Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Belçikalı Yargıçlar İçin Rehber İlkeler, Değerler ve Nitelikler

0

Belçikalı Yargıçlar İçin Rehber İlkeler, Değerler ve Nitelikler,  25 Haziran 2012 tarihinde Belçika Hâkimler Danışma Konseyi Genel Kurulunca kabul edilmiş ve 27 Haziran 2012’de Adalet Yüksek Kurulu Genel Kurulunca kabul edilerek ilan edilmiştir. Kurul ayrıca bir uygulama kılavuzu hazırlamıştır.

Belçika’da hâkim ve savcılar ile ilgili yargı üst kurulu (Yüksek Yargı Konseyi-High Council of Justice-Conseil Supérieur de la Justice (CSJ) Adalet Yüksek Kurulu’dur.

Belçika halkının güvenini arttırmak amacıyla kurulan Yüksek Yargı Konseyinin üyeleri arasında Adalet Bakanı bulunmamaktadır. Belçika Anayasasının 151. maddesine göre yürütme organından tamamen bağımsız olarak faaliyet göstermektedir.  Yargıç adaylarına ilişkin sınavları düzenlemekte ve hakimleri atanmak üzere Adalet Bakanlığına sunmaktadır. Yıllık olarak faaliyet raporu hazırlamakta, bütçesi bu raporlar çerçevesinde belirlenmektedir.

Flaman ve Valon bölgeleri için Yüksek Yargı Konseyi yirmi ikişer üyeden oluşan iki ayrı kurul olarak oluşturulmuştur. Her iki kurul üyelerinden oluşan kırk dört üyeli Genel Kurul bulunmaktadır. Yirmi iki üyeyi hâkim ve savcılar kendi aralarından seçmektedir. Diğer yirmi iki üyenin sekizi sivil toplum örgütlerinden, sekizi hukukçular arasından ve altısı da akademisyenler arasından olmak üzere Parlamento tarafından seçilmektedir. Üyeler en fazla dört yıllık bir süre için seçilebilmektedir.

Yüksek Yargı Konseyinin görevleri; yargı sisteminin işleyişini değerlendirmek, yargı mensuplarının atamalarını yapmak, şikâyetleri incelemek, kanun teklifleri konusunda görüş bildirmek ve yargı mensuplarının eğitimine ilişkin genel kurallar belirlemek ve yönergeler hazırlamaktır. Konseyin disipline ilişkin yetkisi bulunmamaktadır.

Belçika Anayasası

Belçika Devleti’nin federal organlarını esas olarak Kral, çift meclisli federal parlamento, federal hükümet ile yargı erkini icra eden mahkemeler oluşturmaktadır. Belçika Anayasası’na göre federal yasama erki (pouvoir législatif fédéral) kolektif olarak Kral, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından kullanılmaktadır (m.36). Federal yürütme erkinin (pouvoir exécutif fédéral) ise Anayasa’da düzenlendiği şekilde Krala ait olduğu belirtilmektedir (m.37). Kral yasama ve yürütme erkleri içerisinde yer almakla beraber, yetkileri oldukça sınırlıdır. Bazı önemli yetkileri de bulunmakla beraber Kralın konumu genel olarak parlamenter bir sistemde devlet başkanının konumuna tekabül etmektedir.

HÂKİMLERE YÖNELİK REHBER İLKELER, DEĞERLER VE NİTELİKLER – BELÇİKA

Sorumlu Editör: Adalet Yüksek Kurulu
D/2012/12847/2

Hâkimlere Yönelik Rehber

Nadia De Vroede‘un anısına ithafen.

Onun daimi özverisi olmadan, bu çalışma ortaya çıkamazdı.

25 Haziran 2012 tarihinde Hâkimler Danışma Konseyi Genel Kurulunca kabul edilmiştir
27 Haziran 2012 tarihinde Adalet Yüksek Kurulu Genel Kurulunca kabul edilmiştir.

GİRİŞ

Bu derlemede yer alan ilke, yorum ve tavsiyelerin amacı hâkimler için davranış kodları oluşturmaktır. Bu ilke, yorum ve tavsiyeler hâkimleri desteklemek, yönlendirmek ve yargı kurumuna kendi etik kodunu daha iyi idrak edebilmesini sağlayan bir çerçeve sunmak amacıyla hazırlanmıştır. Aynı zamanda, hâkimlerin görevinin karmaşıklığının daha iyi anlaşılması için yasama ve yürütme erklerinin temsilcilerini, yargı mensuplarını ve halkı aydınlatma amacındadır.

Bu belge hâkimlere yönelik bir rehber niteliğindedir. Bir disiplin kodu ve disiplin mercilerinin kullanımına yönelik bir derleme değildir ve disiplin kovuşturmalarında esas alınamaz. İlkeler belirli bir durumda nasıl hareket etmesi gerektiğini sorgulayan hâkime olumlu yönde rehberlik etmek için tesis edilmiştir. Bu sebeple, yasaklar listesiyle sınırlı olabilecek tamamen negatif bir görüşün ötesindedir.

Bu etik kodları 2010 yılında Avrupa Yargı Kurulları Ağının (AYKA) kabul ettiği metinden ve farklı ülkelerin çeşitli etik kodu derlemelerinden esinlenmiştir.

AYKA etik kodunu yargı erkinin temel değerlerinden yola çıkarak tanımlamıştır. Bu temel değerlerden ileri gelen ilke ve kişisel özellikler belirtilmiş ve açıklanmıştır.

Bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, sağduyu, ihtiyat, dikkat, saygı, dinleme yetisi, eşit muamele ve yetkinlik ortak değerler olup günümüz toplumunda hâkimler için temel ilkelerdir (Bölüm I).

Hâkim aynı zamanda bilgin, sadık, insancıl, cesur, ciddi, dikkatli, çalışkan olmalı, dinlemeyi ve iletişim kurmayı bilmeli ve açık görüşlü olmalıdır (Bölüm II).

AYKA metni, diğerlerinin yanı sıra, Belçika yargı sisteminin özelliklerine daha iyi yanıt verebilmek için birçok alana uyarlanmıştır.

AYKA metni ayrıca hâkimler tarafından hâkimler için kaleme alınmıştır. İlkelerin çoğu tümüyle savcılar için de geçerlidir. Gerektiği durumlarda, savcılar için uyarlama ve eklemeler yapılabilir.

İşbu rehber, hâkimlik mesleğinin temel değerlerine dair daimi ve nihai bir görüş yansıtmamaktadır. Rehber, genel ilkelerin uygulanmasından doğan iyi uygulamaların tespitini teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Böylece, davranış kodları geliştirilebilir ve gelecekte karşılaşılabilecek durumlara uyarlanabilir.

Özel işlevlerine özgü kurallara tabi olarak, işbu davranış kodları aynı zamanda yargı alanında stajyerlere, ticaret mahkemesi yargılama sürecine meslek dışı uzman olarak dâhil edilen tüccarlara, hukuk müşavirlerine ve iş mahkemelerinde görev yapan meslek dışı hâkimlere de hitap etmektedir.

Davranış kodları görevin icrasında esas hâkimin yerine bakan hâkimlere de yöneliktir.

BÖLÜM I – DEĞERLER
1. BAĞIMSIZLIK
İlke

Hâkimler yargı görevlerini dış etkilerden uzak, tamamen bağımsız bir şekilde yerine getirirler.

Bu bağımsızlıkla, davanın unsurları ışığında, bir erkin (yürütme, yasama organı, siyasi, hiyerarşik erkler, ekonomik menfaatler, medya organları veya kamuoyu) hoşuna gitmeyeceği korkusu taşımadan veya bir erki memnun etme arzusuna kapılmadan yasaları uygularlar.

Hâkim yargı görevlerini icra ederken, meslektaşları ve her türlü baskı gruplarından bağımsız olmak da dâhil olmak üzere, bağımsız kalmayı gözetmelidir.

Yorumlar

Ayrıcalık Olmaksızın

Bağımsızlık hâkimlerin menfaatine bahşedilen bir ayrıcalık değildir.

Bağımsızlık, hukuk devleti çerçevesinde vatandaşların hak ve özgürlüklerini korumak için tesis edilmiş bağımsız yargıdan (ve bağımsız addedilen), yasama ve yürütme organlarından yararlanmak için demokratik bir toplumda tüm vatandaşlara tanınan bir haktır (AİHS madde 6, Anayasa madde 151, § 1).

Bireysel ve Kurumsal Bağımsızlık

Hem bireysel hem kurumsal açıdan yargı erkinin bağımsızlığını gözetmek ve bağımsızlığına katkıda bulunmak her hâkimin görevidir.

Böylece, çatışan tarafların, kamu otoritesini elinde bulunduranların veya diğer şahısların hâkimin kararını etkilemeye çalışması engellenir.

Hâkim, bağımsızlığına dair şüphe uyandırabilecek tüm temaslardan kaçınır. Bu, tabi ki, geçici çalışma grupları bünyesinde yasama ve yürütme erklerinin hâkimin uzmanlığından yararlanmasına engel teşkil etmez.

Savcılık

Savcılık görüş bildirme görevinde olduğu kadar araştırma ve bireysel soruşturma görevinde de bağımsızdır (md. 151, §1, Anayasa). Yukarıda bahsi geçen kurallar, Adalet Bakanının olumlu karar verme ve ceza politikası yönergesi çıkarma hakkına halel gelmeksizin, savcılara da uygulanır.

Başka yasal düzenlemeler de Adalet Bakanına savcılığa dair bazı yetkiler vermektedir (örn. md. 143, §§2 ve 3, 143(2), §§1 à 3, 5 „ten 7‟ye, 143(3), 143(dört), 399, 400 ve 1088, Yargı Kanunu).

Bireysel davalarda yetkili savcı veya iş arkadaşları ve savcılık arasındaki temaslar yalnızca yasal düzenlemeler sınırında ve olağan hiyerarşik yolun izlenilmiş olması ve net, şeffaf, yazılı ve izlenebilir şekilde yapılmış olması şartıyla kabul edilir.

Savcılar, Yargı Kodunun 327. maddesi uyarınca bakanlar kurulunda görev icra edebilir. Görevleri müddetince, hâkimlerin etik kodlarına tabidirler. Savcı sıfatıyla öğrendikleri olaylarda, mesleki gizlilik kuralına bağlı kalırlar. Yargı erkini gözetir ve yargı erkinin bağımsızlığını savunurlar ve bakan ve savcılık arasındaki temaslarda 8 Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumlulukları hakkında üye devletlere yönelik CM/Rec(2010)12 sayılı Tavsiye Kararı, ilke no. 22: ”Yargı bağımsızlığı ilkesi, her hâkimin, hüküm verme görevlerinin ifasında bağımsız olması anlamına gelir. Hâkimler, kararlarını verirken bağımsız ve tarafsız olmalı ve yargı bünyesindeki merciler de dâhil olmak üzere herhangi bir çevreden gelebilecek doğrudan veya dolaylı kısıtlamalardan, usulsüz nüfuz kullanmaktan, baskı, tehdit veya müdahalelerden uzak bir şekilde hareket etmelidir. Yargı erkinin teşkilatlanmasının getirdiği hiyerarşi, bireysel bağımsızlığı zedelememelidir.” yukarıda bahsedilen kurallara uyarlar.

Geçici görevlendirmeleri boyunca, görevleri sona erdiğinde, savcılık bünyesinde tekrar bağımsız ve tarafsız hareket edebilmeleri gerektiği hususunu göz önünde bulundururlar.

Ayrıca, savcılığın yapısı hiyerarşik olduğundan, savcının iç/şahsi bağımsızlığı daha sınırlıdır.

Hâkimler ve savcılar bağımsızlıklarına karşılıklı saygı duyar. Mahkemelerde denetim yetkisinin icrasında (md. 140, 399, 788, 1088 ve 1089, Kanun) savcılık mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığını gözetmelidir.

2. TARAFSIZLIK
İlke

Bağımsızlıkla beraber nesnel ve öznel tarafsızlık adil yargılama için şarttır (md. 6, AİHS).

Hâkimin tarafsızlığı gerçek ve görünür tüm önyargıların veya hâkim bir karar alırken ya da karar öncesi tüm işlemlerde yanlı herhangi bir fikrinin bulunmamasıyla tanımlanır.

Hâkim yargı görevlerini korkusuzca, iltimas veya önyargı olmadan yerine getirir.

Yorumlar
Hâkimin Reddi

Hâkim hem görevlerinin icrasında hem görev dışında, yargıya duyulan güveni pekiştirir şekilde davranış sergilemeli ve reddine yol açabilecek durumları en aza indirgemelidir.

Hâkimlerin tarafsızlığı, mesleki uyuşmazlıklara (md. 292-304, Yargı Kanunu) ve hâkimin reddine (md. 828-842, Yargı Kanunu) ilişkin kuralların sıkı bir şekilde uygulanmasını gerektirir.

Sonuç olarak, hâkim aşağıdaki durumlarda davadan çekilir:

-Davaya nesnel olarak tarafsız bakamadığında;
-Bir tarafla yakın ilişkisi olduğunda veya olaylara dair şahsi aşinalığı bulunduğunda, tarafların birini temsil ettiğinde, desteklediğinde veya tarafların birine karşı olduğunda, ya da tarafsızlığının öznellikle lekeleneceği bir durum mevcut olduğunda;
-Davanın sonucunda, kendisinin veya bir aile üyesinin menfaati varsa;

Mevcut veya olası menfaatlerin çatışmasının sebebiyse, taraflı olduğuna dair bir şüphe oluşturmamak için hâkim davada yer almaz veya hemen davadan çekilir.

İş Ortamında Davranış

İş ortamında, özellikle duruşma salonlarında, hâkim ve savcılar sergiledikleri tarafsızlığa dikkat etmeli ve konuya dair bilgisi olmayan insanların gözünde bir tarafla çok yakın ve karmaşık bir ilişkide oldukları izlenimini vermemelidirler.

Aynı ihtiyat ilgili tarafların vekilleri ve davanın tüm aktörlerine karşı gösterilmelidir.

Özel ve Sosyal Hayat

Hâkim özel hayatında, yargılama yetkisinin tarafsızlığına dair kamu gözünde şüphe uyandırmamayı gözetir.

Tarafsızlık ilkesi hâkimin sosyal hayatta yer almasını engellemez. Hâkim toplumdan kendini soyutlamaz. Topluma dâhil olur. Bununla beraber, görevleri ve sosyal hayatı arasında menfaat çatışmasını önlemek amacıyla, hâkimin dikkatli olma yükümlülüğü vardır.

Örgütlenme Hakkı

Hâkimler, tüm vatandaşlar gibi, örgütlenme hakkına sahiptir. Siyasi, felsefi, dini, kültürel, bilimsel, sanatsal, yardım amaçlı, sosyal veya başka amaçlı derneklere üye olabilirler ve bu derneklerin faaliyetlerine katılabilirler.

Bazı yargı mensuplarının tarafsızlığından şüphe etmek için haklı sebeplerin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde, bir tarafın bu konuda sahip olduğunu iddia ettiği kanısı dikkate alınabilir. Bununla beraber bu kanı özel bir ölçüt değildir. Belirleyici soru davada taraflı bir muamelenin nesnel olarak doğrulanabilir olup olmadığıdır. Lakin siyasi bir partiye üyeliğe izin verilirse, aktif siyasi propaganda hâkimin ve yargı erkinin bağımsızlık ve tarafsızlığını tehdit edebilir.

Yasal uyuşmazlıklara halel getirmeksizin, hâkimler bir dernekte başkanlık görevini üstleneceklerse çok dikkatli olmalı ve meydana gelebilecek riskleri önceden değerlendirmelidirler.

Ek Görevler

Yetki dâhilinde ek görevler yürüttüğünde, hâkim bu görevlerin kendi tarafsızlık ve bağımsızlığını tehlikeye düşürmediğinden emin olmalıdır.

İfade Özgürlüğü

Tarafsızlık hâkimin duygu veya görüşünü ifade edemeyeceği manasına gelmemektedir. Hâkim muhtemel önyargılarının ve tercihlerinin farkında olmalı ve her seferinde davayı değerlendirirken önyargı ve tercihlerden etkilenmeden değerlendirip değerlendirmediğini sorgulamalıdır.

Hâkim tam ifade özgürlüğüne sahiptir fakat tarafsızlık ilkesi hâkimi davacıda hâkimin önyargılı olduğu izlenimi yaratmayacak şekilde görüşlerini bildirirken ölçülü ve dikkatli olmaya iter.

Hukuk alanında bilimsel yayınlar hususunda, Yüksek Mahkeme’nin 15 Ekim 2010 tarihli bir kararına atıfta bulunulabilir: ”bir hâkimin hukuki bir konuda bilimsel yayın veya bir hukuk dergisinin yazı kurulu bünyesindeki faaliyetleri aracılığıyla belli bir görüşü benimsemesi hâkimin ilgili alanı ele alan bir davaya bakamayacağı ve aynı şekilde hâkimin müdahalesini nitelemesi gereken ölçü ve tedbir çerçevesinde olması koşuluyla belli bir konuda memnuniyetsizliğini veya memnuniyetini belirtemeyeceği anlamını taşımaz.”

Mahkeme Başkanları

Mahkeme başkanları bağımsızlık ve tarafsızlıklarına dair makul şüphenin davacıların adalete duyduğu güven üzerine çok daha büyük etkisi olduğunun bilhassa farkında olmalıdırlar.

3. DÜRÜSTLÜK

Hâkim görevini dürüstlükle yerine getirir. Toplumda ve özel hayatında da dürüst olmak zorundadır. Dürüstlüğün gereklilikleri hâkimlerin görevlerinin icrasını mümkün kılar, yetkilerini meşrulaştırır ve adalete duyulan güveni temin eder.

Dürüstlük ilkesi iki ödevi doğurur: Doğruluk ve ağırbaşlılık.

3.1. Doğruluk

İlke

Doğruluk hâkimi yalnızca yasa uyarınca cezalandırılan davranışlarda bulunmaktan alıkoymaz aynı zamanda kaba davranışlar sergilemesinin de önüne geçer.

Yorumlar
Yargı Çalışanları

Hâkim, diğerlerinin yanı sıra, yargı çalışanlarının tayininde de görevlerini adam kayırmadan yerine getirir.

Kaynak Kullanımı

Adaletin yönetimi için kendisine tahsis edilen kaynakların, uygunsuz bir amaca yönlendirmeksizin en iyi kullanımını gözetir.

Müdahale ve Üstünlükler

Hâkim, görev yeri değişikliği, atama veya bireysel terfi ya da kendisi veya başkaları için bir üstünlük elde etmek amacıyla meşru olmayan müdahalelerden kaçınır.

Görevlerinin icrasında, kendisi veya yakınları için hediye veya bir çeşit üstünlük kabul etmez.

3.2. Ağırbaşlılık
İlke

Bu ilke hâkimin ne mesleğinin icrasının ne de şahsi davranışının kendi itibarını veya yargının ve adaletin itibarını tehlikeye düşürmediğini gözetmesini sağlar.

Yorumlar
Sosyal Hayat

Ağırbaşlılık ilkesi hâkimlerin kendilerini dünyadan ve toplumdan soyutlamaları anlamına gelmemektedir. Hâkim, davranışı, görüştüğü insanları ve vatandaşların gözünde kendi itibarını ve adaletin itibarını gözeterek ve katıldığı kamuya açık etkinliklerin kendi itibarını ve adaletin itibarını lekelememesine dikkat ederek, sosyal hayata katılır.

Bilgisayar ortamında sosyal iletişim ağlarına katılmak şahsi bir tercih olmakla beraber bu ağlara katılımın hâkimin bağımsızlık, tarafsızlık ve dürüstlüğüne gölge düşürmemesine büyük önem verilmelidir.

Mesleğin İcrası

Kibarlık ve fikri doğruluk hâkimin tüm adalet mensupları, sekreterlik, mahkeme kalemi, davacılar ve basınla olan ilişkilerinde gereklidir.

4. İHTİYAT VE ÖLÇÜLÜLÜK
İlke

Hâkimin ihtiyat ve ölçülülüğü vatandaş olarak haklarının ve mesleğinin zorlukları arasında denge kurmasını gerektirir.

Hâkim kararlarının, adil ve yasal temellere dayalı bir uygulamadan değil de başka faktörlerden etkilenilerek alındığı algısı yaratmayacak şekilde hareket eder.

Hâkim görevinin icrasının ve özel hayatının, davanın taraflarının kendisine ve genel olarak adalete duyduğu güveni zedelememesi için elinden geleni yapar.

Yorumlar
Siyaset

Siyaset alanında, hâkimin, tüm vatandaşlar gibi, siyasi bir görüşe sahip olma hakkı vardır.

İhtiyat ilkesiyle, davanın taraflarının yargının tarafsızlığına ve bağımsızlığına güven duymasını gözetir.

Medya Organları

Hâkim, medya organlarıyla olan ilişkisinde de aynı şekilde ihtiyatlı olur.

Mahkeme Kararlarına Dair Yorumlar

Hâkim, medya tarafından veya prensip açısından eleştirilse veya temyize gitse de, kararlara dair yorum yapmaktan kaçınır. Kararlarının gerekçesi hâkimin ifade yöntemidir.

Bilimsel veya akademik özgürlüğe ve hâkimlerin basına dair görevine zarar gelmeksizin, hâkim meslektaşlarının kararlarına dair yorum yapmaktan kaçınır.

Pedagojik Rol

Hâkim, hukuk kuralları ve hukuk kurallarının uygulanmasını açıklamak için en iyi ölçüde yetkindir. Ölçülülük ilkesi hâkimin pedagojik bir rol oynamasına engel değildir.

Demokratik Hukuk Devleti

Demokrasi ve temel özgürlükler tehlikede olduğunda, hâkim protesto etme hakkına sahiptir.

Mesleki Gizlilik

Hâkim görevinin icrası çerçevesinde öğrendiği bilgiyi saklı tutar. Mesleki gizlilik hâkimler arası istişareyi engellememekle beraber hâkimler bu istişareyi ihtiyatla gerçekleştirmelidirler.

Özel Hayat

Yasanın zorunlu kıldığı durumlar hariç (örneğin yargı yetkisinin sunduğu imtiyaz çerçevesinde) hâkim görevlerinin icrası hariç üçüncü taraflara karşı hâkimlik sıfatını kullanmaktan kaçınır.

Herkes gibi hâkimin de özel hayatın gizliliği hakkı vardır. Ölçülü olması normal bir sosyal hayat süremeyeceği anlamına gelmemektedir: görevlerinin itibarına veya görevleri icra yetisine zarar vermekten kaçınmak için feraset ve tedbirle hareket etmesi yeterli olacaktır.

5. GAYRET
İlke

Kamuoyunun yargıya duyduğu güven için gayret gerekli bir ilkedir.

Hâkim davaya bakarken gayretli davranır. İlgili yasal hükümlere halel getirmeksizin davalar, ortadaki sorun, davanın karmaşıklığı ve hâkimin iş yükü göz önünde bulundurularak makul bir süre içinde görülmeli ve karara bağlanmalıdır.

Yorumlar
Hukuki İşlemin Süresi

Uygulamadaki yasal hükümlere halel getirmeksizin hâkim her bir işlemde belirlenen mühletin taraflar ve kendisi için makul olmasını gözetir.

Hâkim olabildiğince etkili olmak ve kararları gecikme olmadan yasal süre içerisinde verebilmek için tüm gayretiyle çalışır.

Ek Faaliyetler

Hâkim ek faaliyetlerinin (akademik faaliyetler, hukuk dergisi redaksiyon komitesi vb.) esas görevlerinin icrasına zarar vermemesine veya meslektaşlarına fazla iş yüküne sebep olmamasına dikkat eder.

6. SAYGI VE DİNLEME YETİSİ
İlkeler

Tarafsızlık ve dosyanın titizlikle incelenmesi yükümlülükleri hâkimin saygı göstermesine ve karşıdakini dinlemesine engel değildir.

Yorumlar
Genel Olarak İlişkiler

Hâkim halka, avukatlara, meslektaşlarına, idari personele saygı gösterir ve nazik davranır.

Uygunsuz ifadelerde bulunmaktan ve davranışlar sergilemekten sakınır.

Hâkimler bireysel, toplu veya yönetici olarak sorumluluklarının icrasında herkesin saygı ve dinleme değerlerini paylaşması ve gözetmesini temin eder.

Meslektaşlar ve Personelle İlişkiler

Hâkim meslektaşları ve idari personelle olan ilişkilerinde dürüst ve saygılıdır. İdari görevleri ve denetim görevlerini icra ederken de meslektaşlarının ve personelin görev ve yetkinliklerine saygı gösterir.

İşin Organizasyonu

İşinin organizasyonunda, hâkim davanın tüm taraflarının koşul ve ihtiyaçlarına dikkat eder ve bu koşul ve ihtiyaçları mümkün mertebe göz önünde bulundurur. Kendi taahhütlerine, duruşmaların saatlerine ve kararlaştırılan veya uyulması zorunlu mühletlere dikkat etmeye çalışır.

Hâkim tartışmaların sorunsuz ve sükûn içinde geçmesini gözetir ve tüm taraf ve vekillerini aynı dikkatle dinler.

Hâkim Heyeti

Bir heyette hâkim, meslektaşlarının fikirlerini tartışırken ve dinlerken, Yargı Kanununun 777 ve 778. maddelerine halel getirmeksizin saygı gösterir. Çoğunluğa saygı duyar.

7. EŞİT MUAMELE
İlke

Eşit muamele ilkesi hâkimin her bir bireye ayrım yapmadan davranmasını sağlar.

Yorumlar

Hâkim görevlerini tüm taraflar dâhil tüm şahıslara saygı göstererek icra eder.

Hâkim ilgisiz unsurları dikkate almaksızın yasayı uygular. Çeşitli sınıflar arasındaki nesnel farklılıkların bilincindedir ve her tarafın dinlenmiş olduğundan, ifadesinin alındığından ve saygı gördüğünden emin olur. Meslektaşlarının veya personelin ayrımcı davranışlar sergilediğini fark ederse o kişilerle arasına mesafe koyar.

8. YETKİNLİK
İlke

Gerekli bilgi ve niteliklere sahip yetkin hâkimlere sahip olmak toplumun hakkıdır.

Yorumlar
Mesleki Bilgiler

Hâkim, özellikle gerekli eğitimleri alarak mesleki bilgilerini taze tutmaya ve geliştirmeye özen gösterir.

Profesyonellik

Hâkim çalışmasında profesyonel ve sistemli bir yaklaşım benimser. Yeni yönler dâhil, her olayın kendine has özelliklerini dikkate alır ve bu özellikleri makul bir sürede inceler.

Esneklik

Hâkim yeni durumlara adapte olabilmelidir.

Ekip Çalışması

Hâkim meslektaşları ve iş arkadaşlarıyla beraber ekip halinde çalışılan bir topluluğun parçasıdır.

BÖLÜM II – NİTELİKLER

Yargılama eylemi birçok niteliğin birleşimini gerektirir.

Yargıya duyulan güven yalnızca bağımsız, tarafsız, dürüst, yetkin ve dikkatli bir hâkimle sağlanmaz.
Hâkim aynı zamanda görevini bilgelikle, sadakatle, insaniyetle, cesaretle, ciddiyetle, ihtiyatla, dinleme, iletişim, çalışma ve açık görüşlülük yetilerine sahip olarak yürütmelidir.

BİLGELİK

Hâkim gerçeklik ve hukuk bilgisiyle, aklıselim, dürüst ve ihtiyatlı tavrıyla bilgeliğini gösterir.

Bu tavır hâkimi rahatlığa itecek çekingenlik veya tutukluk sergilemeksizin görevlerinin icrasında aşırılık ve ölçüsüzlükten uzak tutar.

Yasal belirliliği gözeterek hukukun uygulanmasında yaratıcılık gösterir.

Yasalar toplumla aynı hızda gelişmediğinden, hâkimin yorumlama tekniklerini bilgelikle kullanması gerekmektedir.

Bilgelik sayesinde hâkim taraflara ve üzerine karar vereceği olaylara ilişkin ferasetli olup mesafe koyarak önündeki anlaşmazlıkları sakinlik ve ihtiyatla karşılar.

SADAKAT

Hâkim sadıktır.

Bağımsızlıkla beraber sadakat, hâkim yemin ettiğinde bu sembolik sözün hâkimi hukuk devletine bağlayacağı anlamını taşımaktadır.

Bu taahhüt Anayasaya, demokratik kurumlara, temel haklara, yasaya, hukuki işlemlere, hukuki düzenin teşkilatlanma kurallarına bağlılık anlamına gelmektedir.

Hâkim için sadakatin iki zorunluluğu vardır: bir taraftan kendine verilen yetkilerin icrası vazifesi ve diğer taraftan bu yetkileri aşma yasağı.

Demokrasi ve temel özgürlükler tehlikedeyken hâkimden bu sadakat beklenemez.

İNSANİYET

Hâkimin insaniyet duygusu, mesleki ve özel hayatında tüm şartlar altında insanlara ve insanların haysiyetine saygı göstermesiyle belli olur.

Hâkim davacılarla ve aynı zamanda avukat, idari personel vb. gibi kendi meslek grubundan çalışanlarla ilişkilerinde saygıyı esas alır.

Hâkimin karşılaştığı durumlardaki hassasiyetini de kapsayan insaniyet, aldığı kararların insani boyutunun farkında olmasını sağlar. Olayların takdirinde ve alacağı kararlarda yasayı uygulamasının meşru ve doğru olması için empati, merhamet, iyi niyet, kesinlik ve ciddiyet arasındaki dengeyi iyi kurmalıdır.

CESARET

Hâkim görevini icra ederken cesur davranır.

Bağımsızlıkla birlikte bu cesaret kamu hoşnutsuzluğuna ve yalnızlığa sebebiyet verebilir.

Hâkim;
– Bazı işlemleri yürütmek,
– İç ve dış baskılara göğüs germek,
– Günümüz toplumunda baş gösteren zorluklara cevap verebilmek için hem fiziki hem manevi olarak cesaret gösterir.

Diğer nitelikler gibi bu nitelik de makul bir şekilde uygulanır.

CİDDİYET VE İHTİYAT

Ciddiyet, mahkeme işlemleri boyunca, kibarlıkla, ölçüsüz resmiyet ve uygunsuz mizaç olmaksızın saygılı bir şekilde davranmayı gerektirir. Ciddiyetin korunması ve ihtiyat tüm toplumun ilişkilerini düzenleyen insaniyetten ayrı düşünülemez.

İhtiyatlı hâkim hukuk bilgisini, mantık çerçevesinde, ortak uygulamayı koruyarak davanın özel şartlarıyla birleştirir.

İhtiyat halkın yargıya ve mahkemelere güvenini sürdürmek için hâkime hem mesleki hem özel hayatında rehberlik eder.

ÇALIŞMA KAPASİTESİ

Yargı görevi sıkı çalışma ve sürekli zihinsel çaba gerektirir.

Hâkimin çalışma kapasitesi ve bu kapasiteyi kullanmadaki kararlılığı mesleki yetkinliklerini geliştirmek ve davacının beklediği nitelikte bir çalışmayı garanti etmek için gereklidir.

Hâkim çalışmasını verimlilikle organize eder. Stres ve beklenmedik durumları nasıl yöneteceğini bilerek öz disiplinli davranır, meslektaşlarının fikirlerine dikkat eder, takım çalışmasına ilgilidir.

Son olarak idari görevleri olan hâkim idare becerilerini geliştirmelidir.

DİNLEME YETİSİ VE İLETİŞİM

Hâkim davanın tüm aşamasında tarafları dikkatle dinler.

Dinleme önyargı ve peşin hükümlerden soyutlanmış olmayı gerektirir. Bu nitelik sadece gerçek bir elverişlilik gerektirmez, aynı zamanda kapasite gerektirir. Dinleme tarafsız, mesafeli olmalı fakat küçümser, hor görür nitelikte olmamalı, acıma duygusu olmadan insancıl olmalıdır.

Dinleme yetisi ve dikkat içten gelen yetenekler olmayıp üzerinde çalışılarak edinilir ve hâkimin eğitimine dâhil olmalıdır.

Hâkimin iletişim becerisi vardır. Ölçüyle, saygıyla, ayrımcı olmayan ve sakin bir tavırla kendini ifade eder. Anlamı açık olmayan, saygısız, küçük gören, kırıcı veya gücendirici ifadelerde bulunmaktan kaçınır.

Hâkim anlaşılabilir kararlar vermelidir. Hâkim, verdiği kararı ilgili tüm tarafların anlayabileceği şekilde gerekçelendirmelidir.

AÇIK GÖRÜŞLÜLÜK

Hâkim açık görüşlü olup toplumsal ve kültürel gelişmeleri takip eder.

Devlet Aklı – Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi

0

Devlet Aklı – Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi, isimli eser Friedrich Meinecke tarafından kaleme alınmış, Türkçe’ye M. Sami Türk tarafından çevirisi yapılmış ve Albaraka Yayınları tarafından 1 Kasım 2021 tarihinde basılmıştır.

Kavram 

“Devlet Aklı” kavramı, modern devletlerin temel özelliklerini yansıtan önemli bir terim olarak 16. yüzyılda ortaya atılmıştır ve benimsenmiştir. Devleti bir güç ve teori merkezi olarak, yönetici sıfatıyla kabul edip, bütünleştirici bir anlayışla yönetim prensipleri koyan yüksek irade şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre devlet; siyasi anlayışı dikte eden bir merkezdir. Devletin üstün aklı, öngörülü bir siyaset ve yönetim anlayışı öngörmekte, devlet merkezli bir zihniyetle halk üzerinde meşru ve yüce bir değerler sistemi üretmektedir.

Kitabın Tanıtım Bülteni 

Yönetimin merkezine kaçınılmaz olarak güç unsurunu koyan Meinecke, eserinde bu kavramı modern çağ öncesi düşünce tarihindeki izlerine de temas ederek ele alırken Machiavelli’yi milat olarak belirler. Çünkü ilk kez Machiavelli’yle beraber, olan ve olması gereken arasındaki ayrımda ilkinin lehine bir tavır alınmaktadır. Böylelikle Machiavelli, kendinden sonraki tüm siyaset düşüncesini de uğraştıran bir tartışmayı fitillemiştir. Temeli kamu yararı ve çıkar olan “devletin aklı” ahlaki gereklerle teraziye konmuş, olan’ı tespit etme cesaretini gösteren Machiavelli de sırf bu tavrından ötürü eleştiri oklarını üstüne çekmiştir.

Makyavelizmin Fransa, İtalya ve Almanya’da alımlanışındaki eleştirilerden Büyük Friedrich’e etkisine; Hobbes, Hegel ve Fichte gibi filozoflardan Ranke ve Treitschke gibi tarihbiliminde çığır açmış bilginlere kadar uzanan bir çizgide, düşünce tarihi yaklaşımının mimarlarından Meinecke devlet aklı kavramının tarihini, alanın köşe taşlarından sayılan bu çalışmasında olağanüstü bir üslupla okuyucuya aktarıyor.”

Yazar Friedrich Meinecke Hakkında 

Alman tarihçi ve akademisyen Friedrich Meinecke, 30 Ekim 1862’de Prusya’da doğdu. Bonn Üniversitesi ve University of Berlin’de eğitim gördü. 1887-1901 yıllarında Alman Devlet Arşivlerinde arşivci olarak çalıştı. Strasbourg Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptı. Free University of Berlin‘in kurulmasında önemli katkıları oldu ve ilk rektörlüğünü yaptı. 1896 yılından itibaren 1935’e kadar Almanya’nın en önemli tarihi dergisi olan Historische Zeitschrift’in editörlüğünü yaptı; baskıcı rejimin güçlenmesi sonucunda görevine son verildi. 1933-1945 yıllarında yaşanan faşizm dönemi, tüm Alman düşünürleri için olduğu kadar onun için de öğretici oldu. Nazilere açık bir muhalefet anlamına gelecek düşünceler ileri sürdü. Düşünce Tarihi’nin kurucusu ve 20. yüzyılın önde gelen Alman tarihçilerinden biri olarak kabul edildi. 6 Şubat 1954  tarihinde, 91 yaşında iken Berlin’de öldü. “Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi” isimli eseri Türkçe’ye çevrildi. Die Deutsche Katastrophe (Alman Felaketi) isimli eseri, devlete atfedilen yüce değer ile yaşamın hakikati ve hümanizm arasında bir uzlaşma arayışıdır.

Friedrich Meinecke

Devlet Aklı – Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi

21 Aralık / Hukuk Takvimi

0
21 Aralık - Hukuk Takvimi
21 Aralık / Hukuk Takvimi

21 Aralık / Hukuk Takvimi

1867
Avusturya’da Devlet Danışma Meclisinde temsil edilen krallıklar ve eyaletlerdeki vatandaşların genel hakları hakkında 21 Aralık 1867 tarih ve RGBI 142 sayılı Temel Kanun kabul edildi
1876
Mithat Paşa ikinci kez getirildiği Danıştay(Şuray-ı Devlet) başkanlığından ayrıldı
1904
Uluslararası Savaş ve Çatışma Hukukunun önemli metinlerinden Savaşta Hastane Gemilerinin Devlet Yararına konulmuş Bütün Vergi ve Harçlardan Muaf Tutulmasına dair La Haye Sözleşmesi kabul edildi
1918
Osmanlı Padişahı Vahdettin, Meclis-i Mebûsan’ı feshetti.Yeni seçimler yapıldıktan sonra açılan meclis 11 Nisan 1920’de resmen kapatıldı
1937
Amerikalı avukat, siyasetçi ve Nobel Barış Ödülü sahibi Frank B. Kellogg yaşamını yitirdi. (Doğumu: 21 Aralık 1856) Rochester, Minnesota‘da hukuk okudu ve avukatlık yapmaya başladı. 1906’da EH Harriman hakkındaki soruşturma için Eyaletler Arası Ticaret Komisyonu’na özel danışman olarak atandı. Antitröst yasasıyla ilgili davalarda ABD yönetimini temsil eden avukat olarak ün kazandı. 1917’de Senato üyeliğine seçildi. 1923’de Londra büyükelçiliği görevinde bulundu. Calvin Coolidge’in başkanlığı sırasında dış işleri bakanı oldu. ABD dış işleri bakanı olarak en önemli başarısı, ulusal politikanın bir aracı olarak savaşı yasaklayan ve 15 ülkenin katılımıyla Paris’te imzalanan, çok taraflı antlaşma niteliğindeki Kellogg-Briand Paktı‘nın imzalanmasını sağlamak oldu. Bu başarısından dolayı 1929 Nobel Barış Ödülü’nü aldı. NATO’nun temeli sayılan Kellogg Briand Paktı’na Türkiye, 1929 yılında katıldı. Kellogg, 1930 yılında Milletlerarası Daimi Adalet Divanı’nda görev aldı.

Frank B. Kellogg
1943
Türkiye’de çağdaş hukuk sisteminin temellerinin atılmasında önemli katkıları olan Mahmut Esat Bozkurt yaşamını yitirdi (Doğum 1892)
1953
Türk-Fransız Ticaret Antlaşması imzalandı; antlaşma hükümlerine göre Fransa, Türkiye’ye 100 milyon lira tutarında kredi açtı
1959
Kim Dergisi bir ay süreyle kapatıldı. Kim’in sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Şahap Balcıoğlu’na 16 ay hapis cezası verildi
1964
Nihat Renda Yargıtay Üyeliğine seçildi
1965
Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edildi. Sözleşme 4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe girdi
1965
Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi(The Committee on the Elimination of Racial Discrimination (CERD) kuruldu.
https://hukukansiklopedisi.com/irk-ayrimciliginin-ortadan-kaldirilmasi-komitesi/
1971
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine, Avusturyalı diplomat Kurt Waldheim seçildi
1972
Doğu Berlin’de iki Almanya arasında Temel Anlaşma imzalandı.
1990
Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı bugünkü ve gelecek kuşaklar için küresel iklimin korunmasına dair 45/212 sayılı kararını kabul etti. Alınan kararların uygulanması için seçici sekretaryası oluşturuldu
1999
Hakkında iki ayrı gıyabi tutuklama kararı bulunan, Şişli eski Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk, Londra’da yakalandı
1999
23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenen suçlardan dolayı şartla saliverilmeye, dava ve cezaların ertelenmesine dair kanun kabul edildi
2005
Birleşik Krallık(İngiltere)’ta hemcinsler arasında medeni birliktelik yasallaştı. Elton John ve hayat arkadaşı David Furnish bu yasadan ilk yararlanan çift oldu
2006
Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC)’nin yedinci maddesi kapsamında kabul edilen 5564 sayılı “Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun” yürürlüğe girdi
2007
Norveç, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Sözleşme‘yi imzaladı
2016
AB Komisyonu, Türkiye ile  Gümrük Birliği’nin güncellemesi müzakerelerini başlatmak için AB Konseyi’nden yetki istedi
 2023
  • Anayasa Mahkemesi’nce(AYM) tarafından verilen hak ihlali kararının İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından yerine getirilmemesi üzerine Türkiye İşçi Partisi (TİP) Milletvekili Can Atalay tarafından yapılan ikinci başvuru hakkında da ihlal kararı verildi.
  • İstanbul Beylikdüzü’nde geçen yıl çocuğunun da evde bulunduğu sırada eşi V.B. ve baldızı F.Z.K.’yı öldürdüğü gerekçesiyle ‘Canavarca hisle kasten öldürme’ suçundan 2 kez ağırlaştırılmış müebbet istemiyle Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan F.B.’nin duruşmalarına devam edildi “Ben de bir kız babasıyım. Bu olayın mağduru benim. Ben eşime ve baldızıma sahip çıktım. Tahliyemi talep ediyorum” dedi.
  • Büyükçekmece 1. Sulh hukuk Mahkemesi, İstanbul’un Esenyurt ilçesinde bulunan bir sitede yapılan kat malikleri toplantısının iptali için açılan davada “vekaletnamenin Türkçe yazılı olma şartı bulunmadığı, başka dilde yazılı olmasının vekaletnamenin sıhhatine etki etmeyeceği”, “Türkçe bilmeyen kişinin yöneticisi seçilmiş olmasının” önünde genel bulunmadığı, “yönetim planında blok temsilcisi olunması için kat maliki olma haricinde vatandaşlık sınırlaması yapılmadığı” gerekçesiyle davanı reddine karar verdi. 
  • Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, Dijital Hizmetler Yasası (DSA) kapsamında üç büyük porno sitesi Pornhub, Stripchat ve XVideos’ çevrimiçi platform kabul ederek  17 Şubat 2024’ten itibaren uygulanmak üzere, çocuk cinsel istismarının önlenmesi ve küçüklerin korunması konusunda ek yükümlülükler uygulanmasına karar verdi. Daha önce Facebook, YouTube, Instagram ve TikTok gibi internet platformlarına yönelik kurallar getirilmiş ve çevrim içi kullanıcıları korumak ve sistemden kaynaklı riskleri azaltmak için özel önlemler alınması kararlaştırılmıştı.
 2024
Gazeteci Samiye Özlem Gürses’in YouTube’da yayınladığı videoda, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile ilgili kullandığı, “Gördüğünüz üzere IŞİD yapısı, yani TSK-SMO yapısı Kürtlerin olduğu bölgelerde küçük küçük kazanımlar elde etmiş” şeklindeki sözleri üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Savcılık tarafından “devletin askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılama” suçundan tutuklama istenen Gürses hakkında Sulh Ceza Hakimliği, yurt dışına çıkış yasağı ve ev hapsi(konutu terk etmeme) kararı verdi.

21 Aralık / Hukuk Takvimi

Sami Selçuk Manifestosu: 1999-2000 Yılı Adli Yıl Açılış Töreni Konuşması

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk

Sami Selçuk tarafından 1999-2000 Yılı Adli Yıl Açılış töreninde Yargıtay’da yapılan konuşma uzun yıllar gündemde kalmıştır.

Yargıtay Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk’un devleti, kurum ve kuruluşların işleyişini, demokrasideki aksaklıkları ve 1982 Anayasası’nı ağır bir dille eleştirdiği konuşması basın tarafından “Yargı, siyaseti sarstı” başlığı ile verilmiştir. Selçuk konuşmasında, 1982 Anayasası’nı “ferman anayasası”na benzetmiş ve “antilaik” olarak nitelendirmiştir.

Konuşma, bir hukuk bildirgesi, bilimsel makale, tarihten bu güne evrensel metin ve aynı zamanda resmi bir açılış hitabıdır.

Doç.Dr. Ibrahim Ethem BİLİCİ tarafından yazılan yüksek lisans tezi “Sami Selçuk Örneğiyle Haberde Objektiflik: Adli Yıl Açış Konuşmasının Basında Yansımalarının İncelenmesi – News objectivity with the sample of Sami Selçuk” başlığı ile Selçuk Üniversitesi tarafından onaylanmıştır.

Konuşma ayrıca e-kitap ve basılı kitap olarak yayınlanmıştır.

Sami Selçuk

 

[box type=”success” align=”” class=”” width=””]

KONUŞMADAN PASAJLAR
İçleri boşaltılmamış, sulandırılmamış evrensel kavramlarla düşünen ve üreten; dünyanın kıyısında köşesinde değil, odağında yer alan; tarihe maruz kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum.
Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk’ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930’lara mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçülüğü geri istiyorum.
Düşük yoğunluklu, yozlaşmış, büyük ağabeylerin vesayetindeki icazetli demokrasiyi reddediyorum. Eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi istiyorum.
Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum.
Yaşamın ve barışın vazgeçilmez gerekçesi olarak, dokuları örselenmemiş, kendisini dengeleyen bir doğa; kılcal damarları çoğulculukla beslenen ve kendini geliştiren bir toplum istiyorum.
Çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ve devletin karşılıklı bağımsızlığı ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laikliği geri istiyorum.
Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan güçlü bir devlet istiyorum. Böyle bir devletin; devletlerin özgür birey ve halk için olduğu anlayışını temel alan, insanların evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı edinen, gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran bir anayasayla örgütlenmesini istiyorum.
Hukuku değil, devleti koruma kaygısıyla Memurin Muhakematı Kanunu gibi yasaların destekçisi sözde anayasa metinlerinin çağcıl bir ülkede yeri olmadığını özellikle vurguluyorum.
Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her aileyi yargısallaştıran ve devleti bireylerle sürtüştüren çarpık hukukun ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanımın kurtarılmasını, yazılı hukukun değiştirilmesini, “dura dura bayatlayan adalet” (B. Brecht) yüzünden umudunu mafyaya bağlayanların “makûs talih”lerinin yenilmesini istiyorum.
Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü yargı erkinin öbür erklerden bağımsız olmasını, özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi meşrulaştıran yargı gücünün yasama ve yürütme güçleriyle maddi ve manevi bütün alanlarda eşit kılınmasını istiyorum.[/box]

1999 – 2000 ADLİ YILI AÇIŞ KONUŞMASI – Doç. Dr. Sami SELÇUK Yargıtay Birinci Başkanı
GİRİŞ

Yeni adlî yılı açıyorum.

Açılışı onurlandıran sizlere adlî yargı adına gönül borcumu ödüyor; yeni yılın insanımıza, ülkemize, insanlığa adalet, barış, mutluluk getirmesini; bu yıl yitirdiğimiz 18. Hukuk Dairesi Başkanı, sınıf ve can arkadaşım sevgili Sait REZAKİ ve Yargıtay C.Savcısı sevgili Arif Ünal ERSOY ile öbür meslektaşlarıma Tanrı’dan rahmet, emekliliğe sağlıkla ayrılan bütün meslektaşlarıma yaşam boyu esenlikler diliyorum.

17 Ağustos depremi yalnızca Marmara’yı değil, hepimizi yüreğimizden vurdu. Canlar gitti, evler yıkıldı. Bütün Türkiye ağladı. Yardımseverlik ve acıma duyguları çok yüksek olan halkımız devletiyle oradaydı. Ölenlere rahmet, yaralananlara sağlıklar diliyorum.

Türk Ulusunun başı sağ olsun.

Tanrı bana üçüncü bin yılın ilk adlî yılını açma olanağını bağışladı.

Bu bir ayrıcalık mıdır yoksa rastlantı mıdır, bilemem.

Bildiğim tek şey, belki de dünya tarihinin rakamsal gibi görünen bu önemli dönemecinde beynimin üşüşen binlerce soruyla dolu ve yüreğimin karmaşık duygularla yüklü olduğudur.

Yaşadığımız olgulara bakıyorum. Cumhuriyetimizin 75., Atatürk’ün ölümünün 60. yılını geride bırakırken, çağcıl demokrasinin, küreselleşmenin ve postmodernizmin gündeme taşıdığı sorunları düşündüğümüzde, sanıyorum ki, “yirminci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla geçiş, yalnızca kronolojik bir olay olmakla kalmayacak, bir çağ değişimini de beraberinde getirecektir”(1). “Zira “av mevsimi” değil, ama “avlanma çağı” bitmiş, “haklar ve özgürlükler çağı” başlamıştır.

İnsanlık ve Türkiye kendilerine buna göre çeki düzen vermek zorundadır.

Dünyaya bakıyorum. Tüylerim diken diken.

1989’da Latin Amerika’da 100, Güney Asya’da 350, Doğu Asya’da 150, Afrika sahrasının güneyinde 300, öteki bölgelerinde 100 milyon insan açlıkla savaşmış(2). Açlık sorunu çözülmek şöyle dursun, gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki uçurumlar daha da büyümüş. 1998’de dünyada tüketime harcanan para 1975’tekinin iki katı olmuş. Bunun %86’sını zengin, %14’ünü yoksul ülkeler tüketmiş. Dünyanın en zengin üç kişisinin varlığı 48 yoksul ülkenin ulusal gelirinden çok. Dünyanın en zengin 15 adamının varlığı, Kara Afrika’nın tüm gelirinin üzerinde. Dünyanın en zengin 225 insanının varlığının yalnızca %4’ü bütün dünyadaki insanların gereksinmelerini karşılayacak ölçekte. Dünyada bilimsel araştırmaların %90’ı Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da yapılıyor. Oran Latin Amerika’da %1,9, Afrika’da ‰5’tir. ABD ve Kanada 1994’te bilimsel araştırmalara 178 milyar dolar, Nijerya 20 milyon dolar harcamış(3). Teknolojiyle doğal dengelerin alt üst edildiği, kültürlerin ve uygarlıkların amansızca çatıştığı, dünya nimetlerinin âdil üleşilmediği acımasız ve acınası bir dünyadır bu.

Kimi devletler, böyle bir dünyada, adalet özünden yalıtılmış bir hukukun ruhsuz diliyle ahlâk ve aklın silahlı bekçiliğine özenmişler(4).

Ülkeme bakıyorum. Sırtını birbirine dönmüş iki Türkiye.

Uzun soluklu düşündüğümüzde ve ileri toplumların tarihleriyle karşılaştırdığımızda, efsanevi bir kurtuluş savaşını başaran, Cumhuriyeti kuran, onca travmalara karşın demokratik sabır ve erginlik sınavından yüz akıyla çıkan, ekonomik ve kültürel dinamikleriyle dışa doğru patlayan, yayılan, genişleyen bir halk. Dipdiri, capcanlı, hep ayakta. Gerçekten büyük bir halk bu. Böyle bir halkın çocuğu olmak bana kıvanç ve umut veriyor. Bu birinci Türkiye’dir, doğru ve gerçek Türkiye’dir. Atatürk’ün kafasındaki bu Türkiye’dir.

Buna karşılık, her şeyi geriden izleyen, kendisinin üretip devletleştirdiği yazılı hukuka göre halkıyla mahkemelerinde sürtüşen, halkına güvenmeyen, hep içe doğru patlayan, yayılan, genişleyen, birinci Türkiye’ye yetişemeyen, hastalık irisi hantal bir devlet(5). Bu ikinci Türkiye’dir, yanlış ve öykünmeci Türkiye’dir. Atatürk’ün tasarladığı Türkiye bu değildir.

Gönül isterdi ki; ülkemiz sık sık demokrasi göçüğü altında kıvranan bu ikinci Türkiye’yle, Sokrates‘siz, Descartes’sız, Nobel’siz üçüncü bine girmesin. Ama işte giriyor.

Eğer “bunalım”; “dünyanın yaşamakta olduğu hızlı gelişme ve değişme karşısında bir ülkenin uyum yaparken karşılaştığı sorunları, yeterli bir toplumsal değişme perspektifine sahip olmadığı için, doğru olarak algılayamaması ve değerlendirememesi, dolayısıyla bu sorunları çözecek yeterliliği gösterememesi ya da yanlış çözümlere sapması”(6) ise, Türkiye’de bir bunalım vardır.

Bunu çözmek bizlere düşüyor.

Peleponnes savaşında yaşamlarını yitirenlerin ardından söylediği ağıtsöylevinde Perikles, devlet yönetimiyle ilgilenmenin erdemlerinden söz eder. İlgilenmeyenleri “zararsız”, ama “yararsız” yurttaşlar olarak niteler. Bence doğru bir saptamadır bu. Gerçekten diktatörlüklerin büyük önderlere, demokrasilerinse her şeyden önce kendilerini ciddiye alan, bilinçli, sorumlu, büyük yurttaşlara gereksinimleri vardır(7).

Sizlerin önünde, yararlı, ciddi, bilinçli, sorumlu, büyük yurttaşların önünde, yıllardır hukuk bilimi ve uygulamasıyla iç içe yaşamış her hukukçu; yalnızca karar veren bir görüş üreticisi (müçtehit) olarak değil, halkını aydınlatan yol gösterici (mürşit) ve hukuk savaşımcısı (mücahit) olarak da konuşmak durumundadır. Üstelik bu hukukçu, öğrenimde fırsat eşitliğini gerçekleştirememiş bir toplumun çocuğu ise, bu yüzden daha yetenekli birinin zararına ve fakat kendi yararına öğrenim yapma olasılığı yüksek biri ise, özverili halkına daha çok borçlu demektir. Böyle olunca da, gözlemlerini ve saptamalarını, tek yol gösterici bilimin en son doğrularına göre değerlendirmek zorundadır.

Gerçekleri peçeleyerek gerçeklerden kurtulmanın sanal cennetinde yaşama kolaylığı, “gerçekleri söylemekten korkmayınız” diyen Atatürk’ün okullarında yetişmiş bizlere elbette yaraşmaz.

Unutmayalım ki, totaliter eğilimli toplumlar sevaplarını, özgürlük yanlısı toplumlar günahlarını abartırlar. Ama, bu beriki daha güvencelidir(8). Hiç değilse aldatmaz. Kuşkusuz en doğrusu, sorunları kırılmalara uğratmadan indirgemeciliği reddeden bir mantıkla ele almaktır.

Ben ülkemi doğrularıyla yanlışlarıyla, sevaplarıyla günahlarıyla birlikte seven biriyim. Gerçekçiyim.

Hukukun kimliği evrenseldir. Ülkelere göre değişmez.

Sorunlara işte bu bilinçle yaklaşacak, sizleri de düşünmeye çağıracağım. Şimdi bu tarihsel günde, Türk olarak, hukukçu olarak, yurttaş olarak, Atatürk’ün resmi altında, sizlerin önünde temel soruları birlikte soralım ve bilimin ışığında yanıtlayalım: Atatürkçülük ve onun uzun vadedeki amacı neydi? Çağcıl demokrasi nedir? Türkiye hangi noktadadır? “Çağcıl” (moderne) derken, en ileri uygar değerleri yakalamış olanları; “çağdaş” (contemporain) derken, aynı zaman diliminde yaşayanları amaçlıyorum.

***
ATATÜRKÇÜLÜK

Tarih yapan her eylem adamının başına gelenler, Atatürk’ün de başına gelmiştir. Bu bir sınavdır. Atatürk ve Atatürkçülük, bilinçli yurttaşlar sayesinde bu çetin sınavı aşacaktır, aşmalıdır. İnancım budur. Kimileri ona tasarlayarak (taammüden) sövüyorlar. Bu bir haçlı seferidir. Bu konuda diyeceklerim kısa ve kesindir. Bu saygısızlığı bırakınız.

Atatürk kadar, kısa yaşamını halkına harcayan, yoğun yeğin hizmet eden önderler pek azdır. Türk halkının, geri kalmış ülkeler halklarının kurtuluşunda, çağcıllaşmasında en büyük pay onundur. Ben burada konuşuyor, sizler orada başınız dik dinliyorsanız, inananlar camiye, kiliseye, havraya gidiyor, esnaf alışverişini yapıyor, çiftçi toprağını sürüyorsa, bütün bunları ona ve arkadaşlarına borçluyuz. Bu yüzden “Atatürk” kavramı, artık bir ölümlünün adı olmaktan çıkmış, bayrak gibi, yurt gibi toplumsal/ulusal bir “değer” olmuştur. Ceza hukuku bu değeri koruyor. Burada korunan Atatürk’ün resmi, büstü, anıtı değil; insana ilişkin bir değer olan toplumsal ortak duygudur: Atatürk’e bağlılık, sevgi, saygı ve minnet.

Toplum barışı için bu ulusal değerde artık hepimiz birleşelim.

Atatürkçülük karşıtlarının en tehlikelileri, kanımca, donanım yetmezliğinin yüzeyselliğinde yaşayan “gizli antikemalistler”dir. Tuzağa düşmemek için, tarih ve Atatürkçülük bilincimizi bilimin sınamalarından geçirerek onları iyi tanımak durumundayız. Bunların bir kesimi, sondaj, arşiv cımbızıyla Atatürk’ün konjonktürel bir sözünü alarak kendi ideolojileri yararına kötüye kullanmayı huy edinmişlerdir. Sözgelimi, Türkiye Büyük Millet Meclisini açarken “padişah ve halifeyi kurtarmak”tan söz eden Atatürk’ü padişahçı/halifeci; cumhuriyet ve laiklik karşıtı ilan ederler. Bir bölümü de, onu boyutsuz biçimciliğe, giysi, imaj çağdaşlığına, yapay, sahte ve kozmetik batılılaşmaya; farklılaşmaya geçit vermeyen, tekçi, monolitik, totaliter resmî bir Türk kimliğine kilitlerler. Bu yerel “şarkiyatçılar” (terim Edward W. Said’indir), Atatürkçülüğü, Doğunun Batıda alaya alınan imajından kurtulmak için yapılan, geçmişten kopuk biçimsel değişikliklere indirgerler(9).

Gizli antikemalistlerin bir bölümü, Atatürkçülüğü, katı bir ideolojiye dönüştürerek, süre ve içerik açılarından onu güdükleştirip dondurmuşlardır. Süre/zaman dilimi açısından Atatürkçülük, artık var olmayan, yinelenemeyen 1930’ların “asr-ı saadet”ine hapsedilmiştir. Bunlar, 1930’ları 1980’lerle, 1990’larla örtüştürmek gibi, geçmişi şimdiki zamana taşımanın anakronik ironisini yaşar, her sabah yenilenip yeniden kurulan bir dünyada, bugün bile paradoksal biçimde di’li geçmiş zamanda konuşurlar. Eleştirel akılcılıkla Atatürkçülüğü irdeleyenleri yurda ihanetle suçlarlar. Bir akımı/görüşü besleyen biricik damarın eleştiri olduğunu, eleştiri olmazsa o akımın büzülüp içine kapanacağını, melankolikleşeceğini, tek boyutlu bir yapıya dönüşeceğini, Newton’ın “atalet yasası” uyarınca tükeneceğini bilmezlikten gelirler. İçerik açısından bu gizli “antikemalistler”, efsaneleşmiş, sıra dışı bir kahramana duyulan Platoncu hayranlıkla yetinirler, beyin çilesi çekip bir türlü “öze” inemezler. Bu yüzden de, bilim yerine her Allah’ın günü, ozansı, slogancı, sığ sözcüklerle tıka basa kof hamaset dolu yalınkat söylevleri yineler, Atatürk’ü metalaştırırlar. Umberto Eco’nun dediği gibi, bu an büyük bir yangını söndüren çok büyük bir kahramana itfaiyeci unvanının verildiği andır. O anda, bir yandan bilimsel deyişle toplumda yaratılan bıkkınlık/bezginlik karmaşasıyla (Aristeides kompleksi) Atatürk sevimsizleştirilirken, öte yandan onun “en büyük yapıtım” dediği Meclisinin yanı sıra, partisi, mirasını bıraktığı çocukları Türk Tarih ve Dil Kurumları, hukuka kökten aykırı yasalarla bir çırpıda kapatılır; okutulması zorunlu din dersleriyle laiklik ilkesi çökertilir.

Böylece Atatürkçülük diye Atatürkçülük diye Atatürkçülük vurgun yemiştir. Bunları hep birlikte yaşadık ve kahrolduk.

Bütün bunlar, ideoloji yaftasının ayartıcı ve ölümcül çekiciliğinde, kendilerinden menkul ideolojik biatın Atatürkçülüğe çıkardığı talihsiz faturalardır. Gizli antikemalistlerin ortak yöntem yanılgısı, Atatürkçülükten Atatürkseverliğe ulaşacak yerde tersini yapmış olmalarıdır. Atatürk’ü âdeta severken boğmuşlardır. Hem de “Beni görmek (sevmek) demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim düşüncelerimi, duygularımı anlıyorsanız, hissediyorsanız bu yeterlidir”(10) diyen Atatürk’ü.

Kuşkusuz Atatürkçülük bunlardan hiçbirisi değildir.

1920’lerde “Anadolu yaylasındaki ışık”ı(11), bir eylem adamı yakmıştır. Eylem adamlarının, öncelikle Atatürk’ün en iyi tanımı kanımca şudur: “İnsan (Atatürk) yaptığıdır(12).

Elbette Atatürk, sondaj-arşiv yöntemiyle değil, olsa olsa yaptıkları ve değişmez amacı gözetilerek tanımlanabilir.

İlkin o, halkına inanır. Pragmacıdır. Kendi diliyle “ulusunun vicdanında ve geleceğinde sezinlediği gelişme yeteneğini, ulusal bir sır gibi vicdanında taşıyarak” ve “uygulamayı evrelere ayırıp adım adım yürüyerek”(13) devrimini ustaca gerçekleştirmiştir. Bu pragmacılıktır.

Okur yazarı yok denecek oranda az, feodaliteden kurtulamamış, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi süreçlerini yaşamamış, sınıf katmanları oluşmamış, kültürel değerleri farklı bir halkı, yüzyılları yıllara sığdırarak ve devrim yoluyla yoğunlaşma momentini yakalayarak demokrasiye hazırlama, akılcı/demokrat insanı yaratma kavgasına girişmiştir. “Devrimler gülsuyuyla yapılmaz” (Disraeli). Bu yüzden o, otoriterdir. Ama asla totaliter değildir. Olmamıştır da. Hem de yaşadığı dönemin modasına karşın. Tek biçimli Sovyet insanını (homo sovieticus) ya da faşist insanı yaratmak için, insanların nasıl ve ne düşüneceklerini, nasıl duygulanacaklarını toplum mühendisliğine özenerek belirlemeye çalışan totaliter ideolojilerle kuşatıldığı bir çağda, Meclisi kapatma çağrılarını, padişahlık, ömür boyu cumhurbaşkanlığı önerilerini reddetmiş, ünlü sofrasında sabahlara dek tartışarak politikalar oluşturmuş bir önderdir, Atatürk. Faşizmi getirme önerisine “zorbalık” diye karşı çıkmıştır(14).

Atatürk’ün ağzından bilimle çakışan gerekçeleri şöyledir: “Öğreti istemem, donar kalırız(15). “Biz de uygulanamaz düşünceleri, kuramsal bir takım ayrıntıları yaldızlayarak, kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusun maddî ve manevi olarak çağcıllaşması yolunda eylemi söz ve kuramlara üstün tuttuk”. “Ben manevi miras olarak kalıplaşmış hiçbir düstur bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri sürmek, aklın ve bilimin gelişmesini inkâr etmek olur. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde aklın ve bilimin rehberliğini benimserlerse benim manevi mirasçım olurlar”. Atatürkçülüğün şifresi işte bu sözlerdedir.

Demek, Atatürk ideolog ve ideokrat, Atatürkçülük ideoloji ve ideokrasi değildir. Bilimin yaşama uygulanmasıdır. Yöntemi bilimsellik, amacı demokrasidir.

İdeolojiler, Atatürkçülüğün amacı olan demokrasiye ters düşerler. Zira ampirik olarak yanlış, etik olarak haksız bir dayatmacılığı içeren “ideolojiler, fanatik özleri nedeniyle demokrasiyle bağdaşamazlar(16).

Hiçbir görüş/akım, Jüpiter’in kafasından ansızın doğan Minerva gibi, sıfır malzemeyle yaratılamaz. Sokrates Descartes’ı, Descartes Voltaire’i, Hugo’yu, Picasso’yu yaratmıştır. Atatürk de geçmişin ortak kültür belleğini ulusal potada katalizör olarak eritmiştir. Buna göre içli türkülerimizin titreşimleri çok sesli ezgilerle seslendirilecek, Yunus bizim kalacak, Goethe ve Baudelaire’in tadına varılacaktır. Ne köksüzleşme, ne Batıya özenme, ne de görüntüde çağdaş biçimsellik. Yalnızca özümsenmiş çağcıllık. Çünkü “özümsemek koşuluyla başkalarından beslenmek kadar özgün hiçbir şey yoktur. Aslanı aslan yapan özümsediği koyun etidir.” (Paul Valéry).

Atatürk’ün deyişiyle “haraset-i fikriye” sayesinde özgün Türk kimliği yeryüzündeki vazgeçilmez yerini alacaktır.

İnsanlar geçmişten ders alırlar. Ama geçmişte değil, yalnızca şimdiki zamanda yaşarlar.

1930’lara dönülemez. Dönülürse şimdiki zaman da avucumuzdan kayar gider; yarının rüzgârları hiç esmez olur.

1930’lardan ders alarak, ama 1930’ların bekçiliğine özenmeden geleceğe bilimin ışığında gelecekler üretilirse, işte o zaman Atatürk’ün mirasçısı, Atatürkçü olunur. Bunu iyi bilelim.

Şu an, zihinsel patinajdan kurtulmanın; 1930’ları yineleyip ifşa etmenin değil, yarınları gözeterek ve günümüzü iyi okuyarak Atatürkçülüğü sürgit inşa etmenin zamanıdır.

1930’lar, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, tartışmacı demokrasinin fizyolojik işlerliğinin, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” demokrat insanı yetiştirmenin önhazırlık, fidanlık dönemidir. Marliott’un, Atatürk için bir “diktatör değil, bir ulus edükatörü (eğitici)” demesinin nedeni budur(17).

Özetle Atatürk, demokrasiye iki talihsiz denemeyle geçmek istemiş, başaramayarak ertelemiş; “…demokrasinin bütün gerekleri sırası geldikçe uygulamaya konulmalıdır.” diyerek bunu gelecek kuşaklara, bizlere bırakmıştır(18).

Görülüyor ki, biz Mustafa Kemaller, 6 Eylül 1999’daki çağcıl bilimin en son verilerine ve değerlerine yaslanan demokrasiyi ne denli iyi algılar, amacımızı buna göre belirler ve optimal demokrasiyi gerçekleştirirsek o denli Atatürk’ün mirasçısı, Atatürkçü olabiliriz(19).

Unutmayalım. Bir toplum, şanlı bir tarihle, kurtuluş savaşıyla, devrimlerle, bunlarda en büyük payı bulunan eşsiz bir önderle, sarsıntısız geçilen bir demokrasi denemesiyle her gün övünüp duramaz. Övünmekle yetinmek, “bir örnekliğin/donmanın tehdidi” (François Jacop) altında yaşamak demektir. Buna hakkımız yoktur. Geleceğe bakalım. İkibinli yıllara evrilirken, demokrasinin biçimsel bir dekora dönüşmemesi için onu iyi algılayıp tanımlamak zorundayız.

Öyleyse ikinci temel soruyu soralım ve yanıtlayalım: Nedir çağcıl demokrasi?

***
ÇAĞCIL DEMOKRASİ

Çağcıl demokrasi, özgür, özerk, eşit bireylerden oluşan, bilgilendirilmiş özgür halkın, hukukun egemenliği altında, sivil toplumun özgürlükçülüğe, çoğulculuğa ve katılımcılığa yaslanan normlarına göre, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetilmesidir.

Özgürlük

Bu tanımdan da anlaşılıyor ki, demokrasinin ilk öğesi ve ortak değeri özgürlüktür.

Demokrasinin özü, özgürlükte yoğunlaşır, iktidarın yürütülmesinde değil(20). 

Özgürlükçülük bir kez benimsenmeye görsün, gerisi gelecektir. Haklar ve özgürlükler, toplumla birlikte ortaya çıkarlar(21). Toplum demokratikse zaten bunları içselleştirmiştir.

Özetle, demokrasinin odağında hak ve özgürlüklerle donatılmış, baskılardan arınmış, özgür/özerk birey vardır. Her şey bu odağa göre konumlanır. Kurumların, örgütlerin, yöntemlerin, tekniklerin bütünü olan demokrasi, özerklik anlamında bir değer olarak algılanan özgürlük üzerine oturtulmuştur(22).

Bireyin özgürlüğü ilkin beynin özgürlüğünü sağlamakla başlar. Bunun için de devletin görüşler, inançlar karşısında yansız olması gerekir. Görüşler karşısında yansız devlet düşünce özgürlüğünü, inançlar karşısında yansız devlet laikliği güvence altına almış olur. Devlet okullarında bireye bilimin verileri, ideolojik süzgeçlerden geçirilmeden, yansız, nesnel (objektif) olarak sunulur, algılama kapıları açık tutulur.

Birey onları, koşullanmamış, özgür beyniyle kendisi değerlendirecek, seçimini kendisi yapacaktır. Birey insandır; öğrenir. Okullarda bu nedenle öğrenim (instruction) vardır, eğitim (éducation) değil. Demokrasi, düşünceler, inançlar cumhuriyetidir. Düşünceler üzerinde yalnızca kaba baskıyı değil, beyin yıkama biçimindeki dolanlı baskıyı da reddeder. İdeoloji aşılayan, kuşkucu ve sorgulayıcı (agnostik) temele dayanmayan öğrenim demokratik değildir(23). Demokratik toplumun beyni yıkanmış misyoner ve organik aydınlara, devlet makamlarını doldurmaya özgülenmiş uslu yurttaşlara değil, toplumun gelişmesi için Sokratesçe sorgulama ve eleştirel akılcılık alışkanlığını kazanmış bireylere gereksinmesi vardır. Okulların işlevleri böyle yurttaşlar yetiştirmektir. Çünkü toplumun yararı için bireyin devlet gibi düşünmeme, “kurulu düzeni sorgulama, eleştirme, kınama, hatta mahkûm etme özgürlüğü” vardır (Laski).

Esasen, demokrasi, bireysel özgürlükle düzen kavgasına dayanır ve bu, dünün, şimdinin, yarının kavgasıdır(24).

İnsanı insan yapan en soylu organ beyin, beynin en kutsal ürünü düşünce, inançtır. Buna herkesin ve devletin saygı duyması zorunludur.

Bu saygı, bireyin özgürce oluşturduğu düşünceyi, inancı dış dünyaya yansıtma aşamasında ortaya çıkar. “Düşün, ama içinden düşün” demek, “hiç düşünme” demektir. Birey hem düşünecek, hem de her türlü araçla onu sergileyecektir. Yasaklarla, kozmik cezalarla sergilenmeleri önlenen düşünce, inanç, bir bilinç küresine hapsedilir, ağızlar kapatılır, kalemler kırılırsa, “kenetlenmiş dişlerle özgürlük türküleri söylenemez” (Alfonso Reyes). Böyle bir toplum henüz avcılık çağındadır, ilkeldir. Avladığı değer ise düşüncedir, inançtır, insan beynidir, son çözümlemede insanın, toplumun ta kendisidir.

Özgürlükçü demokraside herkes özgürlük türküsünü söyler. Dişler kenetlenmediğinden halk söylenmez, söyler, hem de yüksek sesle.

Düşüncelerin, inançların açıklanmasını yasaklama girişimleri dün olanaksızdı, bugün daha da olanaksızdır. Çünkü “insan yok edilebilir, ama teslim alınamaz” (Hemingway).

“Düşünceler kurşuna dizilemez” (Napoléon).

Dünün dünyasını ele alalım. Sokrates’in eylemi Atina yasalarına göre suçtu. Sokrates herkese açıklık, doğrudanlık, yüzyüzelik, sözlülük ilkelerinin uygulandığı öylesine başarılı bir yargılama sonucunda hüküm giydi ki, uygarlığın bu yargılamayla başladığı ileri sürülmüştür (M.C.Anday). Ancak düşüncenin cezalandırılamazlığı unutulmuştu. Bu yüzden Sokrates’i yargılayan 502 yargıçtan hiç birinin adını bilmiyoruz. Ama 2398 yıldan beri “hükümlü Sokrates konuşuyor” (Faruk Erem), Atina adaleti ise lanetleniyor. Ne ki, insanlık bunlardan hiç ders almamış görünüyor.

Sokrates’in Savunması

Düşünce yasakları her zaman toplum zararınadır.

Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa “doğru”dan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır.

Düşüncelerin açıklanmasını yasaklamak, yalnızca düşünceyi üreten insanın değil, başkalarının dinleme ve değerlendirme özgürlüklerine de saldırıdır. Çünkü ötekilerin düşünceyi dinleme, değerlendirme özgürlükleri, berikilerin düşünceyi açıklama özgürlüklerinin bulunmasına bağlıdır.

Sınırsız özgürlük şeytanlar içindir. İnsanın şeytanlaşmasına elbette göz yumulamaz. Beynin her ürünü söze dönüşüp dışarıya yansıtılamaz. Sövgüler, iftiralar böyledir, düşünce sayılmazlar ve her düzende cezalandırılırlar. Ayrıca hukuk, suç sayılan eylemlere kışkırtmaları, zorla düşünce dayatmalarını da suç sayar. Ancak bunların dışında kalan şeyler, toplumu sarsan, yüreğinden yaralayan görüşler bile, düşünceyi açıklama özgürlüğünün sınırları içinde kalır, suç sayılmazlar(25). Tersi anlayış çoğu zaman düşünce suçudur(26). Esasen “sakıncalı olmayan bir düşünce
çoğu zaman düşünce olarak anılmaya değmez” (O. Wilde).

Bugünün gelişmelerini, skandal yaratan, sakıncalı düşünceler sergileyen insanlara borçluyuz.

Ceza hukuku, suç sayılan eylemlere kışkırtmaları cezalandırırken çok duyarlı olmak, “suçların yasallığı ilkesi“ni çiğnememeye özen göstermek zorundadır. Bu ilke birey özgürlüğünün güvencesi, ceza hukukunun temelidir. Bu yüzden insan hakları bildirilerine, anayasalara (md. 38) girmiştir. Bu ilkenin somut izdüşümlerinden biri de, ceza hükümlerinin açık, belirgin, kesin olmaları, örtülü, gri, belirsiz, mat, değerlendirici ve görece olmamalarıdır. Bu tür sözcüklere yer verilmemelidir. Bu bir alt ilkedir. Bu alt ilkeye uyulmazsa, hem suçların yasallığı ilkesi ve hem de düşünce özgürlüğü sinsice, kurnazca, dolanlı yolla çiğnenmiş olur. Böyle bir hukuk, kendi örgülü saçlarına tutunarak bataklıktan çıktığını söyleyen Baron Von Munchhausen’ın mantığıyla işleyen bir hukuktur.

Özgürlükleri kötüye kullanacakları ya da demokratik sistemi yıkacakları bahanesiyle de düşünceyi açıklama özgürlüğü sınırlanamaz, yasaklanamaz.

Bunun üç temel nedeni vardır:

Birinci neden, düşüncenin özyapısıyla ilgilidir. Her düşünce karşıtıyla vardır ve gücünü karşıtına borçludur. Marksizm liberalizmin, liberalizm Marksizm’in yanlışlarını ortaya koyarak ve yeni sentezler yaratarak düşünceleri güçlendirmişlerdir.

İkinci neden, demokrasinin özyapısıyla ilgilidir. Demokratik toplum, tek gerçek savını ve kültürel tekelciliği reddeder. Her zaman açık uçludur. Özgürlükçüdür. Bu yüzden de hoşgörüsüz yıkıcı akımlara, görüşlere bile hoşgörülü olacak kadar cömert olmak zorundadır. Bu temel ilkeden vazgeçerse demokratik olmayan bir yöntemi
seçmiş ve tuzağa düşmüş olur. Kendi varlığını özsavunma gerekçesi de olsa, bu tutarsızlıktır. Demokratik rejimin kavgası, sürgit bu tuzağa düşmenin ve bu tuzaktan kurtulmanın kavgasıdır. Demokrasi militan olmamalıdır. Demokrasinin amacı, demokratik olmayan rejimleri çökertmek değil, onları özgürleştirmektir(27). Özgürleştireceğim bahanesiyle özgürlük çiğnenemez. Çiğnenirse kısır döngü kırılamaz ve bunalım daha da derinleşir. Demokrasinin bir özelliği bünyesinde her an bir risk taşımasıdır. Riski göze alamayan rejimlerin adı diktatörlüktür(28). Demokrasinin biricik sigortası yine ve ille de demokrasidir.

Üçüncü neden, demokrasinin uçları evcilleştirici, demokratik bağışıklığın sağlamlaştırıcı dehasıyla ilgilidir. Deneyimler göstermiştir ki, aşırı görüşleri, inançları etkisiz kılmanın en iyi çaresi, özgür bırakıp onlarla ilgilenmemektir. Bu tutum, aşırı görüşleri, inançları önce parçalayacak, çoğullaştıracak, ılımlı kılıp evcilleştirecektir(29). Özgürlükçü demokratik toplumlar toplama kampı tohumları dahil, totalitarizmin bütün tohumlarını, içlerinde taşırlar ve hoşgörerek parçalayıp onların serpilmelerini ve bütünleşmelerini önlerler. Dikkat ediniz. Bütün totaliter rejimler bunu iyi bildikleri için, her zaman gelişme ortamını sağlayan çoğulculuğun amansız düşmanı olmuşlardır(30). Eğer uç akımlar yasaklanırsa, demokrasi bu işlevinden, sistemi ayakta ve sağlam tutan demokratik bağışıklıktan yoksun ve ilk fırsatta yıkılma tehlikesiyle yüz yüze kalacaktır. Tutuklanma Hitler’i yaratmıştır. Sürgün Lenin’i yaratmıştır. Sürgün edilmeseydi, büyük olasılıkla Lenin, ömrünü bir parti başkanı olarak Duma’da noktalayacaktı.

Her yasak, yasaklanana güç kazandırmış, aykırılığı mayalandırmıştır. Çünkü yasaklanan her görüş, her inanç merakı kışkırtır. Yasaklanan görüş, inanç çapından çok salgılar. Roma katakomblarına sürülen Hıristiyanlık, ilkin bükülmüş bir dal, daha sonra tepen bir daldır. Yasak kapakları kalktığında sel her yeri kaplar. Artık ortada “tartışan insanlar değil, çarpışan ordular vardır.” (B. Russell).

Yasak, önceleri görece bir dinginlik sağlar. Ancak geçicidir, aldatıcıdır. Çünkü baskıyla sağlanan barış, aslında için için süren bir savaştır. Yasaklanan görüşlerin gaddarlık patlamasıyla öç almalarının(31) nedeni, baskı rejimlerinin sistemin bağışıklığını sağlamaktan yoksun kalmalarıdır.

Küçük Hitler’lere mikrofon vermeyerek onları silemeyiz. Hoşlanmasak bile Ku Klux Klanların felsefelerini yayma ve sokakta yürüyüş hakları vardır(32).

Unutmayalım ki, en tehlikeli düşünceler bile insanlığın çılgınlıkları arasında yer almıştır, almalıdır. Çünkü insanlar arasında sağduyu eşit paylaşılmıştır (Descartes).

Yaratıcılık için kaosa da gerek vardır(33).

Düşünsel “anarşi, demokratik ülkelerin en çok değil, en az korkmaları gereken şeydir” (Alexis de Tocqueville).

“Öyleyse ötekinin demokrasiyi yıkma amacı varsa, bırakalım konuşsun. Konuşsun ki, demokrasi içinde sağduyu onu yapayalnız bıraksın. Bu fırsatı demokrasiye verelim, kaçırmayalım. O susturulursa, ona karşı en güvenilir savunma aracından kendimizi ve halkımızı yoksun bırakmış oluruz. bu savunma aracı şudur: Aşırı uçları savunan kaba görüşleri akılcı yöntemlerle reddetme hakkını halkın elinden almak. Demokrasi “ben ötekinden daha iyi düşünüyorum” yolundaki vesayetçi, Jakoben ve tekelci anlayışı reddeder. Bu hakkı halkın elinden alırsa tuzağa düşmüş olur. Böyle bir tuzağa düşen demokrasiyi ise, artık demokratik ilkeler değil, demokrasi düşmanlarının sindirme yöntemleri yönlendirmiş olacak, demokrasi demokrasi olmaktan çıkacaktır” (Cohen). Bu yüzden Jefferson, “Eğer, demiştir, aramızda birliğimizi bozmak isteyenler varsa, onları rahatsız etmeyelim, kendi hallerine bırakalım”.

Unutmayalım ki, yaşamak için gerekli organlarla donatılan insana bunları kullanma fırsatı vermek, gelişmenin önkoşuludur(34).

Özetle özgürlükçülük, başta beynin, düşüncenin, inancın özgürlüğü olmak üzere, ancak demokrasiyle gerçekleştirilebilen, onun olmazsa olmaz öğesidir.

“Özgürlük kişinin özsorumluluk iradesinin olması demektir. Kişinin bizi ayıran mesafeleri koruması demektir. Kişinin doğru zamanda ölmeyi isteyebilecek biçimde yaşaması demektir. Rakiplerine, onları aynı olmaya indirgeyerek değil, onlarla uğraşarak, onlara direnerek ve meydan okuyarak saygı duyması demektir. Bir rakip olarak saygı duyduğu kişiyi kimileyin bir dost olarak seçmesi demektir. Karşılıklı bağımlılığı çatışmayla, çatışmayı saygıyla kaynaştırması demektir. Karşı karşıya kaldığı şeyler yoluyla kendisinden öteye uzanması, bunların benlikte uyandırdığı yokluk, farklılık ve olasılık yankılarında hayat bulması demektir. Çok biçimli özgürlük düşüncesini tek bir kimlik modeline çengelleyerek onu sabit hale getirmeyi reddetmesi demektir.“(35).

Yineliyorum. Özgürlüğü yerli yersiz sınırlayan bir hukuk ve devlet, insanı insan yapan temel öğeye, özgürlüğe ihanet etmiş bir hukuk ve devlettir. Böyle bir düzende hukuk da, devlet de meşru değildir.

Çoğulculuk Çoğulculuk, “Batı politikasının keşfinin övüncü” olarak demokrasinin önkoşuludur(36).

Demokratik toplum kültürel tekelciliği dışlar. Toplumun doğa yasasını gözetir.

Bu yasaya göre her toplumda kafa sayısınca görüş, yürek sayısınca sevgi vardır. Çünkü bireyi birey yapan bireyi tanımlayan şey, eşsiz, benzersiz olma niteliğidir”(37).

İnsanlar arasında tek ortak nitelik farklı oluşlarıdır(38).

Farklılıklar, başkalıklar çağını yaşıyoruz. Bunun anlamı, özgürlük, özellik, çeşitlilik, değişiklik, çok mantıklılık (multiples socio-logiques), çok odaklılık (polycentralisme) demektir(39). Felsefi, siyasal, kültürel çoğulculuk demektir. Çoğul gerçeklik demektir. Son çözüm önerisinin, dayatmacılığın reddi demektir.

Çoğulculuk, bireysel özgürlüğün/özerkliğin doğal sonucudur. Değil mi ki herkes, berikilerle ötekiler dikeylemesine, yataylamasına özgür ve eşittir, öyleyse orada bireyler hiçbir düşünce kalıbına uymak zorunda değildir; çünkü bireydir, “bende” değildir. Birey kendi alınyazısını belirlemede özerktir. Özerk birey olarak demokratik sürece katılacak, öyle kalacaktır. Tek değer değil, değerler çokluğu
yaşanacaktır(40). Çünkü her bireyin yaşam biçimini kültürel bir değere dönüştürme hakkı vardır(41). Doğa tek tip insan yaratan bir klinik değildir; çoğulcudur. Toplumlar da doğal yapıları gereği böyledir. Nitekim Babil Kulesi Söylencesi, Tanrı’nın bile tek dil tasarısından hoşlanmadığının kanıtıdır(42). Sivil toplum, insana özgü değerlerin özündeki çoğulcu yapıyı benimseyen bir toplumdur. Akılcı temeli yalnızca kendisinin oluşturduğunu ileri sürmez(43) ve dayatmaz. Ne katıksız bireyci ne de katıksız kolektivisttir. “Akıl bize, her zaman ötekinden gelir. (…) Farklılıklar düzenli değiş tokuştur. (…) Değiş tokuşun olanaksız olduğu her yerde dayatma, terör vardır. (…) Öteki öteki kaldığı sürece ırkçılık yoktur. Öteki ne zaman ki farklılığa zorlanır, orada ırkçılık başlar. (…) (Hiç kimse boşuna yorulmasın). Ötekinin kökünü kazımak için yapılan her girişim ötekinin yok edilemezliğini kanıtlamaktadır.”(44). Aslında çelişki, çatışma toplumsallaşma biçimidir (Simmel). Bundan korkulmamalı, buna özendirilmelidir. Zira demokrasi bir üst dildir (métalangue), farklılıkların katılıklarını çoğulculuk sayesinde eritir(45). Demokrasinin çokluk ayırdına varılamayan dehası da işte buradadır.

Bu yüzdendir ki, demokrasi, toplum mühendislerinin gelgeç ve kurgusal bir tasarımı değil, toplumsal gelişmeyi sağlayan sorgulayıcı bir araştırma izlencesidir, programıdır. Yaygın sivillik ve çoğulculuk ortamında boy verir. Bütün bunlar ortaya koyuyor ki, toplum ideologların, yöneticilerin hamur gibi yoğurup biçim verecekleri bir varlık değildir(46). Bu amaçla yapılan “devrimler, omuzdaki yükü değiştirmemiş, yalnızca omuz değiştirmiştir” (B. Shaw). O kadar.

Sonuç hep bellidir. Hiçbir kültür çizmeyle yok edilememiştir. Her girişim onu güçlendirmiştir. Tek biçimli insan yaratma dayatması (intégrisme), tehlikeli bir arındırma girişimi(47) olarak ilkin girişimin sahiplerini yok etmiştir.

Kurgusal akılla toplum mühendisliğine özenen Jakobenler, Robespierre, Billaud-Varennes, Saint-Just, Le Pelletier, insanı terörle yeniden üretmeye yeltendiler. Napoléon bütün Avrupa’yı bir kimyager gibi kendi deneyi için kullanacağı bir hammadde olarak gördü(48).

Mussolini, Hitler, Stalin, Franco yalnız milyonlarca cana değil, insanlığımıza, onurumuza da kıydılar. Hepsi de tek biçimli insan yaratma isterisiyle kendilerini Tanrı’nın yerine geçirdiler. Kendi akıllarının ürettiği tek gerçeği topluma dayatarak, kendilerinden menkul yol göstericiliği benimseyerek, toplumsal olayların/olguların kişilere, aktörlere teslim olmayacak kadar karmaşık olduğunu düşünmediler. Yarattıkları ideolojik/yanlı Procrustes devlet sayesinde insanların yataklarına uzun gelirse, ayaklarını kestiler, kısa gelirse ayaklarını uzatmaya yeltendiler. Kimileyin de insanları önce parçalara ayırdılar. Sonra bu parçaları yeni biçimler altında birleştirip kendi insanlarını yaratmak istediler. Her totaliter rejim gibi, “bir meyve koparmak için ağacı devirdiler” (Montesquieu). Özgür birey yok oldu. Ortada yalnızca tek bir efendi kaldı. Bu devletti. Geriye ise her efendinin gerek duyduğu köleler. Bireysiz devlet “çaldığı dişlerle ısıran hain bir yaratık” (Nietzche) olup çıktı. Topluma deli gömleği giydiren böyle bir rejimde ve devlette insanlar maske takıp sahte kimlik kartlarıyla dolaşmak zorundadır. Bireyler için tek kurtuluş yolu ikiyüzlülüktür. Orada hiç kimse artık kendisi değildir. Ortalıkta duyulan sesler slogan, yinelenen törenler kısır ritüellerdir.

Pastörize insanlardan oluşan bir toplumda fotokopilerle yığınlaşma başlar. Örgütlenme yoktur. Çünkü farklılık yoktur. Bunun adı da kültürel soykırımdır (génocide culturelle).

Artık insanlar tek şey bilir, tek şey düşünürler. Bu da rejimin dayattığı gerçektir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir yerde, aslında kimse düşünmüyor demektir. İnsanın yerine kişiliksiz yaratıklar, “hiç kimse”ler (Octavio Paz) geçmiştir.

İdeolojik, militan devletin sonu hep aynıdır. Hızlı yaşlanır (progeria). Çünkü ölümcül devlet yetmezliği hastalığına yakalanmıştır. İnsanı köleleştirdiği için meşru değildir. Devleti ayakta tutan zorbalıkla meşruluk arasındaki ilişki ise ters orantılıdır.

İnsan, “yanakları kızaran bir yaratıktır(49), onurludur. Her yönüyle tanınmak, kabul edilmek ister. Devlet ve herkes insana saygılı olmak zorundadır. İnsana, insanın kendisine, insan kümelerine ve ölüm pahasına değer verdiği şeylere, kültüre, dile, kimliğe saygı. Bu saygı insan ruhunun, yaradılışının bileşenlerinden biridir. İnsan olmanın, insan sayılmanın vazgeçilmez koşuludur.

İnsan yalnızca biyolojik gereksinmeleri olan bir varlık değil, hak ettiği değer verilmeyince öfkelenen, aşağılanınca utanan, değerince değer verilince gurur duyan bir yaratıktır(50). Platon buna “thymos” diyordu. Hiçbir insan, kendisine bebekler gibi davranılmasından hoşlanmaz. O her zaman ergindir. Ergin ve özerk olarak tanınmasını ister. Tarihin motörü budur.

Çoğulculuk zenginliktir. Her kültürün çoğulcu kültüre getireceği zenginlik, değişiklik; gelişme ve değişme patlamalarının nedenidir(51). Bu yüzden çoğulcu demokraside berikiler, ötekilerin karşıt görüşlerini sergileme hakları örselendiğinde kendi hakları örselenmiş gibi savunurlar. Çünkü savundukça kendilerinin de çoğalacaklarını bilirler. O yüzden her kültür başlı başına bir değerdir, boşlukların yanı sıra deneyimleri, bilgelikleri, erdemleri içinde taşır. Geleceği, geçmişi ve şimdiyi canlı bir iletişimle bütünleştirir. Eş zamanlı ve tarihsel çeşitlilik çoklu tekliktir (unitas multiplex), insanlığın ortak dokusudur.

İnsanlık dayanışması kültürel çeşitliliğe saygı içinde gerçekleştirildiğinde(52) barışa ulaşılacaktır. Başka başka kültürlerin, kimliklerin bir aradalığı sağlanınca barışa ulaşılır. Çünkü çoğulcu yaşam ötekine saygıya dayanır(53). Kültürler arasında değer açısından, yansız devletin ve hukukun egemenliği altında, eşitlik ve her kültürün güneş altında yerini alma hakkı vardır(54). Kültürler birbirlerini küçümseyemezler. Okul bahçesinde berikilerin öteki saydıkları bir çocuğa “seninle oynamayız” demelerinin yarattığı acıyı sözcükler anlatmaya yetmez. Bu bir insanlık suçudur(55). SS’lerle ötekileri düşününüz. Aralarında diyalog yoktu. Çünkü eşitlik yoktu. SS’ler ötekileri düşman olarak bile görmüyorlardı. Köpekler, domuzlar, zararlı böcekler gibi görüyorlardı. Ötekiler onların gözünde hayvan bile değillerdi. Sadece birer çöptüler. Çöpün alınyazısı yakılmaktır(56). Bu yüzden insanlık “tek”in yerine “çok”u, ötekilerle berikileri, “Bir ağaç gibi tek ve hür/ve bir orman gibi kardeşçesine” (N. Hikmet) yaşatan çoğulcu demokrasiyi getirdi. Aynı değil, başka başka şeyler söylendiği için gerçek diyalog başladı. İnsanların devletleştirilmesi aşaması bitti, devletin insancılaşması aşamasına geçildi. Toplumlar barışa, dinamizme kavuştular. Kimileri bunu “tarihin sonu” diye duyurdu(57). Bir bakıma haklıydılar. Çünkü demokrasi, çoğulculuğu, çeşitliliği hem özendiriyor, hem de hoşgörü çimentosuyla bir arada yaşatıyordu(58). Çözülme ve ayrışmanın içinde birleşme vardır(59). Görülmemiş çeşitliliklerimizin içindeki birleştirici ipliklerimizi bulmak gerekir (di)(60). Bulunmuş ve “biz” kavramına ulaşılmıştır. Bunun anlamı, diyalojik ilkeyle birden çok aklın yarışarak dinamiklerin seferber edilmesi, dönüşümlülük ilkesiyle (principe de récursion) yaratma, üretme kesintisizliğine ulaşılmasıdır(61).

Son çözümlemede, doğanın da, toplumun da yapısı çoğulcudur. Doğa da, toplum da çoğulcu dinamiklerine dokunulmasını içlerine sindiremezler. Bu dokunulmazlığın çiğnenmesi durumunda birincisi, kendisiyle birlikte insanı; ikincisi, dokunanları yok etmektedir. Doğal dengenin ve toplumsal barışın bozulmasının kökeninde yatan neden de, çoğulculuğun göz ardı edilmesidir.

Hoşgörü, Görecelik

Bütün bunların doğal sonucu şudur: Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.

Kültürel Kimlik

Çoğulculuğun doğal izdüşümlerinden biri de kültürel kimliktir. Gelenekler, alışkanlıklar, diller, düşünceler, inançlar, manevi değerler, yaratıcılık, kararların öğesi olarak ortak bilincin ve ortak kimliğin dayanaklarıdır. Yurttaş kavramı başkalıkları içselleştiren, meşrulaştıran kolektif kimliğin hukuksal kodudur(62). Bu yüzden 19-28 Haziran 1972 Helsinki Avrupa Kültür Politikası Konferansında, her kültürel başkalığa saygının öğrenimde aşılanması istenmiş; 26 Temmuz-6 Ağustos 1982 Mexico Konferansında, kültürel kimliklerin savunulmasının toplumları bölmediği, zenginleştirdiği, bunları göz ardı etmenin bunalımlara yol açtığı vurgulanmıştır(63).

Görülüyor ki, çağcıl demokrasi, siyasal kimliği ve istekleri değil, bir kümeye aidiyeti yansıtan, insanı özelliklerini gözeterek kendisi kılan kültürel kimliği korumak zorundadır. Çoğulculuğun doğal sonucudur bu(64). Çoğulcu demokrasi, dayatmacı, hegemonyacı kimliği dışlar. Çünkü dogmaya, dogmalaşmalara göz yumamaz. “Kimliği olumlayan ve fakat onun dogmalaşmasını önleyen, çeşitliliği koruma kaygısı taşıyan ve farklılıkları bağımlılık ve savaşımda birleştiren tartışmacı demokrasi(65) iç barışın vazgeçilmez gerekçesidir. Dinginlik ve barış, yasalarla değil, birey ve devletin çoğulculuk ilkelerine ve izdüşümlerine uymalarıyla sağlanır.

Eleştirel Akılcılık

Demokrasi, itiraz temellidir. Eleştirel akılcılığa yaslanır. Hiçbir görüş, inanç ve tutum tartışma dışı sayılamaz. Kimsenin eleştiriden ve tartışmadan vazgeçme lüksü yoktur. Çünkü eleştiri, tartışma kamu ahlakına girer, toplum yararınadır, ödevdir. Bireysel ahlakın alanına giren bir hak değildir. Haktan vazgeçilebilir, ama ödevden vazgeçilemez.

Katılımcılık

Özgürlük, çoğulculuk, elbette özgür halk yönetimi demek olan demokrasi için yetmez. Demokrasi, düşünceler cumhuriyetidir, diyalogdur. Bu diyaloğu, seçim, partiler, sendikalar, dernekler gibi sivil halk örgütleri, baskı grupları sağlayacak, karar süreçlerine halkın sürekli katılması gerçekleştirilecektir. Özgürlük, çoğulculuk amaç; katılımcılık bunların gerçekleşmesi için araçtır. Yeter ki, katılım, halkın doğru bilgilendirilmesine dayansın. Tersi durumda kararlar sakatlanır ve tutarlı olmazlar.

Aldanmamak için doğru bilgi akışı zorunludur. Devlet sokaktaki insana yalan söyleyemez.

Yansız Devlet

Demokrasinin, özgürlükçülük, çoğulculuk, eleştirel akılcılık, katılımcılık boyutları bir kez benimsenmeye görsün, ardından bütün ilkeler, kavramlar, kurumlar yerli yerine oturacaktır. Başkalığa katlanamayan, yandaşlarını kayıran, onlara ayrıcalıklar dağıtan, karşıtlarını “takip, tanzim ve tedip” eden, eğitici, ideolojik, militan devlet gidecek, görüşler, inançlar karşısında yansız devlet gelecektir. Yansız olduğu için hiçbir görüşü, inancı önceden mahkûm etmeyen bir devlettir bu. Düşünceler karşısında yansız olduğundan düşünce özgürlüğünü sağlayan, inançlar karşısında yansız olduğundan laik bir devlettir. Yansız devlet kötülüğü gören, ama ilkeleri örselemeden kötülüğü düzelten(66), yaşamın bütün yönlerini denetlemeye kalkışmayan, Hegelci biçimde uyuşmazlıkların yansız hakemi olan, toplum katmanlarının birbirleri üzerinde baskı kurmasına izin vermeyen(67); yaşamın hiçbir düşünce kalıbına sığdırılamayan zenginliğini, değişkenliğini, çeşitliliğini, önceden öngörülemezliğini gözeten, ötekilerle berikilerin enerjilerini çatıştırmadan yarıştıran ve bunun hukuksal çerçevesini çizen, koruyucu, katalizör ve “güvenceci” (Jean-Marie Benoist) bir devlettir bu(68).

Özgür Halk

Yansız devletin maddi dayanağı özgür halk, kurumsal dayanağı hukuktur.

Bilgilendirilmiş ve özgür yurttaşlardan, bireylerden oluşan halk, ne devlet ne de grup dayatmacılığına izin verir. Özgürlükçü demokraside halk sayısal, demokrasi dışı güçlerle sağa sola savrulan insanlar yığını değil, bağımsız, özgür, eşit öznelerden oluşan bir topluluktur. İktidarın tek ve gerçek sahibidir. Demokraside, kafalar kırılmaz, kafalar sayılarak değerlendirilir. Bu nedenle yönetim, iktidar, halkın rızasına dayanır. Çoğunluğun ve azınlığın karmaşık ilişkisinde, kararlarında, bu iradenin payı vardır(69).

O yüzden karara herkes saygılıdır. Kararın ve devletin gücü ve meşruluğu bu saygıya dayanır. Seçimden önce yere göğe sığdırılamayan halkı, daha sonra edilgin, bilinçsiz, bilgisiz gören iktidarlar, kendilerinden menkul bilge çobanlıklarıyla onu gütmeye kalkışırlar. Oy veren bir halkın zekâsından kuşkulanmaya kimsenin hakkı yoktur(70). 19. yüzyılın “demokrasiye yatkın olan ya da olmayan toplumlar ayırımı bitmiştir. 20. yüzyılda bir toplumun demokrasiyle yönetilebilir olup olmadığı ölçütünün yerini bir toplumun demokrasiye ancak demokrasi sayesinde olgunlaşıp ulaşabileceği postülası almıştır” (1998 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Amartya Sen)(71). “Toplumsal uyanış, ekonomik gelişmeyi aşmıştır” gerekçesiyle köreltmecilikten (obskürantizm) yana olan, halkın toyluğu varsayımına dayanan vesayetçi anlayışları, özellikle pretoryen diktatörlük dönemlerindeki onurlu tutumuyla her halk yalanlamıştır. Pretoryen iktidarları iğreti, gayrimeşru gören halklar, önce onları yalnızlaştırıp kıyıya iterler (périphérisation olgusu), pretoryen iktidarın uzaklaştırdıkları toplum önderlerini ilk fırsatta siyaset sahnesine taşıyarak iktidarı onlara teslim ederler. Bu Duverger’nin “görünmeyen gerçek nöbetçi” dediği halkın başarısıdır ve tarihin her döneminde böyle olmuştur. Çünkü tarihte hiçbir halk örs olmaya katlanamamıştır. Zira, her ülkede
“halk, bir ölüler kümesi değil, kendi kültürünü üretecek (doğal) kurum ve kurallara sahip bir aktörler topluluğudur”(72).

Demokrasilerde, halk devlet için değil, devlet halk içindir(73)

Hukuk

Yansız devlet ilkesinin doğal sonuçlarından biri de, kuşkusuz hukuk ve ona biçilen işlevdir. Demokraside hukuk adalet süzgecinden, devlet de âdil hukuk süzgecinden geçirilir; elde edilen hukukun üstünlüğünü benimsemiş devlettir. Hukukun amacı, adaletsizliği önlemektir. Hukuk örgütlenmiş adalettir(74). Yasal metin âdil olmak zorundadır.

Adaletsiz hukuk, yalnızca “yanlış hukuk” değil, hukuk doğasından yoksun bir hükümler yığınıdır (Radbruch), hukukta devletçiliktir.

Demokraside devletin dokunduğu her şey hukuka dönüşmelidir.

Devlet “çok hukuk, az devlet” formülünün de ötesinde hukukun üstünlüğünü yaşama geçirirse devleşmez, ama gerçekten devlet olur ve meşruluk katsayısı arttığından güçlenir. Yasaların genelliği, yasayı yapanlar dahil herkese ayırımsız uygulanabilirliği(75), gizli hukuk (droit latent) yerine açık hukuk ve saydam devletin geçmesi gereklidir. Hukukun olmadığı yerde halk “sürü” (Goyard-Fabre), insan “köle”dir (Mauchaussat).

Demokraside, böyle bir hukukun iki işlevi vardır. Herkese eşit uygulanmak ve gün ışığında tartıştıran, yarıştıran bir barış tekniği olmak. Yasaklayıcı olmamak. Hukukun zorunlu ilkelerini güvenceye alan bir devlet kendi taahhütlerine uyar. “Yasasız suç ve ceza olmaz”, “yargısız kimse cezalandırılamaz” birer devlet taahhüdüdür.

İşte devlet, işte hukuk. Devlet hukuka saygılı olduğu, hukuk da insanları özgürleştirdiği oranda meşrulaşır ve güç kazanırlar. Sonuçta her ikisinin de işlevi, özgürlüklerin açılımını sağlamaktadır.

Hukukun üstünlüğüne yaslanan bir devlette, hiç kimse hukukun ne üstündedir ne de altındadır, yalnızca içindedir. Hukukun karşısında herkes eşittir; her görüş, her inanç hukukun egemenliği altında birlikte yan yana yaşar, yarışır ve gelişir.

Hukukun üstünlüğü dışlanırsa, en âdil hukuk bile, keyfiliklerin oyun oynandığı bir manipülasyon alanına dönüşür. Orada artık hukukun yerini güç, özgürlüğün yerini uşaklık almıştır(76).

Erkler / Güçler Ayrılığı

Peki bu hukuku kim kotaracak, kim uygulayacak, uyuşmazlıkta hukukun ne olduğunu, ne dediğini kim söyleyecektir?

Hukuku, demokrasilerde, halkın kendisi ya da onun adına temsilcileri, yani yasama erki (iktidarı), gücü, kotarıp düzenler; yürütme erki, gücü uygular; yargı erki, gücü de hukuku yorumlayıp son sözü söyler(77). Buna “erkler, güçler ayrılığı ilkesi” diyoruz.

Erkler, güçler ayrılığı ilkesinin başlıca iki nedencesi vardır.

Birincisi klasiktir, Montesquieu’nündür. Çünkü, diyordu, Montesquieu, deneyimler, güç (iktidar) sahibinin gücünü kötüye kullanma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Despotik iktidarlar, aslında yasalara göre değil, kendi irade ve tutkularına göre yönetirler(78). Bunu önlemek için gücün gücü, iktidarın iktidarı durdurması gerekir (XI. kitap, 4. bölüm). Böylece Montesquieu; Aristo ile birlikte ucun ucun söylenen, Locke’ta iki güçle sınırlanan, demokrasinin örgütlenme ve hukuk düzeninin işlemesiyle ilgili erkler, iktidarlar, güçler ayrılığı ilkesinin can alıcı noktasını yakalamış oldu.

Özgürlük için başka yol yoktur. İktidar, güç tek elde toplanmamalıdır. İktidar tek elde toplanırsa manipülasyon başlayacaktır(79).

Montesquieu‘ye göre, yasama ve yürütme iktidarları tek elde toplanırsa hukuk zorbalaşır, çünkü zorba yasalar çıkar. Yasamayla yargı ya da yürütmeyle yargı aynı elde toplanırsa, yargı yasalar çıkararak keyfiliğe kayar ya da yürütme zorbalaşır. Üç durumda da özgürlük yoktur.

En kötüsü üç iktidarın tek elde toplanmasıdır. Bu durumda her şey yitirilir. Bunun örneği, üç iktidarı da elinde tutan ve korkunç bir baskı uygulayan Osmanlı Sultanıdır. Ayrıca ordu yasamaya değil, yürütmeye bağlı olmalıdır. Yasamaya bağlı olursa askerî yönetim var demektir(80).

Erkler, güçler ayrılığının ikinci nedencesi ise, demokrasinin çoğulcu yapısının iktidar olgusuna yansımasından kaynaklanmaktadır. Zira çoğulcu demokrasi hiçbir iktidarın, gücün tek elde toplanmasına izin vermez. Her iktidar parçalanmıştır(81). Erkler, güçler ayrılığı ilkesi, günümüzde de demokrasinin temelidir, çoğu anayasalarda bulunmaktadır. Saint-Just: “Zorbalar saltanatlarını sürdürmek için halkı bölüyorlar. Sizler özgürlüğün saltanatını sürdürmek istiyorsanız iktidarı bölünüz” demiş; 1789 İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisinde de erkler ayrılığına yer vermeyen
anayasaların anayasa sayılamayacakları vurgulanmıştır (md. 16).

Montesquieu’nün erkler/güçler ayrılığı ilkesinin sonuçları bellidir: Görevsel, yetkisel açıdan üç erk, iktidar bağımsızdır. Bu bir. Kişiler açısından birbirlerini azledemezler. Bu iki. Maddi açıdan aralarında organik bağlantı yoktur. Bu üç(82). Ne var ki, bu sonuç gerçekçi değildir. Çünkü bu üç erk, iktidar, güç birbirlerinden kopuk değildir. Aralarında işbirliği, dayanışma, denge ve yakınlaşma vardır. Öğretide(83) ve anayasalarda (1982 Anayasası) bu belirtilmiştir.

Kuramsal tartışmaları bir yana bırakırsak, erkler/iktidarlar ayrılığı ilkesi bugün uygulamaya dikey ve yatay olarak iki biçimde yansımıştır.

Birincisi, çoğulcu demokraside iktidarlar, yalnızca yataylamasına değil, dikeylemesine de çoğulcu olmak zorundadır. Böylelikle iktidarın, gücün merkezde toplanması önlenmekte, merkezle yerel yönetimler iktidarı paylaşarak saydam devlete ulaşılmaktadır(84).

İkincisi, iktidar, yataylamasına, yasama, yürütme ve yargı olarak paylaşılmaktadır. İlk ikisinin kimileyin iç içe olması hoş görülmektedir. Ancak üçüncü iktidarın (tiers pouvoir), yani yargının güçlü olabilmesi için, ilkin bağımsız, ikinci olarak da öbürleriyle eşit olması zorunluluğu öğreti ve uygulamada vurgulanmaktadır.

Yargının bağımsız olması zorunludur. Çünkü hukukta kimse kendi kendisinin yargıcı olamaz. Eğer yasa yapanlarla uygulayanlar kendi kendilerinin yargıcı olurlarsa orada özgürlük ve adalet değil, düpedüz çıplak güç, zorbalık egemen olur(85).

Hukukun en amansız düşmanı güçtür. İktidarların en tehlikeli girişimi ise, salt çıplak güce dönme girişimidir(86). Salt güce dönüşen bir devlet uyruklarını köle yapar, sömürür. Böyle bir devlette yargı ve yargıç görünüşte vardır, gerçekte yoktur. Orada halkın Tanrı’ya sığınmaktan başka çaresi kalmaz(87).

Öte yandan bağımsız yargı, yasama ve yürütme ayrılığının da en önemli güvencesidir(88).

Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin çalışma, yaşam, devlet içindeki konum gibi maddi ve manevi bütün alanlarda eşit olmaları zorunludur(89).

1982 Anayasasının başlangıcında bu eşitlik ilkesi, 140. maddesinde de eşitliğin nasıl sağlanacağı vurgulanmıştır.

Bağımsız Yargı

Görülüyor ki, demokrasinin özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, eşitlikçi olması; eleştirel akla, kültür göreceliğine, halka, yansız devlete, hukukun üstünlüğüne, erkler ayrılığına dayanması; hukukun âdil ve bir barış tekniğini üstlenmiş bulunması yetmiyor. Demokrasinin kendisini güvenceye alması için, bu hukuku uygulayacak, hukuk adına her olayda hukukun ne dediğini nesnel mantıkla söyleyecek bir erke, güce de gereksinme vardır. Bu bağımsız yargıdır. Eğer hukuk uygulaması bağımsız, özerk bir yargının elinde değilse her şey boşunadır.

Toplumun benimsediği hukuku bağımsız olmadığı için objektif biçimde uygulayamayan bir yargı, adaletin ve  demokrasinin düş kırıklığıdır.

Siyasete bulanmış ya da bulanma olasılığı bulunan, adaleti siyaset terazisinde tarttığı izlenimi uyandıran bir yargı, ne denli duyarlı olursa olsun, kirli adalet salgılar.

Adaletteki kirliliği, “adaletsizliği temizleyebilen bir madde ise bugüne değin bulunamamıştır”(90).
Siyasal güçle yargı gücü arasındaki ilişkide, hangisi güçlü ise öbürünü kendisine dönüştürecektir. Siyasal iktidar güçlü ise yargı siyasallaşacak, yargı güçlü ise siyasal iktidarı hukukun içine çekecek, onu meşrulaştıracaktır.

Unutmayalım. Siyaset hep hareketlidir, boş oturmaz ve beklemez. Hukuk, siyasetin rahatını bozmaya başladığı anda, siyasal güç de hukuk(91) ve yargıyla oynamaya başlar. Ancak bağımsız bir yargı ve yargıçtır ki, her türlü etkiden arınmış objektif mantıklılık ilkesine (il principio di ragione obbiettiva) göre, hukukun ne dediğini (potere di jus dicere: jurisdictio), yanlar üstü (super partes) üçüncü bir otorite olarak söyleyebilir(92).

Yargının, yargıcın bağımsızlığı bir “kast” ayrıcalığı değildir. Yargıcın hukuk adına karar verirken yansızlığını sağlamak içindir. Toplum, insan yararı içindir. Yargının bağımsızlığı; yasama, yürütme, bir başka yargı organı, kamuoyu, yargıcın kendi inanç ve görüşleri karşısında yansız olarak karar verebilmesi; “herkesin yasa önünde eşitliği” ve “yasa herkes için eşit uygulanır” kurallarının gerçekleştirilebilmesi için zorunludur.

Ne devlet organları, ne sokağın sıcak mantığı yargıcı etkileyebilmelidir.

Yargıç, yargılarken ve karar verirken, inançlarını, görüşlerini duruşma salonunun eşiğinde bırakan insandır.

Devletin tüm organlarında çalışanlar meleklerden oluşsalar bile, devletin her işlemi hukukun, dolayısıyla yargının süzgecinden geçecek, en azından bu yol açık olacaktır.

Yargıcın gücü, demokraside çok önemlidir. Hukuk konusunda yasa koyucunun sübjektif iradesinden bağımsız, genişletici, geliştirici yorum yapma tekelini elinde bulundurması, verdiği kararların, bütün kişi ve kurumları bağlaması ve değiştirilememesi onun gücünün önemini kanıtlamaya yeterlidir. Yargının işlevi geçişsiz değil, geçişlidir.

Hukuku yargıçlar keşfeder(93). Zira yasaları yasama organları, ama hukuku yargıçlar yapar(94). Hak ve özgürlüklerin bekçisi yargıdır, yargıçtır. Görülüyor ki, yargı rastgele bir görev değil, sistemi “meşrulaştıran bir kurum”dur(95).

Yargının işlevi hukuk düzenini korumaktır.

Bugün Kara Avrupa’sı sistemini benimseyen gelişmiş ülkelerde bile yargının tam bağımsız kılınabilmesi için yapılması gerekenler tartışılmakta; bağımsızlığına yeni kavuşmuş ülkeler ise, gelişmiş olanlardaki yakınmaları da gözeterek düzenlemeler yapmaktadırlar.

***
VE TÜRKİYE

Daha önce dünyadaki ürpertici adaletsizliğe değinmiştim. Bu adaletsizliğin yanı sıra siyaset ve devlet de boş durmuyor. Siyasal düzen, kendine araç kıldığı “plantasyon devlet“e (Jasay, 1985) dönüşmeye savaşıyor.

Devletler, onca anayasal sınırlamalara karşın, geri döndürülemez biçimde güçlenme, polisleşme hevesindeler. Ona verilen özerkliği geliştirme sorumluluğu, bireysel özgürlüklerde gedikler açmakta. Demokrasiler, kendi çıkarlarını güvenceye almak isteyen kümelerin “oy güdülendirmesi” altında(96). Demokrasiler biçimsel bir dekora dönüşme tehlikesindeler(97).

Bunları aşmak için yoğun bir çaba var. İnsanlık, insan hak ve özgürlükleri ortak paydasında birleşmiş, insan hak ve özgürlükleri, bir iç hukuk sorunu olmaktan çıkmış, devletin kendi ve öbür ülkeler yurttaşlarına davranışını öteki devletlerle gönüllü kuruluşların denetlemesi, yani dış müdahale meşrulaştırılmış, ulusal sınırlar delinmiş. Uluslararası insan hakları ve özgürlükleri bildiri ya da sözleşmeleri, evrensel bir ahlak kodu ve insanlığın ortak anayasası olmuş(98). İnsan Hakları Konfederasyonu, “bütün insanların haklarının korunması ve geliştirilmesi, uluslararası topluluğun meşru/hukuksal ilgi alanıdır” diyerek dış müdahale ilkesini onaylamış (paragraf, n.2, 3) ve insan haklarıyla demokrasi ilişkisini “karşılıklı birbirine bağlılık ve dayanışma” olarak nitelemiş(99).

Böyle bir dünyada, Türkiye/Anadolu, kuzeyden güneye sarkan bütün yarımadalara inat, doğudan batıya uzanan tek yarımada konumundaki kural dışılığını sanki yönetiminde, demokrasi anlayışında, öğrenimde, hemen her alanda sürdürüyor. 1950’lerin demokrasisi aşılmış, dünyaya yetmiyor. Bu yüzden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1950’lerin ölçütlerine göre hazırlanan Avrupa İnsan Hak ve Özgürlükleri Sözleşmesini geniş ve geliştirici yorumlarla yeni anlayışa uyarlamaya çalışıyor. Türkiye Sözleşmenin mimarlarından ve onu iç hukukuna almış. Tıpkı bir zamanlar aldığı İsviçre Medeni Yasası, İtalyan Ceza Yasası gibi. Ama demokrasisini 1950’lerin sözleşmesine bile uyarlayamamış. Hüküm üstüne hüküm giyiyor. Biliyoruz.

Türkiye Batıya en yakın ülke. Ama, feodal yapıdan sıyrılma, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi ortak kültürünün dışında kalmış. Bireyleri, özgürlükçülük, çoğulculuk, eşitlik, demokrasi, sekülerleşme, laiklik gibi kavramlara yabancı kalmış. Ödünç aldığı evrensel/küresel kavramların içlerini boşaltıp kendince doldurmuş.

Evet, mülkiyet hakkı insana kural olarak mülkiyetini değiştirme, yok etme hakkı tanır. Ama, yararlanma (intifa) hakkı, nesnenin olduğu gibi korunmasını, yalnızca ondan yararlanma hakkını öngörür. Evrensel kavramlar da öyle. Bunlar üzerinde hiçbir insanın ya da devletin mülkiyet hakkı yoktur. Yalnızca yararlanma hakkı vardır.

Atatürk, yıllar önce “Gözlerimizi kapayıp mücerret yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız kalamayız dediği halde, devletimiz yasama organınca benimsenen ulus üstü hukuku bir türlü içine sindirememiş, “yalnız kovboy”u oynuyor.

Cumhuriyet yönetimine en yakın rejim olan demokrasi, onu kazanarak onun üzerine kurulması gerekirken, demokrasiyle cumhuriyet sanki karşı karşıya. Demokrasi cumhuriyeti yönlendirecek yerde cumhuriyet demokrasiyi yönetiyor.

Cumhuriyet epistemolojisinden demokrasi epistemolojisine geçişin sancıları bir türlü dinmiyor, bitmiyor. Peki bu neden böyle olmuştur?

Tanılarımızı (teşhislerimizi) doğru koyabilmek için, toplum mühendisliği özentilerinden arınmış, indirgemecilikten uzak, tartışma, deneme, sınamaya dayanan eleştirel akılcılıkla, nesnel yansızlıkla sorunları irdelemek ve bu soruyu yanıtlamak zorundayız. Böyle bir yaklaşım, kanımca bizi şu saptamaya ulaştıracaktır.

Türkiye, devlet ve toplum olarak, kendisine Kara Avrupası ülkelerini, özellikle Fransa’yı, bir ölçüde de Almanya ve öbür ülkeleri örnek almıştır.

Hukukun Üstünlüğü / Hukuk Devleti

Bu etkinin en çarpıcı örneği 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde görülüyor. Bu maddelerde Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken “hukuk devleti”nden söz ediliyor, “hukukun üstünlüğü”nden değil. İki ilkenin birbirinin yerine kullanıldığı da var (sözgelimi, 1961 An., md. 77, 92; 1982 An. Md. 81, 102). Oysa bunlar farklı anlayışların ürünüdür.

“Hukuk devleti ilkesi” Kara Avrupalı, özellikle Fransız ve Alman kökenli. “Hukukun üstünlüğü (egemenliği, önceliği) ilkesi” Anglo-sakson kökenli. Her iki ilkenin nedenleri de, sonuçları da başkadır.

“Hukuk devleti ilkesi”nin boy verdiği Kara Avrupası ülkelerinde, özellikle de Fransa’da “devlet merkezci” bir yönetim, cumhuriyet vardır. Devlet her yerde hazır ve nâzır. Jakoben. Bu ülkelerde hukuku üreten temel güç devlettir. O yüzden de hukuk hep devletten yanadır. Devlet kendi yarattığı hukuk nedeniyle yurttaşlarıyla sürtüşme içinde ve bu hukuku araç kılarak pek çok şeye el atmış durumda. Sıkışınca başvurduğu kavramlardan biri “kamu yararı”. İçeriği belirsiz ve tartışmalı olan bu kavramla hukuk, zaman zaman mistikleştirilmiş, hukuku siyasallaştırma oyununun bir parçası olmuş. “Kamu yararı”, “yönetimin takdir hakkı” ağırlıklı kavramlarla beslenen bir yönetim, hukukta da etkisini göstermiş, “özel hukuk” ve “kamu hukuku” ayırımı ortaya çıkmış. Buna koşut olarak “yargılama birliği” ilkesinden sapılmış. Toplum ve hukuk, devletin vesayetinde ve edilgin. Vesayetçi devletin yukarıdan aşağıya doğru düzenlediği makro anlamda bir toplumsal sözleşme var. Adı anayasa. Amaç, devleşen “Leviathan devleti” hukukun sınırlarında tutmak. Bu ne ölçüde başarılırsa, Kant‘tan, Rousseau‘dan esinlenilen “hukuk devleti”ne, dolayısıyla demokrasiye de ancak o ölçüde ulaşılabilecek.

Bu amaç, bugün de sürüyor. Çünkü Jakoben devlet, sıkışınca hukukun bir türlü erişemediği kör,karanlık, görünmez bir kavrama başvuruyor: “hikmet-i hükümet: la raison d’ Etat”. Hikmeti kendinden menkul “hikmet-i hükümet” kavramından 06.01.1989’da Fransız Yargıtayındaki konuşmasında Başkan Mitterand şöyle yakınmaktadır: “Hukuk, adalet hiçbir biçimde hikmet-i hükümet denilen nesneye kurban edilmemelidir. Uzun yıllar taşıdığım siyasal sorumluluğum döneminde hikmet-i hükümet diye bir nesneye rastlamadım. Ne zaman hikmet-i hükümetten söz edilmişse, bilmelisiniz ki, bu bir başka şeyi gizlemek için uydurulmuş bir bahanedir”. Başbakan William Pitt’in dilinde hikmet-i hükümetin karşılığı devlet “zorunluluk”udur. Mitterand’dan 206 yıl önce 18.11.1783’te Komünler Meclisinde şöyle diyordu: “Zorunluluk, birey özgürlüklerini çiğnemenin özrüdür; zorbaların bahanesi, kölelerin inancıdır”.

Bütün bunlar, Kara Avrupası ülkelerinde devleti, birey zararına dokunulmaz bir nesneye dönüştürmüştür. Savaş, bu dokunulmazlığı sarsma savaşıdır.

Bunun sonucu olarak Kara Avrupasında toplum devletçi kurallara bağlı, içine kapalıdır. İktidar tektir. Yargı da bundan payını almıştır. Erkler, güçler ayrılığından ne kadar söz edilirse edilsin yargı birliği sağlanamamış, yargıyı bağımsız kılma kavgası bir türlü bitmemiştir. Görülüyor ki, “hukuk devleti” küresindeki savaşım, devletin topluma ve bireye karışmasını azaltma savaşımıdır. Temel amaç, kanımca “az devlet, çok hukuk” formülüyle özetlenebilir. Dar bir ufuktur bu.

Buna karşılık, “hukukun üstünlüğü ilkesi”nin boy verdiği Anglo-Sakson ülkelerinde toplum, sözleşmeci, uzlaşmacıdır. Kendi kendini düzenler. Saydam ve dışa açıktır. Birey yarışmacıdır. Girişim gücü devlette değil, bireyde ve sivil toplum örgütlerindedir, devlet merkezci değildir. Toplum çoğulcu olduğundan iktidar tek değil, parçalıdır. Çok kutuplu kurumlar, kuruluşlar devletin bir kesim temel görevlerini de üstlenmişler. Çoğulculuk kurumsal parçalanmayı, işbölümünü yaratmış, toplum kendi hukukunu kendi üretiyor. Devletin karşısında özerk bir hukuk var. Her şey üretilen bu hukukun hakemliğinde çözülüyor. Bireyle devlet bu hukukun karşısında eşit konumda. Her ikisi de toplumun ürettiği ve dayattığı hukuka bağlı. Toplumun ürünü olduğundan başat, egemen güç hukuk. Devlet ikincil planda. Hukuk yaşanarak, Sokratik yöntemle öğretiliyor, uygulanıyor. Somuttur, esnektir ve de devletten bağımsızdır. Toplum devletin vesayetinde değil, devlet toplumun içindedir. Bu yüzden genellikle yazılı bir anayasaya gerek duyulmamıştır. Bunun sonuçları ise ortadadır: Hukuk devletten bağımsız. Yargı da bağımsız ve çok güçlü. Yargı birliği örselenmemiş. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ayırımına gidilmemiş. Tek bir Yüksek Mahkeme var. Çünkü hukuk birliği sağlanmış. Hukukta özel hukuk, kamu hukuku gibi katı kavramlaşmalara yer yok. Her derecedeki mahkeme, bir yasanın anayasal kurallara, bir tüzüğün yasalara aykırı olup olmadığına karar verebiliyor. İktidar, çoğulcu toplum gereği, parçalı ve aşağıdan yukarıya doğru biçimleniyor. Geniş bir ufuktur, bu. İşte “hukukun üstünlüğü ilkesi” böyle bir gelişmenin sonucu ve demokrasinin de özü. Anglo-Sakson ülkelerinde “hukukun üstünlüğü”, Kara Avrupası ülkelerinde, deyim yerinde ise, “üstünlüğün hukuku” egemen. Bu yüzden bir Fransız hukukçusu, ses getiren yapıtında, Anglo-Sakson ülkelerinde “devletsiz hukuk”un, Kara Avrupası ülkelerinde ise “hukuksuz devlet”in olduğunu söylüyor(100). Haksız da değil.

Fransa Örneği ve Türkiye

İşte Türkiye’nin talihsizliği, hukukun üstünlüğünün yeşerdiği ülkeleri değil, hukuk devletinin uç verdiği ülkeleri örnek almasıyla başlıyor.

Demokrasimiz tökezledikçe, dünya üstümüze geldikçe kendi konumumuzu Anglo-Sakson demokrasilerine göre değil, ufuk daraltarak Fransız Cumhuriyetine göre değerlendiriyor, ülkemizi aklamaya çalışıyoruz. Hukukun üstünlüğünden geçtik, hukuk devleti savaşımını bugün bile sürdüren Fransa, 1789’dan bu yana üç kez krallık devirmiş, iki kez krallığa yeniden dönmüş. Dört kez Cumhuriyet yıkmış, beşincisini yaşıyor. Dokuz kez (1830, 1848, 1851, 1870, 1873, 1887, 1889, 1934, 1958) darbe girişimi yaşamış. 15 kez anayasa değiştirmiş. Bugün bile zaman zaman Jakoben devletliği depreşen bir ülke. 90-615 sayılı ve 13.07.1990 tarihli Yasanın 9. maddesiyle 1881 Basın Özgürlüğü Yasasına eklenen 24 bis. Maddesiyle Yahudilik karşıtı propagandayı suç saymış, Roger Graraudy’yi cezalandırmış. Düşünceyi açıklama özgürlüğünü çiğnemiş. Cumhuriyetten demokrasiye evrilememenin, bir türlü laik olamamanın, yargı bağımsızlığını gerçekleştirememenin sancılarını çekiyor.

De Gaulle’ün ironi tınısı güçlü bir sözü vardır. “Ben Almanya’yı çok severim. Öylesine çok severim ki, bir Almanya bana yetmez. İki Almanya isterim” diyor. Bana gelince. Benim için zaten iki Fransa var. Biri giyotinli, anayasasını insan derisiyle kaplamış, Baudelaire’i cezalandırmış, yargı öncesi insanları giyotine gönderen Savcı Foulquié’yi çıkarmış Jakoben Fransa. Ben bu Fransa’ya karşıyım. Öbürü Decartes’ın, Montesquieu’nün, Voltaire‘in, Balzac’ın, Sartre‘ın, Camus‘nün, Foucault‘nun, Lyotard’ın, Lacan’ın, Morin’in, Baudrillard’ın Fransa’sı. Benim sevdiğim bu ikinci Fransa’dır, 1968 olaylarını yaşadığım, kültüründen yararlandığım Fransa’dır.

Ya Almanya? Weimar’ın Naziler çoğaldığı için değil, demokratlar azaldığı için yıkıldığını bir türlü kavrayamamış bir ülkedir Almanya. “Hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” ilkelerinin boy verdiği ülkeleri anlatırken, Kara Avrupasını ve özellikle Fransa’yı değil de sanki Türkiye’yi anlatıyormuşum duygularını yaşadığınızı biliyorum.

Cumhuriyet, Demokrasi

Türkiye, tıpkı Fransa gibi, aradaki ayırımı anlamadığından bir türlü cumhuriyetten demokrasiye evrilemiyor.

Cumhuriyeti kurabilen bir halk, sivil normlarla demokratik cumhuriyeti yaratabilecek çapta büyük bir halktır.

Demokrasiyi öğrenmenin ve yaşatmanın en iyi yolu, hiç ara vermeden uygulamaktır(101).

Cumhuriyetin insanı akılcı, demokrasinin insanı akılcı ve üreticidir. Cumhuriyette devlet dinden etkilenmez. Demokraside devlet dinden, din devletten etkilenmez.

Soyutlayıcı, evrensel ve yurttaşlık yükümlülüklerine dayanan Cumhuriyette devlet, ister istemez merkezcidir, düşçüdür. Çoğulcu kültür ile haklara ve özgürlüklere yaslanan demokrasi gerçekçidir, yereldir, merkezciliğe karşıdır. Çünkü demokraside herkesin bir gerçeği vardır. Cumhuriyet, yönetme, yönlendirme, güdümlendirme aşırılığından yıkılabilir. Cumhuriyette “ulusal oluşumun rektörü de, vektörü de devlettir” (Pierre Nora). Demokrasi ise ya az yönetmeyle ya da hiç yönetmemeyle güç kazanır.

Cumhuriyette hukuku devlet üretir. Devleti memurlar yönetir. Demokraside hukuku halk üretir. Devleti hukuk yönetir.

Cumhuriyet çocukta insanı arar ve çocuk olarak görür. Demokrasi ise insanda çocuğu görür, çocuklara ve kocaman çocuklara çocuk muamelesi yapmadan özgürlük tanır.

Cumhuriyet eğitir. Toplumu okula benzetmeye yeltenir. Demokrasi öğrenim verir. Okulu topluma benzetmeye çalışır.

Cumhuriyet önce yurttaşı, sonra bireyi yaratmayı; demokrasi önce bireyi, sonra yurttaşı oluşturmayı amaçlar.

Cumhuriyet eşitliği sever ve savunur, ama eşitlikçi (égalitariste) değildir; yoksulluk onu sarsar. Demokraside herkes, birey de devlet de, hukuk önünde eşittir; yoksulluk onu üzer, ama sarsmaz.

Cumhuriyetin son sığınağı “devlet”, devletin son sığınağı “hikmet-i hükümet”tir. Demokrasinin son sığınağı halk, halkın son sığınağı “hukuk”tur.

Elbette Cumhuriyetin ülküsü kısa vadelidir, ufku dardır, son duraklıdır: Hukuk devleti. Demokrasinin ülküsü de, ufku da sonsuzdur, dur durak bilmez: Hukukun üstünlüğü(102).

Kuşkusuz Fransa, Almanya, İtalya demokratikleşmede çok büyük adımlar attılar. Ama Anglo-Sakson demokrasilerinin düzeyinde değiller henüz. Fransa da, Türkiye de henüz Cumhuriyetle yönetiliyor. Ama rejimleri optimal demokrasi değil.

Din ve Devlet İlişkisi: Teokrasi, laikçilik (laïcisme), laiklik (laïcité) / Sekülerleşme

Fransa’yı örnek alan Türkiye, din-devlet ilişkisi açısından, Fransa’nın yaşadığı hastalıklardan bir türlü kurtulamamanın sıkıntısını çekmekte, laiklik Türkiye Cumhuriyeti devletinin yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir.

Devletin dinler karşısında alacağı tutumlar bellidir.

Birincisinde, dinsel ve siyasal otoriteler, sınırları belirsiz biçimde iç içedirler. Eski ve ortaçağ devletlerinde durum böyledir.

İkincisinde, bütün özel ve kamusal yaşamı din belirler. Devlet, din merkezlidir (théocentrique), değişmez ve ilişilemez dogmalarla yönetilir. Devletin tek dini vardır, öbürleri dışlanmıştır. Bu rejimin adı teokrasidir ve her yerde eşitsizliklerin, ayrıcalıkların, çatışmaların nedeni olmuştur.

Üçüncüsünde, devlet ve din ayırımı ilkesinden yola çıkılır(103). Ancak ayırımın kapsam ve derecesini devlet belirlediğinden, devlet, dini çoğu kez toplumdan dışlar ya da onu güdümler. Dini devletleştiren bu sistemin adı, laiklik (laïcité) değil, laikçiliktir (laïcisme, laisizm). Şovinizm nasıl ulusçuluğun yozlaşmış, hastalıklı biçimiyse, laikçilik de bir bakıma laikliğin yozlaşmış, hastalıklı biçimidir. Dinleri aşındırmaya yönelik laikçiliğin anayurdu Devrim Fransa’sıdır. Gerçekten Jakobenlerin Fransa’sında laiklik; ruhban sınıfına karşı, ruhban sınıfının yaşamdaki izlerini kazımak için yapılan kinci, tepkici bir devrimin ürünüdür. Din merkezci bir anlayış gitmiş, salt akılmerkezci militan bir anlayış gelmiştir. Bu ise laiklik (laïcité) değil, laikçiliktir (laïcisme)(104). Katı bir ideolojidir. Descartes’ın akılcılığıyla A.Comte’un bilimsel bir kilisenin temellerini atan pozitivizmi birleşmiş, laikçilik ideolojisine ulaşılmıştır. Laikçilik Fransız okullarında konuşlanarak, “tanrılı din” yerine “tanrısız beşeriyet dini” kurmayı amaçlamış, dini toplum dışına itmiştir. Dine saygısızdır, saldırgandır(105). Toplum mühendisliğine özenen misyoner Fransız laikçileri, 1790 Anayasasında dini sivil otoriteye teslim etmiş, akılcı insan yetiştirmek kaygısıyla Katolik Fransa’da 1794’e değin dinsel etkinlikleri yasaklamışlardır. Bu ve Napoléon döneminde çıkarılan bütün yasalarda Kilise hukukuna tepkinin izleri vardır, bunların bir bölümü bugün de sürmektedir. Jules Ferry Yasasıyla din ve devlet ayırımına gelinmiş, Ferry’nin deyişiyle “tanrısız ve kralsız” bir dünya kurulmak istenmiştir(106). Bugün Fransa’da gittikçe yumuşayan bir laikçilik; yani din ve devlet ilişkisinde katı ve düşmanca bir ayırım (séparation hostile) değil, ılımlı ve dostça bir ayırım (séparation bienveillante) söz konusudur(107). Michelet, “Fransız Devrimi hiçbir kiliseyi benimsemedi. Çünkü kendisi kiliseydi” der(108).

Laikçilik, din ve devlet ayırımı ilkesinden yola çıkan bir anlayış ise de, aynı ilkeden yola çıkan Hollanda ve İrlanda, laikçiliği aşmayı, yumuşak bir biçimde laikliğe geçmeyi başarmışlardır(109).

Dördüncü tutum laikliktir. Laiklikte din ve devlet karşılıklı olarak bağımsızdırlar. Bağımsızlık esasından yola çıkan laiklikte din kuralları devleti, devlet de din kurallarını belirleyemez ve yönlendiremez. Devlet bütün inançlara, dinlere karşı ilgisiz ve eşit uzaklıktadır.

Çoğulcu demokraside laikliğin gerçek ve çağcıl anlamı işte budur. Çünkü çoğulculuk, zaten laik olmayı zorlar(110). Laiklik, dünyasallaşma (sécularisation, sekülerleşme), çoğulcu demokrasinin ana rahminde gelişmiştir. Demokrasinin çoğulcu boyutunun dinler/inançlar açısından somut yaşama zorunlu bir yansımasıdır. Bir rejim demokratikse, çoğulcu; çoğulcuysa, laik/seküler olmak zorundadır. Bu yüzden hukukun üstünlüğüne dayanan Anglo-Sakson demokrasilerinde laiklik/sekülerleşme, bir devrimin değil, doğal bir evrimin sonucu ve sosyolojik bir olgudur. Zira çoğulcu demokraside, hiçbir düşünsel ya da dinsel başkalık yok edilemez, görmezlikten gelinemez, tekelleştirilemez ve başkalarına dayatılamaz. Her dinin, inancın kendi alınyazısını belirleme hakkı vardır. Avrupa Birliği Sözleşmesinin 128. maddesi de bu doğrultudadır(111).

Laiklik, sekülerleşme; toplumsallaşmayı, toplumsal farklılaşmayı, eleştirel akılcılığı, doğal bir sonuç olarak, kendiliğinden yaratmıştır(112). Bunları yaratmak için, toplum mühendisliğine özenilmemiştir.

Laik devlette, devlet dinlere eşit uzaklıkta olduğundan hiçbir dini, inancı dışlayamaz ya da kayıramaz; akçalı v.b. biçimlerde destekleyemez. Din okulları açamaz. Ancak, toplulukların din okulları açmasını da önleyemez. Din derslerine engel olamaz; bunların önünü açar. Ne var ki, bu dersler, beyin yıkayıcı olmayacak, çoğulcu, agnostik, kuşkucu esaslara göre olacak, birey dinler arasında seçimini özgürce yapacaktır. Din dersleri zorunlu olmayacak, ancak her an ilgilinin buyruğuna hazır bulunacaktır(113). Devlet; bu okulları; kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu ahlakı, kamu sağlığı açısından denetleyecek, uyuşmazlık çıkarsa sorunu bağımsız yargı çözecektir.

Görülüyor ki, laiklik ile laikçilik arasındaki temel ayrılık, nedenlerle sonuçların yer değiştirmesinden ve bu yüzden de ayrı ilkelerden yola çıkmalarından kaynaklanmaktadır. Gerçekten laikliğin temel nedeni, çoğulculuktur. Çoğulcu kültürün önemli bir öğesi olan dinler, inançlar başkalıklarının uygulamaya yansımasıdır. Sonucu ise, eleştirel akılcılıktır. Çünkü birey, çoğulcu, kuşkucu, koşullanmamış aklıyla seçimini kendi yapacaktır. Oysa laikçilik, laikliğin sonucu olan akılcılık kaygısıyla yola çıkmakta, akılcı bireyi yetiştirmeyi amaçlamakta, bu amacın gerçekleşmesinde dini başlıca engel olarak görmekte, onu, dolayısıyla çoğulculuğu, demokrasiyi reddetmektedir. Devlet ister istemez pozitivizme kaymakta, kendi ideolojisine uygun bireyler yetiştirmekte, kaş yapayım derken göz çıkarmaktadır. Çünkü bunun sonucunda yetişen birey eleştirel akılcılıktan uzaklaşacak, tekilci akılla düşünecek, salt devletin ideolojisinin savunucusu olacak, geriye de koşullanmış ve hasta bir beyin ve sözde akıl kalacak, ancak “eleştirel” boyut yok olacaktır.

Türk deneyiminin, gerçek laiklikten, sekülerleşmeden değil, Fransız laikçiliğinden esinlendiğinde incelemeciler birleşmektedir(114). Bu saptama doğrudur. Bu anlayışa göre, Türk uygulaması, pozitivist ve akılcı motiflerle bezenen, akılcı insan yaratmaya özenen bir tutumdur. Tanzimatla başlamış, kimi devrimlerle sürmüş, 1937’den sonra anayasalara girmiştir. Referansı çoğulculuk değil, akılcılıktır; bu yüzden de nedenle sonuç birbirine karıştırılmıştır. Oysa hukuk ve devlet yönetimi açılarından neredeyse Fransa’yla bütünleşen Belçika, laiklik konusunda Fransa’nın din ve devlet ayırımı ilkesini reddetmiş, din ve devletin karşılıklı bağımsızlıkları ilkesini benimsemiş, Fransız laikçiliğinin doğurduğu açmazları yaşamamıştır(115).

Acaba Türkiye niçin Fransa’yı örnek almış, Belçika’nın tutumunu ıskalamıştır? Nedeni belli. Çünkü Türkiye demokrasinin farklılıklar rejimi olduğunu, çoğulculuk boyutunu sık sık göz ardı etmektedir.

Şimdi teokrasi, laiklik, laikçilik (laisizm) kavramlarının saydam anlamlarını gözeterek, Pandora’nın kutusunu açalım ve tanıyı (teşhisi) koyalım. Türkiye Cumhuriyetinde, iktidar halkın seçimine dayanmaktadır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti laiktir. Bu bir. Türkiye Cumhuriyetinde Halifelik kaldırılmıştır. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ise görünüşte kaldırılmış, aslında Diyanet İşleri Başkanlığı adıyla bir bakana bağlanarak devlet örgütü içine alınmıştır. Örgütün dini İslam, mezhebi Sünnidir. Devlet, bu din ve mezhebin (resmi) okullarını açmıştır. Örgüt ve okulların finansmanı devlete aittir. Resmi okullarda din dersi okutulması zorunludur. Bu koşullarda konuyu değerlendirelim. Ontolojik olarak yaklaştığımızda, bir din ve mezhebin örgütünü devlet birimi içine alarak anayasal düzeyde güvenceye bağlayan (md. 136) ve laikliğin gerçekleştirilmesini güçleştiren (2820 sayılı S.Partiler Yasası, md. 89), din ve mezhebin okullarını açan, finansmanını sağlayan bir devletin dini ve mezhebi vardır; bir dini ve mezhebi kayırmış, örtülü olarak benimsemiştir. Böyle bir devlet teokratiktir. Bu iki. Konuya teleolojik (amaçsal) olarak baktığımızda ise durum çok farklıdır. Devlet, böylelikle dinlerini bildirmeyenlere ya da uluslararası hukukta benimsenen dinlerden birine inanan her insana nüfus cüzdanı vermemekte, devlet birimleri içine aldığı Diyanet İşleri Başkanlığı ve açtığı din okulları aracılığıyla dini denetlemekte ve yönlendirmektedir. Bunun adı ise laikçiliktir.

Kurtuluş Savaşında din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşlarının o dönemde dini denetim altında tutmaları anlaşılır ve gerçekçi bir tutumdur. Ancak çoğulcu demokraside bu tutum sürdürülemez. Kurumlar ve kurallarla düzlüğe çıkmak gerekir.

Laiklik, ülkemizde çarpıcı kırılmalara uğramış, popülist ve/ya da devletçi kaygılarla laiklik, teokrasi ve laikçilik arasında salınıp durulmuştur. Tanı (teşhis) açıktır: Türkiye Cumhuriyeti, egemenliğin kaynağı açısından laik; devlet örgütlenmesi açısından teokratik; dini yönlendirme açısından laikçi bir devlettir.

Laik, teokratik ve laikçi niteliklerinin ağırlıklarını gözettiğimizde, din ve devlet ilişkisi açısından Türkiye Cumhuriyetinin rejimi, demokrasi peçelemesi altında, kimileyin laiklik kırması bir teokrasidir; kimileyin laiklik kırması bir laikçiliktir. Ancak hiçbir zaman tam laik değildir. Güzeli ağlatan, çirkini söyleten kavga da bu yüzden sürmektedir. Kanımca ideolojik laikçiliği, teokrasiyi bırakıp laikliğe dönmenin tam sırasıdır. Fransız laikliği, daha doğrusu laikçiliği, kendi aşırılığı tarafından bozguna uğratılmıştır. Çünkü “çığırından çıkmış bir laiklik, kendi içinde kültürel bir “kendini yıkma” tohumunu da taşır”(116). Öyleyse Fransız örneğini bir yana bırakalım. Bu bir. Din, özellikle de İslam, sosyolojik olarak, Türk kültürünün en önemli parçasıdır. Ulusal birliği sağlamada bu tutkaldan yararlanmanın yollarını arayalım. Bu iki. Atatürk’ün “gazi”lik gibi dinsel bir ünvanı benimseyerek dini dışlamadığını ve onu katalizör olarak kullandığını unutmayalım(117). Bu üç. “Herkesin bir yolu, ideolojisi, yöntemi vardır. Allah sizleri sınamak için böyle yaptı. Hayırlarda (tercihlerde) birbirinizle yarışın”(118), “Doğu da Batı da Allah’ındır. Nereye dönseniz Allah karşınızdadır”(119) diyen, dillerin çeşitliliğini ve 124000 peygamberi kabul eden bir Tanrı, bir din hiçbir topluluğa düşman olamaz. Bağımsız kararı (içtihat), danışmayı (şûra), oydaşmayı, uzlaşmayı (icma: consensus) benimseyen bir din çağcıldır(120), kanımca çoğulcudur, laikliğe elverişlidir. İslamın bu damarını işleyerek onu laiklikle bütünleştirebiliriz. Bu dört.

Düşünce Suçu

Örnek aldığımız Fransa’nın düşünce hükümlüsü Baudelaire’leri, Garaudy’leri var. Ama yine de bizimki kadar övünecekleri (!) düşünce suçluları yok. Bu konuda ciddi iddialar bulunmaktadır. Bunlara göre; Türkiye’de 1993’te 60, 1994’te 102, 1995’te 83, 1996’da 91 gazeteci yazar tutuklanmış; Türkiye İnsan Hakları Vakfına göre 1993’te 18, 1994’te 45, 1995’te 46, 1996’da 31 yazar düşünce suçlusu olarak cezaevine girmiştir. İnsan Hakları Derneğine göre, 1997’de bu rakam 153’tür. Bir başka iddiaya göre de, 1997’de 22 ülkenin cezaevinde toplam 180 gazeteci bulunmaktadır. Bunun 78’i Türkiye’dedir ve birincilik bizdedir. Sayı, Zambiya’da 1, Sudan’da 2, Nijerya’da 8’dir(121).

Bu iddialar değerlendirilmeli, Türkiye yasalarla beyinleri ezilmeye, sesleri kısılmaya çalışılanların ülkesi olarak 21. yüzyıla girmemelidir. Yapılacak iş, salt düşünce suçları olan hükümleri kaldırmak, suçlara eylem çağrısı yapan, suça kışkırtan hükümlerdeki sözcük ve deyişleri, suçların yasallığı ilkesi gereğince, belirgin ve saydam kılmaktır.

Çağcıl demokraside devlet düşünceler karşısında yansızdır. Hukuku, düşünceleri barış içinde yarıştırmak için kullanır, yasaklamak için değil. Yargı bağımsızlığı ve erkler arasında eşitlik Hukukun üstünlüğü değil, hukuk devleti ilkesini benimseyen Kara Avrupası ülkelerinden esinlenen Türkiye, yargı erkinin bağımsızlığını ve öbür erklerle eşitliğini gerçekleştirmeden üçüncü bin yıla girecek mi? Bugün bu soruyu yalnız yargı değil, herkes soruyor.

Daha önce de belirtildiği üzere, yargı her zaman önemli bir iktidar, güç olmuştur. Metafizik dönemde mistik, dinsel (teolojik) dönemde tanrısal, bilimsel dönemde laik bir güçtür yargı.

Bu yüzden de siyaset onu hep kendi buyruğunda görmek istemiştir. Türk’ün geleneğinde yargının bağımsızlığı hep olmuştur. Yüzyıllar önce Musa Çelebi’ye Serasker Bedrettin, “divan bağımsız, hüküm yasal olmalı” diyordu. Adaletin kirlenmemesi için, yargıya kristal özeniyle yaklaşmak zorundayız. Bu konuda yargısını hâlâ bağımsız ve güçlü kılamamış Fransa bize örnek olmamalıdır.

Daha 1991’de Fransız Cumhuriyetçi Parti Başkan Vekili Alain Madelin, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bağımsız olmadığını, hukukta devletçilikten hukuk devletine geçmek için yargının bağımsız olması gerektiğini yazıyor(122), aynı yıl eski Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing ve şimdiki Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da bu görüşü paylaşıyorlardı(123).

25.07.1993’te Anayasanın 65. maddesi değiştirilerek, Kurulun oluşmasında Cumhurbaşkanının yetkisi sınırlandırılmış, ancak yakınmalar bitmemiştir. 20 Ocak 1997’de beş büyük reform isteyen Cumhurbaşkanı Chirac, 21 Haziran 1997’de Başbakan Jospin yargının bağımsız olmadığını vurguladılar. 29 Ekim 1997 tarihli Adalet Reformu taslağında, c.savcılarının da bağımsız olmaları, Cumhurbaşkanının başkan, Adalet Bakanının başkanvekili oldukları Kurulda oy haklarının bulunmaması, üye sayısının değişmesi, toplantıların herkese açık yapılması gerektiği belirtilmektedir. İtalya ve Almanya’da tartışmalar sürüyor. Kendi ülkelerinde yargının bağımsız olmadığı söylenen devletleri örnek almak yanlıştır. Kurul üyesi seçimlerinde yürütmenin, siyasal organın etkisine açık, girişim gücü Adalet Bakanlığına bağımlı, bakan ve müsteşarı doğal üye sayılan, ayrı bütçesi, birimleri ve çalışma yeri bulunmayan, oturumları gizli ve yönetsel kararları yargı yoluna kapalı olan bir Kurul ve denetimi Bakanlıkça yapılan bir yargı, yürütme ve yasamanın karşısında bağımsız olamaz.

Yapılacak iş bellidir.

Eski deneyimler gözetilerek yasamanın ve yürütmenin Kurulun oluşmasında etkisi, payı olmamalıdır. Yasamanın Kurula üye seçimi geçmişte başarısız olmuş, yargıya yasama ve yürütmenin etkisini, kısacası politikayı sokmuştur. Metafizik ulusal irade kavramlarıyla bu denenmiş yol yeniden denenmemelidir.

Başka ülkelerden elbette yararlanılmalıdır. Ancak bu konuda iki nokta gözden kaçırılmamalıdır. Birincisi hukuksal koordinatların örtüşüp örtüşmedikleri, ikincisi o ülkelerde yakınmaların olup olmadığı mutlaka gözetilmelidir. Örneğin, yarı başkanlık sisteminin gereği olarak Fransa’da cumhurbaşkanı yargı bağımsızlığının güvencesidir (Anayasa, md. 64) ve bundan sorumludur. Ancak cumhurbaşkanları orada yargıya hep güvenmiş ve saygı göstermişlerdir. Sözgelimi, hiçbir cumhurbaşkanı, kurulun üç kat aday göstermesinde direnmemiş, önüne gelen tek adayı Kurulun isteği doğrultusunda öngörülen göreve atamıştır. Bundan başka gelişmiş ülkelerde kamuoyunun yargı bağımsızlığı konusundaki duyarlılığı gözetilmelidir. Bu duyarlılık siyasal iktidar üzerinde önemli bir baskı öğesidir.

İki örnek vereyim.

1966 Ben Barka suikastında dönemin Adalet Bakanı, sorgu yargıcı Casamayor’dan kamuoyundaki duyarlılığı gözeterek davayı uzatmamasını istemiş, yargıcın bu müdahaleyi takma adla basında duyurması üzerine Bakan yargıç hakkında disiplin cezası uygulamak istemiştir. Kamuoyunda kıyamet kopmuştur. Savaş sonrasında İtalya demokrasiye geçti. Faşizm döneminden kalan ve valilere doğduğu kentten başka kente gidenleri kent dışına çıkarma yetkisi veren Zorunlu Sürgün Yasasını Anayasa Mahkemesi iptal etti. Halkın sevgilisi Başbakan De Gasperi, düzeni sağlamak ve suçluluğu önlemek için bu yasaya gerek olduğunu, yeniden çıkaracaklarını duyurunca, Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Dr. De Nicola bir bildiri yayımladı. Başbakanı eleştirdi ve hükümet karara uyuncaya değin Anayasa Mahkemesinin hiçbir davaya bakmayacağını, Roma’dan ayrılıp Napoli’ye taşınacağını açıkladı. Dediğini de yaptı. Böylelikle belki de yargının tarihinde ilk kez bir sivil itaatsizlik olgusu yaşanıyordu. Kamuoyunda kıyamet koptu. Grevler başladı. Bunalım çıktı. En sonunda Başbakan De Gasperi, iptal kararına uyacaklarını bildirmek ve özür dilemek zorunda kaldı. Mahkeme de Roma’ya döndü.

Türkiye’de her şey “hikmet-i hükümet” sayesinde birer bilmeceye dönüşmüştür. 2398 yıl önce Sokrates’in nasıl yargılandığını biliyoruz. Ama yüzyıl önceki Mithat Paşa davası hâlâ bir sır. Bir sayın Adalet Bakanı ayrılış konuşmasında “adalete karışmadığını” övünçle söyleyebiliyor, bunu erdem olarak sunabiliyor. Bu itiraftan anlıyorsunuz ki, yargının kapısı siyasal müdahalelere açık. Ama kimseden çıt çıkmıyor.

Kanımca yargının özlükten denetimine değin bütün işleriyle ilgili olarak bağımsız bir Yüksek Yargı Kurulu oluşturulmalı, adlî ve idarî yargı alt kurulları bulunmalı, seçimlerde yasama ve yürütmeye pay verilmemeli, Kurulun kararlarına karşı yargı yolu açık olmalıdır.

Yeni bağımsızlığına kavuşmuş ya da demokrasiye son çeyrek yüzyılda geçmiş ülkeler, gelişmiş ülkelerdeki yakınmaları değerlendirerek sistemlerini kurmaktadırlar. Sözgelimi, İspanya, Hırvatistan, Polonya, Portekiz, Slovenya’da adalet bakanı kurula alınmamış, Bulgaristan’da ve Makedonya’da ise bakana oy hakkı tanınmamıştır. 1982 Anayasasının başlangıcında yasama, yürütme ve yargı erkleri, güçleri arasında eşitlik ilkesine, 140. maddesinde de bu eşitliğin nasıl sağlanacağına değinilmiştir. Kararnameyle yasayı birbirine karıştıran ve yargıçlarla savcıları “memur”laştırmak isteyen kerameti kendisinden menkul bir hukuk anlayışı, Anayasayı çiğneme pahasına, yıllardan beri bu eşitliği göz ardı etmiş, yargının bütçedeki payı yüzde birlerin altına düşürülerek bu eşitsizlik somutlaştırılmıştır. Yasama ve yürütmenin parlak lüksü yargıyı soldururken, aslında yalnızca yargının değil, devletin de saygınlığı, onuru soldurulmuştur.

Bundan yargımız ve halkımız şikâyetçidir. Yavru vatan Kıbrıs, eşitlik sorununu çözmüş ve anavatana bu konuda ders vermektedir.

Meşruluk ve 1982 Anayasası

Çıplak bir uyarıda bulunmak zorundayım. Türkiye meşruluk debisi neredeyse sıfıra yaklaşmış bir Anayasayla yeni yüzyıla giremez, girmemelidir. Meşruluk, toplumbilimin, siyaset biliminin en önemli kavramlarından biridir ve örselenemez.

Halkta, bir kurumun, yasanın ya da yöneten kişi(ler)in, bilinen ve benimsenen kurallara göre oluşmuş bir çoğunluğu arkalarında bulundurduklarına ilişkin yaygın inanç varsa, o kurum, o yasa ya da yöneten(ler) meşrudur (Burdeau, Duverger, Aron, Easton, Kelsen, Lipson, Weber). Meşruluk, toplumdaki barış ve dinginliği sağlayan; kurumu, yasayı, iktidarı ayakta tutan büyülü bir inançtır. En zorba yönetimler bile hep kendilerini meşru göstermeye çalışırlar. Bu yüzden İtalyan Tarihçisi Ferraro: “Meşruluk, sitenin/devletin/toplumun görünmeyen barış meleğidir” der.

Meşruluk iki türlüdür: Biçimsel meşruluk (la légitimité formelle) ve maddî meşruluk (la légitimité matérielle). Çoğunluk kurallara göre sağlanmamış ise biçimsel meşruluk yoktur. Kurallara göre sağlanan çoğunluğun onayı sonradan geri çekilmiş ise maddî meşruluk yoktur.

Acaba 1982 Anayasası biçimsel ve maddi açılardan meşru mudur? Biçimsel meşruluk açısından ele aldığımızda görünüm şudur: Anayasa, halk ya da halkın özgür iradesiyle seçilen bir kurucu iktidar, parlamento tarafından değil, kapatılan parlamentonun sıralarına oturtulan atanmış kişilerce yapılmıştır(124).

İkinci olarak, meşruluk bir karara, işleme, herkesin sonuçları sorgulayabilecek ve eşit biçimde, zorsuz ve yasaksız katılmalarına bağlıdır. İradeler tartışma sürecinden geçmedikçe meşruluktan söz edilemez(125). Çünkü tartışma varsa ve ne denli açıksa, sorunlar o denli saydamlaşır, bilgi edinilir ve yanlışa düşme tehlikesi azalır. 04.06.1888’de Clémenceau, “konuşulan ülkelerde zafer, susulan ülkelerde utanç vardır” demişti.

1982 Anayasası tartışmaya kapalı tutulmuştur.

Üçüncüsü, tartışma yasağına koşut olarak tek yanlı bir beyin yıkama bombardımanından sonra oylama yapılmış, halk iğfal edilmiştir.

Dördüncüsü, Anayasa benimsenmediği takdirde pretoryen diktasının süreceği mesajı verilmiş, ölümü gören eli böğründeki halk çaresiz, sıtmaya razı olmuştur(126).

Beşincisi, içini gösteren, “seni mimlerim” zarflarıyla gizli oy ilkesi çiğnenmiştir. Altıncısı, tek işlemle hem devlet başkanı, hem de Anayasa oylanmıştır. Her ikisini destekleyenlerin ya da onlara karşı olanların sayısı, oranı belirsizdir. Devlet başkanını destekleyenler Anayasaya katlanmışlarsa Anayasa; Anayasayı destekleyenler devlet başkanına katlanmışlarsa devlet başkanı desteksiz kalmış
demektir.

Peki hangisi çoğunluğu elde etmiştir? Bu bir bilmecedir. Ancak bilinen şudur. İkisi de kuşkuyu içinde taşıyor. Üstelik devlet başkanı için zaten seçme söz konusu değil. Çünkü tek adaydır. Seçenekler arasında özgür seçimde bulunamayan birey özerk değildir. Çünkü özgürlük özerklikten önce gelir(127).

Görülüyor ki, toplumla yapılan bu sözleşme (Anayasa) tehditle, fesada uğratılmış bir iradeyle benimsetilmiştir. Göstermelik oylama hukuken sakattır. Bu yüzden Anayasa biçimsel meşruluktan yoksundur, geçersizdir. Unutmayalım ki, bu tür yollarla halkoyuna sunulan anayasaların sağladığı çoğunluk her ülkede %97-%100 arasında gerçekleşmiştir ve görünüştedir (Duverger). Türkiye’de %93 çoğunluk, halkın onuruna saldırıyla elde edilen ayıplı bir çoğunluktur. “Kurşun yerine oy” kullanılarak (Duverger) kabul ettirilen 1982 Anayasası, hazırlayanlar ve hazırlanış biçimiyle bir tür “ferman anayasası”dır(128).

Gelelim 1982 Anayasasının maddi meşruluk açısından durumuna. Bilindiği üzere anayasalar, örgütlenmiş siyasal birim olan devletin gücünü sınırlayan, bireyin hak ve özgürlük alanlarıyla bunların çiğnenmelerine karşı denetim yollarını belirleyen, iktidarın tek elde toplanmasını önleyerek çoğulculuğu benimseyen, çok iktidar ilişkisinde dengeleri sağlayan, her türlü hukuk dışılığı engelleyen metinlerdir.

1982 Anayasası tersini yapmış, devlet gücünü sınırlayacak yerde hak ve özgürlükleri sınırlamış ve bunları âdeta istisnalar haline getirmiş, halka güvensizliği ruhuna içselleştirmiş, yargı birliğini ve bağımsızlığını örselemiş, demokrasi rejimini değil, cumhuriyet yönetimini öngörmüştür. 1961’in insan hak ve özgürlüklerine “dayanan” devleti (md. 2) gitmiş, hak ve özgürlüklere lütfen “saygılı” (md. 2), “kutsal devlet”i (23.07.1995’e dek dayanabilen bir kutsallıktır bu) gelmiştir.

Devlet ve değerleri her ülkede elbette korunur. Korunmalıdır da. Ama “devlet” kutsallaştırılırsa ilişilemez (tabu) olur çıkar. Çünkü kutsallara dokunulamaz. Görünen o ki, erek (telos) ve varlıkbilim (ontologie) açılarından (Karl Loewenstein ve Giovanni Sartori’nin anayasaları sınıflamalarına göre) 1982 Anayasası, siyasal iktidarın keyfiliğini önleyici, insanların hak ve özgürlüklerinin özünü kollayıcı olmadığından normatif ve güvenceci bir anayasa değildir. Diyanet İşleri Başkanlığının konumuna değin devletin örgütlenmesini ayrıntılarıyla düzenleyip devleti korumayı amaçladığından, toplum dinamikleriyle bütünleşemediğinden, hak ve özgürlükleri istisna olarak algıladığından ve bunları adı var kendi yok ölü bir metne dönüştürdüğünden, görünüşte, nominal, semantik bir anayasadır, bir metindir. Elbise dolabında bekleyen bir balo giysisidir. Çünkü günlük yaşam ve hukukla ilgili değildir.

Anayasaya göre halk ve birey devlet içindir, devlet halk ve birey için değildir. Öyle ki, Belçika’nın getirdiği yasaktan (1831 Anayasası md. 24; 1994 Anayasası md. 31) 151 yıl sonra, devleti koruma kaygısıyla, memur yargılaması için izin sistemini getirmiştir (md. 129/son). Memurîn Muhakematı Hakkında Kanun-ı Muvakkat gibi baskı yasalarını üretmeye kodlanmış bir metindir bu. Anayasa laiklikten söz etmiştir, ama zorunlu din derslerini getirerek laikliğin canına okumuştur, antilaiktir. Bu yüzden de Türkiye bugün, anayasacılık kavramlarına göre belirtilmek gerekirse, bir “anayasalı devlet”tir, ama bir “anayasal devlet” değildir(129).

Taşıdığı bu yapım (imalat) yanlışları nedeniyle derin siyasal ve toplumsal bunalımlar üreten, toplum dokusunu yırtan(130) bu Anayasanın arkasında, artık onu kotaranlar bile durmuyor, duramıyorlar ki, “demokrasiye vurgun Türk çocukları” dursunlar. Çağımızın en büyük matematikçilerinden biri Kurt Gödel’dir. Nazilerden kaçarak Amerika’ya sığınmıştır. Sürekli uzatılan çalışma izinleri sayesinde üniversitede görev almıştır. ABD yurttaşlığına geçmesi gündeme geldiğinde, ABD Anayasasını okur ve sarsılır. Zira Gödel’e göre bu Anayasa diktatörlüğü önleyecek silahlardan yoksundur. Her an bir Hitler yaratabilir. Bu yüzden Gödel, ABD yurttaşlığını reddetmeyi düşünür. Onu zorla inandırmışlardır, yurttaşlık konusunda.

Bugün Türkiye’de 1982 Anayasasını reddeden Gödel’ler çoğunluktadır ve bu Anayasanın maddi meşruluğu da kalmamıştır. Benim burada yaptığım, meşruluk kavramı açısından yalnızca bir hasar
saptamasıdır.

Türkiye; hukuk devleti değil, hukukun üstünlüğü temeline oturan, evrensel ilkelerin tezgâhında yerel ipliklerle dokunan, ortak paydası insan hak ve özgürlükleri olan bir Anayasayla üçüncü bine girmeyi hak etmiştir.

Ancak bir hukukçu olarak şunu vurgulamak zorundayım. Anayasayı eleştirmek başka, ona uymak başkadır. Hiçlikle (butlanla) sakat olan bu Anayasa yeni bir Anayasayla yürürlükten kalkıncaya dek, ona uymak yasal bir yurttaşlık görevidir.

Öte yandan onun meşruluğunu tartışmak, kamuoyunu uyarmak ve halka doğruları söylemek de bir hukukçunun ahlaki bir ödevidir. Ben hem görevimi, hem de ödevimi yerine getirmeyi sürdüreceğim.
***
NELER YAPMALI?

İşte, dokunduğu her şeyi bilim testinden geçirerek akılcılığa dönüştürebilen ve kendini durmadan yenileyerek kültür genlerine içselleştirdiği çağla aynı dalga boyunu yakalayabilen pırıl pırıl bir Atatürkçülük.

İşte, ilke ve boyutları, marangozun budaksız ağaçta kayan rendesi gibi, iyi işletildiğinde, barışın, gelişmenin, açmazları aşmanın altın anahtarlarını cömertçe sunan; ancak bunların bir tanesinde bile sapma olduğunda, bağışlamayıp sürçen ve, bütün sistemi bunalıma sürükleme pahasına, çözüm anahtarlarını inanılmaz bir kıskançlıkla geri alan görkemli ve çağcıl demokrasi.

Nihayet işte, doğruları, yanlışları, esin kaynakları ve sorunlarıyla kara sevdamız

Türkiye, bizim Türkiyemiz.

Tercih sizlerindir.

Ben Türk halkının “güzeli ağlatan, çirkini söyleten” bir halk olmadığına inanmışımdır. Bu yüzden hep ondaki titreşimleri ve bilimi gözeterek doğruları dile getirmeye çalıştım. Hem de, yabancı sözcüklerle kuşatılmış, başkenti bile sokaklarına dek istilaya yeltenen “Türkgilizce”yle değil, vurgun olduğum, ses bayrağım anadilim Türkçe’nin yalınlığıyla, içtenliğiyle yazdım ve konuştum.

Şu anda da, birey, yurttaş, hukukçu olarak ve bütün sorumluluğu üstlenerek tercihlerimi dile getiriyorum.

İçleri boşaltılmamış, sulandırılmamış evrensel kavramlarla düşünen ve üreten; dünyanın kıyısında köşesinde değil, odağında yer alan; tarihe maruz kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum.

Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk’ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930’lara mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçülüğü geri istiyorum.

Düşük yoğunluklu, yozlaşmış, büyük ağabeylerin vesayetindeki icazetli demokrasiyi reddediyorum. Eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi istiyorum.

Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum. Hoşgörünün de ötesinde “öteki benim eşitim” diyen, birbirlerine meydan okuyarak saygı duyan, berikilerle ötekilerin hak ve özgürlükleri çiğnendiğinde, kendilerinin hak ve özgürlükleri çiğnenmişçesine çiğneyenlere karşı çıkma ortak bilincini, akılcı eleştiri, tartışma, sorgulama, algılama kapılarını açık tutma yeteneklerini kazanmış özgür ve demokrat insanların yaşadığı demokratik cumhuriyet
istiyorum.

Yaşamın ve barışın vazgeçilmez gerekçesi olarak, dokuları örselenmemiş, kendisini dengeleyen bir doğa; kılcal damarları çoğulculukla beslenen ve kendini geliştiren bir toplum istiyorum.

Çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ve devletin karşılıklı bağımsızlığı ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laikliği geri istiyorum.

Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan güçlü bir devlet istiyorum.

Böyle bir devletin; devletlerin özgür birey ve halk için olduğu anlayışını temel alan, insanların evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı edinen, gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran bir anayasayla örgütlenmesini istiyorum.

Hukuku değil, devleti koruma kaygısıyla Memurin Muhakematı Kanunu gibi yasaların destekçisi sözde anayasa metinlerinin çağcıl bir ülkede yeri olmadığını özellikle vurguluyorum.

Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her aileyi yargısallaştıran ve devleti bireylerle sürtüştüren çarpık hukukun ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanımın kurtarılmasını, yazılı hukukun değiştirilmesini, “dura dura bayatlayan adalet” (B. Brecht) yüzünden umudunu mafyaya bağlayanların “makûs talih”lerinin yenilmesini istiyorum.

Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü yargı erkinin öbür erklerden bağımsız olmasını, özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi meşrulaştıran yargı gücünün yasama ve yürütme güçleriyle maddi ve manevi bütün alanlarda eşit kılınmasını istiyorum.

Yargının ivedi gereksinimlerinin kısa vadede karşılanmasını, 1966 New York Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde (md. 14) bir insan hakkı olarak vurgulanan üst (ara) mahkemeye başvuru (istinaf) hakkının tanınmasını, böylelikle üst mahkemeleri, yargı kolluğu, akademisi, binalarıyla halkın ve Türkiye’nin saygınlığına yaraşan yetkin bir adlî yargı istiyorum.

Diyeceklerim şimdilik bunlardır.

Gösterdiğiniz ilgi ve sabra gönül borcumu öderken, 2000 yılında demokrasinin utkusuyla taçlanmış, baskı ve terörden arınmış, barışa kavuşmuş bir Türkiye’de ve dünyada buluşmak umuduyla saygılar sunarım.

Yaşasın Türkiye !

REFERANSLAR :
(1) PERES, Shimon, Tarihte Av Mevsiminin Sonu, derleyen: GARDELS, Nathan, (B. ‘Çarakçı’ Dişbudak, Yüzyılın Sonu, (Büyük Düşünürler Çağımızı Yorumluyor), İş B. Yay., İstanbul, 1999, s.315. Geri Dön
(2) DEDEOĞLU, Gözde, 21. Yüzyıl Yumuşamak Zorunda, Cumhuriyet, 21.06.1999. Geri Dön (3) TOPUZ, Hıfzı, Globalleşme İçinde Bilimsel Araştırmalar, Adam Sanat, Nisan 1998, s.6. Geri Dön
(4) SARTWELL, Crispin, (A. Yılmaz), Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik, Ayrıntı, İstanbul, 1998. Geri Dön
(5) Dışa/içe patlayan ülkeler ayırımını ünlü düşünür AKBAR’dan esinlenerek ülkemize uyarladım. Bakınız: AKBAR, S.Ahmed, Bağdat Kapılarında Medya Patronları, GARDELS, s.41. Geri Dön
(6) Türkiye Bilimler Akademisinin (TÜBA) 1998’de oluşturduğu komisyonun “bunalım” tanımı budur: Türkiye’de Bunalım ve Demokratik Çıkış Yolları, Ankara, 1998, ÇAVDAR, Ayhan O., Önsöz, s.v. Geri Dön
(7) BARBER, Benjamin, R., (M. Beşikçi), Güçlü Demokrasi, Yeni Bir Çağ İçin Katılımcı Siyaset, Ayrıntı, İstanbul, 1995, s.18. Geri Dön
(8) BOORSTIN, Daniel, J., İmajın Bir Tarihi: Sahte Olaylardan Asıl Gerçeğe, GARDELS, s.256. Geri Dön
(9) Bu anlayışın sonuçları ve eleştirisi için bakınız: KADIOĞLU, Ayşe, Cumhuriyet İradesi Demokrasi Muhakemesi, Metis, İstanbul, 1999, s.31-33, 104-106. Geri Dön
(10) Cumhuriyet, 11.08.1929. Geri Dön
(11) HERRIOT, Edouard, Préface, s.v., ALP, Tekin. Le kémalisme, Paris, 1937. Geri Dön
(12) André MALRAUX, bu tanımı şu yapıtında sık sık yineler: Antimémoires, Folio,Paris, 1976, s.16, 38… (Ayraç İçindeki “Atatürk” sözcüğü benim, s.s.). Geri Dön
(13) Söylev, Ankara, 1978, I., s.11, 12; MARCHAND, P., Le réveil d’une race, Paris, 1927, s.42; RISLER, J.C., L’ Islam moderne, Paris, 1963, s.21. Geri Dön
(14) TURAN, Şerafettin, Türk Devrim Tarihi, Ankara, 1996, III, s.21. 1937’de “altı ok”un Anayasaya sokulması sırasında Anayasa Komisyonu Başkanı merhum Şemsettin Günaltay, yaptığı konuşmada karşıt düşünce açıklamasının yasak ve suç olacağını belirtmiş, merhum Recep Peker de bunu doğrulamıştır. Bakınız: DOĞAN, D. Mehmet, Tek Parti Doğruları Demokrasiye Karşı, Yeni Türkiye, n.17, 1997, s.484. Geri Dön
(15) “Öğreti” sözcüğünün buradaki anlamı hiç kuşkusuz ideolojidir. Geri Dön
(16) SARTRE, Jean-Paul, L’Etre et le néant, Paris, 1984, s.12. Geri Dön
(17)SARIBAY, Ali Yaşar, Demokrasinin “Prelude”ü olarak Kemalizm, Türkiye Günlüğü, n.28, May-Haz., 1994, s.16 vd.; HEPER, Metin, Kemalizm ve Demokrasi, aynı dergi, s.39; MAHÇUPYAN, Etyen, Kemalizm: Bir Geçiş Dönemi, aynı dergi, s.58, 60. Karşıt görüş: ALTAN, Mehmet, Kemalizm Ordunun Resmi İdeolojisidir, aynı dergi, s.61-64. Geri Dön
(18) İNÖNÜ’de 1962’deki bir radyo konuşmasında aynı görüşü doğrulamıştır. Geri Dön
(19) Yeni bir incelemesinde Mohammed ARKOUN, Atatürk’le ilgili incelemelerin bu tarihsel olayın çok yönlü araştırma alanını henüz tüketemediklerini, düşünme öğesini taşıyanın pek az olduğunu belirtiyor ve kanımca haklıdır (ARKOUN, Mohammed, (E. Öktem, İslami Bakış Açısı İçinde Pozitivizm ve Gelenek Olarak Kemalizm Olayı, Cogito, n.1, 1994, s.49. Geri Dön
(20) BURDEAU, Georges, Le libéralisme, Seuil, Paris, 1979, s.181-183. Geri Dön (21) BERNARD, Michel/LAUZON, Léo-Paul, Les rétrolibéraux, Devoir, Québec, 21.12.1994. Geri Dön
(22) VECA, Salvatore, (E. Buissière), Ethique et politique, PUF, Paris, 1999, s.157. Geri Dön
(23) A.İnsan Hakları Mahkemesinin Kjeldsen (07.12.1976), Kokkinakis (25.05.1993) kararları bu doğrultudadır. Geri Dön
(24) BURDEAU, s.44. Geri Dön
(25) A.İnsan Hakları Mahkemesinin Handyside (07.12.1976), Sunday Times (26.04.1979), P.M. Ligens (08.07.1986), G. Oberschlich (01.07.1997), T.Komünist Partisi (30.01.1998) kararları. Geri Dön
(26) TANİLLİ, Server, Devlet ve Demokrasi, Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul, 1981, s.30-33. Geri Dön
(27) KYMLICKA, Will, (A. Yılmaz), Çokkültürlü Yurttaşlık, Ayrıntı, İstanbul, 1998, s.154, 155, 251 vd.; GÜRAN, Sait, İfade Hürriyeti Üzerinde İdarenin Yetkileri, İstanbul, 1969, s.380. Geri Dön
(28) ERDEM, Fazıl Hüsnü, Düşünce Özgürlüğü, Ankara Baro Dergisi, 1998, n.1, s.6, 7, 24, 27. Geri Dön
(29) HUNTINGTON, Samuel, P., Anlaşamayan Uygarlıklar, GARDELS, s.81. Geri Dön
(30) MORIN, Edgar, Pour sortir du XX ème siècle, Paris, 1984, s.90, 91. Geri Dön
(31) CANETTI, Elias, (G.Aygen). Kitle ve İktidar, Ayrıntı, İstanbul, 1998, s.23, 26.
Geri Dön
(32) SYBERBERG, Hans Jurgen, Almanya’nın Ruhu; Modern Tabu, GARDELS, s.137, 141. Geri Dön
(33) BOORSTIN, s.254. Geri Dön
(34) BASTIAT, Fréderic, (D. Russell/Y. Arslan), Hukuk, Ankara, 1997, s.62, 65. Geri Dön
(35) CONNOLLY, William, (F. Lekesizalın), Kimlik ve Farklılık, Ayrıntı, İstanbul, 1995, s.249-250. Geri Dön
(36) VECA, s. 166, 167. Geri Dön
(37) JUNG, C.C., (C.E. Sılay), Keşfedilmemiş Kimlik, Ankara, 1998. Geri Dön
(38) LYOTARD, Jean-François, (Z. Aslan), Ötekinin Hakları, Liberal Düşünce, n.14, 1999, s.144. Geri Dön
(39) LEFEBVRE, Henri, Le manifeste différentialiste, Gallimard, Paris, 1970, s.45, 48. Geri Dön
(40) CROWDER, George, Çoğulculuk ve Liberalizm, Diyalog, 1995, s.81. Geri Dön
(41) SARIBAY, Ali Yaşar, Postmodernite,. Sivil Toplum ve İslam, İletişim, İstanbul, 1994. s.11. Geri Dön
(42) BERLIN, Isalah, Volksgeist’in Geri Dönüşü; İyi ve Kötü Milliyetçilik, GARDELS, s.101. Geri Dön
(43) BARRY, Norman, (M. Erdoğan), Komünizm Sonrası Dönemde Klasik Liberalizm, Ankara, 1997, s.101. Geri Dön
(44) BAUDRILLARD, Jean, (E. Abora/İ. Ergüden), Kötülüğün Şeffaflığı, Ayrıntı,
İstanbul, 1997, s.117, 119, 120, 122, 137. Geri Dön
(45) CONNOLLY, s.248. Geri Dön
(46) BASTIAT, s.11. Geri Dön
(47) HENRY-LEVY, Bernard, La pureté dangereuse, Paris, 1984, s.XIV. Geri Dön
(48) BASTIAT, s.41-57. Geri Dön
(49) FUKUYAMA, Francis, (D.-A.Canal), La Fin de l’histoire et le dernier homme,
Flammarion, Paris, 1992, s.202 vd. Geri Dön
(50) FUKUYAMA, s.17-19. Geri Dön
(51) RAPUSCINSKI, Ryzsard, Amerika’da la raza cosmica, GARDELS, s.164, 172, 173. Geri Dön
(52) MORIN, Edgar/NAÏR, Sami, Une Politique de Civilisation, Arléa, Paris, 1997, s.33, 34. Geri Dön
(53) BURDEAU, s.286. Geri Dön
(54) BERLIN, s.103; RAPUSCINSKI, s.178. Geri Dön
(55) LYOTARD, Ötekinin…, s.149. Geri Dön
(56) LYOTARD, s.145, 147, 150. Geri Dön
(57) FUKUYAMA, aynı yapıt. Geri Dön
(58) TOURAIN, Alain, Qu’est-ce que la démocratie? Fayard, Paris, 1994, s.9, 37. Geri Dön
(59) RAPUSCINSKI, s.178. Geri Dön
(60) PAZ, Octavio, Tarihin Sonunda Batı Doğuya Dönüyor, GARDELS, s.192. Geri Dön
(61) MORIN, Edgar, Penser l’ Europe, Paris, 1987, s.29 vd. Geri Dön
(62) VECA, s.115. Geri Dön
(63) TOPUZ, Hıfzı, Kültürel Kimlik, Adam Sanat, Ekim 1998, s.23-26. Geri Dön
(64) ERDOĞAN, Anayasal…, s.151, 152. Geri Dön
(65) CONNOLLY, s.267 vd. Geri Dön
(66) BURDEAU, s.173. Geri Dön
(67) BARRY, s.101. Geri Dön
(68) DUVERGER, Maurice, Le lièvre libéral et la torture européenne, Paris, 1990, s.98 vd., 189 vd.; KEANE, John, (N. Erdoğan), Demokrasi ve Sivil Toplum, Ayrıntı, İstanbul, 1994, s.49. Geri Dön
(69) BURDEAU, s.187, 221. Geri Dön
(70) BASTIAT, s.51, 52. Geri Dön
(71) İleten: ÇONGAR, Yasemin, Devlet Nereye Demokrasi Nereye (1), Milliyet, 02.08.1999. Geri Dön
(72) YAVUZ, Hakan, İslam ve Türkiye, Türkiye Günlüğü, n.29, Tem.-Ağ. 1994, s.231. Geri Dön
(73) Kopenhag Belgesi, 26.09.1990. Geri Dön
(74) BASTIAT, s.14, 18, 23, 58, 61. Geri Dön
(75) PETTIT, Philip, (A. Yılmaz), Cumhuriyetçilik, Bir Özgürlük ve Yönetim Teorisi, Ayrıntı, İstanbul, 1998, s.231; (Bir zamanlar Amerikan Parlamentosu üyeleri, kimi vergilerden kendilerini bağışık tutmuşlardır (Pettit, s.232); ERDOĞAN, Anayasal…,
s.79, 80, 182-186. Geri Dön
(76) PETTIT, s.231, 233. Geri Dön
(77) MONTESQUIEU, Charles de S.B., Oeuvres complètes, Seuil, Paris, 1964, s.536
(II. kitap, 1. bölüm). Geri Dön
(78) Ibid, s.532. Eski Yunan düşünürü Thucydides de, her insanın iktidarını sonuna dek zorlama eğiliminde olduğunu söylemiştir. Geri Dön
(79) BURDEAU, s.65; PETTIT, s.235, 236. Geri Dön
(80) MONTESQUIEU, s.586-588. İlginçtir, Kudüs yolculuğundan dönerken Chateaubriand da “Yalnızca Padişahın özgür, öbür herkesin köle (kul) olduğu bir
ülkede kalamam” diyerek İstanbul’da mola vermemiştir. Geri Dön
(81) VECA, s.131. Geri Dön
(82) EISENMANN, Charles, L’ “Esprit des lois” et la séparation des pouvoirs, Mélanges R. Carré de Malberg, Paris, 1933, s.165, 183; DE MALBERG, Carré, Contribution à la théorie générale de l’ Etat, Paris, 1922, II, s.5, 8, 18, 20, 28, 29, 35, 36, 43, 49, 110, 121, 131, 142; TANİLLİ, s.376, 377. Geri Dön
(83) EISENMANN, s.166-179, 187-192; DUGNIT, Léon, La séparation des pouvoirs et l’assemblée nationale de 1889, Paris, 1893, s.15-19, 47-116; BRUN, Henri/TREMBLAY, Guy, Droit Constitionnel, Québec, 1990, s.687 va.; ÖZBUDUN,
Ergun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, s.144-153; TEZİÇ, Erdoğan, Anayasa
Hukuku, İstanbul, 1986, s.402-408; KAPANİ, Münci, Kamu Hürriyetleri, Ankara, 1976, s.282; TOURAIN, s.50; HAYEK, ileten: YAYLA, Atilla, Siyaset Teorisine Giriş, Ankara 1998, s.113, 114; ERDOĞAN, Anayasal…, s.107. Geri Dön
(84) AKTAN, Coşkun Can, Kirli Devletten Temiz Devlete, İstanbul, 1999, s.81. Geri
Dön
(85) Marchamont Nedham 1657’de buna değinmiştir; ileten: PETTIT, s.236; DUGUIT, s.15; KAPANİ, s.283; BRUN/TREMBLAY, s.389; CASSIN, René, Montesquieu et les droits de l’homme, La pensée politique et constitutionelle de Montesquieu, bicentenaire de l'”Esprit des lois” 1748-1948, Sirey, Paris, 1952, s.118; TEZİÇ, s.408, 409; ÇAĞLAR, Bakır, Politika ve Hukukta Neoliberalizm, Yeni Türkiye, n.25., s.27. Geri Dön
(86) PEYREFITTE, Alain, Les chevaux du lac Ladoga. La justice entre les extrêmes, Plon, Paris, 1981, s.524. Geri Dön
(87) BOUILLON, Hardy, (A.İ. Savaş), John Locke, Ankara, 1998, s.23-29. Geri Dön
(88) ERDOĞAN, Anayasal…, s.105. Geri Dön
(89) SEIGNOBOS, Histoire politique de l’ Europe contemporaine, Paris, 1929, I., s.104; DE MALBERG, s.35, 36, 49; DUGUIT, s.16. Geri Dön
(90) CONNOLLY, s.247. Geri Dön
(91) ÖZDEMİR, Hikmet, Yargı Denetimi Demokrasinin Ahlakıdır, Yeni Türkiye, n.17, 1997, s.365. Geri Dön
(92) CORDERO, Procedura penale, Milano, 1985, s.253; DUVERGER, Maurice,
Instittutions politiques et droit constitionnel, PUF, Paris, 1975, I., s.177; FOSCHINI, Sistema del diritto processuale penale, Milano, 1965, I., n.333, 336; FAZZALARI, Giurisprudenza volontaria (dir. proc. civ.), Enciclopedia del diritto, Milano, 1970, XIX, s.354; FAZZALLARI, Istituzioni di diritto processuale, Padova, 1986, s.394; BELLAVISTA, Lezioni, 1968, s.153. Geri Dön
(93) HAYEK, DWORKIN, ileten: BARRY, s.43. Geri Dön
(94) ÖKÇESİZ,Hayrettin, Hukuk Devleti ve Yargıcı, Yeni Türkiye, 1997, n17., s.361.
Geri Dön
(95) VECA, s.66. Geri Dön
(96) BARRY, s.33, 34, 72. Geri Dön
(97) ENGELHARD, Philippe, La troisième guerre mondiale est commencée, Arléa, Paris, 1997, s.282. Geri Dön
(98) ERDOĞAN, Anayasal…, s.157, 162; BEETHAM, David/BOYLE, Kevin, (V.Bıçak), Demokrasinin Temelleri, Ankara, 1998, s.105. Geri Dön
(99) BEETHAM/BOYLE, s.105. Geri Dön
(100) COHEN-TANUGI, Laurent, Le droit Sans l’ Etat, sur la démocratie en France et en Amérique, PUF, Paris, 1987. Geri Dön
(101) VECA, s.155. Geri Dön
(102) TOURAINE, s.61-63, 177; DEPRAY, Régis, Etes-vous démocrate ou républicaine? Le Nouvel Observateur, 30 nov 6 déc. 1989; ERDOĞAN, Anayasal…,
s.194 vd.; KADIOĞLU, s.13, 14, 24, 25, 59, 62, 63. Geri Dön
(103) ROBBERS, Gerhard, Etat et Eglises dans l’Union Européenne, Baden-Baden,
1997, s.350-351. Geri Dön
(104) TOURAINE, s.172. Geri Dön
(105) MILOSZ, Czezlaw, Dinsel Hayal Gücünün Kaderi, GARDELS, s.33; VERGİN, Nur, Din ve Devlet İlişkileri: Düşüncenin “Bitmeyen Senfoni”si, Türkiye Günlüğü, n.29, 1994, s.11, 13; KILIÇBAY, M.Ali, Demokrasiye geçit vermeyen düşman kardeşler: Dincilik ve Laikçilik, aynı dergi, s.117-120; YAVUZ, Hakan, İslâm ve Türkiye, aynı dergi, s.236, 237; HOCAOĞLU, Durmuş, Sekülarizm, Laisizm ve Türk Laisizmi, aynı dergi, s.52, 62-64; ANAYURT, Ömer, Fransa’da klasik geleneksel laikliğin çöküşü ve modern laikliğe geçiş, aynı dergi, s.169-173. Geri Dön
(106) VERGİN, s.11-15. Geri Dön
(107) ROCHE, J./POULLE, A., Libertés publiques, Paris, 1990, s.106; BASDEVANTGAUDEMET, Birigitte, Etat et Eglises en France, ROBBERS, s.129-158. Bu gelişmeye bakarak laikçiliğin, laikliğin çocuk hastalığı olduğunu ileri sürmek (VERGIN, s.13) kanımca doğru değildir. Çünkü ilkesi ayırımdır. Geri Dön(108) İleten: AKYOL, Taha, Jakoben Devlet, Jakoben Hürriyet, Yeni Türkiye, 1997, n.17, s.479. Geri Dön
(109) ROBBERS, s.351, CASEY, James, Etat et Eglises en lrlande, ROBBERS, s.159-
182; BIJSTERVELD, Sophie C., Etat et Eglises aux Pays-Bas, ROBBERS, s.225, 246.
Geri Dön
(110) DURAND-PRINBORGNE, Claude, La laïcité, Dalloz, Paris, 1996, s.28. Geri Dön
(111) ROBBERS, s.351, 352, 358; ARSLAN, Ahmet, İslam, Laiklik ve Çağdaşlaşma,
Türkiye Günlüğü, 1994, n.29, s.134; BOUILLON, s.30, 31. Geri Dön
(112) WALLIS, Roy/BRUCE, Steve, ileten: KADIOĞLU, s.75, 76. Geri Dön
(113) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Kjeldsen (07.12.1976), Kokkinakis
(2505.1993) kararları. Geri Dön
(114) AKTAN, Gündüz, Dinde Yenileşme ve Devlet, Radikal, 17.07.1999; VERGİN,
s.11-15; KADIOĞLU, s.28, 29-33, 51, 75, 81, 97, 98, 121; HOCAOĞLU, s.58-67;
TURGUT, Mehmet, Laiklik ve Demokrasi, aynı dergi, s.99, 100, 106; ERDOĞAN, aynı dergi, s.115; KILIÇBAY, s.118; YILDIZER, Refik, Demokrasi ve Agnostizm ya da Kemalist Tek Yolculuk, Yeni Türkiye, 1997, n.17, s.496; AKYOL, s.482. Geri Dön
(115) TOFRS, Rik, Etat et Eglises en Belgique, ROBBERS, s.18. Geri Dön
(116) BREZINSKI, Zbigniew, Esnek Batının Zayıf Surları, GARDELS, s.64. Geri Dön
(117) KADIOĞLU, s.51. Geri Dön
(118) Kur’an, Bakara, 148; Maide, 48; Fâtır, 32; Mü’minûn, 61. Geri Dön
(119) Kur’an, Bakara, 115. Geri Dön
(120) AKBAR, s.54, 55. Geri Dön
(121) DÜNDAR, Can, Sabah, 04.05.1997; TUŞALP, Erbil, Hürriyet, 24.07.1999. Geri
Dön
(122) De l’étatisme à l’ Etat de droit, Le Monde, 04.05.1991. Geri Dön
(123) Le Monde, 24.05.1991. Geri Dön
(124) CEMAL, Ahmet, Hukuk Kültürümüz “Uygar” mı? Cumhuriyet, 07.09.1998. Geri Dön
(125) HABERMAS, MANIN, ileten: ERDOĞAN, Mustafa, Kamu Alanı ve Liberalizm, Yeni Türkiye, 1999, n.25, s.8, 9, 10. Geri Dön
(126) TANİLLİ, Server, Apo ve Apolar…, Cumhuriyet, 20.11.1998. Geri Dön
(127) RAZ/GRAY, ileten: BARRY, s.65, 67, 68. Geri Dön
(128) Deyiş için bakınız: ERDOĞAN, Anayasal…, s.38. Geri Dön
(129) ERDOĞAN, Anayasal…, s.32. Geri Dön
(130) ÇAĞLAR, Bakır, ileten: AKBAL, Oktay, “İmalat Hatalı Anayasa”, Cumhuriyet,  29.12.1998. Geri Dön

İstisna Hukukunun Akademik Versiyonu: Sinik Kişilik, Sinsi Kimlik

0
hilmi şeker
Yazar Hilmi Şeker

İstisna Hukukunun Akademik Versiyonu: Sinik Kişilik, Sinsi Kimlik / Hilmi Şeker 

İstisnalar hariç eserler, derlemeyi alışkanlığa dönüştürdü. Kim ne demişlerden oluşan metinler, akademik eser kabul edildi. Eser addedilen, insanın kaygıları, toplumun sorunlarıyla buluşmak yerine, gücün beklenti, tercihleriyle örtüşmeyi, günü kotarmayı seçti.

Akademik özgürlük: gerçeği yansızlıkla aramanın, güçle baş etmenin, olup bitenleri burada durarak anlamlandırmanın, insani olanakları tartışarak geliştirmenin, insan, doğa ve ekonun dramına, kalıcı ve kati çözümler bulmanın diğer adıdır.

İnsan, doğa ve nesnenin sırrına erişmek, doğanın sakladıklarını bulmak, insanın istifadesine sunmak, dertlerine deva olmak, akademik yansızlığın güvenceye alınmasına bağlıdır.

Yansızlık, akademisyenin, akademinin kendisine, sokağa, topluma, kurum, kuruluş özne, eden ve nesnelere karşı koruması, gücü takmayacak vaziyete gelmesidir.

Özgürlük; sapma ve savrulmaları, başıboşluğu, yabancılaşmayı önleyen, hiyerarşiyi reddeden, kuşkuları, dikkatiyle aşan, etkinliği ve verimliliğini özenle gerçekleştiren bir ilişkiyi önerir.

Etik ilişki değerlerle var olur. Bilimsel düşüncenin üretilmesi, yayılması, uygulanması, kurumsallaştırılmasının, insani değerleri referans alan bir bilimsel ilişkiyle mümkün olacağını inanır. Öznenin nesne ile ilişkisinin insani değerler üzerine inşa edilmesini arzular.

Kavramlara hizmetli, başka özne, nesne ve amaçlara meyilli bilimsel bir ilişki, mensubiyetinin yarattığı körlükle, gerçeği göremez. Kavramları duygularıyla şekillendirir. Nesneyle objektif bir ilişki kuramaz, bilim üretemez. Sorunlara sahici ve doğru bir çözüm bulamaz.

İnsani bilimin, gerçeğe özgür ve eşit bir ortamda tartışılarak erişilmesini savunur. Yasak, baskı ve şiddetin iradeyi fesada uğratmasını, gerçeği talan, tahrif ve tahrip etmesini yasaklar.

Bu değerlerin akademisyenlerin etik kişi değerlerinden özerk olması, akademik özgürlüğü güvenceye alan içsel bir teminattır.

Mevcut düzen, etik değerlerle ciddi bir kavgaya tutuştu. Değerlerin ilişkileri belirleyen olmaktan çıkmasıyla, gerisinde bıraktığı boşluğu, estetik kaygılardan mahrum kişi değerleri doldurdu.

Habis kişi değerleri, hiyerarşi ile gerçek arasındaki çelişkiyi kullanarak, hiyerarşik yapılanmayı hedeflerinin optimum aracı olarak belirledi. Hiyerarşi, gerçekle girdiği her düelloyu kazandı. Bireysel, politik, dini, etnik, ideolojik ve biyografik edenlerin tetiklediği çıkar, kapris, kıskançlık, egomani düşüncenin akıbetini yazdı.

Akademik kadrolar, statükonun tasnifine tabi tutuldu. Özgürlüğe tutkun, bilimden gayrisini görmeyenler, talan ve tahrip ustası seleksiyonun hışımına uğradı. Kişisel istikbalini, gerçeklere yeğleyen akademik astlar yaşamak için sinmeyi seçti.

Duygu, düşünce, kişiliği ile akademik misyonuna yaşam veren değerleri eşikte bıraktı. Doğruları söylemek, tartışmak, yarışmak yerine, kişiliğini, saygınlığını örseleyen ön kabul, talimat ve buyrukların çürüten, uyutan, iç boşaltan ağına takıldı. Takiyeyi örtülü hedefiyle buluşmanın, yegane çaresi olarak gördü.

Akademik karar ve süreçler, nesnel önceliklerin kontrolünden çıkarak, sinsi yapının pragmatik, çıkarcı ve öznel önceliklerinin etkisine girdi.

Sistem, sinik ve sinsileştiren yapısını hukukla kurduğu sıkı dostlukla sürdürülebilir kıldı. Hukuk uzatılan bu eli, her defasında ve içtenlikle kavradı. Akademisyen/akademinin özlemleri, hayal ve umutları çağdışı düzenleme ve yorumlarla kelepçelendi. Özüne yabancılaşan akademi, özgünlüğünü yitirdi. Gelecek özlemlerini berhava eden bu düzeneğe biat etti, varlığını bekasına adadı.

Özgürlük, bir çok yerden ve zaviyeden kuşatıldı. Karanlıkta ısrar eden, diyalektiği hiçleştiren ve yansızlığı zedeleyen ilişkilerin kışkırttığı duyarsız pratikler kirli ve kuralsız saldırının başını çekti.

Yansızlık; diyalektiğin tamamlanmasını, bilginin yenilenmesini ve etik ilişki değerlerinin oluşturulmasını önleyenlerin saldırısından korunamadı. Akademi doğru ve gerçek bilgiyi üretemedi. Anakronizmin özü semiren tuzağına düştü. Ülkenin problemlerine disiplinlerin bakış, teşhis ile çözüm önerilerini hafife aldı. İlişkiler, insani değerlerin belirlediği rotadan çıktı. Yönünü kaybeden bilim, kavramlardan medet uman ilişkilerin çekim alanına takıldı.

Yıldıran, yıpratan ve bıktıran akademik hayat sıralı ilişkinin kamu adına verdiği yetkiyi sömürerek; özü, aidiyetleri ve geleceği için tehlikeli addettiği düşünceyle önü sonu olmayan, her türlü silahı meşru sayan kirli bir mücadeleye girişti. Hukukun açık, açmaz ve desteğinden yararlanmayı bilen bu bakış, kendisiyle yarışma potansiyeli olan her düşünce ve buluşu bezdiren yol ve yordamı keşfetti.

Bilimin zamanı ve kaynağı gasp edildi. Düşüncelerin yek diğerini sınama olasılığı yok edildi. Resmi karizma kutsandı. Ona ilişme ve aşılma yasaklandı. Diyalog talebi yoksanan, itibar göreceği ve huzur bulacağı yeni mekan aramaya koyuldu. Beyin göçü ivme kazandı. Öznelliğiyle baş başa kalan kanı, sağladığı steril ortamla karanlığın efendisi oldu.

Sürekli özellik geliştiren intihaller altın çağını yaşadı. Parmak ısırtan intihaller, aşırmayla baş etmenin altı yolunu yazdırdı. Kaş ile göz arasında aşırılan düşünce, emek, mesai ve buluşların adliye serüveni görmezden gelindi. Orijinal eserlerin referans olma, yarına kalma umarı seraba dönüştü.

Nakarat tez ve eserler, bilimsellik kisvesiyle başkalarının ağzı, dili ve tarzı oldu. Sınırların ötesinde hayat söndüren intihallere, beri tarafta cübbe giydirildi, terfi üstüne terfi ettirilerek intihal özendirildi.

Etik kurullar, caydıran üslere dönüştü. Kılıktan kılığa giren yıldırmaya mobbingle mücadele dernekleri yetişemedi.

Kurullar, standartlarla uyumsuz addedilen özlemlerin terbiye ve tebdil edildiği halden düşürüldüğü mekanlara dönüştü. Uyumu ve uzlaşmayı reddeden projeler nadasa bırakıldı. Şanslı olanlar, öznel neden ve sözde gerekçelerle evcilleştirildi.

Bilim ideali, bıktıran dişliler arasında un ufak edildi. Özgürlük; kör dövüş, yaban tepki, öfke ve içgüdülerin gazabına uğradı. Buluşların ve körpe projelerin gerçeği arama muradı gözünde kaldı.

Cinsiyet; hipokrat yemini ve etik ilişki değerlerini gözünü kırpmadan askıya aldı. Hastalar, cinsine göre tasnif ve tedavi edildi. Geleceğin akademisyeni, cinsinden hareketle saptandı.

Cins; yirmi birinci yüzyılda, herkese inat özgürlüğü belirleyen ilkel ölçüt olmaktan asla vazgeçmedi. Mobbing, canını dişine taktı, kadın için fazla mesai yaptı. Özgün ve özge deneyimlerle kendine yakışanı yaptı.

Kariyer özleminin önü, korumasız an ve geçitlerde insafsızca kesildi. Köşe başını tutanların ima, dayatma ve isteğiyle is kokan yayınlara, onu hayatında bir kez olsun görmeyenler ortak edildi. Bir yayından bir kaç unvan çıkarıldı.

Sömürü; palazlanarak asalak yayın türü ve yayınların sırtından inmeyen özgün bir sınıf oluşturdu.

Akademinin keşfeden, tartışan, çeviren, karşılaştıran, imrendiren geçmişi mazi oldu. Enflasyon akademi kadrolarını vurdu. Herkes profesörler oldu. Yükselme esaslarını dolanan, zamana oynayan etkinliğin niteliği, performansın gerçekliği sınanmadan unvana dönüştürüldü.

Aidiyet duygusunun; kefalet, ima ve işaret ettiği aday haksız, yoğun, yersiz abartılı atıflarla ihya edildi.

Hakiki eser, hakkettiği referansı ıssız bir köşede bekledi durdu. Umuda yenilenler, yükselme standartların desteğinden mahrum kaldı. Tezlerin, kıran kırana tartışılması, özgürce dolaşması, yayılması ve toplumla buluşması önlendi.

Aidiyet çarkı yükselme kriterlerini sömürmede ustalaştı. İçerik yoksunu, ölçütlerle kavgalı, derleme ve sıradan bir dokunuşla tuz buz olacak eserler, ayarlanan ve iradesi rehin alınanlardan istediğini kopardı.

Bir tez, bir kaç makale, bir iki sunum bir ömür üzerine yatılacak turfanda unvanlar için yeterli oldu.

İdari kurullar, akademik usul ve süreçlerin kontrol merkezine ve ati üzerinde söz sahibi olmanın mevzilerine dönüştü. İdari görevlerle, ders taksiminde yarar, getiri, referans ve mazi başat rol oynadı. Dünyayı kasıp kavuran gelişmelerin, sınırların berisinde meydana getirdiği değişiklikler, yarattığı etki sonuçların paylaşılması, ayak oyunlarının insafına kaldı.

İstisnalar hariç eserler, derlemeyi alışkanlığa dönüştürdü. Kim ne demişlerden oluşan metinler, akademik eser kabul edildi. Eser addedilen, insanın kaygıları, toplumun sorunlarıyla buluşmak yerine, gücün beklenti, tercihleriyle örtüşmeyi, günü kotarmayı seçti. Dolanan laflar gerçeği perdeledi.

Başucu, başyapıt ve içtihatlar etrafında dönen görüşler, sanat yapmak yerine kendinden öncekileri tekrarlayarak zanaat olmayı yeğledi. Özgünlük; başa musallat olan kıskançlık, ilkel duygu ve reflekslerle çevrelendi.

Literatür: dayatılan, egemen addedilen görüşe indirgendi. Sınırların berisi, Higgs Bozon sevdalısı dünyayı seyretmekle yetindi. Katı vesayet; farklı olasılıkları ötekileştirerek, onların gerçeğe katkısını, yarışanlardan güç almasına önledi.

Duygular, dipnotlarını yönlendirdi. Ufukları daraltı, dimağları köreltti. İhtiras, çıkar, sarsılma korkusu gözüne kestirdiği kişi ve nesneyi dondurdu. Değişme, yaşama ve yenilenme arzusu hor görüldü. Özensizlikle işbirliği yapan vesayet, özgürlüğün belini kırdı.

Dil, düşünceyi hapsetti. Akademik eserler, zayıf dil, anlatım defolarıyla düşünceyi sendroma soktu. Düşüncenin dile gelmesini, ifadenin özgürleşmesini engelledi.

Bu tablo en çok asistanları vurdu. Bilimle peçelenen habislik, akademinin ilk basamağına yaşamı dar etti, sömürü ve mobbing etkisini derinleştirdi, sınırını tereddütsüz genişletti.

Alttakiler, üstekilerin arzu, istek ve kaprislerine göğüs gerdi. Sömürü, maddi sınırları yoklamaya başladı. Yazgıları akademik çabadan çok, getir götür işlerine tahammül ve kaprislere sadakat belirledi.

Direnenler, döngünün sunduklarından ve sağladıklarından mahrum bırakıldı. Mimlenenler, işin inceliklerini asla öğrenemedi, ileri gidenlerin pamuğa bağlı statüleri son buldu. Adaletin işe iade ettiği akademisyen, daraltılan mekanlarda soluklanamadı, beterine razı oldu.

Mevzuat, olup bitenleri organize etti. Hukuk, akademik özgürlüğün birikim ve kazanımlarını bir kaç tuş ve dokunuşla geri aldı. Hukuki desteğini yitiren akademi, öz dinamikleriyle yaşama ve ayakları üzerinde durmayı bıraktı.

Yeni dünya düzeni; hukuku kendi hedef ve amaçlarını gerçekleştirmekle görevlendirdi. YÖK yasasıyla akademik özgürlük, kişiler ve düşünceler üzerinden herkesin gözü kulağı önünde tasfiye edildi.

Üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerklik talebi dışlandı, değerlerini oluşturması ve kurumsallaşması engellendi. Seçim yöntemlerinin tekçi, baskıcı ve şımarık genleri; politik, ideolojik kodların koridorlarda cirit atmasına refakat etti.

Onca muhalefete rağmen, YÖK, üniversiteleri ele geçirmeyi tamamladı. Düşünce özgürlüğü ile akademik kadroların kontrolünü ele geçirdi. Öznel politik ve ideolojik tercihler üniversitelerin üzerine abandı, el değmedik yer, gidilmedik bir karış toprak bırakılmadı.

Politik, ekonomik, sosyal tercihler, seçim sisteminin açtığı kanalları kullandı. İdeoloji idari kademelere yerleşti.

Güvenlik kaygılarının öne çıkardığı, kişiye has ceza hukukuyla düşünce özgürlüğünü terörle özdeşleştiren TMY, bir fırsatını bulup gerçeğe takan akademisyeni, adliyenin kapısından almayı ihmal etmedi. İstisna hukuku gerçeği söylemenin, bilim yapmanın bedelini ilgilenenlere ziyadesiyle öğretti/ödetti. Yarım kalan akademik eğitim, özgür üniversite, cezaevi ya da sınırların ötesinde sürdürüldü.

Akademik kadroların çalışma özgürlüğü, sözde gerekçelerle önlendi. Emeği ile ekmeği arasında tercihe zorlanan kadroların iradesi fesada uğratılarak bilim yapmaları önlendi, göç etmeleri kolaylaştırıldı.

Mantar gibi çoğalan, boş buldukları her yere konan üniversiteler, rica minnet buldukları akademik kadroları, taşımalı olanlarla takviye ederek bilgiyi, kadro ve üniversiteyi yozlaştırdı. Dekanlar, öğretim üyelerini her açıdan teftiş ederek, onları arza bağladı, arza çakılmak özgürlüğü kısıtladı.

Darbe döneminin yasama desteğiyle hizaya getirdiği akademinin, gerçekle iştigal etmediği, açık yaraların üzerine gitmediği, sinir uçlarına dokunan çözümler üretmediği, toplum ve kamu yararıyla uyumlu eylemediği aşikardır.

Böyle bir akademik tablonun, akademisyenin önüne koyduğu yegane tercih gerçekleri, konjoktürel ve gelenekler üzerinden biçimlendirmesinden başkası değildir.

YÖK yasasının güvenlik algısının özenle ve hassasiyetle vücuda getirdiği özel, özgün sıralı, kadiri mutlak yapının, akademisyen üzerindeki açık, örtülü baskısı sürdükçe, buradan gerçek adına bir şeylerin çıktığını savlamak abesle iştigaldir.

İstisna hukukuyla paslaşan üniversite, memleketin yakıcı sorunlarının herkesin gözü ve kulağı önünde tartışılarak çözülmesine aman vermedi, aksi çabalar pusu atan kavramlardan alınan destekle idari ve güvenlik bürokrasisine havale edildi.

Yakıcı sorunların tartışılma talebi ile tartışmak için mekan arayan entelektüel, tarihçi, yazar, politikacı, akademisyen ve aktiviste kapılarını sıkı sıkıya kapattı. Güvenlik, bütünlük çiftini sıkıştıkça çağıran, tekçi yapı ve uzantılarının çatlak ses istemeyen solosuna biat ederek, bilim ile sanrılar arasındaki kadim krizin altında kaldı. Özgürlük iddiasının kof bir söylem olduğu, manipülasyondan öte bir anlam taşımadığı defalarca teyit edildi.

Güç karşısında debelenen akademi, yurttaşın dram ve trajedisine kalıcı etkili ve meşru bir çözüm bulmak, direnmek yerine, özgürlüğünü eliyle sunmayı, güç ve çıkara cübbe giydirerek yaranmayı seçti. Hızını alamadı, darbeci geleneği doktorayla taltif etmekte beis görmedi. Bir çok açıdan örselenen bilim, kendini saldı. Yakıcı meselelerden uzak, tatlı pembe bir hayatı gerçek olarak lanse etti.

Özgürleşmek, özlemleri gerçekleştirecek dünya ve içinde kıran kırana yarışan düşüncelerden insana, doğaya ve evrene odaklananı öne çıkarmak, vesayeti körükleyen, eskimiş bilgiyle eyleyen, bilim etiğiyle kavgalı, takrir-i sükuna müptela ve çözümsüzlüğü dayatan bu düzenin değişmesine bağlıdır.

Reformun, eskisinden taşıyacağı izlerin, romantik ve nostaljik damarları kabartan potansiyeli onu güvenilmez kılmaktadır. Özgür, özerk, özge ve özlemli bir akademi umuduyla…

Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul 

Makale 2013 yılında Güncel Hukuk Dergisinde yayımlanmıştır. 

 

20 Aralık Uluslararası İnsani Dayanışma Günü

0

20 Aralık Uluslararası İnsani Dayanışma Günü, 22 Aralık 2005 tarihinde ilan edilmiştir. (International Human Solidarity Day), BM Binyıl Bildirgesi(Milenyum Bildirgesi)

BM’nin kabul edilen 60/209 sayılı  kararıyla resmi olarak belirlenmiştir.

20 Aralık, bireylerin medeni ve siyasi hakları ile ilgili olarak, dayanışma kültürünün geliştirilmesi ve yoksullukla mücadele için birlik günüdür. BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş bir uluslararası demokrasi ve hukuk günüdür. 

20 Aralık, yoksulluğa karşı mücadelede dayanışmanın önemini tüm insanlığa hatırlatma günüdür.

Gün, Birleşmiş Milletler teşkilatı ve üyesi olan devletler tarafından benimsenmiştir. Evrensel değerler konusunda yardımlaşmak, küresel adalet hedeflerini gerçekleştirmek ve bu alanlarda farkındalık yaratmak temel hedeftir.

Girişimin amacı, barış ve güvenliği koruyarak insan hakları ve sosyo-ekonomik gelişmeyi sağlamaktır. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri hedeflerine uygun olarak yoksulluk ve diğer sosyal problemleri gündeme getirmek teşvik edilmektedir.

2002 yılında kurulan Dünya Dayanışma Vakfı, 2003’de BM Kalkınma Programı olarak yeniden yapılandırılmıştır.

BMKP’nun öncelikli görevi yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Temel görev;  başta en yoksul kesimler olmak üzere insani, toplumsal ve ekonomik gelişmeyi teşvik etmektir. Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler önceliklidir.

20 Aralık Uluslararası İnsani Dayanışma Günü Etkinlikleri 

Uluslararası İnsani Dayanışma Günü,

  • Emek sömürüsünün olmadığı işçi hakları odaklı dayanışma,
  • Çalışma standartlarının iyileştirilmesi,
  • Eşit ve adil ücret uygulamalarının yaygınlaştırılması,
  • İşyeri demokrasisi,
  • İhtiyaç sahiplerine ücret ve sosyal güvenlik haklarının sağlanması
  • Kültürel çeşitlilik içinde birlik mesajı vermek,
  • Hükümetlere uluslararası anlaşmalara olan taahhütlerini hatırlatmak,
  • Dayanışmanın önemi konusunda toplumu bilinçlendirmek
  • Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini kamuoyunun sürekli tartışmasını sağlamak

kutlama gününün en önemli gündem maddelerindendir.

20 Aralık Dayanışma Günü, serbest piyasa ve devletler tarafından eşitsizliğe ve adaletsizliğe sürüklenen toplumsal kesimlere yönelik girişimleri gündemine almaktadır. Antikapitalist bir bakış açısı benimsenmemiş, ekonomik sorunlara doğrudan müdahaleyi esas almıştır. Dönüşümcü, aşamalı bir toplumsal dönüşüm talepli bir girişimdir. Yerel girişimlerle dayanışma ekonomisini oluşturmak, yerel halkın temel ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak ve devletlerin sahip oldukları ekonomik pastanın adil bölüşümüne vurgu yapmak  temel hedeflerdendir. Ülkelerin özellikle en yoksul kesimleri, farkındalık etkinliklerinin odak noktasını oluşturmakta, açlık, susuzluk, sağlık hizmetlerinden yoksunluk gibi temel hizmetleri alamayan kesimlere el uzatılması çağrısı yapılmaktadır. Bu çerçevede, sağlık hizmetlerini ve ilacı ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak; doğal veya insan kaynaklı afetlerden zarar görenlere yardım etmek ve evrensel eğitim standartlarına herkesin ulaşmasını sağlamak gerekmektedir.

Philadelphia(1993)

0
Philedelphia

Philadelphia, 1993 yılında vizyona girmiştir.

İşinde başarılı ancak eşcinsel olan bir avukatın (Tom Hanks) birgün AIDS virüsü taşıdığının fark edilmesi ve çok geçmeden çalıştığı hukuk bürosundaki işine sudan bir sebeple son verilmesi üzerine gelişen hukuk mücadelesini anlatmaktadır.

Avukatın patronu ile arası çok iyi olduğu için bu duruma çok şaşırmıştır. Yapacağı bir şey kalmayan avukat, şirketi ve patronu aleyhine dava açmaya karar verir. Böylece AIDS kurbanı bir insanın toplum içindeki yerini sorgulayan bir dava ve hukuk mücadelesi de başlamış olur.

Ve ona bu hukuk mücadelesinde arkadaşı (Denzel Washington) yardımcı olacaktır.

Philadelphia – Künye 

Yapım          : 1993 – ABD
Tür                : Dram
Süre              : 125 dakika
Yönetmen   : Jonathan Demme
Oyuncular  : Tom Hanks, Denzel Washington, Antonio Banderas, Mary Steenburgen, Obba Babatundé
Senaryo       : Ron Nyswaner

Savcılık kurumu ve savcılarımız

0
Prof.. Dr. Sami Selçuk

Savcılık kurumu ve savcılarımız / Sami Selçuk

“Savcılık bir karar makamı olmadığı halde bugün ülkemizde savcılar, ‘yetkisizlik kararı’ bile veriyorlar. Adalet Bakanlığı da, yükselme dönemlerinde yükselme sırasında gözetilmek üzere verilen yetkisizlik kararlarından da örnekler istiyor. Demek, ülkemizde, bırakınız başkalarını, Adalet Bakanlığı bile savcılık kavramını ve kurumunu iyi algılayamamıştır.”

Yürürlükten kaldırılan 1929/1412 sayılı Suç Yargılama Yasası’nın (Özgün adı, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu) ellinci yılında, yani 1979’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin güzel bir salonunda, U biçimindeki uzunca bir masanın çevresinde toplanmıştık.

Yapıp ettiklerimizi tartışacak, bir bakıma uygulamakta olduğumuz suç yargılama yasası (CMUK), dolayısıyla yargılama hukukuyla hesaplaşacaktık.

Merhum Prof. Dr. Ö. Tosun, gereksiz yere açılan davalar -ki o dönemlerde de, şimdiki gibi, “mahkeme temizlesin” saçmalığıyla davalar açılmaktaydı- yüzünden mahkemelerin yükünün çok arttığını, dava açmada “mecburilik dizgesi”nden (sistem) vazgeçilmesini, Fransa’nın son dönemde benimsediği “yerindelik / takdirilik dizgesi”ne geçilmesini önermişti.

Söz alıp, bu görüşe karşı çıktım.

Bırakınız, içerik olarak, ülkemizde savcılığın adlandırma, kavram ve kurum olarak bile, bilinmediğini ve yerine oturmadığını, savcılığın altı yüzyıllık bir Fransız kurumu olmasına karşın, bu ülkede bile uzun deneyimlerden sonra dava açmada yerindelik (takdire dayanma) dizgesine yeni geçildiğini, bu yüzden öneriye katılamadığımı, ülkemizde savcılığın bugün bile bir KARAR MAKAMI olarak algılandığını, nitekim Batı ülkelerinde savcılığın “kovuşturmaya yer olmadığı kararı”nın değil, “kovuşturmaya yer olmadığı görüşü”nün yakınanlara bildirildiğini belirtmiş, uygulamada yaşanan çarpık örneklerden birini vermiştim: “Savcılık bir karar makamı olmadığı halde ülkemizde savcılar, ‘yetkisizlik kararı’ bile veriyorlar. Adalet Bakanlığı da, yükselme dönemlerinde verilen yetkisizlik kararlarından da örnekler istiyor. Demek, ülkemizde, Adalet Bakanlığı bile savcılık kavramını ve kurumunu iyi algılayamamıştır.”

Bu sözlerim üzerine ömrünü suç hukukunun -ki suçun öğeleriyle ilgili en yetkin yapıtların da yazarıdır- özellikle de suç yargılama hukukunun iyi algılanıp özümsenmesine adamış olan Merhum Prof. Dr. Nurullah Kunter (1911-1994), birden yerinden kalkarak bana doğru yürümüş, “Sen neler söylüyorsun? Gerçekten Türkiye’de savcılar yetkisizlik kararları mı veriyorlar?” diye sormuştu.

Evet, Hocam, ülkemizde savcılar, yetkisizlik kararları veriyorlar. Karşımızda Adalet Bakanlığının bir sayın genel müdürü ile onun başkanlığında on bakanlık temsilcisi oturmaktadır. Onlara da sorabilirsiniz” demem üzerine, hukuk kavramları, terimleri konusunda çok titiz, bu yüzden de uluslararası bilim çevrelerinde haklı olarak “yetkinci, mükemmeliyetçi, perfectionniste, perfezionista” diye anılan Kunter, ışık saçan o güzel başını ellerinin arasına alarak “eyvah ki, eyvah, demek, yıllarca uğraşmışım, ama hiçbir şey anlatamamışım!?” diyerek âdeta inlemişti.

Ancak yirmi birinci yüzyılın Türk yasa yapıcısı bile, bu çığlığı hiç duymamıştır. “Yok yasa, yap yasa” Osmanlı anlayışıyla 2011 / 6217 sayılı Yasa ile savcıların “yetkisizlik kararı” vermelerini yasallaştırmış, sözüm ona hukuksallaştırmıştır (CYY, m. 161/7)!?

Bununla da yetinilmemiş, sözgelimi, İstanbul, Ankara vb. büyük yerlerde savcılıklar bünyesinde “karar masa”ları bile kurulmuştur.

Bilmiyorum, Merhum Kunter, bu bilinçsizlikler karşısında şimdilerde mezarında rahat uyuyabiliyor mu?

Aslında ülkemizde savcıların bir karar organına dönüşmesinin sonuçlarıyla ilgili öyküler hiç bitmiyor ki!

Bilindiği üzere inananlar açısından Tanrı’nın, inanmayanlar açısından doğanın en görkemli yaratığı insan; insanın da yine en görkemli ve çağımızda bile gizi çözülememiş organı, beynidir. Bu yüzden insanın dış dünyaya yansıttığı düşünce ve inançlar, Tanrı’nın ya da doğanın ürünüdür; demokratik bir düzende bunlar, asla suç konusu olmaz, olamaz. Zira “düşünce, düşünce” ile, başka deyişle “görüş (içtihat) görüşle çürütülemez.” (Mecelle, m. 16). Bu yüzden geçmişte 1926/765 sayılı Eski TCY’nin 141, 142 ve 163’üncü maddelerinden hüküm kuran yargıçlar, aslında Tanrı’yı ya da doğayı cezalandırmışlardır. Bu maddelerin çok partili demokratik düzene geçildikten yıllarca sonra kaldırılması ise, sağ ve sol anlayışların, dolayısıyla demokrasinin, “demokratik bilinç”in, dolayısıyla sağ ve sol akımların gelişimini engellemiş; bilim ve düşünce dünyasında yoksunluklar doğurmuştur. Çünkü özellikle “İnanç özgürlüğü asıldır, yargıçlar, insanların ruhlarını kurtarmaya yeltenemezler” (Locke).

Nitekim yüzyıllardan bu yana yaşananlar, Locke’u doğrulamıştır. Gerçekten Aksaray ili toprakları içinde yirmi sekiz kilisenin yer aldığı belirlenmiş, Ihlara vadisine bitişik Selime kasabasındaki yedinci-dokuzuncu yüzyıl arasında yapılan Katedral’de dünyanın ilk dinsel töreni (ayin) yapılmış; Romalıların baskılarından kaçan ilk Hristiyanlar, Kapadokya’da, Derinkuyu’da ve birçok Avrupa ülkesinde, Ukrayna’dan Filipinler’e dek yeraltı mezarları (katakomb) yapmışlar; inanç ve düşünce özgürlüklerinin tarih boyunca insan için ne denli yaşamsal olduğunu ortaya koymuşlardır. Çünkü insanın iç dünyası bilgimizin dışındadır ve gökyüzü gibi, hem geniştir, hem de aydınlıktır, “Başkalarına ve de hukuka kapalıdır.”(Scheler).

Nitekim 1926 / 765 sayılı Eski Türk Ceza Yasası’nın (TCY) kaynağı olan İtalyan Ceza Yasası hakkında 1887 tarihli Zanardelli Raporu’nun ünlü XIV’üncü paragrafının en ünlü tümcesi, bu temel ilkeyi şöyle özetlemiştir: “İnsana özgü davranışların dürtülerini, güdülerini (saik) araştırmak, ceza adaletini ilgilendirmez.” Çünkü böyle bir araştırma, hem hukuk, hem de ceza adaletinde asla gerçekçi değildir. Zira kanıt olabilecek nesne, insanın iç, inanç dünyasıyla, Kant’ın terimleriyle numenal, görülemez (invisible) dünya ile değil, fenomenal, görünebilir (visible) dünya ile ilgilidir, gerçeğin (réalité) bir parçası olmalı, beş duyudan en az biriyle algılanabilmelidir.

Ancak gelin görün ki, soruşturma “yeterli kuşku”ya ulaştığı zaman dava açmakla yükümlü Türk savcıları (CYY, m. 170/2), ruhbilimcilere özenerek, hemen her Allah’ın günü insanların iç dünyasına girmektedirler. Tıpkı “Amiraller Bilidirisi” olayında ve terörü yok etmek için gecesini gündüzünü veren Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un terör suçuyla tutuklanması, şimdi de teğmenlerin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demeleri olaylarındaki gibi.

Oysa savcılar, korkutmak, sindirmek, gözdağı vermek, küçük düşürmek, damgalamak için değil, kamu, halk, özgürlük temelinde gelişen hukuk düzeni adına suçları kovuşturmak için vardır ve sanık yararına olan kanıtları da toplamak zorundadırlar.

Demek, ülkemizde yaşananlar, hukuk bilmezliğin ürünü kara bir leke olarak Türk hukuk tarihine yazılmıştır, bu yazılma da sürmektedir. Hem de savcıların eliyle.

Böyle bir ülkede, elbette ne özgürlükten ne de demokrasiden söz edilebilir. Çünkü Merhum Ecevit’in sözleriyle böyle bir ülke, olsa olsa yokluğuna dayanılamaz olan, buna karşılık paylaşıldıkça çoğalan özgürlüğü, başkalarını küçümseyerek yalnızca kendilerine saklayan bencil ve bilinçsizlerin ülkesi olabilir, ancak.

Eğer bütün bu hukuksal gerçeklere karşın yine de bir kamu davası açılmışsa, artık o bir iddianame değil, bir “siyasetname”dir. Böyle bir durumda ise, savcılık, artık bağımsızlığını yitirmiş, yetkisini aşmış, politik kaygıları yargılamaya yansıtmış, yargılama erkinin yansızlığına da gölge düşürmüş demektir.

Bu kaygılarla açılan bir davada sanıklar aklanmış olsalar bile, kendileri ve yakınları, elbette büyük kaygı, üzüntü ve tehdidi birlikte yaşamışlardır.

Oysa uygar bir ülkede yargılama erki, korku odağı değil, tam tersine sadece inanılan, güvenilen ve de sığınılan biricik erktir. Böyle de olmak zorundadır.

Beri yandan ülkemizde dün de, bugün de bunun tam tersine, bir başka yanlış örnek daha yaşanmakta, sözgelimi, savcılar, “Bu söz ya da davranış sövmedir, ancak kuşkulu (şüpheli) eleştiri hakkını kullanmıştır, dolayısıyla söz ya da davranış hukuka uygundur” diyerek kamu davasını açmamaktadırlar.

Bilim ise, savcılara şunları söylemektedir: “Efendiler! Hukuk bir bütündür. Hukuka aykırılığı kaldıran neden, tazminat davası açmak gibi özel hukuk dâhil, bütün hukuk düzenlerinde kesinlikle eylemi hukuka uygun kılan bir kurumdur. Bu nedenle ceza davası açmada yerindelik (takdirilik) dizgesini (sistem) benimseyen Fransa dâhil, hiçbir hukuk düzeninde böyle bir yetki, savcılara asla ve kata tanınmamıştır. Tanınamaz da. Çünkü “Bu söz, aslında her dilde sövme değildir” demek, başka bir şey; buna karşılık, “Bu söz, sövmedir, ancak düşünce özgürlüğü dolayısıyla eleştiri hakkı kapsamına girdiği için hukuka uygundur” demek, çok daha başka bir şeydir.

Zira kısaca birincisinde, yani “Bu söz ya da eylem, dil ya da davranış olarak özünde insana sövme değildir” denildiği zaman, bu eylemle suçun “tipiklik (yasal tanım) ilk ana öğesi oluşmamıştır” denmektedir.

Savcı, elbette böyle bir durumda o eylemi asla kovuşturamayacaktır.

Buna karşılık ikincisinde, yani “Bu eylem her hukuk düzeninde hakarettir, sövmedir” denilerek, böylelikle de tipiklik öğesinin oluştuğu vurgulanıp dava açıldıktan sonra “Bu sövme, hakaret davranışı, eleştiri hakkını kullanma çerçevesinde kalmıştır” diyerek bir kesin ya da olasılık yargılarında bulunmak, öz açısından hem gerçek yaşamda, hem de hukukta büsbütün başkadır.

Yineleyelim ki, bu son durumun anlamı çok açıktır, birincinin tersidir: Hakaret ya da sövme eylemi, yani suçun tipiklik biçimindeki ilk ana öğesi tam anlamıyla oluşmuştur, suç vardır; dolayısıyla bu belirlemeyle birlikte ve o anda ayrıca “hukuka aykırılık” biçimindeki ikinci ana öğe de belirti (karine) olarak hukuk dünyasında doğup, varlık kazanmıştır.

Ancak bu belirti (karine), eleştiri hakkı dolayısıyla çürütülmeye açık bir belirtidir. Demek, hukuka uygunluk nedenlerinde suç “gerçek (reel) dünya”da doğmakta, ancak hukuka uygun olduğundan “hukuk (düşün) dünyası”nda doğmamaktadır. Dolayısıyla savcı, hakaret ya da sövme olarak gerçekleşen bir eylem söz konusu olduğu zaman, bu beriki dünyaya, yani ikinci dünyaya asla adım atamaz. Çünkü savcı, “Bu eylem her hukuk düzeninde hakarettir, sövmedir” sonucuna ulaştıktan sonra, eylemin işlendiği konusunda “yeterli kuşku” bulunduğu anda davayı açmakla (CYY, m. 170/2) ve izlemekle yükümlü bir iddia organıdır; ancak asla yargı (hüküm, karar) kuran bir organ, mahkeme değildir. Olamaz da. Kaçınır ve davayı açmayıp kovuşturmazsa bu işlem, “yetki aşımı” (excès de povoir, eccesso di potere) nedeni ve “mutlak butlan” (nullité absolue, nullità absolutà) yaptırımıyla kesinlikle geçersizdir.

Dahası böyle davranan bir savcı, doğru Türkçeyle “yetkiyi saptırma”(abus d’autorité) ya da “yetkiyi kötüyle kullanma” (TCY, m. 257/1) suçunu işlenmiş olur.

Sözgelimi, nasıl insan öldürme suçunda bir hukuka uygunluk nedeni olan “haklı savunma”nın (meşru müdafa) bütün koşulları açıkça var olsa bile, uygulamada yerinde ve hukuka uygun olarak sanık hakkında dava açılıyorsa, hukukun gözünde aynı öz ve nitelikte olan “eleştiri hakkı”nda da durum aynıdır. Çünkü haklı savunmanın ya da eleştiri hakkının koşullarının var olup olmadığını, tarafların da düşüncelerini alarak çözecek olan biricik yetkili görevli duruşma yargıcıdır.

Elbette savcı da, mahkeme önünde konunun tartışılması üzerine eylemin eleştiri hakkı çerçevesinde kaldığını ileri sürebilecektir. Sürmelidir de. Çünkü onun görevi, ille de birini mahkûm ettirtmek değil, hukukun doğru uygulanmasını sağlamaktır.

Nitekim Yasa’nın deyişiyle “etkin pişmanlık” (doğru terimle Fransızca, repentir post délit, İtalyanca pentimento post delictum, İspanyolca arrepentimiento post delictum) ya da kişisel cezasızlık nedeni hangi kuşkulu ya da sanık için varsa, ceza yasasında tanımlanan eylem, hem gerçek, hem de hukuk dünyasında doğmakla ve suç olmakla birlikte, o sanık, taşıdığı kimi kişisel nitelikleri yüzünden cezalandırılamamaktadır. Bu nedenle tek başına suç işleyen, ancak cezalandırılması söz konusu olmayan bir kuşkulu hakkında dava açmakta, mahkemeyi uğraştırmakta yarar görülmeyebilir; dolayısıyla savcı da yerindelik (takdirilik) yetkisini kullanarak Yasa’ya göre (CYY, m. 171/1) böyle bir suça yaptırım uygulanmamasını düşünerek ve de ayrıklı (istisnai) olarak suçu kovuşturmayabilir.

Ne var ki, bu konularda bile çok duyarlı olmak gerekir. Çünkü unutulmamalıdır ki, işlenen eylemin hukuka ve yasalara göre suç olarak görülmesine ve belirlenmesine karşın, suç sonrası cayma ya da kişisel cezasızlık nedeni söz konusu olduğu takdirde, “ceza verilmesine yer olmadığı kararı” (CYY, m. 223/4a, b) bile, lekelenmeme hakkını kesinlikle örselemektedir, örseleyecektir de. Çünkü ceza verilmesinin olanaksız olduğu suç sonrası cayma ya da kişisel cezasızlık nedenlerinin bulunması durumlarında sanık, aslında eylemi işlemiştir ya da işlememiştir. Bu durumda, eski terimle “eylemin sübutu,” henüz belirlenmemiştir ve suçlu olup olmama kesinlikle bilinmemektedir. Sözgelimi, babasının parasını çaldığı ileri sürülen oğlu hakkında, kişisel cezasızlık nedeniyle T. Ceza Yasası (m. 167/ 1-b) doğrultusunda ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin bir yargı, hüküm, aslında başka ad altında verilmiş bir hükümlülük kararıdır. Çünkü böyle bir kararın anlamı şudur: Eylem gerçekleşmiş ve suç bütün öğeleriyle oluşmuşsa da, baba oğul ilişkisine dayanan kişisel bir nedenle sanık cezalandırılamamaktadır. O kadar. Bu açıdan Alman hukukunda aklanma (beraat) kararlarında sanığın yargılandığı eylemden, kanıt yetersizliğinden, suçluluğu kanıtlanmadığından, hukuksal nedenlerden söz edilememesi, sadece sanığın aklandığından söz edilmesiyle yetinilmesi, bu konuda yansıtılan duyarlılığın ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

Elbette söylemeye bile gerek yok. Savcıların görevi bellidir: “Halka, kamuya, cumhura ait bir şey, değer (res publica)” çiğnenmişse, bunları çiğneyenlerin cezalandırılmaları için halk, kamu, cumhur (publica) adına dava açmak, bu davayı yine kamu adına sonuna değin izlemek, koşulları varsa çiğneyenlerin, yani suçluların cezalandırılmalarını sağlamak.

Dikkatlere sunmak gerekir ki, yukarıda dile getirilen nedenlerle savcı teriminin başına getirilen “cumhuriyet” sözcüğü, burada bir zamanlar Atatürk’e anlatıldığı üzere, bir yönetim biçimini, cumhuriyeti değil, halk adına, halk için olma olgusunu anlatmaktadır.

Ne var ki, yukarıda yazılanlardan anlaşılacağı üzere, Türkiye’de hiç de öyle değil.

Bu konuda yaşadığım bir örneği de vermek isterim.

Bir gazete yazarı yazısında, bana iğrenç sözcüklerle sövmüştü. Savcılığa başvurdum.

Savcı, iki yanlış gerekçeyle kovuşturmayı kapattı. İki hakkımı da çiğnedi.

Birincisi, yukarıda değinildiği gibi, yetkisini aştı ve bütün Türk savcıları gibi, “eleştiri hakkı”na dayanarak mahkemenin yetkisine giren sorunu, gizli soruşturma evresinde çözdü, o bilinen hukuka aykırı gerekçeyle kovuşturmaya yer olmadığı “karar”ını verdi!?.

İkinci olarak da, hukuk bilgisinden hiç kuşkulanmadan, hukuk dışı bir akıl da verdi, bana: “İstersen” dedi, “suçun işlendiği yerde dava açabilirsin.”

Yaşıyorsa o savcımıza teşekkür ediyorum. Çünkü ömrüm boyunca hukuktan anlayanlar benden akıl sordu. Anlamayanlar ise, o savcımız gibi, akıl verdi.

Ona ve onun gibi düşünenlere sesleniyorum.

O olayda ben yakınandım, efendiler. Suçu oturduğum kentte öğrenmiştim. Yakınan olarak öncelikle oturduğum yer savcılığında dava açmalıydım. Çünkü suç mağduru, yani suç eyleminin kanadı kırık kuşu bendim ve suç yeri de bulunduğum kentti.

Bu denli çok yanlışlar yapan bir savcıya sizler, kamu haklarını koruma ve adaleti gerçekleştirme, insan şerefini koruma görevlerini emanet edebilir misiniz?

Elbette edemezsiniz.

Bu yüzden insan “şeref”inin değerlerin başında geldiğini gözeten Federal Almanya Anayasası, daha ilk maddesinde bu değeri koruma altına almıştır: “İnsanın şeref (özsaygı) ve saygınlığına dokunulmaz. Bütün devlet erki, ona saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür.”

Bunun anlamı ise elbette açıktır, bellidir. Çünkü “Hukuk da, devlet de, insan içindir” (Hominum causa omne ius constitutum est. Digesta).

Sayın savcılar! Unutmayın. O şeref de, o hukuk da, sizin ilgilerinize ve de, özellikle sağlam hukuk bilginize emanet edilmiştir.

Makale, Karar gazetesinde yayımlanmıştır. 

The Rainmaker

0
The Rainmaker-Yağmurcu
Matt Damon, Danny DeVito, Virginia Madsen ve Jori Voight gibi oyuncularla dikkat çeken Rainmaker, tüm zamanların en önemli yönetmenlerinden biri olan Francis Ford Coppola tarafından yönetilmiştir.
The Rainmaker

Yönetmen : Francis Ford Coppola

Yapım        : 1997 / Amerika / 135 Dakika

Oyuncular   : Matt Damon, Danny DeVito, Claire Danes

MAGNA CARTA TÜKÇE METNİ

0

Magna Carta Sözleşmesinin Maddeleri

1. Her şeyden önce, Tanrı’nın önünde diz çöktük ve bizim ve varislerimiz için İngiliz Kilisesinin sonsuza dek özgür olduğunu, haklarına eksiksiz bir şekilde, özgürlüklerine de kısıtlanmadan sahip olması gerektiğini bu sözleşme ile teyit ettik. İngiliz Kilisesi için çok önemli ve gerekli görülen seçim özgürlüğünü, baronlarla aramızda çıkan ihtilaftan önce, tamamen kendi irademize dayanarak kabul etmemizden ve efendimiz Papa III. Innocent tarafından da tasdiklerini aradığımız bu sözleşmeyi onaylamamızdan doğacak her şeyin, aynen korunmasını diliyoruz. Bu sözleşmeye biz uyacağız; varislerimizin de sonsuza kadar samimiyetle bu sözleşmeye uyacaklardır. Aşağıda sıralanan tüm özgürlüklere bizim ve varislerimizin sahip olmasını ve olmaya devam etmesini krallığımızın bütün özgür insanlarına kabul ettirdik. Bu bizim ve varislerimiz tarafından onlara ve onların varislerine de kabul ettirilmiş sayılmalıdır.[5] 2. Adalet, satılamaz, geciktirilemez; hiçbir özgür yurttaş, ondan yoksun bırakılamaz.[7] 3. Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan meydana gelen bir kurula danışılmadan, haciz yoluyla veya zor kullanarak toplanamaz.[7] 12. Krallığımızda, ülkemizin Genel Meclisinin izni olmadıkça zorla, askerlik hizmeti karşılığı olarak vergi ya da yardım parası alınamaz. Fiziksel varlığımızın diyet verilerek esaretten kurtarılması, en yaşlı oğlumuzun şövalyeliğe kabul töreni veya en büyük kızımızın ilk evliliği durumları bunun dışındadır. Bu üç amaç için makul bir yardım talep edilebilir. Londra kentinin yardım paraları da benzer bir biçimde ayarlanacaktır. 13. Londra kenti, eskiden sahip olduğu tüm özgürlüklerini ve geleneklerini hem karada hem de denizde koruyacaktır. Ayrıca, tüm kentlerin, arazilerin, çiftliklerin ve limanların da kendi ayrıcalıklarını korumalarını istiyor ve onlara bu hakkı bahşediyoruz. 14. Eğer yukarıda bahsedilen o üç durumun dışında yardım parasının ya da askerlik yapmama karşılığında alınacak verginin miktarını belirlemek söz konusu olursa, Krallığımızın Genel Meclisinin toplanması amacıyla, en az 40 gün önceden olması koşuluyla, belirli bir gün ve yerde toplanabilmeleri için, tüm başpiskoposları, piskoposları, manastır baş rahiplerini, kontları ve büyük baronları mühürlü mektuplarla çağıracağız. Ayrıca, en yüksek mevkideki tüm kişileri şerifler ve görevli memurlarımız vasıtasıyla toplantı için çağıracağız. Tüm çağrı mektuplarında toplantının gerekçesini de açıklayacağız. Ve böylece başarıyla yerine getirilen bir çağrıdan sonra, söz konusu olan iş, çağrılanların tümü gelmemiş olsa bile, sadece katılanlardan oluşan meclis tarafından kararlaştırılan günde yerine getirilecektir. 16. Hiç kimse, asilzadelerin ücreti için ya da diğer herhangi bir kiralık arazi için gerekli olandan daha fazla hizmet vermeye zorlanamaz. 20. Özgür bir adam suçun derecesine göre küçük bir suç için yalnızca para cezasına çarptırılabilir. Büyük çaplı bir suç, suçun büyüklüğüne göre para cezasına çarptırılabilir ve bir tüccar da malları korunarak aynı şekilde cezalandırılabilir. Aynı şekilde, bir cani, eğer bizim merhametimize mazhar olursa, para cezasına çarptırılabilir. 38. Bundan böyle hiçbir hakim her hangi bir kimseyi ilgili olayda doğru ve güvenilir deliller ortaya koymadan dava edemez. 39. Kendi zümresinden olanlar ya da ülkenin ilgili yasalarına uygun olarak verilen bir karar olmadıkça hiçbir özgür kişi tutuklanamaz, hapse atılamaz, mal ve mülkü elinden alınamaz, sürgüne yollanamaz ya da herhangi bir biçimde kötü muameleye maruz bırakılamaz. 40. Kimseye hakkı ya da adaleti satmayacağız, menetmeyeceğiz ya da geciktirmeyeceğiz. 41. Bütün tüccarlar, kadim ve yerleşmiş geleneklere tabi olmak koşuluyla bütün kötü vergilerden muaf olarak alışveriş yapmak amacıyla kara veya deniz yoluyla emniyetli bir şekilde İngiltere’nin dışına çıkabilirler, İngiltere’ye girebilirler, İngiltere’de oyalanabilirler ya da transit geçiş yapabilirler. Bu olanakları bize karşı savaşan bir ülkenin tüccarları olma durumu hariç savaş zamanında da güvence altındadır. Bize karşı savaşan ülkenin tüccarları savaşın başlangıcında ülkemizde bulunurlarsa biz ya da baş yargıcımız, bize karşı savaşan ülkedeki tüccarlarımızın nasıl muamele gördüklerini tamamıyla öğrenene değin, mallarına ve canlarına zarar vermeksizin, gözaltına alınacaklar ve eğer bizim tüccarlarımız orada bir zarar görmemişlerse onlar da ülkemizde emniyet içinde olacaklardır. 45. Krallığın yasalarını bilmeyen ve bu yasalara tümüyle uyacağına kanaat getirmediğimiz kişileri hakim, vali, şerif ya da sınırlı yetkili hakim olarak atamayacağız. 51. Atlı ve silahlı olarak ülkemize zarar vermek için gelmiş olan tüm yabancı kökenli şövalyeleri, okçuları, kiralık askerleri ve vasalleri barış sağlanır sağlanmaz sınırdışı edeceğiz. 61. Krallığımızda eskiden beri varolan koşulların daha iyi bir hale getirmek, baronlarla aramızda mevcut olan ihtilafın en hayırlı bir biçimde sonuçlandırmak ve Tanrı’nın rızasını kazanmak için yukarıda sayılan maddeleri onayladıktan sonra, şimdi de kapsamlı ve sürekli bir istikrardan yararlansınlar diye aşağıdaki güvenceyi veriyoruz. Krallığımızın sınırları içerisinde bulunan baronlar kendi aralarından diledikleri 25 kişiyi seçecekler ve bu 25 kişi tüm güçleriyle, halihazırdaki bu fermanla kendilerine bağışladığımız ve teyit ettiğimiz barışı ve özgürlükleri uygulayacaklar, bunlara uyacaklar ve karşı tarafın da uymasını sağlayacaklardır. Bu şu şekilde olacaktır: Eğer biz ya da başyargıcımız veya memurlarımız ya da emrimizdeki herhangi bir kimse, herhangi bir durumda, herhangi birine karşı suç işler, güvenlik ve barış kararlarından herhangi birini ihlal ederse ve eğer bu hareket adı geçen 25 barondan sadece dördü tarafından öğrenilirse, bunlar bize gelerek veya yurtdışında isek başyargıcımıza giderek, işlenen suçu bildirecekler ve bu haksızlığı hiçbir gecikme olmaksızın gidermemizi talep edeceklerdir. Bu hatayı, biz ya da yurtdışında isek başyargıcımız düzeltmezse, dört baron olayı geri kalan 21 baronun önüne götürecek ve bütün ülkeyi de arkalarına alarak , kalelerimizin, topraklarımızın ve mülkümüzün elimizden alınması yoluyla, olay kendi isteklerine uygun bir biçimde yeniden yoluna girene dek, bize uygun bir biçimde baskı yapacaklar, haciz uygulayacaklar ve ellerinden başka ne geliyorsa onu yapacaklardır. Ama bu arada bizim, kraliçenin ve çocuklarımızın şahısları dokunulmadan korunacaktır. Ve eğer bir değişiklik yapılırsa daha önceden söz konusu olan uygulamaya uygun bir şekilde yapılacaktır. 63. Bundan dolayı, İngiliz kilisesinin özgür olacağını, ülkemizdeki tebaanın belirtilen bütün yerlerde ve bütün konularda yukarıda bahsedilen bütün özgürlüklere, haklara ve imtiyazlara hem kendileri için hem de varisleri için tam olarak ve serbest bir biçimde sahip olmalarına karar verdik. Ayrıca hem kendi adımıza hem de baronların adına, yukarıda bahsedilen bütün hükümlere her hangi bir kötü niyet olmaksızın iyi niyetle uyulacağı üzerine yemin edildi. Saltanatımızın on yedinci yılında, Haziranın on beşinci gününde Windsor ve Stanes arasındaki düzlükte tarafımıza tevdi edildi.[5]

A. Nazım Kaynak

0
A. Nazım Kaynak

Yargıtay Önceki Başkanı A. Nazım Kaynak, 05.05.1947 tarihinde Afşin’de doğmuş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1970 yılında mezun olduktan sonra, Elbistan hakim adayı olarak göreve başlamıştır. Kaynak, sırasıyla Tutak, Göynük, Yerköy Hakimliği ve Yargıtay Tetkik Hakimliği yapmış, 28.05.1996 tarihinde Yargıtay Üyesi olmuş, 19.02.2009 tarihinde Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Başkanı olmuştur.

Hasan Gerçeker‘in yaş haddi ile emekli olması üzerine 02.06.2011 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığı’na seçilmiş; 05.05.2012 tarihinde yasal yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılmıştır.

Nazım Kaynak, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10 Yıllık Emsal Kararları” adlı ortak eserin sahibidir ve iki çocuk babasıdır.

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]Yargıtay, adli yargıya bağlı mahkemelerin vermiş olduğu kararların son inceleme mercii olan en üst yargı organı ve temyiz mahkemesidir. Yargıtayın kuruluşu, işleyişi ve üyelerinin nitelikleri yasa ile düzenlenmiş, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ile çalışma usulü belirlenmiştir. İstisnai olarak sayılan bazı davalarda ilk ve son derece mahkemesi olarak görevlidir. Yargıtay, ilk derece mahkemeleri veya bölge adliye mahkemeleri (istinaf mahkemeleri) gibi olay incelemesi yapmamakta, temyiz başvurusu üzerine başvuruya konu kararın hukuka uygun olup olmadığı konusunda norm denetimi yapmaktadır. Yerel mahkemelerce ve Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından verilen kararlar, yasalara ve yargılama usullerine aykırı olduğu takdirde kararın bozma, yasalara ve yargılama usullerine uygun olduğu takdirde ise onama kararı verilmektedir. Kısmen bozma yada kısmen onama kararları da verilebilmektedir. Yargıtayın Tarihçesi Osmanlı Devleti döneminde çıkarılan 6 Mart 1868 tarihli “Divan-ı Ahkâm-ı Adliye” kanununa dayanmaktadır. Temyiz Mahkemesi olan ve misyonu ülkedeki hukuk birliğinin sağlamak olan Yargıtayın üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hakim ve cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından seçilmektedir.[/box]

Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına İlişkin Yeniden Düzenlenmiş Avrupa Şartı

0

Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına İlişkin Yeniden Düzenlenmiş Avrupa Şartı (Revised European Charter on the Participation of Young People in Local and Regional Life), Avrupa Konseyi içinde yerel yönetimleri temsil eden kurum olan “Avrupa Yerel ve Bölgesel İdareler Meclisi” tarafından 21 Mayıs 2003 tarihinde Strasbourg’ta kabul edilmiştir.

Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına İlişkin Yeniden Düzenlenmiş Avrupa Şartı

(10. oturum – 21 Mayıs 2003 – 128 No.lu Tavsiye Kararına Ek)

Giriş

Daha sonra Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına İlişkin yeniden düzenlenmiş Avrupa Şartı olarak anılacak olan belgenin temelleri Lozan’da (Haziran 1988) ve Llangollen’de (Eylül 1991) Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimleri Daimi Konferansınca düzenlenen birinci ve ikinci gençlik politikaları konferanslarında atılmıştı. Bundan hemen sonra da 1992 yılı Mart ayında Daimi Konferansta Şartın kabulüne ilişkin Madde 237 No.lu Karar ve Madde 22 kabul edildi.

Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına İlişkin Avrupa Şartının 10ncu Yıldönümünü Kutlamak Üzere, Avrupa Konseyi Avrupa Yerel ve Bölgesel İdareler Meclisi, yine Avrupa Konseyi’nin Gençlik ve Spor Müdürlüğü ile birlikte “Gençler – Kent ve Bölgelerindeki Yaşamın Aktörleri” konulu bir konferans düzenledi. 7-8 Mart 2002 tarihlerinde Krakow’da düzenlenen konferansın genel amacı, Şart’ın on yıllık varlığı boyunca gençlik katılımındaki ilerlemeyi değerlendirirken, aralarında iyi uygulamaların yaygınlaştırılmasının da yer aldığı, gençlik katılımının geliştirilmesine ilişkin yöntemleri tartışmaktı. Konferansa katılanların kabul ettiği Krakow Deklarasyonunda, gençlerin, diğer herhangi bir yaş grubuna dahil bireyler gibi yaşadıkları belediyeler ve bölgelerin vatandaşı oldukları ve bu nedenle her türlü toplumsal katılımdan yararlanmaları gerektiği ve gençlerin, özellikle yerel ve bölgesel hayata katılım olmak üzere, demokratik yaşamın gelişmesindeki rolü teyit edildi, onaylandı ve kabul edildi. Konferans bunun yanı sıra, Avrupa Konseyinin “Demokratik Kurumların Çalışmasını Sağlama” adlı entegre projesine de katkı sağladı.

Katılımcılar aynı zamanda gençlerin çağdaş toplumda gençlerin karşı karşıya kaldıkları yeni sorunlara da bir çözüm bulunması çağrısında bulundular. Bunun sonucunda da Avrupa Yerel ve Bölgesel İdareler Meclisinden (CLRAE) ve Avrupa konseyi Gençlik Sorunları Danışma Konseyinden, Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına İlişkin Avrupa Şartında, örneğin bilgi toplumu ve kentlerde güvensizlik gibi yirmi birinci yüzyılın yeni sorunlarına da çözüm getirebilecek şekilde değişiklikler yapılabilmesi için öneriler hazırlayacak uzmanlar tayin etmesini istediler.

Bu amaçla yapılan çalışma toplantıları 2002 yılı sonunda ve 2003 yılı başında düzenlendi. İşte bu çalışma toplantılarında alınan kararlar Şartın mevcut şekline temel oluşturmaktadır. Şartın bu versiyonu üç bölüme ayrılmaktadır. Birincisinde yerel ve bölgesel idarelere gençleri etkileyen çeşitli alanlara ilişkin politikaların nasıl uygulanacağı konusundaki genel yol gösterici ilkeler sağlanmaktadır. İkinci bölümde gençlerin katılımını arttırmaya yönelik vasıtalar sunulmaktadır. Son olarak üçüncü bölümdeyse, gençlerin katılımına ilişkin kurumsal şartların nasıl sağlanacağı belirtilmektedir.

Önsöz

Daha demokratik, katılımcı ve müreffeh toplumlar oluşturmak istiyorsak gençlerin yerel ve bölgesel düzeyde alınan kararlara ve eylemlere katılmaları çok büyük önem taşımaktadır. Herhangi bir toplumun demokratik yaşamına katılma, her ne kadar bunlar da önemli unsurlarsa da, sadece oy verme veya seçimlerde aday olmaktan ibaret değildir.

Katılımcılık ve aktif vatandaşlık daha iyi bir toplum oluşturmaya katkıda bulunacak şekilde eylem ve girişimlere katılma ve bunları etkilemeye yönelik haklara, araçlara, mekana, fırsatlara ve gereğine göre desteğe sahip olmak demektir.

Gençlere en yakın idareler olarak yerel ve bölgesel idareler gençlerin katılımını desteklemede çok önemli bir yere sahiptirler. Bu idareler bu desteği sağlarken gençlerin demokrasi ve yurttaşlığın ne olduğunu sadece duyup öğrenmelerini değil, bunu bizzat uygulama fırsatına sahip olmalarını da sağlayabilirler. Ancak gençliğin toplumsal yaşama katılımı sadece faal yurttaşlar yaratıp geleceğin demokrasisini yaratmaktan ibaret değildir.

Katılımın gençler için anlamlı kılınması için gençlerin karar ve eylemleri daha ileri bir yaştayken değil, gençken etkileyebilmeleri ve yön vermeleri hayati önem taşır.

Yerel ve bölgesel idareler gençliğin katılımını destekler ve yardımcı olurken aynı zamanda gençlerin sosyal entegrasyonuna da destek olurlar. Bunu yaparken gençlere sadece gençliğin sorunlarını ve baskılarını aşmada yardımcı olarak değil, aynı zamanda çoğu kez isimsiz bir anonimliğin ve bireyciliğin egemen olduğu modern toplumun sorunlarını göğüslemede de yardım ederek sağlarlar. Ancak, gençlerin yerel ve bölgesel yaşama katılımının başarılı, kalıcı ve anlamlı olabilmesi için, sadece siyasi ve idari sistemlerin geliştirilmesi veya yeniden yapılanması yeterli değildir. Gençliğin toplum yaşamına katılımını desteklemeye yönelik herhangi bir politika veya girişim gençlerin çok çeşitli ihtiyaçlarını, şartlarını ve yönelimlerini dikkate almak zorundadır. Ve ayni zamanda bu politikalar ve eylemlerde mutlaka bir neşe ve eğlence unsuru olmalıdır.

İlkeler

1. Gençlerin yerel ve bölgesel yaşama katılımı, yurttaşların yerel toplumsal yaşama katılımına ilişkin olarak Bakanlar Komitesinin Rec (2001) 19 sayılı Tavsiye Kararında belirtilen, vatandaşların kamu yaşamına katılımına ilişkin global politikanın bir parçasını oluşturmalıdır.

2. Yerel ve bölgesel idareler bütün sektörel politikaların bir gençlik boyutu olmasının gerekliliğine inanmışlardır. Bu nedenle bu şartın kurallarına uymayı ve gençler ve temsilcileriyle istişare ve işbirliği yaparak çeşitli katılım biçimlerini uygulamayı üstlenirler.

3. Bu şartta önerilen ilkeler ve çeşitli katılım biçimleri ayrım yapmaksızın bütün gençler için geçerlidir. Bunun gerçekleştirilmesi için de toplumun daha dezavantajlı kesimlerinden gençlerin ve etnik, ulusal, sosyal, cinsiyet bakımından, kültürel ve dil açısından azınlıkta olan gençlerin yerel ve bölgesel yaşama katılımının desteklenmesine özel önem verilmelidir.

Bölüm 1: Sektörel prensipler

I.1 Dernek faaliyetleri ve örgütlenmeye, spora, eğlenceye yönelik prensipler

4. Yerel ve bölgesel idareler örgütlü sosyo-kültürel faaliyetleri desteklemelidirler. Dernekler, çeşitli örgütler, gençlik grupları ve toplumsal merkezler tarafından yürütülen bu faaliyetler belediyelerde veya bölgelerde sosyal birlikteliğin temel direklerinden birini oluşturduğu gibi, spor, kültür, el sanatları ve çeşitli meslek kolları, artistik ve diğer yaratıcılık, ifade ve sosyal faaliyet alanlarında gençliğin katılımı için de ideal birer kanal oluşturmaktadırlar.

5. Yerel ve bölgesel gençlik dernekleri sektörünü geliştirme amacıyla yerel ve bölgesel idareler gerekli tedbirleri alarak özellikle de yerel ve bölgesel seviyedeki yaşamda hayati bir rol oynayan gençlik kulübü ve teşkilatlarının başkanları ve yöneticilerinin yanı sıra gençlik görevlilerini eğiten örgütleri desteklemelidirler.

6. Yerel ve bölgesel idareler, dernekleri, gençleri resmi bünyelerine dahil ederek aktif katılımı geliştirmeye teşvik etmelidirler.

I.2 Gençliğe iş bulunmasını destekleyerek işsizlikle mücadeleyi gerçekleştirme prensibi

7. Gençlerin yaşadıkları ekonomik ve sosyal koşullar onların yerel topluma katılma arzu ve yeteneğini etkiler. Gençler işsizken veya yoksulluk içinde yaşıyorlarsa yerel ve bölgesel yaşama katılma konusunda daha isteksiz olma eğilimindedirler. İşsiz gençler toplumda en çok dışlanan kesim olması muhtemel grup olduğundan yerel ve bölgesel idareler gençliğin işsizliğini azaltmak için politikalar geliştirerek girişimlerde bulunmalıdır.

8. Bu nedenlerle yerel ve bölgesel idareler şunları yapmalıdır:

i. İşsiz olan veya işini kaybetme riski taşıyan gençler de dahil olmak üzere, gençlerle, yerel işverenlerle, sendikalarla, eğitim, öğretim ve iş ve işçi bulma kurumu yetkilileriyle görüş alış verişinde bulunarak gençlik arasında işsizliğin nedenlerini araştırmalı ve gençler için iş imkanları bulmaya çalışmalıdırlar.
ii. Yerel iş bulma merkezleri kurarak işsiz gençlere anlamlı ve istikrarlı iş bulmalarında uzman personelce yardım ve destek sağlamalıdırlar. İşsiz gençler arzu ederlerse bu merkezlerin yönetimine katılma hakkına sahip olmalıdırlar;
ii. Çalışma yeri, teçhizat, eğitim ve mesleki tavsiyelerde bulunarak gençlerin veya gençlik gruplarının işletme, iş yeri ve kooperatif kurmalarına yardımcı olmalıdırlar.
iv. Gençlerin sosyal ekonomi, toplumsal kendi-kendine yardım girişimleri veya kooperatiflerle deneyler yapmalarını teşvik etmelidirler.

I.3 Kentsel çevre ve yerleşim, konut politikası ve ulaştırma

9. Yerel ve bölgesel idareler, gençlik temsilcileriyle birlikte, sosyal ilişkileri ve kaliteli kamu alanlarının oluşturulmasını mümkün kılacak, daha entegre ve daha az parçalanmış bir yaşam çevresine dayalı bir kentsel çevre politikası oluşturmaya yönelik koşulları yaratmalıdırlar.

10. Yerel ve bölgesel idareler gençleri istişare mekanizmalarına çok yakından dahil eden, yerel veya bölgesel olarak seçilmiş temsilcileri, ekonomi konusundaki karar verici ilgilileri, dernek başkanlarını ve mimarları bir araya getiren konut ve kentsel çevre politikaları oluşturmalıdırlar. Bunların amacı şöyle ifade edilebilir:

i. Bireylerin kendilerini geliştirmelerini ve kuşaklar arasında gerçek bir dayanışmayı mümkün kılacak daha uyumlu bir çevre için programlar oluşturmak;
ii. Konut ve/veya konut yenileme programlarını oluştururken konutlarda yaşayanların sosyal ve kültürlerarası gerçekliklerini hesaba katan kentsel çevre için gayret birliği içeren bir politika oluşturmak.

11. Yerel ve bölgesel idareler, gençlik teşkilatları, kiracı örgütleri ve/veya tüketici kuruluşları, sosyal konut kuruluşları ve sosyal ilişkiler görevlileriyle yakın işbirliği içinde çalışarak aşağıdaki hizmetlerin geliştirilmesini desteklemeli veya mevcut sosyal yapılar içinde aşağıdakileri geliştirmelidir:

i. gençler için konutlarla ilgili yerel bilgi hizmetleri;
ii. gençlerin konutlara erişimini sağlamak için yerel programlar (örneğin düşük maliyetli krediler, kira garanti sistemleri).

12. Gençler başlıca kullanıcıları oldukları kamu taşıma araçlarına kolay erişim sayesinde hareket kabiliyeti kazanırlar. Bu hareket kabiliyeti sosyal yaşama katılmada ve tam birer yurttaş olmada vazgeçilmez unsurlardır.

13. Bu nedenle gençler, gerek yerel gerekse bölgesel seviyede kamu ulaştırma araçlarının organizasyonunda yer almalıdırlar. Özel fiyatlar sayesinde en dezavantajlı gençlerin bile seyahat edebilmesi mümkün olmalıdır.

14. Kırsal bölgelerde hareket kabiliyeti ve ulaşım sadece gençlerin toplumsal yaşama katılımı için gerekli olan bir unsur değil yaşam kalitesinin sağlanması için temel bir ihtiyaçtır. Bu nedenle yerel ve bölgesel makamlar halen ulaşım vasıtalarına erişimleri olmaması nedeniyle toplumsal yaşamdan soyutlanan gençler gibi gruplar için kırsal bölgelerdeki hareket kabiliyetini arttırmaya ve ulaştırma hizmeti sağlamaya yönelik kırsal ulaştırma girişimlerini desteklemelidirler.

I.4 Gençlik katılımını yaygınlaştırmaya çalışan bir eğitim ve öğretim politikası

15. Okul gençlerin yaşamlarının önemli bir bölümünü geçirip formel bir eğitim programından geçtikleri bir yer olmakla kalmayıp aynı zamanda yaşamla ilgili pek çok görüş ve bakış açılarının şekillendiği bir kurumdur.

Gençlerin okuldayken toplum yaşamına katılım ve demokrasiyle ilgili bilgiler edinmeleri ve okulda demokrasi, katılım ve yurttaşlıkla ilgili bilgiler verilmesi ve bunlara yeterli kaynak ayrılması büyük önem taşımaktadır. Ancak okul aynı zamanda gençlerin demokrasiyi yaşayarak öğrenecekleri ve karar verme mekanizmasına katılımlarının desteklendiği, yaygınlaştırıldığı ve etkili bir şekilde gerçekleştiğinin ortaya konduğu bir yer olmalıdır. İşte bu nedenlerle:

i. yerel ve bölgesel idareler gençlerin okul yaşamına katılmalarını aktif bir şekilde desteklemeli, gençlerin demokratik öğrenci dernekleri kurmalarını sağlayacak toplantı odaları gibi diğer destekler ve finansal destek sağlamalıdırlar. Bu dernekler bağımsız ve özerk idareli olmalı ve arzu ettikleri takdirde, öğretmenler ve okul yetkilileriyle birlikte çalışarak okulun yönetiminde alınacak kararlara katılma hakkına sahip olmalıdırlar.

ii. Okul müfredat programından yerel ve bölgesel idarelerin sorumlu olduğu durumlarda yerel ve bölgesel idareler öğrencilerle ve öğrenci dernekleriyle müfredat programı ve bu programın geliştirilmesinde sürekli bir istişare içinde bulunulmasını sağlamalıdırlar. Yerel ve bölgesel idareler aynı zamanda yurttaşlık ve siyasi konularla ilgili eğitimin okul müfredatına dahil edilmesini ve bütün öğrencilerin eğitim programlarında bu konulara gereken önemin ve kaynakların sağlanmasını temin etmelidirler.

I.5 Hareket kabiliyeti ve öğrenci değişimine ilişkin prensipler

16. Yerel ve bölgesel idareler gençlere (genç işçiler, öğrenciler veya gönüllüler) karşılıklı değişim programları kanalıyla hareket kabiliyeti sağlanmasından yana olan, sosyal ilişki ağlarını ve Avrupa yurttaşlığı bilincini geliştiren dernekleri veya grupları desteklemelidirler.

17. Yerel ve bölgesel idareler gençleri, gençlik teşkilatlarını ve okullarını, uluslararası kardeş okul veya örgüt faaliyetlerine, her türlü gençlik değişim sistemine ve Avrupa sosyal ilişki ağlarına aktif bir biçimde katılmaya teşvik etmelidirler. Bu idareler gençlere, gençlik örgütlerine ve okullarına, dil eğitimini ve kültürler arası karşılıklı değişim programlarını ve aynı zamanda karşılıklı deneyim mübadelesini teşvik etmek üzere parasal destek sağlamalıdırlar.

18. Yerel ve bölgesel idareler gençleri ve/veya temsilcilerini kardeş okul veya kuruluş komitelerine veya bu tür mübadeleleri gerçekleştirecek diğer organlara dahil etmelidirler.

I.6 Sağlık politikası

19. Gençlerin geliştirdiği ve genel sağlık ve toplumsal yaşam dinamiği kavramının geliştirilmesini teşvik eden projelerin oluşturulup uygulanmasını yaygınlaştırma amacıyla, yerel ve bölgesel idareler gençlik örgütleri, seçilmiş temsilciler ve sosyal refah ve sağlığın yaygınlaştırılmasına yönelik tüm sosyal ve profesyonel gruplar arasında bir istişare mekanizması kurmalı veya geliştirmelidir.

20. Gençler arasında sigara, alkol ve uyuşturucu madde kullanımının yarattığı tahribatla karşı karşıya olan yerel ve bölgesel idareler, gençlik örgütleri ve sağlık kuruluşlarıyla birlikte bu sorunlardan etkilenen gençler için yerel bilgilendirme politikaları ve danışma kuruluşları geliştirmeli veya teşvik etmeli, aynı zamanda genç sosyal hizmet görevlileri ve ilgili gençlere yönelik sigara, alkol, uyuşturucu tüketimini önleme ve iyileştirme stratejileri uygulayan kuruluşların gönüllü çalışanları ve liderleri için özel eğitim politikaları oluşturmalıdır.

21. Cinsel yoldan bulaşan hastalıkların halihazırdaki artışı göz önünde bulundurularak, yerel ve bölgesel idareler gençlere yönelik bilgilendirme kampanyalarını ve önleyici tedbirleri arttırarak toplumda ahlaki yargılamaların ve dışlamanın yer almadığı sosyal ilişkilerin oluşmasını sağlayan bir dayanışma ruhunu teşvik etmelidirler. Bu bilgilendirme ve eylem planlarının uygulanmasında ve tasarımında gençler ve yerel gençlik örgütleri ve sağlık kurumlarının temsilcileri kapsamlı bir şekilde yer almalıdırlar.

I.7 Cinsiyet eşitliği politikası

22. Yerel ve bölgesel idareler, kadın ve erkeklerin yerel ve bölgesel faaliyetlere eşit katılımına ilişkin optimum koşulları hazırlama prensiplerinin bir parçası olarak, genç kadın ve erkeklerin profesyonel yaşamda, derneklerde, siyasette ve yerel ve bölgesel idarelerde sorumluluk mevkilerine getirilmesini desteklemek üzere pozitif girişimlerde bulunmalıdırlar.

23. Yerel ve bölgesel idareler yetkileri dahilinde çocukluk döneminin başlarından itibaren kadınlarla erkekler arasında eşitliğe dayalı bir eğitim politikasını yaygınlaştırmaya çalışmalıdırlar.

24. Kadınlarla erkekler arasında eşitlik politikasını teşvik etmek üzere yerel ve bölgesel idareler:

i. genç kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizlikleri gidermeye yönelik orta vadeli bir plan hazırlamalıdırlar;
ii. kızlar ve genç kadınlar için fırsat eşitliği sağlayan tedbirleri uygulamalı ve değerlendirmelidirler.

25. Bu amaca ulaşmak için bu politikalar özellikle genç kızlar ve genç kadınların:

i. mesleki nitelik kazandırıcı eğitim kurslarından özellikle haberdar edilmesi sağlanmalı;
ii. geleneksel olarak erkeklerin yaptığı işler de dahil olmak üzere mesleki dallarda burslar ve eğitim kursları verilerek genç kızlar ve genç kadınların mesleki beceriler edinmeleri sağlanmalı;
iii. kadınlara ayrılan bir kota uyarınca bunlara en yüksek sorumluluk mevkilerinde görevler verilerek kamu alanındaki görevleri yerine getirme konusunda eğitim verilmelidir;
iv. genç kızlara ve genç kadınlara yönelik sosyal hizmetler için parasal destek önlemleri uygulanmalıdır.

I.8 Kırsal bölgelere yönelik özel politika

26. Gençliğin katılımını teşvik edici eylem ve girişimlerde bulunurken yerel ve bölgesel idareler kırsal bölgelerde yaşayan gençlerin farklı ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmalıdırlar. Bu nedenle de:

i. eğitimle, çalışmayla, konut ve ulaştırma hizmetleriyle ilgili ve diğer sektörel politikaların kırsal bölgelerde yaşayan gençlerin özel ihtiyaçlarını yansıtmasını sağlamalıdırlar. Bu politikalar kırsal bölgelerde yaşamak isteyenlerin bunu yapmasına yardımcı olmalıdır. Kırsal alanlarda yaşayan gençler kentlerde yaşayanlardan daha düşük seviyede sosyal hizmetlerden yararlanmaya katlanmak zorunda kalmamalı veya düşük düzeyde sosyal hizmet beklentisi içinde olmamalıdırlar;
ii. kırsal bölgelerde faal olan gençlik örgütlerine ve diğer toplumsal örgütlere parasal ve diğer tür destek sağlamalıdırlar. Bu örgütler kırsal topluluklarda sosyal ve kültürel yaşamı canlandırabilir ve gençler için önemli bir sosyal çıkış yolu oluşturabilirler. Gençlik örgütleri ve diğer toplumsal örgütler gençliğin sosyal yaşama katılmalarında önemli bir rol oynamalarının yanı sıra yaşam kalitesini de arttırarak kırsal kesimlerde ortaya çıkan yalnızlık duygusunun da bertaraf edilmesine yardımcı olabilir.

I.9 Kültüre erişim politikası

27. Sanat ve kültür zevklere, mekanlara ve döneme bağlı olarak sürekli değişim gösteren çok farklı biçimlerde vücut bulur. Ancak sanat ve kültür, birbirini izleyen kuşakların katkıda bulunduğu, geçmiş, halihazırdaki ve geleceğe ilişkin kişisel ve kolektif mirasın parçasıdırlar. Bir anlamda toplumların aynasıdırlar. Gençler, kültürle etkileşimleri ve gerek inisiyatif alma, gerek araştırma gerekse yenilikçi girişim kapasiteleriyle bu kültürel oluşumlara katkıda bulunur ve bunların içinde rol alırlar. Bu bakımdan gençlerin kültürün bütün biçimlerine erişimine izin vermek ve yeni alanlar da dahil olmak üzere yaratıcı faaliyet imkanlarını teşvik etmek önemlidir.

28. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler gençlerle ve örgütleriyle birlikte, gençlerin bilgiye, kültürel faaliyetlerin uygulanmasına ve bu amaçla oluşturulan yerlerde ve bu amaçla geliştirilen yöntemleri kullanarak yaratıcı faaliyetlerde bulunmalarını mümkün kılarak, kültürel oyuncular olmalarına izin verecek politikalar benimsemelidirler.

I.10 Sürdürülebilir gelişmeye ve çevreye yönelik bir politika

29. Çevrenin giderek ve açık bir biçimde bozulduğu bir ortamda yerel ve bölgesel idareler çevresel sorunlarla ilgili bilinç düzeyini arttırmak için okul ve derneklerdeki eğitim projelerine parasal destek sağlamalıdırlar.

30. Gelecekte geçmişin hatalarının yaratacağı sonuçlarla baş etmek zorunda kalacak olan gençler açısından çevresel sorunların birincil önem taşıdığı bilinciyle, yerel ve bölgesel idareler sürdürülebilir kalkınma ve çevre korumasını teşvik eden ve buna gençleri ve gençlerin örgütlerini dahil eden faaliyet ve projeleri desteklemelidirler.

1.11 Şiddet ve suçla savaşmaya yönelik prensipler

31. Şiddet ve suçun kurbanlarının genellikle genç insanlar olduğu hatırda tutulmalıdır. Aynı zamanda, modern toplumda suç ve şiddete karşı uygun yanıtları bulmak da gerekli olduğundan bu sorunlarla savaşıma gençlerin doğrudan katılımının gerekliliğinden hareketle;

32. Yerel ve bölgesel idareler:

i. suç önleme konseylerinin mevcut olan yerlerde gençleri bu konseylere dahil etmeliler;
ii. özellikle de suça katılma riski alan veya daha önce suç işlemiş gençlerle çalışmalılar;
iii. ırkçı şiddet eylemlerine karşı mevcut her türlü imkanla mücadele etmeliler;
iv. okullarda her türlü şiddet olayına karşı çıkmalı ve çözüm getirmeye çalışmalıdırlar. Bunu eğitim ve polis yetkilileri, öğretmenler, veliler ve gençlerin kendileri gibi ilgili tüm aktörlerle işbirliği içinde yapmalıdırlar.
v. gerek okulda gerekse okul dışında şiddete karşı ve hoşgörüye yönelik projeleri teşvik eden dernek ağlarının ve programlarının yaratılmasına katkıda bulunmalıdırlar.
vi. gençleri cinsel istismardan, tacizden veya diğer kötü muamelelerden korumak ve bu tür muameleye tabi kalanlara psikolojik ve maddi destek ve mahrem danışmanlık hizmeti sağlayacak yapıları oluşturmak için her türlü gayreti sarf etmelidirler.

33. Yukarıdaki hususları uygularken, yerel ve bölgesel idareler gençlerle polis gibi kamu yetkilileri arasında bir güven ve saygı ortamı oluşturulmasına katkıda bulunmalıdırlar.

I.12 Ayrımcılığa karşı politikalar

34. Yerel ve bölgesel idareler insan haklarını yaymağa ve azınlıklara veya engelli gençlere veya ayrımcılığa maruz kalabilecek diğer toplum kesimlerine karşı ayrımcılığı önlemeye yönelik tedbirleri aktif bir biçimde teşvik etmeli ve azınlıkların farklı ihtiyaç, gelenek, kültür ve yaşam tarzlarını dikkate alarak azınlıkların topluma entegrasyonu yoluyla çok kültürlü toplulukların geliştirilmesini teşvik etmelidirler.

35. Bu bağlamda yerel ve bölgesel idareler:

i. bütün vatandaşların kamu alanlarına, mesleki eğitime, okullarda eğitime, konut imkanına, kültürel faaliyetlere ve yaşamın diğer alanlarına eşit erişime sahip olmalarını temin etmek üzere ayrımı önleyici yasaların parlamentodan geçirilmesini sağlamalı veya bu yasaları güçlendirmelidirler. Bu erişim yerel idare temsilcileri, azınlık temsilcileri ve gençlerin kendileri tarafından izlenmeli ve teminat altına alınmalıdır.
ii. okul müfredatının bir parçası olarak dinler arası diyaloğu, çok kültürlü, ırkçılık karşıtı eğitimi ve ayrımcılığa karşı eğitimi desteklemelidirler.

I.13 Cinsellikle ilgili prensipler

36. Gençler ailelerine, okula, dini toplumlarına ve diğer “yetkililere” bağımlı oldukları çocukluktan, bağımsız bir yetişkin yaşama geçiş döneminde kişisel ilişkileriyle ilgili (aile içinde veya yakın çevrelerinde, yaşıtlarıyla, bir arkadaşlarıyla ya da sevgilileriyle) bir takım sorunlarla yüz yüze gelebilirler. Her ne kadar bunu itiraf etmeye pek hazır değillerse de, cinselliklerinin ortaya çıkışı ve bunu kullanmaları her zaman pek kolay olmaz. Bunun yanı sıra, cinsel sağlıkla ilgili konularda ısrarlı bir cehalet ve belirli cinsel davranışlarla ilgili riskler konusunda resmi yaklaşımlara karşı bir güvensizlik vardır.

37. Gençlerin bu alanda sağlıklı ve tatmin edici bir duygusal yaşama yöneltilebilmeleri için yerel ve bölgesel idareler velilerle, okul idareleriyle ve bu alanda uzmanlaşmış kuruluşlarla işbirliği içinde:

i. okullarda belirli bir yönlendirme içermeyen cinsel eğitimi;
ii. ilişkiler, cinsel yöntemler ve aile planlaması konularında bilgi sağlayan kuruluş ve hizmetleri;
iii. ve bu alanda yaşıt gruplarla yapılacak çalışmaları teşvik etmeli ve desteklemelidir.

38. Gençler, gençlere yönelik bu tür bilgilerin ve diğer hizmetlerin planlama, uygulama ve değerlendirmesinde aktif bir biçimde yer almalıdırlar.

I.14 Hak ve yasalara erişim politikası

39. Birlikte yaşanabilmesi için toplumlar herkesin saygı gösterdiği kurallara dayalı olmalıdır. Demokratik toplumlarda bu kurallar yurttaşların seçilmiş temsilcilerince görüşülüp kabul edilir ve özellikle de bütün bireylere hak ve yükümlülükler yükleyen yasal metinlerde olmak üzere somut ifadeler haline getirilir.

40. Bu metinlerin sayısı arttıkça bireylerin bunları bilmesi, saygı göstermesi ve uygulaması da giderek zorlaşmakta, bu nedenle yurttaşlar arasında farklılıklar oluşmaktadır. Gençler doğal olarak bu durumdan kaygı
duymaktadırlar.

41. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler gençlerin haklarına erişimini,

i. özellikle okullarda, aynı yaş grupları arasında ve bilgi servisleri kanalıyla gerekli bilgilerin dağıtımını yaparak gençlerin bu konudaki bilgilerini arttırarak,
ii. arzu eden gençlerle birlikte faaliyet gösterecek şekilde oluşturulan servislerin desteği ile haklarının uygulanmasını sağlayarak,
iii. gençlerin yeni kuralların oluşturulmasına katılımına imkan sağlayarak kolaylaştırmalıdır.

Bölüm II: Gençlerin toplumsal yaşama katılımını sağlayacak vasıtalar

42. Gençlerin toplumsal yaşama gerçek anlamda katılımını sağlamak için bazı araçlar onların kullanımına sunulmalıdır. Bu da gençlere toplumsal yaşama katılım konusunda eğitim verilmesini, onların bilgilendirilmelerini, onlara iletişim vasıtaları sağlanmasını, gençlerin projelerinin desteklenmesini, gençlerin toplumsal davalara bağlılığını ve bu amaçla yaptıkları gönüllü çalışmaların takdir edilerek öne çıkarılmasını içermektedir. Tam ve gerçek anlamda katılım ancak gençlerin siyasi partilerdeki, sendikalardaki ve derneklerdeki rolünün tanınıp takdir edilmesi ve her şeyden de öte, gençlerin kendileri tarafından ve onlarla birlikte kurulan gençlik derneklerinin teşvik edilmesi yolunda çabalar harcandığı zaman gerçekleşir.

II.1 Gençliğin toplumsal yaşama katılım konusunda eğitilmesi

43. Okulların gençlerin yaşamındaki ağırlıklı rolün bilincinde olan yerel ve bölgesel idareler okul ortamında gençlerin toplumsal yaşama katılımı konusunda destek ve eğitim, insan hakları eğitimi ve okullarda gayri resmi öğrenme imkanları sağlamalıdırlar. Yerel ve bölgesel idareler aynı zamanda aşağıdaki faaliyetleri destekleyip teşvik ederek gençlerin örgütsel yaşama ve yerel topluma katılımı için eğitim ve destek sağlamalıdırlar:

i. gençliğin toplumsal yaşama katılımına ilişkin uygulamalar konusunda öğretmenler ve gençlik sosyal görevlileri için mesleki eğitim;
ii. okul öğrencilerinin okulda her türlü katılımının sağlanması;
iii. okullarda yurttaşlık bilgisi eğitimine ilişkin programlar;
iv. gerekli eğitim mekanı ve vasıtası sağlanarak ve iyi uygulamaların bireyler arasında mübadelesini destekleyerek aynı yaş grubunda olanlara eğitim verilmesi

II.2 Gençlerin bilgilendirilmesi

44. Bilgi, toplumsal yaşama katılım için kilit önem taşıdığından, gençlerin kendilerini ilgilendiren ve kendileri için önem taşıyan fırsatlar konusunda bilgiye erişim hakkı sadece yerel ve bölgesel yaşam bağlamında değil, aynı zamanda resmi Avrupa belgelerinde ve uluslararası belgelerde de giderek daha çok yer almakta ve kabul görmektedir.

45. Toplumsal faaliyetlere ve toplum yaşamına katılmak için veya kendilerine yönelik hizmetlerden ve fırsatlardan yararlanabilmek için, gençlerin bunlardan haberdar olmaları gerekir. Kendilerini ilgilendiren ve kendilerinin düzenlediği faaliyetlere ve projelere katılmak çoğu kez gençlerin topluma ve toplumun siyasi yaşamına daha derin bir şekilde katılmalarını cesaretlendiren bir sürece doğru atılan bir adımdır.

46. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler gençlere yönelik mevcut bilgi ve danışma merkezlerini bu merkezlerin gençlerce belirtilen ihtiyaçlara uygun kalitede hizmetleri sağlayacak şekilde desteklemeli ve iyileştirmelidir. Bu tür merkezlerin olmaması halinde yerel ve bölgesel idareler ve diğer ilgili makamlar diğer kuruluşların yanı sıra, okullar, gençlik hizmetleri ve kütüphaneler gibi mevcut yapılardan da yararlanarak gençler için yeterli bilgi merkezlerinin kurulmasına yardımcı olmalı ve bunu teşvik etmelidirler. Bilgiye erişimde güçlük yaşayan (dil sorunları nedeniyle, Internet erişimi olmaması nedeniyle vb.) gençlik gruplarının bilgi ihtiyaçlarını karşılamak için özel tedbirler alınmalıdır.

47. Gençlere sağlanacak bilgi hizmetleri bazı profesyonel ilke ve standartlara uygun olmalıdır.

Kamu yetkililerinin, mümkün olduğunda üzerinde mutabık kalınmış bir dizi ulusal veya bölgesel kalite ölçülerine ve standartlarına göre belirlenmiş bu tür standartlara uyulmasını temin etmeleri ve bu standartların sürekli geliştirilmesini teşvik etmeleri uygun olacaktır. Gençler, gençlik bilgi merkezleri ve hizmetlerinin faaliyet ve ürünlerinin hazırlık, uygulama ve değerlendirmesine katılma ve bu merkezlerin yönetimlerinde yer alma imkanına sahip olmalıdırlar.

II.3 Gençlerin toplumsal yaşama bilgi ve iletişim teknolojileriyle katılımı

48. Bilgi ve iletişim teknolojileri gençlerin toplumsal yaşama katılımına imkan verme ve onları bilgilendirmek üzere yeni olanaklar sunabilir. Bu teknolojiler sayesinde çok çeşitli bilgilerin mübadelesi mümkün olabileceği gibi, karşılıklı etkileşime dayalı olan bu teknolojiler sayesinde gençlerin toplumsal yaşama katılım düzeyi de arttırılmış olacaktır. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler bu teknolojileri, bu imkanlara erişimin, erişim mekanları ve bu yeni vasıtaların kullanılmasına ilişkin eğitim bakımından tüm gençlere sağlanmasının garanti edilmesi koşuluyla, bilgi ve toplumsal yaşama katılım politikalarında kullanmalıdırlar.

II.4 Gençlerin basın yayın faaliyetlerine katılımının teşvik edilmesi

49. Gençler bir taraftan basın ve yayın organlarının ürün ve servislerinin en büyük tüketicileri arasında yer alırken, öte yandan, kendilerini ifade etmek için verilen imkanları arttırmak suretiyle basın tarafından sağlanan bilginin üretiminde yer alarak, basın yayın alanında da faal aktörler haline gelebilirler. Gençler bazı konulara kendi yaklaşımlarını uygulayarak kendi yaş gruplarına aynı konularla ilgili farklı ve daha erişilebilir bilgilerin sağlanmasını mümkün kılabilirler. Bu katılım sayesinde gençler bilginin yapısını anlayarak gerekli eleştirel yetenekleri
kazanırlar.

50. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler gençler tarafından ve gençler için geliştirilen medya organlarının (radyo, televizyon ve yazılı ve elektronik medya vb.) ve diğer ilgili eğitim programlarının oluşturulup faaliyet
göstermesini desteklemelidirler.

II.5 Gençleri gönüllü projelerde çalışmaya ve kendilerini toplumsal gayelere adamaya teşvik etmek

51. Gençlere gönüllü toplumsal projelere katılma konusunda destek olunmalıdır. Gerek eğitim kurumlarında gerekse iş dünyasında giderek artan bir performans baskısı altında olan gençlere gönüllü çalışmalara katılmaları konusunda cesaret verilmesi ve bu alandaki başarılarının takdir edilmesi önem taşımaktadır. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler şunları yapmalıdırlar:

i. gönüllü çalışma merkezlerinin kurulması desteklenmeli ve gençlerin bilgi ve tanıtım kampanyaları gibi gönüllü faaliyetlere katılımını teşvik ve desteklemeğe yönelik girişimler geliştirilmelidir.
ii. gençlerle, gönüllü projeler gerçekleştiren örgütlerle, eğitim kuruluşlarının yetkilileriyle ve işverenlerle işbirliği içinde gönüllü faaliyetlerin formel eğitim sistemi ve çalışma yaşamında takdir edildiği ve değerlendirildiği sistemler oluşturulmalıdır.

II.6 Gençlerin geliştirdikleri proje ve girişimlerin desteklenmesi

52. Gençler umut ve arzularını herkese yarar sağlayacak proje ve girişimlere dönüştürülebilecek pek çok fikir ve düşünceye sahiptirler. Gerekli desteğin sağlanması halinde bu projeler, hem başarıları hem de başarısızlıklarıyla gençlerin sorumluluk duygularını ve bağımsız ve özerk hareket etme yeteneklerini geliştirerek sosyal yaşamın aktörleri haline gelmelerine yardımcı olur. Bu nedenle yerel ve bölgesel idareler küçük veya büyük olsun, bu projelerin uygulanmasına projelerin icrasında profesyonel kişilerin yer almasına izin vererek ve gençlerin bu projeleri uygulamasında parasal, maddi ve teknik destek sağlayarak yardımcı olmalıdırlar.

II.7 Gençlerin kurduğu örgütleri teşvik etmek

53. Gençlik örgütleri gençlerin ihtiyaç ve ilgilerine hizmet etmeleri ve esas itibariyle gençlerin görüşlerinin yansıtılmasına odaklanmaları nedeniyle özel bir konuma sahiptirler. Bu örgütler aynı zamanda gençlere diğer gençlerle birlikte alınacak karar ve eylemlere katılma fırsatları da verir ve bu sürecin güçlüklerini yaşamalarını mümkün kılacak bir alan sağlar. Bu örgütler belirli bir formel yapıya sahip olan örgütler de olabilir, daha gayri resmi birer gençlik grubu da olabilirler. Gençlerin arzu ettikleri takdirde içinde yaşadıkları toplumda kendi seçecekleri bir gençlik örgütüne katılma fırsatına sahip olmaları önemlidir. Gençler aynı zamanda arzu ettikleri takdirde kendi örgütlerini kurma hakkına sahip olmalı ve bu konuda desteklenmelidirler.

Bu nedenle:

i. Yerel ve bölgesel idarelerin sadece gençlerin faaliyetlerini yürüten, veya onlara hizmet veren ya da gençlerin sesini duyuran ve onların haklarını koruyan gençlik örgütlerini desteklemeye yönelik ayrı bir bütçeleri olmalıdır. Öncelik gençler tarafından ve gençler için işletilen ve/veya gençliğin toplumsal yaşama aktif bir biçimde katılımını mümkün kılan prensip ve sistemleri haiz örgütlere verilmelidir;
ii. yerel ve bölgesel idareler gençleri ilgilendiren politikalara ilişkin konularda gençlerle ve gençlik örgütleriyle birlikte Avrupa Konseyi eş-yönetim ilkelerini ve karar verme usullerini geliştirmelidirler. Bu tür eş-yönetim yapılarının oluşturulduğu durumlarda gençlere tam ortak olarak saygı gösterilmesi ve gençlerin isterlerse bu yapıya
katılmaması önem taşımaktadır.

II.8 Gençlerin Sivil Toplum Örgütlerine (STK) ve siyasi partilere katılımı

54. Canlı, bağımsız ve faal bir Sivil Toplum Örgütü sektörü gerçekten demokratik toplumların çok önemli unsurlarıdır. Aynı zamanda sivil toplumun diğer sektörleri olan örneğin siyasi partilerin de yerel ve bölgesel seviyede güçlü ve aktif olmaları önemlidir. Herhangi bir ülkenin, bölgenin veya mahallin demokratik yaşamına katılım birkaç yılda bir seçimlerde oy vermekten ibaret değildir. İşte bu nedenle de STK’lara ve siyasi partilere katılım çok önemlidir. Çünkü bu katılım sayesinde vatandaşlar karar ve eylemlere sürekli olarak katılabilmekte ve bunları etkileyebilmektedirler. Bu nedenle de gençlerin toplumlarındaki örgütsel yaşama katılmalarının teşvik edilmesi ve
desteklenmesi hayati önem taşımaktadır.

55. Yerel ve bölgesel idareler gençlerin faaliyetlerine ve demokratik karar verme yapı ve süreçlerine katılımını aktif bir biçimde teşvik eden STK’lara parasal ve diğer kaynaklar sağlamalıdırlar.

56. Yerel ve bölgesel idareler, siyasi partilerle işbirliği yaparak ve partizan bir tutum içinde olmaksızın gençlerin genelde partilerin siyasi sistemine katılımını teşvik etmeli ve örneğin bu konuda eğitim gibi spesifik
girişimleri desteklemelidirler.

Bölüm III: Gençlerin yerel ve bölgesel faaliyetlere kurumsal olarak katılımı

57. . Birinci bölümde belirtilen sektörel politikaların uygulanabilmesi için yerel ve bölgesel idarelerin gençlerin kendilerini etkileyen karar ve tartışmalara katılımını mümkün kılacak uygun yapı ve düzenlemeleri oluşturmaları gerekmektedir.

58. Bu yapılar, ister köy, ister kasaba, ister kentsel bir mahallede ve hatta bir bölgede olsun oluşturuldukları seviyeye göre farklı şekiller alacaklardır. Bu yapılar gençlerle yerel ve bölgesel idareler arasında gerçek bir diyalog oluşmasını mümkün kılacak koşulları yaratmalı ve gençlerin ve temsilcilerinin kendilerini etkileyen politikalarda söz sahibi olmalarını sağlamalıdır. Bu tür yapı ve kurumlar normal olarak gençliğin ilgi duyduğu her türlü konu ile uğraşan, gerekli kesimleri temsil eden ve kalıcı yapılar olmalıdırlar. Ayrıca, belirli bir konuyu ele almaya yönelik, sadece o amaca yönelik olarak oluşturulacak kurum ve yapılar da düşünülebilir. Bazı durumlarda da farklı kurum ve yapıların
birleştirilmesi uygun olabilir.

III.1 Gençlik konseyleri, gençlik parlamentoları ve gençlik forumları

59. Gençlerin yerel ve bölgesel faaliyetlere etkili bir biçimde katılımı toplumdaki sosyal ve kültürel değişimle ilgili farkındalıklarına dayalı olmalıdır ve bu da, bir gençlik konseyi, gençlik parlamentosu veya bir gençlik forumu gibi, daimi bir temsil yapısını gerekli kılmaktadır.

60. Böyle bir yapı bir seçimle, veya gençlik örgütlerinin içinden gençlerin kendi tayin ettikleri üyelerle veya gönüllü örgütlenme esasına göre gerçekleştirilebilir. Buradaki üyelik bileşimi toplumun sosyolojik yapısını yansıtmalıdır.

61. Gençler projelerde doğrudan doğruya sorumluluk almalı ve ilgili politikalarda faal bir rol almalıdırlar. Bu maksatla, yerel ve bölgesel idareler aktif katılımı destekleyecek yapılar oluşturmalı veya bunları desteklemelidir.

62. Bu yapılar gençlerin sorunlarıyla ilgili olarak, özellikle de bu tür kaygılarını yetkililere aktarıp onlara muhtemelen teklifler götürebilecekleri, kendilerini serbestçe ifade edebilecekleri fiziki çerçeveyi sağlayacaklardır. Ortaya atılacak sorunlar bu Şart’ın I. bölümünde ifade edilenlerle benzerlik taşıyabilirler.

63. Bu tür bir yapının üstleneceği görev ve roller şöyle sıralanabilir:

i. gençlerin kaygı duydukları konularda, diğer konuların yanı sıra, yerel ve bölgesel idarelerin teklif ve prensipleriyle de ilgili görüşlerini serbestçe açıklayabilecekleri bir platform sağlamak;
ii. gençlere yerel ve bölgesel idarelerin yetkililerine teklifler sunma olanağı sağlamak;
iii. yetkililere bazı spesifik konularda gençlerin fikrini alma ve onlarla danışma fırsatı sunmak;
iv. gençlerin de yer alacağı projelerin geliştirildiği, izlendiği ve değerlendirildiği bir platform sağlamak;
v. gençlere ait dernekler ve örgütlerle istişareyi kolaylaştıracak bir platform oluşturmak;
vi. gençlerin yerel ve bölgesel idareler in diğer danışma kurullarına katılımını kolaylaştırmak.

64. Bu tür yapılar, gençlere kendilerini etkileyen sorunlarla ilgili olarak konuşma ve girişimde bulunma fırsatı vererek gençlere demokratik yaşam ve kamu işlerinin yönetiminde eğitim sağlarlar.

65. Bu nedenle, demokratik yurttaşlık ilkelerini öğrenme ve uygulama yeteneklerini geliştirme maksadıyla gençler bu tür yapılara ve bu yapılar kapsamında gerçekleştirilen faaliyetlere katılmaya teşvik edilmelidir.

Özellikle de yetkililerle proje ve diyaloglar başlatan gençler için bu tür yapılar demokratik liderlik alanında da eğitim sağlanması için bir platform oluşturmalıdır.

66. Yerel ve bölgesel idareler ve gençlerin kendileri de, özellikle de gençlerin seçimlere ve halk oylaması gibi diğer seçim ve kamuoyu ölçüm yöntemlerine katılım gibi vatandaşlık haklarını kullanmalarının teşvik edilmesi açısından, gençlerin bu tür yapılara katılımının sağlayacağı bir tür katsayı ya da ‘çarpan’ etkisinden yararlanacaklardır.

III.2 Gençlik katılımına yönelik yapıların desteklenmesi

67. Etkili bir şekilde işleyebilmeleri için gençlik katılımına yönelik kurumsal yapılar (resmi veya gayrıresmi) için kaynak ve destek gerekmektedir.

Bu amaçla yerel ve bölgesel idareler bu kurumların pürüzsüz ve etkili bir şekilde çalışmasını sağlayacak gerekli mekan, parasal imkan ve maddi desteği sağlamalıdırlar. Bu imkanların sağlanması söz konusu yapıların örneğin özel vakıflar ve şirketler gibi diğer kaynaklardan ilave parasal ve maddi destek arayamayacağı anlamına gelmemelidir.

68. Yerel ve bölgesel idareler gençliğin toplumsal yaşama katılımına yönelik yapılara destek sağlanmasını teminat altına almalıdırlar. Bu amaçla söz konusu yapı ve kurumların gerek duyduklarında başvuracakları ve destek tedbirlerinin uygulanmasından sorumlu bir şahsı veya bir grup şahısları garantör olarak belirlemelidirler.

69. Bu şahıs veya şahıslar, siyasi yapı ve kurumlardan ve gençlik katılım kurumlarından bağımsız olmalı ve bu şahısların adaylıkları yukarıda belirtilen her iki kuruluşça da onaylanmalıdır.

70. Yukarıda belirtilen desteğin sağlanmasının teminatı olmanın yanı sıra bu şahsın (şahısların) görevleri arasında şunlar da yer almalıdır:

i. Taraflarca ortaya atılan herhangi bir sorunla ilgili olarak gençlerle seçilmiş yerel ve bölgesel temsilciler arasında bir ara makam olarak faaliyet göstermelidir;

ii. Yerel ve bölgesel idarelerle gençler arasında herhangi bir gerginlik olduğunda gençleri savunan taraf olarak hareket etmelidir;

iii. Yerel ve bölgesel idarelerin gençlerle iletişiminde bir kanal olarak görev yapmalıdır.

iv. Gençlerin yerel ve bölgesel yaşama katılım düzeyini, örneğin projelerinin uygulanmasıyla veya gençlik katılım yapılarında yer alma düzeyleriyle ve bu katılımın etkilerini değerlendirmek üzere gençlerin ve yerel ve bölgesel idarelerin dikkatine sunulacak düzenli raporlar hazırlamalıdır.

 

Sokrates

0
Sokrates'in Savunması

Sokrates’in Biyografisi (M.Ö. 470 – 399)

470: Bir Attike mıntıkası (demos) olan Alopeke’de heykeltıraş (belki de taş yontucusu veya mermer ustası) Sofroniskos ile ebe Fenarete’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Sokrates başlangıçta babasının mesleğini icra etmiş görünmektedir.

441: Sokrates Perikles’in yakın çevresine dahil olur. Alkibiades, Kritias, Harmides gibi genç aristokratlarla yakınlık kurar.

432: Trakya’da Potidea kuşatmasına katılır. Platon‘un Simposion (Şölen) adlı eserinde Alkibiades kuşatmayı anlatırken Sokrates’in olağanüstü fiziki dayanaklılığını nakleder.

424: Delion’da Thebai’liler tarafından bozguna uğratılan Atina ordularında yer alır. Geri çekilme sırasında büyük bir cesaret gösterir ve Alkibiades’i yaralı şekilde terk etmeyerek hayatını kurtarır.

422: Trakya’da Amfipolis seferine katılır. Şayet sefer bu tarihte gerçekleştiyse belirli söylencelerin iddia ettiği gibi Ksenofanes’in hayatının Sokrates tarafından kurtarılmış olması imkânsızdır. Lâkin sefer 414 yılında gerçekleşmiş de olabilir.

422-415: Ksanthippe ile evlenir, üç oğulları olur. Bazı söylentilere göre Sokrastes’in Mirto adında bir karısı daha olmuştur. Ancak bu evliliğin Ksanthippe’le olan evliliğinden önce mi, sonra mı gerçekleştiği bilinmemektedir.

406: Arginuse Adaları (Garip Adaları) muharebesine katılan amirallere karşı açılan davada Kurul’a başkanlık etmektedir. Amirallerin kanuna aykırı surette blok halinde yargılanmalarına karşı çıkan tek kişi olur.

404: Otuz Tiranlar’a itaat etmeyi ve Salamis’li Leon’u tevkif etmeyi reddeder.

399: Sokrates’in yargılanması, mahkumiyeti ve infazı.

Kaynak: Platon Apologie de Socrate, éd. Pierre Pellegrin, Nathan, 2013.

Ali Asker

0
Prof.. Dr. Ali Asker
Prof. Dr. Ali Asker

Prof. Dr. Ali Asker(Alesker Aleskerli) 1968 yılında Azerbaycan’da doğdu. 1986-1993 yılları Azerbaycan Teknik Üniversitesinde Radyoteknik Fakültesinde lisans ve yüksek lisans (bileşik) eğitimini tamamladı.

1987-1989 yıllarında SSCB Silahlı Kuvvetleri Transkafkasya Askeri Dairesinde askerlik görevini bitirdikten sonra eğitimine devam etti. Üniversite yıllarında Azerbaycan Milli Harekatının gençlik örgütlenmelerinde yer aldı. Şubat 1992’de Hocalı Soykırımı’nın ardından, gönüllü olarak Azerbaycan Milli Ordusuna yazılarak Birinci Karabağ Savaşı’na iştirak etti. Öğrenim sebebiyle terhis edildikten sonra eğitimine devam etti ve 1993’te uzman mühendis derecesi aldı.

Ali Asker, 1993’te Bakü Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanarak 1997 yılında yüksek onur diplomasıyla bu eğitim kurumundan mezun oldu. 

1997-1998 yıllarında Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsünde bir sene hazırlık eğitiminin ardından 1998-2000 yıllarında Marmara Üniversitesi SBE Kamu Hukuku Anabilim dalında “Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasında Devlet Sistemi ve Temel Öğeleri” konulu tezini savunarak yüksek lisans derecesi elde etti. 

2007 yılında Ankara SBE Kamu Hukuku Anabilim dalı doktora programından “Eski Sosyalist Ülkelerde Siyasi Rejim Değişmeleri” tezini savunarak 2010 yılında mezun oldu.

1998-2000 yıllarında Azerbaycan Millet Gazetesinde temsilci ve muhabir olarak çalıştı. Doktora eğitimi sonrası dönemde Azerbaycan’ın Ayna ve Zerkalo gazetelerinin Türkiye temsilciliğini yürüttü.   

Rusya ve Avrasya coğrafyası ülkeleriyle ilgili bölge çalışmaları, hukuk ve tarih üzerine çalışmaları bulunmaktadır.

2011 yılından Karabük Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde öğretim üyesi olarak göreve başlamıştır.

 2016’da Bölge Çalışmaları alanında doçent unvanı almıştır. 

 2021’de aynı fakültenin Uluslararası İlişkiler Bölümünde Uluslararası Siyaset Profesörü kadrosuna atandı.

Halen aynı fakültenin Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanı görevini yürütmektedir.

Yayınlanmış birçok eseri ve makalesi bulunmaktadır. Dünya Anayasalarını Türkçeye kazandırması nedeniyle kendisine 2019 yılında Hukuk Ansiklopedisi Özel Ödülü tevcih edilmiştir. 

Asker, değişik düşünce kuruluşlarında Kafkasya, Rus-Slav, Orta Asya ve Türk Dünyası üzerine çalışmalar yapmıştır. SSCB’den ayrılan ülkelerin anayasalarını Türkçe’ye kazandırması ile bilinmektedir. Rusya, Orta Asya, Kafkaslar. Demokratikleşme ve Rejim Değişimleri ile Türk Dünyası çalışmaları alanında uzmandır. ASAM(Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü‘ne rapor, makale ve analizler hazırlamıştır.  

Yazdığı Kitap Bölümleri 
Azerbaycan Milliyetçiliği. İçinde: Milliyetçilik (Editör: Tevfik Erdem), Otorite Yay., İstanbul 2020 (ss. 552-563)
Mehmet Emin Resulzade. İçinde: Milliyetçilik (Editör: Tevfik Erdem), Otorite Yay., İstanbul 2020 (ss. 749-768)
Ali Asker, Ahmet Bey Ağaoğlu. İçinde: Milliyetçilik (Editör: Tevfik Erdem), Otorite Yay., İstanbul 2020 (ss. 784-797).
Ali Bey Hüseyinzade (Turan). İçinde: Milliyetçilik (Editör: Tevfik Erdem), Otorite Yay., İstanbul 2020 (ss. 806-822).
Azerbaycan’da Milli Kimlik İnşasının Sosyo-Ekonomik ve Fikri Temelleri (19. Yüzyılın Ortaları- 20. Yüzyılın Başları). İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020
Kâmil Veli Nerimanoğlu, Ali Asker, Milli Kimlik İnşasında Dil Unsuru ve Dil Politikası, İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020
Üç Dönem Kesitinde Azerbaycan Tiyatrosu: Aydınlanma, Bağımsızlık ve Sosyalizm Evrelerine Bir Bakış, İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020
Geleneksel Toplumdan Cumhuriyete Yönetim ve Hukuk Sisteminin Tarihi Gelişimi, İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020
Azerbaycan Türklerinin Düşünce Hayatında Üzeyir Bey Hacıbeyli’nin Rolü, İçinde: Azerbaycan Düşünce Tarihi Evreler, Olaylar ve Şahsiyetler (19. Yüzyılın Ortaları-20. Yüzyıl Başları), (Editör: Ali Asker), Ankara 2020

Ağaoğlu Ahmet Bey – Ali Asker

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği(OHCHR)

0
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Logo

İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR) insan haklarına dair BM faaliyetlerinin odak noktasıdır. Komiserlik, 20 Aralık 1993 tarihinde kurulmuştur. (Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights, OHCHR)

İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR), Birleşmiş Milletler sistemi genelinde insan hakları faaliyetlerini koordine eden ve Cenevre merkezli İnsan Hakları Konseyini denetleyen İnsan Hakları Yüksek Komiseri tarafından yönetilmektedir. Şimdiki Yüksek Komiser, 2014’te göreve başlayan Ürdünlü prens Zeyd bin Raad‘dan  Eylül 2018’de görevi devralan eski Şili Cumhurbaşkanı Michelle Bachelet’tir.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 15 Mart 2006 tarihinde 60/251 sayılı kararlıyla kurumsal statü kazanmış, daha önce 60 yıl boyunca görev yapmış olan İnsan Hakları Komisyonu’nun işlevlerini üstlenmiştir.

İnsan Hakları Komisyonu(Konsey), antlaşma ile kurulmuş kurumlar (antlaşmalara riayeti denetleyen uzman komiteleri) ve BM bünyesindeki öteki insan hakları organları için bir sekretarya işlevi görmektedir. Ayrıca, insan hakları konusunda saha çalışmaları yürütmekte; tavsiyelerde ve teknik yardımda bulunmaktadır. Düzenli bütçesine ek olarak, bu makamın faaliyetlerinin bir kısmı bütçe dışı kaynaklardan finanse edilmektedir.

Yüksek Komiser, BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), BM Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), BM Kalkınma Programı (UNDP), BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve BM Gönüllüleri (UNV) gibi insan hakları ile ilgilenen öteki BM kurumları ile işbirliği ve koordinasyonu kurumsallaştırmak için belirli adımlar atmıştır. Komiserlik Makamı benzer şekilde, BM Sekretaryasının bölümleri ile de yakın işbirliği içinde barış ve güvenlik alanlarında da faaliyet göstermektedir.  Ofis ayrıca Inter-agency Standing Komitesi’nin bir parçası olarak acil insani yardımlara olan uluslararası tepkiyi kontrol etmektedir.

BM İnsan Hakları Konseyi, BM üyesi her ülkenin insan haklarının korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için göstermiş olduğu performansı incelemek ve bu yolla insan hakları durumunu dünyanın her köşesinde iyileştirmek amacıyla Evrensel Periyodik İnceleme adıyla yeni bir izleme mekanizması oluşturmuştur. Bu mekanizma aracılığıyla Birleşmiş Milletler üyesi 192 Devlet, dört yıllık dönemler halinde incelemeye tabi tutulmaktadır.

Türkiye’yle ilgili ilk inceleme, Konsey tarafından oluşturulan Evrensel Periyodik İnceleme Çalışma Grubunun 3-14 Mayıs 2010 tarihleri arasında gerçekleştirdiği 8. oturumda tamamlanmıştır. Bu toplantıda Türkiye’yi Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek başkanlığındaki 23 kişilik heyet temsil etmiş, gözden geçirme sürecine 25 BM üyesi ve 29 gözlemci devlet katılmıştır.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri, Birleşmiş Milletler’in insan haklarıyla ilgili faaliyetlerinde baş sorumluluğa sahip olan memurudur. Dört yıllık dönemler için atanılan Yüksek Komiser, herkesin insan haklarının tümünden etkin biçimde faydalanmasını teşvik ve temin etmek; BM bünyesi içinde insan hakları ile ilgili faaliyetleri artırmak ve işbirliğini saptamak; yeni insan hakları standartlarının geliştirilmesine yardımcı olmak ve insan hakları antlaşmalarının tasdikini teşvik etmek gibi birçok sorumlulukla görevlendirilmiştir.

Yüksek Komiser ayrıca, ciddi insan hakları ihlallerine karşı tepki vermek ve önleyici eylemlerde bulunmakla da yetkilidir. Genel Sekreter’in talimat ve yetkisi altında Yüksek Komiser, İnsan Hakları Komisyonu’na ve Ekonomik ve Sosyal Konsey (ECOSOC) vasıtasıyla da Genel Kurul’a rapor sunmaktadır. İnsan haklarına saygıyı temin etmek ve ihlalleri önlemek amacıyla Yüksek Komiser hükümetlerle diyalog içinde bulunmak zorundadır. Bunların yanında, BM bünyesi içinde insan hakları mekanizmasını daha etkin ve verimli hale getirebilmek için söz konusu mekanizmayı güçlendirmeye ve basitleştirip işlerlik kazandırmaya çalışmaktadır.

Eğitim ve Bilgi

Birleşmiş Milletler için eğitim, temel bir insan hakkıdır ve insan haklarının teşvikinde en etkili araçlardan biridir. Resmi ya da gayri resmi şekilde yapılan insan hakları eğitimi yaratıcı öğretme yöntemleri, bilginin yayılması ve tutumların değiştirilmesi vasıtasıyla evrensel bir insan hakları kültürüne ulaşmak için çalışmaktadır.

BM İnsan Hakları Eğitimi için On yıl (1995–2004)

İnsan Hakları Eğitimi için on yıl projesi, küresel bir insan hakları kültürünü geliştirmeyi ve dünya çapında insan haklarına ilişkin farkındalığı artırmayı hedeflemektedir. Bu çalışma şimdiden 40 kadar ülkenin insan hakları eğitimlerini, konuyu okul müfredatlarına taşımak gibi yollarla, geliştirmelerini sağlamıştır. Benzer biçimde birçok ülke, insan hakları eğitimini geliştirme çabalarına ulusal eylem planları hazırlayarak ulusal kurumları aracılığıyla katılmıştır.

İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi

İnsan haklarının teşviki ve korunmasında BM’nin faaliyetlerinin rolü ve çapı genişlemeye devam etmektedir. BM’nin faaliyetlerinin esas amacı, BM Antlaşması’nda yazıldığı üzere “Birleşmiş Milletler’in halkları”nın onuruna eksiksiz saygıyı temin etmektir. Birleşmiş Milletler, uluslararası mekanizması aracılığıyla,  pek çok cephede çalışmaktadır:

Küresel vicdan 

Birleşmiş Milletler, devletlerin davranışları için kabul edilebilir, makul, uluslararası davranış standartları belirlemiştir. Genel Kurul’da hazırlanan çeşitli bildirge ve sözleşmeler vasıtasıyla, insan hakları ilkelerinin evrenselliği işaret edilerek, bu standartları tehdit eden uygulamalara karşı bütün dünya uyarılmıştır.

Yasa yapıcı

Birleşmiş Milletler uluslararası hukukun daha önceden yapılmamış bir şekilde kanunlaştırılmasında güdümleyici rol oynamıştır. Bu sayede kadınlar, çocuklar, mahkumlar, tutuklular ve zihinsel engeller gibi grupların insan hakları ve de soykırım, ırksal ayrımcılık ve işkence gibi ihlaller öncesinde neredeyse tümüyle hususi olarak devletlerarası ilişkilere odaklanan uluslararası hukukun temel özelliklerinden biri haline gelmiştir.

Denetleyici Özelliği

Birleşmiş Milletler insan haklarının tanımlanmaktan öte korunmasını teminat altına almada esaslı bir rol oynamaktadır. Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmeleri (1966) uluslararası kurumları, devletlerin yükümlülüklerine nasıl ve ne ölçüde uyumlu yaşadıklarını denetlemekle yetkilendiren antlaşmaların ilk örneklerindendir. İnsan Hakları Komisyonu’nun oluşturduğu antlaşma kurumları, özel raportörler ve çalışma gruplarının her biri uluslararası standartlara uyumu denetleyen ve ihlal iddialarını soruşturan prosedür ve mekanizmalara sahiptirler. Onların özel durumlara ilişkin almış oldukları kararlar, ancak pek az hükümetin karşı gelmek isteyeceği ahlaki bir ağırlık taşımaktadır.

Soğukkanlılık Merkezi 

 OHCHR insan hakları ihlali iddialarına ilişkin grup ve bireylerden duyumlar almaktadır. Her yıl 100.000’den fazla şikayet alınmaktadır. OHCHR anlaşmalar ve önergelerle getirilen uygulama prosedürleri ışığında kendisine ulaşan haberler için uygun BM kurumları ve mekanizmalarına başvurmaktadır. Acil müdahale istekleri faks (41-22-917-9022) ve e-posta yoluyla (tb-petitions@ohchr.org OHCHR’ye ulaştırılabilmektedir.

Hak Savunucu 

Bir raportör ya da bir çalışma grubunun başkanı işkence veya ilerde olabilecek mahkemelerin yetkisi dışında bir infaz gibi ciddi bir insan hakları ihlalinin gerçekleşmek üzere olduğunu öğrenirse, ilgili devlete durumun aydınlatılmasını ve iddia sahibi mağdurun haklarının korunması garantisini talep eden acil bir mesaj ulaştırmaktadır.

Araştırmacı

Birleşmiş Milletler, insan hakları hukukunun gelişmesi ve uygulanması için elzem olan verileri derlemektedir. Örneğin, bazı ülke bazlı çalışmalar yerli halkların haklarını korumak için geliştirilen bir belgeye dayanak teşkil etmiştir. BM kurumlarının isteği üzerine OHCHR tarafından hazırlanan çalışma ve raporlar, yeni politikalar, ve uygulamalar kurumların insan haklarına olan saygısını arttırmak için yol gösterici olmuştur.

Temyiz Mahkemesi Niteliği

Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Yok Edilmesi Uluslararası Sözleşmesi, İşkenceye Karşı Sözleşme, Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi, Uluslararası Sözleşmesinin Ek Protokolü ve de Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin Birinci Ek Protokolü gereğince, bireyler bütün iç başvuru yollarını denedikten sonra ilgili başvuru prosedürüne onay vermiş olan devletlere karşı şikâyette bulunabilir. Bunun yanında, İnsan Hakları Komisyonu her yıl STK’lar veya bireylerce sunulan sayısız şikayet haberi almaktadır.

Doğru bilgi tespitçisi özelliği

 İnsan Hakları Komisyonu belirli suistimal olayları ve belli bir ülkedeki ihlalleri denetlemeye ve rapor etmeye dönük çeşitli mekanizmalar oluşturmuştur. Bu, politik açıdan hassas, insani ve bazen de tehlikeli görev özel raportörlere ya da temsilcilere ve çalışma gruplarına emanet edilmiştir. Onlar görevlerini ifa ederken; bilgi toplamakta, yerel gruplar ve hükümet yetkilileriyle iletişim kurmakta, ilgili hükümet izin verdiği takdirde olay yerine ziyarette bulunmakta ve insan haklarına saygının nasıl güçlendirilebileceğine dair tavsiyelerde bulunmaktadırlar.

Diplomasi

Genel Sekreter ve BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri, mahkumların serbest bırakılması ve ölüm cezalarının tatbiki konularında insan haklarına ilişkin endişelerini üye devletlere gizlilik içinde bildirir. İnsan Hakları Komisyonu apaçık ortada olan şiddet vakalarını engelleme niyetiyle Genel Sekreter’den duruma müdahale etmesini veya durumu inceleyecek bir uzman göndermesini isteyebilir. Genel Sekreter aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in haklı endişelerini iletmek ve saldırılara engel olmak amacıyla arabuluculuk yaparak sessiz diplomasi yürütebilir.

19 Aralık – Hukuk Takvimi

0
19 Aralık Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.

19 Aralık – Hukuk Takvimi

1921
5 Aralık’ta yapılan plesibit üzerine, Konstantin, Yunanistan Kralı olarak Atina’ya döndü.
 1920
Guyana’nın ilk kadın Cumhurbaşkanı olan Janet Jagan göreve başladı. Jagan, 17 Mart 1997 – 19 Aralık 1997 arasında başbakanlık ve 19 Aralık 1997 – 11 Ağustos 1999 arasında Cumhurbaşkanlığı yaptı.

Janet Jagan
 1921
Hıyaneti Vataniye Kanunu kapsamındaki bazı suçlar için öngörülen af kanunu çıkarıldı. TBMM Hükümeti, devam eden savaşta orduya asker temin etmek amacıyla bu af yasasını çıkardı ve halkın birlik içinde milli mücadeleye destek vermesini amaçladı.
 1954
Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi, 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalandı. Ortak kültür ve medeniyeti keşfetmek, yardımlaşmak ve korumak temel amaçlardandır. Avrupa Konseyi çerçevesinde imzalanan ilk antlaşmalardandır.
 1961
Nuremberg Mahkemesi (Judgment At Nuremberg) vizyona girdi. Yapımcılığını ve yönetmenliğini Stankey Kramer’in üstlendiği film, izleyiciyi sarsan bir sinematografi ile Hitler’in emrinde çalışan faşist rejime mensup, savaş suçlusu dört yargıcın yargılanmasını ve arka plandaki soykırımı işlemektedir.
 1962
Birleşmiş Milletler  Genel Kurulu, Sığınma Hakkına İlişkin olarak 19 Aralık 1962 tarihli 1839 (XVII) sayılı kararını aldı.
 1966
Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, 19 Aralık 1966 tarihinde imzaya açıldı. Sözleşme, 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı BM kararıyla kabul edilmiş ve 41. madde dışında, 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girmişti.
 1968
Birleşmiş Milletler, silahlı çatışma hallerinde insan haklarına saygı ve sivil nüfusun korunması için temel prensipler konusunda 2444 (XXIII) sayılı kararını aldı.
 1972
Büyük Anadolu Partisi, 19 Aralık 1972 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı. Kapatma kararının gerekçesi 23 Mart 1973 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı. Büyük Anadolu Partisi, 4 Kasım 1969 tarihinde İstanbul’da kurulmuş, Cumhuriyet Başsavcılığı 11/10/1972 gününde Büyük Anadolu Partisi’nin kapatılması istemiyle dava açmış, 19 Aralık 1972 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır. 1986 yılında kurulan ve Anayasa Mahkemesi tarafından 1992 yılında kapatılan Büyük Anadolu Partisi(BAP) ile karıştırılmamalıdır. 
 1978
Maraş Katliamı olarak bilinen Kahramanmaraş Olayları başladı. 26 Aralık‘a kadar süren olaylarda 111 kişi öldü, 176 kişi yaralandı.

 1984
Çin ve Birleşik Krallık, Hong Kong’un 1 Temmuz 1997’de Çin Halk Cumhuriyeti’ne devredilmesi konusunda anlaştı.
 1989
Bileşmiş Milletler, Çölleşmeyle Mücadele Eylem Planının uygulanmasına dair 19 Aralık 1989 tarihli ve 44/172 sayılı Genel Kurul kararını aldı.
 1991
Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, bugünkü ve gelecek kuşaklar için küresel iklimin korunmasına dair 46/169 sayılı Genel Kurul kararını aldı.
 1991
Avrupa Birliği, 3925/91 (EEC) sayılı kararıyla, kişilerin Birlik içi uçuşlarında kabin ve el bagajlarına ve Birlik içi deniz geçişlerinde bagajlarına yönelik kontrollerin ve formalitelerin kaldırılması hususundaki Konsey Tüzüğünü çıkardı.
 1996
Danimarka, İzlanda ve İskandinav Ülkeleri Schengen‘e dahil oldu. (İsveç, Norveç, Finlandiya)

Shengen Vizesi
 2000
Ölüm orucu ve açlık grevlerinin devam ettiği 20 cezaevine müdahale edildi. Hayata Dönüş adı verilen operasyonun ilk gününde, Çanakkale ve Ümraniye cezaevleri hariç 18 cezaevinde eylem sona erdirildi. Olaylar nedeniyle büyük insan hakları ihlalleri yaşandı. Adli Tıp Kurumu, 19 Aralık 2000 tarihinde düzenlenen operasyonlarda, Bayrampaşa Cezaevi’nde ölen üç tutuklunun savcı denetiminde yapılan otopsisinde, cesetlerin, mermi çekirdekleri çıkarıldıktan sonra Adli Tıp’a teslim edildiklerinin ortaya çıktığını açıkladı. 
 2009
 Gazeteci İsmail Cihan Hayırsevenler, Bandırma’da öldürüldü.
2011
Liechtenstein, Avrupa Birliği Schengen anlaşmasına katıldı.
2011
BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Bireysel Başvuru Usulüne İlişkin İhtiyari Protokol Kapsamındaki Usul Kuralları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 19 Aralık 2011 tarihli ve 66/138 sayılı kararıyla kabul edildi. Protokol, 14 Nisan 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, İhtiyari Protokol’ü 24 Eylül 2012 tarihinde imzaladı. Türkiye, İhtiyari Protokol’ü 24 Eylül 2012 tarihinde imzalamış, onayın uygun bulunduğuna ilişkin 9 Mart 2017 tarih ve 6976 sayılı Kanun, 3 Nisan 2017 tarih ve 30027 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
 2012
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 19 Aralık 2011 tarihli toplantısında, “Kız çocuklarının çocuk haklarından eşit olarak yararlanmadığını, onlara  verilecek her türlü desteğin kız çocuklarına karşı ayrımcılığı ve şiddeti önleyeceğini, onları güçlendireceğini ve bunun toplumsal açıdan yararını önemle vurgulayarak” 11 Ekim gününün “Dünya Kız Çocukları Günü” olarak kabul edilmesine oybirliğiyle karar vermişti. 2012 yılından beri 11 Ekim tarihi, kız çocuklarının eğitim, sağlık, güvenlik, beslenme, gelişim gibi haklarını eşit olarak kullanması ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılık ve şiddete son verilmesi çağrılarının yapıldığı bir gün olarak kutlanmaktadır.
2023
Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde 18i tutuklu 108 siyasetçinin yargılandığı Kobanê Davasına devam edildi. Sincan Cezaevi Kampüsü’nde yapılan duruşmasıyı Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğlulları ve Tuncer Bakırhan da izledi. Figen Yüksekdağ, esas hakkındaki mütaalaya karşı savunmasını yaptı: “Bizlere karşı sergilenen siyasi tasfiye operasyonunun doğal ve kaçınılmaz sonuçlarından biri yaşanıyor. Toplum ekonomik olarak, değerler yapısı olarak dibe vuruyor. Bununla birlikte yozlaşma, bıkkınlık, sosyal dinamiklerini yitirme durumu yaşanıyor.”
2023
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 54. Hukuk Dairesi, yerel mahkemece görülerek reddedilen bir kira uyarlama davasında, ‘kiralarda yüzde 25 artış düzenlemesini’ tartışmaya açan bir karar vererek  yüzde 25 sınırının ‘adil olmadığına’ hükmetti.
2023
Depremin üzerinden 10 aydan fazla süre geçmesine rağmen Malatya’da adliye sorununun çözülemediği, adliyesinin yedi ayrı binada hizmet vermesi nedeniyle avukatların duruşmalara yetişemediği, halkın mağdur olduğu bildirildi. Malatya Barosu, sorunun çözümü için 20 Aralık’ta ‘Tek çatıda adliye’ yürüyüşü düzenleyeceğini duyurdu. Yürüyüşe, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Erinç Sağkan‘ın da katılacağı açıklandı.
2023
Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Merkezi, BİRTEK-SEN ve Özak Tekstil işçilerine yönelik baskılara ilişkin yazılı açıklama yaptı. Valiliğin 29 Kasım 2023 tarihli il genelini kapsayan eylem yasağı kararına atıf yapılan açıklamada: “Mülki amirler, kolluk makamları ve adli makamların bu tutumları, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ifade özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, kişi özgürlüğü ve güvenliği gibi birden çok temel hak ve özgürlüğü ihlal etmiş, hukuka aykırı biçimde sınırlandırılmasına yol açmıştır.” denildi. 
2023
Atatürkçü Düşünce Derneği, tarikat ve cemaatlerle protokol yapmaya devam edeceklerini açıklayan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu: ‘Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin gerektirdiğini yapmak insan olmak için kâfidir.’
2023
78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, kapatılan Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak amacıyla bir günlük “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” kampanyasına katıldığı gerekçesiyle ve “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla 1 yıl 3 ay hapis alması nedeniyle bulunduğu Marmara 5 No’lu Kapalı Cezaevi’nden(Silivri) tahliye edildi.
2023
BM, İsrail saldırısının durması için sesini yükseltti. UNICEF, Gazze’de ampüte edilen çocukların bu kez hastanelerde vurulmasına örnek vererek öfkesini dile getirdi. DSÖ, “Dünyanın bunun devam etmesine izin vermesi inanılacak gibi değil” dedi.
2023
İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi Hapishaneler Komisyonu, “Hayata Dönüş Operasyonu”nun 23. yıldönümünde açıklama yaptı. Derneğin açıklamasında, hapishanelerdeki hak ihlallerine ve tecrit sistemine değinildi: “Tecridin en ağır halinin uygulandığı 14 F Tipi, 7 S Tipi, 22 Yüksek Güvenlikli ve 14 Y Tipi hapishane ile mahpuslar ağır bir izolasyona tabi tutuluyor.”
2023
Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan, Türkiye Adalet Akademisi tarafından düzenlenen “Akademi Söyleşileri” kapsamında hâkim ve savcı adayları ile bir araya gelerek “Cumhuriyet’in 100. Yılında Anayasa Yargısı” başlıklı bir konuşma yaptı. Hakim ve savcı adaylarına konuşma yapan AYM Başkanı Zühtü Arslan, “Uzaktan kumandalı yargı da yargıç da olmaz” dedi.
2023
Gazeteci Murat Ağırel’in Cumhuriyet’te yayımlanan ’50 bin TL’lik biletler’ başlıklı yazısı hakkında yapılan suç duyuru hakkında takipsizlik kararı verildi. Kararda ifade özgürlüğüne vurgu yapılarak “kullanılan dilin haberin niteliği gereği sert, tahrik edici, şaşırtıcı ve çarpıcı olduğu ve fakat basın ve ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kaldığı” belirtildi. 

19 Aralık - Hukuk Takvimi

19 Aralık – Hukuk Takvimi

Müzik Sektörü Meslek Birlikleri

0
Müzik Sektörü Meslek Birlikleri
1. MESAM (Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi : 11.08.1986
Adresi : Sıracevizler Cad. Esen Sok. Saruhan Plaza No :6 Kat: 6
Bomonti,Şişli/İstanbul
Telefon : 0.212.296 99 10
Faks: 0.212.296 99 26

Web Adresi: www.mesam.org.tr

 

 2. MSG (Musiki Eseri Sahipleri Grubu Meslek Birliği )
Kuruluş Tarihi : 26.07.1999
Adresi : Esentepe Mahallesi Haberler Sokak No: 4
Şişli / İSTANBUL
Telefon : 0.212.267 45 15
Faks: 0.212.267 45 60
Web Adresi: www.msg.org.tr
 
3.  MÜYOR-BİR (Müzik Yorumcuları Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi : 19.04.2000
Adresi : Harbiye M. Cumhuriyet C. Dörtler Apt. No:42 K:2 D:2
Elmadağ Şişli/İstanbul
Telefon : 0212 241 74 76
Faks:0.212.241 74 79
Web Adresi: www.muyorbir.org.tr
4. MÜZİKBİR (Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi : 14.04.2008
Adresi: Fevzipaşa Cad. Bilgili Apt. No:42 D. 4 Fatih / İSTANBUL
 Tel: 0212. 532 57 52 – 53
Faks: 0212 532 56 33
Web Adresi: www.muzikbir.org
 
5. MÜ-YAP (Mü-Yap Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birl.)
Kuruluş Tarihi : 03.08.2000
Adresi :Kuloğlu Mah.Turnacıbaşı Sok. No: 6 Kat:5   Beyoğlu/İSTANBUL
Telefon :0.212.292 46 13 (pbx)
Faks: 0.212.292 46 17
Web Adresi: www.mu-yap.org
6. MÜYA-BİR (Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği)
Kuruluş Tarihi: 22.08.2006 / 137587
Adresi : Merkez Efendi Mah. Mevlana Cad. Tercüman Sitesi A-10 Blok  Kat: 8
Daire: 36 Cevizlibağ/Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: 0212.582 12 83- 84- 60 pbx
Faks:0.212.582 12 64
Web Adresi: www.muya-bir.org.tr

Ombudsman Akademik Dergisi

0
Ombudsman Akademik

Ombudsman Akademik Dergisi, Kamu Denetçiliği Kurumu tarafından çıkarılan süreli ve hakemli bir yayın organıdır.

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, kamu hizmetlerinin işleyişinde bağımsız ve etkin bir şikayet mekanizması oluşturmak suretiyle, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını denetlemektedir. Kurum, insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde idareye önerilerde bulunmak amacıyla kurulmuştur ve derginin yayını da bu çerçeve içindedir.

Ombudsman Akademik Dergisi

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık yasal görevlerini yapmak yanında görevi ile uyumlu bilimsel çalışmalara da yönelmiş ve 2014 yılından itibaren “Ombudsman Akademik” hakemli dergisi yayımlamaya başlamıştır.

Ombudsman Akademik Dergisinin Yayın Alanı

Ombudsman Akademik Dergisi, kamu yönetiminde karşılaşılan sorunlara bilimsel çözümler bulunmasına ve idarede iyi yönetimin yerleşmesine katkıda bulunmayı amaçlayan ve bilimsel yazılar yayınlayan bir dergidir.

Ombudsman Akademik Dergisinde, Kamu Denetçiliği Kurumunu ve görev alanını ve dünya uygulamalarını doğrudan ilgilendiren konularda, idarenin işlem, eylem, tutum ve davranışı nedeniyle menfaati ihlal edilen bireylerin başvurularını ilgilendiren konularda, idarenin denetimini, hak arama yollarını, iyi yönetim ilkeleri ve benzeri şekilde idare hukuku ve kamu yönetimini ilgilendiren konularda yazılar yayınlamaktadır. Dergi ayrıca, kadın, çocuk, engelli ve benzeri insan hak ve hürriyetlerini ilgilendiren ulusal ve uluslararası mevzuat hükümlerini içeren konular ile adalet sistemimizde uzlaşma ve arabuluculuk gibi konularda bilimsel yayınlar yapmaktadır.

Ombudsman Dergisi Yayın İlkeleri

Ombudsman Akademik Dergisi resmi internet sitesinden Yayın İlkelerini ilan etmiştir. Bu ilkelere göre, yazılar, bilimsel ölçülere uygun, açık ve anlaşılır olmalı, Kamu Denetçiliği Kurumunun faaliyet alanı ile ilgili bütün konularda olmalı, iyi tanımlanmış bir problematiğe dayanmalı ve başlıklar bu problematikle uyumlu olmalıdır. Gönderilecek makaleler, daha önce başka bir yerde yayımlanmamış veya  yayımlanmak üzere gönderilmemiş olmalıdır.

Ombudsman Akademik Dergisi Hakemli Bir Dergidir

Ombudsman Akademik Dergisi Hakemli Bir Dergidir. Ombudsman Akademik Dergisi, 2017 yılından itibaren de TÜBİTAK ULAKBİM Sosyal ve Beşeri Bilimler Veri Tabanında taranmaya başlamıştır.Ombudsman Akademik Dergisinde yayımlanması kabul edilen çalışmaların tüm yayın hakları Ombudsman Akademik Dergisine aittir. Makalesi yayımlanan yazarlara, Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca Ödenecek Telif ve İşlenme Ücretleri Hakkında Yönetmeliğe uygun olarak Yayın Kurulu tarafından onaylanan miktarda telif ücreti ödenmektedir. Derginin yayın dili Türkçedir ve Yabancı dillerdeki çalışmaların yayımlanması Editörler Kurulunun kararına bağlıdır.

Akademik Dergi İletişim

Yazışma adresi: Kavaklıdere Mah. Zeytindalı Caddesi No:4 Çankaya ANKARA

İletişim Bilgileri İnternet adresi: www.ombudsman.gov.tr

e-posta: dergi@ombudsman.gov.tr

Dr. Ümit ŞAHİN

Kamu Denetçiliği Kurumu

Kavaklıdere Mah. Zeytindalı Cad. No:4 Çankaya/ANKARA

Tel: 0312 465 22 00

e-posta: umit.sahin@ombudsman.gov.tr

İtiraz hakkı

0

İtiraz Hakkı, yasalar karşısında hakkının ihlal edildiğini düşünen her birey ve tüzel kişinin mahkemeler nezdinde hukuki yollara başvurmadan önce idari birimlere yapacağı başvurulardır. Hukuki yola başvurmadan önce gerek devlet organlarına ve gerekse hukuki muhataplarına yapacakları itiraz ile yanlış görülen iş ve işlemin düzeltilmesini talep hakkı kullanılır.

İtiraz hakkından genel olarak devlet organlarının yaptığı işlemlere karşı itiraz anlaşılsa da her türlü işe ve işleme karşı itiraz mümkündür. Örneğin;  idari para cezasına itiraz, her türlü idari iş ve işleme karşı itiraz, faturaya itiraz, ödeme emrine itiraz, ihtarnameye itiraz vb.

İtiraz hakkının kullanılmasında en önemli husus yasalarca önceden öngörülmüş olan sürelere dikkat edilmesidir.

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık

0
Kamu Denetçiliği Kurumu Binası

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası gereğince kurulmuş olan  Anayasal bir kurumdur. Kuruma özel kuruluş kanunu çıkarılmış ve 6328 sayılı Kanun ile kurum çalışmalarına başlamış, kurumun çalışma ve işleyişine dönük olarak yönetmelikler çıkarılmıştır.

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, idarenin işleyişi ile ilgili şikayetler üzerine, devletin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmak amacıyla kurulmuştur. Vatandaşlar, devletin ve devlete ait tüm kurum ve kuruluşların yaptığı iş ve işlemler hakkında kuruma başvuru yaparak sorunlarının çözüme kavuşturulmasını talep edebilmektedir.

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, TBMM Başkanlığına bağlı, kamu tüzel kişiliğini haiz, özel bütçeli, merkezi Ankara’da bulunan ve Başdenetçilik ile Genel Sekreterlikten oluşan bir kurumdur. Kurum, Ombudsmanlık olarak bilinmektedir. Başdenetçilik, TBMM tarafından dört yıllığına seçilen bir Kamu Başdenetçisi ve beş Kamu Denetçisinden oluşmakta, başdenetçi tarafından yönetilmekte ve temsil edilmektedir.

Kurumun Kuruluş Amacı

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, hukukun üstünlüğünün sağlanması, iyi yönetim ilkelerinin yerleştirilmesi ve halka karşı sorumluluk anlayışı içinde ve hakkaniyet temelinde kararlar alınabilmesi için bir denetim mekanizması olarak kurulmuştur. Kurum, 2013 yılından itibaren faaliyetlerini sürdürmektedir ve “halkın avukatı” sloganıyla çalışarak aldığı kararlar ile idareye yol göstermektedir.

Kamu Denetçiliği Kurumu Binası

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, idarenin hizmet kalitesinin yükseltilmesine, iyi yönetim ilkelerinin yerleşmesine, insan haklarının gelişmesine, hukukun üstünlüğünün sağlanmasına çalışmaktadır. Kurum, hak arama kültürünün yaygınlaşmasına, şeffaf, hesap verebilir, insan odaklı bir idarenin oluşmasına katkı sağlamak için faaliyetlerini yürütmektedir.

Avrupa Birliğinde kurulu bulunan Avrupa Ombudsmanı ve diğer devletlerdeki kurum yapılanmaları örnek alınmıştır

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, kamuoyunun eleştirisine açıklık ve değişim talebini karşılamak, hızlı ve etkili iletişim olanaklarına uygun olarak davranmaktadır. Kurum, toplumun taleplerine karşı daha duyarlı, katılımcılığa önem veren, açıklık, saydamlık, hesap verebilirlik, tarafsızlık, dürüstlük ve objektiflik ilkelerine bağlı kamu hizmeti verilmesini sağlamak için çalışmaktadır.

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, kamu kurumlarının etik değerlere uygun davranmasını sağlamak, yönetimde yolsuzlukların önlenmesine katkıda bulunmak, kaliteli kamu hizmeti sunulmasını, kamu yönetimine ve kurumlarına güvenin oluşmasını amaçlamaktadır.

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, Birleşmiş Milletler, OECD ve Avrupa Konseyi gibi Türkiye’nin üyesi olduğu uluslararası kuruluşların mevzuatına ve çalışmalarına uygun bir kamu hizmeti oluşturmak amacındadır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
Kamu Denetçiliği Kurumu Etik Komisyonu

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık bünyesinde oluşturulan Etik Komisyonu, devletin tüm kurum ve kurulları için, kamu görevlilerinin uymaları gereken etik davranış kurallarını belirlemek, bu kurallara uygun işleyişi sağlamak ve etik kuralların ihlali halinde, yargısal ve idari denetimin yanında, dış denetim yapmakla görevli bulunmaktadır.

Kamu Denetçiliği Kurumu Etik Komisyonunun görevleri, etik kültürünü yerleştirmek ve geliştirmek, personelin etik davranış ilkeleri konusunda karşılaştıkları sorunlarla ilgili olarak tavsiyelerde ve yönlendirmede bulunmak ve etik uygulamaları değerlendirmektir.

Komisyon, kamu görevlilerinin uyacakları mesleki ve etik ilke ve kuralları belirlemek, bunların uygulanmasını gözetmek, kamu görevlilerinin görevlerini eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak yapmalarını sağlamak ve etik kültürü ülkemizde benimsetmek ve yerleştirmek amacıyla kurulan Kamu Görevlileri Etik Kurulunun yaptığı çalışmalarla uyumlu bir program takip etmektedir.

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık ve Uluslararası Sözleşmeler

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık, Türkiye’nin kabul etmiş olduğu uluslararası mevzuatın yerleşmesi ve bu mevzuatta öngörülen kamu hizmeti kalitesine ulaşmak için görevlidir. Bu çerçevede, Soykırım Suçunun Önlenmesine Ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşmeİşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı SözleşmeMedeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokol, Ölüm Cezasının Kaldırılmasını Amaçlayan Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası SözleşmeKadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine İlişkin İhtiyari Protokol, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşmeye İlişkin Seçmeli Ek Protokol, Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşme, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile İlgili İhtiyari Protokol, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dahil Olmaları Konusundaki Seçmeli Protokol, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ye Ek Çocukların Silahlı Çatışmalara Dahil Olmaları Konusundaki İhtiyari Protokol, Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme, Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme, İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesine 2 No’lu Ek Protokol, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Terörizmin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi, Terörizmin (Tedhişçiliğin) Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi Tadil Protokolü, (Gözden Geçirilmiş) Avrupa Sosyal Şartı, Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı ile Dışişleri Komisyonu Raporu, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ulusal veya Etnik, Dinsel veya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına Dair Bildiri, Din veya İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair BildiriKadınlara Karşı Şiddetin Tasfiye Edilmesine Dair Bildiri, Gelişme Hakkına Dair Bildiri, Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart KurallarHerhangi Bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü, Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler, Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Küçüklerin Korunması İçin Kurallar, Hukuk Dışı, Keyfi ve Kısa Yoldan İnfazların Etkili Biçimde Önlenmesi ve Soruşturulmasına Dair Prensipler, Kanun Adamlarının Zor ve Silah Kullanmalarına Dair Temel Prensipler, Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri, Savcıların Rolüne Dair İlkeler, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin İhlaline İlişkin Haberleşmede Uygulanacak Prosedür, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin “Avrupa Cezaevi Kuralları” Başlıklı (87) 3 No’lu Tavsiye Kararı, Kopenhag Kriterleri, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Sonuç Bildirgesi (Helsinki Belgesi), Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı Yeni Bir Demokrasi, Barış ve Birlik Çağı, Avrupa Güvenlik Şartı, Avrupa Konseyi Statüsü, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye Ek Protokol, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’ne Ek Birinci, İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’ne Ek Ölüm Cezasının Her Koşulda Kaldırılmasına Dair 13 Nolu protokolİşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelelerin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi, İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesine 1 No’lu Ek Protokol, İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler (Paris Prensipleri) ve Birleşmiş Milletler Antlaşması kurumun çalışmalarına yön vermektedir.

Kamu Denetçiliği Kurumu-Ombudsmanlık Faks ve E-posta Yoluyla Başvuru Yapılabilmektedir.

Kamu Denetçiliği Kurumuna, faks veya elektronik posta yoluyla şikayet başvurusu yapılabilmektedir. Faks ve elektronik başvuru yapıldıktan sonra dilekçe asılları, 15 gün içerisinde Kuruma gönderilmelidir.

E-Devlet yoluyla yapılan başvurularda dilekçe aslının kuruma gönderilmesine gerek bulunmamaktadır.

E-Başvuru Sayfası>>

Başvuru formlarından size uygun olanını aşağıdaki bağlantılardan indirebilirsiniz.

Gerçek Kişi   Word Belgesi İndir   Pdf Belgesi İndir

Tüzel Kişi    Word Belgesi İndir    Pdf Belgesi İndir

https://www.ombudsman.gov.tr/rehber-sikca-sorulan-sorular/

Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi

0
Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dinsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi

Ulusal ya da etnik, dinsel ve dilsel azınlıklara mensup kişilerin hakları bildirgesi(DECLARATION ON THE RIGHTS OF PERSONS BELONGING TO NATIONAL OR ETHNIC, RELIGIOUS AND LINGUISTIC MINORITIES) Birleşmiş  Milletler Genel Kurulunun 18 Aralık 1992 tarihli ve 47/135 Sayılı Kararı ile ilan edilmiştir. 

Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi
Genel Kurul,
Birleşmiş Milletlerin temel amaçlarından birinin, Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edildiği üzere ırk, cinsiyet, dil veya din gibi bir ayrımcılığa tabi tutmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygıyı teşvik etme ve geliştirme olduğunu yeniden teyit ederek,
Temel insan haklarına, insanlık onuruna ve insanın değerine, erkekler ve kadınlar ile küçük-büyük bütün ulusların eşit haklara sahip olduklarına dair inancını yeniden teyit ederek,
Birleşmiş Milletler Şartı’nda, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye edilmesine dair Uluslararası Sözleşme’de, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nde, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nde, Din veya İnanca Dayanan Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrımcılığın Tasfiye edilmesine dair Bildiri’de, ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde ve ayrıca evrensel veya bölgesel düzeyde kabul edilmiş olan ve Birleşmiş Milletler Üyesi Devletlerin kendi aralarında meydana getirmiş oldukları diğer uluslararası belgelerde yer alan prensiplerin gerçekleştirilmesini sağlamayı arzu ederek,
Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup olan kişilerin hakları ile ilgili Yirmi yedinci maddesindeki hükümlerden esinlenerek,
Ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının korunmasının ve geliştirilmesinin, içinde yaşadıkları Devletin siyasal ve sosyal istikrarına katkıda bulunacağını dikkate alarak,
Bir bütün olarak toplumsal gelişme içinde ve hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir yapıda bütünleyici bir parça olarak ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup olan kişilerin haklarını sürekli bir biçimde geliştirmenin ve gerçekleştirmenin halklar ile Devletler arasında dostluğu ve işbirliğini güçlendirmeye katkıda bulunacağını vurgulayarak,
Azınlıkların korunmasında Birleşmiş Milletlerin önemli bir rol oynayabileceğini dikkate alarak,
Birleşmiş Milletler sistemi içinde, özellikle İnsan Hakları Komisyonu’nun, Azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Önlenmesi Altkomisyonu’nun, İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmeleri ve ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili diğer uluslararası insan hakları belgelerine göre kurulmuş olan organların bugüne kadar yaptıkları işi akılda tutarak,
Azınlıkların korunmasında ve ulusal veya etnik, dinsel veya dinsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının geliştirilmesi ve korunmasında Hükümetlerarası örgütler ile hükümetlerdışı örgütlerin önemli işler yapmış olduklarını dikkate alarak,
Ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin hakları konusunda uluslararası insan hakları belgelerinin etkili bir biçimde uygulanmasını daha fazla güvence altına alma ihtiyacını kabul ederek,
Ulusal veya Etnik, Dinsel veya Dilsel Azınlıkların Korunmasına dair Bildiri’yi ilan eder:
Madde 1

1. Devletler azınlıkların varlıklarını, ulusal ya da etnik, kültürel, dinsel ve dilsel kimliklerini bulundukları bölgeler içinde koruyup bu kimliklerin gelişmesini destekleyici koşulları teşvik ederler.

2. Devletler bu sonuçlara ulaşmak için uygun yasal ve diğer tedbirleri alırlar.

Madde 2

1. Ulusal ya da etnik, dinsel ve dilsel azınlıklara mensup kişiler (buradan sonra azınlık mensubu kişiler olarak tanımlanacaklardır) kendi kültürlerini sürdürme, kendi dinlerini açıkça ifade etme ve uygulama, kendi dillerini özel yaşamlarında ve kamu alanında özgürce ve hiçbir müdahaleye veya ayrımcılığa maruz kalmaksızın kullanma hakkına sahiptirler.

2. Azınlık mensubu kişilerin kültürel, dinsel, toplumsal, ekonomik ve kamusal hayata etkin bir şekilde katılma hakları vardır.

3. Azınlık mensubu kişilerin ulusal düzeyde ve gerektiğinde bağlı bulundukları azınlıkla ilgili veya yaşadıkları bölgeler hakkında alınan kararlara, bölgesel düzeyde ve ulusal yasalara ters düşmeyecek bir biçimde etkin olarak katılma hakları vardır.

4. Azınlık mensubu kişilerin kendi kurumlarını kurma ve bu kurumları sürdürme hakları vardır.

5. Azınlık mensubu kişiler, mensubu oldukları grubun diğer üyeleriyle ve başka bir azınlığa mensup kişilerle olduğu kadar ulusal ya da etnik, dinsel ya da dilsel bağlarla bağlı oldukları başka devletlerin vatandaşı olan kişilerle de, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın, sınırlar ötesi, özgür ve barışçıl ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri sürdürmek hakkına sahiptirler.

Madde 3

1. Azınlık mensubu kişiler, bu Bildirgede yer alan haklar da dahil olmak üzere, diğer bütün haklarından bireysel olarak veya mensubu oldukları grubun diğer üyeleriyle birlikte, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmaksızın yararlanabilirler.

2. Azınlık mensubu hiçbir kişi için, bu Bildirgede yer alan hakları kullanma veya kullanmama nedeniyle hiçbir dezavantaj söz konusu olamaz.

Madde 4

1. Devletler gerektiğinde, azınlık mensubu kişilerin, hiçbir ayrımcılığa maruz kalmaksızın ve yasalar önünde tam bir eşitlik içinde, insan haklarından ve temel özgürlüklerden tam ve etkin bir şekilde yararlanmalarını güvence altına alacak tedbirler almakla yükümlüdürler.

2. Devletler, ulusal hukuku ihlal eden ve uluslararası standartlara aykırı olan bazı özel durumlar hariç, azınlık mensubu kişilerin kendi özelliklerini ifade etmeleri ve kendi kültürlerini, dillerini, dinlerini, gelenek ve göreneklerini geliştirebilmeleri için uygun koşulları yaratacak tedbirler alacaklardır.

3. Devletler, azınlık mensubu kişilerin, uygun durumlarda, anadillerini öğrenmeleri veya ana dillerinde öğrenim görmeleri için yeterli olanakları yaratacak uygun tedbirleri almalıdırlar.

4. Devletler, uygun durumlarda, kendi sınırları içerisindeki azınlıkların tarih, gelenek, dil ve kültürleri konusundaki bilgilerini teşvik amacıyla, eğitim alanında uygun tedbirler almalıdırlar. Azınlık mensubu kişiler, topluma ait tüm bilgilere ulaşabilecek yeterli olanaklara sahip olmalıdırlar.

5. Devletler, azınlık mensubu kişilerin, ülkenin ekonomik gelişme ve kalkınma sürecine tam katılımını sağlayıcı nitelikte uygun tedbirler düşünmelidirler.

Madde 5

1. Ulusal politika ve programların planlanması ve uygulanmasında azınlık mensubu kişilerin meşru hakları gözetilecektir.

2. Devletlerarası işbirliği ve yardım programları, azınlık mensubu kişilerin meşru çıkarları gözetilerek planlanmalı ve uygulanmalıdır.

Madde 6

Devletler, azınlık mensubu kişilerle ilgili sorunlarda, karşılıklı anlayış ve güveni geliştirmek amacıyla, bilgi ve deneyimlerin alışverişi dahil olmak üzere, her konuda işbirliği yapmalıdırlar.

Madde 7

Devletler bu Bildirgede yer alan haklara saygıyı geliştirmek amacıyla işbirliği yapmalıdırlar.

Madde 8

1. Bu Bildirgedeki hiçbir şey, devletlerin, azınlık mensubu kişilerle ilgili uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmelerini engelleyemez. Devletler, özellikle, taraf oldukları uluslararası sözleşmeler ve anlaşmalarla üstlenmiş oldukları yükümlülükleri ve taahhütleri iyi niyetle yerine getireceklerdir.

2. Bu Bildirgede yer alan hakların kullanılması hiç kimsenin, evrensel olarak kabul edilmiş insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanmasını engelleyemez.

3. Devletlerin, bu Bildirgede yer alan hakların etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamak üzere aldıkları tedbirler; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan eşitlik ilkesine hiçbir biçimde aykırılık taşıyamaz.

4. Bu Bildirgedeki hiçbir şey, devletlerin egemen eşitliği, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığı da dahil olmak üzere, Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı hiçbir faaliyete izin verecek biçimde yorumlanamaz.

Madde 9

Birleşmiş Milletler sisteminin uzman kuruluşları ve diğer organizasyonları, kendi ilgi alanları içerisinde, bu Bildirgede belirtilen hakların ve prensiplerin tam olarak gerçekleşmesine katkıda bulunacaktır.

Birleşmiş Milletler-UN

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma – Ay Anlaşması

0
Devletlerin Ay'da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma (Agreement Governing the Activities of States on the Moon and Other Celestial Bodies), 1972 yılından 1979 yılına kadar alt komitelerde değerlendirilmiş, 18 Aralık 1979 tarihinde genel Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilerek imzaya açılmış, 11 Temmuz 1984 tarihinde yeterli imzaya ulaştıktan sonra yürürlüğe girmiştir. Ay Sözleşmesi ve Ay Anlaşması olarak da adlandırılan sözleşmeye göre, gök cisimlerinde gök cisimlerinin yörüngesinde yargı yetkisi uluslararası topluluğa bırakılmakta; Birleşmiş Milletler Antlaşması ve uluslararası hukukun yetkisi kabul edilmektedir.

Ay Sözleşmesi, uzaydaki faaliyetleri yaygın ülkeler tarafından onaylanmamıştır. Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma olarak  bilinen Ay Anlaşması, tüm gök cisimlerinde yargı yetkisini uluslararası topluma bırakmakta ve uzayın insanlığın ortak hazinesi olduğu fikrine dayanmaktadır.  Birleşmiş Milletler Şartı‘na paralel düzenlemeler getiren anlaşma  insanlı uzay uçuş programına sahip olan gelişmiş ülkeler tarafından onaylanmadığından başarısızlığa uğramıştır.

Türkiye Cumhuriyeti anlaşmayı onaylayarak 23 Şubat 2011 tarihinde mecliste kabul etmiş, onay kanunu Resmi Gazetenin 12 Mart 2011 tarihli sayısında yayınlanmıştır.  

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma 1979 tarihinde kabul edilmiştir. 

Türkiye, Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma‘yı (Agreement Governing the Activities of States on the Moon and Other Celestial Bodies) 23/2/2011 tarihli ve 6147 sayılı kanunla onaylamıştır.

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma

Bu Anlaşma’ya Taraf Devletler,

Devletlerin Ay ve diğer gök cisimlerinin keşfi ve kullanımı yolundaki başarılarını kaydederek,

Dünya’nın doğal bir uydusu olarak Ay’ın, uzayın keşfinde önemli bir rolü olduğunu kabul ederek,

Ay’ın ve diğer gök cisimlerinin keşfi ve kullanımında Devletler arasındaki işbirliğinin eşitlik temelinde gelişimini desteklemeye kararlı olarak,

Ay’ın uluslararası bir çatışma alanı olmasını önlemeyi arzu ederek,

Ay’ın ve diğer gök cisimlerinin doğal kaynaklarının kullanılmasından doğabilecek yararlan akılda tutarak,

Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma’yı, Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşma’yı, Uzay Cisimlerinin Verdiği Hasardan Dolayı Uluslararası Sorumluluk Hakkında Sözleşme’yi ve Uzaya Gönderilen Cisimlerin Tescili Sözleşmesi’ni anımsayarak,

Bu uluslararası belgelerdeki hükümlerin, uzayın keşfi ve kullanılmasında gelecekte gerçekleştirilecek ilerlemeleri dikkate almak suretiyle, Ay ve diğer gök cisimlerine ilişkin hususlarda, somut biçimde uygulanması ve geliştirilmesi zorunluluğunu göz önünde tutarak,

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma’nın TBMM’de kabulü
(Devletlerin Ay ve Diğer Göksel Bedenlere Yönelik Faaliyetlerini Yöneten Anlaşma) 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Aşağıdaki hususlar üzerinde anlaşmışlardır:
Madde 1

1- Bu Anlaşma’nın Ay ile ilgili hükümleri, Dünya hariç; güneş sistemi içindeki bütün diğer gök cisimleri için de, bu gök cisimlerinden herhangi biri için özel yasal kurallar yürürlüğe girmedikçe, geçerli olacaktır.

2- Bu Anlaşma’nın amaçlan doğrultusunda Ay hakkında yapılan atıflar; Ay’a gidiş için izlenen yollar ve onun etrafındaki diğer yörüngeleri de içerir.

3- Bu Anlaşma, yer ötesinden dünya yüzüne doğal yollardan ulaşan yer ötesi maddelere uygulanmaz.

Madde 2

Ay üzerinde keşif ve kullanma faaliyetleri dahil bütün faaliyetler, diğer Taraf Devletlerin çıkarları gerektiği biçimde dikkate alınmak suretiyle, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasındaki çıkarlara uygun olarak ve uluslararası işbirliği ve karşılıklı anlayışı desteklemek amacıyla, 24 Ekim 1970’te Genel Kurul tarafından kabul edilmiş olan Birleşmiş Milletler Şartı Uyarınca Devletler Arasında işbirliği ve Dostane İlişkiler Hakkında Uluslararası Hukuk İlişkilerine Dair Bildiriyi hesaba katarak ve uluslararası hukuk, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca yürütülür.

Madde 3

1- Ay, bütün Taraf Devletlerce yalnızca barışçı amaçlarla kullanılacaktır.

2- Ay üzerinde herhangi bir tehdit, güç kullanımı veya diğer bir düşmanca hareket veya düşmanca hareket tehdidi yasaklanmıştır. Benzer şekilde Ay’dan böyle bir hareketi gerçekleştirmek için yararlanmak veya Dünya’ya, Ay’a, uzay araçlarına, bu araçların personeline veya insan yapısı uzay cisimlerine ilişkin olarak benzer hareketler için kullanma tehdidinde bulunmak da yasaklanmıştır.

3- Taraf Devletler, Ay etrafında bir yörüngeye veya Ay yönünde veya etrafında diğer bir yola, nükleer silah veya diğer her tür kitle imha silahı taşıyan hiçbir araç koyamazlar, Ay toprakları içinde veya yüzeyine böyle silahlar yerleştiremezler veya kullanamazlar.

4- Ay üzerinde askeri üsler ve tesisler kurmak ve tahkimat yapmak, her tür silah denemeleri ve askeri manevralar yapmak yasaklanmıştır. Bilimsel araştırma amaçlarıyla veya diğer her türlü barışçı amaçla askeri personel kullanılması yasaklanmamıştır. Ay’ın barışçı amaçlı keşfi ve kullanımı için gerekli her türlü donatım veya tesisatın kullanılması da yasaklanmamıştır.

Madde 4

1- Ay’ın keşfi ve kullanımı bütün insanlığa ait faaliyet alanı olacak ve ekonomik veya bilimsel gelişme düzeyleri ne olursa olsun, bütün ülkelerin iyiliği ve yaran için yürütülecektir. Mevcut ve gelecek kuşakların çıkarlarına olduğu kadar, BM Şartı’na uygun şekilde ekonomik ve sosyal gelişme koşullarını ve daha yüksek yaşam standartlarını destekleme ihtiyaçlarına gerekli dikkat gösterilecektir.

2- Taraf Devletler, Ay’ın keşfi ve kullanımı ile ilgili etkinliklerde işbirliği ve ortak yardımlaşma ilkesi ile hareket edeceklerdir. İşbu Anlaşma’nın uygulanmasında uluslararası işbirliği; mümkün olan en geniş ölçüde çok taraflı veya iki taraflı olarak ya da uluslararası hükümetlerarası teşkilatlar aracılığıyla yapılır.

Madde 5

1- Taraf Devletler Ay’ın keşfi ve kullanılmasına ilişkin faaliyetlerini, mümkün ve uygulanabilir olduğu ölçüde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne, dünya bilim çevrelerine” ve kamuya bildireceklerdir. Ay’a yapılan her seyahatin takvimi,.amaları, cereyan edeceği yerler, yörüngelerin parametreleri ve süresine ilişkin bilgiler, seyahatin başlamasından sonra mümkün olduğu kadar kısa zamanda ve bilimsel sonuçlar dahil seyahatin neticeleri hakkındaki bilgileri de seyahat son bulur bulmaz bildirilecektir. Bu seyahatin altmış günden fazla sürmesi halinde, her türlü bilimsel sonuç hakkındakiler dahil, seyahatin cereyanına ilişkin bilgiler, her otuz günde bir dönemsel olarak verilir. Seyahatin altı aydan fazla sürmesi halinde, sonradan sadece bu bilgilere kayda değer eklemeler varsa bildirilir.

2- Bir Taraf Devlet, diğer bir Taraf Devletin, Ay’ın aynı bölgesinde, Ay etrafında aynı yörüngeye veya Ay yönünde veya etrafında aynı hareket yollarında aynı zamanda faaliyetler yürütmeyi planlamış bulunduğunu öğrendiği takdirde, kendi faaliyetlerinin planını ve takvimini derhal diğer Devlet’e haber verir.

3- Taraf Devletler, işbu Anlaşma uyarınca gerçekleştirdikleri faaliyetlerde Ay dahil Uzay’da gözlemlemiş ve saptamış bulundukları insan sağlığını ve hayatını tehdit edici bulguları ve aynı şekilde her türlü yaşam belirtisini Genel Sekretere, uluslararası bilim çevrelerinde ve kamuya bildirir.

Madde 6

1- Ay’da, bütün Taraf Devletler için, herhangi bir ayrıma tabi olmadan; eşitlik temelinde ve uluslararası hukukla uyum halinde, bilimsel araştırmalar yapma özgürlüğü olacaktır,

2- Bilimsel araştırmaları yürütmede ve bu Anlaşmanın hükümlerini geliştirmede, Taraf Devletler Ay’da maden ve diğer cisimlerden örnekler toplamak ve almak hakkına sahip olacaklardır. Bu örnekler, bunların toplanmasını sağlayan Devletlerin uhdesinde kalacaktır ve bilimsel amaçlarla kullanılabilecektir. Taraf Devletler, bu örneklerin diğer ilgi gösteren taraf devletlerce ve uluslararası bilimsel toplulukça bilimsel araştırmalar için kullanılmasına olanak vermeyi göz önünde bulunduracaktır. Taraf Devletler, bilimsel araştırmalar sırasında Ay’ın madenlerinden ve diğer cisimlerinden bu araştırmaları desteklemek amacıyla uygun miktarlarda kullanabilirler.

3- Taraf Devletler, mümkün ve uygulanabilir olduğu ölçüde; Ay’a yolculuklar sırasında veya orada bulunan tesislerde bilimsel ve diğer personelin değişiminin arzu edilir olduğu konusunda anlaşmışlardır.

Madde 7

1- Taraf Devletler, Ay’ı keşif ve kullanma faaliyetlerinde bulundukları sırada, oradaki ortamda mevcut dengenin, bu ortamı zararlı değişimlere maruz bırakacak şekilde yabancı maddeler getirilmesi veya başka bir yolla bozulmasını önlemek amacıyla önlemler alırlar. Taraf Devletler dünya dışı maddeler getirilmesi suretiyle veya başka bir yolla yerkürede çevrenin her türlü bozulmasını önlemek amacıyla da önlemler alırlar.

3. Taraf Devletler, bilimsel bakımdan özel ilgi çeken Ay bölgeleri konusunda, bu bölgelerin diğer Taraf Devletlerin haklarına halel getirmeksizin, Birleşmiş Milletler’in yetkili., birimleri ile danışmak suretiyle, haklarında özel koruma anlaşmaları yapılması uygun olan uluslararası bilimsel ayrılmış bölgeler olarak belirlenmeleri için, diğer Taraf Devletlere ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bilgi verirler.

Madde 8

1.Taraf Devletler, bu Anlaşma hükümleri saklı kalmak üzere, yüzeyinin veya yüzey altının hangi noktasında olursa olsun, Ay’ın keşfi ve kullanılması faaliyetlerini gerçekleştirebilirler.

2.Bu amaçla Taraf Devletler özellikle:

a) Uzay Araçlarını Ay’a indirebilirler ve Ay’dan fırlatabilirler;

b) Ay’ın yüzeyinin veya yüzey altının hangi noktasına olursa olsun personellerini, uzay, taşıtlarını, malzemelerini, istasyonlarını, tesislerini ve donatımlarını yerleştirebilirler.

Personel, uzay taşıtları, malzeme, istasyonlar, tesisler ve donatımlar Ay’ın yüzeyinde veya yüzey altında serbestçe hareket edebilir veya hareket ettirilebilir.

  1. Bu maddenin 1. ve 2. paragraftan uyarınca Taraf Devletlerin Ay üzerinde yürüttükleri faaliyetler, diğer Taraf Devletlerce yürütülen faaliyetleri engellemeyecektir. Bunların bir engellemeye neden olmaları halinde ilgili Taraf Devletler, bu Anlaşma’nın 15, maddesinin 2. ve 3. paragraflar uyarınca, danışmalarda bulunurlar.
Madde 9

1- Taraf Devletler, Ay’da insanlı veya insansız istasyonlar kurabilirler. Bir istasyon kuran Taraf Devlet sadece istasyonun gereksinimlerini karşılamak için gerekli yüzeyi kullanacak ve söz konusu istasyonun yerleşim durumundan ve amaçlarından, derhal Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni haberdar edecektir. Aynı şekilde, her sene, bu istasyonun kullanılmaya devam edip etmediğini ve amaçlarının değişip değişmediğini de Genel Sekreter’e bildirecektir.

2- İstasyonlar, bu Anlaşma hükümleri veya Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma’nın 1. maddesi uyarınca, Ay üzerinde faaliyetlerde bulunan diğer Taraf Devletlerin personel, taşıt ve malzemesinin, Ay’ın her tarafına serbest girişlerini engellemeyecek tarzda kurulacaktır.

Madde 10

1- Taraf Devletler, Ay’da bulunan kimselerin hayat ve sağlıklarını korumak için, uygulanabilir bütün önlemleri alırlar. Bu amaçla Ay’da bulunan herkesi, Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanılması’nda Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma’nın 5. maddesi kapsamında bir Astronot ve Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşma kapsamında da Uzay Aracı Mürettebatından sayarlar.

2- Taraf Devletler, Ay’da tehlike içinde bulunan kimseleri istasyonlarına, yapılarına, taşıtlarına ve diğer tesislerine kabul ederler.

Madde 11

1- Ay ve onun doğal kaynaklan, bu Anlaşma’nın konuya ilişkin hükümlerinde; özellikle bu maddenin 5. paragrafında ifadesini bulan, insanlığın ortak malvarlığını oluştururlar.

2- Ay, kullanma, işgal, egemenlik ilam veya diğer başka bir yolla hiçbir şekilde ulusal edinim konusu olamaz.

3- Ay’ın yüzeyi ve toprak altı, hükümetlerarası olan veya olmayan uluslararası teşkilatların, ulusal teşkilatların, Devletlerin veya gerçek kişilerin mülkiyetinde olamaz. Ay’ın yüzeyi ile bağlantılı yapılar dahil yüzeyine veya yüzeyi altına uzay personeli veya taşıttan, malzemesi, istasyonları, tesisleri veya donatımı yerleştirilmiş olması, Ay’ın yüzeyinin veya toprak altının bir kısmı üzerinde, mülkiyet hakkı yaratmaz. Bu hükümler, bu maddenin 5. paragrafında öngörülen uluslararası rejime halel getirmez.

4- Taraf Devletler, uluslararası hukuk ve bu Anlaşma hükümleri uyarınca; hiçbir ayrım gözetilmeksizin ve eşitlik esasına göre, Ay’ı keşfetmek ve kullanmak hakkına sahiptirler.

5- Bu Anlaşma’ya Taraf Devletler, Ay’ın doğal kaynaklarının işletilmesi mümkün hale gelir gelmez; söz konusu işletmeyi düzenleyen, uygun usuller dahil, uluslararası bir rejim kurmayı üstlenirler. Bu hüküm, bu Anlaşma’nın 18. maddesi uyarınca uygulanır.

6- Bu maddenin 5. paragrafında öngörülmüş olan uluslararası rejimin kurulmasını kolaylaştırmak amacıyla Taraf Devletler, mümkün ve uygulanabilir olduğu ölçüde, Ay üzerinde keşfedebildikleri bütün doğal kaynaklardan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni, uluslararası bilim çevrelerim ve kamuyu haberdar ederler.

7- Söz konusu uluslararası rejimin başlıca amaçlan şunlardır:

a) Ay’ın doğal kaynaklarının, düzenli ve güvenli bir şekilde geliştirilmesini sağlamak;

b) Bu kaynakların rasyonel bir şekilde idare edilmelerini sağlamak;

c) Bu kaynakların kullanım imkanlarını geliştirmek;

d) Bu kaynaklardan sağlanan faydaların, Taraf Devletler arasında, gelişmekte olan ülkelerin gereksinimlerine ve çıkarlarına ve Ay’ın keşfine, doğrudan doğruya veya dolaylı katkıda bulunan ülkelerin gayretlerine özel bir dikkat sarf etmek suretiyle, hakkaniyete uygun paylaştırılmasını gözetmek;

8- Ay’ın doğal kaynaklarına ilişkin bütün faaliyetler; bu maddenin 7. paragrafında beyan olunan amaçlar ile bu Anlaşma’nın 6. maddesinin 2. paragrafı hükmü ile bağdaşabilecek şekilde yürütülür.

Madde 12

1- Taraf Devletler, Ay üzerinde bulunan personeli, uzay taşıtları, malzemesi, istasyonları, tesisleri ve donatımı üzerindeki yetkilerini ve denetimlerini muhafaza ederler. Söz konusu, araçlara, malzemenin, istasyonların ve donatımın Ay üzerinde bulunmaları, bunlar üzerindeki mülkiyet haklarını değiştirmez.

2- Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılmış Olan Araçların Geri Verilmeleri Hakkında Anlaşmanın 5. maddesi hükümleri; bulunmaları gereken yerlerden başka yerlerde bulunan taşıtlara, tesislere ve malzemeye de uygulanır.

3- İnsan hayatını tehlikeye düşüren acil hallerde Taraf Devletler; Ay üzerinde bulunan ve başka Devletlere ait olan malzemeyi, taşıtları, tesisleri, donatımı ve kaynakları kullanabilirler. Bu durumda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri veya ilgili Taraf Devlete derhal haber verilir.

Madde 13

Kendisi tarafından fırlatılmamış olan bir Uzay Aracının veya böyle bir Aracı oluşturan parçaların, bir arıza sonucu Ay’a düştüğünü zorunlu veya beklenilmeyen bir iniş yaptığını belirleyen her Taraf Devlet, bundan, fırlatmayı yapan Taraf Devleti ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni derhal haberdar eder.

Madde 14

1- Bu Anlaşma’ya Taraf Devletlerin, ister hükümet organları tarafından, ister hükümete ait olmayan birimler tarafından yapılmış olsun; Ay’daki ulusal faaliyetlerinden dolayı uluslararası sorumlulukları olacak ve bu devletler söz konusu faaliyetlerin bu Anlaşma’da beyan edilen hükümlere uygun olarak yapılmasını gözeteceklerdir. Taraf Devletler, yargı yetkileri altında bulunan hükümet dışı birimlerin Ay’daki faaliyetlerinin, kendi yetki ve sürekli gözetimleri altında yürütülmesini sağlayacaklardır.

2- Taraf Devletler, Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Anlaşma hükümlerine ve Uzay Cisimlerinin Verdiği Hasardan Dolayı Uluslararası Sorumluluk Hakkında Sözleşme hükümlerine ilave olarak, Ay üzerinde meydana gelen zararlar halinde sorumluluğa ilişkin ayrıntılı anlaşmaların, Ay üzerindeki faaliyetlerin daha yaygın hale gelmesi sonucunda gerekli hale gelebileceğini kabul ederler. Söz konusu anlaşmalar, bu Anlaşma’nın 18. maddesinde yazılı usul uyarınca hazırlanacaktır.

Madde 15

1- Her Taraf Devlet, diğer Taraf Devletlerin Ay’ın keşfi ve kullanılmasına ilişkin faaliyetlerinin bu Anlaşma hükümlerine uygunluğundan emin olma hakkına sahiptir. Bu amaçla, Ay üzerinde bulunan bütün uzay taşıtları, malzemesi, istasyonları, tesisleri ve donatımı bu Anlaşma’ya Taraf diğer Devletlere açık olacaktır. Taraf Devletler, tasarlanmış bütün ziyaretlerini, istenilen danışmaların yapılabilmesi ve ziyaret edilecek tesislerin bulundukları yerlerde normal işlemlerin engellenmesini önlemek ve güvenliği sağlamak amacıyla önceden bildirirler. Bu maddenin uygulanmasında, bir Taraf Devlet, bizzat kendi adına veya diğer bir Taraf Devletin tam veya kısmi yardımı ile veya Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca ve bu çerçevede uygun olan uluslararası usullere göre hareket edebilir.

2- Bir Devletin bu Anlaşma gereğince kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmediği veya bu Anlaşmadan doğan haklarının diğer bir Devletçe haleldar edildiği hususunda, inandırıcı nedenleri olan her Taraf Devlet, bu diğer Taraf Devlet ile danışmalar yapılmasını talep edebilir. Böyle bir danışma talebini alan Taraf Devlet, gecikmeksizin, söz konusu, danışmalara başlayacaktır. Talep eden diğer her Taraf Devletin de aynı şekilde, bu danışmalara katılma hakkı vardır. Bu danışmalara katılan Taraf Devletlerden her biri; uzlaşmazlığa kabul edilebilir karşılıklı bir çözüm arayacak ve bütün Taraf Devletlerin haklarım ve çıkarlarını göz önünde tutacaktır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri danışmaların sonuçlarından haberdar edilecek ve almış olduğu bilgileri bütün diğer ilgili Taraf Devletlere iletilecektir.

3- Danışmaların, bütün Taraf Devletlerin haklarım ve çıkarlarını göz önünde tutan ve kabul edilebilir karşılıklı bir çözümle sonuçlanmaması halinde, ilgili Taraflar, uyuşmazlığın koşullarına ve mahiyetine uygun diğer barışçı yollar ile bu uyuşmazlığın çözümü için gerekli bütün tedbirleri alırlar. Danışmalara başlanması hususunda güçlükler çıkması veya danışmaların kabul edilebilir karşılıklı bir çözüm ile sonuçlanmaması halinde, bir Taraf Devlet uyuşmazlığın çözümü amacıyla, ilgili diğer hiçbir Taraf Devletin rızası olmaksızın, Genel Sekreter’in yardımını talep edebilir, ilgili bir diğer Taraf Devlet ile diplomatik ilişkileri bulunmayan bir Taraf Devlet, söz konusu danışmalarda, tercihine göre, gerek bizzat kendisi, gerek diğer bir Taraf Devlet veya Genel Sekreter aracılığıyla yer alabilir.

Madde 16

17. ila 21. maddeler hariç olmak üzere, bu Anlaşmada Devletlere yapılan atıflar, uzay faaliyetlerinde bulunan her uluslararası hükümetlerarası teşkilata, bu teşkilatın bu Anlaşma’dan doğan hak ve yükümlülükleri kabul ettiğini bildirmesi ve teşkilata üye devletlerin çoğunluğunun bu Anlaşma’ya ve Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten ilkeler Hakkında Anlaşma’ya taraf olması kaydıyla uygulanır. Böyle bir teşkilata üye ve bu Anlaşma’ya Taraf olan Devletler; teşkilatın bu madde hükümleri uyarınca bir bildirim yapmasını temin amacıyla her türlü uygun tedbirleri alırlar.

Madde 17

Bu Anlaşma’ya Taraf her Devlet, Anlaşma’da değişiklik yapılmasını önerebilir. Bu değişiklikler, bunları kabul eden Anlaşma’ya Taraf her devlet bakımından, Anlaşma’ya taraf olan devletlerin çoğunluğunca kabul edildikleri tarihte; daha sonra Anlaşma’ya Taraf diğer Devletler’in her biri bakımından da kabul edildikleri tarihte yürürlüğe girer.

Madde 18

Bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden on yıl sonra, Anlaşma’nın, geçen zaman içindeki uygulaması dikkate alınarak, Anlaşma’da değişiklik yapılmasının gerekli olup olmadığını incelemek amacıyla, Anlaşma’nın gözden geçirilmesi hususu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun geçici gündemine alınacaktır. Bununla birlikte, bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden beş yıl sonra, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Anlaşma’nın saklayıcısı olarak, Anlaşma’ya taraf Devletlerin üçte birinin talebi ve çoğunluğunun kabulü ile, Anlaşma’yı gözden geçirmek için Taraf Devletler Konferansı toplayacaktır. Gözden Geçirme Konferansı; aynı zamanda, 11. maddenin 5. paragrafındaki hükümlerin uygulanması konusunu da, sözü geçen maddenin 1. paragrafında öngörülmüş olan ilkeye dayanarak ve özellikle ilgili bütün teknik gelişmeleri göz önünde tutarak inceler. ,

Madde 19

1- Bu Anlaşma, New York’ta Birleşmiş Milletler Merkezi’nde bütün Devletlerin imzasına açık olacaktır.

2- Bu Anlaşma, imzalayan Devletlerin onayına tabidir. Bu Anlaşma’yı, bu maddenin 3. fıkrası uyarınca yürürlüğe girmesinden önce imzalamamış olan her Devlet, her zaman ona katılabilir. Onay veya katılım belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilir.

3- Bu Anlaşma, beşinci onay belgesinin tevdi edilmesini izleyen otuzuncu gün yürürlüğe girer.

4- Onay veya katılım belgelerini bu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden sonra tevdi eden her Devlet için bu Anlaşma; söz konusu belgelerin tevdi tarihlerini izleyen otuzuncu gün yürürlüğe girer.

5- Genel Sekreter, bu Anlaşma’yı imzalamış veya ona katılmış bulanan bütün Devletleri; her imza tarihinden, her onay veya katılım belgesinin tevdi tarihinden, bu Anlaşma’nın yürürlüğe giriş tarihinden ve diğer her türlü bildirimden, derhal haberdar eder.

Madde 20

Bu Anlaşma’ya Taraf her Devlet, Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden bir yıl sonra; Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapacağı yazılı bildirim ile Anlaşma’dan çekildiğini bildirebilir. Böyle bir çekilme, tebligatın alındığı tarihten bir yıl sonra yürürlüğe girer.

Madde 21

Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri aynı şekilde geçerli olan bu Anlaşma’nın aslı; onaylanmış örneklerini imzacı ve katılımcı bütün Devletlere gönderecek olan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce saklanacaktır.

Yukarıdaki hususları tasdiken, Hükümetleri tarafından usulüne uygun şekilde yetkili kılınmış, aşağıda imzası bulunan kişiler; 18 Aralık 1979’da New York’ta imzaya açılmış olan işbu Anlaşma’yı imzalamışlardır.

Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma (PDF)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri

0

Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri (Declaration on the Protection of all Persons from Enforced Disappearance), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 18 Aralık 1992 tarihli toplantısında 47/133 sayılı kararı ile kabul ve ilan edilmiştir.

Birleşmiş Milletler zorla kaybetmeyi, “Kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, gözaltına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin nerede ve ne durumda olduğunu gizlemeleri ve sonuçta kayıp kişinin hukukun koruması dışında kalması” şeklinde tanımlamış ve 2011 yılından bu yana 30 Ağustos tarihini, zorla kaybedilenlerin hatırasına saygı amacıyla Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü olarak anmaya başlamıştır.

Zorla kaybedilmelere karşı insanların korunmasını amaçlayan Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirinin ilanından 24 yıl sonra Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme; 20 Aralık 2006 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiştir. 23 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe giren Sözleşme, fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, bütün zorla kaybedilmelerin önlenmesi ve bu suçun dokunulmazlık zırhına bürünmesine karşı mücadele amacıyla BM üyesi ülkeler tarafından imzalanmıştır.

ZORLA KAYIP EDİLMEYE KARŞI HERKESİN KORUNMASINA DAİR BİLDİRİ

Birleşmiş Milletler Genel Kurulun 18 Aralık 1992 tarih ve 47/133 sayılı Kararıyla kabul edilmiştir.
Genel Kurul

BM Şartı‘nda ve diğer uluslararası belgelerde yer alan ilkeler uyarınca insanlık ailesinin bütün üyelerinin onuru ve eşitliğinin tanınması ile vazgeçilemez haklarının özgürlük, adalet ve dünyada barış olduğunu bilerek,

Devletlerin, BM Şartı ve özellikle bu Şartın 55. maddesi uyarınca, insan hakları ve temel özgürlüklerin gözetilmesi ile bunlara evrensel olarak saygı gösterilmesi yükümlülüğünde olduklarını göz önünde bulundurarak,

Pek çok ülkede sürekli olarak arzuları dışında göz altına alınan, tutuklanan ya da zorla kaçırılan veyahut da farklı düzeylerinde çalışan hükümet görevlileri veya organize gruplar veya hükümetin doğrudan ya da dolaylı rızası desteği ile veya hükümet adına hareket eden kişiler tarafından özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin akıbetleri hakkında ya da nerede oldukları hususunda bilgi verilmeden veya özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları kanun dışı ortamları takiben ortadan kaybolmalarından derin endişeler duyarak,

Zorla kayıp edilmenin hukukun üstünlüğü, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı göstermekle yükümlü her toplumun en derin değerlerini baltalamakta olduğunu ve bu tür eylemlerin sistematik olarak yapılmasının insanlığa karşı bir suç oluşturduğunu bilerek;

22 Aralık 1978 tarihinde kabul edilen içeriğinde dünyanın değişik bölgelerinde meydana gelen zorla ya da gönüllü olmayan kaybolmalar ve Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri bu kaybolmaların neden olduğu üzüntü ile acılar hakkındaki endişelere yer veren ve hükümetleri zorla kayıp edilmeye neden olabilecek aşırı eylemlerden yasal olarak sorumlu bulunan güvenlik güçleri ile kolluk güçlerini alıkoymaya çağıran 33/173 kararını hatırlatarak,

12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi ve 1977 tarihli Ek Protokolleri uyarınca silahlı çatışma kurbanlarının korunacağını da hatırlatarak,

Yaşama hakkı, serbest bırakılma hakkı, kişinin güvenliği, işkenceye uğramama hakkı ile kanun önünde kişi olarak tanınma hakkını koruyan Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin benzeri maddelerinin bulunduğunu bilerek,

Kolluk Güçlerinin Davranış Kuralları, Kolluk Güçlerinin Ateş Açma ve Güç Kullanma Temel Prensipleri, Gücün Suiistimali ve Ceza  Kurbanları için Adaletin Temel İlkeleri Deklarasyonu ve Mahkumlara Muamelenin Standart Minimum Kuralları belgelerini göz önüne alarak,

(Zorla kayıp edilmeleri) önlemek için Gözaltında ya da Cezaevinde bulunan bütün kişilerin Korunması İlkelerine, Ekonomik ve Sosyal Konsey’in 1989/65 sayılı 15 Aralık 1989’da Genel Kurulca da onaylanan Hukukdışı, Keyfi ve Kısa Yoldan İnfazların Etkili Biçimde Önlenmesi ve Soruşturulmasına Dair Prensiplere sıkıca uyulması gerektiğini bir kez daha yineleyerek, zorla kayıp edilmeyi teşkil eden eylemlerin yukarıda belirtilen belgelerdeki yasakları ihlal ederken zorla kayıp edilmeye neden olan ve ciddi bir suç teşkil eden bütün eylemleri belirleyen ve bu eylemleri önleme yada cezalandırma standartlarını koyan bir belge hazırlamanın daha az önemli olmadığını göz önünde bulundurarak,

Tüm devletler için temel bir organ olarak Herkesin Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Korunmasına Dair Bildiri’yi ilan eder;

Deklarasyonun genel olarak tanınması ve saygı gösterilmesi için çaba göstermesini teşvik eder;
Madde 1

Zorlanmış ortadan kaybolma insanlığa karşı bir suçtur. BM şartı amaçlarının inkarıdır ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yer alan insan hakları ve temel özgürlükleri ağır ve açık bir ihlali olarak kınanmalıdır ve bu alandaki uluslararası belgeler pekiştirmeli ve daha ileri götürülmelidir.

Zorla kayıp edilme, kişileri kanunun korumasının dışında bırakmakta ve hem kaybolan kişilere hem de ailelerine büyük acılar vermektedir.

Uluslararası hukukun güvence altına aldığı kanunu önünde birey olarak tanınma, serbest bırakılma hakkı ve bireyin güvenliği hakkı ile kişinin işkence ve diğer zalimane insanlık dışı ya da küçültücü davranış ve cezanın konusunu oluşturamayacağı hakkının ihlalini oluşturur.

Madde 2

Hiçbir devlet zorla kayıp edilmeyi uygulayamaz, izin veremez ya da hoş göremez.

Devletler zorla kayıp edilmeleri önlemek ve ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları ulusal ve uluslararası düzeyde BM ile işbirliği halinde kullanırlar.

Madde 3

Her devlet kendi egemenliği altında bulunan topraklarda zorla kayıp edilmeleri önleyecek ve ortadan kaldıracak etkin, yasal, idari, adli ve diğer tedbirleri alacaktır.

Madde 4

Bütün zorla kayıp edilmelere, ciddiyetleri dikkate alınarak ceza hukukuna göre uygun cezalar verilecektir.

Hafifletici şartlar ulusal düzeyde kurbanların canlı olarak verilmesi ya da zorla kayıp edilme olaylarının açığa çıkmasına katkıda bulunabilecek bilgileri gönüllü olarak sağlayan kişilere zorla kayıp edilmelere karışsalar da uygulanabilir.

Madde 5

Uygulanabilir böylesi cezalara ilave olarak zorla kayıp edilmeler bu suçu işleyenlere ve uluslararası hukuk ilkeleri uyarınca ilgili devletin uluslararası sorumluluğu saklı kalarak bu eylemi organize eden, rıza gösteren ya da hoşgörü gösteren devlet ya da devlet makamlarını da sorumlu kılmaktadır.

Madde 6

Hiçbir kamu makamının, sivil, askeri ya da diğer talimat ya da emirleri zorla kayıp edilmeleri haklı çıkarmaz. Böylesi bir emir ya da talimat alan buna uymama hakkına sahiptir.

Her devlet zorla kayıp edilmeye yetki veren ya da teşvik eden emir ve talimatları yasaklamakla yükümlüdür. Kolluk güçlerinin eğitimi bu maddenin 1. ve 2. paragrafları ilkelerine uygun olmalıdır.

Madde 7

Hiçbir durum, savaş tehdidi, savaş ilanı, iç siyasi istikrarsızlık ya da diğer olağanüstü haller zorla kayıp edilmeleri haklı çıkarmaz.

Madde 8

Hiçbir devlet bir kişiyi zorla kayıp edilme tehlikesinin bulunduğuna inanmak için yeterli neden sahip olduğu devlete dönmeye zorlayamaz ya da gönderemez.

Böylesi bir durumun varlığına karar vermek amacıyla yetkili makamlar söz konusu devlette büyük, yoğun insan hakları ihlallerinin varlığı da dahil olmak üzere tüm koşulları dikkate alırlar.

Madde 9

Serbest bırakılma hakkından mahrum edilen kişilerin sağlıkları hakkında açıklamada bulunmak ya da nerede olduğunu bildirme ve serbest bırakılma hakkı mahrumiyetini emreden ya da yerine getirin makamın belirlenmesi araçları olarak çabuk ve etkin adli bir çözüm bulma hakkı 7. maddede atıfta bulunulan koşullar da dahil olmak üzere her şartta zorla kayıp edilmelerin önlenmesini gerektirmektedir.

Bu gibi durumlarda, ulusal yetkililer özgürlüğü elinden alınmış kişilerin tutulduğu tüm yerlere ve her bölümüne ve aynı zamanda böyle insanların bulunabileceği şüphelendiği her yere girebileceklerdir.

Kanun veya herhangi bir uluslararası anlaşma tarafından yetkili kılınan başka bir kişi de bu gibi yerlere girebilecektir.

Madde 10

Özgürlüğü elinden alınan kişi resmi olarak kabul edilen bir yerde gözaltında tutulacak ve ulusal yasalar gereği tutuklanmasından hemen sonra adli merci önüne çıkartılacaktır.

Göz altında tutulan kişiler tarafından aksi talep edilmedikçe, göz altına alınmaları ile ilgili tam bilgi tutuklama yeri veya yerleri transfer de dahil olmak üzere aile fertlerine, avukatlarına veya hukuki olarak konu ile ilgisi olan şahıslara derhal bildirilecektir.

Özgürlüğü elinden alınan kişiler ile ilgili resmi liste göz altında bulundurma yerinin her yerine asılacak ve sürekli yenilenecektir.

Ayrıca her devlet benzeri merkezi bir liste oluşturmak için gerekli olanı yapacaktır. Bu listelerde yer alan bilgiler yukarıda belirtilen şahıslara, bütün adli veya diğer yetkili ve bağımsız ulusal makamlara ilgili ülke kanunlarınca veya o ülkenin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar tarafından yetkili kılınan şahıslara açık olacaktır.

Madde 11

Özgürlüğü elinden alınan kişiler gerçekten serbest bırakıldıklarına dair güvenilir kanıtlarla birlikte serbest bırakılmalıdırlar ve fiziksel olarak hareketlerini tam olarak yerine getirdikleri ve haklarını tam olarak kullanabildikleri şartlar dahilinde serbest bırakılmalıdırlar.

Madde 12

Her devlet kendi iç hukukunda, kişilerin özgürlüğünün elinden alınması için karar verebilecek yetkililerin, böyle kararların verilebileceği şartların, hukuki bir dayanak olmaksızın gözaltı ile ilgili bilgi vermeyi reddeden yetkililere verilecek cezaları belirten kuralları oluşturmalıdır.

Yine her devlet, tutuklama, gözaltında bulundurma, transfer ve hapse koymadan sorumlu tüm kolluk kuvvetlerinin ve güç ve ateşli silah kullanmakla yetkiyi görevlilerin titiz şekilde denetimini sağlamalıdır.

Madde 13

Her devlet, bir kişinin zorla kayıp edildiği iddiasında bulunan, bilgisi olan ya da yasal açıdan ilgisi olan kişilerin yetkili ve bağımsız bir devlet makamına bu şikayetini iletme hakkına sahip olmasını ve yetkililerin de bu şikayeti derhal, titizlikle ve etki altında kalmadan araştırmasını sağlamalıdır. Resmi bir şikayet bulunmasa bile, zorla kayıp edilme ile ilgili yeterli delil elde edilir edilmez, devlet konuyu araştırması için yetkili birime bildirecektir. İncelemeyi kısaltmak ya da engellemek için hiçbir önlem alınamaz.

Her devlet yetkili merciin incelemesini etkin bir biçimde gerçekleştirebilmesi için tanıkların dinlenmesi, ilgili dokümanların temin edilmesi ve olay yerine yapılacak ani ziyaretler dahil gerekli yetki ve kaynağa sahip olmasını sağlayacaktır. İncelemede yer alan herkesin, şikayet sahibi, avukat, şahit de dahil olmak üzere kötü muamele, korkutma ya da tehdide maruz kalmaması sağlanmalıdır.

Bu gibi araştırmaların sonuçları, cezai takibatı tehlikeye sokmadığı sürece, talep halinde ilgili kişilere açık olacaktır.

Herhangi bir şikayeti tevdi edilmesi sırasında veya inceleme esnasında meydana gelebilecek kötü muamele, korkutma, tehdit veya başka bir müdahalenin cezalandırılması için gerekli önlemler alınacaktır.

Yukarıda belirtilen prosedürler çerçevesinde, zorla kayıp edilme durumu açıklığa kavuşmadıkça inceleme devam edecektir.

Madde 14

Bir devlette zorla kayıp edilmeye sebep olan kişi, resmi inceleme tarafından ortaya konulan deliller gerektirdiği takdirde, mevcut uluslararası anlaşmalar çerçevesinde yargılama yapmak isteyen başka bir ülkeye iade edilmediği takdirde soruşturma ve yargılama amacı ile söz konusu devletin sivil yetkilileri önüne çıkarılır. Her devlet kendi yargısı ve kontrolü altına giren ve zoraki ortadan kaldırma eyleminden sorumlu olduğundan şüphelenilen kişileri yargı önüne çıkarmak için gerekli yasal ve uygun tedbirleri almalıdır.

Madde 15

Bir devletin yetkili mercileri mülteci statüsü vermek ya da vermeme konusunda bir karar verdiği zaman yukarıda 4. madde 1.
paragrafta yer alan kişiler için ciddi eylemlere katıldığına dair bilgiler arkasında yatan neden ne olursa olsun göz önünde bulundurulacaktır.

Madde 16

4. madde 1. paragrafta sözü edilen eylemlerde bulundukları iddia edilen kişiler 13. paragrafta belirtilen soruşturma süresince her türlü resmi görevden uzaklaştırılacaklardır. Uluslararası mahkeme özellikle de askeri mahkemelerce değil yetkili ulusal mahkemelerce yargılanacaklardır.

Diplomatik ilişkiler, Viyana Sözleşmesi hükümleri dışında bu yargılamalar esnasında hiçbir ayrıcalık, dokunulmazlık ya da muafiyet tanınmayacaktır.

Soruşturmanın her aşamasında, kovuşturma ve yargılama süresince bu tür eylemlere katıldığından şüphelenilen kişilere İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilgili hükümleri ve diğer ilgili uluslararası anlaşmalar çerçevesinde adil muamele yapılacaktır.

Madde 17

Zorla kayıp etme eylemini gerçekleştirenlerin işledikleri suç, kayıp edilen kişilerin durumu ve yeri hakkında bilgi vermedikçe ve bu gerçek açıklığa kavuşmadıkça devam eden bir suç olarak kabul edilecektir. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 2.maddesinde yer alan öneriler etkinliğini kaybettiğinde bu öneriler yeniden oluşturulana kadar zorla kayıp edilme eylemi ile ilgili dava zaman aşımını tayin eden hükümler geçici olarak durdurulacaktır.

Zorla kayıp edilme ile ilgili dava zaman aşımını tayin eden hükümler esas olacak ve suçun ciddiyetine uygun olacaktır.

Madde 18

Yukarıda 4. madde 1. paragrafta söz edilen suçları işleyen ya da işlediği iddia edilen kişiler af yasasından ya da kendilerine yönelik herhangi bir cezai müeyyide ya da yaptırımdan muaf kılan diğer muamelelerden yararlanamazlar.

Af hakkının kullanılması durumunda, zorla kayıp edilme eylemlerinin ciddiyeti dikkate alınacaktır.

Madde 19

Zorla kayıp edilme eylemlerinin kurbanları ve ailelerinin durumu telafi edilecek ve yeterli tazminat hakkına sahip olacaklardır.

Zorla kayıp edilme neticesinde kurbanın ölmesi durumunda bakmakla yükümlü olduğu kişiler de tazminat hakkına sahip olacaklardır.

Madde 20

Devletler, zorla kayıp edilen kişilerin çocukları, bu sürede doğan çocukların kaçırılmasını engelleyecekler ve bu gibi çocukların aranması ve teşhis edilmesi ve ailelerine iade edilmesi yönünde gayret göstereceklerdir.

Bir önceki paragrafta sözü edilen çocukların çıkarlarının en iyi şekilde korunması dikkate alınarak devletlerde evlat edinme, evlat edinmenin yeniden gözden geçirilmesi ve zorla kayıp edilme sonucu evlat edinmenin iptali ile ilgili bir sistemin mevcut olması gerekmektedir. Ancak ortadan kaybolma sırasında evlat edinilen çocuğun, en yakın aile fertlerinin rızası olduğu takdirde statüsü korunabilecektir.

Zorla kayıp edilen kişilerin ve bu süreçte doğan çocuklarının kaçırılması, gerçek kimliklerini ortaya koyan dokümanların değiştirilmesi ya da el konulması ciddi bir suç unsuru teşkil edecek ve cezaya maruz kalacaktır.

Tüm bu nedenlerle, devletler, uygun olduğu sürece ikili ve çok taraflı anlaşmalar imzalayacaklardır.

Faruk Erem

0
Faruk Erem
Faruk Erem

Prof. Dr. Faruk Erem 1913 yılında doğmuş ve 15 Ekim 1998’de vefat etmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdikten sonra Belçika’da hukuk alanında doktora yapmış, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doçent olarak görev almış, bir yıl İtalya’da kalarak ceza hukuku ve kriminoloji alanında çalışmış, İtalya’dan döndükten sonra Profesör olmuştur.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1950-1952 yılları arasında, dekan olarak idarecilik yapmış ve öğretim üyeliğinden 1978 yılında emekli olmuştur.
Erem, Türkiye Barolar Birliği‘nin ilk Başkanıdır. Birlik Başkanlığından önce sürdürmekte bulunduğu Cumhurbaşkanlığı Hukuk Müşavirliği görevinden ayrılarak Barolar Birliği çalışmalarına yoğunlaşmış, 1969 yılında başladığı bu görevini 9 Ocak 1980 tarihine kadar sürdürmüştür. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığında yaklaşık 10 yıl görev yapmış ve Birliğin kurumsallaşarak yerleşmesinde büyük katkıda bulunmuştur. Barolar Birliği Meslek Kuralları’nın oluşturulmasına ve Avukatlık Hukuku Mevzuatına önemli katkılar yapmıştır.
Hümanist bir akademisyen ve idareci olan Erem “Hukukun Üstünlüğü” ilkesinin yerleşmesi için hayatı boyunca çaba göstermiş, eserlerinde ve konuşmalarında hukuka ve insana olan inancını açıkça dile getirmiştir.

Faruk Erem – Ceza Usulü Hukuku

Faruk Erem’in adını ve hatırasını yaşatmak için 26 Eylül 2001 tarihinde, Ankara’da, Faruk Erem Kültür ve Sanat Vakfı kurulmuştur. Vakfın amacı sanata ve sanatçıya destek olmak, her türlü kültürel ve sanatsal faaliyette bulunmak, sanata ve kültüre ilgi duyan herkesi bilgilendir ve yeteneklerini geliştirmek isteyen herkese yardımcı olmaktır. Vakfın tanıtımı ve faaliyetlerinin duyurulması için “Hümanist” adlı dergi çıkarılmaktadır.
Hilmi Şeker ve İonna Kuçuradi Faruk Erem anmasında

Erem’in birçok kitabı ve yüzlerce makalesi vardır. Bir Ceza Avukatının Anıları isimli kitabı geniş kesimlerce okunmuş, sonradan Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Seza hukukunda hümanist doktrini savunmuştur. Binlerce hukukçunun hocasıdır. Türk Ceza Hukukunu derinden etkileyen akademisyenlerdendir. Türkiye Barolar Birliği tarafından her yıl “Faruk Erem Ödülü” yarışması düzenlenmektedir.

Faruk Erem’in Eserleri
Erem, Türk Ceza Hukukunu içtihatlarını ve uygulamalarını derinden etkileyen bilim insanlarından olup Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ceza Usul Hukuku, Adam Öldürme Cürümleri konularında kaynak kitaplar yazmıştır. Çeşitli dergi ve gazetelerde çok sayıda makale ve inceleme yazıları olan bir entelektüeldir. Türkiye Barolar Birliği başkanı olduğu dönemlere ait konuşmaları ve bildirileri bilimsel tebliğ niteliğindedir. Banka Hukuku ve Adalet Psikolojisi ile ilgili yapıtları bulunmaktadır. Ötesi, isimli bir şiir kitabı da vardır.
Ötesi- Şiirler
Fantazya
Bir Ceza Avukatının Anıları
ADALET PSİKOLOJİSİ (SUÇLU PSİKOLOJİSİ- USUL PSİKOLOJİSİ- MAHPUSUN PSİKOLOJİSİ)
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
Türk Ceza Kanunu Şerhi
Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler
Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler
CEZA USULÜ HUKUKUNUN UMUMİ NAZARİYELERİ
Hümanist Doktrin Açısından Ceza Hukuku (4 cilt)
Diyalektik Açıdan Ceza Muhakemeleri Usulü
Ceza Hukukunda Ümanist Doktrin
NEDENSELLİK BAĞI VE ÜMANİST DOKTRİN
Ceza Hukuku Önünde SUÇLU ÇOCUKLAR
HÜRRİYET VE SUÇ
ÇAPRAZ SORGU
İRTİKAP CÜRMÜ
ÖLÜM CEZASI
MESLEK KURALLARI (ŞERH)
BANKALAR KANUNU ŞERHİ
ADAM ÖLDÜRMEK CÜRÜMLERİ
Ön Mesele (Meselei Müstehire) Olarak Anayasaya Aykırılık İddiası
İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA VE DİVANINA MÜRACAAT HAKLARI
ADAM ÖLDÜRME VE MÜESSİR FİİL
İNSANLIĞA KARŞI CÜRÜMLER (GENOCIDE)
BANKACILAR İÇİN BANKA HUKUKU BİLGİSİ
Ödünç Para Verme İşleri Kanunu ve İlgili Kararlar
SOYUNU SÜRDÜREBİLMEK ÖZGÜRLÜĞÜ
KANUN DIŞI YAKALANAN VEYA TUTUKLANANLARA TAZMİNAT
GEREKÇELİ TÜRK CEZA KANUNU VE MERİYET KANUNU
İktisadi ve Hukuki Yönden Çek

Bir Ceza Avukatının Anıları

Faruk Erem’den Adalet ve Hukuk Hakkında Seçkiler 
Suçluyu kazıyınız altından insan çıkar
Takdir hakkı, keyfilikten gerekçe ile ayrılır
Bir memlekette adalet, kudretini ve haysiyetini kaybederse sosyal bağ kopar. “Mülkün temel adalettir”
Merhamet adalet değildir
Bir ülkede bir tek masum kişi cezalandırılmış ise o ülkede herkes suçludur
Oranı ne olursa olsun yabancı unsur ile derhal bozulan yegane kavram adalettir. “Adalet Mülkün Temelidir” deyiminin anlamı budur
Adalet peşin hükümlerden uzak kalmalıdır
Hukukun gayesi adaletin gerçekleştirilmesidir
Sürekli olmayan adalet, yokluğuna eşittir
Hukukun en doğru tanımı şudur: “Hukuk insanlıktır”
Prof. Dr. Faruk Erem’in Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1950 Yılı Öğretim Yılı Açılış Konuşması
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

18 Aralık – Hukuk Takvimi

0
18 Aralık Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.

18 Aralık – Hukuk Takvimi

1420
Osmanlı dönemi Kazaskerlerinden mutasavvıf ve filozof Şeyh Bedrettin öldü. 1411 yılında kazasker tayin edildi ve 1413 yılında görevden alındı. Şeyh Bedreddin İsyanı sonucunda1420 yılında Serez çarşısında idam edildi.
1482
 1474-1476 yılları arasında sadrazamlık yapmış olan Gedik Ahmet Paşa, II. Bayezid tarafından idam ettirildi.
1848
İtalyan asıllı Çek filozof ve matematikçi Bernhard Bolzano öldü (Doğumu 1781)
1865
ABD’de kölelik tamamen yasaklandı. Köleliğin yasaklanmasına ilişkin ilk kanunlar İngiltere’de ve ABD’de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izledi.
1878
Sovyetler Birliği liderlerinden Josef Stalin doğdu.
1894
Avustralya’da kadınlar seçme ve seçilme hakkını elde etti.
1917
Rusya ile Türkiye arasında Erzincan Antlaşması yapıldı.
1928
Fransız kamu hukuku uzmanı Léon Duguit, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Şubat 1859) Bordeaux Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Fakülteyi birincilikle bitirdi. Kamu Hukuku alanında genç yaşta profesör olan ilk kişi oldu. 1890’lı yıllarda hukuk fakültelerinde sosyolojiye giriş derslerinin verilmesi için çalıştı. 1892 yılında Bordeaux Üniversitesi Anayasa Hukuku kürsüsü başkanı oldu. Pek çok sosyoloji dergisinde tanındı ve yabancı hukukçular tarafından görüşlerine atıfta bulunuldu. 1908-1912 yıllarında belediye meclis üyeliği yaptı. 1925’te Mısır Hükümeti tarafından eğitimi teşkilatlandırmak amacıyla davet edildi. František Weyr ve Hans Kelsen ile beraber 1926 yılında Hukuk Teorisi Uluslararası Dergisi’ni kurdu. 1927 yılında Kamu Hukuku Uluslararası Enstitüsü’nün kuruluşuna katıldı. Bordeaux Ekolü olarak da bilinen Kamu Hizmeti Ekolü’nün ilk temsilcileri arasında yer aldı. Görüşleri ve çalışmaları nedeniyle kürsü anarşisti (anarchiste de la chaire) olarak nitelendirildi.

1956
Japonya, Birleşmiş Milletlere kabul edildi.
 1956
Birleşik Krallık Parlamentosu(İngiltere), cinayet suçlarında idam cezasının kaldırılması kararı aldı.
 1972
Ceza Hukukçusu Prof. Dr. Uğur Alacakaptan 6 yıl 3 ay, hukukçu ve gazeteci Uğur Mumcu ise 5 yıl 10 ay hapse mahkûm oldu.
1976
İstanbul Barosu Başkanlığına, Orhan Adli Apaydın seçildi.
1977
Prof. Dr. Faruk Erem, Ankara Barosu Genel Kurulunda baro başkanlığına seçildi.
1979
Devletlerin Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetlerini Düzenleyen Anlaşma (Agreement Governing the Activities of States on the Moon and Other Celestial Bodies), 1972 yılından 1979 yılına kadar alt komitelerde değerlendirilerek 18 Aralık 1979 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edildi.
 1979
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi (CEDAW), Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women adıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 18 Aralık 1979 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, kadınlar için uluslararası bir haklar bildirgesi olarak tanımlanmaktadır. Bir önsöz ve 30 maddeden oluşan belge, kadınlara karşı ayrımcılığın ne olduğunu tanımlamakta ve bu ayrımcılığı sona erdirmek için eylem planı önermektedir.
1980
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) İstanbul davası bin 477 sanıkla başladı
 1982
Dünya Tabipler Birliği Tokyo Bildirgesinin kabulünden yedi yıl sonra, Birleşmiş Milletler Tıbbi Etik İlkeleri, “İşkence, Gayriinsani Muamele ve Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi Tıbbi Etik İlkeleri(Tıbbi Etik Esasları)” adıyla 18 Aralık 1982 tarihinde kabul edildi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, “Tutuklu ve hükümlülerin işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve davranışlara karşı korunmasında sağlık personeli ve özellikle hekimlerin görevlerine ilişkin tıbbi etik ilkeleri” başlıklı metni kabul etmiş ve Tıbbi Etik ilkeleri oluşmuştur. Birleşmiş Milletler, tutuklu ve hükümlülerin, işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve muamelelere karşı korunmasında sağlık personelinin ve özellikle hekimlerin görevleri nedeniyle uymaları gereken kuralları belirlemiştir.
1984
Abdi İpekçi cinayetini planlamak suçundan aranan Mehmet Şener, İsviçre’de tutuklandı. Aynı gün Ülkücü Gençlik Dernekleri İkinci Başkanı Abdullah Çatlı ve Oral Çelik hakkında da soruşturma açıldı.
1988
Toplum bilimci ve yazar Niyazi Berkes öldü. ( doğumu 1908)
1990
Uluslararası Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu, 18 Aralık 1990 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edildi.  Sözleşme, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda kaos yaratan göç dalgalarının yarattığı tahribatın azaltılması hedeflemektedir. Türkiye sözleşmeyi 26.4.2001 tarihinde çekincelerle birlikte kabul etti
1992
Ulusal ya da etnik, dinsel ve dinsel azınlıklara mensup kişilerin hakları bildirgesi Birleşmiş  Milletler Genel Kurulunun 18 Aralık 1992 tarihli ve 47/135 Sayılı Kararı ile ilan edilmiştir.
1992
Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri (Declaration on the Protection of all Persons from Enforced Disappearance), Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 18 Aralık 1992 tarihli toplantısında 47/133 sayılı kararı ile kabul ve ilan edilmiştir. Birleşmiş Milletler zorla kaybetmeyi, “Kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, gözaltına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin nerede ve ne durumda olduğunu gizlemeleri ve sonuçta kayıp kişinin hukukun koruması dışında kalması” şeklinde tanımlamış ve 2011 yılından bu yana 30 Ağustos tarihini, zorla kaybedilenlerin hatırasına saygı amacıyla Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü olarak anmaya başlamıştır.
2000
Kişisel verilerin Avrupa Topluluğu kurumları ve organları tarafından işlenmesiyle ilgili olarak gerçek kişilerin korunması ve bu verilerin serbest dolaşımı hakkında 18 Aralık 2000 tarihli ve (AT) 45/2001 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü Kabul edildi
2001
Uluslararası Göçmenler Günü(Dünya Göçmenler Günü), 18 Aralık 2001 tarihinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ve aynı yıl içerisinde Paris’te gerçekleştirilen UNESCO Yürütme Kurulu’nun aldığı karar gereğince Uluslararası Göçmenler Günü olarak ilan edildi.
2003
Necip Hablemitoğlu evinin önünde silahlı saldırıya uğrayıp öldürüldü.
2023

Avrupa Birliği (AB), Elon Musk’ın sahip olduğu sosyal medya platformu Twitter(X)’in, Dijital Hizmetler Yasası’nı (DSA) ihlal edip etmediğini değerlendirmek üzere resmi süreç başlattı. AB, ekimde, X’ten sonra Meta ve TikTok hakkında da soruşturma başlatıldığını duyurmuştu.

2023 Adnan Oktar suç örgütü lehine hakim ve savcılarla ilgili açılan davaya müdahale ettiği iddia edilen kişi ile ilgili haberlerin erişime engellenmesine dönük karara yapılan itiraz kabul edildi. Bakırköy Sulh Ceza Hakimliği, kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal kararlarını hatırlatarak basın ve ifade özgürlüğü vurgusu yaptı.
2023

Adana Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik olarak yolsuzluk iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında operasyon düzenlendi.

Anayasa Mahkemesi, 10 Ekim Gar katliamında kamu görevlilerinin ihmali olduğuna ve etkin soruşturma yapılmadığına ilişkin olarak yapılan bireysel başvuruyu reddetti.

18 Aralık – Hukuk Takvimi 

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü

1

18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü (Dünya Göçmenler Günü), 18 Aralık 2001 tarihinde kabul edilmiştir. Dünya Göçmenler Günü olarak da anılmaktadır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ve aynı yıl içerisinde Paris’te gerçekleştirilen UNESCO Yürütme Kurulu’nun aldığı karar gereğince Uluslararası Göçmenler Günü olarak ilan edilmiştir.

18 Aralık, göçmen haklarının tanınması ve göçmenlerin yaşadıkları sorunların gündeme getirilmesi için duyarlılık günüdür.

Uluslararası Göçmenler Günü, Türkiye’de 2013 yılından itibaren kutlanmaktadır. Dünya genelinde kabul görmüş demokrasi ve hukuk günlerindendir.

 Uluslararası Göç Örgütü’nün Göç Tanımı

Örgüt, “bireylerin uluslararası bir sınırı geçerek veya bir devlet sınırları içerisinde yapmış olduğu yer değiştirme” eylemini göç olarak tanımlanmıştır.

Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu ve Göçmenler Günü

Uluslararası Göçmen İşçiler ve Ailelerinin Haklarını Koruma Konvansiyonu; 18 Aralık 1990’da imzalanmıştır. Sözleşme; siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda kaos yaratan göç dalgalarının yarattığı tahribatın azaltılmasını hedeflemiştir. Türkiye bu sözleşmeyi Türkiye 13.01.1999 tarihinde imzalamış, 26.4.2001 tarihinde çekincelerle birlikte kabul etmiştir. Sözleşme, 8 Haziran 2004 tarihinde onaylanarak 17.08.2004 tarihinde bakanlar kurulu kararıyla resmi gazetede yayınlamıştır.

Göçmen sayısı, son 50 yılda, dünyada ve özellikle Asya ve Afrika’da üç katından fazla artmıştır. İş, aile ve eğitimin yanı sıra çatışma, zulüm ve doğal afet gibi nedenler bu artışı tetiklemiştir.

Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Orta Doğu ve Batı Asya Bölge Teşkilatı (UCLG-MEWA); Türkiye Kent Konseyleri Birliği ve Türkiye Kent Konseyleri Platformu ile imzalamış olduğu protocol çerçevesinde; uluslararası toplumun kabul ettiği günlerde ortak farkındalık yaratma çalışmaları yapmak teşvik edilmektedir. Buna ilaveten,  güne özel program ve etkinlikler düzenlenmektedir.

Uluslararası Göçmenler Günü’nde dünya çapında ortak farkındalık amaçlanmaktadır. Etkinlikler için son yıllarda, sosyal medyada #GörDuyFarket etiketi (hashtag) kullanılmaktadır. Ayrıca #YerelinÇağı ve #SKH16 etiketleri bulunmaktadır.

17 Aralık – Hukuk Takvimi

0
17 Aralık Hukuk Takvimi

17 Aralık – Hukuk Takvimi

1830
Güney Amerikalı aristokrat, devrim önderi, Simón Bolívar, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Temmuz 1783) Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın bağımsızlığını kazanmasını sağladı. İspanyol İmparatorluğu’na karşı başlatılan bağımsızlık hareketinin siyasi ve askerî liderliğini yaptı. On bir yıl boyunca yönettiği Büyük Kolombiya’nın kurucusu ve ilk devlet başkanıdır.
1897
Köy Enstitüleri’nin kurucusu Hasan Âli Yücel doğdu. (Ölümü: 26 Şubat 1961) İstanbul Üniversitesi edebiyat fakültesi felsefe bölümünü bitirdi ve 19 Aralık 1922’de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi‘nden İzmir milletvekili olarak meclise girdi ve art arda dört dönem milletvekilliği yaptı. Giresun’un Görele ilçesinde adına “Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi” kuruldu. İstanbul Üniversitesi‘nin eğitim fakültesi de “Hasan Âli Yücel Eğitim Fakültesi” adıyla kuruldu.
1908
II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki seçilen yeni Osmanlı Meclis-i Mebusanı ilk toplantısını yaptı
1925
Türkiye-SSCB Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasında imzalandı. Tarafsızlık ve saldırmazlık içeren antlaşmaya bağlı üç protokol bulunuyordu. SSCB antlaşmayı 7 Kasım 1945’te feshetti
 1927
Takvim-i Vekayi, “Resmi Gazete” adını aldı. Türkiye Cumhuriyeti öncesinde Takvim-i Vekayi adıyla yayınlanan gazete, Büyük Millet Meclisi tarafından 7 Ekim 1920’de yeniden yapılandırıldı, ilk sayısı kuruluşundan dört ay sonra 7 Şubat 1921 tarihinde “Ceride-i Resmiye” adıyla yayımlandı. Resmi Gazete ismini 17 Aralık 1927 tarihinde aldı.
1934
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e verilen “Atatürk” soyadının veya bunun başına ve sonuna söz konarak yapılan adların hiçbir kimse tarafından öz ve soyadı olarak alınamayacağına dair Kanun, TBMM’de kabul edildi.
 1949
Türkiye, Avrupa Konseyi Statüsü’ne 13 Nisan 1950 tarihinde katılarak 12 Aralık 1949 tarihli 5456 Sayılı Kanun ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair kanun 17 Aralık 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
 1949
Türkiye- Filipin Cumhuriyeti Dostluk Antlaşması, “5464 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Filipin Cumhuriyeti arasında Vaşington’da imzalanan Dostluk Antlaşmasının onanması hakkında Kanun” adıyla 12 Aralık 1939’da mecliste kabul edildi ve 17 Aralık 1949’da Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Filipinlerle ilk diplomatik temas anlamına gelen Dostluk Antlaşması, ABD’den henüz bağımsızlığını kazanmış olan Filipin Cumhuriyeti ile 13 Haziran 1949 tarihinde Vaşington’da imzalanmıştı.
 1963
Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 23., 27. ve 61. maddelerinde değişiklik yapıldı ve bu değişiklikler 31 Ağustos 1965 tarihinde yürürlüğe girdi. Antlaşma, 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da, Çince, Fransızca, Rusça, İngilizce ve İspanyolca dillerinde imzalanmış ve 110. maddeye uygun olarak 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmişti. Türkiye Antlaşmayı, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsüyle birlikte 15 Ağustos 1945 tarihinde onaylamış ve Antlaşmanın kabulüne dair onay kanununu 24 Ağustos 1945 tarihli ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlamıştı.
1973
Amerikan Psikiyatri Birliği, DSM’den eşcinselliği listesinden çıkararak yönelimin bir hastalık olmadığını açıkladı. Bu kararın ardından ayrımcılığın önlenmesi yönündeki yasal düzenlemeler yerleşmeye başladı.
 1979
Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 17 Aralık 1979 tarihinde 34/169 sayılı karar ile kabul edildi.
1997
Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi, 17 Aralık 1997 tarihinde Paris’te imzalandı.  Sözleşme, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde kabul edilmişti.
 2002
Yugoslavya Federal Cumhuriyeti Parlamentosu, Bosna-Hersek’te 43 ay süren savaşa son veren Dayton Barış Anlaşması‘nı yedi yıl sonra onayladı. Anlaşma, savaşın tarafları olan Alia İzzetbegoviç (Bosna), Slobodan Miloševi; (Sırbistan), ve Franjo Tucman (Hırvatistan) arasında Dayton, Ohio’da (ABD) 14 Aralık 1995’te imzalanmış ve Eski Yugoslavya’da üç yıldır süren savaş sona ermişti 
 2004
Avrupa Birliği, Türkiye ile 3 Ekim 2005 tarihi itibariyle müzakerelere başlama kararı aldı
2008
Noterlik Mesleğinde Uyulması Zorunlu Etik Kurallar; 79 ve 119 sayılı kararlar uyarınca 17 Aralık 2008 tarihinden itibaren yürürlüğe konuldu.
2011
Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları(Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar) , Sayıştay Başkanlığı tarafından düzenlenerek Resmi Gazetenin 17 Aralık 2011 tarihli sayısında yayınlandı.
2013
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, aralarında çeşitli düzeyde bürokrat ve iş insanlarının olduğu şüpheliler hakkında, yolsuzluk, rüşvet ve kaçakçılık operasyonları başlatıldı. Ülke gündemini bir süre meşgul eden soruşturmalar daha sonra takipsizlikle sonuçlandı ve soruşturmayı başlatanlar görevden alınarak haklarında davalar açıldı.
2014
Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE); Roma Şartı olarak tanımlanan Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri’ni (European norms and principles concerning prosecutors) kabul etti.
2021
Av. Prof. Dr. Yücel Sayman, 15 Aralık 2021 günü yaşama veda etmişti. 1996 -2002 yılları arasında 3 dönem İstanbul Barosu Başkanlığı yapan Sayman için, 17 Aralık 2021 Cuma günü saat 12:00’de Baro’nun önünde yapılan törenin ardından ebedi istirahatgahı olan Karacaahmet mezarlığına doğru yola çıkarıldı.

17 Aralık – Hukuk Takvimi

Adaletsizliği Görmek

0
Başar Yaltı - Avukatlık ve Felsefe
Adaletsizliği Görmek – Avukat Dr. Başar Yaltı

Adalete giden yol, adaletsizliğin görülmesiyle başlar. Adaletsizliğin görülmesi, öncelikle insanın görülmesini gerektirir. Çünkü insanı görmek, insanı haklarıyla birlikte görmek anlamındadır. Adaletsizliği görmek, etik ve epistemolojik özellikler taşıdığından adaletsizliği görebilmek için doğru bilgiye, vicdana ve ahlaka dayalı bir bakışa gereksinim vardır. Ayrıca görmek, farkında olarak ilgilenmeyi, başkasının yerine kendisini koyarak bakmayı gerektirir. Üstelik adaletsizlik, yalnızca insana karşı işlenen bir olgu da değildir. Doğaya, çevreye ve topluma karşı da sıkça işlenebilmektedir.

Yaşayan en önemli felsefecilerden olan İonna Kuçuradi, adalet kavramının soyut bir fikir/duygu, adaletsizliğin ise somut bir olgu/eylem olduğunu belirterek, insanların somut olguları görüp algılamalarının daha kolay ve mümkün olduğunu, bu nedenle adaletin, kişilerin yaşadıkları “adaletsizlikler” üzerinden “görülmesi” gerektiğini belirtir. Ona göre, adaletsizliğin ne olduğu belirlenmeden adaleti kavramsallaştırmak mümkün değildir.

HUKUK ANARŞİSİ

Günümüz Türkiyesi’nin en önemli sorunu yaşanan adaletsizlikler olgusudur. Kimseye güven vermeyen, güç gösterisine dönüşen keyfi sorgulamalar, muhalif olmanın suç olduğunu çağrıştıran haksız tutuklamalar, uzun tutukluluk süreleri, hukuki dayanağı olmayan davalar, bir türlü sonuca bağlanmayan yargılamalar, uygulanmayan veya açıkça yanlış uygulanan yasalar, bir mahkemenin uzun uzun yargılama yaparak verdiği tahliye kararının zıddı bir kararı birkaç saat içinde veren mahkemeler, hukuk anarşisi yaratacak çeşitlilikte kararlar… Ayrıca doğayı tahrip eden düzenlemeler, zeytinlikleri maden sahalarına çevirmeler, deniz kıyılarının, ormanların yağmalanması, kent rantlarının talanı, türlü türlü yolsuzluklar, ülkemizi adeta adaletsizlikler bataklığına çevirmektedir. Bunun sonucu olarak da yaşanan adaletsizliklerin görülmediği ya da görmezden gelindiği duygusu toplumda pekişmektedir.

TUTUNULACAK SON DAL 

Adaletsizlik olgusu doğrudan hukuk düzeninden kaynaklanabildiği gibi hukuk normlarının uygulanması sonucu da ortaya çıkabilmektedir. Yasaların doğru uygulanmaması ya da olaya uygulanacak bir kuralın yokluğu da adaletsizlik yaratabilmektedir. Yaşanan adaletsizliklerde hukuk normlarını uygulamakla görevli olanların kişisel tutumları, tercihleri bir neden olabildiği gibi, siyasal sistemin yapısı (düzen) da adaletsizlik üretmede önemli etken olabilmektedir.

Böyle bir ortamda, yaşanan adaletsizlikleri kimlerin görmesi gerektiği önem taşımaktadır. Bir hukuk düzeninde karar veren konumundaki tüm görevliler ile hukuk normlarını uygulayan tüm yetkililerin adaletsizliği görmek, önlemek ve adaleti yerine getirmekle görevli oldukları açıktır. Bu nedenle, başta yargı organı mensubu yargıç ve savcılar olmak üzere yürütmenin her kademesindeki kamu görevlilerinin (bakan, vali, kaymakam, rektör, polis vb.) adaletsizliği görme yetisine sahip olmaları gerekmektedir. Özellikle tutunacak son dal olan yargıçlar ise adaletsizliği görme yetilerini hiçbir zaman yitirmemelidir.

YASA ADALETLE ÇELİŞİRSE…

Hukukun görevi adaleti sağlamak olduğundan yargıçlar sadece yasayla değil, aynı zamanda bütün yasaların üzerinde olan temel insan haklarıyla ve adaletle de bağlı olduklarını bilmelidirler. Yasalar meşruiyetini, sadece yürürlükte olmalarından değil, asıl olarak, akla, ahlaka ve adalete uygun olmalarından almaktadır. Bir yasa, adaletle açıkça çelişiyorsa, artık yasa değildir. Yargıç böyle bir yasayı uygulayamaz. Ayrıca yargıç, bir yasayı açıkça adaletsizlik yaratacak şekilde yorumlayarak da karar veremez.

Bir yargıç, yargısal sürecin doğasını etkileyen olgu, olay ve faktörlerin neler olduğunun farkında olarak yargılama işlemini yürütmek ve kararlarını bu etkilerden uzak bir şekilde objektif olarak vermek zorundadır.

Ancak bir yargıç ne kadar objektif olmaya çalışırsa çalışsın önüne gelen olayı kendi duyularıyla değerlendirmek durumundadır. Benjamin Cardozo, “Yargı Sürecinin Doğası”(1) adlı kitabında, yargıçların bazı güçler tarafından etki altında bırakıldığını, bu güçlerin kalıtsal içgüdüler, geleneksel inançlar ve sonradan edinilen kanaatler olduğunu belirtir. Bunlara ek olarak ülkemizde yargıcı etkileyen en önemli unsurun siyasal taraftarlık ve bu yöntemle seçilmişlik olduğunu söylemek mümkündür.

ADALETİN ÜRETİLMESİ 

Adil bir karara ulaşılabilmesi için, mahkemelerin uyguladığı standartlar objektif olmalıdır. Yargılamalarda, normal bir zekâya ve bilince sahip birisinin makul bir şekilde haklı göreceği ve makul olarak inanabileceği yöntemler göz önünde tutulmalıdır. Ancak, her zaman, her yerde ve herkes tarafından kabul gören karar ve uygulamalar adil olabilir. Ayrıca, pozitif hukuk kuralları ile temel hukuk ilkeleri birbirine karıştırılmamalıdır. “Hukuk, bir çağdan diğerine sessizce ve bilinçsizce gelişen geleneksel ahlakın bir ifadesi olduğu için…” hukukun temel ilkeleri siyasal fırsatçılığın saldırılarına, günlük çıkarlara, politik taraftarlığa kurban edilmemelidir. Yargıcın kişiliği dışında adaletin bir garantisi yoktur. Bu bakımdan adaletsizliği görme yetisine sahip olmayan, gördüğü halde adaletsiz kararlar veren birisi asla yargıç olmamalıdır.

Mahkemeler hukukun laboratuvarlarıdır. Buralarda adaletin en özgün haliyle üretilmesi gerekmektedir. Bilgisiz, önyargılı, yandaş, sadece kendisine öğretilenle sınırlı kapasiteye sahip, acemi yargı mensuplarından (avukat, savcı, yargıç) bu laboratuvarlarda adalet üretilmesini beklemek hayaldir.

Hukukun hammaddesi, insanlık onurunu esas alan doğal hukuk kurallarıdır. Bu kuralların neler olduğu insan hakları konusundaki çok sayıdaki uluslararası sözleşmede belli edilmiştir. Buna karşın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını, Anayasa Mahkemesi kararlarını ısrarla uygulamaktan kaçınan ve kararlarıyla açıkça adaletsiz sonuçlar yaratan, yargıladığı davada yaşanan adaletsizlikleri görmeyen, hukuku yargının oyuncağı haline getiren yargıç ve savcıların yalnızca vicdani değil, Radbruch formülü çerçevesinde hukuki sorumluluklarının da bulunduğu unutulmamalıdır.

*Gülriz UYGUR, “Hukukta Adaletsizliği Görmek”, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara, 2013.

(1) Benjamin Cardozo, “Yargı Sürecinin Doğası”, Çev. Muzaffer Dülger, Tekin Yayınevi, 1b. İstanbul, 2018.

Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmıştır. 

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri

0
Roma Şartı - Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri
Roma Şartı - Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri; Avrupa Savcıları Danışma Konseyi’nin (CCPE) Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 9(2014) Sayılı Görüş’tür. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, üye devletlere yönelik hazırlanan  “ceza adalet sisteminde savcılığın rolü” konulu Rec(2000)19 sayılı Tavsiye Kararı‘nın uygulanması çerçevesinde görevlendirilen Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE); Roma Şartı olarak tanımlanan Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri(European norms and principles concerning prosecutors) 17 Aralık 2014 tarihinde kabul ederek onaylamıştır. Roma Şartı 20 maddeden oluşmakla birlikte, 123 madde halinde açıklanan prensiplere ilişkin ayrıntılı ve açıklayıcı notlar ile 31 başlık halinde listelenen Uluslararası Belgeler Listesi Avrupa Konseyinin dikkatine sunulmuştur.

Consultative Council of European Prosecutors (CCPE) –  Avrupa Savcıları Danışma Konseyi

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri

Bu Görüş şunları içermektedir:

– “Roma Şartı” başlıklı Şart,
– adı geçen Şartta yer alan prensiplere ilişkin ayrıntılı bir Açıklayıcı Not.

ROMA ŞARTI
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin savcılara ilişkin Avrupa norm ve ilkelerine dair başvuru kaynağı oluşturacak bir belge oluşturması talebi üzerine harekete geçen Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE) şu hususlar üzerinde mutabık kalmıştır:
I. Tüm hukuk sistemlerinde savcılar kendi yetkileri dahilindeki tüm davalarda ve tüm yargılama aşamalarında adil, tarafsız ve etkili bir yargı idaresi yürütülerek hukukun üstünlüğü ilkesinin güvence altına alınmasının sağlanmasına katkıda bulunmaktadır.
II. Savcılar, özellikle İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadında yer alan insan haklarının ve özgürlüklerin korunması ve bunlara saygı gösterilmesi bakımından kamu yararına ve halk adına hareket eder.
III. Savcıların, ceza adalet alanı içerisinde ve dışarısındaki rol ve görevleri mümkün olan en yüksek seviyede kanunen tanımlanmalı ve Avrupa Konseyinin demokratik ilke ve değerlerine en katı biçimde uyularak yerine getirilmelidir.
IV. Savcılık makamının bağımsızlığı ve özerkliği yargının bağımsızlığının olmazsa olmaz bir sonucunu oluşturmaktadır. Bu nedenledir ki savcılık makamının  bağımsızlığının ve etkin özerkliğinin genişletilmesine yönelik genel eğilim teşvik edilmelidir.
V. Savcılar karar alma süreçlerinde özerk olmalı ve vazifelerini, kuvvetler ayrılığı ve hesap verebilirlik prensipleri ışığında, dışarıdan gelecek baskı veya müdahalelerden arınmış bir şekilde yerine getirmelidir.
VI. Savcılar daima tarafsız ve objektif hareket etmeli ve en yüksek etik ve meslek standartlarına uymalıdır. Bu nedenle, bağımsız ve tarafsız olmaya ve görünmeye gayret etmeli, tarafsızlık ilkesiyle bağdaşmayan siyasi faaliyetlerden uzak durmalı ve kişisel menfaatlerinin veya davayla ilgisi bulunan kişilerle olan ilişkilerinin tarafsızlıklarını zedeleyebileceği davalarda görev almamalıdır.
VII. Savcıların çalışmalarında şeffaflık ilkesi modern demokraside esastır. Uluslararası standartlara dayalı mesleki etik ve davranış kuralları benimsenmeli ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

 

Avrupa Savcılar Danışma Konseyi’nin toplantılarından bir kare

VIII. Savcılar görevlerini yerine getirirken masumiyet karinesine, adil yargılanma hakkına, silahların eşitliğine, kuvvetler ayrılığına, mahkemelerin bağımsızlığına ve nihai mahkeme kararlarının bağlayıcılığına riayet etmelidir. Toplum hizmetine odaklanmalı ve başta çocuklar ve mağdurlar olmak üzere savunmasız kişilerin durumuna özel önem atfetmelidir.
IX. Savcılar ifade ve örgütlenme özgürlüğünden yararlanır. Savcılar ile medya arasındaki iletişimlerde şu prensiplere uyulmalıdır: Masumiyet karinesi, özel hayatın gizliliği ve itibar hakkı, bilgi edinme hakkı ve basın özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, soruşturmaların bütünlüğü, etkinliği ve gizliliği ve şeffaflık ilkesi.
X. Savcılara genel bir dokunulmazlık tanınmamalı, ancak vazifelerini yerine getirirken iyi niyetle gerçekleştirdikleri eylemlere yönelik olarak görev dokunulmazlığı sağlanmalıdır.
XI. Savcılar ve gerektiğinde aileleri, görevlerinin ifası yüzünden kişisel güvenliklerinin tehlikeye girmesi halinde Devlet tarafından korunma hakkına sahiptir.
XII. Savcıların istihdamı ve kariyeri, terfi, tayin, disiplin işlemi ve görevden azil de dâhil olmak üzere, kanunla düzenlenmeli ve her türlü ayrımcılıktan uzak olan ve tarafsız bir incelemeye imkân veren tarafsız usullere uygun şekilde şeffaf ve objektif kriterlerle yönetilmelidir.
XIII. Etkili bir savcılık makamı ve kamuoyunun bu makama güven duyması için en yüksek seviyede mesleki beceri ve dürüstlük ön koşul teşkil etmektedir. Bu nedenledir ki savcılar uzmanlıkları doğrultusunda uygun eğitim ve öğretimden geçmelidir.
XIV. Savcılık makamı büyük oranda hiyerarşik bir yapı temelinde düzenlenmektedir. Hiyerarşinin farklı kademeleri arasındaki ilişkilerin açık, net ve dengeli yönetmeliklerle düzenlenmesi gerekmektedir. Dava görevlendirmeleri ve bu görevlendirmelerde yapılan değişiklikler tarafsızlık şartlarını karşılamalıdır.
XV. Savcılar yalnızca güvenilir ve kabul edilebilir olduğuna makul ölçüde inanılan sağlam delillere dayanarak kovuşturma kararı vermelidir. Savcılar bilhassa ağır bir insan hakları ihlaline yol açan durumlarda hukuka aykırı yöntemlere başvurularak elde edilmiş olduğuna makul ölçüde inanılan delilleri kullanmayı reddetmelidir. Bu tür yöntemlerin kullanımından veya başkaca hukuka aykırılıklardan sorumlu olan kişilere karşı uygun yaptırımların getirilmesini sağlamaya çalışmalıdır.
XVI. Savcılar kararlı, ancak adil bir şekilde hareket etmelidir. Savcılar, mahkemelerin adil hükümlere varmasına yardımcı olur ve adalet sisteminin etkili, süratli ve verimli bir şekilde işlemesine katkıda bulunur.
XVII. Kovuşturma sürecinde ve mahkemede takdire bağlı kararlar alınırken tutarlılığın ve adilliğin sağlanması için, bilhassa kovuşturma yapılıp yapılmaması konusundaki kararlara ilişkin olarak açık ve net kılavuz ilkeler yayınlanmalıdır. Uygun hallerde ve kanun uyarınca, savcılar kovuşturmaya alternatif oluşturabilecek durumları değerlendirmelidir.
XVIII. Savcılar, hukukun üstünlüğü açısından temel arz eden görevlerini etkili bir şekilde yerine getirebilmek için modern teknoloji kullanımı da dâhil olmak üzere gerekli ve uygun araçlara sahip olmalıdır.
XIX. Savcılık teşkilatı, savcıların ihtiyaçlarının değerlendirilmesine, bütçelerinin müzakere edilmesine ve tahsis edilen kaynakların, amaçlara hızlı ve nitelikli bir şekilde ulaşılmasını sağlamak amacıyla nasıl kullanılacağına şeffaf bir şekilde karar verilmesini mümkün kılmalıdır. Savcılık teşkilatına kaynakların yönetimi sorumluluğunun yüklenmiş olması halinde teşkilat, modern yönetim yöntemlerini etkin ve şeffaf bir şekilde kullanmalı ve yeterli düzeyde eğitim temin edilmelidir.
XX. Savcılık hizmetlerinin ulusal ve uluslararası seviyede etkili olabilmesi için farklı savcılıklar arasında ve ayrıca aynı daireye mensup savcılar arasında karşılıklı ve adil bir işbirliği esastır. Savcılar kendi yetki alanları dahilindeki uluslararası yardım taleplerine, ulusal seviyede kendi işlerine gösterdikleri titizlikle yaklaşmalı ve gerçek ve etkili bir uluslararası yargısal işbirliğini geliştirmek ve sürdürmek bakımından, eğitim de dahil olmak üzere gerekli araçlara sahip olmalıdır.

CCPE tarafından Roma’da 17 Aralık 2014 tarihinde onaylanmıştır.

Roma Şartı – Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri (PDF)
(Avrupa Savcıları Danışma Konseyi’nin (CCPE) Savcılara İlişkin Avrupa Norm ve İlkeleri Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 9(2014) Sayılı Görüş)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [586.80 KB]

Yarım milyon çocuk nasıl kurtarılır?

0
Gökçer Tahincioğlu 
Yarım milyon çocuk nasıl kurtarılır? / Gökçer Tahincioğlu 
Cumhuriyet başsavcılıklarındaki soruşturma dosyası ve suç sayılarına göre, suça sürüklenen çocuklara ilişkin 2024’te 424 bin 911 dosya, 483 bin 16 çocuk kaydedildi. Çığ gibi büyüyen bu sorunla sadece cezalandırmayla, cezaevleriyle, bakanlığın doğru-yanlış uygulamalarıyla nasıl baş edilir?

 

TBMM’de görüşülmesine başlanan 11. Yargı Paketi gösterdi ki Türkiye’deki suç oranlarının verilen cezaların düşüklüğü ya da yüksekliği ile ilgisi yok.

Hukukçular, deprem davaları, cinayet dosyaları, tecavüz, istismar, gasp suçları dahil neredeyse bütün dosyalarda “denetimli serbestlik” yoluyla ceza indirimi öngören son yargı paketinden sonra kimin, ne kadar indirim alabileceğinin anlaşılması için tablolar hazırlamaya başladı.

Ne yapsınlar?

Düz bir hesap söz konusu değil.

2012’den bu yana çıkartılacak beşinci örtülü af bu. Herkesin durumu bu yasalara göre tek tek belirleniyor.

20 yıl ceza alan kendini dışarıda buluyor, insan öldürmüş hükümlü bir iki senede özgürlüğüne kavuşuyor.

Bu tabloda suça sürüklenen çocuklar meselesinin cezaların yükselmesiyle, yetişkin gibi ceza almalarıyla çözülemeyeceği de ortada.

* * *

11. Yargı Paketi’ne, bu çocuklarla ilgili cezaların artırılması hükmünün konulup konulmayacağı çok tartışıldı.

Sonunda çare bu konuda özel bir çalışma yürütülmesinde bulundu. Doğrusu da buydu…

Zira tablo vahim… Sandığımızdan da vahim.

Adalet Bakanlığı’nın bu çalışma için hazırladığı tablolar bunu gösteriyor.

Bu noktada bakanlığın hakkını teslim etmek gerekir. Bürokratların önemli bölümü, suça sürüklenen çocuk meselesinin cezaları yükseltmekle çözülemeyeceğinin farkında. Almanya, Hollanda gibi ülkelerden örnekler vererek, eğitim ve danışan desteğiyle suç işleyen çocuk sayısının nasıl düştüğünü anlatmaya gayret ediyorlar.

Meselenin sadece cezayla çözülemeyeceğini gösteriyorlar.

Ancak Türkiye’nin içine düştüğü durumda sorunun sadece bakanlığın eğitim çalışmalarıyla, suç işledikten sonra bu çocukların yeniden topluma kazandırılmaya çalışılmasıyla çözülemeyeceği ortada.

Bu çocuklar için, ideolojik kaygılardan uzak, gerçek bir reform çalışmasının yapılması, suç işlemeden önce bu çocuklara ulaşılması gerekiyor.

Son açıklamalarında, organize suç örgütü lideri Sedat Peker bile bu duruma işaret etti. Ancak birileri ısrarla anlamayıp, “başınıza gelir inşallah” diyerek, zaten başına gelmedik kalmamış insanlara akıl vermeye çalışıyor.

* * *

Bakanlığın işi çok. Bir kere bu kadar yüksek sayıda çocuk, suç işlemiş ya da suçun mağduru olmuş hale gelince, önlem almak da güçleşiyor.

Örneğin, mahkeme ya da savcı çocukların ifadesinin özel ortamda alınmasını isterse, uzmanların ifade alması gerekiyor.

Aile Görüşme Odaları adı verilen ortamlarda yapılan bu görüşmeler önemli.

2017’de bu odalarda yapılan görüşme sayısı 1460… 2024’te bu rakam 28 bin 896’ya çıkmış, 2025’te ise şu ana kadar 22 bin görüşme yapılmış.

Açılan davalar da önemli.

Buna göre, açılan davalarda 2023’te 67 bin 934 çocuk hakkında mahkûmiyet, 32 bin 662 çocuk hakkında beraat kararı verildi. 41 bin 803 dosyada hükmün açıklanması geriye bırakıldı. Düşme, birleştirme, görevsizlik, yetkisizlik kararlarıyla birlikte toplam 202 bin dosya karara bağlandı.

2024’te de 68 bin 98 mahkûmiyet, 32 bin 236 beraat, 47 bin 608 hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararı verildi. 211 bin 946 dosya karara bağlandı.

Gökçer Tahincioğlu’nun yazısının devamını T24’ten okuyabilirsiniz. 

Masum sayılma hakkı

0
avukat Fikret İlkiz
Masum sayılma hakkı / Avukat Fikret İlkiz 
Masumiyet karinesi adil yargılanma hakkının temel unsurudur. Suçu ispat yükü suçlayan, itham eden, suç isnat eden iddia makamına ait yükümlülüktür. Her türlü şüphe; üzerine suç atılan şüpheli veya sanık lehine yorumlanacaktır.

 

Masum; suçsuz, günahsız demektir. Masumiyet, masumluktur.

Masun; korunan, korunmuş olandır. Masuniyet, korunmuş olma durumu, dokunulmazlıktır.

Masumiyet hakkı; sözlükten çıkarıp yaşama geçirmenin çok zor olduğu zamanlarda en çok kullanılan ve baskı dönemlerinde en çok korunması gereken haklar içindedir.

1978’den beri Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulu İnsan Hakları Avukatlar Komitesi Mart 2000’de “Adil Yargılanma Hakkı Nedir / Yasal Standartlar ve Uygulamaya Yönelik Temel Rehber” yayımlamıştır.

Bu rehberin Giriş bölümünde yer alan tanıma göre; adil yargılanma hakkı, kişileri en önemlisi yaşama hakkı ve kişi özgürlüğü olan temel hak ve özgürlüklerin hukuka aykırı ve keyfi olarak kısıtlanmasından veya bunlardan yoksun bırakılmasından korumayı ifade eden uluslararası insan hakları hukukunun bir normudur.

Bir yargılamanın hakkaniyete uygun olan koşulları hakkındaki ilkeler sayısızdır, sürekli değişiklik göstermekte ve değişmektedir. Devletlerin taraf olduğu insan hakları hakkındaki sözleşmelerde yer alan “yükümlükler” ayrıca adil yargılanma hakkını düzenleyebilir.

Rehberde; yargılamanın adilliğini değerlendirirken kullanılan standartların yasal normlarla değerlendirilmesinin olanaklı olduğu belirtilmiştir.

Bu normları şöyle sıralayabiliriz: İlki, yargılamanın gerçekleştirildiği ülkenin kanunlarıdır. Ardından ülkenin tarafı olduğu ulusalüstü sözleşmeler gelir. Sonuncusu geleneksel uluslararası hukuk normlarıdır. [i]

Özü itibariyle; adil yargılanma hakkının en önemli ilkelerinden birisi “masumiyet karinesidir”.

Masumiyet karinesini düzenleyen ulusalüstü sözleşmelerin tanımları bu hakkın ne kadar önemli olduğunu gözetmiştir. Ulusalüstü sözleşmelerde yer alan “masum sayılma” temel insan hakkı ilkesi olarak kabul görmüştür. Sözleşmelerde “masumiyet” ve “korunması” sürekli yer almıştır.

10 Aralık 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirisinin 11. Maddesine göre; “1. Kendisine bir suç isnat edilen herkes, savunması için gereken tüm güvencelere sahip kılındığı açık bir yargılama ile kanun uyarınca suçlu olduğu kanıtlanana dek masum sayılma hakkına sahiptir.”   

4 Kasım 1950 tarihli İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’nin 6 ıncı maddesinin 2. Fıkrasına göre; “ Kendisine bir suç isnat /(itham) edilen her kişi, yasa uyarınca suçluluğu kanıtlanana dek masım sayılacaktır.”

16 Aralık 1966 tarihli Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 14. Maddesinin 2. Fıkrasına göre; “Kendisine suç isnat edilen her kişi, yasa uyarınca suçluluğu kanıtlanana dek masum sayılma hakkına sahiptir”

21.11.1969 tarihli Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 8 fıkra 2’de “Bir suç isnat edilen her kişi, yasaya uygun olarak suçluluğu kanıtlanmadığı sürece masum sayılma hakkına sahiptir.” ilk cümle olarak yer almıştır. (M. Semih Gemalmaz. Ulusalüstü İnsan Hakları Hukuku Belgeleri Cilt 1 ve 2. Legal Yayınları. 2010) 

Daha birçok insan haklarına dair belgelerde yer alan masumiyet karinesi adil yargılanma hakkının temel unsurudur. Bu unsur bir hâkimin sanığın suç işlediği hakkındaki bir ön yargıyla duruşmaya girmesini engeller.

Suçu ispat yükü suçlayan, itham eden, suç isnat eden iddia makamına ait yükümlülüktür.

Her türlü şüphe; üzerine suç atılan şüpheli veya sanık lehine yorumlanacaktır.

Ceza muhakemesinde  ispat yükü bakımından en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesi geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılması için suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır.

İspat yükünün ters çevrilmesi masum sayılma ilkesinin ihlalidir. Eğer sanık susarsa; bu suskunluktan haksız sonuçlar çıkarılamaz ve/veya susmuştur o halde suçludur denilemez.

En önemli sonuçlardan birisi şudur: Masumluk karinesinin muhatapları tüm devlet organlarıdır, devlettir. Devletin, önceden kişileri mahkûm eden medya haberlerini, yorumlarını durdurma görevi vardır.

Yargılanan ve üzerine suç atılan herkes; savunmasında veya hakkındaki suçlamaya yanıtında kendisini suçlayanları yargılamaktadır. Bu sonuç adil yargılanma hakkının ve masum sayılma hakkının en önemli sonucudur.

Yazının devamını T24’ten okuyabilirsiniz. 

Büyükçekmece Adliyesi emanetinde neler oldu; hem ihmal hem denetimsizlik iddiası var

0

Büyükçekmece Adliyesi emanetinde neler oldu; hem ihmal hem denetimsizlik iddiası var!

Büyükçekmece Adliyesi’nin emanet odası binanın giriş katında ve polis merkezinin hemen karşısında! Emanet odasından sorumlu kâtip Kemal Demir ise odadaki iki kasanın anahtarının neden Erdal Timurtaş’ta bulunduğunu açıklayamadı

Büyükçekmece Adliyesi’nin emanet odasındaki hırsızlık, ülke gündemindeki yerini koruyor.

Adliye binası içindeki emanet odasından yaklaşık 150 milyon lira değerinde 25 kilogram altın ile 50 kilogram gümüşten oluşan toplam 75 kilogram kıymetli eşyanın çalınmasıyla birlikte Adalet Bakanlığı devreye girdi.

Olayın ardından baş gösteren bürokratik karmaşa sırasında doğal olarak emanet odasından sorumlu savcı, savcının görevinden sorumlu olan başsavcı vekili, adliyenin bütününden sorumlu başsavcı ile emanet odasından sorumlu şef ve adliye personeli sürecin tam merkezindeler.

Soygunla ilgili hafta sonunda savcılık talimatıyla başlatılan soruşturmada polis, aralarında firari şüpheli Erdal Timurtaş’ın yakınlarının da yer aldığı 10 şüpheliyi gözaltına aldı.

Filmlere konu olabilecek türden yaşanan soygunla ilgili beklendiği üzere, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un onayıyla görevlendirilen iki müfettiş, çalışmalarına perşembe günü başladı. İki müfettiş, olayın öncesini ve sonrasını araştıracak.

Olayın yaşanmasıyla birlikte, gerek İstanbul’dan polis kanadından, gerekse Ankara’dan Adalet Bakanlığı’ndan elde ettiğim veriler, bugünkü Büyüteç’in konusu. Adliyede yaşananların daha kolay anlaşılabilmesi amacıyla bilgileri kendi içinde ayrıştırıp aktardım.

75 kilogram altın ve gümüşün gerçek sahibi kim?

Önce, adliye personeli Timurtaş tarafından çalındığı belirtilen altın ve gümüşün kime ait olduğunu açıklamakta fayda var.

Olayın ortaya çıkmasıyla birlikte çalınan altın ve gümüşün göçmen kaçakçılığı soruşturmasında el konulan mallar olduğu bilgisi doğru. Ancak eksikler var.

Şöyle ki; Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı, geçen eylülde “Türk vatandaşlığına geçmek isteyen yabancılara usulsüz şekilde Türk vatandaşlığını veren” bir suç örgütüne operasyon yaptı.

Suç örgütünün lideri Medet Anlı’nın talimatlarıyla gerçekleştirildiği iddia edilen usulsüz Türk vatandaşlığı hakkı kazanılması işlemlerinde, geçmişte benzerleri ortaya çıkarılan “düşük bedeldeki gayrimenkulleri, ekspertiz raporlarıyla vatandaşlık hakkı için gereken 400 bin dolara yükseltilmesi” işlemlerinin kullanıldığı anlaşıldı.

Anlı ve ekibinin, istekli yabancıları 50 bin dolar karşılığında, yasa dışı işlemlerle vatandaşlık verdiği belirlendi.

Tespitler sonrasında gerçekleştirilen operasyonda Anlı ve ekibinin yanı sıra Kapalı Çarşı’da ticari faaliyet yürüten iki kuyumcu da gözaltına alınıp tutuklandı. Kuyumculara yönelik iddia; Türk vatandaşı olmak isteyen yabancıların getirdiği altın başta kıymetli mücevheratı dövize çevirip suç örgütüne verilmesini sağlamak.

Daha doğrusu, suç örgütünün finans kaynağı sarmalında yer almak!

İşte operasyon sırasında söz konusu iki kuyumcunun tüm mallarına “suçtan elde edilen gelir” iddiası kapsamında el konuldu. Savcılık soruşturmasında, tüm kıymetli eşyanın tutanakları hazırlanıp dosyaya aktarıldı.

Dolayısıyla çalınan kıymetli eşyanın asıl sahipleri Kapalı Çarşı’nın iki esnafı.

….

Tolga Şardan’ın yazısının devamını  T24’ten okuyabilirsiniz. 

 

İngiltere’nin Özgür Halkının Anlaşması-Leveller Sonuç Bildirgesi

0

İngiltere’nin Özgür Halkının Anlaşması, (Leveller Sonuç Bildirgesi) 1 Mayıs 1649 yılında ilan edilmiştir. Evrensel insan hakları belgeleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.

Halihazırdaki rejim altında bir yıl mahkum kalmaktansa önceki kraliyet rejimi altında yedi yıl mahkum kalmayı tercih ederdim. Eğer bu tiranlık rejimi aynı şekilde devam edecek olursa korkarım ki İngiliz halkı Prens Charles için savaşmaya başlayacak. John Lilburne

Levellerlar İngiliz İç Savaşı dönemindeki önemli bir siyasi harekettir. Hareket üyeleri tarafından yazılan Agreement of the People adlı manifestoda; halk egemenliğini, genel genişletilmiş oy hakkı, kanun önünde eşitlik ve dini hoşgörü istekleri dile getirilmiştir. İç savaşın ilk döneminde çok etkili olmuş bir harekettir. Siyasi bir parti olamayan Leveller hareketi tek bir amaca bağlı olmayan, Moderate adlı bir gazete çıkartan, bildiri ve manifestolarla siyaset yapan ilk hareketlerdendir. Hareket üyeleri Kral I. Charles’ın idamının ardından diğer muhaliflerle beraber tasfiye edilmiştir.

John Lilburne Hakkında

John Lilburne, İngiliz İç Savaşı döneminde ünlenen Leveller siyasetçisidir. Durham bölgesinde çok sayıda malikanesi olan büyük toprak sahibi Richard Lilburne’ün oğludur.  Doğum tarihi bilinmemekte olup 1614’de doğduğu tahmin edilmektedir. 29 Ağustos 1657 tarihinde ölmüştür. İlk ve orta eğitimini Newcastle’da almıştır. Hollanda’ya kaçmak zorunda kalmıştır. İngiltere’ye döndüğünde 11 Aralık 1637 tarihinde tutuklanmıştır. . Doğuştan gelen özgürlük ve haklar anlamındaki freeborn rights söylemiyle döneme damgasını vurmuştur.

İngiltere’nin Özgür Halkının Anlaşması, (Leveller Sonuç Bildirgesi)

Dernek

1

Dernek, kazanç paylaşma dışında, belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliktir.

Medeni haklarını kullanma ehliyetine sahip olan ve 18 yaşını bitirmiş bulunan herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkını kullanabilir.

Siyasi partilerden çıkarılan veya bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan kişiler ile ağır hapis ve 5 yıldan fazla hapis cezasına çarptırılmış olan kişiler dernek kurucusu olamaz.

Deneğin Amacı

Kazanç paylaşmaktan başka bir amaçla bir araya toplanan kişilerin, bilgilerini ve çalışmalarını daimi bir şekilde aynı amaç için bir araya getirerek çalışmak üzere ortaya konulan tüzel kişiliğe dernek denilir. Öğrenci dernekleri, spor kulüpleri, bilimsel dernekler, kamu çıkarlarına yararlı dernekler, işçi ve işveren sendikaları, esnaf dernekleri ve iyilik dernekleri dernek çeşitlerindendir. Dernek kuruluşu için herhangi bir konu şartı bulunmamaktadır. Anayasa ve diğer yasaların kısıtlamadığı tüm alanlarda dernek kurulabilir.

Dernekler, tüzüklerinde dernek olarak kurulma isteğini açıklamak, tüzüklerini kurulduğu yerin mülki amirine vermek ve gerekli yasal prosedürleri yerine getirmek zorundadır. Türk devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Cumhuriyeti, insan hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmak, kanunlara, genel ahlaka aykırı hareket etmek gibi davranışların gerçekleşmesi amacıyla demek kurmak kanunen yasaktır. Uluslararası faaliyette bulunmak amacıyla da dernek kurulamaz.

Bir derneğin tüzüğünde, derneğin adı ve merkezi, derneğin amacı ve bu amacı gerçekleştirmek için ne surette faaliyette bulunacağı, dernek kurucularının ad ve soyadları, meslek veya sanatları, ikametgahları ve uyrukları, derneğe üye olma, üyelikten çıkma ve çıkarılmanın şartları ve şekilleri, dernek genel kurulunun kuruluş şekli, toplanma zamanı, genel kurul görevleri, yetkileri, oy kullanma ve. karar alma usul ve yeter sayıları, yönetim ve denetleme kurullarının ne surette -seçileceği,: asıl ve yedek, .üye sayısı, görev ve yetkileri, derneğin şubesi bulunup bulunmayacağı, bulunacak ise şubelerin nasıl kurulacağı, görev ve yetkileri ve dernek genel kurulunda şubelerin nasıl temsil edileceği,  üyelerin yılda verecekleri aidat miktarı, derneğin iç denetim şekilleri, tüzüğün ne şekilde değiştirileceği, derneğin feshi halinde malların tasfiye şekli ve dernek organlarının teşkiline kadar dernek işlerini yürütmeye ve derneği temsile yetkili geçici yönetim kurulu üyelerinin ad ve soyadları ve ikametgahları olmak zorundadır.

Tüzükler derneğin kurulduğu yerin, mülki amirliğince incelenip kanuna aykırı bulunmadığı takdirde sonuç derneğin kuruluşunda bildirdiği tebliğe yetkili kişilerine tebliğ edilir. Faaliyetleri il çevresini kapsayan derneklerin tüzükleri valilikçe, Türkiye ölçüsünde faaliyet gösterecek derneklerin tüzükleri ise İçişleri Bakanlığınca incelenir.

Uluslararası faaliyette bulunma amacını güden derneklerin kurulması, mevcut derneklerin bu yönde faaliyette bulunması, derneklerin yurt dışında şube açması veya yurt dışındaki benzer amaçlı dernek veya teşekküllere katılması Bakanlar Kurulunun iznine tabidir.

Tüzüklerin gazetede yayınlandığı günden itibaren altı ay içinde ilk genel kurul toplantısının yapılması ve dernek organlarının oluşturulması zorunludur. Bu zorunluğa uymayan dernekler feshedilir.

Dernek kurma hakkına sahip herkes, derneklere üye olabilir. Üyeliğe, dernek yönetim kurulu başvurudan itibaren en geç 30 gün içinde karar verir. Dernek üyeleri eşit haklara sahiptir.

Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu zorunlu organlardır.

Dernek nasıl ve ne zaman tüzel kişilik kazanır?

Medeni Kanun’un 56. maddesinde dernekler; gerçek veya tüzel en az yedi kişinin kazanç paylaşma dışında belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları, tüzel kişiliğe sahip kişi toplulukları olarak tanımlanmaktadır. Medeni Kanun’un 59. maddesine göre dernekler; kuruluş bildirimini, dernek tüzüğünü ve gerekli belgeleri yerleşim yerinin bulunduğu yerin en büyük mülki amirine verdikleri anda tüzel kişilik kazanırlar. Dernekler Yönetmeliğinin 5. maddesinde kuruluş bildirimi ile birlikte verilmesi gereken tüm belgeler liste halinde sayılmıştır. Kuruluş bildirimi ve belgelerin doğruluğu ile dernek tüzüğü, en büyük mülki amir tarafından altmış gün içinde dosya üzerinden Medeni Kanun’un 60. maddesi uyarınca incelenir. Kuruluş bildiriminde, tüzükte ve kurucuların hukuki durumlarında kanuna aykırılık veya noksanlık tespit edildiği takdirde, bunların giderilmesi veya tamamlanması derhal kuruculardan istenir. Bu istemin tebliğinden başlayarak otuz gün içinde belirtilen noksanlık tamamlanmaz ve tespit edilen kanuna aykırılık giderilmezse; en büyük mülki amir, yetkili asliye hukuk mahkemesinde derneğin feshi konusunda dava açması için durumu cumhuriyet savcılığına bildirir. Cumhuriyet savcısı, mahkemeden derneğin faaliyetinin durdurulmasına karar verilmesini de isteyebilir. Kuruluş bildiriminde, tüzükte ve belgelerde kanuna aykırılık veya noksanlık bulunmamış ya da bu aykırılık veya noksanlık belirli sürede giderilmişse, keyfiyet derhal derneğe yazıyla bildirilir ve dernek, dernekler kütüğüne kaydedilir.

Dernek kuruluşu ile ilgili gerekli belgeler Dernekler Yönetmeliği’nin 5. maddesinde belirtilmiş olup, gerekli belgeler şunlardır:
a) Kurucular tarafından her sayfası imzalanmış iki adet dernek tüzüğü,
b) (Mülga bend: 29/12/2009 – 27448 S.R.G Yön\1.mad)
c) Dernek kurucuları arasında tüzel kişiliklerin bulunması halinde; bu tüzel kişilerin unvanı, yerleşim yeri ve kuruluş belgesi ile tüzel kişiliklerin organları tarafından yetkilendirilen gerçek kişi de belirtilmek kaydıyla bu konuda alınmış kararın fotokopisi,
d) Kurucular arasında yabancı dernek veya dernek ve vakıf dışında kar amacı gütmeyen kuruluşlar bulunması halinde, bu tüzel kişilerin dernek kurucusu olabileceğini gösteren İçişleri Bakanlığınca verilmiş izin belgesi,
e) Kurucular arasında yabancı uyruklular varsa, bunların Türkiye’de yerleşme hakkına
sahip olduklarını gösterir belgelerin fotokopileri,
f) Yazışma ve tebligatı almaya yetkili kişi veya kişilerin adı, soyadı, yerleşim yerlerini ve imzalarını belirten liste. Büyükşehir belediyesi sınırları içinde kalan ilçeler hariç diğer ilçelerdeki dernek kuruluş işlemlerinde istenen belgeler birer artırılarak verilir. Buna göre, dernek kuruluşu için adli sicil belgesi almanıza gerek yoktur. Derneği Büyükşehir belediyesi sınırları dışındaki ilçelerden birinde kuracak iseniz, yukarıda belirtilen belgelerin maddede belirtilenden bir nüsha fazlası ile başvurmak gereklidir. Ancak şayet il merkezleri ile Büyükşehir belediyesi sınırları içinde kuracak iseniz, maddede belirtilen belgeleri maddede belirtilen nüshalarda hazırlamanız yeterlidir. Dernekler ile ilgili mevzuatta pek çok değişiklik olduğu için, edindiğiniz diğer bilgiler güncel değildir

Dünyanın En İyi Hukuk Fakülteleri

0
Oxford Üniversitesi Kütüphanesi

Dünyanın En iyi 100 Hukuk Fakültesi sıralaması,QS tarafından oluşturulmaktadır. Dünya üniversiteleri ve üniversitelere bağlı fakülteler objektif kriterlere göre değerlendirilmektedir.

Üniversitelerarası sıralama her yıl QS World University Rankings tarafından oluşturulurken farklı konularda ölçütler baz alınmakta ve puanlama sistemi uygulanmaktadır.

QS World University Rankings  tarafından Dünyanın En İyi Hukuk Fakülteleri listesi oluşturulurken farklı konularda kriterler baz alınmakta ve puanlama sistemi uygulanmaktadır. Kriterler arasında araştırma, inovasyon, sosyal sorumluluk, özel kriterler, üniversiteye kayıtlı öğrenci sayısı, dünya çapında tanınırlık, fakültenin geçmişi, yayınlanmış makale sayısı ve akademik kadro gibi konular bulunmaktadır. Kriterler arasında araştırma, inovasyon, sosyal sorumluluk, özel kriterler, üniversiteye kayıtlı öğrenci sayısı, dünya çapında tanınırlık, fakültenin geçmişi, üniversitede görevli akademisyenler tarafından yayınlanmış makale sayısı ve akademik kadro gibi konular bulunmaktadır.

Sıralamaya giren birçok fakülte Anglo-Sakson Hukuk Sisteminin uygulandığı ülkelerdedir. Bu fakülteler, özellikle ABD ve İngiltere’de bulunmaktadır.

Türkiye’den hiçbir hukuk fakültesi sıralamada yer almamaktadır.

1
Harvard University
United States
2
University of Cambridge
United Kingdom
3
University of Oxford
United Kingdom
4
Yale University
United States
5
Stanford University
United States
6
New York University (NYU)
United States
7
University of California, Berkeley (UCB)
United States
8
The University of Melbourne
Australia
9
London School of Economics and Political Science (LSE)
United Kingdom
10
Columbia University
United States
11
University of Chicago
United States
12
The Australian National University
Australia
13
UCL (University College London)
United Kingdom
14
The University of Sydney
Australia
15
National University of Singapore (NUS)
Singapore
16
The University of New South Wales (UNSW Sydney)
Australia
17
Georgetown University
United States
18
University of Toronto
Canada
19
The University of Hong Kong
Hong Kong
20
King’s College London
United Kingdom
21
Peking University
China
22
The University of Tokyo
Japan
23
McGill University
Canada
24
University of California, Los Angeles (UCLA)
United States
25
The University of Edinburgh
United Kingdom
26
Monash University
Australia
27
University of Michigan
United States
28
University of Pennsylvania
United States
29
The University of Auckland
New Zealand
30
Université Paris 1 Panthéon-Sorbonne
France
31
University of British Columbia
Canada
32
Leiden University
Netherlands
33
Tsinghua University
China
34
Cornell University
United States
35
Queen Mary University of London
United Kingdom
36
The University of Queensland
Australia
37
Universidad Nacional Autónoma de México (UNAM)
Mexico
38
Victoria University of Wellington
New Zealand
39
Seoul National University
South Korea
40
The Chinese University of Hong Kong (CUHK)
Hong Kong
41
University of Technology Sydney
Australia
42
KU Leuven
Belgium
43
National Taiwan University (NTU)
Taiwan
44
Pontificia Universidad Católica de Chile (UC)
Chile
45
Duke University
United States
46
Humboldt-Universität zu Berlin
Germany
47
Durham University
United Kingdom
48
University of Amsterdam
Netherlands
49
Ludwig-Maximilians-Universität München
Germany
50
Universidade de São Paulo
Brazil
51
American University
United States
52
Boston University
United States
53
City University of Hong Kong
Hong Kong
54
European University Institute
Italy
55
Fudan University
China
56
George Washington University
United States
57
Korea University
South Korea
58
Kyoto University
Japan
59
Lomonosov Moscow State University
Russia
60
Maastricht University
Netherlands
61
Macquarie University
Australia
62
Northwestern University
United States
63
Queensland University of Technology (QUT)
Australia
64
Renmin (People’s) University of China
China
65
Ruprecht-Karls-Universität Heidelberg
Germany
66
Sapienza University of Rome
Italy
67
Sciences Po
France
68
Shanghai Jiao Tong University
China
69
The University of Adelaide
Australia
70
The University of Manchester
United Kingdom
71
University of Nottingham
United Kingdom
72
The University of Warwick
United Kingdom76
73
The University of Western Australia
Australia
74
Trinity College Dublin, The University of Dublin
Ireland
75
Universidad Autónoma de Madrid
Spain
76
Universidad Carlos III de Madrid (UC3M)
Spain
77
Complutense University of Madrid
Spain
78
Universidad de Buenos Aires (UBA)
Argentina
79
Universidad de Chile
Chile
80
Universidad de los Andes
Colombia
81
University of Navarra
Spain
82
University of Rome “Tor Vergata”
Italy
83
Alma Mater Studiorum – University of Bologna
Italy
84
Universität Frankfurt am Main
Germany
85
Universität Hamburg
Germany
86
University of Vienna
Austria
87
Université catholique de Louvain (UCL)
Belgium
88
University College Dublin
Ireland
89
University of Birmingham
United Kingdom
90
University of Bristol
United Kingdom
91
University of Cape Town
South Africa
92
University of Geneva
Switzerland
93
Ghent University
Belgium
94
University of Glasgow
United Kingdom
95
University of Oslo
Norway
96
University of Otago
New Zealand
97
University of Texas at Austin
United States
98
University of Virginia
United States
99
University of Wisconsin-Madison
United States
100
University of Zurich
Switzerland

Harvard University Faculty of Law

Dünyanın En İyi Hukuk Fakülteleri’nin Belirlenme Usulü

Fakülteler arasındaki derecelendirmeler, bir çok faktörü göz önünde bulundurarak, fakülteyi dünya çapında bir eğitim kurumu haline getiren özellikler birlikte değerlendirilerek yapılmaktadır.

Göstergeler arasında, akademisyenler arasında araştırma kalitesinin değerlendirilmesi, üretkenlik, yayınlanmış bilimsel makale sayısı, yayınlanan makalelere diğer akademisyenler tarafından yapılan atıf ve referans sayısı, fakülteye ve akademisyenlere verilen ödüller bulunmaktadır. Eğitim disiplini ve akreditasyonlar kaliteyi artıran faktörlerdendir.

Kalite değerlendirmelerinde, öğrenci geri bildirimleri, ulusal öğrenci anketleri, kariyer destek hizmeti, mezunların çalışma ve iş bulma oranı, öğrenci sayısı ile akademisyen sayısının birbirlerine oranı önem taşımaktadır.

Özellikle; fakültelerdeki öğrencilerin personele oranı, yabancı öğrenci oranı, Erasmus gibi değişim programlarının bulunup bulunmaması, değişim programlarına katılan öğrenci sayısı ve oranı, diğer üniversite ve hukuk fakülteleri ile kurulan uluslararası ortaklıkların sayısı ve işbirliğinin niteliği dikkate alınmaktadır.

Spor tesisleri, bilişim hizmetleri, okul kütüphanesinin olup olmaması, kütüphanedeki kitap sayısı, sağlık imkanları ve öğrenci kulüp ve toplulukları diğer göstergelerdir.

Hukuk Fakültelerinde, online ve çevrim içi hizmetlerin bulunup bulunmaması, sosyal sorumluluklara katılım, çevre ve insan haklarına karşı duyarlılık ve farkındalık projeleri dikkate alınmaktadır. Fakültenin, yenilikçi olması ve yenilikçi fikirleri desteklemesi, öğrenciler ve akademisyenler tarafından geliştirilen proje ve programları dikkate alması önem kazanmaktadır.

Hukuk fakültelerinde, düzenlenen konser ve sergi sayısı, alınan kültürel ödüller, kültür ve sanat yatırımları da kalite sıralamasında dikkate alınmaktadır.

Öğrencilerin burs imkanı, engellilerin eğitime erişim imkanı, toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsiyet dengesi ve düşük gelirli öğrencilere yapılan sosyal yardımlar diğer objektif kriterlerdir.

Şefik Hüsnü Deymer

0
Şefik Hüsnü Deymer
Şefik Hüsnü Deymer

Şefik Hüsnü Deymer, 1887’de Selanik’te Avukat Hüsnü Paşa ile Rukiye Hanım’ın oğlu olarak Selanik’te dünyaya geldi. 1912’de eğitime başladığı Paris Sorbonne Üniversitesi’nde komünist fikirlerle tanıştı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesinde tabip yüzbaşı olarak görev yaptı. 1918 yılında Mondros Mütarekesinin imzalanması ile yeniden sivil yaşama geçti ve İstanbul’da bir muayenehane açtı.

23 Eylül 1919 tarihinde Berlin’den gelen Türk Spartakistleri ile birlikte kurucuları arasında yer aldığı Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası‘nın (TİÇSF) genel sekreterliğine seçildi. Parti, İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından kapatıldı. 1922’de Komünist Parti Menifestosu‘nu Türkçeye çevirdi ve Aydınlık dergisinde yayınladı. Ankara’da kurulan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkasının (THİF) kısa sürede kapatılması nedeniyle Türkiye Komünist Partisinin kurulması için faaliyetlde bulundu.

Arkadaşlarıyla birlikte yargılandığı Türkiye Komünist Partisi Davası 15 Ocak 1928’de başladı. Yurt dışında bulunan Dr. Şefik Hüsnü, gıyabında yapılan yargılama sonucunda İstiklal Mahkemesi tarafından bir yıl hapse mahkûm edildi. 1926 yılında Viyana’da parti konferansını düzenledi, Ağustos 1927’de Moskova’dan İstanbul’a geldi ve cezaevine gönderildi. Cezaevindeyken Komünist Enternasyonal’in İcra Komitesi’ne seçildi.

Hüsnü, 20 Haziran 1946’da da Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi‘ni kurdu, parti kuruluşunun üzerinden 6 ay geçmeden kapatıldı ve 43 parti yöneticisi ile birlikte tutuklandı. Parti, Örfi İdare Mahkemesinde açılan dava sonucu “komünist mefkûreli şahıslar tarafından kurulduğu ve idare edildiği” gerekçesiyle kapatıldı. Sıkıyönetim Kurulu, partinin 16 Aralık 1946 tarihinde partiyi tüm siyasi faaliyetlerden men etti ve yöneticilerini tutukladı. Dr. Şefik Hüsnü Deymer, beş yıl hapse mahkûm oldu. 1950 affıyla serbest kaldı, 1951’de TKP yöneticisi olarak yeniden tutuklandı.

Türkiye Komünist Partisi Davası 7 Ekim 1954’te sonuçlandı, aralarında Şefik Hüsnü Deymer, Mihri Belli ve Zeki Baştimar’ın da bulunduğu 131 kişi 2-10 yıl arası ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı, 53 kişi beraat etti. Ahmed Arif ise 2 yıl hapis ve 8 ay Urfa’da sürgün cezasına mahkum oldu. Hüsnü, bu davadan 5 yıl 10 ay hüküm giydi, 1957’de tahliye edildi.

Sürgün cezası bitip 1957’de tahliye olmasından bir süre sonra, 7 Nisan 1959’da Manisa’da öldü. Cenazesi Feriköy Mezarlığı‘na defnedildi.

Öldüğünde TKP Genel Sekreteri olarak görev yapıyordu.

Yaşamının on yılı aşkın bölümünü cezaevinde, 13,5 yılını siyasal sürgünde geçirdi.

 

 

 

 

 

 

 

Dr. Şefik Hüsnü Deymer Yaşam Öyküsü, Vazife Yazıları /  Erden Akbulu

Şefik Hüsnü, bundan 51 yıl önce, 7 Nisan 1959’da, sürgün olarak bulunduğu Manisa’da yaşama gözlerini yumdu. Ömrünün kesintisiz 40 yılı boyunca, 1919’dan 1959’a kadar Türkiye komünist hareketinin örgütlenmesinde, düşünsel platformlarının geliştirilmesinde ve yönetilmesinde önde gelen bir rol oynadı. Yaşamının on yılı aşkın bölümünü cezaevinde, 13,5 yılını siyasal sürgünde geçirdi. Şefik Hüsnü çalışmasına başlarken, önce var olan biyografileri toparladık ve bunları da kitabın II. Bölümünde bilgilerinize sunuyoruz! Ardından Şefik Hüsnü’nün RGASPI (Rusya Devlet Sosyal Siyasi Tarih Arşivi) f. 495, op.266, d. 38 referanslı şahsi dosyasını inceledik. Daha sonra Rasih Nuri ileri Arşivi’nde bulunan Şefik Hüsnü’nün özellikle aile yaşamına ilişkin dosyasının bir nüshasını edindik, Rasih abiye teşekkür ediyoruz. Nihayet Şefik Hüsnü’nün Fransız Ulusal Arşivlerinde bulunan AJ/16/7252 referanslı Paris Üniversitesi’ndeki öğrenci dosyasının bir kopyasına ulaştık. Bu çalışmada elbette bu kaynakların yanı sıra TÜSTAV Komintern Arşivi Döküm l’de yer alan bir dizi belgeden ulaştığımız bilgileri de kullandık. Rasih Nuri ileri Arşivi’nde bulunan, Şefik Hüsnü’nün eşine yazdığı mektup ve kartlar, bizim resmi metinlerden asla erişemeyeceğimiz onun duygu dünyasının kapılarını bizlere açıyor, onun insan yanını anlayabilmemize olanak veriyor. Şefik Hüsnü’nün kullandığı Fransızcanın yüksek seviyesi, edebiyat dünyasına göndermeleri, geniş kültürünün birer örneğini oluşturuyor.

Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları

0
Sayıştay Binası

Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları, Sayıştay Başkanlığı tarafından düzenlenerek Resmi Gazetenin 17.12.2011 tarihli sayısında yayınlanan “Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar” adıyla genelge olarak düzenlenmiştir.

Sayıştay Denetimi

Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Düzenlemenin amacı; Sayıştay denetçilerinin uyacakları mesleki etik kurallarına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.

Dayanak

MADDE 2 – (1) Bu Düzenleme, 3/12/2010 tarihli ve 6085 sayılı Sayıştay Kanununun 31 inci maddesinin ikinci fıkrasının (ç) bendine dayanılarak hazırlanmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanımlar

MADDE 3 – (1) Bu Düzenlemede geçen;

a) Başkanlık: Sayıştay Başkanlığını,

b) Görev: İnceleme, denetleme ve raporlama işlerini,

c) Mesleki etik kuralları: Sayıştay denetçilerinin uyması gereken etik davranış kurallarını,

ç) Sayıştay denetçisi: Uzman denetçi, başdenetçi, denetçi ve denetçi yardımcısını,

d) Yakın: Sayıştay denetçisinin üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımları ile görevin tarafsızlık ve dürüstlük içinde yapılmasını etkileyebilecek diğer kişileri, ifade eder.

İKİNCİ BÖLÜM
Mesleki Etik Kuralları
Mesleki etik kurallarına bağlılık

MADDE 4 – (1) Sayıştay denetçileri, mesleki etik kurallarının önemini kabul eder; bu kurallara her koşulda bağlı kalır.

Bağımsızlık

MADDE 5 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Denetime tabi kamu idarelerinden ve diğer ilgili taraflardan bağımsız hareket eder.

b) Bağımsızlıklarına zarar verebilecek veya böyle bir izlenim uyandırabilecek herhangi bir davranıştan ve ilişkiden uzak durur.

c) Bağımsızlıklarını korumak için her türlü etkiden kaçınır.

Tarafsızlık ve nesnellik

MADDE 6 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevlerini herhangi bir baskı, etkileme ve yönlendirme olmaksızın yerine getirir; tarafsızlığına zarar verebilecek veya çevresinde böyle bir algıya neden olabilecek herhangi bir faaliyet veya ilişkinin içerisinde yer almaz; her türlü baskıya karşı tarafsızlığını muhafaza eder.

b) Görevleriyle ilgili bilgi ve belgeleri değerlendirirken; adil, tarafsız ve objektif bir şekilde hareket eder; mesleğin gerektirdiği nesnellik ilkesine uyar.

c) Görevleri ile ilgili görüş ve kanaatlerini gerekçeli olarak belirtir.

ç) Raporlarını, hiç bir şüpheye yer bırakmayacak biçimde düzenler ve genel kabul görmüş uluslararası denetim standartlarına uygun olarak toplanmış kanıtlara dayandırır.

Dürüstlük

MADDE 7 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevlerini dürüstlük, doğruluk, dikkat ve sorumluluk duygusu içinde yürütür.

b) Görevlerini yerine getirirken yetkilerini aşarak, kendilerini ve Sayıştayı bağlayıcı açıklama, taahhüt, vaat veya girişimde bulunmaz.

c) Görevlerinin saygınlığını ve güvenilirliğini zedeleyen görüntü, tavır ve davranıştan kaçınır.

ç) Görevleriyle ilgili kamu kaynaklarının kullanımında dürüstlüğü esas alır; kamu bina ve taşıtları ile diğer kamu malları ve kaynaklarını kamusal amaçlar ve hizmet gerekleri dışında kullanmaz ve kullanılmasına sebep olmaz; bunların kullanımında savurganlıktan kaçınır.

d) Görevlerinin gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını davranışlarıyla gösterir; kamu hizmetine güven duygusunu zedeleyen, şüphe yaratan ve adalet ilkesine zarar veren davranışlarda bulunmaktan kaçınır.

Eşitlik

MADDE 8 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevlerini yerine getirirken, kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket eder.

b) Dil, din, ırk, cinsiyet, sosyal ve ekonomik durum, siyasi düşünce ve benzeri diğer sebeplere dayanan farklılıkları gözetmeksizin görevlerini yerine getirir.

c) Görevleri sırasında ve görevleriyle ilişkili olarak herhangi bir kişiye, zümreye ya da kuruma karşı önyargılı hareket etmez yahut bunları kayırıcı veya dışlayıcı davranışlarda bulunmaz.

Çıkar çatışmasından kaçınma

MADDE 9 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevleri sırasında ve görevleri ile ilişkili olarak yakınlarının ve kendi çıkarlarının söz konusu olabileceği her türlü durumdan kaçınır; bunlarla ilgili olarak denetim, inceleme ve raporlama işlerine katılmaz, görüş ve kanaat bildirmez.

b) Görevlerini tarafsız ve nesnel şekilde icra etmesini etkileyen ya da etkiliyormuş gibi görünen, kendisine, yakınlarına ve çevresine sağlanan her türlü menfaatin, mali ya da diğer imkânların ve benzeri çıkarların söz konusu olduğu, herhangi bir gerçek ya da potansiyel çıkar çatışmasından kaçınır. Çıkar çatışmasının farkına varır varmaz durumu Başkanlığa bildirir.

c) Son üç yıl içinde görev yaptıkları kurum, kuruluş ve bunların iştiraklerine yönelik inceleme, denetim ve raporlama işlerine katılmaz.

ç) Görevlerini yürütürken, yetki ve nüfuzunu kullanarak hizmetin gerekli kıldığı koşullar dışında, kurumlardan ek hizmet veya imkân talep etmez; kamu mal ve hizmetleri ile insan kaynaklarını hizmet gerekleri dışında kullanmaz ve kullanılmasına sebep olmaz.

d) Kendisine ve yakınlarına çıkar ve imtiyaz sağlamak amacıyla görev, unvan ve nüfuzunu kullanarak kamu görevlileri ve ilgili kişilere mevzuat dışında işlem yaptırmaz veya onları bu yolda işlem yapmaya zorlamaz.

e) Bağımsızlıklarını ve dürüstlüklerini tehlikeye sokabilecek veya zedelemiş gibi algılanabilecek herhangi bir hediye veya ödülü reddeder ve muhtemel bir çıkar çatışmasını önler; tarafsızlığını, performansını, görevini yapmasını veya görüşünü etkileyen veya etkileme ihtimali bulunan hiçbir hediyeyi kabul etmez.

f) Görevleriyle ilgili olarak, gerçek veya tüzel kişilerden kendileri, yakınları ve diğer kişiler için doğrudan ya da aracı eliyle herhangi bir hediye almaz ve menfaat sağlamaz.

Yetkinlik ve mesleki özen

MADDE 10 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görevlerinin gerektirdiği mesleki bilgi ve becerisini sürekli geliştirmeye gayret eder. Görevlerini yaparken meslektaşları arasındaki ekip çalışmasına ve işbirliğine önem verir; kendisinden beklenen gerekli desteği sağlar.

b) Denetimin planlanması, yürütülmesi, denetim raporunun hazırlanması safhalarında gerekli mesleki özen ve titizliği gösterir.

c) Mesleki yeterliğin bir gereği olarak, görevleri ile ilgili mevzuatı, ulusal ve uluslararası gelişmeleri ve yayınları takip eder.

ç) Yürürlükteki denetim standartlarını, politikalarını, prosedürlerini ve uygulamalarını bilir ve bunları uygular. Denetime tabi kamu idarelerinin faaliyetlerini yönlendiren yasal ve kurumsal prensip ve standartlar hakkında da yeterli bilgiye sahip olur.

Mesleki ve kurumsal bilinç

MADDE 11 – (1) Sayıştay denetçileri, Sayıştayın amaç ve misyonuna uygun davranır; toplumun Sayıştaya ve kendilerine duyduğu güveni sarsabilecek davranışlardan kaçınır.

Mesleğin menfaat temini için kullanılmaması

MADDE 12 – (1) Sayıştay denetçileri;

a) Görev, unvan ve yetkilerini kullanarak kendileri, yakınları veya üçüncü kişiler lehine menfaat sağlayamaz ve aracılıkta bulunamaz, kendilerinin veya başkalarının kitap, dergi, CD ve benzeri ürünlerinin satışını ve dağıtımını yaptıramaz, herhangi bir kurum, vakıf, dernek veya spor kulübüne yardım, bağış ve benzeri nitelikte menfaat sağlayamaz, akraba, eş, dost, hemşehri ve siyasal kayırmacılık veya herhangi bir nedenle ayrımcılık yapamaz.

b) Görevlerinin ifası sırasında ya da bu görevlerin sonucu olarak elde ettikleri resmi veya gizli nitelikteki bilgileri, kendilerine, yakınlarına veya üçüncü kişilere doğrudan veya dolaylı olarak ekonomik, siyasal veya sosyal nitelikte bir menfaat elde etmek için kullanmaz.

c) Denetime tabi kamu idareleri ile kamu görevlileri ve diğer ilgili kişi, kurum ve kuruluşlar nezdinde aracılıkta bulunmaz.

ç) Görev, unvan ve yetkilerini kullanarak kurum ve kuruluşlardan seminer, konferans ve benzeri gelir getirici her hangi bir istekte bulunmaz.

Nezaket ve saygı

MADDE 13 – (1) Sayıştay denetçileri, onur kırıcı, küçük düşürücü ve keyfi davranışlar sergilemez; baskıcı, hakaret ve tehdit edici uygulamalarda bulunmaz; birlikte görev yaptıkları ve görevleri ile ilgili diğer kişilere karşı nazik ve saygılı davranır.

Gizlilik ve mesleki sırların saklanması

MADDE 14 – (1) Sayıştay denetçileri, görevleri dolayısıyla elde ettikleri kamuya açık olmayan bilgileri, yetkili olmayan kişi ve kuruluşlara şahsi yorum, tavsiye veya başka suretlerle aktarmaz. Görevleri dolayısıyla öğrendikleri sırlar ile ilgililere ve üçüncü kişilere ilişkin gizli kalması gereken bilgileri kanunen açıkça yetkili kılınan merciler dışında hiçbir kurum, kuruluş veya kişiye açıklamaz; kendilerinin ya da başkalarının yararına veya üçüncü kişilerin zararına kullanmaz.

Yönetici konumunda bulunanların sorumluluğu

MADDE 15 – (1) Yönetici konumunda bulunanlar;

a) Denetçiler arasında ayrım yapmaz, onlara karşı adil, dürüst ve güvenilir olur.

b) Denetçilerin toplumsal ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirmesine katkıda bulunur ve onları bu konuda özendirir.

c) Mesleki yaşamını özel yaşamından ayrı düşünür ve karar alırken profesyonellik ilkesinden ayrılmamaya özen gösterir ve görev dağılımını hakkaniyet ilkelerine bağlı kalarak yapar.

ç) Denetim planlamasını yaparken denetçilerin bağımsızlığı ve tarafsızlığının zedelenmemesi için gerekli rotasyonu sağlar.

d) Mevzuat ve mesleki gereksinimler dışında, denetçiler arasında kıdem ve unvan ayrımcılığı yapmaz.

e) Denetçilere yönelik özlük haklarını kısıtlayıcı, kariyerlerine zarar verici mesleki tacizde ve çalışma yaşamı kalitesini düşüren psikolojik tacizde (mobbing) bulunmaz ve bunun oluşmasını önleyici gerekli tedbirleri alır.

f) Denetçilere mesleki etik kuralları konusunda uygun eğitimi sağlar, bu ilkelere uyulup uyulmadığını gözetler ve etik davranış konusunda rehberlik eder.

g) Mesleki etik kurallarının, denetçilere uygulanan temel, hazırlayıcı ve hizmet içi eğitim programlarında yer almasını sağlar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Mesleki etik kurallarına uyma

MADDE 16 – (1) Sayıştay denetçileri, görevlerini yürütürken bu Düzenlemede belirtilen mesleki etik kurallarına uymakla yükümlüdür.

(2) Denetçilerin mesleki etik kurallarına aykırı davrandığı iddiası hakkında 6085 sayılı Kanun uyarınca oluşturulan Meslek Mensupları Yükseltme ve Disiplin Kurulu tarafından, bu Düzenlemede yer alan hükümler çerçevesinde gerekli inceleme yapılarak sonucu ilgililere yazılı olarak bildirilmek üzere Başkanlığa sunulur ve kararın bir sureti ilgilinin özlük dosyasına konulur.

(3) Sicillerin verilmesinde bu Düzenlemede belirtilen mesleki etik kuralları da dikkate alınır.

(4) Mesleki etik kuralları ile ilgili olarak bu Düzenlemede hüküm bulunmayan hallerde genel hükümlere göre işlem yapılır.

Başsavcı ve savcılar

MADDE 17 – (1) Başsavcı ve savcılar 6085 sayılı Kanunun 18 inci maddesinin üçüncü fıkrasındaki hüküm gereğince bu Düzenlemeye tabidir.

Başka kurumlarda görevlendirilenler

MADDE 18 – (1) Kadroları Sayıştayda kalarak başka kurumlarda görevlendirilen Sayıştay denetçileri, görevlendirildikleri kurumların etik kurallarının yanında bu Düzenlemede yer alan etik kurallara da uymakla yükümlüdür.

Yürürlük

MADDE 19 – (1) Bu Düzenleme yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 20 – (1) Bu Düzenleme hükümlerini Sayıştay Başkanı yürütür.

Avrupa Birliği Kurumları ve Mevzuatı

0
İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Tavsiye Kararı
Avrupa Birliği Hukuku 

Avrupa Birliği Hukuku; sözleşmeler kapsamında yer alan tamamlayıcı hukuk ve üye ülkeler arasında imzalanan antlaşmalar, Topluluğun dış ilişkilerinden kaynaklanan hukuki düzenlemeler, Adalet Divanı’nın içtihat hukuku, Topluluğun yasal düzeni çerçevesinde kabul edilen tüm kurallardan oluşmaktadır. AB Hukuk sitemine genel olarak “Müktesebat” denmektedir. Avrupa Birliği Hukuku, Birincil Mevzuat ve İkincil Mevzuat olmak üzere iki başlık altında incelenmektedir:

Avrupa Parlamentosu

Avrupa Parlamentosu, AB kurumları içinde doğruda halk tarafından seçilen organdır. AB üyesi ülkelerin vatandaşları olan Avrupa vatandaşları beş yılda bir yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanabilirler. Son Parlamento seçimi 2014 yılında yapıldı. Parlamento, bugün için Avrupa Birliği’ne üye 28 devletin toplamda 751 temsilcisinden oluşuyor. Bu rakam, 750 üye ve bir Başkanı içeriyor. Hangi üye devletin kaç parlamenter ile temsil edileceği üye devletlerin nüfuslarına göre tespit edilir.

 Avrupa Komisyonu

Avrupa Komisyonu, yasama sürecini başlatan, ayrıca Birliğin yürütme organı olarak AB müktesebatını, bütçeyi ve programları uygulamaktan ve idari denetimden sorumlu kurumdur. Avrupa Komisyonu, her bir üye devletten bir kişinin yer aldığı 28 üyeden oluşur. Bu kişilere “komiser” adı verilir. Her Komiser bir veya daha fazla AB politikasının yürütülmesinden sorumludur. Komisyon adeta bir Bakanlar Kurulu gibi faaliyet gösterir. Komisyon’da komiserlerin yanı sıra, Avrupa Birliği görevlilerinden oluşan 25.000 kişilik bir idari teşkilat da mevcuttur.

Avrupa Konseyi

Avrupa Konseyi, 1948 yılında hükümetleri temsilen AK Bakanlar Komitesi’nin ve parlamenter kanadı temsilen o dönemdeki adıyla Avrupa Konseyi İstişare Meclisi’nin birlikte kurulmasıyla oluşturulmuş, bu çift organlı yapılanma daha sonra AB, NATO ve AGİT tarafından da izlenmiştir.

AK’ı kuran Londra Antlaşması 5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesi tarafından imzalamıştır. AK’ın belkemiğini oluşturan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ise 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için 4 Kasım 1950 tarihinde kurulmuş, Türkiye Cumhuriyeti 1987 tarihinden itibaren bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.

Avrupa Birliği Adalet Divanı

Avrupa Birliği Adalet Divanı, (European Court of Justice) Avrupa Toplulukları Adalet Divanı olarak da tanımlanmaktadır. Avrupa Birliği üyesi ülkeleri arasında ve Avrupa Birliği hukukunu ilgilendiren konularda son sözü söyleyen kurum ve en yüksek mahkemedir.

Avrupa Ombudsmanı

Avrupa Ombudsmanı, Maastricht Antlaşması ile AB kurumsal yapısına kazandırılmış bir kurumdur. Avrupa Ombudsmanı, Avrupa Parlamentosu tarafından yenilenebilen 5 yıllık bir süre için atanır ve bağımsızlığı da Antlaşmalarda teminat altına alınmıştır.AB’nin İşleyişine Dair Antlaşma’nın 20. maddesinde Avrupa Ombudsmanı’na başvurmak Birlik vatandaşlarının hakları arasında sayılmaktadır. Ombudsman, resen soruşturma başlatabileceği gibi, doğrudan veya bir Avrupa Parlamentosu üyesi aracılığıyla kendisine iletilecek şikayetleri de inceleyebilecektir.Ayrıca, her yıl soruşturmalarının sonuçlarını içeren bir genel rapor da Ombudsman tarafından Avrupa Parlamentosu’na sunulmaktadır.

 Avrupa Birliği Zirvesi

Avrupa Birliği Zirvesi, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin başbakanları veya devlet başkanları ile Avrupa Birliği Zirvesi Başkanı ve Avrupa Komisyonu Başkanı’nın katılımı ile meydana gelir. Yılda dört defa toplanan Zirve, Birliğin gelişmesi ve Avrupa’nın bütünleşmesi doğrultusunda öncelikleri ve temel politikaları belirleyen kararlar alır. Avrupa Birliği Zirvesi’nin herhangi bir yasama yetkisi yoktur.

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi

İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi Comité européen pour la prévention de la torture (CPT)Avrupa Konseyi faaliyetleri kapsamında 1987 yılında kabul edilip 1989’da yürürlüğe giren İşkencenin ve İnsanlık dışı Veya Onur Kırıcı Muamele Ve Cezanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi uyarınca oluşturulan bir insan hakları komitesidir. İşkencenin Önlenmesi Avrupa Komitesi, bu sözleşmeye taraf ülkelere yaptığı programlı ya da önceden haber vermeksizin yapacağı ziyaretlerle o ülkelerde işkence ve benzeri uygulamaların olması muhtemel sivil ya da askeri gözaltı merkezleri, hapishaneler, hastaneler, akıl hastaneleri, göçmen misafirhaneleri ve benzeri gözaltı, tutuklama yada hükümlü merkezlerine yaptığı ziyaretler sonucunda hazırladığı raporlar ve bu raporlarda yer alan tavsiyeler yoluyla işkencenin önlenmesi konusunda uluslararası denetim ve iş birliği sağlamayı amaçlamaktadır.

Avrupa Birliği Sayıştayı

Avrupa Birliği Sayıştayı, 22 Temmuz 1975 Brüksel Antlaşması ile kurulmuştur ve merkezi Lüksemburg’da bulunmaktadır. 1977 Haziranında faaliyete geçmiştir. Sayıştay’ın görevi, Birlik vatandaşlarının toplanan fonlardan en yüksek derecede yararlanması amacıyla AB mali kaynaklarının gereğince yönetildiğini kontrol etmektir. Sayıştay, AB fonlarını idare eden herhangi bir kişi ya da kuruluşu denetleme hakkına sahiptir. Sayıştay’ın ana rolü AB bütçesinin doğru uygulandığını kontrol etmek, başka bir deyişle, finansal idarenin doğruluğunu sağlamaktır.

Schengen Vizesi

Schengen Vizesi, ismini Avrupa’da bulunan bir ülke olan Lüksemburg’un güney kesimlerinde kalan küçük bir kentin isminden almıştır.Shengen üyesi ülkeler, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İtalya, Letonya, Liechtenstein, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovakya, Slovenya, İspanya, İsveç ve İsviçre’dir. Schengen vizesi, Schengen bölgesi ülkelerinden birine gidilmesi halinde alınması gereken bir vize türüdür. Birden fazla Schengen ülkesine gidilecekse ilk gidilecek Schengen ülkesinin vizesinin alınması yeterlidir.

Erasmus Programı

Erasmus Programı, yüksek öğretim  arasındaki işbirliğini teşvik etmeye yönelik Avrupa Birliği programıdır. Erasmus‘un amacı Avrupa’da yüksek öğretimin kalitesini artırmak ve Avrupa projeksiyonuna güç katmaktır. Yüksek öğretim kurumlarının birbirleri ile ortak projeler üretip hayata geçirmeleri; kısa süreli öğrenci ve personel değişimi yapabilmeleri için karşılıksız mali destek sağlamakta, yüksek öğretim sistemini iş dünyasının gereksinimlerine uygun olarak geliştirmek ve üniversite mezunlarının iş dünyasında istihdam olanaklarını artırmak için yüksek öğretim kurumları ile iş dünyası arasındaki ilişki ve işbirliğini artırmayı hedeflemektedir.

Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi 

Temel Haklar Şartı, AB vatandaşlarının temel haklarını ve AB’nin vatandaşlarına karşı sorumluluklarını düzenlemektedir. Belge 13-14 Ekim 2000’de Fransa’nın Biarritz kentinde gerçekleşen AB zirvesinde devlet ve hükümet başkanlarının bilgisine sunulmuş ve kabul edilmiştir. Temel Haklar Şartı, 7-8 Aralık 2000 tarihinde “Nice Zirvesi”nde onaylanmıştır.

İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi

İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır. Kısa adıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini amaç edinir. AİHS hazırlık aşamasında Avrupa’daki demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir. AİHS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik hakların korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren ‘Avrupa Sosyal Şartı’ izlemiştir. Türkiye 10 Mart 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. AİHS, 45 Avrupa Konseyi üyesi devletin 44’ü tarafından onaylanmıştır.

Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü

Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü 16 şubat 2011 Strasbourg’da düzenlenerek kabul edilmiştir. Tüzüğün, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasını takip eden 20. gün yürürlüğe girmesi kararlaştırılmış, 1 Nisan 2012 tarihinden itibaren uygulanması öngörülmüştür. Tüzük, bütün unsurlarıyla bağlayıcıdır ve tüm üye devletlerde doğrudan uygulanmaktadır.

Maastricht Antlaşması

Maastricht Antlaşması 1992 yılında Maastricht’te imzalanmış olan Avrupa Birliği Antlaşmasıdır ve 1993 yılında yürürlüğe girmiştir. Maastricht Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Topluluğu adını aldı. Avrupa Birliği’ni kuran bu Antlaşma ile AB’nin “üç temel sütunu” oluşturulmuştur. Bu sütunlar Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Güvenlik ve Dış Politika ile İçişleri ve Hukuk alanında işbirliğidir. Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası ile ortak bir savunma politikasını başlatmak hedeflenmiştir. Adalet ve İçişleri’nde göç ve siyasi iltica alanlarında bir Avrupa Polis Ofisi kurulmuştur. Maastricht ile Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET, EURATOM) Avrupa Topluluğu bünyesine dahil edilmiştir.

Avrupa Sosyal Şartı

Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, 3 Mayıs 1996 tarihinde imzaya açılmış ve 1 Temmuz 1999 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzalamıştır. 27 Eylül 2006 tarih ve 5547 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 3 Ekim 2006 tarih ve 26308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Şartın onaylanmasını kararlaştıran 22 Mart 2007 tarih ve 2007/11907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Şart’ın resmi Türkçe çevirisi, 9 Nisan 2007 tarih ve 26488 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Onay belgeleri 27 Haziran 2007 tarihinde tevdi edilmiş ve Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı, Türkiye bakımından 1 Ağustos 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Avrupa Cezaevi Kuralları

Avrupa Cezaevi Kuralları, AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ’NİN ÜYE DEVLETLERE AVRUPA CEZAEVİ KURALLARI HAKKINDA REC (2006) 2 SAYILI TAVSİYE KARARI adıyla Bakan Delegelerinin 11 Ocak 2006 tarihli ve 952 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir.

Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü (GDPR)

Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğünün İngilizce tam adı “ Regulation (EU) 2016/679 of the European Parliament and of the Council of 27 April 2016 on the protection of natural persons with regard to the processing of personal data and on the free movement of such data, and repealing Directive 95/46/EC (General Data Protection Regulation)” dır. Kısaca General Data Protection Regulation şeklinde ifade edilmektedir. Genel Veri Koruma Tüzüğü 27 Nisan 2016 tarihinde Brüksel’de kabul edilmiş, Türkçe çevirisi Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından yapılarak yayınlanmış, Türkiye mevzuatı tüzüğe uygun hale getirilmiştir. Türkiye’de, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 24 Mart 2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, kanun 7 Nisan 2016 tarihinde 29677 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununa göre Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyeleri seçilmiş ve kurum göreve başlamıştır.

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Avrupa Konseyi üyesi devletler ile Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletler tarafından 16 Ocak 1992 tarihinde Valetta’da (Malta) imzalanmıştır. Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (Gözden Geçirilmiş)’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında 4434  sayılı Kanun 05.08.1999 tarihinde çıkarılmıştır.

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi

0
Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Galatasaray Üniversitesi, yabancı dille eğitim veren bir Devlet üniversitesidir. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenciler Fransızca  bilmemeleri halinde bir yıl hazırlık eğitimi görmektedirler.

Fakülte dekanı Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu‘dur.

Hazırlık eğitiminin ardından başlayan Lisans Programı her biri iki yarıyıldan oluşan dört öğrenim yılında, toplam sekiz yarıyılda tamamlanır. Yürürlükte olan yönetmeliğe göre öğrencilerin devam zorunluluğu vardır ve Fakültede ders geçme esası uygulanır.

Öğrenciler, Kamu Hukuku ve Özel Hukuk alanlarında tezli yüksek lisans ve doktora; Ekonomi Hukuku, Spor Hukuku, İnsan Hakları Hukuku ve Bankacılık Hukuku alanlarında tezsiz yüksek Lisans eğitimi görebilmektedirler.

2006-2007 öğrenim yılından bu yana Hukuk Fakültesi`nin kontenjanı 50 öğrencidir. Bu öğrencilerden yirmi beşi Türkiye ile Fransa arasında imzalanan anlaşma gereği Fransızca eğitim yapan liselerin son sınıf öğrencilerinin katıldığı ve Galatasaray Üniversitesi tarafından düzenlenen ayrı bir “iç sınav” ile belirlenir. Diğer yirmi beş öğrenci ÖSYM tarafından düzenlenen merkezi sınavla alınır. Lise birincileri için bir, yabancı uyruklu öğrenciler için ise iki kişilik kontenjan ayrılmıştır.

Türk Özel Hukukunun büyük oranda İsviçre ve Türk Kamu Hukukunun ise Fransız hukukundan esinlenmiş olmasını dikkate alan Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde programlar ve eğitim, Türkçe ve Fransızca olacak şekilde düzenlenmiş ve Türk öğretim üyelerinin yanı sıra Fransızca konuşulan ülkelerden de öğretim üyelerine görev verilmiştir.

Fakültede halen iki Fransız öğretim üyesi, 10 profesör, 13 doçent, 9 yardımcı doçent ve 16 araştırma görevlisi  görev yapmaktadır. Ayrıca, 2002 yılında İsviçre’deki Neuchâtel Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Fakülte arasında bir İşbirliği Konvansiyonu imzalanmış olup, bu konvansiyon bilimsel alandaki işbirliğinin yanında, iki Fakülte arasında öğretim elemanı değişimine de olanak tanımaktadır.

Öğrenim dili, kural olarak, Türk Hukuku’nun uygulanmasına ilişkin derslerde Türkçe, diğer bütün alanlarda Fransızcadır. İngilizce zorunlu ikinci yabancı dildir. Bu diller dışında üçüncü bir yabancı dil de öğretilmektedir. Gerektiğinde, dersin özelliği gözönüne alınarak, eğitim dili İngilizce de olabilir ve bu ders, yabancı bir öğretim üyesi tarafından verilebilir.

Uluslararası öğrenci değişim programı SOCRATES-ERASMUS çerçevesinde Fakülte ile Paris I (Panthéon-Sorbonne) Üniversitesi, Paris II (Panthéon-Assas) Üniversitesi, Tours François Rabelais Üniversitesi, Picardie Jules Verne Üniversitesi, Montpellier Üniversitesi, Nantes Üniversitesi, Orléans Üniversitesi, Angers Üniversitesi, Rennes I Universitesi, Rouen Üniversitesi, Strasbourg Üniversitesi, Neuchâtel Üniversitesi (İsviçre), Fribourg Üniversitesi (İsviçre), Louvain Katolik Üniversitesi (UCL) (Belçika), Vrije Amsterdam Üniversitesi (Hollanda), Urbino Üniversitesi (İtalya) ve Tübingen Üniversitesi (Almanya) arasında anlaşmalar imzalanmış olup, bu anlaşmalar kanalıyla öğrencilerin eğitimlerinin bir kısmını Fransa’da, Belçika’da, İsviçre’de, İtalya’da, Almanya’da ve Hollanda’da yapmaları mümkündür. Neuchâtel Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile imzalanan konvansiyon çerçevesinde, özellikle lisansüstü düzeyde öğrenci değişimine olanak tanınmıştır.

 

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları

0
Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanların için Davranış Kuralları

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 17 Aralık 1979 tarihinde 34/169 sayılı karar ile kabul edilmiştir. (Kolluk Görevlileri İçin Davranış Kuralları – Code of Conduct for Law Enforcement Officials)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Logosu

Yasaların Uygulanmasından Sorumlu Olanlar için Davranış Kuralları
Madde: 1

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar; her zaman yasaların kendilerine yüklediği görevleri, hukuka uygun olarak, topluma hizmet amacıyla ve herkesi yasa dışı faaliyetlere karşı koruyarak yerine getirmeli, bunu yaparken de mesleklerinin gerektirdiği yüksek sorumluluk düzeyini korumalıdırlar.

Açıklamalar:

a. “Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar” ifadesi, atama veya seçimle gelmiş olsun, polis yetkilerini kullanan ve özellikle yakalama veya tutuklama yetkisi olan bütün kanun temsilcilerini içerir.

b. Polis yetkilerinin, üniformalı veya sivil olarak askeri makamlarca veya devlet güvenlik güçleri tarafından kullanıldığı ülkelerde; yasaların uygulanmasından sorumlular tanımı, bu teşkilatların elemanlarını da kapsar.

c. Topluma hizmet ifadesi ile özellikle, toplum üyelerinin (vatandaşların) kişisel, ekonomik, sosyal veya diğer alanlarda duyabileceği acil yardım ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik hizmetler kastedilmektedir.

ç. Bu madde, sadece şiddet eylemlerini, mala verilen zararları ve diğer zarar verici eylemleri hedef almamakta, fakat bunun da ötesinde, ceza yasaları ile yasaklanmış bütün eylemleri kapsamaktadır. Bu madde aynı zamanda cezai ehliyeti olmayan kişiler tarafından yapılan eylemlere de uygulanır.

Madde: 2

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, görevlerini yerine getirirken, her zaman insan onuruna saygı göstermek ve onu korumak ve herkesin temel haklarını savunmak ve korumak durumundadırlar.

Açıklamalar:

a. Burada söz konusu olan temel haklar, ulusal ve uluslar arası hukuk tarafından tanımlanan ve korunan haklardır. Bu konuda uluslar arası belgelerin en uygun olanları şunlardır:

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi,

Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslar Arası Antlaşma,

Bütün İnsanların İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Alçaltıcı Ceza veya Muamelelere Karşı Korunmasına İlişkin Bildiri,

Türlü Irk Ayrımının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Bildirisi,

“Apartheid” Suçunun Ortadan Kaldırılması ve Durdurulmasına İlişkin Uluslar Arası Sözleşme,

Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Durdurulmasına İlişkin Sözleşme,

Tutuklulara Uygulanacak Asgari Nitelikteki Kurallar,

Konsolosluklar Arası İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi.

b. Bu madde hakkında yapılacak ulusal açıklamalarda, ulusal veya mahalli mevzuatta bu hakları tanımlayan ve koruyan maddelerin belirtilmesi uygun olur.

Madde: 3

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, kesin zorunluluk halinde ve görevlerinin yerine getirilmesi için gereken ölçüde kuvvete başvurabilirler.

Açıklamalar:

a. Bu hüküm, yasaların uygulanmasından sorumlu olanların ancak istisnai durumlarda kuvvete başvurabileceklerini altını çizerek vurgulamaktadır.

b. Her ne kadar bu hüküm yasaların uygulanmasından sorumlu olanlara, içinde bulundukları koşullara göre bir suçu önlemek veya yasal olarak suçluları veya şüpheli olanları yakalamak veya yakalanmalarına yardım etmek gibi makul sayılacak durumlarda kuvvete başvurma müsaadesini de içermekte ise de bunlar sınırın ötesinde kuvvete başvuramazlar.

c. Ulusal hukuk, yasaların uygulanmasından sorumlu olanların kuvvete başvurmalarını genellikle orantılı olma ilkesine göre kısıtlamaktadır. Bu itibarla bu hükmün yorumlanmasında ulusal orantı ilkesini dikkate almak gerekecektir.Bu hüküm, hiçbir halde, güdülen meşru amacı aşan bir orantıda kuvvete başvurmaya
izin verdiği biçimde yorumlanamaz.

ç. Ateşli silahların kullanılması en son çare olarak düşünülür. Özellikle çocukların söz konusu olduğu durumlarda, ateşli silahları kullanmamak için mümkün olan her şey yapılmalıdır. Genel olarak, bir suçtan şüpheli görülen kişinin silahla veya herhangi diğer bir şekilde karşı koyması veya başkasının hayatını tehlikeye düşürmesi ve daha hafif girişimlerin onu etkisiz kılmaya veya yakalamaya yetmeyeceği durumlar dışında, ateşli silahlara başvurulmamalıdır. Ateşli silahların her kullanılışında, durum derhal yetkili makama bildirilmelidir.

Madde: 4

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, kişiler ve kurumlar hakkında elde ettikleri özel ve gizli bilgileri, görevlerinin yerine getirilmesi veya adaletin ihtiyaç duyduğu durumlar zorunlu kılmadıkça saklı tutmak zorundadırlar.

Açıklamalar:

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, görevlerinin gereği olarak bir takım bilgiler toplarlar. Bunlar, kişilerin özel hayatıyla ilgili olabileceği gibi onların çıkarlarına ve özellikle de şöhretlerine zarar verici nitelikte olabilir. Bunların saklanması ve kullanılmasında son derece titiz davranılmalı ve söz konusu bilgiler, ancak ve sadece servisin ihtiyaçları ve adaletin yararı için açıklanmalıdır. Başka amaçlar için yapılan her açıklama görevin kötüye kullanılmasıdır.

Madde: 5

Yasaların uygulanmasından sorumlu olan hiçbir kişi, işkence yapmak veya diğer herhangi bir ceza vermek veya zalimane, insanlık dışı veya alçaltıcı muamele yapmak gibi davranışlarda bulunamaz, bunları teşvik edemez ve bunlara karşı hoşgörü gösteremez. Ayrıca işkenceyi veya diğer zalimane, insanlık dışı ve alçaltıcı ceza ve muameleleri haklı göstermek için, üstlerinden emir aldığını veya savaş halini veya yakın bir savaş tehlikesini, milli güvenliğin tehdit edildiğini, ülkedeki siyasi istikrarsızlığı veya diğer herhangi olağanüstü bir durum ileri süremez.

Açıklamalar:

a. Bu yasaklama, Genel Kurulca kabul edilen, Bütün İnsanların İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Alçaltıcı Ceza veya Muamelelere Karşı Korunmasına İlişkin Bildiriden kaynaklanmaktadır.

Buna göre: “Bu eylem insan onuruna ağır bir saldırıdır ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaçlarını tanımama ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve (insan hakları alanında diğer uluslar arası belgelerde) açıklanan insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesi suçları ile cezalandırılmalıdır.”

b. Söz konusu Bildiride, “işkence” aşağıdaki gibi tanımlanmıştır: “İşkence sözcüğü, kamu görevlileri veya onların teşvik ettikleri kişiler tarafından bir kimseye, kendisinden veya diğer üçüncü kişilerden bilgi veya itiraf elde etmek veya yaptığı veya yaptığından şüphelenildiği bir eylemi cezalandırmak veya kendisini veya başkalarını sindirmek amacıyla bilinçli olarak bedenen veya ruhen ağır bir acı veya eziyet veren bir eylem olarak tanımlanmaktadır. Bu terimin anlamı, meşru olarak uygulanan ve tutuklulara uygulanacak asgari kurallara uygun bir yaptırımdan kaynaklanan acı veya eziyet durumlarını kapsamaz.”

c. “Zalimane, insanlık dışı veya alçaltıcı ceza veya muamele” kavramları, Genel Kurulca tanımlanmamıştır. Bununla birlikte, bu kavramlar ister bedeni ister ruhi acı niteliğinde olsun ilgililerin bu konudaki yetkilerini kötüye kullanmalarına karşı en geniş bir şekilde yorumlanmalıdır.

Madde: 6

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, kendilerine teslim edilen kişilerin tam bir sağlık içinde olmalarını sağlamak ve özellikle de gereken her defasında, durumun zorunlu kıldığı tıbbi bakım önlemlerini vakit geçirmeden almakla yükümlüdürler.

Açıklamalar:

a. “Tıbbi bakım” ifadesi, doktorlarla diğer sağlık personelinin verdiği hizmetleri içermektedir. Gerekli olduğu veya istendiği zaman bu hizmetlerin verilmesi gerekir.

b. Genel olarak sağlık personeli yasaları uygulama servisine bağlı olmamakla birlikte; yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, gözaltına aldıkları kişilerin kendi servisleri dışındaki sağlık personeli tarafından bakılması veya onlarla konsültasyon yapılması gerektiği hakkında kendi doktorlarınca yapılan önerileri kabul etmek durumundadırlar.

c. Tahmin edileceği gibi, kanunların uygulanmasından sorumlu olanlar, kanunların çiğnenmesinden veya bu nedenle meydana gelen kazalardan zarar görenlerin de tedavilerini sağlamakla yükümlüdürler.

Madde: 7

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, hiçbir rüşvet eylemine girişmemelidirler. Ayrıca bu tür eylemlere şiddetle karşı çıkmalı ve onu bastırmalıdır.

Açıklamalar:
a. Bütün rüşvet olayları gibi yetkinin her türlü kötüye kullanılması da yasaların uygulanmasından sorumlu olanların görevleri ile bağdaşmaz. Yasaların uygulanmasından sorumlu bir kişinin rüşvet alma suçunu İşlemesi halinde, yasaların bütün etkinliği ile kendisine de uygulanması gerekir. Aksi halde kendi memurlarına yasaları uygulayamayan veya uygulamak istemeyen bir hükümetin, yasaların bunlar tarafından vatandaşlara uygulanmasını umması beklenemez.

b. Rüşvetin tanımı ulusal hukuku ilgilendirmekle beraber, bu kavram sorumlu kişi tarafından görevinin ifası sırasında veya görevi dolayısıyla istenen veya kabul edilen bir hediye, vaat veya bir avantaj karşılığında, yapılmaması gereken bir şeyi yapmak veya yapması gereken görevi yapmamak veya görevin tamamlanmasından sonra haksız yere bu avantajlardan birini kabul etmek şeklinde açıklanabilir.

c. Yukarıda geçen “rüşvet eylemi” ifadesi, rüşvete teşebbüs eylemini de kapsar.

Madde: 8

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, yasalara ve bu kurallara saygılı olmak zorundadırlar. Bunlar, aynı zamanda yasaların ve bu kuralların çiğnenmesini önlemek ve yeteneklerini en iyi şekilde kullanarak bu eylemlere şiddetle karşı koymak durumundadırlar.

Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, ciddi bir nedene dayanarak, bu kurallardan birinin ihlal edildiği veya ihlal edilmek üzere olduğu kanısına varırlarsa, durumu üstlerine veya ihtiyaç halinde diğer makamlara veya yetkili kontrol ve başvuru mercilerine bildirirler.

Açıklamalar:

a. Bu kurallar, ulusal mevzuatta veya uygulamalarda yer aldığı zaman dikkate alınmak durumundadır. Eğer ulusal mevzuat ve uygulamalardaki hükümler bu kurallardan daha kesin ise, bu taktirde söz konusu hükümler dikkate alınır.

b. Bu maddenin amacı, bir taraftan kamu güvenliğinin büyük ölçüde dayandığı bir teşkilat içinde zorunlu olan disiplin ile öte yandan insan kişiliğinin temel haklarına tecavüz halinde alınacak önlemler arasında bir denge sağlamaktır. Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, söz konusu haklara yapılan tecavüzleri hiyerarşik yolla bildirmekle, başka başvuru yerlerinin olmaması veya bunların yetersiz kalması halinde ise yasal diğer önlemleri almakla yükümlüdürler. Yasaların uygulanmasından sorumlu olanların, bu kurallardan birinin çiğnenmiş veya çiğnenmek üzere olduğunu bildirdikleri için idari veya diğer herhangi bir yaptırıma tabi tutulmalarının söz konusu olmayacağı açıktır.

c. “Yetkili kontrol veya başvuru makam veya mercileri” ifadesinden, ister yasaların uygulanmasından sorumlu servise bağlı olsun ister bağımsız olsun, ulusal mevzuata göre kurulmuş ve düzenleme yapmaya ve bu kurallara yapılan tecavüzlerle ilgili şikayetleri dinlemeye yetkili bütün makam ve merciiler kastedilmektedir.

ç. Bazı ülkelerde kitle haberleşme araçları yukarıdaki “c” fıkrasında tanımlananlara benzer bir kontrol görevi yapıyormuşçasına değerlendirilmektedir. Bu gibi ülkelerde yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, bu tür tecavüz olayların son başvuru mercii olarak ve ülkelerinin yasa ve geleneklerine ve bu kuralların 4. maddesine uygun bir şekilde kitle haberleşme araçları aracılığı ile kamuoyuna duyurabilirler.

d. Bu kuralların gereklerine göre hareket eden yasaların uygulanmasından sorumlu olanlar, içinde görev yaptıkları toplumun ve bağlı oldukları teşkilat ile kendi benzerlerinin saygısına, aktif moral desteğine ve yardımına layıktırlar.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi

0

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi; 15-16 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Türk Tabipler Birliği III. Etik Bildirgeler Çalıştayı”nda geliştirilerek 24 Kasım 2019 tarihinde TTB Olağanüstü 71. Büyük Kongre’sinde kabul edilmiştir. Bildirge, 24 maddeden oluşan öneriler silsilesini içermekte; toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim kavramlarını tanımlayarak sağlık hizmetlerinde tüm bireyler için eşitliği öngörmektedir.

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi

GİRİŞ

İnsanlar toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim açısından geniş bir çeşitlilik sergilerler. Bu özellikler açısından çeşitlilik, topluma egemen cinsiyet ve cinsellik düşüncesi tarafından belirlenen normlarla değerlendirilir. İnsan cinselliğinin sadece üremeye yönelik olduğu, cinsiyetin keskin sınırlarla ayrılmış kategorilerden oluştuğu, cinsiyetlerin eşit olmadığı, erkek ve kadın cinsiyet kategorilerinin birçok açıdan eşit kabul edilmeyecekleri, bu cinsiyet kategorilerini de bedensel özelliklerin, özellikle de üremeyle ilişkili beden yapılarının belirlediği, cinsel ilgi, yönelim ve davranışın da sadece üremenin mümkün görüldüğü eşlere yönelik olabileceği düşüncesi birçok toplumda egemen düşünce biçimidir.

Bu düşünce biçimi; karşı cinse yönelen dışında cinsel yönelimi olanları, doğduğunda üreme organları temel alınarak tayin edilen cinsiyetten farklı bir cinsiyet kimliği olanları, cinsiyet ifadesi toplumda kendi cinsiyetinden beklenenle uyumlu olmayanları ve bedensel özellikleri belirli bir cinsiyetle ilişkili olduğu varsayılan nitelikleri bütünlüklü veya tutarlı şekilde karşılamayanları normalin dışında bırakır. Bu özelliklere sahip kişiler kendilerini heteroseksüellik dışında cinsel yönelimle ilgili olarak eşcinsel (lezbiyen, gey), biseksüel; cinsiyet kimliği ve ifadesiyle ilgili olarak trans, transgender, transseksüel, travesti; bedensel cinsiyetle ilgili interseks olarak adlandırabilmektedirler. Bu kimlikler; cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi, cinsel yönelimle ilgili insana ilişkin tüm çeşitliliği yansıtmamaktadır. Yıllar içinde değişen kavramlar ve ifade biçimleri olmakla birlikte, günümüzde bu çeşitliliği ortaya koymak için kimlik gruplarının ilk harfleri sıralanarak LGBTİ, bunların dışında ve bu sınırlardan bağımsız varoluşları yansıtmak üzere de ‘+’ eklenerek LGBTİ+ ibaresi kullanılabilmektedir.

Cinsel kimlikle ilgili kimi özelliklerin normal dışı kabul edildiği düşünce ikliminin hakim olduğu toplumlarda kurumsallaşan modern tıp, bir süre bu çeşitliliğin bazı öğelerini bozukluk, hastalık olarak değerlendirmiştir. Günümüzde, herhangi bir cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi, cinsel yönelimin bir insanı daha sağlıklı kılmadığı gibi, hasta da etmediği bilinmektedir. Cinsiyet ve cinsel kimlikle ilgili özelliklerin uzmanlar tarafından değiştirilmesine yönelik girişimlerin etkinliğine ilişkin bilimsel dayanak ve kanıtlar yoktur; ayrıca bu girişimler tıbbi etiğe de aykırıdır. Aksine, bu girişimlerin kişilerin ruhsal ve bedensel iyilik haline olumsuz etkileri olabildiğine işaret eden bulgular mevcuttur.

Kadınlara ailede ve toplumda yüklenen roller, her alanda karşılaştıkları cinsiyetçilik ve buna bağlı olarak kaynaklara, bilgiye, bakıma ve temel sağlık hizmetlerine ulaşmada eşitsizlik, kadın sağlığını olumsuz etkileyen etmenlerdir. Kadınlar, sırf toplumsal cinsiyetlerinden dolayı maruz kaldıkları ayrımcılık nedeniyle ek pek çok sağlık sorunu ile karşılaşmaktadırlar. Yaş, yoksulluk, engellilik, kırsal bölgede yaşıyor olmak, mültecilik ve göçmenlik, etnik ve dilsel farklılıklar, seks işçiliği, mevsimlik tarım işçiliği, cezaevi koşulları,  fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalma ve savaş gibi olağanüstü koşullar bu eşitsizlikleri daha da derinleştirmektedir.

Norm dışı kabul edilen özelliklere sahip gruplar, o zaman aralığında kültüre hakim olan iktidar ilişkileri zemininde gelişen damgalanma ve ayrımcılığa maruz kalırlar. Damgalanma ve ayrımcılığın bu gruplarda daha fazla bedensel hastalık ve ruhsal bozukluk saptanmasıyla ilişkili olduğu yinelenen çalışmalarla ortaya konmuştur. Bu gruplarda gözlenen sağlık eşitsizliği, maruz kaldıkları damgalanma ve ayrımcılığın yanı sıra sağlık hakkına erişimle ilgili deneyimlenen engellerle de ilişkilidir. Sağlık hizmetlerinin kuruluş ve işleyiş biçimi, sağlık çalışanlarının ayrımcı tutumları, bu durumda önemli bir rol oynamaktadır. Olumsuz tutuma maruz kalma beklentisi, kişilerin sağlık çalışanlarından tıbbi olarak önemi olabilecek bilgileri saklama gereği duymalarına, tetkiklerden kaçınmalarına, tedaviye uyum gösterememelerine neden olabilmektedir.

Cinsel yönelimleriyle ilgili güçlük yaşayan kişiler ve aileleri, gereksinim duyduklarında sağlanan ruhsal destekten fayda görmektedirler. Doğduğunda tayin edildiği cinsiyetten farklı cinsiyet kimliği olan kişilerin, yaşadıkları ruhsal zorlanmanın dindirilmesi için bedensel özelliklerinin kendilerini tanımladıkları cinsiyetle uyumlu hale getirilmesiyle ilgili talepleri olabilmektedir. Bu tıbbi bakım, kişinin talep ve gereksinimleri doğrultusunda başta psikiyatrik destek, hormon tedavileri, cerrahi işlemler olmak üzere birçok tıbbi işlemi kapsayabilmektedir. Cinsiyet geçiş veya uyum süreci olarak adlandırılan bu sürecin ruhsal iyilik haline katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Bu bakıma erişebilme ve tıbbi işlemlerin sosyal güvenlik kapsamında değerlendirilmesi ile ilgili güçlükler kişilerin yaşadığı zorlanmayı artırmaktadır. Cinsiyetin yasal olarak taşınması süreciyle ilgili yasal düzenlemelerin belirli tıbbi işlemler gerektirmesi, zorunlu cerrahi ve kısırlaştırmayı kapsaması günümüzde hak ihlali olarak değerlendirilmektedir.

ÖNERİLER
Türk Tabipleri Birliği konuyla ilgili aşağıdaki ilkeleri benimser:
  1. Herhangi bir toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim kişiyi daha üstün, daha fazla hak sahibi kılmadığı gibi, haklardan mahrum bırakılmasına neden olamaz.
  2. Hekimler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelimle ilgili ayrımcı tutum ve davranışlar içine girmemeli, bu özelliklerinden dolayı kişilere sağlık hizmeti vermekten kaçınmamalıdır.
  3. Her bireyin toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelimiyle ilgili beyanları esastır ve sağlık çalışanları kişinin bu bağlamdaki özerkliğine saygı gösterir.
  4. Toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim çeşitliliğinin herhangi bir öğesi ruhsal hastalık değildir.
  5. Cinsiyet ve cinsel kimliği fark etmeksizin tüm bireylerin herhangi bir kısıtlama ve ayrımcılık olmadan cinsel sağlık ve üreme sağlığı ile ilgili bilgilenme, eğitim ve hizmet alma hakkından yararlanması güvence altına alınmalıdır.
  6. Üreme sağlığı yöntemlerine erişimle ilgili engeller kaldırılmalı, başta kadınlar olmak üzere herkesin bu konuda nitelikli sağlık hizmeti almaları sağlanmalıdır.
  7. İstenmeyen gebeliklerin, güvenli olmayan düşüklerin, bebek ve anne ölümlerinin önlenmesi için gerekli bilgilendirme ve sağlık hizmetleri sağlanmalıdır.
  8. Hekimler, kadın yaşamının her dönemine toplumsal cinsiyete duyarlı bir gözle bakabilmeli; kadınların her yaşa özgü sağlık sorunlarını ve bunlara yol açan ya da riskleri artıran sosyal, kültürel ve biyolojik etmenleri, içinde bulunduğu bağlamda ele alabilmeli çözüm yollarını doğru tanımlayabilmelidir.
  9. Sağlık politikaları oluşturulurken sağlık hakkını toplumsal cinsiyet temelli bir yaklaşım ile savunmak, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için temel bir koşul olmalıdır.
  10. Hekimler çocuk yaşta ve zorla evliliğin bir insan hakkı ihlali olduğunun farkında olmalıdır.
  11. Hekimler her hastayı değerlendirirken, toplumsal cinsiyete dayalı, nefret suçlarına kadar varabilen şiddet olasılığını değerlendirmeli, sağlıkla ilgili sonuçlarını saptamaya yönelik tutum geliştirmelidir.
  12. Hekimler, toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsiyet ifadesi ve cinsel yönelim ile ilgili ayrımcılığa uğrama olasılığı bulunan kişilerle çalışırken ayrımcılığın ruhsal ve bedensel sağlığa etkilerini göz önünde bulundurmalıdır.
  13. Kişinin cinsel yönelimi hekim tarafından tayin edilemez. Tayin etmeye yönelik tıbbi işlem ve muayene yapılmasının bilimsel dayanağı yoktur; kişinin bu değerlendirmeye zorlanması kabul edilemez.
  14. Kişinin doğduğunda tayin edilen cinsiyetten farklı bir cinsiyet kimliği olması durumunda, bedensel özelliklerinin cinsiyetiyle uyumlu hale getirilmesi, ruhsal desteği de içeren bir tıbbi süreç gerektirebilir. Bu tıbbi sürece erişim, sağlık hakkı kapsamında değerlendirilmeli ve sağlık güvencesi içine alınmalıdır.
  15. Cinsiyet geçişine yönelik ruhsal destek, hormon tedavileri ve cerrahi işlemler başta olmak üzere bütün tıbbi işlemlere sağlık güvencesi kapsamında, birden çok uzmanlık alanının eşgüdümlü olarak iş görebildiği bir hizmet modeliyle erişebilmenin sağlanması gereklidir.
  16. Yasal kayıtlardaki cinsiyetin değiştirilmesi süreci, zorunlu tıbbi girişimleri içermeyecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Yasal düzenlemeyle ilgili çalışmaların sağlıkla ilgili meslek kuruluşları ve konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla yürütülmesi önerilir.
  17. Cinsiyet farklılaşmasının beklendiği gibi gelişmediğinin doğumda ya da yaşamın erken bir döneminde saptandığı durumlarda, yaşamsal risk nedeniyle tıbbi endikasyon olmadıkça, geri dönüşü olmayan tıbbi işlemler olabildiğince ertelenmeli, kişinin karar verme süreçlerine katılabilecek olgunluğa erişmesi beklenmelidir.
  18. Tıp, tıpta uzmanlık ve lisansüstü eğitimi ve sürekli mesleki gelişim müfredatlarında cinsiyet ve cinsel kimliklerle ilgili çeşitlilik aktarılmalı ve bu özellikleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalan grupların kendilerine özgü sağlık gereksinimlerini karşılamaya yönelik yaklaşımlara yer verilmelidir.
  19. Tıp, tıpta uzmanlık ve lisansüstü eğitim süreçlerinde, bu eğitimlerin verildiği ve sağlık hizmetlerinin sunulduğu kurumlarda toplumsal cinsiyet ve cinsel kimliklerle ilgili eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır.
  20. Cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliğiyle doğrudan ilişkili nedenlerle tıbbi tedavi gereksinimi duyanlarla çalışırken gruba özgü uygulamalar konusunda hekim, kendini yetkin ve yeterli görmüyorsa başvuranı bu hizmeti verebilecek kişi ve kurumlara yönlendirmelidir.
  21. Sağlık ve sağlık emek gücüne ilişkin göstergelerin toplumsal cinsiyete duyarlı hale getirilmesi için çalışmalar yapılmalıdır.
  22. Hekimler, konuyla ilgili toplumsal farkındalığın geliştirilmesi için çalışmalar yapmalıdır.
  23. Toplumsal cinsiyet ve cinsel kimlik özellikleriyle ilişkili ayrımcılığı, nefret söylemini ve nefret suçlarını önlemeye ve cezalandırmaya yönelik yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  24. Devletin toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve korunması ile ilgili görev ve sorumlulukları vardır. Bu sorumluluk cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın mevzuatta tanınması ve diğer ayrımcılık tiplerine karşı uygulanan yaptırımların bu ayrımcılık tipi için de aynen geçerli olmasını yasal güvenceye bağlamayı da içerir.

Vasfi Raşid Seviğ

0

Vasfi Raşid Seviğ (Hasan Vasfi Seviğ, 1887 yılında Yemen’in Menahe kentinde doğdu. Dönemin Mutasarrıflarından Mehmet Reşit Paşa ve Lütfiye Hanım’ın oğludur. İlk ve orta öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde (Mekteb-i Sultani) 1906 yılında  tamamladı.

Liseden mezun olduktan sonra İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde okudu. Fransa’da Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenimine devam etti.

Hukuk stajını Almanya’da tamamladı. 1909’da Fransa’ya giderek Paris Hukuk Fakültesi’nden lisans diploması aldı (1912)

Hukuk eğitiminin ardından yurda döndüğünde Birinci Dünya Savaşı seferberliği başlamıştı. Bu nedenle 30 Ağustos 1914’te talimgâha alındı. Süvari Asteğmen ve daha sonra Teğmen rütbesiyle Kafkas cephesinde savaşa katıldı. 12 Aralık 1917’de terhis edildi. Akabinde Adliye Nezâreti (Adalet Bakanlığı) tarafından Saksonya Mahkemelerinde staj yapmak üzere Almanya’ya gönderildi.

Kariyerine yazarlık ve avukatlıkla başladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ndeki akademik kariyerinin yanı sıra avukatlık mesleğini sürdürdü.

28 Eylül 1924’te, Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliğinde tercüman olarak görev yapmaya başladı.

 23 Ocak 1925’te Anadolu Ajansı’nın Paris Muhabirliğine atandı ve bir süre bu görevde çalıştı.

Birinci Dünya Savaşı döneminde ortaya çıkan hukuki sorunların, Barış Antlaşmalarına göre kurulan ve 16 Ağustos 1926’da, Lozan Barış Antlaşmasına göre İstanbul’da kurularak 1925-1938 yılları arasında İstanbul’da faaliyet gösteren Karma Hakem Mahkemeleri tarafından çözülmesi aşamasında Türkiye’nin ilk Muhtelit Hakem Mahkemeleri’nin Türkiye temsilcisi olarak atanmıştır.

Vasfi Raşid Seviğ, yerel seçimlerde CHP Adalar İlçesi temsilcisi olarak İstanbul Şehir Meclisi’nde görev yapmıştır.

Fransızca ve Almanca dillerini bilen Vasfi Raşid Seviğ, 1935 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nde Roma Hukuku profesörlüğüne atanmıştır. 1942 yılında ise Ordinaryüs Profesör unvanını almıştır.

1943 yılından itibaren Roma Hukuku ile birlikte Medeni Hukuk dersleri vermiştir.

30 Nisan 1947’de Medeni Hukuk Profesörlüğüne getirilmiştir.

30 Nisan 1947’de Medenî Hukuk Profesörlüğüne getirilmiştir. 29 Nisan 1957’de, 70 yaş sınırını tamamlaması nedeniyle emekliye ayrılmış ve avukatlığına devam etmiştir.

1965 yılında Ankara Hukuk Fakültesi Profesörler Kurulu tarafından  kendisine ‘Onursal Hukuk
Doktoru’ payesi verilmiştir

Siyasi Kariyeri

Hasan Vasfi Sevig, Cumhuriyet Halk Partisi’nden IV. Dönem Şebinkarahisar ve V. Dönem Sivas milletvekili olarak seçilmiştir. IV. Dönemde, Şebinkarahisar temsilcisi olarak 4 Mayıs 1931’de Meclis’e katılmış ve İçişleri Komisyonu’nda görev yapmıştır. Dönem boyunca İş Kanunu Tasarısının incelenmesi için III. toplantı yılında kurulan geçici komisyonda görev almıştır.

V. Dönemde ise  Sivas milletvekilliğine seçilerek yasama organındaki görevini 2 Nisan 1939’a kadar sürdürmüştür.

Türkiye toplumunda hukuk, akademi ve siyaset alanındaki katkılarıyla tanınan; Yazarlık, avukatlık, Berlin Elçiliği tercümanlığı, Anadolu Ajansı Paris muhabirliği, Muhtelit Hakem Mahkemelerinin Türkiye Ajansı, İstanbul Meclisi Umumi Azalığı, Muhtelit Hakem Mahkemeleri Türk Hükûmeti Mümessilliği, Ankara Hukuk Fakültesi Roma ve Medeni Hukuk Profesörlüğü, TBMM IV. Dönem Şebinkarahisar, V. Dönem Sivas Milletvekilliği yapan Hasan Vasfi Seviğ, 23 Kasım 1971 tarihinde yaşamını yitirmiştir.

Hasan Vasfi Seviğ’in Eserleri:

  • Romanın Hususi Hukukunun Institution|ları Sistem ve Tarihçe (1937)
  • Roma Hukuku Tarihçe ve Institution(1939)
  • Türkiye Cumhuriyeti Esas Teşkilat Hukuku Cilt I (1938),
  • Üniversite ve Hukuk Fakültesi (1951),
  • Toprak Hukuku Dersleri (1953)
  • Askeri Adalet (1955)
  • “Sistem ve Tarihçe”
  • Doktrin ve İçtihatlar Açısından Türk İcra ve İflas Kanunu – İcra
  • İnkılapların Öğrettikleri
  • İdare Hukuku
Romanın Hususi Hukukunun Institution’ları Sistem ve Tarihçe

Bu taksimin Roma hukukçularınca umumi olmadığını ve Gaius’un şahsi düşüncesinin eseri bulunduğunu iddia eden Savigny taksimin taraftarlarına şöyle bir cevap verir. Personis’in birinci kısmı neyi ihtiva ediyor? Birçok müellifler Status nazariyesini ihtiva eylediğini kabul ederler. Bu müelliflerin Status’e verdikleri manaya göre hak süjesi olarak telakki edilen şahısların başka hallerini ihtiva eyler demek olur. Bu halde hak süjeleri nazariyesini ihtiva eder diyebiliriz de. Bu halleri tabii ve medeni olmak üzere ikiye ayrılır. Tabii haller, yaş, sıhhat ve saire… Medeni haller hukuka ehliyet için lazım olan hallerdir: Hürriyet, site hakkı ve Sui juris olmak maddesi; bunlara esaslı haber de denir. Bu suretle tarif edilmiş olan statü ne Gaius’un ne de Justinian’ın birinci kitabında bulunmaz.

Hugo de Personis’in birinci kısmı hukuka ehliyet nazariyesini ihtiva eder ve üç capitis demunutio’nun tekabül eylediği üç şartı zikreder der. Fakat Gaius’un ve Justinian’ın birinci kitaplarının muhteviyatı bu faraziyeyi reddeyler. Mesela üçüncü taksimin (birinci kitap S. 142) hukuka ehliyet ile hiç bir münasebeti yoktur. Çünkü tutela hukuka ehliyetsizliğe ve bu yoksuzluğun yerine bir şey koymak çarelerine taalluk etmez. Çünkü tutela hareket edebilmek, bir şeyi yapabilmek, ehliyetsizliği: olaya ehliyetsizlik yerine bir şey koymak çarelerini arar. Sonra üç esas şartları tamamlayacak olan cives Latin ile Peregrini arasındaki farklar da eksik kalmıştır. Binaenaleyh her iki Institutes’lerin birinci kitaplarının Hugo’nun sisteminin müsait olamayacağı derecede hem fazlalığı hem de eksikliği vardır.

İnstitutes’lerin birinci kitapları hakikatte Medeni kanunların aile hukuku ismini verdiği kısmı ihtiva eder. Jus Persona’nın tabiri Savigny’ye nazaran status ve conditio hominum tabirleriyle bir manadadır. Çünkü bu tabirler gayri muayyen bir insan halini ifade etmiyor, belki aile münasebetlerindeki bir insanın hususi vaziyetini: kocalık, babalık, tutor’luk gibi hususi vaziyetini ferdin aile ile olan muhtelif münasebetlerini ifade ediyor.

Roma Hukuku Tarihçe ve Institution

Medeniyetin iktisat amilleri: “İktisaden zayıf bir millet fakr-ü sefaletten kurtulamaz, kuvvetli bir medeniyete, refah ve saadete kavuşamaz, içtimai ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz.” “Çiftçi ve çoban bu millet için unsuru aslidir.” Medeni olduklarını kabul eylemediğimiz kavimler hakkında kullandığımız “vahşi” veya “yabani” tabirleri neye delalet eder: Öyle zannederim ki haklarında, bu tabirlerle hüküm verdiğimiz adamların objektif hallerini ifade eylemekten ziyade bizim gururumuzu ifade eyleyen sübjektif hislerimize tercüman olur. Hiç olmazsa bize yabancı gelen adetler karşısında hissettiğimiz reaktionu (aksülameli) ifade eder. Kullandığım vahşi ve yabani tabirin onların da, bize öğretebilecek şeyleri olan, hiç olmazsa misafirperverliği ve bazı ahlaki hareketleri öğretebilecek kudretleri olan kimseleri hor görmekte olduğumuzu anlatır.

Medeniyetin bir cetvelini, bir araya gelmeleriyle medeniyeti vücuda getiren amillerin bir fihristini tanzim eylesek bu adamların beşerin yaşayabilmesi için zaruri ne varsa hepsini bulmuş ve icat eylemiş olduklarını ve bize yalnız hayatı güzelleştirmek ve yazıyı bulmak vazifesini bırakmış olduklarını görürüz.

Üniversite ve Hukuk Fakültesi

Fakültemizin ilk Dekanı Devletler Umumi Hukuku Ordinaryüs Profesörü rahmetli Cemil Bilsel İstanbul Üniversitesi tarihine dair neşreylediği eserde üniversitemizin mazisi olan medreselerden bahsederken “zamanlarının gerçekten yüksek bilgi kurulu olan bu büyük medreselerde öğretim, imparatorluğun gerileyişi ve düşüşü ile uygun olarak gerilemiş ve düşmüş, talebelik, softalık ve yobazlık manasına gelir olmuştur.” der. Bu sözlerin, kanaatimce hakikatin tam ifadesi olabilmesi için cümlenin birinci kısmında ufak bir tertip değişikliği ve ikinci kısmında ufak bir ilave yapmak gerekir: “Zamanlarının gerçekten yüksek bilgi kurulu olan bu büyük medreselerde öğretimin gerileyişi ve düşüşü ile uygun olarak İmparatorluğumuz da gerilemiş ve düşmüştür.” Üniversiteler vatan vücudunun hayat usaresi ifraz eden guddeleridir ve bir vatanin’ mukadderatı üniversitelerinin mukadderatına tabidir.

Hükumet için ilim ve ahlak birer zaruri vasıftır; çünkü ahlak ve ilim memleketin idaresi ve saadeti için bir lazımedir. 1918 mağlubiyetinden sonraki Almanya’nın Hariciye Nazırı Stressem’in bir nutkunda aşağı yukarı şöyle bir fikir ileri sürüyordu: “Fransa, on ilinin çöle çevrilmiş olduğundan şikâyet ediyor. Üniversiteleri ayakta duran bir memleketin çöle çevrilmiş illerinin dahi mamureye döneceği muhakkaktır. Fakat üniversiteleri inhitat eden bir memleketin mamurelerinin mukadderatı, önünde de sonunda da çöle çevrilmektir. Alman ülkesi çiğnenmedi fakat üniversiteleri inhitat eylemeğe başladı.” En korkunç mağlubiyetler ve en korkunç tahripler, üniversitelerinin hayatiyetini korudukları Almanya’yı bir türlü ezdiremiyor; üniversitelerimizin kifayetsizliği ise yurdumuzun kalkınmasına imkân vermiyor. Rahmetli meslektaşımın yukarıda zikreylediğim cümlesinin ikinci kısmı da tamamlanmak şartıyla doğrudur. Yalnız, medrese talebeliği, softalık ve yobazlık manasına gelir olmamıştı; ne yazık ki medrese hocalığı da softalık ve yobazlık manasına gelir olmuştu. Talebenin büyüklüğü veya küçüklüğü hocalarının büyüklüğüne veya küçüklüğüne tabidir.

İnkılapların Öğrettikleri

Gazetecilik ve Matbaacılık T.A.Ş. tarafından İstanbul’da yayınlanan Vasfi Raşit’in İnkılâpların Öğrettikleri kitabının basım yılı 1934’tür. Ancak yazar tarafından kitabın son satırında ‘Ankara: Onuncu yıl’ ifadesine yer verildiğinden İnkılâpların Öğrettikleri’nin de 1933’te kaleme alınıp bir yıl sonra yayınlandığı anlaşılmaktadır. Kitap 42 sayfadır ve ne başta ve ne de sonda İçindekiler’e yer verilmemiştir. Bunun yerine her bir sayfanın sağ üstüne, her sayfada değişen başlıklar konulmuştur ki bundan murat o sayfanın o başlıkta verilen konuya tahsis edildiğidir. Bir çeşit İçindekiler sayfasını andıran bu başlıklar sırasıyla şöyledir: “Lüzumsuz İnkılâplar–Hakikî İnkılâplar, İnkılâp-İhtilâl-Islahat, İnkılâpta Kan– Terör, Diktatörlük- Kuvvetli İcra Reisleri, Kuvvet ve Hak, 1324 İnkılâbı, Hakikî İnkılâplar Sâridir, Muvaffak olmuş İnkılâplar, Zihniyet Savaşları, İnkılâplar birer ilerlemedir, İrtica korkunç bir hatadır, İnkılâbı ve neticelerini korumak borçtur, İnkılâba küsenler, İnkılâp bir bütündür, Büyüklüğün hassası büyütmektir.

Askeri Adalet

Askeri ceza kanunundan bahsetmeden evvel umumi ceza kanunundan ayrı bir askeri ceza kanununa lüzum olup olmadığını araştırmak lazım gelir… Ordu, milletler için tahammül edilmesi lazım bir zarurettir. “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salah” hakikati hala cari olagelmektedir.

Binaenaleyh Askeri Adalet, “Clemenceau” (Klemanso) nun Fransız Mebuslar Meclisinde söylemiş olduğu gibi; “Ordu denilen zaruretin zaruri kıldığı bir şeydir. Çünkü zaruri olan ordunun, ordu vasfına layık olabilmesi için kuvvetli bulunması da zarurettir… Ordunun kuvveti ise disiplindedir.” Disiplinin ne olduğunu müşahhas bir surette görmek ve anlamak biz İslamlar için çok kolaydır. Bunun için cemaatle namaza bakmaklığımız kâfi gelir. Cemaatle namaz, aynı zamanda cemaatin askeri bir şefi olmuş bulunan ve manası şef demek olan imamın iradesinden başka bir iradesi olmayan cemaatin harp nizamında toplanarak yaptıkları ibadet tarzıdır. Disiplin ordu komutanının iradesinden başka bir irade beslememekten ibarettir. Gerçektir ki cemaatle namaz, ordunun dini vazifesini görüş tarzıdır. Cemaatle namaz, ordu teşkilatından ayrı bir kurul değildir; çünkü cemaatle namaz ordunun illet-i gayesini yerine getiren bir teşkilat olarak vücuda gelmiştir. Harp halinin tabii ve devamlı bir hal olduğu zamanlarda ve cemiyetlerde devlete esas teşkilatını mutlaka askeri teşkilat verdirir.

Devletin ordudan ayrı olmasına imkân olmaz. Binaenaleyh, bütün dini ve siyasi menfaatler kurulmuş askeri menfaatlere gelip eklenir. Harp halinin tabii ve devamlı bir hal olduğu zamanlarda ve cemiyetlerde halk bir ordudur. Ordunun muhtaç olduğu şef yani “İmam” askeri bir şeftir; askeri imamdır. Aynı zamanda ordular başkomutanı olan Devlet başkanı “Müslümanların imamı” veya “Müminlerin emiri” unvanını taşır. “İmam” kelimesi askeri komutanların taşıdıkları bir unvan olan “Emir” kelimesi ile aynı manaya gelir.

Bütün orduların dini ve siyasi olmak üzere iki vazifesi var idi. Bu iki vazife birbirine o kadar sıkı bir surette bağlı idi ki bu vazifelerden birine ehliyetsizlik, diğerine de ehliyetsizliği intaç eylerdi.

Anılarımdan Bir Sayfa: Atila Sav

0

Anılarımdan Bir Sayfa: Atila Sav/ Av. Vedat Ahsen Coşar 

Rahmetli Atila Sav’ın aziz hatırasına olan derin saygımla…   

Ömer Atila Sav

İzmir Yayınevi (İLYA) tarafından yayımlanan ‘Hayatı Ölçülü Yaşamak‘ isimli kitapta, kitabın yazarları Peter Uffelmann ve Tobias von der Recke’nin anlattıkları son derece öğretici, belki de yaşanmış bir hikâye var. Hikâye şöyle; “Çin’e gezmeye giden bir Avrupalı, Çinli Wu’nun evine konuk olur. Avrupalılardan yana dertli olan Wu, Avrupalıların kendileri dışındaki toplumları anlama ve tanıma konusunda çok fazla istekli olmadıklarını, bu konuda biraz istekli olanların ise son derece yüzeysel bir çaba gösterdiklerini söyler. Avrupalı bu eleştiriye karşı çıkar ve Wu’dan Avrupa ile Çin’in dünyaya bakışları arasındaki farkı açıkla­masını ister. Wu konuşmaya başlar ve der ki: ‘İkimizde bir sandalyenin üzerinde rahatça oturuyoruz. Sandalye Çinlilerin icadı değil, aynı zamanda Avrupalıların da kullandığı, onlara da ait olan bir araç. O halde sandalye her iki kültürün de ortak malı. Bir Avrupalı olarak siz, sandalyenin özelliklerini nasıl açıklarsınız?’ Avrupalı ne diyeceğini tam olarak bilemez, kem küm eder, sandalye ile insanın beden yapısı arasındaki ilişki üzerine bir iki şey söyler ve sözlerini yemek masasının çevresine dizilmiş olan sandalye ile masanın anlamlı bir birliktelik içinde olduğunu ifade ederek tamamlar. Wu söylenenlerin doğruluğuna katılır ve devamla: ‘Ama biz Çinliler siz Avrupalılardan farklı olarak bir adım daha ileriye bakarız. Sandalyelerin çoğu hala ahşaptan yapılıyor. Ahşap ormandan elde ediliyor. Daha sonra elden geçiriliyor, uygun parçalar halinde kesiliyor. Sonra sizin söylediğiniz kullanma aşaması geliyor. O aşa­maya kadar sandalye daha hala anlamsız, işlevsiz ve cansız bir nesnedir. Anlam, işlev ve canlılık ka­zanabilmesi için, bir insanın yorulduktan sonra onun üzerine oturması, yorgun vücudunu ona emanet etmesi, sırtını sandalyenin arka tarafına dayayarak gevşemesi ve bu suretle sandalyenin nimetinden dolaysız olarak yararlanması, zihni ve ruhu ile onu algılaması gerekir.’ der. Bunları dikkatlice dinley­en Avrupalı anlamlı bir yorum yapar ve ‘bir sandalyenin imalatındaki asıl marifetin, ona, insanın üzerine oturup dinlenmesine imkân verecek biçimde şekil veren kişiye ait olması gerektiğini’ söyler. ‘Evet’ der Wu ve sözlerini ‘Herkes bir sandalye yapabilir. Ama bir sandalyenin iyi olabilmesi için, ondan yararlanan kişinin ona bir nimet gözüyle bakması gerekir’ diyerek sürdürür. Avrupalı, bunun yaşamın diğer alanları için de geçerli olup olmadığını sorar. Wu sözlerine ‘Tüm alanlar için geçerlidir. Zanaattan felsefeye kadar her alanda geçerlidir’ diyerek başlar ve devamla şunları söyler: ‘Dünyevi uğraşların hedefi kar elde etmek de olabilir, devlet düzeninin tesisi ya da düşmanın yok edilmesi de olabilir. Ama bütün bunların anlamı ve amacı insana yönelik olmalıdır. İnsana hizmet olmalıdır. Onun için bizde, düzenli düşünmenin babası olan Konfüçyüs, küçük bir derenin üzerine bir köprü yapan ve böylece köylülerin yürüme mesafesini kısaltan adamla aynı onuru taşır. Krizantemlere özenle bakan ve böylece gözlerimize mutluluk veren bahçıvana da aynı isim verilir. Bu isim, yaşamın bize hazırladığı gizli nimetlerle ilişkilidir. Böyle bir nimeti keşfedip insanlara sunan, insanlara hizmet eden herkese biz usta deriz.

Vedat Ahsen Coşar

Bu Çin hikâyesini, bizim de benzer bir kültürden geldiğimizi, tıpkı Çinliler gibi, bizim de, insana hizmet edenlere, bilgisini, zamanını, deneyimlerini insana sunanlara ‘usta’ dediğimizi ifade etmek için an­lattım. Avukat olarak, Ankara Barosu olarak, bizim de ustalarımız vardı, halen de var. Mesleğimize, meslek örgütümüze hizmet etmiş olan bu ustalardan vefat edenleri anmak, yaşayanları sağlıklarında onurlandırmak, onları baronun kurumsal hafızasına kaydetmek, onlara olan kurumsal, mesleki ve kişisel borcumuzu ödememiz gerekiyordu. Bu borç, meslek ustalarımıza olan vefa borcumuzdu. İnsanı insan yapan en önemli hasletlerden birisidir vefa duygusu. Ama öyle de olsa vefa duygusu her insanda bulunmaz. Erdemli insanlarda bulunur sadece. Vefa duygusu insani bir özellik olduğu kadar kurumsal bir özelliktir de. Vefalı kurumlar, vefası olan kurumlar kendisine hizmet etmiş olan insanları unutmaz, unutturmaz. Gerek bu duygu ve düşüncelerle, gerekse Ankara Barosu’nun yazılı bir tarihini, belleğini oluşturmak, mesleğimize ve baromuza hizmet etmiş olan üstatlarımızı yeni gelen nesillere tanıtmak amacıyla 2007 yılı ortalarında bir dizi etkinlik başlattık. Etkinliğin ismi yaşayan meslek ustalarımız için ‘Meslek Üstatlarına Saygı Günü’, vefat edenler için ‘Meslek Ustalarını Anma Günü’ idi.

Atila Sav. Ankara Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği, Ankara Barosu Başkanlığı, Bakanlık, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı, milletvekilliği yapmış bir üstadımız. Ama sanki bir fani için çok büyük değerde ve önemde bulunan bu makamlarda hiç oturmamış gibi, afrası tafrası olmayan, oğlu yaşındaki benim ve başkalarının yanında önünü ilikleyen, saygılı mı saygılı, sade mi sade, görev adamı mı görev adamı. Örnek bir insan, örnek bir eş, örnek bir baba, örnek bir avukat, örnek bir entelektüel. Kurul üyesi mi? Kurul üyesi. Kurul toplantısına herkesten önce o gelir. En hazırlıklı o gelir. O kadar disiplinli yani. Ben kendisini hem ismen, hem şahsen baro başkanı olmazdan önce de tanıyordum ve saygı duyuyordum. Ama baro başkanı olduktan sonra kendisini daha yakından tanıma fırsatı ve olanağı buldum. Açık söylemem gerekir ise, bu süreçte kendisinden çok, ama çok şey öğrendim. En başta Hukuk Kurultayları olmak üzere düzenlediğimiz etkinliklerde, engin deneyimi, bilgisi, sağduyusuyla bize rehberlik etti, 2006-2008 yönetim dönemimizde kurduğumuz Ankara Barosu Ombudsmanlığı’nda, ilk ve son (son, zira bu kurum ne yazık ki bizim görevden ayrılmamızdan sonra göreve gelen Prof.Dr.Metin Feyzioğlu yönetimi tarafından lağvedilmiştir) ombudsman olarak önemli ve değerli hizmetler yaptı. Ankara Barosu olarak bu değerli meslek ustamıza olan vefamızı, teşekkürümüzü, saygımızı düzenlediğimiz ‘Atila Sav’a Saygı Günü’ etkinliğimizle ödemek istedik. 16 Kasım 2007 günü yapılan etkinlikle, Atila Sav’a olan borcumuzu tam olarak ödeyemedik belki, ama öyle de olsa ödemeye çalıştık. Atila Sav’ın dostlarının katıldığı etkinliğin açılışında aşağıdaki konuşmayı yaparak, hem bizim için, hem de Atila Sav için özel ve anlamlı olan bu güne katkı yaptım.

(…)

‘Mevlana anlatıyor; ‘Üstat dün elinde bir mumla kentin çevresinde dolaşıyordu. Devden, canavardan bezdim, bir insan istiyorum, insan diyordu. Şu mayaları gevşek yoldaşlardan soğudum, bıktım, usandım. Tanrı aslanını, Zaloğlu Rüstem’i istiyorum. Dediler ki, biz aradık bulamadık. Dedi ki, o bulunmayan yok mu? İşte ben onu istiyorum.’

Üstadın aradığı, bulmak istediği ‘Gezmek lazım her yeri / Bulmak için bir eri” diyen tasavvuf usta­larının aradığı, bulmak istediği ‘er kişidir’. Yani ‘adamdır’, yani ‘adam gibi adamdır.’

İstanbul Hukuk Fakültesinde öğrenci olduğum 70’li yıllarda adını duyduğum, Ankara’ya geldikten ve eylemli olarak avukatlık yapmaya başladığım 1975 yılından bu yana tanıdığım, Baro Başkanı olun­caya kadar Baromuza ve Türkiye Barolar Birliği’ne başkanlık yapmış bir meslek büyüğü, bir ağabey olarak uzaktan sevgi ve saygı duyduğum, Baro Başkanı olduğum Ekim/2004 tarihinden bu yana bir­likte çalışma ve dolayısıyla çok daha yakından tanıma olanağı bulduğum, kişi olarak benden, kurum olarak Ankara Barosundan desteğini, deneyimlerini, bilgisini hiç ama hiç esirgemeyen Sayın Atila Sav, tasavvuf ustalarının aradığı ‘er kişidir’, ‘adam gibi adamdır.’

Çoğumuz için gelecek olan hemen her şeyi geride bırakmış, bu bağlamda Bakanlık yapmış, millet­vekilliği yapmış, Ankara Barosu’nun, Türkiye Barolar Birliği’nin başkanlıklarını yapmış, yaptığı bütün bu görevlerde olumlu izler ve kalıcı eserler bırakmış olan Sayın Atila Sav, saygın ve rafine kişiliğiyle, beyefendiliğiyle, dürüstlüğüyle, entelektüel birikimiyle, çalışkanlığıyla, sadeliğiyle, mütevazılığıyla, sorumluluk anlayışıyla, çalışma disiplini ve üretkenliğiyle, hukukçu ve avukat kimliğiyle, ağabeyliğiyle örnek alınması gereken kişidir.

“Dostluk için temelleri atmaya çalışan bizler / Kendimiz dostça olamadık” diyor Berthold Brecht. Büyük usta Brecht’in bu maksimi birileri ve hatta çokları için doğru olabilir. Ama bu sevgili Atila Ağabey için doğru ve geçerli değildir. O hem kendi için ve hem de başkaları için dost olanlardandır, dostça olanlardandır. Baro başkanı olarak görev yaptığım geride kalan üç yıl içinde, bu dostluğu kendisinden hep gören bir kişi olarak burada sizin huzurunda kendisine teşekkür etmek isterim.

Kişisel ilişkilerine olduğu kadar, mesleki ve siyasi ilişkilerine dürüstlük, doğruluk standartları getiren, yazmaya, tiyatroya ve sanata olan ilgisiyle entelektüel bir duruş sergileyen, hiçbir zaman ve hiçbir türdeki otoriterliğe sıcak bakmayan, bulunduğu ortama içtenlik, sevecenlik, alçakgönüllülük, güven, yapıcılık gibi pozitif enerjiler ve değerler katan, günümüz toplumunda aydının yeri ve birey ile kurumlar arasındaki ilişkiler konusunda örnek bir kişi olan Atila Ağabey’den hepimizin öğrendiği ve daha da öğreneceği çok şey olduğuna inanıyor, kendisine çok sevdiği ailesiyle birlikte uzun ve sağlıklı bir yaşam diliyorum.

16 Aralık – Hukuk Takvimi

0
16 Aralık – Hukuk Takvimi
705

Çin tarihinin tek kadın İmparatoru, Wu Zetian yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Şubat 624) Kendi kızını boğarak öldürdü. İktidarının ilk dönemlerinde öz oğlu da dahil Tang Hanedanının kalan üyelerini yok ederek iktidarını pekiştirdi. Tang Hanedanına sadık insanları devletin içinden temizledi, devlet adamlarının çoğunluğunu ya öldürdü ya da sürgüne gönderdi. Kendi soyunu daha önemli gösterebilmek için Tang Hanedanının soyuyla ilgili kayıtlarla oynadı. Önceki hanedandan kalan devlet bürokrasisini  büyük oranda revize ederek yandaşlarının ve sevdiği kişilerin konumunu güçlendirdi. Devlet yapısında önemli reformlar yaptı; ekonomik ve sosyal yapıda büyük değişikliklerde bulundu.

Wu Zetian
1594

Cadı olduğu öne sürülen İskoç Allison Balfour, cadılık ve büyücülükten suçlu bulunarak idam cezasına çarptırıldı. 1563 İskoç Cadılık Yasası’na göre 1594 yılında gerçekleştirilen bu cadılık davası, kendisinden en çok bahsedilen İskoç büyücülük vakalarından biri oldu.

1809

Hollandalı avukat ve liberal politikacı, Pieter Philip van Bosse doğdu. (Ölümü: 21 Şubat 1879) Leiden Üniversitesi‘nde Roma Hukuku ve Çağdaş Hukuk alanında eğitim aldı. Avukatlık yaparak çalışmak üzere Amsterdam’a döndü ve ruhsatını aldı. 1845 yılında Maliye Nezareti İthalat ve İhracat Haklar Daire Başkanlığı’na  atandı ve bu görevi üç yıl sürdürdü. 1848’de Maliye Bakanı olarak atandı. Ekonomiyi liberalleştiren reformları hayata geçirdi. Serbest ticaretin güçlü bir destekçisi olarak, transit geçiş hakkını elde etti ve Ren ve IJssel’deki nakliye hakları üzerindeki vergiyi durdurdu. Ayrıca, posta hizmetinde bir hükümet tekeli kurarak posta sisteminde reform yaptı. 6 kez Maliye Bakanı olarak görev yaptı ve Hollanda ekonomisini liberalleştiren birçok reforma öncülük etti. 1872’de fahri Devlet Bakanı unvanını aldı. 68 yaşında Koloni İşleri Bakanı olarak atandı.  1872’de bakanlık yapmaktan vazgeçti ancak 1877’den itibaren bir dönem daha Sömürge İşleri Bakanı olarak görev yaptı. 4 Haziran 1868- 4 Ocak 1871 tarihleri arasında Hollanda Başbakanlığını yürüttü. 

Hollanda’nın hukukçu Başbakanlarından Philip van Bosse
1901

Amerikalı kadın antropolog Margaret Mead doğdu. (Ölümü: 15 Kasım 1978) Barnard College‘da Lisans derecesini, Columbia Üniversitesi‘nden yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. Okyanusya halklarıyla ilgili kültürel çalışmaları önemli bulunu. Kadın hakları, çocuk yetiştirme, ahlak, nükleer silahlanma, ırklararası ilişkiler, uyuşturucu kullanımı, nüfus planlaması, dünyada açlık gibi birçok sorunu inceledi ve kültürel farklılıklar konusunda yeni fikirler geliştirdi. Cinsiyete göre şekillenen rollerin kültürlerarası farklılıktan kaynaklandığını savundu. Üç ilkel toplulukta bu rol farklılığını inceledi. Güney Pasifik ve Güneydoğu Asya geleneksel kültürlerinde cinsiyete karşı tutumları detaylandıran raporları 1960’ların cinsel devriminde önemli etkide bulundu. “Yirminci yüzyılın tartışmasız en ünlü antropoloğu” olarak nitelendi. Ölümünden sonra, Başkan Jimmy Carter tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası ile ödüllendirildi. Öldüğünde büyük bir lidere yakışan şekilde yası tutuldu.

Margaret Mead’in biyografisi Paul Shankman tarafından kitaplaştırıldı. 
1904

Banat Batırova doğdu. (Ölümü: 19 Temmuz 1970), Başkurdistan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Sosyalist Emek Kahramanı unvanını kazanan ilk kadın oldu. Milletvekili olarak görev yaptı. SSCB’nin gelişimine katkıda bulunan; sanat, bilim, spor, askeri alanlarda başarılı olanlara verilen Lenin Nişanı’na layık görüldü. Adı Ufa’daki köyünde bir caddeye verildi. Heykeltıraş Tamara Pavlovna Nechaeva, “Başkurdistan kolkhoznitsa pancar yetiştiricisi” adıyla Batırova’nın heykelini yaptı.

Banat Batırova
1925

Milletler Cemiyeti, Ankara Antlaşmasının hemen öncesinde tüm Musul Vilayetini Irak’ta bırakan 16 Aralık 1925 tarihli kararını ilan etti. Musul vilayetinin İngiliz manda yönetimi altında bulunan Irak’a bağlanması, “Brüksel Hattı” denilen Musul vilayetinin kuzey sınırının Türkiye-Irak sınırını oluşturması ve Irak’taki İngiliz manda  yönetiminin en az 25 yıl sürmesi önerilen İnceleme Komisyonunu raporu Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından Türkiye’nin karşı çıkmasına karşın, aynen onaylandı. Ankara Antlaşması ise,  5 Haziran 1926 tarihinde, üç taraflı bir antlaşma olarak İngiltere, Türkiye ve Irak arasında Ankara’da imzalandı. 18 maddeden oluşan ve “Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması” yahut “Musul Antlaşması” olarak da bilinen bu antlaşma ile Türkiye-Irak sınırı belirlenerek iyi komşuluk ilişkileri tesis edildi.

1946

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi ve Türkiye Sosyalist Partisi’ni kapattı. Partiler 16 Aralık 1946 tarihinde tüm siyasi faaliyetlerden men edildi ve yöneticileri tutuklandı. İstanbul İşçi Sendikalar Birliği ve İstanbul İşçi Kulübü de kapatıldı. Ayrıca,  YığınNoror, GünSesSendikaDost dergi ve gazeteleri yasaklandı. Yarın gazetesi ve Büyük Doğu dergisinin yayınları 4 ay süreyle durduruldu.

1953

16 Aralık 1953 tarihi itibariyle yürürlüğe giren, “6195 sayılı Cumhuriyet Halk Partisinin haksız iktisaplarının iadesi hakkındaki kanun” ile on beş gün içinde partiye ait taşınabilir mallar defterdarlıklar tarafından açık artırma yoluyla satıldı, taşınmaz malların mülkiyeti de hazineye geçti.

1966

Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edildikten sonra 19 Aralık 1966 tarihinde imzaya açıldı. Sözleşme, 41. madde dışında, 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girdi.

1966

BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul kararıyla kabul edildi ve imza, onay ve katılmaya açıldı. Sözleşme, 27. Madde uyarınca, 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladı. Bugüne kadar BM üyesi 188 ülkeden 137’sinin imzaladığı sözleşme, 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de onaylandı, 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlandı.

1966

Sığınma hakkına ilişkin BM Genel Kurulunun 16 Aralık 1966 tarihli 2203 (XXI) kararı kabul edildi.

1970

Uçakların kanun dışı yollarla ele geçirilmesinin önlenmesine ilişkin Sözleşme(Convention for the suppression of Unlawful Seizure of Aircraft), 16 Aralık 1970 tarihinde La Haye’de imzalandı.

1971

Hint-Bengal güçleriyle süren 9 aylık savaşın ardından 16 Aralık 1971’de Bangladeş bağımsızlığını kazandı ve o tarihten beri 16 Aralık, Bangladeş Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır.

1972

Vladimir İlyiç Lenin’in “Ne Yapmalı” adlı kitabını yayımlamaktan yargılanan  Sol Yayınları sahibi  Muzaffer Erdost’un 7,5 yıllık mahkûmiyeti Yargıtay’ca onandı.

1977 Birleşmiş Milletler Örgütü, 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
1990 Jean-Bertrand Aristide, Haiti’nin ilk demokratik seçimlerini kazandı ve seçimle başa gelen ilk Başkan oldu.
1991 Kazakistan, Sovyetler Birliği’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
1991 Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyinin, sivil havacılık güvenliği alanında oluşturulan ortak kurallar ile ilgili tüzüğü 16 Aralık 2002 tarihli 2320/2002 (EC) sayılı kararla ilan edildi.
2018

Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Kimliği, Cinsiyet İfadesi, Cinsel Yönelim Eşitliği ve Sağlık Hizmetleri Bildirgesi; 15-16 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da düzenlenen Türk Tabipler Birliği III. Etik Bildirgeler Çalıştayında geliştirilerek 24 Kasım 2019 tarihinde TTB Olağanüstü 71. Büyük Kongre’sinde kabul edildi. Bildirge, 24 maddeden oluşan öneriler silsilesini içermekte; toplumsal cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim kavramlarını tanımlayarak sağlık hizmetlerinde tüm bireyler için eşitliği öngörmektedir.

2020 İsviçreli hukukçu ve politikacı Flavio Cotti yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Ekim 1939) Fribourg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Locarno’da avukatlık yaptı ve memleketi Ticino’da siyasi kariyerine başladı. 1962’de yeni kurulan Partito popolare demokrato ticinese’nin başına geçti. Kantonda, Ekonomi, Adalet, Askeri ve İçişleri Dairesi Başkanı olarak çalıştı. 1981’de kantondaki Hristiyan Demokrat Partisi’nin başkanlığına seçildi ve 1981’den 1984’e kadar ulusal partinin başkanlığını yürüttü. 1986’da Alphons Egli’nin yerini alarak İsviçre Federal Konseyi’ne parlamenter olarak seçildi ve 1993 yılına kadar Federal İçişleri Bakanı olarak çalıştı. 1993’ten itibaren Dışişleri oldu. 26 Kantondan oluşan İsviçre Konfederasyonunda “eşitler arasında birinci” olarak tanımlanan Devlet Başkanlığı makamına 1991’de ve 1999’da iki defa seçildi. 1996 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) başkanlık etti. 30 Nisan 1999’da istifa etti. Görev yaptığı dönemde İsviçre’nin BM’ye üye olması ve Avrupa Birliği‘ne entegrasyonu ve tam üyeliği için için üstün çabalar sergiledi. AB entegrasyonunda başarısız oldu ancak ülkenin BM’ye girişini hızlandırdı ve 2002’de üyelik gerçekleşerek İsviçre BM’nin 190. üyesi oldu. Cotti, politikayı bıraktıktan sonra Credit Suisse yönetim kurulu üyeliği dahil olmak üzere çeşitli İsviçre şirketlerinde danışmanlık yaptı. 16 Aralık 2020’de Covit19 nedeniyle 81 yaşında iken hayatını kaybetti. İtalyanca, Fransızca, Almanca ve İngilizce biliyordu. 

Hukukçu ve Eski İsviçre Devlet Başkanı Flavio Cotti
2020 Türkiye Barolar Birliği eski başkanı ve bakan Avukat Ömer Atila Sav, Ankara’da yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Mayıs 1931, Ankara)

TBB eski başkanı Avukat Ömer Atila Sav’ın ölümünün 1. yıldönümünde düzenlenen törende konuşan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Ramiz Erinç Sağkan, Sav’ı “hukuk mesleğinin duayeni ve kutup yıldızı” olarak tanımladı.
2021 Hayvanları Koruma Kanunu Uygulama Yönetmeliği taslak metninde evdeki hayvan sayısına sınırlama içeren düzenlemenin yer aldığı iddia edildi. Yönetmeliğin, site ve apartmanlarda 3 köpek veya 5 kedi şeklinde sınırlama getirmeyi öngördüğü Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği (HAYKURDER) tarafından açıklandı.
2021 Avrupa Birliği (AB), binalardan kaynaklanan seragazı emisyonlarını azaltmak için Binalarda Enerji Performansı Direktifini değiştirmeyi teklif etti. Teklife göre, bina stokunun yüzde 30’unu oluşturan en enerji verimsiz binaların veya en düşük enerji derecesine (F veya G) sahip yaklaşık 60 milyon binanın 2033 yılına kadar yenilenmesi öngörülüyor. İklim Değişikliği Performans Endeksine göre, ülkelerin hiçbirinin, Paris İklim Anlaşması hedefleriyle uyumlu olmadığı açıklanmıştır.
2021 İlaç firması Pfizer, özel sağlık sigortası koşullarını güncelleyerek, evli çalışanların eş ve çocuklarını kapsayan özel sağlık sigortası poliçelerine “ayrı veya aynı cinsiyetten partnerlerin” de eklendiğini duyurdu.
2023 TMMOB’de Gezi Davası tutukluları için gerçekleştirilen 600. Adalet Nöbeti eyleminde, tutukluların serbest bırakılması istendi. Gezi davası tutukluları arasında eski Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Tayfun Kahraman ve Mimarlar Odası Hukuk Müşaviri Can Atalay da bulunuyor. Anayasa Mahkemesi kararına karşın serbest bırakılmayan avukat Can Atalay da nöbete bir mesaj gönderdi: “Biz, beceremediği için değil tercih etmediğinden kötülük yapmayanlarız. Biz, büyük insanlığın ferdi olmanın sevincini paylaşanlarız. Biz, bambaşka bir dünyanın mümkün olduğunu bilen, buna ulaşmak için olduğu her yerde çabalayanlarız.”
2021 1 Ağustos 1933 tarihinde İtalya’nın Padua kentinde doğan İtalyan felsefeci ve siyaset teorisyeni Antonio Negri, 16 Aralık Cumartesi günü Fransa’nın başkenti Paris’te 90 yaşında hayatını kaybetti. Negri, 1960 ve 1970’lerdeki siyasi aktivistlerin şiddetinden sorumlu olduğu gerekçesiyle toplam 34 yıl hapis cezası daha verilmiş, milletvekili seçildikten sonra serbest bırakılmış, dokunulmazlığının İtalya Temsilciler Meclisi tarafından kaldırılması üzerine Uluslararası Af Örgütü ve Félix Guattari’nin yardımıyla Fransa’ya gitmiş, Fransa’daki çalışmalarının ardından 1997 yılında gönüllü olarak hapis cezasını çekmek için İtalya’ya dönmüş hapis cezasının hafifletilmesi üzerine 2003 yılında serbest bırakılmıştı. Türkçeye çevrilen kitapları arasında; “Aykırı Spinoza”,  “Yaban Kuraldışılık”, “Marx Ötesi Marx”, “İmparatorluktaki Hareketler”,  “Yıkıcı Politika”,  “Avrupa ve İmparatorluk”, “Bizim Gibi Komünistler”, “Félix Guattari ile yazışmalar”, “Devrim Zamanı”, “Dioynisus’un Emeği” ve “Çokluk” ve “İmparatorluk”  gibi eserler bulunuyor.

2024

16 Aralık – Hukuk Takvimi

Franz Kafka

0

Franz Kafka, 3 Temmuz 1883 tarihinde, o dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan Prag şehrinde, Yahudi bir ailenin 6 çocuğundan ilki olarak dünyaya gelmiştir.

Kafka, 6 yaşındayken, kendisinden yaşça küçük erkek kardeşleri Georg ve Heinrich ölmüştür. Üç kız kardeşi ile yaşayan Kafka’nın ailesi ile ve özellikle de başarılı bir işadamı ve sert bir mizaca sahip olan babasıyla ilişkisi bozuk olmuştur. Lise eğitiminden sonra Prag Charles Ferdinand Üniversitesi’ne kimya öğrenimi görmek üzere kaydını yaptırmış ancak iki hafta sonra bu üniversiteyi bırakarak, Prag Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geçmiştir. Hukuk öğrenimi Kafka’ya yazmak için zaman ve imkan kazandırmıştır.

Kafka, 1901–1906 Prag’daki Karl-Ferdinand Üniversitesi’nde öğrenim görmüştür. Daha sonra beş yıllık hukuk eğitimi almıştır. Albert Weber’in yanında hukuk stajı yapmıştır.

Hukuk öğreniminden sonra 1907 yılında “Assicurazioni Generali” adlı İtalyan sigorta şirketinde çalışmaya başlamıştır. Max Brod ile tanışıp dost olması ile aynı yıllarda edebiyat dünyasına girmiştir.

Kafka en yakın arkadaşı Max Brod’a, ölümünden sonra eserlerini yakmasını söylemiş, arkadaşı tarafından yerine getirilmeyecek bir vasiyette bulunmuştur. 1923’te yazılarına odaklanmak için Berlin’e gitmiş ama kısa bir müddet sonra yakalandığı tüberkülozdan ötürü hayatını kaybetmişir. Hastalanan Kafka, bir sanatoryuma götürülmüş ve 3 Haziran 1924’te Klosterneuburg’da 41 yaşında hayata veda etmiştir.

1933–1945 yılları arasında da tıpkı diğer bütün saygın Yahudi yazarlar gibi yasaklanan yazarlar arasındaydı. Hatta Kafka, Nazi döneminde yasaklanan yazarların başında geliyordu. Eserleri yakılacak kitaplar listesindeydi. Max Brod, 1939 yılında Hitler komutasındaki Alman orduları Prag’a girmeden önce Kafkanın eserlerini ülke dışına kaçırmıştır. Kafka’nın Prag’daki evi daha sonra müze haline getirilmiştir.

1963 yılında Prag’daki Liblice Şatosu’nda Kafka üzerine uluslararası bir konferans düzenlenmiştir. Konferansa Roger Garaudy, Ernst Fischer gibi yazarlar katılmıştır.

Kafka’nın yaşadığı dönemde yayımlanan eserleri

 

1909–Ein Damenbrevier
1909–Gespräch mit dem Beter (Dua Eden Adamla Sohbet)
1909–Gespräch mit dem Betrunkenen (Sarhoşlarla Sohbet)
1909–Die Aeroplane in Brescia (Brescia’daki Uçaklar)
1912 – Großer Lärm (Büyük Gürültü)
1913 – Betrachtung (Gözlem)
1913 – Das Urteil (Yargı)
1913 – Der Heizer (Ateşçi)
1915 – Die Verwandlung (Dönüşüm)
1915 – Vor dem Gesetz (Yasanın Önünde)
1918 – Der Mord (Cinayet)
1918 – Ein Landarzt (Bir Köy Hekimi)
1919 – In der Strafkolonie (Ceza Sömürgesi)
1921 – Der Kübelreiter
1924 – Ein Hungerkünstler (Açlık Sanatçısı)

 

 

 

Kafka’nın Ölümünden Sonra Yayımlanan Eserleri
1905 – Beschreibung eines Kampfes (Bir Savaşın Tasviri)
1907–1908 – Hochzeitsvorbereitungen auf dem Lande (Taşrada Düğün Hazırlıkları)
1914 – Erinnerungen an die Kaldabahn (Kaldabahn Hatıraları)
1914–1915 – Der Dorfschullehrer (Köy Öğretmeni)
1915 – Blumfeld, ein älterer Junggeselle
1916–1917 – Der Gruftwächter
1916–1917 – Die Brücke (Köprü) Brod’un Başlığı
1917 – Eine Kreuzung
1917 – Der Schlag ans Hoftor (Çiftlik Kapısına Vuruş) Brod’un Başlığı
1917 – Der Jäger Gracchus (Avcı Gracchus) Brod’un Başlığı
1917 – Beim Bau der Chinesischen Mauer (Çin Seddi’nin İnşaasında)
1917 – Eine alltägliche Verwirrung Brod’un Başlığı
1917 – Der Nachbar (Komşu) Brod’un Başlığı
1919 – Brief an den Vater (Babaya Mektup)
1920 – Heimkehr Brod’un Başlığı
1920 – Die Abweisung (Geri Çevrilme)
1920 – Zur Frage der Gesetze (Yasalar Sorunu Üzerine)
1920 – Das Stadtwappen (Kent Arması) Brod’un Başlığı
1920 – Kleine Fabel (Küçük Fabl) Brod’un Başlığı
1920 – Die Truppenaushebung
1922 – Forschungen eines Hundes (Bir Köpeğin Araştırmaları) Brod’un Başlığı
1922 – Das Ehepaar
1922 – Der Aufbruch (Gezinti)
1922 – Gibs auf Brod’un Başlığı
1924 – Der Bau Brod’un Başlığı
1925 – Der Prozess (Dava)
1926 – Das Schloss (Şato)
1927 – Der Verschollene (Amerika)

KAFKANIN ÜNLÜ SÖZLERİ
“Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu”
“Beni Hayal Kırıklığına Uğratan Benden Başkası Değil”
“Olmamasına Razıyım Oluyormuş Gibi Olmasın”
“Bir Noktadan Sonra Vazgeçmek İmansızdır, Erişilmesi Gereken Noktada Orasıdır.”
“Beyinlerimiz Savaşsın İsterdim ama Görüyorum ki Siz Silahsızsınız Bayım”

Uçakların Kanundışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkında Sözleşme

0

Uçakların Kanundışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi Hakkında Sözleşme(Convention for the suppression of Unlawful Seizure of Aircraft), 16 Aralık 1970 tarihinde La Haye’de imzalanmış, 14 Ekim 1971 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Sözleşme; literatürde “Uçakların Kanun Dışı Yollarla Elle Geçirilmesinin önlenmesine dair 16 Aralık 1970 tarihli La Haye Sözleşmesi” olarak da bilinmektedir. İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca dillerinde ve dört nüsha olarak imza edilmiştir.

Türkiye tarafından; Millet Meclisi Adalet ve Dışişleri, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet ve Dışişleri, Turizm ve Tanıtma komisyonları tarafından müzakere edildikten sonra, “Uçakların kanundışı yollarla ele geçirilmesinin önlenmesine dair 16 Aralık 1970 tarihli La Haye Sözleşmesinin onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanun” adıyla 30 Kasım 1972 tarihli ve 1634 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş, 7 Aralık 1972 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

KANUN GEREKÇESİ 

Uçak kaçırma olaylarının milletlerarası sivil hava servislerinin emniyet içinde faaliyette bulunmalarını cidden tehdit ve dünya milletlerinin sivil havacılığa olan güvenini sarsan bir kapsam kazanması üzerine, konu Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtınca de alınmış, anılan Teşkilâtın Hukuk Komitesi tarafından uçaklara kanuna aykırı şekilde el konulması sorununu çözümlemek amacıyle milletlerarası bir Sözleşme tasarısı hazırlanmış, bu olaylara karşı alınacak tedbirleri görüşmek ve bu konuda milletlerarası bir Sözleşme akdetmek amacıyle aynı Teşkilât 1 – 16 Aralık 1970 tarihleri arasında La Haye’de diplomatik bir konferans tertiplemiş, bu konferansa Hükümetimiz de bir heyetle katılmıştır. Konferans sonunda öngörülen tedbirleri ihtiva eden bir Sözleşme metni memleketimiz dahil 50 ülke tarafından imzalanmış 10 devlet tarafından onaylanmasını müteakip 14 Ekim 1971 tarihinde Sözleşme yürürlüğe girmiştir. 1969 yılında muhtelif ülkelere ait 42 uçak, 1970 yılında 37 uçak, 1971 yılında ise 10 uçak hava korsanları tarafından kaçırılmış bulunuyordu.

«Uçakların kanun dışı yollarla ele geçirilmesinin önlenmesi hakkında Sözleşme» ile sağlanan hususlar özetle aşağıda sıralanmıştır.

1. Son yıllarda milletlerarası camianın huzurunu kaçıran uçak kaçırma fiillerine karşı hukukî tedbirler öngörülmektedir.
2. Uçak kaçırma fiili veya buna teşebbüs suç sayılmıştır.
3. Bu suçluların şiddetle cezalandırılması öngörülmüştür.
4. Uçak kaçırma fiili âdi bir suç sayılmış ve suçluların iadesi anlaşmalarında iadesi mümkün suç olarak yer alması öngörülmüştür.
5. Suçlunun iade edilmemesi halinde uçağın kaçırıldığı ülke yetkilileri suçluyu cezalandırmak için gerekli tedbirleri alacaktır.

UÇAKLARIN KANUN DIŞI YOLLARLA ELE GEÇİRİLMESİNİN ÖNLENMESİ HAKKINDA SÖZLEŞME

Başlangıç
İşbu sözleşmeye taraf olan devletler:

(Uçuş halindeki) uçağı veya kontrolünü ele geçirme şeklindeki kanunsuz fiillerin fert ve mal emniyetini tehlikeye düşürdüğünü, hava servislerinin faaliyetini ciddî olarak etkilediğini ve dünya halklarının sivil havacılık güvenliğine karşı itimadını zayıflattığını nazarı dikkate alarak;

Bu fiillerin vukua gelmesinin vahim endişe verici bir mevzu teşkil ettiğini nazarı dikkate alarak;

Bu eylemlerin tekerrürüne mâni olmak gayesiyle, suçluların cezalandırılmaları için uygun tedbirlerin alınmasına acil ihtiyaç olduğu nazarı dikkate alarak;

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

MADDE  1

Uçuş halindeki bir uçakta bulunan herhangi bir şahıs;

a) Kanun dışı olarak, zorla veya tehditle veya diğer herhangi bir korkutma yolu ile, uçağa el koyar veya uçağın kontrolünü ele geçirirse veya böyle bir harekete teşebbüs ederse, veya
b) Böyle bir hareketi yapan veya buna teşebbüs eden bir şahısla suç ortağı olursa suç işlemiş sayılır. (Bu hareket bundan böyle «suç olarak tanımlanacaktır».)

MADDE 2

Her Âkit Devlet suçu (şiddetli) cezalarla cezalandırmayı taahhüt eder.

MADDE 3

1. Bu Sözleşmenin amaçları bakımından, binişi müteakip bütün dış kapıların kapanmasından, tahliye için kapılardan birinin açılması anma kadar bir uçak her zaman uçuş halinde sayılır. Mecburî iniş halinde, uçak ile uçaktaki yolcu ve malların sorumluluğu yetkili makamlarca deruhte edilinceye kadar uçuşun devam ettiği farz olunur.

2. Bu Sözleşme, askerî hizmet ile gümrük ve polis hizmetlerinde kullanılan uçaklara tatbik edilmez.

3. Bu Sözleşme, ancak içinde suç işlenen uçağın kalkış veya mutat iniş mahallî, uçağın kayıtlı olduğu devlet toprakları dışında bulunduğu takdirde tatbik edilir; uçağın milletlerarası veya yurt içi sefer yapmakta olması önemli değildir.

4. 5nci maddede zikredilen hallerde; içinde suç işlenen uçağın kalkış ve mutat iniş mahallerinin mezkûr maddede zikredilen devletlerden birinin kendi toprakları içinde bulunduğu takdirde bu Sözleşme tatbik edilmez.

5. Suçlu veya suçlu olduğu iddia edilen şahıs, uçağın kayıtlı olduğu devletten. başka bir devletin topraklarında bulunduğu takdirde, bu uçağın kalkış veya mutat iniş mahallî neresi olursa olsun, bu maddenin 3 ve 4ncü paragrafları mahfuz kalmak kaydıyla, 6, 7, 8 ve 10ncu maddeler tatbik olunur.

MADDE 4

1. Her Âkit Devlet, aşağıdaki hallerde, suç ve suçlu olduğu iddia edilen şahıs tarafından suçla murtabit olarak yolcu ve mürettebata karşı girişilen her türlü diğer şiddet hareketleri hakkında kendi kaza yetkisini tespit için gerekli tedbirleri alacaktır:

a) Suç, o devlette kaydedilmiş bir uçakta işlendiği zaman,
b) Suçun içinde işlendiği uçak, suçlu olduğu iddia edilen şahsı hamilen o devlet topraklarına indiği zaman,
c) Suçun, iş merkezi veya belli bir işyeri olmamakla beraber daimî ikametgâhı o devlette bulunan bir şahsa mürettebatsız olarak kiralanmış bir uçakta işlenmesi halinde.

2. Her Âkit Devlet, suçlu olduğu iddia edilen şahsın kendi topraklarında bulunması ve bu maddenin 1nci paragrafında belirtilen devletlerden herhangi birine, bu şahsı 8nci madde uyarınca iade etmemesi halinde, suç hakkında kendi kaza yetkisini tespit için aynı şekilde gerekli tedbirleri alır.
3. İşbu Sözleşme, Millî Kanuna uygun olarak icra edilecek cezaî kaza hakkını haleldar etmez.

MADDE  5

Müşterek hava nakliyatı yapan müesseseler veya, müşterek veya milletlerarası kayda tabi uçak işleten milletlerarası acentalar kuran Âkit Devletler, usulüne uygun olarak, her uçak için aralarından kazaî yetkiyi kullanacak bir devleti tayin edecekler ve bu devlet Sözleşmenin amaçları bakımından, uçağın kayıtlı olduğu devlet yetkilerini haiz olacak ve keyfiyetten, Sözleşmeye Âkit Devletlere tebliğ edilmek üzere, Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtına bilgi vereceklerdir.

MADDE 6

1. Suçlunun veya suçlu olduğu iddia edilen şahsın. kendi toprakları üzerinde bulunduğu her Âkit Devlet, şartların kifayet ettiği hususuna kanaat getirdiğinde, bu şahsı tutuklayacak veya mevcudiyetini temin edecek diğer tedbirleri alacaktır. Nezaret veya diğer tedbirler o devlet kanunlarına göre alınacak, ancak müddet, sadece cezaî takibat veya iade hususundaki formalitelerin tamamlanması için gerekli olan müddeti geçmeyecektir.

2. Bu devlet, hadise ile ilgili hazırlık tahkikatına derhal tevessül edecektir.

3. Bu maddenin 1 nci paragrafına göre nezaret altına alman şahsa, vatandaşı olduğu devletin en yakın yetkili temsilcisi ile derhal temasa geçmesine yardım edilecektir.

4. Bu madde hükümlerine göre, bir devlet, bir şahsı tutukladığı takdirde, uçağın kayıtlı olduğu devlete, 4ncü maddenin 1 (c) paragrafında belirtilen devlete ve tutuklanan şahsın tabiyetinde bulunduğu devlete veya uygun gördüğü takdirde, diğer ilgili devletlere, böyle bir şahsın tutukluluk durumu ve tutukluluğunu icabettiren şartları derhal bildirecektir. Bu maddenin 2nci paragrafı uyarınca hazırlık tahkikatını yapan devlet, netice hakkında mezkûr devletlere derhal bilgi verecek ve kaza yetkisini kullanıp kullanmamak hususundaki niyetini açıklayacaktır.

MADDE 7

Suçlu olduğu iddia edilen şahıs topraklarında bulunan Âkit Devlet, bu şahsı iade etmezse, istisnasız ve suç kendi arazisinde işlensin veya işlenmesin, vakayı takibat maksadıyle yetkili makamlarına havale etmeye mecburdur. Bu makamlar, o devletin kanunlarına göre ciddî mahiyette sayılan adi suçlarda olduğu şekilde karar vereceklerdir.

MADDE 8

1. Suç, Âkit Devletler arasında mevcut iadei mücrimin anlaşmalarında iadesi mümkün bir suç olarak sayılacaktır. Âkit Devletler suçu, aralarında yapacakları bütün iadei mücrimin anlaşmalarına, iadesi mümkün bir suç olarak dercetmeyi taahhüt ederler.

2. İadeyi bir anlaşmanın mevcudiyeti şartına bağlayan Âkit Devlet, aralarında iadeimücrimin mukavelesi olmayan diğer Âkit Devletin iade talebiyle karşılaştığında, eğer isterse, bu Sözleşmeyi suçla ilgili olarak iadenin kanunî mesnedi sayabilir. İade, kendisinden iade talebinde bulunan devletin kanunlarında öngörülen diğer şartlara uygun olarak yapılır.

3. İadeyi, bir anlaşmanın bulunması şartına bağlamamış olan Âkit Devletler kendi aralarında bu suçu, iadeyi mümkün bir suç olarak tanıyacaklardır. Bu halde iade talebedilen devlet kanunlarında belirtilen hükümlere tabi olacaktır.

4. Âkit Devletler arasında iade maksadıyle, suç sadece vukubulduğu yerde işlenen bir suç olarak değil, aynı zamanda, 4 ncü maddenin 1 nci paragrafı uyarınca kendi kaza yetkisini uygulaması talebeclilen devletlerin topraklarında işlenmiş bir suç olarak kabul edilecektir.

MADDE 9

1. 1 nci maddenin (a) paragrafında mezkûr herhangi bir fiil vukubulduğu veya böyle bir ihtimalin varidolduğu hallerde, Âkit Devletler, uçağın kontrolünü meşru komutanına iade etmeye veya meşru komutanının uçak üzerindeki kontrolünü muhafazaya matuf uygun tedbirleri alacaklardır.

2. Yukarıdaki paragrafta, mezkûr hallerde, uçağın veya uçağın yolcularıyle müretebatının bulunduğu her Âkit Devlet, yolcuların ve müretebatm mümkün olan en kısa zamanda seyahatlerine devamını kolaylaştıracak ve uçak ile yükünü kanunî sahiplerine gecikmeden iade edecektir.

MADDE 10

1. Âkit Devletler, suçla ilgili cezaî takibata geçilmesi hususunda ve 4 ncü maddede bahsi geçen hallerde biribirlerine mümkün olan en büj/ük ölçüde müzaharette bulunacaklardır. Kendisinden iade talebinde bulunan devletin kanunları her halde tatbik edilecektir.

2. Bu maddenin 1 nci fıkrasındaki hükümler cezaî konularda bütünüyle veya kısmen, karşılıklı müzaharet maksadıyle halen mevcut veya aktedilecek ikili veya çok taraflı diğer andlaşmalarla derpiş edilen taahhütleri haleldar etmeyecektir.

MADDE 11

Her Âkit Devlet, sahibolduğu aşağıdaki hususlarla ilgili herhangi bilgiyi, millî kanunlarına uygun olarak, en seri şekilde Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtı Konseyine verecektir:
a) Suçun şartları,
b) 9 ncu madde uyarınca girişilen işlem,
e) Suçlu veya suçlu olduğu iddia edilen şahıs hakkında alman tedbirler ve özellikle iade formalitelerinin sonuçları,

MADDE 12

1. İki veya daha fazla Âkit Devlet arasında bu Sözleşmenin yorumlanması veya uygulanması hususunda ortaya çıkan ihtilâf müzakere yoluyle halledilmez ise, taraflardan birinin talebi üzerine, hakeme sunulacaktır. Tahkim talebi tarihinden itibaren altı ay içinde tataraflar hakem heyetinin teşekkül tarzı hususunda anlaşmaya varamazlarsa, taraflardan herhangi biri, anlaşmazlığı, isterse, Divan Statüsünün bu konuda öngördüğü şartlara uygun olarak, Milletlerarası Adalet Divanına götürebilir.

2. Her Devlet, bu Sözleşmenin imza veya tasdikinde veya Sözleşmeye katılırken, bir önceki paragrafla kendisini bağlı saymadığını beyan edebilir. – Böyle bir ihtirazı kayıt ileri sürmüş olan herhangi bir Âkit Devlete karşı diğer Âkit Devletler önceki paragrafla bağlı sayılmayacaklardır.

3. Önceki paragrafta belirtildiği şekilde bir ihtirazî kayıt dermeyan etmiş Âkit Devlet, bu kaydı, Depoziter hükümetlere tebliğ suretiyle her zaman geri çekebilir.

MADDE 13

1. Bu Sözleşme, Lâ Haye’de 1 – 16 Aralık 1970 tarihleri arasında yapılan Milletlerarası Hava Hukuku Konferansına (bundan böyle Lâ Haye Konferansı olarak tanımlanacak) katılan devletlerin imzasına 16 Aralık 1970 tarihinde Lâ Haye’de açılacaktır. .31 Aralık 197Ö tarihinden itibaren Sözleşme, Moskova, Londra ve Vaşington’da, bütün devletler için imzaya açık olacaktır. Bu maddenin 3 ncü fıkrasına göre, işbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce, Sözleşmeyi imzalamamış olan herhangi bir devlet her zaman Sözleşmeye katılabilir.

2. Bu Sözleşme mümzi devletlerin tasdikine tabi olacaktır. Onay ve katılma belgeleri, burada Depoziter olarak tanımlanan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, İngiltere ve Kuzey – İrlanda Birleşik Kırallığı ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetlerine tevdi olunacaktır. 3. Bu Sözleşme, Lâ Haye Konferansına katılmış olan, 10 mümzi devletin, onay belgelerini tevdi tarihinden itibaren 30 gün sonra yürürlüğe girecektir.

4. Diğer devletler için, bu Sözleşme, işbu maddenin 3 ncü paragrafında belirtildiği şekilde yürürlüğe giriş tarihinde veya onay veya iltihak belgelerinden en sonuncusunu tevdi ettikleri tarihten itibaren 30 gün sonra yürürlüğe girecektir.

5. Depoziter hükümetler, bu Sözleşmeyi imzalayan ve ona iltihak eden devletleri, bu Sözleşmenin imza, onay belgelerinin tevdi ve yürürlüğe giriş tarihleri ile diğer hususlar hakkında serian haberdar edeceklerdir.

6. Bu Sözleşme, yürürlüğe girer girmez, Birleşmiş Milletler Yasasının 102 nci maddesi ve Beynelmilel Sivil Havacılık Konvansiyonunun (Şikago 1944) 83 ncü maddesi uyarınca depoziter devletlerce tescil edilecektir.

MADDE  14

1 — Herhangi bir âkit devlet depoziter devletlere yazılı ihbarda bulunmak suretiyle Sözleşme’yi feshedebilir.
2 — Fesih keyfiyeti yazılı olarak yapılan ihbarın depoziter devletler tarafından alındığı tarihten 6 ay sonra yürürlüğe girecektir.

Yukarıdaki hususları tasdikan usulü veçhile Hükümetlerince salahiyetli kuman murahhaslar bu Sözleşmeyi imza etmişlerdir. Her biri İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca dillerinde ve dört metinde aynı derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde, 16 Aralık 1970 günü La Haye’de tanzim edilmiştir.

15 Aralık – Hukuk Takvimi

0
15 Aralık Hukuk Takvimi, geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan olayları, yasal düzenlemeleri, bildirgeleri, uluslararası sözleşmeleri ve diplomatik adımları kronolojik olarak sunar. Bu takvimde, doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler yer alır. Her gün, tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeleri kayıt altına alarak kolektif hukuki hafızayı güçlendirmeyi amaçlar.
15 Aralık – Hukuk Takvimi

15 Aralık – Hukuk Takvimi

37
Julio-Claudian Hanedanı’nın beşinci ve son Roma İmparatoru Neron doğdu. (Ölümü: 9 Haziran 68)Alt sınıfların haklarını korumak için çalıştı. Bu sınıfın muhatap olduğu kefalet ve cezalar için sınırlamalar getirdi. Senato’nun, bir kölenin işlediği suçtan ötürü aynı evdeki tüm kölelerin sorumlu tutulmasına ilişkin kanun tasarısını veto etti. Yolsuzlukları önlemek için tedbirler aldı. Magistra ya da vekillerin, rüşvet almasını önlemek için halka açık eğlencelere gitmesini yasakladı. Haraç ve rüşvete karışan devlet görevlilerini görevden uzaklaştırıldı. Üst düzey memurların vergi toplarken fakirlere haksızlık yaptıkları yönündeki suçlamalar üzerine, vergi toplama işini daha düşük seviyede memurlara verdi, eleştiriler devam edince tüm dolaylı vergileri yürürlükten kaldırmaya teşebbüs etti ancak Senatonun itirazı ile sadece oranlar düşürüldü. Devletin gizli vergi kayıtları halka açık hale getirildi.
1791 Amerikan Haklar Bildirgesi kabul edildi. Haklar Bildirisi’nin esin kaynakları Magna Carta, İngiliz Haklar Bildirisi, kolonilerin krala ve parlamentoya karşı yürüttüğü mücadele ve Amerikan halkı arasında gitgide yaygınlaşan eşitlik düşüncesiydi.
1861 Finlandiyalı hukukçu ve devlet başkanı Pehr Evind Svinhufvud doğdu. (Ölümü: 29 Şubat 1944) Helsinki Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Bölge mahkemelerinde ve Turku Temyiz Mahkemesi’nde yargıç yardımcısı olarak görev yaptı. 1892’de,  Senato’da kanun hazırlama komitesinde üye olarak çalışmaya başladı ve altı yıl komitede çalıştı, vergi kanunlarını yeniden kaleme aldı. Avukat olarak çalışmak üzere Helsinki’ye taşındı ve hem Diyet’in hem de gizli bir topluluk olan Kagal’ın siyasi faaliyetlerine katıldı. 1905’te yeni bir parlamenter sistemin doğuşunda kilit bir rol oynadı ve 1906’da yeni Parlamento’ya Genç Fin Partisi üyesi olarak girdi. 1907’de Parlamento Başkanı seçildi. Çoğunluk olan Sosyal Demokratlar onu “yasadışılığın en iyi bilinen muhalifi” olarak gördü. Rusya’daki Çarlık rejimine karşı çıkması nedeniyle 1914 yılında Sibirya’ya sürüldü. Finlandiya’nın bağımsızlığını kazanmasından sonra 4 Temmuz 1930 – 18 Şubat 1931 arasında ilk başbakan olarak görev aldı. Akabinde Cumhurbaşkanı seçildi ve 2 Mart 1931 – 1 Mart 1937 arasında görev yaptı. 

Finlandiyalı hukukçu ve devlet başkanı Pehr Evind Svinhufvud
1925 Şah Rıza Pehlevi krallık yeminini etti ve Kaçar Hanedanı’nı sonlandırarak, Pehlevi Hanedanı’nı kurdu.
1927 Medeni Hukuk alanında duayen akademisyenlerden olan Prof. Dr. Kemal Oğuzman Gümüşhacıköy’de doğdu. (Ölümü: Ölümü: 30 Haziran 1995)
1934 Somalili hukukçu politikacı Abdullahi Yusuf Ahmed doğdu. (Ölümü: 23 Mart 2012) Somali Ulusal Üniversitesi’nde Hukuk okudu. Askeri çalışmalar için yurtdışına taşındı. Eski Sovyetler Birliği’nde Frunze Harp Okulu’nda Askeri Topoğrafya dalında derece elde etti ve İtalya’da ek askeri eğitim aldı. 1997’de kurulan Somali Ulusal Kurtuluş Konseyi’nin eş başkanı olarak görev yaptı. 23 Temmuz 1998’de, tek kamaralı Yaşlılar Konseyi tarafından Puntland’ın ilk Başkanı olarak atandı. 2011’de, anılarını anlatan, Mücadele ve Komplo başlıklı kitabını yayınladı.
1948 TBMM’de Sivas Kongresi’ne seçilen Temsil Heyeti üyeleriyle, TBMM’nin birinci döneminde bulunan üyelere, vatan-ı hizmet tertibinden aylık bağlanması hakkında kanun kabul edildi.
1949 Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO)’nun İstanbul Bürosu açıldı.
1958 Adalet Bakanı Esat Budakoğlu, 4 yıl içinde basın suçundan 238 gazetecinin mahkûm olduğunu açıkladı.
1970 İsmail Hakkı Ketenoğlu, Anayasa mahkemesi başkanlığına seçildi. Görev süresi 13 Temmuz 1971’de son buldu. Ketenoğlu, 1906 yılında Kastamonu’da doğdu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni 1928 yılında bitirdi. Aynı yıl Gaziantep Savcı Yardımcılığına atandıktan sonra değişik il ve ilçelerde savcılık ve hâkimlik yaptı. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevinde bulunduktan sonra 1952 yılında Yargıtay Üyeliğine, 1956 yılında da Yargıtay İkinci Başkanlığına seçildi. 1956-1958 arasında Yargıtay 5. Ceza Daire Başkanlığı görevinde bulundu. 3 Ağustos 1959’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na atandı ve 14 Haziran 1960 tarihinde emekliye ayrıldı. TBMM Genel Kurulunun 28 Mayıs 1962 tarihli toplantısında Anayasa Mahkemesi Asil Üyeliğine atandı ve 15 Aralık 1970 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığına seçildi, 13 Temmuz 1971 tarihinde bu mahkemeden de emekliye ayrıldı. 1973 genel seçimlerinde Adalet Partisi’nden Ankara milletvekili olarak parlamentoya girdi. 1977’de yaşama veda etti.

İsmail Hakkı KETENOĞLU
1985 Mauritiuslu siyasetçi Seewoosagur Ramgoolam yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Eylül 1900)Ülke genelinde onun döneminde bağımsızlığın elde edilmesi nedeniyle Ulusun Atası olarak adlandırıldı. 150 yıllık Britanya hakimiyetinin ardından gelen bağımsızlık sonrası ilk başbakan oldu. 1973 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ödülüne layık görüldü. Mauritius’ta bulunan bir botanik bahçesi ile uluslararası havaalanına adı verildi.
1989 Avrupa Topluluğu Topluluk Patentine İlişkin Lüksemburg Antlaşmaları kabul edildi.
1992 Hukukçu ve bürokrat Adnan Öztrak yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1915) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. İçişleri Bakanlığı Vekalet Maiyet Memurluğu, Yenice, Elmadağ ve Keçiören Nahiye Müdürlüğü yaptı. Şarkikaraağaç ile Kızılcahamam’da Kaymakamlık, Çalışma Bakanlığı Genel Müdürlüğü ve Başbakanlık Genel Teftiş Başmüşavirliği görevlerini yerine getirdi. Basın Yayın Umum Müdürlüğü Fen. Hey. Reisliği, Teknik Malzeme Tedariki Büro Müdürlüğü, Serbest avukatlık ile TRT Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu.

Adnan Öztrak
1997 Türkiye ile Rusya arasında Mavi Akım olarak bilinen projeyi içeren anlaşma imzalandı.
1999 Avukatlara, Avrupa Birliği üyesi bir başka devlette o devletin kendi avukatlarıyla aynı şartlarda, orijinal mesleki unvanlarını kullanarak, sürekli ve kısıtlamaya tabi olmadan mesleklerini icra etme imkanını veren 16 Şubat 1998 tarihli 98/5/CE sayılı Direktif 15 Aralık 1999’da uygulamaya konuldu.
2002 Adli Tıp Uzmanları Derneği (ATUD), adli tıp uzmanı görev tanımı, çekirdek müfredat ve meslekte yeterlilik kurulu yapılanmalarını oluşturarak ECLM (Avrupa Adli Tıp Komitesi)’ye gözlemci üye olarak kabul edildi.
2017 Kişisel Verileri Koruma Kurulu başkanı Prof. Dr. Faruk BİLİR, Cumhurbaşkanının 15 Aralık 2016 tarihli kararıyla Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyesi olarak atandı. Bilir, 30 Ocak 2017 tarihinde Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı olarak seçildi
2021 Hatay Barosuna kayıtlı Avukat Ünsal Kirmit, yazıhanesinde cansız bulundu. İki yıllık Avukat Kirmit’in ölümü ile ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Ölüm nedeninin intihar olabileceği ihtimali bulunuyor.

Avukat Ünsal Kirmit
2021 İstanbul Barosu eski başkanlarından Av. Prof. Dr. Yücel Sayman, yaşamını yitirdi. Yücel Sayman, 1939’da Konya’da doğdu. 1957’de Saint Joseph Fransız Lisesi’nden, 1962’de ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1963’te aynı fakültede asistan olarak akademik hayata atıldı. Yüksek lisansını, Strazborug’da “Le Droit des Etrangers d‟acquérir la Propriété Immobiliére en Turquie; Strasbourg” adlı tezi ile 1968’de tamamladı. “Un Essai de Théorie sur Les Sociétes En Droit International Privé” başlığı altındaki teziyle, 1969 yılında, Strasbourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. 1978’de hukuk doçenti oldu ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ‘Devletler Özel Hukuku’ Anabilim dalında öğretim üyesi olarak göreve başladı. 1992’den itibaren Uluslararası Avukatlar Birliği Başkan Danışmanı olarak görev yaptı. Birlik’te yönetim kurulu üyeliğini üstlendi. 1996 yılında başkan seçildiği İstanbul Barosu’ndaki görevine aralıksız olarak üç dönem devam etti. İstanbul Medipol Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 25.04.2011 tarihinde hukuk profesörü unvanını kazandı. 2002 yılında, Sosyal Demokrasi Vakfı tarafından kendisine “İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü” tevcih edildi. Evrensel Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı. Bu gazetede yazdığı yazılarını 2008 yılında “Özgürlük Zamanı” adıyla kitaba dönüştürdü. 1982 yılında “Türk Devletler Özel Hukukunda Evlenmenin Kuruluşu” ve 2006 yılında da “Avukatlık Zamanı” isimli eserleri kaleme aldı. 2018 yılında “Gerçekliğimin Suretinde Düşler, Düşünceler” isimli eseri basıldı. 2013 yılında “çözüm ve müzakere” sürecinin alt yapısını oluşturmak üzere kurulan 63 kişilik Akil İnsanlar heyetine Marmara Bölgesi’nden katıldı. “Akil insan sözü beni rahatsız ediyor, akil falan değilim” dedi. Çok sayda makale yazdı, bilimsel toplantılarda tebliğler sundu, yüzlerce panel, konferans ve sempozyumda konuşmacı ve yönetici olarak yer aldı. Fransızca ve İngilizce biliyordu.

Prof. Dr. Yücel Sayman
2021 ABD Kongre binası baskınında yer almakla suçlanan sağcı gruplar “Proud Boys” ve “Oath Keepers” üyesi 31 kişiye dava açıldı.
2021 Malta, kişisel esrar kullanımını yasallaştıran ilk AB ülkesi oldu. Esrarın kişisel kullanım için sınırlı ekimini ve bulundurulmasını onayladı. Yeni yasa cumhurbaşkanının onayına sunuldu.
2021 Güney Kore’nin en büyük süt şirketi, ‘kadınların ineğe dönüştüğü’ ve gizlice görüntü almayı normalleştiren reklamıyla büyük tepki topladı. Şirket özür diledi ve reklam yasaklandı.
2021 Avrupa Birliği’nin en üst yargı organı olan Avrupa Adalet Divanı, ebeveynleri aynı cinsiyetten olan ailelerin haklarını güçlendiren bir karar aldı. Divan, ortak çocukları olan lezbiyen çifte İspanya’da verilen doğum belgesinin AB genelinde geçerli olduğuna hükmetti.
2023 Hakem Halil Umut Meler’e yumruk atan Ankaragücü Kulübü Başkanı Faruk Koca ile birlikte 4 kişi hakkında “kişiyi yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle spor alanında kemik kırığı oluşturacak şekilde kasten yaralama”, “kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle spor alanında kemik kırığı oluşturacak şekilde kasten yaralamaya teşebbüs”, “tehdit”, “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanuna aykırılık” suçlarından cezalandırılması talebiyle düzenlenen iddianame Ankara Batı 3. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Milletvekili Turhan Çömez ve beraberindekiler, Ankara’daki Somali Büyükelçiliği önünde basın açıklaması yaparak, motokurye Yunus Emre Göçer’in ölümüne neden olan Somali Cumhurbaşkanının oğlu Muhammed Hasan Şeyh Mahmud’un ülkeyi terk etmesine tepki gösterdi.

15 Aralık – Hukuk Takvimi

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP

0

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP,  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ nun 42. maddesi gereğince, sektörün önde gelen müzik yapımcılarının girişimiyle kurulmuş meslek birliğidir. MÜ-YAP, 03.08.2000 tarihinde Kültür Bakanlığının onayı ile tüzel kişilik kazanmış ve faaliyetlerine başlamıştır.

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, müzik yapımcılarının ve müzik yapımcılığının gelişmesini ve kamuoyu tarafından tanınmasını sağlamakta, ses tespitlerinin izinsiz olarak çoğaltılmasını ve kullanılmasını önlemek için mücadele etmekte ve kamuoyunu bilinçlendirme çalışmaları yapmaktadır.

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP tüzel kişi üyelerinin sayısı 196’nın üzerindedir. MÜ-YAP’a üye tüzel kişilik sahibi şirketlerin Türkiye Müzik Endüstrisi içindeki payı yüzde 80’in üzerindedir. MÜ-YAP’ın kamuya açıklanan resmi rakamlarına göre, Türkiye’de uluslararası repertuarı temsil eden müzik dünyası temsilcilerinin % 95’inden fazlası MÜYAP üyesidir.

MÜ-YAP ve Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği(IFPI)

MÜ-YAP, Bakanlar Kurulunun 22.11.2001 tarihli kararıyla Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği(IFPI)’nin Türkiye Ulusal Grubu olarak kabul ve tescil edilmiştir. Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, Türkiye’de Müzik Endüstrisi’nin ve telif hakları sisteminin gelişmesine katkı sağlamakta, Dünya Kayıt Endüstrisini temsil eden Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği IFPI Ulusal Grubunun Türkiye Ulusal Grubu temsilciliğini yürütmektedir. Bu çerçevede IFPI tarafından düzenlenen toplantılara katılmakta, Temsili Alan Komite Toplantılarına, Ulusal Grup Toplantılarına ve Korsanla Mücadele Toplantılarına katılmakta, bu toplantılar raporlanmaktadır.

MÜ-YAP’ın Amacı

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, izinleri alınarak ve bedelleri ödenerek tespiti yapılmak suretiyle piyasaya sürülen albümlerin sahibi olan müzik yapımcılarından almış olduğu yetki belgeleri ile yerli ve yabancı kayıtlara ilişkin yasal hakları birlik faaliyetleri çerçevesinde koruma amacındadır. MÜ-YAP, Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 80. Maddesi çerçevesinde üyelerine ait hakların kullanımına, bu yetki belgelerinin kapsamı içinde  izin verme yetkisine sahip tek kuruluştur.

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, tüzüğünün gerektirdiği çerçevede icraya konu eser yada sesleri ilk defa tespit eden ve eser sahibinin haklarına komşu hakları bulunan ses taşıyıcısı müzik yapımcılarının ortak çıkarlarını korumak, haklarını izlemek; alınacak tazminatların ve tespitleri içeren ses taşıyıcılarının kullanılmasından kaynaklanan telif bedellerini toplayarak hak sahiplerine dağıtımını sağlamakla görevlidir. Sektörün ekonomik anlamda güçlenmesini sağlamak da MÜ-YAP’ın amaçları arasında yer almaktadır.

Birliğin Kurucu Yönetimi ve Mevcut Yönetim Kurulu

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP’ın 23 Kasım 2000 Tarihli İlk Genel Kurul Toplantısında Seçilen ilk Yönetim Kurulu üyeleri, Tempa Tüm Elektrikli Mamuller Paz. Tic. A.Ş. temsilcisi olarak Aydın Oskay, Sony (Türkiye) Müzik ve Sanat A.Ş. adına Ali Melik Ayraçman, Neşe Müzik Yapım San. ve Tic. A.Ş. adına Neşe Demirkat, Emre Grafson Müz. San.  Dan. ve Tic. A.Ş. adına Hüseyin Emre ve Kalan Ses Gör. Hiz. Org. Tic. Ltd. Şti. adına Hasan Saltık olmuştur.

Birliğin 15 Mart 2017 Tarihli Olağan Genel Kurul Toplantısında seçilen son Yönetim Kurulu üyeleri ise Seyhan Müzik Prodüksiyon İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti. adına Bülent Seyhan, Süper Müzik Yapım Prodüksiyon San. ve Tic. Ltd. Şti.adına Deniz Erdem, Kalan Ses Gör. Hiz. Org. Tic. Ltd. Şti. adına Hasan Saltık, Ada Yayıncılık ve Müzik Tic.Ltd.Şti. adına Bülent Forta ve Doğan Müzik Yapım ve Tic. A.Ş. adına Samsun Demir’den oluşmuştur. Birliğin başkanı Bülent Seyhan’dır.

MÜ-YAP Faaliyetleri 

Lisanslama ve Dağıtım

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, üyelerine ait bağlantılı hakları korumakta, üyelerine ait yapımların (fonogramların) ve yapımlarda yer alan kayıtların radyo ve televizyonlar ile yeni medyada kullanımları dahil, otel, lokanta, bar, diskotek, mağaza ve benzeri kamuya açık alanlarda kullanımları nedeniyle lisans sözleşmeleri imzalayarak telif bedellerini toplamakta, telif bedellerini birliğin Dağıtım Yönergesi çerçevesinde üyelerine dağıtmaktadır.

Korsanla Mücadele ve Hukuk

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, üyesi olan müzik yapımcılarına ait kayıt ve albümlerin korsan üretimlerini ve internet üzerinden gerçekleşen her türlü izinsiz müzik kullanımlarını, dosya paylaşımlarını önlemekte, koruması altında bulunan fonogramları lisans almadan, izinsiz kullanan kişi ve kurumlarla mücadele etmektedir.

Sektör Çalışmaları

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, ulusal ve uluslararası müzik pazarındaki gelişmeleri takip etmekte, üyeleri için Türkiye ve Dünya Müzik Endüstrisi hakkında veri üretmekte, ulusal ve uluslararası toplantılarda, fuarlarda, konferanslarda ve çeşitli etkinliklerde Türkiye Müzik Endüstrisini temsil etmekte ve endüstrinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır.

İnternet Denetimleri;

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, kurmuş olduğu teknik ekiple korsan sitelerin takibini sağlamakta, bu sitelere ilişkin hukuki girişimlerde bulunmaktadır. Birlik, ses kayıtlarını izinsiz biçimde yayınlayan sitelere ihtarname göndermekte, ihtarı dikkate almayanlar hakkında yasal süreç başlatmaktadır. MÜ-YAP, 2004 yılından itibaren 2.000’in üzerinde siteye erişimi engellemiş veya kapattırmıştır.

2016 yılında, Türkiye’de ziyaretçi sayısı bakımından en çok takip edilen, izinsiz müzik yayını ve çeşitli yoğunluklarda reklam bulunduran 31 site saptanmış, IFPI’ya bildirilmiş, bu sitelerden izinsiz kullanılan repertuara ait linkler kaldırılmıştır.

Fiziki Denetimler

Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği-MÜ-YAP, yaptığı fiziki denetimlerle korsanla mücadele etmekte, başta sahil kentleri olmak üzere benzin istasyonları ve müzik marketleri denetlemekte ve haksız kullanım tespiti halinde yasal işlem başlatmaktadır. Feribot ve iskeleler, turistik tesisler ve diğer kamuya açık alanlar sürekli denetim altında tutulmaktadır.

MÜ-YAP İletişim 

http://tr.mu-yap.org

E-posta : muyap@mu-yap.org

Tel :+90 212 292 46 13

Faks :+90 212 292 46 17

Adres : Kuloğlu Mh. Turcanıcıbaşı Cd. No: 10 Kat: 4 Beyoğlu / İstanbul

 

BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme

0

BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (International Covenant on Civil and Political Rights), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edilmiş ve 19 Aralık 1966 tarihinde imzaya açılmıştır. Sözleşme, 41. madde dışında, 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İnsan Hakları Komitesi’ne ilişkin 41. madde ise, 28 Mart 1979 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin denetim organı, İnsan Hakları Komitesidir.

Türkiye Sözleşme’yi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamıştır. Sözleşme’nin onaylanmasını uygun bulan 4 Haziran 2003 tarih ve 4868 sayılı Kanun, 18 Haziran 2003 tarih ve 25142 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Bakanlar Kurulu’nun 7 Temmuz 2003 tarih ve 2003 /5851 sayılı kararıyla Sözleşme’nin onaylanması kararlaştırılmış ve Sözleşme’nin resmi Türkçe çevirisi, 21 Temmuz 2003 sayılı ve 25175 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Türkiye, onay belgelerini 15 Eylül 2003 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne tevdi etmiş ve 49. madde uyarınca, Sözleşme Türkiye bakımından 23 Aralık 2003 tarihinden itibaren hüküm doğurmaya başlamıştır.

Türkiye, Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini Birleşmiş Milletler Şartı çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak yerine getireceğini, Sözleşme’nin hükümlerinin yalnızca Türkiye’nin diplomatik ilişkisi bulunan taraf devletlere karşı uygulanacağını ve Sözleşme’nin ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesel sınırları itibariyle onaylanmış bulunduğunu belirten üç beyanda bulunmuştur. Ayrıca, Sözleşme’nin 27. maddesine çekince konmuştur. Bu çekinceye göre, Türkiye Cumhuriyeti Sözleşme’nin etnik, dinsel ve dil azınlıklarının haklarına ilişkin 27. maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Lozan Barış Andlaşması ile Eklerinin ilgili hükümlerine göre uygulama hakkını saklı tuttuğunu ifade etmektedir.

MEDENİ VE SİYASİ HAKLARA İLİŞKİN ULUSLARARASI SÖZLEŞME

16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul Kararıyla kabul edilmiş ve imza, onay ve katılmaya açılmıştır.

  1. Madde uyarınca, 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir
Giriş

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler,

Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edilmiş olan ilkelere uygun olarak, insanlık ailesinin tüm mensuplarının doğuştan sahip oldukları onurun ve eşit ve devredilmez haklarının tanınmasının, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu gözönünde bulundurarak,

Bu hakların, kişinin doğuştan sahip olduğu onurundan kaynaklandığını kabul ederek,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi‘ne uygun olarak, kişisel ve siyasal özgürlüğe ve korku ve yoksulluktan kurtulma özgürlüğüne sahip özgür insan ülküsüne ancak herkesin kişisel ve siyasal haklarının yanı sıra ekonomik, sosyal ve kültürel haklarından da yararlanabileceği koşulların yaratılması ile ulaşılabileceğini kabul ederek,

Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Devletlerin insan hak ve özgürlüklerine bütün dünyada saygı gösterilmesini ve bunlara uygun davranılmasını teşvik etmek yükümlülüğünü gözönüne alarak,

Diğer bireylere ve bağlı olduğu topluluğa karşı görevleri olan bireyin, bu Sözleşme’de tanınan haklara saygı gösterilmesi ve bunların geliştirilmesi için çaba gösterme sorumluluğu altında bulunduğunu dikkate alarak,

Aşağıdaki hükümler üzerinde anlaşmışlardır:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

BÖLÜM I

MADDE 1

  1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hak gereğince halklar kendi siyasal statülerini özgürce kararlaştırırlar ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce sağlarlar.
  2. Bütün halklar, kendi amaçları doğrultusunda, karşılıklı yarar ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine halel getirmemek kaydıyla, kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olanaklarından yoksun bırakılamaz.
  3. Özerk olmayan ve Vesayet altında bulunan ülkelerin yönetilmesinden sorumlu olan Devletler de dahil, bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Yasası’nın hükümleri uyarınca, halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkının gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaklar ve bu hakka saygı göstereceklerdir.

BÖLÜM II

MADDE 2

  1. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet kendi ülkesinde yaşayan ve yetkisi altında bulunan bütün bireylere ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından hiçbir ayırım gözetmeksizin bu Sözleşme’de tanınan hakları sağlamak ve bu haklara saygı göstermekle yükümlüdür.
  2. Mevcut mevzuatta ve diğer yasal tedbirlerde henüz düzenleme bulunmayan durumlarda, bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet, kendi anayasal kurallarına ve bu Sözleşme’nin hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşme’de tanınan hakların uygulanmasını sağlamak bakımından gerekli olan yasama ve diğer tedbirleri almakla yükümlüdür.
  3. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet:

(a) Bu Sözleşme ile tanınan hakları ve özgürlükleri ihlal edilmiş olan her şahsın, bu ihlal resmi sıfatla görev yapan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa bile, etkin şekilde telafi edilmesini güvence altına almakla;

(b) Böyle bir telafi talebinde bulunan herkesin haklarının yetkili yargı, yürütme ya da yasama organlarınca ya da Devletin yasal sisteminde öngörülen başka bir yetkili organ tarafından karara bağlanmasını ve yargısal telafi olanaklarının sağlanmasını güvence altına almakla;

(c) Bu hukuki yollardan sağlanan kararların yetkili organlarca uygulanmasını güvence altına almakla yükümlüdür.

MADDE 3

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de yer alan bütün medeni ve siyasal haklardan erkeklerle kadınların eşit yararlanmasını güvence altına almakla yükümlüdürler.

MADDE 4

  1. Ulusun hayatını tehdit eden ve varlığı resmen ilan edilmiş olan olağanüstü bir durumun ortaya çıkması halinde, bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, uluslararası hukuktan kaynaklanan diğer yükümlülüklerine aykırı olmamak ve ırk, renk, cinsiyet, dil, din ya da toplumsal kökene dayalı bir ayrımcılık içermemesi kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde olmak üzere, bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerinden ayrılan tedbirler alabilirler.
  2. Bu hükme dayanılarak Sözleşme’nin 6, 7, 8 (1. ve 2. fıkralar), 11, 15, 16 ve 18 nci maddelerine aykırılık getirilemez.
  3. Aykırılık hakkından yararlanmak isteyen bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, hangi hükümleri uygulamaktan kaçındıklarını ve bu davranışta bulunmalarına yol açan nedenleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri aracılığıyla, bu Sözleşme’ye Taraf diğer Devletlere derhal bildireceklerdir. Böyle bir aykırılığı sona erdirdikleri tarih konusunda da yine aynı kanal aracılığıyla bir bildirimde bulunacaklardır.

MADDE 5

  1. Bu Sözleşme’deki hiçbir hüküm, herhangi bir Devlete, gruba ya da kişiye, bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin herhangi birinin ortadan kaldırılmasına ya da bu Sözleşme’de öngörülmüş olandan daha geniş ölçüde sınırlanmasına yönelik herhangi bir faaliyete girişme ya da bu yönde bir harekette bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz.
  2. Bu Sözleşme’ye taraf olan herhangi bir Devlette yasalara, sözleşmelere, yönetmeliklere veya teamüllere göre tanınmış olan ya da var olan temel insan haklarından hiçbiri, bu Sözleşme’nin bu gibi hakları tanımadığı ya da daha sınırlı olarak tanıdığı gerekçesiyle sınırlanamaz ve kaldırılamaz.

BÖLÜM III

MADDE 6

  1. Her insanın doğuştan gelen yaşama hakkı vardır. Bu hak yasalarla korunacaktır. Hiç kimsenin yaşamı keyfi olarak elinden alınamaz.
  2. Ölüm cezasını kaldırmamış olan ülkelerde idam hükmü, ancak suçun işlendiği anda yürürlükte olan yasalara uygun olarak ve bu Sözleşme ile Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi hükümlerine aykırı olmamak şartı ile, en ağır suçlar için verilebilir. Bu ceza ancak yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş kesin bir karar üzerine uygulanabilir.
  3. Yaşamdan yoksun bırakma eyleminin soykırım suçunu oluşturması durumunda, bu maddenin hiçbir hükmünün Sözleşme’ye Taraf Devletlerden hiçbirine Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi hükümlerinden doğan herhangi bir yükümlülüğüne herhangi bir biçimde aykırılık olanağını vermeyeceği açıktır.
  4. Ölüm cezasına çarptırılan herkesin, cezanın affedilmesini ya da daha hafif bir cezaya çevrilmesini istemeye hakkı vardır. Genel af, özel af ya da ölüm cezasının değiştirilmesi kararı her durumda verilebilir.
  5. Ölüm cezası onsekiz yaşın altındaki kimseler tarafından işlenen suçlar için verilemez ve hamile kadınların idam cezaları yerine getirilemez.
  6. Bu maddenin hiçbir hükmü, Sözleşme’ye Taraf herhangi bir Devlet tarafından, idam cezasının kaldırılmasını geciktirmek ya da önlemek için kullanılamaz.

MADDE 7

Hiç kimse işkenceye ya da zalimane, insanlık dışı ya da küçük düşürücü muamele ya da cezalandırmaya maruz bırakılamaz. Özellikle, hiç kimse kendi özgür rızası olmadan tıbbi ya da bilimsel deneylere tabi tutulamaz.

MADDE 8

  1. Hiç kimse köle durumunda tutulamaz; kölelik ve köle ticaretinin her şekli yasaklanacaktır.
  2. Hiç kimse kul durumunda tutulamaz.
  3. (a) Hiç kimseden zorla ya da zorunlu olarak çalışması istenemez.

(b) 3. fıkranın (a) bendi, bir suçun karşılığı olarak ağır işlerde çalışma cezası verilen ülkelerde yetkili bir mahkeme tarafından verilen böyle bir karar uyarınca ağır işte çalıştırmayı engeller biçimde görülemez.

(c) Bu fıkra açısından, “zorla ya da zorunlu çalıştırma” terimi:

(i) Bir mahkemenin yasal kararıyla gözaltında bulunan ya da gözaltına alınmasının ardından şartla salıverilmiş bir kimseden normal olarak istenen ve (b) bendinde belirtilmemiş olan bir iş veya hizmeti,

(ii) Askeri nitelikteki herhangi bir hizmeti ve bu hizmete katılmayı vicdani bakımdan reddetme hakkının tanındığı ülkelerde de bu hakkı kullananlardan yasal olarak istenen herhangi bir ulusal hizmeti,

(iii) Toplumun varlığını ya da refahını tehdit eden olağanüstü hal ya da felaket durumunda istenen herhangi bir hizmeti,

(iv) Olağan kişisel yükümlülüklerin bir bölümünü oluşturan herhangi bir iş ya da hizmeti kapsamayacaktır.

MADDE 9

  1. Herkesin kişi özgürlüğü ve güvenlik hakkı vardır. Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz veya tutuklanamaz. Hiç kimse kanunun tayin ettiği sebeplere ve usule uygun olmaksızın özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.
  2. Tutuklanan herkese, tutuklandığı anda, tutuklanma nedenleri ve hakkında ileri sürülen iddialar derhal bildirilecektir.
  3. Bir suç işlediği iddiasıyla yakalanan ya da tutuklanan herkes, derhal bir yargıcın ya da yasalarla yargı erkini kullanmaya yetkili kılınmış bir başka resmi görevlinin önüne çıkarılacak ve uygun bir süre içinde yargılanma ya da salıverilme hakkına sahip olacaktır. Yargılanmayı bekleyen kişilerin gözaltında tutulmaları genel kural olmayacaktır; ancak, salıverme, sanığın duruşmalarda, adli takibatın diğer safhalarında ve gerekli hallerde hükmün infazında hazır bulunması için güvencelere bağlanabilir.
  4. Yakalanma ya da tutuklanma yoluyla özgürlüğünden yoksun bırakılan herkesin, mahkemenin gecikmeksizin tutuklamanın yasallığı konusunda karar vermesini ve yakalamanın yasal olmaması halinde, salıverilmesini kararlaştırması için mahkemeye başvurma hakkı vardır.
  5. Yasal olmayan bir yakalama ya da tutuklama işleminden mağdur olan herkesin, icrası kabil zorunlu tazminat hakkı olacaktır.

MADDE 10

  1. Özgürlüklerinden yoksun bırakılan herkese insanca ve kişinin doğuştan sahip olduğu onura saygı gösterilerek davranılır.

2.(a) Sanık durumunda olan kişiler, istisnai durumlar dışında, hüküm giymiş kişilerden ayrı tutulacaklar ve hüküm giymemiş kişilerin statüsüne uygun ayrı işlem göreceklerdir.

(b) Küçük sanıklar, yetişkin olanlardan ayrı tutulacaklar ve durumlarının karara bağlanması için mümkün olan en kısa sürede mahkeme önüne çıkartılacaklardır.

  1. Cezaevi sistemi, asıl amacı mahkumların ıslahı ve topluma yeniden kazandırılması olan bir sistem olarak ele alınacaktır. Küçük suçlular yetişkinlerden ayrı tutulacak ve kendilerine yaşlarına ve yasal statülerine uygun biçimde davranılacaktır.

MADDE 11

Hiç kimse, sırf bir akitten doğan yükümlülüğünü yerine getiremediği gerekçesiyle hapsedilemez.

MADDE 12

  1. Yasal olarak bir Devletin ülkesinde bulunan herkes, o ülke içinde özgürce hareket etme hakkına ve ikametgahını seçme özgürlüğüne sahiptir.
  2. Herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeyi terketmekte özgürdür.
  3. Yukarıda sözü edilen haklara, ulusal güvenliği, kamu düzenini, kamu sağlığını ya da genel ahlakı veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak üzere yasalarla konmuş ve bu Sözleşme’de tanınan diğer haklarla uyumlu olanlar dışında herhangi bir sınırlama konulamaz.
  4. Hiç kimse, kendi ülkesine girme hakkından keyfi olarak yoksun bırakılamaz.

MADDE 13

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerden birinin ülkesinde yasal olarak bulunan bir yabancı, bu ülkeden ancak yasalara uygun olarak verilmiş bir karar uyarınca sınırdışı edilebilir ve ulusal güvenlik bakımından zorunlu nedenler aksini gerektirmedikçe, sınırdışı edilmesine karşı nedenler ileri sürmesine ve durumunun yetkili makamlar ya da yetkili makamlarca özel olarak atanmış kişi ya da kişilerce yeniden gözden geçirilmesine ve bu amaçla yetkili merciler önünde temsil edilmesine izin verilecektir.

MADDE 14

  1. Herkes mahkemeler ve yargı organları önünde eşittir. Herkes, bir suçla itham edildiğinde ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri hakkında karar verilirken, yasalar uyarınca kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil ve kamuya açık bir duruşma hakkına sahiptir. Demokratik bir toplumda ahlak, kamu düzeni ya da ulusal güvenlik gerekçeleriyle ya da tarafların özel hayatları bunu gerektirdiğinde, ya da özel durumlarda, mahkeme, açıklığın adalete zarar vereceği düşüncesine vardığı takdirde, mahkemenin gerekli gördüğü ölçüde, basın ve dinleyiciler duruşmaların tümü ya da bir kısmının dışında tutulabilirler. Ancak, küçüklerin çıkarları aksini gerektirmedikçe, ya da duruşmalar çocukların vesayetine ilişkin evlilikle ilgili uyuşmazlıklar hakkında olmadıkça, ceza ya da hukuk davalarında verilecek herhangi bir kararın aleni olması zorunludur.
  2. Bir suçla itham edilen herkes, yasalara göre suçlu olduğu kesinleşene dek masum kabul edilmek hakkına sahiptir.
  3. Herkes, itham edildiği suçla ilgili olarak, tam bir eşitlik içinde, aşağıdaki asgari garantilere sahip olacaktır:

(a) Kendisine, en kısa zamanda ve anlayacağı bir dilde, aleyhindeki iddianın niteliği ve nedenleri hakkında ayrıntılı bilgi verilmesi;

(b) Savunmasını hazırlayabilmek ve kendi seçtiği avukatla temas edebilmek için yeterli zaman ve kolaylıkların tanınması;

(c) Gereksiz bir gecikme olmadan yargılanması;

(d) Yargılanmada hazır bulunması ve kendisini ya doğrudan ya da kendi seçtiği avukat yardımı ile savunması; avukatı yoksa, bu hakkının var olduğunun kendisine bildirilmesi; adaletin gerektirdiği her durumda kendisine bir avukat tayin edilmesi ve böyle durumlarda ödeme yapma olanağı yoksa bu yardımın parasız olarak sağlanması;

(e) Aleyhindeki tanıklara soru sorabilmesi ya da soru sordurabilmesi, lehindeki tanıkların da aleyhindeki tanıklarla aynı şekilde sorgulanabilmelerinin sağlanması;

(f) Mahkemede kullanılan dili anlamıyor veya konuşamıyorsa bir tercümanın parasız yardımının sağlanması;

(g) Kendi aleyhinde tanıklıkta bulunmaya ya da suç itirafına zorlanmaması.

  1. Küçükler için yargılama bu kişilerin yaşları ve topluma yeniden kazandırılmaları düşüncesi gözönüne alınarak yürütülecektir.
  2. Bir suçtan hüküm giyen herkes, mahkumiyet ve cezanın yasalara uygun olarak daha yüksek bir yargı organınca yeniden incelenmesi hakkına sahip olacaktır.
  3. Kesin bir kararla bir suçtan dolayı mahkum olan ve daha sonra hakkındaki hüküm, adaletin yanlış tecelli ettiğini kat’i şekilde ortaya koyan yeni veya yeni ortaya çıkan bir maddi delil dolayısıyla bozulan veya bu sebeple affa uğrayan bir kişi, evvelce bilinmeyen maddi delilin zamanında ortaya çıkmamasında kısmen ya da tamamen kendi kusuru bulunduğu ispat edilmediği takdirde, böyle bir hükmün sonucunda ceza çekmesinin karşılığı olarak yasalara uygun şekilde tazminata hak kazanır.
  4. Hiç kimse, bir ülkenin yasalarına ve ceza usulüne göre daha önce kesin olarak mahkum olmuş ya da beraat etmişse, aynı fiil için yeniden yargılanamaz ve cezalandırılamaz.

MADDE 15

  1. Hiç kimse, işlendiği zamanda ulusal ya da uluslararası hukuk bakımından suç sayılmayan bir fiil ya da ihmal yüzünden suçlu sayılamaz. Suç sayılan bir fiile, işlendiği zaman yürürlükte olan bir cezadan daha ağır ceza verilemez. Fiilin işlenmesinden sonra yasalarda bu fiile karşılık daha hafif bir ceza öngörülecek olursa, fiili işleyene bu ikinci ceza uygulanır.
  2. Bu maddenin hiçbir hükmü, işlendiği sırada uluslar topluluğunun kabul ettiği genel hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir fiil ya da ihmal yüzünden bir kimsenin yargılanmasını ya da cezalandırılmasını engelleyemez.

MADDE 16

Herkes, her yerde, kanun önünde kişi olarak tanınma hakkına sahip olacaktır.

MADDE 17

  1. Hiç kimsenin özel hayatına, ailesine, evine ya da haberleşmesine keyfi ya da yasadışı olarak müdahale edilemez; hiç kimsenin şeref ve itibarına yasal olmayan tecavüzlerde bulunulamaz.
  2. Herkesin, bu gibi müdahalelere ya da tecavüzlere karşı yasalarca korunma hakkı vardır.

MADDE 18

  1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olacaktır. Bu hak, herkesin istediği dine ya da inanca sahip olması ya da bunları benimsemesi özgürlüğünü ve herkesin aleni veya özel olarak bireysel ya da başkaları ile birlikte toplu olarak, kendi din ya da inancını ibadet, icra, bunun icaplarını yerine getirme ya da öğretme bakımından ortaya koyma özgürlüğünü de içerir.
  2. Hiç kimse, kendi seçtiği bir din ya da inanca sahip olma ya da bunu benimseme özgürlüğünü zedeleyecek bir baskıya maruz bırakılamaz.
  3. Bir kimsenin kendi dinini veya inançlarını ortaya koyma özgürlüğüne ancak yasalarla belirlenen ve kamu güvenliğini, düzenini, sağlığını, ahlakını ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli kısıtlamalar getirilebilir.
  4. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, ana-babaların ve, uygulanabilir olan durumlarda, yasalarca saptanmış vasilerin, çocuklarına kendi inançlarına uygun bir dinsel ve ahlaki eğitim verme özgürlüklerine saygı göstermekle yükümlüdürler.

MADDE 19

  1. Herkes, kimsenin müdahalesi olmaksızın istediği düşünceye sahip olma hakkına sahiptir.
  2. Herkes, düşüncelerini açıklama hakkına sahiptir; bu hak, herkesin, ülkesel sınırlara bağlı olmaksızın her çeşit bilgiyi ve fikri, sözlü, yazılı ya da basılı biçimde, sanat eserleri biçiminde ya da kendi seçeceği herhangi bir başka biçimde araştırma, edinme ve iletme özgürlüğünü de içerir.
  3. Bu maddenin 2. fıkrasında öngörülen hakların kullanılması, özel bazı görev ve sorumlulukları da beraberinde getirir. Dolayısıyla, bunlara bazı sınırlamalar da konulabilir; ancak, bu sınırlamaların yasalarda öngörülmüş olması ve;

(a) Başkalarının haklarına ve şöhretine saygı bakımından ve;

(b) Ulusal güvenliğin, kamu düzeninin ya da kamu sağlığı ve genel ahlakın korunması bakımlarından gerekli olması zorunlu olmalıdır.

MADDE 20

  1. Her türlü savaş propagandası yasalarla yasaklanır.
  2. Ulusal, ırksal ya da dinsel nefretin ayrımcılık, düşmanlık ya da şiddete kışkırtma şeklini alacak biçimde savunulması yasalarla yasaklanır.

MADDE 21

Barışçı toplantı hakkı tanınacaktır. Bu hakkın kullanılmasına, yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlama getirilemez.

MADDE 22

  1. Herkesin, kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ya da bunlara girmek hakkı da dahil olmak üzere, başkalarıyla biraraya gelip dernek kurma hakkı vardır.
  2. Bu hakkın kullanılmasına, yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlama getirilemez. Bu madde, silahlı kuvvetler ya da polis teşkilatı mensuplarına bu hakkın kullanılmasında yasal sınırlamalar konulmasını engellemez.
  3. Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Kurma Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi’ne Taraf olan Devletlere, bu Sözleşme’de öngörülen güvencelere zarar verecek yasama tedbirleri alma ya da hukuki uygulamalarda bulunma yetkisini vermez.

MADDE 23

  1. Aile, toplumun doğal ve temel birimidir ve toplum ve devlet tarafından korunma hakkına sahiptir.
  2. Evlenebilecek yaşta bulunan erkeklerle kadınlara, evlenme ve bir aile kurma hakkı tanınacaktır.
  3. Evlenmek niyetinde olan eşlerin tam ve özgür rızası olmaksızın hiçbir evlilik bağı kurulamaz.
  4. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, eşlerin evlenirken, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olmalarını sağlamak için gerekli tedbirleri alacaklardır. Evlilik sona erdiğinde, çocuklar için gerekli olan koruyucu hükümler öngörülmesi sağlanacaktır.

MADDE 24

  1. Her çocuk, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet ya da doğum bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin, reşit olmayan kişi statüsünün gerektirdiği koruma tedbirlerinin ailesi, toplumu ya da devleti tarafından alınması hakkına sahiptir.
  2. Her çocuk, doğumundan hemen sonra nüfus kütüğüne kaydedilecek ve bir isme sahip olacaktır.
  3. Her çocuğun bir vatandaşlık kazanma hakkı vardır.

MADDE 25

Her yurttaş, 2. Maddede belirtilen ayrımlara ve makul olmayan kısıtlamalara bağlı olmaksızın:

(a) Doğrudan doğruya ya da özgürce seçilmiş temsilciler aracılığı ile kamu yönetimine katılma;

(b) Genel, eşit ve gizli oyla belirli dönemlerde yapılan, seçmenlerin iradelerini özgürce ortaya koymalarını garanti eden gerçek seçimlerde oy kullanma ve seçilme;

(c) Genel anlamda eşit olarak, ülkesinin kamu hizmetlerine girme hak ve fırsatına sahiptir.

MADDE 26

Herkes yasalar önünde eşittir ve hiçbir ayrım gözetilmeksizin yasalarca eşit derecede korunur. Bu bakımdan, yasalar her türlü ayrımı yasaklayacak ve ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer statüler gibi, her bağlamda ayrımcılığa karşı eşit ve etkili korumayı temin edecektir.

MADDE 27

Etnik, dinsel ya da dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde, bu azınlıklara mensup olan kişiler, kendi gruplarının diğer üyeleri ile birlikte, kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerine inanma ve bu dine göre ibadet etme, ya da kendi dillerini kullanma hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.

BÖLÜM IV

MADDE 28

  1. Bir İnsan Hakları Komitesi kurulacaktır. (Bu Sözleşme’de bundan böyle Komite olarak anılacaktır). Bu Komite onsekiz üyeden oluşacak ve aşağıda belirtilen görevleri yürütecektir.
  2. Komite, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin vatandaşlarından, yüksek ahlaki karaktere sahip ve insan hakları alanında ehliyetleri ile tanınan kişilerden oluşacak, hukuk deneyimi olan bazı kişilerin Komite’ye katılmasının yararı da gözönünde bulundurulacaktır.
  3. Komite üyeleri seçim yolu ile gelecekler ve kendi kişisel sıfatları ile görev yapacaklardır.

MADDE 29

  1. Komite üyeleri, 28. maddede belirtilen niteliklere sahip olan ve Sözleşme’ye Taraf Devletlerce bu görev için aday gösterilen kişilerin listesinden gizli oyla seçileceklerdir.
  2. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet iki kişiden fazla aday gösteremez. Bu kişiler, aday gösteren Devletin vatandaşları olmalıdır.
  3. Bir kimse, yeniden aday gösterilebilecektir.

MADDE 30

  1. İlk seçim, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten sonra en geç altı ay içinde yapılacaktır.
  2. 34. Madde uyarınca boşalan üyelikler için yapılacak seçimlerin dışında, seçim tarihinden en az dört ay önce Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere, üç ay içinde Komite üyeliği için aday göstermeleri için yazılı bir çağrıda bulunacaktır.
  3. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu şekilde aday gösterilenlerin alfabetik listesini, aday gösteren Devletleri de belirterek hazırlayacak ve bu listeyi her seçimden en az bir ay önce bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere iletecektir.
  4. Komite üyelerinin seçimi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde düzenleyeceği, Sözleşme’ye Taraf Devletler toplantısında yapılır. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerden üçte ikisinin toplantı nisabını oluşturacağı bu toplantıda Komite’ye, Taraf Devletlerin hazır bulunan ve oy kullanan temsilcilerinin oylarının en çoğunu alan ve salt çoğunluğunu sağlayan adaylar seçilecektir.

MADDE 31

  1. Komite’de aynı Devletten birden fazla üye bulunamaz.
  2. Komite’nin seçiminde üyeliğin adil coğrafi dağılımı esası ve farklı uygarlık biçimleri ile belli başlı hukuk sistemlerinin temsili esası gözönünde bulundurulur.

MADDE 32

  1. Komite üyeleri dört yıllık bir süre için seçilirler. Tekrar aday gösterilmeleri halinde yeniden seçilme hakları vardır. Ancak, ilk seçimde seçilen üyelerden dokuzunun süresi iki yıl sonunda dolar; ilk seçimden hemen sonra, 30. Maddenin 4. fıkrasında belirtilen toplantı Başkanı tarafından çekilecek kura ile bu dokuz üyenin adları saptanır.
  2. Görev süresinin sona ermesi üzerine, bu Sözleşme’nin bu bölümünde yukarıda yer alan maddeler uyarınca seçimler yapılır.

MADDE 33

  1. Öteki üyelerin oybirliği ile varacakları görüşe göre Komite üyelerinden biri, geçici nitelikte bir hazır bulunmama durumu dışında başka bir nedenle görevini yapamaz hale gelmiş ise, Komite Başkanı durumu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildirir; o da o üyeliğin boş olduğunu ilan eder.
  2. Komite üyelerinden birinin ölümü ya da görevden çekilmesi halinde Başkan hemen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne durumu bildirir, o da ölüm ya da çekilmenin hüküm doğurduğu tarih itibariyle bu üyeliğin boş olduğunu ilan eder.

MADDE 34

  1. 33. Madde uyarınca bir üyeliğin boş olduğunun ilan edilmesi halinde ve yeri boşalan üyenin görev süresi ilan tarihinden sonra altı ay içinde sona ermiyorsa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri durumu bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere bildirir, onlar da boşluğu doldurmak amacı ile 29. Madde uyarınca iki ay içinde aday gösterebilirler.
  2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu şekilde aday gösterilen kişilerin alfabetik bir listesini hazırlar ve bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere iletir. Boş bulunan üyelik için seçim, Sözleşme’nin bu bölümünün ilgili hükümlerine uygun olarak yapılır.
  3. 33. Madde hükümlerine göre ilan edilen boşluğu doldurmak üzere seçilen Komite üyesi, işbu madde hükümleri uyarınca yeri boşalmış olan üyenin kalan süresinin sonuna kadar görev yapar.

MADDE 35

Komite üyeleri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun onayı ile, Komite’nin sorumluluklarının önemi gözönüne alınarak, Genel Kurul tarafından saptanacak koşullara göre Birleşmiş Milletler’in kaynaklarından maaş alırlar.

MADDE 36

Bu Sözleşme uyarınca Komite’nin görevlerinin etkili bir biçimde yürütülebilmesi için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri gerekli eleman ve kolaylıkları sağlar.

MADDE 37

  1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Komite’nin ilk oturumunu Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde toplar.
  2. Komite, ilk oturumundan sonra, kendi çalışma usullerinde öngörülen zamanlarda toplanır.
  3. Komite normal olarak Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde ya da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ofisi’nde toplanır.

MADDE 38

Komite’nin her üyesi, göreve başlamadan önce, görevlerini tarafsız ve vicdanına göre yürüteceği konusunda Komite önünde and içer.

MADDE 39

  1. Komite, memurlarını iki yıllık bir süre için seçer. Memurlar yeniden seçilebilirler.
  2. Komite, çalışma usullerini kendisi belirler; ancak bu kurallar, diğer hususların yanısıra:

(a) Toplantı yeterlik sayısının oniki üyeden oluşacağını;

(b) Komite kararlarının, mevcut üyelerin çoğunluğu ile alınacağını da içermelidir.

MADDE 40

  1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de tanınan hakların gerçekleştirilmesini sağlamak üzere aldıkları tedbirler ve bu hakların kullanılmasında kaydedilen gelişmeler konusunda:

(a) Bu Sözleşme’nin ilgili Taraf Devletler bakımından yürürlüğe girmesinden sonra bir yıl içinde;

(b) Bundan sonra da Komite ne zaman isterse, rapor sunmakla yükümlüdürler.

  1. Bütün raporlar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne sunulur. Genel Sekreter bu raporları, incelenmek üzere Komite’ye sunar. Raporlarda, eğer varsa, bu Sözleşme’nin uygulanmasını etkileyen unsur ve güçlükler belirtilir.
  2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Komite’ye danıştıktan sonra, bu raporların ilgili ihtisas kuruluşlarının yetki alanlarına giren bölümlerini, bu kuruluşlara iletebilir.
  3. Komite, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin kendisine sunduğu raporları inceler. Kendi raporlarını ve uygun göreceği görüşleri Taraf Devletlere iletir. Komite, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin kendisine gönderdiği raporların birer örneği ile birlikte kendi görüşlerini Ekonomik ve Sosyal Konsey’e de iletebilir.
  4. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu maddenin 4. fıkrası uyarınca belirtilen görüşler hakkındaki kendi görüş ve yorumlarını Komite’ye sunabilirler.

MADDE 41

  1. Bu Sözleşme’ye Taraf olan bir Devlet, Komite’nin başka bir Devletin bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediği yolundaki iddiasını içeren her türlü başvuruyu kabul etme ve inceleme yetkisini bu madde uyarınca tanıdığını herhangi bir anda bildirebilir. Bu maddede belirtilen başvuruların Komite tarafından kabul edilip incelenmesi ancak, bunların Komite’nin kendisi bakımından yetkili olduğunu bildiren bir Taraf Devlet tarafından yapılması halinde mümkündür. Böyle bir bildirimde bulunmamış olan bir Taraf Devleti ilgilendiren başvurular Komite tarafından kabul edilemez. Bu madde uyarınca kabul edilen başvurular, aşağıdaki usule uygun olarak ele alınır:

(a) Bu Sözleşme’ye Taraf olan herhangi bir Devlet, başka bir Taraf Devletin bu Sözleşme’nin hükümlerini yerine getirmediği görüşüne varırsa, sorunu, yazılı başvuru yoluyla o Taraf Devletin dikkatine sunabilir. Başvuruyu alan Devlet, başvurunun alınmasından sonra üç ay içinde sorunu açıklığa kavuşturan bir yazılı açıklama ya da herhangi bir yazılı beyanla ilgili Devlete açıklamada bulunur. Bu açıklamanın mümkün ve uygun olduğu ölçüde soruna ilişkin uygulanan, uygulanacak olan ve uygulanabilecek nitelikte olan iç hukuk usullerine ve çözüm yollarına ilişkin bilgiyi de içermesi gerekir.

(b) İlk başvurunun alınmasından sonra altı ay içinde bu sorun ilgili her iki Taraf Devleti de tatmin edecek bir biçimde düzeltilmemiş ise, ilgili Taraf Devletlerden herhangi birinin, ilgili Devlete ve Komite’ye bildirmek suretiyle, sorunu Komite’ye götürme hakkı vardır.

(c) Komite’nin kendisine iletilen herhangi bir sorunu ele alması ancak, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilmiş ilkelerine uygun olarak bütün iç hukuk yollarına başvurulduğu ve bu yolların tüketildiği kanısına varması halinde mümkündür. Başvurulan çözüm yollarının makul olmayan bir biçimde uzaması halinde, bu kural geçerli olmayacaktır.

(d) Komite, bu maddede öngörülen başvuruları incelerken kapalı oturum yapar.

(e) Bu maddenin (c) bendi saklı kalmak üzere Komite, sorunun bu Sözleşme’de tanınan insan hak ve temel özgürlüklerine saygı temeli üzerinde dostane bir çözüme kavuşturulması amacı ile, ilgili Taraf Devletler nezdinde iyi niyet girişimlerinde bulunur.

(f) Komite, kendisine iletilen herhangi bir sorunda, (b) bendinde sözü edilen Taraf Devletlere, gerekli bilgileri Komite’ye vermeleri için çağrıda bulunabilir.

(g) Sorun Komite’de ele alındığı zaman, (b) bendinde sözü edilen ilgili Taraf Devletler, Komite’de temsil edilme ve sözlü ve/veya yazılı beyanlarda bulunma hakkına sahiptirler.

(h) Komite, (b) bendinde belirtilen bildirimin alınmasından sonra oniki ay içinde aşağıda gösterilen şekillerde bir rapor hazırlar:

(i) (e) bendinde öngörülen biçimde bir sonuca ulaşıldığı takdirde, Komite, raporunu, vakıaların kısaca ortaya konması ve varılan sonucun belirtilmesi ile sınırlar;

(ii) (e) bendinde öngörülen biçimde bir sonuca ulaşılamamışsa, Komite raporunu vakıaların kısaca belirtilmesi ile sınırlar; ilgili Taraf Devletlerin yazılı beyanları ile sözlü beyanlarının tutanakları da bu rapora eklenir.

Her durumda, rapor ilgili Taraf Devletlere bildirilir.

  1. İşbu maddenin hükümleri, Sözleşme’ye Taraf on Devletin maddenin 1. fıkrası uyarınca bildirimde bulundukları zaman yürürlüğe girer. Taraf Devletler bu bildirimlerini Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletirler, Genel Sekreter de bunların birer örneğini öteki Taraf Devletlere gönderir. Böyle bir bildirim Genel Sekreter’e duyurulmak suretiyle her zaman geri alınabilir. Böyle bir geri alma, daha önceden bu madde uyarınca yapılmış bir başvurunun konusunu oluşturan herhangi bir sorunun ele alınmasını engellemez; bildirimin geri alındığı yolundaki duyuru Genel Sekreter’in eline geçtikten sonra, geri alan Taraf Devlet yeni bir bildirimde bulunmadıkça, herhangi bir Taraf Devletten başka başvuru kabul edilmez.

MADDE 42

  1. (a) 41. Maddeye uygun olarak Komite’ye iletilen bir soruna ilgili Taraf Devletleri tatmin edecek bir çözüm bulunamamış ise, Komite, ilgili Taraf Devletlerin önceden alınmış rızalarıyla bir ad hoc Uzlaştırma Komisyonu (Bundan böyle Komisyon olarak anılacaktır) kurabilir. Komisyon, sorunun bu Sözleşme’ye saygı temeli üzerinde dostane bir çözüme ulaştırılması amacıyla, ilgili Taraf Devletler nezdinde iyi niyet girişimlerinde bulunur;

(b) Komisyon, ilgili Taraf Devletlerin kabul edeceği beş kişiden oluşur. İlgili Taraf Devletler, Komisyon’un oluşum biçiminin tümü ya da bir kısmı hakkında üç ay içinde bir anlaşmaya varamazlarsa, Komisyon’un üzerinde anlaşmaya varılamayan üyeleri Komite’nin üyeleri tarafından ve kendileri arasından gizli oy ve üçte iki çoğunlukla seçilir.

  1. Komisyon üyeleri kişisel sıfatlarıyla görev yaparlar. İlgili Taraf Devletlerin, bu Sözleşme’ye Taraf olmayan bir Devletin ya da 41. Madde uyarınca bildirimde bulunmamış olan bir Taraf Devletin vatandaşı olamazlar.
  2. Komisyon Başkanını kendisi seçer; çalışma usullerini kendisi belirler.
  3. Komisyon toplantıları normal olarak Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde ya da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ofisi’nde yapılır. Ancak, Komisyon’un Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve ilgili Taraf Devletlere danışarak saptayacağı başka uygun yerlerde de toplantı yapılabilir.
  4. 36. Maddeye uygun olarak kurulan sekretarya, bu madde uyarınca kurulacak Komisyonların işlerini de yürütür.
  5. Komite’nin edindiği ve derlediği bilgiler, Komisyon’a da verilir ve Komisyon diğer gerekli bilgileri vermeleri için ilgili Taraf Devletlere çağrıda bulunabilir.
  6. Komisyon, sorunu tam olarak inceledikten sonra, ancak her durumda sorunu ele almasından başlayarak en geç oniki ay içinde, ilgili Taraf Devletlere bildirilmek üzere Komite Başkanı’na bir rapor sunar.

(a) Komisyon, sorunun incelenmesini oniki ay içinde tamamlayamamış ise raporunu, çalışmaları konusunda kısa bir açıklama ile sınırlar;

(b) Bu Sözleşme’de tanınan insan haklarına saygı temeli üzerinde dostane bir çözüm bulunabilmiş ise, Komisyon raporunu vakıaların ve varılan sonucun kısaca belirtilmesi ile sınırlar;

(c) (b) bendinde öngörüldüğü şekilde bir sonuca ulaşılmamış ise Komisyon’un raporu, ilgili Taraf Devletler arasındaki sorunlara ilişkin bütün vakıalar konusundaki bulgularla, sorunun dostane bir çözüme ulaştırılması imkanları konusunda Komisyon’un görüşlerini kapsar. Bu rapor, ilgili Taraf Devletlerin yazılı beyanları ile sözlü beyanlarının tutanaklarını da içerir.

(d) Komisyon’un raporu (c) bendinde öngörülen biçimde sunulmuş ise, ilgili Taraf Devletler, raporu almalarından sonra üç ay içinde, Komisyon raporunda belirtilen hususları kabul edip etmediklerini Komite Başkanı’na bildireceklerdir.

  1. Bu madde hükümleri, Komite’nin 41. Maddede öngörülen sorumluluklarını haleldar etmemektedir.
  2. İlgili Taraf Devletler, Komisyon üyelerinin tüm harcamalarını, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin belirleyeceği tahminlere göre eşit olarak paylaşırlar.
  3. İlgili Taraf Devletlerin bu maddenin 9. fıkrası uyarınca ödeme yapmalarından önce, gerekirse Komisyon üyelerinin harcamalarını karşılamak üzere Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri yetkili kılınır.

MADDE 43

Komite üyeleri ile, 42. Maddeye göre atanabilecek ad hoc uzlaştırma komisyonlarının üyeleri, Birleşmiş Milletler’in Ayrıcalıkları ve Dokunulmazlıkları Sözleşmesi’nin ilgili bölümlerinde Birleşmiş Milletler adına görev yapan uzmanlar için öngörülmüş bulunan kolaylıklardan, ayrıcalıklardan ve dokunulmazlıklardan yararlanma hakkına sahiptirler.

MADDE 44

Bu Sözleşme’nin uygulanması ile ilgili hükümler, Birleşmiş Milletler ile ihtisas kuruluşlarının kuruluş belgelerinde ve sözleşmelerinde öngörülen insan hakları alanında izlenecek usullere halel getirmez ve bu hükümler, bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin bir uyuşmazlığı, kendi aralarında yürürlükte olan genel ya da özel uluslararası andlaşmalara uygun olarak çözmek için başka usullere başvurmalarını engellemez.

MADDE 45

Komite, Ekonomik ve Sosyal Konsey aracılığı ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na yıllık çalışma raporları sunar.

BÖLÜM V

MADDE 46

Bu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, bu Sözleşme’de ele alınan konularda Birleşmiş Milletler ve ihtisas kuruluşlarının çeşitli organlarının sorumluluklarını belirleyen Birleşmiş Milletler Şartı’nın ve ihtisas kuruluşlarının kuruluş belgelerinin hükümlerini haleldar edecek şekilde yorumlanamaz.

MADDE 47

Bu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, tüm halkların doğal zenginlik ve kaynaklarından tam olarak ve özgürce yararlanma ve bunları kullanma konusunda kendiliklerinden sahip bulundukları hakları haleldar edecek şekilde yorumlanamaz.

BÖLÜM VI

MADDE 48

  1. Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler’in ya da onun ihtisas kuruluşlarından herhangi birinin üyesi olan ya da Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’ne Taraf olan bütün Devletlerin, ya da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından bu Sözleşme’ye Taraf olmaya çağrılan herhangi bir başka Devletin imzasına açıktır.
  2. Bu Sözleşme, onaylamaya tabidir. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.
  3. Bu Sözleşme, bu maddenin 1. fıkrasında belirtilen her Devletin katılmasına açıktır.
  4. Katılma, bir katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesiyle gerçekleşir.
  5. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, her onaylama ya da katılma belgesinin kendisine iletildiğini, bu Sözleşme’yi imzalamış ya da ona katılmış olan bütün Devletlere bildirecektir.

MADDE 49

  1. Bu Sözleşme, otuzbeşinci onay belgesinin ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletilmesi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
  2. Otuzbeşinci onay belgesinin ya da katılma belgesinin iletilmesinden sonra bu Sözleşme, onaylayan ya da buna katılan her Devlet bakımından, o Devletin kendi onay ya da katılma belgesinin iletilmesinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 50

Bu Sözleşme’nin hükümleri, hiçbir sınırlama ya da istisna olmaksızın Federal Devletlerin bütün kesimleri bakımından geçerli olacaktır.

MADDE 51

  1. Bu Sözleşme’ye Taraf olan her Devlet değişiklik önerebilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletebilir. Bunun üzerine Genel Sekreter bütün değişiklik önerilerini bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere göndererek, bu önerileri ele almak ve bunlar üzerinde bir oylama yapmak amacıyla bir Taraf Devletler konferansı düzenlenmesinden yana olup olmadıklarını bildirmelerini ister. Taraf Devletlerden en az üçte birinin böyle bir konferans toplanmasını desteklemesi halinde Genel Sekreter, Birleşmiş Milletler’in gözetimi altında böyle bir konferans toplar. Konferansda hazır bulunan ve oy veren Taraf Devletlerin çoğunluğu tarafından kabul edilen herhangi bir değişiklik, onaylanmak üzere Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulur.
  2. Değişikliklerin yürürlüğe girmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca onaylanması ve bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin üçte ikisi tarafından kendi anayasal kurallarına uygun olarak kabul edilmesiyle olur.
  3. Değişiklikler yürürlüğe girdiği zaman, bunları kabul eden Taraf Devletleri bağlar; öteki Taraf Devletler ise bu Sözleşme’nin hükümleri ile ve daha önce kabul etmiş oldukları değişiklikler ile bağlı kalırlar.

MADDE 52

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 48. Maddenin 5. fıkrasındaki bildirimler dışında, aynı Maddenin 1. fıkrasında belirtilen bütün Devletlere aşağıdakileri bildirmekle yükümlüdür:

(a) 48. Maddede belirtilen imzalar, onaylamalar ve katılmalar;

(b) 49. Madde uyarınca bu Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihi ve 51. Madde uyarınca bir değişikliğin yürürlüğe giriş tarihi.

MADDE 53

  1. Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı derecede geçerli olan bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler arşivinde saklanacaktır.
  2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme’nin onaylı örneklerini 48. Maddede belirtilen tüm Devletlere gönderecektir.

BİRİNCİ BEYAN

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.

“Türkiye Cumhuriyeti bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini, BM Yasası (Charter) (özellikle 1. ve 2. maddeler) çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak yerine getireceğini beyan eder.”

Text of the Declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Civil and Political Rights.

“The Republic of Turkey declares that; it will implement its obligations under the Covenant in accordance to the obligations under the Charter of the United Nations (especially Article 1 and 2 thereof).”

İKİNCİ BEYAN

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.

“Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin hükümlerinin yalnızca diplomatik ilişkisi bulunan Taraf Devletlere karşı uygulanacağını beyan eder.”

Text of the declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Civil and Political Rights.

“The Republic of Turkey declares that it will implement the provisions of this Covenant only to the States with which it has diplomatic relations.”

ÜÇÜNCÜ BEYAN

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.

“Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’nın ve yasal ve idari düzeninin yürürlükte olduğu ülkesel sınırlar itibarıyla onaylanmış bulunduğunu beyan eder.”

Text of the Declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of International Covenant on Civil and Political Rights.

“The Republic of Turkey declares that this Convention is ratified exclusively with regard to the national territory where the Constitution and the legal and administrative order of the Republic of Turkey are applied.”

ÇEKİNCE

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından Sözleşme’nin 27. maddesi ile ilgili olarak konan çekincenin metni.

“Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin 27. maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Andlaşması ve Ek’lerinin ilgili hükümlerine ve usullerine göre uygulama hakkını saklı tutar.”

Text of the Reservation of the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Civil and Political Rights.

“The Republic of Turkey reserves the right to interpret and apply the provisions of Article 27 of the International Covenant on Civil and Political Rights in accordance with the related provisions and rules of the Constitution of the Republic of Turkey and the Treaty of Lausanne of 24 July 1923 and its Appendixes.”

Sözleşmenin TBMM tarafından kabulüne dair metne buradan ulaşabilirsiniz.

Amerikan Haklar Bildirgesi

0
Bill of Rights - USA

Amerikan Haklar Bildirgesi, 15 Aralık 1791 tarihinde kabul edilmiştir.

Haklar Bildirisi’nin esin kaynakları Magna Carta, İngiliz Haklar Bildirisi, kolonilerin krala ve parlamentoya karşı yürüttüğü mücadele ve Amerikan halkı arasında gitgide yaygınlaşan eşitlik düşüncesidir. Haklar Bildirisi (Bill of Rights), ABD Anayasası’nın 15 Aralık 1791’de tek bir bölüm olarak kabul edilen ilk 10 ek maddesidir. Bu maddelerle birey haklarına ilişkin güvenceler ve federal yönetimle eyalet yönetimlerine getirilen sınırlamalar pekiştirilmiştir.

American Bill of Rights – Amerika Haklar Bildirgesi

Amerikan Haklar Bildirgesi
  1. Kongre, din kurumuna saygı göstermeyen, dinin serbestçe uygulanmasını engelleyen ya da ifade ve basın hürriyetini ortadan kaldıran veya barışçı bir şekilde toplantı yapma hakkını ve şikayetlerinin düzeltilmesi için hükümete dilekçe verme hakkını engelleyen hiçbir kanunu çıkaramaz.
  2. İyi teçhiz edilmiş bir ordu özgür bir devletin güvenliği için elzemdir; ancak, halkın silah bulundurma ve taşıma hakkı ihlal edilemez.
  3. Barış zamanında sahibinin izni olmadan, savaş zamanında ise kanunla belirlenen çerçevenin dışında hiçbir asker her hangi bir meskene yerleştirilemez.
  4. İnsanların kendilerinin, evlerinin, işlerinin ve paralarının makul olmayan araştırma ve müsaderelere karşı emniyet içinde olma hakkı arama tezkeresi olmadan ihlal edilemez; ancak, özellikle araştırılacak yeri tarif eden bir yemin ya da yemin yerine geçebilecek bir söz ile desteklenen makul bir sebep varsa kişiler alıkonulabilir ve müsadere yapılabilir.
  5. Kara kuvvetlerinde, deniz kuvvetlerinde ya da orduda hizmet ifa ederken; savaş durumunda ya da halkın tehlikede olması halinde ortaya çıkan durumlar hariç; hiçbir kişi Büyük Jürinin iddianamesi ya da raporu olmaksızın büyük ya da yüz kızartıcı suçlar için mahkemeye gelmekle yükümlü tutulamaz; aynı suç için iki defa ölüm cezasına çarptırılamaz; her hangi bir cezai vak’ada kendisinin aleyhine şahitlik etmeye, kanuni süreç hariç canından ya da malından mahrum kalmaya ve tam tazmin olmaksızın özel mülkiyetini kamunun kullanımına bırakmaya zorlanamaz.
  6. Cezai davaların tümünde, sanık, kamuya açık ve hızlı bir şekilde yargılanma hakkına, kanunda daha önceden belirlenen bölgelerden ve suçun meydana geldiği bölgeden oluşturulacak tarafsız bir jüri ile yargılanma hakkına, suçlamanın niteliği ve nedenleri hakkında bilgilendirilme hakkına, kendi aleyhinde şahitlik edenlerle karşı karşıya gelme hakkına, kendi lehine şahitlik edecek olanların zorla şahitlik için getirilmeleri hakkına ve savunmasının yapılması için bir dava vekilinin yardımının sağlanması hakkına sahiptir.
  7. Değeri 20 Doları aşan davalarda jüri tarafından yargılanma hakkı sağlanır ve bir jüri tarafından muhakeme edilen hiçbir vak’a; genel hukuk kurallarına göre Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başka herhangi bir mahkemece yeniden görülemez.
  8. Aşırı kefalet talep edilemez, aşırı para cezası konulamaz, zalimce ve görülmedik bir cezalandırmaya başvurulamaz.
  9. Anayasada sayılan belirli haklar diğer hakların aleyhine ve onları ortadan kaldıracak bir şekilde yorumlanamaz.
  10. Amerika Birleşik Devletleri tarafından eyaletlere devredilmeyen ya da yasaklanmayan erkler eyaletlere ya da halka aittir.
    Loader Loading...
    EAD Logo Taking too long?

    Reload Reload document
    | Open Open in new tab

    Download [453.96 KB]

Bill of Rights – USA