Danıştay Dergisi Etik İlkeleri ve Yayın Politikası
Danıştay Dergisi, bilimsel yayın etiği kapsamında Yayın Etiği Komitesi (COPE: Committee on Publication Ethics) ve Açık Erişim Dergiler Dizini (DOAJ) gibi kuruluşlar tarafından belirlenmiş etik standartlar ve ilkeler çerçevesinde hareket etmektedir.
Danıştay Dergisi, açık erişim ve ücretsiz akademik ve bilimsel yayıncılık ilkesini benimsemektedir. Yazarlardan makale başvuru, değerlendirme ve yayın süreçlerinde herhangi bir ücret alınmaz. Dergi içeriğine, www.danistay.gov.tr / https://dergi.danistay.gov.trüzerinden herhangi bir kısıtlama olmaksızın erişim sağlanmaktadır. Ancak Yayın politikası gereği elektronik ortamda bulunan bütün sayılar Başkanlığımız intranet (iç web) sayfasında yayımlanmakta, internet (dış web) sayfasında ise dergi satışlarının olumsuz etkilenmemesi açısından son iki sayı eksik olarak yayımlanmaktadır.
Makale göndermeden önce, uluslararası standartlar esas alınarak belirlenmiş yayın politikası ve etik ilkeler ile derginin yazım kurallarının dikkatli bir şekilde okunması gerekmektedir. Yazarlar dergiye makale gönderdikleri zaman bu ilke ve kuralları kabul ettiklerini beyan ederler.
Makalenin Tasnif ve Yayın Kurulunca değerlendirme sürecine alınması bir yayın taahhüdü anlamına gelmez. Değerlendirme süreci olumlu sonuçlansa bile makalenin yayımlanıp yayımlanmayacağı veya hangi sayıda yayımlanacağı Tasnif ve Yayın Kurulunun kararı ile belirlenir.
Tasnif ve Yayın Kurulu tarafından istisnai olarak, bazı makalelerin hakemsiz olarak Dergi’de yayımlanmasına re’sen karar verilebilir.
Tasnif ve Yayın Kurulu, makaleleri akademik ve bilimsel içeriğine göre objektif olarak değerlendirir.
Tasnif ve Yayın Kurulunun, makalelere ilişkin intihal ve suistimal iddialarını inceleyerek etik standartlar ve ilkeler çerçevesinde işlem yapma hakkı saklıdır.
Dergiye gönderilen bir makalenin yayımlanmamış veya aynı zamanda başka bir dergiye gönderilmemiş olması zorunludur.
Tasnif ve Yayın Kurulu, dergiye gönderilen tüm materyalin ve hakemlerle yapılan tüm yazışmaların gizliliğini korumayı teminat altına alır.
1. Yazarlar
Yazarlar özgün ve bilimsel çalışmalarını, yayımlanmak üzere dergiye başvurabilir.
Yazarın makalesini değerlendirme süreci başlamadan geri çekme hakkı saklıdır. Değerlendirme süreci başlamış olan makalenin yazar tarafından geri çekilmek istenmesi durumunda, Tasnif ve Yayın Kurulunun onayı gerekir.
Gönderilen makale ile ilgili çıkar çatışması oluşturacak durumlar ve ilişkiler varsa, yazar tarafından açıklanmalıdır.
Yazarlar makalede kullandıkları tüm alıntılara referans vermelidir.
Yazarlar kaynakların orijinalliğinden ve teyidinden sorumludur. Yazarlar makalenin başka bir kişi ya da kurumun fikri mülkiyet haklarını ihlal etmediğini, intihal, sahtecilik, çarpıtma, tekrar yayım, dilimleme, haksız yazarlık ve diğer etik ihlali türlerini içermediğini ve tüm sorumluluğun kendilerinde olduğunu taahhüt eder.
Makalelerde ileri sürülen fikirler yazarlara ait olup Danıştay Dergisini bağlayıcı etkisi yoktur. Makalede adı geçen tüm yazarlar, gönderilen ve yayımlanan makaleler üzerinde eşit sorumluluğa sahiptir. Yazışmadan sorumlu yazar, tüm ortak yazarların yayına ve ortak yazar olarak adlandırılmaya rızası olmasından sorumludur. Çalışmaya önemli bilimsel ve yazınsal katkı sağlayan tüm kişiler ortak yazar olarak adlandırılmalıdır.
Yazarlar kullanılan verilerin kullanım haklarına, araştırma/analizlerle ilgili gerekli izinlere sahip olduklarını gösteren belgelere sahip olmalıdır. Makalenin yayımlanması ile birlikte ilgili belgeler, yayin@danistay.gov.tr adresine iletilmeli ve en az beş yıl süre ile saklanmalıdır.
2. Hakemler
Danıştay Dergisi, makalelerin değerlendirme sürecinde çift taraflı kör hakemlik ilkesini benimsemiştir. Hakemler yazar adını göremeyeceği gibi yazarlar da hakem adını göremez. Hakemler ve yazarlar birbiri ile doğrudan iletişime geçemez.
Hakemler sadece uzmanlık alanı ile ilgili çalışmaları değerlendirirler. Hakemler kendilerine ulaşan makaleleri gizli tutmalı ve hakemlik sürecinden elde ettikleri bilgileri kişisel menfaatleri için kullanmamalı ve başkalarıyla paylaşmamalıdır. Tarafsız ve gizlilik içerisinde, akademik dil kullanarak değerlendirme yapmalıdır. Hakemler değerlendirmeyi nesnel bir şekilde sadece çalışmanın içeriği ile ilgili olarak yapmalıdır. Hakemler değerlendirme sürecinde çıkar çatışması ve rekabet ile karşı karşıya olduğunu düşünürse, çalışmayı incelemeyi reddederek, dergi editörünü bilgilendirmelidir. Hakemler makaleyi belirlenen zamanda ve etik sorumlulukla değerlendirmelidir.
3. Telif ve Yayın Hakları
Dergide yayımlanması kabul edilen ve yayımlanan yazıların yazılı ve elektronik ortamda tüm yayın hakları Danıştay Dergisi’ne aittir. Danıştay Dergisi’ne yayin@danistay.gov.tr e-posta adresi üzerinden makale gönderilmesi aşamasında yazışmadan sorumlu yazar, makalenin her türlü yayım, basım, sunum, dağıtım ve elektronik ortamda sunulmasından doğan telif ve yayın hakkını, hiçbir kısıtlama olmadan Danıştay Dergisi’ne devretmekte ve elektronik lisans anlaşmasını tüm yazarlar adına kabul etmektedir.
4. Değerlendirme ve Yayım Süreci
Makale Gönderimi
Makalelerin Türkçe veya İngilizce olarak gönderimi ve takibi yayin@danistay.gov.tr e-posta adresi üzerinden elektronik olarak yapılmaktadır.
Ön Değerlendirme
Makaleler, hakem incelemesine gönderilmeden önce yayın ilkeleri ve yazım kurallarına uygunluğu açısından ön değerlendirmeye tabi tutulur. İlke ve kurallara uymayan makaleler hakem incelemesine gönderilmez ve yayımlanmaya uygun olmadığı yazarına bildirilir.
Hakem İncelemesi
Yayın ilkeleri ve yazım kurallarına uygun olan makaleler değerlendirilmek üzere editör tarafından Tasnif ve Yayın Kurulunca belirlenen en az iki hakeme gönderilir. Bu süreçte yazarlar ve hakemler birbirlerinden habersizdir. Hakemler uzmanlık alanlarına göre makalelerin değerlendirilmesi için seçilirler ve değerlendirmelerini rapor halinde editöre iletirler. İki hakemin farklı görüş bildirmesi halinde üçüncü bir hakem görüşüne başvurulur. Üçüncü hakemin görüşü nihaidir.
Değerlendirmeler ve Düzenleme
Hakemlerin düzeltme öngörmesi halinde, makale yazara gerekli düzeltmeleri yapması için geri gönderilir. Yazar tarafından belirtilen süre içinde gerekli düzeltme yapılarak dergiye iletilir. Gerekli görüldüğü takdirde düzeltilmiş makale yeniden hakemlerce değerlendirmeye alınır. Makale değerlendirme aşamasında hakem görüşüne yazar tarafından itiraz gelmesi halinde başka bir hakem görüşüne başvurulması Tasnif ve Yayın Kurulunun takdirindedir. İki hakemin olumlu görüşünü alan makaleler Tasnif ve Yayın Kurulu kararı ile kabul edilebilir, iki hakemin olumsuz görüş bildirdiği makaleler ise reddedilir.
Makalenin Geri Çekilmesi
Dergiye gönderilen ve değerlendirme süreci başlamamış makaleler yazarlar tarafından geri çekilebilir. Değerlendirme süreci başlamış makalelerin geri çekilmesi Tasnif ve Yayın Kurulunun onayı ile mümkündür.
Türkiye Arabulucular Etik Kuralları karşılaştırmalı hukuktaki etik ve uygulama kuralları dikkate alınarak ülkemizin arabuluculuk sistemi ile sosyal ve kültürel değerlerine uyumlu olacak biçimde, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından hazırlanmış olup, Arabuluculuk Kurulu tarafından gözden geçirilerek kabul edilmiştir.
Arabuluculuk, sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması halinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla yürütülen, dava şartı olarak düzenlenen arabuluculuk dışında sürece başvurulmasında ve her halükârda sürecin yürütülmesinde ve sonlandırılmasında ihtiyarî olarak gerçekleştirilen uyuşmazlık çözüm yöntemidir.
Keza arabuluculuk, yabancılık unsuru taşıyanlar da dâhil olmak üzere, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde uygulanan ve barışçıl uyuşmazlık çözüm yöntemleri içinde yaygın olarak kullanılan uyuşmazlık çözüm yöntemidir.
Arabuluculuk, taraflara, uyuşmazlık konularını belirleme ve açıklığa kavuşturma, farklı bakış açılarını anlama, menfaatlerini tanımlama, olası çözümleri ortaya koyma, değerlendirme ve istendiğinde de karşılıklı tatminkâr anlaşmalara varma fırsatını sunma gibi çeşitli amaçlara hizmet eder.
Gerek 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununda (bundan sonra “Kanun” olarak ifade edilecektir) gerekse Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliğinde (bundan sonra “Yönetmelik” olarak ifade edilecektir) hem arabuluculuk kurumu hem de arabulucularla ilgili temel ilke, hak ve yükümlülüklere ilişkin genel düzenlemeler yer almakta ise de; arabulucular etik kurallarının belirlenmesi önemli bir ihtiyacın karşılanması anlamında bir zorunluluk olduğu gibi, aynı zamanda arabuluculuk mevzuatının Arabuluculuk Daire Başkanlığına ve Arabuluculuk Kuruluna yüklediği bir görevin de ifasıdır.
Arabulucular Etik Kurallarının aşağıda belirtilmiş olan üç temel amacı vardır:
Arabuluculara mesleklerinin icrasında rehberlik etmek ve yol göstermek
Arabuluculuğa başvuran tarafları bilgilendirmek ve onların korunmasını sağlamak
Barışçıl bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak arabuluculuğa toplum tarafından duyulan kamu güvenini arttırmak.
Arabulucular Etik Kuralları, arabuluculuk sürecini yürütecek ve Arabulucular Siciline kayıtlı bulunan arabulucular tarafından kabul edilmiş sayılır. Arabulucular bu kurallara eksiksiz bir biçimde uymaya özen göstermelidir.
Arabulucular Etik Kuralları, bütün olarak okunur ve yorumlanır. Kuralların sıralanmasında, öneme göre verilen bir öncelik söz konusu değildir.
Arabuluculuk Kurulu, Etik Kurallarının ihlali ve bu durumun öğrenilmesi halinde Kanunun 21’inci maddesinin ikinci fıkrası kapsamında ilgili arabulucunun sicilden silinmesi de dahil olmak üzere arabuluculuk mevzuatında öngörülen diğer yaptırımları uygulayabilir.
Eşitliği Gözetme Yükümlülüğü Madde 1- (1) Arabulucu, süreç boyunca taraflara eşit davranma ve onların gereksinimleri doğrultusunda adil olma ilkelerini gözetmekle yükümlüdür.
Kendi Kararını Verme Hakkı Madde 2- (1) Kendi kararını verme hakkı, tarafların sürece başlamadan, süreç içerisinde ve sonuç aşamasında özgür ve aydınlanmış iradeleriyle, gönüllü ve baskı altında kalmadan karar vermelerini kapsar.
(2) Arabulucu, arabulucunun seçimi, sürecin yürütülmesi, sürece katılım, süreçten çekilme ve süreci sonlandırma dâhil olmak üzere, arabuluculuğun her aşamasında tarafların kendi kararlarını verme hakkını gözetmekle yükümlüdür.
(3) Arabulucu, hazırlık aşaması veya ilk arabuluculuk toplantısında kendisinin arabuluculuk sürecindeki rolü hakkında taraflara bilgi vermek zorundadır. Arabulucu karar verme yetkisinin kendisinde değil, taraflarda olduğu hususunu vurgulamalıdır.
(4) Arabulucu, hukuki uyuşmazlıkla ilgili olarak taraflara hukuki veya mesleki tavsiyelerde bulunamaz. Ancak gerekli ve uygun olduğunda aydınlanmış iradeyle seçim yapmalarına yardımcı olmak üzere uzmanlara danışmalarının önemini taraflara hatırlatmalı ve bu konuda tarafları bilgilendirmelidir.
(5) Arabulucu, daha yüksek bir anlaşma bedeli veya arabuluculuk ücreti sağlamak amacıyla, taraflardan herhangi birinin kendi kararını verme hakkına etki etmemelidir.
Tarafsızlık Madde 3- (1) Tarafsızlık, arabulucunun taraf tutmamasını ve taraflar hakkında önyargılı olmamasını kapsar.
(2) Arabulucu, taraflardan birinin kişiliğine, geçmişine, inanç ve değerlerine ve arabuluculuk sürecindeki tutum ve davranışlarına veya başka bir sebebe dayanarak taraf tutmamalı ve önyargılı davranmamalıdır.
(3) Arabulucu, arabuluculuk sürecini yürütürken tarafsız olmak ve tarafsızlığını şüpheli hâle getirecek davranışlardan kaçınmak zorundadır. Arabulucu, kendisinin davranış ve görünüşteki tarafsızlığından şüphe duyulmasına yol açacak şekilde, taraflara değerli bir hediye, yardım, borç veya değerli başka bir mal vermemeli ve onlardan da kabul etmemelidir.
(4) Arabulucu, arabuluculuğu tarafsız bir şekilde yönetemeyecek ise arabulucu olma teklifini reddetmeli ve hangi aşamada olursa olsun arabuluculuktan çekilmelidir.
(5) Arabulucunun tarafsızlığından şüphe edilmesini gerektirecek önemli hâl ve şartların varlığının söz konusu olması veya sonradan ortaya çıkması hâlinde, bu hususta tarafları bilgilendirmesine rağmen, taraflar, arabulucudan görevi üstlenmesini birlikte talep ederlerse, arabulucu bu görevi üstlenebilir veya üstlenmiş olduğu görevi sürdürebilir.
(6) Arabulucu, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, arabuluculuk sürecini arabuluculuğa uygun tarafsız bir yerde yürütmelidir.
Menfaat İlişkisi veya Çatışması Madde 4- (1) Arabulucu ile taraflar arasında herhangi bir menfaat ilişkisi veya çatışması bulunmamalıdır. Arabulucu, taraflar ile arasında menfaat ilişkisi veya çatışması bulunduğu görünümü vermekten kaçınmalıdır.
(2) Arabulucu ile taraflar arasındaki menfaat ilişkisi veya çatışması, tarafların arabuluculuğa başvurmasından sonra ortaya çıkabileceği gibi; arabulucu ile taraflar arasındaki mevcut veya geçmişteki, kişisel ya da mesleki herhangi bir ilişkiden dolayı önceden de var olabilir.
(3) Arabulucu, arabuluculuk sürecini yürütmesi bakımından, iyi niyetli üçüncü bir kişinin, taraflar ile arasında doğmuş veya doğabilecek bir menfaat ilişkisi veya çatışması bulunduğunu düşünmesine yol açacak bir olay olup olmadığını belirlemek üzere makul bir araştırma ve inceleme yapmalıdır. Arabulucunun, taraflar ile arasında doğmuş veya doğabilecek bir menfaat ilişkisi veya çatışmasını ortaya çıkarmak için yapacağı araştırma, somut olayın koşullarına göre değişebilir.
(4) Arabulucu, kendisi tarafından makul koşullarda bilinebilecek ve tarafsızlığı hakkında şüphe uyandırabilecek, doğmuş veya doğabilecek menfaat ilişkisi veya çatışmaları hakkında, mümkün olan en kısa sürede tarafları bilgilendirmelidir.
(5) Arabulucu ile taraflar arasındaki doğmuş veya doğabilecek menfaat ilişkisi veya çatışması, arabulucunun tarafsızlığına ve arabuluculuk sürecine açıkça zarar verecek nitelikteyse; arabulucu, tarafların aksi yöndeki talepleri ve anlaşmasına bakılmaksızın, arabuluculuk teklifini reddetmeli ve hangi aşamada olursa olsun arabuluculuktan çekilmelidir.
(6) Arabulucu, bu sıfatla görev yaptığı uyuşmazlık ile ilgili olarak açılan davada, daha sonra, avukat olarak görev üstlenemez. Ancak, taraflar açık ve yazılı onayları ile birlikte talep ederlerse, açılan tahkim yargılamasında hakemlik yapabilir.
Sürecinin Niteliği ve Görevin Özenle Yerine Getirilmesi Madde 5- (1) Arabulucu, görevini şahsen, özenle, makul sürede, güven içinde, tarafların etkin katılımıyla, hakkaniyete uygun, taraflara yeterli söz hakkı vererek ve katılımcılar arasında karşılıklı saygı gösterilmesini sağlayacak biçimde yerine getirmelidir.
(2) Arabulucu, arabuluculuk görevini, arabuluculuk süreci ile ilgili tüm ön hazırlıkları tamamladıktan sonra ve arabuluculuk sürecini yürütmek için gerekli zamana sahip olduğunda kabul etmelidir.
(3) Arabulucu, arabuluculuk süreci boyunca mesleğin gerekliliklerine uygun biçimde davranmak zorundadır. Arabulucu, kendisine ya da arabuluculuk sistemine duyulacak güven ve itibarına zarar verebilecek bir davranış içerisinde bulunamaz. Arabulucu, toplumsal cinsiyet rollerinin taraflara ve özellikle arabuluculuk sürecine etkisi yanında; taraflar ve taraflarla kendisi arasındaki sosyo-ekonomik ve kültürel farklılıklara karşı da duyarlı olmalıdır.
(4) Arabulucu, arabuluculuk süreci boyunca taraflar arasında dürüstlüğü, saygıyı, samimiyeti ve nezaketi teşvik etmeli ve kendisi de arabuluculuk sürecinde taraflara herhangi bir belge, olay veya durum hakkında bilerek ve isteyerek yanlış bilgi vermemelidir.
(5) Arabulucunun görev ve işlevi, diğer mesleklerden önemli ölçüde farklıdır. Arabulucunun işleviyle diğer bir mesleğin işlevi birbirine karıştırılmamalıdır. Arabulucu, mesleklerinin işlevlerini birbirinden ayırmalıdır. Arabulucu, ancak arabuluculuk ile bağdaşması şartıyla taraflara eğitim ve tecrübesine dayanarak bilgi verebilir.
(6) Arabulucu, arabuluculuk sürecinde arabuluculuktan başka bir uyuşmazlık çözüm yöntemini yürütemez. Arabuluculuk mevzuatından kaynaklanan avantajları kullanmak amacıyla herhangi bir çözüm yolunu arabuluculuk olarak adlandıramaz. Ancak, arabulucu, gerekli ve uygun gördüğünde, taraflara uyuşmazlıklarını tahkim, tarafsız değerlendirme, danışmanlık veya diğer uyuşmazlık çözüm yöntemleriyle çözmeyi düşünmelerini önerebilir.
(7) Arabuluculuk bir suç işlemek amacıyla kullanılırsa, arabulucu uygun adımları derhâl atmalı ve hangi aşamada olursa olsun arabuluculuktan çekilmelidir.
(8) Taraflardan biri arabuluculuk sürecini, uyuşmazlık konularını ve uzlaşma seçeneklerini kavramakta güçlük çekerse veya arabuluculuğa etkin bir biçimde katılmakta zorlanırsa; arabulucu, böyle bir durumdaki tarafın katılma, anlama ve kendi kararını verme hakkına uygun olacak şekilde, hukuki yardım almasını önermek de dahil olmak üzere gerekli değişiklik önerilerini getirmeli, hatta gerekiyorsa arabuluculuğu bitirmelidir.
(9) Arabulucu, kendisi de dâhil olmak üzere bir katılımcının davranışının, arabuluculuk sürecinin yürütülmesine zarar verebileceğini düşünürse, gerektiğinde arabuluculuğu ertelemek, arabuluculuktan çekilmek veya arabuluculuğu bitirmek de dâhil olmak üzere gerekli tedbirleri derhâl almalıdır.
Gizlilik Madde 6- (1) Arabulucu, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, arabuluculuk faaliyeti çerçevesinde sunulan veya diğer bir şekilde elde ettiği bilgi ve belgeler ile kayıtları gizli tutmak zorundadır.
(2) Arabulucu, tarafların arabuluculuk sürecinde nasıl hareket ettiği hakkında, sürece katılmayan üçüncü kişilere bilgi vermemelidir.
(3) Arabuluculuk sürecinde taraflardan biriyle özel oturumda bir araya gelen arabulucu, bu özel oturumda edindiği hiçbir bilgiyi, bilgiyi veren tarafın rızası olmadan, doğrudan veya dolaylı olarak diğer tarafa aktarmamalıdır.
(4) Arabulucu, bir arabuluculuk sürecine eğitim veya araştırma amacıyla katılım sağlarsa, tarafların kimlik bilgileri de dahil olmak üzere gizliliğe ilişkin haklı beklentilerine uygun davranmalıdır.
Mesleki Yeterlilik Madde 7- (1) Arabulucu, somut uyuşmazlıkta gerekli olan mesleki yeterliliği haiz değil ve tarafların makul beklentilerini karşılayamayacak durumdaysa, arabuluculuk teklifini reddetmeli ve hangi aşamada olursa olsun arabuluculuktan çekilmelidir.
(2) Arabulucu, mesleki yeterliliğinden ve gelişiminden sorumludur. Bu anlamda kendi mesleki bilgi ve becerilerinin sınırlarının farkında olmalıdır. Arabulucu, gerek mesleki yeterliliğinin artırılması gerekse mesleki gelişimin sağlanması için, yenileme eğitimi başta olmak üzere, arabuluculukla ilgili her türlü bilimsel ve mesleki çalışmalara katılmalıdır.
(3) Eğitim sayesinde kazanılan bilgi ve beceriler, arabuluculuk tecrübesi, toplumsal cinsiyete, sosyo-ekonomik ve kültürel farklılıklara ilişkin farkındalıklar, bir arabulucunun mesleki yeterliliği ve gelişimi için gerekli olan önemli unsurlardır.
(4) Taraflar, arabulucunun eğitimi, tecrübesi ve arabuluculuk sürecini yürütmedeki mesleki yeterliliği ile ilgili bilgilere rahatça erişebilmelidir.
Unvan Kullanımı, Reklam ve Tanıtım Madde 8- (1) Arabulucu, arabuluculuk faaliyeti sırasında bu unvanını belirtmek zorundadır.
(2) Arabulucu, tabela ve basılı kâğıtlarının kullanımında arabuluculuk mevzuatına uygun hareket etmelidir.
(3) Arabulucu, reklam ve tanıtım yaparken dürüstlük kuralına uygun bir tutum ve davranış sergilemelidir. Arabulucunun, kendi nitelikleri, tecrübesi, hizmetleri ve ücreti konusunda vereceği bilgiler doğru olmalıdır.
(4) Arabulucu, tabela ve basılı kâğıtlarında veya elektronik ortamdaki reklam ve tanıtıma yönelik iletişimlerinde, arabuluculuk sürecinin sonucu ve başarısı hakkında kısmen de olsa söz vermemelidir.
(5) Arabulucu, hiçbir şekilde etik kurallarla çelişecek nitelikte reklam yapamaz.
Ücret ve Diğer Masraflar Madde 9- (1) Arabulucu yapmış olduğu faaliyet karşılığı ücret ve masrafları isteme hakkına sahiptir. Keza, ücret ve masraflar için avans da talep edebilir.
(2) Arabulucu, arabuluculuk ücreti ve arabuluculuk süreciyle ilgili olarak ortaya çıkabilecek diğer masraflar hakkında, arabulucu olarak atanmasını müteakip mümkün olan en kısa sürede tarafları bilgilendirmelidir.
(3) Arabulucu, arabuluculuk süreci başlamadan önce, arabuluculuk ücreti ve masraflarıyla ilgili olarak tarafların bir anlaşma yapmalarını sağlamalıdır.
(4) Arabulucu, ücretini belirlerken; kendi niteliklerini, uyuşmazlığın niteliğini ve karmaşıklığını, arabuluculuk sürecinde gereken süreyi ve tüm diğer etkenleri dikkate almak, asgari ücret tarifesinin altında olmamak ve hak arama hürriyetini engellememek koşuluyla, hakkaniyete ve dürüstlüğe uygun bir şekilde hareket etmelidir.
(5) Arabulucu, tarafların kendi aralarında eşit olmayan miktarda ücret ödemesini kabul ettiği hâllerde; tarafsızlığından ödün vermemeli, fazla ücret vereni diğerine göre üstün tutacak tutum ve davranışlarda bulunmamalıdır.
Arabuluculuk Uygulamasının Geliştirilmesi Madde 10- (1) Arabulucu, arabuluculuğun geliştirilmesi ve arabuluculuğun barışçıl bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak kabul edilmesi ve konuya dair toplumsal farkındalığın oluşturulması, arttırılması ve kurumun tanıtılmasından sorumludur.
(2) Arabulucu, arabuluculuk faaliyetinde bulunurken, arabuluculuk uygulamasını geliştirecek şekilde hareket etmeye dikkat ve özen göstermelidir. Arabuluculuğun farklı uyuşmazlık türlerinde uygulanabilmesine yönelik çalışmalar yapmalıdır.
(3) Arabulucu, arabuluculuk alanındaki değişik görüşlere saygı göstermeli ve hem mesleğini geliştirmek hem de uyuşmazlığa düşen taraflara daha iyi hizmet sunmak amacıyla, diğer arabulucularla karşılıklı olarak bilgi alışverişinde bulunmalı ve onlarla birlikte bilimsel ve mesleki çalışmalar yapmalıdır.
(4) Arabulucular kendi aralarında bu Kurallara uygun şekilde hareket edilmesi hususunda birbirlerini teşvik etmelidirler.
Gazetecilerin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından hazırlanıp kabul edilen meslek kurallarıdır.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Meslek İlkelerini İzleme Komitesi, “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” taslağını hazırlamış, taslak meslek mensupları ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerince tartışıldıktan sonra Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu tarafından 18 Kasım 1998’de kabul edilmiştir.
Gazetecilerin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi, gazetecinin meslek ilkeleri ve davranış kurallarıyla ilgili prensipleri ortaya koymaktadır.
Gazetecilerin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi
Temel İlkeler
1. Gazeteci, halkın bilgi edinme hakkı uyarınca, kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır.
2. Bilgi ve haber alma, yorum yapma ve eleştirme özgürlüklerini ne pahasına olursa olsun savunur.
3. Başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur.
Milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan, tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır.
İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır.
Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Şiddeti haklı gösteren, özendiren, kışkırtan yayın yapamaz.
4. Kaynağını bilmediği bilgi ve haberleri yayınlamaz. Kaynak açık olmadığında, yayınlamaya karar verdiği durumlarda da kamuoyuna gerekli uyarıları yapmak zorundadır.
5. Temel bilgileri yok edemez, görmezlikten gelemez ve metinler ile belgeleri değiştiremez, tahrif edemez. Yanlış, yanıltıcı ve tahrif edilmiş yayın malzemesi kullanmaktan uzak durur.
6. Bilgi, haber, fotoğraf, görüntü, ses, belge elde etmek için yanıltıcı yöntemler kullanamaz.
7. Kamuya mal olmuş bir şahsiyet bile olsa, halkın haber alma, bilgilenme hakkıyla doğrudan bağlantılı olmayan hiçbir amaç için, izin verilmedikçe, özel yaşamın gizliliği ilkesini ihlal edemez.
8. Yayınlanmış her yanlışı en kısa sürede düzeltmekle yükümlüdür. İstismar edilmemesi, kötüye kullanılmaması ve kabul edilebilir boyutlar ile biçimde yapılması kaydıyla, cevap hakkına saygılı olmalıdır.
9. Kendisine güvenilerek verilmiş bilgilerin, belgelerin kaynaklarını, kendileri izin vermediği sürece, mesleki gizlilik ilkesi uyarınca, hiçbir şekilde açıklamaz.
10. Çalıntı, iftira, hakaret, lekeleme, saptırma, manipülasyon, söylenti, dedikodu ve dayanaksız suçlamalardan kesinlikle uzak durur.
11. Bir bilginin, haberin yayını ya da yayınlanmaması karşılığı hiçbir maddi veya manevi avantajın peşinde olamaz. Gazeteci, devlet başkanından milletvekiline, iş adamından bürokratına kadar, haber kaynağı olarak da kabul edilen kişi ve kurumlarla iletişimini ve ilişkisini meslek ilkelerini gözeterek yürütür.
12. Mesleğini reklamcılıkla, halkla ilişkilerle veya propagandacılıkla karıştıramaz. İlan – reklam kaynaklarından herhangi bir telkin, tavsiye alamaz, maddi çıkar sağlayamaz.
13. Hangi konuda olursa olsun, elde ettiği bilgileri geniş biçimde yayın konusu yapmadan kendi yararına kullanamaz. Mesleğini, ne şekilde olursa olsun, (yasaların ve yönetmeliklerin kendisine tanıdığı hakların dışında) ayrıcalıklar kazanmak amacıyla kullanamaz.
14. Her ne amaçla olursa olsun, tehdit ve şantaj gibi yollara başvurmaz. Gazeteci bu şekildeki baskılara da karşı koyar. 15. Her türlü baskıyı reddeder ve çalıştığı basın – yayın organındaki yöneticileri dışında, kimseden işiyle ilgili bir talimat alamaz.
16. Meslek ilkelerine en yüksek seviyede uymayı taahhüt eder. Ülkesindeki yasalara saygılı olmakla birlikte, hükumet ve benzeri kurumların müdahalelerine kapalıdır. Mesleki olarak yalnızca meslektaşlarının ve kamuoyunun değerlendirmeleri ile bağımsız yargı organlarının kararlarını dikkate alır.
17. Devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve ulaslararası politika konularında önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanır. Onu, mesleğin temel ilkeleri ve özgürlükçü demokrasi kaygıları yönlendirir.
Gazetecilerin Uyması Gereken Davranış kuralları
Haber ile yorum ve görüş ayırımı açık yapılmalı, okurun ve izleyicinin neyin haber, neyin yorum olduğunu kolayca seçebilmesi sağlanmalıdır.
Fotoğraf ve görüntünün güncel olup olmadığı açık biçimde belirtilmeli, canlandırma görüntülerde de bu, izleyicinin fark edebileceği biçimde ifade edilmelidir.
Haber ve yorum metinleri veya görüntüleri ile ilan – reklam amaçlı metinlerin ayrımı hiçbir karışıklığa yer bırakmayacak ölçüde yapılmalıdır.
Hazırlık soruşturması sırasında, soruşturmayı zaafa uğratıcı, yönlendirici biçimde haber ve yorumdan kaçınılmalıdır. Yargılama sürecinde de haberler her türlü ön yargıdan uzak ve kesinlikle doğruluğundan emin olunarak sunulmalıdır. Gazeteci yargı sürecinde taraf olmamalıdır. Yargı kararı kesinleşmedikçe, bir sanık suçlu ilan edilmemelidir. Haberlerde ve yorumlarda suçluymuş gibi değerlendirmeler yapılmamalıdır.
Çocuklarla ilgili suçlarda ve cinsel saldırılarda, sanık, tanık ya da mağdur (maktul) olsun, 18 yaşından küçüklerin açık isimleri ve fotoğrafları yayınlanmamalıdır. Çocuğun kişiliğini ve davranışlarını etkileyebilecek durumlarda, gazeteci, bir aile büyüğünün veya çocuktan sorumlu bir başkasının izni olmaksızın çocukla röportaj yapmamalı veya görüntüsünü almaya çalışmamalıdır.
Cinsel saldırı mağdurlarının fotoğrafları, görüntüleri ve kimlikleri, açık kamu yararı olmadıkça yayınlanmamalıdır.
Açık kamu yararı olmadıkça ve olayla doğrudan ilgisi, bağlantısı bulunmadıkça, bir insanın davranışı veya işlediği suç, onun ırkına, milliyetine, dinine, cinsiyetine, cinsel eğilimine, hastalığına veya fiziksel, zihinsel özürlü olup olmamasına dayandırılmamalıdır. Kişinin bu özel durumu, alay, hakaret, ön yargı konusu yapılmamalıdır.
Sağlık konusunda sansasyondan kaçınılmalı, insanlara umutsuzluk veya sahte umut verecek yayın yapılmamalıdır. Tıbbi alandaki gibi yayımlanmamalıdır. İlaç tavsiyesinde mutlaka uzmana danışılmalıdır. Hastanelerde araştırmalar yapan, bilgi ve görüntü almaya çalışan gazeteci, kimliğini belirtmeli ve girilmesi yasak bölümlere yetkililerin izniyle girmelidir. Yetkilinin, hastanın veya yakınının izni olmaksızın hastane ve benzeri kurumlarda hiçbir yolla ses ve görüntü alınmamalıdır.
Yayın öncesi kararlarla ve yayınlarla ilgili önyargı, kuşku yaratacak her cinsten kişisel hediye ve maddi menfaat reddedilmelidir.
Gazetecinin bir basın – yayın organındaki işlevini Hak ve Sorumluluk Bildirgesindeki hakları, sorumlulukları ve görevleri belirler. Gazeteci, bu mesleki çerçeve ile yayın organının çizgisi dışında, müessese çıkarı söz konusu olsa dahi, hiçbir faaliyete gönüllü olarak veya zorla katılmamalıdır.
Gazeteci ile basın – yayın organları, tekzip ve cevap hakkı gibi zorunlulukların dışında da, yanlışları düzeltmeli ve öz eleştiri yapmalıdırlar.
Gazeteci ve yayın organı, taraf oldukları bir olaydaki konumlarını kamuoyuna açıkça belirtmelidir. Yayın organı yahut yorumcu, siyasi, ekonomik ve toplumsal tercihlerinin doğrultusunda yayın yapabilir. Bu durumda bu tavır açıkça ortaya konulmalı, ayrıca yorum ile haber – olay ayrımı kesin biçimde yapılmalıdır.
Asıl olan kamu yararıdır.
Özel hayatın gizliliğinin geçersiz sayılabileceği başlıca durumlar şöyle sıralanabilir:
a) Büyük bir suç yahut yolsuzluk üstüne araştırma ve yayın,
b) Toplumu kötü etkileyici bir tutumla ilgili araştırma ve yayın,
c) Toplumun – güvenliğinin veya sağlığının korunması,
d) İlgili kişinin sözleri yahut eylemleri sonucu halkın yanılmasının, yanıltılmasının veya yanlış yapmasının engellenmesi.
Bu durumlarda dahi, özel hayatın kamuya açılan kesiti mutlaka konuyla doğrudan ilgili olmalı veya ilgili kişinin özel hayatının onun kamusal faaliyetini de etkileyip etkilemediği gözetilmelidir.
Doğrudan kamu yararı olmadıkça, sahibinin izni dışında belge, fotoğraf, sese yahut görüntü alınmamalıdır. Kamu yararı söz konusu olduğunda dahi, yukarıdakilerin başka hiçbir şekilde elde edilmeyeceğine kesin kanaat getirilmiş olması gerekir.
Gazeteci belge veya görüntü sağlamak amacıyla, bir suçla ilgili sanık, tanık veya onların yakınlarına para teklif etmemeli ve vermemelidir.
Üzüntü, sıkıntı, tehlike, yıkım, felaket ya da şok halindeki insanlar söz konusu olduğunda, gazetecinin olaya yaklaşımı ve araştırması insani olmalı, gizliliklere uyularak duygu sömürüsünden kaçınılmalıdır.
Gazeteci, sanıkların ve suçluların akrabalarını, yakınlarını, olayla ilgileri olmadıkça veya olayın doğru anlaşılması için gereği bulunmadıkça teşhir etmemelidir.
İntihar olayları hakkında haber çerçevesini aşan ve okuyucu veya izleyiciyi etki altında bırakacak nitelikte ve genişlikte yayın yapılmamalıdır. Olayı gösteren fotoğraf, resim veya film yayınlanmamalıdır.
Yasalarla yasaklanmış olmasa dahi, gazeteci, elde ettiği ekonomik – mali bilgileri, geniş biçimde yayınlamadan önce kendisinin yahut yakınlarının çıkarları için kullanmamalıdır. Gazeteci, kendisinde ve yakınlarında bulunan hisse senedi ve benzeri mali araçlar konusunda, yayın organındaki sorumluları bu menkul kıymet sahipliği hakkında doğru bilgilendirmediği sürece yayın yapmamalıdır. Gazeteci, hakkında haber ve yorum yazdığı ya da yazmayı tasarladığı taşınır ve taşınmaz kıymetlerin doğrudan veya dolaylı alım satımını yapmamalıdır.
Gazeteci, kendi çabasıyla elde etmedikçe, bir kaynağın verdiği bilgi veya belgenin yayınlama tarihi konusundaki isteğe uymalıdır. Gazeteci, röportaj, haber, yorum veya görüntü, yayın şekli şekil ne olursa olsun, hazırlığını yayın organında ki sorumlular dışında, kaynağı da dahil kimseye denetettirmekle yükümlü değildir. Gazeteci, açıklanmaması kaydıyla (off the record) verilen bilgiyi ve sarf edilen sözleri yayınlamamalıdır.
Gazeteci, rekabet nedeniyle de olsa, bir başka gazeteciye bilinçli ve açık mesleki zarar vermekten kaçınmalıdır. Bir meslektaşının yayınını engelleyici davranışlarda bulunmamalıdır.
Gazeteci, başta ajans haberleri olmak üzere, bir meslektaşının ve herhangi bir yayının sunduğu bilgileri kullandığında mutlaka kaynağı belirtmelidir.
Bir yayın organında, sürekli veya zaman zaman; gazetecilik kapsamına giren alanlarda faaliyet gösterenlerin asıl sıfatları, asli işleri uygun şekilde belirtilmeli, kamuoyu onların temel konumu hakkında bilgilendirilmelidir.
Gazeteci, uzmanlık alanı ne olursa olsun, öncelikle gazetecidir. Polis muhabiri polis veya sözcüsü, spor muhabiri kulüp yöneticisi veya sözcüsü, herhangi bir partiden sorumlu muhabir onun üyesi veya sözcüsü gibi davranmamalı ve bu yönde yayın yapmamalıdır.
Türkiye-Irak Kültür Antlaşması, 29 Mart 1946 tarihinde, Türkiye ile Irak arasında imza edilen Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması’nın 3 numaralı Ek protokolü olarak imzalanmıştır. Sözleşme, 5 Eylül 1947’de kabul edilmiş ve 12 Eylül 1947 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.
3 NUMARAL I E K PROTOKO L
Türkiye Cumhuriyeti ile Irak Kırallığı arasında Eğitim Öğretim ve Kültür İşbirliği Protokolü
Yüksek Sözleşen Taraflar, Londra’da 16 Kasım 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler arasında imzalanan «Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Anayasası» ndaki prensipleri gerçekleştirmek için, iki taraftan birinin üçüncü bir Devletle yaptığı kültür anlaşmalarının hükümleri saklı kalmak üzere, komşuluklarının eğitim, öğretim ve kültür alanlarında gerektirdiği işbirliği dolayısiyle aşağıdaki hususlarda uyuşmuşlardır:
Madde — 1
Yüksek Sözleşen Taraflar, yukarda sözü geçen Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Anayasasının prensiplerine uyarak aralarında kültür yakınlığını sağlıyacak bütün işlerde karşılıklı yardım yapılması, devamlı veya geçici olarak birbirlerine öğrenci, öğretmen ve uzmanlar göndermeleri, her iki memleketin kültür ve tarihiyle ilgili bütün konuların araştırma ve incelemeleri için kolaylıklar gösterilmesi ve her iki Tarafın kendi kanunlarına uyulmak şartiyle, öğretim ve bili m kurumlarının ilmî ve amelî öğretimlerinden karşılıklı faydalanması hususlarını sağlamağı kabul ederler.
Madde — 2
Ne yolda kurulacağı 5 ve 6 nci maddelerde belirtilmiş olan Komisyon, 1 inci maddede yazılı prensiplerin gerçekleştirilmesi hususunda uygun tedbirlerin alınması için gereken kararları verecektir. Ancak bu kararlar ilgili Hükümet tarafından onanmadıkça uygulanamaz.
Madde — 3
Bu Protokol gereğince iki memleket arasında eğitim, Öğretim ve kültür alanlarında gerçekleştirilecek işbirliğinin başlıca konuları şunlardır:
1. İki memleket okullarınca verilen doktora da dâhil olmak üzere bütün diplomaların karşılıklı öğretim basamaklarına kabul hususunda denkliğini tanımak.
2. Ticaret okullarında yabancı dil öğretiminde karşılıklı olarak ve öğrenilmesi isteğe bağlı olmak şartiyle Türkçe ve Arapça’ya yer vermek
3. Yatılı Devlet okullarında parasız okutmak üzere belli sayıda öğrenci değiştirmek.
4. Yabancı memleketlerdeki Türk ve Irak’h öğrencileri bakıp gözetme işlerinde karşılıklı yardım.
5. Gençler arasında komşu memleketin dilini tam yetenekle öğrenme isteğini uyandırıcı mükâfatlar koymak.
6. Spor ve izcilik alanında yaklaşma, karşılaşma ve yardımlaşmayı sağlamak.
7. Kültür ve izcilik gezi ve toplantıları yapmak yoliyle yüksek ve orta Öğrenim gençlerinin tanışma ve beraber çalışmalarını sağlamak.
8. Ticaret okullarında okutulacak Türkçe ve Arapça dersleri için öğretmen değiştirmek.
9. Üniversite ve yüksek okulların türlü öğretini dallarında profesör değiştirmek.
10. İki memleket üniversite ve yüksek okulları tarafından Türkiye ve Irak’ın büyük merkezlerinde kültür haftaları tertiplenmesi yoliyle iki memleket yüksek Öğretim üyeleri arasında tanışma ve işbirliğini sağlamak.
11. Sanat Öğretmen yetiştiren okul ve enstitülerle kurslardan karşılıklı faydalanmak.
12. Her dereceden teknik ve meslek okullariyle enstitülerinden, üniversite ve yüksek okullardan ve buralardaki çalışma, araştırma ve inceleme imkân ve araçlarından devamlı veya geçici olarak karşılıklı faydalanmak.
13. Ankara ve İstanbul Üniversitelerindeki «Arap Dili ve Edebiyatı Enstitülerin gibi Bağdat’ta da bir “Türk Dili ve Edebiyatı Enstitüsü” açmak.
14. İki memleket okullarının kuruluşlarım v e öğretim programlarını imkân derecesinde birleştirip yaklaştırmak çarelerini birlikte aramak.
15. İki memleketi n bili m hayatı ve eğitim işleri üzerinde incelemelerde bulunmak için karşılıklı uzmanlar v e öğretmenler göndermek.
16. Kültür ve sanat işleri, spor ve izcilik dolayısiyle veya tatil ve inceleme gezisi yapmak üzere bir memleketten ötekine gidecek öğretmen, uzman , artist ve öğrenci gruplarına Devlet taşıtlarında indirilmiş tarife uygulamak ve kendilerinin Devlet yapılarında parasız konuklamalarını sağlamak.
17. İki memleket radyolarında Türkiye ve Ira k saatleri ayırarak iki tarafın birbirlerini daha yakından tanımalarını sağlıyacak yayımlarda bulunmak; gazete, dergi, sinem a ve benzer i araçlarla iki memleketi bir birine tanıtıcı faydalı bilgiler yayımlamak.
18. Karşılıklı olarak resmî ve özel sanatı müzik, temsil ve resim grupları için ziyaretler tertiplemek.
19. Karşılıklı veya birlikte olarak sanat, kültür ve teknik sergileri tertiplemek.
20. İki memleketin her çeşit kültür, bilim, spor yayımlarını ve kitaplık kataloglariyle bibliyograflarını ilgili kurumlar arasında karşılıklı olarak değiştirmek.
21. İki memleketin mevzuatım ve Hükümet çalışmalarının gelişmesin i belirten he r çeşit yayımlarını ilgili Devlet kurumları arasında karşılıklı olarak değiştirmek.
22. Müze, kitaplık ve arşiv işlerinde uzmanlarda n karşılıklı faydalanmak.
23. Eski eserlerden ve müzelik eşyalardan fazlalarını değiştirmek.
24. İki memlekette yapılan arkeoloji araştırmaları ve kazıları ve tarihî eserlerin onarma veya restore edilmesi işlerinde iki memleketin ilgili uzmanlarına haber vermek veya çalışmalara katılmaya çağırarak gerek yapılan işlerde, gerek elde edilen sonuçların değerlendirilmesinde karşılıklı işbirliğini sağlamak.
25. Kitaplıklarda mevcut yazmaların fotoğrafla kopyalarının alınmasına, geçici olarak resmî bir kitaplığa gönderilmesine ve fazla yazmaların değiştirilmesine karşılıklı olarak izin vermek.
26. Devlet arşivlerinde (şer’î mahkeme sicilleri ve tapu kayıtları dâhil) bulunan her türlü belge ve kayıtlardan tarihî incelemeler için faydalanmak.
27. İslâm kültürünün ve iki memleket tarihinin diğer ortak taraflarının birlikte ve aynı anlayışla incelenmesini sağlayacak bilim toplantıları yapmak. İki memleketin bilim adamları arasında fikir işbirliğini sağlayarak birlikte yayımlarda bulunmak.
28. İki memlekette tertiplenen millî tören ve gösteriler yapılan bilim ve eğitim kongrelerine öteki memleketin temsilcilerini çağırmak.
Madde — 4
Bu Protokolün hükümlerini yerine getirmek ve her iki memleketin Millî Eğitim Bakanlarının başkanlığında olmak üzere bir «Türkiye -Irak Eğitim İşbirliği Komisyonu» kurulacaktır. Bu Komisyonun üçü Türk ve üçü Irak’lı altı üyesi bulunacak ve bunlardan bir Türk ve bir Irak’lı üye Komisyonun genel sekreterliğini ve Komisyon toplantı halinde bulunmadığı zamanlarda kendi Hükümetleri yanında Komisyonun temsilciliğini yapacaklardır.
Tarafların bu Komisyonda görevlendireceği üç üyeden birini o memleketin Dışişleri Bakanı ve diğer ikisiyle bu üç üyeden hangisinin Genel Sekreter olacağını Milli Eğitim Bakanı tayin eder. İki memleketin Dışişleri Bakanları Komisyon için seçilen üyelerin adlarını ve kimliklerini, diplomasi yoliyle birbirlerine bildirirler.
Madde — 5
Türk – Irak İşbirliği Komisyonu, nöbetleşe Türkiye ve Irak’ta olmak üzere yılda bir defa ve toplantının yapıldığı memleket Milli Eğitim Bakanının Başkanlığı altında toplanır. Komisyon, iki taraftan birinin konuşma konusun u önceden bildirerek göstereceği lüzum üzerine ve iki tarafın zamanı ve yer i hakkında uygun kalmaları şartiyle olağanüstü toplantılar da yapabilecektir.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim Ve Kültür Kurumu (Unesco) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği, Bakanlar Kurulu tarafından 10 Mayıs 2004 tarihinde, 4895 Sayılı Kanuna dayanarak düzenlenmiş, 19 Haziran 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim Ve Kültür Kurumu (Unesco) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği
BİRİNCİ BÖLÜM : AMAÇ, KAPSAM, DAYANAK VE TANIMLAR AMAÇ
Madde 1 – Bu Yönetmeliğin amacı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunun kuruluş ve çalışmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.
KAPSAM
Madde 2 – Bu Yönetmelik, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunun görevleri, yetki ve sorumlulukları ile organlarının belirlenmesine, bu organların oluşum biçimi ile çalışma düzenine ve mali yapısına ilişkin hükümleri kapsar.
DAYANAK
Madde 3 – Bu Yönetmelik, 20/05/1946 tarihli ve 4895 sayılı Kanunla onaylanan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Sözleşmesinin VII nci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
TANIMLAR
Madde 4 – Bu Yönetmelikte geçen;
Bakan : Milli Eğitim Bakanını,
Bakanlık : Milli Eğitim Bakanlığını,
UNESCO : Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumunu,
Yükseköğretim Kurumları: Üniversite ile yüksek teknoloji enstitüleri ve bunların bünyesinde yer alan fakülteler, enstitüler, yüksekokullar, konservatuvarlar, araştırma ve uygulama merkezleri ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı meslek yüksekokulları ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın ve kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından kurulan meslek yüksekokullarını,
Milli Komisyon: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunu,
Genel Kurul: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Genel Kurulunu,
Yönetim Kurulu: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulunu,
Denetim Kurulu: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Denetim Kurulunu,
ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM : MİLLİ KOMİSYONUN KURULUŞ, AMAÇ VE GÖREVLERİ
KURULUŞ
Madde 5 – Milli Komisyon, bu Yönetmelikle belirlenen amaçları gerçekleştirmek ve görevleri yerine getirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak kurulmuştur.
Milli komisyonun çalışma yeri Ankara’dadır.
MİLLİ KOMİSYONUN AMACI
Madde 6 – Milli Komisyonun amaçları şunlardır:
a) Eğitim, bilim, kültür ve iletişim işleriyle yükümlü kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşları, UNESCO tarafından yürütülen çalışmalar konusunda bilgilendirmek, bunların faaliyetlere katkı ve katılımlarını sağlamak,
b) Eğitim alanındaki çalışmalara hız ve boyut kazandırılmasına katkıda bulunmak,
c) Kültürün korunmasına ve yaygınlaştırılmasına yardımcı olmak,
d) Bilgi ve bilimin önceliğini gündemde tutarak yayılmasına aracı olmak,
e) UNESCO çalışmalarına, özellikle programların hazırlanmasına ve uygulanmasına etkin bir şekilde katılmak.
MİLLİ KOMİSYONUN GÖREVLERİ
Madde 7 – Milli Komisyonun görevleri şunlardır:
a) UNESCO’nun görev alanına giren konularda bakanlıklar, ilgili resmi ya da özel kurum ve kişilerin işbirliğini sağlamak,
b) UNESCO ile ilgili konularda Hükümete danışmanlık etmek,
c) UNESCO’nun amaç, program ve faaliyetleri konusunda kamuoyunu bilgilendirmek,
d) Genel Konferanslara ve UNESCO tarafından düzenlenen diğer toplantılara katılacak delegelerin seçimi sırasında Hükümete danışmanlık etmek, delegelerle işbirliğinde bulunmak, söz konusu toplantılara Hükümetin katkısının hazırlanmasına yardımcı olmak,
e) UNESCO Genel Konferansında ve UNESCO tarafından düzenlenen diğer toplantılarda kabul edilen karar ve tavsiyeler ile incelemeler ve raporlarda yer alan sonuç ve öneriler hakkında ulusal kurum ve kuruluşlara bilgi vermek, ihtiyaç ve öncelikleri dikkate alarak ilgili bakanlıkların onayı ile bunların tartışılmasını sağlamak ve sonuç alınmasına gayret göstermek,
f) UNESCO’nun faaliyetleri ile ilgili olarak ülkemizin eğitim, bilim, kültür ve iletişim alanlarındaki dış ilişkilerini ilgilendiren konularda ilgili bakanlıkların görüş ve talimatı altında hareket etmek,
g) Alınan kararların uygulanmasına ve karşılıklı bilgi ve belge değişimine ilişkin hususlarda, UNESCO Genel Merkeziyle ve UNESCO’ya üye devletlerin milli komisyonları ya da milli işbirliği kurullarıyla iletişim kurmak,
h) UNESCO Programı ile ilgili ulusal faaliyetlere ve bu programların değerlendirilmesine katkıda bulunmak, UNESCO programlarının gelişimini izlemek ve uluslararası işbirliğinden sağlanabilecek imkanlara ilgili kuruluşların dikkatini çekmek,
i) UNESCO projelerinin yürütülmesi ve UNESCO’nun uluslararası faaliyetlerine katılım konusunda Milli Eğitim, Kültür ve Turizm, Dışişleri bakanlıkları ve ilgili diğer bakanlık ve kurumlarla birlikte görev yapmak,
j) UNESCO’nun olağan programı çerçevesinde ya da bütçe dışı fonlarla finanse edilen memurluklara aday aranması ve UNESCO’dan burs alacak olanların belirlenmesi çalışmalarına katılmak,
k) Ulusal düzeyde eğitim, bilim, kültür ve iletişim alanlarında faaliyetleri olan kurumlar arasındaki disiplinler arası diyaloğu ve işbirliğini teşvik etmek.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : TEŞKİLAT ORGANLAR
Madde 8 – Milli Komisyonun organları şunlardır:
a) Genel Kurul
b) Yönetim Kurulu
c) Denetim Kurulu
d) Genel Sekreterlik
GENEL KURULUN YAPISI
Madde 9 – Genel Kurul, Hükümet temsilcileri; eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularıyla ilgili resmi ve özel kurum ve kuruluşların temsilcileri ile eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim konularında tanınmış kişilerden oluşur. Genel Kurul üyeleri, UNESCO’nun çalışma alanına giren eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim konuları göz önünde bulundurularak belirlenir.
GENEL KURULU OLUŞTURAN TEMSİLCİLER
Madde 10 – Genel Kurul aşağıda belirtilen 77 temsilciden oluşur:
A) Hükümet adına Genel Kurula daimi olarak katılacak bakanlıkların temsilcileri:
1) Milli Eğitim Bakanlığı:
a) Bakan,
b) Müsteşar,
c) Bakanlık tarafından belirlenecek 7 temsilci,
2) Dışişleri Bakanlığı:
a) Müsteşar ya da kendisini temsil edecek yetkili,
b) UNESCO nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi,
c) Dışişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek 2 temsilci,
3) Kültür ve Turizm Bakanlığı:
a) Müsteşar ya da kendisini temsil edecek yetkili,
b) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenecek 5 temsilci,
B) Diğer Kamu Kuruluşları: UNESCO’nun ilgi alanlarına giren konularda doğrudan hizmet veren ve bir önceki Genel Kurulda seçilerek oluşturulan diğer kamu kuruluşları listesindeki 12 kuruluştan birer temsilci,
C) Yükseköğretim Kurumları: Bir önceki Genel Kurulda, temel bilimler, eğitim, kültür, insan ve toplum bilimleri ve iletişim alanlarından dengeli bir dağılım gözetilmek kaydıyla seçilerek oluşturulan Yükseköğretim Kurumları listesindeki 25 kurumdan birer temsilci,
D) Özel Kuruluşlar: UNESCO’nun ilgi alanına giren konularda sunduğu hizmetlerde kamu yararına faaliyet gösteren ve bir önceki Genel Kurulca seçilerek oluşturulan özel kuruluşlar listesindeki 10 kuruluştan birer temsilci,
E) Tanınmış Kişiler: Bir önceki Genel Kurulca seçilen eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim alanlarında başarılı çalışmalarıyla tanınmış her alandan ikişer kişi olmak üzere seçilen toplam 10 kişi,
F) UNESCO Yürütme Konseyinde Türkiye temsilcisi.
GENEL KURULUN GÖREVLERİ
Madde 11 – Genel Kurulun görevleri şunlardır:
a) Yönetim Kurulunca oluşturulan ve bir sonraki Genel Kurulda temsili öngörülen kurum ve kişileri içeren listeleri inceleyerek, bir sonraki Genel Kurula katılacak 12 kamu kurumunu, 25 yükseköğretim kurumunu, 10 özel kuruluşu ve 10 tanınmış kişi ile yedeklerini belirlemek,
b) Üyeleri arasından Yönetim Kurulunun 11 üyesi ile Denetim Kurulunun 2 üyesini ve bunların yedeklerini seçmek,
c) UNESCO’nun görev alanına giren konularda tavsiyelerde bulunmak,
d) Yönetim Kurulunun çalışmalarına yön vermek,
e) Yönetim Kurulunun çalışmalarını gösteren raporlarını ve tekliflerini görüşerek karara bağlamak,
f) Denetim Kurulunca hazırlanan kesin hesap raporlarını inceleyerek onaylamak.
TEMSİLCİLERİN NİTELİKLERİ
Madde 12 – Genel Kurula temsilci gönderecek kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşlar ve tanınmış kişilerin belirlenmesinde göz önünde bulundurulacak hususlar şunlardır:
a) UNESCO’nun etkinlik alanlarını oluşturan eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında belli bir işlevi yerine getirebilecek biçimde teşkilatlanmış bulunmak,
b) UNESCO’nun etkinlik alanlarını oluşturan eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında çalışmalar yürütüyor olmak,
c) Özel kurumlar için en az 3 yıllık çalışma süresini tamamlamış olmak,
d) Tanınmış kişiler için eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında olumlu çalışmaları gerçekleştirmiş ya da gerçekleştirmekte olmak.
TEMSİLCİLİK SÜRESİ VE TEMSİLCİLİK SIFATININ KAYBEDİLMESİ
Madde 13 – Genel Kurul temsilciliği sıfatı, kazanılmasından itibaren 4 yıl sürer. Süresi biten Genel Kurul temsilcilerinin görevleri, yeni Genel Kurulun oluşumuna kadar devam eder. Kişilerin, Genel Kurul temsilcisi olarak belirlendikleri kurumdan ayrılmaları, istifaları, çalışamaz hale gelmeleri veya ölümleri hallerinde temsilcilik sıfatları ortadan kalkar. Yerlerine, öncekilerin görev sürelerini tamamlamak üzere, ilgili kurum tarafından yeni isim bildirilir.
GENEL KURULUN TOPLANMASI
Madde 14 – Genel Kurul, belirlenen gündeme göre 4 yılda bir Yönetim Kurulunun daveti ile toplanır. Yönetim Kurulu, 2/3 çoğunlukla alacağı bir kararla Genel Kurulu olağanüstü toplantıya çağırabilir. Zorunlu durumlarda Yönetim Kurulunun 2/3 çoğunlukla alacağı karar ve Milli Eğitim Bakanının onayı ile bir yılı aşmamak kaydıyla erteleme yapılabilir.
GENEL KURULUN ÇALIŞMA ESASLARI
Madde 15 – Genel Kurulun çalışmalarına ilişkin esaslar şunlardır:
a) Genel Kurul, Milli Eğitim Bakanının başkanlığında toplanır. Bakanın katılmadığı toplantılarda başkanlık görevini Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı yürütür.
b) Genel Kurul, çalışmaları süresince görev yapmak üzere Başkanlık Divanı oluşturur ve Başkanlık Divanı için iki başkan vekili ile iki katip üyeyi seçer.
c) Başkanlık Divanı; başkan, başkan vekilleri ve iki katip üyeden oluşur. Genel Kurul çalışmaları, başkan veya başkan vekillerinden birinin ve iki katip üyenin yönetiminde gerçekleştirilir.
d) Genel Kurul, gerektiğinde kendisine sunulacak karar tasarılarını inceleyerek rapor haline dönüştürecek komisyonlar kurabilir.
e) Genel Kurul ve kurduğu komisyonlar, kararlarını oy çokluğu ile alır.
YÖNETİM KURULUNUN YAPISI
Madde 16 – Yönetim Kurulu;
a) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevlendirilen iki üye,
b) Dışişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir üye,
c) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir üye,
d) Diğer kamu kuruluşları temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek iki üye,
e)Yükseköğretim kurumları temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
f) Özel kuruluşların temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
g)Tanınmış kişiler arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
h) UNESCO Yürütme Konseyinde Türkiye temsilcisi,
olmak üzere toplam 16 üyeden oluşur.
YÖNETİM KURULUNUN GÖREVLERİ
Madde 17 – Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:
a) Genel Kurulda temsili öngörülen kamu kurum ve kuruluşlarını, özel kuruluşları, yükseköğretim kurumlarını belirleyen listeleri Genel Kurula sunmak üzere hazırlamak,
b) Yönetim Kurulunun bakanlıkları temsil eden üyelerinin kendi aralarında belirledikleri 5 tanınmış kişi ile Yönetim Kurulunun seçimle gelen üyelerinin kendi aralarında belirledikleri 5 tanınmış kişiden oluşan 10 kişilik listeyi yedekleri ile birlikte Genel Kurula sunmak üzere hazırlamak,
c) İkili olağan ilişkiler, alınan kararların uygulanması ve bilgi-belge değişimi dışında kalan konulardaki çalışmaları, ilgili bakanlıklar ile koordineli olarak gerçekleştirmek,
d) UNESCO Genel Konferanslarında veya UNESCO’nun düzenleyeceği toplantılarda ülkemiz adına katılacak delege ya da uzmanların seçilmesi sırasında Hükümete danışmanlık etmek,
e) Konferans ya da toplantılarda ülkemiz adına ileri sürülecek görüş ve önerileri hazırlamak, Dışişleri Bakanlığının ve ilgili diğer bakanlıkların görüşünü alarak katılacaklara bildirmek,
f) Milli Komisyon Sekretaryasında görevlendirilecek personeli belirlemek,
g) Milli Komisyonunun bütçesini hazırlamak ve Milli Eğitim Bakanlığına sunmak, yıllık faaliyet raporlarını hazırlayarak Genel Kurul üyelerine iletmek ve Genel Kurula sunulacak raporları hazırlamak,
h) Genel Kurul toplantılarının tarihini, yerini ve gündemini gerekli danışmaları yaparak belirlemek,
i) Genel Sekreterliğin çalışmalarını düzenlemek ve kontrol etmek,
j) Kendi üyelerini veya yetkili kişileri davet ederek UNESCO’nun ilgi alanlarında özel ihtisas komiteleri oluşturmak ve çalıştırmak,
k) Denetim Kurulu raporlarında belirtilen hususlardan görev ve yetkisi dahilinde olanlarla ilgili olarak gerekli önlemleri almak, Denetim Kurulu yıllık denetim raporlarının Genel Kurulun inceleme ve onayına sunulmasını sağlamak,
l) UNESCO’nun etkinlikleri kapsamında ülkemizde yürütülen çalışmalar hakkında UNESCO merkezine gönderilmesi gereken ülke raporlarının hazırlanmasına katkıda bulunmak,
m) Görev alanına giren konulara ilişkin kararlar almak.
YÖNETİM KURULUNUN TOPLANMA ZAMANI VE ÇALIŞMA ŞEKLİ
Madde 18 – Yönetim Kurulu, bir sonraki toplantı konusunda farklı bir karar almamış ise Başkanın daveti ile her ay toplanır. Başkan, Yönetim Kurulu üyeleri ile yaptığı temaslar sonucunda, belirlenen toplantı tarihinde, toplantı yeter sayısının bulunmadığını saptarsa, toplantıyı erteleyebilir ve yapacağı danışmalar sonunda uygun görülecek yeni bir tarihi önerebilir. Başkanın çağrısı ile olağanüstü toplantılar yapılabilir. Görüşmeler tutanakla saptanır. Bu tutanak üyeler tarafından imzalanır. Toplantının yapılabilmesi için en az 9 üyenin bulunması gerekir. Kararlar katılanların oy çokluğu ile alınır.
YÖNETİM KURULU BAŞKANININ GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Madde 19 – Yönetim Kurulu Başkanının görev, yetki ve sorumlulukları şunlardır:
a) Yönetim Kurulunu olağanüstü toplantılara çağırmak,
b) Toplantıları idare etmek,
c) Yönetim Kurulu kararlarının uygulanmasını sağlamak,
d) Milli Komisyonu temsil etmek,
e) Genel Kurul toplantılarında faaliyet raporunu sunmak,
f) Milli Komisyonun ita amirliğini yapmak.
Yönetim Kurulu Başkanı, Milli Komisyonun Başkanıdır. Milli Komisyonu, Yönetim Kurulu Başkanının bulunmadığı zamanlarda, Başkan vekillerinden biri temsil eder.
YÖNETİM KURULUNUN GÖREV SÜRESİ, BAŞKAN SEÇİMİ, YÖNETİM KURULU ÜYELİĞİNİN SONA ERMESİ
Madde 20 – Yönetim Kurulunun görev süresi 4 yıldır. Aynı kişiler tekrar görevlendirilebilir veya seçilebilir. Süresi bitip ibra edilen Yönetim Kurulu, yeni Yönetim Kurulunun oluşumuna kadar görevde kalır.
Yönetim Kurulu, ilk toplantısında üyeleri arasından gizli oyla bir Başkan ve iki Başkan vekili seçer. Başkan veya Başkan vekillerinin istifalarında ya da Yönetim Kurulu üyelerinin 2/3 ünün gerekli gördüğü durumlarda bu seçimler yenilenebilir.
Yönetim Kurulu toplantılarına geçerli bir özür bildirmeksizin üst üste üç kez katılmayan seçilmiş üye, üyelikten çekilmiş sayılır. Yönetim Kurulu üyeliği; istifa, çalışmayı engelleyecek hastalık, ölüm veya üyelerin çalışmakta oldukları bakanlık, resmi ve özel kurum ve kuruluşlardaki görevlerinden ayrılmaları hallerinde sona erer.
Yönetim Kurulu üyeliği herhangi bir nedenle sona eren seçilmiş üyelerin yerini, varsa aynı grup temsilcilerinden olan yedek üye, yoksa diğer grup temsilcilerinden en çok oy almış yedek üye alır.
Bakanlık temsilcileri için yeni görevlendirme ilgili bakanlıkça yapılır.
DENETİM KURULUNUN YAPISI
Madde 21 – Denetim Kurulu; Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı müfettişleri arasından atanacak bir üye ile Genel Kurulu oluşturan temsilciler arasından seçilecek iki üye olmak üzere, toplam 3 üyeden oluşur. Genel Kurul, Denetim Kurulu için iki de yedek üye belirler.
DENETİM KURULUNUN GÖREVLERİ
Madde 22 – Denetim Kurulunun görevleri şunlardır:
a) Milli Komisyon bütçesinden yapılan her türlü gider hesaplarını ve bunların dayanaklarını incelemek,
b) Genel Kurula sunulmak üzere her bütçe yılı sonunda o yılın kesin hesabını ve giderlerin bütçe ile hizmetlere uygunluğunu açıklayan raporları hazırlamak.
DENETİM KURULUNUN GÖREV SÜRESİ, ÇALIŞMA ŞEKLİ, DENETİM KURULU ÜYELİĞİNİN SONA ERMESİ
Madde 23 – Denetim Kurulu, her yıl aralarından seçtikleri başkanın yönetiminde toplanır. Denetim Kurulu üyeleri bir araya gelerek ya da ayrı olarak hesap ve kayıtlar üzerinde inceleme yapar ve buna göre raporunu hazırlar. Denetim Kurulu kararları oy çokluğu ile alınır. Denetim Kurulunun görev süresi 4 yıldır. Denetim Kurulu üyelerinin görev süresi, yeni Denetim Kurulu seçilinceye kadar sürer. Denetim Kurulu üyeliği; istifa, çalışmayı engelleyecek hastalık, ölüm veya üyelerin çalışmakta oldukları bakanlık, resmi ve özel kurum ve kuruluşlardaki görevlerinden ayrılmaları hallerinde sona erer.
Üyeliği sona eren üyelerin yerlerini, kalan süreyi tamamlamak üzere, yedek üyeler alır.
GENEL SEKRETERLİĞİN YAPISI
Madde 24 – Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun çalışmalarına ilişkin sekretarya hizmetleri, bir Genel Sekreter, iki Genel Sekreter Yardımcısı ve gerektiği kadar sekretarya personeli tarafından yürütülür.
GENEL SEKRETERLİK PERSONELİ
Madde 25 – Genel Sekreter, Genel Sekreter yardımcıları, Sayman ve diğer Genel Sekreterlik personeli, Yönetim Kurulunun 2/3 ünün teklifi ve Bakanlığın olumlu görüşü üzerine 4857 sayılı İş Kanununa tabi olarak iş sözleşmesi ile çalıştırılırlar. Bunların görevine son verme işlemi de aynı usule göre yapılır.
Milli Komisyon çalışmalarının yoğunlaştığı ve Genel Sekreterlik iş ve işlemlerinin arttığı dönemlerde, Yönetim Kurulunun kararı ve Bakanlığın uygun görüşü ile sürekli çalışan personel sayısını aşmamak üzere, 4857 sayılı Kanunun 11 inci maddesine göre belirli süreli iş sözleşmesi ile ilave personel çalıştırılabilir.
GENEL SEKRETER, GENEL SEKRETER YARDIMCILARI, SAYMAN VE GENEL SEKRETERLİK PERSONELİNDE ARANACAK ŞARTLAR
Madde 26 – Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcıları, Sayman ve Genel Sekreterlikte çalışacak diğer personelde 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesindeki genel şartların yanı sıra aşağıda belirtilen özel şartlar aranır:
a) Genel Sekreterde aranacak özel şartlar şunlardır:
1) En az 4 yıllık fakülte veya yüksek okul mezunu olmak,
2) Uluslararası ilişkilerde belirli bir tecrübeye sahip olmak,
3) Kamu ya da özel sektörde eğitim, bilim, kültür ve iletişim dallarından bir veya birkaçında en az üç yıl çalışmış olmak,
4) İngilizce veya Fransızca dillerinden birinden, Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavından en az B düzeyinde sonuç belgesine sahip olmak,
5) Yönetim Kurulunun belirleyeceği diğer niteliklere sahip olmak.
b) Genel Sekreter Yardımcılarında aranacak özel şartlar şunlardır;
1) En az 4 yıllık fakülte veya yüksek okul mezunu olmak,
2) Kamu ya da özel sektörde eğitim, bilim, kültür ve iletişim dallarından bir veya birkaçında en az bir yıl çalışmış olmak,
3) İngilizce veya Fransızca dillerinden birinde, Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavından en az B düzeyinde sonuç belgesine sahip olmak,
4) Yönetim Kurulunun belirleyeceği diğer niteliklere sahip olmak.
c) Genel Sekreterlikte çalışacak sayman ve diğer personelde aranacak özel şartlar Yönetim Kurulu tarafından belirlenir.
GENEL SEKRETERİN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Madde 27 – Genel Sekreterin görev ve yetkileri şunlardır:
a) Genel Kurul ve Yönetim Kurulunun toplantılarını düzenlemek,
b) Yönetim Kurulunun alacağı kararları yürütmek ve sonuçlar hakkında Yönetim Kuruluna bilgi vermek,
c) Yönetim Kurulunca verilen görevlerin yerine getirilmesi için gerekli ön hazırlıkları yapmak,
d) Milli Komisyon Sekretaryasının günlük çalışmalarını düzenlemek ve denetlemek,
e) Genel Sekreter yardımcıları ile diğer Sekretarya görevlilerinin görev yetki ve sorumluluk durumlarına ilişkin esasları belirleyerek Yönetim Kurulunun onayına sunmak,
f) Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun istediği her türlü bilgi, belge, defter ve evrakı temin etmek, çalışmalarını kolaylaştıracak tedbirleri almak,
g) Genel Kurul ve Yönetim Kurulu üyeleri ile iletişim kurmak ve sürdürmek,
h) Genel Kurul ve Yönetim Kurulu üyelerinin üyeliklerinin sona ermesine ilişkin hususların ortaya çıkması durumunda, konuya ilişkin bilgi ve belgeleri hazırlayarak Yönetim Kuruluna sunmak,
i) Milli Komisyonun tahakkuk memurluğu görevini yerine getirmek,
j) Yönetim Kurulu Başkanının öngördüğü diğer görevleri yerine getirmek.
Genel Sekreter, Yönetim Kurulu toplantılarına katılır. Oy hakkı yoktur. Toplantı tutanaklarının tutulmasını sağlar. Genel Sekreter kendisini ilgilendiren toplantılara katılamaz. Bu durumda, Genel Sekreterin görevleri, en genç üyelerden biri tarafından yerine getirilir.
Genel Sekreter, yukarıda belirtilen görevlerin, usulüne uygun olarak ve zamanında yerine getirilmesinden Yönetim Kuruluna karşı sorumludur.
TAHAKKUK MEMURUNUN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Madde 28 – Tahakkuk memuru, giderlerin mevzuatına uygun olarak tahakkuk ettirilmesinden, ödeneklerin zamanında ve yerinde kullanılmasından, giderin gerçek gereksinme karşılığı yapılmasından ve programlanmış hizmetlerin zamanında yerine getirilmesinden sorumludur.
SAYMANIN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Madde 29 – Sayman, aşağıda belirtilen görevleri yapar ve yetkileri kullanır:
a) Yönetim Kuruluna sunulmak üzere yıllık bütçe taslağını hazırlamak,
b) Yıl içinde, bütçe ile gelir ve giderleri gözden geçirerek aktarma önerilerini hazırlamak,
c) Tahakkuk etmiş giderleri ödemek,
d) Saymanlık işlerine ilişkin her türlü yasal defterleri tutmak,
e) Bütçe, aylık gelir ve giderlerle ilgili olarak Yönetim Kuruluna bilgi vermek,
f) Yıl sonunda kesin hesap çizelgelerini düzenlemek,
g) Demirbaş defteri tutmak,
h) Muhasebe defterlerini ve gelir gider belgelerini düzenlemek, giderleri defterlere yazmak.
GENEL SEKRETERLİĞİN ÇALIŞMA ŞEKLİ
Madde 30 – Genel Sekreterlik, çalışmalarını kamu kurum ve kuruluşlarının bağlı olduğu çalışma esaslarını da gözeterek Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde yürütür.
Genel Sekreter Yardımcıları, sayman ve diğer görevliler, Genel Sekreterin verdiği görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : MALİ HÜKÜMLER MİLLİ KOMİSYONUN GELİRLERİ
Madde 31 – Milli Komisyonun gelirleri şunlardır:
a) Devlet bütçesinden öngörülen ödenek,
b) Milli Komisyonca yayın, araştırma ve diğer yollarla sağlanan gelirler,
c) Kamu kuruluşlarınca mevzuatına göre yapılacak yardımlar,
d) Bağışlar,
e) UNESCO’dan sağlanabilecek katkılar,
f) Diğer gelirler.
MİLLİ KOMİSYONUN GİDERLERİ
Madde 32 – UNESCO Milli Komisyonunun gelirleri aşağıda belirtilen harcamalarda kullanılır:
a) Milli Komisyonun görevleri dahilinde yapılan her türlü inceleme ve araştırma çalışmalarına, danışmanlık hizmetlerine, eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında yapılan çalışmalara ve yayınlara ilişkin giderler,
b) Milli Komisyonun görevleri çerçevesinde, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde gerçekleştirilen panel, konferans ve benzeri etkinliklere ilişkin giderler,
c) Çalışanların ücretlerine ilişkin giderler.
HARCAMALARA İLİŞKİN USUL VE ESASLAR
Madde 33 – Milli Komisyonun harcamalarına ilişkin usul ve esaslar şunlardır:
a) Milli Komisyonun çeşitli görevlerinin gerektirdiği harcamalar ile Genel Sekreterlik teşkilatında görevli personele ödenecek ücret ve diğer ödemeler, genel ve özel mevzuat hükümleri esas alınarak Yönetim Kurulunca hazırlanacak ve Bakanlıkça uygun görülecek bir yönergede belirlenen esaslara göre, Yönetim Kurulu kararı ile yapılır.
b) Milli Komisyonun ita amiri Yönetim Kurulu Başkanıdır. Başkanın bulunmadığı hallerde Başkan vekillerinden biri ita amiridir.
c) Milli Komisyonun tahakkuk memurluğu görevini Genel Sekreter, Genel Sekreterin bulunmadığı hallerde Genel Sekreter Yardımcılarından biri; saymanlık görevini ise Milli Komisyon Saymanı yürütür.
d) İdari ve mali nitelikli iş ve işlemlerde, muhasebe kayıtlarında ve belge düzeninde resmi dairelerde uygulanan hükümler esas alınır.
BEŞİNCİ BÖLÜM : GEÇİCİ VE SON HÜKÜMLER YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILAN HÜKÜMLER
Madde 34 – 26/04/1982 tarihli ve 8/4568 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.
Geçici Madde 1 – 26/04/1982 tarihli ve 8/4568 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Yönetmelik hükümlerine göre teşkil olunan Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun görev süreleri bu Yönetmelikte öngörülen sürelere tamamlanır.
Geçici Madde 2 – Bu Yönetmeliğin 33 üncü maddesinde belirtilen yönerge altı ay içinde yürürlüğe konulur. Bu yönergenin yürürlüğe konulmasına kadar, mevcut Yönergenin bu Yönetmeliğe aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.
Geçici Madde 3 – Yönetim Kurulu, bu Yönetmeliğin yürürlüğe girmesinden sonra yapılacak ilk Genel Kurula katılacak diğer kamu kuruluşlarını, yükseköğretim kurumlarını, özel kuruluşları ve tanınmış kişileri, bu Yönetmelikte belirlenen esaslar çerçevesinde resen belirlemeye yetkilidir.
YÜRÜRLÜK
Madde 35 – Sayıştay’ın görüşü alınan bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
YÜRÜTME
Madde 36 – Bu Yönetmelik hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Atina Antlaşması (Yunanistan’la Barış Antlaşması), Balkan Savaşlarının sonunda, 14 Kasım 1913 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan Krallığı arasında imzalanmış barış antlaşmasıdır. Antlaşma sonucunda; Osmanlı İmparatorluğu Yanya ve Selanik’in Yunanistan’a ait olduğunu kabul etmiştir. 1897 yılında özerk olan Girit, Yunanistan’a katılmış, Osmanlı Devleti Girit’in Yunanistan’a ait olduğunu kabul etmiştir. Ayrıca, Yunanistan’da kalan Türk azınlığın statüsü sözleşme ile düzenlenmiş, azınlık hakları verilmiştir. Yunanistan’da kalan Müslümanlara ait camilerde Osmanlı padişahı adına hutbe okunması şartı sözleşmeye dercedilmiştir.
Osmanlılar, Midye-Enez hattına çekilmiş, Osmanlı Devleti’nin terk ettiği topraklarda yaşayan ahalinin Yunanistan yahut Osmanlı vatandaşlığını tercih etmeleri için altı ay süre verilmiştir.
Bu kerre Devlet-i Aliye ile Yunanistan hükümeti beyninde akdolunan sulh muahedenamesi mündericatı meclis-i vükelâ kararıyla tensib edilmiştir.
Bu irade-i seniyenin icrasına heyet-i vükelâ memurdur.
23 zilhicce 1331 — 10 teşrinisani 1329
Mehmed Reşat
Sadr-ı âzam ve Hariciye Nazirı Şeyhülislâm Harbiye Nâzırı Mehmet Sait Esat Ahmet İzzet
Dahiliye Nâzın Bahriye Nâzın Şuray-ı Devlet Reisi
Madde 1
İşbu mukavelenamenin imzasını müteakip Devdelt-i Aliye ile Yunanistan beyninde münasebat-ı diplomasiye tekrar başlıyacak ve tarafeyn konsoloslukları tekrar teessüs ve her iki memlekette ifa-yı vazife edebilecektir.
(Bent) Hükûmet-i Osmaniye terk olunan arazinin halen düvel-i ecnebiye konsolos memurları bulunan mevakii ile Yunan hükümetinin konsolos memurlarını kabulde mahzur görmeyeceği bilcümle mevakide şehbenderlikler ihdas eyliyebilecektir.
Madde 2
Münasebat-ı diplomasiyenin hin-i inkitaında beyneddevleteyn münakit veya mer’î bulunan muahedat, mukavelât ve muakedat mukavele-i haziranın imzasından itibaren tekrar tamamiyle kesb-i mer’iyet edecek ve her iki hükümet ile tebealarının muhasamattan evvel mevcut vaziyetleri tekrar aym
suretle tesis kılınacaktır.
İşbu mukavelenameye merbut üç numaralı protokol Yunanistan’ın bilcümle memâlikinde tatbik olunacaktır.
Madde 3
Muahede-i hazıradan evvelki vekayi-i siyasiyede methaldar bulunan bilcümle eşhas hakkında tarafeyn-i akideynce tam manasile af-fı umumî bahş olunmuştur.
Binaenalyh muharebe ile her ne suretle olursa olsun taallûk ve münasebeti olan ef’alden dolayı hiç bir kimse şahsı veya emvali veyahut hukukundan istifadesi itibarile takip veya tazip edilemiyecek ve bu gibi ef’ale mübteni olarak cihet-i adliyeden sadır olan bütün mahkûmiyet kararları ve cihet-i idarece ittihaz
olunan tedabir bilfiil hükümden sakıt olacaktır.
Madde 4
Yunanistan’ın zir-i idaresine intikal eden arazi-i Osmaniyede mütemekkin kesan Yunan tebeası olacaklar.
Ve Yunan memurin-i aidesine bir beyanname itası ve Osmanlı şehbenderhanelerinde bir muamele-i kaydiye icrası suretiyle bugünden itibaren üç sene zarfında tabiiyet-i Osmaniyeyi ihtiyar eylemek salâhiyetini haiz olacaklardır, işbu beyanname memâlik-i ecnebiyede Yunan konsoloshaneleri kançılaryalarına tedvi edilecek ve Osmanlı şehbenderhaneleri tarafından kayıt ve
tescil olunacaktır.
Mamafih bu hak-kı hıyarın istimali alâkadaranın nakl-i mekân etmelerine ve Yunanistan haricinde ihtiyar-ı ikamet eylemelerine tabi bulunacaktır.
Bu müddet zarfında memâlik-i Osmaniyeye veya memâlik-i ecnebiyeye hicret edecek veyahut oralarda ihtiyar-ı ikamet eyleyecek olan eşhas Osmanlı kalacaklar ve emval-i menkuleleri için ihracat rüsumundan mafüviyeti haiz olacaklardır.
İhtiyar-ı tabiiyet keyfiyeti şahsî olacaktır.
Mezkûr üç sene müddet zarfında islâmlar hizmet-i askeriye ifasına tabi tutulamıyacakları gibi bir gûna bedel-i askeri de tediye et miy ecekler dir.
Terk olunan arazinin işgaline kadar iktisap olunan hukuka ve bir de memurin-i müteallika-i Osmaniye tarafından mu’ti evrak ve vesaik-i adliye ile senedat-ı resmiyeye riayet olunacak ve aksi kaziye kanunen sabit oluncayadeğin bunlar nakız ve ihlâl edilmiyecektir.
(Bend) işbu madde Paris’teki Balkan mesail-i maliye komisyonunca ittihaz edilebilecek olan mukarrerat üzerinde hiç bir veçhile icra-yı tesir etmiyecektir.
Madde 6
Terk olunan arazi ahalisinde mukavele-i haziranın dördüncü maddesi ahkâmına tevfik-i hareket ve tabbiyet-i Osmaniyeyi muhafaza edip te memâlik-i Osmaniyeye veya memâlik-i ecnebiyeye hicret edecek veyahut oralarda ihtiyar-ı ikamet eyleyecek olanlar arazi-i mezkûrede kâin emval-i gayr-ı menkulelerini muhafazaya ve iltizama vermeğe veyahut eşhas-ı sâlise marifetiyle idare ettirmeğe vedam edeceklerdir.
Yunanistan’a terk olunan mahallerde canib-i hükûmet-i Osmaniyeden mu’ti senedat veyahut Osmanlı kanunu mucibince efrat tarafından şehir ve kasabat ve kurada tasarruf olunan emlâk üzerinde mevcut olan ve işgalden mukaddem bulunan hukuk-ı tasarrufiye hükûmet-i Yunaniyece tanınacaktır.
Salifüzzikir işgalden mukaddemki kavanin-i Osmaniye mucibince eşhası maneviye namına mukayyet olan veya eşhas-ı mezkûre tarafından tasarruf olunan marülbeyan emval üzerindeki hukuk-i tasarrufiye hakkında da bu yolda muamele olunacaktır.
Hiç kimse usul ve nizamı veçhile mütehakkik menfaat-ı umumiyeye müstenit olmadıkça ve mukabilinde evvel beevvel muhik bir taviz verilmedikçe hukuk-ı tasarrufiyesinden kısmen veya kamilen, doğrudan doğruya veya dolayısiyle mahrum edilmeyecektir.
Madde 7
Zat-ı hazret-i padişahinin emval-i hususiye-i hümayunları ile hanedan-ı saltanat-ı seniye azasının emvali hususiyesi mahfuz ve baki kalacaktır. Zat-ı hazret-i padişahi ile hanedan-ı saltanat-ı seniyeleri âzası bunları vekilleri marifetile füruht veya icar edebileceklerdir.
İşbu maddenin tefsir veya tatbiki hususunda zuhur edecek olan bilcümle ihtilâfat veya münazaat akdolunacak bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de hakem usuliyle faslolunacaktır.
Madde 8
Üsera-yı harbiye ile askerliğe veya huzur ve asayiş-i umumîye ait tedabir icabatıyla tevkif olunmuş olan diğer bilcümle eşhas muahede-i haziranın imzasından itibaren bir ay müddet zarfında veya mümkün ise daha evvel mübadele kılınacaktır.
İşbu mübadele tarafeynce suret-i mahsusada tayin olunan komiserler marifetile icra olunacaktır.
Üsera-yı harbiyeye müteallik olarak tarafeyn-i akidince mütekabilen vaki olacak metalip akdolunacak bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de hakeme havale kılınacaktır.
Mamafih hükûmet-i Yunaniyece tediye olunan zabitan maaşatı zabitan-ı mumaileyhimin mensup oldukları hükümet canibinden tesviye edilecektir.
Madde 9
Mukavele-i haziranın imzasını müteakip hükûmet-i Osmaniye ilân-ı harptan evvel zaptolunup halen tevkif edilmekte bulunan Yunan bayrağını hamil bilcümle sefain ile merakib-i bahriyeyi salıverecektir.
Yunan sefaini ile hamulelerinin zabıt ve müsaderesi yüzünden alâkadaranın duçar oldukları zarar ve ziyanların tazminine ait metalip bilittifak kararlaştırılacak olan bir tahkimnameye tevfikan her iki tarafça tayin olunacak dört hakemden ve bir de tarafeyn-i akideynce veyahut beyinlerinde mübayenet-i efkâr zuhuru takdirinde isviçre Hükûmat-ı Müttehidesi Meclisince düvel-i bahriye tebeası meyanından intihap edilecek diğer üç hakemden mürekkeben teşekkül edecek bir mahkeme-i hakemiyeye havale kılınacaktır.
Madde 10
Selanik’teki asakir-i Osmaniye nezdinde mevcut olup hükûmet-i Osmaniyece iadeleri talep edilmekte bulunan eslihaya dair belde-i mezkûrenin teslimi hakkında 2 teşrinievvel-i rumî 1912 tarihinde münakit protokol ile buna merbut olarak ferdası günü imza edilen protokolün tefsir-i münderecatından münbais ihtilâfın halli için her iki hükümet bu bapta akddedilecek bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de bir mahkeme-i hakemiyeye müracaat edeceklerini taahhüt ederler.
Madde 11
Yunanistan’a terk olunan mahaller ahalisinden zir-i idare-i Yunaniyede kalacak olanların can ve mallariyle namus ve din ve mezhep ve âdâtına kemal-i ihtimam ile riayet olunacak ve bu kısım ahali an asıl tebea-i Yunaniyeden olanların haiz oldukları aynı hukuk-ı medeniye ve siyasiyeyi tamamiyle haiz bulunacaktır. Müslümanlar hürriyet-i diniyeye ve âyin-i dininin alenen icrası hususunda serbestiye malik olacaklardır.
Zat-ı hazret-i padişahinin nam-ı nami-i hilâfetpenahilerinin hutbelerde zikrine devam olunacaktır.
Elyevm teessüs etmiş veya âtiyen teessüs edecek olan cemaat-ı islâmiyenin muhtariyetine ve silsile-i meratip itibarıyla teşkilâtına ve anlara ait nukut ve emvalin idaresine asla iras-ı nakisa edilemiyeceği gibi ahali ve cemaat-ı islâmiyenin Dersaadet’te makam-ı meşihat-ı ulyâya tabi bulunacak olan rüesa-yı diniyeleri ile olan münasebatına dahi asla iras-ı nakisa olunamıyacak ve baş müftünün menşuru makam-ı âli-i meşihattan ita kılınacaktır.
Müftülerden her biri kendi dairesi dahilinde müslüman müntehipler tarafından intihap olunacaktır.
Baş müftü Yunanistan’daki bilcümle müftülerden mürekkep bir meclis-i intihap tarafından intihap ve irae olunan üç namzet meyanında bittefrik haşmetlû Yunan kiralı hazretlerince tayin olunur.
Hükûmet-i Yunaniye baş müftünün intihabını Dersaadet’teki Yunan sefareti vasıtasiyle makam-ı âli-i meşihatpenahiye tebliğ edecek ve taraf-ı âli-i meşihatpenahiden müfti-i mumaileyhe bir menşur ve umur-ı memurisini ifa ve bu bapta kendisi dahi Yunanistan’daki diğer müftülere hüküm ve iftâ salâhiyetini bahşedebilmesi için bir mürasele gönderilecektir.
Müftüler sırf dinî umur ve hususat hakkındaki salâhiyetlerinden emval-i vakfiyenin idaresi üzerindeki teftiş ve nezaretlerinden maada nikâh, talâk, nafaka, vasayet, velayet, ispat-ı rüşt, müslümanlara ait vasiyetler, tevarüs ve tevliyet gibi mevadda beynelmüslimin icra-yı ahkâm edeceklerdir.
Müftüler tarafından isdar olunan ilâmlar Yunan memurin-i aidesi tarafından icra edilecektir.
Umur-ı irsiyeye gelince müslümanlardan işte alâkadar olan taraflar evvel beevvel beyinlerinde itilâf hasıl ettikten sonra hakem sıfatiyle müftüye müracaat edebilirler. Bu veçhile sadır olacak hakem kararına karşı mahakim-i mahalliyeye vukubulacak her türlü müracaatlar kabul olunacaktır. Meğerki aksi kaziyeyi mübeyyin olarak sarahaten bir kayıt ve şart mevcut olmuş ola.
Madde 12
Terk edilen arazide kâin icare-i vahideli, icareteynli, mukataalı evkafa işgal-i askeri zamanında kavanin-i Osmaniye ile muayyen oldukları üzere ister mazbuta ve mülhaka, ister müstesna olsun riayet olunacak ve bunlar terk olunan arazideki cemaat-ı islâmiye tarafından idare edilecek ve cemaat-ı mezkûre mütevellilerle galledarların hukukuna riayet eyleyecektir.
(Bend) Yunanistan’a terk edilen arazi dahilindeki bilâd ve kasabat ve kurada mevcut varidat memâlik-i Osmaniyede kâin müessesat-ı dinrye ve hayriyeye muhtas olan bilcümle emlâk-i vakfiye-i mazbuta veya mülhaka dahi evkaf nezareti tarafından füruht edilinceye kadar salifüzzikir cemaat-ı islâmiye tarafından idare olunacaktır. Şurası mukarrerdir ki galledarların evkaf-ı mezkûre üzerindeki hukukuna nezaret-i müşarünileyhaca riayet edilecektir.
Evkafın usul-i idaresi evvel beevvel muhik bir taviz verilmedikçe tadil ve tağyir olunamıyacaktır.
Aşar-ı vakfiye fesih ve ilga edildiği cihetle şayet işbu fesih ve ilga üzerine Yunanistan’a terk olunan arazideki tekkelerle cami, medrese, mektep ve hastahanelerden ve sair müessesat-ı diniye ve hayriyeden bazıları âtiyen idarelerine kâfi varidattan mahrum kalacak olurlarsa hükûmet-i Yunaniye bunun için iktiza eden tahsisatı ita edecektir.
İşbu madde ahkâmının tefsir veya tatbiki hususunda zuhur edecek bilcümle ihtilâfat Lahey’de mahkeme-i hakemiyeye müracaatle fasledilecektir.
Madde 13
Tarafeyn-i akideyne mezarlıklara ve alelhusus meydan-ı harpta terk-i hayat eden asakirin metfenlerine riayet ettirmek üzere vilâyattaki memurlarına emir vermeği taahhüt ederler.
(Bent) Memurlar ecnebi toprağında metfun emvatın izamını almaktan bunların taallûkat ve ehibbasını menetmiyeceklerdir.
Madde 14
Hükûmet-i Yunaniye Selânik-Manastır şimendiferlerile Şark şimendiferlerinin ve Selânik-Dedeağaç iltisak şimendiferinin Yunanistan’a terk olunan arazi dahilindeki aksamı için mezkûr şimendifer kumpanyalarına karşı mevcut hukuk ve tekâlif ve taahhüdatça hükûmet-i Osmaniye makamına kaim olmuş olduğundan bunlara müteferri mesailin kâffesi Paris’teki Balkan mesail-i maliye komisyonuna havale olunacaktır.
Madde 15
Tarafeyn-i akideyn 30 mayıs 1913 tarihli Londra Muahedenamesi ahkâmını muahedename-i mezkûrun beşinci maddesi ahkâmı da dahil olduğu halde kendilerine taallûk eden hususatta ifa etmeği taahhüt eylerler.
Madde 16
Muahede-i hazıra imza edilince derakap mer’î kalacak ve buna müteallik tasdiknameler bugünden itibaren on beş gün zarfında teati kılınacaktır.
Tasdiken lilmekal tarafeyn murahhasları bunu imza ve mühürlerile tahtim etmişlerdir.
1-14 teşrinisani 1913 tarihinde iki nüsha olarak tanzim olunmuştur.
(İmza)
Galip Kemali
D. Panas
1 NUMARALI PROTOKOL
Terk edilen arazinin ahali-i asliyesinden olup memâlik-i Osmaniye haricinde mütemekkin bulunanlara tabiiyet-i Yunaniyeyi ihtiyar etmek üzere altı aylık bir mühlet verilecektir.
Buna ait beyanname ile netayici dördüncü maddede musarrah beyanname ile netayicin aynı olacaktır.
(İmza)
Galip Kemali
D. Panas
Suret-i mahsusada tanzim olunan
2 NUMARALI PROTOKOL
Hükûmet-i Osmaniye terk edilen arazide kâin emlâk-i hususiye-i miriyenin kendi uhdesinde kalması lâzım geleceğini iddia ettiği ve hükûmet-i Yunaniye kabul etmediği ve emlâk-i mezkûrenin kendisine ait olması icap edeceği iddiasında bulunduğu cihetle tarafeyn-i akideyn bu meseleyi akdolunacak bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de bir mahkeme-i hakemiyeye havale etmeği kararlaştırmışlardır. Emlâk-i mebhusenin miktarı ile mesahası işbu protokola merbut listede münderiçtir.
(imza)
Galip Kemali
D. Panas
Hükümete ait emlâk-i hususiye
1 — Selanik vilâyeti
A — Peyderpey hükümete intikal eden emlâk : Bu emlâkin miktarı henüz tayin olunmamıştır.
Fakat bunlar pek te haiz-i ehemmiyet olmayıp kıymetleri de iki bin lira-yı Osmanîden ibarettir. Lira-yı Osmanî 2.000
Selanik’te kâin olup üzerine ebniye inşa edilmiş bulunan 288 290 metroluk arsa dahi dahil olduğu halde
93 parça arsa 118 024 dönüm 312 139 lira-yı Osmanî kıymetinde
Selanik Umanı üzerinde kâin arsa 6 410 metro 30 000 lira-yı Osmanî kıymetinde
2 — Yanya vilâyeti
A — Peyderpey hükümete intikal eden emlâk 916 parça arsa 109 732 dönüm vüsatinde 15 175 lira-yı Osmanî kıymetinde 319 bap bina 48 dönüm vüsatinde 12 105 lira-yı Osmanî kıymetinde
B — Hazine-i hassadan hükümete devir olunan emlâk 119 parça arsa 2 673 dönüm vüsatinde 235 lirayı Osmanî kıymetinde
193 çiftlik 550 380 dönüm vüsatinde 200000 lirayı Osmanî kıymetinde 48 parça bina kıymeti tahmin olunmamıştır.
Aynı nahiye dahilindeki Boşnak ve Stanova çiftlikleri maadini
Avrathisar kazasındaki altın maadini
Selanik’teki petrol depoları
“Ladova” bataklığının kurutulması Selânik’in sahil-i şarkisinde denizden kazanılacak arsalar Selanik körfezinde rıhtım ve liman inşası Kesendire ve Selanik körfezlerinde vapur işletilmesi
2 — Yanya vilâyeti
Leniçe, bitüm madeni:
Leniçe çiftliği petrol madeni: Bunlar kırk sene müddetle Mösyö Frederik Ispadel’e ihale olunmuştur. Yalnız çinko madeni işletilmektedir.
(İmza) : Galip Kemali
(İmza) : D. Panas
3 _ NUMARALI PROTOKOL
1 — Vaktiyle camie kalbolunmuş ve esna-yı muhasamatta hal-i aslîlerine irca edilmiş olan eski hıristiyan kiliseleri hakkında canib-i hükûmet-i seniyeden her ne suretle olursa olsun hiç bir talep ve iddia dermeyan olunamıyacaktır.
2 — Kiliseye kalbolunan cevamiin vaktiyle kilise olmadıklarına dair canib-i hükûmet-i seniyeden serdolunacak her bir iddia hükûmet-i Yunaniyece tetkik edilecektir.
3 — Mamafih (1) numaralı fıkrada zikrolunan cevamie ait emval-i vakfiyenin varidatı mevcut ise bunlar mahfuz kalacak ve muhtas-sı aslilerine mümasil makasıt uğruna serbestçe sarf olunmak üzere yeni ilhak olunan arazideki cemaat-ı islâmiyeye teslim edilecektir.
4 — Hükûmet-i kıraliye kendi masrafına olarak payitahtta, bir cami ve lüzumu his olunacak köylerde dahi diğer dört cami inşa ettirecektir.
5 — Mevad-dı salifenin tefsir veya tatbikine müteallik bilcümle ihtilâfat akddolunacak bir tahkimnameye tevfikan Lahey’de bir mahkeme-i hakemiye marifetiyle fasl edilecektir.
6 — Nüvvap yetiştirmek üzere bir müessese-i mahsusa dahi tesis edilecektir.
7 — Baş müftü ile müftüler ve bir de anların aklâmındaki memurin ve müstahdimin Yunan memurininin haiz oldukları aynı hukuk ve vazaifi haiz olacaklardır.
8 — Baş müftü intihap olunan müftünün seran matlup olan kâffe-i evsafı cami olup olmadığını tahkik eder.
9 — Müftüler ancak Yunan kıralhğı kanunu esasisinin 88 inci maddesi ahkâmına tevfikan azlolunabilecektir.
10 — Cemaat-ı islâmiyeye nezaret ve idare-i evkaf ile de mükellef olduklarından baş müftünün başlıca vazaifinden biri de anlardan hesap talep etmek ve buna müteallik muhasebe cetvellerini hazırlatmaktır.
11 — Menfaat-ı umumîyeye müstenit olduğu tahakkuk etmedikçe ve evvel beevvel muhik bir taviz verilmedikçe hiç bir vakıf yer istimlâk edilemiyecektir.
12 — Makabir-i umumîye-i islâmiye emval-i vakfiyeden olmak üzere tanınacaktır.
14 — Müftüler tarafından isdar olunan hüccet ve ilâmlar baş müftü tarafından tetkik olunacak ve baş müftü bunları ahkâm-ı şer’iyeye muvafık bulduğu takdirde tasdik edilecektir.
Bu hüccet ve ilâmlar müslümanların vasiyetlerinden gayrı mesail-i diniyeye veyahut münhasıran maddî bir takım menafie taallûk ettiği takdirde gerek baş müftü ve gerek alâkadar taraflar makam-ı âli-i meşihatpenahiye müracaat edebileceklerdir.
15 — Mekâtib-i hususiye-i islâmiye ve ezcümle Selanik’teki Mithatpaşa Mekteb-i Sanayii tanınacak ve bunların zaman-ı teessüslerindenberi kendi masraflarına karşılık olmak üzere malik oldukları akarlar mahfuz kalacaktır.
Zaten mevcut bulunan veya efrad veya muteberan-ı islâmiyeden mürekkep olarak mahallerince teşekkül edecek komisyonlar tarafından tesis olunacak olan bilcümle mekâtib-i hususiye-i islâmiye hakkında dahi bu suretle muamele olunacaktır.
Baş müftü ile müftüler ve hükûmet-i Yunaniyenin maarif müfettişleri bu mektepleri teftiş edebileceklerdir. Tedrisat resmî pragrama tevfikan türkçe icra olunacak ve lisan-ı Yunaninin
tedrisi mecburî olacaktır.
(imza)
Galip Kemalî
D. Panas
DEVLET-I ALİYE MURAHHASININ BEYANNAMESİ
Bugünkü tarihli akdolunan Osmanlı – Yunan mukavelenamesini imzaya memur olan muharrir-i imza Devlet-i Osmaniye murahhası ilân-ı harpten evvel zapt olunan Yunan bayrağını hamil sefainden hiç birinin müsadere edilmemiş olduğunu beyan ile kesb-i fahreyler.
Devlet-i âliye murahhası Galip Kemalî Bey tarafından 1-14 teşrinisani tarihile Yunan murahhası ve hükûmet-i Yunaniye Hariciye Nâzın Mösyö D. Panas’a irsal olunan mektubun nüsha-i saniyesi tercümesidir.
Bugün tarihle akdolunan mukavelenamenin altıncı maddesinde zikrolunan eşhas-ı maneviye zümresine ittihat ve Terakki Cemiyetinin dahil olup olmadığının ve binaenaleyh bu cemiyetin Selanik’te mutasarrıf olduğu emlâk üzerindeki hukukunun dahi tanılıp tanınmayacağının ve bu hukuka riayet edilip edilmeyeceğinin taraf-ı acizaneme bildirilmesini rica eylerim.
Devlet-i âliye murahhası Galip Kemalî Bey’e 1-14 teşrinisani 1913 tarihile Yunan murahhası ve Hükûmet-i Yunaniye Hariciye nâzın Mözyö D. Panas tarafından irsal olunan takrir-i cavabinin tercümesidir:
Bugünkü tarihle akddolunan mukavelenamenin altıncı maddesinde zikrolunan eşhas-ı maneviye zümresine İttihat ve Terakki Cemiyetinin dahil olduğunu ve binaenaleyh cemiyet-i mezkûrenin Selanik’te mutasarrıf olduğu emlâk üzerindeki hukukunun dahi tanınacağını ve bu hukuka riayet edileceğini 1-14 teşrinisani’ 1913 tarihli mektubunuza cevaben iş’ar eylerim.
(Tasdiknameleri 14-27 teşrinisani 1329 — 1913 tarihinde Atina’da teati edilmiştir).
Adli Tıp Kurumu’nun ülkemizdeki kökleri 1839 yılında Sultan II. Mahmut tarafından Galatasaray’da açılan Mekteb-i-Tıbbiyye-i Şahane’de ilk defa Tıbb-ı Kanuni (Adli Tıp) dersleri verilmesine dayanmaktadır.
1857 yılında Sultan Abdülmecid tarafından verilen bir fermanla içinde Tıbb-ı Adli İşleri Encümeni de bulunan “Meclis-i Umur-u Tıbbiyye-i Mülkiye ve Sıhhiyye-i Umumiyye Teşkilatı” kurulmuştur. Bu teşkilat daha sonra 1915 tarihinde kurulan Sıhhiye Nezaretine (Sağlık Bakanlığı) bağlanmıştır. 1917 tarihinde 225 sayılı kanunla bugün Adalet Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösteren Adli Tıp Kurumumuzun temelleri atılmıştır. Adliye Nezareti (Adalet Bakanlığı) Teşkilatı içinde bugünkü anlamda bir kurum olarak Tıbb-ı Adli Müessesesi ve Meclisi kurulmuştur.
Adli Tıp konusu ve kurumu, Cumhuriyet Döneminde önemsenmiş ve çeşitli kanunlarla düzenlenmiştir. 1982‘de 2659 sayılı kanunla büyük ölçüde bugünkü organizasyon yapısına kavuşmuştur. Adli Tıp Kurumu, 19.02.2003 tarih, 4810 Sayılı Kanun’la değişik, 14.04.1982 tarih ve 2659 sayılı Kanun’la ilgili olarak adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak, adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı programları ile görev alanına giren konularda diğer adli bilimler alanlarında sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bunlara ilişkin eğitim programları uygulamak üzere Adalet Bakanlığına bağlı olarak kurulmuştur. 2006 yılında Bahçelievler’deki Başkanlık binasına taşınmış ve faaliyetlerini burada sürdürmeye başlamıştır.
Adalet Bakanlığınca Kuruma bağlı olarak Adli Tıp Kurumu grup başkanlıkları veya şube müdürlükleri kurulabilir. Adli Tıp Kurumu grup başkanlıkları bünyesinde bir veya daha çok adli tıp ihtisas dairesi bulunur.
Adli Tıp Kurumunun görevleri şunlardır:
Mahkemeler ile hakimlikler ve savcılıklar tarafından gönderilen adli tıpla ilgili konularda bilimsel ve teknik görüş bildirmek,
Adli tıp uzmanlığı ve yan dal uzmanlığı eğitimini Tıpta Uzmanlık Tüzüğü çerçevesinde vermek,
Adli tıp ve adli bilimler alanlarında çalışmaları yürütmek üzere seminer, sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler düzenlemek, bunlara ilişkineğitim programları uygulamak ve ilgili kurum, kuruluş ve kurulların hazırlayacakları adli tıpla ilgili eğitim programlarının yapılmasına ve yürütülmesine yardımcı olmak,
Adli tıp hizmetlerinin görülmesi sırasında yapılması zorunlu sağlık hizmetlerini vermek.
Adli Tıp Kurumu yapılanması aşağıdaki şekildedir:
Adli Tıp Kurumu Başkanlığı
Adli Tıp Başkanlar Kurulu
Adli Tıp Genel Kurulu
Adli Tıp İhtisas Kurulu
Adli Tıp İhtisas Daireleri
Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlıkları
Adli Tıp Şube Müdürlükleri
Adli Tıp İhtisas Kurulları, Bilirkişilerce, Fizik ve Trafik İhtisas Dairelerinin tıpla ilgili olmayan raporları hariç olmak üzere adli tıp ihtisas dairelerince, Adli tabip veya adli tıp uzmanlarınca verilip de mahkemeler, hakimlikler ve savcılıklar tarafından yeterince kanaat verici nitelikte bulunmayan ve aralarında çelişki olduğu belirlenen raporları inceleyip bilimsel ve teknik görüş bildirirler.
Adli Tıp Kurumunda sekiz ihtisas kurulu bulunur. Aşağıdaki ihtisas kurulları¸ bir başkan ve adli tıp uzmanı iki üye ile;
1.ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
1. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Tıbbi Pataloji
İç hastalıkları
Kardiyoloji
Genel Cerrahi
Beyin ve Sinir Cerrahisi
Anesteziyoloji ve Reanimasyon
Kadın Hastalıkları ve Doğum
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanından oluşur.
Görevi: 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda belirtilen hayata karşı suçlar ile diğer ihtisas kurullarının görevine girmeyen işler.
2. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
2. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Radyoloji
Göz Hastalıkları
Kulak Burun Boğaz Hastalıkları
Genel Cerrahi
Göğüs Cerrahisi
Kalp ve Damar Cerrahisi
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi
Nöroloji
Ortopedi ve Travmatoloji,
Kadın Hastalıkları ve Doğum,
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları uzmanından oluşur.
Görevi: Vücut dokunulmazlığına karşı suçlar ile işkence ve eziyet suçlarına ilişkin fiiller.
3. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
3. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Ortopedi ve Travmatoloji
Genel Cerrahi
Nöroloji
İç Hastalıkları
Göğüs Hastalıkları
Kardiyoloji
Üroloji
Tıbbî Onkoloji
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları
Beyin ve Sinir Cerrahisi uzmanından oluşur.
Görevi: Malûliyetler, meslekte kazanma gücü kaybı, beden çalışma gücü kaybı, meslek hastalıkları, hapis cezalarının infazının ertelenmesi, sürekli hastalık, engellilik ve kocama sebepleri ile belirli kişilerin cezalarının hafifletilmesi veya kaldırılmasına ilişkin işlemler.
4. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
4. Adli Tıp İhtisas Kurulu;
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için üç,
Nöroloji için bir uzmandan oluşur.
Görevi: 5237 sayılı Kanunun 31 inci ve 33 üncü maddeleri hariç olmak üzere, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler ile akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerine ilişkin işler, uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri kullanan kimselerin alışkanlığı ile ilgili bağımlılık derecesinin belirlenmesine ilişkin işlemler, uyuşturucu madde suçları ile ilgili olarak tedavi ve denetimli serbestlik tedbirlerine ilişkin işler, fiil ehliyetinin tespiti, vesayeti gerektiren hâller, koruma amacıyla özgürlüğün kısıtlanması, tasarruf ehliyetine ilişkin işler, akıl hastalığı nedeniyle evliliğin iptali veya boşanmaya ilişkin işler.
5. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
5. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Tıbbi Mikrobiyoloji
Tıbbi Farmakoloji
Tıbbi Biyokimya
Analitik Kimya
İmmünoloji ve Alerji Hastalıkları
Tıbbi Genetik
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji
Halk Sağlığı uzmanından oluşur.
Görevi:Zehirlenmeler ile alerji ve immünolojiye, ilaç kimyasına, alışkanlık yapan diğer maddelere ilişkin işler, nesebin belirlenmesine ilişkin işler, çevreye karşı suçlar ile kamunun sağlığına karşı suçlar, yenilecek ve içilecek şeylere ilişkin işler, uyuşturucu ve uyarıcı maddeler ile adlî biyoloji ve adlî genetiği ilgilendiren işler.
6. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
6. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Kadın Hastalıkları ve Doğum için bir
Radyoloji için bir
Üroloji için bir
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları için iki
Çocuk Cerrahisi uzmanından oluşur.
Görevi: Yaş küçüklüğü, sağır ve dilsizlik ile çocuk düşürtme, düşürme veya kısırlaştırma, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, genel ahlaka ve aile düzenine karşı suçlar, cinsel iktidar tespiti, fiile karşı kendisini savunup savunamayacağı hususları ile yaş belirlemesi ve cinsiyete ilişkin işler.
7. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
7. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Genel Cerrahi,
İç Hastalıkları,
Kadın Hastalıkları ve Doğum,
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları,
Anesteziyoloji ve Reanimasyon,
Beyin ve Sinir Cerrahisi,
Ortopedi ve Travmatoloji,
Göz Hastalıkları,
Kardiyoloji,
Kulak Burun Boğaz Hastalıkları,
Tıbbî Onkoloji,
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi,
Üroloji,
Kalp ve Damar Cerrahisi,
Diş Hekimliği,
Deri ve Zührevi Hastalıkları uzmanından oluşur.
Görevi: Ölümle sonuçlanmayan tıbbî uygulama hatalarına ilişkin işler.
8. ADLİ TIP İHTİSAS KURULU
8. Adli Tıp İhtisas Kurulu birer;
Genel Cerrahi,
İç Hastalıkları,
Kadın Hastalıkları ve Doğum,
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları,
Anesteziyoloji ve Reanimasyon,
Kardiyoloji,
Beyin ve Sinir Cerrahisi,
Acil Tıp,
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanından oluşur.
Görevi: Ölümle sonuçlanan tıbbî uygulama hatalarına ilişkin işler, hakkında bilimsel ve teknik görüşlerini bildirmek.
Türk Çocuk Hakları Bildirisi, 28 Haziran 1963 günü UNESCO Türkiye Milli Komisyonunun 7. Genel Kurulunda kabul edilmiştir.
Türk Çocuk Hakları Bildirisi, 20 Kasım 1959’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen ve on ilkeden oluşan Çocuk Hakları Bildirisi doğrultusunda hazırlanmıştır.
Türk Çocuk Hakları Bildirisi
1- İyi bakım, iyi yetiştirilme ve çocuğa uygun bir eğitim, her yerde ilgi, sevgi ve yardım görme her Türk çocuğunun hakkıdır. Resmi, özel her kurum, her yurttaş bu çocuk hakkını tanımak, eldeki olanaklarla onu gerçekleştirmek yükümlülüğündedir. Sıkıntı içinde bulunan çocuğun kurtarılmasına öncelik verilir.
2- 16 yaşından önce hiç bir çocuk resmi öğrenimden alıkonularak özel işlerde çalıştırılamaz. Hiçbir şekilde sömürülemez.
3- Her ana baba çocuğuna bakmak, onu bilgili, becerili ve en iyi şekilde yetiştirmekle yükümlüdür. Orta dereceli öğrenime devam etmeyen, edemeyenlerin gerekli bilgi ve becerileri kazanmaları için devlet kurslar açar. Ana babanın yeterli olmadığı durumlarda bu görev çocuğun birinci derece yakın akrabalarına ve devlete düşer.
4- İlk öğrenimden sonra orta dereceli okullara devam etmeyenler, edemeyenler için teknik, tarımsal bilgi ve beceri kazandıran kurslar açılması ve bu kurlardan çocukların yararlanması için Milli Eğitim Bakanlığı, Belediye Başkanlığı ve muhtarlar işbirliği yapmakla yükümlüdür.
5- Sakat ve uyumsuz çocukların iyileştirilmeleri, yaşama zorluğu çeken çocukların kurtarılmaları, durumlarına uygun bir meslek için kendi yaşamlarını kazanacak derecede başarılı ve güçlü yetiştirilmeleri ana baba ile birlikte devletin ve bu amaçla kurulmuş örgütlerin ödevidir.
6- Çocuğun korunması ile ilgili yasalar öncelikle hazırlanıp çıkarılmalı, geciktirilmeden uygulanmalıdır.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin, AYM kararı doğrultusunda Anayasal yükümlülüğünü ivedilikle yerine getirmesi gerektiğini belirten Başkanımız Av. Filiz Saraç, “Hak ihlali sona erdirilmeyip, tahliye sağlanmadığından, Baromuz tarafından Hakimler Savcılar Kurulu (HSK)’na İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı hakkında ‘görev suçu’ ve ‘meşru vasıtaları kullanmak sureti ile hürriyeti tahdit’ nedeni ile şikayette bulunulmuştur” dedi.
İstanbul (Çağlayan) Adliyesi önünde yapılan basın açıklamasına İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç, Başkan Yardımcısı Av. Ali Gürbüz, Genel Sekreter Av. Burcu Öztoprak Alsulu, Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Bahar Güldaş, Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Prof. Dr. Ali Kemal Yıldız, Av. Gülderen Zerrin Kavak Yıldırım, Av.Sinan Naipoğlu, Av. Bahar Ünlüer Öztürk, Av. Elif Çalışkan, Av. Hüseyin Köprülü, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkan Yardımcısı Başkanlık Divanı Üyesi Av. Gürkan Av. Gürkan Altun ve İstanbul Barosu Üyesi yaklaşık 250 meslektaşımız katıldı.
İstanbul Barosu Başkanı Av. Filiz Saraç tarafından yapılan basın açıklaması şöyle:
“Cumhuriyetimizin temel nitelikleri Anayasa’nın 2.maddesinde tanımlanmıştır. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Hukuk devleti ise; yasama, yürütme ve yargı organlarının Anayasa ile bağlı olduğu devlettir.
Bağımsız ve tarafsız yargının olmadığı, Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM’nin kararlarının tanınmadığı, hukuka saygının olmadığı bir ülkede hukuk devletinden de demokrasiden de söz edilemez.
Anayasa’nın 153/6 maddesine göre “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”
Cumhuriyetimizin 100.yılının kutlandığı bugünlerde AYM kararları uygulanmayarak, hukukun üstünlüğü ayaklar altına alınmıştır.
Anayasa Mahkemesi (AYM), 27.10.2023 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan kararı ile Hatay Milletvekili ve Baromuzun üyesi Av. Şerafettin Can Atalay’ın Seçilme ve ‘Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkı’ ile ‘Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakları’nın ihlal edildiğine karar vermiştir.
Bu husus Anayasa Mahkemesi kararında “Kararın bir örneğinin hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için başvurucunun yeniden yargılanmasına başlanması, mahkumiyet hükmünün infazının durdurulması, ceza infaz kurumundan tahliyesinin sağlanması ve yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi şeklindeki işlemlerin yerine getirilmesi için İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine (E.2021/178) GÖNDERİLMESİNE” denilerek açıkça belirtilmiştir.
Yargılama süreçlerinde yaşanan hukuksuzluklar silsilesine AYM kararına uyulmayarak bir yenisi daha eklenmiştir.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AYM’nin hak ihlali kararından sonra görevli olan mahkemedir. Bu husus kararda açıkça belirtilmiştir.
Can Atalay, AYM kararı doğrultusunda ihlalin sonuçları ortadan kaldırılarak derhal tahliye edilmelidir. Aksi durum ‘hürriyeti tahdit’ ve ‘görevi kötüye kullanma’ suçlarını oluşturur.
Buna karşın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı imzası ile dosya Yargıtay’a gönderilmiştir. Ayrıca ağır ceza mahkemeleri heyet halinde karar verir. Sadece Başkanın imzası ile böyle bir karar verilemez. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi yok hükmünde olan kararından dönerek Anayasal yükümlülüğünü ivedilikle yerine getirmelidir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi daha önce AYM’nin vermiş olduğu Enis Berberoğlu kararı doğrultusunda tespit edilen hak ihlallerinin, ortadan kaldırılması için başvurucunun yeniden yargılanmasına başlamış, mahkumiyet hükmünün infazını durdurmuş ve Ceza İnfaz Kurumu’ndan tahliyesini sağlamıştır. Aynı süreç AYM’nin vermiş olduğu Can Atalay kararı içinde işlemelidir.
Hak ihlali sona erdirilmeyip, tahliye sağlanmadığından, Baromuz tarafından Hakimler Savcılar Kurulu’na İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı hakkında ‘görev suçu’ ve ‘meşru vasıtaları kullanmak sureti ile hürriyeti tahdit’ nedeni ile şikayette bulunulmuştur.
Yargının taraflı ve bağımlı olmasının yeni bir örneğinin yaşanıyor olması, AYM’nin yoruma açık olmayan hak ihlali ve bu ihlalin giderilmesine ilişkin kararının uygulanmaması karşısında üyemiz Av. Ş. Can ATALAY için sesimizi yükseltmek ve “Hukuk Devletine Saygı” demek için bir aradayız.
Yargı kurumlarını hukuk devletine bağlı olmaya ve saygı duymaya davet ediyoruz.”
Türkiye Cumhuriyeti ile İtalya Krallığı Arasında Akit ve İmza olunan Konsolosluk Mukavelesi
Türkiye Reisicümhuru Hazretleri ve Haşmetli İtalya Kiralı Hazretleri iki memleket arasındaki konsolosluk münasebatını umumî hukuku düvel ve mütekabiliyet esaslarına müsteniden tesis eylemek ve bu maksatla konsolosluk memurlarının karşılıklı kabulleri kaidelerini, müstefit oldukları müsaadat ve masuniyetleri ve bunların vazife ve salâhiyetlerini tayin etmek arzusile bir Konsolosluk Mukavelenamesi aktini kararlaştırmışlar ve murahhasları olarak:
Türkiye Reisicümhuru Hazretleri:
İtalya Kiralı Hazretleri nezdinde Fevkalâde Murahhas ve Büyük Elçisi Suat Beyefendiyi;
Haşmetli İtalya Kiralı Hazretleri:
Hükümet Reisi, Başvekil ve Nazır, Hariciye Nazırı Müsyü Benito Mussolini Cenaplarını tayin etmişlerdir.
İşbu murahhaslar salâhiyetnamelerini tetkik ederek usulüne muvafık görmüşler ve aşağıdaki hususları kararlaştırmışlardır:
Birinci Bap Konsolosluk Memurları
Madde 1— Yüksek Âkitlerden her biri kendi arazisinde kâin liman, şehir ve mahallere diğer Âkidin başkonsoloslarını, konsoloslarını ve muavin konsoloslarını kabul etmeği i taahhüt eyler. Bu memurlar meslekten veyahut fahrî olabilirler.
Bu fahrî memurlar memuriyetlerini icra edecekleri memleket tâbiiyetinde bulundukları takdirde tayinlerinden evvel tebaası bulundukları hükümetin muvafakati, diplomasi tarikile, istihsal edilecektir.
Yüksek Âkitlerden her biri ülkesinin bazı mahallerinde veya kısımlarında konsolosluklar tesisine müsaade etmemek
hakkını muhafaza eder. Maahaza bu kayıt, diğer bilcümle devletlere de şamil olmadıkça Âkitlerden birine tatbik edilemez.
Madde 2 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar tayin beratlarını ibraz edecekler ve bulundukları memlekette cari usul ve kaidelere göre mütekabilen tanınacak ve kabul edileceklerdir.
Her konsolosluğun memuriyet havzesi sahası, yukarıda mezkûr memurları tayin edecek olan Âkit tarafından tesbit edilecek ve diğer Âkide tebliğ olunacaktır. Evvelce tesbit edilmiş olan memuriyet havzelerinde sonradan yapılacak tadilât için ayni muamele icra olunacaktır.
Hiç bir konsolosluğun memuriyeti havzesi sahası, ülkenin konsolosluk tesisine müsaade olunmayan mahallerini veya
kısımlarını ihtiva edemiyecektir.
Madde 3 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar bulundukları memlekette cari teamül ve kaidelere göre tesbit edilen usuller dairesinde kabul edilip tanındıktan sonra memuriyetleri havzesi dahilinde vazifelerini ifa edebileceklerdir.
Tayin beratlarının görülmesi üzerine mümkün olduğu kadar süratle Exequatur veya diğer kabul vesikası alacaklardır.
Hususî bir halde Âkitlerden biri Exequatur veya sair kabul vesikası verilmiyeceği veya bunların geri alınması lâzım geldiği mütaleasında bulunursa bunun, takdir hakkı, yalnız kendisine ait olan, sebeplerini diğer Âkide tebliğ edecek ve ikinci şıkta işbu tebliği, Exequatur veya sair kabul vesikasının geri alınmasından evvel icra eyliyecektir.
Madde 4 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar nezdinde bulundukları Devletin tebaası olmadıkça memuriyetlerini icra edecekleri memleket Hariciye Nezaretinden verilip sahibinin fotoğrafını ve imzasını muhtevi, resmî sıfatını mübeyyin olan ve kendisini mahallî makamlarına tavsiye eden hüviyet varakasını hâmil olacaklardır.
Madde 5 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsolosların manii zuhûrunda veya gaybubetleri veya ölümleri halinde, maiyyetlerinde bulunan memurlar, resmî sıfatları evvelce alâkadar mahallî makamlarına bildirilmiş olmak şartile mensup oldukları Devletçe tesbit edilmiş olan sıra dahilinde âmirlerinin vazifelerini vekâleten ifaya mezun olacaklardır.
Evvelce usulü dairesinde haberdar edilmiş olan mahallî makamlar bunlara muzaheret ve muavenette bulunacak ve kendilerinin vekâleten vazife ifa ettikleri müddetçe bu mukavelename mucibince vekâlet eyledikleri memura bahşedilmiş olan muafiyetler, imtiyazlar, masuniyetler, hürmetler ve müsaadelerden istifade etmelerini temin eyliyeceklerdir.
Meslekten veya fahrî bir başkonsolos , konsolos ve muavin konsolosun yerine vekâlet için muayyen bir memur mevcut olmaksızın ölümü halinde mahallî makamlar bir dost devletin konsolos memurunun ve müteveffayı tayin eden Âkit tebaasından iki kişinin muvacehesinde evraka derhal mühür vaz’ına tevessül eyliyeceklerdir.
Mezkûr makamlar derakap müteveffanın mensup bulunduğu Devletin Büyük Elçiliğini Hariciye Vekâleti vasıtasile haberdar edecekler ve bu hususta tanzim eyliyecekleri zabıt varakasının bir nüshasını göndereceklerdir.
Mühürlerin fekki mahallî makamlar huzurunda konsolosun halefi veya konsoloshanenin mensup olduğu Devlet tarafından mansup herhangi bir diplomasi veya konsolosluk memuru tarafından yapılacaktır.
İkinci Bap Konsolosluk Memurlarına ait müsaadat ve masuniyetler
Madde 6 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar daire veya kançılaryalarının bulunduğu binaya kendilerini tayin eden Âkidin armasını, konsolosluğun resmî sıfatını gösteren bir levha ile birlikte vazedebileceklerdir. Bunlar mezkûr bina üzerine kendi memleketlerinin umumî merasim günlerinde ve mutat diğer hallerde millî bayrağı çekebileceklerdir. Bu haricî alâmetlerin hiç bir vakit melce hakkı teşkil eder mahiyette tefsir edilemiyeceği mukarrerdir; bu alâmetler konsoloshane binasını iraeye hizmet edecektir.
Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar resmî vazifelerini ifa eyledikleri bilcümle hallerde hususile kendilerini tayin eden hükümeti temsil eyledikleri zaman resmî mevkilerinin icabettirdiği hürmetlere mazhar olacaklardır.
Madde 7 — Konsoloshanenin resmî hizmetleri için kullanılan odaların kâffesi \e konsoloshane evrakının vaz’ına bilhassa ayrılan mahal taarruzdan masundur. Bu odalar ve mezkûr mahal konsolosluk memurunun şahsî ikametine tahsis edilmiş olan odalardan tamamile ayrı olacak ve başka suretle istimal edilmiyecektir. Bunlar, hiç bir veçhile melce olarak kullanılmıyacaktır. Mahallî makamlar hiç bir vesile ile bu evrakı teşkil eden kâğıtları muayene ve müsadere edemezler. Bu kâğıtlar konsolosun şahsî evrakından ve fahrî konsolosun icra edebileceği ticaret ve sanayie ait defterler ve kâğıtlardan tamamile ayrı bulunacaklardır.
Madde 8 — Meslekten olan Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ile meslekten olan kançılarlar, kâtipler, kâtip tercümanlar diğer Âkidin ülkesinde her türlü istimval, şahsî mükellefiyet ve askerî ibate gibi bilcümle mükellefiyetlerden muaf olacaklardır. Bu muafiyet salifüzzikir konsolos memurlarının bulundukları memlekette mutasarrıf oldukları gayri menkul emvale , işbu binalar konsolosluk hizmetine tahsis edilmedikçe veya mezkûr memurlar tarafından ikametgâh olarak kullanılmadıkça, şamil olmıyacaktır.
Bundan maada işbu memurlar, gayri menkul emvale tasarruf hasebile matruh olmadıkça veya memurların ikamet ettikleri memlekette kullanılmış bir sermayenin faizleri üzerine mevzu bulunmadıkça, devlet tarafından veya memleket hukuku ammesine nazaran teessüs etmiş diğer bir heyet tarafından tarhedilmiş bilcümle bilâ vasıta vergilerden menkul emval, zinet vergilerinden, aynî veya şahsî vergilerden muaf olacaklardır.
Fahrî konsolosluk memurları, bulundukları memleket tebaasından olsalar bile, yalnız kançılarya kalemlerine ve evrakına tahsis edilmiş mahaller için istimvalden ve askerî ibateden muaf olacaklardır.
Madde 9 — Meslekten olan başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ile bilcümle meslekten olan konsolosluk memurları, memuriyetlerine ilk defa muvasalatlarında veya onu takip eden üç ay zarfında kendilerine ve aileleri efradına ait menkul emval, melbusat, eşya ve üsası beytiyeyi muayene ettirilmek şartile resim vermeksizin ithal etmeğe mezundurlar. Bu muafiyet istihlâk eşyasına tatbik olunmaz.
Bu üç aylık müddet zarfında konsolosluk memurunun tâbi olduğu diplomatik makam tarafından verilecek sebebe müstenit malûmat üzerine ve başka bir merasim ve muameleye lüzum kalmaksızın mezkûr üç aylık müddet, menkul emvalini ve şahsî eşyasını tabiî şerait dairesinde getirilmesi için konsolosluk memuruna hakikaten muktazi zaman nisbetinde temdit olunacaktır. Maahaza bu temdit üç aylık yeni bir müddeti tecavüz edemiyecektir.
Bundan maada, iki Yüksek Âkit Taraftan her biri başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsolosların adreslerine gönderilen bayrak, üniforma, arma, kayıt defterleri, başlıklı kâğıtlar, koçanlı defterler, pasaportlar, şehadetnameler, pullar, umumî vesaik, kasa ve yazı makineleri de dahil olduğu halde diğer bilcümle büro levazımının bilâ resim imrarına müsaade etmeği taahhüt eylerler.
Madde 10 — Konsolosluk memurlarının ikametine tahsis edilmiş olup da iki Yüksek Âkitten birinin malı bulunan binalar veya mahaller devlet tarafından veya memleket hukuku ammesine nazaran teessüs etmiş diğer bir heyet tarafından mevzu ve işbu gayri menkul emval veya onların varidatı üzerine matruh vergilerden muaftır.
Madde 11 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar memuriyetlerinden mütevellit ef’alden dolayı bulundukları memleket mahkemeleri tarafından muhakeme olunamazlar.
İşbu Mukavelenamede münderiç müsaade ve masuniyetler müstesna olmak üzere konsolosluk reisleri ve diğer konsolosluk memurları gerek hukuk gerek ceza davalarında mahallî tebaa ile aynı şerait dairesinde, bulundukları memleket mahkemelerinin hakkı kazasına tâbi olacaklardır.
Madde 12 — Hukuk ve ticaret davalarında meslekten olan başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ve kançılarlar gerek icraî gerek ihtiyatî tedbir olmak üzere hapis ile tazyik olunamıyacaklardır.
Yakarıda zikrolunan memurlar mahallî kanunlar mucibince asgarî üç sene hapis cezasını istilzam eden bir cürüm mevzuubahis olmadıkça kabielhüküm hapis veya tevkif edilemiyeceklerdir.
Şayet bunlardan biri tevkif veya diğer suretle takip olunmuş ise memleketin Büyük Elçiliğine diğer Âkit Hükümet tarafından derhal malûmat verilecektir.
Madde 13 — Konsolosluk memurları, adliye makamlarının daveti üzerine şahit sıfatile mahkemelerden isticvap olunacaklardır.
Meslekten olan konsolosluk reisleri vazifeleri icabatından mütevellit bir mânileri zuhûrunda adliye makamı tarafından tesbit edilen müddet zarfında konsolosluk binasında şehadet edebileceklerdir. Bu takdirde isticvap, mahallî kanunları ile derpiş edilen şekillere göre vukubulacak ve zabıt varakası da bu şekillere göre tanzim edilecektir.
Konsolosluk memurları vazifelerinin icrasına taallûk eden bilcümle ef’al hakkında şehadetten imtina edebileceklerdir.
Madde 14 — Bundan maada, Yüksek Âkitlerden her birinin konsolosluk memurları, diğer Âkit arazisinde, mütekabiliyet şartile, aynı mahiyette, aynı mevkii işgal eden üçüncü bir devlet konsolos memurlarının malik oldukları müsaadat ve masuniyetlerin aymndan işbu üçüncü devlet memurları müstefit oldukları müddetçe istifade ederler.
Yüksek Âkitlerden hiç birinin kendi konsolosluk memurları lehine diğer Âkit konsolosluk memurlarına kendiliğinden bahşedilmiş olan müsaadat ve masuniyetlerden başka veya daha vasi müsaadat ve masuniyetler talebi için üçüncü bir devlet ile aktolunan bir mukaveleden mütehassıl istifadeyi ileri süremiyeceği aralarında takarrür etmiştir.
Madde 15 — Başkonsoloslukları, konsoloslukları ve muavin konsoloslukları vekâleten idare eden memurlar, umuru vekâleten idare ettikleri müddet zarfında, makam sahibi hakkında tanınan bilcümle müsaadat ve masuniyetlerden istifade edeceklerdir.
Üçüncü Bap Konsolosların vazifeleri
Madde 16 – Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar temsil eyledikleri memleket tebaasının menafi ve hukukunu muhafaza ve bahusus işbu tebaanın ticaretini ve seyrisefain işlerini himaye ve teşvik etmeğe mezundurlar.
Mumaileyhim memuriyetlerinin icrası esnasında memuriyetleri havzesi dahilindeki idarî makamlara müracaat ve iki
Akit arasında mer’i muahedeleri ve mukavelenameleri veya hukuku düvelin umumî esaslarını muhil her husustan dolayı işbu makamlar nezdinde müddeiyatta bulunabilirler.
Madde 17 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ve kançılarlar memleketleri kanun ve nizamlarile
mezun oldukları derecede atideki hakları haiz olacaklardır:
1 – Kendilerini tayin eden Âkit tebaasından olan tüccar veya sair efrat, kaptanlar, gemi mürettebatı veya bu gemilerin
yolcuları tarafından vaki olabilecek beyanatı gerek daire, kançılarya veya ikametgâhlarında gerek alâkadarların ikametgâhında veya memleketlerinin ticaret gemilerinde istima etmek;
2 – Memleketleri tebaasının vasiyetlerine müteallik ahkâmı tanzim, tevsik veya tasdik etmek;
3 – Münhasıran, kendilerini tayin eden Âkidin ülkesinde kâin emvale ve görülecek ve yapılacak işlere ait olmak şartile bilcümle akitleri ve mukaveleleri, bunların sadır olduğu şahısların veya bunları aktedenlerin, tâbiiyeti ne olursa olsun, tanzim, tevsik veya tasdik etmek;
4 — Gemilerin satılmasına, deniz ödüncüne, terhine, taife kaydına müteallik mukaveleleri ve kezalik seyrü sefer icrasına muktazi diğer bilcümle mukaveleleri tanzim ve Âkit Taraflardan biri konsolosun mensup olduğu Devlet tebaasından olmak şartile gemilerin alım mukavelelerini tescil etmek;
5 — Kendilerini tayin eden devletin talimatına tevfikan pasaport ve diğer bütün resmî vesaiki ita etmek ve vize
vermek;
6 — Temsil eyledikleri devletin’ tâbiiyetindeki kur’a efradının askerî hizmet ve sıhhî muayenelerine ait bilcümle muamelâtı ifa etmek;
7 — Kendi memleketleri makamlarından veya memurlarından sadır olan her nevi evrak ve vesaiki tercüme etmek ve tercümelerini tasdik eylemek;
8 — Mensup oldukları devlet kanunlarına göre ve bilhassa içtimaî basiret kanunlarının tatbiki ile tekâlifin edasını kabul ve istihkak sahiplerine tahsis olunan irat ve tazminat bedelini ahzetmek, konsolosluk memurlarına tanınan yukarıda mezkûr hakkın bulundukları memleket için hiç bir taahhüdü tazammun edemiyeceği mukarrerdir.
Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar tarafından tanzim, tevsik veya tasdik edilen ve bunların mühürlerile tahtim olunan akitler ve mukavelelerin kâffesi kezalik bunların yine işbu konsolos memurları tarafından mühürlenerek aslına mutabık oldukları tasdik olunan suretleri, hulâsaları veyâ tercümeleri, bu memurların bulundukları memlekette işbu memleketin resmî memuru tarafından tanzim, sıhhati veya aslına mutabakatı tevsik veya tasdik edilmiş gibi resmî mahiyeti ve aynı kıymeti ve kuvvei müsbiteyi haiz olacaklardır. Yukarıda zikri geçen kıymet ve kuvvei müsbite yalnız şekle ait olup aktin veya mukavelenamenin esasına ve icra kuvvetine şamil olmaz.
Maahaza işbu akitler veya diğer bütün vesikalar bu memlekette icra olunacak işleri istihdaf ettiklerine göre memleket kanunu ile talep edilen damga resimlerine ve diğer vergilere, kezalik işbu memlekette bu hususa müteallik bilcümle eşkâl ve merasime tâbi olacaklardır.
Âkitlerin konsoloshanelerinden birinin kançılaryasında tescil edilmiş olan bir resmî varakanın mevsukıyeti ve musaddak sureti hakkında ve yukarıda bahsi geçen suretlerin, hulâsaların veya tercümelerin mevsukıyeti ve sıhhati hakkında bir şüphe hasıl olduğu takdirde, bunların asıllarile mukabelesini talep edecek olan alâkadarın bu talebi reddedilmiyecek ve mumaileyh lüzum görürse işbu mukabelede hazır bulunabilecektir.
Madde 18 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ile diplomasi mümessilleri memleketleri kanun ve nizamları ile mezun iseler tebaalarının evlenme işlerini yapabileceklerdir.
Müstakbel karı kocadan biri diğer Âkit tebaasından bulunduğu takdirdeki evlenmelerde işbu ahkâm tatbik olunamaz.
Yukarıda bahsedilen konsolosluk memurları ve diplomasi mümessilleri zikri geçen evlenmeleri bulundukları memleket makamlarına mümkün olduğu kadar süratle bildireceklerdir.
Madde 19 — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar ile diplomasi mümessilleri, memleketlerinin kanun
ve nizamlarile tayin edilen şekiller dairesinde, tebaalarının doğum ilmühaberlerini ve ölüm ilmühaberlerini tanzim hakkını haizdirler.
Konsolosluk memurları, kezalik mahallî makamlar, işbu konsolosluk memurlarının tâbiiyetine mensup şahısların doğum ve ölüm varakalarını azamî bir aylık müddet zarfında mütekabilen yekdiğerine tebliğ edeceklerdir.
FASIL : 1 Vesayet ve Kayyımlık
Madde 20 — Âkitlerden her birinin başkonsolosları, konsolosları ve muavin konsolosları aile hakları ve ehliyet maddelerinde memleketlerinin diğer Âkit arazisinde ikamet eden tebaası üzerinde vesayet ve kayyımlık tesis edebilecekleri gibi işbu vesayet ve kayyımlıkların idaresine de nezaret eyliyebileceklerdir. Bunlar, işbu vazifelerinin icrasında aşağıdaki ahkâma tâbi olacaklardır:
§ I – Vesayet ve kayyımlık tesisi, idaresi ve nezareti, üzerinde vesayet ve kayyımlık tesisi lâzımgelecek şahsın mensup
olduğu Âkidin kanun ve nizamlarile tanzim olunacaktır.
§ II – Âkitlerden birinin ülkesinde diğer Âkit tebaasından biri hakkında bu Âkidin kanunları mucibince bir vesayet veya bir kayyımlık tesisini zarurî kılacak ahval vukua geldiği takdirde mahallî makamlar, bilâ teahhur, o mahaldeki veya en yakındaki konsolosluk memurunu keyfiyetten haberdar
edecektir.
§ III – Konsolosluk memuru ikinci bentte bahsedilen ihbara muttali olduğu günden itibaren altı ay zarfında kendisini tayin eden Âkidin kanununa tevfikan vesayet veya kayyımlık tesis edecek ve intihap ettiği vasiyi veya kayyımı mahallî makama bildirecektir. Hacir sebebile tesis edilecek bir vesayet veya kayyımlık mevzuubahis olursa, müddet bir sene olacak ve işbu müddet zarfında mahallî mahkemelerin kararı – icabında hacri reddeden karar – mahallî makama ibraz edilecektir.
Konsolosluk memuru birinci bent ahkâmına o bentte mezkûr müddetler zarfında ittiba etmemiş ise, veya vesayet
veya kayyımlık tesis etmiyeceğini beyan eylerse, mahallî makam vesayet veya kayyımlığı kendi kanunlarına tevfikan
tesise, idareye ve nezarete bizzat tevessül edebilecektir.
2 – İkinci bentte mezkûr ahvalde mahallî makam tarafından ittihaz olunan tedbirler konsolosluk, memuru birinci bent ahkâmına riayet eder etmez refolunacaktır.
§ IV – Konsolosluk memuru tarafından tesis olunan vesayet veya kayyımlık, küçük veya ehliyetsizin şahsına ve menkul ve gayri menkul mallarının umumuna bihakkın şamildir.
Şurası mukarrerdir ki küçük veya ehliyetsizin gayri menkul mallarının idaresi ve ahara ferağı hususunda evvelki bentler mucibince tayin edilen vasi veya kayyım işbu malların kâin bulunduğu memleket kanunlarına tevfiki hareket edecektir.
§ V – Vesayet veya kayyımlık tesisi için muktazi müddet zarfında, konsolosluk memuru, küçük veya ehliyetsizin şahsına ve mallarının umumuna müteallik vasi veya kayyım vazifelerini, muvakkat surette, bizzat ifa edebilecektir.
§ VI – Konsolosluk memuru salâhiyeti dairesinde bir vesayet veya bir kayyımlık tesis ettiği takdirde bulunduğu ülke kanunlarınca tayin olunan neşrü ilân muamelelerinin istikmaline tevessül edecektir.
FASI L : 2 Miras
Madde 21 — Yüksek Âkitlerden birinin diğer Âkit ülkesinde bulunan tebaalarına ait menkul emval terekeleri hususunda müteveffanın memleketi başkonsolosları, konsolosları ve muavin konsolosları aşağıdaki vazifeleri haiz olacaklardır.
§ 1 – Yüksek Âkitlerden birinin tebaasının diğer Akit ülkesinde vefatı vukuunda, mahallî makamlar oradaki konsolosluk memuruna, veya en yakın konsolosluk memuruna keyfiyeti ihbar edeceklerdir. Konsolosluk memurları da daha evvel haberdar oldukları takdirde mahallî makamlara aynı surette ihbar edeceklerdir. Mahallî makamlar konsolosluk memurlarına yukarıki bentte münderiç ihbarda bulunmakla beraber ölüm ilmühaberini gönderecek ve mirasçılar, onların makarlarına ve vasiyet ahkâmı mevcudiyetine dair her ne malûmatları varsa bildireceklerdir.
§ II — Müteveffanın memleketi başkonsolosları, konsolosları ve muavin konsolosları müteveffa ne vasiyette bulunmuş ve ne de vasiyeti tenfiz memurları tayin eylemiş olduğu ve gerek nesepleri sahih, gayrı sahih veya vasiyetname ile mansup hak sahipleri küçük, ehliyetsiz veya gaip bulunduğu veya mirasa hakkı olanlar arasında bir ihtilâf zuhûr ettiği veya tayin edilmiş olan vasiyeti tenfiz memurları mirasın açıldığı mahalde bulunmadıkları takdirde, keyfiyetten zamanında mahallî salâhiyettar makamları haberdar ettikten sonra gerek şahsen gerek bir vekil vasıtasile, memleketlerinin kanun ve nizamlarına tevfikan gerek resen gerek alâkadarların talebi üzerine terekeye mühür vaz’ma salâhiyettar olacaklardır.
Mahallî makamlar bu mühür vaz’ında hazır bulunmak ve kendi mühürlerini de basmak hakkını haizdirler; bunlar vaktinde hazır bulunmamış oldukları takdirde kendi mühürlerini konsolosluk memurunun mühürlerile çaprazlama bir vaziyette basabileceklerdir.
Konsolosluk memurlarile mahallî makamlar tarafından konulan mühürler mahallî makamların iştiraki olmaksızın fekkedilemiyecektir. İşbu mahallî makamlar konsolosluk memurları tarafından lâakal 4 8 saat evvel kendilerine vaki olan davete icabet etmemiş oldukları takdirde, konsolosluk memuru mührün fekkine bizzat tevessül edebilecektir.
Badehu bu memur, davete icabet ederse, mahallî makamlar huzurunda terekenin bir defterini tanzim edecektir. Mahallî makamlar, huzurlarında tanzim edilmiş olan zabıt varakasını husus için her hangi bir masraf veya resim talep eylemeksizin konsolosluk memurile birlikte imza edeceklerdir. Mahallî memurlar davete icabet etmemişlerse, konsolosluk memuru tutulan defterin aslına mutabakatı tasdik edilmiş bir suretini işbu defterin tanziminin hitamından itibaren sekiz gün müddet zarfında kendilerine tevdi edecektir.
§ III — Terekenin alacaklıları veya tereke üzerinde veraset veya vasiyet cihetinden müddeiyatı olan tebaa varsa bunlar, konsolosluk memuruna keyfiyeti ihbar ve ikinci bent ahkâmına tevfikan mühür vaz’ına tevessül eylemesini talep edebileceklerdir.
Bu talep mahallî hukuk muhakemeleri usulü kanununda celpnamelerin tebliği için tayin edilen uzaklık müddetleri icabı takdirinde ilâve edilmek üzere azamî 12 saat zarfında intaç edilmediği takdirde mahallî makamlar, memleket kanunlarına tevfikan terekeye mühür vaz’ına salâhiyettar olacaklardır. Konsolosluk memuru kendi mühürlerini mahallî makamlarının mühürlerile çaprazlama vazedebileceklerdir. Mahallî makamlar veya konsolosluk memuru mühür fekkinin ve defter tanziminin müştereken icrasını ve zabıt varakasının müştereken imzasını talep edebileceklerdir. Konsolosluk memuru, veya mahallî makamlar, mahallî hukuk muhakemeleri usulü kanununda ilâmların tebliği için tayin edilen uzaklık müddetleri icabı takdirinde ilâve edilmek üzere azamî 48 saat evvel vaki olacak bir davet üzerine isbatı vücut etmiyecek olurlarsa; en evvel gelen memur veya makam yalnız olarak mühür fekkine ve defterin tutulmasına tevessül edebilecektir. Defterin aslına mutabakatı musaddak bir sureti halin icabına göre konsolosluk memuruna veya mahallî makamına verilecektir.
§ IV – Konsolosluk memuru, lüzumu halinde, mirasın açılması ve alâkadarların celbi için memleketin kanunlarına veya mahallî teamüllere tevfikan ilânatta bulunacak ve bu ilânatı mahallî makama tebliğ edecektir. Mahallî makam da mümasil ilânatta bulunabilecektir.
§ V – Konsolosluk memuru ikinci ve üçüncü bentlerde muharrer ahvalde terekenin mürekkep bulunduğu kâffei mevaddı ve bu meyanda müteveffanın efrat, bankalar, sigorta şirketleri, umumî sandıklar ilâh… veya mahallî makamlar yedinde bulunabilecek evrakı ve bilhassa mevcutsa vasiyetnamesini, bunların iade ve müteveffanın talep edebileceği şartlar dahilinde tesellüm hakkını haiz olacaktır. Tereke emvalinin kâffesi veya bir kısmı haciz ve sekestroya tâbi bulunursa haciz veya sekestro refedilmedikçe konsolosluk memuru mezkûr emvale vazıyet edemiyecektir.
Mühür vaz’ı, defter tanzimi veya tasfiye esnasında tereke emvali üzerinde bir haciz veya sekestro vazedilmişse ana müteallik kararname konsolosluk memuruna tebliğ edilecektir ve bu memur haciz veya sekestro edilen emvalin vazıulyedi olacaktır. Konsolosluk memuru terekenin harap olmağa müstait veya muhafazası müşkül ve masraflı olacak bilcümle menkul mevaddını, memurun bulunduğu memleket kanunları ve teamülleri ile muayyen eşkâl ve merasime riayet ederek alenî müzayede suretile sattırabilecektir.
§ VI – Deftere geçmiş eşyayı, satış vaki olduğu takdirde mefruşat satış bedelini, tahsil edilmiş alacaklar yekûnunu, mirasın açıldığı hakkındaki son ilânı takip eden üç ay zarfında veya böyle bir ilân mevcut olmadığı takdirde vefatı takip eden dört ay zarfında konsolosluk memuru bulunduğu memleketin kanunlarına tâbi vedia suretinde muhafaza edecektir. Konsolosluk memuru, bu müddet esnasında, alacakları, varidatı, esham ve tahvilâtın temettü hisseleri, düyunu umumiye hisse senetlerinin faizlerini ve terekeye ait diğer mebaliğ ve varidatı sulhan veya mehakime müracaat suretile tahsil edecek ve borçlulara ihticaca salih makbuz verilecektir.
Maahaza konsolosluk memuru mahkeme masraflarını, konsolosluk resim ve harçlarını veya mahallî makamların resim ve harçlarını, müteveffanın tedfin masrafını, son hastalığı masrafını, müteveffanın ailesi efradının infak ve iaşesi için muhtemel masrafları ile hizmetçi ücretlerini ve icar bedelini tereke mevcudundan derhal ifraz edecektir.
§ VII — Altıncı bendin birinci fıkrasındaki kaydi ihtirazî ile mukayyet olmak üzere konsolosluk memuru terekenin muhafazası maksadile alâkadarların menfaati dairesinde lüzumlu ad ve telâkki eylediği bütün tedbirleri almak hakkını haizdir. Konsolosluk memuru terekeyi bizzat veya kendi namına hareket etmek üzere tayin edeceği bir veya müteaddit vekil tarafından idare edebilecektir. Mirasçılara hüviyetlerini ısbat edecek vesikaları vermeğe salâhiyettar olacaktır.
§ VIII — Altıncı bendin birinci fıkrasında tesbit edilmiş olan müddetin cereyanı esnasında herhangi bir devlet tebaası
tarafından tereke aleyhinde tehaddüs edebilecek müddeiyata karşı itirazat serdedilirse, veraset veya vasiyet hüccet ve senedine müstenit olmadıkça işbu müddeiyat hakkında karar itası memleket mahkemelerine ait olacaktır.
Şayet tereke bedeli borçları ödemeğe kifayet etmezse, memleket kavanini müsaade ettiği takdirde alacaklılar, mahallî salâhiyettar adliye makamlarına müracaatla iflâs kararı talep edebileceklerdir. Konsolosluk memuru, iflâsta bizzat veya vekilleri vasıtasile vatandaşlarının menafiini temsil ile mükellef bulunduklarından iflâs ilânını müteakip bütün miras, iflâs jüj komiserine ve sindiklere teslim edilecektir.
§ IX — Altıncı bendin birinci fıkrasında tesbit edilmiş müddetin inkızasında tereke aleyhine hiç bir iddia mevcut değil ise, konsolosluk memuru memlekette mer’i tarifelere nazaran tereke zimmetindeki bilcümle resimleri, masrafları ve hesapları tediye ve tesviye eyledikten sonra terekeye tamamen vazıyet edecek, onu tasfiye edecek ve hükümetinden maada hiç kimseye hesap itası mecburiyetinde olmaksızın alâkadarlara teslim eyliyecektir.
§ X – Âkitlerden birinin tebaasından diğer Âkit ülkesinde bulunan terekelerinin açılması, idaresi ve tasfiyesi hususlarından mütevellit bütün mesailde başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar veya bunların vekilleri, terekeyi temsil etmeğe bihakkın mezun olacaklar ve vekâletleri sıfatını hususî bir vekâletname ile isbata mecbur tutulmaksızın resmen terekenin mümessili tanınacaklardır. Konsolosluk memuru bizzat veya vekilleri vasıtasile salâhiyettar mahallî makamlar huzurunda isbatı vücude ve verasete ait bilcümle hususatta mirasçıların müşterek menfaatlerini müdafaaya ve terekeye karşı irat olunacak suallere cevap vermek salâhiyetini haiz olacaktır. Bununla beraber, vasiyeti icraya memur olanların veya mirasçıların tereke hakkındaki mutalebata itirazlarını bihakkın serd ve dermeyan edebilmeleri için konsolosluk memuru veraset hakkında kendisine vaki bütün mutalebattan vasiyeti infaza
memur olmaları muhtemel eşhası veya yukarıda zikri geçen mirasçılardan hazır bulunanları veya bunların vekillerini bir an evvel haberdar edecektir.
Konsolosluk memuru terekenin mümessili addolunduğundan terekeye müteallik bir işten dolayı mahallî makamlar huzurunda şahsen davaya dahil edilemez.
§ XI – Miras hakkı ve menkul terekenin taksimi müteveffanın millî kanununa tâbi olacaktır. Terekenin miras veya vasiyet hüccet ve senedine istinat ve işbu mirasa veya onun taksimine taallûk eden bütün mesail müteveffanın mensup olduğu devlet arazisindeki mehakim veya sair salâhiyettar makamlar tarafından müteveffanın millî kanunlarına tevfikan halledilecektir. Bu kararlar diğer memlekette tanınacaktır.
§ XII – Âkitlerden birinin tebaasından birinin diğer Âkit ülkesi üzerinde, birinci maddenin üçüncü fıkrasına tevfikan diğer Âkidin bir konsoloshane tesis etmesine müsaade olunmıyan bir mahalde veya ülkesinden bir kısmında, vefatı vukuunda memuriyeti havzesi en yakın olan konsolosa her türlü kolaylık gösterilecek ve kendisine bu hususta lâzımgelen muamelenin istikmali için kısa bir mühlet verilecektir.
Maamafi, ikinci fıkrada zikri geçen ahvalde, konsolosluk memurunun vüruduna kadar, salâhiyettar mahallî makamlar tereke emvaline mühür vaz’ı ve mezkûr emvalin memleket kanunlarına tevfikan bir müfredat defterini tanzim edeceklerdir. Defterin musaddak bir nüshası, ölüm ilmühaberi ve müteveffanın tâbiiyetini isbat eden bütün evrak konsolosluk memuruna teslim edilecektir.
§ XIII – Konsolosun gaybubetinde gerek III üncü bent mucibince ve gerek XII nci bent mucibince mahallî makam terekenin defterini tanzim etmiş ise, işbu tereke hakkında memleket kanunlarile melzum bilcümle tedbirleri ittihaz edecek ve menkul metrukâtı VI nci bentte tesbit edilen müddet zarfında mezkûr kanunlara tâbi emanet suretinde muhafaza edecek ve bu müddetin inkızasında terekeyi alâkadarlara teslim eylemek üzere konsolosluk memuruna veya vekiline gönderecektir.
Konsolosluk memuru, beşinci bent ahkâmına tevfikan terekenin teslimini talep eder etmez veya terekeye taallûk eden muktazi tedbirleri ittihaz etmek için terekenin açıldığı mahalde şahsan veya vekili isbatı vücut eyler eylemez, bu
hususta müdahale eylemiş olan mahallî makam, VI nci dan XII nciye kadar bentler ahkâmına göre hareket edecektir.
§ XIV – Âkitlerden birinin tebaasından olup gemide olsun karada olsun diğerinin ülkesinde veyahut karasuları haricinde seyrü sefer eden bir gemi üzerinde vefat eden gemi mürettebatından, yolcularından yahut diğer seyyahlardan bir şahsın terekesi halinde tereke mühürlemek, defterini tanzim etmek ve terekenin muhafaza ve tasfiyesi zımnında muktazi sair resmî bütün muameleleri ifaya müteveffanın mensup olduğu memleketin başkonsolosları, konsolosları ve muavin konsolosları münhasıran salâhiyettar olacaktır.
§ XV – II den XIV üncüye kadar bentler ahkâmı, gayri menkul miraslara tatbik olunmaz. Tereke defterinin musaddak bir nüshası, oradaki veyahut en yakın konsolosluk memurlarına teslim edilecek veya gönderilecektir. Tereke hüccet ve senedine veya vasiyet hüccet ve senedine istinat eden ve gayri menkul mirastaki hukuka veya işbu mirasın taksimine taallûk eden meseleler, gayri menkullerin kâin bulunduğu memleket kanunlarına tâbi olacaklardır. Gayri menkul tereke hakkındaki her türlü talepleri veya itirazları tetkik ve rü’yet etmek münhasıran o memleketin mahkemelerine veya diğer salâhiyettar makamlarına ait olacaktır. Bu mahkemeler ve makamlar, kendi tebaalarının gayri menkul mirasları hakkında memleket kanun ve nizamlarına nazaran ittihaz edecekleri muhafaza tedbirlerinin aynını, müteveffanın gayri menkul malları hakkında da ittihaz etmek mecburiyetindedirler.
Terekeye dahil gayri menkullerin idaresi, münhasıran konsolosluk memurları veya vekillerine ait olacak ve bunlar işbu gayri menkullerin bulunduğu memleket kanunlarına göre hareket edeceklerdir.
§ XVI – İşbu madde ahkâmı Âkitlerden birinin ülkesinde bulunan ve diğer tarafın işbu ülke haricinde vefat eden tebaasından birinin mirasına ait menkul ve gayri menkul emvali hakkında kıyas yolile tatbik olunacaktır.
FASIL : 3 Seyrisefain
Madde 22 — Seyrisefain hususunda iki taraf konsolosluk memurlarının vazifeleri atideki hükümlere tâbi olacaktır:
§ 1 – Bulundukları liman nizamlarına tevfikı hareket ederek başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar millî sancaklarını taşıyan gemilerin duhulünü, sevkını teshil edebilecekler ve konsolosluk memuriyeti havzesi dahilinde bulundukları müddetçe kendilerine muzaheret eyliyebileceklerdir.
Bu bapta, işbu gemiler serbest pratika ile kabul olununca bunlara bizzat girebilecekler veya vekil gönderebilecekler, kaptanları, mürettebatı isticvap edebilecekler ve yolculardan malûmat alabilecekler, gemi evrakını muayene edebilecekler, manifestolar tanzim eyliyebilecekler, mürettebatın ve yolcuların seyahat, mahalli azimet, seyrisefer esnasında vukubulan hadiseler hakkındaki beyanatını ve diğer her türlü beyanatını 17 nci maddeye tevfikan dinleyebilecekler, itimatlarını haiz olan ehlihibre marifetile, avarya halinde her türlü zararların tesbitile yahut deniz kazası halinde kendi millî kanunlarile derpiş edilen her türlü tahkikata tevessül edebileceklerdir.
Salâhiyettar kara memurları, icabında memleketlerinin limanlarında diğer Âkidin ticaret gemilerinde istintak ve isticvap, haciz, tahtı tevkife alma, kablelhüküm tevkif, şahitler istimaı, bir hükmün veya sair her türlü resmî icbarı tazammun eden bir muamelenin icrası hususlarını doğrudan doğruya yapabileceklerdir.
§ II – Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar millî bayraklarını taşıyan ticaret gemilerinde dahilî nizam ve asayişin muhafazasile münhasıran mükellef olacaklardır. Tâbi oldukları devletin kanunlarına göre olbaptaki sıfat ve salâhiyetleri haiz oldukça geminin kaptan, zabitan ve diğer mürettebatı arasında her nevi ihtilâflar ve bilhassa ücret ve mütekabil taahhüdatın ifasına müteallik ihtilâflar, yukarıda bahsedilen konsolosluk memurları tarafından hallolunacaktır.
Mahallî memurlar, ancak gemilerde zuhûr etmiş olan nizamsızlık, karada veya limandaki sükûnet ve nizamı ammeyi ihlâl edebilecek mahiyette olur veyahut bu gibi nizamsızlıklara o memleketin tâbiiyetini haiz olan veyahut gemi mürettebatından olmıyan kimseler de karışmış bulunursa müdahale edebileceklerdir. Gemilerde zuhûr edebilecek diğer her türlü nizamsızlıklarda, mahallî memurlar, konsolosluk memurlarına veya konsolosun ademi mevcudiyeti takdirinde kaptanlara, bunlar tarafından talep vukuunda, muavenette bulunmakla iktifa edeceklerdir. Mahallî memurlar, bilhassa taife defterinde mukayyet her şahsı gemiye sevkedecekler ve bu son halde memleket tebaasından biri mevzuubahis olmadıkça onu tevkif edeceklerdir. Tevkif keyfiyeti mahallî memurlara hitap- edilmiş tahrirî talep üzerine icra ve bu talebe taife defterinin aslına mutabık bir sureti leffedilecek ve tevkif iki ay müddetle devam eyleyecektir. Gemi limanda daha uzun müddet kalırsa mevkuf, geminin hareketine kadar sefineye sevk olunacaktır.
Derdest ve tevkif masrafları konsolosluk memurunun tâbi olduğu devlet uhdesine müterettiptir.
§ III — Başkonsoloslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar, gemicilerden ve her ne sıfatla olursa olsun millî sancaklarını taşıyan gemilerin mürettebatı meyanına dahil eşhastan firar edenleri tevkif ve gemiye sevk ve iade ettirebileceklerdir, Mumaileyhim bu hususta salâhiyettar mahallî makamlara tahriren müracaat edecekler ve haklarında talep vaki olan eşhasın filhakika mürettebat meyanına dahil olduğunu gemi sicillâtını veya taife defterini göstermek veya işbu vesikaların sahih ve mevsuk bir suretini ibraz etmek suretile isbat eyliyeceklerdir. Konsolosluk memurları bulunmayan mahallerde, yukarıda bahsolunan bu talep aynı şerait dairesinde bizzat kaptan tarafından yapılabilecektir. Bu suretle meşruiyet kesbetmiş olan işbu talep üzerine firarilerin sefineye şevkleri maksadile taharri ve tevkifleri hususunda işbu konsolosluk memurlarına ve kaptanlara her türlü muzaheret va muavenette bulunulacaktır.
Maamafih firari karada her hangi bir cinayet veya suç işlediği halde, mahallî makam, mahkeme ilâmını ısdar edinciye ve ilâm tamamile icra edilinciye kadar firarinin teslimini tecil edebilecektir.
Yüksek Âkitler, şurasını kararlaştırmışlardır ki gemiciler veya mürettebata mensup diğer şahıslar firarın vaki olduğu
memleket tebaasından iseler işbu madde ahkâmından müstesnadırlar.
§ IV – Yüksek Âkitlerden birinin bayrağını taşıyan bir gemi diğer Yüksek Âkidin sahillerinde battığı veya karaya oturduğu zaman mahallî makamlar, hadiseyi, memuriyeti havzesine dahil olan başkonsolosa, konsolosa ve muavin konsolosa ve bunların gıyabında hadiseye en yakın mahaldeki başkonsolosa, konsolosa ve muavin konsolosa bildireceklerdir.
İtalya Kırallığı sahillerinde batan veya karaya oturan Türk gemilerinin tahlisine mütedair bilcümle ameliyeler, Türkiye Cümhuriyeti başkonsolosları, konsolosları veya muavin konsolosları marifetile sevk ve idare edilecek ve bilmukabele Türkiye Cümhuriyeti sahillerinde batan veya karaya oturan İtalyan gemilerinin tahlisine mütedair bilcümle ameliyeler İtalya Kırallığı başkonsolosları, konsolosları veya muavin konsolosları marifetile sevk ve idare olunacaktır.
İki memlekette mahallî makamlar, ancak konsolosluk memurlarına veya vekillerine muzaheret etmek, nizam ve asayişi muhafaza eylemek, tahlis edilen emtianın girmesi ve çıkması hususunda ecnebi tahlisiyecilerin menfaatlerini temin etmek ve seyrisefainin umumî menfaatlerini muhafaza ve sıyanet eylemek için müdahele edebileceklerdir.
Konsolosluk memurunun veya bu bapta tevkil edeceği şahsın gıyabında ve muvasalatına kadar mahallî makamlar, eşhasın himayesi ve batmaktan kurtarılmış olan eşyanın muhafazası için muktazi bilcümle tedbirleri ittihaz edeceklerdir.
İşbu muhtelif ahvalde mahallî makamların müdahalesi, tahlis ameliyelerinin ve tahlis edilen eşyanın muhafazası hususunun istilzam ettireceği ve kezalik mümasil ahvalde millî gemilerin tâbi olacakları rüsum haricinde hiç bir nevi rüsumun ahi ve cibayetine mahal vermiyecektir.
Tahlis edilen emtia ve eşya dahilî istihlâke mahsus olmadıkça hiç bir gümrük resmi tesviyesine tâbi olmıyacaktır.
§ V — Gemide ve hamulede alâkadar taraflar arasında hilâfına bir tesviye sureti olmadıkça, Yüksek Akitlerden birinin gemisinin yolda duçar olduğu avarya eğer gemi memuriyetleri havzesi dahilinde bir limanda tevakkuf etmiş ise, bu Akidin başkonsolosları, konsolosları veya muavin konsolosları marifetile hal ve tesviye edilecektir.
Maamafih memleket tebaasından veya üçüncü bir devlet tebaasından biri alâkadar olduğu surette ve işi sulhan tesviye çaresi bulunmadığı takdirde avarya memleket makamları marifetile hal ve tanzim olunacaktır.
§ VI – Yukarıda gösterilen vazifelerden maada başkonsoluslar, konsoloslar ve muavin konsoloslar, seyrisefain hususunda ancak mensup oldukları devlet kanunlarile kendilerine tevdi edilmiş olan sırf idarî, hesabî veya teknik mahiyette diğer vazaifi ifa edebileceklerdir.
İhtar: bundan evvelki bentlerde zikredilmiş olan mürettebat tabirinden kaptan, zabitan, gemiciler ateşçiler ve gemide müstahdem diğer eşhasın anlaşıldığı kararlaştırılmıştır.
FASI L : 4 Umumi Ahkâm
Madde 23 — Birinci maddenin son fıkrasında mevzuubahis mahallerde veya ülke aksamında 16 dan 20 nciye kadar maddelerde ve 22 nci maddede derpiş edilen konsolosluk vazife ve salâhiyetleri en yakın konsolos tarafından icra edilecektir.
Madde 24 — Yüksek Akitlerden her birinin konsolosluk memurları, diğer Âkidin ülkesinde aynı sıfatı haiz olan ve aynı rütbe ve sınıfta bulunan herhangi üçünü bir devletin konsolosluk memurlarının haiz oldukları vazifelerin aynını, mütekabiliyet şartile, icra edebileceklerdir.
Dördüncü Bap Nihai Ahkâm
Madde 25 — İşbu Mukavelename İtalyan müstemlekelerine de tatbik olunur.
Madde 26 — İşbu Mukavelename imzasından itibaren mümkün olduğu kadar kısa bir müddet zarfında tasdik olunacak ve tasdiknameler mümkün olduğu kadar süratle Ankarada teati olunacaktır.
İşbu mukavelename tasdiknamelerin teatisi gününden itibaren üç sene müddetle mer’i olacaktır. Maamafih bu müddetin inkızasından altı ay evvel mukavelenin mefsuhiyeti ilân edilmezse, zımnî temdit tarikile gayri muayyen bir müddet için temdit olunacak ve o halde ise mefsuhiyetinin ilânı gününden itibaren altı ay müddet zarfında daha mer’iyülicra kalarak her zaman feshi kabil olacaktır.
Balâdaki mevaddı tasdik etmek üzere yukarıda isimleri geçen murahhaslar işbu mukavelenameyi imzalamışlar ve
mühürlemişlerdir.
Birer nüsha, imza vazeden devletlerin her birine verilmek üzere iki nüsha olarak 9 eylül 1929 tarihinde Romada tanzim edilmiştir.
Türkiye namına İtalya namına İmza İmza Suat Mussolini
Bir Konsolosluk Mukavelenamesinin akti için toplanan Türk – İtalyan Konferansı
ZABITNAME
Türk ve İtalyan Murahhas Heyetleri bundan evvelki içtimalarda müzakerat zeminini teşkil eden Konsolosluk Mukavelenamesi projesini kat’î surette tetkik eylemek üzere 9 eylül 1929 tarihinde Romada Chigi sarayında içtima etmişlerdir.
Madde 1 ilâ 15 Kabul eylemişlerdir.
Madde • 16 Kabul edilmiştir.
İtalya Murahhası 16 ncı maddedeki sujet kelimesinin yerine resortissant, kelimesinin vaz’ma muvafakat ederek bu kelimede bilâ tefrik bütün te’baaların dahil olduğunu kasteylediğini beyan eyler. Türk Heyeti MurahhaSasının buna bir itirazı yoktur.
Madde : 17 ilâ 19 Kabul edilmiştir.
Madde : 20 Kabul edilmiştir.
İki Murahhas Heyet, müttefikan, 20 nci madde ahkâmını müşavir tayinine de kabili tatbik olduğu hususunda mutabık bulunduklarını beyan ederler.
Madde : 21 ilâ 26 ve nihaî protokol Kabul edilmiştir.
İki Heyeti Murahhasa müttefikan mukavelenamelerde şifre muhaberatının sureti istimali hakkında hususî bir hükmün dercini faidesiz gördüklerini beyan ederler. Zira mevzu usul mucibince Yüksek Akit Taraflar dahi bu muhaberenin Yüksek Âkit Tarafların ülkesindeki konsoloshaneler ile mütekabil memleketlerin büyük elçilik, elçilik ve konsoloslukları beyninde serbestçe icra edilebileceğini kabul ederler.
Nihaî Protokol
Türkiye Cümhuriyeti Hükümeti, 13 teşrinievvel 1919 tarihli Paris Beynelmilel Havaî Seyrisefer Mukavelenamesine iltihak ettiği veya havaî seyrisefer hakkında bir kanun mer’iyete koyduğu takdirde, İki Yüksek Âkit – yukarda zikrolunan iltihak keyfiyeti veyahut kanuna mugayir kayıtları ihtiva etmedikçe -işbu mukavelede derpiş olunan bahrî hususlardaki konsolosluk vazifelerinin havaî seyrisefere de teşmil olunmasını nota teatisi suretile tesbit edeceklerdir.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği, Sağlık Bakanlığı tarafından 27 Ekim 2014 tarihli ve 29158 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği; on beş uygulama tanımlanarak düzenlenmiştir.
Akupunktur
Apiterapi
Fitoterapi
Hipnoz
Homeopati
Karyopraktik
Kupa Uygulaması
Larva Uygulaması
Mezoterapi
Müzikterapi
Osteopati
Ozon Uygulaması
Proloterapi
Refl Eksoloji
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği ne göre bu uygulamalar Sağlık Bakanlığınca yetkilendirilmiş ünite ile uygulama merkezlerinde ilgili alanda sertifikalı tabipler ve diş hekimliği alanında sertifikalı diş hekimleri tarafından yapılabilecektir. Sağlık Bilimleri Üniversitesi bünyesinde, üniversitelerde Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Eğitim Merkezleri ile üniversiteler ve devlet hastanelerinde Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulama Merkezleri kurulmuştur.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Birinci Bölüm
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç
Madde 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı, insan sağlığına yönelik geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulama yöntemlerini belirlemek, bu yöntemleri uygulayacak kişilerin eğitimi ve yetkilendirilmeleri ile bu yöntemlerin uygulanacağı sağlık kuruluşlarının çalışma usul ve esaslarını düzenlemektir.
Kapsam
Madde 2 – (1) Bu Yönetmelik, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının yapıldığı kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kuruluşları ve bu kuruluşlarda yöntemleri uygulayacak kişileri kapsar.
Dayanak
Madde 3 – (1) Bu Yönetmelik, 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun Ek 13 üncü maddesine, 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun 9 uncu maddesinin (c) bendine ve Ek 11 inci maddesine, 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (f) ve (ğ) bentlerine ve 40 ıncı maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
Tanımlar
Madde 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen;
a) Bakanlık: Sağlık Bakanlığını,
b) Bilim Komisyonu: Bakanlıkça oluşturulan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Bilim Komisyonunu,
c) Genel Müdürlük: Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünü,
ç) Müdürlük: İl Sağlık Müdürlüğünü,
d) Sağlık kuruluşu: Kamu kurum ve kuruluşlarına bağlı hastaneler, tıp fakültesi veya diş hekimliği fakültesi sağlık uygulama ve araştırma merkezi, 27/3/2002 tarihli ve 24708 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Özel Hastaneler Yönetmeliğine göre ruhsatlandırılmış özel hastaneler ile 15/2/2008 tarihli ve 26788 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik hükümlerine göre ruhsatlandırılmış sağlık kuruluşlarını,
e) Sertifikalı tabip: Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları ile ilgili olarak Bakanlıkça tescil edilmiş sertifikaya sahip tabibi,
f) Sertifikalı diş tabibi: Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları ile ilgili olarak Bakanlıkça tescil edilmiş sertifikaya sahip diş tabibi,
g) Uygulama: Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarını,
ğ) Uygulama merkezi: İlgili alanda sertifikası bulunan tabip ve/veya diş tabibi sorumluluğunda ve bu Yönetmelikte belirlenen uygulamaları yapmak üzere eğitim ve araştırma hastanesi ve tıp fakültesi veya diş hekimliği fakültesi sağlık uygulama ve araştırma merkezi bünyesinde kurulan ve Bakanlıkça yetkilendirilmesi halinde eğitim verilebilecek merkezi,
h) Ünite: İlgili alanda sertifikası bulunan tabip ve/veya diş tabibi sorumluluğunda ve bu Yönetmelikte belirlenen uygulamaları yapmak üzere, kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kuruluşları bünyesinde kurulan birimleri,
ifade eder.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
İkinci Bölüm
Bilim Komisyonu, Görevleri ve Çalışma Usulü
Bilim komisyonunun kuruluşu
Madde 5 – (1) Bu Yönetmelikte öngörülen uygulamalar, uygulamaları yapacak kişiler, ünite ve uygulama merkezlerinin standartları ile ilgili görüş vermek üzere, Bakanlıkça Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Bilim Komisyonu oluşturulur.
(2) Bilim komisyonu:
a) Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü veya görevlendireceği yetkilinin başkanlığında,
b) Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünden ilgili daire başkanı,
c) İlgili alanlarda bilimsel çalışması bulunan üniversite öğretim üyesi veya Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinde uzmanlık eğitimi verme yetkisine sahip tabipler arasından seçilecek üç üye,
ç) Eczacılık fakültelerinin farmakognozi alanından bir üye,
d) Tıp fakültelerinin farmakoloji alanından bir üye,
e) Sertifikalı iki tabip üye,
f) Öğretim üyesi veya eğitim görevlisi tıbbi onkoloji uzmanı bir üye,
g) Tıbbi etik veya tıp tarihi ve deontoloji alanlarında uzmanlık veya doktora eğitimi almış bir üye,
olmak üzere 11 üyeden teşekkül eder.
(3) Bilim komisyonu üyeleri Bakan tarafından belirlenir. Üyeler iki yıl süreyle görev yapar.
Bilim komisyonunun çalışma usulü
Madde 6 – (1) Bilim Komisyonu, Genel Müdürlüğün daveti üzerine yılda en az iki defa toplanır. Bakanlık gerektiğinde Bilim Komisyonunu toplantıya çağırabilir.
(2) Bilim Komisyonu, gündem maddelerini görüşerek raporunu hazırlar. Toplantı gündemi genel müdürlükçe en az yedi gün önceden üyelere bildirilir.
(3) Bilim Komisyonu, en az dokuz üye ile toplanır ve salt çoğunlukla karar alır. Oylarda eşitlik halinde Başkanın tarafı olduğu görüş geçerli sayılır.
(4) Bilim Komisyonunun sekretarya hizmetlerini Genel Müdürlük yürütür.
Bilim komisyonunun görevleri
Madde 7 – (1) Bilim komisyonunun görevleri şunlardır:
a) Uygulama alanlarının belirlenmesine, uygulamaların endikasyon ve oluşabilecek yan etkilerine ilişkin görüş vermek,
b) Uygulama yapılan ünite ve merkezlerde bulunması gerekli tıbbi araç ve gereç, personel, fiziki standartların oluşturulması hususunda görüş bildirmek,
c) Ünite ve uygulama merkezi başvurularını bilimsel, teknik alt yapı ve personel yönünden değerlendirerek, uygunluğu hususunda görüş vermek,
ç) Bu Yönetmelikte tanımlanmamış uygulamalarla ilgili bilimsel ve teknik çalışmaları yapmak,
d) Uygulamalar ile ilgili yönlendirici, aydınlatıcı ve bilimsel çalışmalar yapmak ve yaptırmak,
e) İhtiyaç duyulan konularda çalışma yapmak üzere alt komisyonlar kurmak.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Üçüncü Bölüm
Uygulama Esasları, Sağlık Kuruluşlarının Türleri ve Çalışma Esasları, Eğitim
Uygulamaların genel esasları
Madde 8 – (1) Uygulamalar bu Yönetmelikte belirlenen alanlarla sınırlıdır. Bakanlık gerektiğinde ünite ve uygulama merkezinde yapılan ve yapılabilecek yeni uygulamaların bilimsel yönden bilim komisyonunda değerlendirilmesini isteyebilir. Bilim komisyonu, uygulamaların bilimsel kanıtlarını inceleyerek kişilere uygulanıp uygulanmayacağı ve uygun görülenlerden hangilerinin ünite veya uygulama merkezinde uygulanabileceği hususunda Bakanlığa görüş verir.
(2) Bu Yönetmelik ekinde bulunmayan uygulamalar için 13/4/2013 tarihli ve 28617 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan İlaç ve Biyolojik Ürünlerin Klinik Araştırmaları Hakkında Yönetmelik kapsamında sadece uygulama merkezlerinde araştırma yapılabilir ve yapılan araştırmaya ilişkin dosyaların bir örneği de Genel Müdürlüğe gönderilir. Gönderilen bu çalışmalar uygulamaların ülke genelindeki gelişimi, etkinliği ve kanıt düzeyi açısından Bilim Komisyonu tarafından değerlendirilir. Gönderilen bu veri ve çalışmalar kişilerin bilgi ve izni olmaksızın kişisel bilgileri belli edecek şekilde kullanılamaz.
(3) Ünitelerde, Ek-3’de sayılı listede, ünitelerde yapılabileceği belirtilen uygulamalardan başka işlem yapılamaz. Uygulama merkezi, ünite için belirlenen uygulamaları da yapabilir.
(4) Uygulamalar hastalığın standart tedavisinin yerine geçecek ve devam eden tedaviyi aksatacak şekilde yapılamaz. Bu husus bireylere açık bir şekilde anlatılır ve onaylanmış rıza formunda belirtilir.
(5) Tabip ve diş tabibi olmayan uygulama alanında temel eğitimi bulunan sağlık meslek mensupları sertifikalı tabip ve diş tabiplerinin gözetimi ve denetimi altında uygulamalara katılırlar.
Uygulamaların yapılabileceği yerler ve yetkili kişiler
Madde 9 – (1) Uygulamalar, Bakanlıkça yetkilendirilmiş ünite ile uygulama merkezlerinde ve ilgili alanda “uygulama sertifikası” bulunan tabip ve sadece diş hekimliği alanında olmak üzere diş tabibi tarafından yapılabilir. Uygulama alanında temel eğitimi bulunan sağlık meslek mensupları merkez ve ünitelerde sertifikalı tabiplere uygulamada yardımcı olabilirler.
(2) Diş hekimliği uygulama ve araştırma merkezlerinde, diş hastanelerinde ve ağız ve diş sağlığı merkezleri ile diş polikliniklerinde sadece diş hekimliği alanında uygulama yapılabilir.
Uygulama merkezi ve ünitelerin çalışma usul ve esasları
Madde 10 – (1) Uygulama merkezi veya ünite, Bakanlığın sağlık kuruluşu/tesisi planlaması kapsamında açılabilir, bu yöndeki izinler yeni bir özel sağlık kuruluşu açılması veya kapasite artışı için ayrıca hak oluşturmaz. Uygulama merkezi veya ünite açmak isteyen kamu ve özel hukuk tüzel kişileri ile gerçek kişilere ait sağlık kuruluşları Ek-1’de yer alan belgelerle birlikte Bakanlığa başvurur. Uygulama merkezi ve/veya ünite açma başvuruları, standartlara uygunluk ve başvuru yapılan ilde ihtiyaç bulunup bulunmadığı bakımından Bilim Komisyonunca değerlendirilir. Bilim Komisyonunca uygun görülen başvuruların Bakanlıkça da uygun görülmesi halinde uygulama merkezi ve/veya ünite açma izni verilir. Ünite ve uygulama merkezi ile buralarda yapılacak uygulamalar, sağlık kuruluşunun ruhsatına veya faaliyet izin belgesine işlenir.
(2) Kültür ve Turizm Bakanlığından belgeli konaklama tesislerinde, tesiste konaklayan ve sadece akut tedavisi tamamlanmış kişilere uygulanmak kaydıyla Bakanlıkça uygun görülen uygulamalara yönelik birim, planlama kapsamında kurulabilir. Konaklama tesisinin bulunduğu ildeki özel hastaneler ile Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik kapsamındaki özel sağlık kuruluşları tarafından kendi kadro ve kapasitesinin kullanılması kaydıyla planlamadan istisna olarak konaklama tesislerinde birim olarak açılabilir. Bu birim başvuruları özel sağlık kuruluşunun mesul müdürünce müdürlüğe yapılır ve faaliyetlerinden bağlı oldukları özel sağlık kuruluşu sorumludur.
(3) Ünite ve uygulama merkezinde, yapılan tüm uygulamalar ile ilgili olarak hastalara ait hasta dosyası hazırlanır. Hastaya ve uygulamalara ilişkin verilerin elektronik ortamda talep edilmesi halinde, kişisel sağlık verilerinin mahremiyeti gözetilerek, Bakanlığa gönderilmesi zorunludur.
(4) Yapılan uygulamalara bağlı olarak hastalarda ortaya çıkan her türlü istenmeyen etki, her ay düzenli olarak müdürlüğe bildirilir ve bu bilgiler Bakanlığa gönderilir.
(5) Uygulamalar için 1/8/1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hasta Hakları Yönetmeliğine uygun “Bilgilendirme ve Rıza Formu” hazırlanır ve uygulama yapılacak tüm hastalardan rıza alınır.
Ücretlendirme
Madde 11 – (1) Kamuya bağlı sağlık kuruluşlarınca yapılacak uygulamaların sağlık hizmet ücret tarifesi Bakanlıkça belirlenerek ilan edilir.
Tanıtım ve bilgilendirme
Madde 12 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında faaliyet gösteren ünite ve uygulama merkezleri Bakanlıkça belirlenen bilgilendirme ve tanıtım mevzuatına uymak zorundadır. Bakanlıkça belirlenen bilgilendirme ve tanıtım hükümlerinin ihlali halinde sağlık kuruluşunun tabi olduğu ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
(2) Bu Yönetmelik kapsamındaki uygulamalara ilişkin tıbbi ürünler hakkındaki tanıtımlarda tıbbi ürün tanıtımına ilişkin mevzuat hükümleri uygulanır.
Eğitim
Madde 13 – (1) Bu Yönetmelik kapsamındaki sertifikalı eğitimler, 4/2/2014 tarihli ve 28903 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sağlık Bakanlığı Sertifikalı Eğitim Yönetmeliği kapsamında, Bakanlıkça eğitim vermek üzere yetkilendirilmiş merkezler tarafından verilir.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Dördüncü Bölüm
Ünite ve Uygulama Merkezinde Bulundurulması Zorunlu Asgari Birimler, Tıbbi Cihaz, Malzeme ve İlaçlar
Ünite ve uygulama merkezinde bulundurulması zorunlu asgari birimler
Madde 14 – (1) Ünite ve uygulama merkezinde asgari olarak aşağıda belirtilen bölümler bulunur:
a) Asgari 12 metrekare yüzölçümünde muayene ve uygulama için gerekli asgari tıbbi malzemenin ve donanımın bulunduğu muayene ve uygulama odası.
b) Hasta kabul ve bekleme alanı.
c) Arşiv.
(2) Sağlık kuruluşlarında hasta kabul ve bekleme alanı ile arşiv alanı ortak olarak kullanılabilir.
(3) Sağlık kuruluşu bünyesindeki ünite veya uygulama merkezinin kuruluşun hizmet binası dışında farklı bir alanda oluşturulması halinde hasta kabul ve bekleme alanı, arşiv gibi alanlar Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkındaki Yönetmelikte sağlık kuruluşları için belirlenen asgari fiziki şartlara uygun şekilde hazırlanır.
(4) Bakanlıkça açma izni verilen ünite ve uygulama merkezleri Ek-3’te yer alan uygulamaları Bakanlıktan izin almak kaydıyla yapabilirler. Ünite ve uygulama merkezleri Ek-3’te yer alan her yeni uygulama için Bakanlıktan izin almak zorundadır. Bu Yönetmelik kapsamında faaliyet gösterilecek yerlerde, ilgili mevzuatlarına göre zorunlu ilaç, cihaz ve malzemelerin bulundurulması gerekir.
Tıbbi cihaz, malzeme ve ilaçlar
Madde 15 – (1) Ünite ve uygulama merkezinde Ek-2’de yer alan asgari tıbbi cihaz, araç gereç ve ilaçlar ile ayrıca her uygulama için gerekli olan tıbbi cihaz, araç ve gereç ile ilaçların bulundurulması zorunludur.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Beşinci Bölüm
Denetim, Uyulması Gereken Diğer Hususlar, Yasaklar ve İdari Müeyyideler
Denetim
Madde 16 – (1) Ünite ve uygulama merkezleri, şikâyet, soruşturma veya Bakanlıkça yapılacak olağan dışı denetimler hariç olmak üzere, Müdürlükçe en az bir dahili branşlardan uzman ve bir cerrahi branşlardan uzman tabibin yer aldığı en az 3 kişilik bir ekip tarafından yılda en az bir defa denetlenir. Denetim, Ek-5’te yer alan denetim formu kullanılarak yapılır. İki nüsha olarak düzenlenecek formun bir nüshası denetlenen ünite veya uygulama merkezinin bulunduğu kurum veya kuruluşta muhafaza edilmek üzere bırakılır.
Uyulması gereken diğer hususlar ve yasaklar
Madde 17 – (1) Ünite ve uygulama merkezlerinde, aşağıda belirtilen hususlara uyulmak zorundadır:
a) Ünite ve uygulama merkezi Bakanlıktan izin almadan hizmet veremez.
b) Ünite ve uygulama merkezinde bu Yönetmelik ve eklerinde yer alan bulundurulması zorunlu asgari birimler yer almak zorundadır.
c) Ünite ve uygulama merkezleri amacı dışında faaliyet gösteremez.
ç) Ünite ve uygulama merkezlerinde herhangi bir faaliyet alanının veya biriminin, yetkisi olmayan kişiler tarafından kullanılması yasaktır.
d) Ünite ve uygulama merkezlerinde Bakanlıkça ilgili mevzuat hükümlerine göre ilgili alanda sertifikaları bulunmayan ve gerekli çalışma izinleri olmayan tabip, diş tabibi ve diğer sağlık personeli çalıştırılamaz.
e) Tabip ve diş tabipleri uygulama sertifikası ile yetkilendirildikleri alan dışında uygulama yapamazlar.
İdari müeyyideler
Madde 18 – (1) Bu Yönetmelikte belirlenen usul ve esaslara uymayanlar hakkında, Ek-4’te yer alan idari müeyyideler uygulanır.
(2) Ünite ve uygulama merkezlerine ilişkin hüküm bulunmayan hallerde, uygulamanın yapıldığı ilgili sağlık kuruluşunun tabi olduğu mevzuatta yer alan idari müeyyideler ile ilgili mevzuatta belirlenen diğer idarî müeyyideler uygulanır.
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği
Altıncı Bölüm
Çeşitli ve Son Hükümler
Hüküm bulunmayan haller
Madde 19 – (1) Ünite ve merkezlerin fiziki standartlarına, hizmet sunumuna ve idari müeyyidelerine ilişkin bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde diğer ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
Yürürlükten kaldırılan yönetmelik
Madde 20 – (1) 17/9/2002 tarihli ve 24879 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Akupunktur Tedavisi Uygulanan Özel Sağlık Kuruluşları ile Bu Tedavinin Uygulanması Hakkında Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır.
Akupunktur uygulaması için uyum süreci
Geçici Madde 1 – (1) Akupunktur uygulaması için Bakanlıkça yetkilendirilmiş olan kurum ve kuruluşlar 1/1/2016 tarihine kadar bu Yönetmeliğe uyum sağlamak zorundadır. Bu süre sonunda uyum sağlamayan kurum ve kuruluşların yetki belgesi geçersiz sayılır.
Yürürlük
Madde 21 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
Madde 22 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.
Herkesin İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı Korunmasına dair Bildiri
Madde 1 ― İşkence tanımı
1. Bu Bildiri bakımından işkence, bir kamu görevlisi tarafından bizzat veya onun teşvikiyle bir kimseye, kendisinden bir itiraf almak veya üçüncü bir kişi hakkında bilgi elde etmek, işlediği veya işlediğinden kuşkulanılan bir suçtan ötürü kendisini cezalandırmak, kendisinin veya başkalarının gözünü korkutmak gibi amaçlarla, fiziksel veya ruhsal olarak ağır acı veya ıstırap veren her hangi bir fiildir. İşkence terimi, Mahkumların İyileştirilmesi için Asgari Standart Kurallara uygun olan hukuki yaptırımlardan kaynaklanan veya bu yaptırımların doğasında varolan acı ve ıstırabı kapsamaz.
2.İşkence, zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezanın ağırlaştırılmış ve kasten işlenmiş bir biçimini oluşturur.
Madde 2 ― İşkencenin cezalandırılması
İşkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza oluşturan bir eylem insanlık onuruna karşı işlenmiş bir suçtur ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaçlarını reddettiği ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ilan edilmiş insan haklarını ve temel özgürlükleri ihlal ettiği için yasaklanır.
Madde 3 ― İşkenceyi haklı gösterme yasağı
Hiç bir Devlet işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya izin veremez veya hoşgörü gösteremez. Savaş veya savaş tehdidi, iç siyasal huzursuzluk veya bir olağanüstü durum gibi diğer istisnai haller, işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele ve cezanın haklı gösterilmesi için ileri sürülemez.
Madde 4 ― İşkenceyi önleme yükümlülüğü
Her Devlet bu Bildirinin hükümlerine uygun olarak, kendi egemenlik alanda işkencenin ve diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezanın uygulanmasını önlemek için etkili önlemler alır.
Madde 5 ― İşkence yasağı hakkında eğitim verilmesi
Kolluğun ve kişileri özgürlükten yoksun bırakma yetkisine sahip olabilecek diğer kamu görevlilerinin eğitiminde, işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza yasağına tam bir dikkat gösterilir. Gerektiği takdire bu yasaklara ayrıca, kişilerin nezaretiyle veya iyileştirilmesiyle meşgul olabilecek her hangi bir kimsenin yetki ve görevleri ile olarak çıkarılan genel kurallarda veya talimatlarda da yer verilir.
Madde 6 ― Sorgulama yöntemlerini ve uygulamayı denetleme
Her Devlet, kendi egemenlik alanı içinde her hangi bir işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza olayını engellemek amacıyla sorgulama yöntemlerini ve uygulamalarını ve ayrıca özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin nezareti ve iyileştirilmesiyle ile ilgili düzenlemeleri sistematik olarak denetler.
Madde 7 ― İşkence fiillerinin cezalandırılması
Her Devlet birinci maddede tanımlanan eylemleri ceza kanununda suç olarak düzenler. İşkence yapılmasına katılma veya iştirak etme, işkence yapılmasını teşvik etme veya işkence yapmaya teşebbüs etme fiilleri de aynı şekilde cezalandırılır.
Madde 8 ― Yetkililere şikayet hakkı
Bir kamu görevlisi tarafından veya onun teşvikiyle işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya maruz kaldığını iddia eden bir kimse, ilgili Devletin yetkili makamlarına olay hakkında şikayette bulunma ve olayın tarafsızlıkla incelenmesini isteme hakkına sahiptir.
Madde 9 ― Soruşturma yürütme yükümlülüğü
Birinci madde tanımlanan bir işkence fiilinin işlendiğine inanmak için makul sebepler bulunması halinde ilgili Devletin yetkili makamları, resmen bir şikayet yapılmamış olsa bile, hemen tarafsız bir soruşturma yapar.
Madde 10 ― Failler hakkında dava açılması
Yukarıda sekizinci ve dokuzuncu maddelere göre yapılan soruşturmanın birinci maddede tanımlanan işkence fiilinin işlenmiş olduğunu ortaya koyması halinde, fail veya failler hakkında iç hukuka göre ceza davası açılır. Zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya cezanın diğer biçimleri hakkında ileri sürülen iddiaların esaslı olduğunun düşünülmesi halinde de, fail veya failler cezai, disipliner veya diğer bir yargılamaya tabi tutulurlar.
Madde 11 ― Giderim ve tazminat
Bir kamu görevlisi tarafından veya onun teşvikiyle işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza fiilinin işlendiği kanıtlandığı taktirde, mağdura iç hukuka göre bir giderim ve tazminat sağlanır.
Madde 12 ― İşkence altında verilen ifadeler
Bir kimseye yapılan işkence veya diğer zalimane, insanlıkdışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza sonucu olarak verildiği anlaşılan bir ifade, her hangi bir davada bu kimse veya başka bir kimse aleyhine delil olarak ileri sürülemez.
Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimi İçin Rehber İlkeler, ILO(International Labour Organization) tarafından yayınlanmıştır. İlan edilen ilkeler, ILO Üye Devletler ile işçi ve işveren örgütlerine yönelik olarak düzenlenmiş olup bağlayıcı olmayan ve rehberlik içeren prensiplerdir.
İlkeler; işgücü piyasalarına erişim için yönetişim çerçeveleri, kapsayıcı işgücü piyasaları için ekonomi ve istihdam politikaları, çalışma hakları, fırsat ve muamele eşitliği, ortaklık, koordinasyon ve uyum, gönüllü dönüş ve dönenlerin yeniden entegrasyonu konularını kapsamaktadır.
Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimi İçin Rehber İlkeler
Giriş
Dünyanın her yerinde, çatışma, şiddet ve insan hakları ihlalleri nedeniyle zorla yerinden edilme vakaları, uzun süre devam edebilmekte, başta zaten sosyoekonomik zorlukların üstesinden gelmeye çalışan kesimler olmak üzere, mülteciler, etkilenen topluluklar ve ülkeler için zorluklar yaratmaktadır.
Uluslararası toplum gittikçe artan oranda, insana yakışır işe erişimin, sürdürülebilir müdahale stratejilerinin vazgeçilmez bileşeni olduğunu, mültecilerin ev sahibi ülke toplumuna ve ekonomisine katılması ve katkıda bulunmasını, aynı zamanda ev sahibi ülke vatandaşı olan işçiler ve diğer insanların dezavantajlı duruma düşmemesini sağladığını kabul etmektedir.
Gerçek yaşamda, mültecilerin işgücü piyasasına katılma ve insana yakışır iş bulma kapasitelerini etkileyen birtakım faktörler bulunmaktadır. Bunlar arasında ev sahibi ülkenin sosyo-ekonomik koşulları, mültecilerin korunması ve çalışma haklarına ilişkin mevzuat ve politikalar, dil ve idari engeller gibi diğer sorunlar vardır. Bunların sonucunda ortaya çıkan gerçek şudur ki, mülteci işçiler genellikle düşük vasıflı, kayıt dışı istihdamda veya yeterince düzenlenmemiş sektörlerde yoğunlaşmakta, insana yakışır iş açığı, ayrımcılık ve sömürüye açık hale gelmektedir.
ILO’nun, kendi ülkeleri dışında istihdam edilenler dahil tüm işçilerin hak ve çıkarlarını koruma görevi vardır. ILO’nun kapsamlı normatif çerçevesi, diğer şeylerin yanı sıra, kadın ve erkeklerin çalışma koşullarını iyileştirmeyi, işgücü piyasası yönetişini güçlendirmeyi, kabul edilemez çalışma biçimlerini ele almayı ve en kırılgan kesimleri korumayı amaçlamaktadır.
Mülteciler ve ev sahibi toplulukların, özellikle büyük çaplı insan hareketlerinin olduğu bu dönemde, özel ilgiyi hak ettiğini kabul eden ILO, 2016 yılında, işgücü piyasasının işleyişini iyileştirmeye yönelik politika önlemlerinin uygulanması, ülke yurttaşı olanların yanı sıra, mülteci işçilerin de korunması hakkında uygulamalı rehberlik sağlamak üzere üçlü teknik toplantı düzenlemiştir. Toplantının sonunda, “Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimine İlişkin Rehber İlkeler” adı verilen, ilgili uluslararası çalışma standartları, evrensel insan hakları belgelerine dayanak ve sahadaki iyi uygulamalardan esinlenen, gönüllülük esasına dayalı, bağlayıcı olmayan ilkeler benimsenmiştir.
Rehber İlkeler’de yer alan unsurlar, 2017 yılında kabul edilen 205 No’lu Barış ve Dayanıklılık İçin İstihdam ve İnsana Yakışır İş Tavsiye Kararı’na dahil edilmiştir. Ayrıca, Rehber İlkeler’in uygulanması, özellikle mülteciler için tam ve üretken istihdama ve insana yakışır işe katkıda bulunmak suretiyle, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın gerçekleştirilmesine yönelik çabalarda, kimsenin geride bırakılmamasını sağlayacaktır.
ILO’nun tüm Üye Devletleri, işveren ve işçi örgütlerinin derin kaygılarına dayanan bu Rehber İlkeler, mülteciler ve ev sahibi topluluklar için kapsayıcı istihdam yaratma, fırsat ve muamele eşitliğine yönelik somut ve zamana uygun aracı temsil etmektedir. İlkeler, iklim değişikliği ve küresel salgınlar dahil, küresel kriz durumlarında özellikle önemlidir.
[toggle title=”” state=”closed”]Guy Ryder: Dünyamızda bugün yaşadığımız mülteci krizinin çözümlenmesi için, işgücü piyasalarına ve insana yakışır işe erişimi sağlamak zorundayız.[/toggle]
Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimi hakkında Üçlü Teknik Toplantı,
Cenevre’de 5-7 Temmuz 2016 tarihlerinde toplanarak,
Yönetim Kurulu’nun, 326. Oturumunda (Mart 2016) aldığı, “Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimine ilişkin politika önlemleri için Rehber İlkeler” hazırlamak üzere üçlü teknik düzenlenmesi kararını yerine getirerek, 2016 yılının Temmuz ayının yedinci gününde, aşağıdaki Rehber İlkeler’i kabul etmiştir.
Mülteciler ve Diğer Zorla Yerinden Edilmiş Kişilerin İşgücü Piyasasına Erişimine İlişkin Rehber İlkeler
1.Bu Rehber İlkeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasasına erişimine ilişkin politika müdahalelerinin tasarlanması ve ulusal üçlü diyalog konusunda temel sağlamak üzere ILO’nun tüm Üye Devletleri, işveren ve işçi örgütlerine hitap eder.
2. İlkeler gönüllülük esasına dayanır ve bağlayıcı değildir; mahiyet olarak esnektir ve Üye Devletlere ilave yükümlülükler yükleme amacını gütmez.
3.Rehber İlkeler, Mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasasına erişimi konusunda Üyeleri destekleme, bu tür durumlardan etkilenen Üyelerin ev sahibi topluluklar, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin ihtiyaç ve beklentilerini karşılayacak müdahaleleri sağlamasına yardım etmeye yönelik ilkeleri belirler.
4. ILO, sosyal adaleti ve İnsana Yakışır İş Gündemi’ni destekleme görevi, uluslararası çalışma standartları, işgücü piyasası uzmanlığı ve benzersiz üçlü yapısı yoluyla, uluslararası müdahalelere önemli değerler katabilir.
5. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile ILO arasında Temmuz 2016’da imzalanmış Mutabakat Zaptı’nın öngördüğü üzere, iki kuruluş arasındaki işbirliğinin artması memnuniyetle karşılanmıştır ve diğer ilgili kuruluşlar ile işbirliği teşvik edilir.
6. Mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapan ülkelerin yaptıkları önemli katkılar, ve ayrıca bu grupların yapabileceği katkılar tanınır.
7. Ev sahibi topluluklar, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler dahil herkese, menşe, ev sahibi ve üçüncü ülkelerde insana yakışır iş fırsatlarının sağlanması önemlidir.
8. Üye Devletlerin, büyük mülteci kitlelerine ev sahipliği yapan ülkeler ile sorumluluğu daha eşitlikçi biçimde paylaşmaları ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri desteklemelerine yardım etmelerinin hayati önem taşıdığı teyid edilir.
9. Geçerli uluslararası ve ulusal hukuk, Devletlerin etkili yanıt vermesini sınırlayan zorluklar, kapasiteler ve kaynaklar üzerindeki yükler göz önünde tutularak, farklı ulusal ve bölgesel koşullar dikkate alınmalıdır.
10. İade etmeme ilkesine riayet edilerek, yerel entegrasyon, yeniden yerleşme, gönüllü dönüş ve yeniden entegrasyon, işgücü hareketliliği kanallarını destekleyen işgücü piyasası kurumları ve programlarını geliştirmek veya güçlendirmek için, mümkün ve uygun olduğunda, ilave taahhütler gereklidir.
11. Bu ilkelerin etkili biçimde uygulanması için, uygun olduğunda, uluslararası toplum tarafından yeterli, sürdürülebilir ve öngörülebilir destek sağlanmalıdır.
A. İşgücü piyasalarına erişim için yönetişim çerçeveleri
12. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin, insana yakışır iş ve geçim imkanlarına erişim de dahil olmak üzere, işgücü piyasasında korunmalarını sağlamak için uygun gördükleri biçimde ulusal politikalar ve eylem planları hazırlamalıdır.
13. Ulusal politikalar ve eylem planları, uluslararası çalışma standartları, insana yakışır iş ilkeleri, insani yardım ilkeleri, geçerli insan hakları hukuku ve mülteci hukuku dahil, insan hakları hukukuna uygun olarak ve çalışma bakanlıkları, temsilci işveren ve işçi örgütlerine danışarak hazırlanmalıdır.
14. Mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin kendilerine yeterliğini desteklemek için kayıtlı ve insana yakışır işleri destekleyecek ulusal politikalar ve eylem planları, asgari olarak aşağıdakileri gerçekleştirecek önlemleri
içermelidir:
(a) işveren ve işçi örgütlerine, istihdam kurumları dahil diğer paydaşlara, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasalarına erişimleri hakkında rehberlik sağlamak;
(b) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasalarına etkileri ve mevcut işgücü ve işverenlerin ihtiyaçlarına ilişkin güvenilir bilgilere dayalı olarak, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için iş fırsatlarını incelemek;
(c) mültecileri kamplara yerleştirme politikalarını ve insana yakışır iş fırsatlarına erişmeyi engelleyebilecek, istihdama ilişkin ayrımcı davranışlara veya düzensiz istihdama yol açabilecek diğer kısıtlamaları kaldırmayı veya gevşetmeyi değerlendirmek;
(d) İşe erişimin, çalışma izni, işveren için istihdam izni veya kotaları gibi belirli yasal kriterler veya gereklere tabi olduğu hallerde, bu koşulların çalışma yaşamında temel ilkeler ve haklar, uluslararası çalışma standartları, insani yardım ilkeleri, işgücü piyasasında fırsat ve muamele eşitliği dahil olmak üzere geçerli insan hakları hukuku ve mülteci hukuku dahil insan hakları hukukuna uygun olmasını sağlamak; ve
(e) geçerli uluslararası çalışma standartları ve insan hakları normlarının uygulamaya konulmasına ilişkin yasal, politika ve idari uygulama tutarsızlıklarını tespit etmek ve varsa ortadan kaldırmak.
15. Üyeler, işletme tescili gibi girişimcilik için geçerli kanun ve düzenlemeler, ilgili çalışma ve istihdam kanun ve düzenlemeleri ve vergi gereklerine ilişkin bilgilerin kolayca erişilebilir olmasını sağlamalıdır.
B. Kapsayıcı işgücü piyasaları için ekonomi ve istihdam politikaları
16. Üyeler, kadın ve erkek mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler dahil tüm işçiler ve işletmelere yarar sağlayacak, insana yakışır işlerin yaratılmasına yatırımı destekleyen aktif işgücü piyasası politikaları dahil olmak üzere, uyumlu makro ekonomik büyüme stratejileri tasarlamalıdır.
17. Üyeler, mümkün olduğu hallerde temsilci işveren ve işçi örgütleri ile birlikte, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri kapsayıcı ulusal istihdam politikaları geliştirmeli ve uygulamalıdır.
(a) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin işgücü piyasasına erişimini özellikle işe yerleştirme ve kariyer danışmanlığı bakımından desteklemek amacıyla, kamu istihdam hizmetlerinin kapasitesini ve özel istihdam büroları dahil diğer hizmet sağlayıcılarla işbirliğini artırmak;
(b) mülteci ve diğer zorla yerinden edilmiş kitlelere mensup gençler ve kadınların, eğitime erişim, hayat boyu öğrenme, çocuk bakımı ve okul sonrası programlar yoluyla, işgücü piyasalarına dahil edilmesini desteklemeye yönelik çabaları güçlendirmek;
(c) gerekirse uygun beceri tespit testleri yoluyla, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin edinilmiş beceri ve yetkinliklerinin tanınması ve akredite edilmesini desteklemek;
(d) güçlü işbaşı bileşeni (örneğin çıraklık) ve yoğun dil öğretimi içeren, iş sağlığı ve güvenliği dahil, ihtiyaca uyarlanmış mesleki eğitimi kolaylaştırmak;
(e) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için beceri geliştirme ve yükseltme fırsatları, girişimcilik ve iş kurma eğitimine erişimi güçlendirmek; ve
(f) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler ve ev sahibi topluluklar için, istihdamda kayıtlı ekonomiye geçişi desteklemek dahil, insana yakışır iş fırsatlarına erişimin artırılmasını desteklemek.
19. Üyeler, menşe, geçiş ve varış ülkeleri arasında, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin çalışmayla ilişkili haklarının (örneğin, emekli aylıkları dahil, sosyal güvenlik yardımları) taşınabilirliğini, becerilerinin akreditasyonu ve tanınmasını kolaylaştıracak önlemleri almalıdır.
20. Üyeler, işveren ve işçi örgütlerinin katılımıyla, mültecilerin işgücü piyasasına erişiminin kendi ekonomileri üzerindeki etkilerini değerlendirmeye teşvik edilir.
21. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin, ev sahibi topluluklar, işgücü piyasaları ve daha genel olarak ekonomiler üzerindeki etkilerine ilişkin bilgi ve veri toplama dahil olmak üzere, ulusal işgücü piyasa yönetişim sistemlerinin kapasitesini güçlendirmelidir.
C. Çalışma hakları, fırsat ve muamele eşitliği
22. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için çalışma yaşamında temel ilkeler ve haklar, çalışma koşulları, kaliteli kamu hizmetlerine erişim, ücretler ve sosyal güvenlik yardımlarına erişim hakkı bakımından kadınlar, gençler ve engelliklerin özel ihtiyaçlarını tanıyarak başta toplumsal cinsiyet eşitliği olmak üzere, herkes için fırsat ve muamele eşitliğini desteklemek ve mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri çalışma hakları ve koruma önlemleri hakkında eğitmek için ulusal politikalar benimsemeli veya var olanları güçlendirmelidir.
23. Ulusal politikalar asgari olarak aşağıdakileri gerçekleştirecek önlemleri içermelidir:
(a) erkek, kadın ve çocuk mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri etkileyen, hukukta ve uygulamada her türlü ayrımcılık, zorla çalıştırma ve çocuk işçiliğiyle mücadele etmek ve önlemek;
(b) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler dahil tüm işçilerin, özellikle sendika kurma ve katılma, toplu pazarlık mekanizmalarına katılma, istismara açık çalışma koşullarına karşı adalete ve adli çarelere erişme hakkı dahil olmak üzere, temsil örgütlerine katılmalarını kolaylaştırmak;
(c) işyerinde yabancı düşmanlığı sergileyen davranışlarla mücadele için yasal önlemleri benimsemek; bilgilendirme, savunuculuk ve farkındalık artırma kampanyalarını kolaylaştırmak; işveren ve işçi örgütleri, sivil toplum ve diğer ilgili paydaşların anlamlı katılımı ile, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin olumlu katkılarını vurgulamak;
(d) işyerindeki mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin, asgari ücret, analık koruması, çalışma süresi, iş sağlığı ve güvenliği dahil ilgili çalışma kanun ve düzenlemeleri kapsamında olmalarını sağlamak, işçi hak ve yükümlülükleri, ihlaller için başvuru yollarını anlayacakları dilde ifade eden bilgi sağlamak; ve
(e) iş teftiş kurulları, kamu görevlileri ve yargı makamlarına, mülteci hukuku ve çalışma hakları konusunda eğitim sağlamak, işçilere bilgi ve eğitimin işçilerin anlayacağı dilde verilmesini sağlamak.
24. Ayrımcılık yapmama ve eşitlik ilkesi herkese uygulanmalıdır. Belirli mesleklere erişim, uluslararası çalışma standartları ve diğer uluslararası hukuka uygun olarak, ulusal kanunların belirlediği biçimde kısıtlanabilir.
D. Ortaklık, koordinasyon ve uyum
25. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin büyük kitlesel akınlarının işgücü piyasası üzerindeki etkileri, geçim kaynaklarına erişim ve insana yakışır işin önemi hakkında ulusal, ikili, bölgesel ve küresel diyalogu
desteklemelidir.
26. Üye Devletler arasında işbirliği, aşağıdakileri gerçekleştirecek önlemleri içermelidir:
(a) ILO ve başta UNHCR olmak üzere diğer uluslararası kuruluşların desteğiyle, tutarlı bölgesel müdahaleleri desteklemek üzere, yerel yönetimler, bölgesel organlar ve özellikle bölgesel ekonomik komisyonlar ve bölgesel girişimlerin rolünü güçlendirmek;
(b) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler dahil tüm işçilerin yararına, insana yakışır ve üretken işler yaratma, iş geliştirme ve serbest çalışma için kalkınma yardımları ve özel sektör yatırımlarını teşvik etmek;
(c) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için çalışma yaşamında temel ilkeler ve hakları korumak ve desteklemek üzere, işveren ve işçi örgütleri ve sivil toplum rol ve kapasitelerini artırmak; ve
(d) BM Kalkınma Yardımı Çerçevesi (UNDAF) mekanizmaları4 da dahil olmak üzere, ulusal kalkınma planlama süreçlerine, mümkün olduğu hallerde, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin dahil edilmesini desteklemek.
27. Üyeler, mülteci ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilere ev sahipliği yapan en az gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeleri desteklemek ve bu ülkelerin kalkınmalarının devamını sağlamak için öngörülebilir, sürdürülebilir ve
yeterli kalkınma yardımı sağlamalıdır.
28. Kamu ve özel sektördeki işveren ve işçi örgütlerinin, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin çalışma yaşamına ve topluma dahil edilmesini desteklemede önemli rolleri vardır ve bunu taahhüt etmelidirler. İşveren ve işçi örgütleri, Üye Devletlerin bu Rehber İlkeler’e uygun olarak aldıkları önlemleri ulusal ve yerel düzeyde desteklemeli, kapsayıcılığı destekleyen politikaların tasarlanması ve geliştirilmesinde hükümetler ve diğer paydaşlar ile işbirliği yapmalıdır. Mültecilerin nesnel durumu ve iş arayanlar için mevcut aktif işgücü piyasası önlemlerini göz önünde tutarak, işçilere fırsat ve muamele eşitliği güvencesi sağlamak amacıyla, becerilerin doğrulanması ve beceri eşleşmesine yardım etmek amacıyla beceri ve yetkinlik değerlendirmesi, test edilmesi ve varlığının saptanmasında kilit rol oynamalıdırlar.
E. Gönüllü dönüş ve dönenlerin yeniden entegrasyonu
29. Menşe ülkeler, dönen mültecileri işgücü piyasasına entegre etmelidir. ILO ve yapabilecek durumda olan Üyeleri, herkes için istihdam ve insana yakışır iş yaratma, geçim imkanları ve kendine yeterlik bakımından, dönen mültecilerin menşe ülkelerine yardım sağlamalıdır.
30. Üyeler, menşe ülkelere danışarak, geçerli mülteci hukuku ve insan hakları hukuku dahil uluslararası hukuk kapsamında yükümlülüklere uygun olarak, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin kendi ülkelerine dönüş ve yeniden entegrasyonlarını destekleyecek uygun koruma çerçeveleri geliştirmelidir.
F. İşgücü hareketliliği için ilave kanallar
31. Üyeler, büyük mülteci kitleleri ve diğer zorla yerinden edilmiş kişi kitlelerinin kabulü ve bu kitlelere ev sahipliği yapan ülkelerle sorumluluk paylaşma kanallarından biri olarak işgücü hareketliliğini desteklemeli, bu türden kabul kanallarını kendi ulusal politikalarına dahil etmelidir.
32. Üyeler, uluslararası çalışma standartları, İnsana Yakışır İş Gündemi ve Emek Göçüne ilişkin Çok Taraflı Çerçeveyi, mümkün olduğu hallerde, işgücü piyasasına erişim sağlamak suretiyle, mülteciler için işgücü hareketliliği
kanallarının geliştirilmesi ve genişletilmesini düzenleyen ulusal politikalar, bölgesel ve ikili anlaşmalara dahil etmelidir. Bu türden politikalar ve anlaşmalar, işveren ve işçi örgütlerine danışmayı içermelidir.
33. Ulusal ve uygun olduğu hallerde bölgesel politikalar, aşağıdakileri gerçekleştirecek önlemleri içermelidir:
(a) işgücü hareketliliği programlarına katılanlar dahil olmak üzere, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişiler için, uluslararası ve bölgesel hukuka göre uygulanır olduğu hallerde, iade etmeme ilkesine uymak;
(b) mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişileri destekleyen, ve ayrıca, ülkelerine dönmeye karar verdiklerinde kendi ülkelerine yeni becerilerini taşımalarına yardım eden, beceri geliştirme programlarını sağlamak suretiyle, ev sahibi topluluklara dahil ve entegre edilmesini desteklemek; ve
(c) Mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin istihdam edilebilecekleri düşük vasıflı ve düşük ücretli işlerde çalışanlara özel önem vererek, uluslararası çalışma standartlarına uygun olarak ücretler ve çalışma koşulları bakımından muamele eşitliğini sağlamak.
34. Üyeler, mülteciler ve diğer zorla yerinden edilmiş kişilerin kendi menşe ülkelerinin ekonomik ve sosyal gelişimine katkıda bulunmalarına yardım edecek ulusal politika, bölgesel ve ikili anlaşmaların geliştirilmesine, yurtdışındaki toplulukların (diyaspora topluluklarının) katılmalarını kolaylaştırmalıdır.
İş yükünden şikayet eden bir Hakim ve Savcı’ya rastlayamazsınız. Daha iyi bir refah seviyesi altında yaşamak en çok onların hakkı olmasına rağmen asla bundan yakınmazlar. Oysa onlar geceleri, gündüzleri, cumartesileri ve hatta pazarları olmayan bir meslek grubudur. Ama asla bundan şikayet etmezler. Fakat onların bu durumu ağır iş yükü altında çalıştıkları, yüksek yargıya ve enflasyona oranla geçmiş yıllara göre daha az maaş aldıkları gerçeğini değiştirmez. Hakimler ve Savcılar Derneği olarak Hakimlerin ve Savcıların parasal ve özlük haklarıyla ilgili mücadelemizi her platformda dile getirmekteyiz. Bu kapsamda kamuya kapalı ve tamamen meslektaşlarımızın katılımıyla oluşturulan sosyal medya meslektaş gruplarında anketler düzenledik. İş bu anketlerin hayata geçirilmesi için gerekirse mevzuat değişiklikleri yapılması halinde iş yükünün çok büyük önemde azalacağı ve adalet hizmetlerinin hiç olmadığı kadar hızlı ilerleyeceğine inanıyoruz. Yaptığımız anket çalışmalarında ulaştığımız sonuçlar aşağıdaki şekildedir:
İŞ YÜKÜNÜN AZALTILMASI VE İŞLERİN HIZLANDIRILMASI İÇİN NE GİBİ YÖNTEMLER İZLENEBİLİR:
USULE İLİŞKİN ADLİ YARGI İDARİ YARGI ORTAK:
1- Hâkim ve Savcı sayısı arttırılabilir,
2- Hâkim ve Savcı yardımcılığı müessesesi getirilip kapsamı genişletilebilir (çalışmalar devam ederken henüz Hakim yardımcılığı müessesesi yoktu, ayrıca Savcı yardımcılığı müessesesi de getirilebilir),
3- Kalem personel sayısı arttırılabilir,
4- Bakılacak dosya sayısına günlük/aylık/yıllık bazda kota getirilebilir,
5- Hâkim ve Savcılara kalem personeli hakkında sicil düzenleme yetkisi verilebilir,
6- Hâkim ve Savcılara Hastanelerde ve diğer kamu kurumlarında öncelik tanınabilir,
7- Çok acil ve/veya hayati durumlar dışında vatandaşların Hâkim ve Savcılarla görüştürülmemesi, acil ve/veya hayati durumlar dışında vatandaşların Başsavcı ve/veya Başkanlarla görüştürülmesi sağlanabilir,
8- Keşiflerin gereksiz yere uzamaması adına, keşif araçlarına çakar takılması, güvenlik şeridinden geçişine izin verilmesi sağlanabilir,
9- Gerekçesiz ve sebepsiz yere Hâkim veya Savcılar hakkında ret talebinde bulunanlara ağır para cezası verilebilir,
10- Her evrakın elektronik imzayla imzalanabilmesi, ıslak imza usulüne son verilmesi, tüm tebligatların elektronik tebligat usulü ile yapılması sağlanabilir,
ESASA İLİŞKİN:
ADLİ YARGI:
11- Yazılı yargılama usulünde duruşmalar istisnai bir hale getirilebilir,
12- Duruşmada hazır bulunmayan vekilin tebligatla çağrılma usulünden vazgeçilebilir,
13- Kanunun emredici hükümlerine ve Anayasa Mahkemesi kararlarına Yargıtay dahil tüm mahkemelerin uyması (davalının adresi gibi) sağlanabilir,
14- Usulden ret kararları, harç tamamlanmadığı için kaldırılması usulünden vazgeçilebilir,
15- Davanın talep edilebilirlik şartı oluşmadığından bahisle ret kararlarının, ”tüm delilleri topla” şeklinde kaldırılması usulüne son verilebilir,
16- Dâhili davalı kurum ile alakalı düzenleme yapılabilir,
17- Harcın tamamlanması ve tahsili, mahkemenin görevleri arasından çıkartılarak, kalemin görevleri arasına eklenebilir,
18-Yargıtay/İstinaf daireleri arasındaki görüş ayrılığından dolayı mahkeme kararlarının kaldırılması usulüne son verilebilir,
19- İstinafın kaldırma kararlarında mahkeme kararının neden hatalı olduğuna dair en ince ayrıntısına kadar yer verilebilir,
20- Yargıtay kararlarına karşı direnme mümkünken istinafın kesin kararlarına karşıda direnme yolu evleviyetle açılabilir,
21- Bilirkişilerin nitelikli kişiler arasından seçilmesi, gerektiğinde listeden çıkarılabilmesi sağlanabilir.
İDARİ YARGI:
22- Tanık dinleme usulü olmadığından, dosyaya yenilik getirmediğinden ve dosyayı karara bağlama süresini gereksiz yere uzattığından tüm dosyalar dâhilinde duruşma yapıp yapmama hususu Mahkemenin takdirine bırakılabilir,
23- Usulden ret kararlarının, harç tamamlanmadığı gerekçesiyle kaldırılması usulüne son verilebilir,
24- Harcın tamamlanması ve tahsili, mahkemenin görevleri arasından çıkartılarak, kalemin görevleri arasına eklenebilir,
25- Danıştay/İstinaf daireleri arasındaki görüş ayrılığından dolayı mahkeme kararlarının kaldırılması usulüne son verilebilir,
26- İstinafın kaldırma kararlarında mahkeme kararının neden hatalı olduğuna dair en ince ayrıntısına kadar yer verilebilir,
27- Danıştay kararlarına karşı direnme mümkünken istinafın kesin kararlarına karşıda direnme yolu evleviyetle açılabilir,
28- İdari yargıdaki iş yükünü yaklaşık olarak %60 oranında arttıran ve yavaşlatan heyet (toplanarak karar alma) usulünün tamamen kaldırılması, ilk derecede Mahkemelerindeki her dosyaya tek hâkimli olarak bakılması, sadece aynı konuda farklı kararlar verilmemesi adına ortak dosyalarda koordinasyonun sağlanması, adil yargılama ve adaletin tecellisi bakımından heyet yapılması gerekli ve yeterli olan istinaf ve Danıştay’daki heyet usulünün devam ettirilmesi sağlanabilir,
29- Kanunun emredici hükümlerine ve Anayasa Mahkemesi kararlarına Danıştay dahil tüm mahkemelerin uyması sağlanabilir,
30- Mazeret izni alırken Bölge Başkanına telefonla bilgi verilmesi usulünden vazgeçilebilir.
Görüldüğü üzere mevzuat değişiklikleriyle yargının iş yükünü %90 oranında azaltacak ve yargılamayı %90 oranında hızlandıracak son derece etkili çözümleri yukarıda sıraladık. Yukarıdaki önerilerin hayata geçirilmesi halinde bundan sadece yargı çalışanları değil, tüm vatandaşlarımız yararlanacak. Çünkü yargılamalar eskisine oranla çok daha hızlı sonuca ulaştırılabilecek ve yargı çalışanlarının iş yükleri azaltılacak.
Osmanlı’dan Günümüze Türk Hukukunda Yargı Etiği ve Hakimin Vasıfları isimli eser Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Anabilim dalı yüksek lisans öğrencisi Hasan Turgut tarafından hazırlanan Yüksek Lisans Tezi olarak 2018 yılında jüri tarafından kabul edilmiştir. Eser, 2019 yılında kitap olarak Adalet Yayınevi tarafından basılmıştır.
2019 yılı Mart ayında basılan kitabın sunuşu şu şekildedir: “Hukuk ve adalet kavramı geçmişten günümüze tüm canlılığını korumaktadır. Hukuk sistemleri, içinde barındırdığı etik ilkeler sayesinde gerçek bir hukuk sistemi olmakta, hak ve adaleti sağlayabilmektedir. Ayrıca ideal bir hukuk sisteminde, yargının asli kurucu unsurları olan hâkim, savcı ve avukatların, etik ilkelere bağlılığı oldukça önemlidir. Genel olarak ideal bir yargı teşkilatı, bunu isteyen, arzulayan ve uygulamaya koyan bir toplumda mümkündür. Daha özelde ise teşkilat mensuplarının bu ilkelere bağlı olması gerekir. Günümüzde bunu sağlamaya yönelik birçok ulusal ve uluslararası hukuki metin bulunmaktadır. Kitabımızda, öncelikle etik kavramı ve etik-hukuk ilişkisi üzerinde, daha sonra Osmanlı Devleti’nde yargı teşkilatı üzerinde durulmuş, kadıların eğitimi, nitelikleri ve yargıya olan bakış açısı uygulamadan örneklerle izah edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın sonunda Türk yargı teşkilatı hakkında bilgi verilmiş ve Türkiye’de ideal bir yargı sistemi için önerilerde bulunulmuştur.”
Turgut tarafından yazılan tezin önsözü şu şekildedir: “Hukuk ve adalet kavramı geçmişten günümüze tüm canlılığını korumaktadır. Hukuk sistemleri, içinde barındırdığı etik ilkeler sayesinde gerçek bir hukuk sistemi olmakta, hak ve adaleti sağlayabilmektedir. Ayrıca ideal bir hukuk sisteminde, yargının asli kurucu unsurları olan hâkim, savcı ve avukatların, etik ilkelere bağlılığı oldukça önemlidir. Genel olarak ideal bir yargı teşkilatı, bunu isteyen, arzulayan ve uygulamaya koyan bir toplumda mümkündür. Daha özelde ise hâkim ve savcıların bu ilkelere bağlı olması gerekir. Günümüzde bunu sağlamaya yönelik birçok ulusal ve Uluslararası metin bulunmaktadır. Araştırmamızda, Osmanlı Devleti’nde Yargı Teşkilatı üzerinde durulmuş, kadıların eğitimi, nitelikleri ve yargıya olan bakış açısı uygulamadan örneklerle izah edilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızın sonunda Türk yargı teşkilatı hakkında bilgi verilmiş ve Türkiye’de ideal bir yargı sistemi için önerilerde bulunulmuştur. Çalışmamız üç bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde etik kavramı, ahlak ile olan ilişkisi, önemine binaen kamu yönetiminde etik ve ülkemizdeki durum ele alınacaktır. Etik ilkeler, doğru davranışı belirleme amacı taşıdığı için hukukla doğrudan ilgilidir. Ülkelerin yolsuzluk algısı, gelişmişlik seviyeleri ile hukuk sistemleri arasında paralellikler vardır. Bu açıdan tüm kamu görevlileri için hayati öneme sahip meslek etiği, yargı görevlileri için daha da önemli hale gelmiştir. Bu sebeple Türk kamu yönetiminde meslek etiği üzerinde durulacaktır. Daha sonra etiğin hukukla ilişkisine değinilecek ve yargı etiği üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde Osmanlı Devleti Yargı teşkilatı üzerinde durulacak, bu kapsamda, hukuk sistemi, kadılık teşkilatı, kadılarda bulunan vasıflar, göreve başlama şartları, denetim usulleri incelenecektir. Zira Mecelle son dönemde kabul edilmiş ise de o döneme kadarki uygulamaların özetidir. İlgisi nedeniyle yer yer İslam Hukukundan örnekler verilecektir. Sonraki bölümlerde Mecelle’de hüküm altına alınan hâkimin vasıfları maddeler halinde açıklanacak, uygulamadan örnekler verilecektir. Son bölümde Cumhuriyetin kabulünden itibaren uygulanan mevzuat kısaca izah edildikten sonra, 1982 Anayasası ve özel kanunlarda yargı etiğine ilişkin hükümler üzerinde durulacaktır. Mevcut durumda özellikle Yargıtay’ın Uluslararası metinleri örnek alarak kendi bünyesinde çalışan hâkim ve savcılar ile yardımcı personel için etik ilkeler hazırlaması olumlu gelişmelerdendir. Ancak tüm hâkim ve savcılar için yerli olarak hazırlanmış etik ilkeler mevcut değildir. Uluslararası alanda kabul edilen Bangalor ve Budapeşte İlkeleri ülkemizde de bağlayıcı hale gelmiş olsa da genel ilkeler ortaya koyduğu ve bölgesel düzenlemeleri ülke hukuk sistemlerine bıraktığı görülmektedir. Yargı teşkilatına olan güvenin artması, hukuk ve adaletin gerçek yerini bulması, vicdan sahibi, çalışkan ve dürüst hâkim ve savcılar eliyle sağlanacaktır. Bu açıdan ülkemizde Yargı teşkilatının gerçek yerini alması için etik ilkeler hazırlanmalı, bunun dışında Yargıda bulunan birçok sorunun da giderilmesi gerekmektedir. Bu amaçla Türkiye’de ideal bir hâkim savcının nitelikleri ve yargı etiği oluşması için önerilerde bulunulacaktır.”
Kitabın ETİK, AHLAK VE YARGI ETİĞİ başlıklı birinci bölümünde; etik kavramı, etik ve ahlak ilişkisi, etik ve kamu ilişkisi, meslek etiği, kmu yönetiminde etik, etik ve yargı ilişkisi, etik ve hukuk, etik ve yargı etiği alt başlıklarından oluşmaktadır.
Kitabın ikinci bölümü, Mecelle’de Yargı Etiği ve Hakimin Nitelikleri ana başlığı altında; Osmanlı Devleti uygulamasına genel bir bakış, Osmanlı Devletinde Hukuk, Osmanlı Devletinde Yargı Teşkilatı, Kadı, Kadılık Eğitimi ve Göreve Başlama Şartları, Kadı Bağımsızlığı ve İdare ile İlişkileri, Kadıda Bulunması Gereken Vasıflar, Denetim Usulleri, Kadı Yardımcıları: Naib ve Diğer Görevliler. Mecelleye Göre Hâkimin Vasıfları, Hâkime İlişkin Vasıflar (Hakîm, Fehîm, Müstakîm, Emîn, Mekîn, Metîn), Yargılamaya İlişkin Vasıflar, Hediye veya Menfaat Temin Etmeme. Taraflara Eiit ve Adil Davranma, Karar Verilmesine Engel Durumlar alt başlıkları altında ele alınmıştır.
Kitabın üçüncü bölümünde ise ulusal ve uluslararası belgeler ışığında değerlendirme yapılmış; ulusal mevzuatta yargı etiği (1982 Öncesi Dönem, 1982 Sonrası Dönem ve Yürürlükteki Mevzuat, 1982 Anayasası, 2802 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu) Uluslararası Belgeler, Bangalor Yargı Etiği Kuralları,(Bağımsızlık, Tarafsızlık, Doğruluk, Dürüstlük, Eşitlik, Ehliyet ve Liyakat), Savcılar İçin Budapeşte İlkeleri, Avukatların Rolüne İlişkin Havana Kuralları üzerinden yargı etiği standartlarının yerine getirilmesi için yapılması gerekenler sıralanmıştır.
İstanbul Barosu: Uluslararası Hukuk Kurum ve Birliklerine Filistin Mektubu
İstanbul Barosu Filistin’de yaşananlarla ilgili olarak, İstanbul Barosu’nun kurucularından ve üyesi olduğu Avrupa Barolar Federasyonu (FBE), Uluslararası Barolar Birliği (UIA), Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi (CCBE) dahil olmak üzere çok sayıda uluslararası hukuk kurumu ve birliğini “Barışın ve Hukukun sesi” olmaya davet eden bir mektup gönderdi.
Mektupta şu ifadeler yer aldı:
Filistin ve İsrail topraklarında başlayan silahlı çatışmalar ve yükselen savaş çığlıkları arasında yaşanan sivil ölümler dünya kamuoyunun duyarlı kesimleri tarafından endişe ile takip edilmektedir. Silahlı çatışmalar, kasten sivilleri hedef almakta ve çocuk, kadın ayrımı gözetmeden sivil ölümlerinin yaşanmasına neden olmaktadır.
Dünyanın gözü önünde, sivillerin yoğun olarak yaşadığı yerleşim yerleri, hastaneler hedef alınmakta, insanlar ikametlerinden çıkarılmakta veya çıkmak zorunda bırakılmaktadırlar. Ağır yaşam koşulları altında yaşamaya zorlanan sivillerin sayısının giderek arttığına, yerleşim yerlerinin zarar gördüğüne tanık olunmakta, ambargo ve ablukalar ile temel insani ihtiyaçların dahi karşılanmadığı bir aşamaya gidilmektedir.
Bölgedeki sivillerin barınacak yer, temiz suya erişim, beslenme, ilaca ve sağlık gibi en temel ihtiyaçlara erişim haklarına yönelik insancıl hukuka aykırı ciddi bir tehdidin var olduğu görülmektedir.
Gelinen noktada çatışmalarda sivillerin hedef alınması, hedef alınan sivillerin dünya kamuoyu önünde “suçlu” olarak tanımlanarak sivil hedeflerin öldürülmesi veya ağır yaşam koşullarına maruz bırakılmasına meşruiyet zemini yaratılması, hastanelerin hedef gösterilmesi ve hedef alınması, soykırım suçunu oluşturmakla birlikte, bu konuya karşı devletlerin politikalarının duyarsız kalabildiği ve uluslararası hukukun işletilmediği açıktır.
Oysa insanlık, bu gibi halleri sıradanlaştıramaz.
Uluslararası hukuk açısından, silahlı çatışmaya maruz kalan insanların yaşamlarını, haysiyet ve haklarını koruyan ve tüm dünya devletleri tarafından imzalanmış olan 1949 Cenevre Sözleşmelerinden Harp Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesi’nin bağlayıcı olduğu kabul edilmiştir. Sözleşme, savaş veya silahlı çatışmalar sırasında sivillerin yaşam haklarını, beden bütünlüklerini, güvenliğini korumayı ve temel insani ihtiyaçlarının giderilmesini ilgili tüm dünya devletleri için asli bir görev ve yükümlülük olarak düzenlemektedir.
Çatışmaya taraf veya çatışmaya silahlı destek açıklamaları yapan tüm devletlerin IV numaralı Cenevre Sözleşmesi ile bağlı olduğunu hatırlatmak isteriz. Bu açıdan öncelikle sivillerin yaşam haklarının, beslenme, barınma, ilaca, sağlık hizmetlerine ve temiz suya erişim haklarının çatışma veya savaş durumlarında dahi korunması çatışan veya savaşan devletlerin yükümlülüğü olduğu gibi, tüm grupların insani olarak da görevidir.
Bu yükümlülük ve görev bugünün dünyasında değil, neredeyse binlerce yıldır uygulama zorunluluğu taşıyan insanlığın bir kuralıdır.
İstanbul Barosu olarak, başta çocuklar ve kadınlar olmak üzere, sivillere yönelik ölümcül müdahalelerin durdurularak, insanlığın temel kuralları uyarınca, çocuk ve kadınların, hasta ve yaralılar ile birlikte bölgeden tahliyelerinin sağlanmasını ve bilhassa sivilleri hedef alan temel ihtiyaçlardan mahrum olacaklarına dair üst düzey söylemlerin ve soykırım suçunu oluşturan eylemlerin son bulmasını talep ediyoruz.
Bu çerçevede, insan hakları ile hukukun üstünlüğünü korumakla savunmanın temsilcileri ve hukuk kurumları olarak, yaşanan hukuk dışı ve haksız eylemlere karşı duyarsız kalınması mümkün değildir.
Sivillere yönelik eylemlerin durdurulması amacıyla, kurucusu ve üyesi olduğumuz Fédération des Barreaux d’Europe’nun üyesi olan barolara yazı gönderilmesi ve siyasi iktidarlara sivillerin korunmasına yönelik insani yükümlülüklerinin hatırlatılarak eyleme geçilmesinin sağlanması için çağrıda bulunuyoruz.
İSTANBUL BAROSU
To the Press and the Public,
In the armed conflicts that have commenced in the regions of Palestine and Israel, it is a matter of grave concern that international treaties are being openly flouted, and heinous acts of violence against civilians, irrespective of age or gender, are being perpetrated right before the eyes of the whole world. The most recent incident of such a nature transpired on the 17th of October, 2023, with the bombardment of the al-Ahli Baptist Hospital in Gaza, resulting in the tragic loss of hundreds of civilian lives.
Right before the eyes of the whole world, densely populated residential areas and hospitals are coming under attack, and individuals are being displaced from their homes or forced to leave.
It is evident that the number of civilians forced to endure challenging living conditions is steadily rising, with settlements suffering damage. This situation is leading us to a stage where even fundamental humanitarian needs are not being met due to embargoes and blockades.
It is clear that there exists a serious, humanitarian, and unlawful threat to the access rights of the region’s civilians regarding basic necessities like shelter, clean water, nutrition, medicine, and healthcare.
In the present context, the intentional targeting of civilians in conflicts, as well as the deliberate targeting of hospitals and subjecting civilians to severe living conditions, collectively amounts to the commission of the crime of genocide. It is apparent that nations may exhibit apathy toward this matter, and international legal mechanisms may not be duly invoked.
Nonetheless, it is imperative to underscore that humanity cannot afford to normalize such circumstances.
The imperative of ceasing lethal interventions against civilians and orchestrating evacuations from the region, particularly focusing on children, women, and those who are injured or ill, constitutes a compelling humanitarian necessity.
We extend an invitation to international bodies, with the United Nations at the forefront, urging them to discharge their responsibilities in quelling crimes against humanity and ushering in an era of peace.
The enforcement of the rule of law stands as the foundational stride toward peace. In this context, it is imperative to underscore that the resolution of the Palestinian issue hinges upon the adherence to existing United Nations resolutions as the prevailing legal framework, and the establishment of a new, enduring legal apparatus encompassing the lifting of the siege imposed on the civilian population.
Given the universality of law, legal professionals must unite under a universal outlook, driven by the dual goals of standing against injustice and advocating for peace through the medium of law. As such, today, on the 18th of October 2023, we have shared a written communication with legal bodies worldwide, including the European Bar Federation, of which the Istanbul Bar Association is a founding member, to extend an invitation to join us in championing the causes of Peace and Law.
Adhering to the cherished principle of our Great Leader, Mustafa Kemal Atatürk, “Peace at Home, Peace in the World” the Istanbul Bar Association shall persist in being a resolute voice for peace, justice, and those who often go unheard.
Yargı Mensuplarının Yüklendikleri Ağır Sorumluluk, Her Türlü Şüphenin Aydınlatılmasını Gerektirir
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu arasındaki resmî yazışmaların bir kısmı kamuoyuna yansımış ve gündem hâline gelmiş; ardından bu konuya ilişkin yayın ve erişim yasağı getirilmiştir.
Resmî yazışmalarda dile getirilenler soyut ve gerekçesiz söylemler değil, bir Cumhuriyet Başsavcısı tarafından ortaya konan iddialardır.
Yargının işleyişinde etik ilkelerin gözetildiğinin görülmesi, yurttaşların yargıya güvenini artırarak hukukun üstünlüğünü pekiştirecektir. Çünkü adaletin yalnızca tecelli etmesi yetmez; tecelli ettiğinin görülmesi de gerekir. Bunu sağlamanın yolu, şeffaf ve hesap verebilir bir sistemin inşa edilmesinden geçer. Münferit vakalarda, yargı mensupları hakkında en küçük bir şüphe dahi, bütün bir adalet ve yargı sisteminin sorgulanmasına sebep olacaktır. Zira yargı mensuplarının yüklendikleri ağır sorumluluk, tek bir şüphenin dahi varlığını kaldırmaz.
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı tarafından ortaya konan vakalar, hâkimlerin tarafsızlığına şüphe düşürecek niteliktedir. Gelinen aşama itibariyle, yargının tarafsızlık ve bağımsızlık niteliğini koruma görevi, başta Hâkimler ve Savcılar Kurulu olmak üzere idari ve adli makamlara düşmektedir.
Beklentimiz, ilgili kişilerin lekelenmeme haklarına da riayet edilmek suretiyle, adalet ve yargı sistemimizin bu tür iddialar karşısında ivedilikle harekete geçeceğinin açık bir şekilde gösterilerek, kamuoyunda yargının zarar görmesinin engellenmesidir.
Türkiye Barolar Birliği ve Barolar, yargının tarafsızlığının ve bağımsızlığının korunması için kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirecek, sürecin sonuna kadar takipçisi olacaktır.
2017 Yılında Balıkesir’de görevliyken, teamüle aykırı olarak Zonguldak adliyesine tayinim çıktı. Bu tayinimin çıktığı tarihte neden böyle bir tasarruf yapıldığını bilmiyordum. Sonraki süreçte, bu tayinimin, Cumhurbaşkanına hakaret suçundan verdiğim beraat kararı nedeniyle hakkımda açılan soruşturmanın işaret fişeği olduğunu öğrendim. Tabii ilk başta bunu bilmediğim için ve bu tayine anlam veremediğimden, adalet.org sitesinde, Dadaloğlu’ndan esinlenerek kurula hitaben bir şiir ve aşağıda linkini verdiğim ekinde bir yazı yazdım.
***
Kalktı göç eyledi Balıkesir elleri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eyler Zonguldağı
yüce dağdan aşan yollar bizimdir
Elimizde kanun, yüreğimizde vicdan
Taşı deler hükmümüzün-sözümüzün özü
Hakkımızda kurul etmiş fermanı
Ferman kurulun, kürsü ve cübbeler bizimdir
***
Yargıç Aydın Başar’ın sürgün hikayesi gazetelere manşet oldu.
Bu şiir ve ekli yazı nedeniyle hakkımda ikinci kez soruşturma açıldı. Bu sırada, vermiş olduğum beraat kararı nedeniyle, hakkımda yer değiştirme cezası verilmişti. İkinci kez yer değiştirme cezası almam halinde meslekten atılacaktım.
HSK müfettişi yazdığım bu şiir ve ekindeki yazı nedeniyle benden savunma istedi. Artık savunma yazmaktan bıktığım için aşağıdaki şiiri savunma olarak gönderdim.
***
Savunma istemişsiniz benden
Düne dair hüzün
ve
Yürekten
Dökülen sözden
Ne söz söyleyeyim
Ne eyleyeyim Müfettiş Bey
Savunma suçludan istenir
Ne suçum var
Siz söyleyin Müfettiş Bey
Vicdan deyip sürülen ben
Adalet deyip sürülen ben
Emek deyip sürülen ben
Demokrasi, barış, kardeşlik deyip sürülen ben
Sizi vekil tayin ettim
Ne suçum var
Siz söyleyin Müfettiş Bey
Demişim, 2010 yılında
Hani
Suç örgütü üyesi olup
Üyeleri içeri atılan
İleri demokrasi ürünü kurula
Sizden büyük Allah var
Adaletsizlik yapmayın
Adam kayırmayın
İsterseniz
Sözümden dolayı
Hakkımda soruşturma açın diye
Onlar açmaya yetiştiremediler de
İş size mi kaldı
Siz söyleyin Müfettiş Bey
Demeyin, böyle savunma mı olur
Biraz ciddiyet
Derim ben de
Böyle suçlama mı olur
Biraz vicdan, adalet
Allah münezzehtir-bağışıktır eleştiriden
Ancak insanoğlu, Allahlın kulu
Dertleri hüzünleri kalkınca şaha
Bir sitem gönderir kendini yaratana, Allaha
Biz azıcık, acı bir sitemde mi gönderemeyeceğiz
İnsan yapısı kurula
Siz söyleyin Müfettiş Bey
Kin yoktur sözümde
Yazdıklarım hüzündür, vicdandır özünde
Ferman sizde
Kalem sizde, söz sizde
Gerisini sen yaz, sen söyle
Savunmamda
Seni vekil tayin ettim
Müfettiş Bey
***
Şiirimle vekil tayin ettiğim sayın müfettiş, soruşturmayı tamamlayıp, HSK ikinci dairesinden, hakkımda meslekte ihraçtan sonra en ağır ceza olan yer değiştirme cezası verilmesini talep etti.
Eğer, kurul hakkımda yer değiştirme cezası verseydi, daha önceden beraat kararı nedeniyle yer değiştirme cezam olduğundan bu sefer meslekten atılmama karar verilecekti.
HSK önüne gelen bu soruşturma nedeniyle benden savunma istedi. Savunmamı aşağıda sunuyorum.
HAKİMLER VE SAVCILAR KURULU DAİRE BAŞKANLIĞINA
İlgi:……….. karar ve 26.12.2019 tarihli karar
Konu:Savunma
Savunmamın istenmesine yönelik kararın başlığında,
Hizmet içinde ve dışında, resmi sıfatının gerektirdiği saygınlık ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunduğu,
Bu cümleden denilip, bu suçumdan dolayı savunmam istenmiştir.
Soruşturmaya konu olan yazılardan dolayı, bu ülkede bir kişi bile, sayın kurul müfettişinin yapmış olduğu suçlamayı yaparsa, benim savunma yapmamın bile bir anlamı yoktur. Kendi cezamı kendim veririm.
Hatam, tayin sonrası bir hayal kırıklığının etkisi altında, hakkımda yapılan tasarrufa, sitem ve eleştirisel olarak yazdığım bir yazının altına yazan Avukata uyarı yapıp, üslubun doğru değil, siyasi içerikli yazdıklarına katılmıyorum mu demektir.
Aslında savunmam, beni suçladığınız yazılarımın içinde saklıdır. Nasıl bir yargı, nasıl bir meslek istediğimi o suçlu ilan ettiğiniz yazımın ve geçmişte binlerce yazdığım yazıların içinde yazılıdır. O yazı içinde kurula azıcık eleştiri yapıp, zülfüyâre dokunduğum için mi ,mesleğin saygınlığına zarar verdim. Ferman sizin, kürsüler bizim dediğim için mi alındınız. Evet kürsüler bizim, ferman sizin. İstediğiniz yere tayin eder, istediğiniz yere sürersiniz. İster cezalandırır, ister ödüllendirirsiniz. Tayin ettiğiniz, sürdüğünüz her yerde, yine o kürsüye, mesleğime sarıldım. Batak mahkemeleri düzlüğe çıkardım. İlk görev yerim Borçka’daki heyecanım neyse, yine o heyecanla görev yaptım, millete ve mesleğe küsme hakkım yoktu.2010 öncesi ve 2010 ve 2014 kuruluna da benzer yazılar yazdım. Hiç biri çıkıp, sen mesleğin saygınlığına zarar veriyorsun demedi. 2010 yılı kuruluna yazdığım yazıda bahsettiğim kişi,15 temmuz sonrası, meslekten ihraç edildi. Benim vicdanım, her dönemde susmadı. Haksızlığı hep dile getirdim. Bundan zarar göreceğimi bildiğim halde. Keşke bu ülkede benim yargı ütopyam gerçekleşseydi. Belki o zaman bu ülke cennet olurdu. Ve sizler şimdi, mesleğinin başından beri ve bu ütopya için bu mesleği seçmiş birini yargılıyorsunuz. Onun yıllarca dile getirdiklerini, etik ilkeler olarak kabul edip yayınlıyorsunuz. Dedim ya ne desek boş.
Uzatmayacağım, bitireceğim.
-25 yılda, sadece bir buçuk(1,5) günlük raporum olduğu için,
-25 yıl içinde en yüksek terfileri yaptığım için,
-25 yılda görev yaptığım adliyelerin mesai saatinden önce kapısını açan ben olduğum için,
-25 yılda ne tayin, ne başka bir talep için siyasetçilerin, başka insanların peşinde koşmadığım için,
–Mesleğin vakar ve onuruna aykırı gördüğüm için, istikbalim, geleceğim, menfaatim için bir cm bile eğilmediğim ve dünya makamının peşinden gitmediğim için,
-Elime, kaşar, bal ve hatta balık ,hediyeler alıp, Ankara yollarına düşmediğim için, benim torpilim kuldan değil, Allah’tandır dediğim için, torpil yapmak isteyenlere bile, benim ilkelerim var deyip reddettiğim için,
-2010 yılı öncesi Kurul Başkan vekiline, bir toplantıda yüzüne karşı, bu torpili ne zaman bitireceksiniz deyip, kara listeye alındığım için,
-25 yılda sadece mesleğimi düşünüp, mesleğime binlerce günümü verip, en fazla bir sağol için emek verdiğim için,
-Mesleğimde vicdandan ve adaletten başka eğilecek kimse yoktur ,olamaz dediğim için,
-Bu meslekte, herkesin birbirinin kurdu olduğu zamanlarda, hep birlikteliği ve hakim-savcının millete güven vermesi gerektiğini savunduğum için,
-Görev yaptığım yerlerde, hep devletimi ve adaleti düşünerek, millete yüksekten bakan değil, bir adalet hizmetçisi olduğum için,
-Hakkımda geçmişte verdiğiniz en ağır cezaya bile, pek çok kişinin İnsan Hakları Mahkemesinde dava aç, dava dilekçeni biz hazırlarız dedikleri halde, kendi ülkemi şikayet etmem diyerek Avrupa’dan adalet dilemediğim için, (Ben yaşanılanı, milletimin, insanlarımın, adaletine ve vicdanına havale ettim ve bir de her türlü saikden uzak dağbaşındaki çobanların vicdanına)
-Bu meslekte, siyaseten veya hangi saikle olursa, milletin her ferdini bir görüp, ayırmayıp, hakimin güneş, hava, su olduğuna inandığım ve yaşadığım için,
Hizmet içinde ve dışında, resmi sıfatının gerektirdiği saygınlık ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunmuşsam, en ağır cezayı verin. Ben zaten, yukarıda belirttiğim bu ilkeleri savunup, yaşadığım için hak ettim bunları.
Ve ben Kars’da aynı kafayla yola devam ediyorum.
Sizlerden adalet diliyorum demiyorum. Çünkü suç işlemedim. Adaletiniz, ancak gelecekte vicdanınızın huzuru olabilecektir sadece. Bir gün o makamlardan ayrılıp, hakkımda yaptığınız soruşturmalar ve verdiğiniz-vereceğiniz cezalar,sizin vicdanınızı huzursuz etmeyecekse, verdiğiniz her karar adaletli ve isabetli olacaktır zaten. Sizlerin, her türlü saikden uzak vereceğiniz, içinde vicdanı olan her karar da benim adaletim olacaktır.
Evet, yine uzattım. Ancak yürek susmuyor. Belki bir roman uzunluğunda yazılabilir. Keşke tek bir cümle ile ifade edebilseydim kendimi.
Takdir, dünde olduğu üzere, yine sizindir.
Saygılarımla.03.03.2020 Aydın Başar Kars Hakimi (33326)
***
En son savunmamda, “Ve ben Kars’da aynı kafayla yola devam ediyorum.” sözü ,”Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ”, şiirine bir göndermeydi..
Soruşturma sonunda ,6 üyenin katılımıyla hakkımda Ceza tayinine yer olmadığına(beraatime) karar verildi. 4 üye, ceza tayinine yer olmadığı yönünde, bir üye, kınama, bir üye ise yer değiştirme cezası verilmesini talep etti. Yer değiştirilmesi cezası verilmesini talep eden sayın üye, daha önceden yer değiştirme cezası aldığım beraat kararı soruşturmasında meslekten atılmamı istemişti.
Çok kez dedim, yazdım. Bu süreçleri anlatırken, kendimi değil yargıyı, benzer öyküleri yaşayanları anlatmak istiyorum. Tarihe not düşmek istiyorum. Ve geçmişte tekrarladığım üzere ,bir bedel ödemişte değilim. Hak ve adalet yolunda büyük bedeller ödeyenlerin yanında bizim yaşadıklarımız ancak sosyetik bedel olabilir. Yaşadığım bu süreç içerisinde sığındığım Allahlıma ve kendime söz verdim. Yaşadığım sürece, hakimlik cübbesinden başka üstüme cübbe giymeyeceğim. Bu diğer mesleklere olumsuz bir bakışımın sonucu değildir. Her meslek onurlu ve asildir. Benim kararım ,yüreğimin sesidir. Ve yüreğimin sesinden gitmek istiyorum. Dağbaşındaki çobanlara ve bir ferdini bile ayırt etmediğim milletime selam ve sevgi olsun.
Yargıç Aydın Başar Hakkında:
Mesleğe 1994 yılında Artvin’in Borçka ilçesinde başladı. 1999 yılında Ardahan’ın Çıldır ilçesinden, Düzce’nin Gölyaka ilçesine atandı. Düzce’de çalışmakta iken bilgisayar programcılığına ilgi duymaya başladı. Balıkesir hakimi olduğu dönemde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret davalarından birine baktı. Facebook’ta kendisinin yazmadığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştiren bir şiiri paylaşan sanık C.B. hakkında beraat kararı verdi. Erdoğan’ın avukatları Başar’ı gerekçeli kararı nedeniyle HSK’ya şikayet etti. HSK bu şikayet üzerine Başar hakkında 2016 yılında inceleme başlattı. Kararı veren HSK 2. Dairesi’nin bir üyesi Başar’ın ihracı yönünde oy kullanırken 3 üye yer değiştirme, 2 üye ise kınama cezası verilmesini istedi. HSK 2. Dairesi’nin kararına Başar’ın yaptığı itiraz HSK Genel Kurulu’nca reddedildi. Böylece karar kesinleşti. 2017’de önce Zonguldak’a, 2018’de Erzurum’a sürüldü. 2019’da ise Kars’a gönderildi. Sürgün hikayesini “Vicdan Yolu Haritası”nı ile anlattı.
1987 yılında yargıç olarak Ceyhan’da göreve başladım. Sırasıyla Varto, Taşova, Siverek, Soma’da görev yaptı.
2001 yılında İstanbul Kartal Adliyesine atandı. 2001 yılından beri Kartal Adliyesinde ve 2011 yılında adliyelerin taşınmasından sonra da İstanbul Anadolu Adliyesinde ceza yargıcı olarak görev yapmaya başladı.
Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalında “Cezanın Belirlenmesi” teziyle hukuk alanında mastır derecesi ve aynı üniversitede “Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması” teziyle 2011 yılında hukuk doktoru unvanını kazandı.
Herkese Bilim Teknoloji dergisinde ayda bir düzenli olarak ve Cumhuriyet gazetesinde zaman zaman bilim ve hukuk üzerine yazıları yayımlanmaktadır. Hukuk Defterleri Dergisi ve İstanbul Barosu Dergisi‘nde makaleleri yayınlanmıştır. Yazılı ve görsel basında hukuk alanında röportajları yayınlanmıştır. Barolarda ve Adliyelerde düzenlenen bilimsel toplantı, konferans ve panellerde tebliğler sunmuştur.
Kumbasar İngilizce bilmektedir Avukatlık yapmakta olan bir kızı vardır.
Ceza adalet sisteminin geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygın biçimde uygulamaya koyduğu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, alınan olumlu sonuçlar nedeniyle ülkemiz hukukunda da yerini almıştır. Kurumun, uzlaşma kurumunun aksine görülen yaygın uygulaması, konuluş amacı bakımından tuttuğunu göstermekle birlikte, kurum üzerindeki yoğun tartışma ve eleştirileri önleyememiştir. Bu çalışma, bu önemli kurumun ortaya çıkışı ve tarihi gelişimi ile birlikte karşılaştırmalı hukuktaki yeri, hukuki niteliği, benzer kurumlar karşısındaki durumu, dayandığı diğer ceza ve ceza muhakemesi kurumları ile bağlantısı, uygulama koşulları ve sonuçları, bütün hukuki düzenlemeler ışığında, öğreti ve uygulamadaki tartışmalarla birlikte, kavramsal düzeyde ve karşılaştırmalı yöntemle yapılmış kapsamlı bir incelemeyi içermektedir.
Avukat Şebnem Kartal, 1987 yılında İstanbul’da doğdu. Ümraniye Anadolu Lisesi’nde okudu ve İngiltere’de Royal Masonic School’da dil eğitimi aldı, 2009 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olarak İstanbul Barosu’na kaydoldu.
Baro Bilişim Hukuk Merkezi’nde, 2009 yılından itibaren aktif çalışmalarda bulundu. Merkezde, genel sekreter (4 yıl), başkan yardımcısı (2 yıl) ve başkan (2018-2021) görev aldı.
ShiftDeleteNet sitesinde haftalık “Diji Hukuk” programını yürüttü. Webrazzi internet sitesinde her hafta “HukukiWeb” adlı bilişim hukuku programını sundu. Digitalage, E-ticaret Çağı gibi dergilerde köşe yazıları yazdı. BilisimHukuk.com sitesinde makaleler ve çeviriler yayınladı. Bu alanda yazdığı makale ve aylık haber bültenlerin yanı sıra,
Anadolu Üniversitesi tarafından hazırlanan İnternet ve Mobil Pazarlama ders kitabında ‘İnternet ve Mobil Pazarlamanın Etik ve Hukuksal Boyutları’ ünitesini hazırladı.
2010’da Hindistan’da düzenlenen International Technology Law Association (ITECHLAW) konferansına ve 2011 yazında ABD Washington D.C.’da “Hukukçular için Dil Okulu–Legal English for Lawyers” eğitimine katıldı.
İstanbul’da ve çeşitli illerde, üniversitelerde, kurumlarda, akademilerde, emniyet birimlerinde, farklı barolarda, bağımsız eğitim programlarında bilişim hukuku alanında düzenlenen pek çok eğitime, seminere ve televizyon programına eğitmen ve konuşmacı olarak katıldı.
İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Crenvo İK, Webrazzi ortaklığında düzenlenen Sosyal Medya Uzmanlığı Sertifika Programı eğitimlerinde 2015 yılından itibaren Sosyal Medyada Hukuk eğitimleri verdi.
E-Ticaret ve İnternet Hukuku Derneği’nin üyesi olan Kartal, İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi’nde bilişim hukuku dersleri verdi. İstanbul Barosu bünyesinde gerçekleştirdiği ‘Kurgusal Dava’ çalışmalarında jüri üyesi olarak görev aldı.
15 yıl klasik bale ve piyano eğitimi alarak Royal Academy of Dance ve MEB lise seviyesi mezuniyete sahip oldu. Lisanslı olarak dalış sporu yapmakta, tiyatro oyunlarında rol almaktadır. Londra’daki ATC Theatre ve İstanbul DasDas ortak yapımı ‘Yakaranlar’ müzikal projesinde rol almıştır. Boğaziçi Caz Korosu bünyesindeki Magma Korosu’nda korist olarak yer almaya devam etmektedir.
21. Yüzyılda Avukat ve Baro: Eleştirel Bir Değerlendirme, isimli eser Avukat Haluk İnanıcı tarafından 2008 yılında yazılmış, Legal Yayıncılık tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.
Yazar, avukatlık mesleğinin tarihi gelişimini de ele alarak günümüzün dünyasında ve özellikle de Türkiye’de hukukun ve avukatların içinde bulundukları can yakıcı sorunlara dair geniş perspektifler sunmaktadır.
21. Yüzyılda Avukat ve Baro: Eleştirel Bir Değerlendirme
Eserin konu başlıkları
21’nci Yüzyılda Avukat ve Baro, Eleştirel Bir Değerlendirme
Avukatlık Deontolojisine Giriş Eleştirel Yaklaşım
Avukatlık Mesleğinde Ahlak, Etik, Meslek Kuralları ve Etik Bir Deneme
Avukatlık Mesleğinde İhtisaslaşma ve Şirketleşme
Uluslararası Gelişmeler Işığında Adli Müzaheret
Türkiye’de Avukatlık İdeolojisi
Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Meslek: Avukatlık
Teknoloji Toplumları, Teknik Hukuk ve Avukatlık Mesleği
Avukatlık, İş Hayatı, Etik Küreselleşmeye Dair Bir Dipnot
Küreselleşmenin Avukat Tipi ya da Siz Kimsiniz?
Avukatın Bağımsızlığı Yoksa Bir İllüzyon ve Demagoji Malzemesi mi?
Lonca-Devlet Sırrından Avukatın Meslek Sırrına, “Meslekçi Zihniyet’in” Eleştirisi
Kutsal Devlet, Kutsal Adalet, Kutsal Savunma Meslekçi Zihniyetin Eleştirisi
“İşçi Avukatlar” İçin Bir Değerlendirme, Bir Öneri
İşçi Avukatlar 2, Avukat Yanında Çalışan Avukatlar İçin Bir Değerlendirme, Bir Öneri
Kamu Avukatları
Avukatlık Sınavı Ama Nasıl Olacak? Kim Yapacak?
Çağdaş Avukatlar Grubu Seçim Yenilgisi
Tespitler, Değerlendirmeler, Öneriler
Çağdaş Avukatlar Grubu 2002 Baro Seçim Yenilgisi Bir Dönüm Noktası mı?
Çağdaş Avukat’ın Grubu: Kayan Zeminde Depremi Önceden Tahmin Etmek
Aynı Konuda İki Farklı DGM Kararı İdeoloji ve Yargılama Faaliyeti İlişkisi Üzerine Bir Yorum
Yargı Reformunda Bağımsız Yargı İçin Üç Öncelik: Bağımsız Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Bağımsız Adli Tıp Kurumu Bağımsız Adli Kolluk
Düşünce Suçu Davalan, Avukat, Gazeteci, Politikacı Etiği
Kitabın Arka Kapak Yazısı
Avukatlık mesleğinde 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan “büyük değişim” yeni yüzyılda da devam ediyor. Bu değişimin birçok boyutu var: İlki teknolojinin, sanayiden hemen sonra, öncelikle banka ve sigorta alanları olmak üzere “hizmet sektörü”ne girmesi ve “işbölümü kuralları”na tabi tutarak “mesleği” ayrıştırmaya başlaması. İktisadi ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak bu süreç, “avukatlıkta uzmanlaşma” ve “yargıda ihtisaslaşma” gibi klişe tanımlarla anılıyor. Avukatlıkta “teknisyenleşme”, “yoksullaşma gibi bir dolu sorunun temeli de işte tam bu noktada ortaya çıkıyor. Bir diğer boyut ise, “klasik yargı” ve buna “bağlı/bağımlı” olan “klasik avukatlığın” toplumun adalet/uzlaşma ihtiyacına cevap verememesi nedeniyle krize girmesi. Bu da beraberinde, avukatlığın temel var olma nedenlerinden, yani “ihtilafların çözülmesi ve hak arama” süreçlerinden kısmen tasfiyesi ve de yargıya ait görevlerin başka kurum ve mesleklere “ihale edilmesi”ni getiriyor.
21. Yüzyılda Avukat ve Baro: Eleştirel Bir Değerlendirme – Önsöz
SUNU
1983 yılından beri üyesi olduğum İstanbul Barosu’na bağlı bir avukat olarak çalışırken, “avukat kimdir” sorusunu kendime sürekli olarak sordum. Bu soruya bağlı olarak Baro nedir, ne yapar? sorusunu da tabii. Aslında bir insanın para kazandığı bir meslek alanını tahlil etmesinde birçok zorluk vardır. Hukuk alanında, avukatlık alanında özne olarak faaliyet gösteren bir avukatın, kendisini anlamaya çalışması çok kolay bir şey değildir. Çünkü özne olarak yaşayan insan ideoloji yardımıyla yaptığı işi, işleri sürekli olarak doğrulama eğilimi içindedir. Hatta bunu bir adım ileriye götürerek, bir avukatın gitgide her türlü toplumsal olguyu “avukat” olarak değerlendireceğini söyleyebiliriz. Bu nedenle gerçekten yaptığı işi anlayama çalışan bir avukatın önce bu ideolojik kalıbın dışına çıkması gerekiyor.
Burjuva toplumlarında böyle bir çaba ancak anlama konusuna farklı bir perspektifinden bakmakla mümkündür. Bu nedenle 25 yıldır faaliyet gösterdiğim alanı ve avukatı anlamaya çalışırken sloganlardan, kalıplardan uzak kalmaya çalıştım. Yaklaşık kırk civarındaki makalemin içinde tekrarlar olduğunu da görerek, önemli olanlarından seçerek bir derleme yapmayı uygun gördüm. Makaleleri yayınlama isteğimin nedeni, çeşitli dergilerde yayınlanan, toplantılarda sunulan yazılarımın birlikte okunmasının daha yararlı olacağını düşünmemdir.
Avukatlık mesleği 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren büyük bir değişim geçiriyor. Bu değişimin birçok boyutu vardır. İlki, teknolojinin sanayiden sonra başta banka, sigorta alanları olmak üzere “hizmet sektörüne” girmesi ve burayı “işbölümü kurallarına” tabi olarak ayrıştırmaya başlamasıdır. Bu süreç “ avukatlıkta uzmanlaşma”, “yargıda ihtisaslaşma” olarak anılmaktadır.
Avukatlık mesleği modern bir meslek olarak 18. yüzyıldan itibaren anlamını bulmaya başlamıştır. Yaklaşık iki yüzyıllık süreç, mücadele mesleğin burjuva formunun olgunlaşmasını sağlamıştır. Ancak bugün avukatlığa bakarken, bu mesleğin burjuva toplumunun gelişmesine bağlı olarak geçirdiği değişimleri de anlamak gereklidir. Özellikle, son otuz yıldır ortaya çıkan post-modern toplumsal yapılar, bir anlamda klasik avukatlığın karşısına yeni bir avukatlık tipi çıkarmıştır. Bu avukat tipini “hukuk teknisyeni” olarak tanımlıyorum. Özellikle, işbölümü kuralları doğrultusunda ayrışan, uzmanlaşan avukatlık mesleğinin gelişimine büyük hukuk korporasyonlarının ortaya çıkışı ve “hukuk teknisyeni” tipolojisi eşlik etmiştir. Sadece para kazanmaya yönelik olarak faaliyet yürüten, profesyonelliği bu anlamda kavrayan, yeni avukat tipi, avukat şirket tiplerinin “adalet” duygusuyla, amacıyla ne derecede bağdaşacağını da düşünmemiz gereklidir.
Bir diğer boyut ise, “klasik yargı ve klasik avukatlığın” toplumun adalet/uzlaşma ihtiyacına cevap verememesi nedeniyle kriz içinde olmasıdır. ABD’de çok önceleri başlayan, AB’de ise son yirmi yıldır tartışılan konu nihayet 2002 yılında “Yeşil Kitap” ta ele alınmış ve yargıya, avukatlık mesleğinin geleceğine yeni bir yön verilmiştir. Bu gerçek ülkemizde yeteri kadar tartışılmamıştır. Özellikle baroların ve TBB’nin seçim ve kurultay dönemlerinde tartışılan konuların iç boşluğu maddi sürecin anlaşılmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Avukatların çoğu hâlâ kendi mesleklerine imtiyaz peşinde koşmaktadır. Örneğin şirketlere, kooperatiflere zorunlu avukat tutma zorunluluğuyla ilgili maddenin Avukatlık Kanunu’na eklenmesi sırasında bu imtiyaz talebinin “toplumsal meşruiyet gerekçesi” ortaya konulamamıştır. 2001 yılında Avukatlık Kanunu’nda yapılan değişikliklerle, Avukat-müvekkil ücret ihtilaflarının bir hâkim iki avukattan oluşan hakem mahkemelerine bırakılmasındaki “gayrimeşruluk” tartışılmamıştır. Avukatların ücret ihtilaflarına yine avukatların karar vermesinde hiçbir sakınca görülmemiştir. Bu düzenleme Anayasa Mahkemesi’nden “eşitlik ilkesine aykırılık” nedeniyle dönmüştür. Bazı avukatlar, barolar hâlâ benzeri bir düzenleme peşindedirler. Avukatların büyük çoğunluğunun “meşru nedeni gösterilemeyen imtiyaz taleplerinin” ancak feodal toplumlarda, lonca örgütlenmesi kapsamında ileri sürülebileceği göz ardı edilmektedir.
Önemli bir başka boyut ise “meslekçi zihniyet” problemidir. Avukatların, kendi konumlarını, faaliyetlerini anlamayı zorlaştıran en önemli faktörlerden birisi de benim “meslekçi zihniyet” diye adlandırdığım, lonca artığı düşünme sisteminin etkisinde olunmasıdır.
Bu zihniyetin etkisindeki avukatlar Molierac’ın geçmişte, devlet/lonca avukatlığından kopuş sürecinde söylenmiş bir sözünü dillerine pelesenk etmişlerdir: “Görevimizi yaparken ‘kimseye, ne müvekkile, ne hâkime hele ne iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiç bir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı.” Avukatlar bu ifade ile kendilerini, toplumdan “bağımsız özneler”miş gibi takdim edebilmektedirler. Kitapta meslekçi zihniyetin üç önemli bileşeni olan kutsal savunma, kutsal/mutlak meslek sırrı, avukatın bağımsızlığı bileşenlerini eleştiren yazılarım da yer almaktadır.
Kitaptaki makaleler, bir yanda post-modern hukuk teknisyeni tipine karşı “klasik avukatlık” modelini korumaya diğer yanda da, klasik avukatlık anlayışının çelişkilerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Bir anlamda bu makalelerin, “Eleştirel avukatlık meslek anlayışı” oluşturulması yolunda bir adım olduğunu belirtmem gerekiyor. Bu çalışmaların okurla buluşması en azından harcanan emeğin boşa gitmemesi anlamına gelecektir. Türkiye’ de Modern Avukat tipinin gelişmesinde 1136 Sayılı Avukatlık Kanunun oluşması sürecinde, İstanbul Barosu Avukatlarından Ali Haydar Özkent, Volf Çernis ve Faruk Erem’in özel yerleri vardır. Bu üç avukatın, bugün modern avukat tipinin gelişmesinde büyük katkıları olduğunu belirtmek, her avukat için bir vicdan borcudur.
HALUK İNANICI
Çocukluğunu İstanbul’un Tophane, Galata, Bayrampaşa, Karagümrük semtlerinde geçirip askerî ve sivil cümle okulları kâmilen bitirdi. 12 Eylül 1980 askerî darbe sürecinde üsteğmenken re’sen emekli edildi. 1983 yılından beri serbest avukatlık yapıyor. Mesleğiyle ilgili alanlarda çok sayıda makale yazdı. Bunların bir kısmını 21. Yüzyılda Avukatlık ve Baro (2008, Legal Yayınevi) ismiyle kitaplaştırdı. Rugan Ayakkabılı Teğmen isimli romanı 2010 yılında (Everest Yayınları) yayımlandı. Özel ceza mahkemeleriyle ilgili derleme çalışması Parçalanmış Adaletismiyle (2011, İletişim Yayınları) yayımlandı.
Ticaret etiği’nden söz eden bir kişiye “ticaret yaparken nasıl etik olunur?” diye sorulmuş, o da “ticaret ve etik birada olmaz, insan bunlardan birini seçmeli” diye yanıtlamış. Bir anekdot olan ve ticaretle ilgili olarak da doğru olmayan bu görüş, iş yargıya gelince hiç doğru değildir. Bırakın yargı ve etiğin bir arada olamamasını, “yargı, etik olmadan yargı olamaz”, “etik olmak adil yargılamanın önkoşuludur, olmazsa olmazıdır” denebilir. Yargılamak ya da yargı vermek, yansız olmayı, yargı konusu olan olay-eylem-durum ya da kişiye mümkün olduğunca nesnel bir biçimde bakabilmeyi, doğru bir değerlendirme yapabilmek için çaba göstermeyi gerektirir. Aslında tüm bunları kısaca “yargı işini amacına uygun yapmak istiyorsa etik olması gerekir” diye ifade edebiliriz. Ama yargı nasıl etik olur?
Yargının etik olması, her şeyden önce yargı bileşenlerinin etik olması ve yargı sisteminin etik yargılamaya imkân verecek biçimde yapılanmasıyla mümkün olur. Bu bildiride yargının etik yargılama yapabilmesi için hem yargının üç bileşeni olan, avukat, savcı ve yargıçların hem de yargılama sisteminin nasıl olması gerektiği üzerinde durulacaktır. Yargıda etik sorunu makro ve mikro boyutlarıyla ele alınarak, etik bir yargıya giden yola işaret edilmeye çalışılacaktır.
“Ticaret etiği” üzerine konuşma yapan kişiye “Etik bir ticaret nasıl olabilir?” diye sorulmuş, o da ticaret ve etik birada olmaz, insan bunlardan birini seçmeli diye yanıtlamış. Doğru bir görüş olmasa da böyle bir anektod anlatılır ticaret etiyle ilgili.
Sanırım iş yargıya, yargıçlık işine geldiğinde, bunu tersine çevirerek, “yargı, etik olmadan yargı olamaz”, “etik olmak yargının önkoşuludur” biçiminde ifade etmek de mümkündür.
Yargılamak ya da yargı vermek, yansız olmayı, yargı konusu olan olay-eylem-durum ya da kişiye mümkün olduğunca nesnel bir biçimde bakabilmeyi, doğru bir değerlendirme yapabilmeyi, en azından bunun için çaba göstermeyi gerektirir.
Aslında tüm bunları kısaca “yargının etik olması gerekir” diye ifade edebiliriz. Ancak bunları yaparak ya da yapmak için azami çaba göstererek haklı-haksızı ayırabiliriz, verdiğimiz kararlarla hem adaleti sağlar hem de insanın değerini ya da onurunu koruyabiliriz. İnsan onurunu göz ardı eden ya da çiğneyen kararlardan ancak böyle etik bir yargılama yaparak uzak durabiliriz.
Yargıya ilişkin bu durum, yargılama etkinliğinin doğasından kaynaklanmaktadır: Yargı tıp etkinliğiyle birlikte insanlık tarafından hep kutsal-tanrısal, yüce, üst bir etkinlik olarak görülmüştür. Bu da onun tıp gibi doğrudan insan yaşamına son vermeye kadar varabilen güçlü ve insan yaşamını etkileyen kararlar verebilen bir kurum olmasından kaynaklanmaktadır.
Nasıl tıp insanların doğum ve ölümleri konusunda karar verici olabiliyorsa, yargı da insan yaşamında o derecede belirleyici olabilmektedir:
Mahkemeler verdikleri kararlarla temel haklarının kullanılmasına kısıtlama getirebilmekte, hatta yaşama hakkını ortadan kaldırabilmektedirler. Bunun da ötesinde kimin haklı kimin haksız olduğuna karar vermenin kendisi de böyle değerli-kutsal bir etkinlik görülmektedir. O nedenle, yargının adil ya da etik olması hem kişilerin yaşamını hem de toplumsal yaşamı doğrudan etkilemekte, etik olmaması kişilerin yaşamlarında olduğu kadar, toplumsal ve siyasi yaşamda da kapatılması güç yaralar açabilmektedir.
Bu da bizi şu soruyu sormaya götürmektedir: Yargı nasıl etik olabilir?
Bu hem yargıç ve savcıların hem de avukatların etik kişiler olmalarını, iş ve eylemlerinde etik ilkelere uygun doğru karar vermelerini gerektirir kuşkusuz; ama hâkim, savcı ve avukatların etik kişiler olmaları her zaman bunun için yeterli olmayabilir. Yargıda etik sorunlar yalnız yargının bu üçayağının etik kişiler olmamalarından kaynaklanan sorunlar olmadığı için, sorunların çözümü de onların etik eylemelerinin, etik kararlar vermelerinin sağlanmasıyla başarılamaz.
Yargıda karşılaşılan etik sorunlar, kişilere ilişkin sorunlar, kişilerin yapı ve eylemlerinden kaynaklanan sorunlar olduğu gibi, aynı zamanda yapısal sorunlar diyebileceğimiz siyasal, ekonomik ve sosyal sorunlardır, ben bunları, K. O. Apel’in terminolojisini kullanarak, “yargıda mikro ve makro etik sorunlar” olarak adlandırmak istiyorum.
Bugün ülkemiz yargı mekanizmasında yaşanan etik sorunlar da, yalnızca yargıda görev alanların yeterli hukuk ve/veya etik eğitimi almamalarından kaynaklanan sorunlar değildir- bu kuşkusuz bir sorundur, hem de ciddi bir sorundur-; bunlar daha çok yargı erkinin modern demokrasilerde sahip olması gereken konuma sahip olmamasından kaynaklanan sorunlar, yapısal sorunlardır.
I. Yargının Etik Olmasının Dış Koşulları
Yargı, temel hakları korumayı ve bunlarla ilgili özgürlükleri tesis etmeyi kendi varlık temeli olarak gören modern demokrasilerin, yasama ve yürütmeyle birlikte üç ana ayağından biri olarak görülmektedir. Yargının kendisinden beklenen adil yargılama işini yapabilmesinin ana koşulu ise özerk ya da bağımsız olması, kendine ilişkin kararları kendi verebilmesidir. Siyaset mekanizmasına bağımlı, kendi kararlarını kendi veremeyen bir yargıdan adil kararlar beklemek, hâkim ve savcıların kahramanlar olmalarını beklemektir.
Kuşkusuz kimi hâkim ve savcılar kahramanca davranabilirler, başlarına gelebilecek her şeyi göze alarak doğru/adil kararlar verebilirler, dışardan, en başta da siyaset kurumundan gelecek baskılara direnebilirler; ama herkesten kahraman olmasını, kendi mesleki kariyerlerini, kendilerinin ve ailelerinin geleceklerini ve yaşamlarını tehlikeye atmasını bekleyemeyiz. Ayrıca insanlar genel olarak böyle kahramanca davranmaz, gerçi davranabilme olanağına sahiptirler, ama kendilerine gelecek zararları düşünerek öyle davranmazlar. Normal olan da budur. İnsanın yapısı ya da doğası budur. Zaten kahramanlık insan için normal bir durum olsaydı, ona kahramanlık denmezdi, olağan davranış denir, herkesin de öyle davranması beklenirdi.
Olması gereken adil yargılamanın kahramanlık gerektiren bir etkinlik değil, normal insanların, normal davranışla başarabilecekleri bir etkinlik olmasıdır.
Bu ise öncelikle yargı, yasama ve yürütme arasındaki ilişkilerin doğru kurulması, başka bir deyişle “kuvvetler ayrılığı” denen ilkenin hayata geçirilmesiyle mümkündür.
Kuvvetler ayrılığı ilkesinin hayata geçirilmesi, daha doğru bir ifadeyle, yürütmenin yargıya müdahalesinin engellenmesiyle olanaklıdır. Yasama ve yürütme iki ayrı erk olarak görülmekle birlikte, yürütme organı gücünü tamamen yasama organından aldığı, yasama organının –ilkesel olarak da olsa- denetimine tabi olduğu için zaten iki güç arasında çatışmalar uzun sürmemekte, yasama yürütme organını denetlemekte, çatışmalarda son sözü o söylemektedir. Günümüz demokrasilerinde seçimi kazanan siyasal partiler ya da siyasal liderler, işin doğası gereği, hem parlamentoyu hem de yürütmeyi ellerinde tutmakta, bu nedenle yasamanın yürütme ya da yürütmenin yasama karşısında bağımsızlığı göreceli bir bağımsızlık olarak kalmaktadır. Buna karşın demokrasilerin gücü ve etkinliği, bunların yargıyla ilişkileri kadar, bu iki kurum arasındaki ilişkinin niteliğine göre belirlenmektedir.
Yürütme organı yeterli bağımsızlık ya da etkinlikte bulunma serbestisine sahip değilse, kendine düşen işleri yapmakta zorlanmakta; öte yandan yasama organının denetimini öngörmeyen ya da onun denetimini devre dışı bırakan bir yürütme ise kolayca antidemokratik yönelimlere sapabilmektedir. Bu nedenle, olması gereken her bir organın, sınırları açık bir biçimde çizilmiş olarak, kendine düşen işleri yapması ve bunu yaparken de diğer kurumların işlerini yapmasını engellememesidir. Platon’un bir devletin ya da siyasal toplumun adil olmasından anladığı şey de budur.
Adalet her kesimin kendine düşen işleri amacına uygun biçimde yapmasıdır.
Yasama ve yürütme arasında da kimi zaman yetki sorunları yaşanmasına karşın, bizim ülkemizde de sıkça görülen ve üzerinde daha çok konuşulan yürütme ile yargı arasındaki ilişkide yaşanan sorunlardır. Yargı bağımsızlığı denince de bundan anlaşılan da yargının yürütmenin etkisinde kalmadan kendi iş işleyişini –kendi organlarını oluşturmasını ve onların işleyişini- sağlayabilmesi ve güçlü organ olan yürütmenin etkisinde kalmadan kararlar verebilmesidir. Bu ise makro düzeyde, bu iki kurum arasındaki ilişkilerin anayasa, yasa ve yönetmeliklerde, yargının bağımsızlığını esas alarak kurulmasıyla sağlanabilir.
Kurul üyelerinin seçimle veya atanmayla olmasından ziyade bu seçim ya da atamanın liyakâta dayalı olması, kurulun yapısının bağımsız yargı vermeye imkân verecek şekilde oluşturulması, kararlarında kurul üyelerinin kendilerini özgür hissetmeleri daha büyük önem taşımaktadır.
Daha genel düzeyde ise sorun hukuk ve siyaset ilişkisidir. “Hukuk siyasetten bağımsız olabilir mi?” sorusudur yanıtlanması gereken soru. Siyasi otorite yönetim gücünü elinde tuttuğuna ve hukuku yapma, yürütme ve değiştirme yetkisine sahip olduğuna göre, hukukun onun etki alanı dışında kalıp kalamayacağı sorunudur. Siyaset geniş anlamda alınınca hiçbir şeyin siyasetin dışında kalamayacağı söylenebilir. Yasama, yürütme ve yargının üç ayrı erk olduğu, bunların birbirinin işine karışmaması gerektiği ilkesinin, yani kuvvetler ayrılığı ilkesinin ve yargının ancak diğer iki erkin etki alanı dışında kalırsa adil olabileceğini dile getiren yargı bağımsızlığı ilkesinin de siyasi bir düşünce olduğu söylenebilir. Ne de olsa bu durum günümüz modern demokrasilerinin gereği olarak görülmektedir.
Totaliter yönetimlerin kuvvetler ayrılığı veya yargı bağımsızlığı gibi bir sorunu yoktur. Yargının bağımsız olup olmaması, adil kararlar verip vermemesinden ziyade önemli olan siyasal erkin önünde bir engel oluşturup oluşturmamasıdır, onun işini kolaylaştırıp kolaylaştırmadığıdır. Demokrasilerin, anayasal veya siyasal demokrasilerin yargıya bakışı ise tümüyle farklıdır. Yargı demokrasilerin işlemesinin olmazsa olmazlarındandır. Anayasa ve yasalarla belirlenen düzenlemelerin pratikte buna göre işletilip işletilmediğinin denetçisi yargıdır. Yürütme anayasa ve yasalara aykırı işlemlerde bulunduğunda bunu ona bildirmesi, hatırlatması gereken, böylece onu daha sonra karşılaşabileceği güç durumlara düşmekten kurtarabilecek olan güçtür yargı. Bu nedenle amacına uygun işleyen, özerk ve bağımsız olan, adil olan bir yargı yürütmenin başarısının –işini amacına uygun yapabilmesinin- teminatıdır.
Öte yandan yargının işi yürütmenin işini kolaylaştırmak ya da güçleştirmek değil, bunu hiç dikkate almadan kendi işini yapmaktır. Onun işi, yönetimin anayasa ve yasalara uygun bir şekilde işini yapmasını sağlamak, böylece hem yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini korumak hem de ülkede adaleti tesis etmektir. Bu, devlet ile yurttaşlar arasındaki ilişkide adaletin sağlanması olabileceği gibi, yurttaşlar arasındaki ilişkilerdeki adaletin sağlanması da olabilmektedir. Sıkça dile getirildiği gibi yargının devletten ya da yurttaştan yana olması, ikisinden birini seçmesi değildir yapması gereken. Kimin haklı kimin haksız olduğunu bulmak, adil kararlar vererek ülkede adaletin tesisini sağlamasıdır.
Devlet mi yurttaşlar mı ikilemi yanlış bir ikilemdir, yargı bir devlet kurumudur, işini kamu adına yapar; ama işi yurttaşı veya devleti korumaktan ziyade adaleti gerçekleştirmektir. Bu da kendi başına kararlar verebilmeyi, yargının bağımsız ve tarafsız olmasını gerektirir. Bu nedenle yargı dar anlamda siyasetin dışındadır, eğer dışında kalırsa, kalabilirse yargı olur.
Yargı devletin bir organıdır, bu nedenle işinin devleti korumak olduğu düşünülebilir; ama devletin varlık nedeni de yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini korumak, mal ve can güvenliğini sağlamaktır. Ülkede adaleti gerçekleştirmeyi, yurttaşların temel hak ve özgürlerini korumayı hedefleyen bir adalet mekanizması devletin varlık nedenlerine de uygun davranan bir devlet kurumu olacaktır.
Yargının işini yapması devletin varlık amacına uygun bir kurum olarak işlemesini de sağlayacaktır.
Yargının etik veya adil bir yargı olabilmesinin önündeki tek dış koşul siyaset değildir kuşkusuz. Ekonomik, sosyal ve kimi zaman kültürel koşullar siyaset kadar yargının işini yapmasının önünde bir engel oluşturabilmektedirler. Ekonomi ya da parasal ilişkiler siyasetin de üzerinde bir güç olarak yargıyı etkileyebilmektedir. Yurttaşlar arasında yargı karşısında herkes eşittir, ama bazıları daha eşittir düşüncesi çok yaygındır. Parası olanın yargıyı etkileme, yargıda kararların kendi lehine çıkmasını sağlama olasılığının yüksek olduğuna inanılmaktadır. Ekonomik durumu daha iyi olanların daha iyi hukukçularla çalışması, onlardan ihtiyaçları olan alanda daha iyi hukuki destek almaları olağandır. Bunda etik dışı bir yan da yoktur. Yoksulların diğerleri gibi hukuki konularda uzman kişilere ulaşmaları, onlardan destek alabilmeleri ise pek mümkün olmamaktadır. Bu durum içinde yaşadığımız ekonomik sistemde kaçınılmaz görünmektedir. Yoksul ve zenginlerin adalete ulaşmalarında ve adaletin tecelli etmesinde ortaya çıkan bu sorunun, bir dereceye kadar da olsa çözümü ise, yargı mekanizmasının bu dengesizliği azaltacak kimi mekanizmalar kurmaları –örneğin baroların yoksul zanlılara hukuki destek için avukat görevlendirmeleri-; savcı ve yargıçların bu durumun farkında olarak daha dikkatli bir biçimde yargılamada bulunmaları ve kararlarını verirken mümkün olduğunca bu durumu göz önünde bulundurmalarıdır.
Kuşkusuz hâkimler, kendileri kanıt yaratamayacaklarına göre, kararlarını önlerine konan ya da bulabildikleri kanıtlara göre vereceklerdir. Ama yargıç ve savcılar, yargılama yaparken bu türden koşulları göz önünde bulundururlarsa, sorunları bir dereceye kadar önleyebilirler.
II. Etik Yargılamanın İçsel Koşulları
Buraya kadar söz edilen yargının etik olmasıyla ilgili sorunlar doğrudan yargıyla ilgili olmayan, onun dışında kalan siyaset ve ekonomiye ilişkin sorunlardır. Bu sorunlar konusunda yargı en fazla sorunlara dikkat çekerek üzerlerine gidilmesini sağlayabilir. Ama bundan ötesi elinden gelmez.
Yargılamanın etik bir yargılama olması ise yargının kendi elindedir. Bu ise, hâkim ve savcıların iyi yetiştirilmeleri, yargılama için gereken bilgi birikimine ve deneyime sahip olmaları, doğru karar verme ve etik davranma konusunda beceri kazanmalarıyla başarılabilir.
Diğer mesleklerde olduğu gibi yargılamada da mesleğin icrasına ilişkin bazı davranış normları geliştirilerek bunun sağlanabileceği düşünülmüş ve Bangalor Yargı Etiği İlkeleri bu maksatla geliştirilmiş ve BM’nin 2003/43 sayılı kararıyla kabul edilmiştir. Avrupa Konseyi’nin Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi de bu ilkeleri -daha BM’de kabul edilmeden- Bakanlar Komitesi’ne tavsiye etmiştir. Savcılar için ise 2005 yılında Avrupa Savcıları Konferansı’nde kabul edilen Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları –kısa bilinen adıyla Budapeşte İlkeleri- bulunmaktadır. Avukatların çalışmalarına ilişkin en çok atıf yapılan belge ise 1990’da Havana’da Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı konulu Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen Avukatların Rolüne İlişkin Temel İlkeler –Havana Kuralları– olarak bilinen belgedir.
Davranış ilkeleriyle etik yargılamanın sağlanıp sağlanamayacağı tartışmasını konuşmanın sonuna bırakarak, bu yargı etiği ilkelerinin amaca ne kadar uygun olduğu üzerinde durmak uygun olacaktır. Burada daha kapsamlı olduğu ve ilkeler dışında değerlerden de söz eden bir belge olduğu için BM Bangalor Yargı Etiği İlkeleri üzerinde durulacaktır. Giriş bölümünde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesine göndermede bulunularak, Bangalor Yargı Etiği İlkeleri’nin bu temel belgelere dayandığı, insan haklarının korunmasında, meşruiyet ve hukuk devleti ilkesine uymada ve modern ve demokratik bir toplumda yargı sistemine olan güvenin çok önemli olması nedeniyle, yargı etiğiyle ilgili yüksek standartları muhafaza edip geliştirmesi için hâkimlere yönelik meslek ahlakı standartları oluşturmak için bu etik ilkelerin tasarlandığı belirtilmektedir. Daha sonra ise altı değer ve ilkeyle bunların uygulanmasına ilişkin davranışlardan söz edilmektedir. Bu değerler bağımsızlık (independence), tarafsızlık (impartiality), doğruluk ve tutarlılık (integrity), dürüstlük (propriety), eşitlik (equality) ile ehliyet ve liyâkattır (competence and diligence). Metnin sonunda “mahkeme personeli”, ‘hâkim”, ‘hakimin ailesi” ve ‘hâkimin eşi”nin tanımlarına yer verilmekte, ama yargı etiğinin temeline konulan altı değerin tanım ya da içeriklerine ilişkin herhangi bir belirleme yapılmamaktadır. Her değerin altında ilkeyi dile getiren bir cümle yer almakta, ama burada da bir ilkeden ziyade bu değerin yargı etkinliği için öneminden söz edilmekte, genel olarak bu değerlerin yargının işi yapabilmesinin önkoşulunu oluşturduğu belirtilmektedir. Kısaca ilke yazılan yerde ilkelere değil, bu değerin korunmasının ya da sağlanmasının yargı için önemini vurgulayan cümlelere yer verilmektedir.
Bağımsızlıkla ilgili bölümde bağımsızlığın yalnız adil yargılamanın değil, hukuk devletinin de temel garantisi olduğu belirtildikten sonra, bundan dolayı hâkimin hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle yargı bağımsızlığını temsil ve muhafaza etmesi gerektiği dile getirilmektedir.
Her değer ve ilkenin altında ise uygulama başlığı altında ise genel olarak yargının etik işleyişi için yargıcın yapması ve yapmaması gereken davranışlar sıralanmaktadır.
Hâkim yasama ve yürütme organlarının etkisinden ve bu organlarla uygun olmayan ilişkilerden uzak durmalı ve bunu göstermeli; hâkim yargısal görevlerini tarafsız, önyargısız ve iltimassız yerine getirmeli; hâkim, ailesini temsil eden birinin davacı olduğu veya böyle bir kimsenin herhangi bir şekilde ilişkili olduğu davalara bakmamalı; hâkim, yargıçlık makamında görevli iken avukatlık yapamaz; hâkim tüm yargısal görevlerini etkin bir şekilde, adilane ve makul bir süre içerisinde yerine getirmelidir, bunlara verilebilecek birkaç örnektir. Bu türden belgeler, değer ve ilkelerin dışında davranışlara da yer vererek kılavuzluk işlevini daha iyi bir biçimde yerine getirmeye çalışmaktadırlar. Öte yandan, söz konusu değeri korumaya yönelik davranışların metinde sayılanlarla sınırlı olmadığı, kitapçıkta yer verilen davranışların ilk akla gelen ya da önemli bulunan kimi davranışlar olduğu açıktır.
Bu belgede yer verilen değerlerin yargılamayla ilgili temel değerler olduğu söylenebilir. Ama yargılama yalnız bu değerlerle ilgili olmadığı gibi, bu değerler de yalnız yargılama etkinliğine özgü değerler değildir. Tarafsızlık, dürüstlük, bağımsızlık, ehliyet ve liyakat ile eşitlik birçok meslek için merkezde olan değerlerdir. Meslekler ötesinde kişi değerleri ya da kişiler arası ilişkilerde yaşanan değerlerdir. Bunları değer yapansa bunlara uygun eylemde bulunulduğunda insanın değerini ya da onurunu korumaları, en azından harcanmasına engel olmalarıdır.
İlkeler ise bu değerlerin korunması için geliştirilen genel geçerliğe sahip kurallardır. İlkeler ancak değerlerden türetilebilir ya da ancak değerlerden türetilen kurallara ilkeler denebilir. Kuçuradi sadece insanın değerinin bilgisinden türetilen gereklilik önermelerine ya da kurallara –davranış kurallarına- ilke denmesi gerektiğini söylemektedir.
“İnsanlara, insan olarak, eşit muamele yapmak gerekir”, “sözünde durmak gerekir” gibi ilkeleri insanın değerinin bilgisinden doğrudan yapılan çıkarımların sonucu olan ilkelere örnek verir Kuçuradi. “Irk ayrımı yapmamak gerekir”, “işkence yapmamak gerekir” gibi gereklilik önermeleri ya da ilkeler ise bu değeri harcayan tarihsel koşullar aracılığıyla yapılan çıkarımların sonucudurlar (Kuçuradi 1988: 25-30).
Genel olarak ilkeler bize değerlerin nasıl hayata geçirileceğini, değerlere uygun bir işleyişin nasıl olacağını söylerler.Davranışlar ise tek tek yapılabilecek ya da yapılmayacak olanı dile getirirler. Yargılamada öne çıkan değerler ortaya konabilir, yargılama için bazı ilkeler de geliştirilip ortaya konabilir, ama adil bir yargılama için yargıcın hangi davranışları yapması –hangilerini yapmaması- gerektiği tüketici bir biçimde ortaya konamaz. Bu nedenle meslek ahlak ilkeleri, değer ve ilkeleri ortaya koyarak, kimi davranışlara da örnekler vererek o mesleğin etik olmasını sağlamaya çalışırlar. Eğer bu ilkeler insanın değerinin bilgisinden türetilirse doğru değerlendirmenin yapılamadığı durumlarda değerlere uygun eylemde bulunmayı da sağlayabilirler. Ama bu ilkeler genellikle söz konusu mesleği etik kılmaya yetmez. Bunun için etik eylem ilkeleri geliştirip uygulamaya çalışmanın ötesine geçen etik eğitimine ihtiyaç vardır. Etik davranış ilkeleri geliştirilip meslek mensupları “normlara uygun davranmaya zorlanabilirler, ama etik eylemde bulunmaya zorlanamazlar. Bu, her kişinin ancak kendi hesabına öğrenebileceği bir şeydir”(Kuçuradi 2009: 43).
B. Yargı Nasıl Etik Olur?
Bu soru aslında en başta yargıcın nasıl etik bir yargıç olabileceği, yargılamanın nasıl etik bir yargılama olabileceği sorusudur. Bu soruya yukarıdaki söz edilen Yargı Etiği İlkelerini göz önünde bulundurarak yargıç bağımsız, tarafsız, dürüst, eşitlikçi, doğru ve tutarlı olduğu, meslek için gereken ehliyet ve liyâkata sahip olduğu zaman diyerek bir yanıt verebilir miyiz? Bu değerlerin her birinin yargılama işinin adil olması için gerekli olduklarına kuşku yoktur. Soru yargıç bu değerlere sahip olduğunda ve bunlara göre eylemde bulunduğunda, bu yargılamanın adil veya etik bir yargılama olması için yeterli olup olmayacağıdır.
Adil yargılama öncelikle adil olma isteğine sahip olmayı gerektirir. Yargıcın adil veya etik yargılama yapmayı, adaletin tecelli etmesini sağlamayı istemesi gerekir. Bu isteme ya da irade onda yoksa, adalete giden yol –rastlantılar dışında- daha baştan kapanmış olur.
Yargıcın böyle bir iradesi, doğru karar verme ya da adil olma iradesi varsa ve bunun için gerekeni yapmaya hazırsa bu durumda aşılması gereken başka aşamalar vardır.
Ama yargıç bunu yapacak bilgisel donanıma ve düşünme/değerlendirme becerisine sahipse adil olması pekâlâ mümkündür.
Kuçuradi yargıcın değerlendirdiği eylemle ilişkisini, değerlendirdiği şeyle kurduğu ilişkiyi özel türden bir ilişki, diğer üç etik ilişki türünden (kişi-kişi ilişkisi, kişi-insan durumu ilişkisi, kişinin kendisiyle ilişkisi) ayrı kendine özgü bir ilişki biçimi olarak görür. “Etik ilişki kişi ile kişi ilişkisiyse, değerlendirilen, bir eylem dolayısıyla kişidir. İlişki kişi-insan durumu ilişkisiyse, burada değerlendirmesi yapılan bir durumdur.
Yargıcın değerlendiği, bir olay ve bunun aracılığıyla o olayı oluşturmuş kişilerin eylemidir” (Kuçuradi, 1996: 13). Kuçuradi’ye göre yargıç değerlendirdiği şeye bir seyirci gibi bakmaz, bakmaması gerekir.
Yargıç başkalarının ilişkilerine karışır bir anlamda, yaptığı değerlendirmelerle, her iki tarafla da özel türden bir ilişkiye girer. Yargıcın eylemi ise yaptığı değerlendirmedir, verdiği karar da eylemin son halkasını oluşturur. Kuçuradi’yi yargıcın ilişkisini özel türden bir etik ilişki olarak nitelemeye götüren, yargıcın eyleminin bir değerlendirme olması veya yapılan değerlendirmenin kendisinin bir eylem olmasıdır. “Yargıç, kişilerin, ilişkilerinde yaptıkları ve/veya yapmadıklarına ilişkin değer ‘muhakemesi’ ve ‘muhasebesi’ yapar, bir şey adına da hesap sorar. İşi, adına hesap sorduğu şeyi o belirli koşullarda korumak veya onun en az zarar görmesini sağlamaktır. Bu muhasebenin nasıl yapıldığı ve sorular hesabın kim veya ne adına sorulduğu, çeşitli yargıçlık yapma olanaklarını oluşturur” (Kuçuradi 1996: 127).
Kuçuradi, bir eylemin, onun değerlendirme, yaşantı ve yapma dediği üç aşamadan oluştuğunu söylerken, burada yargıcın eylemi söz konusu olduğunda bu üç aşama bilgilenme, yargılama ve karar verme aşamaları olmaktadır. Bilgilenme aşaması, yargıcın değerlendirdiği olayı, olayı oluşturan eylemi ve eylemi yapan kişiyi tanıma aşamasıdır. Yargıcın olayı ya da olayı meydana getiren eylemi anlaması, o eylemin neden/niçin yapıldığını görmesi, durumun gerektirdiği kadarıyla da olsa, eylemi yapan kişiyi tanıması aşamasıdır bu. Yargıcın yapılan şeyin suç ya da yapılmaması gereken bir şey olup olmadığını anlamasını, bu bilgilere sahip olmasını gerektirir bu. Olayı anlaması, eylemin niçin yapıldığını bilmesiyle yargıca, o eylemin “yapılmaması gereken” bir eylem olup olmadığını değerlendirebilme yolu açılır. Burada da yargıca bir ölçüt gerekecektir. Öyle ya, her yapılmaması gereken şu ya da bu şekilde bir ölçüte göre yapılmaması gerekendir. Bu ölçütün ne olduğu önemlidir her yargılamada.
Bu aşamadan sonra gelen ikinci aşama ise yargıcın yargılama aşamasıdır. Yapılmaması gerekene ilişkin ölçütü bulduktan sonra, yargıcın bu ölçütü önündeki tek duruma uygulama aşamasıdır bu. Yargıç karşısında bulunan tek durumu ya da olayı anladıktan sonra bu ölçüte göre yapılan eylemin suç olup olmadığına ya da haklı olup olmadığına karar verebilir. Yargıcın kafasındaki ölçüt, yani yargıcın kimin/neyin adına yargılama yaptığı ya da kendisini kime/neye karşı sorumlu hissettiği, yargıcın kararını belirlemektedir. Yargıç içinde bulunduğu grubun değer yargılarını ölçüt yapıp kendisini bu gruba ya da topluluğa karşı sorumlu hissederek yargı verebileceği gibi; insanlık adına, insanın değerini ya da onurunu koruma adına, kendisini insana karşı sorumlu hissederek de karar verebilir. Kuçuradi “yargıç ancak vicdanına karşı sorumludur” deyişini kendisini içinde bulunduğu gruba ya da topluluğa değil de insana karşı sorumlu gören bir yargıçlık anlayışının ifadesi olarak görür. Üçüncü bir yargıç tipi ya da yargılama biçimi ise kendilerini yargıladıkları insanlara karşı sorumlu hisseden, o koşullarda her iki tarafın da hakkını belirlemede kendini sorumlu gören yargıç tipidir. Bu tip yargıç söz konusu ilişkide birbirine karşı olan iki tarafı da tutan, aynı anda iki tarafın da hakkını korumaya çalışan yargıçtır. Bu yargıcın yaptığı o belirli koşullarda yapılan eylemin, yapılabilir olan eylem olup olmadığını görmedir. Burada yapılmış bir eylem söz konusu olduğuna ve eylemin geri dönüşü olmadığına göre, yargıç, o koşullarda bundan farklı davranmanın mümkün olup olmadığını bulup, bunu yapmakla kişinin o ilişkinin kendisine yüklediği sorumluluğun gereğini bu koşullarda yerine getirip getirmediğini bulmak durumundadır. Hemen anlaşılacağı gibi daha güç olan, ama doğru veya adil bir karar vermeye götürebilecek olan ancak bu türden bir yargılamadır. Bir eylemi doğru değerlendirmeye götürebilecek olan bu tür bir yargılamadır ancak.
Yargıcın etik ilişkisini son adımı ise karar verme aşamasıdır. Bu aşamada yargıç yargıladığı duruma eylemiyle yol açan kişinin suçlu olup olmadığına karar verir. Aslında bu adım, ikinci aşamada seçtiği yargıçlık ya da akıl yürütme biçimiyle çoktan içine girdiği karar verme sürecini sonlandırmasıdır yargıcın. İlk iki türden yargıçlar hazır buldukları, içinde bulundukları grubun değer yargılarına göre ya da insanın değerinin bilgisinden türetilen ilkelere göre karar vererek davayı sonlandırırlar. Bu değer yargılarına göre yargıladıkları kişiyi suçlu ya da suçsuz bulurlar. Üçüncü yargıç tipinin yaptığı yargılamada ise eylemiyle olaya neden olan kişinin suçlu olup olmadığının belirlenmesi “yeni bir muhasebeyi gerektirir: o koşullarda yapılabilir olanı gerçekleştirmiş ya da gerçekleştirmemiş eylemi yapan kişiden gelen belirleyicilerin yeniden gözden geçirilmesini” (Kuçuradi, 1996: 136) gerektirir. Bu belirli bir ilişkide yapılan eyleme o koşullarda yapılabilir eylem olup olmaması açısından, bu eylemi yapmış kişiye de o yapılabilir olanı yapmış olup olmama açısından bakmayı gerektirir. Yapılanın suç, yapanın da suçlu ya da yapılanın suç olmaması, yapanın da suçlu olmaması dışında üçüncü bir olanakla da karşılaştığımız durumdur.
Sonuç olarak yargıç doğru değerlendirme yapmak, adil kararlar vermek istiyorsa, meslek etik ilkelerinin getirdiği normlara göre hareket ederek, yalnız bu nesnel sayılan normlara uyarak -çoğu zaman- bunu sağlayamaz. Bunun için yukarıda da anlatıldığı gibi farklı türden bilgilere gereksinim duyar. Olayı, olayı oluşturan eylemi ve eylemi yapan kişiyi bilmesi, onun hakkında karar vermesine yetecek olgusal bilgilere sahip olması gerekir. Kullandığı ölçüt ister içinde yer aldığı topluluktan, isterse insanın değerini korumaya yönelik ilkelerden seçilsin, değerlendirmenin ezbere ölçütlere göre yapılmaması gerekir.
Son olarak, değerlendirmenin o koşullarda yapılan eylemin yapılabilir olan diğer eylem biçimleri içindeki yerini ve bunu yapmakla eylemde bulunanın insanın değerini koruyup koruyamadığını görmesi gerekir.
Kısaca normlar, Kuçuradi’nin dediği gibi, sadece negatif belirlemelerde bulunabilirler, yargıca ne yapmaması gerektiğini, nasıl karar vermemesi gerektiğini söylerler, nasıl doğru karar vereceğini bulmak yargıca kalmaktadır. Bunun içinse yargıcın önce bir iyi istemeye –adil karar verme isteğine sahip olmaya- sonra da olgulara, kavramlara ve değerlere ilişkin bilgilere, sonra da doğru değerlendirme yapma becerisine sahip olması gerekir. Yargıç ancak böyle etik bir yargıç, yargılama ancak böyle etik ya da adil bir yargılama olabilir.
KAYNAKÇA
Kuçuradi, İ.(1988), “Ahlak ve Kavramları”, Uludağ Konuşmaları, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara.
Kuçuradi, İ. (1996), Etik, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara.
Kuçuradi, İ.(2009), “Felsefi Etik ve ‘Meslek Etikleri’”, Etik ve Meslek Etikleri, H. Tepe (Yay. Haz.), Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara.
Osman Zeki Özturanlı, 1926’da Söke’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Söke’de tamamladı. Lise yıllarından itibaren ve 1943 yılından sonra çeşitli dergilerde şiirlerini yayınladı.
İzmir Namık Kemal Lisesi’ni 1945’te bitirdi ve ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 1951’de mezun oldu. Askerliğini, Ankara’da Askeri Yargıç olarak yaptı. Uzun yıllar Söke’de avukatlık yaptı.
Hikâyeleri Varlık, Yeditepe, Türk Dili, Beşparmak gibi dergilerde yayımlandı. Dört hikâye kitabı ve bir tiyatro eseri olan yazar, hikayelerini Mühür, Tabanca, Başakçılar ve Kör Karga adlı kitaplarda topladı. Ayrıca, “Amerikan Parası”, “Kapanın Elinde”, “Harman Yerine Kısa Bağlanmışlar”, “Silindir Şapka” adlı hikâyeleri Türk Dili dergisinde yayımlandı. Haksızlık, hayal kırıklığı, cehalet, vefasızlık, kaçış gibi konuların ön plana çıktığı hikâyelerde yargı mensupları, nüfuzlu kişiler, devlet memurları ve emekçiler karşımıza çıkmaktadır.
Özturanlı, 13 Eylül, 1982 tarihinde İzmir’de geçirdiği bir trafik kazasında yaşama veda etti.
Türkiye Edebiyatçılar Birliği üyesi idi. Yayınlanmamış birçok eseri bulunmaktadır.
Osman Zeki Özturanlı’nın Tiyatroları isimli eser Dr. Öznur Özdarıcı tarafından kaleme alınarak İlbilge Yayıncılık tarafından 2021 yılı haziran ayında yayınlanmıştır.
Hacettepe Üniversitesi Tacizden Korunma ve Koruma Belgesi, üniversite ortamında meydana gelebilecek tacizlere karşı alınabilecek önlemleri ve tacizin meydana gelmesi halinde yapılması gerekenleri düzenlemektedir. Üniversite, Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Koruma ve Destek Komisyonu’nu kurmuş ve Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Koruma ve Destek Komisyonu Yönergesini de yayınlamıştır.
Hacettepe Üniversitesi Tacizden Koruma ve Korunma Belgesi
Üniversite ortamında yaşanan tacizler, kişilerin çalışma ve öğrenim yaşamlarını çok çeşitli biçim ve düzeylerde olumsuz etkilemektedir. Hiyerarşik ilişkilerin hâkim olduğu kurumsal ortamlarda tacize uğrayanların bunu dile getirmede yaşadıkları zorluklar nedeniyle çoğu zaman taciz görünmez kılınmakta ve hem kişi hem de kurumsal ortam bu durumdan zarar görmektedir.
Hacettepe Üniversitesi mensupları özgürlüklerini kullanırken, istemeyerek dahi olsa diğer kişilerin hakkı olan özgür, duyarlı ve saygılı eğitim-gelişim ortamına zarar vermemek için gerekli duyarlılığı gösterirler.
Tacizle ilgili şikâyetler gizlilik ilkelerine uyularak, ivedilikle, tarafsız olarak Akademik Etik Kurul tarafından ilgili Yönerge bağlamında değerlendirilir. Akademik Etik Kurul öncelikle fiziksel/duygusal/cinsel taciz ve saldırı konularında farkındalık yaratmayı, taciz sayılabilecek davranışları engellemeyi, mağdurları desteklemeyi, tacize uğrayanların kendilerini daha net ifade etmelerini ve istenmeyen yaklaşımları durdurmak yönünde güçlenmelerini sağlamayı amaçlamaktadır.
Tacizin Değerlendirilmesi
Taciz çoğu zaman iki kişi arasında geçen ve kanıtlanması zor olan bir durum olup, tacize uğrayanları suskun kalmaya itmekte ve dolayısıyla tacize uygun bir ortam yaratmaktadır. Açık kanıtların olmadığı durumlarda tacizin doğasına, olayın bağlamına ve kişilere dair daha bütünsel bir akıl yürütme ile olayın niteliğini anlamak gerekecektir.
Kişi öncelikle söz konusu davranışın hoş karşılanmadığı konusunda, tacizciyi açık bir şekilde uyarmalı, istemediği yakınlaşmalar konusunda açıkça “hayır” demelidir. Rahatsız edici bir davranışta bulunan kişiye bu davranışına son vermezse resmi girişimde bulunacağını bildirmelidir. İlk andan itibaren, soruşturmada delil olarak kullanılabilecek ne tür materyal varsa toplamak, olaylara dair kayıt tutmak, delilleri saklamak ve olayı yakın kişilerle paylaşmak önemlidir.
Basit Taciz
Tehdit unsuru taşımayan, ancak rahatsız edici, istenilmeyen ortamları yaratan hareketler. Örneğin, laf atmak, cinsel içerikli şakalar, iltifatlar ya da argo sözcükler kullanmak, flört etmek için ısrarcı davranışlar, pornografik materyal ile rahatsız etmek, kişinin cinsel yaşamıyla ilgili sorular sormak veya dedikodu üretmek v.b.
Basit tacizde atılabilecek adımlar: Bu hareketin hoş karşılanmadığının söz veya davranışlarla belirtilmesi ya da bu ortamdan uzaklaşılması.
Riskler:
Tartışma olasılığı
Tacizin artma olasılığı
Belgeler:
Tacizciden gelecek notların, mesajların saklanması, olaya ilişkin ayrıntılı kayıt tutulması
Sürekli Taciz
Yukarda belirtilen basit cinsel taciz hareketlerinin, rahatsız ediciliği yönündeki uyarılara rağmen sıklaşarak sürdürülmesi.
Sürekli Tacizde Atılabilecek Adımlar
Resmi Olmayan Girişimler:
Tacizde bulunan kişiye, rahatsız edici hareketlerinden vazgeçmediği takdirde, resmi adımlar atılacağının sözel veya yazılı olarak açık bir şekilde belirtilmesi.
Durumla ilgili olarak konuda uzman kişi ve mercilere danışılması.
Üçüncü kişilerin (ortak arkadaşlar, danışman, birim yöneticileri, kurul üyeleri gibi) aracı olarak devreye girmeleri.
Resmi Girişimler:
Sonuç alınmadığı durumda, şikâyetin bir üst kademeye iletilmesi.
Akademik danışman, birim yöneticisi gibi kişilere veya doğrudan AEK’a durumu belirten yazılı şikâyette bulunulması.
Riskler:
Tartışma olasılığı
Tacizin artma olasılığı
Çevre tarafından dışlanma, mimlenme olasılığı
İş veya fırsat kaybı
Belgeler:
Tacizciden gelen notların, mesajların saklanması
Olaya ilişkin ayrıntılı belgelerin tutulması
Atılan bütün adımların ve sonuçlarının kaydının tutulması
Varsa tanıkların desteğinin istenmesi
Ağır Taciz
Tehdit unsuru içeren ve kişinin davranışlarını kontrol etmeye yönelik, süreklilik ya da şiddet içeren hareketlerdir(örneğin takip etme, tehdit etme, telefonda ya da elektronik ortamda sıklıkla rahatsız etme vb). Cinsel içerikli teklife uymadığı durumlarda kişinin akademik ya da iş hayatıyla ilgili bedeller ödeyeceği, uyduğu takdirde ise hak etmediği kazançlar sağlayacağının açık olarak söylendiği veya ima yoluyla belirtildiği durumlar.
Ağır Tacizde Atılabilecek Adımlar:
Tehdit unsuru içeren ve kişinin güvenliğini riske atan durumların gerekli mercilere, hem şikâyet hem korunma amacıyla bildirilmesi gerekir. Bu merciler akademik veya diğer üst yöneticiler, AEK ve polis veya savcılık olabilir.
Bu düzeydeki tacizi yok saymak kişinin güvenliğini tehlikeye atacağı için yukarda belirtilen önlemlerin yanı sıra diğer kişisel önlemler alınmalıdır.
Riskler:
Daha önce sözü edilen riskler
Psikolojik terör
Maddi zarar
İş ve işlevsellik kaybı
Fiziksel zarar
Belgeler: Yukarıda belirtilen belgelerin tutulması ve güvenli bir yerde saklanması
Avukat Reşit Gürpınar, 1955 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Babasının memuriyeti nedeniyle ilk, orta ve lise tahsilini İstanbul, Adana ve Ankara illerinde yaptı. 1973 yılında Ankara Atatürk Lisesini bitirerek 1974 yılında girdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. 1978 yılı haziran dönemimde fakülteyi iyi derece ile bitirdi. Yüksek öğreniminin devam ettiği yıllarda TCDD Genel Müdürlüğü Bilgi İşlem Merkezinde; “Bilgisayar Sistem Operatörü” olarak görev yaptı.
Danıştay Başkanlığınca açılan “Danıştay Yardımcılığı” sınavını kazanarak 1979 yılında Danıştay yardımcısı olarak göreve başladı. Danıştay 10.Daire ve İdari İşler Kurulunda Tetkik Hakimi olarak görev yaptı. 1980 yılında yapılan “Danıştay Yardımcılığı” yeterlilik sınavında başarılı oldu.
1987 yılında İdare Mahkemesi Başkanlığı görevinden istifa ederek Aksaray ilinde serbest avukatlığa başladı.
1987-1990 yılları arasında serbest avukatlıkla birlikte Aksaray Belediyesi Hukuk müşavirliği görevini yürüttü.
1989-1992 yılları arasında Aksaray Barosunun ilk Başkan Vekili olarak görev yaptı.
1995-1997 yılları arasında Aksarayspor Kulübünde Basın Sözcülüğü yaptı.
2003 yılında bürosunu Aksaray’dan İstanbul iline naklederek serbest avukatlığa devam etti.
2005 yılında Türk Patent Enstitüsünce açılan marka ve patent vekilliği sınavlarını geçerek “Marka Vekili ve Patent Vekili oldu.
Fahri Trafik Müfettişi olup, 1999-2003 yılları arasında Fahri Trafik Müfettişleri Derneği Aksaray İl Temsilciliği görevinde bulundu.
2008 yılında İstanbul Barosunca düzenlenen Uzlaştırmacılık seminerine katılarak “Uzlaştırmacı Avukat” unvanına sahip oldu.
İstanbul ilinde serbest avukatlık yapmakta iken, Danıştay Genel Kurulunca iki adaydan biri olarak Rekabet Kurulu üyeliğine seçildi ve 28 Temmuz 2009 günlü Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile Danıştay Temsilcisi olarak Rekabet Kurulu Üyeliğine atandı. 7 Nisan 2015 tarihi itibarıyla Rekabet Kurulu Başkan Vekilliği görevine başladı ve 6 yıllık görev süresinin 28 Temmuz 2015 tarihinde dolması üzerine bu görevinden emekli oldu. Halen, BASEAK Avukatlık Ortaklığında Of Counsel olarak görev yapmaktadır.
İngilizce bilen Gürpınar evli ve 2 çocuk babasıdır.
1974 yılına IBM Türk Limited Şirketinde; “Dos/Vs Operatör”, 2007 yılında Bahçeşehir Üniversitesinde; “Zorunlu Müdafilik ve Adli Kolluğun Yetkileri”, “Transnational Criminal Law and Mediation Skills”, Avrupa Konseyince İstanbul’da düzenlenen; “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Eğitimi” 2008 yılında Bahçeşehir Üniversitesi IGUL Direktörlüğünde; “Mukayeseli Ceza Usul Hukuku”, “Polis ve Hukuku”, ve 2009 yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinde; “İltica ve Mülteci Hukuku” konularında katıldığı sertifika programlarından aldığı Sertifikaları bulunmaktadır.
Reşit Gürpınar’ın Eserleri
Rekabet Kurulunun 12 Banka Kartel Kararının Rekabet Hukuku, Ekonomi Hukuku, Tazminat Hukuku Çerçevesinde Değerlendirilmesi
Rekabet Kurulunun 12 Banka Kartel Kararının Rekabet Hukuku, Ekonomi Hukuku, Tazminat Hukuku Çerçevesinde Değerlendirilmesi
Gürpınar’ın Legal Hukuk Dergisi, Rekabet Forum Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, Danıştay Dergisi ve Demiryolu Dergisi gibi yayın organlarından yayınlanan, “Rekabet Kurulu Kararlarında Toplantı ve Karar Yeter Sayısı”, “Türk Rekabet Hukukunda Tekerrüre İlişkin Bazı Meseleler”, “İdari Yargılama Usulünde Dava Açma Süreleri ve Sürelerle İlgili Bazı Sorunlar“, “Bütçe Kanunu ile Kanunlarda değişiklik Yapılabilir mi? Anayasa Mahkemesi Kararı Işığında Harcırah Kanunu ve Jaloncular“, “Kamu Görevlileri ile ilgili Davalarda Yetki“, “Emekli Sandığı Kanunu ve Fiili Hizmet Zammı“, “Memurin Muhakematı Hakkında Kanuna göre Soruşturma Usulü“ ve “Türkiye’de Bilgi İşlem ve İlk Örneklerinden Birisi ; TCDD- EBİM“ başlıkları ile yayınlanmış bilimsel makaleleri bulunmaktadır.
İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Tavsiye Kararı
İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Tavsiye Kararı, Bakanlar Komitesince, Bakan Vekillerinin 9 Eylül 2003 tarihli 851. toplantısında “İdare Hukuku Alanında İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Rec (2003) 16 Sayılı Tavsiye Kararı” adıyla kabul edilmiştir. İdari kararların ve yargı kararlarının Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde etkin bir şekilde uygulanmasını amaçlamaktadır. Üye devletlerin kamu mercilerinin aldığı kararların icrasındaki mazeretleri engelleyecek uygun mekanizmaları kurmalarını tavsiye eden R (84) 15 sayılı Tavsiye Kararına özel atıf yapılmıştır.
Tavsiye Kararı, özel kişilere ilişkin olarak verilen idari kararların ve yargı kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasını teşvik etmek amacıyla düzenlenmiştir. İdari kararların hızlı icrası ve mahkeme kararlarının uygulanmasıyla ilgili ilkeleri belirlemiş ve Avrupa Konseyi üyesi ülkeleri bu ilkeleri izlemeye davet etmiştir.
İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Tavsiye Kararı
Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Statüsü’nün 15.b. maddesinin hükümleri uyarınca; Avrupa Konseyi’nin amacının, üyeleri arasında daha büyük bir birlik gerçekleştirmek olduğunu göz önünde bulundurarak;
Özel kişilerin idari sistem ve yargı sistemine olan güveninin sürdürülmesi, bu nedenle gerek idari mercilerin özel kişilere ilişkin yükümlülükleri kapsayan kararlarının gerekse idare hukuku alanındaki, özel kişi haklarının gözetilmesine yönelik mahkeme kararlarının icra edilmesi gerektiğini göz önüne alarak;
İdari mercilerin işlemlerinde, bu mercilerin aldıkları kararların özel kişilerce etkin bir şekilde uygulandığının farz edildiğini göz önüne alarak;
İdari mercilerin kararlarının icrasında özel kişilerin hak ve menfaatlerinin dikkate alınması gerektiğini göz önüne alarak;
Bu bağlamda, (77) 31 no’lu Karar’da öngörülen, idari mercilerin işlemleri açısından ferdin korunması ile ilgili genel ilkelerin ve R (80) 2 sayılı Tavsiye Kararı’nda öngörülen, idari mercilerce takdiri yetkilerinin icrası ile ilgili ilkeleri hatırlatarak;
Ayrıca, idari hususlarda muvakkat mahkeme koruması hakkında, bir idari kararın icrasının kararın muhatabı özel kişilerin ciddi şekilde zarar görmesine yol açması halinde yetkili yargı merciini uygun muvakkat koruma tedbirlerini almaya mecbur tutan R (89) 8 sayılı Tavsiye Kararı’nı hatırlatarak;
Adaletin etkinliğinin idare hukuku alanında yargı kararlarının, özellikle bu kararların muhatabı idari merciler olduğunda icrasını gerektirdiğini göz önüne alarak;
Bu bağlamda, mahkeme kararlarının makul bir süre içinde icrasının ayrılmaz bir parçası olarak görülmesi gereken Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile koruma altına alınan hakları hatırlatarak;
Ayrıca, kamu yükümlülüğü hakkında, üye devletlere kamu mercilerinin gerekli fonların bulunmaması gerekçesiyle yükümlülüklerini icradan kaçınmalarını engelleyecek uygun mekanizmayı kurmalarını tavsiye eden R (84) 15 sayılı Tavsiye Kararı’nı hatırlatarak;
Son olarak, Avrupa Adalet Bakanlarının 4-5 Ekim 2001 tarihinde Moskova’da düzenlediği, “yargı kararlarının etkin icrası ile ilgili genel yaklaşım ve araçlar” hakkındaki 24. Konferansı’nda alınan, Avrupa Konseyi’ni “mahkeme kararlarının icrasına yönelik olarak Avrupa düzeyinde ortak standart ve ilkeleri belirlemeye” davet eden 3 no’lu Karar’ı hatırlatarak;
Üye ülke hükümetlerine, bu Tavsiye Kararı ekinde verilen iyi uygulama ilkelerini kendi mevzuat ve uygulamalarında takip ederek, idare hukuku alanındaki idari kararlar ile yargı kararlarının etkin icrasını sağlamalarını tavsiye eder.
Rec (2003) 16 sayılı Tavsiye Kararı Eki I. Özel kişiler hakkındaki idari kararların icrası Uygulama sahası: bu bölümde yer alan ilkeler, kamu merciince alınan, kişilerin hak, hürriyet veya menfaatleri üzerinde gerek fiziki gerekse hukuki olarak doğrudan etkisi olan her türlü tedbir veya karara uygulanır.
1. Uygulama
a. Üye devletler, özel kişilerin, hak ve menfaatlerine yargı mercilerince sağlanan korumaya bakılmaksızın kanun uyarınca malumat sahibi oldukları idari kararlara uymalarını sağlayacak müsait bir hukuki çerçeve oluşturmalıdırlar.
b. Bir kararın temyizi ile birlikte kendiliğinden tehir seçeneğinin kanunla öngörülmediği hallerde, özel kişilerin, hak ve menfaatlerinin korunmasını sağlamak amacıyla, çekişmeli kararın uygulamasının tehirini idari veya adli mercilerden talep
edebilmeleri sağlanmalıdır.
c. İdari mercileri işlerini yapmaktan gereksiz yere alıkoymamak ve hukuki kesinliği sağlamak için özel kişilere bu talep yolu makul süreler içinde kullandırılmalıdır.
d. Tehir taleplerini cevaplarken, idari merci ve kanunla bu sürecin dışında tutulmadığı sürece yargı mercii, kamu menfaati ve üçüncü kişilerin hak ve menfaatlerini dikkate almalıdır.
2. İnfaz
a. İdari mercilerce infaz aşağıdaki güvencelere tabi olmalıdır:
i. infazın kanunla açık bir şekilde öngörülmesi;
ii. kararın infaz edileceği özel kişilere, usulüne uygun olarak karara bağlanmış acil durumlar hariç olmak üzere, idari kararın gereğini makul süre içinde yerine getirme imkanı tanınması;
iii. infaz uygulamasının ve infaz gerekçesinin, kararın infaz edileceği özel kişilerin dikkatine sunulması;
iv. herhangi bir para cezası da dahil uygulanan infaz tedbirlerinde ölçülülük ilkesinin gözetilmesi.
b. Acil durumlarda, infaz usulünün derecesi davanın muacceliyetiyle ölçülü olmalıdır.
c. Özel kişiler, hak ve menfaatlerinin korunmasını sağlamak amacıyla infaz usulünü
temyiz edebilmelidirler.
d. İdari merci bir infaz usulünü uygulamazsa, hak ve menfaatleri infaz edilmeyen kararla korunanlar için yargı merciine başvuru yolu açık tutulmalıdır.
II. İdari mercilerle ilgili yargı kararlarının icrası
1. Genel hükümler
a. Üye devletler, yargı kararlarının idari mercilerce makul bir süre içinde uygulanmasını sağlamalıdırlar. Üye devletler bu kararların tam etkinliğini sağlamaya dönük her türlü gerekli tedbiri kanuna uygun olarak almalıdırlar.
b. Bir yargı kararının bir idari merci tarafından uygulanmadığı hallerde, söz konusu kararın özellikle bir emir veya cebri para cezası yoluyla icrasının talep edilmesi için uygun bir usul getirilmelidir.
c. Üye devletler, yargı kararlarını uygulamayı ret veya ihmal eden idari mercilerin bundan mesul tutulmasını sağlamalıdırlar. Yargı kararlarını uygulamakla sorumlu kamu görevlileri de bu kararları uygulamamaları halinde disiplin, hukuk ve ceza işlemlerine tabi tutulabilmelidir.
2. Para cezası ile ilgili yargı kararlarının icrası
a. Üye devletler, para cezası ödemekle mükellef oldukları hallerde idari mercilerin bu mükellefiyetlerini makul bir süre içinde ifa etmelerini sağlamalıdırlar.
b. Bir idari mercinin bir para cezasının ödenmesi ile ilgili yargı kararını uygulamadığı için ödemekle mükellef olduğu faiz tutarı, benzer bir durumda bir özel kişinin idari merciye ödeyeceği faiz tutarından az olmamalıdır.
c. İdari mercinin para cezasını ödemesini engelleyecek bir mali sıkıntıya düşmemesi için uygun karşılığı ayırması sağlanmalıdır.
d. Para cezasının ödenmesi ile ilgili yargı kararlarının idari mercilerce uygulanmaması halinde, üye devletler ayrıca söz konusu idari mercilerin mallarına, kanunun öngördüğü sınırlar dahilinde el koyma ihtimalini düşünmelidirler
Mustafa Balkan Demirdal, 1982 yılında Ankara’da doğdu. 2005 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Ankara Barosunda avukatlık stajını tamamladı. Staj süresince “Hukuk ve Etik” seminerlerine katıldı.
2006 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi anabilim dalında yüksek lisans eğitimine başladı ve 2009 yılında mezun oldu.
Yyüksek lisansın ardından 2010 yılında Niğde Üniversitesi İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yaparken doktora eğitimi için Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi anabilim dalında görevlendirildi. 2017 yılında doktora eğitimini tamamladı. Doktora tezi, Adalet İlkeleri ve Türk Hukukundaki Serüveni adıyla Lykeion Yayınları tarafından basılmıştır.
Demirdal’ın alışmaları, adalet kavramı, hukuk felsefesinde çağdaş teoriler ve insan hakları alanında yoğunlaşmaktadır.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Eser, Makale, Kitap Bölümü ve Tebliğleri
“Avrupa Birliği’nde Vergi Kaçakçılığı Suçu ile Mücadelede İspanya Örneği”, “Adalet ilkelerinin Osmanlıdan günümüze Türk Hukukunda görünümü”, “Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Ölüm Cezasının Kaldırılması ve Türkiye’deki Süreç”, “1876’dan 2017’ye Devlet Başkanlarının Anayasal Güçleri”, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku”, “Ceza Hakiminin Vicdani Kanaati Üzerine Bir Değerlendirme”, “Hukuki belirsizlik iddialarıyla ilgili hakimlerin konumu” “İnsan Hakları Hukuku Sisteminde Devletlerin İnsan Haklarına Saygı yükümlülüğü”, Adalet İlkeleri ve Türk Hukukundaki Serüveni”, “Avrupa Birliği’nde Vergi Kaçakçılığı Suçu ile Mücadelede İspanya Örneği” “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku”, “Ceza Hakiminin Vicdani Kanaati Üzerine Bir Değerlendirme”, “İnsan Haklarının Temellendirilmesine Yardımcı Bir Kavram: Adalet İlkeleri”, ve “Ronald Dworkin’in Hukuk Teorisi Işığında Yargıçların Rolü”, “Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Ölüm Cezasının Kaldırılması ve Türkiye’deki Süreç”, “Üniter Devlet Kavramı Üzerine Tartışmalar” balıkları ile yayınlanmış makale, kitap bölümü ve tebliğleri bulunmaktadır.
Adalet İlkeleri ve Türk Hukukundaki Serüveni
“Modernizm ile beraber gelişen hukuki pozitivizm akımı doğrultusunda hukuk teorilerinin içinde ahlak öncüllü ilkeler ve adalet kavramı önemini yitirmiştir. Katı hukuki pozitivizmin hukuk aleminde yarattığı bu boşluk sonucunda kanunlar ve hukuk sistemleri adaleti sağlamaktan uzaklaşmıştır. Bunun sonucunda günümüzde farklı teorilere bakıldığında, etik değeri temel alan ahlak öncüllü ilkelerin tekrar önem kazandığı görülmektedir. Söz konusu teoriler hem hukuk yapımında hem de yargılama aşamasında ilkelerin önemine vurgu yapmışlardır. Bu bağlamda ilkeler, kanunu yorumlarken ve yargılama sırasında adaletin gerçekleşmesi için araç niteliğindedir. Günümüzde AİHM’in uygulamasına ve Anglo Sakson hukuk geleneğine bakıldığında bu anlayışın hakim olduğu görülmektedir. Bu anlayış ise geleneksel Türk hukuk zihniyeti – özellikle de Osmanlı hukuk sistemi – ile paralellikler arz etmektedir. Osmanlı devleti adaletle hükmetme geleneğini yansıtırken, hukuk sistemi de adalet kavramı üzerine şekillenmiştir. Bu bağlamda hem kuralların yorumlanmasında hem de yargılama aşamasında temel değer olan adaleti sağlamak adına günümüzdeki hukuk kuramlarında ve insan haklarını koruyacak belgeler de yer alan ilkelere benzer ilkeler geleneksel Türk hukuk zihniyetinde kendine yer bulmuştur.”
Duygu Tan, Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Bölümü’nden ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Yan Dal Programı’ndan 2018 yılında mezun olarak lisans eğitimini tamamlamıştır.
Fakülteden mezun olduktan sonra avukatlık stajını tamamlamış ve İstanbul Barosu’na bağlı olarak üç yıl süre ile kurumsal hukuki danışmanlık alanında avukatlık yapmıştır.
Kamu hukuku alanındaki yüksek lisans derecesini Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden “Civil Disobedience: Challenges and Implications” (“Sivil İtaatsizlik: Zorluklar ve Çıkarımlar”) başlıklı tezi ile 2022 yılında almıştır.
2021 yılı itibariyle Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalışmış ve 2022 yılı itibariyle İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde kamu hukuku alanında doktora çalışmalarını sürdürmüştür. Ekim 2024’ten bu yana MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
Hukuk felsefesi, siyaset felsefesi, hukuk antropolojisi, hukuk sosyolojisi, hak ve adalet kuramları, eleştirel hukuk çalışmaları, toplumsal hareketler ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanlarında çalışmalar yapmakta, sivil itaatsizlik üzerine bilimsel tebliğleri bulunmaktadır.
2017 yılında Koç Üniversitesi’ndeki lisans eğitimi sırasında, Koç Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KOÇ-KAM) tarafından Prof. Dr. Nermin Abadan Unat adına ve Prof. Dr. Yavuz Abadan anısına düzenlenen makale yarışmasında “Siyasette Kadın Temsili ve Kota Uygulaması: Bazı Öneriler Eşliğinde Uygulamanın İç Dinamikleri Üzerinden Bir Değerlendirme” başlıklı makalesi ile birincilik ödülü almıştır.
2022 yılında Koç Üniversitesi’ndeki yüksek lisans eğitimi sırasında, Victoria Forum ve Global Business School Network tarafından ortaklaşa düzenlenen “Bridging Divides” temalı kompozisyon yarışmasına “A Promising Heritage at the Age of a Divided but Interdependent World: Conversation” başlıklı kompozisyonu ile katılmış ve en iyi beş dereceye girmiştir.
İzzet Güneş Gürseler, 17 Aralık 1951’de İstanbul’da doğdu.
1968 yılında Tekirdağ Namık Kemal Lisesi’nden ve 1973 yılı Şubat döneminde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Stajını tamamladıktan sonra 1974’de, Tekirdağ’da serbest avukatlığa başladı ve 1987 yılı aralık ayında milletvekili seçilene kadar sürdürdü. Aynı dönemde Tekirdağ Barosu Genel Sekreterliği görevini üstlendi.
1970 yılında CHP Tekirdağ Gençlik Kollarında siyasi çalışmalarına başladı. 1974’te CHP Tekirdağ İl Gençlik Kolları Başkanı, 1976’da CHP Tekirdağ İl Sekreteri, 1977’de CHP Tekirdağ Belediye Meclisi üyesi seçildi. 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleştiğinde CHP Tekirdağ İl Sekreteri ve Belediye Meclisi üyesi idi.
12 Eylül darbe yönetiminin getirdiği siyaset yasağı kalktıktan sonra, 1984 yılında SODEP ve daha sonra da SHP Tekirdağ İl Başkanlığı görevi yaptı ve SODEP Tekirdağ Belediye Meclisi üyesi seçildi. 1987 yılında yapılan genel seçimlerde SHP Tekirdağ Milletvekili olarak TBBB üyesi oldu. Milletvekilliği döneminde “çevre sorunları” üzerinde yoğunlaştı ve verdiği araştırma önergesinin kabulü ile kurulan Çevre Araştırma Komisyonu üyesi olarak araştırmalar yaptı.
1989’da SHP Genel Sekreter Yardımcısı oldu. 1990’da Doğal Hayatı Koruma Derneği tarafından “Yılın Çevrecisi” seçildi. 1992–1994 yılları arasında “Büyükelçi” unvanlı Başbakan Başdanışmanı olarak görev yaptı. Siyaset yaptığı yıllarda basın tarafından “Erdal İnönü’nün Prensi” olarak zikredildi.
1994’te Tekirdağ’da tekrar serbest avukatlığa döndü. 1994-1996 arasında DSP Parti Meclisi üyesi olarak görev yaptı.
1996 yılında Tekirdağ Barosu Başkanlığı görevine seçildi, 2000 ve 2002 yıllarında yapılan seçimlerden tekrar aynı göreve getirilerek 9 Ekim 2004 tarihine kadar bu görevde kaldı.
DİKKAT DÜNYA TEKTİR – GÜNEŞ GÜRSELER/ 1992
2005 yılı Mayıs ayında seçildiği Türkiye Barolar Birliği Genel Sekreterliği görevini 2009 yılı Mayıs ayına kadar sürdürdü. Bu göreve 2013 Mayıs ayında yeniden seçilerek 2017 yılı Mayıs ayına kadar sürdürdü.
1995 de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Dostları Derneği kuruluşuna katıldı ve üç dönem başkanlığını yaptı.
6.2.1999 tarihinde seçildiği Türk – Amerikan Derneği Yönetim Kurulu üyeliğini Şubat 2004 e kadar sürdürdü.
Parlamentoya seçilmeden önceki yıllarda Tekirdağ Ziraat Fakültesini Kurma ve Yaşatma Derneği’nde genel sekreterlik görevinde bulundu.
Kurucularından olduğu Tekirdağ Macar Dostluk Derneği’nin Başkanlığını yürüttü. Macaristan Liyakat Nişanı Altın Haçı Devlet Nişanı sahibi ve Budapeşte Barosu Onursal Üyesidir.
Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmıştır.
2003 yılında SKY TÜRK TV kanalında 25 hafta yayımlanan “GÜNEŞ GÜRSELER İLE ÇEVRE” programını ve daha sonra 2005 yılı Temmuz ayına kadar KANALTÜRK TV kanalında “SİYASETE MOLA” programını hazırlayıp sundu.
Çevre sorunları, hukuk, avukatlık hukuku ve siyaset konularında yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır.
Gürseler; 1992 yılında yazdığı “Dikkat Dünya Tektir” isimli eseri ile 2023 yılında basılan, “Güneş Gürseler Külliyatı Hukuk, Siyaset, Çevre Yazıları ve TBMM Konuşmaları” ve “Benden Bu Kadar” isimli eserlerin sahibidir.
Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi(European Convention on Extradition), 13 Aralık 1957 tarihinde Avrupa Konseyine üye devletler tarafından kabul edilmiş ve Paris’te imzalanmış uluslararası bir sözleşmedir. Sözleşme, suçluların iadesine ilişkin olarak imzalanan çok taraflı sözleşmelerin en önemlilerindendir ve günümüzde suçluların iadesine ilişkin mevzuatın kaynağı konumundadır.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 37. oturumunda “Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi Hazırlanması İçin Alınması Gereken Hazırlayıcı Tedbirlere” ilişkin Tavsiye Kararı kabul edilmiş; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararı ile Uzmanlar Komitesi kurulmuş, Uzmanlar Komitesinin yaptığı çalışmalar sonucunda “Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi” 13 Aralık 1957 tarihinde Avrupa Komisyonuna üye 11 devlet tarafından imzalanmıştır.
Türkiye, sözleşmeyi, imza sürecinde, 30 Kasım 1957 tarihinde itiraz-i kayıt ileri süren bir mektup sunarak kabul etmiş, sözleşme 18 Kasım 1959 tarihli ve 7376 Sayılı Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesinin Tasdiki Hakkında Kanun ile kabul edilmiş, 26 Kasım 1959 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Türkiye, ölüm cezasının başka bir cezaya çevrilebilmesi için Büyük Millet Meclisi’nin bu hususta bir kanun çıkarması ile mümkün olduğunu ve bu itibarla kendisinden suçluyu istediği devlet, Türk Hükümeti’nin vereceği teminatın, bu hususta meclise, o devletin talebi üzerine, ölüm cezasının başka bir cezaya çevrilmesi hususunda bir kanun teklifine münhasır olabileceğini beyan etmiştir.
Bu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi üyesi Hükümetler konseyinin gayesi, üyeleri arasında daha sıkı bir birliği temin olduğunu göz önünde bulundurarak, bu gayeye erişmenin de anlaşmalar akdi ve hukukî mesai sahasında müşterek hattı hareket takibi suretiyle mümkün olabileceğini ve suçluların iadesi mevzuunda müşabîh ve mütecanis kaideler kabulünün birlik gayesine hizmet edebileceğini nazarı itibara alarak aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır.
Âkid Taraflar, aşağıdaki maddelerde tâyin edilen kaide ve şartlar dahilinde, kanunları ihlâlden dolayı takip edilen veya iadeyi talebeden tarafın adlî mercilerince bir ceza veya emniyet tedbirlerinin infazı için aranan şahısları karşılıklı olarak teslim etmeyi taahhüt ederler.
MADDE 2- Suçluların İadesini İstilzam Eden Fiiller
1) Gerek iadeyi talebeden tarafın ve gerek kendisinden iade talep edilen tarafın kanunlarınca en aşağı bir sene müddetle hürriyeti selbedici mahiyette olan bir cezayı veya emniyet tedbirini veya daha ağır bir cezayı mucip filler suçlunun iadesini istilzam eder. İadeyi talebeden tarafın ülkesinde bir cezaya mahkumiyet hükmü veya bir mevkûfiyet kararı verilmişse, verilen ceza en aşağı dört aylık olmalıdır.
2) İade talebi, iadeyi talebeden taraf ve kendisinden iade talep edilen tarafın kanunlarınca hürriyeti selbedici bir ceza veya mevkûfiyet kararı ile cezalandırılan müteaddit hareketlere taallûk etmekle beraber bunlardan bazıları ceza müddetlerine ait şarta uymuyorsa, kendisinden iade talep edilen taraf bu sonuncu suçlar için dahi iade etmek ihtiyarını haiz olacaktır.
3) İşbu maddenin birinci fıkrasında mevzubahis kanunsuz hareketlerden bazıları için suçluların iadesine mevzuatı cevaz vermeyen her Âkid Taraf bu hareketleri, kendisi bakımından, sözleşmenin tatbik sahası dışında bırakılabilir.
4) Bu maddenin üçüncü paragrafında mezkûr haktan istifade etmek isteyen her Âkid Taraf suçluların iadesine cevaz veren veya vermeyen kanuni hükümleri tasrih etmek suretiyle ya iade kabil edilen kanuna aykırı fiillerin veya iade kabul edilmeyen kanuna aykırı fiillerin listesini, tasdik veya iltihak vesikasını tevdi ettiği sırada Avrupa Konseyi Genel Sekreterlerine tebliğ edecektir.
5) Âkid Taraflardan birinin mevzuatınca, daha sonra başka kanunsuz fiillerin de iadesine cevaz verilmemesi halinde bu taraf keyfiyeti Konsey Genel Sekreterine bildirecek, Genel Sekreter de bunu diğer imza sahiplerine tebliğ edecektir. Bu bildirme, Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren üç ay sonra hüküm ifade edecektir.
6) Bu maddenin dört ve beşinci fıkralarında zikredilen hakkı istimal eden her Âkid Taraf işbu Sözleşmeyi evvelce ondan hariç tutulmuş olan fiillere her zaman tatbik edebilir. Âkid Taraf bu değişiklikleri Konsey Genel Sekreterine bildirecek, Genel Sekreter de diğer imza sahiplerini haberdar edecektir.
7) Taraflardan herhangi biri, bu madde mucibinde Sözleşmenin tatbik sahası haricinde bırakılan kanunsuz fiiller için mütekabiliyet kaidesini tatbik edebilecektir.
MADDE 3- Siyasî Suçlar
1) İade talebine sebep olan suç kendisinden iade talep edilen tarafça siyasî bir suç veya böyle bir suç ile murtabit fiil olarak telâkki edildiği takdirde suçlu iade edilmeyecek.
2) Kendisinden iade talep edilen taraf, âdi bir suç için vâki iade talebinin bir şahsı ırk, din, milliyet veya siyasî kanaat cihetinden takip veya cezalandırmak gayesiyle yapıldığına veya bu şahsın vaziyetinin bu sebeplerden biri dolayısı ile ağırlaşabileceğine dair ciddi sebepler mevcut olduğuna kanaat hâsıl ettiği takdirde de aynı kaide tatbik edilecektir.
3) İşbu Sözleşmenin tatbikatı bakımından, bir Devlet Reisinin veya ailesi efradından birinin hayatına kasıt siyasî bir suç sayılmayacaktır.
4) İşbu madde Âkid Tarafların çok taraflı mahiyette olarak imzalamış oldukları herhangi başka milletlerarası sözleşmelerle yüklendikleri veya yükleyecekleri taahhütlere tesir etmeyecektir.
MADDE 4- Askeri Suçlar
Cezaî hukuka göre suç teşkil etmeyen askerî suçlar dolayısıyla iade işbu Sözleşmenin tatbik sahası dışındadır.
MADDE 5- Malî Suçlar
Vergi, resim, kambiyo ve gümrük mevzularında işbu Sözleşmedeki şartlara tevfikan suçluların iadesi, ancak her suç veya suç kategorisi için bu hususun Âkid Taraflar arasında kararlaştırılmış olması halinde mümkündür.
MADDE 6- Tebaanın İadesi
1) a) Her Âkid Taraf tebaasını iade etmemek hakkını haiz olacaktır.
b) Her Âkid Taraf imza veya tasdik veya iltihak vesikasını tevdii esnasında yapacağı bir beyanla tebaa tâbirini işbu Sözleşmenin şümulü içinde kendisi tarif edebilir.
c)Şahsın milliyeti iadeye dair karar esnasında tespit edilecektir. Bununla beraber, talep edilen şahıs kendisinden iade talep edilen tarafın tebaası olarak karar anı ile teslim için kararlaştırılan tarih arasında tanınsa bile, mezkûr taraf bu paragrafın (a) Bendi hükmünden istifade edebilecektir.
2) Kendisinden iade talep edilen taraf tebaasını iade etmediği takdirde, talep edilen tarafın isteği üzerine, mahal varsa adlî takibat yapılabilmek üzere meseleyi alâkalı makamlara intikal ettirmelidir.
Bunun için suçla ilgili dosyalar, malûmat ve eşya 12 inci maddenin birinci fıkrasında derpiş edilen şekilde meccanen yollanacaktır. İade talep edilen taraf talebi üzerine yapılan muamelelerden haberdar edilecektir.
MADDE 7- Suçun İka Edildiği Mahal
1) Kendisinden iade talep edilen taraf, mevzuatına göre kısmen veya tamamen kendi ülkesinde veya ülkesi addolunan bir mahalde işlenmiş sayılan bir suçtan dolayı talep edilen şahsı iade etmekten imtina edebilir.
2) İade talebine sebep olan suç iade talep eden tarafın ülkesi haricinde ika edilmiş ise, ancak kendisinden iade talep edilen taraf mevzuatının, ülkesi dışında işlenen aynı çeşit bir suçun takibine müsaade etmemesi veya talep mevzuunu teşkil eden suç için iadeye cevaz vermemesi halinde iade ret olunabilir.
MADDE 8- Aynı Fiiller Dolayısıyla Takibat Yapılmakta Olması
Kendisinden iade talep edilen taraf, iade talebine sebep olan bir veya birkaç fiilden dolayı kendisi hakkında takibat yapmakta olduğu şahsın iadesini reddedebilir.
MADDE 9- Non Bis in İdem
Talep edilen şahıs hakkında kendisinden iade talep edilen tarafın salâhiyetli makamlarınca iade talebine sebep olan bir veya birkaç fiilden dolayı nihaî olarak karar verilmiş ise iadeye cevaz yoktur. kendisinden iade talep edilen tarafın salâhiyeti makamlarınca aynı fiil veya fiiller hakkında takibat yapılmamasına veya yaptıkları takibata son verilmesine karar verilmiş ise iade talebi ret olunabilir.
MADDE 10- Müruruzman
Dava veya cezanın, kendisinden iade talep edilen taraf veya iade talebinde bulunan taraf mevzuatına göre müruruzamana uğramış olması halinde iadeye cevaz yoktur.
MADDE 11- Ölüm Cezası
Talep eden tarafın kanununda iade talebine sebep olan fiilin ölüm cezasını müstelzim olmasına mukabil, kendisinden iade talep edilen tarafın mevzuatında ölüm cezasının bulunmaması veya bu memlekette işler cezasının umumiyetle tatbik edilmemesi halinde ancak talep eden taraf ölüm cezasının infaz edilmeyeceğine dair talep edilen tarafa kâfi teminat verdiği takdirde iade yapılabilir.
MADDE 12- Talep ve Evrakı Müsbite
1) İade talebi yazılı olarak ve diplomatik yoldan yapılacaktır. İki veya daha fazla taraflar arasında doğrudan doğruya anlaşma suretiyle diğer bir talep şekli tespit edilebilir.
2) İade talepnamesine aşağıdaki vesaik eklenecektir.
a) İade talep eden tarafın kanunlarına uygun surette ısdar edilmiş ve infaz kabiliyetini haiz bir mahkumiyet kararının veya tevkif müzekkeresinin yahut aynı tesiri haiz diğer her hangi bir kararın aslı veya tasdikli sureti;
b) İade talebine sebep olan fiillerin işarı. İka edildikleri yer ve zaman hukukî tavsifleri ve bunlara tatbik olunacak kanunî hükümler mümkün olduğu kadar sarih bir şekilde gösterilecektir; ve
c) Tatbik edilecek kanunî metinlerin bir sureti veya bu mümkün değilse, tatbik olunacak hukukun izahı ve ayrıca talep olunan şahsın mümkün olduğu kadar sarih eşkâli ile milliyetini ve hüviyetini tespite yarayacak diğer bütün malûmat.
MADDE 13- Munzam Malûmat
İade talep eden tarafça verilen malûmat, kendisinden iade talep edilen tarafın işbu Sözleşme gereğince bir karar vermesi için kâfi görülmediği takdirde bu taraf lüzumlu munzam malûmat talep edecek ve bu malûmatın tevdii için bir mühlet tespit edilebilecektir.
MADDE 14- Hususîlik Kaidesi
1) İade edilen şahıs iadeden evvel ika ettiği ve iadeye esas olandan başka bir fiilden dolayı takip veya muhakeme edilemeyeceği gibi bir ceza veya emniyet tedbirinin infazı için tevkif edilemez ve kezalik herhangi bir surette hürriyeti kısılamaz.
Aşağıdaki haller müstesnadır.
a) İade eden tarafın buna muvafakat etmesi. Muvafakati istihsal için bir talepte bulunulacak ve buna 12 inci maddede mezkûr belgeler ile iade edilen şahsın suçu mütaallik olarak yaptığı beyanın zaptı eklenecektir. Muvafakat ancak şahsın talep edilmesine sebep olan suçun bizatihi bu Sözleşmeye göre iadeyi icap ettirmesi halinde gösterilir.
b) İade edilen şahsın, nihai olarak serbestisine kavuşmasını takip eden 45 gün zarfında iade edildiği tarafın arazisini elinde imkân olduğu halde terk etmemesi veya terk ettikten sonra buraya geri dönmesi halinde.
2) Bununla beraber iadeyi talep eden taraf, gerek bu şahsı memleketinden çıkarmak gerek-gıyap yoluyla muhakeme usulüne müracaat dâhil olmak üzere- Mevzuatına göre müruruzamanı kesmek gayesiyle lüzumlu göreceği diğer tedbirleri ittihaz edebilir.
3) Suç addolunan fiilin evsafı takibat esnasında değişmişse, iade edilen şahıs hakkında ancak yeniden tavsif edilen suçun unsurları iadeyi icap ettiriyorsa, takibat ve muhakeme yapılabilir.
MADDE 15- Üçüncü Bir Devlete Tekrar İade
14 üncü maddenin birinci paragrafının (b) bendinde derpiş edilen hal müstesna olmak üzere talebeden tarafın kendisine teslim edilip de diğer bir taraf veya üçüncü bir Devlet tarafından iadeye mukaddem suçlardan dolayı istenen şahsı bu tarafa veya üçüncü Devlete teslim edebilmesi için kendisinden iade talep edilmiş olan tarafın rızası lâhik olmak lazımdır. Kendisinden iade talep edilen taraf 12 inci maddenin 2 inci paragrafında mezkûr belgeleri isteyebilir.
MADDE 16- Muvakkat Tevkif
1) Müstacel hallerde, iadeyi talep eden tarafın salâhiyetli makamları istenen şahsın muvakkat tevkifini talep edebilirler; kendisinden iade talep edilen tarafın salâhiyetli makamları ise bu talep hakkında işbu Tarafın kanunlarına tevfikan karar vereceklerdir.
2) Muvakkat tevkif talebinde 12 inci maddenin 2 inci fıkrasının (a) bendinde mezkûr belgelerden birinin mevcudiyeti zikredilecek ve bir iade talebi yapılmak hususundaki niyete işaret edilecektir. Bu talepte, yapılacak iade talebine esas teşkil eden fiil, bu fiilin ika edildiği yer ve tarih ve istenen şahsın eşkalî imkân nispetinde tarif edilecektir.
3) Muvakkat tevkif talebi, talep edilen tarafın salâhiyetli makamlarına diplomatik yoldan yapılabileceği gibi doğrudan doğruya posta veya telgraf yoluyla veya Milletlerarası Polis Teşkilâtı (İnterpol) vasıtasıyla yahut yazıya münkalip olacak veya istenen tarafça makbul görülecek herhangi bir vasıta ile yapılabilir.
4) Muvakkat tevkif, tevkifi takip eden 18 günlük müddet zarfında talep edilen tarafa iade talebinin ve 12 inci maddede mezkûr belgelerin tevdi edilmemesi halinde sona erer; muvakkat tevkif hiçbir suretle tevkiften sonra 40 günü tecavüz edemez. Bununla beraber, muvakkaten serbest bırakma her vakit mümkündür; ancak talep edilen taraf, istenen şahsın kaçmasına mâni olmak için lüzumlu addettiği tedbirleri alacaktır.
5) Serbest bırakma, iade talebinin ahiren vürudu halinde yeni bir tevkife veya iadeye mâni teşkil etmez.
MADDE 17- Taleplerin Taaddüdü
Birçok Devlet tarafından aynı fiilden veya değişik fiillerden dolayı aynı esnada iade talep edildiği takdirde, kendisinden iade talep edilen Taraf bütün şeraiti ve bilhassa suçların ağırlık nispeti ve ika edildikleri yeri, taleplerin mütekabil tarihlerini, istenen şahsın milliyetini ve bilâhare başka bir Devlete iade imkânını nazarı itibara alarak karar verecektir.
MADDE 18- İade Edilen Şahsın Teslimi
1) Kendisinden iade talep edilen Taraf, iade hakkındaki kararın 12 inci maddenin 1 inci paragrafında derpiş olunan yoldan talebeden Tarafa bildirir.
2) Tam veya kısmi ret halinde mucip sebep gösterilecektir.
3) Talebin kabul edilmesi halinde talebeden Tarafa teslim mahal ve tarihi ile istenen şahsın iade edilmek üzere ne kadar müddet mevkuf tutulduğu hakkında malûmat verilecektir.
4) Talep edilen şahıs, tespit olunan tarihte teslim alınmadığı takdirde, işbu maddenin 5 inci paragrafında derpiş olunan mahfuz kalmak kaydıyla, bu tarihten itibaren 15 günlük bir müddetin hitamında serbest bırakılabilir; her halükârda 30 günlük bir müddetin geçmesinden sonra serbest bırakılacaktır; kendisinden iade talep edilen Taraf bu şahsı aynı suçtan dolayı iade etmeyi reddedebilir.
5) Bir Taraf, iade edilecek şahsı mücbir sebepten dolayı teslim veya kabul edememesi halinde diğer Tarafı haberdar edecektir. İki Taraf yeni bir teslim tarihi üzerinde mutabık kalacaklar ve işbu maddenin 4 üncü paragrafı hükümleri tatbik olunacaktır.
MADDE 19- Tehirli veya Şartlı Teslim
1) Kendisinden iade talep edilen Taraf, iade talebi hakkında kararını verdikten sonra, şahıs aleyhinde takibatta bulunabilmek veya, esasen mahkûm olmuşsa iade talebine sebep olandan gayri bir fiilden dolayı uğradığı cezayı kendi ülkesinde çekebilmesi için talep edilen şahsın teslimini tehir edebilecektir.
2) Kendisinden iade talep edilen Taraf, teslimi tehir edeceği yerde, istenen şahsı Taraflar arasında müştereken tespit edilecek şartlar tahtında, talep eden Tarafa muvakkaten teslim edebilecektir.
MADDE 20- Eşyanın Teslimi
1) Kendisinden iade talep edilen Taraf talebeden Tarafın isteği üzerine aşağıdaki eşyayı, mevzuatının müsaadesi nispetinde zaptedip teslim edecektir.
a)Delil teşkil edebilecek eşya, veya
b)Suç neticesinde elde edilmiş olup tevkif anında talep edilen şahsın yedinde bulunan veya daha sonra meydana çıkan eşya,
2) İşbu maddenin 1 inci paragrafında, mevzubahis eşyanın teslimi, şahsın ölümü veya kaçması sebebiyle kararlaştırılan iadenin yapılmaması halinde, dahi ifa edilecektir.
3) Mevzuubahis eşyanın kendisinden iade talep edilen Taraf ülkesinde zabıt veya haczi mucib olması halinde işbu Taraf bunları, devam eden bir cezai takibatla alâkalı olarak, muvakkaten saklayabilir veya geri verilmesi şartıyla teslim edebilir.
4) Bununla beraber, kendisinden iade talep edilen Tarafın veya üçüncü Tarafların bu eşyalar üzerinde ihraz eyledikleri haklar mahfuzdur. Bu hakların mevcudiyeti halinde, muhakeme sona erdikten sonra eşya mümkün olduğu kadar çabuk ve meccani olarak kendisinden talep edilen Tarafa iade edilecektir.
MADDE 21- Transit
1) İşbu Anlaşmaya Taraf olan Devletlerden birinin ülkesinden transit olarak geçişe müsaade 12 inci maddenin 1 inci paragrafında derpiş olunan yoldan yapılacak talep üzerine ve kendisinden transite müsaade etmesi istenilen Tarafça Sözleşmenin 3 ve 4 üncü maddeleri muvahecesinde siyasî veya tamamen askerî mahiyette görülen bir suç mevzuubahis olmaması şartıyla verilecektir.
2) Kendisinden transite müsaade etmesi istenilen memleketin 6 ncı madde anlamındaki tebaasının transit olarak geçmesi ret olunabilir.
4) Hava yolunun kullanılması halinde aşağıdaki hükümler tatbik olunacaktır.
a) Vasıtanın inmesi mevzuubahis değilse, talebeden Taraf ülkesi üzerinden vasıtanın geçeceği Tarafı haberdar edecek ve 12 inci maddenin 2 inci paragrafının (a) bendinde mezkûr vesikalardan birinin mevcut olduğunu tevsik edecektir. Beklenmedik bir iniş halinde, işbu tebligat 16 ncı maddede mevzuubahis muvakkat tevkif talebinin tesirlerini doğuracak ve talebeden Taraf nizami bir transit talebinde bulunacaktır.
b) Vasıtanın inmesi mevzuubahis ise talebeden Taraf nizami bir transit talebinde bulunacaktır.
5) Bununla beraber herhangi bir Taraf işbu Sözleşmenin imzası veya tasdik yahut iltihak vesikasının tevdii esnasında bir şahsın transit olarak geçmesini ancak iade için istenen şartlar veya bunlardan bazıları tahtında kabul edeceğini beyan edebilir. Bu ahvalde, mütekabiliyet kaidesi tatbik edilebilir.
6) İade edilen şahıs, ırkı, dini, milliyeti veya siyasî kanaatlerinden dolayı hayatının veya hürriyetinin tehdide mâruz kalacağına ihtimal verebilecek bir ülkeden transit olarak geçirilmeyecektir.
MADDE 22- Usul
Suçlunun iadesi ve muvakkat tevkif usulüne, işbu Sözleşmedeki aksine hükümler müstesna, kendisinden iade talep edilen Taraf kanunu tatbik olunur.
MADDE 23- Kullanılacak Dil
Tevdi olunacak vesaik talebeden Taraf veya kendisinden iade talep edilen Taraf lisanında tanzim olunacaktır. Bu sonuncu Taraf, Avrupa Konseyinin resmî dillerinden seçeceği birisine yapılmış bir tercüme talep edebilir.
MADDE 24- Masraflar
1) Kendisinden iade talep edilen Taraf ülkesinde iade sebebiyle yapılan masraflar bu Tarafa tahmil edilmiştir.
2) Transit geçirmek üzere talepte bulunan Taraf ülkesinden transit olarak geçişten mütevellit masraflar talep eden Tarafça ödenir.
3) Kendisinden iade talep edilen Tarafın anavatan sayılmayan ülkesinden vâki bir iade halinde, bu ülke ile talep eden Tarafın anavatanı arasındaki seyahat masrafını işbu sonuncu Taraf öder.
Kendisinden iade talep edilen tarafın anavatanı sayılmayan ülkesi ile anavatan arasındaki seyahat masrafı için de aynı kaide câridir.
MADDE 25- Emniyet Tedbirinin Tarifi
İşbu Sözleşme anlamında “Emniyet tedbirleri” tâbiri, ceza mahkemesi kararı ile, bir cezayı itmam veya onun yerine geçmek üzere emredilen hürriyeti tahdit edici her türlü tedbirlerdir.
MADDE 26- Kaydı İhtirazîler
1) Her Âkid Taraf, işbu sözleşmeyi imza veya tasdik yahut iltihak vesikasını tevdi ettiği esnada Sözleşmenin muayyen bir veya daha fazla hükümleri hakkında kaydı ihtirazide bulunabilir.
2) Kaydı ihtirazi dermeyan etmiş olan her Âkid Taraf şartlar müsaade eder etmez bunu geri alacaktır. Kaydı ihtirazilerin geri alınması Avrupa Konseyi Genel Sekreterine vâki bir tebligat ile ifa olunacaktır.
3) Sözleşmenin bir hükmü hakkında kaydı ihtirazi dermeyan etmiş olan Âkid Taraf işbu hükmün tatbikini ancak bizzat kendisinin bu hükmü kabul eylediği nispette isteyebilir.
MADDE 27- Ülke Bakamından Tatbik Sahası
1) İşbu Sözleşme Akit Tarafların anavatan topraklarından tatbik olunacaktır.
2) Sözleşme Fransa bakımından Cezayir’e ve denizaşırı ülkelere, Büyük Britanya ve Şimali İrlanda Birleşik Kraliyeti bakımından Normandiya sahilindeki İngiliz adalarına (Channel Islands) ve Man adasına da tatbik olunacaktır.
3) Federal Almanya Cumhuriyeti işbu sözleşmenin tatbikini, Avrupa Konseyi Genel Sektereterine yapacağı bir tebligat ile, Berlin Land’ına teşmil edebilecektir. Mumaileyh işbu tebligattan diğer Tarafları malûmattar kılacaktır.
4) İşbu Sözleşmenin tatbik sahası, iki veya daha fazla Âkid Tarafın doğrudan doğruya anlaşması suretiyle, Taraflardan birinin işbu maddenin 1, 2 ve 3 üncü paragraflarında derpiş edilen ülkelerinin haricinde olup milletlerarası münasebetlerin idaresi bu Tarafa mevdu bulunan ülkelerine, anlaşmaya konulan şartlar tahtında teşdil edilebilir.
MADDE 28- İşbu Sözleşme ile İki Taraflı Anlaşmalar Arasındaki Münasebet
1) İşbu Sözleşme, tatbik olunduğu ülkeler bakımından, iki Akid Taraf arasındaki iki taraflı muahede sözleşme veya anlaşmaların suçluların iadesine mütedair hükümlerini ilga eder.
2) Âkid Taraflar aralarında sadece işbu Sözleşmenin hükümlerini itmam veya bunun ihtiva eylediği prensiplerin tatbikatını kolaylaştırmak üzere iki veya çok taraflı anlaşmalar akdedebilirler.
3) Suçluların iadesinin iki veya daha fazla Âkid Taraf arasında yeknesak bir mevzuat esnasına müsteniden cereyan etmekte olması halinde, Taraflar suçluların iadesi mevzuundaki karşılıklı münasebetlerini, işbu Sözleşme hükümlerine rağmen, münhasıran bu sisteme dayanarak tanzim etmekte serbest olacaklardır. Aynı prensip, diğer bir veya daha fazla Âkid Taraf ülkesinde verilen tevkif kararlarını kendi ülkesinde infazını derpiş eden kanuna sahip bulunan her iki veya daha fazla Âkid Taraf arasında dahi tatbik olunacaktır. Bu Sözleşmenin tatbikinden, işbu paragraf hükümlerine uygun olarak, aralarındaki münasebetlerde sarfınazar eden veya edecek olan Âkid Taraflar bu hususta Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bir tebligatta bulunacaklardır. Mumaileyh işbu paragraf gereğince alacağı her tebligattan diğer Âkid Tarafları haberdar edecektir.
MADDE 29- İmza Tasdik Mer’iyete Giriş
1) İşbu Sözleşme Avrupa Konseyi âzalarının imzasına açık kalacaktır. Sözleşme tasdik olunacak ve tasdiknameler Konsey Genel Sekreteri nezdinde tevdi olunacaktır.
2) Sözleşme 3 üncü tasdiknamenin tevdiinden 90 gün sonra mer’iyete girecektir.
3) Sözleşmeyi ahiren tasdik edecek mümziler için Sözleşme tasdiknamenin tevdiinde 90 gün sonra mer’iyete girecektir.
MADDE 30- İltihak
1) Avrupa Konseyi Vekiller Komitesi Konsey âzası olmayan her Devleti işbu Sözleşmeye iltihaka davet edebilecektir. Bu daveti mutazammın karar, Sözleşmeyi tasdik etmiş bulunan konsey âzalarının hepsinin rızalarını, lâhik olmalıdır.
2) İltihak, tevdi tarihinden 90 gün sonra hüküm ifade edecek bir iltihaknamenin Konsey Genel Sekreterine tevdii ile icra edilecektir.
MADDE 31- (Feshi İhbar):
Her Âkid Taraf, kendisi bakımından, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir tebligat ile işbu Sözleşmeyi feshedebilir. Bu feshi ihbar, Konsey Genel Sekreterinin tebligatı aldığı tarihten 6 ay sonra hüküm ifade edecektir.
MADDE 32- Tebligat
Avrupa Konseyi genel Sekreteri, Konsey azalarına ve işbu Sözleşmeye iltihak eden her Devletin hükümetine aşağıdaki hususları bildirir.
a) Her tasdikname ve iltihaknamenin tevdiini:
b) Mer’iyete giriş tarihini;
c)Altıncı maddenin birinci paragrafı ve 21 inci maddenin beşinci paragrafı hükümleri tatbik edilmek suretiyle yapılan her beyanı;
d) 26 ncı maddenin birinci paragrafı hükümleri tatbikatından olmak üzere yapılan her kaydı ihtiraziyi;
e)26 ıncı maddenin ikinci paragrafı hükümleri tatbikatından olmak üzere geri alınan her kaydı ihtiraziyi.
f)İşbu Sözleşmenin 31 inci maddesi hükümleri tatbikatından olmak üzere alınan her fesih ihbarını ve bunun hüküm ifade edeceği tarihi.
İşbu hükümleri tasdik zımnında bu hususta tam salâhiyetli kılınan ve aşağıda imzaları bulunan murahhaslar işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.
İşbu Sözleşme 13 Aralık 1957 tarihinde Paris’te Fransızca ve İngilizce her iki metin de muteber olmak ve Avrupa Konseyi arşivlerine tevdi edilmek üzere, tek nüsha halinde tanzim edilmiştir. Konsey Genel Sekreteri bunun usulüne uygun kopyasını mümzi hükümetlere yollayacaktır.
İstanbul Sözleşmesinden Cumhurbaşkanı kararı ile çıkılmasının hukuka aykırı olması nedeniyle Yargıçlar Sendikası adına açılan davanın Danıştay Onuncu Dairesinin 7 Haziran 2022 tarihinde reddi üzerine yapılan temyiz başvurusu sonucunda Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından kesin olmak üzere ve oyçokluğu ile 7 Haziran 2023 tarihinde onama kararı verilmiştir.
T.C DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU
Esas. No: 2022/3598
Karar No: 2023/1295
TEMYİZEDEN (DAVACI): Yargıçlar Sendikası
VEKİLİ: Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu
UETS Kodu: 16915-19688-46398 (E-Tebligat)
KARŞITARAF(DAVALI): Cumhurbaşkanlığı
UETS Kodu: 35756-96577-89850 (E-Tebligat)
VEKİLİ: Huk. ve Mev. Gen. Müd. Hakkı Susmaz
İSTEMİN KONUSU : Danıştay Onuncu Dairesinin 07/06/2022 tarih ve E:2021/2071, K:2022/3102 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ:
Dava konusu istem: 20/03/2021 tarih ve 31429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine ilişkin 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararının iptali ve 9 sayılı Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerininuygulanmasını durdurma vebunlarısona erdirme” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğundan bahisle iptali talebiyle itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmesi istenilmiştir.
Daire kararının özeti: Danıştay Onuncu Dairesinin 07/06/2022 tarih ve E:2021/2071, K:2022/3102 sayılı kararıyla;
Davalı idarenin dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının iptal davasına konu edilemeyeceğine ilişkin itirazı; 18/10/1982 tarihinde kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 125. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askerî Şuranın kararları yargı denetimi dışındadır.” ibaresinin, 16/04/2017 tarihinde halk oylamasına sunularak kabul edilen ve 11/02/2017 tarih ve 29976 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 16. maddesiyle madde metninden çıkarıldığı, bu haliyle, daha önce Anayasa gereğince yargı denetimi dışında kalan “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler”e karşı yargı yolunun açılmış olduğu gerekçesiyle, ehliyet yönündeki itirazı ise; dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile ülkemiz bakımından feshedilen Sözleşme’nin toplumun bütününe yönelik düzenlemeler içerdiği ve iç hukuka ilişkin etkileri bulunduğundan, davacı da dahil olmak üzere tüm vatandaşların ve sivil toplum kuruluşlarının dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının iptalini istemekte menfaati bulunduğu gerekçesiyle yerinde görülmemiş,
11.ve 17. fıkralarına yer verilerek; yasama organının milletlerarası andlaşmalara ilişkin yetkisinin andlaşmanın onaylanmasını bir kanunla uygun bulmaktan ibaret olduğu, bu kanunun tek hukuki sonucunun, Cumhurbaşkanına takdir yetkisini kullanma imkanı vermek olduğu,
Cumhurbaşkanının uygun bulma kanunu sonrasında milletlerarası andlaşmayı onaylayıp onaylamama konusunda takdir yetkisine sahip olduğu ve milletlerarası andlaşmaların sona erdirilmesinin tıpkı andlaşma metinlerinin hazırlanması, imzalanması, son aşamada onaylanarak yürürlüğe konulması hususlarında olduğu gibi “yürütme yetkisi” dahilinde bulunduğu görüldüğünden, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunlarınhükümlerininuygulanmasınıdurdurmavebunları sonaerdirme”ve 3. fıkrasında yer alan “uygulamasının durdurulduğu ve sona erdiği tarihler; Cumhurbaşkanı kararı ile tespit olunarak Resmi Gazete’de yayımlanır.” ibarelerinin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi iledüzenlenebilecek hususlardan olduğu sonucuna ulaşıldığı,
Diğer taraftan, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasında, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin düzenlenemeyeceği öngörüldüğünden, davaya konu Sözleşme’nin sona erdirilmesi yetkisinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesine konu edilip edilmeyeceği hususunun da Anayasa’ya aykırılık iddiası kapsamında irdelenmesi gerektiği, yukarıda yer verildiği üzere, mezkur Anayasal kuralın, “Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler”in Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemeyeceğini hükme bağladığı, Anayasa’nın anılan hükmünden, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile doğrudan doğruya anılan hakların içeriğine ilişkin düzenleme yapılamaması, bu hakların sınırlandırılamaması veya ortadan kaldırılamamasının anlaşılması gerektiği, dolayısıyla, içeriğinde temel hak ve özgürlüklere ilişkin herhangi bir hüküm bulunmayan ve sadece Anayasa’nın 90. maddesinde yer alan hükümlere paralel şekilde milletlerarası andlaşmaların yürürlüğe konulması ve yürürlükten kaldırılmasına ilişkin usuli düzenlemeleri içeren 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin anılan hükümlerinin temel hak ve özgürlükler ile ilgili Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasındaki Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile düzenlenemeyecek hususlara ilişkin olmadığı,
Öte yandan; Anayasa veya yürürlükteki diğer mevzuatta milletlerarası andlaşmaların hükümlerinin uygulanmasının durdurulması veya sona erdirilmesi (feshedilmesi), uygulanmasının durdurulduğu veya sona erdiği tarihlerin tespiti ve yayımı hususlarının kanunla düzenleneceğine ilişkin herhangi bir hükmün bulunmaması ve bu hususlara ilişkin olarak yürürlükte olan herhangi bir kanuni düzenlemenin bulunmaması karşısında, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin ilgili hükümlerinin “konu bakımından yetki kurallarına uygun” olduğu sonucuna varıldığı,
9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen hükümlerine yönelik değerlendirmeye gelince; Anayasa’nın yukarıda yer verilen hükümleri gereğince yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına ait olması, milletlerarası andlaşmaların sona erdirilmesinin yürütme yetkisine ilişkin olması ve Türkiye Büyük Millet Meclisine milletlerarası andlaşmaların feshedilmesine ilişkin olarak Anayasa ve kanunlarda herhangi bir görev veya yetki verilmemiş olması hususları birlikte gözetildiğinde, milletlerarası andlaşmaların sona erdirilmesine ilişkin işlemlerin, kaynağını Anayasa’dan alan yürütme yetkisi ve görevi kapsamında
Cumhurbaşkanı tarafından yapılacağı, uygun bulma kanunu sonrasında milletlerarası andlaşmayı onaylayıp onaylamama konusunda takdir yetkisi bulunan Cumhurbaşkanının, yürütme faaliyetine ilişkin sona erdirme yetkisini kullanırken yasama organının bir işlem tesis etmesine gerek bulunmadığı anlaşılmış olup; bu haliyle 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3.maddesinin
1.fıkrasında yer alan “bunlarınhükümlerininuygulanmasınıdurdurmavebunlarısonaerdirme”ve
3. fıkrasında yer alan “uygulamasının durdurulduğu ve sona erdiği tarihler;Cumhurbaşkanı kararı ile tespit olunarak Resmi Gazete’de yayımlanır.” ibarelerinin içerik itibarıyla da Anayasa’nın yukarıda yer verilen düzenlemelerine aykırıolmadığı sonucuna varıldığı,
Diğer taraftan, Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrasında yer alan usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu yönündeki düzenlemenin, usulüne göre yürürlüğe konulan milletlerarası andlaşmaları sadece “işlevsel anlamda” kanun gücüne kavuşturduğu, bunun dışında milletlerarası andlaşmaları “organik anlamda” yasama işlemi haline getirmediği, dolayısıyla usulüne göre yürürlüğe konulan milletlerarası andlaşmaları onaylama yetkisine sahip olan Cumhurbaşkanına bu andlaşmaları sona erdirme yetkisi veren 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin anılan düzenlemelerinin bu yönüyle de Anayasa’ya aykırı olmadığının anlaşıldığı,
Kaldı ki, Anayasa’nın 90. maddesinin 2. fıkrasında sayılan ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı kanunla uygun bulmasına gerek olmaksızın Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak yayımlanmak suretiyle yürürlüğe konulan milletlerarası andlaşmaların da kanun gücünde olduğu gözetildiğinde, Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası ile amaçlanan hususun usulüne göre yürürlüğe konulan milletlerarası andlaşmalara “işlevsel anlamda” kanun gücü tanımak olduğu,
Tüm bu anlatımlar doğrultusunda, davacının dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının dayanağını teşkil eden 9 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme” ibaresine yönelik Anayasa’ya aykırılık iddiası ciddi görülmeyerek işin esasına geçilmiş,
Anayasa’nın 10.,12.,13.,17.,19., 41. ve 104. maddelerine; Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin 1., 2.,
3. maddeleri ve 78.maddesinin 1.,2, ve 3.fıkraları ile 80.maddesine; 08/03/2012 tarihinde kabul edilerek 20/03/2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un 1.,2.,14. ve 15.maddelerine yer verilerek;
Anayasa uyarınca, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olmaları ve temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin doğrudan esas alınacak üstün norm olması nedeniyle, milletlerarası andlaşmaların iç hukuka etki edebildikleri açık olmakla birlikte, özü itibarıyla milletlerarası andlaşmaların imzalanması, müzakere edilmesi, onaylanması, onaylanmış bulunan milletlerarası andlaşmaların feshedilmesi hususlarının milletlerarası ilişkilerin yürütülmesine ilişkin olduğu,
Cumhurbaşkanının, Devletin başı olarak ve Devlet Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmekte olduğu; milletlerarası hukukta bu temsil yetkisi ve görevinin çoğu zaman milletlerarası andlaşmalar yoluyla kullanılmakta olduğu,
Milletlerarası andlaşmaların, yürütme organı tarafından ülkemizin yabancı ülkeler veya kuruluşlarla ilişkileri çerçevesinde değerlendirilmesi sonucu, Devletin güncel menfaatleri doğrultusunda ve ülkemizin taraf olmasında yarar görülüp görülmemesine bağlı olarak imzalanıp imzalanmamasına karar verildiği,
Yürütme organı tarafından imzalanan ve onaylanması uygun bulma kanununa bağlı olmayan milletlerarası andlaşmaların doğrudan imzalanmakla, onaylanması TBMM tarafından kanunla uygun bulunan milletlerarası andlaşmaların ise doğrudan uygun bulma kanununun yayımlanmasıyla yürürlüğe girmediği, Anayasa uyarınca Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak Resmi Gazete’de yayımlanması halinde yürürlüğe girdiği,
Anayasa’nın onaylama yetkisini Cumhurbaşkanına vermiş olmasının, milletlerarası andlaşmaların Türkiye Cumhuriyeti’nin güncel menfaatleri yararına olup olmadığı konusunda son değerlendirmenin Cumhurbaşkanı tarafından yapılacağını ortaya koymakta olduğu,
Milletlerarası andlaşmaların onaylanması veya sona erdirilmesine yönelik işlemler, nitelikleri itibarıyla hem iç hukukta hem de milletlerarası hukukta sonuç doğurmakta olup, yukarıda da belirtildiği üzere Cumhurbaşkanına devletin başı olması nedeniyle bu işlemlere dair yetkiler tanındığı,
Anayasa’nın 125. maddesinde, yargı yetkisinin, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacağı, yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemeyeceği hüküm altına alınmış olup, 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu’nun “İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı” başlıklı 2. maddesinde de, idari yargı yetkisinin, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu, idari mahkemelerin yerindelik denetimi yapamayacağı, yürütme görevinin kanunlarda ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremeyeceği belirtilmek suretiyle idari yargı yetkisinin sınırlarının çizildiği,
Görüldüğü üzere, idari işlemler üzerindeki yargısal denetimin bu işlemlerin hukuka uygunluğunun saptanmasıyla sınırlı olduğu, idari yargı organlarının idareyi belli bir yönde işlem veya eylem tesisine zorunlu kılacak biçimde yargı kararı vermelerinin Anayasa ve 2577 sayılı Kanun’un yukarıda belirtilen ilkeleriyle bağdaşmayacağı,
9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesi ile bir milletlerarası andlaşmayı onaylama veya sona erdirme konusunda Cumhurbaşkanına tam yetki tanınarak bu işlemlerin Cumhurbaşkanının takdirine bırakıldığı,
Bu itibarla, Cumhurbaşkanına devletin başı sıfatına istinaden tanınmış olan takdir yetkisi gereğince ve aynı zamanda milletlerarası hukuk çerçevesinde tesis edilen dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının yargısal denetiminin, diğer idari işlemlerin tabi olduğu yargısal denetimle aynı esaslar doğrultusunda yapılamayacağının açık olduğu, Cumhurbaşkanına tanınan takdir yetkisini kaldıracak şekilde bir denetim yapılmasının milletlerarası andlaşmaların sona erdirilmesine ilişkin Cumhurbaşkanı kararlarının Anayasa’nın açık hükmüne aykırı şekilde yerindelik bakımından denetime tabi tutulması anlamına geleceği,
Öte yandan; Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca milletlerarası andlaşmaların Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulması mümkün olmayıp, bu hükümden hareketle Anayasa Mahkemesince uygun bulma kanunlarının (çekince konulan bazı andlaşmalar bakımından ayrıksı durumlar bulunmakla birlikte) hukuki denetiminin sadece son oylamada öngörülen çoğunlukla kabul edilip edilmediği ile sınırlı olarak şekil bakımından yapılabileceğinin kabul edildiği,
Nitekim; Anayasa Mahkemesinin, 05/07/2010 tarih ve 6007 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun’un 1. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla açılan iptal davası neticesinde verdiği 31/05/2012 tarih ve Esas:2010/92, K:2012/86 sayılı kararında;
“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş bir milletlerarası andlaşmanın, Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmesi, Devletin oandlaşmayla kabul ettiğiyükümlülüklerini yerine getirememesi neticesini ortaya çıkaracaktır.Bu hâl tartışmasız olarak Devleti, uluslararası hukuk karşısındazor durumda bırakacak, Devlet andlaşmanın niteliğine ve kapsamına görebirtakım yaptırımlaramaruz kalabilecek ve uluslararası alandaki saygınlığının zarar görmesi sözkonusu olabilecektir. Bu nedenle, anayasakoyucu, milletlerarası andlaşmaların onaylanmalarının ardından iptalekonu olabilmesinin uluslararası hukuk açısından Devleti bir takım ciddi sorumluluklar altına sokabileceğini düşünmüş ve onları Anayasal denetimindışında tutmuştur….
Anayasa’nın 104. maddesine göre, milletlerarası andlaşmaları onaylama ve yayımlama yetkisi Cumhurbaşkanı’na aittir. Anayasa’nın 90. maddesi ise Cumhurbaşkanı’nın milletlerarası andlaşmayı onaylamasını, TBMM’nin onaylamayı birkanunla uygun bulmasına bağlamıştır. Uygun bulma kanunları diğer kanunlardan temelde farklı olmayıp onlarla aynı süreci izleyerek kabul edilirler, tarih ve numara alırlar, Resmî Gazete’de yayımlanırlar. Ancak, bu kanunlar ilke olarak üç maddeliktir. İlk madde, ilgili andlaşmanın çekince konularak veya çekincesiz uygun bulunduğunu, ikinci madde, kanunun yürürlüğe giriş tarihini, üçüncü madde ise kanunun yürütülmesini düzenler.
Anayasa’nın 148. maddesinde, ‘Anayasa Mahkemesi, kanunların, ‘ Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler.’ denilmektedir. Anayasa, kanunların Anayasaya uygunluk denetimine getirdiği istisnalara da aynı maddede ya da farklı maddelerde yer vermiştir. Kanunların şekilbakımından denetiminin sonoylamanın öngörülençoğunluklayapılıp yapılmadığı ile sınırlı olması ve Anayasa’nın 174. maddesindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini koruma amacını güden inkılâp kanunlarının Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağına dair hükümleribununistisnalarıdır.Ancak, Anayasa’dauygunbulmakanunundenetimini yasaklayan bir kural bulunmamaktadır. Ayrıca, ne 1982Anayasası’nın gerekçesinde ne deonun göndermede bulunduğu 1961 Anayasası’nın gerekçesinde bunun aksini belirten bir ifadeye de yer verilmemektedir. Öteyandan, belirtilenanayasal düzenlemelerkarşısında budenetimin yapılması, devletin bütün etkinliklerindehukuka veAnayasa’ya uyması, işlemve eylemlerinin bağımsızyargı denetimine tabi olması anlamına gelen hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Bu nedenle, andlaşmalardan bağımsız olarak uygun bulma kanunlarına karşı Anayasa Mahkemesine başvurulabileceği kabul edilmelidir. ….
Bir milletlerarası andlaşma, doğrudan denetime tabi tutulamamasına rağmen onaylanmasını uygun bulan kanunun anayasallık denetimi mümkündür. Ancak, Anayasa’nın 90. maddesindeki emredici hüküm gereği, uygun bulma kanunu denetlenirken andlaşmanın denetiminin yapılmasına izin verilmemiştir. Anayasa koyucunun milletlerarası andlaşmaların Anayasal denetimini açık bir irade ile dışarıda bırakmasına rağmen, uygun bulma kanununun denetimi yoluyla andlaşmalar hakkında değerlendirme yapmak Anayasa’nın 90. maddesindeki yasaklayıcı düzenlemeyi işlevsiz hale getirecektir.
Uygun bulma kanununun şekil bakımından denetimi, kanunun son oylamasındaöngörülençoğunluklakabuledilipedilmediğiilesınırlıdır.ŞekildenetimikapsamındaAnayasa’nın
Uygun buldukları andlaşmayı tekrar etmeyen ve ilke olarak üçmaddeden oluşan uygun bulma kanunlarınınesas yönünden denetimini yapmayıkabul etmek, andlaşmanıniçeriğine ilişkin çeşitli değerlendirmelerde bulunmayı gerektirir. Uygun bulma kanununun andlaşma kuralları gözetilerek incelenmesi, andlaşma kurallarının dolaylıolarakdenetlenmesi anlamına gelir. Oysa, Anayasa’nın 90. maddesi böyle bir incelemeye engeldir.
Bununlaberaber, uygunbulma kanunununbazı hükümleri,onaylanmasınıuygunbulduğu andlaşmadan ayrılabiliyor, bağımsız olarak kendi başına hüküm ifade edebiliyor ve ondan ayrı olarakhukuk düzenindeetki yapabiliyorsa, anılan hükümlerinAnayasa’yaaykırılığıiddiasınınesas bakımından incelenmesi mümkündür. Bunakarşılık uygun bulma kanununun ancak andlaşma ile birlikte anlam ve etki taşıyan nitelikteki hükümlerinin esas bakımından denetlenebilmesi söz konusu değildir. …
Kanun’un dava konusukuralolan1. maddesi, uygun bulduğu Anlaşmaile birlikte anlam taşımaktadır veancak onunla birlikte elealındığında hukuk düzenimizde etki yapabilir niteliktedir. Bu nedenle, söz konusu kuralın denetiminin ancak Anlaşma kuralları gözetilerek yapılabileceği, bunun da Anayasa’nın90. maddesindeyasaklanan andlaşma kurallarının denetlenmesi anlamına geleceği açıktır.” şeklindeki gerekçeyle iptal isteminin reddine karar verildiği,
Benzer şekilde, Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasında imzalanan ve 15/07/2010 tarih ve 6007 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyetinde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine Dair İşbirliğine İlişkin Anlaşmanın onaylanmasına ilişkin 27/08/2010 tarih ve 2010/918 sayılı Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle açılan dava neticesinde Danıştay Onuncu Dairesince verilen 09/06/2015 tarih ve E:2011/8967, K:2015/2814 sayılı kararda;
“… uyuşmazlık konusu olayda tartışılması gereken husus, uluslararası anlaşmalar ile benimsenen hususlarıniç hukuka yansıtılmalarınailişkin işlemler hakkındaidariyargınınherhangi bir denetiminin söz konusu olup olmayacağıdır.
Ayrılabilir işlemler kuramı, idari işlemin “icrai” özelliği bakımından idari karar alma sürecinde gerçekleştirilen halka işlemlerinin tek başlarınahukuki sonuçlar doğurabilme yeterliliğine sahip olmaları halinde; bunların, bu süreçten ayrılmalarını ve bağımsız olarak iptal davasına konu yapılabilmelerini sağlamaktadır.
Ayrılabilir işlemler kuramının, uluslararası sözleşmeler bakımından da uygulanabilme imkanısayesinde,uluslararasıilişkilerden ayrılabilirniteliktekiişlemlerinyargısaldenetimininkabul edilmesi halinde, ayrılabilir işlemlerin iptali ile birlikte otomatik olarak milletlerarası anlaşmaların iptali sonucunun ortayaçıkmayacağının kabul edilmesi gerekmektedir.Dolayısıyla ancak davanın konusunuuluslar arası ilişkidenayrılabilir nitelikte,onadayanan,uygulanmasını sağlayan diğerbir idariişlemin (yerseçimi kararı,lisans verilmesi veya ihale gibi) oluşturması halinde esas yönünden bu işlemin yargısal denetiminin yapılabileceği, ancak onay kararnamesinin uluslararası andlaşmadan bağımsız olarak yargısaldenetiminin yapılmasının mümkün olmaması halinde ise sadece yetki ve şekil yönünden yargısal denetiminin yapılabileceği sonucuna ulaşılmaktadır.” şeklindeki gerekçeyle, uygun bulma kanunu sonrasında onaylanan veya doğrudan yürütme erki tarafından onaylanan milletlerarası andlaşmaların onaylanmasına dair kararların yetki ve şekil unsurları haricinde hukuki denetime tabi tutulamayacağının hüküm altına alındığı, taraflarca temyiz isteminde bulunulması üzerine, anılan kararın davanın reddine ilişkin kısmının Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 14/02/2018 tarih ve E:2016/837, K:2018/469 sayılı kararıyla onandığı davacının kararın düzeltilmesi isteminin Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 16/10/2019 tarih ve E:2018/3720, K:2019/4491 sayılı kararıyla reddedilerek anılan kararın redde ilişkin kısmının kesinleştiği,
Anayasa’ya aykırılık iddiasının incelendiği kısımda belirtildiği üzere; TBMM’ye milletlerarası andlaşmaların feshedilmesine (sona erdirilmesine) ilişkin olarak Anayasa ve kanunlarda herhangi bir görev veya yetki verilmemiş olması, bu suretle TBMM’nin milletlerarası andlaşmalara yönelik yetkisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmaktan ibaret olması, milletlerarası andlaşmaların feshedilmesinin (sona erdirilmesinin) yürütme yetkisine ilişkin olması ve yürütme yetkisinin Anayasa gereğince Cumhurbaşkanına ait bulunması hususları ile 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin birlikte değerlendirilmesinden; milletlerarası andlaşmaların feshine ilişkin işlemlerin, kaynağını Anayasa’dan alan yürütme yetkisi ve görevi kapsamında Cumhurbaşkanı tarafından yapılacağı, Cumhurbaşkanının, yürütme faaliyetine ilişkin fesih yetkisini kullanırken yasama organının bir işlem tesis etmesine gerek bulunmadığı sonucuna ulaşıldığı,
Diğer taraftan, her ne kadar Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca, bir kısım milletlerarası andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlı olsa da, Anayasa’nın 104. maddesiyle uluslararası andlaşmaları “onaylama” yetkisi açıkça Cumhurbaşkanına verildiğinden ve Cumhurbaşkanının uygun bulma kanunu sonrasında milletlerarası andlaşmayı onaylayıp onaylamama konusunda takdir yetkisi bulunduğundan, Cumhurbaşkanının TBMM’nin onaylanmasını uygun bulduğu bir uluslararası andlaşmayı onaylama zorunluluğu bulunmadığı gibi, gerek zamanlama açısından gerekse uluslararası alanda değişen ya da gelişen yeni koşullar itibarıyla andlaşmanın onaylanmasını erteleyebileceği, onaylamaktan tamamen vazgeçebileceği ve daha önce onaylamış olduğu bir andlaşmayı (yasama organının herhangi bir iştiraki olmaksızın) sona erdirebileceğinin de açık olduğu,
Ayrıca, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile ülkemiz bakımından feshedilmesi öngörülen Sözleşme’nin 80. maddesinde, “Her Taraf istediği zaman Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle bu Sözleşme’yi feshedebilir. …” hükmü yer almakta olup; TBMM’nin söz konusu Sözleşme’nin onaylanmasını uygun bulurken, anılan Sözleşme’nin feshedilebilmesi hususunda “Taraflara” – bu arada yürütme organına/Cumhurbaşkanına- Sözleşmeyi feshetme yetkisini de verdiğinde tereddüt bulunmadığı,
Öte yandan; Anayasa uyarınca, Türkiye Cumhuriyetinin, Devletin başı olan ve yürütme yetkisine sahip olan Cumhurbaşkanı tarafından Devlet başkanı sıfatıyla temsil edildiği,
Yabancı ülkelerle Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin yürütülmesi, bu kapsamda milletlerarası andlaşmaların imzalanması, müzakere edilmesi, onaylanması, onaylanmış bulunan milletlerarası andlaşmaların feshedilmesi, sona erdirilmesi ve andlaşmalardan çekilme hususlarının da Cumhurbaşkanının Türkiye Cumhuriyeti’ni Devlet başkanı sıfatıyla temsil yetkisi içerisinde kalmakta olduğu,
Bu itibarla; dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının, Anayasa tarafından verilen yürütme ve temsil yetkisi ile 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne istinaden tesis edilmiş olması; daha açık bir ifadeyle, Anayasa uyarınca Türkiye Büyük Millet Meclisinin milletlerarası andlaşmalara ilişkin yetkisinin andlaşmanın onaylanmasını bir kanunla uygun bulmaktan ibaret bulunması, milletlerarası andlaşmaların sona erdirilmesinin yürütme yetkisi dahilinde bulunması, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinde milletlerarası andlaşmaları sona erdirmenin Cumhurbaşkanı kararı ile olacağının düzenlenmiş olması, uygun bulma kanunu sonrasında milletlerarası andlaşmayı onaylayıp onaylamama konusunda takdir yetkisi bulunan Cumhurbaşkanının yürütme faaliyetine ilişkin sona erdirme yetkisini kullanırken yasama organının bir işlem tesis etmesine gerek bulunmaması nedenleriyle, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararında yetki ve şekil unsurları yönünden hukuka aykırılık görülmediği,
Diğer taraftan; yetki ve usulde paralellik ilkesinin mevzuatta aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece bir idari işlemin tesisinde uygulanan yetki ve usul kurallarının aynı işlemin geri alınması, kaldırılması ve değiştirilmesine yönelik işlemlerde de uygulanmasını ifade ettiği, yetkide ve usulde paralellik ilkesinin, idari işlemlerin ne şekilde ve hangi merci tarafından geri alınacağının, kaldırılacağının veya değiştirileceğinin mevzuatta düzenlenmediği durumlarda uygulanma imkanı bulduğu, mevzuatta bir idari işlemin geri alınması, kaldırılması veya değiştirilmesine ilişkin usulün düzenlenmiş olması ve/veya işlemi tesis etmeye yetkili makamın belirtilmiş olması durumunda uygulanabilmesine olanak bulunmadığı,
9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinde milletlerarası andlaşmaları sona erdirme konusunda Cumhurbaşkanının açıkça yetkilendirilmiş olması karşısında yetkide ve
usulde paralellik ilkesinin uygulanması mümkün olmamakla birlikte, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile ülkemiz bakımından feshedilen Sözleşme’nin 6771 sayılı Kanun’la Anayasa’da yapılan değişiklik öncesinde yürütme yetkisini kullanan Bakanlar Kurulunun 10/02/2012 tarih ve 2012/2816 sayılı kararı ile onaylanmış olması nedeniyle anılan Sözleşme’nin yeni hükümet sisteminde yürütme yetkisini haiz Cumhurbaşkanı tarafından feshedilmesinde yetkide ve usulde paralellik ilkesine aykırılık bulunmadığı sonucuna varıldığı,
Öte yandan, iç hukukta yer alan düzenlemelere de bakıldığında;
Anayasa’da, Devlete, gerek kadın ve erkek eşitliğini sağlamak gerekse de her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmak konusunda yükümlülükler yüklendiği; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun bir çok maddesinde de şiddetin önlenmesi, şiddete uğrayan kadınların, çocukların, aile bireylerinin korunması amacıyla düzenlemeler yapıldığı; kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, kasten öldürme, kasten yaralama, eziyet gibi suçların üstsoy veya altsoydan birine ya da eşe (veya 08/07/2021 tarihve7331sayılıKanunla yapılan değişiklikle eklenenibareyleboşandığıeşe) karşı işlenmesinin ağırlaştırıcı neden olarak kabul edildiği,
08/03/2012 tarihinde kabul edilerek 20/03/2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ve Kanun’un 22. maddesine dayanılarak hazırlanmak suretiyle 18/01/2013 tarih ve 28532 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna İlişkin Uygulama Yönetmeliği ile şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasların düzenlendiği; 6284 sayılı Kanun’da şiddet mağdurlarına verilecek destek ve hizmetlerin sunulmasında temel insan haklarına dayalı, kadın erkek eşitliğine duyarlı, sosyal devlet ilkesine uygun, adil, etkili ve süratli bir usul izlenmesi esasının benimsendiği; Kanun kapsamında kadınlara yönelik cinsiyete dayalı şiddeti önleyen ve kadınları cinsiyete dayalı şiddetten koruyan özel tedbirlerin ayrımcılık olarak yorumlanamayacağının kabul edildiği, kolluk görevlerinin, kolluğun merkez ve taşra teşkilâtında bu Kanun’da belirtilen hizmetlerle ilgili olarak, çocuk ve kadının insan hakları ile kadın erkek eşitliği konusunda eğitim almış ve ilgili kolluk birimlerince belirlenmiş olan yeteri kadar personel tarafından yerine getirileceğinin öngörüldüğü,
Hakimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesinin 30/12/2019 tarih ve 30994 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 27/12/2019 tarih ve 1584 sayılı kararı ile, aile mahkemesi bulunan yerlerde 6284 sayılı Kanun uyarınca gelecek işlere o yerdeki belirli aile mahkemelerinin bakması, aile mahkemesi bulunmayan yerlerde ise, gerek aile mahkemelerinin görev alanında olan dava ve işlere gerekse 6284 sayılı Kanun uyarınca gelecek işlere bakmak üzere o yerdeki belirli asliye hukuk mahkemelerinin bakması hususunda ihtisas mahkemelerinin belirlendiği,
02/03/2021 tarihinde kamuoyuna açıklanan İnsan Hakları Eylem Planı’nda ise, kişinin maddi ve manevi bütünlüğü ile özel hayatının güvence altına alınmasının, bu doğrultuda hastanelerde oluşturulan Kadın Destek Birimlerinin yaygınlaştırılmasının, savcılıklarda kurulan kadına karşı şiddet konusunda özel soruşturma bürolarının ülke genelinde yaygınlaştırılmasının ve şiddet mağduru kadınlara avukat görevlendirilmesi çalışmalarının hayata geçirilmesinin
amaçlandığı; plandaki aile içi şiddet ve kadına karşı şiddetle mücadelenin etkinliğinin artırılması hedefi doğrultusunda yapılacak faaliyetlerin ayrıca belirlendiği, bu kapsamda eşe karşı işlenen suçlarla ilgili kanunda öngörülen cezayı artıran sebeplerin boşanmış eşi de kapsayacak şekilde genişletilmesi, tek taraflı ısrarlı takip fiillerinin ayrı bir suç olarak düzenlenmesi ve böylelikle mağdurlara sağlanan güvencenin artırılması, cinsel saldırı mağduru kadınların ikincil örselenmelerini önlemek amacıyla hastanelerde oluşturulan özel merkezlerin/kadın destek birimlerinin yaygınlaştırılması, aile içi şiddet ve kadına karşı şiddetten kaynaklanan suçların etkin bir şekilde soruşturulması amacıyla kurulan özel soruşturma bürolarının ülke genelinde yaygınlaştırılması, şiddet mağduru kadınların hak arama yollarını etkin bir şekilde kullanabilmeleri için Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 234. maddesi uyarınca avukat görevlendirilmesi imkânı getirilmesi, adli yardım hizmetlerinden yararlanma koşullarının kolaylaştırılması, aile içi şiddet bürolarında görevli Cumhuriyet savcıları ile tedbir kararlarına bakmakla görevli hâkimlere uygulama birliğinin sağlanması için düzenli olarak eğitim verilmesi, tehdit altındaki kadınların daha etkin korunmasını sağlamak için önleyici ve koruyucu kapasite artırılması ve bu kapsamda teknolojik imkânlardan da azami ölçüde yararlanılması, haklarında uzaklaştırma kararı verilenler başta olmak üzere aile içi şiddet veya kadına karşı şiddet uygulayanların rehabilitasyonunun sağlanması, bu amaçla öfke kontrolü ve stres yönetimi gibi etkili programlar geliştirilmesi; boşanma sürecinin taraflar ve çocuklar üzerindeki olası olumsuz etkilerini en aza indirebilmek, özellikle çocukla kişisel ilişkinin sağlıklı yürütülmesini sağlamak amacıyla süreç hakkında tarafların ve çocukların bilgilendirilmesi ve ihtiyaç duyanlara psiko-sosyal destek sağlanması konularında yürütülecek faaliyetlerin belirlendiğinin görüldüğü,
Anılan Eylem Planı’nda belirlenen hususların hayata geçirilmesi noktasında ise; 14/07/2021 tarih ve 31541 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 7331 sayılı Kanun’un 6 ila 9. maddeleri ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 82., 86., 96. ve 109. maddelerinde değişiklik yapılarak madde metinlerine “boşandığı eş/eşe” ibarelerinin eklendiği ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, kasten öldürme, kasten yaralama, eziyet gibi suçların kişinin boşandığı eşine karşı işlenmesi halinin ağırlaştırıcı neden olarak kabul edildiği, 27/05/2022 tarih ve 31848 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 7406 sayılı Kanun’un 2 ila 6. maddeleri ile 5237 sayılı Kanun’un 82.
maddesinde değişiklik, 86., 94. 96. ve 106. maddelerine ise ekleme yapılarak kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, eziyet ve tehdit gibi suçların kadına karşı işlenmesi halinin ağırlaştırıcı neden olarak kabul edildiği, aynı Kanun’un 8. maddesiyle 5237 sayılı Kanun’un 123. maddesine eklenen 123/A maddesi ile de “ısrarlı takip” fiilinin ayrı bir suç olarak kabul edildiği, belirlenen diğer faaliyetlere yönelik çalışmaların da devam ettiğinin gözlemlendiği,
Bu kapsamda; kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi ve şiddet mağdurlarının korunması amacıyla iç hukukumuzda, Anayasa ve 6284 sayılı Kanun başta olmak üzere birçok düzenleme bulunduğu, bu düzenlemelere dayalı uygulamaların da belirlenen plan dahilinde hayata geçirildiğinin anlaşıldığı,
Bu itibarla; Anayasa tarafından verilen temsil yetkisi ve 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne istinaden tesis edilmiş olan dava konusu Cumhurbaşkanı Kararında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ EDENİN İDDİALARI :Davacı tarafından, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının dayanağı olan 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3.maddesinin ve 7413 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 15. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğundan bahisle iptali talebiyle Anayasa Mahkemesine başvurulması gerektiği; Cumhurbaşkanı Kararının hem esas hem de usul yönünden hukuka aykırı olduğu belirtilerek Daire kararının bozulması gerektiği ileri sürülmektedir.
KARŞI TARAFIN SAVUNMASI:Davalı idare tarafından, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin 80. maddesinin taraf devletlere Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine herhangi bir zamanda yapacağı bildirimle Sözleşme’yi kendisi bakımından feshetme yetkisi verdiği, bu itibarla 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararında fesih kelimesinin kullanılmasının terminolojiye uygun olduğu; Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca, maddenin 2. ve 3. fıkralarındaki istisnalar haricinde uluslararası andlaşmaların TBMM’nin onaylamayı uygun bulmasının ardından Cumhurbaşkanınca onaylandığı, uygun bulma kanununun onay işlemi olmadığı, andlaşmanın bu kanunla onaylanmadığı, sadece yürütme organının andlaşmayı onaylamasının uygun bulunduğu, Cumhurbaşkanının yürütme organının diğer düzenleyici işlemlerinden farklı olarak herhangi bir kanuna dayanmadan ya da yasama organının onayı olmadan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri yoluyla ilk elden düzenleme yapabildiği, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrası ile yürütme yetkisine ilişkin olmak kaydıyla Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarma konusunda Cumhurbaşkanına genel bir yetki verildiği, uluslararası andlaşmaların feshi usulüne ilişkin olarak Anayasa’da hüküm bulunmadığı, uluslararası ilişkilerin yürütülmesi ve buna ilişkin olarak andlaşmaların imzalanması, müzakere edilmesi, onaylanmasının yürütme yetkisine ilişkin olduğu, bu noktadan hareketle uluslararası andlaşmaların onay ve fesih prosedürlerinin 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde düzenlendiği; TBMM tarafından kanunla onaylanması uygun bulunan bir andlaşmanın feshi için uygun bulma kanununun yürürlükten kaldırılmasına veya TBMM’nin bu yönde bir karar almasına gerek olmadığı, bu yönde bir sürecin ne Anayasa’da ne de TBMM İçtüzüğü’nde öngörüldüğü, bu nedenle yetkide ve usulde paralellik ilkesine ilişkin iddiaların hukuki geçerliliğinin bulunmadığı; Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin onaylanmasının uygun bulunmasına ilişkin 6251 sayılı Kanun’un sözleşme hükümlerini iç hukuk bakımından yürürlüğe koymadığı, uluslararası hukuk bakımından Türkiye Cumhuriyeti’nin Sözleşme ile bağlanmasını sağlamadığı, bu Kanun’un hukuki etkisinin yürütme organının Sözleşme’yi onaylayarak yürürlüğe koymasını mümkün hale getirmek olduğu, bu nedenle Sözleşme’nin feshi için 6251 sayılı Kanun’un yürürlükten kaldırılmasına gerek olmadığı, Anayasa’nın 90. maddesinde yer alan usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası andlaşmaların kanun hükmünde olduklarına ilişkin hükmün, andlaşmaların organik açıdan TBMM’nin kabul ettiği bir kanun hükmü olduğu ve bu nedenle sona erdirilebilmesi için TBMM’nin işlemine ihtiyaç duyulduğu şeklinde yorumlanamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin andlaşmaların hükümleri ile kanun hükümleri arasında farklılık olması durumunda andlaşma hükümlerinin esas alınmasının andlaşmanın Türkiye Cumhuriyeti bakımından yürürlükte olduğu sürece ilişkin olduğu; bu türden andlaşmalarda da yetkinin yürütme
organına ait olduğu, açıklanan fesih usulünün yaklaşık altmış yıldır ülkemizde uygulandığı; iç hukukumuzda kadınlara yönelik şiddetle mücadele konusunda gerekli düzenlemelerin bulunduğu; nitekim Avrupa Konseyi’nin bir danışma organı olan Venedik Komisyonu tarafından yayımlanan 25/03/2022 tarihli Raporda, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin Türkiye bakımından feshi hakkındaki sürecin de ele alındığı ve Türkiye’nin milletlerarası andlaşmların feshedilmesi bakımından parlamentonun izni ve onayı aranmayan ülkeler kategorisinde olduğu açıkça ifade edilerek dolaylı olarak da olsa dava konusu 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararının hukuka uygun olduğunun teyit edildiği, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nde doğrudan uygulamaya elverişli bir hükmün bulunmadığı, Sözleşme’nin belirli bazı konularda ilke ve temel kuralları kabul etmekle birlikte bu ilke ve kuralların ne şekilde ve hangi araçlarla iç hukukta uygulanacağını taraf devletlere bırakan bir andlaşma olduğu, Sözleşme’nin taraf devletlerin hukuk sistemlerinde belirli konularda düzenleme yapmasını öngördüğü, bu kapsamda ülkemizde 08/03/2012 tarih ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un çıkarıldığı ve bu Kanun’da İstanbul Sözleşmesi’ne ismen atıf yapıldığı, yapılan bu atfın açıklayıcı nitelikte bir atıf olduğu, dolayısıyla ne anılan Sözleşme’nin ülkemiz bakımından feshedilmesine ilişkin işlemin ne de 6284 sayılı Kanun’un geçerliliğini etkilemediği; Sözleşme’den çekilmenin kadınlara yönelik şiddete karşı Ülkemizce verilen mücadele bakımından bir eksikliğe yol açmayacağı, Anayasa, 6284 sayılı Kanun ve konu ile ilgili diğer yasal mevzuatın titizlikle uygunlanmasına devam edileceği, Danıştay Onuncu Dairesince verilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu ve temyiz dilekçesinde öne sürülen nedenlerin, kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ MUHAMMED AKTAŞ’IN DÜŞÜNCESİ :Temyiz istemlerinin reddi ile Daire kararının onanması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİADINA
Karar veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 17. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca davacının duruşma istemi yerinde görülmeyerek ve Anayasa’ya aykırılık iddiası ise ciddi bulunmayarak, dosya tekemmül ettiğinden yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin gereği görüşüldü:
HUKUKİDEĞERLENDİRME:
Danıştay dava dairelerinin nihai kararlarının temyizen incelenerek bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan;
“a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması,
Hukuka aykırı karar verilmesi,
hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması” sebeplerinden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
KARARSONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
Davacının temyiz isteminin reddine,
2.Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddine ilişkin Danıştay Onuncu Dairesinin temyize konu 07/06/2022 tarih ve E:2021/2071, K:2022/3102 sayılı kararının ONANMASINA,
3.Kullanılmayan 133,00-TL yürütmeyi durdurma harcının istemi halinde davacıya iadesine,
4.Kesin olarak, 07/06/2023 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
Başkan
Üye
Üye
Üye
Üye
Hasan
Ziya
Mustafa
Ali
Bilal
GÜZELER (X)
ÖZCAN (XX)
GÖKÇEK
KAZAN
ÇALIŞKAN
Üye
Üye
Üye
Üye
Üye
Hasan
Muhsin
Hasan
Fatih
Recep
ODABAŞI (XXX)
YILDIZ (XX)
ÖNAL (XXX)
TERZİ
KILIÇ (X)
Üye Ömer CİVRİ
Üye
Sami KARATEKİN
Üye Kemal KUKU
GEREKÇEDE KARŞIOY
X-Dava, 20/03/2021 tarih ve 31429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti Bakımından feshedilmesine ilişkin 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararının iptali ile bu kararın dayanağı olan 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla iptali için itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
İLGİLİMEVZUAT:
Anayasa’nın 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” düzenlemesine; 5.maddesinde; “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.” kuralına, 10. maddesinde, ” Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 7/5/2010-5982/1 md.) Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/1 md.) Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” kuralına, 41.maddesinde, “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.
Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.” kuralına, 125.maddesinde ise; “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. (Ek hüküm: 13/8/1999-4446/2 md.) Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların milli veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir. Milletlerarası tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklar için gidilebilir.
(…) (Ek cümle: 7/5/2010-5982/11 md.) (…)[68] Yüksek Askerî Şûranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.
İdari işlemlere karşı açılacak davalarda süre, yazılı bildirim tarihinden başlar.
(Değişik birinci cümle: 7/5/2010-5982/11 md.) Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez. ” hükmüne yer verilmiştir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1.fıkrasında; “(Değişik: 10/6/1994-4001/1 md.) İdari dava türleri şunlardır: a) (İptal: Anayasa Mahkemesinin 21/9/1995 tarihli ve E:1995/27, K:1995/47 sayılı kararı ile; Yeniden Düzenleme: 8/6/2000-4577/5 md.) İdarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davaları. “
düzenlemesine, 2 fıkrasında; ” İdari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdari mahkemeler; yerindelik denetimi yapamazlar, yürütme görevinin kanunlarda ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler.” hükmüne yer verilmiştir.
Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin 1. maddesinde, Sözleşme’nin amacının; kadınları her türlü şiddetten korumak, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak, kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınların güçlendirilmesi yolu dahil kadınlar ile erkekler arasındaki temel eşitliği teşvik etmek, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddet mağdurlarının korunması ve bu mağdurlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politikalar ve tedbirler geliştirmek, kadınlara yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini teşvik etmek ve kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak üzere bütüncül bir yaklaşım benimsemek amacıyla etkili işbirliğini sağlamak için kuruluşlara ve kolluk kuvvetlerine destek ve yardım sağlamak olduğu;
2. maddesinde, Sözleşme’nin aile içi şiddet de dahil olmak üzere, kadınları orantısız biçimde etkileyen kadınlara yönelik her türlü şiddet biçimi için geçerli olduğu, Tarafların Sözleşmeyi tüm aile içi şiddet mağdurlarına uygulamaya teşvik edileceği, Tarafların Sözleşmenin hükümlerini uygularken, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet mağduru kadınlara özel önem atfetmeleri gerektiği;
3. maddesinde, kadınlara yönelik şiddetin bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmakta olduğu ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar veya ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına geldiği, aile içi şiddetin aile içerisinde veya hanede veya mağdur faille aynı evi paylaşsa da paylaşmasa da eski veya şimdiki eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemi anlamına geldiği, toplumsal cinsiyetin kadınlar ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler anlamına geldiği, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin, kadına kadın olmasından dolayı uygulanan ve kadınları orantısız biçimde etkileyen şiddet anlamına geldiği, mağdurun kadınlara yönelik şiddete ve aile içi şiddete maruz kalan gerçek kişi anlamına geldiği, kadınlar kelimesinin 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsadığı; 4.maddesinin3.fıkrasında;tarafların bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edecekleri hususunda yükümlülükler yüklediği; 12.maddesinin 1.fıkrasında; tarafların kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı ön yargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacakları ve 5.fıkrasındatarafların kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus” gibi kavramların bu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerine yer verilmiş, 36.maddesinin 3.fıkrasında; tarafların 1. fıkrada yer alan hükümlerin aynı zamanda iç hukukta kabul edilmiş olan, eski veya mevcut eşlere veya birlikte yaşayan bireylere karşı gerçekleştirilmiş eylemler için de geçerli olmasının temin edilmesi için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacakları hususuna, 78.maddesinin1.fıkrasında,maddenin 2. ve 3. fıkralarında öngörülen istisnalar dışında, Sözleşme’nin herhangi bir hükmüne ilişkin hiçbir çekince öne sürülemeyeceği; 2.fıkrasında, her devlet veya Avrupa Birliğinin imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerini verirken Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildiriyle 30. maddenin 2. paragrafı, 44. maddenin 1. paragrafının (e) bendi, 3. ve 4. paragrafları,
küçük suçlara ilişkin 35. madde bağlamında 55. maddenin 1. paragrafı, 37., 38., ve 39. maddeler bağlamında 58. madde ve 59. madde hükümlerini uygulamama veya sadece özel vaka ya da durumlarda uygulama hakkını saklı tutacağını belirtebileceği; 3. fıkrasında, her devlet veya Avrupa Birliğinin imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerini verirken Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle, 33. ve 34. maddelerde atıfta bulunulan davranışlar için cezai yaptırımlar yerine cezai olmayan yaptırımlar sağlama hakkını saklı tutacağını belirtebileceği; 80. maddesinde, her Tarafın istediği zaman Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle bu Sözleşmeyi feshedebileceği, bu tür fesihlerin bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasından sonraki üç aylık sürenin sonunu izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe gireceği kararlaştırılmıştır.
Avrupa Konseyince hazırlanan Sözleşme’nin “Açıklayıcı Metni”nin 25. Paragrafında; Önsöz Sözleşmenin temel amacını belirtmektedir: kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetten uzak bir Avrupa’nın oluşturulması. Bu maksatla, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama ile kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması arasındaki bağlantıyı sıkı bir şekilde oluşturmaktadır. Bu önermeye dayalı olarak, kadına yönelik şiddetin yapısal doğasını dikkate almakta ve şiddetin kadınlar ile erkekler arasındaki eşit olmayan tarihsel güç ilişkilerinin tezahürü olduğunu benimsemektedir. Sonuç olarak, Önsöz kadına yönelik şiddetin yok edilmesini, yasa karşısında ve uygulamada(gerçekte) toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak ve kadına yönelik ayrımcılıkla mücadele etmek gibi daha geniş bir kapsam içerisinde çerçeveleyen Sözleşme’de bulunan tedbirlerin çeşitliliği için bir zemin hazırlamaktadır. Aynı zamanda dikkat edilmesi gerekir ki, “kadına yönelik ayrımcılık” terimi CEDAW Madde 1’de verildiği gibi “kadınların medeni durumuna bakılmaksızın, kadın erkek eşitliğine dayalı olarak, politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni veya diğer alanlardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen, hükümsüz kılan, bunu amaçlayan veya bu sonucu doğuran ve cinsiyete dayalı olarak yapılan herhangi bir ayrım, dışlama veya sınırlama” olarak yorumlanmalıdır. Aynı zamanda, taslağı hazırlayanlar kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin yapısal, grup ve bireysel seviyelerde çeşitli şekillerde açıklanabileceğini ve anlaşılabileceğini bildirmektedirler. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet karmaşık bir olgudur ve onları anlamak için çeşitli yaklaşımları birbirleriyle kombinasyon halinde kullanmak gerekmektedir.” açıklamasına yer verilmiş, 87.Paragrafında; “4 paragraf 3’te bulunan ayrımcılık yasağına ilave olarak, bu paragraf önleyici tedbirlerin özellikle korunmasız kişilerin ihtiyaçlarına atıfta bulunmasını ve dikkate almasını sağlamak için pozitif eylem gerektirmektedir. Failler genellikle böyle kişileri hedef almayı seçmektedir, çünkü durumları nedeniyle kendilerini savunabilmeleri veya failin kovuşturmasını ve diğer onarım şekillerini talep etmesi daha az olasıdır. Bu Sözleşmenin amacı için, özel durumlar ile korunması yapılan kişiler: hamile kadınları ve küçük çocuklu kadınları, zihinsel veya bilişsel bozuklar da dahil olmak üzere engelli kişileri, kırsal veya ücra alanlarda yaşayan kişileri, madde bağımlılarını, seks işçilerini, ulusal veya etnik azınlık geçmişi olan kişileri, kaçak göçmenler ve mülteciler dahil göçmenleri, gey erkekleri, lezbiyen kadınları, biseksüel ve cinsiyet değiştiren kişileri ve bunun yanında HIV pozitif kişileri, evsiz kişileri, çocukları ve yaşlıları içermektedir.” denilmiştir.
HUKUKİDEĞERLENDİRME:
Danıştay Onuncu Dairesince Cumhurbaşkanı tarafından 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinde yer alan; “Milletlerarası andlaşmaların onaylanması, bunların feshini ihbar etmemek suretiyle yürürlük süresini uzatma, Türkiye Cumhuriyetini bağlayan bir milletlerarası andlaşmanın belli hükümlerinin yürürlüğe konulması için gerekli bildirileri yapma, milletlerarası andlaşmaların uygulama alanının değiştiğini tespit etme, bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme, Cumhurbaşkanı kararı ile olur.” hükmü uyarınca ve Cumhurbaşkanına devletin başı sıfatına istinaden tanınmış olan takdir yetkisi kapsamında tesis edilen Cumhurbaşkanı Kararının minimal bir inceleme yapmak suretiyle yetki ve şekil unsurları yönünden ele alınarak yapılan değerlendirme isabetli olmakla birlikte, Anayasa’da milletlerarası andlaşmalara ilişkin Cumhurbaşkanı Kararlarının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca yetki ve şekil unsurları dışındaki unsurlar yönünden de hukuki denetiminin yapılmasına engelleyen bir hüküm bulunmaması sebebiyle dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının yetki ve şekil unsurları ile birlikte sebep, konu ve amaç yönlerinden de hukuka uygunluğunun irdelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
İç hukukumuz açısından bakıldığında Anayasa’nın 125. maddesinin 4. fıkrası ve 2577 sayılı Kanun’un 2. maddesinin 2. fıkrası gereğince yargı mercileri idari işlem ve eylemlerde hukuka uygunluk denetimi yapabilirken, yerindelik denetimi yapamayacaklar, bu kapsamda yürütme görevinin kanunlarda ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremeyeceklerdir.
Bir iptal davası açıldığında, idari yargı mercii Anayasa ve 2577 sayılı Kanun uyarınca dava konusu olan idari işlemin-takdire dayalı olsun veya olmasın- tüm unsurları yönünden yani; yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden denetimini yapacaktır. Davaya konu edilen idari işlem yerindelik alanı içinde kalıyor ise yerindelik alanına giremeyecek ve yerindelik denetimi yapamayacaktır.
Genel olarak takdir yetkisi, idarenin serbest hareket edebilme ve karar alabilme yetkisi olarak tanımlanmaktadır. Bu yetki idareye keyfi şekilde değil, işin gereğini takdir ederek hareket etme serbestisi vermektedir. İdareye takdir yetkisi tanınmasının farklı sebepleri bulunmaktadır. İdarenin karşı karşıya kaldığı olayın özelliklerine göre esnek çözümler bulabilme durumunda olması ve kanun koyucunun tüm detayları düzenleme zorluğu, takdir yetkisinin lüzumu sebepleri olarak gösterilmektedir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 11/03/1980 tarihinde kabul ettiği bir tavsiye kararında takdir yetkisi, hukuken kabul edilebilir seçeneklerden birini seçebilme olanağı olarak açıklamıştır.
İdarelerin belirli bir kamu hizmetinin etkili ve verimli bir biçimde yürütülmesi, kamu yararının daha somut bir biçimde ortaya konulması için birden çok seçenekten birisini tercihte takdir yetkisiyle donatıldıkları durumda idari yargı organlarının bu yetkisini hukuka uygun olarak kullandığının saptanması koşuluyla idareyi bu seçeneklerden birisini tercihe zorlayacak ya da belli bir yönde işlem tesisine zorunlu kılacak biçimde yargı kararı vermeleri Anayasa ve 2577 sayılı Kanun’un yukarıda belirtilen ilkeleriyle bağdaştırılamaz.
İdarelere yaptıkları düzenlemelerde takdir yetkisi tanınmakla birlikte, bu yetkinin sınırsız kullanımı da söz konusu değildir. İdareler; eşitlik, kamu yararı, hizmet gerekleri, hak ve nesafet ilkelerine göre takdir yetkisini kullanmakla yükümlüdürler.
Bunun dışında yargı yerlerince takdire dayalı idari işlemlerin hukuka uygunluk denetiminde, uluslararası hukuk, Anayasa, yasal düzenlemeler ve yargısal içtihatlarla geliştirilen temel ilkeler de göz önünde bulundurulacak bu kapsamda idari işlem adil yargılanma, ölçülülük, açık hata, açık değerlendirme hatası, kamu yararı ve hizmet gereklerine uygunluk kriterleri vb. temel ilkeler yönünden de değerlendirecektir.
Kamu yararı kavramı ise, tüm devlet organlarının işlem ve eylemlerinin genel nitelikteki amacını ve aynı zamanda nedenini oluşturmakta, çeşitli hak ve özgürlükler açısından bir sınırlama niteliği de taşımakta olup; bu kavram genel bir ifadeyle bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir.
Uyuşmazlık konusu Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin 1. maddesinde, Sözleşme’nin amaçlarının
özetle: kadına yönelik ve aile içi her türlü şiddeti önlemek, kovuşturmak, ortadan kaldırmak ve şiddet mağdurlarını korumak; kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı sona erdirmek, bu konuda uluslararası işbirliğini güçlendirmek; kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak üzere etkili bir işbirliği yapmaları için örgütlere ve kolluk kuvvetlerine destek ve yardım sağlamak olduğu belirtilmiştir. Sözleşme’nin ve Sözleşme’ye ilişkin Açıklayıcı Metin’in genel olarak kadın hassasiyetini ön plana çıkardığı ve başta kadına karşı olmak üzere aile içi şiddeti önleme amacını taşıdığı, şiddet olgusuna bir yorumlama getirdiği, bu sayede şiddet sorununu çözme çabalarını geliştirdiği görülmektedir.
Bu noktadan hareketle konu ile ilgili iç hukukta yer alan düzenlemelere de bakıldığında, Anayasa’da, Devlete, gerek kadın ve erkek eşitliğini sağlamak gerekse de her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmak konusunda yükümlülükler getirilmiş, bu doğrultuda 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve konu ile ilgili diğer mevzuatta kadına karşı ve aile içi şiddetin önlenmesi yönünde birçok düzenleme yapılmıştır.
Anayasa ve kanunlar uyarınca başta kadına karşı olmak üzere aile içi şiddetin önlenmesi noktasında, idareye yüklenen görev ve sorumlulukların idare tarafından etkin bir şekilde yerine getirilmesi gerektiğinde şüphe bulunmamaktadır. İdarenin, Anayasa ve kanunların yüklediği kadına yönelik ve aile içi şiddetin önlenmesi konusunda gerekli görevleri yürütürken, uluslararası bir sözleşmeye taraf olma veya olmama veyahut taraf olunan bir sözleşmeden çekilme noktasındaki tercihi yerindelik alanına ilişkindir. Bu noktadan hareketle, idarenin yargı kararları vasıtasıyla herhangi bir araç veya yöntem seçmesi noktasında zorlanması, Anayasa ve 2577 sayılı Kanun uyarınca yasaklanan yerindelik denetimi anlamına geleceğinden, idarenin takdir yetkisi kapsamında imzaladığı bir sözleşmeyi feshedebilmesine de hukuken bir engel bulunmadığı sonucuna varıldığından, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararında, konu, sebep ve amaç unsurları yönünden de hukuka aykırılık görülmemiştir.
XX- 20/03/2021 tarih ve 31429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine ilişkin 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararının iptali ile bu Kararın dayanağı olan 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla iptali için itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmesi istemiyle açılan davada; Danıştay Onuncu Dairesince verilen davanın reddine ilişkin kararı, davacı temyiz etmekte ve kararın bozulmasını istemektedir.
İLGİLİMEVZUAT:
Anayasa’nın 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” denilmekte; 6. maddesinde, hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı; 7. maddesinde, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilmesinin mümkün olmadığı; 8. maddesinde, yürütme yetkisi ve görevinin, Cumhurbaşkanı tarafından Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği; 11 maddesinde, Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu; 87. maddesinde, kanun koyma, değiştirme, kaldırma ve milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmanın Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri arasında olduğu;
104. maddesinin 11. fıkrasında, Milletlerarası andlaşmaları onaylama ve yayımlamanın Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri arasında olduğu; “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90. maddesinde ise, Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanmasının, maddenin 2. ve 3. fıkralarında belirtilen istisnalar dışında Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlı olduğu hüküm altına alınmış, maddenin 4. fıkrasında da Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında birinci fıkra hükmünün uygulanacağı hükümlerine yer verilmiştir.
Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasında; Cumhurbaşkanının yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabileceği ancak Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler, Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda ve Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır.
Öte yandan, Anayasa’nın “Yargı yolu” başlıklı 125. maddesinde, “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır…
(…) (Ek cümle: 7/5/2010-5982/11 md.) (…)[68] Yüksek Askerî Şûranın terfi işlemleri ile
kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.
…” kuralı yer almaktadır.
HUKUKİDEĞERLENDİRME:
Cumhurbaşkanı, dava konusu Kararda, “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin, diğer bir deyişle kamuoyunda “İstanbul Sözleşmesi” olarak anılan uluslararası sözleşmenin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine, daha doğru bir deyimle İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye Cumhuriyetinin çekilmesine karar vermiştir.
Uluslararası sözleşme niteliğindeki “İstanbul Sözleşmesi” 80. maddesiyle taraf devletlere sözleşmeden çekilme izni vermiştir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyetinin bu sözleşmeden çekilmesinde uluslararası hukuka uygunluk yönüyle bir sorun bulunmamaktadır.
Ne var ki, dava konusu Kararın, uluslararası hukuka uygun olmasının, kararın iç hukukumuza da uygun olduğu sonucunu doğurmayacağı açıktır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyetinin “İstanbul Sözleşmesi”nden çekilmesine dair 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının iç hukukumuza uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anayasa’yaAykırılıkYönünden:
Davaya konu Karar’da, bu Kararın, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesi uyarınca alındığı ifade edilmiştir.
Değinilen Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin “Onaylama” başlıklı 3. maddesinde, “(1) Milletlerarası andlaşmaların onaylanması, bunların feshini ihbar etmemek suretiyle yürürlük süresini uzatma, Türkiye Cumhuriyetini bağlayan bir milletlerarası andlaşmanın belli hükümlerinin yürürlüğe konulması için gerekli bildirileri yapma, milletlerarası andlaşmaların uygulama alanının değiştiğini tespit etme, bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma, bunları sonaerdirme, Cumhurbaşkanı kararı ile olur.
Onaylama konusu olan milletlerarası andlaşmanın Türkçe metni ile andlaşmada müteber olduğu belirtilen dil veya dillerden biri ile yazılmış metni, onaylamaya ilişkin Cumhurbaşkanı kararına ekli olarak Resmi Gazete’de yayımlanır.
Bir milletlerarası andlaşmanın veya Türkiye Cumhuriyetini bağlayan bir milletlerarası andlaşmanın belli hükümlerinin Türkiye Cumhuriyeti bakımından yürürlüğe girdiği, milletlerarası andlaşmanın uygulama alanının değiştiği, uygulanmasının durdurulduğu ve sona erdiği tarihler; Cumhurbaşkanı kararı ile tespit olunarak Resmi Gazete’de yayımlanır. Bir milletlerarası andlaşma, yürürlük tarihinin tespitine dair Cumhurbaşkanı kararında belirtilen yürürlüğe giriş tarihinde kanun hükmü kazanır.” kuralına yer verilmiştir.
Bu durumda, öncelikle bu konunun Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle düzenlenip düzenlenmeyeceğinin incelenip değerlendirilmesi gerekmektedir.
21/01/2017 tarih ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmıştır. Yapılan değişikliklerle yeni bir hükûmet sistemine geçilmiş ve buna bağlı olarak Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkileri yeniden düzenlenmiştir. Anayasa’nın 8. maddesinde, yürütme yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna ait olduğu ifade edilmekte iken maddede yapılan değişiklikle Bakanlar Kurulu kaldırılarak yürütme yetkisi ve görevi tek başına Cumhurbaşkanı’na verilmiştir. Anayasa’da Bakanlar Kuruluna verilen görev ve yetkilere ilişkin maddelerde de aynı doğrultuda değişiklik yapılarak daha önce Bakanlar Kuruluna ait olan görev ve yetkilerin Cumhurbaşkanı tarafından yerine getirilmesi öngörülmüştür.
Yeni hükûmet sisteminin en önemli özelliklerinden biri Cumhurbaşkanı’na yürütme yetkisine ilişkin konularda “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi” adı altında düzenleme yapma yetkisinin tanınmasıdır. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin en belirgin özelliği ise Cumhurbaşkanı’na belirli konularda ilk elden düzenleme yapma yetkisinin verilmiş olmasıdır. Yürütmenin diğer düzenleyici işlemlerinden farklı olarak Cumhurbaşkanı Anayasa’da belirlenen yetki çerçevesinde herhangi bir yasaya dayanmadan ya da yasama organının onayı olmadan kararname yoluyla düzenleme yapabilecektir.
Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasının birinci cümlesinde, Cumhurbaşkanı’nın yürütmeyetkisine ilişkin konulardaCumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabileceği hüküm altına alınmıştır. Düzenlemeyle yürütme yetkisine ilişkin olmak kaydıyla Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma konusunda Cumhurbaşkanı’na genel bir yetki verilmiştir. Maddenin gerekçesinde, yeni hükûmet sistemi gözetilerek Cumhurbaşkanı’nın genel siyasetin yürütülmesinde yürütme yetkisi ile ilgili olarak ihtiyaç duyduğu konularda kararname çıkarabilmesine olanak tanımak amacıyla Cumhurbaşkanı’na düzenleme yapma yetkisinin tanındığı ifade edilmiştir.
Yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarma yetkisinin genel olarak verilmesinin yanı sıra Anayasa’nın diğer bazı maddelerinde belirtilen kimi konuların Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleneceği ayrıca ifade edilmiştir. Bu kapsamda Anayasa’nın 104. maddesinin 9. fıkrasında üst kademe kamu yöneticilerinin atanmalarına ilişkin usul ve esasların; 106. maddesinin 11. fıkrasında bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulmasının; 108. maddesinin 4. fıkrasında Devlet Denetleme Kurulunun işleyişi, üyelerinin görev süresi ve diğer özlük işlerinin;
118. maddesinin 6. fıkrasında Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin teşkilatı ve görevlerinin kararnamelerle düzenleneceği hüküm altına alınmıştır. Anayasa’nın 123. maddesinin 3. fıkrasında ise kamu tüzel kişiliğinin yasayla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulacağı belirtilmiştir.
Anayasa’da Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarma yetkisi verilmekle birlikte bu yetki sınırsız değildir. Yasalardan farklı olarak Anayasa’da kararnameyle düzenlenecek konular sınırlandırılmıştır. Konu bakımından yetki yönünden getirilen bu sınırlamalar Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasının ilk dört cümlesinde düzenlenmiştir.
Anılan fıkranın birinci cümlesinde Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine ilişkin konularda kararname çıkarabileceği ifade edilmiştir. Buna göre yürütme yetkisine ilişkin konular dışında kararname ile düzenleme yapılması olanaklı değildir.
Fıkranın ikinci cümlesinde “Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin” kararnameyle düzenlenemeyeceği belirtilmiştir.
Fıkranın dördüncü cümlesinde ise yasada açıkça düzenlenen konularda kararname çıkarılamayacağı ifade edilmiştir. Anılan hükme göre Cumhurbaşkanı’nın, yürütme yetkisine ilişkin konularda kararname çıkarabilmesi için kararnameyle düzenlenecek konunun yasalarda açıkça düzenlenmemiş olması gerekmektedir.
Bu bağlamda, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yukarıda belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygun olarak çıkarılması gerekmektedir. Aksi takdirde içeriği Anayasa’ya aykırılık oluşturmasa bile bu düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluğundan söz edilmesine olanak yoktur.
Öte yandan, Anayasa’da uluslararası andlaşmaların onaylanması ve yayımlanmasına ilişkin hususlar düzenlenmiş olmakla birlikte, uluslararası andlaşmaların feshedilmesi, yani bu andlaşmalardan çekilme usulüne ilişkin herhangi bir hükme yer verilmemiştir.
Anayasa’da uluslararası andlaşmaların onaylanması Türkiye Büyük MilletMeclisinin uygun bulma yasasına bağlanmak suretiylebu yetki yürütme ve yasama organı arasında paylaştırılmıştır. Bu bağlamda, Anayasa’nın 90. maddesinin 1. ve 4. fıkraları kapsamındaki uluslararası andlaşmaların onaylanması yetkisinin sadece yürütme organına ait olmadığı açıktır. Kaldı ki, Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası andlaşmalar yasa hükmünde olup, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilen sözleşmenin onaylanması da 6251 sayılı Yasa ile uygun bulunduktan sonra Sözleşme 10/02/2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanmış, bu karar 08/12/2012 tarih ve 28227 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış ve Sözleşme 01/08/2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Bu durumda; TBMM tarafından Anayasa’nın 90. maddesinin 1. fıkrası kapsamında çıkarılan uygun bulma yasasına bağlı olarak onaylanan uluslararası andlaşmalar yasa hükmündedir. Anılan andlaşmaların feshedilmesine ilişkin işlemlerin Cumhurbaşkanının yürütme yetkisinde olmayıp, TBMM’nin yasama faaliyetine ilişkin olması nedeniyle, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrası uyarınca Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmesi hukuken olanaklı değildir.
Ayrıca Sözleşme’nin temel hak ve özgürlüklere ilişkin olması nedeniyle, aynı konuda yasalarla farklı hükümler içermesi durumunda Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası uyarınca Sözleşme hükümlerinin esas alınacağı tartışmasızdır.
Diğer yandan, Sözleşme, yürürlükte olduğu süre boyunca yargı mercilerini bağlayıcı bir yasa olarak kararlara esas teşkil etmiş ve hatta 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un “Amaç,kapsam ve temelilkeler”başlıklı 1. maddesinin 1. fıkrasında, bu Yasanın amacının; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemek olduğu belirtildikten sonra, 2. fıkrasında, bu Yasanın uygulanmasında ve gereken hizmetlerin sunulmasında, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin de esas alınacağı kurala bağlanmış olup, bu düzenleme halen yürürlüktedir.
Öte yandan Dairece, Anayasa’da uluslararası andlaşmaların onaylanması ve yayımlanmasına ilişkin hususlar düzenlenmiş olmakla birlikte uluslararası andlaşmaların feshedilmesi veya bu andlaşmalardan çıkılması usulüne ilişkin herhangi bir hükmün yer almadığının tespiti yapılmış olmasına ve gerekçesini güçlendirmek için kullandığı Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarının tamamı uluslararası andlaşmaların yürürlüğe konulmasıyla ilgili bulunmasına karşın, Anayasa’nın ve hatta yasanın düzenlemediği bu konunun Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenebileceği sonucuna varılmıştır.
Ne var ki, Cumhurbaşkanının uluslararası andlaşmaları sona erdirme yetkisi, Cumhurbaşkanının sahip olduğu uluslararası andlaşmaları onaylama ve yayımlama yetkisiyle açıklanabilecek bir yetki değildir. Uluslararası andlaşmaları feshetme veya sona erdirme yetkisi, onaylama ve yayımlama yetkisinden farklıdır. Böyle bir yetkiye gereksinim duyulmasının ise konunun Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenmesinin gerekçesi olamayacağı açıktır. Aksi yoldaki bir yorum, Anayasa’nın 104. maddesinin 5. fıkrasıyla Cumhurbaşkanına verilen “yasaları yayımlama” görev ve yetkisinden hareketle, yayımlanmak üzere Resmi Gazete’ye gönderilen bir yasaya ilişkin “yayımlama” iradesinin de Cumhurbaşkanınca her zaman geri alınabileceği ya da yasaları yürütme yetkisine sahip olan Cumhurbaşkanının, bu görev ve yetkisinden hareketle bir yasanın yürütülmesini belli bir süreyle askıya alabileceği sonucuna neden olur ki, bunun hukuken kabul edilebilecek bir yönü yoktur.
İdare hukukunda “idarenin yasallığı” ilkesi geçerlidir. Bu ilke, idarenin düzenleme yapma konusunda yasal bir dayanağa gerek duyduğunu ifade etmektedir. Diğer bir deyişle yasal dayanaksız yetki olamayacağına göre, fesih veya sona erdirme yetkisinin Cumhurbaşkanına doğrudan Anayasa’yla ya da Anayasa’ya uygun olarak yürürlüğe konulan bir yasayla verilmesi gerekmektedir.
Her ne kadar, Danıştay Onuncu Dairesi temyize konu kararında, Anayasa Mahkemesinin 25/02/2020 tarih ve E:2018/126, K:2020/32 sayılı kararına dayanarak, uluslararası andlaşmaların feshinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenebileceği sonucuna varmış ise de, Anayasa Mahkemesinin değinilen kararı, uluslararası andlaşmaların fesih yetkisinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenip düzenlenemeyeceği konusuyla ilgili olmayıp, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 4.ve 6. maddeleriyle ilgilidir. Anayasa Mahkemesinin değinilen kararında, dava konusu Kararın dayanağı 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesi hakkında yapılan hiç bir değerlendirme bulunmamaktadır.
Ayrıca Danıştay Onuncu Dairesince, 31/05/1963 tarih ve 244 sayılı “Milletlerarası Andlaşmaların Yapılması, Yürürlüğü ve Yayınlanması ile Bazı Andlaşmaların Yapılması İçin Bakanlar Kuruluna Yetki Verilmesi Hakkında Kanun”un yürürlükte olmayan 3. maddesi ile benzer yetkilerin Bakanlar Kuruluna verildiği ifade edilerek, aynı yetkinin bu kez Cumhurbaşkanına verilmesinin hukuka uygun olduğu belirtilmekte ise de, uyuşmazlığın konusu, uluslararası andlaşmaları feshetme yetkisinin yasayla düzenlenip düzenlenemeyeceği değil, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenip düzenlenemeyeceğidir. Eski dönemde uluslararası andlaşmaları feshetme yetkisini Bakanlar Kuruluna veren düzenleme bir “yasa”dır. Uyuşmazlık konusunda ise bu yetkiyi Cumhurbaşkanına veren düzenleme bir “Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi”dir. Aynı yetkinin aynı makama yasayla ve Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle verilmesi arasında hukuken çok büyük farklılık bulunduğundan, Dairece yapılan bu değerlendirme hukuki dayanaktan yoksundur.
Bu durumda; usulüne göre yürürlüğe konularak yasa hükmü kazanan uluslararası andlaşmaların hukuk sistemine etkileri de göz önüne alındığında, bu andlaşmaların hükümlerinin değiştirilmesi, sona erdirilmesi, feshedilmesi gibi hususların yasama faaliyeti kapsamında olduğu açık olup, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrası uyarınca Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmesi hukuken olanaklı değildir.
Bu itibarla; dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının dayanağını teşkil eden 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme,” ibaresinin, onaylanmaları için yasayla uygun bulunması gereken andlaşmalar bakımından, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasına aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca anılan ibarenin hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağına ilişkin Anayasa’nın 6. maddesi ile yasama yetkisinin devredilemeyeceğine ilişkin 7. maddesine de aykırı olduğu düşünüldüğünden, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının dayanağını teşkil eden 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme,” ibaresinin Anayasa’nın 2. , 6. ve 7.maddeleri ile 104. maddesinin 17. fıkrasına aykırılığı nedeniyle iptali istemiyle, görev ve yetki alanında olduğu için, Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmesi gerekir.
YetkideveUsuldeParalellikİlkesiYönünden:
“Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin, Anayasa’nın 90. maddesinin 1 ve 4. fıkraları; 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi’nin 2. maddesinin 1. fıkrası ile 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında insan haklarına ilişkin “uluslararası sözleşme” olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilen Sözleşmenin onaylanması TBMM’de 6251 sayılı Yasayla uygun bulunduktan sonra Sözleşme 10/02/2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanmış olup, 6251 sayılı Yasa halen yürürlüktedir. Ayrıca bu Sözleşme’ye dayanılarak 20/03/2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 08/3/2012 tarih ve 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” çıkartılmıştır. Yasa’nın “Amaç, kapsam ve temel ilkeler” başlıklı 1. maddesi,
“(1) Bu Kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.
(2) Bu Kanunun uygulanmasında ve gereken hizmetlerin sunulmasında aşağıdaki temel ilkelere uyulur:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkinAvrupa KonseyiSözleşmesive yürürlükteki diğerkanunidüzenlemeleresasalınır.
Şiddet mağdurlarına verilecek destek ve hizmetlerin sunulmasında temel insan haklarına dayalı, kadın erkek eşitliğine duyarlı, sosyal devlet ilkesine uygun, adil, etkili ve süratli bir usul izlenir.
Şiddet mağduru ve şiddet uygulayan için alınan tedbir kararları insan onuruna yaraşır bir şekilde yerine getirilir.
ç) Bu Kanun kapsamında kadınlara yönelik cinsiyete dayalı şiddeti önleyen ve kadınları cinsiyete dayalı şiddetten koruyan özel tedbirler ayrımcılık olarak yorumlanamaz.” şeklinde olup, bu düzenleme halen yürürlüktedir.
Anayasa altında yer alan alt düzenleyici normların; kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisini, Anayasa’nın Devlet organlarının yetki ve görevleriyle ilgili hükümlerini açıkça aşar bir biçimde genişletmesi veya Anayasa’da yer almayan bir yetkinin ilgili organlara tanınması halinde bu hukuksal düzenleme yürürlükte olsa bile, o hukuksal düzenlemeye dayalı işlemlerin; idari işlemin yetki unsurunun hukuka aykırı olması nedeniyle yargı mercilerince iptal edilebileceğinin kabulü gerekir. Zira; Anayasa’nın birçok hükmü bir uygulama yasası olmasa bile yetkili organlar tarafından uygulanabilir niteliktedir.
Bu çerçevede, Anayasa’nın “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlığını taşıyan
90. maddesinin beşinci fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanunhükmündedir.Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü yer almış olup, bu hüküm, bakılan dava ve benzer nitelikte davalarda; uygulanmasını sağlamak üzere bir uygulama normuna ihtiyaç göstermeyen doğrudan doğruya yargı mercilerince uygulanabilecek nitelikte bir Anayasa normudur.
Kamu hukukunun genel ilkelerinden olan yetkide ve usulde paralellik ilkesi gereğince, bir işlem hangi usule uyularak tesis edilmişse aynı usule uyularak işlemin geri alınması, kaldırılması veya feshedilmesi gerekmektedir. Bu itibarla; TBMM’nin uygun bulma yasası uyarınca onaylanarak yürürlüğe giren bir uluslararası andlaşmanın feshi ancak TBMM’nin uygun bulma yasasınıyürürlükten kaldırmasıveya sona erdirmeyi uygun bulduğuna ilişkin yeni bir yasa çıkarmasısonrasında alınacak bir Cumhurbaşkanı kararı ilemümkün olabilecektir.
Dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilen sözleşmenin onaylanmasına ilişkin 6251 sayılı Yasa’nın TBMM tarafından yürürlükten kaldırılmamış olması veya dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı alınmadan önce Sözleşme’nin sona erdirilmesinin uygun bulunduğuna ilişkin yeni bir yasa çıkarılmamış olması nedeniyle, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararında yetkide ve usulde paralellik ilkesi uyarınca hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Sebep,KonuveAmaçÖgeleriYönünden:
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.
Dairece, davalı idarenin savunması esas alınarak, Cumhurbaşkanı işlemlerinin yetki ve şekil ögeleri ile sınırlı olarak incelenebileceği, bunun dışında Cumhurbaşkanının kullandığı takdir yetkisinin denetlenemeyeceği, aksi halin yerindeliğe gireceği belirtildiğinden ve bu gerekçe Kurulumuzun çoğunluğunca da benimsendiğinden, bu durum üzerinde ayrıca ve özellikle durulması gerekmektedir.
Şunu da öncelikle belirtmek gerekir ki; Daire, Cumhurbaşkanının takdir yetkisinin sadece yetki ve şekil ögeleri yönünden incelenebileceğini, bu ögeler yönünden de işlemde hukuka aykırılık bulunmadığını belirttiği halde, yine de incelemesini sürdürmüş ve kadına karşı şiddet konusunda istatistiki herhangi bir bilimsel veri yahut çalışmaya dayanmaksızın iç hukukta kadınları şiddetten koruyan yeterli mevzuat olduğunu ve İstanbul Sözleşmesi’ne gerek olmadığını da belirterek ilk gerekçesiyle çelişmiş ve adeta yerindelik denetimi yapmıştır.
Bilindiği gibi, kuvvetler ayrılığıilkesinin arkasındaki temeldüşünce, gücün bir elde toplanmasını engellemek suretiyle devletin aşırı gücü karşısında bireyi ve haklarını korumaktır.
Anayasa Mahkemesinin 16/06/2011 tarih ve E:2006/113 K:2011/102 sayılı kararında da belirtildiği gibi hukuk devleti ilkesinin bir alt ilkesi ve anayasal devletin temel niteliklerinden biri olan kuvvetler ayrılığının amacı, iktidarın tek elde toplanması sonucu yetki aşımlarının (ultra vires) ortaya çıkmasını ve temel hakların ihlal edilmesini engellemektir. Bu nedenle, kuvvetler ayrılığı ilkesi devlet egemenliğinin üç temel erki olan yasama, yürütme ve yargının, farklı organlara verilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu bağlamda, Anayasamızın Başlangıç bölümünde kuvvetler ayrımı ‘”Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği” olarak tanımlanmaktadır. Anayasa’nın 6. maddesinde, Türk Milleti’nin egemenliğini yetkili organları eliyle kullanacağı; 7. maddesinde, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinin olduğu ve devredilemeyeceği; 8. maddesinde, yürütme yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa ve yasalara uygun olarak yerine getirileceği; 9. maddesinde de, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmiştir.
Anayasa’da Cumhurbaşkanına birçok konuda yetki tanınmış olup, bu yetkiler kapsamında tesis ettiği işlemlerin niteliği konusunda öğretide tartışmalar bulunmaktadır. Buna göre, Cumhurbaşkanın idare işlevi dışında kalan işlemleri bakımından, İdare Hukuku öğretisinde önceden beri tartışılan “hükümet tasarrufları” sorununun yeni hükümet sistemiyle birlikte tekrar gündeme geldiği ve Dairece de bunun kabul edildiği görülmektedir.
Bununla birlikte, Anayasa’da Cumhurbaşkanına tanınan bazı yetkiler, gerçekten de idare işlevi ile ilgisi bulunmayan konulara ilişkin olup, bu alanda tesis edilen işlemlerin idari nitelikte olmadıkları ve yargısal denetiminin de olanaklı olmadığı açıktır. (Örneğin; TBMM seçimlerinin yenilenmesi kararı, yasaların bir kez daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderilmesi kararı, sürekli hastalık, sakatlık ve kocama nedeniyle kişilerin cezalarını hafifletme veya kaldırma kararı vb.) Ancak, “hükümet tasarrufu” teorisinin kabulü ve geniş yorumlanması, organik olarak idare içinde yer alan yürütmenin bazı işlemlerine yargı bağışıklığı sağlamak gibihukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayacak bir sonuca yolaçacaktır.
Anayasa ve yasalarda Cumhurbaşkanına verilen kimi atama ve seçme yetkileri nitelikleri itibarıyla kendi içinde farklılık taşımaktadır. Bunlardan özellikle Anayasa Mahkemesine üye seçmek, Danıştay üyelerinin dörtte birini seçmek, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcıvekilini seçmek ve Hakimler ve Savcılar Kurulunun dört üyesini seçmek ve hatta Cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanları atamak gibi işlemlerinin yargısal denetiminde ancak yetki ve şekil ögeleri ile sınırlı olarak bir denetim yapılması ve bu suretle anılan işlemlerin minimum denetime tabi kılınması doğaldır. Çünkü, Cumhurbaşkanının değinilen görevlere seçeceği ve atayacağı kişilerin taşımaları gereken nitelikler Anayasa ve ilgili yasalarda düzenlenmiştir. Bununla birlikte bu kapsamın genişletilerek, özellikle de bir Anayasa ve yasa hükmüne dayanmayan konularda Cumhurbaşkanınca kullanılan takdir yetkisinin minimum denetime tabi olacağının kabulünün hukuk devletiyle ve idari yargının varlık nedeniyle bağdaşmayacağı açıktır.
Nitekim, 18/10/1982 tarihinde kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 125. maddesinin 1. fıkrasında, “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.” hükmü yer almakta olup, anılan hükmün istisnasını oluşturan 2. fıkrada yer alan “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askerî Şuranın kararları yargı denetimi dışındadır.” ibaresi de, 16/04/2017 tarihinde halk oylamasına sunularak kabul edilen ve 11/02/2017 tarih ve 29976 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 16. maddesiyle madde metninden çıkarılmıştır.
Bu haliyle, daha önce Anayasa gereğince yargı denetimi dışında kalan “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler”e karşı yargı yolu açılmış olup, Cumhurbaşkanının sadece bağlı yetki içerisinde tesis ettiği işlemlerin değil, takdir yetkisine dayanılarak tesis ettiği işlemlerin de yargı yerlerince denetleneceği konusunda bir duraksama bulunmamaktadır. Kaldı ki, Anayasa’nın 142. maddesinde; mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usullerinin yasayla düzenleneceği öngörüldüğünden uyuşmazlık konusu olayda olduğu gibi, Dairenin yorumunun kabul edilmesi halinde, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, yargı yetkisinin kullanımının kapsamına müdahale edildiği izleniminin doğmasına neden olunacağı, diğer bir ifadeyle yargı yetkisinin kapsamının Anayasa’ya aykırı olarak Cumhurbaşkanı kararnamesiyle belirlenmesine neden olunacağı açıktır.
Bu bağlamda, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararında yetki ve usulde paralel ilkesine uyarlık bulunmamakla birlikte, Dairece işin esası yönünden de bir değerlendirme yapıldığından ve Kurulumuzun çoğunluk görüşüyle de Daire kararının onanmasına karar verildiğinden, ayrıca Anayasa’da uluslararası andlaşmaların feshine ilişkin Cumhurbaşkanı kararlarının yetki ve şekil ögeleri dışındaki ögeler yönünden hukuki denetiminin yapılmasını engelleyen bir kural bulunmadığından, yetki ve şekil ögeleri dışındaki ögelere yönelik olarak da incelemenin yapılması ve bu doğrultuda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca sebep, konu ve amaç ögeleri yönünden de hukuka uygun olup olmadığının denetlenmesi gerekliliği doğmuştur.
Anayasa’nın 5. maddesinde, Devletin temel amaç ve görevlerinin, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak olduğu; 12. maddesinde, herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu; 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı; 17. maddesinde, herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı, kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı; 19. maddesinde, herkesin, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahip olduğu, şekil ve şartları kanunda gösterilen ve maddede sayılan istisnai haller dışında kimsenin hürriyetinden yoksun bırakılamayacağı; 41. maddesinde, Devletin aileninhuzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması veaile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alacağı, teşkilatıkuracağı, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alacağı hüküm altına alınmıştır.
Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin 1. maddesinde, Sözleşme’nin amacının; kadınları her türlü şiddetten korumak, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak, kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınların güçlendirilmesi yolu dahil kadınlar ile erkekler arasındaki temel eşitliği teşvik etmek, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddet mağdurlarının korunması ve bu mağdurlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politikalar ve tedbirler geliştirmek, kadınlara yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini teşvik etmek ve kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak üzere bütüncül bir yaklaşım benimsemek amacıyla etkili işbirliğini sağlamak için kuruluşlara ve kolluk kuvvetlerine destek ve yardım sağlamak olduğu;
2. maddesinde, Sözleşme’nin aile içi şiddet de dahil olmak üzere, kadınları orantısız biçimde etkileyen kadınlara yönelik her türlü şiddet biçimi için geçerli olduğu, Tarafların Sözleşme’yi tüm aile içi şiddet mağdurlarına uygulamaya teşvik edileceği, Tarafların Sözleşme’nin hükümlerini uygularken, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet mağduru kadınlara özel önem atfetmeleri gerektiği;
3. maddesinde, kadınlara yönelik şiddetin bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmakta olduğu ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar veya ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına geldiği, aile içi şiddetin aile içerisinde veya hanede veya, mağdur faille aynı evi paylaşsa da paylaşmasa da eski veya şimdiki eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemi anlamına geldiği, toplumsal cinsiyetin kadınlar ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler anlamına geldiği, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin, kadına kadın olmasından dolayı uygulanan ve kadınları orantısız biçimde etkileyen şiddet anlamına geldiği, mağdurun kadınlara yönelik şiddete ve aile içi şiddete maruz kalan gerçek kişi anlamına geldiği, kadınlar kelimesinin 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsadığı; 72. maddesinde, bir taraf Devletçe sunulan Sözleşme’deki her değişiklik önerisinin, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne iletileceği ve kendisi tarafından Avrupa Konseyi üye ülkelerine, her imzalayan devlete, Taraflara, Avrupa Birliği’ne ve
75. madde hükümleri uyarınca bu Sözleşme’yi imzalamaya çağrılan her devlete ve 76. madde hükümleri uyarınca bu Sözleşme’ye katılmaya davet edilen her devlete bildirileceği, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin değişiklik önerisini dikkate alacağı ve Avrupa Konseyi üyesi olmayan Sözleşme’nin Taraflarının görüşüne başvurduktan sonra, Avrupa Konseyi Statüsü’nün
20. maddesinin d fıkrası gereğince oyçokluğuyla değişikliği kabul edebileceği, Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen her değişiklik metninin, kabul için Taraflara iletileceği, kabul edilen her değişikliğin, tüm Tarafların, Genel Sekreter’i değişikliği kabul ettikleri hakkında bilgilendirdiği tarihten sonraki bir aylık sürenin sonunu izleyen ayın ilk günü yürürlüğe gireceği; 74. maddesinde, Taraflar’ın, Sözleşme’nin uygulanması veya yorumlanması sırasında doğabilecek her uyuşmazlığı öncelikle müzakere, uzlaşma, tahkim gibi araçlarla veya karşılıklı anlaşmayla kabul edilen diğer barışçıl yollarla çözmek için çaba göstereceği, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, Taraflara, buna onay vermeleri halinde, uyuşmazlık sırasında kullanmak için çözüm usulleri oluşturabileceği; 78. maddesinin 1. fıkrasında, maddenin 2. ve 3. fıkralarında öngörülen istisnalar dışında, Sözleşme’nin herhangi bir hükmüne ilişkin hiçbir çekince öne sürülemeyeceği;
2. fıkrasında, her devlet veya Avrupa Birliği’nin imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerini verirken Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildiriyle 30. maddenin 2. paragrafı, 44. maddenin 1. paragrafının e bendi, 3. ve 4. paragrafları, küçük suçlara ilişkin 35. madde bağlamında 55. maddenin 1. paragrafı, 37., 38., ve 39. maddeler bağlamında
58. madde ve 59. madde hükümlerini uygulamama veya sadece özel vaka ya da durumlarda uygulama hakkını saklı tutacağını belirtebileceği; 3. fıkrasında, her devlet veya Avrupa Birliğinin imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerini verirken Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle, 33. ve 34. maddelerde atıfta bulunulan davranışlar için cezai yaptırımlar yerine cezai olmayan yaptırımlar sağlama hakkını saklı tutacağını belirtebileceği kararlaştırılmıştır.
Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddesinde, ” Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasidüşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 7/5/2010-5982/1 md.) Bumaksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.
(Ekfıkra:7/5/2010-5982/1md.)Çocuklar,yaşlılar,özürlüler,harp vevazifeşehitlerinindul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlikilkesine aykırı sayılmaz.
Hiçbir kişiye, aileye,zümreyeveyasınıfaimtiyaztanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerindekanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” kuralına yer verilmiştir.
Anayasa’da, kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu açıkça belirtildikten sonra, Devlet, eşitlik ilkesini yaşama geçirme konusunda yükümlü kılınmıştır. Anayasa hükmü, Devletin bu eşitlik ilkesine saygılı davranması ya da bozucu etkilerden kaçınmasının ötesinde, yaşama geçirilmesi için eyleme geçmesini, tedbir almasını, gerekirse pozitif ayrımcılık yapmasını emretmektedir.
Anılan Sözleşme’de, “kadına karşı şiddet”, kadınlara karşı bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak tanımlanmış ve bu terimin, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsin, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olduğu belirtilmiştir.
Sözleşme metninde geçen “toplumsalcinsiyet”ibaresinin kamuoyunda kimi tartışmalara neden olduğu anlaşıldığından, bu ibarenin de ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. “Toplumsal cinsiyet”, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak, “kadınlarakarşıtoplumsalcinsiyetedayalışiddet”ise, bir kadına karşı, kadın olduğu için
yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak tanımlanmıştır.
Bu anlamda, “toplumsal cinsiyeteşitliği” kavramından; herhangi bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özelliklerden bağımsız olarak, cinsiyetler arasındaki eşitliğin, kadın ve erkeğin güç ilişkileri açısından eşit ve adil bir konuma sahip olması, gündelik yaşamdaki kaynak ve fırsatlara eşit bir şekilde ulaşabilmesi ve tüm toplumda eşit haklara sahip bireyler olarak kabul edilmesi anlaşılmalıdır.
Sözleşme’de, taraf devletlerin, herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacağı, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı kınayacağı ve ayrımcılığı önlemek üzere, gerekli yasal ve idari tedbirleri alacakları, bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edecekleri, kadınların toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korunması için gerekli olan özel tedbirlerin, bu Sözleşme hükümlerince ayrımcılık olarak sayılmayacağı belirtilmiştir.
Davalı idarenin savunmasında, dava konusu Kararın esasına yönelik olarak, “…Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, temel hak ve özgürlüklere ilişkin tarafı olduğumuz diğer milletlerarası andlaşmalar, kanunlarımız ve ilgili diğer mevzuat, kadınlara yönelik şiddetle mücadele ve şiddeti önleme konusunda, uluslararası kural ve standartlara da uygun, gerekli düzenlemeleri içermektedir. Bu itibarla, ülkemizin bahse konu Sözleşmeden çekilmesi, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi hususunda hukuki olarak veya uygulama bakımından bir eksikliğe yol açmayacaktır…” denilmekle yetinilmiş, İstanbul Sözleşmesinden neden çekilindiği konusunda hukuken geçerli bir gerekçeye yer verilmemiştir.
İdari faaliyetlerin temel ve ortak amacı kamu yararıdır. Kamu yararı, genel bir ifadeyle bireysel, özel çıkarlardan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir. Mevzuatta idareye takdir yetkisi tanındığı durumlarda, idare, yargı kararıyla bir işlem veya eylem yapmaya zorlanamaz. Ancak, idareye tanınan takdir yetkisinin kullanımı da mutlak ve sınırsız olmayıp, kamu yararı ve hizmet gerekleri ile sınırlı olduğundan, yetki, şekil ögeleri yanında takdire dayanan işlemlerin sebep, konu ve amaç ögeleri yönünden de yargı denetimine tabi bulunduğu kuşkusuzdur. Bu anlamda idareye tanınan takdir yetkisinin kullanımı “keyfilik”ten ziyade kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun olmak zorundadır. Aksi bir düşünce Hukuk Devletinin ihlali sonucunu doğurur.
Yukarıda belirtilen kadın-erkek eşitliğine ilişkin anayasal ilke ve bu konuda Devlete yüklenen pozitif yükümlülük ile Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi onaylanmak suretiyle taahhüt edilen uluslararası yükümlülükler ve kadına karşı şiddetin artan bir şekilde devam etmesi, “toplumsalcinsiyet eşitliği” konusunda farkındalığın arttırılmasını zorunlu kılmaktadır,
Nitekim, İstanbul Sözleşmesi’ne dayanılarak yürürlüğe konulan 08/03/2012 tarih ve 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”un “Amaç, kapsam ve temel ilkeler” başlıklı 1. maddesinde;
” (1) Bu Kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.
(2) Bu Kanunun uygulanmasında ve gereken hizmetlerin sunulmasında aşağıdaki temel ilkelere uyulur:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkinAvrupa KonseyiSözleşmesi ve yürürlükteki diğer kanunidüzenlemeler esas alınır.
Şiddet mağdurlarına verilecek destek ve hizmetlerin sunulmasında temel insan haklarına dayalı, kadın erkek eşitliğine duyarlı, sosyal devlet ilkesine uygun, adil, etkili ve süratli bir usul izlenir.
Şiddet mağduru ve şiddet uygulayan için alınan tedbir kararları insan onuruna yaraşır bir şekilde yerine getirilir.
ç) Bu Kanun kapsamında kadınlara yönelik cinsiyete dayalı şiddeti önleyen ve kadınları cinsiyete dayalı şiddetten koruyan özel tedbirler ayrımcılık olarak yorumlanamaz.” düzenlemesine yer verilmiştir.
Buna göre,kadınlara yönelik şiddetin devam ediyor olması, kadınları şiddete karşı korumaya dair iç hukuktaki6284 sayılıYasanınİstanbul Sözleşmesi hükümlerine doğrudan göndermede bulunması, diğer bir deyişle bu Yasanın, kadınları gerçek anlamda korumada tek başınakendisinin yeterli olmayacağını ve değinilen Sözleşme’nin desteğine deihtiyacı olduğunukabul etmesikarşısında, İstanbul Sözleşmesi’ndençekilme kararının sebep, konu ve amaçögeleriyönündendehukukaaykırıolduğusonucuna varılmıştır.
Bu nedenle, davacının temyiz isteminin kabulü ile Daire kararının bozulması gerektiği oyuyla, karara katılmıyoruz.
ÜyeÜye
Ziya ÖZCAN
Muhsin YILDIZ
KARŞIOY
XXX- Dava, 20/03/2021 tarih ve 31429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine ilişkin 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararının iptali ile bu kararın dayanağı olan 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurmavebunlarısona erdirme”ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğundan bahisle iptali talebiyle itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
MADDİOLAYVEHUKUKİSÜREÇ :
Kadınları her türlü şiddetten korumayı, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önlemeyi, kovuşturmayı ve ortadan kaldırmayı; kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmayı ve kadınların güçlendirilmesi yolu dahil kadınlar ile erkekler arasındaki temel eşitliği teşvik etmeyi; kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddet mağdurlarının korunması ve bu mağdurlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politikalar ve tedbirler geliştirmeyi; kadınlara yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini teşvik etmeyi; kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak üzere bütüncül bir yaklaşım benimsemek amacıyla etkili işbirliğini sağlamak için kuruluşlara ve kolluk kuvvetlerine destek ve yardım sağlamayı amaçlayan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, 11/05/2011 tarihinde İstanbul’da imzalanmıştır.
29/11/2011 tarih ve 28127 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, 24/11/2011 tarih ve 6251 sayılı Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’la TBMM’de oylamaya katılan Milletvekillerinin tamamının kabulüyle anılan Sözleşme’nin onaylanması uygun bulunmuştur.
08/03/2012 tarih ve 28227 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, 10/02/2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile anılan Sözleşme’nin onaylanması kararlaştırılmıştır.
20/03/2021 tarih ve 31429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine karar verilmiştir.
Bunun üzerine temyizen bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
İLGİLİMEVZUAT:
Anayasa’nın 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” denilmekte; 6. maddesinde, hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı; 7. maddesinde, yasama yetkisinin Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu ve bu yetkinin devredilmesinin mümkün olmadığı; 8. maddesinde, yürütme yetkisi ve görevinin, Cumhurbaşkanı tarafından Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği; 11 maddesinde, Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu; 87. maddesinde, kanun koyma, değiştirme, kaldırma ve milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmanın Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri arasında olduğu;
104. maddesinin 11. fıkrasında, Milletlerarası andlaşmaları onaylama ve yayımlamanın Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri arasında olduğu; “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90. maddesinde ise, Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanmasının, maddenin 2. ve 3. fıkralarında belirtilen istisnalar dışında Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlı olduğu hüküm altına alınmış, maddenin 4. fıkrasında da Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında birinci fıkra hükmünün uygulanacağı hükümlerine yer verilmiştir.
Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasında; Cumhurbaşkanının yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabileceği ancak Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler, Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda ve kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacağı hüküm altına alınmıştır.
HUKUKİDEĞERLENDİRME:
Cumhurbaşkanı, dava konusu Kararda, “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin, diğer bir deyişle kamuoyunda “İstanbul Sözleşmesi” olarak anılan uluslararası sözleşmenin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine, daha doğru bir nitelemeyle İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye Cumhuriyetinin “çekilme”sine karar vermiştir.
Uluslararası sözleşme niteliğindeki “İstanbul Sözleşmesi” 80. maddesiyle taraf devletlere Sözleşme’den çekilme izni vermiştir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyetinin bu Sözleşme’den çekilmesinde uluslararası hukuka uygunluk yönüyle bir sorun bulunmamaktadır.
Ne var ki, dava konusu Kararın, uluslararası hukuka uygun olmasının, kararın iç hukukumuza da uygun olduğu sonucunu doğurmayacağı açıktır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyetinin “İstanbul Sözleşmesi”nden çekilmesine dair 19/03/2021 tarih ve 3718 sayılı dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının iç hukukumuza uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Davaya konu Karar’da, bu Kararın, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesi uyarınca alındığı ifade edilmiştir.
Milletlerarası andlaşmaların onaylanması, bunların feshini ihbar etmemek suretiyle yürürlük süresini uzatma, Türkiye Cumhuriyetini bağlayan bir milletlerarası andlaşmanın belli hükümlerinin yürürlüğe konulması için gerekli bildirileri yapma, milletlerarası andlaşmaların uygulama alanının değiştiğini tespit etme, bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma, bunları sonaerdirme, Cumhurbaşkanı kararı ile olur.
Onaylama konusu olan milletlerarası andlaşmanın Türkçe metni ile andlaşmada müteber olduğu belirtilen dil veya dillerden biri ile yazılmış metni, onaylamaya ilişkin Cumhurbaşkanı kararına ekli olarak Resmi Gazete’de yayımlanır.
Bir milletlerarası andlaşmanın veya Türkiye Cumhuriyetini bağlayan bir milletlerarası andlaşmanın belli hükümlerinin Türkiye Cumhuriyeti bakımından yürürlüğe girdiği, milletlerarası andlaşmanın uygulama alanının değiştiği, uygulanmasının durdurulduğu ve sona erdiği tarihler; Cumhurbaşkanı kararı ile tespit olunarak Resmi Gazete’de yayımlanır. Bir milletlerarası andlaşma, yürürlük tarihinin tespitine dair Cumhurbaşkanı kararında belirtilen yürürlüğe giriş tarihinde kanun hükmü kazanır.” kuralına yer verilmiştir.
Bu durumda, öncelikle bu konunun Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle düzenlenip düzenlenmeyeceğinin incelenip değerlendirilmesi gerekmektedir.
21/01/2017 tarih ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmıştır. Yapılan değişikliklerle yeni bir hükûmet sistemine geçilmiş ve buna bağlı olarak Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkileri yeniden düzenlenmiştir. Anayasa’nın 8. maddesinde, yürütme yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna ait olduğu ifade edilmekte iken maddede yapılan değişiklikle Bakanlar Kurulu kaldırılarak yürütme yetkisi ve görevi tek başına Cumhurbaşkanı’na verilmiştir. Anayasa’da Bakanlar Kuruluna verilen görev ve yetkilere ilişkin maddelerde de aynı doğrultuda değişiklik yapılarak daha önce Bakanlar Kuruluna ait olan görev ve yetkilerin Cumhurbaşkanı tarafından yerine getirilmesi öngörülmüştür.
Yeni hükûmet sisteminin en önemli özelliklerinden biri Cumhurbaşkanı’na “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi” adı altında düzenleme yapma yetkisinin tanınmasıdır. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin en belirgin özelliği ise Cumhurbaşkanı’na belirli konularda ilk elden düzenleme yapma yetkisinin verilmiş olmasıdır. Yürütmenin diğer düzenleyici işlemlerinden farklı olarak Cumhurbaşkanı Anayasa’da belirlenen yetki çerçevesinde herhangi bir yasaya dayanmadan ya da yasama organının onayı olmadan kararname yoluyla düzenleme yapabilecektir.
Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasının birinci cümlesinde, Cumhurbaşkanı’nın yürütmeyetkisine ilişkin konulardaCumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabileceği hüküm altına alınmıştır. Düzenlemeyle yürütme yetkisine ilişkin olmak kaydıyla Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma konusunda Cumhurbaşkanı’na genel bir yetki verilmiştir. Maddenin gerekçesinde, yeni hükûmet sistemi gözetilerek Cumhurbaşkanı’nın genel siyasetin yürütülmesinde yürütme yetkisi ile ilgili olarak ihtiyaç duyduğu konularda Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarabilmesine imkân tanımak amacıyla düzenleme yapma yetkisinin tanındığı ifade edilmiştir.
Yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarma yetkisinin genel olarak verilmesinin yanı sıra Anayasa’nın diğer bazı maddelerinde belirtilen kimi konuların Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleneceği ayrıca ifade edilmiştir. Bu kapsamda Anayasa’nın 104. maddesinin 9. fıkrasında üst kademe kamu yöneticilerinin atanmalarına ilişkin usul ve esasların; 106. maddesinin 11. fıkrasında bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulmasının; 108. maddesinin 4. fıkrasında Devlet Denetleme Kurulunun işleyişi, üyelerinin görev süresi ve diğer özlük işlerinin;
118. maddesinin 6. fıkrasında Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin teşkilatı ve görevlerinin kararnamelerle düzenleneceği hüküm altına alınmıştır. Anayasa’nın 123. maddesinin 3. fıkrasında ise kamu tüzel kişiliğinin yasayla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulacağı belirtilmiştir.
Anayasa’da Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarma yetkisi verilmekle birlikte bu yetki sınırsız değildir. Yasalardan farklı olarak Anayasa’da kararnameyle düzenlenecek konular sınırlandırılmıştır. Konu bakımından yetki yönünden getirilen bu sınırlamalar Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasının ilk dört cümlesinde düzenlenmiştir.
Anılan fıkranın birinci cümlesinde Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine ilişkin konularda kararname çıkarabileceği ifade edilmiştir. Buna göre yürütme yetkisine ilişkin konular dışında kararname ile düzenleme yapılması olanaklı değildir.
Fıkranın ikinci cümlesinde “Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevlerin” kararnameyle düzenlenemeyeceği belirtilmiştir.
Fıkranın dördüncü cümlesinde ise yasada açıkça düzenlenen konularda kararname çıkarılamayacağı ifade edilmiştir. Anılan hükme göre Cumhurbaşkanı’nın, yürütme yetkisine ilişkin konularda kararname çıkarabilmesi için kararnameyle düzenlenecek konunun yasalarda açıkça düzenlenmemiş olması gerekmektedir.
Bu bağlamda, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yukarıda belirtilen konu bakımından yetki kurallarına uygun olarak çıkarılması gerekmektedir. Aksi takdirde içeriği Anayasa’ya aykırılık oluşturmasa bile bu düzenlemelerin Anayasa’ya uygunluğundan söz edilmesine olanak yoktur.
Öte yandan, Anayasa’da uluslararası andlaşmaların onaylanması ve yayımlanmasına ilişkin hususlar düzenlenmiş olmakla birlikte, uluslararası andlaşmaların feshedilmesi, yani bu andlaşmalardan çekilme usulüne ilişkin herhangi bir hükme yer verilmemiştir.
Anayasa’da uluslararası andlaşmaların onaylanması Türkiye Büyük Millet Meclisinin uygun bulma kanununa bağlanmak suretiyle bu yetki yürütme ve yasama organı arasında paylaştırılmıştır. Bu bağlamda, Anayasa’nın 90. maddesinin 1. ve 4. fıkraları kapsamındaki uluslararası andlaşmaların onaylanması yetkisinin sadece yürütme organına ait olmadığı açıktır. Nitekim, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile çekilinen Sözleşme’nin onaylanması da TBMM tarafından 6251 sayılı Yasa ile uygun bulunduktan sonra Sözleşme 10/02/2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanmıştır.
Bu durumda; TBMM tarafından Anayasa’nın 90. maddesinin 1. fıkrası kapsamında çıkarılan uygun bulma yasasına bağlı olarak onaylanan uluslararası andlaşmalar yasa hükmündedir. Anılan andlaşmaların feshedilmesine ilişkin işlemlerin Cumhurbaşkanının yürütme yetkisinde olmayıp, TBMM’nin yasama faaliyetine ilişkin olması nedeniyle, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrası uyarınca Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmesi hukuken olanaklı değildir.
Kaldı ki, Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası andlaşmalar yasa hükmünde olup, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilen sözleşmenin onaylanması da 6251 sayılı Yasa ile uygun bulunduktan sonra Sözleşme 10/02/2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanmış, bu karar 08/12/2012 tarih ve 28227 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış ve Sözleşme 01/08/2014 tarihinde yürürlüğe girmiş olup anılan tarih itibarıyla yasa niteliğini kazanmıştır.
Ayrıca Sözleşme’nin temel hak ve özgürlüklere ilişkin olması nedeniyle, aynı konuda yasalarla farklı hükümler içermesi durumunda Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası uyarınca Sözleşme hükümlerinin esas alınacağı tartışmasızdır.
Diğer yandan, Sözleşme, yürürlükte olduğu süre boyunca yargı mercilerini bağlayıcı bir yasa olarak kararlara esas teşkil etmiş ve hatta 6284 sayılı Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un “Amaç,kapsam ve temelilkeler”başlıklı 1. maddesinin 1. fıkrasında, bu Yasanın amacının; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemek olduğu belirtildikten sonra, 2. fıkrasında, bu Yasanın uygulanmasında ve gereken hizmetlerin sunulmasında, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin de esas alınacağı kurala bağlanmış olup, bu düzenleme halen yürürlüktedir.
Öte yandan, Cumhurbaşkanının uluslararası andlaşmaları sona erdirme yetkisi, Cumhurbaşkanının sahip olduğu uluslararası andlaşmaları onaylama ve yayımlama yetkisiyle açıklanabilecek bir yetki değildir. Uluslararası andlaşmaları feshetme veya sona erdirme yetkisi, onaylama ve yayımlama yetkisinden farklıdır. Böyle bir yetkiye gereksinim duyulmasının ise konunun Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenmesinin gerekçesi olamayacağı açıktır. Aksi yoldaki bir yorum, Anayasa’nın 104. maddesinin 5. fıkrasıyla Cumhurbaşkanına verilen “yasaları yayımlama” görev ve yetkisinden hareketle, yayımlanmak üzere Resmi Gazete’ye gönderilen bir yasaya ilişkin “yayımlama” iradesinin de Cumhurbaşkanınca her zaman geri alınabileceği ya da yasaları yürütme yetkisine sahip olan Cumhurbaşkanının, bu görev ve yetkisinden hareketle bir yasanın yürütülmesini belli bir süreyle askıya alabileceği sonucuna neden olur ki, bunun hukuken kabul edilebilecek bir yönü yoktur. İdare hukukunda “idarenin yasallığı” ilkesi geçerlidir. Bu ilke, idarenin düzenleme yapma konusunda yasal bir dayanağa gerek duyduğunu ifade etmektedir. Diğer bir deyişle yasal dayanaksız yetki olamayacağına göre, fesih veya sona erdirme yetkisinin Cumhurbaşkanına doğrudan Anayasa’yla ya da Anayasa’ya uygun olarak yürürlüğe konulan bir yasayla verilmesi gerekmektedir.
Her ne kadar, Daire kararında, Anayasa Mahkemesinin 25/02/2020 tarih ve E:2018/126, K:2020/32 sayılı kararına dayanarak, uluslararası andlaşmaların feshinin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle düzenlenebileceğini dile getirmiş ise de, Anayasa Mahkemesinin değinilen kararı, uluslararası andlaşmaların feshi yetkisinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenip düzenlenemeyeceği konusuyla ilgili olmayıp, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 4.ve 6. maddeleriyle ilgilidir. Anayasa Mahkemesinin değinilen kararında, dava konusu Kararın dayanağı 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesi hakkında yapılan hiç bir değerlendirme bulunmamaktadır.
Ayrıca Dairelerince, 31/05/1963 tarih ve 244 sayılı “Milletlerarası Andlaşmaların Yapılması, Yürürlüğü ve Yayınlanması ile Bazı Andlaşmaların Yapılması İçin Bakanlar Kuruluna Yetki Verilmesi Hakkında Kanun”un yürürlükte olmayan 3. maddesi ile benzer yetkilerin Bakanlar Kuruluna verildiği ifade edilerek, aynı yetkinin bu kez Cumhurbaşkanına verilmesinin hukuka uygun olduğu belirtilmekte ise de, uyuşmazlığın konusu, uluslararası andlaşmaları feshetme yetkisinin yasayla düzenlenip düzenlenemeyeceği değil, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenip düzenlenemeyeceğidir. Eski dönemde uluslararası andlaşmaları feshetme yetkisini Bakanlar Kuruluna veren düzenleme bir “yasa”dır. Uyuşmazlık konusunda ise bu yetkiyi Cumhurbaşkanına veren düzenleme bir “Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”dir. Aynı yetkinin aynı makama yasayla ve Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle verilmesi arasında hukuken çok büyük farklılık bulunduğundan, Dairece yapılan değerlendirme hukuki dayanaktan yoksundur.
Bu durumda; usulüne göre yürürlüğe konularak yasa hükmü kazanan uluslararası andlaşmaların hukuk sistemine etkileri de göz önüne alındığında, bu andlaşmaların hükümlerinin değiştirilmesi, sona erdirilmesi, feshedilmesi gibi hususların yasama faaliyeti kapsamında olduğu açık olup, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrası uyarınca Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmesi hukuken olanaklı değildir.
Bu itibarla; dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının dayanağını teşkil eden 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme,” ibaresi, onaylanmaları için yasayla uygun bulunması gereken andlaşmalar bakımından, Anayasa’nın 104. maddesinin 17. fıkrasına aykırıdır. Ayrıca anılan ibare hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağına ilişkin Anayasa’nın 6. maddesi ve yasama yetkisinin devredilemeyeceğine ilişkin 7. maddesine de aykırı olup, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının dayanağını teşkil eden 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme” ibaresinin Anayasa’nın 2. , 6. ve 7.maddeleri ile 104. maddesinin 17. fıkrasına aykırılığı nedeniyle iptali istemiyle, görev ve yetki alanında olduğu için, Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilmesi gerekir.
Diğer taraftan, yukarıda da belirtildiği gibi dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilen sözleşmenin onaylanması 6251 sayılı Yasayla uygun bulunduktan sonra Sözleşme, 10/02/2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanmış olup, 6251 sayılı Yasa halen yürürlüktedir. Anayasa altında yer alan alt düzenleyici normların; kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisini, Anayasa’nın Devlet organlarının yetki ve görevleriyle ilgili hükümlerini açıkça aşar bir biçimde genişletmesi veya Anayasa’da yer almayan bir yetkinin ilgili organlara tanınması halinde bu hukuksal düzenleme yürürlükte olsa bile, o hukuksal düzenlemeye dayalı işlemlerin; idari işlemin yetki unsurunun hukuka aykırı olması nedeniyle yargı mercilerince iptal edilebileceğinin kabulü gerekir. Zira; Anayasa’nın birçok hükmü bir uygulama yasası olmasa bile yetkili organlar tarafından uygulanabilir niteliktedir.
Bu çerçevede, Anayasa’nın “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlığını taşıyan 90. maddesinin beşinci fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanunhükmündedir.Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü yer almış olup, bu hüküm bakılan dava ve benzer nitelikte davalarda; uygulanmasını sağlamak üzere bir uygulama normuna ihtiyaç göstermeyen doğrudan doğruya yargı mercilerince uygulanabilecek nitelikte bir Anayasa normudur.
Kamu hukukunun genel ilkelerinden olan yetkide ve usulde paralellik ilkesi gereğince, bir işlem hangi usule uyularak tesis edilmişse aynı usule uyularak geri alınması, kaldırılması veya feshedilmesi gerekmektedir. Bu itibarla; TBMM’nin uygun bulma yasası uyarınca onaylanarak yürürlüğe giren bir uluslararası andlaşmanın feshi ancak TBMM’nin uygun bulma yasasını yürürlükten kaldırması veya sona erdirmeyi uygun bulduğuna ilişkin yeni bir yasa çıkarması sonrasında alınacak bir Cumhurbaşkanı kararı ile mümkün olabilecektir.
Bu durumda, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı ile feshedilen Sözleşme’nin onaylanmasına ilişkin 6251 sayılı Yasa’nın TBMM tarafından yürürlükten kaldırılmamış olması veya dava konusu Cumhurbaşkanı Kararı alınmadan önce Sözleşme’nin sona erdirilmesinin uygun bulunduğuna ilişkin yeni bir yasa çıkarılmamış olması nedeniyle, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararında yetkide ve usulde paralellik ilkesi uyarınca hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, öncelikle dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının dayanağı 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yer alan “bunların hükümlerinin uygulanmasını durdurma ve bunları sona erdirme” ibaresinin Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle Anayasa Mahkemesine başvurulması gerektiği, Anayasa Mahkemesine başvurulmayarak uyuşmazlığın mevcut hukuki düzenlemeler esas alınmak suretiyle incelenmesi durumunda da, dava konusu Cumhurbaşkanı Kararının yukarıda belirtilen gerekçelerle iptal edilmesi gerektiği oyuyla aksi yönde oluşan çoğunluk kararına katılmıyoruz.
Mehmet Uygun, 11.07.1997 ile 01.07.1999 tarihleri arasında Yargıtay Başkanlığı görevini yürütmüştür. 1934 yılında Gaziantep’de doğmuş, Gaziantep Lisesini bitirmiştir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1959 yılında mezun olduktan sonra, Gaziantep Hakim Adayı olarak mesleğe başlamıştır.
Mehmet Uygun, sırasıyla; Uludere Cumhuriyet Savcılığı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Asistanlığı, Oğuzeli Hakimliği, Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Üyeliği ve Gaziantep Ceza Hakimliği ile Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur.
Uygun, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 02.07.1986 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanvekilliğine, bu görevini sürdürürken Müfit Utku’nun yaş haddinden emekli olmasından sonra 11.07.1997 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilmiş; 01.07.1999 tarihinde yasal yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılmış, 18 Temmuz 2006 günü kalp krizi nedeniyle vefat etmiştir.
Uygun, 1998-1999 adli yıl açılışında yaptığı konuşmada, “Hakimler, vicdanlarıyla cüzdanları arasına sıkıştırılmamalıdır” sözleriyle büyük yankı uyandırmıştır.
Mehmet Uygun’dan sonra Yargıtay Başkanlığı’na Sami Selçuk seçilmiştir.
1997-1998 ADALET YILI AÇIŞ KONUŞMASI
Mehmet UYGUN – Yargıtay Birinci Başkanı
Onur günümüzü şereflendiren sizleri saygıyla selamlıyorum. Yüce ve kutsal çatımıza hoş geldiniz.
Ülkemizin ve ulusumuzun; aydınlık yarınlar için tüm yetkili ve görevlilerden, herkesten, haklı beklentilerinin olduğu bir dönemde 1997-1998 adli yılını açıyorum. Yargımızın bu beklentilerden üzerine düşenleri, şaşmaz ilkelerimizden ödün vermeksizin yerine getirme çabasında olduğunu, namusla teyit edilmiş bir taahhüt olarak yüce ulusumuza ilan ve tekrar ediyorum.Yeni bir adli yıla girerken; emeklilik nedeni ile aramızdan ayrılan meslektaşlarımıza, ulusum ve mesleğim adına esenlik dileklerimizi ve sonsuz minnetlerimizi sunuyorum. Ebediyyen kaybettiğimiz bütün meslektaşlarımızın aziz ve temiz ruhlarını şad ediyor, manevi huzurlarında saygı ile eğiliyorum.
DÜNYAMIZ Büyük acılarla dolu 2. Dünya Savaşı geçeli yarım asır olmasına karşın; insanlık hala ne tam anlamıyla yaşanılır güzelim bir dünyaya, ne de insanca yaşamın tüm beklentilerine ulaşmış değildir. çünkü; insan hakları ve özgürlükler konusu dünyanın gündeminde oldukça ağırlıklı olarak sorun olmaya devam etmektedir. Bu sorunlardan; savaşa, teröre, korkuya ve benzeri her türlü girişimlere insanlık adına DUR!… denilmelidir. Bunlara karşı bütün devletlerce yansız ve etkin ortak bir tavır konulmazsa, insanlık için yüz akı olmayan olayların süregittiği yılların tanıkları ve bahtsız yaşayanları olmaktan kurtulamayacağız. Barış içinde bir arada yaşama konusuna uluslararası kuruluşların gösterdiği çaba ve tutum saygıya değerdir. Ancak, insan hakları ihlallerine karşı önlem alınırken bazan hiçbir ciddi girişimde bulunulmadığı, çok geç ve yetersiz kalındığı Bosna Hersek faciasında olduğu gibi sık sık görülmektedir. Buna karşın, Körfez Krizi’nde gözlendiği gibi, çok sert tepkilere başvurulduğu da bir ger çektir. İşte bu çifte standarttır. Dileğimiz; 21. Yüzyıl, tüm insanlar için; utancın olmadığı, hakkın ve adaletin gerçekleştiği, insan değerinin bilindiği, maddi ve manevi esenliklerin yaşanarak kucaklandığı bir
yüzyıl olsun. Türk Ulusu da böyle bir insanlık ailesinin, vazgeçilmez eşitlikleri ve paylaşımları olan bir bireyi durumunda bulunsun. Böylece yüce Atatürk’ün “Yurtta Barış, Cihanda Barış” biçiminde ifade ettikleri insanlığın özlemi gerçekleşip yaşama geçsin.
DEMOKRASİ VE HUKUK DEVLETİ Demokratik hukuk devleti; bağlayıcı hukuk kuralları, erkler ayrılığı, yasal güvenceli hak ve özgürlükler, kesin yargı denetimi gibi nitelikleri olan bir devlet biçimidir. Yoğun çabalar ve acı kayıplar karşılığı kazanılan bu ilkeler, korunup geliştirilmelidir. Bu ; insanlığın kendi geçmiş ve geleceğine olan saygısının gereğidir…
DEVLETİMİZ-ULUSUMUZ Anayasamızın başlangıç bölümünde; vatan ve milletin ebediliği ile devletin bölünmez bütünlüğü, Atatürk milliyetçiliği ile inkılap ve ilkelerinin vazgeçilmezliği belirtilip sonraki maddelerinde Türk Devletinin bir Cumhuriyet olduğu, bu Cumhuriyetin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez nitelikleri tek tek sayılıp vurgulanmıştır. Bilinmesi ve kesinlikle uyulması gereken bu esasla r; Türkiye Cumhuriyetinin hem varoluşunun, hem de ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğünün mutlak koşullarıdır. Tarihte geçirdiğimiz acı ve ibret dolu deneyimlerimiz, ülkemizin coğrafi konumu, ulusumuzun etnik ve kültürel yapısı ve seçtiğimiz çağdaş yaşam biçimi gözetilerek ; bu ilkelerden ödün vermemiz yahut iç veya dış sapmalara ve saptırmalara karşı duyarsız kalmamız asla mümkün değildir. Çünkü; Anadolu coğrafya olarak tekin bir yer değildir. Yüzyıllar boyu nice kavimler ve devletler bu toprakta var olmuş ve sonra tarihin sayfalarına göçmüştür. Bu tarihi tesbitten hareketle vardığımız sonuç şudur : Ne kimsenin bir karış toprağında gözümüz vardır, ne de kimseye tek taş vermeyiz. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurtuluşta tüm dünyaya ilan edip; “Misakı Milli hudutları içinde Türk Vatanı Bölünmez ve Parçalanmaz bir bütündür. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet var olacaktır (Payidar olacaktır)” biçiminde belirttikleri Cumhuriyetimiz, Ülkemiz ve bu Ülke üzerindeki Ulusal egemenliğimizin paylaşılmazlığı, mutlak değerlerimizdir. Çağların medeniyetlerine beşiklik etmiş bu yerdeki olağan etnik yapı, katman katman oluşan farklı kültürler ve kalıntıları ile, bugünkü teknik sayesinde gittikçe küçülen dünyamızda birarada yaşama zorunluluğu ve insanlara yaşadığı topraklardan çıkarılmazlığın temel hak olarak tanındığı gözetilerek; “bu geçmiş bizim, bu geleceği birlikte paylaşıp yaşayacağız” ilkesi millet bütünlüğümüzün temelidir. “Ne Mutlu Türküm Diyen” özdeyişi de bunun ifadesidir. Anayasamızın ikinci maddesinde; Türk Devleti (ki Cumhuriyettir) Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütündür ifadelerinin özünde de ulusal ve tarihi bu gerçeklerimiz ve değerlerimiz saklıdır…
Cumhuriyetimizin diğer bazı nitelikleri:
TÜRKİYE CUMHURİYETİ SOSYAL BİR DEVLETTİR İnsan haysiyetine yaraşır önlemleri almayı, sosyal eşitsizlikleri azaltmayı, ekonomik yönden güçsüzleri koruyacak sosyal güvenlik kural ve kurumlarını gerekleştirmeyi, anayasal sorumluluk olarak üstlenen devlet, sosyal devlettir. Devletimiz; ulusumuzu esenliğe ulaştıracak bu sorumluluklarını mutlaka gerçekleştirmelidir.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ LAİK BİR DEVLETTİR Toplumun siyasal örgütlenmesi devlettir. Laiklik ise, devletin temel unsuru egemenliğin (Siyasi gücün) kaynağının insan iradesi olduğunun ifadesidir. Egemenliğin kaynağı millet iradesi olunca herkes kanun önünde eşit olur. Dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve benzeri hiçbir nedenle, hiçbir kişi, zümre veya sınıfa ayrıcalık tanınamaz. Kanun önündeki bu eşitlik, din ve vicdan hürriyetini gerektir diğinden demokratik hukuk düzenleri; herkesin vicdan, dini inanç ve düşünce-kanaat hürriyetine sahip olduğunu Anayasamızın da 24 ve 25. maddelerinde yazıldığı gibi kabul eder. Bunun sonucu olarak çağdaş sosyal bilimlerde; vicdan, dini inanç ve kanaata sahip olma hakkı devletin asla karışamayacağı mutlak haklar olarak belirlenirken; dini ayin ve tören yapma hakkı, dini öğrenme ve öğretme, yayma ve dinsel örgü tlenme hakkı mutlak hak olarak sayılmamaktadır. İkinci guruba giren dinsel hakların ulusal ve uluslararası düzenlemelerde genel ahlak-kamu düzeni-devletin varlığını koruma-ulusal bütünlüğü ve egemenliği sürdürme gibi amaçlarla sınırlı olduğu belirtilmiştir. Dinin, siyaset alanında faaliyet göstermesine izin verilmez. Din adamının devlet yönetmesi mümkün değildir. Zira; her ik iside ayrı ayrı değerlere sahip özgün alanlardır. Türkiye Cumhuriyetinde de bu sınırlamanın dışına çıkılamaz. Devlet varlığımızın ve ulusal sürekliliğimizin temel taşlarından birinin laiklik olduğunu bu millet, çok ibret alınacak olaylarda yaşamış ve görmüştür. Laik Cumhuriyet; Ülkemiz için sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda yaşam biçimimiz ve dünya görüşümüzdür. Anayasamızda öngörülen tüm ilkelerin, Atatürk İlke ve İnkılaplarını n korunmasında; hangi yönden ne nam altında gelirse gelsin; bütün aşırı ideolojilerin, taassubun, terörün, çağdaşlığa giden yolda önümüze çıkan tüm engellerin aşılmasında YASAL VE ANAYASAL ÇERÇEVEDE OLMAK ÜZERE; başta Atütürk’ün bugünkü halefi Devletimizin Başı Sayın Cumhurbaşkanı-Türk Paramentosu-Türk Yargısı (Hakimi, savcısı, savunucusu)-Türk İdarerecisi-Türk Ordusu-Türk Za bıtası-Türk Basını-bütün toplum örgütleri ve aydın Türk Gençliği, ayrımsız Milletçe hepimiz görevliyiz. Bu görevin bilincinde olduğumuzu hatırlamak ve tekrarlamak gereği, bugün de devam etmektedir…
YARGI BAĞIMSIZLIĞI Hukuk devletinin ve anayasal değerlerin içeriğine yönelince; bağımsız yargı ve onun canlı öznesi hakimin ve hakimlik güvencesinin ne kadar önemli olduğu hemen ortaya çıkmaktadır. Kişiler gibi devletin ke ndisi ve organları da haksızlık yapabilir, bunun da yaptırımını belirleyecek gene yargıdır. Haksızlığı görülen hangi organ ve kişi olursa olsun yargı ondan ulus adına hesap sormalıdır. Hukuka bağlılığa istisnalar tanımak, yanlışları ve sorumsuzlukları art ırır ve tehlikeli oluşumlar yaratır. Üzülerek vurgulamak zorundayım ki ;
Meclis kürsüsü dışındaki milletvekili dokunulmazlığı…
Yönetim ile toplum arasında güven bunalımına ve hatta gizil kalan suç ve suçluluğu örtmeye kaynaklık ve korumacılık görevi yaptığı ileri sürülen Memurin Muhakematı Hakkındaki Kanun…
Bankacılığa ayrıcalık tanıyan Bankalar Kanunundaki; haksız zenginleşmeye, topluma yansımaları hiç de iç açıcı olmayan krizlere yolaçan hükümler…
Ekonomik konularda saptırmalara, vurgun nitelemelerine ve toplumda haksız kazancı ödendirmeye neden olan gümrük ve benzeri ekonomik alandaki ayrıcalıklı düzenlemeler…
İşte bunlar; hukuka bağlılığı zedeleyen istisnaların sadece birkaçıdır. Yasama ve Yürütme Organımız bunları özenle tarayıp, ortadan kaldırmalıdır. Böylece toplumun çok sıkıntı duyduğu birçok olumsuzluğun takip edilemezliği kaynakta yok edilir. Buna bağlantılı olarak yargı da; sadece sıradan suçlu (sokak suçlusu) ile uğraşıyor biçimindeki toplumun haklı, ancak yargının dışındaki nedenlere dayanan ağır ve üzücü yergilerinden kurtulur.
ADALET İnsanlığın doğuşundan beri söylenen fakat tanımı yapılırken en çok zorlanılan bir kavramdır. Adaleti algılayamayanlar bile yeri gelince adaletsizlikten yakınıp, “adalet yok mu!…” diye haykırır. Adalet, devlete meşruluk kazandıran güçtür. Meşrutiyetinin bu kaynağını unutan siyasal güç (otorite) zaman zaman adalet ve özgürlük aleyhine genişleme eğilimi gösterirse de hukuk devleti bu genişlemeyi önleyici çarkları daima işler durumda tutmalıdır. İnsan onur una saygılı hiçbir, yönetim, milli irade ile yargıyı karşı karşıya getirmez. Siyasi kuvveti kaba kuvvetten ayıran özelliklerin başında adalet gelir. “YARGILAMA ERKİ YASAMADAN VE YÜRÜTMEDEN AYRILMAMIŞSA ORADA HÜRRİYET YOKTUR. EĞER YARGI ERKİ YASAMA İLE BİRLEŞMİŞSE VATANDAŞIN HAYAT VE HÜRRİYETİ KEYFİLİĞE TABİ OLACAKTIR. YOK EĞER YARGI ERKİ YÜRÜTME ERKİ İLE BİRLEŞİRSE HÜKÜMLER TAHAKKÜME DÖNÜŞÜR.” Bu sakıncaları yok etmek için yargı bağımsız olmalıdır. Bağımsız yargı; yeri ve zamanı geldiğinde yasamanın ve yürütmenin kendi mensupları için de sığınılacak en sakin limandır. Bu kesinlikle böyle bilinmelidir. Siyaset ve hukuk tarihi ve tarihimiz bunu bilmezliğin veya bilmezlikten gelmenin hazin ve ibret verici örnekleriyle doludur. Bu bağlamda Türk Yargısına döndüğümde üzüntülüyüm… Çünkü; içim gürleyerek, göğsümü gere gere “yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ülkemde tam ve eksiksiz olarak vardır…” deme mutluluğuna sahip değilim. Her ne kadar Anayasamızın 6-9-11-26-125-138. maddelerine göre yargının ayrı bir erk olduğu, düşünce olarak mevcutsa da, düşünce aşaması aşılmalıdır. Bağımsızlık anayasa ve yasalara sa dece hüküm koymakla olmaz. Gerekli hukuki düzenlemeler yapılmalı, bağımsızlık için engel oluşturan yönler giderilmelidir. Aksi halde “Hukuk Devleti” olgusu sözde ve yazıda kalır, özde gerçekleşmez.Ülkemizde yargı bağımsızlığının ve yargıç güvencesinin sözden ve yazıdan öze dönüşmesi için:
İlk mesleğe alınırken uygulanacak yöntem bağımsızlığa uygun olmalı, yürütmenin (Bakanlığın) yaptığı sınav en az ÖSYM tarafından gerçekleştirilerek güvenilir hale getirilmelidir. Mülakat adı altındaki keyfiliği ileri sürülen, o günkü siyasi görüş tarafından benimsenmeyen adayların elenmesi görüntüsü veren ve mesleğe girişte kuşku yaratıcı bu yöntem kesinlikle terk edilmeli, yasal esaslara bağlanmalıdır.
Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulunda yürütmenin temsilcileri olan Bakan ve Müsteşarı bulunmamalıdır. Aksi halde yürütmenin etkileyiciliği kaçınılmazdır. Bu etki, yaşanıla ve görülegelmektedir.
Kaldı ki Yargıtay ve Danıştay’a üye seçen bu kurulun tabii üyesi durumunda olan müstetar, bu Yüksek Mahkemelere üye seçilme beklentisi içinde olan yüzlerce adaydan birisidir.
Kurul doğrudan doğruya Yüksek Yargı organlarına yapılan seçimler sonucu oluşmalıdır. Onur başkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanının kurula başkanlık etmesi düşünülebilir. Ancak Yüksek Mahkemelerde seçimle belirlenen adaylar arasında birinin Cumhurbaşkanınca görevlendirilmesi her adayı, Cumhurbaşkanına kendini tanıtacak yakın kimse veya siyasi kişi arama gibi meslek ilkeleri ile bağdaşmayan bir çabaya itmekte; Yüksek Makamın da saygınlığına gölge düşürmeye neden olabilecek girişimlere yol açmaktadır. Yasal değişikliklerle bu sakıncalar giderilmelidir.
Teftiş Kurulu doğrudan kurula bağlanmalıdır. Çünkü; Bakanlığa bağlı ve onun emriyle denetim yapan bir teftiş Kurulunun işlemleri ve müfettişlerinin doldurduğu hal kağıtları, bir hakimin tüm mesleki değerlendirilmesine esas olan sicilini oluşturmaktadır. Kaldı ki bu sicile dayanan kurul kararları da (hukuk devleti ilkesine aykırı olarak) yargı denetimine kapatılmış durumdadır.
Bakanlıkça gerçekleştirilen geçici yetkilendirme, meslektaşlarımızca “bakan sürgünü” olarak nitelendirilip algılanmaktadır. Gerçekten böyle midir? Yoksa görevi gereği midir? Bunun ayrımına ulaşmak, b u yetki yürütmede kaldığı müddetçe olası değildir.
Bağımsızlık için mali kaynak da önemlidir. Kurulun binası, sekretaryası ve bütçesi ayrı olmalı, araç, gereç ve tüm gereksinimler açısından yürütmeye muhtaçlığı ortadan kaldırılmalıdır.
Adli ve İdari Yargı için ayrı ayrı yüksek kurullar oluşturulması, uzmanlaşma ve tasarruflarda isabet sağlama yönünden önemli ve gereklidir.
Gündemimi ve gündem gününü bile Bakanın belirlediği bir kurulun hakime kesin güven verici olduğunu, yargı bağımsızlığı ile bağdaşır bulunduğunu savunmak sanırım pek de olası değildir.
Ayrıca; yargı mercilerinin pul yokluğundan davetiye ve dosyalarını yerlerine gönderemeyip gecikmelerden kaynaklanan sıkıntı ve üzüntü içinde görev yapması, tasarruf tedbiri diye hakim ve savcıya resm i gazete verilmemesi, zorunlu yakıt giderlerinin bile karşılanmaması her halde bağımsız yargının kaderi ve layıkı değildir ve olmamalıdır…
Bazı yasalardan kaynaklanan hakim bağımsızılığına ve mesleğin niteliğine uygun düşmeyen iki konuya da değinmek istiyorum.
Birincisi; Seçim Kanununa getirilen ek madde uyarınca seçimlerde yargı mensupları da aday olabilmekte ve seçilemedikleri takdirde yeniden mesleğe ve Yargıtay üyeliğine dönebilmektedirler. Bu durum, hakimin siyasete karşı yansızlığına ve çevrenin yansızlığa olan inancına ters düşmektedir. Seçim döneminde köy köy dolaşıp, bir partinin propagandasını yapacaksın, iste istemez karşıtlarını eleştirecek, hatta yereceksin; sonradan dönüp, hakimlik kürsüsünde veya Yargıtay Üyeliğinde göreve devam edeceksin. Bu hal en azında, “bu kişi şu partiden değil miydi?” diye, taraf eşitliğini ve güvencesini sarsmaya yönelik durumlar yaratmaktadır. Kesinlikle giderilmelidir.
İkincisi; 3056 sayılı Yasanın 36. maddesine göre Yüksek Yargı Organı Mensupları, hakim ve savcılar Başbakanlıkta istihdam edilebilmektedir. Bu kişiler kurumlarına geri dönünce yargıçlık görevlerini sürdürmektedirler. Bu durum, hakimin hiçbir makam ve merciden emir ve talimat alamayacağı yönündeki evrensel hukuk kurallarına ters düşmektedir.
Herkes kesin tercihini belirlediği yönde ve görevde sürdürebilir. Ancak, hem hakimlik hem siyaset, hem emir alan yüksek bürokratlık hem de hakimlik sıfatları birbiriyle asla bağdaşmaz. Yargının ilkelerin e ters düşen bu çarpık olguyu ortadan kaldırıcı yasal düzenlemenin gerçekleşmesi öncelikli dileklerimizdendir. Yürütmenin sıralanan bütün bu olumsuzluklarına muhatap olabilecek hakimden ve savcıdan; dayanma, direnme ve her şeye rağmen bağımsız davranmasını bekleme, “sen kahramanlık yap” demektir ki buna hiç kimsen in hakkı yoktur. Kahramanlığa gerek kalmadan; güvenceler hayata geçirilirse hakimin kararı sadece hukukun ve vicdanının sesi olarak oluşur. Hakim de insandır. Geleceğine, yaşamına, ailesine ilişkin kaygıları vardır. Bu tür etkilerin karara doğrudan değilse bile dolaylı yansıması adaleti yaralar. Yaralı adalet de adaletsizlik kadar ıstırap vericidir. Mesleki konumumun yüklediği tarihi veballe tüm yasama ve yürütme organı mensuplarına, politika ile uğraşan ve uğraşacak olan tüm kişilere ve kuruluşlara sesleniyorum!… UNUTMAYINIZ Kİ; YARGI BAĞIMSIZ LIĞININ GERÇEKLEŞMESİNDE KISKANÇLIK GÖSTEREN SİYASİLER, ÇEŞİTLİ KRİZ DÖNEMLERİNDE BU BAĞIMSIZLIĞIN YOKLUĞUNUN VE EKSİKLİĞİNİN ACISINI EN ÇOK KENDİLERİ ÇEKMİŞ, ÜLKELERİ VE ULUSLARI DA BUNDAN ÇOK OLUMSUZ BİÇİMDE ETKİLENMİŞLERDİR. TEKRAR EDİYORUM; TARİH VE TARİHİMİZ BUNUN ACI VE İBRET ALINACAK ÖRNEKLERİYLE DOLUDUR… Yargının yalnız yürütmeden gelen değil; her türlü etkiye karşı korunup güven ortamında tutulmasına çalışmalıdır. Bu konuda etkinliği olan özlük haklarına da değinmeden geçemeyeceğim: Bu konuşma ile ilgili Yargıtay Başkanlar Kurulu toplantısında daire bakanı arkadaşlarımdan bir kısmı, akçeli konulara hiç değinilmemesini, kendimiz için para sözü etmemizin hepimizi yaralayıp üzdüğünü haklı olarak belirttiler. Bu görüşe saygı duymamak ve katılmamak mümkün değildir. Fakat; Yargı bağımsızlığının ve yargıç güvencesinin önemli bir dayanağını oluşturan bu konuyla ilgili ilke bazında bazı şeyler söylemeyi gerekil gördüm. Hakim ve savcılar memur ve personel rejiminden çıkarılmalıdır. Çünkü 1961 Anayasasında ve bugünkü Anayasamızın 140. maddesinde “… Hakimlerin ve savcıların aylık ve ödenekleri ile diğer özlük işlerinin MAHKEMEL ERİN BAĞIMSIZLIĞI VE HAKİMLİK TEMİNATI ESASLARINA GÖRE AYRI KANUNLA” düzenleneceği yazılıdır. Bu da gösteriyor ki üç erkten biri olan yargı erki mensuplarına, yasama ve yürütmedeki olanakla r tanınmalı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri ile Yüksek Yargı Organı Üyeleri bu yönden eşit hale getirilmelidir. Diğer meslektaşlarımız da bu esasa dayanan bir sıralama içinde düzenlenmiş mali haklara kavuşturulmalıdır. Bu kurallar kendiliğinden işleyen otomatik bir sisteme bağlanmalı ve böylece siyasal iktidarlar nezdinde zaman zaman izleme zorunda bırakıldığımız, yargı mensuplarını yaralayan, kamuoyunda saygınlığımızı örseleyen parasal konularda girişimlerde bulunmaktan mutlaka kurtarılmalıyız. Yargıç ve Savcının özlük hakları, maaşının artırılması, kararnameye; yani yürütmenin iki dudağının arasına terk edilmemelidir.
Bu hal demokratik hukuk devletinde ne yürütmeye onurdur!… Ne de yargıya revadır!…Yasama ise; önemli bu düzenlemeyi yapmamanın tarihi ağır sorumluluğu ilelebet taşımaktan bir an önce kurtulup yücelmelidir!…Hak dağıtanlar hak arayan durumuna düşürülürse; toplum için, devlet için ve yargının bizzat kendisi için doğacak asla istenmeyen üzücü durumların vebali, herhalde tek başına yargıya yüklenemeyecektir… Bu ağır yükün taşınmasında hakim ve savcının eli-kolu durumundaki diğer personelimizin özlük hakları da, işin ağırlığına en uygun biçimde ve bu göreve gönül verenlerin gö zlerini batka yöne yöneltmeyecek tekilde mutlaka iyilettirilmelidir… Özlük işlerine ilişkin bölümde şu iki noktayı da vurgulamak gerektiğine inanıyorum:
Yüksek Mahkemelerin Başkanlarına, örneğin Yargıtay’da maaşta bana sağlanan fark, aynı yargı görevini yapan asli görev sıfatımızdaki ” Yargıtay Üyesi” arkadaşlarımınkinden % 30-32 oranında fazladır. Yönetsel göreve tanınan bu aşırı farklılık giderilmeli, sembolik ve tecviz edilebilir oranda olmalıdır. Maddi üstünlük ve ayrıcalık yaratacak bu aşırı farklılık giderilirken, üye ve daire baş kanı arkadaşlarımızınki de başkana yakın bir miktara mutlaka yüseltilmelidir. Yargıda üstlük sıralaması yoktur… Karara katılan her oy, mutlak eşit ve kutsaldır.
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesi Anayasada belirlenen görevlerle yükümlü, birbiriyle üstünlük ve öncelik sıralaması gibi h içbir ilgilendirme ve değerlendirme yapılması mümkün olmayan, her yönüyle eş durumda Yüksek Mahkemelerimizdir. Üye sayılarının azlık veya çokluğuna, işlerin boyut veya adedine, şu veya bu k imseleri yargılıyor veya yargılayacak olmalarına, yahut kuruluş kaynaklarındaki farklılıklara veya yargılayacak olmalarına, yahut kuruluş kaynaklarındaki farklılıklara veya herhangi sairne dene, ya da ihdas edilerek sığınılacak yapay gerçeklere dayanılarak; üstünlük veya ayrıcalık iddiasında bulunmak veya öyle göstermeye yönelmek yargının iç saygınlığını zedelemek ve Yüksek M ahkemeler arasında kırgınlık ve uyumsuzluk yaratmaktan batka hiçbir sonuç vermez.
Bu nedenle;
Anayasa Mahkemesi üyelerinin devlet protokolünde ve maaşta diğer yüksek mahkemelerin üyelerinden önde ve diğer yüksek mahkemelerin başkanvekilleri ve daire başkanları ile eşit tutulması;
Diğer çalışma koşulları, araç, sekreter, donanım, yerleşim ve konut olanakları açısından yaratılan büyük farklılıklar;
İhmal edilenlere gerekli iyileştirmelerin tez elden yapılması suretiyle giderilmelidir. Örneğin; bir Yüksek Mahkemede (Danıştay’da), bir kaç üye bir odada çalışırken, diğerinde (Yargıtay’da) tren kompartımanı gibi dar ve sağlık koşullarına aykırı odalara sığınılırken, öbür Yüksek Mahkemede, sekreterli, süit odalı, her üyeye ayrı araba verilerek sağlanan üstün çalışma koşullarının diğer Yüksek Mahkeme Üyelerinden esirgenmesi, yürütme için derhal giderilmesi gereken bir özürdür.
Bir başka örnek; üyelerin ancak 2/3’ü oranında (bu sayıya bodrum ve zemin katlar dahildir) konuta sahip Yargıtay’ın; sadece Başkanına ve Başsavcısına tanınan villa-konut olanağı, öbür Yüksek Mahkemenin as ıl-yedek ayrımsız tüm üyelerine tanınmıştır. Böylece yürütme; Yüksek Mahkemelere karşı hangi nedenlerle bilinmez, eşit ve adil olananak tanıma erdeminden kendisini yoksun bırakmıştır. En kısa sürede farklılıkların giderilmesi suretiyle bu erdemlilik gösterilmelidir. Bina konusuna değinirken parantez arasında yetkililere şu hususu da hatırlatmak mesleki bir vicdan borcumdur. Tüm dünyada ADALET-SARAY’LARINDA DAĞITILIR. Bizdeki izbe han köşelerinin, tavanı akan yıkık dökük yerlerin ve benzeri mekanların 21. yüzyıl Türkiye’sinin adalet dağıtılma yerleri olması hazindir…Özlük hakları cümlesinden olmak üzere; yaş haddinden emekliye ayrılan Yüksek Yargı Organı mensuplarına da; geçmiş hizmetlerinin onuruna yakışır, hukuk devletinin saygınlığı ile bağdaşır biçimde, milletve kili emeklilerine sağlanan hak ve olanakların sağlanması da, erklerin eşitliğinin bir gereği ve kendine adalet hizmeti verenlere ülkesinin ve ulusunun vefa göstergesi olacaktır. Bu yönde getireceğimiz önerilerin parlamentomuzdan destek göreceğini umuyorum.
BASIN
Halkın gören gözü, işiten kulağı ve konuşan dili olan basının haber alma, bilgilendirme ve eleştirme görevi demokrasilerin temel güvencelerinden biridir. Kamu için vazgeçilmez bir haktır ve hiçbir şekilde engellenemez. Türk basını son yıllarda hemen hemen her olayı dünya ajanslarına bırakmadan kendisini izleyebilen teknolojisi yüksek ve habercilik dalında kutlanacak başarılara ulaşmış durumdadır. Tüm özgürlüklerin, yatama hakkının bile sınırının Anayasalarda ve yasalarda gösterildiği gözetilerek basın da amacı dışına çıkmamalı, demokratik toplum düzeninin gereklerine öncü ve örnek olacak biçimde işlevini sürdürmelidir. Basın; siyasetçinin, parlamentonun görevini üstlenmeye yönelmemeli, hele hele halkın sesi olan basın, halkın sesi olan Yargının (adaletin) yerine geçme gibi bir eğilimi kesinlikle göstermemelidir. Aksi halde; toplum sancıların ve bunlardan yargı da, basın da çok şey kaybeder. Haber; üretilen, yaratılan değil, ulaşılan ve ulaşılıp aktarılan basının öz kanı, öz kaynağıdır. Haber; gerçek ve güncel olmalı, konu ile anlatım arasında mantıki bağ bulunması gibi nitelikleri taşımalıdır. İddia, hüküm ve infaz içeremez.
Hiçbir kişi ve kurumun özel yaşamını, insanlık onurunu ve değerlerini hiçbir sebep ve gerekle, ne basın ne de başka bir kurum örseleyemez , çiğneyemez. İnsanlar için masumluk kesin karinedir. Bu karine yargı kararı ile ortadan kaldırılıp kesin mahkumiyet hükmüne dönüşmedikçe kişiyi suçlu ilan etmeye, haber diye onu teşhir ve bunun sonucu aşağılamaya, ku rallar ve kurumlar rejimi olan demokrasi ve insan hakları asla izin vermez… Görsel ve yazılı basınımızdan yargı olarak beklediğimiz bir husus, bize ilişkin haberlerin görevimizin niteliğine ve sıfatımıza uygun biçimde verilmesidir. Mutlaka bizden haber verilsin demiyoruz… Ama verilecekse, gereken özenin gösterilmemesinin bizi üzdüğünü gönül burukluğumuzun ifadesi olarak belirtmek isterim.Şöyleki; görsel basınımızda bir Yükse Mahkemeye seçilen üyeler veya birkaç dairemize seçilen başkanlar, kaçak aranıyor duyurusu gibi resimler yanyana gösterilerek bir cümle ile geçiştirilen haber haline getiriliyor. Bir Yüksek Yargı Organına Başkan seçimi, yazılı basında iç sayfalarda, çok sıradan ve uygun olmayan haberler a rasında, önemi ve özelliği yokedilerek verilebiliyor. Bunlar sevgili basınımıza sitem mesajlarımızdır… Meslek ilkelerine bağlı, insan onuruna saygılı, özverili çalışmalarla, binbir güçlüğü göğüsleyerek asli görevini şaşmadan yapan basınımıza toplumumuzun minneti olacaktır…
HUKUK EĞİTİMİ
Eğitim; Ülkemiz in çözümlenmesinden asla vazgeçilmez ve geciktirilmez ana sorunların başında gelir. İlim-bilim yuvası, geleceğimizin her alanındaki mimarları olacak gençlerimizi yetiştiren devlet üniversitelerimiz ve bu arada hukuk fakültelerimiz, üzülerek belirtmeliyim ki; layık oldukları özenden, maddi ve manevi olanaklardan ve destekten yoksundurlar. Üniversitelerimize ayrılan ödenek ile, araştırma görevlisinden profesörüne kadar hepsine tanınan olanak Avrupa Topluluğu ölçütlerinin çok altındadır. Yabancı dil eğitimi yetersiz, hatta yoktur. Öğretim üyeliğine girme ve sürdürme hiç de özendirici ve çekici olmadığı gibi, bazı çekilmezliklerle doludur. Bu olumsuzluklar üniversitelerimizin yetişkin beyinlerini üniversite dışına göç ettirirse bundan ülkenin ve ulusun hangi boyutta kayba uğrayacağını şimdiden görüp söylemek kehanet olmaz sanıyorum. İmrenilecek fiziki şartları, gelişen ortamı ile özel üniversitelerin yanında devlet üniversitelerimiz; ikinci sınıfa itilmenin, üvey evlat durumuna düşürülmenin acılarını her geçen gün biraz daha yoğun olarak sızlanarak yaşamaktadır. Bilim yuvalarının bu sızlanmalarına lütfen kulak veriniz!… Filan üniversiteye hukuk fakültesi açtık diye; binasız, hocasız, kütüphanesiz, her türlü eğitim olanaklarından ve sosyal tesisten yoksun, sadece yapılmış bir açılış töreni ve asılmış bir tabeladan ibaret yüksek öğretim kurumu ne öğrencisine, ne görevlisine, ne de yarınlara hiçbir umut ve ışık vermez. Üstelik istenmeyen bir çok çarpıklıkların doğum yeri olur. Bugünkü koşullarda; örneğin binasız Antalya Hukuk Fakültesi, hocasız Erzincan Hukuk Fakültesi çağdaş hukuk eğitimi verebiliyor diyebilir miyiz? En az 30-40 yılda yetkinliğe ulaşmış, sayıları birkaçı geçmeyen hukuk fakültelerimizi çağın tüm olanaklarıyla donatıp en üst düzeyde bilimselliğe yükseltmeli ve en çok sayıda öğrenci alacak şekilde gerçek verimliliğe kavuşturmanın yolları aranmalıdır. Çünkü gelişen ve hızla kendini gösteren uluslararası ilişkilere; yabancı dil bilen, yetkin, genç hukukçularla katılma aşamasında olduğumuz asla göz ardı edilmemelidir. Hak dağıtan ve hak savunan kimseleri yetiştiren hukuk fakülteleri, adalet pınarının gözleridir. Üniversitesi bilimsellikten uzaklaşan ve yetersizleşen bir ülkeye uygarlık ailesi içerisinde yer vermezler. Bizim hedefimiz ise; “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen Mustafa Kemal’in gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyi ve ötesidir. Bu yönde çaba gösterenlere ulusumuzun saygısı ve minneti olacaktır… Bazı konulara zamanın elverdiği oranda belki de sabrınızı taşıracak biçimde kapsamlı değindim. Ancak değinmem gereken daha bir çok konu bulunduğunun da bilincindeyim. Bunların bazılarını satır başlarıyla sunmak istiyorum.
ÜST MAHKEMELER
Bunlar daha sağlıklı bir adalet için uygar ülkelerde bulunan derece mahkemeleridir. Vatandaşa sağlanan yargısal bir güvence ve haktır. Dolaylı olarak Yargıtay’ında bir kısım yükünü üzerinden alacak ve Yargıtay’ın asıl olan içtihat yaratma işlevine tam anlamıyla dönmesine katkıda bulunacaktır. Eğer gereğine inanılıp kurulmak istenirse, alt yapının ve kuruluşun sağlanmasına Türk Devletinin gücünün yeteceği kanısındayım…
YASA
Yasama Organı; toplum gereksinimlerini değerlendirerek hızla değişen topluma uyum sağlanacak yasaları ivedilikle çıkarmalıdır. Bu gereklerin neler olduğunu yeri geldiğinde yukarlarda belirttim ve az sonra da sıralayacağım. Bu düzenlemeler; topluma hazır, yargıya işlerlik ve güven kazandıracaktır. Önemli bir örnek: Anayasamızın 14. maddesinde korunması gereken ilkelerimiz ve kurumlarımız tek tek ve özenle vurgulandığı halde, bunları tam gerçekleştirici ve koruyucu yeterli yasal düzenlemeler yoktur. Yaptırıma bağlanmamış Anayasal kavram ve kurumların korunamamasının sıkıntıları, büyük ve sarsıcıdır. Bu yaptırımların neler olacağı ve nasıl düzenleneceği ceza ve anayasa hukukunun en teknik ve titizlik gerektiren konuları olduğu için bu yöndeki ayrıntılara ve önerilere giremiyorum.
AVUKATLIK
Bağımsız yargının savunma kanadı Avukatlık mesleği, Bakanlık vesayetinden kurtarılacak yasal düzenlemelerle gerçek bağımsızlığa sahip kılınmalı, mali ve mesleki yönden güçlü, güvenceli ve statüye kavuşturulmalıdır.
DİĞER BAZI SORUNLAR
Adli zabıta kurulup ceza yargılamasına güç ve tez işlerlik kazandırılmalıdır.
Resmi bilirkitilik kurumu yasallaştırılmalı ve kararlarımıza gölge düşüren kangrenlenmiş bilirkişilik kurumuna neşter vurma zamanının çoktan gelip geçtiği unutulmamalıdır.
Bazı basit suçlara yalnız idari para cezası yaptırımı belirlenerek konuya işlerlik sağlanmalı, yargının yükü bu yolla da azaltılmalıdır.
Ceza İnfaz Kurumlarının yönetimi, denetimi ve fiziksel yapılanması amaca uygun hale getirilmelidir. Bu yerler cezaevi olmamalı, olumsuz veya yıkıcı faaliyetlerin eğitim merkezi durumuna dönüşmesi de önlenmelidir.
Koşullu salıverme, fiilen infaz koruma memurlarına bırakılmaktan kurtarılıp infaz hakimliği denetiminde gerçek niteliğine kavuşturulmalıdır.
Akçeli davaların ve icra takiplerinin uzamasının önemli nedeni; yasal faiz oranında adi işlerde %30, ticari işler talep halinde % 60-70 arasında reeskont faizli olmasıdır. Banka faiz oranları, döviz ile repo getirileri ve enflasyon oranıyla bunlar karşılaştırıldığında görülüyor ki; yasal faizin düşük olması, kötü niyetli borçlunun alacaklının parasını ucuz fiyatla kullanmayı sürdürmesine ve alacaklısına da “…Canım!… sende mahkemeye git, hakkını alırsın!…” deme cesaretini veren yargı otoritesi ni küçümsetici davranışlara itmektedir. Bu hal ekonomi ve ahlak alanında da yıkıntılara yol açmaktadır. En kısa zamanda bu konuya mutlaka çözüm getirilmelidir.
San’atın ve bilimin saygın emeğinin karşılığı olan eserleri ve sahipleri sömürülmekten kurtarılmalı, onları tam güvenceye kavuşturan telif hakları ve benzeri yasal düzenlemeler çağdaş boyutta gerçekleştirilmelidir.
GENÇ MESLEKTAŞLARIMA
Hiçbir zaman aklınızdan çıkmasın ki yargı toplumun şah damarıdır. Sen, bu şah damarda akan temiz kan olarak; aklın, vicdanın, anayasanın ve yasaların şaşmaz hizmetlisisin. Hem tam tarafsız olmaya ve hem de çevreye bu inancı ve güveni verecek davranışlar içinde bulunmaya mecbursun. Mesleğin yüceliğini tüm benliğinle yaşayacak, yurttaşlarına da adaletin yüce erdemlerini sunacaksın. Çalışma ve gayretin; en doğru, en çabuk ve en doyurucu adaleti gerçekleştirecek nitelikte olmalıdır. Sevgi, kin veya benzeri zaafların kafanda ve kararında asla yeri yoktur. Yeni adli yılda da bu üstün değerlerle yüklü olarak adalet dağıtacağınıza olan inancım tamdır. Bu güven ve bu inançla; bu kürsüden, tüm taşra teşkilatımızı ayrıca ve özellikle selamlıyor ve sevgiyle kucaklıyorum. Çünkü; kutsal cübbelerinizle çıktığınız o yüce kürsü, adalet dağıtımının ana odağı ve kaynağıdır.
SONUÇ
Demokratik hukuk devletinden, hukuksal ilkelerden ve diğer üstün değerlerden söz ettim. Bütün bunlar ADALETİ gerçekleştirmenin aracı olabiliyorsa eğer; yargı saygın, insanlar mutlu, toplum huzurludur. Bunlar eksikse toplum sancılanır, dalgalanır. Uygarlık çağında, ülkesine ve ulusuna bu sancıları layık görmeye kimsenin hakkı yoktur. Özlemimiz o ki; Ulusumuz ve Ülkemiz onurun çiğnenmediği, gururun yüce tutulduğu, yükselen tüm değerlere sahip olsun. Eğer bizler bunu hazırlama ve yarınlara bırakma sorumluluğunu duymazsak, günümüzü gün etme çabasını önde tutarsak, gelecek nesiller bizi, iyi olmayan şekilde anacaktır. Umarım bu sorumluluğu; tüm yurtsever aydınlar, ülkenin ve ulusun bütün zinde güçleri, kararları ile son sözü söyleme durumunda olan biz hukukçular yüreğimizde duyar ve gerçekleştirme çabamızı esirgemeyiz.
Gönül ister ki hepimiz bu onurdan pay alan insanlar olalım. Aksi halde tarih ve gelecek kuşaklar esef eder, “yazıklar olsun!…” der bize… Bu ağır ve ürpertici tarihi suçlamalara muhatap olmayacağımızı umut ediyorum.
Gerçekleşen adaletle dopdolu yeni bir adli yıl için tüm meslektaşlarıma hakkı gerçekleştirirken “alnımız ak, adaletimiz parlak olsun” diyorum… Başkanı olma şeref ve mutluluğunu taşıdığım, ülkemizin en üst düzeyde hukuk uygulama ve yaratma görevini üstlenen ve bu görevleri yerine getirme çabasını içtenlikle taşıyan, en köklü Yüksek Mahkemelerimizden birisi olan YARGITAY’ımız adına, sizleri en içten ve en derin saygılarımla selamlıyorum…
Avrupa Hukuk Fakülteleri Birliği (European Law Faculties Association-ELFA), 1995 yılında Belçika’nın Leuven şehrinde kurulmuştur. Avrupa’nın çeşitli üniversitelerindeki seksenden fazla hukuk fakültesinin katılımı ile kurulan ELFA, 2014 yılında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, Avusturalya ve Orta Doğu gibi Avrupa dışı ülkelerdeki hukuk fakültelerine “bağlı üye” (affiliate member) statüsünün verilmesi ile birlikte Avrupa Birliği içinden ve dışından 250’den fazla Hukuk Fakültesini organizasyon bünyesinde barındırmaktadır. ELFA, hukuk fakültelerinin kurmuş olduğu uluslararası bir forum olarak faaliyetlerini yürütmektedir. Hukuk Fakülteleri, ortak tecrübelerden yola çıkarak yeni bir vizyon geliştirme amacıyla bir arada bulunmaktadır.
ELFA – Genel Kurul Toplantısı
Birlik, hukuk fakülteleri ve hukuk eğitiminin güncel sorunlarının tartışıldığı uluslararası bir platform olup, düzenlediği etkinlikler ile hukuk fakülteleri arasında önemli bir uluslararası network oluşturmaktadır.
Birliğin genel üye profilini dünyanın çeşitli bölgelerinde yer alan hukuk fakülteleri oluşturmakla birlikte; Barcelona Barosu (Il·lustre Col·legi de l’Advocacia de Barcelona), İngiltere ve Galler Ipsley Mahkemesi Hukuk Derneği (The Law Society of England and Wales Ipsley Court) ve Hukuk Akademisyenleri Derneği (Society of Legal Scholars) gibi profesyonel örgütler de bağlı üye statüsü altında ELFA üyeleri arasına katılmışlardır. Ayrıca, ELFA’nın AALS (Association of American Law Schools – Amerikan Hukuk Fakülteleri Birliği), SEALS (Southeastern Association of Law Schools – Güneydoğu [Amerika] Hukuk Fakülteleri Birliği), ALTA / ALAA (Australasian Law Academics Association – Avustralasyalı Hukuk Akademisyenleri Birliği) gibi birçok kurum ile yakın iş birliği içerisinde çalışmaktadır.
Birliğin genel kurul toplantıları, 2007 tarihinde Barcelona, 2007 tarihinde Barcelona, 2012 yılında Madrid, 2013 yılında Münster, 2014 yılında Strazburg ve 2015 yılında ise İstanbul’da, Yeditepe Üniversitesi Hukuk fakültesinde yapılmıştır. Genel Kurul 2018 yılında Barselona’da ve 2019 ise Torino’da yapılmıştır.
ELFA’nın Kuruluş Amacı
Avrupa Hukuk Fakülteleri Birliği, hukuk eğitimi ve araştırmaları konusunda hukuk fakültelerinin işbirliği yapmasını sağlamak ve desteklemek amacıyla kurulmuştur.
Üye fakültelerin katılımıyla, hukuk eğitimine ilişkin olarak her yıl düzenli konferanslar düzenlemektedir. ELFA tarafından “European Journal of Legal Education” (EJLE) adıyla bir dergi online olarak yayınlanmaktadır. 2012 yılından itibaren, hukuk fakülteleri arasında Avrupa Birliği Hukuku alanında en iyi doktora tezi ödülü vermek üzere bir yarışma düzenlenmeye başlanmıştır. 2019 yılında da üye hukuk fakülteleri işbirliğiyle ELFA yaz okulu başlayacak Hukuk eğitiminde kalite ve akreditasyon en önemli faaliyet alanıdır. Bu amaca yönelik olarak 2017 yılında Brno’da “Değişen Avrupa’da Hukuk Eğitimi” konulu bir konferans düzenlenmiştir. 2019 yılından itibaren hukuk fakülteleri işbirliğiyle ELFA Yaz Okulu uygulaması başlatılmıştır. “Eğitim ve Araştırmada Birlik” organizasyonun diğer bir hedefidir.
Temel Hedefler
Avrupa’da hukuk eğitimine katkıda bulunmak, kaliteyi artırmak
Hukuk eğitiminde yapılan reformları geliştirmek ve koordine etmek
Üniversiteler arasında işbirliği ve diyaloğu geliştirmek
Hukuk eğitiminin kalitesini artırmak ve yeni çalışma alanları kazandırmak
Avrupa hukuk fakültelerini AB ve diğer Avrupa kurumları ile Barolar ve Hakim ve Savcı Birlikleri karşısında temsil etme
Hukuk eğitimi konusunda uluslararası standartları belirlemek ve yakalamak
Hukuk fakültelerinin asgari ortak standartlarının belirlenmesi
Hukuk eğitiminin akreditasyonu ve kalite değerlendirmesinin yapılması
Hukuk Fakültelerinin karşı karşıya olduğu sorunlara karşı sistematik çözüm oluşturmak
Finansmanın sağlanması, iş yaratılması, öğrenci ve personel hareketliliğinin yönetilmesi, dijital eğitim ve öğrenim ile kapasite sorunlarına yönelik çözümler üretmek
Dava Gözlemciliği: [cmh]duruşma salonunun kapısını yerel ve sınır ötesi organizasyonlara açan, alenilik ilkesinin sübjektif kapsamına, yabancı kamuoyunu, kişi ve kuruluşları katarak genişleten izleme, gözetleme, paylaşma, değerlendirmeyi temine özgülenen demokratik denetim aracıdır.
Varlığını hak ve özgürlüklerin korunmasına adayan bir çok insan hakları kuruluşu ve baroların, hak ihlallerini önlemek ve adil yargılanma hakkına işlerlik kazandırmak maksadıyla duruşma salonlarını büyüteç altına aldıkları görülür.
Gözlemci veya onu gönderen kurum ve kuruluşun davaya ilgisi ve fonksiyonu, yargılanan kişi, yargılama sürecinin politik ve insan hakları açısından önemi, yargılamanın tarihsel boyutu, toplumun davaya olası kötü dava yönetim ve umulan düzensizlikler, bunların herhangi bir kombinasyonu ve diğer kaygılar, davanın gözlemlenmesini motive eden parametrelerdir.
Kimin gözlemci olması gerektiğini kişinin izlenecek dava ve ard alanı hakkındaki bilgisi, mesleği birikimi ve kişilik özellikleri gibi bir çok etken belirler.
Gözlemcinin Adalet Bakanlığı ve Bürokrasi’sine görev tanımını içeren güven mektubu sunması ve görevinin kolaylaştırılmasını istemeleri beklenmektedir.
Gözlemcinin davayı etkili şekilde takip edebilmesi ve görev tanımıyla uyumlu çalışabilmesi için, onu gönderen kurum, kişi ve kuruluş tarafından ayrıca bilgilendirilmektedir.
Bilgilendirme; göndericinin amaç, hedef ve yöntemlerini, hedef davaya uygulanması muhtemel yerel ve uluslararası insan hakları metinlerini, yerelde temas kurulacak kişi ve irtibat bilgileriyle, göndericiyle temas şekli ve bilgilerini ihtiva eder.
Görev tanımının toplum ve kitlelerle paylaşılması mümkündür. Ancak paylaşımın davaya hazırlanmayı güçleştiren potansiyeli gözetilerek bundan kaçınılmaktadır.
Gözlemcinin güven mektubunun kabulü, Adalet Bakanlığı, uzantıları ile mahkeme arasında olumlu bir temasın sağlanmasını kolaylaştıracaktır.
Görev süregelirken açıklama yapmak; gözlemcinin tarafsızlığı ve güvenliği üzerinde ciddi bir baskı yaratabileceği gibi, kamuoyunun davaya ilgisini artırma işlevi de görebilir. Adli süreç bozulmadıkça, ya da derhal tepki vermeyi gerektiren bir sürpriz yaşanmadığı sürece, gözlemcinin vaktinden önce açıklama yapmaktan kaçınması önerilmektedir.
Emil Zola’ nın ünlü “suçluyorum”u özdeş olmasa da kamuoyunu harekete geçirme potansiyeli hayli güçlü bir gözlemci prototipi olarak tanımlanabilir. Yarattığı etki Dreyfus’un yeniden yargılanarak aklanmasını sağlamakla yetinmemiş, görünen adaletsizliğin kamuoyu baskısıyla geri adım atmasına da vesile olmuştur.
Gözlemin kaderini; görev tanımı, gözlemcinin dava boyunca açıklık ve sevk idare kapsamındaki özneleriyle olan diplomatik ilişkilerinden başka mahkemenin, ideolojik ve politik durumu ve duruş biçimi de tayin eder.
Gözlemcinin, gerçek ve doğru bilgi vermesi, bilgiyi çarpıtma olasılığını azaltacak önlemler alması oldukça önemlidir.
Gözlemcinin farkındalık yaratması için, mahkeme ile gerektiğinde tarafsız kimseler aracılığıyla temas kurması, davanın ard alanıyla ilgili olarak malumat toplaması, elverdiğince meşru ilgililerle temas kurarak, gözlemci raporunu doyurması gerekir.
Raporların yükümlülüğü; gözlemlerin, görevin gereklerine uygun, gerçek ve doğru olarak, adına hareket ettiği organizasyon ve gerektiğinde halkla doğrudan veya basın aracılığıyla paylaşmaktır.
Raporun yarayışlı ve elverişli olabilmesi için; gözlemcinin talimatlarını, dava, iddia, savunma ve bağımsız araştırma yoluyla ilgililerin delillerine vurgu yapmalı, ortaya çıkan gerçekleri, uygulanabilir mevzuatı, yargılama öncesi sırası ve sonrasındaki süreci, ilgililerin zihinsel ve fiziksel durumlarını, yargılama sürecinin pozitif hukuk nezdindeki karşılığı, adilliği ilgililere yönelik muamelenin değerlendiren bir sonucu içermesi gerekir.
Ayrıca rapor; ekler, görev tanımı, konuyla ilgili mahkeme karar, zabıt ve kuralların kopyasını, raporun hazırlanmasında izlenen metodoloji, yargılama ve gözlemcinin hazır bulunması ile ilgili gazete bilgileri, yayınlama tarih ve kopyaları diğer bilgiler ve ardıl gözlemcilere tavsiyelerden oluşmalıdır..
Raporun amacı: adil yargılanmayı ihlal eden işlem, eylem ve kararların bütün olarak gerekçe ve dayanaklarıyla birlikte kamuyla paylaşmak, ihlallerin yazılı hale getirilerek ilkin organizasyona, ilgili hükümet, halk ve basınla paylaşılarak, gözlemin duruşma salonunda olup bitenler üzerinden içine yargıyı alan bir tartışma başlatmaktır. (Yargıç Hilmi Şeker tarafından kaleme alınmıştır)
Weissbrodts, D. “Uluslararası Yargılama Gözlemcileri”, Stanford Uluslararası Hukuk dergisi Cilt 18, Sayı 1.İlkbahar 1981
Ladewıg, Adil Yargılanma Hakkı II, 2004
İnsan Hakları Avukatlar Komitesi, “Adil Yargılama Nedir?…”, 2004,
Şeker, H. (2018) Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin Davalarda Süreç Adaleti, Beta İstanbul.
İstanbul Barosu’nun Değerli Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri,
İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi Yürütme Kurulu’nun Sayın Başkanı ve Üyeleri,
Değerli Hocam Sayın Yasemin Işıktaş
İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi Yürütme Kurulu Üyesi Sayın Recep Köse,
Değerli Meslektaşlarım,
Sevgili Stajyerler,
Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.
Biz insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz aklımız ve vicdanımızdır. Aklımızla düşünür, neyin haklı, neyin haksız, neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğuna aklımızla ve vicdanımızla karar verir, haksızlığın ve adaletsizliğin karşısında dururuz.
Aklımızın, vicdanımızın rehberliğinde hayatımızı sürdürmek, bilgimizle, deneyimlerimizle hareket etmek, hem insani özelliklerdir, hem de bağımsız, özgür ve özerk birey olmanın asgari şartlarıdır.
Esasen insan, akli yeteneğini kullanabildiği, vicdan, bilgi ve deneyim sahibi olduğu, kendi kararlarını bizzat kendisi verdiği, bu kararların sorumluluğunu kişisel olarak üstlendiği, bağımsız ve özgür bir şekilde yaşadığı, başkalarının yönlendirmesiyle hareket etmediği ölçüde birey olur.
Onun için birey olmak, her şeyden önce bağımsız olmak, özgür olmak, özerk olmak demektir.
Yurttaş, siyasi toplumun, yani devletin, bir dizi hak bahşedilmiş, ama aynı zamanda sorumluluk da yüklenmiş üyesidir. Onun için yurttaşlık, bireysel var oluşun kamusal yüzüdür.
Bireysel var oluş, yani birey olmak toplumsallaşmayı gerektirir. O nedenle, birey olma sürecini tamamlayamamış insanlar, toplumsallaşamayacakları gibi, özgür, özerk ve bağımsız da olamazlar.
Böyle insanlar kendilerini yönetemezler, yönetemedikleri için de başkalarının kendilerini yönetmesine izin verirler. Bu insanlar, ne yaratabilirler, ne sorumluluk üstlenebilirler, ne bir şeyleri değiştirebilirler ve ne de kendilerini örgütleyebilirler.
Bu insanlar, hem böyle oldukları, hem de iş ve hizmet odaklı olmadıkları, söylem odaklı, konuşma odaklı, slogan odaklı oldukları için, anonim her söylemi akıllarının ve vicdanlarının süzgecinden geçirmeden benimserler, kendi dillerinde yeniden üretirler ve tekrar ederler.
O nedenle, bu insanlar kendilerini, yaptıkları işle, ürettikleri ve yarattıkları değerlerle değil, ırk, inanç, köken, ideoloji gibi aidiyetlerle tanımlarlar.
Öyle oldukları için bu insanlar, ideoloji merkezli, sınıf merkezli, ırk merkezli, din merkezli, cemaat merkezli, grup merkezli, parti merkezli, iktidar merkezli, muhalefet merkezli düşüncenin ve söylemin marjlarına kolayca itilirler.
Toplum yaşamı sivil ve bireysel katılımı gerektirmekle, ancak birey olma sürecini tamamlamış olan insanlar; sahip oldukları haklar ve yetkiler ölçüsünde taşıdıkları sorumluluklar ve bu sorumlulukların gereğini yapabildikleri ölçüde, yaşadıkları toplumun hayatına katılabilirler, sağlıklı, dinamik bir sivil toplumun oluşmasına ve toplumlarının demokratikleşmesine katkı yapabilirler.
Özgür olmak, özerk olmak, bağımsız bir karaktere sahip bulunmak, elbette ve her insan için, her meslek sahibi için gerekli olan ve sahip olunması gereken özelliklerdir.
Ama bu özellik, en çok kamu görevi yapanlar veya kamusal yetki kullananlar için gerekli olan bir özelliktir. Yargıç, savcı, avukat olanlar veya olmak isteyenler için ise “olmaz ise olmaz” olan bir özelliktir.
Sevgili Gençler,
Paris Barosu’nun önceki Başkanlarından Rousse’nun özlü ifadesiyle avukat; “Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşıdır.”
Rousse’nun son derece isabetli olan bu tespitinden hareketle demek gerekir ki; tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden, özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, başta insan hakları olmak üzere, başkalarının haklarına ve özgürlüklerine saygılı olmalarını istemeye hakları vardır.
Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya ihtiyari ya da gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve cesaretle karşı koymak, avukatların en önde gelen görevidir.
Onun için avukatlar, belli bir kamu için ve o kamu adına mesajı; görüşü, tavrı, felsefeyi ya da tanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip bireyler olmak zorundadırlar.
Mesleklerinin yüklediği bu sorumluluk avukatlara; toplumun gündemine sıkıntı veren, unutulan, sümen altı edilen konuları ve sorunları getirmek, slogan, ortodoksi ve doğma üretmektense, bunlara karşı çıkmak, iktidarların, muhalefetin, kimi derneklerin ya da cemaatlerin adamı olmamak, hukuk ve insan hakları ihlallerine tanıklık ve bunlarla mücadele etmek görevlerini yükler.
Değerli Arkadaşlar,
“Alkibiades I” isimli eserinde Platon, arkasında yazılı hiçbir şey bırakmadığı halde 2500 yıldır insanlığa yol gösteren bilge Sokrates’in, siyasal yaşamına henüz daha yeni başlamakta olan ve bunun için de iktidara odaklanan genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki siyasal yaşamının sorumluluklarına hazırlamak amacıyla ona “kendine dikkat etme/kendine özen gösterme” tekniğini öğretişini anlatır.
Çok uzun olan ve Sokrates’in “Genellikle kendimizle ilgilendiğimizi sanırız, ama gerçekte kendimizle ilgilenmediğimizi pek fark etmeyiz. Kendimizle ilgilenmek ne demektir? Bir insan kendisiyle ne zaman ilgilenmiş olur? İnsan kendisine ait şeylerle ilgilenirse, kendisiyle ilgilenmiş olur mu?’ sözleriyle başlayan bu diyalog, Sokrates’in “Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, sitenin de edinmesi gereken şey, iktidar değil, erdemdir” sözleriyle sona erer.
Bildiğiniz üzere, erdem, ahlakın övdüğü, önem ve değer verdiği iyilikseverlik, alçak gönüllülük, hoşgörülülük, cömertlik, hak, adalet, vicdan, ahlak, doğruluk, hakikat gibi tüm iyi niteliklerin ve özelliklerin toplamıdır. Ve bu özellikler, aynı zamanda insan olmanın, olabilmenin de asgari gerekleridir.
Alkibiades ile Sokrates arasındaki bu konuşmadan hareketle sözü getirmek istediğim konu, hukukçuların meslek etiği konusudur. Bu konuda işaret etmemiz gereken ilk husus: meslek etiği dediğimiz ilkeler toplamının, aslında yargıcın, savcının, avukatın kendisiyle ilgilenmesi, kendisine özen göstermesi, kendisine dikkat etmesidir.
Bunun için de avukatın, yargıcın ve savcının insan olarak önce – kendini bil – mesi gerekir. Zira kendisini bilmeyen avukat da, yargıç da, savcı da, kendisini iyi yapamayacağı gibi işini de, mesleğini de iyi yapamaz. O halde adaletin, yargının ve kamunun hizmetinde olan avukatın da, yargıcın da, savcının da öncelikle ve özellikle edinmesi gereken şey “erdemdir.”
Bir kurallar sistemi olan ahlak, bağlayıcı olduğu kabul edilerek belirlenen normların ve değerlerin bir soyutlamasıdır. Gerek buyruklar, gerekse yasaklar aracılığıyla bize uyarıda ve çağrıda bulunan ahlakiliğin özünü, birey olarak bizim bu kurallara karşı duyduğumuz inanç, yüklediğimiz değer, gösterdiğimiz saygı ve bağlılık oluşturur.
Ait olduğumuz toplumun zaptı altında olan bizler, yaşadığımız toplumun ilkeleri, buyrukları, yasakları, kuralları olduğunu erken yaşta öğreniriz. Ama asıl ahlaki kavrayış, bu nitelikteki kuralları dışarıdan dayatılan kurallar olarak değil de, kendi içselleştirdiğimiz kurallar ve değerler olarak benimsememizle mümkün olur.
Gündelik hayat pratiğinde ahlak, insanın karşısına hem evrensel bir değer, hem de genel ahlak bağlamı içinde ve sadece bir mesleğin mensupları için geçerli olan alanda, “özel/kısmi ahlak” biçiminde ortaya çıkar.
“Özel/kısmi ahlak” biçiminde ortaya çıkan ve “meslek ahlakı/meslek etiği” olarak isimlendirilen bu kuralları, o mesleğin kendisi ve mensupları üretir. Hükümleri, o mesleği seçen ve yürüten herkesi bağlayan bu nitelikteki kurallar, genel ahlaki ilkeye, yani mesleğinde olabildiğince iyi ve doğru olma ilkesine dayanır.
Bu ilke gereğince, çalışmanın ve emeğin kendisine ayrı bir değer verilir. O meslek mensubu tarafından yapılan iş, sadece eksiksiz ve hatasız bir çalışma sürecini olanaklı kılan teknik kurallar aracılığıyla değil; aynı zamanda ve özellikle, diğer insanları da doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren ahlaki kurallar temelinde icra edilebilecek bir faaliyet olarak tanımlanır.
Mesleğin onurunu korumak amacıyla konulan bu kuralları çiğneyen ve bu kuralların yerine, kendi kişisel çıkarlarını koyan meslek mensubu, sadece kendi kişisel, toplumsal ve mesleki saygınlığını yitirmekle kalmaz, aynı zamanda mensubu olduğu o mesleğe de zarar verir.
Aristoteles’in “Nicomachean Ethics” isimli özgün eserinde “Pratik, hem etiğin var olma koşulu, hem de onun hedefidir. O nedenle, soylu olan üzerine, adil olan üzerine, kısaca sitede, yani devlette bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır’ diyerek vurgu yaptığı üzere, pratiğin bilimi olarak “etik”, bilgi adına değil, eylem adına harekete geçen ahlakiliktir.
Buna göre “etik”, kuram oluşturmak amacıyla geliştirilmiş olmadığı gibi, kimi entelektüel zevklere ve züppeliklere hizmet eden felsefi veya düşünsel bir uğraş da değildir. Bütün bunlardan uzak bir pratik olarak “etik”, varlığını uygulamada, yani eylemde gösterir. Bu yönüyle “fiiliyat üretici bilgi’ olan “etik”, düşünce ile eylemin bütünlüğü, birlikteliği ve tutarlılığıdır. Yani yüce Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” dediği şeydir.
Bütün bunlardan hareketle demek gerekir ki, avukatlık, yargıçlık, savcılık gibi kamusal hizmetlerin meslek etiğinin özünü oluşturan pratik, bütün bu mesleklerin günlük yaşam pratiğidir. Onun için yargıcın da, savcının da, avukatın da, gerek kendi varlığının, gerekse mesleki yönden iyi olmasının koşulları hakkında aydınlatılmış bu günlük yaşam pratiğinin ahlakını iyi bilmesi, bunu içselleştirmesi, özümsemesi ve gerek özel, gerekse meslek hayatında hakkını vererek uygulaması gerekir.
Değil ise ne mi olur? Mesleğe ihanet edilmiş olur. Ve Sait Faik’in dediği gibi “Mesleğe ihanetle başlar her şey…” Sonra arkası gelir; kendinize, eşinize, dostlarınıza, arkadaşlarınıza, ülkenize, düşüncelerinize, başkaca şeylere ve değerlere ihanet edersiniz.
Sevgili Gençler,
Barolar, sadece avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, mesleğin ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime ve dönüşüme de katkı yapmakla görevli ve yükümlü olan kuruluşlardır.
O nedenle, Barolar, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilinen şeyleri, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamak; yeniliğin ve değişimin motoru olmak için “statüko bozucu” olmak zorundadırlar.
Baroların ve Baro yönetimlerinin, bu yükümlülükleri yerine getirebilmeleri için; zihinlerinde kendilerini de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer vermeleri, çevrede dolaşmaları, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek kadar bağımsız, cesur, özgür ve özerk bir ruha sahip bulunmaları, her türlü otoriteden gelen tehditlere karşı koyabilmeleri, hiç kimseye boyun eğmemeleri, kirlenen düşüncelerini değiştirebilecek kadar değişime açık olmaları ve yine yeni şeyleri keşfedebilecek kadar meraklı ve hevesli kalabilmenin yollarını bulmaları gerekir.
Barolar ve Baro yönetimleri, sadece bunları değil, hakikati temsil etmek, bir haminin veya vasinin ya da başkaca bir otoritenin yönlendirmesine izin vermemek, toplumsal değişime ve dönüşüme öncülük edebilmek için yeni diller ve ruhlar icat etmek zorundadırlar.
Bütün bunları yapabilmeleri için Baroların ve Baro yönetimlerinin, hem kendilerini, hem üyelerini, hem de toplumlarını Edward Said’in özlü ifadesiyle; “klişelerle, aşınmış metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin zihinlerini uyuşturup edilginleştirmesine, bilinçlerinin üzerini kaplayıp, onu basmakalıp düşünceleri incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartmasına izin vermemeleri” gerekir.
Sevgili Meslektaşlarım,
“Biz avukatlar; köprüler ve kuleler inşa etmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz… Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey vardır. Ama avukat olarak biz, insanların sorunlarını çözüyoruz; toplumdaki gerginlikleri gideriyoruz; yapılan hukuki ve toplumsal haksızlıkları ve hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyor ve hafifletiyoruz; bu yöndeki çalışmalarımızla toplumsal barışın tesisine katkı yapıyoruz, devletin ve hukukun şemsiyesi altında yaşayan insanların huzur içinde, güven içinde adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.”
Bu sözler, 1924 yılında ABD Başkanlığı’na aday olan avukat John W.Davis’e ait. Davis, 16 Mart 1946’da New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada söylemiş bunları.
Bu sözlerin bir benzerini George Mason Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Amerikalı Prof. Dr. Ronald Rotunda’da söylüyor ve şöyle diyor; “Biz avukatlar, mühendisler gibi köprüler inşa etmeyiz; doktorlar gibi kırılan kemikleri onarmayız; mimarlar gibi bina tasarlamayız; ressamlar gibi resim yapmayız. Sadece insanların ellerinin bize dokunmasına imkan veririz. Eğer görevimizi profesyonelce, mesleğin onuruna ve ahlakına uygun biçimde yaparsak, başka kişilerin yüklerini taşırız; insanları streslerinden kurtarırız; adaletin takipçisi oluruz; uygarlığın yapıştırıcısı olur, adaleti ve uygarlığı daha da güçlendiririz.’
Her iki değerli hukukçunun da söylediği gibi biz avukatlar; bina, köprü inşa etmiyoruz, araba, uçak yapmıyoruz, şiir ya da roman yazmıyoruz, resim boyamıyoruz, karikatür çizmiyoruz, ama en az bunlar kadar, hatta bunların bir kısmından daha önemli, daha değerli, daha anlamlı bir şey yapıyoruz.
En önemli sermayemiz olan zamanımızı ve bilgimizi, hayatın en önemli, en değerli hammaddesi olan, toplumdan gelen ve yine topluma giden insanlara tahsis ediyor, insanlara dokunuyor, onların bize dokunmalarına imkan veriyor, insanları dinliyor, onların sorunlarını paylaşıyor, yüklerini üstleniyor, başka insanlarla olan hukuki sorunlarını çözüyor, adaletin gerçekleşmesine, hukukun üstünlüğünün egemen kılınmasına, toplumda huzurun ve barışın sağlanmasına ve sürdürülmesine katkıda bulunuyoruz.
Değerli Meslektaşlarım,
İslam Hukukunun büyük bilginlerinden olan İmam Şafi diyor ki; “Bütün Kuran inmeseydi ve sadece – Vel Asr – suresi inseydi yeterdi.” Vel Asr suresinin anlamı şudur; “Zamanın üzerine yemin ederim ki, bütün insanlar hüsran içindedir. Şu üçü hariç: Hakka inananlar, Hakkı tavsiye edenler, iyi, güzel ve doğru olan şeyleri yapanlar ve sabredenler.”
Avukat olarak biz İmam Şafi’in dediği şey yapıyoruz. Yani hakka ve adalete inanıyoruz, hakkı ve adaleti tavsiye ediyoruz, iyi olanı, güzel olanı, doğru olanı yapmaya, sabırla yapmaya çalışıyoruz. Hukukun tanıdığı ve koruduğu yetki olan hakkı savunuyor, hakkın sahibini temsil ediyor, hakka ulaşmanın yolu ve aracı olan davaları mahkemelerin önüne biz getiriyor, adına karar denilen, içtihat denilen yargısal ürünlerin oluşmasını, bu yolla hukukun ilerlemesini, gelişmesini, hak sahibinin hakkı olanı elde etmesini, hakkına kavuşmasını biz sağlıyoruz.
Yani aslında çok şey yapıyoruz, çok hayati, çok değerli, çok anlamlı şeyler yapıyoruz. Dahası en önemli olan şeyi, yani “bu dünyada yaşama ayrıcalığı elde etmek için ödediğimiz bir kira olan insana hizmet etmek” edimini yerine getiriyoruz.
Shakespeare’in “Hamlet VI” isimli eserinin kahramanı Kasap Dick, “eline gücü geçirdiğinde ilk yapacağı şeyin bütün avukatları öldürmek” olduğunu söyler. Ahlaksız ve berbat bir kişilik olan Kasap Dick, kendi kötü devriminin başarılı olması için tek yolun hukuku yok etmek olduğunu bildiği, bunun da hukuku temsil eden, hukukun en önemli hedefi ve işlevi olan adaletin gerçekleşmesine katkı yapan avukatları öldürmekten geçtiğinin bilincinde olduğu için avukatları öldürmek ister.
Zira Kasap Dick’lerin, yani hukuku, adaleti ortadan kaldırarak kendi kötü devrimlerini gerçekleştirmek isteyenlerin önündeki en önemli engel avukatlardır.
Değerli Stajyerler,
Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon “The Turn of the Tide/Gelgit Dönemeci” isimli kitabında şöyle yazıyor: “Kişinin motivasyonlarının yanlış olması durumunda, hiçbir şeyin doğru olamayacağını anladım bir anda. İster postacı, berber, sigortacı veya ev kadını olun, isterse başka bir iş yapın sonuç değişmez. İşinizi sadece başkalarına hizmet ettiğinizi hissettiğiniz sürece iyi yapabilirsiniz. Eğer başkalarına bir yararınız olmuyor ise, işinizi iyi yapmıyorsunuz demektir...”
Biz avukatlar da işimizi, mesleğimizi iyi yapmaya çalışıyoruz. Müvekkillerimize
hizmet ettiğimizi düşünerek yapıyoruz, onların acısını, duygularını hissederek yapıyoruz. Bu şevkle, bu dürtüyle, bu motivasyonla, bu empatiyle yapıyoruz, insana, insanlara yararımız olsun diye yapıyoruz.
Sadece bugün değil, şimdiki zamanda değil, geçmişteki bütün zamanlarda da avukat olarak işimizi iyi yapmışız. Sadece müvekkillerimizin işini değil, toplumun, insanlığın işlerini de kendi işimiz olarak görmüş, kişisel ve mesleki sorumluluğumuz kapsamında kabul etmiş ve öyle yapmışız.
Bunu ben söylemiyorum, tarih söylüyor. Ben sadece tarihe tanıklık ediyorum. Dünya siyasi tarihinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, başta Fransız İhtilali, Amerika’nın Bağımsızlığı, dünyanın ilk yazılı anayasası olan Amerikan Anayasasının yapımı olmak üzere, devrim niteliğindeki pek çok eylemde, dünya tarihini değiştiren ve dönüştüren tüm siyasi ve toplumsal olaylarda, gerek eylem, gerekse düşünce lideri olarak avukatlar vardır.
Sevgili Meslektaşlarım,
Hepinizin, hepimizin bildiği üzere, insanlık tarihinin ilk zamanlarında “zorbalıkla/kaba güçle” eş anlamlı olan ve o şekilde uygulanan “hak arama özgürlüğü”, günümüzde başta anayasalar olmak üzere, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınan, düzenlenen, kullanılan ve güvence altında olan bir özgürlüktür. Hak aramanın bağımsız ve tarafsız bir kurum olan yargı yolu ile elde edilmesi, aşama aşama gelişen ve gerçekleşen bir hukuksal aydınlanmanın sonucudur.
Hak arama özgürlüğünün kullanılmasında ve korunmasında hukuki yardımda bulunan, bu amaçla bireyin yanında yer alan, bilgisini ve zamanını hak arayan kişi veya kişilere tahsis edenler avukatlardır.
İnsanız. Her toplumda melekler olduğu kadar, şeytanlar da vardır. Birey olarak hepimizin sağlıklı, olumlu yanlarımız olduğu kadar, yanlış olan, eksik olan yanlarımız da vardır. Onun için Fransızlar “Herkesin dolabında bir ceset vardır” derler. Esasen, herkes melek olsa idi, hukuka, yasalara, avukatlara, yargıçlara ve savcılara gereksinme olmazdı.
Ama melek de olsak, suç denilen şey aslında hiçbirimizin uzağında değildir. Hiç
suç işlememiş olmamız, ileride de suç işlemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hepimiz her an suç işleyebilir, bir suç isnadına veya bir iftiraya maruz kalabilir ya da hukuki bir ihtilafın tarafı olabiliriz. Bu gibi durumlarda, profesyonel bir desteğe, yani avukata gereksinmemiz olduğu açıktır. Esasen Charles Dickens’ının özlü deyişi ile “kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.” Bütün bunları dikkate aldığımızda, savunma hakkının, bu hakkın takipçisi, koruyucusu ve onun uzmanı olan avukatın önemi ve değeri ortaya çıkar.
Bu bağlamda işaret etmek isterim ki, her ne kadar Avukatlık Yasasının 34.maddesinde avukatlık görevinin kutsal olduğu yazılı ve savunmanın kutsallığı da kimi üstatlarımızın kullanmayı çok sevdikleri bir sıfat ise de, kanımca bu doğru değildir. Değildir, zira kutsallık, geleneksel yapılardan, tutucu ve muhafazakar anlayışlardan tevarüs ettiğimiz ve benimsediğimiz bir anlayıştır.
Değerli meslektaşımız Halil İnanıcı’nın da vurgu yaptığı üzere, geleneksel dönemin örgütlenme biçimi olan lonca anlayışı, diğer meslekler gibi avukatlık mesleğini de kutsallık ikonu ile denetimi altında tutmaya çalışmıştır. Aydınlanmayla birlikte geleneksel koşullanmalardan ve baskıdan kurtularak özgürleşen insan aklı, kendi yaşamının, kendi işinin, kendi mesleğinin ve tercihlerinin sorumluluğunu bizzat kendisi üstlenmiştir.
Aydınlanma sonrası başlayan modernleşme süreciyle birlikte insanı kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak artık mümkün olmamakla, avukatlık mesleğini de kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak, hem mümkün, hem de doğru değildir.
Kaldı ki, kutsallık ve bundan türetilen kutsal devlet, kutsal adalet, kutsal savunma gibi kavramlar statükoyu koruyan, otoriteyi koruyan kavramlardır. Oysaki avukatlık mesleği her türden iktidarla, otoriteyle, statükoyla sorunu olan bir meslektir. Öyle olduğu için avukat, devlete karşı, iktidara karşı, otoriteye karşı insanı, bireyi, hakkı savunan kişidir. Savunma ise kutsanması gereken bir iş ve faaliyet olmayıp, yaşama hakkı gibi, mülkiyet hakkı gibi, özgürlük hakkı gibi, emek gibi, üretim gibi saygı duyulması, değer verilmesi ve korunması gereken, vazgeçilmesi mümkün olmayan üstün bir haktır, temel bir insan hakkıdır.
Değerli Stajyerler,
1136 Sayılı Avukatlık Kanunu hükmüne göre, avukatlık bir “kamu hizmeti” ve aynı zamanda “serbest” bir meslektir. Ama bu serbestlik her şeyi yapmak anlamında bir serbestlik değildir. Esasen avukatın böyle bir serbestliği de yoktur. Bu serbestlik, avukatın hiç kimseden emir almaması, bağımsızlığını zedeleyecek işleri ve görevleri kabul etmekten kaçınması anlamında bir serbestliktir.
Molierac’ın, “Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile ne hakime, ne de iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Ama biz hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar tarih boyunca köle kullanmamışlar ve hiçbir zaman efendileri de olmamıştır!” demesi bundandır ve bundan dolayıdır
Bu niteliği ve özelliği itibariyle avukatlık mesleği, yargılama faaliyeti içinde “sine qua non” olan, yani “olmaz ise olmaz” olan bir meslektir ve hukuk güvenliğinin en önemli parçasıdır.
Avukatlık mesleği sadece bir bilgi mesleği değil, aynı zamanda bir cesaret mesleğidir. Özellikle siyasi davalarda avukat, cesur olmalı, tutuklanmak ve ceza almak da dahil, başına her şeyin geleceğini bilmelidir.
Size bu konu ile ilgili olarak yaşanmış iki örnek vermek isterim. Bu örneklerden birincisi Marie-Antoinette’in avukatı Chaveau-Lagarde, ikincisi ise, Napolyon’a suikasttan sanık Moreau’nun avukatı Bonnet’dir.
Yargılama aşamasında “Ben, konvansiyona iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kafamı. Birincisini dinledikten sonra, ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz’ diyen Chaveau-Lagarde savunmasının sonunda tutuklanmış, Bonnet ise Napolyon tarafından sürgüne gönderilmiştir.
Sevgili Stajyerler,
Hepinizin çok iyi bildiği üzere, avukatlık mesleği tarihin yazımladığı en eski mesleklerden birisidir. Mevcut bilgilere ve kayıtlara göre avukatlık mesleğinin başlangıcı kadim Yunan’a, oradan da eski Roma’ya kadar gitmektedir. Nitekim avukat sözcüğü Yunancada “üstün, ayrıcalıklı ve güzel konuşan” anlamlarına gelen “AdvoCatus” sözcüğünden türetilmiştir.
Avukatlık mesleğinin gelişme süreci incelendiğinde görüleceği üzere, avukatlık mesleği, daha ziyade demokratik toplumlarda gelişme göstermiş, buna karşın demokratik olmayan toplumlarda herhangi bir gelişme gösterememiştir. Zira avukatlık mesleği demokratik toplumların, diğer bir deyişle burjuva toplumunun, yani kent toplumunun mesleğidir. Zira avukatın sermayesini oluşturan bilgi ve zaman kent toplumunda değer ifade etmektedir.
Yine yargılama faaliyetini demokratikleştiren en önemli unsur, yargılama faaliyetinin de asli/kurucu unsuru olan avukatın varlığıdır. O nedenle, avukat olmadan yapılan yargılama, demokratik olmayacağı gibi adil de olmaz.
Bütün bu nedenlerle demokratik hukuk devletlerinde avukat, yargılama faaliyetinin ve adil yargılanma hakkının olmaz ise olmaz öznesidir.
Değerli Stajyerler,
Okuldan mezun olduktan ve avukatlık mesleğini fiilen icra etmeden önceki en önemli aşama staj aşamasıdır. O nedenle ve meslekte iyi bir kariyer sahibi olabilmek için mutlaka, ama mutlaka iyi bir staj yapmak gerekir. Zira fakültede öğrendiğimiz teorik bilgileri pratiğe nasıl uygulayacağımızı, bu bilgileri pratikte nasıl kullanacağımızı staj aşamasında öğreniriz.
İyi avukat, iyi hukukçu olmak demek her şeyi bilmek demek değildir. Esasen pek çok disiplinden oluşan hukukun tamamını bilmek de mümkün değildir. Nihayetinde hepimiz sadece kendi pratiğimizden geçen şeyleri biliyoruz. O nedenle, iyi avukat, iyi yargıç, iyi hukukçu demek neyi nerede bulacağını bilmek, bulduğu şeyi somut olaya uygulayabilmek ve o meseleyi çözmek demektir. Bu ise ancak araştırmakla, incelemekle mümkündür.
İtalyan Marksist, sendikacı, gazeteci, olağanüstü bir siyaset felsefecisi olan ve Mussolini tarafından uzun yıllar hapishanede tutulan Antonio Gramsci “Hapishane Defterleri” isimli eserinde, “toplumda herkes entelektüeldir, ama çok az insan entelektüel işlevini yerine getirir” diye yazar. Meslek örgütümüz olan baronun organlarında, komisyonlarında, kurullarında görev üstlenmek, tam da Gramsci’nin ifade ettiği gibi “entelektüel bir işlevi yerine getirmektir”. O nedenle, üyesi olduğunuz baronun organlarında görev üstlenmek ve “baro bizim için ne yapıyor” demeden önce “ben baro için ne yapıyorum” diye kendinize sormak ve baronuz için, mesleğimiz için, ülkemiz için sizin de bir şeyler yapmanız gerekir.
Avukatlık bir güven mesleği olmakla, avukat güvenilir kişi olmalıdır. Avukat, kamunun, müvekkilinin, yargıcın kendisine olan güvenini ve inancını sarsmamalı, mesleğini özenle yerine getirmeli, sır saklamasını bilmeli, gerek adalet hizmetinin, gerekse mesleğin onurunu ve itibarını her şeyin üzerinde tutmalıdır.
Esasen objektifliğini yitiren, müvekkili ile bütünleşen avukat, bağımsızlığını yitireceği ve taraf olacağı için müvekkilinin hakkını yeterince koruyamaz. Onun için yargıcın tarafsızlığı, yargının bağımsızlığı kadar savunmanın bağımsızlığı da önemli olmakla, görevini ifa ederken avukat objektif olmalı, bu bağlamda müvekkili ile bütünleşmemelidir.
Avukat üslupta yumuşak, eylemde sert olmalıdır. Bu bağlamda avukat, gerek yazarken, gerekse konuşurken düşüncelerini ve argümanlarını nezaketle ortaya koymalı, hukuk dışı açıklamalardan kaçınmalı, savunma sınırını aşmamalı, mesleki düzeyini düşürmemeli, vücut dilini ölçülü ve dengeli kullanmalı, her koşulda nezaketini korumalıdır. Böylesi bir davranış, böylesi bir üslup avukata hem daha çok yakışacak, hem de avukatı mahkeme nezdinde daha etkili ve saygın yapacaktır.
Bu konuda son iki söz, birincisini Mevlana söylüyor: “Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yeşerten ve yaşatan.”
İyi avukatlar da böyle yaparlar, yani seslerini değil, sözlerini yükseltirler. Lütfen siz de böyle yapın!
İkinci söz kıyafet üzerinedir. Lütfen kıyafet deyip geçmeyin ve asla unutmayın; “kıyafetinizle karşılanır, bilginiz ve bilgeliğinizle ağırlanır, nezaketiniz ve ahlakınızla uğurlanırsınız.”
Değerli Stajyerler,
Amerikalı şair Robert Frost, insanoğlunun ironik veya trajikomik bir teslimiyete
eğilimli olduğunu ifade ettiği “Gidilmeyen Yol” isimli şiirinde insanın böyle bir teslimiyete boyun eğmemesi gerektiğine vurgu yapar ve bunu da “Ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben daha az kullanılan yolu seçtim. Hayatımdaki tüm farkı da bu yarattı.” dizeleriyle ifade eder.
Bu dizelerin kıssadan hissesi şudur; Ya herkesin gittiği yoldan gideceksiniz ya da hayatınızda başkalarıyla aranızda bir fark yaratmak için Frank Sinatra’nın o güzel şarkısında söylediği gibi “I did it my way” diyeceksiniz ve kendi yolunuzu kendiniz yapacak ve seçeceksiniz. Tercih sizin!
Başarılarla, başarısızlıklarla, umutlu, umutsuz anlarla, mutlu, mutsuz anılarla, sevinçli, acılı günlerle, inişli, çıkışlı yıllarla, bir gelecek inşa etmek için yapılan mücadeleler ve çabalarla dolu olan kırk sekiz yıllık meslek hayatını geride bırakan bir avukat olarak, benim size söyleyeceklerim ve tavsiyelerim bunlardır.
Hepinizi bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyor, beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor, size hayatınızda ve mesleğinizde yol açıklığı ve başarılar diliyorum. Hoşça kalın.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Yargıç Hilmi Şeker,Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Kavala v. Türkiye Kararında Yargıç Saadet Yüksel‘in Onaylayıcı Ayrık Görüşü İle Muhalefet Şerhinin Analizini yaptı. Yargıç Şeker, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin korumaya aldığı özgürlük, güvenlik hakkı ile tutuklamanın başka amaçlara özgülenmesini ya da istismarını önleyen 18. maddeye aykırılığını konu edinen Osman Kavala’nın başvurusu üzerine verilen göreli ihlal tespiti kararının gölgesinde kalan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türk Yargıcı Saadet Yüksel’e ait muhalefet şerhlerini merkeze aldı.
“Yargıç Saadet Yüksel’ in Kavala v. Türkiye Davası’ ndaki Onaylayıcı Ayrık Görüşü ile Muhalefet Şerhi’ nin Analizi” isimli makale ilk olarak Tahir Elçi Vakfı web sitesinde yayınlanmıştır. [/box]
Yargıç Hilmi Şeker’in AİHM’in Kavala v. Türkiye Kararında Yargıç Saadet Yüksel’in Onaylayıcı Ayrık Görüşü İle Muhalefet Şerhinin Analizi…
Yargıç Hilmi Şeker, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin korumaya aldığı özgürlük, güvenlik hakkı ile tutuklamanın başka amaçlara özgülenmesini ya da istismarını önleyen 18. maddeye aykırılığını konu edinen Osman Kavala’nın başvurusu üzerine verilen göreli ihlal tespiti kararının gölgesinde kalan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türk Yargıcı Saadet Yüksel’e ait muhalefet şerhlerini merkeze alan, bilhassa hukukçular açısından doktrinel bir çerçevede değerlendirmeler içeren bu makaleyi ciddi bir özveri ve emekle kaleme almıştır.
Yargıç Saadet Yüksel’ in Kavala v. Türkiye Davası’ ndaki [1]Onaylayıcı Ayrık Görüşü ile Muhalefet Şerhi’ nin Analizi[2]
Özet: Çalışma Sözleşme’ nin korumaya aldığı özgürlük, güvenlik hakkı ile tutuklamanın başka amaçlara özgülenmesini ya da istismarını önleyen 18. Maddeye aykırılığını konu edinen başvuru üzerine verilen göreli ihlal tespiti kararının gölgesinde kalan Yargıç Yüksel’e ait muhalefet şerhlerinin büyüteç altına alınmasını amaçlar.
Kendisini Onaylayan Ayrık Görüş ve Muhalefet Şerhi olarak lanse eden bu görüşleri vücuda getiren art alana ışık tutmak, hem ayrıksı bu görüşleri anlamak, hem de karşı görüş üzerinden çoğunluğun gerçeklik ve doğruluk yargısını tartmak için lazım gelen materyalin temini açısından zorunludur. Unutmamak gerekir, yargıçlar katında meydana gelen bu diyalektik belirttiğim hususlar yanında yargıçların nesnelliğinin tartışılması bakımından da ufuk açıcı bir turnusoldür.
Çalışmamız, çoğunluğun hükme dönüştürdüğü yaklaşımın belirleyici olduğu bir yer ve zamanda, karşı oy ile onaylayıcı karşı görüşle empati kurarak ne yapmak istediğini anlamaya çalışmıştır. Çalışma Gerekçe odaklı bir rasyonalite ve meşruiyet arayışının izlerini takip ederek, görüşü motive eden hukuki nedenlere projektör tutarak, onun AHİM pratikleriyle çelişen ve örtüşen yanlarını belirlemeye çalışmıştır.
Onaylayıcı Ayrık Görüş’ ün değerlendirilmesi:
Strasbourg Mahkemesi (AİHM) oy çokluğuyla olsa da Kavala’ nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) tarafından güvenceye alınan kişi güvenliği ve siyasi saiklerle tutuklama yasağına ilişkin haklarının ihlali sonucuna vardı. Dahası bu ihlal tespitine dair bu kararının derhal infaz edilmesi gerektiğine dair kanaatini özellikle öne çıkardı.
Bu karar, Osman Kavala’ nın insan hakları savunucusu rolü üzerine inşa edildiği görülmektedir. Bu rol ve işlevini öne çıkaran mahkeme Tespitini;
a) bir insan hakları savunucusu olan Başvurucu’ nun, makul şüphe olmaksızın özgürlüğünden yoksun bırakılmasına,
b) tutuklamayı motive eden biricik nedenin insan hakları faaliyetinin durdurulmasını temine matuf olmasına yaslamaktadır.
Böylelikle, makul şüpheye dayanmayan tutuklamanın, bu haliyle insan hakları faaliyetlerinin durdurulmasını hedefleyen bir araca dönüştürüldüğünü ayrıca ve açıkça kabul etmektedir. Makul temelden yoksunluk ile başka amaca hizmet arasında kurulan doğrudan ilişki, makul şüpheye yaslanmayan tutuklamanın, olayın özneliğinin dayattığı koşullarla ittifak edip, daha ağır bir ihlale dönüşme gizilgücüne vurgu yapmaktadır.
Sözleşme’ nin öngördüğü standartlarla inatlaşan tutuklama, özgürlük ve güvenlik hakkını çiğneyen özerk bir ihlal olmakla birlikte, bu ihlali motive eden gerekçesizliğin tutuklamayı tutuklamayı hukukun dışına çıkarmakla yetinmemekte, onu, bir başka ihlalin payandasına tahvil etmektedir. Gerekçe defoları üzerine konuşlanan tutuklamanın, her zaman olmasa bile mutasyona uğrayarak bir başka amaca hizmet etmesi muhtemeldir. Strasbourg Mahkemesi bu yaklaşımıyla, makul şüpheden yoksun bir tutuklamanın, aralarından politik rakipleri alt etmenin de olduğu güçlü bir araca dönüşmesinin imkanını vücuda getirdiği hükümle tartışmaktadır
Mahkeme’nin ulaştığı yargıyı, ağırlıklı olarak tutuklamanın gerekçeleri beslemektedir. AİHM, usul süreçlerinin ard alanını aydınlatmaya özgülenen gerekçelerin standartlarla uyumsuzluğundan hareketle bu yargıya ulaşmaktadır.
Mahkeme’nin önemli diğer bir tespiti, makul şüpheden mahrum bir tutuklama kararının, kısıtlamanın gerekçeli olma yükümlülüğünü konusuz bırakacağına dair yargısıdır. Mahkeme, makul şüpheye dayanma yükümlülüğünün azaltılması ve ortadan kaldırılmasını, denetim engeline dönüştürerek, makul şüpheyi, gerekçe denetiminin görülebilirlik koşuluna tahvil etmektedir. Gerekçe olmadan makul şüphe üzerindeki sisin aralanması mümkün görülmemektedir.
Çalışmamız, çoğunluk görüşünü onaylayan ancak onlarla gerekçe aracılığıyla yolunu ayıran görüş ile Hükümle yolunu mutlak olarak ayıran görüşleri analiz ederek bundan sonuçlar çıkarmayı amaçlamaktadır.
Yargıç Saadet Yüksel’in vargısı, üç temel konuda Çoğunlukla yolunu ayırmaktadır. Bunlardan ilki;
a) AİHS 5/1 maddesi ile güvenceye alınan özgürlük ve güvenlik hakkının ihlaline dair kararının gerekçeleridir. Yüksel, “ Sözleşme’ nin 5/1 Maddesi altında verilen ihlal kararına katılmakla birlikte, kararın gerekçesine katılmıyorum” demekle, ihlalin gerekçeleri üzerinden çoğunlukla yolunu ayırmaktadır. Bu şekilde tezahür eden görüşüyle Yüksel; başvurucu’ nun Sözleşme’nin 5/1-c maddesi ile güvenceye alınan özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği kanaatine varmakla birlikte, ihlalin farklı temellere yaslanması gerektiği kanaatindedir.
AİHM, Yüksel’in vargısını, “Onaylayıcı Ayrık Görüş” olarak kavramsallaştırmaktadır. Aynı sonucu, farklı gerekçelerle içselleştiren bu görüş, bir bütün olarak onaylayıcı ayrık görüş olarak tanımlanır. Burada “yargı” ile “vargı” arasındaki ilişki, yek diğerini yok eden bir karşıtlıktan değil, görelilikten kaynaklanan bir farklılığa tekabül eder. Burada her iki görüşün yaslandığı gerekçe, hükmü farklı nedenlerle benimseyen pay, hüküm ise ayrışanları buluşturan ortak paydadır. Pay yani gerekçe, her yargıç için paydayı destekleyen farklı bir vargıya, çeşitliliğe veya çoğulculuğa isabet eder. Burada onaylanan hüküm, ayrıştıran ise gerekçedir. Ve Onaylayıcı Ayrık görüşte, gerekçe hükme iştirak eden yargıç sayısı kadar öznelleşerek ayrışabilmektedir. Hüküm sabit ve bağlayıcı olmakla birlikte, bir çok olasılık tahkim edilebilmektedir. Burada farklılaşan gerekçeler hükmün zenginliğine dönüşerek gücünü derinleştirip, pekiştirmektedir. Öznel gerekçeler, otonom ancak bağlayıcı değildir ve daha ziyade, ikna etmeyi ve inandırmayı ondan etkilenen meşru ilgili ve topluma bırakmaktadır.
Gerekçeler aracılığıyla öznelleşip farklılaşan görüşlerin hedefi; hükmü daha çok nesnelleştirmek, tahkim etmek ve bağlayıcılık debisini pekiştirmek olduğu için ayrık kabul edilmektedir. Buradaki farklılık, hükmü yok eden ötekileştiren değil, hükmü farklı olasılıklarla yaşatmaya ve güçlendirmeye matuf bir destektir. Burada Onaylayıcı Ayrık Görüş; ayrıklık özelliğini gerekçeden, onaylayıcı karakterini ise hükümden alır. Öteki ifadeyle görüşler gerekçe aracılığıyla özerkleşir, hüküm üzerinden bağımlı hale gelirler.
Onaylayıcı Ayrık Görüş; “1. Başvuranın AİHS’nin 5 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyeti ile ilgili olarak, mevcut davadaki özel durumlarda, bu Maddenin ihlal edildiğine karar verdim, ancak bu davada belirtilen gerekçeyi onaylamayacağımı kabul ediyorum, bu Madde ihlal edilmiştir fakat kararın gerekçesine katılmıyorum.” demek suretiyle, tutuklamanın makul olmayan şüpheye dayalı olarak sürdürülmesini peşinen ve tereddütsüz şekilde ihlal olarak kabul etmektedir.
Bu kanaat, çoğunla ittifak edip, tedavül yeteneğine sahip, bağlayıcı bir hükmün paydaşı haline geldiği için onaylayıcıdır. Onaya rengini veren, homojen hükümdür. Onaylanan, Yüksel’ in de bir tarafından tuttuğu ve ittifakla oluşturulup içselleştirdiği ihlal yargısıdır. Ancak tutuklamanın meşru bir sebebe müstenit olmadığını dolayısıyla Sözleşme’ nin 1/5-c hükmünü çiğnediğine dair vargıyı hükme dönüştüren onaylayıcı görüş, çoğun gerekçesine katılmadığını, ihlalin sebepleri konusunda hükmün diğer paydaşlarından farklı düşündüğünü ifade etmektedir. Bu açıklama, ittifakın sonu, ayrışmanın objektif kapsamı veya hükümle gerekçe arasındaki tolare edilebilir farklılığın başlangıcına denk gelmektedir. Gerekçeler üzerindeki bu ayrışma paradoksal olmadığı gibi, hüküm üzerinde hegamonik etki yeteneğinden, kontrol ve veto kudretinden de mahrumdur. Yapılan, nevi şahsına münhasır gerekçelerle, hükmün heterojen ve alternatif nedenlerle beslenmesini temin etmektir. Meselenin kavranmasına verilen anlamlı destektir.
Bu örnekte olduğu gibi, görüşlerin teleolojik ittifak veya aynılığı, kendisini “onaylayıcı”, metodolojik farklılığı ise kendisini “ayrık olmaklık” şeklinde formüle etmektedir.
Onaylayıcı Ayrık Görüşe göre; “Mahkeme içtihadı, neyin “makul” olarak kabul edileceğini tanımlamamakta ve bunun ilgili bütün koşullara bağlı olacağını belirtmektedir. Bu nedenle, başvuranın tutuklanmasını haklı çıkaran “makul şüphe” olup olmadığının değerlendirilmesi çok hassastır ve “Makul şüphe” kavramının Mahkeme tarafından “ilgili kişinin suçu işleyebileceğini objektif bir gözlemciyi tatmin edecek gerçeklerin veya bilgilerin varlığı” olarak tanımlandığını belirtmekle başlamak isterim. Bu bağlamda, bir şüphelinin iyi niyetle tutulduğu gerçeği yetersiz olduğunu Fox, Campbell and Hartley / Birleşik Krallık ve Rasul Jafarov / Azerbaycan açılan tecrübelere yaslanarak ifade etmektedir.
Onaylayıcı Ayrık Görüş, bu yaklaşımıyla
a) AİHM’ in, neyin makul sebep olarak kabul edilmesi gerektiğini açıklamadığını,
b) bu kavramın “ilgili her koşul” gözetilerek devletler tarafından belirlenmesi gerektiğini anımsatmakta,
c) özellikle makul şüpheye biçim ve karakterini veren Fox, Campbell ve Hartley / Birleşik Krallık tecrübelerini yaslanarak, makul şüphenin, ihlalin değerlendirmesinde bir maistro rolü üstlendiğini belirtmekte,
d) “Makul şüphe” kavramını ise Mahkeme tarafından “ilgili kişinin suç işlemiş olabileceği nesnel bir gözlemciyi tatmin edecek gerçek veya bilginin mevcudiyeti olarak tanımlamaktadır. Son olarak
e) kişinin tutukluluğuna ilişkin gerçeğin iyi niyetle temellendirilemeyeceğini bir çok referansla izaha çalışmaktadır.
Onaylayıcı Ayrık Oy, tezini yasladığı tecrübelerin, jenerik anlama kavuşturduğu “makullük” standardıyla uyumsuz makul şüphe tanımları veya kavramlarını, Rasul Jafarov / Azerbaycan örneği aracılığıyla red etmektedir. Onaylayıcı Ayrık Görüş, makul şüpheyi objektif bir üçüncü kişinin gözünden betimlemekte, bir kimsenin üçüncü bu gözü tatmin edecek şekilde suç işleyebileceğine dair gerçek veya bilgilerin mevcut olması halinde, makul şüphenin optimum anlamına ulaşacağını kabul etmektedir. Bu optimum tanımın, iyi niyetli girişimlerin yaratacağı yozlaşmalardan da özellikle uzak tutulmakta, iyi niyetin bu tanımı istismar ederek tutuklamayı meşrulaştırmasına izin vermemektedir.
Dahası, makul şüpheyi şekillendiren olguların, soyut koşul tarafından suç olarak tanımlanması gereğine işaret eder. Jenerik (uygulanan veya cari olan) makul şüphe kavramını, yapay makullük kavramı ve türevlerinden ayırarak, onun suç ile ilişkisini de kurmaya çalışır. Böylece, yerel ceza normlarının suç portföyünde yer almayan tanımsız ve belirsiz eylemlerin, vücuda getirdikleri, sanal makul şüphenin, Sözleşme’nin korumaya aldığı güvenlik ve özgürlük hakkını tehdit etmemesi için alınan önlemleri hatırlatır.
Yüksel, soyut bu çerçeveden sonra, “ kararda belirtildiği gibi, “Mahkeme… yetkili makamları…dikkate almalı … “ endişesi, bu olaylar sırasında meydana gelen çok sayıda ölüm ve yaralanma ile ilgili endişeleri ve halkın huzursuzluğunu ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda, Hükümet tarafından sağlanan bilgilerin, dört sivilin ve iki polis memurunun hayatını kaybettiği, binlerce insanın yaralandığı ve çok sayıda vandalizm eylemi gerçekleştirdiği sonucuna işaret etmektedir. Mahkeme, bu gibi durumlarda, yetkililerin, bu şiddet içeren eylemlerin faillerini tespit etmek ve onları adalete teslim etmek için bu olayları soruşturmanın tamamen meşru olduğunu kabul etmektedir.” Şeklindeki alıntı ile AİHM’ in mala, özgürlüğe ve yaşama yönelen saldırıların faillerinin belirlenmesi ve adalete teslimine matuf soruşturmanın meşruiyetine dair kabulünü içselleştirmektedir.
Onaylayıcı Ayrık Oy, “Başvuru Sahibinin, kararda belirtildiği gibi, kademeli olarak Hükümete karşı şiddetli gösterilere dönüşen Gezi olaylarının başlatıcısı ve lideri olduğundan şüphelenilmiştir. Bu nedenle, Başvuru Sahibi, Ceza Kanununun 309 ve 312’inci maddelerinde belirtilen iki suçla ilgili suçlamalar nedeniyle tutuklu yargılanmaya alınmıştır.” Şeklindeki ifadesiyle; Başvurucu’ nun, peyder pey hükümete yönelen ve Gezi Olayları olarak adlandırılan şiddet içerikli eylemlerin kışkırtıcısı ve lideri olarak kabul edilip TCK 309 ve 312 maddelerde ifadesini bulan eylemlerle ilgili olarak yargılanmak üzere tutuklandığını ifade etmektedir. Böylelikle tutuklamanın, içine hükümeti de almaya başlayan şiddet içerikli olayları soruşturan adli süreçlerin kabul edilebilir bir uzantısı ve sonucu olarak lanse etmektedir.
Dahası iki paragraf gerideki makul şüphe standardının tutuklama için aradığı somut vakıaların tahakkuk ettiğini ya da soyut koşullarla somut olay arasında olması gereken uyumun yakalandığını ima etmektedir. Buna göre; yedimizde tutuklamayı meşru ve yasal hale getiren a) iddianame ve davaya dönüşme potansiyeline sahip olaylar mevcuttur, b) suçun maddi unsuru eylem, yerel ceza normları tarafından suç olarak tanımlanmıştır, c) Eylem ile fail (başvurucu) arasında, failin cezai sorumluluğunun gerektirir asgari bir ilişkinin mevcut olduğu kabul edilmektedir.
Buraya kadar anlatılanlarla, makul şüphe için aranan koşulların tahakkuk ettiği benimsenmektedir. Geriye vakıa ve eylemlerin, tutuklamayı meşru kılacak bir debide olup olmadığı veya olayın niteliği, gerçekleşme biçimi, amaç, hedef ve kullandığı vasıtalar ile bir bütün olarak, makul şüphenin oluşumu için yeterli lojistiği tedarik edip etmediğine dair hayati tartışma ve tespit kalmaktadır.
Onaylayıcı Ayrık Oy bu noktada, yerel mahkemenin olayın vasıflandırması, meydana geliş biçimi, amaç ve hedefleri ile kanuni karşılığı üzerinden, tutuklamanın meşruiyetini, AİHM’in tecrübelerle vücuda getirdiği özerk kavramlar doktrini ile takdir marjı üzerinden izaha çalışmaktadır.
“Mahkeme, ciddi suçların soruşturulması ve kovuşturulmasıyla ilgili davalarda, ulusal makamlara bir miktar hak vermektedir. Ancak, bu serbestçe hareket etme olanağı, özellikle Sözleşmenin 5. maddesi uyarınca bir şikâyetin incelenmesinin talep edildiği durumlarda sınırsız değildir. Terör suçlarıyla ilgilenme zaruriyeti bile, “makul olma” kavramının, Sözleşmenin 5 § 1 (c) maddesi ile güvence altına alınan korunma ruhunun bozulduğu noktaya kadar gerilmesini haklı çıkaramayacağını anımsatan Yüksel; AİHM’ in, yerel deneyimlere olayı vasıflandırma, kavramları betimleme ve kıymetlendirme marjı tanımakla birlikte, bu alanın tümden ve mutlak olarak yerel adli otoritelere terk edilmediğini ifade etmektedir. Özellikle AİHS 5. Maddenin ihlal iddialarına dair başvurular söz konusu olduğunda, takdir marjının istismar olasılığına karşı, etkili araçlarla korunacağını belirtmektedir.
Terörle mücadele dahil olmak üzere, güvenlik ve özgürlük hakkının içini boşaltmaya yönelik kabul edilemez, mantıksız kalkışmalara izin vermek mümkün değildir.[3] Terörle mücadelenin muaf tutulmaması, istisnaya uğratılmaması korumanın eşiğinin hayli düşürüldüğü, kişinin aşkın tutuklama karşısından çözümsüz, çaresiz ve umutsuz bırakılmayacağı anlamına gelmektedir. Makullük standardının, Sözleşme’ nin 5/1-c bendi ile korumaya alınan ruhu bozacak bir eşiğe değin gerilemesine izin verilmemekte, tutuklamanın makullük kavramını istismar ederek hukuk güvenliğini çiğnemesi yasaklanmaktadır.
Makul şüphe kavramı, Sözleşme’ nin Ruhu ile çevrili bir alanda eylemek ve bu ruha sadık kalmakla ödevlidir. Yorum bu ruhun belirlediği eşikle tahdit edilmektedir. Ve bu eşiği zorlamaya kalkışan ve bunu tehdit eden her “makul şüphe” karşısından Sözleşme’ nin Ruhu’ nu bulacaktır. Sözleşme Ruhu, yorumu kontrol eden ve disipline eden hiyerarşik üsttür. Bu eşiği aşan makul şüphe yorumu, Sözleşme’ nin korumaya aldığı kişi özgürlük ve güvenliği hakkını tehdit eden bir sapmaya dönüşecektir. Sözleşme Ruhu, yorumun istismarını yasaklamaktadır. Sözleşme’nin beklentisi yorumun, kendisine mahsus alanda kalarak hak ve özgürlüklerin tutuklamanın aşkınlığından korumaktır.
Bu tespitle; olayın özgünlüğü ile makul şüphe arasındaki bağ sorgulanmakta, makul şüphenin Sözleşme Standardı ve Ruhu’ yla bağdaşıp bağdaşmadığı, olayın özgünlüğü referans alınarak test edilmektedir. Onaylayıcı Ayrık Görüş, olayların yargılamayı gerektiren kadar kuşku barındırsa da nicel bu kuşkuların toplamı, tutuklama için gerekli ve yeterli olan bir makul şüphe dahi etmediğini ima etmektedir. Takdir Marjı, AİHM üye devletlerin kültürel, tarihi ve felsefi farklılığına duyulan saygı ve buradan gelecek tecrübe ile zenginleşme beklentisinin vücuda getirdiği bir deneyimleme özerkliğine tekabül eder.
Mahkeme bu tecrübelerin her daim kendi akıl ve bu aklın ard alanındaki birikimin vücuda getirdiği yargıyla özdeş olmadığı kanaatindedir. Bu kanaat, sürdürülebilir kılınmak istenen Birlik İdeali ile mahduttur[4] ve yerel yargıçlara bırakılan bu özel alandaki tanımlama, betimleme ve kavramsallaştırma yetkisine saygı, yetkinin Sözleşme’ nin korumaya aldığı haklara sadık kalması koşuluna bağlıdır. Demem odur ki; AHİM’ in yerel otoritelerin Sözleşme’yi yorumlamalarına olanak tanıyarak, özgün tecrübelerle Sözleşme’ nin güvenceye aldığı hak ve özgürlüklerin gelişimine katkı verilmesini benimsemektedir.
Üye devletlere bırakılan takdir marjını geliştirdiği Özerk Kavramlar Doktrini aracılığıyla sınırlamakta, böylelikle devletlerin Takdir Marjı buluşuyla Sözleşme’yi yozlaştırma, dolanma veya istismar etme ihtimali azaltılmaktadır. Akla uygun ve ölçülü pratiklerin motive ve tahkim ettiği, Avrupa Kamu Düzeni İdealinin inşa ve idamesi için, dürtülerden beslenen, rasyonel olmayan ve sığ pratiklerin sisteme sızmasını engellemekte, bu yolla özerk kavram doktrini ve takdir marjı arasındaki hassas denge korunmaktadır. Sözleşmeye sadakatle mahdut bir özerkliktir söz konusu olan. Terör gibi nerede ve ne zaman tanımlanacağı belirsiz bir kavram ve suçun dahi, güvenliği ve özgürlüğü tehdit boyutuna ulaşmasına, özerk kavram doktrininin öncelik ve kaygıları izin vermemektedir. Terör suçlarının özgürlükle girdiği her düelloyu kazanmasını önleyecek yüksek ve sıkı bariyerler inşa edilmiştir.
Yüksel, Çoğunluğun vücuda getirdiği gerekçelere katılmayı yeterli bulmamakta, ihlalin tespitine dair ortaklaşa hükmün öznel birikim, jargon, akıl ve kaygıların tetiklediği mükerrer gerekçelerle tahkim etmektedir. Çoğun beyanını tekit eden bu temellendirme tarzı; Onaylayıcı Ayrık Görüşe gözlerini diken kitle yahut kamuyla ilişki kurma ve konuşma şekli olarak anlaşılabileceği gibi, yerel yargı otoritelerine verilen takdir marjının, özerk kavram doktrini ile sınırlanabileceğine dair imanın pekiştirilmesi, nesnelliğin korunmasına yönelik refleks ya da kamuoyunun nesnelliğin sorgulanmasına yol açacak beklentilerinin, makul ve meşru gerekçelerle reddedilmesine matuf fazladan bir ikna ve inandırma etkinliği ya da yerelden gelmesi muhtemel olumsuz eleştirinin önceden göğüslenmesine yönelik bir defans formu olarak da okunabilir.
Özellikle terör suçlarına yapılan vurgu, özel bir seçimdir ve ayrık oy, atfedilen cürüm olsa bile kişinin özgürlüğüne hükmetmenin imkansızlığına işaret etmektedir. Bu vurgu, tutuklamaya karar veren mahkemenin, hukuksuzluğu terör kavramı ile meşrulaştırma yahut tutuklamayı motive eden meşru şüphe kavramının aşkınlaşma girişimine verilen mükerrer ve anlamlı bir yanıttır. Çoğunlukla aynı görüşlerin bir başka dil, jargon ve malumatla servis edilmesi, hükmün gerekçelerinin içselleştirmesi manasına geldiği için, görüş, bu yönüyle ona ayrıklık özelliğini veren özgünlükten yoksundur. Dolayısıyla metin, ihlal karar ve gerekçelerini temellük ettiği için sahici bir Onaylayıcı Ayrık Görüş olduğu tartışmalıdır.
Onaylayan karşı görüş, kavramın somut olay adaleti gözetilerek yerel yargı yerleri tarafından biçimlendirilmesi konusundaki deneyimlere atıf yaparak, somut olayla anımsatılan tecrübe arasında bir bağ inşa edilmektedir.
Onaylayıcı Karşı Görüş, mahkeme yetkililerin bu eylemler sırasında meydana gelen çok sayıda ölüm ve yaralanmayla ve kamu düzeninin bozulma endişesi, yargılanan hükmü tetikleyen ve biçimlendiren edenler olduğunu vurgulanmaktadır. Başvurucu’ nun kademeli olarak şiddet içeren bir gösteriye dönüşen Gezi Olayları’ nın azmettiricisi ve lideri olarak, TCK 309 ve 312. Maddelerinde düzenlenen iki suçtan ötürü tutuklandığı anımsatılmaktadır.
Bu kabul,
a) gezi olaylarının kademeli olarak barışçı karakterini zaman içinde meydana gelen ölüm ve yaralanmalar nedeniyle yitirdiğini,
b) kamu düzenini bozduğu için endişe verici bir hal aldığını,
c) başvurucunun bu özellikleriyle kamu düzenini tehdit eden olayların azmettiricisi olarak benimsenerek,
d) hakkında TCK 309 ve 312 maddelerinin uygulanması istemiyle dava açılıp tutuklandığını hatırlatmaktadır.
Yargıç Yüksel, öne çıkardıklarıyla
a) tutuklamayı motive eden sebep ve gerekçelere (eylemin vasıf, mahiyet, ağırlığına, başvurucunun rol ve işlevine, soyut koşul nezdindeki karşılığına),
b) tutuklamayı vücuda getiren mahkeme usul işleminin niteliğine (makul şüphenin kaynağı materyale) atıf yaparak, ötekilerle arasındaki ayrışmayı motive eden edenleri belirleyip sınırlamaktadır. Bu saptamanın, dışarıda bıraktığı husus ise tutuklamanın dava ile başlatıldığına ilişkin söylemdir ve bu tutuklamanın dava öncesi geçmişini ayrık oyun objektif kapsamı dışında bırakmaktadır. Bundan sonraki tartışma bu görüşler baz alınarak biçimlendirilmektedir.
Makul şüpheye kaynaklık eden işlem ve materyaller konusundaki ayrışma:
c)Anayasa Mahkemesi Kararlarına dayanması gerektiğini salık vermektedir.
Öneri, ihlalin mevcudiyetine dair olumlu kuşkuların sayılanlarla aşılması gerektiğini öne sürerken, tartışmanın taşıyıcı zeminini belirleyip, sınırlamaktadır. Böylelikle hem tezlerin üreten materyali sınırlamakta, hem de zeminin daraltılması olasılığını önlemektedir.
Onaylayıcı Karşı Görüş, AİHM’ in tartışmayı özellikle ve büyük ölçüde iddianame üzerinden yürütmesine katılmadığını, tartışmanın iddianame yerine, başvurucunun tutuklu olarak yargılandığı zaman kesiti içindeki materyale dayanması gerektiğini iddia etmektedir. İhlal kuşkusunun; tutuklama, anayasa mahkemesi kararları ile iddianamenin de aralarında bulunduğu geniş bir zemin baz alınarak aşılması yerine, arama faaliyetinin iddianame ile tahdit edilmesini reddetmektedir. Bu onaylayıcı karşı görüşün ilk kopuş noktasıdır. Anılan kopuşun, tartışma zeminin daralmasından neşet eden sapmaları önleme endişesi tarafından biçimlendirilmesi olasıdır.
Ancak bu görüş, ihlalin belirlenmesinde iddianamenin neden ağırlıklı bir rol üstlenmemesi gerektiği konusunu yanıtsız bırakmaktadır. Ya da ihlalin sınanmasında, iddianamenin neden tek başına referans alınmaması gerektiğini ya da iddianameden daha fazlasına tekabül eden malumat yahut belgelerin neden gözetilmemesi gerektiğini, daha da önemlisi aramanın neden tutuklama kararlarıyla tahdit edilmesi lüzumu geçerli ve etkili gerekçelerle izah etmemektedir. İhlalin belirlenmesinde, iddianamenin özellikle nazara alınması veya ağırlıklı belirleyici olma biçimine veya nasıl ve ne şekilde ağırlık kazandığına dair somut bir veri sunmamakta, çoğunluğun bu konudaki görüşlerine gönderme yapılmakla yetinilmektedir. Her şeyden evvel gönderme bir kanıtlama, açıklama veya kabul edilebilir temellendirme olmadığı gibi, tespitin ağırlıklı olarak iddianameye dayanmakla, eylemi nasıl ve ne şekilde ihlal olmaktan çıkardığını temelleriyle birlikte ortaya koymamaktadır.
Onaylayıcı Ayrık Oy’un, ihlalin referansları konusundaki kuşkuları, objektif bir zeminden mahrum olduğu için test edilememektedir. Onaylayıcı Karşı Oy, özgürlük ve güvenlik hakkına yönelen eylemin koordinatlarının, salt tutuklama kararı tarafından belirlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım, hem ihlalin belirlenmesinde rol alan maksimum materyali belirlemekte, hem de bunlardan birini saltık hale getirerek, diğerlerini belirleyici olmaktan çıkarmaktadır.
İhlalin saptanmasında, iddianamenin göreli paya sahip olduğunun benimsenmesi, iddianamenin ikna edici olamadığı yer ve zamanlarda kanaatin, sayılan ve sınırlanan materyallerden hangisi tarafından doldurulduğu izahtan vareste tutulmaktadır.“ Bu yaklaşıma katılmıyorum, Benim görüşüme göre, çoğunluk değerlendirmesinde başvurucunun tutuklanmasına yönelik kararlara dayanmalıydı.” Şeklindeki yaklaşım büyüteç altına alındığında, özünde iddianamenin nisbi yetersizliğinden kaynaklı belirsizliğin, tutuklama kararı tarafından giderilmediğini de ima ettiği görülecektir.
AİHM’ in ihlal tespitini tutuklama kararına yaslanmadığı iddia edildiğine göre, hükmü biçimlendiren her bir materyalin tanımlanması, böylece ihlalin tayininde tutuklama kararının aktif bir rol üstlenmediğinin, üstlense bile bu rolün ihlalin belirlenmesine umulan katkıyı arz etmediğinin delilleriyle ortaya konulması gerekirdi.
Onaylayıcı Ayrık Görüş son sözün, tutuklama kararları tarafından verilmesi gerektiğini iddia ederken, çoğunluğun bu kaynağı ıskalamasını ikna edici bulmamaktadır. Bu ima, bir yandan tutuklamanın makul şüpheye dayanmadığını içselleştirmekte, öte yandan da, ihlalin, doyurucu bir objektif zeminden yoksunluğunu kabul etmektedir. Böylelikle dar arkeolojik zeminin motive ettiği metodolojik bir sapmaya dikkat çekmektedir.
Çoğunluk ise, kuşkunun varlığını tartışıp, makullüğünü tartarken iddianamenin gerekli ancak yeterli olmadığı sonucuna varmaktadır. Böylece makul şüphe, çoğulcu kaynaklar üzerinden test edilmekte, biricik kaynağa bağlılığın riskleri bertaraf edilmektedir.
İddianame suçun işlendiğine dair tartışma ve dayanaklarıyla her iki görüşün tezlerini yaslayacağı bir ortak payda ya da görüşlerin kesişme alanındaki materyal olmayı sürdürmektedir. Oysa çoğun, ihlal potansiyeli içeren dolayısıyla her yerde bulunması muhtemel, tedavül yeteneği gelişmiş makul şüphenin sınırsız bu dolaşım özelliğine dayanarak gizlenmesini önleyecek bir hareket tarzı izlemektedir.
Onaylayıcı Karşı Görüş, bir yandan ihlale zemin hazırlayan olası materyalin kapsamını genişletirken, diğer yandan incelemenin özellikle yargılama öncesi tutuklama kararlarıyla tahdit edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu yaklaşım tarzı, incelemeyi hem zaman hem de mekan üzerinden sınırlayarak, özünde ihlalin iddianame, yargılama ile olan irtibatını koparmalıdır. Tutuklamanın başka amaca hizmet eten potansiyeline kaynaklık eden zaman ve materyal ile ilişkisi kesildiğinde, ihlal hem çeşitliliğini kaybedecek, hem de olası değişimlerini peçeleyecektir. Çünkü bu konudaki inceleme daha ziyade atıl bırakılan bu alanın ürettiği malzeme baz alınarak gerçekleştirmektedir.
Sapmaları zaman ve mekan ile sınırlamamak aksine kusurları mayalayan tüm çatlakların büyüteç altına alınması beklenmektedir. Ayrık Oy, kusurların konuşlandığı alanı genişletmek yerine, “Benim görüşüme göre, çoğunluğun bunun yerine başvuranın duruşma öncesi tutukluluğunu emretme kararlarına güvenmesi gerekirdi” demek suretiyle daraltmaktadır. Zaman ve mekan bu açıdan hayatidir. Durulan yerin isabetli seçimi; sapmaların belirlenmesi, teşhis ve tanınması ile kodlanarak yeni sapmalarla etkin bir mücadele için zorunludur.
Onaylayıcı Ayrık Oy, Çoğunluğun hareket koreografisini izleyerek, arkeolojik sapmaya dikkati çekerken, kendisi dayanağını epey büzerek, tutuklama kararlarına indirgemektedir. Sürecin bir bütün olarak ihlale verdiği destek, öne çıkarılan bölümler üzerinden peçelenmekte veya daralan zemin, yarattığı körleşme ile ihlalin derinliği ile sürekliliğinin ifşasını önlemektedir. Burada ihlali barındıran metin sayısı, mekan ve zamandan aldığı destekle azaltılıp, makul şüphe kavramının akışkan karakterini saklayacağı, habis emellerini hayata geçireceği bir takdir marjı yahut alan bahşetmektedir. Bu oldukça risklidir ve bu ihtimalin gerçekliğe dönüşmesi, sözleşmenin 5/1-c maddesi ile güvenceye aldığı hakkın istismarını kolaylaştıracaktır.
Yerel makullük kavramının, tabanı daralan referans metinler üzerinden içi boşaltılarak anlamsız hale getirilmesi mümkündür. Oysa Özerk Kavramlar Doktrinin muradı, tutuklamaya atfedilen jenerik mananın, spesifik anlama sadık kalarak yozlaşmasını önlemektir. Takdir marjının, insan haklarını koruyan nesnel yükümlülüklerle çevrelenmesi, Sözleşme’ nin korumaya aldığı hak ve özgürlüklerin tutucu yorumlarla kısıtlanmasını engellemektedir. Onaylayan Ayrık Görüş, kasıtlı olmasa da Sözleşme’nin tolare ettiği makul şüpheye müstenit tutuklama kavramının, ziyadesiyle yerelleşerek, kişi güvenliğinin ihlal eder bir boyuta ulaşmasını kolaylaştıran bir potansiyele çağrı yapmaktadır.
Çoğunluk, bunu ayrıca ve açıkça deklare etmese de makul şüphe kavramına taşıyıcılık yapan gövdeyi ya da materyallerden optimum olanı bularak, malzeme üzerinden yükselen ihlal eşiğini olabildiğince düşürmektedir. Bu sözleşmenin güvenceye aldığı hakların korunmasına adanan enstrümanlarla genetik bir uyum göstermektedir.
Ayrık Görüş’ten beklenti, tutuklamanın makul şüpheye müstenit olup olmadığına dair tartışmaların üzerinde yükseldiği zemini genişleterek ihlalin trend, debi, derinlik yahut genişliğini ölçmektir. Bu ölçme, ihlalin devamlılığı ve yoğunluğunun belirlenmesine bağlı olarak, Sözleşme’nin konu ve amacına yönelen ihlalin tartılmasını sağlayacaktır. İhlalin, yoğunlaşıp yaygınlaşması, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlaline dair tespit hükümlerinin gözetilmesinde belirleyici bir rol alma olasılığını güçlendirecektir. Zira ardışık şekilde ve bir çok normu ihlal eden kararlara yönelecek demokratik denetime bağlı olarak, olay yargıçlarının kararın kesinleşmeden uygulanıp uygulanmayacağına dair tartışmaları önemsiz kılması her daim mümkündür.
Onaylayıcı Ayrık Görüş; Mergen ve Diğerleri / Türkiye ile Mehmet Hasan Altan / Türkiye tecrübelerine müsteniden, Çoğunluğun takdir marjına müdahalesinin koşul ve sınırlarını anımsatmaktadır. AİHM, önüne getirilen delilleri daha iyi değerlendirme imkanına sahip yerel mahkemenin gerekçelerini değerlendirmek yerine, kendininkini ikame etmesi normal bulunmamaktadır. Bu AİHM ile ihlale sebep yerel mahkeme arasındaki gerilimin tezahür biçimini göstermeye matuf bir tespit, yargı şeması dahilindeki mahkeme ile şema dışındaki AİHM arasındaki fark ve mesafenin muhafazasına matuf atıftır.
AHİM her defasında, yerel yargı şemasına dahil dördüncü derece mahkemesi olmadığını hatırlatmaktadır. Dördüncü Derece Yargısı olmamak ile kast edilen: ulusal mahkemelerce verilen kararlara karşı, kanun yolu denetimi ile ilgili bir misyon üstlenmekten kaçınmaktır. Geriye, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğine ilişkin tespitler kalmaktadır ve bu tespitlerin odağında Sözleşme ve yerel normların amaca özgü olarak kullanılıp kullanılmadığına dair değerlendirme kalmaktadır.
Bu atıf AİHM’ in görev tanımının üzerinden yeniden geçtiği ve onun takdir marjı yahut özerk anlama haiz kavramları aşındırıp, gerçeklik muhakemesini ilhak ettiğini ima ettiği için özelliklidir. Ayrık Oy, yargılanan hükmü oluşturan değerlendirmelere katılmak veya onları benimseyip içselleştirmek veya bu görüşlere yaslanmak yerine, görev tanımına sadık kalarak özerk bir değerlendirme yapması gerektiğini ifade etmektedir. Anımsatma, aynı zamanda AİHM’ in bu yaklaşımıyla önceki deneyimlerle inatlaşan bir tavır ve tutumu izlediğini de ima etmektedir. Çoğun görüşünü yargılamada gerekli olan soyut tecrübe veya normu inşa etme veya altlamada gerekli olan bir referansı belirleme etkinliğidir aynı zamanda. Öteki deyişle “siz standartları değil, standartlarla bağdaşmaz bir uygulamada sebat ediyorsunuz” demenin bir başka ifade biçimidir. Ayrık Oy, her ne kadar onaylayıcı olduğunu ifşa etse de bu andan başlayarak radikal bir farklılığa yönelmektedir.
Oysa bu tartışmanın kaynağı 57-60 arası paragraf dikkatle değerlendirildiğinde; Mahkeme “F. Başvuru Sahibinin Anayasa Mahkemesi nezdinde kişisel başvurusu” başlığıyla; Başvurucu’ nun, AİHM gelmeden önce yaptığı başvuru üzerine AYM’ nin başvuruya yaklaşım biçimi ve ürettiği çözüm hakkında bir tespitte bulunmaktadır. Bu tespit, karar yazma tekniğinin bir gereği ve metodolojik bir çalışmanın izlediği maruf bir yöntemdir. Bu muhalif oyları da ihtiyaç ölçüsünde metne dahil olacak şekilde (60 p) bir bütünlük arz etmektedir. Bu kritik, tespiti aşan veya muhalefete iştirak eden ve onu içselleştiren bir debi ve nitelikten uzaktır.
Ayrık Oy “Eğer mevcut hükümdeki yaklaşım Anayasa Mahkemesi Kararındaki karşı oylar ile aynı doğrultuda olursa, belirtilmelidir ki ayrık düşünce sahibi hakimler değerlendirmelerini “makul şüphe” den daha yüksek bir koruma ölçüsü sağlayan “kuvvetli şüphe” ye dayandırdıkları söylenebilir. Anayasa’ nın 19(3) maddesine göre bireylerin bir suç işlediklerine dair kuvvetli varsayım olması şartıyla gözaltına alınabilirler.” Demektedir. Tercüme hatalarından neşet eden itiraz hakkı baki kalmak koşulu ile; ulaştığımız üç tercüme baz alındığında, Ayrık Oy’ un AYM’ nin ihlal olmadığına ilişkin tespit kararına muhalefet eden üyelerin, tutuklamayı meşrulaştıracak yerel ölçütleri referans aldıkları dile getirilmektedir. Bu iddia AİHM’ in makul şüphe standardının, AYM’ nin kararına muhalefet edenlerin, meşruluk standardının gerisinde kaldığına yapılan ince bir göndermedir. Böylelikle AYM kararına muhalif yargıçların, AY 19/3 ile kabul edilen, suç işlediklerine dair kuvvetli varsayım değil, “Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunma” ölçütüdür ve,tutuklamanın özgürlüğü kısıtlaması için atlaması veya aşması gereken daha yüksek bir eşiğe tekabül etmektedir. Burada dikkatten kaçmaması gereken, eşiklerin teorik yarış ya da kıyası değil, bunların pratikte nasıl uygulandıkları, bir kimlik ve şahsiyet kazandıklarıdır. Sürdürülebilir hale geldiği sayısız ihtilafla sabit bu tartışma, gelinen noktada yorumun teorik bu eşiğin onu var eden ruhu yansıtacak bir nitelik ve debide olmadığı görülmektedir.
Ayrık oy, 4. Paragrafta, 3. Paragrafla dile getirdiği görüşünü pekiştirmektedir. Ayrık Oy;“İkincisi ve en önemlisi, bir şüphenin “makul olup olmadığının” değerlendirilmesinde, AİHM’nin genellikle bir Başvuru Sahibini gözaltına alma kararına ve bu tutukluluğun uzatılmasına ilişkin adli kararlara dayandığını düşünüyorum (bkz. Yukarıda belirtilen Rasul Jafarov, §§ 119-). 120 ve Merabishvili / Gürcistan [GC], no. 72508/13, § 222, 28 Kasım 2017). Gerçekten de AİHM, tutuklanan kişinin, başvuranın gözaltına alınmasını düzenleyen ve genişleten kararlarda belirtilen sebeplere dayanarak iddia edilen suçu işlediğinden şüphelendiğinden emin olması” gereğine işaret etmektedir.
Ayrık Oy 3. Paragraftan farklı olarak makul şüphe kavramının aranacağı yeri, içine gözaltı kararlarını da katacak şekilde genişletilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Anılan yaklaşım, makul şüphe kavramına ev sahipliği yapacak hukuki metinlerin çeşitliliğini azaltmakla birlikte, zamanın bu objeleri bir başka açıdan kısıtlamasını önlemektedir. İhlalin saklanmasına fırsat veren bu bakış açısı, AİHM’ in eski tecrübelerinden destek alsa da AİHM’in yorum özerkliği veya esnek tutumu, Ayrık Oyun, eski tecrübelere yaslanan bu tezinin benimsenmesini güçleştirmektedir. Sözleşme’ nin canlı bir metin olarak kabul edilmesi yorumların, hukuki güvenlik fetişizmin gölgesinde kabuk bağlayan çözümler üretmesini önlemektedir. Çünkü Sözleşme metinlerinin zamana yeni düşecek kadar mutlak olmadığı ve yorumların da sözleşmedeki hakların kabuk bağlamasını önleyecek bir misyona sahip olmaları gerektiği her fırsatta öne çıkarılmaktadır. Dahası hak ve özgürlüklerin dinamizmini yitirmemesi için, yorumların esnek kalmaları tavsiye edilmektedir.
Öte yandan AİHM Sözleşmeyi hukukun üstünlüğü ve demokratik değerlere bağlılık ilkelerine sadık kalarak yorumlamayı görev addetmektedir. Demokratik bir toplumun fikir ve değerlerinin sürdürülmesi ve geliştirilmesi idealini gerçekleştirmeye adanan Sözleşme’nin ruhuna bağlılık yorumun manivelası olarak benimsenmektedir.
Ayrık Oya göre; AİHM, başvuranın gözaltına alınması ve tutuklanmasına kaynaklık eden kararların içerdiği nedenlere yaslanarak, suçun işlendiğine dair kuşkuların varlığından emin olunması gerektiğini salık vermektedir. Emin olmak, sübutla özdeş bir gerçeklik eşiğidir ve neredeyse sübutu hükümden düşürecek ondan rol çalacak bir ikna etme ve inandırma olgusuna tekabül etmektedir. Şüpheleri sıfırlama biçimidir. Şüphelerin nasıl ve ne şekilde aşıldığı temellendirme faaliyetidir. Suçun işlendiğine dair kuşkuların aşıldığından emin olabilmek için, kuşkunun saklanacağı veya konuşlanacağı alanların geniş tutulması beklenmektedir. Bir karar, hükmünü açıkça temellendirebileceği gibi, alternatif temellendirme model ve motiflerine de müracaat edebilir. İkincisi istisnai olmakla birlikte, tümden red edilen bir form değildir ve bu tür temellendirme biçimleri, tutuklama kararları dışındaki metinler yani dosya kapsamındaki diğer tutanak ve belgelere dayanarak bir temellendirme yapmalarını gerektirebilir.
Buradan bakıldığında tutuklamanın dosya kapsamına dağılan argümanlara yaslanma olasılığı vardır ve bu olasılığın tahakkuk edip etmediğine fırsat verilmelidir. “Makul şüphenin”, “suçun işlendiğine dair şüpheden emin olunması olgusu” ile ikame edilebilmesi, yargıçlara şüphelerin nitel ve niceliğini test edecekleri geniş bir alan bırakılması koşuluna bağlıdır. AİHM umumiyetle bu koşulları ilgili tüm koşullarla betimlemekte, böylelikle somut olayın özelliği üzerinden, özgün çözüm bulmayı yeğlemektedir. Ayrık Oy, özel koşullarla özdeşleşen bu alanı epey büzerken, öte yandan tutuklamanın meşruluk eşiğini yükselterek, tutuklamanın kabul edilebilirliği için gerekli argümanı tedarik etmesini güçleştirmesi rasyonel değildir. Şüpheden emin olmak için, yargıçlara soluk alacakları alanlar arterler açmak ve takdir marjının açılan buralarda soluklanmasına kolaylık tanımak gerekir.
Ayrık Oy; “Her ne kadar yukarıda da belirtildiği gibi içtihat hukukumuzda “makullüğün” tüm ilgili koşullara bağlı olduğu ileri sürülse de mevcut davada bizden önce ulusal yargıdan yeterli muhakeme gerektiren “çok özel şartlar” vardır (5.p).” demektedir. Yüksel, AİHM’ in makul şüphenin tüm ilgili koşullar kavramı üzerinden AİHM’ e ihlal kuşkusu üzerindeki perdenin aralanması için derin ve yaygın bir araştırma olanağı vermenin yanında, Ulusal Yargı’nın meseleyi tartışmak ve sonuca ulaşmak için çok özel şartlara sahip olduğunu belirtmektedir. Özel şartlarla kast edilen, hem tutuklamanın meşruluğu için gerekli yerel soyut koşul, norm ve standart hem de bu koşulların somut olayda tahakkuk edip etmediğini belirlemeye yeter malzemenin kast edildiğini söylemek mümkündür. AİHM, yorum yükümlülüğünü yerine getirirken, istifade edeceği oldukça geniş bir norm alanına sahiptir. Öteki deyişle belirlenen idealin tahakkuku için hukuku resen uygulama yetkisine sahiptir ve bu demektir ki hukuk her neredeyse, oraya uzanarak tedarik edip ihlal kuşkusunun arkeolojisinde kullanma yetki ve yükümlülüğüne sahiptir.
Ayrık Oy bu farklılığıyla AİHM’ e ihlalin saptanmasında yerel standartları gözeterek bir değerlendirme yapılması gereğini hatırlatırken, esasında ulusal standartların tutuklamanın meşruluğu için aradığı ve çok özel şartlarla karakterize edilen ölçütlerin, Sözleşme pratiğinin oluşturduğu standartların ilerisinde olduğunu belirtmektedir. Yerel eşiklerin daha yüksek ve muhkem olduğuna yapılan nazik bir göndermedir bu anımsatma. Çok özel şartlarla kast edilen de özünde budur.
“Bu bağlamda, başvuranı alıkoymak için ilk kararda yeterli akıl yürütmenin bulunmamasına ve tutukluluğunu devam ettirecek sonraki kararların 5/1’nci Maddenin ihlal edildiğine karar verebileceğine inanıyorum.” biçimindeki kanaat, tutuklamaya hükmeden mahkemelerin, soyut bu koşulların başvurucu aleyhine tahakkuk edip etmediğine dair bir değerlendirmeden kaçındıkları sonucuna varmaktadır.
Akıl yürütme rasyonel bir sonucun elde edilmesi için eldeki verilerle soyut koşullar arasında ahlak ve etik kurallar refakatinde gerçekleşmesi umulan bir kıyaslama faaliyeti olarak anlaşılmalıdır. Burada öne çıkarılması istenen, bu ussal faaliyetin mantık kurallarına uygun akılla yürütülmesidir. Akıl yürütmenin, kendisini göreli de olsa geleneğe dönüştüren yargı tecrübelerinden yararlanması beklenmektedir. Ayrık Oy yerel mahkemelerin kovuşturma öncesi, sırası ve sonrasında süregelen tutuklamanın, kendisinden beklenen bu tartışmayı açmadığı, temellendirmenin bu tartışmanın yapıldığına dair emare arz etmediği sonucuna varmaktadır. Somut olayda mahkemenin eleştirileri önlemeye matuf olarak, yedindeki bu malzemeyi sarf etmediği savunulmaktadır. Burada dikkat çekici olan husus, yetersizliğin ilk kararla başlatılmasıdır. Tutuklamaya dair ilk kararın yetersizliği onun görece yeterliliği anlamına da geldiğini unutmamak gerekir. Yurttaşların Ayrık Oydan beklentisi, yeterli/yetersizliğe tekabül eden hususların izahtan vareste tutulmasıdır.
“Bu davanın koşulları bağlamında orantılılık standardının uygulanmasının yoksunluğunu ve gerekçelendirme yoksunluğunu göz önünde bulundurarak, yerel mahkemeler Başvuru Sahibinin şiddet içeren olayları başlattığını gösterememiş ve dolayısıyla ilgili suçu işlediğine dair makul şüpheyi haklı gösterememiştir.” (5.p) Vargı analiz edildiğinde, tutuklamanın netice itibarıyla
a) orantılılık standartlarıyla bağdaşmaz ve
b) gerekçeden yoksun olduğu kanaatine varılmaktadır.
Burada dikkatten kaçmaması gereken önemli bir husus, mahkemenin başvurucunun şiddet içeren hadiseleri başlattığını gösterememiş olduğuna dair tespittir. Unutmadan ifade etmek gerekir, bu saptama tutuklamayı olayların başlatılması ile ilişkilendiren tüm tezlerin Ayrık Oy tarafından red edildiği manasına gelmektedir. Bu anlam eş zamanlı olarak, tutuklamanın bir başka amaca özgülendiğini red eden Karşı Oy’ un da Onaylayıcı Ayrık Oy’ la çeliştiği göreli alanı da içerir.
Başa dönecek olursak, bu yerel tutuklama kararının meşru addedilmesi için iç hukukun aradığı bir bulgudur ve iç hukuka göre tutuklama, kararı aradığı dayanağı bulamamış durumdadır. Başvurucu’nun üzerine atılı suçu işlediğine dair ikna edici bulgu eş zamanlı olarak tutuklamayı gerektiren bir olgu olduğu gözetildiğinde, bu bulgudan mahrumiyet özgürlüğün haksız yere kısıtlanmasını hem iç hukuka hem de Sözleşmenin korumaya aldığı düzenle bağdaşmamaktadır. Şiddetin başlatıcısı olunduğuna dair bir kanıtın yokluğu, tutuklama kararının asgari koşulu olan makul şüphenin olmadığı anlamına gelmektedir. Burada makul şüphe ile suçun işlendiğinde dair delil yokluğu neredeyse özdeş tutulmakta, tutuklama bu debi ve niteliğe erişmediği için standardın altında kalarak meşruluğunu yitirmektedir. Bu bakış açısı, iç hukuk zaviyesinden tutukluluğun hiç bir zaman meşruluk kazanmadığı anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım tarzını çoğun görüşünden ayıran, Ayrık Oy’ un tutukluluğu iç hukuk üzerinden analiz ederek ve burada durarak tutukluluğun sebeplerini çürütmeye yönelik bir tutumdur.
Ancak orantılılık standardıyla nasıl ve ne şekilde bağdaşmaz olduğu ve bununla kast edilenin ne olduğu konusunda yapılmış bir testin varlığından söz etmek mümkün değildir. Ayrık Oy, bu konuda suskundur ve kamuoyunun sebep bağlamlı malumat gereksinimi muğlak bırakılmaktadır. Orantılılık, hakkın nisbileşmesi olasılığında devreye giren ve onun sınırlandırılmasını meşrulaştıran ayrıksı soyut koşulları izaha yarayan bir kavramdır. Bu koşulların tahakkuku halinde kısıtlamanın kabul edilebilir debide olduğu kabul edilir. Sorun bu standardın somutlaştırılmaması, somut olay bakımından tartışılmamasıdır. (b) ile lanse ettiğimiz gerekçe defosu ise bir sonraki cümle ile ayrıntılarına kavuşmaktadır. Unutmamak gerekir, yasal tabirlere yapılan gönderme veya onların tekrarı gerekçe olarak kabul görmemektedir ve sınır ötesi bir çok deneyim, yasal kavramlara yapılan gönderme ve tekrarları sanal veya sözde gerekçe addetmektedir. Ayrışan Oy bu yönüyle ikna edici olmaktan görece uzaktır.
“Ayrıca, kalıplaşmış ve basmakalıp sebepleri kullanarak, başvuranın yargılama öncesi tutukluluğunun uzatılmasını haklı göstermek için yeterli gerekçe de sunmamışlardır (5.p) “şeklindeki tespit, gerekçe hakkı üzerinden vücuda gelen ihlalin tespitine mahsus önemli bir vargıdır. Onaylayıcı Ayrık Görüş, tutuklama ve onun devamlılığını sağlayan kararların, yeterli gerekçeye sahip olmadığı gibi, mevcut gerekçelerin matbu ve basmakalıp olarak nitelenen formda olduklarını da saptamaktadır. Bu tespit, haklıdır ve mahkemeler, aralarında Kavala Davası Kararı nın da bulunduğu binlerce kararda, bu alışkanlığı idame ettirmektedirler. Gerekçeye yönelik eleştiri iki yönlüdür. Bunlardan ilki; ayrıca ve açıkça tutuklayan ve tutuklamayı sürdürülebilir kılan kararların yetersiz gerekçeye dayanmasına yöneliktir. Bu analiz, tutukluluk ve onu sürdürülebilir kılan kararları gerekçeli olarak kabul etmekle birlikte, mevcut gerekçenin yetersiz olduğunu belirtmektedir. Bu, Çoğunluğun tutuklamanın temellendirilmediğine dair ihlal başvurusun konusuz kaldığına dair kararının aksine ve ona verilen yanıt olarak da anlaşılabilir.
Ayrık Oy göre, tutuklama ve ardılı kararların yaslandığı gerekçeler ikna edici ve inandırıcı nitelik ve debide değildir. Yetersizliğin, kendisini kalıplaşmış ve basmakalıp gerekçeler yoluyla var edip sürdürdüğü ayrıca ve açıkça dillendirilmektedir. Altı çizilen bir diğer husus, yetersizliğin yargılama öncesinden başlayıp, içine uzatılma kararlarını alarak, hem nicel hem nitel açıdan yaygınlaşarak derinleştiğine dair imadır. Öteki deyişle özgürlükten yoksunluğun, zaman ve mekan üzerinden yayıldığı ve ardışık yetersizlikler aracılığıyla konsolide olduğu saptanmaktadır. Aşkınlaşma burada, 5/1/c deki gerekçe koşulunu yerine getirmeden, Kavala’yı sistematik şekilde özgürlüğünden yoksun bıraktığı kabul edilmektedir.
Yetersizliğin ne olduğu, yetersizliğin bilhassa nerede ve hangi formda ortaya çıktığı, debi ve niteliği konusunda doyurucu bir bilgi sunulmamaktadır. Ayrık Oy, bu sorulara yeteri yanıtı vermediği için, temellendirme sendromu taşıdığını söylemek mümkündür. Buradan bakıldığında gerekçe hakkının ihlali suretiyle, Kavala’ nın özgürlük ve güvenlik hakkından yoksun bırakıldığına inanan bir görüşün, mutlaka özellik geliştiren bu yargılama defosunu ayrıntılı şekilde tartışması ve deşifre etmesi umulmaktadır. Ayrık Oy olumlu rolüne rağmen, muğlak ifadeler veya kavramlara yaptığı atıflarla, gerisinde istifade edilecek pedagojik bir materyal bırakmaktan imtina etmektedir.
Onaylayıcı Ayrık Görüş, hükme katılsa da adil yargılanma hakkının deontolojik ve demokratik denetçisi olmayı sürdürme yetkisine sahiptir. Ve çoğulcu ve çok işlevli bu denetim görevinin standartlara aykırılığı, hem kararın saygınlığını örseleyecek hem de nitelikli yargılanma hakkıyla bir çok noktada mücadele eden kararların, psikolojik direncini kıracaktır.
Psikolojik bu destek, kırılgan yargıçlık ruh ve bilinci üzerinde hafife alınmaması gereken bir güce erişebilmektedir. Unutmamak gerekir, yansızlık iletişimsizlik değildir ve yargıçlar, aralarında karşı oyun da bulunduğu bir çok özne ve nesne ile konuşabilmektedirler. Bu karşı oyun negatif etkisidir ve olumsuz bu etkinin, Sözleşme’nin korumaya aldığı özgürlükleri kaynağına hapsetmemesi için, Karşı Oy’un pozitif yükümlülükleri vardır. Toplumun zikredilen yükümlülükten beklentisi haddinden fazladır.
Karşı Oy’un gerekçe hakkına yönelen diğer eleştirisi ise, tutuklamanın devamına ilişkin olumsuz değerlendirmesidir. Karşı Oy, özellikle tutuklama kararını devam ettiren müteakip kararların tümünü içine alacak şekilde, onların basmakalıp ya da matbu gerekçeler içerdiğini tespit etmektedir. Matbu gerekçeyi: önceden hazırlanmış ve yargılanan olayla ilişkisini kesmiş veya kavramsal bir düzeyde kurmuş, öznellikten mahrum hemen her tutuklamada kes-yapıştır şeklinde tezahür eden kişi, yer, zaman ve olaydan soyut gerekçe olarak tanımlayabiliriz. Bu, temellendirmenin modifiye edilmesini, öznelleşmesini reddeden bir gerekçesizlik motifidir. Onu ayakta tutan karakter özellik, her an ve herkes için kullanılmaya hazır tutulması, hükmün niyet ve ard alanını gizleyebilme yeteneğine sahip, herkes her dosya veya talep için tekrarlanabilir olması, dahası nesnelliği temin etme gibi bir dert ve arayıştan mahrum olmasıdır. Aynılaştırma kültürünün temellendirme için öngördüğü, gerekçe ile bezenmiş, peçelenmiş bir gerekçesizlik formdur.
Matbu gerekçelerin, eş anlamlı veya aynı anlama gelen kelime kavram ve terimlerle ikame edilmesi, onun soyutluğunu bertaraf etmediği gibi öznelleştirmesi de olanaksızdır. Tutuklama pratiğinin zor zamanlarından miras kalan ve istisnasız tüm tutuklama kararlarının arkasında duran, geleneksel bu motif Karşı Oy’ un da dikkatini çekmektedir.
Basmakalıp gerekçe de matbu gerekçe ile aynı genetik atadan gelmektedir. Bu gerekçe motifinde de mahkeme tutuklamayı devam ettirirken ya da önceki yargısını sürdürülebilir kılarken, hazırladığı özgünlükten yoksun gerekçeyi tekrar eder. Bu tekrar, her defasında tekitten başka özgünlüğü olmayan bir şekilde kendini üreterek, çoğaltır ve tahkim eder. Karşı oy, yargısal bu hastalığa vurgu yaparken, tutuklama kararının varlığını, aynı soydan gelen bu iki gerekçesizlik motifine yaslandığının altını çizerek, hukuki değeri azımsanmayacak bir katkı sunmaktadır. Böylelikle, yeterli-yetersiz gerekçe ayırımını da ortadan kaldırmaktadır. Bu yaklaşım önünde sonunda öyle veya böyle, adil yargılanma hakkının, mahkeme boyutunun ima yoluyla vücuda getirdiği gerekçe hakkının, tutuklama ve türevini ihlale özgülendiğini dile getirmektedir.
Madde gerekçeye, 6. Maddeden bağımsız ve özel bir önem atfetmektedir. 5. Madde kişi özgürlüğü ve güvenliği söz konusu olduğunda, mahkemenin kişiyi özgürlüğünden neden yoksun bıraktığını özellikle ve öznel gerekçelerle izah etmeye icbar etmektedir. Kavala Kararı’ nda mahkeme heyetini bir araya getiren veya onu ittifak etmeye icbar eden, mahkemenin tutuklama kararını verirken ve devam ettirirken onu temelsiz bırakması ve bu temelsizliği sözde gerekçelerle lanse etmesidir. Karşı oyu onaylayıcı yapan da budur. Karşı oy, tutukluluğun devamına vasıta kılınan hukuka aykırılığın kendisini matbu ve basmakalıp gerekçesizlikle peçelediğini ima etmektedir.
Karşı oy, tartışmanın çoğulcu materyal üzerinden tartışılarak belirlenmesi gerektiğine ilişkin yaklaşımının daha fazla ip ucu vermemesi, ya da doyurucu bir açıklamadan kaçınması yorumu metne görece sadık kalmaya zorlamaktadır.
“Sonuç olarak, sadece yerel mahkemeler tarafından sağlanan yeterli gerekçenin bulunmamasından kaynaklanan usule dayanarak 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine inanıyorum” demekle, ihlalin öznesi, şekli ile yeri konusundaki bilgi ile ihlale uğrayan soyut koşulun altı çizilerek bu fasla son verilmektedir ” Buna göre ihlale vücut veren, yerel mahkemelerin yetersiz gerekçeleri olup bu gerekçeler Sözleşme’nin güvenceye aldığı özgürlük ve güvenlik hakkını istisnaya uğratacak koşulların tahakkuk etmediğinden ötürü, 5/1/c bendi üzerinden ihlal edildiği belirtilmektedir. Burada 5/1 madde (c) bendi ile istisnaya uğratılması için aranan şartların gerçekleşmediği sonucuna ulaşılmaktadır. (c) fıkrası özgürlüğün kısıtlanmasına onay veren istisnai bir düzenlemedir ve bu düzenlemenin işlerliğine ilişkin yerel mahkeme pratiği, öngörülen standartlarla uyumsuzdur.
5/4 maddenin ihlal edildiğine ilişkin olarak Ayrık Oy, AYM’ nin aşırı iş yüküne rağmen çoğunluğun görüşüne katıldığını beyan etmektedir. Cümle büyüteç altına alındığında aşırı iş yükü kavramının vitrine çıkarıldığını görüyoruz. Aşırı iş yükü kavram ve olgusu, AYM’ nin red kararından istifade eden savunmanın yaslandığı temel argümandır ve bu argümanın, olayda ihlali meşrulaştıracak bir mazerete dönüşmediği sonucuna varılmaktadır. Tutuklamanın tahammül sınırlarını defalarca aştığına dair şikayetin, AYM tarafından yoğun iş yükü nedeniyle makul sürede dikkate alınmamasını meşrulaştırmaya çalışan bu mazeretin yetersizliği ve ikna yeteneğinden mahrumiyeti, her iki görüşü aynı kavşak ve paydada buluşturan olgudur. Ortada bir gecikme olmakla birlikte, bu gecikmenin katlanılamayacak düzey ve debiye erişen iş yükünden neşet ettiğine dair kurtuluş beyinnesinin, mazerete dönüşme girişimi oluşturulan hatla göğüslenmiştir.
Ayrık Oy, Çoğunluğun ihlale karar verirken tutuklamayı zamansal açıdan kesitlere ayırdığını ve özellikle ihlalin vücuda gelmesinde, olağanüstü halin kaldırılmasından sonraki zaman diliminin etkili olduğuna özellikle atıf yapmaktadır. Savunmanın özellikle Altan, Alpay ve Akgün örnekleri[5] üzerinden, özellikle suçun niteliği ile de ilişkisini kurarak, ihlali tolare edilebilir sınırlara çekme girişimini fark eden Heyet, bu başvurunun geliştirdiği özelliği dikkate alarak önlemektedir. Heyet, geniş bir alana yayılan ihlalin, kendisini kamufle etme teşebbüsünü, ihlalin yoğunlaştığı zaman kesiti aracılığıyla enterne etmektedir.
Çoğunluk, ihlali olağanüstü hal rejiminden önce ve sonra olmak üzere ikiyi ayırmakta, sonraki zaman kesitinin ihlalin belirleyicisi ve tetikleyicisi olduğu sonucuna ulaşmaktadır. Böylelikle, savunmanın ısrarla Kavala Davası’ nı 5/4 üzerinden Altan, Alpay ve Akgün tecrübeleriyle aynılaştırma ve bu içtihatlara yaslanarak ihlalin sisteme sızmasını önlemektedir.
AİHM, savunmanın iki örneği aynılaştırarak ihlali aklama, gözden kaçırma girişimini, Kavala Davası’ nın geliştirdiği özellikleri açığa çıkararak önlenmektedir. Burada, olağanüstü halin yarattığı iş yükünün istismar edilme olasılığı ortadan kaldırılmaktadır. Kavala Davası’nı diğerlerinden ayıran, ihlal süresinin olağanüstü hali içine alan ve onu aşan bir zamana yayılmasıdır. Bu Başvurucu’ nun talep ettiği ve hukukun somut olay adaleti olarak tanımladığı adaleti tetikleyen öznelliktir.
AİHM, Kavala Davası’ndaki gecikme ile Altan ve Alpay ve Akgün Davalarındaki gecikme arasında özellikle zaman, mekan ve iş yükü üzerinden gelişen farklılığı keşfederek, Kavala’ nın tutukluluğun yasaya aykırılığı hakkında kısa sürede karar verilmesini talep hakkının ihlal edildiğini belirlemektedir. AİHM, davanın koşulları itibarıyla diğerlerinden farklılık arz ettiğini, dolayısıyla buradaki uzun sürenin sineye çekilecek bir süre olmadığını, Alpay, Altan ve Akgün tecrübelerinin emsal olamayacağına hükmetmektedir. Emsal olmaklık, öznellikler üzerinde gelişen benzerlikten başlayarak aynılaşmaya yaklaşan bir uygulanabilirlik kriterine denk gelir. Soyutlaşan somutluğun, aslına dönüşü benzer ve özdeşi üzerinden kendisini hukuken yeniden üretmesi olarak da tanımlanabilir. AİHM, anılan örnekler üzerinden gelişen çözümlerin, AYM’ ye verilen açık bir çek olmadığının altını çizmektedir. Başvurunun olağanüstü halin kalkması ile başvurunun değerlendirilmesi arasındaki sürenin iş yoğunluğu ile tolare edilmeyecek nitelik ve debide olduğunu benimserken, iş yükünü benzer ihlalleri peçeleyen otomatik mazeret olmaktan çıkarmaktadır.
Ayrık Görüş, İddianamenin eylemi anayasal düzene yönelen bir eylem olarak tavsif etse de AİHM’ in davayı darbe sonrası bir dava olarak kategorize etmesi, iki yaklaşım arasında zaman ve mekan üzerinden yaratılan anlamlı bir farklılıktır. Davanın niteliği ya da eylemin türü üzerinden gelişen bu ayrışma, ihlal başvurusunun bir bakıma karakter ve yazgısını da tayin ettiğini söylemek olasıdır.
Ayrık Oy, ihlali ağırlıklı belirleyen bu zaman kesitinin, Darbe’ den sonraya tekabül ettiğini dolayısıyla başvurunun darbe nedeniyle alınan tedbirlerle ilişkilendirildiğinde sonucun değişeceği konusunda kuşkuları olabileceğini belirtmektedir. Ayrık oy kurduğu bu cümle ile ihlalin varlığını benimsemekle birlikte, oluşturduğu gerekçelerle hükmü çelişki veya tereddütte bırakmaktadır. Bu teknik açıdan Ayrı Oy’ u bağlamından ve kimliğinden uzaklaştırmakta, Karşı Oy’ a dönüştürmektedir. Burada Yargıç Yüksel, hükmü bir başka zaviyeden desteklememekte aksine, altına imza attığı ihlal tespitini tereddüte düşürmekte, hükme beklenmedik bir kaos yaşatmaktadır. Bu değişikliği, beklenmedik sorunlara da yol açan kelebek etkisi şeklinde tanımlamak da mümkündür. Onaylayıcı Ayrık Oy’ dan beklenen, onayladığı hükmü farklı gerekçelerle teyit etmek veya farklı gerekçelerle tahkim etmekten başkası değildir.
“Mahkeme’nin Mehmet Hasan Altan, Şahin Alpay- Türkiye ve Akgün-Türkiye davalarında geliştirilen yaklaşımına dikkat çekmek zorundayım ve sonucun 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi sonrasında alınan tedbirlerle aynı olup olmayacağına dair şüpheleri bulunduğunu” ifade eden Ayrık Oy, hükme katıldığını söyledikten sonra, her iki dava arasındaki benzerliği ima etmesi onaylayıcı tavrını da riske etmektedir. Oysa hükmü onaylayan görüş, bu andan itibaren ona sadık kalarak, onun gücünü örseleyen her ihtimali dillendirmekten ya da hükmün bu kısmına iştirak etmekten kesinlikle kaçınmalı, onu muhalefet şerhinin objektif kapsamına dahil etmelidir.
Gerekçenin hükmü desteklememesi, Onaylayıcı Ayrık Oy’ ayrık özelliğini yitirmesine, deforme olmasına yol açmaktadır. Görüşe ayrıklık karakterini veren gerekçedir ve gerekçe, çoğun görüşünden ayrı olmakla birlikte, hükümle uyumlu olmak ve onu desteklemekle yükümlüdür. Gerekçe, Ayrık oy’ un ifade biçimi ve onu var eden genetik özellikleri bahşeden bir ard alandır. Onu hafife almamak ve geçiştirmemektir. Gerekçe, hükmü örseleyerek gözetilme etkisini sığlaştırmamak ve kırmamak zorundadır. Tam tersi, onu çoğun görüşü ile uyuşmasa da çoğun gerekçelerinden daha çok besleyen ve destekleyen bir rol ve işlev üstlenmelidir. Gerekçeler arasında kimin daha çok hükmü konsolide edeceğine dair bir tahkim yarışıdır olup biten ve bu yarışın hüküm tahkim etmek dışında başka bir şans ve seçeneği yoktur. Bu standart ve misyondan ödün veren veya bu yükümlülüğü azaltan her oy, ayrıklık iddiasından feragat ederek, kendisini onaylayan durumuna indirger.
Çoğun ile Ayrık Oy arasında gerekçe üzerinden gelişen rekabetin hedefi, kimin daha çok hükmü beslediği ve tahkim ettiği noktasındaki hukukilik ve rasyonellik yarışıdır. İki görüşün bu rekabeti hükmü pekiştirmek ve hükmü onaylamakla mahduttur. Bir kere hükmü onaylayan ayrık oy bu sözüne sadık kalmak, onu daha çok tahkim etmek için çaba sarf etmekle ödevlidir. Bir başka olasılık aracılığıyla onaylananı pekiştirmek, Onaylayıcı Ayrık Oy’ un önündeki biricik seçenektir. Bu seçenekten adını alan Ayrık Oy, hem hükmü onaylamak, hem de hükmün gerçek ve doğruluğunu kuşkulu kılacak olasılıklara yaslanamaz. Aksini düşünmek görüşün onaylayan karakterini kuşkulu hale getirir.
Gerekçe bu durumda hükmü mütereddit hale getirir. Ortada onaylanmış bir hüküm olmakla birlikte, onu destekleyen ve pekiştiren bir gerekçe yerine, hükümle uyumsuz ve onu kuşkulu hale getiren bir gerekçenin varlığından söz etmek mümkündür. Bu takdirde, gerekçesi olmayan veya sözde ayrık bir gerekçeye sahip onaylayıcı görüşten söz edilebilir. Bu seçenek, karşımıza iki sorun çıkarır. Gerekçenin bağlayıcı olduğu bir sistemde, onaylayıcı görüşü gerekçesiz veya sıfır gerekçeli hale getirir. Bu tartışılması gereken önemli teorik ve kuramsal bir soruna dönüşür. Ancak gerekçe hükmün objektif kapsamına dahil değil şeklindeki bir seçenekte, ya da gerekçenin bağlayıcı olmadığı bir olasılıkta da otorite hüküm olduğu için ihlal tespiti sorunu tek başına göğüsler. Bu olasılıkta da onaylayıcı ayrık görüş, ayrık görüş olmaktan çıkarak yoluna onaylayıcı olarak devam eder.
Muhalefet Şerhi
AİHM,” mevcut davada şikâyet edilen tedbirlerin, Sözleşme’nin 18. maddesine aykırı şekilde, gizli bir amacı, yani Başvuru Sahibini susturma amacını, takip ettiğinin ve makul bir şüphenin ötesinde alındığının doğruluğunu ortaya koyulduğunu düşünmektedir. Ayrıca, Mahkeme başvuran aleyhine alınan suçlamalar göz önüne alınacak olursa, itiraz edilen tedbirlerin, insan hakları savunucularının çalışmaları üzerinde caydırıcı bir etkiye sahip olabileceği kanaatindedir. Sonuç olarak, Mahkeme başvuranın hürriyetinin kısıtlanmasının, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) Maddesinde öngörüldüğü gibi, onu suç işlediğine dair makul bir şüpheye dayanarak yetkili bir hukuk makamı huzuruna getirmekten ziyade, başka amaçlar için tatbik edildiği sonucuna vardığını(215 p.).” belirtmektedir.
Yargıç Yüksel ise “6.Başvuranın, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesiyle bağlantılı 18. Maddesi kapsamındaki şikâyeti ile ilgili olarak, çoğunluğun bu hükmün ihlal edildiğine dair görüşüne katılmıyorum. Çoğunluk, mevcut davada şikâyet edilen önlemlerin, Sözleşme’nin 18. maddesine aykırı olarak, gizli bir amaç izlediği “makul bir şüphenin ötesinde” oluşturulduğunu düşünmektedir.” şeklindeki vargısıyla, Mahkeme ile arasında 18. Madde üzerinden oluşan karşıtlığı/çelişkiyi dile getirmektedir.
AİHM, tutuklamanın muhakemenin amaç ve hedefini güvenceye almak yerine, bir başka amaca özgülendiğini, dolayısıyla Sözleşme’ nin 18. Maddesinin ihlal edildiğini tespit ederken, Karşı Oy, tutuklamanın, aksine makul bir şüphenin ötesinde gizli bir amaca ve ajandaya sahip olmadığında sebat etmektedir.
Bileşenlerden birinin, hükümle yolunu çelişerek ayırması kendisini muhalefet şerhi olarak lanse etmektedir. Yargılayanların, hüküm üzerinden ayrışmaları, ayrılanın etkisizliği ile sonuçlanan bir çelişkiye neden olmaktadır. Bu çelişki muhalefet şerhini gözetilemez hale getirmektedir.
Bu bölüm, muhalefet şerhini motive eden nedenleri, izlediği metodolojik yöntem ve araçlarla ve ulaştığı sonucu anlamaya çalışacaktır.
Sözleşme’ nin 18. Maddesi; “haklara getirilecek kısıtlamaların sınırlandırılması “ başlığını taşımakta, ve Sözleşme’nin güvenceye aldığı hakların sonuncusu olarak konuşlanmaktadır. Sözleşme yapısal olarak öncelikle, hak veya özgürlüğü tanımlanmakta daha sonra, temel hak dışında tutulan durum, istisna veya sınırlamalara yer vermeyi tercih etmektedir. Böylelikle kısıtlama belirgin sınırlara hapsedilip, onların hadlerini aşarak hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaları önlenmektedir. Hakka getirilen kısıtlamaların boyutlanmasını engelleyerek, onları kendilerine ayrılan zeminde kalmaya zorlamakta, sınırları aşan uygulamaları da kolaylıkla saptayıp, Sözleşme’ nin içine çekmeyi ve burada tutmayı hedeflemektedir. 18. Madde bu bağlamda; hak ve özgürlükleri kısıtlayan, istisnaların durması gereken ya da ilişmemesi gereken yeri işaret etmeye adanmış bir ömür olarak tanımlanabilir.
madde bu rol ve işlevini yerine getirirken, kısıtlamalarla temin edilmek istenen amaç kriterinden yararlanmakta, kısıtlanın sınırlarını aşıp aşmadığı ya da kuralı tehdit eder bir boyuta erişip erişmediğini, amacı sorgulayarak sınamaktadır. Kısıtlamayı motive eden amacı analiz etmek, kısıtlamanın gizli ajandasına ve saklı yüzüne ulaşmak geliştirilen tecrübe/testlerle mümkün olmaktadır.
Madde bir hak ve özgürlüklere getirilen kısıtlamanın ruhundan ne denli fire verdiğini tespite özgülenmektedir. Düzenleme, testi aşamayan veya tolare edilemez boyutlara ulaşan kısıtlamaları, hak ve özgürlükleri bertaraf etmeye özgülenen ihlal formları olarak enterne etmektedir. 18. Madde buradan bakıldığında Sözleşme’nin üzerinde titrediği hak ve özgürlüklere yönelen ayrıksı kısıtlamaların tolare sınırları içinde kalıp kalmadığını, Sözleşme’nin kendisine verdiği yetkiye istinaden korumaya alan bir denge ve denetleme aparatıdır. Buradan bakıldığında kısıtlamaların ikili bir hayat yaşayıp yaşamadığına ilişkin bir sınama faaliyetinin etkin araçlarındandır.
Sözleşme, hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların öngörülen amaç ve hedeflere uygun olmasını ummaktadır. Böylece Sözleşme’ nin hak ve özgürlüklere getirdiği kısıtlamaları, kısıtlayarak kuralın istisnaların gölgesinde kalarak unutulmasını veya yozlaşmasını önlemektedir. İstisnalar, bu yaklaşım tarzına göre kuralın tahkim eden acil çıkışlarıdır. Acil çıkışları, kısıtlamaların muhtemel iki yüzlülüğünü deşifre ederek, kural ile istisna arasındaki gerilimin, derinleşerek kaosa dönüşmesini önlemektedir. Burada istisnayla hak ve özgürlükler bir miktar kısıtlanarak, kuralın yarattığı baskının kuralı ortadan kaldırması önlenmektedir. Bu yönüyle 18. Madde, kısıtlamaları denetleyerek, kısıtlamanın Sözleşme Hukuku’nun dışına çıkmasını, başka amaçlara özgülenmesini önler. Bu yönüyle kuralı kısıtlayan istisnaları disipline ederek, ruhun veya özün sertliğini muhafaza etmesine destek sağlar.
AİHM, hak ve özgürlüklerin sömürülmemesi için yaptığı buluşlardan biri, Sözleşme’ ye ait kavramları istismar yasağını hayata geçiren Özerk Kavramlar Doktrinidir. Bu Doktrin, yerel yargı yerlerinin, Sözleşme’ nin kavramlarına atfettiği anlamın, yine Sözleşme’yi yorumlayan pratiklerle sınanarak, Sözleşme’nin içinde tutulmasını sağlamaktadır. Böylelikle yerelin kavramları başka amaçlara özgülemek için eğip bükmesini önleyerek, kavramların genetik yapılarını korumalarını temin etmektedir.
madde, bu korumacı bu düzeneğin oluşturduğu araçlardan biri olup 17. Madde ile aynı yolu yürümektedir. 17. Madde Kuralların istismar edilmesini önlerken; 18 madde, ondan farklı olarak özgürlüklere getirilen ve onları AKD beklentileri doğrultusunda kısıtlayan istisnaların, aşırı yorumlarla alanlarını hak ve özgürlükler aleyhine genişletmelerini önleyen özel bir düzenlemedir.
Bu derece önemli, dar yorumlandığında hak ve özgürlüklerin serpilmesine ve alan genişleterek güçlenmesine, geniş yorumlandığında ise hak ve özgürlüklerin yaşam alanını büzen, onları halsiz ve mecalsiz bırakan bu düzenleme, çoğulun vücuda getirdiği karar ile muhalefet şerhi arasındaki mücadelenin bir başka alanıdır. Öteki deyişle, Mahkeme ile Karşı Oy arasındaki bu karşıtlık, aynı zamanda 18. Maddenin güvenceye aldığı kural-istisna arasındaki saldırmazlık anlaşmasının ihlal edilip edilmediğinin yansıma veya tezahür biçimidir.
Burada AİHM, 5/1 madde ile güvenceye alınan güvenlik ve özgürlük hakkının, aşkınlaşan kısıtlamalar üzerinden ihlal edildiğine hükmederken, Karşı Oy kısıtlamaların hukukun içinde kaldığını, öteki deyişle 18. Maddenin ihlal edilmediğinde sebat etmektedir.
paragraf “ Mevcut davada şikayet edilen önlemlerin, AİHS’nin 18. maddesine aykırı bir amaç izlediğini tespit etmek için ispat yükümlülüğü gerekliliğini göz önünde bulundurarak, bu hükmün ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterli gerekçe görmüyorum.” demektedir. Yargıç Yüksel Çoğunluğun, Sözleşme’ nin 5/1 maddesi ile bağlantılı olarak 18. Maddesinin ihlal edildiğine dair kabulüne katılmadığını ifade ederken, bu görüşünü, 5/1 maddenin ihlal edildiğine dair ikna edici inandırıcı bir ispat vasıtasının yokluğuna ve yeterli temel bulunmadığı gerekçesine yaslamaktadır.
Karşı oyun bu cümlesini bileşenlerine ayırdığımızda, cümlenin iki unsur üzerinde konuşlandığı görülmektedir. Bunlardan ilki; “ ispat külfeti uyarınca” diğeri ise “ihlal edildiğine dair yeterli temel bulunmadığına” ilişkin kavramlardır. İhlal tespitinin, tutuklamanın başka bir amaca hizmet ettiğine dair yeterli gerekçeye dayanmadığı iddiası, ispat yükümlülüğü ile birlikte gözetildiğinde optimum anlamına kavuşmaktadır. Dolayısıyla ispat yükümlülüğü ile ihlal gerekçelerinin yetersizliği arasında bir bütün parça ilişkisi mevcuttur ve ihlal gerekçelerinin yetersizliği, ispat yükümlülüğünden özerk olarak değerlendirilemez. Karşı Oy’ un tutuklamanın gizli bir ajandaya sahip olduğuna ilişkin çoğunluk yaklaşımını çürütmede, ispat yükümlülüğünden yararlandığının gözden kaçırılmaması gerekir. Buradan bakıldığında, ispat yükümlülüğü gerekliliğinden anlaşılması gerekenin ne olduğu izaha muhtaçtır.
Karşı Oy’ a göre, Kavala’ nın 18. Maddeye aykırı olarak tutuklandığından söz edilebilmesi için ne kanıt ne de yeterli gerekçe mevcuttur. Tutuklamanın, makul şüphenin ötesinde, bir amaç için gerçekleştiğinin sübutu için, ispat yükümlülüğünün yerine getirilmesi gerekir.
İspat yükümlüsünün kim olacağı meselesi önem arz etmektedir. Karşı Oy, öznenin kim olduğu konusunu yanıtsız bıraksa da yükümlünün kaideten AİHM olmadığı izahtan varestedir. Kavram üzerinden bir argüman geliştirmek icab ederse; atası “yük” olan bu kavram, ispat külfeti altındaki kişilere izafe edilen ve yerine getirilmediği zaman, vakıayı ilelebet kuşkulu bırakan veya vakanın gerçek ve doğru olmadığı sonucunu doğuran bir taşıma sorumluluğuna tekabül eder. Taşınan, ihlalin gerçek ve doğru olduğu konusundaki ispat yüküdür. Yükün nasıl ve ne ile taşınacağını ispat hakkı, taşınmasını ise ispat araçları belirlemektedir. Buradan bakıldığında, bu söylemin muhatabı hiç kuşkusuz başvurucudur. Karşı Oy, Başvurucu’ nun şikayete konu önlemlere, gizli bir amacın gerçekleştirilmesi için başvurulduğunu ispat etmesini beklenmektedir.
İspat yükümlülüğü ile kast edilenin ne olduğunun anlaşılabilmesi için, Çoğun Görüşü ile özdeşleşen Gerekçeli Karar’ ın ilgili bölümlerinden yararlanmak kaçınılmazdır. Gerekçeli Karar’ ın sıklıkla değindiği ispat yükümlülüğü meselesini çözme ve biçimlendirmede dayandığı Merabishvili Kararı’ dır. Anılan tecrübe, AİHM’ in ispat sahasındaki rol ve işlevinin usul, esas ve araçlarını açıklığa kavuşturan, ispat yükümlülüğü üzerine geliştirilmiş ve bağlayıcı birden çok tecrübenin kristalize olmuş halidir. Zikredilen içtihatlar hakkında asgari bir bilgiye sahip olmadan, Karşı Oy ile Mahkeme arasında ispat külfeti üzerinden gelişen krizin anlaşılması ve değerlendirilmesi mümkün değildir.
AİHM, anılan kararın 309. Paragrafında; tutuklamanın, peçelenmiş bir amaca haiz olup olmadığının, iki kriter üzerinden sınanarak açığa çıkarılması gerektiğine hükmetmektedir. Mahkeme bu değerlendirme yapılırken yerleşik kanıt standardı ve yaklaşımının göz ardı edilmemesi gerektiğini özellikle anımsatmaktadır(310 p). İçtihat, ispat külfetinin taraflara mutlak şekilde yüklenmesini önlemekte, Mahkeme’ nin gerektiğinde resen materyal toplama yetkisine haiz olduğunu, müdahalenin ispat güçlüğü çekilen özel durumlarda derinleşebileceğini belirtmektedir. (311 p). Bu vesileyle Mahkeme’nin, Başvurucu’ nun katkısı ile yetinmeyerek, hükümetten leh veya aleyhe malzeme tedarik etmesine fırsat verilmektedir.
Hükümetin böyle bir talebi karşılamak mecburiyeti olmamakla birlikte, talebi karşılamaması veya bundan makul olmayan bir sebepten ötürü kaçınması halinde, AİHM’e negatif bu tutumdan sonuçlar çıkarma yetkisi verilmektedir. Mahkeme, çıkarım yetkisini bağlamsal faktörlerle birleştirebilir (312 p). Anılan yetki sınırlıdır ve bu çıkarımlardan biri de başvurucunun iddiasının red veya kabulü şeklindedir (313 p.).
Mahkeme çıkarım yetkisini kullanırken, herhangi bir formül ile bağlı olmadığını dile getirmektedir (315 p). Belirtilen sebeplerle AİHM, 18. Madde bağlamlı şikayetlerde, özel bir ispat standardı uygulaması veya ispatı doğrudan yönetmekten özellikle kaçınmaktadır(316 p). Böylelikle, özgürlük ve güvenlik hakkını sınırlandıran ayrıksı olgu ve durumların haddini aşıp aşmadığını, olabildiğince geniş bir alanda özgürce ve geliştirdiği ve sınırsız araç ve yöntemlerle belirlemeye çalışmaktadır. Bu yaklaşımı tetikleyen, tutuklamanın kendisine ayrılan kulvarda kalmasını sağlamak bu sınırları genişletmesi ya da bu kulvarı terk etmesi halinde, terkin gerçekleşme biçimi ve şeklini özgürce belirlemekten kaynaklıdır.
Bu yaklaşımla temin edilmek istenen, tutuklamanın, başka amaca hizmet etmesini motive eden sebeplerle etkin, verimli ve de caydırıcı şekilde mücadele etmektir. Aksi halde kuytu ve koyaklara gizlenen peçelenmiş bu amacı açığa çıkarmak mümkün değildir. AİHM, sapmalarla mücadelede özerktir, onları Sözleşme’nin içinde tutmak, hukukun içine çekmede standart önermez, metodoloji sunmaz. Mahkeme, etkin mücadelenin objektif kapsamını olabildiğince genişletmektedir. Özellikle 317. paragrafta, yargılanan olayla ilgili medya raporları, uluslararası gözlemci, sivil toplum kuruluşlarının raporları, açıklamalar ile diğer uluslararası mahkeme kararlarının gerçeğe erişme ve kuşkuyla mücadelede istifade edilecek malzeme olarak nitelemektedir.
Bu ispat araçlarının kapsamına, dava dışı öznelerin görev tanımına sadık kalarak elde ettikleri bilgi, belge, gözlem, mütalaa ve raporları alacak şekilde genişletilmesi manasına gelmektedir. Bu yaklaşım, sadece ispatın sübjektif kapsamının Başvurucu ile tahdit edilmediği gibi ispat araçlarının da özellik geliştirerek olabildiğince geniş bir bantta çeşitlendiği manasına gelmektedir. Sapmalarla etkin ve verimli bir mücadelenin ispat sahasındaki tezahürü olan bu bakış açısı anlamlı ve kararlıdır.
AİHM’ in Başvurucu’ yu ispat sahasında tek başına bırakarak, 18. Maddenin ihlal iddiasının ispat yükümlülüğünü üstleneceği anlamına gelmektedir ve buradan hareketle Mahkeme, can alıcı noktalarda ihlalin varlığını dosyanın her yerine ve özellikle iddianamenin derinliklerine inerek saptamakta tereddüt etmemiştir. İddianame, Hüküm için sapmaların yoğunlaştığı zaman ve mekanın tecessüsüdür. Bu ispat yükümlüsü üzerinden gelişen tartışmanın AİHM yararına sonlandığını göstermektedir.
Karşı Oy, ihlal tespiti için yeterli gerekçe bulunmadığını iddia ederken, eş zamanlı olarak 18. Maddenin ihlali için bir miktar nedenin varlığını da kabul etmektedir. Yetersizlik, standartlarla belirlenen debi ve niteliğe erişememek anlamına geldiği gözetildiğinde, eşiğin altında kalan ve yetersizlik olarak lanse edilen “nitel ve niceliğin” göreli bir yeterliliğe de tekabül ettiğinin dikkatten kaçmaması gerekir. Bu kısım yetersiz olsa da, 18. Maddenin ihlaline dair göreli bir kabulü içerdiği aşikardır. Bu kabul, tutukluluğun bir noktadan sonra göreli de olsa temelsiz kalarak, yetersizlik ölçüsünde tutuklamanın açıklanmayan veya bilinmeyen bir nedene yaslandığı konusundaki kuşkuları derinleştirmektedir.
Bir iddia temelsiz ise yoruma davetiye çıkarır, dahası spekülasyona açık bir alan haline gelir. Bu olgu, Karşı Oy’ un karşıtlığından dil veya yetersizlik kavramı üzerinden verdiği fireye ya da sertliğinden verdiği esaslı bir ödüne tekabül eder. Bu vazgeçme, aynı zamanda Karşı Oy ile Hüküm arasındaki makasın, Hüküm lehine genişlemesi anlamına gelir.
Tutuklama, yetersiz gerekçeye dayanıyorsa, yetersizlik veya gerekçe yoksunluğu neye hizmet ediyor? Şeklindeki bir soruya verilecek cevap, tutuklamanın amaç, hedef ve sebepleri ile arasındaki bağın kurulması veya soyutlanmasına göre farklılık arz edecektir. AİHS 5. Madde, tutuklamanın, onu motive eden nedenlerle yoğun, yaygın ve sürdürülebilir bir ilişki kurmasını beklemektedir. Kişi özgürlüğünün kısıtlanması, gerekçe standartlarıyla uyumlu olduğunda, 18. Madde bu ilişkiyi doğrulayıp destekleyecektir. Bu durumda 18. Maddeyi ihlal riski büyük ölçüde minimize edilmiş olacaktır.
Tutuklama gerekçeleri standartlarla çeliştiğinde veya bağdaşmaz hale geldiğinde, 18. Maddenin ihlal riski artacaktır. Özgürlük ve Güvenlik hakkını yetersiz, şablon veya basma kalıp gerekçelerle ihlal eden, kısıtlama için çizilen sınır ve haddi aştığı kabul edilen bir tutuklamanın, temelsiz kaldığı ölçüde neye hizmet ettiğini yanıtlaması beklenmektedir. Oysa Şerh’ in böyle bir soruya yanıt aramadığı anlaşılmaktadır. Yetersizliğe özel ve sınırlı bir anlam yüklemek, sapmaların yarattığı etki ve sonuçlar gözetildiğinde savunulamaz hale gelmektedir.
Aşkınlığın, ard alanıyla bağının koparılması, ihlali sebepten soyut bir sapmaya dönüştürür. İhlal bu durumda nesepsiz ve etkisiz bir ihlal olarak kalır. 18. Madde bu durumda, muhtemel sapmalar için açık hedef haline gelir. Onaylayıcı Ayrık Görüş, tutuklamanın hem yetersiz hem de basmakalıp gerekçelere yaslandığını ifade etmektedir. Bir gerekçe basmakalıp ise, tutuklama ayakta kalacak desteği bulamıyor yahut umulduğu kadar gerekçe servis edemiyorsa; kısıtlama ile amaç arasındaki illiyet bağının zayıfladığının ya da gerekçenin simbiyotik bu yaşam tarzını ayakta tutacak nitel ve nicelikten yoksun kaldığının kabulü gerekir. Ortada amacın teşhis ve tanınmasını zorlaştıran ya da ereğin şekil ve şemail üzerinde spekülasyona yol açan bir suskunluk hali veyahut yoksunluğun sebebiyet verdiği işlevsizlik mevzubahistir.
18.madde; Sözleşme’ nin korumaya aldığı hak ve özgürlüklere, Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanmayacağını vazetmektedir. Görüldüğü üzere “amaç”, 18. Madde ile 5. Madde arasındaki krizi sevk ve idare eden ya da aşkınlık ile ölçülülük arasındaki sert mücadelenin kazananını ilan edecek biricik ölçüttür.
Kısıtlamanın öngörülen sınırlar içinde kalabilmesi, özgülendiği amaca sadık kalmasına bağlıdır. Amaç, özgürlüğü kısıtlayan irade veya işlemin Sözleşme’ ye sadakatini ölçen turnusol, tutuklamanın mutasyona uğrayıp uğramadığını belirlemeye yarayan araçtır. Amacın sınırları zorlaması, genişlemesi, başkalaşması ve değişikliğe uğraması tutuklamayı dayanaktan yoksun hale getirecektir.
Karşı Oy şikayet edilen önlemlerin, AİHS’nin 18. maddesine aykırı bir amaç izlediğini tespit etmek için ispat yükümlülüğü gerekliliğini göz önünde bulundurulduğunda bu hükmün ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterli gerekçe bulunmadığı kanaatindedir. Bu tutuklamanın amacına sadık kaldığı anlamına gelmektedir. Amaca sadakatin soyut bir söylem olmaktan çıkması için yeterli, makul ve meşru gerekçelere yaslanması gerekir. İddia veya yargının temellendirilmesinin, her şeyden azade etik bir değeri vardır. İhlal için yeter gerekçe yoksa, bu yetersizliğin nasıl ve ne şekilde tahakkuk ettiğinin saptanması, ihlal kuşkusu üzerindeki sisin aralanması için yaşamsaldır.
Madde neden ihlal edilmemiştir ? sorusu, bu kararın çevresinde meydana gelen her tartışmanın ilgi duyacağı bir sualdir. Bu soru hem AİHM hem de Karşı Oyun yanıtlaması gereken bir forma dönüşebilmektedir. Olumsuzu ispat, yükümlü veya yükümlüleri zorlasa da, sırtlanması gereken bir ödev olmayı sürdürmektedir. Söylemin kolaylığını, ispatın güçlüğü dengelemektedir. Bu da kısıtlamanın hoyratlığı ile sınırlamanın disiplini arasındaki dengenin korunması ve sürdürülmesinin ispat sahasındaki yansıma biçimidir.
Muhalefet Oyu, neyin veya nelerin tutuklamayı meşru hale getirdiğini ya da 5/1 deki kısıtlamanın belirsiz özne veya nesneye neden hizmet etmediğini, sıradan bir gerekçeyle değil, Sözleşme’ nin öngördüğü gerekçe biçimiyle temellendirmesi beklenmektedir. Beklenti skalasının muhtelif yerlerinde konuşlanan ve her birinin ayrı bir beklentisi olan öznelere, umarlarıyla bağdaşır bir temel arz edilmesi iddianın yükümlülüğüdür. İleride sıkça ve derinliğine tartışılacağı üzere, tutuklamanın Sözleşme ile kendisine çizilen sınırları ihlal etmesi veya yükümlülüklerini yerine getirmemesi tek başına 18. Maddenin ihlali manasına gelmeyeceği, 18. Maddenin ihlalinden söz edilebilmesi için daha fazla ve özerk gerekçelerin varlığına gereksinim duyulması, Karşı Oy’ un bu yükümlülüğünü bertaraf etmemektedir. Her şeye rağmen iki gerekçesizlik modeli arasında aynı soydan gelmelerinden ötürü genetik bir akrabalık vardır ve bu onlardan birinin, her an diğerine evirilmesi veya diğerini tetiklemesi mümkündür. Dolayısıyla anları yek diğerinden soyutlama fikrine mesafeli yaklaşılmalıdır.
Karşı Oy, Merabishvili Kararı’na atıfta bulunarak değerlendirmenin bu kararda belirtilen kriterlere uygun olarak ve “yasal delillere” dayandırılması gerektiğini öne sürerek, AİHM’ e ispat yöntem, araçları ile dayanaklarını hatırlatmaktadır. Hatırlatma özü itibarıyla şekillendirici bir nüfuz olarak da okunabilir.
Merabishvili Kararı, tartışmalara bu kez başka bir açıdan önemli bir katkı sunmaktadır. Bu kararda özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edilmesi, tek başına 18 maddenin ihlal edildiği manasına gelmeyeceği, bunun için, ihlalin 18. Madde ile korunan hukuki yarara ayrıca, açıkça ve doğrudan saldırması beklenmektedir. Bu 5. Madde ile 18.madde arasında yaratılan başat farktır. Kişinin 5. Maddeden neşet eden özgürlük ve güvenlik hakkının standartlara aykırı olarak kısıtlanması, 18. maddenin ihlalini motive eden bir eden değildir. 18. Madde ile 5. Maddenin ihlalleri arasında neden sonuç ilişkisi bulunmamakta veya ilk ihlal, ikinci ihlalin koşulu olmaktan çıkarılmaktadır. İkisi arasında bir akrabalık olmakla birlikte, ihlal açısından bir çok kıstas üzerinden geliştirilmiş farklılıklar mevcuttur. Bunlardan başat olanlarını; kısıtlamaların bir başka amaca ve art niyetli olarak hizmet etmesi şeklinde betimlemek mümkündür. (219 p)
AİHM, somut olayda ihlalin kendisini muhtelif formlarda gerçekleştirdiğini saptamaktadır. Öteki deyişle, 18. Maddeyi hedefleyen performansların mevcudiyetini zaman, özne, nesne ve mekan olmak üzere özerk ve özellikli sebepler üzerinden gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bu gerekçeler arasında 5. Madde ile ilgili ihlal biçimleri yer almamaktadır. Karşı Oy, incelemenin bu özellikler ve ölçütler üzerinden gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmektedir. AİHM, yerel Mahkeme’ nin, ihlal kuşkusuna konu performansını belirlediği bu ölçütler üzerinden incelemektedir.
İnceleme, ihlal için lazım gelen özel bir amacın kazısını yapmaya özgülenmekte ya da yerel yargı kararı üzerindeki ihlal kuşkusunu aşmaya adanan bir performansa tekabül etmektedir. AHİM ile Karşı Oy arasında, İnceleme’ nin görev tanımı ile amaç ve hedefleri üzerinden gelişen bir karşıtlığından söz edilemez. Aşkınlığın başka amaca hizmet edip etmediğine ilişkin kanıtların izlerini sürmek, bu incelemenin bir başka yükümlülüğüdür. Bu yükümlülüğün AİHM tarafından yerine getirildiğine dair makul çabadan söz etmek mümkündür.
Karşı Oy, AİHS’nin 5. maddesi ile bağlantılı olarak, 18. madde uyarınca bir şikayet olduğu durumlarda, Mahkeme, öncelikle başvuranın özgürlükten yoksun bırakılmasının, Sözleşme ile uyumlu bir amaç izleyip izlemediğini incelemesi gerektiğini belirtmektedir. Bu yaklaşımıyla olası bir kuşku halinde AİHM’ in öncelikle; tutuklamanın sözleşme ile öngörülen bir amaca özgülenip özgülenmediğinin belirlenmesini istemektedir. Bu incelemenin yapılabilmesi için, 18. Madde ile ilgili bir ihlal iddiasının varlığı gerekmektedir. Böyle bir iddianın tespiti halinde, ortada 5. Maddeyi motive eden kabul edilebilir bir amaç olup olmadığının tespiti zorunludur.
İkinci olarak; yetkililerin eylemlerinin uygunsuz gerekçelerle yönlendirildiğine dair kanıt bulunup bulundurulmadığının test edilmesi gerektiği anımsatılmaktadır. Burada uygunsuz gerekçe ile kast edilenin ne olduğuna dair bir açıklama bulunmamakla birlikte, bunun 18.Maddeyi motive eden ya da örtülü amaca hizmet eden gerekçeler ya da Sözleşme karşıtı veya standartlarla uyumsuz gerekçe sapmaları olduğu izahtan varestedir.
Burada bağdaşmaz veya bağlamından koparılmış yahut uygunsuz gerekçelere atfedilen özel bir misyondan söz edilmektedir. O misyon, yetkililere ait eylemleri fiilen yönlendirmedir. Yönlendirme, gerekçeye tevdi edilen bir ödevdir ve bu ödev, 18. Maddenin ihlal edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından tayin edicidir. Yönlendirme: eylemin izleyeceği rota ve güzergahı belirleyerek buradan ilerlemeye teşvik eden birden çok eylemin konsorsiyumundan oluşan mürekkep bir eyleme tekabül eder. Bunu bağlamıyla ilişkilendirdiğimizde, burada kendisine rota ve güzergah çizilen yetkililerin eylemidir. Yetkililerin eylemi ile kast edilen, tutuklama kararından başkası değildir. O halde tutuklama eyleminin uygunsuz veya meşru olmayan gerekçelerle yönlendirildiği ya da motive edildiğine dair bir kanıta ulaşmamız gerekir. Karşı Oy, eylem ile gerekçeler arasında yönlendirme olgusu üzerinden kurulan bir ilişki olup olmadığı ve bu ilişkinin neye hizmet ettiğinin belirlenmesini, bir ispat konusu olarak belirlemekte ve bunu kanıtlama görevinin AİHM’ e ait olduğunu iddia etmektedir.
Karşı Oy, AİHM ispat yükümlüsü olarak, ispat ödevi kapsamında hangi araçlardan yararlanması gerektiği ve ispat sahasının sınırlarının nasıl ve ne şekilde çizildiğine dair atıflar dışında bir veri arz etmemektedir. Gerekçe sapmaları/uygunsuz gerekçelerin ne olduğu ve somut olayda 18. Madde lehine veya 5. Madde aleyhine tahakkuk edip etmediği meselesini Karşı Oy, “ikinci uzuv” olarak nitelemekte ve “Bu ikinci uzvun incelenmesi, davanın özel koşullarına bağlıdır ve aşağıdaki nedenlerden dolayı bu tür nedenlerin mevcut davada mevcut olmadığına inanıyorum.” Şeklindeki cümle ile tutuklamayı motive eden, yönlendiren uygunsuz bir gerekçenin mevcut olmadığını belirtmektedir.
Karşı Oy, yerel mahkemenin, tutuklamanın gerekçelendirmesi ödevini yetersiz gerekçelere müsteniden ihlal ettiğini kabul etmektedir. Bu kabul, Kavala’ nın ispat hakkını kullanmasını önlemektedir. Öteki deyişle, tutuklama yetersiz gerekçelerden ötürü bir temellendirme sendromu yaşadığı için, Kavala’ nın bu tutuklamaya yönelme ve ona saldırma hakkını objektif bir zeminden mahrum bırakmaktadır. Dolayısıyla Karşı Oy gerekçe sapmasını red etmek yerine, uygunsuz olarak nitelenen bu gerekçelerin 18. Maddenin çiğnenmesindeki tahrik ve teşvik eden rol ve işlevi üzerinde durmakta, bu niyet ve eylemin sorgulanması gerektiğine ima etmektedir.
Tutuklamanın bir zemine yaslandığı kabul edilse bile bu zemin standartlarla bağdaşmaz olduğu için, varsayımsaldır ve tutuklamayı ayakta tutacak nitelik ve debide değildir. Bu yaklaşım tarzı Sözleşme’ nin iki düzenlemesini her şeye rağmen aynı paydada buluşturmaktadır. Meşruiyetini yitiren bir tutuklamanın yarattığı krizle, 18. Maddeyi de etkisine alacağı kabul edilmelidir. Öteki deyişle, her ne kadar ihlalleri motive eden nedenler farklı olsa da, krizin müsebbibi meşruiyetini yitiren tutuklamadan başkası değildir. Meşruiyetini yitiren tutuklama özgülendiği amaçla yolunu ayırmış demektir.
Meşruiyetini yitiren tutuklamanın, bir başka saik veya etkenle kurduğu ittifakın yarattığı komplikasyonun hedefi sınırları zorlanan kısıtlamadır. Ancak bu yeterli görülmemektedir. Burada aranan uygunsuz gerekçedir. Peşine düşülen ve varlığı şart koşulan uyumsuz ve uygunsuz olan spesifik bir gerekçesizlik motifidir. AİHM’ in belirlediği ve betimlediği gerekçesizlik motiflerinin dışında kalan sıra dışı gerekçedir bu. Onu emsallerinden ayıran 18. Maddedeki özellikli amaca yaptığı özgün, özel ve sıradışı hizmetten başkası değildir.
Bir gerekçesizlik motifi hem 5. Madde ile korunan değerlere yönelebilir, hem de 18. Madde ile korunan bir hukuki yarara saldırabilir. Tasavvur edilen gerekçenin kabiliyeti, sinesindeki gizilgücü ile birden çok hüküm ve değeri ihlal edebilen yeti ve yeteneğinde gizlidir. Bu hibrit gerekçesizlik modeli istisnaidir ve her daim rol üstlenmesi, her koşulda sahne alması beklenmemelidir. Bu gerekçesizlik ayrıksı olduğu için prestij sahibidir. Olayımızda ne Karşı Oy ne de AİHM böyle bir motiften söz etmemekte, aksine her iki ihlali besleyen ve tahrik eden gerekçe sapmalarının farklılığına işaret etmektedirler.
Karşı Oy, hem tutuklamanın dayandığı gerekçelerin doyurucu olmadığını öne sürmekte hem de dayanılan gerekçelerin 18. Maddeyi işler kılan bir nitelik ve debide olmadığını öne sürmektedir. Karşı oyun, standartlarla uyumsuzluğunu kabul ettiği bu gerekçelerden yola çıkarak, ihlal iddiasının hamili Kavala’ veya AİHM’ ye ihlalin varlığını ispat beklentisine girmesi, gerekçe hakkı-kanun yolu ilişkisini de ıskalayan bir çelişkiye tekabül etmektedir.
Yetersiz yahut basmakalıp bir gerekçenin, 18. Madde ile korunan amaca hizmet etmeyen bir gerekçe olarak kabulü zordur. Matbu veya basmakalıp gerekçelerin Kavala’ nın ihlalin tespitini isteme hakkını kullanması için lazım gelen datayı/içeriği sunmadığı aşikardır. Böyle bir gerekçeye dayanarak, ihlalin olmadığını söylemek veya basmakalıp veya matbu temellere dayanarak ihlal olmadığını savunmak mümkün olmamalıdır.
Bunlar bir kenara Karşı Oy tutuklamanın özgülendiği amacın gerekçe aracılığıyla ihlal edilmediğini aşağıdaki sebeplere yaslamaktadır.
Karşı Oy; insan hakları savunucularının hem Avrupa Komisyonu ile işbirlikleri hem de üye devletlerde insan haklarının korunması, geliştirilmesi ile savunulmasına yönelik katkılarıyla özel rollerine özel önem atfettiğini belirtmektedir. Karşı Oy, insan hakları savunucularına atfettiği değeri, ilki Avrupa Konseyi ile yaptıkları işbirliği, ikincisi üye devletlerdeki insan haklarını kurumsallaştırmadaki özel rolleri olmak üzere iki ölçüt üzerinden belirlemektedir. İkinci ölçüt, kendisini insan haklarına katkı, insan haklarını geliştirme ve savunma şeklinde üç şekilde karakterize etmektedir.
Bu betimleme Karşı Oy’ un perspektifinden çizilen bir insan hakları savunucusu portresine tekabül etmektedir. Tasvir edilen bu kimliğe atfedilen rol ve işlev insan haklarını kurumsallaştırma çabaları ile bu çabaları en üst seviyede koruyan düzenek, organizasyon ve kurumsal yapıyla işbirliği kurma ve geliştirme olduğunu söylemek mümkündür. Karşı oy insan hakları savunucusuna özel bir önem atfetmektedir ve özel bu önem, onun insan haklarını geliştirme ve koruma yoluyla verdiği katkı belirlemektedir. Rol ve işlev üzerine kurulu bu tasvir veya kimlik, bir insan hakları savunucusunun tecessüs şeklidir.
Bu standart, başvurucunun kimliği rol ve işlevini sınayacak soyut bir norma tekabül etmektedir. Bu soyut koşul, somut olayın ihtiyacı olan optimum koşulu tedarik etmektedir. Başvurucu Kavala’ nın tasvir edilen bu soyut koşul/standardın tarif ve tasnif ettiği kimlikle ne denli uyuştuğu, çizilen bu motif baz alınarak tayin ve tespit edilmektedir. Bu tarif veya tavsifin üzerinde durmamamızın sebebi, tipiklik tarafından kullanılacak bir materyal olmasıdır.
Kavala’ nın somut olaydaki rol ve işlevini açığa çıkaracak, kim olduğunu, kime, neye ve nasıl hizmet ettiğini veya kimliğinin teşhis ve tanınmasına yarayacak optimum bilgiye erişerek, oradan da tipikliğin ihtiyacı olan olguya ulaşacaktır. Anılan soyutlamanın nihai hedefi, 18. Maddeye işlerlik kazandıran veya onu motive eden amacı gün yüzüne çıkarmaktır. Karşı Oy, bu başlıkta ve özellikle uyguladığı bu testle; Kavala’ nın kimliğinden hareketle rol ve işlevini sorgulayıp, ona yönelen tutuklamanın niyete, amaç ve sebeplere erişmeyi hedeflemektedir. Amaç-özne ilişkisinden hareketle, büyüteç altına alınan amacın meşruiyeti sorgulanacaktır.
Sonuç itibarıyla, a) insan hakları savunucusu olmanın asgari koşulu nedir? b) bu koşullar başvurucunun şahsında tahakkuk etmiş midir? c) tutuklama bu rol ve işleviyle başvurucuyu hedefliyor mu? d) hedefliyorsa bu yönelme 18. Maddenin objektif kapsamı içinde kalan bir kalkışma mıdır? Şeklindeki bir dizi sorunun yanıtlanabilmesi Karşı Oy’ un kısa, sıradan görünen ancak hayati olan cümlesine nüfuz edilmesine bağlıdır. Bu tümce, tartışmanın manivelasıdır ve kavranmadan Karşı Oy’ un anlaşılması güçtür.
Karşı Oy “Ancak benim görüşüme göre, Mahkemenin bir aktivistin gözaltına alınmasını incelediği ilk Türk davası olan bu dava, Türkiye’de genel olarak insan hakları aktivizmi hakkında bir dava olarak kolayca önerilemez.” demekle AİHM’ in, Türkiye aleyhine bir aktivistin tutukluluğuyla ilgili olarak incelediği ilk dava olan bu davanın, Türkiye’ de insan hakları aktivizmiyle [ilgili] bir dava olarak önerilemeyeceğini belirtmektedir. Önermek, kabul edilmesi umulan bir şeyi, kişiyi, iddiayı, olguyu öne çıkarmaktır. Önermek, temellendirilmiş, temellendirilmesi gereken bir kabul beklentisidir.
Karşı Oy bu yaklaşımıyla Türkiye aleyhine açılan bu davanın teşhis ve tanınmasına yarayan özellikleri tespit etmektedir. Buna göre bu dava, AİHM perspektifinden yapılan okumayla; a) bir insan hakları aktivistin gözaltına alınmasını konu edinmektedir. b) Konusu itibarıyla Türkiye aleyhine açılan ilk davadır. AİHM böyle tanımlasa da esasında genel olarak dava; kolaylıkla ve genel olarak Türkiye de bir insan hakları aktivizmiyle ilgili bir dava olarak önerilemez niteliktedir. Bu iddiada altı çizilmesi gereken iki husus vardır ve bunlardan ilki, “genel olarak” ikincisi ise “kolaylıkla” kavramıdır. Karşı Oy bu iki kavrama basarak, bu davanın yerelde bir aktivizm özelliği taşımadığını izah etmektedir.
Burada “genel olarak” kavramı, kurala tekabül etmektedir. Davanın, kaideten bir insan hakları aktivizmini konu edinen özelliklere sahip olmadığı anlamına gelmektedir. Kuralın olduğu yerde, her daim bir istisna vardır ve bu istisna ya eylemli veya hukukidir. Buradan bakıldığında Karşı Oy, genel olarak davanın anılan özelliklere sahip olmadığının altını çizerken, esasında ayrıksı da olsa aktivizmi konu edinen yerel örnek olabileceği ihtimalini de gözetmektedir. Genel olarak ve kolaylıkla ifade etmek, bir marj bırakmak göreceli eylemek olarak da okunabilir.
Kural aynı cümlede “kolaylıkla” kavramı ile tahkim edilmektedir. Kolaylıkla, hedefe hiç bir güçlükle karşılaşmadan ulaşmak anlamındadır. Buradan bakıldığında, güç de olsa başvurucunun bir aktivist olabileceğini kabul eden bir ifade tarzıdır. Karşı Oy’ un sertliği genel ve kolaylıkla sözcükleri üzerinden seyrelerek yumuşamaktadır. Bu seyrelme, Karşı Oy’ un her şeye rağmen mutlak olmaktan imtina ettiği, AİHM’le bir kopuş yaşamaktan kaçındığına da delalet etmektedir.
Ona göre, bu dava kolaylıkla ve kaideten aktivizmi ve aktivisti konu edinen bir dava olarak kabul göremez.
Ancak kavramı, ilk cümleye yüklenen olumlu değeri, ikinci cümle ile Kavala aleyhine istisnaya uğratan bir rol üstlenmektedir. Bu beride olup bitenin, sınır ötesinde betimlenen ve tanımlananla özdeş olmadığının ifade tarzıdır. Dahası somut olay ile soyut koşulun bağdaşmadığına ilişkin tezi sırtlayan dibacedir. Fakat veya ama ile başlayan her cümle, ya bir olgu ya durum ya da istisna üzerinden hakkı kısıtlayacağı veya tartışmamın üzerinde yürüyeceği kodlar hakkında ip ucu verir.
Karşı Oy; “Mevcut dava bağlamında, başvuranın faaliyetleri daha geniş bir analizin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.” Şeklindeki ifadesiyle özne hakkında nihai bir teşhise varmak için, nesne ve eylemin parçası olduğu bir bütünün büyüteç altına alınmasını, olgulara ayrılmasını istemektedir. Bütünün ayrıştırılarak, başvurucu ile eylemlerinin bütün içindeki rol ve işlevinin lokal ve likit hale getirilmesi arzulanmaktadır. Bu bütün hiç kuşkusuz Gezi Olaylarıdır. Gezi Olayı nitelendirilmeden onun uzantısı veya bileşeni addedilen eylemlerin tanımlanması mümkün görülmemektedir. Başvurucu’ nun kim olduğuna hükmedebilmek için neler yaptığından yola çıkmak, özneye kimliğini veren eylem veya nesneyi bileşenleri üzerinden çözümlemeyi önermektedir. Dahası geniş olay ve olguların bir parçası olan özne ve eyleminin, büyük fotoğraf okunması suretiyle açığa çıkarılması önerilmektedir.
Önerilen akıl yürütülürken tümelden tekile, genelden özele, etkenden etkiye varmayı amaç ve hedef edinen, kalitatif/nitel bir çözümlemedir. Burada başvurucunun faaliyetleri, geniş bir çözümlemenin parçası olarak tanımlanmaktadır. Etkiyi yaratan bir amil olarak görülmektedir. Burada etken/amil konusunda, AHİM ve Karşı Oy arasında bir karşıtlık mevcuttur ve Karşı Oy enerjisini etkenin bir insan hakları aktivitesi olmadığına harcamaktadır. Geniş analiz bu parçayı teşhis ve tanımlamaya adanmalı, bunu hedeflemelidir. Tahayyül ve tasavvur edilen analiz, sıradan bir analiz değil, başvurucunun faaliyetlerini merkez alan ancak onunla yetinmeyen bu faaliyetlerin irtibatlı olduğu ilişkiler ve özneler ağını içine alacak genişlikteki çözümlemedir.
Karşı Oy, başvurucunun faaliyetlerinin niteliğinin belirlenmesi için izlenmesi gereken metodolojinin ip uçlarını verdikten sonra “Bu bağlamda, çoğunluğun, başvuranın ilk ve süregelen tutukluluğunun, gizli bir amaç izlediği, yani onu bir insan hakları savunucusu ve STK aktivisti olarak sessizliğe indirgemek olduğu sonucuna katılmıyorum.” demektedir. Bu vargı AİHM’in hükme dönüşen kabulünü reddetmektedir. Reddedilenleri;
a) başvurucunun ilk ve temadi eden tutukluluğun mevcudiyeti,
b) tutukluluğun bir insan hakları savunucusu ve STK aktivistini susturmaya özgülenmesi şeklindeki olgulardır.
Burada (a) ile karakterize edilen husus, (b) sonucunun elde edilmesine hizmet etmektedir ya da (a), (b) nin öncülü ve öncelidir. Karşı Oy (a) ile (b) arasındaki bu sebep sonuç ilişkisini ya da illiyet bağını reddetmektedir. Anılan şıklar veya olgular arasındaki illiyet bağının kabulü, tutuklamanın 18. Madde ile konulan sınırları bir başka amaç için ihlal edildiği manasına gelir ve tutuklama başvurucunun faaliyetlerini sonlandırmaya ve kendisini susturmayı hedeflediği için, amaç unsurunu suiistimal ederek sapmaya dönüşmektedir.
Karşı Oy, yetersiz gerekçeye dayalı tutuklama kararının varlığını kabul etmesine rağmen, bu yoksunluğun sıradan bir yetersizlikten öte bir rol ve işleve sahip olmadığını belirtmektedir. Burada kritik olan, tutuklamayı ayakta tutmayan, tutamayan bir gerekçesizliğin genel ve soyut bir ihlal olarak kabulüdür. Bir tutuklama, dayanaktan yoksun veya yeterli bir gerekçeye dayanmıyorsa, gerisinde bırakılan boşlukla neyin hedeflediğinin de tartışılması beklenmektedir. Kasıtlı bir yetersizliğin masum, öylesine veya olağan bir gerekçe defosu olarak aklanması olanaksızdır ve böyle bir temelsizlik gerisinde bıraktığı gerekçe açığı ölçüsünde amaç ve hedef tartışmasına/sorgulamasına konu edilmelidir. Şablon gerekçe, sıfır gerekçe ile özdeş, yetersiz gerekçe ile aynı değildir. Sıfır gerekçe ile yetersiz gerekçe arasında tutuklamanın amacının tayini bakımından bir fark olmalıdır. Bireyi yıllarca özgürlüğünden yoksun bırakan gerekçelerin peşinen masum sayılmaları gerekçe hukukunun reddettiği bir yaklaşımdır. Defolu gerekçelerin yarattığı tutuklamaya kuşkuyla bakılması, kısıtlamaların hukukun içinde kalması gerektiğini vazeden bir sistemin beklentisidir. Gerekçe tutuklama üzerindeki kuşkuların dağıtılması için yapılan buluştur ve olaydaki tartışmaların son bulması gerekçe-hedef-amaç ilişkisinin doğru okunması ve ağırlıklı olarak burada durularak çözüm aranmalıdır.
Devam edelim, Karşı oy, çoğunluk görüşüne atıfta bulunarak, tutuklamanın başka bir amaca ve bilhassa başvurucunun, insan haklarını koruma ve geliştirme etkinliğini hedeflemediğini öne sürerken, bu görüşünü temellendirmemektedir. Elimizde, muhalefet şerhini bu şekilde düşünmeye icbar eden bir gerekçe bulunmamaktadır. Ortada sadece 5. Maddenin 18. Madde ile çizilen sınırların berisinde kaldığını, tutuklamanın bir başka amaca hizmet etmediğini, daha somut bir ifadeyle Kavala’ nın aktivizmini hedefleyen bir erek taşımadığını söylemekle yetinen soyut bir ifade mevcuttur. Gerekçesiz bu vargı, kendisini denetime kapattığı için ikna edici ve inandırıcı olma yükümlülüğünden kaçınmaktadır. Toplumun yargıyı denetlemesi açık muhakeme, gerekçe ve hükmün açık tefhimi gibi usuli araçlarla mümkün olabilmektedir ve bu davada açık muhakeme ve açık tefhim gerekçesizliğin yarattığı bilgilenme yetmezliğini aşmaktan uzaktır.
Gerekçeden yoksun bir vargının, yargıya dönüşmesi tartışmalıdır. Gerekçesiz tutuklama ve hükmün akıbeti iç hukukta yeterince tartışılmadığı gibi Hüküm ve Karşı Oy’ da tutuklamanın genetiğini belirleyen bu meseleye önemiyle uyumlu bir ağırlık vermemiştir. Temelsizlik, bizi çoğunluk görüşü üzerinden, muhalefetin ard alanını olası nedencelerini aramaya icbar etmektedir.
Çoğunluğun iddiası, tutukluluğun istismar edildiğine dairdir ve bu oldukça ciddi bir iddiadır. İddianın karşısına temellendirilmemiş bir redle çıkmak, gerekçe hakkını muhalefet şerhi aracılığıyla ihlal etmekle kalmamakta, nesnellik kuşkularını besleyen bir ark da inşa etmektedir. Muhalefet Şerhi, tutuklamanın Sözleşme’ ye sadık kaldığını savunmaktadır. Yarışan tezlerin üçüncü göz tarafından nesnel olarak değerlendirilmesi, ikisinin de tartışmanın üzerinde yürüyeceği bir gerekçe arz etmelerine bağlıdır. Tutuklamanın yozlaştığını belirleyen hüküm, yargıyı denetlemeye yarar argümanı arz ederken, muhalefetin bundan kaçınması, muhalefet şerhi ile Başvurucu arasındaki güven ilişkisini örselemektedir. Gerekçenin geliştirdiği özelliklerden en önemlisi, yargıcın nesnelliğini sınamaya yarayan materyal servis etmesidir. Yargıcın olası nesnellik krizini önlemesi, yargının demokratik denetimini sağlamaya yarayan materyali arz etmesine bağlıdır. Avrupa Kamu Düzeni’ ne şeffaflık sözü veren bir Mahkeme ve bileşenlerini bu ödevden muaf tutan bir istisnai norm bulunmamaktadır. Gerekçe arz edilmeden veya sınanacak materyal olmadan yargıcın nesnelliğini sınamak imkansız hale gelmektedir. Nesnellik testinin ihtiyacını karşılamayan bir görüş, yargıcı da içine çeken bir yansızlık sorununa dönüşmektedir.
Muhalefet Şerhi ikinci olarak; “ başvurucunun tutukluluğu ile insan haklarını geliştiren ve koruyan insan hakları savunucularının özel rolü arasında bir bağlantı olduğundan şüpheliyim” demektedir. Bu tümce bir önceki nedencenin özne odaklı veya özne bağlamlı varyantıdır. İlk nedence insan hakları savunusu veya aktivizmi konu edinirken, bu cümle hak savunucusu ile özel rolü arasındaki ilişkisizliği vurgulamaya odaklanmaktadır. Bu cümle ile Karşı Oy, Kavala’ nın bir insan hakları savunucusu kimliğinin şüpheli olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bir önceki paragrafta, eylem, rol, işlev veya aktivizmini kuşkulu bulan Muhalefet Şerhi, bu burada ise Başvurucu’ nun sıfat ve kimliğini sorgulamakta, açıkça ve ayrıca başvurucunun insan hakları aktivisti olduğundan emin olmadığını belirtmektedir. Karşı Oy, başvurucu/ özne ile fonksiyon arasındaki bağı sorgulamakta olayda bu bağın varlığından kuşku duymaktadır.
İnsan haklarını korumak ve kollamak faaliyeti başvurucuya dokunulmazlık sağlayan bir politik değişiklik veya toplumsal değişimi hedefleyen rol ve işlevdir. Onun bir aktivist olarak kabul edilebilmesi, insan haklarını koruyan ve geliştiren bir faaliyetin öznesi olması koşuluna bağlıdır. Anılan bağın yoğun bir şüpheye maruz kalması, başvurucunun, meşruiyeti kabul edilen eylemlerinden alacağı umulan korumadan mahrum bırakılması demektir. Yoksunluk aynı zamanda, tutuklamanın insan hakları alanındaki faaliyeti/aktivizmi kısıtlamaya, enterne etmeye özgülendiğine dair iddiayı da temelsiz bırakacak veya kuşkulu hale getirecektir. Özne ile eylem, aktivist (insan hakları geliştiricisi ve savunucusu) ile aktivizm (insan haklarını geliştirme ve savunma özel rolü) arasındaki bağın kuşkular kolonisine teslim edilmesi, tutuklama ile başka amaç arasındaki illiyet bağının kurulmasını önlemek demektir. Özel Rol ile Başvurucu arasındaki ilişkinin şüphenin giderilmesine değin kesilmesi, eş zamanlı olarak özne ile suçlama arasındaki bağın örülmesinin ilk adımı ve koşuludur. Bu noktadan sonra, aktivizmin ve aktivistin yazgısının iddianame tarafından belirlenmesine onay vermektir.
İddianame bu haliyle aktivisti ve aktivizmi mahkum etmeye özgülenen kuşkular bütünüdür. Karşı Oy’ un kuşkusunu tetikleyen, temellendirilmediği ihlal hükmü tarafından teyit edilen iddianamenin şüpheleridir. Şüpheye dayanarak, ceza davası açılması olasıdır ama, kısıtlamaların (sürdürülebilir tutuklamanın) öngörülen amaç dışına çıkmadığına dair kati bir yargıya varılamaz. Ya da ithamın şüpheleriyle hareket edilerek, 18. maddenin ihlal edilmediğini ima etmek, Başvurucu’ nun şikayetlerini Sözleşme perspektifinden görmemeyi tercih etmektir. Kuşku, kuşkuyla aşılmaz. Olsa olsa kuşkuyu derinleştirir. Yargı kuşkular arasında tercih yapamaz. Aksi bir tutum, olağanüstü ya da ayrıksı bir temellendirme performansı gerektirir. Umulan performans esirgendiği sürece, temelsizlikten nemalanan tutuklamaya konforlu bir alan bırakılmış olur.
Karşı Oy, ayrıca “Çoğunluğun belirttiği gibi, başvuran Gezi Parkı olaylarında önemli rol oynayan bir aktivisttir.” Şeklindeki kabulüyle Başvurucu’nun öylesine değil, nitelikli bir aktivist olduğunun altını çizmektedir. Önem: değerlendirmenin ortaya çıkardığı hukuki bir kıymettir. Bu kıymeti vücuda getiren bir çok faktör olmalıdır. Olayda Başvurucu’ nun rolüne atfedilen bu değerin, duygusal, bilişsel, sosyal veya hukuksal hangi parametrelerden beslendiği merak konusudur. Öneme genetik özelliğini veren bu parametrelerdir. Rolü önemli hale getiren gerçekleştiği zaman mekan ve kişiler nezdindeki tecessüs biçimidir. Onu değerli kılan zaman mekan ve kişilerle kurduğu ilişkiler ağıdır. Tutuklamanın öngörülen amaca sadık kalıp kalmadığı, Başvurucu’ nun rolünü kıymete tahvil eden genetik bu özelliklerdir. Burada Karşı Oy’ un özellikle bu rolün araçsal değerini ortaya koyacak ikna edici ve inandırıcı bir parantez açması beklenmektedir. Bu rolün sahici mi yoksa yapay mı olduğuna bağlı olarak, tutuklamanın özgülediği amacın belirlenmesi açısından da anlamlıdır.
Karşı Oy devamla “Sivil itaatsizlikle bu olayları bir başlangıç noktası olarak tanıtmak ve daha sonra fiziksel tesisler, mali destek ve uluslararası temaslar sağlayarak genel kaos yaratmak amacıyla bu eylemlerin ülke geneline yayılmasını teşvik etmekle suçlandı.” demek suretiyle iddianamenin gözüyle Başvurucu’ nun olaylardaki rol ve işlevini somutlaştırmakta lokal ve likit hale getirmektedir. Karşı Oy bu suçlamaları baz alarak, Başvurucu’ ya atfettiği özel rolü betimlemektedir. İddianameden özerk bir anlatım mevcut olmadığına ve de iddianame referans alındığına göre, Başvurucunun Gezi Parkı Olayları’ ndaki rol ve işlevi iddianamenin anlatısıyla mahduttur.
Bu anlatı; Başvurucu’yu sivil itaatsizlikle başlayan içine fiziksel alanlar, maddi destek ve uluslararası temaslar sağlayıp, olayların ülke geneline yayılmasını genelleştirilmiş bir kaosun yaratıcısı ve zanlısı olarak takdim etmektedir. Başvurucunun aktivistliği bu söylem ve içerik baz alındığında, zaman ve mekanla sınırlıdır ve sınırın berisinde kalan sadece sivil itaatsizlikle özdeşleşen eylemlerdir.
Başvurucu aktivisttir ancak, ancak üstlendiği rol ve işlev aktivistliğin objektif kapsamı dışındadır ve bu da onun bu kimliğini zanlıya tahvil etmektedir. Olayın içine can ve mala yönelen tehdidi alacak şekilde boyutlanması ve sivil itaatsizlik sınırlarını aşması, Başvurucu’ yu kriminalleştirerek usul hukukunun öznesi haline getirmektedir. Metamorfoza uğrama iddianamenin jargonudur ve Karşı Oy iddianameyi referans alarak kimlik ile eyleme yönelen tahkikata meşruluk atfetmektedir.
Karşı Oy’ a göre “Çoğunluğun belirttiği gibi, bu olaylardan kaynaklanan ciddi aksamalar ve önemli ölçüde can kaybı göz önüne alındığında, bu olaylarla ilgili soruşturma yürütmek tamamen meşru olmuştur” Meşrudur ve bu meşruiyet Çoğunluğun da içselleştirdiği bir kabule yaslanmaktadır. AİHM’ in gerekçeli kararının 221 .paragrafına yaslanan Karşı Oy, Çoğunlukla eylemlerin soruşturmayı meşru kılacak bir niteliğe dönüştüğü konusunda hem fikir olduğunu belirtmektedir. 221. Paragrafa baktığımızda; Mahkeme’ ye göre tedbirin amacı Gezi Olayları ve Darbe Girişimi’yle ilgili soruşturma yürütmek ve başvuranın atfedilen cürmü işleyip işlemediğini tespit etmektir.
AİHM “Bu iki olaydan kaynaklanan ciddi karmaşa ve kayda değer can kaybı göz önüne alındığında, bu olaylarla ilgili soruşturma yürütmek tamamen meşrudur. Ayrıca, darbe girişiminin ülke genelinde acil durum ilan edilmesine yol açtığı da göz ardı edilmemelidir.” Şeklinde bir saptama yapmaktadır. Görülüyor ki her iki görüşün iddianamenin konusu ile ilgili bir çelişkileri bulunmamaktadır.
AİHM, soruşturma makamlarının en başından itibaren, başvuru sahibinin Gezi olayları ve darbe girişimi sırasında meydana gelen halk düzensizliğine katıldığı varsayımıyla ilgilenmediği kanaatindedir. Bu tespit AİHM’ in, Karşı Oy’ la bir önceki paragrafta kurulan ittifakın sonudur. AHİM, Başvurucu’ nun aktivist kimliğini muhafaza ettiğini, pozisyonunu koruduğunu, rol ve işlevinin herhangi bir değişiklik ve başkalaşıma uğramadığını, yeni olanın geciken soruşturma olduğunu ima etmektedir. Soruşturmayı hedef alan bu saptama, açık ve net olarak iddianame ile aktivizmin kriminalleştirildiğini, tedricen ve kanıtları tüketerek ortaya koymaktadır. Yerel adli işlem ve kararların olgulara atfettiği anlam, Sözleşme’ nin güvenceye aldığı özgürlük ve güvenlik hakkını hedeflemesinden ötürü istisnai bir müdahaleyle çürütülmektedir.
Böylelikle tedbir ile olaylar arasındaki olması gereken bağını tesis edecek meşru bir gerekçenin mevcut olmadığı ima edilmektedir. Karşı Oy, her nedense AİHM ile kendisi arasındaki çelişkiyi besleyen bu noktayı atlamaktadır. Soruşturmanın bu iki olaya gerçekleştikleri zamanda ilgisiz kalmaları ya da bunlarla vaktinde ilgilenmemesi dahası, Başvurucu’ nun konuyla ilgili bilgisine müracaat edilmemesi, tutuklama ile soruşturma arasında olması gereken nedensellik ilişkisini tartışmalı kılmaktadır. Kuşkunun derdest olması, tedbirin amaç hedef ve karakteriyle ilgili tartışmaları alevlendirmektedir.
Karşı Oy bu konuda suskundur. Ondan beklenen meşru soruşturma ile tutuklama arasındaki bağın zaman üzerinden, nasıl ve ne şekilde kurulduğuna dair ikna edici ve inandırıcı kanıtlar ortaya koymaktır. Bu onun görevidir ve bu yükümlülüğü azaltamaz, ortadan kaldıramaz. Tedbir: meşru bir soruşturmanın hedefleriyle buluşması için başvurulan ve istifade edilen onlarca deontolojik muhakeme araç ve teminatından biridir. Bu yönüyle tedbirin/ tutuklamanın soruşturma ile zaman, mekan ve özne üzerinden ikna edici ve inandırıcı bir ilişki kurması beklenmektedir. Soruşturma ile betimlenen teması kuramamış bir tutuklama, gerekçesiz ise veya yeterli gerekçeyi de servis edemiyorsa neye hizmet ettiğinin merak edilmesi gerekir. Geriye ihmal veya tesadüf kalmaktadır ve her iki seçenek de konuyu temellendirmede başvurulacak argüman olmaktan uzaktır.
Unutmamak gerekir. Karşı Oy almaşık bir hükümdür ve bu hüküm etkisiz olsa da bir başka olasılığın varlığını anımsatan alternatif gerçeklik arayışıdır. Dolayısıyla tüm etkisizliğine inat, bir başka olasılığın ya da verimliliğin ısıtılan kuluçkası olarak anlaşılmalıdır. Hükme akıl veren bu alternatifin, AİHM’ e önerdiği ayrıntılı analizi yaparak, hükümle girdiği düelloyu yarışa dönüştürmeliydi. Hüküm, soruşturma ile tutuklama arasındaki ilişkisizliği teyit eden bir gerekçe arz etmektedir ve Karşı Oy’ un en azından bu gerekçeleri, panzehir gerekçelerle nötralize edilmesi, çürütmesi umulmaktadır.
İddianamenin, Başvurucu’ nun kanunun koruduğu faaliyetlere yaslanması ve tutuklama ile iddianame fasılasız ve nizasız geniş bir zaman kesitinin girmesi, onca zamana iki delilin sığdırılması, soruşturma-özne ilişkisini sunileştirmektedir. Başvurucu aleyhine olan kuşkular, araya giren zaman nedeniyle içtenliğini yitirmektedir. Olayların çapı, derinliği ile yaygınlığına yapılan vurgudan beslenen meşruiyetin, Başvurucuyla ilgisini yoğunlaştırıp, yaygınlaştırarak hükme dönüşmesi beklenirken, vakit kazanması/tüketmesi, doğrudanlık ilkesinin beklentileri ve kaygılarını da berhava eden bir yerel yoruma tekabül eder. Yorum; tutuklamanın, iddianameden beklentilerini tartışılır hale getirmekte, soruşturmadan özerk ve soruşturmadan başka bir amaca hizmet eder bir mecraya sürüklemektedir.
Soruşturmanın meşru olması, tutuklamanın yetersiz gerekçelere yaslandığı gerçeğini örtbas edememektedir. Böyle bir söylem, yetersiz gerekçeye dayalı tutuklamanın, iddianamenin söylemiyle temellendirilmesi, eksiğin iddianame metni ile ikmal etmesi demektir. Değişen rol ve işlevle beraber, tahkikatın bu değişikliği hedeflemesi meşrulaşmakta, dolayısıyla tutuklama da bu referanstan beslendiği için 5. Madde ile belirlenen sınırların dahilinde kalmaktadır. Bu açıkça söylenmese de tutuklamanın meşru bir iddiaya dayalı olduğu sonucuna çağrı yapmaktadır. Bu başlangıçta yetersiz gerekçeye dayanan bir tutuklamanın meşru bir iddiaya dayanan gerekçeye tahvili anlamına gelmektedir. Bu Karşı Oy’ un stabil olmadığı, iki seçeneğin yaratacağı etki ve sonuçların hısımlığını kestirememekten neşet ettiği izlenimi doğurmaktadır.
Unutulmaması gereken bir diğer husus, başvurucunun aşkınlaşan faaliyetlerinin meşru bir soruşturmaya konu olduğunun kabulüyle, tutuklamanın meşru bir temele yaslanması yahut kabul edilebilir gerekçelerden beslenmesi aynı şeyler değildir. Burada sorgulanması gereken, sorgulanan; tutuklamanın meşru bir sebebe dayanmasından ziyade, gayrimeşru bir amaca hizmet edip etmediği ya da Sözleşme’yi dolanan gizli bir ajandaya sahip olup olmadığıdır. Karşı Oy bu paragrafta, soruşturmanın meşruiyeti ile tutuklamanın, meşru gerekçeyle temellendirilmesi ya da tutuklamanın yapay gerekçelerle bir başka amaca yönlendirilmesi arasındaki farkı izahtan vareste tutmaktadır.
Okuyucu veya ilgilinin Karşı Oy’ dan beklentisi, ardıl paragrafa geçmeden burada parantez açarak, iddianamenin meşruiyeti ile tutuklamanın 5. Maddenin erekleriyle uyumluluğunu veya bu amacı aşacak bir teşebbüste bulunmadığını salık verdiği metodolojiyle açıklamaktır. İddianamenin başvurucuya atfettiği cürüm ile tutuklama arasındaki bağın kurulması veya tutuklamanın bu tahkikata belirtilen nedenlerle katkı sunarak özgürlüğü kısıtladığını izahtan imtina etmesi Karşı Oy’ un anlaşılmasını güçleştirmektedir.
Muhalefet Şerhi, iddianame’ nin başvurucuya yüklediği anlam, rol ve işlevden hareketle; başvurucunun aktivist olarak nicel ve nitel açıdan sınırlarını genişleten Gezi Parkı olaylarındaki rolünün, onu ilişilmez kılmayacağı sonucuna varmaktadır. Bu yaklaşım tarzı, yargıyı iddianamenin akıl ve söylemine hapsetmekte, başvuruyu test edilmemiş kuşkular kolonisine teslim etmektedir. Karşı Oy’ un tutuklamayı besleyen gerekçe arayışının birden çok materyal aracılığıyla gerçekleştirilmesini eleştiri konusu yapmış, ilk bölümdeki tezini yasladığı noktalardan bir olarak deklare ettiği unutulmamalıdır.
Gerekçe defolarının aranacağı, objektif zeminin ne olması gerektiği meselesi, iki görüşün yollarını ayıran birden çok sebepten biriydi. Buradan bakıldığında; tutuklama kendisine tevdi edilen sınırlı rol ve işlevini terk etmekte, yerini yargılama ve hükümden rol çalan bir işleve bırakmaktadır. Başlangıçta, ihlal tespitinde ya da tutuklamanın makullüğünün olabildiğince geniş bir bantta ve hemen hemen tüm kaynakların tüketilerek belirlenmesi gerektiğini savunan Onaylayıcı Karşı Görüş’ ün, Muhalefet Şerhi kimliğiyle meşruiyet atfettiği iddianamedeki söylemden hareketle, aktivizmin haddini aştığını ima etmesi, kaynaklar üzerinden gelişen göreli bir çelişkiye tekabül etmektedir.
Böylece Başvurucu’ nun insan hakları savunucusu olmaktan çıkarak, konusu suç teşkil eden bir eylemin öznesi haline geldiğini ima etmektedir. Mahkemenin içtihadından, bir aktivist statüsünün dokunulmazlık garantisi olarak ele alınamayacağı açıktır (bkz. Mutatis mutandis, Khodorkovskiy, yukarıda anılan, § 258). Şeklindeki ifade; aktivizm ve aktiviste açık çek verilmediği, dolayısıyla muafiyet ve istisna yoluyla ilişilmezlik garantisine kavuşturulmadıklarını belirtilmektedir.
Aktivist statüsüne sahip olmak, dokunulmazlık bahşetmemektedir şeklindeki yargı, kendisinden önceki cümleden bağımsız olarak değerlendirilemez. Kavala’ nın tutuklanması veya soruşturma geçirmesinin, onun siyasi tartışma ortamının sınırlandırıldığı anlamına gelmeyeceği ifade edilmektedir. İnsan hakları savunucularının suçun sübjektif kapsamı içinde kalmaları muhtemeldir ancak, bu sonuca varmak adil bir yargılama ile mümkündür ve tutuklama, adil bir yargılama için gerekli olan zemini kısıtlamaktadır. Dahası tutukluluğun uzun sürmesi ve karşı oyun da benimsediği gibi matbu gerekçe veya basmakalıp gerekçelerle varlığını sürdürmesi, bu tezi yıpratmakta ayakta kalmasını güçleştirmektedir.
Tutuklamanın sınırları gerekçesiz kararlarla zorlaması ve kişi güvenliği ve özgürlüğüne ilişkin hakkının içini boşaltması, onun tedbir olarak tanımlanması ve benimsenmesini önlemektedir. Giderek yargılamayı anlamsız hale getiren hatta hükümle yer değiştiren bu kurumun, bu veriler karşısında kendisine tahsis edilen alanda kaldığını savunmak karşı oyun iç çelişkisidir. Muhalefet şerhinin bu çelişkisini bizzat Onaylayan Karşı Oy beslemektedir. Hem tutuklamanın meşru olmadığını öne sürmek, hem de tutuklamanın sözleşmenin belirlediği sınırlar içinde kaldığını savunmak, paradoksun yarattığı bir nötrleşmeye veya görüşsüzlük haline denk gelmektedir.
Burada sorun aktivistin ceza hukuku doktrinin konusu olup olmadığı değil, tutukluluğun meşru olup olmadığıdır. Bir tutuklama yetersiz gerekçeler üzerinden meşruluk sorunu yaşamaya başladığı andan itibaren, tutuklama merkez kaç kuvvetin etkisi dışına çıkarak bir başka amaca hizmet etme potansiyeline dönüştüğünün kabulü gerekir. Tutuklama veya soruşturma, makul tutuklama sebeplerine müstenit ise ve bu meşruiyet hükme değin sürdürülebilir hukuki bir argümana yaslanmaya devam ediyor ya da hukuki yarar güncelliğini koruyor ise, siyasi tartışma ortamı ile suç arasındaki kriz, tutuklama yararına devam ediyor demektir. Sebepten soyut her tutuklama unutmamak gerekir, muhakeme dışı özne ve nesnelerle dirsek teması kuran bir fenomene dönüşür. Yargının nesnelleşmesi veya nesnellik iddiasını sürdürebilmesi, gerekçeler aracılığıyla olmaktadır ve gerekçe bu anlamda olası spekülasyon ve krizleri önlemenin eşsiz buluşudur. Bu buluş, yargıcın toplum veya dava dışı öznelerle ilişkisini sözleşmenin içinde tutar. Aksi halde gerekçe, yargıyı hukukun dışına çıkarır ve orada tutar.
Tutuklama sebepleri yasal kavram ve terimlerin tekrarıyla varlığını sürdürüyor veya basmakalıp gerekçelerle ayakta kalmaya çalışıyorsa yer ve zamanına göre siyasi ortamın hudutlarını zorluyor demektir. Karşı oy; her ne kadar “ başvurucunun soruşturma geçirmesi ya da tutuklanması, buradaki amacın otomatik olarak siyasi tartışma ortamını sınırlandırma olduğu anlamına gelmemektedir. Bu ciddi iddiayı destekleyecek yeterli deliller sunulmalıdır.” Demekte ise de, tutuklamanın meşru sebeplere dayanmadığını içselleştirmesi, meşruluk yitimini iddiayı destekleyen argümana dönüştürmektedir. Bu muhalefet şerhinin aradığı delilin, Onaylayıcı Ayrık Görüş tarafından servis edildiği, delillerin bir başka yerde aranmaması gerektiği manasına gelir.
Dahası “Başvuru Sahibinin tutuklanmasının temelini oluşturan olaylar ile mahkemenin onu alıkoyma kararları arasında birkaç yıllık bir zaman dilimi geçmesinin çok önemli olduğunu düşünmektedir.” Şeklindeki hükme yönelecek itibarın önlenmesi beklenmektedir. Tutuklanma veya soruşturmanın, otomatik bir siyasi enterne işlevi görmemesi için Sözleşme’ ye sadık kalması gerekir. Karşı Oy’ un somut veriler üzerinden bu sadakate atıf yapmadığı veya bağlılığı kabul edilebilir argümanlarla desteklemediği aşikardır.
Olmayanı ispatlamak güç olsa da olana karşı koymak, lokal ve likit olanı çürütmek kolaydır. Burada Karşı Oy, sübuta saldırmak ve onu yıkmak yerine yadırgamak ve yoksamaktadır. Bir hüküm sadece red etmez, reddi aynı zamanda temellendirir. Tutuklama şablon gerekçelere yaslanıyorsa, tutuklamaya ayakta kalması için lazım olan desteği vermediği kabul edilmektedir. Kabul edilen diğer husus, tutuklamanın her şeye rağmen siyasi bir amaç ve hedef gözetmediğidir. Bir gerekçe hem yetersiz hem de başka bir amaç gütmüyorsa, özgürlüğü neden kısıyor veya tutuklama onca itiraza rağmen sırtındaki bu kamburla yaşamayı neden sürdürüyor sorusunu yanıtlaması gerekmektedir.
Tutuklama ile dava arasında sıradanlığı bozan iki argüman yahut tanıt bulunmaktadır ve bunlardan biri tanık diğeri finansal takip raporudur. İlki, eylem ile özne arasında bağ kuracak nitelik ve debide değil, finansal gelirler ise yasal marjlar dahilinde kaldığı kabul edilmektedir. Tutuklama sonradan da olsa temellendirme eksiğini onca zamana rağmen tedarik edilen bu materyallerle ikmal edemediği gibi, muhakeme de bu ikili ile ikna ve sübut ihtiyacını karşılayamamaktadır.
Tutuklama veya yargılanmanın, tek başına otomatik olarak ve her şeyden özerk siyasi ortamı sınırlandırmadığına dair tez anlaşılır ve aynı zamanda kuraldır. Ancak kuralın, somut olayda işlerlik koşullarına haiz olduğunun, iddia eden tez tarafından kanıtlanması gerek. Kural ona yaslanana haddinden ziyade avantaj sağlasa da, bu daim değildir ve bu avantajın yazgısını belirleyen istisna savunucusunun stratejisi ve dayanaklarıdır. Sözleşme’ nin 18. Maddesinin bir tehlikeye maruz kaldığını öne sürenlere, bunun aksini iddia edenlerin devinimsiz kalmak yerine, bir iki argümanla da olsa yanıt vermeleri beklenir. Çoğunluk, kuralın yani tutuklamanın siyasi bir amaca hizmet ettiğini ya da sınırlı ve sayılı argüman ve kanıtlarla istisnaya uğradığını, dolayısıyla tutuklamanın kendisine mahsus kulvarda kalmak yerine, sivil toplum kuruluşlarının demokratik ajandasına saldırdığını ve bu bantta ilerlemelerini kısıtladığını tespit etmektedir. Karşı Oy’ dan olağan ve nesnel beklenti, kuralı soyut ifade ile tahkim etmek veya ihlali soyutlaştırmak değil, istisnayı sebatla çürütecek bir kanıt arz etmektir.
Çoğunluğun gerekçeleri içinde ağırlığı oluşturan ve önceliği alan, olay ile kuşku arasındaki zamanın makul olmaktan çıkmasıdır. Zaman üzerinden gelişen çelişki bununla da kalmamaktadır. Olaylar ile tutukluluk arasında tolare edilemeyecek bir zaman kesitinin mevcudiyeti, 5 madde ile 18. Madde arasında amaç-gerekçe üzerinden gelişen buhranın gizlenemez, geçiştirilemez derinliğe ulaştığına delalet etmektedir. Tutuklamanın zamanı iki kez istismar eden tutumunun, Karşı Oy tarafından kadraja alınması beklenmektedir.
İddianamenin Cumhurbaşkanı’ nın Kasım ve Aralık 2018 Tarihli ardışık konuşmalarından sonraki bir zamanda tedavüle çıkması ve anılan konuşmaların izlerini taşıdığına dair kabulle diyalogdan kaçınması, Karşı Oyu bir başına bırakmaktadır. Zamanın, münhasır bir sonucu hedeflemeyen tesadüf ve iddianamenin de kendisine has bir içerik ya da nesnel bir jargondan ibaret olduğuna dair bir tez mevcut değildir. AİHM, yerel yorumlara kaideten duyarlı değildir ve buradan gelecek yorumları özgün bir katkı olarak kabul etmektedir. Yereli Sözleşmeyi besleme ve ileriye taşıma ahdine sadık kalmakla birlikte, yerel yorumların Sözleşme’ nin korumaya aldığı hakları hedeflemeye başlaması halinde, bilhassa keyfiliğin izlerini taşıması veya yorumlanan özgürlük yahut hakların Sözleşme’ nin parçası olması durumunda dikkat kesilmekte, hak ve özgürlüklere kol kanat germektedir.
Tepki ayrıksıdır ve tepki verilecek alanların başında da yaşam hakkı, tutuklamanın hukuka uygunluğu halleridir. Günümüze değin bu alana yönelen buraya çıpa atan yerel yorumun elini kolunu sallayarak eylemesi önlenmiştir. Yerel yorumun özerkliği kaidedir ve AİHM kuralın kapsamındaki yorumları sorgulamak ve muhakeme etmekten kaçınmaktadır. Bir şartla, olgu değerlendirilmesini gerektiren kritik taleplerde olgusal bağlılık yükümlülüğü azaltılabilmekte veya ortadan kaldırılabilmektedir. Dahası olgu kazısı da yapılabilmektedir. Buradan bakıldığında, Karşı Oy; AİHM’ in, özellikle iddianameyi büyüteç altına alarak, iddianamenin dışarıda bıraktığı malzeme üzerinden yerel yorumun Sözleşmeye sadakatini sorgulamasına, ulusal mevzuat ve Sözleşme perspektifinin bahşettiği alan ve fırsatlar aracılığıyla karşı koyması ve bu görüşün her şeye rağmen hükme dönüşmemesi gerektiği konusunda bir usul tartışması da açması gerekmektedir. Çünkü, AİHM veya Çoğun, vargısını pratikleriyle vücuda getirdiği yorumun boyutları üzerine inşa etmiş, kendisi ile yerel yargı arasında vücuda gelen, tutuklama ve sınırları bağlamlı sorunu açtığı bu tartışmayla biçimlendirmiştir. Oluşuma yine pratiklerin vücuda getirdiği yorum düzeneğinin tanıdığı olanaklarla yanıt verilmesi gerekmektedir. Böyle bir yanıtı, eldeki tartışma metinin satır aralarında böyle bir tartışmanın izlerine rastlamamaktayız.
Muhalefet Şerhi üçüncü olarak; başvurucunun, bu davanın son yıllarda Türkiye’deki sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki baskının bir örneği olduğunu veya bu amaçla bir gözaltı önleminin sistematik olduğunu gösteren ikna edici ve somut bir kanıt sunmadığı kanaatindedir. Bu sonuca, görece aynı davada yargılanan 16 kişinin bazılarının serbest kalmalarından hareketle varmaktadır. Bu nedenle, başvurucunun durumunun tek başına ya da diğerlerinden soyutlanarak değerlendirilmesi gerektiğini ima edilmektedir.
Bu paragrafta kritik olan husus, Başvuru’ nun objektif kapsamı ve bu kapsamı vücuda getiren olay ve olgulardır. AHİM, talep edilmeyenin yargılanmasını önlemek ve yargılanan ile hüküm arasındaki çelişkileri bertaraf etmek, bağdaşmazlığa sebep obje sapmalarını önlemek, olası yetki ve görev uyuşmazlıklarına yönelecek eleştirileri karşılamak maksadıyla mini bir usul tartışması açmıştır. Bu tartışma, ihlal yargılamasının doğru kişi ve özne üzerinden yürütülmesini ve bu konuyla ilgili muhtemel yetki aşımını konusuz bırakmaya matuftur. Yargılanacak nesne 5/1,3 ve 4 ve 18. Maddelerle sınırlanıp belirlenmiştir. Karar üzerinde bir iki tuş yardımıyla yapılan bir tarama, Başvurucu’ nun tezleri arasında ihlalin dava dışı özneleri kapsayan ve içinde sistematik kavramını barındıran bir gözaltı tedbiriyle ilgili iddia ve şikayete rastlanmamaktadır.
Aksi düşünülse bile Mahkeme, ispat yükünün sübjektif ve objektif sınırlarını, sıklıkla atıf yaptığı Merabishvili/Gürcistan ile türevleri pratiklerle makul bir temele oturtmakta ve açıklığa kavuşturmaktadır. Yerleşik tecrübeler (Merabishvili/Gürcistan, 314-317 paragraflar), AİHM’ in, istisnai de olsa tarafların oldukça ağır ve taşıması zor ispat yüklerini hafifletmesine olanak ve kolaylık tanımaktadır. Bu kritik noktalarda, yerelin olgu belirlemesi ve referansı konusundaki eksikleri veya aldatmalarıyla baş etmek için, geliştirilmiş savunma sistemidir. Buradan bakıldığında Mahkeme’ nin Başvurucu’ yu ispat sahasında bir başına bırakmadığı, re’sen harekete geçerek ikna eden argümanları serimlediği görülmektedir ve bu sebepleriyle birlikte ortaya konulmaktadır.
Dolayısıyla sistematik (düzenli, sürekli) gözaltı iddiasının, evleviyetle ispatın objektif kapsamı dışında kaldığının kabulü icab eder. Başvurucunun tutuklamaya yönelen ihlal tezleri ağırlıklı olarak iddianameyi tercih etse de, süreçlere yayılan çoğul kaynaktan nemalandığı görülmektedir. İddianameyi üçe bölerek, ısrarla ihlalin izlerini takip eden bu yaklaşım, bu bölümlerin dayanakları üzerinde de kapsamlı bir analiz yaptığı gözlenmektedir. Bunların hiç bir yerinde düzenli ve sürekli bir gözaltı iddiası bulunmamaktadır. Dolayısıyla davanın, sivil toplum ve insan hakları savunucularını düzenli ve sürekli bir baskının örneği olduğu veya bu amaçla bir gözaltı önleminin ikna edici somut bir delil arz etme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Her şeye rağmen ikna faaliyetine bir konu bulmak gerekirse, o da Başvurucu’ yu hedeflediği sübuta eren bir tikel ve tekil bir mağduriyetin tespit edilmiş olmasıdır. Başvurucuyu uzun süre ve ardışık olarak etkisine alan tutuklamanın politik bir karakter kazandığı ve sivil toplum ve insan hakları faaliyetini hedeflediğine ilişkin tez, AİHM’ in belirlediği olgularla sabit hale gelmektedir. Karşı Oy’ un sübjektif kapsamı genişleten yaklaşımı, bu açıdan tespite konu objenin kapsamı dışında kaldığını söylemek mümkündür.
İddianamenin oluşturduğu dava arkadaşlığından hareketle, bu sonuca varmak da mümkün değildir. Muhalefet Şerhi’ nin, aynı davada yargılananların görece serbest kalmalarının, tutuklamayı başvurucu açısından meşru kılmaktan başka, tutukluluğun sistematik hale gelerek meşru amaç ve hedeflerini aştığı iddiasını çürütmeye yönelen bir tez olduğu aşikardır. İddiaların sübjektif kapsamını, içine dava dışı kişileri alacak şekilde genişleten bu yaklaşım, varsayımsal sistematik göz altıların Başvurucu’ yu ve diğerlerini hedeflemediği iddiasındadır. 16 sanığın her birinin farklı adli işlem ve süreçlerden geçtiğine dair anımsatma, özü itibariyle Başvurucu’ nun kimliği ya da öznelliğinin hiçleştirilerek, Sözleşme’nin koruma alanının dışına çıkarılmasına matuftur. Başvurucu ve arkadaşlarının adli süreçler üzerinden ayrıştırılarak, kriminalleşmeyi meşrulaştırılmakta hem de ayrışma aracılığıyla sürekli ve düzenli olarak baskıya maruz kalmadıklarını kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Bu kanıtlama çabası, kısıtlamanın bir başka amaca özgülendiğine dair sübutu tek başına hükümden düşürememektedir.
Başvurucu’ yu emsallerinden ayırma çabası ya da onu enterne ederek soyutlaştırma, onun kimliğini ve kimliğinin üzerinde yükseldiği faaliyetlerini hiçleştirme biçimidir. Karşı Oy’ un bunu ifade etme ve bunun arkasında olma, onu hükmün karşısına dikme özerkliği ve yetkisi mevcuttur. Ancak, bunu makul ve meşru bir temele yaslamadığı sürece genel ve soyut bir argüman olmaktan öteye geçmektedir.
İddianame hüküm olmadığı gibi, tutuklamanın hukukun içinde kalıp kalmadığı konusunda son sözü iddianameye bırakmak da mümkün değildir. Dolayısıyla iddianamenin eyleme dolayısıyla özneye atfettiği değer üzerinden, tutuklamanın sistematik bir baskı aracı olmadığı sonucunu çıkarmak yapay bir ikna teşebbüsüdür. Burada iddianamenin kabulleri değil, iddianamenin yaslandığı olguların amaçsal ve iyi niyetli yorumuna gereksinim vardır. Belirleyici olan da budur. İddianamenin yaslandığı olguları yorumlama tekeli iddianameye ait değildir ve bu iddianame ile hüküm arasındaki belirgin ve başat farktır.
Başvurucunun özel durumuna yapılan gönderme ve dava arkadaşlarıyla arasına konulan mesafe, onu diğer arkadaşlarından ve özellikle tutuksuz yargılananlarla arasına kabul edilebilir bir fark konulmadığı sürece, genel ve soyut bir hükme dönüşecektir. Karşı Oy, başvurucunun durumu tek başına değerlendirilmelidir derken, değerlendirme yapmaktan kaçınmıştır. Oysa muhalefet şerhinin, değerlendirmeye davet veya kıymetlendirme önerisi yapması mümkün değildir. Muhalefet şerhi tam da bu nokta da alternatif ihlal veya ihlalin olmadığına dair ikna edici bir hüküm inşa etmekle ödevlidir.
Bu bağlamda Onaylayıcı Karşı Oy’ un da ifade ettiği üzere, tutuklamanın defalarca yetersiz gerekçe veya şablon gerekçelerle kendisini meşru kılma girişiminin, tutuklamanın sistematik bir tacizi olup olmadığını tartışması beklenir. Tutuklamanın meşru ve makul gerekçelere dayanmamakta ısrar etmesi, Sözleşmeye hizmet etmemesi, adli bir mobbing olarak kabul edilip edilmediği merak edilmektedir. Şablon veya basmakalıp gerekçelere dayalı tutuklamaların, zamana yayılması ve tekidin zamanı arkasına alarak pekiştirmesi, sistematik bir baskı olup olmadığı izaha muhtaçtır. Tutuklamanın yeteri temele yaslanmaması, her gerekçeyi başvurucu için kabul edilebilir veya kabul edilemez delile evirir mi? sorusu Muhalefet Şerhi’nin yanıtlaması gereken önemli bir sorudur.
Bir kısım zanlının serbest kalması, tutuklamayı adli mobbing olmaktan çıkaran mutlak bir ölçüt değildir. Tutuksuz yargılanma, hüküm olmadığı gibi, sivil toplum ve insan hakları savunucularını tanımlamada başvurulacak veya onları ayıklamada yararlanılacak ölçüt de değildir. Aksine adli baskı, özgürlükten mahrum bırakma yoluyla özdeşleri farklılaştırma veya ayrıştırarak kendisini her defasında yeniden üretme potansiyeline sahiptir. Aynı özne veya eylemler arasında özgürlük/tutukluluk aracılığıyla yaratılan fark, aksine tutuklamayı caydırıcı bir araca evirme olasılığını güçlendirmektedir.
Tutuklama, kaba gerekçe kusurlarına yaslanarak, hukukun dışına çıkmayı itiyat haline getirdiğinde, muhakemeyi dolanarak hükme dönüşür. Tutuklama yargısız infazın kaynağı haline gelmekle kalmaz, özneleri yıldırır ve çekinik bırakır. Bu üretim biçimi, tutuklamayı, kendisine yeni bir ad bulmaya icbar eder. Bunların olmaması için, Karşı Oy tutuklamayı meşru kılacak, onun hukukun içinde kaldığını kanıtlayacak kabul edilebilir delillere yaslanması beklenmektedir. Karşı oy, alternatif hüküm inşa ederek, sıradan bir eleştiri olmaktan uzaklaşır.
Muhalefet Şerhi, tutuklamanın, insan hakları savunucuları üzerindeki baskının aracı olmadığına ilişkin deliller bulunmadığını öne sürerken, bu tezin bileşenleri olan “baskı” ve “sistematik” kavramlarına atfettiği anlamı özerk kavramlar doktrinin önerilerine sadık kalarak izahla mükelleftir. Zira Muhalefet Şerhi’ nin kalbi burada atmaktadır ve anılan kavramlar, tutuklamanın 5. ve 18 maddeler arasındaki ince hattın, aşılıp aşılmadığına ilişkin tartışmanın sağlıklı olarak yürütülüp sonuçlandırılması açısından hayatidir.
Bu iki kavrama yüklenen objektif mana ve biçilen değer deklare edilmediği sürece, tutuklamanın aşkınlığına dair kuşkuların, bu iki kavramın üzerine inşa edilen soyut koşulla uyumunu test etmek imkansız hale gelmektedir. Neyin baskı olduğu ve baskının nasıl ve ne şekilde sistematik bir hale geleceğine dair bir rehber ve standart oluşturulmadığı veya bunların yörüngesinde tutan bir izah yapılmadıkça, tutuklamanın istismar edilmediğine dair bir kuşkuyu omuzlamak güçleşecektir. Delillerin olmadığına dair çıkarım, tutuklamanın hukukun içinde tutan veya hukukun dışına çıkaran eşiğin tanımlanması, sınırlanıp belirlenmesiyle mümkündür. Bu bir bakıma, kimin aktivist yahut sivil toplum ve insan hakları savunucusu olduğu veya olması gerektiğine dair asgari bir çerçeve de çizmiş olacak. Muhalefet Şerhi, gözlerini buraya diken kamu, toplum ve bireye bunları izah ettiği ölçüde benimsenecek yada içselleştirilecektir.
Muhalefet Şerhi dördüncü bir sebep olarak; “ dava dosyasından, başvuranın duruşma öncesi tutukluluğunun ulusal mahkemeler ve özellikle Anayasa Mahkemesi tarafından çeşitli vesilelerle incelendiği anlaşılmaktadır. Karşı Oy, yerel mahkemeler tarafından sağlanan gerekçenin yetersiz olduğunu düşünsem bile, bu, başvuranın ilk tutukluluğunun ve devam eden tutukluluğunun meşru bir amacı olmadığı anlamına gelmeyeceği kanaatindedir. Anılan tespit birincisi; meşru amaç ile tutuklama arasındaki bağı gerekçe üzerinden koparmakta, meşru amaç testinin gerekçeyi ikame eden ölçütler üzerinden test edilebileceğinin önünü açmaktadır.
Bu kabul hem tutuklamanın makul gerekçelere müstenit olmadığı, hem de tutuklamaya ilişkin yerel başvuruların yerel yargı şeması içinde yer alan muhtelif kanun yolu otoriteleri ile AYM tarafından defalarca ve çeşitli vesilelerle incelendiğini, bunun gerekçeyi ikame eden bir olgu olduğunu öne sürmektedir. AİHM gerekçeye ilişkin özellikle neyin gerekçesizlik olduğuna ilişkin tecrübeleri arasında yer almadığını belirtmek isteriz. Bu kendisinden önce gerekçeye ve gerekçesizliğe ilişkin onlarca temel içtihadın hiç birinin önermediği bir gerekçe ikame biçimiyle karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmektedir. Gerekçe yetmezliğinin hangi almaşık veya ikame eden motif ve olgularla ikame edileceği bellidir. Bunlar arasında olmayan bir ikame modeline dayanarak, yetersiz olanın meşru olduğuna hükmetmeyi bir tutarsızlık olarak değerlendiriyorum. Aksi düşünülse bile, sınır ötesinde tartışmaya açılmış, dahası gerekçe hakkını çiğnediği iddia ya da gerekçesizlik modelini içselleştiren bir iç hukuk mekanizmasının, şikayete konu tutumunun sınanması beklenmektedir. Bu test etkili bir test olmalıdır ve etkili olmaktan söz edilebilmesi, gerekçe ihtiyacının somut şekilde karşılandığının tartışılarak görünür kılınması gerekir. Tutuklamanın gerekçe hakkını hiçe saydığına dair iddiaların incelenmiş olması bir gerekçe olmadığı gibi, gerekçe şikayetlerini ortadan kaldırmadığı başvurunun objektif kapsamına dahil edilmeleriyle sabittir.
Alternatif olguların gerekçeyi ikame etmesi istisnaidir ve bu istisnanın benimsenebilmesi için, önerilen veya ikame olarak benimsenen fiili ve hukuki olguların, her şeyden evvel gerekçenin üstlendiği misyonu eksiksiz olarak yerine getirmesi beklenir. Burada alternatif gerekçelendirme, kuraldan yani bilinen gerekçe modellerinden rol çaldığı için, kuralın sağladıklarının tümünü ziyadesiyle vermek ve yetmezliği, bir bakıma kuralın eksikliğini aratmayacak bir debi ve nitelikte olmak mecburiyetindedir. Kuralın çekilmesi ile oluşan boşluğu bu koşullarla dolduramayan bir gerekçe, gerekçe değildir. Şiddetli gerekçe ihtiyacının, gerekçenin geliştirdiği temel özellikleri de gözeterek, hangi kanun yolu tarafından, nasıl ve ne şekilde giderildiğinin somutlaştırılması, Karşı Oy’ un hükümleşmesi için zorunludur.
Kanun yolu, gerekçeyi de kapsayan üç temel misyonun adıdır. Onaylayıcı Ayrık Oy sıfatı ile yaptığı değerlendirmede; tutuklamanın, onca kanun yolu denetimine rağmen gerekçe eksiği ile özgürlüğe hükmettiğini kabul etmektedir. Karşı Oy sıfatı ile bunu reddeden yaklaşımın yurttaşa bu keskin dönüşün sebeplerini izah edecek ikna kabiliyeti güçlü gerekçeler arz etmediği görülmektedir. Buradan bakıldığında, gerekçe sendromu zirvededir ve bu yetmezliği aşacak bir denetimin mevcut değildir.
İkincisi bu tez her şeyden bağımsız olarak, tutuklamanın gerekçeli olması gerektiğine dair imayı ve içtihadı istisnaya uğratmaktadır. Baştan beri, gerekçe hakkının ihlali yoluyla tutuklamanın meşruiyetini tartışmaya açan Muhalefet Şerhi, gerekçe üzerinden yürütülen ihlali teğet geçmektedir. Böylelikle, olmayan veya yetersiz gerekçeler üzerinden bir olgu yargısına tevessül etmektedir. İç hukuk tarafından güvenceye alınan ve Sözleşme tarafından da pekiştirilen bu teminatı, hiçe sayan bir tutuklamanın meşru amaç taşıdığını söylemek, tüm varlığını kuralın herkese eşit olarak uygulanmasına adayan belirlilik ilkesine doğrudan ve cepheden karşı koymakta, tehdit etmektedir.
Karşı Oy, “Yerel mahkemeler tarafından sunulan gerekçenin yetersiz olduğunu düşünsem bile, bu, başvuranın ilk tutukluluğunun ve süregelen tutukluluğunun meşru bir amacı olmadığı anlamına gelmez.” Şeklindeki tezi müstakil bir başlıkta tartışılmayı hak etmektedir. Eksik bir gerekçe, meşru bir gerekçe olmadığı gibi eksikliği ölçüsünde gayri meşru bir amaca da hizmet edebilir. Deklare edilmemiş gerekçenin akıbetini önceden ve elde somut veri olmadan belirlemek mümkün değildir. Buradan bakıldığında görece yeterli bir gerekçe üzerinden meşruiyet tartışması yapılabilir. Ancak karanlıkta kalan ve yetersizlikle karakterize olan kısım için meşruluk iddiasında bulunmak, temellendirilmemiş bir kanıdır.
Meşruiyetten söz edilebilmesi veya bu konuda kabul edilebilir bir hükme varmak için gerekçenin, Avrupa Kamu Düzeni’ nin bir parçası olan gerekçelendirme standardı ya da temellendirmeyi var eden ölçüt ve ölçülere sadakatini ilan etmesi beklenir. Bu hükmün veya muhalefet Şerhi’ nin toplum nezdinde bir karşılık görmesi için zorunludur.
Meşruiyetin olup olmadığına dair kuşkunun aşılmasına veya sınanmasına yarayan bir gerekçe mevcut değilken, tutuklamanın meşruiyetini tartışmak kaideten imkansızdır. Yetersiz olduğu içselleştirilmiş bir gerekçeye, onu meşru addederek avans vermek mümkün değildir. Meşru bir gerekçe eş zamanlı olarak Sözleşme’ nin öngördüğü şekli ve öze yönelik vecibeleri yerine getiren gerekçedir. Gerekçe olası bir tartışmanın üzerinde yürüyeceği, belli standartlara göre oluşturulmuş öznel asgari zemindir. Gerekçe hakkının 5. Maddedeki varyantına muhalefet tek başına meşruiyet üzerindeki kuşkuları anlamsız hale getirmektedir. Çoğunlukla birlikte, yetersiz gerekçelere dayalı tutukluluğun meşru olmadığını ifade etmek hem de yetersiz gerekçelerin sürdürülebilir bir tutukluluğu mümkün kıldığını ima etmek, gerekçe ihtiyacını ikame edecek bir alternatif sunulmadıkça paradokstur.
Gerekçe olmadığına göre, meşruiyet testi istisnai hangi araçlarla test edilmesi gerektiğine dair sorunun yanıtı ne olacaktır. Yani gerekçe ihtiyacı, hangi soru ve yanıtlar veya diğer almaşık metin ve eylemlerle giderilmektedir? Yetersiz gerekçenin nasıl ve ne şekilde, tutukluluğun devamını meşru kıldığını ya da kılabileceğinin tüm açıklığı ve yalınlığıyla izah edilmelidir. Mesela Mahkeme geçmişte, duruşma sırasında sanığa sorulan 700 küsur sorunun klasik gerekçe ihtiyacı ile beklenen amacı karşıladığını içtihat etmektedir. Bu temellendirme ihtiyacını gideren istisnai, çarpıcı bir motif olarak kayda geçmiştir. Kavala Davası’nda gerekçeye yansımamakla birlikte, meşruiyeti temin edecek veya tutuklamayı ayakta tutacak soruların sorulup sorulmadığı ya da benzer bir tecrübeden söz edilip edilmediği bilinmemektedir. Oysa Muhalefet Şerhi, alternatif gerekçe veya gerekçe sendromunun yarattığı temellendirme gereksinimin ne ile karşılandığı veya karşılanması gerektiği konusunda suskundur. Kanun Yoluna gönderme yapan ve bu denetimi bir gerekçe kusurlarını denetleyen ve aklayan bir periyod olarak lanse edilmesi, Muhalefet Şerhi’ nin bir başka kırılma noktasıdır.
Muhalefet Şerhi, sadece ihlalin olmadığını saptamakla kalmamakta, aynı zamanda muhalefet şerhinin görev tanımının sınırlarını da tartışmaya açmaktadır. Bizi bu şekilde düşünmeye zorlayan, Karşı Oy ‘un Mahkeme’nin tespit ve gerekçelerinden bağımsız ya da kararlara yansımamış görüşlerinin okunmasını öneren örtülü yaklaşımıdır. AİHM veya bileşeni yargıçların yerel yargı şeması içinde konuşlanmamasını, özellikle gerçeklik ve hukuki tanı defolarını denetlemesini önlemektedir. Muhalefet Şerhi, yerel yargıçların yerine geçemeyeceğine göre;
Geriye Sözleşme’nin AİHM yargıçlarına tevdi ettiği görev kalmaktadır. Bu görev tanımı, tutuklamanın meşru amaç taşıyıp taşımadığına dair tartışmanın arz veya servis edilen gerekçeler üzerinden yapılmasında sebat etmektedir. Gerekçesizlik formları üzerinden bir gerekçe standart yahut birikimi edinen AİHM’in, gerekçeyi ikame eden olgular konusundaki müktesebatından yararlanıldığına dair bir açıklama mevcut değildir. Eğer gerekçenin yetersiz ve yok olduğu, tutuklamanın da meşru bir sebebe dayanmadığı ifade ediliyorsa, bu takdirde, gerekçeyi neyin ikame ettiğinin ya da tutuklamayı meşru kılan nedencelerin izahı gerekir.
Karşı Oy, soruşturmanın hukuk dışına çıkarak siyasi bir amaca özgülendiğini ispat külfetinin başvurucuda olduğunu açıkça belirtmektedir. Tutuklamanın meşru amaca özgülenmediğini yetersiz gerekçelere müsteniden açıkça ve ayrıca meşru olduğunu belirten Muhalefet Şerhi’ nin, tahkikat standartları üzerinden soruşturmanın hukukun ya da Sözleşme’ nin çizdiği sınırlar içinde kalıp kalmadığını sınama marjına sahiptir. Oysa soruşturma tekeline sahip yerel adli mercilerin, soruşturmanın hangi koşullar altında tahakkuk ettiğini açıklama yükümlülükleri mevcuttur. Yurttaşın beklentisi, ispat külfetinin başvurucuda olduğunun bir tecrübe veya hukuki metinle desteklenmesidir. Gerekçe yetersizliği burada da öne çıkmakta, muhalefet şerhini bir başına bırakmaktadır. Çünkü gerekçe, muhalefetin bu vargısını kanaat olmaktan çıkaracak, bir temel ve argüman arz etmekte akim kalmaktadır.
Burada gözden kaçmaması gereken husus, iddianameye göre dezavantajlı olan başvurucunun kendi suçsuzluğunu yani olumsuzu kanıtlama yükü ile baş başa bırakılmasıdır. Usul doktrinlerinin hiç biri, kişiyi olumsuzu ispata, aleyhine olanı çürütmeye icbar etmemekte öteki deyişle, kendi suçsuzluğunu kanıtlama yükünü omuzlamaya zorlamamaktadır. Bunun farkında olan AİHM, geliştirdiği özgün ispat yükü sayesinde, Başvurucu’ ları ağır bu yükten kurtarabilmektedir. İnsan haklarını koruyan nesnel yükümlülük yaklaşımı, kapsamına başvurucunun suçsuzluğunu kanıtlama yükünü alacak denli geniş yorumlanamaz. Aksi bir bakış açısı, Sözleşme’ nin inşa etmeyi hedeflediği Avrupa Kamu Düzeni ya da atideki anayasal haklar bildirgesi olma ereğiyle çelişeceği aşikardır. Dolayısıyla yorumun eskiden olduğu gibi muhafazakar olmak yerine, yükümlülüğü kısıtlayan değil, onu hedefleriyle olabildiğince buluşturan bir görev üstlenmelidir.
Karşı Oy “ yukarıdaki belirtilenler ışığında ve başvurana karşı son yargı işlemleri tamamlandıktan sonra Mahkeme tarafından olası bir sonraki incelemeye halel getirmeksizin, mevcut davada başvuranın Türkiye’ nin tüm yargı mekanizmasının kendisine yönelik cezai soruşturmalar yürütmede siyasi bir gündeme uygun hareket ettiği iddiasını destekleyebilecek yetersiz kanıtlar olduğunu düşünüyorum.” demektedir. Karşı Oy bu paragrafla, öncelikle, başvuran hakkında atideki başvuruları ayrık tutarak onu bozmamak, etkilememek kaydı ile Başvurucu’ nun tezlerinin yeteri dayanaktan yoksun olduğunda sebat etmektedir.
Sonuç:
Onaylayıcı Ayrık Oy, tutuklamanın makul şüpheden beslenmediğine dair tespitine rağmen, bu tespit temellendirme defolarıyla, Muhalefet Şerhi’ni etkisiz hale getirmektedir. Dolayısıyla ortada sahici bir Karşı Oy’un varlığından söz etmek mümkün değildir.
Mahkeme ile Karşı Oy ve Onaylayıcı Ayrık Görüş arasındaki fark ve çelişkilerin anlaşılması, temellendirmenin geliştirdiği özelliklerin bilinmesi ve etki sonuçlarının özümsenmesine bağlıdır. Muhalefet Şerhi yaşadığı yoğun ve yaygın gerekçesizlik yetmezliğiyle nesnellik odaklı tartışmalara zengin bir zemin hazırlamaktadır.
Başvurucu’ nun kimliği, rol ve işlevi üzerinden gelişen tartışmaları iddianamenin suçlayan dili ve söylemi üzerinden yanıtlayan Karşı Oy, tezini, özerk bir temele yaslamadığı, iddianamenin yaşadığı yetmezliği içselleştirmektedir.
Tutuklamayı ayakta tutmakta aciz gerekçe defolarının mutasyona uğrayarak, insan haklarını geliştirme, koruma rol ve işlevini kriminalize etme çabasının birey, toplum ve kamuyu ikna edebilmesi, inandırabilmesi için, hiç olmadığı kadar argüman, destek ve temele gereksinimi vardır
Gerekçesiz olduğu benimsenen bir tutuklamanın, özgürlük ve güvenlik hakkını tehdit eden özerk ve sınırlı bir ihlal olmadığı, yeri ve zamanı geldiğinde dönüşerek, ihlal eşiğini düşürme gizilgücüne sahip olduğu aşikardır.
Sıradan bir ihlal ile özellik geliştirmiş bir ihlal arasındaki farkı veya makul şüphe ile başka amaca hizmet eden tutuklama arasındaki ince çizgiyi, bu olgulara kaynaklık eden gerekçelerin rehber ve standartlarla uyumu belirler. Yüksel’ in Karşı Oyu’ ihlalin geliştirdiği özellik ile yaratacağı etki sonuçları bu perspektiften okumamaktadır.
İnsan hakları pratiğini hukukun içine çekilme ihtiyacının her zamandan daha fazla olduğu bir zaman kesitinde, Muhalefet Şerhi’nin hak ve özgürlüklerine destek olacak bir argüman geliştirmemesi beklentileri boşa çıkarmaktadır.
Unutulmaması gereken bir diğer husus, Yargıç Yüksel’ in Onaylayan Ayrık Oy’ u ve Muhalefet Şerhi ve benzer çalışmaların, eleştirel çalışmaların doğum ve gelişimlerine verdiği destektir.
Adalet umarı, bu çalışmaların sırtladığı sorumluluk ve sağladıkları destekle ayakta kalabilmektedir.
[3] bkz. Fox, Campbell ve Hartley, § 32). Murray / Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 51, Seri A no.300-A; ve O’Hara / Birleşik Krallık, no. 37555/97, § 35, AİHM 2001X). davalarında olduğu gibi
[5] Mehmet Hasan Altan ;Şahin Alpay- Türkiye no. 16538/17, 20 Mart 2018 ve Akgün-Türkiye no. 16538/17, 20 Mart 2018 karar no. 19699/18, 2 Nisan 2019
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Not: “Yargıç Saadet Yüksel’ in Kavala v. Türkiye Davası’ ndaki Onaylayıcı Ayrık Görüşü ile Muhalefet Şerhi’ nin Analizi” isimli makale ilk olarak Tahir Elçi Vakfı web sitesinde yayınlanmıştır.[/box]
Gaiplik, bir kişiden çok uzun süredir haber alınamaması veya hayatî tehlike içindeyken kaybolması hallerinde o kişinin hukukî bakımdan ölü kabul edilerek kişiliğe bağlı haklarının sonlandırılmasıdır.
Mahkemenin bu kişinin gaipliğine karar verebilmesi için, hakları bu kişinin ölümüne bağlı olanların başvuru yapması gerekmektedir.
Bir kişinin gaip olduğu yönünde karar verilmesi o kişinin ölümüne bağlı hukuki sonuçların bir çoğunu doğurur. Ancak, gaipliğine karar verilen kişinin eşi, mahkemece evliliğin feshine karar verilmedikçe yeniden evlenemez ve gaip erkeğin eşi evliliğin feshini istememişse, gaip kişi eş hanesinde kalır. Gaiplik kararı ile birlikte evliliğinin feshine de karar verilebilir.
Gaipliğine karar verilen kişinin cesedinin daha sonra bulunması halinde, aile kütüklerine ölüm kaydı işlenir.
Gaipliğine karar verilen kişinin daha sonra ortaya çıkması ve yaşadığının anlaşılması halinde, kişinin müracaatı üzerine gaiplik kararı kaldırılarak aile kütüğündeki nüfus kaydına işlenir. Gaibin sonradan ortaya çıkabileceği veya ölü olduğunun tespit edilebileceği ihtimalleri her zaman dikkate alınır.
Türk Medeni Kanunu‘nun 32 ve 33.. maddesi gereğince, gaiplik kararı verilebilmesi için;
Kişi ölüm tehlikesi içinde kaybolmalı veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamıyor olmalıdır.
Kişinin ölümü hakkında kuvvetli olasılık bulunmalıdır.
Gaiplik kararı verilecek kişinin ölümüne bağlı hakka sahip olan bir kişi tarafından talepte bulunulmalıdır.
TMK 33. maddede öngörülen süre koşulunun gerçekleşmesi şarttır. Ölüm tehlikesinin üzerinden en az bir yıl veya son haber tarihinin üzerinden en az beş yıl geçmiş olması gerekmektedir.
Gaiplik davasında yetkili mahkeme kural olarak kişinin son yerleşim yeri mahkemesidir. Hakkında gaiplik kararı verilecek kişinin Türkiye’de yerleşim yerinin olmaması halinde dava bu kişinin nüfusa kayıtlı olduğu yerde açılacak, nüfusa kayıtlı olduğu yer bulunmaması halinde ise dava anne veya babasının nüfusa kayıtlı olduğu yerde dava açılacaktır.
Madde 32- Ölüm tehlikesi içinde kaybolan veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamayan bir kimsenin ölümü hakkında kuvvetli olasılık varsa, hakları bu ölüme bağlı olanların başvurusu üzerine mahkeme bu kişinin gaipliğine karar verebilir.
Yetkili mahkeme, kişinin Türkiye’deki son yerleşim yeri; eğer Türkiye’de hiç yerleşmemişse nüfus sicilinde kayıtlı olduğu yer; böyle bir kayıt da yoksa anasının veya babasının kayıtlı bulunduğu yer mahkemesidir.
2. Yargılama usulü
Madde 33- Gaiplik kararının istenebilmesi için, ölüm tehlikesinin üzerinden en az bir yıl veya son haber tarihinin üzerinden en az beş yıl geçmiş olması gerekir.
Ceza Verilmesine Yer Olmadığına Dair Karar, sanığa yüklenen suçla bağlantılı olarak yaş küçüklüğü, akıl hastalığı veya sağır ve dilsizlik hali ya da geçici nedenlerin bulunması, suçun hukuka aykırı fakat bağlayıcı emrin yerine getirilmesi suretiyle veya zorunluluk hali ya da cebir veya tehdit etkisiyle işlenmesi, meşru savunmada sınırın heyecan, korku ve telaş nedeniyle aşılması, kusurluluğu ortadan kaldıran hataya düşülmesi hallerinde kusurun bulunmaması nedeni ile işlenen fiilin suç olma özelliğini devam ettirmesine rağmen etkin pişmanlık, şahsî cezasızlık sebebinin varlığı, karşılıklı hakaret, işlenen fiilin haksızlık içeriğinin azlığı dolayısıyla faile ceza verilmemesi hallerinde verilen karardır.
a) Yüklenen suçla bağlantılı olarak yaş küçüklüğü, akıl hastalığı veya sağır ve dilsizlik hali ya da geçici nedenlerin bulunması,
b) (Değişik: 25/5/2005 – 5353/30 md.) Yüklenen suçun hukuka aykırı fakat bağlayıcı emrin yerine getirilmesi suretiyle veya zorunluluk hali ya da cebir veya tehdit etkisiyle işlenmesi,
c) Meşru savunmada sınırın heyecan, korku ve telaş nedeniyle aşılması,
d) Kusurluluğu ortadan kaldıran hataya düşülmesi,
Hallerinde, kusurunun bulunmaması dolayısıyla ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilir.
(4) İşlenen fiilin suç olma özelliğini devam ettirmesine rağmen;
a) Etkin pişmanlık,
b) Şahsî cezasızlık sebebinin varlığı,
c) Karşılıklı hakaret,
d) İşlenen fiilin haksızlık içeriğinin azlığı,
Dolayısıyla, faile ceza verilmemesi hallerinde, ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilir.
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararına ilişkin hükümler 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 231. maddesinde düzenlenmiştir.
Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası ise; belirli şartların varlığı hâlinde mahkemece verilebilen karar türüdür.
5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 231. Maddesi
Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması
Madde 231 – (1) Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır.
(2) Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileceği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir.
(3) Beraat eden sanığa, tazminat isteyebileceği bir hâl varsa bu da bildirilir.
(4) Hüküm fıkrası herkes tarafından ayakta dinlenir.
(5) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl70 veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.
(6) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;
a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,
b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,
c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. (Ek cümle: 22/7/2010 – 6008/7 md.) Sanığın kabul etmemesi hâlinde,
hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez.
(7) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez.
(8) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. (Ek cümle: 18/6/2014-6545/72 md.) Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Bu süre içinde bir yıldan fazla olmamak üzere mahkemenin belirleyeceği süreyle, sanığın denetimli serbestlik tedbiri olarak;
a) Bir meslek veya sanat sahibi olmaması halinde, meslek veya sanat sahibi olmasını sağlamak amacıyla bir eğitim programına devam etmesine,
b) Bir meslek veya sanat sahibi olması halinde, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına,
c) Belli yerlere gitmekten yasaklanmasına, belli yerlere devam etmek hususunda yükümlü kılınmasına ya da takdir edilecek başka yükümlülüğü yerine getirmesine, karar verilebilir. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur.
(9) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Altıncı fıkranın (c) bendinde belirtilen koşulu derhal yerine getiremediği takdirde; sanık hakkında mağdura veya kamuya verdiği zararı denetim süresince aylık taksitler halinde ödemek suretiyle tamamen gidermesi koşuluyla da hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilir.
(10) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir.
(11) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir.
(12) (Değişik: 28/3/2023-7445/21 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. İtiraz mercii, karar ve hükmü inceler; usul ve esasa ilişkin hukuka aykırılık tespit ettiği takdirde, gerekçesini göstererek karar ve hükmü kaldırır ve gereğinin yapılması için dosyayı mahkemesine gönderir.
(13) (Ek: 6/12/2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi halinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir.
(14) (Değişik: 23/1/2008 – 5728/562 md.) Bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, Anayasanın 174 üncü maddesinde koruma altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlarla ilgili olarak uygulanmaz.
Dava Şartı Arabuluculuk, bazı hukukî uyuşmazlık türlerinde mahkemeye dava açmadan önce uygulanması zorunlu olan arabuluculuk türüdür (6325 sayılı Kanun, m. 18/A).
7036 sayılı Kanunun 3. maddesine göre 01.01.2018 tarihinden sonra bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebine ilişkin davalarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı haline getirilmiştir.
06.12.2018 tarihli 7155 sayılı Kanunun 20. maddesine göre konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat taleplerine ilişkin ticari davalar ile 7251 sayılı Kanunun 59. maddesi ile yapılan değişiklik çerçevesinde bulunan tüketici uyuşmazlıkları için dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı haline getirilmiştir.
6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Madde 18/A
MADDE 18/A- (Ek:6/12/2018-7155/23 md.)
(1) İlgili kanunlarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak kabul edilmiş ise arabuluculuk sürecine aşağıdaki hükümler uygulanır.
(2) Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir.
(3) Daire Başkanlığı, sicile kayıtlı arabuluculardan bu madde uyarınca arabuluculuk yapmak isteyenleri, varsa uzmanlık alanlarını da belirterek, görev yapmak istedikleri adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonlarına göre listeler ve listeleri ilgili komisyon başkanlıklarına bildirir. Komisyon başkanlıkları, bu listeleri kendi yargı çevrelerindeki arabuluculuk bürolarına, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirecekleri sulh hukuk mahkemesi yazı işleri müdürlüğüne gönderir.
(4) Başvuru, uyuşmazlığın konusuna göre yetkili mahkemenin bulunduğu yer arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne yapılır.
(5) Arabulucu, komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden büro tarafından belirlenir. Ancak tarafların listede yer alan herhangi bir arabulucu üzerinde anlaşmaları hâlinde bu arabulucu görevlendirilir.
(6) Başvuran taraf, kendisine ve elinde bulunması hâlinde karşı tarafa ait her türlü iletişim bilgisini arabuluculuk bürosuna verir. Büro, tarafların resmî kayıtlarda yer alan iletişim bilgilerini araştırmaya da yetkilidir. İlgili kurum ve kuruluşlar, büro tarafından talep edilen bilgi ve belgeleri vermekle yükümlüdür.
(7) Taraflara ait iletişim bilgileri, görevlendirilen arabulucuya büro tarafından verilir. Arabulucu bu iletişim bilgilerini esas alır, ihtiyaç duyduğunda kendiliğinden araştırma da yapabilir. Elindeki bilgiler itibarıyla her türlü iletişim vasıtasını kullanarak görevlendirme konusunda tarafları bilgilendirir ve ilk toplantıya davet eder. Bilgilendirme ve davete ilişkin işlemlerini belgeye bağlar.
(8) Arabulucu, görevlendirmeyi yapan büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate alamaz. Karşı taraf en geç ilk toplantıda, yetkiye ilişkin belgeleri sunmak suretiyle arabuluculuk bürosunun yetkisine itiraz edebilir. Bu durumda arabulucu, dosyayı derhâl ilgili sulh hukuk mahkemesine gönderilmek üzere büroya teslim eder. Mahkeme, harç alınmaksızın dosya üzerinden yapacağı inceleme sonunda en geç bir hafta içinde yetkili büroyu kesin
olarak karara bağlar ve dosyayı büroya iade eder. Mahkeme kararı büro tarafından 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümleri uyarınca taraflara tebliğ edilir. Yetki itirazının reddi durumunda aynı arabulucu yeniden görevlendirilir ve dokuzuncu fıkrada belirtilen süreler yeni görevlendirme tarihinden başlar. Yetki itirazının kabulü durumunda ise kararın tebliğinden itibaren bir hafta içinde yetkili büroya başvurulabilir. Bu takdirde yetkisiz büroya başvurma tarihi yetkili büroya başvurma tarihi olarak kabul edilir. Yetkili büro, beşinci fıkra uyarınca arabulucu görevlendirir.
(9) Arabulucu, yapılan başvuruyu görevlendirildiği tarihten itibaren üç hafta içinde sonuçlandırır. Bu süre zorunlu hâllerde arabulucu tarafından en fazla bir hafta uzatılabilir.
(10) Arabulucu; taraflara ulaşılamaması veya taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması ya da tarafların anlaşması yahut tarafların anlaşamaması hâllerinde arabuluculuk faaliyetini sona erdirir ve son tutanağı düzenleyerek durumu derhâl arabuluculuk bürosuna bildirir.
(11) Taraflardan birinin geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmaması sebebiyle arabuluculuk faaliyetinin sona ermesi durumunda toplantıya katılmayan taraf, son tutanakta belirtilir ve bu taraf davada kısmen veya tamamen haklı çıksa bile yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulur. Ayrıca bu taraf lehine vekâlet ücretine hükmedilmez.
Her iki tarafın da ilk toplantıya katılmaması sebebiyle sona eren arabuluculuk faaliyeti üzerine açılacak davalarda tarafların yaptıkları yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılır.
(12) Tarafların arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaları hâlinde, arabuluculuk ücreti, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin eki Arabuluculuk Ücret Tarifesinin İkinci Kısmına göre aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde karşılanır. Bu durumda ücret,
Tarifenin Birinci Kısmında belirlenen iki saatlik ücret tutarından az olamaz.
(13) Arabuluculuk faaliyeti sonunda taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması veya iki saatten az süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâllerinde, iki saatlik ücret tutarı Tarifenin Birinci Kısmına göre Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenir. İki saatten fazla süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâlinde ise iki saati aşan kısma ilişkin ücret aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde uyuşmazlığın konusu dikkate alınarak Tarifenin Birinci Kısmına göre karşılanır. Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen ve taraflarca karşılanan arabuluculuk ücreti, yargılama giderlerinden sayılır.
(14) Bu madde uyarınca arabuluculuk bürosu tarafından yapılması gereken zaruri giderler; arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde anlaşma uyarınca taraflarca ödenmek, anlaşmaya varılamaması hâlinde ise ileride haksız çıkacak taraftan tahsil olunmak üzere Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanır.
(15) Arabuluculuk bürosuna başvurulmasından son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar geçen sürede zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez.
(16) Dava açılmadan önce ihtiyati tedbir kararı verilmesi hâlinde 6100 sayılı Kanunun 397 nci maddesinin birinci fıkrasında, ihtiyati haciz kararı verilmesi hâlinde ise 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 264 üncü maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen dava açma süresi, arabuluculuk bürosuna başvurulmasından son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar işlemez.
(17) Arabuluculuk görüşmeleri, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, arabulucuyu görevlendiren büronun bağlı bulunduğu adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonunun yetki alanı içinde yürütülür.
(18) Özel kanunlarda tahkim veya başka bir alternatif uyuşmazlık çözüm yoluna başvurma zorunluluğunun olduğu veya tahkim sözleşmesinin bulunduğu hâllerde, dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümler uygulanmaz.
(19) İlgili kanunlarda dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin kabul edilen özel hükümler saklıdır.
(20) Bu bölümde hüküm bulunmayan hâllerde niteliğine uygun düştüğü ölçüde bu Kanunun diğer hükümleri uygulanır.
İŞ MAHKEMELERİ KANUNU 3. MADDE
Dava şartı olarak arabuluculuk
MADDE 3- (1) Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.
(2) Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir.
(3) İş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat ile bunlarla ilgili tespit, itiraz ve rücu davaları hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.
(4) Arabuluculuk Daire Başkanlığı, sicile kayıtlı arabuluculardan bu madde uyarınca arabuluculuk yapmak isteyenleri, varsa uzmanlık alanlarını da belirterek, görev yapmak istedikleri adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonlarına göre listeler ve listeleri ilgili komisyon başkanlıklarına bildirir. Komisyon başkanlıkları, bu listeleri kendi yargı çevrelerindeki arabuluculuk bürolarına, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirecekleri sulh hukuk mahkemesi yazı işleri müdürlüğüne gönderir.
(5) Başvuru karşı tarafın, karşı taraf birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yerindeki veya işin yapıldığı yerdeki arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne yapılır.
(6) Arabulucu, komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden büro tarafından belirlenir. Ancak tarafların listede yer alan herhangi bir arabulucu üzerinde anlaşmaları hâlinde bu arabulucu görevlendirilir.
(7) Başvuran taraf, kendisine ve elinde bulunması hâlinde karşı tarafa ait her türlü iletişim bilgisini arabuluculuk bürosuna verir. Büro, tarafların resmi kayıtlarda yer alan iletişim bilgilerini araştırmaya da yetkilidir. İlgili kurum ve kuruluşlar, büro tarafından talep edilen bilgi ve belgeleri vermekle yükümlüdür.
(8) Taraflara ait iletişim bilgileri, görevlendirilen arabulucuya büro tarafından verilir. Arabulucu bu iletişim bilgilerini esas alır, ihtiyaç duyduğunda kendiliğinden araştırma da yapabilir. Elindeki bilgiler itibarıyla her türlü iletişim vasıtasını kullanarak görevlendirme konusunda tarafları bilgilendirir ve ilk toplantıya davet eder. Bilgilendirme ve davete ilişkin işlemlerini belgeye bağlar.
(9) Arabulucu, görevlendirmeyi yapan büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate alamaz. Karşı taraf en geç ilk toplantıda, yerleşim yeri ve işin yapıldığı yere ilişkin belgelerini sunmak suretiyle arabuluculuk bürosunun yetkisine itiraz edebilir. Bu durumda arabulucu, dosyayı derhâl ilgili sulh hukuk mahkemesine gönderilmek üzere büroya teslim eder. Mahkeme, harç alınmaksızın dosya üzerinden yapacağı inceleme sonunda yetkili büroyu kesin olarak karara bağlar ve dosyayı büroya iade eder. Mahkeme kararı büro tarafından 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümleri uyarınca taraflara tebliğ edilir. Yetki itirazının reddi durumunda aynı arabulucu yeniden görevlendirilir ve onuncu fıkrada belirtilen süreler yeni görevlendirme tarihinden başlar. Yetki itirazının kabulü durumunda ise kararın tebliğinden itibaren bir hafta içinde yetkili büroya başvurulabilir. Bu takdirde yetkisiz büroya başvurma tarihi yetkili büroya başvurma tarihi olarak kabul edilir. Yetkili büro, altıncı fıkra uyarınca arabulucu görevlendirir.
(10) Arabulucu, yapılan başvuruyu görevlendirildiği tarihten itibaren üç hafta içinde sonuçlandırır. Bu süre zorunlu hâllerde arabulucu tarafından en fazla bir hafta uzatılabilir.
(11) Arabulucu, taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması yahut yapılan görüşmeler sonucunda anlaşmaya varılması veya varılamaması hâllerinde arabuluculuk faaliyetini sona erdirir ve son tutanağı düzenleyerek durumu derhâl arabuluculuk bürosuna bildirir.
(12) Taraflardan birinin geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmaması sebebiyle arabuluculuk faaliyetinin sona ermesi durumunda toplantıya katılmayan taraf, son tutanakta belirtilir ve bu taraf davada kısmen veya tamamen haklı çıksa bile yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulur. Ayrıca bu taraf lehine vekalet ücretine hükmedilmez. Her iki tarafın da ilk toplantıya katılmaması sebebiyle sona eren arabuluculuk faaliyeti üzerine açılacak davalarda tarafların yaptıkları yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılır.
(13) Tarafların arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaları hâlinde, arabuluculuk ücreti, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin eki Arabuluculuk Ücret Tarifesinin İkinci Kısmına göre aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde karşılanır. Bu durumda ücret, Tarifenin Birinci Kısmında belirlenen iki saatlik ücret tutarından az olamaz. İşe iade talebiyle yapılan görüşmelerde tarafların anlaşmaları durumunda, arabulucuya ödenecek ücretin belirlenmesinde işçiye işe başlatılmaması hâlinde ödenecek tazminat miktarı ile çalıştırılmadığı süre için ödenecek ücret ve diğer haklarının toplamı, Tarifenin İkinci Kısmı uyarınca üzerinde anlaşılan miktar olarak kabul edilir.
(14) Arabuluculuk faaliyeti sonunda taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması veya iki saatten az süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâllerinde, iki saatlik ücret tutarı Tarifenin Birinci Kısmına göre Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenir. İki saatten fazla süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâlinde ise iki saati aşan kısma ilişkin ücret aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde Tarifenin Birinci Kısmına göre karşılanır. Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen ve taraflarca karşılanan arabuluculuk ücreti, yargılama giderlerinden sayılır.
(15) Asıl işveren-alt işveren ilişkisinin varlığı hâlinde işe iade talebiyle arabulucuya başvurulduğunda, anlaşmanın gerçekleşebilmesi için işverenlerin arabuluculuk görüşmelerine birlikte katılmaları ve iradelerinin birbirine uygun olması aranır.
(16) Bu madde uyarınca arabuluculuk bürosu tarafından yapılması gereken zaruri giderler; arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde anlaşma uyarınca taraflarca ödenmek, anlaşmaya varılamaması hâlinde ise ileride haksız çıkacak taraftan tahsil olunmak üzere Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanır.
(17) Arabuluculuk bürosuna başvurulmasından son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar geçen sürede zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez.
(18) Arabuluculuk görüşmelerine taraflar bizzat, kanuni temsilcileri veya avukatları aracılığıyla katılabilirler. İşverenin yazılı belgeyle yetkilendirdiği çalışanı da görüşmelerde işvereni temsil edebilir ve son tutanağı imzalayabilir.
(19) Arabuluculuk görüşmeleri, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, arabulucuyu görevlendiren büronun bağlı bulunduğu adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonunun yetki alanı içinde yürütülür.
(20) 13/6/1952 tarihli ve 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanunda düzenlenen gazeteci ile 20/4/1967 tarihli ve 854 sayılı Deniz İş Kanununda düzenlenen gemiadamı, bu madde kapsamında işçi sayılır.
(21) Bu maddede hüküm bulunmayan hâllerde niteliğine uygun düştüğü ölçüde 7/6/2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu hükümleri uygulanır.
(22) Arabuluculuğa başvuru usulü, arabulucunun görevlendirilmesi ve arabuluculuk görüşmelerine ilişkin diğer hususlar Adalet Bakanlığınca yürürlüğe konulan yönetmelikle belirlenir.
06.12.2018 tarihli 7155 sayılı Kanunun 20. maddesi
MADDE 20-21- (13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile ilgili olup yerine işlenmiştir.)
TÜRK TİCARET KANUNU
3. Dava şartı olarak arabuluculuk(1)
MADDE 5/A- (Ek:6/12/2018-7155/20 md.)
(1) Bu Kanunun 4 üncü maddesinde ve diğer kanunlarda belirtilen ticari davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.
(2) Arabulucu, yapılan başvuruyu görevlendirildiği tarihten itibaren altı hafta içinde sonuçlandırır. Bu süre zorunlu hâllerde arabulucu tarafından en fazla iki hafta uzatılabilir.
HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN
7251 sayılı Kanunun 59. maddesi
MADDE 59 – 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanuna 73 üncü maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.
“Dava şartı olarak arabuluculuk
MADDE 73/A –(1) Tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır. Şu kadar ki, aşağıda belirtilen hususlarda dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümler uygulanmaz:
a) Tüketici hakem heyetinin görevi kapsamında olan uyuşmazlıklar
b) Tüketici hakem heyeti kararlarına yapılan itirazlar
c) 73 üncü maddenin altıncı fıkrasında belirtilen davalar
ç) 74 üncü maddede belirtilen davalar
d) Tüketici işlemi mahiyetinde olan ve taşınmazın aynından doğan uyuşmazlıklar
(2) 7/6/2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununun 18/A maddesinin onbirinci fıkrası tüketici aleyhine uygulanmaz.
(3) Arabuluculuk faaliyeti sonunda taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması veya tarafların anlaşmaları ya da anlaşamamaları hâlinde tüketicinin ödemesi gereken arabuluculuk ücreti, Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanır. Ancak belirtilen hâllerde arabuluculuk ücreti, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin eki Arabuluculuk Ücret Tarifesinin Birinci Kısmına göre iki saatlik ücret tutarını geçemez.
(4) Arabuluculuk faaliyeti sonunda açılan davanın tüketici lehine sonuçlanması hâlinde arabuluculuk ücreti, 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre davalıdan tahsil olunarak bütçeye gelir kaydedilir.”
MADDE 60 – 6502 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 2 – (1) Bu Kanunun dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümleri, bu hükümlerin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtayda görülmekte olan davalar hakkında uygulanmaz.”
Mahkeme tarafından, davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için varlığı veya yokluğu gerekli olan şartlara dava şartı denilmektedir. Dava şartlarından birinin bulunmadığının tespit edilmesi durumunda davanın esası hakkında inceleme yapılmayarak mahkemece davaya ret kararı verilmesidir.
Dava şartları 6100 sayılı Kanunun 114 ve 115. maddelerinde genel olarak düzenlenmiş; diğer kanunlarda belirtilen durumlar ise özel şart olarak kabul edilmiştir.
Dava şartları
MADDE 114- (1) Dava şartları şunlardır:
a) Türk mahkemelerinin yargı hakkının bulunması.
b) Yargı yolunun caiz olması.
c) Mahkemenin görevli olması.
ç) Yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması.
d) Tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları; kanuni temsilin söz konusu olduğu hâllerde, temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması.
e) Dava takip yetkisine sahip olunması.
f) Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekilin davaya vekâlet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamesinin bulunması.
g) Davacının yatırması gereken gider avansının yatırılmış olması.
ğ) Teminat gösterilmesine ilişkin kararın gereğinin yerine getirilmesi.
h) Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması.
ı) Aynı davanın, daha önceden açılmış ve hâlen görülmekte olmaması.
i) Aynı davanın, daha önceden kesin hükme bağlanmamış olması.
(2) Diğer kanunlarda yer alan dava şartlarına ilişkin hükümler saklıdır.
Dava şartlarının incelenmesi
MADDE 115- (1) Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartlarının noksanlığını her zaman ileri sürebilirler.
(2) Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı şart yokluğu sebebiyle usulden reddeder.
(3) Dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına girilmesinden önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, başlangıçtaki dava şartı noksanlığından ötürü, dava usulden reddedilemez.
Özel Dava Şartları
HMK’da belirtilen genel dava şartlarının dışında diğer kanunlarda yazılı dava şartları özel dava şartı olarak tanımlanmaktadır.
Son yıllarda uygulamada karşımıza çıkan en yaygın dava şartı arabuluculuk sürecinin tamamlanmış olmasıdır. Arabuluculuğa tabi davalarda bu şartın yerine getirilmesi zorunluluktur. Arabuluculuğa tabi işlerde “anlaşamama tutanağı” ibraz edilmeyen dosyalar dava şartının yokluğundan reddedilmektedir.
Terk sebebine dayalı olarak açılacak boşanma davalarında evi terk eden eşe ihtar gönderilmiş olması özel dava şartlarına verilebilecek örneklerdendir.
Özel dava şartı bulunan bazı davalarda teminat gösterilmesi, bazı davalarda ise ihbar ve ihtar etme zorunluluğu bulunmaktadır
Mahkemelerin esas hakkında bir inceleme yapmadığı ancak hâkim kararı gerektiren işlemlerle ilgili karar verdikleri dosyalara verilen isimdir. Değişik iş dosyalarında genellikle duruşma yapılmaz ve dosya üzerinden inceleme yapılarak karar verilmektedir. Bu tür dosyaların çoğunluğu hukuk mahkemelerinde bulunmakta, ceza mahkemelerinde değişik iş dosyası sayısı oran olarak düşük kalmaktadır. Aile Mahkemeleri tarafından verilen değişik iş dosyası kararları sayıca çoğunluk arz etmektedir.
Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar, Cumhuriyet Savcısı tarafından soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hallerinde verilen karardır.
Halk dilinde yerleşik olan “Takipsizlik” kavramı mülga CMUK’ta yer alan eski bir ifadedir ve yaygın olarak “Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar(KYOK)” anlamında kullanılmaktadır.
Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karara ilişkin hükümler 5271 sayılı Kanunun 172. maddesinde düzenlenmiştir.
5271 Sayılı Kanunun 172. Maddesi
(1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir.
(2) (Değişik: 2/1/2017-KHK-680/10 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7072/9 md.) Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmedikçe ve bu hususta sulh ceza hâkimliğince bir karar verilmedikçe, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz.
(3) (Ek: 11/4/2013-6459/19 md.) Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın etkin soruşturma yapılmadan verildiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi veya bu karar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi üzerine, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde talep edilmesi hâlinde yeniden soruşturma açılır.
Cumhuriyet savcısının kararına itiraz
Madde 173 – (1) Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine itiraz edebilir.
(2) İtiraz dilekçesinde, kamu davasının açılmasını gerektirebilecek olaylar ve deliller belirtilir.
(3) (Değişik: 18/6/2014-6545/71 md.) Sulh ceza hâkimliği, kararını vermek için soruşturmanın genişletilmesine gerek görür ise bu hususu açıkça belirtmek suretiyle, o yer Cumhuriyet başsavcılığından talepte bulunabilir; kamu davasının açılması için yeterli nedenler bulunmazsa, istemi gerekçeli olarak reddeder; itiraz edeni giderlere mahkûm eder ve dosyayı Cumhuriyet savcısına gönderir. Cumhuriyet savcısı, kararı itiraz edene ve şüpheliye bildirir.
(4) (Değişik: 25/5/2005 – 5353/26 md.) Sulh ceza hâkimliği istemi yerinde bulursa, Cumhuriyet savcısı iddianame düzenleyerek mahkemeye verir.
(5) Cumhuriyet savcısının kamu davasının açılmaması hususunda takdir yetkisini kullandığı hâllerde bu madde hükmü uygulanmaz.
(6) (Değişik: 2/1/2017-KHK-680/11 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7072/10 md.) İtirazın reddedilmesi halinde aynı fiilden dolayı kamu davası açılabilmesi için 172 nci maddenin ikinci fıkrası uygulanır.
CMK M. 172 Gerekçesi
1412 sayılı Kanunun l64 üncü maddesinde, yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi hâlinde, takipsizlik kararı verilmesine dair hüküm yer almaktadır. Tasarı ilk olarak bu işlemi belirlemek üzere “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” terimini getirmiştir. Soruşturma evresinden kovuşturmaya geçip geçmeme söz konusu olduğundan bu terim değişikliği uygun görülmüştür. Madde ayrıca kamu davasının açılması için şüpheyi haklı kılacak yeterlikte ve kuvvette delil, iz, eser ve emarenin elde edilmemesi ölçütünü kullanmaktadır. Yeterli kuvvette makul şüphe bulunduğu anlaşılacak olursa, kovuşturma evresine geçilecektir.
Maddenin ikinci fıkrasında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra, kamu davasının, aynı eylem ve aynı kişi hakkında açılabilmesi yeni delil, iz, eser ve emarenin meydana çıkmasına veya şüphe nedenlerinin takdirinde ağır hata olmasına bağlanmıştır. Böylece kovuşturmaya yer olmadığına dair kararların zamanaşımı süresince şüphelinin başında, tâbir yerinde ise Demoklesin Kılıcı gibi durması ve onun özgürlükler bakımından bir tehdit oluşturması önlenmek istenmektedir. Bazı usul kanunlarında mahkemelerin beraat kararlarının temyize tâbi tutulmadığı görülüyor.
Bu yeni düzenleme neticesinde, Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar verdikten sonra yeni delil, iz, eser ve emare bulunmadıkça artık Adalet Bakanı da Cumhuriyet savcısından kamu davası açmasını isteyemeyecektir. Maddenin son fıkrasında yeni delil, iz, eser ve emarenin ne olduğu tanımlanarak uygulama açısından açıklık getirilmiştir.
Tazyik Hapsi, kişinin kanundan kaynaklanan yükümlülüğünü yerine getirmesi için bir işi yapmaya ve/veya yapmamaya veya bir şeyi vermeye mecbur bırakarak onu zorlamak maksadıyla uygulanan yaptırımdır.
Tazyik Hapsi, bir yükümlülüğün yerine getirilmemesi nedeniyle uygulanmaktadır. Disiplin Hapsi ve İdare Hukuk alanındaki Disiplin Cezaları ile karıştırılmamalıdır. Disiplin hapsi bir yükümlülüğün yerine getirilmesini zorlamak için değil, kısmi bir düzeni korumak amacıyla yaptırım altına alınmış olan bir fiilin işlenmesi dolayısıyla verilmektedir. Kural olarak o işin yapılması, ifa edilmesi disiplin hapsini sona erdirmez. Oysaki, Tazyik hapsi, yükümlülüğün yerine getirilmesi yahut şikâyetten vazgeçme ile çoğunlukla sona ermektedir. Örneğin, İcra Hukukunda, tazyik hapsinin tatbikine başlandıktan sonra kararın gereği yerine getirilirse, borçlu derhal tahliye edilir.
Çocuk teslimi emrine muhalefetin cezası, borçlunun ödeme şartını ihlal etmesi halinde verilen cezalar (Taahhüdü İhlal), 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile öngörülen cezalar ve nafaka borcunun ödenmemesi halinde verilen cezalar bu hapis türüne verilebilecek örneklerdendir.
“Nafakaya ilişkin kararlara uymayanların cezası: Madde 344 – (Değişik: 31/5/2005-5358/15 md.)
Nafakaya ilişkin kararların gereğini yerine getirmeyen borçlunun, alacaklının şikâyeti üzerine, üç aya kadar tazyik hapsine karar verilir. Hapsin tatbikine başlandıktan sonra kararın gereği yerine getirilirse, borçlu tahliye edilir.
Borçlunun, nafakanın kaldırılması veya azaltılması talebiyle dava açmış olması halinde, ileri sürdüğü sebepler göz önünde bulundurularak, tazyik hapsinin uygulanması bu davanın sonuna bırakılabilir.”
Tüzel kişilerin sorumluluğu bulunan hallerde tazyik hapsi tüzel kişiliğin yetkilisi için geçerlidir.
Tazyik hapsine tabi tutulanların cezaları genellikle açık ceza infaz kurumlarında yerine getirilmektedir.
Düşme Kararı, Türk Ceza Kanununda öngörülen düşme sebeplerinin varlığı ya da soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması hallerinde verilen karardır. (5271 sayılı Kanun, m. 223/8)
Genel af, zamanaşımı, sanığın ölümü, şikayete tabi suçlarda şikâyetten vazgeçme ve uzlaşma, davanın düşme sebebidir. Sadece adli para cezası yaptırımı öngören veya hapis cezasının üst sınırı 6 ayı geçmeyen suçlarda da önödeme yapılması halinde düşme kararı verilir.
Hukuk davalarında ve icra dairelerinde takipsiz bırakılan davalar ve dosyalar hakkında ise “açılmamış sayılma” kararı verilir yahut dosya işlemden kaldırılır. Hukuk davalarında, taraflar duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. İcra dosyalarında ise 1 yıl işlem yapılmayan dosyalar yenileninceye kadar işlemden kaldırılır.
İdare ve Vergi Mahkemelerinde devam eden davalarda da belirli sürelere ve usul kurallarına uyulmaması halinde dosyaların işlemden kaldırılmasına ve davanın açılmamış sayılmasına karar verilebilir.
Türk Ceza Kanunu – Madde 223
(8) Türk Ceza Kanununda öngörülen düşme sebeplerinin varlığı ya da soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması hallerinde, davanın düşmesine karar verilir. Ancak, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir.
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü‘nün “Düşme kararı” başlıklı 80. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:
“(1) Bölümler ya da Komisyonlarca yargılamanın her aşamasında aşağıdaki hâllerde düşme kararı verilebilir:
a) Başvurucunun davadan açıkça feragat etmesi.
b) Başvurucunun davasını takipsiz bıraktığının anlaşılması.
ç) İhlalin ve sonuçlarının ortadan kalkmış olması.
ç) Bölümler ya da Komisyonlarca saptanan herhangi bir başka gerekçeden ötürü, başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden görülmemesi.
(2) Bölümler ya da Komisyonlar; yukarıdaki fıkrada belirtilen nitelikteki bir başvuruyu, Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi ya da insan haklarına saygının gerekli kıldığı hâllerde incelemeye devam edebilir.”
İngiltere Kralı Yurtsuz John, Magna Carta sözleşmesini imzaladı ve mühürledi. Yurtsuz John 24 Aralık 1166 – 19 Ekim 1216 yıllarında yaşadı, 49 yaşında öldü. Magna Carta, Latincede ‘Büyük Sözleşme, Büyük Ferman’ anlamına gelmekte ve Orta Çağ’ın en önemli hukuki belgesidir. Anlaşma, feodallerin kral karşısındaki haklarını garanti eden ve Hukukun üstünlüğüne vurgu yapan ilk belgedir. Günümüzdeki demokrasinin temel referans belgelerinden addedilmektedir.
1899 Belçika’da Askerî Ceza Muhakeme Usûl Kanunu kabul edildi
1902
Lon Luvois Fuller, 15 Haziran 1902’de Amerika Birleşik Devletlerinin, Teksas eyaletine bağlı Hereford kentinde doğdu. Hukuk ve ahlak arasında zorunlu bir ilişki olduğunu savunan Amerikalı hukuk felsefecisi Fuller, 8 Nisan 1978 tarihinde ve 75 yaşında Federal Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Münih kentinde öldü. Fuller’in 8 İlkesi hukuk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu.
Nezihe Muhiddin’in öncülüğünde Darülfünun Konferans Salonu’nda gerçekleşen toplantı sonucu Kadınlar Halk Fırkasının kurulması kararlaştırıldı. Fırka, yeni Türkiye’deki ilk siyasal parti girişimidir. Fakat parti kuruluşu için izin verilmediğinden, Türk Kadınlar Birliği adında bir derneğe dönüşmüştür.
“Türk Kanunu Medenisinin 88 inci maddesini tadil eden kanun” mecliste kabul edildi. Medeni Kanun‘daki evlenme yaşı; kadınlar için 15, erkekler için 17 olarak düzenlendi. Yasa değişikliğine göre “Erkek on yedi, kadın on beş yaşını ikmal etmedikçe evlenemez. Şu kadar ki hâkim, fevkalâde hallerde ve pek mühim bir sebebe mebni on beş yaşını ikmal etmiş olan bir erkeğin veya on dört yaşını bitirmiş olan bir kadının evlenmesine müsaade edebilir. Karardan Önce ana, baba veya vasinin dinlenmesi şarttır.” 743 Sayılı Kanun, 2002 tarihli Türk Medeni Kanunu ile yürürlükten kalktı.
Diktatörlükten kurtulan İspanya’da 41 yıl sonra ilk kez serbest seçimler yapıldı. Günümüzdeki İspanya Anayasası, 31 Ekim 1978 tarihinde yapılan Kongre ve Senato Genel Kurul toplantılarında Parlamento (Cortes Generales) tarafından kabul edildi.
1981
Mehmet Ali Ağca’yı hapisten kaçıran Bünyamin Yılmaz, 18 yıl hapse mahkûm oldu. Ağca, daha sonra Papa’ya suikast düzenlemişti.
1981
Türk siyasetçi ve hukukçu, Cihat Bilgehan yaşama veda etti. Bilgehan 1923 yılında Kırıkkale’de doğmuştu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olduktan sonra hakimlik ve avukatlık yaptı. Adalet Partisi kurucusu olarak görev aldı. Uzun süre Balıkesir milletvekilliği yaptı. Millî Eğitim, Millî Savunma (vekil) ve Maliye Bakanlığı görevlerinde bulundu.
1994
İsrail ve Vatikan tam diplomatik ilişki anlaşmasına vardı.
1994
İş adamı Vehbi Koç’a İsviçre’de, Birleşmiş Milletler Nüfus Faaliyetleri Ödülü verildi
1998
Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü‘nün kabul edildiği (The Rome Statute of the International Criminal Court), Birleşmiş Milletler Konferansı başladı. Konferans, Roma’da toplandı ve 17 Temmuz 1998 tarihine kadar sürdü.
Türkiye Bankalar Birliği Bankacılık Etik İlkeleri, kabul edildi. Etik İlkeler, 5411 Sayılı Bankacılık Kanununun Etik İlkeler başlıklı 75. maddesinde öngörülen ilkelerin tespit edilmesini temin etmek üzere Türkiye Bankalar Birliği Bankacılık Etik İlkeleri esas alınarak hazırlanmış ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun onayına sunulmuştur. Bankacılık Etik İlkeleri, kurumun 15 Haziran 2006 tarihli ve 1904 sayılı kararı ile yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
2017
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’na yirmi beş yıl hapis cezası ve tutuklama kararı verilmesinin ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara’dan İstanbul’a kadar sürecek olan Adalet Yürüyüşünü başlattı. Yürüyüş, Mahatma Gandi’nin Tuz Yürüyüşü’ne benzetildi.
2020
Giulio Giorello, İtalyan filozof, matematikçi ve epistemolog öldü. Giorello 1945’te doğmuştu.
Anayasa Mahkemesi’nin, 5558 sayılı “Avukatlık Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun avukatlık sınavını kaldıran, 1. maddesini iptal eden Esas 2007/16, Karar 2009/147 sayılı ve15.10.2009 tarihli kararı gerekçeli olarak 8.1.2010 tarih ve 27456 sayılı Resmi Gazetede yayımlandı. Bu karar, gerekçesinde mesleğimize yönelik olarak içerdiği yaklaşımlar açısından önemlidir ve yıllardır savunduklarımızın Anayasa Mahkemesi düzeyinde yanıt bulduğunu göstermesi açısından sevindiricidir. (Bu karardan sonra avukatlık sınavının nasıl düzenlenmesi gerektiği ve neden hala düzenlenmediği ise ayrı bir yazının konusudur.)
Gerekçe aynen şöyledir;
“Avukatlık mesleğinin nitelikleri ve önemi, bir kamu hizmeti olduğu, avukatın yargılama süreci içinde adaletin bulunup ortaya çıkarılmasında görev aldığı, kamu yararını koruduğu, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun genel gerekçesinde belirtilmiştir. Yasa’nın 1. ve 2. maddelerinde avukatlığın kamusal yönü ağır basan bir meslek olduğu vurgulanmıştır. Bilgi ve deneyimlerini öncelikle adalet hizmetine vererek, adalete ve hakkaniyete uygun çözümler için hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasında yargı organlarıyla yetkili kurul ve kurumlara yardımı görev bilen avukatın, hukuk devletinin yargı düzeni içindeki yeri özellik taşımaktadır.
Anayasa’nın 135. maddesi ile birlikte Avukatlık Kanunu’nun Barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne yüklediği görevler, tanıdığı hak ve yetkilerle bu kuruluşların toplum ve devlet yaşamı için gözardı edilmeyecek önemleri de düşünülürse, avukatların genel niteliklerine verilen değer kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Her serbest mesleğin kendine özgü yanları, birbirinden ayrılıkları bulunduğu gibi uzmanlık alanlarının farklılığı, farklı uygulamaları doğal, hatta zorunlu kılar. Avukatların, savunma görevini üstlenmeleri ve adaletin gerçekleşmesine katkıları, mesleğin özelliği sayılmakta ve kimi kısıtlamalara bağlı tutulmalarının haklı nedenlerini oluşturmaktadır. Avukatlık mesleğini seçenlerin, avukatlık adına uygun biçimde görevlerinin gereklerini özenle yerine getirmeleri, avukatlık unvanından ayrı düşünülemeyecek saygı ve güveni koruyup güçlendirmenin başta gelen koşullarından biridir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinde olan devlettir.
Yasaların, kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle yasa koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir. Önceki kuralların, yeni yasayla değiştirilmesi ya da tümüyle yürürlükten kaldırılması hukukun doğal karşıladığı, genel ilkelere uygun bulduğu bir düzenleme biçimidir. Yeni kural, eski kuralı yürürlükten kaldırabilir. Bu tür düzenlemeler, yasa koyucunun takdir yetkisi içinde olan bir yasama işlemidir. Tıpkı, yürürlüğe giren yasalar gibi, yürürlükten kaldırılan kurallar da yasama tasarrufudur ve yasa koyucu bu yetkisini kullanırken Anayasa’ya bağlı kalmak durumundadır.
Hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu olan “bağımsız yargı”, yargının olmazsa olmaz koşulu olan “savunma” ile birlikte anlam kazanır. Savunma, “sav-savunma-karar” üçgeninden oluşan yargının vazgeçilmez öğesidir. Adaletli bir yargılamanın varlığı, ancak avukatın etkin katılımıyla sağlanabilir. Avukatlığın önemi ve özelliği nedeniyle bu mesleğe girişin kimi koşul ve kayıtlamalara bağlı kılınması, hukuk devletinin ve adil yargılanma hakkının gereğidir.
Avukatın seçkinliği ve üstün nitelikler taşıması, hem kamunun hem de yargının beklediği bir husus olup, bunun sağlanmasında mesleğin gelişmesine katkı kadar mesleğe seçilme de önem kazanır. Sadece temel hukuki konularda eğitilmiş olmak, bir mesleği yürütmek için yeterli olamaz. Mesleki açıdan yetkinlik, stajyerlik gibi özel eğitimlerin yanı sıra mesleğe girişte seçme ya da elemeyi de içerir.
Yasa koyucu tarafından sınavın getirilmesindeki, savunma hakkı ve adil yargılamaya, adaletin gerçekleşmesine ve avukatlık mesleğinin niteliğine dayalı kamu yararının, sınavın kaldırıldığı tarihte de geçerliliğini koruyup korumadığının saptanması, sınavın getirildiği zamandaki koşullar, kaldırılma zamanında değişmemiş ya da ortadan kalkmamış, hatta avukatlık mesleğinin niteliği yönünden çok daha önemli hale gelmişse bunun da değerlendirilmesi gerekir.
Öte yandan, Anayasa’nın 36. maddesinde, herkesin meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Yargının kurucu unsurlarından olan, bağımsız, serbestçe temsil eden, hukuksal ilişkilerin düzenlenmesinde, her türlü hukuksal sorun ve uyuşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesinde ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasında temel görev üstlenen avukat, hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının da önemli bir unsurudur. Güçlü ve bağımsız savunma mesleği; hukukun üstünlüğünün, hukuksal uzlaşmanın, adil yargılanma duygusunun ve toplumsal barışın güvencesi olup bu değerler, mesleğinde yetkin bağımsız savunucularla teminat altına alınmıştır.
Yukarıda açıklanan hususlar gözetilmeden yasalaştığı anlaşılan dava konusu kural Anayasa’nın 2. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.”
Anayasa Mahkemesi’nin bu gerekçe ile mesleğimiz için kabul ettiği ya da mesleğimizde geçerli olmasını istediği ilkeleri şöyle vurgulayabiliriz:
Avukatlık mesleği bir kamu hizmetidir, avukat, yargılama süreci içinde adaletin bulunup ortaya çıkarılmasında görev alarak kamu yararına hizmet etmektedir.
“Bilgi ve deneyimlerini öncelikle adalet hizmetine vererek, adalete ve hakkaniyete uygun çözümler için hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasında yargı organlarıyla yetkili kurul ve kurumlara yardımı görev bilen avukatın, hukuk devletinin yargı düzeni içindeki yeri özellik taşımaktadır.”
“Avukatların, savunma görevini üstlenmeleri ve adaletin gerçekleşmesine katkıları, mesleğin özelliği sayılmakta ve kimi kısıtlamalara bağlı tutulmalarının haklı nedenlerini oluşturmaktadır. Avukatlık mesleğini seçenlerin, avukatlık adına uygun biçimde görevlerinin gereklerini özenle yerine getirmeleri, avukatlık unvanından ayrı düşünülemeyecek saygı ve güveni koruyup güçlendirmenin başta gelen koşullarından biridir.”
“Hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu olan “bağımsız yargı”, yargının olmazsa olmaz koşulu olan “savunma” ile birlikte anlam kazanır. Savunma, “sav-savunma-karar” üçgeninden oluşan yargının vazgeçilmez öğesidir. Adaletli bir yargılamanın varlığı, ancak avukatın etkin katılımıyla sağlanabilir. Avukatlığın önemi ve özelliği nedeniyle bu mesleğe girişin kimi koşul ve kayıtlamalara bağlı kılınması, hukuk devletinin ve adil yargılanma hakkının gereğidir.”
“Avukatın seçkinliği ve üstün nitelikler taşıması, hem kamunun hem de yargının beklediği bir husus olup, bunun sağlanmasında mesleğin gelişmesine katkı kadar mesleğe seçilme de önem kazanır. Sadece temel hukuki konularda eğitilmiş olmak, bir mesleği yürütmek için yeterli olamaz. Mesleki açıdan yetkinlik, stajyerlik gibi özel eğitimlerin yanı sıra mesleğe girişte seçme ya da elemeyi de içerir. Yargının kurucu unsurlarından olan, bağımsız, serbestçe temsil eden, hukuksal ilişkilerin düzenlenmesinde, her türlü hukuksal sorun ve uyuşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesinde ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasında temel görev üstlenen avukat, hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının da önemli bir unsurudur. Güçlü ve bağımsız savunma mesleği; hukukun üstünlüğünün, hukuksal uzlaşmanın, adil yargılanma duygusunun ve toplumsal barışın güvencesi olup bu değerler, mesleğinde yetkin bağımsız savunucularla teminat altına alınmıştır. “
Anayasa Mahkemesinin avukatlık mesleğine yaklaşımının altını çizdikten sonra “güçlü ve bağımsız savunma mesleği neden gereklidir?” sorusunu yanıtlamak gerekir.
Güçlü ve bağımsız savunma mesleği; hukukun üstünlüğünün, hukuksal uzlaşmanın, adil yargılanma duygusunun ve toplumsal barışın güvencesi olup bu değerler, mesleğinde yetkin bağımsız savunucularla teminat altına alınmıştır.
Güçlü ve bağımsız savunma mesleği bunun için gereklidir.
Avukatlığın iki temel niteliği:
Avukat kamu görevi yapmaktadır.
Avukatlık Yasası’nın 1. maddesinde belirtildiği gibi Avukatlık kamu hizmeti niteliğinde bir serbest meslektir. Ayrıca avukat, yargının kurucu unsuru olan bağımsız savunmayı temsil eder. Yargının kurucu unsuru olduğu için sav ve hüküm ile birlikte yargıyı kurduğu için gördüğü hizmet kamu hizmeti niteliğindedir. Ancak kendisi kamu görevlisi değildir.
Avukat bağımsızdır.
Avukatlık mesleği, yargıyı kuran bağımsız savunmayı serbestçe temsil eden bir serbest meslektir. Avukat sadece müvekkiline karşı değil, devlete karşı ve hatta topluma karşı da bağımsız olmalıdır. Çünkü avukatın aynı zamanda hem hukuka hem de müvekkilin çıkarlarına hizmet edebilmesi gerçek anlamda bağımsızlığının sağlanması ile mümkün olur.
Bu özellik ve nitelikteki avukatlığın amacı nedir?
Avukat hukuki ilişkilerin düzenlenmesine, her türlü hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesine ve genellikle hukuk kurallarının tam olarak uygulanması hususunda yargı organlarına, resmi ve özel kurul ve kurumlara yardım etmektedir. Bu nedenle avukat üzerine aldığı işin yapılmasında ne müvekkilin buyruğu altında ne de yalnız onun çıkarları ve yararları peşindedir.
İşlevi, niteliği ve özellikleri bu şekilde özetlenebilecek avukatlık mesleğinin etik kuralları yasa ve yönetmelikler içinde düzenlendiği gibi ulusal ve evrensel mevzuat ile de belirlenmiştir.
MESLEK KURALLARI
Avukatlık Kanununun 34 üncü maddesi avukatların Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlü olduklarını düzenlemiştir. Kanun, belirleme görevini 117/7 maddesi ile Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu’na verirken belirlenen kurallara uyulmasının zorunlu olduğu hükmünü de getirmiştir. Türkiye Barolar Birliğinin 8.9.1971 tarihinde toplanan Genel Kurulu da halen yürürlükte olan Meslek Kurallarını belirlemiştir.
Avukatlık Kanununun 134 üncü maddesi; avukatlık onuruna, düzen ve gelenekleri ile meslek kurallarına uymayan eylem ve davranışlarda bulunanlarla, mesleki çalışmada görevlerini yapmayan veya görevinin gerektirdiği dürüstlüğe uygun şekilde davranmayanlar hakkında disiplin cezası uygulanacağını düzenlemiştir.
Ulusal ve uluslararası düzenlemelere uyarak görevini yerine getirmesi gereken avukatın davranışlarını belirleyen ve yönlendiren sorumluluklarından bazılarını başlıklar altında değerlendirebiliriz.
Kendine Karşı Sorumluluğu
Avukat öncelikle kendine karşı sorumludur, bu sorumluluğun temel dayanakları aldığı hukuk eğitimi sonunda edindiği vicdani değerler ve de mesleğe başlarken ettiği yemin, içtiği andıdır. Avukatlık Yasası 9 uncu maddesi bu andı; “Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine and içerim.” şeklinde düzenlemiştir. İçtiği bu and, yasa ve meslek kuralları ile birlikte avukatın bütün yaşamını düzenlemesinde en önemli yol gösterici olmalıdır. (Mesleğe başlarken edilen yeminin önemini belirtirken ülkemizde yargıç ve savcılarımızın yemin etmeden göreve başladıklarını belirtmeliyim.) Örneğin avukat özel hayatında kendini tüm bu kuralların baskısı altında hissetmelidir. Özel hayatın gizliliği ve de dokunulmazlığı esastır ancak avukatın “bu benim özel hayatımdır” diyerek yakışıksız davranışlar içinde olamaz, özel hayatında da mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü davranıştan kaçınmak zorundadır.
Avukat giyim kuşamını da bu baskı altında düzenlemek zorundadır. Adliye ve bürosu dışında da düzenli giyinmek, düzgün davranmak zorundadır. Adliyeye gidince giyilen cübbe, altındaki pejmürdeliği örtmez, pejmürdelik cübbeye saygısızlıktır.
Başkalarından bekleyebileceğimiz saygının kendimize duyduğumuz saygıdan fazla olamayacağı gerçeği karşısında, mesleğimize ne kadar çok saygılı davranırsak toplumdan o kadar saygı göreceğimizi unutuyoruz.
Belki de çok az bedel ödeyerek, sadece herhangi bir hukuk fakültesini bitirerek kolayca elde ettiğimiz için mesleğimizin değerini bilmiyoruz.
Cübbemizin yakasının temizliğinden, kıyafetimize, büromuzun düzeninden tüm ilişki ve davranışlarımıza kadar gösterdiklerimiz bu değeri bilmediğimizi gösteriyor. Adliye çalışanları ile meslektaşlarımızla, müvekkillerimizle ve karşı tarafla ilişkilerimizin ortalaması da hep bu genellemeyi doğruluyor. Bunun bir başka kanıtı da uğradığımız saldırılardır. Her yıl çok sayıda meslektaşımız saldırıya uğruyor ve bu saldırılar ölümle sonuçlanabiliyor. Bunları gerçekleştirenler ise genelde ya müvekkillerimiz ya da üstlendiğimiz işin karşı tarafı. Yani kendi müvekkillerimiz de onların hasımları da bizleri kolayca saldırılabilecek konumda görüp saygı duymuyorlar.
Topluma/Adalete Karşı Sorumluluğu
Avukat aldığı hukuk eğitimi ile edindiği birikimini toplumda hukuk bilincinin gelişmesine, adalete ve yargıya olan güvenin korunmasına katkı yapacak şekilde kullanmalıdır. Güveni sağlayacak olan kurum içindeki bireylerin güven verici davranışlarıdır.
Avukatlık ve genel olarak hukukçuluk topluma siyasal ve sosyal alanlarda hizmete en uygun meslektir. Avukatın sorumluluğunu yerine getirebilmek, sosyal ve siyasal gelişmelere katkıda bulunabilmek, öncülük edebilmek için düşüncesine uygun sivil toplum örgütlerinde ve siyasi partilerde görev alması gereklidir.
Müvekkiline Karşı Sorumluluğu
En temel sorumluluk dürüst olma sorumluluğudur. Avukat, üzerine aldığı işin öngörebildiği hukuki sonucunu müvekkiline açıklamak ancak bunun bir teminat olmadığını da belirtmek zorundadır. Avukat haklıyı haksız, haksızı da haklı yapma gayretinde olamaz, avukat gerçeğin ortaya çıkmasını ve herkesin hakkına almasını sağlamada yardımcı olma durumundadır.
Avukat, yüklendiği iş ile birlikte öğrendiği sırları saklama sorumluluğundadır.
Avukat, müvekkiline hukuki yardımda bulunmak için işi üstlenmiştir, müvekkilin yerine geçmemiş onunla özdeşleşmemiştir. Bu ölçünün kaçırılmaması gerekir.
Yargı Organlarına Karşı Sorumluluğu
Avukat, görevi kapsamında temasta bulunduğu tüm kişilere; yargıç, savcı, adliye personeli, noter ve diğer tüm ilgililere görevinin ölçü ve gereklerine uygun davranmak zorundadır.
Meslektaşa Karşı Sorumluluğu
Avukat, meslektaşları ile dayanışma anlayışı içinde hareket etme durumundadır. Adalet ve eşitlik ilkelerinden ayrılmadan mesleki birlikteliği ve mesleğin onurunu koruyacak davranışlar gösterilmelidir. Takip ettikleri davada hasım durumunda olan avukatların bu hasımlıklarını duruşma salonu dışına çıkınca mesleki hısımlığa dönüştürmeleri gerekir. Yukarıda belirttiğimiz gibi avukat iş sahibi ile özdeşleşmemiştir sadece vekil olarak işi takip etmektedir.
Meslek Örgütüne Karşı Sorumluluğu
Avukat meslek örgütüne yani barosuna ve barolar birliğine karşı üyeliğinden kaynaklanan görev ve sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Ancak bu yerine getirme uzaktan bakmakla sadece genel kurul toplantılarına katılıp imza atıp oy kullanmakla sağlanamaz. Çalışmalara katılmak, kurullarda görev almak gereklidir. Avukat sayısının önlenemeyen olağanüstü artışı karşısında har avukata büyük sorumluluk düşmektedir.
Sonuç Yerine
Henüz demokrasimizi kurumlaştıramadık, eksiklerimizi gideremedik. Erkler ayrımını yerleştirip, içselleştiremedik. Gerçek demokrasiye ulaşamayınca “hukuk devleti” de olamadık. Hukuk devletini oluşturamayınca yargımız bağımsız ve tarafsız olamadı ve böyle bir yargı organı içinde savunmamız da bağımsız değil.
İşte bu olumsuz tablo içinde etik kurallar ne kadar benimsenebilir?
Temel sorunumuz demokrasiyi içselleştirebilmektir.
İçselleştirilmiş ve kurumlaştırılmış bir demokrasi belirttiğimiz zincir içinde yargı etiğini de oluşturacaktır. 27 Mayıs 2016
Türk Tabipler Birliği Hekimlerin Toplumsal Sorumlulukları Bildirgesi, 4-5 Nisan 2008 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen “Türk Tabipleri Birliği Etik Bildirgeler Çalıştayında kabul edilmiştir. Bildirge, 20 Haziran 2009 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Türk Tabipleri Birliği II. Etik Bildirgeler Çalıştayı”nda güncellenmiştir.
Türk Tabipler Birliği Hekimlerin Toplumsal Sorumlulukları Bildirgesi
Bireylerin ve toplumların sağlık düzeyi, sadece sunulan sağlık hizmetleri ile değil, toplumsal sınıf, eğitim, genetik, beslenme, barınma, çalışma ve çevre koşulları gibi pek çok etken tarafından belirlenmektedir.
Dolayısıyla sağlık hakkının gereklerinin yerine getirilmesi, sadece kişinin gereksindiği sağlık hizmetini almasına değil, sağlığı etkileyen diğer belirleyenlerin de uygun koşullarda olmasına bağlıdır.
Türk Tabipleri Birliği her bireyin sağlık hakkına sahip olduğunu kabul eder ve bu hakkın hekimler için aşağıdaki toplumsal sorumlulukları doğurduğunu bildirir:
Toplumsal kaynakları akılcı kullanmak
Sağlık hakkının gereklerinden biri, toplumsal kaynakların akılcı kullanılmasıdır; eldeki kaynaklar ancak bu ilkeyi dikkate alarak en adil biçimde dağıtılabilecek, gereksinime göre en geniş çapta ve yüksek nitelikte hizmet sunulabilecektir. Aynı yaklaşımla, hekimin bireysel olarak, hizmet sunumunda kullanılan araçları doğru endikasyonda, biçimde ve miktarda kullanmaktan, reçete yazarken akılcı ilaç seçim ölçütlerini dikkate almaya uzanan sorumlulukları da bulunmaktadır. Ayrıca hekimler kaynakları kullanırken, genel halk sağlığı kavramı içinde, en sık görülen, en çok öldüren, en çok işgücü kaybına neden olan durumlara öncelik verme gereksinimini gözetmelidir.
Sağlık sorunlarına bütüncül yaklaşmak
Sağlık hizmetleri koruyucu, geliştirici, tedavi edici ve esenlendirici boyutları dikkate alınarak bir bütün olarak planlanmalı ve sunulmalıdır. Sunulan hizmetin etkinliğini en yüksek düzeye çıkarmak ancak bütüncül yaklaşımla olanaklıdır.
Politika belirleyenleri uyarmak
Kaynakların adil dağıtımı temel olarak politika belirleyenlerin sorumluluğundadır. Hekimlerin mesleki yetkinlikleri sağlık hizmeti sunmak üzerinedir; sağlığın diğer belirleyenlerine ilişkin yetki ve donanımları sınırlıdır. Ancak sağlık hakkının gereği olarak hekimin, birey ve toplum sağlığını olumsuz etkileyen toplumsal eşitsizlikler, insan hakları ihlalleri, insana yönelik her türlü şiddet ve savaş, çevre sağlığı sorunları, sağlıksız barınma koşulları olumsuz çalışma koşulları ve işsizlik, düşük öğrenim düzeyi, sağlığa ayrılan bütçe, zararlı gıda maddeleri ve tütün ürünlerinin satışı gibi her türlü belirleyen hakkında politika belirleyenleri uyarmak, kamuoyunu bilgilendirmek ve koşulların iyileştirilmesini sağlamaya yönelik çabalarda bulunma sorumlulukları da vardır.
Kamuoyunda farkındalık yaratmak:
Uygulanan politikalar bireylerin gereksindikleri sağlık hizmetine erişimlerini kısıtlıyor ya da engelliyor olabilir. Bu koşullarda, politika belirleme yetkisi ve uygulama gücü olanları uyarmak ve kamuoyunda farkındalık yaratmak hekimlerin toplumsal sorumlulukları arasındadır. Hekim bu amaçla meslek örgütü ve diğer örgütlerle birlikte hareket eder.
Aydın olarak demokratikleşme sürecine katılmak
Hekim yalnızca sağlık hizmeti veren kişi değil, aynı zamanda toplumun demokratikleşmesi doğrultusunda aydın sorumlulukları olan bireydir. Dolayısıyla toplumu anlama ve toplumsal değişime yön verme doğrultusunda sorumluluğu bulunmaktadır.
Olağandışı durumlarda sağlık hizmeti sunmak
Hekim olağandışı durumlarda sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi ve sunumu konularında eğitim almalı, olağandışı durum öncesi, sırası ve sonrasında yürütülen çalışmalara katılmalıdır.
Meslek örgütlerinin çalışmalarına katılmak
Toplumsal sorumluluğunu yerine getirmek için hekim, meslek örgütlerinin etkinliklerine katılır.
Türk Tabipleri Birliği, hekimin yukarıda belirtilen toplumsal sorumluluklarına sahip çıkması için, içeriği toplumun sağlık gereksinimlerine göre belirlenen, halk sağlığı, tıp etiği ve sosyal bilimler alanlarına daha
yoğun ve öncelikli yer veren bir tıp eğitiminin gerekliliğini önemle vurgular.
YARGI ETİĞİ Mİ O DA NE ? / İbrahim Fikri Talman- (E)Yargıç
“Yargı Etiği İlkelerini Nasıl Yaşama Geçirebiliriz?” sorunu, daha doğrusu sorunsalı bana hayli zorlayıcı geldi. Nasıl olmasın ki, yaklaşık 45 yılını yargıya vermiş biri olarak, çalıştığım süre boyunca yargı etiğinin, bırakın gerektiği gibi uygulanmasını, asgari düzeyde bile bunun gerçekleştiğini hatırlamıyorum.
Kendimi hariç tutmaksızın söylemem gerekirse, mesleğe başladığım 1981 yılında yargı etiğini bir kavram olarak bile duymadığım gibi, görevdeki diğer meslektaşlar da bu konuda bir şeyler biliyor değildi. Çünkü, hiç kimsenin sözünü etmediği bir konuydu. Belki avukat meslektaşlarımızdan ve üniversite öğretim üyelerinden bilenler vardı ama onlar da bunu yansıtıyor ya da aktarıyor değildiler.
Yanlış hatırlıyor olabilirim, ama ben 4 yıl eğitim gördüğüm İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde herhangi bir derste yargı etiğinden söz edildiğini de hatırlamıyorum. Olasılıkla hukuk fakültelerinin ilgi alanında ve ders düzeninde yoktu. Şimdilerde herhalde hukuk fakültelerinde ders veya kavram olarak okutulmakta ve öğrencilere aktarılıyor olmaktadır sanırım. O zamanlar Adalet Bakanlığı ile Hakimler ve Savcılar (Yüksek) Kurulu’nun gündeminde bu konu yer almadığından, herhangi bir meslek içi eğitim de almadık. Meslek içinde iken, elbette yargıç ve savcıların, hatta avukatların meslek veya özel yaşamlarıyla ilgili davranış kalıpları konusunda bir şeyler öğrenmiş ve uygulamakta idik. Ama, tüm bunların yargı etiği olduğunu söylemek bana anlamsız geliyor. Çünkü, yargı etiğinin ne olduğunu ve ne olmadığını artık bilecek durumdayız.
Yargı etiği kavramı ile ilk karşılaşmam, 2000 yılının ortalarında atandığım İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde görev yaparken gerçekleşti. Ayrıntılarını hatırlamadığım bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında yargı etiğine vurgu yapılıyordu. O dönemde, AİHM’in kararlarındaki farklı ve bizimkilere göre oldukça yüksek standartlar çok dikkatimi çekmişti. Sonrasında da sürekli izlediğim AİHM kararlarını dikkate almaya başladım ve biraz da araştırarak yargı etiği kavramına önem ve kendime de çeki düzen verdim(!!).
Ne var ki, gerek yargıç ve savcılar ve gerekse avukat meslektaşların bu konularda yeterince bilgili olmadıklarını ve bu kavrama gereken önemi vermediklerini net şekilde hatırlıyorum. Bu arada, kimi akademisyenler ve hukukçuların konuya dair kitaplar yazıp yayınladıklarını öğrendiğimde bunları alıp bilgi ve görgümü geliştirdim. Sanırım ondan sonra kendimi mesleğe daha yaraşır buldum ve öyle çalıştım.
Meslek yaşamım çerçevesinde yargı etiği hakkında yaşadıklarım bunlardan ibaret ise de, edindiğim bilgi ve beceri sonrasında yargı etiğine ilişkin dikkatimi çeken çok sayıda olay yaşadığımı söyleyebilirim. Ne yazık ki, bunların çoğu, belki de tamamı olumsuz örnekler. Bir defasında, kendisine, Savcılar İçin Budapeşte İlkelerinden söz ettiğim bir Savcı arkadaşım, ”hiç duymadığını” söylemişti. Açıklayıp araştırmasını belirttim, ama yaptığını sanmıyorum ve belki de hiç öğrenmeden emekli olmuş olabilir. Başka bir kez, duruşmada sanığa “esip gürleyen” bir ağır ceza mahkemesi başkanını da, kullandığı sözcüklere dikkat etmesi şeklinde uyararak yargı etiğinden bahsettiğimde, “bırak bu Avrupa Birliği laflarını” cevabını almıştım.
Avukat meslektaşların da kimi zaman etik dışı konuşma ve tavırlarına tanık olmuşluğum oldu. Zaman zaman yargıç,savcı ve avukatların nezaket sınırlarını çok aşan tavır ve yaklaşımlarını da gördüm ve üzüldüm. Ne yazık ki, Türk Hukuk sisteminde konu gereğince incelenmiş, öğrenilmiş ve meslek mensuplarınca benimsenmiş değildir. Eskiye göre olumlu gelişmeler olsa bile henüz istenen seviyede olmaktan oldukça uzaktır.
Giriş bölümünde ‘yargı etiği sorunsalı’ndan söz ettim. Zira, kavram sorun olmaktan ziyade farklı ve sayısal olarak birden epeyce fazla sorun içeriyor. Bunun bir nedeni, bu konuda çok değişik kurum ve kuruluşların yaptığı düzenlemeler ise, bir diğeri de, konunun sadece yargıç, savcı ve avukatlar ile sınırlı olmayıp ceza infaz kurumu personeli, noterler ve özellikle kolluk gücü mensupları ile ilgili kurallar içeren metinlerin bulunması. Hatta, kamuda çalışan görevliler, yani memurlar için bile etik kuralların varlığı söz konusu. Kuşkusuz, tüm bu saydığım görevliler için etik kuralların gereğince uygulandığı ve işletildiğini söylemek olası değil.
Ülkemiz koşullarında etik ilkelerin, ilgilileri tarafından yeterli derecede öğrenildiğini, benimsendiğini ve düzenli şekilde uygulandığını söyleme olanağı bulunmamaktadır. Bunda bir etkenin, söz konusu görevlilerin gerektiği kadar denetlenmemeleri olduğu gibi, toplumsal tepkinin yeterli olmaması da dikkate alınmalıdır. İnsanların gerek yargılama ve gerekse diğer kamusal iş ve işlemlerinde etik kuralların varlığından ve bunların dikkate alınmaları gereğinden habersiz olmaları ayrı bir unsur olarak ortada durmaktadır. Yani, gerek yargısal etik olarak ve gerekse diğer kamu görevlilerini ilgilendiren etik ilkeler bakımından, hem görevlilerin hem de yurttaşların konuya hassasiyetle yaklaşmaları bir zorunluluktur. Ancak, bunun pek çok olay bazında gerçekleştiğini söylemek olası değildir. Öte yandan, konu ile alakalı kamu kurumlarında konuya yeterli önem verildiğini söylemek de mümkün değildir.
Özellikle yargısal etik ile ilgili olarak, Adalet Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Kurulu ve Yargıtay’ın düzenlemeler geliştirmeleri olumlu bir yaklaşım olmasına rağmen, bu kurumların konuya daha çok sınırlamalar açısından yaklaşmaları, özellikle meslek mensuplarının ifade özgürlükleri yönünden sağlıklı değerlendirmelerden uzak düşmeleri ve AİHM kararlarını dikkate almamaları, değişik bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır.
Başka bir sorunlu alan ise, kamusal güç kullanan kolluk görevlilerinin zor ve silah kullanmalarına dair temel ilkelere ilişkin olarak yaşanan aykırılıklardır. 1990 yılında Küba’nın başkenti Havana’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Konferansında kabul edilen kolluğun zora dayalı müdahalesi ve silah kullanmasına dair ilkelerin ülkemiz özelinde yaşama geçirildiğini söylemek olanağı bulunmamaktadır. Kabul edilen İlkeler’in, gerek hükümetlere ve gerekse görevlilere önemli yükümlülükler getirdiği, özellikle zor kullanma ve silah kullanma durumlarında sınırlayıcı hükümler konularak bunların ağır koşullara bağlandığı açık olmasına rağmen, ülkemizde kolluk gücünün bu kurallara uyduğunu söylemenin olanağı yoktur.
Özellikle toplumsal olaylarda polis ve jandarmanın, koşullarının bulunup bulunmadığına bakmaksızın kolayca zor kullanma yoluna gittiği, aynı şekilde koşulları bulunmadığı halde ve çoğunlukla bu ilkelere aykırı olarak kestirme şekilde silah kullanmayı tercih ettiği ve mağduriyetlere yol açtığı sık rastlanan olgulardır. Ayrıca, tipik bir olay türü olarak, Anayasa ile güvence altına alınmış toplanma ve gösteri yapma hakkının kolluk tarafından, yasal olmayan şekilde engellenmesi de hatırlanmalıdır. Çok sık rastlanan bu olay türü ile ilgili olarak, “cumartesi anneleri” adlı grubun gerçekleştirdiği eylemin polis tarafından önlenmesi üzerine Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali kararına rağmen, kolluğun hala bu yasaya aykırı tutumunu sürdürerek engellemeye devam etmesi ayrı bir etiğe aykırılıktır. Yani, ülkede kolluk gücünün etik ile bağdaşmayan çok ve çeşitli davranışlarının hiç bir makam ya da kuruluş tarafından sona erdirilmesi şeklinde bir yaklaşım görülmemektedir.
Diğer taraftan, kamu makamlarının uymaları gereken etik ilkelerin varlığı bir gerçek ise de, bu alanda da oldukça sorunlu bir durumda olduğumuz söylenebilir. Pek çok örnek olay arasından hatırladığım bir tanesi oldukça dikkat çekiciydi. Hükümette görevli bir Bakan, sahip olduğu şirket vasıtası ile, Covid döneminde kendi Bakanlığı’na dezenfektan satmıştı! Üstelik doğru ise, piyasa fiyatının oldukça üstünden satış yapılmış ve satış konusu malzemenin kalitesiz veya bozuk olduğu da dedikodu konusu olmuştu. Bu olayın etik açıdan bir değerlendirmeye tabi tutulmasının bir anlamı veya yararı olmayacaktı. Çünkü söz konusu Bakan hiçbir yaptırım ile karşılaşmayacak, sadece görevinden ayrılacaktı, kamu kurumu dolandırıcılığı suçlaması ile yargılanması gerekirken! Kısacası, kamu makamlarının, kamuda görev yapanlarla ilgili olarak etik konusunda bir şeyler düşündükleri ya da yaptıkları yolunda olumlu bir sonuca varmak olası değildir.
Yargı Etiği denilince dünya üzerinde en önemli sayılması gereken belge, Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’dir. Birleşmiş Milletler çerçevesinde hazırlanarak 2001 yılında Hindistan’ın Bangalore kentinde kabul edilen metin, doğrudan yargılama makamı olarak hakimleri hedef almıştır. Hakimlerin yargı görevini yerine getirirken uymaları gereken kurallar ile birlikte, kamu makamlarının dikkate alması gereken hususları da kapsayan metinde belirtilen ilkeleri kısaca anımsarken, hukukçuların bildiklerini varsayarak ayrıntılarına girme gereği olmadığını düşünüyorum.
Bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, eşitlik, ehliyet ve özen olmak üzere toplam 6 ilkeden ibaret metnin tüm dünyadaki yargıçlar için uygulanması amaçlanmıştır. Ülke özelinde durumun sorgulamasını yaparsak, olumlu sonuçlara ulaşma olanağı bulunmadığını görürüz. Bu, hem görev yapan yargıçlar bakımından, hem de bu ilkeleri güvence altına alması gereken siyasi iktidarlar bakımından böyledir.
Bangalore’un ilk ve belki de en önemli ilkesi “bağımsızlık” bakımından bir değerlendirme yapılırsa, her şeyden önce, Anayasa ve ilgili yasalarda vurgulanmasına rağmen Türkiye’de yargı bağımsızlığı alanında büyük sorunlar olduğu kolaylıkla görülür. Siyasi iktidarların sürekli ve yıllardır süren açık ve örtülü müdahaleleri, yargı bağımsızlığını yok düzeyine indirgemiştir. Son 21 yılın iktidarının bu konudaki günahı oldukça büyüktür. Devam eden davalara açıktan veya perde arkasından yapılan müdahaleler, beğenilmeyen kararları veren mahkeme başkanları ya da hakimlerin yetkilerinin ya da görev yerlerinin istek dışında değiştirilmesi, hatta sürgün niteliğinde kararlar verilmesi olağan uygulamalar haline dönüşmüştür.
Tarafsızlığı kalmamış ve partili Cumhurbaşkanı tarafından davalarla ilgili olarak yapılan açıklamalar sonrası, mahkemeler ve hakimler tarafından verilen kararların beklentilere uygun olarak değiştirilmesi, açıkça yargıya müdahale niteliğindeki beyan ve açıklamalar sonrası, etki altında kalan mahkemeler ve hakimlerin beklenen doğrultuda karar oluşturmaları, yargı bağımsızlığı kavramını yok etmiş durumdadır. Osman Kavala’nın yargılandığı Gezi Davası ile Selahattin Demirtaş’ın yargılandığı terör örgütü üyeliği ve Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs etme davasında gerçekleşen ve hukuki olmaktan çok uzak gelişmeler, bunun tipik örnekleridir. Gerçekten de, AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlalleri kararlarına rağmen, ilgili mahkemeler uyulması zorunlu bu kararlara uymadıkları gibi, partili Cumhurbaşkanı’nın beyan ve istekleri doğrultusunda karar oluşturmuşlardır ve halen bu durum sürüp gitmektedir.
Buradaki sorunun önemli bir tarafı ilgili hakimlere aittir. Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’nin ilk maddesindeki bağımsızlık kavramında, açıkça “Hakim,hangi makamdan veya hangi nedenle gelirse gelsin, doğrudan veya dolaylı her türlü dış etki, teşvik, baskı,tehdit veya müdahaleden uzak şekilde, kendi vicdani kanaatine uygun olarak hukuka ve somut gerçeklere ilişkin kendi değerlendirmesine dayanarak , yargı görevini bağımsız olarak yerine getirir” kuralı bulunmakta ise de, özellikle siyasi iktidarın istek ve müdahalesinin söz konusu olduğu soruşturma ve davalarda bunun gerçekleşmediği çok açık şekilde görülmektedir.
Bu noktada, hakim ve savcıların atama, nakil, terfi ve disiplin işlemlerinde görevli ve yetkili olan Hakimler ve Savcılar Kurulu’nu da anımsamak gerekmektedir. Zira, nerede ise tüm üyeleri Cumhurbaşkanı ve partisi tarafından belirlenen bu kurulun bağımsızlığı zaten söz konusu olmadığı gibi, tümü ile hükümetin yörüngesine girmiş bir görüntü vermektedir. Bu doğrultuda düşünen ve davranan yargıç ve savcılar ile, yargı bağımsızlığından söz etmek olanaksız ve anlamsızdır. Kısacası, bağımsızlık ilkesi, ülkemiz özelinde sadece kağıt üzerinde kalmaktadır.
Bangalore’un ikinci ve yine önemli ilkesi “Tarafsızlık” kavramına gelindiğinde de ciddi sorunlar bulunduğu görülmektedir. Hakimin yargı görevini iltimas, yanlılık veya önyargı olmaksızın yerine getirmesi anlamında tarafsızlık ilkesi, ayrıca, mahkemede ve mahkeme dışında yargı ve hakim tarafsızlığı açısından kamunun, hukukçuların ve dava taraflarının güvenini koruyacak ve arttıracak şekilde davranması anlamını içermektedir. Ne yazık ki, bu ilke de siyasi müdahaleler, hakimlerin bu müdahalelere direnmede gösterdikleri yetersizlik nedeniyle uygulanır olmaktan çıkmış durumdadır.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayı reddeden ve bu tutumunda ısrar eden mahkemeler ve hakimlerin tarafsızlığı sorgulanır olacaktır. Zira, tamamen siyasi iktidarın istek ve yönlendirmesi doğrultusunda davranmaktadırlar. Sosyal medya hesabında Cumhurbaşkanının resmini paylaşarak “Osmanlıyı kurmaya devam” şeklinde ifadelerle paylaşım yapan bir hakim, herhangi bir yaptırım ile karşılaşmadığı gibi, üst düzey bir göreve atanarak terfi ettirilmiştir. Yine, bir adliyede Başsavcı ile Adalet Komisyonu Başkanı olan bir Hakim, yabancı bir şirketin davası ile ilgili olarak, Cumhurbaşkanının avukatının aracılığında, davanın tarafı olan bir avukat ile Başkanın odasında görüşmeler yapabiliyor ve hiçbir yaptırım ile karşılaşmayabiliyorlar. Hem de olayın kamuoyuna yansımasına rağmen. Benzer çok sayıda örnek verilebilir, ama asıl olarak hakimlerin tarafsızlık ilkesine gereken önem ve değeri vermedikleri gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek zorundayız.
Dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, eşitlik, ehliyet ve özen ilkelerin tartışmasına girmeyi çok gerekli görmüyorum. Çünkü bu ilkelerin uygulanmasında da ciddi sorunlar olduğunu söylemek zorundayım. Bangalore’un uygulanmasını zamanın Hakimler ve Savcılar Kurulu genelge ile tavsiye etmiş ve uygulamanın izleneceğini belirtmişti. 2019 yılında Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından hazırlatılıp kamuoyuna açıklanan Türk Yargı Etiği Bildirgesi, Bangalore esas alınarak hakim ve savcıların uymaları gereken kuralları içeriyordu. Ancak, aynı yıl kendisi tarafından çıkarılan kararname ile, çoğunluğu hakim-savcılardan oluşan Kurul, sürgün niteliği ağır basan atamalar yaparak bizzat bu ilkelere aykırı davranmıştır!
Kısacası, yargı etiği ve çeşitli metinler aracılığı ile oluşturulan evrensel ilkeler bu ülkede kimsenin umurunda olmamıştır. Kuşkusuz bunda en büyük sorumluluk siyasi iktidarındır. Sonrasında Hakimler ve Savcılar Kurulu ve nihayet hakim ve savcılara sorumluluk payı verilmesi zorunludur. Bir sorumluluk payı da topluma verilmelidir. Çünkü, toplum hukuk ve adalet isteminde ve beklentisinde olmalı, gerektiğinde sokaklara çıkarak tepki vermeli, istek ve beklentilerini yüksek sesle dile getirmeli, siyasi partileri zorlayarak sistemin denetimini sağlamalı, demokratik hak ve özgürlüklere sahip çıkmalıdır. Beğenmediğimiz İsrail’de halk, 6 aydan beri sokağa çıkarak, hukuk ile ilgili düzenlemeyi protesto etmekte, siyasi iktidar ve kurumlara tepki göstermekte ve haklarına sahip çıkmaktadır. Anti demokratik uygulamalara gitmek isteyen iktidarlara halkın demokratik yollardan tepki göstermesi ve direnme hakkını kullanması kaçınılmazdır.
Ülkenin hukuk düzeninin hukuk devleti kavramına yakışacak bir düzeye ulaşması, toplumun adalet isteğine karşılık verilmesi ve özellikle yargı bağımsızlığının sağlanması anlamında daha gidilecek uzun bir yol bulunmaktadır. Şimdilik, devlet ile özdeşleşmiş durumdaki hükümetin tavrı “Yargı Etiği mi, O Da Ne” düzeyindedir. Ancak, bağımsız yargı ve adalet herkesin, hatta siyasi iktidarların da gereksinmesidir. Bunun sağlanmasının yollarından belki de birincisi yargı etiğinin yaşama geçirilmesidir. O günlerin ülkemizde egemen olduğunu görmek dileğiyle.
E. Yargıç İbrahim Fikri Talman Hakkında
Talman, 1956 yılında Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde doğdu. İstanbul Şişli Lisesini bitirdi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı. Fakülteden mezun olduktan sonra avukatlık stajını tamamladı. 1981 yılında Hakim Adayı olarak yargıçlık mesleğine başladı. Sırasıyla, Mardin Ömerli, Çorum Kargı, Çanakkale Yenice, İstanbul Şile, Kırklareli Lüleburgaz, Sivas merkez, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi(DGM), İstanbul Kartal ve İstanbul Anadolu Adliyelerinde görev yaptı. Emekliliğine 6 ay kala Hakimler ve Savcılar Kurulu kararı ile ve isteği dışında Van Hakimliğine atandı. Görev süresini tamamladıktan sonra 2021 yılı başında emekli oldu. Yarsav ve Yargıçlar Sendikası‘nın kurucuları arasında yer aldı. Her iki yargı örgütünde yönetim kurullarında görev üstlendi. Yeni Ülke Dergisi ve Hukuk Defterleri Dergisi Danışma Kurulu Üyeliği yapan Talman, evlidir, 2 kızı, 1 torunu ve 1 kedisi bulunmaktadır.
Yargı Etiği: Adı Var, Kendisi Yok (mu?) / Av. Çağla ÜREDEN
Her demokrasinin benimsediği kuvvetler ayrılığı ilkesi hukuk devletinin vazgeçilemez temel koşulu, en önemli gereklerinden ve kurucu öğelerinden biridir. Kuvvetler ayrılığı ile devletin gücü, hiçbiri birbirinden üstün olmayan, tamamen farklı olmalarına rağmen eşit oldukları kabul edilen yasama, yürütme ve yargı organlarına dağıtılır. Böylece hem kısıtlanan devlet gücünün tek bir elde toplanıp kötüye kullanılması önlenir hem de bu organlar birbirini denetleyerek dengeler. Ancak geçmişten günümüze dünya siyasi tarihini incelediğimizde anlaşılmaktadır ki, en fazla keyfi ve kötüye kullanılan güç sübjektif olması sebebiyle hep yürütme olmuştur. İşte bu noktada gerek insanın temel hak ve özgürlüklerinin devlet karşısında korunması bakımından gerek adaletin sağlanarak toplumun yargıya güven duyması bakımından yargının tarafsız ve bağımsız olması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Tarafsız olmanın ön koşulu ise bağımsız olmaktır. Dolayısıyla adaletin bekçisi ve güvencesi olarak nitelendirilen yargıdan, görevini yerine getirirken etik kurallara uyması özellikle beklenmektedir. Burada yargı etiği kavramı karşımıza çıkmaktadır. Peki, bu yargı etiği nedir?
Etik kurallar ve hukuk kuralları arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu kuralların bazen birbiri ile çelişmesi de söz konusu olabilir. Etik kuralların iyi ve doğru olarak nitelendirdiği bazı davranışlar hukuken yaptırımlara bağlanmış olabilmektedir. Örneğin halkın can güvenliğini sağlamak amacıyla boğulma olaylarının önüne geçebilmek için denize girilmesi yasak yerlerde denize girenlere para cezası kesiliyor olsun; ancak söz konusu yasak yerde denizde boğulan bir çocuk olduğunu görüyorsunuz, o an hukuken kesilecek para cezasını düşünmez, etik kurallar gereği iyi olanı yapma arzunuz ağır basar ve denize girip çocuğu kurtarmaya çalışırsınız. Yine de adalet, eşitlik, özgürlük, tarafsızlık gibi kavramların hem etik hem hukuk için temel teşkil etmesi bakımından aralarında önemli bir bağ bulunduğu da açıktır. Öyle ki İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nden Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’ne kadar pek çok uluslararası metinde bağımsızlık kavramının yargı etiğinin temelini oluşturduğundan bahsedilmektedir.
Ülkemizin ise AB’ye üyelik ve uyum sürecinde, yargının bağımsız olmadığı yönünde ağır eleştirilere maruz kalması sonucunda, yargı etiğine ilişkin yapılan çalışmalar hız kazanmış ve sonuç olarak 2017 yılında Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri ile 2019 yılında ise Türk Yargı Etiği Bildirgesi kabul edilmiştir. Bunlar yargı etiğinin neredeyse tüm dünyada bir nevi Anayasası olarak görülen Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’yle oldukça benzeşmektedir. Bu ilkeler özetle şunlardır: “Bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, eşitlik, ehliyet ve özen.”
Ülkemizde yargı etiğinden bahsedebilmek için öncelikle uzun yıllardır siyasi bir araç olarak kullanılan yargının, yasama ve yürütmeden tamamen bağımsız olması gerekmektedir. Zira yasamanın yargı reformu adı altında yargının yapısını ve işleyişini sürekli olarak değiştirebiliyor olması yargıya orantısız bir müdahaledir. Bu nedenle ihtiyaç olsun olmasın yasamanın sürekli değiştirdiği yasalar, hakimlerin vermiş oldukları kararlarda bir istikrar sağlayamamasına, çelişkili ve hatalı kararlar vermelerine sebep olmaktadır. Nitekim bu durum toplumun yargıya olan güvenini ciddi anlamda sarsmaktadır. Yasamanın yapboz gibi sürekli kanunlarla oynamasına engel olmak ancak yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirini kontrol edip dengelemesiyle mümkün olacaktır.
Diğer taraftan Adalet Bakanının Hakimler ve Savcılar Kurulunun başkanı olması, Yargıtay ve Danıştay‘a üye seçmek gibi önemli konularda oy sahibi olması ve dahası hakim ve savcı maaşlarının Adalet Bakanlığı bütçesinden verilmesi kuvvetler ayrılığı ilkesiyle örtüşmemektedir. Bu durum hakim ve savcıların bağımsızlığını ve tarafsızlığını ciddi anlamda tehlikeye atmaktadır. Adalet Bakanı kurulun başkanı olmamalıdır; kurul başkanının diğer üyeler gibi TBMM tarafından seçilmesi uygun olacaktır. Ancak yine de hiçbir surette Adalet Bakanının kurulda başkan olarak görev almasından vazgeçilemiyor ise her ne kadar kurulda başkan olarak görev alsa bile Adalet Bakanının oy hakkı olmamalıdır.
Hakim ve savcı maaşları Bakanlık bütçesinden ödenmemelidir; üyelerinin çoğunluğunun TBMM tarafından seçilmesi sebebiyle HSK tarafından ödenmesi düşünülebilir. Hakim ve savcılara ivedilikle mali ve idari bağımsızlık sağlanmalı ve böylece hiçbir kuruma ve kişiye karşı minnet duygusu hissetmemelidirler. Olması gereken terfi, tayin ve maaşa yapılan zam gibi konular bir lütufmuşçasına kendilerine sunulmamalıdır.
Meslekten çıkarma haricindeki HSK kararlarının tümüne karşı yargı yolu kapalıdır. Hakim ve savcıların bile hakkını arayamadığı bu sisteme halkın güvenmesini beklemek haliyle anlamsızdır. Bu nedenle HSK kararlarının tamamına karşı yargı yolunun açılması gerekir.
Ayrıca hakim ve savcıların yazılı sınavı geçtikten sonra mesleğe kabul için yapılan mülakat ya kaldırılmalı ya da şüpheye yer vermeyecek şekilde şeffaf olarak yapılmalıdır.
Hakimler hiçbir baskı altında kalmadan karar verebilmeli; kararlarının temyiz mahkemesince bozulması halinde bile sırf terfi, tayin gibi şahsi meselelerini dikkate almadan gerektiğinde kararlarında direnebilmelidirler. Baskı yapılması kadar baskı yapılabilme ihtimali de hakimlerin bağımsızlığını zedeler. Malum ülkemizde kamuoyunu ilgilendiren kimi davalarda hakimlerin çeşitli endişelerle tarafsız karar veremedikleri algısı yaygınlaşmıştır. Bir hakim her koşulda her zaman insan hak ve hürriyetini, özgürlüklerini ve yaşam hakkını savunmalı ve korumalıdır.
Ayrıca hakimlerin tarafsız ve eşit davranabilmesi için her şeyden önce kendilerine hakim olmaları şarttır. Zira daha kendine hakim olamayan hakim, hakim olamaz. Bunun için kendilerini herhangi bir kuruma veya topluluğa ait hissetmemeleri ve o kurum veya topluluğa bağlı kişilerden her kim olursa olsun etkilenmemeleri gerekir. Elbette hakimler yaşadıkları toplumdan tamamen soyut yaşayamaz, zira kendilerini soyutlamaları fayda sağlamayacağı gibi zararlı olur; çünkü yaşadığı toplumu gözlemlemeyen ve bilmeyen bir hakimin vereceği karar ne kadar doğru olabilir? Ancak burada dikkat edilecek husus, hakimlerin karar verirken yaşadıkları çevrenin, meslektaşlarının, basının kendilerine müdahale etmesine ve etkilemesine izin vermemesi gerektiğidir.
Hakimlerin önyargılı olması ise başka bir sorundur; çünkü önyargı tarafsızlıklarına ciddi anlamda gölge düşürmektedir. Ne yazık ki kimi hakimler suç unsurlarının oluşup oluşmadığına ve suçu işleyip işlemediğine bakmaksızın sırf sabıkası olduğu için sabıkalı olanlara karşı bir önyargı geliştirmiştir. Bu önyargı yüzünden kimi sanıklar suçsuz oldukları halde cezaya çarptırılabiliyor ve yaptırımlarla karşılaşabiliyor. Yine önyargının sebep olduğu bir başka durum ise, özellikle iş ve tüketici davalarında görülmektedir. Şöyle ki, çoğu hakim, mevcut dosyaya ve sunulan delillere göre, işçi ve tüketicinin haksız olduğu açıkça anlaşıldığı halde bile, haklı veya haksız olduğuna bakmaksızın, işçi ve tüketici lehine bir tutum sergileyerek sürekli onlar lehine karar vermektedir. Einstein’in dediği gibi “önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur”; ancak imkansız da değildir.
Yargı etiği ilkeleri sadece kağıt üstünde kalmamalı, bu ilkelerin uygulanması ve bu ilkelere uyulması için teşvik edici çalışmalar ve denetlemeler yapılmalıdır. Hukukumuzda yargı etiğinin tam anlamıyla uygulanabilmesi için öncelikle yasama ve yürütmenin yargının üzerinden elini çekmesi şarttır.
Hakimler kişisel çıkarlarını düşünmeden ve hiç kimsenin hakimi olmadan sadece kendilerine hakim olup kanunu her şeyin üstünde tutarak kanuna uygun bir şekilde vicdani kanaatlerini oluşturmalı ve bu sorumluluklarının bilincinde olmalıdır.
Çağla Üreden Hakkında
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk bölümünden 2009 yılında ve Okan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ekonomi Hukuku programında yüksek lisans yaparak 2014 yılında mezun olan Çağla Üreden, 2009 yılında avukatlık stajına başlamış, 2010 yılında İstanbul Barosuna 39953 sicil numarasıyla kaydedilerek avukatlık ruhsatını almıştır. 11 yıldır gayrimenkul sektöründe faaliyet gösteren özel bir şirkette avukat olarak çalışmaya devam etmektedir. İstanbul Barosu HFSK(Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu) üyesidir.