Ana Sayfa Blog Sayfa 45

Agora Derneği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi

0

Agora Derneği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, İzmir merkezli sivil toplum faaliyeti yürütmekte olan Agora Derneği tarafından ilan edilmiştir. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır.

Agora Derneği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi

Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı ortaya koymak amacıyla hazırlanan bu belge, Türkiye’nin 1985’de imzalayarak taraf olduğu Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), 2011 yılında imzaladığı Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) ve Anayasa’nın 10. Maddesini temel alarak Agora Derneği’nin bütün organlarının toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olarak hareket edeceğini ve ayrımcılığın önlenmesine ilişkin özel önlemleri hayata geçireceğini taahhüt eder. Bu bağlamda Agora Derneği, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin toplumsal yaşamın her alanında temel bir sorun olduğunu kabul ederek toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlik ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve eşitlik anlayışının derneğin tüm organlarında ve tüm faaliyetlerinde benimsenmesi için çalışmalar yapmayı taahhüt eder:

1. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin farkındalık yaratmak amacıyla kendi üye ve gönüllülerine yönelik düzenli çalışmalar yapmak,
2. Derneğin tüm faaliyetlerinde ve rutin işleyişinde toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı söz ve ifadelerin kullanılmaması, tutum ve davranışlar sergilenmemesi için gerekli önlemleri almak,
3. Şiddet, cinsel taciz, cinsel saldırı ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ile her alanda mücadele etmek,
4. Çalışma alanlarına giren konularda, bu konuların ayrılmaz bir bileşeni olan toplumsal cinsiyet eşitliğini izlemeye ilişkin çalışmalarda bulunmak

TTB Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi

1

TTB Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi, 10 Haziran 2017 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen Türk Tabipleri Birliği 68. Büyük Kongresi’nde oybirliği ile kabul edilmiştir. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi 10 maddeden oluşmakta ve TTB’nin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği kavramına bakışını yaklaşımını yansıtmaktadır. Türk Tabipler Birliği, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı hayata geçirmek ve bünyesinde eşitlikçi bir “iklimi” yaratmak için belgede açıklanan faaliyetleri yapmayı taahhüt etmiştir.

Türk Tabipler Birliği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi

Türk Tabipleri Birliği ve bağlı Tabip Odaları çerçevesinde toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı ortaya koymak amacını güden bu belge, Türkiye’nin 1985’de imzalayarak taraf olduğu Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), 2003 yılında onaylanmasını uygun bulduğu İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi (Oviedo Sözleşmesi), 2011 yılında imzaladığı Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) kararlarını ve TTB Hekimlik Meslek Etiği Kurallarını temel alarak TTB’nin bütün organlarının toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olarak hareket edeceğini taahhüt eder.

Bu bağlamda TTB, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin toplumsal yaşamın her alanında temel bir sorun olduğu saptamasından hareketle, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir anlayışı hayata geçirmek ve bünyesinde eşitlikçi bir “iklimi” yaratmak için aşağıdaki faaliyetleri yapmayı taahhüt eder:

  1. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin farkındalık yaratmak amacıyla kendi üyeleri arasında çalışmalar yapmak,
  2. Hekimlerin klinik uygulamalarında, bilimsel araştırma, toplantı ve yayın süreçlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı söz ve ifadeler kullanmaması, tutum ve davranışlar göstermemesi yönünde gerekli önlemleri almak,
  3. Bu kapsamda hem oda yöneticilerinin, idari personelin ve çalışanlarının, hem de toplumun konferans, seminer, toplantı vb. etkinliklerle konuya ilişkin bilgilendirilmesine yönelik eğitici çalışmaların yapılmasını sağlamak,
  4. Tabip odalarında kadına yönelik şiddet, cinsel taciz ve cinsel saldırıyla ilgili bilgilendirme, rehberlik ve sorun çözme konusunda kolay ulaşılabilir başvuru noktaları oluşturmak da içinde olmak üzere çeşitli gereklilikleri yerine getirmek,
  5. Disiplin Yönetmeliklerinde kadına yönelik şiddet, cinsel taciz ve cinsel saldırı ve toplumsal cinsiyete dayalı yıldırmayı (mobbing) suç olarak açıkça tanımlamak ve yönetmeliklerde gerekli değişiklikleri yapmak,
  6. Hekimlerin toplumsal cinsiyet eşitliğini ihlal eden söz, tutum ve davranışları gösterdiklerine ve yıldırma (mobbing) uyguladıklarına ilişkin iddiaların tabip odaları onur kurullarınca incelenmesini sağlamak,
  7. Tabip odalarında 2 yıllık seçim dönemleri esas alınarak “Toplumsal cinsiyet eşitliği eylem planı” geliştirmek ve toplumsal cinsiyet eşitliğini izlemeye ilişkin çalışmalarda bulunmak,
  8. TTB bünyesinde ve odalarda görev alan kadın hekimlerin oranının artırılması için çalışmalar yürütmek ve desteklemek; bu bağlamda kadın hekimlerin oda çalışmalarına katılımının önündeki engelleri ortadan kaldırmaya ve etkin katılımlarını özendirmeye yönelik mekanizmaları oluşturmak ve işletmek,
  9. Kadın hekimlerin çalışma koşullarını (kreş vb. olanaklar açısından) ortaya çıkarmak /görünür kılmak ve değerlendirmek için çalışmalar yapmak; özel ve toplumsal yaşamının dengesini kurabilmeleri için destekleyici olanaklar sunmak,
  10. Bu amaçları yerine getirmek üzere işbirliği ve eşgüdüm içinde çalışacak olan Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Komisyonlarının kurulmasını sağlamak, var olanların çalışma biçimi ve işlevselliklerinin güçlendirilmesine yönelik çalışmalar yapmak.

Arabuluculuğun Belirli Yönlerine İlişkin Avrupa Birliği Yönergesi

0
İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Tavsiye Kararı

Arabuluculuğun Belirli Yönlerine İlişkin Avrupa Birliği Yönergesi, “Hukuki ve Ticari Uyuşmazlıklarda Arabuluculuğun Belirli Yönlerine İlişkin 21 Mayıs 2008 Tarihli Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi Yönergesi” adıyla 24 Mayıs 2008 tarihli Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanarak 13 Haziran 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Arabuluculuk Yönergesinde Üye Devletlerin, 2008/52 sayılı bu yönergeyi 21 Mayıs 2011 tarihine kadar iç hukuklarına aktarmalarını öngörmektedir.

Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen Arabuluculuğun Belirli Yönlerine İlişkin Avrupa Birliği Yönergesi, AB Resmi Gazetesinde yayımlanarak 13 Haziran 2008’de yürürlüğe girdi. Yönergenin 21 Mayıs 2011’e kadar iç hukuklara aktarılması öngörülmüştü #HukukTarihi #Arabuluculuk #AvrupaBirliği

Arabuluculuğun Belirli Yönlerine İlişkin Avrupa Birliği Yönergesi

AVRUPA PARLAMENTOSU VE AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ,

Avrupa Topluluğunu kuran Anlaşmayı ve özellikle bu Anlaşmanın 61(c) maddesini ve 67(5) maddesinin ikinci paragrafını dikkate alarak,

Komisyonun teklifini göz önünde tutarak,

Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesinin görüşünü dikkate alarak,

Anlaşmanın 251. maddesinde yer alan usûle uygun davranarak,

Aşağıdaki koşullarla bu Yönergeyi kabul etmiştir:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

(1) Topluluk, kişilerin serbest dolaşımının sağlandığı bir özgürlük, güvenlik ve adalet bölgesi oluşturma ve geliştirmeyi kendisine amaç edinmiştir. Topluluk bu maksatla, diğerleri arasında, iç pazarın uygun işleyişi için gerekli olan, hukukî konularda adlî işbirliği alanında tedbirler kabul etmiştir.

(2) Avrupa Konseyi, 15 ve 16 Ekim 1999’da Tamper’deki toplantısında, adalete erişim ilkesini esas alarak ve adalete daha iyi erişimi kolaylaştırmak amacıyla, Üye Devletlerce alternatif, yargı dışı usûllerin oluşturulmasını istemiştir.

(3) Konsey, 2000 yılının Mayıs ayında, medenî hukuk ve ticaret hukuku uyuşmazlıklarının alternatif çözüm yöntemleri konusunda temel ilkelerin oluşturulmasının, adalete erişimi kolaylaştırmak ve düzeltmek amacıyla, medenî hukuk ve ticaret hukuku uyuşmazlıklarının çözümünde yargı dışı usûllerin gelişmesi ve uygulanması için önemli bir adım olduğunu belirterek bu yöntemler hakkında kararlar almıştır.

(4) Komisyon, 2002 yılının Nisan ayında, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri ile ilgili Avrupa Birliğindeki mevcut durumu inceleyerek ve arabuluculuğun kullanılmasını yaygınlaştırmak için alınabilecek tedbirler hakkında Üye Devletler ve ilgili taraflarla geniş istişareler başlatarak, medenî hukuk ve ticaret hukukunda alternatif uyuşmazlık çözümü hakkında bir Yeşil Kitap sunmuştur.

(5) Avrupa Birliğinin özgürlük, güvenlik ve adalet bölgesi oluşturma politikasının bir parçası olarak, adalete daha iyi erişimi güvence altına almak amacı, yargı yolu kadar yargı dışı uyuşmazlık çözüm yollarına erişimi de kapsamalıdır. Bu Yönerge, özellikle arabuluculuk hizmetlerine erişim konularında, iç pazarın uygun işleyişine katkıda bulunmalıdır.

(6) Arabuluculuk, tarafların ihtiyaçlarına uygun olarak şekillendirilmiş usûllerle, hukukî ve ticarî meselelerdeki uyuşmazlıkların ekonomik ve hızlı bir şekilde yargı dışı çözümünü sağlayabilir. Arabuluculuk sonunda yapılan anlaşmaların gönüllü olarak yerine getirilme ve taraflar arasındaki dostane ve sürekli ilişkileri koruma olasılığı daha yüksektir. Bu faydalar, sınır ötesi unsur taşıyan durumlarda daha belirgindir.

(7) Arabuluculuğun daha fazla kullanılmasını özendirmek ve arabuluculuğa başvuran tarafların öngörülebilir bir yasal temele dayanmasını sağlamak için, özellikle hukuk usûlünün kilit yönlerini belirleyen bir yasal çerçeve kabul etmek gerekmektedir.

(8) Bu Yönergenin hükümleri, sadece sınır ötesi uyuşmazlıklardaki arabuluculuklara uygulanmalıdır, fakat Üye Devletlerin bu hükümleri iç arabuluculuk yöntemlerine uygulamasına da bir engel yoktur.

(9) Bu Yönerge, arabuluculuk usûlünde modern iletişim teknolojilerinin kullanılmasını hiçbir şekilde engellememelidir.

(10) Bu Yönerge, sınır ötesi bir uyuşmazlıkta taraf olan iki veya daha fazla kişinin, uyuşmazlıklarının çözümünde bir arabulucunun yardımıyla dostane bir anlaşmaya varmak için gönüllü olarak bizzat çaba gösterdikleri usûllere uygulanmalıdır. Yönerge, medenî ve ticarî meselelere uygulanmalıdır. Bununla beraber Yönerge, tarafların, uygulanacak hukuka göre üzerinde serbest tasarruf etmelerinin mümkün olmadığı haklar ve borçlara uygulanmamalıdır. Bu tür haklar ve borçlar genellikle aile ve iş hukukunda görülmektedir.

(11) Bu Yönerge, sözleşme öncesi müzakerelere veya belirli yargısal uzlaşma programları, tüketici şikâyeti programları, tahkim ve uzman kararı gibi bağlayıcı karar verme esasına dayanan usûllere veya uyuşmazlığın çözümünde yasal olarak bağlayıcı olsun veya olmasın, resmî bir tavsiyede bulunan kişi ya da kuruluşlarca yönetilen usûllere uygulanmamalıdır.

(12) Bu Yönerge, mahkemenin tarafları arabuluculuğa yönlendirdiği veya millî hukuka göre arabuluculuğa başvurmanın zorunlu olduğu davalara uygulanmalıdır. Yönerge buna ilaveten, bir hâkimin millî hukuka göre arabulucu olarak hareket edebildiği ölçüde, uyuşmazlık konusu mesele veya meselelerle ilgili herhangi bir dava sürecinde görev almayacak olan hâkim tarafından yönetilen arabuluculuğa da uygulanmalıdır. Bununla birlikte Yönerge, davaya bakan mahkeme ve hâkim tarafından, dava konusu uyuşmazlıkla ilgili olarak, dava sürecinde uyuşmazlığın çözümü amacıyla yapılan girişimleri veya mahkeme ya da hâkimin yetkili bir kişiden yardım ya da tavsiye istediği halleri kapsamamalıdır.

(13) Bu Yönerge ile öngörülen arabuluculuk, tarafların usûlün yönetiminden bizzat sorumlu oldukları, usûlü istedikleri gibi düzenleyebildikleri ve her zaman bitirebildikleri gönüllü bir yöntem olmalıdır. Bununla birlikte, millî hukuka göre arabuluculuk usûlü için mahkemelere yönelik belirli süre sınırları koymak mümkün olmalıdır.

Bunun yanında mahkemeler, uygun olduğunda tarafların arabuluculuğa dikkatini çekebilmelidir.

(14) Bu Yönergedeki hiçbir hüküm, arabuluculuğa başvurulmasını zorunlu kılan veya teşvik eden ya da yaptırıma bağlayan millî mevzuata, bu mevzuatın, tarafların yargı sistemine erişim hakkını kullanmalarını engellememesi koşuluyla karşı değildir. Bu Yönergedeki hiçbir hüküm, Yönerge kapsamına girmeyen hususlarla ilgili olduğu ölçüde, kendi kurallarıyla işleyen mevcut arabuluculuk sistemlerini etkilememelidir.

(15) Bu Yönerge, hukukî belirliliği sağlamak bakımından, tarafların arabuluculuk yoluyla çözmeye çaba gösterdikleri bir uyuşmazlığın, sınır ötesi bir uyuşmazlık olup olmadığını belirlemek için uygun zamanın hangisi olduğunu göstermelidir. Yazılı bir anlaşmanın mevcut olmaması halinde, taraflar arabuluculuk yolunu başlatmak için özel olarak harekete geçtiklerinde arabuluculuğa başvurmaya karar vermiş sayılmalıdırlar.

(16) Üye Devletler, gizlilik, zamanaşımı süreleri üzerindeki etki ve arabuluculuk sonunda yapılan anlaşmaların tanınması ve tenfiziyle ilgili olarak karşılıklı güvenin sağlanması için, uygun görecekleri her türlü yolla, arabulucuların eğitimini ve arabuluculuk hizmetleriyle ilgili etkin kalite kontrol yöntemlerinin benimsenmesini teşvik etmelidirler.

(17) Üye Devletler, ortak pazar düzeyinde çözümlere başvurulmasını içerebilecek bu tür yöntemleri tespit etmeli ve bu hususta finansman kaynağı sağlamak zorunda tutulmamalıdırlar. Bu yöntemler, arabuluculuk sürecinin esnekliğini ve tarafların özerkliğini korumayı amaçlamalı ve arabuluculuğun etkin, tarafsız ve ehil bir şekilde yönetilmesini temin etmelidir. Arabulucular, internette herkesin erişimine de açık olması gereken Arabuluculara İlişkin Avrupa Etik Kurallarının bilincinde olmalıdırlar.

(18) Komisyon, tüketicinin korunması alanında, tüketici uyuşmazlıklarının anlaşmaya dayalı çözümüyle uğraşan mahkeme dışı kuruluşların, kendilerine başvuran kişilere sunmaları gereken asgari kalite kriterlerini belirleyen bir Tavsiye kabul etmiştir.

Bu Tavsiyenin kapsamına giren arabulucular veya örgütlerin, Tavsiyenin ilkelerine riayet etmesi teşvik edilmelidir.

Komisyon, bu gibi kuruluşlarla ilgili bilgilerin yayılmasını kolaylaştırmak için, Üye Devletlerin, bu Tavsiyenin ilkelerini uygularken dikkate alacakları mahkeme dışı programlara ilişkin bir veri tabanı oluşturmalıdır.

(19) Arabuluculuk sonunda ortaya çıkan anlaşmalara uyulması tarafların iyi niyetine bağlı olduğundan, arabuluculuk, dava yolunun yegâne alternatifi olarak görülmemelidir. Bu nedenle Üye Devletler, arabuluculuk sonunda yapılan yazılı bir anlaşmanın taraflarının, anlaşmalarına icra kabiliyeti kazandırma yetkisini tanımalıdır. Bir Üye Devlet yalnızca, anlaşmanın içeriğinin, devletin milletlerarası özel hukuku da dahil olmak üzere kanununa aykırı olması veya devletin hukukunun, özel bir anlaşmanın içeriğinin icra edilmesine imkân tanımaması halinde icra edilmesini reddedebilmelidir. Bu durum, anlaşmada düzenlenen borcun yapısı gereği icra edilemeyecek nitelikte olması halinde mümkün olabilir.

(20) Arabuluculuk sonunda yapılan ve bir Üye Devlette icra kabiliyeti tanınan bir anlaşma, uygulanacak Topluluk hukuku veya iç hukuka uygun olarak diğer Üye Devletlerde de tanınmalı ve tenfiz edilebilmelidir. Bu örneğin, medenî ve ticarî meselelerde mahkemelerin yetkisi ve mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizine ilişkin, 22 Aralık 2000 tarih ve 44/2001 No’lu Konsey Tüzüğü (EC) veya aile meseleleri ve velayet sorumluluğu meselelerinde mahkemelerin yetkisi ve mahkeme kararlarının tanınması ve tenfiziyle ilgili, 27 Kasım 2003 tarih ve 2201/2003 No’lu Konsey Tüzüğü (EC) esas alınarak yapılabilir.

(21) 2001/2003 No’lu Konsey Tüzüğü (EC), taraflar arasındaki anlaşmanın başka bir Üye Devlette icra edilebilmesi için, anlaşmanın, tarafların imzaladığı Üye Devlette icra edilebilir olması gerektiğini özel olarak belirtmektedir. Bu sebeple, bir aile hukuku uyuşmazlığı sonunda yapılan anlaşmanın içeriği, anlaşmanın imzalandığı ve tenfizinin talep edildiği Üye Devlette icra edilemiyorsa, bu Yönerge, tarafların, anlaşmalarını tenfiz edebilecekleri başka bir Üye Devlette yapmaları suretiyle, bu Üye Devletin kanununu dolanmalarını özendirmemelidir.

(22) Bu Yönerge Üye Devletlerdeki, arabuluculuk sonunda yapılan anlaşmaların icra edilmesiyle ilgili hükümleri etkilememelidir.

(23) Arabuluculuk sürecinde gizlilik önem taşır ve bu sebeple Yönerge, daha sonraki bir hukuk davasında ve ticarî davada ya da tahkimde, arabuluculuğun gizliliğinin nasıl korunacağı hususunda, hukuk usûlü kurallarının asgari ölçüde uyumunu sağlamalıdır.

(24) Üye Devletler, tarafların arabuluculuğa başvurmasını özendirmek için, arabuluculuk girişimi başarısız olursa, zamanaşımı sürelerine ilişkin kuralların, tarafların mahkeme veya tahkime gitmelerini önlememesini sağlamalıdır. Üye Devletler bu Yönergenin, zamanaşımı süreleri hakkındaki millî hukuk kurallarını uyumlu hale getirmemesi halinde bile, bu sonucun gerçekleşeceğinden emin olmalıdır. Örneğin taşıma hukuku alanında olduğu gibi, Üye Devletlerde uygulanan milletlerarası anlaşmalardaki zamanaşımı sürelerine ilişkin hükümler bu Yönergeden etkilenmemelidir.

(25) Üye Devletler, arabulucular ve arabuluculuk hizmeti veren kuruluşlarla nasıl temas kurulacağı konusunda halka bilgi vermeyi teşvik etmelidir. Üye Devletler, hukukçuların müvekkillerini arabuluculuk imkânı hakkında bilgilendirmesini de özendirmelidir.

(26) Daha iyi kanun yapmaya ilişin kurumlararası anlaşmanın 34. maddesi uyarınca Üye Devletler, kendileri ve topluluğun menfaatleri için, mümkün olduğu kadar, bu Yönerge ile intibak tedbirleri arasındaki karşılıklı ilişkiyi gösteren tasarılarını düzenlemeye ve bunları halka açık tutmaya teşvik edilmelidir.

(27) Bu Yönerge, temel hakların ilerletilmesi için çaba göstermekte ve özellikle Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesince tanınan ilkeleri gözetmektedir.

(28) Bu Yönergenin amacına Üye Devletlerce yeterli ölçüde ulaşılması mümkün olmadığı için ve uygulamanın etkileri veya kapsamı nedeniyle bu amaçların Topluluk düzeyinde daha iyi gerçekleşebilecek olması sebebiyle, Topluluk, Anlaşmanın 5. maddesinde belirtilen ikincillik ilkesine uygun olarak tedbirler alabilir. Bu maddede belirtilen ölçülülük ilkesine göre Yönerge, bu amacını gerçekleştirmek için gerekli olanı aşmayacaktır.

(29) Avrupa Birliği Anlaşmasının ve Avrupa Topluluğunu Kuran Anlaşmanın eki olan, Birleşik Krallık ve İrlanda’nın durumuna ilişkin Protokolün 3. maddesine göre, Birleşik Krallık ve İrlanda, bu Yönergenin kabulü ve uygulamasına katılmak istediklerini bildirmişlerdir.

(30) Avrupa Birliği Anlaşmasının ve Avrupa Topluluğunu Kuran Anlaşmanın eki olan, Danimarka’nın durumuna ilişkin Protokolün 1 ve 2. maddelerine göre, Danimarka bu Yönergenin kabulüne katılmamaktadır ve bu nedenle Yönerge veya onun uygulanma konusuyla bağlı değildir.

YÖNERGE
Madde 1
Amaç ve kapsam
  1. Bu Yönergenin amacı, arabuluculuğa başvurulmasını özendirmek ve arabuluculukla yargılama usûlleri arasında doğru bir ilişki kurmak suretiyle, alternatif uyuşmazlık çözümüne erişimi kolaylaştırmak ve uyuşmazlıkların dostane çözümünü geliştirmektedir.
  2. Bu Yönerge, sınır ötesi uyuşmazlıklarda, uygulanacak ilgili hukuka göre tarafların üzerinde tasarruf edemeyecekleri hak ve borçlar hariç olmak üzere, medenî ve ticarî meselelere uygulanacaktır. Yönerge özellikle vergi, gümrük veya idarî meseleler ya da Devletin egemenliğine dayanarak yapmış olduğu eylem ve işlemlerden doğan sorumluluğunu (acta iure imperii) kapsamayacaktır.
  3. Bu Yönergede “Üye Devlet” terimi, Danimarka dışındaki Üye Devletleri ifade etmektedir.
Madde 2
Sınır ötesi uyuşmazlıklar
  1. Bu Yönergenin amaçları bakımından;a) tarafların, uyuşmazlık çıktıktan sonra arabuluculuğa başvurmaya karar verdiği, veya b) arabuluculuğa başvurulmasına mahkemece karar verildiği, veya c) millî hukuka göre arabuluculuğa başvurma zorunluluğu olduğu, veya d) 5. madde anlamında taraflara bir davette bulunulduğutarihte, taraflardan en az birinin yerleşim yeri veya mutad meskeninin diğer taraftan farklı bir Üye Devlette bulunması halinde, sınır ötesi bir uyuşmazlık mevcut olacaktır.
  2. 1. paragrafa bakılmaksızın, 7 ve 8. maddeler anlamında bir sınır ötesi uyuşmazlık, taraflar arasında arabuluculuğu müteakiben, paragraf 1 (a), (b) veya (c)’de belirtilen tarihte, tarafların yerleşim yeri veya mutad meskeninden farklı bir Üye Devlette dava veya tahkim sürecinin başlatılması halinde de mevcut olacaktır.
  3. 1 ve 2. paragraflar anlamında yerleşim yeri,44/2001 No’lu Konsey Tüzüğünün (EC) 59 ve 60. maddelerine göre belirlenecektir.
Madde 3
Tanımlar
Bu Yönergenin amaçları bakımından aşağıdaki tanımlar esas alınır:

(a) “Arabuluculuk”, adlandırılma veya başvurulma şekline bakılmaksızın, uyuşmazlığın tarafı olan iki veya daha fazla kişinin, bir arabulucunun yardımıyla, uyuşmazlıklarının çözümü konusunda anlaşmaya varmaları için gönüllü bir temelde bizzat çaba gösterdikleri, plânlanmış bir süreci ifade eder. Bu süreç taraflarca başlatılabilir, mahkemece önerilebilir veya emredilebilir ya da bir Üye Devletin hukukunca öngörülebilir.

Bu tanım, uyuşmazlık konusuyla ilgili olarak herhangi bir dava sürecinde görevli olmayan bir hâkim tarafından yönetilen arabuluculuğu kapsar. Tanım, uyuşmazlık konusuyla ilgili dava sürecinde, uyuşmazlığın çözümü için mahkeme veya davaya bakan hâkimce yapılan girişimleri kapsamaz.

(b) “Arabulucu”, arabuluculuğu etkin, tarafsız ve ehil biçimde yönetmesi istenen herhangi bir üçüncü kişi olup, bu üçüncü kişinin ilgili Üye Devletteki isimlendirilmesine veya mesleğine ve arabuluculuğu yönetmek üzere atanma veya görevlendirilme şekline bakılmaz.

Madde 4
Arabuluculuğun kalitesinin sağlanması
  1. Üye Devletler, uygun görecekleri herhangi bir yolla, arabuluculuk hizmetlerinin koşullarıyla ilgili diğer etkin kalite kontrol yöntemleri yanında, arabuluculuk hizmeti sunan kuruluşlar ve arabulucular tarafından gönüllü etik kuralların geliştirilmesini ve bu kurallara bağlılığı teşvik ederler.
  2. Üye Devletler, bir arabuluculuğun taraflarla ilgili olarak etkin, tarafsız ve ehil biçimde yönetilmesini sağlamak için, arabulucuların başlangıç ve ilave eğitimini teşvik ederler.
Madde 5
Arabuluculuğa başvurulması
  1. Davayı görmekte olan mahkeme, uygun olduğunda ve davanın bütün koşullarını dikkate alarak tarafları, uyuşmazlığı çözmek için arabuluculuğa başvurmaya davet edebilir. Mahkeme, tarafları, gerek görmesi ve kolaylıkla yapılabilecek olması halinde, arabuluculuğa başvurulmasına ilişkin bir bilgilendirme toplantısına katılmaya da davet edebilir.
  2. Bu Yönerge, dava açılmasından önce veya sonra, arabuluculuğa başvurulmasını zorunlu kılan veya teşvik eden ya da yaptırıma bağlayan millî mevzuatı, bu mevzuatın, tarafların yargı sistemine erişim hakkını kullanmasını engellememesi şartıyla etkilemez.
Madde 6
Arabuluculuk sonunda yapılan anlaşmaların icra edilmesi
  1. Üye Devletler, tarafların veya diğer tarafın açık rızasıyla taraflardan birinin, arabuluculuk sonunda yapılan yazılı bir anlaşmanın icra edilebilir kılınmasını talep etmesini sağlarlar. Bu tür bir anlaşmanın içeriği, talebin yapıldığı Üye Devletin hukukuna aykırı olmadığı veya bu Üye Devletin hukuku anlaşmanın icra edilmesine olanak tanıdığı takdirde icra edilebilir.
  2. Anlaşmanın içeriği, mahkeme veya diğer bir yetkili merci tarafından verilecek bir hüküm ya da kararla veya talebin yapıldığı Üye Devletin hukukuna uygun olarak resmî bir belgeyle icra edilebilir.
  3. Üye Devletler, 1 ve 2. paragrafa göre yapılacak bir talebi kabule yetkili olacak mahkeme veya diğer mercileri Komisyona bildireceklerdir.
  4. Bu maddedeki hiçbir hüküm, 1. paragrafa uygun olarak icra edilebilir kılınan bir anlaşmanın, diğer bir Üye Devlette tanınması ve tenfizi için uygulanacak hükümleri etkilemeyecektir.
Madde 7
Arabuluculuğun gizliliği
  1. Arabuluculuğun, gizliliğe uyulacak şekilde yapılmasının amaçlandığı düşünüldüğünde, Üye Devletler, taraflar aksini kararlaştırmadığı takdirde, arabulucuların veya arabuluculuk sürecinin yönetimine katılan kişilerin, arabuluculuk sürecinde ortaya çıkan veya arabuluculuk süreciyle ilgili olan bilgiler hakkında, herhangi bir hukuk veya ceza davasında ya da tahkimde delil göstermeye zorlanamamasını sağlarlar. Aşağıdaki istisna bu hükmün dışındadır:

(a) Bunun, ilgili Üye Devletin kamu düzeni düşünceleri üstün geldiği için gerekli olması halinde, özellikle çocuğun menfaatlerinin en iyi şekilde korunmasını sağlamak veya bir kişinin fiziksel ya da psikolojik bütünlüğüne zarar gelmesini önlemek gerektiğinde, veya

(b) Arabuluculuğun sonucu olarak yapılan anlaşmanın yerine getirilmesi veya icra edilmesi için bu anlaşmanın içeriğinin açıklanması gerektiğinde.

  1. 1. paragraftaki hiçbir hüküm, Üye Devletlerin, arabuluculuğun gizliliğinin korunması için daha katı tedbirleri koymasını engellemez.
Madde 8
Arabuluculuğun zamanaşımı süreleri üzerindeki etkisi
  1. Üye Devletler, bir uyuşmazlığı arabuluculukla çözme çabası içinde olan tarafların, arabuluculuk sürecinde zamanaşımı süresinin dolmasıyla, bu uyuşmazlıkla ilgili olarak daha sonra dava açma veya tahkime başvurma hakkından mahrum kalmamalarını sağlamalıdır.
  2. 1. Paragraf, Üye Devletlerin taraf oldukları milletlerarası anlaşmalardaki zamanaşımı sürelerine ilişkin hükümlere halel getirmez.
Madde 9

Halka bilgi verilmesi Üye Devletler, uygun görecekleri herhangi bir yolla, özellikle internet üzerinden, arabulucular ve arabuluculuk hizmeti veren kuruluşlarla nasıl temas kurulacağı konusundaki bilginin halkın erişimine açık olmasını teşvik ederler.

Madde 10

Yetkili mahkeme ve merciler hakkında bilgi Komisyon, Üye Devletlerce, madde 6(3)’e göre bildirilen yetkili mahkeme ve mercilerle ilgili bilgiyi uygun yollarla kamuya açık tutar.

Madde 11

Gözden geçirme Komisyon en geç 21 Mayıs 2016’da, Avrupa Parlamentosu, Konseyi ve Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine, bu Yönergenin uygulanmasıyla ilgili bir rapor sunacaktır. Rapor, Avrupa Birliği genelinde arabuluculuğun gelişimini ve bu Yönergenin Üye Devletlerdeki etkisini inceleyecektir. Gerek görülürse rapora, bu Yönergeye işlenmek üzere öneriler eklenecektir.

Madde 12
Yürütme
  1. Üye Devletler, bu Yönerge hükümlerine uymak için gereken kanunları, tüzükleri ve idarî kuralları,en geç 21 Kasım 2010tarihinde uygulanacak olan 10. madde müstesna olmak üzere, 21 Mayıs 2011’den önce yürürlüğe koyacaklardır. Üye Devletler, bunları derhal Komisyon’a bildireceklerdir.

Üye Devletlerce kabul edildiğinde bu tedbirler, Yönergeye atıf içerecek veya bunların resmî olarak yayınında bu tür bir atıf eklenecektir. Bu atfın yapılma yöntemi Üye Devletlerce kararlaştırılacaktır.

  1. Üye Devletler, Bu Yönerge kapsamına giren konularda kabul ettikleri millî hukukun temel hükümlerinin metinlerini Komisyona bildireceklerdir.
Madde 13

Yürürlüğe girme

Bu Yönerge, Avrupa Birliği Resmî Gazetesinde yayımlanmasını takip eden 20’nci günde yürürlüğe girecektir.

Madde 14
Muhataplar

Bu Yönerge Üye Devletlere yöneliktir.

Strasbourg’ta düzenlenmiştir. 21 Mayıs 2008

Avrupa Parlamentosu adına

Konsey adına Başkan Başkan

H.-G. PÖTTERING J. LENARČIČ

Avrupa Konseyi

Uyuşmazlık Mahkemesi

0
Uyuşmazlık Mahkemesi

Uyuşmazlık Mahkemesi, Anayasanın 158. (1961 Anayasası 142.) maddesiyle görevlendirilmiş, adli ve idari yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili, bağımsız bir yüksek mahkemedir. Mahkeme, yargı erkini Anayasanın kendilerine tanıdığı görev ve yetki alanlarıyla sınırlı olarak paylaşan yüksek mahkemeler arasında yer almaktadır.

Uyuşmazlık Mahkemesi, yargı ayrılığı ilkesinin ortaya çıkardığı görev uyuşmazlıklarını çözmek suretiyle kişilerin askıda kalan hak arama hürriyetlerinin gerçekleşmesini sağlayan; hüküm uyuşmazlıklarını çözmek suretiyle de hakkın yerine getirilmesini olanaksız kılan hukuki engelleri gideren; yargı erkini paylaşan diğer yüksek mahkemelerden Yargıtay ve Danıştay’ın kararlarını kaldırıp onların yerine hüküm tesis edebilen özel yetkili bir yüksek mahkeme ve dolayısıyla, hukukumuzda kesin hükmü ortadan kaldırabilen tek yargı organıdır. Uyuşmazlık Mahkemesinin Başkanlığını Anayasa Mahkemesince, kendi üyeleri arasından görevlendirilen üye yapar.

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı ve üyelikleri, diğer 3 Yüksek Mahkemenin Başkan ve  üyeleri arasından seçilenler tarafından “ ikinci görev” biçiminde yerine getirilmektedir.

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı, Anayasa Mahkemesi üyeleri arasından seçilmekte olup, bir yandan Anayasa Mahkemesi Üyeliği görevini de sürdüren bir Yüksek Mahkeme Başkanıdır. Başkanvekili de aynı yöntemle seçilip görev yapmaktadır.

Uyuşmazlık Mahkemesine, çalışmalarında yardımcı olmak üzere, Başkanın takdir edeceği yeter sayıda geçici raportör verilmektedir.

Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi

Uyuşmazlık Mahkemesi, Kararlar Dergisi adıyla sürekli bir yayın yanında Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisini çıkarmaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, 2013 Yılı Mayıs ayında Yayın hayatına başlayan, Türkiye ve Dünya’da Hukuk alanına katkıda bulunmayı amaçlayan özgün araştırma ve makalelerin yayınlandığı bilimsel ve hakemli bir dergidir. Yılda iki kez yayınlanmaktadır. Makaleler yayınlanmak üzere Türkçe ve diğer yabancı dillerde düzenlenebilir. Dergi, TÜBİTAK ULAKBİM Sosyal ve Beşeri Bilimler Veritabanı, Ebscohost, ve Asos İndeks tarafından taranmaktadır ve açık erişimi sağlama politikasını benimsemiştir. Dergi, TÜBİTAK ULAKBİM Sosyal ve Beşeri Bilimler Veritabanı, Ebscohost, ve Asos İndeks tarafından taranmaktadır.

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı Celal Mümtaz AKINCI

Celal Mümtaz AKINCI 31 Ocak 1957 tarihinde Afyonkarahisar’da doğmuştur. İlk ve ortaöğrenimini Afyonkarahisar’da tamamlamıştır. 1975-1976 eğitim-öğretim yılında Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulunda okumuştur. Bu okulda öğrenci iken 1976 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanarak hukuk öğrenimine başlamıştır. Hukuk Fakültesinden 1982 yılında mezun olduktan sonra avukatlık stajını tamamlayarak 1984’te Afyonkarahisar’da avukatlığa başlamıştır.

1984-1985 yılları arasında Sivas 5. Piyade Er Eğitim Tugay Komutanlığı Askerî Mahkemesinde yedek subay askerî hâkim olarak askerlik hizmetini tamamlamıştır. 1988-2000 yılları arasında Baro Yönetim Kurulu üyeliğinde bulunmuş, 2001 yılında yapılan Olağanüstü Genel Kurul sonrasında Afyonkarahisar Baro başkanlığına seçilmiştir.

Afyonkarahisar Baro başkanlığı görevini sürdürürken 2010 yılında, 5982 sayılı Kanun’a göre Baro başkanları tarafından seçilen üç aday arasına girmiş; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 13/10/2010 tarihli Genel Kurulunda yapılan seçim sonucu Anayasa Mahkemesi üyesi olarak görevine devam etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 158. maddesi, 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 12. maddesi ve 12/6/1979 tarihli ve 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 4. maddesi uyarınca 17/12/2020 tarihinde Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na seçilerek 11.01.2021 tarihinde göreve başlamıştır.

Celal Mümtaz Akıncı evli ve dört çocuk babasıdır.

Tütün İnhisarı Kanunu

0

Tütün İnhisarı Kanunu, 9 Haziran 1930 tarihinde mecliste kabul edilmiş ve 28 Haziran’da resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tütün mamullerine ilişkin olarak çıkarılmış ilk kapsamlı yasal düzenlemedir. Kanun ile tütün ürünlerinin imalatı ve ticareti devletin tekeline alınırken diğer yandan toplum sağlığı ile ilgili önlemler alınmıştır.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Osmanlı Hükümeti, Fransa ve İngiltere arasında imzalanan Ticaret Anlaşmasıyla tütün için ilk defa 1862 yılında İnhisar kurulmuş ve tütün ithali yasaklanmıştır. 1874 yılında “Duhan Resmi Hakkında Nizamname” düzenlenmiş ve tütünde bandrol usulü uygulanmaya başlanmıştır. 1879’da çıkarılan “Rusumu Sitte” Kararnamesiyle tuz, tütün ve alkollü içkilerin inhisarı gelirleri yabancı bankerlere ve 1883 yılında ise “Duyunu Umumiye”ye bırakılmıştır. Daha sonra Tütün İnhisarı İşletilmesi imtiyazı “Memaliki Osmaniye Duhanları Müşterek Menfaa REJİ Şirketi”ne devrolunmuştur.[/box]

Düzenleme öncesinde, istiklal savaşı tedbirleri kapsamında 1920 yılında Men-i Müskirat Kanunu kabul edilmiş ve alkollü içki kullanımı kısıtlanmış, 1921 yılında ise yabancı şirket ve Duyun-ı Umumiye’nin yetki ve gelirleri sınırlandırılmıştır. 1923 yılında Reji Şirketinin bütün malvarlığı, hak ve vecibeleri devlete intikal ettirilmiştir. 1925 yılında tütün ve tütünle ilgili hizmetlerin devlet tarafından yürütülmesi kararı alınmış, 1926 yılında tütün ve tütün mamulleri ile alkollü içkiler inhisar altına alınmış, 1927 yılında 1071 Sayılı Yasa ile alkollü içkilerde devlet tekeli oluşturulmuştur. 1928 yılında Duyunu Umumiye hukuken son bulmuştur.

Kanundan sonra; Tütün, Alkollü İçkiler, Tuz barut ve patlayıcı maddelerle ilgili “İnhisar” hizmetlerini yürütme görevi 1932 yılında kurulan İnhisarlar Umum Müdürlüğü’ne verilmiştir. 1932 yılında, Tütün-Tuz ve Alkollü İçki İnhisar İdareleri, İnhisarlar Umum Müdürlüğü’nde birleştirilmiş, 1938’de 3437 Sayılı Tütün ve Tütün İnhisarı Kanunu kabul edilmiş, 1942’e ise 4250 Sayılı “İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu” çıkarılmıştır. 1946 yılında daha evvel İnhisar adıyla anılan kurum TEKEL Genel Müdürlüğü olarak faaliyetine devam etmiştir. 1984 yılında TEKEL ilk kez yabancı sigara ithalatına başlamış, 1986’da özel sektöre “TEKEL” ile ortaklık şartıyla sigara üretim izni verilmiş, 1991’de sigara üretimi, ithalatı ve satışı serbest bırakılmıştır.

Tütün İnhisarı Kanunu

Kanun Adı : 1701
Kabul tarihi : 9. 6. 1930
Birinci kısım
Umumî hükümler
Madde 1

1 – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde halkın istihlâki için tütün ve tömbekiyi satın almak, işlemek, kıymak, sigara, sigar, enfiye, ağız ve pipo tütünü yapmak;
2 – Bu tütün ve tömbeki ve sigara ve sigar ve enfiye ve ağız ve pipo tütününü alâmeti farikalı ve bandrollu ve etiketli kutulara ve paketlere koymak;
3 – Ecnebi memleketlerden yaprak sigarası (püro) ve kıyılmış tütün, yapılmış sigara ( sigaret) , enfiye, ağız ve pipo tütünlerini ve tömbeki ve sigara kâğıdı getirtmek;
4 – Yukarıdaki üç fıkrada sayılı maddeleri memleket dahilinde satmak;
Devletin inhisarı altındadır.

Tütün Ürünlerinin Sağlığa Zararları Üzerine Bildirge

Madde 2

İnhisar İdaresi birinci maddede sayılı tütün, sigara, enfiye ve sair mevaddı işlenmiş olsun olmasın ecnebi memleketlere de satabilir. Hususî sigara fabrikaları tesisile imal edilecek sigaraların harice satılmasına müsaade itasına ve lâzım gelen şeraitin tayinine Maliye Vekili mezundur.

Madde 3

Tütün kullananlar şahsî ihtiyaçları için İnhisar İdaresinin sattığı tütünden ve sigara kâğıdından el ile sigara yapabilirler. Fakat velevki şahsî ihtiyaç için tütün kıyılması yasaktır.

Madde 4 

Ecnebi memleketlerden gelen yolcular en çok elli adet sigara yahut yüz gram tömbekiyi veya yirmi tane püro sigarasını veya elli gram pipo veya ağız tütününü veya bu miktar enfiyeyi, hiç bir resim vermeğe mecbur olmaksızın, beraberlerinde bulundurup memlekete ithal edebilirler.

Fakat yolcuların yanındaki sigara ve emsali eğer bu miktardan fazla ise bu fazlalık yolcu tarafından beyan edilmek şartile bunun en çok bir kiloya kadar olan miktarı gümrük resminden maada kiloda on lira inhisar resmi mukabilinde sahibi tarafından memlekete ithal olunabilir.

Böyle bir fazlalık bulunduğu beyan edilmezse veya sorulduğu halde mevcudiyeti inkâr edilir veya gizlenirse kaçak ahkâmı tatbik olunur.

Madde 5

Ecnebi memleketlerine çıkarmak için yaprak tütün ticareti yapmak serbesttir. Yalnız böyle ecnebi memlekete çıkarmak maksadile elde edilecek tütünlerin satın alışını, memleket içinde bir yerden diğer yere nakledilişini, mağaza ve depolara konuşunu, gemilere yüklenilişini ve nihayet ecnebi memleketlere çıkarılışını, İnhisar İdaresi kontrolü altında bulundurmak hakkını haizdir.

Madde 6

Kontrol cüzdanı bulunan çiftçi ile İnhisar İdaresinde kayitli tütün tüccarından başka hiç bir kimse elinde
yaprak tütün bulunduramaz. Kez a hiç bir kimse dördüncü madde hükmü müstesna olmak üzere birinci maddede sayılan ve fakat inhisar İdaresinin bandrolünü ve alâmeti farikasını taşımayan şeyleri elinde bulunduramaz.

İnhisar İdaresinin bandrolünü ve alâmeti farikasını taşımayan birinci maddede sayılı şeyler bir yerden diğer bir yere nakil ve imrar dahi edilemez. Birinci fıkrada da muharrer yaprak tütünler kanunla müstesna tutulan yerlerden başka bir yere mutlaka (nakliye) denilen ruhsat tezkeresile naklolunabilir.

Madde 7

Bu kanunun hükümleri nikotinli olup tütün gibi kullanılabilecek olan bütün otlarla yerli tömbekisi hakkında da tatbik olunur.

Madde 8

Memlekete beyaz kopya kâğıdı ve defterleri getirmek ve bunların ticaretini yapmak yasaktır. İnhisar İdaresinden başka, memlekete sigara kâğıdı kap ve sigara kâğıdı kutusu \e etiketi getirmek ve bunları yapmak ve basmak dahi yasaktır.

Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi Ve Kontrolü Hakkında Kanun

İkinci kısım
Tütün ziraati
1 — Tütün ziraati yasak olan yerler
Madde 9

Bu kanuna merbut [1] numaralı cetvelde isimleri sayılan vilâyetlerde kısmen veya kamilen tütün ziraati yasaktır. Fakat icabında yasak olan yerlerin bazılarında Maliye Vekâletile İktisat Vekâletinin müştereken tertip edecekleri listeye göre Heyeti Vekile kararile tütün ziraatine müsaade olunabilir. Yasak olan yerlerde İktisat Vekâleti ve İnhisar İdaresi berayi tecrübe tütün ektirebilirler.

Madde 10

Bu kanunun neşrinden üç sene nihayetinde tütünün hangi yerlerde ekilip ekilmiyeceğinin kat’î olarak tesbiti için gerek İnhisar İdaresinin ve gerekse İktisat Vekâletinin şimdiden tecrübe yapmaları mecburidir.

2 — Fidelikler
Madde 11

Tütün fidesi yetiştirenler ektikleri fidelerin miktar ve mahalli hakkında tâbi oldukları ihtiyar meclislerine ve onlar da İnhisar İdaresine malûmat vermeğe mecburdurlar. Yunan sarısı denilen tohumların ekilmesi ve bunlardan fide yetiştirilmesi yasaktır.

3 — Tütün ziraatinin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı
Madde 12

Tütün ziraati yapan kimse, İnhisar İdaresinin ihtiyar meclislerinde bulunduracağı beyannameyi doldurmakla mükelleftir. Bu beyannameler fidelerin tarlalara dikildiğinden nihayet on beş gün zarfında ihtiyar meclisleri tarafından tasdik edilir ve İnhisar İdaresine teslim olunur. Aynı köy içinde bir kaç tarlada tütün eken kimsenin bir beyanname vermesi kâfidir. Beyanname kanunen şahsî ehliyeti haiz olanlar tarafından verilir.

Madde 13 

Her çiftçi için hazırlanan kontrol cüzdanları beyannamelerin tevdiinden nihayet on beş gün zarfında İnhisar İdaresince ihtiyar meclislerine verilir.

Madde 14

Aşağıda yazılı olan yerlerde tütün ekilmez:
1 – Mesken harimleri;
2 – Muhtelif mahallerde olduğu halde mecmuu yarım dönüme baliğ olmayan yerler.

Madde 15

1 – Hükümet memurları, hâkimler ve Tütün İnhisar İdaresi memurları tütün ekmekten büsbütün memnudur.
2 – Tütün ziraati yapanlardan, mahsullerini kaçağa sarfettiklerinden dolayı iki defa mahkûm olanlar, iki sene müddetle tütün zerinden memnudur.
Memnuiyet hilâfına tütün dikerlerse diktikleri tütün sökülür. Sahibi sökmezse ihtiyar olunacak masraf tütünü dikenlere ait olmak üzere İnhisar İdaresi söktürür.

Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi

Madde 16

Tütün ziraati kontrol cüzdanı başka bir kimseye devrolunabilir. Fakat bunun sahibi ve devir alan, müşterek bir arzuhal ile İnhisar İdaresinden ruhsat almak mecburiyetindedir.

Madde 17

Tütün dikilen tarlalarda tütünler arasında başka hiç bir şey ekilemez.

Madde 18

Çiftçi-mahsulünü toplar toplamaz, tarlada kalacak köklerin tohumluk için lâzım olan miktarından maadasını yedi gün zarfında, ve tohumluk için bıraktıklarını, tohumu alır almaz, sökmeğe mecburdur.

Aksi takdirde bu iş, masarifi çiftçiye ait olmak üzere İnhisar İdaresi tarafından usulü dairesinde icra ettirilir.

Tütün yağı istihsali için tütün tohumlarından istifade edilecek bazı mevakide köklerin imhası için bir mehil vermeğe Maliye Vekili mezundur.

Filizlerin toplanması yasaktır.

Üçüncü kısım
Mahsulün tahmini muamelesi
1- Tahmine memur olanlar ve itiraz heyeti
Madde 19

Tütün mahsulü, tarlada İnhisar İdaresinin her sene ilân edeceği müddet içinde, o mahsulün bulunduğu mahal köy kanununun cari olduğu yerlerden ise, ihtiyar meclisleri tarafından tahmin edilir ve tahmin edilen miktar çiftçinin kontrol cüzdanına yazılır. Bu muamele şehir ve kasabalarda, belediye meclisi tarafından müntahap üç kişilik vukuf erbabından mürekkep, mahallî ziraatının vüs’atine göre müteaddit, heyetler tarafından yapılır. Tahrir neticesinde ihtiyar meclisi ve erbabı vukuf heyetleri tarafından tutulacak defterler İnhisar İdaresine tevdi olunur.

Madde 20

İnhisar İdaresi yazılan miktarın hakikata mutabık olup olmadığını tetkik eder. Hakikate mutabık değilse
itiraz ederek keyfiyetin tetkiki için itiraz heyetinin teşkilini, mahallin en büyük mülkiye memurundan ister İtiraz heyetinin teşekkülünü istemek çiftçinin de hakkıdır.

Tütün Ürünlerinin Sağlık Tehlikeleri Hakkında Bildiri

Madde 21

İtiraz heyeti aşağıda yazılı zatlerden terekküp eder:

1 – İnhisar idaresinden bir memur;
2 – Ziraat memuru, bulunmadığı yerde ziraat veya ticaret odalarından ve bunların da olmadığı yerlerde belediyelerden müntahap ve tütün işlerinden anlayan bir zat;
3 – Köy ihtiyar meclisi tarafından seçilen ve tütün ziraatı ile meşgul bulunan veya bulunmuş olan bir çiftçi.

Bu heyetin vereceği kararlar kat’idir.

İtiraz heyetine verilecek yevmiyeler İnhisar İdaresi tarafından tesviye olunur ve bilâhare haksız çıkan tarafa tazmin ettirilir. İtiraz çiftçi tarafından vaki olursa ve neticede de çiftçi haksız çıkarsa heyetin masrafını o çiftçinin tazmin eylemesi mecburidir.

2 — Yaprakların toplanması ve denklenmesi

Madde 22 — Çiftçi topladığı tütünlerini çardak yaptığı yere veya köyündeki kurutma yerine serbestçe nakleder. İtiraz vukubulmuş ve itiraz heyeti de gelmişse, miktarı tayin için, gerek tarlada ve gerekse sergi ve askıda bulunan mahsulün hepsini bu heyete göstermeğe mecburdur.

Madde 23

Uzun bir zaman için uzaklaşacak ve ziraat beyannamesile üzerine aldığı işi başaramıyacak olan çiftçi,
İnhisar İdaresine müracaatla, mes’ul vekil göstermek mecburiyetindedir.

Madde 24

Kurutulmuş tütünlerin ayni köy veya kasabadaki yerlere nakli serbesttir.

Madde 25

Çiftçi yetiştirdiği mahsulü denk yaparken kırıntı, son ve çürük olanlarını ayrı denk yapmağa mecburdur.

Madde 26 

Tarladaki mahsulünün tamamen veya kısmen I telef ve zayi olduğunu gören çiftçi keyfiyeti beş gün içinde ve tahriren İnhisar İdaresine haber verir. Yapılacak tahkikat neticesinde telef ve ziyan tahakkuk ederse tanzim olunacak zabıt varakası üzerine kontrol cüzdanındaki zimmeti tashih olunur ve bozulan ve kullanmağa salih olmayan tütünler usulü dairesinde imha edilir. Çiftçi noksanın sirkat olunduğunu iddia
ederse bu iddiası zabıtaca icra edilecek tahkikat ile sabit olduğu takdirde sirkat olunan miktar zimmetinden, cüzdandaki miktardan tenzil olunur. Seylâp ve dolu gibi afetler vukuunda İnhisar İdaresi çiftçinin müracaatlarına hacet kalmaksızın doğrudan doğruya keyfiyeti tahkik ederek hasarın miktarını cüzdanlardan tenzil eder.

3 — Yaprakların tartılması

Madde 27

Tütün mahsulü askıda, istifte veya denk halinde çiftçinin kurutma mahallinde veya ev veyahut İnhisar
İdaresi depolarında ihtiyar meclisleri tarafında tartılıp kontrol cüzdanına miktarı yazılır, inhisar İdaresi kontrol memurunun yazılan bu miktarı, isterse, kontrole hakkı vardır. Bu kontrol | esnasında evvelce yapılan tahmine nazaran noksanlık görülürse o noksanlıktan dolayı çiftçi mes’ul tutulur, ancak bu noksanın kaçakçılıktan ileri gelmediği İnhisar İdaresince anlaşıldığı takdirde yüzde beşe kadar olan miktarını nazarı dikkate alıp almamakta İnhisar İdaresi muhtardır. Fazlalıktan dolayı çiftçi mes’ul
tutulmaz.

Dördüncü kısım
1— Tütünlerin ambara nakli
Madde 28

Satılmış veya ambarlama müddeti gelmiş olan tütünler naklolunacak bir hale gelince İnhisar dairesi tarafından verilecek nakliye tezkerelerile ambaılara naklolunur. Tütünlerin ambarlara nakli için işbu kanuna merbut 2 numaralı cetvel mucibince her mıntaka hakkında müddetler tayin olunmuştur. Çiftçi bu müddetler içinde bütün mahsulünü İnhisar İdaresinin göstereceği ambarlara nakil ve teslim etmek mecburiyetindedir. İnhisar İdaresi de ambarlarını tütünlerin eyice muhafazasını temin edecek surette tesis etmeğe mecbur ve ambarların fena bir halde bulundurulmasından doğacak tütün ziyanından dolayı mes’uldür. Şu kadar k i gerek yangın ve gerek sair mücbir sebeplerden doğan ziyanlardan ve ambara teslim sırasında tütünlerin zaten fena bir halde bulunmasından ileri gelen zarardan dolayı idare hiç bir mes’uliyet kabul etmez.

Madde 29

En çok on saatlik mesafede İdarenin bir ambarı bulunmadığı ve çiftçi dahi kendi köyünde veya civar bir köyde mahfuz ambar gösterebildiği takdirde anahtarlarından biri İdarede kalmak şartile mahsulün müstesna olarak bu ambara konmasına müsaade olunabilir. Bundan başka çiftçi malını İnhisar İdaresinin malûmat ve muvafakati altında doğrudan doğruya tüccar ambarlarının parmaklıkla ayrılacak mahalline koyabilir.

Tütünlerin ambara kimler tarafından teslim olunabileceği ve İdareye ne suretle beyanname verileceği ve mukabilinde ne gibi vesika alınacağı ve bunların numuneleri ve tütünlerin tüccar ambarına ne gibi şerait altında indirilebileceği ayrı bir tarifname ile gösterilecektir.

2 — Tütünlerin tartılıp muayenesi
Madde 30

Tütün denkleri ambara gelir gelmez evvel emirde çiftçinin kontrol cüzdanınında zimmet gösterilmiş olan
tütün miktarını tetkik etmek lâzımdır. Bundan sonra denkler tartılır ve zimmetin tamamen teslim edilip edilmediği kontrol edilir. Bu hesaplar bittikten sonra tütünler üzerinde devir muamelesi tamamlanır.

Madde 31

Çiftçinin kontrol cüzdanında zimmet kaydolunan tütünler tamamen veya kısmen ambara getirilmezse askıdaki vezin miktarından yüzde beş fire indirildikten sonra hesap neticesinde meydana çıkan zimmet noksanı kaçağa sarfolunmuş sayılır.

Madde 32

Ambar a getirilen tütünlerin miktarı kilo itibarile tamam olmakla beraber denklere yabancı maddeler ve
süprüntü ve filizler sokulduğu anlaşılır ise bu bapta bir zabıt varakası yapılır ve çiftçinin zimmeti konan miktar nisbetinde ipka olunur. Çiftçi bu zabıt varakasına, bu varakanın kendisine veya köyünün muhtarına tebliği tarihinden itibaren bir hafta zarfında itiraz edebilir. İtirazlar 21 inci maddede zikredilen itiraz komisyonu tarafından tetkik olunur ve yukarıda zikrolunan yabancı maddeler ve süprüntü ve filizler tütün denklerinden çıkartılarak İnhisar İdaresinin iddiası varit görüldüğü takdirde
usulü dairesinde imha olunur.

Madde 33

Tütün çiftçileri tütünlerini İnhisar İdaresi ambarlarında iki sene için depo edebilirler. Denklerin ambara
girdiği tarihten itibaren ilk altı ay için ambar kirası alınmaz.

Bu müddet geçtikten sonra her yedi gün veya haftanın bir kısmı için denk başına altmış para ambar ücreti alınır.

Çiftçi her altı ayın nihayetinde bu ücreti ödemek mecburiyetindedir. İnhisar İdaresinin ambarları müsait olduğu ve çiftçilerin tütün denklerinden yer arttığı takdirde mallarını bu ambarlara koyacak olan veya çiftçiden satın alıp üzerine transfer muamelesi icra edilen tüccar tütünlerinin ambara koydukları veya devir muamelesi yapıldığı tarihten itibaren denk halinde olanlardan yedi gün ve küsuru için yüz para ambar ücreti alınır.

Madde 34

İki sene müddet İdare ambarlarında kalan tütünleri İnhisar İdaresi resen ve usulü dairesinde açık arttırma ile satabilir.

Şu kadar ki daha evvel tütün sahibine, tütünleri kendi tarafından satması için, on beş gün mühletli bir ihbarname gönderilir. Tütün sahibinin ikametgâhı meçhul ise o yerdeki noter vasıtasile ilânat yapılır. Arttırma bedelinden İdarenin ihtiyar ettiği bütün masraflar, İdarece tütün sahibine verilmiş avanslar ve ambar kiralan ve varsa karar ve hüküm altına alınmış para cezaları indirildikten sonra fazla kalırsa çiftçiye veya onun kanunî mümessiline verilir.

Madde 35

Müzayedede talibi çıkmayan tütünün daha bir sene ambarda kalmasını sahibi tahriren isteyebilirse de ambar kirası borçlarını ve üçüncü seneye ait ücreti peşin vermesi lâzımdır.

Böyle bir mühlet istenmediği veya üçüncü sene nihayetinde de tütünün asla müşterisi çıkmadığı takdirde usulü dairesinde imhası lâzım gelir.

Madde 36

Gerek resmî arttırmayı yapan memurun ve gerek tütünleri imha eden heyetin zabıt varakaları İnhisar İdareleri için tütün sahiplerine karşı kat’î ibra senedi makamına
kaim olup vaktile verilmiş olan ambar ilmühaberi hükümden
sakıt olur.

Arttırma bedeli İdare matlubunun istifasına kifayet etmediği takdirde tütünü ambara terkeden kimseden talep hakkı mahfuzdur.

Beşinci kısım
Tütün alım ve satımı
Madde 37

Çiftçi mahsulünü aşağıda yazılı muameleleri ikmal elemek. şartile, tüccar namına devrini ve terhinini isteyebilir:

1 – Bu devir muamelesi mutlaka satan ve alan tarafından verilecek alım ve satım beyannameleri üzerine icra olunur.

2 – Devir muamelesi yapılmazdan evvel tütünü satan, İnhisar İdaresine borçlu olduğu avans akçesini, ambar kiralarını infaz edilecek para cezalarını ve bu kanunun tatbikından dolayı İnhisar İdaresinin tütün sahibi hesabına sarfettiği mebaliği tediye eder. Eğer devir muamelesi tütünlerin ambara
nakli esnasında isteniliyorsa tütünler ancak kanunî muamelelerin ifası için lâzım olan müddet zarfında ambarda alıkonur.

3 – Bir veya daha ziyade tütün sahipleri tütünlerini rehnetmek üzere istikraz ettiklerinde ikraz mukavelesi İnhisar İdaresine ibraz olunur ye terhin keyfiyeti deftere ve tütün sahibinin elindeki cüzdana kaydolunur. İnhisar İdaresi bu hususta yedi adil hükmündedir. İleride tütünün noksan çıkması gibi ahvalde mes’uliyet tütün sahibine aittir. İstikraz için yapılan transferlerde dahi bu hüküm caridir.
İnhisar İdaresine ait olup ikinci fıkrada yazılan alacaklar mürtehine karşı rüçhan hakkını haizdir.

Altıncı kısım
1 — Tüccar depoları
Tütün tüccarlarının tâbi oldukları muameleler
Madde 38

Bundan evvelki maddede yazılı şartlar altında çiftçi satım beyannamesi verince, tüccar da İdareye tütünlerin satın alındığını gösteren bir alım beyannamesi verir ve devir muamelesi bunun üzerine icra olunur. Tüccar satın aldığı tütünü mutlaka ecnebi memleketlere göndermek için alır veya bu maksatla başka bir tüccara satar. Bu tütünlerin memleket içinde harcanması yasaktır. Ne isim ve şekilde olursa olsun bu suretle harcanan tütün kaçağa gitmiş sayılır. Bundan başka tüccar kendisine zimmet kaydedilen tütünden aşağıdaki maddede yazılı fire indirildikten sonra eksik çıkan miktarın her kilo veya küsuru için üç lira hafif para cezası ödemeğe
mecburdur.

Madde 39

Tüccar satın aldığı tütünü mesarifi kendisine ait olarak sahibi veya kiracısı bulunduğu depolara kor ve bu depolar İnhisar İdaresinin kontrolü altında bnlundurulur. Depoların İnhisar İdaresince kabul edilebilecek vaziyette olması lâzımdır.-Tüccarın işini teshil etmek üzere İnhisar İdaresi
tarafından tayin edilecek memurun maaşı İnhisar İdaresine aittir.

İnhisar İdaresinin memurları her vakit depolara girip tütünleri teftiş edebilirler. Depo ruhsatnamelerinin şekli, depoların evsafı, depoların nasıl ve ne zaman açılıp kapanacağı, kontrolün ne şekilde cari olacağı nizamname ile tesbit olunur.

Madde 40

Tüccar kendi deposunda lüzum göreceği tütün işletme işlerini yapmakta tamamen serbesttir.

Buna mukabil muhafazaya ve kontrola müteallik işlerde İnhisar İdaresinin tebligatına ve talimatnamesine muvafık surette hareket etmeğe mecburdur. Tüccar her deposu için, giren çıkan tütünleri kayda mahsus ayrı bir defter tatar ve depo mevcudunun kolaylıkla tahkik ve muayene edilebilmesi için bu deftere kayitlerini günü gününe geçirir. Tüccarlar her sene nihayetinden üç ay evvel ambarlarında mevcut tütünlerin miktarı hakkında bir beyanname vermeğe mecburdurlar. İnhisar İdaresince lüzum görüldüğü takdirde bu beyannameler üzerine yapılacak vezinde noksan görülürse 38 inci madde mucibince muamele yapılır.

Madde 41

İnhisar İdaresi 33 üncü maddede yazılı şerait altında tüccarın çiftçiden satın aldığı tütünlerin kendi ambarlarında bırakılmasına müsaade edebilir

2 — Tütün ve işletme fireleri
Madde 42

Ambar işletme fireleri işbu kanuna merbut 3 numaralı cetvelde gösterilmiştir. Fireler mıntakasma göre cetveldeki miktar üzerinden indirilir.

Karadan bir yerden diğer bir yere tren veya deve ile gönderilen tütünlerden yüzde bir ve hayvan ve araba ve kamyon ile gönderilenlerden yüzde bir buçuk yol firesi indirilir. İşlenmiş ve fermantasyon geçirmiş tütünlerin firesi yüzde elli eksik hesap olunur.

Denizden ecnebi memleketlerine gönderilecek veya bu memleketlerden ‘ iade edilecek tütünlerde en çok yüzde üç ve dahilde bir sahilden diğer sahile gönderilen tütünlerde yüzde bir fire kabul olunur.

Bu maddedeki fireler çiftçiye ait tütünler hakkında da tatbik olunur.

Madde 43

Tüccar tütünlerinin işletilmesinden hasıl olan süprüntü ve kırıntılar tartılır ve masarifi kendisine ait olmak üzere usulü dairesinde imha edilerek zimmetinden indirilir.

3 — Tüccar tütünlerinin nakli
Madde 44

Tüccar depolarında tüccara zimmet yazılan tütünler, ecnebi memlekete çıkarıldığı 47 inci madde mucibince ispat edilinceye kadar, tamamen o tüccarın mes’uliyeti altındadır Şayet tüccar malını başka bir ihracat tüccarına satmış ve alıcı üzerine devir muamelesi de yapılmış ise bu mes’uliyet alıcı
tüccar üzerine intikal eder.

Aynı şehir ve kasaba dahilinde tacire ait bir depodan diğerine nakilde nakliye tezkeresi almağa ihtiyaç yoksa da tacirin İnhisar İdaresine haber vermesi ve İnhisar İdaresinin memuru olmaksızın nakletmemesi mecburidir.

Bir şehir ve kasabadan diğer bir şehir ve kasabaya veya ecnebi memlekete nakledilmek için, İnhisar İdaresinden, mutlaka nakliye tezkeresi almak lâzımdır.

Madde 45 

Nakliye tezkeresi almak için tüccar veya çiftçi İnhisar İdaresine müracaat eder.

Madde 46

Bir şehir ve kasabadan diğer şehir ve kasabaya naklolunan tütünlerin gönderildiği yerlerdeki depoya teslim olunduğunu İnhisar İdaresinin salâhiyettar mamuru nakliye tezkeresi üzerinde tasdik eder ve bu tezkere en çok kırk beş gün içinde geri getirilir. Tezkere bu müddet içinde getirilmez ve İnhisar İdaresinin yapacağı tahkikat üzerine tütünlerin vusul bulduğu sabit olmazsa depodan çıkan tütünler kaçağa gitmiş sayılır.

Madde 47

Denizden ecnebi memleketlere gönderilecek tütünler İnhisar İdaresi ile gümrük memurlarının nezareti altında gemilere yükletilir. Tüccar tütünlerin gemiye yükletildiğini gösteren ve İnhisar ve gümrük memurları ile geminin kaptan veya acentesi taraflarından tasdik edilen vesikayı tütünlerin yükletilmesi
tarihinden itibaren en çok on beş gün içinde İnhisar İdaresine getirip teslim etmeğe mecburdur. Bu vesikayı teslim etmesi üzerine vesikada yazılı miktar zimmetten tenzil olunur. Karadan ecnebi memleketlere gönderilecek tütünlerin hududu geçtiğini hudut gümrük memuruna tasdik ettirmek lâzımdır. Bundan başka tütünlerin gönderildiği yere vasıl olduğunu ispat için Türkiye konsolosu ve olmayan yerlerde mahallî ticaret odası tarafından tasdik edilmiş bir şehadetnamenin tütünlerin huduttan geçtiği tarihten itibaren en çok doksan bir gün içinde İnhisar İdaresine teslim olunması lâzımdır. Bu müddetler geçtiği halde vesika ve şehadetnameler İnhisar İdaresine getirilmezse depodan çıkarılan tütünler kaçağa gitmiş sayılır.

Madde 48 — Bir şehir ve kasabadan diğerine naklolunan ve depolara konan tütün denkleri ilk çıktığı depoda tartılıp kiloları ve nere mahsulü olduğu her dengin üzerine ve nakliye tezkeresine yazılmış bulunduğu takdirde, bunların geldiği yerde ikinci defa tartılması, ya idarece bir şüphe veya tütün denklerinin tartısı hakkında idareden resmen bir sual vukuuna veya sahibinin talebine bağlıdır. Böyle bir sebep yok ise mahallinin gösterdiği miktar tüccara aynen zimmet kaydolunur.

Madde 49

Tüccar tarafından çiftçiden satın alınıpta dahili memlekette bir yerden diğer mahalle veyahut ta memaliki ecnebiyeye gönderilecek tütün numuneleri için mahallî İnhisar İdarelerinden bir nakliye tezkeresi almak kâfidir. Gönderilecek tütün numunelerinin miktarı asgarî bir ve azamî beş kilodan fazla olamaz. Numuneler postahanelere muntazam paket halinde tevdi edilir. Nakliye tezkeresi ve paketlerin üzerinde İnhisar idaresinin resmi mühürü olduğu postahanelerde görüldüğünde başka bir muameleye lüzum kalmaksızın mahalline irsali mecburidir.

Yedinci kısım
Tütün ve inhisara tâbi diğer maddelerin dükkâncıları ve satıcıları
Madde 50

Kanunun birinci maddesile inhisar altında olup idarenin işlediği tütün ve sair maddelerin perakende satışı İdarenin tesis ettiği veya açılmasına ruhsat verdiği dükkânlarda yapılır ve icabında seyyar satıcılara da perakende satış hakkı verilir.

Hiç bir kimse inhisara tâbi şeyleri idarenin göstereceği tarife fiatından fazlasına satamaz.

Madde 51

Dükkâncılara ve seyyar satıcılara aşağıda miktarı tayin olunan harç mukabilinde satış tezkeresi verilir:

Birinci sınıf: senevi 20, altı aylığı 10 liradır.
İkinci sınıf: Senevî 15, altı aylığı 7,5 liradır.
Üçüncü sınıf: Senevî 10, altı aylığı 5 liradır.
Dürdüncü sınıf: Senevî 5, altı aylığı 2,5 liradır.
Beşinci sınıf: Senevî 2, altı aylığı 1 liradır.
Sini taksimatı mevki ve satış miktarı nazarı itibare alınarak icra olunur.

Madde 52

Bu kanun mucibince inhisara tâbi mevadın dükkâncıları ve satıcıları İnhisar İdaresinin teftiş ve murakabesi altındadır.

Madde 53

Dükkâncılar ve satıcılar İnhisar İdaresinin işlettiği »inhisar maddelerini mıntakaları dahilinde idarenin göstereceği depolardan tedarik etmeğe mecburdurlar. Bu maddeler üzerinde ve kendi aralarında alım ve satım yapamazlar, değiştiremezler ve birbirlerinden ödünç almak ve vermek yolunda tasarrufta bulunamazlar.

Madde 54

Dükkâncılardan ve satıcılardan, mücerret birinci maddede sayılı inhisar eşyalarını sattıklarından dolayı
kazanç vergisi alınmaz.  Fakat bu eşya ile beraber inhisara tâbi olmayan başka şeyler de satıyorlarsa ancak bunlardan dolayı kazanç vergisine tâbi olurlar.

Sekizinci kısım
Cezaya müteallik hükümler
Madde 55

Memnu mıntakalarda ekilen tütünler sökülür ve her dönüm veya küsurundan da iki buçuk lira hafif para cezası alınır.

Madde 56

12 inci madde mucibince beyanname vermeyen çiftçilerle verilen beyannameleri inhisar İdaresine teslim
etmeyen ihtiyar meclislerinden beş liradan on liraya kadar hafif para cezası alınır.

Madde 57

14 üncü maddenin hilâfında hareket edenlerin ektikleri beher dönüm veya küsurundan iki buçuk lira hafif para cezası alınır ve mevcut tütünleri verilecek olan kontrol cüzdanına zimmet kaydolunur.

Madde 58

17 irc i madde hilâfına tütünlerin arasına başka ı ebatlar ekenler ve muayyen müddet içinde tarladaki tütün köklerini sökmeyenler ve tütün yapraklarını 22 , inci maddede gösterilen yerlerden başka bir yerde kurutan ve işliyen çiftçilerden beş liradan elli liraya kadar hafif para cezası alınır.

Madde 59

İnhisar kontrol memuruna veyahut itiraz heyetlerine, kontrol cüzdanı mevcut olduğu halde, sergide ve askıdaki tütünlerini göstermek istemeyenlerden, tutulacak zabıt varakası üzerine, beş liradan elli liraya kadar hafif para cezası alınır.

Madde 60

İşbu Kanunun 6 ıncı maddesi hükmüne muhalif olarak elinde tütün bulunduranlardan her bir kilo veya kilo küsuratından beş lira hafif para cezası alınır ve tütünler zaptolunur.

Keza kanunun her hangi maddesinde kaçak hükmünde tutulacağı veya kaçağa harcanmış addolunacağı yolunda tavsif olunan fiiller hakkında da ayni suretle muamele olunur.

Madde 61

28 inci madde mucibince muayyen müddetler içinde mahsulünü ambara nakil ve teslim etmeyenlerden ve kontrol cüzdanında yazılı mahsulün miktarile ambara nakil ve teslim edilen miktar arasında eksiği meydana çıkanlardan her bir kilo veya küsuru için iki buçuk lira hafif para cezası alınır eksik çıkan tütünler meydana çıkarsa zeptedilir. Şu kadar ki çiftçi muayyen müddetin hululünden en aşağı üç gün evvel İnhisar İdaresine müracaatla tütünleri ambara vaktinde teslim edemeyeceğini köy ihtiyar meclisinin ilmühaberile tasdik edilmiş maddî bir sebebe binaen ihbar ederse vuku bulacak gecikmeden dolayı para cezası alınmaz.

Bir de çiftçi muayyen müddetin sonundan itibaren on beş gün içinde eksik tütünleri getirir \e ambara teslim ederse her bir kilo veya küsuru için 10 kuruş hafif para cezası alınır. Kanunî takibat her halde bu on beş günün geçmesinden sonra başlar.

Madde 62

Muayyen müddet içinde \e nakliye tezkeresi olmadan inhisar ambarları hudut ve istikameti dahilinde tütün nakledenlerden, naklolunan tütünler kontrol cüzdanında yazılı miktara mutabık olduğu takdirde, bir liradan on liraya kadar hafif para cezası alınır.

Madde 63 

Ellerinde tütünden başka tütün inhisarına tâbi diğer kaçak maddeler bulunduranlarla nakledenler hakkında 558 numaralı kanunun 14 üncü ve 907 numaralı kanunun 5 inci maddesile muayyen olan para cezaları tatbik olunur. Şu kadar ki 558 numaralı kanunun 14 üncü maddesi mucibince alınacak
para cezası bir kuruşa indirilmiştir.

Madde 64

Bu kanunun hükümlerine muhalif olarak naklolunan tütünler zabıt ve nakledenlerden her kilo veya küsuru için beş lira hafif para cezası alınır.

Madde 65

Tütün kıymağa veyahut yaprak sigarası, sigara, enfiye ve ağızt tütünü yapmağa elverişli bıçak, havan ve sair bütün alât ve edevata bilerek zilyet olanlardan ve bunları ne suretle olursa olsun yapan ve satan ve kullanan ve nakledenlerden, beher alet için, on beş liradan elli liraya kadar hafif para cezası alınır ve alât ve edevat zaptolunur.

Madde 66

İnhisara tâbi olan bütün mevadı satış tezkeresi olmaksızın satanlardan veyahut onlarla koltukçuluk edenlerden, ruhsat tezkeresi harcının dört katı alınır. Bununla beraber bu ceza kendilerinin ruhsat verilmiş dükkâncı veya satıcı addedilmelerine bir sebep teşkil edemez.

Madde 67 — Kaçakçılığın men ve takibi hakkında 1510 numaralı kanunun 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30. 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, ve 42 inci maddeleri ahkâmı bu kanunda yazılı tütün ve diğer inhisara tâbi mevat hakkında da caridir.

Madde 68

40 ıncı madde mucibince beyanname vermeyen veya defter tutmayan ve defterine günü gününe kayıt düşürmeyenlerden 5 liradan 15 liraya kadar hafif para cezası alınır.

Bu kanunda ayrıca cezası tayin edilmeyen ve kanunda yazılı bulunan memnuiyet ve mecburiyetlere riayet etmryenler den bir liradan yirmi liraya kadar hafif para cezası alınır.

Madde 69

Bu kanun mucibince zapta ve para cezalarına mahallin en büyük mal memuru veya tevkil edeceği zatin riyasetinde İnhisar İdaresi müdür veya memuru ile ticaret odasınca, olmayan yerlerde belediye meclisince intihap edilecek bir zattan terekküp eden heyetçe karar verilir. Bu heyetin vereceği karar, aleyhinde zabıt ve para cezası karan verilen kimseye veya kanunî ikamatgâhına tebliğ olunur.

Bu heyetlerin verdikleri kararı kabul etmeyenler kararın tebliği tarihinden itibaren 15 gün içinde sulh mahkemesine müracaatla karar aleyhine itiraz edebilirler.

Madde 70

Müddeti zarfında itiraz olunmayan heyetin kararı İnhisar İdaresi tarafından infaz olunur. Para cezasını
vermeyenlerin, hapis hükmü müstesna olmak üzere, tahsili emval kanunu mucibince mallarına müracaat edilir.

Cezayı ödemekten aczi tahakkuk edenler hakkında tayin edilmiş olan para cezasının her üç lira \e küsuru için bir gün hapsedilmek üzere İnhisar İdarelerinin verecekleri müzekkereler Cumhuriyet Müddei Umumiliklerince infaz olunur.

Hapis müddeti doksan bir günü geçemez.

Bu suretle hapsedilenler mahpus iken cezayı öderlerse, mahpus kaldıkları müddetin bir günü için üç lira tenzil edilerek mütebaki hapisten sarfınazar olunur.

Madde 71

İtiraz üzerine sulh mahkemelerinden yirmi liraya kadar ( yirmi lira dahil) para cezaları hakkında verilecek kararlar kat’idir.

Madde 72

Sulh mahkemelerine itiraz edilen kararlar için İnhisar İdaresinin talebile hâkim muterizin malları hakkında hukuk usulü muhakemeleri kanununa tevfikan ihtiyatî tedbirler ittihazına karar verebilir.

Madde 73 

Bu kanun mucibince hapsi müstelzim suçlar hakkında İnhisar İdaresi tarafından Cumhuriyet Müddd Umumuiiğine verilecek müzekkereler ceza muhakemeleri usulü kanununun ( 164 ) üncü maddesinde yazılı istida mahiyetindedir. Bu hususlarda mezkûr kanunun bu maddesi ile müteakip maddeleri
tatbik olunur.

Bu maddeye göre takibat yapılacak işlerde ve verilecek karar üzerine son tahkikat ve duruşma asliye mahkemelerinde yapılır.

Madde 74

Cümuriyet Müddei Umumiliklerince takibat ypılmak lâzım gelen işler müteallik olsa dahi bu kanuna göre zaptı lâzım gelen tütün ve sair inhisara tâbi maddeler hakkında takibatın neticesine kadar İnhisar İdaresince hıfzedilmek şartile 73 üncü maddede yazılı heyetler zapta karar verir.

Madde 75

Bu kanunda yazılı para cezaları İnhisar
İdaresine aittir.

Madde 76

Mahkemeler tarafından hükmedilecek para cezalan ceza ilâmlarının tenfizi hakkındaki usule ve 70 inci
madde hükmüne göre Cumhuriyet Müddei Umumiliklerince infaz ve tahsil olunan paralar İnhisar İdaresine tediye olunur.

Madde 77

Bu kanunun 57, 58, 59 ve 61 inci maddelerinde muharrer para cezalan hakkında İnhisar İdaresi Maliye Vekilinin muvafakatile hükümden evvel veya kespi kat’iyet etmiş olsun, olmasun hükümden sonra sulh edebileceği gibi bu cezaların takip ve tahsilinden feragat de edebilir.

Dokuzuncu fasıl
Müteferrik hükümler
Madde 78

Bu kanunda yazılı kâğıtlardan hangilerinin ne nisbette damga resmine tâbi olacağı ve hangilerinin pul
resminden muaf tutulacağı merbut 4 numaralı cetvelde gösterilmiştir

Madde 79

Bu kanunun sureti tatbiki için bir nizamname tanzim edilir.

Madde 80

İnhisar İdaresi memurları hakkında, diğer devlet memurları gibi, memuriyet vazifesinden münbais \eya
memuriyet vazifelerini ifa sırasında hadis olan suçlardan dolayı Devlet memurları hakkındaki ceza hükümleri tatbik olunur.

Bunlara karşı vazife ifası sırasında veya ifa ettikleri vazifeden dolayı yapılan suçlar Devlet memurlarına karşı yapılmış sayılır.

Madde 81

Aşağıda yazılı olan kanun ve nizamnamelerin hükümleri mülgadır:

2 nisan 1330 tarihli inhisarı duhan kanunu ile nizamnamesi, 558 numaralı kanunun 6 ve 14 üncü maddelerinden gayri ahkâmı ve 734 numaralı kanun, 907 numara ve 7 haziran 1926 tarihli kanunun 5, 8, 9, 10 ve 11 inci maddelerinden gayri hükümleri, 1114 numara ve 21 haziran 1927 tarihli kanun ile 1332
numara ve 28 mayıs 1928 tarihli kanun.

Madde 82

Türkiye’de istihsal edilen yaprak tütünler muamele vergisinden maada hazine \e belediye ve idarei hususiyelere ait bilcümle tekâlif ve rüsumdan ve kezalik bu kanun ile inhisar altında bulunan mevat gümrük resminden maada hazine ve belediye ve idarei hususiyelere ait bilcümle tekâlif ve rüsumdan muaftır.

Şu kadar ki, belediyelerle hususî idarelerin vücuda getirmiş oldukları iskele ve rıhtımların mevcudiyetlerini idame için masraf mukabili olmak üzere şimdiye kadar alına gelmekte olan ücretler -miktarları ve nisbetleri tezayüt etmemek ve kiloda bir kuruştan fazla olarak alınmakta olanlar da bir kuruşa indirilmek şartile – hini ihraçta kemakân tüccardan alınır.

Madde 83

Bu Kanun neşri tarihinden iki ay sonra muteberdir.

Madde 84

Bu Kanunun hükümlerini icraya Adlîye, Millî Müdafaa, Dahiliye, Maliye ve İktisat Vekilleri memurdur.

Muvakkat madde

İnhisarı duhan kanunu muvakkatinin 44 üncü maddesile 45 inci maddesi ve zeyli mucibince cezayı müstelzim olan fiiller ve bunların infaz edilmemiş olan hapis müsadere ve para cezaları hüküm altına alınmış olsa bile affolunmuştur.

Hukuk Ansiklopedisi

İnsan Dili

0
İnsan Dili - Neyir Şeyda Musal

İnsan Dili isimli eser yazar, avukat ve arabulucu Neyir Şeyda Musal tarafından yazılmış, Aristo Yayınları tarafından 2018 yılı Aralık ayında basılarak okuyucuya takdim edilmiştir. Kitabın içeriğinde ve kapağında yer alan görseller Sanatçı Simay Bodur tarafından hazırlanmıştır.

Kitabın tanıtım kokteyli ve ilk imza günü 12 Ocak tarihinde Ortak Yaşamı Geliştirme Vakfı merkezinde yapılmış, iş, sanat, hukuk ve edebiyat dünyasından yoğun katılım olmuştur.

Eser, okuyucular ve eleştirmenler tarafından, tek nefeste okunamayacak, insanı düşündüren, düşünmeye zorlayan, muhasebeye sevk eden, okudukça geriye dönerek tekrar tekrar okunacak bir kitap olarak tanımlanmıştır.

Neyir Şeyda Musal, İnsan Dili isimli eserin imza gününde

Eser, yazarın yaşam deneyiminde önemli yer tutan kendine özgü varlık sorgulaması ve yaşama anlam katacak düşünme tekniklerinin derin felsefi yoruma tabi tutulması ile ortaya çıkan ve yalın bir barış dili ile okuyucuya sunulan özgün önermelerin sanatın derinliğinde yoğrulması ile ortaya çıkmış deneme türünde mini bir yapıttır.

İnsan Dili isimli Eser; tüm satırlarına hakim olan sade ve şiirsel dili, insanı ve davranışlarını analiz eden kuramsal bakış açısı, felsefenin derinliğine yönlendiren basit düşünme tekniği, evrendeki tüm varlıklarla uyum içinde yaşamayı öneren aforizmaları, bir üst kavram olarak sunulan adalete ulaşmada bireyin tutumunun topluma ve kendisine katkısını irdelemektedir.

Sanatçı Nuriye Simay Bodur’un sanat dili ile bütünleşmesi açısından büyük bir farkındalık yaratan eser, bir yandan sihirbazlara ihtiyacımız yok derken diğer yandan da onarıcı adaletin ve gelişim yoluyla hayatını büyüten bireyin önemini ön plana çıkarmaktadır.

İnsan Dili

Doğaya baktığımızda ne fazla ne eksik her şey bir bütün halde birbirini tamamlamakta. Sanki burada, tasavvur edebileceğimiz bambaşka bir parça olamaz gibi. Ya da böyle bir parça var da biz bilemiyoruz gibi.

Doğanın farkındalığıyla dinlenebiliriz. Dinlenebiliriz çünkü bütünlük bizi kendi içinde bir parça yapar. Bizi görevlendirmez, parçası yaparken güçsüzleştirmez. Ne kapsar ne de kapsamaz.

Doğada tüm kediler, tüm kuşlar aynı dilde konuşur. Aynı türlerin birbirleriyle ilişki biçimi içinde ortak dilleri vardır. Bu evrensel diller, öğrenilmişlikle izah edilemez durumdadır. İnsanların ortak dilleri, doğanın parçası insanların ortak dilleri doğada nedir? Birbirleriyle anlaşabildikleri bir ortak dilleri yok mudur? Doğa, her şeyin varlık ve yokluğunun dizayn mükemmeliyetini hissettirirken, insanların ortak dili yok mudur? Varlığın bütünü içerisinde, her şeyin birbirleriyle ilişkisi muntazam şekilde tasarlanmış gibiyken?

İnsan, kendi farkındalığını gerçek anlamda sağladığında bu bütün içerisinde yerini de bulacaktır. Bu farkındalığın sağlanması için bireysel çatışmaların yok edici değil arttırıcı dilini öğrenen ve bu çatışmalardan kırılmış setleriyle ulaşabileceği noktaları gören birey farkındalığına yaklaşacaktır.
Doğa da aynı dilde konuşan nice canlı, dilini bilmeyen insana umut olacaktır.

İnsan Dili – Neyir Şeyda Musal

İnsan Dili isimli Eserin Konu Başlıkları

İNSAN DİLİ
OKYANUSTA BİR DAMLA
NORMALİN ÇEKİCİLİĞİ
HAYATIMIZI BÜYÜTELİM
HANGİ FREKANS
ZİHNİ TEMİZLEYEREK İLERLEMEK
BİREYSEL GELİŞİM
YÜZÜMÜZ İSTİKBALDE
SORUN KEŞİFLERİ
ZİHİN BOŞ KALMAZ
BAHAR GELİR
KAZMA TEKNİKLERİ
SOSYAL ADALET
ESNEK
BENİ BEN İYİLEŞTİREBİLİRİM
BİLİNÇSİZ YETKİNLİK
BİR GÜNEŞ AÇSIN
SİHİRBAZLARA İHTİYACIMIZ YOK
KANTARI BOZMAYALIM
GERÇEKLİK
NASIL YOK OLACAĞINI TASAVVUR EDEMEYEN GÖVDELER
PARÇA
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
ENERJİ
GÜÇLENEREK
FARKINDALIK
DEVAM ET
HUZUR
DİZAYN
TUĞLALARI DOĞRU YERLEŞTİRELİM
UÇUCU
HEDEF
FREN
ALBÜM
TOHUM
HASTA OLMAYALIM
AN’DA BULUŞALIM
ONARICI ADALET
SENİN DOĞRUN NE?
ACABALARDAN KURTULMAK
KENDİ ÖLÇÜNE GÖRE HAZIRLANAN ÇÖZÜM
İSTEĞİN BU MU?
DEĞİŞKENLİK
BASAMAKLARI ATLAMAYALIM
DİNLENDİR
SAMİMİYET
İnsan Dili isimli Eserin Önsözü

Bildiğimizi ararız.. O pastane, sinema…

Yaşanmışlık, tanıdıklık, varlığını geçmişiyle hissetmenin devam ihtiyacı.

Yaşadıklarımızı bütüncül kavrarız. O olay olurken hava nasıldı, üzerimizde ne vardı ya ağaçlar ya da evet bir çay bahçesi…

Gözümüzde canlanan olay bir bütünün içinde yer bulur kendine, bizden, yaşamımızdan bir parça olurken.

Ellerimiz, bir bakış, düşündüğüm an…

Aynı çay bahçesi sanki yok ağaçlar mı benziyor yine kuş uçtu.

Ah, ne güzeldi o haberi aldığım an yağmur yağıyordu yine.

Hafızanızda kalan fotoğrafların güzel olması ve tekrar ve tekrar onları yaşayabilmeniz dileğiyle…

Yazar Neyir Şeyda Musal’ın Hayatı
Neyir Şeyda Musal
1980 yılında Manisa/Alaşehir’de doğan Neyir Şeyda MUSAL, 1997 yılında İzmir Kız Lisesi’nden mezun olarak 1997-2001 yıllarında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni tamamlamıştır. Halen Arabuluculuk Yüksek Lisans eğitimine devam etmektedir.
Neyir Şeyda Musal, avukatlık mesleğindeki kariyerine İmar Bankası A.Ş., Rumeli Holding A.Ş. ve Çukurova Elektrik A.Ş.’de başlamıştır. Bu dönemde yoğunlukla Özel Hukuk, Ticaret Hukuku, Vergi Hukuku, SPK Mevzuatı, Bankacılık, İdare Hukuku vb. Hukuk dallarında yoğun olarak çalışmıştır. 2007 yılında MUSAL Hukuk Bürosu’nu kurmuştur. Yerli ve yabancı şirketlere danışmanlık ve avukatlık hizmeti vermektedir. TOBB bünyesinde birçok etkinliğe katılmış, Sigorta Eksperleri İcra Komitesinin danışmanlığını yürütmüştür. Marka Vekilidir ve Fikri Sınai Haklar alanında çalışmalarına devam etmektedir. Bahçeşehir Üniversitesi Enerji Hukuku Sertifikası programını tamamlamış, halen Enerji Hukuku alanındaki çalışmalarına devam etmektedir.
Kariyerinde Arabuluculuk önemli bir yer tutan Neyir Şeyda Musal 2013 yılında 592 Sicil Numarası ile Arabuluculuk Ruhsatını almış, 2015 yılında Mentorluk ve İleri Mentorluk Eğitimine katılmış, birçok kongre ve seminerde sunumlar yapmış, arabuluculuk uygulamalarının yaygınlaşmasına büyük önem vermiştir.
2001 yılında Marmara Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Neyir Şeyda Musal, uzun yıllar Ticaret Hukuku, Ceza Hukuku, Enerji Hukuku, Fikri ve Sınai Haklar Hukuku konularında şirketlere hukuki danışmanlık ve avukatlık yapmıştır. 2013 yılında ilk arabuluculuk eğitimini alan Musal, bu tarihten itibaren 1000’in üzerindeki ihtilafta arabulucu ya da taraf vekili olarak bulunmuş, İzmir, İstanbul, Ankara, Şanlıurfa, Diyarbakır, Siirt, Mardin, Batman, Osmaniye, Kahramanmaraş, Gaziantep ve diğer il ve ilçelerde arabulucu olarak müzakere süreçlerini yönetmiş ve arabuluculuk anlaşmalarının yapılmasında görev almıştır. Ticari Arabuluculuk İstanbul Model Projesi kapsamında 5 günlük Uluslararası Mentorluk Programını tamamladıktan sonra “Türkiye’de Adalete Erişimi ADR Mekanizmalarıyla Güçlendirmek Projesi” kapsamında “Eğitimci Eğitimi” ve “İleri Arabuluculuk Becerileri” eğitimlerinde görev almıştır.
Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı’nın düzenlediği “Uygulamada Arabuluculuk” konulu seminer ve “Etik ve İtibar Derneği” tarafından düzenlenen “Uluslararası Etik Zirvesi” kapsamında arabuluculuk konusunda sunumlar yapmış, çeşitli dergilerde röportajları yayınlanmıştır. Musal, Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından 22 ilde düzenlenen “Arabuluculuk Atölye” çalışmaları kapsamında Antalya ve Denizli illerinde görev almıştır. Neyir Şeyda Musal, ISTAC’a kayıtlı arabulucudur. ISTAC işbirliği ile Denizli’de düzenlenen uluslarası tahkim ve arabuluculuk konulu sempozyumda ve Uluslararası Ticari Taraf Vekilliği Sempozyumlarında, İzmir, Kocaeli, Mersin, Antalya, Gaziantep gibi illerde sunumlar yapmıştır. Özyeğin Üniversitesi, MEF Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Okan Üniversitesi ve Hasan Kalyoncu Üniversitesinde arabuluculuk hukuku ve arabuluculuk uygulamaları konusunda eğitmen olarak görev yapmaktadır.
Sosyal Sorumluluk projelerinde yer alan Neyir Şeyda Musal, Türkiye Hayvanları Koruma Derneği ve Bizim Çocuk Evi Vakfı’nda avukat ve danışman olarak görev yapmaktadır. Çeşitli dergi, kitap ve internet sitesinde makaleleri  yayınlanmıştır.
Yazar Neyir Şeyda Musal, İnsan Dili isimli eserin yanı sıra Arabuluculuk Soru Bankası isimli eserin de ortak yazarıdır.
İnsan Dili – Neyir Şeyda Musal

Budapeşte İlkeleri-Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa İlkeleri

0
Budapeşte İlkeleri-Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa İlkeleri

Budapeşte İlkeleri-Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa İlkeleri (European Guidelines on Ethics and Conduct for Public Prosecutors – The Budapest Guidelines) 31 Mayıs 2005’de Avrupa Savcıları Konferansında kabul edilmiştir.

Giriş

1. Savcılar, ceza adalet sisteminde kilit rol oynarlar ve ayrıca bazı yargı sistemlerinde meşruiyetin genel koruyucuları olarak ticaret hukuku, medeni hukuk ve idare hukuku gibi alanlardaki diğer vazifelerle de görevlidirler.

2. Bu husus çerçevesinde Avrupa Savcıları Konferansı, savcılar için ortak ilkelerin belirlenmesinin teşvik edilmesi gerektiği kanaatine ulaşmış ve Konferansın Mayıs 2005’te Budapeşte’de düzenlenen genel oturumunda savcılara yönelik Etik ve Davranış Biçimlerine ilişkin aşağıdaki Avrupa İlkeleri onaylanmıştır.

3. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin, Avrupa Savcıları Konferansının kurucu belgesini teşkil eden Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü Hakkında Rec (2000) 19 sayılı Tavsiye Kararına göre savcılar, hukukun ihlalinin cezai yaptırım gerektirdiği durumlarda hem bireylerin haklarını hem de ceza adalet sisteminin zaruri etkililiğini dikkate alarak toplum adına ve kamu yararına hukukun uygulanmasını sağlayan kamu yetkilileridir.

4. Tüm ceza adalet sistemlerinde savcılar, soruşturmaların başlatılıp başlatılmamasına veya devam ettirilip ettirilmemesine karar verir, soruşturmaları mahkemeler huzurunda yürütür, mahkeme kararlarının tamamına veya bazılarına ilişkin olarak temyize gidebilir veya temyiz işlemlerini yürütebilir.

5. Bu rehber ilkeler, farklı ulusal savcılık hizmetleri üzerinde bağlayıcı olmamakla birlikte, savcıların görevlerinin icrasına ilişkin yaygın olarak kabul edilmiş ve etik ve benzer hususlar konusunda ulusal düzeyde rehber olarak değerlendirilebilecek genel ilkeler olarak görülmelidir.

6. Bu rehber ilkeler, kamu savcılık hizmeti için veya kamu savcılık hizmeti adına çalışan tüm savcılardan beklenen davranış ve uygulama standartlarını ortaya koymaktadır.

7. Konferans, savcıların mesleki sorumluluklarını özerk şekilde ve bu ilkelere uygun olarak icra edebilmelerini sağlamak amacıyla ceza adalet sisteminde savcılığın rolü hakkındaki Rec (2000) 19 sayılı Tavsiye Kararının 4 ila 10 sayılı fıkralarında yer alan tedbirleri vurgulamaktadır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

II. Genel olarak mesleki davranışlar

Savcılar her zaman yüksek mesleki standartlara bağlı kalmalı ve

a) Her zaman mesleklerinin onur ve şerefini korumalıdırlar,

b) Her zaman profesyonel şekilde hareket etmelidirler,

c) Dürüstlük ve itina konusunda her zaman yüksek standartlar uygulamalıdırlar,

d) Görevlerini olaylara ilişkin değerlendirmeleri temelinde, hukuka uygun olarak ve her türlü uygunsuz etkiden bağımsız olarak icra etmelidirler,

e) Bilgili ve eğitimli kalmalı, ilgili hukuki ve sosyal gelişmeleri takip etmelidirler,

f) Rec (2000) 19 sayılı Tavsiye Kararının 36 a sayılı fıkrasında belirtildiği gibi, görevlerinin bireysel ve toplu olarak icrasında kendilerine rehberlik etmesi gereken genel esasların, ilke ve kriterlerin kabul edilmesi ve yayımlanması dahil olmak üzere çeşitli uygulamalar aracılığıyla tarafsız ve tutarlı olmaya ve öyle görünmeye çabalamalı, gerektiğinde diyalog ve ekip çalışmasını sağlamaya çalışmalıdırlar,

g) Görevlerini adil bir biçimde, korkusuzca, iltimas ve ön yargı olmaksızın gerçekleştirmelidirler,

h) Bireysel çıkarların veya belli bir kesimin çıkarlarının, kamu ve medya baskısının etkisinde kalmamalıdırlar,

i) Tüm kişilerin kanun önünde eşit olma hakkına saygı duymalı; cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer görüşler, cinsel yönelim, ulusal veya sosyal köken, ulusal azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum, sağlık, engellilik ve diğer her türlü statü temelinde herhangi bir kişiye karşı ayrımcılık yapmaktan sakınmalıdırlar,

j) Mesleki gizliliği korumalıdırlar,

k) Mesleki faaliyetleri kapsamında görüştükleri bireylerin görüşlerini, meşru menfaatlerini, mahremiyetlerini ve muhtemel kaygılarını dikkate almalıdırlar,

l) Yetkileri dâhilinde, bireylerin hakları ve yasal durumları hakkında gereğince bilgilenmelerini sağlamaya çalışmalıdırlar,

m) Mahkemeler, polis, diğer kamu kurumları ve hukuk alanındaki diğer kişilerle olan görevlerini saygı ve nezaketle yerine getirmelidirler,

n) Uluslararası işbirliğini mümkün olduğunca ilerletmek amacıyla hukuka uygun olarak diğer yargı çevrelerindeki savcı ve kamu kurumlarına yardımcı olmalıdırlar,

o) Kişisel veya mali çıkarlarının ve ailevi, sosyal veya diğer ilişkilerinin, bir savcı olarak kendi davranışlarını uygunsuz şekilde etkilemesine izin vermemelidirler. Özellikle, kendilerinin, ailelerinin veya iş ortaklarının kişisel, özel veya mali çıkarlarının veya bağlantılarının bulunduğu davalarda savcılık yapmaktan kaçınmalıdırlar.

III. Ceza soruşturmaları çerçevesinde mesleki davranış

Savcılar, ceza soruşturması çerçevesinde görev yaparken her zaman;

a) İnsan Haklan ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin 6. maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarında açıkça ifade edilen adil yargılanma hakkı ilkesini desteklemelidirler,

b) Görevlerini adil, tarafsız, objektif olarak, hukukun koyduğu hükümler çerçevesinde ve bağımsız olarak icra etmelidirler,

c) Ceza adalet sisteminin mümkün olduğunca hızlı işlemesini sağlamaya çalışmalı, adaletin yararına hareket etmelidirler,

d) Masumiyet karinesi ilkesine saygı göstermelidirler,

e) Dava açılıp açılmaması yönünde bir karar almadan veya adaletin seyrini etkileyebilecek başka kararlar almadan önce gerekli ve makul tüm soruşturma ve incelemelerin yapılmakta veya yapılmış olmasını temin etmeye çalışmalıdırlar,

f) Bir davada sanığın lehine ya da aleyhine olup olmamasına bakmaksızın sanığı etkileyen durumlar da dâhil olmak üzere davanın tüm hususlarını göz önünde bulundurmalıdırlar,

g) Tarafsız bir soruşturma neticesinde suçun bulunmadığı görüldüğünde dava açmamalı veya davaya devam etmemelidirler,

h) Davayı sebatla, ama adil şekilde ve kanıtlarla ortaya konanların ötesine geçmeyecek biçimde takip etmelidirler,

i) Kanıtların yasal olarak elde edilip edilmediğini görmek için sunulan kanıtları incelemelidirler,

j) Sanığın veya diğer kişilerin insan haklarının ağır ihlalini teşkil eden kanunsuz
yöntemlerle elde edildiğine makul şekilde kanaat getirilmiş kanıtları, bu yöntemleri uygulayan kişiler dışında başka birine karşı kullanmayı reddetmelidirler,

k) Bu tür yöntemleri kullanmaktan sorumlu kişiler aleyhinde gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamaya çalışmalıdırlar,

l) Özellikle hukuk ve adil yargılanma ilkesine uygun olarak sanığa ve vekiline gerekli bilgileri vermek suretiyle tarafların eşitliği (equality of arms) ilkesini korumalıdırlar,

m) Mağdur ve tanıkların menfaatlerini gereğince dikkate almalıdırlar,

n) Adil bir karara ulaşmak için mahkemeye yardım etmelidirler,

o) Kararları, mevcut kanıtların tarafsız ve profesyonel şekilde değerlendirilmesine dayalı olarak almalıdırlar.

IV. Özel yaşamdaki davranışlar

a) Savcılar, özel yaşamlarındaki faaliyetleri nedeniyle savcılık hizmetinin fiili dürüstlüğünü, adilliğini ve tarafsızlığını veya bunlara ilişkin makul algıları zedelememelidirler.
b) Savcılar, her zaman hukuka saygı duymalı ve uymalıdırlar.
c) Savcılar, mesleklerine yönelik kamu güvenini muhafaza edecek ve artıracak şekilde hareket etmelidirler.
d) Savcılar, görevleri sırasında elde etmiş oldukları herhangi bir bilgiyi, kendilerinin veya başkalarının özel çıkarlarını haksız şekilde desteklemek için kullanmamalıdırlar.
e) Savcılar, üçüncü kişilerden gelebilecek hiçbir hediye, ödül, menfaat, teşvik veya konukseverliği kabul etmemeli; dürüstlük, hakkaniyet ve tarafsızlıklarından taviz olarak görülebilecek hiçbir görevi yürütmemelidirler.

Budapeşte İlkeleri-Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa İlkeleri metni Avrupa Konseyi’nin katkılarıyla Türkçeye çevrilen gayri resmi tercümedir.

Türkiye’de bazı şeylerin değişmeyeceğini gösteren iki olay

0

Doğan Satmış – Türkiye’de bazı şeylerin değişmeyeceğini gösteren iki olay

Basın Konseyi Yüksek Kurul Üyesi ve N Gazete yazarı Doğan Satmış’ın Hukuk Ansiklopedisi serisinden yayınlanan Benim Umudum Var kitabı hakkındaki yazısı.

Elimde avukat Senih Özay’la yapılmış uzun röportajdan oluşan ilginç bir kitap var. Avukatlar İbrahim Aycan ve Neyir Şeyda Musal, Senih Özay’la gün boyu oturup yemişler, içmişler ve 11 saat kadar konuşmuşlar, ortaya bu kitap çıkmış.

Benim Umudum Var

 

Yılların hukukçusu Senih Özay, herkesin yakından tanıdığı ünlü oyuncu Gupse Özay’ın babası. Uzun yıllar avukatlık yapmış ve başından çok şey geçmiş. Ancak kitabı okuyunca, Türkiye’de niye bazı şeylerin hiç değişmediğini ve değişmeyeceğini anlıyor insan.

Mesela Senih Özay 12 Eylül darbecileri Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında açılan davadan ve yaşadıklarından söz etmiş.

Biliyorsunuz 12 Eylül döneminde 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı, 1,6 milyon kişi fişlendi. 171’i cezaevlerinde işkenceden olmak üzere 300 kişi öldürüldü, 50 kişi de asıldı. Üstelik asılanlardan biri 18 yaşının da altında bir çocuktu, asılsın diye yaşı büyütüldü.

Şimdi bu kadar ‘canavarlık’tan sorumlu iki eski general bir şekilde yargı önüne getirildiğinde ne olmasını beklersiniz?

Gözaltına alınan yüzbinlerce kişi şikâyetçi olur, yakınları ölenler mahkemeye koşar, fişlenenler hesap sorar, askeri mahkemelerde süründürülenler haykırır. Çünkü başka ülkelerde böyle oluyor.

Ama Türkiye’de bunların hiç biri olmamış. Senih Özay anlatıyor:

“Kenan Evren darbe yaptığında beş altı yüz bin kişiyi gözaltına aldırdı, çok adam astı, sistematik işkenceler oldu, ama yargılaması çok cılız kaldı. Mahkemede üç beş avukat kaldık, bir de ölenlerin, meçhullerin kayıpların yakınları. On bin, yüz bin kişinin hareketlenmesi mümkünken bunlar olmadı. Sol örgüt temsilcileri, ‘Evren yargılansa ne olur, yargılanmasa ne olur?’  diye çekip gittiler. Başkanı tutuklanmış İstanbul Barosu bile yoktu.”

Senih Özay, “Peki ne olabilirdi?” sorusuna ise şöyle yanıt veriyor:

“Altı yüz elli bin kişiyi gözaltına almış Kenan Evrenler, altı yüz elli bin tane dilekçe yazsanıza, ‘ben gözaltına alındım, bana işkence yaptılar’ diye. Onların çocuğu var, torunları var, yakınları var, 650 bin olmasın da 65 bin olsun, ortalık tutuşsun! İstanbul Barosu, Ankara Barosu, Barolar Birliği, bunlar böyle bir darbe sorgulamasına katılsalar, orasının ateşi, dalgalanması yükselmez mi? Medya bir şeyler yapmaz mı? Halk hareketlenmez mi? Basın girmez mi?”

Ne kadar haklı, olaya hiç böyle bakmamıştım.

Bir örnek daha anlatmış Senih Özay, bu defa olay Çeşme’den.

“Yıllar önce içinde 74 ton (bin ton olabilir) fuel oil olan bir gemi Çeşme civarında karaya oturdu, içindeki yakıt denize sızdı. İki avukat arkadaşımla tespit davası açtık, bir kadın hakim de yardım etti, üç profesörden oluşan bilirkişi harika bir rapor yazdı. Ama Çeşme’nin Belediye Başkanı, belediye meclis üyeleri çıkıp ‘turizm ölür, insanlar korkan buraya gelmezler’ diyerek korktular, onların korkuları arasında sıkıştık. Bizim dışımızda hiç harekete geçen olmadı, ‘benim ağlarım parçalandı, zarara uğradım’ diye Londra’daki uluslararası kuruluşa bir tane bile başvuran olmadı, oysa Londra’daki kurum, bu tür olaylar için 1 milyar 150 milyon dolara kadar tazminat verirmiş. Kime? Tabii biz istersek, biz yamansak, bir canavarsak, biz iyi avukatlarsak, biz Çeşmelilersek, biz iyi balıkçılarsak, biz iyi belediye isek, biz iyi meyhaneciler, iyi otelciler isek, biz zarar gördüysek, biz korkmadan, ürkmeden, ayaklandıysak, halk olarak ayaklandıysak… Bunları bulmuştum, çok hazırlanmıştık.”

Senih Özay’ın anlattıklarını okuyunca, şu sonuç çıkıyor ortaya:

Dönemin Çeşme yetkilileri, ‘Yahu adımız çıkmasın da, buraya gelen turistler petrole batmış denize girsin, ne olacak?’ demişler.

Aferin! Bravo! 10 numara!

İşte tüm bunlara bakınca, Türkiye’de bazı şeylerin hiçbir zaman kolay değişmeyeceğini anlıyoruz.

Günümüzde de farklı bir şey yok.

Hala binlerce işyeri kapalı ama ayrıcalıklı kongre salonları lebalep dolu, günde 70 liraya çalışmak için koşturana ‘yasak hemşerim’ diye binlerce liralık maske cezası kesiliyor ama milyarlık vurgun yapanların vergileri siliniyor.

Kaynak: Türkiye’de bazı şeylerin değişmeyeceğini gösteren iki olay – Doğan Satmış 

Doğan Satmış

Gazeteci-yazar Doğan Satmış, mesleğe Anadolu Ajansı’nda muhabir olarak gazeteciliğe başladı.

Sırasıyla Sabah, Günaydın ve Bugün gazetelerinde çalıştı. 28 yaşında Hürriyet Gazetesi’nde Sorumlu Yazı İşleri Müdürü oldu. Hürriyet’in ilk Okur Temsilcisi’ydi. Sabah Gazetesi’ne Genel Yayın Yönetmen Yardımcılığı görevini yürüttü. Habertürk Gazetesi’nin kurucularındandı. Cumhuriyet Gazetesi’nde yayın danışmanlığı ve köşe yazarlığı yaptı.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu ve Uluslararası Basın Enstitütüsü Türkiye Komitesi üyeliğinde bulundu. Dünya Ombudsmanlar Birliği Derneği üyesiydi. Halen Basın Konseyi Yüksek Kurul Üyesi., “Gaye”, “Bir İşsizin Günlüğü”, “Gelecekte Bir Yerlerde” ve “Survivor” adında dört kitabı bulunuyor. Son kitabi olan Mina adli roman ise yeni çıktı.

Milli Eğitim Temel Kanunu

0

Milli Eğitim Temel Kanunu, 1739 kanun numarası ile 14 Haziran 1973 tarihinde kabul edilerek 24 Haziran 1973 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.

Milli Eğitim Temel Kanunu
I – Kanunun kapsamı:

Madde 1 – Bu Kanun, Türk milli eğitiminin düzenlenmesinde esas olan amaç ve ilkeler, eğitim sisteminin genel yapısı, öğretmenlik mesleği, okul bina ve tesisleri, eğitim araç ve gereçleri ve Devletin eğitim ve öğretim alanındaki görev ve sorumluluğu ile ilgili temel hükümleri bir sistem bütünlüğü içinde kapsar.

BİRİNCİ KISIM
Türk Milli Eğitim Sistemini Düzenleyen Genel Esaslar
BİRİNCİ BÖLÜM
Türk Milli Eğitiminin Amaçları
I – Genel amaçlar:

Madde 2 – Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, 1. (Değişik: 16/6/1983 – 2842/1 md.) Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;

2. Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek;
——————————
(1) a) Bu Kanunda geçen “temel eğitim” deyimi 16/6/1983 tarih ve 2842 sayılı Kanunla getirilen ek 1 inci maddeyle “ilköğretim” olarak değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.
b) Bu Kanunda birlikte veya ayrı ayrı geçen “ilkokul” ve “ortaokul” ibareleri, 16/8/1997 tarih ve 4306 sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle “ilköğretim okulu” olarak değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.

3. İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;

Böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.

II – Özel amaçlar:

Madde 3 – Türk eğitim ve öğretim sistemi, bu genel amaçları gerçekleştirecek şekilde düzenlenir ve çeşitli derece ve türdeki eğitim kurumlarının özel amaçları, genel amaçlara ve aşağıda sıralanan temel ilkelere uygun olarak tespit edilir.

İKİNCİ BÖLÜM
Türk Milli Eğitiminin Temel İlkeleri
I – Genellik ve eşitlik: (1)

Madde 4 – Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet, engellilik ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır. Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

II – Ferdin ve toplumun ihtiyaçları:

Madde 5 – Milli eğitim hizmeti, Türk vatandaşlarının istek ve kabiliyetleri ile Türk toplumunun ihtiyaçlarına göre düzenlenir.

III – Yöneltme:

Madde 6 – Fertler, eğitimleri süresince, ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda çeşitli programlara veya okullara yöneltilerek yetiştirilirler.

(Değişik: 16/8/1997 – 4306/3 md.) Milli eğitim sistemi, her bakımdan, bu yöneltmeyi gerçekleştirecek biçimde düzenlenir. Bu amaçla, ortaöğretim kurumlarına, eğitim programlarının hedeflerine uygun düşecek şekilde hazırlık sınıfları konulabilir.

Yöneltmede ve başarının ölçülmesinde rehberlik hizmetlerinden ve objektif ölçme ve değerlendirme metotlarından yararlanılır.

IV – Eğitim hakkı:

Madde 7 – İlköğretim görmek her Türk vatandaşının hakkıdır.

İlköğretim kurumlarından sonraki eğitim kurumlarından vatandaşlar ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde yararlanırlar.

V – Fırsat ve imkan eşitliği:

Madde 8 – Eğitimde kadın, erkek herkese fırsat ve imkan eşitliği sağlanır.

Maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin en yüksek eğitim kademelerine kadar öğrenim görmelerini sağlamak amacıyla parasız yatılılık, burs, kredi ve başka yollarla gerekli yardımlar yapılır.

Özel eğitime ve korunmaya muhtaç çocukları yetiştirmek için özel tedbirler alınır.

VI – Süreklilik:

Madde 9 – Fertlerin genel ve mesleki eğitimlerinin hayat boyunca devam etmesi esastır.

Gençlerin eğitimi yanında, hayata ve iş alanlarına olumlu bir şekilde uymalarına yardımcı olmak üzere, yetişkinlerin sürekli eğitimini sağlamak için gerekli tedbirleri almak da bir eğitim görevidir.
–––––––––––––
(1) 6/2/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanunun 11 inci maddesiyle, bu maddede yer alan “cinsiyet” ibaresinden sonra gelmek üzere “engellilik” ibaresi eklenmiştir.

VII – Atatürk İnkılap ve İlkeleri ve Atatürk Milliyetçiliği:

Madde 10 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/2 md.)
Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılap ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Milli ahlak ve milli kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir.

Milli birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak Türk dilinin, eğitimin her kademesinde, özellikleri bozulmadan ve aşırılığa kaçılmadan öğretilmesine önem verilir; çağdaş eğitim ve bilim dili halinde zenginleşmesine çalışılır ve bu maksatla Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile işbirliği yapılarak Mili Eğitim Bakanlığınca gereken tedbirler alınır.

VIII – Demokrasi eğitimi:
Madde 11 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/3 md.)

Güçlü ve istikrarlı, hür ve demokratik bir toplum düzeninin gerçekleşmesi ve devamı için yurttaşların sahip olmaları gereken demokrasi bilincinin, yurt yönetimine ait bilgi, anlayış ve davranışlarla sorumluluk duygusunun ve manevi değerlere saygının, her türlü eğitim çalışmalarında öğrencilere kazandırılıp geliştirilmesine çalışılır; ancak, eğitim kurumlarında Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine aykırı siyasi ve ideolojik telkinler yapılmasına ve bu nitelikteki günlük siyasi olay ve tartışmalara karışılmasına hiçbir şekilde meydan verilmez.

IX – Laiklik :

Madde 12 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/4 md.)

Türk milli eğitiminde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.

X – Bilimsellik:

Madde 13 – Her derece ve türdeki ders programları ve eğitim metotlarıyla ders araç ve gereçleri, bilimsel ve teknolojik esaslara ve yeniliklere, çevre ve ülke ihtiyaçlarına göre sürekli olarak geliştirilir.

Eğitimde verimliliğin artırılması ve sürekli olarak gelişme ve yenileşmenin sağlanması bilimsel araştırma ve değerlendirmelere dayalı olarak yapılır.

Bilgi ve teknoloji üretmek ve kültürümüzü geliştirmekle görevli eğitim kurumları gereğince donatılıp güçlendirilir; bu yöndeki çalışmalar maddi ve manevi bakımından teşvik edilir ve desteklenir.

XI – Planlılık :

Madde 14 – Milli eğitimin gelişmesi iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınma hedeflerine uygun olarak eğitim -insangücü – istihdam ilişkileri dikkate alınmak suretiyle, sanayileşme ve tarımda modernleşmede gerekli teknolojik gelişmeyi sağlayacak mesleki ve teknik eğitime ağırlık verecek biçimde planlanır ve gerçekleştirilir.

Mesleklerin kademeleri ve her kademenin unvan, yetki ve sorumlulukları kanunla tespit edilir ve her derece ve türdeki örgün ve yaygın mesleki eğitim kurumlarının kuruluş ve programları bu kademelere uygun olarak düzenlenir.

Eğitim kurumlarının yer, personel, bina, tesis ve ekleri, donatım, araç, gereç ve kapasiteleri ile ilgili standartlar önceden tespit edilir ve kurumların bu standartlara göre optimal büyüklükte kurulması ve verimli olarak işletilmesi sağlanır.

XII – Karma eğitim:

Madde 15 – Okullarda kız ve erkek karma eğitim yapılması esastır. Ancak eğitimin türüne, imkan ve zorunluluklara göre bazı okullar yalnızca kız veya yalnızca erkek öğrencilere ayrılabilir.

XIII – Eğitim kampüsleri ve okul ile ailenin işbirliği: (1)

Madde 16 – (Değişik: 25/6/2009-5917/17 md.)

Aynı alan içinde birden fazla örgün ve/veya yaygın eğitim kurumunun bir arada bulunması halinde eğitim kampüsü kurulabilir ve bunların ortak ihtiyaçlarını karşılamak üzere eğitim kampüsü yönetimi oluşturulabilir. Eğitim kampüsü bünyesindeki ortak açık alan, kantin, salon ve benzeri yerlerin işlettirilmesi veya işletilmesi kampüs yönetimince yerine getirilir. Bu şekilde elde edilen gelirler, kampüsün ortak giderlerinde kullanılır. Eğitim kampüslerinin kuruluşu, yönetiminin oluşumu, gelirlerinin harcanması ve denetlenmesi ile bu fıkrada belirtilen diğer hususlar Maliye Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığınca müştereken hazırlanan yönetmelikle düzenlenir.

Eğitim kurumlarının amaçlarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak için okul ile aile arasında işbirliği sağlanır.

Bu amaçla okullarda okul-aile birlikleri kurulur. Okul-aile birlikleri, okulların eğitim ve öğretim hizmetlerine etkinlik ve verimlilik kazandırmak, okulların ve maddi imkânlardan yoksun öğrencilerin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere; aynî ve nakdî bağışları kabul edebilir, maddi katkı sağlamak amacıyla sosyal ve kültürel etkinlikler ve kampanyalar düzenleyebilir,

okulların bünyesinde bulunan açık alan, kantin, salon ve benzeri yerleri işlettirebilir veya işletebilirler. Öğrenci velileri hiçbir surette bağış yapmaya zorlanamaz. Okul-aile birliklerinin kuruluş ve işleyişi, birlik organlarının oluşturulması ve seçim şekilleri, sosyal ve kültürel etkinliklerden sağlanan maddi katkılar, bağışların kabulü, harcanması ve denetlenmesi ile açık alan, kantin, salon ve benzeri yerlerin işlettirilmesi veya işletilmesinden sağlanan gelirlerin dağıtım yerleri ve oranları, harcanması ve denetlenmesine dair usul ve esaslar, Maliye Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığınca müştereken hazırlanan yönetmelikle düzenlenir.

Milli Eğitim Bakanlığınca belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde, gerekli görülen hallerde il milli eğitim müdürlükleri; il sınırları içerisinde bulunan bir veya birden fazla eğitim kampüsü yönetiminin veya okul-aile birliğinin işlettirebileceği veya işletebileceği yerlere ilişkin ihaleleri bunlar adına yapmaya yetkilidir.

Eğitim kampüsleri ve okul-aile birliklerinin gelirleri, genel bütçe gelirleri ile ilişkilendirilmeksizin eğitim kampüsü yönetimi ve okul-aile birliği adına bankalarda açılan özel hesaplarda tutulur.

Eğitim kampüsü yönetimleri ve okul-aile birlikleri, bu madde kapsamında yapacakları işlemler ve düzenlenen kâğıtlar yönünden damga vergisi ve harçlardan muaf; bunlara ve bunlar tarafından yapılan bağış ve yardımlar ise veraset ve intikal vergisinden müstesnadır.

XIV – Her yerde eğitim:

Madde 17 – Milli eğitimin amaçları yalnız resmi ve özel eğitim kurumlarında değil, aynı zamanda evde, çevrede, işyerlerinde, her yerde ve her fırsatta gerçekleştirilmeye çalışılır.
Resmi, özel ve gönüllü her kuruluşun eğitimle ilgili faaliyetleri, Milli Eğitim amaçlarına uygunluğu bakımından Milli Eğitim Bakanlığının denetimine tabidir.
–––––––––––––––––
(1) Bu madde başlığı “Okul ile ailenin işbirliği” iken, 25/6/2009 tarihli ve 5917 sayılı Kanunun 17 nci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

İKİNCİ KISIM
Türk Milli Eğitim Sisteminin Genel Yapısı
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler
I – Örgün ve yaygın eğitim:

Madde 18 – Türk milli eğitim sistemi, örgün eğitim ve yaygın eğitim olmak üzere, iki anabölümden kurulur.

Örgün eğitim, okul öncesi eğitimi, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarını kapsar.

Yaygın eğitim, örgün eğitim yanında veya dışında düzenlenen eğitim faaliyetlerinin tümünü kapsar.

İKİNCİ BÖLÜM
Örgün Eğitim
A) Okul öncesi eğitimi:
I – Kapsam:

Madde 19 – Okul öncesi eğitimi, mecburi ilköğrenim çağına gelmemiş çocukların eğitimini kapsar.

Bu eğitim isteğe bağlıdır.

II – Amaç ve görevler:

Madde 20 – Okul öncesi eğitiminin amaç ve görevleri, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Çocukların beden, zihin ve duygu gelişmesini ve iyi alışkanlıklar kazanmasını sağlamak;
2. Onları ilk öğretime hazırlamak;
3. Şartları elverişsiz çevrelerden ve ailelerden gelen çocuklar için ortak bir yetişme ortamı yaratmak;
4. Çocukların Türkçeyi doğru ve güzel konuşmalarını sağlamaktır.

III – Kuruluş :

Madde 21 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/6 md.) Okul öncesi eğitim kurumları, bağımsız anaokulları olarak kurulabileceği gibi, gerekli görülen yerlerde ilköğretim okuluna bağlı anasınıfları halinde veya ilgili diğer öğretim kurumlarına bağlı uygulama sınıfları olarak da açılabilir.

Okul öncesi eğitim kurumlarının nerelerde ve hangi önceliklere göre açılacağı, Milli Eğitim Bakanlığınca
hazırlanacak bir yönetmelikle düzenlenir.

(Mülga: 15/5/2008-5763/37 md.)

B) İlköğretim:
I – Kapsam:

Madde 22 – (Değişik:27/6/2019-7180/4 md.)

Mecburi ilköğretim çağı, 6-14 yaş grubundaki çocukları kapsar. İlkokulların birinci sınıflarına o yılın 31 Aralık tarihinde 72 ayını dolduran çocukların kaydı yapılır. Ancak çocuğun gelişim durumuna bağlı olarak okula erken başlaması veya kaydının ertelenmesi ile ilgili hususlar yönetmelikle düzenlenir.

II – Amaç ve görevler:

Madde 23 – İlköğretimin amaç ve görevleri, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Her Türk çocuğuna iyi bir vatandaş olmak için gerekli temel bilgi, beceri, davranış ve alışkanlıkları kazandırmak; onu milli ahlak anlayışına uygun olarak yetiştirmek;
2. Her Türk çocuğunu ilgi, istidat ve kabiliyetleri yönünden yetiştirerek hayata ve üst öğrenime hazırlamaktır.
3. (Ek: 16/8/1997 – 4306/4 md.) İlköğretimin son ders yılının ikinci yarısında öğrencilere, ortaöğretimde devam edilebilecek okul ve programların hangi mesleklerin yolunu açabileceği ve bu mesleklerin kendilerine sağlayacağı yaşam standardı konusunda tanıtıcı bilgiler vermek üzere rehberlik servislerince gerekli çalışmalar yapılır.

III – Kuruluş:
a) İlköğretim kurumları:

adde 24 – (Değişik: 30/3/2012 – 6287/8 md.)
İlköğretim kurumlarının ilkokul ve ortaokul olarak bağımsız okullar hâlinde kurulması esastır. Ancak imkân ve şartlara göre ortaokullar, ilkokullarla veya liselerle birlikte de kurulabilir. b) Kuruluş şekilleri:

Madde 25 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/9 md.)

(Mülga birinci fıkra: 16/8/1997 – 4306/9 md.; Yeniden düzenleme: 30/3/2012-6287/9 md.) İlköğretim kurumları; dört yıl süreli ve zorunlu ilkokullar ile dört yıl süreli, zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkân veren ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarından oluşur. Ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarında lise eğitimini destekleyecek şekilde öğrencilerin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçimlik dersler oluşturulur. Ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur. Bu okullarda okutulacak diğer seçmeli dersler ile imam hatip ortaokulları ve diğer ortaokullar için oluşturulacak program seçenekleri Bakanlıkça belirlenir.

Nüfusun az ve dağınık olduğu yerlerde, köyler gruplaştırılarak, merkezi durumda olan köylerde ilköğretim bölge okulları ve bunlara bağlı pansiyonlar, gruplaştırmanın mümkün olmadığı yerlerde yatılı ilköğretim bölge okulları kurulur.

C) Orta öğretim:
I – Kapsam:

Madde 26 – (Değişik: 2/12/2016-6764/23 md.)
Ortaöğretim; ilköğretime dayalı dört yıllık zorunlu örgün veya yaygın öğrenim veren genel, mesleki ve teknik
öğretim kurumları ile mesleki eğitim merkezlerinin tümünü kapsar. Bu okul ve kurumları bitirenlere, bitirdikleri programın
özelliğine göre diploma verilir. Ancak mesleki eğitim merkezi öğrencilerinin diploma alabilmeleri için Millî Eğitim
Bakanlığınca belirlenen fark derslerini tamamlaması zorunludur.

II – Ortaöğretimden yararlanma hakkı:

Madde 27 – İlköğretimini tamamlayan ve ortaöğretime girmeye hak kazanmış olan her öğrenci, ortaöğretime devam
etmek ve ortaöğretim imkanlarından ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde yararlanmak hakkına sahiptir.

III – Amaç ve görevler:

Madde 28 – Ortaöğretimin amaç ve görevleri, Milli Eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Bütün öğrencilere ortaöğretim seviyesinde asgari ortak bir genel kültür vermek suretiyle onlara kişi ve toplum sorunlarını tanımak, çözüm yolları aramak ve yurdun iktisadi sosyal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunmak bilincini ve gücünü kazandırmak,

2. Öğrencileri, çeşitli program ve okullarla ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda yüksek öğretime veya hem mesleğe hem de yüksek öğretime veya hayata ve iş alanlarına hazırlamaktır. Bu görevler yerine getirilirken öğrencilerin istekleri ve kabiliyetleri ile toplum ihtiyaçları arasında denge sağlanır.

IV – Kuruluş:

Madde 29 – (Değişik birinci fıkra: 2/12/2016-6764/24 md.) Ortaöğretim, çeşitli programlar uygulayan liseler ile mesleki eğitim merkezlerinden meydana gelir.

(Mülga ikinci fıkra: 2/12/2016-6764/24 md.)

Nüfusu az ve dağınık olan ve Milli Eğitim Bakanlığınca gerekli görülen yerlerde, ortaöğretimin, genel, mesleki ve teknik öğretim programlarını bir yönetim altında uygulayan çok programlı liseler kurulabilir.
Ortaöğretim kurumlarının öğrenim süresi, uygulanan programın özelliğine göre, Milli Eğitim Bakanlığınca tespit edilir.

V – Ortaöğretimde yöneltme:

Madde 30 – Yöneltme ilköğretimde başlar; yanılmaları önlemek ve muhtemel gelişmelere göre yeniden yöneltmeyi sağlamak için ortaöğretimde de devam eder.

Yöneltme esasları ve çeşitli programlar veya ortaöğretim okulları arasında yapılacak yatay ve dikey geçiş şartları, Milli Eğitim Bakanlığınca düzenlenir.

VI – Yükseköğretime geçiş:

Madde 31 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/10 md.)
Lise veya dengi okulları bitirenler, yükseköğretim kurumlarına girmek için aday olmaya hak kazanır.
Hangi yükseköğretim kurumlarına, hangi programları bitirenlerin nasıl girecekleri, giriş şartları Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından tespit edilir.

VII – İmam-hatip liseleri:

Madde 32 – İmam – hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve Kur’an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine

getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığınca açılan ortaöğretim sistemi içinde, hem mesleğe hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır.

VIII – Güzel sanatlar eğitimi:

Madde 33 – Güzel sanatlar alanlarında özel istidat ve kabiliyetleri beliren çocukları küçük yaşlardan itibaren yetiştirmek üzere ilköğretim ve orta öğretim seviyesinde ayrı okullar açılabilir veya ayrı yetiştirme tedbirleri alınabilir.

Özellikleri dolayısıyla bunların kuruluş, işleyiş ve yetiştirme ile ilgili esasları ayrı bir yönetmelikle düzenlenir.

D) Yükseköğretim:
I – Kapsam:

Madde 34 – Yüksek öğretim, orta öğretime dayalı en az iki yıllık yüksek öğrenim veren eğitim kurumlarının tümünü kapsar.

II – Amaç ve görevler:

Madde 35 – Yüksek ögretimin amaç ve görevleri, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Öğrencileri ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda yurdumuzun bilim politikasına ve toplumun yüksek seviyede ve çeşitli kademelerdeki insan gücü ihtiyaçlarına göre yetiştirmek;
2. Çeşitli kademelerde bilimsel öğretim yapmak;
3. Yurdumuzu ilgilendirenler başta olmak üzere, bütün bilimsel, teknik ve kültürel sorunları çözmek için bilimleri genişletip derinleştirecek inceleme ve araştırmalarda bulunmak;
4. Yurdumuzun türlü yönde ilerleme ve gelişmesini ilgilendiren bütün sorunları, Hükümet ve kurumlarla da elbirliği etmek suretiyle öğretim ve araştırma konusu yaparak sonuçlarını toplumun yararlanmasına sunmak ve Hükümetçe istenecek inceleme ve araştırmaları sonuçlandırarak düşüncelerini bildirmek;
5. Araştırma ve incelemelerinin sonuçlarını gösteren, bilim ve tekniğin ilerlemesini sağlayan her türlü yayınları yapmak;
6. Türk toplumunun genel seviyesini yükseltici ve kamu oyunu aydınlatıcı bilim verilerini sözle, yazı ile halka yaymak ve yaygın eğitim hizmetlerinde bulunmaktır.

III – Kuruluş:
a) Yükseköğretim kurumları:

Madde 36 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/11 md.)
Yükseköğretim kurumları şunlardır:

1. Üniversiteler,
2. Fakülteler,
3. Enstitüler,
4. Yüksekokullar,
5. Konservatuvarlar,
6. Meslek yüksekokulları
7. Uygulama ve araştırma merkezleri, Yükseköğretim kurumlarının amaçları, açılış, kuruluş ve işleyişleri ile öğretim elemanlarına ilişkin esaslar ve yükseköğretim kurumları ile ilgili diğer hususlar, özel kanunlarında belirlenir.

b) Yükseköğretimin düzenlenmesi:

Madde 37 – Yüksek öğretim, milli eğitim sistemi çerçevesinde, öğrencileri lisans öncesi, lisans ve lisans üstü seviyelerinde yetiştiren bir bütünlük içinde düzenlenir.

Bu bütünlük içinde çeşitli görevleri yerine getiren ve farklı seviyelerde öğretim yapan kuruluşlar bulunur.

Farklı seviyeler ve kuruluşlar arasında öğrencilere kabiliyetlerine göre, yatay ve dikey geçiş yolları açık tutulur.

IV – Yükseköğretimin paralı oluşu:

Madde 38 – Yüksek öğretim paralıdır. Başarılı olan fakat maddi imkanları elverişli olmayan öğrencilerin kayıt ücreti, imtihan harcı gibi her türlü öğrenim giderleri burs, kredi yatılılık ve benzeri yollarla sağlanır.

Öğrenim harç ve ücretlerinin tutarları ve bunların ödenme tarzları ile burs ve kredilerin tutarları ve bunların veriliş esasları, Maliye Bakanlığı ile birlikle hazırlanacak yönetmelikle tespit edilir. (1) Bazı alanlar için mecburi hizmet karşılığı öğrenci yetiştirilmesi hakkındaki hükümler saklıdır.

V – Yükseköğretim planlaması:

Madde 39 – Yüksek öğretimde, öğretim elemanlarından, tesislerden ve öğrencinin zamanından en verimli bir şekilde yararlanmayı mümkün kılacak ve çeşitli bölgelerdeki yüksek öğretim kurumlarının dengeli bir şekilde gelişmesini sağlayacak tedbirler alınır; yüksek öğretimin bütününü kapsayan ve orta öğretimle ilgisini sağlayan bir planlama düzeni kurulur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yaygın Eğitim
I – Kapsam, amaç ve görevler:

Madde 40 – Yaygın eğitimin özel amacı, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak, örgün eğitim sistemine hiç girmemiş yahut, herhangi bir kademesinde bulunan veya bu kademeden çıkmış vatandaşlara, örgün eğitimin yanında veya dışında,

1. Okuma – yazma öğretmek, eksik eğitimlerini tamamlamaları için sürekli eğitim imkanları hazırlamak,
2. Çağımızın bilimsel, teknolojik, iktisadi, sosyal ve kültürel gelişmelerine uymalarını sağlayıcı eğitim imkanları hazırlamak,
3. Milli kültür değerlerimizi koruyucu, geliştirici, tanıtıcı, benimsetici nitelikte eğitim yapmak,
4. Toplu yaşama, dayanışma, yardımlaşma, birlikte çalışma ve örgütlenme anlayış ve alışkanlıkları kazandırmak,
5. İktisadi gücün arttırılması için gerekli beslenme ve sağlıklı yaşama şekil ve usullerini benimsetmek,
6. Boş zamanları iyi bir şekilde değerlendirme ve kullanma alışkanlıkları kazandırmak,
7. Kısa süreli ve kademeli eğitim uygulayarak ekonomimizin gelişmesi doğrultusunda ve istihdam politikasına uygun meslekleri edinmelerini sağlayıcı imkanlar hazırlamak,
8. Çeşitli mesleklerde çalışmakta olanların hizmet içinde ve mesleklerinde gelişmeleri için gerekli bilgi ve becerileri kazandırmaktır.

II – Kuruluş:

Madde 41 – Yaygın eğitim, örgün eğitim ile birbirini tamamlayacak, gereğinde aynı vasıfları kazandırabilecek ve birbirinin her türlü imkanlarından yararlanacak biçimde bir bütünlük içinde düzenlenir.

Yaygın eğitim, genel ve mesleki – teknik olmak üzere iki temel bölümden meydana gelir. Bu bölümler birbirini destekleyici biçimde hazırlanır.
——————————
(1) Bu fıkradaki öğrenim harç ve ücretlerine ilişkin düzenlemenin yönetmelikle yapılmasını öngören kural Anayasa Mahkemesinin 26/3/1974 tarih ve E.1973/32, K. 1974/11 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.

III – Koordinasyon:

Madde 42 – Genel, mesleki ve teknik yaygın eğitim alanında görev alan resmi, özel ve gönüllü kuruluşların çalışmaları arasındaki koordinasyon Milli Eğitim Bakanlığınca sağlanır.

Genel yaygın eğitim programlarının düzenleniş şekli yönetmelikle tespit edilir. Mesleki ve teknik yaygın eğitim faaliyetlerini yürüten Bakanlıklar ile özerk eğitim kurumları ve resmi ve özel işletmeler arasında Milli Eğitim Bakanlığınca sağlanacak koordinasyon ve işbirliğinin esasları kanunla düzenlenir.

ÜÇÜNCÜ KISIM
Öğretmenlik Mesleği

1 – Öğretmenlik : (1)

Madde 43 – Öğretmenlik, Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir. Öğretmenler bu görevlerini Türk Milli Eğitiminin amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak ifa etmekle yükümlüdürler.

Öğretmenlik mesleğine hazırlık genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyon ile sağlanır. Yukarıda belirtilen nitelikleri kazanabilmeleri için, hangi öğretim kademesinde olursa olsun, öğretmen adaylarının yüksek öğrenim görmelerinin sağlanması esastır. Bu öğrenim lisans öncesi, lisans ve lisans üstü seviyelerde yatay ve dikey geçişlere de imkan verecek biçimde düzenlenir.

(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.) Öğretmenlik mesleği; adaylık döneminden sonra öğretmen, uzman öğretmen ve başöğretmen olmak üzere üç kariyer basamağına ayrılır. (Mülga ikinci cümle: 1/3/2014-6528/5 md.) (Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Aday öğretmenliğe atanabilmek için; 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinde sayılan şartlara ek olarak, yönetmelikle belirlenen yükseköğretim kurumlarından mezun olma ve Bakanlıkça ve/veya Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılacak sınavlarda başarılı olma şartları aranır.(1)

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Aday öğretmenler, en az bir yıl fiilen çalışmak ve performans değerlendirmesine göre başarılı olmak şartlarını sağlamak kaydıyla, yapılacak yazılı veya yazılı ve sözlü sınava girmeye hak kazanırlar.

Uygulanacak olan sözlü sınavda aday öğretmenler;

a) Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade kabiliyeti ve muhakeme gücü,
b) İletişim becerileri, öz güveni ve ikna kabiliyeti,
c) Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı,
d) Topluluk önünde temsil yeteneği ve eğitimcilik nitelikleri, yönlerinden Bakanlıkça oluşturulacak komisyon tarafından değerlendirilir.(1)(2)
––––––––––––
(1) 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı Kanunun 95 inci maddesiyle, bu maddenin beşinci fıkrasında yer alan “Bakanlıkça ve Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi” ibaresi “Bakanlıkça ve/veya Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi”, altıncı fıkrasında yer alan “yazılı ve sözlü sınava” ibaresi “yazılı ve/veya sözlü sınava” şeklinde değiştirilmiştir.

(2) 19/11/2014 tarihli ve 6569 sayılı Kanunun 24 üncü maddesiyle, bu fıkrada yer alan “yazılı ve/veya sözlü sınava” ibaresi “yazılı veya yazılı ve sözlü sınava” şeklinde değiştirilmiştir.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Sınavda başarılı olanlar öğretmen olarak atanır. Sınavda başarılı olamayan aday öğretmenler il içinde veya dışında başka bir okulda görevlendirilerek bir yılın sonunda altıncı fıkrada belirtilen değerlendirmeye tekrar tabi tutulurlar.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Aday öğretmenlik süresi sonunda sınava girmeye hak kazanamayanlar ile üst üste iki defa sınavda başarılı olamayanlar aday öğretmen unvanını kaybeder ve memuriyetle ilişiği kesilir.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Ancak aday öğretmenliğe başlamadan önce 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre aday memurluğu kaldırılarak asli memurluğa atanmış olanlar hakkında sekizinci fıkra hükümleri uygulanmaz. Bu kişiler Bakanlıkta kazanılmış hak aylık derecelerine uygun memur kadrolarına atanırlar.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Sınav komisyonu üyeleri; Bakanlık personeli, diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personel ile öğretim elemanları arasından seçilir. Bakanlık gerekli gördüğünde illerde veya merkezde birden fazla komisyon oluşturabilir. Performans değerlendirmesinde dikkate alınacak meslekî ölçütler, sınav konuları, komisyon üyelerinin seçimi, görevleri, çalışma usul ve esasları ile sınava ilişkin diğer hususlar yönetmelikle düzenlenir.

(Ek fıkra: 1/3/2014-6528/5 md.) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin olarak 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun aday memurluk ile ilgili hükümleri aday öğretmenler hakkında uygulanmaz. (1)

(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.) Kariyer basamaklarında yükselmede kıdem, eğitim ((…) (2) lisansüstü eğitim), etkinlikler (bilimsel, kültürel, sanatsal ve sportif çalışmalar) ve sicil (iş başarımı) puanları ile sınav sonuçları esas alınır.

Değerlendirme 100 tam puan üzerinden yapılır. Değerlendirme puanının % 10’unu kıdem, % 20’sini eğitim, % 10’unu etkinlikler, % 10’unu sicil (iş başarımı) ve % 50’sini de sınav puanı oluşturur. (2)

(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.) Kariyer basamaklarında yükselecekler değerlendirme puanlarına göre başarı sıralamasına alınır. Değerlendirmeye alınmak için sınav tam puanının en az % 60’ını almış olmak şartı aranır.

(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.; Mülga: 1/3/2014-6528/5 md.)
(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.; Mülga: 1/3/2014-6528/5 md.)
(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.; İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 21/5/2008 tarihli ve E.: 2004/83, K.: 2008/107 sayılı Kararı ile.)
(Ek fıkra: 30/6/2004-5204/1 md.; İptal: Anayasa Mahkemesi’nin 21/5/2008 tarihli ve E.: 2004/83, K.: 2008/107 sayılı Kararı ile.)
(Ek fıkra: 10/9/2014-6552/95 md.) Öğretmenlerin hizmet sürelerine ve/veya isteğe bağlı il içi veya il dışı yer değiştirmelerine ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir.
––––––––––––
(1) 19/11/2014 tarihli ve 6569 sayılı Kanunun 24 üncü maddesiyle, bu fıkrada yer alan “saklıdır” ibaresi “aday öğretmenler hakkında uygulanmaz” şeklinde değiştirilmiştir.
(2) Anayasa Mahkemesi’nin 21/5/2008 tarihli ve E.: 2004/83, K.: 2008/107 sayılı Kararı ile; bu maddeye 30/6/2004 tarihli ve 5204 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle eklenen bu fıkrada yer alan “ … hizmet içi eğitim, …” ibaresi iptal edilmiş olup, İptal Kararının Resmi Gazete’de yayım tarihi olan 18/3/2009 tarihinden başlayarak bir yıl sonra yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır.

II – Milli Eğitim Bakanlığına bağlı “Eğitim Yüksekokulu ” açma yetkisi:

Madde 44 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/12 md.) (1)
Öğretmenlik formasyonu veren ve öğretmen yetiştiren Milli Eğitim Bakanlığına bağlı eğitim yüksekokulları,

Cumhurbaşkanı kararı ile kurulabilirler.
III – Öğretmenlerin nitelikleri ve seçimi:

Madde 45 – Öğretmen adaylarında genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagöjik formasyon bakımından aranacak nitelikler Milli Eğitim Bakanlığınca tespit olunur.

(Değişik: 16/6/1983 – 2842/13 md.) Öğretmenler, öğretmen yetiştiren yükseköğretim kurumlarından ve bunlara denkliği kabul edilen yurtdışı yükseköğretim kurumlarından mezun olanlar arasından, Milli Eğitim Bakanlığınca seçilirler.

Yüksek öğrenimleri sırasında pedagojik formasyon kazanmamış olanların ihtiyaç duyulan alanlarda, öğretmenliğe atanmaları halinde bu gibilerin adaylık dönemi içinde yetişmeleri için Milli Eğitim Bakanlığınca gerekli tedbirler alınır.
Hangi derece ve türdeki eğitim, öğretim, teftiş ve yönetim görevlerine, hangi seviye ve alanda öğrenim görmüş olanların ne gibi şartlarla seçilebilecekleri yönetmelikle düzenlenir.

IV – Öğretmenlerin bölge hizmeti:

Madde 46 – Öğretmenlikte yurdun çeşitli bölgelerinde görev yapmak esastır.
Hizmet bölgeleri ve ihtiyaçlara göre bu bölgelerarası yer değiştirme esasları yönetmelikle düzenlenir.

V – Uzman ve usta ögreticiler:

Madde 47 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/14 md.

Örgün ve yaygın eğitim kurumlarında ve hizmetiçi yetiştirme kurs,seminer ve konferanslarında uzman ve usta öğreticiler de geçici veya sürekli olarak görevlendirilebilir.

Öğretim tür ve seviyelerine göre uzman ve usta öğreticilerin seçimlerinde aranacak şartlar, görev ve yetkileri, yönetmeliklerle tespit edilir.

VI – Öğretmenlerin hizmet içi yetiştirilmesi:

Madde 48 – Öğretmenlerin daha üst öğrenim görmelerini sağlamak üzere yaz ve akşam okulları açılır veya hizmet içinde yetiştirilmeleri maksadıyle kurslar ve seminerler düzenlenir.

Yaz ve akşam okulları öğretmen yetiştiren kurumlarca açılır; bunlara devam ederek yeterli krediyi dolduran öğretmenlere o kurumun belge veya diploması verilir.

Milli Eğitim Bakanlığınca açılan kurs ve seminerlere devam edenlerden başarı sağlayanlara belge verilir. Bu belgelerin, öğretmenlerin atama, yükselme ve nakillerinde ne ölçüde ve nasıl değerlendirileceği yönetmelikle düzenlenir.

VII – Yurt içi ve yurt dışı yetişme imkanları:

Madde 49 – Yurt içinde ve dışında daha üst öğrenim yapmak veya bilgi, görgü ve ihtisaslarını arttırmak isteyen öğretmenlerin belli şartlarla, aylıklı veya aylıksız izinli sayılmaları sağlanır; bu şartlar, milli eğitimin ihtiyaçları gözönünde tutularak, hazırlanacak yönetmelikle belirtilir.
–––––––––––––––––
(1) 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 62 nci maddesiyle, bu maddede yer alan “Yükseköğretim Kurulunun görüşü alınarak, Bakanlar Kurulu” ibaresi “Cumhurbaşkanı” şeklinde değiştirilmiştir.

VIII – Öğretmen konutları:

Madde 50 – Milli Eğitim Bakanlığınca gerekli görülen yerlerde, özellikle mahrumiyet bölgelerinde görevli öğretmenlere konut sağlanır.

Konutlar okul binaları ile birlikte planlanır ve yapılır.

Eski eğitim kurumlarının konut ihtiyacı bir plana bağlanır ve bu konutların yapımı için, her yıl Milli  Eğitim Bakanlığı Bütçesine gerekli ödenek konur.

IX – Öğretmenlerin izin ve tatilleri:

Madde 50/A – (Ek:15/4/2020-7243/24 md.)
Öğretmenler, yaz tatili içinde aralıksız iki ay izinlidirler. Ancak bu iki aylık izin sürelerine dokunulmadan
kalan tatil zamanlarında yönetmelikle belirlenecek meslekle ilgili çalışmalara katılmakla yükümlüdürler.

Rehberlik öğretmenleri tercih danışmanlığı, alan ve ders seçimi, öğrenci tanılama sürecine bağlı olarak yapılacak çalışmalarda ihtiyaç duyulması halinde izin ve tatil dönemlerinde de görevlendirilebilir. Bu durumda rehberlik öğretmenlerinin izinleri bir aydan az olamaz.

İlçe, il veya ülke genelinde genel hayatı etkileyen salgın hastalık, doğal afet, elverişsiz hava koşulları gibi nedenlerle eğitim ve öğretim faaliyetinin iki haftadan fazla süreyle yapılamaması halinde uygulanacak telafi programlarının ders yılı içerisinde tamamlanamadığı durumlarda yaz tatilinde yapılacak eğitim ve öğretim faaliyetleri nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığınca öğretmenlerin izinleri kısaltılabilir. Bu durumda öğretmenlerin izinleri bir aydan az olamaz.

Kendilerine ikinci görev olarak okul/kurum yöneticiliği verilenler ve yüz yüze eğitim yapılmayan eğitim kurumlarında görevli öğretmenler ile Bakanlık merkez teşkilatı ve il/ilçe milli eğitim müdürlüklerinde görevlendirilen (yöneticilik dahil) öğretmenler yıllık izinlerini 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 102 nci maddesi ve 103 üncü
maddesinin birinci fıkrası hükümlerine göre kullanır. Okul müdürleriyle müdür yardımcıları tatil aylarında okul işlerini ayarlamak ve düzenlemek şartı ile, sıra ile izinlerini kullanırlar.

DÖRDÜNCÜ KISIM
Okul Binaları ve Tesisleri
Okul yapıları ve taşınmazları (1)

Madde 51 – Her derece ve türdeki eğitim kurumlarına ait bina ve tesisler çevrenin ihtiyaçlarına ve uygulanacak programların özelliklerine göre Milli Eğitim Bakanlığınca planlanır ve yaptırılır.

Bu maksatla her yıl Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine gerekli ödenek konur.

Arsa temini ile okul bina ve tesislerin yapım ve donatımında, Devletin azami imkanlarının kullanılması yanında vatandaşların her türlü yardımlarından da yararlanılır ve yardımlar teşvik edilir ve değerlendirilir.

(Ek fıkra: 3/12/2003-5005/1 md.; Değişik dördüncü fıkra: 24/7/2008-5793/3 md.) Milli Eğitim Bakanlığına tahsisli Hazine mülkiyetindeki taşınmazların Milli Eğitim Bakanlığı ile mutabık kalınarak tahsislerini kaldırmaya ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun 46 ncı maddesine bağlı olmaksızın satışına Maliye Bakanı yetkilidir.

Ayrıca bu taşınmazlardan Milli Eğitim Bakanlığınca uygun görülenler, Maliye Bakanlığı tarafından, 24/11/1994 tarihli ve 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde özelleştirilmek üzere Özelleştirme İdaresi Başkanlığına bildirilir. Bunun üzerine söz konusu taşınmazlar Özelleştirme Yüksek Kurulunca özelleştirme kapsam ve programına alınır. Özelleştirme uygulamasına ilişkin iş ve işlemler 4046 sayılı Kanuna göre Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca yürütülür.

(Ek fıkra: 3/12/2003-5005/1 md.; Değişik beşinci fıkra: 24/7/2008-5793/3 md.) 4046 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde taşınmazların özelleştirilmesi sonucu elde edilecek gelirler, özelleştirme giderleri düşüldükten sonra Hazineye aktarılır. Bu taşınmazların satışından elde edilen gelirleri, bir yandan genel bütçenin (B) işaretli cetveline gelir, diğer yandan ihtiyaç duyulan yerlerde okul yapımı ve onarımı amacıyla kullanılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine ödenek kaydetmeye Maliye Bakanı yetkilidir. Sermaye ödenekleri yılı yatırım programıyla ilişkilendirilir.

BEŞİNCİ KISIM
Eğitim Araç ve Gereçleri
I – Kapsam:
Madde 52 – Eğitim araç ve gereçleri, eğitim kurumlarında kullanılacak ders kitapları ile öğretmen ve öğrencilere kaynak ve yardımcı olacak basılı eğitim malzemesini, milli eğitimin genel amaçlarının gerçekleşmesine yararlı olacak diğer eserleri ve eğitim araç ve gereçlerini kapsar.
––––––––––––––––––
(1) Bu madde başlığı -Okul yapıları:” iken, 3/12/2003 tarihli ve 5005 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

II – Görev:

Madde 53 – Milli Eğitim Bakanlığı, kendisine bağlı eğitim kurumlarının eğitim araç ve gereçlerini, gelişen eğitim teknolojisine ve program ve metotlara uygun olarak sağlamak, geliştirmek, yenileştirmek, standartlaştırmak, kullanılma süresini ve telif haklarını ve ders kitabı fiyatlarını tespit etmek, paralı veya parasız olarak ilgililerin yararlanmasına sunmakla görevlidir.

III – Görevin yerine getirilmesi:

Madde 54 – Milli Eğitim Bakanlığı eğitim araç ve gereçlerini,

1. Hazırlamak, imal etmek ve satın almak;
2. Kişilere veya kuracağı komisyonlara veya yarışmalar düzenleyerek hazırlatmak;
3. Özel kesimce hazırlananlar veya imal edilenler arasından seçmek veya tavsiye etmek suretiyle 53 üncü maddede belirtilen görevini yerine getirir.

IV – Okullarda okutulacak kitapların tespiti ve ücret ödenmesi:

Madde 55 – (Değişik: 3/12/2003 – 5005/2 md.)

(İptal birinci fıkra: Anayasa Mahkemesi’nin 15/5/2008 tarihli, E.: 2004/1, K.: 2008/106 sayılı Kararı ile.)

Millî Eğitim Bakanlığınca hazırlanacak veya hazırlatılacak kitaplar ile eğitim araç ve gereçlerini hazırlama, inceleme ve redaksiyonunda görevlendirilenlere ücret ödenir.

Ders kitaplarına ilişkin yarışmalarda derece alanlara verilecek ödülün ödeme, usul ve esasları ile miktarı yönetmelikle belirlenir.

Özel kesimce hazırlanan ve okullarda ders kitabı olarak okutulmak üzere Millî Eğitim Bakanlığına gönderilen eserler ücret karşılığı incelenir.

Ders kitaplarının kabulü, uygunluk süresi, telif hakkı ve ücretlerle ilgili esaslar; inceleme işlemleri ve alınacak inceleme ücreti miktarı; Millî Eğitim Bakanlığınca incelettirilecek eserler için ödenecek ücret miktarı; ders kitaplarının hazırlanması ve incelenmesinde aranacak kriterler ile ders kitabı üreten yayın evlerinde aranacak kriterler; ders kitabı dışındaki diğer kitap ve eğitim araçlarının kullanımı ve bunlardan hangileri için inceleme ücreti alınacağı ve ödeneceği ile ilgili esas ve usuller Millî Eğitim Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.

ALTINCI KISIM
Eğitim ve Öğretim Alanındaki Görev ve Sorumluluk
I – Yürütme, gözetim ve denetim:

Madde 56 – Eğitim ve öğretim hizmetinin, bu kanun hükümlerine göre Devlet adına yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden

Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur.

II – Yasaklık:

Madde 57 – Askeri maksatlarla açılacak okullar hariç, bu kanun hükümlerine aykırı hiç bir eğitim faaliyetinde bulunulamaz.

III – Okul açma yetkisi:

Madde 58 – (Değişik: 16/6/1983 – 2842/16 md.)

Türkiye’de ilköğretim okulu, lise veya dengi okullar, Milli Eğitim Bakanlığının izni olmaksızın açılamaz. Milli Eğitim Bakanlığı veya diğer bir bakanlık tarafından açılmış veya açılacak okullar (…) (1) ile özel okulların derecelerinin tayini,

Milli Eğitim Bakanlığına aittir. (1)

(Değişik üçüncü fıkra: 25/7/2016-KHK-669/51 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6756/51 md.) Askeri eğitim kurumlarının dereceleri ve müfredatı, Milli Savunma Bakanlığı ile birlikte tespit edilir.
–––––––––––––––
(1) 25/7/2016 tarihli ve 669 sayılı KHK’nin 51 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “(Askeri liseler dahil)” ibaresi yürürlükten kaldırılmış olup, daha sonra bu hüküm 9/11/2016 tarihli ve 6756 sayılı Kanunun 51 inci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.

Diğer bakanlıklara bağlı lise ve dengi okulların program ve yönetmelikleri, ilgili bakanlıkla Milli Eğitim Bakanlığı tarafından birlikte yapılır ve Milli Eğitim Bakanlığınca onanır.

Diğer bakanlıklara bağlı okullar, Milli Eğitim Bakanlığının gözetim ve denetimine tabidir. Gözetim ve denetim sonunda uygun eğitim ortamı ve niteliği taşımayan kurumların denkliği usulüne uygun şekilde Milli Eğitim Bakanlığınca iptal edilir. Buna ait esaslar

Cumhurbaşkanınca çıkarılan bir yönetmelikle düzenlenir. (1)

IV – Yurt dışı eğitim:

Madde 59 – Türk vatandaşlarının yurt dışında eğitim, öğrenim ve ihtisas görmeleri ile ilgili Devlet hizmetlerinin düzenlenmesinden (askeri öğrenciler hariç), Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur.

YEDİNCİ KISIM
Son Hükümler
I – Kenar başlıkları:

Madde 60 – Bu kanunun madde kenar başlıkları, sadece ilgili oldukları maddelerin konusunu ve maddeler arasındaki sıralama ve bağlantıyı göstermekte olup kanun metnine dahil değildir.

II – Kaldırılan hükümler:

Madde 61 – 1340 tarih ve 439 sayılı Orta Tedrisat Muallimleri Kanununun 3 üncü maddesi, 22/3/1926 tarih ve 789 sayılı Maarif Teşkilatına dair Kanunun 3 ve 4 üncü maddeleri, 6/6/1949 tarih ve 5429 sayılı Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda okutturulacak ders kitaplarının seçilmesi, basılması ve dağıtılması hakkında Kanun, 5/1/1961 tarih ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununun 69 uncu maddesi ve diğer kanunların bu kanuna aykırı hükümleri, bu kanunun yayımı tarihinde, yürürlükten kalkar.

III – Yönetmelikler:

Madde 62 – Bu kanunda sözü geçen yönetmelikler, Kanunda belirtilen genel amaç ve temel ilkelere uygun olarak Milli Eğitim Bakanlığınca, kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren en geç bir yıl içinde çıkarılır.

Ek Madde 1 – (Ek: 16/6/1983 – 2842/17 md.)

14/6/1973 tarihli ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda geçen “temel eğitim” terimi “ilköğretim” olarak değiştirilmiştir.

Geçici Madde 1 – Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, yüksek öğrenim kurumlarında öğrenci bulunanlar hakkında 38 inci madde hükmü uygulanmaz.

Geçici Madde 2 – (Ek: 16/6/1983 – 2842/18 md.; Mülga: 16/8/1997 – 4306/9 md.)

Geçici Madde 3 – (Ek: 30/3/2012 – 6287/11 md.)

Zorunlu ortaöğretim 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlanır. Bakanlar  Kurulu uygulamayı bir eğitimöğretim yılı ertelemeye yetkilidir.

Geçici Madde 4 – (Ek: 1/3/2014-6528/6 md.)

Bu maddenin yayımı tarihinden önce, uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik unvanlarını mahkeme kararıyla elde edenlerin, mahkeme kararının aleyhlerine kesinleşmesi hâlinde bu kişilere unvanlarının iptal edildiği tarihten önce yapılan ödemeler geri alınmaz.

43 üncü maddeye bu Kanunla eklenen beşinci, altıncı ve yedinci fıkra hükümleri, bu Kanunun yayımı tarihinden sonra aday öğretmen olarak göreve başlayanlar hakkında uygulanır.

IV – Yürürlük:

Madde 63 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

V – Yürütme:

Madde 64 – Bu Kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.
–––––––––––––––––
(1) 2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 62 nci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Bakanlar Kurulunca” ibaresi “Cumhurbaşkanınca” şeklinde değiştirilmiştir.

Karşılaştırmalı 1982 Anayasası

0

Karşılaştırmalı 1982 Anayasası, Prof. Dr. Rona Aybay ve Dr. Ahmet Yağlı tarafından güncellenerek 2021 yılı başında DER Yayınları tarafından basılmıştır.

Kitap ilk olarak 1963 yılında yayınlanmış, “Karşılaştırmalı 1961 Anayasası” adıyla yayımlanmıştır. 1961 Anayasası ile ilgili olarak yazılan kitabın genişletilmiş ve güncellenmiş baskısı “Karşılaştırmalı 1982 Anayasası” adıyla yapılmıştır. Kitap hakkında Prof. Dr. Fazıl Sağlam, “Osmanlı-Türk anayasal gelişmelerinin genetik sürecini ilgilendiren ana metinleri toplu halde bir araya getiren bir başvuru kitabıdır.” demiştir.

Rona Aybay, 1964 yılında New York Columbia Üniversitesi’nde Mukayeseli Hukuk alanında master yapmış, 1973 yılında doçent, 1980 yılında ise Milletler Özel Hukuku Profesörü olmuştur.

Karşılaştırmalı 1982 Anayasası, 1876 tarihli “Kanuni Esasi”, 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasalarının maddelerini karşılaştırmalı olarak ele almakta; yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nın her maddesinin altına, 1876 Kanun-i Esasi’den başlayarak günümüze kadar geçmiş tüm anayasaların ilgili maddeleri tarih sırasıyla dercedilerek karşılaştırmalı bir inceleme yapılmaktadır.

Eser, hukukçular, devlet görevlileri ve toplum için temel bir başvuru kaynağı olarak tanımlanmaktadır.

Karşılaştırmalı 1982 Anayasası Tanıtım Bülteni 

“Anayasa konusundaki tartışmalar, hemen her zaman Türkiye’nin gündeminde ön sıralarda yer almıştır. Günümüzde de yine yeni bir anayasa yapılması girişimi gündemdedir.

Prof. Dr. Rona AYBAY ve Dr. Ahmet Yağlı’nın, yoğun emekleriyle ortaya çıkan, 550 sayfayı aşan boyuttaki bu kitap, 1876 Kanun-ı Esasi’sinden başlayarak;  İkinci Meşrutiyet ve TBMM dönemi anayasal metinlerini, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarını bütün değişiklikleriyle birlikte okura sunmaktadır.
Ancak, bu metinlerin sunuluşunda, bunları tarih sırasıyla ard arda vermek yerine; çok emek ve dikkat isteyen bir yöntem uygulanmıştır:
1982 Anayasasının her maddesinin altında, anayasanın, konuyla ilgili  öteki maddelerinin numaraları gösterilmiş ve varsa maddede yapılmış değişiklerin metinleri  işlenmiştir. Ardından,1876 Kanun-ı Esasisinden başlayarak, İkinci Meşrutiyet, TBMM dönemi anayasal belgeleri, 1921,1924,1961 Anayasalarının ilgili hükümleri tarih sırasıyla metin olarak verilmiş ve gerekli yerlere açıklayıcı notlar konulmuştur.
Böylelikle, okurun yürürlükteki anayasada düzenlenmiş bir konunun, önceki anayasal metinlerde nasıl düzenlenmiş olduğunu, kolaylıkla görebilmesi sağlanmaktadır. Bu, anayasa çalışmalarında  “eski” ile “yeni” arasında karşılaştırmalar yapmak isteyenlerin çok işine yarayacak önemli bir olanaktır.
Anayasa Mahkemesi Emekli Yargıcı ve yurdumuzun önde gelen Anayasa Hukukçularından Prof. Dr. Fazıl Sağlam şöyle diyor: 
Kitap, anayasa hukuku öğretisi ve uygulaması alanında çalışma yapacak olanlar için, -Bülent TANÖR’ün terimiyle- “Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri”nin genetik sürecini ilgilendiren ana metinleri toplu halde bir araya getiren bir başvuru kitabı. Öyle ki; sayısız kaynaklar içinde arama yapma zahmetine girmeden, bu bilgi ve belgelere bir kitap içinde ulaşma imkânı sağlıyor
Kitabın “Açıklamalar” başlıklı bölümü ile “Kullanılan Anayasal Metinler Listesi”ne bir göz atmak, ne denli dikkat ve özen isteyen zor bir çalışmanın göze alındığını göstermeye yetiyor, Ama bu zahmetler boşa gitmeyecek. Bu kitap, her yeni Anayasa arayışında eskimeyen bir başvuru kitabı işlevi yerine getirecek.”

Rona Aybay

Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi

0

Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi, 1981 yılında Dünya Tabipler Birliği tarafından yayınlamıştır. Bildirge hastaların temel haklarını güvence altına alan hukuki normları ilan etmektedir.

Lizbon Hasta Hakları Bildirgesinde; hastanın hekimini özgürce seçme, hiçbir baskı altında kalmadan karar verebilen hekim tarafından bakılabilme, kendisine önerilen tedaviyi kabul veya reddetme, kendisi ile ilgili tıbbi veya özel bilgilerin gizliliğine saygı duyulmasını bekleme, onurlu bir şekilde ölme, ruhi ve ahlaki teselliyi kabul veya ret hakkı hakkı olduğu ilan edilmiştir.

Hasta haklarını uluslararası çapta, kapsamlı olarak düzenleyen ilk belge olan ve 1981 yılında Lizbon’da imzalanan Dünya Hekimler Birliği Hasta Hakları Bildirgesi, 1995 yılında Bali’de yeniden ele alınarak yenilenmiş, en son olarak ta 2005 Santiago Bildirgesi’yle geliştirilmiştir.

LİZBON BİLDİRGESİ

1.Hasta hekimini özgürce seçmelidir

2.Hastalar hiçbir etki altında kalmadan özgürce klinik ve etik karar verebilen hekim tarafından bakılabilmelidir.

3.Hasta yeterli bilgilendirmeden sonra önerilen tedaviyi kabul veya reddedebilme hakkına sahip olabilmelidir.

4.Hasta hekimden tüm tıbbi ve özel hayatına ilişkin bilgilerin gizliliğine saygı gösterilmesi hakkına
sahiptir.

5.Her hastanın onurlu bir şekilde ölmeye hakkı vardır.

6.Hasta dini veya ruhi telkin ve teselliyi kabul veya reddetme hakkına sahiptir.

DÜNYA TABİPLER BİRLİĞİ LİZBON HASTA HAKLARI BİLDİRGESİ’NİN GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ ŞEKLİ

Dünya Tabipler Birliği’nin Eylül 1995, Bali, Endonezya’da yapılan toplantısında kabul edilmiştir.

Giriş

Hekimler, hastaları ve geniş toplum kesimleri arasındaki ilişkilerde son yıllarda önemli değişikler meydana gelmiştir.

Hekim kendi vicdanına ve hastanın yararına hareket ederken , aynı zamanda hastanın özerkliğini ve haklarını da garanti etmelidir. Aşağıdaki Bildirge Tıp mesleğinin onayladığı bazı temel hasta haklarını tanımlamaktadır. Hekimlerin ve diğer kişilerin veya sağlık bakımıyla ilgili kurumların bu hakların tanınması ve desteklenmesi konusunda ortak yükümlülükleri vardır. Yasalar, hükümetler veya diğer kurumlar bu hakları tanımayı kabul etmezse hekimler bu hakların korunması veya yenilenmesine yönelik uygun önlemleri almalıdır.

İnsanları ilgilendiren biyomedikal araştırmalara katılan – tedavi amaçlı olmayan araştırmalar da dahil olmak üzere – kişiler de herhangi bir hastanın sahip olduğu aynı haklara sahiptir.

İLKELER

1.Kaliteli tıbbi bakım hakkı

a. Her insan ayırımcılık yapılmaksızın yeterli tıbbi bakım görme hakkına sahiptir.

b. Her hasta herhangi bir dış müdahale olmaksızın özgürce klinik ve etik kararlar verdiğini bilen bir hekim tarafından bakılma hakkına sahiptir.

c. Hasta her zaman yararına en uygun biçimde tedavi edilmelidir. Uygulanan tedavi genel kabul gören tıbbi ilkelere uygun olmalıdır.

d. Kalitenin sağlanması her zaman sağlık bakım sisteminin bir parçası olmalıdır. Özellikle hekimler tıbbi hizmetlerde kalitenin sağlanmasında sorumluluklarını kabul etmelidir.

e. Özellikle tedavi bakımından hizmet sınırlılığı olan durumlarda potansiyel hastalar arasında bir seçim yapılması gerekiyorsa, bu seçimin bütün hastaların hakkını dikkate alarak eşit bir şekilde yapılması gerekir. Bu seçim tıbbi ölçütlere göre ve ayırım yapılmaksızın yapılmalıdır.

f. Hasta sağlık bakımı sürekliliği hakkına sahiptir. Hekimin hastayı tedavi eden diğer sağlık kurumları ile koordinasyon sağlama yükümlülüğü vardır. Hekim ileri tedavi endikasyonu olan durumlarda hastaya yeterli destek ve tedavi için seçenekler sunmadan uygulanmakta olan tedaviyi sonlandıramaz.

2.Seçim yapma özgürlüğü

a. Hasta özel veya devlet sektöründe olmasından bağımsız olarak hekimini ve hastanesini veya sağlık
hizmeti veren kurumları özgürce seçme ve değiştirme hakkına sahiptir.

b. Hasta herhangi bir aşamada diğer bir hekimin görüşünü alma hakkına sahiptir.

3.Kendi kaderini belirleme hakkı

a. Hasta kendi kaderini belirleme ve kendisi ile ilgili özgürce karar verebilme hakkına sahiptir. Hekim hastayı verdiği kararların sonuçları hakkında bilgilendirmekle yükümlüdür.

b. Zihinsel yeterliliği olan erişkin bir hasta herhangi bir tanı veya tedaviye yönelik girişimi onaylama veya kabul etmeme hakkına sahiptir. Hastanın kendi kararını verebilmesi için gerekli şekilde bilgilendirilmeye hakkı vardır. Hasta uygulanacak test veya tedavinin amacının ne olduğunu, bunun sonuçlarının ne olabileceğini, tedaviyi kabul etmeme durumunda olabilecekleri açık bir şekilde anlamalıdır.

 c. Hastanın klinik çalışmalara veya tıp eğitimine katılmayı reddetme hakkı vardır.

4.Bilinci kapalı hasta

a. Bilinci kapalı veya iradesini ifade edebilme durumunda olmayan hastalarda hastanın bilgilendirilmiş onayı en uygun zamanda yasal temsilcisinden alınmalıdır.

b. Yetkili yasal bir temsilcinin olmadığı ve acil tıbbi girişim gereken durumlarda daha önceden hastanın bu girişimi red ettiğini gösteren bir açıklaması yoksa hastanın onayı varsayılarak tıbbi girişim yapılabilir.

c. Bununla birlikte bir intihar girişimi söz konusu ise hekimler her zaman bilinci kapalı bir hastanın yaşamını kurtarmaya gayret etmelidir.

5.Yasal ehliyeti olmayan hasta

a. Hasta çocuk ise veya yasal ehliyeti yoksa bir yasal temsilcinin onayının alınması gereklidir. Bununla beraber bu hastalar durumlarının izin verdiği ölçüde yine de karar alma sürecine dahil edilmelidir.

b. Eğer yasal ehliyeti olmayan hasta rasyonel kararlar verebiliyorsa, hastanın verdiği kararlara saygı gösterilmelidir. Bu durumda hastanın yasal temsilcisine bilgi verilmesini reddetme hakkı vardır.

c. Yasal temsilcinin veya hasta tarafından yetkilendirilen kişinin onay vermeyi reddettiği durumda hekimin görüşü girişimin hasta yararına olduğu şeklinde ise karar yasal mercilere bırakılmalıdır. Acil durumlarda hekim hastanın yararına davranacaktır.

6.Hastanın isteğine karşın yapılan girişimler

Hastanın isteğine karşın tanı ve tedavi ile ilgili tıbbi girişimler yasaların izin verdiği ölçüde ve tıbbi etik kuralları göz önüne alınarak sadece istisnai durumlarda yapılabilir.

7.Bilgilendirme hakkı

a. Hasta kendisiyle ilgili tıbbi gerçekler dahil olmak üzere sağlık durumu konusunda tam olarak bilgilendirilme ve kendisi hakkındaki tıbbi kayıtlara ulaşma hakkına sahiptir. Bununla birlikte hastanın kayıtlarında bulunan ve üçüncü bir kişiyi ilgilendiren bilgiler bu kişinin onayı olmaksızın hastaya verilmemelidir.

b. İstisnai olarak, eğer hastaya verilecek bilginin onun yaşamı veya sağlığı üzerinde ciddi zararları olacağına inanılıyorsa hasta bilgilendirilmeyebilir.

c. Bilgilendirme yerel kültüre uygun olarak ve hastanın anlayabileceği şekilde yapılmalıdır.

d. Hastalar bir başka kişinin yaşamının korunması için gerekli olmadığı sürece ve kesin olarak  belirttikleri takdirde bilgilendirilmeme hakkına sahiptir.

e. Hastalar kendileri yerine kimin bilgilendirileceğini seçme hakkına sahiptir.

8.Gizlilik hakkı

a. Hastanın sağlık durumu, tıbbi durumu, tanısı, prognozu, tedavisi ve kişiye özel diğer tüm bilgiler ölümden sonra bile gizli olarak korunmalıdır. İstisna olarak hasta yakınlarının kendileri ilgili sağlık risklerini öğrenmeleri açısından bu bilgilere ulaşabilme hakkı olabilir.

b. Gizli bilgiler sadece hastanın açık izni veya mahkemenin kesin isteği üzerine açıklanabilir. Hastanın açık olarak izin vermediği durumlarda bu bilgiler sadece bilgilendirilmesi gereken diğer sağlık personeline verilebilir.

c. Hastanın kimliğine ait tüm bilgiler korunmalıdır. Bu bilgilerin korunması usulüne uygun yapılmalıdır.
Bu tür verilerin alındığı insan ürünleri de aynı şekilde korunmalıdır.

9.Sağlık eğitimi hakkı

Her insanın kendi sağlık durumları ve mevcut sağlık hizmetleri hakkında seçim yapmasını kolaylaştıracak sağlık eğitimi alma hakkı vardır. Verilecek eğitim sağlıklı yaşam tarzı ve hastalıklardan korunma ve erken tanı ile ilgili yöntemleri içermelidir. Herkesin kendi sağlık durumlarından kendilerinin sorumlu oldukları vurgulanmalıdır. Hekimleri aktif olarak eğitim çalışmalarına katılma yükümlülüğü vardır.

10.Onur hakkı

a. Tüm tıbbi bakım ve eğitim sürecinde hastanın onuruna ve özel yaşamına onun kültür ve değerleri göz önüne alınarak saygı gösterilmelidir.

b. Hastalar son bilgilerin ışığında acılarının dindirilmesi hakkına sahiptirler. c. Hastalar yaşamlarının son döneminde insanca bakılıp onurlu bir şekilde ölme hakkına sahiptirler.

11.Dini destek hakkı

Hasta kendi dinlerine uygun bir dini temsilcinin ruhi ve moral tesellisini kabul veya reddetme hakkına sahiptir.

Mahkemelerin Yükselişi

0

Mahkemelerin Yükselişi(Yasamanın Gerileyişi ve Hukuk Üzerine), eski bir avukat, yargıç ve tarihçi olan Jonathan Sumption tarafından kaleme alınmış, Türkçe’ye Anıl Aygen tarafından kazandırılmıştır. Eser, LYKEION Yayıncılık tarafından 2021 yılı ocak ayında  basılmıştır.

Mahkemelerin Yükselişi isimli eserin tanıtım bülteni 

“Yargıçlardan kanunları yorumlamaları beklenmekte, ancak onlar giderek artan bir şekilde kanun koyucu gibi davranmaktalar.

Son birkaç on yıldır, dünyanın her yerindeki yasama organları tıkanıklıktan muzdarip. Demokrasilerde yasalar ve politikalar yapılır yapılmaz kaldırılmakta. Görünen o ki yasama meclisleri ilerleme veya fikir birliği sağlayamamakta; dahası mahkemeler seçilmişlerin almış olduğu kararları sıklıkla bozmaktadırlar.

Etkin siyasilerin yokluğu karşısında, pek çok kişi, siyasi ve ahlaki sorunların çözümünde mahkemelerden medet ummaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’taki Yüksek Mahkemelerin veya Strazburg’daki Avrupa Mahkemesinin kararları tartışmayı sona erdiriyor gibi görünse de bölünme ve tartışmalar azalmamakta. Esasen, demokratik hesap verebilirliğin yokluğu radikalleşmeye yol açmaktadır. Yargı erkinin altından kalkamayacağı kadar iş üstlenmesi, siyasilerin eksikliklerini gidermeye yetmemektedir. Bu durum özellikle insan hakları alanında akut hale gelmiş durumda. Örneğin, kürtaj ve mahkumların oy kullanma hakları konularında kim karar vermeli? Seçilmiş siyasiler mi yoksa atanmış yargıçlar mı?

İlk olarak 2019 senesinde BBC Reith Derslerinde ortaya konan görüşlerini genişleten Jonathan Sumption, bazı sorunları siyasilere geri döndürmenin zamanının geldiğini savunuyor.”

Yazar Jonathan Philip Chadwick Sumption Hakkında

Jonathan Philip Chadwick Sumption, Lord Sumption , 9 Aralık 1948 tarihinde doğmuştur. Eski bir avukat olan İngiliz yazar, ortaçağ tarihçisidir ve 2012 ile 2018 yılları arasında Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesinde yargıç olarak görev yapmıştır. Zorunlu emeklilik gereğince 70 yaşına ulaştığında 9 Aralık 2018 tarihinde yüksek mahkemeden emekli olmuştur. Yüz Yıl Savaşlarını anlatan eseri ile tanınmaktadır. Avukatlık yaptığı yıllarda The Guardian Gazetesi tarafından , yılda bir milyon poundun üzerinde para kazanan avukatlar arasında gösterilmiştir. Sumption, Fransızca ve İtalyanca’yı akıcı bir şekilde konuşmakta, İspanyolca, Hollandaca, Portekizce, Katalanca ve Latince’yi de orta düzeye bilmektedir. Yayınlanmış birçok eseri yanında 2021 yılında Kriz Zamanında Hukuk isimli eseri kaleme alarak yayınlamıştır. Hukuka katkıları nedeniyle hakkında yazılmış kitaplar da bulunmaktadır. Covit19 nedeniyle yapılan kısıtlamalar karşısında insan hakları savunucularını sessiz kalmakla eleştirmiştir.

Klasik Roma Hukukunda Dos’un Tesisi

0
Klasik Roma Hukukunda Dos'un Tesisi
Klasik Roma Hukukunda Dos'un Tesisi

Klasik Roma Hukukunda Dos’un Tesisi isimli eser Roma Hukuku Profesörü Mehmet Kudret Ayiter tarafından 1958 yılında yazılmıştır. Eser, 250 sayfadan oluşmaktadır.

Klasik Roma Hukukunda Dos'un Tesisi
Klasik Roma Hukukunda Dos’un Tesisi isimli eser ilk olarak 1958 yılında basılmıştır. 
Dos Kavramı

Roma Hukukunda ‘Dos’; kadının evlilik nedeniyle kocanın mülkiyetine getirdiği mamelektir. Taraflar arasındaki evlilik nedeniyle oluşacak masraf ve giderlere katkıda bulunmak amacıyla kadın tarafından kocaya verilen mamelek dos’tur. Dos tesisi koşullarının belirlenmesinde, nişanlanma ve evlilik hakkındaki hükümlerin birlikte tartışılması zaruret arz etmektedir. Dos olarak tesis olunabilecek malların belirlenmesi, Roma Hukuku sistemindeki mal çeşitleri ve bu mallara uygulanan hukuki rejimler ile mülkiyet ve zilyetlik kavramlarının irdelenmesini gerektirmektedir. Evliliğin geçerli olup olmadığı Dos’un tesisi bakımından önemlidir.

Mehmet Kudret Ayiter

 

Klasik Roma Hukukunda Dos’un Tesisi 

Klasik Roma Hukukunda Dos’un Tesisi, Kudret Ayiter’in doçentlik tezidir. Bu araştırması ile Roma Özel Hukuku alanında derinleşme amacı taşıdığını göstermiş olan Ayiter, ilerleyen yıllarda Roma Hukukunun Türkiye’deki önemli temsilcilerinden biri haline gelmiştir. Dos Tesisi, konusundaki araştırması, Roma Özel Hukuku, Eşya Hukuku, Borçlar Hukuku ve Miras Hukuku gibi değişik alanlarla birlikte değerlendirilmiş, konuyla ilgili problemler de tartışılmıştır.

Mehmet Kudret Ayiter, eserinde, ‘Dos’ tesisi bakımından önem taşıyan hukuki konuları araştırmış ve konuyla ilgili kavramları kitabına dahil etmiştir. Eser, Klasik Hukuk Dönemi’ni konu almış, Klasik Hukuk Dönemi öncesinde ortaya çıkan Dos’a ilişkin  önceki düzenlemeleri de incelemiş, klasik dönem öncesi ve sonrası için karşılaştırma yapmak imkanını da sunmuştur.

Roma Hukuku Dersleri Aile Hukuku - Kudret Ayiter
Roma Hukuku Dersleri Aile Hukuku – Kudret Ayiter – 1960

Klasik Roma Hukukunda Dos’un Tesisi, giriş bölümünden sonra iki bölüm halinde hazırlanmıştır. Kitabın birinci bölümü ‘Klasik Roma Hukukunda Dos Tesisinin genel Hükümleri’ başlığını taşımakta; ‘Dos’ ve Evlilik’, ‘Onera matrimonii’ ve ‘Dos necessaria’, ‘Tesis eden kişiler bakımından Dos’un çeşitleri’ ve ‘Dos olarak verilebilen mallar’ incelenmiştir.

Kitabın ikinci bölümü, ‘Klâsik Roma Hukukunda Dos Tesisinin Çeşitleri’ başlığı altında, ‘Dotis datio’, ‘Dos Tacita’, ‘Dos olarak verilen mallar üzerindeki mülkiyet hakkı problemi’, ‘Dotis dictio’, “Promissio dotis”, ‘Legatum Dotis constituendae Causa’ ve ‘De pactis dotalibus’ konuları işlenmiştir.

Ayiter, tez çalışması olan araştırmasını “Dos’un tesisi konusuna” münhasır kılmaya gayret etmiş, Dos olarak verilen malların mülkiyet hakkının hangi durumda kime ait olacağı konusunu da incelemiştir.

Kudret Ayiter Armağanı
Mehmet Kudret Ayiter’in Diğer Eserleri 

Roma Aile Hukuku PDF Versiyonu 

Modern Özel Hukuka Giriş Olarak Roma Özel Hukukunun Ana Hatları

Paul Koschaker ve Ankara Üniversitesi’nde Roma hukuku dersleri (Alm. Paul Koschaker und der Unterricht des Römischen Rechts an der Universität Ankara)

Roma Hukuku Dersler, Aile Hukuku, Ankara, 1960 (2. baskı 1963)

Medeni Hukukta Tasarruf Muameleleri. Ankara 1953

Bestellung der ‘Dos’ im klassischen Römischen Recht (doçentlik tezi, 1955).

Noch einmal Papyri, Michigan VII, 434 (Inv. Nr. 508, 2217), Annales Fac. de Droit d’Istanbul 3 (1954) 79-89.

Rylands Papyri (Inv. Nr. 612), Annales Fac. de Droit d’Istanbul 3 (1954) 79-89.

Aestimario dotis e compara vendita come concetti di interpretazione tra i giuristi classici, Annales de l’Universite d’Ankara 6 (1954/55), 81-148.

Höchstmaß bei Dosbestellungen im römischen Recht und übermäßige Schenkungen nach der Lex Cincia, Annales Fac. de Droit d’Istanbul 4 (1956) 204-213.

Einige Bemerkungen zum domicilium ‘des, filius familias’ im römischen Recht, Studi Emilio Betti, 2. cilt (Milano 1962) 73-84.

D.20.4.9.3 und einige Bemerkungen über Sextus Caecilius Africanus, Studi Giuseppe Grosso, 2. cilt (Torino 1968) 13-32.

The asestimatum contract, Maior viginti quinque annis. Essays ın commem. Inst. for Legal History Univ. Uttrecht, Assen 1979. 22-29.

Alcuni appunti sulla dotis datio ante nuptias, Studi Cesare Snfilippe, 4. cilt (Catania 1983), 49-57.

Systematisches Denken und Theorie im Römischen Recht, Studi Arnaldo Biscardi, 1. cilt (Milano 1983), 9-21.

Attorno alcuni testi del legatum dotis constituendae causa, ‘MNHMH’ Georges A. Petropoulos, 1. cilt (Atina 1984), 225-230.

Frigya kaya mezarlarının merdiven ve basamakları (Alm. Treppen und Stufen bei phrygischen Felsdenkmälern), Studien zur Religion und Kultur Kleinasienes, Festschrift für F. K. Dörner, I. cilt (Leidon 1978), 99-106

Vedat Ahsen Coşar ile Röportaj – 2.Bölüm

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar ile yargı sistemi, hukuk ve adalet anlayışı, yargının sorunları, barolar ve hukuk eğitimi üzerine bir röportaj gerçekleştirilmiştir. Röportajın ikinci bölümünü takdim ediyoruz.

Hukukbook: Avukatlık sınavı hakkında nasıl bir politika belirlenmelidir?

Vedat Ahsen Coşar: Sınav sorunundan önce bununla son derece ilgili olan ve Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında gelen, genelde “eğitim”, özelde “hukuk eğitimi” üzerinde durmak gerekir. Ben eğitim konusunda uzman olan bir kişi değilim. Akademisyenlik kimliğim ve kariyerim de yok. Bununla birlikte, her ikisi de üniversite tahsili yapmış iki çocuk sahibi bir babayım.

Vedat Ahsen Coşar ile Röportaj -1.Bölüm

Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Siyasal Bilimler Fakültesinde on dört yıl İngilizce okutulan “Introduction to Law/Hukuka Giriş”, üç dört sömestr “Public Law/Kamu Hukuku”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesinde birkaç sömestre “Adli Yazışmalar ve Hukuki Metinler”, üç yıla yakın “Avukatlık Hukuku” isimli seçimlik dersleri verdim. Altı yıl Ankara Barosu, üç yıl Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptım. Kırk üç yıldır eylemli olarak avukatlık mesleğini icra ediyorum. Bu konumum ve yürüttüğüm görevler nedeniyle çok sayıda öğrencinin ve stajyerin yetiştirilmesinde emeği olan, genel olarak ülkemizdeki eğitim ve öğretim, özel olarak hukuk eğitimi konusunda yaşayarak, tecrübe ederek, uygulayarak az ya da çok fikir sahibi olan bir kişiyim.

Ezbere Dayalı Eğitim Sistemi Terkedilmelidir

Benim kişisel tespitlerime ve gözlemlerime göre, ülkemizde sadece hukuk fakülteleri öğrencileri değil, diğer fakültelerde okuyan öğrencilerin çok büyük bir kısmı da, üniversite eğitimi ve öğrenimi yapabilmek için gerekli alt yapıya ve donanıma sahip değildirler. Zira orta ve lise eğitimi ve öğretimi, öğrencileri üniversiteye hazırlama konusunda son derece yetersizdir. Buna göre, Türkiye’de asıl çöken ve kimlik bunalımı içinde olan ilk-orta-lise eğitimi olmakla, öncelikle bu eğitim aşamalarının yeniden yapılandırılması gerekir.

Gerek dershanelere ihale edilmiş olan, gerekse okullarda uygulanan eğitim sistemi, teste ve ezbere dayalı bir sistemdir. Bu sistem bütünüyle öğrencilerin test sorularını daha hızlı ve doğru cevaplandırma becerilerinin geliştirilmesi üzerine kuruludur. O nedenle, ivedilikle mevcut sistemden vazgeçilmesi, tümevarımcı Sokratik bir modele, yani araştırma, sorgulama, analiz, eleştiri yapabilme becerilerinin, yanı sıra sözlü ve yazılı anlatım yeteneklerinin geliştirilmesi üzerine kurulu bir modele geçilmesi, eskiden olduğu gibi lise eğitimine lise bitirme/bakalorya sınavının getirilmesi gerekir. İlk-orta-lise eğitim ve öğretim modeli ile programı böyle olmadığı içindir ki, günümüzde tamamen ezber üzerine kurulu bir programdan geçen ve yanı sıra teste dayalı üniversite giriş sınavlarına göre eğitilen ve fakültelerinde yapılan sınavlarda da teste tabi tutulan gençler, gerek öğrenimleri boyunca, gerekse üniversiteden mezun olduktan ve mesleklerini icra etmeye başladıktan sonra “daha zayıf yazmakta” ve “daha kötü konuşmaktadırlar.

Sokratik Modele Geçilmeli

O nedenle, soruna önce ilk-orta-lise eğitiminden başlanılması, bu eğitim ve öğrenim süreçlerinin ezbere dayalı eğitim modelinden arındırılması, tartışmalı, analitik, tümevarımcı Sokratik bir eğitim ve öğretim modeline göre programlanması gerekir.

Zira ve ancak bu suretle ilk-orta-lise eğitimini tamamlayan öğrenciler, üniversitede verilecek dersleri anlayabilecek, algılayabilecek, hazmedebilecek bir düzeye gelebilirler.

Birey Olmayı Öğrenmeliyiz

Hepimizin iyi bildiği üzere, üniversitelerin geleneksel işlevleri, öğrencilerin kültür miraslarını tanımalarını, kendi zihinsel ve yaratıcı becerilerini kavramalarını, onların insan olarak sorumluluklarını bilen kişiler olarak, yani birer birey olarak yetişmelerini sağlamaktır. Üniversitelerin bu işlevlerini yerine getirebilmeleri için her şeyden önce özgür, özerk ve bağımsız olmaları gerekir. Bu ise, ancak özgür, bağımsız, özerk üniversiteler ve buralarda görev yapan aynı niteliklere sahip akademisyenler eliyle mümkün olur. Esasen üniversite bilimsel çalışma yapılan yer, bilim de özgürlük olmakla ve buna ihtiyaç duymakla, ister öğrenci, isterse akademisyen olsun, üniversite mensubu olmak özgür düşünceyi savunan bir birey haline gelmek, itaat ve biat etmenin, birilerine kulluk yapmanın, müritliğin yerine, bağımsız, özerk, özgür kişiliği koymak, özetle birey olma sürecini tamamlamak demektir. Esasen toplumsallaşabilmenin asgari koşulu da birey olma sürecini tamamlamayı gerektirir. Bizim daha hala çocuk toplum olmamızın, yetişkin insanlar toplumu olamamamızın nedeni, çoğumuzun birey olma sürecini tamamlayamamış olmamız ve dolayısıyla birey olamamamızdır.

Hukuk Fakültesine Sadece Lisans Mezunları Girebilmeli

Yine üniversite eğitimi, sadece bir diploma ve meslek sahibi olmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda, kişinin kendisini her yönden geliştirmesi, oldurması demektir. Bunu yapabilmesi için her bir öğrencinin, sinemaya, tiyatroya, operaya, konserlere, sergilere, müzelere gitmeyi, kitap ve gazete okumayı bir alışkanlık ve zevk haline getirmesi gerekir. Zira bütün bunlar özelde bireysel gelişimin, genelde üniversite eğitiminin ayrılmaz birer parçası ve tamamlayıcısıdır.

Hukukbook:  Sayın Coşar, Hukuk Fakülteleri özelinde neler yapılmalı?

Vedat Ahsen Coşar:  Soruna hukuk eğitimi ve öğrenimi yönünden yaklaşıldığında, yukarıda ifade edilenlere ek olarak şunları söylemek gerekir: Hukuk fakültelerine öğrenci kabulü, doğrudan fakültelerin kendilerinin yapacakları sınava bırakılmadır. Bu sınav, test usulü değil, hukuk öğrenimi yapmaya aday olan öğrencide bulunması gereken sözlü/yazılı anlatım yeteneğini, genel kültür düzeyini, analiz-sentez yapma, sorun çözme becerilerini ölçecek ve değerlendirecek biçimde yapılmalıdır. Fakülteye giriş için asgari puan/taban puan uygulaması getirilmelidir. Hukuk fakültelerini ikinci fakülte haline getirmek, yani herhangi bir alanda lisans öğrenimi tamamlamış olanları hukuk fakültelerine kabul etmek yönüne gidilmelidir. Böyle bir düzenleme, pek çok kişi gerek zaman yönünden, gerekse ekonomik nedenlerle ikinci bir tahsili göze alamayacağı ve sadece avukat, yargıç, savcı, akademisyen olmayı pozitif bir hedef olarak seçenler hukuk fakültesine gideceği için beraberinde kaliteyi getirecektir. Bu düzenlemenin bir diğer yararı da, yukarıda sözü edilen meslekleri icra etme yaşının yukarıya çekilmesini ve buna bağlı olarak bu mesleklere olgun ve nitelikli kazanımlar getirilmesini sağlamasıdır.

Türkiye’nin En İyi Hukuk Fakülteleri Sıralaması

Hukukbook: Peki, hukuk fakültesi müfredatına ne diyorsunuz? Ayrıca mezuniyet sonrası her mezun peşinen mesleğe kabul edilmeli mi?

Vedat Ahsen Coşar:  Mezuniyet sonrasında avukatlık, hakimlik, savcılık gibi klasik mesleklerin icra edilebilmesi için mutlaka sınav getirilmelidir. Bu sınav, hukuk fakültelerindeki eğitime kalite standardı getireceği gibi klasik mesleklerin icra edilmesinde de kalite bütünlüğü sağlayacaktır.

Yine hukuk fakültesi sayısının disipline edilmesi, ihtiyaç kadar fakülte açılması, hukuk fakültelerine alınacak öğrenci sayısının ihtiyaca göre belirlenmesi ve mutlaka azaltılması gerekir. Hukuk fakültelerinin sahip olması gereken fiziki koşullar ile gerekli diğer standartların önceden tespit edilmesi, bu standartlara sahip olan üniversitelere Türkiye Barolar Birliği’nin ve hukuk fakültesinin açılacağı il barosunun görüşü de alınmak suretiyle hukuk fakültesi açma izni verilmesi, mevcutlar üniversitelerden kendilerini bu standartlara uydurmalarının istenilmesi, bunu sağlayamayanların ise kapatılması gerekir.

Hukuk fakülteleri programlarında yer alan gerek klasik, gerekse yeni ve değişik disiplinler, büyük sınıflarda veya amfilerde, “takrir/hocanın hitabeti” yöntemi ile ve tamamen ezbere dayalı bir modelle öğrencilere sunulmakta, sınavlar da bu modele uygun biçimde yapılmaktadır. O nedenle ve öncelikle, uygulanmakta olan mevcut bu sistem sür’atle terk edilmeli, bunun yerine küçük sınıflarda, öğrencilerin müzakere ve dava becerilerini, mütalaa verme tekniklerini geliştirmeye elverişli, tartışmalı, bol seminerli, tümevarımcı Sokratik yöntem ile bunları destekleyen “Moot Court/Kurgusal Duruşma” yarışmalarını kapsayan interaktif bir eğitim ve öğretim modeli ikame edilmek suretiyle rekabetçi bir ortam yaratılmalı, akademik çalışmalar destekleyici, araştırmaya yönelik bir şekle dönüştürülmeli, sınavlar yazılı ve sözlü olarak iki dereceli olarak yapılmalı, test sınavları kaldırılmalı, fakülteler ile baroların işbirliği yapmak suretiyle fakültede iken staj uygulamasının başlatılması gerekir.

Yine mevcut hukuk fakültelerinin ve bu fakültelerdeki öğretim üyelerinin performanslarının değerlendirilmesinde bir ölçü ve aynı zamanda şeffaf bir yönetimin de gereği olan, son beş yılın yargıçlık ve savcılık sınav sonuçları, Adalet Bakanlığı tarafından mezun olunan üniversite/fakülte ismi de belirtilmek suretiyle kamuoyuna açıklanmalıdır.

Hukuk Fakülteleri Öğrenci ve Profesör Sayıları

Hukukbook: Barodaki ve Adliyedeki Staj eğitimini yeterli buluyor musunuz? Mevcut düzenlemelerle kalite artırılabilir mi? Neler yapılmalı?

Vedat Ahsen Coşar: Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana gibi mali imkanları geniş olan, avukat malzemesi zengin olan barolar bu alanda diğer barolara göre daha iyiler. Stajda önemli olan husus, stajyerlerin fakülteden edinerek getirdikleri bilgiyi pratikte kullanma becerilerini geliştirmek, bu bilgileri somut olaya uygulamak suretiyle somut olayı nasıl çözeceklerini öğrenmelerini sağlamaktır. Staj eğitiminde bütün bunlar yapılmakla birlikte, bizim eğitim sistemimizin etkisiyle bunun tam olarak yapılmadığı, yapılamadığı kanısındayım. Bunu mevcut yönetimleri eleştirmek için söylemiyorum, benim dönemimde de böyle olduğunu ifade etmek için ve bir öz eleştiri olarak söylüyorum.

Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde, yönetim olarak biz Ankara Barosu’nda “Hukuk Fakülteleri ile İletişim ve İşbirliği Kurulu” kurmuştuk. Bu kurul aracılığıyla sömestre ve yaz tatillerinde çok sayıda hukuk fakültesi öğrencisine mahkemelerde ve avukat yanlarında 15’er günlük staj yapma imkanı sağladık. Bu son derece yararlı bir uygulama oldu. Öğrenciler baroyla tanıştılar, baroyla aralarında sıcak bir bağ ve köprü oluştu. Ne yazık ki, bu kurul, bizden sonraki yönetimler tarafından işletilmedi. Yeri geldi bir kez daha ifade edeyim: ben stajın fakülte aşamasında başlamasından yanayım.

Hukukbook: Avukatlık sınavı getirilmeli mi? Tecrübelerinize göre baroların bu konuda ne düşündüğünü söyleyebilir misiniz?

Vedat Ahsen Coşar:  Türkiye Barolar Birliğinin, Ankara Barosu, İstanbul Barosu başta olmak üzere neredeyse tüm Baroların karşı koymalarına, yargıçlık ve savcılık mesleklerine sınavla kabul yapılmasına rağmen, avukatlık sınavının kaldırılmış olması, ne yazık ki son derece yanlış ve avukatlık mesleğinin aleyhine olmuştur. Sadece avukatlık mesleğinin aleyhine olmamış, aynı zamanda anne babaların, öğrencilerin ve iş sahiplerinin de aleyhine olmuştur. Zira avukatlık mesleğine sınavla kabul sistemi, hem öğrencileri kalitesiz, niteliksiz, yetersiz hukuk fakültelerinden, hem de yurttaşları, yani iş sahiplerini kalitesiz, niteliksiz, yetersiz avukatlardan koruma amacına yönelik olmakla, bu amaca hizmet etmekle bir güvence ve kalite ölçme sistemidir. Sınavın kaldırılması ile bu güvence ve kalite ölçme aracı yok edilmiştir. O nedenle, avukatlık sınavının ivedilikle uygulamaya konulması gerekmektedir. Kaldı ki, avukatlık sınavının kaldırılmasına ilişkin yasal düzenleme, Anayasa Mahkemesi tarafından yıllar önce iptal edilmiş olmakla, bu sınavın yeniden getirilmesi konusunda yasal düzenleme yapmak TBMM yönünden anayasal bir zorunluluktur.

Önemli bir diğer husus, bugün Türkiye’de mevcut hukuk fakültelerinin tamamında, daha hala yargıç ve savcı yetiştirme anlayışına göre hukuk eğitimi yapılıyor olmasıdır. Oysa yargılama faaliyeti, yargının kurucu unsuru olan yargıcın, savcının, avukatın birlikte ürettikleri, yarattıkları, yürüttükleri kolektif bir faaliyettir. Dahası, yargılama faaliyetini demokratikleştiren unsur, avukat ve savunma olmakla, demokratik bu işleyişin sağlanması, ancak ve ancak bu görevin hiçbir engelleme ve tehdit olmaksızın yapılabilmesiyle mümkündür.

Hukuk fakültelerinin sürdürdükleri eğitim modelini gözden geçirmeleri, bu bağlamda avukat yetiştirmeyi de esas alan bir modele geçmeleri gerekir. Bu modelin bugünkü aşamada asgari koşulu Avukatlık Hukukunu seçimlik ders olmaktan çıkarıp esas ders haline getirmektir. Kaldı ki Avukatlık Hukuku sadece avukatın hukuku olmayıp, aynı zamanda yargıcın, savcının da hukukudur. Zira Avukatlık Hukuku, yani avukatın hukuku ve bu hukukun önemi ve işlevi konusunda yeterince bilgi sahibi olmayan yargıç ve savcı yürüttüğü asli görevi de eksik yürütecek, vatandaşın hukukunu korumakla görevli avukatın haklarını kullanması konusunda yardımcı olmayacak ve sonuç itibariyle adaleti tam olarak tesis edemeyecektir.

Hukukbook: Baroların düzenlemiş olduğu etkinlik, toplantı, protesto, eylem ve işlerde avukatların yüksek katılımını sağlamak için neler yapılmalı?

Vedat Ahsen Coşar: Bu hususta hem barolara hem de avukatlara düşen görev ve sorumluluklar vardır. Düzenlenen etkinlik, toplantı, panel ve sempozyumların kaliteli olması, kaliteyi sağlamak için bunların konularının iyi seçilmesi, konuşmacılarının yetkin olması, hep aynı görüşteki kişilerin değil, farklı görüşteki kişilerin konuşmacı olarak davet edilmeleri gerekir. Zira kalite, her zaman ve her yerde davet edicidir, tahrik edicidir. Bunu sağlamak baroların görevidir.

Bu konuda iki örnek vermek isterim. Ankara Barosu’nun her iki yılda bir düzenlediği Uluslararası Hukuk Kurultayları vardır. Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum yıllarda, bu konuda üç kurultay düzenlendi. Feminist Hukuku’nun, Anayasa Hukuku’nun, Bilişim Hukuku’nun, Arabuluculuk Kurumunun, Court Management/Adliye Yönetimi gibi değişik disiplinlerin ve kurumların ele alındığı bu üç kurultaya da ilgi ve katılım çok fazla oldu. Yine benim Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde Sağlık Hukuku, Spor Hukuku üzerine düzenlediğimiz etkinliklere ilgi ve katılım da oldukça fazlaydı. Benim başkanlık dönemimde Ankara Barosu’nda bir “Felsefe Kulübü” kurduk. Bu kulübün hemen her ay felsefe üzerine düzenlediği etkinliklerde Ankara Barosu Eğitim Merkezi Konferans Salonu’nda oturacak yer bulunmazdı. Yine bu dönemde kurduğumuz “Sinema Kulübü”nün gösterimlerine ilgi ve katılım da çok yüksekti.

Avukatlar Katılımcı ve Sorumluluk Sahibi Olmalı

Yönetimle İlgileniniz” Bu maksim Perikles’e ait. Yani bir yönetenin/hükümdarın, yönetilenlere yönelik bir çağrısı bu. Avukatların da bu çağrıya uyması, meslek kuruluşları olan barolarına katkı yapması, barolarının düzenlediği etkinliklere katılması, bu konuda sorumluluk alması gerekir. Aksi durumda, yani avukatların ekseriyetinin yönetimle ilgilenmemesi durumunda, bir azınlık, üstelik niteliksiz bir azınlık duruma hakim olur ve çoğunluğa hükmeder. Bu takdirde avukatların yönetimden şikayetçi olmaya herhalde hiçbir hakkı da olmaz.

Onun için avukatların “baro bizim için ne yapıyor” diye baroyu değil, “biz baro için ne yapıyoruz” diye kendilerini sorgulamaları gerekir. Bu da, bu konuda avukatlara düşen görevdir.

Aynı hususları protesto konusunda da söylemek gerekir. Ama bu tarz eylemlerin doğru zamanda  ve haklı konularda yapılması, popülizmden uzak durulması, birilerinin kişisel şovuna dönüştürülmemesi gerekir.

Hukukbook: Mevzuat değişikliklerinde barolar hangi rolü ve etkinlikleri gerçekleştirebilir?

Vedat Ahsen Coşar: Mevzuat konusunda baroların kuyrukçuluk yapmaması, yani her şey olup bittikten sonra tavır almak yerine ön alması, liderlik yapması, mevzuat taraması yapmak suretiyle bu konuda önceden önerilerde bulunması gerekir. Ama bunun için de ülkede, hukuka, hukukçuya, hukuk kuruluşlarına, onların görüş, düşünce ve eleştirilerine önem ve değer veren bir siyasi iktidar olması gerekir.

Hukukbook: Kentsel dönüşüm, kadın hakları, doğa hakları ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri gibi sorunların çözümünde baroların nasıl bir görevi ve sorumluluğu olduğuna inanıyorsunuz?

Vedat Ahsen Coşar: Bütün bu konularda elbette barolara düşen önemli görevler ve sorumluluklar vardır. Baroların bu konulardaki en başta gelen görevi kamuoyunu aydınlatmak, bu konularda toplumsal bir farkındalık yaratmak, gerektiğinde davalar açmak, açılmış olan davaları takip etmektir. Gazetelerden, Twitter‘dan takip edebildiğim kadarı ile bunları yapan, hem de iyi yapan barolar var. Aydın Barosu var mesela. Sakarya Barosu var mesela. Ankara, İstanbul Baroları da var. Ama bu barolar bana göre çok daha kısıtlı imkanları ve bütçeleri olan Aydın ve Sakarya Baroları kadar bu konularda aktif ve hareketli değiller.

Hukukbook: Avukatların yaşadığı yargısal sorunlarda baroların görevi ve sorumluluğu nedir? Barolar bu görevlerini yapıyorlar mı?

Vedat Ahsen Coşar: En başta gelen görev ve sorumlulukları, avukatların ve avukatlık mesleğinin arkasında durmalarıdır. Mesleğe, meslektaşlara sahip çıkmalarıdır. Baroların hemen hepsi bu konularda son derece duyarlıdır. Sanıyorum hemen her baroda “Avukat Hakları Merkezi” var.  Bu merkezler aracılığı ile avukatların yaşadıkları yargısal sorunları baro yönetimleri takip etmekte, meslektaşlarının haklarına ve mesleğin onuruna sahip çıkmaktadırlar.

Hukukbook: Avukatların yaşadığı mali sorunların çözümü için neler yapılabilir?

Vedat Ahsen Coşar: Avukatlık mesleği burjuva/kent toplumunun mesleğidir. Zira avukatın bütün sermayesi bilgisinden, zamanından ve çevresinden ibarettir. Bilgi ve zaman kent toplumunda değer ifade eder. Bizim gibi feodal özellikleri fazlaca olan toplumlarda, ne yazık ki bunlara çok fazla önem ve değer verilmez. Öyle olduğu için de “Avukat olarak ne yaptın ki, iki üç dilekçe yazdın, duruşmada üç beş söz ettin” diye avukatın emeği, mesaisi, bilgisi küçümsenir.

Bu yönden bakıldığında, avukatların mali sorunlarının çözümü için Türkiye’nin kent toplumu olması, buna bağlı olarak toplumda bir hukuka aidiyet bilincinin yerleşmesi, yani Türkiye’nin bir hukuk devleti olması, bilginin ve zamanın günümüzün en önemli sermayesi olduğunun toplumca kavranılması, halkın ekonomik durumunun düzelmesi, refah düzeyinin yükselmesi, satın alma gücünün artırılması gerekir. Bunlar olmadan, avukatların mali durumunun düzelmesi bence mümkün değildir.

Ben Ankara Barosu Başkanı olduğumda, avukatlara hem gelir temin etmeleri, hem de bilgi ve deneyimlerini artırmaları için “Vasilik Kütüğü”, “Kayyımlık Kütüğü”, “Bilirkişilik Kütüğü” gibi kütükler oluşturmuş, hakimlerle ve Komisyon Başkanıyla görüşmek suretiyle bu görevlere atanacak kişilerin bu kütüklere kayıtlı olan, eğitimden geçirilmek suretiyle sertifikalı yaptığımız avukatlar arasından seçilmesini sağlamıştım. Buna benzer projeler, daha da geliştirilmek, çeşitlendirilmek suretiyle uygulamaya konulabilir.

Yürürlükteki Avukatlık Yasası ile ölü doğan avukatlık ortaklıkları, Avukatlık Yasası yeniden düzenlenmek suretiyle şirketleşmenin yolu açılabilir, işçi avukat yapısı kaldırılır, şirkette çalışan tüm avukatların şirket ortağı olmaları, hem şirket gelirinden pay almaları, hem de fiili çalışmalarının karşılığını almaları sağlanabilir.

Hukuk sigortası sistemi getirilebilir ve bu sigorta aracılığıyla avukatlara iş imkanı sağlanabilir. İşçi avukat deyimini kullanmak istemiyorum, ama bu bir olgu. Bu şekilde çalışan avukatların hakları güvence altına alınabilir, bu konuda avukatlık mesleğine ve onuruna yakışan bir taban ücret getirilebilir. Ben Ankara Barosu Başkanı olduğumda böyle bir düzenleme yapmıştık, ancak bir avukat arkadaşımızın açtığı dava sonunda idari yargı bu düzenlemenin iptaline karar verdi. Ki bu karar, bana göre son derece hatalı bir karardır. Zira mesleğin onurunu, meslek mensuplarının haklarını korumak baroların en başta gelen görevidir. Bu yöndeki düzenleme de, doğrudan bununla ilgilidir.

Bunun dışında, özellikle meslekte tutunamayan gençlere, ben avukatlığa başlarken hakim olan rahmetli babamın bana yaptığı tavsiyesini hatırlatmak isterim.  Rahmetli babam bana şöyle demişti ‘eğer bir gün mali yönden zora düşersen avukatlık mesleğini derhal bırak, çünkü avukatlık mesleği suistimale son derece uygun bir meslektir, git pazarda limon sat, ama avukatlık yapma.” Zira zaruret içerisinde mesleğini icra ederse insan, mesleğine ihanet edebilir. Onun için Sait Faik “mesleğe ihanetle başlar her şey” demiştir. Zira meslek sahibi olanlar için pek çok şey mesleğe ihanet ile başlar, mesleğine ihanet eden insan giderek ülkesine, meslek örgütüne, arkadaşlarına, dostlarına da ihanet eder.

Hukukbook: Barolar, Mevcut düzenlemeler çerçevesinde Asgari Ücret Tarifesine uyumun sağlanması konusunda ne gibi çalışmalar yapabilir?

Vedat Ahsen Coşar: Bu konuda baroların denetim mekanizmasını ciddi şekilde çalıştırması, şikayetler olduğunda disiplin hükümlerini ödünsüz olarak uygulaması gerekir. Ama bu konuda en büyük görev ve sorumluluk avukatlara aittir.  Avukatların mesleki dayanışma gereği olarak ve haksız rekabete neden olmamak için, tarifenin altında iş almamaları, meslektaşlarının haklarına saygılı olmaları, bu konuda meslek etiğine bağlı hareket etmeleri, bu terbiyeyi ve kültürü edinmeleri gerekir.

Hukukbook: Geçmişteki tecrübelerinize dayanarak soruyoruz, barolar, siyasetle mesafesini kendi görev ve sorumluluk dengesi içinde dengeli bir şekilde götürebiliyorlar mı? Baroların hukuk, siyaset ve hizmet politikası nasıl olmalıdır? Mevcut sıkıntılar çerçevesinde cevap verebilir misiniz?

Vedat Ahsen Coşar: Genel olarak götürüyorlar. Bir kaç istisna dışında götürüyorlar. “İnsan siyasal bir hayvandır” diyor Aristo. Bu bağlamda, insanların, onların oluşturduğu yapılar olan sivil toplum kuruluşlarının, baroların ve diğer meslek kuruluşlarının, siyasetin dışında kalmaları elbette düşünülemez. Zira siyaset kurumu yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla hepimizin hayatını olumlu ya da olumsuz yönde etkiliyor. Bu yönden bakıldığında gerek siyaset kurumu, gerekse yönetim işi elbette ve sadece profesyonel siyasetçilerin tekelinde değildir. Aksine her yurttaşın, her meslek mensubunun, her meslek kuruluşunun ilgi alanı içindedir ve ilgi alanı içinde de olmalıdır.

Daha önce sözünü ettiğim Perikles’in “yönetimle ilgileniniz” özdeyişi bu konuda da geçerlidir. Özellikle meslek kuruluşlarının, baroların siyasetle olan ilişkilerini sürdürürken dikkat etmeleri gereken husus, günlük politikanın dışında kalmak, bir siyasi kuruluşun ön veya arka bahçesi olmamak, böyle bir görüntü vermemek, toplumda böyle bir algı yaratmamak, meslek örgütünü yönetimdeki kişilerin kendi siyasi amaçlarının aracı yapmalarına izin ve imkan vermemektir. Zira meslek kuruluşu olarak baroların öncelikli işlevi ve görevi kendi işini yapması, kendi işini iyi yapması, kendi asli görevlerine odaklanması, üstüne vazife olmayan konulara dahil olmaması, durumdan kendisine vazife çıkarmamasıdır. Orkestra müzik yapar, hastane hastaları tedavi eder. Orkestra hasta tedavi etmeye, hastane de müzik yapmaya kalkarsa işleri berbat eder.

Devletin En Önemli Vasfı Hukuktur

Devletin, devlet kavramının ve kurumunun geçirdiği evreler var. Bekçi devlet, dadı devlet, devlet baba, sosyal devlet, refah devleti ve benzerleri gibi aşamalar var. Günümüzde devletin en önemli vasfı hukuktur. Hukuk devleti olmasıdır. Bu birincisi. İkincisi günümüzün devleti “teknik devlet” olmalıdır. Teknik devlet, vatandaşın günlük yaşantısını kolaylaştıran ve güzelleştiren devlet demektir. Esasen devlet bunun için vardır.

Vatandaşın günlük yaşantısını kolaylaştırmak ve güzelleştirmek işlevi hukuku da kapsar. Zira hukuk olmadan, hukuk devleti olunmadan bunun gerçekleşmesi, teknik devlet olunması mümkün değildir. Buna göre devlet bir hizmet organizasyonudur, yurttaşlarına hizmet etmek için vardır. Yani Hegel’in “kutsal devlet” anlayışı, devleti kutsaması çok ama çok gerilerde kalmıştır. Eğer devleti böyle görürseniz, devleti baba olarak, dadı olarak, bekçi olarak görürseniz ve kutsarsanız, o zaman, o devlete sizi dövmek hakkını, size terbiye etmek yetkisini de verirsiniz.

Teknik devlet-hukuk devleti anlayışında vatandaşlar kendi işlerini kendileri görürler, devlet onların kendi işlerini yapmalarının vasatını hazırlar, her alanda ve konuda standartları tespit eder, bunları takip eder, vatandaşlar arasında eşitliği, adaleti sağlar, iş hayatında haksız rekabete izin ve imkan vermez. Teknik devlet-hukuk devleti vatandaşın huzurunu, güvenliğini, can ve mal emniyetini sağlar. Bağımsız ve tarafsız yargı eliyle en önemli işlevi ve görevi olan adaleti gerçekleştirir.

Siyasi İktidarla Diyalog İçinde Olunmalı

Bütün bunların hayata geçirilebilmesi için öncelikle yapılması gereken, hükumetle, siyasi iktidarla kavga etmek değil, aksine diyalog içerisinde olmayı gerektirir. Ben, gerek Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde, gerekse Birlik Başkanlığı dönemimde “müzakere alanını hiç terk etmedim” ve siyasi iktidarla her zaman medeni bir diyalog içerisinde oldum. Bundan dolayı haksız şekilde suçlandım, eleştirildim, ama doğruluğuna inandığım bu yolda ısrarla yürüdüm.

Benim kendileri gibi düşünmediğimi, siyasi görüşümün farklı olduğunu bilmelerine ve yeri geldiğinde hükümetin tasarruflarını eleştirmeme rağmen, temas ettiğim hiçbir hükumet yetkilisinden olumsuz bir tavır görmedim. Aksine arabuluculuk, avukat stajyerlerinin sağlık güvencesi kapsamına alınmaları, primlerinin Barolar Birliği tarafından ödenmesi ve yine ödenecek sigorta primlerine kaynak olmak üzere vekâlet pulu bedeline %5 oranında artış yapılması, (buna ilişkin yasa teklifi AK Parti İstanbul Milletvekili Kadir Tıngıroğlu tarafından benimle görüşülerek verilmiştir) UYAP’tan avukatların ücretsiz olarak yararlanmaları, UYAP üzerinden tapu, taşıt, nüfus, SGK gibi sorgulamaların avukatlara açılması, Kat Mülkiyeti Yasasında değişiklik yapılmak suretiyle tapuda mesken olarak kayıtlı avukat bürolarının kullanılmasındaki yasal sıkıntının giderilmesi gibi konularda çözüm bulunmuştur.

Staj kredi borçları ile baro aidat borçlarının yeniden yapılandırılması, belediyelerin avukat bürolarından iş yeri açma izni/ruhsatı istemeleri uygulamasına son verilmesi, duruşma salonlarına ve avukatların/yurttaşların önüne monitörlerin yerleştirilmesine izin ve imkan verilmesi, Katma Değer Vergisi Kanunu ile Gelir Vergisi Kanunu arasındaki çelişkili düzenlemeden kaynaklanan ve pek çok meslektaşımızın mağduriyetine neden olan sorunun Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığının 2010/1 sıra no’lu Vergi Denetimi ve Koordinasyonu İç Genelgesi ile çözümlenmesi, Kalem Yönetmeliğinin 45.maddesinde avukatların lehine değişiklik yapılması gibi pek çok sorunun çözülmesinde bu diyaloğun yararı olmuştur. Bütün bu ve başkaca sorunların çözüme bağlanmasında, dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin’in, Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek’in, AK Parti Grup Başkan Vekili Sayın Bekir Bozdağ’ın, Adalet Komisyonu Başkanı Sayın Ahmet İyimaya’nın çok büyük yardımlarını ve desteklerini gördüm.

Şimdi yeri geldiği için bu konuyla ilgili bir anımı da paylaşmak isterim. 2010 yılı Aralık ayı içinde dönemin Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı Talay Şenol ile birlikte o tarihte Başbakan olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyarete gittik. Bizi Başbakanlık Konutunda karşılayan ve ağırlayan dönemin Başbakanıyla yaptığımız bu görüşmede, dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin de vardı. Gündeminin oldukça yoğun olmasına rağmen, bize uzunca bir zaman ayıran Erdoğan ile görüşmemiz son derece sıcak bir atmosferde geçti. Erdoğan bize karşı son derece nazik ve sıcak davrandı. Samimi bir görüşme oldu. Bizi dikkatle dinleyen, söylediklerimize ilgi gösteren Erdoğan bende iyi bir dinleyici izlenimi bıraktı. Bazı genel konular hakkında konuştuktan sonra, Türkiye’nin ve avukatların yeni bir Avukatlık Yasası’na ihtiyacı olduğunu, mevcut yasanın geçen zaman içerisinde büyük ölçüde eskidiğini, Barolar Birliği olarak yeni bir yasa taslağı üzerinde çalıştığımızı, bu taslağın yasalaşması konusunda kendilerinden destek ve yardım talep etmek için geldiğimizi ifade ettim.

Avukatlık Mesleğinin ve Hukuk Eğitiminin Sorunları Herkesin Sorunudur

Avukatlık mesleğine ve hukuk eğitimine dair sorunların sadece baroların ve avukatların sorunu olmadığını, ülkenin önemli sorunlarından birisi olduğunu, her alanda kaliteli ve nitelikli avukatlara ihtiyaç bulunduğunu söyleyen Erdoğan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’nin taraf olduğu davalarda bunun sıkıntısını ülke olarak fazlaca yaşadıklarını ifade etti ve devamla; “Hukuk eğitimini yeniden yapılandırmak, hukuk fakültelerini Anglo-Saksonlarda olduğu gibi ikinci fakülte haline getirmek gerekir. Ben Avukatlık Sınavı’na karşı değilim, aksine avukatlık mesleğine girişin sınavla olması gerektiği düşüncesindeyim. Yeni bir Avukatlık Yasası’nın çıkarılması konusunda her türlü desteği veririm. Ancak bu yasama döneminde olmaz. Meclisin gündemi çok dolu. Muhalefet destek verirse bu yasama döneminde Türk Ticaret Yasası ile Türk Borçlar Yasası tasarılarını kanunlaştırmayı hedefliyoruz. Ondan sonra da Meclis Haziran ayında yapmayı planladığımız seçim sürecine ve tatile girecek. Seçimlerden yine iktidar olarak çıkarsak önümüzdeki yasama dönemi için size her türlü desteği veririm” dedi.

Başbakan, avukatlık sınavının getirilmesi durumunda bunun hukuk fakültesinde halen okumakta olan öğrencileri kapsayıp kapsamayacağı konusunda ne düşündüğümüzü sordu. Ben de cevaben: “bizim isteğimiz kanunun yürürlüğe girer girmez uygulanması, yani halen hukuk fakültesi öğrencilerini kapsaması yönündedir, ama siyasi iradenin tercihinin aksi olması durumunda, buna saygı duymak dışında yapabileceğimiz bir şey olmadığını, hukukta kazanılmış hak dışında beklenen hak diye de bir ilke olduğunu, bu konuda halen hukuk fakültesi öğrencileri için kazanılmış hak durumunun söz konusu olmadığını, ama beklenen hak durumunun söz konusu olabileceğini, zira öğrencinin ben sınav olacağını bilseydim hukuk fakültesini gitmezdim şeklinde düşünebileceğini, bunun da beklenen hak kapsamında kabul edilebileceğini’ söyledim.

Bize zaman ayırdığı ve ilgi gösterdiği için kendisine teşekkür ettik ve ayrıldık.

Avukatlar ve Barolar Kendi Sorunlarının Çözümünde Mutabakat Sağlamalı

Dönemin Başbakanı Erdoğan ile bir daha bir görüşmemiz olmadı. Bunun en başta gelen nedeni, Türkiye Barolar Birliği olarak bizim hazırlamakta olduğumuz yeni Avukatlık Kanunu taslağı üzerinde, kendi aramızda ve dönemin baro başkanları arasında bir mutabakat sağlayamamış olmamız gelir. Mutabakat sağlayamamamızın en başta gelen nedeni, bazı baro başkanlarının “biz AK Parti’ye Avukatlık Kanunu hazırlatmayız” şeklindeki olumsuz tavır ve yaklaşımlarıdır.  Ve hatta bu tavıra, o tarihte Düzce Barosu Başkanı olan Ali Dilber, “Peki AK Parti 30 yıl iktidarda kalsa, biz yeni bir Avukatlık Kanunu için 30 yıl bekleyecek miyiz?” diyerek tepki gösterdi.

Sayın Cemil Çiçek Adalet Bakanı iken “yeni bir Avukatlık Kanunu’nu hazırlayın getirin kanunlaştıralım” dedi, ama aynı yaklaşım o zaman da mevcut olduğu için o dönemde de bir şey yapılamadı. Kendi içinde yeni Avukatlık Kanunu konusunda mutabakat sağlayamamış bir kurum olarak, Başbakan’dan bize verdiği sözü yerine getirmesini istemek üzere görüşmeye gitmek, şahsen bana ters geldiği için, görev yaptığım süre içinde bu konuda bir daha girişimde bulunmadım. O günden bugüne yaklaşık 8 yıl geçti ve biz hala yeni bir Avukatlık Yasası’nın yapılmasını bekliyoruz.

 Evet! Nereden nereye, nerelere geldik!

Bütün bunları baroların da kendilerini “teknik baro” olarak örgütlemeleri gerektiğini ifade etmek için söyledim. Teknik baro avukatların adliyelerdeki işini kolaylaştıran, güzelleştiren barodur. Buna göre, baroların hizmet politikaları da bu anlayışa uygun olmalı, meslekle, meslektaşlarla ilgili olmalı, bu konuda projeler üretmeye, yürütmeye ve uygulamaya yönelik olmalıdır.

Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında Tavsiye Kararı

Hukukbook:  Baro başkanlığı ve Barolar Birliği başkanlığı dönemlerinden örnekler verir misiniz?

Vedat Ahsen Coşar: Ben hem Ankara Barosu Başkanlıklarımda, hem de Barolar Birliği Başkanlığımda bunu yapmaya çalıştım. Aşağıda ayrıca yer vereceğim üzere, duruşma salonlarında avukatların önlerine duruşma tutanaklarını takip edebilmeleri için LCD monitörleri ilk kez Ankara Barosu’nda biz koyduk, bunun için koyduk.  Günümüzde kullanılan akıllı avukatlık kimlik kartlarını, avukatların adliye girişlerinde polisle muhatap olmadan turnikelerden geçerek rahat şekilde giriş yapmalarını, bu kartları UYAP’a entegre etmek suretiyle adliyelere gitmeden dava açabilmelerini, dilekçelerini gönderebilmelerini, harç, bilirkişi ücreti yatırabilmelerini bu amaçla biz icat ettik.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin ortaklıklarından olan ve “Gazilere ve Şehitlere” yardım amacıyla kurulan TürkTrust şirketiyle 15 Aralık 2010 tarihinde bağıtladığımız sözleşme ile ‘elektronik imza’ üretimine bunun için geçtik. 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu’na uygun nitelikte elektronik imza ve mobil imza uyumlu kimlik tanıma sisteminin kurulumunu bu amaçla biz sağladık, bunu UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine aynı nedenle entegre ettik.

Ocak 2011 tarihinde, tüm barolarımıza bedeli Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenmek üzere Volkswagen Transporter marka/model 8+1 kapasiteli hizmet aracı alınmasına ilişkin projeyi bu amaçla başlattık. Yaklaşık 15 aylık bir süre içerisinde, o tarihte 78 olan tüm barolarımıza hizmet araçlarını bunun için teslim ettik.

02 Mayıs 2011 tarihinde Adalet Bakanlığı ile UYAP sisteminde yer alan hususlarla ilgili olarak ‘Veri Erişim, Paylaşım ve Kullanım Esaslarına Dair Protokol’ünü bunun için düzenledik. Bu protokolle UBAP Projesi kapsamında bulunan ve avukatlar için büyük önem taşıyan Mernis Adres Kayıt Sistemi, Tapu, Motorlu Taşıt, Emniyet, SGK gibi kayıt bilgilerinin avukatların erişimine açılmasını, avukatların mesleki mazeretlerini UYAP sistemi üzerinden elektronik ortamda göndermelerini, avukatların UYAP aracılığıyla haciz bilgilerine erişebilmelerini, unvan benzerliği olan şirketlerin arabalarına ve mallarına konulan haksız haciz işlemlerinin önüne geçilmesini biz sağladık.

Avukatlar ile UYAP’ın Entegrasyonunu Biz Sağladık

Avukatlara UYAP’taki tüm dosya verilerinden yola çıkılarak yüksek vergi cezalarının kesilmesine yol açan yanlış uygulamaların önlenmesini, avukatlara yapılacak tebligatların Mernis’te kayıtlı konut adreslerine değil, işyeri adreslerine yapılmasını, UYAP’a entegre edilen UBAP’ı biz kurduk, UYAP Avukat Portalına girişte mobil imza, elektronik imza, e-devlet üzerinden yapılan girişlere UBAP üzerinden Avukatlık Kimliği/Barokart ile giriş yapılmasının eklenmesini, UYAP Avukat Portalı genel bilgiler bölümünde avukatın adres ve iletişim bilgilerinin görünmesini, avukatlara kendileriyle ilgili bilgilerin doğruluğunu teyit edebilme ve bilgilerini güncelleyebilme olanağını, UYAP Avukat Portalında ve barolarla TBB’de tutulan avukat sicil ve iletişim adres bilgilerinin senkronize edilerek tek tipleştirilmesini de biz sağladık.

UYAP Sistemi üzerinden Duruşma Takip ve Safahat bölümünde avukatın dosyalarının görüntülendiği sorgu sonuç ekranında ilgili dosyaya hemen ulaşabilmesi için bağlantı ve kısa yol tanımlaması yapılmasını, avukatın vekâleti olan dosyalara ve vekâleti olmayan dosyalara erişimindeki yöntem sorunlarının kanun değişikliği yaparak çözümlenmesini, güncelliğini yitiren UYAP E-Takip uygulamasının güncellenmesini ve avukatların ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde yeniden düzenlenmesini, internetten dava açma-harç ve yargılama giderlerinin yatırılması hususlarında mevcut sorunların giderilmesini, IP bazlı Çağrı Merkezini hizmete açmak suretiyle Barolar ve Türkiye Barolar Birliği arasında güvenli ve ücretsiz olarak telefon bağlantısı yapılmasını teknik baro anlayışımızın gereği olarak biz sağladık.

Hukukbook: Geçmişteki durum  bilinmediğinde bu uygulamalar bugün sıradan bulunabilir. Başka neler yaptınız? 

Vedat Ahsen Coşar: Barolar Birliği başkanlığım döneminde, 46 baromuza ücretsiz olarak, güvenliği sağlanmış, altyapısı hazır, baro personeli tarafından kullanılabilecek basitlikte, son derece işlevsel nitelikte WEB sayfası tasarımını aynı nedenle yine biz yaptık.

Barolar arasında herhangi bir ayrım yapmadan, baro bina ve odalarının tefrişi için barolara tefrişat/donanım yardımını bunun için yaptık.

Çok kolay biçimde kopyalanmasının mümkün olması nedeniyle Avukatlık Kimlik Kartlarını, yüksek güvenlikli, akıllı, iki adet çipli, manyetik şeritli, yedi adet görsel kopya korumalı, hologramlı biçimde ve ‘tek kart çok hizmet’ anlayışıyla biz modernize ettik.

79 il barosuna POS terminalini hizmet odaklı anlayışımızın gereği olarak biz kurduk.

12.2012 itibariyle 6286 Hukuk Bürosu/avukat, 21837 müvekkil ile 26823 dosyanın kayıtlı olduğu Corpus Mevzuat ve İçtihat Programı içeren Sanal Ofis uygulamasını bu nedenle biz başlattık. Bu uygulamanın UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegrasyonunu aynı amaçla biz yaptık.

Bakıma ihtiyaç duyan avukatların huzurevi ve bakım evi ihtiyacının karşılanmasını, hastalık, malullük gibi nedenlerle çalışamayan ihtiyaç sahibi emekli avukatlara düzenli ve sürekli ek emeklilik geliri verilmesini, tedavi gören avukatların sağlık giderlerinin doğrudan SYDF tarafından hizmet alınan hastaneye ödenmesini sağlayan özel hastane anlaşmalarının iller düzeyinde yapılmasını uygulamaya avukatlara sağlık hizmet götürebilmek amacıyla biz yürürlüğe koyduk.

Yurtiçi Kargo şirketiyle yaptığımız anlaşma çerçevesinde, bu şirketin verdiği kargo hizmetlerinde avukatlara %40 oranında indirim yapılmasını, temel motivasyonumuz hizmet olduğu için biz yaptık.

Barolarımıza hizmet vermek üzere teknik servisi aynı nedenle biz kurduk.

Tüm barolarımıza VPN bağlantısı (Sanal Ağ Kurulumu) kurmak suretiyle Türkiye Barolar Birliği ve kendi aralarında ücretsiz ve güvenli telefon görüşmeleri yapmalarını bu amaçla biz sağladık.

Bilgi İşlem Merkezimiz tarafından Avukatlara av. tr. uzantılı kişisel web sayfası yapımını biz başlattık, görev süremiz içinde 250’ye yakın meslektaşımıza web sayfasını bunun için yaptık.

444 22 76 numaralı Çağrı Merkezi’ni kurduk ve bu merkezi UBAP (Baro Ağı Projesi) sistemine entegre ederek bu merkeze Türkiye’nin her yerinden alan kodu kullanılmaksızın ulaşılmasını biz sağladık.

Sahte vekâlet pulu basımının önüne geçilmesi, meslektaşlarımızın vekâlet puluna daha kolay erişimlerinin sağlanması amacıyla elektronik pul uygulamasına biz geçtik. Elektronik pul uygulamasının UYAP ve UBAP ile entegrasyonunu biz sağladık.

On-Line Eğitim için gerekli olan Adobe Connect yazılım lisansını biz aldık. On-Line Eğitime geçişin alt yapısını biz kurduk.

İnternet üzerinden canlı ve bant yayını yapan TBB-TV ve TBB-RADYO’yu biz kurduk ve hizmete açtık.

Türkiye’de ilk ve hala tek olan ‘Türkiye Barolar Birliği Hukuk Müzesi’ni biz gerçekleştirdik.

Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı CMK programlarına alternatif CMK otomasyon programı yazılımını motivasyonumuz hizmet olduğu için biz yaptırdık ve bu programı ücretsiz olarak 47 baromuzun kullanımına sunduk.

Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı Adli Yardım programlarına alternatif Adli Yardım otomasyon programı yazdırılmasını ve bu programın 43 baromuzun kullanımına ücretsiz sunulmasını biz sağladık.

Doküman Yönetimi Sistemiyle ilgili yaptırdığımız yazılımı barolarımızın hizmetine ücretsiz olarak biz sunduk.

Mahkemelerin duruşma salonlarında taraf vekillerinin masalarında kullanılmak üzere 35 baro bölgesinde 983 adet LCD monitörü hizmet anlayışımızın gereği olarak biz kurduk. Bu sistemin İçişleri Bakanlığı Kimlik Paylaşım Sistemi ile entegrasyonun yapılmasını, yenilenen versiyon 2 ile uyumlu hale getirilmesini biz gerçekleştirdik.

Isparta, Mersin, Rize, Karaman, Diyarbakır, Tokat, Sinop, Bitlis, Burdur, Hatay (İskenderun), Giresun, Ordu, Kütahya, Burdur, Niğde, Yalova, Amasya, Düzce, Sakarya, Karabük, Samsun, Kastamonu, Kayseri, Sivas, Şırnak, Tunceli Barolarımıza Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası satın aldık ve bunları hizmete açtık. Mardin ve Iğdır’da Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası inşaatlarını tamamlayarak bunların hizmete girmesini biz gerçekleştirdik.

Eskişehir Barosu, Konya Barosu, Kahramanmaraş Barosu Sosyal Tesis/Avukat Evi/Hizmet Binalarının inşaatına biz başladık.

Muğla, Niğde, Uşak Çorum, Manisa, Artvin ve Balıkesir Barolarına Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası yapımı için arsayı biz satın aldık.

Erzurum Barosu’na ait Sosyal Tesisin/Avukat Evinin/Hizmet Binasının ilave inşaatının yapımını biz başlattık ve tamamladık.

Erzincan, Düzce, Bilecik Barolarının Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası sahibi olmalarına ve bunların tefriş edilmelerine biz katkıda bulunduk.

Hukukbook: Bütün bunları sayarken bir serzenişte mi bulunuyorsunuz?

Vedat Ahsen Coşar: Bütün bunları ve uzatmamak için saymadığım çok sayıdaki başkaca hizmetleri, benim 1076 günlük görev sürem içerisinde yaptık. Hizmet odaklı olduğumuz için, teknik baro anlayışına sahip bulunduğumuz için, mesleğimize, meslektaşlarımıza, meslek örgütümüze hizmet etmek için yaptık bütün bunları.

Neden mi söylüyorum bunları?  Teknik baro nasıl olur, nasıl hizmet verir anlaşılsın diye söylüyorum.

Hepsi bu kadar ve bunlardan ibaret değil elbette. Daha fazlası, çok daha fazlası var. Sözü uzatmamak için bunları söylemedim. Ankara Barosu’nda yaptığımız çok sayıdaki sıra dışı hizmetleri de aynı nedenle söylemedim..

Bizim bütün bu hizmetleri yaptığımız zamanlarda “dik baro istiyorum” diye ortalıkta dolaşanların, şimdilerde yaptıklarını, yapmadıklarını, yapamadıklarını görünce, ister istemez acı bir gülümseme doluyor içime.

O zaman, arkadaşlarımızla birlikte yaptıklarımıza, hizmetlerimize, arkamızda bıraktığımız eserlere sığınıyor ve Özdemir Asaf’ın şu güzel dizeleriyle teselli buluyorum:

Geçse de umudun baharı yazı

Gözlerde kalıyor yaşanmış izi,

Kimseler kınamaz burada bizi

Ne varsa hesabı öder gideriz

Söyleyecek sözü olan anlatsın

İsterse içine yalan da katsın

Yeter ki kendinden bizden söz etsin

Yalanı doğruyu sezer gideriz

Neler gördük neler bu güne kadar

Daha gidilecek yerlerimiz var

Bizi buralarda unutamazlar

Kalacak bir türkü söyler gideriz

Biz de o türküyü söyledik ve gittik.

Baroların nasıl bir hukuk politikası izlemeleri gerektiği hususunu, daha önceki sorunuzda cevaplandırdığım için bunu burada bir kez daha tekrarlamak istemiyorum. Bu bölümde ve kısaca tekrar söylemek gerekir ise, şunu demek gerekir. Nerede bir haksızlık var ise, hukuksuzluk var ise, insan hakları, adil yargılama ihlali var ise, baroların orada olmaları, ses vermeleri gerekir.

Arabuluculuk Merkezlerini Sadece Barolar Açmalı
Hukukbook: Avukatlık kanunu çerçevesinde önemli sayıda avukatın yapmakta olduğu arabuluculuk mesleğine nasıl bakıyorsunuz? Arabuluculara ve çeşitli kişi ve kurumların açtığı Arabuluculuk Merkezlerine bakış açınız nedir?

Vedat Ahsen Coşar: Önce şunu söyleyeyim, baroların dışındaki bazı derneklerin ve kuruluşların arabuluculuk merkezi açmalarına karşıyım. Ama hayat boşluk tanımaz. Barolar bu kuruma sahip çıkmayınca, bu alanda oluşan boşluğu başkaca kuruluşlar doldurur.

Arabuluculuk kurumuna ise karşı değilim. Neden mi karşı değilim? Kluwer Law International tarafından basılan, editörlüğünü Arnold Ingen Housz’in yaptığı ‘ADR In Business’ isimli kitapta yer verilen bilgilerden ve yine Stephan Covey’in kitaplarında yer alan bilgilerden de istifade ederek anlatayım.

Biz avukatların, mesleklerinin gereği olarak uyguladıkları, yaşadıkları, tecrübe ettikleri, biriktirdikleri için çok iyi bildikleri üzere, anlaşmazlık, uyuşmazlık, çatışma insanlara özgü bir durum ve toplumsal bir olgudur. Böyle olduğu ve çoğu zaman bunu önlemek mümkün olmadığı için, kendi kadim tarihleri boyunca insanlar aralarındaki uyuşmazlıkları çözmek amacıyla değişik yöntemler ve araçlar geliştirmişlerdir. Her toplumun kendi dinamiklerine, koşullarına, toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısına göre değişiklik gösteren bu yöntemleri ve araçları: müzakere, uzlaşma, arabuluculuk, tahkim, mahkeme biçiminde sınıflandırabiliriz.

Bu araçların içinde en geleneksel olanı ve dolayısıyla en çok bilineni, dava açmak, yani mahkemeye başvurmaktır. Sorunları ve anlaşmazlıkları çözmek için mahkemeye başvurmak, yani dava açmak hepimizin bildiği, gerektiğinde başvurduğu hak arama araçlarından birisi ve hatta en çok kullanılanıdır.

İhtilafların çoğalmasına, çeşitlenmesine, hukukta yeni disiplinlerin ortaya çıkmasına, bunların hepsinin ayrı uzmanlıkları gerektirmesine ve mahkemelerin bu ihtilafları çözmekte yetersiz kalmalarına bağlı olarak ve zaman içerisinde yeni ihtilaf çözme araçları geliştirilmiştir. Genel olarak Alternatif Uyuşmazlık Çözümü olarak isimlendirilen bu kurumun öngördüğü bu araçları tahkim, uzlaşma ve arabuluculuk olarak isimlendiriyoruz.

Uzlaşma ve Arabuluculuk Yeni Bir Uygulama Değildir

Bu yöntemlerden uzlaşma ve arabuluculuk, bir kazananı, bir kaybedeni bulunan geleneksel çatışma çözümlerinden olan mahkemeye gitmenin, yani dava açmanın dışında kalan ve ‘kazan kazan’ ilkesine dayanan seçeneklerdir. Uyuşmazlıkları bu araçlarla çözmeye çalışmak, dava açmanın taraflar üzerinde yaratacağı gerilimi tamamıyla ortadan kaldırmanın kesin bir yolu olmasa da, ilişkileri iyileştirmenin, yumuşatmanın, buna bağlı olarak toplumsal barışı tesis etmenin ve sürdürmenin bir yolu olabilir. Öyle ki, çatışma temelli dava açmakla kıyaslandığında, gerek arabuluculuk, gerekse uzlaşma, tarafları çok daha az yıpratarak, çok daha hızlı ve çok daha ucuz sonuçlar üretebilir.

Günümüzde gerek sayısal yönden, gerekse çeşitlilik yönünden çok fazla artan, bu artışa bağlı olarak çözüme, yani karara bağlanması son derece zorlaşan, yanı sıra oldukça uzun zaman alan ve masraflı olan hukuki uyuşmazlıkların çözüme bağlanmasında geleneksel yol ve araç niteliği taşıyan mahkemeye başvurmanın yerine alternatif bir ihtilaf çözüm aracı olarak ikame edilen uzlaşma ve arabuluculuk kurumları, her ne kadar yeni bir yol, yöntem ve araç gibi görülmekte, gösterilmekte ve öyle bilinmekte ise de, gerek bizim tarihimiz ve hukukumuz, gerekse yabancı toplumlar ve hukuk sistemleri yönünden pek o kadar yeni değildir. Aksine, çok eski zamanlardan bu yana bilinen, uygulanan, sonra unutulan ve bir zaman sonra hatırlandığı için yeniden uygulanmak üzere geri çağrılan bir yol, yöntem, araç ve kurumdur.

Hukukbook: Türk Hukuk Sistemine yeni girdi ama…

Vedat Ahsen Coşar: Bu bağlamda ve hemen işaret etmek gerekir ki, temeli “sulha’, yani ‘dostane çözüme’ dayanan uzlaşma ve arabuluculuk kurumları, bizim hukukumuz yönünden yeni değildir. Şöyle ki,  Mecelle’nin ‘Bi’t-terâzî nizâ’ı ref’ eden bir akiddir ki, icab ve kabul ile mün’akid olur’ hükmünü taşıyan 1531.maddesi, tarafların karşılıklı kabulleri sonucu oluşan sulh sözleşmesi ile taraflar arasındaki ihtilafların ortadan kaldırılmasını öngörmekte ve bu çözüm araçlarını kurumsallaştırmaktadır.

Günümüzün önemli kuruluşlarından olan, sadece devletler düzeyinde değil, Avrupa Birliği Parlamentosundan Uluslararası Barolar Birliği’ne kadar uzanan çok geniş bir alanda kurulu bulunan ve ‘Yurttaşların kamu kurumlarına karşı olan haklarını savunmak ve arabuluculuk yapmak üzere atanmış kamu görevlisi olarak tanımlanan ombudsmanlık kurumu’, Poltova Savaşında yenik düştükten sonra Osmanlı’ya sığınan ve beş yıl süreyle Osmanlı’da kalan İsveç Kralı XII. Charles’ın tarafından, Osmanlı’nın önemli kurumlarından olan, bu bağlamda halkın birbirleriyle ve devletle aralarındaki ihtilafların çözümüne aracılık eden Kazaskerlik/Kadıaskerlik kurumundan esinlenilerek kurulmuştur.

Yine gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı toplumlarında 13. yüzyıldan sonra iktisadi, sosyal, kültürel ve mesleki alanlarda önemli işlevleri yerine getiren, bu bağlamda meslek mensuplarının kendi aralarında ya da devletle aralarında çıkan ihtilafların çözüme bağlanmasında aracılık yapan Ahilik teşkilatı da bir uzlaşma ve arabuluculuk kurumudur.

Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra yürürlüğe giren 18 Mart 1924 tarihli, 442 sayılı Köy Kanunu’nun ‘İhtiyar meclisleri köylünün iki tarafın uzlaşması ile bitirilebilen her türlü işlerini görürler’ hükmünü taşıyan 53.maddesi bir sulh maddesidir ve bu sulhu sağlamakla görevlendirilen köy ihtiyar meclisleri de birer arabulucu kurumudurlar.

Aynı şekilde 15 Temmuz 1963 tarihli ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nun 22, 22 ve 23.maddelerinde düzenlenen arabuluculuk kurumuna, daha sonra bu kanunun yerine yürürlüğe konulan 05 Mayıs 1983 tarihli, 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 22.maddesinde ve bu kanunun yürürlükten kaldırılması sonrasında yürürlüğe konulan 18 Ekim 2012 tarih, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 50.maddesinde yer verilmiştir.

19 Mart 1969 tarihli, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun ‘Uzlaşma Sağlama’ başlığını taşıyan 35/A maddesi uzlaşmayı öngörmekte ve bu hususta taraf avukatlarına görev ve sorumluluk yüklemektedir. Aynı kanunun 95/5.maddesi ise, Baro Yönetim Kurullarına, avukatlar arasında, avukatlarla avukatlık ortaklıkları, avukatlık ortaklığının ortakları arasında ve bunlarla iş sahipleri arasında çıkan anlaşmazlıklarda istek üzerine aracılık etmek ve arabulmak, ücret uyuşmazlıklarında ise sulha davet etmek görevlerini vermektedir.

Arabuluculuk kurumu sadece pozitif hukukta yer verilen bir kurum olmayıp aynı zamanda dinler tarafından da önem, değer ve yer verilen bir kurumdur. Yeni Ahit’te, yani İncil’de yer alan ‘Uzlaştırıcılar kutsaldır, onun için onlara Tanrı’nın çocukları denecektir.’ hükmü bunu doğruladığı gibi, İslam hukukunun temel araçlardan birisinin sulh olması da bunu doğrulamaktadır. Öyle ki, ‘Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem/arabulucu, kadının ailesinden bir hakem/arabulucu gönderin. (Karı-koca) barışmak isterlerse Allah aralarını bulur…’ diyen Nisa Suresi’nin 35.ayeti ve yine ‘Kim iyi bir işte aracılık ederse, ona, onun sevabından bir pay vardır; kim kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona, o kötülükten bir pay vardır…’ diyen aynı surenin 85.ayeti, İslam Hukuku’nun sulha, yani uzlaşmaya ve anlaşmaya değer ve yer verdiğinin en önemli kanıtıdır.

Anadolu Aleviliği’nin sosyal ve dinsel yapılanmasında temel öneme sahip kurumlarının başında gelen, Dede Korkut örneğinde olduğu gibi kökü Orta Asya’ya ve daha henüz İslam dininin ortaya çıkmasından önceki döneme kadar giden, Bektaşilik, Mevlevilik öğretilerinde de yeri olan dedelik/şeyhlik kurumu, sadece dini bir kurum olmayıp aynı zamanda bir arabuluculuk kurumudur. Zira toplumdaki aydın, bilgili kişileri tanımlamak için kullanılan dedeler/şeyhler, toplumu örgütlemenin, eğitmenin, aydınlatmanın yanı sıra kişiler arasında çıkan ihtilafları çözmekle, toplumda ve kişiler arasında barışı temin ve tesis etmekle, her türlü çekişmenin ve sorunun çözümlenmesinde arabuluculuk yapmakla görevli kişilerdir.

Tarihçiler, Batı uygulamasında arabuluculuğun ilk kez Akdenizli bir kavim olan, denizcilik ve ticaret alanlarında üstün özellikler gösteren ve Milattan önce 12. Yüzyılda hüküm süren Fenikeliler/Kenaniler tarafından uygulandığını, daha sonraki uygulamaların kadim Yunanistan’da aile arabuluculuğu şeklinde olduğunu, Antik Roma’da ise özellikle I. Justinianus zamanında ‘conciliator, interlocutor, mediator’ isimleri altında faaliyet alanı bulduğunu kaydetmektedirler.

Yine Alternatif Uyuşmazlık Çözüm teknikleri arasında önemli bir yer tutan müzakere olgusunun ‘anlaşma sağlanıncaya kadar müzakere alanını terk etme’ diyen Afrika’ya kadar uzanan kadim bir tarihi vardır. Beyazlara karşı uzun yıllar silahlı mücadele yolunu izleyen Mandela’nın silahları bırakma çağrısında bulunurken ‘beyazların korkuları ile siyahların ümitleri arasında orta bir yer olduğunu ve bunu bulacaklarını’ ifade etmesi ve sonrasında barışın tesisi için beyazlarla müzakere yoluna gitmesi kadim Afrika geleneğinin siyasi alanda uygulanması niteliğindedir. Nitekim barışın sağlanmasından sonra yürürlüğe konulan Güney Afrika Anayasası’nın yapımında, her biri kendi başına birer Alternatif Uyuşmazlık Çözüm aracı olan müzakere, danışma, katılım ve uzlaşma teknikleri uygulanmıştır.

Kadim tarih boyunca Uzak Doğu kültürünü çekip çeviren Konfüçyüs, Taoculuk ve Budizm Etiklerinin temeli de barışa, uzlaşmaya, anlaşmaya dayanır. Büyük sosyolog Max Weber’in ‘Konfüçyüs Pasifizmi’ adı altında Konfüçyanizmin barışçıl karakterine vurgu yapması bundan dolayıdır.

Hukukbook: Peki, alternatif çözüm yöntemlerinin günümüzdeki uygulaması ne durumda? Diğer ülkelerdeki uygulamalardan örnekler verebilir misiniz? 

Vedat Ahsen Coşar: Günümüzde alternatif çözüm araçlarından olan arabuluculuğun en yaygın şekilde kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde arabuluculuğun varlığı da eski tarihlere kadar uzanmaktadır. Bu bağlamda yeni kıtada arabuluculuğu ilk kullananlar, dini tören, ayin ve resmi yönetimi, yani kilisenin ve İncil’in otoritesini reddeden, sadece kutsal ruhun otoritesini kabul eden, Tanrı’nın doğrudan insanın kalbinde ve vicdanında ortaya çıktığına inanan bir mezhebin mensubu olan Quakerler’dır.

Amerikan Kongresi 20.yüzyılın erken yıllarında iş uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde arabuluculuğun ve tahkimin kullanılmasının yolunu açmış, 1960’lı yılların sonunda, 1970’li yılların başında otoriteye ve yargıya karşı artan güvensizlik ve iş yoğunluğu nedeniyle avukatlar, barolar yargının diğer bileşenlerine çözüm bulunması yönünde çalışma yapılması için çağrıda bulunmuşlardır.

Bu çağrı sonrasında Nisan 1976’da Pound Konferansı (Konferansın adı 1920-30’larda Harvard Hukuk Fakültesi Dekanlığı yapan Roscoe Pound’a atfen ve onun onuruna verilmiştir) adı verilen etkinlikte bir araya gelen yargıçlar, avukatlar, hukuk fakülteleri akademisyenleri ve yargının diğer bileşenleri, iş yoğunluğu altında bunalan, tıkanan, güven ve itibar kaybeden yargı sisteminin önünü nasıl aşacaklarını tartışmışlardır.

Hukukbook: Harvard Müzakere modeli diye bir kavram var.  

Vedat Ahsen Coşar: Bu konferansa yaptığı konuşmayla damgasını vuran Harvard Hukuk Fakültesi Profesörü Frank Sander, konvansiyonel/geleneksel yargılama sistemine olan bağımlılığı ve alışkanlığı azaltmak, bu yolla yargının yükünü hafifletmek için alternatif uyuşmazlık çözüm araçlarından olan arabuluculuğu ve uzlaşmayı kapsayan ‘multi-door courthouse’ (Türkçe karşılığı çok kapılı adliye anlamına geliyor, ancak kastedilen alternatif uyuşmazlık çözüm odaklı yargı sistemi) sistemine geçiş önerisinde bulunmuştur. Avukatlar, yargıçlar, akademisyenler ve diğer paydaşlar tarafından benimsenen bu öneri sonrasında ve 1980’lerin sonunda alternatif uyuşmazlık çözüm araçlarından olan arabuluculuk kurumunun önü açılmış, bu bağlamda mahkemeler küçük miktarlı davaların, aile uyuşmazlıklarının ve bunun dışındaki hukuk davalarının çözümlenmesinde arabuluculuk kurumunu benimsemeye ve kullanmaya başlamışlardır.

Bu toplantı sonrasında ve yirmi yıldan daha az bir süre içinde arabuluculuk, Amerika Birleşik Devletleri’nde hukuku ihtilaflarının çözümlenmesinde, yargının ve yargılama faaliyetinin bütünleyici bir parçası haline gelmiştir. Bu bağlamda, gerek eyalet, gerekse federal mahkemeler, aile ihtilafları dışındaki, iş ve ticaret davaları, kişisel tazminat davaları, yanlış tanı ve tedaviden kaynaklanan tıbbi davalar/malpractice davaları, çevre ihtilafları, sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıklar başta olmak üzere her çeşitteki ve miktardaki davalarda arabuluculuğa başvurmaktadır. Yine özel şirketler ve diğer özel sektör kuruluşları, istihdamdan, tıbbi bakım ve tedaviden ve akdi diğer ilişkilerinden doğan ihtilaflarını giderek artan oranda arabuluculuk kurumu aracılığıyla çözmektedirler. Bu sürece gelinmesinde en büyük pay avukatların, baroların ve özellikle Amerikan Barolar Birliği’nindir. Zira Pound Konferansları için çağrıda bulunan, bu toplantıların yapılmasını sağlayan Amerikan Barolar Birliği’dir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan bu uygulama zaman içerisinde diğer ülkelere sıçramış, bu bağlamda arabuluculuk ve uzlaşma kurumları dünyanın diğer ülkelerinde de uygulanmaya başlamıştır.

Günümüzde arabuluculuk, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, Hindistan’dan, Pakistan’a, Hong Kong’dan Singapur’a, Kore’ye ve Çin’e, Latin Amerika’dan Kenya’ya, Somali’ye, Orta Doğu’da İsrail’den Arap devletlerine, daha uzaklarda Yeni Zelanda’dan Avustralya’ya, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerden kıta Avrupa’sı ülkelerine kadar çok geniş bir coğrafyada uygulama alanı bulmakta, dahası ICC-International Chamber of Commerce/Uluslararası Ticaret Odası önüne gelen hukuki uyuşmazlıkların çözümünde, taraflara Alternatif Uyuşmazlık Çözüm aracı olan arabuluculuğun kullanılmasını tavsiye etmektedir.

En geniş şekliyle uyuşmazlık çözümünün mahkeme dışına çıkması ve o yolla çözümlenmesi anlamına gelen ve o nedenle ‘Amicable/Dostane, Alternative/Alternatif, Appropriate/Uygun’ sözcüklerinin baş harflerini oluşturan (A) harfinin her biri uyuşmazlık yönetiminde özel bir yaklaşımı temsil eder. Bu bağlamda, ‘Appropriate Dispute Resolution/Uygun Uyuşmazlık Çözümü’ bütünsel/holistik taraf özerkliğine işaret etmekte iken, ‘Alternative Dispute Resolution/Alternatif Uyuşmazlık Çözümü’ geleneksel dava açılmasını dışarıda bırakır, saf  ‘Amicable Dispute Resolution/Dostane Uyuşmazlık Çözümü’ ise sadece uyuşmazlığı çözmeyi amaçlar.

Hukukbook: Peki, arabulucu kimdir, ne iş yapar ve neye yarar?

Vedat Ahsen Coşar: Arabulucu, hukuki bir ihtilafın çözümlenmesinde ve gönüllü/dostane bir çözüme ulaşılmasında, taraflar arasında iletişim ve uzlaşma sağlanmasına yardımcı olan ve süreci kolaylaştıran kişidir. Nitekim Amerikan menşeli Arabulucular İçin Uygun Davranış Modeli de arabulucuyu ‘taraflar arasındaki ihtilafın gönüllü olarak çözümlenme sürecinde iletişimi ve uzlaşmayı kolaylaştıran tarafsız üçüncü kişi’ olarak tanımlamaktadır. Bu tanım göreceli olarak biraz idare edici bir tanımdır. Zira Amerikan uygulamasında arabulucu ‘kolaylaştırıcı’, ‘meydana getirici’, ‘geliştirici’, ‘karşılıklı anlayışın gelişmesine odaklı’, ‘tedavi edici’ gibi değişik roller oynamaktadır. Bütün bu rollerde, ihtilaflı hususları ortaya çıkarmayı, paylaşmaya odaklanmayı, tarafların değerlerinin ve çıkarlarının altında yatan nedenleri anlamayı, tarafların sırayla ve verimlilikle ve tam olarak birbirleriyle iletişim kurmalarına yardımcı olmayı, kendi çözümlerini bulmaları ve bunu ihtilaflarına uyarlayarak çözmeleri konusunda tarafları teşvik etmeyi esas alan özellikler mevcuttur.

Arabulucunun bu işlevleri yerine getirebilmesi ve ihtilafın çözümünde merkezi bir rol oynayabilmesi için resmi farklı bir açıdan görmesi, tarafları umutlu ve sabırlı bir şekilde dinlemesi ve fakat taraflara olan tavsiyelerini ivedi bir şekilde belirleyerek onların bu tavsiyelere odaklanmalarını sağlaması, gerçekçi bir şekilde çözüm seçeneklerini sunması ve onlara bu seçeneklere uygun bir çözüme ulaşmaları hususunda rehberlik etmesi gerekir.

Medeni Hukuk Meselelerinde Arabuluculuk Konusunda Tavsiye Kararı

Ben, Ankara Barosu Başkanlığı’na ilk kez 1994 yılında aday oldum, yarıştım ve kaybettim. O seçimle birlikte, daha sonraki yıllarda aday olanlara örnek olan bir ilki başlattım. Hazırladığım seçim broşüründe, seçildiğim takdirde neleri gerçekleştirmeyi hedeflediğimi, bu bağlamda hangi pozitif hedeflerin, programın ve projelerin takipçisi olacağımı ifade ve deklare ettim.

Aynı yöntemi ikinci kez aday olduğum 2004 yılında da uyguladım. 2004 yılındaki ikinci adaylığımda önüme koyduğum pozitif hedeflerin, seçildiğim takdirde uygulamayı vaat ettiğim projelerin arasında Ankara Barosu’nda bir Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi kurulması da vardı. Ki o tarihte, ne Ankara Barosunda, ne diğer barolarda, ne hukuk fakültelerinde ve ne de ilgili başkaca zeminlerde, bu konuyla ilgili olarak yazan, çizen, çalışma yapan hiçbir kişi ve kuruluş yoktu. O tarihlerde böyle bir hedefi ve projeyi seslendirmemin ve hayata geçireceğimi vaat etmemin nedeni, birer Alternatif Uyuşmazlık Çözüm aracı ve kurumu olan uzlaştırmanın ve arabuluculuğun bir gün Türkiye’nin de kapısını çalacağı yönündeki öngörümdü. Bunu bildiğimden ve öngördüğümden dolayı, bu kurumu Ankara Barosu bünyesi içinde tesis etmek suretiyle, hem meslek örgütümüzü ve hem de meslektaşlarımızı bu konuda eğitmek, bilgilendirmek, geliştirmek ve geleceğe hazırlamaktı.

Seçildikten hemen sonra kurduğumuz Ankara Barosu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi’nde gerek uyuşmazlık, gerekse arabuluculuk alanlarında son derece başarılı çalışmak yaptık. Düzenlediğimiz etkinlikler aracılığıyla meslektaşlarımızı bu konuda eğittik, bilgilendirdik, mesleki gelişmelerine katkı yapmaya çalıştık. Yürütülen bu çalışmalar kapsamında yer verilmesi gereken önemli faaliyetlerden bir tanesi, Ankara Barosu’nun her iki yılda bir düzenlediği Uluslararası Hukuk Kurultayları’ndan 2006 yılında yapılan kurultayın tartıştığı konular kapsamına arabuluculuğunda dahil edilmesi olmuştur. Bu kurultayın konuşmacıları arasında yer alan biri avukat, ikisi yargıç olan ABD’li üç konuşmacı bize genel olarak arabuluculuk, özel olarak ABD’deki arabuluculuk konusunda önemli ve değerli bilgiler vermişlerdir.

Arabuluculuk ve Uzlaşma Avrupa Konseyinin Tavsiyesidir

Zaman hızla aktı. Hızla akıp giden zaman, 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ve yine 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte, ceza uyuşmazlıklarının ‘ceza adalet sistemi dışında çözülmesine’ imkan tanıyan ‘uyuşmazlık’ kurumunu ceza hukuk mevzuatımıza dahil etti.

Anglo-Amerikan hukuk sisteminin bir kurumu olan ve Avrupa Konseyi kararı ile Avrupa Konseyi’ne üye devletlere tavsiye edilen bu kurum, gerçekte ‘onarıcı adalet’ anlayışının ortaya çıkardığı bir alternatif uyuşmazlık çözüm aracıdır. Bu çözüm aracı, ‘biktimoloji’ olarak bilinen ‘mağdurların haklarının ceza muhakemesi sürecinde korunmasını, faille mağdur arasındaki uyuşmazlığın uzlaşma yoluyla giderilmesini, failin sorumluluğunu kabullenmesini, suçunun bilincine varmasını, pişmanlık duymasını’ öngörür.

Avrupa Konseyi Cezai Meselelerde Arabuluculuk Yolu İle İlgili Tavsiye Kararı

Suç işlemiş kişinin yeniden topluma kazandırılmasına yardımcı olunmasını amaçlayan onarıcı adalet anlayışının hukuka ve yargılama faaliyetine yansımalarından birisi olan bu araç ve kurum sayesinde, mağdurla fail arasındaki anlaşmazlık karşılıklı rıza ile sona erdirilmek suretiyle ihlal edilmiş olan hukuk kurallarının onarılmasına ve toplumsal barışın yeniden tesis edilmesine imkan sağlanır. Zira uzlaştırma kurumunun temel amacı ‘barışmak’, uzlaştırıcının görevi ise ‘fail ile mağduru barıştırmaktır.’

Barolar Uzlaştırma Sürecine Aktif Olarak Dahil Edilmelidir 

Uzlaştırma kurumunun işletilmesinde ve başarıya ulaşmasında motor rolü oynayacak birinci kurum ve meslek savcılık, ikincisi ise barolar ve avukatlardır. O nedenle,savcıların barolarla işbirliği yapmaları, baroları ve avukatları uzlaştırma sürecine dahil etmeleri gerekir. Aksi takdirde uzlaştırma kurumunun sağlıklı biçimde işlemesi, bu kurumdan beklenen marjinal yararın sağlanması mümkün değildir.

Bu sistem, kendilerini iyi yetiştirmeleri koşuluyla avukatlara da oldukça önemli bir rol vermektedir. Bu rol, avukatların adeta bir yargıç gibi tarafsız ve objektif bir şekilde uzlaştırma kapsamındaki suçları çözme rolüdür. Avukatların bu rolün hakkını verebilmeleri için özel bir eğitimden geçmeleri ise hem mutlak bir gereksinme, hem de yasal bir zorunluluktur.

Sistemin yürürlüğe konulduğu 01.06.2005 tarihinde ve daha sonra 06.12.2006 tarihinde değişiklikler yapıldığı aşamada, hiçbir baro sisteme katkı yapmaya daha henüz hazır değil iken, Ankara Barosu kendi bünyesinde oluşturduğu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi aracılığıyla verdiği uzlaştırıcılık eğitimiyle ve savcılık kurumuyla işbirliği yapmak suretiyle Aralık 2006 tarihinden itibaren sisteme eylemli olarak hizmet etmeye başlamıştır.

Ne var ki, aradan geçen zaman içerisinde oldukça mesafe alınmış olunmasına rağmen, uzlaştırma kurumu uygulamada tam olarak yerine oturmamış, bu kurumdan beklenilen yarar sağlanamamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, bizim toplumumuzda barışma/uzlaşma kültürünün yeteri kadar gelişmemiş olmasıdır. Bir diğer nedeni de, mevzuatta öngörülmüş olmasına rağmen, baroların uzlaştırma sürecine aktif olarak dahil edilmemeleri, deyim yerinde ise dışlanmış olmalarıdır.

Ceza mevzuatımızda alternatif uyuşmazlık çözüm aracı olarak ‘uzlaştırma’ kurumuna nazaran hukuk uyuşmazlıklarındaki alternatif uyuşmazlık çözüm aracı olan ‘arabuluculuk’ kurumu sistemimize çok daha sonra dahil olmuştur.

Arabuluculuk Avukatlar ve Barolar Olmaksızın Başarılı Olamaz 

22.06.2012 tarihli ve 28331 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 07.06.2012 tarih ve 6325 sayılı ‘Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun daha henüz yasalaşmasından önce dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin ile görüşmeye gittim. Temelde arabuluculuk kurumuna karşı olmamakla birlikte, benim yöneticilikte bildiğim, doğruluğuna inandığım için bağlı kaldığım ve dolayısıyla uyguladığım bir ilkem vardır. ‘Karşı olduğun her ne ise onun gerçekleşmesini engelleyecek gücün yoksa eğer, ona bir şekilde dahil ve müdahil olmak ve dolayısıyla onun şekillenmesinde olabildiği kadar etkili olmak ve koşullar her ne şekilde olursa olsun müzakere alanını asla ve asla terk etmemek, müzakereye ve işbirliğine kapıları açık tutmak.

Bu ilkeyi somut olaya uygulamak gerekir ise durum şudur. Arabuluculuk kurumu AK Parti iktidarının seçim vaatleri arasında yer alıyordu. Hem bu nedenle, hem de TBMM’nde çoğunluğa sahip bulunmakla AK Parti bu vaadini yerine getirecek, diğer bir deyişle kanunlaştıracak güce sahipti. Türkiye Barolar Birliği olarak bu kuruma karşı dahi olsak, – yönetim kurulunun pek çok üyesi, başta İstanbul ve Ankara Baroları olmak üzere çok sayıda baro bu kuruma karşıydı – bunu engelleyecek gücümüz yoktu. Sayın Ergin ile görüşmeye bu koşullar altında, yönetim kurulunun bilgisi dahilinde, yani karşı da olsalar onların görüşünü alarak ve deyim yerindeyse risk alarak gittim.

Ama benim gözlemime ve değerlendirmeme göre, görüşmeye gitmemenin, biz bu kuruma karşıyız diye vaziyet almanın riski daha fazlaydı. Böyle bir durumda, hükümet bu yasayı yine çıkarır ve biz avukat olarak, meslek kuruluşu olarak sürecin dışında kalır, aşağıda açıklayacağım mesleki ve örgütsel kazanımları elde edemezdik. Nitekim geçmişte marka patent vekilliğinin yasalaşması sürecinde barolar ve Türkiye Barolar Birliği olarak bu kuruma karşı vaziyet almış, sonuçta hepsi kaybedilen davalar açmış ve marka patent vekilliği konusunda gerek mesleki, gerekse örgütsel yönden hiçbir kazanım sağlayamamıştık.

Dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin ile yaptığımız görüşmede, arabuluculuk kurumuna ilke olarak karşı olmadığımızı, bu kurumun oluşmasına, gelişmesine katkı yapabileceğimizi, esasen bu kurumun avukatların ve baroların desteği olmadan gelişme sağlamasının, yerleşmesinin son derece zor olduğunu ifade ettim. Kendileri de avukat olan, müzakereye, diyaloğa son derece açık bir kişiliğe sahip bulunan Sayın Ergin’de benimle aynı düşüncede olduğunu ifade etti.

Ve ben avukat ve kurum olarak taleplerimizi kendilerine arz ettim

Hukukbook: Neler talep ettiniz? 

Vedat Ahsen Coşar: Arabuluculuk hizmetinin sadece avukatlar tarafından verilmesi, arabuluculuk kurumunun tarafların talebine ve anlaşmasına bağlı olarak, yani gönüllü şekilde kurulması, zorunlu olmaması, arabuluculukta görülen uyuşmazlıklarda tarafların kendilerini avukatları vasıtasıyla temsil etmeleri, arabuluculuk kurumunun mahkeme bağlantılı olması.

Yine, arabuluculuk kurumunun Adalet Bakanlığı’nda bir daire başkanlığı şeklinde ve Bakanlık şemsiyesi altında kurulmaması, bağımsız idare otoritesi olarak daha özerk ve bağımsız bir yapıda kurulması, oluşturulacak böyle yapıda Adalet Bakanlığı temsilcisinin, baroların, Türkiye Barolar Birliği’nin, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği temsilcilerinin, hukuk fakülteleri akademisyenlerinin bulunması başka bir talepti.

Öte yandan, yapılması öngörülen arabuluculuk sınavında, bu sınavı yapacak kurul içerisinde baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin temsilcilerinin olması, arabuluculuk eğitiminin barolar ve Türkiye Barolar Birliği ile hukuk fakültesine sahip üniversiteler tarafından verilmesi, arabuluculuk kurumuna Türkiye’nin her tarafında aynı anda ve yasada arabuluculuda çözümleneceği hükme bağlanan bütün konularda değil, belli kentlerde ve mesela iş uyuşmazlıkları gibi belli konularda pilot olarak başlanılması, belli bir mesafe alındıktan, deneyim kazanıldıktan, uygulamada görülecek aksaklıklar giderildikten sonra Türkiye geneline yayılmasını önerdik.

Hukukbook: Önerileriniz ve talepleriniz dikkate alındı mı?

Vedat Ahsen Coşar: Sadullah Bey, benim bu önerilerimin hemen hepsine makul yaklaşmakla birlikte, sadece avukatların arabulucu olmalarının meslek taassubu olacağını ve tepki alacağını, o nedenle sadece avukatların değil, hukuk fakültesi mezunlarının arabuluculuk yapmaları görüşünde olduğunu, Arabuluculuk Kurumunu Adalet Bakanlığı bünyesi içinde bir daire başkanlığı şeklinde yapılandıracaklarını, ayrıca bir Arabulucular Kurulu ve Sınav Kurulu kuracaklarını, her iki kurulda da Türkiye Barolar Birliğine temsilci vereceklerini, pilot proje fikri uygun olmakla birlikte yargının yükünü ivedilikle azaltmak amacıyla sisteme Türkiye’nin her tarafında,  aynı anda ve yasada öngörülen her ihtilafı kapsayacak şekilde başlayacaklarını ifade etti.

Ve sonuç itibariyle arabuluculuk kanunu, hem bizim, hem de Bakanlığın taleplerini kapsayacak şekilde çıktı. Bu bağlamda, arabuluculuk hizmetinin sadece hukuk fakülteleri mezunları tarafından verilmesi; arabuluculuk kurumunun tarafların talebine ve anlaşmasına bağlı olarak, yani gönüllü şekilde kurulması, zorunlu olmaması; arabuluculukta görülen uyuşmazlıklarda tarafların kendilerini avukatları vasıtasıyla temsil etmeleri; arabuluculuk kurumunun mahkeme bağlantılı olması; oluşturulacak arabuluculuk kurulunda ve sınav kurulunda Türkiye Barolar Birliği’nin temsilcilerinin bulunması; Arabuluculuk eğitiminin hukuk fakültesine sahip üniversitelerin yansıra Türkiye Barolar Birliği tarafından da verilmesi sağlandı.

Arabuluculukta İş Davaları Yönünden Zorunluluk Esasının Getirilmesi Yanlıştır 

Ancak daha sonra yapılan değişiklikler ile arabuluculuğun ihtiyari/gönüllü olmasından kısmen vazgeçildi, bu bağlamda iş uyuşmazlıklarıyla sınırlı olarak zorunlu arabuluculuk kurumu getirildi. Arabuluculuk kurumu özü itibariyle zorunluluğa değil, gönüllülüğe dayalı bir kurumdur. Dünyadaki genel uygulamada, birkaç istisnai ülke dışında gönüllülük esasına dayanmaktadır. O nedenle, daha sonra yapılan değişikliğe bağlı olarak iş davaları yönünden zorunluluk esasının getirilmesi yanlış olmuştur.

Her ne kadar, Türkiye Barolar Birliği onca yıl geçtikten sonra Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesinde ‘uzlaşma sağlama’ başlığı altında yer alan düzenlemeyi keşfetmiş ve arabuluculuk kurumu yerine bu kurumu ikame etmenin telaşına düşmüş ise de, arabuluculuk kurumuyla Avukatlık Yasası’nın 35/A maddesinde yer alan düzenleme amaç yönünden örtüşse bile işleyiş şekli itibariyle birbiriyle örtüşen kurumlar değildir.

Uzlaşma ve Arabuluculuk Farklı Kurumlardır 

Esasen Avukatlık Yasası’nın 35/A maddesinin hakkıyla çalıştırılabilmesi ve bundan bir sonuç alınabilmesi için, her şeyden önce taraf avukatlarının müzakere teknikleri hususunda iyi eğitilmiş olmaları, çatışma esasına dayanan avukatlık kültürünün yerine uzlaşma kültürünü koymaları ve buna uygun şekilde yetişmiş olmaları gerekir. Böyle bir eğitim sürecinden geçmeyen, çatışma kültürünün yerine uzlaşma kültürünü koymayan, bu konudaki yetenek ve becerilerini geliştirmeyen bir avukatın, Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesini uygulaması, bu maddenin amaçladığı uzlaşmayı sağlaması mümkün değildir. Esasen 17 yılı aşan bir zamandan bu yana bu maddenin yürürlükte olmasına karşın, Türkiye genelindeki bu madde uygulamasının elliyi dahi bulmaması da yukarıda yer verdiğimiz tespitimizi doğrulamaktadır.

O nedenle, yapılması gereken her iki kurumu birbiriyle yarıştırmak, Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesini arabuluculuk kurumunun yerine ikame etmeye çalışmak değildir. Her şeyden önce ‘Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak’ için elde edilen kazanımlara sahip çıkmak, bunların alanını genişletmektir. Bunun yanı sıra, bir yandan fakülte eğitimi, staj eğitimi, meslek içi eğitim dahil olmak üzere, avukatın 35/A madde kapsamında iş yapabilmesini sağlayacak, bu yöndeki becerilerini geliştirmesine imkan verecek şekilde bir eğitim sürecinden geçmesinin yolunu açmak, buna uygun eğitim ve staj modelleri geliştirmek; diğer taraftan altı yıllık arabuluculuk uygulamasının kazandırdığı deneyimden yararlanmak suretiyle, bu kurumun aksayan yönlerini tespit etmek, bu eksikliklerin giderilmesi yönünde çalışma yapmak, arabuluculuk kurumunun daha iyi ve verimli şekilde işlemesi için öneri ve eleştirilerde bulunmak ve böylece bu kurumun gelişmesine, yerleşmesine, kurumsallaşmasına katkı sağlamaktır.

Avukat Vedat Ahsen Coşar ile yapmış olduğumuz röportaj burada sona erdi. Röportajın  daha geniş versiyonunu kitaplaştırma çalışmaları devam etmektedir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Vedat Ahsen Coşar, 01 Şubat 1949 tarihinde Samsun Vezirköprü’de doğmuş, 1967 yılında Konya Maarif Kolejini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmış, 1974 yılında Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Coşar, 1975 yılından bu yana Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Coşar, 18 Ekim 2004 -14 Ekim 2006, 15 Ekim 2006 – 26 Ekim 2008 ve 27 Ekim 2008 – 13 Haziran 2010 tarihleri arasında Ankara Barosu Başkanlığı yapmış, 13 Haziran 2010 – 26 Mayıs 2013 tarihleri arasında ise Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevini yürütmüştür. Vedat Ahsen Coşar, 18 Ekim 2004 ile 14 Temmuz 2006 tarihleri arasında Ankara, Bükreş, Sofya, Makedonya, Moskova, Kiev, Gürcistan, Moldova, Atina, Bakü, Trabzon, İstanbul ve Yalova Barolarından oluşan Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği Başkanlığı yapmış; 14 Temmuz 2006 – 25 Ekim 2009 tarihleri arasında aynı kuruluşun genel sekreterliği görevini yürütmüş; 25 Ekim 2009 tarihinde kuruluşun Başkanlığı’na yeniden seçilmiş, Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçildiği 13 Haziran 2010 tarihine bu görevini sürdürmüştür.[/box]

Birikim Dergisi

0
Birikim Dergisi

Birikim Dergisi, 1975 yılından itibaren yayına başlayan, sosyal, kültürel, siyasal ve felsefi konuları işleyen süreli bir yayındır. Dergi kendisini sosyalist kültür dergisi olarak tanımlamaktadır.

Derginin 1989 tarihinden sonraki sayılarına http://www.birikimdergisi.com/arsiv adresinden,12 Eylül 1980’den önceki sayılara ise http://www.birikimdergisi.com/70lerin-Birikimi adresinden ulaşılabilmektedir.

Dergi Türkiye’de sol hareketlerin ve sosyalizmin yaygın şekilde tartışıldığı yıllarda yayın hayatına atılmıştır.

Birikim Dergisinin 1 Mart 1975 Tarihli İlk Sayısı

Derginin 1 Mart 1975 tarihli ilk sayısında, Can Yücel, öldürülen gazetecilerden Onat Kutlar,  Erol Tulpar, halen Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yapan Ömer Laçiner ve Murat Belge’nin yazıları yayınlanmıştır.

Dergi, amacını uzun erimli, geniş perspektifli, serinkanlı ve özeleştirel bir bakış açısından hareket etmek olarak açıklamış; Gramsci’nin ünlü “iradenin iyimserliği – aklın kötümserliği” prensibine vurgu yapmıştır.

Dergi, güncel olayları takip etmekte ancak magazine girmemektedir.

Birikim Dergisi, Kenan Evren tarafından organize edilen 12 Eylül Askeri darbesiyle yayınlarına ara vermek zorunda kalmış, 1989 yılından itibaren yeniden yayınlarına devam etmiştir.

Birikim Dergisi, politika, kültür, sanat, edebiyat, resim, sinema ve insana dair her şey hakkında yayın yapmakta ve bu konuları ilgi alanında tutmaktadır.

Dergi, düşünce platformu olarak kurgulanmakta, düşünsel alışverişe, bilgiyi, yorumu, tartışmayı önemsemekte, teorik ve politik tartışmaları canlı tutmaya çalışmaktadır.

Birikim Dergisi, 2005 yılından itibaren yayınlarını internet üzerinden de yapmaya başlamıştır. Basılı dergi devam etmekte, dergi internetten de takip edilebilmektedir.

Tüm yazarlara kapısını açık tutan dergide yayımlanması istenilen yazılar yazi@birikimyayincilik.com.tr adresine gönderilmektedir.

Dergi, bayi satışının yanında abone usulüyle de okuyucuya ulaşmaktadır. Abonelik basılı dergiyi kapsamaktadır.

Derginin 1989 tarihinden sonraki sayılarına http://www.birikimdergisi.com/arsiv adresinden,12 Eylül 1980’den önceki sayılara ise http://www.birikimdergisi.com/70lerin-Birikimi adresinden ulaşılabilmektedir.

Birikim Dergisinin Ağustos 2018 Sayısı

Birikim Dergisi Adres ve İletişim Bilgileri 

Telefon: 0212 518 19 86 / E-postabirikim@birikimyayincilik.com.tr

Posta adresi: Binbirdirek Meydanı Sokak, İletişim Han, No: 3 Kat: 2 Cağaloğlu, Eminönü 34122 İstanbul

Tüzel Kişi Temsilcisi ve Genel Yayın Yönetmeni: Ömer Laçiner
Yazı İşleri Müdürü:  Barış Özkul
İmtiyaz Sahibi: Birikim Yayıncılık Anonim Şirketi
Vergi Sicil No: Beyazıt VD 1770396225
Ticaret Sicil No: 212030

Magdeburglu Mechthild

0
Magdeburglu Mechthild

Magdeburglu Mechthild, dominikan rahibe ve mistiktir. Hayatıyla ilgili bilgiler çok sınırlıdır. 7 kitap yazmıştır.

“The Flowing Light of Divinity” isimli eseri en bilinenidir.

Bingenli Hildegard

0
Bingenli Hildegard

Bingenli Hildegard, 1098 yılında, Bermersheim vor der Höhe’de (bugünkü Almanya’nın Renanya-Palatina eyaletinde bir kasaba) doğduğu kabul edilmektedir. Yaşamının 30 yılını hücrede geçirmiş ve sonrasında rahibelik yemini etmiş, Orta Çağ’da yaşayan Hıristiyan ve kadın mistik düşünürdür. 

Almanya’nın Rheinland Bölgesi’nde kendi bağımsız manastırını kurmuştur.

Papa Benedict XVI tarafından “Doctor of the Church” ilan edilen Bingenli Hildegard önemli bir azizedir.

Ahlâk üzerine yazdığı “Liber Vintae Meritorum” ve insan-kozmos ilişkisine dair yazdığı “Liber Divinorum Operum” adlı eserleri vardır.

1141’de yazmaya başladığı ilk kitabı Sicivias (Yolları Bilin)’ı 1151’de tamamlamıştır.

Rupersberg Manastırı’nda yaşamının en verimli yıllarını geçirmiş, 1151 yılından 1158 yılına kadar doğa ve insan vücudu üzerine kaleme aldığı Doğa Bilgisi (Physica) ve Sağaltım bilgisi (Causae et Curae) başlıkları altında bir araya getirilen eserlerini kaleme almıştır.

17 Eylül 1179’da Rupertsberg Manastırı’nda hayatını kaybetmiştir.

Terörle Mücadele Kanunu

1

Terörle Mücadele Kanunu ilk kez 12 Nisan 1991 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde 3713 kanun numarası ile kabul edilmiş, 2001, 2002, 2003, 2004, 2006, 2007, 2008, 2009, 2012, 2013 ve 2016 yıllarında çeşitli değişikliklere uğramış, Anayasa Mahkemesi tarafından bazı hükümleri iptal edilmiştir.

TBMM tarafından 2 Nolu yasa olarak kabul edilen Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Mevcut Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır.

Kanun, mecliste kabul edildiği tarihte Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Yasanın başında terörün, terör suçlarının ve terör suçlusunun tanımı yapılmıştır. Yasa, terörün finansmanı, nitelikli hal, terör suçlarından tüzel kişilerin sorumluluğu, terör örgütleri, terör amacı ile işlenen suçlar, yargılama usulleri, görev ve yargı çevresinin belirlenmesi hususları bu kanun tarafından belirlenmiştir.

Türk Ceza Kanununun 79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96, 106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 142, 148, 149, 151, 152, 170, 172, 173, 174, 185, 188, 199, 200, 202, 204, 210, 213, 214, 215, 223, 224, 243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve 319 uncu maddeleri ile 310 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar; 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan suçlar; 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları; 10/7/2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar; Anayasanın 120 nci maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde, olağanüstü halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar ve 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 inci maddesinde tanımlanan suç, Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçları oluşturmaktadır.

Türk Ceza Kanunu’ndaki mutlak terör suçları; devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, askerî tesisleri tahrip ve düşman askerî hareketleri yararına anlaşma, anayasayı ihlal, yasama organına karşı suç, hükümete karşı suç, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı silahlı isyan, silahlı örgüt, silah sağlama, yabancı hizmetine askere yazma, yazılma ve Cumhurbaşkanına suikast gibi suçlardan oluşmaktadır.

Terörle Mücadele Kanunu

Kanun Numarası : 3713
Kabul Tarihi : 12/4/1991
Yayımlandığı Resmî Gazete : Tarih : 12/4/1991 Sayı : 20843 Mükerrer
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 5 Cilt : 30 Sayfa : 125

BİRİNCİ BÖLÜM
Tanım ve Terör Suçları
Terör tanımı (1)

Madde 1– (Değişik birinci fıkra: 15/7/2003-4928/20 md.) Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.
(Mülga ikinci ve üçüncü fıkralar: 29/6/2006-5532/17 md.)

Terör suçlusu

Madde 2 – Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur.

Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır (…)

(2 Temmuz 012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun 74 üncü maddesi ile bu fıkrada yer alan “ve örgüt mensupları gibi cezalandırılırlar” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.)

Terör suçları

Madde 3 – (Değişik: 29/6/2006-5532/2 md.)
26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320 nci maddeleri ile 310 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar, terör suçlarıdır.

Terör amacı ile işlenen suçlar(2)

(3 Temmuz 2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun 74 üncü maddesi ile bu fıkrada yer alan “ve örgüt mensupları gibi cezalandırılırlar” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.)

Madde 4 – (Değişik: 29/6/2006-5532/3 md.)
Aşağıdaki suçlar 1 inci maddede belirtilen amaçlar doğrultusunda suç işlemek üzere kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde, terör suçu sayılır:

a) Türk Ceza Kanununun 79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96, 106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 142, 148, 149, 151, 152, 170, 172, 173, 174, 185, 188, 199, 200, 202, 204, 210, 213, 214, 215, 223, 224, 243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve 319 uncu maddeleri ile 310 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar.

b) 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan suçlar.

c) 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.

ç) 10/7/2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.

d) Anayasanın 120 nci maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde, olağanüstü halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar.

e) 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 inci maddesinde tanımlanan suç.

Cezaların artırılması

Madde 5 – (Değişik: 29/6/2006-5532/4 md.)
3 ve 4 üncü maddelerde yazılı suçları işleyenler hakkında ilgili kanunlara göre tayin edilecek hapis cezaları veya adlî para cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur. Bu suretle tayin olunacak cezalarda, gerek o fiil için, gerek her nevi ceza için muayyen olan cezanın yukarı sınırı aşılabilir. Ancak, müebbet hapis cezası yerine, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.

Suçun, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş olması dolayısıyla ilgili maddesinde cezasının artırılması öngörülmüşse; sadece bu madde hükmüne göre cezada artırım yapılır. Ancak, yapılacak artırım, cezanın üçte ikisinden az olamaz.

(Ek fıkra: 22/7/2010 – 6008/4 md.) Bu madde hükümleri çocuklar hakkında uygulanmaz.

Açıklama ve yayınlama

Madde 6 – İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(29/6/2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanunun 5 inci maddesiyle bu fıkrada geçen geçen “beşmilyon liradan on milyon liraya kadar ağır para” ibaresi “bir yıldan üç yıla kadar hapis” olarak değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.)

(Değişik ikinci fıkra: 11/4/2013-6459/7 md.) Terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Bu Kanunun 14 üncü maddesine aykırı olarak muhbirlerin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(Değişik dördüncü fıkra: 29/6/2006-5532/5 md.) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan (…)(Bu fıkrada yer alan “sahipleri ve” ibaresi, Anayasa Mahkemesinin 18/6/2009 tarihli ve E.:2006/121, K.:2009/90 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.) yayın sorumluları hakkında da bin günden beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (Mülga son cümle: 11/4/2013-6459/7 md.) (…) (11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanunun 7 nci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “onbin” ibaresi “beş bin” olarak değiştirilmiştir.)

(Ek fıkra: 29/6/2006-5532/5 md.; Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.

Terör örgütleri

Madde 7 – (Değişik: 29/6/2006-5532/6 md.)
Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır.

(Değişik ikinci fıkra: 11/4/2013-6459/8 md.) Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenmesine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur. (Ek cümle:17/10/2019-7188/13 md.) Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Aşağıdaki fiil ve davranışlar da bu fıkra hükümlerine göre cezalandırılır:

a) (Mülga: 27/3/2015-6638/10 md.)

b) Toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde;

1. Örgüte ait amblem, resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması,
2. Slogan atılması,
3. Ses cihazları ile yayın yapılması,
4. Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi. (Ek fıkra: 27/3/2015-6638/10 md.) Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerini gizlemek amacıyla yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu suçu işleyenlerin cebir ve şiddete başvurmaları ya da her türlü silah, molotof ve benzeri patlayıcı, yakıcı ya da yaralayıcı maddeler bulundurmaları veya kullanmaları hâlinde verilecek cezanın alt sınırı dört yıldan az olamaz.

İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur.
(Ek fıkra: 11/4/2013-6459/8 md.) Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına;

a) İkinci fıkrada tanımlanan suçu,
b) 6 ncı maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu,
c) 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu, işleyenler hakkında, 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez.

Terörün finansmanı

Madde 8- (Yeniden düzenleme: 29/6/2006-5532/7 md.; Mülga:7/2/2013-6415/18 md.)

Nitelikli hal

Madde 8/A- (Ek: 29/6/2006-5532/7 md.)

Bu Kanun kapsamına giren suçların kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Tüzel kişilerin sorumluluğu

Madde 8/B- (Ek: 29/6/2006-5532/7 md.)
Bu Kanun kapsamına giren suçların bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, Türk Ceza Kanununun 60 ıncı maddesine göre bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

İKİNCİ BÖLÜM
Yargılama Usulleri
Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi(29/6/2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanunun 8 ve 9 uncu maddesiyle, 9 uncu maddenin başlığı “Görevli mahkeme” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.)

Madde 9 – (Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.)
Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma usulü (2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun 75 inci maddesi ile bu maddenin başlığı “Soruşturma ve kovuşturma usulü” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.)

Madde 10 –(Mülga: 21/2/2014-6526/19 md.)

Gözetim süresi

Madde 11 – (Mülga: 18/11/1992 – 3842/31 md.)

Tutanak düzenleyenlerin dinlenmeleri

Madde 12 – (Mülga: 29/6/2006-5532/17 md.)

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmemesi, seçenek yaptırımlara çevirme ve erteleme yasağı (29/6/2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanunun 10 ve 12 inci maddesiyle 13 üncü maddenin başlığı “Erteleme ve paraya çevrilme”, 17 nci maddenin başlığı “Şartla salıverilme” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Daha sonra 26/2/2008 tarihli ve 5739 sayılı Kanunun 3 üncü maddesiyle 13 üncü maddenin başlığı “Seçenek yaptırımlara çevirme ve erteleme yasağı” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.)

Madde 13- (Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.)

Muhbirlerin hüviyetlerinin açıklanmaması

Madde 14 – Bu Kanun kapsamına giren suçlar ve suçluları ihbar edenlerin hüviyetleri, rızaları olmadıkça veya ihbarın mahiyeti haklarında suç teşkil etmedikçe açıklanamaz.

Avukat tayini (Bu maddenin başlığı “Müdafii Tayini” iken 23/6/2016 tarihli ve 6722 sayılı Kanunun 15 inci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.)

Madde 15 – (Değişik: 29/6/2006-5532/11 md.)
Terörle mücadelede görev alan Türk Silahlı Kuvvetleri personeli, mülki idare amirleri, istihbarat ve kolluk görevlileri ile bu amaçla görevlendirilmiş diğer personelin, bu görevlerinin ifasından doğduğu iddia edilen suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalar sebebiyle belirleyeceği en fazla üç avukatın veya bu görevlerinin ifasından dolayı mağdur, şikâyetçi, katılan, davalı ya da davacı konumunda olan personelin seçeceği bir avukatın ücreti ödenir ve bunlara avukatlık ücret tarifesine bağlı olmaksızın yapılacak ödemeler, ilgili kuruluşların bütçelerine konulacak ödenekten karşılanır. (Ek cümle: 23/6/2016-6722/15 md.) Ancak davacı konumunda olan personelin seçeceği bir avukata ücret ödenmesi, ilgili Bakanın onayına tabidir. (23/6/2016 tarihli ve 6722 sayılı Kanunun 15 inci maddesiyle bu fıkradaki “görev alan” ibaresinden sonra gelmek üzere “Türk Silahlı Kuvvetleri personeli, mülki idare amirleri,” ibaresi eklenmiş ve bu fıkrada yer alan “kovuşturmalarda müdafi olarak belirlediği en fazla üç” ibaresi “kovuşturmalar sebebiyle belirleyeceği en fazla üç avukatın veya bu görevlerinin ifasından dolayı mağdur, şikâyetçi, katılan, davalı ya da davacı konumunda olan personelin seçeceği bir” şeklinde değiştirilmiştir.)

Avukatların ücretlerinin ödenmesine ilişkin esas ve usûller, Millî Savunma ve İçişleri bakanlıklarınca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Cezaların İnfazı
Cezaların infazı ve tutukluların muhafazası

Madde 16 – (Mülga: 29/6/2006-5532/17 md.)
Koşullu salıverilme((29/6/2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanunun 10 ve 12 inci maddesiyle 13 üncü maddenin başlığı “Erteleme ve paraya çevrilme”, 17 nci maddenin başlığı “Şartla salıverilme” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Daha sonra 26/2/2008 tarihli ve 5739 sayılı Kanunun 3 üncü maddesiyle 13 üncü maddenin başlığı “Seçenek yaptırımlara çevirme ve erteleme yasağı” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.)

Madde 17- (Değişik: 29/6/2006-5532/12 md.)

Bu Kanun kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar hakkında, koşullu salıverilme ve denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması bakımından 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 107 nci maddesinin dördüncü fıkrası ile 108 inci maddesi hükümleri uygulanır. (Ek cümle:14/4/2020-7242/65 md.) Ancak, süreli hapis cezaları bakımından düzenlenen koşullu salıverilme oranı, dörtte üç olarak uygulanır.

Tutuklu veya hükümlü iken firar veya ayaklanma suçundan mahkûm edilmiş bulunanlar ile disiplin cezası olarak üç defa hücre hapsi cezası almış olanlar, bu disiplin cezaları kaldırılmış olsa bile şartla salıverilmeden yararlanamazlar.

Bu Kanun kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar, hükümlerinin kesinleşme tarihinden sonra bu Kanunun kapsamına giren bir suçu işlemeleri halinde, şartla salıverilmeden yararlanamazlar.

Ölüm cezaları, 14/7/2004 tarihli ve 5218 sayılı Kanunun 1 inci maddesi ile değişik 3/8/2002 tarihli ve
4771 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunla müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen terör suçluları ile ölüm cezaları ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına dönüştürülen veya ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm olan terör suçluları koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanamaz. Bunlar hakkında ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası ölünceye kadar devam eder.

Ceza ve tutukevi inşaatı
Madde 18- (Mülga: 29/6/2006-5532/17 md.)
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli Hükümler
Ödüllendirme

Madde 19 – (Değişik:18/10/2018-7148/28 md.)
İşlenişine iştirak etmemiş olmak koşuluyla bu Kanun kapsamına giren suçun ortaya çıkarılmasına veya delillerin ele geçirilmesine ya da suç faillerinin yakalanabilmesine yardımcı olanlara veya yerlerini yahut
kimliklerini bildirenlere para ödülü verilebilir.

Ödül miktarının belirlenmesi ve ödülün verilmesine ilişkin usul ve esaslar İçişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Koruma tedbirleri (1)

Madde 20 – (Değişik: 29/6/2006-5532/14 md.)
Terörle mücadelede görev veren veya bu görevi ifa eden adlî, istihbarî, idarî ve askerî görevliler, kolluk görevlileri, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü ve Genel Müdür Yardımcıları, terör suçlularının muhafaza edildiği ceza ve tutukevlerinin savcıları ve müdürleri, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görev yapmış hâkim ve savcılar, Ceza Muhakemesi Kanununun 250 nci maddesiyle yetkili kılınmış ağır ceza mahkemelerinde görev yapan hâkim ve savcılar ile bu görevlerinden ayrılmış olanlar ve terör örgütlerinin açık hedefi haline gelen veya getirilenler ile suçların aydınlatılmasında yardımcı olanlar hakkında gerekli koruma tedbirleri Devlet tarafından alınır.

Ceza Muhakemesi Kanununun 250 nci maddesi uyarınca Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca görevlendirilecek ağır ceza mahkemeleri başkan ve üyeleri ile bu mahkemelerin görev alanına giren suçları soruşturmakla ve kovuşturmakla görevli Cumhuriyet savcılarının korunma ve güvenlik talepleri ilgili makam ve mercilerce öncelikle ve ivedilikle yerine getirilir. Koruma için ihtiyaç duyulan araç ve gereçler Adalet ve İçişleri bakanlıklarınca temin edilir.

Bu koruma tedbirleri; talep halinde estetik cerrahi yoluyla fizyolojik görünümün değiştirilmesi dahil,
nüfus kaydı, ehliyet, evlenme cüzdanı, diploma ve benzeri belgelerin değiştirilmesi, askerlik işleminin düzenlenmesi, menkul ve gayrimenkul mal varlıklarıyla ilgili hakları, sosyal güvenlik ve diğer hakların korunması gibi hususlarda düzenleme yapılır. (Değişik: 11/2/2014-6519/57 md.) Korumaya alınmış emekli personelden, meskende korunmaları mutlak surette zorunlu bulunanlar Cumhurbaşkanlığınca belirlenecek konutlardan yararlandırılır.(2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 115 nci maddesiyle, bu maddenin üçüncü fıkrasında yer alan “Başbakanlıkça” ibaresi “Cumhurbaşkanlığınca” ve beşinci fıkrasında yer alan “Başbakanlıkça” ibaresi “Cumhurbaşkanınca” şeklinde değiştirilmiştir.)

Bu tedbirlerin uygulanmasında, İçişleri Bakanlığı ile ilgili diğer kurum ve kuruluşlar gerekli her türlü gizlilik kurallarına uymak zorundadırlar.

Koruma tedbirleriyle ilgili esas ve usuller Cumhurbaşkanınca çıkarılacak bir yönetmelik ile belirlenir. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 115 nci maddesiyle, bu maddenin üçüncü fıkrasında yer alan “Başbakanlıkça” ibaresi “Cumhurbaşkanlığınca” ve beşinci fıkrasında yer alan “Başbakanlıkça” ibaresi “Cumhurbaşkanınca” şeklinde değiştirilmiştir.)

Yukarıda sayılanlardan kamu görevlileri, görevlerinden ayrılmış olsalar dahi terör suçluları tarafından
kendilerine veya eş ve çocuklarının canına vuku bulan bir taarruzu savmak için silah kullanmaya yetkilidirler.

Zararların tazmini amacıyla tedbir konulması

Madde 20/A- (Ek: 15/8/2016-KHK-671/31 md.; Aynen kabul: 9/11/2016-6757/27 md.)

Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ve bu Kanun kapsamına giren suçlar nedeniyle gerçek veya tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarının uğradığı zararların tazmini amacıyla, soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh ceza hâkimi, kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından, şüpheli veya sanıklara ait taşınmazların veya kara, deniz ya da hava ulaşım araçlarının devir ve temlikini veya bunlarla ilgili hak tesisini önlemek ya da tasarruf yetkisini kısıtlamak için şerh düşülmesine ve bu kişilerin yardımlaşma kurum ve sandıklarından olan alacaklarına tedbir konulmasına karar verilebilir. Taşınmazlarla ilgili karar tapu kütüğüne; kara, deniz ve hava ulaşım araçlarıyla ilgili karar ise bu araçların kayıtlı bulunduğu sicile şerh verilmek suretiyle icra olunur. Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kesinleşmesi halinde veya şerhin konulduğu tarihten itibaren iki yıl içinde, şerhin devamı yönünde hukuk mahkemesinden verilmiş ihtiyati haciz veya ihtiyati tedbir kararı ibraz edilmediği takdirde şerh kendiliğinden terkin edilir. (5/6/2017 tarihli ve 691 sayılı KHK’nin 7 nci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “bir yıl” ibaresi “iki yıl” şeklinde değiştirilmiş, daha sonra bu hüküm 31/1/2018 tarihli ve 7069 sayılı Kanunun 7 nci maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.)

(Ek fıkra: 5/6/2017-KHK-691/7 md.; Aynen kabul: 31/1/2018-7069/7 md.)

Birinci fıkra kapsamına giren suçlar nedeniyle gerçek veya tüzel kişiler ile kamu kurum ve kuruluşlarının uğradığı zararların tazmini amacıyla açılan davalarda; davalının adres kayıt sisteminde adresinin bulunmaması veya bulunup da tebligata elverişli olmaması halinde, mahkemece, dava dilekçesinin özeti tirajı ellibinin üzerinde olan ve yurt düzeyinde dağıtımı yapılan gazetelerden biri vasıtasıyla ilan edilir. Yapılacak ilanda davalının bir ay içinde yurtiçinde tebligata elverişli bir adres veya 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununun 7/a maddesi uyarınca kayıtlı elektronik posta adresi bildirmemesi ya da davada kendisini avukatla temsil ettirmemesi halinde, yargılamaya yokluğunda devam olunacağı, yargılama aşamalarında başkaca tebligat yapılmayarak hüküm verileceği ve hükmün de aynı usulle tebliğ edileceği ihtar edilir. Adresi yabancı ülkede bulunan davalıya çıkarılacak tebligatta, bu fıkrada belirtilen ilanda yer alan hususlar ile yabancı ülke adresine bir daha tebligat yapılmayacağı ihtarına yer verilir.

(Ek fıkra: 5/6/2017-KHK-691/7 md.; Aynen kabul: 31/1/2018-7069/7 md.)

Birinci fıkra kapsamında açılan davaların kısmen veya tamamen reddi halinde, davacı aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmolunur. Ancak belirlenen ücret dava değerini geçemez.

Yardım(Bu madde başlığı, 13/11/1995 tarih ve 4131 sayılı Kanun’un 1 inci maddesi ile değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.) (25/4/2013 tarihli ve 6462 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “sakatlanan” ibaresi “engelli hâle gelen” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 21 – (…)(Bu arada yer alan “Memur ve” ibaresi, 29/6/2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanunun 15 inci maddesiyle madde metninden çıkarılmıştır.) kamu görevlilerinden yurtiçinde ve yurtdışında görevlerini ifa ederlerken veya sıfatları kalkmış olsa bile bu görevlerini yapmalarından dolayı terör eylemlerine muhatap olarak yaralanan, engelli hâle gelen, ölen veya öldürülenler hakkında 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.

Ayrıca;

a) (Değişik: 28/2/1995 – 4082/6 md.) Malul olanlarla, ölenlerin aylığa müstehak dul ve yetimlerine bağlanacak aylığın toplam tutarı, bunların görevde olan emsallerinin almakta oldukları aylıklardan; emekli olanların öldürülmeleri halinde ise,dul ve yetimlerine bağlanacak aylığın toplam tutarı ve Kanuna göre kendisine bağlanabilecek emekli aylığından az olamaz. Yaşamak için gereken hareketleri yapamayacak ve başkasının yardım ve desteğine muhtaç olacak derecede malül olanlar ile ölenlerin dul ve yetimlerine en yüksek devlet memuru aylığı üzerinden, diğerlerine mevcut aylıkları üzerinden, 30 yıl hizmet yapmış gibi emekli ikramiyesi ödenir. Bu bent hükümlerine göre ilgililere fazla olarak yapılan ödemeler, faturası karşılığı ilgili sosyal güvenlik kuruluşlarınca Hazineden tahsil edilir.

b) (Değişik birinci ve ikinci cümle: 15/8/2017-KHK-694/86 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/82 md.) Yurtiçinde veya yurtdışında kamu konutlarından yararlanmakta iken malul olanların kendileri, ölenlerin aylığa müstehak dul ve yetimleri, 9/11/1983 tarihli ve 2946 sayılı Kamu Konutları Kanununda gösterilen özel tahsisli konutlarda oturanlar hariç olmak üzere, herhangi bir kira bedeli alınmaksızın on yıl süreyle kamu konutlarından yararlanmaya devam edebilirler. Kamu konutundan çıkacaklar ile kamu konutundan yararlanmayanlar ve özel tahsisli konutlarda oturanların istekleri halinde ikametgâh olarak kullanacakları yurtiçindeki taşınmazın kira bedeli on yıl süre ile Devletçe karşılanır; ancak kamu konutlarından kira ödemeksizin yararlanılan süre, kira yardımından yararlanılan süreden düşülür. Yurtdışındaki özel tahsisli konutlarda oturanların yurtdışı kira bedelleri de istekleri halinde bir yıl süre ile Devletçe karşılanır.

(Ek cümleler: 4/7/2012-6353/75 md.)

Bütün hak sahipleri adına bir konut için yapılacak aylık kira yardımının üst limiti ile ödeme usul ve esasları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Maliye Bakanlığınca çıkarılan yönetmelikle belirlenir. Bu Kanun hükümlerine göre aylık alan maluller ile hayatını kaybedenlerin dul ve yetimlerine yapılan gayrimenkul hibeleri veraset ve intikal vergisinden, devir işlemleri harçlarından ve döner sermaye ücretlerinden ve bu işlemler nedeniyle düzenlenecek kağıtlar için tahakkuk edecek damga vergisinden müstesnadır. Bu gayrimenkullerin maliyet bedellerinin tamamı bunları hibe edenler tarafından 31/12/1960 tarihli ve 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 89uncu maddesi ve 13/6/2006 tarihli ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 10 uncu maddesi kapsamında dönem gelirinden veya kurum kazancından indirilebilir.

c) (Mülga: 12/7/2013-6495/102 md.)
d) (Mülga: 12/7/2013-6495/102 md.)

e) (Ek: 28/2/1995 – 4082/6 md.; Değişik: 29/6/2006-5532/15 md.) Malûl olanlar ile ölenlerin dul ve yetimleri, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığınca kendilerine verilen tanıtım kartlarını ibraz etmeleri durumunda, kamu kurum ve kuruluşlarına ait bütün hastanelerde muayene ve tedavi edilirler. Bunların her türlü tedavi giderleri; ilgililerin herhangi bir kamu kurumu veya kuruluşunda çalışmaları halinde bu kurum veya kuruluşça, emekli, yaşlılık, malûllük veya dul ve yetim aylığı almaları halinde bağlı bulundukları sosyal güvenlik kurumunca, herhangi bir kuruma tâbi olarak çalışmamaları, 1/7/1976 tarihli ve 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun kapsamında aylık alanlar hariç emekli, yaşlılık, malûllük veya dul ve yetim aylığı almamaları durumunda Millî Savunma veya İçişleri Bakanlığınca karşılanır. Malûl olanların eksilen vücut organları, yurt içi veya yurt dışında en son teknik usûllere göre yapılması mümkün sunileriyle tamamlatılır ve gerekirse tamir ettirilir veya yenisi yaptırılır.

f) (Ek: 28/2/1995 – 4082/6 md.) Yurtiçinde tedavileri mümkün olmayanlar, yetkili sağlık kuruluşlarının raporlarına istinaden yurtdışında(…) (5510 sayılı Kanunun 17/4/2008 tarihli ve 5754 sayılı Kanunun 64 üncü maddesiyle değişik 106 ncı maddesiyle; (f) bendinde yer alan “ve tedavi ettirilirler” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.)

g) (Ek: 28/2/1995-4082/6 md.) Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz olanlar ile kimsesizler, kamu kurum ve kuruluşlarına ait, bunlar bulunmadığı takdirde özel rehabilitasyon ve bakım merkezleri, yurtlar ve huzurevlerinde parasız olarak veya masrafları devlet tarafından karşılanmak üzere barındırılır.baktırılır (…) (5510 sayılı Kanunun 17/4/2008 tarihli ve 5754 sayılı Kanunun 64 üncü maddesiyle değişik 106 ncı maddesiyle; (g) bendinde yer alan “ve tedavileri yaptırılır” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.)
.
h) (Değişik: 4/7/2012-6353/75 md.) (2) Erbaş ve erlerden veya geçici veya gönüllü köy korucularından; terörle mücadele görevi ifa ederken yaralanarak veya engelli hâle gelerek ilgili mevzuatına göre malullük aylığı bağlanması koşullarının oluştuğu tespit olunanlar, 2330 sayılı Kanuna göre aylık bağlanması hakkından ve bu fıkranın (c), (d) ve (g) bentlerindeki haklardan, bunların eş, ana ve babaları ile bakmakla yükümlü olunan kişi kapsamına giren çocukları da bu fıkranın (d) bendinde düzenlenen haklardan yararlandırılır. Erbaş ve erlerden veya geçici veya gönüllü köy korucularından; aynı sebeplerle hayatını kaybedenlerin veya bu fıkra kapsamında malul olması sebebiyle aylık almakta iken hayatını kaybedenlerin dul aylığına müstehak eşi, ana ve babaları ile yetim aylığına müstehak çocukları 2330 sayılı Kanun hükümlerine göre aylık bağlanması hakkından ve bu fıkranın (c) ve (d) bendindeki haklardan yararlandırılır.

Bu fıkra kapsamında er ve erbaşlar için bağlanacak aylıklar, bitirmiş oldukları okullar neticesinde hak kazandıkları unvanlar üzerinden yürütmüş oldukları kamu görevleri sebebiyle daha yüksek aylık bağlanmasına ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla; en az dört yıllık yüksek öğrenim mezun olanlar sekizinci derecenin birinci kademesindeki, diğerleri ise eğitim durumlarına bakılmaksızın onuncu derecenin birinci kademesindeki “Memur” unvanlı kadrolarda bulunanların emekli keseneğine esas aylıkları üzerinden hesaplanacak vazife malullüğü aylığı tutarından düşük olamaz ve bunlar için 5434 sayılı Kanunun ek 77 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine göre yapılacak yükseltmelerde aynı unvan ve derece başlangıç olarak esas alınır ve derece yükselmelerinde kadro şartı aranmaksızın yüksek öğrenim mezunu gibi işlem yapılır. (25/4/2013 tarihli ve 6462 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu bentte yer alan “sakatlanarak” ibaresi “engelli hâle gelerek” şeklinde değiştirilmiştir.)

ı) (Ek: 13/11/1995 – 4131/1 md.; Mülga: 3/10/2016-KHK-676/89 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/72 md.)

i) (Ek: 4/7/2012-6353/75 md.; Değişik: 2/1/2017-KHK-680/64 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7072/63 md.) Yedek subay ve yedek astsubay okulu öğrencileri, harp okulları ve astsubay meslek yüksekokullarında okuyanlar, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi fakülte ve yüksekokullarında okuyanlar, üniversitelerin fakülte ve yüksekokullarında Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı adına öğrenim görenler ya da kendi hesabına öğrenim görmekte iken Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı nam ve hesabına okumaya devam edenler, Polis Akademisi ile Polis Meslek Eğitim Merkezlerinde veya üniversitelerin fakülte ve yüksekokullarında Emniyet Genel Müdürlüğü hesabına öğrenim görenler veya kendi hesabına öğrenim görmekte iken Emniyet Genel Müdürlüğü hesabına öğrenim görmeye devam edenler, Emniyet Genel Müdürlüğü veya Millî İstihbarat Teşkilatı hesabına açılan okullarda öğrenim görenler ile Milli Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı veya Emniyet Genel Müdürlüğü adına öğrenim görmek üzere temel ve intibak eğitimine tabi tutulanlardan; 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı sayılmamış olup bu öğrenimleri veya eğitimleri nedeniyle bu Kanun kapsamındaki terör eylemlerinde hedef alınarak hayatını kaybedenler ile yaralanan veya engelli hâle gelenlerden ilgili mevzuatına göre malullük aylığı bağlanması koşullarının oluştuğu tespit olunanların kendileri, 2330 sayılı Kanuna göre aylık bağlanması hakkından ve bu fıkranın (c), (d) ve (g) bentlerindeki haklardan, bunların eş, ana ve babaları ile bakmakla yükümlü olunan kişi kapsamına giren çocukları da bu fıkranın (d) bendinde düzenlenen haklardan yararlandırılır.

Yukarıda sayılanlardan aynı sebeplerle hayatını kaybedenlerin veya bu fıkra kapsamında malul olması sebebiyle aylık almakta iken hayatını kaybedenlerin dul aylığına müstehak eşi, ana ve babaları ile yetim aylığına müstehak çocukları 2330 sayılı Kanun hükümlerine göre aylık bağlanması hakkından ve bu fıkranın (c) ve (d) bendindeki haklardan yararlandırılır.

(3) j) (Ek: 4/7/2012-6353/75 md.)

Terör eyleminin ortaya çıkarılması, etkilerinin azaltılması veya bertaraf edilmesinin sağlanmasında yardımcı ve faydalı olanlar bu faaliyetlerinden dolayı hayatını kaybettikleri, yaralandıkları veya engelli hâle geldikleri; ilgili valinin teklifi üzerine Nakdi Tazminat Komisyonu tarafından karara bağlanan sivillerden Sosyal Güvenlik Kurumunca ilgili mevzuatına göre malullük aylığı bağlanması koşullarının oluştuğu tespit olunanların kendileri, 2330 sayılı Kanuna göre aylık bağlanması hakkından ve bu fıkranın (c), (d) ve (g) bentlerindeki haklardan, bunların eş, ana ve babaları ile bakmakla yükümlü olunan kişi kapsamına giren çocukları da bu fıkranın (d) bendinde düzenlenen haklardan yararlandırılır. Yukarıda sayılanlardan aynı sebeplerle hayatını kaybedenlerin veya bu fıkra kapsamında malul olması sebebiyle aylık almakta iken hayatını kaybedenlerin dul aylığına müstehak eşi, ana ve babaları ile yetim aylığına müstehak çocukları 2330 sayılı Kanun hükümlerine göre aylık bağlanması hakkından ve bu fıkranın (c) ve (d) bendindeki haklardan yararlandırılır. (25/4/2013 tarihli ve 6462 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu bentte yer alan “sakatlandıkları” ibaresi “engelli hâle geldikleri” şeklinde değiştirilmiştir.) (2) 12/7/2013 tarihli ve 6495 sayılı Kanunun 85 inci maddesiyle, bu bentte yer alan “sivillerden” ibaresinden sonra gelmek üzere “Sosyal Güvenlik Kurumunca” ibaresi eklenmiştir.)

(Ek fıkra: 4/7/2012-6353/75 md.)

Kamu görevlileri ile birinci fıkranın (h) ve (j) bentleri kapsamına girenlerden terör olaylarını önlemek amacıyla her türlü patlayıcı maddeye bağlı olarak meydana gelen olaylar sonucunda ya da her ne şekilde olursa olsun terör olaylarının önlenmesi, takibi veya etkisiz hale getirilmesi amacıyla ifa edilen görevler sırasında veya bu görevlere gidiş dönüşler esnasında meydana gelen kazalar sonucunda yaralanan, engelli hâle gelen, hastalanan veya hayatını kaybedenler, birinci fıkranın durumlarına uygun hükümlerinden yararlandırılır. (25/4/2013 tarihli ve 6462 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “sakatlanan” ibaresi “engelli hâle gelen” şeklinde değiştirilmiştir.)

(Ek fıkra: 4/7/2012-6353/75 md.)

Birinci fıkranın (h), (i) ve (j) bentlerinde belirtilenlerden bu Kanun kapsamındaki olaylar sebebiyle yaralananlar, tedavileri sonuçlanıncaya veya maluliyetleri kesinleşinceye kadar geçen süre içinde 5510 sayılı Kanuna göre sağlanan sağlık hizmetlerinden ve diğer haklardan, aynı sebeplerle tedavi gören malul kamu görevlilerine ilişkin hükümler çerçevesinde yararlandırılır. Erbaş ve erler için Türk Silahlı Kuvvetlerine ait sağlık kurum ve kuruluşlarında yapılan tedaviler hariç, bu kapsamda yapılacak giderlerin tamamı; ilgililerin genel sağlık sigortalısı olup olmadığına bakılmaksızın Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanır. Ancak, bu kişilerden 5510 sayılı Kanuna göre genel sağlık sigortası kapsamında yer almayanlar için, Sosyal Güvenlik Kurumunca yapılmış olan giderler, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından; erbaş ve erler için ilgisine göre Millî Savunma Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı, diğerleri için Maliye Bakanlığından tahsil olunur. Kendilerine aylık bağlanan dul ve yetimler; ilgili sosyal güvenlik kurumları mevzuatı gereği aylıklarının kesilmesi halinde, bu madde ile verilen diğer haklardan da yararlanamazlar.

Terörden zarar gören diğer kişilere yardım
Madde 22 – (Değişik: 13/11/1995 – 4131/2 md.)

Terör eylemlerinden dolayı yaralananların tedavileri Devlet tarafından yapılır. Zarar gören, can ve mal kaybına uğrayan vatandaşlara, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan öncelikle yardım yapılır. Bu fondan ilk ve orta öğrenim çağındaki şehit çocuklarının öğrenim masrafları karşılanır. Yardımın kapsam ve ölçüsü, Fonun mahalli yetkililerince belirlenecek miktarı aşmamak kaydıyla Fon Kurulunca tespit edilir.

Ek Madde 1 – (Ek: 13/11/1995-4131/3 md.; Değişik: 12/7/2013-6495/86 md.) (6/2/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanunun 40 ıncı maddesiyle, bu maddede yer alan “İçişleri Bakanlığınca” ibareleri “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca” şeklinde, son fıkrasında yer alan “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” ibaresi “İçişleri Bakanlığı” şeklinde değiştirilmiştir.) (21/3/2018 tarihli ve 7103 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle, bu maddenin ikinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “bu Kanunun 21 inci maddesinin birinci fıkrasının (j) bendi kapsamına girenler hariç olmak üzere” ibaresi ile (ç) bendinde yer alan “21 inci maddenin birinci fıkrasının (j) bendi kapsamında vazife malulü sayılanlar,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.)

(Değişik birinci fıkra: 14/4/2016-6704/12 md.) 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun eki (I), (II), (III) ve (IV) sayılı cetvellerde yer alan kamu kurum ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bağlı ortaklıkları, il özel idareleri, belediyeler ve bağlı kuruluşları, özel kanunla kurulan diğer her türlü kamu kurum ve kuruluşları; 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi memur kadroları ile sözleşmeli personel pozisyonlarına ve sürekli işçi kadrolarına bu madde hükümleri çerçevesinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca hak sahibi olduğu belirlenerek Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve Başkanlıkça kura sonucu atama teklifi yapılanları atamak zorundadır.

Bu madde kapsamında hak sahipliği sonucunu doğuran durumlar aşağıda belirtilmiştir:

a) 5434 sayılı Kanunun mülga 64 üncü maddesi, 5510 sayılı Kanunun 47 nci maddesinin sekizinci fıkrası, (…)(2) 3/11/1980 tarihli ve 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanuna göre veya 2330 sayılı Kanun hükümleri uygulanarak aylık bağlanmasını gerektiren kanunlara göre harp veya vazife malulü sayılanlar,(21/3/2018 tarihli ve 7103 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle, bu maddenin ikinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “bu Kanunun 21 inci maddesinin birinci fıkrasının (j) bendi kapsamına girenler hariç olmak üzere” ibaresi ile (ç) bendinde yer alan “21 inci maddenin birinci fıkrasının (j) bendi kapsamında vazife malulü sayılanlar,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.)

b) 5434 sayılı Kanunun mülga 45 inci maddesi ile 5510 sayılı Kanunun 47 nci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen haller kapsamında vazife malulü sayılan; Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının erbaş ve erler dahil askeri personeli ile Emniyet Teşkilatından Emniyet Hizmetleri Sınıfına mensup personeli,

c) (b) bendi kapsamına girenler hariç olmak üzere 5434 sayılı Kanunun mülga 45 inci maddesi ile 5510 sayılı Kanunun 47 nci maddesinin birinci fıkrası kapsamında olanlardan vazife malulü sayılanlar,

ç) (…)(2) 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunun ek 1 inci maddesi kapsamında aylık bağlananlardan terör eylemleri nedeniyle hayatını kaybetmiş veya engelli hale gelmiş olanlar ile Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumuna ait fabrika, işletme, müessese veya bağlı ortaklıklarda görevli olanlardan patlayıcı maddelerin üretimi, incelenmesi, muhafazası, nakli, imha edilmesi ve zararsız hale getirilmesi sırasında oluşacak patlamalardan dolayı hayatını kaybedenler.(2)

İstihdam hakkından;

a) İkinci fıkranın (a) ve (b) bentleri kapsamında hayatını kaybedenlerin eş veya çocuklarından birisi ile ana, baba veya kardeşlerinden birisi olmak üzere toplam iki kişi; ana, baba ve kardeşi yoksa eş veya çocuklarından toplam iki kişi; eş veya çocuğu yoksa ana veya babası ile kardeşlerinden birisi olmak üzere toplam iki kişi, ana veya babanın bu hakkı kullanmaması durumunda ise bir diğer kardeşi olmak üzere toplam iki kişi, ana, baba veya kardeşlerin bu hakkı
kullanmaması durumunda eş veya çocuklardan toplam iki kişi, (28/11/2017 tarihli ve 7061 sayılı Kanunun 51 inci maddesiyle, bu bende “ana, baba veya kardeşlerin bu hakkı kullanmaması durumunda eş veya çocuklardan toplam iki kişi,” ibaresi eklenmiştir.)

b) İkinci fıkranın (a) ve (b) bentlerinde sayılan malullerin kendileri veya eş veya çocuklarından birisi, eşi veya çocuğu yoksa kendisi veya kardeşlerinden birisi olmak üzere toplam bir kişi,

c) İkinci fıkranın (c) bendine göre malul sayılanların kendileri veya eş ve çocuklarından birisi, eşi veya çocuğu yoksa kendileri veya kardeşlerinden birisi; hayatını kaybedenlerin ise eş veya çocuklarından birisi, eşi veya çocuğu yoksa kardeşlerinden birisi olmak üzere toplam bir kişi,

ç) İkinci fıkranın (ç) bendine göre engelli hale gelenlerin kendileri veya eş ve çocuklarından birisi, eşi veya çocuğu yoksa kendileri veya kardeşlerinden birisi; hayatını kaybedenlerin ise eş ve çocuklarından birisi, eşi veya çocuğu yoksa anne, baba veya kardeşlerinden birisi olmak üzere toplam bir kişi, (14/4/2016 tarihli ve 6704 sayılı Kanunun 12 nci maddesiyle, bu bentte yer alan “hayatını kaybedenlerin ise eş ve çocuklarından birisi, eşi veya çocuğu yoksa” ibaresinden sonra gelmek üzere “anne, baba veya” ibaresi eklenmiştir.) yararlanır.

Bu madde kapsamında atanacakların, atamalarının yapılacağı kadro veya pozisyonlar için sınavlara ilişkin hükümler hariç olmak üzere ilgili mevzuatında öngörülen nitelik ve şartları taşımaları zorunludur.

Bir başkasının bakımına muhtaç olacak derecede engelli olanlar, terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu ilgili valilerce tespit edilenler, birinci fıkrada sayılan kurumlarda görev yapanlar, istihdam hakkını sağlayan olayın meydana geldiği tarihten sonra söz konusu kurum ve kuruluşlarında görev yapmakta iken bu görevinden ayrılmış olanlar (…) (3) istihdam hakkından faydalanamazlar ve bu durumda olanlar yukarıdaki fıkraların uygulanmasında dikkate alınmaz. (Ek cümle: 14/4/2016-6704/12 md.; Mülga ikinci cümle: 28/11/2017-7061/51 md.) (…) (Ek cümle: 2/1/2017 – KHK -680/79 md. ;Mülga üçüncü cümle: 28/11/2017-7061/51 md.) (Ek cümle: 1/2/2018-7072/77 md.;

Mülga cümle: 13/2/2018-7098/EK MADDE 1)

(15/7/2016 tarihli ve 674 sayılı KHK’nin 51 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Bir başkasının bakımına muhtaç olacak derecede engelli olanlar,” ibaresinden sonra gelmek üzere “terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu ilgili valilerce tespit edilenler,” ibaresi eklenmiş olup, daha sonra 10/11/2016 tarihli ve 6758 sayılı Kanunun 46 ncı maddesiyle bu hüküm aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.) (28/11/2017 tarihli ve 7061 sayılı Kanunun 51 inci maddesiyle, bu fıkranın birinci cümlesinde yer alan “ile kırk beş yaşını bitirmiş olanlar” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.)

(Değişik altıncı fıkra: 25/7/2016-KHK-668/4 md.; Aynen kabul: 8/11/2016-6755/4 md.)

Hak sahiplerinden ilköğretim, ortaokul, ilkokul mezunu olanların hizmetli unvanlı kadro ve pozisyonlara; ortaöğretim ve yükseköğretim mezunu olanların, atama teklifinin yapıldığı tarihte öğrenim durumları itibarıyla ihraz ettikleri unvanın 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki cetvellerde yer alması koşuluyla ihraz etmiş bulundukları unvanlara, bunların dışında kalan ortaöğretim ve yükseköğretim mezunlarının ise memur unvanlı kadro ve pozisyonlara atama teklifleri Devlet Personel Başkanlığınca yapılır. (Ek cümle: 28/11/2017-7061/51 md.) Üçüncü fıkranın (a), (b), (c) ve (ç) bentlerinde sayılan maluller ile 15/8/2016 tarihli ve 670 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 9’uncu maddesine göre tazminat hakkından yararlandırılanların kendilerinin istihdam hakkından yararlanmaları ve ilköğretim, ortaokul, ilkokul mezunu olmaları halinde atama teklifleri memur unvanlı kadro ve pozisyonlara yapılır. İşçi kadrolarına yapılacak atama teklifleri sürekli işçi unvanlı kadroya yapılır.

(Mülga yedinci fıkra: 25/7/2016-KHK-668/4 md.; Aynen kabul: 8/11/2016-6755/4 md.)

Bu madde kapsamında başvuranlardan hak sahibi olanlar Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca tespit edilerek, liste hâlinde (…)(1) Devlet Personel Başkanlığına bildirilir. (Değişik ikinci cümle: 14/4/2016-6704/12 md.) Hak sahiplerinin kamu kurum ve kuruluşlarına atama teklifleri, Devlet Personel Başkanlığınca (…) (25/7/2016 tarihli ve 668 sayılı KHK’nin 4 üncü maddesiyle, bu fıkranın birinci cümlesinde yer alan “her yılın mart ve eylül aylarının son gününe kadar” ibaresi ve ikinci cümlesinde yer alan “kırk beş gün içinde” ibaresi yürürlükten kaldırılmış olup, daha sonra bu hüküm 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle kanunlaşmıştır.) kura usulü ile yapılır. (Ek üç cümle: 25/7/2016- KHK-668/4 md.; Aynen kabul: 8/11/2016-6755/4 md.) Kamu kurum ve kuruluşları bu madde kapsamındaki taleplerini her yılın ocak ve temmuz aylarının son gününe kadar DPB e-uygulama üzerinden iletirler. Devlet Personel Başkanlığınca atama teklifleri, bu talepler esas alınarak gerçekleştirilir. Söz konusu taleplerin yeterli olmaması halinde Başkanlıkça resen atama teklifi yapılır. (Değişik üçüncü cümle: 14/4/2016-6704/12 md.)

Hak sahiplerinin kamu kurum ve kuruluşlarına Kura sonucu yapılacak atamalarda atama teklifinin yapılması ile birlikte diğer kanunlardaki hükümlere bakılmaksızın ve başka bir işleme gerek kalmaksızın atama teklifi yapılan kamu kurum ve kuruluşlarına kadro ve pozisyonlar ihdas, tahsis ve vize edilmiş ve mevzuatı uyarınca düzenlenen ilgili cetvel ve bölümlere eklenmiş sayılır. Bu şekilde ihdas edilen kadro ve pozisyonlar, herhangi bir şekilde boşalması hâlinde başka bir işleme gerek kalmaksızın iptal edilmiş sayılır. Atama işlemlerinin, atama teklifinin kamu kurum ve kuruluşuna intikalinden itibaren otuz gün
içinde yapılması zorunludur.

Atama emri ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre ilgililere tebliğ edilir. İlgililerin işe başlama sürelerine ve işe başlamama hâlinde yapılacak işlemlere ilişkin olarak 657 sayılı Kanunun 62 nci ve 63 üncü maddeleri hükümleri uygulanır. Atama onayı alınmasına rağmen görevine başlamayanlar ile başladıktan sonra herhangi bir sebeple görevden ayrılanlar bu madde kapsamında yeniden istihdam edilemezler. Kamu kurum ve kuruluşları atama ve göreve başlatma işlemlerinin sonucunu, işlemlerin tamamlanmasını takip eden on beş gün içinde Devlet Personel Başkanlığına bildirirler. (1) Bu maddenin uygulanmasında takip edilecek usul ve esaslar ile diğer hususlar; Cumhurbaşkanınca yürürlüğe konulan yönetmelikle belirlenir. (6/2/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanunun 40 ıncı maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” ibaresi “İçişleri Bakanlığı” şeklinde değiştirilmiştir.) (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 115 nci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “İçişleri Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Millî Savunma Bakanlığı ile Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığının görüşleri alınmak suretiyle, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren dört ay içinde Devlet Personel Başkanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca müştereken hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca” ibaresi “Cumhurbaşkanınca” şeklinde değiştirilmiştir.)

Ek Madde 2 – (Ek : 29/8/1996 – 4178/3 md.; İptal: 6/1/1999 tarih ve E.: 1996/68, K.: 1999/1 sayılı Kararı ile; Yeniden düzenleme: 29/6/2006-5532/16 md.)

Terör örgütlerine karşı icra edilecek operasyonlarda “teslim ol” emrine itaat edilmemesi veya silah kullanmaya teşebbüs edilmesi halinde kolluk görevlileri, tehlikeyi etkisiz kılabilecek ölçü ve orantıda, doğrudan ve duraksamadan hedefe karşı silah kullanmaya yetkilidirler.

Madde 3- (Ek: 2/1/2017-KHK-684/1 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7074/1 md.)

21 inci maddenin birinci fıkrasının (a), (h), (i) ve (j) bentleri kapsamında terör eylemi nedeniyle yaralanmış olup ilgili mevzuatına göre malul sayılmamaları nedeniyle aylık bağlanamayanlardan, talepleri üzerine 13/7/1953 tarihli ve 4/1053 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Vazife Malullüklerinin Nevileri ile Dereceleri Hakkında Nizamname hükümlerine göre derece tespiti yapılanlara, bu dereceleri esas alınarak aşağıda yazılı gösterge rakamlarının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarda, nakdi tazminat karar tarihini takip eden aybaşından başlamak üzere aylık bağlanır.

Dereceler Göstergeler
1 22.382
2 20.821
3 19.259
4 17.698
5 16.136
6 14.616

Ancak, herhangi bir sigortalılık statüsüne tabi çalışmaları olanlara bağlanacak ilk aylığın tutarı, aylık bağlanmasına ilişkin şartlar aranmaksızın bu aylığa hak kazanıldığı tarihteki unsurlar ve mevcut hizmet süreleri esas alınarak hesaplanacak emekli veya yaşlılık aylığının % 25 artırımlı tutarından az olamaz. Bunlardan aylık başlangıç tarihinden önce ilgili mevzuatı uyarınca aylık bağlanmış olanlara, durumuna göre belirlenecek gösterge rakamı karşılığı bulunacak aylık miktarından az olmamak üzere, aylık başlangıç tarihinde ödenmekte olan veya aylıkları kesilmiş olanlar için ödenebilecek emekli, yaşlılık veya malullük aylıkları % 25 oranında artırılır. Bu madde uyarınca aylık bağlananlar hakkında 5510 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi hükümleri uygulanır. Bu aylıklar, vefatları halinde, anne ve baba için herhangi bir şart aranmaksızın, 5510 sayılı Kanunun 34 üncü maddesi esas alınarak hak sahiplerine ölüm aylığı olarak intikal ettirilir. Bu şekilde aylığa hak kazanılmasından önce geçen her türlü sigortalılık ve prim ödeme süreleri, iştirakçilik ve fiili hizmet süreleri ile bunların itibari ve fiili hizmet süresi zammı olarak değerlendirilen süreleri; aylığa hak kazanılmasından sonra geçen sigortalılık ve çalışma sürelerinin tabi olacağı sigortalılık haliyle birleştirilmez ve sonradan geçen sigortalılık veya çalışma süreleri yaşlılık/emekli, malullük ya da ölüm/dul veya yetim aylığı bağlanmasında veya toptan ödeme yapılmasında ilgili mevzuatına göre ayrı bir çalışma veya sigortalılık süresi olarak değerlendirilir. Bu şekilde aylık bağlananlardan, 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı olanlara, ikramiyeye esas hizmet süreleri için ayrıca emekli ikramiyesi ödenir. Ayrıca, aylık bağlandıktan sonraki çalışmaları için 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi hükümleri uygulanmaz.

Bu madde uyarınca aylık bağlananlardan söz konusu yaralanmalarına bağlı olarak sonradan malul olduklarına karar verilenlere, karar tarihini takip eden aybaşından itibaren ilgisine göre bu Kanunun 21 inci maddesinin birinci fıkrası hükümleri uygulanır ve bu madde hükümlerine göre bağlanmış olan aylıkları vazife malullüğü aylığının başladığı tarihten itibaren kesilir. Bunlardan emekli ikramiyesine hak kazanacak olanların emekli ikramiyesinin hesabında daha önce ikramiye ödenen süreler dikkate alınmaz. Bu Kanunun 21 inci maddesi kapsamında vazife malullüğü aylığı bağlanmış olup, kontrol muayenesi sonucunda maluliyetlerinin sona erdiğine karar verilenlerden bu madde kapsamına girenlere, vazife malullüğü aylığına hak kazanıldığı tarihteki mevcut hizmet süreleri, unsurlar ve memur aylık katsayısı ile varsa almakta oldukları aylıklar esas alınarak birinci fıkra uyarınca hesaplanacak tutarın; aylık artışları ile artırılması sonucu bulunacak tutar üzerinden vazife malullüğünün kesildiği tarihten itibaren bu madde hükümleri uyarınca aylık bağlanır. Ancak, bu kapsamda aylık bağlanması sebebiyle ikramiye ödenmez.

Bu maddedeki hükümler saklı kalmak kaydıyla bağlanan bu aylıklar hakkında vazife malullüğü aylığı hükümleri uygulanır ve Sosyal Güvenlik Kurumunca bağlanan aylıklar her yıl sonunda faturası karşılığında Maliye Bakanlığından tahsil edilir.

Ek Madde 4- (Ek: 25/7/2018-7145/12 md.)

26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar ile Milli Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti ve iltisakı yahut bunlarla irtibatı nedeniyle kamu görevinden çıkarılanların silah ruhsatları iptal edilir, bu silahların mülkiyetinin kamuya geçirilmesine karar verilir ve 10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun ek 8 inci maddesine göre ilgili idarelerce işlem tesis edilir. Müsadere hükümleri saklıdır.

Birinci fıkrada belirtilen sebeplerin ortadan kalkması hâlinde, mülkiyeti kamuya geçirilen silahlar sahibine iade edilir. İadesinin mümkün olmaması hâlinde rayiç değeri tespit edilerek sahibine ödenir.

BEŞİNCİ BÖLÜM
Geçici Hükümler
Geçici Madde 1

8/4/1991 tarihine kadar işlenen suçlar sebebiyle;

a) Verilen ölüm cezaları yerine getirilmez. Bu durumda olanlar 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun 19 uncu maddesi hükmüne göre çekmeleri gereken cezalarının on yılını,

b) Müebbet ağır hapis cezasına hükümlü olanlar çekmeleri gereken cezalarının sekiz yılını,

c) Diğer şahsi hürriyeti bağlayıcı cezaya mahküm edilmiş olanlar hükümlülük süresinin beşte birini, Çektikleri takdirde iyi halli olup olmadıklarına bakılmaksızın ve talepleri olmaksızın şartla salıverilirler. Bu sürelerin tayininde hükümlünün tutuklu kaldığı süreler de hesaba katılır. Bu hükümlüler hakkında 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun Ek 2 nci maddesindeki indirim hükümleri uygulanmaz.

Geçici Madde 2

8/4/1991 tarihine kadar işlenen suçlar sebebiyle tutuklu olan sanıklardan;

a) Hazırlık tahkikatında, iddianameye esas olan suçun vasfına,

b) Son tahkikatta, iddianamede beyan olunan suça veya değişen suç vasfına, Göre Kanunda belirtilen cezanın asgari haddi esas alınmak suretiyle geçici 1 inci maddede belirtilen süreler kadar tutuklu kaldıkları anlaşılanlar, Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren otuz gün içerisinde,

1. Hakkında kamu davası açılmamış tutuklu sanıklar savcılıklarca,
2. Hakkında kamu davası açılmış tutuklu sanıklar ilgili mahkemelerce,
3. Dosyaları Yargıtayda veya Askeri Yargıtayda bulunanlar ilgili dairesince veya Başsavcılıklarınca, Salıverilirler.

Haklarında kamu davası açılacaklar ile daha önce kamu davası açılmış olan sanıkların yargılamaları yapılır. (…)(1) Yapılan yargılama sonunda mahkümiyete ilişkin hükmün kesinleşmesini müteakip haklarında Kanunun Geçici 1 inci maddesinde belirtilen şartla salıverilme hükümleri uygulanır. (Bu maddenin ikinci fıkrasındaki “Duruşmalara gelmeyen sanıkların savcı veya hakim huzurunda alınmış mevcut beyanları ile yetinilir.” hükmü Ana. Mah.’nin 31/3/1992 tarih ve E.:1991/18, K.:1992/20 sayılı kararı ile iptal edilmiş olup, iptal hükmü, sözkonusu kararın yayımı tarihi olan 27 Ocak 1993 tarihinden başlayarak altı ay sonra yürürlüğe girmiştir.)

Geçici Madde 3

Bu Kanunun yayımı tarihinden sonra, Geçici 1 inci madde hükümlerinden istifade edecek olanlar, cezaevinin disiplinini bozucu hareketlerinden dolayı disiplin cezası aldıkları takdirde, Ceza İnfaz Kurumları ile Tevkifevlerinin Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzük hükümlerine göre disiplin cezaları kaldırılmadığı sürece, Geçici 1 inci madde hükümlerinden istifade edemezler.

Geçici Madde 4

8/4/1991 tarihine kadar;

a) (İptal: Ana. Mah.nin 19/7/1991 tarih ve E: 1991/15, K: 1991/22 sayılı Kararı ile)

b) (İptal: Ana.Mah.nin 19/7/1991 tarih ve E: 1991/15, K : 1991/22, 8/10/1991 tarih ve E: 1991/34, K: 1991/34 ve 31/3/1992 tarih ve E.:1991/18, K.:1992/20 sayılı kararları ile)

c) Türk Ceza Kanununun ikinci kitabının “Devlet İdaresi Aleyhinde İşlenen Cürümler” başlıklı üçüncü babında yer alan hükümlere aykırı hareket edenler ile Bankalar Kanununa aykırı hareketle bankalardan haksız ve usulsüz para alanlar, 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibi Hakkında Kanun hükümlerine muhalefet ederek menfaat temin edenler; usulsüz,yolsuz ve gerçek dışı işlemlerle ihracat, ithalat ve yatırım teşvikleri suretiyle vergi iadesi, prim, kredi, faiz farkı ve benzeri adlarla kamu kaynaklarından haksız menfaat temin edenler, yukarıda belirtildiği şekilde haksız, usulsüz ve yolsuz olarak sağladıkları menfaat karşılıkları ve bunların fer’ilerini zamanaşımına bakılmaksızın ödemedikleri takdirde,

d) Askeri Ceza Kanununun 55, 56, 57, 58 ve 59 uncu maddelerine giren suçları işleyenler, Hakkında bu Kanunun Geçici 1 inci maddesi hükümleri uygulanmaz. Ancak, bu maddede sayılan suçlar dolayısı ile verilen ölüm cezaları yerine getirilmez. Bu hükümlüler hakkında; Ölüm cezasına hüküm giyenler 20 yıllarını; müebbet ağır hapis cezasına hükümlüler 15 yıllarını; diğer şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalara mahküm edilmiş olanlar hükümlülük süresinin 1/3 ünü; çektikleri takdirde iyi halli olup olmadıklarına bakılmaksızın ve talepleri olmaksızın şartla salıverilirler.

Bu sürelerin tayininde hükümlünün tutuklu kaldığı süreler de, hesaba katılır.

Bu hükümlüler hakkında 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun Ek 2 nci maddesindeki indirim hükümleri uygulanmaz.

Geçici 2 nci madde (son fıkrasındaki Geçici 1 inci maddeye yapılan atıf hükmü hariç) ve Geçici 3 üncü madde hükümleri, bu hükümlüler hakkında da uygulanır. (Bu maddedeki “…son fıkrasındaki Geçici 1 inci maddeye yapılan atıf hükmü hariç…” ibaresi Ana.Mah.’nin 31/3/1992 tarih ve E.:1991/18, K.1992/20 sayılı Kararı ile iptal edilmiş olup, sözkonusu Karar Resmi Gazete’de yayımlandığı 27/1/1993 tarihinden başlayarak 6 ay sonra yürürlüğe girmiştir.)

Geçici Madde 5

403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun 25 inci maddesinin (g) bendi gereğince Türk vatandaşlığı kaybettirilenlerin bu Kanunun geçici maddeler hükümlerinden istifade edebilmeleri için bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde yurda girişlerinde herhangi bir şart aranmaz ve hudut kapılarından girişleri engellenemez.

Geçici Madde 6

Özel infaz kurumu binaları inşa edilinceye kadar terör suçundan tutuklu veya hükümlü olanlar diğer infaz kurumlarında muhafaza edilir.

Geçici Madde 7

Bu Kanunun 17 nci maddesi hükmü, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra bu Kanun kapsamına giren suçları işleyenler hakkında uygulanır.

Geçici Madde 8

Bu Kanunun 21 inci maddesi, 1/1/1968 tarihinden itibaren bu madde şümulüne girenleri de kapsayacak şekilde yayımı tarihini takip eden aybaşından geçerli olarak uygulanır.

Geçici Madde 9

(İptal: Ana.Mah.’nin 31/3/1992 tarih ve E.: 1991/18, K.: 1992/20 sayılı Kararı ile.) (Söz konusu Anayasa Mahkemesi kararı Resmi Gazete’de yayımlandığı 27/1/1993 tarihinden başlayarak 6 ay sonra yürürlüğe girmiştir.)

Geçici Madde 10- (Ek: 15/7/2003 – 4928/21 md.)

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 3713 sayılı Kanunun 8 inci maddesi kapsamına giren suçlardan dolayı;

1. – Yürütülen hazırlık soruşturmalarında Cumhuriyet savcılıklarınca takipsizlik kararı verilir.

2.-

a) Haklarında kamu davası açılmamış tutuklu sanıklar Cumhuriyet savcılıklarınca,

b) Haklarında kamu davası açılmış tutuklu sanıklar ilgili mahkemelerce,

Salıverilirler.

3.-

a) Henüz Yargıtaya gönderilmemiş veya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar hakkında hükmü veren mahkemece,

b) Yargıtayda bulunan dosyalar ilgili ceza dairesince,

c) Cezaları infaz edilmekte olan hükümlülerin dosyaları hükmü veren mahkemece,

Acele işlerden sayılmak ve Türk Ceza Kanununun 2 nci maddesi dikkate alınmak suretiyle karara bağlanır.

Geçici Madde 11- (Ek: 4/7/2012-6353/77 md.)

Bu maddenin yürürlük tarihinden önce bu maddeyi düzenleyen Kanun ile 21 inci maddeye eklenen haller sebebiyle bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce malul olanların kendileri, hayatını kaybedenlerin ise dul ve yetimleri, müracaatları üzerine bu Kanunun durumlarına uygun hükümlerinden bu maddenin yürürlük tarihinden itibaren yararlandırılırlar. Anılan maddenin birinci fıkrasının (h) bendi kapsamına giren er ve erbaşlar yönünden aylıkların yeniden belirlenmesinde müracaat şartı aranmaz.

21 inci madde kapsamına girenlerden, daha önce her ne şekilde olursa olsun devam eden yargı süreçleri ve icrai takibatlardan feragat edenler, ilgili kuruma başvurmaları durumunda bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihi takip eden ay başından itibaren 21 inci madde ile sağlanan durumlarına uygun haklardan yararlandırılır. Davalardan feragat edilmesi halinde mahkemelerce ilgili kurum lehine hükmedilecek vekalet ücretleri ilgili kurumca tahsil edilmez.

Bu madde esas alınarak geriye dönük herhangi bir aylık, aylık farkı, tazminat, tazminat farkı ile ikramiye ve ikramiye farkı ödenmez ve geriye dönük hak talep edilemez.

Geçici Madde 12- (Ek: 4/7/2012-6353/78 md.)

Bu maddeyi düzenleyen Kanunla değiştirilen ek 1 inci maddede belirtilen haller sebebiyle bu maddenin yürürlük tarihinden önce malul olanların kendileri, hayatını kaybedenlerin ise hak sahibi yakınları ek 1 inci maddedeki usul ve esaslar çerçevesinde anılan maddeyle getirilen haklardan yararlanır.

Geçici Madde 13- (Ek: 12/7/2013-6495/87 md.) (1)

Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce ek 1 inci madde kapsamında istihdam hakkı bulunanlardan kırk beş yaşını doldurduğu için istihdam hakkından yararlanamayacak olanlar, söz konusu maddede öngörülen yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına müracaat etmeleri şartıyla bir defaya mahsus olmak üzere mezkûr maddede belirtilen istihdam hakkı sınırlamaları çerçevesinde yararlandırılır. (1)

Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte ek 1 inci madde kapsamına girenler ile bu maddenin birinci fıkrasında belirtilenlerden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca hak sahibi olduğu tespit edilenlerin atama teklifleri Devlet Personel Başkanlığınca 2015 yılı sonuna kadar kura usulü ile yapılır. Hak sahiplerinin atama teklifleri; ek 1 inci madde kapsamına giren kurum ve kuruluşların dolu kadro ve pozisyon sayısının, kurumların toplam dolu kadro ve pozisyon sayısına oranı esas alınmak suretiyle hak sahiplerinin kamu kurum ve kuruluşlarına dengeli dağılımı gözetilerek Devlet Personel Başkanlığınca kura usulü ile gerçekleştirilir. Hak sahiplerinin atamasının yapılacağı kadro veya pozisyonun belirlenmesinde ek 1 inci maddede öngörülen usul uygulanır.

Bu madde kapsamında yapılacak işlemlere ilişkin usul ve esaslar, ek 1 inci maddede öngörülen yönetmelikte düzenlenir. Kura sonucu yapılacak atamalarda atama teklifleri ile birlikte atama teklifi yapılan kamu kurum ve kuruluşlarına diğer kanunlardaki hükümlere bakılmaksızın ve başka bir işleme gerek kalmaksızın kadro ve pozisyonlar ihdas, tahsis ve vize edilmiş sayılır. Bu kadro ve pozisyonlar mevzuatı uyarınca düzenlenen ilgili cetvel ve bölümlere eklenmiş sayılır. Bu şekilde ihdas edilen kadro ve pozisyonlar herhangi bir şekilde boşalması hâlinde başka bir işleme gerek kalmaksızın iptal edilmiş sayılır. (6/2/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanunun 41 inci maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “İçişleri Bakanlığına” ibaresi “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına”, ikinci fıkrasında yer alan “İçişleri Bakanlığınca” ibaresi “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca” şeklinde değiştirilmiştir.)

Bu madde uyarınca yapılan atamalar, ek 1 inci maddede belirtilen hak sahiplerinin atanması için ayrılması gereken %2 oranındaki kadro ve pozisyon sayılarının hesabında dikkate alınmaz.

(Değişik dördüncü fıkra: 6/2/2014-6518/41 md.) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce ek 1 inci maddeye göre yapılan başvurularda bu madde hükümleri uygulanır

Bu madde ile ek 1 inci madde kapsamında 31/12/2015 tarihine kadar yapılacak atamalar, yılı merkezi yönetim bütçe kanunlarında yer alan kısıtlamalara tabi tutulmaz

Geçici Madde 14- (Ek: 21/2/2014-6526/1 md.)

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca görevlerine devam eden ağır ceza mahkemeleri ile bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri kaldırılmıştır.

Kaldırılan bu ağır ceza mahkemelerinde görev yapan başkan ve üyeler ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçların soruşturmasında görevlendirilen hâkim ve Cumhuriyet savcıları, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, beşinci fıkra uyarınca devirlerin tamamlanmasından itibaren on gün içinde müktesepleri dikkate alınarak uygun görülecek bir göreve atanırlar.

Bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca yürütülen soruşturma dosyaları, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, yetkili Cumhuriyet başsavcılıklarına devredilir.

6352 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca görevlerine devam eden ağır ceza mahkemelerinde ve bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen ağır ceza mahkemelerinde derdest bulunan dosyalar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte bulundukları aşamadan itibaren kovuşturmaya devam edilmek üzere yetkili ve görevli mahkemelere devredilir. Bu mahkemelerce verilip Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında veya Yargıtayın dairelerinde bulunan dosyaların incelenmesine devam olunur.

Üçüncü ve dördüncü fıkralar uyarınca yapılacak devir işlemleri, bu Kanunla kaldırılan ağır ceza mahkemelerinde görevlendirilen hâkimler ile Cumhuriyet savcıları tarafından bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on beş gün içinde sonuçlandırılır. Dosyaların devir işlemleri sonuçlandırılıncaya kadar, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, devredilen dosyalarla ilgili koruma tedbirleri hakkında karar vermeye bu mahkemelerin bulunduğu yer hâkim ve mahkemeleri yetkilidir. Ayrıca, bu Kanunla kaldırılan ağır ceza mahkemelerince verilip henüz gerekçesi yazılmamış olan hükümlerin gerekçeleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç on beş gün içinde yazılır. Kaldırılan mahkemelerde bulunan ve kesinleşen dosyalara ait arşiv ve emanetler ile diğer evrak ve dokümanlar Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenecek mahkeme veya mahkemelere devredilir ve müteakip işlem ve talepler bu mahkemelerce yerine getirilir veya karara bağlanır.

Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun mülga 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri ile Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen ağır ceza mahkemelerine yapılmış atıflar ağır ceza mahkemelerine; bu mahkemelerin üyelerine yapılmış atıflar Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Ankara Ağır Ceza Mahkemesine yapılmış sayılır.

Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun mülga 250 nci maddesinin birinci fıkrası kapsamına giren suçlar ile Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin dördüncü fıkrası kapsamına giren suçlara yapılan atıflar, Türk Ceza Kanununda yer alan;

a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklan malvarlığı değerini aklama suçuna,

b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlara,

c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlara (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç), yapılmış sayılır.

Bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi kapsamına giren suçlarla ilgili olarak bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla açılmış olan davalarda, sanığın taşıdığı kamu görevlisi sıfatı dolayısıyla hakkında soruşturma yapılabilmesi için izin veya karar alınması gerektiğinden bahisle durma veya düşme kararı verilemez.

Geçici Madde 15- (Ek: 25/7/2016-KHK-668/4 md.; Aynen kabul: 8/11/2016-6755/4 md.)

Bu maddenin yürürlük tarihinden önce, ek 1 inci madde kapsamında göreve başlayan personelden,  devlet Personel Başkanlığı tarafından atama teklifinin yapıldığı tarihte öğrenim durumları itibarıyla ihraz ettikleri unvanları 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki cetvellerde yer alanlar, bu unvanlara ilişkin kadro veya pozisyonlara kamu kurum ve kuruluşlarınca sınava tabi olmaksızın atanırlar. İhraz etmiş bulundukları kadroların atandıkları kamu kurumlarında olmaması halinde ilgililer asli memurluğa atandıktan sonra bir defaya mahsus olmak üzere diğer kanunlarda yer alan herhangi bir kontenjan sınırlamasına tabi olmaksızın kamu kurum ve kuruluşlarına naklen atanabilir.

Geçici Madde 16- (Ek: 3/10/2016-KHK-676/90 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/73 md.)

Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 21 inci maddenin birinci fıkrasının mülga (ı) bendi kapsamında Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumundan burs almakta olanların bursları, normal öğrenim sürelerinin sonuna kadar ilgili mevzuat hükümlerine göre verilir. (İptal ikinci ve üçüncü cümle:Anayasa Mahkemesinin 24/7/2019 tarihli ve E.:2018/73; K.:2019/65 sayılı Kararı ile) Geçici Madde 17- (Ek: 2/1/2017-KHK-684/1 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7074/1 md.)

Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce 21 inci maddenin birinci fıkrasının (a), (h), (i) ve (j) bentleri kapsamında terör eylemi nedeniyle yaralanmış olup ilgili mevzuatına göre malul sayılmamaları nedeniyle aylık bağlanamayanlardan talepte bulunanlara, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihteki hizmet süreleri, unsurlar ve memur aylık katsayısı ile ödenmekte olan aylıkları esas alınarak ek 3 üncü madde hükümlerine göre tespit olunacak tutarda bu maddenin yürürlüğe girdiği takip eden aybaşından itibaren aylık bağlanır.

Geçici Madde 18- (Ek: 28/11/2017-7061/52 md.)

Bu Kanunun ek 1 inci maddesinin üçüncü fıkrasının (a), (b), (c) ve (ç) bentlerinde sayılan maluller ile 670 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 9 uncu maddesine göre tazminat hakkından yararlandırılanlardan bizzat istihdam hakkından yararlanarak bu maddenin yayımı tarihinden önce hizmetli unvanlı kadro ve pozisyonlara atanan ve halen bu unvanda görev yapanların bu maddenin yayımını takip eden ayın 14’ü itibarıyla kadro ve pozisyon unvanları başka bir işleme gerek kalmaksızın memur olarak değiştirilmiş sayılır.

Geçici Madde 19- (Ek: 25/7/2018-7145/13 md.)

Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl süreyle; 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar veya örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar bakımından:

a) Gözaltı süresi, yakalama yerine en yakın hâkim veya mahkemeye gönderilmesi için zorunlu süre hariç, yakalama anından itibaren kırk sekiz saati, toplu olarak işlenen suçlarda dört günü geçemez. Delillerin toplanmasındaki güçlük veya dosyanın kapsamlı olması nedeniyle gözaltı süresi, birinci cümlede belirtilen sürelerle bağlı kalmak kaydıyla, en fazla iki defa uzatılabilir. Gözaltı süresinin uzatılmasına ilişkin karar, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine yakalanan kişi dinlenilmek suretiyle hâkim tarafından verilir. Yakalama emri üzerine yakalanan kişi hakkında da bu bent hükümleri uygulanır.

b) Şüphelinin aynı olayla ilgili olarak yeniden ifadesinin alınması ihtiyacı ortaya çıktığında bu işlem, Cumhuriyet savcısı veya Cumhuriyet savcısının yazılı emri üzerine kolluk tarafından yapılabilir.

c) 1. Tutukluluğa itiraz ve tahliye talepleri dosya üzerinden karara bağlanabilir.

2. Tahliye talepleri en geç otuzar günlük sürelerle tutukluluğun incelenmesi ile birlikte dosya üzerinden karara bağlanabilir.

3. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 108 inci maddesi uyarınca yapılan tutukluluğun incelenmesi en geç, otuzar günlük sürelerle dosya üzerinden, doksanar günlük sürelerle kişi veya müdafi dinlenilmek suretiyle resen yapılır.

Yürürlükten kaldırılan hükümler
Madde 23 –

a) 2 sayılı Hıyaneti Vataniye Kanunu,

b) 6187 sayılı Vicdan ve Toplanma Hürriyetlerinin Korunması Hakkında Kanun,

c) 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 140, 141, 142 ve 163 üncü maddeleri,

d) 2908 sayılı Dernekler Kanununun 5 inci maddesinin 7 ve 8 numaralı bentleri ile 6 nci maddesinin 2 numaralı bendi,

e) 2932 sayılı “Türkçeden Başka Dillerle Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun”, Yürürlükten kaldırılmıştır.

Yürürlük

Madde 24 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

Madde 25 – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

12/4/1991 TARİHLİ VE 3713 SAYILI KANUNA İŞLENEMEYEN HÜKÜMLER:
1) 27/10/1995 tarih ve 4126 sayılı Kanunun Geçici Maddesi:

Geçici Madde – 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesi uyarınca mahkum edilenlerin dosyaları bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içinde hükmü veren mahkemece ele alınarak, bu Kanunun 1 inci maddesiyle 3713 sayılı Kanunun 8 inci maddesinde yapılan değişiklik sebebiyle mahkumiyet sürelerinin yeniden belirlenmesine ve 13.7.1965 tarihli ve 647 sayılı Kanunun 4 üncü ve 6 ncı maddelerinden yararlanma durumları hakkında gerekli karar verilir.

1280 Doğumlu İsmail Oğlu Ahmedin Hastalığı Nedeniyle Kalan Cezasının Affı Hakkında Kararname

0

KARARNAME
Kararname No: 7470

Adliye Vekilliğinden yazılan 24/9/1937 tarih ve 363/257 sayılı tezkerede; şapka giymemek suretile evamiri hükümete muhalefet suçundan bir gün hafif hapis cezasına mahkûm edilen 1280 doğumlu ismail Oğlu Ahmedin hastalığı, Adlî Tıb İşleri Meclisinin raporuna ve vilâyet idare heyetinin mazbatasına göre affini icab ettirecek derecede olduğundan affi teklif edilmiştir.

Bu iş İcra Vekilleri Heyetince 5/10/1937 tarihinde görüşülerek ismail Oğlu Ahmedin hastalığına binaen ve Teşkilâtı Esasiye Kanununun 42 nci maddesine tevfikan bir günlük hapis cezasının affi onanmıştır.

5/10/1937

Başvekil V.
ve İktisad Vekili
C.BAYAR
Hariciye Vekili
Dr. T. R. ARAS
REİSİCÜMHUR
K.ATATÜRK
Adliye Vekili
S. SARAÇOĞLU
Maliye Vekili
F.AĞRALI
Millî Müdafaa Vekili
K. ÖZALP
Maarif Vekili
S. AR1KAN
Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekili
Dr. R. SAYDAM
Gümrük ve İnhisarlar Vekili
R.TARHAN
Dahiliye Vekili
Ş. KAYA
Nafıa Vekili
A. ÇETİNKAYA
Ziraat Vekili
S. KESEBİR

Halide Gökçe Türkoğlu

0

Prof. Dr. Halide Gökçe Türkoğlu, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Lisans eğitimini tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi SBE Enstitüsü Özel Hukuk Bölümü’nde Yüksek Lisans; eğitimini ve DEÜ SBE Enstitüsü Özel Hukuk Bölümü’nde Doktora eğitimini tamamlamıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinde önce Araştırma Görevlisi sonra da Yardımcı Doçent olarak çalışmış, 2009 yılında ise Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi Roma Hukuku Anabilim Dalına Doçent olarak atanmıştır.

Türkoğlu, yüksek lisansını “Roma ve Türk Hukuklarında Vekaletsiz İş Görme” konulu teziyle tamamlamıştır. Ayrıca “AB’nin Obezite Önleme Stratejisinin Geliştirilmesinde Gıda Etiketlemesinin Rolü” ismi ile yüksek lisans tezi bulunmaktadır. Doktora yeterliliğini “Roma Usul Hukukunda plus petitio yasağı ve medeni usul hukukundaki davayı genişletme ve değiştirme yasağına olan etkileri” adıyla sunduğu tezini savunarak vermiştir.

Prof. Dr. Halide Gökçe Türkoğlu, 2015 yılında Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi Profesörlüğe yükselmiştir. Sırasıyla, DEÜ Hukuk Fakültesi Roma Hukuku Anabilim Dalı Başkanı (2005- 2009), Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi Özel Hukuk Anabilim Dalı Başkan Yardımcısı (2010- 2013), Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi Roma Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve HukukTarihi Anabilim Dalı Başkanı (2011’den itibaren), Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı (2013- 2015), Yaşar Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu Bölüm Başkanı (2015’den itibaren),Yaşar Üniversitesi Yönetim Kurulu Üyeliği (2015’den itibaren), Yaşar Üniversitesi PDK üyeliği (2015’den itibaren) şeklinde idari görevler üstlenmiştir. Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak tam zamanlı şekilde çalışmaktadır.

Halide Gökçe Türkoğlu Makaleleri 

Roma Usul Hukukunun Formüler Sisteminde Bis de Eadem Re ne Sit Actio İlkesi

Türk Gıda Hukukuna Genel Bir Bakış

Hakimin Sorumluluğu

Sürpriz Olarak Kadınlar

Roma Hukukunda Yargı Cezaları ve Hapis Cezası

Roma Devletinde Suçla Mücadele ve Kamu Düzenini Sağlama

Avrupa Birliği Gıda Hukukunda Özel Diyet Amaçlı Kullanılan Gıdalar

Roma Hukukunun Gelenek Hukuku (Common Law) Üzerindeki Etkisi

Roma Ceza Hukukunda halkına itiraz

AB’nin Obezite Önleme Stratejisinin Geliştirilmesinde Gıda Etiketlemesinin Rolü

Gıda Güvenliği Yasası 1990’ın Güvensiz Gıdaların Satılması ve Temini ile İlgili 7 / 9’uncu Bölümlerin Yeteneği Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

1987 tarihli Tüketici Koruma Yasası uyarınca Arızalı Ürünlerle İlgili Davaların ve İngiltere’de İhmal Edilmiş Ürünlerle İlgili Ortak Hukuk Davalarının Karşılaştırılması

Avrupa Birliği Gıda Hukukunun Temel İlkelerine Dair Kısa Bir Değerlendirme

Malların Satışına İlişkin Yönetmelik 2002” tarafından getirilen İngiltere Mal Satış Kanunundaki Değişikliklerin Gıda Ürünleri Tüketicilerine Etkisi

Roma Hukukunda Hazine Sandığı

İngiltere’de Reklamverenlerin Faaliyetlerini Sınırlama Aracı Olarak Özel Hukuk Kurallarının Düzenleyici Yasaklama ve İş Öz Regülasyonunun Saygı Rolleri

Roma Cumhuriyet ve İlk İmparatorluk Dönemlerinin İdari Yapısı

Roma Hukukunda Humanitas ile Maiestas Populi Romani Arasındaki Bağlantı

Hukukun Kaynağı Olarak İmparatorların Yazılı Cevapları Rescriptum

Roma Hukukunda Hakimin Sorumluluğu

Roma Hukukunda Rüşveti Engellemeye Yönelik Düzenlemeler

Roma Hukukunda Hayvanların Yolaçtıkları Zararlardan Doğan Sorumluluk

Roma Medeni Usul Hukukunda Formula Yargılaması

Roma Haksız Rekabet Hukukuna İlişkin Olarak Actio Servi Corrupti

Roma Hukukunda Senato prosedürleri

 

Roma Hukukunda Suç ve Ceza

“Suç ve ceza hukukçuların daima tartıştıkları kavramların başında gelmektedir. “Roma Hukukunda Suç ve Ceza” adlı bu çalışmada da, bu önemli iki kavramın tarihsel gelişimi açısından Roma hukukundaki durumları açıklanmaktadır. Roma hukuku her ne kadar günümüz özel hukukunun temelini oluştursa da, bu kadar gelişmiş bir hukuk sistemi yaratan Romalıların ceza hukukunun günümüze hiçbir katkısı bulunmadığını düşünmek yanlış olacaktır. Roma ceza hukuku, yüzyıllar boyunca uygulanagelmesine bağlı olarak, zaman içinde büyük değişiklikler, gelişmeler göstermiş bir hukuk dalıdır. Çalışmamızda, suç ve ceza kavramlarının tarihsel gelişiminin ayrıntılı bir biçimde ortaya konabilmesi adına, öncelikle Roma hukukunda suç kavramı açıklanmış ve suç tipleri teker teker anlatılmıştır. Ardından Roma hukukundaki ceza tiplerinin sınıflandırılması yapılarak, genel olarak cezalara ilişkin ilkeler saptanmıştır. Son olarak, Roma ceza yargılaması ayrıntılı şekilde açıklanmıştır.”

Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun

0
Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 28 Kasım 2997 tarihinde kabul edilmiş, Resmi Gazete‘nin 12 Aralık 2007 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Kanun No. 5718
Kabul Tarihi: 27/11/2007
Resmi Gazete tarihi: 12/12/2007
Resmi Gazete sayısı: 
26728
BİRİNCİ KISIM
Milletlerarası Özel Hukuk
BİRİNCİ BÖLÜM
Genel Hükümler
Kapsam
             MADDE 1 – (1) Yabancılık unsuru taşıyan özel hukuka ilişkin işlem ve ilişkilerde uygulanacak hukuk, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisi, yabancı kararların tanınması ve tenfizi bu Kanunla düzenlenmiştir.
             (2) Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu milletlerarası sözleşme hükümleri saklıdır.
             Yabancı hukukun uygulanması
             MADDE 2 – (1) Hâkim, Türk kanunlar ihtilâfı kurallarını ve bu kurallara göre yetkili olan yabancı hukuku re’sen uygular. Hâkim, yetkili yabancı hukukun muhtevasının tespitinde tarafların yardımını isteyebilir.
             (2) Yabancı hukukun olaya ilişkin hükümlerinin tüm araştırmalara rağmen tespit  edilememesi hâlinde, Türk hukuku uygulanır.
             (3) Uygulanacak yabancı hukukun kanunlar ihtilâfı kurallarının başka bir hukuku yetkili kılması, sadece kişinin hukuku ve aile hukukuna ilişkin ihtilâflarda dikkate alınır ve bu hukukun maddî hukuk hükümleri uygulanır.
Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun - B. Kitabı
             (4) Uygulanacak hukuku seçme imkânı verilen hâllerde, taraflarca aksi açıkça kararlaştırılmadıkça seçilen hukukun maddî hukuk hükümleri uygulanır.
             (5) Hukuku uygulanacak devlet iki veya daha çok bölgesel birime ve bu birimler de değişik hukuk düzenlerine sahipse, hangi bölge hukukunun uygulanacağı o devletin hukukuna göre belirlenir. O devlet hukukunda belirleyici bir hükmün yokluğu hâlinde ihtilâfla en sıkı ilişkili bölge hukuku uygulanır.
             Değişken ihtilâflar
             MADDE 3 – (1) Yetkili hukukun vatandaşlık, yerleşim yeri veya mutad mesken esaslarına göre tayin edildiği hâllerde, aksine hüküm olmadıkça, dava tarihindeki vatandaşlık, yerleşim yeri veya mutad mesken esas alınır.
             Vatandaşlık esasına göre yetkili hukuk
             MADDE 4 – (1) Bu Kanun hükümleri uyarınca yetkili olan hukukun vatandaşlık esasına göre tayin edildiği hâllerde, bu Kanunda aksi öngörülmedikçe;
             a) Vatansızlar ve mülteciler hakkında yerleşim yeri, bulunmadığı hâllerde mutad mesken, o da yok ise dava tarihinde bulunduğu ülke hukuku,
             b) Birden fazla devlet vatandaşlığına sahip olanlar hakkında, bunların aynı zamanda Türk vatandaşı olmaları hâlinde Türk hukuku,
             c) Birden fazla devlet vatandaşlığına sahip olup, aynı zamanda Türk vatandaşı olmayanlar hakkında, daha sıkı ilişki hâlinde bulundukları devlet hukuku,
             uygulanır.
             Kamu düzenine aykırılık
             MADDE 5 – (1) Yetkili yabancı hukukun belirli bir olaya uygulanan hükmünün Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması hâlinde, bu hüküm uygulanmaz; gerekli görülen hâllerde, Türk hukuku uygulanır.
             Türk hukukunun doğrudan uygulanan kuralları
             MADDE 6 – (1) Yetkili yabancı hukukun uygulandığı durumlarda, düzenleme amacı ve uygulama alanı bakımından Türk hukukunun doğrudan uygulanan kurallarının kapsamına giren hâllerde o kural uygulanır.
             Hukukî işlemlerde şekil
             MADDE 7 – (1) Hukukî işlemler, yapıldıkları ülke hukukunun veya o hukukî işlemin esası hakkında yetkili olan hukukun maddî hukuk hükümlerinin öngördüğü şekle uygun olarak yapılabilir.
             Zamanaşımı
             MADDE 8 – (1) Zamanaşımı, hukukî işlem ve ilişkinin esasına uygulanan hukuka tâbidir.
İKİNCİ BÖLÜM
Kanunlar İhtilâfı Kuralları
             Ehliyet
             MADDE 9 – (1) Hak ve fiil ehliyeti ilgilinin millî hukukuna tâbidir.
             (2) Millî hukukuna göre ehliyetsiz olan bir kişi, işlemin yapıldığı ülke hukukuna göre ehil ise yaptığı hukukî işlemle bağlıdır. Aile ve miras hukuku ile başka bir ülkedeki taşınmazlar üzerindeki aynî haklara ilişkin işlemler bu hükmün dışındadır.
             (3) Kişinin millî hukukuna göre kazandığı erginlik, vatandaşlığının değişmesi ile sona ermez.
             (4) Tüzel kişilerin veya kişi veya mal topluluklarının hak ve fiil ehliyetleri, statülerindeki idare merkezi hukukuna tâbidir. Ancak fiilî idare merkezinin Türkiye’de olması hâlinde Türk hukuku uygulanabilir.
             (5) Statüsü bulunmayan tüzel kişiler ile tüzel kişiliği bulunmayan kişi veya mal topluluklarının ehliyeti, fiilî idare merkezi hukukuna tâbidir.
             Vesâyet, kısıtlılık ve kayyımlık
             MADDE 10 – (1) Vesâyet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi sebepleri, hakkında vesâyet veya kısıtlılık kararının verilmesi veya sona erdirilmesi istenen kişinin millî hukukuna tâbidir.
             (2) Yabancının millî hukukuna göre vesâyet veya kısıtlılık kararı verilmesi mümkün olmayan hâllerde bu kişinin mutad meskeni Türkiye’de ise Türk hukukuna göre vesâyet veya kısıtlılık kararı verilebilir veya kaldırılabilir. Kişinin zorunlu olarak Türkiye’de bulunduğu hâllerde de Türk hukuku uygulanır.
             (3) Vesâyet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi sebepleri dışında kalan bütün kısıtlılık veya vesâyete ilişkin hususlar ve kayyımlık Türk hukukuna tâbidir.
             Gaiplik veya ölmüş sayılma
             MADDE 11 – (1) Gaiplik veya ölmüş sayılma kararı, hakkında karar verilecek kişinin millî hukukuna tâbidir. Millî hukukuna göre hakkında gaiplik veya ölmüş sayılma kararı verilemeyen kişinin mallarının Türkiye’de bulunması veya eşinin veya mirasçılardan birinin Türk vatandaşı olması hâlinde, Türk hukukuna göre gaiplik veya ölmüş sayılma kararı verilir.
             Nişanlılık
             MADDE 12 – (1) Nişanlanma ehliyeti ve şartları taraflardan her birinin nişanlanma anındaki millî hukukuna tâbidir.
             (2) Nişanlılığın hükümlerine ve sonuçlarına müşterek millî hukuk, taraflar ayrı vatandaşlıkta iseler Türk hukuku uygulanır.
             Evlilik ve genel hükümleri
             MADDE 13 – (1) Evlenme ehliyeti ve şartları, taraflardan her birinin evlenme anındaki millî hukukuna tâbidir.
             (2) Evliliğin şekline yapıldığı ülke hukuku uygulanır.
             (3) Evliliğin genel hükümleri, eşlerin müşterek millî hukukuna tâbidir. Tarafların ayrı vatandaşlıkta olmaları hâlinde müşterek mutad mesken hukuku, bulunmadığı takdirde Türk hukuku uygulanır.
             Boşanma ve ayrılık
             MADDE 14 – (1) Boşanma ve ayrılık sebepleri ve hükümleri, eşlerin müşterek millî hukukuna tâbidir. Tarafların ayrı vatandaşlıkta olmaları hâlinde müşterek mutad mesken hukuku, bulunmadığı takdirde Türk hukuku uygulanır.
             (2) Boşanmış eşler arasındaki nafaka talepleri hakkında birinci fıkra hükmü uygulanır. Bu hüküm ayrılık ve evlenmenin butlanı hâlinde de geçerlidir.
             (3) Boşanmada velâyet ve velâyete ilişkin sorunlar da birinci fıkra hükmüne tâbidir.
             (4) Geçici tedbir taleplerine Türk hukuku uygulanır.
             Evlilik malları
             MADDE 15 – (1) Evlilik malları hakkında eşler evlenme anındaki mutad mesken veya millî hukuklarından birini açık olarak seçebilirler; böyle bir seçimin yapılmamış olması hâlinde evlilik malları hakkında eşlerin evlenme anındaki müşterek millî hukuku, bulunmaması hâlinde evlenme anındaki müşterek mutad mesken hukuku, bunun da bulunmaması hâlinde Türk hukuku uygulanır.
             (2) Malların tasfiyesinde, taşınmazlar için bulundukları ülke hukuku uygulanır.
             (3) Evlenmeden sonra yeni bir müşterek hukuka sahip olan eşler, üçüncü kişilerin hakları saklı kalmak üzere, bu yeni hukuka tâbi olabilirler.
             Soybağının kurulması
             MADDE 16 – (1) Soybağının kuruluşu, çocuğun doğum anındaki millî hukukuna, kurulamaması hâlinde çocuğun mutad meskeni hukukuna tâbidir. Soybağı bu hukuklara göre kurulamıyorsa, ananın veya babanın, çocuğun doğumu anındaki millî hukuklarına, bunlara göre kurulamaması hâlinde ana ve babanın, çocuğun doğumu anındaki müşterek mutad mesken hukukuna, buna göre de kurulamıyorsa çocuğun doğum yeri hukukuna  tâbi olarak kurulur.
             (2) Soybağı hangi hukuka göre kurulmuşsa iptali de o hukuka tâbidir.
             Soybağının hükümleri
             MADDE 17 – (1) Soybağının hükümleri, soybağını kuran hukuka tâbidir. Ancak ana, baba ve çocuğun müşterek millî hukuku bulunuyorsa, soybağının hükümlerine o hukuk, bulunmadığı takdirde müşterek mutad mesken hukuku uygulanır.
             Evlât edinme
             MADDE 18 – (1) Evlât edinme ehliyeti ve şartları, taraflardan her birinin evlât edinme anındaki millî hukukuna tâbidir.
             (2) Evlât edinmeye ve edinilmeye diğer eşin rızası konusunda eşlerin millî hukukları birlikte uygulanır.
             (3) Evlât edinmenin hükümleri evlât edinenin millî hukukuna, eşlerin birlikte evlât edinmesi hâlinde ise evlenmenin genel hükümlerini düzenleyen hukuka tâbidir.
             Nafaka
             MADDE 19 – (1) Nafaka talepleri, nafaka alacaklısının mutad meskeni hukukuna tâbidir.
             Miras
             MADDE 20 – (1) Miras ölenin millî hukukuna tâbidir. Türkiye’de bulunan taşınmazlar hakkında Türk hukuku uygulanır.
             (2) Mirasın açılması sebeplerine, iktisabına ve taksimine ilişkin hükümler terekenin bulunduğu ülke hukukuna tâbidir.
             (3) Türkiye’de bulunan mirasçısız tereke Devlete kalır.
             (4) Ölüme bağlı tasarrufun şekline 7 nci madde hükmü uygulanır. Ölenin millî hukukuna uygun şekilde yapılan ölüme bağlı tasarruflar da geçerlidir.
             (5) Ölüme bağlı tasarruf ehliyeti, tasarrufta bulunanın, tasarrufun yapıldığı andaki millî hukukuna tâbidir.
             Aynî haklar
             MADDE 21 – (1) Taşınırlar ve taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkı ve diğer aynî haklar, işlem anında malların bulunduğu ülke hukukuna tâbidir.
             (2) Taşınmakta olan mallar üzerindeki aynî haklara varma yeri hukuku uygulanır.
             (3) Yer değişikliği hâlinde henüz kazanılmamış aynî haklar malın son bulunduğu ülke hukukuna tâbidir.
             (4) Taşınmazlar üzerindeki aynî haklara ilişkin hukukî işlemlere şekil yönünden bu malların bulundukları ülke hukuku uygulanır.
             Taşıma araçları
             MADDE 22 – (1) Hava, deniz ve raylı taşıma araçları üzerindeki aynî haklar, menşe ülke hukukuna tâbidir.
             (2) Menşe ülke, hava ve deniz taşıma araçlarında aynî hakların tescil edildiği sicil yeri, deniz taşıma araçlarında bu sicil yeri yoksa bağlama limanı, raylı taşıma araçlarında ruhsat yeridir.
             Fikrî mülkiyete ilişkin haklara uygulanacak hukuk
             MADDE 23 – (1) Fikrî mülkiyete ilişkin haklar, hangi ülkenin hukukuna göre koruma talep ediliyorsa o hukuka tâbidir.
             (2) Taraflar, fikrî mülkiyet hakkının ihlâlinden doğan talepler hakkında, ihlâlden sonra mahkemenin hukukunun uygulanmasını kararlaştırabilirler.
             Sözleşmeden doğan borç ilişkilerinde uygulanacak hukuk
             MADDE 24 – (1) Sözleşmeden doğan borç ilişkileri tarafların açık olarak seçtikleri hukuka tâbidir. Sözleşme hükümlerinden veya hâlin şartlarından tereddüde yer vermeyecek biçimde anlaşılabilen hukuk seçimi de geçerlidir.
             (2) Taraflar, seçilen hukukun sözleşmenin tamamına veya bir kısmına uygulanacağını kararlaştırabilirler.
             (3) Hukuk seçimi taraflarca her zaman yapılabilir veya değiştirilebilir. Sözleşmenin kurulmasından sonraki hukuk seçimi, üçüncü kişilerin hakları saklı kalmak kaydıyla, geriye etkili olarak geçerlidir.
             (4) Tarafların hukuk seçimi yapmamış olmaları hâlinde sözleşmeden doğan ilişkiye, o sözleşmeyle en sıkı ilişkili olan hukuk uygulanır. Bu hukuk, karakteristik edim borçlusunun, sözleşmenin kuruluşu sırasındaki mutad meskeni hukuku, ticarî veya meslekî faaliyetler gereği kurulan sözleşmelerde karakteristik edim borçlusunun işyeri, bulunmadığı takdirde yerleşim yeri hukuku, karakteristik edim borçlusunun birden çok işyeri varsa söz konusu sözleşmeyle en sıkı ilişki içinde bulunan işyeri hukuku olarak kabul edilir. Ancak hâlin bütün şartlarına göre sözleşmeyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde sözleşme, bu hukuka tâbi olur.
             Taşınmazlara ilişkin sözleşmeler
             MADDE 25 – (1) Taşınmazlara veya onların kullanımına ilişkin sözleşmeler taşınmazın bulunduğu ülke hukukuna tâbidir.
             Tüketici sözleşmeleri
             MADDE 26 – (1) Meslekî veya ticarî olmayan amaçla mal veya hizmet ya da kredi sağlanmasına yönelik tüketici sözleşmeleri, tüketicinin mutad meskeni hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgarî koruma saklı kalmak kaydıyla, tarafların seçtikleri hukuka tâbidir.
             (2) Tarafların hukuk seçimi yapmamış olması hâlinde, tüketicinin mutad meskeni hukuku uygulanır. Tüketicinin mutad meskeni hukukunun uygulanabilmesi için;
             a) Sözleşme, tüketicinin mutad meskeninin bulunduğu ülkede, ona gönderilen özel bir davet üzerine veya ilân sonucunda kurulmuş ve sözleşmenin kurulması için tüketici tarafından yapılması gerekli hukukî fiiller bu ülkede yapılmış veya
             b) Diğer taraf veya onun temsilcisi, tüketicinin siparişini bu ülkede almış veya
             c) İlişkinin bir satım sözleşmesi olması hâlinde, satıcı tüketiciyi satın almaya ikna etmek amacıyla bir gezi düzenlemiş ve tüketici de bu gezi ile bulunduğu ülkeden başka ülkeye gidip siparişini orada vermiş,
             olmalıdır.
             (3) İkinci fıkradaki şartlar altında yapılan tüketici sözleşmelerinin şekline, tüketicinin mutad meskeni hukuku uygulanır.
             (4) Bu madde, paket turlar hariç, taşıma sözleşmeleri ve tüketiciye hizmetin onun mutad meskeninin bulunduğu ülkeden başka bir ülkede sağlanması zorunlu olan sözleşmelere uygulanmaz.
             İş sözleşmeleri
             MADDE 27 – (1) İş sözleşmeleri, işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgarî koruma saklı kalmak kaydıyla, tarafların seçtikleri hukuka tâbidir.
             (2) Tarafların hukuk seçimi yapmamış olmaları hâlinde iş sözleşmesine, işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukuku uygulanır. İşçinin işini geçici olarak başka bir ülkede yapması hâlinde, bu işyeri mutad işyeri sayılmaz.
             (3) İşçinin işini belirli bir ülkede mutad olarak yapmayıp devamlı olarak birden fazla ülkede yapması hâlinde iş sözleşmesi, işverenin esas işyerinin bulunduğu ülke hukukuna tâbidir.
             (4) Ancak hâlin bütün şartlarına göre iş sözleşmesiyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde sözleşmeye ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri yerine bu hukuk uygulanabilir.
             Fikrî mülkiyet haklarına ilişkin sözleşmeler
             MADDE 28 – (1) Fikrî mülkiyet haklarına ilişkin sözleşmeler, tarafların seçtikleri hukuka tâbidir.
             (2) Tarafların hukuk seçimi yapmamış olmaları hâlinde sözleşmeden doğan ilişkiye, fikrî mülkiyet hakkını veya onun kullanımını devreden tarafın sözleşmenin kuruluşu sırasındaki işyeri, bulunmadığı takdirde, mutad meskeni hukuku uygulanır. Ancak hâlin bütün şartlarına göre sözleşmeyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde sözleşme bu hukuka tâbi olur.
             (3) İşçinin, işi kapsamında ve işinin ifası sırasında meydana getirdiği fikrî ürünler üzerindeki fikrî mülkiyet haklarıyla ilgili işçi ve işveren arasındaki sözleşmelere, iş sözleşmesinin tâbi olduğu hukuk uygulanır.
             Eşyanın taşınmasına ilişkin sözleşmeler
             MADDE 29 – (1) Eşyanın taşınmasına ilişkin sözleşmeler tarafların seçtikleri hukuka tâbidir.
             (2) Tarafların hukuk seçimi yapmamış olmaları hâlinde, sözleşmenin kuruluşu sırasında taşıyıcının esas işyerinin bulunduğu ülke aynı zamanda yüklemenin veya boşaltmanın yapıldığı ülke veya gönderenin esas işyerinin bulunduğu ülke ise bu ülkenin sözleşmeyle en sıkı ilişkili olduğu kabul edilir ve sözleşmeye bu ülkenin hukuku uygulanır. Tek seferlik çarter sözleşmeleri ve esas konusu eşya taşıma olan diğer sözleşmeler de bu madde hükümlerine tâbidir.
             (3) Hâlin bütün şartlarına göre eşyanın taşınmasına ilişkin sözleşmeyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde sözleşmeye bu hukuk uygulanır.
             Temsil yetkisi
             MADDE 30 – (1) Temsilci ile temsil olunan arasındaki hukukî ilişkiden doğan temsil yetkisi, aralarındaki sözleşmeden doğan ilişkiye uygulanan hukuka tâbidir.
             (2) Temsilcinin bir fiilinin, temsil olunanı üçüncü kişiye karşı taahhüt altına sokabilmesi için aranan şartlara temsilcinin işyeri hukuku uygulanır. Temsilcinin işyeri bulunmadığı veya üçüncü kişi tarafından bilinemediği veya yetkinin işyeri dışında kullanıldığı durumlarda temsil yetkisi, yetkinin fiilen kullanıldığı ülke hukukuna tâbidir. Yetkisiz temsilde, temsilci ile üçüncü kişi arasındaki ilişkiye de bu fıkra hükmü uygulanır.
             (3) Temsilci ile temsil olunan arasında hizmet ilişkisi varsa ve temsilcinin bağımsız bir işyeri yoksa temsil yetkisi, temsil olunanın işyerinin bulunduğu ülke hukukuna tâbidir.
             Doğrudan uygulanan kurallar
             MADDE 31 – (1) Sözleşmeden doğan ilişkinin tâbi olduğu hukuk uygulanırken, sözleşmeyle sıkı ilişkili olduğu takdirde üçüncü bir devletin hukukunun doğrudan uygulanan kurallarına etki tanınabilir. Söz konusu kurallara etki tanımak ve uygulayıp uygulamamak konusunda bu kuralların amacı, niteliği, muhtevası ve sonuçları dikkate alınır.
             Sözleşmeden doğan ilişkinin varlığı ve maddî geçerliliği
             MADDE 32 – (1) Sözleşmeden doğan ilişkinin veya bir hükmünün varlığı ve maddî geçerliliği, sözleşmenin geçerli olması hâlinde hangi hukuk uygulanacaksa o hukuka tâbidir.
             (2) Taraflardan birinin davranışına hüküm tanımanın, uygulanacak hukuka tâbi kılınmasının hakkaniyete uygun olmayacağı hâlin şartlarından anlaşılırsa, irade beyanının varlığına, rızası olmadığını iddia eden tarafın mutad meskeninin bulunduğu ülke hukuku uygulanır.
             İfanın gerçekleştirilme biçimi ve tedbirler
             MADDE 33 – (1) İfa sırasında gerçekleştirilen fiil ve işlemler ile malların korunmasına ilişkin tedbirler konusunda bu işlem veya fiillerin yapıldığı veya tedbirin alındığı ülke hukuku dikkate alınır.
             Haksız fiiller
             MADDE 34 – (1) Haksız fiilden doğan borçlar haksız fiilin işlendiği ülke hukukuna tâbidir.
             (2) Haksız fiilin işlendiği yer ile zararın meydana geldiği yerin farklı ülkelerde olması hâlinde, zararın meydana geldiği ülke hukuku uygulanır.
             (3) Haksız fiilden doğan borç ilişkisinin başka bir ülke ile daha sıkı ilişkili olması hâlinde bu ülke hukuku uygulanır.
             (4) Haksız fiile veya sigorta sözleşmesine uygulanan hukuk imkân veriyorsa, zarar gören, talebini doğrudan doğruya sorumlunun sigortacısına karşı ileri sürebilir.
             (5) Taraflar, haksız fiilin meydana gelmesinden sonra uygulanacak hukuku açık olarak seçebilirler.
             Kişilik haklarının ihlâlinde sorumluluk
             MADDE 35 – (1) Kişilik haklarının, basın, radyo, televizyon gibi medya yoluyla, internet veya diğer kitle iletişim araçları ile ihlâlinden doğan taleplere, zarar görenin seçimine göre;
             a) Zarar veren, zararın bu ülkede meydana geleceğini bilecek durumda ise zarar görenin mutad meskeni hukuku,
             b) Zarar verenin işyeri veya mutad meskeninin bulunduğu ülke hukuku veya
             c) Zarar veren, zararın bu ülkede meydana geleceğini bilecek durumda ise zararın meydana geldiği ülke hukuku,
uygulanır.
             (2) Kişilik haklarının ihlâlinde cevap hakkı, süreli yayınlarda, münhasıran baskının yapıldığı ya da programın yayınlandığı ülke hukukuna tâbidir.
             (3) Maddenin birinci fıkrası, kişisel verilerin işlenmesi veya kişisel veriler hakkında bilgi alma hakkının sınırlandırılması yolu ile kişiliğin ihlâl edilmesinden doğan taleplere de uygulanır.
             İmalâtçının sözleşme dışı sorumluluğu
             MADDE 36 – (1) İmal edilen şeylerin sebep olduğu zarardan doğan sorumluluğa, zarar görenin seçimine göre, zarar verenin mutad meskeni veya işyeri hukuku ya da imal edilen şeyin iktisap edildiği ülke hukuku uygulanır. İktisap yeri hukukunun uygulanabilmesi için zarar verenin, mamulün o ülkeye rızası dışında sokulduğunu ispat edememiş olması gerekir.
             Haksız rekabet
             MADDE 37 – (1) Haksız rekabetten doğan talepler, haksız rekabet sebebiyle piyasası doğrudan etkilenen ülke hukukuna tâbidir.
             (2) Haksız rekabet sonucunda zarar görenin münhasıran işletmesine ilişkin menfaatleri ihlâl edilmişse, söz konusu işletmenin işyerinin bulunduğu ülke hukuku uygulanır.
             Rekabetin engellenmesi
             MADDE 38 – (1) Rekabetin engellenmesinden doğan talepler, bu engellemeden doğrudan etkilenen piyasanın bulunduğu ülkenin hukukuna tâbidir.
             (2) Türkiye’de rekabetin engellenmesine yabancı hukuk uygulanan hâllerde, Türk hukuku uygulansaydı verilecek tazminattan daha fazla tazminata hükmedilemez.
             Sebepsiz zenginleşme
             MADDE 39 – (1) Sebepsiz zenginleşmeden doğan talepler, zenginleşmeye sebep olan mevcut veya mevcut olduğu iddia edilen hukukî ilişkiye uygulanan hukuka tâbidir. Diğer hâllerde sebepsiz zenginleşmeye, zenginleşmenin gerçekleştiği ülke hukuku uygulanır.
             (2) Taraflar, sebepsiz zenginleşmenin meydana gelmesinden sonra, uygulanacak hukuku açık olarak seçebilirler.
İKİNCİ KISIM
Milletlerarası Usul Hukuku
BİRİNCİ BÖLÜM
Türk Mahkemelerinin Milletlerarası Yetkisi
             Milletlerarası yetki
             MADDE 40 – (1) Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini, iç hukukun yer itibariyle yetki kuralları tayin eder.
             Türklerin kişi hâllerine ilişkin davalar
             MADDE 41 – (1) Türk vatandaşlarının kişi hâllerine ilişkin davaları, yabancı ülke mahkemelerinde açılmadığı veya açılamadığı takdirde Türkiye’de yer itibariyle yetkili mahkemede, bulunmaması hâlinde ilgilinin sâkin olduğu yer, Türkiye’de sâkin değilse Türkiye’deki son yerleşim yeri mahkemesinde, o da bulunmadığı takdirde Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinde görülür.
             Yabancıların kişi hâllerine ilişkin bazı davalar
             MADDE 42 – (1) Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan yabancı hakkında vesâyet, kayyımlık, kısıtlılık, gaiplik ve ölmüş sayılma kararları ilgilinin Türkiye’de sâkin olduğu yer, sâkin değilse mallarının bulunduğu yer mahkemesince verilir.
             Miras davaları
             MADDE 43 – (1) Mirasa ilişkin davalar ölenin Türkiye’deki son yerleşim yeri mahkemesinde, son yerleşim yerinin Türkiye’de olmaması hâlinde terekeye dâhil malların bulunduğu yer mahkemesinde görülür.
             İş sözleşmesi ve iş ilişkisi davaları
             MADDE 44 – (1) Bireysel iş sözleşmesinden veya iş ilişkisinden doğan uyuşmazlıklarda işçinin işini mutaden yaptığı işyerinin Türkiye’de bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. İşçinin, işverene karşı açtığı davalarda işverenin yerleşim yeri, işçinin yerleşim yeri veya mutad meskeninin bulunduğu Türk mahkemeleri de yetkilidir.
             Tüketici sözleşmesine ilişkin davalar
             MADDE 45 – (1) 26 ncı maddede tanımlanan tüketici sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklarda, tüketicinin seçimine göre, tüketicinin yerleşim yeri veya mutad meskeni ya da karşı tarafın işyeri, yerleşim yeri veya mutad meskeninin bulunduğu Türk mahkemeleri  yetkilidir.
             (2) Birinci fıkra uyarınca yapılan tüketici sözleşmeleri hakkında tüketiciye karşı açılacak davalarda yetkili mahkeme, tüketicinin Türkiye’deki mutad meskeni mahkemesidir.
             Sigorta sözleşmesine ilişkin davalar
             MADDE 46 – (1) Sigorta sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklarda, sigortacının esas işyeri veya sigorta sözleşmesini yapan şubesinin ya da acentasının Türkiye’de bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Ancak sigorta ettirene, sigortalıya veya lehdara karşı açılacak davalarda yetkili mahkeme, onların Türkiye’deki yerleşim yeri veya mutad meskeni mahkemesidir.
             Yetki anlaşması ve sınırları
             MADDE 47 – (1) Yer itibariyle yetkinin münhasır yetki esasına göre tayin edilmediği hâllerde, taraflar, aralarındaki yabancılık unsuru taşıyan ve borç ilişkilerinden doğan uyuşmazlığın yabancı bir devletin mahkemesinde görülmesi konusunda anlaşabilirler. Anlaşma, yazılı delille ispat edilmesi hâlinde geçerli olur. Dava, ancak yabancı mahkemenin kendisini yetkisiz sayması veya Türk mahkemelerinde yetki itirazında bulunulmaması hâlinde yetkili Türk mahkemesinde görülür.
             (2) 44, 45 ve 46 ncı maddelerde belirlenen mahkemelerin yetkisi tarafların anlaşmasıyla bertaraf edilemez.
             Teminat
             MADDE 48 – (1) Türk mahkemesinde dava açan, davaya katılan veya icra takibinde bulunan yabancı gerçek ve tüzel kişiler, yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin belirleyeceği teminatı göstermek zorundadır.
             (2) Mahkeme, dava açanı, davaya katılanı veya icra takibi yapanı karşılıklılık esasına göre teminattan muaf tutar.
             Yabancı devletin yargı muafiyetinden yararlanamayacağı hâller
             MADDE 49 – (1) Yabancı devlete, özel hukuk ilişkilerinden doğan hukukî uyuşmazlıklarda yargı muafiyeti tanınmaz.
             (2) Bu gibi uyuşmazlıklarda yabancı devletin diplomatik temsilcilerine tebligat yapılabilir.
İKİNCİ BÖLÜM
Yabancı Mahkeme ve Hakem Kararlarının Tenfizi ve Tanınması
             Tenfiz kararı
             MADDE 50 – (1) Yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilâmların Türkiye’de icra olunabilmesi yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır.
             (2) Yabancı mahkemelerin ceza ilâmlarında yer alan kişisel haklarla ilgili hükümler hakkında da tenfiz kararı istenebilir.
             Görev ve yetki
             MADDE 51 – (1) Tenfiz kararları hakkında görevli mahkeme asliye mahkemesidir.
             (2) Bu kararlar kendisine karşı tenfiz istenen kişinin Türkiye’deki yerleşim yeri, yoksa sâkin olduğu yer mahkemesinden, Türkiye’de yerleşim yeri veya sâkin olduğu bir yer mevcut değilse Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinden istenebilir.
             Tenfiz istemi
             MADDE 52 – (1) Kararın tenfiz edilmesinde hukukî yararı bulunan herkes tenfiz isteminde bulunabilir. Tenfiz istemi dilekçe ile olur. Dilekçeye karşı tarafın sayısı kadar örnek eklenir. Dilekçede aşağıdaki hususlar yer alır:
             a) Tenfiz isteyenle, karşı tarafın ve varsa kanunî temsilci ve vekillerinin ad, soyad ve adresleri.
             b) Tenfiz konusu hükmün hangi devlet mahkemesinden verilmiş olduğu ve mahkemenin adı ile ilâmın tarih ve numarası ve hükmün özeti.
             c) Tenfiz, hükmün bir kısmı hakkında isteniyorsa bunun hangi kısım olduğu.
             Dilekçeye eklenecek belgeler
             MADDE 53 – (1) Tenfiz dilekçesine aşağıdaki belgeler eklenir:
             a) Yabancı mahkeme ilâmının o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı veya ilâmı veren yargı organı tarafından onanmış örneği ve onanmış tercümesi.
             b) İlâmın kesinleştiğini gösteren ve o ülke makamlarınca usulen onanmış yazı veya belge ile onanmış tercümesi.
             Tenfiz şartları
             MADDE 54 – (1) Yetkili mahkeme tenfiz kararını aşağıdaki şartlar dâhilinde verir:
             a) Türkiye Cumhuriyeti ile ilâmın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş ilâmların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiilî uygulamanın bulunması.
             b) İlâmın, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması veya davalının itiraz etmesi şartıyla ilâmın, dava konusu veya taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı hâlde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmiş olmaması.
             c) Hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması.
             ç) O yer kanunları uyarınca, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut bu kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişinin yukarıdaki hususlardan birine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk mahkemesine itiraz etmemiş olması.
             Tebliğ ve itiraz
             MADDE 55 – (1) Tenfiz istemine ilişkin dilekçe, duruşma günü ile birlikte karşı tarafa tebliğ edilir. İhtilâfsız kaza kararlarının tanınması ve tenfizi de aynı hükme tâbidir. Hasımsız ihtilâfsız kaza kararlarında tebliğ hükmü uygulanmaz. İstem, basit yargılama usulü hükümlerine göre incelenerek karara bağlanır.
             (2) Karşı taraf ancak bu bölüm hükümlerine göre tenfiz şartlarının bulunmadığını veya yabancı mahkeme ilâmının kısmen veya tamamen yerine getirilmiş yahut yerine getirilmesine engel bir sebep ortaya çıkmış olduğunu öne sürerek itiraz edebilir.
             Karar
             MADDE 56 – (1) Mahkemece ilâmın kısmen veya tamamen tenfizine veya istemin reddine karar verilebilir. Bu karar yabancı mahkeme ilâmının altına yazılır ve hâkim tarafından mühürlenip imzalanır.
             Yerine getirme ve temyiz yolu
             MADDE 57 – (1) Tenfizine karar verilen yabancı ilâmlar Türk mahkemelerinden verilmiş ilâmlar gibi icra olunur.
             (2) Tenfiz isteminin kabul veya reddi hususunda verilen kararların temyizi genel hükümlere tâbidir. Temyiz, yerine getirmeyi durdurur.
             Tanıma
             MADDE 58 – (1) Yabancı mahkeme ilâmının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi yabancı ilâmın tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine bağlıdır. Tanımada 54 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uygulanmaz.
             (2) İhtilâfsız kaza kararlarının tanınması da aynı hükme tâbidir.
             (3) Yabancı mahkeme ilâmına dayanılarak Türkiye’de idarî bir işlemin yapılmasında da aynı usul uygulanır.
             Kesin hüküm ve kesin delil etkisi
             MADDE 59 – (1) Yabancı ilâmın kesin hüküm veya kesin delil etkisi yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade eder.
             Yabancı hakem kararlarının tenfizi
             MADDE 60 – (1) Kesinleşmiş ve icra kabiliyeti kazanmış veya taraflar için bağlayıcı olan yabancı hakem kararları tenfiz edilebilir.
             (2) Yabancı hakem kararlarının tenfizi, tarafların yazılı olarak kararlaştırdıkları yer asliye mahkemesinden dilekçeyle istenir. Taraflar arasında böyle bir anlaşma olmadığı takdirde, aleyhine karar verilen tarafın Türkiye’deki yerleşim yeri, yoksa sâkin olduğu, bu da yoksa icraya konu teşkil edebilecek malların bulunduğu yer mahkemesi yetkili sayılır.
             Dilekçe ve inceleme usulü
             MADDE 61 – (1) Yabancı bir hakem kararının tenfizini isteyen taraf, dilekçesine aşağıda yazılı belgeleri, karşı tarafın sayısı kadar örnekleriyle birlikte ekler:
             a) Tahkim sözleşmesi veya şartının, aslı yahut usulüne göre onanmış örneği.
             b) Hakem kararının usulen kesinleşmiş ve icra kabiliyeti kazanmış veya taraflar için bağlayıcılık kazanmış aslı veya usulüne göre onanmış örneği.
             c) (a) ve (b) bentlerinde sayılan belgelerin tercüme edilmiş ve usulen onanmış örnekleri.
             (2) Mahkemece hakem kararlarının tenfizinde 55 inci, 56 ncı ve 57 nci madde hükümleri kıyas yoluyla uygulanır.
             Ret sebepleri
             MADDE 62 –  (1) Mahkeme,
             a) Tahkim sözleşmesi yapılmamış veya esas sözleşmeye tahkim şartı konulmamış ise,
             b) Hakem kararı genel ahlâka veya kamu düzenine aykırı ise,
             c) Hakem kararına konu olan uyuşmazlığın Türk kanunlarına göre tahkim yoluyla çözümü mümkün değilse,
             ç) Taraflardan biri hakemler önünde usulüne göre temsil edilmemiş ve yapılan işlemleri sonradan açıkça kabul etmemiş ise,
             d) Hakkında hakem kararının tenfizi istenen taraf, hakem seçiminden usulen haberdar edilmemiş yahut iddia ve savunma imkânından yoksun bırakılmış ise,
             e) Tahkim sözleşmesi veya şartı taraflarca tâbi kılındığı kanuna, bu konuda bir anlaşma yoksa hakem hükmünün verildiği ülke hukukuna göre hükümsüz ise,
             f) Hakemlerin seçimi veya hakemlerin uyguladıkları usul, tarafların anlaşmasına, böyle bir anlaşma yok ise hakem hükmünün verildiği ülke hukukuna aykırı ise,
             g) Hakem kararı, hakem sözleşmesinde veya şartında yer almayan bir hususa ilişkin ise veya sözleşme veya şartın sınırlarını aşıyor ise bu kısım hakkında,
             h) Hakem kararı tâbi olduğu veya verildiği ülke hukuku hükümlerine veya tâbi olduğu usule göre kesinleşmemiş yahut icra kabiliyeti veya bağlayıcılık kazanmamış veya verildiği yerin yetkili mercii tarafından iptal edilmiş ise,
             yabancı hakem kararının tenfizi istemini reddeder.
             (2) Birinci fıkranın (ç), (d), (e), (f), (g) ve (h) bentlerinde yazılı hususların ispat yükü, hakkında tenfiz istenen tarafa aittir.
             Yabancı hakem kararlarının tanınması
             MADDE 63 – (1) Yabancı hakem kararlarının tanınması da tenfizine ilişkin hükümlere tâbidir.
ÜÇÜNCÜ KISIM
Son Hükümler
             Yürürlükten kaldırılan hükümler
             MADDE 64 – (1) 20/5/1982 tarihli ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun,
             (2) 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun 866 ncı maddesinin ikinci fıkrası,
             (3) 5/12/1951 tarihli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 88 inci maddesi,
             yürürlükten kaldırılmıştır.
             Yürürlük
             MADDE 65 – (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
             Yürütme
             MADDE 66 – (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
11/12/2007

Zehra Önay Alpago

0

Zehra Önay Alpago, 1947 yılında Karadeniz Ereğlisi’nde doğmuş, 1969 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olmuştur.

Zehra Önay Alpago, SODEP’in kuruluşu ile siyasi hayatta yer almıştır. SHP’de aktif siyasete başlamış, kongre ile seçilen ve üst üste iki kez  ilçe başkanı olan ilk kadın siyasetçi olmuş, SHP Karadeniz Ereğlisi İlçe Başkanlığı yapmıştır. Parti Meclisi ve MYK Üyeliği ile Genel Başkan Yardımcılığı yaparak siyasete devam etmiştir.

CHP-SHP birleşmesinden sonra CHP Parti Meclisi üyeliğine seçilen 2008 yılında seçilen Alpago 2010 yılına kadar sürdürmüştür. 18 Aralık 2010 tarihli CHP kurultayında tekrar Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu kontenjanından Parti Meclisi üyeliğine seçilmiştir.

Mesleki Yaşamı ve Sivil Toplum Çalışmaları

Temmuz 1994 ile 27 Mart 1995 tarihleri arasında görev yapan Çiller-İnönü hükumetinde Kadın Aile ve Sosyal Hizmetlerden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapmıştır.

Önay Alpago 2010 yılında İstanbul Barosu tarafından Türkiye Barolar Birliği delegeliğine seçilmiştir.

Önay Alpago Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve çeşitli üniversitelerde öğretim görevlisi olarak Devrim Tarihi dersleri vermekte; İstanbul Barosu’na bağlı serbest avukat olarak çalışmaktadır.

İstanbul Kadın Kuruluşları Birliğinin ve çok sayıda dernek ve sivil toplum örgütünün üyesidir.

“Demokrasi”, “Hukuk”, “Kadın Hakları”, “İşçi Sorunları”, “Laiklik”, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” gibi konularda çok sayıda panel, sempozyum ve benzeri etkinliklerde konuşmacı olmuş, tebliğleri yayınlanmıştır.

Alpago, evli ve iki çocuk annesidir.

Atak, analitik, aykırı bir adam

0
Gazeteci-Yazar Feyzi Hepşenkal

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]”Atak, analitik, aykırı bir adam” isimli yazı, “Benim Umudum Var” isimli kitabın İzmir Havagazı Fabrikasında düzenlenen imza gününe ithafen Gazeteci-Yazar Feyzi Hepşenkal tarafından yazılmış ve A3Haber internet sitesinde yayınlanmıştır. [/box]

Atak, analitik, aykırı bir adam

A3Haber’in mottosu neyse, Senih Özay da odur.
ATAK’tır:

Duramaz yerinde.

Kendi dursa bile aklı çalışır durmadan, hızına yetişmek mümkün olmaz.

Her şeyin, hemen olmasını ister.

Olmaz tabii.

Olmayınca da kızar.

ANALİTİK’tir:

Anlatırsınız, söylersiniz, icabında her kafadan bir ses çıkar.

Senih Özay çoktan sonuca varmıştır bile.

Girer devreye, düğümü çözer.

AYKIRI’dır:

Hele bu özelliği, hepsinden baskındır.

Hayale gelmeyecek şeyler düşünür ve düşündüğünü yapar.

Dünyadaki bütün ulusların devlet başkanları dava mı edilecek, eder.

Ayıların yaşam hakkı mı savunulacak, kalemi elindedir, dilekçeyi anında yazar.

(Laf aramızda, bazılarında davacı olarak benim de imzam var.)

* * *

Dostumdur, arkadaşımdır, ağabeyimdir Senih Özay.

Ne diyorsam, inanın bana, fazlası vardır, eksiği yoktur.

Tanırım onu.

İyi tanırım.

İyi ki de, tanırım.

Ve zaten bu satırları da, tanımayanlar biraz olsun tanısın, diye yazarım.

Kıskandım seni, Senih abi

Geçen hafta bugün, İzmir’deki Tarihi Havagazı Fabrikası’nın hoş salonunda, tam 6 saat süren bir şölen yaşandı.

Güya kitabının imza günüydü.

Öyle imza günü mü olur?

Yaşanan bir kucaklaşmaydı.

Hatta yeniden kavuşma.

Senih Özay’la bir gün önce beraber olmak, ertesi gün yeniden buluşmaya, kucaklaşmaya, kavuşmaya engel değil ki…

Her seferinde aynı hazla yapılır bu törensel eylem.

Fakat onu epeydir görmeyenler de vardı bu sefer.

Eskimeyen dostları, sınıf arkadaşları da geldiler.

Ne çok sevgili biriktirmişsin be Senih abi.

Kıskandım vallahi.

Muhteşem bir aile

Senih Özay çok şeyi var insandan yana.

Bazıları daha özel doğal olarak.

Eşi Cahide hanım, en başta.

Fevkalade bir kadın.

Sakin, sabırlı.

Senih abinin hem sevgilisi ve hem hayatının dengesi.

Oğlu Betal, onun yolundan gitmiş, hukukçu olmuş.

Fakat hali tavrı babasından çok, annesine benzer. Eşi ve dünya tatlısı iki çocuğu ile şimdi uzaklarda.

Kızı ise (soyadından kim olduğunu çıkaramadıysanız hâlâ, adını da yazayım; Gupse) aynı babası.

Eksiksiz kopyası.

Senih Özay – Gupse Özay

Senih Özay’ın umudu var

Asıl mevzu sona kaldı:

Senih Özay’ın kitabı.

En iyisi kendisinden dinleyin yazdıklarını, daha doğrusu anlattıklarını.

Ona Robin Hood neden denmiş?

Balığın, kuşun avukatı nasıl olmuş?

Mutlaka alın, okuyun.

Çok şey öğrenecek ve çok güleceksiniz.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

Feyzi Hepşenkal Kimdir?

30 Mayıs 1956 günü, İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Gazeteciliğe 1980 yılının Nisan ayında Yeni Asır Gazetesi’nde muhabir olarak başladı. Rapor Gazetesi’nde, Koordinatör; Yeni Asır Gazetesi’nde, Yazı İşleri Müdürü ve Yazar; Gelişim Yayınları’nda, İzmir Temsilcisi; Hürriyet Gazetesi’nde, Yayın Danışmanı ve Yazar; Star Gazetesi’nde, Yazar; Haber Ekspres Gazetesi’nde, Yazar Yeni TV’de, Genel Yayın Yönetmeni; Star TV’de, Kırmızı Koltuk Programı’nın Yapımcı-Sunucusu ve Ana Haber Bülteni’nde Yorumcu olarak çalıştı. 2000 yılının Mart ayında İzmir Fuarı (İZFAŞ) Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu üyesi oldu. 1 Nisan 2002’de, görevinden istifa etti. 2002 yılının Haziran ayında hazırladığı Siyasi Partiler ve Seçim Yasa önerilerini tartışmaya açtı. 19 Aralık 2002 tarihinde Önce İzmir Hareketi’ni kuran Hepşenkal’ın “Bazen Neşeli Bazen Hüzünlü” ve “Neşeli Günler Şabalak” isimli eserleri bulunmaktadır.[/box]

İşkence ya da Zalimce-İnsanlık dışı – Onur kırıcı Muamelelerin Belgelendirilmesi ve İhbar Edilmesinde Hekimlerin Sorumluluğu

0

İşkence ya da Zalimce-İnsanlık dışı – Onur kırıcı Muamelelerin Belgelendirilmesi ve İhbar Edilmesinde Hekimlerin Sorumluluğu, Dünya Tabipler Birliğinin 2002 yılında düzenlenmiş, 2003 yılında Helsinki’de düzenlenen DTB Genel Kurulu’nda hekimlerin sorumluluklarına ilişkin kurallar ve öneriler kabul edilmiş ve Ekim 2007’de Danimarka’nın Kopenhag kentinde DTB Genel Kurulu’nda güncellenmiştir.

İşkence ya da Zalimce/İnsanlık dışı /Onur kırıcı Muamelelerin Belgelendirilmesi ve İhbar Edilmesinde Hekimlerin Sorumluluğu
Dünya Tabipler Birliği,
1. Temel insan hakları, saygınlık ve insani değerler bağlamında bireylerin Birleşmiş Milletler’e olan inancını beyan eden 26 Haziran 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Beyannamesi’nin önsözünü,
2. İnsan haklarını saymama ve karşı gelmenin insanlığın vicdanını bozan barbarca hareketlerle sonuçlandığını beyan eden 10 Aralık 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi önsözünü,
3. Bu beyannamenin hiç kimsenin işkence, zalim, insanlık dışı ya da onur kırıcı muameleye maruz kalamayacağını beyan eden 5. Maddesini,
4. Amerikan Eyaletleri tarafından 22 Kasım 1969’da uyarlanan ve 18 Haziran 1978’de yürürlüğe giren Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ve 28 Şubat 1987’de yürürlüğe giren İşkenceden Korunmak ve İşkenceyi Cezalandırmak İçin Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’ni,
5. İşkence ya da Diğer Zalimce/İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Muamele ya da Cezalandırma sırasında bir hekimin varlığını ya da herhangi bir tıbbi muameleyi yasaklayan Dünya Tabipler Birliği tarafından 1975’de kabul edilen Tokyo Bildirgesi’ni,
6. Dünya Psikiyatri Birliği tarafından 1977’de kabul edilen Hawaii Bildirgesi’ni,
7. 1981’de Uluslararası İslami Tabip Birlikleri Konferansı’nda uyarlanan Kuveyt Deklarasyonu’nu,
8. Sağlık personelinin, İşkence ya da Diğer Zalimce/İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Muamele ya da Cezalandırma karşısında gözaltına alınanların ve tutukluların korunmalarına dair sağlık personelinin, özellikle de hekimlerin rolü ile ilgili 18 Aralık 1982’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda uyarlanan Tıbbi Etik Esaslarını ve özellikle Madde 2’de belirtilen “Aktif ya da pasif olarak işkence ya da diğer zalimce/insanlık dışı/onur kırıcı muameleye katılım, suç ortaklığı, teşvik etme ve ya müdahale sağlık personeli, özel olarak da hekimler için açıkça tıbbi etik ihlalidir…” ifadesini,
9. Aralık 1984’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen ve 26 Haziran 1987’de yürürlüğe giren İşkence ya da Diğer Zalimce/İnsanlık Dışı Muamele ya da Cezalandırmaya Karşı Sözleşme’yi,
10. 26 Haziran 1987’de Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen ve 1 Şubat 1989’da yürürlüğe giren İşkence ve İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Muamele ya da Cezalandırmanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi’ni,
11. Ekim 1990’da Rancho Mirage’da DTB tarafından 42. Genel Kurul’da kabul edilen ve 45, 46 ve 47. Genel Kurullarda değiştirilen İnsan Hakları Kararlarını,
12. Kasım 1997’de DTB tarafından 49. Genel Kurul’da kabul edilen ve hekimleri kötü muamelenin bireysel olarak karşısında olmaya ve tıp ile ilgili ulusal ve uluslararası kurumları bu tür davranışta bulunan hekimleri desteklemeye çağıran Hamburg Deklarasyonu’nu,
13. 4 Aralık 2000’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İstanbul Protokolü’nü (İşkence ya da Diğer Zalimce/İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Müdahale ya da Cezalandırmanın Etkin Olarak İzlenmesi ve kayıt altına alınması ile ilgili Rehber),
14. Birleşmiş Milletler tarafından 20 Kasım 1989’da kabul edilen ve 2 Eylül 1990’da yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni,
15. Kasım 1991’de Malta’da 43. DTB Genel Kurulu’nda kabul edilen ve Ekim 2006’da Güney Afrika’nın Pilanesberg kentinde DTB Genel Kurulu’nda uyarlanan Açlık Grevi Yapanlara Yönelik Malta Bildirgesi’ni
dikkate alır.
Dünya Tabipler Birliği,

16. Hekimler tarafından işkence görmüş olguların ve sorumlularının dikkatli ve tutarlı saptanması, kaydedilmesi ve ihbarı, olaydan etkilenenlerin fiziksel ve ruhsal sağlık bütünlüğünün korunmasına ve onun da ötesinde genel olarak insanın saygınlığını zedeleyen durumlarla mücadele etmeye katkıda bulunduğunun,

17. Sekelleri irdeleyen ve işkence mağdurlarına olaydan hemen sonra ya da daha geç dönemde müdahale eden hekimlerin bu insan hakları ihlalinin ayrıcalıklı tanıkları olduğunun,

18. Olayın mağdurlarının, psikolojik sekeller ya da üzerlerindeki baskı nedeniyle maruz kaldıkları kötü muamelelerin sorumlularına karşı kendiliklerinden şikayetçi olamadıklarının,

19. İşkence muamelelerinin saptanması ve kayıt aşamalarındaki eksikliğin olay karşısındaki bir tür tolerans ve dolayısıyla da mağdurlara yardım etmeme olarak düşünülebildiğinin,

20. Tıbbi Etik Mesleksel Kodları ve yasal düzenlemeler kapsamında hekimlerin İşkence ya da Diğer Zalimce/İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Müdahale ya da Cezalandırma karşısında uymaları gereken tutarlı ve açık olarak belirtilmiş olan referansların olmadığının farkındadır.

DTB; ulusal tabip birliklerine aşağıdaki önerilerde bulunmaktadır:

1. Gözaltına alınanlar ya da işkence, zulüm, kötü muamele mağdurlarının hemen ve bağımsız sağlık hizmetine ulaşımını sağlamaya gayret etmelidirler.

Hekimler işkence ya da kötü muameleden doğan semptomların değerlendirme ve raporlamasını gözaltında ya da tutuklu olan kişileri tehlikeye atmamak için gerekli koruyucu önlemleri alarak tıbbi kayıtlar kapsamında değerlendirmelidirler.

2. İstanbul Protokolü’nün ve protokolün İşkence ya da Diğer Zalimce/İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Muamelenin etkin bir şekilde izlenmesi ile ilgili ilkelerinin farkındalığını yaygınlaştırmalıdır. Bu ise ülke düzeyinde eğitim, yayınlar ve web tabanlı kaynakları içeren farklı yöntemler kullanılarak yapılmalıdır.

3. İstanbul Protokolü hekimlere dağıtılmalıdır.

4. İşkencenin değişik türlerini tanıma, spesifik işkence yöntemlerinin fiziksel ve psikolojik semptomlarını fark etme ve İstanbul Protokolü’nde öngörülen ve yasal ve idari süreçlerde kanıt olarak kullanılabilecek raporlama tekniklerini kullanmak üzere hekimlerin eğitimi geliştirilmelidir.

5. Muayene bulguları, işkence yöntemlerini anlama ve hastaların istismar iddiaları arasındaki bağlantı hakkındaki farkındalık geliştirilmelidir.

6. Adli ve idari mercilere sunulmak üzere işkence mağdurlarının niteliği yüksek tıbbi raporlarının hazırlanmasını kolaylaştırmalıdırlar.

7. Hekimlerin işkence ya da kötü muameleden kaynaklanan semptomları belirleyip rapor ederken bilgilendirilmiş onam almaları ve bireyleri tehlikeye atmaktan kaçınmaları sağlanmalıdır.

8. Hekimlerin tıbbi kayıtlarda işkence ya da kötü muameleden kaynaklanan semptomları belirleyip rapor ederken gözaltındaki ya da tutukluları tehlikeye atmaktan koruyacak ihtiyati tedbirleri almaları sağlanmalıdır.

9. Ulusal tabip birlikleri ülkelerinde etik kuralların ve kanunların kabul edilmesini desteklemelidirler:

9.1 Hekimlerin fark ettikleri anda İşkence ya da Diğer Zalimce/İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Müdahale eylemleri etik açıdan rapor etme ya da ihbar etme zorunlulukları vardır. Rapor ya da ihbar koşullara bağlı olarak tıbbi yasal, ulusal/uluslararası otoritelere, sivil toplum kuruluşlarına, uluslararası ceza mahkemesine yönlendirilir. Hekimler bu konuda İstanbul Protokolü’nün 68. paragrafını akılda tutarak sağduyulu bir biçimde hareket etmelidirler.
9.2 Hekimin; mümkün olduğunda kişinin onamı ile, ancak, mağdurun kendini özgürce ifade edemediği belirli bazı durumlarda kesin onam olmadan istismarı rapor etmesine olanak tanıyan mesleki gizlilik açısından etik ve kanuni istisnai bir durum ortaya çıkar.
9.3 Hekimler, özgürlükten mahrum bırakılmış, baskı ve tehdit altındaki ya da psikolojik durumları bozulmuş mağdurları açık isimleriyle rapor ederek tehlikeye atmaktan kaçınmaları konusunda uyarılmalıdır.

10. Özellikle ulusal otoritelere, sivil toplum kuruluşlarına ve uluslararası ceza mahkemesine rapor etme sürecinde yararlı olacak tüm bilgiler kullanıma sunulmalıdır.

İstanbul Protokolü 68. paragrafı: Kimi durumlarda iki ayrı etik yükümlülük çatışabilir. Uluslararası kurallar bütünü ve etik ilkeler işkence ya da kötü muameleye ilişkin bulguların yetkili makama bildirilmesini gerektirir (Kimi hukuk sistemlerinde bu, aynı zamanda yasal bir gerekliliktir). Ancak hastalar kimi durumlarda böyle bir amaçla muayene edilmeye ya da muayene sonucu edinilen bilgilerin başkalarına açıklanmasına onay vermeyi reddedebilirler.

Kendileri ya da aileleri için misilleme riskinden korkuyor olabilirler. Bu gibi durumlarda sağlık çalışanlarının, hem hastaya karşı, hem de adaletin yerine getirilmesinde ve suçluların adalete teslim edilmesinden yarar sağlayacak olan topluma karşı çifte yükümlülüğü vardır. Böylesi ikilemler ele alınırken, öncelikli olarak göz önünde bulundurulması gereken temel ilke, olası zarar vermeyi önlemektir.

Sağlık çalışanları, kişinin gizlilik hakkını ihlal etmeden, adalete hizmet eden çözüm yollarını araştırmalıdırlar. Güvenilir kuruluşlardan konuyla ilgili önerileri alınmalıdır; kimi durumlarda bu kuruluş, ulusal tabip birlikleri ya da sivil toplum kuruluşları olabilir. Yeterli derecede destek ve özendirme gördüklerinde, daha önce isteksiz olan bazı hastalar önceden kararlaştırılan parametreler içinde bazı açıklamalar yapılmasını onaylayabilirler.

Dünya Tabipler Birliği Tıbbi Sorumluluk Reform Bildirgesi

0

Dünya Tabipler Birliği Tıbbi Sorumluluk Reform Bildirgesi, Dünya Tabipler Birliğinin 2005 yılında Santiago’da düzenlenen genel kurul toplantısında kabul edilmiştir.

Dünya Tabipler Birliği Tıbbi Sorumluluk Reform Bildirgesi

1. Sağlık hizmetlerinin ulaşılabilirliğini ve niteliğini azaltan, tıbbi uygulamaları olumsuz yönde etkileyen dava açma yaklaşımı, tüm Dünya’da giderek yaygınlaşmaktadır. Bazı ülkelerin ulusal tabip birlikleri, dava kültürünün sağlık hizmetlerinin maliyetini arttırdığı, sağlık hizmetlerine erişimi ve hasta güvenliğini geliştirme çabalarını engellediği bir tıbbi sorumluluk krizinden yakınmaktadırlar. Diğer ülkelerde, tıbbi sorumluluk davaları daha az yaygındır, ancak, bu ülkelerde ulusal tabip birlikleri, hekimlere yönelik tıbbi sorumluluk iddialarının sıklığında ve ciddiyetinde bir artışa yol açabilecek durumlara ilişkin olarak hazırlıklı olmalıdır.

2. Tıbbi sorumluluk davaları, sınırlı olan sağlık hizmeti kaynaklarını doğrudan hasta bakımı, araştırma ve hekim eğitimi alanlarından alıp hukuk sistemine kaydırarak, sağlık hizmetlerinin maliyetini önemli ölçüde arttırmıştır. Bu dava kültürü, aynı zamanda ihmal ile kaçınılmaz olumsuz sonuç arasındaki ayrımı da belirsizleştirmekte, sıklıkla hasta bakım standardının rasgele belirlenmesi sonucunu getirmektedir. Bu da, herkesin, büyük bir tazminat kazanma şansını deneyip hemen hemen her şeyi dava edebileceği yaygın algılamasına yol açmıştır. Böyle bir kültür, hasta-hekim ilişkisinin önemini zedeleyerek hem sağlık sisteminde hem de yargı sisteminde güvensizliğe ve ahlaka önem vermemeye
yol açmaktadır.

3. Bu bildirgenin kabulüyle, DTB tüm ulusal tabip birliklerine kendi ülkelerinde güvenilir bir tıbbi yargılama sistemi kurulması talebinde bulunmaları için acil bir çağrı yapmaktadır. Yargı sistemleri, hastaların zarar verici uygulamalara karşı, hekimlerin de haksız davalara karşı korunmasını; tüm tarafların nerede durduklarını bilmeleri için hasta bakım standardının belirlenmesinde tutarlılığı
ve güvenilirliği sağlamalıdır.

4. Bu bildirgede, DTB, ulusal tabip birliklerini tıbbi sorumluluk iddialarına ilişkin konu ve gerçeklerle ilgili olarak bilgilendirmek istemektedir. Her bir ülkedeki yasalar ve hukuk sistemleri, toplumsal gelenekler ve ülkenin ekonomik koşullarına ek olarak, bu bildirgenin bazı bölümlerinin o ülkedeki ulusal tabip birliği için anlamını etkileyecek, ancak böyle bir bildirgenin temel önemini azaltmayacaktır.

5. Tıbbi sorumluluk iddialarının sıklığı ve ciddiyeti aşağıdaki durumlardan herhangi birisine bağlı olarak artabilir:

a. Hekimlerin geçmişte sahip olmadıkları tıbbi becerileri kazanmasını sağlayan fakat aynı zamanda birçok durumda önemli riskleri de içeren tıbbi bilgi ve tıp teknolojisindeki gelişmeler
b. Özel ya da resmi sağlık kurumlarında, hekimlere tıbbi bakım maliyetlerini sınırlamak üzere uygulanabilecek baskılar
c. Ulaşılabilir olan sağlık hizmetlerine erişim hakkının, garanti edilebilir olmayan sağlığı kazanma ve koruma hakkı ile karıştırılması
d. Hekimlerin yeteneklerini, bilgilerini, davranışlarını ve hastaya yaklaşımlarını sorgulamak ve hastaları hekimlerden şikayetçi olmaya yönlendirmek yoluyla medyanın hekimlere güvensizlik duyulmasında oynayabileceği rol

6. Tıbbi ihmal sonucu oluşan zarar ile tıbbi bakım ve tedavi sırasında istenmeden ortaya çıkan ve hekimin hatasından kaynaklanmayan sonuç birbirinden ayırt edilmelidir.

a. İhmal sonucu oluşan yaralanma (hasar), doğrudan doğruya hekimin hastanın durumuna uygun standartta tedavi uygulamamasının ya da hekimin hastaya bakım uygulama konusundaki becerisinin yeterli olmamasının sonucudur.
b. İstenmeyen sonuç, tedavi sırasında ortaya çıkan, ancak tedaviyi yapan hekimin bilgi ve beceri eksikliğinden kaynaklanmayan ve hekimin bir sorumluluğu bulunmayan bir hasardır.

7. Tıbbi zarar gören hastaların zararlarının karşılanması konusu, hata kanıtlama zorunluluğu bulunmayan (no-fault) sistem ya da alternatif bir sistem bulunmadıkça, tıbbi bakım ve tedavi sırasında ortaya çıkan istenmeyen sonuçlar için ve tıbbi sorumluluk iddiaları için farklı biçimde karara bağlanmalıdır.

a. İstenmeyen bir sonuç hekim hatasına bağlı olmaksızın ortaya çıktığında, her ülke, tıbbi zarar gören hastanın zararının karşılanması gerekip gerekmediğini, eğer karşılanacaksa bunun hangi kaynaktan karşılanacağını belirlemelidir. Hastanın zararının, hekimin bir tazminat ödemesi gerekmeden karşılanmasını sağlayabilecek bu tür dayanışma fonlarının bulunup bulunmamasını, ülkenin  ekonomik koşulları belirler.
b. Yargı çevresinde geçerli olan yasalar, tıbbi sorumluluk iddialarında sorumluluğa hükmetmeye ve tıbbi ihmal kanıtlandığında zarar gören hastaya ödenecek tazminatın miktarının belirlenmesine ilişkin usulleri de göstermelidir.

8. Ulusal tabip birlikleri, hem hekimler hem de hastalar için adil ve tarafsız bir tutum içinde olma çabaları için aşağıdaki etkinliklerin bir bölümünü ya da tümünü göz önünde bulundurmalıdır:

a. Cerrahideki ve tedavi usullerindeki yeni gelişmelerin bazılarının içerdiği riskler konusunda halk eğitim programları ile bu tür tedaviler ve cerrahi girişimlerde hastanın aydınlatılmış onamının gerektiği durumlar için mesleki eğitim programlarının oluşturulması
b. Tıpta ve sağlık hizmetlerindeki katı maliyet kontrol sınırlamalarından kaynaklanan sorunları göstermeye yönelik halk savunucusu programların gerçekleştirilmesi
c. Tüm hekimlerin tıp eğitiminin düzey ve niteliğinin klinik deneyimlerinin arttırılmasını da içerecek biçimde geliştirilmesi
d. Tıbbi bakım ve tedavi niteliğinin gelişmesini sağlayacak eğitim programlarının hazırlanması ve hekimlerin bunlara katılımının sağlanması
e. Bilgi ve beceri açısından yetersiz bulunan hekimlerin, yetersizlikleri giderilinceye kadar sağlık hizmeti vermelerinin sınırlandırılmasını da sağlayacak biçimde eğitime tabi tutulacağı uygun görevlendirme politikalarının geliştirilmesi
f. Değişik biçimlerde ortaya çıkabilecek savunmacı hekimliğin tehlikesi konusunda halkın ve hükümetin bilgilendirilmesi (tıbbi işlemlerin artması ya da tersine hekimlerin bundan kaçınması, genç hekimlerin yüksek riskli uzmanlık alanlarına yabancılaşması, hekimlerin ya da hastanelerin yüksek riski bulunan hastaların tedavisi konusunda isteksizliği)
g. Halkın, tıbbi tedavi sırasında hekimin ihmalinden kaynaklanmaksızın ortaya çıkabilecek olası hasarlar konusunda eğitilmesi ve hastaların istenmeyen bu tür durumlara ilişkin ve zararlarının karşılanması için atılması gereken adımlar konusunda bilgi alabilecekleri basit yordamların hazırlanması
h. Hastalar herhangi bir tıbbi ihmal söz konusu olmaksızın, istenmeyen sonuç nedeniyle zarara uğradığında, hekimlere yasal korunmaları için sahip çıkılması ve bu durumdaki hastaların zararının karşılanması konusunda karar verme süreçlerine katılımın sağlanması
i. Tıbbi sorumluluk davalarında uygulanacak yasaların ve usullerin hazırlanmasına katılım
j. Bir değeri olmayan, anlamsız iddialara ve avukatlar tarafından talep edilebilecek maddi bedellere aktif olarak karşı çıkma
k. Tıbbi sorumluluk iddiaları karşısında kullanılabilecek, mahkeme yönteminin dışında, hakemlik gibi yeni alternatif çözüm yordamlarının araştırılması
l. Hekimleri, tıbbi sorumluluk iddialarına karşı, kendilerinin ya da bir işyerine bağlı olarak çalışıyorlarsa işverenlerinin ödeyeceği kişisel sigorta yaptırmaları konusunda yüreklendirme
m. Çözümlemeler yapabilme, istenmeyen olayları azaltma, hasta güvenliğini ve sağlık hizmetlerinin niteliğini geliştirme amacıyla, istenmeyen sonuçların ya da tıbbi hataların bildirilmesi için gönüllü, gizliliği ve mahremiyeti koruyan ve yasal olarak korunan sistemlerin geliştirilmesini özendirme
n. Tıbbi eylemlere ilişkin olarak artan bir eylemi suç haline getirme ve cezai sorumluluğa karşı çıkma

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun – 1973

0

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, 26 Haziran 1973 yılında 1773 nolu kanun ile mecliste düzelenmiş, Resmi Gazetenin 11 Temmuz 1973 tarihli sayısında yayınlanarak aynı tarihte yürürlüğe girmiştir. Bu kanun ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri ilk kez kurulmuştur.

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, Anayasa Mahkemesi tarafından 11 Ekim 1976’da iptal edilmiş, kurulan mahkemeler de kaldırılmak zorunda kalınmıştır.

12 Eylül Darbesinin ardından 1982 Anayasasının 143. maddesine uygun olarak, 16 Haziran 1983 tarihli ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun çıkarılmış ve yeniden kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 1 Nisan 1984 tarihinde göreve başlamış ve 2004 yılına kadar görev yapmıştır.

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun – 1973

BÖLÜM I
Kuruluş ve yetki
Kuruluş
MADDE 1

Devletin ülkesi ve milleti ile bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devlet güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuştur.

Ancak, Sıkıyönetim ve savaş haline ilişkin hükümler saklıdır.

Mahkemelerin kurulması, kaldırılması ve yargı çevrelerinin tespiti
MADDE 2

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, hangi illerde, ne miktar kurulacağına ve bu mahkemelerin, ilk kuruluşta yargı çevrelerinin tayinine, Adalet Bakanının teklifi üzerine, Bakanlar Kurulunca karar verilir.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, gerektiğinde yargı çevrelerinin değiştirilmesine veya bu mahkemelerden bir veya birkaçının kaldırılmasına, Yüksek Hâkimler Kurulunun uygun görüşü alındıktan sonra, Adalet Bakanının teklifi üzerine, Bakanlar Kurulunca karar verilir.

Aynı yargı çevresi içinde, birden fazla Devlet Güvenlik Mahkemesi kurulduğu takdirde, bunlar numaralandırılır.

Mahkeme kurulu ve yedek üyeler
MADDE 3

Devlet Güvenlik Mahkemeleri; bir Başkan, iki hâkim ve iki askerî hâkim üyeden teşekkül eder.

Her Devlet Güvenlik Mahkemesinde, ayrıca biri hâkim, diğeri askerî hâkim iki yedek üye bulunur.

Cumhuriyet Savcılığı
MADDE 4

Her Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde bir Cumhuriyet Savcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet Savcı yardımcısı bulunur.

Birden fazla Devlet Güvenlik Mahkemesi aynı yerde kurulmuşsa, bir savcılık teşkilâtı ile yetinilebilir.

Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki Cumhuriyet Savcı yardımcılarının miktar ve nispeti, Adalet Bakanlığınca tespit edilir.

Başkan, üye ve Cumhuriyet Savcı ve yardımcılarının nitelikleri
MADDE 5

Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanı ile iki asıl ve bir yedek üye, birinci sınıfa ayrılmış hâkimler arasından; iki asıl ve bir yedek üye, birinci sınıfa ayrılmış askerî hâkimler arasından; Cumhuriyet Savcısı, birinci sınıfa ayrılmış Cumhuriyet savcıları arasından ve Cumhuriyet savcı yardımcıları ise, Cumhuriyet savcıları ve askeri hâkimler arasından atanır.

Atama
MADDE 6

Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığı, üyeliği, yedek üyeliği, Cumhuriyet savcılığı ve Cumhuriyet savcı yardımcılığı atamalarında, Bakanlar Kurulunca her boş yer için bir misli aday gösterilir. Bu adaylar arasından Devlet Güvenlik Mahkemesi hâkimlerinin atanması Yüksek Hâkimler Kurulunca, Cumhuriyet Savcısı ve yardımcılarının atanmaları Yüksek Savcılar Kurulunca, askeri hâkimlerden üye, yedek üye ve savcı yardımcılarının atanmaları ise, özel kanunlarında gösterilen usule göre yapılır.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri Başkan, üye ve yedek üyeleri ile Cumhuriyet savcı ve yardımcıları üç yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.

Yeni atananlar göreve başlayıncaya kadar, öncekilerin görevi devam eder.

Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığı, asıl ve yedek üyelikleri ile Cumhuriyet savcılığı ve yardımcılığı görevlerine atananlar, bu süre içinde Yüksek Mahkemelere seçilme hali ayrık olmak üzere, başka yer veya göreve atanamazlar. Ancak, bu süre içerisinde görevlerde herhangi bir sebeple boşalma olduğu takdirde, yukarıdaki hükümler gereğince ve on beş gün içinde yeni atamalar yapılır.

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulmasına dair ikinci maddede yazılı Bakanlar Kurulu Kararnamesinin Resmi Gazete’de yayımını takip eden on beş gün içinde atamalar yapılır ve atananlar, derhal görevlerine başlarlar.

Bu maddede yazılı on beş günlük sürenin; ilk on günü içinde Bakanlar Kurulu aday gösterir. Sonraki beş gün içinde yetkili Kurul ve merciler atamaları yapar.

Başkana ve üyeliklere vekâlet
MADDE 7

Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanının kanuni sebeplerle görevi başında bulunmaması hallerinde. Başkanlık görevi, asıl üye hâkimlerin en kıdemlisi tarafından yerine getirilir.

Kanunî sebeplerle görevi başında bulunmayan asıl üye hâkim yerine yedek üye hâkim; asıl üye askeri hâkim yerine de, yedek üye askerî hâkim mahkeme kuruluna katılırlar.

Geçici görevlendirme

MADDE 8

Devlet Güvenlik Mahkemesinin, yedek üyelerinin de katılması ile teşekkül edemediği hallerde, boş olan üyelikler. Yüksek Hâkimler Kurulunca, diğer bir Devlet Güvenlik Mahkemesinin asıl ve yedek üyelerine geçici yetki verilmek suretiyle doldurulur.

İş durumunun zorunlu kıldığı hallerde, Yüksek Savcılar Kurulu, bir Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki Cumhuriyet savcı yardımcılarından bir veya bir kaçını, başka yer Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde, o yer Cumhuriyet savcısının isteği üzerine geçici olarak görevlendirebilir.

BÖLÜM II
Görev
Devlet Güvenlik mahkemelerinin görevi
MADDE 9

Devlet Güvenlik mahkemelerinin görevine giren suçlar şunlardır :

A) Türk Ceza Kanununun 125 ilâ 141 inci maddelerinde; 146 ilâ 157 nci maddelerinde; 161 inci maddesinde; 163 üncü maddesinin bir, iki ve üçüncü fıkralarında ve 168, 169, 171 ve 172 nci maddelerinde yazılı suçlar.
B) Devletin ülkesi ve milleti ile bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlendikleri ve doğrudan doğruya Devlet güvenliğini ilgilendirdikleri takdirde, aşağıda yazılı suçlar;

1. Türk Ceza Kanununun 142, 143, 144, 145, 158, 159~ve 162 nci maddelerinde ve 163 üncü maddesinin dört, beş ve altıncı fıkralarında ve 164, 165, 166, 174, 179, 180, 188 inci maddelerinde. 191 inci maddenin ikinci fıkrasında, 193 üncü maddenin ikinci fıkrasmda ve 201, 234, 235, 236, 241, 242, 254, ‘255, 256, 257, 258, 264. 271. 296 nci maddelerinde: 311 ilâ 315 inci maddelerinde; 369 ilâ 374 üncü maddelerinde: 376 ilâ 382 nci maddelerinde; 384 ilâ 388 inci maddelerinde; 390 ilâ 394 üncü maddelerinde; 401 ve 403 üncü maddelerinde; 448 ilâ 452 nci maddelerinde: 464 üncü maddesinde; 495 ilâ 500 üncü maddelerinde; 512 ve 517 nci maddelerinde yazılı suçlar;

2. Devlete ait posta, telgraf, telefon, radyo, telsiz ve televizyon gibi bilcümle haberleşme araç, gereç, tesis ve tellerine karşı işlenen hırsızlık suçları;

3. 10/2/1963 tarih ve 171 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hürriyeti hakkında Kanunda, 15/7/1963 gün ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununda ve 22/11/1972 gün ve 1630 sayılı Dernekler Kanununda yazılı suçlarla, 10/7/1953 tarih ve 6136 sayılı Ateşli Silâhlar ve Bıçaklar hakkındaki Kanunun değişik 12 nci maddesinde yazılı suçlar;

C) A ve B bentlerinde yazılı bir suçu işlemek veya gizlemek maksadiyle veya bu suç vesilesiyle yahut bu suçla umumî veya müşterek bir gaye içerisinde işlenmiş suçlar;

Yukarda belli edilen suçlan işleyenler, bunların suçlarına iştirak edenler; sıfat, meslek ve memuriyetleri ne olursa olsun Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanırlar.

Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatı ile ve görevleri ile ilgili Suçlardan dolayı yargılayacağı kişilere ilişkin, 44 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkında Kanunun 20 nci maddesinin 3 numaralı bendi hükümleri saklıdır.

Askerî yargı ile ilgili suçlarda görev
MADDE 10

Savaş ve sıkıyönetim hali dahil, askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.

Ancak; 9 uncu maddedeki hükümler dairesinde :

A) Askerî Ceza Kanununun 54 üncü maddesinde yazılı suçları asker olmayan kişilerle, asker kişiler müştereken işlerlerse;

B) Askerî Ceza Kanununun 55, 56 nci maddelerinde, 57 nci madde» sinin son fıkrasında ,58 ve 59 uncu maddelerinde yazılı suçları asker olmayan kişiler müstakillen veya asker kişilerle müştereken işlerlerse;
Yukarıda (A) ve (B) bentlerinde yazılı bir suçu işlemek veya gizlemek maksadiyle veya bu suç vesilesiyle yahut bu suçla umumî veya müşterek bir gaye içerisinde, diğer bir sucu asker olmayan kişiler müstakillen veya asker kişilerle müştereken işlerlerse;

C) Asker olmayan kişiler. Askerî Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun 11 inci maddesinin (B), (C) ve (D) bentlerinde yazılı suçları, Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçlarla irtibatlı olarak yahut umumî veya müşterek bir gaye içerisinde işlerlerse;

Sanıkların tamamı Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanırlar.

BÖLÜM III
Yargılama usulleri
Uygulanacak usul hükümler
MADDE 11

Bu kanunda gösterilen özel hükümler saklı kalmak şartiyle. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevine giren suçların soruşturma ve kovuşturmalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanır.

Mahkemelerin derecesi ve en yakın mahkeme
MADDE 12

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerinin uygulanması bakımından, Devlet Güvenlik Mahkemeleri Ağır Ceza Mahkemesi derecesindedir.

Ancak, yargı çevreleri ayrı olmak üzere, birden fazla Devlet Güvenlik Mahkemesi kurulmuş ise, aynı derecedeki en- yakın mahkemenin tayininde, diğer Devlet Güvenlik Mahkemeleri nazarı itibara alınır.

Aynı yargı çevresi içinde birden fazla Devlet Güvenlik Mahkemesi kurulmuşsa, en yakın aynı derecedeki mahkeme, sayı itibariyle takibeden Devlet “Güvenlik Mahkemesidir. Yargı çevresi Türkive’vi kapsavan bir Devlet Güvenlik Mahkemesi kurulmuşsa, en yakın aynı derecedeki’ mahkeme, o mahal Ağır Ceza Mahkemesidir.

Görevsizlik kararları
MADDE 13

İlk derece adalet mahkemeleri. Devlet Güvenlik Mahkemesinin görev konusuna ilişkin kararlarına uymak zorunluluğundadır.

Devlet Güvenlik Mahkemesince verilen görevsizlik karan aleyhine ancak bu mahkeme nezdindeki Cumhuriyet Savcısı veya yardımcısı acele itiraz yoluna müracaat edebilir.

Uyuşmazlıkların çözümü
MADDE 14

Devlet Güvenlik Mahkemeleri arasındaki uyuşmazlıklar, bu mahkemelerce verilen hükümlerin temyiz mercii olan Yargıtay Ceza Dairesi tarafından kesin olarak çözümlenir.

Soruşturma usulü
MADDE 15

Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçların hazırlık soruşturması, bu mahkeme nezdinde bulunan Cumhuriyet Savcısı veya yardımcıları tarafından bizzat yapılır.

Soruşturmanın gerekli kıldığı hallerde, suç mahalli ile delillerin bulunduğu yerlere gidilerek soruşturma yapılır.

Suç. Devlet Güvenlik Mahkemesinin kurulduğu il veya ilçe sınırı dışında işlenmiş ise, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı suçun işlendiği yer Cumhuriyet Savcılığından, hazırlık soruşturmasının
yapılmasını isteyebilir. Bu takdirde hazırlık soruşturması, savcılık tarafından bizzat yapılır.

Suç askerî bir mahalde işlenmişse, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı veya yardımcısı hazırlık soruşturmasının yapılmasını ilgili askeri savcıdan isteyebilir. Bu takdirde hazırlık soruşturması, askeri savcı veya -yardımcısı tarafından bizzat yapılır.

Cumhuriyet savcıları ve askeri savcıların suça el koymalar
MADDE 16

Mahallî Cumhuriyet Savcısı veya suç askerî bir mahalde işlenmişse usulüne göre askerî savcı, ihbar veya herhangi bir suretle bu kanun kapsamına giren bir suçun işlendiği zehabını verecek bir hale muttali olur olmaz, keyfiyeti derhal Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde bulunan savcıya bildirilmekle beraber, savcının işe el koymasına kadar gerekli soruşturmayı bizzat yapar ve evrakı hemen Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına gönderir.

Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı veya yardımcısı, suçun. Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine girmediği sonucuna vardığı takdirde, soruşturma evrakını ilgili Cumhuriyet savcılığına veya askerî savcılığa iade eder.

Soruşturma ve kovuşturmada yetki
MADDE 17

Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı ile yardımcıları, Cumhuriyet savcılarının bütün yetkilerini haizdirler.

Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı ile yardımcıları, soruşturma sırasında hâkim tarafından verilmesi gereken kararları, Devlet Güvenlik Mahkemesinin yedek üyesinden veya Devlet Güvenlik Mahkemesi yargı çevresindeki yetkili hâkimlerden isteyebilirler.

Devlet Güvenlik Mahkemesi yedek üyesi tarafından verilen kararlara karşı itirazlar Devlet Güvenlik Mahkemesinde kesin hükme bağlanır.

Zabıta amir ve mensupları, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı ve yardımcılarının soruşturma, kovuşturma ve infaza iliş­ kin emirlerini öncelikle yerine getirmekle zorunludurlar. Yukarıdaki fıkra hükmü, Devlet Güvenlik Mahkemesi veya bu mahkeme başkanınca verilen emirler hakkında da uygulanır. Gecikmesinde sakınca olan haller dışında, bu emirler yazılı olarak verilir. Bu madde hükmüne aykırı hareket eden zabıta amir ve mensupları hakkında doğrudan doğruya soruşturma ve kovuşturma yapılır.

Zabıtanın görev ve yetkileri
MADDE 18

Zabıta; soruşturma veya kovuşturma sebebiyle sa­nığı, tanığı, bilirkişiyi ve suçtan zarar gören şahsı, Devlet Güvenlik Mahkemesinin veya Başkanının, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı veya yardımcısının veya mahkeme naibi yahut istinabe olunan hâkimin emirleriyle istenilen yerde hazır bulundurmaya mecburdur. Bu emir, çağırılanlar baklanda zabıtaya ihzar müzekkeresinde ol­duğu gibi. zor kullanma yetkisi de verir. Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçların soruşturma veya kovuşturulması sırasında, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa 1696 sayılı Kanunla eklenen ek madde 4 hükümleri de aynen uygulanır. Bu madde hükümleri. Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suca el koymuş Cumhuriyet Savcısı veya yardımcısı, askerî savcı, sulh veya sorgu hâkimiyle naip veya istinabe olunan hâkimin yahut istinabe olunan Cumhuriyet Savcısı veya askerî savcının emirleri hak­ kında da uygulanır.

Bina, araç, gereç ve personelden geçici yararlanma
MADDE 19

Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde bulunan Cum­huriyet Savcısı veya yardımcıları soruşturmanın gerekli kılması halinde, geçici olarak. Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi içindeki Devlet kurum ve organlarına, mahallî, idare, iktisadî veya sair kamu kuruluşlarına ait bina, araç, gereç ve personelden yararlanmak için istemde bulunabilirler. Bu istemler, ilgili kurum ve makamlarca yerine getirilir.

Tanıklara yemin verilmesi
MADDE 20

Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçların hazırlık soruşturması sırasında tanıklara yemin verdirilir.

Savcının kararına itiraz
MADDE 21

Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde bulunan Cum­huriyet savcısı veya yardımcısının, kovuşturma yapılmasına yer olma­dığına dair verdiği karara, dilekçe sahibi aynı zamanda suçtan zarar gören kimse ise, kararın kendisine tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde, bu kararı veren savcının mensup olduğu Devlet Güvenlik Mahke­mesine en yakın bulunan ağır ceza işlerini gören mahkeme başkanına
itiraz edebilir.

Yakalama ve tutuklama
MADDE 22

Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçlar sebebiyle, yakalanan veya tutuklanan kimse, soruşturmanın bitiminde ve her halde on beş gün içinde yetkili hâkim önüne çıkarılır. Ancak, zabıta. Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde bulunan Cumhuriyet Savcısı veya . yardımcılarının veya olaya el koyan suçun işlendiği yer Cumhuriyet Savcısı veya yardımcılarının ve bunların bulunmadıkları hallerde Sulh veya Sorgu Hâkiminin yahut Askerî Savcının yazılı emri bulunmadıkça sanığı 48 saatten fazla tutamaz. Yukardaki fıkra gereğince, sanığı, yetkili hâkim önüne götürmek için gerekli süre, bu müddetlere dahil değildir.

Soruşturmada izin
MADDE 23

Bu kanunda belirtilen suçlardan dolayı aşağıda yazılı kişiler hakkında soruşturma yapılabilmesi;

A) General, amiral ve müsteşarlar hakkında Başbakanın,

B) Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri ve yurt dışında görev ya­pan büyükelçiler hakkında Dışişleri Bakanının, C) Valiler, kaymakamlar hakkında İçişleri Bakanının, D) Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, As­kerî Yüksek İdare Mahkemesi, Yüksek Hâkimler Kurulu, Sayıştay Baş­ kan ve üyeleri ile Cumhuriyet Başsavcısı, Başkanunsözcüsü, Askerî Yar­gıtay Başsavcısı, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi Başkanunsözcüsü hâ­kimler ve yardımcıları ile Cumhuriyet Savcı ve yardımcıları ve bu sınıftan sayılanlar, askerî hâkim subaylar hakkında, özel kanunlarına göre yetkili kurum ve makamların,
İznine bağlıdır. Meşhuden işlenmiş olması hali ayrık kalmak üzere, bu kanunda yazılı suçlar yukarda yazılı kişiler tarafından işlenirse, tutuklanmaları, haklarında soruşturma izni verilmesine bağlıdır.

Davanın açılması
MADDE 24

Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçlarda ilk soruşturma yapılmaz.

Hâkimlerin reddi istemini inceleyecek merci
MADDE 25

Devlet Güvenlik Mahkemesi- Başkan ve Üyelerinin reddine dair istemler, Kurula katılan hâkimlerde değişiklik yapılmaksızın bu Mahkemece incelenir. İstemin reddine ilişkin kararlar aleyhine itiraz edilemez. Ancak esas hükümle birlikte temyiz olunabilir.

Duruşmada hazır bulunmayan sanık
MADDE 26

Sorgusu yapılmış olan sanık, talik veya tehir olunan günde duruşmaya gelmez ve Mahkemece de duruşmada hazır bulunmasına lüzum görülmezse, duruşmada hazır bulunmak mecburiyetinden vareste tutulmak istemi bulunmasa bile, dava gıyabında bitirilebilir.

Duruşmanın inzibatı ve cezalar
MADDE 27

Duruşmanın inzibatım sağlamak, Mahkeme Baş­ kanına aittir. Duruşmanın inzibatım bozan kişiyi, Mahkeme Başkanı derhal duruşma salonundan çıkartır. Mahkemeye, Mahkeme Başkanı veya üyelerden herhangi birine, savcıya, savcı yardımcısına, tutanak kâtibine veya görevlilere karşı uygun olmayan söz yahut davranışta bulunan kişi hakkında. Mahkemece tutuklama karan verilir. Tutuklanan kişi 24 saat içinde sorguya çekilerek inzibatî nitelikte olmak üzere, bir aya kadar hafif hapis cezası ile cezalandırılır. 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 58 inci maddesinin 2nci fıkrası hükmü saklıdır.

Tutuklu veya cezaevinde bulunan hükümlüler hakkında bu ceza hücrede infaz olunur. Bu kararlar kesindir. Mahkeme, duruşmanın inzibatım bozan sözlü veya yazılı beyanat ve davranışlar ile Mahkemeye, Mahkeme Başkam veya üyelerden her­ hangi birine, savcıya, savcı yardımcısına, tutanak kâtibine yahut görevlilere karşı uygun olmayan söz ve davranışlar hakkında yayım yasağı koyabilir; bu yasağa rağmen yayında bulunanlara üç aydan altı aya ka­dar hapis cezası ile birlikte 1 000 liradan 3 000 liraya kadar ağır para cezası verilir. Mahkeme Başkam, duruşmanın İnzibatım bozan sanığı veya müdafii, o günkü duruşmanın tam amma çıkmamak üzere, duruşma salo­nundan çıkartır. Duruşma salonundan çıkartılan sanık veya müdafiin, bundan sonraki oturumlarda da duruşmanın inzibatını bozmakta ısrar etmeleri halinde, bir daha aynı dava ile ilgili duruşmalara katılmamalarına da karar verilebilir.

Yukardaki fıkra, müdafi hakkında uygulandığı takdirde keyfiyet, ilgili baroya bildirilmekle beraber, müvekkiline de dilerse, başka bir müdafi tayin etmesi için süre verilir. Müdafi, Avukatlık Kanununun 41 inci maddesinin 2nci fıkrası gereğince tayin edilmişse, durum, kendisini tayin eden mercie de bil- dirilir. Duruşma salonundan çıkartılan sanık veya müdafi, tekrar duruş­ maya alındıklarında, yokluklarında yapılan söz ve işlerin esaslı noktaları bildirilir. Müdafi dilerse, yokluğundaki tutanakların örnekleri de kendisine verilir.

Yukarda yazılı hallerde duruşma salonundan çıkarılan veya duruş­malara katılmamalarına karar verilen sanık veya müdafiler, mahkemenin tayin edeceği süre içinde yazılı savunma verebilirler.

Duruşma safahatının teknik araçlarla tespiti
MADDE 28

Çok sanıklı davalarda duruşma safahatı, mahkeme­nin uygun ve lüzumlu göreceği teknik araçlarla tespit olunabilir. Bu tespite müsteniden sonradan düzenlenecek duruşma tutanaklarının, duruş­ma safahatına uygun olduğu Mahkeme Heyeti ve tutanağı düzenleyen tutanak kâtibi tarafından tasdik edilir.

Bunların birer sureti, önceden isteyen sanık ve müdafiye verilir.

Kurulda değişiklik
MADDE 29

Mahkeme Kurulunda değişiklik olduğu takdirde, geçen oturumlara ait tutanaklar, değişen hâkim tarafından duruşmaya çıkmadan önce okunur.

Temyiz mercii
MADDE 30

Devlet Güvenlik Mahkemesi kararlarının temyiz mercii, Yargıtayda bu mahkemelerin kararlarım incelemek üzere kurulan daire veya daireler; Genel Kurul ise, Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kuruludur.

İşlerin niteliği
MADDE 31

Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçlar acele işlerden sayılır ve bu suçlara ilişkin davalara adlî ara verme­ de de bakılır.

BÖLÜM IV
Çeşitli hükümler
Diğer görevliler
MADDE 32

Devlet Güvenlik Mahkemelerinde ve Savcılığında görev yapacak yeteri kadar Başkâtip, Kâtip, Mübaşir, Yardımcı Perso­nel ve diğer görevliler Adalet Bakanlığınca atanır. Bunlarla ilgili kadrolar, Adalet Bakanlığı tiler Teşkilâtı kadrolarına eklenir. Bu madde gereğince atananların iş denetim ve gözetimleri; bağlı bulundukları Mahkeme Başkanlığı veya Cumhuriyet Savcılığı tarafın­ dan yapılır.

Bina, araç ve gereçler
MADDE 33

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev yapacakları binaların temini ve bu Mahkemelerin araç, gereç ve sair ihtiyaçları Adalet Bakanlığı Bütçesinin ilgili bölümlerine eklenecek ödeneklerden karşılanır.

Özlük işleri
MADDE 34

Devlet Güvenlik Mahkemelerinde göreve atanan hâkim, askerî hâkim, Cumhuriyet Savcısı ve yardımcıları ile diğer personelin özlük İşlerinde, denetimlerinde, haklarında disiplin soruştur­ması açılması ve disiplin cezası verilmesinde, şahsî ve görevle ilgili suçlarının soruşturma ve kovuşturmalarında, bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kendi mesleklerine ait kanunların ilgili hükümleri uygulanır. Aylıkları, kesenekleri, sosyal yardımları, tazminatları, ödenekleri yollukları ve diğer personel giderleri bağlı oldukları Bakanlıkları Bütçesinden karşılanır. Devlet Güvenlik Mahkemelerine atanan görevlilerin, bu görevde geçirecekleri süreler esas mesleklerinde geçmiş sayılır.

Devlet Güvenlik Mahkemelerinde; görevli hâkim, askerî hâkim, Cum­huriyet Savcısı ve Cumhuriyet Savcı yardımcıları adlî ara vermeden faydalanamazlar. İşlerin elverdiği oranda, kendilerine özel kanunları gereğince yıllık izinleri verilebilir.

Görev yerinin değiştirilmesi
MADDE 35

Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görevli Başkan, üye, yedek üye, Cumhuriyet Savcı ve yardımcıları hakkında, kendi ka­nunlarına göre yapılacak soruşturma sonunda, görev yerlerinin değiştirilmesine dair yetkili kurul veya mercilerce karar verildiği takdirde, keyfiyet Adalet Bakanlığı kanalı ile Bakanlar Kuruluna bildirildikten sonra, ilgili hâkim askerî hâkim, Cumhuriyet Savcısı, Cumhuriyet Savcı yardımcısının görev yeri veya görevi, özel kanunlarında gösterilen usule göre değiştirilebilir.

Cumhuriyet Savcılığı teşkilâtı ve mahkeme kalemlerinin denetimi
MADDE 36

Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdindeki Cumhuriyet Savcılığı Teşkilâtı ile mahkeme kalemleri Adalet Bakanlığı müfettişlerince denetlenir.

Kovuşturma giderleri
MADDE 37

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin ve Cumhuriyet Savcılığının kovuşturma giderleri, Adalet Bakanlığı Bütçesinin ilgili tertibinden ödenir.

GEÇİCİ MADDE 1

Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten iti­baren işlenen ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevine giren suçlar hakkında, bu Kanun hükümleri uygulanır.

MADDE 38

26/10/1963 tarih ve 357 sayılı Askerî Hâkimler Ka­nununa aşağıdaki ek madde 4 eklenmiştir:

EK MADDE 4

Devlet Güvenlik Mahkemesi üyeliği, yedek üyeliği ve Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı görevlerine atanan askerî hâkim subayların rütbe terfii, rütbe kıdemliliği, kademe ilerlemesi yapmalarını sağlayacak yeterlikleri, 926 sayılı Türk Silahlı kuvvetleri Personel Kanunu ve bu Kanunun hükümleri saklı kalmak şartı ile, aşağıda belirtilen şekilde düzenlenecek sicillerle saptanır.

A) Üye ve yedek üye birinci sınıfa ayrılmış hâkim albaylara, su­ bay sicil belgesi düzenlemeye ve sicil vermeye yetkili birinci sicil üstü Millî Savunma Bakanlığı Müsteşarı, ikinci sicil üstü Millî Savunma Ba­kanıdır.

B) Cumhuriyet Savcı yardımcılığı kadrolarına atanan askerî hâ­kim subaylar hakkında:

1. Meslekî sicil belgesi, Yargıtay’da Devlet Güvenlik Mahkemelerince verilen kararları incelemek üzere kurulan dairece ve Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu müfettişlerince 357 sayılı Askeri Hâkimler Kanunu esasları göz önünde tutularak verilecek sicil notlarına göre düzenlenir ve bu sicil belgesi süresi içinde Millî Savunma Bakanlığına gönderilir.

2. Subay sicil belgesi, sırasıyla; Millî Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı, Müsteşar ve Millî Savunma Bakanı tarafından düzenlenir.

Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı; subay sicil formu esaslarına göre Cumhuriyet Savcı yardımcısı askerî hâkim subaylar hak­ kında kanaat notu verir.

Yukarıda belirtilen sicil üstleri, subay sicil belgelerini düzenlemede bu notları göz önünde bulundurur.

Kanunun yürürlüğe girmesi
MADDE 3

Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 40

Bu Kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.

Tütün Ürünlerinin Sağlığa Zararları Üzerine Bildirge

0

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]TÜTÜN ÜRETİM, İHRAÇ, İTHAL, SATIŞ VE REKLAMINA İLİŞKİN DUYURUSU, 1990 yılında Kaliforniya’da DTB, 42. Genel Kurulu’nda Kabul Edildi  Dünya Tabipler Birliği; tütün ürünlerinin sağlığa etkisini bilerek, tüm ülkeleri halk sağlığını korumak için, tütün ürünlerinin ithal, ihraç, satış ve reklamında kısıtlama ve önleme için tedbir almaya çağırır. Dünya Tabipler Birliği; ayrıca tüm tabip birliklerini kendi ülkelerinde tütünün ithal, ihraç, satış ve reklamında sıkı engellemeler yapmaya davet eder.[/box]

DÜNYA TABİPLER BİRLİĞİ’NİN TÜTÜN ÜRÜNLERİNİN SAĞLIĞA ZARARLARI ÜZERİNE BİLDİRGESİ

Tütün Ürünlerinin Sağlığa Zararları Üzerine Bildirge, Avusturya’nın Viyana kentinde 1988 yılı Eylül ayında 40. Dünya Tabipler Birliği Genel Kurulunda kabul edilmiş, 1997 yılı Kasım ayında Almanya’nın Hamburg kentinde 49. DTB Genel Kurulu’nda ve Ekim 2007’de Danimarka’nın Kopenhag kentinde DTB’nin Genel Kurulu’nda değiştirilerek güncellenmiştir. 

Önsöz

Dünya’da her üç erişkinden biri ve daha fazla kişi (1.1 milyardan fazla) sigara içmekte, bunların %80’i düşük ve orta-gelirli ülkelerde yaşamaktadır. Sigara ve diğer tütün ürünlerinin kullanımı vücutta her organ sistemini etkilemektedir ve kanser, kalp hastalıkları, inme, kronik obstrüktif akciğer hastalıkları, fetal hasarlar ve pek çok diğer hastalığın başlıca nedenidir. Dünya’da her yıl tütün kullanımına bağlı olarak 5 milyon ölüm oluşmaktadır. Var olan sigara içme eğilimleri sürdüğünde 2020 yılında yıllık 10 milyon ölüm görülecek, bunun %70’i gelişmekte olan ülkelerde olacaktır. Tütün kullanımı 20. yüzyılda 100 milyon kişinin ölümünden sorumludur ve etkili müdahalelerde bulunulmazsa 21. yüzyılda 1 milyar kişinin ölümüne neden olacaktır. Ayrıca, 50’den fazla karsinojen ve pek çok diğer toksinler dahil olmak üzere 4000’den fazla kimyasal madde içeren sigara dumanından pasif etkilenim sigara içmeyenlerde akciğer kanseri, kalp hastalığı ve diğer hastalıklara neden olur.

Küresel halk sağlığı topluluğu Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) aracılığıyla tütün kullanımı ve tütüne atfedilen hastalıkların alarm verici trendleri hakkında artan kaygılarını dile getirmişlerdir. 20 Eylül 2007 itibariyle 150 ülke imzalayan ülkelerde tütünün vergisini artırmak, tütün reklam ve promosyonunu yasaklamak, kamusal alanlarda ve iş yerlerinde tütün kullanımını yasaklamak, tütün paketlerinin üzerine etkili sağlık uyarıları yerleştirmek, sigara bıraktırma servisleri ve tedavilerine erişimin geliştirilmesi, tütün ürünlerinin içerik ve emisyonunu düzenlemek, tütün ürünlerinin yasadışı ticaretinin engellenmesi yoluyla tütün kullanımına karşı sert önlemler alınmasını gerektiren Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamıştır.

Sigara içmeye izin verilen her yerde, evlerde, iş yerlerinde ve diğer kamusal alanlarda, sigara dumanından pasif etkilenim bir sorundur. DSÖ verilerine göre her yıl 200.000 işçi, iş yerlerindeki sigara dumanından pasif olarak etkilenmelerinden dolayı ölmekte; 700 milyon yakın çocuk, yaklaşık Dünya toplamının yarısı, özellikle evlerinde tütün dumanı ile kirlenmiş hava solumaktadır. DSÖ; 29 Mayıs 2007’de üç adet güncel ve kapsamlı rapora dayanarak iş yerleri ve kapalı kamusal alanlarda küresel tütün yasağına çağrı yapmıştır.

Tütün endüstrisi tütünün sağlık üzerine etkileri ile ilgili bilimsel gerçeği hem ulusal araştırmalar yürüterek hem de ortak desteklenen endüstri programlarıyla uluslararası araştırmaları destekleyerek ortaya koymaya kararlı olduklarını beyan etmektedirler. Ancak buna karşın tütün endüstrisi sigara içmenin zararlı etkileri ile ilgili bilgileri inkar etmiş ya da geri çekmiştir. Uzun yıllar boyunca endüstri, sigara içmenin kanser ve kalp hastalığı gibi hastalıklara neden olduğuna ilişkin sonuca ulaşmış kanıt olmadığını ve nikotinin bağımlılık yapmadığını ileri sürmüştür. Bu iddialar küresel düzeyde tıp bilimi tarafından çürütülmüştür. Bu kanıtlar sayesinde endüstri tarafından yürütülen yoğun reklam kampanyalarına karşı çıkılmıştır. Ulusal tabip birliklerinin tütün karşıtı kampanyalarda lider rolü üstlenme sorumluluğu bulunmaktadır.

Tütün endüstrisi ve yandaşları yıllardır tütünün sağlık etkileri üzerine yapılmış araştırmaları ve sonuçların yer aldığı raporların hazırlanmasını desteklemiştir.

Araştırmacılar ya da kurumlar bu tür etkinliklere katılarak tütün endüstrisine destek sağlamış ve , sağlığın geliştirilmesi hedefleri ile belirgin çıkar çakışmalarına yol açmışlardır.

Öneriler

DTB, ulusal tabip birlikleri ve tüm hekimlerin tütün kullanımına ilişkin sağlık risklerinin azaltılması için aşağıdaki adımları atmasında ısrar eder:

1. Sigara ve diğer tütün ürünlerinin kullanımı engelleyen kamusal bir politika belirle.

2. DTB’nin tüm toplantılarında uygulamaya karar verdiği yasak ile aynı doğrultuda olacak şekilde ulusal tabip birliklerinin tüm iş, sosyal, bilimsel toplantıları ve törenlerinde sigara içilmesini yasakla.

3. Hekimleri ve halkı tütün kullanımının sağlık üzerine zararları (bağımlılık dahil) ve sigara dumanından pasif etkilenim hakkında eğitmek için programlar geliştir, destekle ve katıl. Hem sigara içenleri ve dumansız tütün kullananları tütün ürünleri kullanımını kesmeye ikna etmeyi ve yardım etmeyi hedefleyen programlar hem de sigara içmeyen ve dumansız tütün kullanmayanların başlamalarını engellemeye yönelik programlar önemlidir.

4. Bireysel olarak hekimleri, rol modeli olmaları (tütün ürünleri kullanmayarak) ve halkı tütün kullanımının sağlığa zararlı etkileri ve tütün kullanımını kesmenin yararları hakkında eğitecek kampanyanın sözcüsü olmaları için özendir.

Tüm tıp fakülteleri, biyomedikal araştırma enstitüleri, hastaneler ve diğer sağlık kurumlarından sınırları içinde sigara içilmesini yasaklamalarını iste.

5. Tıp öğrencileri ve hekimler için hastalarında tütün bağımlılığını tanımlayıp tedavi etmelerine hazırlamak için eğitim programları hazırla ya da olanları zenginleştir.

6. Bireysel hasta görüşmesi, sigara bıraktırma grupları, telefon hatları, web tabanlı bıraktırma servisleri ve diğer uygun yöntemlerle tütün bağımlılığının danışmanlık ve farmakoterapiyi de içeren kanıta dayalı tedavisi için geniş erişimi destekle.

7. Tütün kullanımı ve bağımlılığının tedavisi için bir klinik uygulama rehberi geliştir ya da onayla.

8. DTB’nin DSÖ’nü sigarayı bıraktırmada kullanılan etkinliği gösterilmiş ilaçlar DSÖ’nün Gerekli İlaçlar Model Listesi’ne alması için zorlamasına destek ver.

9. Tütün endüstrisine güvenilirlik kazandırmamak için bu endüstriden herhangi bir finansal destek ya da eğitim materyali kabul etmekten kaçın ve tıp fakülteleri, araştırma enstitüleri ve bireysel araştırıcıların da aynı şekilde davranmalarında ısrarcı ol.

10. Ulusal hükümetlerin halk sağlığını korumak için Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamaları ve bütünüyle uygulamaları konusunda ısrarcı ol.

11. Tütün pazarlamasının gelişmiş ülkelerden daha az gelişmiş ülkelere doğru kaymasına karşı konuş ve ulusal hükümetlerin de aynı şekilde davranmalarında ısrarcı ol.

12. Aşağıda belirtilen yasaların çıkartılmasını ve uygulanmasını destekle:

a. Tütün ürünlerinin üretim, satış, dağıtım ve promosyonu hakkında listelenen spesifik provizyonları da içerecek şekilde kapsamlı düzenlemeler sağla.

b. Tütün ürünlerinin satıldığı ambalajlara ve tütün ürünlerinin tüm reklam ve promosyon materyalleri üzerine sağlığa zararlı etkileri hakkında yazılı ve resimli uyarılar basılmasını sağla. Bu uyarılar belirgin olarak görülmeli ve sigarayı bırakmak isteyenleri geçerli telefonla bıraktırma hatlarına, web sayfalarına ya da diğer kaynaklara yönlendirmelidir.

c. Tüm kapalı kamusal alanlarda (sağlık kurumlarında, okullarda ve eğitim kurumlarında), iş yerlerinde (restoran, bar ve gece klüpleri dahil) ve toplu taşıma araçlarında sigara içilmesini yasakla. Akıl hastalıkları ve kimyasal bağımlılık tedavi merkezleri de sigarasız alanlar olmalı. Hapishanelerde de sigara içilmesine izin verilmemeli.

d. Tütün ürünlerinin tüm reklam ve promosyonu yasaklanmalıdır.

e. Sigara ve diğer tütün ürünlerinin çocuk ve ergenlere satış, dağıtım ve ulaşılabilirliğini yasakla.

f. Milli sınırlar içinde tüm ticari havayollarının uçuşlarında ve tüm uluslararası ticari havayollarının uçuşlarında sigara içilmesini yasakla ve havaalanları ve diğer yerlerde tütün ürünlerinin vergisiz satışını yasakla.

g. Tütün ve tütün ürünleri için tüm sübvansiyonu yasakla.

h. Tütün kullanımının prevalansı ve tütün ürünlerinin nüfusun sağlık durumu üzerine etkilerini ortaya koyacak araştırmaları sağla.

i. Şu anda olmayan herhangi bir yeni tütün ürününün promosyon, dağıtım ve satışını yasakla.

j. Tütün ürünlerinin vergilerini arttır ve elde edilen vergi gelirini korunma programları, kanıta dayalı bıraktırma programları, servisleri ve diğer sağlık hizmetleri için kullan.

k. Tütün ürünlerinin yasadışı ticaretini ve kaçak tütün ürünlerinin satışını engelle ya da kısıtla.

l. Tütün eken çiftçilerin alternatif ekinlere dönmesine yardımcı ol.

m. Hükümetleri tütün ürünlerinin uluslararası ticaret anlaşmalarının dışında bırakılması için zorla.

Boğaziçi Üniversitesi Tarafından İlan Edilmiş Etik İlkeler

0
Boğaziçi Üniversitesi Kampüsü

Boğaziçi Üniversitesi Tarafından İlan Edilmiş Etik İlkeler, Üniversite tarafından oluşturulan Akademik Dış İlişkiler Etik KuruluBoğaziçi Üniversitesi Kurumsal Hayvan Deneyleri Yerel Etik KuruluÇevre Etik Kurulu, Etik Üst Kurulu, İnsan Araştırmaları Kurumsal Değerlendirme Kurulu, Öğrenci Etik Kurulu ve Üniversite Yaşamı Etik Kurulu tarafından oluşturulmaktadır. Kurullar tarafından oluşturulan etik ilkeler üniversitenin resmi internet sitesinden yayınlanmaktadır.

Boğaziçi Üniversitesi

Boğaziçi Üniversitesi Tarafından İlan Edilmiş Etik İlkeler

Üniversitemizi oluşturan öğretim elemanları, öğrenciler, idari görevi olan öğretim üyeleri ve idari personele ilişkin, yasalar ve yönetmeliklerin genellikle kapsamadığı ya da belirlemediği alanlarda uyulacak ilkelere tarafların bağlılığının sağlanması amacıyla; kurumumuzda varolan aşağıdaki ilkelerin korunması, pekiştirilmesi ve benimsenmesi üniversitemizin işleyişi ve saygınlığı açısından yararlı olacaktır.

  1. İnsan hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi,
  2. Din, dil, ırk, etnik köken, fikir, cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, bedensel engel ve benzeri özellikler nedeniyle ayrımcılık ve ön yargıya yer vermeden hakça ve dürüst davranılması,
  3. Üniversitede her konunun özgürce tartışılacağı bir ortamın yaratılması ve korunması,
  4. Bilgilenme, bilgilendirme, öğrenim ve öğretim özgürlüğünün korunması,
  5.  Bilimin gelişme sürecinin herkes tarafından desteklenmesi,
  6. Saydamlık ilkesi ile saklı kalması gereken bilginin korunması ilkesi arasında denge kurulması,
  7. Üniversite içi bireyler ve birimler arası ilişkilerin her zaman karşılıklı saygı çerçevesinde tutulması,
  8. Kurumsal kaynakların korunması, özenli, verimli ve etkili kullanımının sağlanması,
  9. Karardan doğrudan ya da dolaylı etkilenenlerin karar verme sürecine katkılarının sağlanması,
  10. Yapılan iş ve alınan kararlarda insanlığın yararı gözetilip sosyal sorumluluk bilinciyle davranılması,
  11. Kişisel yetkinliğin geliştirilmesi; dürüstlük, güvenilirlik, hak ve sorumlulukların bilinciyle davranılması,
  12. Profesyonel yetkinliğin geliştirilmesi; görevin kendine özgü amaçlarına, kurum ve görevin saygınlığının korunmasına uygun davranılması; işin yapılmasında kalite ve etkililik ilkelerinin benimsenmesi,
  13. Bireysel gelişimin desteklenerek özendirilmesi; akademik liyakat, deneyim ve emeğe saygı gösterilmesi,
  14. Çevreye karşı duyarlı, sorumlu ve hayvan haklarına saygılı davranılması,
  15. Üniversitede yetkilerin akademik özerklik, özgürlük ve iyiniyet çerçevesinde kullanılması, sorumlulukların tam olarak yerine getirilmesi; söz konusu ilkelerin yöneticilerce kurum içi ve dışında korunması esastır.

Akademik Dış İlişkiler Etik İlkeleri

Boğaziçi Üniversitesi akademik dış ilişkiler etik ilkeleri, öğretim elemanı, öğrenci ve her kademede çalışan personeli bağlayıcıdır. Akademik Dış İlişkiler Kurulu, üniversitenin bölüm, enstitü, araştırma merkezi ve diğer tüm birim ve programlarının üniversite dışındaki tüm kişi ve kuruluşlarla yapacağı işbirliklerinde; eğitim, danışmanlık ve uzmanlık laboratuvar hizmetlerinin verilmesinde ortaya çıkabilecek etik sorunları, saptanmış akademik dış ilişkiler etik ilkeleri doğrultusunda inceler. Söz konusu ilkeler; insan hakları, toplum yararı ve insan sağlığı açısından üniversitenin işlevleri ve sorumluluklarıyla bağdaşmayacak, yasa ve yönetmeliklerce kapsanmamış tavır ve davranışları engellemeye yöneliktir. Üniversitenin birimlerinin ve çalışanlarının, tüm akademik etkinliklerinde olduğu gibi üniversite dışı kişi ve kurumlarla ilişkilerinde ve işbirliklerinde de bu ilkeler doğrultusunda hareket etmeleri beklenir. Bu beklenti, üniversite ile resmi bağı olmasa bile, Boğaziçi Üniversitesi ismi ve kaynaklarını kullanarak etkinlik yapan kişi ve kurumlar için de geçerlidir.

I. Akademik dış ilişkilerin genel ilkeleri

1. Üniversite dışı yapılan her etkinlikte, üniversitenin toplum içindeki yeri ve saygınlığı korunur.
2. Üniversite dışı etkinlikler kurum ya da kişi tarafından yürütülürken, öğrencilerin eğitimi, diğer öğretim elemanlarının ve akademik birimlerin araştırma eğitim etkinlikleri olumsuz bir biçimde etkilenemez.
3. Dış ilişkilerde bilgi gizliliği gerektiği durumlarda, taraflar bu ilkeye uyar.
4. Gizlilik kapsamında olmayan veri tabanı ve araştırma yönteminde saydamlık gözetilir.
5. Üniversitenin bağımsız öğretim ve araştırma karakteri ve programları üniversite birimlerinin işbirliği içinde bulunduğu dış kurumlar tarafından biçimlendirilemez.
6. Üniversite dışı etkinliklerde toplum sağlığı ve kamu yararı gerek projede çalışan öğretim elemanları, gerekse üniversite tarafından gözetilir. Yürütülen çalışmaların içerikleri kadar işbirliği yapılan dış kurumun diğer etkinlikleri de üniversitenin ilkelerine ters düşemez.
7. Ortak çalışmanın sunum biçiminde açıklık, netlik ve saydamlık ilkesine uyulur.
8. Ortak yayınlar, genel akademik yayın ve araştırma yöntemlerine uyar.
9. Makale ve tüm yayınlarda alınan desteğin kaynağı açıkça belirtilir.
10. Üniversite dışından birey ve/veya kurumlarla ortak olarak yürütülen çalışmalarda Boğaziçi Üniversitesi’nin fikri mülkiyet hakları korunur.
11. Bireyler/birimler, ilişkide bulundukları birey ve/veya kurumlara ait fikri mülkiyet haklarının korunması konusunda özenli davranır.
12. Dış ilişkilerde bulunulan birey ve/veya kurumlarla yürnütülen ortak çalışmalarda Üniversite’nin açık izni ve onayı olmadan reklam yapılamaz. Bu izlenimi verecek yayın, rapor ve/veya duyurular yayınlanamaz.

II. Üniversite birimlerinin akademik dış ilişkileri ile ilgili ilkeler 

1. Rektörlükten bölümlere üniversitenin her düzeyde birimi, dış dünya ile ilişkilerinde dış ilişkiler etik ilkelerine uyar.
2. Alınan maddi katkılar, alınma süreci ve koşulları net ve saydamdır.
3. Maddi destek alınan kurumun ve gelir kaynağının saygınlığı tartışmasız olmalıdır.
4. Alınan maddi katkıda “karşılık/şart” koşulduğunda, bu istemler hiçbir biçimde yapılacak olan akademik etkinliklere müdahale içeremez.
5. Araştırma ve eğitim etkinliklerini, maddi destek veren kurumun aktif ticari/rekabet alanına bağımlı kılan dış ilişkilerden kaçınılır.
6. Maddi ilişkide (ayni ya da nakti), iki tarafın karar vericileri ve proje çalışanları hiç bir çıkar çatışması içinde olamaz.
7. Dış yardımların alınması ve kullanılmasında, tüm akademik birimlerin arasında denge gözetilmeğe çalışılır.
8. Üniversitenin kamu kuruluşları ile olan ilişkileri:
a. Devlet ve hükümet kurumlarından alınan fonlar karşılığında, bu kurumlar tarafından baskıyla kabul ettirilmiş, güdümlü izlenimi verecek, akademik özgürlükle bağdaşmayan çalışmalardan kaçınılır.
b. Savunma endüstrisi ve askeri konularda yapılacak olan projeler özel bir titizlikle irdelenir, bunların olası sonuçları, kullanım alanları ve saydamlık ilkeleri iyice incelenmeden kabul edilmez.

III. Bireylerin akademik dış ilişkileri ile ilgili etik ilkeler 

1. Üniversite bireylerinin gireceği kurum içi ve dışı ilişkiler yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere uygundur ve bireyler ve birimler tarafından denetlenebilir.
2. Üniversite bireylerinin üniversite dışı etkinlikleri saydamdır. Öğretim elemanının üniversite dışındaki çalışmaları üniversite tarafından bilinir ve gerektiğinde denetlenir.
3. Üniversite bireylerinin üniversite dışı etkinliği, üniversitenin kendi çıkar ve ilkeleri ile çatışamaz.
4. Üniversite bireyleri üniversite dışı etkinliklerinde kendilerine özel çıkar sağlayacak tasarrufta bulunamaz.
5. Üniversite bireyleri, üniversite dışındaki kurumlarla yürüteceği çalışmalarda bilimsel nesnellik ve tarafsızlık ilkelerinden ödün vermez, işbirliği yapılan kurum ya da kişilerin çalışmanın sonuçlarına ilişkin yapabilecekleri müdahaleleri veya yönlendirmeleri kabul etmez.
6. Üniversite bireyleri kişisel görüşlerini basında yansıtmaları durumunda, demeç ve yazıların üniversiteyi bağlamadığını, kendi görüşleri olduğunu özellikle vurgular.
7. Üniversite dışı çalışmayı yapan üniversite bireyleri yapılan çalışmanın sonuçlarını yayımlama hakkına sahiptir. Anlaşmalarda ve protokollerde bu duruma ilişkin açık hükümler bulunur.
8. Üniversite bireylerinin ve işbirliği yapılan tarafların fikri mülkiyet hakları güvence altına alınır.
9. Üniversite bireyleri, üniversite dışı etkinliklerinde ve yayınlarında, bilimsel nesnellikle kişisel çıkarları arasındaki çatışmaları ortadan kaldırır, bu mümkün değilse bu tür yayın, görev ve sorumluluklardan kaçınır.
10. Üniversite bireyleri yurtiçi veya yurtdışı yayınlarda üniversitenin ad ve saygınlığının korunmasına özen gösterir.
11. Üniversite bireyleri tam tarafsız olamayacağı durumlarda hakemlik görevi kabul edemez.
12. Dış kaynaklı projelerde öğrenci ve araştırma görevlilerinin kullanımı saydamdır.
13. Dış kaynaklı projeler yapan üniversite bireyleri üniversite görevlerine ayıracakları zamana özen gösterir.
14. Dış kaynaklı projelerde proje bütçesi açıktır ve üniversite kurumları tarafından denetlenir.
15.Dış kaynaklı projeler çerçevesinde alınan tüm cihazların kullanımı ve paylaşımı üniversitenin genel yönetmeliklerine ve akademik ilkelerine uygun olmalıdır.

İoanna Kuçuradi

0
Ioanna Kuçuradi

İoanna Kuçuradi, felsefe profesörü ve  Türkiye Felsefe Kurumu‘nun başkanıdır. 

Kuçuradi, 4 Ekim 1936’da İstanbul’da doğmuş, ilköğrenimini İstanbul Merkez Rum Ortaokulu’nda, ortaöğrenimini ise Zapyon Rum Kız Lisesi’nde yapmıştır. 1954 yılında girdiği İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünden 1959 yılında mezun olarak aynı yıl Takiyettin Mengüşoğlu’nun asistanı olarak bu bölümde göreve başlamıştır. 1965 yılında hazırladığı “Schopenhauer ve Nietzsche’de İnsan Problemi” adlı çalışma ile doktorasını tamamlayarak doktor unvanını kazanmıştır. 1965-1968 arasında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde görev yapmıştır. 1970 yılında “İnsan Felsefesi Bakımından Değer Problemi” adlı teziyle doçent; 1978’de ise “Aristoteles’in Ousia’sı ve Substans Kavramı” adlı çalışmasıyla profesör olmuştur.

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi, 1965-68 yıllarında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Felsefe ve Latince dersleri vermiştir.  1969’da Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kurmuş ve 2003 yılında emekli oluncaya kadar bu bölümün başkanlığını yürütmüştür. Aynı üniversitenin İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi‘nin müdürlüğünü ve bu merkezin bünyesinde kurulan UNESCO Kürsüsünün başkanlığını yapmıştır.

Yeditepe Üniversitesi ve Maltepe Üniversitesinde insan hakları, felsefe ve etik alanlarında çalışmalar yapmıştır.

Kuçuradi’nin eserlerinde insan-değer-çağ üçlemesi oldukça önemli kavramlardır. Felsefe tarihi bilgisinden çok çağa ilişkin problemleri dile getirmekte ve felsefe tarihine ait bilgilere genellikle bugünü anlamak için başvurmaktadır.  Verdiği sistematik derslerin tanımında, ilgili felsefe problemlerinin tarih içindeki gelişimi yanında bugünkü durumu da vurgulamaktadır.

Başta Goethe Madalyası olmak üzere birçok uluslararası ödülü olan İonna Kuçuradi, 2003 yılında düzenlenen 21. Dünya Felsefe Kongresi’nin Türkiye’de yapılmasına öncülük etmiştir.

UNESCO, 21. Dünya Felsefe Kongresi’nin başarılı bir şekilde yapılmasına büyük katkısından ve bu alanda yaptığı bilimsel çalışmalardan dolayı, İoanna Kuçuradi’ye 2003 Felsefe Ödülü’nü vermiştir.

Röportaj: http://www.sozcu.com.tr/2016/egitim/prof-ionna-kucuradi-aci-cekmemizin-nedeni-bilgisizlik-1152224/

ESERLERİ 

Türk Felsefe Araştırmalarında ve Üniversite Öğretiminde Alman Filozofları

Kitap, Türk felsefe dünyasindaki kimi Alman filozoflari üzerinedir. Arslan Kaynardag, Hitler Almanyasi’ndan Atatürk Türkiyesi’ne gelen bilim adamlarından önemli bir kısmını oluşturan filozofları ve bu gelişle başlayan felsefe alanındaki Türk-Alman işbirliğini; Cemil Akdoğan ise bu filozolardan biriyle gelen neopozitivizmin Türkiye’deki öyküsünü anlatıyor. İoanna Kuçuradi’nin “Nietzsche: Çağı ve Çağımız”, Bedia Akarsu’nun “Max Scheler: İnsan Olma Sorunu”, Yusuf Örnek’in “Bilimde, Felsefede ve Politikada Karl Jaspers” başlıklı yazıları, bu filozofları meslekten olmayan okuyucuya, çağdaş felsefeye olan katkıları bakımından tanıtmayı amaçlıyor

İnsan Haklarının Felsefi Temelleri

Bu kitap, 1980 yılında yapılan, insan haklarına ilişkin bir uluslararası seminerde sunulan bildirilerden oluşuyor. Yirmi yıl sonra, o zaman söylenenleri okuyan için öğretici bir kitap olsa gerek. Dünyada ve Türkiye’de hangi konularda yol alındığını, hangilerinde yerinde sayıldığını görmemize yardımcı olabilecek bir kitaptır.

 Philosophy Facing World Problems

Dünya Problemleri Karşısında Felsefe

Türkçe ve İngilizce olarak yayınlanan bu kitapta, 1980’de düzenlenen, “İnsan Haklarının Felsefî Temelleri” konulu seminerin bir devamı olarak 1986’da, Barış Yılında düzenlenen uluslararası bir seminerde sunulan bildirileri bulacaksınız. Kimi dünya problemlerine düşünülmüş çözüm yolları, yeterli oldu mu? Yoksa, bu düşünülmüş çözüm yolları yeni dünya problemleri mi yarattı? Bu sorular üzerine düşünmek isteyenlerin okumasında yarar olan bir kitap.

Elli Yıllık Deneyimlerin Işığında Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları

Bu kitap, 1998 yılında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 50. yılında düzenlenen uluslararası bir konferansta sunulan bildirilerden oluşuyor. İnsan hakları araştırmaları ve tartışmalarının yüzyılımızın sonlarındaki durumunu yansıtan yazılar insan haklarıyla ilgili bazı teorik tartışmalara ve bunların gerçeklikteki yansımalarına ışık tutuyor; aynı zamanda da, yaşanan problemler karşısında, insan hakları araştırmalarını ve eğitimini geliştirme yönlerine ilişkin bazı yeni sorular ve düşünceler getiriyor.

Barışın Felsefesi/ 200. Ölüm Yıldönümünde Kant

Bu kitap iki tür yazıdan olusuyor. Bir kısım yazılar Kant’ın bazı kavramları ile düşünceleri üzerine yoğunlaşıyor, yaygın anlama biçimleriyle hesaplaşıyor veya onlara yeni bir ışık tutuyor ve Kant’ın bu düşüncelerinin yaşamımız için önemi konusunda çıkan sonuçlara işaret ediyor. Bir kısım yazılar da, Kant’ın bu kavramlarına dayanan barış anlayışının gerçekleşebilirliğinin siyasal koşulları –örneğin Völkerbund dediği kuruluş– üzerindeki düşünceleri inceleniyor. Birleşmiş Milletlerin dünya barışını sağlaması söyle dursun, savaşları önleyememesinin bunca tartışıldığı günümüzde, Kant’ın bu konudaki söyledikleri bizlere düşünme malzemesi sağlıyor.

2007 Dünya Felsefe Günü / World  Philosophy Day

Bir Dünya Felsefe Gününü ilân etmenin amacı, felsefe eğitimi ve öğretiminin yaşamımıza sağladığı yararlardan başka, felsefe bilgisinin ve felsefe bilgisine dayanarak olan bitene bakmanın kamu yaşamında ve dünya problemlerini ele almada oynayabileceği aydınlatıcı role dikkat çekmektir. İstanbul’da kutlanan Dünya Felsefe Gününün bildirilerini yayımlamakla, bu amacın gerçekleşmesine ek bir katkı yapacağımızı umuyoruz.

Uludağ Konuşmaları

Kitap, İoanna Kuçuradi’nin Uludağ Üniversitesinin Eğitim Fakültesi öğrencilerine yaptığı üç konuşmadan oluşuyor.  Temelini yazarın bir bütün olarak felsefe görüşünde bulan bu Konuşmalar, sürekli gündemde bulunan, ama kullananların bunlarla ne kastettikleri pek belli olmayan üç terime; özgürlük, ahlak ve kültüre, anlaşılması ön felsefe bilgisi gerektirmeyen bir dille ışık tutuyor.

Nietzsche ve İnsan

Nietzsche’nin, yüzyirmi-yüzotuz yıl önce, insanlar ve değerlerle, çağı ve çağımızla ilgili söylediklerini doğru anlayabilmek, onun bütün yazdıklarını birbiriyle ilgilerinde okumayı gerektiriyor.

Böyle bir okuma, insanlığa adım attıran düşünce ve kavramların getirildikten çok sonra dünyamızı etkileyebildiğini, bu etkilemenin ise bazı rastlantılara bağlı olduğunu görmemizi olanaklı kılıyor.

Ama böyle bir okuma, aynı zamanda, bir filozofun getirdiği düşünce ve kavramların, bağlantılı oldukları sorunlardan koparılarak ele alındığı zaman, nasıl yanlış anlaşılabildiğini, nasıl ezbere kullanılabildiğini de görmemize yardımcı oluyor; bu da, günümüzün en önemli sorunlarından biri olan ve yaşamın her alanında kendini gösteren kavram kargaşasını dert edinenlerimize, bu kargaşanın nasıl aşılabileceği konusunda bazı ipuçları yakalayabilmeyi sağlıyor.

 İnsan ve Değerleri

Aynı insanların, aynı eylemlerin, ayni olayların, aynı durumların farklı şekillerde değerlendirilmesi insan dünyasının bir olgusudur.

Bu olgu kimi düşünürleri “değerlerin göreli olduğunu” ileri sürmeye ve bundan eylemle ilgili sonuçlar çıkarmaya götürmüştür. Kimi filozoflar da bu sava karşı “değişmez, evrensel değerler olduğunu” temellendirmeye çalışmıştır.

Değişik ve değişken dünya görüşlerinin varlığı, ayrıca da aynı konularda değişik ve değişken normların çokluğu olgusu, yüzyılımızda çoğulculuğun bir ideal haline getirilmesine yol açmış; bu çoğulculuk da, yüzyılımızın ikinci yarısında kimi düşünürleri bütün görüşlerin ve normların “eşdeğer” olduğunu ileri sürmeye götürmüştür.

Kitap bu iki yönlü olguyu bir açıklama girişimi, aynı zamanda da değerlendirme fenomenine ve değerlere görelilik-mutlakçılık seçenekleri dışında bir ışık tutma çabasıdır: bunların ne olduğuna ışık tutma çabasıdır.

Etik

Bu Etik 1970’lerin başında ilk yayımlandığı sıralarda, etik sorunlarla uğraşmak bugün olduğu gibi moda değildi. Geçen otuz-otuzbeş yılda etik, felsefede en çok uğraşılan alanlardan biri oldu, çeşitli meslek etikleri dünyada da bizde de bir patlama gösterdi.

Ne var ki, dünyadaki siyasal ve bilimsel gelişmelerin yarattığı gereksinimlerden dolayı, ‘etik’le çok uğraşılmakla birlikte, etiğe bakış değişmemiştir. Etik bugün de bir normlar alanı olarak görülmekte ve ondan, bize yaşarken ne yapmamız gerektiğini söylemesi beklenmektedir. İoanna Kuçuradi’nin Etiği ise, insanların başka insanlarla ve kendileriyle ilişkilerine ve bu ilişkilerde eylemde bulunurken karşılaşılan değer sorunlarına, bu arada da normlara ilişkin sorunlara bir ışık tutma girişimidir. Birkaç yoldan ortaya koymaya çalıştığı şey, yaşarken doğru ya da değerli eylemde bulunabilmenin bir bilgi sorunu olduğu, birkaç çeşitten bilgiye bağlı bir sorun olduğudur.

Schopenhauer ve İnsan

Schopenhauer ve İnsan, özellikle insan-kişi ayırımı üzerinde yapılmış bilimsel bir çalışmadır.

İnsan, toplum teki olarak değil de kişi olarak ele alındığında ve kişi başarıları insan başarılarından ayırd edildiğinde, karşımıza insanin basarı alanlarının yeni değerlendirmeleri çıkıyor. Yaşayan, araştırma ve sanat yapan insan ile, yine yasayan, araştırmada ve sanatta yaratıcı olan kişi arasında bir ayırım yaparak ve cinsini temsil eden insan ile, insana insan adini taşımağa lâyık kılan insan arasındaki farkları göstererek, insan problemine net bir ışık tutuyor bu eser. Günümüzde insan problemi nerelere itilmek isteniyor? İnsan ile kişi görüşü arasındaki ayırımın nerelerine sıkı sıkıya bağlı olan insan probleminin itilmek istendiği farklı yönler, bu eserin okunmasıyla bilinçlenecek bizlerde.

İnsan Hakları Kavramları ve Sorunları

İoanna Kuçuradi insan hakları ve hukuk-devlet-siyaset felsefesi yazılarını bir araya getirdiği bu kitapta, özellikle felsefi bilgiyle temellendirilmiş açık bir insan hakları kavramının önemi üzerinde duruyor. İnsanın değerinin bilgisine dayanan kendi insan hakları kavramından yola çıkarak, insan haklarının korunabilmesi ve ihlallerinin önlenebilmesi için nasıl bir hukuk, devlet ve siyaset anlayışıyla hareket edilmesi gerektiğini tartışıyor. Bu tartışmayı yaparken bir yandan teorik sorunlara diğer yandan da bu teorik sorunların yol açtığı pratik sorunlara değinerek, bunlarla nasıl basa çıkılabileceğine yönelik önerilerde bulunuyor.

Bu kitap, ülkemizde bu alanda gerek teorik gerekse pratik düzeyde iş görenler bakımından önemli bir boşluğu dolduracak niteliktedir.

Çağın Olayları Arasında

Kitap iki ana bölümde toplanan 12 yazıdan oluşuyor. Birinci bölümdeki yazılar, çağın sorunlarına felsefî bilgiyle ve etik değer bilgisiyle eğitilmiş bir gözle bakınca görülenler ortaya konuyor; ikinci bölümde ise felsefede ve felsefe tarihinde “bilimsel” araştırma yapmanın örnekleri veriliyor.

Sanata Felsefeyle Bakmak

Yazarın altı yazısından oluşan bu kitabın ilk, uzun yazısında Max Scheler, Nietzsche ve yazarın trajik olanla ilgili görüşleri ortaya konuyor ve bir tür değerler çatışması olarak görülen trajik, edebiyat eserleriyle örneklendiriliyor.

Diğer yazılarda ise, edebiyat eserlerinin neyi, nasıl gösterdiği sorusu ve bir edebiyat eserini doğru değerlendirmek için izlenecek yol üzerinde duruluyor, bir yazıda ise şiir çevirilerini değerlendirme konusu ele alınıyor ve Homeros’un Türkçe çevirileri değerlendiriliyor.

Kaynak: http://www.tfk.org.tr/tr/yayinlar

Adalet Bakanlığı İnsan Hakları 2021 Eylem Planı

0
Adalet Bakanlığı İnsan Hakları 2021 Eylem Planı, Yargı Reformu Strateji Belgesi kapsamında 2021 yılına ilişkin hedef ve reform çalışmalarını içermektedir.

Adalet Bakanlığı İnsan Hakları 2021 Eylem Planı

İNSAN HAKLARI EYLEM PLANI’NDAN DİJİTAL DÖNÜŞÜME KADAR BİRÇOK BAŞLIK ADALET BAKANLIĞININ 2021 GÜNDEMİNDE YER ALIYOR

Yargı Reformu Strateji Belgesi

Adalet Bakanlığının yargı reformu çerçevesinde 2021 yılında birçok yeniliğin hayata geçirilmesi hedefleniyor. Yeni yılda insan Hakları Eylem Planı’nın ilan edilmesinden dijital dönüşüme kadar birçok başlıkta yeni uygulamalar hayata geçirilecek.

Yargı Reformu Strateji Belgesi kapsamında yeni düzenlemeleri hayata geçiren Adalet Bakanlığı, 2021’de de yargıda reform çalışmalarını sürdürecek. Bu kapsamda, yeni yılda yargı bağımsızlığı, yargı ve adalet hizmetlerinde performansın artırılması, hukuk eğitimi alanlarında yeni uygulamaların hayata geçirilmesi bekleniyor.

Tüm paydaşlarla görüşülerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), yüksek yargı organları, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın kararları, raporları ve tavsiyeleri incelenerek hazırlık süreci yürütülen İnsan Hakları Eylem Planı kamuoyuna açıklanacak.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, AB müktesebatı çerçevesinde gözden geçirilecek, uyumlaştırma çalışmaları tamamlanacak. Makul sürede yargılanma hakkının ihlali konusundaki başvuruları incelemek ve gerekli kararları almak üzere etkili bir mekanizma oluşturulacak.

HAKİM VE SAVCILARA YÖNELİK UYGULAMALAR

Adalet Bakanlığı, yeni yılda belirli bir mesleki kıdeme sahip hakim ve savcılar için coğrafi teminat getirmeyi planlıyor. Bilindiği gibi coğrafi teminat konusu Bakanlığın Yargı Reformu Strateji Belgesindeki hedefleri arasında bulunuyor. Ayrıca belirli görevlere atanabilmek için de asgari mesleki kıdem şartları yeniden belirlenecek.

Yine Hakimler ve Savcılar Kanunu’nda yer alan disiplin cezaları objektif ölçütlerle yeniden ele alınacak, hakim ve savcıların disiplin süreçlerindeki hakları genişletilecek. Hakimlerin meslek hayatları boyunca ceza ve hukuk hakimi olarak ayrışmaları ve bu yönde ihtisaslaşmaları sağlanması hedefleniyor.

Yargı sistemine hakim ve savcı yardımcılığı müessesesi kazandırılacak, kamuoyunda “istinaf” olarak bilinen bölge adliye ve bölge idare mahkemelerinde, Adli Tıp Kurumunda hedef süre uygulamasına geçilecek.

ASLİYE HUKUK VE SULH HUKUK MAHKEMELERİNİN GÖREV AYRIMI YENİDEN BELİRLENECEK

Bünyesinde ceza hukuku, infaz hukuku, özel hukuk, idare hukuku ve mukayeseli hukuk gibi bölümlerin yer alacağı bir enstitü kurulması da Adalet Bakanlığının gündeminde yer alıyor. Adli yardım sisteminin, kırılgan grupların ihtiyaçlarına duyarlı bir yapıya kavuşturulması sağlanması hedefleniyor.

Asliye hukuk ve sulh hukuk mahkemeleri arasındaki görev ayrımı, yeniden belirlenecek. Küçük miktarlı talep ve davaların basitleştirilmiş ve hızlı bir yargılama usulüyle çözümlenmesi için düzenleme yapılacak.

Çocuk teslimi ve çocukla kişisel ilişki kurulması icra müdürlüklerinin görevi olmaktan çıkartılması ve bu işlemin harç alınmaksızın uzmanlar vasıtasıyla gerçekleştirilmesini sağlayacak düzenlemelerin hayata geçirilmesi bekleniyor.

HUKUK MEZUNLARI ADLİ KOLLUKTA İSTİHDAM EDİLECEK

Hukuk fakültesi mezunlarının istihdam edileceği noter yardımcılığı müessesesi oluşturulacak. Soruşturmaların kalitesinin artırılması için hukuk fakültesi mezunları adli kollukta belirli bir oranda istihdam edilmesi de reform belgesinin hedefleri arasında yer alıyor.

Hukuk fakültelerinde mevcut akademik kadroların niceliği ve niteliğine ilişkin temel ilkeler yeniden belirlenecek. Müfredat, analitik düşünme kabiliyetini geliştirecek bir anlayışla yenilenecek.

DİJİTAL DÖNÜŞÜM ÇALIŞMALARI

Bu yıl içinde hayata geçirilen ve 405 mahkemede uygulanan avukatların hukuk mahkemelerinde taraf oldukları duruşmalara bulundukları yerlerden video konferansla katılmalarını sağlayan e-duruşma’da kapsam genişletilecek, uygulama ülke genelinde yaygınlaştırılacak.

Ceza infaz kurumlarında dijital dönüşüm hedefi kapsamında, hükümlülerin yakınlarıyla görüntülü görüşmesi, elektronik dilekçe arzı gibi yeni uygulama modelleri üzerinde çalışmalara devam edilecek.

Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda pilot olarak uygulanan görüntülü görüşme, 2021’de ülke genelindeki cezaevlerinde yaygınlaştırılacak.

Yeni Ankara Adliyesi’nin inşaatı başlatılacak. Ayrıca Ankara ve Rize’de bulunan personel eğitim merkezlerine yenisi eklenecek, Yozgat Personel Eğitim Merkezi faaliyete geçirilecek. Personel eğitim merkezlerinin eğitim modülleri ve eğitim programları da güçlendirilecek, eğitim alan personel sayısı artırılacak.

Benim Umudum Var – İsa Güneş

1
İsa Güneş – Benim Umudum Var
Sayın Senih ÖZAY’ın yayımlanan kitabı için bir değerlendirme yapmazsam olmazdı.
Nereye gidersen git, bulacağın aydınlık zihninin aydınlığı kadar olacaktır.
Senih Özay bir keşifti benim için. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader benim karşıma da Senih Özay’ı çıkarmıştı. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında tek başıma dolaşacak yeti ve donanımda değildim, kıyıdan seyrettim hep denizi…
Benim için O kalıpların, kabul edilmiş kuralların içinde yaşamın emrettiği yolda yürüyen sıradan insanların dünyasında “yasak bölge” ye saldırabilecek, duvarı aşıp öteye geçebilme cesaretine sahip derin bir tecessüs…
Senih, hukuk ve hukuk mücadelesinde yoğrulmuş bir fikir işçisi. Aydın olmak için önce insan olmak gerekir, insan prensipleri olandır. Kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden daima uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve gerçeğin bütününü kucaklamaya çalışan bir dimağ… Gerçeği kendine has kelimelerle anlayıp anlatmakta son derece özgün bir üslup!
Senih bir inançtır, kendini insanlığa karşı sorumlu tutan, kendi kendini fetheden ve dünya çapında evrensel bir hümanizma inşacısı. Bugünü geçmiş ve gelecek ile zenginleştiren, kürsüde kendi fermanını dinleten, hukukun şuursuz yasa(k)larına karşı insanın değerini haykıran bir kahraman!
Aragon şöyle diyor: “Her şiir okuyanı tarafından yeniden yazılır.”
Evet Senih de muhteşem diksiyon, vurgu ve harika yorumuyla en güzel şairlerin şiirlerini yeniden yazmaktadır. O en az bir Nazım, bir Kavafis, Hayyam ve Bretch’dir…
O yel değirmenlerine saldıran bir Don Kişot.
O bir Robin Hood.
O haksızlığa ve haksızlara karşı hakkı tutup kaldıran bir kaldıraç!
O bir Cesur yürek.
O bir Zola, bir Descartes, Rousseau, Bergson…
Kısaca O bu ülkenin, insanlığın ve bir çağın vicdanıdır.
Çakıl taşlarına şiir okuyan, onlara duygu, düşünce ve hissettiklerini yazabilecek kadar naif bir gönül adamı, kısaca dost ve insandır.
Evet sevgi bir yangın. Yasaması için büyümesi gerek. O yangına her şeyini atacaksın… Zamanını, gururunu, dehanı…
Son söz…
Biraz vicdan, biraz bahar, biraz yağmur, biraz hayal,
Birkaç şiir, çokça UMUT.
Evet,
Senih ÖZAY herkese iyi gelir.
Benim Umudum Var – İsa Güneş

Özlem Yenerer Çakmut

0
Prof.Dr. Özlem Yenerer Çakmut

Prof. Dr. Özlem Yenerer Çakmut, Erenköy Kız Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanarak fakülte yaşamına başlamıştır.

Prof. Dr. Özlem Yenerer Çakmut

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 1988 yılında başladığı lisans eğitimini 1992 yılında bitirmiş, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalında başladığı Yüksek Lisans eğitimini “Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama ve Konut Dokunulmazlığı” adlı tez çalışması ile tamamlamıştır.

Çakmut, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalında doktora yapmaya hak kazanmış, bu süreçte Almanya’da (Freiburg in Brs. ve Köln) bulunarak  “Tıbbi Müdahaleye Rızanın Ceza Hukuku Açısından İncelenmesi” adını taşıyan tezini tamamlayarak mezun olmuş ve hukuk doktoru unvanını kazanmıştır.

Çakmut, 1994 Yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başlamış; 2003 Yılında Yardımcı Doçent kadrosuna atanmıştır. Doçentlik tezi olarak “Soybağının Belirlenmesi ve Çocuğun Soybağını Değiştirme Suçu” konulu çalışmayı hazırlamıştır.  2009 Yılı Ocak ayında Doçentlik sınavını başararak Doçent unvanını almıştır. “Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma ve Gürültü Suçları” adlı çalışması ile 2014 yılında Profesör olmuştur. Ceza Hukuku ve özellikle Tıp ve Sağlık Hukuku alanlarında yoğunlaşmıştır.

Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tam zamanlı öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Özlem Yenerer Çakmut ve Prof. Dr. Mustafa Topaloğlu bir panelde

Prof. Dr. Özlem Yenerer Çakmut’un Eserleri

Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma ve Gürültüye Neden Olma Suçları
Kitabın Konu Başlıkları
Genel Bilgiler
Huzur, Sükun ve Gürültünün İlgili Olduğu Haklar
Hukuki Metinlerde Yer Alan Düzenlemeler
Tarihsel Durum
Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma Suçu
Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma Suçu
Benzer Hukuka Aykırı Hareketler
Gürültüye Neden Olma Suçu
Gürültüye Neden Olma Suçu
Gürültüye İlişkin Diğer Bazı Düzenlemeler
Hukuk ve Sanat

Bu kitap; bu bağlamda hem kavramsal ve bilimsel konuların teorik hem de uygulama hayatındaki araç ve aktörlerin hukuksal sorun, mevzuat ve güvencelerine değinmekte, hukuksal güvencelerini açıklamaktadır. Bu nedenle, sanat ve hukukun kesiştiği açılardan teorik ve pratik hukuksal konuların bilimsel olarak ele alındığı bu kitapta, sanat hakkını ilgilendiren anayasa ve ulusal üstü hukuktaki konumu kadar, fikir ve sanat eserleri, iş, borçlar hukuku sorunları da teori ve yargı uygulaması açısından ele alınarak incelenmiştir.

Tıp / Sağlık Hukuku Mevzuatı
Kitabın Konu Başlıkları
Uluslararası Sözleşme ve Bildirgeler
Kanunlar
Tüzükler
Yönetmelikler
Türk ve Alman Yargı Kararları
Ceza Hukuku Uygulamaları
Kitabın Konu Başlıkları
Ceza Hukukunda Karar İncelemesi
Ceza Hukukunda Olay Çözümü
Sınav Sorularından Örnekler
Ceza Hukuku Genel Hükümler Final, Final Mazeret ve Bütünleme Problem Soruları
Örnek Cevap Anahtarları
Türk Ceza Hukukuna Giriş
Kitabın Konu Başlıkları
Genel Bilgiler
Suç Hukuku
Yaptırım Hukuku
Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun

Derleme kitapta, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, Yürürlük Kanunları, Kabahatler Kanunu, Çocuk Koruma Kanunu, Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu ve ilgili mevzuat ile yönetmeliklere yer verilmiş. 1412 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun temyize ilişkin hükümleri, ceza mahkemelerinden 20 Temmuz 2016 tarihinden önce verilen hükümler bakımından yürürlükte bulunduğundan, ayrı başlık altında gösterilmiştir.

Soybağının Belirlenmesi ve Ceza Hukukunda Çocuğun Soybağını Değiştirme Suçu
Kitabın Konu Başlıkları
Soybağının Belirlenmesi
Çocuğun Soybağını Değiştirme Suçu
Tıbbi Müdahaleye Rızanın Ceza Hukuku Açısından İncelenmesi

Prof. Dr. Özlem Yenerer Çakmut, bu kitabında tıbbi müdahaleye rızayı ceza hukuku açısından incelemiştir. Tıbbi müdahalenin kapsamı ve boyutu günümüzde giderek artmaktadır. Bu müdahalelere hastanın razı olmasının ceza hukuku açısından değerinin ne olduğu ve rızanın hekimin sorumluluğunu ne ölçüde ortadan kaldıracağı güncelliğini kaybetmeyen bir konudur. Yazarın, konuyu inceleme yöntemi, bilimseldir. Kitapta konuya ilişkin çok sayıda hukuki problem ortaya atılmış ve bunlar bilimsel yöntemle çözüme bağlanmıştır. Eserde, özellikle rızanın ve tıbbi müdahalenin hukuki niteliği başarılı bir biçimde incelenmiştir.
Kitabın Konu Başlıkları

Tıbbi Müdahale Kavramı ve Şartları
Tıbbi Müdahaleyle İhlal Edilen Kişilik Değerleri
Rızanın ve Tıbbi Müdahalenin Hukuki Niteliği
Özelliği Olan Bazı Tıbbi Müdahalelerin İncelenmesi
Kastrasyon (Hadım Etme)
Sterilizasyon (kısırlaştırma) ve Gebeliğe Son Verilmesi
Ötenazi ve Talep Üzerine Öldürme
Organ ve Doku Nakilleri
Yapay Döllenmeler ve Embriyon Nakilleri
Cinsiyet Değişikliği
Estetik Operasyonlar ve Açlık Grevleri
Hekimin Rıza Almamasının Sonuçları
Hekimin Ceza Hukuku Açısından Sorumluluğu
Hasta Hakları Yönetmeliği
Kişilere Karşı İşlenen Suçlar
Kitabın Konu Başlıkları
Hayata Karşı Suçlar (TCK m. 81–85)
Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar (TCK m. 86–89)
Şerefe Karşı Suçlar (TCK m. 125–130)
Cumhurbaşkanına Karşı Hakaret Suçu (TCK m.299)
Malvarlığına Karşı Suçlar (TCK m. 141–160, 163, 167–169)

Timur Demirbaş

0
Timur Demirbaş, 1954 yılında Nevşehir’de doğmuştur. 1972’de Niğde Lisesi’ni ve 1976’da İstanbul Hukuk Fakültesini tamamlamıştır. 1977 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Prof. Dr. Sahir Erman’ın kürsüsünde Ceza Hukuku Asistanı olarak göreve başlamış, 1983 yılında doktorasını tamamlamıştır.
Timur Demirbaş, 1983-1984 yılları arasında Milli Savunma Bakanlığı Kanunlar ve Kararlar Dairesinde yedek subay olarak askerlik hizmetini tamamlamıştır. 1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne Yardımcı Doçent olarak atanmıştır. Aynı yıl rotasyonla Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinde görev yapmıştır. 1991 yılında Doçent, 1997 yılında Profesör olmuş, 2002 yılında da emekli olmuştur. 2002-2010 Ekim ayından itibaren Bahçeşehir Üniversitesi ve 2010’dan itibaren de İzmir Ekonomi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olarak görev yapmıştır.  2003-2010 yıllarında Bilgi Üniversitesinde, 2010-2014 yıllarında İstanbul Kültür Üniversitesinde kısmi statüde dersler vermiştir. Halen Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tam zamanlı öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.
Türk Ceza Hukuku Derneği üyesi ve Umut Vakfı Yönetim Kurulu üyesidir.
Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku, İnfaz Hukuku ve Kriminoloji konularında yayımlanmış on kitabı ve çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Muhtelif tarihlerde DAAD ve Humboldt burslarıyla Federal Almanya’da araştırmalarda bulunmuştur.
Timur Demirbaş, Ceza İnfaz Kanunu Tasarısı Komisyon Üyeliği ve İzmir Cezaevleri İzleme Kurulu Üyeliği yapmıştır. 1987 yılından beri İzmir Barosuna kayıtlı olup, evli ve iki çocuk babasıdır.
Profesör doktor Timur Demirbaş’ın Yayınlanmış Eserleri
Ceza Kanunları
Ceza Hukuku Pratik Çalışmalar
Ceza Hukuku Seti
İşkence Suçu

“İşkence Suçu” isimli bu çalışma, Timur Demirbaş’ın 1992 yılında yayımlanan “Türk Ceza Hukukunda işkence Suçu” isimli kitabının 24 yıl sonra AİHM ve Yargıtay kararlan ile zenginleştirilerek güncellenmiş yeni basısıdır.

Türkiye, 1980’li yılların sonundan itibaren işkenceye karşı mücadele konusunda etkin adımlar atmaya başlamış ve AİHS’nin denetim sürecine bireysel başvuru hakkını 1987de, AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini ise 1990da kabul etmiştir. Türkiye, BM ve Avrupa işkencenin Önlenmesi Sözleşmelerine de taraf olmuş ve Avrupa işkencenin Önlemesi Sözleşmesi’nin denetim organı işkencenin Önlenmesi Komitesi ile de yapıcı işbirliği içerisinde olmuştur.

1992 yılında 3842 sayılı kanunla CMUK’da yapılan reform niteliğinde değişiklikler ve 1 Haziran 2005’de yürürlüğe giren CMK’da bu değişikliklerin kapsamının genişletilmesi, Türkiye’de işkencenin azalmasında önemli sonuçlar doğurmuştur.

AİHS m.3 deki işkence yasağı, herhangi bir sınırlama nedenine bağlı olmayan AİHS’nin tek hükmüdür. AİHS m. 15/2’ye göre bu yasağın, savaş ve benzeri olağanüstü durumlarda bile askıya alınabilmesi söz konusu değildir.

Kitap üç bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde; işkence suçu kavramı, amacı, tarihi gelişimi, uluslararası belgelerdeki yeri ve AİHS m.3; ikinci bölümde, Türk ceza hukukunda işkence suçu ve Üçüncü bölümde ise; işkence yolu ile elde edilen delilin ceza muhakemesi hukukundaki değeri incelenmiştir.

Kitabın Konu Başlıkları

İşkence Suçu Kavramı –Amacı – Tarihi Gelişimi – Uluslararası Belgelerdeki Yeri ve AİHS M.3
Türk Ceza Hukukunda İşkence Suçu
İşkence Yolu İle Elde Edilen Delilin Ceza Muhakemesi Hukukundaki Değeri
Şematik Ceza Hukuku Genel Hükümler
Ceza Hukuku Genel Hükümler
Haksız Tahrik

Heyecan (affekt) denilen “öfke ve elem” gibi hallerin ceza hukuku uygulamasında önemi büyüktür. Bu sebeple, insan davranışlarının yegane kaynağı olan insan ruhunu ceza kanunları dikkate almışlardır. Gerçekten de, geçici(arızî) nedenin isnat yeteneğini tamamen veya kısmen kaldırması, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın aşılması ve haksız tahrik gibi haller, failin içerisinde bulunduğu ruhi durum ve dolayısıyla heyecanla ilgilidirler. Haksız tahriki diğer heyecan hallerinden ayıran nokta, faili öfke ve elem şeklindeki bu duruma mağdurun haksız bir davranışının sürüklemiş olmasıdır. Böyle bir durumda, failin normal bir kimse gibi, iradesine hakim olması beklenemez. Nitekim, Carpzow, “mucize yaratmak ne kadar zorsa, hiddete hakim olmakta o kadar zordur” şeklinde, bunu ifade etmiştir.

Bu kitap, Prof.Dr. Timur Demirbaş’ın “Türk Ceza Kanununda özel haksız tahrik halleri” konulu 1983 yılında savunulup, 1985 yılında yayımlanan doktora tezinin aradan 30 yıl geçtikten sonra 5237 sayılı TCK’ya göre güncellenerek yeniden yayınlanmış halidir.

Çalışmada, “haksız tahrik kavramı, tanımı ve tarihi gelişimi”, “haksız tahrikin psikolojik ve hukuki esası”, “karşılaştırmalı hukukta haksız tahrik”, “haksız tahrikin şartları” , “haksız tahrikin derecesi”, “haksız tahrikin diğer hallerle bir arada bulunabilmesi” “askeri ceza kanununda haksız tahrik” ve “özel haksız tahrik halleri” incelenmiştir. Ayrıca metin içerisinde önemli Yargıtay kararlarına yer verildiği gibi, önemli bazı kararlar da, kitabın arkasına konulmuştur.

Konu Başlıkları
Haksız Tahrik Kavramı Ve Tanımı – Tarihi Gelişim
Haksız Tahrikin Psikolojik Ve Hukuki Esası
Karşılaştırmalı Hukukta Haksız Tahrik
Haksız Tahrik
Türk Ceza Kanununda Ve Askeri Ceza Kanununda Özel Haksız Tahrik Halleri
Kriminoloji

İnsanlar tarihin her döneminde suça karşı ilgi göstermişlerdir. Bu ilgi, duruma göre korku, intikam, merhamet veya destek şeklinde duygular olarak ortaya çıkmıştır. Bu açıdan, suçu bütün yönleriyle inceleyen bir bilim dalı olması nedeniyle kriminolojinin önemi büyüktür.

Kriminolojinin görevi, suçun, suçluluğun, suçlunun, suçlu topluluğunun, mağdurun ve sosyal kontrol organlarının araştırılmasıdır. Kriminoloji bu amaçla, yetişkin suçluluğu, genç suçluluğu ve sosyal sapmanın kapsamı, yapısı, görünüş şekilleri, gelişimi ve dağılımının araştırılması istikametlerini takip eder (suç fenolojisi); yetişkin suçluluğu, genç suçluluğu ile sosyal sapmanın nedenlerini teorik ve deneysel olarak araştırır (suç etolojisi). Kriminolojinin temel görevi ise, yetişkin suçluluğu, genç suçluluğu ile sosyal sapmanın önlenmesi ve kontrolünün geliştirilmesidir (suç profilaksisi). Kriminolojinin bu görevi yerine getirebilmesi için, bilgi sahibi olması, bu bilgilerin bir araya getirilmesi ve araştırma yapması gerekir.

Kriminolojik araştırmaların konusu, suç olsun veya olmasın göze çarpan bütün olumsuz sosyal davranışlardır. Bu yüzden, konu alanına sadece suçlar değil, uyuşturucu ve alkol kullanımı, işsizlik, konutsuzluk, intihar ve fahişelik gibi önemli olan sosyal sorunlar da girer. Suç mağduru öğretisi (viktimotoji) de, kriminolojinin konusuna dahildir.

Konu Başlıkları
Kriminoloji Kavramı, Tanımı, Konusu, Görevi, Diğer Bilimlerle İlişkisi ve Tarihi Gelişimi
Kriminolojide Araştırma Yöntemleri ve Bilinmeyen Suçluluk
Kriminolojinin Ana Yönleri (Suçun Nedenleri – Suç Etolojisi)
Suçun Ortaya Çıkışı (Suç Fenolojisi)
Sosyalleşme Usulünde Sosyal Temsil Vasıtalarının Etkileri, Toplumsal Gelişim ve Suçluluk
İkamet Çevresi ve Suçluluk
Suçlar ve Failleri
Bağımlılık Maddeleri Suçluluğu
Bireysel Silahlanma ve Suç
Faillik Grupları
Suça Birlikte Sebep Olma Usulünde Mağdur (Viktimoloji)
Suçun Tahmini ve Önlenmesi
Şüphelinin İfadesinin Alınması

Kitabın 2012 yılı başında yayımlanan 3.baskısından itibaren geçen üç yıllık süreçte ceza adalet sistemine ilişkin kanunlarda ve özellikle CMK’da önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler ceza adalet sistemini kökten değiştirmektedir.

Bu değişiklikler ışığında Timur Demirbaş tarafından hazırlanan kitap üç kısımdan oluşmaktadır: ilk kısımda, soruşturma evresi, şüpheli ve ifade alma kavramları ile ifade almanın tarihi gelişimi, şüphelinin delil fonksiyonu ve şüphelinin ifadesinin alınmasındaki esasları; ikinci kısımda, şüphelinin ifadesinin alınması, ifade alma psikolojisi ve ifade alma teknik ve taktiği; üçüncü kısımda ise, ifade alma kurallarına aykırılık halinde, alınan ifadelerin hukuki değerini, yani delil yasakları incelenmiştir.

Timur Demirbaş’ın Kriminoloji İsimli Eserinin Konu Başlıkları
Soruşturma Evresi, Şüpheli ve İfade Alma Kavramları ile İfade Almanın Tarihi Gelişimi
Şüphelinin Delil Fonksiyonu ve Şüphelinin İfadesinin Alınmasındaki Esaslar
Şüphelinin İfadesinin Alınması
İfade Psikolojisi
İfade Alma Teknik ve Taktiği
İfadenin Değerlendirilmesi
Delil Yasakları (İfade Alma Kurallarına Aykırılık Halinde Alınan İfadelerin Hukuki Değeri)
Türk Ceza Kanunu
İçtihatlı Ceza Kanunları

Adalet Yayınevi

0

Adalet Yayınevi hukuk alanında yayınlar yapmak üzere 1992 yılında kurulmuştur. Yeni ve güncel hukuk yayınlarını sunabilmek için yayın hayatına atılan yayınevi öncelikle büyük şehirlerde faaliyet göstermeyi amaçlamıştır.

Yayınevi www.adaletyayinevi.com.tr internet adresinden tüm Türkiye’ye online kitap satışı yapmakta, Ankara, İstanbul ve Bursa’daki mağazalarından da kitap satışı yapmaktadır.

Adalet Yayınevi hukuk kitapları alanında Türkiye’de önde gelen yayınevlerindendir. Yayın listesinde ders kitapları, araştırma, inceleme, deneme, güncel yayınlar, akademik yayınlar ve dergiler bulunmaktadır.

Yayınevinin satış listesinde 600’n üzerinde yayınevine ait yaklaşık 5.000 kitap, yayın listesinde ise 1.000’in üzerine yayın bulunmaktadır.

Yayınevi, Akademik Teşvik Ödeneği Yönetmeliğine uygun yayınlar yapmaktadır.

Yayın Konuları

Medeni Hukuk, Borçlar Hukuku, Ticaret Hukuku, Miras Hukuku, Aile Hukuku,  Devletler Özel Hukuku, Yabancılar Hukuku, İş Hukuku, Sosyal Güvenlik Hukuku, Fikir ve Sanat Eserleri Hukuku, Anayasa Hukuku, İdare Hukuku, Ceza Hukuku, İcra İflas Hukuku, Devletler Genel Hukuku, Vergi Hukuku, Yargılama Hukuku, Medeni Usul Hukuku, Ceza Usul Hukuku, İcra ve İflas Hukuku, Eşya Hukuku, Kişiler Hukuku, Enerji Hukuku, Şirketler Hukuku, Kıymetli Evrak Hukuku, Hava ve Uzay Hukuku, Bankacılık Hukuku, Toprak Hukuku, Trafik Hukuku, Çevre Hukuku, Kooperatif Hukuku, Kat Mülkiyeti Hukuku, İnşaat Hukuku, Ticari İşletme Hukuku, Deniz Ticareti Hukuku, Sigorta Hukuku, Vatandaşlık Hukuku, Maden Hukuku, Hukuk Felsefesi, Hukuk Sosyolojisi, Hukuk Başlangıcı, Temel Hukuk, Roma Hukuku, Avrupa Birliği Hukuku, Ekonomi Hukuku, Maddi ve Manevi Tazminat Hukuku, Marka ve Patent Hukuku, Kamulaştırma Hukuku, Sözleşmeler Hukuku, Apartman, Site ve Toplu Yapı Yönetimi Hukuku, İnfaz Hukuku, Siyasi Partiler ve Seçim Hukuku, Uluslararası Özel Hukuk, Uluslararası Genel Hukuk, Tahkim, Hukuki Arabuluculuk, Sağlık Hukuku, Adli Tıp Hukuku, Kriminoloji, Finans Hukuku, Bankacılık ve Faktoring Hukuku, Gayrimenkul Hukuku, Rekabet Hukuku, Tüketici Hukuku, Bilişim Hukuku, İdari Yargılama Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, İmar Hukuku

adalety@adaletyayinevi.com

https://www.adaletyayinevi.com.tr/

 Strazburg Cd. No: 10/B Sıhhiye – Ankara

İletişim: 0312 231 17 00 0312 231 17 940312 231 77 04

İstanbul İletişim: 0 216 305 72 81

 istanbul@adalet.com.tr

 Mustafa Kemal Cad. No:60/C Cevizli (İstanbul Anadolu Adliyesi Karşısı) Kartal / İstanbul

Kemal Oğuzman

0

Kemal Oğuzman, 15 Aralık 1927 tarihinde Gümüşhacıköy’de doğmuştur. Babası Hakim İsmail Hakkı Bey, annesi Arife Hanım’dır. Galatasaray Lisesi’ni ve ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, aynı fakülteye Medeni Hukuk kürsüsüne asistan olarak atanmış, 1955 yılında doktorasını tamamlayıp 1957 yılında doçentlik, 1965 yılında profesörlük unvanlarını kazanmıştır.

1973-1974 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde Rektör Yardımcılığı, 1970-1980 yılları arasında aynı Üniversite’de Hukuk Fakültesi’ni temsilen Senato Üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Ayrıca Üniversitelerarası Kurul’da üye sıfatıyla görev yapmış, YÖK sonrası yeni düzende, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanlığı ve Özel Hukuk Bölümü Başkanlığı görevlerini yürütmüştür. 1978 yılında Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurulması sırasında kurucu öğretim üyeleri arasında yer alarak iki yıl süreyle İstanbul’dan İzmir’e gelerek ders vermiştir.

Medeni Hukukun tüm alanlarında yoğun biçimde eserler üretirken, buna paralel olarak İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku dalına da ilgi duymuş; bunun bir uzantısı olarak İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Milletlerarası Derneği üyesi ve İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Türk Milli Komitesi Başkanı olarak faaliyet göstermiştir. İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku alanında da çeşitli kitap, makale ve karar incelemelerinden oluşan çok sayıda eserler üretmiş, toplantılar ve sempozyumlar tertip etmiştir. Ayrıca yıllık ILO toplantılarına TİSK adına ve kimi zaman da Hükümeti temsilen katılarak aktif biçimde çalışmıştır.

1976 yılında Adalet Bakanlığınca yeni bir Medeni Kanun hazırlanması amacıyla oluşturulan komisyonda görevlendirilmiştir. Bu komisyonun çalışmalarının 1978 yılında durdurulmasından sonra, 1981 yılında oluşturulan yeni komisyona da seçilmiş; bu komisyonda üye olarak görev yapmış ve ardından, 1983-1984 yıllarında komisyonun Başkanlığını üstlenmiştir. Başkanlığını yaptığı komisyon görevini başarıyla tamamlayarak “1984 tarihli Türk Medeni Kanunu Öntasarısı” nı hazırlayıp, Bakanlığa sunmuştur. Bunların yanı sıra, özel sektörde, uzun süre Koç Holding’in yönetiminde görev almış ve bu holdinge bağlı çeşitli şirketlerde danışmanlık yapmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki görevinden yaş haddinden dolayı emekliye ayrılma aşamasında, kuruluşunda emek verdiği ve ilk yıllarında Medeni Hukuk derslerini okuttuğu Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geçerek burada Dekanlık görevini üstlenmiştir. Bu görevde iken, fakültedeki odasında geçirdiği ani rahatsızlık sonucunda, 30 Haziran 1995 tarihinde aramızdan ayrılmıştır.

Kemal Oğuzman – Medeni Hukuk
KEMAL OĞUZMAN’IN ESERLERİ

1-Medeni Hukuk Pratik Çalışmaları: Borçlar Hukuku II – Miras Hukuku

2-Vaka Metodu İle Hukuki Yönden İşçi ve İşveren İlişkileri

3-Miras Hukuku Dersleri

4-Prof. Dr. M. Kemal Oğuzman’ın Anısına Armağan

5-Türkiye’de Toplu İş Sözleşmesi Grev, Lokavt, Tahkim ve Arabuluculuk Düzeni Nasıl Olmalıdır

6-Borçlar Hukuku Genel Hükümler Cilt I-II

7-Eşya Hukuku

8-Kat Mülkiyeti Meselesi ve Hal Çaresi

9-Kişiler Hukuku-Gerçek ve Tüzel Kişiler

10-Medeni Hukuk-Giriş, Kaynaklar, Temel Kavramlar

11-Medeni Hukuk Pratik Çalışmaları

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi

0
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2010 yılında Üniversite kuruluş kanunu ile birlikte kurulmuştur. Fakülte, 2016-2017 Eğitim Öğretim yılında 80 öğrenci ile lisans eğitimine başlamıştır. Ayrıca Sağlık Yönetimi ve Tıp Hukuku alanında müşterek yüksek lisans programları ve Özel Hukuk alanında tezli ve tezsiz olmak üzere hem Türkçe hem de İngilizce dillerinde yüksek lisans programları açılmıştır.

Fakülte dekanı Prof. Dr. M. Refik KORKUSUZ’dur.

Fakülte; gözlem, araştırma ve muhakeme ve yargı yeteneği kazandırılmış, en azından bir yabancı dili iyi seviyede kullanabilen, sorun çözme yeteneğine sahip öncü beyinlerin yetiştirildiği, bilimsel kalitesi ve uluslararası olma özelliği ön plana çıkmış ve bütün alanlarda özgün bir hukuk fakültesi olma hedefi olduğunu ilan etmiştir. Üniversitenin araştırmacı yetiştirme hedefi ile paralel olarak, çok sayıda lisansüstü öğrenci alınması planlanmakta, fakültenin ağırlık noktasının lisansüstü öğretim programları olması hedeflenmektedir. Fakülteye İngilizce yüksek lisans programına öğrenci kabul edilmeye başlanmıştır.

Şubat 2014’te Tıp Hukuku yüksek lisans programı açılmıştır.

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Merkez, Enstitü ve Yayınları 

Üniversitede Medeniyet Araştırmaları Merkezi bünyesinde; Tıp Hukuku Araştırmaları Birimi ve Karşılaştırmalı Özel Hukuk Birimi olmak üzere 2 araştırma merkezi kurulmuştur. Tıp Hukuku’na ilişkin ulusal ve uluslararası bilimsel araştırmalar, etkinlikler ve projeler düzenlenmekte; bu alanda Türkiye’de yetişmekte olan ve akademik kariyer yapmakta olan araştırmacıların desteklenmekte; sağlık kuruluşlarındaki Tıp Hukuku’na ilişkin sorunların çözülmesine yardımcı olunmaya çalışılmaktadır. Karşılaştırmalı Özel Hukuk Araştırmaları Birimi, Özel Hukuk’un  en güncel konularını çalışma alanı olarak hedeflemekte; Borçlar Hukuku; Eski Vakıflar Hukuku, Aile Hukuku ve Ailenin Korunması, Çocuk Hukuku, Miras Hukuku, Eşya Hukuku ve Eşya Hukuku’nun Yeni Enstrümanları, Fikri Mülkiyet Hukuku, CISG, Tüketici Hukuku, Ticaret Hukuku, Deniz Ticareti Hukuku, Kıymetli Evrak Hukuku, Sigorta Hukuku, WTO, Çevre Hukuku. Birimimiz, Özel Hukuk’un güncel alanlarında gelişmeleri yakından takip ederek, bu alanlarda bilimsel çalışmalar yapmayı ve etkinlikler düzenlenmeyi amaçlamaktadır.

Üniversitenin ilk süreli yayını olma özelliğini taşıyan hakemli Tıp Hukuku dergisi 2012 Nisan ayında yayın hayatına başlamış ve altı ayda bir çıkarılmaktadır. Dergi aynı zamanda Türkiye’de alanında bir ilk olma özelliğini taşımaktadır.

Türkiye’de hukuk alanında ilk uzmanlık dergisi olan ve 1998 yılından beri çıkarılan “Kamu Hukuku Arşivi” (KHukA) dergisi, Fakülte tarafından çıkarılmaya başlanmıştır. Üniversite ile Adalet Yayınevi‘nin işbirliğiyle YÖK kriterlerine uygun olarak hazırlanan dergi, yılda iki kez çıkarılmaktadır. Bu Derginin tüm sayıları dijital ortama aktarılarak Fakülte web sayfasında ilgililerin paylaşımına sunulmuştur. Hukuk Fakültesi tarafından yılda iki kere yayınlanan Medeniyet Law Review Dergisi’nin ilk sayısı 2016 Kasım ayında çıkmıştır. Dergi Türkçe, İngilizce, Arapça, Almanca ve Fransızca olmak üzere beş dilde yayın yapan ilk hakemli hukuk dergisi olarak yayın hayatına başlamıştır.

Fakülte, Avrupa Hukuk Fakülteleri Birliği’ne üye olmuştur. Ukrayna Ostroh Üniversitesi ile Eğitim İşbirliği Protokolü imzalanmıştır. Malezya Malaya Üniversitesi ile öğretim üyesi ve öğrenci değişimi yapılması, yılda bir olmak üzere Türkiye-Malezya Hukuk Günleri düzenlenmesi konusunda prensip anlaşmasına varılmıştır. Buenos Aires Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Sao Paolo Escola De Direito ile işbirliği görüşmeleri yapılmıştır.

Fakülte, Adalet Bakanlığı tarafından eğitim vermeye yetkilendirilmiş, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Eğitimi Programı Üniversite Sürekli Eğitim Merkezi eliyle yürütülmüştür.

M.Hakan Hakeri

0
Hakan Hakeri

Prof. Dr. M. Hakan Hakeri 1966 Elazığ doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara ve Diyarbakır’da yapmış, 1987 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiştir.

1990’da “Haksız yakalanan ve tutuklananlara tazminat verilmesi” konulu yüksek lisans teziyle mastır; 1996’da “Die türkischen Strafbestimmungen zum Schutz des Lebens der Person im Vergleich mit dem deutschen Recht” konulu doktora teziyle Almanya’nın Köln Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamıştır.

Hakan Hakeri, 1997 yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne Yard Doç. Dr. unvanı ile atanmış ve akademisyen göreve başlamıştır. 2002’de “İhmali Suçlar” isimli doçentlik tezini yazmış, 2007’de Tıp Hukuku alanında Profesör unvanını almıştır.

2005 yılında Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne atanmış olup halen aynı fakültede görev yapmaktadır.

Çalışma alanları yoğunlukla Ceza ve Ceza Usulü Hukuku, Deontoloji ve Tıp Tarihi, Adli Tıp, Ceza Hukuku ve Tıp Hukuku olan Hakeri halen Houston Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde ilaç hukuku alanında çalışmalarına devam etmektedir.

Pakeri, Almanca ve İngilizce bilmektedir ve Tıp Hukuku Derneği‘nin kurucu başkanıdır.

Prof.Dr. M. HAKAN HAKERİ, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesidir.

KİTAP ve KİTAP BÖLÜMLERİ

Hakeri M.H., “Tıp Hukuku”, seçkin, ANKARA, 2014
Hakeri M.H., “Tıbbi Müdahalelerde Endikasyon”, TIP HUKUKU ATÖLYESİ I, AKYILDIZ HAKERİ ÇELİK SOMER, Ed., seckin, Ankara, ss.61-76-, 2013
Hakeri M.H., “Ceza Hukuku Genel Hükümler”, adalet yayınevi, ANKARA, 2013
Hakeri M.H., ““Hatalı Tıbbi Müdahale Örnekleri” “, Hastane Yönetimi, :Sur, Palteki, Yrd. Ed:Say, Ed., Nobel, İstanbul, ss.1035-1044-, 2013
Hakeri M.H., Ünver Y. , “Ceza Muhakemesi Hukuku”, ADALET YAYINEVİ, ANKARA, 2012
Hakeri M.H., “Schwangerschaftsabbruch Im Türkischen Recht”, in: Medical Law, Black Sea Scientific Symposium, KUTALIA, L, Eds., georgia, TİFLİS, pp.31-48-, 2011
Hakeri M.H., “Beleidigung Im Türkischen Strafrecht”, in: Das Strafrecht im Deutsch-Türkischen Rechtsvergleich, Hilgendorf, E/Ünver, Yener, Eds., Yeditepe Üniversitesi, İSTANBUL, pp.67-76-, 2011

İsviçre’de Hukuk Eğitimi

0

İsviçre’de hukuk eğitimi, kıta Avrupa’sı hukuk sistemleri arasında önemli role ve köklü bir geçmişe sahiptir. Bu ülkede uygulanan özellikle Medeni Hukuk ve Borçlar Yasası Türkiye’deki birçok yasanın da dayanağı ve menşe-i olmuştur. Türk Yargısal ve Bilimsel içtihatları İsviçre hukuk sistemine sıklıkla atıf yapmış ve İsviçre geleneğini sıklıkla takip etmiştir.

İsviçre’de hukuk eğitimi önemli ve saygın bir konumdadır. Hukuk eğitimi almak isteyenler için cazip bir seçenek olan hukuk fakülteleri, dünyada da bilinen saygın üniversitelerde açılmıştır. Türkiye’de olduğu gibi İsviçre’de de Hukuk fakültelerinin tercih edilme oranı sürekli artış halindedir. Ülke, farklı kantonlardan oluştuğu ve genel olarak kantonlarda da farklı diller konuşulduğu için 4 ayrı resmi dil vardır ve Üniversitelerdeki Hukuk Fakültesi öğrencileri Almanca, Fransızca, İtalyanca ve  Romanş dillerini bilmekte yada öğrenmekte, bu durum diğer fakülte ve ülkelerdeki hukukçulara göre avantaj oluşturmaktadır.

Hukuk fakültesi diploması alana mezunlar, mesleki tercihlerini kendileri yapmaktadır. Mezunlar, avukatlık, hakimlik, savcılık veya noterlik stajlarından birini tercih edebilmektedir. Mezunlar, Türkiye’de olduğu gibi bir çok memurluk ve bürokratik pozisyonlarda da çalışabilirler.  Önemli oranda mezun finans sektöründe çalışmaktadır.

İsviçre Hukuku Kıta Avrupası Hukuk Sisteminin bir parçasıdır. Kıta Avrupası Hukuk Sistemi, kaynağını Roma Hukukundan almaktadır.  Roma Hukuku, İsviçre gibi bütün Avrupa ülkelerinin hukuklarını etkilemiş, Avrupa Hukukunun oluşmasına da temel olmuştur.  Kıta Avrupası Hukuku, Anglosakson Hukuk Sisteminden farklı olarak yazılı hukuk kurallarına dayanmaktadır.

Bologna sürecini yürürlüğe sokan Avrupa Birliği, AB içinde ve üye ülkelerde geçerli olan Ortak Yüksek Öğretim Alanı hedeflemiş ve kademeli olarak uygulamaya başlamıştır. Program birtakım AB adaylarında ve geçerlidir. Bu hedef aynı zamanda AB’nin bir “bilgi toplumu” ve “bilgi ekonomisi” oluşturma hedef ve amaçlarının da bir unsuru olmaktadır.  Bologna Süreci AB’nin Lizbon Stratejisinin de özünü oluşturmaktadır ve tüm eğitim sistemini olduğu gibi hukuk eğitimini de önemli oranda etkilemiştir.

İsviçre’deki fakülteler diğer Avrupa ülkeleri gibi Erasmus Programı‘na tabidir. Ülkelerin ilgili resmi kurumlarınca yüksek öğretim kurumu olarak kabul edilen üniversite, enstitü, akademi ve benzeri kurumlar, Avrupa Komisyonu Eğitim ve Kültür Genel Müdürlüğü‘nün ilgili birimi olan Komisyon Yürütme Ajansı’na (The Education, Audiovisiual and Culture Executive Agency – EACEA) başvurarak Erasmus Üniversite Beyannamesi – EÜB (Erasmus University Charter – EUC) almaya hak kazandıkları takdirde, bu kurumların öğrenci ve personeli Erasmus programından faydalanabilir.

Basel Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Universität Basel, Juristische Fakultät Basel)
• Bern Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Universität Bern, Juristische Fakultät Bern)
• Fribourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Université de Fribourg, Faculté de droit)
• Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Faculté de droit Université de Genève)
• Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Faculté de droit et des sciences criminelles Université de Lausanne)
• Luzern Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Universität Luzern, Rechtswissenschaftliche Fakultät Luzern)
• Neuchâtel Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Université Neuchâtel, Faculté de droit Neuchâtel)
St. Gallen Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Universität St.Gallen, Rechtswissenschaftliche Abteilung St. Gallen)
• Zürih Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Universität Zürich, Rechtswissenschaftliche Fakultät Zürich)

İstanbul Barosu Başkan Adayı Avukat Başar Yaltı ile Röportaj

0
Başar Yaltı - Avukatlık ve Felsefe

İstanbul Barosu Başkan Adayı Dr. Avukat Başar Yaltı, Hukuk Ansiklopedisi editörü İbrahim Aycan’ın sorularını yanıtladı. Röportajda, Avukat Hareketinin baro seçimlerine ilişkin görüşleri okuyuculara sunulmaktadır.

Hukukbook: Sayın Başar Yaltı, İstanbul Barosu Başkanlığına neden aday oldunuz? 

Başar Yaltı: İstanbul Barosu için Türkiye’de hukukun kalbidir, diyebiliriz. Bu özelliğini nereden alıyor, en eski hukuk kurumu olmasından alıyor. 140 yıllık bir tarihi bir geçmişe sahip, bu konuda övünülecek bir tarihi de var. Türkiye’de hukukun gelişmesi, yerleşmesi bakımından önemli işlev görmüş bir kurum. Böyle bir kurumun başında olmak elbette ki onur verici, gurur verici bir şey. Kişisel olarak bu şekilde düşünülebilir ama bizim asıl yapmak istediğimiz, İstanbul Barosunun kurumsal gücünü Türkiye’de yok edilen hukuku ayağa kaldırmak için kullanmak, asıl amacımız budur. Bunun için Avukat Hareketi bir kadro hareketi olarak İstanbul Barosunu yönetmeye aday oldu. Aday olma çalışmalarını da uzun süre yürüttü, yani başkaları gibi, işte biz de aday olalım şeklinde değil. Veya şu, bu grubun daha önceki gelenekleri içerisinden, “ben adayım” demek yerine, çalışarak, en iyi, en etkili bir yönetim modeli nasıl olabilir, bunu araştırarak aday oldum.

İstanbul Barosu Başkan Adayı Avukat Başar Yaltı ve İbrahim Aycan bir arada

Çünkü avukatların yaşadığı sıkıntıları biliyoruz, mevcut baro yönetimi başarısızdır. Başarısız olduğu, yaptığımız anketlere göre, yüzde 70 oranında avukatlar tarafından da görüş olarak dile getirilmektedir. Dolayısıyla avukatların başarısız bulduğu bir yönetim için eğer siz aday olursanız ona göre çalışmalarınızı yürütmeniz, başarıyı getirecek modelleri geliştirerek aday olmanız gerekir. Tabi başarıdan ne anlarsınız diye bir soru hemen akla gelebilir; bizim başarıdan anladığımız, katılımcı bir yönetim modelini baroda gerçekleştirerek, baro yönetiminin veya baronun kurumsal kimliğinin güçlü, dikkate alınabilir, muhatapları tarafından sözü dinlenebilir noktaya getirmek. Derdimiz budur. Bugünkü baro yönetiminin temsil ettiği İstanbul Barosu, ne yazık ki, kimse tarafından dikkate alınan, sözü dinlenen veya önemsenen bir konumda değildir. Bu hepimize acı veriyor, avukat olarak da veriyor, yurttaş olarak da veriyor. Çünkü artık Türkiye’de hukuk devleti bütün nitelikleriyle özelliğini yitirmiştir, yargı sistemi çökmüştür, eskiden sadece siyasal davalar için söyleyebileceğimiz “hukuk, adalet işlemiyor, adil yargılama yapılmıyor” söylemini bugün herhangi bir dava için rahatlıkla söyleyebilecek noktaya geldik. Bu nedenle baro yurttaşlar için umut olma özelliğini yitirmemeli. Mevcut baro yönetimi ya bunların farkında değil ya da farkında ama söyleyecek söz bulamıyor. İkisi de acı. İşte bu nedenle baro yönetimine aday olduk ve daha iyisini yapacağız.

Hukukbook: Bizim ikinci sorumuz da zaten “Baroda neleri eksik gördünüz de aday oldunuz” sorusuydu ki siz buna da kısmen yanıt verdiniz.

Başar Yaltı: Devam edelim o zaman, ek olarak şunu söyleyebilirim.

Hukukbook: Neleri yapmıyor baro?

Başar Yaltı: Baro örneğin şunu yapmıyor, Baro, katılımcı bir anlayışı yönetime geçirememiş durumda. Avukatı kendine yabancılaştırmış, kendisi de hukuka yabancılaşmış durumda. Dolayısıyla Baronun veya aslında bu belki bütün Türkiye baroları için söylenebilir ama bizim konumuz İstanbul Barosu olduğuna göre, tabii İstanbul Barosunu da bir kutup yıldızı olarak gördüğümüze göre, bütün baroların örnek aldığı bir baro olarak gördüğümüze göre, uyguladığı yönetim modeline bakmamız gerekiyor. İşte bu noktada bizim tespitimize göre Baro hukuka yabancılaşmıştır, Baro aynı zamanda avukata yabancılaşmıştır, avukat da baroya yabancılaşmıştır, yani bir yabancılaşma sorunundan söz ediyoruz. Yabancılaşma olunca, siz yalnız, tek başına bir yönetim olarak varsınız demektir, yalnız bir yönetim (!) sadece bir yönetimdir, sözü dinlenmez, güç üretmesi mümkün değildir. O nedenle de birinci ve öncelikli iş olarak biz barodaki yabancılaşmayı ortadan kaldırmak istiyoruz. Yabancılaşmaktan kastım avukatın baroya, baronun avukata yabancılaşması.

Hukukbook: Bir koordinasyonsuzluk ve iletişimsizlik mi kastediyorsunuz? 

Başar Yaltı: Sadece o değil. Biz daha iddialı şeyler söylüyoruz; diyoruz ki, kararlara avukatların tamamı katılsın, yani bir tür tam demokrasi! Bu mümkün mü? Mümkün.  Nasıl yapılabilir, işte böyle bir yönetim modeli geliştirdik biz. Ama biliyorsunuz, yasaya göre bir başkan ve 10 kişilik bir yönetim kurulu var ve kararlar onlar tarafından alınıyor. Yani seçildikten sonra 40.000 kişi, 41000 kişi adına bütün kararları yönetime seçilenler alıyor, ama maalesef yönetimin aldığı kararların arkasında kimse durmuyor. Sonuçta kararın muhataplarına bu kararın arkasında İstanbul Barosu var dedirtecek kararlar alınamıyor. Ayrıca Yönetim, alacağı kararın sorumluluğunu taşıyamayacağını bildiği için arkasında duramayacağı için bazı kararları almayı aklından dahi geçiremiyor. Örneğin, Çağlayan’daki Başsavcı bir yerde bir yasaklama koyduğu zaman ona tepki olarak bir karar alamıyor. Niye? Bu tepkiyi verebilecek gücü kendinde hissedemiyor. Bunun için O da yani savcı da adliyenin kralı gibi davranarak baro odasında çay içmeyi bile yasaklayabiliyor. Geldiğimiz nokta burasıdır.

Oysa baro, bütün bunlara çözüm üretebilecek bir gücü kendisinde toplayabilir, bunu toplayabilmesi için de avukatla arasındaki soğukluğu, yabancılaşmayı ve uzaklığı ortadan kaldırması gerekiyor. Dolayısıyla bizim sloganlarımızdan birisi zaten bu, “baroyu başkan değil avukatlar yönetecek” diyoruz. “Baroyu başkan değil avukatlar yönetecek” sadece bir slogan değil, içi boş bir söylem değil, içi doldurulmuş bir yöntemdir. Biz bu yöntemin mekanizmalarını ürettik. Örneğin, yönetim kurulu toplantıları açık, saydam şekilde yürütülecek, hatta belki hepsini yapmamız gerekmeyecek ama yönetim kurulu toplantıları yayınlanacak. Yönetim kurulu toplantılarına avukatlar katılacak.

Hukukbook: Baro tarihinde örnek aldığınız ve takdir ettiğiniz, idolümdür diyeceğiniz en büyük başkan kimdir?

Başar Yaltı: Ben, önceki başkanlar özelinde bir araştırma yapmadım doğrusu, bu bir eksiklik mi onu da bilemiyorum. Turgut Kazan belki denilebilir, Orhan Apaydın’ın adını hep duyduk tabii, Orhan Apaydın’ın adını hep duyduk ama ben onunla fiilen birlikte çalışmadığım için bilemiyorum. Hayat felsefesi olarak sıradanlığı aşmak amacını taşıyan bir anlayışa sahibim, dolayısıyla baroyu sıradanlığın dışına çıkartırmış her başkan benim için önemlidir, önemli isimdir, onların yaptıklarından örnek alınması gerekir diye düşünüyorum.

Başar Yaltı, Avukatın Adı Yok isimli eserin sahibidir
Hukukbook: Peki, İstanbul Barosunun, mevcut yönetiminin yaptığı icraatın hangilerini doğru buluyorsunuz?

Başar Yaltı: İstanbul Barosu yönetiminin eğer son iki senesinden söz ediyorsak, ben yapılan çok bir şey olduğunu düşünmüyorum, yeteri kadar ilgilenmemiş de olabiliriz diyelim ama, bize yansıtılan işler, bize yansıtılan bir başarı öyküsü de yok ortada. Çünkü biz hukukçular, avukatlar, kulaklarımızı diktik, gözlerimizi açtık, Türkiye’de hukuk adına yaşanan bütün oldubittilerin veya hukukun yok edilmesinin, hukukun yok sayılmasının karşısında kim ne yapacak, duracak diye bekliyoruz, ama ortada yapılan bir şey olmadığını ne görüyoruz ne işitiyoruz. Peki yapması gereken kim? Elbette baro. Bir kere hukuk örgütü olarak yapması gerekir, biraz önce de söyledim İstanbul Barosu Türkiye’de hukukun kalbidir, dedim. Ama bu kalp atmıyorsa, ölü doğmuş demektir. Bakın, Türkiye’de rejim değişti. Baro sessiz. Yapılan sadece şu; eskiden yapılmış, benim de içinde olduğum, 2010-2012 döneminde yapılmış olumlu işler var. Bunların bir kısmını devam ettiriyorlar ama o da artık kanıksandı. Örneğin servis var avukat arkadaşlar için, bir kolaylık. Örneğin İstanbul Baro Dergisinin hala bedava çıkartılıyor ve dağıtılıyor oluşu olumlu. Bazı seminer ve toplantılar belki dikkate alınabilir, ama bunun dışında yaratıcı şekilde düşünülüp, çağa uygun, yeniliklere açık, bir şey göremedim ben.

Hukukbook: Hemen olumsuz soruyu soracağız, İstanbul Barosunun neden yapmadığını sorguladığınız işler hangileridir? Baro görevi olduğu halde hangi işleri yapmamaktadır? Kötü yapmakta, eksik yapmakta ya da yetersiz kalmaktadır, yapması gerekip yapmadığı, kötü yaptığı, eksik yaptığı işleri kategorilere ayırırsanız bunlar nelerdir?

Başar Yaltı: Bir kere bizim Avukatlık Kanuna göre bir meslek örgütü olduğumuz belli, Avukatlık Kanunu’na göre baroların iki tür işlevi var; bir, meslek sorunlarıyla ilgilenmek, meslektaşlar arasındaki ilişkiler bakımından ortaya çıkacak sorunlar bakımından görev üstlenmek, ikincisi ise, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını korumak, savunmak. Bu iki ana işlevi dikkate aldığımızda, maalesef İstanbul Barosunun hem meslek sorunları, mesleğin içinde bulunduğu durum, hem meslektaşlarının içinde bulunduğu koşullar, sorunlar bakımından, başarılı bir performans çizmediği göz önünde. Niye? Neye dayanarak bunu söylüyorum? Bunu sadece kişisel bir gözlem olarak söylemiyorum, bizim Avukat Hareketi olarak yaptığımız bir araştırma var İstanbul Barosu avukatları arasında yaptığımız bu araştırmaya göre, avukatların yüzde 70’i mevcut baro yönetimini bu iki açıdan da başarısız buluyorlar. Mesleğin itibarını koruyamıyor, kiminle konuşsak söze bununla başlıyor.

Avukatlığın saygınlığı ve itibarı konusunda maalesef avukatların içinde bulunduğu durumu biliyoruz. Biraz önce bir örnek verdim, baro odalarında çay içmeyi bile yasaklayacak, bunu düşünebilecek bir noktaya bir savcı geliyor ve baro yönetimi buna karşı bir şey yapamıyorsa veya meslektaşlarımızın o bilinen görüntüleri, yerlerde sürüklenen görüntüleri veya karakollarda karşılaştıkları muamele; bunlar göz önüne alındığı zaman, sürekli irtifa kaybeden bir durumda olduğumuzu görmemiz gerekiyor. Öte yandan Türkiye’de tek adam rejimine geçildi, yani Cumhuriyet makas değiştirdi, siyasal İslamcı tek adam yönetimine, otoriter bir yönetime geçti. Baro yönetimi bu konuda da hiçbir şey yapmadı.

Bakın biz Avukat Hareketi olarak, haziran ayında, 27’sinde kendimizi açıkladık, çünkü 24 Haziran seçimlerini beklemiştik açıklamak için. 9 Temmuz’da biliyorsunuz Cumhurbaşkanı yemin etti, 17 Nisan’da yapılan Anayasa Referandumu değişiklikleri yürürlüğe girdi, 10 Temmuz’dan itibaren Türkiye, Anayasası da rafa kalkacak şekilde Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yönetilmeye başladı. Ben bugüne kadar baronun bu konuda etkili bir şeyler yaptığına veya açıklayıcı bir çalışma yaptığına şahit olmadım. Ama biz 12 Temmuz’da, daha on beş günlük bir platform olarak, Avukat Hareketi olarak yeni Cumhurbaşkanlığı Sistemini bütün boyutlarıyla ele alan bir panel düzenledik, bir çalışma yaptık. Bu sorumluluğu yepyeni bir hareket olarak ben duyuyorum ama baro duymuyor. Bunu baronun öncelikle duyması gerekir, Barolar Birliğinin duyması gerekir, diğer hukuk kurumlarının duyması gerekiyor ama Baro, Cumhuriyetin değiştiğinin, dönüştüğünün farkında bile değil. Ya da farkında olmasına rağmen korkuyor, sesini çıkartmıyor. İkisi de kabul edilebilecek bir durum değildir. Sonuç olarak hem meslek açısından hem insan hakları, Cumhuriyetin temel değerleri ve korunması bakımından baronun, üstelik hukuk devletini koruma görevi olmasına rağmen, bu işin farkında olmadığını açık açık hepimiz görüyor ve yaşıyoruz.

İstanbul Barosu Başkan Adayı Avukat Başar Yaltı ve İbrahim Aycan bir arada
Hukukbook: Peki, Avukat denildiğinde aklınıza ne geliyor, Avukat kavramına yüklediğiniz anlam nedir?

Başar Yaltı: Ben, avukatı, halkın yargıdaki hukuk temsilcisi olarak görüyorum, ama avukatı aynı zamanda muhalif bir kişilik olarak tanımlıyorum. Bu sözümü her konuda boşu boşuna itiraz eden birisi gibi algılamayın. Avukat muhaliftir ama bunun bilincinde, neye muhalefet ettiğinin bilincinde olan bir kişidir. Böyle anlamak gerekiyor. Avukat daima antitezi temsil eder. Çünkü, hayatın, doğanın içerisinde, diyalektik bir süreç vardır. Bu süreç, “tez-antitez-sentez” olarak sürekli gelişir ve dönüşür. Her şeye itiraz eden muhalif değil. Her şeye itiraz eden bir kişilik değil, avukat. Evet itiraz edilecek ama bilinçsiz bir itirazın, körü körüne bir itirazın, muhafazakar bir itirazın tabii ki hayatın doğasında yeri yoktur.

Ama demin onu söylemek istiyordum, doğanın gelişim çizgisi tez-antitez-sentez üzerine kuruludur, her sentez yeni bir tez olarak başka bir antitezi doğurur ve böylece sonsuza kadar sürer gider. Bu, yargılamaya da aynen alınmıştır, yani hayatın, doğanın içerisindeki bu diyalektik yargılamaya da taşınmıştır; dolayısıyla biz, tez-antitez-sentez, davacı-davalı-hüküm veya ceza hukukunda iddia-savunma-hüküm üçlüsünü dikkate alan bir avukattan söz ediyoruz. Bu süreçte avukat hep antitezi savunmuştur. Antitezi savunmak şu demektir; hayatı geliştirmek demektir, hukuku geliştirmek demektir. Nasıl ki doğada antitez gelişim üzerine kuruludur, tezin çürümeye, yok olmaya başladığı noktada ortaya çıkar ve sentezi oluşturur. Hukukta da öyle, antitez, daima hukuku geliştiren bir işlev üstlenmiştir, dolayısıyla avukatların temel görevi, işlevi, yargılamada antitezi temsil ederek hukuku geliştirmektir.

Bugün Türkiye’de hukuk gelişiyorsa, bilinçli avukatların sayesinde, aykırıyı da ileri sürebilen, yani devletin alışılagelen anlayışına aykırı olan düşünceyi ileri süren cesur avukatlar sayesindedir. Bunun için avukatlar hukukun şövalyeleridir, diyorum ben. Benim avukat kimdir, nedir diye bir yazım var, avukatı uzun uzun anlatan, niteleyen özellikleri de sayıyorum. O yazımın okunmasını öneririm.

Hukukbook: Peki. Baro nedir? Sizin gözünüzden baronun misyonu ne olmalıdır? Başkan olmanız halinde baroya hangi misyonu yüklüyorsunuz?

Başar Yaltı: Baro tabii ilk bakışta avukatların meslek örgütüdür. Ilk bakışta ortaya çıkan görüntü bu. Görüntü yanlış mıdır, eksik midir? Bu, içini nasıl doldurduğunuza bağlı olarak dönüşür, değişir. Bir meslek örgütünün, gelişmiş bir toplumdaki işlevi ile bizim gibi gelişmekte olan bir toplumdaki işlevi farklı olabilir. Türkiye’de hukukun içinde bulunduğu durum, hukuk devletinin nitelikleri bakımından olaylara baktığımızda, içinde bulunduğu koşullar oldukça olumsuz. Avukatların temel görevi olan adil yargılanmayı sağlama bakımından Türkiye’deki koşullar son derece kötü. Adil yargılanma hakkını tek tek avukatlar elbette ki yargılama sırasında, bireysel olarak, yargılamanın tarafı olarak ileri sürebilirler, ama bu etkili olmaz, olmuyor nitekim. Bu etkiyi, o tek tek avukatların yargılama sırasında ileri sürdüğü etkiyi çoğaltan, başka yerlere taşıyan, kurumsallaştıran barodur.

Baronun, Türkiye gibi ülkelerde, yani hukukun zayıfladığı, zayıf olduğu, doğru dürüst işlemediği, yargılamaların adalete uygun yapılmadığı ülkelerdeki işlevi, meslek örgütü olmanın ötesinde, hukuku geliştirmek, adil yargılanmanın, yani halkın hak arama özgürlüğünü kullanmalarının aracısı olmaktır.

Avukatın arkasında hissedeceği güç barodur

Avukat, bir katalizördür aslında. Yargılamada halkın temsilcisidir. Yargılamanın amacı eğer adaleti gerçekleştirmek ise bunu neyin aracılığıyla gerçekleştiriyor? Avukat aracılığıyla gerçekleştiriyor. Avukat yargılamaya girer, yani tepkimeye girer, kendisi oradan değişmeden çıkar, bunun için katalizör sözcüğünü kullanıyorum. Sonuçta adaletin üretilmesine yardımcı olur. Tabi ki avukat kişisel olarak her yargılamadan etkilenir ama, o, kendi duygu dünyasıyla ilgili bir durumdur. Bunun için avukatlar bir katalizör olarak adil yargılanma hakkını, halkın hak arama özgürlüğünü sağlarlar. Bunu yaparken devletin veya karşı tarafın karşı koyuşu ile de karşı karşıya kalırlar.

Böyle durumlarda Avukatın arkasında hissedeceği güç barodur. Baroların bir başka özelliği de belki şöyle tanımlanabilir; hukuku geliştirmek. Avukatlar hukukun sensörleridir, toplumdaki sensörleridir. Çünkü biliyorsunuz, hukuk sosyolojisi açısından olaya bakıldığında, toplumsal olayın yargıya yansımasında avukat rol oynar. Avukatın toplumun sosyolojisini, psikolojisini, ideolojisini, kültürünü bilerek adalet üretmeye çalışması, ancak baroların yarattığı örgütlülükle olur. Her mücadele örgütlü mücadele olursa sonuç ve anlam doğurabiliyor, baro bir örgüttür. Avukatın örgütü olduğuna göre avukat da hukukun temsilcisi olduğuna göre, baronun en önemli işlevi toplumsal adaletin sağlanmasında avukata destek olmaktır.

Hukukbook: İstanbul Barosu yönetimine geldiğinizde sırayla gidelim, hiçbir kanun değişikleri yapılmadan şu anki mevzuat durumuna göre baro neleri değiştirebilir? Hangi somut politikaları derhal uygulayabilir?

Başar Yaltı: İlk başta açmaya çalışmıştım. Bakın biz temel sorun olarak baroda yönetim sorununu görüyoruz. Baroda temel sorun yönetim sorunudur, neden? Söylediğim gibi, genel kurul iki senede bir yapılıyor, bir yönetim kurulu ve başkan seçiliyor, baroyu bunlar yönetiyor. İşte, bunların yönettiği baro maalesef avukattan uzak kalıyor.

Kanun böyle olsa bile, kanuna rağmen, biz, baroyu avukatlar yönetecek, diyoruz. Neden diyoruz bunu? Çünkü bizim yönetimimizde yönetim kurulu karar alırken mutlaka avukata danışacak. Hangi avukata? 41.000 avukata danışacak. Nasıl danışacak? Hepimizin elinde akıllı telefonlar var. Örneğin Çağlayan’da baro odalarında savcılık tarafından çay içilmesi yasaklandı… Bunu avukatlar biliyor, bu yasakçı karara karşı bir eylem yapacağız, bunu yönetim kurulu kararı olarak da alabilirsin, ama bütün avukatlara bu konudaki görüşü sorulacak. Avukata bir mesaj gidecek; “şu gün, şu saatte, şöyle bir eylem yapmayı planlıyoruz” ne diyorsunuz? Kabul ya da ret cevabı anında gelecek! Daha sonra eyleme katılıp katılmayacağı sorulacak. Diyelim ki avukatların yüzde 60-70’i “Evet, ben bu eyleme katılacağım” dedi. Hemen uygulanacak. Bu tür uygulamaları avukata soracaksın, bundan sonra Baro Yönetim Kurulu karar alacak, ortaya çıkan sonuca göre karar alacak ve o kararı Çağlayan Adliyesinde yerine getirecek, buna yasa engel değil.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Çağlayan Adliyesi’nde ki Baro odalarında avukatlara çay-kahve hizmetinin verilmesinin yasaklanması üzerine AVUKAT HAREKETİ tarafından avukatlar eyleme çağrıldı.

Baro Yönetimi, adliyenin yönetiminde söz sahibi olacak

İşte biz, yasaya rağmen, baro yönetimini avukatlar tarafından bu şekildeki kararlarla yöneteceğimizi iddia ediyoruz. Burada aynı zamanda yabancılaşma da ortadan kalkacak. Neden kalkacak? Çünkü böyle bir alışkanlık ve gelenek şu anda İstanbul Barosunda yok. Ama siz kararları bu şekilde almaya başladığınız zaman, avukatlar da ilgi duymaya başlayacak, hem sizin yaptığınız elektronik anketlerinize katılacak hem de o ankete göre baro yönetiminin davrandığını görünce psikolojik olarak da sorumluluk duyarak, içsel davranış olarak da arkanızda duracak, yanınızda olacak. O zaman, baronun gücünü, işte muhatap kimse, diyelim ki savcıysa savcı, polisse polis, vali ise vali, siyasal iktidarsa siyasal iktidar… Baronun gücünü, sadece 10 kişilik yönetim kurulu olarak değil, 41.000 kişilik avukatlar ordusu olarak değerlendirip tutumunu ona göre takınacak.

Şu anda adliyelerde bir gelenek oluştu. İşte adliyenin kralı savcıdır, yönetir, herkes de buna uyar. Yok böyle bir şey!

Baro Yönetimi, adliyenin yönetiminde söz sahibi olacak. Nasıl olacak? İşte o yarattığı güçle, örgütlü güçle söz sahibi olacak. Artı, yargılamada avukatın yeri bellidir, hâkimin gözünde bellidir, savcının gözünde bellidir, maalesef bu yer pek de olumlu bir konumlanma değildir. Avukat olmasa da yargılama yapılabilir şeklinde bir anlayış var. Bu anlayışı, o konumu da değiştireceğiz, bunların hiçbirisi için yasa filan gerekmiyor, yasal düzenleme gerekmiyor, irade ve kararlılık gerekiyor, bir de sorunu görmek, anlamak gerekiyor. Biz bunu, bu sorunun farkında olduğumuzu ve gördüğümüzü, bu iradeyi üretebileceğimizi düşünüyoruz.

Hukukbook: Mevzuat değişikliği gerektiren problemler için hangi yolları izleyeceksiniz?

Başar Yaltı: Bu soru önceki konuştuklarımızın devamı. Şunu görmemiz lazım; baronun gücüyle yapılabilecek işler var, bir de yasal düzenleme yoluyla yapılabilecek işler var.

Bizler avukatız, kimseyi kandıramayız, yasa ile yapılması gereken bir öneriyi ben yapacağım diye söylüyorsan yanlış yapıyorsun, onu herhalde avukat görür, karşımızdakini aptal yerine koyamayız, üstelik biz avukatız, diyoruz. Bu nedenle, yasayla düzenlenecek çok iş var ve yasal düzenleme yapılmadan bu sorunlar çözülmez. Örneğin, avukatlıkta işçileşme sorunu var, tamam şu anda bizim Avukatlık Kanunu’na göre, bir avukatın başka bir avukat yanında çalışması mümkün, İş Kanuna bağlı olarak, İş Kanunu koşullarına bağlı olarak, ama ondan sonrası düzenlenmemiş, bunu düzenlemeye, bu konuda çok emek vermiş birisi olarak hem İstanbul Barosu yönetiminde hem de Barolar Birliği yönetiminde bulunmuş birisi olarak söylüyorum, bu konuya çok vakıf birisi olarak söylüyorum, biz bu sorunu çözeceğiz. Bir yönetmelik çıkarttık ama iptal edildi. Danıştayın iptal gerekçesi nedir? Sizin diyor, kanununuzda böyle bir yetkiniz yok, yönetmelik çıkaramazsınız diyor.

İşte, Avukatlık Kanunu’nda düzenleme yapılarak düzeltilecek işlerin başında, bir avukatın yanında çalışan başka bir avukatın hukuki durumunun saptanması gerekiyor. Bazıları bu duruma, ben işçi avukatım, diyerek yaklaşıyor, bazıları ise, avukatın işçisi olmaz, diyor. Ama böyle bir reel durum var, böyle bir olgu var, biz bu olguyu görmezlikten gelemeyiz, bu konuda yasal düzenleme gerekiyor. Bu durumun peşinde olacağız.

Bunun dışında biliyorsunuz, avukatlar hiçbir sınava tabi olmadan mesleğe kabul ediliyor. Bu bir sorun.

Avukatın, hukuk fakültesindeki eğitim sisteminden, eğitim kalitesinden tutun, baroların stajına kadar, eğitim sorunu var. Avukatlıkta sayı sorunu var. Bu sayıya bağlı olarak iş alanları sorunu var. Bütün bunların hepsi aslında yasa yoluyla düzenlenmesi gereken konulardır. Mesela ücret konusu. Avukatların ücretlerinin nasıl alınacağı; önceden belli bir kısmının ödenmesinin dava şartı haline getirilip getirilemeyeceği. Yine, toplum açısından baktığımızda hukuk sigortası bir ihtiyaç. Bunların hepsi yasayla düzenlenmesi gereken durumlar. Çok kimse söylediği için ben biraz popülist buluyorum; yeşil pasaport meselesi. Ama burada da şu önemli. Bütün bunların hepsi, gene geliyor, avukatın demokratik kitle örgütü olarak güçlü olup olmamasına, yani yasayı çıkartacak etkiyi meclis üzerinde, siyasal iktidar üzerinde ne kadar yarattığına bağlı.

Bakın, bütün bunları konuştuğumuz zaman, karşımıza bir püf noktası çıkıyor. Bu püf noktası şudur; eğer siz güçlüyseniz, baro güçlüyse, gücünü muhatabına hissettirebiliyorsa, gücünü kamuoyuna yansıtabiliyorsa o zaman sorunlar çözülebilecek noktaya geliyor. Ama sizi kimse dikkate almıyor, önemsemiyorsa o zaman ne meclisten bir yasa çıkartabilirsiniz ne de savcılık karşısındaki o boynu bükük halinizi dik hale getirebilirsiniz! Bunun için, temel sorunumuz, işin püf noktası, baronun güçlü bir örgüt olduğunun topluma gösterilmesi, kamuoyuna gösterilmesidir. O zaman işte birçok sorunu, eğer yasa yoluyla çözülecekse yasa çıkartarak, yasa yoluyla çözülmeyecekse sizin varlığınızı hissettirerek çözersiniz. İşin özü budur. Bunun için yöntemler bulunur.

Yargıda hiyerarşi yoktur

Felsefi olarak bir şey mümkün görülüyorsa mümkün olanı gerçekleştirmenin bin çeşit yolu vardır ve bulunur. Önemli olan mümkün olup olmamasıdır, mümkün olup olmaması da sizin göstereceğiniz iradeye bağlıdır. Hani derler ya, taşı delen suyun gücü değil, damlaların devamlılığıdır; siz irade gösterip gücünüzü de hissettirirseniz çözüm için mutlaka bir yöntem bulursunuz. Etkili olma konusunda ben bir konuşmamda somut bir örnek verdim; yine Çağlayan örneğini verelim, bugün savcılar adliyenin amiri haline gelmiştir. Oysa yargıda hiyerarşi olabilir mi? Yargıda hiyerarşi yoktur. Var diyenlerin o zaman anlını karışlarız biz! Var diyen devlet memuru olmuştur! Savcı bugün hâkimin amiri pozisyonuna, avukatın amiri pozisyonuna gelmişse ve bunu da kabul eden varsa ben yokum orada. Biz, yargıda hiyerarşi yoktur, olamaz diyoruz. Peki, buna rağmen devlet gücünü elinde tutan savcıya karşı ne yapacaksın? Çok basit örnek verdim ben, bakın öyle ortalığı dağıtmamız gerekmiyor, 2.000 avukatı 3.000 avukatı Çağlayan’ın girişindeki o boşlukta toplayın, sadece toplayacaksınız, avukat da davet edildiği zaman geleceğim ben orada bulunacağım diyecek. Orada avukatların sadece toplanmış olması yoluyla bir mesaj göndermiş oluyoruz, hukuk kuralları içinde. Kime mesaj gönderiyoruz, orayı yöneten savcıya mesaj gönderiyoruz, arkadaş ayağını denk al, eğer sen hala bu şekilde davranmaya devam edersen, avukatı yok sayarsan bundan sonra farklı davranırız. Bu mümkün, bu mesajı verdiğiniz zaman, ondan sonraki diyaloglar farklı olur. Herkes durumdan vazife çıkartır. Haa… Buna rağmen mesaj alınmadı. Yasakçı anlayış devam ediyor, örneğin yedinci kata çıkamıyorsun ya, o yedinci kata avukat çıkar. Avukata koridoru kapatmak, girilmeyecek alanlar yaratmak kabul edilemez. Bunlar aşılamayacak sorunlar değil.

Hukukbook: Baronun merkez ve komisyonlarını yeterli buluyor musunuz? Ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Başar Yaltı: Şimdi bakın, baronun merkez ve komisyonlarında çalışan arkadaşlarımızı ben töhmet altında bırakmak istemem ama baro tümüyle çalışmaz bir görüntü veriyor. Dolayısıyla orada belki de pırlanta gibi çok değerli arkadaşlarımız var, büyük çaba ve emek harcıyorlardır ama harcadıkları çaba ve emek görülmüyordur, yok olup gidiyordur, bunları ayrı tutalım. Ama baro bir bütün olarak çalışmıyorsa, oranın ne komisyonu çalışıyordur ne merkezi çalışıyordur. Zaten topyekûn ayağa kaldırmak gerekiyor baroyu! Baro bugün zihinsel ve fiziksel olarak yorgun ve etkisizdir.

Hukukbook: Sayın Yaltı, adaylık sürecinde vaat edip de baro yönetimine geldiğinizde mevzuat değişikliği gerektiren işler nelerdir? Hangi mevzuatın değiştirilmesine ihtiyaç var?

Başar Yaltı: öncelikle Avukatlık Kanunu değiştirilmelidir. Bu konuda aslında uzun yıllardan beri çalışma var, bir de dünyayı yeniden keşfediyormuş gibi davranmamak lazım. Ben, biliyorsunuz baro politikalarının içinde deneyimli birisiyim. İstanbul Barosu yönetiminde bulundum, onun öncesinde Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulunda bulundum, onun öncesinde İstanbul Barosunun merkez ve komisyonlarında çalıştım, yani 20 yıldan fazladır çalıştım, Türkiye Barolar Birliği yönetiminde bulundum, başkan yardımcılığı görevi yaptım, dolayısıyla her kademede bulunmuş birisiyim.

Bütün bunların dayanağı bizim Avukatlık Kanunumuzdur

Baroların ve avukatların sorunlarını biliyorum. Kimsenin yeniden bir şey keşfetmesine gerek yok, sorunlar biliniyor. Geriye kalan iradedir, tabii ki her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır, o ayrı tabii, bir tarzdır, ideolojik olarak da farklı bakabilirsiniz. Örneğin, biz bağlı çalışan diye tarif edilen veya İş Kanunu’na göre tarif edilen veya işçi olarak tanımlanan avukatlarla biraz daha fazla ilgilenebiliriz, bu bizim tercihimizdir ama bir başkası bunu görmezden gelir, diyebilir ki efendim avukatın işçisi mi olur. Hayır, bu tür ayrımlar dışında sorunlarımız çok bellidir. Sadece öncelik sıralamaları değişebilir. Bizim de öncelik sıralamamız var tabii ki… avukatların işsizliği, avukatların itibarı, avukatların saygınlığına bağlı olarak daha birçok başka konu.

Bütün bu sorunların kaynağı, dayanağı Avukatlık Kanunumuzdur. Avukatlık Kanunu’nda yapılması gerekenler değişiklikler var. Aslında avukatlık mesleği çağın gereklerine göre yeniden değerlendirilmesi, düzenlenmesi gereken bir meslektir, bunun farkına varılması gerekir, masaya yatırılıp tümden tartışılması gerekir. Avukatlık Kanunu hazırlık çalışmaları var, fakat siyasal iktidar bu konuda farklı şekilde davranıyor ve düşünüyor. Biz Barolar Birliğindeyken, bir oldubittiyle, bu kanun çıkacak dediler. Ben müdahale ettim, bakın iddialı konuşuyorum; ben müdahale ettim yönetim kurulunda, yoksa kanun geçecekti. Çünkü bizden de bir arkadaşımız o grubun, yani siyasal iktidarın oluşturduğu bir komisyonun içinde çalışıyordu. Yönetimde önümüze bir taslak geldi, değişiklik budur diye. Derhal müdahale ettik ve en sonunda da Barolar Birliği Yönetim Kurulu olarak on – on bir maddelik, bunlar bizim kırmızı çizgilerimizdir, diye bir bildiri yayınladık. Ve o değişiklik önerisi, orada kaldı. Yani Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak ciddi bir irade sergiledik.

Hukukbook: Avukatlık Kanunu belki kapsamlı bir konu, onun için belki bir süreç gerekiyor, toplumsal tartışma gerekiyor, bütün baroların katılımı gerekiyor, ama belki spesifik birkaç örnek vererek baronun katkısı ve baskısı ile yapılabilecek yasal değişikliklere ilişkin örnekler verebilirsiniz diye sormuştuk soruyu.

Başar Yaltı: Birincisi sınav konusu. Birisi de işçi statüsündeki avukatlarla ilgili yönetmeliği iptal etti Danıştay. Niye iptal etti, bu yönetmeliği? Efendim dedi, sizin kanununuzda bu konuda yönetmelik çıkartmaya yetkiniz yok. Gerekçe bu. Demek ki kanunun ilgili maddesine bir cümle eklenecek. Kanunumuzda İş Kanunu’na göre çalışma imkanı var, ama ilişkileri düzenleyebilmek için yönetmelik çıkartır, ibaresi yok. Oraya yönetmelikle düzenlenir, dendiği anda iş bitecek. Bu kadar basit bir yasa değişikliği gerekiyor. Avukatların iş alanının daraltılması konusu var. Mesela tapu kanununa bir madde eklenir, denir ki, tapudaki alım satım ve devir işlemleri avukat aracılığıyla yapılır, bitti. Daha neler bulunur, bizim projelerimizde bunlar var, bu yapılır. Yapılmalı.

Bazı davalar biliyorsunuz avukatsız zaten açılamıyor, şirketlerle ilgili bazı davalar, ama her dava için bu söylenebilir mi, biraz zor gözüküyor Türkiye’de. Çünkü yargı pahalı, bakın biz olaylara sadece avukatlar açısından bakmıyoruz, toplum açısından da bakıyoruz. Avukat Hareketini karakterize eden 3 tane temel özellik var; Bağımsız-Çağdaş-Toplumcu. Biz önceliklerimizde toplumcu olmayı da öne koymuş bir hareketiz, dolayısıyla toplumu ve kamu yararını önceleyen ve düşünen bir hareket olduğumuz için, sadece meslek şovenizmi ile hareket edip her şeyi avukata yontan bir anlayışla düşünmeyiz. Aynı zamanda toplumun hukuk güvenliğini, haklarını önceleyen bir anlayışla davranırız.

Hukukbook: Sizce İstanbul Barosu şeffaf mı? Kamuoyuna veya avukatlara karşı şeffaf mı?

Başar Yaltı: Bence saydam değil. Neden değil? Bizim iddialarımızdan birisi de bu, yönetime geldiğimiz zaman sadece katılımcılık değil, aynı zamanda saydam bir baro yönetimi de vadediyoruz. Saydamlık sadece, efendim gel, dinle veya gel incele, demek değildir. Hesaplarımı yayınlıyorum işte şu kadar zamanda bir demek değildir. Bunun ötesine geçen kavramlar var, aslında burada belki soru işareti olarak dile getirilmesi gereken bir konu da seçime katılan adayların denetleme kurullarını da kendi listelerinden göstermeleri. Kendi listenden gelen birisinin sizi denetliyor olması ne kadar doğru? Onu da tartışmak gerekir.

Bağımsız Denetçi Kuruluşlarına Baroyu Denetleteceğiz

Seçimlerden ikinci olan grubun denetleme kurulunu oluşturması da palyatif olacaktır. Denetlemeyi kapsamlı düşünmek gerekiyor, denetleme sadece mali denetleme olarak alınırsa siz oraya bağımsız denetçi kuruluşlarını getirmeniz gerekir. Gelir her sene veya üç ayda bir denetler. Bunu zaten denetleme kuruluna seçilen 3 avukat yapamaz. Bakın biz bunu yapacağız. Biz bağımsız denetçi kuruluşlarına baroyu denetleteceğiz. Bütün hesaplar açık olacak. Yönetimde saydamlık olacak. Bakın sadece mali yönden değil, yönetimde saydamlık! Ben en çok bunu önemsiyorum. Yönetimde saydamlık şu demek; yönetimin avukatlara açılması demektir, sadece 10 kişinin kendi keyfince karar almasının önüne geçilmesidir. Demin söylediğim o mekanizma aslında yönetimde saydamlığın bir örneğidir.

Saydamlık Önemli

Artı, biz diyoruz ki, yönetim kurulu toplantılarını internet üzerinden yayınlayacağız, açık toplantı yapıp yayınlayacağız. Ondan sonra, yönetimlere her meslektaşımız katılacak, ilk yarım saat, diyelim ki siz gelip Yönetim Kurulu Toplantısı’na katılmak istiyorsunuz katılacaksınız. Ama gerçekçi olalım, diyelim ki 400 kişi adını yazdırdı, öyle bir yönetim kurulu toplantısı olmaz, o kadar ilgi duyulur mu duyulmaz mı bilmiyorum, ama diyelim ki 10 kişi geldi, bu ilk yarım saatte yönetim kurulu toplantısına katılacak, dertlerini söyleyecek, sorunlar tespit edilecek, orada olacaklar. Sadece orada da değil, bizzat gelmesine gerek yok, çağın teknolojisi var, örnek verecek olursak Facetime’dan görüntülü olarak da katılabilecek, görüntülü olarak katılabilecek. Çünkü neden? Yönetim Kurulu Toplantılarının gündemi, saati, önceden yayınlanacak, bunu gerçekleştireceğiz. Veya bu tür katılımlı toplantılar özel olarak düzenlenecek, diyelim ayda bir yapılacak yönetim kurulu toplantıları tamamen buna dönük olabilecek. Yani bizim yapacağımız sadece elektronik anketler değil. Bunun dışında fiilen yüz yüze temas da yaşanacak. Bu ayrı bir şey. Bu birbirimizi ikna etmek açısından önemli.

Yönetimde saydamlık, mali işlerde saydamlık ve disiplin kurulu kararlarında saydamlık…  bu tür saydamlıkların gerçekleştirilmesi, baronun bütün iş ve işlemlerindeki saydamlığın gerçekleştirilmesi gerekir.

Hukukbook: Başkanlık seçimleri demokratik mi sizce?

Başar Yaltı: Demokratik değil, barolar baroların seçimleri kesinlikle demokratik değil. Çünkü başkanlık sistemine dayanıyor. Biz mevcut Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim modelini, tek adam modeli olarak görüp eleştiriyoruz. Dönüp aynada kendimize bakmıyoruz, bunun için sesi fazla çıkmıyor baroların, çünkü aynaya baktığın zaman bakıyorsun ki, eleştirdiğiniz Türkiye Cumhuriyeti modeli aynen barolarda uygulanıyor, olacak şey değil. Dikkat ederseniz, biraz önce hani baro yönetimine de eleştiri olarak sundum, Türkiye’de baroların ve Barolar Birliğinin şu anda Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine yeteri kadar tepki göstermemesinin nedeni, aynaya baktıkları zaman kendilerini görmeleridir. Bunun için biz baro yönetimini yasaya rağmen tam katılımlı bir hale getireceğiz. Muhalefete yer vereceğiz. Görüşlerine başvuracağız. Bunu yasaya rağmen yapacağız, bu yanlış anlayışı değiştireceğiz. Uygulanan yöntem yanlış bir anlayıştır, antidemokratik anlayıştır, tamamen diktatörlüğe yol açacak bir anlayıştır ve şeflik anlayışıdır.

Baroların Seçimleri Kesinlikle Demokratik Değil

Oligarşinin Tunç Kanunu barolarda da işliyor, bakın İstanbul Barosunda seçimi hep aynı grup kazanıyor, neden? O grubun kökeninde Atatürkçü, sosyal demokrat bir taban var değil mi? Tamam bu doğru, fakat o grubun nasıl işlediğine kimse bakmıyor, o grubun içişlerine baktığınız zaman, ben çünkü o grupta bulunmuş birisiyim, tamamen antidemokratik, tamamen şeflik sistemine, tek adam yönetimine dayanan bir model vardır. Dolayısıyla kendisi demokrat olmayan bir anlayışla seçilenler demokrasiyi ve saydamlığı, yönetimde açıklığı, katılımcılığı uygulayamıyorlar. Kendi geldiği anlayış öyle çünkü. Birisi sizi işaret ediyor, siz baro başkanı oluyorsunuz. Veya o çekilip gidiyor, benim ardılım budur diyor. Baro yönetiminin kendisi, yasal olarak demokratik değil. Burada tabi şöyle bir tartışma var biliyorsunuz, acaba yönetimde nispi temsil kullanılsın mı veya olsun mu olmasın mı?

Bu sorunu şu anda İstanbul Barosu özelinde konuşuyoruz oysa Avukatlık Kanunu bütün barolar için geçerli. Her baro aynı ama küçük barolarda çarşaf liste uygulandığı için, küçük barolarda 50 kişilik, 100 kişilik, 300 kişilik, 500 kişilik neyse, oralarda çarşaf liste uygulandığı için, demokratik oluyor bir bakıma. O barolardaki uygulamalara demokratik diyebilirsin ama bizde gruplar giriyor seçime, Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük barolarda gruplar giriyor seçime ve bir liste kazandığı zaman bütün delegelikleri kazanmış oluyorsun, yönetimi kazanmış oluyorsun.

Burada tartışma şu; yönetime ve delegeliklere oransal olarak, yani herkes aldığı oy oranında katılsın mı katılmasın mı? Ben Barolar Birliği delegeliğinde kesinlikle oransal bir tercihin yapılmasından yanayım, bu her yerde böyle olursa demokratikliği Barolar Birliği açısından geçerli kılabiliriz. İkincisi; baro başkanlarını her şeyin amiri durumuna getiren geleneğe de son verilmeli. O nereden kaynaklanıyor, bu tür gruplaşmalar olduğu zaman sizi seçen baro başkanının delegesi olarak siz de onu seçiyorsunuz. Bu, siyasi partilerde biliyorsunuz eleştirdiğimiz bir durumdur ama barolarda da vardır.

Bu nedenle baro yönetim modelinin demokratikleştirilmesi düşünülmelidir. Ama siyasi iktidar zaman zaman demokratiklik adı altında bize bazı dayatmalarda bulunuyor, hatta kanun değişiklikleri yapıldı bu konuda. Bunun demokrasiyle ilgisinin olmadığını hatırlatırım. Örneğin, Anayasa Mahkemesine baro başkanlarının kullandığı oyla üye seçiliyor, biliyorsunuz. Baro başkanları toplanıyor, 79 Baro Başkanı toplanıyor Anayasa Mahkemesine üye gösteriyor. Burada, 41.000 üyeli İstanbul Barosu Başkanının oyu ile 100 üyeli Tunceli ya da Kilis Barosunun oyu eşit kabul ediliyor. Olacak şey değil.

Biliyorsunuz Kilis Barosu son kurulan barodur. Kanuna göre 30 avukatı olan ilde baro kurulabiliyor. Henüz 30 avukat olmayan iki ilimiz var, en son Kilis’te baro kurulmuştu, Bakın, 50 üyesi olan bir baro, Barolar Birliğine iki delege gönderiyor, bir de başkanla birlikte 3 oluyor. Sayı 300 olana kadar, 300 üyeli bir baro olana kadar Barolar Birliğinde 3 oyla temsil ediliyor. Fakat 41.000 üyesi olan İstanbul Barosu Başkanının oyu Tunceli Barosu, Gümüşhane, Bayburt Barosu gibi baroların başkanının oyuyla aynı, eşit düzeyde. Bu da antidemokratik, ama siyasal iktidar bunu demokratikmiş gibi gösteriyor. Çünkü üye sayısı az barolar ve bu baroların başkanları genellikle muhafazakâr nitelikte olduğu için kullanacakları oyun da o yönde olduğunu değerlendirerek, büyük baro başkanları aleyhine veya avukatlar aleyhine bir durum gerçekleşiyor. Dolayısıyla sadece demin söylediğiniz o yönetim modeli olarak değil, bütün boyutlarıyla konunun ele alınması gerekir.

Hukukbook: Baro başkaları hangi nitelikler eve gerekliliklere sahip olması lazım? 

Başar Yaltı: Baro Başkanı bir kere, bizim İstanbul Barosu Başkanı için söyleyeyim, bir birikim, bir deneyim ve öngörüye sahip olmalı. Türkiye vizyonu olmalı, Türkiye siyasetini takip eden birisi olmalı, akademik çevrelerle ilişki kurabilen, akademik dili anlayan, konuşan birisi olmalı, teoriyi ve pratiği üzerinde birleştirebilmelidir. Saygınlığını makamından almamalıdır. O makama yakışan o makamı dolduracak bir ağırlığı kişiliğinde bulunmalıdır. Bu hissedilir.

Hukukbook: Baronun basılı yayınlarını ve network ağını yeterli buluyor musunuz? Baro sosyal medyayı yeterli kullanıyor mu baro?

Başar Yaltı: Ben basılı yayınlarını takip ediyorum, uzun yıllardan beri dergiyi biliyorum. Derginin belli bir düzeyi var ama son yıllarda dar bir alana, dar bir kulvara hapsedilmiş gibi görüyorum, gelişmedi, yayınlanan makalelerin kalitesi düşmeye başladı, bu bakımdan yayın kalitesi de gittikçe düştüğünden bütün bunlara el atılması gerektiğini düşünüyorum.

Hukukbook: Son 20 yılda barolar ya da İstanbul Barosu özelinde hangi politikalar uygulansaydı avukatların mesleki pozisyonları daha güçlü olurdu? Ne yapılabilirdi?

Başar Yaltı: Barolarla Türkiye’nin siyasal iktidarları arasında bir çelişki olduğunu biliyoruz. Neden? Çünkü barolar genellikte üyelerinin çoğunluğu moderniteden yana, sol, sosyal demokrat, Atatürkçü kimlikten kadrolar olması dolayısıyla, Türkiye’nin siyasal iktidarlarıyla ters bir yapıya sahip, durum böyle. Türkiye’yi muhafazakâr siyasal iktidarlar yönetiyor. Hatta bunu 20 yıl yerine 1980’den itibaren değerlendirmek gerekir.

Türkiye’de bir ara koalisyonlar demokratikleşme esintileri gerçekleşti, mevcut 82 Anayasası çok büyük oranda değişikliğe uğradı, Avrupa Birliğine katılım sürecinde o dönemin iktidarları demokratikleşmek için anayasanın çoğu maddesini değiştirmişlerdi, hatta adil yargılanma hakkı o zaman anayasaya girdi, uluslararası sözleşmelerin, insan hakları konusunda uluslararası sözleşmelerin iç hukuk metni olarak ele alınması veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yetkisinin tanınması gibi bütün bu değişiklikler o dönemde geldi. İşte o zaman, Avukatlık Kanunu’nda da değişiklik oldu, 2001 yılında, insan haklarını savunmak, korumak gibi, hukukun üstünlüğünü savunmak ve korumak gibi hükümler de girdi yasaya.

Mesela sınav konusu o zaman çözülebilirdi. Bir ihmaldir veya daha başka bugün yaşadığımız, ileri sürdüğümüz sorunlar o zaman da çözülebilirdi, bunu bir ihmal olarak görüyorum. Çünkü o zamanki anlayış, o demokratik anlayış, hukukun üstünlüğüne değer veren anlayış siyasal iktidarlar tarafından kabul edilen bir anlayıştı. Avrupa Birliği gündemdeydi. Demek ki o zamanki yönetimler bu vizyonu üretememişlerdir. Geriye dönüp baktığımızda niye şu baro başkanı idolümüzdür, diyemiyoruz. Bunun gerekçesi bu vizyonsuzluktur.

Hukukbook: Kurumsal olarak yargının en önde gelen problemleri nelerdir?

Başar Yaltı: Tarafsızlık ve bağımsızlık! Kalite sorunu. Bunlar önemli yargı sorunları, Bilirkişi sorunu. Adil yargılanma sorunu. Kurumsal olarak baktığım zaman en önemli sorun yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı sorunudur.  Bir de Hakimler Savcılar Kurulunun varlığı temel bir sorundur. Çözüm, ülkenin demokratikleşmesidir, hukuk devleti inancının ve kültürünün toplumda yerleşmesidir. Siyasal iktidarların buna inanmasıdır. Türkiye’de hukuk devleti ve hukuki sorumluluk anlayışı çözülmeden ve yerleşmeden Türkiye de hiçbir sorununu çözemez.

Hukukbook: Avukat sayısı çok mu yoksa sayı normal mi?

Başar Yaltı: Bir yönüyle avukat sayısı Türkiye’de çok gözüküyor ama Avrupa’daki diğer ülkelerle kıyasladığınız zaman, nüfus başına düşen avukat sayısı olarak kıyasladığınız zaman çok olmadığı gözüküyor. Burada sorun şu oluyor o zaman, ekonomik pastanın nasıl dağıtıldığına bakmak gerekiyor. Hukuka olan inanç, hukuk ve hak arama kültürü ve dolayısıyla halkın işlemlerini avukatlar aracılığıyla yürütüp yürütmeyeceği konusu gündeme geliyor. Böyle bakıldığı zaman Türk toplumunun az gelişmiş yapısı, sosyolojisi ve kültürü dikkate alındığında, hukukla, hukukçuyla iş yapma alışkanlığı maalesef yok, dolayısıyla da işsizlik çarpıcı şekilde öne çıkıyor.

Yabancı hukuk bürolarının Türkiye’de faaliyet göstermelerine kesinlikle karşıyız

Tabi bu arada bir başka konu hemen gündeme geliyor; kapitalist sistem, neo liberal sistem tekelleşmeyi yaratır biliyorsunuz. Maalesef meslekte de yozlaşmaya neden olan bu sonucu yaşadık, içinde bulunduğumuz sistem nedeniyle pasta bazen büyük hukuk bürolarına dağıldığı gibi bir de yabancı hukuk büroları Türkiye’ye gelmeye başladı. Yabancı hukuk bürolarının Türkiye’de Avukatlık Kanunu’nu dolanarak iş yapmalarının da önüne geçilmesi gerekiyor, biz bunun da farkındayız.

Yabancı hukuk bürolarının Türkiye’de faaliyet göstermelerine kesinlikle karşıyız, kendi hukuk bürolarımız olmalı, ama dediğim gibi, hukuk bürolarındaki avukatlara dağıtılan pastanın da dengeli şekilde Türkiye’nin gelir dağılımına benzer şekilde olmamasını sağlayacak önlemlerin alınması gerekiyor.

Hukukbook: Avukatlık sınavı gerekli midir?

Başar Yaltı: Gereklidir. Ben sadece sayı olarak düşünmüyorum, nitelik olarak düşünüyorum. Türkiye’de hukuk eğitimi son derece etkisiz ve olumsuz koşullarda yapılmaktadır. Hukuk fakültesi sayısından başlayarak bu sorun hemen göze batar niteliktedir. Siyasal iktidar, yüksekokul mezunu sayısını arttırmak için her üniversiteye bir hukuk fakültesi açma gibi bir eğilim içindedir. Türkiye’de lise açılır gibi üniversite açılmıştır, Türkiye’de uluslararası ölçekte ilk 500’ün içine giren üniversitemiz galiba ya bir ya da iki tanedir. Bu bizim ayıbımızdır.

Bu sene hukuk fakültelerine giren öğrencilerin, tablosu vahimdir, kırk matematik sorusundan 4 soruyu yapan, 40 Türkçe sorusundan 12 soruyu yapan, daha da sadeleştirerek söyleyelim, matematikten 10 üzerinden 1 alan, Türkçeden 10 üzerinden 2,5 alan bir öğrenci hukuk fakültesine girmiştir. Rasyonel düşünmeyi beceremeyen, mantığı oturtamayan, Türkçeyi konuşup anlayamayan kişinin hukukçu olması, hukuki yorum yapması, mantık kullanması mümkün değildir. Şimdi buralardan mezun olacak arkadaşlarımız zorlanacaklar, hadi hukuk fakültesine girdiler diyelim, hukuk fakültesinde verilen eğitimin niteliği yüksek olsa belki sorun aşılabilir ama bir de oradaki kalitesiz eğitimi bildiğimiz için buradan çıkan hukukçuların avukatlık yapması, bu avukatın da hak arama peşinde olan vatandaşın hakkını savunması mümkün değildir, diye düşünüyorum. Bu nedenle meslekte yozlaşma yaşanmaya başladı bile!

Kendi hatası nedeniyle hastasını öldüren bir hekim gibi düşünün; durum fecidir, o nedenle sınav bir bakıma belki önleyici bir görev yapabilir. Ayrıca ciddiyet katar mesleğe. Bunu savunacağız.

Hukukbook: Baronun düzenlemiş olduğu etkinlik toplantı protesto eylemi gibi işlerde avukatların yüksek katılımı sağlamak için neler yapacaksınız?

Başar Yaltı: Biraz önce söyledim, önce baroyla avukat arasındaki yabancılaşmanın kaldırılması gerekiyor, temel sorunumuz budur. Temel sorun, baroyla avukat arasındaki yabancılaşmanın ortadan kaldırılması sorunudur. Bu sorunun araştırılması gerekir, bakın biz bu tespiti yapıyoruz ama bu sorunu ortaya çıkartan nedenler nedir? Araştırılması gerekir, bizim barolar inşaat yapmaktan, bilimsel araştırma yapmaya fırsat bulamıyorlar.

Böyle bir temel sorun sadece İstanbul Barosunda değil, bütün barolarda var. Bakın baroların genel kurulları iki senede bir yapılıyor değil mi? Güya önemli değil mi? Ama Barolar genel kurullarına katılacak avukat bulamıyorlar, yani avukatlar iki senede bir bile kalkıp genel kurula gideyim demiyor. Katılmıyor, bu derecede baroya yabancılaşmış. Şimdi bunun sosyolojik, psikolojik, kültürel birçok nedeni vardır, bu konuda araştırma yapılması gerekiyor ama bizim baroların hiçbirisinde, Barolar Birliğinde bu konuda araştırma yapan yok, akademik çalışma yapan yok, akademik çalışmalara destek veren yok.

Ben Barolar Birliği başkan yardımcısı olarak adil yargılanma hakkı konusunda bir doktora tezi yazıyordum, bir araştırma yapıyordum; beni engelledi Barolar Birliği. Çünkü bir mesaj atmam gerekiyordu avukatlara, bir defa mesaj attım, ikinci mesajı attırmadılar bana, üstelik kendi paramla yapıyordum bunu. Aslında beni desteklemesi gerekiyordu. Yaptığım ankete belki 3250 avukat katıldı, belki 5000 avukat katılacaktı, verilerin sağlamlığı açısında 1 500 kişi bile yetiyor ama, ne kadar çok avukat katılırsa o kadar iyi olacaktı. Böyle bilimsel bir çalışmaya bile destek verilmedi. Bunun için baroların yabancılaşma konusunda ciddi araştırmalar yapması gerekiyor, biz gelirsek yapacağız. Akademiyle bu anlamda iş birliği yapacağız, bu yabancılaşma kaldırılıp avukatla baro arasındaki bağlantı kurulursa, bu bağa bağlı olarak çok şey değişecektir.

İlgisizliğin de ortadan kaldırılması lazım. Bakın İstanbul Barosunda genel kurula gidiyoruz, 1 hafta kalmış, seçimlere kulak kabartma yeni yeni başladı. Ben Barolar Birliği yönetimindeyken birçok baronun genel kuruluna katıldım, çoğunluk sağlanamadığını gördüm. Küçük barolar bunlar, telefonla avukat toplamaya çalışıyorlardı çoğunluk sağlansın diye. Yasal zorunluluk yerine gelsin diye. Toplantılar 2 saatte bitiyordu. Örneğin Kırklareli Barosu Genel Kurulu 2 saat sürdü.

Hukukbook: Kentsel dönüşüm, kadın hakları, doğa hakları gibi toplumsal cinsiyet eşitliği gibi konularda baroların bir sorumluluğu olduğuna inanıyor musunuz?

Başar Yaltı: İnanıyoruz, bu sorunların çözümünde baronun bir görev ve sorumluluğu kesinlikle vardır. Bunu programımıza da aldık. Baro, demokratik kitle örgütüdür, öncü olmalıdır, diğer meslek örgütlerine öncülük etmelidir, bu gibi sosyal konularda öncülük üstlenmeli bizzat. Çünkü hukuk hayatın kendisidir hem bireysel hayat hem de toplumsal hayat bakımından; çevre sorunları, kadın sorunu, kadına şiddet. Bugünkü baro yönetimi de bunu kadın hakları konusunda yapıyor. Biz bu tür sorumluluklara kesinlikle inanıyoruz ve programımızda da var, bu konuda öncülük edeceğiz. Daha aktif olacağız.

Hukukbook: Avukatların yaşadığı yargısal sorunlarda baronun görevi ve sorumluluğu nedir?

Başar Yaltı: Baro avukata sahip çıkacak! İki kere iki dört! Ama bizim asıl savunduğumuz konu şu; biz sadece karakola düşmüş, o son noktaya gelmiş avukatı gidip oradan çıkartmak peşinde olmayacağız. Biz, avukat oraya düşmez, düşürülemez, diyoruz.  Hiç kimse buna cesaret etmemelidir, diyoruz. Geçenlerde yaşadığımız olay mesela. Sırf savunma hakkını kullandığı veya itiraz ettiği için hâkim bir avukat hakkında tutanak tutuyor ve ertesi gün de avukat tutuklanıyor. Böyle bir şeyi hâkim aklından bile geçiremez, geçirmemesi lazım. Önemli olan bu. Ama bu nereden kaynaklanıyor, çünkü sizin itibarınız kalmamış. Meslek sıradanlaşmış. Baronun itibarı yok, gücü yok. Türk toplumunda da siyasette de, siyasal iktidarın kafasında da hukuk yok hukuk! Böyle olunca avukat yok sayılıyor.

Hukukbook: İstanbul barosunun doğrudan müdahil olarak katkı sunması gerekip son iki yıllık yönetimde müdahale etmediği hangi olayları sayabilirsiniz?

Başar Yaltı: Cumhuriyet değişti, 1923 Cumhuriyeti değişti, bu konuda hiçbir şey yapmadı, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı yok edildi hiçbir şey yapmadı, mesleğin itibarı yok edildi, gücünü gösteremedi. Dişini gösteremedi, hadi öyle söyleyeyim. Avukatların davalarına katılmadı, en önemlisi o. Katılmak demek duruşmada bulunmak demek değil. Daha ne olsun? Avukatların tutuklanmasına gerektiği gibi müdahil olmadı. Bir yıl boyunca iddianamesi yazılmadan bekleyen 15 avukat içeride. Serbest bırakıldı, ertesi gün tekrar tutuklandı, bundan daha feci bir şey olabilir mi? Bu neye işaret ediyor? Hem avukatlığın itibarının hem yargı sisteminin ne kadar kötü durumda olduğunu gösteriyor. Ama baronun dikkate alınacak gücü yok, baro orada doğrudan müdahale etmeliydi.

Hukukbook: Avukatların yaşadığı mali sorunlar hakkında çalışmalarınız var mı? Bu konuda projeleriniz nelerdir? 

Başar Yaltı: Tabi mali sorun derken avukatların gelir sorunu, para kazanma sorunundan herhalde söz ediyorsunuz. Vergi sorunları dile getiriliyor, yeni iş imkanları sorunu önemli.  Avukatların büyük çoğunluğunu Türkiye’de genç avukatlar oluşturuyor. Genç avukat sayısı çok fazla. Çünkü bu son dönemde hukuk fakülteleri sayısı artınca, her yıl on-on beş bin arası hukuk mezunu ortaya çıkmaya başladı. Bunların çoğu da hâkim, savcı, kaymakam olamadığı için sınavsız tek meslek avukatlık olduğu için buraya geldiler bir meslek sahibi olmak üzere.

Ama avukatlıkta da birdenbire bu yığılma olunca iş bulma sorunu ortaya çıktı. Dolayısıyla işsizlik nedeniyle avukatlar bir başka avukatın yanında çok düşük maaşla, çok kötü koşullar altında çalışmaya başladılar. Kapitalist sistem yani mevcut neoliberal sistem plansızdır. Plan yapmaz. Plansız olduğu için sonucunu öngörmez. Sonucuna katlanmaya seni mecbur eden bir sistemdir, kapitalizm. Şimdi de hukuk fakültelerinin mezunları yaşanan sorunlara katlanmak zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla da insanlık dışı sonuçlar ortaya çıkıyor. Meslekte işçileşmenin nedeni düzenin yarattığı bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.

İşçi olmak kötü mü? Onursuz bir şey mi? Elbette değil, ama işçiliğin avukatlıkla bağdaşıp bağdaşmadığını veya bununla uyumunun nasıl olması gerektiği sorunumuz var. Çünkü avukatlık bağımsızlıktır ve bağımsızlık gerektiren bir meslektir. İşçi olunca teknisyenleşebiliyorsun, o zaman senin önüne patron ne koyarsa onu çözmek veya yapmak durumunda kalıyorsun, hukukçu niteliğin ortadan kalkabiliyor. Daha birçok boyutu var sorunun ama özetliyorum.

Asıl yapılması gereken, avukatları ya ortaklaştırmak ki bizim çıkarttığınız yönetmeliğin temel amacı tamam, koşulları düzeltmek falandı ama avukatları bir arada çalışmaya zorlamaktı. Ama maalesef bizim toplumda ortaklık kültürü de gelişmediğinden insanların birbirine olan güveni gelişmediğinden ortaklık kurma gerçekleşemiyor. Bizde birbirine güvenen insan oranı çok düşüktür. Oysa batıda bu oran çok yüksektir. İnsanın sözüne güvenme oranı Türkiye’de çok düşüktür, kimse kimseye güvenmez, ama batıda gelişmiş kültürlerin olduğu, gelişmiş toplumlarda bu oran çok yüksektir. Onun için bizde ortaklık yapılamıyor. Dolayısıyla birisi birisinin yanında çalışmayı tercih ediyor böyle olunca da sömürü diye bir kavram ortaya çıkıyor, emek sömürüsü ortaya çıkıyor.

Emek sömürüsünün ortadan kaldırılması için iş alanlarının genişletilmesi, avukatların bağımsız çalışma ortamlarının artırılması gerekiyor. Bizim bunun üstünde çalışmalarımız ve etkili çözüm projelerimiz var.

Hukukbook: Tavsiye edilen asgari ücret tarifesine uyumun sağlanması için çalışmalarınız, planlamanız var mı?

Başar Yaltı: Asgari ücret tarifesi, Barolar Birliğinin yetkisinde biliyorsunuz, her yıl barolardan gelen öneriler de dikkate alınarak Barolar Birliği Yönetim Kurulu tespit ediyor, ben de dört yıl boyunca bunların içinde bulundum. Asgari ücret şartı aslında Türkiye koşullarına göre bazıları için çok iyi, bazıları için çok kötü denilebilecek bir durumda. Çünkü asgari ücretin bile altında dava alıp iş yapan avukatlar olduğunu duyuyoruz. Bazıları tarifedeki ücretleri çok düşük buluyor. Liberal sistemde yani kapitalist sistemde bunun denetlenmesi mümkün olmuyor, ancak vergilendirme yoluyla denetlenebilir, avukat ücretini asgari ücretin altına düşürdü mü, düşürmedi mi? bu makbuz kesildi mi kesilmedi mi şeklinde.

Hukukbook: Avukatlık Sözleşmelerinin baroya ibraz edilmesini şart koşma gibi düşünceleriniz var mı?

Başar Yaltı: Bizim bu konuda başka projelerimiz var. Bunu sadece asgari ücret olarak düşünmeyin, demin söyledim asgari ücretin dava şartı olması bu şekle dönüştürülmesiyle bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Belki ücretlerin bir havuzda toplanması, baroya belli bir kısmının yatırılması, oradan zor durumdaki avukatlara pay ayrılması gibi şeyler de düşünülebilir.

Hukukbook: Barodaki ve adliyedeki stajı yeterli görüyor musunuz?

Başar Yaltı: Görmüyoruz. Bu konuya ilişkin ciddi projelerimiz var. Sadece staj değil, meslek içi eğitim de çok önemli. Hukuk çok hızlı değişen dönüşen bir alan haline geldi.

Hukukbook: Hukuk fakültelerindeki kaliteyi artırmak için baronun rolü ne olmalıdır?

Başar Yaltı: Barolar Birliğinin hazırladığı bir proje var, o proje geliştirilebilir. O çok kapsamlı bir projedir, o biraz daha geliştirilebilir. Kalite ve standardı ölçme sistemi geliştirilebilir. Bir hukuk fakültesinde ne olması gerekir? Kütüphane, kitap sayısı, mekân, ortam, akademik kadro gibi kriterler…

Hukukbook: Barolar güncelleme eğitimleri vermeli mi ya da zorunlu hale getirilmeli mi bu eğitimler? 

Başar Yaltı: Biz avukatlıkta uzmanlaşmayı tartışıyoruz. Bizim grupta bunu tartışıyoruz. Ben uzmanlaşmanın artık bu çağda şart olduğunu düşünüyorum. En azından belli konularda… bilgi o kadar çoğaldı ki çağımızda, bilginin tümünü tek bir kişinin kendi üzerinde toplaması mümkün değil, uzmanlaşma bu anlamda hayatın dayattığı bir şey. Uzmanlaşmak gerekiyor, ama uzmanlaşmak teknisyenleşmeyi getirmemeli, en önemli nokta bu. Uzmanlaşmadan yanayım ama teknisyenleşmeden yana değilim, bu ikisinin bağdaştırılarak çözüm üretilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Hukukbook: Baronun Uluslararası Kuruluşlarla ilişkileri yeterli mi?

Başar Yaltı: Uluslararası kuruluşlarla ilişkiler kesinlikle yeterli değil.

Hukukbook: Stajyer avukatların sorunları hakkında neler düşünüyorsunuz?

Başar Yaltı: Bence stajyer avukatların sigortaları da yatırılmalı, maaş da almalılar, ücret de ödenmeli. Bence şu andaki durum anayasal bir hakkın ihlalidir. Yönetime gelince bunu çözmek için elimizden geleni yapacağız.

Hukukbook: Arabuluculuk müessesesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Başar Yaltı: Bizim grubumuz içerisinde de arabulucu arkadaşlarımız var, meslektaşlarımız var, ama ben arabuluculuğu bir çözüm olarak görmüyorum. Yargının özelleşmesi ile özdeş görüyorum, çünkü uygulanmıyor. Bunun sadece avukatlara tanınmış olması da bir avantaj değil. Yargının temel görevi adalet üretmektir. Yargı adalet üretmiyorsa zaten benim için yok hükmündedir. Arabuluculuk veya hakemlik rolü üstlenmek küçük sorunlarda olabilir, zaten toplumsal alışkanlıklarımız içinde bunlar vardır. Çeşitli topluluklarda önce barış olsun, mahkemeye gitmeden önce oturup konuşup anlaşalım şeklinde düşünceler var ve olabilir. Arabuluculuk buna hizmet ediyor, doğru, ama amaç bu olmuyor. Mesela iş davalarında güçlüyle güçsüzü bir araya ille de zorunlu olarak getirmek olmaz. İşlemiyor zaten veya kimin lehine işliyor? İşverenin! Hani burada Cicero’nun bir sözü vardır ya; “Adalet örümcek ağına benzer, güçlüler delip geçer, zayıflar takılıp kalır”, bu duruma düşürmemek lazım. Devletin temel fonksiyonu adalet dağıtmaktır, bunu yargının fonksiyonu olarak söylüyorum, devlet bunu yapamamışsa işlevsiz kalmıştır.

Hukukbook: Avukatlar etik kurallara ve reklam yönetmeliğine uygun davranıyorlar mı? 

Başar Yaltı: Maalesef uymuyorlar. Bunu denetlemek pek mümkün olmuyor. Bu düzeltilebilir, biz zaten meslek kurallarının tümden gözden geçirilmesini değerlendiriyoruz. Sadece bu konu değil. Ama reklam yasağının çok katı nitelikli ile niteliksiz olanı eşitleyen bir şekilde uygulanmasına da karşıyız.

Hukukbook: Adliyelerin etrafını sarmış olan arzuhalciler hakkında neler söylersiniz? 

Başar Yaltı: Bu soruyu cevaplamaya bile gerek görmüyorum. Bunları kabul etmek mümkün değil.

Hukukbook: Sayın Yaltı, Avukat Hareketi nasıl kuruldu, kimler kurdu? Hareket, başkan adayını nasıl belirledi? Demokratik bir işleyişiniz mevcut mu? 

Başar Yaltı: Biz tabii yeni bir grubuz, biz demokrasiye inanmadan demokrasiyi savunmuyoruz. Bir kere temel felsefe bu! Yoksa ben neden istifa ettim, ayrıldım Önce İlke grubundan? Demokrasi nedeni ile, iç işleyişinde demokrasi olmaması nedeniyle. Demokratik yapısı olmayan gruplar kendilerini yenileyemezler. Kendilerini tekrar ederler. Hayattan koparlar. Kendi içimizde demokrasiyi uygulamamız şart. Olmazsa olmazımız bu. Biz bugüne kadar  bir çekirdek kadro olarak çalıştık, bütün kararlarımızı oy birliği ile, tekrar ediyorum dikkat etin, oy birliği ile aldık kararlarımızı. Bundan sonra, kendimizi açıkladıktan sonra yeni katılımlar aldık, her katılanı görüşlerimize ve kararlarımıza ortak ettik. Benim hareketin sözcülüğüne getirilmem de başkan adaylığım da oy birliği ile olmuştur. Avukat hareketinde kaç kişi varsa hepsinin oy birliği ile! Dolayısıyla grubumuz demokratik bir gruptur.

Hukukbook: Hukuk Ansiklopedisi okurları için vermiş olduğunuz bu röportaj için teşekkür ediyoruz.

Başar Yaltı: Ben de teşekkür ederim.

Salgınlara Yönelik Türk Tabipleri Birliği Etik Kurulu Görüşü

0

Salgınlara Yönelik Türk Tabipleri Birliği Etik Kurulu Görüşü

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Etik Kurulu, salgın yönetimi, salgında kişisel bilgilerin gizliliği, sağlık kurumlarının yöneticilerinin yükümlülükleri, uluslararası işbirliği, salgında medyanın rolü ve salgında hizmet sunumu yükümlülüklerine yönelik Salgınlara Yönelik Türk Tabipleri Birliği Etik Kurulu Görüşü’nü 2020 yılı nisan ayında açıklamıştır.

Salgınlara Yönelik Türk Tabipleri Birliği Etik Kurulu Görüşü

GİRİŞ

Bulaşıcı hastalıklar ve salgınlar insanlık tarihi boyunca insanların kitlesel olarak hastalanmasına ve ölümüne yol açmıştır. Bulaşıcı hastalıklarla mücadelede koruyucu sağlık hizmetleri yaşamsal bir öneme sahiptir. İnsanın doğaya müdahalesi, doğal yaşamın, ekolojik dengenin, ekosistemlerin bozulmasına, eşitsizliklerin derinleşmesine yol açarak giderek daha büyük yıkımlara ve salgınlara neden olmaktadır. Bunun son örneği, yaşanmakta olan ve pandemi olarak tanımlanan COVID-19 salgınıdır.

Küresel salgınlar gündelik yaşam alışkanlıklarından toplumların siyasi, ekonomik ve kültürel yapılarına uzanan köklü değişikliklere neden olmaktadır. Bu değişiklikler en çok toplumun dezavantajlı kesimlerini olumsuz etkilemektedir. Bunun önlenmesinin halktan yana, demokratik, bilimsel müdahaleler ile olanaklı olabileceği açıktır.

1.SALGIN YÖNETİMİ

Bulaşıcı hastalıklar sağlık kavramının içerdiği sosyal belirleyiciler nedeniyle ortaya çıkış süreçleri yanında başkaları için oluşturdukları riskler açısından da diğer hastalıklardan farklılık gösterir. Salgın ile etkin bir mücadele; bireysel ve toplumsal düzeyde alınacak önlemlerle korunma, yaygın bir biçimde tarama testinin uygulanmasıyla aktif vaka saptama çalışmaları, kuşkulu vakaların kesin tanısı ve tedavisi, temaslıların araştırılması, izolasyonu/karantina altına alınmaları adımlarını kapsar. Tanımlanan bu bütünlüklü süreç halk sağlığı yaklaşımıyla ve epidemiyoloji biliminin rehberliğinde farklı uzmanlık alanlarının birikimine ve işbirliğine dayalı bir bakış açısını ve uygulamayı gerektirir. Salgın yönetiminde zamana karşı bir yarış söz konusudur; bu nedenle kararların zaman geçirmeden alınması, önlemlerin ayrımsız uygulanması gerekir.

Salgınlarda toplumla tıbbın tüm bileşenleri arasındaki ilişkinin temel dayanağı olan güven ilişkisinin korunması ve güçlendirilmesi çok fazla önem kazanmaktadır. Güven ilişkisinin kurulabilmesi için başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere hükümetin sorumluluğu açıktır. Sağlık Bakanlığının kamuoyunu salgın hastalığın gerçek boyutu, bulaşma yolları, tanısı, tedavisi, korunma yöntemleri hakkında doğru ve zamanında bilgilendirmesi yaşamsal önem taşımaktadır. Hastaların mahremiyeti korunarak salgının kişi, yer ve zaman özelliklerine göre dağılımı konusunda kamuoyu güncel bilgilerle aydınlatılmalıdır. Yetkililer okullar, fabrikalar, yetiştirme yurtları, cezaevleri, kışlalar gibi toplu bulunulan yerlerde barınan kişilere durum hakkında bilgi vermeli ve alınması gereken koruyucu önlemleri gerekçeleri ile birlikte muhatapları ile paylaşmalıdır.

Salgın yönetimi panik ortamı yaratmadan ama olayın ciddiyetini doğru bilgilendirmeyle aktarmayı gerektirir. Vakaların saptanması ve salgının gerçek boyutunun ortaya konması önemlidir. Tanı sürecinde kullanılan testler ve yöntemlerin uygulanmasında bilimsel ve öngörülebilir ölçütler geliştirilmeli, ayrımcılık yapılmaksızın herkese eşit bir biçimde uygulanmalıdır.

Salgınların önlenebilmesi, salgın sürecinde sosyal düzenin korunabilmesi, bireyin topluma olan güveninin güçlendirilmesi ve sürdürülmesi toplumsal katılımın sağlanması ile olanaklıdır. Bu bağlamda karar vericilerin kapsayıcı olmaları, alternatif yaklaşımları göz ardı etmeden ve kararlarını bu yaklaşımlara da dayanarak gözden geçirmeye hazır olmaları önemlidir. Halk sağlığı etiğinin temel ilkesi olarak toplumu ilgilendiren sorunların çözümünün, dayanışma ve bilimsel yönteme dayanan bilgiyle olduğu unutulmamalıdır.

Salgın hastalıklar olağan sağlık önlemlerinin kamu sağlığını güvence altına almak için yeterli olmadığı dönemlerdir.

Salgınla mücadelede hasta veya sağlıklı olduğuna bakılmaksızın bireylerin özerkliğinin, özgürlüğünün, tanı ve tedavi seçeneklerinin sınırlandırılması söz konusu olabilmektedir. Bu sınırlandırmanın insan onurunu zedelemeyecek, hasta bireylerin ötekileştirilmesine, damgalanmasına neden olmayacak şekilde gerçekleştirilmesi gerekir.  Kısıtlamaların gerekçeleri ortaya konmalı, finansal ve sosyal sonuçları göz önüne alınarak karar verilmelidir. Kısıtlamalarda insani koşulların sağlanması, kısıtlamaların adil uygulanması, toplumsal katılım için iletişim ve şeffaflık sağlanması gereklidir. Bütün önlemler bilimsel değerlendirmeler doğrultusunda alınmalıdır. Bu önlemlerin uygulanması kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin ölçüsüz kısıtlanması anlamına gelmemelidir. Salgın durumlarında devletin insan hakları konusundaki yükümlülüklerinin kural olarak değişmediği, sadece hastalığın önlenmesi için gerekli bazı önlemlerin insan hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılmasına yol açtığı bilinmelidir. Bu nedenle salgının önlenmesiyle ilgisi olmayan yaptırımların salgın bahane edilerek alınması hiçbir şekilde kabul edilemez. Alınan bütün kısıtlayıcı önlemlerin hukuki bir temeli olmalı, gerekli, orantılı, insan onuruna saygılı ve zaman kısıtlamalı olmalıdır.

Evde kalma gibi kişilerin özgürlüklerinin sınırlandırıldığı durumlarda, evde kalanların tıbbi, ekonomik ve sosyal gereksinimleri için kamusal kaynaklar kullanılmalı, alınan önlemler nedeniyle yaşanabilecek olası maddi kayıplar sosyal devlet ilkeleri uyarınca telafi edilmeli, toplumsal dayanışma pratikleri geliştirilmelidir. Salgından çıkar sağlamaya yönelik stokçuluk, karaborsacılık vb. yaklaşımların önlenmesi çok önemlidir.

Salgından korunma önlemleri ciddiyetle ve özenle uygulanmalı, kimse dışlanmamalı, korunma önlemlerinin alınması konusunda sorumluluk bireylere bırakılmamalıdır. Korunma önlemleri ve tedaviler için yapılacak her türlü harcama kamusal kaynaklardan sağlanmalıdır.

Kişisel bilgilerin gizliliği

Kişisel sağlık verilerinin kişinin onayı olmaksızın başkalarıyla paylaşılması, özel yaşama saygı hakkına aykırıdır. Salgın koşullarında da, TTB’nin “Mahremiyet Hakkının Korunmasına İlişkin Bildirgesi”ndeki temel ilkeler geçerlidir. Hastanın, mahremiyetinin sınırlanmasından olumsuz etkilenmemesi için zorunlu olan bilgi, tehlikeyle orantılı biçimde ve gerekli ölçüde, bu bilginin sağlanmaması halinde doğacak zararı önleyebilecek kişilere verilir. Bu konuda temel ilke hastaların bilgilerinin açıklanmasında oluşacak zararın, açıklanmadığında oluşabilecek zarardan daha az olması gerektiğidir. Devletin toplumu hızlı, gerçekçi, doğru ve tam olarak bilgilendirme ödevini yerine getirmesi, hastaların bilgi gizliliğinin ve özel yaşamalarının korunabilmesinin temel koşullarındandır.

Ayrımcılık ve damgalama

Salgın hastalıklar belirli toplulukların ya da bireylerin damgalanmalarına yol açabilmektedir. Toplumlarda ayrımcılık ve damgalama belirli topluluklara ya da bireylere yönelik olarak ırkçılık zemininde de gelişebilmektedir. Bulaşıcı hastalıklarda, özellikle salgın dönemlerinde, insanlar hastalıkla ilişkilendirilerek olumsuz, kötüleyici, değersizleştirici ve ayrımcı tutumlara maruz kalabilirler. Bu süreçte hastalar, hastalık belirtisi gösterenler, yaşlılar, mülteciler vb. gruplar ayrımcılık ve damgalamanın hedefi haline gelebilir, damgalanma korkusuyla tedavi için başvurmaktan kaçınabilirler. Salgın hastalıklarla mücadele, damgalama ve ayrımcılıkla mücadeleyle birlikte yürütülmelidir.

Dezavantajlı toplum grupları

Yaşlılar, engelliler, mülteciler, toplu yaşanan yerlerde barınanlar vb. dezavantajlı grupların sağlık hizmetine erişiminin, kaynakların adil dağılımının, güvenli ortamlarda yaşamalarının sağlanmasının, damgalama ve ayrımcılığa uğramalarının engellenmesinin, anadillerinde sağlık hizmeti ve bilgi almalarının, salgının orantısız yüklerinden korunmalarının yaşama geçirilmesi de devletin ödevleri arasındadır. Kamu yararının korunması ilkesi gereğince aşırı yük ve riskle karşı karşıya kalan kişilerin desteklenmesi önemlidir. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet farklılıklarının enfeksiyona yatkınlık, alınan sağlık hizmetleri düzeyleri, hastalığın seyri ve sonucu ile ilgili farklılıklara neden olabileceği göz önüne alınarak ayrımcılığa yol açacak yaklaşımlardan kaçınılmalıdır.

Devletin salgın hastalıklar nedeniyle almaya yükümlü olduğu önlemler herkese eşit, ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmalıdır. Alıkonulma yerlerinde salgın hastalığın vereceği zararın önlenmesi için alınan tedbirler de buna dahildir. Salgın koşullarında da TTB’nin “Hekimlik ve İnsan Hakları Bildirgesi” ve “Özgürlüğünden Yoksun Bırakılan Bireylere İlişkin Bildirge”de tanımlanan ilkelere uyulmalıdır.  Eşitlik kavramı devletin dezavantajlı gruplar lehine pozitif ayrımcılık yaparak ek önlemler almasını gerektirir.

Sağlık kurumlarının yöneticilerinin yükümlülükleri

Makro düzeyde belirlenen politikaların yanı sıra, yerelde sağlık kurumlarındaki yöneticilerin de hazırlıklı olma, doğru zamanda uygun planı yapma, sağlık çalışanlarını destekleme ve güvenliklerini sağlama gibi görevleri yaşamsal önem taşımaktadır. Sağlık çalışanlarının hangi koşullarda, nasıl çalışacakları, korunma önlemleri, hakları ve sorumlulukları konusunda kurumsal politikalar oluşturulmalı, bu sürece katılımları sağlanmalı ve oluşturulan politikalar sağlık çalışanlarıyla şeffaf bir biçimde paylaşılmalıdır.

Salgın yönetiminde başta tıpta uzmanlık alanları olmak üzere mesleki uzmanlık alanlarından dernekler, emek ve meslek örgütleri, yerel yönetimler gibi ilgili tüm kurum ve kuruluşların haklar ve sorumluluklarının belirlenmesi, değişen koşulları dikkate alan dinamik ve her aşamada eşgüdümlü çalışma ilkelerinin yaşama geçirilmesi önemlidir.

Uluslararası işbirliği

Sağlık hakkının gerçekleştirilmesinin devletin ödevi olduğu göz önüne alındığında, salgını önlemek ve salgına müdahale etmek için gerekli sistemlerin etkili, nitelikli, toplumu kapsayıcı şekilde sağlanması hükümetlerin etik yükümlülüğüdür. Söz konusu yükümlülük sadece ulusal değil, uluslararası toplumu da kapsayacak şekilde değerlendirilmelidir. Bunun gerçekleştirilmesinin ilk basamağı, etik sorumlulukla şeffaflık içinde uluslararası topluma derhal bildirimde bulunma yükümlülüğüdür.  Uluslararası hızlı bilgi paylaşımının sağlanması salgının durdurulması, sağlık ve yaşam hakkının sağlanması açısından önemlidir. Bu çabalara katılan tüm kişi ve birimler, ilgili ve doğru verileri zamanında paylaşarak iş birliği yapmalıdırlar.

Bu noktada Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin kabul ettiği “bazı hastalıkların bir Devletin sınırlarının ötesine kolayca geçebildiği göz önüne alındığında, uluslararası toplumun bu sorunu ele almak için kolektif bir sorumluluğu vardır. Ekonomik olarak gelişmiş Taraf Devletler, bu konuda yoksul gelişmekte olan Devletlere yardımcı olma konusunda ilgi gösterirler ve özel bir sorumlulukları vardır. ” kararının dikkate alınması önemlidir.

Sürveyans

Salgın sürecinin kontrol altında tutulabilmesi için güvenilir ve nitelikli bir aktif sürveyans sisteminin kurulması önemlidir. Aktif sürveyans hastalık kaynağına ve temaslılara yönelik yapılacak çalışmalarla vakaların tespit edilmesini, temaslıların kontrol edilmesini ve salgın verilerinin analizine olanak sağlayacak kayıtların tutulmasını kapsamalıdır. Ancak her koşulda kişi hak ve özgürlüklerinin, mahremiyetin korunması ve bilginin ne şekilde, kim tarafından toplanıp nasıl ve ne amaçla kullanılacağına dair şeffaflık sağlanmalıdır.

Medyanın rolü

Medyanın da etik ilkelere uygun olarak verilen bilgilerin doğruluğunu sorgulamak, verilen bilgilerde eksik ve yanlışların olması durumunda kamuoyunu doğru bilgilendirmek sorumluluğu vardır. Salgınla mücadelede önemli rolü olan medyanın konuya popülist, kolaycı şekilde değil, etik duyarlılıkla, taşıdığı sorumluluğa uygun biçimde yaklaşması ve toplumda panik oluşturacak söylemlerden kaçınması son derece önemlidir. Aşırı kaygı uyandırmanın veya salgını önemsizleştirmenin bulaşıcı hastalıklarla mücadeleyi zaafa uğratacağı göz ardı edilmemelidir. Medya salgınla ilgili bilgilerin gizlenmesinin ortağı olamaz; hasta mahremiyeti bunun istisnasıdır.

Sosyal medya günümüz dünyasında bilgi yayılımına geniş olanaklar sunmaktadır. Yanlış bilginin sosyal medyada yayılmaması için; Sağlık Bakanlığı, emek ve meslek örgütleri, üniversiteler ve sağlık kurum ve kuruluşlarının güncel, kanıta dayalı ve doğru bilgiyle kamuoyunu aydınlatmaları önemlidir. Her bir bireyin, özellikle de hekimlerin doğrulanmamış bilgileri yaymama konusunda etik bir sorumluluğu bulunmaktadır.

2.SAĞLIK HİZMETLERİ

Salgın sürecinde sunulan sağlık hizmeti, mümkün olan en yüksek düzeyde hasta güvenliğini sağlamak için tasarlanmış koşullar altında ve profesyonel tıbbi standartlara uygun olarak sürdürülmelidir. Yeni tanımlanmış ajan ile oluşan bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda, sağlık çalışanlarının konuyla ilgili olarak mesleki gelişimleri için gerekli bilimsel eğitimlerinin meslek örgütleriyle birlikte sağlanması devletin ödevidir. Toplumun sağlık hakkının korunması açısından gerekli sağlık hizmetlerinin nitelikli, eşit ve ulaşılabilir olarak sunulması, bulaşıcı hastalıkların yaygın yaşandığı dönemlerde çok daha fazla önem kazanmaktadır. Enfeksiyöz bir patojenin tanısı, tedavisi veya önlenmesi için tıbbi müdahale önerilen bireyler, diğer tıbbi müdahalelerde olduğu gibi riskler, faydalar ve alternatifler hakkında bilgilendirilmelidir. Süreçte hangi tıbbi müdahalelerin kabul edileceğine dair son kararın hastaya ait olması gerektiği unutulmamalıdır. Halk sağlığı için önemli riskler oluşturacağına dair güçlü gerekçeler olduğunda ve bu risklerin ortadan kaldırılmasında hastayı izole etmek de dahil olmak üzere halk sağlığını korumak açısından başka hiçbir önlem mümkün olmadığı durumda bu onam alınmayabilir.

Salgın sürecinde, diğer sağlık sorunları göz ardı edilmeden toplumun gereksinim duyduğu sağlık hizmetlerinin sunulması, nitelikli ve eşit şekilde ulaşılabilir olmasının sağlanması, sağlık hizmetlerinin ve kaynakların adil dağılımının planlanması ve uygulamaya geçirilmesi de devletin yükümlülüğüdür.

Sağlık hizmetlerinin sunumunda en yaşamsal başlıklardan biri olan kişisel koruyucu donanım (KKD) sağlık çalışanlarına yeterli, düzenli, uygun ve sürekli bir biçimde sağlanmalıdır. Koruyucu malzemelerin azlığı kabul edilemez bir durumdur. KKD sağlanmamasının kendisi bir risk faktörüdür. Kaynakların kısıtlılığı koruyucu donanım eksikliğinin gerekçesi olamaz. Kaynak kısıtlılığı gerekçe gösterilerek sağlık çalışanlarına koruyucu malzeme sağlanmasında önceliklendirme kabul edilemez.

Salgın hastalıkla etkili bir mücadele ağırlıklı olarak sağlık çalışanlarının özverili katkılarına bağlıdır. Sağlık çalışanları bu süreçte önemli kişisel riskler alırlar. Sağlık çalışanlarının bazıları, toplumun en dezavantajlı üyeleri arasında olabilir ve kendilerinden yapmaları istenen görevler üzerinde çok az kontrole sahip olabilirler. Bu çalışanlar daha yüksek risk altında oldukları için özenle korunmalıdırlar. Çalışanın bir salgın sırasında daha yüksek riskler üstlenmek için önceden belirlenmiş bir görevi olup olmadığına bakılmaksızın, riskin en aza indirilmesi, tedaviye erişimde öncelik tanınması, psikososyal destek verilmesi, özlük haklarının iyileştirilmesi, salgın sonrası toplumsal yaşama yeniden katılımının sağlanması ve ayrıca aile bireylerine destek verilmesi, şeffaf bilgilendirme yapılması gibi konularda devletin sağlık çalışanlarına karşı bir yükümlülüğü vardır. Yeterli koruma olanaklarının sağlanamadığı durumlarda sağlık çalışanlarının çalışma ortamının olumsuzluklarının en kısa zamanda düzeltilmesi için gerekli girişimlerde bulunma hakkı ve sorumluluğu vardır.

Hizmet sunma yükümlülüğünün sınırları

TTB Hekim Hakları Bildirgesi’nde hekimin sağlık hizmeti sunduğu kişi ve topluma ilişkin hakları açık bir biçimde tanımlanmıştır. Hekim diğer sağlık sorunlarında olduğu gibi hizmet verdiği insanlara “önce zarar verme” ilkesiyle yaklaşmalıdır. Bununla birlikte salgın hastalıklarda, tüm sağlık çalışanları hastalığa yakalanma riski altındadır. Bu nedenle sağlık çalışanlarını, yakınlarını ve sağlık çalışanlarından hastalığın bulaşması riski olanları koruma yönünde devletin pozitif bir ödevi bulunmaktadır. Devlet bu ödevi yerine getirirken, çalışma koşullarını, hekimi kendi hayatıyla diğerlerinin hayatı arasında bir tercih yapma zorunda bırakmayacak şekilde çalışan sağlığı ve güvenliği açısından düzenlemeli, sağlık kurumlarında çalışanların sağlık ve güvenliği için KKD’yi de içerecek şekilde gerekli, yeterli araç ve gereçleri sağlamalıdır. Salgın sırasında yüksek risk altında çalışan sağlık çalışanlarının kontrollerinin tanı testlerini içerecek biçimde düzenli olarak yapılması bu ödevin yerine getirilmesinin en önemli araçlarından birisidir. Mesleki uygulamaları nedeniyle sağlık çalışanlarına bulaşın gerçekleşmesi iş kazası ve meslek hastalığı olarak tanımlanmalı, bu konuyla ilgili tüm hakları korunmalıdır.

Çalışanların, enfeksiyonun daha da yayılmasını önlemek için koruyucu ve önleyici tedbirleri talep etme ve kendilerine sunulan bu tedbirleri hayata geçirme bakımından etik yükümlülükleri olmasının yanı sıra, enfekte olduklarında bunu bildirme ve iyileşene kadar işten geçici olarak uzaklaşma yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu çerçevede eksik olan sağlık ve güvenlik önlemlerine ilişkin olarak mutlaka yazılı başvurular yapılmalıdır.

Çalışanların sağlıklı ve güvenli koşullarda çalışma hakkı TTB Çalışan Sağlığı ve Güvenliği ve Hekim Hakları Bildirgelerinde tanımlanmıştır. Sağlık çalışanlarının, enfekte olduklarında veya sağlıkları hayati risk altına girdiğinde çalışma yükümlülüklerinin sınırsız olamayacağı bilinmelidir. Böylesi durumlarda gerekli sağlık ve güvenlik önlemleri alınmadıkça çalışanlar hizmet sunmaya zorlanamazlar.

Kaynakların dağıtımı

Sağlık sistemi afet, salgın hastalıklar gibi olağandışı durumlarla karşılaştığında ilaç, yoğun bakım yatağı gibi kaynaklarla ilgili kısıtlılıklar söz konusu olabilir. Devlet değişen koşullara uyum sağlayacak düzenlemeleri yapmalıdır. Kaynakların dağıtılması konusunda triyaj yapılması gerekebilir. Triyaj protokolleri; kıt kaynakların kural temelli, adil ve şeffaf bir şekilde tahsis edilmesi ve kamu yararı bakış açısıyla toplumun hayatta kalmasını en üst düzeye çıkarmayı amaçlar.

Triyaj gerektiğinde hastaların yaşam ve tedavi hakkının korunması için gerekli önlemler alınmalıdır. Triyaj, dışlama kriterlerinin uygulanması, mortalite riskinin değerlendirilmesi ve hastanın uygulama sırasında gösterdiği gelişme göz önünde bulundurularak gerçekleştirilir. Triyajda etik çerçeve; adalet, fayda ve eşitlik ilkelerinin gözetilmesini gerektirir.

Triyaj sorumluluğu sadece hastanın bakımını üstlenen hekime bırakılmamalıdır. Triyaj ilkelerinin tanımlanması ve gerekçelendirilmesi, protokollerin oluşturulması için ilgili tarafların katılımıyla ulusal triyaj etik kurulu oluşturulmalıdır. Bu kurul tarafından belirlenen triyaj ilke ve protokolleri değişen koşullara göre güncellenmelidir. Hekimler ulusal etik kurulu tarafından belirlenen ilke ve protokolleri uygulamalıdır. Triyaj, ulusal triyaj etik kurulu tarafından belirlenen ilkeler ve protokoller doğrultusunda uygulanır. İlke ve protokollerin uygulanmasında tereddüt oluştuğu durumlarda ulusal triyaj etik kurulu görüş oluşturmalıdır. Bu görüş başvuru üzerine veya resen oluşturulabilir.

Sağlık çalışanları üzerinde baskılar

Salgın dönemlerinde sağlık çalışanlarına yönelik politik baskılar söz konusu olabilmektedir. Ayrıca salgınların neden olduğu kaotik ortamlar sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti tetikleyebilmektedir.  Sağlık otoritelerince halkın hızlı, doğru bilgilendirilmesi, şeffaf bir biçimde bilgi akışının gerçekleştirilmesi, hastalarla sağlık çalışanlarının karşı karşıya getirilmemesini sağlayan temel koşullardandır.

Devlet, salgın ortamlarında da hekimlerin bilimsel ve etik ilkelere uygun çalışmasının sağlanması, mesleki özerkliğinin ve klinik bağımsızlığının korunması, sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin yaşanmaması ödevlerini yerine getirmeli ve bu konuda gerekli düzenlemeleri yapmalıdır.

3.SAĞLIK ÇALIŞANLARI ARASINDAKİ İLİŞKİLER

Salgınlar sağlık çalışanlarında kaygı ve korku yaratmaktadır. Sürecin uzaması, riskin artması, meslektaşlarının hastalanması; kaygı ve korkuların artmasına, yorgunluğa ve tükenmişliğe neden olabilmektedir. Böylesi kaotik dönemlerde sağlık otoritelerince sürecin iyi yönetilmesi, görev tanımlarının açık bir biçimde belirlenmesi, sağlık hizmetinin sürdürülmesiyle ilgili algoritmaların oluşturulması; KKD’ye erişim konusunda yetersizlik yaşanmaması, çalışma koşullarının uygunluğunun sağlanması, sağlık çalışanlarının zorlu görevlerini dayanışma içinde gerçekleştirmelerini olanaklı kılacaktır. Sağlık çalışanları arasındaki ilişkinin temelini bilimsel verilerin ışığında profesyonellik ve dayanışma oluşturmalıdır.

4.BİLİMSEL ARAŞTIRMALAR

Salgın sürecinde hem devam etmekte olan salgının hem de gelecekteki benzer salgınların önlenebilmesi ve tedavisi için bilimsel gelişmeleri sağlayabilmek amacıyla kimi araştırmalar planlanabilir. Bu araştırmaların etik duyarlılıkla, Helsinki Bildirgesi’ne uygun hazırlanması önemlidir. Araştırmalar halk sağlığını ve uygun klinik bakımın sağlanmasını tehlikeye atmamalı, bilimsel geçerliliği olan, uygun metodoloji ile planlanmalı; araştırmalarda yarar/zarar dengesi gözetilmeli, gönüllü seçimi adil olmalı, elde edilen bilimsel veriler hızlıca paylaşılmalıdır. Araştırma sonuçlarına tüm toplumun ve bireylerin eşit erişimi sağlanmalıdır. Araştırma süreçlerinde toplanan biyolojik örneklerin başka ülkelere aktarılması veya saklanmasında etik duyarlılıkla hareket edilmeli, kişisel verilerin gizliliği ilkesi korunmalıdır.

Araştırma aşamasında olan uygulamalar

Salgın ile ilgili olarak bilimselliği kanıtlanmamış bir uygulamanın acil kullanımı, DSÖ’nün de belirttiği aşağıdaki şartların gerçekleşmesi durumunda ve izlem sonuçlarının belgelenmesi ve daha geniş tıbbi ve bilimsel toplulukla zamanında paylaşılması koşuluyla etik açıdan uygun olabilir. Bu şartlar şunlardır:

  1. Kanıtlanmış etkili bir tedavi var olmamalıdır.
  2. Uygulamanın etkililiği ve güvenliliğinin ön desteğini sağlayan veriler en azından laboratuvar veya hayvan çalışmalarından elde edilmiş olmalı ve uygulamanın klinik araştırmalar dışında kullanılması, kabul edilebilir risk-yarar temelinde salgınla ilgili oluşturulan bilimsel bir kurul  tarafından önerilmelidir.
  3. Uygun niteliklere sahip bir etik kurul onayı alınmalıdır.
  4. Olası risklerin en aza indirilmesini sağlayacak yeterli koşullara sahip olunmalıdır.
  5. Hastanın aydınlatılmış onamı alınmalıdır.

SON SÖZ

Bugün yaşamakta olduğumuz salgın, dünyayı “küresel köy” olarak tanımlayan neo-liberal politikaların ve sağlık sisteminin çöktüğünü; kamucu sağlık politikalarının bir lüks değil, temel insan hakkı olduğunu bir kez daha göstermiştir. Salgında ölüm olaylarının yaşlı ve kronik hastalığı olan bireylerde daha çok görülmesinin yarattığı “güçlü olan yaşasın” olarak tanımlanabilecek verimliliğe dayanan yaklaşımların savunulması ve yaşanan kriz ortamını fırsata çevirmek isteyen, stokçuluk, karaborsacılık, işten çıkarma, evde çalışma ile iş yükünü artırma, ücretleri düşürme, etnik ayrımcılık, yabancı düşmanlığı vb. hiçbir girişim kabul edilemez.

Salgınlar karşısında sorumluluklarımızı yerine getirmeye, sürecin yarattığı tüm olumsuzlukları bütüncül olarak ele alıp bilimden ve yurttaşlık hakkından vazgeçmeden insanlık ortak paydasında buluşarak mücadeleyi sürdürmeye özen göstermeliyiz. İçinde bulunduğumuz koşullar, salgına hazırlıklı olmak ve salgınla etkin mücadele etmek için olağandışı durumlara yönelik politikaların oluşturulması, hizmetin planlanması ve alt yapı hazırlıklarının tamamlanmasının önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

Halk sağlığının, tek tek bireylerin sağlığının toplamını aşan bir anlam yüküne sahip olması nedeniyle; ortak iyiyi oluşturmak için toplumsal dayanışmaya ve kolektif mücadeleye gereksinim duyduğu unutulmamalıdır.

Türkiye ile Fransa Ticaret ve Ödeme Anlaşmaları – 1946

0

Türkiye ile Fransa arasında 31 Ağustos 1946 tarihinde Paris’te imzalanan Ticaret ve Ödeme Anlaşmaları ile Modüs Vivendi ve ekleri, 16 Kasım 1946’da kabul edilmiş, Resmi Gazete’nin 23 Kasım 1946 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Paris’te 31 Ağustos 1946 tarihinde Fransızca iki nüsha olarak düzenlenen Sözleşmeler, daha sonraki ek sözleşme ve protokollerle uzatılmıştır.

Türkiye ile Fransa Ticaret ve Ödeme Anlaşmaları – 1946

TÜRKİYE İLE FRANSA ARASINDA TİCARET ANLAŞMASI

Türkiye Hükümeti ile Fransa Hükümeti, Türkiye ile Fransa arasındaki Ticari mübadelelerin mümkün olduğu kadar gelişmesini görmek arzusiyle,

Genel iktisadi çalışmanın yeniden başlamasına bu suretle yardım ederek aralarındaki iş birliğini gelecekte muhafaza etmek kaygısıyla,

Aşağıdaki hususları kararlaştırmışlardır:

Madde — 1

Fransa ile Türkiye karşılıklı olarak idhalât ve ihracat müsaadelerinin verilmesinde birbirlerini mümkün olduğu kadar müsait bir muameleye mazhar kılacaklardır.

Madde — 2

Fransa Hükümeti ilişik (A) listesinde yazılı emtianın, bu listede gösterilen miktar veya kıymetler haddi dâhilinde Türkiye ‘ye ihracına müsaade edecektir; Türkiye Hükümeti bunlara tekabül eden idhal lisanslarını verecektir.

Türkiye Hükümeti ilişik (B) listesinde yazılı emtianın, bu listede gösterilen miktar veya kıymetler haddi dâhilinde Fransa’ya ihracına müsaade edecektir; Fransa Hükümeti bunlara tekabül eden idhal lisanslarını verecektir.

Şurası mukarrerdir ki, A ve B listelerinde zikredilen kalemlere girmiyen emtia ile bunlardan kontenjanları tükenmiş olanlar bu Anlaşmanın yürürlüğü süresinde, iki memleket yetkili makamlarının önceden müsaadesi alınmak şartiyle, iki taraftan ihraç ve idhal edilebileceklerdir.

Madde — 3

Fransa ile Türkiye arasındaki ticari mübadeleler, iki memlekette yürürlükte bulunan umumi idhalât ve ihracat ve bilhassa fiyatların murakabesi rejimlerine uygun olarak yapılacaktır.

Madde —4

işbu Anlaşmanın yürürlüğü süresinde yapılacak ticari mübadelelere mütaallik ödemeler bugünkü tarihte imzalanan ödeme Anlaşması hükümlerine göre tanzim kılınacaktır.

Madde — 5

iki memleket arasındaki iktisadi münasebetlerin gelişmesini takibetmek ve bunu kolaylaştırmaya yarıyacak bütün tekliflerde bulunmak maksadiyle Fransız temsilcileri ile Türk temsilcilerinden mürekkep ve iki delegasyondan birisinin Başkanın isteği üzerine toplanacak bir Karma Komisyon kurulacaktır.

Madde — 6

işbu Anlaşmanın yürürlüğü süresinde her iki memleketin yetkili makamları tarafından onanmış, fakat Anlaşmanın müddeti bitiminde tamamlanmamış olan işlemler işbu Anlaşmanın hükümleri gereğince tasfiye edileceklerdir.

Madde — 7

işbu Anlaşmanın yürürlüğe konmasından evvel başlamış olan hususi takas işlemleriyle serbest dövizli işlemler bu işlemlerin iki tarafın yetkili makamlarınca onandığı sırada iki memlekette yürürlükte bulunan, umumi rejim hükümlerine göre tasfiye olunacaklardır.

Madde — 8

İşbu Anlaşma 21 Eylül 1946 da yürürlüğe girecek ve yürürlük süresi bir yıl olacaktır. Süre sonu tarihinden iki ay önce haber verilmek suretiyle bozulmadığı takdirde, birer yıllık süreler için kendiliğinden yenilenmiş sayılacaktır.

Paris ‘te 31 Ağustos 1946 tarihinde Fransızca iki nüsha olarak yapılmıştır.

TÜRKİYE İLE FRANSA ARASINDA ÖDEME ANLAŞMASI

Türkiye Hükümeti ve Fransa Hükümeti, Türkiye ile frank sahası arasındaki Ödemeleri kolaylaştırmak üzere aşağıdaki hususları kararlaştırmışlardır:

Madde — 1

Fransa Bankası Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası namına, frank sahasında oturan kimselerin beşinci maddede sayılan işlemlerden dolayı Türkiye’de oturan kimselere ödemeye borçlu oldukları meblâğlar ile alacaklandırılacak olan bir frank hesabı açacaktır.

Madde — 2

Yukardaki birinci maddede yazılı hesap, Türkiye’de oturan kimselerin, beşinci maddede sayılan işlemlerden dolayı frank sahasında oturan kimselere borçlu oldukları paralar ile berçlandırılacaktır.

Madde — 3

Frankın altına nazaran fiyatı değişecek olursa, birinci maddede derpiş olunan hesabın değişiklik gününde mevcut olan alacaklı bakiyesi Fransa Bankası marifetiyle, vuku bulan değişiklik nisbetinde denkleştirilecektir,

Madde — 4

Yukardaki ikinci maddede derpiş olunan hesap 500 milyon frankı aşan bir alacak bakiyesi gösterdiği vakit Fransa Bankası, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nm isteği üzerine, bu rakamı aşan meblağı altına, dolara veya iki Banka arasında varılacak anlaşmadan sonra başka bir serbest dövize tahvil edecektir.

Madde — 5

Akit taraflar, yürürlükteki kanunlarının tesbit ettiği şartlar içinde Türkiye ile frank sahası ve frank sahası ile Türkiye arasında, ezcümle aşağıdaki ödemelerin göçürülmesine izin vermek hususunda anlaşmışlardır:

— Ticaret Anlaşması hükümleri gereğince mübadele olunan malların bedeli ve bu mübadeleye
müteferri masraflar.
— Seyahat masrafları.
— öğrencilerin ikamet ve okul masrafları.
— Lisanslar ve bröveler hasılat ve aidatı
— Hava Yolları İşletmesinden doğan ticari hasılat
— Vergiler ve para cezalan
— Yardımlar
— Maaş ve ücretler
— Sigortalar, mükerrer sigortalar (primler ve tazminat)
— iki memleket yetkili makamlarının Önceden anlaşacakları bunlara benzer diğer ödemeler

Madde — 6

1. — Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının Fransa Bankasındaki hesabının alacaklı bakiyesi enaz 100 milyon franka vardığı vakit, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası her an bu hesabın zimmetiyle Fransız hazine bonoları satın alabilecek ve bu bonolar Fransa Bankasında kendi

Ek.
Frank sahası aşağıdaki ülkeleri ihtiva eder:

1.—Asıl Fransa (Korsika dâhil) – Cezayir
— Fransız Batı Afrikası
— Fransız Ustüva Afrikası
— Madagaskar ve tevabii
— Reünyon ,

— Fransız Somalisi;
— Fransız Guyanası
— Guadeloupe
— Martinik
— Sen – Piyer ve Mikelon
— Hindistan’daki Fransız Toprakları
— Çin Hindistanı (Indochine)
— Yeni Kaledonya
— Okyanusya’daki Fransız Toprakları
— Yeni Ebritler müşterek idaresi
— Fas ve Tunus Himaye Toprakları
— Fransa mandası altındaki Kamerun ve Togo ülkeleri
— Monako Prensliği
— Lübnan

adına açılacak dosyaya konulacaktır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, anılan bonoları para piyasasındaki şartlarla tamamen veya kısmen her an Fransa Bankasına tekrar satın aldırtmak -veya bonoların vâdelerinin bitmesine en çok üç aydan fazla bir müddet kalmadığı takdirde bunları tamamen veya kısmen Fransa Bankasına kendi resmî haddi üzerinden iskonto ettirebilecektir.

2. — 3. madde hükümleri, işbu madde gereğince elde edilen Hazine bonolarına tatbik edilebilir.

Madde — 7

Frankların Türk lirasına ve Türk liralarının franka tahvili, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ve Fransa Bankası tarafından uygulanan İngiliz lirası resmî rayici esası ile yapılacaktır.

Madde — 8

Eğer, işbu Anlaşmanın bitimini takip edecek 6 ayın sonunda ikinci maddede derpiş olunan hesap bir alacaklı bakiyesi gösterirse Fransa Bankası 4>u bakiyeyi altına, dolara veya Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca kabul edilecek başka bir serbest dövize tahvil edecektir.

Madde — 9

İşbu Anlaşma bugünkü tarihte imza edilen Ticaret Anlaşması ile aynı günde yürürlüğe girecek ve aynı yürürlük süresinde olacaktır.

Paris’te 31 Ağustos 1946 da Fransızca iki nüsha olarak yapılmıştır

Adalet Dergisi

0

Adalet Dergisi, Adalet Bakanlığı tarafından 1909 yılında Adliye Ceridesi adıyla yayımlanmaya başlayan, ve 1944 yılından itibaren Adliye Dergisi adıyla yayınına devam edilen, 1946’dan itibaren adı Adalet Dergisi olan bir süreli yayındır.

Derginin adı 1991 yılında Kararlar Dergisi olmuş ve yayınına 1992 yılında son verilmiştir. Dergi, yayın hayatında kaldığı 83 yıl boyunca Adalet Bakanlığının simgesi haline gelmiştir. Kamu kurum ve kuruluşları tarafından çıkarılan en uzun süreli yayınlardan olması yanında Türk hukuk literatürünün zenginleşmesine katkıda bulunmuştur.

Dergi, 31.08.1991 tarihinde yayınına son verilmesine rağmen gerekli görülmesi üzerine aradan 7 yıl geçtikten sonra Ekim-1999 tarihi itibariyle yeniden yayın hayatına devam etmeye başlamıştır. Dörder aylık dönemler halinde çıkarılmakta ve Adalet Bakanlığı teşkilatına Yüksek Yargı Organlarına, Üniversitelerin Hukuk Fakültelerine ve kamu kurum ve kuruluşlarına gönderilmektedir.

Dergide makalelerin yayınlanabilmesi için; dergide yayımlanması istenilen hukuki konulara ilişkin araştırma ve inceleme yazıları ilan edilen ilke ve kurallara uygun olmak zorundadır.

Dergideki tüm makalelerin telif hakkı bakanlık bünyesindeki Yayın İşleri Başkanlığına aittir. Dergiye gönderilecek araştırma ve inceleme yazılarının daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olması veya yayımlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekmektedir.

Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılan dergiye gönderilen yazıların, 22079 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Adalet Bakanlığı Yayın Yönetmeliğinin 9’uncu maddesinde belirtilen şekil ve esas ilkeleri doğrultusunda olması gerekmektedir.

Derginin Elektronik posta adresi:

ab40439@adalet.gov.tr.

Adalet Dergisi Adres ve İletişim

Telefon No: (0312) 573 18 49-Faks No: (0312) 219 71 92
Cevizlidere Mah. Gökkuşağı Cad. 1246/1. Sok. No:5 Balgat-Çankaya/ANKARA

LGBTİQ+ Hakları ve Onuru Avukatlar Bildirisi

0
LGBTİQ+ Hakları İnsan Haklarıdır

LGBTİQ+ Hakları ve Onuru Avukatlar Bildirisi ve Onuru Avukatlar Bildirisi, Türkiye çapında barolara mensup avukatlar tarafından imzalanarak 30 Haziran 2020 tarihinde yayınlanan insan hakları bildirisidir.

LGBTİQ+ Hakları ve Onuru Avukatlar Bildirisi, Türkiye hukuk tarihinde, hukukçular tarafından cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği hakları alanında kitlesel olarak imzalanan ilk bildiridir. Evrensel Hukuk Metinleri temel alınarak açıklanan bildiri 30 Haziran 2020 itibari ile 700 civarında avukat ve hukukçu tarafından imzalanmış ve alanında rekor kırmıştır. Bildiriye konulan imzalar çoğaldıkça imza listesi güncellenmektedir.

Bildiri, Sınır Tanımayan Avukatlar Derneği(STAD)  başkanı  Av. Doç. Dr. Öykü Didem Aydın tarafından kaleme alınmış ve tüm hukukçuların imzasına açılmıştır. İmza listesi www.avukatınımyanındayım.com web sitesinden takip edilebilmektedir.

 

Bildiri metni şu şekildedir:

“LGBTİQ+ Hakları İnsan Haklarıdır

LGBTİQ+ Hakları ve Onuru Avukatlar Bildirisi

Hepimiz eşit olana kadar hiçbirimiz özgür değiliz. Ayrımcılık bilimden, dinden, komşudan, ev-içinden, sokaktan, okuldan, devletten, kurumlardan, toplumdan, “her nereden” kaynaklanırsa kaynaklansın “her türü”yle yasaklanmıştır. Anayasamız, BM ve AİHS hukuku açıktır. Temel haklar ve medeni özgürlüklerle ilgili Hukuk ve Etik açıktır: LGBTİQ+ Hakları İnsan Haklarıdır! Bizler Barolarımıza mensup Avukatlar ve Hukukçular olarak LGBTİQ+ Haklarının, Medeni Özgürlüklerinin ve Eşitliğinin Avukatıyız! LGBTİQ+ Onur Haftası, Onur Yürüyüşü Kutlu olsun!”

LGBTİQ+ Hakları ve Onuru Avukatlar Bildirisi
LGBTİQ+ Hakları ve Onuru Avukatlar Bildirisi

LGBTİQ+ Hakları ve Onuru Avukatlar Bildirisini İmzalayan Hukukçuların Listesi 

  1. Avukat Öykü Didem Aydın-Ankara Barosu
  2. Avukat Senih Özay-İzmir Barosu
  3. Avukat Okan Altekin-Diyarbakır Barosu
  4. Avukat Evrim Demirtaş-İzmir Barosu
  5. Avukat Mahmut Şeren-İzmir Barosu
  6. Avukat Ayşe Çelik-Ankara Barosu
  7. Avukat Ahmet Çevik-Antalya Barosu
  8. Avukat Mürüvet Suatoğlu Balcılar-İzmir Barosu
  9. Avukat Merve Seda Terzi -Ankara Barosu
  10. Avukat Başak Çiçek -Ankara Barosu
  11. Avukat Pınar Coşar-Ankara Barosu
  12. Avukat Yeter Sert-Ankara Barosu
  13. Avukat Ayşegül Banker Etker-Ankara Barosu
  14. Avukat İrem Bağcı-Ankara Barosu
  15. Avukat Deniz Doğan -Ankara Barosu
  16. Avukat Sinem Hun-Ankara Barosu
  17. Avukat Özgen Hindistan-Ankara Barosu
  18. Avukat Tolga Tanyıldız-Ankara Barosu
  19. Avukat Seher Duygu Çildoğan-Ankara Barosu
  20. Avukat Kardelen Başak Altınsoy-İstanbul Barosu
  21. Avukat Dilruba Çeliker-Ankara Barosu
  22. Avukat Sibel Çelik-Ankara Barosu
  23. Avukat Aylin Kırıkçı- İstanbul Barosu
  24. Avukat Ahmet Kaan Dican- İstanbul Barosu
  25. Avukat Çiğdem Koç-İstanbul Barosu
  26. Avukat Asuman Adıbelli-İstanbul Barosu
  27. Avukat Hatice Demir-İstanbul Barosu
  28. Avukat Müzeyyen Nergis-Diyarbakır Barosu
  29. Avukat Zerrin Duralı-İstanbul Barosu
  30. Avukat Sezen Boyacıoğlu Turhan-İstanbul Barosu
  31. Avukat Fulya Dağlı-İstanbul Barosu
  32. Avukat Hayel Özenç-Muğla Barosu
  33. Avukat İlyas Dağlı-Ankara Barosu
  34. Avukat Ezgi Kaya-İstanbul Barosu
  35. Avukat Şevin Kaya-Ankara Barosu
  36. Avukat Günizi Satar-Ankara Barosu
  37. Avukat Faruk Yazmacı-Ankara Barosu
  38. Avukat Okşan Palabıyıkoğlu-Muğla Barosu
  39. Avukat Barış Barışık-Ankara Barosu
  40. Avukat Ezgi Özkan-Mersin Barosu
  41. Avukat Miray Demirkan-İzmir Barosu
  42. Avukat Murat Denizer (Ankara Barosu)
  43. Avukat Esay Büyükdağ-Adana Barosu
  44. Avukat Gül Evren-Muğla Barosu
  45. Avukat Kemal Baran-Ankara Barosu
  46. Avukat Nur Donma-Adana Barosu
  47. Avukat Burçin Kumral-Adana Barosu
  48. Avukat Hayriye Kara-Ankara Barosu
  49. Avukat İhsan Şahabettin Örsal-Ankara Barosu
  50. Avukat Yekbun Geylani-Ankara Barosu
  51. Avukat Umut Yücel-Antalya Barosu
  52. Avukat Naci İlbey Tüdeş-Antalya Barosu
  53. Avukat Hasan Yıldırım-Antalya Barosu
  54. Avukat Arslan-İstanbul Barosu
  55. Avukat Nurten Kozan-Aydın Barosu
  56. Avukat Gökhan Çelik-Hatay Barosu
  57. Avukat Rozerin Şahin-Diyarbakır Barosu
  58. Avukat Ebru Akkal-Ankara Barosu
  59. Avukat İlbey Tüdeş-Antalya Barosu
  60. Avukat Deniz Yıldırım-Antalya Barosu
  61. Avukat Beşe-Ankara Barosu
  62. Avukat Hıdır Kırkıcı-İzmir Barosu
  63. Avukat Bilal Erman-Ankara Barosu
  64. Avukat Emrah Öner-Ankara Barosu
  65. Avukat Mert Ekinci-Ankara Barosu
  66. Avukat Ferit Aka-Ankara Barosu
  67. Avukat Nagihan Bulduk-Antalya Barosu
  68. Avukat Işık Arcan-Aydın Barosu
  69. Avukat Öztaş Akkayagil-Ankara Barosu
  70. Avukat Bilgen Özen-İzmir Barosu
  71. Avukat Lale İncesu-Ankara Barosu
  72. Avukat Aysu Dönmez-Ankara Barosu
  73. Avukat Şebnem Kutluca (Aydın Barosu)
  74. Avukat Aybike Arpacı Taştan-Hatay Barosu
  75. Avukat Vardal Çalgın-Ankara Barosu
  76. Avukat Zeynep Gürcan-İstanbul Barosu
  77. Avukat Eray Karınca-Ankara Barosu
  78. Avukat Alişan Şahin-Ankara Barosu
  79. Avukat Taylan Altunay-Ankara Barosu
  80. Avukat Emre Şahan-Ankara Barosu
  81. Avukat Aysun Selçuk-İstanbul Barosu
  82. Avukat Banu Çiftçi Koçak-Ankara Barosu
  83. Avukat Tuncay Koç-Antalya Barosu
  84. Avukat Dilek Ergüler-İstanbul Barosu
  85. Avukat Oğan Balkız-Ankara Barosu
  86. Avukat Öğün Sarıgöl-Ankara Barosu
  87. Avukat Sinan Balcılar-İzmir Barosu
  88. Avukat Filiz Soylu Bozan-Mersin Barosu
  89. Avukat Serap Angay-Mersin Barosu
  90. Avukat Ateş Altuntaş-Mersin Barosu
  91. Avukat Gözen Bilek-Mersin Barosu
  92. Avukat İsmail Bozkurt-Mersin Barosu
  93. Avukat Zafer Sayım-Mersin Barosu
  94. Avukat Ali Bozan-Mersin Barosu
  95. Avukat Gazi İnci-Mersin Barosu
  96. Avukat Derya Demir-Mersin Barosu
  97. Avukat Zahide Yıldıztekin-Mersin Barosu
  98. Avukat Serpil Atıcı-Mersin Barosu
  99. Avukat Şirin Güner-Mersin Barosu
  100. Avukat Çiğdem Altuntaş Bayhan-Mersin Barosu
  101. Avukat Hüsna Özdemir-Mersin Barosu
  102. Avukat Sabahat Gençtarih-Mersin Barosu
  103. Avukat Saniye Hakimoğulları-Mersin Barosu
  104. Avukat Şeyma Kesilmiş-Mersin Barosu
  105. Avukat Özge Yaşar-Mersin Barosu
  106. Avukat Abdurrahman Asan-Mersin Barosu
  107. Avukat Melek Şaraldı-Mersin Barosu
  108. Avukat Özgür Çağlar-Mersin Barosu
  109. Avukat Rojda Çataldaş-Mersin Barosu
  110. Avukat Selçuk Binici-Mersin Barosu
  111. Avukat Pınar Dokuz-Mersin Barosu
  112. Avukat Nur Ocak-Mersin Barosu
  113. Avukat Mustafa Müjde-Mersin Barosu
  114. Avukat Veysel Ok İstanbul Barosu
  115. Avukat Gençer Özdemir-Antalya Barosu
  116. Avukat Mehtap Sert -Hatay Barosu
  117. Avukat Nazım Özhan-Aydın Barosu
  118. Avukat Yelda Koçak-İstanbul Barosu
  119. Avukat Sinem Tanrısınatapan-Adana Barosu
  120. Avukat Medine Turantaylak-İstanbul Barosu
  121. Avukat Eren Keskin-İstanbul Barosu
  122. Avukat Hatice Demir-Diyarbakır Barosu
  123. Avukat Evrim İnan-Muğla Barosu
  124. Avukat Çelik Arpacı-Eskişehir Barosu
  125. Avukat Murat Güler-Hatay Barosu
  126. Avukat Meltem Taşkara-Ankara Barosu
  127. Avukat Nevzat Ercan-Hatay Barosu
  128. Avukat Ceren Boztoprak-İstanbul Barosu
  129. Avukat Rozerin Seda Kip-İstanbul Barosu
  130. Avukat Gamze Ökte Kılıçkap-Antalya Barosu
  131. Avukat Selda İlgoz-Kocaeli Barosu
  132. Avukat Aysel Artan-Isparta Barosu
  133. Avukat Ayşe Sağlam-İstanbul Barosu
  134. Avukat Maviş Aydın-İstanbul Barosu
  135. Avukat Binnaz Arıcı-Ankara Barosu
  136. Avukat Selin Nakıpoğlu-İstanbul Barosu
  137. Avukat Yılmaz Uçar-Antalya Barosu
  138. Avukat Nesibe Bahadır-Antalya Barosu
  139. Avukat Alev Öztürk-Muğla Barosu
  140. Avukat Serhat Eren-Diyarbakır Barosu
  141. Avukat Zelal Narçin-İstanbul Barosu
  142. Avukat Sırma Satı Yüksel-İzmir Barosu
  143. Avukat Berna Ünsal-Ankara Barosu
  144. Avukat Öznur Demirel-Kocaeli Barosu
  145. Avukat İhsan Özeren-İzmir Barosu
  146. Avukat Melek -Antalya Barosu
  147. Hukukçu Umut Rojda Yıldırım
  148. Avukat Emel Gül Çöp-Kayseri Barosu
  149. Avukat Nilgün Gürbüz-Antalya Barosu
  150. Avukat Cansu Şahbaz-Çanakkale Barosu
  151. Avukat Hasan Erdoğan-Ankara Barosu
  152. Avukat Berna Babaoğlu Ulutaş-İzmir Barosu
  153. Avukat Tuba Torun-İstanbul Barosu
  154. Avukat Arzu Aydoğan-İstanbul Barosu
  155. Avukat Uysal Erkol-Ankara Barosu
  156. Avukat Hatice Can-Hatay Barosu
  157. Avukat Evin Konuk-Ankara Barosu
  158. Avukat Ali Altınkan-Antalya Barosu
  159. Hukukçu Remzi Altunpolat
  160. Avukat Tuğçe Görgün-Muğla Barosu
  161. Avukat Şenli Bilgin-Antalya Barosu
  162. Avukat Deniz Toklu-Antalya Barosu
  163. Avukat Beydağ Tıraş Öneri-İzmir Barosu
  164. Avukat Aylin Onursev-Antalya Barosu
  165. Avukat Meltem Anayaroğlu -Muğla Barosu
  166. Avukat Salim Aykut-Antalya Barosu
  167. Avukat Özlem Demirok Uçal-Antalya Barosu
  168. Avukat Banu Altunlu-Antalya Barosu
  169. Avukat Seçkin Bilgili-Balıkesir Barosu
  170. Avukat Kübra Ekmen-Ankara Barosu
  171. Avukat İmge Kaçmaz-İzmir Barosu
  172. Avukat Elif Karlıdağ-İzmir Barosu
  173. Avukat Betim Ekin Yıldırım-İzmir Barosu
  174. Avukat Gamze Şimşek-İzmir Barosu
  175. Avukat Gülşah Çağdaş-İzmir Barosu
  176. Avukat Filiz Kunt-İzmir Barosu
  177. Avukat Zerrin Şenyıl Kale-İzmir Barosu
  178. Avukat Arif Çınar Evrim-İzmir Barosu
  179. Avukat Senem Uygun Kılıç- İzmir Barosu
  180. Avukat Ekin Yıldırım-İzmir Barosu
  181. Avukat Çınar Evrim-İzmir Barosu
  182. Avukat Uygun Kılıç-İzmir Barosu
  183. Avukat Yılmaz- İzmir Barosu
  184. Avukat Burak Memiş-İstanbul Barosu
  185. Avukat Doru-Bursa Barosu
  186. Avukat S. Birdal-İstanbul Barosu
  187. Avukat Baran Çelik-İstanbul Barosu
  188. Avukat Ebru Büyük Akın-İzmir Barosu
  189. Avukat Deniz Felamur Baylan-İzmir Barosu
  190. Avukat Topraklar-Antalya Barosu
  191. Avukat Nuri Demir-Antalya Barosu
  192. Avukat Kurt-Ankara Barosu
  193. Avukat Kara-İstanbul Barosu
  194. Avukat Alev Coyrat-İzmir Barosu
  195. Avukat Aysun Bozdoğan-İzmir Barosu
  196. Avukat Deniz Yılmazer-İzmir Barosu
  197. Avukat Baran Selanik-İzmir Barosu
  198. Avukat Fertan Ertekin-İzmir Barosu
  199. Avukat Bozdoğan-İzmir Barosu
  200. Avukat Yılmazer-İzmir Barosu
  201. Hukukçu Ezgi Şeref -İstanbul
  202. Avukat Erçetin Erkoç-Denizli Barosu
  203. Avukat Saver-Ankara Barosu
  204. Avukat Işın Mordeniz -İstanbul Barosu
  205. Avukat Ümit Büyükdağ-Adana Barosu
  206. Avukat Yıldız-Adana Barosu
  207. Avukat Tunca-İzmir Barosu
  208. Avukat Dilşat Uysal-İzmir Barosu
  209. Avukat Esengül Kıran-İzmir Barosu
  210. Avukat Ekin Durmuş-İzmir Barosu
  211. Avukat Eroğlu-İstanbul Barosu
  212. Avukat Funda Ata-İstanbul Barosu
  213. Avukat Işık-Antalya Barosu
  214. Avukat Öztürk-Antalya Barosu
  215. Avukat Irmak Başaçık-Antalya Barosu
  216. Avukat Irmak Bakır-Ankara Barosu
  217. Avukat İlayda Doğa Karaman-Ankara Barosu
  218. Avukat Nurdan Kılıç-Ankara Barosu
  219. Avukat Günçe Çetin-Ankara Barosu
  220. Avukat Bahar Esin-Ankara Barosu
  221. Avukat Çiğdem Kolot-Ankara Barosu
  222. Avukat Nazım Özhan-Aydın Barosu
  223. Avukat Hülya Üçpınar-İzmir Barosu
  224. Avukat Cemal Doğan-İzmir Barosu
  225. Avukat Hüseyin Özgür-İzmir Barosu
  226. Avukat Dicle Aras-İzmir Barosu
  227. Avukat Leyla Kaya-Mardin Barosu
  228. Avukat Kemal Erdem- Mardin Barosu
  229. Avukat Halit Tunç- Mardin Barosu
  230. Avukat Evin Doğan-Mardin Barosu
  231. Avukat Fatoş Balta-Mardin Barosu
  232. Avukat Heval Yıldız Karasu-Eskişehir Barosu
  233. Avukat Ayten Ağırdemir-İstanbul Barosu
  234. Avukat Gül Altay-İstanbul Barosu
  235. Avukat Aycan Topay-İstanbul Barosu
  236. Avukat Perihan Çağrışım Kayadelen-İzmir Barosu
  237. Avukat Melike Polat-İstanbul Barosu
  238. Avukat Büşra Özbiçer-Adana Barosu
  239. Avukat Zekiye Baran-Aydın Barosu
  240. Avukat Günçe Balçın-Antalya Barosu
  241. Avukat Pelin Özenç-Antalya Barosu
  242. Avukat Behiye Pakize Yanık-Antalya Barosu
  243. Avukat Arzu Demirci-İzmir Barosu
  244. Avukat Tüten Ateş Cinol-İstanbul Barosu
  245. Avukat Mehdi Zana Akkaya-Mersin Barosu
  246. Avukat Ümit Dede-Van Barosu
  247. Avukat Muhal İkikardeş-Adana Barosu
  248. Avukat Saadet Kayaalp-İzmir Barosu
  249. Avukat Fatma Girgin-Eskişehir Barosu
  250. Avukat Diren Cevahir Şen-İstanbul Barosu
  251. Avukat H. Özgün Duman-Kırklareli Barosu
  252. Avukat Özge Çil-Aydın Barosu
  253. Avukat Damla Sarıoğlu-İstanbul Barosu
  254. Avukat Remziye Toprak Yalçın-Aydın Barosu
  255. Avukat Zeliha Şengöz-Antalya Barosu
  256. Avukat Kübra Öz-Adana Barosu
  257. Avukat Zeynep Kaplan-Antalya Barosu
  258. Avukat Umay Büyükdağ-Ankara Barosu
  259. Avukat Çağla Özgür-Ankara Barosu
  260. Avukat Cemre Topal-Adana Barosu
  261. Avukat Hande Keskin Toprak-Çanakkale Barosu
  262. Avukat Büşra Ünlübaş Özkan-Eskişehir Barosu
  263. Avukat Güneş Erdoğan-Antalya Barosu
  264. Avukat Sena Yazıbağlı-İzmir Barosu
  265. Avukat M. Cânân Arın-İstanbul Barosu
  266. Avukat Hayal Sarıpınar-İstanbul Barosu
  267. Avukat Seyhan Çoban Wiles-İstanbul Barosu
  268. Avukat Saadet Öztürk, Antalya Barosu
  269. Avukat Sadık Onur Gelbal-Ankara Barosu
  270. Avukat Ahmet Yiğit-Ankara Barosu
  271. Avukat Zeynep Barışık- Adana Barosu
  272. Avukat Emre Özcan-Ankara Barosu
  273. Avukat Elif Yar-İzmir Barosu
  274. Avukat Seçil Ege Değerli-İzmir Barosu
  275. Avukat Hilal Küey-İzmir Barosu
  276. Avukat Denizhan Baturay Çalışkan-İzmir Barosu
  277. Avukat Sevim Küçük-Mersin Barosu
  278. Avukat Ahmet Gülhan-İzmir Barosu
  279. Avukat Aslı Boldan Ertürk-İzmir Barosu
  280. Avukat Serhat Arslan-İzmir Barosu
  281. Avukat Dinçer Dikmen-İzmir Barosu
  282. Avukat Miray Demirkan-İzmir Barosu
  283. Avukat Ozan Alpmen-İzmir Barosu
  284. Avukat Canan Arıcı-İzmir Barosu
  285. Avukat H.Senay Atli-İzmir Barosu
  286. Avukat Nazan Sakallı Aktaş-İzmir Barosu
  287. Avukat Ayșegül Karpuz-İzmir Barosu
  288. Avukat Alican Atalay-Antalya Barosu
  289. Avukat Müge Gezginci-Antalya Barosu
  290. Avukat Deniz Yıldız-İstanbul Barosu
  291. Avukat Pınar Akdemir-Ankara Barosu
  292. Avukat Yakup Aktaş-Adana Barosu
  293. Avukat Mehmet Öner-Diyarbakır Barosu
  294. Avukat N. İnci İncesağır-Çanakkale Barosu
  295. Avukat Berrin Demir-İstanbul Barosu
  296. Avukat Büşra Aksoy – Çanakkale Barosu
  297. Avukat Funda Ekin-İzmir Barosu
  298. Avukat Dorşin Şıkgenç-Batman Barosu
  299. Avukat Bihter Bilir İzmirli-Çanakkale Barosu
  300. Avukat Gizem Şener Kertişçi-İstanbul Barosu
  301. Avukat Sevda Köksoy Küey-İstanbul Barosu
  302. Avukat Gizemsu Kiracı-İstanbul Barosu
  303. Avukat Ayşegül Şenol Can-Düzce Barosu
  304. Avukat Ayşen Elvan Bilgin-Mersin Barosu
  305. Avukat Sezen Ezer-İstanbul Barosu
  306. Avukat Kübranur Üzümcü-İzmir Barosu
  307. Avukat Şengül Bayram-Antalya Barosu
  308. Avukat Şerare Erfan -İstanbul Barosu
  309. Avukat Süreyya Arcan Kara-İstanbul Barosu
  310. Avukat Şükran Dağ Cabir-Hatay Barosu
  311. Avukat Hacer Tuna Esitgen-İstanbul Barosu
  312. Avukat Alptekin Ocak-İstanbul Barosu
  313. Avukat Fatma Gürsoy-Antalya Barosu
  314. Avukat Gülay Kaya-İstanbul Barosu
  315. Avukat Şemse Kutsal-İstanbul Barosu
  316. Avukat Kamile Yılmaz-İstanbul Barosu
  317. Avukat Sevgi Binbir-İzmir Barosu
  318. Avukat Güler Yılmaz Birol-Antalya Barosu
  319. Avukat Ecem Kumsal Başyurt-İzmir Barosu
  320. Avukat Fevzi Özlüer-Ankara Barosu
  321. Avukat Özgür Ceylan-İstanbul Barosu
  322. Avukat Betül Duman-Eskişehir Barosu
  323. Avukat Ceren Koçak-Eskişehir Barosu
  324. Avukat Sevim Ece Kıraç-Eskişehir Barosu
  325. Avukat Yağmur Zaman-Eskişehir Barosu
  326. Avukat Belemir Potaş-Eskişehir Barosu
  327. Avukat Rabia Sert-Eskişehir Barosu
  328. Avukat Evrim Çırpan-Eskişehir Barosu
  329. Avukat Ali Rıza Koç-Eskişehir Barosu
  330. Avukat Nergiz Görnaz-Ankara Barosu
  331. Avukat Neslihan Canpolat-İstanbul Barosu
  332. Avukat Hasan Erdoğan-Ankara Barosu
  333. Avukat Kübra Kurtoğlu-İstanbul Barosu
  334. Avukat Nurcan Kaya-Diyarbakır Barosu
  335. Avukat Yakup Gül-İzmir Barosu
  336. Avukat Beyzanur Bektaş-İzmir Barosu
  337. Avukat Eren İlhan Güney-İzmir Barosu
  338. Avukat Aysen Erdoğan-İzmir Barosu
  339. Avukat Özcan Çine-İzmir Barosu
  340. Avukat Kemal Eskier-İzmir Barosu
  341. Avukat Raife Doğan-İzmir Barosu
  342. Avukat Hüseyin Özgur-İzmir Barosu
  343. Avukat Hülya Gültekin-İzmir Barosu
  344. Avukat Yıldız Tuğçe Erduran-İstanbul Barosu
  345. Avukat Rukiye Leyla Süren-İstanbul Barosu
  346. Avukat Nebahat Oskay Ürün-Aydın Barosu
  347. Avukat Gülseren Sönmez-İzmir Barosu
  348. Avukat Ayşe Edel-İstanbul Barosu
  349. Avukat Ufuk Can Mahanoğlu-Ankara Barosu
  350. Avukat Melis Güzelgün-Ankara Barosu
  351. Avukat Ceren Kalay Eken-Ankara Barosu
  352. Avukat Yasemin Öz-İstanbul Barosu
  353. Avukat Deniz Özkan-İstanbul Barosu
  354. Avukat Ezgi Altınkurt Sağlık-Antalya Barosu
  355. Avukat Kürşat Karacabey-Ankara Barosu
  356. Avukat Meral Göker-Hatay Barosu
  357. Avukat Aslı Pasinli-Diyarbakır Barosu
  358. Avukat Elif Tirenç-Diyarbakır Barosu
  359. Avukat İpek Ulaş-Diyarbakır Barosu
  360. Avukat Nadide Kurul-Diyarbakır Barosu
  361. Avukat Gazal Bayram Koluman-Diyarbakır Barosu
  362. Avukat Gizem Miran-Diyarbakır Barosu
  363. Avukat Özüm Vurgun -Diyarbakır Barosu
  364. Avukat Merve Nur-Diyarbakır Barosu
  365. Avukat Pınar Karaman-Diyarbakır Barosu
  366. Avukat Nuşin Uysal-Diyarbakır Barosu
  367. Avukat Çiğdem Sevimli-Diyarbakır Barosu
  368. Avukat Gamze Yalçın-Diyarbakır Barosu
  369. Avukat Meral Atasoy-Diyarbakır Barosu
  370. Avukat Helin Çapan-Diyarbakır Barosu
  371. Avukat Zozan Yeşilorman-Diyarbakır Barosu
  372. Avukat Zülal Erdoğan-Diyarbakır Barosu
  373. Avukat Gurbet Özbey-Diyarbakır Barosu
  374. Avukat Adile Salman-Diyarbakır Barosu
  375. Avukat Asya Cemre İşiyok-Diyarbakır Barosu
  376. Avukat Sıla Talay-Diyarbakır Barosu
  377. Avukat Çiğdem Ertak-Diyarbakır Barosu
  378. Avukat Kadriye Kaya-Diyarbakır Barosu
  379. Avukat Selvi Tunç-Diyarbakır Barosu
  380. Avukat Zeynep Işık-Diyarbakır Barosu
  381. Avukat Öykü Çakmak-Diyarbakır Barosu
  382. Avukat Serap Kaya-İstanbul Barosu
  383. Avukat Diren Elif Vurgun-Diyarbakır Barosu
  384. Avukat Mehmet Selçuk Çetinyalçın-İstanbul Barosu
  385. Avukat Şehrazat Mercan-İzmir Barosu
  386. Avukat Emine Ufuktepe-Adana Barosu
  387. Avukat İlknur Önal Tarkan-Adana Barosu
  388. Avukat Bahar Melek Öğrü-Adana Barosu
  389. Avukat Berrin Esin Kaya-İzmir Barosu
  390. Avukat Ozan Balım-İzmir Barosu
  391. Avukat Sibel Ünlü Hasdemir-İzmir Barosu
  392. Avukat Yasemen İzmirli-İzmir Barosu
  393. Avukat Ümit Görgülü Sevil-İzmir Barosu
  394. Avukat Yelda Kullap-İzmir Barosu
  395. Avukat Nurhan Sezgin-İzmir Barosu
  396. Avukat Kerem Altıparmak-Ankara Barosu
  397. Avukat Gizem Sıla Baysa-İstanbul Barosu
  398. Avukat İrem Yıldız-Diyarbakır Barosu
  399. Avukat Elifcan Demirtaş-Ankara Barosu
  400. Avukat Sibel Özen-İstanbul Barosu
  401. Avukat Zelal Akgül-Mersin Barosu
  402. Avukat Hoşyar Sarıyıldız-Mersin Barosu
  403. Avukat Abdurrahman İlgin-Mersin Barosu
  404. Avukat Mehmet Altuntaş-Mersin Barosu
  405. Avukat Kubat Sarıyıldız-Mersin Barosu
  406. Avukat Hasan Keleşoğlu-Mersin Barosu
  407. Avukat Mazlum Sayat-Mersin Barosu
  408. Avukat Rıza Oğuz-Mersin Barosu
  409. Avukat İbrahim Kaya-Mersin Barosu
  410. Avukat Hüseyin Pakyürek-İstanbul Barosu
  411. Avukat Semra Balyan-Diyarbakır Barosu
  412. Avukat Elif Ölekli -Diyarbakır Barosu
  413. Avukat Simay Mukaddes Söğütoğlu-İstanbul Barosu
  414. Avukat Mehmet Caner Köksal-İstanbul Barosu
  415. Avukat Gizem Tosun-İzmir Barosu
  416. Avukat Arzu Ayşe İşseven -İzmir Barosu
  417. Avukat Serhat Arslan-İzmir Barosu
  418. Avukat Hazal Aydın-İzmir Barosu
  419. Avukat Abdurrahim Doğan-İstanbul Barosu
  420. Avukat Bengül Berber-Manisa Barosu
  421. Avukat Meral Karali-İstanbul Barosu
  422. Avukat Erdal Yağçeken-İzmir Barosu
  423. Avukat Nergiz Tuba Aslan-İzmir Barosu
  424. Avukat Neslihan Ceylan- Ankara Barosu
  425. Avukat Sebahat Gençtarih-Mersın Barosu
  426. Avukat Kübra Ekmen-Ankara Barosu
  427. Avukat Sezai Soyteki-İzmir Barosu
  428. Avukat Volkan Gültekin-İzmir Barosu
  429. Avukat Dinçer Çalım-İzmir Barosu
  430. Avukat Ali Aydın-İzmir Barosu
  431. Avukat Yakup Atașa-Adana Barosu
  432. Avukat Yemen Cankan-İzmir Barosu
  433. Avukat Özlem Balım-İzmir Barosu
  434. Avukat Emine Ufuktepe-Adana Barosu
  435. Avukat Elif Karlıdağ-İzmir Barosu
  436. Avukat Tuğba Ütebay-İstanbul Barosu
  437. Avukat Zahide Beydağ Tıraş Öneri-İzmir
  438. Avukat Dinçer Dikmen-İzmir Barosu
  439. Avukat Mehmet Ufuk Göncü-İzmir Barosu
  440. Avukat Aysun Akşehirlioğlu-İzmir Barosu
  441. Avukat Ozan Adıgüzel-İzmir Barosu
  442. Avukat Erdoğan Akdoğdu-İzmir Barosu
  443. Avukat Fethiye Çetin-İstanbul Barosu
  444. Avukat Aylin Aras Öztürk-İzmir Barosu
  445. Avukat Hacer Çekiç Gündüz-İstanbul Barosu
  446. Avukat Ali İhsan Özeren-İzmir Barosu
  447. Avukat Kemal Mustafa Bilen-İzmir Barosu
  448. Avukat Adnan Kaya-İzmir Barosu
  449. Avukat İdil Kuzu-İzmir Barosu
  450. Avukat Seren Akyol-Adana Barosu
  451. Avukat Begüm Gökay-İzmir Barosu
  452. Avukat Sinan Ertekin-Ankara Barosu
  453. Avukat Cemile Gemici-İzmir Barosu
  454. Avukat Ahmet Ergin-İstanbul Barosu
  455. Avukat Ali Saydı-İstanbul Barosu
  456. Avukat Ayhan Özdemir-İstanbul Barosu
  457. Avukat Cemal Gülmez-İstanbul Barosu
  458. Avukat Celal Karadağ-İstanbul Barosu
  459. Avukat Cevriye Aydın-İstanbul Barosu
  460. Avukat Deniz Polattaş-İstanbul Barosu
  461. Avukat Devrim Avcı Özkurt-İstanbul Barosu
  462. Avukat Ebru Atakan Öztatar-İstanbul Barosu
  463. Avukat Engin Deniz Ergin-İstanbul Barosu
  464. Avukat Enver Akan-İstanbul Barosu
  465. Avukat Erdoğan Baştuğ-İstanbul Barosu
  466. Avukat Erkan Sabri Ünüvar-İstanbul Barosu
  467. Avukat Gülşah Kaya-İstanbul Barosu
  468. Avukat Gamze Gökoğlu Şimşek-İstanbul Barosu
  469. Avukat Güneş Yılmaz Baştuğ- İstanbul Barosu
  470. Avukat Hayrettin Çil-İstanbul Barosu
  471. Avukat Heval Türkmen Günay-İstanbul Barosu
  472. Avukat Kamil Tekin Sürek-İstanbul Barosu
  473. Avukat Leyla Han Tüzel-İstanbul Barosu
  474. Avukat Mehmet Çağrı Kaygısız-İstanbul Barosu
  475. Avukat Muhammet Taner Avşar-İstanbul Barosu
  476. Avukat Murat Çelebi-İstanbul Barosu
  477. Avukat Mustafa Söğütlü-İstanbul Barosu
  478. Avukat Nami Şentürk-İstanbul Barosu
  479. Avukat Nefise Sormageç-İstanbul Barosu
  480. Avukat Olcay Korkmaz-İstanbul Barosu
  481. Avukat Orhan Atan-İstanbul Barosu
  482. Avukat Osman Zeki Erdoğan-İstanbul Barosu
  483. Avukat Özlem Saldamlı Özatakan-İstanbul Barosu
  484. Avukat Refika Korkmaz-İstanbul Barosu
  485. Avukat Semih Mutlu-İstanbul Barosu
  486. Avukat Semir Karadaş-İstanbul Barosu
  487. Avukat Sevil Öcal-İstanbul Barosu
  488. Avukat Songül Beydilli-İstanbul Barosu
  489. Avukat Şaneşin Aydın-İstanbul Barosu
  490. Avukat Şeref Turgut-İstanbul Barosu
  491. Avukat Tahir Şilkan-İstanbul Barosu
  492. Avukat Yıldız İmrek-İstanbul Barosu
  493. Avukat Yusuf Ayık-İstanbul Barosu
  494. Avukat Yücel Aksüt-İstanbul Barosu
  495. Avukat Ziya Çelik-İstanbul Barosu
  496. Avukat İlke Işık-Ankara Barosu
  497. Avukat Murat Denizer-Ankara Barosu
  498. Avukat Dilek Sevgi Ataç-Ankara Barosu
  499. Avukat Sabit Aktaş-Ankara Barosu
  500. Avukat Sevil Aracı Bek-Adana Barosu
  501. Avukat Tugay Bek-Adana Barosu
  502. Avukat Rojda Yıldırım-Adana Barosu
  503. Avukat Berkay Akkuş-Bursa Barosu
  504. Avukat Deniz Gürbüz-İzmir Barosu
  505. Avukat Dilek Güzel-İzmir Barosu
  506. Avukat Hasan Hüseyin Evin-İzmir Barosu
  507. Avukat Nurettin Özlütaş-Ankara Barosu
  508. Avukat Cennet Nurdan Parlak-İzmir Barosu
  509. Avukat Özgür Metin-İzmir Barosu
  510. Avukat Zöhre Dalkıran-İzmir Barosu
  511. Avukat Barış İpek-İzmir Barosu
  512. Avukat Elif Yetigin-Kocaeli Barosu
  513. Avukat Eylem Sarıoğlu Aslandoğan-Kayseri Barosu
  514. Avukat Barış İpek-Eskişehir Barosu
  515. Avukat Hicran Danışman-Aydın Barosu
  516. Avukat Ahmet Özdel-Çorum Barosu
  517. İmran Aygün-Çorum Barosu
  518. Avukat Deniz Doğan-Gaziantep Barosu
  519. Avukat Bahar Özer-Tokat Barosu
  520. Avukat Barış Yıldırım-Tunceli Barosu
  521. Avukat Çağla Yolaşan-Tunceli Barosu
  522. Avukat Kenan Çetin-Tunceli Barosu
  523. Avukat Ali Cemal Zülfikar-Elazığ Barosu
  524. Avukat Zerrin Kale-İzmir Barosu
  525. Avukat Sertaç Yenice-İzmir Barosu
  526. Avukat Kürşat Emre Sarı-İstanbul Barosu
  527. Avukat Mustafa Çinkılıç-Adana Barosu
  528. Avukat Murat Farsakoğlu-Ankara Barosu
  529. Avukat Mübarek Hadimoğlu-Ankara Barosu
  530. Avukat Murat Aydın-İzmir Barosu
  531. Avukat Yusuf Aydoğan-Ankara Barosu
  532. Avukat Selma Çiçekçi- Ankara Barosu
  533. Avukat Onur Güneş-İstanbul Barosu
  534. Avukat Yelda Koçak Urfa-İstanbul Barosu
  535. Avukat Melike Öztürk-İstanbul Barosu
  536. Avukat Mehmet Memişoğlu-Adana Barosu
  537. Avukat Figen Durmuş-İzmir Barosu
  538. Avukat Ali Özdemir-Ankara Barosu
  539. Avukat Nurten Çağlar Yakış-Ankara Barosu
  540. Avukat Osman Emre Tekin-Ankara Barosu
  541. Avukat Hüseyin Çolak-Ankara Barosu
  542. Avukat Hazal Serdar-Ankara Barosu
  543. Avukat Cuma Kuş-İzmir Barosu
  544. Avukat Sedef Ünal-İstanbul Barosu
  545. Avukat Bedii Yarayıcı-İstanbul Barosu
  546. Avukat Nurkut Çetiner-İzmir Barosu
  547. Avukat Fatma Gül Evren Muğla
  548. Avukat Ömer Öneren-Ankara Barosu
  549. Avukat Serol Karaduman-Ankara Barosu
  550. Avukat Zekiye Baran Arslan-Aydın Barosu
  551. Avukat Esra Genç-Malatya Barosu
  552. Avukat Bedriye Kurtuluş Türk-İzmir Barosu
  553. Avukat Mustafa Karadağ-Ankara Barosu
  554. Avukat Atilla Ertekin-İzmir Barosu
  555. Avukat Hanifi Sancar Karaca-Ankara Barosu
  556. Avukat Ergül Dursun-Ankara Barosu
  557. Avukat Hakan Eren-İstanbul Barosu
  558. Avukat Nur Ateş-Muğla Barosu
  559. Avukat Yaşar Altürk-İstanbul Barosu
  560. Avukat Muhterem Bulut Özsüer-İzmir Barosu
  561. Avukat İbrahim Aycan-İstanbul Barosu
  562. Avukat Sevim Küçük-Mersin Barosu
  563. Avukat Nilgün Gürbüz-Antalya Barosu
  564. Avukat Büşra Mengi-İzmir Barosu
  565. Avukat Mutluay Çelik-Ankara Barosu
  566. Avukat Elkan Albayrak-İstanbul Barosu
  567. Avukat Aynur Gül Soydaş-Ankara Barosu
  568. Avukat Suat Ergin-İstanbul Barosu
  569. Avukat Emine Rezzan Aydınoğlu-İstanbul Barosu
  570. Avukat Sabit Aktaş-Ankara Barosu
  571. Avukat Hasan Tatar-Ankara Barosu
  572. Avukat Serhat Çakmak-İstanbul Barosu
  573. Avukat Hayriye Kılıç-Ankara Barosu
  574. Avukat Asım Kılıç-Ankara Barosu
  575. Avukat Ahmet Kiraz-İstanbul Barosu
  576. Avukat Tahir Kemal Bozkır-İstanbul Barosu
  577. Avukat Ahmet Dindar-İstanbul Barosu
  578. Avukat Oya Meriç Eyüboğlu-İstanbul Barosu
  579. Avukat Şerif Özgür Urfa-İstanbul Barosu
  580. Avukat Arzu Becerik-İstanbul Barosu
  581. Avukat Nuray Filiz-İstanbul Barosu
  582. Avukat Demet Erdin-Ankara Barosu
  583. Avukat Mustafa Şeref Kısacık-İstanbul Barosu
  584. Avukat Ahmet Bozkurt Çağlar-Ankara Barosu
  585. Avukat Şenay Ertem-Ankara Barosu
  586. Avukat Yurdagül Gündoğan-Adana Barosu
  587. Avukat Adil Özer-İstanbul Barosu
  588. Avukat Süha Özen-Mersin Barosu
  589. Avukat Hüseyin Can Güner-Ankara Barosu
  590. Avukat Sedat Arslantaş-Ankara Barosu
  591. Avukat Kazım Bayraktar-Ankara Barosu
  592. Avukat Yalçın Özkan-Balıkesir Barosu
  593. Avukat Rabia Balkanlı-Ankara Barosu
  594. Avukat Bayram Vural-Ankara Barosu
  595. Avukat Eylem Akçın-Ankara Barosu
  596. Avukat Oya Aydın Göktaş-Ankara Barosu
  597. Avukat Filiz Aydın-İstanbul Barosu
  598. Avukat Baki Lütfi Uzun-Ankara Barosu
  599. Avukat Mustafa Bağarkası-İstanbul Barosu
  600. Avukat Çağdaş Özcan-Ankara Barosu
  601. Avukat Fatma Aloğlu-Ankara Barosu
  602. Avukat Selçuk Çağrı Göksu-Ankara Barosu
  603. Avukat Doğan Erkan-Ankara Barosu
  604. Avukat Mustafa Güler-Ankara Barosu
  605. Ahmet Refik Atalay-Ankara Barosu
  606. Avukat Ebru Beşe-Ankara Barosu
  607. Avukat Fatma Saçak Akbulut-Ankara Barosu
  608. Avukat Özay Arıkan-Ankara Barosu
  609. Avukat Türkan Karakoç-İzmir Barosu
  610. Avukat Emine Bilge Akkayagil-Ankara Barosu
  611. Avukat Ayşe Aydemir-İstanbul Barosu
  612. Avukat Ali Kurt-Muğla Barosu
  613. Avukat Fatma Albayrak-İstanbul Barosu
  614. Avukat Ömer Faruk Eminağaoğlu-Ankara Barosu
  615. Avukat Özkan Yücel-İzmir Barosu
  616. Avukat Anıl Güler-İzmir Barosu
  617. Avukat Bülent Ecevit Nadas-İzmir Barosu
  618. Avukat Afhan Topel-İzmir Barosu
  619. Avukat Özgür Yılmazer-İzmir Barosu
  620. Avukat Burcu Ece Güler-İzmir Barosu
  621. Avukat Ali Deman Güler-İzmir Barosu
  622. Avukat Hüseyin Yıldız-İzmir Barosu
  623. Avukat Mehmet Baran Selanik- İzmir Barosu
  624. Avukat Gamze Karaoğlu-İzmir Barosu
  625. Avukat Cansu Bildirici-İzmir Barosu
  626. Avukat Arzu Alper-Muğla Barosu
  627. Avukat Gülcan Kartal Bağat-İstanbul Barosu
  628. Avukat Nezahat Gündoğdu-Ankara Barosu
  629. Avukat Ahmet Özkoca-Balıkesir Barosu
  630. Avukat Kamil Veli Ak-Mersin Barosu
  631. Avukat Volkan Alposkay- İzmir Barosu
  632. Avukat Egemen Güvenç Pehlivan-İzmir Barosu
  633. Avukat Murat Meşeli-İzmir Barosu
  634. Avukat Berrin Ekici-İzmir Barosu
  635. Avukat Arif Çınar Evrim- İzmir Barosu
  636. Avukat Salih Volkan Çokal- İzmir Barosu
  637. Avukat Banu Yetişenler-İzmir Barosu
  638. Avukat Ahmet Aksu-İzmir Barosu
  639. Avukat Nursen Aksu-İzmir Barosu
  640. Avukat Haluk İsmet Köymen-İzmir Barosu
  641. Avukat Tacettin Üstündağ-İzmir Barosu
  642. Avukat Ayşen Erdoğan-İzmir Barosu
  643. Avukat Arzu Ayşe İşseven-İzmir Barosu
  644. Avukat Raife Doğan-İzmir Barosu
  645. Avukat Cemal Doğan-İzmir Barosu
  646. Avukat Kemal Eskier-İzmir Barosu
  647. Avukat Gülseren Sönmez- İzmir Barosu
  648. Avukat Ebru Büyükalın- İzmir Barosu
  649. Avukat Hatice Şenay Atlı- İzmir Barosu
  650. Avukat Deniz Yağmur-İzmir Barosu
  651. Avukat Betin Ekim Yıldırım- İzmir
  652. Avukat Yasemen İzmirli-İzmir Barosu
  653. Avukat Ümit İzmirli- İzmir Barosu
  654. Avukat Uğur Kalelioğlu-İzmir Barosu
  655. Avukat Pınar Gürsoy Kılınç-İzmir Barosu
  656. Avukat Ali Çığa-İzmir Barosu
  657. Avukat Ahmet Gülhan-İzmir Barosu
  658. Avukat Neşve Koylu-İzmir Barosu
  659. Avukat Zafer Evran- İzmir Barosu
  660. Avukat Sibel Ünle Hasdemir- İzmir Barosu
  661. Avukat Eren İlhan Günay-İzmir Barosu
  662. Avukat Mehmet Yatar-İzmir Barosu
  663. Avukat Nafize Topaz-İzmir Barosu
  664. Avukat Muzaffer Sevgi Sakarya-İzmir Barosu
  665. Avukat Seçkin Türkoğlu-Ankara Barosu
  666. Avukat Doğukan Tonguç Cankurt-Ankara Barosu
  667. Avukat Linda Sevinç Hocaoğulları –Ankara Barosu
  668. Avukat Deniz Can Aydın-Ankara Barosu
  669. Avukat Mert Bal- Ankara Barosu
  670. Avukat Sercan Aran-Ankara Barosu
  671. Avukat Hacer Filiz Orhan-Ankara Barosu
  672. Avukat Ender Büyükçulha-Ankara Barosu
  673. Avukat Denizer Şanlı-Ankara Barosu
  674. Avukat Deniz Altaylı-Ankara Barosu
  675. Avukat Yıldıray Çıvgın-Ankara Barosu
  676. Avukat Nadi Türkaslan-Ankara Barosu
  677. Avukat Sevgi Dutar-İstanbul Barosu
  678. Avukat Mehmet Ümit Erdem-İstanbul Barosu
  679. Avukat Gülendam Şan Karabulutlar İstanbul Barosu
  680. Avukat Eren Can-İstanbul Barosu
  681. Avukat Kazım Erkut Güzel-İstanbul Barosu
  682. Avukat Aziz Aytaç-İstanbul Barosu
  683. Avukat Ali Oktay Coşgun-İstanbul Barosu
  684. Avukat Yeşinil Yeşilyurt-İstanbul Barosu
  685. Avukat Nurgül Uzuntaş İstanbul Barosu
  686. Avukat Başak Yıldırım Okçu İstanbul Barosu
  687. Avukat Öykü Güzel-İstanbul Barosu
  688. Avukat İlkay Cengiz-İstanbul Barosu
  689. Avukat Ali Coşkun- İstanbul Barosu
  690. Avukat Tuba Güneş- İstanbul Barosu
  691. Avukat Ebru Erginbay Ayten-İstanbul Barosu
  692. Avukat Nergiz İnce- İstanbul Barosu
  693. Avukat Fadime Fulya Dağlı-İstanbul Barosu
  694. Avukat Cafer Şahinkaya- İstanbul Barosu
  695. Avukat Tamer Akgökçe-İstanbul Barosu
  696. Avukat Naciye Füsun Çağlar-İstanbul Barosu
  697. Avukat Sinem Ezgi Büyükyıldız-İstanbul Barosu
  698. Avukat Denizcan Akgökçe-İstanbul Barosu
  699. Avukat Şenay Çöte-Eskişehir Barosu
  700. Avukat Pınar Çelik Arpacı-Eskişehir Barosu
  701. Avukat Fatma Girgin-Eskişehir Barosu
  702. Avukat Yelda Çerkezoğlu Hüzmeli-Hatay Barosu
  703. Avukat Hatice Can-Hatay Barosu
  704. Avukat İlknur Önal Tarkan –Adana Barosu
  705. Avukat Mustafa Kurtul Karabulutlar-Tekirdağ Barosu
  706. Avukat Barış Aydın-Muğla Barosu
  707. Avukat Özgür Özcan-Bursa Barosu
  708. Avukat Seçil Ege Değerli-Manisa Barosu
  709. Avukat Seyhan Candan-Konya Barosu
  710. Avukat Sertaç Yenice – İzmir Barosu
  711. Avukat Doğan Çakmak- İstanbul Barosu.
  712. Avukat Saadet Taşdemir-İstanbul Barosu
  713. Avukat Sema Dal – İstanbul Barosu
  714. Avukat Emrah Şahin- Ankara Barosu
  715. Avukat Şerife Ceren Uysal- İstanbul Barosu
  716. Avukat Mualla Buket Soygüt Aslan
  717. Avukat Gökhan Celep-Ankara Barosu
  718. Avukat Levent Pişkin -İstanbul Barosu
  719. Avukat Mustafa Tüzün – İstanbul Barosu
  720. Avukat Sezgin Karma – Antalya Barosu
  721. Avukat Merve Yazan-İstanbul Barosu
  722. Avukat Baran Bora Taşkın İstanbul Barosu
  723. Avukat Nagehan Hacıvelioğlu Doğuç -İstanbul Barosu
  724. Avukat Aslihan Kocabal-İstanbul Barosu
  725. Avukat Gözde Engin-Diyarbakır Barosu
  726. Avukat Gökçe Gökçen -İstanbul Barosu
  727. Avukat Gülay Pancar -Kayseri Barosu
  728. Avukat Zehra Koç Çelik – Gaziantep Barosu
  729. Avukat Cansu Tekeli İstanbul Barosu
  730. Avukat Hüseyin Anıl Enhiz-Kahramanmaraş Barosu
  731. Avukat Nilda Baltalı-İstanbul Barosu
  732. Avukat Ezgi Çetiner- İstanbul Barosu
  733. Avukat Büşra Gönülveren- Bursa Barosu
  734. Avukat Esin Bozovalı- İstanbul Barosu
  735. Avukat Ezgi Kaya-İzmir Barosu
  736. Avukat Serap Nural Bozkır-İzmir Barosu
  737. Avukat Başak Göğüş Cebeci-İzmir Barosu
  738. Avukat Kemal Aytaç-İstanbul Barosu
  739. Avukat Ümit Görgülü Sevil- İzmir Barosu
  740. Avukat A. Şehnaz Kart- İstanbul Barosu
  741. Avukat İbrahim Aycan- İstanbul Barosu
  742. Avukat Cengiz Babalık- İstanbul Barosu
  743. Avukat Türkan Yılmaz – İstanbul
  744. Avukat M. Selçuk Çetinyalçın- İstanbul Barosu
  745. Avukat İçim Bulgan Meriçboyu- İstanbul Barosu
  746. Avukat Cengiz Babalık-İstanbul Barosu
  747. Avukat Mebuse Tekay-İstanbul Barosu
  748. Avukat Nevin Güney İnce-İstanbul Barosu
  749. Avukat A. Şehnaz Kart- İstanbul Barosu
  750. Avukat Mustafa Tüzün – İstanbul Barosu
  751. Avukat Merve Yazan -İstanbul Barosu
  752. Avukat Cansu Tekeli- İstanbul Barosu
  753. Avukat Hüseyin Anıl Engiz- Kahramanmaraş Barosu
  754. Avukat Nilda Baltalı-İstanbul Barosu
  755. Avukat Hazal Aydın-İzmir Barosu
  756. Avukat Feyza Evliyaoğulları- Ankara Barosu
  757. Avukat Kemal Toraman-İstanbul Barosu
  758. Avukat Nazlı Zeynep Mutlu – Ankara Barosu
  759. Avukat Ruken Gülağacı – İstanbul Barosu
  760. Avukat Nesrin Sayın – İzmir Barosu
  761. Avukat Damla Atalay – İstanbul Barosu
  762. Avukat Nuray Filiz – İstanbul Barosu
  763. Avukat Özgür Deniz Adalı – İstanbul Barosu
  764. Avukat Yasin Sağlam – İstanbul Barosu
  765. Avukat Canan Tamkan – İstanbul Barosu
  766. Avukat Melda Betül Or – Adana Barosu
  767. Avukat Hüseyin Pakyürek – İstanbul Barosu
  768. Avukat Sidar Aydoğan Öztürk – İzmir Barosu
  769. Avukat Ali İhsan Güven – İzmir Barosu
  770. Kıvılcım Turanlı – Hukukçu
  771. Işıl Kurnaz – Hukukçu
  772. Avukat Emine Ufuktepe – Adana Barosu
  773. Avukat Fatoş Hacıvelioğlu – Adana Barosu
  774. Avukat Deniz Demirdöğen – İstanbul Barosu
  775. Avukat Sema Özdemir – İstanbul Barosu
  776. Avukat Duygu Saylan – Balıkesir Barosu
  777. Avukat Fırat İke – Hakkari Barosu
  778. Avukat Harika Günay Karataş – Hakkari Barosu
  779. Avukat Ramazan Kurt – Hakkari Barosu
  780. Avukat İclal Doğan – İstanbul Barosu
  781. Avukat Onur Altunsoy – İstanbul Barosu
  782. Avukat Nuray Kılıç – İstanbul Barosu
  783. Avukat Esra Erin – İstanbul Barosu
  784. Avukat Arya Dilan Vargün – İstanbul Barosu
  785. Avukat Dilancan Ateş – İzmir Barosu
  786. Avukat İrem Geçmez – İzmir Barosu
  787. Avukat Ayşe Aylin Barcın – İstanbul Barosu
  788. Avukat Ezel Buse Sönmezocak – İstanbul Barosu
  789. Avukat Senem Doğanoğlu – Ankara Barosu
  790. Avukat Didem Özhan-Aydın Barosu
  791. Avukat Başak Baylav-İstanbul Barosu
  792. Avukat Gamze Erk-İstanbul Barosu
  793. Avukat Gamze Gökoğlu Şimşek-İstanbul Barosu
  794. Avukat Helin Bayraktar-İstanbul Barosu
  795. Avukat Heval Türkmen Günay-İstanbul Barosu
  796. Avukat Özgür Ceylan Aytaç-İstanbul Barosu
  797. Avukat Sevin Kanatger Şeker-İstanbul Barosu
  798. Avukat Şaneşin Aydın-​İstanbul Barosu
  799. Avukat Merve Şatır-Adana Barosu​​​​
  800. Avukat Rojda Yıldırım-Adana Barosu​
  801. Avukat Hicran Danışman-Aydın Barosu
  802. Avukat Mert Eriş-İzmir Barosu
  803. Avukat Zeynep Tuğyıldız-İzmir Barosu
  804. Avukat Sezai Soyteki- İzmir Barosu
  805. Avukat Sevcan Çamlıdağ-İstanbul Barosu
  806. Avukat Benan Molu-İstanbul Barosu
  807. Avukat Şükrü Umur Birgili-İzmir Barosu
  808. Avukat Serhat Sel-Ankara Barosu
  809. Avukat Neslihan Kaya-Kayseri Barosu
  810. Avukat Neda Şentürk-İstanbul Barosu
  811. Avukat Deniz Aksoy-Ankara Barosu
  812. Avukat Merve Sena Ayhan-Aydın Barosu
  813. Avukat Sefa Yaşar-Ankara Barosu
  814. Avukat Fatma Güner-Gaziantep Barosu
  815. Avukat Burcu Yağcı- Baro?
  816. Avukat Eda Bekar Falay-İzmir Barosu
  817. Avukat Yağmur Birdal-İstanbul Barosu
  818. Avukat Burcu Uçuran-İstanbul Barosu
  819. Avukat Ahmet Baran Çelik-İstanbul Barosu
  820. Avukat Selin Birdal-İstanbul Barosu
  821. Avukat Rabia Gündoğmuş-İstanbul Barosu
  822. Ali Fuat Günay-Antalya Barosu

Kriminoloji

0
Kriminoloji - Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, Yrd. Doç. Dr. M. Emin Alşahin

Kriminoloji kitabı Ceza Hukukunun duayenlerinden Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk ve Yrd. Doç. Dr. M. Emin Alşahin ile birlikte 2017 yılı ocak ayında yazılmış ve Adalet Yayınevi tarafından basılarak okuyucuya sunulmuştur. Kitap, Türkiye’de, Kriminoloji alanında yazılmış istisna eserlerdendir.

Çalışma yedi bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, kriminolojinin tarihi gelişimi, kriminolojinin bölümleri ve kriminoloji eğitimi, öğretimi konularına yer verilmiş; ikinci bölümde, kriminolojide araştırma yöntemleri ve suçta siyah sayılar anlatılmış; üçüncü bölümde, kriminolojide teoriler; dördüncü bölümde, beden tipleri ve suç ilişkisi; beşinci bölümde suçlu tipleri; altıncı bölümde suça etki eden nedenler ve son bölümde ise, dünya genelinde bilinen bir kısım seri katiller incelenmiştir.

Yazar Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk

Çalışmada yeri geldikçe, Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanmakta olan Adalet İstatistiklerine yer verilmiş. Kriminoloji kitaplarında genellikle yer almayan seri katiller bölümü, seri katillerin anormal davranma nedenlerini ve davranış özelliklerini ortaya koymak adına çalışmaya konulmuştur.

Yazarın Kriminoloji İsimli Eser Hakkında Önsözü
“Kriminoloji, kesin, değişmez kuralları olan bir bilim olmayıp, toplumsal ve ahlâki bir bilimdir. Diğer taraftan kriminoloji, birden çok bilim dalını kapsayan sosyal, ampirik (deneysel) bir bilimdir. Bu nedenle, multidisipliner bir yapıya sahip olan kriminoloji, hukukçuların, tıpçıların, sosyologların ve istatistikçilerin hizmetlerinden yararlanmaktadır. 
Kriminoloji 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren bağımsız bir bilim dalı olarak ortaya çıkmış ve günümüzde gelişmesini sürdürmeye devam etmiştir.
Kavram olarak yeni olmakla birlikte, suçun sebepleri, asırlar önce yazarların ve felsefecilerin dikkatini çekmiştir. Hatta M. Ö. 427-347 yılları arasında yaşamış olan Platon, -Kanunlar- adlı eserinde suçu ruhun bir hastalığı olarak kabul etmiştir.
Çalışmamız yedi bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, kriminolojinin tarihi gelişimi, kriminolojinin bölümleri ve kriminoloji eğitimi, öğretimi konularına yer verilmiştir. İkinci bölümde, kriminolojide araştırma yöntemleri ve suçta siyah sayılar anlatılmıştır. Üçüncü bölümde, kriminolojide teoriler, dördüncü bölümde, beden tipleri ve suç ilişkisi, beşinci bölümde suçlu tipleri, altıncı bölümde suça etki eden nedenler ve son bölümde ise, dünya genelinde bilinen bir kısım seri katiller incelenmiştir.
Çalışmamızda yeri geldikçe, Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanmakta olan Adalet İstatistiklerine yer verilmiştir. Ancak ifade etmeliyiz ki, ülkemizde polis istatistiklerinin yayınlanmıyor olması, kriminoloji alanında yapılan çalışmalar bakımından büyük bir eksikliktir. 
Kriminoloji kitaplarında genellikle yer almayan seri katiller bölümü, seri katillerin anormal davranma nedenlerini ve davranış özelliklerini ortaya koymak adına çalışmamıza konulmuştur.”
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
Kriminoloji Kitabının Konu Başlıkları
Kriminolojinin Tarihi Gelişimi, Kriminolojinin Bölümleri, Diğer Bilim Dalları İle İlişkisi, Kriminoloji Eğitim ve Öğretimi
Kriminolojide Araştırma Metodları ve Suçta Siyah Sayılar (Karanlık Alan)
Kriminolojide Teoriler
Beden Tipleri ve Suç İlişkisi
Suçlu Türleri
Suçluluğa Etki Eden Nedenler
Seri Katiller

İÇİNDEKİLER

2. BASKIYA ÖNSÖZ 7
ÖNSÖZ 9
İÇİNDEKİLER 11
BİRİNCİ BÖLÜM
KRİMİNOLOJİNİN TANIMI, KONUSU, TARİHİ GELİŞİMİ, KRİMİNOLOJİNİN BÖLÜMLERİ, DİĞER BİLİM DALLARI İLE İLİŞKİSİ, KRİMİNOLOJİ EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ
§ 1. KRİMİNOLOJİNİN TANIMI 23
I. GENEL AÇIKLAMALAR 23
II. KANAATİMİZ 29
§2. KRİMİNOLOJİNİN KONUSU 31
§ 3. KRİMİNOLOJİNİN TARİHİ 32
I. KÖKENİ 32
II. BELLİ BAŞLI KRİMİNOLOJİK TEORİLERE TOPLU BİR BAKIŞ 40
1. Lombroso’dan Önceki Dönem 40
2. Lombroso Dönemi 44
A. Lombroso ve Pozitivist Okul 44
a. Genel Bilgiler 44
b. Lombrosso’nun Hayatı 45
c. Düşünceleri 47
d. Ferri’nin Hayatı 49
e. Düşünceleri 51
f. Garofalo’nun Hayatı ve Düşünceleri 58
g. Ferri Döneminde Suç Sosyolojisi Araştırmalarında Yönelimler 63
aa. Sosyolojik Okul 63
bb. Sosyalist veya İktisadi Okul 64
cc. Toplumsal Çevre Okulu veya Lyon Okulu 65
dd. Zihinlerarası Etkileşim Okulu 66
3. Lombroso Sonrası Dönem 68
A. Ceza Hukuku Milletlerarası Birliği 68
B. İtalyan Üçüncü Okulu 73
C- Hukuk Tekniği Okulu 76

§ 4. KRİMİNOLOJİNİN BÖLÜMLERİ 77

I. TEORİK KRİMİNOLOJİ 77
II. UYGULAYICI KRİMİNOLOJİ 78
§ 5. KRİMİNOLOJİNİN DİĞER BİLİM DALLARI İLE İLİŞKİSİ 87
I. GENEL AÇIKLAMALAR 87
II. KRİMİNOLOJİ-CEZA HUKUKU İLİŞKİSİ 87
III. KRİMİNOLOJİ-SOSYOLOJİ İLİŞKİSİ 88
IV. KRİMİNOLOJİ-PSİKOLOJİ İLİŞKİSİ 89
V. KRİMİNOLOJİNİN DİĞER BİLİM DALLARI İLE İLİŞKİSİ 89
§ 6. KRİMİNOLOJİNİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ 90
İKİNCİ BÖLÜM
KRİMİNOLOJİDE ARAŞTIRMA METODLARI VE SUÇTA SİYAH SAYILAR (KARANLIK ALAN
§ 1. KRİMİNOLOJİDE ARAŞTIRMA METODLARI 95
I. GENEL AÇIKLAMALAR 95
II. ARAŞTIRMA METODLARI 100
1. Genel Olarak 100
2. Doküman Analizi (Belge, İçerik Analizi) 106
3. Anket 106
4. Gözlem 109
A. Olay Öyküleri Metodu (Olay İncelemesi Metodu, Case History) 111
B. Olay Meydana Geldikçe Tespit Metodu (İzleme Metodu) 112
C. Hayat Öyküleri Metodu 114
D. Suç Faaliyetlerine Karışarak Gözlem Metodu 115
5. Deney 117
6. Suç İstatistikleri. 118
A. Kavram 118
B. Tarihçe 118
C. Suç İstatistiğinin Görevleri 119
D. Suç İstatistiğinin Çeşitleri 120
a. Kolluk (polis) İstatistikleri 121
aa. Polis İstatistiklerine Yapılan Eleştiriler 122
bb. Polis İstatistiklerinde Görülen Genel Eksikler 122
aaa. İstatistiklerin Doğasından Kaynaklanan Eksiklikler 122
bbb. Türk Ceza Kanununun Genel Hükümleri
Açısından Eksiklikler 123

ccc. Aydınlatılan Olaylar Açısından Eksiklikler 124
ddd. Şüpheliler Açısından Eksiklikler 124
b. Adalet İstatistikleri. 125
c. Cezaevi İstatistikleri 126
aa. Resmi Suç İstatistiklerinin (Adalet ve Cezaevi) Eksik ve
Yanıltıcı Etkileri 126
d. Milletlerarası Suç İstatistikleri 128
e. Bilimsel İstatistikler 128
§ 2. SUÇTA SİYAH SAYILAR (KARANLIK ALAN) 129
I. KAVRAM 129
II. KARANLIK ALAN ARAŞTIRMASININ TARİHİ GELİŞİMİ 132
III. KARANLIK ALANI OLUŞTURAN NEDENLER 133
1. Mağdurun Etkisiyle Karanlık Alanın Oluşması 133
A. Mağdurun Suçluyu Yeterince Tanımlayamaması 133
B. Mağdurun Rızası 134
C. Mağdur ile Suçlu Arasındaki İlişkiler 134
D. Çeşitli Nedenlerle Mağdurun Suçu Yetkili Makamlara
Bildirmemesi 134
2. Mağdurun Etkisi Dışında Karanlık Alanın Oluşması 135
A. Mağdursuz Suçlar 135
B. Polisin Bilmek İstemediği Suçlar 136
IV. KARANLIK ALANI ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ 136
1. Deney (Experiment) 137
2. Katılarak Gözlem (Teilnehmende Beobachtung) 138
3. Anketler (Befragungen) 139
A. Faile Sormak Suretiyle Anket (Fail İtiraf Anketleri,
Täterbefragungen) 140
B. Mağdura Sormak Suretiyle Anket (Opferbefragung, “report on victimization”) 140
C. Bilgi Sahibi Olana Sormak Suretiyle Anket
(Informantenbefragung) 142

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
KRİMİNOLOJİDE TEORİLER
§ 1. GİRİŞ 145
§ 2. SUÇ OLGUSUNA İLİŞKİN İLK BİLİMSEL AÇIKLAMALAR 145
I. ANTROPOLOJİK AÇIKLAMALAR 145
1. Cesare Lombroso ve Suçlu İnsan Teorisi 145

A. Lombroso’nun Teorisinin Kısa Açıklaması 146
B. Lombroso’nun Görüşlerinin Eleştirisi 148

II. İLK SOSYOLOJİK AÇIKLAMALAR 149
1. Coğrafya ve Harita Okulu 149
2. Sosyalist Okul 150
3. Toplumsal Çevre Okulu 151
4. Zihinlerarası Etkileşim Okulu 152
5. Emile Durkheim’ın Sosyolojik Okulu 153
III. FERRİ’NİN ÇOK SAYIDA FAKTÖRLER TEORİSİ 157
1. Ferri’nin Teorisinin Sunumu 157
A. Ferri’nin Teorik Kriminolojisi 158
B. Ferri’nin Tatbiki Kriminolojisi 161
a. Cezai Sorumluluğun Yeni Dayanakları 161
b. Toplumsal Tepkinin Yeniden Düzenlenmesi 162
§ 3. BİYOLOJİK TEORİLER 165
I. ENDOKRİNOLOJİ VE SUÇ 165
1. Kriminolojide Endokrinolojik Araştırmaların Tarihi 165
A. Öncüler Dönemi 165
B. Sistemleştirme Dönemi 166
C. Reaksiyon (Tepki) Dönemi 168
2. Endokrin Tipleme 169
3. Biotipleme 172
II. KALITIM İLE SUÇ ARASINDAKİ İLİŞKİLER 173
1. Aileler Üzerindeki Araştırmalar 174
A. Aileler Üzerinde Kalıtımsal Araştırmalar 174
B. Aileler Üzerinde İstatistiki Araştırmalar 176
2. Çocuklara İlişkin İstatistikler 177
3. Yetişkinlere İlişkin İstatistikler 178
A. Kalıtımın Kapsamı 179
III. EVLATLIKLAR ÜZERİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR 180
IV. KROMOZOMLAR ÜZERİNDE YAPILAN ARAŞTIRMALAR 182
V. İKİZLER ÜZERİNDE YAPILAN ARAŞTIRMALAR 188
VI. GORING’İN “İNGİLİZ MAHKÛMU” VE HOOTON’UN “AMERİKAN SUÇLUSU” 193
§ 4. PSİKOLOJİK TEORİLER 195
I. PSİKOANALİTİK KURAM 196
1. Güçlü Bir İd’e Sahip Olma 197

2. Güçlü Bir Süperego’ya Sahip Olma 198
3. Zayıf Bir Ego’ya Sahip Olma 198

II. GENEL KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ VE SUÇ 198
1. Psikopati 198
2. Ani ve Tepkisel Hareket Etme 200
3. Negatif Duygusallık 200
III. ZEKÂ VE SUÇ 201
§ 5. SOSYOLOJİK TEORİLER 205
I. SOSYAL YAPI TEORİLERİ 205
1. Sosyal Düzensizlik Teorisi (Social Disergonization Theory) 206
2. Miller’in İlgi Odakları Teorisi 211
3. Ayırıcı Fırsatlar Teorisi 213
4. Suçlu Alt Kültürü Teorisi 215
II. SOSYAL SÜREÇ TEORİLERİ 218
1. Sutherland’ın Ayırıcı Birleşimler Teorisi 218
2. Etkisizleştirme Teorisi (Neutralization Theory) 223
3. Kontrol Teorileri 225
A. Giriş 225
B. Sosyal Bağ Teorisi 226
a. Bağlılık 226
b. Adanmışlık 227
c. Faydalı İşlerle Sürekli Meşguliyet 227
d. İnanç 228
C. Reckless’in Koruma Teorisi 228
a. İç Koruyucular 229
b. Dış Koruyucular 230
III. ROBERT K. MERTON’UN ANOMİ TEORİSİ 231
1. Merton’un Uyum Modelleri 233
a. Uyumluluk 233
b. Yenilikçilik 233
c. Şekilcilik 234
d. Kaçma (Geri Çekilme) 234
e. İsyan 234

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

BEDEN TİPLERİ VE SUÇ İLİŞKİSİ
§ 1. KRETSCHMER’İN GÖRÜŞLERİ 235
I. ASTENİK (LEPSOTOM-İNCE) TİPLER 235
II. ATLETİK TİPLER 236
III. PİKNİK TİPLER 236
§ 2. SHELDON’UN GÖRÜŞLERİ 238
§ 3. ELEANOR VE SHELDON GLUECK’LERİN ÇALIŞMALARI 241
I. DÜŞÜNSEL HAYAT 243
II. AKTİF HAYAT 243
III. DUYGUSAL HAYAT 244
IV. KARARSIZ HAYAT 244
V. BEDEN YAPISI 244
BEŞİNCİ BÖLÜM
SUÇLU TÜRLERİ
§ 1. SUÇLU 247
I. GENEL OLARAK 247
1. Pozitif Hukuk 247
2. Kriminolojik Bakımdan 248
a. Hükümden önce 249
b. Hükümden sonra 250
II. SUÇLULARIN TASNİFİ- TİPOLOJİ 250
1. Genel Bilgiler 250
2. Önceki Denemeler 252
A. Gall’in Tasnifi 252
B. Despine’in Tasnifi 253
C. Lombroso’nun Tasnifi 253
D. Ferri’nin Tasnifi 254
E. Von Liszt’in Tasnifi 254
F. Maxwell’in Tasnifi 254
G. Aschaffenburg’un Tasnifi 255
a. Tesadüfi suçlu (Zufallsverbrecher) 256
b. Hissi suçlu (Affektverbrecher) 256
c. Fırsat suçlusu (Gelegenheitsverbrecher) 256
d. Tasarlayan suçlu (Vorsatzverbrecher) 257
e. Mükerrir suçlu (Rückfallsverbrecher) 257
f. İtiyadi suçlu (Gewohnheitsverbrecher) 258
g. Mesleki suçlu (Berufsverbrecher) 258
H. Gruhle’nin Tasnifi 259
İ. Stumpfl’un Tasnifi 260
J. Exner’in Tasnifi 260
a. Karakterlerine göre suçlu tipleri 260
aa. Aktif durum suçlusu 261
bb. Pasif durum suçlusu 261
cc. Aktif tesadüfi suçlu 261
dd. Pasif tesadüfi suçlu 261
b. Suç sosyolojisi tipleri 262
aa. Faaliyet tipleri. 262
bb. Tehlikeli antisosyal ve rahatsız edici asosyal durum
suçları 262
cc. Erken veya suç işleyenler 262
dd. Mesleki suçlular 262
c. Suç psikolojisi tipleri 262
d. Kalıtım biyolojisi tipleri 262
e. Suç politikası suçlu tipleri 263
aa. Islahlarının tahmin edilip edilmemesine göre suçluların
ayırımı (Prognostische Typen) 263
bb. Suç işleme nedenlerine göre suçluların ayırımı
(Ätiologische Typen) 264
f. Kanuni suçlu tipleri 264
K. Mezger’in Tasnifi 265
a. Durum suçlusu (Der Situationsverbrecher) 265
aa. Çatışma suçlusu (Der Konfliktsverbrecher) 265
bb. Gelişim Suçlusu (Der Entwicklungsverbrecher) 265
cc. Tesadüfi suçlu (Der Gelegenheitsverbrecher) 266
b. Karakter suçlusu (Der Charakterverbrecher) 266
aa. Eğilim suçlusu (Der Neigungsverbrecher) 266
bb. Alışkanlık suçlusu (Der Hangverbrecher) 267
cc. Hal suçlusu (Der Zustandsverbrecher) 267
3. Çağdaş Tasnifler 267
A. Bio-psikolojik tasnifler 267
a. Di Tullio’nun antropolojik-psikiyatrik tasnifi 267
aa. Tesadüfi suçlular (Les criminels d’occasion) 267
bb. Beden tipleri itibariyle suçlular (Les criminels constitutionnels) 268
cc. Akıl hastası suçlular (Les criminels malades mentaux) 268
b. Psikanalitik eğilimli bazı tasnifler 268
aa. Hayali ve gerçek suçluluk (Délinquance imaginative et délinquance effective) 268
bb. Gerçek suçluluğun çeşitli tipleri 269
aaa. Kate Friedlander’in Tipolojisi 269
bbb. Argyle’in Tipolojisi 269
c. Psikolojik bazı tasnifler 269
aa. Le Senne’nin Tasnifi 270
bb. Kretschmer’in Tasnifi 270
cc. Sheldon’un Tasnifi 271
dd. Andersen’in Tasnifi 271
ee. Pinatel’in Tasnifi 271
aaa. Tanımlanmış suçlu tipleri 272
bbb. Psikiyatrik bakımdan tanımlanmış suçlu tipleri
dışında kalan suçlular 274
ff. R. Mucchielli’nin Tasnifi 279
gg. Önemsiz ve süper (şiddet yanlısı) suçlu (Délinquants
banal et “super délinquant”) 279
d. Kasti veya taksirli suçlarda faillerin ayırımı 279
e. Tedavi yöntemlerine göre suçlu veya suç işleme potansiyeli
olan kişilerin tasnifi (Favard’ın Tasnifi) 280
B. Suçluların sosyolojik bakımdan tasnifi 280
a. Lindesmith ve Dunham’ın Tasnifi 281
b. Suçlu davranışlarına dayanan tasnifler 281
aa. Roebuck’un Tasnifi 281
bb. Gibbons’un Tasnifi 282
C. Seelig’in Tasnifi 282
a. Çalışmak istemeyen mesleki suçlular (Der arbeitsscheue Berufsverbrecher) 283
b. Azalmış dirençleri dolayısıyla mala karşı suç işleyenler (Der Vermögensverbrecher aus geringer Widerstansdkraft) 283
c. Saldırgan suçlular (Der Verbrecher aus Angriffssucht) 284
d. Cinsel arzularını kontrol edemediklerinden suç işleyenler
(Der Verbrecher aus sexueller Unbeherrschteheit) 284
e. Kriz etkisiyle suç işleyenler (Die Krisenverbrecher) 285

f. İlkel tepkilerle suç işleyenler (Primitivreaktive Verbrecher) 285
g. Kanaat suçluları (Der Überzeugungsverbrecher) 286
h. Sosyal disiplinsizlikleri dolayısıyla suç işleyenler (Der
Verbrecher aus Mangel an Gemeinschaftsdisziplin) 287
i. Karma Tipler 287
aa. Paralel tipler 287
bb. Değişken tipler 288

§ 2. YIĞINLARIN ETKİSİYLE İŞLENEN SUÇLAR 289
I. GİRİŞ 289
II. İLK ÇALIŞMALAR 290
III. SIGHELE VE GUSTAVE LE BON’UN YIĞINLARIN ETKİLERİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ 291
1. Sighele’nin Düşünceleri 291
2. Gustave Le Bon’un Düşünceleri 294
A. Farklı özelliklere sahip kitleler 296
B. Benzer özelliklere sahip kitleler 296
IV. YIĞINLARIN CEZAİ SORUMLULUĞU 298
1. Sistemler 298
2. Eski ve Yeni Türk Ceza Kanununun Sistemi 301
ALTINCI BÖLÜM
SUÇLULUĞA ETKİ EDEN NEDENLER
§ 1. SUÇLULUĞA ETKİ EDEN NEDENLER 303
I. CİNSİYET VE SUÇLULUK İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA KADIN SUÇLULUĞU 301
Genel Olarak 303
2. Kadın Suçluluğu 308
3. Kadın Suçluluğunun Nedenleri 308
A. Genel Açıklamalar. 308
B. Fiziki ve Biyolojik Nedenler 311
C. Sosyo-Kültürel Nedenler 313
4. Kadın Suçluluğuna İlişkin Mevzuatımızdaki Düzenlemeler 316
A. Beden Muayenesi Yönünden 317
B. Cezanın İnfazı Yönünden 317
C. Hükümlünün Gebe Bir Kadın Olması 317
D. Kısa Süreli Hapis Cezasının Özel İnfaz Usulü 318
II. İŞSİZLİK VE SUÇLULUK 318
III. MEVSİMLER VE SUÇLULUK 323

IV. İKLİM VE SUÇLULUK 325

V. IRK VE SUÇLULUK 327
1. Genel Açıklamalar 327
2. Irkçılıkla İlgili Mevzuatımızdaki Düzenlemeler 327
VI. YAŞ VE SUÇLULUK 329
1. Genel Olarak 329
2. Çocuk Suçluluğu 330
A. Genel Açıklamalar 330
B. Çocuk Suçluluğunu Önlemeye Yönelik Tedbirler 332
C. Çocuk Suçluluğuna İlişkin Mevzuatımızdaki Önemli
Düzenlemeler 333
a. Suç işleyen çocuklar hakkında ya ceza takibatı yapılmaz ya
da verilecek cezada indirime gidilir 333
b. Çocuk Koruma Kanununda çocukları koruyucu ve
destekleyici tedbirler öngörülmüştür 334
c. Çocuk suçlular yönünden zamanaşımı süreleri daha kısadır 335
d. Çocuklar hakkındaki soruşturma işlemleri bizzat Cumhuriyet
Savcısı tarafından yapılır 336
e. Suç faili veya suç mağduru çocuğa avukat tayini zorunludur 337
f. Çocuklar hakkındaki yargılamalar çocuk mahkemelerinde ve
gizli oturumda yapılır 337
g. Çocukların suça azmettirilmesi durumunda azmettirene
verilecek ceza artırılır 338
VII. MEDENİ HAL VE SUÇLULUK 339
VIII. MESLEKLER VE SUÇLULUK 341
IX. EĞİTİM VE SUÇLULUK 342
X. DİN VE SUÇLULUK 347
1. Sosyal Kontrol Kuramı 347
2. Fonksiyonalist Yaklaşım 348
3. Sosyal Öğrenme Teorisi 349
4. Rasyonel Tercih Teorisi 349
5. Dinsel Ekolojik Teori 350
XI. BASIN VE SUÇLULUK 351
1. Genel Olarak 351
2. Basın – Suç İlişkisi 352
A. Uyarma Teorisi (Die Stimulationstheorie) 352
B. Arınma Teorisi (Die Katharsistheorie) 356
C. Anomi Teorisi (Anomietheorie) 358

D. Kanıksama teorisi (Die Habitualisierungstheorie) 358
E. Değerlendirme 359
3. Basının Suça Etkisinin Önlenmesi 362
A. Kitle haberleşme kuruluşlarının bizzat kendi kendilerini
denetleme yoluna gitmeleri 362
B. Kanunkoyucunun alacağı tedbirler 365
C. Aileye ve Okula Düşen Görevler 367
4. Sonuç 368

XII. MÜZİK VE SUÇLULUK 369
1. Genel Açıklamalar 369
2. Tarihi Süreçte Müziğin İnsan Üzerindeki Etkisi 371
3. Müziğin Etki Alanı 373
4. Müziğin Tedavi Aracı Olarak Kullanılması 375
5. Müziğin Suçluluğa Etkisi 377
YEDİNCİ BÖLÜM
ÇOKLU ÖLDÜRME VE SERİ KATİLLER
§ 1. ÇOKLU ÖLDÜRME 379
I. TOPLU KATLİAM (MASSENMÖRDER/ MASS MURDERER) 379
II. ÇILGIN CİNAYET (DÜRTÜ İLE ÖLDÜRMELER, SPREE MURDER,
TUEUR À LA CHAİNE) 386
III. SERİ CİNAYET 390
1. Genel Bilgiler 390
2. Seri Katillerin Tipolojileri 402
A. Holmes’in Tasnifi 402
a. Halüsinasyon Gören, Akla Mantığa Aykırı Tepkisel
Davranışlarda Bulunan Seri Katiller 403
b. Görev Bilinciyle Hareket Eden Seri Katiller 405
B. Harbort’un Tasnifi 408
a. Cinsel Tatmin Amaçlı İnsan Öldürenler (Serien
Sexualmörder) 409
b. Yağma Maksatlı Seri Katiller (Serien-Raubmörder) 417
c. Aile veya arkadaş çevresinden insanları öldüren seri katiller
(Serien-Beziehungsmörder) 421
d. Güç Arayıcı Seri Katiller (Power and Control) 428
e. Kiralık Seri Katiller (Serien-Auftragsmördern) 434
§ 2. SERİ KATİLLER 436
I. KISA AÇIKLAMA 436

II. TED BUNDY (24.11.1946-24.01.1989) 437
III. PETER SUTCLIFFE (02.06.1946-…) 442
IV. ED GEIN (27.08.1906-26.07.1984) 444
V. PETER KÜRTEN (26.05.1883-02.07.1931) 448
VI. ANDREI CHIKATILO (16.10.1936-14.02.1994) 450
VII. RICHARD MUNOZ RAMIREZ (29.02.1960-07.06.2013) 453
VIII. FRITZ HAARMANN (25.10.1879-15.04.1925) 456
IX. JEFFREY DAHMER (21.05.1960-28.11.1994) 458
KAYNAKÇA 463
İSTATİSTİKLER 473
▫ DÜNYADA KASTEN ÖLDÜRME, KASTEN YARALAMA, YAĞMA VE CİNSEL SALDIRI/CİNSEL İSTİSMAR SUÇLARININ 100.000 NÜFUSTA KİŞİ BAŞINA DÜŞEN
SUÇ ORANI 473
▫ 31.12.2000-02.10.2017 TARİHLERİ ARASINDA CEZA KURUMLARINDA
BULUNAN HÜKÜMLÜ VE TUTUKLULARIN SAYILARI 474
▫ 01.04.2016 TARİHİ İTİBARİYLE CEZA İNFAZ KURUMUNDA BULUNAN TUTUKLU
VE HÜKÜMLÜLERİN YAŞLARA GÖRE DAĞILIMI 475
▫ 01.04.2016 TARİHİ İTİBARİYLE CEZA İNFAZ KURUMUNDA BULUNAN TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLERİN CEZA İNFAZ KURUMUNA GİRERKEN BEYAN ETMİŞ
OLDUKLARI MEZUNİYET DURUMUNA GÖRE DAĞILIMI 476
▫ 01.04.2016 TARİHİ İTİBARİYLE CEZA İNFAZ KURUMUNDA BULUNAN TUTUKLU
VE HÜKÜMLÜLERİN MEDENİ DURUMLARINA GÖRE DAĞILIMI 477
▫ 01.04.2016 TARİHİ İTİBARİYLE CEZA İNFAZ KURUMUNDA BULUNAN TUTUKLU
VE HÜKÜMLÜLERİN COĞRAFİ BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI 478

Türkiye – Çin Dostluk Antlaşması

1

Türkiye – Çin Dostluk Antlaşması, 4 Nisan 1934 tarihinde Ankara’da imzalanmış, sözleşmenin kabulüne dair kanun 4 Haziran 1934 tarihinde Meclis’te kabul edilmiştir.

“Türkiye Cumhuriyeti ile Çin Cumhuriyeti arasında 4 Nisan 1934 tarihinde Ankara’da İmza edilen dostluk muahedesinin tasdikına dair kanun”  9 Haziran 1934’te Resmi Gazete‘de ilan edilmiştir.

Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkiler 1971 yılından itibaren ilerlemeye başlamış, 2000’li yıllarda ekonomik ilişkilerde artış kaydedilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ile Çin Cumhuriyeti arasında 4 nisan 1934 tarihinde Ankara’da İmza edilen dostluk muahedesinin tasdikına dair kanun – Türkiye – Çin Dostluk Antlaşması

Kanun No: 2496

Kabul tarihi:4/6/1934

Madde 1 — Türkiye Cumhuriyeti ile Çin Cumhuriyeti arasında 4 nisan 1934 tarihinde Ankara’da imza edilen dostluk muahedesi tasvip ve kabul edilmiştir.

Madde 2 — Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 3 — Bu kanunun icrasına icra Vekilleri Heyeti memurdur. 6/6/1934

Bir taraftan
Türkiye Cumhuriyeti,
Diğer taraftan
Çın Cumhuriyeti,

Aralarında samimî dostluk rabıtaları tesis ve takviyesi arzusile mütehassis olarak bir dostluk muahedesi aktine karar vermişler ve bu maksatla,
Türkiye Reisicumhuru Hazretleri:
Hariciye Vekili ve İzmir Mebusu Tevfik Rüştü Beyefendiyi,
Çin Cumhuriyeti Millî Hükümeti Reisi Hazretleri :
Çın Cumhuriyetinin Bernde Fevkalâde murahhas ve
orta elçisi M. V . Hoo Chi-Tsai Cenaplarını murahhasları olarak tayin etmişlerdir.

Bu zevat usulüne muvafık görülen salâhiyetnamelerini yekdiğerine tebliğ ettikten sonra aşağıdaki hükümleri kararlaştırmışlardır.

Madde 1 

Türkiye Cumhuriyeti ile Çin Cumhuriyeti arasında, kezalik iki memleketin tebaaları arasında samimî ve ebedî sulh ve dostluk cari olacaktır.

Madde 2

Yüksek Âkit taraflar, iki Devlet arasında, hukuku düvel prensiplerine tevfikan, diplomatik münasebetler tesisi hususunda mutabıktırlar.

Tarafeyn, herbirinin diplomatik mümessillerinin, diğer Taraf arazisinde, mütekabiliyet şartile, hukuku umumiyei düvelin umumî prensiplerile takarrür eden muameleye mazhar olacaklarını kabul ederler.

Madde 3

Yüksek Âkit Taraflar, memleketleri arasında konsolosluk ve ticaret münasebetlerini, kezalik herbirinin arazisinde diğer Taraf tebaasının yerleşme ve oturma şartlarını atiyen aktedecekleri bir mukavele ile tanzim eylemek hususunda mutabıktırlar

Madde 4

Bu muahede Yüksek Âkit Taraflarca, kendi kanunlarına tevfikan, mümkün olan en kısa müddet zarfında tasdik edilecektir. Tasdiknameler, tasdikin icrasından sonra uç ay zarfında Cenevrede teati olunacak ve muahede tasdiknamelerin teatisinden sonra on beşinci gününden itibaren mer’iyete girecektir

Yukarıdaki hükümleri tasdik etmek üzere, iki Taraf murahhasları, bu muahedeyi iki nüsha olarak imza eylediler ve mühürlerini bastılar.

Çin Cumhuriyetinin yirmi üçüncü senesinin dördüncü ayının dördüncü günü tarihine tekabül eden 4 nisan 1934 tarihinde Ankarada tanzim edilmiştir

(imza) Dr. T Rüştü (İmza) Hoo Chı-Tsaı

Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Rio Deklarasyonu

0

Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Rio Deklarasyonu, 1992 yılında ilan edilmiştir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] Dünya Okyanus Günü, 8 Haziran tarihinde kutlanan özel bir gündür. Birleşmiş Milletler Çevre Kalkınma Konferansı; 3-14 Haziran 1992 tarihleri arasında Rio da Jenerio’da bir araya toplanmış, Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Rio Deklarasyonu’nu yayınlamış ve Okyanus Günü de bu kapsamda kabul edilmiştir. Kararın alınmasına karşın, henüz resmi olarak kabul edilmemiş bulunan Dünya Okyanus Günü, okyanusların dünya üzerindeki yaşam ve vahşi yaşama olan katkısına dikkat çekmek amacıyla gündeme getirilmiştir. Okyanus ve denizlerin, karbonların emilmesinde, iklim değişikliği ile mücadele edilmesinde, güneş enerjisinin dağıtımında stratejik rolleri bulunduğu gerçeğinin vurgulandığı Okyanus Gününde, insan varlığının sürdürülebilmesi için deniz ve okyanusların rasyonel kullanılmasına vurgu yapılmaktadır. [/box]

Birleşmiş Milletler Çevre Kalkınma Konferansı; 3-14 Haziran 1992 tarihleri arasında Rio da Jenerio’da biraraya gelerek;

16 Haziran 1972 Stockholm’de kabul edilen Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı Deklarasyonu’nun teyid edilerek;

yeni ve tarafsız global bir ortaklığın kurulabilmesi için devletler, toplumun anahtar sektörleri ve insanlar arasında yeni işbirliği düzeylerinin yaratılması hedefiyle; bütün toplumların kendi ilgi alanlarını dikkate alan global çevre ve kalkınma sistemini koruyan Uluslararası antlaşmalar için çalışarak; dünyanın birbirinden ayrılmayan ve bir bütün olan doğasını tanıyarak bildirmektedir ki:

İlke 1

İnsanlar sürekli ve dengeli kalkınmanın merkezindedir. Doğa ile uyum içerisinde sağlıklı ve verimli bir hayata hakları vardır.

İlke 2

Devletler, Birleşmiş Milletler Şartı ve Uluslararası hukuk prensipleri doğrultusunda, kendi çevre ve kalkınma politikalarına uygun olarak kendi doğal kaynaklarını kullanma hakkına sahiptirler ve kendi yetki ve kontrolleri dahilindeki faaliyetlerin diğer ülkelere zarar vermemesini sağlamakla sorumludurlar.

İlke 3

Mevcut ve gelecekteki nesillerin kalkınma ve çevre ihtiyaçlarının eşit olarak karşılanabilmesi için kalkınma hakkı tamamlanmalıdır.

İlke 4

Sürekli ve dengeli kalkınmanın gerçekleşebilmesi için çevre koruma, kalkınma sürecinin entegre bir parçasını oluşturacaktır, ayrı olarak düşünülemez.

İlke 5

Hayat standardındaki eşitsizliklerin azaltılması ve insanların çoğunluğunun ihtiyaçlarının daha iyi karşılanabilmesi amacıyla, sürekli ve dengeli kalkınmanın vazgeçilemez ihtiyacı olan yoksulluğun giderilmesinde tüm devletler ve insanlar işbirliği yapacaklardır.

İlke 6

Gelişme yolundaki ülkelere, özellikle az gelişmiş ve çevre konusunda en çok rahatsız olan ülkelerin özel durum ve ihtiyaçlarına özel öncelik verilecektir. Çevre ve kalkınma konularındaki uluslararası uygulamalar tüm ülkelerin ilgi ve ihtiyaçlarına cevap verebilmelidir.

İlke 7

Dünyanın ekosisteminin korunması ve iyileştirilmesi amacıyla devletler global ortaklık ruhu içinde işbirliği yapacaklardır. Global çevre bozulmasına katkıları doğrultusunda ortak ancak farklı düzeyde sorumluluklara sahiptirler. Gelişmiş ülkeler, kendi toplumlarının global çevre üzerinde yarattığı baskı ve sahip oldukları teknoloji ve finansal kaynaklar doğrultusunda, sürekli ve dengeli kalkınmadaki sorumluluklarını kabul etmektedirler.

İlke 8

Sürekli ve dengeli kalkınmayı ve insanlar için daha kaliteli bir yaşamı gerçekleştirebilmek için devletler sürdürülebilir olmayan üretim ve tüketim kalıplarını azaltmalı, ortadan kaldırmalı ve demografi politikalarını iyileştirmelidirler.

İlke 9

Sürekli ve dengeli kalkınma için kapasiteyi güçlendirmek amacıyla bilimsel ve teknolojik bilgi alışverişi ve teknoloji transferi yoluyla devletler işbirliği yapacaklardır.

İlke 10

Çevre konuları, bireylerin belirli düzeydeki katılımları ile en iyi şekilde ele alınmaktadır. Ulusal düzeyde, her birey kamu otoritelerindeki çevreyle ilgili bilgilere (tehlikeli maddelere ve faaliyetlere ilişkin bilgiler de dahil olmak üzere) ulaşabilecek ve karar verme sürecine katılma fırsatına sahip olacaktır. Devletler, bilgileri herkes tarafından elde edilebilecek hale getirerek kamu duyarlılığını ve katılımını kolaylaştıracak ve destekleyecektir. Acil çözüm ve yeni düzenlemeler dahil olmak üzere adil ve idari uygulamalara etkin geçiş sağlanacaktır.

İlke 11

Devletler etkili çevre mevzuatı oluşturacaklardır. Çevre standartları, idari hedefler ve öncelikler, uygulandıkları alanların çevresel ve kalkınmaya ilişkin durumunu yansıtacaktır. Bazı ülkeler tarafından uygulanan standartlar, diğer ülkeler için ekonomik ve sosyal maliyet açısından uygun olmayabilir.

İlke 12

Devletler destekleyici ve açık bir uluslararası ekonomi sistemi geliştirmek için işbirliği yapacaklardır. Çevre amaçlı alınan ticaret politikası tedbirleri, uluslararası ticarete gizli bir sınırlama getirecek nitelikte olmamalıdır. İhraç eden ülkenin sınırları dışında, çevresel hususlarla ilgilenmek üzere tek taraflı eylemlerden kaçınılmalıdır. Sınırlaraşırı ya da global çevre sorunlarına işaret eden çevresel tedbirlerde, mümkün olduğunca uluslararası oybirliği temel alınacaktır.

İlke 13

Devletler kirlilikten zarar görenler için sorumluluk ve tazmine ilişkin ulusal kanunlar geliştireceklerdir. Devletler, aynı zamanda, sınıraşan olumsuz çevresel etkiler için sorumluluk ve tazmine ilişkin uluslararası kanun geliştirmek üzere süratli ve daha kararlı bir tavırla işbirliği yapacaklardır.

İlke 14

Devletler, çevreye veya insan sağlığına zarar veren faaliyet ve maddelerin diğer ülkelere transferini önlemek amacıyla etkili bir biçimde işbirliği yapmalıdırlar.

İlke 15

Çevrenin korunması amacıyla ihtiyat prensibi devletlerin kapasitesi doğrultusunda yaygın bir şekilde uygulanacaktır. Ciddi tehditlerin veya tamiri mümkün olmayan zararların bulunması halinde, bilimsel belirsizlik, önlemlerin alınmasını erteleyebilecek bir neden olarak kullanılmalıdır.

İlke 16

Ulusal otoriteler “kirleten öder” prensibini dikkate alarak çevre maliyetlerinin uluslararası hale getirilmesine ve ekonomik araçların kullanımını geliştirmeye gayret göstermelidirler.

İlke 17

Ulusal bir araç olarak çevresel etki değerlendirmesi çevreye önemli derecede zarar verici nitelikteki ve uzman ulusal otoritenin kararına bağlı olan faaliyetler için yapılacaktır.

İlke 18

Başta devletlere zarar verecek ulusal çevre felaketleri ve olağanüstü durumlar halinde, ilgili devletler derhal uyarılacaktır. Uluslararası topluluk, bir felakete uğrayan ülkeye yardım konusunda elinden gelen her türlü gayreti sarf edecektir.

İlke 19

Ciddi boyutlarda sınırlar ötesi olumsuz etkiye sahip olabilecek faaliyetler sözkonusu olduğunda, devletler bu etkilere maruz kalabilecek komşu devletleri haberdar edecek ve ilgili bilgileri bu devletlere temin edecek ve bu devletlere zamanında iyi niyet içinde danışacaklardır.

İlke 20

Kadınlar çevre yönetiminde ve gelişmesinde önemli role sahiptirler. Bu yüzden sürdürülebilir kalkınmayı başarmak için onların katılımı gereklidir.

İlke 21

Herkese daha iyi bir gelecek sağlamak ve sürdürülebilir kalkınmayı başarabilmek için dünya gençliğinin yaratıcılığı, idealleri ve cesareti global bir sorumluluğu paylaşmaları yönünden kanalize edilmelidir.

İlke 22

Yerli halk ve onların toplumları ve diğer yerel toplulukların bilgileri geleneksel uygulamaları nedeniyle kalkınma ve çevre yönetiminde önemli role sahiptirler. Devletler sürdürülebilir kalkınmanın başarılmasında etkili katılımlarını sağlamalı, kimliklerini ve kültürlerini desteklemelidir.

İlke 23

İşgal, baskı ve tahakküm altındaki halkların kaynakları ve çevreleri korunmalıdır.

İlke 24

Doğal olarak savaş, sürdürülebilir kalkınmanın yıkımıdır. Bu nedenle, devletler silahlı çatışmalarda çevrenin gözetilmesi amacıyla, uluslararası hukuka saygı gösterecekler ve gerektiğinde onun daha da geliştirilmesi için işbirliği yapacaklardır.

İlke 25

Barış, kalkınma ve çevre koruma birbirine bağlı ve bölünmezdir.

İlke 26

Devletler, çevresel anlaşmazlıkları Birleşmiş Milletler şartına uygun olarak barışçı yollardan ve uygun yöntemlerle çözeceklerdir.

İlke 27

Bu deklarasyon ilkelerinin uygulanmasında ve sürdürülebilir kalkınma alanında uluslararası hukukun daha da geliştirilmesinde devletler ve insanlar iyi niyet ve ortaklık ruhu ile işbirliği yapacaklardır.

Dünya Tabipler Birliği Kimyasal ve Biyolojik Silahlar Bildirgesi

0

Dünya Tabipler Birliği Kimyasal ve Biyolojik Silahlar Bildirgesi, 1990 yılı Ekim ayında Caliornia’da toplanan 42. Genel Kurul toplantısında ilan edilmiştir. Kitle imha silahlarına karşı yayınlanmış hukuki, etik ve evrensel metinlerdendir.

Dünya Tabipler Birliğinin Kimyasal ve Biyolojik Silahlar Bildirgesi

Dünya Tabipler Birliği; tüm dünyadaki tıp mesleklerinin dikkatini kimyasal ve biyolojik silahların yarattığı tehlikelerine çeker. Pek çok şeyin yanısıra bu tehlikeler şunlardır:

a) Bu silahlar askeri personel yanısıra sivil halk için de çok büyük bir tehlike arzeder; yalnızca “hedef” bölge için değil, çok daha uzak bölgelere, belki de savaşanların ulusal sınırları dışına da yayılır.

b) Kimyasal ve biyolojik silahların etkisi, insan sağlığı için uzun vadeli bir tehlike olup, hastalık, yaralanma, rahatsızlık ve toplumda uzun dönem sonra ortaya çıkan sorunlar yaratabilir.

c) Kimyasal ve biyolojik silahlar çevrede kalıcı, karmaşık ve önceden tahmin edilemeyen etkiler yaratır, örneğin hayvanlar, bitkiler, su kaynakları bulaşır. Bu da insanların yaşamlarını sindirmelerini etkileyecek yoğun morbidite nedeni olur.

d) Varolan sağlık hizmetleri, teknoloji ve insangücü kimyasal ve biyolojik silahların yarattığı sorun karşısında çaresiz kalabilir. Dünya Tabipler Birliği Cenevre Bildirgesi hekimlere; yaşamlarını insanlık hizmetine adamalarını, hastalarının sağlığının hekimin ilk hedefi olması gerektiğini ve tıbbi bilgilerini insanlık yasalarına karşı kullanmamaları gerektiğini söyler.

Dünya Tabipler Birliği Helsinki Bildirgesi; hekimlerin amacının halkın sağlığını korumak olduğunu, hekimlerin bilgi ve mantıklarını bu hedefe adamaları gerektiğini belirtir.

Dünya Tabipler Birliği Tokyo Bildirgesi aşağıdaki cümlelerle başlar: “Tıp ilmini insanlık hizmeti için kullanmak, bedensel ve ruhsal sağlığı ayrım yapmadan korumak, hastaların acılarını dindirmek ve onları rahatlatmak hekimlerin bir ayrıcalığıdır.”

Bu nedenle, Dünya Tabipler Birliği, sağlık hizmeti vermesi beklenen hekimlerin, kimyasal ve biyolojik silah araştırmalarına katılmasını, kişisel ve bilimsel bilgilerini bu silahların keşfi ve üretiminde kullanmalarının etik olmadığını düşünmektedir.

Dünya Tabipler Birliği;

1-Biyolojik ve kimyasal silahların geliştirilmesini reddeder, kınar,

2-Tüm devletleri kimyasal ve biyolojik silah geliştirmemeye ve kullanmamaya çalışır,

3-Tüm Tabip Birliklerine bu Bildirgenin aktif desteklenmesinde Dünya Tabip Birliği’ni ile birlikte davranmaya çağırır.

Türkiye’de Hukuku Yeniden Düşünmek

0
Türkiye'de Hukuku Yeniden Düşünmek
Türkiye’de Hukuku Yeniden Düşünmek isimli derleme ve kolektif eser Haluk İnanıcı tarafından hazırlanarak 2015 yılında İletişim Yayınları tarafından basılmıştır. Haluk İnanıcı’nın alanındaki önde gelen, uzman isimlerin katkılarıyla hazırladığı bir eserdir. 19 farklı kişinin katkısıyla oluşan kitap, eleştirmenler tarafından Türkiye’deki hukuk krizine ışık tutan inceleme olarak nitelenmiştir.
Kitabın Tanıtım Bülteni

“Hukuk, devlet aygıtının fikrî yakıtı, demokrasilerin ayrılmaz bir parçası, yönetenlerin keyfiliğini önleme aracı, yönetilenlerin haklarını korumadaki yegâne güvence… Toplum yaşamındaki en önemli olgulardan, kavramlardan, gerçekliklerden biri. Bu nedenlerle hukukta baş gösterecek bir “krizin” toplumun tümünü, derinden etkilediği, etkileyeceği ortada. Tüm yaşananlardan, olup bitenden Türkiye’nin de uzun zamandır ciddi bir “hukuk krizi” içinde olduğunu net biçimde biliyoruz.

Haluk İnanıcı’nın alanındaki önde gelen, uzman isimlerin katkılarıyla hazırladığı bu derleme yazarların kendi alanlarındaki envanteri, demokratik hukuk devleti, hukukun genel ilkeleri perspektifinden değerlendirme niteliği taşıyor. Türkiye’de Hukuku Yeniden Düşünmek yargı kültüründen bilişim suçlarına, başkanlık sistemi tartışmalarından kadın cinayetlerine, İç Güvenlik Kanunu’ndan iş hukukuna, siyasal suçlardan çocuk hukukuna, çevre hukukundan basın özgürlüğüne ve daha başka konulara Türkiye’nin sürekli gündeminde yer alan, “kriz” çıkaran, tartışmalı hukuki konulara kapsamlı bir değerlendirme sunuyor.

Haluk İnanıcı, İbrahim Ö. Kaboğlu, Hayrettin Ökçesiz, Osman Doğru, Tolga Şirin, Serap Yazıcı, Ersan Şen, Fikret İlkiz, Köksal Bayraktar, Ercan Kanar, Ali Pehlivan, Tankut Centel, Ulaş Karan, Ayhan Erdoğan, Ergin Cinmen, Arif Ali Cangı, H. Fehmi Demir, Seda Akço Bilen, Zehra Çiğdem Özcan’ın yazılarıyla…”

Kitapta yer alan bölümler

– Giriş, Haluk İnanıcı

– Hukuk ve Siyaset, İbrahim Ö. Kaboğlu

– Ülkemin Hukukunu Düşünürken, Hayrettin Ökçesiz

– İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi Kararları Işığında Türkiye’deki Hukuk Sisteminin Etkililiği ve Çoğulculuğu Sorunu, Tolga Şirin, Osman Doğru

– Yeni Anayasa Çalışmaları ve Başkanlık Sistemi Tartışmaları, Serap Yazıcı

– 6638 Sayılı İç Güvenlik Kanunu, Ersan Şen

– Basın Özgürlüğü ve Görüş Edinme Hakkı, Fikret İlkiz

– İnternet İletişim Özgürlüğü ve Sosyal Medya, Fikret İlkiz

– Siyasal Suç ve Terör Eylemleri, Köksal Bayraktar

– Türk Yargı Kültürü ve Hukuk Estetiği, Haluk İnanıcı

– Siyasi Davalar Yargı Pratiği ve Dürüst Yargılanma Hakkı, Ercan Kanar

– Yargı Bağımsızlığına İlişkin Sorunlar, Ali Pehlivan

– İş Kanunu’na İlişkin Temel Uygulama Sorunları, Tankut Centel

– Ayrımcılık Yasağı Kapsamında Türk Ceza Hukukunun ve Uygulamasının Durumu, Ulaş Karan

– Sulh Ceza Hakimliği, Ayhan Erdoğan

– Mit Yasası Üzerine Bir Değerlendirme, Ergin Cinmen

– Çevreyi İmha Aracı Haline Getirilen Hukuku Yeniden Düşünmek, Arif Ali Cangı

– Özgürlük – Güvenlik Yapay İkilemi Kıskacında Dönüşen Ceza Hukuku ve Enformasyon Teknolojileri, H. Fehmi Demir

– Çocuk Hukukunda Nerede Duruyoruz?, Seda Akço Bilen

– Üçüncü Sayfa, Zehra Çiğdem Özcan

Çocukluğunu İstanbul’un Tophane, Galata, Bayrampaşa, Karagümrük semtlerinde geçirip askerî ve sivil cümle okulları kâmilen bitirdi. 12 Eylül 1980 askerî darbe sürecinde üsteğmenken emekli edildi. 1983 yılından beri serbest avukatlık yapıyor.

Daha önce yayımlanmış kitapları: 21. Yüzyılda Avukatlık ve Baro (makaleler, 2008, Legal Yayınevi); Rugan Ayakkabılı Teğmen (roman, 2010, Everest Yayınları), Parçalanmış Adalet (derleme, 2011, İletişim Yayınları); Dinle Lisa (roman, 2013, İletişim Yayınları); Türkiye’de Hukuku Yeniden Düşünmek (derleme, 2015, İletişim Yayınları); Aşkın Yedi Menzili (roman, 2016, İletişim Yayınları)

Haluk İnanıcı

743 Sayılı Türk Kanun-u Medenisi Gerekçesi

0

743 Sayılı Türk Kanun-u Medenisi Gerekçesi

Hali hazırda Türkiye Cumhuriyetinin müdevven bir Kanuni Medenîsi yoktur. Yalnız, akitlerin küçük bir kısmına temas edebilen Mecelle vardır. 1851 maddedir. 8 Muharrem 1286 tarihinde yazılmağa başlanmış ve 26 Şaban 1293 tarihinde ikmal edilerek mevkii mer’iyete vazolunmuştur. Denilebilir ki: bu kanunun ihtiyacı hâzıraya tevafuk eden ancak 300 maddesidir. Mütebakisi memleketimizin ihtiyacatını ifade edemeyecek kadar iptidaî bir takım kaidelerden ibaret olduğundan tatbik edilmemektedir. Mecelle’nin kaidesi ve ana hatları, dindir. Halbuki, hayatı beşer, her gün hatta her an esaslı tahavvüllere maruzdur. Bunun tahavvüllerini, yürüyüşünü hiçbir zaman bir nokta etrafında tespit etmek ve durdurmak mümkün değildir. Kanunları dine müstenit olan devletler kısa bir zaman sonra memleketin ve milletin mütalebelerini tatmin edemezler. Çünkü dinler, lâyetegayyer hükümler ifade ederler.

Hayat yürür; ihtiyacat sür’atle değişir, din kanunları, mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir kıymet, bir mâna ifade etmezler. Değişmemek, dinler için bir zarurettir. Bu itibarla dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması, asrı hâzır medeniyetinin esasatından ve eski medeniyetle yeni medeniyetin en mühim farikalarından birisidir. Esaslarını dinlerden alan kanunlar tatbik edilmekte oldukları camiaları nazil oldukları iptidaî devirlere bağlarlar ve terakkiyata mâni belli başlı müessir ve âmiller sırasında bulunurlar. Türk milletinin mukadderatını asrı hâzır içinde dahi Kurunu Vusta ahkâm ve
kavaidine raptetmekte, dinin lâyetegayyer ahkâmından mülhem olan ve ulûhiyetle daimî temas halinde bulunan kanunlarımızın en kuvvetli müessir olduklarına şüphe edilmemelidir.

Millî hayatı içtimaîyenin nâzımı olan ve yalnız ondan mülhem bulunması icap eden müdevven bir Kanunu Medenîden Türkiye Cumhuriyeti’nin mahrum kalması ne asrı hazır medeniyeti icabatiyle ne de Türk ihtilâlinin istilzam ettiği mâna ve mefhumla kabili telif değildir. Asrı hâzır devletini iptidaî siyasî teşekküllerden ayıran farikalardan birisi de, câmianın mukadderatında tatbik edilen kavaiden taknin edilmiş olmasıdır. Bedavet devirlerinde, ahkâm müdevven değildir. Hâkim, örf ve âdetle hüküm verir. Mecellenin maruz 300 maddesi istisna edilmek şartıyla Kanuni Medenî mebhasinde Türk Cumhuriyeti hâkimleri derme çatma fıkıh kitaplarından ve din esasatından istinbat ve istihdaç suretiyle icrayı kaza etmektedirler. Türk hâkimi hükümlerinde muayyen bir içtihat, bir kavil ve bir esas ile mukayyet değildir. Binaenaleyh herhangi bir mesele etrafında memleketimizin bir mahallinde verilen bir hüküm ile aynı şerait tahtında tahaddüs eden ayni meselede diğer mahallinden verilen hükümler birbirinden ekseriya farklı ve mütenakız bulunmaktadır. Netice itibariyle Türkiye halkı, adaletin tatbikinde ittiratsızlığa ve mütemadî tezebzübe maruz kalmaktadır.

Halkın mukadderatı muayyen ve müstekar bir adalet esasına değil, tesadüfe ve talihe bağlı ve bir birini mütenakız kurunu vustaî fıkıh kaidelerine merbut bulunmaktadır. Cumhuriyet Türk adaletinin bu keşmekeşten, yokluktan ve pek iptidaî vaziyetten kurtarılmasını inkılâbın ve asrı hazır medeniyetinin icabatına muvakıf yeni bir Türk Kanunu Medenîsinin sür’atle vücude getirilmesini ve takninini zaruri kılmıştır. Bu maksatla ihzar olunan Türk Kanunu Medenîsi kavanini medenîye sırasında en yeni, en mükemmel ve halkçı olan İsviçre Kanuni Medenîyesinden ahiz ve iktibas olunmuştur. Bu vazifeyi Adliye Vekâletince verilen direktifler dahilinde memleketimizin güzide hukukşinaslarından mürekkep hususî bir
encümen ifa eylemiştir.

Asrı hazır aileyi medeniyetine mensup milletleri ihtiyaçları arasında esaslı bir fark yoktur. İçtimaî ve iktisadî daimî temaslar beşerin büyük ve medenî bir kütlesini bir aile haline getirmiş ve getirmekte bulunmuştur. Prensipleri yabancı bir memleketten iktibas edilmiş olan Türk Kanuni Medenîsi lâyihasının mevkii mer’iyete vaz’ından sonra memleketimizin ihtiyacati ile kabili telif olmaması müddeası varit görülmemiştir. Bahusus İsviçre Devleti’nin muhtelif tarih ve an’anatına mensup Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını ihtiva etmekte oluğu malûmdur. Bu kadar, hattâ hars itibariyle yekdiğerinden farklı bir muhitte tatbik elâstikiyetini gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı itibarile mütecaniz bir ırk ihtiva eden bir devlette tatbik kabiliyetini bulabilmesi şüphesiz görülmüştür. Bundan başka mütemeddin bir milletin mütekâmil bir kanunu Türkiye Cumhuriyetinde cayi tatbik bulamayacağı noktai nazarı sakat görülmüştür. Bu tez Türk milletinin medenî kabiliyeti haiz olmadığını ifade eden bir mantık silsilesine müncer olabilir. Halbuki hâdiselerin hakikati, hal ve tarih bu müddeanın tamamen zıddınadır. Türk teceddüt tarihi şahit tutularak denilebilir ki: Türk milleti asrı hazırın mükteziyatına mutabık olarak vucude getirilen makul ve salim ve akıl ve zekâ ile müterafık yeniliklerden hiçbirisine muarız kalmamıştır.

Bütün bir teceddüt tarihimizin seyrinde âmmenin menafii mülâhazasıyla vücude getirilen yeniliklere yalnız, menfaatleri muhtel olan zümreler mücadil vaziyetinde kalmışlar ve halkı din namına, sakim ve bâtıl itikat namına idlâl ve ifsat eylemişlerdir. Unutmamak lazımdır ki Türk milletinin kararı muasır medeniyeti bilâ kaydü şart tekmil prensipleri ile kabul etmektir. Bunun en bâriz ve canlı delili inkılâbımızın kendisidir. Muasır medeniyetin Türk camiasile kabili telif olmayan noktaları görülüyorsa bu, Türk milletinin kabiliyet ve istidadındaki noksandan değil, onu fuzulî bir suretle ihata eden kurunu vustaî teşkilât ve dinî müdevvenat ve müessesattandır.

Nitekim muassır medeniyetle Mecelle ahkâmı şüphe yok ki, kabili telif değildir. Fakat mecelle ve buna makis sair müdevvenat ile Türk milleti hayatının müterafık olmadığı da aşikardır. Adliye Vekaleti en yeni ve en mükemmel olan İsviçre Kanunu Medenîsinin milletimizin şimdiye kadar bağlı kana vâsi zekâ ve kabiliyetini tatmin edecek ve ona hakiki bir cevelângâh ve bir saha olabilecek bir eseri medenî olarak görmektedir. Bu kanunda milletimizin duyguları ile istinas etmeyecek hiçbir nokta tasavvur etmemektedir.

Şu ciheti de işaret etmek lazımdır ki: muasır medeniyeti almak ve benimsemek kararile yürüyen Türk Milleti, muasır medeniyeti kendisine değil, kendisini muasır medeniyetin icabatına her ne bahaya olursa olsun ayak uydurmak mecburiyetindedir.

Yaşamak kararında olan bir millet için bu, şarttır. İhzar olunan lâyiha bu icabatın aksamı muhimmesini ihtiva etmektedir. Örf ve âdete ve göreneklere sureti mutlakada bağlı kalmak davası da beşeriyeti en iptidaî vaziyetinden bir adım ileri götürmeyecek kadar tehlikeli bir nazariyedir. Hiçbir mütemeddin millet böyle bir akide etrafında kalmamış ve hayatın icabatına tevfiki hareketle zaman zaman kendini bağlayan örf ve âdetleri yıkmakta tereddüt etmemiştir. (Hakikatler karşısında âbâ ve ecdadından mevrus itikatlara behemehal bağlı kalmak akıl ve zekâ icabatından değildir.) Esasen ihtilâller bu hususta en müessir bir vasıta olarak istimal edilmişlerdir.

Alman Kanunu Medenîsinin tatbikinden evvel Almanya, hukukî ahkâm noktasından merkezde Bizansın (1500) sene evvel yapılmış Roma Hukukuna tâbi idi. Bu hukuka, bir de millî hukukun millî ve mahallî metinleri inzimam ediyordu. Şarkta ve şimalde Roma Hukuku ve mahallî metinlerle karışık bir halde Prusya Hukuku vardı. Mütebaki aksamda Fransa Hukuku mer’i idi. Alman ahalisinin %33’ü Roma Hukukuna, %43’ü Prusya Hukukuna, %7’si Saksonya hukukuna, %17’si Fransa hukukuna tâbi idi. Alman Kanunu Medenîsinin tatbikinden evvel Alman hukuk lisanı Lâtince, Fransızca, Yunanca ve mahallî Alman
lisanlarınca idi. Bavyera’da yalnız nikâh mukavelesi hakkında 70 ila 80 usul vardı. Hâkim için bu metinlerin hepsinden ayrı ayrı haberdar olma imkânı yoktu. Alman Kanunu Medenîsinin neşrinden evvel Almanya’da bir adamın herhangi bir hadisede hangi ahkâma tâbi olacağını bilmesi imkânı mevcut değildir. Almanya hukukşinasları bu binbir çeşit ve asırlardan müdevver hukuktan, Kanunu Medenî ile memleketlerini bir hamlede kurtardılar ve bütün Almanya için tek bir Kanunu Medenî yaptılar.

Kanun 3 Temmuz 1896’da neşrolundu ve Millet Meclisince toptan kabul edildi. Örf ve âdetçilere göre Alman Kanunu Medenî lâyihası pek nazarî; ve amelî noktadan kıymetsiz telâkki olundu. Halbuki tetkik neticesinde bu kanundan kendileri dahi bir tek esası oynatmak imkânı görmediler.

Fransız Kanunî Medenîsi de bir inkılâp mahsulüdür. O da eski ahkâmı, örf ve âdetleri çiğneyerek yeni düsturlar vazetti. Sınıf ve arazi imtiyazlarının lağvı ve hukuku ailenin kilisenin elinden alınması bu kanunun belli başlı yeniliklerinden oldu. Kanunu Medenîsinin neşrinden evvel Fransa mahallî ve mektup ve birbirinden çok farklı örflerle idare ediliyordu; cenubda Roma zamanından kalma ahkâm, şimalde Cermen menbalarından gelme kaideler vardı. Fazla olarak münasebatı medenîyede her mıntıkanın kendisine mahsus ahkâmı mevcut idi. Fransız ihtilâlinin itikadı batılaya kahir bir darbesi olan Kanunu Medenî bütün eskilikleri sildi ve yerine yeni ahkâm ve kaideler vazeyledi. Fransa Kanunu Medenîsinin en çetin hasmı kilise olmuştu. Çünkü bu kanun Katolikliğin münasebatı medenîyede bilhassa aile hukukundaki hakimiyetini selbediyordu. İsviçre, Kanunu Medenîsinin neşrinden evvel kantonların adedi kadar kanunlara sahip idi. İsviçre Kanunu Medenîsi muhtelif örf ve âdetleri ihtiva eden bu kanunların hepsini birden hükümden ıskat etti. Ve yerlerine, bambaşka, tek bir kanunu medenî koydu. Bu üç büyük hareket bütün hayatı ölü an’aneler bağlamak isteyen (Tarihi Mektep)’in son kahharı hezimeti oldu. Bu misalleri vermekten maksat, zamanın icabatına ve medeniyetin mukteziyatına göre milletlerin örf ve âdetlerine bir hamlede nasıl veda ettiklerini ve bu vedaın zannedildiği gibi mazarrat ve tehlikeyi değil, büyük menfaatler istilzam eylediğini canlı bir surette göstermektedir. Hayatın icabatına uymayan örf ve âdatta ısrardır ki, milletler için baisi felaket olur. Bu saydığımız kanunlarda esas, din ile devletin mutlak surette ayrılığıdır. İsviçre, Almanya ve Fransa siyasî ve millî vahdetlerini iktisadî, içtimaî halâs ve inkişaflarını Kanunu Medenîlerini neşretmekte tarsin ve takviye eylemişlerdi. Bu hayati zaruretler karşısında eski örflerin, mahallî ve me’lûf ahkâmın ve dinî itiyatların idamesi bu memleketlerden hiçbirinde hatta İsviçre gibi ârayı âmmenin en vâsî derecesinde hüküm sürdüğü bir memlekette bile
istenmemiş, istenememiş, hatırlara gelmemiştir.

Şüphe yoktur ki: kanunların gayesi herhangi bir örf ve âdetle veya yalnız vicdanla alâkadar olması icap eden ahkâmı diniye değil, siyasî, içtimaî, iktisadî, millî vahdetin her ne bahaya olursa olsun temin ve tatminidir. Asrı hazır medeniyetine mensup devletlerin ilk farikası din ile dünyayı ayrı görmektir. Bunun aksi, devletin kabul ettiği din esaslarını kabul etmeyen kimselerin vicdanlarına tahakküm olur. Bunu asrı hazır devlet telâkkiyatı kabul edemez. Din, devlet nazarında vicdanlarda kaldıkça muhteremdir ve masundur. Dinin hüküm halinde kanunlara girmesi tarihin seyrinde ekseriya tacidarların, mütegallibenin, kavillerin keyif ve arzularını tatmine vasıta olmasını istilzam etmiştir. Dini dünyadan ayırmakla asrı hazır devleti, beşeriyeti tarihin bu kanlı hazır beliyesinden kurtarmış ve dine hakikî ve müebbet bir taht olan vicdanı tahsis etmiştir.

Bahusus muhtelif dinlere mensup tebaayı ihtiva eden devletlerde tek bir kanunun bütün câmiada tatbik kabiliyetini ihraz edebilmesi için bunun din ile kat’ı münasebet etmesi hâkimiyeti milliye için de bir zarurettir. Çünkü kanunlar dine müstenit olursa vicdan hürriyetini kabul mecburiyetinde bulunan devlete, muhtelif dinlere salık tebaası için ayrı ayrı kanun yapmak icap eder. Bu hal asır hazır devletinde şartı esasî olan siyasî, içtimaî, millî vahdete külliyen münafidir. Hatırlatmak icap eder ki: devlet yalnız tebaası ile değil; ecnebilerle de temastadır. Bu taktirde onlar için de kapitülâsyon namı altında ahkâmı istisnaiye kabul etmek zarureti hasıl olur. Lozan muahedesi ile ilga olunan kapitülâsyonların memleketimizde ipkası için ecnebiler tarafından sarfedilen esbabı mucibenin en mühim ciheti bu nokta olmuştur. Bundan başka Fatih Sultan Mehmet devrinden son zamanlara kadar gayrimüslim tebaa hakkında tatbik edilen ahkâmı istisnaiyeye de bilhassa bu dinî vaziyet bais olmuştur. Halbuki yeni Türk Kanunu Medenî lâyihasının ihzarı
vesilesile memleketimizde mevcut ekalliyetler Lozan muahedesinin kendilerine kabul ettiği haklardan sarfınazar ettiklerini Adliye vekâletine bildirmişlerdi.

Teceddüt tarihimizde kıymeti olan bir hadiseyi şuracıkta zikretmek isteriz. Âli Paşa, Fransız Kanuni Medenîsi’nin Türkiye için aynen kabulünü vaktile Sultan Aziz’e teklif etmiş, fakat Cevdet Paşa’nın müdahalesi ile bu büyük teşebbüs akim kalarak yerine Mecelle ikame olunmuştur. Esasen tekmil endişesi şahsî menfaatlerden ibaret olan ve riyayı şiar ittihaz edinen Saltanat idaresi için milletin hakiki menfaati icabatını nazarı dikkate alarak karar verilmezdi.

Asrı hazırın medenî milletlere tanıdığı tekmil hukuku, cihanı medeniyetten bilâ kaydu şart talep ederken bu hukukun istilzam ettiği vezaifi medeniyeyi de Türk Milleti yeni Kanunu Medenîsi ile kendi eliyle kendisine tahmil etmiş bulunuyor. Bu kanunun lâyihasının manalarından birisi de budur. Türk Milletinin mümessili âlisi olan Büyük Meclisin nazarı tasvip ve tasdikine arz edilen Türk Kanunu Medenî Lâyihası mevkii mer’iyete vazedildiği gün milletimiz on üç asrın kendisini çeviren itikadatı sakimesinden ve tezebzüblerinden kurtulmuş, eski medeniyetin kapılarını kapıyarak hayat ve feyiz bahşeden muasır medeniyetin içine girmiş bulunacaktır. Adliye Vekâleti bu kanunu hazırlamakla inkılâp ve tarih huzurunda
millî vazifesini ifa etmiş ve Türk milletinin hakiki menfaatlerini ifade etmiş olduğunda şüphe etmemektedir.

Adliye Vekili
Mahmut Esat Bozkurt

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tıbbi Hizmet Standardında Mesleki Sorumluluk Bildirgesi

0

The Declaration of Professional Responsibility in Medical Service Standard was accepted at the 48th General Assembly of the World Medical Association (DTB) held in Günsey Africa in November 1996. The original name of the decision is the WORLD MEDICAL ASSOCIATION DECISION ON PROFESSIONAL RESPONSIBILITY FOR THE STANDARD OF MEDICAL SERVICE of tellthebell .

The Declaration of Professional Responsibility in Medical Service Standard is one of the important universal documents in the field of medical ethics .

Professional Liability Statement in Medical Service Standard

World Medical Association; It is the responsibility of the physician to provide comprehensive health services to his patients and to reveal inadequate physicians in terms of professional and personality,

Of the patient; that he has the right to be treated freely by a doctor whom he believes can make clinical and ethical decisions without any outside intervention (1995 amendment to the 1981 Lisbon Declaration); and,

Organized medicine; ethics committees; As the competence committees and other professional audit activities have long established and accepted, the professional behavior of doctors should be examined and rational restrictions should be placed on absolute professional freedom when necessary; ACCEPTING

That professional independence and the duty of self-management are an indispensable part of quality service and hence the interests of the patient that must be protected; consequently, supporting professional supervision activities as long as the medical profession is carried out in good faith; REFIRMING that they have an ongoing responsibility to participate in them and accept their implementation.

He argues that the professional services of physicians should be considered separately from commercial goods and service relationships.

Because the physician; It has specific ethical duties, including commitment to providing adequate and necessary medical care (International Code of Medical Ethics, 1949).

The World Medical Association, regardless of the judicial or legal processes of a country, only makes a decision regarding the professional behavior or performance of a doctor, considers that evaluations by colleagues who can understand the complexity of the medical phenomenon in question, thanks to their education and experience, should be considered.

The World Medical Association condemns the departure on the basis of good will or any negligence of the doctor’s colleagues while investigating the actions of the doctor during the processes carried out regarding the complaints from the patients or the compensation for the damages caused to the patients. These approaches will be provided to patients and will determine the quality of the medical service.