oldu. Bakan olarak Newfoundland ve Labrador Konut Şirketi’nin kurulmasından sorumlu oldu.  1967’de  Sağlık Bakanı olarak görev  yaptı. Moore hükümetinde Maliye Bakanı, Hazine Kurulu Başkanı ve Ekonomik Kalkınma Bakanı görevlerinde bulundu. Newfoundland ve Labrador  kentinde  12. vali yardımcısı olarak görev yaptı.
2021
Türkiye Psikiyatri Derneği, politika belgesi geliştirilmesi için 10 Ocak 2021 tarihinde bir Görev Grubu kurdu; Görev Grubu 8 Mart 2021 tarihi ile Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi’ni tamamladı ve Merkez Yönetim Kurulu’nun onayına sundu. Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi; Dr. Leyla Gülseren koordinatörlüğünde Dr. Burcu Rahşan Erim, Dr. Ekin Sönmez, Dr. Gökçen Yılmaz Karaman, Dr. Gülcan Güleç, Dr. Münevver Yıldırım,  Dr. Özlem Altuntaş, Dr. Zerrin Oğlağu’dan oluşan Görev Grubu tarafından hazırlandı.
2026
Aziz İhsan Aktaş suç örgütüne yönelik soruşturma kapsamında tutuklanmasının ardından Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Rıza Akpolat “rüşvet almak” suçundan da ayrıca tutuklandı.
10 Ocak – Hukuk Takvimi

Kıbrıs: BM Güvenlik Konseyi 353 Sayılı Kararı

0

Kıbrıs Barış Harekatı’nın başladığı 20 Temmuz 1974 günü toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi aldığı karar ile askeri müdahaleye acilen son verilmesini talep etmiştir.  Tarafları ateşkese çağıran Karar, Birleşmiş Milletlerin 20 Temmuz 1974 tarihli 1781. toplantısında oy birliğiyle kabul edilmiştir.

Kıbrıs: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 353 Sayılı Kararı

Güvenlik Konseyi,

1779. toplantısında Genel Sekreter’in Kıbrıs’taki gelişmeler hakkındaki raporunu dikkate alarak,

Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Kıbrıs, Türkiye, Yunanistan ve diğer üye ülkelerden temsilcilerin ifadelerini dinlemiş bulunarak,

Toplantısında adadaki yeni gelişmeleri de göz önünde bulundurarak,

Şiddete başvurulmasını ve adada halen kan dökülmesini şiddetle kınayarak,

Uluslararası barış ve güvenliğe ciddi bir tehdit oluşturma aşamasına gelen ve Doğu Akdeniz bölgesinde patlamaya son derece hazır bir durum oluşturan olaylardan derin endişe duyarak,

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası antlaşmalarca kurulup garantilenen anayasal düzenini tekrar sağlama konusundan eşit derecede endişe duyarak,

4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı kararı ve konu hakkındaki daha sonraki kararlarına atıfta bulunarak,

Birleşmiş Milletler Antlaşması‘nın 24’üncü maddesi gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması görevinin farkında olarak;

1. Bütün devletlere Kıbrıs’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne saygı duyması çağrısında bulunur;
2. Halen süren çatışmaların tüm taraflarına ilk adım olarak çatışmaları durdurmaları ve bütün devletlere durumu daha da kötüleştirebilecek eylemlerden imtina etmeleri çağrısında bulunur;
3. Yukarıdaki 1. paragrafın hükümlerini ihlal eden Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki askeri müdahaleye acilen son verilmesini talep eder;
4. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un 2 Temmuz 1974 tarihli mektubunda değinilenler de dahil olmak üzere Kıbrıs Cumhuriyeti’nden varlığı uluslararası antlaşmalarca öngörülmeyen tüm yabancı askeri personelin gecikme olmadan çekilmesini talep eder;
5. Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’na gecikme olmadan bölgede barışın yeniden sağlanması ve Kıbrıs’ın anayasal yönetimi konusunda müzakerelere girme ve Genel Sekreter’i gelişmelerden haberdar etme çağrısında bulunur;
6. Tüm taraflara Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’yle iş birliği yapıp görevini yerine getirmesine olanak tanımaları çağrısında bulunur;
7. Konuyu takip etmeye devam etmeye karar verir ve Genel Sekreter’in barışçıl koşulların mümkün olduğunca erken sürede sağlanması için alınabilecek kararlar konusunda uygun şekilde rapor vermesini talep eder.

İlhan Akın

0
Prof. Dr. İlhan Akın

Prof. Dr. İlhan Akın, 1927 yılında İzmir’de doğmuştur. Gazeteci Bedii Faik’in kardeşi ve nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk’un halası olan Gönül (Pamuk)Akın’ın eşidir.

Akın, 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olmuş, doktorasını yapmak üzere Paris’e gitmiş; Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, Institut des Hautes Etudes Internationales (Uluslararası Yüksek Araştırmalar Enstitüsü)’nde doktorasını tamamlamıştır. Türkiye’ye 1954 yılında dönerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Devletler Umumi Hukuku ve Amme (Kamu) Hukuku kürsülerinde akademisyen olarak göreve başlamıştır.

Prof. Dr. İlhan Akın 1959 yılında doçent ve 1966 yılında profesör olmuş, 1972 yılında Profesörler Kurulu tarafından Dekanlığa seçilmiş, 1980 yılına kadar 3 defa aynı göreve seçilerek aralıksız biçimde bu görevi sürdürmüştür. 1986 yılında Hukuk Fakültesine yeniden dekan seçilmiş ve sekiz yıl daha dekanlık görevini yürütmüştür. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde toplamda 16 yıl dekanlık yapmış, 1946 yılında girdiği Hukuk Fakültesi’ne, emekli olduğu 1994 yılına kadar öğretim üyesi ve yönetici olarak 42 yıl hizmet vermiştir.

Yüksek Denizcilik Okulu’nda, (YDO) 1970’li yıllarda, Denizcilik Hukuku derslerini vermiştir.

Abuzer Kendigelen,İlhan Akın ve Semih Gemalmaz
Sivil Toplum Çalışmaları ve Üstlendiği Görevler

Prof. Dr. İlhan Akın, 1993-1995 yıllarında Yüksek Öğretim Kurulu Denetleme Kurulu üyeliği ve Cumhurbaşkanlığı kontenjanından YÖK Genel Kurul üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliği ve Tayfun Akgüner döneminde TRT Yönetim Kurulu üyeliği görevini yürütmüştür.

Eski adı Türk Seyyahin Cemiyeti ve adı sonradan Türkiye Turing Kulübü(Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu-T. T. O. K.) olan dernekte, 1975-1976 yıllarında faal olarak çalışmalarda bulunmuştur.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü Divan Kurulu üyeliği ve Vedat Ardahan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yapmış; 1980-1984 yılları arasında Türkiye futbol Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmıştır.

İki çocuğu ve iki torunu bulunan Akın 26 Temmuz 2019 tarihinde vefat etmiştir. 29 Temmuz 2019 günü saat 11:00’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yapılan törenden sonra Zincirlikuyu Camiindeki öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verilmiştir.
Akademik Çalışmaları ve Eserleri

Prof. Dr. İlhan Akın, 1960’lı yıllarda, Türkiye’de ilk kez temel hak ve özgürlükler disiplinine ait dersler vermeye başlamış ve bu alanda daha sonraki gelişmelerin öncüsü olmuş; 1980’li yılların sonunda Uluslararası İnsan Hakları Hukuku’nun müfredata girmesini sağlamıştır. “Kamu Hukuku- Devlet Doktrinleri-Temel Hak ve Özgürlükler” isimli eseri Hukuk Fakültelerinde Genel Kamu Hukuku dersi kapsamında ders kitabı olarak okutulmaktadır. Genel Kamu Hukuku’nun yapıtaşlarından olan bu eser, Türkiye’de devlet doktrinleri ve insan hakları anlayışının gelişmesine kaynaklık etmiştir.

Devlet Doktrinleri – Prof. Dr. İlhan Akın

Ayrıca, Devlet Doktrinleri, Temel Hak ve Özgürlükler, Siyasi Tarih, Türk Devrim Tarihi  isimli eserleri bulunmaktadır.

Hatıralarını “Unutamadıklarım” isimli eserde toplamıştır.

İstanbul Üniversitesi Yayınları tarafından 329 sayfadan oluşan Prof. Dr. İlhan Akın’a Armağan adlı eser 1999 yılında yayınlanmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1972-1980 ve 1986-1994 Dönemleri Dekanı Prof. Dr. İlhan Akın’a Saygı Programı, 9 Ocak 2018 tarihinde İÜ Rektörlük Binası Mavi Salon’da düzenlenmiştir.

İÜ Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü tarafından Prof. Dr. İlhan Akın’ın hayatı ile ilgili bir film hazırlanmış, bu film “İlhan Akın’a Saygı” gününde gösterilmiştir.

Anı Kitabı – Unutamadıklarım
Unutamadıklarım isimli eserde şöyle demektedir:

“Fakültenin bugünkü acıklı durumunu düşünürken Ebul’ulaların, Sıddık Samilerin, Ali Fuatların, Tahir Tanerlerin, Mustafa Reşitlerin, Muammer Raşitlerin, Timurların, Şensoyların, Sarıcaların ve bunlar gibi sayılamayacak kadar, pek çok olanların, şimdi mezarda kemikleri sızlıyor olmalı. Ne diyebilirim, bravo bu üniversite yasasını yapan ve mantar gibi vakıf üniversiteleri kuranlara.”

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Fontainebleau Fermanı

0
Fontainebleau Fermanı

Fontainebleau Fermanı(Edict of Fontainebleau), 18 Ekim 1685’te Fransa Kralı XIV. Louis tarafından ilan edilmiştir. Fransız Din Savaşlarına görece bir barış getiren 1598 tarihli Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırmak üzere düzenlenmiştir.

Fontainebleau Fermanı, Avrupa’da din özgürlüğü tarihi, Fransız mutlakiyetçiliği ve Fransız Devrimi’ne giden dönemin en önemli belgelerindendir. Fransız İhtilali’nden önceki yüzyılda, dinsel baskıların sembollerinden biri haline gelmiştir.

Bireylere genel vicdan özgürlüğü ve Protestanlara af ve sivil haklarının iadesi gibi birçok özel imtiyaz tanıyan Nant Buyruğu böylece hükümsüz kalmıştır. Fontainebleau Fermanı birçok tarihçi tarafından Yahudilerin İspanya’dan sürülmesini ve 1609-1614 yılları arasında Müslümanların ardıllarının tamamen sürülmesini emreden 1492 tarihli Elhamra Kararnamesi ile eşdeğer kıyaslanmaktadır.

XIV. Louis’nin “tek kral, tek din” ilkesini hayata geçirme yöntemlerinden olan Fontainebleau Fermanı, Katolik olmayanlara Fransa’da medeni ve hukuki statü ve inançlarını yaşama fırsatı veren 1787 Versay Fermanı(Hoşgörü Fermanı) ve 1789 Fransız Devrimi ile tarihin derinliklerine gömülmüştür.  

Milano Fermanı

0

Milano Fermanı, M.S. 313 yılının şubat ayında ilan edilmiştir. Milano’da bir araya gelen Roma imparatorları Constantinus ve Licinius tarafından kabul edilen tarihi bir belgedir.

Milano Fermanı’nın Tarihsel Arka Planı

Batı Roma İmparatoru I. Konstantin ile Balkanları kontrol eden imparator Licinius, Mediolanum’da (Milano) buluşarak Hristiyanlara karşı politikaları değiştirmek konusunda anlaşmaya vardılar. Anlaşma sonucunda, imparatorluğun dinsel topluluklar hakkındaki siyasetinde köklü değişiklik yapılmıştır

Bu karar, 311 yılı nisan ayında imparator Galerius tarafından vaz edilmiş olan Hoşgörü Fermanı‘nı teyit etmektedir. 311 yılı nisan ayında imparator Galerius tarafından yayımlanan ‘hoşgörü fermanı’, Hristiyanlara sınırlı ibadet özgürlüğü tanımış, ancak Milano Fermanı kadar geniş kapsamlı bir düzenleme getirmemiştir. Yeni ferman, Hristiyanlara karşı 303 yılında başlatılan kısıtlamalara son veren ve bireylere din özgürlüğünü tanıyan bir karardır. 

Ferman, İmparatorluğun vilayetlerinde dağıtılacak ortak bir mektup biçimindedir. İmparatorluğun dini ibadet konusunda tarafsız olacağı, Hristiyanlık ve diğer dinlerin uygulanmasına yönelik tüm engellerin kaldırılacağı resmen ilan edilmiştir.  Hristiyan olmayanlara da özgürlük verilmiş, tarikatlara karşı hiçbir işlem yapılmaması kararlaştırılmıştır.

Bu ferman, Hristiyanlara serbestlik getirmiş ve hoşgörüyü temin ederek Roma İmparatorluğu’ndaki din politikalarında köklü bir değişim yaratmıştır. Ferman, sadece Hristiyanlara değil, tüm bireylere diledikleri dini seçme özgürlüğü tanımıştır. Ayrıca, Hristiyanlara ait el konulan mülklerin iade edilmesi de bu kararlar arasında yer almıştır.

Milano Fermanı’nın İlanı ve Sonraki Gelişmeler

Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda yayılmasında ve daha sonra resmi bir din haline gelmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Din özgürlüğüne yönelik bu adım, Roma toplumunda bir yandan dini gerilimlerin azalmasın sağlarken diğer yandan da kilisenin siyasi bir güç olarak yükselmesine neden olmuştur. 

Milano Fermanı’yla Hristiyanlar ibadet yerlerini ve müsadere edilmiş mallarını geri aldılar. Constantinus yaşamının son döneminde Hristiyan olarak vaftiz edilmiştir. Hristiyanlar aleyhine tedbirlerin alındığı imparator Iulianus (Mürtet Iulianus) döneminin ardından yeniden güç kazanan Hristiyanlık Selanik Fermanı’yla (M.S. 380) Roma imparatorluğunun resmî dini olmuştur. Kilise bu aşamadan itibaren Roma devletinin kurumsal ve hukukî modeli üzerinde hızla gelişmiştir. Kilise kendine has bir hukukla, “kanon hukuku” (veya “kilise hukuku”), donanmıştır.Müteakip asırlarda bu hukuk Avrupa’nın ‘müşterek hukukları‘ndan biri haline gelmiştir.  
 
 

Milano Hoşgörü Fermanı

Ben Constantine Augustus ve ben Licinius Augustus Milano’da karşılaşmamızda ve halkın iyiliği ve güvenliği için Tanrı’ya saygı göstermeyi içeren kanunların öncelik olarak düşünülmesi gerektiğini; ve topraklarımızda himayemiz altında yaşayan tüm Hıristiyanların ve diğer dinlere (ki her Tanrısal din cennetin koltuklarındadır ve farklılıklar nazikçe bertaraf edildiğinde hepsi çok cömert ve hayırlı olabilir)inanmayı tercih eden halkımıza ait olmasını düşündük. Ve böylece bütün bu doğru karşılıkları ve yararlı nasihatleri şu şekilde düzenlemeye karar verdik; Hiç kimse kalbini Hıristiyan dininin uyumuna bırakma fırsatını gelişigüzel reddetmemeli; kendi için en iyi olanı böylece kalplerine teslim olan Ulu Tanrı’yı düşünmeli ve olağan yaptığı her iyilik ve cömertlikte bunu göstermelidir. Bu nedenle ilahi dininiz; Hıristiyanları ilgilendiren ve sizlere daha önce resmi olarak verilen gelişigüzel kanunları ve şartları ortadan kaldırmanın bizi memnun ettiğini; Hıristiyan dinini taciz edilmeden gözlemlemek isteyen herkesin bunu özgürce ve açıkça yapabileceğini bilmelidir. Biz; Hıristiyanlara verilen özgür ve sınırlandırılmamış dinsel ibadet fırsatların bütünüyle sizin endişelerinize uyabileceğini düşündük. Çağımızın barışı için diğer dinlerin açıkça ifşa edilmesi ve iyilikleri için yapılan ibadetlerin, göreneklerin özgürce yapılma hakkını ve herkesin kendini memnun edebilecek ibadet imkânına sahip olacağını ve bunların bizim tarafımızdan bahşedildiğini gördüğünüzde ilahi dininiz bunları bilecek. Bu düzenlemeler; bizim her hangi din ya da itibarın değerini düşürmediğimiz için yapıldı.

Seneca Falls Bildirgesi / Duygu Bildirgesi

0

Seneca Falls Bildirgesi, 19-20 Temmuz 1848 tarihlerinde, ABD’nin New York eyaletine bağlı Seneca County ilçesindeki Wesleyan Methodist Kilisesinde düzenlenen ve çoğunluğu kadınlardan oluşan delegelerin oylarıyla kabul edilmiştir. Bu bina daha sonra müzeye çevrilmiştir.

Birleşik Krallık ve ABD’de sivil itaatsizlik yoluyla kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmek için çalışan Süfrajet Hareketi’nin en önemli metni olarak ortaya çıkmış, harekete ivme kazandırmış ve kadın hakları hareketinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.

Seneca Falls Bildirgesi, Olympe de Gouges tarafından 1791’de yayınlanan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi‘nden 57 yıl sonra ilan edilmiş, kolektif bir metin olması nedeniyle ilk kadın hakları bildirgesi olarak tarihe geçmiştir. Bildirge, kadının sosyal, siyasal, sivil, dini alanlardaki koşullarını ve haklarını tanımlamaktadır.

Kadın ve erkeklerin eşitliğini temel alan Bildirge, Elizabeth Cady Stanton kaleme alınmış, toplantıya katılanlar tarafından tartışılarak kabul edilmiştir. Bu dönemde yürütülen kadın hakları mücadelesi, 1861 yılındaki iç savaş öncesinde, kölelik karşıtı eylemler ve siyahilerin haklarına ilişkin mücadelelerle birlikte en önemli sivil toplum hareketlerindendir.Seneca Falls, kadınların eşit haklara sahip olmasına dönük ilk çaba olmamasına karşın sonraki yıllarda yapılacak hukuk reformlarında yol gösterici nitelik  arz etmektedir. Bildirge kabul edildikten iki hafta sonra Rochester’te düzenlenen kongrede teyit edilmiş, kadınların seçme ve seçilme hakları konusunda bir milat olmuştur.

Bildirgenin Türkçeye çevirisi ilk kez İstanbul Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Fehmiye Ceren Akçabay ve araştırma görevlisi İlayda Tuana Öztunçel tarafından yapılmıştır. 

Çevirmenler Hakkında

İlayda Tuana Öztunçel

Avukat İlayda Tuana Öztunçel 2017 yılında Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesine başladı ve eğitiminin ardından aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Politik Davalar ve Düşman Ceza Hukuku, Kadın Hakları, LGBTİ+ Hakları, Toplumsal Cinsiyet, Feminizm alanlarında makaleleri bulunmaktadır. Combahee Nehri Kolektifi Bildirisi ve Seneca Falls Bildirgesi’ni Türkçe’ye kazandırmıştır.

Dr. Fehmiye Ceren Akçabay 

Fehmiye Ceren Akçabay 

Duygu Bildirgesi / Elizabeth Cady Stanton tarafından

1848’de, Elizabeth Cady Stanton’ın memleketi New York, Seneca Falls’da tarihi bir kadın meclisi toplandı. Stanton, Seneca Falls Kongresini, sekiz yıl önceki Dünya Kölelik Karşıtı Kongresinden kendisi gibi dışlanmış olan Lucretia Mott ile birlikte düzenledi. Stanton Bağımsızlık Bildirgesi’nden hareketle hazırladığı bildirgeyi, kadınların sorunlarını listeleyerek genişletti. Bildirge aynı zamanda, radikal bir talep olan kadınların oy hakkı konusunda çağrıda bulunarak süfrajet hareketinin başlamasına öncülük etti ve nihayetinde 1920 yılında 19. Değişiklik ile kadınların oy hakkı tanındı. (Zinn ve Arnove tarafından yazılan Voices of a People’s History of the United States kitabının girişinden)
Zaman içinde erkek topluluğunun bir kısmının, içinde yaşadıkları insanlar arasında şimdiye kadar bulunduklarından daha farklı olan ancak gerçekte doğa yasaları ve Tanrı tarafından onlara bahşedilen konumu kabullenmeleri zorunlu hale gelmiş ve buna sebep olan koşulları insanoğlunun görüşlerine saygı çerçevesinde açıklamaları gerekmiştir.
Şu gerçeklerin tartışmasız olduğunu düşünüyoruz: tüm erkekler ve kadınlar eşit yaratılmıştır; Yaratıcıları tarafından bahşedilen belirli devredilemez haklara sahiptirler; bu haklar arasında yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı yer alır; meşru güçlerini yönetilenlerin rızasından alan hükümetler, bu hakları güvence altına almak için kurulmuştur. Herhangi bir hükümet biçiminin bu amaçları yok sayması durumunda, bundan zarar görenlerin, o hükümete bağlılıklarından vazgeçme ve güvenlik ve mutluluklarını gerçekleştirme ihtimalini en yüksek gördükleri şekilde yetkilerini örgütleyen ve temelini anılan ilkelere dayandıran yeni bir hükümetin kurulmasında ısrar etme hakları mevcuttur. Gerçekten de sağduyu, uzun süredir kurulmuş olan hükümetlerin hafif ve geçici nedenlerle değiştirilmemesi gerektiğini söyler, dolayısıyla tüm deneyimler göstermiştir ki insanlar, alışık oldukları biçimleri ortadan kaldırıp düzeltmektense zarar katlanılabilir olduğu sürece acı çekmeye daha yatkındır. Ancak, aynı amaca yönelik daimi bir suistimal ve gasp silsilesi mutlak bir despotizm kurma planını açığa çıkardığında bu tür bir hükümetten kurtularak gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular sağlamak onların yükümlülüğüdür. Mevcut hükümetin kontrolü altında yaşayan kadınların sabır kaynağı böylesi bir tahammül olduğu gibi, şimdi onları hak ettikleri eşit konumu talep etmeye mecbur bırakan da böylesi bir zorunluluktur.
İnsanoğlunun tarihi, erkeğin kadın üzerinde mutlak bir tiranlık kurmayı doğrudan amaç edinerek ona verdiği zararların ve onu maruz bıraktığı yağmalarının yinelenen tarihidir. Bunu kanıtlamak için gerçeklerin açıklıkla ortaya konmasına izin verin.
Erkek, kadının vazgeçilemez ve devredilemez haklarından olan seçme ve seçilme hakkını kullanmasına hiçbir zaman izin vermedi.
Erkek, kadını kendi sesini içermeyen hukuk kurallarına uymaya zorladı.
Erkek kadını vatandaş yahut yabancı olması fark etmeksizin en cahil ve yozlaşmış erkeklere tanınan haklardan dahi alıkoydu.
Erkek kadını bir yurttaşın başat hakkı olan seçme ve seçilme hakkından yoksun bıraktı ve yasama meclislerinde hiçbir temsiliyeti olmadığı için onu dört bir yandan tahakküm altına aldı.
Erkek evli kadını yasalar nezdinde sivil bir ölü haline getirdi.
Erkek kazandığı maaş da dâhil olmak üzere kadının bütün mülkiyet haklarına el koydu.
Erkek kadını, eşinin yanında işlediği suçlar bakımından cezadan muaf tutulan ahlaken sorumsuz bir varlık haline getirdi. Kadın, evlilik sözleşmesiyle birlikte eşine itaat taahhüdünde bulunmak zorundayken erkek, her bakımında kadının efendisi haline geldi. Hukuk, erkeğe kadını özgürlüğünden yoksun bırakma ve onu dayakla terbiye etme yetkisi verdi.
Erkek boşanma hukukunda boşanmanın sebeplerinin neler olduğunu ve ayrılık halinde velayetin kime verileceği hususlarını kadının mutluluğunu dikkate almadan düzenledi. Hukuk, erkek üstünlüğüne ilişkin hatalı bir varsayım sonucu her koşulda tüm gücü erkeğin ellerine verdi.
Evli kadını tüm haklarından mahrum bırakmasına rağmen, bekâr ve mülk sahibi kadınların varlığı mülkiyetlerinin sağladığı faydaya bağlı olarak tanındı ve hükümeti desteklemek için erkekler tarafından vergilendirildi.
Erkekler kar sağlayan neredeyse tüm işleri tekelleştirirken kadın, çalışmasına izin verilen işlerden ancak yetersiz bir ücret alabildi.
Erkek sadece kendisine layık gördüğü varlık ve imtiyaza giden tüm yolları kadına kapadı. Kadın teoloji, tıp veya hukuk eğitmeni olamadı.
Erkek kadının doğru düzgün bir eğitim almasını sağlayacak tüm olanakları ortadan kaldırdı. Tüm üniversitelerin kapıları kadınlara kapatıldı.
Erkek kilisede ve devlet kademelerinde kadının ancak ikincil bir konumda yer almasına izin verdi, havarilere özgü bir yetki iddiasında bulunarak kadını yönetimden ve bazı istisnalar dışında Kilise’deki kamusal görevlerden hariç tuttu.
Erkek kadınlara ve erkeklere farklı bir biçimde atadığı ahlak kurallarıyla, kadınları toplumdan dışlayıp erkekleri hoş gören hatta erekekler bakımından söz konusu dahi olmayan ahlaki suçlarla sahte bir kamusal duyarlılık yarattı.
Erkek, gerçekte kadının vicdanına ve inandığı Tanrı’ya ait olan kadının davranış alanını belirleme hakkına sahip olduğunu iddia ederek sadece Yehova’ya ait olan yetkiyi gasp etti.
Erkek kadının kendisine olan güvenini yok etmek, özsaygısını azaltmak, onu bağımlı ve küçük düşürücü bir yaşam sürmeye razı hale getirmek için elinden gelen her yolu denedi.
Bu ülke halkının yarısı tüm haklarından mahrum bırakıldığı, toplumsal ve dini olarak itibarsızlaştırıldığı ve yukarıda bahsi geçen tüm haksız yasalar nedeniyle ve artık kadınlar kendilerini mağdur, baskı altında ve en kutsal haklarından dahi hileyle mahrum bırakılmış hissettikleri için Birleşik Devletlerin vatandaşları olarak kendilerine ait olan tüm hak ve ayrıcalıklardan derhal yararlanmaya başlamaları konusunda ısrar ediyoruz.
Önümüzde duran bu büyük işe girişirken yanlış anlaşılma, çarpıtma ve küçümsenme ile karşılaşma ihtimalimizin farkında olsak da amacımıza ulaşmak için elimizden gelen her aracı kullanacağız. Temsilciler istihdam edecek, broşürler dağıtacak, Devlet kurumlarına ve yasama organlarına dilekçeler verecek, siyaset ve basının desteğini sağlamak için gayret edeceğiz. Umuyoruz ki bu Bildirgeyi ülkenin her yanını kapsayan bir dizi Bildirge izler.
Haklının ve Doğrunun nihai zaferine duyduğumuz sarsılmaz güvenle, bugün bu bildiriyi imzalıyoruz.

Gelişme Hakkına Dair Bildiri

0
Gelişme Hakkında Dair Bildiri

Gelişme Hakkına Dair Bildiri(Declaration on the Right to Development), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 4 Aralık 1986 tarihinde yapılan toplantısında alınan 41/128 sayılı kararıyla ilan edilmiştir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurul Salonu

Gelişme Hakkına Dair Bildiri
BAŞLANGIÇ
Genel Kurul,

Birleşmiş Milletler Şartı’nın ekonomik, sosyal, kültürel veya insani nitelikteki uluslararası problemlerin çözümünde ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımcılığı yapmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlama ve teşvik etme konusunda uluslararası işbirliğinin gerçekleştirilmesi ile ilgili amaçlarını ve ilkelerini akılda tutarak,

Gelişmenin uzun bir ekonomik, kültürel ve siyasal süreç olduğunu ve nüfusun tamamının ve bütün bireylerin aktif, serbest ve esaslı bir biçimde katılmasına dayanarak refahlarının sürekli olarak artmasını ve bundan meydana gelen menfaatlerin adil olarak dağıtılmasını amaçladığını kabul ederek,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin hükümlerine göre herkesin, bu Bildiri’de yer alan hakların ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı olduğu dikkate alarak,

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar uluslararası Sözleşmesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi hükümlerini hatırlayarak,

Birleşmiş Milletlerin ve onun uzman kuruluşlarının, insanların bütünüyle gelişmesi ve bütün halkların ekonomik ve sosyal kalkınması ve gelişmesi ile ilgili antlaşmalarını, Sözleşmelerini, kararlarını ve tavsiye
niteliğindeki kararlarını ve diğer belgeleri ile birlikte; dekolonizasyon, ayrımcılığın önlenmesi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterilmesi ve sağlanması, Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak uluslararası barış ve güvenliğin korunması ve Devletler arasında dostane ilişkilerin ve işbirliğinin geliştirilmesi ile ilgili belgeleri de hatırlayarak,

Halkların kendi siyasal statülerini serbestçe belirleme ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri sağlama hakkına sahip olmaları nedeniyle halkların self-determinasyon hakkını hatırlayarak,

Ayrıca, her iki İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmelerinin ilgili hükümleri çerçevesinde; halkların doğal zenginlikleri ve kaynakları üzerinde tamamıyla ve bütünüyle egemenliklerini kullanma hakkına sahip olduklarını hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Devletlerin ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ve başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü bakımından ayrımcılık yapmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlama ve geliştirme yükümlülüğü bulunduğunu akılda tutarak,

Halkların ve bireylerin insan haklarının, sömürgecilik, yeni sömürgecilik, apartheid, her türlü ırkçılık ve ırk ayrımcılığı, yabancı bir ülkenin hakimiyeti ve işgali, ulusal egemenliğe, ulusal birliğe ve ülke bütünlüğüne yönelik saldırılar ve tehditler ile savaş tehditleri gibi durumların sebep olduğu kitlesel ve hayasız ihlallerden arındırılmasının, insanlığın büyük bir kısmının gelişmesi için elverişli şartlar yaratılmasına katkıda bulunacağını dikkate alarak,

Kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların inkar edilmesiyle birlikte halkların ve bireylerin haklarının tam olarak sağlanmasının önünde ciddi engeller bulunmasından kaygı duyarak ve bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin bölünmez ve birbirleriyle bağımlı olduğunu ve gelişmeyi sağlamak için kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların uygulanmasına, ilerletilmesine ve korunmasına aynı özeni ve gerekli dikkati göstermek gerektiğini, ve bu bakımdan, bazı insan haklarını ve temel özgürlükleri kullanmanın diğer bazı insan haklarını ve temel özgürlükleri inkar etmeyi haklı gösteremeyeceğini kabul ederek,

Uluslararası barış ve güvenliğin, gelişme hakkının gerçekleştirilmesi için temel unsurlar olduğunu dikkate alarak,

Silahsızlanma ve gelişme arasında yakın bir ilişki olduğunu ve silahsızlanma alanındaki ilerlemenin, gelişme alanında önemli çapta ilerleme sağlayacağını ve silahsızlanma tedbirleri yoluyla tasarruf edilecek kaynakların bütün halkların ve bu arada özellikle gelişmekte olan ilkelerin ekonomik ve sosyal gelişmesine ve iyiliğine ayrılması gerektiğini yeniden teyit ederek,

Gelişme sürecinde insanının merkezi bir konumda yer aldığını ve bu nedenle gelişme politikalarının insanı gelişmenin asli unsuru ve yararlanıcısı yapması gerektiğini kabul ederek,

Halkların ve bireylerin gelişmesinin yararına olan şartların yaratılmasında asıl sorumluluğun kendi Devletlerine ait olduğunu kabul ederek,

İnsan haklarının ilerletilmesi ve korunması için uluslararası düzeyde gösterilen çabaların yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurulması çabaları ile desteklenmesi gerektiğinin farkında olarak,

Gelişme hakkının vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu ve gelişme sağlanması için fırsat eşitliğinin hem uluslar ve hem de ulusu oluşturan bireyler bakımından bir hak olduğunu teyit ederek,

Aşağıdaki Gelişme Hakkına dair Bildiri’yi ilan eder:
Madde 1

1. Gelişme hakkı, her insanın ve bütün halkların, bütün insan haklarınınve te mel özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal gelişmeye katılma, katkıda bulunma ve bundan yararlanma hakkına sahip olması nedeniyle vazgeçilmez bir insan hakkıdır.

2. Bir insan hakkı olarak gelişme ayrıca, İnsan Haklarına dair her iki Uluslararası Sözleşmenin hükümleri çerçevesinde bütün doğal zenginlikler ve kaynaklar üzerinde tam egemenlik gibi vazgeçilmez
haklarını kullanmak da dahil, halkların self-determinasyon hakkının tam olarak gerçekleştirilmesini de ifade eder.

Madde 2

1. Birey, gelişmenin temel öznesidir ve birey gelişme hakkına faal olarak katılır ve bu haktan yararlanır.

2. Her insanın gelişme konusunda, insan haklarına ve temel  özgürlüklere tam olarak saygı gösterilmesi gereği ile birlikte, bireyin serbestçe ve bütünüyle gelişmesini sağlayacak bir topluma karşı ödevlerini de dikkate alan bireysel ve kolektif bir sorumluluğu vardır; bu nedenle bireyler gelişme için uygun bir siyasal, sosyal ve ekonomik düzenin sağlanmasına ve korunmasına çalışırlar.

3. Devletlerin, nüfusun tamamının ve bütün bireylerin faal, serbest ve belirleyici surette gelişmeye katılmaları ve bundan kaynaklanan menfaatlerin adil bir biçimde dağıtılması esasına dayanan, ve nüfusun tamamının ve bütün bireylerin refahını sürekli olarak geliştirmeyi amaçlayan ulusal gelişme politikalarını formüle etme yetkisi ve görevi vardır.

Madde 3

1. Devletler, gelişme hakkının gerçekleştirilmesine elverişli ulusal ve uluslararası şartların yaratılması konusunda birinci derecede sorumluluğa sahiptir.

2. Gelişme hakkının gerçekleştirilmesi, Devletler arasında Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak, dostane ilişkiler ve işbirliği ile ilgili uluslararası prensiplere tam olarak saygı gösterilmesini gerektirir.

3. Gelişmenin sağlanmasında ve gelişmenin önündeki engellerin tasfiye edilmesinde Devletlerin birbirleriyle işbirliği yapma ödevi vardır.

Devletler, eşit egemenlik, karşılıklı bağımlılık, karşılıklı menfaat ve bütün

Devletler arasında işbirliği esasına dayanan yeni bir uluslararası ekonomik düzeni geliştirecek ve ayrıca insan haklarının gözetilmesini ve gerçekleştirilmesini teşvik edecek tarzda yetkilerini kullanır ve
görevlerini yerine getirir.

Madde 4

1. Gelişme hakkının tam olarak gerçekleşmesini kolaylaştırmak için, Devletlerin, uluslararası gelişme politikalarını formüle etmek üzere kendi başlarına veya kolektif olarak tedbirler alma görevi vardır.

2. Gelişmekte olan ülkelerin daha hızlı bir biçimde gelişmelerini sağlamak için devamlı faaliyet göstermek gereklidir. Gelişmekte olan ülkelerin kendilerinin gösterdikleri çabaları tamamlamak üzere; her alanda gelişmelerini kolaylaştıracak araç ve imkanların bu ülkelere sağlanmasında etkili bir uluslararası işbirliği yapılır.

Madde 5

Devletler, halkların ve bireylerin insan haklarının, sömürgecilik, yeni sömürgecilik, apartheid, her türlü ırkçılık ve ırk ayrımcılığı, yabancı bir ülkenin hakimiyeti ve işgali, ulusal egemenliğe, ulusal birliğe ve ülke bütünlüğüne yönelik saldırılar ve tehditler ile savaş tehditleri gibi durumların sebep olduğu kitlesel ve hayasız ihlallerden ve halkların temel hakkı olan self-determinasyon hakkını tanımayı reddeden tutumlardan arındırmak için kararlı tedbirler alır.

Madde 6

1. Bütün Devletler, ırk, cinsiyet, dil veya din gibi ayrımlar gözetmeden; herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine her yerde saygı gösterilmesini ve korunmasını geliştirmek, teşvik etmek ve güçlendirmek amacıyla işbirliği yapar.

2. Bütün insan hakları ve temel özgürlükler bölünmezdir ve birbirine bağımlıdır; kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların uygulanmasına, sağlanmasına ve korunmasına aynı dikkat ve acil
hassasiyet gösterilir.

3. Devletler gelişme önündeki, kişisel ve siyasal haklar ile, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara saygı gösterilmemesinden kaynaklanan engelleri tasfiye etmek için tedbirler alır.

Madde 7

Bütün Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin kurulmasını, sürdürülmesini ve güçlendirilmesini gözetir, ve bu amaçla, etkili bir uluslararası denetim altında genel ve bütünsel silahsızlanmanın gerçekleştirilmesi ile birlikte, etkili silahsızlanmadan ötürü tasarruf edilen kaynakların her alandaki gelişmeye, özellikle gelişmekte olan ülkelerin gelişmesine kullanılması için ellerinden gelen çabayı gösterirler.

Madde 8

1. Devletler, gelişme hakkının gerçekleştirilmesi için ulusal düzeyde gerekli her türlü tedbiri almayı ve herkesin temel kaynaklara; eğitime, sağlık hizmetlerine, yiyeceğe, barınmaya, işe ve adil bir gelir dağılımına sahip olmasını sağlamayı taahhüt eder. Gelişme sürecinde kadınların faal bir role sahip olmalarını sağlamak için etkili tedbirler alınır. Her türlü toplumsal adaletsizliği ortadan kaldırmak amacıyla, gerekli ekonomik ve sosyal reformlar yapılır.

2. Devletler, gelişmenin ve bütün insan haklarının tam olarak gerçekleşmesinin önemli bir unsuru olan halkı her alanda katılmaya teşvik eder.

Madde 9

1. Bu Bildiri’de düzenlenen gelişme hakkının her unsuru bölünmez ve birbirine bağımlı olup her unsur bir bütün içinde ele alınır.

2. Bu Bildiri’deki hiç bir hüküm, Birleşmiş Milletlerin amaçlarına ve prensiplerine aykırı olduğu veya Devletlere, gruplara veya kişilere İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve İnsan Haklarına dair Sözleşmelerde yer alan hakların ihlal edilmesini amaçlayan faaliyetlerde bulunmaya veya katılmaya hak tanıdığı şeklinde yorumlanamaz.

Madde 10

Gelişme hakkının tam olarak kullanılmasını ve geliştirilmesini sağlamak için, ulusal ve uluslararası düzeylerde politikaların formüle edilmesi, kabul edilmesi ve uygulanması, yasal ve diğer tedbirlerin alınması için gerekli işlemler yapılır.

Nezarethanelere İlişkin Standartlar

0

Nezarethanelere İlişkin Standartlar, Avrupa Konseyi Avrupa İşkencenin ve İnsanlık dışı veya Onur kırıcı Muamelenin veya Cezanın Önlenmesi Komitesi (AIÖK) tarafından 1992 yılında hazırlanan 2. Genel Rapor’dan alıntıdır. (European Committee for the Prevention of Torture and Inhuman or Degrading Treatment or Punishment (CPT)

Nezarethane

CPT, polis gözetimi altında tutulan bireylerin üç hakkına özellikle önem vermektedir: söz konusu kişinin gözaltı durumunu istediği bir üçüncü tarafa (aile ferdi, arkadaş, konsolosluk) bildirme hakkı, avukata erişim hakkı ve (polis yetkilileri tarafından çağırılan doktorun yaptığı tıbbi muayeneye ek olarak) istediği bir doktor tarafından tıbbi muayene hakkı.(1)

CPT’nin görüşüne göre bu haklar, söz konusu hukuki sistemde nasıl tanımlanırsa tanımlansın (yakalama, tutuklama, vs.) özgürlüğünden mahrum edilme durumunun başlangıcından itibaren uyulması gereken, gözaltındaki kişinin kötü muameleye maruz kalmasını önleyecek üç temel koruyucu mekanizmadır.

Polis nezaretine alınan kişilere, 36. paragrafta bahsedilen haklar dahil, sahip olduğu her tür hak en kısa zamanda sarih olarak belirtilmelidir. Ayrıca bu hakların bir veya birkaçının uygulamaya geçirilmesinde, adaletin çıkarlarını korumak amacıyla herhangi bir gecikme yapılması konusunda yetkililere verilen imkanlar da açıkça belirtilmeli ve kesin zaman sınırlarına tabi olmalıdır. Özellikle avukata erişim ve polisin çağırdığı doktordan başka bir doktor tarafından tıbbi muayene isteme hakları söz konusu olduğunda, ilgili mesleki örgütlerle anlaşma sonucu önceden hazırlanmış listelerden avukat ve doktor seçilebilen özel sistemler sayesinde, bu hakların kullanımını geciktirebilecek her türlü neden ortadan kaldırılmalıdır.

Polis nezaretinde olan kişilerin avukata erişimi, avukatla temasa geçme ve avukat tarafından ziyaret edilme hakkının (her iki durumda da yapılan görüşmelerin gizliliğini temin eden şartlar altında) yanı sıra, söz konusu kişinin sorgulama sırasında avukatın da bulunmasını isteme hakkını da içermelidir.

Polis nezaretindeki kişilerin tıbbi muayenesi, polis memurlarının duyamayacağı ve tercihen göremeyeceği bir biçimde yapılmalıdır. Ayrıca yapılan bütün muayene sonuçlarının yanı sıra, tutuklunun konuyla ilgili ifadeleri ve doktorun ulaştığı sonuçlar da doktor tarafından resmi olarak kayda geçmeli ve bu kayıtlar gözaltındaki kişiye ve avukatına verilmelidir.

Sorgulama sürecine gelince, CPT polis tarafından ifadenin nasıl alınacağı konusunda açık kuralların veya uygulamaların olması gerektiğini düşünmektedir.

Ele alınması gereken konulardan bazıları:

görüşmede bulunan kişilerin kimliği (isim ve/veya sicil numara) hakkında göz altındaki kişinin bilgilendirilmesi; görüşmenin kabul edilebilir süresi; görüşmeler arasında dinlenme dönemleri ve görüşme sırasında molalar; görüşmelerin yapılabileceği yerler; tutuklunun sorgulanırken ayakta durmasının istenip istenemeyeceği; uyuşturucu, alkol, vs. etkisi altında olan kişilerle görüşme yapılması.

Ayrıca görüşmelerin başladığı ve bittiği zamanların, görüşme sırasında gözaltındaki kişinin bulunduğu isteklerin ve her bir görüşme sırasında bulunan kişilerle ilgili sistematik bir kayıt sisteminin olması da şart koşulmalıdır.

CPT, polis tarafından alınan ifadelerin elektronik olarak kaydedilmesinin, tutukluların kötü muameleye maruz kalmasını önlemek için (ve polis açısından da önemli avantajlar içeren) bir başka faydalı önlem olduğunu belirtmektedir.

CPT, gözaltına alınan her bir birey için, söz konusu kişinin nezaretiyle ilgili bütün unsurları (özgürlüğünün ne zaman elinden alındığı ve bu önlemin alınmasının nedenleri; haklarının ne zaman belirtildiği; yaralanma, ruhsal hastalık, vs. işaretleri; akraba/konsolosluk ve avukatın ne zaman temasa geçtiği ve ziyaret ettiği; ne zaman yemek verildiği; ne zaman sorgulandığı; ne zaman nakledildiği veya salıverildiği, vb.) ve bu unsurlar konusunda yapılanları içeren tek ve kapsamlı bir nezaret kaydı tutulmasının, polis nezaretindeki kişilere tanınan temel hakları daha da güçlendireceğine (ve büyük olasılıkla polis memurlarının işinin kolaylaşacağına) inanmaktadır.

Bazı konularda (örneğin kişinin üzerindeki eşyalar, hakların bildirilmesi, hakların kullanılması veya haklardan feragat edilmesi) gözaltına alınan kişinin imzası alınmalı ve gerekirse imzanın bulunmamasının nedenleri açıklanmalıdır. Ayrıca gözaltına alınan kişinin avukatı, söz konusu nezaret raporlarına erişebilmelidir.

Ayrıca, polis nezaretindeyken görülen muamele hakkında yapılan şikayetlerin incelenmesi için bağımsız bir mekanizma olması da temel bir önlemdir.

Polis nezareti, prensip gereği göreceli olarak kısa sürelidir. Bu yüzden emniyet birimlerindeki fiziksel şartların, bireylerin uzun süreli kalacağı diğer gözaltı yerlerindekiler kadar iyi olması beklenemez. Ancak bazı temel fiziksel şartlara uyulması gereklidir.

Bütün polis hücreleri, içinde bulundurulan kişi sayısına göre makul büyüklükte olmalı ve gerekli ışıklandırma (uyku süresi hariç, okumaya yetecek kadar ışık) ve havalandırma şartlarına sahip olmalıdır; tercihen hücrelerde doğal ışık olmalıdır.

Ayrıca hücrelerde dinlenme imkanı olmalı ve nezarette gece kalmak zorunda olan kişilere temiz şilte ve battaniye verilmelidir.

Nezaretteki kişiler gerektiğinde temiz ve düzgün şartlarda doğal ihtiyaçlarını karşılayabilmeli ve uygun yıkanma imkanlarına sahip olmalıdır. Bu kişilere uygun zamanlarda her gün en az bir tam öğün (sandviçten daha doyurucu bir şey) olmak üzere yemek verilmelidir.(2)

Bir polis hücresi (veya bir başka tür gözaltındaki kişinin / mahkumun kalacağı yer) için makul büyüklüğün ne olduğu zor bir sorudur. Böyle bir değerlendirme yaparken göz önünde bulundurulması gereken birçok faktör vardır. Ancak CPT heyetleri bu konuda genel kuralları belirleme ihtiyacı hissetmişlerdir.

Birkaç saatten daha uzun süreli kalışlar için tek kişilik polis hücrelerinin değerlendirilmesinde halen kullanılan (asgari standart değil, arzu edilen düzey olarak görülen) kriterler şunlardır: 7 metrekare civarında, duvarlar arasında 2 metre veya daha çok, tavan ve taban arasında 2.5 metre mesafe olan yerler.

  1. Bu hak daha sonra şöyle ifade edilmiştir: tutuklanmış kişi isterse (polis yetkilileri tarafından çağırılan doktorun yaptığı tıbbi muayeneye ek olarak) kendinin seçtiği bir doktor tarafından muayene edilme hakkı dahil, doktora erişim hakkı.
  2. CPT’ye göre 24 saat veya daha uzun süre polis nezaretinde kalan kişilere mümkün olduğunca her gün açık havada egzersiz yapma imkanı verilmelidir.

İbrahim Özden Kaboğlu

0

Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu,  10 Nisan 1950 tarihinde Artvin’in Borçka ilçesinde dünyaya geldi. Demirciler Köyü İlkokulu, Borçka Ortaokulu ve Bursa Atatürk Lisesini bitirdi. 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun oldu. Yüksek lisans derecesini aynı fakülteden elde etti. Ankara Üniversitesinde başladığı doktorasını Haziran 1981’de Limoges Üniversitesinde tamamladı.

Fakülteyi bitirdikten sonra 1974-1978 yıllarında İçişleri Bakanlığının farklı birimlerinde görev yaptı. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Ibrahim-Ozden-Kaboglu-2024-Baro-Genel-Kurulunda.jpg1978 yılında, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde akademik kariyerine başladı.

1983’te Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne atandı.

1990 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuk Anabilim Dalındaki görevine başladı. 2017 yılında KHK ile ihraç edilene kadar burada görev yaptı.

1987’de doçent oldu. 1994 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku profesörü oldu.

Avukatlık Yaşamı ve Barolardaki Görevleri 

Avukatlık stajını 1976 – 1977 yıllarında Ankara’da yaptı ve 1979’da Ankara Barosu’na üye oldu. Baro üyeliğini 1990 yılından itibaren İstanbul Barosu’nda sürdürmeye başladı. 

1997–2001 yıllarında, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanlığını yürüttü. 

Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Kurucu Başkanı oldu ve 2001-2005 yıllarında avukat, hakim ve savcıların insan hakları eğitimi çalışmalarına katkı sundu. 

Türkiye Barolar Birliği tarafından hazırlanarak 12 Eylül 2001 tarihinde kamuoyuna sunulan “Anayasa Taslağı Önerisi”ni hazırlayan kurulda yer aldı.

Akademik Kariyeri 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: brahim-Kaboglu.jpgTürkiye’de Gazi, Dicle ve Marmara Üniversitelerinde akademisyenlik yaptı Başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın değişik üniversitelerinde ders, konferans ve seminerler verdi. 1986-2023 yıllarında, yurt dışında; Université de Limoges, Université Montesquieu-Bordeaux IV, Université Paris XII, IEP de Toulouse, Université Paris Descartes, Université de Montpellier I, Université Paris II (Pantheon-Assas), Université de Caen-Basse Normandie, Université de Nice Sophia Antipolis, Université Paris 3/Nouvelle Sorbonne, Université Paris 13, Université Paris 1/Sorbonne (Fransa), Universite d’Athenes (Yunanistan), Université de Siena (İtalya), Université de Sczeczin (Polonya), Université de Sfax (Tunus) ve Universite Autonoma de Barcelona gibi üniversitelerde konuk öğretim üyesi olarak akademik faaliyete katıldı.

Görev yaptığı üniversitelerde özellikle, Özgürlükler Hukuku, Siyaset Bilimi, Anayasa Hukuku ve Çevre Hakkı konularına yoğunlaştı. Çevre hakkını bir insan hakkı olarak ele alan ve bu konuda Türkiye’de ilk çalışma yapan hukukçulardan biridir. Yabancı dillerde 70’in üzerinde bilimsel makalesi yayımlanmıştır. Anayasa hukuku ve insan hakları alanında 20’den fazla kitabı bulunmaktadır. Marmara Üniversitesi ve Fransa üniversitelerinden emeklidir.

Sivil Toplum Faaliyetleri, Diğer Çalışmaları ve Aldığı Ödüller 

İbrahim Kaboğlu, 2004-2010 yılları arasında Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği(The International Association of Constitutional Law IACL) Yürütme Komitesi üyeliğini yürüttü.

19 Temmuz 1999 tarihinde faaliyete geçen Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı’nın kurucu listesinde yer aldı.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde (ÇYDD’nin 1989 – 2002 Dönemi Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği ve 2002 – 2005 Dönemi Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. 2011 yılından itibaren Genel Merkez Onur Kurulu Başkanı oldu.

2011 yılında İstanbul’da kurulan Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği’nin(ANAYASA-DER) kurucu başkanlığını ve daha sonraki yıllarda yönetim kurulu başkanlığını yaptı.

DİSK, İstanbul Tabip Odası ve Adli Tıp Uzmanları Derneği tarafından desteklenen Gezi Hukuki İzleme Grubu’nun başkanlığını yürüttü.

Nisan 2006’dan beri Birgün’de yazmaktadır. Özellikle insan hakları ve Anayasa hukuku alanındaki çeşitli makale ve röportajları ile medyada geniş yer almıştır. Güncel gelişmelere ilişkin çok sayıda makalesi Bianet’te, Legalblog’da, Pencere’de, Politikyol’da ve YeniArayış’ta yayımlanmıştır. 

ANAYASA-Der tarafından yayınlanan Anayasa Hukuk Dergisi yayın yönetmenidir.

Ödülleri 

Demokrasi ve Totalitarizm Sarkacındaki Türkiye- Gezi Raporu” ile yaklaşık bir ay boyunca yaşanan olayları ve polis şiddetini Türkiye çapında ele alarak suç, ceza, dava ve sorumluluk yönleri bakımından 2014 sonuna kadar izleme yaptı. Bu çalışma, yakın tarih olayında yaşananların geleceğe aktarılması yönlerinden 2015 yılı Halit Çelenk Hukuk Ödülü’ne değer bulundu. Ödül töreni Türkiye Barolar Birliği’nde yapıldı.

1 Haziran 2022 tarihinde Fransa’nın en prestijli nişanı olan Légion d’Honneur (Chevalier dans l’Ordre National de la Legion d’Honneur) madalyası, Kaboğlu’na tevcih edildi. Ödül töreni Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’nde yapıldı. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: 2015-Halit-Celenk-Hukuk-Odulleri-Toreni-1024x690.jpg

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı, Sonraki Olaylar ve Hakkındaki Davalar 

Kaboğlu, 2003-2005 yıllarında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Kurul, 5 Şubat 2002 tarihinde, 12 Nisan 2001 tarihli 4643 sayılı Kanun uyarınca kuruldu. İnsan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin her türlü konuyla ilgili görüşleri, tavsiyeleri, önerileri ve raporları Hükümete sunmakla görevli olan Danışma Kurulu 26 Şubat 2003 tarihinde yapılan birinci toplantısında İbrahim Kaboğlu’nu başkan seçti. 

Azınlık ve Kültürel Haklar Raporu‘nu 22 Ekim 2004 tarihinde, İnsan haklarına ilişkin konulardan sorumlu Başbakan Yardımcısı’na sunuldu.

Dünyada ve Türkiye’de azınlıkların ve kültürel hakların korunması kavramını, tanımını ve tarihi yönünü el alan rapor, Başbakan Yardımcısı tarafından “marjinallerin marjinal raporu” olarak adlandırdı ve bu raporun içeriğinden hükümetin haberdar edilmediğini açıkladı. Adalet Bakanı raporu “entel fitne”, olarak tanımladı. Genelkurmay Başkan Yardımcısı ise devletin üniter yapısına aykırı buldu.  Kaboğlu, 1 Kasım 2004 tarihinde, Danışma Kurulunun Başkanı olarak, söz konusu rapor hakkında yapılan eleştirilere cevap vermek amacıyla bir basın toplantısı düzenledi. Televizyonda yayımlanan toplantının başında, Kamu-Sen Genel Sekreteri ve aynı zamanda Danışma Kurulu üyesi olan Fahrettin Yokuş, Kaboğlu’nun önünde bulunan raporun nüshasını yırtarak ve “Bu rapor yanlış ve yasaya aykırıdır, bu raporun okunmasına izin vermeyeceğiz” diyerek toplantıyı sabote etti. Basın toplantısı, Kamu-Sen üyelerinin sloganlarıyla gövde gösterisine dönüştü. Kamu-Sen Genel Sekreteri hükümete de seslenerek İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun lağvedilerek yeniden oluşturulmasını istedi. 

Bu olaydan kısa bir süre sonra Başbakanlık, 2005 yılının Şubat ayında, Danışma Kurulunun görevinin 5 Şubat 2005 tarihinde sona ereceğini bildirdi, bu tarihten Kurul, Hükümet tarafından toplantıya çağrılmadı.

Ankara Cumhuriyet Savcısı, 14 Kasım 2005 tarihinde, raporun içeriği nedeniyle halkı kine ve düşmanlığa teşvik etme ve Devletin yargı organlarını aşağılama suçlarından dolayı Kaboğlu hakkında kamu davası açtı. 2008 yılında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan açılan davadan raporun bilimsel içeriğe sahip olduğu ve şiddeti teşvik etmediği gerekçesiyle beraat kararı verildi. 

Raporun açıklandığı günden sonra, hakkında birçok olumsuz haber yapıldı. Aşırı milliyetçi gruplar ve kişiler tarafından ölüm tehditleri almışlardır. Bu tehditler karşısında 2007 yılından itibaren kendisine yakın koruma tahsis edilmeye başlandı. 

İftira ve hakaret içeren makale ve yazılar hakkında Baskın Oran ile birlikte açıkları tazminat davalarının ve şikayetlerin sonuçsuz kalması üzerine 10 Ocak 2008 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. AİHM, 30 Ekim 2018’de ihlal ve 1.500 avro manevi tazminat kararı verdi. 20 Ekim 2020’de ise mahkeme ikinci ihlal kararını verdi ve 2000 avro manevi tazminata hükmetti. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Ibrahim-Kaboglu-Chevalier-dans-lOrdre-National-de-la-Legion-dHonneur-nisanini-aldigi-torende-Fransa-Ankara-Buyukelciligi-1-1024x683.jpeg
İbrahim Kaboglu,Chevalier dans l’Ordre National de la Legion d’Honneur nişanını aldığı törende- Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği

Barış İçin Akademisyenler Bildirisi ve Yargılanması – 2016

“Barış İçin Akademisyenler”‘ olarak bilinen bilim insanlarının 10 Ocak 2016 tarihinde ilan ettikleri “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan Kaboğlu, hakkında düzenlenen iddianame ile Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 7/2 maddesinde yer alan “Terör örgütü propagandası” yapma suçu ile yargılandı. Yargılama, İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleşti. Yapmış olduğu savunma “hukuk fakültelerinde okutulması gereken bir ders” olarak nitelenmiştir. Kaboğlu, mahkemeye yazılı olarak sunduğu savunmasını duruşmada özetleyerek anlattı ve “ön savunma” şeklinde nitelediği konuşmasında, barış bildirisinin ifade özgürlüğünün toplu kullanımı olduğunu açıkladı. Davanın ilk duruşmasında yaklaşık bir buçuk saat süren savunma sonunda salonda bulunanlar tarafından alkışlandı.

Dava, Kaboğlu milletvekili seçildikten sonra da Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etti. AYM kararından sonra, aynı Mahkeme’de, Kasım 2019’da aklanma ile sona erdi.

Üniversiteden İhraç Edilmesi – 2017

Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu, Marmara Üniversitesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürütmekte iken 7 Şubat 2017’de yayınlanan 686 numaralı Kanun Hükmünde Kararname ekindeki listeye adı yazılarak üniversiteden ihraç edildi. Kampüs girişinde açıklama yaptıktan sonra öğrencileri ve meslektaşları tarafından alkışlarla üniversiteden uğurlandı.

Yargılama aşamasında yurt dışına çıkış yasağı konulması nedeniyle Sorbonne Nouvelle’deki derslerine devam edemedi ve uluslararası bilimsel toplantılara katılamadı. Verilen karar, doktorasını tamamladığı Limoges Üniversitesi ve Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği olmak üzere birçok kurum tarafından protesto edildi.

Siyasal Yaşamı – 2018

24 Haziran 2018 seçimlerinde İstanbul’dan milletvekili seçildi ve 27. Dönem CHP İstanbul Milletvekili olarak parlamentoda yer aldı.

2018- 2023 yılları arasındaki TBMM’de vekillik görevi sırasında Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 200’ü aşkın iptal ve norm denetimi başvurusunda bizzat çalıştı. 

Milletvekili olduğu dönemde, Koşuyolu’nda sürekli gürültü yapan ve çevreye zarar veren bir işletmeyi şikayet ettiği için Kaboğlu’nın aracına saldırı yapıldı, olay çok sayıda kurum tarafından protesto edildi.

TBMM’de bulunduğu dönemde Anayasa Komisyonu Üyesi olarak görev yaptı.

İstanbul Barosu Başkanlığı’na Seçilmesi – 2024

7 Ağustos 2024 tarihinde, Değişim İçin Avukatlar Grubu adıyla harekete geçen 1200 civarındaki avukat Kaboğlu’na, İstanbul Barosu Başkanlığı’na aday olması için çağrıda bulundu. Bu çağrı üzerine başkan adayı olduğunu açıkladı, programını ve ekibini ilan etti. 19-20 Ekim 2024 günü Haliç Kongre Merkezi’nde yapılan ve 11 adayın yarıştığı Baro Genel Kurulu’nda genel, 7 bin 197 oyla İstanbul Barosu başkanlığına seçildi.

Baro Başkanlığına Açılan Soruşturma ve Dava 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Baro Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri hakkında, “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlarından 22 Aralık 2024 günü resen soruşturma başlatıldı. Soruşturma üzerine İzmir Barosu “Eğer uluslararası hukuk ve Avukatlık Kanunu kapsamında görev yapmak suçsa bizi de yargılayın!” şeklinde açıklama yaptı. İstanbul Barosu, 21 Aralık günü sosyal medya hesaplarından “Uluslararası İnsancıl Hukuk Uygulansın” başlıklı bir bildiri yayınlamıştı.

Soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri 7 Ocak 2025 günü Çağlayan Adalet Sarayı’nda ifade verdi. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ve çeşitli illerden çok sayıda baro başkanı ve yönetim kurulu üyesi İstanbul Barosuna destek vermek üzere ifadeye katıldı. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan, Adliye’de bir basın açıklaması yaparak hukuksuzluğun karşsısında olduklarını bildirdi:“147 yıllık mücadele susturulamaz!”

Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ile yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle 14 Ocak’ta dava açıldı. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Amaçları dışında faaliyet gösteren barolar ile Türkiye Barolar Birliği sorumlu organlarının görevlerine son verilmesine ve yerlerine yenilerinin seçilmesine, Adalet Bakanlığının veya bulundukları yer Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince basit usule göre yargılama yapılarak karar verilir ve dava en geç üç ay içerisinde sonuçlandırılır.” şeklindeki maddesi uyarınca, Kaboğlu ile yönetim kurulu üyeleri Rukiye Leyla Süren, Hürrem Sönmez, Ahmet Ergin, Metin İriz, Mehmedali Barış Beşli, Yelda Koçak Urfa, Fırat Epözdemir, Ezgi Şahin Yalvarıcı, Ekrem Bilen Selimoğlu ile Bengisu Kadı Çavdar’ın görevlerine son verilmesi, yeni baro başkanı ile yönetim kurulu üyelerinin seçilmesi talepli davanameyle birlikte İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesine dava açıldı. Dava üzerine çeşitli avukat grupları ve barolar İstanbul Barosuna destek açıklaması yaptı. Eski İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Baronun yanındayız. Levhada yazılı bütün meslektaşların iradelerine tasallut eden bu uygulamayı reddeden irademizin sergilenebilmesi için en uygun platform olağanüstü genel kuruldur.” dedi. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Ibrahim-Kaboglu-Istanbul-Barosu-Baskani-secildikten-sonra-konusma-yaparken.jpg

Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu’nun Eserleri

Türkçe ve yabancı dillerde yüzlerce bilimsel makalesi yayımlanan Kaboğlu’nun başlıca telif eserleri şunlardır:

Türkçe Eserleri 
  • Kolektif Özgürlükler, Diyarbakır, DÜHF Yayınları,1989.
  • Çevre Hakkı, Ankara, 3. bası, İmge Kitabevi, Ankara, 1996.
  • Anayasa Yargısı (Avrupa Modeli ve Türkiye), Ankara, 4. Bası, İmge, 2007.
  • Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, TÜGİK, İstanbul, 1997.
  • Anayasa ve Toplum, İmge Kitabevi, Ankara, 2000.
  • Özgürlükler Hukuku, 6. bası, İmge Kitabevi, Ankara, 2002.
  • Değişiklikler Işığında 1982 Anayasası / Halk Neyi Oylayacak?, İmge Kitabevi,
  • Ankara, 2010.
  • Hangi Türkiye?, İmge Kitabevi, Ankara, Mayıs 2011.
  • Hangi Anayasa?, İmge Kitabevi, Ankara, Kasım 2012.
  • Hangi İnsan Hakları?, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2013.
  • Özgürlükler Hukuku 1. İnsan Hakları Genel Kuramına Giriş, İmge Kitabevi, Ankara, Ekim 2013.
  • 15 Temmuz Anayasası, Tekin Yayınevi, 3.bası, Ekim 2017.
  • Çocuklar ve Anayasa, Tekin Yayınevi, Nisan 2018.
  • Anayasasızlaştırma ve Demokrasi Umudu, Tekin y., 2. Baskı, Ekim 2019.
  • Çevre Hakkı, (Nihan Yancı Özalp ile birlikte),Tümüyle Yenilenmiş ve Genişletilmiş 4. Baskı, Tekin yayınevi, 2021.
  • Anayasa Yargısı (Avrupa Modeli ve Türkiye, Tümüyle Yenilenmiş 5. Bası,Platon Hukuk, Nisan 2024.
  • Anayasa Hukuku Dersleri, Güncellenmiş 18. bası, Legal Yayınları, İstanbul, 2024.
  • Yurttaşların Temel Hakkı Olarak Anayasal Bilgilenme ve Kamuoyu, Tekin y., Eylül 2024.
Bilimsel sorumluluğu altında yayımlanan kitaplar:
  • Bağımsız İdari Otoriteler, Alkım Yayınevi, İstanbul, 1998.
  • Laiklik ve Demokrasi, Imge Kitabevi, Ankara, 2001.
  • Kopenhag Kriterleri/Critères de Copenhague/Criteria of Copenhagen, İstanbul  Barosu İnsan Hakları Merkezi, İstanbul, 2001.
  • Azınlık Hakları (Droits des minorités/Minority rights), İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, İstanbul, 2002.
  • İnsan Hakları Danışma Kurulu Raporları, (Kemal Akkurt ile birlikte), İmge Kitabevi, Ankara 2006.
  • Anayasal Sosyal Haklar (Avrupa Sosyal Şartı, Karşılaştırmalı Hukuk ve Türkiye), Legal, İstanbul 2012.
  • Türkiye’nin Anayasa Gündemi, İletişim, 4. bası, 2018.
  • 100. Yılında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve Anayasa Mirası (1921-2021), (Didem Yılmaz ve Sinem Şirin ile birlikte), ANAYASA-DER/ Platon Hukuk,  2021.
 Fransızcadan Türkçeye çeviri
  • Droit public (Kamu Hukuku): P. Lalumière- A. Demichel, Doruk, Ankara, 1984.
 Fransızca Eserleri 
  • Le droit constitutionnel turc (avec Eric Sales), L’Harmattan, Avril 2015.
  • Le droit constitutionnel turc (avec Eric Sales ), 2ème éd. mise à jour, Avril 2018.
İbrahim Kaboğlu ve İstanbul Barosu’nun yeni yöneticileri Türkiye Barolar Birliğinde

Azerbaycan Hakimleri İçin Etik Davranış Kuralları

0

Azerbaycan Hakimleri İçin Etik Davranış Kuralları, Azərbaycan Respublikası Məhkəmə-Hüquq Şurası’nın(Azerbaycan Cumhuriyet Adli-Hukuk Konseyi) 22 Haziran 2007 tarihli kararıyla onaylanarak yürürlüğe konulmuştur.

Etik kuralları açıklayan Azerbaycan Cumhuriyeti Adli-Hukuk Konseyi Teşkilatı, hakimlerin ve yargı sisteminin bağımsızlığı, hakim pozisyonlarına yapılacak atamaların yapılması, hakimlerin görev yerlerinin değiştirilmesi, disiplin işlemlerinin gerçekleştirilmesi, mahkemeler ve hakimlerle ilgili diğer sorunların çözülmesi ve yargının görev alanına giren özyönetim işlevlerini yerine getiren yasal bir organdır. Görevlerini Azerbaycan Anayasasına ve Məhkəmə-Hüquq Şurası Haqqında Kanuna göre yerine getirmektedir. 

 

Hakimler için Etik Davranış Kuralları- Azerbaycan Məhkəmə Etikası

Hâkimlerin Etik Davranış Kodu (bundan sonra “Kod” olarak anılacak) yargı aktivitelerine ilişkin etik prensiplerin ve standartların bir araya getirilmesidir. Bu Kod bazı özel ahlak, iyi davranış ve yargı görevi dışındaki faaliyetleri düzenler ve hâkimin mesleki aktiviteye karşı olan tutumunu belirler.

I. Genel Hükümler
Madde 1

Hâkim görevini gerçekleştirirken devlet, vatandaşlar ve yargı huzurunda ettiği yeminin gereklerine uygun olarak hem mesleki hem de kişisel davranışlarında en yüksek davranış standartlara uymalıdır.

Madde 2

Hâkim, Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası‟na, Mahkemeler ve Hâkimler Kanunu‟na ve diğer kanunlara saygı gösterir ve riayet eder, yargının dürüstlüğünü ve bağımsızlığını korur ve itibarını yükseltir.

Madde 3

Hâkimin yargıyla ilgili görevleri, diğer her türlü faaliyetinden önce gelir.

Madde 4

Hâkim, hukukun üstünlüğüne riayet eder, olgulara dayanarak karar verir, yargı faaliyetlerinin etik olmasını sağlar ve adil, tarafsız ve serinkanlı davranır.

Madde 5

Hâkim, her zaman yargı makamının onurunu ve yüksek itibarını koruyacak biçimde davranır. Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yerine getirirken hâkimlerin yüksek konumuna, bağımsızlığına, onuruna ve şerefine zarar verebilecek her türlü uygunsuzluktan kaçınır.

II. Yargı Görevlerine Uygulanan Kurallar
Madde 6

Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yüksek sorumluluk duygusuyla yerine getirir, davaları ve bütün unsurları zamanında değerlendirmek için gereken her türlü yasal önlemi alır.

Madde 7

Hâkim, mesleki faaliyetlerine akrabalarının, arkadaşlarının ve yakınlarının müdahale etmesini engeller. Bir hâkimin vereceği karar, aile üyelerinin ve akrabalarının menfaatlerini etkileyebilecek nitelikteyse veya tarafsızlığı hakkında herhangi bir şüphe yaratabilecek nitelikteyse hâkim davadan çekilir.

Madde 8

Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yerine getirirken davanın taraflarıyla ilgili herhangi bir varsayım veya önyargı olmaksızın kanun ve mahkeme önünde herkese (müdafiler, savcılar, şahitler vb.) eşit davranılması ilkesine uyar. Hâkim, herhangi bir ırk, cinsiyet, din ve millet hakkında görüşlerini ifade etmekten ve diğer her türlü ayrımcılıktan kaçınır.

Madde 9

Hâkim, ileri yargı kültürüne sahip olduğunu gösterecek biçimde bütün taraflara nazik davranır, tarafların birbirlerine ve mahkemeye saygılı davranmasını talep eder ve mahkemeye karşı saygısızlık yapan tarafları cezalandırır.

Madde 10

Hâkim, herhangi bir devlet kurumunun, idari kurumun veya bireyin etkisi altında kalmaz ve kamuoyunun görüşü veya eleştirisi, hâkimlerin kararlarının yasallığını ve esasını etkilemez. Hâkim, davaları meslektaşlarıyla birlikte değerlendirirken diğerlerinin görüşlerini gözden geçirdikten sonra kendi kanaatine ve vicdanına göre karar verir.

Madde 11

İdari yetkisi olan hâkim (mahkeme başkanı, mahkeme başkan yardımcısı, kurul başkanı ve geçici görevler icra edenler) sorumluluklarını iyi niyetle yerine getirir, bu yetkilerini diğer hâkimlere baskı yapmak amacıyla kullanmaz ve hâkimlerin bağımsızlığını sınırlayabilecek eylemlerden kaçınır.

Madde 12

Hâkim, yargı görevleriyle alakalı olarak elde ettiği bilgileri ifşa etmez. Hâkim, derdest veya yeni başlayan davalar hakkında kamu önünde yorum yapmaz. Kamu önünde veya gazetecilerle görüşmeleri sırasında kendi görüşlerini ifade etmez. Hâkim, infaz edilen mahkeme kararlarını veya diğer hâkimlerin özel hayatlarındaki eylemlerini sorgulamaz.

Madde 13

Hâkim, bir davanın taraflarıyla ilişki kurmaz ve usule uygun olmayan ilişkiler kurmaktan imtina eder.

Madde 14

Hâkim, aleni yargılama ilkesine uyar. Bu ilke, ancak kanunda belirtilen türde davalarda sınırlanabilir. Hâkim, medya temsilcilerinin yargı faaliyetleri hakkında kamuyu bilgilendirme görevine saygı göstermelidir. Hâkim, elde edilen bilgilerle mahkemeyi etkileme yönünde makul bir şüphe yoksa medya temsilcilerinin faaliyetlerini gerçekleştirmesine fırsat verir. Hâkim, medya temsilcileriyle davranışlarını veya davayı etkileyebilecek türde ilişkiler kurmaz ve söz konusu ilişkileri kendi menfaatleri için kullanmaktan imtina eder.

Madde 15

Hâkim, hâkimlik görevlerini özenli bir biçimde yerine getirebilmek için mesleki yetkinliklerini artırır ve teorik ve pratik bilgilerini sürekli olarak geliştirir.

Madde 16

Hâkim, görünüş itibariyle tertiplidir, duruşma salonunda yargıyı simgeleyen özel hâkim cübbesi giyer, usule ilişkin belgeler tertip ederken kanunlara uyar ve devlet dilinin gereklerine uyan kelimeler ve ifadeler kullanır.

Madde 17

Hâkim, kendisinin veya aile üyelerinin özel menfaatleri için yargı görevinin itibarını kullanmaz, ailesinin, sosyal ve diğer ilişkilerinin yargı görevinin itibarını zedelememesini sağlayacak biçimde davranır.

Madde 18

Hâkim, baktığı davalarla ilgili hediye, ödül, iltimas veya menfaat kabul etmez; davanın sonucunu etkileyebilecek hizmetlerden yararlanmaktan imtina eder.

III. Hâkimin Yargı Dışı Aktiviteleri
Madde 19

Hâkimin bireysel davranış standardı kendisinin adaletli, önyargısız ve tarafsız olduğu konusunda herhangi bir şüphe uyandırmamalıdır.

Madde 20

Hâkim yargının itibarına zarar vermeyecek sosyal aktivitelerde yer alabilir, yargı çalışanlarının çıkarlarını ve meslekî gelişimlerini ve bağımsızlığın korunmasını savunan hâkim birlikleri kurabilir. Hâkim bağımsızlığını veya tarafsızlığını olumsuz yönde etkileyebilecek her türlü faaliyetten kaçınır.

Madde 21

Hâkim öğretme ve araştırma amaçları dışında herhangi bir göreve atanmaz ya da seçilmez; malî ilişkilere ya da iş ilişkilerine dâhil olmaz.

Madde 22

Hâkim herhangi bir siyasi partiye ya da harekete üye olmaz, bunları herhangi bir şekilde desteklemez, kitlesel eylemlere katılmaz, siyasi görüşünü açıkça ifade etmez.

Madde 23

Hâkim yargı görevlerinin ifası ile çatışmadığı ve tarafsızlığının sorgulanmasına sebep olmadığı sürece yasal sistem ve yargı ile ilgili olarak yasama ve yürütme organları ve belediyelerle karşılıklı olarak işbirliği yapabilir.

IV. Hâkimlerin Aktivitelerinin Değerlendirilmesiyle Kodun İlgisi
Madde 24

Bu Kodda yer alan gerekliliklerin ihlali hâkimin faaliyetleri değerlendirilirken dikkate alınır.

9 Ocak – Hukuk Takvimi

0
9 Ocak – Hukuk Takvimi
1792

ABD’nin en küçük eyaletlerinden olan Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasını onaylayan beşinci eyalet oldu.

1792 Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında devam eden beş yıllık savaştan sonra, Yaş Antlaşması imzalandı.
1861

Mississippi, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç Savaşın ardından 23 Şubat 1870 tarihinde yeniden birliğe döndü.

1908 Feminizmin temellerini atan düşünürlerden biri olarak kabul edilen filozof Simone Lucie Ernestine Marie Bertrand de Beauvoir dünyaya geldi. #KadınHakları

1913

Amerika Birleşik Devletleri’nin 37. Başkanı Richard Milhous Nixon dünyaya geldi  (Ölümü 1994)

1922

Gine Cumhuriyeti’nin ilk Devlet Başkanı olan Ahmed Sékou Touré dünyaya geldi (Ölümü 1984)

1926

Piyango çekilişinin yalnızca Türk Tayyare Cemiyeti’ne ait olduğuna ilişkin kanun kabul edildi. Cumhuriyet’in ilanından sonra, 710 sayılı Kanunla, 9.Ocak.1926 tarihinden itibaren karşılığı nakit olarak ödenmek üzere piyango tertip ve keşide etme hakkı “Türk Tayyare Cemiyeti”ne verildi. 14 yıl süreyle “Tayyare Piyangosu” adı altında, Türk Hava gücüne katkı sağlamak amacıyla, anılan cemiyet tarafından düzenlenen çekilişler 5 Temmuz 1939 tarihli ve 3670 sayılı Kanunla Milli Piyango İdaresi kurulana kadar devam etti.

1927 İngiliz filozof Houston Stewart Chamberlain öldü (Doğumu 1855)
1971

Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kurallarının temel prensipleri ve Avukatlık Yasasında yer alan bir takım kuralları Türkiye Barolar Birliğince, 8-9 Ocak 1971 tarihinde Adana’da yapılan IV. Olağan Genel Kurul toplantısında kabul edildi

1980

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1050-1952 yılları arasında, dekan olarak idarecilik yapan ve 1978 yılında öğretim üyeliğinden emekli olan Profesör Doktor Faruk Erem‘in 1969 yılında başladığı Barolar Birliği Başkanlığı görevi 9 Ocak 1980 tarihinde sona erdi

1977

Yargıtay, Milliyetçi Hareket Partisi’nin Alparslan Türkeş’in üzerinde bulunan mal varlığının Hazine’ye devrine karar verdi

1991

Toplu taşıma araçlarında sigara içilmesi ve tütün mamullerinin reklamının yapılması yasaklandı

1992

Karadzic liderliğindeki Bosnalı Sırplar, Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti’ni kurduklarını açıkladı

1996

Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe‘nin cesedi Eyüp Spor Salonu’nun yakınındaki arsada bulundu. Gazeteci Metin Göktepe, bir gün önce görevini yaparken polis tarafından engellenmiş ve gözaltına alınmıştı.

1997

Başbakanlık Kriz Yönetimi Merkezi Yönetmeliği, Resmi Gazete‘de yayımlandı

1998

Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verdi. Gerekçeli karar Resmi Gazetede 22 Şubat 1998 tarihinde yayımlanmıştır. 

2003
  • İkinci Afrika Sosyal Forumu sona erdi
  • Aile Mahkemeleri kuruldu. 4787 Sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun, 09.01.2003 tarihinde kabul edildi ve 18.01.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi
2009 Nâzım Hikmet’in Türk vatandaşlığından çıkarılmasına ilişkin 1951 yılındaki Bakanlar Kurulu Kararı yürürlükten kaldırıldı
2011 Güney Sudan’da bağımsızlık referandumu yapıldı. Güney Sudan Birleşmiş MilletlerAfrika Birliği ve Hükûmetlerarası Kalkınma Otoritesi gibi örgütlere üye oldu.
2018

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nin 1972-1980 ve 1986-1994 dönemlerinde dekanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Akın’a saygı Programı, İÜ Rektörlük Binası Mavi Salon’da düzenlendi

2026

İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri Beraat Etti

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, “basın ve yayın yoluyla terör propagandası yapmak” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi bilerek yaymak” suçlamalarıyla başlatılan soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ile Yönetim Kurulu üyelerinin yargılandığı dava sonuçlandı.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, sanıkların tamamı hakkında beraat kararı verildi.

Duruşmalar, Silivri’de bulunan Marmara Cezaevi Yerleşkesi’nde yapıldı.

9 Ocak – Hukuk Takvimi

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of Philosophy

0

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of Philosophy, uluslararası bir endeks olan The Philosopher’s Index’te listelenmiş ilk Türk felsefe dergisidir. Yılda iki kez çıkan Felsefe Tartışmaları’nın yayın dili Türkçe’dir. Derginin kurucususu Vehbi Hacıkadiroğlu’dur. Felsefe Tartışmaları’nın kuruluşu 1987 yılında Arda Denkel, Erkut Sezgin ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun ortak bir projesi olarak gerçekleştirilmiştir.

Derginin 52. Sayısının Kapağı

Derginin kuruluş amacı, felsefi fikirlerin Türkçe basılıp paylaşılabileceği saygın bir akademik yayın organı çıkarmaktır ve bu ilke Felsefe Tartışmaları’nın yayın politikalarına yön veren bir düşünce olarak benimsenmekte ve hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Felsefe Tartışmaları, 2001 yılında İlhan İnan’ın editörlüğünde, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne devredilmiş ve Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmaya başlanmıştır.  2005-2010 yılları arasında, Murat Baç ve İlhan İnan derginin eş-editörlüğünü birlikte yürütmüşlerdir.

Felsefe Tartışmaları 2002 yılında basılan 29. sayısından itibaren The Philosopher’s Index’te listelenmektedir.  Dergi ayrıca 2008 yılında Avrupa Beşeri Bilimler Endeksi olarak kabul gören The Initial List of  European Reference Index for the Humanities (ERIH) kapsamına da alınmıştır.

Felsefe Tartışmaları özgün makale, çeviri, kitap “inceleştirisi” (kitap inceleme ve eleştirisi), tartışma ve anma yazıları yayınlar.  Yayınlanması için Felsefe Tartışmaları’na gönderilen tüm yazılar yayın kurulu tarafından saptanacak hakemlere gönderilir.

Hakemler, yazının alanında yayın yapmış kişilerden seçilir. Değerlendirme amacıyla Felsefe Tartışmaları’na gönderilecek yazılarda aranan özelliklere ilişkin ayrıntılar dergi tarafından detaylı şekilde ilan edilmektedir. Yazarların o sayfada verilen biçimsel ayrıntılara uyarak yazılarını oluşturmaları temel kuraldır.

Boğaziçi Üniversitesi

Derginin yayın kurulu, University of Florida, Florida’dan Murat Aydede, Galatasaray Üniversitesi’nden Tülin Bumin, Maltepe Üniversitesi’nden Betül Çotuksöken, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden    Teo Grünberg ve Erdinç Sayan, Duke University’den Güven Güzeldere, Boğaziçi Üniversitesi’nden Gürol Irzık ve Önay Sözer, Hacettepe Üniversitesi’nden İoanna Kuçuradi ve East Carolina University’den Ümit Yalçın’dan oluşmaktadır. Derginin editörlüğünü Berna Kılıç, Nurbay Irmak ve İrem Kurtsal Steen yürütmektedir.

Derginin eski sayılarının içerik özetlerine resi sayfası olan http://www.ft.boun.edu.tr/icerik.htm adresinden ulaşılabilir.

Kampüsten bir kare

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of PhilosophyThe Philosopher’s Index, The Initial List of  European Reference Index for ve The Humanities (ERIH) tarafından indexlenmektdir.

Derginin Yazışma adresiFelsefe Tartışmaları, Boğaziçi Üniversitesi, Felsefe Bölümü, 34342 Bebek, İstanbul

E-Mail: feltar1987@gmail.com

Web Site: http://www.ft.boun.edu.tr/index.htm

https://www.bounyayin.com/yayin-kategorisi/felsefe/felsefe-tartismalari/

Reis Bey

0

Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek tarafından yazılmış, tiyatro eseri olarak sahnelenmiş ve 2 Mart 1990 tarihinde sinema eseri olarak sahneye konulmuştur. Hukuk Filmleri kategorisinde Türk yapımı bir başyapıt olarak sinema tarihine geçmiştir. Başrolde Haluk Kurtoğlu rol almıştır.

Reis Bey, görevinde hiç taviz vermeyen, kanunlara son derece bağlı ve kararlarında acımasız bir yargıçtır. Sanıkların suçlu olduğuna kanaat getirirse, onları idam sehpasına göndermekten çekinmeyen kahramanımızın hayatı trajik bir şekilde değişecek, idam sehpasına gönderdiği bir katil zanlısı yaşamını alt üst edecektir.

Tüm deliller, mahkemeye gelen zanlının suçlu olduğunu göstermektedir ve Reis Bey, onu hiç çekinmeden idama  mahkum ettirecektir.

Tüm deliller, annesini öldürmekle suçlanan sanığın suçlu olduğunu göstermektedir. Sanık, suç işlemediğini ısrarla söylese ve yargıçtan sürekli ”merhamet” istese de kurtulamayacaktır. “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi uygulanmamış, sanığın cinayet anında başka bir yerde olduğuna şahitlik edecek tanık dinlenmemiş, peşin hükümlü bir yargılama yapılmıştır.

Reis Bey, birey yerine toplumu düşünmekte ve onu korumaya çalışmaktadır. Onun için korunması gereken toplumdur; toplumu korumak için sert önlemler almak zaruridir.

İdamdan sonra sanığın suçsuz olduğu anlaşılmış, gerçek suçlu ortaya çıkmış, suçunu itiraf etmiştir. Asıl suçlunun başka biri olduğu anlaşıldıktan sonra hakimin yaşadığı ruhsal değişim bambaşka bir hal almıştır. Bu sırada görevi bırakan Reis Bey, bütün yaşam felsefesini değiştirmiş, artık hayatını merhamet duygusunun yaygınlaşmasına adamıştır. Belalı insanların bulunduğu bir kahvede insanlara merhameti anlatmakta, kötülük saçan insanlara iyiliği hatırlatma görevi üstlenmektedir.

Herkes, bu eski yargıca büyük bir saygı göstermektedir. Bir gün, bir polis baskını sırasında kahvehanede bulunanlardan biri, polise yakalanmamak için yanındaki uyuşturucuyu emekli yargıcın cebine saklamış ve eski ceberut hakim suçüstü halinde polise yakalanmıştır.

Reis Bey, yıllarca hakim koltuğunda tüm haşmetiyle oturduğu ve etrafa korku saldığı mahkeme salonunda, bir iftira sonucu artık sanık olarak yer alacak fakat adil bir şekilde yargılanacaktır.

Vizyon Tarihi :02 Mart 1990
Yapımı            :1988 – Türkiye
Tür                  :Dram ,  Politik
Süre                :80 Dak.
Yönetmen      :Mesut Uçakan
Oyuncular      :Sümer Tilmaç ,  Bülent Polat ,  Nihat Nikerel ,  Ümit Acar , Murat Soydan
Senaryo        :Mesut Uçakan
Yapımcı        :Ali Moroğlu

Gerçek katilin suçunu itiraf ettiği sorgu sahnesi

Reis Bey’den adalet ve hukukla ilgili replikler

“Ceza felsefesinde bir görüş vardır: Bir masuma kıymaktansa, bin cürümlüyü cezasız bırakmak yeğdir. Ben de diyorum ki, cemiyette bir ferdi korumak için, bin kişiye bu gömleği giydirmekten kaçınmamalıdır. O bir kişi, bütün bir cemiyettir.”

Kanunu, bir şey ortadan kalksınyapılamaz olsun diye değilbizim başka türlü yaptığımızı, bazıları bu türlü yapmasın diye çıkarıyoruz.”

“Ümit kalmayınca telaş da biter.”

“Bizi daima işlenen suçun cüzzamlı suratına bakmaktan kaçıran bu edebiyat esnaflığını bir yana bıraksınlar!” ve bu görünen suçun görünmeyen bir yanı varsa onu ortaya döksünler!”

“Dışımda ne arıyorlar; içime doğru suçluyum ben… Yapamadıklarımın, işlemediklerimin de suçlusu…”

“Gözyaşı suçun rengini soldurmaz.”

‘Herkes başucuna “Suçlu benim, herkes suçsuz.” levhasını asmalıdır.’

“Etmeyin Reis Bey, siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz!”

“Bir adam yalan söyleyebilir; fakat yalan sayıklayamaz.”

“-Merhamet suç mu efendim?

-Hem de idamlık…”

“Merhamet! Ağızların iğrenç sakızı!”

“Hiçbir makam âdi değildir; âdi olan, insanlar..”

“Affı anlayınca kendinizden başka her insanı mazur göreceksiniz.”

“Boş toprakta define aranırcasına suçlu aranmaz, ancak meydana çıkarsa görülür.”

“…En merhametsiz ceza ölçülerinin kurtarabileceği çürük bir cemiyette, paltosunun astarında esrar bulunmuş bir insanı temize çıkaramam. Bu yüzden bütün karşı delilleri reddediyor ve onu mahkûm ediyorum. Mahkûm ettiğim, o değil, mücerret fiildir. Ferde verdiğim ceza isabetsiz olabilir; cemiyete aradığım deva, isabetlidir. Varsın, bir kötünün bürünmesi ihtimali olan masumluk maskesini kullanılmaz hale getirmek için bin masum feda edilsin.”

Her sanığı, suçu sabit oluncaya kadar masum kabul etmeğe mecbur değil misiniz? Hangi msum, masumluğunu ispat için suçluyu bulmakla mükellef tutulabilir?” 

Reis Bey, emeklilik sonrası kumarhanedekilere nasihat ediyor

Solon Kanunları

0

Solon Kanunları, M.Ö. 640-560 yıllarında yaşadığı tahmin edilen, Atinalı devlet adamı ve şair Solon (Yunanca: Σόλων) tarafından kaleme alınmıştır.  Atina’nın soylu bir ailesinde doğan Solon (Σόλων) 594-593 yılı için “arhon” (ἄρχων) (üst düzey yönetici) seçilmiştir.

Solon bu sıfatla borç yüzünden köleliğin kaldırılması, İlyaia (Ήλιαία) halk mahkemesinin kurulması, aile hukuku reformu (bilhassa, vasiyet özgürlüğünün kabulü) gibi uzun vadede Atina’da demokrasinin gelişimini hazırlayan çok sayıda önemli reform gerçekleştirmiştir.

Solon, kendi adıyla anılan ve Antik Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Anayasasını hazırlamış, görevde kaldığı süre boyunca adaleti hedeflemiş, yaptığı siyasi ve ekonomik reformlarla daha sonraki reformların önünü açmıştır. Solon, halkın hukuk sistemine erişimini kolaylaştırmak için kanunları yazılı hale getirmiştir.

Solon Anayasası, Drakon Kanunlarının olumsuzluklarını ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır. Bütün borçlar silinmiş, toprağı elinden alınan köylüye toprak dağıtılmıştır.

Solon, yasaları yazdıktan sonra bir tiran olarak görülmemek için kendi isteğiyle 10 yıllık bir sürgüne gitmiştir. Bu davranış dönemi itibariyle asil ve onurlu duruş, 21. Yüzyıl kodlarına göre ise yüksek etik değerlere uygun bir davranıştır.

Solon Yasaları döneminde mahkemelerde yazılı savunma geleneği oluşmuş, avukatlık ve savunma mesleği kendine özgü biçimde uygulanmıştır. Yoksul ve zengin ayrımını azaltmaya dönün kanunlar karşısında herkese kendini savunma hakkı verilmiştir. Bu dönemde avukatlık mesleği modern anlamda var olmamakla birlikte, hukuk sisteminde kişilerin haklarını savunmak ve davalarda kendilerini ifade etmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.

Antik Yunan Uygarlığının Yedi Bilgesinden biri olan Atinalı Solon, sadece kendi çağını değil, modern dönem felsefecilerini de etkilemiştir. Platon vAristoteles, Solon’u kanun koyucunun prototipi olarak değerlendirmişlerdir. “Fazladan hiçbir şey” vecizesiyle Solon “Yunanistan’ın Yedi Bilgesi”nden biri olarak anılmaktadır.

Solon Kanunları

Solon Kanunları, çiftçi borçları ve borçlar sebebiyle şahsi hürriyetin kısıtlanmasını kaldırmış, alacaklı kişiye ödeme yapılmadığı zaman borçlunun onun kölesi olacağına dair yasayı kaldırmıştır. Ticaret ve sanayinin gelişmesini kolaylaştır, tartı ve ölçülere standart getirmiştir. Zeytinyağından başka zirai ürünlerin ihraç edilmesini yasaklamıştır.

Asillerin hükümranlığını sınırlamak için vatandaşlığı dört ayrı sınıfta belirlemiş, bu sınıflara girmeyi soya bağlı olmaktan çıkararak maddi varlığa bağlamıştır. Yunan aristokrasinin doğumdan gelen hakları yerine, idarecilerin ürettikleri yıllık ürün miktarına göre belirlenmesi usulü getirilmiştir.

Ölülerin arkasından konuşulmasını yasaklamış, dirilerin hakkında ise tapınak, mahkeme, agora ve şenliklerde kötü konuşulmasını engellemiştir.

Solon: “Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır; daha ağır olanlar ise onu parçalayıp geçer.”

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

0
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde ve 45/111 sayılı karar ile kabul ve ilan edilmiştir. (Basic Principles for the Treatment of Prisoners) On madde başlığı altında toplanan bu ilkeler, özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri kapsamakta; tutuklanan ve göz altına alınan kişileri, duruşmalarının yapılmasını bekleyen mahpusları, hüküm giymiş mahpusları ve kendi istekleri dışında psikiyatrik hastanelere hapsedilmiş kişileri tanımlamakta; geniş alamda, kamu gücü ile özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri ifade etmektedir.

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

1. Bütün tutuklulara, insan olarak doğuştan sahip oldukları saygınlık ve değere uygun olan saygı ile muamele edilecektir.

2. Irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ya da diğer düşünceler, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da diğer statülere dayalı ayrımcılık gözetilmeyecektir.

3. Bununla birlikte, yerel koşuların gerektirdiği durumlarda tutukluların dinsel inançlarına ve kültürel göreneklerine saygı gösterilmesi arzu edilen bir durumdur.

4. Cezaevlerinin, tutukluların gözetim altında tutulması ve toplumun suçtan korunması konularındaki sorumlulukları, bir Devlet’in diğer toplumsal amaçları ve toplumun bütün üyelerinin iyiliğinin ve gelişiminin sağlanması konusundaki temel sorumlulukları gözetilerek yerine getirilecektir.

5. Tutukluluk durumunun açık bir biçimde gerekli kıldığı sınırlamalar dışında, bütün tutuklular İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve ilgili Devletin taraf olduğu durumlarda Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin uluslararası Sözleşme, Medeni ve Siyasal Haklara ilişkin uluslararası Sözleşme ve ona Ek İsteğe bağlı Protokolünde ortaya konulan insan hakları ve temel özgürlüklerin yanı sıra diğer Birleşmiş
Milletler Sözleşmeleri ile yürürlüğe giren diğer haklara sahip olmaya devam edeceklerdir.

6. Bütün tutuklular, insan kişiliğinin tam olarak gelişimini amaçlayan kültürel etkinlikler ve eğitime katılma hakkına sahip olacaklardır.

7. Hücre hapsinin bir cezalandırma yöntemi olmaktan çıkarılmasına ya da bu uygulamanın kullanılmasının sınırlanmasına yönelik çabalar konusunda girişimde bulunulmalı ve bu tip çabalar teşvik edilmelidir.

8. Tutukluların ülkenin emek piyasasıyla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştıracak ve kendilerinin ve ailelerinin mali olarak desteklenmesine katkıda bulunabilmelerine olanak sağlayabilecek olan anlamlı, ücretlendirilmiş bir istihdama sahip olmalarını olanaklı kılacak koşullar yaratılacaktır.

9. Tutuklular, hukuksal durumlarından kaynaklanan bir ayrımcılık yapılmaksızın, ülkede sağlanabilen sağlık hizmetlerinden yararlanacaklardır.

10. Toplumun ve toplumsal kurumların katılımı ve yardımı ile, ve kurbanların çıkarları yeterince gözetilerek, eski tutukluların toplumla mümkün olan en iyi koşullar altında yeniden bütünleştirilmesi amacı ile elverişli koşullar yaratılacaktır.

Yukarıdaki İlkeler tarafsız bir biçimde uygulanacaktır.

Alexandre Blacque

0

Alexandre Blacque, Türkiye’de ilk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi’yi çıkarmış olan Fransız gazetecidir.

13 Ağustos 1794’te Paris’te doğdu. Avukat olan babası 1789’da Fransız Devrimi sırasında Kral XVI. Louis’yi savunduğu ve kral giyotine gönderildiği için Fransa’dan ayrılmak zorunda kalmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınarak İzmir’e yerleşmiş, iş hayatına atılmıştır.

Osmanlı Devletinde Blak Bey olarak bilinen Blacque, babası gibi hukuk öğrenimi görmüş, 1821 yılında İzmir’de Roux adlı Fransız’ın çıkardığı Le Spectateur Oriental gazetesine yazılar yazmıştır. Daha sonra satın aldığı bu gazete ile Yunanistan, Fransa, İngiltere ve Rusya’ya karşı yoğun eleştiriler yöneltmiş, 1827 yılında bu eleştiriler nedeniyle gazetesi bir ay kapatılmıştır.

Alexandre Blacque, İzmir ve İstanbul’da yayımladığı gazetelerde Avrupa’ya karşı Osmanlı Devletini savunmaya devam etmiş; 1828 yılında Courrier de Smyrne gazetesini yayımlamaya başlamıştır.

II. Mahmud, 1831 yılında Osmanlı Devleti adına resmi bir gazete çıkarmak üzere kendisini İstanbul’a davet etmiş, bu davet üzerine Blacque İstanbul’a taşınmıştır. Padişahın “Takvim-i Vekayi İhdasına Dair Ferman”ı yayınlaması üzerine Takvim-i Vekayi’yi ve yarı resmi nitelikteki Le Moniteur Ottoman gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Ölümü halinde, dul eşine ölümü emekli maaşı verilmesi ve oğlunun eğitim masraflarının karşılaması konusunda padişahın söz verdiği rivayet edilmektedir.

Bugünkü adıyla Resmi Gazete olan Takvim-i Vekayi’deki yazılar Blacque tarafından Fransızca’ya çevrilerek yayınlanmıştır. Alexandre Blacque, Le Moniteur Ottoman’daki görevini sürdürmekte iken tedavi için Fransa’ya gitmek istemiş ancak yolculuk sırasında, 21 Mayıs 1836’da Malta’da ölmüştür.

Oğlu Edouard Blacque, Osmanlı Devleti’nde bir çok devlet görevini yürütmüş, bir süre ABD elçiliği yapmıştır.

Matbaasında bastığı dergi ve gazeteler

Le Spactetaur Oriental (Alexandre Blacque-İzmir-1821-1824)

Smyrneen (İzmir-1824- Charles Trican)

Courrier de Smyrne (A.Blacque-İzmir-1828-1829)

Le Moniteur Ottoman (A.Blacque-İstanbul-1831)

Journal de Smyrne (1832-1842 – İzmir)

Echo de l’Orient (1838-1846 – İzmir)

L’Impartial (1841-1915 – İzmir)

Abdullah Palaz

0

Seri katil Abdullah Palaz, ikisi baltayla, sekizi bıçak ve falçatayla, geri kalanları ise ateşli silahlarla olmak üzere aralarında cezaevi görevlilerinin de olduğu 43 kişiyi öldürdü ve 300’den fazla kişiyi yaraladı.

İlk cinayetini 12 yaşında iken işledi ancak bu cinayet faili meçhul kaldı. 15 kişinin katil zanlısı olarak ilk kez Konya Cezaevine girdi. Konyalı Efeler grubunun koğuşunu basarak 7 kişiyi öldürdü ve Antep Canavarı lakabını bu cezaevinde aldı. Abdullah Dayı olarak da anıldı. 4 defa idam cezasına ve 740 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 38 farklı cezaevinde 48 yıl yattı. Cezaevinde de birçok cinayet işledi. Kumara ve uyuşturucuya bulaşanları cezalandırdı.

Nazım Hikmet ile Bursa Cezaevinde dostluk kurduktan sonra, Cezaevi müdürüyle konuşup Nazım Hikmet ile aynı koğuşta kalmak istediğini söyledi. Kimseyi öldürmemesi koşuluyla kabul edildi ve aynı koğuşta kaldıkları süre zarfında kimseyi öldürmedi. Nazım Hikmet başka bir cezaevine gönderilince başta cezaevi müdürü olmak üzere birçok kişiyi daha öldürdü. Bu olaydan sonra Sinop Cezaevi gönderildi.

Tatar Ramazan ve Ramiz Dayı karakterlerine ilham kaynağı oldu. Hakkında, “Abdullah Dayı – Azrail’in Öbür Adı Antep Canavarı” adlı bir kitap yazıldı. Ayrıca, kendi hayatını bir kitapta topladı.

1991 yılında çıkarılan Şartlı Salıverme Yasası’yla tahliye olan Abdullah Palaz dokuz ay sonra hayatını kaybetti.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Abdullah Palaz yayınladığı kitabında Nazım Hikmet’ten övgüyle söz etmektedir:

Abi dedim, “senin suçun ne? Niye yatarsın burada?”

“Benim suçum kalemimdir, şiirlerimdir, insanları sevmemdir, memleketimi de çok severim.”

“Peki abi, biz yazmasını bilmeyiz ama, biz de insanları severiz. İnsanlara kötülük gelmesin diye bunca işler yaptık. Haksızlığa tahammül etmeyiz, haksızlığa uğrayanın yanında oluruz. Benim atalarım da bu memleket için savaşmıştır. Cenk etmiştir. O zaman bizim bunlardan da suçumuz olması mı gerekir?”

“Yok, sizin bunlardan suçunuz olmaz. Size bundan bir şey demezler, bize derler. Bu yüzden de bana ceza verirler.”

“Neden?”

“Çünkü, bana bunlardan dolayı komünist diyorlar.”

“Komünist ne demek ağam?”

“İşte bu anlattıklarım, yazdıklarım, düşüncelerim komünistlik oluyor.”

Ben bu “komünist” sözünü yeni duyuyordum. Güldüm. “O zaman demek ki, ben de komünistim de haberim yokmuş.”

Bu kez de o dev gibi adam güldü: “Yok, olmaz öyle şey. Çünkü sen haksızlıkların üzerine silahla gidiyorsun. İnsan sevgini, haksızlık yapanı öldürerek göstermek istiyorsun. Ben bu işi kalemimle yapıyorum. Kalemimle anlatıyorum. Senin silahın patladığı yerde kalır. Benim kalemim ise bu haksızlıkları anlatarak, bir gün bu düzeni patlatır, anladın mı?”

Hiçbir şey anlamamıştım. Ama bu dev gibi, yiğit adamı çok sevmiştim.[/box]

Hammurabi Kanunları

0

Hammurabi Kanunları kadim Mezopotamya’nın en meşhur hukukî eseridir. 1901 yılı Aralık ayında Fransız arkeologlar tarafından siyah renkli bazalt bir dikilitaş şeklinde keşfedilmiştir.

Halen Paris’te Louvre Müzesi’nde muhafaza edilen bu dikilitaş iki kısımdan oluşmakta ve Paris Louvre müzesinde sergilenmektedir.

Üst kısımda yer alan bir kabartma Kral Hammurabi’yi kendisine kanunları dikte eden güneş tanrısı Şamaş’ın karşısında ayakta resmetmektedir. Alt kısımda ise kanunun çivi yazısıyla yazılmış Akatça metni bulunmaktadır. Bu temsil, kanunları ilahî kökenli gören bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu anlayışta kral, tanrı ve kulları arasında sadece bir aracıdır.

Hammurabi Kanunları, Sümer yasalarının uyarlaması ile ortaya çıkmıştır.

8 Ocak – Hukuk Takvimi

0
8 Ocak – Hukuk Takvimi
1297 Monako bağımsızlığını kazandı
1642 Dünyanın döndüğünü söylediği için Engizisyon’da yargılanan Galileo Galilei yaşamını yitirdi.
1784 Osmanlı Devleti, Rusya’nın Kırım’ı ilhakını bir “sened” ile resmen tanıdı. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Karadeniz, Türk Gölü olmaktan çıkmıştır.
1918 Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, Temsilciler Meclisi ve Senato’nun ortak toplantısında, Avrupa’da kalıcı barışın sağlanması için, kendi adıyla anılacak olan 14 prensibi ortaya attı. Wilson İlkeleri ilan edildi.

1921 Rus avukat ve heykeltıraş Leonid Vladimirovitch Pozen yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Şubat 1849) Harkov Universitesi’ne girdi. Bir yıl sonra Sankt Petersburg Hukuk Fakültesine nakil yaptırdı. Mezuniyetinin ardından 1876’da Adalet Bakanlığına girdi, Poltava bölgesine, savcı yardımcısı adayı olarak tayin edildi. 1891’de Sankt Petersburg bölge mahkemesi savcılığında çalışmaya başladı. 1912’de Yüksek Yargıtay Hakimi oldu.
1928 Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Thomas Slade Gorton III doğdu. (Ölümü: 19 Ağustos 2020) Columbia Hukuk Okulu‘ndan mezun oldu. Mesleğine Washington savcısı olarak başladı. Amerika Birleşik Devletleri Demokrat Parti üyesi olarak siyasete girdi. Amerika Birleşik Devletleri Washington senatörü olarak 1981-1987, ve 1989-2001 yılları arasında iki dönem görev yaptı.
1932 Fransız hukukçu Michel Gentot doğdu. Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü ve Ulusal İdare Okulu’nu bitirdi. 1979-1987 yıllarında Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nün müdürü oldu. İdari Belgelere Erişim Komisyonu Başkanlığı görevinde bulundu. Lyon Bölge İdare Mahkemesi Başkanı ve Danıştay Davalar Dairesi Başkanı oldu. 1999-2004 yıllarında Ulusal Bilişim Teknolojisi ve Özgürlükler Komisyonu Başkanı ve Uluslararası Çalışma Örgütünde görev yaptı.
1937 Fransız hukukçu ve siyasetçi Louis Le Pensec doğdu. Rennes Üniversitesi‘nden hukuk ve IGR-IAE’den yönetim bilimleri derecesi aldı. Rennes Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1971’de Mellac belediye başkanı, 1973’te Finistère vekili, 1976’da Finistère genel meclis üyesi olarak seçildi. Sosyalist Parti’de görev aldı. Milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulundu. Fransa’nın ilk Deniz Bakanı oldu.
1940

Türkiye, İngiltere ve Fransa ile 2 yıl süreyle krom satış antlaşması imzaladı.

1943 Fransız hukukçu ve diplomat Jacques Gabriel Huntzinger doğdu. Paris Hukuk Fakültesi’ni ve Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü‘nü bitirdi.  Hukuk doktoru oldu ve kamu hukuku alanında uzmanlaştı.. Paris X-Nanterre Üniversitesi, Besançon Üniversitesi ve Perpignan Üniversitesi’nde kamu hukuku alanında asistanlık, doçentlik ve profesörlük yaptı. 1983-1985 yıllarında Avrupa Sosyalistler Partisi başkan yardımcısı oldu. 1984’te Ekonomik ve Sosyal Konsey üyesi olarak atandı. 1989 yılında Dışişleri Bakanı Roland Dumas’nın yetkili danışmanı ve Ulusal Savunma Genel Sekreterliği diplomatik danışmanı oldu. 1991-1994 yılları arasında Estonya büyükelçisi, 1996-2000 yıllarında Makedonya büyükelçisi, 2000-2003 yıllarında İsrail büyükelçisi olarak görev yaptı. Ulusal İnsan Hakları Danışma Komisyonu üyeliği yaptı.
1943

İkinci Dünya Savaşı devam ediyor: Yoksullara ucuz ekmek verilmesine ilişkin kararname yayımlandı.

1945 İspanyol hukukçu ve büyükelçi Francisco Villar y Ortiz de Urbina doğdu. Salamanca Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dışişleri Bakanlığı’nda  memur  olarak çalıştı.  Afrika Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. 1987-1991’de Birleşmiş Milletler İspanya Daimi Temsilcisi oldu.  1996-2000 yıllarında Amerikan Devletleri Örgütü nezdinde Daimi Temsilci olarak görev aldı. 2000-2004 yılları arasında UNESCO Daimi Temsilcisi, 2004-2010 yılları arasında Fransa Büyükelçisi oldu. 2009 yılında İspanyol Diplomatik Kariyerindeki en yüksek derece olan “İspanya Büyükelçisi” rütbesine ulaştı. 2010-2012 yıllarında Portekiz Büyükelçisi olarak görev yaptı.
1946 Celâl Bayar, Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı oldu.
1950 Avusturyalı hukukçu, iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph Alois Schumpeter yaşamını yitirdi. (Ölümü: 8 Ocak 1950) Viyana Üniversitesinde hukuk okudu. 1906 yılında doktorasını tamamladı.  1909 yılında Çernivtsi Üniversitesi’nde “iktisat ve devlet” konularında profesör olarak görev yaptı. 1911 yılından I. Dünya Savaşına kadar Graz Üniversitesinde çalıştı. 1919-1920 yılları arasında  Avusturya Maliye Bakanlığı’nda çalıştı. 1920-1924 yıllarında Biedermeier Bank adlı özel bir bankada başkanlık görevini yürüttü. 1925 – 1932 yılları arasında Bonn Üniversitesinde görev aldı. Almanya’da Nazi hareketinin yükselişi üzerine ABD’ye geçerek, Harvard Üniversitesi’ne çalışmaya başladı. 1933 yılında, matematikçi ve iktisatçılar ile Ekonometri Topluluğu’nu kurdu ve bu topluluğun başkanlığını yürüttü. İktisat ve toplumbilimini bağdaştırmaya çalıştı.
1967 Yargıç, hikâye, oyun ve roman yazarı İlhan Tarus yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Kasım 1907) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Bir süre savcılık ve yargıçlık yaptıktan sonra resmî görevinden ayrılarak İstanbul’a yerleşti. 1931’de gazetecilik yaptı. 1946 yılında yeniden Adalet Bakanlığı’nda memurluğa başladı. Çeşitli gazetelerde yayımladığı hikâye ve romanlarının yanı sıra Ankara Zafer gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı. İlk eserlerini tiyatro türünde kaleme aldı. İlk eseri 1927’de Hareket Dergisi’nde yayınlandı. 1935 yılından itibaren Haber, Servet-i Fünûn ve Varlık dergilerinde hikâyeleri basıldı.
1968 Prof. Dr. Bertil Emrah Oder, doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu.
1980 Akaryakıt yokluğu nedeniyle fabrikaların %80’i üretimi durdurdu.
1981

İdam talebiyle yargılanan ülkücü Ferhat Tüysüz ve 14 arkadaşı hakkında daha önce askeri savcı tarafından hazırlanan mütalaa sanıklar lehine hafifletilerek TCK 312/3-2 kapsamına giren suçlardan yargılanma talep edildi.

1982 Güney Dergisinde yazdığı bir yazıdan dolayı Yılmaz Güney gıyabında 7 yıl 6 ay hapse mahkum edildi ve tutuklama kararı çıkarıldı. Aynı dergideki başka bir yazıdan dolayı gıyaplarında Nihat Behramoğlu 6 ay, Yazı İşleri Müdürü E.Gözmen 8 yıl hapis cezası aldı.
1983

Kültür ve Turizm Bakanlığı “Talih oyunları yönetmenliğini” yürürlüğe koydu.

1984

Başbakan Turgut Özal, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu‘nun herkesin başına bela olduğunu söyledi.

1986
  • Henry Miller’in Oğlak Dönencesi adlı romanı, müstehcen olduğu gerekçesiyle toplatıldı.

  • Sinema ve video eserleri yasa tasarısının Meclis komisyonunda görüşülmesi sıradında seks filmleri furyasından yakınan ANAP Milletvekili Hakkı Artukaslan: “Filmleri Diyanet İşleri Başkanlığı denetlemelidir.”
  • 8 sanatçıya Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından “profesörlük” unvanı verildi.
  • ABD’de Hacker Manifestosu ilan edildi.

1987
  • Yüksek öğrenim kurumlarında “çağdaş kıyafet ve görünüm” zorunluluğu getirildi. YÖK Disiplin Yönetmeliği’ne eklenen maddede çağdaş kıyafet ve görünümün ne olduğu açıkça tanımlanmadı.

  • Danıştay, 1402 sayılı sıkıyönetim yasası ile İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan uzaklaştırılan Başar Sabuncu ve Leyla Altın’ın göreve dönüşüne yönelik İdare Mahkemesi kararını uygulamayan ANAP’lı Belediye’nin “bozma” başvurusunu reddederek kararı onayladı.

1986 Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından cinsiyet değiştirdiği için 7 yıldır sahneye çıkmasına izin verilmeyen Bülent Ersoy’un sahneye çıkma yasağı kaldırıldı.
1992 Ankara’da bir depoda kilitli tutulan “yasak” kitaplar Kültür Bakanlığı’nda sergilenmeye başladı. Kitaplar ileride oluşturulacak Demokrasi ve İnsan Hakları Müzesi’ne konulacak.
1996 Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe, polis tarafından gözaltına alındıktan sonra Eyüp Spor Salonu yanındaki parkta ölü bulundu.
1996 Fransız hukukçu ve  siyasetçi François Maurice Adrien Marie Mitterrand yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Ekim 1916) Paris’te hukuk ve siyasal bilimler öğrenimi gördü. 1945’te Direniş Hareketi Demokratik ve Sosyalist Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı.  1946-1958 yılları arasında milletvekili, 1962’den itibaren senatör olarak seçildi. Denizaşırı İller bakanlığı, İçişleri bakanlığı, Adalet bakanlığı ve Avrupa Konseyi’nde bakanlık görevlerinde bulundu.  1981-1995 yılları arasında iki dönem Fransa başkanı olarak görev yaptı. Beşinci Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Sosyalist Parti’den seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.
2001 Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, fakültede katıldığı toplantıda, türban konusunun tartışıldığı sırada çıkan karışıklıkta bıçaklandı.
2002
2004 24 Eylül 1996’da Diyarbakır Cezaevi’nde 10 mahpusun güvenlik güçlerince dövülerek öldürülmesiyle ilgili olarak 36’sı polis 19’u jandarma toplam 65 sanık hakkında dava açıldı. Sanıklar için ”Görevi ihmal ve ölüme sebep olmak” suçundan 3-16 yıl arası hapis cezası istendi.
2004
  • Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yönetmeliği‘nin gizliliğini kaldıran yasanın ardından hazırlanan yeni yönetmelik 8 Ocak 2004’te yürürlüğe girdi. MGK Genel Sekreterliği, Başbakan’a bağlı bir kuruluş olarak tanımlandı.
  • İstanbul Üniversitesi’nde haklarında soruşturma açılan ve okula girişlerine izin verilmeyen öğrenciler Merkez Kampüs önünde “Alternatif Üniversite” oluşturdu.
2005 Hukukçu ve siyasetçi Mehmet Raif Aybar yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Ağustos 1915) Siyasal Bilgiler ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kocaeli Maiyet Memuru, Fatsa, Gürpınar Kaymakamı, Edirne Hukuk İşleri Müdürü, Yozgat Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürlüğü 6. Şube Müdürü olarak görev yaptı. Serbest avukat olarak çalıştı. 14 Mayıs 1950 (9. Dönem) ve 2 Mayıs 1954 (10. Dönem) tarihlerinde yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti (DP) Bursa Milletvekili seçildi. 9. Dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı Kâtip Üyesi olarak görevde bulundu. 6 Ocak – 15 Ekim 1961 tarihleri arasında Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilcisi olarak görev yaptı. 15 Ekim 1961 (12. Dönem) tarihinde yapılan genel seçimlerde Yeni Türkiye Partisi (YTP) Ankara Milletvekili seçildi. Mustafa İsmet İnönü’nün 25 Haziran 1962 tarihinde kurmuş olduğu 27. Hükümet’te Devlet Bakanı olarak atandı. 8 Ocak 2005’te Ankara’da yaşamını yitirdi. Cendere ve Kaftan isimli eserleri bulunmaktadır.
2006 Abdi İpekçi suikastı ve gasp suçu nedeniyle hüküm giyen Mehmet Ali Ağca’nın cezasını tamamladığı Kartal Ağır Ceza Mahkemesi’nce onaylandı.
2010 Tek Gıda-İş Sendikası önünde toplanıp AKP Genel Merkezi önüne giderek kendilerini zincirleyen 41 TEKEL direnişçisi plastik kelepçeyle gözaltına alındı, akşam saatlerinde serbest bırakıldı.
2013 YÖK’ün web sitesini çökerten RedHack, üniversitelerdeki yolsuzluk iddialarına ilişkin belgeleri Twitter’dan yayınladı.
2014 Uludere/Ortasu (Roboski) köyünde 28 Aralık 2011’de katledilen 19’u çocuk 34 kişiyle ilgili soruşturmada askeri savcılığın takipsizlik kararı vermesine ilişkin olarak Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi Roboski Davasını AYM ve AİHM’ne taşıyacaklarını söyleyerek Birleşmiş Milletleri göreve çağırdı.
2015 Avustralyalı yargıç ve siyasetçi Keppel Enderby yaşamını yitirdi. (Doğumu: 25 Haziran 1926)    Sidney Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1950’den 1954’e  kadar Londra’da  avukat olarak çalıştı. Sidney Teknik Koleji’nde ders verdi. Avustralya Ulusal Üniversitesi’nde hukuk alanında konferanslar verdi. 1973’te Kraliçe’nin Danışmanı (QC) olarak atandı.  Gough Whitlam hükümetinde kıdemli kabine bakanı oldu. New South Wales Yüksek Mahkemesi’ne yargıç olarak atandı.
2016 Başbakanlık tarafından, cuma günlerinde öğle tatilinin ibadet hürriyetini engellemeyecek şekilde kullanılabilmesine olanak sağlayan genelge, 8 Ocak 2016 yılında Resmi Gazete’de yayımlandı.
2025 Ümraniye’de polis Şeyda Yılmaz’ı öldüren Yunus Emre Geçti hakkında yapılan yargılamada karar çıktı. mahkeme, sanık Yunus Emre Geçti’yi  Polis Şeyda Yılmaz’a karşı “Görevli memura karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, polis memuru K.H.S.’ye karşı, “Görevli memura karşı kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan 20 yıl, annesi Pınar Geçti’ye karşı “Olası kastla yaralama” suçundan 3 yıl, “Görevi yaptırmamak için direnme” suçundan 3 yıl 9 ay hapse çarptırdı.
2025
  • Antalya’da, kendilerini polis olarak tanıttıkları iki kişiyi ziynet eşyalarıyla birlikte toplamda 1 milyon 273 bin lira dolandırdığı öne sürülen 3 şüpheliden ikisi tutuklandı. Şüphelilerin kendilerini İl Göç İdaresinde görevli polis olarak tanıtarak dolandırıcılık yaptıkları anlaşıldı.
  • Güney Afrika’daki ırkçı apartheid karşıtı hareketin lideri ve ülkenin ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela‘nın torunu,  arkadaşlarıyla birlikte otomobil hırsızlığı suçlamasıyla gözaltına alındı.
2026 Antalya’da aralarında görevli ve emekli polislerin olduğu şüpheliler, sahte mahkeme kararıyla villaya baskın yapıp 4 milyon dolarlık kripto varlığı gasp etti.

Rüzgarın Mirası (Inherit the Wind)

0

Rüzgarın Mirası, ünlü maymun davasından esinlenmiştir. Film, Darwin teorisini öğrettiği için tutuklanan bir öğretmenin öyküsünü anlatmaktadır. 1960 yapımı felsefi derinliği olan ödüllü bir film olması yanında Hukuk Filmleri kategorisinde önemli bir yer tutmaktadır.

Engizisyon mahkemesinde yargılanan Galileo, kilisenin zoruyla “dünya dönmüyor” demiş ancak yine de dünyanın dönmesinin önüne geçilememişti. İnsanlık bilim yolunda bir hayli ilerlemesine rağmen geri kafalılık ve dogmatizm hala ilerlemenin önüne bir set çekmekle meşgul; dün, bugün ve yarın.

İşte Jerome Lawrence ve Robert E. Lee’nin Broadway’de büyük tartışma yaratan aynı adlı oyunlarından beyazperdeye uyarlanan ‘Rüzgarın Mirası’, evrim tartışmasının işlendiği sürükleyici bir mahkeme draması olarak Galileo’nun zamanından bu yana pek de ilerleme sağlanamadığını acı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Ünlü ‘maymun davası’ vakasından esinlenen filmde Darwin teorisini öğrettiği için tutuklanan bir öğretmenin öyküsü anlatılıyor. Öğretmeni savunmak ülkenin gözü pek avukatlarından Henry Drummond’a düşecek ve dava kişilerin ötesine geçerek bilim ve din arasındaki bir hesaplaşmaya dönüşecektir.

Rüzgarın Miras, 1925’te gerçekleşen Scopes Monkey davasının 1955 tarihli tiyatro oyununun uyarlaması ya da 1950’lerde McCarthy’nin komünist avının bir alegorik dışa vurumu denilebilir.

Spencer Tracy, Gene Kelly ve Fredric March müthiş bir performans sergiliyor Stanley Kramer’in Yönetmen ve Senaryo yazarlığı yaptığı ve diğer adı Maymun Davası olan filmi Gene Kelly , Spencer Tracy, Fredric March gibi ünlü isimler taçlandırmışlardır.

Charles Darwin’in evrim teorisini öğrettiği için mahkemeye sevk edilen bir öğretmenin mücadelesi, garip ve tutucu bir savunma avukatının elinde kalmıştır. . Şüphesiz Tennessee’nin ya da ABD’nin güneyinin tutuculuğu ve adalet sisteminin ürkekliği bu kadar zeki taşlanmamıştı.

Film Künyesi

Scopes Monkey Trial – Scopes Maymun Davası

Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren ‘Butler Yasası’ adlı kanun, eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında evrim teorisinin okutulmasını yasaklamış ve aksi davranışlara hapis ve para cezası getirmişti. Amerikan Sivil Özgülükler Birliği (ACLU) bu yasaya dava açmak istiyordu ve bunun için de cesur bir öğretmene ihtiyaç vardı. 24 yaşındaki genç biyoloji öğretmeni John Scopes hapse girmeyi göze aldı ve dersinde evrim teorisini anlattı. Ön soruşturma jürisine tanıklık yapan üç öğrenci Scopes’ın evrimden bahsettiğine tanıklık yapınca hakkında tutuklama ve yargılanma kararı verildi.

Bu üç öğrenciden biri mahkeme binasından çıkarken gazetecilere; ‘’Aslında evrim teorisinin çoğuna inanıyorum ama bu maymun işine inanmıyorum’’ diye konuştu. Butler Yasası da ilginç olarak, maymun şempanze, gorillerin ve diğer hayvanların evriminin anlatılmasını yasaklamıyordu. Sadece insanın da gezegen üzerindeki diğer biyolojik canlılar gibi belli bir evrimden geçmiş olduğu fikrine karşı çıkıyordu. Bu da, Darwin’in evrim teorisinde yer alan özetle, ‘insan, goril, şempanzelerin aynı ortak atadan evrimleştiği’ görüşünün, dava etrafındaki tartışmalarda ‘insanın maymundan geldiği iddia ediliyor’ şeklinde gerçekte teoride yer almayan bir iddiaya dönüşmesine neden oldu.

Scopes Davasının Scopes Maymun Davasına Dönüşmesi

Mahkeme dışına şempanzeler getirildi ve gösteriler yapıldı. Bu durum Scopes Davasının adının Scopes Maymun Davasına dönüşmesine neden oldu. Evrimin, bütün biyolojik türlerin nasıl oluştuğuna bakan bir teori olmak yerine kamuoyunda ‘maymunlarla ilgili bir teori’ şeklinde algı oluşmasında önemli rol oynadı. Kimsenin adını duymadığı bir yer iken dava ile bir anda ünlenen Dayton’da, ticaret odasının paranın kokusunu almasıyla işler değişti. Bunu bir fırsata çeviren ticaret odası, davaya daha çok insan çekmek için mahkeme salonunun etrafını bir ‘maymun sirkine’ dönüştürdü.

Scopes’ı mahkum ettirmeye çalışan ve Butler Yasasının da eyaletteki bir numaralı destekçisi olan Hristiyan Fundementaller Birliği başkanı vaiz William Bell Riley, davanın avukatlığını üstlenmesi için Demokrat partinin eski başkan adayı ve ABD dışişleri eski bakanı William Jennings Bryan ile anlaştı. ACLU ve Scopes’ın savunma ekibi ise ACLU’nun en önde gelen avukatlarından Clarence Darrow’a avukatlık teklifi götürdü. Darrow, kendisinin agnostik olması nedeniyle davanın bir sirke dönüştürülebileceği endişesiyle başta bu fikre sıcak bakmadı ancak, davanın o olsa da olmasa da sirke dönüşeceğini fark edince kabul etti.

Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri

0
Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri

Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri(Declaration on Principles of International Law concerning Friendly Relations and Cooperation among States in accordance with the Charter of the United Nations), Birleşmiş Milletler tarafından 24 Ekim 1970 tarihli genel kurul toplantısında kabul ve ilan edilmiştir.  Bildirge, “Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine
İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge”  olarak da anılmaktadır.

Prensipler; ‘Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’nin raporu çerçevesinde hazırlanmıştır.

Metnin orijinal adı; ‘Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler Arasında Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge ve Eki’dir.

Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri

Genel Kurul,

Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğine ilişkin uluslararası hukuk ilkelerinin sürekli olarak geliştirilmesi ve yasa halinde toplanmasının önemini tasdik eden 18 Aralık 1962 tarih ve 1815 (XVII) sayılı, 16 Aralık 1963 tarih ve 1966 (XVII) sayılı, 20 Aralık 1965 tarih ve 2103 (XX) sayılı, 12 Aralık 1966 tarih ve 2181 (XXI) sayılı, 18 Aralık 1967 tarih ve 2327 (XXII) sayılı, 20 Aralık 1968 tarih ve 2463 (XXIII) sayılı ve 8 Aralık 1969 tarih ve 2533 (XXIV) sayılı kararlarını anımsayarak,

Cenevre’de 31 Mart ile 1 Mayıs 1970 tarihleri arasında toplanmış bulunan Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’nin raporunu dikkate alarak,

Uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğinin geliştirilmesi konularında Birleşmiş Milletler Antlaşmasının üstün önemini vurgulayarak,

Birleşmiş Milletler’in 25. Kuruluş yıldönümü münasebetiyle Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine ilişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Bildirgenin kabul edilmesinin dünya barışının güçlendirilmesine katkı sağlayacağına ve uluslar arasında hukukun üstünlüğünün ilerletilmesi ve özellikle Antlaşmada vücut bulmuş olan ilkelerin evrensel olarak uygulanmasını sağlayarak uluslararası hukukun ve Devletler arası ilişkilerin gelişmesinde bir kilometre taşı oluşturacağına derinden inanmış olarak,

Bildirge metninin geniş çapta dağıtımının arzu edilir olduğunu düşünerek,

1. Mevcut karara ek metin olarak sunulmuş bulunan Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine ilişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Bildirgeyi onaylar;

2. Sözleşme’nin ayrıntılı bir şekilde hazırlanmasını sağlayan çalışması için Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’ye takdirlerini ifade
eder;

3. Bildirge’nin yaygın bir biçimde bilinir hale gelmesi için bütün çabaların gösterilmesini önerir.

EK

Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge

BAŞLANGIÇ

Genel Kurul, Birleşmiş Milletler Antlaşması uyarınca, uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve uluslar arasında dostça ilişkiler ve işbirliğinin geliştirilmesinin Birleşmiş Milletler’in temel amaçları arasında olduğunu yeniden beyan ederek,

Birleşmiş Milletler halklarının birbirleri ile iyi komşular olarak barış içinde bir arada yaşamaya ve hoşgörülü davranmaya kararlı olduğunu anımsayarak,

Özgürlük, eşitlik, adalet ve temel insan haklarına saygı üzerine inşa edilmiş uluslararası barışın sürdürülmesinin ve güçlendirilmesinin ve siyasi, ekonomik ve toplumsal sistemleri ya da gelişmişlik düzeyleri göz önüne alınmaksızın tüm uluslar arasında dostça ilişkilerin geliştirilmesinin önemini akılda tutarak,

Uluslar arasında hukukun üstünlüğünün teşvik edilmesinde Birleşmiş Milletler Antlaşmasının üstün önemini de akılda tutarak, Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğini gözeten uluslararası hukukun ilkelerine sadakat ile itaat edilmesinin ve Antlaşmaya uygun olarak,

Devletlerin üzerlerine aldıkları yükümlülüklerin iyi niyet çerçevesinde yerine getirilmesinin uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve Birleşmiş Milletler’in diğer amaçlarının yerine getirilmesi için en üst derecede öneme sahip olduğunu göz önünde tutarak,

Antlaşmanın kabul edilmesinden bu yana geçen zaman içinde dünyada meydana gelen büyük siyasal, ekonomik ve toplumsal değişimlerin ve bilimsel ilerlemenin bu ilkelere ve yürürlükte olduğu Devletlerin yönetiminde daha etkin bir biçimde uygulanması gereksinimine artan bir önem kazandırdığını kaydederek,

Ay ve diğer gök cisimleri de dahil olmak üzere, dış uzayın, egemenlik iddiası ile kullanım ya da işgal ya da başka herhangi bir yöntem aracılığı ile ulusal bir mülk haline getirilemeyeceği konusunda tesis edilmiş bulunulan ilkeyi anımsayarak ve benzer şekilde esinlenilmiş diğer uygun koşulların tesis edilmesi sorununa Birleşmiş Milletler tarafından önem verildiği olgusunun bilincinde olarak,

Yalnızca, başka ülkelerin iç işlerine herhangi bir şekilde karışılması Antlaşmanın ruhunu ve lafzını ihlal ettiği için değil, aynı zamanda uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden durumların yaratılmasına neden olduğu için de herhangi başka bir devletin iç işlerine karışmama taahhüdüne Devletler tarafından katı bir biçimde uyulmasının ulusların barış içinde bir arada yaşamasının güvence altına alınmasında vazgeçilmez bir koşul olduğuna inanmış olarak,

Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin siyasi bağımsızlık ya da ülke bütünlüğü aleyhine yönelik askeri, siyasi, ekonomik ya da herhangi başka bir zorlamadan uzak durma görevini anımsayarak,

Bütün Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla uyumlu olmayan herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmalarının zorunlu olduğunu göz önünde tutarak,

Bütün Devletlerin, uluslararası anlaşmazlıklarını Antlaşma doğrultusunda barışçıl yöntemlerle çözümlemelerinin eşit ölçüde zorunlu olduğunu göz önünde tutarak,

Mutlak eşitliğin temel önemini Antlaşma doğrultusunda yeniden onaylayarak ve Birleşmiş Milletler’in amaçlarının yalnızca Devletler mutlak eşitlikten yararlanır ve kendi uluslararası ilişkilerinde bu ilkenin gerekleriyle tam bir uyum içinde olurlarsa gerçekleşebileceğini vurgulayarak,

Halkların yabancı boyunduruğu, hakimiyeti ve sömürüsüne maruz bırakılmalarının uluslararası barışın ve güvenliğin tesisinde önemli bir engel teşkil ettiğine inanmış olarak,

Halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayini ilkesinin çağdaş uluslararası hukuka önemli bir katkıda bulunduğuna ve mutlak eşitlik ilkesi üzerine inşa edilmiş bir biçimde bu ilkenin etkin olarak uygulanmasının Devletler arasında dostça ilişkilerin tesisinde başlıca önem taşıdığına inanmış olarak,

Bir Devletin ya da ülkenin ulusal birliği ve toprak bütünlüğünün kısmen ya da tamamen bozulmasına ya da onun siyasal bağımsızlığına yönelik herhangi bir girişimin Antlaşmanın amaçları ve ilkeleri ile bağdaşmaz olduğuna sonuç itibari ile inanmış olarak,

Bir bütün olarak Antlaşmanın hükümlerini göz önünde tutarak ve Birleşmiş Milletler’in yetkili organları tarafından ilkelerin içeriğiyle ilgili olarak kabul edilmiş bulunan konuya ilişkin kararların rolünü dikkate alarak,

Aşağıda belirtilen ilkelerin ilerici nitelikte gelişmesi ve yasa haline getirilmesini dikkate alarak:

(a) Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla uyumlu olmayan herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınması gerektiğine dair ilke,
(b) Devletlerin, uluslararası anlaşmazlıklarını uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümlemeleri gerektiğine dair ilke,
(c) Antlaşma doğrultusunda olmak üzere, herhangi bir Devletin kendi iç işlerine ait kararlarla ilgili konulara karışmama yükümlülüğü,
(d) Devletlerin Antlaşma doğrultusunda birbirleri ile işbirliğinde bulunma yükümlülüğü,
(e) Halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesine dair ilke,
(f) Devletlerin mutlak eşitliğine dair ilke,
(g) Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda üzerlerine aldıkları yükümlülükleri iyi niyet içerisinde yerine getireceklerine dair ilke, ve bu ilkelerin uluslararası toplumda daha etkili bir şekilde uygulanmalarını güvence altına almak Birleşmiş Milletler’in amaçlarının hayata geçirilmesini sağlayacaktır,

Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğine ilişkin uluslararası hukukun ilkelerini göz önünde tutmuş olarak,

1. Aşağıdaki ilkeleri ciddiyetle ilan eder:

Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunmak ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınacaklarına dair ilke:

Her devlet uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmak yükümlülüğündedir. Böyle bir güç tehdidi ya da güç kullanımı uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ihlali anlamına gelir ve hiçbir zaman uluslararası sorunların çözümünde bir araç olarak kullanılmamalıdır.

Saldırıdan kaynaklanan bir savaş, uluslararası hukuka göre sorumluluğu olan, barışa karşı işlenmiş bir suçtur.

Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleri uyarınca Devletlerin, saldırıdan kaynaklanan savaş lehinde propaganda yapmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır.

Her Devletin, başka bir Devletin var olan uluslararası sınırlarını ihlal etmek amacı ile ya da toprak anlaşmazlıkları ve Devletlerin sınırları ile ilgili sorunlar dahil olmak üzere uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde araç olarak güç tehdidi ya da güç kullanımından kaçınma yükümlülüğü vardır.

Her Devletin, kendisinin taraf olduğu ya da başka bir şekilde saygılı olmak durumunda olduğu uluslararası bir antlaşma ile oluşturulmuş ya da bu antlaşma gereğince ortaya çıkmış ateşkes sınırları gibi uluslararası sınır tayinlerini ihlal etmek amacı ile güç tehdidi ya da güç kullanmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır. Yukarıda belirtilenlerin hiçbiri, kendi özel rejimleri altındaki bu gibi sınırların mevcut durum ve etkileri açısından tarafların konumlarına zarar verecek ya da geçici niteliklerini etkileyecek şekilde yorumlanamaz.

Devletlerin güç kullanımını içeren misilleme hareketlerinden kaçınma konusunda bir yükümlülükleri vardır.

Her Devlet, eşit haklar ve kendi geleceğini tayin etme ilkelerinin işlenmesi sırasında sözü edilen halkları, kendi geleceklerini tayin etme, özgürlük ve bağımsızlık haklarından yoksun bırakan herhangi bir zora dayalı eylemden kaçınma yükümlülüğüne sahiptir.

Her Devletin, başka bir Devletin toprağına saldırı amacını taşıyan, ücretli askerler de dahil olmak üzere, düzensiz güçler ya da silahlı grupları örgütlemek veya örgütlenmelerini teşvik etmekten kaçınma yükümlülüğü vardır.

Her Devlet, bir başka Devletin içindeki sivil mücadele hareketleri ya da terörist hareketleri örgütlemek, kışkırtmak, bunlara yardımda bulunmak ya da bunların içinde yer almaktan ya da bu tür hareketlerin yürütülmesine yönelik olarak kendi toprakları içinde yürütülen örgütlü etkinliklere rıza göstermekten, bu paragrafta sözü edilen hareketler güç tehdidi ya da güç kullanımı içerdiği zaman, kaçınmakla yükümlüdür.

Bir Devletin toprağı, Antlaşmanın hükümlerine aykırı bir biçimde güç kullanılmasından kaynaklanan askeri işgalin hedefi olmamalıdır. Bir Devletin toprağı, güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda, bir başka devletin ele geçirme hedefi olmamalıdır. Güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda sağlanan hiçbir toprak kazanımı yasal olarak kabul edilmeyecektir.

Yukarıda belirtilen hiçbir şey:

(a) Antlaşma hükümlerinin ya da Antlaşma rejiminden yapılmış olan ve uluslararası hukuk açısından geçerliliği bulunan herhangi bir uluslararası antlaşmanın hükümlerini; ya da

(b) Güvenlik Konseyi’nin Antlaşma hükmünce var olan yetkilerini etkileyecek biçimde yorumlanamaz.

Bütün Devletler, etkili bir uluslararası denetim altında yürütülecek olan genel ve tam bir silahsızlanma konusunda evrensel bir antlaşmanın erken bir biçimde sonuçlandırılmasına yönelik görüşmeleri iyi niyet içinde sürdürecekler ve uluslararası gerginlikleri azaltmaya ve Devletler arasındaki güveni güçlendirmeye yönelik uygun önlemlerin kabul edilmesi için çaba göstereceklerdir.

Bütün Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesine yönelik uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kuralları uyarınca belirlenmiş olan yükümlülüklerine iyi niyet çerçevesinde uyum gösterecek ve Antlaşma üzerine temellendirilen Birleşmiş Milletler güvenlik sistemini daha etkili hale getirmek için çaba göstereceklerdir.

Yukarıdaki paragraflardaki hiçbir şey, güç kullanımının yasal olduğu durumlarla ilgili olarak Antlaşmanın kapsamının genişletilmesi ya da daraltılması olarak yorumlanamaz.

Devletlerin, aralarındaki uluslararası anlaşmazlıkları uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümleyeceklerine ilişkin ilke:

Her Devlet, başka Devletlerle arasındaki uluslararası anlaşmazlıkları uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümleyecektir.

Devletler, kendi uluslararası anlaşmazlıklarının erken ve adil bir biçimde çözümünü, müzakere, soruşturma, arabuluculuk, uzlaştırma, hakem kararı ile çözüme gitme, yargı yolu ile çözüme bağlama, bölgesel aracılara ya da düzenlemelere ya da kendilerinin tercih edeceği diğer barışçıl yöntemlere başvurmak yolları ile arayacaklardır. Bu türde bir çözümün araştırılması sırasında taraflar, koşullara ve anlaşmazlığın doğasına uygun olabilecek barışçıl yöntemler üzerinde uzlaşacaklardır.

Bir anlaşmazlığın taraflarının, yukarıda sayılan barışçıl araçlar aracılığı ile çözüme ulaşılamadığı durumlarda, üzerinde uzlaştıkları diğer barışçıl araçlar aracılığı ile çözüm arayışına devam etme yükümlülüğü vardır.

Uluslararası bir anlaşmazlığa taraf olan Devletler ve aynı şekilde diğer Devletler, mevcut durumun uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesini tehlikeye düşürecek bir biçimde kötüleşmesine neden olabilecek herhangi bir davranıştan kaçınacaklar ve Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleri doğrultusunda hareket edeceklerdir.

Uluslararası anlaşmazlıklar, Devletlerin mutlak eşitliği temeline dayanarak ve yöntemlerin özgür seçimi ilkesi doğrultusunda çözümlenecektir. Devletlerin, şu anda var olan ya da gelecekte ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümü amacı ile özgür bir biçimde üzerinde uzlaştıkları bir çözüm yöntemine başvurmaları ya da böyle bir çözüm yöntemini kabul etmeleri mutlak eşitlik ile bağdaşmaz olarak sayılmayacaktır.

Yukarıda bulunan paragraftaki hiçbir şey, özellikle uluslararası anlaşmazlıkların barışsever bir biçimde çözülmesine yönelik olanlar olmak üzere Antlaşmanın uygulanabilir hükümlerinde azaltma yapmaz ya da onları etkilemez.

Antlaşma uyarınca, herhangi bir Devletin iç mevzuat uygulamaları dahilinde olan konulara karışmamaya ilişkin ilke:

Hiçbir Devlet ya da Devletler topluluğu, nedeni ne olursa olsun, herhangi başka bir Devletin iç ya da
dış işlerine doğrudan ya da dolaylı bir biçimde karışma hakkına sahip değildir. Bu sebeple Devletin şahsına ya da onun siyasal, ekonomik ve kültürel öğelerine yöneltilmiş bulunan silahlı müdahale ya da bütün diğer müdahale biçimleri ya da tehdit teşebbüsleri uluslararası hukuku ihlal eder.

Hiçbir Devlet, onun egemenlik haklarını kullanmasını buyruğu altına almak ve ondan herhangi bir türde çıkar sağlamak amacıyla bir başka Devleti zorlamaya yönelik ekonomik, siyasi ya da herhangi başka bir türde yöntemleri uygulayamaz ya da uygulanmasını teşvik edemez.

Aynı zamanda, hiçbir Devlet, bir başka Devletin rejimini şiddet kullanarak devirmeye yönelik yıkıcı, terörist ya da silahlı etkinlikleri örgütlemeyecek, kışkırtmayacak, teşvik etmeyecek ya da bunlara yardımda bulunmayacak, mali destek sağlamayacak, hoşgörü göstermeyecek veya bir başka Devletin içindeki sivil mücadeleye müdahale etmeyecektir.

Halkları kendi ulusal kimliklerinden yoksun bırakmak amacı ile güç kullanılması, onların vazgeçilemez haklarının ve müdahale etmeme ilkesinin bir ihlalini oluşturur.

Her Devlet, başka bir Devletin herhangi bir biçimde müdahalesi olmadan, kendi siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel sistemlerini seçmek konusunda vazgeçilemez bir hakka sahiptir.

Yukarıdaki paragraflardaki hiçbir şey Antlaşmanın uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesine ilişkin olan ilgili hükümlerini etkileyecek bir biçimde yorumlanmayacaktır.

Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda birbirleri ile işbirliğinde bulunma yükümlülüğüne ilişkin ilke:

Devletlerin, uluslararası ilişkilerin değişik alanlarında, siyasal, ekonomik ve toplumsal sistemleri arasındaki farklılıkları dikkate almaksızın, uluslararası barış ve güvenliği sürdürme; ve uluslararası ekonomik istikrar ve ilerlemeyi, ulusların genel refahını ve bu tür farklılıklardan kaynaklanan ayrımcılıktan bağımsız bir uluslararası işbirliğini teşvik etmek yükümlülüğü vardır.

Bu amaçla:

(a) Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin korunması konusunda diğer Devletler ile işbirliği yapacaklardır;

(b) Devletler, herkes için geçerli olan insan hakları ve temel özgürlüklere saygıyı ve bunların hayata geçirilmesini sağlamak ve her türden ırksal ayrımcılığı ve dinsel hoşgörüsüzlüğü sona erdirmek konularında işbirliği yapacaklardır;

(c) Devletler, ekonomik, toplumsal, kültürel, teknik ve ticari alanlardaki uluslararası ilişkilerini mutlak eşitlik ve müdahalede bulunmama ilkeleri doğrultusunda yürüteceklerdir;

(d) Birleşmiş Milletler’e üye Devletlerin, Antlaşmanın ilgili hükümleri doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket ederken Birleşmiş Milletler ile işbirliği içinde olma yükümlülükleri vardır.

Devletler, bilim ve teknoloji alanında olduğu gibi ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlarda da uluslararası kültürel ve eğitimsel gelişmenin ilerletilmesi amacıyla işbirliğinde bulunmalıdırlar.

Devletler, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyüme olmak üzere bütün dünyadaki ekonomik büyümenin ilerletilmesinde işbirliği yapmalıdırlar.

Halkların eşit haklarına ve kendi geleceğini tayin etmesine ilişkin ilke:

Birleşmiş Milletler Antlaşması ile saklı tutulan, halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesi nedeniyle bütün halklar, dış müdahale olmaksızın, özgür bir biçimde, kendi siyasal statülerini tayin etme ve kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmesini sağlamaya çalışma hakkına sahiptir ve bütün Devletler, Antlaşma hükümleri doğrultusunda, bu hakka saygı gösterme yükümlülüğündedir.

Her Devletin:

(a) Devletler arasında dostça ilişkileri ve işbirliğini ilerletmek; ve

(b) sömürgeciliğe hızla son vermek amacı ile, söz konusu halkların özgürce ifade edilmiş iradelerine gereken saygıyı göstererek; ve halkların yabancı boyunduruğu, idaresi ve sömürüsü altına alınmasının temel insan haklarının yadsınması gibi ilkenin ihlali anlamına da geldiğini ve Antlaşma’ya aykırı olduğunu akılda tutarak;

Antlaşmanın hükümleri doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket etmek yolu ile, halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesinin gerçekleştirilmesini teşvik etmek ve ilkenin yerine getirilmesine yönelik olarak Antlaşma tarafından verilmiş olan sorumlulukları yerine getirmesinde Birleşmiş Milletler’e yardımda bulunmak yükümlülüğü vardır.

Her Devletin, Antlaşma doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket etmek yolu ile, insan hakları ve temel özgürlüklere evrensel saygıyı ve bunların hayata geçirilmesini destekleme yükümlülüğü vardır.

Egemen ve bağımsız bir Devlet kurma, bağımsız bir devletle serbest birleşme ya da bütünleşme ya da bir halk tarafından özgürce belirlenmiş herhangi başka bir siyasal statüye sahip olma o halkın kendi geleceğini tayin etme hakkını kullanmasının şekillerini oluşturur.

Her Devletin, yukarıda bu ilkenin ayrıntılı incelemesinde bahsedilen halkları, kendi geleceğini tayin etme ve özgürlük ve bağımsızlık hakkından mahrum eden herhangi bir zora dayanan hareketten kaçınmak yükümlülüğü vardır. Kendi geleceğini tayin etme haklarını kullanma amacı ile, bu türde zora dayanan hareketlere karşı ve onlara direnç göstermeye yönelik hareketlerinde bu halklar, Antlaşmanın amaçları ve ilkeleri doğrultusunda destek aramak ve almak hakkına sahiptirler.

Bir sömürge toprağı ya da diğer Özerk Olmayan Ülke, Antlaşma nezdinde, kendisini yöneten Devletin statüsünden ayrı ve farklı bir statüye sahiptir; Antlaşma nezdindeki bu tür ayrı ve farklı statü, sömürgenin ya da Özerk Olmayan Ülkenin halkı, Antlaşmanın ve özellikle Antlaşmanın amaç ve ilkelerinin doğrultusunda, sahip olduğu kendi geleceğini tayin etme hakkını kullanana kadar var olacaktır.

Yukarıda yer alan paragraflardaki hiçbir şey, yukarıda tanımlanmış bulunan halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesine uygun olarak kendilerini yöneten ve böylece ırk, inanç ya da renk ayrımı yapmadan ülkede yaşayan bütün halkı temsil eden bir yönetimi bulunan egemen ve bağımsız

Devletlerin toprak bütünlüğü ya da siyasal birliğini tamamen ya da bir kısmı ile parçalayacak ya da bozacak olan herhangi bir harekete izin veriyormuş ya da bunu teşvik ediyormuş gibi yorumlanamaz.

Her Devlet, herhangi başka bir Devlet ya da ülkenin ulusal birliği ve toprak bütünlüğünü kısmen ya da tamamen bozma amacını güden her hareketten kaçınacaktır.

Devletlerin mutlak eşitliğine ilişkin ilke:

Bütün Devletler mutlak eşitlikten yararlanırlar. Bütün Devletler, ekonomik, toplumsal, siyasal ya da başka nitelikteki farklara bağlı olmaksızın eşit haklara ve görevlere sahiptirler ve uluslararası toplumun eşit üyeleridirler.

Mutlak eşitlik özellikle aşağıda sayılan öğeleri içerir:

(a) Devletler hukuksal olarak eşittirler;
(b) Her Devlet tam egemenliğin doğasında var olan haklardan yararlanır;
(c) Her Devletin başka Devletlerin şahsına saygı gösterme görevi vardır;
(d) Devletin toprak bütünlüğü ve siyasal bağımsızlığı dokunulmazdır;
(e) Her Devlet kendi siyasal, ekonomik ve kültürel sistemlerini özgürce seçme ve geliştirme hakkına sahiptir;
(f) Her Devletin, kendi uluslararası yükümlülüklerini iyi niyet çerçevesinde ve tamamen yerine getirmek ve diğer Devletler ile barış içinde yaşamak görevi vardır.

Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getireceklerine ilişkin ilke:

Her Devletin, Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.

Her Devletin, uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kuralları doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.

Her Devletin, uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kurallarının hükmü altında geçerliliği bulunan uluslararası antlaşmalar doğrultusundaki yükümlülüklerini iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.

Uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerin, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın, Birleşmiş Milletler Üyelerine getirmiş olduğu yükümlülüklerle çeliştiği durumlarda, Antlaşmanın getirdiği yükümlülükler üstün olacaktır.

GENEL BÖLÜM

2. İlan eder ki:

Yukarıdaki ilkelerin yorumlanışı ve uygulamasında ilkeler birbirleri ile karşılıklı ilişki içerisindedir ve her bir ilke başka bir ilkenin bağlamı içerisinde yorumlanmalıdır.

Bu Bildiri’de bulunan hiçbir şey Antlaşmanın hükümleri ya da Antlaşmanın Üye Devletlere getirmiş olduğu hak ve yükümlülükler ya da Antlaşmanın halklara verdiği hakları, bu Bildiri’deki bu haklara ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler de dikkate alındığında, ihlal edecek biçimde yorumlanamaz.

3. Ayrıca ilan eder ki:

Bu Bildiri’de somutlaştırılan Antlaşma ilkeleri uluslararası hukukun temel ilkelerini oluşturur ve bu nedenle bütün Devletlerin uluslararası kararlarında bu ilkelerin ışığında hareket etmeleri ve bu ilkelerin sıkı bir biçimde gözetilmesini temel alarak ikili ilişkilerini geliştirmeleri talebinde bulunur.

Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı

0
Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı isimli eser Fransız hukukçu M.P. Fabreguettes tarafından kaleme alınmıştır. Evrensel hukuk değerlerine önemli katkılar sunan eserin ilk baskısı orijinal dilinde(La Logique judiciaire et l’art de juger, par M. P. Fabreguettes) 1914 yılında, ikinci baskısı ise güncellemelerle birlikte 1925 yılında yayınlanmıştır. Kitabın yazarı Fransız yüksek mahkeme organlarında da çalışmış olan ünlü bir bilim insanıdır.

Adliye Vekilliğince Teşkil Edilen Bir Heyet tarafından basılan ilk kitap

Eserin ilk Türkçe baskısı Adliye Vekilliğince(Adalet Bakanlığı) teşkil edilen bir heyet tarafından tercümesi yapılmak sureti ile 1945 yılına basılmıştır. Ankara Yeni Cezaevi Matbaası tarafından basılan eser en başta hakim ve savcılar olmak üzere avukat mesleğini icra eden hukukçular, akademik camia ve tüm toplum için önemli bir kaynaktır.
Adalet Bakanlığı, 1945 yılında ilk kez basılan Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı adlı eseri, orijinal halini koruyarak tıpkıbasımını yapmıştır. Eser Adalet Bakanı Gül’ün mesajıyla birlikte hukukçular, tarihçiler başta olmak üzere akademi dünyasıyla ve gazetecilerle de paylaşılmıştır.

Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı, hukuk nosyonu ve literatürü bakımından önem arz etmesi nedeniyle 1945 yılında dönemin hukukçuları eserin Türkçe’ye çevrilmesini kararlaştırmışlar ve Adalet Vekilliği bünyesinde oluşturulan bir heyet 1945 yılında bu önemli kaynağı Türk hukuk literatürüne kazandırmıştır.

Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı-PDF Metin

Adalet Bakanlığı, gerek yargı camiasından gerekse de akademi camiasından gelen talep doğrultusunda 1945 yılında basılan nüshanın tıpkıbasımını yaparak kitabı yeniden hazırlamıştır. Eserin ilk yayımından 75 yıl sonra Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan eser, tıpkıbasımla okurların ilgisine sunulmuştur.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün mesajı

Adalet Bakanı Gül mesajında kitabın hukuk literatüründeki önemi üzerinde durmuş ve eserin Türk hukukuna yeniden kazandırılmasına karar verdiklerini anlatmıştır. Gül, mesajında, “Yazarın Fransız yargı teşkilatının farklı makamlarında çalışmış olması, kendisine hukukun pratiği ve işleyişiyle ilgili büyük bir birikim sağlamıştır. Bununla birlikte eserde kaleme alınan hususlar, Fransız hukukunun meseleleri yanında evrensel hukuk değerlerine de katkı sağlayacak niteliktedir. Literatüre tekrar kazandırdığımız bu eseri size takdim ederken, hukuk mantığı ve felsefesine ilişkin çalışmaların artmasına vesile olmasını ve hukuk dünyamıza katkılar sağlamasını temenni ediyorum” ifadelerini kullanmıştır.

Başar Yaltı

0

Avukat Başar Yaltı, 1954 yılında Erzurum’un Aşkale ilçesinde dünyaya geldi. 1974 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirdi ve Jandarma Subayı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne katıldı.

Yaltı, subay olarak görev yapmakta iken İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam etti. 1980 yılında fakülteden mezun oldu. Lisans derecesinin ardından, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Olağanüstü Yönetim Usulleri” konulu tezi ile Yüksek Lisans derecesi elde etti.

1986 yılında, kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken istifa ederek görevinden ayrıldı. Aynı yıl avukatlık mesleğine adım attı.

2018  yılında “Hukuk Devleti Perspektifinden ‘Avukatların Adil Yargılanma Algısı’ ” konulu doktora tezini tamamlayarak “Doktor” unvanını kazandı.

İstanbul Barosu Başkan Adayı Avukat Başar Yaltı ile Röportaj

Yaltı, İstanbul Barosu ve Türkiye Barolar Birliği nezdinde birçok görev üstlenmiştir.  2004-2009 yılları arasında Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu Üyeliği, 2010-2012 yılları arasında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği ve 2013-2017 yılları arasında Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği ile Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür.

2013 yılından itibaren Basın Konseyi Yüksek Kurul üyeliğini üstlenmiştir.

Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği (ANAYASADER) üyesidir.

2018 yılında yapılan İstanbul Barosu seçimli genel kurulunda “baroyu hukukla yeniden buluşturacağız, avukatı da baroyla barıştıracağız” sloganıyla “Avukat Hareketi” adına baro başkanlığına aday olmuştur.

Çoğunluğu barolarda olmak üzere birçok konferans ve panelde konuşmacı ve organizatör olarak görev almıştır.

Adaletbiz.com, Yeni Yaklaşımlar, Cumhuriyet Gazetesi ve benzeri yayın organlarında makaleler yayınlamaktadır.  Yeni Yaklaşımlar web sitesinin yayın kurulundadır.

4 Eylül 2024Wte, Prof. Dr. Tayfun Akgüner , Hamdi Yaver Aktan, Av. Dr. Başar Yaltı ve Av. Turan Karakaş ile birlikte  Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeliğine seçilmiştir.

Laiklik Meclisi ve başkaca birçok sivil toplum girişiminin öncülerindendir.

“Avukatın Adı Yok” ismi ile yayınlanan bir kitabı bulunmaktadır.

Emekli yargıç ve avukat olan Suzan Yaltı ile evlidir, iki kızı ve bir torunu bulunmaktadır.

Veri Tabanlarının Yasal Olarak Korunmasına Dair Avrupa Birliği Direktifi

0

Veri Tabanlarının Yasal Olarak Korunmasına Dair Avrupa Birliği Direktifi (DIRECTIVE 96/9/EC OF THE EUROPEAN PARLIAMENT AND OF THE COUNCIL of 11 March 1996 on the legal protection of databases), Avrupa Konseyi ülkelerine yönelik olarak 11 Mart 1996 tarihinde Strasburg’ta kabul edilmiştir.

 Veri tabanlarının yasal olarak korunmasına dair

11 Mart 1996 tarihli

96/9/AT sayılı AVRUPA PARLAMENTOSU VE KONSEYİ DİREKTİFİ

AVRUPA PARLAMENTOSU VE AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ,

Avrupa Topluluğu’nu kuran Antlaşma’yı ve özellikle de bu Antlaşmanın 57(2), 66 ve 100a Maddelerini göz önünde tutarak,

Komisyon önerisini göz önünde tutarak (1),

Ekonomik ve Sosyal Komitenin görüşünü göz önünde tutarak (2),

Antlaşmanın 189b Maddesinde belirtilen usule uygun hareket ederek(3),

(1)    Bütün Üye Devletlerde veri tabanları, mevcut mevzuatla halen yeterli şekilde korunmadığından; böyle bir korumanın, mevcut olduğu durumda, farklı nitelikleri bulunduğundan;

(2) Üye Devletlerin mevzuatları tarafından sağlanan veri tabanlarının yasal korunmasındaki bu tür farklılıkların, veri tabanlarına ilişkin olarak iç pazarın işleyişi üzerinde ve özellikle gerçek ve tüzel kişilerin, Topluluk’un tümünde uyumlaştırılmış yasal düzenlemeler çerçevesinde, çevrimiçi (on-line) veri tabanı mal ve hizmetlerini temin etme özgürlükleri üzerinde doğrudan olumsuz etkileri olduğundan; Üye Devletler bu alanda yeni mevzuatlar getirdikçe, bu tür farklılıkların daha fazla belirgin hale gelebileceğinden ve bu durumun gittikçe artan uluslararası bir boyut kazandığından;

(3)  İç pazarın işleyişini veya Topluluk içindeki bilgi pazarının gelişimini menfi olarak etkilemeyen farklılıkların ortadan kaldırılması veya ortaya çıkmalarının engellenmesi gerekmezken, iç pazarın işleyişini bozan mevcut farklılıkların ortadan kaldırılması ve yeni farklılıkların doğmasının engellenmesi gerektiğinden;

(4)   Veri tabanlarının telif haklarının korunması Üye Devletlerde mevzuata veya içtihat hukukuna göre değişen şekillerde mevcut olduğundan ve şayet korumanın kapsam ve koşullarına ilişkin olarak mevzuattaki farklılıklar Üye Devletler arasında kalırsa, bu tür uyumlaştırılmamış fikri mülkiyet haklarının, malların ve hizmetlerin Topluluk içinde serbest dolaşımlarını engelleyici bir etkisi olabileceğinden;

(5)    Telif hakkı, veri tabanlarını oluşturan eser sahipleri için münhasır hakkın uygun bir biçimi olmaya devam ettiğinden;

(6)    Uyumlaştırılmış haksız rekabet mevzuatı veya içtihat hukuku sisteminin yokluğunda, bir veri tabanı içeriğinin yetkisiz olarak çıkartılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engellemek için ilave olarak farklı tedbirler gerektiğinden;

(7)    Veri tabanlarının oluşturulması önemli insani, teknik ve mali kaynakların yatırımını gerektirirken; bunların bağımsız olarak tasarlanması için gereken masrafın küçük bir kısmı ile kopya edilebilir veya erişilebilir olduğundan;

(8)    Veri tabanlarının içeriğinin yetkisiz olarak çıkarılması ve/veya yeniden kullanılması , ciddi ekonomik ve teknik sonuçlar doğurabileceğinden;

(9)    Veri tabanları Topluluk içindeki bilgi pazarının gelişiminde hayati bir araç olduğundan; ve de pek çok diğer alanda da faydalı olacağından;

(10)  Ticaretin ve sanayinin bütün sektörlerinde yıllık olarak üretilen ve işlenen bilginin miktarında Topluluk ve dünya çapındaki üstel büyüme, ileri bilgi işlem sistemlerine bütün Üye Devletlerde yatırım yapılmasını gerektirdiğinden;

(11)  Halihazırda hem Üye Devletlerin arasında hem de Topluluk ile dünyanın en büyük veri tabanı üreticisi üçüncü ülkeler arasında, veri tabanı sektöründeki yatırımların seviyesinde büyük bir dengesizlik bulunduğundan;

(12)  Veri tabanı üreticileri haklarının korunmasına dair istikrarlı ve tek tip bir yasal koruma rejimi ortaya konmadıkça, modern bilgi depolama ve işleme sistemlerine Topluluk içinde böyle bir yatırım gerçekleşmeyeceğinden;

(13)  İşbu Direktif elektronik, elektromanyetik veya elektro-optik veya analog işlemlerin de dahil olduğu yöntemlerle düzenlenen, saklanan ve erişilen, bazen “derlemeler” olarak adlandırılan koleksiyonları koruduğundan;

(14)  Bu Direktif kapsamındaki korumanın, elektronik olmayan veri tabanlarını kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğinden;

(15)  Bir veri tabanının telif hakkı ile korunup korunmayacağını belirlemek için kullanılan kriterler, veri tabanının içeriğinin seçimi veya düzenlenmesinin eser sahibinin kendi entelektüel oluşumu olduğu gerçeğine göre tarif edilmesi gerektiğinden; bu tür korumanın veri tabanının yapısını kapsaması gerektiğinden;

(16)  Eser sahibinin kendi entelektüel oluşumu anlamındaki özgünlük dışındaki hiçbir kriterin, veri tabanının telif hakkı ile korunmasına uygunluğunu saptamak için kullanılmaması gerektiğinden ve özellikle hiçbir estetik veya niteleyici kriterin uygulanmaması gerektiğinden;

(17)  “Veri tabanı” teriminin; eserlerin edebi, sanatsal, müzikal veya diğer koleksiyonlarını veya metinler, ses, görüntüler, sayılar, unsur ve veriler gibi diğer malzemelerin koleksiyonlarını içerdiğinin anlaşılması gerektiğinden; bağımsız çalışmaları, verileri veya sistematik veya metodik olarak düzenlenebilen ve münferit olarak erişilebilen diğer malzemeleri kapsaması gerektiğinden; bu durum, bir kaydın veya görsel-işitsel, sinematografik, edebi veya müziksel bir çalışmanın, işbu Direktifin kapsamı içine girmediği anlamına geldiğinden;

(18) Bu Direktif, eser sahiplerinin çalışmalarının bir veri tabanı içine dahil edilmesine müsaade edip etmeyeceklerine veya ne şekilde müsaade edeceklerine, özellikle de verilen yetkinin münhasır olup olmadığına karar verme özgürlüklerine halel getirmediğinden; veri tabanlarının sui generis hak ile korunması, içeriklerin üzerindeki mevcut haklara halel getirmeyeceğinden; ve özellikle bir eser sahibinin veya bağlantılı bir hakkı elinde bulunduran kimsenin çalışmalarından bazılarının münhasır olmayan bir anlaşmaya göre bir veri tabanına dahil edilmesine müsaade ettiği durumlarda, bu çalışmaların veya konunun veri tabanından çıkarılmaması veya bu çerçevede yeniden kullanılmaması şartıyla, üçüncü şahsı bu şekilde davranmaktan alıkoyacak şekilde veri tabanının yapımcısının sui generis hakkının  uygulanmasına gerek olmadan ve yazarın veya bağlantılı hakkı elinde bulunduran kimseden talep edilen rızaya bağlı olarak, üçüncü bir şahıs bu çalışmalardan veya konudan faydalanabileceğinden;

(19)  Müzik icralarının bir CD üzerine muhtelif kayıtlarının derlemesi, hem bir derleme olarak telif hakkı koruması koşullarını yerine getirmediği için hem de sui generis hak kapsamında geçerli olacak seviyedeki önemli bir yatırımı temsil etmediği için, kural olarak işbu Direktifin kapsamına girmediğinden;

(20)  İşbu Direktif kapsamındaki koruma, sözlük ve fihrist sistemleri gibi, belirli veri tabanlarının işlemesi veya bu veri tabanlarına danışılması için gerekli olan malzemelere de uygulanabileceğinden;

(21)  İşbu Direktif’te sağlanan koruma; eserlerin, verilerin veya diğer malzemelerin sistematik veya metodik olarak düzenlendiği veri tabanlarına ilişkin olduğundan; bu malzemelerin fiziksel olarak düzenli bir şekilde saklanmış olmaları gerekli olmadığından;

(22)  İşbu Direktif’in anlamı içindeki elektronik veri tabanları, CD-ROM ve CD-i gibi aygıtları da içerebileceğinden;

(23)  “Veri Tabanı” teriminin; bir veri tabanının yapılmasında veya işletilmesinde kullanılan ve 14 Mayıs 1991 tarihli ve 91/250/AET sayılı bilgisayar programlarının yasal korunmasına dair Konsey Direktifi ile korunan bilgisayar programlarını kapsayacak şekilde kabul edilmemesi gerektiğinden(1);

(24)  Telif hakkı ve bağlantılı haklar alanında veri tabanlarının kiralanmaları ve ödünç verilmeleri, 19 Kasım 1992 tarihli ve 92/100/AET sayılı kiralama hakkına ve ödünç verme hakkına ve fikri mülkiyet alanındaki telif hakkı ve bağlantılılı haklara dair Konsey Direktifi ile münhasıran düzenlenmiş olduğundan (2);

(25)  Telif hakkı ifadesi zaten, 29 Ekim 1993 tarihli ve 93/98/AET sayılı telif hakkının ve bağlantılı hakların korunması süresini uyumlaştıran Konsey Direktifi ile düzenlenmiş olduğundan(3);

(26)  Bir veri tabanı içine alınmış, telif hakkı ile korunan çalışmalar ve ilgili haklar ile korunan konular,  yine de ilgili münhasır haklar ile korunmaya devam ettiğinden ve hakkı elinde bulunduran kimsenin veya tasarruf yetkisi sahibi halefinin izni olmaksızın veri tabanının içine dahil edilemeyeceğinden veya oradan çıkarılamayacağından;

(27)  Bu suretle bir veri tabanı içine dahil edilmiş olan bu tür çalışmalardaki telif hakkı ve ilgili konudaki ilgili haklar, hiçbir şekilde bir veri tabanının içindeki çalışmaların veya konunun seçilmesine veya düzenlenmesine ilişkin olan ayrı bir hakkın mevcudiyeti ile etkilenmeyeceğinden;

(28)  Veri tabanını oluşturan gerçek kişinin manevi hakları eser sahibine ait olduğundan ve Üye Devletlerin mevzuatlarına ve Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Bern Sözleşmesine göre icra edilmeleri gerektiğinden; bu tür manevi haklar bu Direktifin kapsamı dışında kaldığından;

(29)  Çalışanlar tarafından oluşturulan veri tabanlarına uygulanan düzenlemeler Üye Devletlerin takdirine bırakıldığından; bundan dolayı, bu Direktifteki hiç bir şey, bir çalışanın vazifesini ifa ederken veya iş vereninin talimatlarını yerine getirirken bir veri tabanı oluşturması halinde, sözleşmede aksi belirtilmedikçe, işverenin bu şekilde oluşturulan veri tabanındaki bütün mali hakları kullanmaya münhasıran yetkili olmasını Üye Devletlerin kendi mevzuatlarında şart koşmasını engellemediğinden,

(30)  Eser sahibinin münhasır hakları, eserinden ne şekilde ve kim tarafından yararlanılacağını belirleme ve özellikle eserinin yetkili olmayan şahıslara dağıtımını kontrol etme hakkını içermesi gerektiğinden;

(31)  Veri tabanlarının telif hakkı koruması, veri tabanlarının, kopyalarının dağıtılmasından başka yollarla kullanıma sunulmasını da kapsadığından;

(32)  Üye Devletlerin, işbu Direktif tarafından ortaya konduğu gibi, kısıtlamalara tabi olan bu tür fiiller için, kendi ulusal hükümlerinin en azından maddeten eşdeğer olmalarını temin etmeleri gerektiğinden;

(33)  Dağıtım hakkının tüketilmesi sorusu, hizmetlerin temin edilmesi alanına giren çevrimiçi veri tabanlarında ortaya çıkmadığından; bu durum, hak sahibinin rızası ile böyle bir hizmetin kullanıcısının yaptığı bu tür bir veri tabanının maddi bir kopyasına ilişkin olarak da geçerli olduğundan; fikri mülkiyetin maddesel bir ortamın, yani bir mal kaleminin, içine dahil edildiği CD-ROM veya CD-i’den farklı olarak, her çevrimiçi hizmet aslında, telif hakkının böyle öngördüğü yerlerde yetki alınmasına tabi olması gereken bir fiil olduğundan;

(34)  Bununla birlikte, ister çevrimiçi hizmet ile ister diğer dağıtım vasıtaları ile olsun, hak sahibini veri tabanının bir kopyasını bir kullanıcıya kullandırmaya karar verdiğinde, bu tür bir erişim ve kullanım aksi takdirde kısıtlanmış olan fiillerin yapılmasını gerektirse bile, bu yasal kullanıcı hakkı elinde bulunduran ile yapılan anlaşmada belirlenen maksatlar için ve belirlenen yöntemlerle veri tabanına erişmeye ve veri tabanını kullanmaya mecbur olduğundan;

(35)  İşbu Direktif ile kapsam içine alındığı şekliyle, telif hakkının sadece bir veri tabanı içeriğinin seçilmesine veya düzenlemelerine uygulandığı gerçeğini dikkate alarak, kısıtlanmış fiillere ait istisnaların bir listesinin tanzim edilmesi gerektiğinden; Üye Devletlere belli durumlarda bu tür istisnaları sağlamaları seçeneğinin verilmesi gerektiğinden; bununla beraber, bu seçeneğin, Bern Sözleşmesine uygun olarak ve istisnaların veri tabanının yapısı ile bağlantılı olduğu ölçüde uygulanması gerektiğinden; bazı Üye Devletlerin basına veya kayıt cihazına konan vergiler hakkındaki ulusal mevzuatları kapsamındaki hükümleri ilgilendiren, özel kullanım istisnaları ile özel maksatlarla çoğaltma istisnaları arasındaki ayrımın yapılması gerektiğinden;

(36)  Bu Direktifin anlamı içindeki “bilimsel araştırma” terimi, hem fen hem de sosyal bilimleri kapsadığından;

(37)  Bern Sözleşmesinin 10 (1) Maddesi bu Direktif ile etkilenmediğinden;

(38)  Dijital kayıt teknolojisinin artan kullanımı, veri tabanı yapımcısını, aynı içerikte bir veri tabanı üretmek için yapımcının veri tabanının içeriklerinin yapımcının izni olmaksızın, ve aslında veri tabanı düzenlemesindeki herhangi bir telif hakkını ihlal etmeyen, kopyalanması ve elektronik olarak yeniden düzenlenmesi riskine maruz bıraktığından;

(39)  Bir veri tabanı içeriğinin orijinal seçimi veya düzenlenmesindeki telif hakkını koruma amacına ilaveten, işbu Direktif, bir veri tabanının tamamını veya önemli kısımlarını bir kullanıcının veya bir rakibin belli hareketlerine karşı koruyarak, içeriklerin elde edilmesine ve biriktirilmesine yapılan mali ve mesleki yatırımın sonuçlarının yanlış tahsis edilmesine karşı veri tabanları yapımcılarının pozisyonlarını korumaya gayret ettiğinden;

(40)  Bu sui generis hakkın hedefi, hakkın sınırlı süresi içinde, bir veri tabanı içeriğinin elde edilmesine, doğrulanmasına veya sunulmasına yapılan herhangi bir yatırımın korunmasını temin etmek olduğundan; bu tür yatırım mali kaynakların kullanılmasına ve/veya zamanın, çabanın ve enerjinin harcanmasına dayandığından;

(41)  Sui generis hakkın hedefi, bir veri tabanı yapımcısına bu veri tabanı içeriklerinin tamamının veya önemli bir kısmının yetkisiz olarak çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engelleme seçeneğini vermek olduğundan; bir veri tabanının yapımcısı, yatırım inisiyatifini ve riskini alan şahıs olduğundan; bu durum, taşeronları özellikle yapımcının tanımının dışında tuttuğundan;

(42)  Yetkisiz çıkarılmayı ve/veya yeniden kullanmayı engelleme özel hakkı, meşru haklarının ötesine giden ve böylelikle yatırıma zarar veren, kullanıcı fiilleri ile alakalı olduğundan; içeriklerin tamamının veya önemli bir kısmının çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını yasaklama hakkı sadece parazit olarak rekabet eden ürünün imalatına değil, niteliksel veya niceliksel yönden değerlendirildiğinde aynı zamanda hareketleri ile yatırıma önemli derecede zarar veren herhangi bir kullanıcıya da ilişkin olduğundan;

(43)  Çevrimiçi iletim durumunda, yeniden kullanımı yasaklama hakkı, veri tabanını veya hakkı elinde bulunduranın rızası ile iletimin muhatabı tarafından yapılan maddi bir kopyasının veya kopyasının bir kısmına ilişkin olarak, tüketilmediğinden;

(44)  Bir veri tabanının içeriğinin ekranda gösteriminin, bu tür içeriğin bütün veya önemli bir kısmının sürekli veya geçici olarak bir başka ortama aktarılmasını gerektirmesi halinde, bu fiilin, hakkı elinde bulunduranın yetki vermesine tabi olması gerektiğinden;

(45)  Yetkisiz olarak çıkarımı ve/veya yeniden kullanımı engelleme hakkı, telif hakkı korunmasının genişletilmesinin hiç bir şekilde salt gerçekleri veya verileri de kapsayacak şekilde genişletilmesini oluşturmazken;

(46)  Çalışmaların, verilerin veya bir veri tabanındaki malzemelerin tamamının veya önemli bir kısmının yetkisiz olarak çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engelleme hakkının mevcudiyetinin, çalışmalarda, verilerde veya malzemelerin kendisinde yeni bir hakkın oluşmasına sebep olmaması gerektiğinden;

(47)  Bilgi ürünlerini ve hizmetleri temin edenler arasındaki rekabetin yararı açısından, sui generis hak ile korumanın, özellikle bir fikri, belgesel, teknik, ekonomik veya ticari katma değeri olan yeni ürün ve hizmetlerin oluşturulması ve dağıtılması ile ilgili olarak hakim durumun kötüye kullanılmasını kolaylaştırmaya neden olmaması gerektiğinden; bundan dolayı, işbu Direktifin hükümleri, Topluluk veya ulusal rekabet kurallarının uygulamasına halel getirmeyeceğinden;

(48)  Bu veri tabanı yapımcısının emeğinin karşılığının verilmesini garanti altına amacıyla veri tabanları korunmasının uygun ve tek tip bir seviyede olmasını sağlamak olan bu Direktifin hedefi, Avrupa Parlamentosu’nun ve Konseyin 24 Ekim 1995 tarihli ve 95/46/AT sayılı şahsi verilerin işlenmesi ile ilgili olarak bireylerin korunması ve bu tür bilgilerin serbest dolaşımı hakkındaki Direktifinin(1) hedefinden farklı olduğundan; Avrupa Parlamentosu’nun ve Konseyin Direktifi’nin söz konusu amacı, temel hakları özellikle de İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 8. Maddesinde tanınan kişisel gizlilik hakkını korumak için tasarlanmış olan uyumlu kurallar çerçevesinde kişisel verilerin serbest dolaşımını garanti etmek olduğundan; işbu Direktifin hükümleri, verilerin korunması mevzuatına halel getirmediğinden

(49)  Bir veri tabanının tamamen veya önemli bir kısmının çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanımını engelleme hakkına rağmen, veri tabanı yapımcısının veya telif hakkını elinde bulunduranın, veri tabanının yasal bir kullanıcının önemsiz kısımları çıkarmasını ve yeniden kullanılmasını engelleyemeyeceğinin belirtilmesi gerektiğinden; ancak, söz konusu kullanıcı, ne sui generis hakkı elinde bulunduranın ne de telif hakkını veya benzeri bir hakkı elinde bulunduranın yasal menfaatlerine, veri tabanındaki çalışmalarla veya konuya ilişkin olarak  makul olmayan bir şekilde zarar vermemesi gerektiğinden;

(50)  Çıkarımın kişisel maksatlar, öğretim veya bilimsel araştırma maksatları için olması durumunda veya çıkarımın ve/veya yeniden kullanımın kamu güvenliği menfaatleri veya idari veya hukuki maksatlar için yürütüldüğü durumlarda, Üye Devletlere, veri tabanı içeriklerinin önemli bir kısmının yetkisiz olarak çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engelleme hakkına istisnalar temin etme seçeneği verilmesi gerektiğinden; bu tür işlemlerin veri tabanını kullanan yapımcının münhasır haklarına zarar vermemesi ve amaçlarının ticari olmaması gerektiğinden;

(51)  Öğretim veya bilimsel araştırma maksatlarıyla gösterilmesi için, veri tabanının yasal bir kullanıcısına  içeriklerin önemli bir kısmını çıkartmasına müsaade etme seçeneğinden faydalanan Üye Devletler, bu müsaadeyi eğitim veya bilimsel araştırmanın belli kategorileri ile sınırlayabileceklerinden;

(52)  İşbu Direktifte sağlanan sui generis hak ile karşılaştırılabilir bir hak sağlayan özel kuralları olan Üye Devletlerin, yeni bir hakkı ilgilendirdiği sürece, geleneksel olarak bu tür kurallarla belirlenmiş olan istisnaları saklı tutmalarına müsaade edilmesi gerektiğinden;

(53)  Bir veri tabanı yapımının tamamlandığı tarihi kanıtlama yükü, veri tabanının yapımcısına ait olduğundan;

(54)  Bir veri tabanına ait içeriklerin ciddi ölçüdeki tadilatının önemli yeni bir yatırım olarak görülmesi sonucunu çıkartmak için gerekli olan kriterlerin mevcut olduğunun kanıtlanması yükü, bu tür bir yatırımdan doğan veri tabanının yapımcısına ait olduğundan;

(55)  Yeni bir koruma süresi içeren önemli yeni bir yatırım, veri tabanı içeriklerinin esaslı bir tahkikini bünyesinde bulundurabileceğinden;

(56)  Bir veri tabanı ile ilgili olarak yetkisiz bir çıkarılmayı ve/veya yeniden kullanımı engelleme hakkının, üçüncü ülkelerin vatandaşları olan veya orada sürekli ikamet edenler tarafından yapılan veri tabanlarına veya Antlaşmanın anlamı çerçevesinde, bu tür üçüncü ülkelerin bir Üye Devletin vatandaşı veya sürekli ikametgahı Topluluk toprakları içinde olan şahıslar tarafından yapılan veri tabanlarına benzer bir koruma sunmaları halinde, bir Üye Devletin içinde yerleşik olmayan tüzel kişiler şahıslar tarafından yapılan veri tabanlarına uygulanması gerektiğinden;

(57)  Telif hakkı veya diğer hakların ihlal edilmesine ait Üye Devletlerin kanuni mevzuatları kapsamında sağlanan kanuni yollara ilaveten, Üye Devletler bir veri tabanına ait içeriklerin yetkili olmaksızın çıkarılması ve/veya yeniden kullanılmasına karşı uygun çareleri sağlamak zorunda olduğundan;

(58)  Telif hakkı vasıtası ile işbu Direktif kapsamında, veri tabanının yapısına ve sui generis hak kapsamında yetkisiz çıkarılmaya ve/veya yeniden kullanıma karşı bu veri tabanının içeriğine sağlanan korumaya ilaveten, veri tabanı mal ve hizmetlerinin temin edilmesi ile ilgili Üye Devletlerdeki diğer yasal hükümler uygulanmaya devam ettiğinden;

(59)  İşbu Direktif, bir Üye Devletin görsel-işitsel programların yayınlanmasına ilişkin mevzuatında tanınan her türlü  kuralın, görsel-işitsel çalışmalardan oluşan veri tabanlarına uygulanmasına zarar vermediğinden;

(60)  Bazı Üye Devletler halihazırda, işbu Direktifte ortaya konan telif hakkının korunması hakkını elde etmeye ilişkin kriterleri yerine getirmeyen veri tabanlarını, telif hakkı düzenlemeleri kapsamında koruduğundan; ilgili veri tabanları, işbu Direktifte ortaya konan hak kapsamında, içeriklerinin yetkisiz olarak çıkarılmasının ve/veya yeniden kullanılmasının engellenmesine ilişkin korunmaya uygun olsalar bile, bu hak kapsamındaki koruma süresi, halen yürürlükte olan ulusal düzenlemeler kapsamında yararlanılanlardan oldukça daha kısa olduğundan; bir veri tabanının telif hakkı vasıtası ile korunup korunmayacağını tayin etmek için kullanılan kriterlerin uyumlaştırılmasının, halen ilgili telif hakkını elinde bulunduranlar tarafından yararlanılan koruma süresini kısaltıcı bir etkisi olmayabileceğinden; bu amaçla, bir deragasyonun ortaya konması gerektiğinden; bu tür bir deragasyonun etkilerinin ilgili Üye Devletlerin toprakları ile sınırlanması zorunlu olduğundan;

İŞBU TÜZÜĞÜ KABUL ETMİŞTİRLER:

BÖLÜM I

KAPSAM

Madde 1

Kapsam

  1. İşbu Direktif, herhangi bir biçimdeki veri tabanlarının yasal olarak korunması ile ilgilidir.
  1. İşbu Direktifin amacı doğrultusunda, ‘veri tabanı’ sistematik veya metodik bir şekilde hazırlanmış, elektronik veya başka yollardan bireyler tarafından ulaşılabilecek bağımsız çalışmalar, verileri veya diğer materyaller anlamına gelir.
  1. İşbu Direktif altında koruma, elektronik yollar vasıtasıyla erişilebilen veri tabanlarının yapımında veya işletilmesinde kullanılan bilgisayar programlarına uygulanmaz.
Madde 2
Kapsama ilişkin sınırlamalar

İşbu Direktif, aşağıdaki konularla ilgili Topluluk hükümlerine halel getirmeden uygulanır:

(a) bilgisayar programlarının hukuken korunması;

(b) fikri haklar alanında telif hakları ile ilgili kiralama hakkı, ödünç verme hakkı ve belirli haklar;

(c) telif hakkının ve belli ilgili hakların korunma süresi.

BÖLÜM II
 TELİF HAKKI
 Madde 3
Korumanın konusu
  1. İşbu Direktife uygun olarak, içeriklerinin seçilişi veya hazırlanışı nedeniyle eser sahibinin kendi entelektüel oluşumunu meydana getiren veri tabanları, telif hakkı ile korunur. Sözü geçen koruma için veri tabanlarının uygunluklarının belirlenmesinde başka hiçbir kriter uygulanmaz.
  1. İşbu Direktif tarafından sağlanan veri tabanı telif hakkı koruması, içerikleri kapsayacak kadar genişletilmez ve bu içeriklerin içerdiği haklara da halel getirmez.

Madde 4

Veri tabanı eser sahipliği

  1. Veri tabanının eser sahibi, tabanı oluşturan gerçek kişi veya gerçek kişiler grubudur, veya Üye Devletlerin mevzuatının izin verdiği durumlarda, mevzuat tarafından hak sahibi olarak tayin edilen tüzel kişidir.
  1. Kolektif çalışmaların bir Üye Devletin mevzuatı tarafından tanındığı durumlarda, ekonomik haklar, telif hakkını elinde bulunduran kişiye ait olur.
  1. Bir veri tabanının, bir grup gerçek kişi tarafından müşterek olarak hazırlanmış olduğu durumlarda, münhasır haklara müşterek sahip olunur.
Madde 5
Kısıtlanan fiiller

Telif hakkı ile korunabilir olan veri tabanın ifade şekli bakımından, veri tabanının eser sahibi aşağıdakileri gerçekleştirmek veya gerçekleştirilmesine yetki vermek için münhasır hakka sahip olacaktır:

(a) herhangi bir vasıtayla veya şekilde, geçici veya kalıcı olarak tümünün veya bir kısmının çoğaltılması;

(b) çeviri, uyarlama, düzenleme ve diğer değişiklikler;

(c) veri tabanının veya nüshaların kamuya herhangi bir şekilde dağıtılması. Veri tabanının bir nüshasının hak sahibi tarafından veya onun rızası ile Topluluk içerisindeki ilk satışı, hak sahibinin Topluluk içerisinde bu nüshanın yeniden satışı üzerindeki haklarını tüketir;

(d) kamuya açık herhangi bir bildirim, sunum veya temsil;

(e) (b)’de sözü geçen fiillerin sonuçlarının kamuya açık olarak çoğaltılması, dağıtımı, bildirilmesi, sunulması veya temsili.

Madde 6
Kısıtlanan fiillerin istisnaları
  1. Yasal kullanıcı tarafından veri tabanının içeriğine erişim veya veri tabanının normal kullanımı amaçlarıyla, veri tabanının veya onun kopyasının yasal kullanıcısının 5. Maddede sıralanmış olan fiillerden herhangi birini yapması, veri tabanı eser sahibinin yetki vermesini gerektirmez. Bu hüküm, yasal kullanıcının veri tabanının yalnızca bir kısmını kullanma hakkı olduğu durumlarda uygulanır.
  2. Üye Devletler, aşağıda belirtilen durumlarda, 5. Maddede belirtilen hakları kısıtlama imkanına sahiptir:

(a) elektronik olmayan bir veri tabanının şahsi amaç için çoğaltılması durumunda;

(b) kaynağın belirtilmesi kaydıyla ve hedeflenen ticari olmayan amaç ile haklı gerekçeleri belirtildiği kadarıyla, yalnızca eğitim amaçlı gösterim ve bilimsel araştırma amaçlı kullanım durumlarında;

(c)  kamu güvenliği amaçları ile veya idari veya adli bir usul amacı ile kullanıldığı durumlarda;

(d) (a), (b) ve (c) noktalarına halel gelmeden, ulusal kanunlar tarafından geleneksel olarak izin verilen diğer telif hakkı istisnalarının bulunduğu durumlar.

  1. Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Bern Sözleşmesi’ne uygun olarak bu Maddenin yorumu, uygulamasının, hak sahibinin yasal menfaatlerine makul olmayan ölçüde zarar verecek veya veri tabanından normal faydalanmayla çelişki yaratacak şekilde kullanılmasına izin verecek şekilde yapılamaz.
BÖLÜM III
 SUİ GENERIS HAK
 Madde 7
 Korumanın konusu 
  1. Üye Devletler, veri tabanının içeriğinin nicel ve/veya niteliksel olarak tümünün veya önemli bir kısmının çıkarılmasını ve/veya yeniden kullanılmasını engelleyebilmek amacıyla içeriğin oluşturulmasına, doğrulanmasına veya sunumuna önemli derecede nicel ve/veya niteliksel yatırım yapıldığını, veri tabanının yapımcısına gösteren bir hak sağlamak durumundadırlar.
  1. Bu Bölümün amaçları doğrultusunda:

(a) ‘çıkarmak’ bir veri tabanının içeriğinin herhangi bir vasıtayla veya herhangi bir şekilde, tümünün veya önemli bir kısmının daimi veya geçici olarak başka bir ortama aktarılması anlamına gelir;

(b) ‘yeniden kullanım’, nüsha dağıtımı, kiralama, sanal ortam veya diğer çeşit iletişim vasıtaları ile veri tabanının içeriğinin tümünün veya önemli bir kısmının kamuya sunulması anlamına gelir. Veri tabanının bir nüshasının hak sahibi tarafından veya rızası ile Topluluk içerisindeki ilk satışı, hak sahibinin Topluluk içerisinde bu nüshanın yeniden satışı üzerindeki haklarını tüketir;

Kamuya ödünç verme, çıkarma veya yeniden kullanım eylemi değildir.

  1. 1. fıkrada sözü geçen hak, sözleşme lisansı altında devredilebilir, tahsis edilebilir veya verilebilir.
  1. 1. fıkrada sağlanan hak, sözü geçen veri tabanının telif hakkı veya diğer haklar ile korunmasının uygunluğuna bakmaksızın uygulanacaktır. Ayrıca bu hak, sözü geçen veri tabanının içeriğinin telif hakkı veya diğer haklar ile korunmasının uygunluğuna bakmaksızın uygulanacaktır. Veri tabanlarının 1. fıkrada sağlanan hak altında korunması, veri tabanlarının içerikleri ile ilişkili hakları ihlal etmeyecek şekilde olacaktır.
  1. Tekrarlanan veya sistematik olarak yapılan çıkarmalar ve/veya veri tabanının bazı bölümlerinin yeniden kullanılması gibi, veri tabanından normal faydalanmayla uyuşmazlık ve veri tabanının yapımcısının yasal menfaatlerine makul olmayan ölçüde zarar veren fiillere izin verilmez.
Madde 8
Yasal kullanıcıların hak ve sorumlulukları

Herhangi bir yöntemle kamuya sunulmuş olan veri tabanının yapımcısı, veri tabanının yasal kullanıcısının içeriklerin bazı kısımlarını herhangi bir amaç için nicel veya niteliksel değerlendirmelerle çıkarma yapmasını veya yeniden kullanmasını engelleyemez. Bu Fıkra, yasal kullanıcının, veri tabanının yalnızca bir kısmını çıkarma yapma veya yeniden kullanma hakkı olduğu durumlarda uygulanabilir.

  1. Herhangi bir yöntemle kamuya sunulmuş olan veri tabanının yasal kullanıcısı, veri tabanından normal faydalanmayla uyuşmazlık içeren veya veri tabanının yapımcısının yasal menfaatlerine makul olmayan ölçüde zarar veren fiiller ifa edemez.
  1. Herhangi bir yöntemle kamuya sunulmuş olan veri tabanının yasal kullanıcısı, veri tabanında bulunan içerik veya konu bakımından, telif hakkı veya bağlantılı hak sahibinin menfaatlerine zarar veren davranışlarda bulunamaz.
Madde 9
Sui generis hakkın istisnaları

Üye Devletler, herhangi bir usulle kamuya sunulmuş olan veri tabanının yasal kullanıcılarının, aşağıdaki durumlarda, veri tabanını yapan kimsenin onayını almaksızın, veri tabanının önemli miktardaki içeriğinden çıkarımlar yapabileceklerini veya bazı bölümlerini yeniden kullanabileceklerini belirtebilirler:

(a) elektronik olmayan bir veri tabanından özel amaçlar için çıkarma yapılması durumunda;

(b) kaynağın belirtilmesi kaydıyla ve hedeflenen ticari olmayan amaç ile haklı gerekçeleri belirtildiği kadarıyla, yalnızca eğitim amaçlı gösterim veya bilimsel araştırma amaçlı çıkarma yapılması durumunda;

(c)  kamu güvenliği amaçları ile veya idari veya adli bir usul amacı ile çıkarım ve/veya yeniden kullanım yapılan durumlarda.

Madde 10
Korumanın süresi
  1. 7. Maddede sağlanan hak, veri tabanının yapımının tamamlandığı gün itibariyle uygulamaya konur. Tamamlanan tarihi takip eden yılın Ocak ayının birinci gününden itibaren on beş sene sonra süresi dolar.
  1. Bir veri tabanının, 1. fıkrada belirtilen sürenin sona ermesinden önce herhangi bir usulle kamuya sunulmuş olması durumunda, o hakkın sağladığı koruma süresi, veri tabanının kamuya ilk sunulduğu tarihi takip eden yılın Ocak ayının birinci gününden itibaren on beş sene sonra dolar.
  1. Veri tabanının içeriğinde yapılan, nicel veya niteliksel olarak değerlendirilen, ardışık eklemeler, çıkarmalar, veya değişiklikler de içeren ve veri tabanının nicel ve niteliksel olarak değerlendirilmesi sonucu yeni bir yatırım olarak görülmesi sonucunu doğuran büyük çapta herhangi bir değişiklik, bu yatırımdan doğan yeni veri tabanını kendi koruma koşullarına hak kazandırtacaktır.
Madde 11
Sui generis hak uyarınca kapsamında korumanın yararları
  1. 7. Maddede sağlanan hak, yapımcıları veya hak sahibi, bir Üye Devlet vatandaşı olan veya daimi ikametgahı Topluluk sınırları içerisinde bulunan veri tabanlarına uygulanır.
  2. 1. Fıkra aynı zamanda bir Üye Devletin yasaları doğrultusunda kurulan şirketlerin, kayıtlı bürolarının, merkezi idarelerinin, veya en büyük işletme noktalarının Topluluk sınırları dahilinde olduğu durumlarda uygulanabilir; ancak, böyle bir şirketin yalnızca kayıtlı bürolarının Topluluk sınırları dahilinde bulunduğu durumlarda, şirketin faaliyetlerinin gerçekten ve sürekli olarak bir Üye Devletin ekonomisine bağlı olması gerekir.
  1. 7. Maddede sağlanan hakkı, üçüncü devletlerde yapılan ve 1. ve 2. fıkradaki hükümlerin haricinde kalan veri tabanları için genişleten sözleşmeler, Konsey’in, Komisyon’un tasarısı üzerine vereceği kararla akdedilecektir. Bu yöntemin sonucu olarak veri tabanlarını kapsayacak şekilde genişletilen koruma süresi, 10. Madde gereğince mevcut olandan fazla olmaz.
BÖLÜM IV
ORTAK HÜKÜMLER
Madde 12
Çareler

 Üye Devletler, işbu Direktifte öngörülen hakların ihlal edilmesine ilişkin uygun çareler temin eder.

Madde 13
 Diğer kanuni hükümlerin devamlı uygulanması

 İşbu Direktif, özellikle telif hakkı, telif hakkına bağlı haklar, veya verilerle ilgili diğer hak veya sorumluluklar, veri tabanına dahil edilmiş çalışmalar ve diğer materyaller, patent hakları, ticari markalar, tasarım hakları, ulusal hazinelerin korunması, kısıtlayıcı uygulamalar ve haksız rekabet yasaları, ticari sırlar, güvenlik, gizlilik, verilerin korunması ve gizliliği, kamu belgelerine erişilebilirlik ve sözleşme hukukuna ilişkin olan hükümlere halel getirmez.

Madde 14
 Zamanla uygulama
  1. İşbu Direktif gereğince sağlanan telif hakkı koruması, Madde 16 (1) de bahsedilen tarihten önce oluşturulan, o tarihte, işbu Direktifte belirtilen veri tabanlarının telif hakkı korunmasına ilişkin şartlarını yerine getirmiş olan veri tabanları için de sunulur.
  1. Bir Üye Devletteki bu direktifin yayımlandığı tarihte telif hakkı düzenlemeleri kapsamında korunan bir veri tabanının, Madde 3 (1) de belirtilen telif hakkının korunması için olan uygunluk kriterlerini yerine getirememesi durumunda, 1. fıkraya rağmen, işbu Direktif, söz konusu Üye Devlette o düzenlemeler kapsamında temin edilen korumanın kalan süresinde herhangi bir kısaltılmaya sebep olmayacaktır.
  1. 7. Maddede adı geçen hakkın korunmasına ilişkin olarak işbu Direktifin hükümleri gereğince sağlanan koruma, Madde 16 (1) de bahsedilen tarihten en fazla on beş sene önce oluşturulmuş olan ve o tarihte 7. Maddede belirtilen şartları yerine getirmiş olan veri tabanları için de geçerli olur.
  1. 1. ve 3. fıkralarda sağlanan koruma, söz konusu fıkralarda bahsedilen tarihten önce edinilen haklara ve sonuçlanan eylemelere halel getirmez.
  1. 16 (1) Maddede sözü geçen tarihten en fazla on beş sene önce tamamlanmış olan bir veri tabanı söz konusu olduğunda, 7. Maddede belirtilen hak ile korumanın süresi, o tarihi takip eden Ocak ayının birinci gününden itibaren on beş sene sonra sona erer.
Madde 15
Belli hükümlerin bağlayıcı niteliği

 6 (1) ve 8. Maddelere aykırı olan herhangi bir  sözleşmeye ait hüküm, geçersiz olur.

Madde 16

 Nihai Hükümler

 

  1. Üye Devletler, işbu Direktif’e uymak için gerekli olan bütün kanun, tüzük ve idari hükümleri uygulamaları 1 Ocak 1998 tarihinden önce yürürlüğe sokarlar.

Üye Devletler bu hükümleri kabul ettikleri zaman, bu Direktif’e atıfta bulunurlar veya bu hükümlere, resmi olarak yayımlanmaları sırasında, böyle bir atıf eklenir. Böyle bir atfın  yapılma yöntemleri, Üye Devletler tarafından belirlenir.

  1. Üye Devletler, işbu Direktif ile düzenlenen alanda kabul ettikleri yerel kanun hükümlerinin metnini Komisyon’a tebliğ ederler.
  1. En geç 1. fıkrada belirtilen tarihten sonraki üçüncü yılın bitiminden sonra olmamak üzere ve müteakip üç yılda bir Komisyon, Avrupa Parlamentosu’na, Konsey’e ve Ekonomik ve Sosyal Komite’ye bu Direktifin uygulanması hakkında bir rapor sunar. Söz konusu rapor, Üye Devletler tarafından sağlanan belli bilgiler çerçevesinde, 8. ve 9. Maddeleri de içerecek şekilde özellikle nevi şahsına münhasır hakkın uygulamalarını inceler ve bu hakkın uygulanmasının, uygun önlemlerin alınmasını haklı çıkaracak olan, gönüllü olmayan lisans düzenlemelerinin yapılması da dahil, hakim bir durumun kötüye kullanılmasına veya serbest rekabete diğer şekildeki bir müdahaleye sebep olup olmadığını teyit eder. Gerekli olduğu durumlarda, Komisyon, veri tabanları alanındaki gelişmelere göre işbu Direktifin ayarlanması için teklifler sunar.
Madde 17

İşbu Direktif, Üye Devletlere yöneliktir.

Strasburg, 11 Mart 1996.

(1)   RG No C 156, 23. 6. 1992, s. 4 ve RG No C 308, 15. 11. 1993, s. 1.
(2)   RG No C 19, 25. 1. 1993, s. 3.
(3)   Avrupa Parlamentosunun 23 Haziran 1993 tarihli görüşü (RG No C 194, 19. 7. 1993, s. 144), Konsey’in 10 Temmuz 1995 tarihli Ortak Pozisyonu (RG No C 288, 30. 10. 1995, s. 14). 14 Aralık 1995 tarihli Avrupa Parlamentosu Kararı (RG No C 17, 22 1. 1996) ve 26 Şubat 1996 tarihli Konsey Kararı.
(1)   RG No L 122, 17. 5. 1991, s. 42. En son 93/98/AET sayılı Direktif ile tadil edilmiş olan Direktif (RG No L 290, 24. 11. 1993, s. 9).
(2)   RG No L 346, 27. 11. 1992, s. 61.
(3)   RG No L 290, 24. 11. 1993, s. 9.
(1) RG No L 281, 23. 11. 1995, s. 31.

Küçük Kaynarca Antlaşması

0
Küçük Kaynarca Antlaşması
Madde 1
İki devlet arasında süregelen her türlü düşmanlığa sonsuza dek son verilecek, iki tarafın askerî çarpışmalarından doğan zararlar unutulacak ve iki devlet de bunun intikamını almaya çalışmayacaktır. Düşmanlık, yerini karada ve denizde barışa bırakacaktır. Her iki taraf da antlaşmanın maddelerine özenle uyacaktır. Hiçbir taraf düşmanlığa kalkışmayacağı gibi, birbirini aleyhine hiçbir girişimde bulunmayacaktır. İki taraf da ele geçirdiği mahkumları serbest bırakacak ve malları geri verilecektir. Ayrıca başkaları tarafından da saldırıya uğranması önlenecektir.
Madde 2
Antlaşmanın tasdiknamelerinin mübadelesinden sonra, iki devletin tebaasından birisi suç veya ihanet dolayısıyla ötekine sığındığı takdirde Osmanlı’da İslamiyet’i benimseyenlerle Rusya’da Hristiyan olanlardan gayrısı hiçbir gerekçeyle kabul veya himaye edilmeyecek ve derhal geri gönderilecektir. Böylelikle iki devlet arasında olan soğukluğa izin verilmeyecektir.
Madde 3
  1. Kırım, Bucak, Koban, Bedisat, Canboyluk, Yedigün kabileleri ve Tatar toplulukları iki devletçe serbest sayılacak ve hiçbir başka ülkeye bağlı olmadıkları kabul edilecektir. Tatar toplulukları halkın oyu ile Cengiz soyundan seçilen Hanlara katılacaktır. Ayrıca bu topluluklar bir başka ülkeye hesap vermeyecek, iç işlerine ne Rusya, ne de Osmanlı karışamayacaktır. Ancak yeri geldiğinde sadece mezhep işlerinde İslam kurallarına dahil edilecektir.
  2. Kırım, Koban taraflarında istila olunan bütün kaleler ve kasabalar, Özü Kalesi, Osmanlı’nın yetkisinde kalacaktır. Bu antlaşmanın onaylanmış nüshaların mübadelesinden sonra Rusya, tüm askeri birliklerini Tatar memleketlerinden çekecek; Kırım, Koban, Tamam’ın kale ve kasabalarından Osmanlı feragat edecek ve bu topraklara Osmanlı herhangi bir askerini buraya göndermeyecektir.
Madde 4
Her devlet, kendi memleketinde uygun göreceği düzeni icra edecektir. İki ülke de istediği her yerde kasaba, kale inşa edebileceği gibi, buraların tamirini de yapabilecektir.
Madde 5
Bu antlaşmanın yapılmasıyla dostluk kurulduktan sonra Rus Devleti orta elçi payesinde bir temsilciyi sürekli olarak İstanbul’da bulundurabilecektir. Bir elçiye mutad olan merasim ve riayet ifa olunur. Bu elçinin mevkii Hollanda büyükelçisinden sonra gelecek, ancak bu büyük elçinin bulunmadığı durumda Venedik büyükelçisinden sonra gelecektir.
Madde 6
Rus elçisinin hizmetinde bulunanlardan birisi hırsızlık veya büyük bir suç işlediği takdirde eşya elçi tarafından beyan olunacak tarzda tamamen geri alınacaktır. Sarhoşluk halinde Müslümanlığı kabul etmek arzusunda bulunanlar İslam dinine kabul olunmayıp, sarhoşlukları geçtikten sonra bu husus elçi tarafından gönderilecek bir adamın yanında tekrar ederse kabul olunacaktır.
Madde 7
Osmanlı Devleti, Hristiyan dininin hakkına saygı ve kiliselerini siayet edecek; Rus elçisi her ihtiyaçta kiliselerin korunması yardımcılarının korunması konusunda danışmada bulunabilecektir. Bu danışma, komşu ve dost bir devlet başkanının samimi isteği olarak Osmanlı tarafından kabul olunacaktır.
Madde 8
Gerek Rus rahipler, gerek başka halklardan olan insanlar Kudüs ve ziyarete değer olan makamları ziyaret edebilecektir. Bu yolculardan ne Kudüs’te, ne de yolda hiçbir nam altında haraç veya cizye alınamayacaktır. Ayrıca başka devletlerce verilen fermanlar, bunlar hakkında da uygulanacaktır. Osmanlı topraklarında her türlü müdafaa ve saldırıdan masun olup şeriat hükümleri gerekliliğince himaye edilebilecek ve korunabilecektir.
Madde 9
İstanbul’daki Rus elçilerinin çevirmenleri hangi milletten olursa olsunlar iki devlete de hizmet etmek zorunda olduğundan saygı ve itibar göreceklerdir. Oğullarının işlediği suçlardan dolayı ayıplanmayacaktır.
Madde 10
Bu antlaşmadan imza olunup başkumandanlara iletilinceye kadar bir çarpışma ve istila yaşanırsa geçerli kılınmayacaktır.
Madde 11
  1. İki memleketin denizlerinde her iki devletin gemileri serbestçe seyir edeceklerdir. Rus gemileri Karadeniz’den Akdeniz’e ve Akdeniz’den Karadeniz’e geçebilecekler, bütün limanlarda durabileceklerdir.
  2. Osmanlı topraklarında Fransa ve İngiltere gibi ziyade müsaadeye mazhar olmuş devletlere ait dokunulmazlıklar Ruslara da uygulanacaktır. Rus gemileri Tuna Nehri’nde de seyir edebileceklerdir.
  3. Başka milletlerden alınan vergi, Rus gemilerinden de alınacaktır. Rus tacirleri her türlü malı bu vergiyi ödedikten sonra nakil ve ihraç edebilecekler, bütün denizlerde gemilerin serbestçe hareketine saygı gösterilecek, her iki devlet kendi tacirlerine iş icabı kalmak istedikleri kadar oturmalarına izin verecektir. Diğer dost milletlerden tanınmış olan serbestlikler Rus tüccarına da tanınacaktır. Osmanlı, Rusya’nın uygun göreceği yerlerde konsolos veya konsolos vekili bulundurmasına izin verecektir. Bu konsoloslara öteki devlet konsoloslarına tatbik edilen merasim uygulanacaktır.
  4. Maiyetlerinde padişah tarafından berat verilmiş çevirmenler bulunduracaklardır. Bu çevirmenler başka devlet çevirmenlerinin sahip oldukları dokunulmazlıklara sahip olacaklardır. Osmanlı halkına da Rusya’da mutad vergiyi ödedikten sonra ticaret yapmalarına izin verilecektir. Denizde kazaya uğrayan gemilere her iki taraf da yardım edecektir.
Madde 12
Trablusgarp, Tunus ve Cezayir ile Rusya ticaret anlaşması yapmak istedikleri takdirde böyle anlaşma yapmasına Osmanlı yardım edecek ve bu ocaklar hakkında Osmanlı kefil kalacaktır.
Madde 13
 Bütün anlaşmalarda, Rus imparatoriçesine Osmanlı Türkçesinde Rusların padişahı tabiri kullanılacaktır.
Madde 14
Başka devletler gibi Galata tarafında, Beyoğlu yolunda Ruslar bir kilise inşa ettirebilecektir. Bu kilise ilelebet Rus elçisinin himayesinde olup her türlü müdahale ve taarruzdan emin olacaktır.
Madde 15
Sınırların belirlenmesi sırasında beklenmeyen nedenlerle zarara uğrayanlar olursa bunları ödemeye iki devlet karar vermişlerdir. Böyle hallerde sınırda bulunan hakim veya müfettiş hadiseyi tahkik edecek ve geciktirmeden kişilerin hakkı ödenecektir. Bu türlü olaylar bu antlaşmanın yürümesini engellemeyecektir.
Madde 16
Bucak, Akkirman, Kili, İsmail kaleleriyle öteki köy ve kasabalar bütün eşyalarıyla beraber Rusya tarafından Osmanlı’ya geri verilecektir. Bender kalesi de Osmanlı’ya geri verilecektir. Eflak ve Boğdan bütün kaleleri kasaba ve köyleri tüm eşyalarıyla Osmanlı’ya geri verilecektir. Osmanlı aşağıdaki şartlara bu memleketleri kabul edecek ve bu şartları tam olarak yerine getirecektir.
a) Bu iki Voyvodalık halkının işledikleri suçlar, tamamıyla affedilecek. Payeleri ve malları kesinlikle kendilerine verilecektir.
b) Hristiyan diyaneti serbest olarak icra edilecek yeni kiliseler yapılmasına ve eskilerin tamirine engel olunamayacaktır.
c) Manastırlara ait olan İbrail ve Hotin arasındaki arazi geri verilecektir.
d) Rahiplere ait olan ayrıcalıklar geçerli olacaktır.
e) Memleketi terk etmek isteyen hanedanlar eşyalarını serbest olarak çıkarabilecekler ve eşyalarını taşımaları için bir sene mühlet verilecektir.
f) Eski vergilerden hiçbir şey tahsil olunmayacaktır.
g) Savaş esnasında halkın karşılaştığı zararlar karşılanacaktır.
h) Dokunulmazlık devresi geçtikten sonra cizyelerin tayininde Osmanlı Devleti insaf ve mürüvvetle hareket edecek ve cizyeler iki senede bir ve Mebusların aracılığı ile ödenecek. Bu cizyeler ödendikten sonra hiçbir paşa ya da hakim, hiçbir nam altında kendilerinden bir şey talep edilmeyecektir. Dördüncü Mehmet zamanında verilen ayrıcalıklar devam edecektir.
i) Voyvodaların İstanbul’da Rum mezhebinde birer maslahatgüzarları bulunacaktır. Bunlar hakkında Osmanlı mürüvvetle muamele edecek ve kendileri her türlü savaştan emin tutulacaktır.
k) Osmanlı, Rus elçiliklerinde bu iki voyvodalıktan koruma etme izni verir. İki devlet arasındaki dostluğun icabınca elçilerinin isteklerine saygı duyacaktır.
Madde 17
Rusya, elinde bulunan Akdeniz adalarını Osmanlı Devleti’ne iade edecektir. Osmanlı Devleti de bu devletin kabahatlerini affedecek ve Osmanlı aleyhine giriştikleri hareketi tamamen unutacaktır. Hristiyan diyanetine hiçbir tazyik yapılmayacak, kiliselerin onarılmasına ve yenilenmesine engel olunmayacak, bu kiliselerde hizmet eden kişilere de asla bir müdahale ve taarruz yapılmayacaktır. Bu adalar halkından hiçbir vergi alınmayacaktır. Adaları terk edip başka yerlere göç etmek isteyenlere mallarını taşıma izni verilecektir. Rus donanması üç ay içinde bu adalardan ayrılacak ve bu donanmanın bir şeye gereksinimi olursa Osmanlı olanakları dahilinde yardım edecektir.
Madde 18
Özü suyu boğazında vaki Kalberden kalesi ve bu nehrin su kıyısında yeter arazi ile Aksu ve Özü arası da boş saha Rusya’ya verilecektir.
Madde 19

Kırım’da vaki Yenikale ve Kireç limanları içlerinde mevcut eşya ve topraklarıyla, Karadeniz’den başlayıp Buhaça’ya ve buradan geçecek Azak Denizi’ne kadar çizilecek bir düz çizgi dahilinde bütün topraklar Rusya’ya verilecektir.

Madde 20
Miladın 1700 senesi Hicri 1300 senesi Tolstoy ile Acu muhafızı tarafından imzalanan senet gereğince Azak Kalesi eski sınırıyla sonsuza kadar Rusya’da kalacaktır.
Madde 21
Büyük Kabarta ve Küçük Kabarta isimli Tatar topluluğuyla etraflarındaki toprakların Rusya’ya tahsisi Kırım Hanları’nın ve Tatar başlarının iradesine bırakılacaktır.
Madde 22
İki devlet arasında eskiden yapılmış ahitnameler, Belgrat Kalesi’nde yapılan ahitname ve bunlardan sonra yapılacak anlaşmalar ahkamı iki devletçe ortadan kaldırılıp unutulacaktır. Bu ahitnamelere göre iki devlet bir hak iddia etmeyeceklerdir. Yalnız Tolstoy ile Hasan Paşa arasında Acu kalesi ve Koban sınırının tayinine dair sözleşme muteber kalacaktır.
Madde 23
Gürcü ve Megril dolaylarında vaki Rusların işgalinde bulunan Bağdatcık, Şehriban ve Kütansi kalelerinin eskiden beri veya uzun süreden beri Osmanlı’ya ait oldukları tahkikatla anlaşılırsa bu kaleler Osmanlı’ya verilecektir.
Madde 24
İşbu antlaşma tasdiknamelerinin verilişinden sonra Rus askeri bu kaleleri boşaltacaktır. Osmanlı da şunu taahhüt eder ki, harp süresince buranın halkından Osmanlı aleyhine hareket edenlerin suçları tamamen unutulacaktır. Sonsuza kadar oğlan ve kız vergisi ile cizye ödemeyeceklerdir.
Madde 25
Gürcü ve Megrillerin işgalinde bulunan topraklar ve müstahkem yerler bunlara terk edilecektir. Kiliselerine ve dinlerine hiçbir saldırıda bulunulmayacaktır. Çıldır Paşası ve başka kumandanlar hiçbir bahaneyle bu topraklara saldırmayacaktır.
Madde 26
Antlaşmanın imzasından sonra iki ay içinde Rus başkumandanı mutemet adamlarını göndererek Kalberon kalesini ve o civardaki araziyi tesellüm edecektir. Bu iş iki ay zarfında tamamlanacaktır.
Madde 27
Bu antlaşmanın iki devlet arasında dostluğu ve kuvvetlendirmesi için tasdiknameler büyükelçilerle gönderilecek ve elçiler sınır boyunda eşit muamele göreceklerdir. Rus elçileri Osmanlı nazarında en ziyade izne sahip olan elçilere gönderilen muamele ve saygıyı görecektir. İki tarafın itimat ve muhabbetinin delili olmak üzere elçiler vasıtasıyla karşılıklı olarak devletlerinin şanına layık hediyeler gönderilecektir.
Madde 28
  • Osmanlı murahhasları olan Tevkii Resmi Ahmet ve Reisülküttap İbrahim Münip Efendiler, Rusya’nın murahhaslarının Ligonta ve Ribinin taraflarından bu ebedi antlaşmanın imzasından sonra Sadrazam ve Rus mareşalinin tembihatıyla karada ve denizde her türlü düşmanca hareketin yasaklanması icap etmektedir. Bundan dolayı derhal Sadrazam ve Mareşal tarafından Akdeniz, Karadeniz ve Kırım karşısındaki donanmaya ve öteki harp sahalarına her türlü düşmanlığın durdurulması için elçiler yollanacaktır. Bu elçiler her iki tarafta dokunulmazlıklara sahip olacaktır. Akt olunan bu antlaşmanın nihai imzasına padişah tarafından sadrazam ve Rus padişahı tarafından Mareşal Romancof memur edilmişlerdir.
  • Bu iki zat antlaşmanın altına imzalarını koyacaklar ve antlaşmayı hiçbir değişikliğe uğratmadan ve hiç kimsenin müdahalesine izin vermeden tatbik edeceklerdir. Sadrazam’ın tasdik senedi Türkçe ve İtalyanca yazılacaktır. Antlaşma beş gün veya kabilse daha kısa bir zamanda mübadele olunacaktır.
Son Kısım
Madde 30
  1. Harp ve ihtilafları ortadan kaldıran ve barışı perçinleyen bu vesikayı şu şekilde tamamlarız ki; ahitnamede yazılı 28 madde ve diğer iki kıta nişanı hümayunumda yazılı maddeler şartlarına riayet olunacağı Rusya tarafından murahhasları marifetiyle taahhüt edilmiştir. Bundan dolayı gerek hümayunumuzun, gerekse vükela, beylerbeyi, ümera, asker ve bütün halkımız bu ahitname hilafına hareket etmeyeceklerdir.
  2.  Burada bahis olunan nişan-ı hümayunumda yazılı iki maddeden birisi savaş tazminatıdır ki, bununla Osmanlı senede beşer bin kese akçe olmak üzere Ruslara üç senede on beş bin akça ödemeyi taahhüt etmiştir. İkincisi Akdeniz adalarının Rus donanması tarafından üç ay içinde, mümkün olursa daha kısa sürede boşaltılması Rusya tarafından taahhüt edilmiştir.
Kaynak: Ahmet Cevdet Paşa – Osmanlı İmparatorluğu Tarihi –  I. Cilt – s. 64-70

Yargı Etiği Açısından Tarihte Ünlü Davalar

0

Yargı Etiği Açısından Tarihte Ünlü Davalar, Prof. Dr. Aziz Can Tuncay tarafından kaleme alınmıştır. İlk baskısı 2019, ikinci baskısı 2021 ve üçüncü baskısı 2023’te yapılmıştır. Eser, Beta Yayınları tarafından okuyucuya takdim edilmiştir.

Kitabın yazarı, hukuk fakültelerinde Hukuksal Etik dersleri de vermektedir. Yazmış olduğu eseri ile, son yıllarda Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara tarihsel bir perspektif çizmektedir.

Eser, etik kavramının tanımı ile başlamaktadır.

Hukuksal etik kavramı uluslararası sözleşmeler ve etik beyannameleri çerçevesinde açıklamaktadır.

Hakimler, savcılar ve avukatlar açısından yargı etiği ilkeleri özetlenmektedir.

Sir John Macdonell‘ tarafından yazılan ve Türkçe’ye Mehmet Osman Dostel tarafından çevrilerek İstanbul Barosu tarafından yayınlanan Tarihi Davalar isimli eser yazarın ilham aldığı ve yararlandığı temel kaynaktır.

Kitapta, Sokrates’in Savunması, Galileo Galilei, Giordano Bruno, Miguel Servet, Jeanne d’Arc, Dreyfus Davası ve Rosenbergler Olayı kapsamlı şekilde ele alınmaktadır.

Ortaçağ Mahkemeleri; Sankt Vehme Mahkemeleri ve Engisizyon Mahkemeleri başlığı altında incelenmektedir. Mahkemelerin kuruluşu, oluşumu, yargılama usulü ve ülkelere göre mahkemelerin verdiği kararlar irdelenmektedir.

Kitapta, “Diğer Davalar” başlığı altında; Tapınak Şövalyelerinin yargılanması, Kadavra Sinodu, Martin Luther, Tommaso Crudeli ve Olimpia de Gouges davaları başroldeki mağdurların yaşam hikayeleri ile birlikte anlatılmaktadır.

Eserin son bölümünde, Cadı Avı Davaları ele alınmaktadır. Cadılık tarihi ve yargılamaları yapan Salem Cadı Mahkemeleri ele alınmaktadır.

İskenderiyeli Hypatia‘nın yaşamı, eserleri, öldürülmesi ve İskenderiye Kütüphanesi de aynı başlık altında sunulmaktadır.

Kitabın ekinde Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları bulunmaktadır.

“İnsanlık tarihi, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve acılarla doludur. Bu kitap insanlığın yetiştirdiği başlıca mümtaz kişilerin, filozofların, bilginlerin, düşünce fedailerinin, özgürlük şehitlerinin acı hikayelerini dile getirmektedir. Sokratesler, Galileolar, Brunolar, Jeanne d’Ardar, Dreyfuslar ve diğerleri siyasi ve dini gücün yönlendirdiği bağımlı, önyargılı, gayri adil yargılamaların kurbanlarından bazılarıdır. Bu kitap önyargılı, taraflı, gayri adil ve politik yargılamaya bir başkaldırı kitabıdır.”

“Kadı’yı satın alırsan adalet ölür. Adaleti ölünce devlet ölür.”  Fatih Sultan Mehmet

 

“Siyaset mahkeme salonlarına girdiği anda adalet oradan çıkar.” François Guizot

 

Felsefe Dergisi Manifestosu

0
Felsefe Dergisi

Felsefe Dergisi Manifestosu, uzun bir aradan sonra yeniden yayın hayatına başlayan dergi yayın kurulu tarafından ilan edilmiştir.

Felsefe Dergisi, 1972 yılında Prof. Dr. Afşar Timuçin‘in yönetiminde yayın hayatına başlamış, Türkiye’de felsefi düşüncenin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş köklü bir dergidir. Kesintiler olmakla birlikte 12 Eylül darbesine kadar yayınlanmıştır. 1985 yılında tekrar Afşar Timuçin yönetiminde çıkan dergi 1986 yılında Aziz Çalışlar yönetiminde tekrar yayınlanmaya başlamış ve yayınına 1990 yılına kadar devam etmiştir. Birçok sayıya imza atan dergi, 1990 yılında yayımlanan 32./33. sayısıyla yayın hayatına ara vermiştir.

Uzun bir sessizlik döneminin ardından, Felsefe Dergisi Manifestosu aracılığıyla yeniden yayın hayatına dönen dergi, bu defa çevrimiçi bir sosyal girişim olarak yapılandırılmıştır. Derginin yeniden doğuşu, yalnızca bir yayın faaliyeti değil; aynı zamanda felsefeyi yaşamın merkezine taşıma ve herkes için erişilebilir hale getirme amacını taşıyan bir kültürel harekettir.

Yeni dönemde “Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları” başlığıyla sürdürülen yayınlar, Türkçe felsefeye özellikle diyalektik bir yaklaşımla katkı sunmayı hedeflemektedir. Dergi, felsefi bilgeliği yalnızca akademik çevrelere değil; aynı zamanda mutlu, anlamlı ve tatmin edici bir hayat arayışında olan tüm bireylere ulaştırma misyonunu taşımaktadır.

Felsefe Dergisi Manifestosu

Felsefe Özgürlük Bilimidir – Felsefe Dergisi Yayın Hayatına Yeniden Başlıyor

Felsefe Dergisi yayın hayatına 35 yıllık aradan sonra Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları adı altında yeniden başlıyor. Aralık 1972 yılında Prof. Dr. Afşar Timuçin’in yönetiminde yayın hayatına başlayan Felsefe Dergisi, 1980 yılında 12 Eylül askeri darbesi tarafından kapatılmıştır. Altı yıl sonra Haziran 1986 tarihinde Aziz Çalışlar’ın editörlüğünde yayın hayatına yeniden başlayan Felsefe Dergisi, Oğuz Özügül’ün de editörlüğünde 1990 yılına kadar devam etmiştir. Derginin son olarak 32./33. sayısı yayınlanmıştır.

Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, Mayıs ve Kasım aylarında olmak üzere yılda iki defa yayınlanacaktır. En başta Türkçe felsefe dünyasını her bakımdan zenginleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla önce dijital olarak herkese açık bir şekilde yayınlanması planlanmaktadır. Ayrıca çevrim içi ve/veya yüz yüze ulusal ve uluslararası konferanslar, sempozyumlar ve çalıştaylar düzenleyecek, farklı kanallar üzerinden felsefenin ve bilimlerin sorunlarını ilgilendiren konularda farklı dillerde yayınlar yapacaktır.

Felsefe Dergisi’nin yayın hayatında kesintiler olmuş ve son olarak yayın hayatını 35 yıl önce durdurmuş olsa da; Türkçe Felsefeye telif yazılarla ve değişik dillerden yapılan çevirilerle çok büyük hizmetler vermiştir. Dergimiz gelecek yıl Mart ayında 53. yılını kutlayacaktır. Dergiyi 50. yılında yayınlamayı, hatta geniş çaplı uluslararası bir konferansla kutlamayı çok arzuladık, fakat olanaklarımız ancak şimdi el veriyor. Gelecek yıl Mayıs ayında 34. sayısını yayınlayarak bunu kısmen telafi etmeyi umuyoruz. Derginin yayınlanmasına Türkçe Felsefenin Macit Gökberk, Selahattin Hilav, Hilmi Yavuz, Uluğ Nutku, Afşar Timuçin gibi büyük kurucu isimleri aktif olarak katılmıştır. Felsefe Dergisi’ni yeni adıyla yayınlarken bu kurucu mirası eleştirel, yani diyalektik olarak sahipleniyoruz ve kapsayıp aşarak derinleştirerek sürdürmek istiyoruz.

Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, yayın hayatına bütün insanlığın yaşadığı büyük ekonomik, politik, etik ve ekolojik, kısacası toplumsal, kültürel, ahlaki ve estetik bakımdan büyük bir anlam ve değer krizinin tüm insanları var olmak mücadelesiyle karşı karşıya getirdiği koşullarda başlıyor. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde insanlık, tarihinin en derin ve en tehlikeli genel  krizlerinden birini yaşıyor. İnsanlığın içinde bulunduğu derin genel krizle birlikte ekonomik, ahlak, sanat, estetik, inanç, bilimsel, toplumsal yaşam; kısacası insanın yaşamına içerik ve anlam kazandıran her şey, eş deyişle insan yaşamının kendisi giderek daha çok değersizleşmektedir. Geçen her gün tam bir nihilist durumun hâkim hale geldiğine tanık oluyor.

İnsanın varlığı hâkim postmodern-neoliberal ideolojiye göre kurgulanan “yeni” insan tipi açısından yalnızca kâr, çıkar, yarar ve kazanç bağlamında bir önem arz etmektedir. Diğerleri ancak kâr kaynağı olarak çıkar sağlamak için iş görüyorsa bir anlam ifade etmektedir. Bu çerçevenin dışına düşen her kim olursa olsun herkes kelimenin gerçek anlamında “hiçbir şey” olarak işlem görmekte ve “değersiz” olarak alınmaktadır. Bu koşullar altında insanlığın Nazi toplama kamplarının geniş çaplı bir uygulaması ile karşı karşıya olduğunu düşünmeden etmek mümkün değildir.

Birkaç yıl önce dünya çapında yaşanan pandemi, insanlığın içinde bulunduğu bu genel krizi daha belirgin ve daha açık olarak görünür hale getirmiştir. Bölgemizde yaşanan savaşlar yeni bir “dünya savaşı” söylemini daha sıklıkla kullanılır kılmıştır. Hatta güçlü dünya politikacılarının insanlığı bir nükleer savaş ile tehdit ettiğine ve esir almak istediğine tanık olmuşuzdur. İnsanlık bu büyük genel krizin neden olduğu büyük bir çöküş ve yok olma tehlikesine doğru sürüklenip gitmektedir. Bu büyük tehlike, insanlık ve belki de gezegenimizde var olan tüm canlı organizmanın geleceğini ilgilendirmektedir. Bu nedenle insanlık bugün kelimenin gerçek anlamında bir “olmak ya da olmamak” sorunuyla karşı karşıya gelmiştir.

Çağdaş felsefenin kurucuları insanlığın içinde bulunduğu durumu ve tüm ilişkilerinde taşımış olduğu şiddet potansiyelini göz önünde bulundurarak modern insanlık halini ta başından beri “herkesin herkese karşı savaşı” ve “olmak ya da olmamak” durumu olarak belirlemiştir. Bu durumda ‘insan insanın kurdu’ olmaktan başka bir şey olamazdı. Bugün bu durum insanlık, diğer tüm canlılar ve genel olarak doğa bakımından gerçek anlamda çok acil hayati bir öneme sahiptir.

İnsanlığın genel krizi felsefenin hep alacakaranlığı olmuştur. İnsanlığın küllerinden yeniden doğuşu felsefenin de yeniden kendisine gelişinin ve kuruluşunun önkoşuludur. Felsefe insanlığın kâinatta veya evrende varlığına akla dayalı bir anlam kazandırma çabasının bir ürünü olarak varolmuştur. Akıl, çağımızı tüm çelişkileriyle ve çelişkilere içkin çözüm potansiyelleriyle kavrayan ve buna dayalı eylem perspektifi sunmakla yükümlü olan felsefenin en önemli aracıdır. Bu, felsefenin tüm bilimleri temellendirici ve ereği bilimselleştirici özgürlük bilimi olmasından kaynaklanır. Mevcut değer ve anlam krizinin bugün derinleşerek yıkıcı bir şekilde yaşanıyor olmasının nedeni, modern insanın başından beri çelişkili pratiğinde ve derme çatma olan dünya tasarımında birliğin ve bütünlüğün çökmüş olmasıdır. İnsanlık dünya çapında akla dayalı barışı ve özgürlüğü mümkün kılan yeni bir birlik ve bütünlük arayışı içindedir. Bu durum en başta felsefeyi göreve çağırmaktadır. Fakat özellikle Türkçe felsefede son 30-40 yıldır bilimsel gelişmenin çok gerisinde kalınmıştır. Bilim düşmanı Heideggerci ve başka mistik ve teolojik varlık teorileri üzerinden irrasyonel bir varlık ve anlam tartışması hâkim kılınmıştır. Perspektifinde ve içeriğinde özgürlük olmayan Nietzscheci güç istencini buna sanki bir çözümmüş gibi sunulmuştur. Ama bu, bugünkü zaten hâkim rekabetçi günlük pratiği onaylamaktan başka bir anlama gelmemektedir. Thomas Hobbes, “herkesinherkese karşı savaşı” anlamına gelen bu durumu “doğa durumu” olarak tanımlamıştır –ki bu, akıl dışı olan, akıl ile düzenlenmemiş, kendiliğinden oluşmuş olan anlamına gelmektedir. Kendiliğinden oluşmuş akıl dışı durum, “normal” durummuş gibi sunulmak istenmektedir.

Mitolojiler de kendi dönemlerinde bir anlam krizinin bir ürünü olarak doğmuştur. Hesiodos’un kendi coğrafyasında tüm kültürlerin büyük bir sentez denemesiyle rasyonelleştirdiği mitolojinin çökmesiyle, mitoloji kendi içinde oluşturduğu akıl (logos) potansiyelini serbest bırakmıştır. Felsefi düşüncenin habercisi olan Thales, mevcut durumda içinden çıkış aranan krizin aynı zamanda köken, geçmiş ve gelecek ile de doğrudan ilgili olduğunu ve bunun ancak logosa dayalı olarak çözülebileceğini göstermiştir. Epiküros’un insanın mutluluğu için gerçek doğanın incelenmesi gerektiğine dair talebi neredeyse tüm antikler için geçerlidir ve bu, felsefenin başından itibaren ontolojik bir kuruluş arayışı içine girdiğini göstermektedir.

Arkhe sorusu bir varlık sorusudur. Eş deyişle Arkhe sorusu ontolojik bir sorudur. Arkhe sorusu, sonra, bir epistemolojik sorudur. Arkhe sorusu tüm pratik yaşamımızı ilgilendiren, dünyanın varolma tarzına dair bir anlam, dolayısıyla ahlak sorusudur. Arkhe sorusu çöken hâkim çokluğun birliğini yeni ve daha ileri bir çokluğun birliğini kurmayı, daha üst seviyede yeni bir bütünlük oluşturmayı ve böylelikle dünyaya ve yaşama yeni bir anlam kazandırmayı amaçlamış olmanın sonucu oluşan dünyayı değiştirmeye dair bir sorudur. Platon ve Aristoteles ile sınırlı olmayan Atina klasik felsefe sistemleri bu arayışın üst uğrağıdır. Aristotles tüm antik tartışmayı ansiklopedik bir bakışla sentezlerken varlığı hem oluşum hem süreklilik ve hem de kopuş olarak kurgulamıştır. Buna göre çokluk ve birlik ontolojik bir zorunluluktur. Bilgi, ontolojik sürecin gerçekçi epistemolojik kurgulanışı olarak ortaya konmuştur. Bilgi varlığın bilgisidir. Çağımızda felsefede varlığın ontolojik kurgusunda antik akıl emeğinin ulaşmış olduğu bu seviyenin gerisine düşülemez. Felsefe ta başından beri ontolojik olarak temellendirilmiş olmaya dair formüle edilmiş olan bu talebinden vazgeçemez.

Descartes’ın evrende varolan her şeyin varlığının her şeyin varlığına bağlı olduğuna dair önermesi, Stoacı bir fikir olmasına karşın bilimsel modern dünya görüşüne dayanak oluşturur. Kopernik Devrimi ile güneş merkezli dünya tasarımı temellendirilmiş ve böylelikle insanın evrende imtiyazlı olduğuna dair yaratılış mitosuna dayalı efsane son bulmuştur. İnsan da evrende her varolan varlık gibi bir varlıktır. Dolayısıyla insanın evrende imtiyazlı bir varlık olduğuna dair söylem bir mittir.

İnsan da evrende varolan her şey gibi basit bir ayrıntıdan başka bir şey değildir. Fakat insan evrenden nesnel gerçekliğe anlam kazanabilmektedir ve ona kendi perspektifinden diğer canlıları ve doğanın gereksinimlerini göz önünde bulundurarak anlam katma kapasitesine sahiptir. Bunu mümkün kılan içimizdeki ahlak yasasıdır. Galileo Galilei’nin eylemsizlik yasasını temellendirmesiyle evrene dair Skolastik statik kurgunun yerini devinen bir evren tasarımı almıştır. Böylelikle insanın evrende varlık nedenine dair yaratılış mitosundan kazanılan (tanrı ve insan merkezci) anlam geçerliliğini yitirmiştir. Ancak bu kendi kendine devinen varlık görüşüne dayalı olarak, modern felsefenin üst uğrağı olan Hegel felsefesi çerçevesinde, insanın evrende varlığının anlamının özgürlük olduğu gösterilebilmiştir.

Evren kendiliğinden bir anlam sunmuyor. Evrene ve böylelikle evrende kendi varlığına anlam veren insandan başkası değildir.

Descartes “düşünüyorum, o halde varım” ilkesinin evrende, Hobbes ise insanın özgürlüğünün doğada temellendirildiğini modern felsefenin kuruluş aşamasında hâlihazırda göstermiştir. Hegel’in varlık kurgusuna göre, kendisini hareket ettirebilmek için kendi hareket gücünden başka aşkın bir güce ihtiyaç duymayan varlık, ancak kendi hareket kapasitesini kendisinde barındıran varlıklar varedebilir. Bu nedenle insanın özgürlüğü doğada, yani varlıkta temellendirilmiştir. Bu nedenle Locke, insanın şu veya bu kapasitesinin değil, bir bütün olarak aklıyla, vicdanıyla ve iradesiyle eylemde özgür olması gerektiğini talep etmiştir. Ne var ki, doğa bir özne gibi işlese de; doğada bir erek bulunmaktadır.

Kant’tan beri açıkça ifade edildiği gibi, doğa sanki bir özne gibi işlemektedir, fakat ereksel olmayan erekselliği doğayı bir özne olarak tanımlamayı mümkün kılmamaktadır. Evrende her şey birbiriyle ilişkili olsa da hiçbir şey başka bir şey için yaratılmamıştır. Hiçbir şey başka bir şeyin varlığı için varedilmemiştir. Hiçbir şey insanın varlığı için de yaratılmamıştır. Her şey kendiliğinden varolmuş ve evrim dolayısıyla değişerek gelişmiştir.

Heideggerci statik tasarımında olduğu gibi, varlığa antropomorfik özellikler yükleyip, onu konuşturan, ona varlığın anlamını söyleten mevcut varlık tasarımları bilim dışı ve irrasyoneldir. İrrasyonelizm, anti-felsefi yıkıcı bir ‘düşünce’ hareketidir ve kendisini felsefe tarihinde gücüne göre bazen felsefenin içinde yıkıcı güç olarak bazen de felsefenin dışında sanki asıl felsefeymiş gibi felsefeye, yani logosa dayalı düşünme tarzına karşı konumlandırarak varolmuştur. Rasyonel varlık tasavvurunda Spinozacı yaklaşımın ve rasyonel felsefe tasarımında Hegel’in gerisine düşülemez.

Modernler tarafından “ikinci doğa” olarak tanımlanan ve antikler tarafından physis, yani doğada ve aynı zamanda doğa karşısında nomos olarak belirlenen kültürel-toplumsal alan, bir ilişkiler, eylemler ve değerleri içeren erekler bütünüdür. Toplumun kavramlaştırılması konusunda Protogoras’tan beri biriken bu Aristotelesçi yaklaşımın gerisine düşülemez. İnsanın özgürlüğü doğada temellendirilmiştir, fakat onun toplumdaki özgürlüğünün yine onun kendisi tarafından temellendirilmesi ve kurulması gerekmektedir. Felsefe mevcut en son bilimsel bilgilere dayanarak genelleştirip kurguladığı dünya tasarımı dolayısıyla insanlığı dünyada özgürlüğünü gerçekleştirme konusunda yönlendirmekle yükümlüdür. Bu onun teorik olduğu kadar pratik bir özgürlük bilimi olma özelliğinden kaynaklanır. Kant, kendisini teoriye indirgeyen, eylem alanını sadece teori ile sınırlayan felsefi uğraşı haklı olarak basit bir ‘düşünce oyunu’ olarak tanımlamıştır.

Modern felsefe, Yeniçağ ve Modernlik koşullarında bir dünya tasarımı sunarken merkezinde bireyin öznelliğini temellendirme çabası olan Helenist felsefenin bir sentezine yönelir. Şüpheci düşünceyi dönüştürerek diyalektik düşünce çerçevesine yerleştiren modern filozoflar, insanı diyalektik bütüncül bakışla hem teorik hem de pratik varlık olarak kavramaya çalışır. Modernler insanlığın dünyada özgürlüğünün kurgulanması ve kurulması konusunda teorik kavrayışı, insanlık halini bir çelişkiler ve çatışkılar bütünü olarak ortaya koymaya kadar getirmiştir. Modern insanlık hali Hobbes tarafından ta başından itibaren kendinde büyük yıkıcı şiddet potansiyelleri barındıran bir savaş hali olarak betimlenmiştir. Kant, ahlaklılığı gönüllü ve özgür eylem alanı olarak belirlerken; bu eylemleri yargılayan formel hukuk alanının ilkesini mutluluk değil, cezalandırma olarak teşhis ederek, erdem ve yargı alanlarının çatışık durumuna dikkat çekmiştir. Hegel, modern insanlığa dair bu gözlemi geliştirerek modern insanlık halini bireyin vicdan hukuku ile toplumsal ahlaklılığın çelişkili trajik hali olarak ortaya koyar.

Marx, insanlık halini yeniden kurgularken, geleneksel olarak yapıldığı üzere doğayı zorunluluk ve toplumu özgürlük alanı olarak birbirinden ayrı bir şekilde belirlememiştir. Bu düalist yaklaşıma karşı diyalektik ilişkisel bir bakış geliştirmiştir. Marx üretim alanını zorunluluk alanı olarak belirlemiştir. Üretim alanı, doğal ilişiklerin ve toplumsal ilişkilerin kesişim noktasında ortaya çıkan, insanın iradesini ona tâbi kılmak zorunda olduğu alandır. Kültür, emek dolayısıyla üretim sonucu oluşur. Özgürlük alanı, üretim dolayısıyla mümkün olan, fakat üretim alanının ötesinde beliren ve insanın kendisini özgür iradesiyle ortaya koyduğu alandır. Sanat, zorunluluk alanı dolayısıyla mümkün olan bu özgürlük alanında oluşur. İnsanlık hali bu bütünlük içinde temelde olan ve onun üzerinde şekillenen ile birlikte kavrandığı oranda toplumsal ilişkilerdeki tüm çarpıklıklar, çelişkiler ve çatışmalar kaynaklarıyla birlikte kavranabilir ve açıklanabilir. Marx, insanlık haline dair bu bütüncül yaklaşımıyla zorunluluk alanının özgürleşmesine bağlı olarak özgürlük alanının da tahakküm ilişkilerindenarındırılabileceğini göstermiştir.

Modern devletin kaynağı kendisini mülkiyet problemi olarak ifade eden üretim ilişkilerinde gözlemlenen sınıfsal çelişkidir. Bu çelişkinin toplumsal ilişkiler bakımından yaygın izdüşümünü, toplumun ezici çoğunluğunun üretmesine karşın kendisini gerçekleştirmek için gerekli araçlardan yoksun olmasında görür. Adam Smith modern işbölümünü bir yandan insanı insanlıktan çıkaran, insanın insana dair tüm yetilerini çökerten bir durum olarak betimlerken, diğer yandan büyük kavgayı bir efendi-köle savaşı olarak ortaya koymuştur. Sınıf teorileri benden çok önce vardı diyen Marx, zamanı insanın kendisini gerçekleştirdiği mekân olarak belirler. Fakat aynı zamanda modern toplumda zamanın emekçi insanın emeğinin ücretlendirilmesi için bir ölçü olarak kullanılıyor olmasını, emeğin ontolojik ve teleolojik yaratıcı işlevini tersine çevirdiğini gösterir. John Miller, insanın insan tarafından köleleştirilmesinin temelinde kadının erkek tarafından köleleştirilmesinin yattığını göstererek sorunun kaynağının mülkiyet ilişkileri olduğunu ortaya koyar. Kadının köleleştirilmesi onu kamusallığın dışına itmiş ve eve hapsolmaya mahkûm etmiştir. Mary Wollstonecraft, kadının kamusallığını temellendirirken, böylelikle aynı zamanda aşkın özgürlük sorununu insanlığın gündemine taşımıştır.

Engels, toplumsal varlığın ontolojisinin sorununu emeğin ve aşkın özgürlük problemi olarak belirlemiştir.

Tasavvuf çerçevesinde ve şiir geleneğinde de olsa yeryüzünü gerçeğin, aşkın, dostluğun, kardeşliğin, dürüstlüğün, emeğin, sömürüyle değil, alın teriyle akla ve bilgeliğe dayalı yaşamanın yeryüzü yapma düşüncesi Türkçe Anadolu düşünce geleneğinde mevcuttur ve bu bakımdan birçok yanıyla Anadolu kaynaklı felsefe tarihi, bu geleneğin vasiyetinin de gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir. Türkçe felsefe mirası Tanzimat’tan beri birikerek gelmiştir ve özellikle 20. yüzyılda ortaya konan felsefi emek ile biçim kazanmaya başlamıştır.

Çağdaş felsefi düşünce Descartes ve Hobbes’tan beri insanlık halinin başlıca sorununu toplumsal varlığın ontoloji problemi olarak belirlemiştir. Hegel’in felsefe sistemi bu problemin kurgulanması ve kavramlaştırılmasında doruk noktasını oluşturmaktadır. 20. yüzyılda yapılan ontoloji araştırmalarının ve yürütülen tartışmaların ışığında varlık kavramı yakından tanımlanmıştır. Varlık bundan böyle artık genel olarak tanımlanmak yerine daha yakından kavranmış ve organik olmayan, organik olan ve toplum olarak katmanlara ayrılmıştır. Bu katmanlar iç içe geçmektedir, birinden diğerine zorunlu geçişler bulunmaktadır. Bilimsel bilginin ışığında bu katmanların her birinin kendisine has yasallığı vardır. Bu genel ontolojiye dayalı toplumsal varlığın ontolojisi Lukács tarafından emek ontolojisi olarak belirlenmiştir. Modern çağda emek, bağımlı ücretli, özgür olmayan emektir. Emeğin ücretli halinin bağımlılığı, modern çağda toplumsal varlığın ontolojik tutsaklığına işaret eder. Bu nedenle emeğin bağımlı halinden kurtarılıp özgürleştirilmesi, toplumsal varlığın ontolojik kurtuluşuna ve insanlığın her bakımdan yeniden kuruluşuna denk gelmektedir.

Bu bütünlüklü yeniden kuruluş aynı zamanda iklim ve ekolojik problemlerinin çözümü, sanatın metalaştırılmış halinden, ahlaklılığın yabancılaşmış halinden kurtarılması, insanın uzva indirgendiği teknolojiyle ilişkisinin tersine çevrilip yeniden düzenlenmesi ve bilimlerin sonuçlarının kötüye kullanmasını engellemek için bir çıkış olacaktır. Yapay zekâ insanın yarattığı kendi doğal zekâsının ürünüdür. Teknolojinin de özgürleşmesi anlamına gelen toplumsal varlığın ontolojisinin özgürleşmesi, insanı kendi emeğinin ürünü olan yapay zekâ karşında kapıldığı ve gelecek korkusuyla başat giden bu korkudan da kurtaracaktır. Felsefe Dergisi, insanlığın içinde bulunduğu derin anlam krizinden çıkış için gerekli olan yeni bir dünya tasarımının şekillenmesine bu perspektiften katkı sunmak için yayın hayatına yeniden başlamaktadır.

Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, kendisini uzun ve zengin tarihi olan büyük diyalektik felsefe geleneği içinde görmektedir. Diyalektik bakış; formel ve içeriksel, teorik olduğu kadar pratik, tümeli de tikeli de aynı zamanda sürekli bir oluşum, her şeyi bir oluşum, varoluş, yokoluş ve yeniden varoluş olarak kavrayan, nedensel-süreçsel-sonuçsal düşünen bir bakışa sahiptir. Bu nedenle diyalektik, felsefi düşünce çerçevesinde tarihsel olarak geliştirilmiş olan en kapsamlı ve en gelişkin felsefe aracı olarak görünmektedir. Zira diyalektik Herakleitos’tan beri gösterilmeye çalışıldığı üzere doğada, toplumda ve düşüncede aynı zamanda farklı biçimlerde geçerli olan bir hareket yasasıdır. Bu nedenle Felsefe Dergisi – Diyalektik Düşünce Yazıları, Türkçe felsefeye öncelikle diyalektik bir bakışla katkı sunmayı amaçlamaktadır.

Felsefe Dergisi

​Tarihî Kent ve Kentsel Alanların Korunması ve Yönetimi İçin Valetta İlkeleri

0

Tarihî Kent ve Kentsel Alanların Korunması ve Yönetimi İçin Valetta İlkeleri(The Valletta Principles for the Safeguarding and Management of Historic Cities), 28 Kasım 2011 tarihinde Paris’te yapılan 17. ICOMOS Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) Genel Kurulunda kabul edilmiştir. UNESCO Genel Müdürü Sayın Irina Bokova ve Fransa Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Nicolas Sarkozy’nin de desteklediği kongre 106 ülkeden 1150 katılımcı ile düzenlenmiştir. Valetta İlkeleri, Türkçe’ye Zeynep Ahunbay tarafından 2014 yılında kazandırılmıştır. 

International Council on Monuments and Sites, Uluslararası ve hükümetler dışı bir organizasyondur. 1965 yılında Varşova’da kurulmuştur. Kuruluşun amacı, tarihi anıtlar ve sitlerin korunması ve değerlendirilmesine yönelik ilkeler, teknikler ve siyasetler geliştirmek ve ilgili her türlü araştırmayı desteklemek ve yönlendirmektir. ICOMOS’un kuruluşu 1964’de Venedik’te yapılan 2.Uluslararası Tarihi Anıtlar Mimar ve Teknisyenleri Kongresi’nin sonuç bildirgesi olan “Venedik Tüzüğü” nün, anıt ve yerleşmelerin korunması konusunda çalışacak uluslararası bir konseyin kurulması kararına dayanmaktadır. 1965’te, Varşova’da toplanan ICOMOS’un birinci genel kurulu niteliğindeki kongre hem Venedik Tüzüğü’nü uluslararası düzeyde kabul etmiş, hem de ICOMOS’un kuruluş kararını vermiştir. ICOMOS’un geçerli uluslararası tüzüğü, 22 Mayıs 1978’de Moskova’da yapılan beşinci genel kurulda son biçimini almış ve yürürlüğe girmiştir. Sekretaryası Paris’tedir. ICOMOS’un 110’dan fazla ülkede kurulmuş ulusal komiteleri ve 7500’ü aşkın üyesi bulunmaktadır. 

ICOMOS 17. Kongresi-Paris

​Tarihî Kent ve Kentsel Alanların Korunması ve Yönetimi İçin Valetta İlkeleri
GİRİŞ
Bugün insanlık bir takım değişikliklerle karşı karşıyadır. Bu değişiklikler genelde insan yerleşimlerini, özel olarak da tarihi kentleri ve kentsel alanları ilgilendirmektedir. Pazarların ve üretim yöntemlerinin küreselleşmesi bölgelerden şehirlere, özellikle büyük kentlere nüfus akınına neden olmaktadır. Siyaset ve iş dünyasındaki değişiklikler, kentlerde ve kentsel alanlarda yeni yapılanma ve çalışma koşulları ortaya çıkarmaktadır. Bunlar kimliği güçlendirme çabalarının parçası olarak, ayrımcılığa ve sosyal köksüzlüğe karşı da gereklidir.
Bugün artık uluslararası bir çerçevede ele alınan kentsel koruma alanında, yeni istekler konusundaki bilinç sürekli olarak artmaktadır. Kültür mirasının korunması ve değerlendirilmesinden sorumlu kuruluşlar becerilerini, araçlarını, eğilimlerini ve çoğu kez planlama sürecindeki rollerini geliştirmelidirler.
Buna dayanarak, ICOMOS’un Uluslararası Tarihi Kentler ve Köyler Komitesi CIVVIH, Washington Tüzüğü (1987) ve Nairobi Tavsiyesindeki (1976) yaklaşım ve düşünceleri güncellemiştir. Tarihi kentler ve kentsel alanların korunmasıyla ilgili tanım ve yöntemlerdeki belirgin evrim dikkate alınarak, amaçlar, eğilimler ve gerekli araçlar yeniden tanımlanmıştır.
Yapılan değişiklikler kültür mirasını kentsel alanın dar kapsamından çıkarmakta; konuya bölgesel ölçekten bakarak; süreklilik ve kimlik gibi somut olmayan değerler; geleneksel arazi kullanımı; kamusal alanın toplum ilişkilerindeki rolü; bütünleşme ve çevresel etkenler gibi diğer sosyo-ekonomik etkenler konularında daha derin bir farkındalık yansıtmaktadır.
Peyzajın kamusal alan olarak rolü veya kentin genel görünümünün topoğrafyası ve silueti ile birlikte bir bütün olarak kavramsallaştırılması gibi konular etrafında gelişen sorular eskiden olduğundan daha önemli gözükmektedir. Özellikle hızla büyüyen kentler için önem taşıyan diğer bir değişiklik, tarihi kentin morfolojisinin tanımlanmasına yardımcı olan geleneksel parsel boyutlarını değiştiren büyük ölçekli projelerin yarattığı sorunların ele alınmasıdır.
Bu anlamda, kültür mirasını kentsel ekosistemin parçası, önemli bir kaynak olarak ele almak gerekir. Tarihi kentlerin ve bulundukları çevrenin uyumlu gelişimi için bu görüşe saygı gösterilmelidir.
Sürdürülebilir gelişme kavramı o denli önem kazanmıştır ki, mimari planlama ve müdahaleler konusundaki temel yaklaşımlar kentin yayılmasını sınırlandırma ve kentsel mirası korumaya yönelik politikalara dayanmaktadır.
Bu belgenin temel amacı tarihi kentlerde ve kentsel alanlarda yapılacak her tür müdahaleye uygulanabilir ilke ve stratejiler önermektir. Bu ilke ve stratejiler hem tarihi kentlerin ve evrelerinin değerlerini korumak, hem de günümüz sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamıyla bütünleşmelerine yöneliktir.
Yapılacak müdahaleler hem yörenin soyut ve somut kültürel miras değerlerine, hem de yaşayanların yaşam kalitesine saygı göstermelidir.
Tarihi kentler, kentsel alanlar ve çevrelerinin korunmasına yönelik bu belge dört bölümden oluşmaktadır:

1. Tanımlar,
2. Değişimin yönleri (zorluklar)
3. Müdahale ölçütleri,
4. Öneriler ve stratejiler,

1. TANIMLAR
a) Tarihi kentler ve kentsel alanlar

Tarihi kentler ve kentsel alanlar somut ve soyut ögelerden oluşurlar. Somut ögeler, kentin strüktürüne ek olarak, mimari ögeler, kentin içi ve çevresindeki peyzaj, arkeolojik kalıntılar, panoramalar, siluetler, bakı noktaları ve anıtsal sitleri kapsar. Soyut ögeler ise tarihi değerin özünü oluşturan etkinlikler, simgesel ve tarihi işlevler, görenekler, gelenekler, anılar ve kültürel kaynaklardan oluşur.

Tarihi kentler ve kentsel alanlar bir toplumun ve onun kültürel kimliğinin evrimini anlatan mekansal oluşumlardır. Büyük bir doğal veya insan yapısı çevrenin parçasıdırlar ve birbirlerinden ayrılmaları düşünülemez.

Tarihi kentler ve kentsel alanlar onları biçimlendiren geçmişin yaşayan kanıtlarıdırlar. Tarihi veya geleneksel alanlar günlük yaşamın parçasıdırlar. Korunmaları ve çağdaş toplumla bütünleşmeleri kent planlama ve imar hareketlerinin temelini oluşturur.

b) Çevre

Çevre tarihi kentsel mirasın bulunduğu ve onun kavranmasını, algılanmasını, yaşanmasını statik veya dinamik yönden etkileyen veya onunla sosyal, ekonomik, ya da kültürel olarak doğrudan ilişkili doğal ve/veya insan yapısı ortamdır.

c) Koruma

Tarihi kentler ile kentsel alanların ve çevrelerinin korunması, onların onarımı, konservasyonu, iyileştirilmesi ve yönetimi yanında, tutarlı gelişmeleri ve çağdaş yaşama uyarlanmaları için gerekli işlemleri kapsar.

d) Koruma altında olan kentsel alan

Korunan bir kentsel alan, şehrin tarihinin bir dönemini veya bir gelişim aşamasını temsil eder.

İçinde anıtlar ve alanın korunmasına neden olan kültürel değerleri yansıtan binaların yer aldığı özgün kentsel doku bulunur.

Koruma kentin tarihi gelişimini kapsayabilir ve onun temel sivil, dini ve sosyal işlevlerinin sürdürülmesini de destekleyebilir.

e ) Tampon bölge

Tampon bölge sit alanının dışında yer alan ve alanın kültürel değerlerini çevresindeki faaliyetlerin olumsuz etkilerine karşı korumaya yönelik, iyi tanımlanmış bir kuşaktır. Söz konusu zararlı etki fiziksel, görsel veya sosyal olabilir.

f ) Yönetim Planı

Yönetim Planı kültür mirasının korunması için kullanılacak tüm strateji ve araçları ayrıntılı
olarak tanımlayan ve aynı zamanda çağdaş yaşam gereklerini karşılayan bir belgedir. Yasal,
parasal, yönetimsel ve korumaya yönelik belgeler ile Koruma ve İzleme Planlarını içerir.

g ) Yerin ruhu

Alana özel kimliğini, anlamını, duygusunu ve gizemini kazandıran somut, soyut, fiziksel ve tinsel ögeler “yerin ruhu” olarak tanımlanmaktadır. Ruh mekânı yaratmakta; mekan da bu ruhu inşa etmekte ve biçimlendirmektedir (Quebec Bildirgesi, 2008).

2 DEĞİŞİMİN FARKLI YÖNLERİ

Yaşayan organizmalar olarak tarihi kentler ve kentsel alanlar sürekli değişime tabidirler. Bu değişiklikler kentin tüm ögelerini (doğal, insani, somut ve soyut) etkiler.

Uygun bir şekilde yönetildiğinde, değişim tarihi kent ve kentsel alanların niteliğinin, tarihi özellikleri gözetilerek geliştirilmesi için bir fırsat olabilir.

a) Değişim ve doğal çevre

Washington Tüzüğü’nde doğal çevredeki değişikliklerden kaynaklanan sorunlara dikkat çekilmiştir: “ Kültür mirasını yaşatmak, kentlilere güvenli ve sağlıklı bir ortam sunmak için, tarihi kentler (ve çevreleri) doğal afetlere ve hava kirliliği, titreşim gibi zararlı etkilere karşı korunmalıdır .“ (Madde 14)

Tarihi kent ve kentsel alanlarda değişim doğal dengeye saygı üzerine temellenmeli, doğal kaynakları yok etmekten, enerjiyi boşa harcamaktan ve doğal döngülerin dengesini bozmaktan kaçınılmalıdır.

Değişim tarihi kent ve kentsel alanlardaki ekolojik bağlamı geliştirmek; hava, su ve toprak kalitesini iyileştirmek; yeşil alanları genişletmek ve ulaşılabilirliğini artırmak, doğal kaynaklara gereksiz baskıları önlemek için kullanılmalıdır.

Tarihi kentler ve çevreleri iklim değişikliği ve sayıları artan doğal felaketlerin etkilerinden korunmalıdır.

İklim değişikliğinin tarihi kentler ve kentsel alanlara büyük ve yıkıcı etkileri olabilir çünkü kentsel dokunun kırılganlığının yanı sıra, birçok eski bina terk edilmekte ve iklim değişikliğinden kaynaklanan sorunları çözmek için büyük masraflar yapılması gerekmektedir.

Amaç iklim değişikliği karşısında tüm dünyada artan bilinçten kaynaklanan stratejilerden yararlanmak ve onları tarihi kentlerin korunması için uygun bir şekilde uygulamak olmalıdır.

b) Değişim ve yapılı çevre

Tarihi çevrede çağdaş mimarlık konusunda Washington Tüzüğü şöyle demektedir: “Çevreyle uyumlu çağdaş ögelerin katılımı bir alanın zenginleşmesine katkıda bulunabileceğinden, engellenmemelidir “ (Madde 10).

Tarihi çevreye katılan çağdaş mimari ögeler alanın değerlerine ve ortama saygılı olmalıdır.

Çağdaş mimari kentsel sürekliliği yeniden canlandırarak, şehrin estetik yönden zenginleşmesine katkıda bulunabilir.

Mekansal, görsel, soyut ve işlevsel yönden uygun mimari müdahalelerin temelinde tarihi değerlere, düzenlere ve katmanlara saygı olmalıdır.

Yeni mimari, tarihi alanın mekansal düzeni ile uyumlu ve geleneksel biçimlenmesine saygılı, günün ve yerin mimari eğilimlerinin gerçek bir ifadesi olmalıdır. Ne tür üslup ve anlatım aracıyla olursa olsun, yeni tasarımlarda çarpıcı veya aşırı tezatların olumsuz etkilerinden, kentsel dokunun ve mekanın parçalanması ve kesintiye uğratılmasından kaçınılmalıdır.

Mevcut mimariyi olumsuz etkilemeyen, yerin ruhunu kucaklayan ve ayırt edilebilen bir yaratıcılığa olanak tanıyan bir kompozisyon sürekliliğine öncelik verilmelidir.

Mimarlar ve kent plancıları tarihi kenti iyi tanımak, anlamak için yüreklendirilmelidir.

c) Kullanım ve sosyal çevre değişikliği

Yerel toplumların özel yaşam biçimlerinin değişmesi, geleneksel kullanım ve işlevlerin terk edilmesi, tarihi kent ve kentsel alanlarda olumsuz etkilere yol açabilir. Eğer bu değişimlerin niteliği dikkate alınmazsa, orada yaşayanların başka bir yere göçmesine; böylece, terk edilen yerdeki kültürel geleneklerin yok olmasına, kimlik ve karakterinin yitirilmesine yol açılabilir.

Bu durum tarihi kent ve kentsel alanların yalnız turizm ve tatile yönelik bir işleve yönelmesine, yerel halkın günlük yaşamına uygun olmayan bir yere dönüşmesiyle sonlanabilir.

Bir tarihi kentin korunması, geleneksel sanatların sürdürülmesine ve yerel halkın yerinde kalmasına yönelik çabalar gerektirir.

Kiralardaki artıştan kaynaklanan soylulaştırma sürecinin ve kentin veya kentsel alanın konut ve kamusal alanının çöküntüye uğramasının denetlenmesi önemlidir.

Soylulaştırmanın toplumları etkileyebileceğinin, alanı yaşanabilir olmaktan uzaklaştırabileceğinin ve sonunda karakterini yok etmeye kadar gidebileceğinin bilinmesi önemlidir.

Geleneksel kültürel ve ekonomik çeşitliliğinin korunması, özellikle bu o yerin ayırt edici özelliği olduğunda, çok önemlidir.

Tarihi kentler ve kentsel alanlar kitlesel turizmin bir tüketim ürünü olma riskiyle karşı karşıyadırlar; bu durum onların özgünlük ve kültür mirası değerlerini yitirmeleriyle sonuçlanabilir.

Yeni etkinlikler, ulaşım/taşıma sorunları veya trafik sıkışıklığı gibi ikincil olumsuz etkileri engelleyecek biçimde, dikkatle yönetilmelidir.

d) Değişim ve somut olmayan miras

Soyut kültürel mirasın korunması yapılı çevrenin korunması, yaşatılması kadar önemlidir.

Bir yerin karakter ve ruhunun tanımlanmasına yardımcı olan, o yerin kimliğini ve ruhunu oluşturan soyut ögeler belirlenmeli ve korunmalıdır.

3 MÜDAHALE ÖLÇÜTLERI
a) Değerler

Tarihi kentlerde ve kentsel alanlarda yapılacak tüm müdahaleler onların soyut ve somut kültür değerlerine saygı göstermeli ve dikkat çekmelidir.

b) Nitelik

Tarihi kent ve alanlarda yapılacak her müdahale, orada yaşayanların yaşam kalitelerini ve çevrenin niteliğini iyileştirmeyi hedeflemelidir.

c) Nicelik

Değişikliklerin artması tarihi kent ve değerleri üzerinde olumsuz etki yapabilir.

Eğer kentsel çevrenin ve kültürel değerlerinin iyileştirilmesine olumlu bir etkisi olmayacaksa, büyük niteliksel ve niceliksel değişikliklerden kaçınılmalıdır.

Kentin büyümesine bağlı değişiklikler denetlenmeli ve kentin genel görünümüne ve mimari dokusuna yapacakları fiziksel ve görsel etkileri en aza indirgemek için dikkatle yönetilmelidir.

d) Tutarlılık, ahenk

Tutarlılıkla ilgili olarak Nairobi Tavsiyelerinin 3. Maddesinde şöyle denilmektedir: “ Her tarihi alan ve çevresi, özel karakteri ve dengesi, onu oluşturan parçaların birbiriyle kaynaşmasına bağlı olan ve yapılar, mekânsal organizasyon ve çevresi kadar, insan faaliyetlerini de içeren tutarlı bir bütün olarak görülmelidir. Ne kadar mütevazi olurlarsa olsunlar, tüm geçerli ögeler, insan etkinlikleri de dahil olmak üzere, bütünle ilişkilerinde gözardı edilemeyecek bir anlam taşırlar. “

Tarihi kentler, kentsel alanlar ve çevreleri bir bütün olarak ele alınmalıdır.

Dengeleri ve özellikleri onları oluşturan parçalara bağlıdır.

Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunması, kentin ve çevresinin bütün olarak kavranması ve anlaşılması sürecinin bir parçası olmalıdır. Bu tarihi kentleri tüm planlama düzeylerinde ele alan, sosyal dokularına ve kültürel çeşitliliklerine saygı gösteren, tutarlı ekonomik ve sosyal gelişme politikaları gerektirir.

e) Denge ve uyum

Tarihi kentlerin korunması, zorunlu olarak, kentin temel mekansal, çevresel, sosyal, kültürel ve ekonomik dengelerinin korunmasını içermelidir. Bu durum, eski sakinlerin yerlerinde kalmalarına ve yeni sakinlerin katılımına (mahalleli veya tarihi kenti kullananlar olarak) olanak sağlayan, sıkışıklık yaratmadan gelişmeye yardımcı eylemler gerektirir.

f) Zaman

Değişim hızı denetlenmesi gereken bir parametredir. Aşırı hızla değişim, bir tarihi kentin değerlerinin bütünlüğünü olumsuz etkileyebilir.

Müdahalelerin boyutu ve sıklığı, şeffaf ve tanımlı müdahale süreçlerine bağlı olmak yanında, fizibilite çalışmalarına dayanmalı ve plan kararları ile uyumlu olmalıdır.

g) Yöntem ve bilimsel disiplin

“ Tarihi kent veya kentsel alanın geçmişi ile ilgili bilgiler arkolojik araştırmalar ile geliştirilmeli ve arkeolojik bulgular uygun şekilde korunmalıdır.” (Washington Tüzüğü, Madde 11)

Tarihi bir kent veya kentsel alanın korunması ve yönetimi, sürdürülebilir gelişme ilkeleri uyarınca, akıl, sistematik yaklaşım ve disiplinle yürütülmelidir.

Koruma ve yönetim, korunacak kentsel miras ögelerinin ve değerlerinin belirlenmesi için yapılacak disiplinlerarası ön çalışmalara dayandırılmalıdır. Koruma eylemlerini yönlendirmek için sit ve çevresi hakkında derin bilgi sahibi olunması gerekir.

Bir tarihi kenti veya kentsel alanı etkin bir biçimde korumak için sürekli izleme ve bakım zorunludur.

Doğru bir planlama için güncel bilgi ve verilere (çevre analizi, değişik ölçeklerde çalışmalar, bileşenlerin ve etkilerin envanteri, kentin tarihi ve gelişim evreleri, vb.) gerek vardır.

Tarihi kentin veya alanın korunması öncelikle ve en çok orada yaşayanları ilgilendirdiğinden, yöre halkı ve paydaşlarla görüşmek, onların fikirlerini almak ve sürekli iletişim içinde olmak kaçınılmazdır.

h) Yönetim

İyi yönetim tüm paydaşlar: seçilmiş yöneticiler, belediye çalışanları, kamu yöneticileri, uzmanlar, meslek örgütleri, gönüllü kuruluşlar, üniversiteler, alanda yaşayanlar vd. arasında geniş bir iletişim ağı oluşmasını sağlar. Tarihi kentlerin ve kentsel alanların başarıyla korunması, canlandırılması ve sürdürülebilir gelişimi için bu şarttır.

Alanda yaşayanların katılımı bilgi akışı sağlanarak, bilinçlendirme ve eğitimle kolaylaştırılabilir. Yeni gerçekliğe uygun demokratik kuruluşları oluşturmak için, geleneksel kentsel yönetimler kültürel ve sosyal çeşitliliğin tüm yönlerini incelemelidirler.

Tarihi kentleri planlama ve koruma süreçleri sırasında yörede oturanların konulara vakıf olarak doğru tepki vermelerini sağlamak için gerekli bilgiler ve süre verilmelidir.

Özel sektörden girişimcilerin yapılı çevrenin onarımı ve restorasyonuna katılımını kolaylaştırmak için, tarihi çevreyi koruma girişimleri cesaretlendirilmeli ve onarım için parasal destek sağlanmalıdır.

i) Çok disiplinlilik ve işbirliği

“Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunmasına yönelik planlama çalışmaları öncesinde disiplinlerarası araştırmalar yapılmalıdır. “ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Ön araştırmaların başlangıcından itibaren, tarihi kentlerin korunması birçok disipline mensup uzmanın etkili işbirliğine dayandırılmalı ve araştırmacıların, kamu hizmetlilerinin, özel girişimcilerin ve daha geniş bir halk kitlesinin katılımıyla gerçekleştirilmelidir.

Bu çalışmalar sonunda, karar verici politikacılar, sosyal ve ekonomik kuruluşlar ile yerel halk tarafından kullanılabilecek somut öneriler geliştirilmelidir.

j / Kültürel çeşitlilik

Kentsel koruma planlaması çerçevesinde, tarihi kentlerde yaşamış değişik toplulukların kültürel çeşitliliği saygı görmeli ve değer verilmelidir.

Tarihi mirası tüm çeşitliliğiyle, tam olarak korumak için hassas ve uzlaşılan bir denge oluşturmak gerekir.

4 ÖNERİLER VE STRATEJİLER
a) Korunacak ögeler

1.Tarihi kentlerin tüm somut ve soyut öğelerinin niteliği ve tutarlılığı ile ifade edilen özgünlük ve bütünlükleri, özellikle:

a-Sokak dokuları, parseller, yeşil alanlar ve yapılarla yeşil ve açık alanlar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu kentsel dokular;

b-Yapıların strüktür, hacim, üslup, ölçek, malzeme, renk ve bezemeleriyle tanımlanan biçim, görünüş, iç ve dış özellikleri;

c-Kent veya kentsel alan ile onu saran doğal veya insan yapısı çevre arasındaki ilişki (Washington Tüzüğü, Madde 2 d);

d-Kent veya kentsel alanın zaman içinde üstlendiği değişik işlevler;

e- Kültürel gelenekler, geleneksel teknikler, yerin ruhu ve bir yerin kimliğine katkı yapan herşey,

2. Sit bütünü ile onu oluşturan bileşenler, sitin bağlamı ve bu bağlamı oluşturan parçalar arasındaki ilişkiler,

3. Sosyal doku; kültürel çeşitlilik

4. Yenilenemez kaynaklar; boşa harcamaların en aza indirgenmesi; yeniden kullanım ve dönüşümlerin teşviki.

b) Yeni işlevler

“Yeni işlevler ve etkinlikler tarihi kentlerin veya kentsel alanların karakteriyle uyumlu olmalıdır.” (Washington Tüzüğü, Madde 8)

Yeni etkinlikler geleneksel faaliyetlerin ve yerel halkın geçimini sağlayan işleri engellememelidir. Böylece, bu bağlamdaki en önemli ögelerden bazıları, tarihi kültürel çeşitlilik ve çoğulculuk korunabilir.

Yeni bir etkinlik getirilmeden önce, ondan yararlanacak olanların sayısının, kullanım süresinin, mevcut işlevlerle uyumunun ve geleneksel yerel faaliyetlere etkisinin ne olacağının değerlendirilmesi gerekir.

Yeni işlevler tarihi kentin ünik ve yenilenemez bir ekosistem olduğu düşüncesine koşut olarak, sürdürülebilir gelişme ihtiyacını da karşılamalıdır.

c) Çağdaş mimarlık

Yeni binalar yapmak, veya eskilerini uyarlamak gerektiğinde, çağdaş mimari kentsel çevrenin tümüyle ve tarihi kentin mevcut mekansal oluşumu ile ahenk içinde olmalıdır. Çağdaş mimarlık alanın ölçeğine saygı göstermeli; mevcut mimari ve çevredeki gelişme eğilimleriyle net bir ilişki kurmalıdır.

“Herhangi bir yeni inşaata girişmeden önce, yalnız tarihi yerleşmenin genel karakterini tanımlamak için değil, fakat belirgin özelliklerini, yani, yüksekliklerin uyumunu, kullanılan renk, malzeme ve biçimleri, cephe ve çatı tiplerini, bina kütlelerinin parsel içindeki konumlarını, parsellerdeki yapılaşma oranlarını tanımlayıcı bir kentsel çevre analizi yapılmalıdır. Parsellerin yeniden düzenlenmesi, kütle değişikliğine yol açarak bütünün uyumunu tehlikeye düşürebileceğinden, parsel boyutlarına özellikle dikkat edilmelidir. “ (Nairobi Tavsiyeleri, Madde 28)

Perspektifler, görünüşler, odak noktaları ve görsel koridorlar tarihi mekânların kavranmasını sağlayan temel bileşenlerdir. Yeni müdahaleler söz konusu olduğunda saygı görmelidirler. Bir müdahaleye girişmeden önce mevcut durum dikkatle analiz edilmeli ve belgelenmelidir. Yeni yapılara doğru veya onlardan başlayan görüş konileri tanımlanmalı, üzerinde çalışılmalı ve korunmalıdır.

Tarihi alan veya peyzajda yapılacak yeni bina, özellikle yeni etkinlikler için kullanılacaksa, biçimsel ve işlevsel yönlerden de değerlendirilmelidir.

d) Kamusal alan

Tarihi kentlerdeki kamusal alanlar yalnız dolaşıma ayrılan yerler değildir; aynı zamanda düşünme, öğrenme ve kentten zevk alma mekânlarıdırlar. Tasarımı, düzenlemeleri, kullanılan sokak mobilyaları, yönetimi, karakterini ve güzelliğini korumalı ve sosyal iletişime adanmış bir kamusal alan olarak kullanımını desteklemelidir.

Yeni müdahaleler ve kullanımlar söz konusu olduğunda, açık kamusal alanla yoğun yapılı çevre arasındaki denge, dikkatle analiz edilmeli ve denetlenmelidir.

e) Hizmetler ve değişiklikler 

Tarihi kentleri korumaya yönelik kentsel planlama çalışmalarında, alanda oturanların gereksindiği hizmetler dikkate alınmalıdır.

Tarihi alanlardaki eski binalara yeni donanım yerleştirilmesi yerel yönetimlerin gözden uzak tutmamaları gereken bir sorundur.

f) Devingenlik

“ Tarihi bir kentteki veya kentsel alandaki trafik kurallarla sıkı bir şekilde denetlenmelidir. “(Washington Tüzüğü, Madde 12)

“ Bir kent veya bölge planının öngördüğü yeni otoyolların tarihi kente veya kentsel alana girmemesi, fakat onlara ulaşılabilirliği arttırması gerekir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 13)

Çoğu tarihi kent ve kentsel alan yayalar ve yavaş ulaşım türleri için tasarlanmıştır. Zamanla bu yerlerin motorlu taşıtlar tarafından işgal edilmesi bozulmalara neden olmuştur. Aynı zamanda yaşam kalitesi kötüleşmiştir.

Ulaşım altyapısı (otoparklar, metro istasyonları, vd.) tarihi dokuyu veya çevresini zedelemeyecek şekilde planlanmalıdır. Tarihi bir kentte ulaşım ağının hafif bir müdahaleyle oluşturulması tercih edilmelidir.

Yaya dolaşımını desteklemek önemlidir. Bunu gerçekleştirmek için araç trafiği ciddi şekilde kısıtlanmalı ve park olanakları azaltılmalıdır. Sürdürülebilir, havayı kirletmeyen kamu ulaşım sistemleri getirilmeli ve yumuşak ulaşım geliştirilmelidir.

Yollar araştırılmalı ve yayalara öncelik verecek şekilde planlanmalıdır. Otoparklar tercihan koruma bölgeleri dışında, mümkünse tampon bölgelerin de dışında yer almalıdır.

Metro sistemleri gibi altyapılar, tarihi ve arkeolojik dokuya veya çevresine zarar vermeyecek şekilde planlanmalıdır.

Korunan alanlar ve tampon bölgelerden otoyollar geçirilmemelidir.

g) Turizm

Turizm tarihi kentlerin ve kentsel alanların gelişmesinde ve canlandırılmasında olumlu bir rol oynayabilir. Turizmin tarihi kentlerde gelişmesi, anıtların ve açık alanların iyileştirilmesi; yerel toplumun kimliğine ve geleneksel etkinliklerine saygı ve destek; bölgesel ve çevresel karakterin korunması üzerine kurulmalıdır. Turizm etkinliği yerel halkın günlük yaşamına saygı göstermeli, müdahale etmemelidir.

Yoğun turist akını, anıtlar ve tarihi alanlar için bir tehlikedir. Koruma ve yönetim planları turizmin beklenen etkisini dikkate almalı ve süreci kültür mirasının ve yerel halkın yararına düzenlemelidir.

h) Riskler

“Bir tarihi kenti veya kentsel alanı etkileyen doğal afetin cinsi ne olursa olsun, alınacak koruyucu önlemler ve düşünülen onarım müdahaleleri söz konusu kültür varlıklarının özelliğine göre uyarlanmalıdır. “ (Washington Tüzüğü, Mad.14)

Koruma planları risklere hazırlık konusunda kapasite gelişimine, çevre yönetimi ile sürdürülebilirlik ilkelerinin uygulanmasına olanak sağlamaktadır.

i) Enerji tasarrufu

Tarihi kentlerde ve kentsel alanlarda yapılacak tüm müdahaleler, kültür mirasının özelliklerine saygı göstermenin yanı sıra, enerji verimliliğini arttırmayı, kirleticileri azaltmayı hedeflemelidir.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı geliştirilmelidir.

Tarihi alanlarda yapılacak yeni binalar enerji tasarruflu olmalıdır. Isı adalarının oluşmasını önlemek için kent planlamasında yeşil alanlara, yeşil koridorlara yer verilmeli ve diğer önlemler uygulanmalıdır.

j) Katılım

“Koruma programının başarısı kentlilerin ve tüm ilgili yerel grupların katılımı ve görev almalarıyla mümkün olabilir ve desteklenmelidir. Tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunması öncelikle orada yaşayanları ilgilendirir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 3)

Tarihi kentsel alanlardaki planlama, tüm paydaşları içine alan, katılımcı bir süreç olmalıdır.

Katılım ve ilgiyi artırmak için, okul çocuklarından başlayarak, tüm yerel halka yönelik bir genel bilgilendirme programı oluşturulmalıdır. Koruma derneklerinin faaliyetleri cesaretlendirilmeli, tarihi çevrenin korunmasını ve onarımını kolaylaştırıcı parasal olanaklar sağlanmalıdır.

Kamusal bilince dayalı karşılıklı anlayış ve yerel topluluklar ile mesleki gruplar arasında ortak hedef arayışı, tarihi kentlerin başarıyla korunması, canlandırılması ve geliştirilmesinin temelini oluşturur.

Bilgi teknolojileri doğrudan ve hızlı iletişimi mümkün kılmaktadır. Bu yerel grupların etkin ve sorumlu katılımlarına olanak sağlamaktadır.

Yetkililerin ilgileri tarihi kentlerin ve kentsel alanların korunmasına konusuna çekilerek, yönetim ve gelişim planlarının başarıya ulaşmasını sağlayacak parasal olanakların oluşturulması sağlanmalıdır.

k) Koruma Planı

“ Koruma planı tarihi kentsel alanlar arasında uyumlu bir ilişki kurulmasını sağlamayı hedeflemelidir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Bir yerin gelişimini engellemeden kimliğini korumak için hazırlanan Koruma planı, somut ve soyut ögeleri kapsar.

Koruma Planının temel hedefleri “ ve onlara erişmek için gerekli yasal, yönetimsel ve parasal araçlar açıkça belirtilmelidir.“ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Koruma Planı tüm kent için hazırlanan ve arkeolojik, tarihi, mimari, teknik, sosyolojik ve ekonomik değerlerin analizini içeren kentsel planlamaya dayanan bir belge olmalıdır. Bir koruma projesi tanımlamalı, bir yönetim planıyla birleştirilmeli ve sürekli izlenmelidir.

Koruma planı değişimin koşullarını, kurallarını, amaçlarını ve sonuçlarını belirlemelidir.

“Hangi binaların ve mekanların kesinlikle korunması gerektiğini, hangilerinin belirli koşullarda korunacağını ve hangilerinin sıradışı durumlarda gözden çıkarılabileceğini belirlemelidir. “ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Herhangi bir müdahaleden önce, mevcut durum ayrıntılı olarak belgelenmelidir. Koruma planı kentin değerlerine ve karakterine katkıda bulunan öğelerin yanı sıra, tarihi kenti ve kentsel alanı zenginleştiren ve/veya karakterini yansıtan bileşenleri belirlemeli ve korumalıdır.

Koruma planındaki öneriler yasal, finansal ve ekonomik yönden olduğu kadar, gerekli standartlar ve kısıtlamalar yönünden de gerçekçi bir şekilde tanımlanmalıdır.

“Koruma Planı tarihi alanda yaşayanlar tarafından desteklenmelidir.“ (Washington Tüzüğü, Madde 5)

Eğer bir koruma planı yoksa, tarihi kente gerçekleşecek tüm koruma ve imar etkinlikleri koruma ve geliştirme ilke ve hedeflerine uygun bir şekilde yapılmalıdır.

l) Yönetim Planı

Her tarihi kent ve kentsel alan için, türüne ve özelliklerine, kültürel ve doğal bağlamına uygun, etkili bir yönetim sistemi geliştirilmelidir. Yönetim Planı geleneksel uygulamalarla bütünleşmeli ve yürürlükte olan diğer kentsel ve bölgesel planlarıyla eşgüdüm sağlanmalıdır.

Bir yönetim planı somut ve soyut kaynakların tanınması, korunması ve geliştirilmesi üzerine kurulur.

Dolayısıyla,

  •  kültürel değerleri belirlemelidir,
  •  paydaşları ve onların değerlerini saptamalıdır,
  •  olası çatışmaları saptamalıdır,
  •  koruma hedeflerini belirlemelidir,
  •  yasal, finansal, idari ve teknik yöntem ve araçları belirlemelidir,
  •  güçlü yönleri, zayıflıkları, fırsat ve tehditleri anlamalıdır,
  •  uygun stratejileri, işin bitirilme tarihini ve belli başlı eylemleri tanımlamalıdır.

Bu tür bir yönetim planının hazırlanması katılımcı bir süreçle olmalıdır.

Yerel yönetimler, görevliler, alan çalışması ve ayrıntılı belgelemeyle sağlanan bilgilere ek olarak, Yönetim Planının ekinde paydaşlarla yapılan toplantıların sonuçları ve tartışmaların analizi yer almalıdır.

İZLEME

Bu tavsiyeler ICOMOS tarafından yürütülen geniş çaplı tartışmalara bir katkı olmak üzere CIVVIH’nin ortak çalışmasıyla geliştirilmiştir.

Bu kaynak belge, tartışılan konuların evrimi ışığında güncellenebilir.

Yargıç-The Judge

0
The Judge - Yargıç

Yargıç – The Judge, hukuk filmleri arasında öne çıkan bir mahkeme ve aile dramıdır. Film, komedi unsurları da barındırır. Özellikle klasik bir hikaye içinde yer alan hukuki meseleler, hüzünlü bir ayrılığın ortasındaki bir avukat (Robert Downey Jr.) tarafından canlandırılmaktadır.

Yönetmenliğini David Dobkin‘in üstlendiği bu yapımda, başrollerde Robert Downey Jr., Robert Duvall ve Vera Farmiga yer alır. Filmin ana karakterleri, masumiyet, doğruluk ve adalet için savaşan bir yargıç babanın ideallerinden uzaklaşmış oğludur.

The Judge-Film Afişi

Filmin Künyesi
Yönetmen David Dobkin
Yapımcı Robert Downey Jr.,  Susan Downey
Senaryo Nick Schenk, Bill Dubuque
Hikaye Nick Schenk, David Dobkin
Oyuncular Robert Duvall, Robert Downey Jr, Vera Farmiga, Vincent D’Onofrio

Jeremy Strong, Dax Shepard, Leighton Meester, Billy Bob Thornton

Müzik Thomas Newman
Bütçesi 50 Milyon dolar
Gişe 84,4 Milyon dolar
Görüntü Yönetmeni Janusz Kaminski
Dağıtıcı Warner Bros
Türü Dram
Renk Renkli
Yapım yılı 4 Eylül 2014
Süre 141 dakika
Dil İngilizce


Yargıç – The Judge filminde, Hank Palmer, Chicago’da boşanma davalarında uzmanlaşmış, başarılı bir avukattır. Ancak vicdanını unutmuş ve ideallerinden vazgeçmiştir. Ayrıca, adalet duygusunu önemsemeyen bir avukatlık tarzı benimsemiştir. Bu sırada, önemli bir dava devam ederken, annesinin vefat haberini alır. Bu haberi ona erkek kardeşi iletmiştir. Babasıyla uzun süredir görüşmeyen Hank, ailede iletişimde olduğu tek kişi olan annesini kaybetmiştir.

Daha sonra, Hank, annesinin cenazesi için kasabaya döndüğünde sürprizlerle karşılaşır. Babası, ağabeyi, eski sevgilisi ve geçmişi yeniden karşısına çıkar. Bu nedenle, Hank, sıcak karşılanmadığı kasabadan uzaklaşmak isterken 42 yıllık yargıç olan babasını savunmak zorunda kalır. Her şeye rağmen, kırılgan ilişkilerini de önemsemeyerek Hank, babasına yardım edecek ve mahkemede onu savunacaktır. Yargıç babasının karşı karşıya olduğu cinayet suçlaması aydınlatılmaya çalışılırıken evdeki sorunların çözümü de ayrı bir gündem oluşturacaktır.

  

Genel olarak, Yargıç filminin sahneleri güçlüdür ve duygusal ögeler ön plandadır. Film, izleyicileri hem güldürür hem de ağlatır. Ayrıca, duygulara dokunarak ailenin karmaşık ilişkilerini etkileyici bir şekilde yansıtır. Filmin uzun süresi ve ağır çekimde işlenen konular, duyguların derinlemesine yansıtılmasını sağlar. Sonuç olarak, yaklaşık iki buçuk saat süren bu film, sürükleyiciliği ile izleyicilerin dikkatini çekecektir.

Filmdeki mahkeme sahneleri, teknik açıdan gerçeklere uygun olarak tasarlanmıştır. Amerikan adalet sisteminin işleyişi hakkında önemli detaylar, filmde başarılı bir şekilde aktarılmaktadır. Bu bağlamda, izleyici, aile içi ilişkiler ve hukuki olaylar üzerinden adalet ve vicdan üzerine derin bir hesaplaşma yaşamaktadır.

Hank Palmer, “Suçluları savunuyorum, çünkü masumların parası bana yetmiyor”

Jurisprudence- Jurisprudent

0

Jurisprudence ve Jurisprudent kavramları Roma Hukukunda günümüze gelen terimlerdir.

Romalı hukukçular, hukuki sorunları ve olaylar derinlemesine incelemekte, bunları belli bir metodoloji çerçevesinde yorumlayarak hayatın karmaşık olaylarına uyabilecek hukuk kurallarını, hakkaniyet ve adalet duygularından da esinlenerek kodifikasyona tabi tutmuşlardır.

Bu dönemde, ulaşılan hukuk çözüm yolları açık bir şekilde yazılmış ve halka ilan edilmiştir. Bu hukuki çabayı gösterenlere Jurisprudent, ulaşılan hukuki çözümlere ise Jurisprudence denilmiştir.

Jurisprudent, hukuk bilgini, hukuk uzmanı ya da hukuk bilimine vâkıf kimse olarak tanımlanabilir.

Jurisprudent olarak anılan kişilerin çabaları sonucunda, hukukun teorik olarak incelenmesi ve yasa çalışmalarının yapılması, hukuk sisteminin inşası, hukuk kurumlarının kurulması ve hukukun toplumdaki rolünün belirlenmesi sağlanmıştır. Roma yurttaşlığı ve devlet kavramları bu çabalar sonucunda gelişmiştir.

Roma Hukuku ile Medeni Hukuk arasında kuvvetli bağlar bulunmaktadır. Bu iki hukuk arasında köprüler kurma ve yabancı bir sistem olarak görülen Roma hukukuna kapılar açmak, çağdaş hukukçular için zorunluluktur.

Kavramın Anlamları

Kıta Avrupası ve Anglo Sakson Hukukunda jurisprudence kavramı çok değişik anlamlara gelmektedir. 
1.felsefe, bilim ve yoruma dayalı hukuk ve kararların incelenmesi,
2.hakların poizitf şekilde incelenmesini sağlayan bilim dalı,
3.hukuk bilimi veya beceri, kanunların oluşması,
4.hukuk felsefesi veya yasa ve hukuk bakımından ilkelerin oluşturulması,
5.yasal gerçekler çerçevesinde hukuk mesleğine ilişkin usuller ve çalışma prensipleri,
6.adaletin gereken şekilde uygulanmasına yönelik bir devlet veya toplum içinde oluşturulan kanun, örf ve haklar hakkında oluşturulan içtihat,
7. hakimlerin karar vermesine rehberlik edecek olan yasal kurallar ve dayandığı ilke ve araçlar,
8. mahkeme kararlarının bilim veya hukuk felsefesi açısından yorumlanması
9. bilim veya hukuk felsefesi

Denis Diderot

0
Denis Diderot

Denis Diderot  05 Ekim 1713 tarihinde, Fransa’nın kuzey doğusunda Langres kasabasında doğdu. (Ölümü:  31 Temmuz 1784)

Paris’te Louis le Grand Koleji’nde okudu. 2 Eylül 1732’de Grekçe, Latince ve felsefe okutma yetkisi alarak bu okuldan mezun oldu.

Denis Diderot: Aydınlanma Çağı’nın Öncü Filozofu

Ardından, iki yıl bir dava vekilinin (Avukat) yanında yazıcı olarak çalıştı. Daha sonra kitap çevirisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. Ansiklopedi çevirmeni olarak girdiği işte zamanla yayınca ve editör olarak çalışmaya başladı.

1742’de, Jean-Jacques Rousseau ile tanıştı ve yakın dost oldu.

İlk özgün kitabı olan Felsefe Konuşmaları’ 1746’da yayımlandı. Ertesi yıl yayımlanan Filozofça Düşünceler adlı eseri Fransa Parlamentosu tarafından toplatıldı ve mahkeme kararıyla yakıldı. 1749’da Görenler İçin Körler Hakkında Mektup adlı eserlerini yayınladı.

1749’da tutuklandı. Bir süre sonra serbest bırakıldı. Bunun ardından, tüm çalışmalarını Ansiklopedi’de yoğunlaştırdı. Montesquieu, Jean-Jacques Rouseau ve Voltaire gibi aydınlarla ansiklopediyi tamamladı.

Çeşitli türlerde yazdı ve yazdığı her türde derin izler bıraktı. Yaşadığı yüzyılın çok ilerisindeki fikirleri ile sonraki nesillere ilham verdi.

31 Temmuz 1784 tarihinde Fransa’da, 70 yaşında iken ödü.

Felsefi ve Edebi Katkıları

Diderot, en çok baş editörü olduğu “Encyclopédie” adlı eseri ile tanınmaktadır.  Ancak, yalnızca bu eseriyle değil, aynı zamanda felsefi ve edebi eserleriyle de toplumu derinden etkiledi.

Dönemin dogmalarına ve mutlak otoritelere karşı eleştirel bir duruş sergiledi. Bu nedenle, yazıları ve düşünceleri Fransız Devrimi’ni tetikleyen faktörlerden biri haline geldi.

Filozof olarak Aydınlanma hareketindeki rolü yayınlanan eserlerinden kaynaklanmaktadır.

Diderot, sanat ve estetik üzerine önemli görüşler geliştirdi. Bu bağlamda, sanatı toplumsal bir araç olarak değerlendirdi.

Felsefesi, insanın düşünsel ve duygusal deneyimlerini ön plana çıkarmakta ve özgür düşünceyi teşvik etmektedir. Özgürleşmiş zihnin cesur bir savunucusu olarak tanımlanmıştır. Friedrich Engels onun hakkında “Bütün yaşamını gerçeğe ve doğruluğun coşkusuna adamış bir insan varsa, bu, Diderot’dur.” demiştir. 

ESERLERİ

Essai sur le mérite et la vertu (Hak etme ve yeti üzerine), Shaftesbury tarafından yazılmış ve Diderot tarafından Fransızcaya çevrilip notlandırılmıştır (1745)
Pensées philosophiques (Felsefi Düşünceler, deneme (1746)
La que (Kuşkucu gezintiler) (1747)
Les bijoux indiscrets, roman (1748)
Lettre sur les aveugles à l’usage de ceux qui voient (Görenler için körler hakkında mektup) (1749)
L’Encyclopédie (Ansiklopedi) (1750-1765)
Lettre sur les sourds et muets (Sağır ve dilsizler hakkında mektup) (1751)
Pensées sur l’interprétation de la nature (Doğanın yorumlanması üzerine düşünceler), deneme (1751)
Le fils naturel (Doğanın çocuğu) (1757)
Entretien sur le fils naturel (Doğanın çocuğu hakkında konuşma) (1757)
Salons, critique d’art (Salonlar, sanat eleştirisi) (1759-1781)
La Religieuse (Dindar kadın), roman (1760)
Le neveu de Rameau (Rameau’nun yeğeni, diyalog (1761 ?)
Lettre sur le commerce des livres (Kitapların ticareti hakkında mektup) (1763)
Mystification ou l’histoire des portraits (Mistifikasyon ya da portreler tarihi) (1768)
Entretien entre D’Alembert et Diderot (Diderot’yla D’Alembert’in tartışması) (1769)
Le rêve de D’Alembert (D’Alembert’in rüyası), dialogue (1769)
Suite de l’entretien entre D’Alembert et Diderot (D’Alembert Diderot tartışmasının devamı) (1769)
Paradoxe sur le comédien (Oyuncu hakkındaki paradoks) (1769 ?)
Apologie de l’abbé Galiani (Peder Galiani’nin övgüsü) (1770)
Principes philosophiques sur la matière et le mouvement (Madde ve hareket hakkında felsefi ilkeler), deneme (1770)
Entretien d’un père avec ses enfants (Bir babanın çocuklarıyla konuşması) (1771)
Jacques le fataliste et son maître (Kaderci Jacques ve Efendisi), roman (1771-1778)
Supplément au voyage de Bougainville (Bogainville seyahatine ek) (1772)
Histoire philosophique et politique des deux Indes (İki Hindistan’ın felsefi ve politik tarihi), Raynal’le birlikte (1772-1781)
Voyage en Hollande (Hollanda seyahati) (1773)
Eléments de physiologie (Fizyolojinin temelleri) (1773-1774)
Réfutation d’Helvétius (Helvetius’a reddiye) (1774)
Observations sur le Nakaz (Nakaz üzerine gözlemler) (1774)
Essai sur les règnes de Claude et de Néron (Claudius ve Neron’un iktidar dönemleri hakkında) (1778)
Lettre apologétique de l’abbé Raynal à Monsieur Grimm (Peder Raynal’ın Bay Grimm hakkında övgü mektubu) (1781)
Aux insurgents d’Amérique (Amerika isyancılarına) (1782)
Salons (Salonlar) 

Diderot’tan Özdeyişler 

“İki cumhuriyet savcısı var ve bunlardan biri kapınızda, topluma karşı suçları cezalandırıyor; diğeri doğadır. Yasadan kaçan tüm o ahlaksızlıkları biliyor.” 

“Boşunadır yasalar; herkesi eşit olarak bağlamıyorsa Boşunadır yasalar; toplumda 1 tek kişi bile ceza almadan onları çiğneyebiliyorsa.”

“İnsanlar erdemi övüyorlar, ama ondan nefret ediyorlar, ondan kaçıyorlar.” 

“Ahlaksızlık ile dinsizliği birbirine karıştırmamak gerekir. Din olmadan ahlaklılık olabilir ve din ahlaksızlıkla bir arada bulunabilir ve çoğunlukla da böyledir.”

“Ölüm hayat kadar doğal olduğu halde, neden bu kadar korkarız?”

“Filozoflar hiç din görevlisi öldürmemiştir, oysa din görevlileri çok fazla filozof öldürmüştür.”

“Felsefeye doğru atılan ilk adım, inançsızlıktır.”

“Düşünürü özel kılan, kanıtsız hiçbir olguyu kabullenmemesi ve yanıltıcı kavramlara kanmamasının yanı sıra mutlak, muhtemel ve şüphelinin sınırlarını kesin çizebilmesidir.”

“Eğer rahipleri istiyorsanız filozoflara ihtiyacınız yok demektir ve eğer filozofları istiyorsanız rahiplere ihtiyacınız yoktur; çünkü biri aklın dostu ve bilimin geliştiricisi olarak anılırken, diğeri aklın düşmanı ve cehaletin savunucusu olarak tanınır.”

“Fanatizmden barbarlığa tek adımda geçilir.” 

Özlü sözler gerçeği hafızalarımıza perçinleyen keskin çivilerdir.”  

“Sadece tutkular, büyük tutkular yükseltebilir insanı büyük işlere.”

“Hristiyan için inayet neyse filozof için mantık odur.”  

“O engin bilim dünyası bana bazı yerleri aydınlık, bazı yerleri karanlık olan büyük bir arazi gibi görünüyor. Çabalarımız ya aydınlık bölgelerin sınırlarını artırmak ya da aydınlatma merkezlerinin sayısını artırmak amacında olmalıdır. İkincisi için yaratıcı dehalar gerekiyor; ilki için ise geliştiren, genişleten, güçlendiren bir bilgelik.” 

“Bir kişi bana gerçeği aramamı söyleyebilir onu bulmamı değil.”

“Tanrıya inanmamı istiyorsan, ona dokunmamı sağla.”

“İnsanlar ikiye ayrılır: Tanıdıkça büyüyenler, tanıdıkça küçülenler.” 

“Açıkça nefret etmek, gerçek düşüncenin gizlenmesinden daha soylu bir davranıştır.” 

“Yalanın faydası bir defa içindir, gerçeğin faydası ise sonsuz ve ölümsüz. “

Şüphe etmek gerçeklere varmak için atılan ilk adımdır.”

“İnsan, hayatının dörtte üçünü yapamayacağı şeyleri istemekle geçirir.”

 

 

 

 

 

7 Ocak – Hukuk Takvimi

0

7 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinden Önemli Olaylar 

1634
Osmanlı İmparatorluğunda ilk defa bir şeyhülislam idam edildi. IV. Murad’ın emriyle, rüşvet iddiaları ile bir Kadı’nın idamına tepki gösteren Şeyhülislam Ahizade Hüseyin Efendi boğdurularak öldürüldü.
1714
İngiliz mühendis Henry Mill, daktilo makinesinin patentini aldı
1787
Delaware, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasını onaylayan ilk eyalet oldu
1858
Tanzimat döneminin mimarı olan Mustafa Reşit Paşa öldü. (Doğumu 1800) Tanzimat Fermanını 3 Kasım 1839 tarihinde Gülhane Parkı’nda okuyarak ilân etti. Hukuk, eğitim, askeri ve sosyal alanlarda gerçekleşecek reformları başlattı. 1840’ta imzalanan Londra Antlaşması ile Mısır sorununun bir çözüme kavuşturulmasında büyük rol oynadı
1789
İlk Amerikan Başkanlık seçimleri yapıldı. Seçmenler delegeleri, onlar da bir ay sonra ülkenin ilk başkanı olan George Washington’u seçtiler
1836
Martin Van Buren, Amerika Birleşik Devletleri’nin sekizinci başkanı seçildi. Buren, hukuk eğitimi alan Amerikan başkanlarından biriydi ve 4 Mart 1833 – 4 Mart 1837 tarihleri arasında görev yaptı.
1873
Alman Yahudi felsefeci Rudolf Eisler doğdu (Ölümü 1926)
1920
Türkiye’nin ilk komünist partisi olan Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası resmen kuruldu. TKP, Ankara’da Halk Zümresi ve Yeşil Ordu ile beraber çalışacağını bildirerek Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası programını ve kuruluş bildirgesini yayınladı. İzinsiz kongre yapması ve Komintern’in kongresine katılması nedeniyle parti 2 Ekim 1922’de İcra Vekilleri Heyeti(Bakanlar Kurulu) kararıyla kapatıldı. Yöneticileri1923 yılında hapis cezasına çarptırıldı.
1922
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan Genel Af Kanunu, 7 Ocak 1922 tarihinde yürürlüğe girdi. Toplam dört maddeden oluşan yasa ile özellikle dava dosyaları Yunan işgal bölgelerinde kalan ve cezalarının üçte ikisini tamamlayan mahkumların kalan cezaları affedildi. İşgale uğrayan bölgelerdeki kişiler hakkında açılan davalar ise ertelendi. Irz düşmanları af kapsamı dışında tutuldu. 07 Ocak 1922 Genel Af Kanunu, af içerikli maddesine ilaveten erteleme ve ceza indirimini de ihtiva ediyordu
1924
Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığına bağlı yabancı eğitim kurumlarının laikleştirilmesi kapsamında bu okullarda mevcut dinsel alâmet ve işaretlerin kaldırılması için Maarif Vekâletince ‘Yabancı okullarda ki dini alametlerin yasaklanmasına dair genelge’ yayınlandı.
1934
Hukukçu ve Kıbrıs Cumhuriyeti eski Cumhurbaşkanı Tassos Nikolaou Papadopoulos doğdu. (Ölümü 12 Aralık 2008) Daha sonra Birleşik Krallık’ta dava vekili (Barrister at Law) derecesiyle mezun olduğu Londra Gray’s Inn’de hukuk eğitimi gördü.
1942
Hamlet davası sonuçlandı.1941 yılında Muhsin Ertuğrul‘un çevirisini yaptığı Hamlet’in İstanbul şehir tiyatrosunda oynanmaya başlaması üzerine başlayan tartışma ve hakaretlerin mahkemeye taşınmasıyla başlayan davanın sonunda Muhsin Ertuğrul, Peyami Sefa, Neyyire Ertuğrul, Zeki Coşkun, Cihat Baban, Ziyad Ebüzziya ve Celaleddin Ezine’ye verilen cezalar ertelendi.
1944
İdare hukuku profesörü Muslihiddin Adil Taylan  (Doğumu 1881)
1946
Cumhuriyet Halk Partisinden ayrılan Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, Demokrat Parti‘nin kuruluş başvurusunu yaptı
1947
Batı Trakya Türkleri’nin insan hakları için verdiği mücadele ile bilinen Dr. Sadık Ahmet doğdu (Ölümü 1995)
1957
Millî Türk Talebe Birliği “rock and roll” ve “striptiz”in yasaklanmasını istedi
1961
Ekici Tütünleri Satış Piyasalarınını Desteklenmesine Dair Kanun resmi gazetede yayınlandı. Kanun, daha sonra yürürlükten kaldırıldı
1977
Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapan milletvekilleri ilk kez oybirliği ile karar aldı. Tüm siyasal partiler oy birliği ile bir karara imza atarak milletvekilleri ve senatörlerin maaşını artırdı. Zam kararına Sayıştay tepki göstererek zammın enflasyonun çok üzerinde olduğunu bildirdi.
1996
TBMM’de, üniversite harçlarını protesto eden ve ücretsiz üniversite istemek için pankart açan öğrencilerin yargılanması sona erdi, gençler toplam 96 yıl hapse mahkûm oldu
1999
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton’ın azli istemiyle açılan dava başladı
2011
Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna  İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik resmi gazetede yayınlandı
2020
Avrupa Komisyonu’nun; Tüketici Hakları Direktifi, Haksız Ticari, Uygulamalar Direktifi, Haksız Şartlar Direktifi, İhtiyati Tedbir (Injunctions) Direktifi ve Fiyat Bildirimi Direktiflerinde değişiklik yapan ve dijital tüketicinin korunması ile ilgili ilave hükümler getiren bütüncül AB Mevzuat değişiklikleri (New Deal for Consumers) yürürlüğe girdi.
2025
1994-1999 yılları arasında Adalar Belediye Başkanlığı yapan Avukat Can Esen yaşamını yitirdi.
2025
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “terör örgütü propagandası yapmak” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi bilerek yaymak” suçlamasıyla başlattığı soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri Çağlayan Adalet Sarayı’nda ifade verdi. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ve çeşitli illerden çok sayıda baro başkanı ve yönetim kurulu üyesi İstanbul Barosuna destek vermek üzere ifadeye katıldı. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan, Adliye’de bir basın açıklaması yaparak hukuksuzluğun karşsısında olduklarını bildirdi:“147 yıllık mücadele susturulamaz!”

7 Ocak – Hukuk Takvimi

Tanzimat Fermanı

0
Padişah Abdulmecit-Tanzimat Fermanı

Tanzimat Fermanı, Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane’de okunmuştur. Orijinal adı Gülhane hatt-ı Hümayunu’dur.

Tanzimat Fermanı,  3 Kasım 1839 yılında ilan edilmiştir. Dönemin padişahı olan Sultan Abdülmecid fermanı imzalamış, Hariciye nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa ise Gülhane parkında fermanı ilan etmiştir. Ferman Türk Anayasa Hukuku Tarihi bakımından önemli bir metin ve tarihsel vesikadır.

Hayat Tarih Gazetesi Gazetesinin Tanzimat Fermanı hakkındaki duyurusu

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanzimat Fermanı Türkçe Metin

Herkesin bildiği gibi Osmanlı Devleti, doğuşundan beri şeriata bağlı olduğundan, saltanat, kuvvetli ve halk, refah içindeydi. Fakat 150 yıldan beri birbiri ardına gelen gaileler ve çeşitli sebepler yüzünden şeriata ve kanunlara uyulmadığından eski kuvvet ve zenginlik, güçsüzlük ve fakirliğe dönüşmüştür. Şeri kanunlarla yönetilmeyen memleketlerin ayakta kalamayacağı açık bir gerçek olduğundan tahta çıktığımız günden beri bütün düşüncemiz, sırf memleketi kalkındırmak ve halkı refaha kavuşturmak noktasında toplanmıştır. Halbuki devletimizin coğrafi konumu, verimli toprağı ve halkın yeteneği göz önüne alınırsa, gereken işlere girişilmediği takdirde 5-10 yıl içinde Tanrı’nın yardımıyla dilediğimiz şeylerin gerçekleşeceği muhakkaktır.Bu sebeple Tanrı’nın yardımına ve Peygamber’in rûhânîyetine güvenerek bundan böyle devletin ve ülkenin yönetimi için bazı yeni kanunlar konulması gerekli görülmüştür. Bu kanunların esasları ise, can güvenirliği, ırz, namus ve mülkiyetin korunması, verginin belirlenmesi ve gereken askerin toplanması ve hizmet süresi noktalarında toplanır. Şöyle ki: Dünyada can, ırz ve namustan daha aziz birşey yoktur. Bir insan, onları tehlikede gördükçe kendi yaratılışında ihanete eğilimi olmasa bile can ve namusunu korumak için muhakkak ki bir harekete girişir. Bununsa devlet ve memlekete ne kadar zararlı olacağı meydandadır. Buna karşılık şu da bir gerçektir ki, insan, canından ve namusundan emin olursa doğruluktan ayrılmaz. İşi ve gücü ile uğraşacağına yalnız devlet ve milletine yararlı olur. Mal güvenirliğine gelince, bu olmazsa kimse devletine ve milletine ısınamaz ve ülkesinin kalkınmasına ilgi göstermeyip sürekli bir kaygı içinde yaşar. Halbuki şu da bir gerçektir ki, malından emin olan kimse, kendi işiyle uğraşır geçim çevresini genişletmeye çalışır ve kendinde her gün devlet ve millet gayreti ve vatan sevgisi artar.Vergilerin belirli olması noktasına gelince, bir devlet, ülkesini korumak için elbette askere muhtaçtır ve bunun için gereken gideri yapmak zorundadır. Bu gider ise tebaanın vergisiyle meydana geleceğinden bunun daha iyi bir duruma getirilmesi yollarını aramak önemlidir. Eskiden bir gelir kaynağı sayılmış olan tekel belasından yakında kurtulduk. Bu yöntem, bir bir memleketin siyasi ve mali işlerini bir adamın keyfine ve hatta baskısı altına teslim etmek demektir. Eğer bir de o adamın iyi bir karakteri yoksa yalnız kendi çıkarına bakıp her işi zulümden ibaret olacaktır. İşte bu sebeple bundan sonra herkesin emlakine ve kudretine uygun bir vergi belirlenerek kimseden fazla birşey alınmayacak ve devletin kara ve deniz askeri giderleri ile öteki giderlerini gerekli kanunlarla sınırlandırıp belli ederek ona göre yapılacaktır. Asker sorunu dahi söylediğimiz gibi önemli sorunlardandır. Ülkesini korumak için asker vermek, halkın boynunun borcudur. Fakat şimdiye kadar bölgelerin nüfus miktarı göz önünde tutulmayarak kiminden çok kiminden az asker istenmekteydi. Bu da hem düzensizliğe hem de tarım ve ticaretin zara görmesine sebep olmaktaydı. Öte yandan askerliğe gelenlerin ömürlerinin sonuna kadar bu hizmette bırakılmaları, kendilerinin ümitsizliğe düşmeleri sorununu yaratmakta, soy-sop sahibi olmaları önlenmekteydi. Bu nedenle bundan sonra her bölgeden gerektiği zaman istenecek olan askerin daha iyi bir yönteme göre alınması ve 4-5 yıl süreyle sırayla hizmet etmelerini sağlayacak bir yöntem bulunması gerekmektedir. Bu düzenli kanunlar çıkarılmadıkça kuvvetlenme, kalkınama ve huzur mümkün olmayıp hepsinin esası da yukarıda açıklanan noktalardan ibarettir. Bundan sonra suçluların davaları, şeriat kanunlarına göre herkesin önünde incelenip hüküm verilmedikçe hiç kimse hakkında gizli/açık idam ve zehirlenme gibi işlemler yapılmayacak, hiç kimse başkasının ırz ve namusuna el uzatamayacak ve herkes, mal ve mülküne tam bir serbestlik içinde sahip olacak ve kullanacak, kimse kimsenin işine karışamayacaktır. Söz gelimi, biri bir suç işlemiş olsun, onun mirasçıları onun suçu ile suçlandırılamayacağından suçlunun malına devletin el koymasıyla mirasçılar, haklarından yoksun bırakılmayacaktır. Tebaamızdan olan Müslümanların ve diğer milletlerin bu el koymalarından istisnasız faydalanmaları için can, ırz, namus ve mülkiyet maddelerinde şeriat hükmü gereğince bütün ülke halkına tarafımızdan tam garanti verilmiştir. Başka hususlara dahi oy birliğiyle karar verilmesi gerektiğinden Meclis-i Ahkam-ı Adliyye üyeleri, gereği kadar çoğaltılacak, vekil ve devlet adamları, belirli günlerde oralarda toplanacak ve herkes, kendi düşüncelerini hiç çekinmeden serbestçe söyleyerek can ve mal güvenliği ve vergilerin belirlenmesi hususlarına dair kanunları karar altına alacaklardır. Öte yandan askeri düzenlemede Bab-ı Seraskerî Dâr-ı Şûrâ’sında söyleşilip gereken kanunlar kararlaştırılacaktır. Her kanun karara bağlandıkça hatt-ı hümâyûnumuzla onaylanması için tarafımıza arz olunacaktır. Şeriata uygun olan bu kanunlar, ancak din ve devlet, mülk ve milleti kalkındırmak için konulacağından tarafımızdan buna aykırı hareket vuku bulmayacağına ant içilip Hırka-i Şerife odasında bütün alimler ve vekillerin huzurunda, Tanrı adıyla ayrıca ant içilecektir. Ailem ve vekiller de ant ettirileceklerdir. Bu sebeple alimlerden ya da vezirlerden kim olursa olsun, bundan böyle kanunlara aykırı hareket edenlerin ortaya çıkan suçlarına göre rütbeye, hatır ve gönüle bakılmaksızın layık oldukları cezaya çarptırılmaları için özel bir ceza kanunnamesi düzenlenecektir. Bütün memurların şimdiki durumda yeterli maaşları vardır. Olmayanların da durumu ayarlanacaktır. Onun için şeriat bakımından çok kötü sayılan ve ülkenin yıkılmasına en büyük sebep olan rüşvetin bundan sonra olmamasının da bir kanunla sağlam bir şekilde sağlanmasına çalışılacaktır. Açıklanan bu hususlar, eski yönetimi tamamıyla değiştirip yenilileşme demek olacağından bu irâde-i şâhânemiz, İstanbul halkına ve bütün imparatorluk ahalisine ilan edilip duyurulacağı gibi, dost devletlerin de bu yöntemin inşallah sonsuza kadar kalmasına tanık olmak üzere İstanbul’da oturan sefirlere de resmen bildirilecektir. Yüce Tanrı, hepimizi başarılı kılsın, konulacak kanunlara aykırı hareket edenler, Tanrı’nın lânetine uğrasınlar ve sonsuza kadar felah bulmasınlar. Amin…

3 Kasım 1839, Pazar.

 Tanzimat Fermanı Orijinal Metni

Gülhane hatt-ı Hümayunu

Cümleye malûm olduğu üzere devlet-i âliyyemizin bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kurânîye ve kavânîn-i şerriyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve meknet ve bilcümle tebaasının refah ve ma’mûriyeti rütbe-i gayete vasıl olmuşken yüz elli sene vardır ki gavâil-i müteakibe ve esbâb-ı mütenevviâ’ya mebnî ne şer’-i şerife ve ne kavânîn-i münîfeye inkiyâd ve imtisal olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve mamûriyyet bilâkis zaaf ve fakre mübeddel olmuş ve halbuki kavânîn-i şer’iyye tahtında idare olunmayan memâlikin payidar olamayacağı vazıhattan bulunmuş olup cülûs-ı hümâyunumuz rûz-ı fîrûzundan beri efkâr-ı hayriyet âsâr-ı mülûkânemiz dahi mücerret imar-ı memalik ve enha ve terfih-i ahali ve fukara kaziyye-i nâfıasına münhasır ve Memalik-i Devlet-i Aliyye’mizin mevki-i coğrafîsine ve arazi-i münbitesine ve halkın kabiliyet ve istidatlarına nazaran esbab-ı lâzimesine teşebbüs olunduğu halde beş on sene zarfında bi-tevfikihi teâlâ suver-i matlûba hasıl olacağı zahir olmakla avn ü inayet-i Hazret-i Bârîye itimat ve imdâd-ı rûhâniyyet-i Cenâb-ı Peygamberîye tevessül ve istinat birle bundan böyle Devlet-i Aliyye ve memalik-i mahrûsamızın hüsn-i idaresi zımnında bazı kavânîn-i cedide vaz ve tesisi lâzım ve mühim görülerek işbu kavânîn-i mukteziyenin mevadd-ı esasiyesi dahi emniyet-i can ve mahfuziyet-i ırz ve namus ve mal ve tayin-i vergi ve asâkir-i mukteziyenin suret-i celb ve müddet-i istihdamı kaziyelerinden ibaret olup şöyle ki dünyada candan ve ırz u namustan eazz birşey olmadığından bir adam onları tehlikede gördükçe hilkat-i zâtiye ve cibilliyet-i fıtriyesinde hıyanete meyil olmasa bile muhafaza-i can ve namusu için elbette bazı suretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misillû bilâkis can ve namusundan emin olduğu halde dahi sıdk u istikametten ayrılamayacağı ve işi ve gücü hemen devlet ve milletine hüsn-i hizmetten olacağı dahi bedihî ve zahirdir ve emniyet-i mal kaziyesinin fıkdanı halinde ise herkes ne devlet ve ne milletine ısınmayıp ve ne imar-ı mülke bakmayıp endişe ve ıstıraptan hâli olamadığı misullû aksi takdirinde yani emval ü emlâkinden emniyet-i kâmilesi olduğu halde dahi kendi işi ile tevsi-i daire-i taayyüşiyle uğraşıp ve kendisinde günbegün devlet ve millet gayreti ve vatan muhabbeti artıp ona göre hüsn-i hareketle çalışacağı şüpheden azadedir. Ve tayin-i vergi maddesi dahi çünkü bir devlet muhafaza-i memâliki için elbette asker ve leşkere vesair masarif-i muktaziyeye muhtaç olarak bu ise akçe ile idare olunacağına ve akçe dahi tebaasının vergisiyle hasıl olacağına binaen dahi bir hüsn-i suretine bakılmak ehem olup eğer ki mukaddemlerde varidat zannolunmuş olan yed-i vahit beliyyesinden lehülhamd memalik-i mahrusamız ahalisi bundan evvelce kurtulmuş ise de âlât-ı tahribiyeden olup hiçbir vakitte semere-i nâfiası görülmeyen iltizamat usûl-i muzırrası elyevm cari olarak bu ise bir memleketin mesalih-i siyasiye ve umur-ı maliyesini bir adamın yed-i ihtiyarına ve belki pençe-i cebr ü kahrına teslim demek olarak ol dahi eğer zaten bir iyice adam değilse hemen kendi çıkarına bakıp cemi harekât ve sekenât-ı gadir ve zulümden ibaret olmasiyle bâdezin ahâli-i memalikten her ferdin emlâk ve kudretine göre bir vergi-i münasip tayin olunarak kimseden ziyade bir şey alınamaması ve devlet-i aliyyemizin berren ve bahren masarif-i askeriye vesairesi dahi kavânîn-i icabiye ile tahdit ve tayin olunup ona göre icra olunması lâzım edendir. Asker maddesi dahi ber minval-i muharrer mevadd-ı mühimmeden olarak eğer ki muhafaza-i vatan için asker vermek ahalinin farize-i zimmeti ise de şimdiye kadar cari olduğu veçhile bir memleketin aded-i nufus-ı mevcudesine bakılmayarak kiminden rütbe-i tahammülünden ziyade ve kiminden noksan asker istenilmek hem nizamsızlığı ve hem ziraat ve ticaret mevadd-ı nâfiasının ihlâlini mucip olduğu misullû askerliğe gelenlerin ilâ-nihâyeti’l-ömür istihdamları dahi füturu ve kat-ı tahassülü müstelzim olmakta olmasiyle her memleketten lüzumu takdirinde talep olunacak neferat-ı askeriye için bazı usûl-i hasene ve dört veyahut beş sene müddet istihdam zımnında dahi bir tarik-i münavebe vaz ve tesis olunması icab-ı haldendir.

Velhasıl bu kavânîn-i nizamiye hasıl olmadıkça tahsil-i kuvvet ve memuriyet ve asayiş ve istirahat mümkün olmayıp cümlesinin esası dahi mevadd-ı meşruhadan ibaret olduğundan fîmabad esbab-ı cünhadan dâvaları kavânîn-i şer’iye iktizasınca alenen berveçh-i tetkik görülüp hükmolunmadıkça hiç kimse hakkında hafî ve celî idam ve tesmim muamelesi icrası caiz olmamak ve hiç kimse tarafından diğerinin ırz ve namusuna tasallut vuku bulmamak ve herkes emval ve emlâkine kemâl-i serbestiyetle malik ve mutasarrıf olarak ona bir taraftan müdahale olunmamak ve firarda birinin töhmet ve kabahati vukuunda onun veresesi ol töhmet ve kabahatten beriyy-üz-zimme olacaklarından onun malını müsadere i!e veresesi hukuk-ı irsiyyelerinden kalınmamak ve tebaay-ı saltanat-ı seniyyemizden olan ahali-i İslâm ve milel-i saire bu müsaadât-ı şahanemize bil istisna mazhar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden hükm-i şer’î iktizasınca kâffe-i memalik-i mahrusamız ahalisine taraf-ı şahanemden emniyet-i kâmile verilmiş ve diğer hususlara dahi ittifak-ı ârâ ile karar verilmesi lâzım gelmiş olmakla Meclis-i Ahkâm-ı Adliye âzası dahi lüzumu mertebe teksir olunarak ve vükelâ ve rical-i devlet-i aliyyenin dahi bazı tayin olunacak eyyamda orada içtima ederek ve cümlesi efkârı ve mütaleatını hiç çekinmeyip serbestçe söyleyerek işbu emniyet-i can ve mal ve tayin-i vergi hususlarına dair kavânîn-i muktaziye bir taraftan kararlaştırılıp ve tanzimat-ı askeriyem addesi dahi Bâb-ı Seraskerî Dâr-ı Şûrasında söyleşilip her bir kanun karargir oldukça hatt-ı hümâyunumuz ile tasdik ve teşvik olunmak için taraf-ı hümâyunumuza arz olunsun ve işbu kavânîn-i şer’iyye mücerret din ve devlet ve mülk ve milleti ihya için vaz olunacak olduğundan canib-i hümâyunumuzdan hilâfına hareket vuku bulmayacağına ahd-ü misak olunup Hırka-i Şerife odasında cemi ulema ve vükelâ hazır oldukları halde kasemi billah dahi olunarak ulema ve vükelâ dahi tahlif olunacağından ona göre ulema ve vüzeradan velhasıl her kim olur ise olsun kavânîn-i şer’iyyeye muhalif hareket edenlerin kabahat-i sabitelerine göre tedibat-ı lâyikalannın hiç rütbeye ve hatır ve gönüle bakılmayarak icrası zımnında mahsusen ceza kanunnâmesi dahi tanzim ettirilsin ve cümle memurinin elhaletühazihi mıktar-ı vâfi maaşları olarak şayet henüz olmıyanları var ise onlar dahi bir tanzim olunacağından şer’an menfur olup harabiyet-i mülkün sebebi âzami olan rüşvet ;madde-i kerihasının fîmabâd adem-i vukuu maddesinin dahi bilkanun-ı kavi ile tekidine bakılsın. Ve keyfiyet-i meşruha usûl-i atîkayı bütün bütün tağyir ve tahdit demek olacağından işbu irade-i şahanemiz Dersaadet ve bilcümle memalik-i mahrusamız ahalisine ilân ve işae olunacağı misiilu düvel-i mütehabbe dahi bu usûlün inşaallah-ı Taa-iâ ilelebed bekasına şahit olmak üzere Dersaadetimizde mukim bilcümle süferaya dahi resmen bildirilsin. Hemen Rabbimiz Tealâ cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavânîn-i müessisenin hilâfına hareket edenler Allah-ı Tealâ nin lanetine mazhar olsunlar ve ilelebed felah bulmasınlar âmin.

Fî 26 Şaban, Sene: 1255, Yevm: Pazar, 3 Kasım 1839.

7 Ocak 1922 Genel Af Kanunu

0
7 Ocak 1922 Genel Af Kanunu

Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan Genel Af Kanunu, 7 Ocak 1922 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Toplam dört maddeden oluşan yasa ile özellikle dava dosyaları Yunan işgal bölgelerinde kalan ve cezalarının üçte ikisini tamamlayan mahkumların kalan cezaları affedilmiştir. İşgale uğrayan bölgelerdeki kişiler hakkında açılan davalar ise ertelenmiştir. Irz düşmanları af kapsamı dışında tutulmuştur. 07 Ocak 1922 Genel Af Kanunu, af içerikli maddesine ilaveten erteleme ve ceza indirimini de ihtiva etmektedir.

Üçte İki Ceza Müddetini Tamamlayanların Affı Hakkında Kanun

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [48.32 KB]

Dava Dosyaları İşgal Sahasında Kalan Mahkum ve Şüpheliler Hakkında Kanun Tasarısı

Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne, hükumet tarafından, 1921 yılında çıkarılan kısmi afların yetersiz olduğu gerekçesiyle 27 ekim 1921 tarihinde bir teklif verilerek; “Dava Dosyaları İşgal Sahasında Kalan Mahkum ve Şüpheliler Hakkında Kanun Tasarısı” adıyla bir tasarı verilmiş, bu teklif ile “İşgale uğrayan yerlerden içerilere nakledilen cinayet şüphelileri ile zanlılarına ait evrak ve kayıt vesaire nakledilememiş veya nakil esnasında zarara uğramış ise bu gibiler imkân dâhilinde takibatları tehir olunmak üzere bulundukları yerler istinaf mahkemelerince takdir edilecek kefaletle tahliye olunası, suç mahiyeti idam ve müebbet hapis cezası ise bu gibi şüpheli ve zanlıların tahliyeden istifade edememesi, cinayet suçu ile yargılananların cezalarının beşte birini çekmiş olmaları halinde tahliye olmaları, kefaletle tahliyenin mümkün olması” teklif edilmiştir.

Dava Dosyaları İşgal Sahasında Kalan Mahkum ve Şüpheliler Hakkında Kanun Tasarısı

Üçte İki Ceza Müddetini Tamamlayanların Affı Hakkında Kanun Tasarısı

TBMM’ye 27 Ekim’de sunulan tekliften bir süre sonra 11 Aralık 1921 tarihinde yeni bir teklif sunularak; “Üçte İki Ceza Müddetini Tamamlayanların Affı Hakkında Kanun Tasarısı (Sülüsanı Müddeti Cezaiyelerini İkmal Eden Mahkûminin Affı)” ile; “Irz, zina, cinayet, hırsızlık ve rüşvet mahkûmları istisna olmak üzere üçte iki ceza müddetini tamamlayanların geri kalan cezalarının affedilmesi” teklif edilmiştir.

1922 Genel Af Kanununun Kabulü

TBMM’ye sunulan her iki teklif birlikte müzakere edilmiş, mecliste yapılan tartışmalar sonucunda Genel Af Kanunu; 7 Ocak 1922 tarihli meclis oturumunda oylamaya katılan 193 milletvekillinden 156 kabul, 22 ret, 15 çekimser oyla kabul edilmiştir. İşledikleri suçlardan pişmanlık duyanların devam eden Milli Mücadele saflarına çekilmesi ve insan gücüne ihtiyaç olması önemli bir gerekçe olmuştur. Irz ve namusla ilgili suçlara karşı duyarlılık sonucunda bu suçlar kapsam dışında tutulmuştur. Kanunun uygulanması konusunda Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlıklarının yetkilendirilmesi konusu tartışılırken Askeri Cezaevlerinde çok sayıda mahkumun olması nedeniyle Milli Savunma Bakanlığının da yetkili kılınmasına karar verilmiştir.

Türkiye – İsviçre Tarafsızlık Antlaşması

0

Türkiye – İsviçre Tarafsızlık Antlaşması, “Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında imza edilen uzlaşma ve adlî tesviye ve tahkim muahedenamesi” adıyla 12 Eylül 1928 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır. Antlaşma, Adli Yardımlaşma ve Yabancı Belge ve Kararların Geçerliliği-Uluslararası Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümünü amaçlamakta olup 25.05.1929 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş ve 01 Haziran 1929 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak onay belgelerinin Bern’de teati edildiği tarih olan 07 Ağustos 1930 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında imza edilen uzlaşma ve adlî tesviye ve tahkim muahedenamesinin tasdikine dair kanun

Kabul tarihi: 25. 05/1929

Madde 1 — Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında Ankara’da 9 Kanunuevvel 1928 tarihinde imza edilen uzlaşma, Adlî tesviye ve tahkim muahedenamesi tasdik edilmiştir.

Madde 2 — Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3 — Bu kanunun ahkâmını icraya Hariciye Vekili memurdur. 27/5/1929

Türkiye Hükümeti ile İsviçre Hükümeti arasındaki Uzlaşma, Adlî tesviye ve tahkim muahedenamesi

Türkiye Cumhuriyeti ile İsviçre Hükümeti arasında mevcut dostluk rabıtalarını sıkılaştırmak ve her iki memleket arasında baş gösterecek ihtilâfları muslihane bir tesviyeye tabi tutmak arzusunda bulunan Türkiye Cumhuriyeti Reisi ile İsviçre Federal Meclisi bunun için bir muahede akdine karar vermişler ve murahhasları olmak üzere:

Türkiye Cumhuriyeti Reisi:

Tokat Meb’usu ve Hariciye Vekâleti Müseteşan sabıkı Ali Şevki Beyefendi ile Hariciye Vekâleti Hukuk Müşaviri Veli Beyefendiyi,
Ve,
İsviçre Federal Meclisi :
Ankara’daki Fevkalâde Murahhas ve Orta Elçisi Müsyü Martini tayin etmişler ve müşarünileyhim usulüne muvafık ve muteber görülen salâhiyetnamelerini teati ettikten sonra aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır:

Madde 1

Akit taraflar, aralarında baş gösterecek ve münasip bir müddet içinde diplomasi yoluyla tesviye edilemeyecek olan bütün ihtilâfları, ikisinden birinin talebi üzerine uzlaşma usulüne ve icabında adlî tesviye veya tahkim usulüne tabi tutmayı taahhüt ederler.

Bununla beraber, âkitlerden her biri, kendi telâkkisine göre, teşkilâtı esasiye prensiplerine veya hayatî menfaatlerine dokunan veyahut beynetdüvel hukukun, devletlerin münhasıran kendi salâhiyetine terk etmiş olduğu meselelere müteallik ihtilâfları uzlaşma ve adlî tesviye veya tahkim usullerinden hariç tutmakta serbest bulunacaktır.

Akitlerden birinin, her türlü kayıt ve şarttan ari olarak, uzlaşma usulüne müracaatı kabul etmiş olması, işbu muahedenamenin altıncıdan sekizinciye kadar olan maddeleri mefhumuna göre adlî tesviye veya tahkim talebini yukarıdaki fıkrada derpiş edilen şartlarla reddetmek hakkını ihlâl etmez.

Bir ihtilâfın, uzlaşma mukaddemesine müracaat etmeksizin, doğrudan doğruya adlî tesviye veya tahkim yolu ile hal ve tesviye edileceğine karar vermeğe akitlerin daima hak v salâhiyetleri olacaktır.

Madde 2

Uzlaşma usulü, üç azadan mürekkep daimî bir komisyona tevdi edilecektir.

Âkit taraflardan her biri kendi arzusuna göre birer aza nasp ve uzlaşma daimî komisyonunun reisliği salâhiyetini haiz olacak üçüncü azayı da müttefikan tayin edeceklerdir.

Komisyon reisi, âkit devletler tebaasından olmayacak, ikametgâhı mezkûr devletler arazisi üzerinde ve kendisi işbu devletler hizmetinde bulunmayacaktır.

Komisyon, işbu muahedenamenin mer’i olmağa başlamasından itibaren altı ay zarfında teşkil olunacaktır.

Reisin tayini, altı aylık müddet zarfında yapılmaz ve tayin edilmiş bir reisin çekilmesi veya vefatı halinde reislik mevkiinin açılmasından itibaren üç ay içinde icra edilmez ise iki taraftan birinin müracaatı üzerine işbu tayin icabında Beynelmilel Daimî Adalet Divanı Reisi tarafından ve reis akitlerden birisinin tebaasından ise ikinci reis tarafından mumaileyhte aynı vaziyette bulunduğu takdirde mezkûr Divanın âkit Devletler tebaasından olmayan en yaşlı azası tarafından icra edilecektir.

Komisyon azaları üç sene için naspedilirler ve hiç bir taraf müddetin tecdidine itiraz etmediği takdirde mumaileyhimin vekâletleri üç senelik bir devre için tecdit edilmiş addolunur, ve bu suretle devam eder.

Madde 3

Âkit taraflar, her ihtilâf için o ihtilâfa mahsus olarak, taraflarından müttefikan tayin edilmek ve işin hitamına kadar ayniyle zaten vazifede bulunan azalar gibi komisyona iştirak etmek üzere, uzlaşma komisyonuna diğer iki azanın ilâvesi salâhiyetini muhafaza ederler.

Madde 4

Uzlaşma komisyonu, ihtilâfın mevzuunu teşkil eden meseleleri teşrih etmek ve tanzim edeceği raporda ihtilâfın hal ve tesviyesi için lâzım gelen teklifleri sert ve dermeyan etmek vazifesiyle mükellef olacaktır.

Her hangi bir ihtilâfın komisyona arzı, âkitlerden biri tarafından reisine hitaben yazılan talepname ile olur. Müddei taraf, uzlaşmağa müracaat etmek hakkındaki kararını evvelemirde hasım tarafa bildirecektir. İşbu ihbardan itibaren üç ay içinde müddei aleyh taraf muahedenamenin birinci maddesinin ikinci fıkrasına tevfikan bir defi dermeyan etmediği takdirde ihtilâfın komisyona arzı muteber olacaktır.

Madde 5

Uzlaşma komisyonu, ihtilâf kendisine arz edildiği günden itibaren altı ay zarfında, işbu müddeti akitler müttefikan kısaltmağa veya uzatmağa karar vermedikleri takdirde raporunu tevdi edecektir.

Akitlerden her birine raporun bir nüshası verilecektir. Gerek vakaların teşrihi gerek hukukî mülahaza noktasından raporun bir hakem kararı mahiyeti yoktur.

Komisyon kendi teklifleri hakkında her iki tarafın dermeyan edecekleri mülâhazalara ait lâzım gelen müddeti tespit edecektir, işbu müddet her halde üç ayı geçmeyecektir.

İşbu muahedenamenin muhalif ahkâmı müstesna olmak üzere, uzlaşma usulü milletler arasındaki ihtilâfları muslihane bir surette tesviyeye ait 18 teşrinievvel 1907 tarihli «La Haye» mukavelenamesinin üçüncü faslının havi olduğu ahkâm ile tedvir olunur.

Madde 6

Âkitlerden biri uzlaşma komisyonunun tekliflerini kabul etmez veyahut mezkûr komisyonun raporunda tesbit edilen müddet içinde kararını beyan eylemez ise âkitlerden her biri ihtilâfın tahkimname tanzimi suretiyle milletler arasındaki Daimî Adalet Divanına tevdiini talep edebilecektir.

Madde 7

Akitler müttefikan ve tahkimname ile, daimî hakem mahkemesinin nezareti altında bulunan bir mahkemeye ihtilâfı tevdi etmek hak ve salâhiyetini muhafaza ederler. İki taraf tahkime müracaat etmeğe karar verdikleri günden itibaren üç aylık bir müddet zarfında aralarında uzlaşmak suretiyle hakem mahkemesinin teşekkül etmemiş bulunması halinde bu mahkeme «La Haye» deki Daimî Hakem Mahkemesi listesinden intihap edilmiş beş hakemden mürekkep olacaktır.

İki tarafın her biri kendi arzusuna göre bir hakem tayin edecek ve içlerinden biri hakem alelhakem olmak üzere diğer üç hakemi de müttefikan tayin edeceklerdir.

Bu üç hakem âkit Devletler tebaasından olmayacak, ikametgâhları mezkûr devletler arazisi üzerinde ve kendileri de işbu devletler hizmetinde bulunmayacaktır. İki tarafın tahkime müracaat için karar verdikleri günden itibaren üç ay içinde müttefikan tayin edilecek hakemler tayin edilmez yahut hakem alelhakem naspedilmez ise milletler arasındaki ihtilâfların muslihane bir surette tesviyesine ait 18 teşrinevvel 1907 tarihli « La Haye » mukavelenamesinin kırk beşinci maddesine tevfikan işbu tayinlere tevessül edilecektir. İşbu muahedede hilâfına hüküm bulunmadıkça tahkim usulü milletler arasındaki ihtilâfların muslihane halline dair olan 18 teşrinievvel 1907 tarihli La Haye mukavelesinin üçüncü faslında münderiç ahkâm dairesinde tanzim edilecektir.

Madde 8

Altıncı ve yedinci maddelerde kastedilen tahkimname her iki hükümet arasında nota teatisiyle takarrür edecektir. İki taraftan biri diğer tarafa bir Adlî tesviyeye müracaat etmekteki kararını tebliğ ettiği günden yahut tahkime müracaat hakkında her iki taraf karar verdiği günden itibaren üç ay müddet içinde tahkimname tanzim edilmiş olduğu takdirde milletler arasındaki Daimî Adalet Divanı yahut Hakem Mahkemesi iki tarafın dermeyan edeceği iddialar esası üzerine hükmedecektir.

Madde 9

Uzlaşma veya Adliye ve tahkim usulünün devamı müddetince âkit taraflar gerek uzlaşma komisyonunun tekliflerinin kabulüne gerek milletler arasındaki Daimî Adalet Divanı hükmünün veya hakem mahkemesi kararının icrasına muzır bir tesir edebilecek olan her hangi bir tedbirden içtinap edeceklerdir.

Madde 10

Adlî ilâmın veya hakem kararnamesinin icrasında veyahut birinci maddenin ikinci ve üçüncü fıkraları müstesna olmak üzere işbu muahedenamenin tefsirinde baş gösterecek ihtilâflar iki taraftan yalnız birinin talebi üzerine milletler arasındaki Daimî Adalet Divanına tevdi edilebilecektir.

Madde 11

İşbu muahede ahkâmı, tasdiknamelerin teatisinden evvelki ihtilâflara – mezkûr ihtilâfların akitler arasında elyevm mevcut muahedenamelerle münasebeti olsa bile – tatbik edilmeyecektir.

Bununla beraber bu muahedenamenin mevkii tatbika vazından itibaren mezkûr muahedenamelerden tehaddüs edebilecek ihtilâfların işbu muahedename ahkâmına tabi kalmaları mukarrerdir.

Madde 12

İşbu muahedename tasdik kılınacaktır. Tasdik edilmiş nüshaları «Bern» de mümkün mertebe kısa bir müddet zarfında teati edilecektir.

Muahedename, tasdiknamelerin teatisinden itibaren beş sene müddetle akdedilmiştir. İşbu müddetin hitamından altı ay evvel feshedilmediği takdirde iki taraftan birinin diğer tarafa muahedename hükümlerine nihayet vermek hakkındaki kararını tebliğ edeceği günden itibaren altı aylık bir müddetin hitamına Kadar mer’i kalacaktır. Murahhaslar, ifadelerini tasdik etmek için, iki nüsha üzerine tanzim edilmiş olan işbu muahedenameyi imza ve tahtim etmişlerdir.

İşbu muahedename Ankara’da bin dokuz yüz yirmi sekiz senesi kânunuevvelinin dokuzuncu günü tanzim edilmiştir.

İmza : Henri Martin İmza : Ali Şevki
İmza : Veli

Mustafa Saldırım

0
Mustafa Saldırım

Yargıç ve yazar Mustafa Saldırım, 1992 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı Fakültede Medeni Usûl ve İcra İflâs Hukuku Anabilim Dalında ” İhtiyati haciz” başlığı altındaki yüksek lisans tezi ile master derecesini 1997 yılında elde etti. 2004 yılında “Özel hukukta cumhuriyet savcısının görevleri” başlıklı tezini savunarak hukuk doktoru unvanını kazandı. 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsünün birer yıllık “Tahkim” ve “Ticaret Hukuku” programları ile Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin bir yıllık “Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler” programından mezun oldu.

 Eğitim konusunda köşe yazarlığı yapmakta olup,  katıldığı çok sayıda ulusal ve uluslararası konferans ve sempozyumlarda; çocuk suçluluğu, infaz sistemi, suç ve ceza, ceza infaz kurumlarında eğitim ile yetişkin eğitimine ilişkin bildiriler sunmuştur.

Sırasıyla, Cumhuriyet Savcılığı (1995- 2002), Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünde hükümlü eğitiminden sorumlu tetkik hâkimliği (2002-2007) ve Yargıtay 19.HD. tetkik hâkimliği (2007-2014) görevlerinde bulunmuştur.

Singapore Mediation Centre’de(SMC’de) arabuluculuk eğitimi almış ve arabuluculuk kurumlarını incelemiş, Türkiye’de de “Arabuluculuk Eğitim Programı”nı tamamlamış ve sınavlarını geçerek arabuluculuk yapmaya hak kazanmıştır. Ayrıca, Yargıtay Başkanlığı Türkiye Uluslararası Uyuşmazlık Çözüm Merkezi’nden sorumludur.

Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Sisteminin Desteklenmesi Projesi kapsamında, Kasım ve Aralık 2017 tarihlerinde Avrupa Konseyi’nin İnfaz (Execution) bölümünde 2 ay araştırma yapmış ve AİHM kararlarının infazına ilişkin uygulamayı ve AK Bakanlar Konseyi çalışmalarını gözlemlemiştir.

“Hâkimin Hukuki Sorumluluğuna İlişkin Yargıtay Büyük Genel Kurulu ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları (2010-2014), Ankara 2014.”, “Terör Suçları, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Soykırım Suçları Konusunda Karşılaştırmalı Bir İnceleme (AİHM Yargıtay Sunumu, Ocak 2016)”, “Geri Gönderme Yasağı Konusunda Karşılaştırmalı Bir İnceleme (AİHM Yargıtay Sunumu, Ocak 2017)”, Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri Taslağına İlişkin Görüşlerin Değerlendirilmesi ve Birleşmiş Milletler YARGITAY YARGI ETİĞİ İLKELERİ EĞİTİMİ 108 KOLAYLAŞTIRICI EL KİTABI Yargı Etiği Standartları ile Karşılaştırılması, (Doç. Dr. İbrahim Şahbaz ile ortak kitap) 2017”, “Yargıtay Etik İlkeleri ve Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi Çerçevesinde Yargı Yetkisinin Güncel Sorunlarının Değerlendirilmesi (AİHM Yargıtay Sunumu, Ocak 2018)”,“Açıklamalı ve İçtihatlı Türk Borçlar Kanunu (2013)”, “Açıklamalı ve İçtihatlı Hukuk Mahkemeleri Kanunu (2011)”, “İhtiyati Haciz (2011)”, “Hükümlü ve Tutuklu Eğitiminin Temelleri (2011)”, “Cumhuriyet Savcısının Denetim Görevi (2007)”, ve “Özel Hukukta Cumhuriyet Savcısının Görevleri (2005)” adlı kitapları bulunmaktadır.

Birçok hukuk dergisinde yayımlanmış Türkçe ve İngilizce 29 makalesi vardır. Çeşitli paneller ile ulusal ve uluslararası toplantılarda çok sayıda bildiri sunmuş, etik ile ilgili 7 Kitapta editörlük yapmıştır. Ayrıca Yargıtay Yargı Etiği Danışma Kurulunda Sekretarya görevini sürdürmekte olup, aynı zamanda Yargıtay Personel Etik Komisyonu üyesidir.

Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler projeleri ile uluslararası ilişkiler, kanunlar, yargı reformu ve stratejik plandan sorumlu Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısıdır

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu Adalet Komisyonu çalışmalarına Yargıtay’ı temsilen katılmıştır. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Tasarısı’nın (Kanunlaşan metnin 70. maddesi ile sınırlı olarak) Bilim Komisyonu çalışmasında görev almıştır. Uluslararası ve ulusal projelerde kıdemli yönetici olarak da görevleri vardır. Evli ve iki çocuk babasıdır

Avukatın Hak ve Yükümlülükleri

0

Avukatın Hak ve Yükümlülükleri, Avukatlık kanununda ve Türkiye Barolar Birliği Meslek Kuralları ile belirlenmiştir.  Avukatlık Kanununun 1. maddesi  avukatlığı ‘kamu hizmeti ve serbest meslek’ olarak tanımlamıştır. Avukatlık mesleği, temel olarak, hukuki mesele ve anlaşmazlıkların yasalara uygun bir şekilde çözümlenmesini sağlamaktadır. Avukat ise bu hizmeti alan kişileri yetkili mercilerde temsil etmektedir.

Avukatlar genel olarak Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdür. Avukatlığın o kişiye yüklediği saygı ve güvene uygun davranmak temel prensiptir.  Avukatlık Kanunu’na, göre yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek zorundadır.

Avukatın Hakları

Avukat-müvekkil ilişkisinden kaynaklanan haklar

Ücret hakkı

Taraflar arasında yapılan sözleşmede kararlaştırılmasa dahi avukat yaptığı işin karşılığı olarak ücrete hak kazanır. Avukatlık kanunun 164. maddesine göre %25 i aşmamak üzere işin belli bir yüzdesi ücret olarak kararlaştırılabilir. 164. maddesinin 4. fıkrasına göre ücret Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi altında olamaz. Avukat üstlendiği işi haklı sebep olmaksızın takipten vazgeçerse ücret talep edemez eğer ücret aldıysa geri vermekle yükümlüdür. Avukatın azli avukatın kusur veya ihmalinden kaynaklanmıyorsa ücretinin tamamı verilecektir.

Avans ve masraf talep hakkı

Avukatlık kanunun 173. maddesinin 2. fıkrasına göre avukat üstlendiği iş için giderleri ayrıca isteyebilir. İş sahibinin giderler için avukata avans vermiş olması gerekir.

Vekalet görevini yerine getirme dolayısıyla uğramış olduğu zarar ve ziyanın giderilmesini talep hakkı

 

Avukatın, statüsünden kaynaklanan yetkileri

Dosya evrakını tetkik yetkisi

Vekaletname sunmaksızın dava ve takip dosyalarını inceleyebilmek, Avukat veya stajyeri bakımından doğal bir haktır.

Dosya evrakından suret alma yetkisi
Avukat stajyeri veya yanında çalışan sekreteri vekaletname ibraz etme şartı ile kağıt veya belgelerin örneğini alabilir.
Hazır bulunma yetkisi

Hukuk davalarında kural olarak sadece baroya kayıtlı avukatlar vekil sıfatıyla mahkemeye kabul olunur, yani mahkemede hazır bulunur.

Soru sorma yetkisi

Avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, doğrudan soru yöneltme hakkında sahiptir. Ancak soru sorma hakkı duruşma disiplinine uygun biçimde kullanılmalıdır.

Örnek çıkarma ve onaylama yetkisi

Avukat, kendisine verilen vekaletnamenin örneğini çıkarıp aslına uygunluğunu imzası ile onaylayabilir. Avukatın çıkardığı vekaletname sureti, bütün yargı mercileri, resmi daire ve kurumlar ile gerçek ve tüzel kişiler için resmi örnek hükmündedir

Tebligat yapma yetkisi

Avukatlar, vekalet aldıkları işlerde, ilgili yargı mercii aracılığı ile ve bu yargı merciinin tebliğat konusunda bir kararı olmaksızın, diğer tarafa adli kağıt ve belge tebliğ edebilirler.

Duruşmayı terk hakkı

Meslek Kurallarının 21.maddesine göre, avukat duruşmayı terk edemez. Ancak kişisel veya meslek onurunun zorunlu kıldığı hallerde duruşmadan ayrılabilir.

Görüşme-yazışma yetkisi
Her avukat, vekaletini üstlendiği iş ile ilgili her türlü kurum, kuruluş ve kişi ile ilgili yazışma yapma yetkisine sahiptir.

Avukatın iş edinme yönünden hakları

Tekel hakkı

Avukatlık Kanununun 35.maddesinin I. fıkrası gereğince, kanun işlerinde ve hukukî meselelerde mütalâa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adlî işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek yalnız baroda yazılı avukatlara aittir. Yani avukatların bir tekel hakkı bulunmaktadır

İşi reddetme hakkı

Avukat, kendisine teklif olunan işi sebep göstermeden reddetme yetkisine sahiptir. İşi reddeden avukat isterse gerekçesini açıklayabilir.

Mesleki çalışmasını yapma yönünden yetkileri

Tanıklıktan çekinme hakkı

Avukat müvekkilin muvafakatini almış olsa dahi tanıklık etmekten çekinebilir ve çekinme sebebiyle hukuki ve cezai sorumluluğu doğmaz.

Dosya inceleme ve bilgi edinme hakkı
Gizlilik kararı alınmayan ceza işlerinde her türlü soruşturma ve kovuşturma dosyaları ile idari ve hukuki davalarda  avukatın tartışmasız şekilde dosyayı inceleme yetkisi bulunmaktadır. Bu yetkisini vekaletname sunmaksızın kullanabilir. Vekaletnamesini sunarak tüm dosyalardan suret alabilir. Avukat ayrıca her türü idari makamdan bilgi alma hakkına sahiptir.
Dosyadan örnek alma hakkı
Avukat, müvekkili tarafından kendisine verilen vekaletnameyi sunarak tüm dava ve soruşturma dosyalarından suret alabilir. Suret alma yetkisi tüm idari makamlardaki ilgili evraklara da şamildir.
Örnek çıkarabilme(kullanabilme)hakkı
Tebligat yapabilme hakkı
İşi stajyerle veya sekreterle takip hakkı
Avukat, kanun gereğince, yetkilendirdiği katip ve stajyeri vasıtasıyla işlerini takip edebilir.
Görevi sırasında veya görevinden dolayı avukata karşı suç işlenmesi halinde bu suçun yargıçlara karşı işlenmesine ilişkin hükümlerden yararlanma hakkı
Avukatın görevi sırasında yaptığı iş ve işlemler kamu görevi ve gerek kendisine karşı işlenen fiillerde gerekse kendisinin kusurlu davranışlarında bu usule göre hareket edilir.

Meslek örgütü ile ilişkileri yönünden hakları

Baro genel kuruluna katılma hakkı
Her avukatın bağlı olduğu baronun genel kurul toplantılarında temsil edilme ve oy kullanma hakkı bulunmaktadır. Baro ve TBB seçimlerindeki seçilme hakları Avukatlık Kanununun belirlediği ilkelere tabidir.
Baro organlarına seçme ve seçilme hakkı
TBB organlarına seçme ve seçilme hakkı
Hakkındaki soruşturmalarda kendisini savunma hakkı
Disiplin kurulunda duruşmalı inceleme yapılmasını isteme hakkı
Adli yardım görevini ücret ödeyerek yapmama hakkı
Avukatlar yardımlaşma sandığına girme hakkı

İş sahibi ile ilişkileri yönünden hakları

Avukatlık ücreti isteme hakkı
Üzerine aldığı işi bırakma(çekilme)hakkı
İşi başka bir avukatla birlikte veya başka bir avukata vererek takip etme hakkı
İş sahibinin avukatın yanı sıra bir başka avukatı görevlendirmesine olur vermeme hakkı

İş sahibinden ücret dışında talep edilebilecek haklar 

Avans isteme hakkı
Masrafları isteme hakkı
Tazminat talebi

Avukatın Yükümlülükleri

Özen yükümlülüğü

Avukatlık kanunu madde 34`e göre yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek; avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdür.

Sır saklama yükümlülüğü

Avukatların, kendilerine tevdi edilen veya gerek avukatlık görevi, gerekse, Türkiye Barolar Birliği ve barolar organlarındaki görevleri dolayısıyla öğrendikleri hususları açığa vurmaları yasaktır.

Reklam yasağı

Avukatların iş elde etmek için, reklam sayılabilecek her türlü teşebbüs ve harekette bulunmaları ve özellikle tabelalarında ve basılı kağıtlarında avukat unvanı ile akademik unvanlarından başka sıfat kullanmaları yasaktır

İşi ret yükümlülüğü
Avukatlık kanunun 38. maddesine göre;

  • Kendisine yapılan teklifi yolsuz veya haksız görür yahut sonradan yolsuz veya haksız olduğu kanısına varırsa,
  • Aynı işte menfaati zıt bir tarafa avukatlık etmiş veya mütalaa vermiş olursa,
  • Evvelce hakim, Cumhuriyet Savcısı, hakem, bilirkişi veya memur olarak o işte görev yapmış olursa,
  • Kendisinin düzenlediği bir senet veya sözleşmenin hükümsüzlüğünü ileri sürmek durumu ortaya çıkmışsa,
  • Görmesi istenilen iş, Türkiye Barolar Birliği tarafından tespit edilen mesleki dayanışma ve düzen gereklerine uygun değilse,

avukat işi mutlaka reddetmek zorundadır.

Aracı kullanmama yükümlülüğü

Avukat veya iş sahibi tarafından vaat edilen veya verilen bir ücret yahut da herhangi bir çıkar karşılığında avukata iş getirmek yasaktır.

Büro edinme zorunluluğu

Her avukat levhaya yazıldığı tarihten itibaren 3 ay içinde baro bölgesinde bir büro kurmak zorundadır

Çıkar çatışması nedeniyle vekalet almama yükümlülüğü

Bir uyuşmazlıkta taraflardan birine hukuki yardımda bulunan avukat yararı çatışan öbür tarafın vekâletini alamaz, hiçbir hukuki yardımda bulunamaz

Bildirim yükümlülüğü

Meslek Kuralının 13. Maddesine göre; Uzunca bir süre bürosundan uzak kalmak zorunda bulunan avukat, işlerine bakacak, müvekkillerini kabul edecek meslektaşının adını barosuna bildirir.

Defter tutma ve saklama yükümlülüğü

Avukat, kendisine tevdi olunan evrakı, vekaletin sona ermesinden itibaren üç yıl süre ile saklamakla yükümlüdür

Hesap verme yükümlülüğü

Avukat müvekkil veya üçüncü kişilerden aldığı değerler ve kendi ücret, masraf, tazminat alacakları hakkında hesap vermek zorundadır.

Mevzuatı Bilme ve Değişiklikleri ve Öğretiyi Takip Etme Yükümlülüğü

Avukatın, mevzuatta yapılan değişiklikler ile yargı içtihatlarını ve bilimsel öğretiyi takip etmesi gerekmektedir. Hukuki uyuşmazlığa tanı koyabilmek ve uyuşmazlığı doğru sonuçlandırabilmek bu bir yükümlülüktür.

Çekişmeli hakları edinmeme yükümlülüğü

Avukat, el koyduğu işlere ait çekişmeli hakları edinmez veya bunların edinilmesine aracılık edemez. Bu yasak, işin sona ermesinden itibaren bir yıl sürer. Yasak, avukatın ortaklarını ve yanında çalıştırdığı avukatları da kapsar.