Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Parlamenter Sistem

0

Parlamenter Sistem

Hukuka dayalı parlamenter demokratik rejim, devletin tüm organlarının ve kamu kuruluşlarının parlamentonun çıkardığı yasalarla varlık kazanması ve tüm devlet organlarının Anayasa, yasalar ve hukuk kurallarına uygun olarak işlemelerinin parlamento denetiminde olması demektir.

İdarenin her türlü eylem ve işlemi yargısal denetime tabidir.

Devlet içinde her kuruluşun sınırlı olarak görevleri, yetkileri ve sorumlulukları bulunmaktadır. Hiç bir kuvvet ve kuruluş sınırsız yetkiye sahip değildir.

Parlamenter Sistem’de tüm kurumlar, Anayasa, yasalar ve hukuk kurallarına sıkı sıkıya bağlı olarak işlevlerini yapmak zorundadır. Aksi takdirde Demokrasi’den ve Hukuk Devletinden söz edilemez.

Parlamenter Sistem olan ülkelerde, yürütme kuvveti olan Hükumet bütün işlerini yasalar çerçevesinde parlamentonun denetimi altında yürütür. Parlamentoların tüm kurumların hesap verebilirliğini ve şeffaflığını sağlama misyonunu da taşır. 

Yetkiler, yasalarla düzenlenmiş kuruluşlara dağıtılmıştır.

Görev, yetki ve sorumluluklar çoğulculuk anlayışına göre kuruluşlara devredilir ve her kuruluş bağımsız olarak kendi görevlerini yapar ve işlevini sürdürür.

Anayasa, yasalara ve hukuk kurallarına uygun olarak tüzel kişilik kazandırılmış olan bir kuruluşun yetki, görev ve sorumluluğunda bulunan bir iş hakkında hükumetler denetim görevi yapar.

Bağlı ve bağımsız kuruluşlar tüzel kişilik sahibidir, idari ve yargısal denetime tabidir.

Parlamenter sistem ile yönetilen ülkelerde devlet başkanı genellikle hükûmet başkanından farklı bir kişidir. Cumhurbaşkanı ya da devlet başkanı olarak konumlanan makam sahibi genel olarak tarafsızlığı ve tüm ülkenin bütünlüğünü temsil eder. Bu görev çoğu ülkede semboliktir ve Başbakan ya da Hükümet başkanı icracı makamdadır. Buna karşılık, başkanlık sisteminde devlet başkanı çoğunlukla hükûmet başkanıyla aynı kişidir ve yürütme organı meşruiyetini yasama organı yerine doğrudan seçim yoluyla halktan alır. 

Avrupa Birliği Zirvesi

0

AB ZirvesiAvrupa Birliği Zirvesi, Avrupa Birliği‘ne üye devletlerin başbakanları veya devlet başkanları ile Avrupa Birliği Zirvesi Başkanı ve Avrupa Komisyonu Başkanı’nın katılımı ile meydana gelmektedir.

Yılda dört defa toplanan Zirve, Birliğin gelişmesi ve Avrupa’nın bütünleşmesi doğrultusunda öncelikleri ve temel politikaları belirleyen kararlar alır. Avrupa Birliği Zirvesi’nin herhangi bir yasama yetkisi yoktur. Buna rağmen, AB üyesi tüm devletlerin en üst düzey yetkililerinin bir araya geldiği ve temel politikaları belirlediği kurum olmasından dolayı siyasi bir ağırlık ve yönlendirme gücü taşır. Çoğu durumda uzlaşıyla, istisna olarak nitelikli çoğunlukla karar alır.

Zirveye, üye devletler tarafından 2,5 yıllığına atanan ve görev süresi bir defa uzatılabilecek olan AB Zirvesi Başkanı başkanlık eder. Zirve Başkanı, Birlik Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi’nin yetkileri saklı kalmak kaydıyla, Birliği dışa karşı temsil etmekle görevlidir. Zirve Başkanı, aynı anda herhangi bir ulusal görevde bulunamaz.

Avrupa Ombudsmanı

0
Avrupa OmbudsmanıAvrupa Ombudsmanı, Maastricht Antlaşması ile AB kurumsal yapısına kazandırılmış bir kurumdur.

Avrupa Ombudsmanı, Avrupa Parlamentosu tarafından yenilenebilen 5 yıllık bir süre için atanır ve bağımsızlığı da Antlaşmalarda teminat altına alınmıştır.

AB’nin İşleyişine Dair Antlaşma’nın 20. maddesinde Avrupa Ombudsmanı’na başvurmak Birlik vatandaşlarının hakları arasında sayılmaktadır. Antlaşma’nın 228. maddesi uyarınca Avrupa Parlamentosu tarafından seçilen Avrupa Ombudsmanı’na Birliğin her vatandaşı veya ikametgahı ya da tüzüğüne göre merkezi bir üye devlette bulunan her gerçek ve tüzel kişi başvurabilir. Anılan kişiler, Birlik organları, kurumları veya diğer birimlerinin faaliyetlerinde kötü yönetime ilişkin şikayetleri Avrupa Ombudsmanı’na iletirler ve Ombudsman bunları araştırarak rapor hazırlar.

Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın yargısal yetkilerini kullandığı sıradaki faaliyetleri ise bu kapsamda değildir. Ayrıca, Ombudsman’a iletilen bir konunun daha sonra yargıya intikal etmesi halinde de Ombudsman; işlemi dava sonuna kadar erteleyerek, yargı kararına göre konu hakkında ne yapılacağını kararlaştıracaktır.

Ombudsman, resen soruşturma başlatabileceği gibi, doğrudan veya bir Avrupa Parlamentosu üyesi aracılığıyla kendisine iletilecek şikayetleri de inceleyebilecektir.

Ombudsman, şikayetin doğruluğuna ilişkin bulgulara ulaştığında, 3 aylık bir süre içinde cevap verilmesi için ilgili kuruma başvuracak ve kurumun cevabını, kendi görüşünü de ekleyerek, Avrupa Parlamentosu‘na ve ilgili kuruma sunacaktır.

Ayrıca, her yıl soruşturmalarının sonuçlarını içeren bir genel rapor da Ombudsman tarafından Avrupa Parlamentosu’na sunulmaktadır.

Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi (CDCJ)

0
Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi - CDCJ

Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi (CDCJ) 30 Mayıs 1963 tarihinde kurulmuştur. Hukuk Alanında İşbirliği Avrupa Komitesi olarak da bilinmektedir. (EUROPEAN COMMITTEE ON LEGAL AFFAIRS)

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne doğrudan bağlı bir komitedir. Fransa’nın Strazburg şehrinde bulunan Avrupa Konseyi binasında çalışmakta ve toplantılarını burada yapmaktadır. Komitede, her üye ülkenin kendi temsilcisi bulunmakta ve  ülkeleri adına oy kullanmaktadır.

Komite, kurulduğundan beri yaklaşık  60 uluslararası sözleşme veya anlaşma hazırlamış, 90’dan fazla tavsiye kararına ve kılavuz ilkelere rehberlik etmiştir.

Görevi ve Yetkisi 

Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi, Avrupa Konseyi’nin hukuki çalışma konularında görev yapmaktadır. Özel hukuk ve kamu hukuku alanında çalışma yaparak Bakanlar Komitesi‘ne sunulmak üzere raporlar, sözleşme taslakları ve tavsiye kararları hazırlamaktadır. .,Komite Avrupa Konseyi Adalet Bakanları Konferanslarında kabul edilen karar metinlerinin taslak çalışmalarına da katkıda bulunmaktadır. Hızla değişen toplumların zorluklarıyla başa çıkmalarına yardımcı olmayı amaçlamakta, bağlayıcı ve bağlayıcı olmayan standartlar geliştirmektedir. Mahkemeler ve yargı, adalete erişim, kamu yönetimi veya özel sektör, bireyin, ailenin veya sivil toplumun korunması ile ilgili konulara odaklanmakta, Konsey üyesi ülkelerde ortak standartlar hedeflemektedir.

Alt Çalışma Grupları 

Aile Hukuku Uzmanlar Komitesi (The Committee of Experts on Family Law – CJ-FA)
Savcıların Ceza Alanı Dışındaki Rollerine İlişkin Uzmanlar Komitesi (CJSPR  – The Group of Specialists on the role of Public Prosecutors outside the Criminal Field)
Yargılama ile İlgili Uzmanlar Grubu (Group of Specialists on the Judiciary) (CJSJUD)
Çocuk Dostu Adalet Uzmanlar Grubu (Group of Specialists on Child-Friendly Justice – CJSCH)
Vatandaşlık Konusunda Uzmanlar Grubu (Group of Specialists on Nationality – CJSNAT)
Suç Mağdurları için Başvuru Yollarına İlişkin Çalışma Grubu(Group of Specialists on remedies for crime victims – CJSVICT)
İdare Hukuku Proje Grubu (Project Group on Administrative Law – CJDA)
-Borç Problemlerine Yasal Çözümler Aranmasına Dair Uzmanlar Grubu (Group of specialists on seeking legal solutions to debt problems – CJSDEBT)
-Sivil Toplum Kuruluşlarının Hukuki Statüsü Hakkında Uzmanlar Grubu (Group of Specialists on the legal status of non-governmental organisations – CJSONG)
Tıbbi Sorumluluk Konusunda Uzmanlar Grubu (Group of scientific experts on medical liability – CJSMED)

19 Şubat – Hukuk Takvimi

0
19 Şubat Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.
19 Şubat – Hukuk Takvimi
1807 Hukukçu ev Amerika Birleşik Devletleri’nin 3. Başkan Yardımcısı Aaron Burr, vatana ihanet iddiasıyla tutuklandı. Burr, baroya kabul edildiği 1782’den itibaren avukat olarak çalışmış, 1801’den 1805’e kadar ise başkan yardımcısı olarak görev yapmış, görevden ayrıldıktan sonra yargılandığı davada Amerika Birleşik Devletleri Baş Yargıcı John Marshall’ın başkanlık ettiği duruşmalar sonunda beraat etmiştir. Ayrıca, ABD’nin kurucu babalarından Hazine Bakanı Alexander Hamilton’ı bir düelloda öldürmesi ile de bilinmektedir.

Hukukçu ve ABD Başkan Yardımcısı Aaron Burr’un büstü
1847 Avukat, Perulu politikacı ve yazar José Joaquín de Olmedo yaşamını yitirdi. (Doğumu: 20 Mart 1780) San Marcos Üniversitesi‘nde eğitim gördü. 1805 yılında hukuk alanında doktora yaptı ve Colegio de San Carlos’ta Medeni Hukuk dersleri vermeye başladı. Büyük bir hatip idi. İspanyol sömürge döneminde, mita’nın ortadan kaldırılmasını sağlamak için çalıştı. Bağımsızlık Yasası’nın imzalanmasından sonra, Özgür Guayaquil Eyaleti başkanı ilan edildi. 1922’de Peru’nun ilk Kurucu Kongresi’nde milletvekili oldu. 1830’da Ekvador Eyaleti’nin kurulmasından sonra ülkenin ilk başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 1845’te başlayan ve Flores’in teslim olmasıyla sona eren Marş Devrimi’ne önderlik etti. Şiirler ve şarkıları ile bilindi.
1861 Rusya’da toprağa bağlı kölelik yasaklandı.
1878 Thomas Edison, fonografın patentini aldı.
1881 ABD’nin Kansas eyaletinde tüm alkollü içecekler yasaklandı.
1886

Filipinler Yüksek Mahkemesi Başyargıcı José Abad Santos doğdu. (Ölümü: 2 Mayıs 1942) Northwestern Üniversitesi ve George Washington Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1913’ten 1917’ye kadar Adalet Bürosunda Avukat Yardımcısı olarak görev yaptı. 1919’da  ülkenin ve Asya’nın ilk özel, mezhebe bağlı olmayan kadın yüksek öğrenim enstitüsü olan Filipin Kadın Üniversitesi’nin tüzüklerinin ve yasal zemininin hazırlamasında etkili oldu. Filipin Ulusal BankasıManila Demiryolu Şirketi ve diğer devlet kurumlarının ilk Filipinli şirket avukatı olarak atandı. Adalet Müsteşarı oldu, birkaç kez Adalet Bakanlığı görevini üstlendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Maliye Bakanı ve Filipinler Silahlı Kuvvetleri Başkomutan Vekili olarak görev yaptı. Kısa bir süre fiili olarak başkanlığı üstlendi. İşgal sırasında işbirliği yapmayı reddettiği için Japon kuvvetleri tarafından kurşuna dizilerek idam edildi. İnfazı sırasında, gözlerinin bağlanmasını kabul etmedi ve kendisine sunulan son sigarayı da reddetti.

1888 Kolombiyalı avukat, siyasetçi ve yazar José Eustasio Rivera doğdu. (Ölümü: 1 Aralık 1928) Kolombiya Ulusal Üniversitesi Hukuk Okulu’nda okudu. Bir süre devlet memuru olarak çalıştı. Venezuela ile yapılan sınır görüşmelerine temsilci olarak katıldı. Brezilya‘ya giderek zamanın ünlü yazarlarından Euclides da Cunha‘nın da aralarında bulunduğu aydınlarla tanıştı. Kolombiya kırsalındaki yaşama ve Amazon ormanındaki kauçuğun yok oluşuna tanıklık eden Rivera edindiği yaşam deneyimini La vorágine (1924) adlı kitabında yazdı.  Bu kitabı Latin Amerika yazın kuramının en değerli yapıtlarından biri olarak kabul edildi. 1925 yılında Dış İlişkiler ve Kolonileşme Araştırma Kurulu üyeliğine seçilmiştir. Kolombiya gazetelerinde köşe yazıları yayımlanan Rivera devlet ihalelerinde yaşanan yolsuzlukları eleştirdi ve ülke çapındaki kauçuk alanlarının terk edilmesini alay konusu haline getirdi.

La Vorágine – José Eustasio Rivera
1925 Telsiz tesisi hakkındaki kanun çıktı. Türkiye’de radyonun kurulması TBMM’de kabul edildi.
1928 Amacı yoksul kadınlara yardım etmek olan “Himaye-i Etfal Kadın Yardım Cemiyeti” kuruldu.  Mevhibe İnönü, derneğin fahri Başkanı oldu. Cemiyetin adı 1938 yılında Yardım Sevenler Derneği olarak değiştirildi.
1932 Halkın politik, ideolojik ve kültürel eğitimini sağlamak üzere Halkevleri kuruldu ve 14 ilde faaliyete başladı. Halkevleri, CHP’nin Malvarlığına El Konulmasına ve Halkevlerinin Kapatılmasına Dair Kanun‘un, 8 Ağustos 1951 tarihinde TBMM’de kabul edilmesi ile kapatıldı.
1938 Hukukçu ve bürokrat Mehmet Sabri Toprak yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1877) Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabul edilmesi için çalıştı.

Mehmet Sabri Toprak
1953 Arjantinli hukukçu ve siyasetçi Cristina Fernández de Kirchner, 19 Şubat 1953’te Buenos Aires’te doğdu. National University of La Plata‘da bir yıl psikoloji okuduktan sonra bırakarak aynı okulda hukuk eğitimi gördü. 1979 yılında eşiyle beraber Kirchner Hukuk Bürosunu kurdu. 1989’da  Santa Cruz eyalet meclisi milletvekili oldu. ve Santa Cruz eyalet başkan yardımcısı oldu. 1995 yılında ulusal senatör seçildi. 1997’de Ulusal Milletvekili seçildi. 2001 yılında Senato’ya dönerek Anayasa İşleri Komisyonu başkanlığını üstlendi. 28 Ekim 2007’de Arjantin’de yapılan seçimlerde ülkenin ilk seçilmiş kadın devlet başkanı 1995 genel seçimlerinde ulusal senatör seçildi. 10 Aralık 2007–10 Aralık 2015 tarihlerinde devlet başkanı olarak görev yaptı. Kocası Nestor Kirchner de 2003-2007 yıllarında başkanlık yapmıştı. 2019 yılında devlet başkan yardımcısı olarak göreve geldi.

Arjantin’in ilk kadın devlet başkanı Cristina Fernández de Kirchner
1959
  • Londra Konferansı sona erdi. Birleşik Krallık Kıbrıs’ın bağımsızlığını tanıdı. Birleşik Krallık,  Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs’ta garantör devlet oldu.
  • İstanbul Valisi Mehmet Mümtaz Tarhan, genelevlerin pencere camlarının buzlu olmasına ve perdeler ile anahtar deliklerinin kapalı tutulmasına karar verdi.
1963 Cumhuriyet’tin Yunus Nadi Makale Yarışması’na “Sosyalizm mi, Liberalizm mi?” konulu makale ile katılan Şadi Alkılıç ile makaleyi gazetede yayınlayan Yazı İşleri Müdürü Kayhan Sağlamer’in yargılandığı davanın duruşması yapıldı.
1964 Hukukçu ve akademisyen Prof. Dr. Çağlar Özel doğdu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu, 1986 yılında mezun olduktan sonra 1987 yılında Antalya Barosu’nda avukatlık stajını tamamladı. ve Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Kürsüsünde asistan olarak başladı. Doktorasını, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde tamamladı. Akademik kariyerine Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde devam etti. 2012-2016 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığı görevini yürüttü. Medenî Hukuk, Tüketicinin Korunması Hukuku ve  Özel Hukuk alanında uzmanlaştı. Lex&Audit hukuk işleri koordinatörü oldu. Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesidir.

Prof. Dr. Çağlar Özel
1966 Türk – Sovyet Ticaret Antlaşması imzalandı.
1975 Devlet Sinema Televizyon Enstitüsü kuruldu.
1986 İdam cezalarına karşı çıktıkları için yargılanmalarına başlanan Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyelerinin 2’şer yıl hapsi istendi.
1987  Son 3,5 yılda 240 yayın hakkında toplatma kararı verildiği açıklandı. Alınan bilgiye göre 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu‘nun yeni metninin yürürlüğe girdiği 12 Mart  1986’dan itibaren, sadece İstanbul’da 5 günlük gazete ile 12 haftalık ve aylık dergi aleyhine, 57 “muzır davası” açıldı.
1987 Nazilli’de bir kahvehanede videoları gösterilen Kemal Sunal’ın başrol oyuncusu olduğu “Kibar Feyzo”, “Köşeyi Dönen Adam” filmleri, ”arka plan çekimlerinde yasadışı örgütlere ait yazı ve sloganların gösterildiği” gerekçesiyle polislerce toplatıldı. Gözaltına alınan baba-oğul kahvehane sahiplerine DGM savcılığınca “komünizm propagandası” iddiasıyla 15 yıla kadar ağır hapis istemiyle dava açıldı.
1991 Beyoğlu Emniyet Amirliği’nden atlayarak intihar ettiği ileri sürülen Ali Rıza Ağdoğan’ın cenazesi Sütlüce Mezarlığı’nda toprağa verildi. İHD Genel Başkanı Ercan Kanar’ın da katıldığı basın toplantısında ”Taksim Hastanesi doktor raporunda işkence bulguları var” şeklinde açıklama yapıldı. 
1991 Yargıtay “Özgür Gelecek” dergisi yöneticileri hakkında DGM’nin verdiği toplam 25 yıl ağır hapis kararını, “düşüncelerinden ötürü yargılananlar hakkında bilirkişi raporuyla mahkumiyet kararı verilemeyeceği, kararı mahkemenin vermesi gerektiği” gerekçesiyle bozdu.
1994 Libya’da şeriat uygulamasına geçildi ve İslami takvim uygulanmaya başlandı.
1994 Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin kurulması Yükseköğretim Kurulu’nun 19 Şubat 1997 gün ve 97/6.415 sayılı kararı ile uygun görüldü. 16 Nisan 1997 tarihli Resmi Gazetenin 22966 sayısında kuruluşu tamamlandı.
1997 Başbakan Tansu Çiller, Meclis’te mal varlığı soruşturmasından aklandı.
1998 Rusya’dan Türkiye’ye boru hattı ile doğalgaz getirecek olan Mavi Akım Projesi için müteahhit firmalar arasında anlaşma imzalandı.
2001 Edebiyatçı Mehmed Uzun’un ‘Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık’ adlı romanı hakkında ‘yasadışı örgüte yardım ve yataklık’ etmekten dava açıldı. Türkiye’de bir romana ilk kez ‘yardım ve yataklıktan’ dava açıldı.
2002 Tütünsüz Avrupa için Varşova Deklarasyonu, 19 Şubat 2002 tarihinde  düzenlenen Dünya Sağlık Örgütü Tütünsüz Avrupa için Varşova Bakanlar Konferansında kabul edildi.
Nijerya’da Hz. Muhammed karikatürlerini protesto gösterisinde çoğu Hıristiyan 15 kişi öldürüldü, 11 kilise yakıldı, 455 kişi tutuklandı
2008 Hukukçu ve Küba devlet Başkanı Fidel Castro, görevinden ayrıldığını açıkladı.
2009 A. Nazım Kaynak, 19 Şubat 2009 tarihinde Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Başkanı seçildi.

A. Nazım Kaynak
2018
2025
  • Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Özel Suçlar Soruşturma Bürosu, Eski Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi hakkında ‘görevi kötüye kullanma’ suçlamasıyla iddianame hazırladı. İlgezdi’nin 7 yıla kadar hapsi istendi.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, TÜSİAD (Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği) Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mehmet Ömer Arif Aras ve TÜSİAD Başkanı Orhan Turan, “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” ve “Gerçeğe aykırı bilgiyi alenen yayma” suçlamalarıyla haklarında başlatılan soruşturma kapsamında Çağlayan Adliyesinde ifade verdi.
2026
  • Reşit olmayan kız çocuklarına cinsel istismar ve fuhuş ağı suçlamalarıyla yargılanırken cezaevinde ölü bulunan Jeffrey Epstein‘le ilişkisi ortaya çıkan eski prens, Andrew Mountbatten-Windsor, Britanya’da “kamu görevini kötüye kullanma” soruşturması kapsamında Norfolk’ta gözaltına alındı.
  • Uluslararası bir araştırma ekibi, yaklaşık 1900 yıl önce Roma İmparatorluğu’nda yaşanmış bir vergi dolandırıcılığı ve sahtecilik davasını içeren eski bir mahkeme belgesini çözdü. Bugünkü İsrail sınırları içinde yer alan Yahudiye Çölü’nde bulunan bir papirüste yer alan belgeye göre davada adı geçen Gadalias ve Saulos isimli iki kişinin, belgelerde sahtelik yaparak Roma vergi idaresini kandırdıkları ortaya çıktı. Araştırmacılar belgeyi, Roma İmparatorluğu’nun hukuk sisteminin ne kadar ayrıntılı ve katı işlediğini gösteren nadir örneklerden biri olarak değerlendi. 
  • CHP, kamuoyunda 11. Yargı Paketi olarak bilinen ve 25 Aralık 2025’te resmi gazetede yayımlanan “7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” hakkında yürürlüğün durdurulması ve iptali istemiyle(norm denetimi) Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuruda bulundu.
  • Ekrem İmamoğlu’nun diploma iptaline karşı İstanbul 5. İdare Mahkemesi’nde açtığı davanın reddedilmesi üzerine, kararın yürütmesinin durdurulması ve davanın kabulü talebiyle Bölge İdare Mahkemesine başvuru yapıldı.
  • İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanmasının ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı Fatih Dönmez atandı. 

19 Şubat – Hukuk Takvimi

11 Eylül Saldırıları

0
11 Eylül Saldırıları, El Kaide örgütü tarafından 11 Eylül 2001 sabahı gerçekleştirilen dört eşgüdümlü terör saldırısıdır.

11 Eylül Saldırıları, El Kaide örgütü tarafından 11 Eylül 2001 sabahı gerçekleştirilen dört eşgüdümlü terör saldırısıdır. Kaçırılan uçaklardan ikisi Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleleri’ne, üçüncüsü ise Pentagon binasına çarpmıştır. Dördüncü uçak, yolcuların müdahalesi sonucu hedefi olan Washington D.C.’ye ulaşamadan Pensilvanya’da düşmüştür. Toplam 2.996 kişinin hayatını kaybettiği bu olay, dünya çapında terörizme karşı mücadelenin yoğunlaşmasına yol açmış; uluslararası hukuk ve ceza hukuku açısından bir dönüm noktası hâline gelmiştir.

Saldırı sonrası NATO tarihinde ilk kez 5. Madde (Kolektif Savunma) işletilmiştir. Bir üye devlete yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılması ilkesinin ilk kez bir terör örgütüne karşı kullanılması, uluslararası hukuk açısından devrim niteliğindedir.

Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen 1368 ve 1373 sayılı kararlar ile devletlere terörizmin finansmanını engelleme, bilgi paylaşımı ve sınır kontrolleri konusunda bağlayıcı yükümlülükler getirilmiştir.

Saldırılar sonrasında ABD’de çıkarılan USA PATRIOT Act ile gözetim, istihbarat toplama ve terörizmin finansmanını izleme yetkileri önemli ölçüde genişletilmiştir. Bu dönemde ABD’nin Guantanamo Körfezi’nde tesis ettiği tutuklu kampı ve “düşman savaşçı” statüsü, uluslararası insan hakları ve insancıl hukuk bakımından yoğun tartışmalara yol açmıştır.

11 Eylül sonrasında, terörizmin finansmanının önlenmesine ilişkin 1999 tarihli uluslararası sözleşmenin ve FATF standartlarının uygulanması küresel ölçekte hız kazanmış; bankacılık ve mali denetim alanında sıkı yükümlülükler getirilmiştir. Ceza hukuku güvencelerinin kısmen gevşetilmesi ve BM temel sözleşmelerinin sağladığı hakların örselenmesi dünya çapında yoğun tartışmalar meydana getirmiştir.

Avrupa’da ise terörle mücadele yasalarının sertleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde ifade özgürlüğü, adil yargılanma ve özgürlük-güvenlik hakkı bakımından yoğun bir yargısal denetime konu olmuştur.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)

0
ILO 118 No’lu Muamele Eşitliği (Sosyal Güvenlik) Sözleşmesi

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), 211 Nisan 1919’da kurulmuştur. Dünyada çalışma yaşamına ilişkin standartların uygulanması için temel işçi hak ve özgürlüklerinin belirlenmesi amacıyla kurulan bir teşkilattır. ILO’nun 187 üye ülkesi bulunmaktadır. Üyeler tarafından onaylanmış anayasası bulunmaktadır. 

Uluslararası Çalışma Örgütü, uluslararası alanda çalışma standartları belirlemeye ve uygulamaları denetlemeye çalışan kuruluştur. 1919 yılında kurulmuş olan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), sosyal adaletin ve uluslararası insan ve çalışma haklarının iyileştirilmesi için çalışan bir Birleşmiş Milletler ihtisas kuruluşudur. Örgüt, Sözleşme ve Tavsiye Kararları ile işçilerin hak ve menfaatlerini korumaya, çalışma hayatında genellikle daha fazla istismar edilen kadın ve çocuk işçileri özel koruma altına almaya, çocuk işçiliğini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Birleşmiş Milletlerde uygulanan değerleme esasları çerçevesinde üye devletlerden alınan katılım payları ile finanse edilen ILO bütçesi iki yıllık dönemleri kapsamaktadır. 

ILO, Birleşmiş Milletler Teşkilatına bağlı bir örgüttür.

ILO’nun dört temel stratejik hedefi vardır: 

1-Çalışma yaşamında standartlar, temel ilke ve haklar geliştirmek ve gerçekleştirmek.

2-Kadın ve erkeklerin insana yakışır işlere sahip olabilmeleri için daha fazla fırsat yaratmak,

3-Sosyal koruma programlarının kapsamını ve etkinliğini artırmak

4-Üçlü yapıyı ve sosyal diyalogu güçlendirmek ILO, hükümetlerarası kuruluş olmakla birlikte, tüm faaliyetlerini hükümet-işçi-işveren temsilcilerinden oluşan üçlü (tripartite) yapı çerçevesinde yürütmektedir.                                     

Bugüne kadar yapılan konferanslarla 185 sözleşme ve 195 tavsiye kararı kabul edilmiştir. 

Kuruluşun Faaliyetini Belirleyen İlkeler

1944 yılında ILO Konferansı’nın onayladığı Filedelfiya Bildirisi halen geçerli olan aşağıdaki ilkeleri kapsamaktadır; 

1- Emek ticari bir meta değildir.

2- Düşünce ve dernek kurma özgürlükleri, kalıcı bir ilerlemeyi gerçekleştirmenin temel ögeleridir.           

 3-Yoksulluk, görüldüğü her yerde, refaha yönelik bir tehlikedir. 

4- Bütün insanlar, ırk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun, kendi maddi durumlarını ve manevi gelişmelerini özgürlük, vakar, ekonomik güvence ve fırsat eşitliği koşulları altında geliştirmek hakkına sahiptir. Yoksulluğa karşı mücadele, her ulusun kendi içerisinde tükenmez bir şevkle ve genel refahın geliştirilmesi için işçi ve işveren temsilcilerine, hükumetleri ile eşit statü sağlayan özgürce tartışma ve demokratik kararlara birlikte katılma suretiyle, sürekli ve ortak bir uluslararası gayretle yürütülmeyi gerektirir.

 FAALİYET ALANLARI 

Çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmeye, iş bulma olanaklarını artırmaya ve insan temel haklarını daha ileri düzeylere götürmeye yönelik katkılarda bulunacak  uluslararası politika esasları ve faaliyet programlarını hazırlamak, Bu politikaların ulusal yetkililer tarafından onaylanarak uygulanabilmesi için, uluslararası düzeyde çalışma standartları oluşturmak, Bu politikaların etkinlikle uygulanabilmesinde, hükumetlere yardımcı olacak içerikli bir uluslararası teknik işbirliği programı hazırlamak, Bu çabaların tümünü daha etkin bir çerçeve içinde ilerletebilmek amacı ile öğretim, eğitim, araştırma ve yayın faaliyetlerinde bulunmak. 1994 yılından itibaren ve özellikle 1995’te Kopenhag’da yapılan “Dünya Sosyal Gelişme Zirvesi”nde ve 1996 Singapur Dünya Ticaret Örgütü Bakanlar Konferansı’nda  ILO’ya atfedilen özel roller, ILO’nun, faaliyetlerini; yukarıda belirtilen ilkeler çerçevesinde, artan biçimde işsizlik ve yoksulluk ile savaşın ve Dünya ticaretinin serbestleştirilmesi ile küreselleşmenin yol açmakta olduğu değişimler sürecinde çalışanların temel haklarının korunması ve standart tesisi işlevi ve ilgili denetim mekanizmasının güçlendirilmesi üzerinde yoğunlaştırmaya başlamasına yol açmıştır. 

KURULUŞUN YAPISI: Her yıl yapılan ve genel kurul niteliği taşıyan Uluslararası Çalışma Konferansı; İcra Konseyi niteliğindeki Yönetim Kurulu ve örgütün sekretarya hizmetlerini yürüten Uluslararası Çalışma Bürosu’ndan oluşmaktadır. 

ULUSLARARASI ÇALIŞMA KONFERANSI
Üçlü yapı çerçevesinde her yıl gerçekleştirilen Konferans’da her üye ülke, refakatlerinde gerekli görülen sayıda teknik danışman olmak üzere 2 hükumet, 1 işçi ve 1 işveren olmak üzere 4 delege ile temsil edilmektedir.

ILO’nun yasama organı niteliğinde olan,  sosyal ve çalışma sorunlarının tartışıldığı evrensel bir forum olarak kabul edilen Uluslararası Çalışma Konferansı;

1-Yönetim Kurulunun seçimle gelen üyelerini seçer.

2-Örgütün bütçesini kabul eder.               

3-Sözleşme ve/veya tavsiye kararları biçiminde yetki alanına ilişkin uluslararası kuralları belirler.   

4-Örgütün genel politikasını ve çalışmalarını yönlendirmeye yönelik kararlar alır.

YÖNETİM KURULU    

Yönetim Kurulu 28’i hükümetleri temsilen, 14’ü işçileri temsilen, 14’ü de işverenleri temsilen olmak üzere 56 üyeden oluşmaktadır. Hükümetleri temsil eden 28 üyenin 10’u büyük sınai önemi olan ülkeler tarafından18’i ise yukarıda sözü edilen on üye ülkenin delegeleri dışında Konferansa katılan hükümet delegeleri tarafından bu amaç için seçilen üye ülkelerce atanırlar. Yönetim Kurulunun görev süresi üç yıldır.           

Yönetim Kurulu yardımcı üyelerinin toplantılarda söz hakları olmakla birlikte, oylamalara katılma hakları bulunmamaktadır  Genel Müdür; Uluslararası Çalışma Bürosu (UÇB)’nun Genel Müdürü, Yönetim Kurulu tarafından atanır ve kurulun talimatlarına uyar; UÇB’nun iyi bir şekilde çalışmasından, kendisine verilen diğer görevlerin yürütülmesinden sorumludur. Genel Müdür veya Yardımcısı Yönetim Kurulunun bütün toplantılarına katılır. ILO’ya üye ülkelerin sanayi ve istihdam sorunuyla ilgili Bakanlıkları, Yönetim Kurulundaki temsilcileri aracılığıyla ya da böyle bir temsilcisi yoksa hükümet tarafından belirlenmiş bir yetkili vasıtasıyla Genel Müdür ile doğrudan iletişim kurabilmektedirler.  

ULUSLARARASI ÇALIŞMA BÜROSU 

ILO sekreteryası, merkez büroları, araştırma merkezi ve basımevi Cenevre’deki Uluslararası Çalışma Ofisi’nde faaliyet göstermektedir. 40’ı aşkın ülkede ILO’nun bölge, alan ve ülke ofisleri bulunmaktadır ve yerinden yönetim ilkesine göre çalışmaktadır. Yönetim Kurulu tarafından 5 yıl için seçilen Genel Müdür’ün yönetimindeki değişik uzmanlık birimlerinden oluşmaktadır. Büro; Konferansın, uzmanlar denetim organları ve sektörel komite toplantılarının belge ve raporlarını hazırlar, dünya genelinde bölgesel ve ülkesel bürolar ile çok uzmanlıklı ekiplerce (multidisciplinary team) yürütülen teknik işbirliği programlarını yönlendirir ve araştırma ile eğitim faaliyetlerinde bulunur.

 SÖZLEŞMELER VE TAVSİYE KARARLARI AÇISINDAN ÜYE ÜLKELERİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ
Sözleşmelerin söz konusu olması halinde;             
1- Sözleşme tüm üye ülkelere onaylanmak üzere gönderilir.                
2- Üye ülkelerden her biri, Konferans oturumunun kapanışından itibaren bir yıllık süre içersinde veya istisnai koşullar nedeniyle bir yıllık süre ve Konferans oturumunun kapanışından itibaren 18 ayı geçmeyecek şekilde Sözleşmeyi mevzuat haline getirecek makam veya makamlara sunmayı üstlenir;                
3- Üye Ülkeler, Sözleşmenin söz edilen yetkili makam veya makamlara sunulması için bu madde gereğince alınan önlemler ile yetkili sayılan bu makam veya makamlarla ilgili ayrıntılı bilgiler ve bu makamlar tarafından alınan uygulama kararları hakkında Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne bilgi verirler.                
4- Üye ülke, yetkili makam veya makamlarının olurunu almış ise, Sözleşmenin resmi onayını Genel Müdüre iletmek ve Sözleşme hükümlerine yürürlük kazandırmak üzere gerekli önlemleri alır.               
5- Üye ülke, yetkili makam veya makamların olurunu alamamış ise, üye ülkeye, Yönetim Kurulu tarafından istenilen uygun dönemlerde Sözleşmeyi ilgilendiren konulara ilişkin mevzuat ve uygulama hakkında Sözleşme hükümlerinden herhangi birinin mevzuat, idari önlemler, toplu sözleşme veya diğer şekillerle ne dereceye kadar yürürlüğe konulduğunu ya da konulmasının önerildiğini göstermek ve bu tür Sözleşmenin onaylanmasını engelleyen ya da geciktiren güçlükleri belirlemek suretiyle Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne rapor göndermek dışında herhangi bir zorunluluk yüklenmez.
Tavsiye Kararlarının söz konusu olması halinde; 
1- Tavsiye Kararı ulusal mevzuat ya da başka şekillerle yürürlüğe konulmak amacıyla incelenmek üzere tüm üye ülkelere gönderilir.
2- Üye ülkelerden her biri, Konferans oturumunun kapanışından itibaren en fazla bir yıllık süre içersinde yerine getirme olanağı olmadığı takdirde, mümkün olan en yakın süre ve Konferans oturumunun kapanışından itibaren 18 ayı geçmeyecek şekilde Tavsiye Kararı’nı mevzuat haline getirmek veya başka türlü önlem almak üzere bu husustaki yetkili makam veya makamlara sunmayı üstlenir.
3- Üye ülkeler, Tavsiye Kararı’nın söz edilen yetkili makam veya makamlara sunulmak için bu madde gereğince alınan önlemler ile yetkili sayılan bu makam veya makamlarla ilgili ayrıntılı bilgiler ve bu makamlar tarafından alınan uygulama kararları hakkında Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne bilgi verirler.
4- Tavsiye Kararı’nın söz edilen yetkili makam veya makamlara sunulmasından dolayı üye ülkelere, Yönetim Kurulu tarafından istenilen uygun dönemlerde Tavsiye Kararını ilgilendiren konulara ilişkin o ülkelerdeki mevzuat ve uygulama hakkındaki Tavsiye Kararı hükümlerinin ne dereceye kadar yürürlüğe konulduğunu ya da konulmasının önerildiğini göstermek ve bu hükümlerin kabul edilmesi ve uygulanması için gerekli görülen veya görülebilecek olan değişiklikleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü’ne rapor göndermek dışında herhangi bir zorunluluk yüklenmez.                 Üye ülkelerde çalışma barışının tesis edilmesi ve korunması açısından, tüm çalışanlara sendika kurma hakkı tanıyan 87 sayılı Sözleşme ve çalışanların özgürce toplu pazarlık yapma hakkına sahip olmasını öngören 98 sayılı Sözleşme hükümlerinin bir üye ülkede ihlal edilmesi durumunda, ILO Yönetim Kurulu’na yapılan şikayetleri incelemekle, 1951 yılında Yönetim Kuruluna bağlı üçlü yapıda kurulan Sendikal Özgürlük Komitesi’nin görevli olduğu özel bir denetim mekanizması da bulunmaktadır.                              
ILO-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ 
Örgüte, Cumhuriyetin kuruluşunun henüz 9. yılında, yani 1932 yılında üye olan Türkiye, 2001 yılına kadar toplam 185 Sözleşmeden 56’sını onaylamıştır. Avrupa Birliği ülkelerince onaylanan Sözleşme sayısı ortalaması 73, ILO’ ya üye ülkeler ortalaması 38’dir. Ülkemiz,1998 yılında; Bütün sektörlerde çocukların çalıştırılmasını etkili biçimde yasaklayacak ulusal bir politika izlenmesini ve giderek çocuklarda çalışma yaşının, fiziksel ve ruhsal açıdan olgunlaşmalarıyla uyumlu biçimde yükseltilmesini amaçlayan İstihdama Kabulde Asgari Yaşa İlişkin 138 sayılı ve Zorla ve zorunlu çalıştırmaya izin verilmesini koşullara bağlayan Cebri veya Mecburi Çalıştırmaya İlişkin 29 sayılı Sözleşme’yi, onaylamıştır.                
Bu iki Sözleşme, ILO’nun temel haklara ilişkin 8 Sözleşmesi arasında yer almaktadır. Türkiye, temel haklara ilişkin 87, 98, 100, 105 ve 111, 182 sayılı Sözleşmeleri de  onaylamış bulunmaktadır. Ülkemiz, 29 ve 138 sayılı Sözleşmeleri onaylamakla ILO’nun temel haklara ilişkin 8 sözleşmenin tamamını onaylayan 38 dünya ülkesinden biri durumuna gelmiştir. Anayasamızın 90. Maddesine göre, ülkemiz tarafından onaylanan ILO Sözleşmeleri yasa hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Ancak Sözleşmelerin uygulanabilmesi için, eğer gerekiyorsa iç hukukta düzenleme yapılması yoluna gidilmektedir. ILO, standart belirleme ve bunların uygulanmasını izleme çalışmalarının yanında, teknik işbirliği çalışmalarıyla da üyesi bulunan ülkelere yardımcı olmaktadır. Türkiye uzun yıllardan bu yana ILO ile işbirliği yaparak çeşitli projeler gerçekleştirmiş ve bu işbirliğinden başarılı sonuçlar almıştır. Şu anda süren en önemli projelerden birini Çocuk İşçiliğinin Ortadan Kaldırılması Programı (IPEC) oluşturmaktadır.         
ILO ile işbirliği halinde “Türkiye’de Yeniden Yapılanmaya Eşlik Edecek Aktif Politikalar: Kocaeli Pilot Projesi 2003 Eylül ayında başlatılmıştır. Bu projenin genel amacı;  aktif işgücü piyasası politikalarının belirlenmesi ve tüm sosyal tarafların katılımı ile Kocaeli’nde istihdam hizmetlerinin geliştirilmesidir. Proje kapsamında, İlin İstihdam Durumu Raporu hazırlanmıştır. İki kez işgücü piyasası ihtiyaç analizi yapılmış, sonuçlari İl İstihdam Kurulunda tartışılmış ve işgücü yetiştirme faaliyetleri bu kapsamda planlanmıştır. ILO Uluslararası Eğitim Merkezi ile işbirliği yapılarak İŞKUR personeli ve sosyal taraflar  personeline  “Aktif İşgücü Piyasası Politikaları, Kamu İstihdam Kurumlarının Yeni Görev Tanımları, Mesleki Rehberlik Ve Danışmanlık” eğitimi ile“Kendi İşini Kur Geliştir” eğitimi sağlanmıştır. Ayrıca, ILO 2004 yılında Kayıt dışı İstihdam konulu sosyal diyalog projesi Gaziantep ve Çorum illerinde başlatılmıştır. Bu kapsamda oluşturulan proje çerçevesinde üçlü yapının tarafları bir araya gelerek kayıt dışı istihdama neden olan faktörlerin belirlenmesine yönelik sorun analizi yapmış ve seçilmiş illere yönelik konu ile ilgili genel çerçevenin çıkması açısından akademisyenler birer rapor hazırlamıştır. Amaç, seçilmiş illerde elde edilecek proje çıktılarını yerelden genele yaymak ve Türkiye genelinde tüm taraflar olarak birlikte çalışarak sorunları aşmaktır. Üçüncü bin yıla girerken, dünyada yaşanan hızlı değişim ve küreselleşme olgusu karşısında ILO’nun nasıl bir rol üstlenmesi gerektiği günümüzde yoğun olarak tartışılmaktadır. Bu bağlamda, ILO’nun standart belirleme işlevinin yanı sıra, dünyada işsizliğin önlenmesi, istikrarlı ve üretken istihdamın geliştirilmesi konusunda etkin çalışmalar yapması üzerinde durulmaktadır. Hiç kuşku yok ki, eşitsizliklerin, gelir dağılımı adaletsizliklerinin, işsizliğin artmakta olduğu dünyamızda, ILO 21. yüzyılda da önemini ve uluslararası topluluk için vazgeçilmezliğini sürdürecektir.
ULUSLARARASI ÇALIŞMA ÖRGÜTÜ ANAYASASI BAŞLANGIÇ BÖLÜMÜ
 “Evrensel ve kalıcı bir barışın ancak sosyal adalet temeline dayalı olması nedeniyle; Çok sayıda insan için, adaletsizliğin, sefaletin ve yoksulluğun bulunduğu çalışma koşullarının varlığı ve bunun dünya barışı ve ahengini tehlikeye düşürecek bir hoşnutsuzluğa yol açtığı ve bu koşulların örneğin günlük ve haftalık maksimum çalışma saatlerinin düzenlenmesi, işçilerin işe alınması, işsizliğe karşı mücadele, yeterli yaşam koşullarını sağlayacak bir ücretin güvence altına alınması, işçilerin genel ve mesleki hastalıklara ve iş sırasında meydana gelen kazalara karşı korunması, çocukların, gençlerin ve kadınların korunması, yaşlılık ve maluliyet aylıklarının bağlanması, “eşit işe eşit ücret” ilkesinin tanınması, sendikal özgürlük ilkesinin sağlanması, teknik ve mesleki eğitimin düzenlenmesi ve benzer diğer önlemler bakımından bu koşulları iyileştirmenin acilen gerekliliği nedeniyle; Gerçekten insancıl koşullara sahip bir çalışma düzeninin herhangi bir ulus tarafından kabul edilmemesi kendi ülkelerinde çalışanların durumlarını iyileştirmeyi arzu eden diğer ulusların çabalarına engel oluşturması nedeniyle; Adalet ve insaniyet duygularından hareketle, aynı zamanda sürekli bir dünya barışını sağlamak arzusu ve bu belirtilen hedeflere ulaşmak amacıyla hareket eden Yüksek Akit Taraflar, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün işbu Anayasasını onaylarlar.”               

Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun

0

Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun 3 Aralık 1934’te kabul edildi. Hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaktır. Son devrim yasası olan, 2596 sayılı Kanun halen yürürlüktedir.

Kanunun çıkarılması aşamasında Türk-Yunan ilişkilerinde kısa süreli bir kriz yaşanmıştır. Kanunun mecliste görüşülmesi sırasında, 1925 yılında “Şapka İktisası Hakkında Kanun”un karşılaştığı muhalefetle karşılaşmamıştır.

Bazı Kisvelerin Giyilemiyeceğine Dair Kanun

Kanun Numarası: 2596

Kabul Tarihi: 03/12/1934

Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi: 13/12/1934

Yayımlandığı Resmi Gazete Sayısı: 2879

Madde 1 – Her hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaktır.

Hükümet her din ve mezhebden münasib göreceği yalnız bir ruhaniye mabed ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat müsaadeler verebilir. Bu müsaade müddetinin hitamında onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya bir başka ruhaniye verilmesi caizdir.

Madde 2 – Türkiye’de kanuna tevkifan teşekkül etmiş ve edecek olan izcilik ve sporculuk gibi topluluklar ve cemiyet ve kulüb gibi heyetler ve mektebler mahsus kıyafet, alamet ve levazım taşımak istedikleri zaman yalnız nizamname veya talimatname ile muayyen tiplere uygun kıyafet, alamet ve levazım taşıyabilirler.

Madde 3 – Türkiye’de bulunan Türklerin ve yabancıların, yabancı memleketlerin siyaset, askerlik ve milis teşekkülleri ile münasebetli kıyafet ve alametlerini ve lavazımını taşımaları yasaktır.

Madde 4 – Ecnebi teşekkül mensuplarının kendi kıyafet, alamet ve levazımları ile Türkiye’yi ziyaret etmeleri, İcra Vekilleri Heyetince tayin olunacak mercilerin müsaadesine tabidir.

Madde 5 – Türkiye Devleti nezdine memur bulunanların kıyafetleri beynelmilel mer’i adetlere tabidir.

Müsaadei mahsusa ile gelen yabancı memleketler kara, deniz, hava kuvvetlerine mensup kimselerin resmi üniformalarını nerelerde ve ne zaman taşıyabilecekleri İcra Vekilleri Heyeti karariyle tayin olunur.

Madde 6 – Bu kanunun tatbik suretini gösterir bir nizamname yapılır.

Madde 7 – Birinci maddenin hükümleri bu kanunun neşri tarihinden itibaren altı ay sonra ve diğer maddelerin hükümleri kanunun neşri tarihinden itibaren mer’idir.

Madde 8 – Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

BAZI KİSVELERİN GİYİLEMİYECEĞİNE DAİR KANUNUN TATBİK SURETİNİ GÖSTERİR NİZAMNAME

Bakanlar Kurulu Kararının Tarihi : 3.2.1935, No : 2/1958
Dayandığı Kanunun Tarihi : 3.12.1934, No : 2596
Yayımlandığı R. Gazetenin Tarihi : 18/2/1935, No : 2933
Yayımlandığı Düsturun Tertibi : 3, Cildi : 16, S. 413

Madde 1 – Her hangi din ve mezhepte olurlarsa olsunlar mensup oldukları din ve mezheplerin usul ve teamüllerine göre mabet ve ayinlerde ruhani kisve taşımakla mükellef olanlar mahalli Hükümetlerince alakadar olanlardan alınacak listeler mucibince ancak mabet ve ayinlerde ruhani kisve taşımağa mezun addolunurlar.

Madde 2 – Her din ve mezhebin ruhanilerini ayırt ettirmek için kabul edilen her türlü kisve, alamet ve işaret ruhani
kıyafet addolunur.

Madde 3 – Mabetler her din ibadetine mahsus ve usule muvafık olarak teessüs etmiş olan kapalı mahallerdir.

Madde 4 – Hükümet her din ve mezhepden münasip göreceği yalnız bir ruhaniye mabet ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için verebileceği muvakkat müsadeler ile bir müsaade müddetinin hitamında onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya başka bir ruhaniye verilmesi hakkındaki muameleye ait teklifler Dahiliye Vekaletince yapılır. Ve karar İcra Vekilleri Heyetince verilir.

Madde 5 – İzcilik ve sporculuk gibi topluluklar ve cemiyet ve klüp gibi heyetlerce bu gün kullanılmakta olan ve aşağıdaki şartlara uygun olduğu bu teşekküllerin altıncı maddeye göre verecekleri beyannamelerle mahalli Hükümetlerince anlaşılan kıyafet, alamet ve levazım tip olarak kabul edilecektir. Aynı şartları haiz olmak üzere başka tipler de kabul edilebilir.

A) Türk inkilabına, rejimine ve vahdetine muhalif bir ciheti olmamak.
B) Hükümetçe kabul edilmiş resmi kıyafetlerden ayrı olmak.
C) Yabancı memleketlerin siyasi, askerlik ve milis gibi teşekkülleriyle münasebeti olmamak.

Madde 6 – İşbu Nizamnamenin neşrinden itibaren 30 gün zarfında 5 inci maddede yazılı olan izcilik ve sporculuk gibi topluluklar, cemiyet ve klüp gibi heyetler bulundukları mahallin en büyük mülkiye memuruna kabul ettikleri kıyafet, alamet ve levazımı gösterir bir beyanname verirler. Bu beyanname ile beraber ya bir nümune veyahut boyalı bir resim verilir.

Beyannamenin verildiği tarihten itibaren bir ay içinde cevap verilmezse beyannamede gösterilen kıyafet, alamet ve levazım kabul edilmiş addolunur. Kıyafet tebdili halinde istimalden evvel beyanname tevdii lazımdır. Yeniden kurulacak izcilik ve sporculuk gibi topluluklar cemiyet ve klüp gibi heyetler bir Kıyafet, alamet ve levazım taşımak istedikleri takdirde Nizamnameleriyle birlikte onları gösteren bir beyannameyi aynı makama tevdi ederler.

Madde 7 – Ecnebi her hangi bir teşekkül mensuplarının Ecnebilerin Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri hakkındaki Kanun ve Talimatname hükümlerine göre münferiden veya toplu olarak kendi kıyafet, alamet ve levazımlariyle Türkiye’ye muvakkat müddetle ziyaret seyahatleri yapmaları caizdir. Ancak mahzurlu görülecek hallerde bu gibi ziyaretlere Dahiliye Vekilliğince müsaade verilmiyebilir ve uzun müddet devam edecek ziyaretlerin yapılabilmesi Dahiliye Vekaletinin müsaadesine bağlıdır.

Madde 8 – Mektep ve başka bilgi müesseselerine devam edenlerin bir kıyafet, alamet ve levazım kullanmalarına
lüzum görüldüğü takdirde tip tayini bu mektep ve müesseselerin merbut bulundukları vekillikçe talimatname yapılır.

Bu gibi mektep ve müesseseler için kabul olunacak alametleri mektep ve müesseselerden mezun olanlar da taşıyabilirler.

Madde 9 – Hususi müsade ile gelen yabancı memleketler kara, deniz ve hava kuvvetlerine mensup kimselerin resmi üniformalarını nerelerde ve ne zaman taşıyabilecekleri Milli Müdafaa ve Hariciye Vekaletince hazırlanarak İcra Vekilleri Heyetince tasdik olunacak bir talimatname ile tesbit olunacaktır.

Bu talimatname çıkıncaya kadar mutat olan usulün tatbikına devam olunur.

Madde 10 – Bu Nizamnamenin 1, 2, 3, ve 4 üncü maddelerinin hükümleri 13 Haziran 1935 gününden ve diğer hükümleri neşrinin ertesi gününden yürümeye başlar.

Madde 11 – 2596 numaralı kanunun 6 ncı maddesine göre tanzim olunmuş ve Şürayı Devletçe görülmüş olan bu Nizamname hükümlerini İcra Vekilleri Heyeti yürütür.

18 Şubat – Hukuk Takvimi

0
18 Şubat - Hukuk Takvimi
18 Şubat – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 
1372 Arap hadis, fıkıh ve tefsir bilgini İbn Hacer el-Askalanî dünyaya geldi. (ö. 1449)
1374 Polonya Krallığı’nın ilk kadın hükümdarı Jadwiga doğdu. (Ölümü: 17 Temmuz 1399) Erken yaşta hayatını kaybetmesine rağmen önemli kültürel ve yardımsever eylemlerde bulundu. Yeni hastaneler, okullar ve kiliseler yaptırdı, eski olanları tamir ettirdi. 1997 yılında Katolik Kilisesi tarafından azize ilan edildi.
1536 Kanuni Sultan Süleyman döneminde, ilk kapitülasyon hakkı Fransa’ya verildi.
1546 Alman dini reformist, Protestanlığın kurucusu Martin Luther yaşamını yitirdi. (d.1483)
1609 İngiliz hukuku, devlet adamı ve tarihçi Edward Hyde doğdu. (Ölümü: 9 Aralık 1674) Ailesi din adamı olmasını istedi ancak abisinin ölümü üzerine tek varisi oldu ve hukuk okumasına karar verildi. Oxford Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1634 yılında halktan gelen dilekçelerin işleme konmasından sorumlu oldu. Londra’daki ve Portland’daki tacirler arasındaki anlaşmazlıkları çözmesiyle isminden söz ettirdi. 1640 yılında hem Shaftesbury hem de Wootton Bassett bölgesinden parlamentoya seçildi. 1641 yılında kralın gayriresmî danışmanı oldu. 1660-1667 yılları arasında Oxford Üniversitesi yönetiminde görev aldı. İç savaş ve sonrasındaki dönemdeki tüm suçlular için genel af kapsamındaki Breda anlaşmasının hazırlanmasında bulundu.
1855 Fransız hukukçu, diplomat, tarihçi ve yazar Jean Jules Jusserand doğdu. (Ölümü: 18 Temmuz 1932) Lyon Üniversitesi‘nde  hukuk ve tarih okudu. Tarih alanında doktora yaptı. 1880’de dışişleri bakanı olarak çalıştı. 1902’de Fransa’nın Amerika Birleşik Devletleri büyükelçisi olarak atandı ve 1924’e kadar bu görevi sürdürdü. 1921’de Amerikan Tarih Derneği başkanı olarak görev yaptı. I. Dünya Savaşı sırasında önemli bir diplomatik rol oynadı.
1856 Islahat Fermanı ilan edildi.
1878 II. Abdülhamit Mebusan Meclisini süresiz olarak kapattı ve Meşrutiyet rejimine son vererek, yönetime tek başına egemen oldu.
1880 Naziler döneminde Türkiye’ye gelerek çalışan Alman İnsan Hakları Birliği üyesi ve filozof Ernst von Aster dünyaya geldi. (d. 18 Şubat 1880, Berlin – ö. 21 Ekim 1948, Stokholm) 1941 yılında, İstanbul Hukuk Fakültesinde Hukuk Felsefesi dersleri verdi. Felsefe Tarihi isimli eseri ile bilinmektedir. 
1881 Macar avukat ve siyasetçi Ferenc Keresztes-Fischer dünyaya geldi. (18 Şubat 1881, Pécs – 3 Mart 1948, Viyana)
1913 Hukukçu Raymond Poincaré, Fransa Devlet Başkanı oldu. Poincaré, 20 Ağustos 1860’da dünyaya geldi. Paris Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Voltaire’in hukuk editörlüğünü yaptı. 20 yaşında Fransa’nın en genç avukatı oldu. 26 yaşında,  Temsilciler Meclisi’ne seçildi ve burada da en genç milletvekili oldu. Kabinede birçok bakanlık yaptı, Bakanlar Kurulu başkanlığını üstlendi.
1920

Bir gün önce kabul edilen Milli Misak, İstanbul Meclisi’nce yayımlandı.

1925 Hukukçu, radyo ve televizyon sunucusu, gazeteci, çevirmen ve yazar Halit Kıvanç dünyaya geldi. (ö. 2022)
1929 Hukukçu, diplomat ve eski bakan Kamran İnan doğdu. (Ölümü: 23 Kasım 2015) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu, Cenevre Siyasal Bilgiler Fakültesinden hukuk alanında doktora derecesi aldı. Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladı ve çeşitli memuriyetler yürüttü. 14 Ekim 1973 tarihinde Adalet  Partisi’nden Bitlis senatörü seçildi. 1979 tarihine kadar Cumhuriyet Senatosu Dışişleri Komisyonu Başkanlığı, Türkiye-AET karma parlamento grubu başkanlığı ile 1977-1978 yılları arasında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevlerinde bulundu. Birleşmiş Milletler Cenevre Temsilciliği’nde daimi temsilci olarak Türkiye’yi temsil etti. TBMM Dışişleri Komisyonu başkanlığı görevinde bulundu. Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand tarafından tevcih edilen Légion D’Honneur Nişanını, 2006 yılında Fransa Parlamentosu tarafından görüşülen Ermeni Soykırımının inkarını suç sayan yasa tasarısı görüşmelerini gerekçe göstererek iade etti.
1932 Japon İmparatoru, Manzhouguo’nun Çin’den bağımsızlığını ilan etti.
1935

Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname” yayınlandı.

1937 İstanbul’da eşekle nakliyat yasaklandı.
1941
  • 16 yaşın üzerindeki erkek çocukların maden ocaklarında, 12 yaşın üzerindekilerin tekstil sanayinde çalıştırılmasına ilişkin kararname çıktı.
  • Anıtkabir için mimari yarışma açıldığı resmen ilan edildi.
1943 Naziler, Beyaz Gül hareketi üyelerini tutukladı.
1949 Kayıtlara geçmiş en fazla cinayeti işleyen ikinci Amerikalı seri katil Gary Ridgway doğdu. 48 ayrı cinayetten mahkûmiyetine karar verilmiştir.
1950 ILO-2 No’lu İşsizlik Sözleşmesi, 29 Ekim 1919 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO)tarafından kabul edildi, Türkiye sözleşmeyi 16 Şubat 1950 tarihinde 5543 sayılı yasa ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 18 Şubat 1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi. Sözleşme, merkezi bir makamın kontrolüne tabi resmi parasız iş bulma büro sistemi kurulmasını öngördü.
1952 Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye’nin NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı) üyeliğini onayladı. Türkiye, 21 Şubat günü NATO üyesi oldu.
1957 BM’de Kıbrıs görüşmelerine başlandı. BM, 26 Şubat’ta sorunun öncelikle ilgili taraflar arasında görüşülmesine karar verdi.
1960 7 ülke, Latin Amerika Serbest Ticaret Birliğini (LAFTA) kurdu. 1980’de imzalanan yeni bir anlaşma ile ALADI adını aldı.
1961 Kemalist Gençlik Partisi, Tevfik Pars’ın genel başkanlığında 18 Şubat 1961’de kuruldu. Parti, 30 Kasım 1966 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla kapatıldı.
1962 Yeni “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu” yürürlüğe girdi.
1963 İtalyan hukukçu ve İtalya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nun 7. Başkanı Fernando Tambroni Armaroli (Ascoli Piceno25 Kasım 1901–Roma, 18 Şubat 1963) yaşamını yitirdi. 
1965 Gambiya, Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazandı.
1967 Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşüldü; 35.000 köyün 15.000’inde okul olmadığı açıklandı.
1977 İstanbul Yükseköğrenim Derneği, (İYÖD) amaç dışı faaliyet gösterdiği gerekçesiyle süresiz kapatıldı. İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği (İYÖD) Dev-Genç’in (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) İstanbul Bölge Yürütme Kurulu’nu oluşturuyordu.
1982 Toplantı ve gösteri yürüyüşlerini önemli ölçüde sınırlayan, kapsamını-süresini daraltan, İçişleri Bakanı’na, valilere ve kaymakamlara 30’ar gün erteleme yetkisi veren yeni “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası” Danışma Meclisi Adalet Komisyonu’nda kabul edildi
1985 2.5 yıldır süren Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) Davası’nda 21 kişi 6 ay ile 7 yıl 10 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı, 56 kişi beraat etti.
1985 Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu, Ziraat Bankası’nın hamamcılara tarım kredisi verdiğini saptadı.
1989 Devrimci Sol Davası duruşmalarına, yargılananların ortak savunma metninin “Emperyalizmin Fırtınalı Bölgesi Ortadoğu” başlıklı bölümünün okunmasıyla devam edildi.
1990 İptal talebi Anayasa Mahkemesi’nce reddedilen TCK 438. maddesindeki “fahişeye tecavüzde ceza indirimi”ne karşı çeşitli kadın kuruluşlarının öncülüğünde İstanbul Zeynep Kamil Hastanesi önünde toplanan 500 kadar kadın Bağlarbaşı’na yürüdü.
1992 “2000’e Doğru” dergisinin Diyarbakır muhabiri Halit Güngen dergi bürosunda tek kurşunla öldürüldü. 2000’e Doğru dergisinin bu haftaki kapağı “Hizbullah Çevik Kuvvet Merkezi’nde Eğitiliyor” idi.
1993 Yeni Ülke Gazetesi’nin Şanlıurfa temsilcisi ve İHD Yönetim Kurulu üyesi Kemal Kılıç silahlı saldırıda hayatını kaybetti.
1994 Sosyalist İktidar Partisi’nden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na adaylığını İSKİ binası önünde açıklayan TEK işçisi Süleyman Ülger bir süre gözaltına alındı.
1995 18 Şubat 1995’de SHP ve CHP bütünleşme kurultayı yapıldı. Deniz Baykal aday olmadı, iki partinin genel başkanlarının anlaşması sonucu Sosyaldemokrat Halkçı Parti’li Hikmet Çetin oybirliğiyle genel başkan seçildi.
1995 İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce Ramazan Bayramını kutlamak amacıyla bastırılan 20 bin afiş ve 3 milyon el ilanına ilişkin ihale kararının, bir firmayla anlaşma yapıldıktan 40 gün sonra alındığı ortaya çıktı
1997
  • Tansu Çiller TEDAŞ ve TOFAŞ soruşturmalarından aklandı. Refah Partisi milletvekilleri Tansu Çiller’in aklanmasından yana oy kullandılar.
  • Diriliş Partisi, 18 Şubat 1997 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı.
1998 Murathan Mungan, Deniz Türkali ve Ferhat Tunç Düşünceye Özgürlük-3″ broşüründeki yazılardan dolayı yargılanıp ceza alan Haluk Gerger, Ahmet Ersun Genç ve Erkan Sümer’e destek için DGM’ye giderek, broşürü bastıkları gerekçesiyle kendileri için DGM’ye suç duyurusu yaptı.
2000 İran’da yapılan genel seçimlere katılım yüksek oldu. 1979’daki İslam devriminin ardından reformcular ilk kez mecliste çoğunluğu sağladı.
2002 Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, dört uyum yasasıyla birlikte, terör, savaş ve yakın savaş tehdidi halleri dışında idam cezasının kaldırılmasını öngören tasarıyı Bakanlar Kurulu’na sundu.
2003 Dublin Tüzüğü (Dublin Konvansiyonu-Dublin II Regulation) Avrupa Birliği üyesi devletlerin sığınma başvurularında üye ülkelerin nasıl bir uygulamada bulunacaklarını belirleyen yasadır. Tüzük, 18 Şubat 2003 tarihinde, Avrupa Konseyi Tüzüğü olarak kabul edildi.
2005 Türk kütüphaneciliğinde sembol olan ve Eşekli Kütüphaneci olarak tarihe geçen, köylere seyyar kütüphane hizmeti götüren Mustafa Güzelgöz (1921 – 18 Şubat 2005) yaşamını yitirdi.Mustafa Güzelgöz
2006 Bush yönetimi Filistin’de Hamas’ın seçimleri kazanmasının ardından, Filistin yönetimine daha önce verdiği 50 milyon doları geri istedi. Paranın Hamas hükümetinin kasasına girmesini istemediklerini açıkladı.
2008 Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan ve Türkiye; Kosova‘nın tek taraflı bağımsızlığını tanıdığını açıkladı.
2010 Nijer’de askerler başbakanlık sarayını bastı, devlet başkanı Mamadou Tandja ve bakanları rehin alarak anayasayı askıya aldı.
2011 İstanbul 10. İdare Mahkemesi, Emniyet Müdürlüğü’nün Hrant Dink’i korumadığı gerekçesiyle cinayetten dört yıl sonra İçişleri Bakanlığı’nı 100 bin TL manevi tazminat ödemeye mahkum etti
2011 Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan, OdaTV yetkilileri Soner Yalçın, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu tutuklanarak Metris Cezaevi’ne gönderildi.
2012 KCK tutuklusu Ragıp Zarakolu’na destek için başlatılan “Kitaplar Ses Veriyor” etkinliğine Vedat Türkali de katıldı.
2013 İstanbul Adliyesi’nde oturma eylemi yapan ÇHD’li avukatlara ve İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyelerine polis müdahale etti.
2020 Gezi Davasında 18 Şubat 2020 tarihinde verilen kararla 16 sanığın 10’u, haklarındaki bütün suçlamalardan beraat etti. Bu karar daha sonra Bölge Adliye Mahkemesi tarafından bozuldu.
2026
  • YouTube yayınında sağcılara yönelik kullandığı ifadeler nedeniyle gözaltına alınan gazeteci-yazar Enver Aysever, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamasıyla 11 Aralık 2025’te tutuklanmıştı. 66 gündür tutuklu bulunan Aysever hakkında Küçükçekmece Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma tamamlanarak iddianame hazırlandı. Aysever’in halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik suçundan cezalandırılması talep edildi.
  • Avrupa Birliği, kurumlarında kalıcı memur olarak istihdam edilmek üzere yeni bir personel alım süreci başlattı. Alım, Avrupa Birliği kurumlarına girişte ana yol olarak kabul edilen AD5 düzeyi sınavı üzerinden yapılacak. Sınav süreci, Avrupa Personel Seçim Ofisi (EPSO) tarafından yürütülecek. Yetkililer, sınava yaklaşık 50 bin ila 60 bin adayın başvurmasının beklendiğini açıkladı.
  • Gaziantep’te para karşılığında sahte engelli raporu düzenlenmesini sağlayan 40 şüpheli, polis operasyonu ile yakalandı.
  • Yargıtay Büyük Genel Kurulu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından atanacak yeni AYM üyesini belirlemek üzere sandık başına gitti. Toplam 317 üyenin katılımıyla gerçekleştirilen oylamada adaylar, arasındaki yarış sonuçlandı. Yapılan tasnif sonucunda Yargıtay üyelerinin tercihlerine göre sıralama netleşti. Oylamada 48 oy alan Mustafa Karayıldız birinci, 45 oy alan Oğuz Dik ikinci, 44 oy alan Şaban Kazdal üçüncü sırada yer aldı. Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından belirlenen bu 3 isim, Anayasa Mahkemesi üyeliği için aday olarak Cumhurbaşkanlığı makamına bildirilecek.

Islahat Fermanı 

0

Islahat Fermanı 11 Cemâziyelâhir 1272 (18 Şubat 1856) tarihinde Bâbıâli’de merasimle okunarak ilan edilmiştir. 

Islahat Fermanı Türkçe Metni 

Bilinsin ki, Tanrı’nın takdiriyle, yönetimim altında bulunan bütün tebaamın mutluluğunu sağlamak, başlıca arzum olmuştur. Tahta çıkışımdan beri bu amaç için çabamı esirgemedim. Çok şükür, pek faydalı sonuçlar elde edilmiş oldu.Devletimizin zenginliği ve iman, gün geçtikçe artmaktadır. Devlet-i Aliyye’nin şanına uygun ve uygar ülkeler arasında sahip olduğu önemli ve yüksek yere lâyık olan durumunu sağlamlaştırmak için şimdiye kadar uygulanmasını başarmış olduğumuz yeni düzeni güçlendirme ve genişletme arzusunda oldum ve bir yandan bütün tebaamın çabaları, öte yandan müttefiklerimiz olan büyük devletlerin dostça destekleri sayesinde Devlet-i Aliyye’mizin hakları, bu kez dışarıda da kabul gördüğünden ve bunun da Devlet-i Aliyye’m için yeni bir çağın başlangıcı olacağından, saltanat-ı seniyyemin kuvvetlenmesini ve birbirlerine kalben vatandaşlık bağları ile bağlı olan ve ülkemizin imarı için gerekli şartların gün geçtikçe daha elverişli olmasını sağlamak için aşağıda belirtilen kararların uygulanmaya konulmasını emrettim. Şöyle ki:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Gülhâne’de okunan Hatt-ı Hümâyûn ve Tanzimat-ı Hayriye’m gereğince, her din ve mezhebe mensup tebaamın can ve mal güvenliği ve namusunun korunması için tarafımdan verilmiş olan güvence, bir kez daha doğrulanmıştır ve bu güvencenin fiilen uygulanması için gerekli etkin önlemler alınacaktır.Ülkemizde yaşayan Hıristiyan ve öteki Müslüman olmayan cemaatlere atalarım tarafından geçmiş zamanlarda verilmiş olan bütün imtiyazlar ve dinî bağışıklıklar, bu kez de yürürlükte bırakılmıştır.Ancak her Hıristiyan ve Müslüman olmayan cemaat, belirli bir süre içinde geçerli bağışıklık ve imtiyazların incelenmesiyle çağın ve çağdaş uygarlığın gerektirdiği değişiklikleri Bâbıali’mize önerecek olan ve Bâbıali’mizin denetimi altında olan kendi bünyeleri içinde birer komisyon oluşturacaklardır. Fatih Sultan Mehmet ve daha sonra gelen padişahlar tarafından Hıristiyan mezheplerin piskoposlarına verilmiş olan imtiyazlar, tarafımdan bu cemaatlere sağlanan yeni durumla uyumlu bir hale getirilecektir. Patriklerin hâlen geçerli olan seçilme yöntemleri ıslah edildikten sonra patrik beratının hükümlere uygun olarak ömür boyu atama yöntemi, aynen uygulanacaktır. Patrik, metropolik, murahhaslar, piskopos ve hahamların atanıp görevlendirilmesi, Babıalim ve çeşitli cemaatlerin liderleriyle ortaklaşa tespit edilip buna uygun olarak gerçekleştirilecektir. Rahiplere her ne suret ve ad altında ödenmekte olan aidatlar kaldırılıp yerlerine patrik ve cemaat liderlerince belirli bir gelir tahsis edilecektir. Diğer ruhbana ise rütbe ve derecelerine uygun olarak daha sonra verilecek bir karara göre adil bir maaş bağlanacaktır. Çeşitli Hıristiyan rahiplerin taşınır ve taşınmaz mallarına hiçbir şekilde dokunulmayacaktır. Ancak Müslüman olmayan cemaatler, yönetimi her bir cemaatin din adamlarından ve cemaat ileri gelenlerinden oluşan bir meclisin yönetimine bırakılmıştır. Nüfusu toplu olarak tek bir mezhebe bağlı şehir, kasaba ve köylerde ayinlerin yapılması için ayrılan binalar, okul, hastane ve mezarlık gibi yerlerin asıllarına uygun olarak tamir edilmelerine hiçbir engel konulmayacaktır. Böyle yerlerin yeniden inşası gerektiğinde patrik ya da millet başının onayı alındıktan sonra planlar, babıaliye sunulacaktır. İstekler, ya kabul edilip gereği yapılacak, ya da belirli bir süre içerisinde itiraz edilebilecektir. Bir mezhebin cemaati, mahallesinde başka bir dine mensup ahali bulunmazsa, o yerde dinî ayinle ilgili konularda hiçbir sınırlama getirilmeyecektir. Nüfusu farklı din ve mezheplere bağlı cemaatlerden oluşan köy, kasaba veya şehirlerde ise belirli bir mezhebe mensup olanlar, belirli bir mahallede oturuyorlarsa kendi kilise, hastane, okul ve mezarlıkların tamiri hususunda yukarıdaki biçimde hareket edebilirler.Yeni bir inşaat söz konusu olduğunda gerekli izin, patrikler veya cemaat metropolitleri aracılığıyla babialiden alınır. Devlet-i Aliyye’miz de idârî bir sakınca olmaması halinde bu ruhsatı verir. Hükümet tarafından yapılan bu tür işlemler, ücretsizdir. Bir mezhebe tabi olanların sayısı ne olursa olsun, dinî ayinlerini serbestçe yapabilmeleri için gerekli önlemler, Babıalimce alınacaktır. Irk, dil ve din farklılığı yüzünden tebaamdan herhangi bir sınıfın diğer bir sınıftan aşağı tutulmasını ifade eden bir deyim ve söz, ne şekilde olursa olsun resmî yazışma dilinden kesinlikle silinecektir. Aşağılayıcı ve tahkir edici sözlerin kişiler arasında ya da memurlar tarafından kullanılmasına karşı yasalar ceza öngörecektir. Bana bağlı ülkelerde bulunan her din ve mezhep, serbestçe icrâ edildiğinden tebaamdan kimse, mensubu bulunduğu dinin ayinini yapmaktan alıkoyulamaz ve bundan dolayı da takibâta uğrayamaz. Hiç kimse din değiştirmeye zorlanamaz.

Saltanat-ı seniyyemizin memur ve görevlilerinin seçilmesi ve atanması benim irâdeme bağlı olduğundan Devlet-i Aliyye’min bütün tebaası, milliyetleri ne olursa olsun devletin hizmet ve memuriyetlerine kabul olunacaklarından, bunlar, yetenek ve ehliyetlerine göre genel yönetmenliklere uygun biçimde görevlendirileceklerdir. Saltana-ı seniyyemin tebaasında bulunan herkes, yaş veya sınav şartlarını yerine getirdiklerinde askerî ve diğer okullara fark gözetmeden alınacaktır. Her bir cemaat, eğitim, sanat ve sanayi dallarında okul açmakta serbesttir. Ancak eğitim programları ve öğretmenlerin seçimi, tarafımdan atanacak karma bir kurulca tespit edilecektir. Bir taraftan İslam öte yandan Hıristiyan veya öbür Müslüman olmayan tebaam arasında veya bir yandan Hıristiyan öte yandan da diğer Müslüman olmayan cemaatlere mensup tebaam arasında ticaret veya ceza davaları, karma mahkemelerce görülecek, duruşmalar açık olacak, iki taraf karşı karşıya getirilerek tanıklar mensup oldukları dine göre ant içip dinlenecektir. Kamu davaları ise yine yasa ve yönetmenliğe uygun olarak kamuya açık bir biçimde vali ve kadının huzurunda vilayet karma meclislerince görülecektir. Hıristiyan ve öteki Müslüman olmayan cemaatlere mensup iki kişi arasında veraset hukuku gibi özel davalar, taraflar istediği takdirde Patriğe veya cemaat meclislerine havale edilebilirler. Ceza, kamu ve ticaretle ilgili kanunlara karma mahkemelerde uygulanacak yönetmelikler, en kısa sürede tamamlanıp yayınlanacaklardır. Bana bağlı ülkelerde bunların çeşitli dillere çevirileri de yayınlanacaktır. İnsanlık kurallarını adalet kanunlarıyla bağdaştıracak bir biçimde hapis cezalarına çarptırılanların kaldıkları cezaevleri, en kısa zaman içinde ıslah edilecek ve saltanatı seniyyede geçerli yönetmeliklerde yer alan uygulamalar dışında hiçbir şekilde bedensel cezalara başvurulmayacaktır. İşkenceye benzer her tür uygulama, kesin şekilde yasaklanmıştır. Buna uymayan memurlar, ceza kanunlarının öngördüğü şekilde cezalandırılacaklardır.

Başkentimiz ve taşra vilayet, şehir ve köylerde polis örgütü, barışsever bütün yurttaşların can ve mal güvenliğini güvence altına alabilecek bir biçimde yeniden düzenlenecektir. Vergi eşitliği, diğer yüklerin eşitliğini, görev eşitliği de hak eşitliğini getirdiğinden Hıristiyan ve diğer Müslüman olmayan cemaatlere mensup tebaamın yeni çıkarılan kanuna uygun olarak, Müslümanlar gibi askerlik görevini yerine getirmeleri gerekmektedir. Bedel veya para ödemek suretiyle hizmetten muaf tutulma ilkesi benimsenmiştir. Müslüman olmayan tebaamın askerlik görevini ne şekilde yerine getireceklerini belirleyen yönetmelik, en kısa zamanda hazırlanıp yayınlanacaktır. Eyalet ve liva meclislerini oluşturacak Müslüman, Hıristiyan ve öteki üyelerin seçimi, hakça bir şekilde gerçekleştirilecek ve meclisteki oylamaların özgürlüğünü sağlamak için bu meclislerin oluşumu ıslah edilecek ve Devlet-i Aliyye’m, oyların sonuçlarını ve alınan kararları öğrenmek ve denetlemek için en etkin yolları araştıracaktır. Taşınmaz malların alış-veriş ve kullanımı ile ilgili kanunlar, devletin bütün tebaası için aynı olduğundan, devletin yasalarına, belediye ve zabıta yönetmenliklerine aynen uymak ve yerli ahalinin ödediği vergileri ödemek şartıyla ve yabancı devletlerde yapılacak bir anlaşma sonucunda yabancı uyruklular da taşınmaz mal sahibi olabileceklerdir.

Din ve sınıf farkı gözetmeden tüm tebaam, aynı şekilde yolsuzlukların düzeltilmesi için önlemler araştırılacak ve bunlar kesin biçimde uygulamaya konulacaktır. Dolaysız vergi toplama yöntemi, kademeli olarak ve mümkün olduğu durumlarda devlet gelirleri için iltizam yönteminin yerini alacaktır. Bu son yöntemin işlerliği devam ettiği sürece meclis üyelerinin ve devlet memurlarının serbest olarak cereyan edecek artırmalara katılıp iltizamlardan birini üstlenmeleri ya da buna ortak olmaları kesinlikle yasaklanmıştır. Mahallî vergilendirmeler imkan verdiği sürece ürüne zarar getirmeyecek ve iç ticareti engellemeyecek şekilde hesaplamalıdır. Bayındırlık çalışmalarına uygun bir ödenek tahsis olunacak, buna karadan veya denizden kurulacak bağlantılardan yararlanacak olan vilayet ve sancaklardan toplanacak özel vergiler eklenecektir. Saltanat-ı seniyyemin her yıl için gelir ve giderlerinin belirlenmesi ve açıklanmasını öngören bir yönetmelik, daha önce hazırlanmış olduğundan, bunun yerine getirilmesine dikkat edilecektir.

Her devlet memurunun maaşı, gözden geçirilecektir. Her bir cemaatin lideri ve tarafımdan atanacak bir temsilcisi, Saltanat-ı seniyyemin bütün tebaasını ilgilendirecek durumlarda toplanacak Meclis-i Vala’da yapılacak olan görüşmelere katılacaklardır. Sadrazam tarafından göreve çağrılacak olan bu kişilerin görev süreleri 1 yıllıktır. Göreve başlamadan önce ant içerler. Maclis-i Vala üyeleri, gerek olağan ve gerekse olağanüstü toplantılarda görüş ve oylarını serbestçe açıklayacaklardır ve bundan ötürü asla takibata tabi tutulmayacaklardır. Her çeşit yolsuzlukla ilgili kanun hükümleri, hangi sınıftan veya görevden olursa olsun bütün tebaam için yerine getirilecektir. Devlet-i Aliyye’nin para ve mali sistemini düzeltmek için banka ve benzeri kurumlar kurulup maddi servet kaynakları güçlendirilecektir. Ürünlerin nakli için gerekli yol ve kanallar açılacak, tarım ve ticaretin gelişmesine karşı olan engeller kaldırılacak ve bu amaçla Avrupa bilim, teknoloji ve sermayesinden yararlanma yolları aranıp kademeli olarak uygulanmaya konulacaktır.

Siz benim Sadrazamım, bu Ferman, gerek Dersaadet’te, gerek bana bağlı ülkelerin her biri tarafından ilan edilip içerdiği emirlerin dikkatle yerine getirilmesi için önlemler alacak ve gayret göstereceksiniz.

Islahat Fermanı Orijinal Metin

Malûm ola ki yed-i müeyyed-i mülûkâneme vedia-i Cenab-ı Bârî olan kâffe-i sunûf-ı tebea-i şâhânemin her cihetle temami-i husûl-i saâdeti hâli akdem-i efkâr-ı hayriyet disar-ı pâdişâhânem olarak cülûs-i meymenet men’us-ı Hümâyûnum gününden beri bu bâbda zuhûra gelen himem-i mahsusa-i şâhânemin hamdolsun pek çok semer-i nafiâsı meşhûr olup mülk ü milletimizin mamuriyet ve serveti an be an tezeyyüd etmekte ise de Devlet-i Âliye’mizin şânına muvafık ve milel-i mütemeddine arasında bi-hakkın hâiz olduğu mevki-i âlî ve mühimme lâyık olan hâlin kemale îsâli için şimdiye kadar vaz’ ve tesisine muvaffak olduğum nizamât-ı cedîde-i hayriyenin ezseri-nev tekit ve tevsii matlûb-ı madelet mahsub-ı pâdişâhânem olduğu halde umûm tebea-i şâhânemizin mesai-yi cemile-i hamiyetkârâneleri ve müttefik-i hâss-ı bahir-ül ihlâsımız olan düvel-i mufahhamanın himmet ü muavenet-i hayırhahâneleri eseri olmak üzere Devlet-i Âliye’mizin bu kerre biinayet-u-llâhi taâlâ hâricen hukuk-ı seniyesi bir kat daha teekküt eylediğine ve bu cihetle şu asr Devlet-i Âliye’miz için bir zamanı hayriyet iktiranın mebdei olacağından dâhiline dahi saltanat-ı seniyemizin tezyid-i kuvvet ve miknetini ve revabıt-ı kabiliyeyi vatandaşî ile birbirine merbut olan ve nazar-ı madelet eseri müşfikânemde müsavî bulunan kâffe-i sunûf-ı tebea-i şâhânemin her yüzden husûl-i temam-i saâdet-i hal ve memâlik-i şâhânemizin mamûriyetini müstelzim olacak esbâb ve vesailin an be an ilerlemesi murad-ı merhamet itiyad-ı mülûkânem iktizasından bulunduğuna binâen husûsât-ı âtiyet-üz-zikrin icrâsına irade-i madelet ifade-i pâdişâhânem şeref-sâdır olmuştur.

Osmanlıca Metin
Şöyle ki: Gülhâne’de kırâat olunan Hatt-ı Hümâyûnum ile ve Tanzîmât-ı Hayriyem mûcibince her din ve mezhepte bulunan kâffe-i tebea-i şâhânem hakkında bilâ-istisna emniyet-i can ve mal mahfûziyet-i nâmus için taraf-ı eşref-i pâdişâhanemden va’d ve ihsan olunmuş olan teminat bu kerre dahi tekit ve teyit kılındığından bunun kâmilen fiile çıkarılması için tedabir-i müessirenin ittihaz olunması ve zîr-i cenah-ı atıfet seniye-i pâdişâhânemde olarak memâlik-i mahrusâ-i şâhânemde bulunan Hıristiyan ve sair tebea-i gayr-i müslime cemaatlerine ecdad-ı izâmım taraflarından verilmiş ve sinin-i ahirede itâ ve ihsan kılınmış olan bil-cümle imtiyazât ve muafiyet-ı rûhaniye bu kerre dahi takrîr ve ibkâ kılınıp fakat Hıristiyan ve tebea-i gayr-i müslime-i sairenin her bir cemaati bir mehl-i muayyen içinde imtiyazât ve muafiyet-ı hazırâlarının rü’yet ve muayenesine ibtidar ile ol bâbda vaktin ve gerek âsâr-ı medeniyet ve malûmat-ı müktesibenin icab ettirdiği ıslâhât-ı irade ve tensib-i şâhânem ile ve Bâb-ı Âlî’mizin nezareti tahtında olarak mahsûsan patrikhânelerde teşkil olunacak meclisler marifetiyle bi-l-müzakere cânib-i Bâb-ı Âlî’mize arz ve ifade eylemeğe mecbûr olarak cennet-mekân Ebu-l-feth Sultan Mehmet Hân-ı Sânî ve gerek ahlâf-ı izamları taraflarından patrikler ile Hıristiyan piskoposlarına itâ buyurulmuş olan ruhsat ve iktidar niyat-ı fütüvvetkârane-i pâdişâhânemden nâşi işbu cemaatlere temin olunmuş olan hal ve mevki-i cedîd ile tevfik olunup ve patriklerin el-hâletü hâzihi câri olan usûl-i intihâbiyeleri ıslâh olunduktan sonra patriklik berat-ı âlîsinin ahkâmına tatbiken kayd-ı hayat ile nasb ve tâyin olunmaları usûlünün tamamen ve sahihen icrâ ve Bâb-ı Âlî’mizle cemaat-ı muhtelifenin rüesa-yı rûhaniyesi beyninde karargîr olacak bir sûrette tatbiken patrik ve metropolit ve murahhasa ve piskopos ve hahamların hîn-i nasbında usûl-i tahlifiyenin ifâ kılınması ve her ne sûret ve nâm ile olursa olsun rahiplere verilmekte olan cevaiz ve avaidât cümleten men’olunarak yerine patriklere ve cemaatbaşılarına vâridât-ı muayyene tahsis ve rühbân-ı sairenin dahi rütbe ve mansıblarının ehemmiyetlerine ve bundan sonra verilecek karara göre kendilerine ber-vech-i hakkaniyet maaşlar tâyin olunup, fakat Hıristiyan rahiplerinin emvâl-i menkûle ve gayr-i menkûlelerine bir gûna sekte iras olunmıyarak Hıristiyan vesair tebea-i gayr-i müslime cemaatlerine milletçe olan maslahâtlarının idaresi her bir cemaatin rühbân ve avâmı beyninde müntehib âzâdan mürekkep bir meclisin hüsn-i muhafazasına havale kılınması ve ahalisi cümleten bir mezhebde bulunan şehir ve kasaba ve karyelerde icrâ-yı âyine mahsûs olan ebniyenin ve gerek mektep ve hastahâne ve mezarlık misillû sair mahallerin hey’et-i asliyeleri üzere tamir ve termimlerine bir gûna mevani ika olunmayıp böyle mahallerin müceddeden inşası lâzım geldikçe patrik veya rüesa-yı milletin tasvibi halinde bunların resm ve sûret-i inşası bir kerre cânib-i Bâb-ı Âlî’mize arzolunmak iktiza edeceğinden ya suver-i maruza kabûl ile müteallik olacak irade-i seniye-i mülûkânem mûcibince iktizası icrâ veya bir müddet-i muayyene zarfında ol bâbda olan itirazât beyân olunup bir mezhebin cemaati yalnız olarak sairiyle karışık olmayarak bir mahalde bulunur ise o yerde âyine müteallik husûsâtı zâhiren ve alenen icrâda bir türlü kuyûda düçar olmayıp ahalisi edyân-ı muhtelifede bulunan cemaatlerden mürekkep olan şehir ve kasaba ve karyelerde ise her bir cemaatin takımı sakin olduğu ayrıca mahalde bâlâda bast ü beyan olunan usûle ittibaen kendi kilise ve hastahâne ve mektep ve mezarlıklarını tamir ve termime muktedir olabilmesi ve müceddeden inşa olunması iktiza eyleyen ebniyeye gelince bunlar için ruhsat-ı lâzimeyi patrikler veyahut cemaat metropolitleri cânib-i Bâb-ı Âlî’mizden istida edüp Devlet-i Âliye’mizce bunda bir gûna mevani-i mülkiye olmadığı halde ruhsat-ı seniyem erzan kılınması ve bu makûle işlerde Hükûmet tarafından vukû bulacak muamelât külliyyen hasbî olması ve bir mezhebe tâbi olanların adedi ne miktar olursa olsun ol mezhebin kemal-i serbesti ile icrâ olunmasını temin için tedabir-i lâzime ve kaviyyenin ittihaz kılınması ve mezhep ve lisan veyahut cinsiyet cihetleriyle sunûf-ı tebea-i saltanat-ı seniyemden bir sınıfın aher sınıfından aşağı tutulmasını mutazammın olan kâffe-i ta’birat ve alfaz ve temyizât muharrerât-ı divâniyyeden ile-l-ebed mahv ü izale kılınması ve ahad-ı nâs beyninde veyahut memurîn taraflarından dahi mûcib-i şin ve ar olacak veya nâmusa dokunacak her türlü tarif ve tavsifin istimali kanûnen men’olunması ve çünkü memâlik-i mahrusâmda bulunan her din ve mezhebin âyini ber-vech-i serbesti icrâ olunduğundan tebea-i şâhânemden hiçbir kimesne bulunduğu dinin âyinini icrâdan men’olunmaması ve bundan dolayı cevr ü ezâ görmemesi ve tebdîl-i din ve mezhep etmek üzere kimse icbâr olunmaması ve saltanat-ı seniyemizin memurîn hademesinin intihâb ve nasbı tensip ve irade-i şâhâneme menut olarak tebea-i Devlet-i Âliyye’min cümlesi herhangi milletten olursa olsun devletin hizmet ve memuriyetlerine kabûl olunacaklarından bunlar ehliyet ve kabiliyetlerine göre umûm hakkında mer’iyy-ül-icrâ olacak nizamâta imtisalen memuriyetlerde istihdam olunmaları ve saltanat-ı seniyem tebaasından bulunanlar mekatib-i şâhânemin nizamât-ı mevzualarında gerek since ve gerek imtihanca mukarrer olan şeraiti ifâ eyledikleri takdirde cümlesi bilâ-fark ve temyiz Devlet-i Âliyye’min mekatib-i askeriye ve mülkiyesine kabûl olunması ve bundan başka her bir cemaati maarif ve hiref ve sanayie dair milletçe mektepler yapmağa mezûn olup, fakat bu makûle mekatib-i umûmîyenin usûl-i tedrisi ve muallimlerinin intihâbı âzâsı taraf-ı şâhânemden mansûb muhtelit bir meclis-i maarifin nezaret ve teftişi tahtında olması ve ehl-i İslâm ile Hıristiyan vesair tebea-i gayr-i müslime meyanesinde veyahut tebea-i Îseviyye vesair tebea-i gayr-i müslimden mezahib-i muhtelifeye tâbi olanların birbiri beyninde ticaret veyahut cinayâta müteallik zuhûra gelecek cem’i deâvî muhtelit divânlara havale olunup istima-ı dâvâ için işbu divânlar tarafından akdolunacak meclisler alenî olacağından müddei ile müddeialeyh muvacehe olunarak bunların ikâme edecekleri şahitler tekarir-i vakıalarını daima kendi âyin ve mezhepleri üzerine icda edeceklerini birer yemîn ile tasdik eylemeleri ve hukuk-ı âliyeye ait olan deâvî dahi eyalât ve elviye muhtelif meclislerinde vali ve kadı-i memleket hazır oldukları halde şer’an veya nizamen rü’yet olunup işbu mehâkim ve mecâliste muhakemât-ı vakıa alenî icrâ olunması ve Hıristiyan vesair tebea-i gayr-i müslimeden iki kimse beyninde hukuk-ı ırsiyye gibi deâvî-i mahsûsa sahibi dâvâ olanlar istedikleri halde patrik veya rüesa ve mecâlis marifetiyle rü’yet olunmak üzere havale kılınması ve mücazaât ve ticaret kanûnlariyle muhtelif divânlarında icrâ olunacak usûl ve nizamât-ı mürafaat mümkün mertebe sür’atle ikmâl olunarak ve zapt ü tedvîn kılınarak memâlik-i mahrusâ-i şâhânemde müstamel olan elsine-i muhtelifeye tercüme ile neşr ü ilân olunması ve hukuk-ı insaniyyeyi hukuk-ı adâlet ile tevfik etmek için mazanne-i sû’ olanların veyahut tedibât-ı cezaiyyeye müstahak bulunanların haps ve tevkifine mahsûs olan kâffe-i mahbes ve mahalli sairede usûl-i hapsiyenin mümkün mertebe müddet-i kalile zarfında ıslâhına mübaşeret olunması ve herhalde hapishânelerde bile cânib-i saltanat-ı seniyemden vaz’ı kılınan nizamât-ı inzibatiyeye muvafık olan muamelâttan maada hiçbir gûna mücazaât-ı cismaniye ve eziyet ve işkenceye müşabih kâffe-i muamele dahi kâmilen lağv ve iptal kılınması ve bunun hilâfında vukû bulacak hareket şediden men’ ve zecrolunacağından maada bunun icrâsını emreden memurîn ile bi-l-fiil icrâ eyleyen kesanın dahi ceza kanûnnâmesi iktizasınca tekdir ve tedip olunması ve Dâr-üs Saltanat-ı seniyem ve eyalet ve bilâd ve kurada umûr-ı zaptiyenin tanzîmi maddesi asude-i hal olan kâffe-i tebea-i mülûkâneme kendi mal ve canlarının muhafazasına sahihen ve kaviyyen emniyet verecek sûrette tanzîm kılınması ve verginin müsavâtı tekâlif-i sairenin müsavâtını mûcib olduğu misillû hukukça olan müsavât dahi vezaifçe olan müsavâtı müstelzim olduğundan Hıristiyan vesair tebea-i gayr-i müslime dahi ehal-i İslâm misillû hısse-i askeriye itâsı hakkında muahharan verilen karara inkiyat mecbûriyetinde bulunması ve bu hususta bedel vermek veya nakden akçe itâsiyle hizmet-i fi’liyeden muaf olmak usûlünün icrâ olunması ve İslâm’dan maada tebeanın sunûfı içinde sûret-i istihdamları hakkında nizamât-ı lâzime yapılıp müddet-i kalile-i mümkine zarfında neşr ü ilân kılınması ve eyalât ve elviye meclislerinde tebea-i Müslime ve Îseviyye ve saireden bulunan âzânın emr-i intihâblarını bir sûret-i sahihaya koymak ve ârânın doğruca zuhûrunu temin eylemek için işbu meclislerin sûret-i tertip ve teşkilleri hakkında olan nizamâtın ıslâhına teşebbüs ile Devlet-i Âliyye’m netice-i ârâyı ve verilen hüküm ve kararı sahihen bilmek ve buna nezaret etmek esbâb ve vesail-i müessiresinin istihsalini mütalâa eylemesi ve çünkü bey’ ve füruht ve tasarrufu emlâk ve akar maddeleri hakkında olan kavânîn kâffe-i tebea-i mülûkânem hakkında müsavî olduğundan kavânîn-i Devlet-i Âliyye’me ve nizamât-ı zabıta-i belediyeye ittiba ve imtisâl eylemek ve asıl yerli ehalinin verdikleri tekâlifi vermek üzere saltanat-ı seniyem ile düvel-i ecnebiye beyninden yapılacak suver-i tanzîmiyeden sonra ecnebiyeye dahi tasarruf-ı emlâk müsaadesinin itâ olunması ve tebea-i saltanat-ı seniyemin kâffesi üzerinde tarh olunacak vergi ve tekâlif sınıf ve mezheplerine bakılmıyarak bir sûrette ahzolunmakta idiğünden işbu tekâlif ve ale-l-husus aşarın ahz u ıstıfasında vukû bulmakta olan sû-i istimalâtın ıslâhı tedabir-i seriası mütalâa ve müzakere olunup doğrudan doğruya ahz-i vergi etmek usûlünün pey-der-pey icrâsı kabil oldukça vâridâtı Devlet-i Âliyye’min ilzam olunması usûlünün yerine bu sûret ittihaz kılınıp usûl-i haliye câri oldukça memurîn-i Devlet-i Âliyye’m ve mecâlis âzâlarının müzayedeleri alenen icrâ olunacak olan iltizamâttan birini deruhte ettirmeleri veya bir gûna hisse almaları mücazaât-ı şedide ile men’ kılınması ve tekâlif-i mahalliye dahi meh-mâ-emken mahsulâta halel vermiyecek ve ticaret-i dahiliyeye mâni olmıyacak sûrette vaz’ ve tâyin olunması ve umûr-ı nafiâ için tâyin ve tahsis olunacağı mebaliğ-i münasibeye berren ve bahren inşa ve ihdas olunacak turûk ve mesalikden istifade edecek olan eyalet ve sancaklarda vaz’ ve tesis kılınacak vergiyi mahsurlar dahi ilâve edilmesi ve saltanat-ı seniyemin beher sene için vâridât ve masarifât defterinin tanzîm ve iraesi hakkında muahharen bir nizâm-ı mahsûs yapılmış olduğundan bunun temam-ı icrâ-yı ahkâmına itina olunması ve her bir memurîne tahsis kılınmış olan maaşların hüsn-i tesviyesine mübaşeret kılınması ve her bir cemaatin rüesasiyle taraf-ı eşref-î şâhânemden tâyin olunacak birer memurları tebea-i saltanat-ı seniyemin umûmuna ait ve râci olan maddelerin müzakerâtına Meclis-i Vâlâ’da bulunmak üzere Makam-ı Celîl-i Vekâlet-i Mutlakamdan mahsusen celp olunup ve işbu memurlar birer sene için tâyin kılınıp bunlar memuriyetlerine başladıkları gibi tahlîf olunmaları ve Meclis-i Vâlâ’nın âzâsı gerek adî ve gerek fevk-al-âde vukû bulan içtimâlarında rey ve mütalâalarını doğruca beyân ve ifade etmeleri ve bundan dolayı aslâ rencide olunmamaları ve ifsad ve irtikâp ve itisafa dair olan kavânînin ahkâm-ı kâffe-i tebea-i saltanat-ı seniyem haklarında herhangi sınıfta ve ne türlü memuriyette bulunurlarsa bulunsunlar usûl-i meşruasına tevfikân icrâ olunması ve Devlet-i Âliyye’min tashih-i usûl-i sikke ile umûr-ı mâliyesine itibar verecek banka misillû şeyler yapılıp memâlik-i mahrusâ-i şâhânemin menba-ı servet-i maddiyesi olan husûsâta iktiza eden sermayelerin tâyiniyle ve mahsulât-ı memâlik-i şâhânemin nakli için icap eden turûk ve ecedavilin küşadiyle emr-i ziraat ve ticaretin tevessüüne hail olan esbâbın men’iyle teshilât-ı sahihanın icrâ olunması ve bunun maarif ve ulûm ve sermaye-i Avrupa’dan istifadeye bakılması esbâbının bi-l-etraf mütalâasiyle pey-der-pey mevki-i icrâya konulması maddelerinden ibaret olmakla siz ki Sadr-ı A’zam-ı sütudeşiyemi müşârün-ileyhsiz işbu fermânı celîl-ül-ünvanı mülûkânemi usûlü üzere gerek Der-saâdet’imde ve gerek memâlik-i şâhânemin her bir tarafında ilân ve işaatle husûsât-ı meşrûhanın balâda beyan olunduğu vechile icrâ-yı iktizalarına ve bundan böyle ahkâm-ı celîlesinin daima ve müstemirren mer’iyy-ül-icrâ tutulması esbâb-ı lâzime ve vesail-i kaviyyesinin istihsal ve istikmali hususuna bezli cell-i himmet eyliyesiz şöyle bilesiz alâmet-i şerifeme itaat kılasız.

Yiğit Aksakoğlu Savunması

0
Yiğit Aksakoğlu Savunması

Yiğit Aksakoğlu Savunması

Sayın Başkan ve Sayın Üyeler,

Bugün bu mahkemede konuşmanın benim için ne kadar önemli olduğunu bilmenizi isterim. Tutuklu olarak bu anı beklediğim 7 ay boyunca tamamen suçsuz olduğumu, tutukluluğumun devam etmesi için bir neden olmadığını, ayrı kaldığım ve yokluğumda birçok mağduriyet yaşayan eşime, iki küçük kızıma kavuşabilmemin ne kadar önemli olduğunu sizlere en iyi şekilde nasıl anlatabileceğimi uzun uzun düşündüm. Dilim döndüğünce bunları sizinle paylaşacağım. Heyecanımı mazur göreceğinizi ve atılı suçu işlemediğimi size göstermek için anlatacaklarımı sabırla dinletebileceğimi umuyorum.

Önce size kendimden ve yıllarca çalıştığım sosyal kalkınma ve sivil toplumun geliştirilmesi alanından biraz bahsetmek istiyorum. Daha sonra da bu alanda yaptığım, akademik, profesyonel ve gönüllü çalışmaların iddianamede yer bulan telefon kayıtlarında nasıl yanlış anlaşıldığını örneklerle paylaşmak istiyorum.

Savunmamın sonunda size esas olarak anlatabilmiş olmayı umduğum şey şudur: Ben sivil toplum ve sosyal kalkınma alanlarında araştırma ve çalışma yapan ve bunlar üzerine kitaplar yazan bir uzmanım. Hayatım boyunca her zaman diyalogdan yana oldum. Asla şiddeti veya şiddetle gelecek bir değişimi savunmadım. Hiçbir zaman demokratik seçim sürecinin dışında gerçekleşecek bir değişimden yana olmadım. Tam aksine mevcut demokratik sistem dahilinde, farklı taraflarla diyalog ve kamu kuruluşlarıyla işbirliği içinde toplumsal dönüşüme destek vererek değişimden yana taraf oldum. Yani iddianamede tarafıma yöneltilen suçlamalar hem kanıttan yoksun hem de benim inandıklarım ve yaptıklarımla kesinlikle ters düşmektedir. Savunmamın hemen hemen her kısmında yaptığım çalışmalardan örnekler verirken, tamamı yasal, meşru ve iyi niyetli olan bu çalışmalarımın maalesef iddianamede nasıl suçlama olarak yer aldığını ya da yorumlandığını ve Gezi olaylarıyla ilişkiliymiş gibi gösterilmeye çalışıldığını göreceğinize inanıyorum.

Kısa özgeçmişimle devam edeceğim. 1976 yılında Aydın’da doğdum. Orta ve lise eğitimimi İzmir Saint-Joseph Lisesi’nde burslu olarak tamamladım. 2000 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nde İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldum. Yine burslu olarak gittiğim Londra Ekonomi Üniversitesi’nin Sivil Toplum Kuruluşları Yönetimi yüksek lisans programından 2002 yılında mezun oldum. 2003 yılında ise Barselona Üniversitesi Uluslararası İşbirliği ve Kalkınma yüksek lisans programından mezun oldum. Sonrasında Türkiye’ye döndüm.

Üniversite yıllarımda Avrupa Öğrenci Forumu’nun üyesi oldum. O zamanlar 200’den fazla Avrupa şehrinde kurulu olan bu derneğin İstanbul şubesinde Türk-Yunan diyaloğu üzerine yürütülen çalışmalara gönüllü olarak katkıda bulundum. Bu alanda yürüttüğümüz projelere, diyalogla ilgili çalışmalara yer verilen kitaplarda da atıfta bulunuldu.

1999 yılında Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nda (TESEV) çalışmaya başladım. O zaman vakfın yöneticisi Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan’dı. Daha sonra da Emekli Büyükelçi Özdem Sanberk’le çalıştım. 2001 yılında yüksek lisans eğitimi için TESEV’den ayrıldım. 2003 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sivil Toplum Kuruluşları Eğitim ve Araştırma Birimi’nde çalışmaya başladım. Sivil toplum, kalkınma ve işbirliği alanında öğrendiklerimi paylaşmak ve kendimi geliştirmek için çok uygun bir kurumdu. 2008 yılına kadar birçok vakıf, dernek ve sivil oluşuma yönelik uzun ve kısa dönemli kapasite geliştirme programlarının düzenlenmesinde, Program Sorumlusu olarak çalıştım. 2004 yılında yine Bilgi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi alanında doktora çalışmalarına başladım. 2008 yılında Bilgi Üniversitesi’ndeki doktoramı ve işimi bırakarak kısa dönem askerlik yapmak için bıraktım. Askerliğimi tamamladıktan sonra çeşitli insani yardım kuruluşları için çalıştım. Doğal afetlerden etkilenen Pakistan ve Kenya gibi çeşitli ülkelerde kurumsal kapasite geliştirme üzerine danışman ve eğitmen olarak çalıştım. 2011 yılında Talimhane Eğitim ve Danışmanlık adı altında kendi şahıs şirketimi kurdum. Bu kapsamda İzmir Kalkınma Ajansı, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Koç Grubu, Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı, Avrupa Konseyi, Avrupa Komisyonu’nun Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın projelerinde ve yine Avrupa komisyonunun Kıbrıs’ta yürüttüğü projelerde danışman veya eğitmen olarak çalıştım. Bu çalışmalardan birinde İstanbul Bilgi Üniversitesi ile Avrupa Komisyonu destekli Şebeke adlı projede, gençlere TBMM’nin nasıl çalıştığını anlatan bir web sitesi geliştirdik. Bir başka projede, yine Avrupa Komisyonu desteği ile İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde liseler için Avrupa Birliği’ni anlatan dijital ve interaktif bir kitap geliştirdik. İddianamede sayfa 381’deki, 12 Temmuz 2013 tarihli (ID: 2205288097) konuşma bununla ilgilidir. Yine Avrupa Komisyonu finansal desteğiyle İstanbul Bilgi Üniversitesi aracılığıyla Alevi Kültür Dernekleri’ne yönelik eğitimler düzenledik. İddianame sayfa 381’deki 15 Temmuz 2013 tarihli (ID: 2209583117) konuşma da bu eğitimle ilgilidir.

Ayrıca Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı için önümüzdeki 20 yılda sivil toplum alanındaki eğilimleri görebilmek üzere bir araştırma yürüttük. Polis sorgusunda geçen bazı dinlemeler bununla ilgilidir. İzmir Kalkınma Ajansı uzman personeli için proje yönetimi üzerine eğitimler düzenledik. Avrupa Konseyi’nin 2010’da başlattığı Romanlar İçin Diyalog programında önce kolaylaştırıcılık üzerine eğitim alıp daha sonra bunu Türkiye’deki Roman derneklerinde uyguladık. Doğu Karadeniz Kalkınma Ajansı’yla birlikte yerel turizm planı geliştirilmesi projesinde kolaylaştırıcılık yaptım. Avrupa Komisyonu’nun teknik destek programı çerçevesinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda proje yönetimi üzerine danışman olarak çalıştım. 2011 yılında tekrar doktoraya başladım.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden ve başka yayınevlerinden çıkan, sosyal proje yönetimi ve savunuculuk, yani politikaları etkileme, konusunda yayınlarım da var. Bu yayınları genelde çok değerli başka akademisyenler ve bürokratlarla yaptım. Proje döngüsü yönetimi ile ilgili iki ve savunuculukla ilgili bir kitap Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından basıldı. Ortak yayın çıkarttığım kişilerden biri de o zaman TBMM Kanunlar Genel Müdürü, şimdi Sudan Büyükelçisi olan Sayın Dr. İrfan Neziroğlu’dur. Kitapları delil olarak sunuyoruz.

2011 yılında yarı zamanlı olarak, merkezi Hollanda Lahey’de bulunan Bernard van Leer Vakfı için çalışmaya başladım. O zaman Türkiye sorumlusu olarak çalışan Marc Mataheru’ya Türkiye’de 0-8 yaş arası çocuklara yönelik aile içi şiddetin azaltılması konusunda, vakfın sağlayacağı hibe ve teknik destek alanlarında danışmanlık yaptım. Marc Mataheru ve Vakfın o dönem yürüttüğü çalışmalarla ilgili aldığımız belgeyi ve noter onaylı çevirisini daha önce sunmuştuk. Marc’la irtibatta olmamın nasıl bir suç olduğunu bilmiyorum. Sadece yabancı bir isim olduğu için iddianamede böyle bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Bu kapsamda Beyoğlu Belediyesi’nin kurduğu ve belediye ile doğrudan çalışan Kültür Kenti Vakfı ile Beyoğlu ilçesinde uygulanacak Bilinçli Aile, Sağlıklı Nesiller projesine finansal destek yani hibe sağladık. 2011-2016 yılları arasında Kültür Kenti Vakfı’na, yani Beyoğlu Belediyesi’ne, ebeveyn destek programları için 1 milyon Euro’ya yakın hibe yardımı yapıldı. Yine çocuğa yönelik aile içi şiddetin azaltılması çalışmaları kapsamında, Boğaziçi Üniversitesi ile işbirliği yaparak ulusal bir araştırma yapılması için finansal destek sağladık. Bu araştırmanın sonuçlarını Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın o zamanki Bakan Yardımcısı olan Sayın Dr. Aşkın Asan’la makamında paylaştık. Bu araştırmayla ilgili yaptığım, iddianamenin 384 ve 385’inci sayfalarında geçen 17 Eylül 2013, 19 Eylül 2013 ve 26 Eylül 2013 tarihli konuşmalar Gezi olaylarıyla ilgili ve delilmiş gibi gösterilerek tam 220 gündür cezaevinde tutuluyorum.

2014 yılının Eylül ayında Bernard van Leer Vakfı’nın Türkiye Temsilcisi olarak çalışmaya başladım. Vakıf olarak Türkiye’de 0-3 yaş arası çocukların gelişimini desteklemek üzere İstanbul’daki ilçe belediyeleriyle bir çalışma başlattık. Çalışmaya bugüne kadar AK Partili Beyoğlu ve Sultanbeyli belediyeleri ve CHP’li Maltepe ve Sarıyer belediyeleri katıldı. Bu belediyelere hem Boğaziçi, Kadir Has ve Üsküdar gibi üniversiteler aracılığıyla teknik destek sağladık hem de doğrudan hizmet üretmeleri için hibe desteğinde bulunduk. Örneğin Sultanbeyli Belediyesi iki yıllık bir proje için 220.000 Euro, Beyoğlu Belediyesi’nin Kültür Kenti Vakfı 150.000 Euro hibe yardımı aldılar. Kasım 2018’de, yani tutuklanmadan birkaç hafta önce Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin de bu programdan yararlanması ve hizmet geliştirmesi için Belediye Başkanı Fatma Şahin’le bizzat görüştük ve prensipte işbirliği yapma kararı aldık. Fatma Şahin bu davada 7 numaralı mağdurdur. 31 Mart seçimlerinden önce AKP’nin Gönül Belediyeciliği alanında tavsiye ettiği sosyal projeleri içeren bir belgeyi de delil olarak sunmuştuk. Burada Sultanbeyli Belediyesi ile yürüttüğümüz projenin örnek olarak diğer AK Partili belediyelere önerildiği görülebilir.

Öte yandan uzmanlığım kapsamında çok çeşitli çalışmalara gönüllü olarak da destek verdim. Bunlardan bir tanesi zorunlu askerlik sırasında yaşanan çeşitli hak ihlallerini raporlayan asker hakları oluşumuydu. Yurttaşların askerlik yaparken maruz kaldıkları kötü muameleleri TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na iletmelerine aracı olan bu oluşuma destek verdim. Bu çalışmalar kapsamında dönemin TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Sayın Ayhan Sefer Üstün’le birçok kez, Sayın Naci Bostancı’yla ve dönemin Savunma Bakanı Sayın İsmet Yılmaz’la da görüştük. Sayın Yılmaz bu davadaki 22 numaralı mağdurdur. Hem hak ihlallerinin önlenmesi için çözümler ürettik hem de konunun muhataplarının ve basının bazı sorunları görmesine aracı olduk. Askerlik sırasında yaşanan intiharlar konusunda basında ve kamuoyunda ciddi bir farkındalık yarattık. Disiplin koğuşu olarak anılan ve adil yargılanma, kötü muamele görmeme gibi birçok temel insan hakkının açık ihlali olan bir uygulamaya ve bunun ciddi sonuçlarına da dikkat çekerek kaldırılmasına katkıda bulunduk.

Aynı zamanda o dönem çözüm süreci olarak adlandırılan barış sürecine katkıda bulunmak üzere bir dernek kurmaya karar verdim. Derneğe Diyalog ve Uzlaşma Merkezi Derneği adını vererek yakınımda ve sivil toplum alanında çalışan arkadaşlarımı üye olmak üzere ikna ettim. O zaman Türkiye’nin önündeki en önemli demokratikleşme fırsatlarından biri olan çözüm sürecine, silahların susması ve ateşkesin sağlanmasının ötesinde toplumsal barışın da sağlanmasına katkıda bulunmak istedim. Ülkenin en batısında doğmuş ve yetişmiş biri olarak katkıda bulunma sorumluluğu hissettim. Bu kapsamda yürütmeye çalıştığımız bazı projelerin bu iddianamede suçlama olarak ve Gezi olaylarıyla ilişkiliymiş gibi gösterilmeye çalışılması beni şaşırttı. Ta ki o yıllarda dinleme kararını verenlerin şimdi firari ya da bazılarının benimle aynı cezaevinde olduklarını öğrenene kadar. Yani 2013’te çözüm sürecine karşı olan bir kısım savcı ve polis tarafından dinlenmeye başlanmamın istendiğine ve yine bu sebeple dinlemelerin Aralık 2013’ten sonra hızla azaldığına inanıyorum. Fakat bu dinlemelerin “kıymetlendirilerek” 6 yıl sonra böyle bir davada kullanılmasını anlamlandıramıyorum.

2014 yılından beri tam zamanlı Türkiye Temsilcisi olarak çalıştığım Bernard van Leer Vakfı aracılığıyla her yıl yaklaşık 1,5 milyon Euro gibi bir hibeyi Türkiye’deki çeşitli üniversite, belediye, sivil toplum kuruluşu ve şirketler üzerinden dağıtarak 0-3 yaş döneminin önemine yönelik farkındalığı artırmaya çalıştık. Bu konudan emniyet sorgusu sayfa 62’deki konuşmada da bahsediyorum. Bu konuşmanın tarihi 13 Eylül 2013’tür (ID: 2316238846). 0-3 yaş dönemi insan beyninin %85’inin geliştiği dönemdir. Bu döneme yönelik yaklaşık 5 milyon Euro’ya yakın yatırıma rağmen doğrudan çalıştığımız emziren her 100 anneden sigara içen 10’’unun bile sigarayı bırakmasını sağlayamadık. Bu miktar ve mütevazı hedef bu iddianamede geçen ve suçmuş gibi işaret edilen, kitap hazırlamak için aradığımız 25.000 Dolar’la karşılaştırmak bakımından önemlidir. Bu konuyla ilgili tutukluluğum sırasında sözde gazetelerde sözde haberler yapıldı. Bu konuda yazan ve beni hedef gösteren sözde gazeteciler yayın hazırlamak için aradığımız ve hiç almadığımız bir miktara işaret etmişler. Basit bir Google araması yapsalardı bu miktarın 10 katının üzerindeki bir hibeyi tek seferde ve toplamda da 50 katını aşan miktardaki hibeyi Bernard van Leer Vakfı olarak AK Partili belediyelere sağladığımızı görmemiş olmaları ise ya kötü niyet ya da büyük beceriksizlik örneğidir.

İddianamenin 24. sayfasından alıntılıyorum: “Kalkışma hareketinin asıl sebebinin Adalet ve Kalkınma Partisinin izlediği iç ve dış politikalar ve ayrıca ülkemizde inşa edilmeye çalışılan büyük altyapı atılımları ve projeleri olduğu anlaşılmıştır”. Bu soyut iddianın aksine parti gözetmeksizin farklı taraflarla diyalog içinde toplumsal kalkınmaya destek oldum. Mesela Türkiye’de dezavantajlı 0-3 yaş arası çocuklar ve ebeveynlerine yönelik yapılacak çalışmaların belediyelerle ve parti gözetmeksizin yapılmasını Hollanda’daki vakfa ben önerdim. AK Partili belediyelerle ilişki kurmak için ben çaba gösterdim. Vakıf merkezi benden bunu özellikle talep etmedi. Türkiye’deki bu stratejiye ben karar verdim. Askerlikle ilgili sorunları gündeme getirirken hem meclisle hem de farklı siyasi partilerden vekillerle, kamu denetçiliği kurumu adalet bakanlığı ve savunma bakanı ile iletişim kurduk. TBMM’nin yasama ve denetleme mekanizmalarının nasıl çalıştığını anlatırken meclis bürokrasisi ile çalıştık. Romanlarla ilgili çalışmalarda belediye, işkur ve yine parti gözetmeksizin milletvekilleri ile çalıştık. Buna rağmen hükümete diz çöktürmek gibi garip ifadelerin de geçtiği 657 sayfalık bir iddianameyle ağırlaştırılmış müebbet hapsim isteniyor, 7 aydır 10 m2’lik bir hücrede tek başıma tutuluyorum ve nedenini anlayamıyorum.

Burada anlattığım özgeçmişimle vurgulamak istediğim temel bir konu var. Bu iddianame bu olaylar nasıl oldu sorusuna cevap vermiş gibi yaparken, bu insanlar bunları neden yaptılar sorusuna ise hiç değinmemektedir. Benim böyle bir sebebim ve siyasi yaklaşımımın hiç olmadığını açıklamak istedim. Ben hiçbir zaman şiddetle gelen ve ani bir değişimden yana olmadım. Ama değişimden yana oldum. Değişimin taraflarıyla diyaloğa özen gösterdim. Sivil toplum alanında çalışarak bu alanın, toplumsal cinsiyet, ayrımcılık, savaş karşıtlığı, İslamofobi gibi birçok sorunun doğrudan mağduru olmasanız da farklı kesimlerden insanlarla bir araya gelebildiğiniz bir yer olduğunu gördüm. Hak temelli çalışmanın top yekun bir değişimin peşinden gitmekten çok daha çözüm odaklı bir yaklaşım olduğuna inandım ve hâlâ da inanıyorum. Haklar ve sorumluluklar önemlidir. Sadece sorumluluğunuz var, hakkınız yoksa kölesinizdir. Sadece hakkınız var, sorumluluğunuz yoksa kralsınızdır. Bu ikisinin dengesi yurttaşlığın ve demokrasinin en temel unsurudur. Sivil toplum da bu alanla ilgili tartışmaların ve faaliyetlerin yürütüldüğü alandır. Doğası gereği siyasidir ama siyasi partilerden ayrılır.

Sivil toplum alanı ve sivil toplum kuruluşları ile ilgili bugüne kadar verdiğim iki tane temel mesajı burada da tekrarlamak isterim. Öncelikle sivil toplum tam da yukarıda açıkladığım gibi çözüm temelli çalışır, haklar alanının toplumsal diyalogla dönüştürülmesine katkıda bulunur. Yani iktidara talip olmaz. İktidara talip olan yani toplumdaki bütün sorunlarla ilgili sözü olan kuruluşlar siyasi partilerdir. Dolayısıyla onu devirip yerine kendisinin ya da önerdiği bütüncül çözümlerin gelmemesi sebebiyle siyasi partilerden ayrışır. Sivil toplumun talepleri daha mütevazıdır; bebek ölüm oranlarının azaltılması, kadına veya çocuğa yönelik şiddetin azaltılması, farklı toplumsal kesimlere yönelik ayrımcılığın ortadan kaldırılması vb. Sivil toplumun amacı hükümeti değil, kendisini yani kendine olan ihtiyacı ortadan kaldırmaktır. Mesela kadınların seçme ve seçilme hakkı, ilkokulun zorunlu ve evrensel olması, İstiklal Caddesi’nin trafiğe kapatılması ya da Gezi Parkı’nın park olarak kalmasını talep eden kuruluşlar yoktur. Buna gerek yoktur. Bu meselelerin bu kısmı bitmiştir.

Bir başka önemli ayrım da sivil toplumun yöntem olarak şiddeti teşvik etmemesidir. Sivil toplum şiddeti dışlar. Eylemleri ve araçları şiddet içermez. Çünkü o zaman sivil, yani uygar, medeni, şehirli olamaz. Yani cebir ve şiddet kullanarak hükümeti yıkmak hiçbir şekilde sivil toplumun alanı değildir. Sevdiğim bir yazarın dediği gibi şiddetin beceriksizlerin başvurduğu son çare olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla bir sivil toplum ve sosyal kalkınma uzmanı olarak şiddeti ya da şiddetle gelecek değişimi hiçbir zaman savunmadım. Yani ne hükümeti devirmek, ne de cebir ve şiddet kullanmak eğitimini aldığım, pratikte uyguladığım ve siyaseten yanında olduğum bir tutumdur. Zaten iddianamede ve dosyadaki tüm dinlemeler, sivil toplum alanında gönüllü, uzman veya araştırmacı olarak yürüttüğüm çalışmalarla ilgilidir. Şiddeti öven, teşvik eden ya da hükümeti devirmekle ilgili herhangi bir konuşma yoktur.

Dolayısıyla cebir veya şiddetten pek anlamam ama çocuk gelişimiyle ilgili son yıllarda hem iki çocuğum sayesinde hem de profesyonel olarak yürüttüğüm çalışmalarda birkaç şey öğrendim. Öncelikle beynin %85’inin anne karnından 3 yaşa kadar olan dönemde geliştiğini belirtmiştim. Bu yıllarda beynimizdeki hücreler arasında dakikada 1 milyondan fazla bağ kuruluyor. Doğduğumuzda anadilimizi diğerlerinden ayırt edebiliyoruz. Doğduktan 20 dakika sonra yüz ifadelerine tepki vermeye başlıyoruz. Yaklaşık 1,5 yaşında sebep-sonuç ilişkileri kurmaya başlarız. Masanın üzerindeki bardağı ittiğimizde düştüğünü görürüz. Bunu tekrar tekrar yapma sebebimiz budur. Olaylar arasında ilişki olduğunu görmeye başlarız. Yaklaşık 3 yaşında ise hayal kurabildiğimizi ve bu hayaller etrafında insanlarla ilişki kurabildiğimizi fark ederiz.

Mesela benim üç yaşındaki kızım Leyla’nın ben yokken oynadığı bir çantası olmuş. Ara sıra o çantadan yuvarlak bir kitap çıkarıyormuş. Sonra da o yuvarlak kitaptaki mavi aslanın hikâyesini eve gelenlere okuyormuş. Ne öyle bir çanta, ne kitap, ne de mavi aslan var. Leyla da okuyamıyor zaten. Maalesef önümüzdeki bu 657 sayfalık iddianame de Leyla’nın çantasındaki yuvarlak kitabın içindeki mavi aslan kadar gerçek ve tutarlı bir metin. Bir iddia yok, delil yok, ispat yok, sebep-sonuç ilişkisi yok, örgüt yok ama örgüt üyesi var, suç yok, suçlu var, pervasız bir ağırlaştırılmış müebbet talebi var. 16 Kasım sabah 6.30’da, 8-10 polis eşliğinde evden alındığımdan beri 10m2’lik bir odada tek başıma tutulmamın herhangi hukuki bir açıklaması olmadığı gibi, bu iddianame en basit sebep-sonuç ilişkilerini kurmayı dahi denemiyor. Yani hepimizin yaklaşık 1,5 yaşında geliştirdiği en temel becerileri dahi kullanmaya çalışmıyor. Ama en bilinen propaganda yöntemlerinden birini kullanarak, birkaç noktayla sınırlı kalan suçlamaları sürekli tekrar etmek suretiyle suç işlenmiş algısı yaratmaya çalışıyor. Ortalama 20-30 sayfada bir aynı şeyi tekrar ediyor. Mesela iddianamenin 42. sayfasında şöyle deniyor: “… bu şekilde de kendi amaçlarına hizmet edecek biçimde kurguladıkları tertiplerde kullanılmak üzere yurt dışından para getirmek maksadıyla kendi faaliyetlerinin iç yüzünü karartmaya ve eğitimini aldıkları yöntemlerin sahada uygulanmasına çalıştıkları tespit edilmiştir.” Hangi amaçlar, hangi tertipler, hangi para, hangi faaliyetler, hangi eğitim, hangi yöntem, hangi tespit? Hiçbiri yok. Yok.

Öncelikle somut olarak hakkımda delil diye bulunan tek şey 26 Haziran 2013 ile Şubat 2014 arasında yapılan 150 farklı dinlemedir. 6 yıl önceki bu konuşmaları hatırlamam mümkün değil. Konuşmaların doğruluğundan da emin olmak mümkün değil. Kıymetlendirildiği söylenen bu dinlemeler anlaşılan geçen hafta dosyaya girmiş. Ses kayıtları hala yok. Polis sorgusu ve iddianameye geçen tapelerin içeriğinden ancak ses kayıtlarını dinledikten sonra emin olabilirim. Dinlemeleri kim yaptırmış, kim tekrar dinleme kararı aldırmış, bunlar sonra nasıl kıymetlendirilmiş gibi açıklamaları avukat arkadaşlara bırakıyorum. Benim anlayabileceğim soyutluk düzeyini aşıyorlar. Bunlar arasında Ocak 2014’te bir dinleme ve Şubat 2014’te bir dinleme var. Yani yoğun olarak 26 Haziran’la Aralık 2013 arasında gerçekleşmiş dinlemeler. İddianamede ise 31 dinlemeye yer veriliyor, iddianamenin 378. sayfasında Hanzade Germiyanoğlu ile yaptığım 42 konuşmanın tarihleri 4 Şubat 2013 ile 30 Haziran 2013 arası olarak belirtiliyor. İnanç Ekmekçi ile yaptığım 8 iletişimin tarihleri ise 22 Kasım 2012 ile 10 Haziran 2013 arası olarak belirtiliyor. Sayısı verilen bu konuşmaların içeriği polis sorgusunda ya da iddianamede yok. Neden yok? Çünkü dinlemeler 26 Haziran 2013’te başlıyor. Ama iddianamenin benimle ilgili kısmının en başına bu isimler ve görüşme sayısı konularak, daha sonra yer verilen konuşmaların bu tarihler arasında yani Gezi’den önce yapıldığı algısı yaratılmaya çalışılıyor. Gerçek bu değil.

İddianamenin 65. ve 90. sayfaları arasında Gezi olaylarının bir akışı veriliyor. Buna göre 16 Haziran’da park polis tarafından boşaltılmış. Polis sorgusundaki tüm dinlemeler 26 Haziran 2013’te başlıyor. İddianameye giren en erken tarihli dinleme ise 30 Haziran tarihli. Yani az önce dediğim gibi, Gezi olaylarının 2011’den beri planlandığına dair somut delil olarak gösterilen dinlemeler park boşaltıldıktan sonra başlıyor. Bunların nasıl delil olduğu ya da sebep-sonuç ilişkisini nasıl kurduğu ise açıklanmıyor. Tekrar söylemek istiyorum, polis sorgusunda ya da iddianamede 26 Haziran 2013’te yani park boşaltıldıktan 10 gün sonra başlayan dinlemelerden başka dinlemem yok, yani hakkımda başka delil yok.

İddianamedeki bir diğer tuhaflık ise örgüt üyeliği suçlaması yöneltmeyip çeşitli yerlere algı oluşturmak için serpiştirilmiş örgüt ve talimat benzeri ifadelerdir. Bu iddianamede adı geçmeyen örgüte, olmayan hiyerarşiye, ilişki yoğunluğuna vs. dahil olmadığımı nasıl ispatlayacağımı bilmiyorum. Örgüt yok ama örgüt üyesi var. Yine aynı sorun tekrar ediyor, olmayan örgüte, olmayan üyeliğimle 2011’den beri Gezi olaylarını planladığımızın somut delili yok, yine bir sebep-sonuç ilişkisi yok.

Bu davanın diğer tutuklu sanığı Osman Kavala’dan talimat ve yönlendirme aldığım iddianamede sıkça tekrar ediliyor. Örgüt meselesinde olduğu gibi bunun da hiçbir delili yok. Ama zaten bu hiç kimse için bir sürpriz değil artık. Herhalde bu talimat ve yönlendirmeleri 2012’de kendisine ait sabit bir hatla 35 saniye süren ve içeriği herhangi bir dosyada bulunmayan görüşmede aldığım ima ediliyor. O yüzden açıklanmaya muhtaç bir başka alan ise 35 saniyede aldığım talimat ve yönlendirmeyle tüm bu faaliyetleri nasıl yaptığım konusudur. Emniyet’teki ifademin 68. sayfasında, 02.Ekim 2013’te yaptığım bir konuşmada (ID: 2350251022) Osman Kavala’nın bende “cep telefonu yok”, “kendisine ulaşmamızın kolay bir yolu yok” diyorum. Bundan sonrasını söylemeye gerek yok ama yine de kayıtlara girmesi için; iddianamede ya da herhangi başka bir delilde, talimat yok, yönlendirme yok. Osman Bey’i tanımak suç değil tabii ama tanımıyorum da. Hatta keşke tanısaydım çünkü kendisiyle en uzun konuşmamızın geçtiği cezaevi koridorunda bağırarak birbirimize hal-hatır sormaktan öte bir şeyler konuşabilirdik en azından.

Bir başka önemli konu da 657 sayfa boyunca anlatılan çok çeşitli mala zarar, yaralama vb. suçlamalardır. Ayrıca iddianamenin Giriş kısmı sayfa 23’te geçen “şiddet olaylarının yaşanmasına ne şekilde yön verdikleri ” ya da ” şiddet içeren eylemler izah edilerek”, sonra da “şiddet içerikli eylemlere ve hükümete yönelik bir kalkışmaya dönüşmüştür” gibi ifadelerle olayların şiddetle ilgili kısımlarına dikkat çekilmektedir. Benimle ilgili tüm dinlemelerde bırakın şiddeti en ufak bir hakaret geçmemektedir.

Ama www.siddetsizeylem.org site adını satın almış olmam suçmuş gibi anlatılmaktadır. Uzman raporuyla da anlattığımız gibi bu sitede alan adının bende olduğu süre boyunca herhangi bir şey yayınlanmadı. Bu iddianamenin 47. ve 60. sayfaları arasında şiddetsiz eylem yöntemleriyle ilgili detaylı bilgi var. Eğer bu alan adını almak dahi suçsa kamuya da açık olan bu iddianamenin içeriğiyle şiddetsiz eylemin yaygınlaştırılması konusunda çok daha ciddi bir suç işleniyor. Bu ülkede her yıl 400’den fazla kadın öldürülüyor. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet ve istismar gazetelerde 3. sayfa haberi olarak normalleşmiş durumda. Sokak ortasında üç kadına şiddet uygulayarak hastanelik eden bir adamın, bir siyasi parti genel başkanını yumruklayan başka bir adamın ya da gazetecileri hastanelik eden adamların isimleri bile baş harfleriyle verilirken şiddet içermeyen eylemi savunmayı düşünmek, bu yönde yalnızca alan adı satın almış olmak dahi önemli bir suçmuş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Biliyorum tekrar olacak, ama bu sebeple 7 ay 220gündür tek başıma 10m2’lik bir hücrede tutuluyorum. Bahsettiğim bu adamlar nezarette bir gece geçirmediler. Bunu mantığın bile kabul etmesi güç geliyor.

Ben şiddetsiz eylemi iddianamenin 379. sayfasında da görülebileceği gibi “kamusal alanda yapılan her türlü siyasi aktivite ama şiddet içermeyen yani taş atmadan direnmek aslında” diye açıklıyorum. Sonra sayfa 384’te “havai fişek attılar onlar da salak gibi“, daha sonra “aptallar havai fişek atınca dağıttı onlar da” diye şiddeti eleştiriyorum. Bu konuşmaların tarihi 10 Eylül 2013, tabii ki park boşaltıldıktan sonra. Ayrıca emniyet sorgusu sayfa 11 ve 12’de 31 Temmuz 2013 tarihli (ID: 2237413123) konuşmamda “parkta, parkın içindeyken insanlarla tartışırken de bunlara ihtiyacımız olduğunu gördük. “Yani ne yapacağız, taş atmayacağız da, gül mü atacağız polislere” diyemez. Ama yok kardeşim işte Gandi ne yapmış falan filan deyince başka bir tartışma olur. Çünkü aslında onlar bilinmiyor da bir yandan bu tür eylemin …” diyorum. Yani benim şiddetsiz eylem tanımım iddianamede geçtiği gibi olayları kaosa, şiddete dönüştürmek falanla ilgili değil. Ayrıca hem şiddetsiz eylem, hem sivil itaatsizlik üzerine Gezi olaylarından önce ve sonra basılmış onlarca kitap, Gezi olaylarındaki eylemler üzerine dergi, makale ve filmler var. Ben de daha önce de bahsettiğim gibi sivil toplum alanında çeşitli yayınlar hazırladım veya bu yayınlara katkıda bulundum. Dolayısıyla şiddetsiz eylem konusunda bir yayın hazırlama girişimi nasıl bir suç olabiliyor anlayabilmiş değilim. Öte yandan bu yayınla ilgili olarak da yine iddianamenin 51. sayfasında, 31 Temmuz 2013 tarihli “bunun Türkiye’de yapılmış örnekleri var, CIA’den, OTPOR’dan bir şey ithal etmiyoruz” diyorum. İddianamenin 29. sayfasında “Gezi kalkışmasının Batı finansörlüğünde, Sırp profesyonel devrim ihracatçılarının eğittiği Türkiye distribütörleri tarafından organize edildiğine dair elde edilen bulgular sunulacaktır” deniyor. Daha önce de belirttiğim üzere distribütörlük, ihracat gibi meselelerle bir ilgim olmadığı da açık. İddianame boyunca tekrar edilen sivil itaatsizliğin şiddetsiz eylemle birebir aynı şey olmadığını, benim sadece şiddetsizlikten bahsettiğimi de bir kez daha ifade etmek isterim. Ek olarak bu sayfalarda, ya da dinlemelerin herhangi bir yerinde ne hükümetten ne hükümet üyelerinden ne de herhangi bir siyasi otoriteden bahsediliyor. Yani şiddetsiz eylemi ve bu eylem türlerini yaygınlaştırma meselesini hükümete diz çöktürmek için değil; çocuk gelinlerin engellenmesi, çözüm sürecinde şiddetin azalması gibi konulara faydalı olacağını düşünerek belgelemeyi planlıyorum. Fakat zaten sonuçta böyle bir yayın hazırlanmıyor, yayınlanmıyor. Bu yayın için alınması planlanan fon da alınmıyor. Burada sözde tek delil bu yayını hazırlama konusundaki niyetimi telefonda paylaşmış olmam. Derneğin banka hesap dökümünü de delil olarak sunuyoruz. Görüleceği gibi hesaba böyle bir para yatmamıştır.

İddianamenin sık sık tekrar ettiği ve büyük ihtimal kötü niyetten değil aceleden tarihini vermeyi ihmal ettiği bir konuşmamda piyano çalan adam, duran adam ve yeryüzü iftarlarına atıfta bulunuyorum. Şiddetsiz eylemin Gezi olayları sırasında ortaya çıkan bu örnekleriyle ilgili konuşma da 31 Temmuz 2013 tarihinde yani park boşaltıldıktan bir buçuk ay sonra gerçekleşiyor. Ama iddianamede tekrar tekrar karşınıza gelince bunların gerçekleşmesini sanki ben teşvik etmişim gibi bir algı oluşuyor. Ben duran adam değilim. Maalesef piyano çalamıyorum onun için piyano çalan adam değilim ve bir tek yeryüzü iftarına katılmadım. Hepimiz biliyoruz ki ne durmak ne piyano çalmak ne de iftar yapmak suç. Yine de iddianamede bunun ötesinde başka bir açıklama yani benim bu eylemlerle nasıl bir ilişkim olduğunu ortaya koyan herhangi bir delil yok, zaten böyle bir kaygı da yok. Ses kayıtlarını dinleyemediğimiz için emin olmasam da bunları şiddetsiz eylem örneği olarak saydığımdan eminim.

İddianamede geçen bir başka konu ise benim kurduğum Diyalog ve Uzlaşma Merkezi Derneği. Kısaca daha önce değindiğim gibi derneği o zamanlar hükümetin yürüttüğü çözüm sürecine toplumsal barış alanına mütevazı bir katkıda bulunmak üzere kurmayı düşündüm. Derneğin kuruluş başvurusunu 26 Haziran 2013 tarihinde yani Gezi olaylarından sonra yaptık. Defterlerimiz de 16 Temmuz 2013 tarihinde tescillendi. Sivil toplumun başka ülkelerde geniş çaplı çözüm ve barışma süreçlerinde oynadıkları rolü göstermek ve şiddetin sona ermesine katkıda bulunmak üzere belgelenmesinin iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Bunun için her sivil toplum kuruluşunun yaptığı gibi fon aradık. Uluslararası alanda diyalog ve barışma süreçleri konusuna destek veren çeşitli kuruluşlarla görüştük. Görüleceği gibi toplumsal barış sürecine sivil toplum katkısını konuştuk. Polis sorgusunda geçen Sivil Düşün adlı Avrupa Komisyonu’nun sivil toplum kuruluşlarına yönelik bir fonundan etkinlik desteği aldık. Bu destekle 16 Kasım 2013 tarihinde, Helsinki Yurttaşlar Derneği ev sahipliğinde bir toplantı gerçekleştirdik. Bu toplantı da sanki Gezi olaylarıyla ilgiliymiş algısı yaratılmaya çalışılmış. Biz daha önce bu toplantının tam notlarını içeren kitapçığı delil olarak sunmuştuk. Bu toplantının da Gezi olaylarıyla bir ilişkisi yok, olduğuna dair zaten bir delil de yok ama olmadığını biz yine de ispatlamıştık.

Bir diğer garip suçlama ise İvan Maroviç’i Türkiye’ye getirmekten bahsetmiş olmam, tekrar ediyorum bahsetmiş olmam. Maroviç’i tanımıyorum. OTPOR’la veya Occupy’la ilişkim yok. Hatta iddianamenin 41. ve 42. sayfalarındaki 19 Temmuz 2013 tarihli (ID: 2217090691) konuşmamda “bizimle alakası yok bu işin… hayır hayır yani ee şey Occupy … bir … yapmak istiyor ya bunun bizimle bir alakası yok” dediğim görülebilir. Dernek faaliyetleriyle Occupy’ın alakası olmadığını söylüyorum. Aksi yönde bir delil zaten yok! O zamanlar Hacettepe Üniversitesi’nde Doç. Dr. Havva Kökarslan, yürüttüğü Çatışma Çözümü ve Barış İnşası

yüksek lisans programı için şiddetsizlik dersini verecek olan hocanın hasta olması üzerine bana fikrimi soruyor. Polis sorgusunda sayfa 9 ve 100’deki konuşmadan bu dersin zaten verildiğini ve hocanın hasta olduğunu anlıyoruz. Bu konuşma da 26 Haziran 2013 tarihinde, yani Gezi olaylarından sonra. İddianame sayfa 41’de geçen konuşmanın tarihi ise 31 Temmuz 2013. Ben de Havva Hoca’ya böyle bir adam olduğunu söylüyorum ama kendisiyle ilgili bazı şüphelerin olduğunu da belirtiyorum. Tam olarak şöyle diyorum “Otpor ismi şey olarak geçti bu gezi olaylarına hani onlar düzenlediler CIA miayey falan filan diye geçti ismi. Yani bilmiyorum, duydunuz mu, denk geldiniz mi öyle bir tarafı var”. O dönemde bu alanda dünyada yürütülen çalışmalara baktığım için ismini biliyordum. Fakat ne Maroviç derse geliyor, ne de benim kendisiyle bir ilişkim var. Şöyle bir örnek de vermek isterim. Eğer Havva Hoca bana bir komedyene ihtiyacı olduğunu söyleseydi ben de ona herkesin aklına gelebilecek isimlerden birkaçını, mesela Cem Yılmaz’ı önerirdim, ücretini yüksek olabileceğini de eklerdim. Ama ben Cem Yılmaz’ı tanımıyorum. Ya da sadece ismini vermem beni bir komedyen yapmıyor. İsimleri ve bahsedilen konuşmaları tarihlerini vermeden iddianameye dahil ederek ilişki varmış algısı yaratılmaya çalışılıyor. Tabii ki herhangi başka bir somut delil yok.

Öte yandan bu şiddetsizlik dersinin ne kadar standart bir ders olduğunu anlatabilmek için ekte Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nin halihazırda yürüttüğü Çatışma Çözümü programının ders içeriğini delil olarak sunmak istiyorum. Orada da göreceğiniz gibi şiddetsizlik bu gibi programlarda önemli ve vazgeçilmez bir derstir.

İddianamede geçen ve Gezi ile ilgili olan tek bir etkinlik var. O da 27 Haziran 2013 tarihinde Garaj İstanbul’da gerçekleşen toplantı. Bu toplantıda Gezi Olayları sırasında ne olduğu akademisyen, aktivist ve hukukçularla tartışıldı. Toplam katılımcı sayısının 31 olduğunu da iddianameden öğrendiğim toplantıda kolaylaştırıcılık yaptım. Kolaylaştırıcılık İngilizcedeki facilitator’ın çevirisidir. Bu da bizim artık kanıksadığımız moderatörün büyük gruplar için olanıdır. Yakında zamanda izlediğimiz bir tartışmadan moderatörün tarafsızlığının önemi konusunda kimsenin şüphesinin kalmadığını düşünüyorum. Kolaylaştırıcının bildiğimiz en somut örneği, yıllarca televizyonda saatler boyu izlediğimiz Siyaset Meydanı adlı programda Ali Kırca’nın yaptığı iştir. Toplantıda kolaylaştırıcı karar almaz, konuşma yapmaz. Sadece herkesin olabildiğince tartışmaya dahil olmasını sağlar. Toplantı akışına katkıda bulunur. Bununla ilgili aldığım eğitimleri, Türkiye’de buna yönelik yaptığımız eğitimleri ve kamu kurumlarından kolaylaştırıcı olanlarla ilgili bazı belgeleri delil olarak sunuyoruz. Ne kolaylaştırıcılık bir suç, ne de toplantı düzenlemek. Fakat sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi tutuklanma gerekçem “her ne kadar toplantıların karanlıkta olan yönleri olsa da” diye başlıyor. Yani tutuklanma gerekçesinin kendisi, toplantıların içeriğinin tespit edilemediğini itiraf ediyor. Biz bu karanlıkta kalan yönleri belgeleriyle aydınlattık. Fakat ben şüpheden yararlandırılmak yerine cezaevine gönderildim. Öte yandan bu toplantı Gezi olaylarından sonra gerçekleşen belki yüzlerce toplantıdan sadece biri. İstanbul’da hatta Avrupa yakasında yapılan, tek bir toplantıyla Gezi olaylarını Anadolu’ya yaymaya ve derinleştirmeye çalıştığımız iddia ediliyor. Tekrar olacak ama bununla ilgili de toplantının gerçekleştiğini gösteren deliller haricinde başka bir delil yok. Yaygınlaştırma ve derinleştirmeyi nasıl planladığımızın dahi delili yok. Yani İçişleri Bakanlığı raporuna göre 79 ilde 2,5 milyon insanın katıldığı eylemleri tek başıma ben mi organize ettim? Madem öyle 6 yıldır ben ne yapıyordum?

İddianamede, Gezi olaylarının öncesinde, sırasında ve sonrasında herhangi bir aşamada ismim geçmiyor. Ne iddianamede ne de dinlemelerden birinde Taksim Dayanışma’yla, Taksim Platformu’yla ya da üyeleriyle ilişkime dair bir delil yok. Anadolu Jam ya da Baraka ile de bir ilişkim yok. Anadolu Kültür ile bir ilişkim yok. Açık Toplum Vakfı ile bir ilişkim yok. İddianamenin 69. sayfasında yüzlerce dernek, parti, sendika ve girişimin adı var. Onlarla da bir ilişkim yok. Olması suç değil zaten ama yok. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama OTPOR/Canvas’la da ilgim yok. Bu ilişkilerle ilgili zaten iddianamede herhangi bir delil de yok. Tüm bunları bırakalım Gezi’de bulunduğuma dair bile bir delil yok. Gezide bir gece yatmadım. 220 gece cezaevinde yatacağımı bilsem hiç olmazsa bir gece yatardım. Deliller arasında bulunan polis memurunun ifadesinde de adım geçmiyor. Kronolojide ismim yok. Gezi olaylarının planlandığı iddia edilen 2011-2013 döneminde de adım yok. Hatta dava dosyasında polis ifadem dahi yok. Hatta bu davada yargılananlardan sadece Hanzade Germiyanoğlu ve İnanç Ekmekçi ve Hakan Altınay’ı tanıyorum. Diğerleriyle hiçbir ilişkim yok. Ben onları, onlar da beni tanımıyorlar. Gezi ile ilgili bir tweetim yok, ki bir gecede 500.000’den fazla, toplamda milyonlarca tweet atıldı. Zello yok. Bir Whatsapp grubu yok.

İddianamenin sayfa 389 ve 390. sayfalarındaki 17 Aralık 2013’te geçen (ID: 2506888991) konuşmada “bende maalesef görsel bir şey çıkmadı“, Havva’nın “Resimleri varsa yani mesela yazılar vardı siz aranızda toplanıp belli bir takım şeyler toplantılar yapıp, şunu şöyle yapalım, bunu böyle yapalım falan gibi…” dediği, Yiğit’in “Yok öyle bir şey yok maalesef. Yok.” Yani planladığım, gerçekleştirdiğim ve yaygınlaştırıp derinleştirdiğim böylesi bir toplumsal olayla ilgili elimde fotoğraf bile yok.

İnsan sormadan edemiyor, madem öyle ben neyin tedbiri olarak tutuklandım? Şüpheden niye ben yararlanmadım? Neden iddianamede varım? Gerçekten neden varım? Neden 220 gündür tek başıma bir hücrede tutuluyorum? Ben neden buradayım? Neden ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyorum?

O zaman şu da iddia edilebilir mi; hiç ismimin geçmediği ve tüm sözde delillerin olaylardan sonra gerçekleşen ilgisiz konuşmalardan ibaret olduğu durumda acaba bambaşka iddianamelere de eklemlenmem mümkün mü? Sadece Allah korusun diyebiliyorum.

Retinamızdan neredeyse kan akarak okumak zorunda kaldığımız bu iddianame, 657 sayfa boyunca konuşuyor ama somut hiçbir şey söylemiyor. İddianamenin bir başka sorunu ise apofeniden mustarip olmasıdır. Apofeni rastgele olaylar, bilgiler ve insanlar arasında sanki bir bağlantı ya da anlamlı bir örüntü varmış gibi görme eğilimine deniyor. Dolayısıyla bu iddianamenin hukuktan çok başka alanların konusu olduğunu da düşünüyorum. Bu benim gördüğüm ilk iddianame. Eğer bütün iddianameler böyleyse yazık bizim hukuk sistemimize. Yok, eğer sadece bu iddianame böyleyse o zaman yazık bize. Bu kadar tutarsızlık acaba aslında 1657 sayfa olan başka bir iddianamenin kıymetlendirilmiş 657 sayfası mı diye de sormadan edemiyorum. İddianame sayfa 92’de sui generis demiş. Bence sui generis olan iddianamenin bu kadar çelişkiyi 657 sayfa boyunca barındırmasıdır.

İddianame neredeyse Leyla’nın çantasındaki yuvarlak kitaptaki mavi aslan kadar bile bir tutarlılık kaygısı gütmüyor. Yani 3 yaşındaki bir çocuğun bile kurduğu, birbirini takip eden olaylar dizisini yeniden kurarak, bu olayların nasıl gerçekleştiğini, benim de buna nasıl dahil olduğumu açıklamıyor, hatta açıklama kaygısı bile gütmüyor. Bereketli bir hayal gücünün ürünü olduğu belli olan iddianame bize etki ajanlığı diye yepyeni bir pozisyon uydurarak kaygısızca ağırlaştırılmış müebbet istemekten de geri kalmıyor. Neyse ki idamı da kıymetlendirerek idamımızı istemiyor. Fakat olumlu bir not eklemekte fayda var. İddianamenin 657 sayfa boyunca tutarlı olduğu bir konu var; o da sayfa numaraları, başından sonuna kadar neyse ki doğru ilerliyor. En azından bu konuya özen gösterildiği görülüyor.

Kısaca bu iddianame hiçbir somut delil ortaya koyma kaygısı gütmeden ağırlaştırılmış müebbedi şu sebeple mi istiyor: Yiğit Aksakoğlu olmayan bir örgütün üyesidir. 2012’de 35

Şimdi bu iddianameden beni tamamen çıkarsak ne olur? Örgütsel hiyerarşi, olayların akışı, ilişkiler veya bu iddianamede hiç rastlayamadığımız sebep-sonuç ilişkileri açısından ne değişir? Hiçbir şey! Hiçbir şey değişmez. Aynı şekilde, 2013’te kim bilir kimler tarafından ve kim bilir ne sebeple dinlenmesi istenen, sivil toplumda çalışan 10 kişiyi daha ekleyebilir miyiz? Ekleyebiliriz. O zaman ben niye bu iddianamede varım? Buradaki herkes ve maalesef Türkiye ve dünyadan bir kısım insan hatta Gezi olaylarına kalkışma diyenler dahi gayet iyi biliyor ki ne Gezi’den kalkışma ne de bu davadan suç çıkar. Aslında bu davanın hedefindeki ben değilim. İngilizce’de odadaki fil diye bir deyim vardır. Herkes görür ve bilir odada bir fil olduğunu. Ama kimse ondan bahsetmez. Odadaki fil, bu iddianamenin haksız ve uzun tutuklulukları meşrulaştırmak için üretildiğidir. Bir kişiye böylesi bir suç isnat edilemeyeceği için bizim gibi birkaç kişi daha arşivden arandı, bulundu. Fetöcü polis ve savcıların ürettiği sözde deliller kıymetlendirildi. Yani hukuk sistemimiz artık öyle bir hale geldi ki birilerini uzun tutuklulukla cezalandırıyor, uzun tutukluluğu meşrulaştırmak için operasyon yapıyor. Konuyla hiç ilgisi olmayan birini, hiç olmazsa biri tutuklansın diyerek, karanlıkta kalan yönler olsa da diye başlayan bir gerekçeyle tutuklayabiliyor. 16 kişiyi bir torbaya koyup, bunların hepsine 657 sayfalık içi bomboş olmasına rağmen ağırlaştırılmış müebbet isteyen iddianameler hazırlamaktan çekinmiyor. Sanırım haklar ve sorumluluklar ekseninde, işleyen bir demokrasi ve yurttaşlıktan bahsetmekten giderek uzaklaşıyoruz. saniyede Osman Kavala’dan talimat ve yönlendirme alarak Gezi olaylarının hazırlanmasında rol almıştır. Bunu da Marc isimli şahısla irtibatı ve yurtdışından almaktan bahsettiği 25.000 Dolarla gerçekleştirmiştir. İvan Maroviç’ten bahsetmektedir, dolayısıyla onunla bir ilişkisi vardır. Yalnızca İnanç Ekmekçi ve Hanzade Germiyanoğlu ile Gezi olaylarından önce konuşarak tüm bunları organize etmiştir. Başka kimseyle de irtibatı yoktur. Bu konuşmaların içeriği yoktur, gerekli de değildir. Ses kayıtlarının kendisi dosyada olmasa da elimizdeki tüm dinlemeler park boşaldıktan 10 gün sonra başlamaktadır. Diyalog ve Uzlaşma Derneği’ni de Gezi olaylarından sonra olsa da bunun için kurmuştur. Şiddetsiz eylem diye bir web sitesi adı satın almıştır. Piyano çalan adam, duran adam ve yeryüzü iftarlarından bahsetmektedir. Dolayısıyla tüm bu eylemleri o teşvik etmiştir. Başka tüm özel ve işiyle ilgili görünen konuşmaları Gezi olaylarıyla ilgilidir. Garajistanbul’da düzenlenen bir toplantıya katılan 31 kişiye kolaylaştırıcılık yaparak Gezi olaylarını Anadolu’da yaygınlaştırmış ve derinleştirmiştir. Tüm bunların kanıtı park boşaltıldıktan sonra yapılan dinlemelerdir. 78 ildeki 5bin küsur eylemi, binlerce yazıyı, milyonlarca insanı, milyonlarca tweeti, yüzlerce festivali, dergiyi, kitabı vs. hepsini Yiğit Aksakoğlu yapmıştır. Bu davada yargılananlarla bile doğrudan bir ilişkisi olmadığı için Gezi olaylarını Yiğit Aksakoğlu neredeyse tek başına yapmıştır. Yetmemiş derinleştirip yaygınlaştırmıştır. Yani sivil toplum alanında çalışan Yiğit Aksakoğlu’nun özel ve iş hayatındaki binlerce ayrıntıdan önyargımıza uygun olanları seçerek, alt alta koyduğumuz bu şeyler elimizdeki yegâne delildir. Bu konulardan yalnızca bahsetmiş olması bunların hepsini yaptığına dair bizim için yeterli delildir. Ağırlaştırılmış müebbet istemek için başka somut delile ya da basit bilgiye bile ihtiyacımız yok. İstediğimiz konuşma ve sosyal ilişkiye, istediğimiz anlamı yükleyerek bunu yapabiliriz. Ayrıca başka hiçbir delil ya da bilgi olmasa da altı yıl öncesine ait dinlemeleri karartma veya değiştirme ihtimali olduğu için ve ne sabıkası ne de kredi kartı borcu olan Yiğit Aksakoğlu’nun kaçma ihtimali bulunduğu için 7 ay – 220 gün boyunca tek başına bir hücrede tutulması da yasal ve meşrudur. Yani yaklaşık 600 twitter takipçimle tek başıma, hükümeti devirip ne yapacaktım? Tüm hükümet üyelerinin yerine ben mi geçmeyi planlıyordum? Başka herhangi bir açıklaması olmayan bu iddianame bence çizgi film senaryosu için bile yeterince tutarlı değil.

Her nasıl olduysa gözaltına alınmamdan 8 gün önce, 8 Kasım 2018 tarihinde bazı sözde gazetelerde çıkan ve haber diye basılan şeyleri gördüm. Burada Garajistanbul toplantısıyla Gezi olaylarını derinleştirmek ve yaygınlaştırmaya çalıştığımız konusundaki saçma sapan iddiayı da gördüm. Buna rağmen 16 Kasım sabahı evden 10 polis eşliğinde alınmama çok şaşırdım. Çağırılsaydım gider ifade verirdim. Yani aradaki 8 günde bir yere kaçmadım. 7 aydır yani 220 gündür 10 m2’de tek başıma tutulmasaydım da bugün burada olurdum. 220 gündür 10 m2’de değil dışarıda olsaydım ne 6 yıl öncesinin dinlemelerine etki edebilirdim ne de bu iddianameye veya delillere en ufak bir ekleme yapılacaktı. Ya da FETÖcü polis ve savcıların büyük ihtimalle çözüm sürecine karşı oldukları için yaptırdıkları, yabancı isimler ve anlamadıkları kavramları kalın ve altı çizili olarak işaretledikleri ve 6 yıl sonra “kıymetlendirilen” dinlemeleri karartmam mümkün değildi. İnanın çok endişeleniyorum bir gün “pişman mısın?” diye sormanızdan. Neyden pişman olmam gerektiğini veya tam olarak ne suç işlediğimi anlamış değilim. Ben sadece yasal değil, meşru da olan sivil toplum faaliyetleri yürüttüm. Bunun dışında herhangi bir şey yaptığım yönünde herhangi bir delil de zaten yok. Sivil toplumun toplantı, eğitim, fon alma ve yayın çıkarma gibi faaliyetlerini, kriminalize etmenin özel sektörün satış, pazarlama ve üretim gibi faaliyetlerini kriminalize etmekten hiçbir farkı yoktur. Sivil toplumun başka aracı yoktur. Dolayısıyla bu iddianame aynı zamanda sivil toplumu topyekun kriminalize etme çabasıdır. Ben sivil toplum ve sosyal kalkınma alanında çalışan bir uzman olarak yasal ve meşru alanın dışına hiç çıkmadım. Şiddeti de her zaman dışladım.

Bunun yanı sıra Gezi olayları sırasında hayatını kaybedenler ve yaralananlardan bu iddianamede hiç bahsedilmemiş olması üzücü ve atlanılmaması gereken bir çelişkidir.

Sayın Başkan, sayın üyeler, bu dava sadece benimle ya da Gezi’yle ilgili değildir. Bu dava uzun zamandır Türkiye’de hukukla ve adaletle yurttaşlar arasında örülen yüksek duvarla ilgilidir. Yurttaşların en temel haklarına bile erişimlerinde ciddi engeller bulunmaktadır. Bu dava sürecinde olacaklar bu duvarı yıkmaz farkındayım. Ama vereceğiniz karar bu duvardan bir taşın eksilmesine ya da o duvara bir taş daha konulmasına sebep olacaktır.

Ben 7 ay 220 gün tecrit altındayım. Fakat Hollanda’daki işverenime durumu anlatamıyorum. İşimi kaybetmek üzereyim. Eşim İstanbul’da tek başına hem iki çocukla hem kendi işiyle hem de dava süreci ile uğraşıyor. Yani bu durum sadece şimdi ve benim için değil, uzun dönemli ve başkaları için de mağduriyet yaratmaktadır. Dolayısıyla hiç olmazsa bana ve aileme tüm bu yaşatılanlar için birilerinin sorumluluk almasını istiyorum. Eğer burası haklar ve sorumluluklar temelinde yurttaşlardan oluşan bir ülkeyse ben de en temel haklarıma erişim istiyorum. Özgürlüğümü istiyorum.

Bunların hiçbiri olmasa da “kaldığın yer eve uzak değilmiş, neden gelmiyorsun” diye soran 3 yaşındaki Leyla’ya, “sen ne suç işlediğin için hapistesin” diye soran 7 yaşındaki Deniz’e birilerinin cevap vermesini istiyorum. Delil karartmak veya kaçmak için değil, bu dönemin kalan son 3 gününde çocuklarımı okullarına bırakabilmek için önce tahliyemi, sonra beraatımı istiyorum.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Saygılarımla

Deniz Baykal

0

Doç. Dr. Deniz Baykal 20 Temmuz 1938 tarihinde Antalya’da doğmuştur. Babası Hüseyin Hilmi Bey, annesi ise Feride Hanım’dır.

Deniz Baykal, 1961 yılında Olcay Baykal’la yaptığı evlilikten doğan Prof. Dr. Aslı Ataman Baykal ve Prof. Dr. Ataç Baykal’ın babasıdır. Üç torun sahibidir.

Eğitimi ve Akademik Yaşamı

1952 yılında Antalya Atatürk Ortaokulundan, 1955 yılında Antalya Lisesinden ve 1959 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş, 1960 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne asistan olarak tayin olmuştur.

Bilimsel çalışmalarına bu üniversitede devam eden Baykal 1963 yılında doktora çalışmalarını tamamlamış, bitirme tezini Siyasal Katılma üzerine vermiştir. Rockefeller Foundation bursu ile gittiği ABD’de araştırmacı olarak iki yıl kalmış, Columbia Üniversitesi ve Berkeley Üniversitelerinde bilimsel çalışmalarına ABD’de devam etmiş, daha sonra Türkiye’ye dönmüştür.

Baykal, 1968 yılında Türkiye’nin Siyasal Eliti Üzerine adlı teziyle doçent olmuştur. Öğrenci hareketleri ve SBF’deki öğretim üyeliği döneminde “sosyal demokrat” olarak çevresinde tanınmaya  başlamıştır. Siyasal Bilgiler Fakültesinde siyaset bilimi doçenti olarak öğretim üyeliği görevinde bulunmuştur. Siyaset bilimi alanında kitap ve makaleleri yayınlanmıştır.

Siyasi kariyerinden önce akademisyenlik ve avukatlık yapmış, 27 Mayıs 1960 darbesinden önce Demokrat Parti iktidarına karşı gelişen öğrenci hareketlerine katılarak siyasete başlamıştır.

Siyasal Yaşamı

Baykal, 1965 yılında yazdığı doçentlik tezinde CHP’nin genel seçimlerindeki yenilgisini analiz etmiş ve parti tarafından dikkate alınmaya başlanmış, doçent olduğu 1968 yılında CHP’ye girerek siyasal kariyerine başlamış, İsmet İnönü’ye karşı zafer kazanarak CHP Genel Başkanı olan Bülent Ecevit’ten gelen teklif sonucunda 33 yaşında milletvekili seçilmiştir.

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlerde 185 milletvekili kazanarak birinci olan Cumhuriyet Halk Partisinden Antalya milletvekili seçilmiş ve Ecevit hükumetleri döneminde Maliye ve Enerji Bakanlığı görevlerini üstlenmiş, parti yönetiminde görev almıştır.

1974 yılında CHP-MSP koalisyonu olan 37. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinde Maliye Bakanı ve Bülent Ecevit’in 1978 yılında kurduğu 42. Türkiye Cumhuriyeti Hükumetinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak yer almıştır.

CHP parti meclisi ve merkez yürütme kurulu, genel sekreter yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. 1979 yılı Ekim ayında yapılan ara seçimlerinden sonra toplanan olağanüstü CHP kurultayında parti yönetimini ağır bir şekilde eleştirmiştir.

12 Eylül Sonrası Siyasal Yaşamı

12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra Cumhuriyet Halk Partisi kapatılmış, Ankara’da Ordu Dil Okulu’nda gözetim altında tutulmuştur. 1982 Anayasası ile hakkında 5 yıl süreyle siyasi yasak getirilmiştir.

Baykal, 1983 yılında yeniden siyasal partilerin kurulmasına izin verilmesinden sonra siyasi yasaklı olmasına karşın 1984 yılında Sosyal Demokrasi Partisi’ne (SODEP) girmiş, bu partinin Sosyal Demokrat Halkçı Parti’yle (SHP) birleşmesiyle SHP’li olmuştur. Yasaklı olduğu halde siyasal faaliyet yürütmesi nedeniyle birçok siyasetçi ile birlikte tutuklanarak Çanakkale Zincirbozan Askeri Tesisleri’ne gönderilmiştir.

1987 yılı Eylül ayında Erdal İnönü’nün liderliğindeki Sosyal demokrat Halkçı Parti(SHP)den Antalya milletvekili seçilmiş, Grup Başkanvekilliği, ardından Genel Sekreterlik yapmıştır. 1990 yılında demokratikleşme çabalarına ilişkin bir rapor hazırlatmış, SHP’de olağan ve olağanüstü kurultaylarda Genel Başkan Erdal İnönü’nün üç defa karşısına çıkmış, ancak başarılı olamayarak Genel Sekreterlikten istifa etmiş ve SHP parti içi muhalefetinin lideri olmuştur.

Doç. Dr. Deniz Baykal, Haziran 1988’de göreve başladığı genel sekreterlikten 10 Eylül 1990’da istifa etmiş, referandum sonucunda 12 Eylül Anayasasınca yasaklanan partilerin yeniden açılabileceğine halk oylaması kararı sonucunda CHP’nin yeniden açılması üzerine CHP’ye geçerek CHP Kurultayında 54 yaşında Genel Başkanlığa seçilmiştir.

1994 yerel seçimlerine SHP, DSP ve CHP üç sol parti olarak katılacakken birleşme arayışları başlamış, DSP olumsuz yanıt vermiş, SHP birleşmeye olumlu yaklaşmış, 18 Şubat 1995’de SHP ve CHP bütünleşme kurultayı yapılmıştır. Birleşme kurultayında aday olmamış, genel başkanlıktan ayrılmış, 9 Eylül 1995’de birleşmeden sonraki kurultayda yeniden genel başkan seçilmiştir.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı ve Koalisyon Yılları

Baykal’ın genel başkanlığını yaptığı CHP, Tansu Çiller’in genel başkanlığını yaptığı Doğru Yol Partisi ile 1995 Türkiye genel seçimlerinden sonra koalisyon hükumeti kurmuştur. 30 Ekim 1995’de kurulan DYP-CHP koalisyon hükumetinde Başbakan Yardımcılığı ve ve Dışişleri Bakanlığı görevini yürütmüştür.

Çiller ve Baykal bir arada

Türkiye Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanlığını yürütmüş ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Üyeliğine seçilmiştir. Bu dönemde Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcılığına seçilmiştir.23-24 Mayıs 1998 tarihinde yapılan CHP olağan kurultayında yeniden genel başkan seçilmiştir.

18 Nisan 1999 Türkiye genel seçimlerinde partisi CHP %10’luk seçim barajını geçemeyince genel başkanlıktan istifa etmiştir. 18 Nisan 1999 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi ve Deniz Baykal ilk kez seçim sonuçlarıyla parlamento dışında kalmıştır.

Deniz Baykal, Altan Öymen ve Kemal Kılıçdaroğlu bir arada

Baykal’ın yerine Altan Öymen seçilmiş, Öymen’in genel başkanlıktan çekilmesi üzerine 1 Ekim 2000 tarihinde yapılan 11.Olağanüstü Kurultay’da yeniden genel başkan seçilmiştir.

Anamuhalefet Yılları

Baykal liderliğindeki CHP 3 Kasım 2002 Türkiye genel seçimlerinde  %19,4 oyla 177 milletvekili kazanarak TBMM’ye girmiş, Anamuhalefet olan Deniz Baykal Antalya milletvekili seçilmiş, 2003 Ekim ayında 30.Kurultayda tekrar genel başkanlığa seçilmiş, 2004 Temmuz ayında yapılan olağanüstü kurultayda Mustafa Sarıgül’e karşı galip gelmiştir. 29 Ocak 2005’te yapılan CHP Olağanüstü Kurultayında Mustafa Sarıgül’ü yenerek genel başkanlık görevine devam etmiştir.

Deniz Baykal, 10 Mayıs 2010 tarihinde, internet yoluyla yayınlanan gizli kamera görüntüleri sonucunda CHP genel başkanlık görevinden istifa etmiş, yerine Kemal Kılıçdaroğlu seçilmiştir.

Doç. Dr. Deniz Baykal, 2011 ve Haziran 2015 genel seçimlerinde CHP’den Antalya milletvekili seçilmiştir. Baykal, 2015 genel seçimlerinden sonra meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla 23 Haziran 2015 günü 25. Dönemin ilk oturumunu açmış ve yeni TBMM Başkanı seçilene kadar Meclis Başkanlığına vekalet etmiştir. 1 Kasım 2015 tarihinde TBMM Seçimlerinin yenilenmesi suretiyle yapılan erken seçimlerde CHP’den Antalya milletvekili seçilmiş, seçimlerden sonra meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla yeni başkan seçilene kadar oturumları yönetmiştir. 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan milletvekilliği seçimlerinde hastalığına ve yaşlılığına rağmen yeniden Antalya Milletvekili olarak seçilmiştir.

Baykal, 11 Şubat 2023 tarihinde Ankara’da yaşamını yitirmiş, CHP Genel Merkezi’nde ve TBMM’de cenaze töreni düzenlenerek son yolcuğuna uğurlanmıştır.

2015 yılında İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Perinçek’in İsviçre’de 2005 yılında verdiği konferanslarda, “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” demesi üzerine İsviçre Mahkemeleri tarafından ‘ırkçı ayrımcılık’ gerekçesiyle cezaya çarptırılmasının akabinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ‘ifade özgürlüğü’ vurgusu yaparak İsviçre’yi haksız bulduğu davada Perinçek-İsviçre davasının temyiz duruşmasına Deniz Baykal gözlemci olarak katılmıştır.

http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=1417

http://www.ntv.com.tr/turkiye/chpnin-meclis-baskani-adayi-deniz-baykal,_oXnWlyHika01N2eeoCNZw

http://www.hurriyet.com.tr/deniz-baykal-istifa-etti-14678573

http://www.internethaber.com/deniz-baykal-bakanlik-teklifine-tarihi-yaniti-809743h.htm

Kapatılan Siyasi Partiler

0

Kapatılan Siyasi Partiler, Anayasa Mahkemesi hükmü ile siyasi hayattan çıkarılmaktadır. Türk siyaset hayatında, Askeri Mahkeme kararı ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararı ile, Sulh Ceza Mahkemesi kararı ile, Sıkıyönetim İdaresi kararı ile, Milli Güvenlik Konseyi kararı ile ve Bakanlar Kurulu kararı ile siyasi partilerin kapatılmasına karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi 1961 Anayasası ile kurulduktan sonra çoğunlukla bu mahkeme kararları ile siyasi partiler kapatılmış, olağanüstü hal şartlarında askeri mahkemece yada sıkıyönetim idaresi tarafından siyasi partilerin yaşamına son verilmiştir.

Meclis Eski Binası

Mevcut anayasal sistemde partilerin kapatılması zorlaştırılmıştır. Partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanmakta, Anayasa Mahkemesi, temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilmektedir.

Siyasi partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Siyasi partilerin uyacakları esaslar başlıklı 69. maddesine siyasi partilerin uyacağı kurallar ayrıntılı olarak belirlenmiş, kapatılma ve diğer yaptırımlar hükme bağlanmıştır.

Kapatılma Şartı ve Yaptırımlar

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır. Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir. Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasına göre “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden
maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır. Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.

Siyasi Partilerin Uyacakları Esaslar

Anayasanın hükmüne göre, siyasi partiler, ticari faaliyetlere girişemezler. Siyasi partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştay‘dan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. Bir siyasi parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup
yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Anayasanın koymuş olduğu kuralların uygulanması için Siyasi Partiler Kanunu tarafından partilerin kapatılması için gerekli şartlar bağlamında çeşitli düzenlemeler yapılmıştır.

Kapatılan Siyasi Partiler, Kapatılma Tarihleri ve Kapatma Kararını Veren Makamlar
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 3 Haziran 1925 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.
Ahali Cumhuriyet Fırkası 21 Ocak 1931 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.
Çiftçi ve Köylü Partisi 24 Nisan 1946 tarihinde Mudanya Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatılmıştır.
İslam Koruma Partisi 12 Eylül 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Partisi 16 Aralık 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi 16 Aralık 1946 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist Partisi 17 Haziran 1952 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
İslam Demokrat Partisi 20 Ekim 1952 tarihinde Eminönü 2. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Millet Partisi 27 Ocak 1954 tarihinde Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Vatan Partisi 30 Ocak 1957 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatılmıştır.
Demokrat Parti 29 Eylül 1960 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Çiftçi Partisi 22 Eylül 1966 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyetçi Parti 23 Eylül 1966 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla kapatılmıştır.
Kemalist Gençlik Partisi 30 Kasım 1966 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararıyla kapatılmıştır.
İşçi Çiftçi Partisi 15 Ekim 1968 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Millî Nizam Partisi 20 Mayıs 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İleri Ülkü Partisi 24 Haziran 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Partisi 20 Temmuz 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Büyük Anadolu Partisi 19 Aralık 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Emekçi Partisi 8 Mayıs 1980 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Adalet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyet Halk Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Cumhuriyetçi Güven Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Parti 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Hür Demokratlar Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Hürriyetçi Millet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Millet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Millî Selamet Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Parti 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Vatan Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Birlik Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye İşçi Köylü Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Ulusal Kadınlar Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Vatan Partisi 16 Ekim 1981 tarihinde Askeri Mahkeme kararıyla kapatılmıştır.
Büyük Türkiye Partisi 26 Temmuz 1983 tarihinde Millî Güvenlik Konseyi kararıyla kapatılmıştır.
Huzur Partisi 25 Ekim 1983 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Türkiye Birleşik Komünist Partisi 16 Temmuz 1991 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halk Partisi 24 Eylül 1991 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Parti 10 Temmuz 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halkın Emek Partisi 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Özgürlük ve Demokrasi Partisi 23 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Türkiye Partisi 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Yeşiller Partisi 10 Şubat 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Sosyalist Birlik Partisi 7 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrasi Partisi 16 Haziran 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrat Parti 13 Eylül 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokrasi ve Değişim Partisi 19 Mart 1996 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Emek Partisi 14 Şubat 1997 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Diriliş Partisi 18 Şubat 1997 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Refah Partisi 16 Ocak 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Barış Hareketi 28 Aralık 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Kitle Partisi 26 Şubat 1999 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Fazilet Partisi 22 Haziran 2001 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Halkın Demokrasi Partisi 13 Mart 2003 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.
Demokratik Toplum Partisi 11 Aralık 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmıştır.

Müzakere

0
Müzakere

Müzakere, genellikle doğrudan görüşme yoluyla, iki veya daha fazla tarafın belirli bir sonuca varmaları gereken hâllerde, karşılıklı kabul edilebilir bir çözüme ulaşmak için, tartışma ve ikna yoluyla farklılıklarını gidermeye çalıştıkları, taleplerini kabul ettirmeye odaklandıkları, bilgi ve hüner sergiledikleri bir iletişim ve karar verme sürecidir. Hukuk alanında tarafların aracı olmaksızın ya da vekilleri aracılığı ile müzakere yapmaları mümkün olduğu gibi arabuluculuk ve uzlaşma yöntemi ile müzakere yapma imkanları bulunmaktadır.

Müzakere, taraflar adına karar veren yargıç yerine bir araya gelerek ortak kararlarını oluşturmak isteyen kişilerin tercih ettiği bütün alternatif uyuşmazlık çözüm yollarının temelini oluşturmaktadır. Müzakereleri yöneten hakem, arabulucu, uzlaştırmacı ya da tarafsız uzman çözüm yolunu tarafların iradecisine uygun olarak kendisi bulmaktadır. Müzakere edebilmek için en az iki tarafın bulunması gerekmektedir. Tarafları gerçek ve tüzel kişiler, olabilmektedir. .

Müzakere, karşı taraftan elde etmek istediğini bu yola elde etme yöntemidir. Kişi, kurum ya da devletler, diğer taraf ya da tarafları ikna ederek kendi istek ve taleplerini karşı tarafa ya da taraflara kabul ettirmek için tüm argümanlarını  kullanmakta, bu argümanları bir iletişim ve birlikte karar verme sürecinde ileri sürmektedir .

Müzakere Süreci, iki veya daha fazla tarafın, başlangıçta hedefleri farklı olduğu halde birlikte bir sonuca varmalarını gerektiren durumlarda karşılıklı kabul edilebilir bir çözüme ulaşmak için tartışma ve ikna yoluyla farklılıkları gidermeye çalıştıkları bir etkileşim sürecidir. Müzakerede taraflar arasında karşılıklı konuşma esastır. Çift taraflı bir iletişimde her bir kişinin hem konuşmacı hem dinleyici hem gönderici hem de alıcı olduğu bir model başarılı olabilecektir. Bir müzakere süreci oluşabilmesi için uyuşmazlık konusu net ve belirlenebilir olmalıdır.

Uyuşmazlık

Uyuşmazlık kavramı; bir veya daha fazla kişinin istekleri, çıkarları, değerleri, inançları, sınırlı bir kaynağın paylaşımındaki görüşleri veya ihtiyaçları farklı olduğunda veya çeliştiğinde, ortaya anlaşmazlık çıkması veya gerginlik yaşanması durumudur. Uyuşmazlık, anlaşmazlığın aleniyet kazandığı bir aşamadır ve bu aşamadan sonra müzakere, arabuluculuk veya üçüncü bir kişinin kararı ile giderilebilmesi mümkündür.

Müzakerede kazanma ve kaybetme yoktur, ikna etmek temel bir düşüncedir. Müzakere, çaba ve emek  gerektirmekte, tarafların gönüllü olarak katıldığı bir vetirede gerçeğe ve doğru amaca ulaşma isteğini yansıtmaktadır

Hedef noktası

Müzakereler başlamadan önce tarafların kafalarında belirleyerek masaya geldikleri ve görüşmeler nihai olarak sonuçlandırıldıktan sonra elde edilecek menfaatin sağlanarak masadan kalkılması planlanan noktadır.

İkna, bilgi ve kanıtların yapılandırıldığı, örgütlendiği, dış görünüş, konuşma tarzı, beden dili ve iletişim yoluyla birden fazla faktörün kullanıldığı tartışma yöntemidir. Dolayısıyla müzakere tartışma temeline dayanmaktadır. Müzakere sonucunda anlaşmak hedef olmakla birlikte anlaşamama durumunda tarafların yedek planları bulunmaktadır. Müzakeredeki Anlaşmanın Alternatif B Planı – BATNA (İngilizce: BEST ALTERNATIVE TO A NEGOTIATED AGREEMENT) karşı tarafın müzakereye girmemesi veya mevcut müzakerenin başarısız olması ve anlaşma sağlanamaması durumunda uygulanacak B Planıdır.

Empati

Kişinin kendini bir başka kişinin rolüne koyma yeteneğidir. Empati, karşı tarafın ya da tarafların içinde bulunduğu davranışları ve duyguları önyargılı olmadan doğru olarak anlayabilmek ve paylaşabilmek; diğer tarafın pozisyonunu, teklifini ve durumunu kavrayabilmektir. Bu yetenek kişilere dünyayı karşısındaki kişinin  gözleriyle  görme  olanağı sağlamaktadır.

Kazan – Kazan Yöntemi

Uyuşmazlıkların çözümünde karşılıklı kazanç ve menfaatlerin gözetildiği ve elde edildiği, ilave yeni değerler yaratılabildiği, ihtiyaca dayalı, bütünleştirici ve birleştirici müzakere yöntemidir.

Rekabetçi Yaklaşım

Taraflardan birinin kendi çözüm yolunu karşı tarafa kabul ettirme çabasında olduğu, isteğinde mutlak haklı olduğunu düşündüğü, karşı tarafın ne istediğin önemsemediği, gerilimin yükseltildiği ve hedefe odaklanıldığı müzakere biçimidir

İşbirlikçi Müzakere Modeli

Her iki tarafın da ortak kazancını maksimum düzeye çıkardığı ve herkesin bir şeyler kazandığı hissi ile görüşmelerden ayrıldığı uzlaşma türüdür. Bütünleştirici Müzakere Modeli olarak adlandırılan ve rekabetçi yaklaşımın tersi olan modeldir. Her iki tarafın da ortak kazancını maksimum düzeye çıkardığı ve herkesin bir şeyler kazandığı hissi ile görüşmelerden ayrıldığı uzlaşmalardır. İşbirlikçi Müzakere Modeli rekabetçi yaklaşımın tersi olan modeldir.

Direnç Noktası

Taraflardan biri açısından, altında veya üzerinde bir teklif ile müzakerenin artık devam ettirilemeyeceği ve kabul edilebilecek en son noktadır.

Güç Dengesizliği

Arabuluculuk sürecine hazırlık, müzakere becerisi, mali kaynak ve hukukçu veya uzmanlara erişim gücüne dayalı olarak taraflar arasında ortaya çıkan göreli eşitsizliktir.

İlk Teklif

İlk Teklif Taraflardan birinin istediği ve belirttiği ilk istektir. Bu istek ile getirildiğinde karşı taraftan yeni bir teklif beklenir bunun adı karşı tekliftir.

Karşı Teklif

Taraflardan birinin verdiği ilk teklife karşılık verilen ilk karşılıktır.

Özetleme

Aktif dinleme yapmak ve duyduklarını tarafsız ve ayrımcı olmayan bir dille sadeleştirmek; arabuluculuk müzakere sürecinde, derine ve detaylara inildikçe konuların karmaşıklaşmasını ve dağınıklaşmasını önlemek üzere belli aralıklarla konunun netleştirilmesini sağlamayı amaçlayan yöntemdir.

Harvard Müzakere Modeli

Harvard Üniversitesi Hukuk ve İşletme Fakültelerinin uyuşmazlık çözümü stratejileri çalışmaları kapsamında ortaya çıkan, kişileri problemlerden ayrı tutan, talepler yerine ihtiyaçlara odaklanılan, karşılıklı kazanç seçenekleri yaratmaya çalışılan ve müzakerelerde nesnel kriterler kullanılan müzakere yöntemidir

Uzlaşma

Hem kendi ve hem de karşı tarafın istek ve ihtiyaçlarının orta bir noktada dengelenerek elde edilmesi yönünde sergilenen müzakere tarzıdır.

Arabuluculuk

Sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve kamu hizmeti olarak yürütülen ihtiyari uyuşmazlık çözüm yöntemidir. (İngilizce: Mediation)

İletişim, Arabuluculuk ve Uzlaşma

0

Arabuluculuk Sözlüğü : İletişim, Arabuluculuk ve Uzlaşma 

Açık Duruş

Bedenin açık durumda olduğu, özellikle kolların ve bacakların serbest bırakıldığı, genellikle bilinçdışı bir bedensel duruş. Toplumsal etkileşimde açık duruşlar fikir birliğine, etkileşime açık olmaya ve bir kişinin rahatlamasına işaret edebilir.

Açık Uçlu Soru

Açık uçlu sorular, bir konuya ilişkin ayrıntılı bilgi almak için sorulan “ne, niçin, neden, nasıl, nerede, hangi, ne zaman” gibi sorulardır. Bunlara “özgür yanıtlı” sorular da denir.
Adliye Arabuluculuk Bürosu
Arabuluculuğa başvuranları bilgilendirmek, arabulucuları görevlendirmek ve kanunla verilen diğer görevleri yerine getirmek üzere Bakanlıkça adliyelerde kurulan birimdir.
ADR
Alternative Dispute Resolution (Türkçe: Alternatif Uyuşmazlık Çözümü)
Agnostik Üslup
Sözlü düello veya atışma özellikleri olan kişiler arasında cereyan eden üslup türü
Agresyon
Sözel ve fiziksel olabilen zor kullanan hedefe yönelik eylem. Öfke hiddet veya düşmanlık duygularının motor karşılığıdır.
Aktif Dinleme
Dinleyicinin kaynaktan gelen sözlü mesajı sözünü kesmeden anlayarak dinlemek, muhatabın konuşma içeriğinin doğru anlaşıldığından emin olmak, kaynağın sözlerinin  ve aynı anlam ve duyguyu içerecek şekilde tekrar kaynağa iletebilmek; karşı tarafı duymak, anlamak ve anladığını hissettirmek
Algı
Duyular aracılığıyla nesneleri kavrama süreci. Bir nesne veya olaya ilişkin bilinçli farkındalıktır.
Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yöntemi
 
Anlaşma Aralığı
 
Tarafların direnç noktaları arasında kalan potansiyel anlaşma alanı, pazarlık alanı, pozitif uzlaşma aralığı
Anlaşma Tutanağı
Arabuluculuk faaliyetinin tarafların anlaşmaya varması şeklinde sona ermesi halinde, üzerinde anlaşılan konuların kağıda dökülerek belgelenmesidir.
Anlaşmama Tutanağı
Arabuluculuk faaliyetinin tarafların anlaşmaya varamaması şeklinde sona ermesi halinde düzenlenen belgedir
Arabulucu
 
Arabuluculuk faaliyetini yürüten ve Bakanlıkça oluşturulan arabulucular siciline kaydedilmiş gerçek kişilerdir. (İngilizce: Mediator)
Arabulucu Bilgi Sistemi
 
Arabuluculukla ilgili tüm iş ve işlemlerin elektronik ortamda yapılmasını sağlayan, UYAP ile entegre şekilde çalışan bilişim sistemidir.
Arabulucu Sözleşmesi
Arabulucu sözleşmesi, arabulucu ve uyuşmazlığın tarafları arasında yapılmakta, tarafların hak ve yükümlülüklerini düzenlemektedir.
Arabuluculuk
Sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve kamu hizmeti olarak yürütülen ihtiyari uyuşmazlık çözüm yöntemidir. (İngilizce: Mediation)
 
Arabuluculuk Bürosu
Arabulucuların mesleki faaliyetlerini yürüttükleri bürolardır.
Arabuluculuk Kanunu
6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu
Arabuluculuk Kurulu
Arabuluculuk hizmetlerine ilişkin temel ilkeler ile arabuluculuk meslek kurallarını belirleyen, ilke ve standartları belirleyen, denetime ilişkin kuralları belirleyen, yönetmelik taslaklarına son şeklini veren, arabulucuların sicilden silinmesine karar veren, sicile kayıt aidatını ve yıllık aidatları tespit eden, Asgari Ücret Tarifesini onaylayan, daire başkanlığına tavsiyelerde bulunan, yıllık faaliyet raporu ve planı hakkında görüş bildiren ve görevleri kanun ile sayılan kuruldur
Arabuluculuk Sicili
Arabuluculuk Daire Başkanlığının, özel hukuk uyuşmazlıklarında arabuluculuk yapma yetkisini kazanmış kişilerin sicillerini, sicil numarası vermek yoluyla tuttuğu sicildir.
Arabuluculuk Sözleşmesi
Taraflar arasında uyuşmazlık konusunda arabuluculuğa başvuru yapılmasına ilişkin sözleşmedir. Bu sözleşme, uyuşmazlık ortaya çıkmadan önce yapılabileceği gibi uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra da yapılabilmektedir.
Arabuluculuk Süreci
Arabulucuya başvurusu, tarafların davet edilmesi, görüşmelerin başlaması, tarafların taleplerinin belirlenmesi. taraflar arası iletişim sürecinin gerçekleşmesi, delillerin sunulması ve değerlendirilmesi, taraflar arası anlaşmanın sağlanması yahut anlaşma sağlanamayacağını anlaşılması ile nihai tutanağın hazırlanacağı vetiredir. 
Arabuluculuk Yönetmeliği
6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliği
Arabulucuyu Atama Yöntemi
Adliye Arabuluculuk Bürosuna yapılan başvuru sonucunda UYAP arabulucu portalı üzerinden sicile kayıtlı arabulucular arasından yapılan atama işlemidir
Arabulucuyu Seçme Yöntemi
Tarafların ortak iradesi ile arabulucunun seçilmesidir
Avrupa Arabulucular Etik kuralları 
Bireysel arabulucuların, kendi sorumlulukları altında uymayı gönüllü olarak taahhüt edebilecekleri ilkelerden oluşmaktadır. Avrupa Etik Kuralları, medeni hukuk ve ticaret hukuku uyuşmazlıklarında başvurulan her çeşit arabuluculuğa uygulanmaktadır.
Ayrıntıcılık
Konuşmanın gereksiz ayrıntılarla uzatılması ve bir türlü amaca yöneltilememesidir.
Azalmış İçgörü
Bir durumun nesnel gerçekliğini anlama yetisinin azalması
Bağımsızlık
Arabulucunun, taraflardan biriyle herhangi bir kişisel veya iş ilişkisinin bulunmaması, arabuluculuğun sonucuna yönelik doğrudan veya dolaylı, herhangi bir mali veya diğer menfaatinin bulunmaması, arabulucunun veya onun firmasından birinin, taraflardan biri için arabuluculuk dışında herhangi bir yetkiyle görev yapmamasıdır
Bakış Açısı
Bir olayda, konuyu veya düşünceyi belirli bir noktadan inceleme, olaya belirli bir yönden bakma; görüş açısı, görüş
Başlangıç Aşaması
Arabulucunun giriş konuşması yaparak başlattığı ve ilk oturumun yapıldığı, temel kuralların ortaya konulduğu ve doğrulandığı ilk aşamadır
Beden Dili
Mesajların  jestler,  mimikler,  duruş  biçimi  gibi  sözel olmayan  bir  iletişim  biçimidir
Belge Saklama Yükümlülüğü
Arabuluculuk faaliyeti sona erdiğinde, bu faaliyete ilişkin olarak yapılan bildirimi, tevdi edilen ve elde bulunan belgeleri ve düzenlenen tutanak ve anlaşmaların birer örneğini mevzuatta belirtilen süre ve şekilde saklama zorunluluğudur
Belirsizlik
Herhangi bir olayın gelecekte olma olasılığının istatistik yöntemlerle tahmin edilememesi
Beyin Fırtınası
Bir konuyu veya sorunu birden fazla insanın bir araya gelip, olabildiğinde çok fikir üretmek için düşündüğü ve söylenen fikirlerin bir tahtaya yazıldığı, daha sonra bunların sistematik olarak
düzenlenerek değerlendirildiği bir yöntemdir.
Bilgi Değişimi
Bireyin bir iletişim süreci sonunda mevcut bilgilerinde meydana gelen değişimi ifade etmektedir.
Bilgilendirme Tutanağı
 
Bütünleştirici Müzakere
Her iki tarafın da ortak kazancını maksimum düzeye çıkardığı ve herkesin bir şeyler kazandığı hissi ile görüşmelerden ayrıldığı uzlaşmalardır İşbirlikçi Müzakere Modeli olarak adlandırılan ve rekabetçi yaklaşımın tersi olan modeldir
CEPEJ
Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu
Çatışma
Çatışma, en az iki bireyin kendi amaçlarına ulaşma doğrultusundaki yaklaşımlarının veya eylemlerinin birbirlerini engellediği, ketlediği veya sınırladığı durumdur. Çatışma durumları çoğunlukla gerçekçi çatışmalar ve sosyal kimlik çatışmaları olarak iki sınıfa ayrılırlar
Daire Başkanlığı
Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan Arabuluculuk Daire Başkanlığıdır.
Dava Şartı Arabuluculuk
 
Davranış Değişikliği
Bireyin belirli bir durumda çevreden gelen etkiler sonucu yaptığı hareketler, söylediği sözler, verdiği tepkiler ve gösterdiği değişimler
Değer Atfetme
Kişilerin belirli bir olay veya insanla olan özel ilişkilerinde kişisel duygu ve deneyimler üzerinden hissedilen yakınlık ve uzaklık üzerinden yaptığı değerlendirme
Değer Biçme
Olay veya insanların ilkeler, kurallar ve normlar bakımdan nitelendirilerek genel değer yargılarına veya genel değer yargılarına dayanarak çıkartılan özel değer yargılarına dayanılarak yapılan değerlendirme
Değer Yargısı
Davranışlara, sözlere, olay, olgu ve nesnelere karşı verilebilecek iyi ve kötü yargılar
Değerlendirici Arabuluculuk
Değerlendirici arabulucu, taraflara muhtemel bir davanın sonucu hakkında tavsiyelerde bulunmakta, dosyanın zayıf ve güçlü yanlarından bahsetmekte, dosyanın içeriğini değerlendirerek, teknik ve hukuki bilgi sağlamaktadır. Bu yöntem, taraflar arasındaki ilişkinin önemli olmadığı ve tarafların uyuşmazlık için hızlı bir çözüm elde etmek istedikleri hâllerde tercih edilmekte, tarafların menfaat ve ihtiyaçlarından çok, hakları üzerinde durulmaktadır.
Deontoloji   
Profesyonel bir mesleği yapanların uygulaması gerekli ahlaki değer ve etik kuralları inceleyen bilim dalıdır. İnsanın belirli temel görevleri olduğunu kabul eden etik kuralları baz almakta ve bu kurallardan kaynaklanan sorumlulukların mesleki çalışmalardaki yerini tespit etmektedir.
Dikkat
İnsanın çevresindeki tüm faktörlerin ve özellikle yakın çevresindeki tüm davranış ve olguların farkında olmasıdır
Direnç Noktası
Taraflardan biri açısından, altında veya üzerinde bir teklif ile müzakerenin artık devam ettirilemeyeceği ve kabul edilebilecek en son noktadır.
Dönüştürücü Arabuluculuk
Tarafların her birinin güçlendirilmesi; ihtiyaç, menfaat, değer ve görüşlerinin tanınması; bu şekilde onların geliştirilmesi fikrine dayanmaktadır ve ilişki odaklı arabuluculuk olarak adlandırılmaktadır. Dönüştürücü arabuluculuk, akran arabuluculuğunda sıklıkla kullanılmaktadır.
Empati
Kişinin kendini bir başka kişinin rolüne koyma yeteneği; karşı tarafın yada tarafların içinde bulunduğu davranışları ve duyguları önyargılı olmadan doğru olarak anlayabilmek ve paylaşabilmek; diğer tarafın pozisyonunu, teklifini ve durumunu kavrayabilmek. Bu yetenek kişilere dünyayı karşısındaki kişinin  gözleriyle  göre  olanağı sağlar. 
Esneklik
Fikirlerinde değişime ve çeşitliliğe açık olmak
Eş Arabuluculuk
Arabuluculuk sürecinin birden fazla arabulucu yardımıyla yürütüldüğü arabuluculuk türüdür
Eşitlik
Tarafların, arabulucuya başvururken ve arabuluculuk süreci boyunca eşit haklara ve imkanlara sahip olmasıdır
Etik
Ahlak, töre, olması gereken davranış biçimi ve ahlaki değerler; felsefenin ödev, yükümlülük, sorumluluk ve erdem gibi kavramlarını analiz eden, doğruluk veya yanlışlık ile iyi veya kötüyle ilgili ahlaki yargıları ele alan, ahlaki eylemin doğasını soruşturan ve iyi bir yaşamın nasıl olması gerektiğini açıklamaya çalışan dalı
Etkileşim
Bir tarafın diğer tarafın zihinsel  durumunu  etkileyebilmesi
Farazi Soru Tipi
 
Arabuluculuk süreci içinde taraflarda değişik bir bakış açısı uyandıran, onları herhangi bir taahhüt altına sokmaksızın seçenekleri değerlendirmeleri için bir imkan sunan soru tipi
 
Fikir Oluşumu
Bir tarafın konu hakkındaki kararlarını yönlendiren süreçtir
Gerçeklik Testi
Arabuluculukta, taraflara anlaşma olması veya olmaması durumunda neler kaybedileceğinin açık uçlu sorularla vurgulandığı ve anlatıldığı yöntem
Gizlilik
Arabuluculuk faaliyeti esnasında elde edilen bilgilerin karşı tarafla veya üçüncü kişilerle paylaşılmaması ve arabuluculuk sürecinde hazırlanan belgeler ve süreçte yapılan açıklamaların anlaşmaya varılamaması hâlinde yargısal yollarda delil olarak kullanılması, yapılan açıklamalar ile paylaşılan sırların başka amaçlarla kullanılamamasıdır.
Gönüllülük
Tarafların, sürece başlayıp başlamama, başladığı süreci devam ettirip ettirmeme ve sonuçlandırıp sonuçlandırmama konusunda serbest iradeye sahip olmasıdır.
Gönüllülük
Tarafların, sürece başlayıp başlamama, başladığı süreci devam ettirip ettirmeme ve sonuçlandırıp sonuçlandırmama konusunda serbest iradeye sahip olmasıdır.
Görünüş
Belli, açık, beş duyuya hitabeden, gözlem ve deneye giren
Göz Teması
Sözlü olmayan iletişimin en hassas ve  en  anlamlı biçimidir
Gözlem
Bir olayın, nesnenin veya durumun nitel ve nicel özelliklerinin saptanabilmesi için bir plan doğrultusunda gözetlenip incelenmesidir. Sözel olmayan davranışların incelenmesinde etkilidir.
Güç Dengesizliği
Arabuluculuk sürecine hazırlık, müzakere becerisi, mali kaynak ve hukukçu veya uzmanlara erişim gücüne dayalı olarak taraflar arasında ortaya çıkan göreli eşitsizliktir
Güdümleme (Manipülasyon)
Karşı tarafın fikir, tutum ve davranışlarını onun farkında olmadan etkilemek
Güven
Birinin veya bir şeyin güvenilir, dürüst, iyi veya doğru olmasına inanılması
Güvensizlik
Güvensizlik, kişinin amaçları, idealleri, yetenekleri ve başkalarıyla ilişkileri ile ilgili belirsizliklerinden kaynaklanan, çeşitli sıkıntılarla karşılaştığında ortaya çıkan korunmasızlık ve yetersizlik duygusunu anlatan kavramdır. 
Harvard Müzakere Modeli
Harvard Üniversitesi Hukuk ve İşletme Fakültelerinin uyuşmazlık çözümü stratejileri çalışmaları kapsamında ortaya çıkan, kişileri problemlerden ayrı tutan, talepler yerine ihtiyaçlara odaklanılan, karşılıklı kazanç seçenekleri yaratmaya çalışılan ve müzakerelerde nesnel kriterler kullanılan müzakere yöntemidir
Hazırlık Aşaması
Arabuluculuk faaliyeti için gereken hazırlıkların yapıldığı, taraflarla ayrı ayrı veya birlikte bilgilendirme oturumu düzenlendiği ilk aşamadır ve arabuluculuk faaliyetinin fiilen başlamasından önceki süreyi de kapsayabilir.
Hedef noktası
 
Müzakereler başlamadan önce tarafların kafalarında belirleyerek masaya geldikleri ve görüşmeler nihai olarak sonuçlandırıldıktan sonra elde edilecek menfaatin sağlanarak masadan kalkılması planlanan nokta
Hoşgörü
Gücenmeyi gerektiren bir tutum ya da davranış karşısında tepki göstermeme, tahammül gösterme
İcra Edilebilirlik Şerhi
Arabuluculuk süreci sonunda düzenlenen anlaşma belgesine ilam niteliğinde belge özelliği kazandıran, edimlerin taraflarca yerine getirilmediği durumlarda anlaşmanın mahkeme kararı aracılığıyla icra edilebilmesine olanak sağlayan yargı kararı
İhtiyaç
Menfaatlerden oluşan ihtiyaçlar, çatışmadaki bir tarafın gerçekte neye ihtiyaç duyduğu ile ilgilidir, öncelikli ve gerçek ihtiyacını tatmin eden hususlardır.
İhtiyaç
Bireyin bir şeyin yokluğunu hissetmesi
İkna
Bilgi ve kanıtların yapılandırıldığı, örgütlendiği, dış görünüş, konuşma tarzı, beden dili ve iletişim yoluyla birden fazla faktörün kullanıldığı tartışma yöntemi
İlk Teklif
Taraflardan birinin istediği ve belirttiği ilk istektir
İnandırma
Bilgi ve kanıta ihtiyaç olmaksızın gerçek yada gerçek dışı bir şeyin doğruluna inandırmak
İnceleme Aşaması
Uyuşmazlığın altında yatan sebeplerin ve menfaatlerin ortaya çıkarıldığı aşama
İradilik
Tarafların, arabulucuya başvurmak, süreci devam ettirmek, sonuçlandırmak veya bu süreçten vazgeçmek konusunda serbest olmaları halidir. Taraflar, sulhe ulaşma konusunda serbest iradeye sahiptir ve çözümü kabul edip etmeme veya çözüm konusunda anlaşılmışsa, bunun içerik ve şartları hakkında karar verme yetkisine sahiptir
İşbirlikçi Müzakere Modeli
Her iki tarafın da ortak kazancını maksimum düzeye çıkardığı ve herkesin bir şeyler kazandığı hissi ile görüşmelerden ayrıldığı uzlaşmalardır Bütünleştirici Müzakere Modeli olarak adlandırılan ve rekabetçi yaklaşımın tersi olan modeldir
Kaçınmacı Yaklaşım
 
Bir tarafın kendi isteklerini yada karşı tarafın isteklerini önemsememesi, tartışmaya ve çatışmaya girmemesi, çatışmayı ertelemesidir.
Kapalı Uçlu Soru
Kapalı uçlu sorular, iki seçenekli sorulardır; bu tip sorularda cevap, sadece “evet-hayır”, “katılıyorum-katılmıyorum” ve benzeri şekilde iki seçeneklidir.
Karar Verme Süreci
Bir tarafın olası alternatiflerden birini seçmesindeki tüm faktörleri, düşünceleri, yöntemleri ve kuralları içeren süreç
Karşı Teklif
Taraflardan birinin verdiği ilk teklife karşılık verilen ilk karşılıktır.
Karşılıklı Konuşma
Çift taraflı bir iletişimde her bir kişinin
Hem konuşmacı hem dinleyici hem gönderici hem de alıcı olduğu model
Katılımcı Gözlem
Gözlemcinin gözlemlediği grubun bir parçası olduğu, grup içinde sorumluklarının bulunduğu ve aktif rol alabileceği etkinliklerin bulunduğu gözlem türüdür. Sözel olmayan davranışların incelenmesinde etkilidir.
Kaygı
Strese tepki olarak ortaya çıkan karmaşık psiko- fizyolojik sürece de kaygı adı verilir. Kaygısı olan bir
kişide bir korku hali, nefes almada güçlük, çarpıntı, ağız kuruluğu, terleme,
solukluk, halsizlik, gerginlik ve tedirginlik halleri görülür.
Kazan – Kazan Yöntemi
Uyuşmazlıkların çözümünde karşılıklı kazanç ve menfaatlerin gözetildiği ve elde edildiği, ilave yeni değerler yaratılabildiği, ihtiyaca dayalı, bütünleştirici ve birleştirici müzakere yöntemi
Kolaylaştırıcı Arabuluculuk
Tarafların uyuşmazlığın çözümünde ortak menfaatlerinin bulunması üzerine yapılandırılmış bir arabuluculuk türüdür ve bizzat taraf katılımı sağlanmakta, süreç, taraflar arasındaki iletişimi geliştirici ve aydınlatıcı bir yol izlemekte, arabulucu hukuki değerlendirme yapmamakta, taraflara tavsiyelerde bulunmamakta, hukuki bilgiler sunmamakta tarafların tartışmalarına mümkün olduğunca az müdahale edilmektedir.
(İngilizce Faciliative Mediation)
Korelasyon
Birden fazla değişken arasındaki ilişkinin derinliğini ve mantıksal bağını gösteren yöntem
Meslek Etiği
Meslek etiği, belirli bir meslek grubunun, meslek üyelerine emreden, onları belli kurallarla davranmaya zorlayan kişisel eğilimlerini sınırlayan, yetersiz ve ilkesiz üyeleri meslekten dışlayan, mesleki rekabeti düzenleyen ve hizmet ideallerini korumayı amaçlayan mesleki ilkeler bütünüdür.
Mimik
Duyguları, düşünce ve olayları belirtecek biçimde yüzde beliren hareketler; sözlü olmayan iletişim yöntemi
Muhtemel Anlaşma Zemini 
Tarafların anlaşmalarının mümkün olabileceği aralığı ifade eder. (Bknz: Anlaşma aralığı)
Müzakere
Doğrudan görüşme yoluyla, iki veya daha fazla tarafın belirli bir sonuca varmaları gereken hâllerde, karşılıklı kabul edilebilir bir çözüme ulaşmak için, tartışma ve ikna yoluyla farklılıklarını gidermeye çalıştıkları, taleplerini kabul ettirmeye odaklandıkları, bilgi ve hüner sergiledikleri bir iletişim ve karar verme sürecidir.
Müzakere Süreci
İki veya daha fazla tarafın, başlangıçta hedefleri farklı olduğu halde birlikte bir sonuca varmalarını gerektiren durumlarda karşılıklı kabul edilebilir bir çözüme ulaşmak için tartışma ve ikna yoluyla farklılıkları gidermeye çalıştıkları bir etkileşim sürecidir. 
Müzakeredeki Anlaşmanın Alternatif B Planı – BATNA
(İngilizce: BEST ALTERNATIVE TO A NEGOTIATED AGREEMENT)
Karşı tarafın müzakereye girmemesi veya mevcut müzakerenin başarısız olması ve anlaşma sağlanamaması durumunda uygulanacak B Planıdır.
Nedensellik Bağı
Sebep sonuç ilişkisinin kurulması
Negatif Önerme
Olumsuz durumları öne çıkararak ikna etmeyi amaçlayan yöntem
Norm
Kişilerin belli durumlardaki davranış biçimleri veya beklenilen davranış şekilleri; ortak beklenti ve davranış standartları
Öfke
Engellenme, incinme, gözdağı benzeri bir durum karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi ve kızgınlık
Özetleme
Aktif dinleme yapmak ve duyduklarını tarafsız ve ayrımcı olmayan bir dille sadeleştirmek; arabuluculuk müzakere sürecinde, derine ve detaylara inildikçe konuların karmaşıklaşmasını ve dağınıklaşmasını önlemek üzere belli aralıklarla konunun netleştirilmesini sağlamayı amaçlayan yöntem
Pazarlık
Bir tarafın diğer tarafın davranışlarını değiştirmeye yönelik ve genellikle bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek için yapılan bir seri önerinin ve karşı tekliflerin yer aldığı bir süreçtir.
Pozisyon
Pozisyon; masada ne istendiği hakkındaki söylemler ve bir tarafın masadaki istekleridir.
Pozitif Önerme
Olumlu durumları öne çıkararak ikna etmeyi amaçlayan yöntem
Problem Çözme
Tarafların birlikte kazanmayı tercih ederek rasyonel davranış sergilemesi ve bireysel çıkar yerine her iki tarafın çıkarının düşünülmesidir.
Propaganda
Karşı tarafın fikir,  karar ve eylemlerini  yönlendirmek  için  bilinçli ve sistematik çaba
Rekabetçi Yaklaşım
Taraflardan birinin kendi çözüm yolunu karşı tarafa kabul ettirme çabasında olduğu, isteğinde mutlak haklı olduğunu düşündüğü, karşı tarafın ne istediğin önemsemediği, gerilimin yükseltildiği ve hedefe odaklanıldığı müzakere biçimidir
Risk
Herhangi bir olayın gelecekteki sonucunun kesin olmadığı, fakat sonuçlarının gerçekleşme olasılıklarının bilindiği veya tahmin edilebildiği durum
Rol
Kişinin canlandırdığı karakter
Sert Tepki
Kendi görüşlerinin ve inançlarının mutlak doğru olduğunu düşünen bireylerin tepkileridir.
Sır Saklama Yükümlülüğü
Arabuluculuk sürecindeki gizlilik kapsamına giren konuların ifşa edilmemesidir.
Son Tutanak
Arabuluculuk faaliyetinin sonunda ve tarafların anlaştıkları, anlaşamadıkları veya faaliyet başka sebeple sona erdi ise bu sebeplerin yazıldığı, arabuluculuk sürecinin sona erdiğini belgeleyen, arabulucu ve taraflar veya vekillerince imzalanan tutanak
Sonuç Evrakı
Arabuluculuk sürecinin olumlu bitmesi halinde tarafların anlaştıkları konuların yazıldığı belge
Sonuç Tutanağı
Arabuluculuk sürecinde bir karar mercii bulunmamaktadır. Süreç sonunda tarafların vardığı sonuç tutanağa yazılmaktadır. Taraflar uyuşmazlıklarını anlaşarak veya anlaşamayarak sonuçlandırır. Taraflar arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varır ise, varılan anlaşmanın kapsamı taraflarca belirlenir ve bir anlaşma belgesi düzenlenir. Aksi halde anlaşmama tutanağı düzenlenir.
Sözlü İletişim
Düşünce ve tekliflerin dille, yani, sesli olarak ifade edilmesidir
Sözsüz İletişim
Farkında olmaksızın yada bilerek gerçekleşen, yüz ifadesi, beden duruşu, konuşma tarzı, jest ve mimikler, ses tonu, mesafe ve giyim tarzı gibi ayrıntılarla ortaya çıkan iletişimdir
Şeffaflık
Kararların, kurallar ve düzenlemeler doğrultusunda alınması ve uygulanması, alınan kararlardan etkileneceklerin bilgiye erişiminin sağlanması ve bu bilginin de ulaşılabilir, anlaşılır ve somut olması prensibidir.
Tahkim
Tarafsız üçüncü kişi olan hakemin yaptığı yargılama sonucunda tarafları bağlayıcı bir karar vererek uyuşmazlığı çözmesine dayalı alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir.
Tarafsızlık
Arabulucunun görevini yerine getirirken söz, davranış ve görünümünde kendi duygu, değer ve önceliklerine yer vermemesi, uyuşmazlığın dışında kalan bir tarafsız ve profesyonel üçüncü kişi olmasıdır.
Tartışma
İnsanların bir konu hakkındaki farklı fikirlerini ifade ettikleri durum; kabul edilebilir bir anlaşmaya varmak için taraflar arasında gerçekleştirilen görüşmeler, açıklamalar, sentezler, öneriler
Tepki
Bir söz ve eylemin yol açtığı, uyandırdığı karşı eylem; herhangi bir etkiye yanıt olarak doğan davranış ya da söz
Türkiye Arabulucular Etik Kuralları
Türkiye Arabulucular Etik Kuralları karşılaştırmalı hukuktaki etik ve uygulama kuralları dikkate alınarak ülkemizin arabuluculuk sistemi ile sosyal ve kültürel değerlerine uyumlu olacak biçimde, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından hazırlanmış olup, Arabuluculuk Kurulu tarafından gözden geçirilerek 2017 yıl sonunda kabul edilmiştir.
Uyuşma Stratejisi
Diğer adı teslim olma stratejisidir. Taraflardan birinin kendisi veya grubun ortak çıkarı için ilgisinin ve endişesinin düşük olması sonucunda karşı tarafın isteklerini ve taleplerini kendi istek ve taleplerinden daha doğru veya anlamlı bularak çatışma halinin çözülmesidir.
Uyuşmazlık
Uyuşmazlık kavramı; bir veya daha fazla kişinin istekleri, çıkarları, değerleri, inançları, sınırlı bir kaynağın paylaşımındaki görüşleri veya ihtiyaçları farklı olduğunda veya çeliştiğinde, ortaya anlaşmazlık çıkması veya gerginlik yaşanması durumudur. Uyuşmazlık, anlaşmazlığın aleniyet kazandığı bir aşamadır ve bu aşamadan sonra müzakere, arabuluculuk veya üçüncü bir kişinin kararı ile giderilebilmesi mümkündür.
Uzlaşma
Hem kendi ve hem de karşı tarafın istek ve ihtiyaçlarının orta bir noktada dengelenerek elde edilmesi yönünde sergilenene müzakere tarzıdır.
Uzlaşmacı Yaklaşım
Orta yollu çözümle ortada buluşulduğu, aradaki farkın ikiye bölündüğü, taraflar tam bir tatmin sağlayamadığı ve durumu idare ettiği, zaman baskısı olduğunda kullanılan, kazanan ve kaybeni olmayan müzakere yaklaşımı
Yansıtma
Kişinin söylemini aynı kelimelerle, aynı ses tonu ve aynı beden dili ile geri bildirme
Yarı Kapalı Uçlu Sorular
Yarı kapalı uçlu sorular, kapalı uçlu soru tipine “başka” veya “diğer” gibi açık uçlu seçeneğin eklenmesi yoluyla sorulan sorulardır. Yarı açık uçlu sorular, sorunun cevabı dışında başka bir yanıt verilebilen sorulardır.
Yarışmacı Yaklaşım
Uyuşmazlık çözümünde bireyin amacının ne pahasına olursa çatışmadan galip çıkmak olması halidir.
Yeniden Çerçeveleme
Kelimelerin düzeltilmesi, yeniden düzenlenmesi ve değiştirilmesi yoluyla onlara daha olumlu anlam kazandırılması; yapıcı olmayan çerçeveden uzaklaşmak, farklı ve pozitif bir ifadeye ulaşmak, problemin çözümüne hiçbir katkısı olmayan kısımlardan kurtulmak
Zaman Yönetimi
Üreticiliği ve verimliliği arttırmak amacıyla, belirli aktiviteler üzerinde harcanan zamanı bilinçli bir şekilde kontrol etme yöntemidir.
Sözlük, yazar İbrahim Aycan tarafından hazırlanmış, Arabuluculukla ilgili bir kitapta kitap bölümü olarak Aristo tarafından yayınlanmıştır 

Dünyadaki Mülteci Problemi Konusunda Dünya Tabipler Birliği Bildirgesi

0

Dünyadaki Mülteci Problemi Konusunda Dünya Tabipler Birliği Bildirgesi, 1994 yılı eylül ayında İsveç’in Stockholm kentinde düzenlenen 46’ıncı Dünya Tabipler Birliği Genel Kurulunda kabul edilmiştir.

Dünyadaki Mülteci Problemi Konusunda Dünya Tabipler Birliği Bildirgesi

İnsan hakları ihlallerinden, politik baskılardan, ırkçılıktan kıtlıktan ve sivil baskılardan kaçmak için ülkelerini terketmiş olan dünyanın birçok kesimindeki mültecilerin önüne geçilemez bir akışı varken, Küba, Bosna, Haiti, Somali, Ruanda ve birçok yerde meydana gelen insanlık trajedilerinin raporları ile dünyanın gündemi belirlenirken, İnsani yardım tıbbi bakım ve gıda desteği için müthiş bir ihtiyaç varken ve birçok gönüllü hekim ve diğer sağlık personeli mültecilere tıbbi bakım sağlarken, tıbbi destek, gıda ve giyimden başka, çok daha fazlası gereklidir.

ÖYLEYSE BUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN

1. Ulusal tabip birlikleri, mülteciler ve bu ülkelerin vatandaşları için tıbbi ve insani yardım sağlamaya yardım eder.

2. Ulusal tabip birlikleri insanların yaygın mağduriyetlerini azaltmak için bu çabalara katılma konusunda hükümet kurumlarını ve diğer hükümet dışı organizasyonları zorlar.

3. Tüm bireyler; baskıları bu krizlere sebep olan hükümetlerden yetki almaksızın doğrudan mülteci ve vatandaşlara bu tip yardımların sağlanması konusunda çaba sarfeder.

Dünya Tabipler Birliği
Dünya Tabipler Birliği (WMA) hekimleri temsil eden en geniş uluslararası kuruluştur. Örgüt, 17 Eylül 1947 tarihinde 27 farklı ülkeden hekimin Paris’te bir araya gelmesiyle kurulmuştur. Organizasyon, hekimlerin bağımsızlığını sağlamak ve hekimler tarafından her zaman mümkün olan en yüksek etik davranış ve bakım standartları için çalışmak üzere oluşturulmuştur. WMA, üyelerine özgürce iletişim kurmaları, aktif olarak işbirliği yapmaları, yüksek tıbbi etik standartları ve mesleki yeterlilik konusunda fikir birliğine varmaları ve dünya çapında hekimlerin mesleki özgürlüklerini teşvik etmeleri için ortak bir forum sunmaktadır.
WMA bağımsız profesyonel örgütler konfederasyonu niteliğindedir. Finansmanı, 114 Ulusal Tıp Birliğinin üyeliklerinden kaynaklı yıllık katkılarla gerçekleşmektedir. WMA’nın amacı, dünyadaki tüm insanlar için Tıp Eğitimi, Tıp Bilimi, Tıp Sanatı ve Tıp Etiği ve Sağlık alanında en yüksek uluslararası standartları elde etmeye gayret ederek insanlığa hizmet etmektir.
Dünya Tabipler Birliği Hizmet Alanları
    • Sağlıkla ilgili insan hakları – hasta ve hekimlerin temel haklarının geliştirilmesi ve savunulması
    • Tıp eğitimi – hekimlerin bilgi ve becerilerini sürekli geliştirmelerine yardımcı olmak
    • Sağlık hizmetleri için insan kaynakları planlaması
    • Hasta güvenliği
    • Halk sağlığı politikası ve tütün kontrolü, bağışıklama gibi projeler
    • Özellikle yeni veya gelişmekte olan demokrasilerde yeni tıbbi dernekler için demokrasi inşası
    • Liderlik ve kariyer gelişimi
    • Hekim ve hasta hakları savunuculuğu
    • İş sağlığı ve güvenliği

Dublin Tüzüğü

0

Dublin Tüzüğü(Dublin Konvansiyonu-Dublin II Regulation) Avrupa Birliği üyesi devletlerin sığınma başvurularında üye ülkelerin nasıl bir uygulamada bulunacaklarını belirleyen yasadır.

Tüzük, 18 Şubat 2003 tarihinde, Avrupa Konseyi Tüzüğü olarak kabul edilmiştir.

AB üyesi olmayan üçüncü ülke vatandaşların üye devletlerden birine yaptığı iltica başvurusunun  incelenmesinden sorumlu üye devletin belirlenmesi, uyulacak kurallar, kriter ve mekanizmalar bu tüzük ile belirlenmiştir.

Dublin Tüzüğü

KONSEY TÜZÜĞÜ (AT) 343/2003, 18 Şubat 2003

Dublin Tüzüğü, daha önceleri ise Dublin Konvensiyonu Avrupa Birliği üyesi devletlerin sığınma başvurularında üye ülkelerin nasıl bir uygulamada bulunacaklarını belirleyen yasa.

Sözleşmenin en önemli maddesi, sığınma başvurusunda bulunan kişinin AB’ye giriş yaptığı ülkenin başvuruyu değerlendirmekten sorumlu olacağına dair olan maddedir.[1] Başvuru sahibinin hangi ülkeden giriş yaptığının tespit edilebilmesi için parmak izi bilgilerinin değiş tokuşuna dayanan EURODAC adında merkezi bir sistemin kurulması tartışılmaktadır.

Dış sınırların kontrolüne ilişkin kararlar konusunda İspanya ile İngiltere arasında Cebelitarık ihtilafı yaşanmış ve sorun hala sürmektedir.

GİRİŞ

Bir üçüncü ülke vatandaşının Üye Devletlerden birinde yaptığı sığınma başvurusunun  incelenmesinden sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesine ilişkin kriter ve mekanizmaların saptanması hakkında

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANLAR KONSEYİ

Avrupa Topluluğu’nu kuran Antlaşmayı, özellikle de Madde 63, birinci paragraf, (1)(a)  bendini;
Komisyon’un önerisini
Avrupa Parlamentosu’nun görüşünü
Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi’nin görüşünü göz önüne alarak aşağıdaki düzenlemeyi benimsemiştir.

Aşağıdaki hususları dikkate alarak:

(1) Sığınma konusunda bir Avrupa Ortak Sığınma Sistemi’ni de içerecek ortak bir politika belirlenmesi, Avrupa Birliği’nin koşullar nedeniyle meşru olarak Topluluğa  sığınmak isteyen kişilere açık bir özgürlük, güvenlik ve adalet alanının aşamalı olarak oluşturulması şeklindeki hedefinin kurucu unsurlarından biridir.
(2) Avrupa Birliği Konseyi, 15 ve 16 Ekim 1999 tarihlerinde Tampere’de yaptığı özel toplantıda, 31 Ocak 1967 tarihli New York Protokolü ile tamamlanmış şekliyle 28 Temmuz 1951 tarihli Mültecilerin Statüsü hakkındaki Cenevre Sözleşmesi’nin tam ve kapsayıcı bir şekilde uygulanmasına dayanan bir Avrupa Ortak Sığınma Sistemi kurulması ve bu şekilde kimsenin zulüm gördüğü yere geri gönderilmemesinin sağlanması, başka deyişle geri göndermeme ilkesinin muhafaza edilmesi yönünde çalışmak konusunda mutabakata varmıştır. Bu bakımdan ve işbu Tüzük’te belirlenen sorumluluk kriterleri etkilenmeksizin, hepsi geri göndermeme ilkesine riayet eden Üye Devletler, üçüncü ülke vatandaşları için güvenli ülkeler olarak kabul edilmektedir.
(3) Tampere’de benimsenen sonuç kararları arasında, bu sisteme, kısa dönemde, bir sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi için net ve uygulaması kolay bir yöntemin dahil edilmesi gerektiği de yer almaktadır.
(4) Böyle bir yöntem, hem Üye Devletler hem ilgili kişiler için objektif, adil kriterlere dayanmalı, özellikle de, mülteci statüsünün belirlenmesine yönelik prosedürlerden etkili bir şekilde yararlanılabilmesinin garanti altına alınması ve sığınma başvurularının hızla değerlendirilmesi hedefinin zora sokulmaması için, sorumlu Üye Devlet’in hızla belirlenmesini mümkün kılmalıdır.
(5) Daha uzun vadede sığınma hakkı tanınmış kişiler için Birliğin bütününde geçerli ortak bir prosedür ve tek tip bir statüye varması gereken ortak bir Avrupa sığınma sisteminin birbirini izleyen safhalar halinde yürürlüğe konması ile ilgili olarak, bu aşamada, bir yandan tecrübelerin ışığında gerekli iyileştirmeler yapılırken, bir yandan da, 15 Haziran 1990 tarihinde Dublin’de imzalanmış olan, Avrupa Topluluğu’nun Üye Devletlerinden birinde yapılmış olan bir sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu Devlet’in belirlendiği ve hayata geçirilmesiyle birlikte sığınma politikalarının uyumlaştırma sürecini hızlandıran Sözleşme’nin (buradan itibaren Dublin Sözleşmesi) altında yatan ilkelerin pekiştirilmesi[4] uygun görülmektedir.
(6) Bir sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesine yönelik kriter ve mekanizmaların saptanmasında güdülen diğer amaçlarla uyumlu olduğu müddetçe, aile birliği muhafaza edilmelidir.
(7) Bir ailenin fertlerinin sığınma başvurularının tek bir Üye Devlet tarafından hep birlikte değerlendirilmesi, başvuruların gereğince incelenmesinin ve bunlar hakkında alınan kararların tutarlı olmasının sağlanmasını mümkün kılmaktadır. Üye Devletler, insani gerekçelerle bunun gerekli olduğu durumlarda aile fertlerinin bir araya getirilmesini mümkün kılmak için sorumluluk kriterlerinden sapabilmelidirler.
(8) Avrupa Topluluğu’nu kuran Antlaşma’ya uygun olarak kişilerin serbest dolaşımının garanti altına alındığı iç sınırları olmayan bir alanın aşamalı olarak oluşturulması ve, dışsınırların yönetimi yönünde ortaklaşa çalışmalar da dahil olmak üzere, üçüncü ülke vatandaşlarının giriş ve kalışlarının koşullarıyla ilgili Topluluk politikalarının saptanması, bir dayanışma ruhu içinde sorumluluk kriterleri arasında önem ve dikkat bakımından denge sağlanmasını zorunlu kılmaktadır.
(9) İşbu Tüzüğün uygulaması, Üye Devletler arasında, yetkili kurumlar arasında iletişimi iyileştirmeye, prosedürlerin sürelerini kısaltmaya veya sorumluluğunu üstlenme veya geri alma yönündeki isteklerin değerlendirilmesini basitleştirmeye veya transferlerin gerçekleştirilmesi için prosedürler oluşturmaya yönelik iki taraflı düzenlemelerle kolaylaştırılabilir, etkililiği artırılabilir.
(10) Dublin Sözleşmesi’nde saptanan sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesinde kullanılacak sistem ile işbu Tüzük’te belirlenen sistem arasında süreklilik sağlanmalıdır. Aynı şekilde, işbu Tüzük ile, Dublin Sözleşmesi’nin etkili bir şekilde uygulanması için parmak izlerinin karşılaştırılması amacıyla ‘Eurodac’ın kurulması hakkındaki 11 Aralık 2000 tarihli (EC) (AT) No 2725/2000 sayılı Konsey Tüzüğü arasında da tutarlılık sağlanmalıdır.
(11) (EC) (AT) 2725/2000 sayılı Tüzük ile oluşturulduğu şekliyle Eurodac sisteminin ve özellikle de adı geçen sistemde yer alan Madde 4 ve 8’in uygulamaya konulmasının, işbu Tüzüğün uygulamaya geçirilmesini kolaylaştırması gereklidir.
(12) İşbu Tüzüğün kapsamına giren kişilerin göreceği muameleyle ilgili olarak, Üye Devletler, taraf oldukları devletler hukuku belgeleri çerçevesindeki yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadırlar.
(13) İşbu Tüzüğün uygulanması için gerekli tedbirler, Komisyon’a verilen uygulama yetkilerinin kullanılması ile ilgili usullerin belirlendiği 28 Haziran 1999 tarihli 1999/468/EC (AT) tarihli Konsey Kararı’na uygun olarak alınmalıdır.
(14) Düzenleme’nin uygulanışı, düzenli aralıklarla değerlendirilmelidir.
(15) Düzenleme, özellikle Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nda[7] kabul edilmiş olan temel hak ve ilkelere riayet etmektedir. Özellikle de, Madde 18’de garanti altına alınan sığınma hakkına eksiksiz riayet edilmesinin sağlanması amacını gütmektedir.
(16) Teklif edilen tedbirin, başka deyişle bir üçüncü ülke vatandaşı tarafından Üye Devletlerden birinde yapılmış bir sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi için kriterler ve mekanizmalar belirlenmesinin amacı Üye Devletler tarafından yeterli derecede gerçekleştirilemeyeceğinden ve, bu nedenle, söz konusu tedbirin büyüklüğü ve etkileri nedeniyle, bu amaç Topluluk düzeyinde daha iyi gerçekleştirilebileceğinden, Topluluk, Antlaşma’nın 5’inci maddesinde belirlenen subsidiairite (ikincillik) ilkesine uygun olarak tedbirler alabilir. Söz konusu maddede belirlenen orantılılık ilkesi gereği, işbu Tüzük, bu amacın gerçekleştirilmesi için gerekli olan hususların ötesine geçmemektedir.
(17) Avrupa Birliği Antlaşması’na ve Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşma’ya ekli İngiltere ve İrlanda’nın konumu hakkındaki Protokol’ün 3’üncü maddesi gereği, İngiltere ve İrlanda, 30 Ekim 2001 tarihli yazılarıyla, işbu Tüzüğün benimsenmesinde ve uygulanmasında yer almak istediklerini tebliğ etmişlerdir.
(18) Avrupa Birliği Antlaşması’na ve Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşma’ya ekli Danimarka’nın konumu hakkındaki Protokol’ün 1 ve 2’inci maddeleri gereği, Danimarka işbu Tüzüğün benimsenmesine katılmamaktadırlar ve işbu Tüzük Danimarka üzerinde bağlayıcı olmadığı gibi Danimarka işbu Tüzüğe tabi de değildir.
(19) Dublin Sözleşmesi yürürlükte kalacak ve Danimarka’nın Tüzüğe katılımına imkan veren bir sözleşme yapılana kadar Danimarka ile işbu Tüzüğe tabi Üye Devletler arasında geçerli olmaya devam edecektir.

AVRUPA BİRLİĞİ BAKANLAR KONSEYİ AŞAĞIDAKİ MADDELERİ BENİMSEMİŞTİR:


BÖLÜM I KONU VE TANIMLAR
Madde 1

İşbu Tüzük’te, bir üçüncü ülke vatandaşı tarafından Üye Devletlerden birinde yapılmış olan bir sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesinin kriterleri ve mekanizmaları belirlenmektedir.

Madde 2

İşbu Tüzük’te aşağıdaki tanımlar geçerli olacaktır:

(a) Üçüncü ülke vatandaşı: Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşma Madde 17(1)’deki anlamda Birlik vatandaşı olmayan herhangi bir kişi.

(b) Cenevre Sözleşmesi: 31 Ocak 1967 tarihli New York Protokolü ile değiştirilmiş haliyle, mültecilerin statüsü hakkındaki 28 Temmuz 1951 tarihli Sözleşme.

(c) Sığınma başvurusu: Bir üçüncü ülke vatandaşı tarafından yapılmış olup Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde bir Üye Devlet’ten uluslararası koruma isteğinde bulunma  şeklinde anlaşılabilecek bir başvuru. Uluslararası korumadan yararlanmak için yapılan her başvuru, söz konusu üçüncü ülke vatandaşı ayrı bir başvurunun konusu olabilecek başka türde bir korumayı açıkça istemedikçe, sığınma başvurusu kabul edilecektir.

(d) Başvuran veya sığınma isteyen: Sığınma için başvuruda bulunmuş olup başvurusu hakkında henüz kati bir karar verilmemiş olan bir üçüncü ülke vatandaşı.

(e) Sığınma başvurusunun incelenmesi: Bir sığınma başvurusunun ilgili yetkili makamlarca ulusal kanuna göre incelenmesi veya sığınma başvurusu hakkında ilgili yetkili makamlarca ulusal kanuna göre verilen karar. Sorumlu Üye Devlet’in işbu Tüzüğe uygun olarak belirlenmesine ilişkin prosedürler bunun dışındadır.

(f) Sığınma başvurusunun geri alınması: Sığınma başvurusunda bulunan kişinin, ulusal hukuka uygun olarak, sığınma başvurusunun yapmasıyla başlayan işlemleri açıkça veya zımni olarak durdurduğu girişimler.

(g) Mülteci: Cenevre Sözleşmesi’nde tanımlanan statünün gerektirdiği özelliklere sahip olup bu sıfatıyla bir Üye Devlet’in topraklarında ikamet etme iznine sahip olan herhangi bir üçüncü ülke vatandaşı.

(h) Refakatçisi olmayan reşit olmayan kişi: On sekiz yaşın altında olup, ister kanun gereği ister örf ve adet gereği olsun kendisinden sorumlu olan bir yetişkinin refakatinde olmadan Üye Devletlerin topraklarına gelen evli olmayan herhangi bir kişi. Böyle kişiler, yukarıda belirtilen şekilde bir kişinin vesayetine fiilen girmedikleri sürece bu kategoride kalacaklardır. Bu kavram, Üye Devletlerin topraklarına girdikten sonra terk edilerek refakatçisiz kalan reşit olmayan kişileri de kapsar.

(i) Aile fertleri: Söz konusu aile menşe ülkede oluşmuş olduğu müddetçe, başvuranın ailesinin Üye Devletlerin topraklarında bulunan aşağıdaki fertleri:

    • (i) Sığınma isteyen kişinin karısı/kocası veya, eğer ilgili Üye Devlet kanunları veya örf ve adetleri gereği yabancılara ilişkin hukuku çerçevesinde evli olmayan çiftlere evli çiftlere benzer şekilde muamele ediyorsa, istikrarlı bir ilişki içinde olduğu evlilik dışı eşi.
    • (ii) (i)’de bahsi geçen çiftlerin veya başvuranın reşit olmayan çocukları. Söz konusu reşit olmayan çocukların evli olmamaları ve ilgili kişinin himayesine muhtaç olmaları şartıaranır. Söz konusu reşit olmayan çocukların ulusal hukukta tanımlandığı şekilde evlilik içi veya dışı doğmuş olup olmadıklarına veya evlat edinilmiş olup olmadıklarına bakılmaz.
    • (iii) Başvuran veya mülteci reşit olmayıp evli de değilse, baba, anne veya vasi.

(j) İkamet belgesi: Bir Üye Devlet’in yetkili makamları tarafından verilmiş olup bir üçüncü ülke vatandaşının söz konusu Üye Devlet’in topraklarında kalmasına izin veren herhangi bir izin. Bu kavram, geçici koruma düzenlemeleri çerçevesinde veya bir sınır dışı etme emrinin uygulanmasını engelleyen durumun geçerliliğini kaybetmesine kadar ülke topraklarında kalma iznini kanıtlayan belgeleri de içerir. İşbu Tüzük’te belirlendiği şekilde sorumlu Üye Devlet’in saptanması için gereken süre içinde veya bir sığınma başvurusunun veya ikamet izni başvurusunun incelendiği süre içinde verilen vizeler ve ikamet izinleri bunun dışındadır.

(k) Vize: Bir Üye Devlet’in, transit geçiş veya söz konusu Üye Devlet’te veya birkaç Üye Devlet’te kalmak üzere giriş yapmak için gerekli olan izin veya kararı. Vizenin niteliği, aşağıdaki tanımlara göre belirlenecektir:

    • (i) Uzun süre kalış vizesi: Bir Üye Devlet’in, söz konusu Üye Devlet’te üç aydan uzun süre kalınmak üzere giriş için gerekli olan izin veya kararı.
    • (ii) Kısa süre kalış vizesi: Bir Üye Devlet’in, söz konusu Üye Devlet’te veya birden fazla Üye Devlet’te toplamı üç ayı geçmeyen bir süre kalınmak üzere giriş için gerekli olan izin veya kararı.
    • (iii) Transit geçiş vizesi: Bir Üye Devlet’in, söz konusu Üye Devlet’in veya birden fazla Üye Devlet’in topraklarından transit geçiş yapılmak üzere giriş için gerekli olan izin veya kararı. Havaalanında gerçekleştirilen transit geçişler bunun dışındadır.
    • (iv) Havaalanı transit vizesi: Bir üçüncü ülke vatandaşının, özel olarak işbu şarta tabi olarak, bir konaklama veya uluslararası bir uçuşun iki kısmı arasında aktarma süresince,ilgili Üye Devlet’in ulusal topraklarına girmeden, havaalanının transit bölgesindengeçmesine izin veren izin veya karar.
BÖLÜM II GENEL İLKELER
Madde 3

1. Üye Devletler, sınırda veya topraklarında Üye Devletlerden herhangi birine sığınma için başvuran bütün üçüncü ülke vatandaşlarının başvurularını inceleyeceklerdir. Başvuru tek bir Üye Devlet tarafından incelenecektir. Bu Üye Devlet, Bölüm III’ deki kriterlere göre sorumlu olan Üye Devlet olacaktır.

2. Paragraf 1’e rağmen, her Üye Devlet, işbu Tüzük’te belirlenen kriterlere göre incelemeyi yapmak kendi sorumluluğu olmasa bile, bir üçüncü ülke vatandaşı tarafından yapılmış bir sığınma başvurusunu inceleyebilir. Böyle bir durumda, söz konusu Üye Devlet, işbu Tüzük’teki anlamı çerçevesinde, sorumlu Üye Devlet olacak ve bu sorumluluğun getirdiği yükümlülükleri üstlenecektir. Söz konusu Üye Devlet, uygun olduğunda, daha önce sorumlu olan Üye Devlet’e, sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi için bir prosedürü uygulamakta olan Üye Devlet’e veya başvuranın sorumluluğunu üstlenmesi veya başvuranı geri alması istenmiş olan Üye Devlet’e bilgi verecektir.

3. Her Üye Devlet, Cenevre Sözleşmesi’nin hükümlerine uygun olarak, sığınma isteyen bir kişiyi kendi ulusal hukukları gereği bir üçüncü ülkeye gönderme hakkını muhafaza edecektir.

4. Sığınma isteyen kişiye, işbu Tüzük, işbu Tüzük’te belirlenen mühletler ve işbu Tüzüğün etkileri hakkında, makul olarak anlaması beklenebilecek bir dilde yazılı olarak bilgi verilecektir.

Madde 4

1. İşbu Tüzük çerçevesinde sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi süreci, bir sığınma başvurusunun bir Üye Devlet nezdinde ilk yapıldığı anda başlar.

2. Sığınma başvurusu yapan kişi tarafından verilen bir form veya yetkili makamlarca hazırlanmış bir rapor ilgili Üye Devlet’in ilgili yetkili makamlarına ulaştığında sığınma başvurusu yapılmış kabul edilir. Başvurunun yazılı olarak yapılmadığı durumlarda, niyet beyanı ile raporun hazırlanışı arasında geçen süre mümkün olduğu kadar kısa tutulacaktır.

3. İşbu Tüzük çerçevesinde, sığınma isteyen kişinin refakatinde olup reşit olmayan ve Madde 2, paragraf (i)’de belirlenen aile ferdi tanımlamasına uyan kişilerin durumu, söz konusu reşit olmayan kişi münferiden sığınma talebinde bulunmasa bile, ebeveyninin veya vasisinin durumundan ayrı düşünülemeyecek, söz konusu ebeveyn veya vasinin sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu Üye Devlet tarafından ele alınacaktır.
Sığınma isteyen kişinin Üye Devletlerin topraklarına gelmesinden sonra doğan çocuklara da aynı muamele gösterilecek, bu çocukların sorumluluklarının üstlenilmesi için yeni bir prosedür başlatmaya gerek olmayacaktır.

4. Bir Üye Devlet’in ilgili yetkili makamlarına başka bir Üye Devlet’in topraklarında bulunan bir başvuran tarafından bir sığınma başvurusu yapılması halinde, sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi, başvuranın topraklarında hazır bulunduğu Üye Devlet tarafından gerçekleştirilecektir. Başvuruyu alan Üye Devlet, başvuranın topraklarında hazır bulunduğu Üye Devlet’e vakit geçirmeden bilgi verecek ve, bunun üzerine, işbu Tüzük çerçevesinde, bu Üye Devlet sığınma başvurusunun yapıldığı Üye Devlet kabul edilecektir.
Başvurana, bu devir ve devrin gerçekleştiği tarih yazılı olarak bildirilecektir.

5. Başka bir Üye Devlet’te hazır bulunan ve sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi süreci sırasında başvurusunu geri alarak o ülkede sığınma başvurusu yapan sığınma isteyen kişi, Madde 20’de yazılı şartlara tabi olarak, sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi sürecini tamamlamak üzere ilk sığınma başvurusunun yapılmış olduğu Üye Devlet tarafından geri alınacaktır.

Sığınma isteyen kişinin o arada Üye Devletlerin topraklarını en az üç ay süre ile terk etmiş olması veya bir Üye Devlet’ten ikamet belgesi alması halinde, bu yükümlülük ortadan kalkacaktır.

BÖLÜM III KRİTERLER ARASINDAKİ ÖNCELİK SIRASI
Madde 5

1. Sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesinde kullanılacak kriterler, işbu bölümde yazılı sıraya göre uygulanacaktır.

2. Kriterlere göre sorumlu olan Üye Devlet, sığınma isteyen kişinin bir Üye Devlet’e ilk başvuruda bulunduğu zamanki durum esas alınarak belirlenecektir.

Madde 6

Sığınma isteyen kişinin refakatinde kimse bulunmayan reşit olmayan bir kişi olması durumunda, başvuruyu incelemekten sorumlu Üye Devlet, reşit olmayan kişinin çıkarları için bunun en iyisi olması şartıyla, söz konusu kişinin aile fertlerinden birinin yasal olarak hazır bulunduğu Üye Devlet olacaktır. Bir aile ferdinin bulunmaması halinde, başvuruyu incelemekten sorumlu Üye Devlet, reşit olmayan kişinin sığınma başvurusunda bulunduğu Üye Devlet olacaktır.

Madde 7

Ailenin daha önce menşe ülkede kurulmuş olup olmadığına bakılmaksızın, sığınma isteyen kişinin bir Üye Devlet’te mülteci olarak ikamet etmesine izin verilmiş bir aile ferdinin bulunması halinde, ilgili kişilerin böyle olmasını arzu etmeleri şartıyla, sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu Üye Devlet söz konusu Üye Devlet olacaktır.

Madde 8
Sığınma isteyen kişinin bir Üye Devlet’te başvurusu hakkında konunun özüyle ilgili ilk kararın henüz verilmemiş olduğu bir aile ferdinin bulunması halinde, ilgili kişilerin böyle olmasını arzu etmeleri şartıyla, sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu Üye Devlet söz konusu Üye Devlet olacaktır.

Madde 9
1. Sığınma isteyen kişinin geçerli bir ikamet belgesi hamili olması halinde, sığınma başvurusunun incelenmesinden belgeyi vermiş olan Üye Devlet sorumlu olacaktır.

2. Sığınma isteyen kişinin geçerli bir vizeye sahip olması durumunda, eğer vize başka bir Üye Devlet yerine veya başka bir Üye Devlet’in yazılı izni ile verilmemişse, sığınma başvurusunu incelemekten vizeyi vermiş olan Üye Devlet sorumlu olacaktır. Vizenin başka bir Üye Devlet yerine veya başka bir Üye Devlet’in izniyle verilmesi durumunda, sığınma başvurusunun incelenmesinde bu Üye Devlet sorumlu olacaktır. Bir Üye Devlet’in, özellikle güvenlik nedenleriyle, önce başka bir Üye Devlet’in merkezi yetkili makamından görüş istemesi halinde, görüşü istenen Üye Devlet’in cevabı, işbu hüküm bakımından yazılı izin teşkil etmeyecektir.

3. Sığınma isteyen kişinin farklı Üye Devletler tarafından verilmiş birden fazla geçerli ikamet belgesine veya vizeye sahip olması durumunda, sığınma başvurusunun incelenmesi sorumluluğu Üye Devletler tarafından aşağıda yazılı sıraya göre üstlenilecektir:

    • (a) En uzun süreli ikamet hakkı veren ikamet belgesini vermiş olan veya, geçerlilik sürelerinin aynı olması durumunda, geçerlilik süresi en son biten ikamet belgesini vermişolan Üye Devlet;
    • (b) Farklı vizelerin aynı türden olması halinde, geçerlilik süresi en son biten vizeyi vermiş olan Üye Devlet;
    • (c) Vizelerin farklı türlerde olmaları halinde, en uzun geçerlilik süresine sahip olan vizeyi veya, geçerlilik sürelerinin aynı olması durumunda, geçerlilik tarihi en son biten vizeyi vermiş olan Üye Devlet.

4. Sığınma isteyen kişinin sadece süresi iki yıldan kısa bir süre önce bitmiş bir veya daha fazla ikamet belgesine veya süresi altı aydan kısa bir süre önce bitmiş olup sığınma isteyen kişinin bir Üye Devlet’in topraklarına fiilen girmesine olanak vermiş olan bir veya daha fazla vizeye sahip olması halinde, paragraf 1, 2 ve 3, başvuranın Üye Devletlerin topraklarını terk etmediği süre boyunca geçerli olacaktır.
Sığınma isteyen kişinin süresi iki veya daha uzun süre önce bitmiş bir veya daha fazla ikamet belgesine veya süresi altı aydan uzun süre önce bitmiş olup başvuranın bir Üye Devlet’in topraklarına fiilen girmesine imkan vermiş bir veya daha fazla vizeye sahip olması ve başvuranın Üye Devletlerin topraklarını terk etmemiş olması halinde, başvuru hangi Üye Devlet’te yapıldıysa o Üye Devlet sorumlu olacaktır.

5. İkamet belgesinin veya vizenin sahte veya varsayıma dayanan bir kimlik esas alınarak veya sahte veya geçersiz belgeler verilerek alınmış olması, sorumluluğun söz konusu belge veya vizeyi veren Üye Devlet’e verilmesini engellemez. Ancak, ikamet belgesini veya vizeyi veren Üye Devlet, belge veya vize verildikten sonra bir hile yapıldığını tespit edebilirse, sorumlu olmayacaktır.

Madde 10

1. (EC) (AT) 2725/2000 sayılı Tüzüğün III’ üncü bölümünde bahsi geçen bilgiler de dahil olmak üzere, Madde 18(3)’de bahsi geçen iki listede tarif edilen şekilde doğrudan doğruya veya dolaylı kanıtlar esas alınarak sığınma isteyen bir kişinin bir üçüncü ülkeden gelerek bir Üye Devlet’in sınırlarından kara, deniz veya hava yoluyla kural dışı olarak geçtiğinin saptanması halinde, sığınma başvurusunun incelenmesinden bu şekilde sınırlarından geçilmiş olan Üye Devlet sorumlu olacaktır. Bu sorumluluk, kural dışı olarak sınırdan geçişin meydana geldiği tarihten itibaren 12 ay geçtikten sonra ortadan kalkacaktır.

2. Bir Üye Devlet’in paragraf 1 çerçevesinde sorumlu tutulamaması veya sorumlu olmaktan çıkması ve Madde 18(3)’de bahsi geçen iki listede tarif edilen şekilde doğrudan doğruya veya dolaylı kanıtlar vasıtasıyla sığınma isteyen (ve Üye Devlet’in topraklarına kural dışı olarak girmiş olan veya nasıl girdiği tespit edilemeyen) kişinin başvuru yaptığıanda kesintisiz olarak en az beş ay süreyle bir Üye Devlet’te oturmuş olduğunun tespit edilmesi halinde, sığınma başvurusunun incelenmesinden söz konusu Üye Devlet sorumlu olacaktır.
Başvuranın birden fazla Üye Devlet’te en az beşer aylık dönemler boyunca oturmuşolması halinde, başvuranın bu şekilde en son oturmuş olduğu ülke başvuruyu incelemekten sorumlu olacaktır.

Madde 11

1. Bir üçüncü ülke vatandaşının kendisiyle ilgili olarak vize zorunluluğundan feragat edilmiş olan bir Üye Devlet’in topraklarına girmesi halinde, söz konusu Üye Devlet sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu olacaktır.
2. Paragraf 1’de yazılı ilke, üçüncü ülke vatandaşının sığınma başvurusunu kendisiyle ilgili olarak ülke topraklarına giriş için vize zorunluluğundan feragat edilmiş başka bir Üye Devlet’te yapması halinde geçerli olmayacaktır. Böyle bir durumda, söz konusu diğer Üye Devlet sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu olacaktır.

Madde 12

Sığınma başvurusunun bir üçüncü ülke vatandaşı tarafından bir Üye Devlet’in bir havaalanının uluslararası transit geçiş alanında yapılması halinde, söz konusu Üye Devlet sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu olacaktır.

Madde 13

İşbu Tüzük’te belirlenen kriterler esas alınarak sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu hiçbir Üye Devlet’in tayin edilememesi halinde, sığınma başvurusunun ilk yapıldığı Üye Devlet başvurunun incelenmesinden sorumlu olacaktır.

Madde 14

Bir ailenin fertlerinden birkaç tanesinin aynı Üye Devlet’te eş anlı olarak veya sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi işlemlerinin birlikte yürütülmesi için yeterli derecede yakın tarihlerde sığınma başvuruları yapmaları ve işbu Tüzük’te belirlenen kriterlerin uygulanmasının bu kişilerin ayrılmasına neden olacak olması halinde, sorumlu Üye Devlet aşağıdaki hükümler esas alınarak belirlenecektir:

(a) Ailenin bütün fertlerinin sığınma başvurularının incelenmesi sorumluluğu, kriterlere göre aile fertlerinden en çok sayıda kişinin sorumluluğunu üstlenmesi gereken Üye Devlet’e ait olacaktır.
(b) Bunun mümkün olmaması halinde, kriterlere göre bu kişilerden en yaşlı olanın başvurusunu incelemekten sorumlu olan Üye Devlet sorumlu olacaktır.

BÖLÜM IV İNSANİ BOYUTLA İLGİLİ MADDELER
Madde 15

1. Her Üye Devlet, işbu Tüzük’te belirlenen kriterlere göre sorumlu olmadığı durumlarda bile, özellikle aileyle ilgili veya kültürel kaygılara dayanan insani gerekçelerle aile fertlerini ve himayeye muhtaç olan başka akrabaları bir araya getirebilir. Böyle bir durumda, söz konusu Üye Devlet, başka bir Üye Devlet’in isteği üzerine, ilgili kişinin sığınma başvurusunu inceleyecektir. İlgili kişilerin rızasının alınması zorunludur.

2. İlgili kişinin hamilelik veya yeni doğmuş çocuk, ciddi hastalık, ciddi sakatlık veya yaşlılık nedeniyle diğerinin yardımına muhtaç olması durumunda, aile bağlarının menşe ülkede mevcut olmuş olması şartıyla, Üye Devletler, normalde, sığınma isteyen kişiyi Üye Devletlerden birinde hazır bulunan başka bir akraba ile bir arada tutacak veya bir araya getireceklerdir.

3. Sığınma isteyen kişinin refakatinde kimse olmayan ve başka bir Üye Devlet’te kendisine bakabilecek bir veya daha fazla akrabası olan reşit olmayan bir kişi olması halinde, Üye Devletler, bunun reşit olmayan kişinin çıkarları için en iyisi olmaması durumu dışında, eğer mümkünse, reşit olmayan kişiyi akrabası veya akrabalarıyla bir araya getireceklerdir.

4. Bu şekilde başvuruda bulunulmuş Üye Devlet’in isteği kabul etmesi durumunda, başvurunun incelenmesi sorumluluğu söz konusu Üye Devlet’e devrolacaktır.

5. Uygun olan durumlarda söz konusu kişilerin bir araya getirilmesi ihtiyacıyla ilgili olarak Üye Devletler arasında olabilecek görüş ayrılıklarının halledilmesi için uzlaşma mekanizmaları veya bunun nerede yapılacağı da dahil olmak üzere, işbu Madde’nin uygulanmasının koşul ve usulleri Madde 27(2)’de bahsi geçen prosedüre uygun olarak benimsenecektir.

BÖLÜM V SORUMLULUĞUNU ÜSTLENME VE GERİ ALMA
Madde 16

1. İşbu Tüzük çerçevesinde bir sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu Üye Devlet aşağıdakileri yapmakla yükümlü olacaktır:

(a) Madde 17 ila 19 arasında belirlenen koşullar çerçevesinde, başka bir Üye Devlet’te başvuruda bulunarak sığınma istemiş olan kişilerin sorumluluğunu üstlenecektir;

(b) Sığınma başvurusunun incelemesini tamamlayacaktır;

(c) Madde 20’de belirlenen koşullar çerçevesinde, başvurusu incelemede olan ve başka bir Üye Devlet’in topraklarında izinsiz olarak bulunan başvuru sahiplerini geri alacaktır;

(d) Madde 20’de belirlenen koşullar çerçevesinde, incelemede olan başvurusunu geri alıp başka bir Üye Devlet’te başvuruda bulunmuş olan başvuranları geri alacaktır;

(e) Madde 20’de belirlenen koşullar çerçevesinde, başvurusunu reddetmiş olduğu ve başka bir Üye Devlet’in topraklarında izinsiz olarak bulunan üçüncü ülke vatandaşlarını geri alacaktır.

2. Bir Üye Devlet’in başvurana ikamet belgesi vermesi durumunda, paragraf 1’de belirlenen yükümlülükler bu Üye Devlet’e devrolacaktır.

3. Üçüncü ülke vatandaşının Üye Devletlerin topraklarını en az üç ay süreyle terk etmiş olması durumunda, söz konusu üçüncü ülke vatandaşı sorumlu Üye Devlet tarafından verilmiş geçerli bir ikamet belgesine sahip olmadıkça, paragraf 1’de belirlenen yükümlülükler ortadan kalkacaktır.

4. Başvuruyu incelemekten sorumlu Üye Devlet başvurunun geri alınmasını veya reddedilmesini müteakip üçüncü ülke vatandaşının menşe ülkesine veya yasal olarak seyahat edebileceği başka bir ülkeye gidebilmesi için gerekli hükümleri benimseyip fiilen uyguladıktan sonra, paragraf 1(d) ve (e)’de belirlenen yükümlülükler de aynı şekilde ortadan kalkacaktır.

Madde 17

1. Kendisine bir sığınma başvurusu yapılmış olan bir Üye Ülke’nin başvuruyu incelemekten başka bir Üye Devlet’in sorumlu olduğunu düşünmesi halinde, başvurunun yapıldığı Üye Devlet, mümkün olduğu kadar çabuk ve her durumda Madde 4(2)’deki anlamda başvurunun yapıldığı tarihten itibaren üç ay içinde, diğer Üye Devlet’ten başvuranın sorumluluğunu üstlenmesini isteyebilecektir.
Bir başvuranın sorumluluğunun üstlenilmesi isteği üç aylık süre içinde bildirilmediğinde, sığınma başvurusunu incelemenin sorumluluğu başvurunun yapıldığı Üye Devlet’e ait olur.

2. İstekte bulunan Üye Devlet, sığınma başvurusunun giriş yapma veya kalma izni vermenin reddedilmesinden, yasadışı bir kalış nedeniyle tutuklamadan veya bir sınır dışı edilme emrinin tebliğinden veya icrasından sonra yapıldığı ve/veya sığınma isteyen kişinin gözaltında tutulduğu durumlarda acilen cevap verilmesini isteyebilir. İstekte, acil cevap isteğini haklı gösteren nedenler ve hangi süre içinde cevap beklendiği belirtilecektir. Bu süre en az bir hafta olacaktır.

3. Her iki durumda da, başka bir Üye Devlet tarafından sorumluluğun üstlenilmesi yönündeki istek, isteğin muhatabı olan Üye Devlet’in işbu Tüzük’te belirlenen kriterlere göre sorumlu olup olmadığını kontrol edebilmesini sağlayacak şekilde standart form kullanılarak yapılacak ve Madde 18(3)’de bahsi geçen iki listede tarif edildiği şekilde doğrudan doğruya veya dolaylı kanıtlar ve/veya sığınma isteğinde bulunan kişinin
beyanından ilgili unsurlar ilave edilecektir. İsteklerin hazırlanmasıyla ilgili kurallar ve isteklerin iletilmesinin usulleri, Madde 27(2)’de bahsi geçen prosedüre uygun olarak benimsenecektir.

Madde 18

1. İsteğin muhatabı olan Üye Devlet gerekli kontrolleri yapacak ve bir başvuranın sorumluluğunun üstlenilmesi yönündeki istek hakkındaki kararını isteğin kendisine ulaştığı tarihten itibaren iki ay içinde bildirecektir.

2. İşbu Tüzük’te belirlenen sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesine yönelik prosedürde, doğrudan ve dolaylı kanıt unsurları kullanılacaktır.

3. Madde 27(2)’de bahsi geçen prosedüre uygun olarak, aşağıdaki kriterlere göre doğrudan ve dolaylı kanıt unsurlarının belirtildiği iki liste oluşturulacak ve düzenli aralıklarla gözden geçirilecektir. Listeler aşağıdaki kriterlere göre hazırlanacaktır:

(a) Doğrudan kanıt

(i) Tersi yönde kanıt gösterilmedikçe işbu Tüzük gereği sorumluluğu belirleyen resmi kanıttır.

(ii) Üye Devletler, Madde 27’de öngörülen Komite’ye, resmi kanıtlar listesinde belirlenen tipolojiye uygun olarak farklı idari belge türlerinin örneklerini vereceklerdir.

(b) Dolaylı kanıt

    • (i) Kendilerine verilen kanıt değerine bağlı olarak, reddedilebilir nitelikte olsalar da bazı durumlarda yeterli olabilecek karine niteliğinde kanıt unsurları;
    • (ii) Bu tür kanıtların sığınma başvurusunun incelenmesi sorumluluğuyla ilgili kanıt değeri, her durum için ayrı olarak değerlendirilecektir.

4. Kanıt gösterme gereği, işbu Tüzüğün gereğince uygulanması için gerekli olanı aşmamalıdır.

5. Resmi kanıt bulunmaması durumunda, isteğin muhatabı olan Üye Devlet, dolaylı kanıtların tutarlı, doğrulanabilir nitelikte ve sorumluluğu tespit edebilmek için yeterince ayrıntılı olması halinde sorumluluğunu kabul edecektir.

6. İstekte bulunan Üye Devlet’in acil cevap istediği durumlarda, isteğin muhatabı olan Üye Devlet, Madde 17(2)’nin hükümlerine uygun olarak istenen mühlete uygun hareket etmek için elinden gelen gayreti gösterecektir. Bir başvuranın sorumluluğunun üstlenilmesi yönündeki isteğin incelenmesinin özellikle karmaşık olduğunun gösterilebildiği istisnai durumlarda, isteğin muhatabı olan Üye Devlet cevabını istenen mühletten sonra verebilir, ancak cevabı her durumda bir ay içinde vermelidir. Böyle durumlarda, isteğin muhatabı olan Üye Devlet, cevabını erteleme yönündeki kararınıistekte bulunan Üye Devlet’e başlangıçta belirtilen mühlet içinde bildirmek zorundadır.

7. Paragraf 1’de bahsi geçen iki aylık süre içinde ve paragraf 6’da bahsi geçen bir aylık süre içinde gerekenin yapılmaması, yapılan isteğin kabul edilmesiyle eşdeğer kabul edilecek, ilgili kişinin gelişi için gerekli düzenlemelerin yapılması da dahil olmak üzere kişinin sorumluluğunu üstlenme yükümlülüğünü beraberinde getirecektir.

Madde 19

1. İsteğin muhatabı olan Üye Devlet’in başvuranın sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini kabul ettiği durumlarda, sığınma başvurusunun yapıldığı Üye Devlet başvurunun incelenmeyeceği yönündeki kararı ve başvuranın sorumlu Üye Devlet’e transfer olması yükümlülüğünü başvurana bildirecektir.

2. Paragraf 1’de bahsi geçen kararda, kararın dayandığı gerekçe belirtilecektir. Kararda başvuranın sorumlu Üye Devlet’e transferinin mühleti ile ilgili ayrıntılar yer alacak ve, başvuranın sorumlu Üye Devlet’e kendi olanaklarıyla gitmesi halinde, eğer gerekiyorsa, başvuranın nerede ve hangi tarihte mevcut olması gerektiği hakkında bilgiler bulunacaktır. Bu karar temyiz edilebilir veya gözden geçirilebilir. Bu kararla ilgili temyiz ve gözden geçirmeler, mahkemeler veya yetkili kurumlar her durumu ayrıca değerlendirerek eğer ulusal mevzuat izin veriyorsa transferin uygulanmasının durdurulması yönünde karar vermedikçe, transferi durdurmaz.

3. Başvuranın sığınma başvurusunun yapıldığı Üye Devlet’ten sorumlu Üye Devlet’e transferi, ilgili Üye Devletler arasında görüş alış verişi yapıldıktan sonra, mümkün olan en kısa sürede ve sorumluluğun üstlenilmesi isteğinin kabulünden veya işlemi durdurma etkisi olan bir temyiz veya gözden geçirmenin kararının çıkmasından itibaren en geç altıay içinde birinci Üye Devlet’in ulusal hukukuna uygun olarak gerçekleştirilir. Eğer gerekiyorsa, sığınma isteyen kişiye istekte bulunan Üye Devlet tarafından Madde 27(2)’de bahsi geçen prosedüre göre benimsenmiş şekle sahip bir geçiş izni verilecektir. Sorumlu Üye Devlet, istekte bulunan Üye Devlet’e, hangisi uygunsa, sığınma isteyen
kişinin sağ salim ulaşmış olduğunu veya belirlenmiş olan mühlet içinde kendilerine ulaşmadığını bildirecektir.

4. Transfer işleminin altı aylık mühlet içinde gerçekleşmemesi halinde, sorumluluk sığınma başvurusunun yapıldığı Üye Devlet’e ait olacaktır. Bu mühlet, transferin sığınma isteyen kişinin hapis yatması nedeniyle gerçekleştirilememesi durumunda en fazla bir yıla kadar veya sığınma isteyen kişinin sırra kadem basması durumunda en fazla on sekiz aya kadar uzatılabilir.

5. Madde 27(2)’de bahsi geçen prosedüre uygun olarak transferlerin gerçekleştirilmesi hakkında ilave kurallar benimsenebilir.

Madde 20

1. Sığınma isteğinde bulunan kişiler, Madde 4(5) ve Madde 16(1)(c), (d) ve (e)’ye uygun olarak aşağıdaki şekilde geri alınacaklardır:

(a) Başvuranın geri alınması yönündeki istekte, isteğin muhatabı Üye Devlet’in kendisinin sorumlu olup olmadığını kontrol etmesine olanak veren bilgiler bulunmak zorundadır.

(b) Başvuranı geri alması istenen Üye Devlet, mümkün olan en kısa süre içinde ve hiçbir durumda kendisine yapılan istekten itibaren bir ayı aşmamak şartıyla gerekli kontrolleri yapmak ve kendisine yapılan isteğe cevap vermek zorundadır. İsteğin Eurodac sisteminden alınan bilgilere dayanması halinde, bu süre iki haftaya iner.

(c) İsteğin muhatabı olan Üye Devlet’in kararını (b) bendinde bahsi geçen bir aylık veya iki haftalık süre içinde bildirmemesi halinde, söz konusu Üye Devlet’in sığınma isteyen kişiyi geri almayı kabul ettiği varsayılacaktır.

(d) Sığınma isteyen bir kişiyi geri almayı kabul eden Üye Devlet, söz konusu kişiyi topraklarına tekrar kabul etmekle yükümlü olacaktır. Transfer, ilgili Üye Devletler arasında görüş alış verişi yapıldıktan sonra, mümkün olan en kısa sürede ve sorumluluğun başka bir Üye Devlet tarafından üstlenilmesi yönündeki isteğin kabulünden veya transferi durdurma etkisi olan bir temyiz veya gözden geçirmenin kararının çıkmasından itibaren en geç altı ay içinde, istekte bulunan Üye Devlet’in ulusal hukuklarına uygun olarak gerçekleştirilecektir.

(e) İstekte bulunan Üye Devlet, sığınma isteyen kişiye kendisinin sorumlu Üye Devlet tarafından geri alınacağına dair kararı bildirecektir. Kararda, kararın dayandığı gerekçeler belirtilecektir. Kararda, transferin gerçekleştirilmesi için tanınan mühletin ayrıntıları bulunacak ve, eğer ilgili kişi sorumlu Üye Devlet’e kendi olanaklarıyla gidiyorsa, gerektiğinde, başvuranın hangi yer ve tarihte mevcut olması gerektiğine dair bilgiler de yer alacaktır. Bu karar temyiz edilebilir veya gözden geçirilebilir. Bu kararla ilgili temyiz veya gözden geçirme, mahkemeler veya yetkili kurumlar her durumu ayrıca değerlendirerek eğer ulusal mevzuat buna izin veriyorsa transferin uygulanmasının durdurulması yönünde karar vermedikçe, transferin uygulanmasını durdurmayacaktır.

Gerektiğinde, istekte bulunan Üye Devlet tarafından sığınma isteyen kişiye Madde 27(2)’de bahsi geçen prosedüre uygun olarak benimsenmiş bir şekle sahip bir geçiş izni verilecektir.
Sorumlu Üye Devlet, istekte bulunan Üye Devlet’e, hangisi uygunsa, sığınma isteyen kişinin sağ salim ulaştığını veya belirlenmiş mühlet içinde isbat-ı vücut etmediğini bildirecektir.

2. Transferin altı aylık mühlet içinde gerçekleşmemesi halinde, sorumluluk, sığınma başvurusunun yapıldığı Üye Devlet’e ait olacaktır. Bu mühlet, sığınma isteyen kişinin hapis yatması nedeniyle transfer veya başvurunun incelenmesinin gerçekleştirilememesi durumunda en fazla bir yıla kadar, veya sığınma isteyenin sırra kadem basması durumunda en fazla on sekiz aya kadar uzatılabilir.

3. Doğrudan ve dolaylı kanıtlar ve bunların yorumlanması ve isteklerin hazırlanması ve iletilme usulleri hakkında kurallar, Madde 27(2)’de bahsi geçen prosedüre uygun olarak benimsenecektir.

4. Madde 27(2)’de bahsi geçen prosedüre uygun olarak transferlerin gerçekleştirilmesi hakkında ilave kurallar benimsenebilir.

BÖLÜM VI İDARİ İŞBİRLİĞİ
Madde 21

1. Her Üye Devlet, istekte bulunan her Üye Devlet’e, aşağıdakilerin yapılabilmesi için, sığınma isteyen kişiyle ilgili uygun, gerekli ve aşırıya kaçmayan kişisel bilgileri verecektir.
Söz konusu bilgiler aşağıdaki işlerin gerçekleştirilebilmesi için verilecektir:

  • (a) Sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi;
  • (b) Sığınma başvurusunun incelenmesi;
  • (c) İşbu Düzenleme çerçevesinde ortaya çıkan herhangi bir yükümlülüğün yerine getirilmesi.

2. Paragraf 1’de bahsi geçen bilgiler ancak aşağıdakileri kapsayabilir:

(a) Başvuran ve, uygun olduğunda, ailesinin fertleri hakkında kişisel bilgiler (isimler, soy isim ve uygun olduğunda, eski isim; lakaplar veya takma adlar; hali hazırdaki ve eski uyruk, doğum yeri ve tarihi);

(b) Kimlik ve seyahat belgeleri (referanslar, geçerlilik, veriliş tarihi, veren makam, verildiği yer vs.)

(c) Başvuranın kimliğinin tespit edilmesi için gerekli başka bilgiler. Buna, (EC) (AT) No. 2725/2000 sayılı Tüzüğe uygun olarak alınmış parmak izleri de dahildir.

(d) İkamet edilen yerler ve seyahat edilmiş olan güzergahlar;

(e) Bir Üye Devlet tarafından verilmiş olan ikamet belgeleri veya vizeler;

(f) Başvurunun yapılmış olduğu yer;

(g) Daha önce yapılmış herhangi bir sığınma başvurusunun yapıldığı tarih, halihazırdaki başvurunun yapıldığı tarih, işlemlerde gelinmiş olan aşama ve, eğer varsa, verilmiş karar.

3. Ayrıca, sığınma başvurusunun incelenmesi için gerekli olması şartıyla, sorumlu Üye Devlet başka bir Üye Devlet’ten, sığınma isteyen kişinin başvurusunu dayandırdığınıgerekçeleri ve, geçerli ise, başvuran hakkında alınmış kararların gerekçelerini kendisine bildirmesini isteyebilir. Üye Devlet, söz konusu bilgilerin verilmesinin Üye Devlet’in temel çıkarlarına veya ilgili kişinin veya başkalarının özgürlüklerinin ve temel haklarının korunmasına zararlı olması ihtimali varsa, kendisine yapılan isteğe cevap vermeyi reddedebilir. Her durumda, istenen bilgilerin verilmesi, sığınma başvurusunda bulunan kişinin yazlı onayına tabi olacaktır.

4. Bütün bilgi isteklerinde, isteğin dayandığı gerekçe ve, isteğin amacının isteğin muhatabı olan Üye Devlet’e sorumluluk getirme ihtimali olan bir kriter olup olmadığının kontrol edilmesi olması halinde, isteğin, sığınma isteyen kişilerin Üye Devletlerin topraklarına nasıl ve hangi araçları kullanarak girdikleri hakkında güvenilir kaynaklardan alınmış ilgili bilgiler de dahil olmak üzere hangi delillere veya başvuranın
beyanlarının hangi somut ve doğrulanabilir kısmına dayandığı bildirilecektir. Güvenilir kaynaklardan alınmış söz konusu ilgili bilgiler kendi başlarına bir Üye Devlet’in işbu Tüzük çerçevesindeki sorumluluk ve yetkisini belirlemek için yeterli olmayacak, ancak, sığınma isteğinde bulunan münferit kişi hakkındaki başka verilerin değerlendirilmesine katkıda bulunabilecektir.

5. İsteğin muhatabı olan Üye Devlet, altı hafta içinde cevap vermekle yükümlüdür.

6. Bilgi alışverişi bir Üye Devlet’in isteği üzerine gerçekleştirilecektir. Bilgi alışverişi, sadece her Üye Devlet tarafından tayin edilip Komisyon’a bildirilen yetkili makamlar arasında yapılabilir. Komisyon, bu iş için tayin edilen yetkili makamları, kendisine bildirildikten sonra diğer Üye Devletlere bildirecektir.

7. Alınıp verilen bilgiler sadece paragraf 1’de belirlenen amaçlar için kullanılabilir. Bu bilgiler, her Üye Devlet’te, bilginin alıcısı yetkili makamın türüne ve yetkilerine bağlı olarak, ancak aşağıdaki işleri yapmakla görevlendirilmiş yetkili makamlara ve mahkemelere verilebilir:

  • (a) Sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesi;
  • (b) Sığınma başvurusunu incelenmesi;
  • (c) İşbu Tüzük çerçevesinde ortaya çıkan herhangi bir yükümlülüğün yerine getirilmesi.

8. Bilgileri gönderen Üye Devlet, bilgilerin doğru ve güncel olmasını sağlayacaktır. Söz konusu Üye Devlet’in doğru olmayan veya gönderilmemesi gereken bir bilgiyi gönderdiğinin ortaya çıkması halinde, alıcı Üye Devletler bundan derhal haberdar edilecektir. Söz konusu Üye Devlet bu bilgileri düzeltmek veya sildirmekle yükümlü olacaktır.

9. Sığınma isteyen kişi, kendisiyle ilgili işlemden geçirilen bütün bilgilerin isteği üzerine kendisine bildirilmesi hakkına sahip olacaktır.
Sığınma isteyen kişi, bu bilgiler işlenirken, özellikle bilgilerin eksik veya yanlış olmasından dolayı, işbu Tüzüğün veya Avrupa Parlamentosu’nun ve Konsey’in 95/46/EC (AT) sayılı 24 Ekim 1995 tarihli kişisel bilgilerin işlenmesi ve bu bilgilerin serbest dolaşımı hakkındaki Yönergesi’nin[8] ihlal edildiğini düşündüğü taktirde, bu bilgileri düzelttirme, sildirme veya bloke ettirme hakkına sahip olacaktır.
Bilgileri düzelten, silen veya bloke eden yetkili makam, hangisi uygunsa, bilgiyi veren veya alan Üye Devlet’i bundan haberdar edecektir.

10. Her ilgili Üye Devlet’te, ilgili kişinin kişisel dosyasında ve/veya bir sicilde, alınıp verilen belgelerin verilmesi ve alınmasının kayıtları tutulacaktır.

11. Alınıp verilen bilgiler, alınıp verilmelerinin amacı olan konu için gerekli olanıaşmayan bir süre boyunca muhafaza edilecektir.

12. Bilgilerin otomatik olarak işlemden geçirilmediği veya bir dosyada bulunmadığı veya bir dosyaya girilmesinin amaçlanmadığı durumlarda, her Üye Devlet, etkili kontroller yapmak suretiyle işbu maddeye uyumu temin edecek uygun tedbirleri alacaktır.

Madde 22

1. Üye Devletler, işbu Tüzük çerçevesinde ortaya çıkan yükümlülükleri yerine getirmekten sorumlu yetkili makamları Komisyon’a bildirecek ve bu yetkili makamların görevlerini yerine getirmek için gerekli kaynaklara, özellikle de bilgi isteklerine ve sığınma isteyenlerin sorumluluğunun üstlenilmesi veya geri alınması isteklerine belirlenmiş mühletler içinde cevap verebilmelerini sağlayacak gerekli kaynaklara sahip olmalarını temin edeceklerdir.

2. İsteklerin iletilmesini ve göndericilerin otomatik olarak gönderinin yapıldığına dair elektronik bir belgeyi alabilmelerini sağlamak için Paragraf 1’de bahsi geçen yetkili makamlar arasında güvenli elektronik ileti kanallarının kurulması ile ilgili kurallar, Madde 27(2)’de bahsi geçen prosedüre uygun olarak belirlenecektir.

Madde 23

1. Üye Devletler, işbu Tüzüğün uygulanmasını kolaylaştırmak ve etkililiğini artırmak amacıyla, işbu Tüzüğün hayata geçirilmesinin pratik ayrıntılarıyla ilgili olarak aralarında iki taraflı idari düzenlemeler yapabilirler. Böyle düzenlemeler aşağıdaki hususlarla ilgili olabilir:

  • (a) Karşılıklı olarak irtibat yetkilileri gönderilmesi;
  • (b) Sığınma isteyenlerin sorumluluğunun üstlenilmesi veya geri alınması yönündeki isteklerin iletilmesi ve incelenmesi ile ilgili prosedürlerin basitleştirilmesi ve sürelerin kısaltılması.

2. Paragraf 1’de bahsi geçen düzenlemeler Komisyon’a bildirilecektir. Komisyon, paragraf 1(b)’de bahsi geçen düzenlemelerin işbu Tüzüğü ihlal edip etmediklerini kontrol edecektir.

BÖLÜM VII GEÇİCİ HÜKÜMLER VE SON HÜKÜMLER
Madde 24

1. İşbu Tüzük, 15 Haziran 1990 tarihinde Dublin’de imzalanan, Avrupa Topluluğu Üye Devletlerinden birinde yapılmış sığınma başvurularının incelenmesinden sorumlu Devlet’in belirlendiği Sözleşme’nin (Dublin Sözleşmesi) yerine geçmiştir.

2. Ancak, sığınma başvurusundan sorumlu Üye Devlet’in belirlenmesiyle ilgili düzenlemelerin sürekliliğini sağlamak için, Madde 29’un ikinci paragrafında belirtilen tarihten sonra yapılmış başvurularda, işbu Tüzük çerçevesinde bir Üye Devlet’i sorumlu kılması ihtimali yüksek olan olaylar, bunlar söz konusu tarihten önce meydana gelmişolsalar bile, dikkate alınacaklardır. Madde 10(2)’de bahsi geçen olaylar bunun dışındadır.

3. (EC) (AT) No. 2725/2000 sayılı Tüzük’te Dublin Sözleşmesi ifadesinin kullanıldığı yerlerde, bu ifade işbu Tüzük olarak anlaşılacaktır.

Madde 25

1. İşbu Tüzük’te belirlenen bütün süreler aşağıdaki şekilde hesaplanacaktır:

  • (a) Gün, hafta veya ay sayısı olarak ifade edilen bir süre bir olayın meydana geldiği veya bir işin yapıldığı andan itibaren hesaplanacağı zaman, söz konusu olayın meydana geldiği veya işin yapıldığı gün söz konusu sürenin içinde sayılmayacaktır.
  • (b) Hafta veya ay sayısı olarak ifade edilen süreler, son hafta veya ayın, sürenin hesaplanmasında başlangıç olarak alınan olay veya işin meydana geldiği veya yapıldığıgün ile aynı güne veya aynı tarihe denk gelen günü hangisi ise o günün bitmesi ile sona erecektir. Ay sayısı olarak ifade edilmiş bir süre için sürenin sona ermesi gereken gün son ayda yoksa, süre o ayın son gününün bitiminde sona erecektir.
  • (c) Süreler, Cumartesi ve Pazar günlerini ve ilgili Üye Devletlerin herhangi birindeki resmi tatilleri de içerir.

2. İstekler ve cevaplar, iletinin alındığına dair kanıt sağlayabilen herhangi bir yöntemle gönderilebilir.

Madde 26

Fransa Cumhuriyeti ile ilgili olarak, işbu Tüzük bu ülkenin sadece Avrupa’daki toprakları için geçerli olacaktır.

Madde 27

1. Komisyon’a bir komite yardımcı olacaktır.

2. İşbu paragrafa gönderme yapılan yerlerde, 1999/468/EC (AT) sayılı Karar’ın 5 ve 7’inci maddeleri geçerli olacaktır.

199/468/EC (AT) sayılı Karar’ın 5(6) sayılı maddesinde yazılı süre üç ay olarak belirlenecektir.

3. Komite kendi usul kurallarını saptayacaktır.

Madde 28

Komisyon, Madde 29’un birinci paragrafında belirtilen tarihten en geç üç yıl sonra Avrupa Parlamentosu’na ve Konsey’e işbu Tüzüğün uygulanışı hakkında bir rapor sunacak ve, eğer uygunsa, gerekli değişiklikleri önerecektir. Üye Devletler, en geç söz konusu sürenin sona ermesinden altı ay önce, bu raporun hazırlanması için gerekli bütün uygun bilgileri Komisyon’a göndereceklerdir.

Komisyon, söz konusu raporunu verdikten sonra, (EC) (AT) No 2725/2000 sayılı Tüzüğün 24(5) sayılı maddesi gereği Eurodac sisteminin hayata geçirilmesi hakkındaki raporlarını verdiği tarihle aynı tarihte, işbu Tüzüğün uygulanışı hakkında Avrupa Parlamentosu’na ve Konsey’e rapor verecektir.

Madde 29

İşbu Tüzük, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanışını takip eden 20’inci günde yürürlüğe girecektir.

İşbu Tüzük, yürürlüğe girişini takip eden altıncı ayın ilk gününden itibaren yapılmışsığınma başvuruları için geçerli olacak, ve, bu tarihten sonra, başvurunun yapılmışolduğu tarihe bakılmaksızın, sığınma isteyenlerin sorumluluğunun üstlenilmesi veya geri alınması yönündeki bütün istekler için geçerli olacaktır. Bu tarihten önce yapılmış bir sığınma başvurusunun incelenmesinden sorumlu olan Üye Devlet, Dublin Sözleşmesi’nde belirtilen kriterlere göre belirlenecektir.

İşbu Tüzük, Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşma uyarınca bütün unsurlarıyla bağlayıcı olacak ve Üye Devletlerde doğrudan uygulanacaktır.

Brüksel, 18 Şubat 2003
Konsey adına
Başkan
N. CHRISTODOULAKIS.

Ahlâksız Hukuk: Ahlâki Anomi, Amoral Bireycilik ve Siyâsi Otoriter Zihniyet Karşısında Yargı Etiği İlkeleri Hayata Geçebilir mi?

0

Ahlâksız Hukuk: Ahlâki Anomi, Amoral Bireycilik ve Siyâsi Otoriter Zihniyet Karşısında Yargı Etiği İlkeleri Hayata Geçebilir mi?  / Av. Fahrettin Kayhan

İnsan hiçbir zaman dünyayı daha iyi kılmaya yetecek kadar uzun süre üzülemiyor. Çünkü biraz Sonra yeniden karnı acıkıyor. Elias Canetti[

Fahrettin Kayhan

GİRİŞ

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki lisans öğrenimim sırasında ve öncesinde (1982-1987) Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Sözlüğünü lise yıllarında okumuş olmama rağmen “etik” sözcüğüyle hiç karşılaştığımı hatırlamıyorum. İtiraf etmem gerekir ki, bu yazıyı kaleme alana kadar da “etik” konusunda sistematik bir okuma veya araştırmam da olmadı. Benim kuşağımın hukukçularının da eğer felsefeye çok özel ilgisi yoksa benimle aynı durumda olduğunu tahmin ediyorum.

2000’li yılların başından itibaren “etik” sözcüğü ve “meslek etiği” sözcükleri giderek daha sık kullanılmaya, bu konuda kitaplar, tezler, makaleler yayınlanmaya, melek etikleri fakültelerde ders olarak okutulmaya başlandı.

“Günümüz düşünce kültürüne temel olan kavramları açıklayan seçkin bir başvuru kaynağı!”  Orhan Hançerlioğlu’nun yıllarca ve özenle üstünde çalıştığı bu sözlük, felsefe akım ve kavramlarını kuşatıcı bir biçimde açıklıyor. Bu niteliğiyle Felsefe Sözlüğü, bir yandan evrensel düşünce dünyasının panoramasını çizerken öte yandan felsefecilerin yaklaşımlarıyla ilgili önemli ayrıntıları da ele alıyor. Felsefe Sözlüğü, felsefe akım ve kavramlarının Osmanlıca, Fransızca, Almanca, İngilizce ve İtalyanca karşılıkları ile bu dillerde ayrı ayrı kavramlar dizinine ek olarak felsefe alanında geniş bir kişi diziniyle konusunda kapsamlı bir rehber…

Etik sözcüğünün Türkçedeki tarihine göz atacak olursak, etiğin Fransızca kökeni olan ethique’in Harf İnkılâbından önce bazı sözlüklerde Fransızca bir sözcük olarak yer aldığı görülmektedir. “Hicrî 1330 (miladî 1911-1912) yılında Istılahat-ı İlmiye Encümeni tarafından hazırlanan Kamus-u Felsefe’de yer alan ethique, ahlâk kelimesiyle karşılanmıştır. Yine hicrî 1341 yılında (miladî 1925) İsmail Fenni Ertuğrul’un hazırlamış olduğu Lüğatçe-i Felsefe’nin ethique maddesinde de, “ilm-i ahlâk, felsefe-i ahlâkiyye veya edebiyye ki, hayr ve şerrin müdellel ve müberhen nazariyesidir. Sıfat olarak istimal edildiği vakit ahlâkî, ahlâka müteallik manasındadır” denmektedir. (Özturan,s. 171-172). Etik sözcüğünün ilk kez Fransızca bir sözcük olarak değil Türkçe bir sözcük olarak kullanımı İoanna Kuçuradinin Etik kitabının yayımlanmasıyla olmuştur. Bu tarihten sonra etik sözcüğünü Fransızca değil Fransızcadan Türkçeye geçmiş Türkçe bir sözcük olarak kabul edebiliriz.

Ülkemizde önceleri çoğu zaman ahlak ve etik eş anlamlı sözcükler olarak kullanılırken, 1980’li yılardan sonra zamanla önce felsefede sonra da meslek etiklerinde ahlâk ile etik terimlerini birbirinden ayırma çabası gündeme gelmiştir. Bu dönüşüm sürecinde etik ile ahlakın farklı kavramlar olduğu, etiğin ahlak felsefesi olduğu ileri sürülmüş, son zamanlarda ise etik ve ahlâk farklı alanlar olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Bu ayrımda en çok vurgulanan özellik, ahlakın zamana, yere, sosyal guruba göre değişken olduğu, buna karşılık etiğin ise evrensel olduğu argümanıdır.

İoanna Kuçuradi ve öğrencisi Harun Tepe, ahlak ve etik kavramlarının birbirinden farklı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kuçuradi, günlük dilde ahlâka çok çeşitli ve farklı anlamlar yüklendiğini, genel olarak hepsinde de bu kelime ile “olması gereken, olması istenen çeşitli değer yargıları sistemleri” kastedildiğini, bu tür normatif yargıların genel-geçer değil, muhtelif ve değişken olduğunu ileri sürerek, bunların üzerinde yer alan, insanlık merkezli daha üst yargıların ahlâk kavramı içinden çıkarılması gerektiğini ileri sürmekte, bu çeşit evrensel üst yargıların, ahlâk ilkelerinden ziyade etik ilkeler olarak isimlendirilmesi gerektiğini iddia etmektedir. Her iki yazar da etiğin felsefenin bir dalı olduğunu, etiğe Türkçede ahlâk veya ahlâk felsefesi dense de bunun doğru bir kullanım olmadığını söylemektedir. (Özturan’dan naklen s. 175)

Yargı Nasıl Etik Olur?

Tepe ise etik ile ahlâk arasında ayırım yapmakla kalmayıp, bunların birbiri yerine kullanımının yanlış olduğunu ileri süren ilk yazardır. Tepe’nin 1987 yılında kaleme aldığı “Etik ve Meta etik” makalesi, yazarının ifadesiyle ‘etiğin neden ahlâk olmadığı’nı göstermeyi amaçlamaktadır. Tepe’ye göre etik, bir toplum fenomeni olan ahlâktan ayrı bir şeydir, dolayısıyla etik ve ahlâk arasında yapılacak ayırım, felsefenin felsefe olmayanla, felsefî bilginin bilgi olmayanla karıştırılması gibi vahim bir hatayı önlemektedir. Çünkü yazara göre ahlâktan bahsedildiğinde her zaman belirli bir ahlâktan ya da moral’den söz edilmektedir, dolayısıyla yerel ve göreli bir şey konu edilmektedir (Özturan’dan naklen s. 175-176). Türkiye özelinde bu “belirli ahlak ve moral”, ülkede çoğunluğu oluşturduğu ifade edilen Sünni Müslümanlar tarafından sıkça dile getirilen ‘İslam Ahlakı’dır. Türkiye’de belli başlı 30 tarikat silsilesi ve bunların 400 kolu bulunuyor. Bu anlamda bir “tasavvuf ahlakı” veya “tasavvufî ahlak” tan da söz edilebilir. Bunların yanında Sünni ekolden ayrı olarak “Alevi-Bektaşi ahlakı” söz konusudur. Bunların dışında etnik temelli “sosyal grup ahlâkların’dan ve nihayet ‘mafya ahlâkı’ndan bahsedebiliriz. Türkiye’de bu ahlâk telakkilerine ilişkin olarak internette yapılacak kısa bir taramada çok sayıda esere rastlamak mümkündür. 1980’li yıllardan sonra ahlâk yerine etik sözcüğünün kullanılması ve nihayet ahlakı etikten ayırma çabalarını felsefe temelli seküler bir ahlak kurma çabası olarak değerlendirmek mümkündür.

Akademide etik çalışmaları, genel olarak Kuçuradi ve Tepe’nin ileri sürdüğü bu çerçeve içinde yapılmaya başlanmış ve bu çerçevede devam etmiştir. 2000’li yıllardan sonra normatif etiğin bir dalı olarak genelde meslekler etiği özelde yargı etiği konusunda hızlı bir akademik üretim süreci başlamıştır ve bu çalışmaların ivmesi giderek artmaktadır.

Bu metinde, Yargı Etik İlkelerinin yaşama geçirilmesinin önündeki engeller neler ve yargı etik ilkeleri nasıl hayata geçirilebilir sorusunun cevabı aranacaktır. Birinci Bölümde Yargı Etiği İlkelerinin hukukumuzdaki gelişim sürecine kısaca değineceğiz. İkinci Bölümde hukuk meslekleri adayı Türk vatandaşı sıradan insanların ahlakı kavramlaştırması ve bunun Yargı Etik İlkelerinin yaşama geçirilmesine etkisi ve yargıda etik ihlalleri incelenecektir. Sonuç bölümünde ise varılan sonuçlar ve çözüm önerileri sunulacaktır.

I.TÜRK HUKUKUNDA YARGI ETİĞİ DÜZENLEMELERİNİN TARİHÇESİ

Türkiye’nin Avrupa Birliği‘ne üyelik sürecinde 2003 yılından itibaren başlayan Avrupa Birliği Komisyonu’nun görevlendirdiği bağımsız uzmanlarca yapılan istişarî ziyaretler sonunda hazırlanan raporlar, yargıda etik konusunu gündeme getirmiştir. Özellikle 2004 tarihli raporda yargısal davranış kuralları kanunun oluşturulması, Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’nin benimsenmesi önersisinde bulunmuştur. Raporda belirtildiğine göre Adalet Bakanlığı Bangolore Yargı Etiği ilkelerini yargı mensuplarına duyurulacağını ifade etmiş olmalarına karşın Adalet Bakanlığı ve HSYK, Türk Yargı sistemi için Bangolore Yargı Etiği İlkeleri’nin bir kanun olarak benimsenmesine karşı çıkmışlardır.

Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kanunu

“Etik” sözcüğü, Türk hukuk sistemine 08.06.2004 tarihinde yürürlüğe giren Kamu görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunla girmiştir. Bu kanundan önce yazılı hukuk kaynaklarında “etik” sözcüğüne hiç rastlamıyoruz. “Yargı etiği” kavramına ise, BM Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 27.06.2006 tarih ve 315 sayılı kararı ile; savcılar için etik ilkeleri belirleyen Budapeşte İlkeleri ise yine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 10 Ekim 2006 tarih ve 424 sayılı kararı ile benimsenmesiyle gündeme gelmiştir

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri

Yine etik sözcüğü Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunun 7’nci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde 09 Temmuz 2018 tarihinde yapılan değişiklikle girmiştir. Anılan maddeye göre hâkim ve savcıların uymaları gereken etik davranış ilkelerini belirlemek Kurul’un görevleri arasına eklenmiştir. Bakanlar Kurulunca kabul edilerek TBMM tarafından onaylanan Onuncu Kalkınma Planında (2014-2018) ve ayrıca Yargı Reformu Stratejisinde yargı mensuplarının etik kodlarının belirlenmesi hedefler arasında gösterilmiştir. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 2012-2016 Stratejik Planında da, yargıya güveni arttırma amacına yönelik olarak mesleki etik kuralları oluşturmak üzere çalışmalar yapılması hedefine yer verilmiştir. Bu kapsamda, uluslararası standartlara uyumlu olduğu belirtilen ancak Türk Yargı Sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda kendi değerlerimizden yola çıkarak ve yargı tarihindeki mirasımızı koruyarak oluşturulduğu belirtilen Türk Yargı Etiği Bildirgesi 06.03.2019 tarihinde HSK Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bildirge 14 Mart 2019 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmış ve bildirgenin kapsadığı tüm hâkim ve savcılara tebliği gerçekleştirilmiştir.

Bidirge’nin 8.1’nci maddesinde 8/1 “Görevlerini vicdani kanaatleri doğrultusunda, ahlaki olgunluklarına, ehliyet ve liyakatlerine yaraşır şekilde yaparlar” ilkesi yer almaktadır. İlkede “ahlaki olgunluk” kavramına atıf yapması HSK’nın etik sözcüğünü geleneksel olarak “ahlâk” anlamında kullandığını göstermektedir. Türk Yargı Etiği Bildirgesinin, “yargı” olarak hâkim ve savcıları görmesi, bu iki mesleği aynı meslek olarak kabul etmesi, her iki meslek için aynı ilkeleri benimsemesi muhakeme diyalektiğini baltalayan bir mesleki yapılanmanın uzantısıdır. Esasen sorun, 12 Eylül Anayasası ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun tek çatı altında toplanmasından kaynaklanmaktadır. 1961 Anayasasında olduğu gibi Hâkimler Yüksek Kurulu ile Savcılar Yüksek Kurulu ayrı olması, bu iki mesleğe özgü etik ilkelerin ayrı ayrı düzenlenmesi gerektiği kanısındayız.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Hâkimler Savcılar Kanununda ise “etik” terimine hiç yer verilmemiştir. Hâkimler Savcılar Kanunun 2022 yılında değiştirilen 11 ve 21’nci maddelerinde “ahlâk” terimi kullanılmıştır. Bu iki maddede hâkim ve savcılar ile yardımcılarının “ahlaki gidiş”lerinin denetlenmesi ile ilgili hükümler konulmuştur. 2022 yılında dahi yargı sistemimizin “etik” sözcüğünü içine sindiremediğini görüyoruz.  Avukatlık Kanununda da “etik” terimine rastlamıyoruz. Avukatlık Kanunun 9, 19, 24, 76 ve 110’ncu maddelerinde “ahlâk” ve “meslek ahlâkı” terimleri kullanılmıştır. Keza TBB Meslek Kuralları ve diğer alt düzenlemelerin hiç birinde etik sözcüğü geçmemektedir.

Türkiye’de Yargı Etiği konusunda önemli gelişmelerden biri de “Yargıtay’da Etik İlkelerin Yaygınlaştırılması, Saydamlığın Güçlendirilmesi ve Yargıtay’a olan Güvenin Artırılması Projesi” 2018 yılında benimsenen Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri’dir. İlkelerin Başlangıç bölümünün ikinci paragrafında “yargının ahlâki gücünün” son derece önemli olduğundan bahsedilmektedir. Bundan Yargıtay’ın da etik sözcüğünden ahlâk kavramının algıladığını anlıyoruz.

Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri

Danıştay Başkanlığının “2019-2023 Strateji Planı”nda Yargı Etiği İlkelerinin oluşturulması öngörülmüş ise de bu yazının kaleme alındığı tarihe kadar Danıştay Yargı Etiği İlkeleri oluşturulmuş değildir.

Yargı etiği ilkeleriyle ilgili bu yirmi yıllık gelişim süreci AB’ye uyum resepsiyonu -AB müktesebatına fiili direnç ikileminde ite kaka ilerlemiştir. Türk Yargı pratiğinde etik sorunların yaygın olduğu genel kabul görmektedir. Bu hususta sınırlı da olsa akademik alan çalışmaları yapılmıştır. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Cengiz Sarı ve Esra Nur Tugan tarafından yazılan alan araştırmasına dayalı doktora tezleri önemli tespitlerde bulunmaktadır. Bu konuda yapılan çalışmalarda iki çözüm önerisi öne çıkmaktadır: Liyakat ve Eğitim. Yargı etiği artık lisans düzeyinde dahi okutulmasına, meslek içi eğitimlerde müfredatta etik eğitimlerine yer verilmesine rağmen sorun çözülmemektedir.

Sorunun yargı etik ilkelerinin bilinmemesi olmadığı çok açıktır. Yargı etiği ilkelerinin meslek mensuplarına öğretilmesi etiğe aykırı davranışların önüne geçmeye kâfi gelmiyor. Yani sorun bilişsel değil. Yargı etiği ile ilgili ilkokul mezunu bir 64 yaşında bir esnaf dostumla yaptığım derinlemesine söyleşide “”etik nedir?” sorusuna etiği tanımlayamamakla birlikte “birine hakaret eder veya kötü davranırsan bu hareket etik değildir” cevabını vermiştir. Yargının etik olarak işlemesi için yargın nasıl olması gerektiğine yönelik günlük dilde yaptığımız sokratik sorgulamamıza ise kendi dil becerisi çerçevesinde iptidai, sezgisel, ama  Bangolare yargı Etik İlkelerini karşılayacak nitelikte cevaplar aldık. Yani sorun yargı etiği ilkelerinin bilinmemesi değildir. Sorun, Önderman’ın her vesileyle vurguladığı gibi meslek mensuplarının bilgi ile kurduğu ilişkide yatmaktadır.

Şu halde sorunun kökenini başka yerde aramamız gerekiyor. Bu yazımızın hipotezi, yargı etiğinin (hukuk meslekleri etiğinin) yaşama geçirilememesinin sebebinin sıradan insanların ahlakı kavramlaştırma biçimi ve bu kavramlaştırma sonucu oluşan ahlaki yargılarını uygulamada kolayca esnetebilmesinin ve partikülarist ahlak anlayışını destekleyen Otoriter zihniyetin yargı etiği ilkelerini etkisiz kılmasıdır. 

Hukuk mesleğini tercih ederek hukuk Fakültesine giren sıradan bir Türk vatandaşının aile, temel eğitim ve öğretim kurumları, mensup olduğu dini, sosyal ve siyasal gruplar içinde geliştirdiği ahlaki telakki ve tutumları vardır. Genellikle eğitim, taklit ve tekrarla öğrenilmiş olan bu ahlaki davranış kalıpları kişinin karakterinin (ethos) bir parçası, ikinci doğası haline gelir. Meslek adayı sıradan vatandaşta kristalize olmuş bu ahlaki kavramlaştırmalar ve tutumlar, yargı etiği ilkeleriyle uyumlu değilse ve yargı etiği ilkelerini destelemiyor ve nesnel bir ahlaki zemin oluşturmuyorsa, bu meslek mensubu adayına ne yoğunlukta meslek etiği ilkeleri eğitimi verilirse verilsin bu ilkeler kendisine nüfuz etmeyecektir.

Bir sonraki bölümde Türkiye toplumuna egemen olan partikülarist ahlak anlayışı ve bunun yargı etiği ilkelerinin uygulanmasına olumsuz etkisini araştıracağız. Bu araştırmamızda teorik çerçeve olarak, büyük ölçüde, Murat Önderman’ın çok disiplinli çalışmasının ürünü olan “ Türkiye’de Paranoid Ethos” dokrinini” referans aldım.

II. HUKUK MESLEKLERİ ADAYI TÜRK VATANDAŞI SIRADAN İNSANLARIN AHLAKI KAVRAMLAŞTIRMASI, PARTİKÜLARİST AHLÂK VE YARGI ETİĞİ İLİŞKİSİ

 A. Türkiye’de Patrikülarist Ahlâk, Ahlâkî Anomi ve Amoralizm

Murat Önderman, “Türkiye’de Paranoid Ethos” adlı eserinin “Giriş” bölümünde şunları söylüyor:

Türkiye’de holistik veya ilişkisel bir hayat, topluluk, ilişki, ahlak ve benlik anlayışı egemen bulunuyor. Bu genel holistik dünya veya hayat görüşünün toplum anlayışına yansıma biçimi kolektivizm, siyasal zihniyette karşımıza çıkan görünümü ise komüniteryanizmdir. Komüniteryanizm, bireylerin genel olarak belirli topluluk biçimlerine bağlılığa, bireysel özgürlük taleplerinden daha fazla değer vermeleri olarak tanımlanabilir. Bu anlayış ahlâkın etki alanını iç grupla sınırlayarak, farklı grupların ve üyelerin birbirlerine karşı farklı davranışta bulunmalarına, diğer bir deyişle çifte standartlılığa yol açıyor. Ahlakın tekilselliği özellikle yabancılar arasındaki ilişkilerin ahlaki bir boşlukta gerçekleşmesine yol açıyor…

(…)

Kolektivizmin bu beklenmeyen sonuçları arasında özel önem taşıyanı, yol açtığı ahlâkî anomidir. Bir toplumsal pratik olarak amoral bireycilik (egoizm) Türkiye’de oldukça yaygındır (…) Bu pratiğin ahlaki bir bireyciliği gerektiren Batılılaşmanın bir sonucu olmaktan çok, baskın kolektivizmin ürünü olduğunu düşünüyorum…

(…)

Türk toplumunda güçlü ve istikrarlı paranoid düşünce ve davranış eğilimleri, nihayetinde ahlâki genel haklarca desteklenen hukuki genel normların, bazı kültürel nedenlerle yeterince etkili olamamasına bağlanabilir. Türkiye’de ahlakın etki alanı gruplarla sınırlı olma eğilimi göstermeseydi, sosyal ve siyasal paranoya bu kadar güçlü olamazdı… (2018, s. )

Önderman’nın bu tespitlerini şerh etmeye en elverişli ahlak türü “mafya, çete ve suç örgütü ” ahlâkıdır. “Racon” adı da verilen mafya ve çete ahlakı; sadakat, sır saklama, dürüstlük, adalet gibi her kesin kabul edeceği erdemlere dayanır. Mafya ve çete üyeleri bu ahlaki değerlere sıkı sıkıya bağlı yaşarlar. Raconu ihlalin müeyyidesi ise ağırdır. Ne var ki, mafya ve çete ahlakı, sadece grup içinde ve grup üyeleri için geçerlidir. Keza hırsızlığı meslek edinmiş topluluklar, üyelerinin mallarını çalmadıkları gibi, çoğunluğu oluşturdukları gettolarda grup üyesi olmayan, hırsızlıkla ilgisi olmayan komşularına karşı da hırsızlık suçu işlemezler. Bir grup üyesinin, mensup olduğu gruba ve üyelerine karşı ahlâki davranması beklenirken grup dışı kişilere karşı gayri ahlaki ve gayri hukuki davranışta bulunması kişide ahlaki bir ikilem ve buna bağlı psikolojik bir çatışma yaratmaz.

Benzer ahlaki telakkileri farklı sosyal gruplarda da görmek mümkündür. A tarikatına/grubuna bağlı bir kişi mensup olduğu tarikatın üyelerine karşı ahlaki tutum sergilerken tarikat haricindeki kişilere karşı ahlakdışı veya hukuk dışı davranmakta vicdani bir problem yaşamayabilir. Yargı içinde çeteleşmeyi hedefleyen bir dinî veya lâdini bir cemaat, üyeleri arasında adaleti ve ahlâk kurallarını gözetirken, üyelerini yargıya/devlete yerleştirmek için sınavlara hile karıştırmayı, soruları çalmayı, grup dışı personele mobing uygulamayı, iftira atmayı, fişlemeyi, komplo kurmayı vs. ahlaken meşru görebilir, Bu ahlâk anlayışında bir grup üyesi, rakip gruptan gayri ahlaki davranış beklentisi içinde olacaktır. Özellikle mutlak itaate dayalı kült gruplarda grup iktidarının emirleri, mesleğin gereklerinin üzerinde görülebilir. Bu ahlak telakkisinde rakip gruplar “düşman” olarak nitelendirilebilir. ve onlara karşı ahlaki davranma yükümlülük hissedilmez. Bir grubun üyesi rakip grubun üyesini zihninde depersonalize ederek insan olarak görmez. Hatta “katli vacip” veya “yok edilmesi” gereken bir nesne olarak görebilir. Türkiye coğrafyasını “dar’ül harp” olarak gören bir  cemaat mensubu, cemaat dışı kişilere ve kurumlara karşı hiçbir ahlâki ve hukuki yükümlülük hissetmeyecek ve bundan dolayı etik ikilem veya psikolojik çatışma yaşayamayacaktır. Yakın Türkiye tarihi ve içinde yaşadığımız zaman dilimi bu yaklaşımın herkesçe bilinen dini –lâdini her gruptan acı örnekleriyle doludur.

Türkiye’de hâkim olan bu ahlâki telakkinin diğer bir yansıması kayırmacılıktır. ÖZKANAN Arzu, ERDEM, kayırmacılık türlerini şu şekilde tasnif ediyor, Türkiye’de kamusal örgütlerde yükselmenin formülünü şöyle açıklıyor::

Kayırmacılık, yakın ilişki ağları etrafında kurulan bir çarpık ilişki biçimidir. Burada yakınlık derecesine ve türüne göre kayırmacılık değişik türlerde gerçekleşir. Akraba kayırmacılığı (nepotizm) şeklinde olduğu gibi eş-dost kayırmacılığı (kronizm), siyasi kayırmacılık (partizanlık), hizmet kayırmacılığı, iktidara ve seçmen kesimlerine yönelik kayırmacılık (klientelizm) şeklinde de görülebilir. Kayırmacılık yerine sıklıkla kullanılan adam kayırmacılığı ise kayırmacılık içerisinde yer alan bir kavramdır.16 Yani kayırmacılık kavramı adam kayırmacılığı ile birlikte diğer kayırmacılık türlerini de kapsamaktadır.(s.183-184)

(…)

Ömer Peker’e göre, Türkiye’de kamusal örgütlerde yükselmenin yöntemi (6 M + 7 T)’nin toplamıdır.

 Yükselme: Y = 6 M + 7 T

“6 M: Örgütte üst yöneticiler ile (1) aynı Mektepten olmak, (2) aynı Meslekten olmak, (3) aynı Memleketten olmak, (4) aynı Mezhepten (tarikattan olmak), (5) aynı Meşrepten olmak (dünya görüşü, yaşam tarzı aynı olmak), (6) Milletvekili tanıdığı veya yakını olmaktır”.

Formüldeki 7 T: Tanıtma, talep, teklif, tavsiye, takip, torpil ve tehdittir. Kişi, yükselebilmek için önce kendini çevresine ve üstlerine tanıtmalı; örgüt içinde veya dışında yükselmeyi (yönetici olmayı) talep etmeli; gerekirse torpil ile desteklenmelidir. Zira, Ziya Paşa’nın 150 yıl önce söylediği gibi, “Devlet-i Osman-ı Ali’de terfiye temeyyüz (yükselme) ilim, irfan ile olmaz; kuvvetli bir iltimas ile olur.” Ancak yükselmek için tehdit yöntemini uygulamaktan kaçınmalıdır. (s. 198)

Bir hukuk fakültesine kaydını yaptıran sıradan Türk vatandaşı, genellikle,  Türkiye’de geçerli olan bu ahlâki anomi ve amoralizmle formatlanmış olarak hukuk hayatına başlamaktadır. Fakültesi sonrası staj ve meslek içi eğitimlerde verilen yargı etiği ilkelerinin maya tutması, meslek mensubu tarafından içselleştirilmesi  ve hayata geçmesi mümkün gözükmemektedir. Nitekim Türkiye’de hâkim savcı olabilmek ve meslekte yükselebilmek için Y = 6 M + 7 T formülünün geçerli olduğu herkesçe bilinmekte ve açıkça ifade edilmektedir. Bilinmenin de ötesinde kanıksanmış ve kabullenilmiş bir durumdur. Yargı etiği ilkeleri, ilk ölümcül yarayı mesleğe başlarken almaktadır. Mesleğe bu şekle başlayan meslek mensubu en temel yargı etiği ilkesi olan bağımsızlığını ve ilerleyen zamanda da tarafsızlığını yitirmektedir. Böyle bir yargı görevlisinin verdiği kararlarda hukuk ve vicdani kanaat değil, kendisini o mevkiye getiren grubun parikülarist ahlâk anlayışı egemen olmaktadır.

Bu konuda bizzat yaşadıklarımdan birkaç anekdotu aktarayım:

90’lı yıllarda Ankara Barosu Dergisinde editörlük yaparken yayınlanmak üzere emsal karar talep etmek üzere Yargıtay’ın bir dairesinde bir üyenin odasındaydım. Odaya murafaadan (duruşma) yeni çıkmış avukat cübbeli biri geldi. Avukat Bey, İstanbul’da bir Üniversitede profesörmüş. Biraz hoşbeşten sonra üye, “bizim oğlanın dersleri nasıl, ilerleme kaydediyor mu?” diye sordu. Anlaşılan üyenin oğlu, aynı üniversitede hukuk öğrencisiydi. Hoca, “Çok iyi gidiyor, kendisiyle bizzat ilgileniyorum” dedi.. Sohbetin bir yerinde hoca, “geçen haftaki murafaamızla ilgili karar verildi mi acaba?” diye sordu. .Üye, hemen kaleme telefon açarak dosyanın durumu hakkında bilgi alarak hocaya iletti. Türkiye’de kaç avukat temyiz incelemesinin sonucunu bizzat Yargıtay üyesine sorabilir ki?

Bir şirketler grubunda müşavirlik yapan bir avukat arkadaşım, şirkete yüksek yargı organlarının avukat çocuklarını yüksek maaşlarla istihdam ettiklerini, kendilerine bir iş verilmediğini, açık ofiste bir masada zaman geçirdiklerini anlatmıştı.

Nitelikli dolandırıcılık suçundan ağır ceza mahkemesinde yargılanan bir kıdemli bir avukat, müdafiliğini üstlenmemi istedi. Uzunca bir konuşmadan sonra bu talebinin mahkeme başkanının benim çok yakın dostum olmasıydı. Benden istediği hukuki savunma değil, iltimastı. Bunun mümkün olmadığını söyleyince yazıhaneme bir daha uğramadı.

20 yıl boyunca takip ettiğim bir taşınmaz davası Yargıtay aşamasındaydı. Tüm çabama rağmen davanın kaybedilmesi mukadder gözüküyordu. Müvekkil ısrarla karşı tarafın akrabalarının Yargıtay’da çalıştığını, bizim de Yargıtay’dan adam bulmamız için baskı yapıyordu. Bunun mümkün olmadığını söyleyince, kendileri Yargıtay’ın dosyamızın olduğu daireden yeni emekli olmuş üye bir yüksek hâkimi bulmuşlar, ısrarla onunla görüşmemi istediler. Şahsın ofis olarak kullandığı özel büroya gittik. Dosyanın safahatı hakkında bir tetkik hâkimi gibi takrir verdikten sonra sonuçtan ümitli olmadığımı açıkladım. Emekli üye, o gün Dairede müzakere olduğunu ancak yarın Dairedeki üye arkadaşlarıyla görüşeceğini, kararı lehe çevirebileceğini söyledi. Bu iş için bir ücret aldı mı bilmiyorum, ama karar söylediğim gibi aleyhe çıktı.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, “Yargıtay’da adamın var mı?” “hâkimi tanıyor musun?” “Bilirkişiye nasıl ulaşırız?” sorularına her gün muhatap olmayan bu konuda toplumsal baskı hissetmeyen avukat yoktur.

Türkiye’de hâkim olan partikülarist ahlâkın, ahlaki anominin ve amoraaizmin diğer bir yansıması yargıda yolsuzluktur. DURSUN, Buscaglia’ya atfen yargıda yolsuzluğu şöyle tarif ve tasnif ediyor.

Yargı Etiği Belgeleri

Mahkeme yolsuzluğu daha doğru bir deyişle yargı yolsuzluğu; yargısal hizmet verilirken uyulması gereken usul ve esasların, yargı personeli tarafından özel çıkarlar karşılığında göz ardı edilmesidir. Mahkemelerde çok değişik çeşitte yolsuzluklar görülebilmesine rağmen söz konusu yolsuzluklar, temel olarak iki türe indirgenebilir. Bunlar; a) yönetsel yolsuzluk b) işlevsel yolsuzluktur (Bkz., Buscaglia, s. 3).

Mahkeme idari personelinin özel çıkarları için resmi veya enformel idari süreçleri ihlal ettiği zaman görülen yolsuzluklar; yargı organlarının yönetsel yolsuzluğu olarak adlandırılır. Davanın taraflarının; davayı hızlandırmak veya geciktirmek veya davanın kendi istedikleri yargıca gitmesini sağlamak için mahkemenin idari personeline rüşvet vermesi, yine, yargı hizmeti alanların dosyada bulunan kanıt ve raporları değiştirebilmek veya dava dosyasının normalden farklı bir şekilde işlem görmesini sağlamak için mahkeme personeline rüşvet vermesi yargı organlarında görülen yönetsel yolsuzluğa örnek olarak verilebilir. Mahkemelerde görülen yönetsel yolsuzluklar; çıkar karşılığında yapılan yönetsel ve usule yönelik düzensizlik ve uygunsuzluklar olarak da adlandırılabilir (Bkz., Buscaglia, s. 3).

Yargı organlarında görülen ikinci tür yolsuzluk çeşidi ise işlevsel yolsuzluktur. İşlevsel yolsuzluk; genellikle siyasi ve/veya ekonomik çıkarların tehlike altında bulunduğu büyük yolsuzluk planlarının bir parçasını teşkil eder. Siyasal güdülerle alınmış mahkeme kararları ve/veya yargıçların yolsuz karar vererek ekonomik çıkarlar elde etmesi veya mesleğinde yükselmesi yargı organlarında görülen işlevsel yolsuzluğa örnek olarak verilebilir. Mahkemelerde görülen işlevsel yolsuzluklar; çıkar karşılığında yapılan ve yargısal kararları etkileyen temel düzensizlikler olarak da adlandırılabilir. (s.382)

Yargı birimlerinde hem yönetsel hem de işlevsel yolsuzlukların yaygın olduğu toplumun geniş kesimleri tarafından kabul görmektedir. Türkiye’de adli birimlerde görülen yolsuzluk akademi tarafından yeterince araştırılmış değildir. Yargıda yolsuzluk konusunda yapılan en kapsamlı araştırma Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından yapılan ve ilk baskısı 1999 yılında yayımlanan “İstanbul Barosu Çevresi Adli Yargıda Yolsuzluk Araştırması”dır. Bu draştırmada, İstanbul Barosu’na kayıtlı ve mesleğinde beş yılı doldurmuş altı yüz altmış altı avukattan gelen yanıtların %94,9’una göre adli yargıda yolsuzluğun olduğu ifade edilmiştir. Türkiye halkının bir hak toplumu olmaması nedeniyle adliyeye yolu düşen vatandaşların kahir ekseriyeti işini yolsuzluk yoluyla halletmeye eğilimlidir.

Yolsuzlukla Mücadelede Yirmi Temel İlke

Bu noktada yargı birimlerinin yolsuzluklarının yanı sıra, halk arasında yaygın olan yolsuzluğa başvurmadan sorununun çözülemeyeceği inancının istismar edildiği nitelikli dolandırıcılık olaylarına da sıklıkla rastlanmaktadır. Bu yola başvuran avukatların olduğu da bilinmektedir. Yargı mensubunun haberi bile olmamasına rağmen vatandaştan yargı mensubuna verilecek rüşvetle “işi halledeceğini” söyleyip, dolandırıcılık yapan kişiler de vardır. İlçede avukatlık yaptığım sırada asliye ceza mahkemesi hakiminin odasında otururken bir köylü kadın hışımla odaya dalarak hakime hanıma  “orospu seni, parayı yidin, oğlanı niye govermedin?” diye bağırdı. Biraz sonra kadının, oğlunun trafik kazasından dolayı yargılandığı, müdafiliğini yapan avukatın hâkime rüşvet vereceğim diyerek sanığın tahliyesini taahhüt ederek para aldığı anlaşıldı. Avukat sanığın kazada 2/8 kusurlu olmasına ve bu kusur oranı karşısında tutuklama olmayacağına güvenmişti. Ama avukat, hakime hanımın bir yakınını yakın tarihte trafik kazasında kaybettiğinden ve tutuklama kararında bu öznel enformel determinatın etkili olduğunu bilmiyordu belli ki.

Soruşturma konusu olan ve basına intikal eden yargıda yolsuzluk olayları için internet arama motorlarından “savcı rüşvet”, “hakim rüşvet”, “Fetö borsası”, “hakim çete”, “savcı çete”, “avukat rüşvet” gibi anahtar kavramlarla yapılacak bir tarama dahi yargıda yolsuzluk konusunda yeterli fikri verecektir.

B. Heteronom-Partikülarist Ahlak Anlayışını Destekleyen Otoriter Zihniyet ve Yargı Etiği

Piaget, ahlâkî gelişim evrelerini; ahlâk Öncesi evre (0-5 yaş), dışa Bağımlı ahlak (ahlakî gerçekçilik- heteronom ahlâk) evresi (6-10 yaş), ahlâki özerklik (otonom ahlâk) evresi (11 yaş ve üzeri) olmak üzere üç evrede incelemiştir. Heteronom ahlâk evresinde çocuklar çevrelerindeki olayların anlamlarını kısmen de olsa anlamaya başlarlar. Kurallara mutlak uyum sağlamak bu dönemin temel özelliğidir. Çocuklara göre kural büyük bir otorite tarafından konulmuştur ve asla sorgulanamaz. Yanlış davranış bu dönemdeki çocuklara göre otomatik olarak cezayı gerektirir. Fakat kendileri de kesin ve değişmez olarak kabul ettikleri bu kurallara uymakta zorlanırlar. Bu evrede çocuklar olayın nedenini, niyetini sorgulamaz. Türkiye’de partiküler ahlak anlayışına eşlik eden heteronom evrede kalmış bir ahlaki gelişim söz konusudur. Türk toplumu ahlâken çocuk toplumdur. Topluma hâkim olan otoriter zihniyet de bu özellikleri destekler. Otoriter zihniyet de partikülaristtir. Kolektivist otoriter zihniyet ancak partikülarist sosyal ve kültürel ortamda güçlenir. (Önderman 2018, s. 20, 2007, s.178). Türkiye’de hâkim olan bu ahlaki panorama, otonom, faklı gruplara mensup kişileri ahlâki eşiti gören, modern bir ahlâkın gelişimine imkân vermemektedir.

Toplumdaki bu otoriter eğilim ve ahlâki yapı, olduğu gibi Türkiye’nin siyasi rejimine, hukuk sistemine, meslek örgütlenmelerine yansımıştır. Türkiye hukuk tarihi bu ahlak anlayışının bir sonucu olarak düşman grupların genelde devleti, özelde yargıyı ele geçirme ve yargıyı araçsallaştırarak misilleme savaşlarıyla doludur.

Elveda Anayasa

2017 Anayasa değişikliği ile yasama ile birlikte yargı da doğrudan Cumhurbaşkanına bağımlı hale getirilmiş ve otoriter bir rejim inşa edilmiştir. Yargı yürütme tarafından ele geçirilmiştir. Bu durumu Kemal Gözler, “Elveda Anayasa” ibaresiyle kavramlaştırmış ve kitaplaştırmıştır.  Bu Anayasa değişikliğinden sonra kabul edilen Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri‘nin 1.5 maddesine göre “hâkim, yasama ve yürütme erkleriyle uygunsuz ilişkilerden ve bu organların etkisinden uzaktır; aynı zamanda, makul bir kişinin gözünde, bu türden ilişki ve etkilerden uzak olduğunu gösterir.” Keza yine Anayasa değişikliğinden sonra kabul edilen Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nin ilk maddesi bağımsızlıktır. Yürütmeye bağımlı hale getirilen yargının bağımsızlık ilkesinden bahsetmek hukuksal oksimorondur. Türk Yargısı, dün askeri otoritenin önünde esas duruşa geçerken, bugün yürütmenin başıyla çay toplama partisi yapmaktadır. Yargı Etiği ilkeleri,  daha ilk maddesinde inandırıcılığını ve uygulanabilirliğini yitirmiş durumdadır.

III. NE YAPMALI?

Heteronom-Partikülarist Ahlak Anlayışına ve Otoriter Zihniyete sahip, ahlaki anominin, amoralizmin ve makyevelizmin hakim olduğu bir toplumla kuşatılmış olan otonom, evrensel ve nesnel ahlaki ilkelere sahip tüm insanları ahlaki eşiti gören yargı mensubu bir bireyin etik ilkeleri hayata geçirmeye çalışması büyük fedakarlıkları, kahramanlıkları, yalnızlığı ve dışlanmayı göze alması demektir.

Bu sorunun art arda yapılan hukuk reformları ve mevzuat iktibaslarıyla ile çözüleceğini zanneden legalizmin Türkiye’de çalışmadığı da antropolojik bir gerçektir. Kemal Gözler’in ifadesiyle “kuvvetler ayrılığı yoksa hürriyet de yoktur (…) Kuvvetler ayrılığı yoksa Anayasa da yoktur” (s.25-27). Bunlar yoksa yargı etiği ilkeleri de yaşaması mümkün olmayan kâğıttan ilkelerdir.

Kanaatimce illa bir reform yapılacaksa ilk elde ihtiyacımız olan toplumun her harfine sahip çıkacağı liberal demokrasiyi güçlendiren kuvvetler ayrılığına dayalı sivil bir anayasadır.

 

KAYNAKÇA
CESUR Sevim,  TEPE Beyza, PİYALE Zeynep Ecem, SUNAR Diane, BİTEN Ali Furkan, “Bana ğöre” Ahlak: Sıradan İnsanın Ahlakı Kavramsallaştırması”, Türk Psikoloji Yazıları, Haziran 2020, 23(45), 115-138.
DURSUN Hasan, “Adli Birimlerde Görülen Yolsuzluklar ve Alınması Gereken Karşı Önlemler” TBB Dergisi, Sayı 61, 2005, 383.
GÖZLER Kemal, Elveda Anayasa, Ekin Yayınları, Genişletilmiş 4. Baskı, Bursa 2021.
ÖNDERMAN Murat, Türkiye’de Devlet, Sosyal Kontrol ve Öznellik Filiz Kitabevi, İstanbul 2007)
ÖNDERMAN Murat, Türkiye’de Paranoid Ethos, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul 2018.
ÖZKANAN Arzu, ERDEM Ramazan, Yönetimde Kayırmacı Uygulamalar:
Kavramsal Bir Çerçeve, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2014/2, Sayı:20.
ÖKÇESİZ Hayrettin , Adli Yargıda Yolsuzluk Araştırması,: Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Yayınları İstanbul 2001.
ÖZTURAN Hümeyra, “Etik ile Ahlâk Arasında: Türkçe Ahlâk Felsefesi Literatürüne Dair Etik Kavramı Kullanımı Üzerinden Bir Değerlendirme” Türkiye Araştırmaları Literatür Derğisi, Cilt: 9, Sayı: 17.
SARI Cengiz, Meslek Etiği ve Türkiye’de Yargının Etik Yapılanması, Bülent Ecevit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi Zonguldak 2013.
TEPE Beyza, İlişki Modelleri Kuramı Üzerinden Ahlaki Yargıları Esneten Faktörlerin Amerika-Türkiye Karşılaştırmalı İncelenmesi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi İstanbul 2019
TUGAN Esra Nur, Emekli Hakimlerin Bakış Açısıyla Türkiye’de Yargı Etiği, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Bütünleşik Doktora Tezi, Ankara, 2020

Misak-ı Milli Kararları

1
Misak-ı Milli Kararları
Misak-ı Milli Kararları

Misak-ı Milli, Milli Misak, Milli Yemin ve Ulusal Ant anlamına gelmektedir. Kurtuluş Savaşının 19 Mayıs 1919 tarihinde başlaması ile birlikte Anadolu’da yapılan kongrelerden sonra 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuş, yeni bir devletin kurulacağı herkes tarafından anlaşılmıştır. Bu süreçte, 1876 yılında Osmanlı Devletinin yasama organı olarak kurulan, İstanbul’da varlığı devam eden ve son toplantısını 28 Ocak 1920 tarihinde yapan Meclis-i Mebûsan tarafından altı maddelik bir siyasi bildiri oy birliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat 1920 tarihinde ilan edilmiştir.

Misak-ı Milli Orijinal Metni

Meclisi Mebusan, Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra 21 Aralık 1918 tarihinde Padişah Vahdettin tarafından, feshedilmiş, yeni seçimler yapılmış ve son Osmanlı Meclisi 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgalinden hemen sonra 11 Nisan 1920’de resmen kapatılmış, 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM açılmıştır.

Milli Misak’ın ilanı Osmanlı Meclisinin kapatılışını hızlandırmış, Meclis-i Mebusan’ın kapatılması ise TBMM’nin kuruluşuna meşru zemin hazırlamıştır.

Misak-ı Milli’nin Kabulü ve İlanı

Misak-ı Milli Bildirisi, Ahd-i Millî Beyannâmesi adıyla kabul ve ilan edilmiş, Misak-ı Milli şeklinde kısaltılarak anılmış; Türkiye Cumhuriyeti’nin kara ve deniz sınırları önemli oranda bildiri doğrultusunda oluşmuştur. Bildiri, Osmanlı Meclisinde kabul edilmiş olmasına karşın Anadolu’da toplanan Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresinde alınan kararlardan etkilenmiştir. Sivas Kongresinden sonra Osmanlı Padişahı genel seçim kararı almış; 1919 yılı Kasım ayında yapılan seçimlerde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin adayları seçimi kazanmış; Meclisi Mebusan’ın yeni üyeleri Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti ile yaptıkları görüşmeler sonucunda Misak-ı Milli metnini hazırlamışlardır.

Misak-ı Milli Beyannamesi – Türk Tarih Kurumu

Meclis-i Mebusan, Ocak ayında çalışmaya başlamış, Mondros Antlaşması hükümlerinin ve Anadolu’daki kurtuluş hareketinin etkisi altında tek ve önemli gündem maddesi olarak görüştüğü Ahd-ı Millî Beyannamesi’ni kapalı oturumda oy birliği ile kabul etmiş ve beyannameyi bütün dünya parlamentolarına ve basına açıklamıştır. Ankara’da hazırlanan 8 maddelik metin, İstanbul’da 6 madde olarak ilan edilmiş, bazı değişiklikler meydana gelmiştir. Beyannameye ilişkin görüşme ve toplantı kayıtları ile tutanaklar Meclis-i Mebusan kayıtlarında bulunmamaktadır. 

Misak- Milli, kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasında tarihsel öneme sahip bir bildiridir. Bildiri ile hedeflenen topraklardan Batum Livası, Musul Bölgesi, Hatay bölgesi ve Batı Trakya bölgesi sınırların dışında kalmış; Hatay, 1939 yılında Türkiye’ye dahil olabilmiş, Batı Trakya’da yapılması öngörülen halk oylamasının yapılması mümkün olmamıştır.

Türk Tarih Kurumu – Misak-ı Milli Haritası

Misak-ı Milli Beyanname Metni 

Aşağıda imzaları bulunan Osmanlı Millet Meclisi (Meclisi Mebusan) üyeleri, Devletin bağımsızlığının ve ulusun geleceğinin, haklı ve sürekli bir barışa kavuşmak için katlanabilecek özverinin en fazlasını gösteren aşağıdaki ilkelere eksiksiz uyulmasıyla sağlanabileceğini ve bu ilkeler dışında sağlam bir Osmanlı Saltanatı ve toplumunun varlığının sürdürülmesinin olanak dışı bulunduğunu kabul ederek, şunları onaylamışlardır:

Madde 1

Osmanlı Devletinin, özellikle Arap çoğunluğunun yerleşmiş olduğu, 30 Ekim 1918 günkü Silah Birakışımı [Mondros Mütarekesi] yapıldığı sırada, düşman Ordularının işgali altında kalan kesimlerinin [o sırada Hatay ve Musul bölgesi Türk egemenliği altında idi] geleceğinin, halklarının serbestçe açıklayacakları oy uyarınca belirlenmesi gerekir; sözkonusu Silah Bırakışımı çizgisi içinde, din, soy ve amaç birliği bakımlarından birbirine bağlı olan, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen soy ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin koşullarına saygılı Osmanlı-İslam çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tümü, ister bir eylem, ister bir hükümle olsun, hiç bir nedenle, birbirinden ayrılamayacak bir bütündür.

Madde 2

Halkı, özgürlüğe kavuşunca, oylarıyla Anavatana katılmış olan üç İl [Elviye-i Selase yani Kars, Ardahan ve Batum Livaları] için gerekirse yeniden halkın serbest oyuna başvurulmasını kabul ederiz

Madde 3

Türkiye ile yapılacak barışa değin ertelenen Batı Trakya’nın hukuksal durumunun belirlenmesi de, halkının özgürce açıklayacağı oya göre olmalıdır.

Madde 4

İslam Halifeliğinin ve Yüce Saltanatın merkezi ve Osmanlı Hükümetinin başkenti olan İstanbul kenti ile Marmara Denizinin güvenliği her türlü tehlikeden uzak tutulmalıdır. Bu ilke saklı kalmak koşulu ile; Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının dünya ticaret ve ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte, öteki tüm Devletlerin oybirliği ile verecekleri karar geçerlidir.

Madde 5

Müttefik Devletler ile düşmanları ve onların kimi ortakları arasında yapılan andlaşmalardaki ilkeler çerçevesinde, azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkların da özdeş haklardan yararlanması umudu ile, bizce de benimsenip güvence altına alınacaktır.

Madde 6

Ulusal ve ekonomik gelişmemize olanak bulunması ve, daha çağdaş biçimde, düzenli bir yönetimle işlerin yürütülmesini başarmak için; her devlet gibi, bizim de gelişmemiz koşullarının sağlanmasında, bütünüyle bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşmamız ana ilkesi varlık ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle siyasal, yargısal, parasal vb. alanlarda gelişmemizi önleyici sınırlamalara [Kapitülasyonlar] karşıyız. Saptanacak borçlarımızın ödenmesi koşulları da bu ilkelere aykırı olmayacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 24 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Miller Meclisinde yaptığı konuşmada Misak-ı Milli ile belirlenen sınırlar hakkında söyledikleri

‘’Millet bütün maksadında maddi ve hakiki düşünmek ve ancak kuvvet ve kudretiyle temin edeceği hususat üzerinde kendisine yeni bir hudut çizmek üzere idi. İşte kongre (Erzurum) bu hududu çizmiştir. Bir hududu milli çizmiştir.

Bu hududu milliyi suhuletle ipka için demiştir ki, mütarakenamenin imza olunduğu 30 Teşrinievvel 334 (30 Ekim 1918) tarihinde çizdiği hudud, hududumuz olacaktır.

Bu hududu ihtimal teferruatı ile bilmeyen arkadaşlarımız vardır. Yeniden fazla teferruata girmek istemediğim için şu suretle izahat vereceğim:

Şark hududuna elviyei selaseyi (Üç şehir/Kars-Batum-Ardahan) dahil ederek tasavvur buyurunuz. Garp hududu Edirne’de bildiğiniz gibi geçiyor.

En büyük ıebeddülat (değişim) cenup (güney) hududunda olmuştur.

Cenup hududu, İskenderun cenubundan başlar. Haleple Katime arasından Cerablus köprüsüne münteha olur (ulaşır) bir hat ve şark parçasında da Musul vilayeti, Süleymaniye ve Kerkük havalisi ve bu iki mıntıkayı yekdiğerine kalbeden (bağlayan) hat.

Efendiler bu hudud, sırf askeri mülahazat ile çizilmiş bir hudud değildir, hududu millidir. Hududu milli olmak üzere tespit edilmiştir.’’

17 Şubat – Hukuk Takvimi

0
17 Şubat Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.
17 Şubat – Hukuk Takvimi

624

Çin tarihinin tek kadın İmparatoru, Wu Zetian doğdu.  (Ölümü: 16 Aralık 705) Kendi kızını boğarak öldürdü. İktidarının ilk dönemlerinde öz oğlu da dahil Tang Hanedanının kalan üyelerini yok ederek iktidarını pekiştirdi. Tang Hanedanına sadık insanları devletin içinden temizledi, devlet adamlarının çoğunluğunu ya öldürdü ya da sürgüne gönderdi. Kendi soyunu daha önemli gösterebilmek için Tang Hanedanının soyuyla ilgili kayıtlarla oynadı. Önceki hanedandan kalan devlet bürokrasisini  büyük oranda revize ederek yandaşlarının ve sevdiği kişilerin konumunu güçlendirdi. Devlet yapısında önemli reformlar yaptı; ekonomik ve sosyal yapıda büyük değişikliklerde bulundu.

Wu Zetian

647

Silla Krallığı 27. ve ilk kadın hükümdarı Kraliçe Seondeok yaşamını yitirdi. (Doğumu: M.S 606 )

1886

Alman hukukçu ve akademisyen, Andreas Bertalan Schwarz doğdu. (Ölümü: 11 Eylül 1953) Bonn, Leipzig ve Budapeşte’de hukuk bilimleri tahsil etti. 1908’de Leipzig Üniversitesi’nde hukuk bilimleri doktorasını tamamladı, 1912’de  Medenî Hukuk alanında doçent ve 1922’de ise profesör oldu.1926 yılları arasında Leipzig Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde karşılaştırmalı hukuk ve Roma Hukuku alanında bir profesörlük daha aldı. 1933’te ordinaryüs profesör unvanını kazandı. 1933’te Naziler Almanya’da iktidara geçince, Eernst Eduard-Hirsch ve diğer akademisyenlerle birlikte Türkiye’ye iltica etti. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yaklaşık 20 yıl ordinaryüs profesör olarak hizmet vererek uluslararası alanda tanınmış birçok Türk hukukçu yetiştirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki dersliklerden birine, hatırasını yaşatmak amacıyla onun adı verilmiştir.

Andreas Bertalan Schwarz

1887

Hukukçu ve Lüksemburg eski başbakanı Joseph Bech doğdu.  (Ölümü: 8 Mart 1975) Fribourg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1912’de hukuk doktorasını aldı. 1914’te Lüksemburg Temsilciler Meclisi’ne seçildi. 1921’de Bech, Émile Reuter’in kabinesine atandı. İçişleri Bakanlığı Genel Müdürü ve Eğitim Bakanlığı Genel Müdürü olarak görev yaptı. 1926’da aynı zamanda Başbakanlık, Dışişleri bakanı, Eğitim ve Şarapçılık Bakanı oldu. 1954 yılına kadar Dışişleri ve Şarapçılık Bakanı olarak kaldı. Dışişleri bakanı olarak 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması’nı imzaladı. 1957 yılında Roma Antlaşması’nı imzalayarak Avrupa’nın önde gelenlerinden biri oldu. Avrupa Birliği ve Avrupa Topluluğunun ‘ Kurucu Babalarından ‘ biri olarak kabul edildi. 1964 yılına kadar Temsilciler Meclisi Başkanlığı yaptı.

Joseph Bech

1920

Misak-ı Milli, Kurtuluş Savaşının 19 Mayıs 1919 tarihinde başlaması ile birlikte Anadolu’da yapılan kongrelerden sonra 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuş, yeni bir devletin kurulacağı herkes tarafından anlaşılmıştır. Bu süreçte, 1876 yılında Osmanlı Devletinin yasama organı olarak kurulan, İstanbul’da varlığı devam eden ve son toplantısını 28 Ocak 1920 tarihinde yapan Meclis-i Mebûsan tarafından altı maddelik bir siyasi bildiri olan Misak-ı Milli oy birliği ile kabul edildi ve 17 Şubat 1920 tarihinde ilan edildi.

Türk Tarih Kurumu – Misak-ı Milli Haritası

1921

Ankara dışındaki İstiklal Mahkemeleri kaldırıldı.

 1925

Aşar Vergisi kaldırıldı. Basın, aşarın kaldırılmasını büyük bir devrim olarak niteledi.

1926

Türk Kanunu Medenisi, Türkiye’de Cumhuriyetin ilanından sonra 17 Şubat 1926’da İsviçre Medeni Kanunu iktibas edilmek ve örnek alınma sureti ile mecliste kabul edilerek 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girdi.

1930

Türk Gazeteciler Birliği kuruldu.

1939

Hatay Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını, Hatay Devleti kanunları olarak kabul etti.

1961

Türk ve Alman İş ve İşçi Bulma Kurumları arasında yapılan anlaşmaya göre, her yıl Almanya’ya çeşitli iş kollarında çalıştırılmak üzere Türk işçileri gönderilmesi kararlaştırıldı.

1973

Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü’ne Şeyda Odyatmaz atandı. Kendisi Türkiye’de ilk kez bu düzeye yükseltilen kadın yönetici oldu.

Cumhuriyet tarihinde bir devlet kurumuna atanan ilk kadın genel müdür olarak Şeyda Odyakmaz, 1973 yılında Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü’ne getirildi.

1983

Mısır’ın Ankara Büyükelçiliği’ni basarak iki güvenlik görevlisini öldürüp, içeridekileri 45 saat rehin tuttukları için Dört Filistinli gerilla, Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce yeniden ikişer kez ölüme mahkûm edildi.

1984

İş yerlerinden işçi çıkarmak, Sıkıyönetim Komutanlığı’nın iznine bağlandı.

1986

Barış Derneği davasından tutuklu 6 kişi tahliye edildi.

1994

  • Özgür Gündem gazetesi, bölücü yayın yaptığı gerekçesiyle 1 ay süreyle kapatıldı.

  • TBMM Anayasa ve Adalet Komisyonu, Refah Partili Hasan Mezarcı’nın dokunulmazlığının kaldırılmasını kararlaştırdı.

2000

Gazeteci-yazar Uğur Mumcu’ya 24 Ocak 1993 günü düzenlenen suikastla ilgili olarak, ‘Mumcu’nun öldürülmesine iştirak ettiği ve bu amaçla oluşturulan çeteye mensup olduğu’ gerekçesiyle idam istemiyle yargılanan sanık Abdullah Argun Çetin, kendi isteği üzerine gizli oturumda dinlendi. Mahkeme, sanığın gizli oturumda yaptığı açıklamalara yayın yasağı koydu.

2007

Hukukçu ve siyasetçi Mehmet Altınsoy yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1924) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Kurucu Meclis Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Temsilciliği yaptı.  Niğde ve Aksaray Milletvekilliği ile Devlet Bakanlığı yaptı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 633 sayılı ilk teşkilat yasasının çıkarılmasına öncülük etti.

2008

Kosova Cumhuriyeti Anayasası, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova Meclisi‘nde oybirliği ile kabul edilen bağımsızlık ilanından sonra hazırlanarak 15 Haziran 2008 tarihinde yürürlüğe girdi.

2025

Avukat Selahattin Demirtaş hakkında, hapiste olduğu sekiz buçuk yılı aşkın sürede 150’den fazla savcılık soruşturması ile 50’den fazla davaya muhatap olduğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ve Anayasa Mahkemesi’nde halen devam eden 20’den fazla dosyasının bulunduğu açıklandı. Bu güne kadar 60 yıldan fazla hapis cezası alan Demirtaş’ın halihazırda Ankara, İstanbul, Mersin ve Batman’da devam eden toplam 9 davasının olduğu bildirildi.

 

17 Şubat Hukuk Takvimi, hukuk ve siyasal tarih bakımından kurucu nitelikte gelişmeleri bir araya getiren önemli bir gündür. Misak-ı Milli’nin ilanı, Aşar Vergisi’nin kaldırılması ve Türk Kanunu Medenisi’nin kabulü gibi Cumhuriyet’in temel hukuk reformları bu tarihte yer almaktadır. Bunun yanında İstiklal Mahkemelerinin kaldırılması, Hatay Meclisi’nin Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını kabulü ve Türk-Alman işgücü anlaşması gibi devlet yapısını ve toplumsal düzeni etkileyen kararlar da 17 Şubat’ta öne çıkmaktadır. Aynı gün; basın özgürlüğü davaları, siyasi yargılamalar, dokunulmazlık süreçleri, sıkıyönetim uygulamaları ve terör yargılamaları gibi hukuk-siyaset ilişkisini doğrudan ilgilendiren gelişmelerle de dikkat çekmektedir. Ulusal ve uluslararası düzeyde hukukçuların, devlet adamlarının ve siyasal aktörlerin doğum ve ölüm yıldönümleri de kısa biyografileriyle birlikte yer almakta; bu tarih, hukukun hem kurucu reformların hem de siyasal mücadelelerin merkezinde yer aldığını gösteren çok katmanlı bir tarihsel kesit sunmaktadır.

 
17 Şubat – Hukuk Takvimi

Azerbaycan Anayasal Sistemi

0
Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası

Azerbaycan Eski Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey

Azerbaycan Anayasal Sistemi, Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasının(Azərbaycan Respublikasının Konstitusiyası), 12 Kasım 1995 tarihli referandumda kabul edilerek 27 Kasım 1995 yılında yürürlüğe girmesi ile kurulmuştur. Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası, 158 madde ve geçici hükümlerden oluşmakta, Genel Hükümler, Temel Haklar, Özgürlükler ve Ödevler, Devlet Erki, Yerel yönetimler, Hukuk ve Kanun başlıkları bulunmaktadır.  Anayasada, Halk Hakimiyeti,  Devletin temelleri, Temel İnsan ve Vatandaş Hak ve Özgürlükleri, Vatandaşların Temel Görevleri, Yasama Erki, Yürütme Erki, Mahkeme, Belediyeler, Mevzuat, Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasına Değişiklikler ve Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasına İlaveler başlıkları bulunmaktadır.

 Azerbaycan Devleti Anayasasında Ermenistan ile yaşanan tarihsel sorunlardan kaynaklı olarak Nahçivan Özerk Cumhuriyetine ilişkin özel bir bölüm bulunmaktadır.

Azerbaycan Önceki Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev

Azerbaycan Anayasal Sistemi,SSCB dağıldıktan sonra kurulmuştur. SSCB dağıldıktan sonra Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Şurası 31 Ağustos 1991 tarihinde bağımsızlık Beyannamesini kabul etmiş, 18 Ekim 1991 tarihinde Bağımsızlığı Hakkında Anayasa Akdini yürürlüğe koymuştur. Bu metinler, yeni anayasanın temelini oluşturmuş, cumhuriyetin devlet yapısının, siyasi ve ekonomik yapısını şekillendirmiştir. Bağımsızlık kararından sonra 1978  Anayasasının Bağımsızlık Akdi ile çelişmeyen maddeleri yürürlükte kalmış, 9 Ekim 1993 tarihinde bazı değişiklikler yapılmış, hak oylaması ile kabul edilen 27 Kasım  1995  tarihli yeni Anayasanın onaylanması sonrasında eski Anayasa metni tamamen ortadan kalmıştır.

İlham Aliyev Oy Kullanırken

Azerbaycan Cumhuriyetinin temel kanunu olan Anayasa ile Azerbaycan devletinin yasal temelleri belirlenmiştir. Azerbaycan, Anayasa ile demokratik, laik bir hukuk devleti olarak tanımlanmış, insan haklarına öncelik vermiş ve kuvvetler ayrımını  tercih etmiştir. Azerbaycan, Anayasa ile demokratik, laik bir hukuk devleti olarak tanımlanmış, insan haklarına öncelik vermiş ve kuvvetler ayrımını tercih etmiştir. Kuvvetler ayırımı ilkesine uygun olarak, yasama erkinin Milli Meclisine, yürütme erkinin Cumhurbaşkanına, yargı erkinin ise mahkemelere ait olduğu hükme bağlanmıştır. Yasama erkini temsil eden Meclis tek kamaralı parlamentodur. Meclis dışında hiçbir organ veya şahsın kanun koyma yetkisi yoktur. Azerbaycan’da parlamentonun diğer görevi yürütmenin faaliyetlerini denetlemektir. Meclis, Bakanlar Kuruluna güvenoyu vermeme hakkına sahiptir. Cumhurbaşkanının görevden alınması, bütçenin denetlenmesi, kurumların oluşturulması ve uluslararası sözleşmelerin onaylanması meclisin yetkisindedir.

Azerbaycan’da Cumhurbaşkanı hem yürütmeyi temsil etmektedir hem de devletin başıdır. Cumhurbaşkanı bütün seçmenler tarafından doğrudan seçilmekte ve Azerbaycan halkının tamamını temsil etmektedir.

Nahçivan Özerk Cumhuriyetinin coğrafi özellikleri, Azerbaycan’ın diğer kara parçasıyla doğrudan sınırının olmaması nedeniyle bu bölge için özerk yönetim sistemi tesis edilmesini gerektirmiş, Nahçivan Özerk Cumhuriyetine Azerbaycan’ın sınırları içinde özerk devlet statüsü verilmiş,  fiilen işgal altında olan Nahçivan Özerk Cumhuriyetinde parlamenter rejim uygulanması öngörülmüştür.

Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasında çeşitli tarihlerde birçok değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliklerden sonuncusu 2016 yılında yapılmış, yapılan halk oylamasında Anayasanın 23 maddesinde değişiklik yapılmış ve Anayasaya 6 yeni madde eklenmiştir.

 Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasının kabul edildiği 12 Kasım tarihi, 16 Şubat  1996 tarihinde Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in emriyle Anayasa Günü olarak ilan edilmiştir ve Azerbaycan’da Anayasa Günü olarak kutlanmaktadır.
Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, Anayasanın verdiği yetki ile görev yapan yüksek yargı organıdır. Anayasa Mahkemesi bağımsız bir devlet organıdır ve kurumsal ve mali yönden; yasama, yürütme ve diğer yargı organlarından, yerel yönetim organlarından, ayrıca tüzel ve gerçek kişilerden bağımsızdır.  Azerbaycan Anayasa Mahkemesinin temel amacı Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasının üstünlüğünü sağlamak, her bireyin temel hak ve özgürlüklerini savunmaktır. Mahkemeye Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Azerbaycan Cumhuriyeti Milli Meclisi, Bakanlar Kurulu, Azerbaycan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi, Azerbaycan Cumhuriyeti  Baş Savcılığı, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti  Millet Meclisi, Mahkemeler, Vatandaşlar ve Kamu denetçileri başvuru yapabilmektedir.

Haftalık Dinlenme (Sanayi) Sözleşmesi

0

Haftalık Dinlenme (Sanayi) Sözleşmesi 25 Ekim 1921 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4865 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. 

Milletlerarası iş Bürosu idari Meclisi tarafından vaki davet üzerine; Cenevre’de 25.10.1921 de 3 üncü toplantısını yapan Milletler Cemiyeti Milletlerarası iş Teşkilatı Genel konferansı,

Gündemin 7 nci maddesini teşkil eden, sanayide hafta tatili meselesi hakkında bazı tekliflerin kabulünü ve;

Bu tekliflerin bir Milletlerarası İş Sözleşmesi şeklini almasını kararlaştırdıktan sonra,
Versay Andlaşmasının 14 üncü kısmında ve diğer barış andlaşmalarının mütenazır kısımlarında mevcut hükümler gereğince, Milletlerarası İş Teşkilatı üyelerinde onanmak üzere, aşağıdaki Sözleşme Projesini kabul etmiştir:

MADDE 1

Bu Sözleşmenin uygulanması bakımından;

Maden ve taş ocakları ile herhangi bir maddeyi topraktan çıkartmak;

Maddelerin malı, tadili, temizlenmesi, tamiri, süslenmesi, ikmali, satış için hazırlanması ve yıkma işleri, gemi inşası, elektrik ve genel olarak her türlü muharrik kuvvet, istihsal, tahvil ve nakil işleri dahil; maddelerin şekillerinin kısmen ve ya tamamen değiştirilmesi;

Her nevi bina, demiryolu, tramvay, liman, dok, dalga kıran, kanal, nehirlerde sefer tesisatı, yol, tünel, köprü, su bendi, ana ve adi lağım, kuyu, telefon, telgraf, elektrik tesisatı, havagazı, su tesisatı ve tevzi ve diğer yapı işleri ile bunlara ait tamir, bakım, tadil, yıkma, hazırlama ve temel işleri;

Dok, rıhtım, iskele ve antrepolarda eşyanın boşaltılıp yüklenmesi, taşınması ve işlenmesi dahil el ile taşıma işleri hariç, insan ve eşyanın kara, demiryolu ile nehirlerde nakli işleri;

Yukarıdaki sayım, sınai müesseselerde çalışma müddetinin günde sekiz ve haftada kırk sekiz saat olarak tahdidini istihdaf eden Washington Sözleşmesinde, her Hükümet tarafından kabulü derpiş edilen istisnalar bu Sözleşmeye uygulanmaları kabil olduğu derecede nazara alınmak kayıt ve şartı altında yapılmıştır.

Yukarıdaki sayımdan başka, her üye, lüzum gördüğü taktirde, bir taraftan sanayi ve diğer taraftan tarım ve ticaret arasındaki hududu tayin edebilir.

MADDE 2

Resmi veya hususi herhangi bir sınai müessesede veya onun müştemilatında çalışan bütün şahıslar, bundan sonraki maddelerde derpiş olunan istisnalar nazara almak şartıyla, her 7 günlük bir devre içinde fasılasız en az 24 saat zarfında istirahatten istifade edeceklerdir.
Bu istirahat, imkan dairesinde bir müessesenin bütün mensuplarına aynı zamanda verilecektir.

İstirahat mümkün mertebe, memleket veya bölge gelenek ve adetlerinde yer alan günlere rastlayacaktır.

MADDE 3

Her üye, münhasıran aynı bir aile efradının çalıştığı, sınai müesseselere mensup şahısları 2 nci madde hükmünden istisna edebilir.

MADDE 4

Her üye, hal icaplarına uygun türlü iktisadi ve insani mülahazaları bilhassa göz önünde tutmak suretiyle işverenlerle işçilerin yetkili cemiyetleri mevcut olan yerlerde bu cemiyetlerle istişareden sonra; 2 nci madde hükümleri hakkında tam veya kısmi istisnalar (istirahatin kaldırılması veya azaltılması dahil) kabul edebilir.

Bu istişare, yürürlükte olan mevzuatın uygulanması suretiyle kabul edilmiş bulunan istisnalar halinde mecburi olmayacaktır.

MADDE 5

Her üye 4 ncü madde gereğince tamamen kaldırılan veya azaltılan dinlenmeleri telafi edici istirahatlerin esasen mahalli anlaşmalar yahut örfü adetlerle derpiş edilmiş bulunması müstesna, diğer hallerde bu şekilde telafi edici dinlenme zamanları tespit eden hükümler koymayı mümkün mertebe sağlayacaktır.

MADDE 6

Her üye, bu Sözleşmenin 3 ve 4 üncü maddeleri gereğince kabul edilen istisnaların bir listesini yaparak bunu Milletlerarası İş Bürosuna gönderecektir. Her üye bundan sonra her iki senede bir defa bu listede yapacağı değişiklikleri bildirecektir.

Milletlerarası İş Bürosu bu husus için Milletlerarası Genel İş Konferansına bir rapor verecektir.

MADDE 7

Bu sözleşme hükümlerinin uygulanmasını kolaylaştırmak için, her pa-tron, müdür veya vekili aşağıdaki mükellefiyetlere tabi olacaktır.

Haftalık dinlenme bütün şahıslara toplu bir halde veriliyorsa toplu istirahat gün ve saatlerini, müessese içinde veya başka münasip bir yerde göze çarpacak afişler asmak suretiyle veyahut Hükümetçe münasip görülecek diğer herhangi bir şekilde bildirmek,

Haftalık dinlenme bütün şahıslara toplu bir halde veriliyorsa; memleket kanunlarının veyahut yetkili makamlarca yapılan Tüzüğün tarifi dahilinde hazırlanmış bir deftere hususi bir dinlenme rejimine tabi tutulan işçi veya hizmetlileri ve bu rejimi bildirmek.

MADDE 8

Bu Sözleşmenin, Versay Andlaşmasının 13 üncü kısmında ve diğer Barış Andlaşmalarının mütenazır tutumlarında derpiş edilen şartlar içinde kati şekilde onandığına ait belge Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine gönderilecek ve bu onanma Genel Sekreterlikçe tescil edilecektir.

MADDE 9

Milletlerarası İş Teşkilatının iki üyesinin onamaları Genel Sekreterlikçe tescil edildiği tarihten itibaren bu Sözleşme yürürlüğe girecektir.
Bu Sözleşme, ancak onamaları Sekreterlikçe tescil edilen üyeleri bağlayacaktır.
Daha sonra, bu Sözleşme, her üye hakkında onaması Sekreterlikçe tescil edildiği tarihten itibaren yürürlüğe girecektir.

MADDE 10

Milletlerarası İş Teşkilatı üyelerinden ikisinin onamaları Sekreterlikçe tescil edilmesi akabinde; Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri keyfiyeti Milletlerarası iş Teşkilatının bütün üyeleri tarafından kendisine sonradan tebliğ edilecek onamaları da keza bütün üyelere bildirecektir.

MADDE 11

Bu Sözleşmeyi onayan her üye onun 1,2,3,4,5,6 ve 7 nci maddeleri hükümlerini en geç 1.1.1924’e kadar uygulamayı ve bu hükümlerin fiil alanına geçmesi için gerekli tedbirleri almayı taahhüt eder.

MADDE 12

Bu Sözleşmeyi onayan her üye, onu Versay Andlaşmasının 421 inci maddesi ve diğer Barış Andlaşmalarının mütenazır maddeleri hükümleri gereğince; bütün müstemleke, müstamare ve himayesi altındaki memleketlerde uygulamayı taahhüt eder.

MADDE 13

Bu Sözleşmeyi onayan her üye, onu, yürürlüğe girmeye başladığı tarihten 10 sene geçtikten sonra Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine yapacağı ve bu Sekreterliğin tescil edeceği bir ihbarname ile feshedebilir. Fesih, Sekreterlikçe tesciİi tarihinden bir sene sonra muteber olur.

MADDE 14

Milletlerarası iş Bürosu İdare Meclisi, en az her on senede bir defa bu Sözleşmenin uygulanma durumu hakkında Genel Konferansa bir rapor vermekle ve Konferans gündemi içine; sözleşmenin yeniden gözden geçirilmesi veya tadili meselesinin konulup konulmaması gerektiği hususunda bir karar almakla ödevidir.

MADDE 15

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinin her ikiside muteberdir.

ILO 34 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi

0
96 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi-ILO

ILO 34 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1933 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 11 Şubat 1946 tarihli ve 4866 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, aynı konudaki 96 sayılı sözleşmenin onaylanması sonucu yürürlükten kalkmıştır.

ILO 34 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 8 Haziran 1933
Kanun Tarih ve Sayısı: 11 Şubat 1946 / 4866
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 16 Şubat 1946 / 6234Milletlerarası İş Bürosu idare Meclisi tarafından vaki davet üzerine, Cenevre’de 8 Haziran 1933 de on yedinci toplantısını yapan Milletler Cemiyeti Milletlerarası iş Teşkilatı Genel Konferansı;Gündemin birinci maddesini teşkil eden, ücretli iş bulma meselesi hakkında, bazı tekliflerin kabulünü veBu tekliflerin bir Milletlerarası Sözleşme şeklini almasını kararlaştırdıktan sonra;Versay Andlaşmasının 13 üncü kısmında ve diğer Barış Andlaşmalarının mütenazır kısımlarında mevcut hükümler gereğince Milletlerarası iş Teşkilatı üyelerince onanmak üzere, aşağıdaki Sözleşme Projesini kabul eder;

MADDE 1

Bu Sözleşme bakımından “Ücretli İşbulma Büroları” tabiri şu manayı ifade eder:

Kazanç gayesi takibeden İşbulma Büroları, yani doğrudan doğruya veya dolayısıyla taraflardan herhangi birinden maddi bir menfaat temini hedefiyle, bir işçiye iş veyahut işverene işçi bulmak hususunda tavassut eyleyen her şahıs, şirket, müessese, acente veyahut diğer bir teşekkül; bu tarif, münhasıran veya esas itibariyle iştigal mevzuu işverenlerle işçiler arasında tavassuttan ibaret olanlar hariç, gazetelere ve diğer yayın vasıtalarına şamil değildir.

Kazanç gayesi takip etmiyen İşbulma Büroları, yani maddi bir menfaat gütmemekle beraber, işverenden veya işçiden, servisleri için duhuliye, aidat veya başka herhangi bir nam altında para alan şirket, müessese, acente veya diğer teşekküllerin işbulma servisleri.

Bu Sözleşme gemi adamları hakkında uygulanmaz.

MADDE 2

(Birinci maddenin 1. a) fıkrasında yazılı, kazanç gayesiyle çalışan Ücretli İşbulma Büroları, bu Sözleşme’nin her üye için yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren 3 sene zarfında kapatılacaklardır.

Bu kapatmadan evvelki mühlet zarfında;

Yeniden kazanç gayesiyle çalışan Ücretli İşbulma Bürosu açılmıyacaktır.

Kazanç gayesiyle çalışan Ücretli İşbulma Büroları, yetkili makamın kontrolü altında konulacak ve bu makamca onanmış bir tarifede yazılı ücret ve masraflardan başka para almıyacaklardır.

MADDE 3

Bu Sözleşmenin 2 nci maddesinin 1 inci fıkrasından inhirafa, ancak ilgili patron ve işçi temsilcilerinin fikri alındıktan sonra ve istisnai şekillerde olmak üzere yetkili makamca müsaade edilebilir.

Bu madde gereğince müsaade edilen inhiraflar, ancak milli kanunlarla sarih şekilde tesbit edilip işbulma keyfiyetinin hususi şartlar içinde ve inhirafı haklı gösterecek surette cereyan ettiği sanat ve mesleklere mensup işçi zümrelerine iş bulmakla iştigal eden bürolar hakkında uygulanacaktır.

2 nci maddede yazılı 3 aylık mühlet bittikten sonra, bu maddeye istinaden, yeni Ücretli İşbulma Büroları açılmasına müsaade edilemez.

Bu madde gereğince, kendilerine inhiraf müsaadesi verilen her Ücretli İşbulma Bürosu:

Yetkili makamın kontrolü altına konulacaktır.

Yetkili makamın tensibi ile azami on yıl zarfında, her sene yenilecek bir yıllık ruhsatname almaya mecbur olacaktır.

Ancak, yetkili makamca onanmış bir tarifede yazılı ücret ve masrafları alabilecektir.

Ancak ruhsatnamesinde müsaade edilmiş olmak ve ilgili memleketler arasında mevcut bir anlaşmayı uygulamak şartiyle yabancı memleketlere veya memleketlerden işçi tedarik edebilecektir.

MADDE 4

(1 inci maddenin 1, b) fıkrasında yazılı kazanç gayesi takip etmeyen İşbulma Büroları;

Yetkili makamdan izin almak mecburiyetinde olacak ve onun kontrolü altında bulunacaklardır.

Yapılan masraflar iyice nazara alınmak suretiyle yetkili makamca tesbit edilecek bir tarifeden daha yüksek para alamayacaktır.

Ancak yetkili makamca müsaade edilmek ve ilgili memleketler arasında mevcut bir anlaşmayı uygulamak şartıyla yabancı memleketlere veya memleketlerden işçi tedarik edebilecektir.

MADDE 5

Gerek bu Sözleşme’nin 1 inci maddesinde yazılı Ücretli İşbulma Büroları, gerek parasız da olsa, işbulmayı mutad meşgale ittihaz etmiş olan her şahıs, şirket, müessese, acenta veyahut teşekkül, yetkili makama bir beyanname vermeye ve bunda ücretli mi, ücretsiz mi çalıştıklarını bildirmeye mecburdurlar.

MADDE 6

Gerek bundan evvelki maddelere, gerek onların yerine getirilmesine ait diğer hükümlere muhalif hareketlere karşı, milli kanunlar, bu Sözleşmede derpiş edilen ruhsatname veya müsaadelerin geri alınmasını da ihtiva eden cezaları tayin edeceklerdir.

MADDE 7

Versay Andlaşması’nın 408 inci ve diğer Barış Andlaşmaları’nın mütenazır maddelerinde derpiş edilen yıllık raporlar, 3 üncü madde gereğince müsaade edilen inhiraflar hakkında gereken malumatı havi olacaklardır.

MADDE 8

Bu Sözleşme’nin, Versay Andlaşması’nın 13 üncü kısmında ve diğer Barış Andlaşmaları’nın mütenazır kısımlarında derpiş edilen şartlar içinde kat’i şekilde onandığına ait belge Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine gönderilecek ve bu onanma Genel Sekreterlikçe tescil edilecektir.

MADDE 9

Bu Sözleşme, ancak onamaları Sekreterlikte tescil edilmiş olan üyeleri bağlayacaktır. Sözleşme, iki üyenin onamaları Genel Sekreterlerde tescil edildikleri tarihten 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.

Bundan sonra bu Sözleşme her üye için, onaması tescil edilmesinden 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 10

Milletlerarası İş Teşkilatı üyelerden ikisinin onamaları Sekreterlikte tescil edilmesi akabinde; Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri keyfiyeti Milletlerarası iş Teşkilatının bütün üyelerine bildirecektir. Sekreter, Teşkilatın başka üyeleri tarafından kendisine sonradan tebliğ edilecek onamaları da keza bütün üyelere bildirecektir.

MADDE 11

Bu Sözleşmeyi onayan her üye, onu, yürürlüğe girmeye başladığı tarihten on sene geçtikten sonra; Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine yapacağı ve bu Sekreterliğin tescil edeceği bir ihbarname ile feshedebilir.

Fesih, Sekreterlikte tescili tarihinden bir sene sonra muteber olur.

Bu Sözleşmeyi onamış olup ta onu, bundan evvelki fıkrada yazılı 10 yıllık devrenin geçmesinden bir yıl sonra, bu madde gereğince feshetmek ihtiyarını kullanmayan her üye, yeniden 10 yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, bu maddede derpiş edilen şartlar içinde her 10 yıllık devre bittikçe feshedilebilecektir.

MADDE 12

Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren geçecek her 10 yıllık devrenin sonunda; Milletlerarası İş Bürosu İdare Meclisi, onun uygulanması durumu hakkında Genel Konferansa bir rapor vermekle ve Konferansın gündemi içine onun tamamen veya kısmen tadili meselesinin konulup konulmaması gerektiği hususunda bir karar almakla ödevlidir.

MADDE 13

Konferans, bu Sözleşme’yi tamamen veya kısmen tadil eden yeni bir Sözleşme kabul ettiği takdirde; bu yeni Sözleşmede başka türlü hükümler bulunması hali müstesna;

Tadil edici yeni Sözleşme’nin bir üye tarafından onanması keyfiyeti yukarıdaki 11 inci maddeye bakılmaksızın tadil edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi kayıt ve şartı ile, şimdiki bu Sözleşme’nin kendiliğinden ve derhal feshini intaç edecektir.

Tadil edici yeni Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, şimdiki bu Sözleşme üyelerin onamasına açık bulundurulmayacaktır.

Şimdiki bu Sözleşme; onu onamış ve tadil edici Sözleşmeyi ise onamamış olan üyeler için eski metin ve şekli ile yürürlükte kalmaya devam edecektir.

MADDE 14

Bu Sözleşme’nin Fransızca ve İngilizce metinlerinin her ikisi muteber olacaktır.

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

İsmet Ocakçıoğlu

0

İsmet Ocakçıoğlu, 1930 yılında Malatya’nın Darende ilçesinde doğmuş, ilk ve orta öğrenimini Tokat ilinde tamamlamış, Konya Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ne girmiştir. fakülteyi 1952 yılında bitirdikten sonra aynı yıl Fransa’ya giderek Kamu Hukuku dalında doktora çalışmalarına başlamış ve 1955 senesinde Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden Hukuk Doktoru unvanını kazanmıştır.

Ocakçığlu, askerliğini, yedek subay olarak Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Protokol Şubesinde yapmış; 1957 yılında hakimlik stajına başlamış ve stajını Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinde tamamlamıştır.

Ankara Hâkim Yardımcısı olarak mesleğe başlamış ve sırasıyla; Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi Raportörlüğü, Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Adalet Bakanlığı Tetkik Hakimliği ve Yargıtay Yetkili Üye Yardımcılığı ile Anayasa Mahkemesi Raportörlüğü görevlerinde bulunmuştur.

Ocakçıoğlu, 16 Eylül 1973 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilmiş, 2. Hukuk Dairesi ve 9. Hukuk Dairesinde çalıştıktan sonra, 1 Haziran 1981 tarihinde kurulan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu‘na yedek üye olarak atanmıştır. Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından Yargıtay Birinci Başkanvekilliğine getirilmiş, bu görevi 25 Eylül 1984 – 4 Temmuz 1989 tarihleri arasında  tarihleri arasında yaptıktan sonra Ahmet Coşar‘dan boşalan Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilmiştir. Yargıtay başkanlığı görevini 4 Temmuz 1989 – 5 Temmuz 1993 yıllarında yürütmüş, 5 Ocak 1995 tarihinde Yargıtay üyeliğinden emekli olmuştur. Kendisinden sonra Yargıtay başkanlığına Müfit Utku seçilmiştir.

Yargıtay Onursal Başkanı İsmet Ocakçıoğlu – 2015

Ocakçıoğlu, Yargıtay başkanı olarak 6 Eylül 1990 tarihindeki Adli Yıl açılış töreninde dönemin Anamuhalefet Partisi lideri ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti genel başkanı Erdal İnönü‘yü selamlamaması ve konuşması sırasında muhalefeti sert şekilde eleştirmesi nedeniyle Erdal İnönü toplantıyı terk etmiştir. 7 Eylül 1992 tarihli Adli Yıl açılış töreninde yaptığı konuşmada ise “Devletin terörü önlemek için teröristlerin kullandıkları vasıta ve yöntemleri kullanması demokratik hukuk devleti kurallarına da tamamen uygundur” cümlesini kullanması kamuoyunda çeşitli tartışmalara neden olmuştur.

Ocakçıoğlu, 16 Şubat 2017 tarihinde vefat etmiş, Yargıtay üyeleri tarafından uğurlanan Ocakçıoğlu’nun cenazesi, Kocatepe Camisi’nde kılınan cenaze namazının ardından, Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.

Cenaze Töreni – Yargıtay – 2017

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.İsmet OCAKÇIOĞLU’nun 1992-1993 Adli Yıl Açılış Konuşması

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [272.03 KB]

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.İsmet OCAKÇIOĞLU’nun 1991-1992 Adli Yıl Açılış Konuşması

Yargıtay Onursal 1. Başkanı Sayın Dr.İsmet OCAKÇIOĞLU’nun 1990-1991 Adli Yıl Açılış Konuşması

Eserleri 

Fransızca bilen Yargıtay eski başkanı Dr. İsmet Ocakçıoğlu’nun, “La Neutralite de la Turquie” ile “Anayasa ve Anayasa Mahkemesi” adlı eserleri bulunmaktadır. Ayrıca, Yargıtay Dergisi, Adalet Bakanlığı ile Ankara ve İstanbul Üniversiteleri Hukuk Fakültelerinin yayınlarında otuzdan fazla inceleme ve çeviri yazıları yayınlamıştır.

Anayasa ve Anayasa Mahkemesi – İsmet Ocakçıoğlu

Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü

0
The European Parliament

Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü 16 şubat 2011 Strasbourg’da düzenlenerek kabul edilmiştir. Tüzüğün, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasını takip eden 20. gün yürürlüğe girmesi kararlaştırılmış, 1 Nisan 2012 tarihinden itibaren uygulanması öngörülmüştür. Tüzük, bütün unsurlarıyla bağlayıcıdır ve tüm üye devletlerde doğrudan uygulanmaktadır.

The European Parliament and Council Regulation

Vatandaş Girişimi hakkında 16 Şubat 2011 tarihli ve (AT) 211/2011 sayılı

AVRUPA PARLAMENTOSU VE KONSEY TÜZÜĞÜ

 

 AVRUPA PARLAMENTOSU VE AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ,

Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkındaki Antlaşma’yı ve bu Antlaşma’nın özellikle 24. maddesinin birinci paragrafını göz önünde tutarak,

Komisyon’un önerisini göz önünde tutarak,

Taslak yasama tasarrufunun ulusal parlamentolara iletilmesinden sonra,

Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi’nin görüşünü göz önünde tutarak,

Bölgeler Komitesi’nin görüşünü göz önünde tutarak,

Olağan yasama usulleri uyarınca hareket ederek,

Aşağıdaki gerekçelerle:

  1. Avrupa Birliği Antlaşması (ABA), Birlik vatandaşlığını güçlendirir ve diğer hususların yanı sıra tüm vatandaşların Avrupa Vatandaş Girişimi vasıtasıyla Birlik içindeki demokratik hayata katılma hakkına sahip olmalarını sağlayarak Birliğin demokratik işlevini geliştirir. Bu usul, vatandaşlara, Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın (ABİA) 225. maddesi ile Avrupa Parlamentosu’na ve 241. maddesi ile Konsey’e verilen haklara benzer şekilde, Antlaşmaların uygulanması amacıyla Birliğin hukuki tasarruflarına ilişkin bir öneri sunmasını talep etmek için Komisyon’a doğrudan başvurma imkânı sağlar.
  1. Vatandaşların katılımını teşvik etmek ve Birliği daha erişebilir kılmak için, vatandaş girişiminde gereken usul ve şartlar açık, kolay, kullanıcı dostu olmalı ve vatandaş girişiminin niteliği ile orantılı olmalıdır. Hak ve yükümlülükler arasında adil bir denge sağlamalıdır.
  1. Usul ve şartlar ayrıca, vatandaş girişimini destekleyen Birlik vatandaşlarının geldikleri üye devlete bakılmaksızın aynı şartlara tabi tutulmalarını sağlamalıdır.
  1. Komisyon, talep üzerine, vatandaşlara vatandaş girişimleri hakkında özellikle kayıt kriterlerine ilişkin bilgi ve gayrı resmi tavsiye vermelidir.
  1. Vatandaşların gelmesi gereken üye devletlerin asgari sayısının belirlenmesi gerekir. Bu sayı, vatandaş girişiminin Birlik çıkarlarını temsil etmesini ve bu vasıtanın kolay kullanılır olmasını sağlamak için, üye devlet sayısının dörtte biri olarak belirlenmelidir.
  1. Bu amaç doğrultusunda, bu üye devletlerden gelen asgari imzacı sayısı da belirlenmelidir. Vatandaş girişimini destekleyen vatandaşlara benzer şartlar sağlamak için, bu asgari sayılar azalan oranlı olmalıdır. Açık olması bakımından, bu asgari sayılar her bir üye devlet için bu Tüzüğün Ek’inde belirlenmelidir. Her bir üye devlet için gerekli asgari imzacı sayısı, her bir üye devlette seçilen Avrupa Parlamentosu üye sayısının 750 katına karşılık gelmelidir. Avrupa Parlamentosu’nun oluşumundaki her hangi bir değişikliği yansıtmak için, Komisyon’un bu Eki değiştirme yetkisi olmalıdır.
  1. Vatandaş girişimini desteklemede asgari yaşın belirlenmesi gereklidir. Bu yaş, vatandaşların Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanma hakkı kazandıkları yaş olarak belirlenmelidir.
  1. Bir vatandaş girişiminin başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi için azami düzeyde organize bir yapı gereklidir. Bu yapı, Avrupa çapındaki konuların ortaya çıkmasına katkıda bulunmak ve bu konular üzerinde düşünmeyi desteklemek için, en az yedi farklı üye devletten gelen gerçek kişilerden (organizatörlerden) oluşan vatandaşlar komitesi şeklinde olmalıdır. Şeffaflığın ve düzgün ve etkili iletişimin sağlanması amacıyla, vatandaşlar komitesi prosedür boyunca komite ile Birlik kurumları arasında ilişki kuracak temsilciler belirlemelidir.
  1. Birimler, özellikle Antlaşmalar uyarınca Avrupa siyasi farkındalığının oluşturulmasına ve Birlik vatandaşlarının isteklerini ifade etmelerine katkıda bulunan kuruluşlar, tam bir şeffaflık içinde hareket etmeleri kaydıyla, vatandaş girişimini desteklemelidir.
  1. Vatandaş girişimi önerilerinde uyum ve şeffaflığın sağlanması ve bu Tüzükte yer alan koşullara uygun olmayan bir vatandaş girişimi önerisi için imza toplanmasından kaçınmak için, vatandaşlardan gelen gerekli destek beyanlarının toplanmasından önce bu tür girişimlerin Komisyon tarafından hazırlanacak bir internet sitesinde kayıt altına alınması zorunlu olmalıdır. Bu Tüzükte yer alan koşullara uygun olan tüm vatandaş girişimi önerileri Komisyon tarafından kaydedilmelidir. Komisyon, iyi idareye ilişkin genel ilkeler uyarınca kayıt ile ilgili işleri yürütmelidir.
  1. Vatandaş girişimi önerisi kayıt edildiğinde, vatandaşların destek beyanları organizatörler tarafından toplanabilir.
  1. Destek beyanının şeklini, üye devletler tarafından doğrulama amaçlı talep edilen veriler belirtilmek suretiyle bu Tüzüğün Ek’inde belirlemek uygundur. Komisyon, bu Ekte, üye devletler tarafından kendisine iletilen bilgileri göz önünde tutarak ABİA’nın 290. maddesi uyarınca değişiklik yapmaya yetkili kılınmalıdır.
  2. Kişisel verilerin yeterli ve ilgili olması ve toplanma amaçlarına göre aşırı olmaması ilkesine riayet ederek, üye devletlerin destek beyanlarını ulusal hukuk ve uygulama uyarınca kontrol etmeleri için gerekli olduğu ölçüde, vatandaş girişimi önerisinin imzacılarından, duruma göre kimlik numarası veya kimlik belgesi numarası dâhil olmak üzere, kişisel verileri sunmaları istenir.
  1. Modern teknolojiyi, katılımcı demokrasinin bir aracı olarak iyi bir şekilde kullanmak amacıyla, destek beyanlarının yazılı olmasının yanı sıra çevrimiçi de toplanması sağlanmalıdır. Çevrimiçi toplama sistemleri, diğer hususların yanı sıra, verilerin güvenli bir şekilde toplanmasını ve saklanmasını sağlamak için, yeterli ve yerinde güvenlik özelliklerine sahip olmalıdır. Komisyon, bu amaç doğrultusunda, çevrimiçi toplama sistemlerinin detaylı teknik özelliklerini tanımlamalıdır.
  1. Üye devletler, destek beyanlarının toplanmasından önce, çevrimiçi toplama sistemlerinin bu Tüzüğün gereklilikleri ile uyumluluğunu kontrol etmelidirler.
  1. Komisyon, bu Tüzüğün çevrimiçi toplama sistemlerine ilişkin hükümlerine uymak için, ilgili teknik özellikleri ve güvenlik özelliklerini bünyesinde barındıran açık kaynak kodlu bir yazılım sağlamalıdır.
  1. Bir vatandaş girişimi için sunulan destek beyanlarının belirli bir süre içinde toplanması sağlanmalıdır. Vatandaş girişimi önerilerinin ilgili kalmasını sağlamak için, destek beyanlarının Birlik çapında toplanmasının karmaşıklığını da göz önünde bulundurarak, bu sürenin vatandaş girişimi önerisinin kayıt tarihinden itibaren 12 ayı geçmemesi gerekir.
  1. Bir vatandaş girişimi imzacılardan gerekli destek beyanını aldığında, tüm üye devletler kendi imzacılarının destek beyanlarının kontrolünden ve onaylanmasından sorumlu olmalıdır. Üye devletler, bu kontrolleri, idari yüklerini sınırlandırma ihtiyacını göz önünde bulundurarak, onay talebinin alınmasından itibaren üç ay içinde, örnekleme yöntemine dayanabilen uygun doğrulama yöntemlerini esas alarak yapmalıdırlar ve alınan geçerli destek beyanının sayısını onaylayan bir belge oluşturmalıdırlar.
  1. Organizatörler, bu Tüzükte belirtilen ilgili tüm koşulların vatandaş girişiminin Komisyon’a sunulmasından önce yerine getirilmesini sağlamalıdır.
  1. Komisyon, vatandaş girişimini incelemeli ve hukuki ve siyasi sonuçlarını ayrı ayrı belirlemelidir. Ayrıca, bu girişime cevaben gerçekleştireceği eylemi üç ay içinde ortaya koymalıdır. Komisyon, en az bir milyon Birlik vatandaşı tarafından desteklenen vatandaş girişiminin ve olası takibinin dikkatlice incelendiğini göstermek için, ortaya koymayı öngördüğü eylemin gerekçelerini açık, anlaşılır ve detaylı bir biçimde açıklamalı ve herhangi bir eylemde bulunmamayı öngörmesi halinde de aynı şekilde bunun nedenlerini belirtmelidir. Gerekli sayıda imzacı tarafından desteklenen ve bu Tüzüğün diğer gerekliliklerini yerine getiren vatandaş girişimi Komisyon’a sunulduğunda, organizatörler bu girişimi Birlik düzeyinde kamuya açık bir oturumda sunabilmelidirler.
  1. Kişisel verilerin işlenmesiyle ilgili olarak gerçek kişilerin korunması ve bu verilerin serbest dolaşımı hakkında 24 Ekim 1995 tarihli ve 95/46/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi, bu Tüzüğün uygulanması sırasında kişisel verilerin işlenmesinde tam olarak uygulanır. Bu kapsamda, hukuki kesinlik bakımından, vatandaş girişimi organizatörlerinin ve üye devletlerdeki yetkili makamların 95/46/AT sayılı Direktif kapsamında veri kontrolörleri olduklarının netleştirilmesi ve vatandaş girişiminin amaçları doğrultusunda, toplanmış olan kişisel verilerin muhafaza edilebileceği azami sürenin belirlenmesi gereklidir. Organizatörler, veri kontrolörleri sıfatıyla, özellikle veri işlemenin yasallığı, veri işleme faaliyetlerinin güvenliği, bilgi sağlama ve veriye konu olan kişilerin kişisel verilerine erişimlerinin yanı sıra bu verilerin düzeltilmesi ve silinmesinin sağlanmasına ilişkin haklar olmak üzere 95/46/AT sayılı Direktifin öngördüğü yükümlülükler doğrultusunda gerekli bütün tedbirleri almalıdır.
  1. 95/46/AT sayılı Direktifin hukuki başvuru yolları, sorumluluk ve yaptırımlarına ilişkin III. Bölüm hükümleri, bu Tüzüğün uygulanması sırasında kişisel verilerin işlenmesinde tam olarak uygulanır. Vatandaş girişiminin organizatörleri, uygulanmakta olan ulusal mevzuat uyarınca, neden oldukları zararlardan sorumlu tutulmalıdırlar. Buna ilaveten, üye devletler, bu Tüzüğün ihlali halinde, organizatörlerin gerekli cezalara tabi olmalarını sağlamalıdır.
  1. Kişisel verilerin Topluluk kurumları ve organları tarafından işlenmesiyle ilgili olarak gerçek kişilerin korunması ve bu verilerin serbest dolaşımı hakkında 18 Aralık 2000 tarihli ve (AT) 45/2001 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü, bu Tüzüğün uygulanması sırasında Komisyon tarafından kişisel verilerin işlenmesine tam anlamıyla uygulanır.
  1. İleride çıkabilecek uyarlama ihtiyaçlarını karşılamak üzere, bu Tüzüğün Eklerinde değişiklik yapılabilmesi amacıyla, Komisyon’a, ABİA’nın 290. maddesi uyarınca yetki devrine dayanarak çıkarılan tasarrufları kabul etme yetkisi verilmelidir. Komisyon’un, hazırlık çalışmaları sırasında uzman düzeyinde de olmak üzere gerekli istişarelerde bulunması özellikle önem arz eder.
  1. Bu Tüzüğün uygulanması için gerekli tedbirler, Komisyon’a verilen yetkilerin kullanılmasına ilişkin usulleri belirleyen 28 Haziran 1999 tarihli ve1999/468/AT sayılı Konsey Kararı’na uygun olarak kabul edilmelidir.
  2. Bu Tüzük, temel haklara saygı gösterir ve Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nda yer alan ilkeleri, özellikle herkesin kendisini ilgilendiren kişisel verilerin korunması hakkına sahip olduğuna dair 8.maddesini gözetir.
  1. Avrupa Veri Koruma Denetçisi’ne danışılmış ve Denetçi konuya ilişkin bir görüş kabul etmiştir.

İŞBU TÜZÜĞÜ KABUL ETMİŞTİR:

Madde 1
Konu

Bu Tüzük, ABA’nın 11. maddesinde ve ABİA’nın 24. maddesinde öngörülen vatandaş girişimi için gerekli usul ve şartları düzenler.

Madde 2
Tanımlar
Bu Tüzüğün amaçları doğrultusunda, aşağıdaki tanımlar geçerlidir:
  1. “Vatandaş girişimi”, vatandaşların, Antlaşmaların uygulanması amacıyla Birliğin bir hukuki tasarrufunun gerekli olduğunu düşündükleri konularda, Komisyon’u yetkileri çerçevesinde uygun öneri sunmaya davet ettikleri, bütün üye devletlerin en az dörtte birinden gelen en az bir milyon kabul edilebilir nitelikte imzacının desteğini almış ve bu Tüzüğe uygun olarak Komisyon’a sunulmuş olan girişimi ifade eder;
  1. “imzacılar”, bir vatandaş girişimini, söz konusu girişime ilişkin destek beyanı formunu doldurmak suretiyle destekleyen Birlik vatandaşlarını ifade eder;
  1. “organizatörler”, vatandaş girişiminin hazırlanmasından ve Komisyon’a sunulmasından sorumlu olan vatandaşlar komitesini oluşturan gerçek kişileri ifade eder.
Madde 3
Organizatörlere ve imzacılara ilişkin şartlar
  1. Organizatörler, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanabilecek yaştaki Birlik vatandaşlarıdır.
  1. Organizatörler en az yedi farklı üye devlette yerleşik asgari yedi kişiden müteşekkil vatandaşlar komitesini oluştururlar.

Organizatörler, prosedür süresince vatandaşlar komitesi ve Birlik kurumları arasında ilişki kuracak ve vatandaşlar komitesi adına konuşmaya ve hareket etmeye yetkili olacak bir temsilci ve bir yedek (bundan sonra “temas kişileri” olarak anılacaktır) belirler.

Avrupa Parlamentosu üyesi olan organizatörler, vatandaşlar komitesini oluşturmak için gerekli olan asgari sayının hesaplanmasında dikkate alınmaz.

Vatandaş girişimi önerisinin 4. maddeye uygun olarak kaydedilmesi bakımından, Komisyon bu maddenin 1. paragrafında ve bu paragrafta belirtilen koşullara uygun hareket etmek için sadece vatandaşlar komitesinin yedi üyesine ilişkin gerekli bilgileri inceler.

  1. Komisyon, organizatörlerden 1 ve 2. paragraflarda belirtilen koşulların yerine getirildiğine dair yeterli kanıt sağlamalarını talep edebilir.
  1. Bir vatandaş girişimi önerisini destekleyebilmeleri için imzacıların Birlik vatandaşı olmaları ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanabilecek yaşta olmaları gerekir.
Madde 4
Vatandaş girişimi önerisinin kaydedilmesi
  1. Organizatörler, bir vatandaş girişimine ilişkin olarak imzacılardan destek beyanlarını toplamaya başlamadan önce, vatandaş girişimi önerisini başta konusu ve hedefleri olmak üzere Ek II’de yer alan bilgileri belirterek kaydetmek zorundadır.

Bu bilgiler, Komisyon tarafından bu amaçla kurulan çevrimiçi vatandaş girişimi kayıt sayfası(bundan sonra “kayıt sayfası” olarak anılacaktır) Birliğin resmi dillerinden birinde yer alır.

Organizatörler, kayıt sayfası ve gerektiğinde kendi internet siteleri için, vatandaş girişimi önerisinin destek ve finansman kaynaklarıyla ilgili güncellenen bilgileri düzenli olarak sunarlar.

Organizatörler,  2. paragrafa uygun olarak onaylandığında vatandaş girişimi önerisini Birliğin diğer resmi dillerinde kaydederler. Organizatörler, vatandaş girişimi önerisinin Birliğin diğer resmi dillerine çevrilmesinden sorumludur.

Komisyon, bilgi ve destek sağlayan bir temas noktası oluşturur.

  1. Komisyon, Ek II’de yer alan bilgilerin alınmasından itibaren iki ay içinde aşağıdakilerin yerine getirilmiş olması koşuluyla, vatandaş girişimi önerisini tek bir kayıt numarası vermek suretiyle kaydeder ve organizatörlere teyit yazısı gönderir:

(a) 3. maddenin 2. paragrafına uygun olarak, vatandaşlar komitesinin oluşturulması ve temas kişilerinin belirlenmesi;

(b) vatandaş girişimi önerisinin, Antlaşmaların uygulanması amacıyla Birliğin hukuki tasarruflarının çıkarılması için Komisyon’un öneri sunma yetkilerinin açıkça dışında olmaması;

(c) vatandaş girişimi önerisinin açıkça kötüleyici, ciddiyetsiz veya zarar verici nitelikte olmaması,

(d) vatandaş girişimi önerisinin açıkça, ABA’nın 2. maddesinde belirtilen Birlik değerlerine aykırı olmaması.

  1. Komisyon, 2.paragrafta belirlenen şartların yerine getirilmemesi halinde kayıt yapılmasını reddeder.

Komisyon, vatandaş girişimi önerisini kaydetmeyi reddederse, organizatörlere reddin gerekçelerini ve tüm hukuki ve hukuk dışı başvuru yollarını bildirir.

  1. Kaydedilmiş bir vatandaş girişimi önerisi kayıt sayfası üzerinden kamuoyuna duyurulur. İlgili kişiler, (AT) 45/2001 sayılı Tüzük kapsamındaki haklarına halel gelmeksizin, vatandaş girişimi önerisinin kayıt tarihinden itibaren iki yıllık bir sürenin sonunda, kişisel verilerin kayıt sayfasından silinmesini talep etme hakkına sahiptirler.
  1. Organizatörler, destek beyanlarının 8.maddeye uygun olarak sunulmasından önce, kaydedilmiş bir vatandaş girişimi önerisini geri çekebilirler. Böyle bir durumda, kayıt sayfasına bu yönde bir ibare düşülür.
Madde 5
 Destek beyanlarının toplanmasına ilişkin usul ve şartlar 
  1. Organizatörler, 4. maddeye uygun olarak kaydedilen vatandaş girişimi önerisine yönelik destek beyanlarının imzacılardan toplanmasından sorumludur.

Destek beyanları toplanırken, sadece Ek III’te yer alan örneklere uygun ve söz konusu vatandaş girişiminin kayıt sayfasına kaydedilmiş olduğu dilde doldurulmuş formlar kullanılabilir. Destek beyanları imzacılardan toplanmadan önce, organizatörler formları Ek III’te belirtilen şekilde doldururlar. Formlarda sunulan bilgiler kayıt sayfasında yer alan bilgilerle tutarlı olmalıdır.

  1. Organizatörler destek beyanlarını kâğıt üzerinden veya elektronik ortamda toplayabilir. Destek beyanlarının çevrimiçi toplanması halinde, 6. paragraf uygulanır.

Bu Tüzüğün amaçları doğrultusunda, elektronik imzalara ilişkin Topluluk çerçevesi oluşturulması hakkında 1999/93/AT sayılı ve 13 Aralık 1999 tarihli Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi çerçevesinde ileri elektronik imza kullanarak imzalanan destek beyanları, kâğıt üzerinden yapılan destek beyanları ile aynı muameleye tabi tutulur.

  1. İmzacılar, organizatörler tarafından temin edilen destek beyanları formlarını doldurmak zorundadır. Ek III’te belirtildiği şekilde, imzacılar, sadece üye devletler tarafından doğrulanması amacıyla istenen kişisel verileri belirtirler.

İmzacılar bir vatandaş girişimi önerisine sadece bir kere destek verebilirler.

  1. Üye devletler Ek III’te yer alan bilgilere ilişkin herhangi bir değişikliği Komisyon’a iletir. Komisyon, söz konusu değişiklikleri göz önünde tutarak, yetki devrine dayanan tasarruf çıkarma yöntemiyle, 17. maddeye uygun olarak ve 18 ve 19. maddelerde yer alan şartlara uyarak Ek III’te yapılan değişiklikleri kabul edebilir.
  2. Destek beyanları, vatandaş girişimi önerisinin kayıt tarihinden itibaren en geç 12 ay içinde toplanır.

Bu sürenin sonunda, kayıt sayfasında, sürenin sona erdiği ve yeterli sayıda destek beyanının toplanamadığı belirtilir. 

Madde 6
 Çevrimiçi toplama sistemi 
  1. Destek beyanlarının çevrimiçi toplanması halinde, çevrimiçi toplama sistemiyle elde edilen veriler bir üye devlet tarafından muhafaza edilir.

Çevrimiçi toplama sistemi, bu sistem vasıtasıyla toplanan verilerin muhafaza edileceği üye devlet tarafından 3. paragraf uyarınca onaylanır. Organizatörler, üye devletlerin bazılarında veya tümünde destek beyanlarını toplamak için tek bir çevrimiçi toplama sistemi kullanabilir.

Destek beyanları formlarına ilişkin örnekler çevrimiçi toplamadan kaynaklanan ihtiyaçlar doğrultusunda uyarlanabilir.

  1. Organizatörler, destek beyanlarının toplanması için kullanılan çevrimiçi toplama sisteminin 4. paragrafa uygun olmasını sağlar.

Destek beyanları toplanmaya başlamadan önce, organizatörler, ilgili üye devletteki yetkili makamdan bu amaçla kullanılan çevrimiçi toplama sisteminin 4. paragrafa uygunluğunu onaylamasını talep eder.

Organizatörler, çevrimiçi toplama sistemi vasıtasıyla destek beyanlarını toplamaya ancak 3. paragrafta belirtilen belgeyi aldıktan sonra başlayabilir. Organizatörler, söz konusu belgenin bir nüshasını çevrimiçi toplama sistemi için kullanılan internet sitesinde yayımlar.

Komisyon, 1 Ocak 2012 tarihine kadar, bu Tüzüğün çevrimiçi toplama sistemine ilişkin hükümlerine uymak için gerekli güvenlik ve teknik özelliklere sahip açık kaynak kodlu yazılımı kurar ve sonrasında bu yazılımı günceller. Yazılım ücretsiz olarak hizmete sunulur.

  1. Çevrimiçi toplama sistemi, 4. paragrafa uygun olduğunda, ilgili yetkili makam bir ay içinde Ek IV’te yer alan örneğe uygun bir belge verir.

Üye devletler, diğer üye devletlerin yetkili makamları tarafından verilen belgeleri tanır.

  1. Çevrimiçi toplama sistemi, aşağıdaki hususların sağlanması amacıyla yeterli güvenlik ve teknik özelliklerle donatılır:

(a) çevrimiçi destek beyanları sadece gerçek kişiler tarafından sunulabilir;

(b) çevrimiçi temin edilen verilerin, diğer hususların yanı sıra, ilgili vatandaş girişiminin desteklenmesi ve kişisel verinin kazara veya hukuka aykırı şekilde yok edilmesi, kazara kaybedilmesi, değiştirilmesi, yetkisiz ifşası veya erişimine karşı korunması amaçlarının dışında değiştirilmemesi ve başka bir amaçla kullanılmaması için, söz konusu veriler güvenli bir şekilde toplanır ve saklanır;

(c) sistem, destek beyanlarını,8. maddenin 2. paragrafına uygun olarak üye devletler tarafından doğrulanabilmesi amacıyla Ek III’te yer alan örneklere uygun şekilde oluşturabilir.

  1. Komisyon, 1 Ocak 2012 tarihine kadar,20. maddenin 2. paragrafında yer alan düzenleyici prosedüre uygun olarak 4. paragrafın uygulanmasına ilişkin teknik özellikleri kabul eder.
Madde 7
 Üye devlet başına asgari imzacı sayısı 

1.Bir vatandaş girişimi imzacılarının üye devletlerin en az dörtte birinden gelmesi gerekir.

  1. Üye devletlerin en az dörtte birinden gelen imzacılar, vatandaş girişimi önerisinin kayıt tarihi itibarıyla, Ek I’de belirtilen asgari vatandaş sayısını karşılar. Söz konusu asgari sayılar her bir üye devlette seçilen Avrupa Parlamentosu üye sayısının 750 katına karşılık gelir.
  2. Komisyon, yetki devrine dayanarak çıkarılan tasarruf vasıtasıyla, 17. maddeye uygun olarak ve 18 ve 19. maddelerde yer alan koşullara tabi olarak, Avrupa Parlamentosu’nun oluşumundaki herhangi bir değişikliği yansıtmak amacıyla Ek I’de yapılacak gerekli uyarlamaları kabul eder.
  3. İmzacıların, destek beyanlarının 8. maddenin 1. paragrafının ikinci alt paragrafı uyarınca doğrulanmasından sorumlu olan üye devletten geldiği kabul edilir.
Madde 8
 Destek beyanlarının üye devletler tarafından doğrulanması ve onaylanması 
  1. Organizatörler, 5 ve 7. maddeler uyarınca imzacılardan gerekli destek beyanlarını topladıktan sonra, destek beyanlarını kâğıt üzerinde veya elektronik ortamda doğrulama ve onaylama işlemi için 15. maddede belirtilen ilgili yetkili makamlara sunarlar. Organizatörler bu amaçla Ek V’te belirtilen formu kullanır ve kâğıt üzerinde toplanan destek beyanlarını, ileri elektronik imza vasıtasıyla elektronik olarak imzalananlardan ve çevrimiçi toplama sistemi vasıtasıyla toplananlardan ayırır.

Organizatörler, destek beyanlarını ilgili üye devletlere aşağıdaki şekilde sunar:

(a) Ek III, Kısım C, 1.bentte belirtildiği gibi, imzacının yerleşik veya uyruğu olduğu üye devlet veya;

(b) Ek III, Kısım C, 2. bentte belirtildiği gibi, destek beyanında yer alan kişisel kimlik numarasını veren veya kişisel kimlik belgesini düzenleyen üye devlet.

  1. Yetkili makamlar, destek beyanlarını, duruma göre ulusal mevzuat veya uygulamalara uygun olarak, talebin alınmasını takip eden en geç üç ay içinde ve uygun kontroller temelinde doğrular. Yetkili makamlar, bu temelde organizatörlere, ilgili üye devlete ilişkin olarak geçerli destek beyanlarının sayısının belirtildiği, Ek VI’da yer alan örneğe uygun bir belge verir.

Destek beyanlarının doğrulanması amacıyla, imzaların gerçekliğinin kontrol edilmesi istenemez.

  1. 2. paragrafta öngörülen belge ücretsiz verilir.
Madde 9
 Vatandaş girişiminin Komisyon’a sunulması

 Bu Tüzükte belirtilen gerekli tüm usul ve şartlara uygun hareket edilmesi koşuluyla, 8. maddenin 2. paragrafında öngörülen belgelerin alınmasından sonra, organizatörler, bu girişim için alınan herhangi bir destek veya finansmana ilişkin bilgileri eklemek suretiyle vatandaş girişimini Komisyon’a sunabilirler. Bu bilgi kayıt sayfasında yayımlanır.

Hakkında bilgi verilecek kaynağı aşan destek ve finansman miktarı, Avrupa düzeyindeki siyasi partilerin statüsüne ve finansmanına ilişkin kurallar hakkında 4 Kasım 2003 tarihli ve 2004/2003 sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü’nde1 belirtilen miktarla aynıdır.

Bu maddenin amaçları bakımından, organizatörler, Ek VII’de belirtilen formu kullanırlar ve doldurulan formu,8. maddenin 2. paragrafında öngörülen belgelerin nüshalarıyla birlikte kâğıt üzerinde veya elektronik ortamda sunarlar.

Madde 10
Komisyon’un vatandaş girişimini inceleme usulü 
  1. Komisyon, vatandaş girişimini 9. maddeye uygun olarak aldığında aşağıdakileri yerine getirir:

(a)   vatandaş girişimini gecikmeksizin kayıt sayfasında yayımlar;

(b)  vatandaş girişimiyle ortaya konulan konuları ayrıntılı bir şekilde açıklayabilmeleri için uygun düzeydeki organizatörleri kabul eder;

(c)   3 ay içinde, bir bildirim vasıtasıyla, vatandaş girişimine ilişkin olarak vardığı hukuki ve siyasi sonuçları, planladığı eylemi ve duruma göre söz konusu eylemde bulunma veya bulunmama sebeplerini ortaya koyar,

  1. 1. maddenin (c) bendinde belirtilen bildirim, Avrupa Parlamentosu’na, Konsey’e ve organizatörlere bildirilir ve kamuoyuna duyurulur.
Madde 11
 Kamuya açık oturum 
  1. maddenin 1. paragrafının (a) ve (b) bentlerindeki şartlar yerine getirildiğinde ve 10. maddenin 1. paragrafının (c) bendinde öngörülen süre içinde, organizatörlere vatandaş girişimini kamuya açık bir oturumda sunmaları imkânı verilir. Komisyon ve Avrupa Parlamentosu, bu oturumun, duruma göre Birliğin diğer kurum ve organlarının da katılımıyla Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenmesini ve Komisyon’un uygun bir düzeyde temsil edilmesini sağlar.
Madde 12
 Kişisel verilerin korunması 
  1. Vatandaş girişimi organizatörleri ve üye devletlerin yetkili makamları, bu Tüzük uyarınca kişisel verileri işlerken, 95/46/AT sayılı Direktife ve söz konusu Direktif uyarınca kabul edilen ulusal hükümlere riayet ederler.
  1. Kişisel verilerin işleme alınmasında, vatandaş girişimi organizatörleri ile 15. maddenin 2. paragrafı uyarınca belirlenen yetkili makamlar,95/46/AT sayılı Direktifin 2. maddesinin (d) bendi uyarınca veri kontrolörleri olarak kabul edilirler.
  2. Organizatörler, sunulmuş olan bir vatandaş girişimi çerçevesinde toplanan kişisel verilerin, bu girişimin desteklenmesinden başka bir amaçla kullanılmamasını sağlar ve bu girişim için alınan bütün destek beyanlarını ve nüshalarını, 9. madde uyarınca bu girişimin Komisyon’a sunulmasından en geç 1 ay sonra veya girişim önerisinin kayıt tarihinden 18 ay sonra, enerken tarih esas alınmak üzere, imha eder.
  3. Yetkili makam, sunulmuş olan vatandaş girişimi çerçevesinde alınan kişisel verileri, sadece destek beyanlarını 8. maddenin 2. paragrafına uygun olarak doğrulamak amacıyla kullanır ve bütün destek beyanları ile bunların nüshalarını söz konusu maddede belirtilen belgenin verilmesinden en geç 1 ay sonra imha eder.
  4. Sunulmuş olan vatandaş girişimi destek beyanları ve bunların nüshaları, vatandaş girişimi önerisine ilişkin hukuki veya idari işlemler sebebiyle gerekli olduğunda, 3 ve 4. paragrafta belirtilen süreler gözetilmeksizin muhafaza edilebilir. Organizatörler ve yetkili makam, bütün destek beyanlarını ve bunların nüshalarını, bu işlemlerin nihai bir kararla sonuçlandırılmasından en geç bir hafta sonra imha eder.
  5. Organizatörler, işlemin özelikle bir şebeke üzerinden verilerin aktarılmasını gerektirdiğinde, kazara veya yasa dışı tahribat veya kazara kayıp, değiştirilme, yetkisiz kullanım veya erişim ve diğer tüm yasa dışı işlem biçimlerine karşı kişisel verilerin korunması için gerekli tüm teknik ve kurumsal tedbirleri alır.
 Madde 13
 Sorumluluk

 Organizatörler, vatandaş girişiminin organize edilmesinde sebep oldukları zararlardan geçerli ulusal mevzuata uygun olarak sorumludur.

 Madde 14
 Cezalar

 Üye devletler, bu Tüzüğün ihlali durumunda ve özellikle aşağıdaki durumlarda organizatörlere uygun cezaların uygulanmasını sağlar:

(a)   organizatörlerin yanlış beyanlarda bulunması;

(b)  verilerin dolandırıcılık amacıyla kullanılması.

  1. 1. paragrafta belirtilen cezalar etkili, orantılı ve caydırıcıdır.
 Madde 15
 Üye devletlerdeki yetkili makamlar 
  1. Üye devletler,6. maddenin 3. paragrafının uygulanması amacıyla, söz konusu hükümde öngörülen belgenin verilmesinden sorumlu yetkili makamları tayin eder. 
  1. Her üye devlet,8. maddenin 2. paragrafının uygulanması amacıyla, destek beyanlarının doğrulanması sürecinin koordinasyonundan ve söz konusu hükümde öngörülen belgelerin verilmesinden sorumlu bir yetkili makam tayin eder.
  1. Üye devletler, en geç 1 Mart 2012 tarihine kadar, yetkili makamların isim ve adreslerini Komisyon’a iletir.
  2. Komisyon, yetkili makamların listesini kamuoyuna duyurur.
Madde 16
Eklerin değiştirilmesi 

Komisyon, 17. madde uyarınca yetki devrine dayanarak çıkarılan tasarruflar vasıtasıyla ve 18 ve 19. maddelerde yer alan şartlara riayet etmek kaydıyla, bu Tüzüğün ilgili hükümleri çerçevesinde Eklerinde yapılan değişiklikleri kabul edebilir.

Madde 17
 Yetki devri kullanımı 
  1. 16. maddede belirtilen yetki devrine dayanarak çıkarılan tasarrufları kabul etme yetkisi belirsiz bir süre için Komisyon’a verilir.
  1. Komisyon, yetki devrine dayanan tasarrufları kabul ettiğinde durumu Avrupa Parlamentosu ve Konsey’e eşzamanlı olarak bildirir.
  1. Komisyon’un yetki devrine dayanarak çıkarılan tasarrufları kabul etme yetkisi, 18 ve 19. maddelerde belirtilen şartlara tabidir.
Madde 18
Yetki devrinin iptali 
  1. 16. maddede belirtilen yetki devri, Avrupa Parlamentosu veya Konsey tarafından her zaman iptal edilebilir.
  1. Yetki devrinin iptal edilip edilmeyeceğine karar vermek için iç prosedürü başlatan kurum, nihai karar alınmadan önce makul bir süre içinde diğer kuruma ve Komisyon’a, iptal edilebilecek devredilmiş yetkileri ve iptalin olası sebeplerini de içeren bir bilgilendirmede bulunmak için çaba gösterir.
  1. İptal kararı, bu kararda belirtilen yetki devrine son verir. Karar ivedilikle veya söz konusu kararda belirtilen tarihte yürürlük kazanır. Karar, yetki devrine dayanarak çıkarılan yürürlükteki tasarrufları etkilemez. Karar, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanır.
Madde 19
 Yetki devrine dayanan tasarruflara karşı yapılan itirazlar 
  1. Avrupa Parlamentosu veya Konsey, bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde yetki devrine dayanan tasarrufa itiraz edebilir. Avrupa Parlamentosu veya Konsey’in inisiyatifiyle bu süre 2 ay daha uzatılır.
  2. 1. paragrafta belirtilen süre sona erdiğinde, Avrupa Parlamentosu veya Konsey yetki devrine dayanan tasarrufa itiraz etmemişse, söz konusu tasarruf Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanır ve belirtilen tarihte yürürlüğe girer.

Yetki devrine dayanan tasarruf, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanabilir ve Avrupa Parlamentosu ve Konsey, Komisyon’a itirazda bulunmayacaklarını bildirdikleri takdirde bu sürenin bitiminden önce yürürlüğe girebilir.

  1. Avrupa Parlamentosu veya Konsey,1. paragrafta belirtilen süre içinde, yetki devrine dayanan tasarrufa itiraz ettiği takdirde, tasarruf yürürlüğe girmez. İtirazda bulunan kurum yetki devrine dayanarak çıkarılan tasarrufa itiraz etme sebeplerini açıklar.
 Madde 20
 Komite 
  1. Komisyon’a 6. maddenin 5. paragrafının uygulanmasında bir komite yardımcı olur.
  1. Bu paragrafa atıfta bulunulduğunda, 1999/468/AT sayılı Kararın 8. maddesinin hükümleri göz önünde bulundurularak, bu Kararın 5 ve 7. maddeleri uygulanır.

1999/468/AT sayılı Kararın 5. maddesinin 6. paragrafında belirtilen süre 3 ay olarak belirlenir.

Madde 21
 Ulusal hükümlerin bildirimi

 Her üye devlet, bu Tüzüğü uygulamak için kabul ettiği spesifik hükümleri Komisyon’a bildirir.

Komisyon, diğer üye devletleri durumdan haberdar eder.

 Madde 22
Revizyon

 1 Nisan 2015 tarihi itibarıyla ve bu tarihten itibaren her üç yılda bir, Komisyon, bu Tüzüğün uygulanmasıyla ilgili olarak Avrupa Parlamentosu ve Konsey’e bir rapor sunar.

 Madde 23
Yürürlük ve uygulama

 Bu Tüzük, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasını takip eden 20. gün yürürlüğe girer.

Bu Tüzük, 1 Nisan 2012 tarihinden itibaren uygulanır.

Bu Tüzük, bütün unsurlarıyla bağlayıcıdır ve tüm üye devletlerde doğrudan uygulanır.

Strasbourg’da 16 Şubat 2011 tarihinde düzenlenmiştir.

Avrupa Parlamentosu adına                                                               Konsey adına

     Başkan                                                                                             Başkan        

 J. BUZEK                                                                                           MARTONYI J.

EK I
ÜYE DEVLET BAŞINA ASGARİ İMZACI SAYISI
Belçika

 

16 500
Bulgaristan

 

13 500
Çek Cumhuriyeti

 

16 500
Danimarka

 

9 750
Almanya

 

74 250
Estonya

 

4 500
İrlanda

 

9 000
Yunanistan

 

16 500
İspanya 40 500

 

Fransa

 

55 500
İtalya

 

54 750
Kıbrıs

 

4 500
Letonya

 

6 750
Litvanya

 

9 000
Lüksemburg

 

4 500
Macaristan

 

16 500
Malta

 

4 500
Hollanda

 

19 500
Avusturya

 

14 250
Polonya

 

38 250
Portekiz

 

16 500
Romanya

 

24 750
Slovenya

 

6 000
Slovakya

 

9 750
Finlandiya

 

9 750
İsveç 15 000

 

Birleşik Krallık

 

54 750

 

 

Avrupa Avukatlık Meslek Kuralları

0
Avrupa Avukatlık Meslek Kuralları

Avrupa Avukatlık Meslek Kuralları, Avrupa’da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü ve Avrupa’da Avukatların Tabi olduğu Melek Kurallarından oluşmaktadır.

Avrupa’da Avukatların Tabi Olduğu Meslek Kuralları (Code of Conduct for European Lawyers)’nın oluşturulması 28 Ekim 1988 tarihine dayanmaktadır.

Tüzük, üç defa değişikliğe uğramış olup, en son Portekiz, Porto’da 19 Mayıs 2006 tarihinde gerçekleşen genel kurul toplantısında yürürlükteki halini almıştır.

Bu Tüzük, tüm üye ülkeler için geçerlidir. Bu ülkelerin barolarına üye avukatlar için bağlayıcıdır. Bağlayıcılık baroların Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyine(CCBE) tam üye, yedek üye yada gözlemci üye olmaları bakımından fark doğurmamaktadır.

Avukatlar; söz konusu Tüzük kurallarına; Avrupa Birliği, Avrupa Ekonomik Bölgesi ve İsviçre Konfederasyonu, yedek ve gözlemci üye devletler sınırları içinde gerçekleştirdikleri sınır ötesi faaliyetlerinde, uymak zorundadır.

CCBE Toplantısı

Avrupa Avukatlık Meslek Kurallarından birincisinin şerhi, ikinci metnin ise açıklayıcı notu bulunmaktadır. Avrupa genelinde avukatlık mesleğinin deontoloji kurallarının temelini oluşturan, Avrupalı avukatın ve Avrupa’daki baroların gelişmesi ve şekillenmesine katkıda bulunan her iki metin tüm avukatların uyması gereken temel normlardır.

Avrupa Avukatlık Meslek Kurallarını düzenleyen Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi(CCBE)’nin temel amacı; avukatlık mesleğinin icrası ile ilgili ortak menfaatlerin korunması, hukukun gelişmesi ve hukukun üstünlüğü ile ilgili uygulamalar bakımından, adaletin yönetimi ve özellikle hukuk alanındaki somut gelişmeler bağlamında, gerek tam(Avrupa Birliği üyesi, Avrupa Ekonomik Bölgesi ve İsviçre Konfederasyonu), gerek ortak(yedek), gerekse gözlemci üye statüsünde bulunan üye baroları, hukuk alanındaki somut gelişmeler bağlamında; Avrupa’da ve uluslar arası düzeyde temsil etmektir. Bu kapsamda CCBE; 700.000’den fazla Avrupalı avukatın üyeliği ve katılımından meydana gelmiş bulunan baro ve hukuk birliğinin Avrupadaki resmi temsilcisi konumunda bulunmaktadır.

Avrupa Avukatlık Meslek Kuralları -PDF

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa Avukatlık Meslek Kurallarını tüm avukatlar için uygulanabilir kılmaya çalışan CCBE, birbirlerinden ayrı fakat tamamlayıcı özellik gösteren, iki ayrı temel düzenlemeyi kabul etmiştir. Bu düzenlemelerin en yenisi; CCBE’nin 24 Kasım 2006 tarihinde Brüksel’de yapılan genel kurul toplantısında kabul edilmiş bulunan Avrupada Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü (Charter of Core Principles of The European Legal Profession)’dür. Tüzük, meslek kuralları(ahlak kuralları) olarak kabul edilmemektedir. Ancak bu kuralların, sadece CCBE’nin; asil, yedek ve gözlemci üyeleri bakımından değil, Avrupa genelindeki bütün avukatlara uygulanması amaçlanmıştır. Tüzük, avukatlık mesleği bakımından ulusal ve uluslar arası uygulamalar bakımından ortak kabul görmüş ve uygulanan on temel ilkeyi içermektedir. Tüzük, bağımsızlığını kazanmak için uğraş veren baroların bağımsızlıklarını kazanmalarına yardım etmenin yanı sıra avukatlar arasında, avukatlık mesleğinin toplum içindeki önemi konusundaki farkındalığı artırmayı amaçlamakta ve bu bağlamada hem avukatları, hem karar organlarını hem de genel olarak kamuyu ilgilendirmektedir.

CCBE- Council of Bars and Law Societies of Europe
The Voice of the European Legal ProfessionRue Joseph II, 40/8 – 1000 BRUXELLES   Tel : 32 (0)2 234 65 10  Email : ccbe@ccbe.eu
AVRUPALI AVUKATLARIN TABİ OLDUĞU MESLEK    KURALLARI
 İÇİNDEKİLER
 1.GİRİŞ
    • Avukatların Toplumdaki Görevi
    • Meslek Kurallarının Niteliği
    • Kuralların Amacı
    • Ratione Personae (Kişi Bakımından Uygulama)
    • Ratione Materiae (Konu Bakımından Uygulama)
    • Tanımlar
 2. GENEL İLKELER
    • Bağımsızlık
    • Güven ve Dürüstlük
    • Sır Saklama
    • Diğer Baro ve Hukuk Örgütlerinin Kurallarına Uyma
    • Avukatlıkla Bağdaşmayan Faaliyetler
    • Kişisel Reklam
    • Müvekkilin Menfaati
    • Avukatın Müvekkiline Karşı Sorumluluğunun Sınırı
  1. MÜVEKKİLLERLE İLİŞKİLER
    • Talimatın Kabulü ve Sona Ermesi
    • Menfaat Çatışması
    • Pactum de Quota Litis (Borcun Bir Kısmının Ödenmesini Sağlamaya İlişkin Sözleşme)
    • Ücretlerin Düzenlenmesi
    • Alacağa Mahsuben Ödeme
    • Avukat Olmayanlarla Ücret Paylaşımı
    • Dava Masrafları ve Adli Yardım
    • Müvekkil Fonları
    • Mesleki Zarar Sigortası 
  1. MAHKEMELERLE İLİŞKİLER
    • Mahkeme Kuralları
    • Duruşmaların Adilane Yürütülmesi
    • Mahkemelerde Davranış
    • Yanlış veya Yanıltıcı Bilgi
    • Hakem vesaire Bakımından Uygulama Alanı  
  1. AVUKATLARIN BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLERİ
    • Mesleğin Kurumsal Yapısı(Ruhu)
    • Farklı Üye Devlet Avukatları Arasında İşbirliği
    • Avukatlar Arasında Yazışma
    • Tavsiye Ücreti
    • Hasım Tarafla Muhaberat
    • (Metin çıkarılmıştır)
    • Ücretlerden Sorumlu Olma
    • Mesleki Gelişimin Sürdürülmesi
    • Farklı Üye Ülke Avukatları Arasındaki İhtilaflar

GİRİŞ  
Avukatın Toplumdaki Görevi

Hukukun üstünlüğüne saygı esasına dayalı olarak kurulmuş bulunan bir toplumda avukat özel bir role sahiptir. Avukatın görevi yasanın izin verdiği sınırlar içinde verilen talimatları yerine getirmekle başlayıp sona ermez. Avukat, kendisine hak ve özgürlüklerinin savunulması ve sağlanması görevini verenlerin çıkarlarına ve adaletin sağlanmasına da hizmet etmek zorundadır ve sadece müvekkilinin davasını takip etmekle görevli olmayıp aynı zamanda müvekkilinin danışmanıdır. Bir toplumda avukatın mesleki işlevine saygı göstermek o toplumda demokrasi ve hukukun üstünlüğünün varlığı için zorunlu bir koşuldur.

Dolaysıyla, avukatın üstlendiği görev onun aşağıda  sayılanlara karşı çeşitli hukuki ve ahlaki yükümlülükler(birbiriyle çelişkili görünseler de) yükler:

  • müvekkil;
  • avukatın, nezdinde müvekkilin hak ve davasını savunduğu mahkemeler ve diğer yetkili makamlar;
  • genel olarak hukuk mesleği camiası ve özel olarak bu topluluğun her bir üyesi;
  • devlete ve diğer odaklara karşı insan haklarının sağlanmasının esas olduğu ve bunun için özgür ve bağımsız bir hukuk mesleğinin varlığının o meslek örgütünce belirlenmiş bulunan kurallara saygı temelinde bulan toplum.
Meslek kurallarının niteliği
  • Meslek kuralları, bu kurallara tabi olanların kendi istekleri ile uymalara sayesinde bütün uygar toplumlarda bir işlevin avukatlar tarafından yerine getirilmesinin esas olarak kabul edildiği ve bunun sağlanması için düzenlenmiştir. Avukatların bu kurallara uymaması disiplin cezasını gerektirebilir.
  • Her Baronun ve Hukuk Örgütü’nün kuralları kendi geleneklerinden kaynaklanır. Bu kurallar ilgili üye Devlette faaliyette bulunan meslek örgütüne ve mesleğin faaliyet alanında, hukuki ve idari usullerine ve ulusal mevzuatına uyarlanır. Bu kuralların, kapsamları dışına çıkarılması ve genele uygulanması mümkün olmayan bu kuralların genelleştirilmesi mümkün olmadığı gibi arzu da edilmez.

Her Baronun ve Hukuk Örgütünün kendi özel kuralları aynı değer üzerine kurulmuş olup, çoğu kez ortak bir temeli temsil etmektedir.

Kuralların amacı
  • Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Bölgesi’nin süregelen entegrasyonu ile Avrupa Ekonomik Bölgesi dahilinde faaliyet gösteren avukatların sınır ötesi faaliyetlerinin artarak sıklaşması sonucunda; Avrupa Ekonomik Bölgesinde faaliyet gösteren tüm avukatların, hangi Baro veya Hukuk Topluğuna üye olurlarsa olsunlar , sınır ötesi faaliyetleri bağlamında ortak kurallara tabi olmaları kamu menfaatinin zorunlu bir sonucudur. Bu kuralların ihdas edilmesinin özel amacı ise özellikle, 77/249/EEC sayılı Direktif’in 4 ve 7.2 Maddeleri ile 98/5/EC sayılı Direktif’in 6 ve 7. Maddelerinde belirtilmiş olan “çifte deontoloji” nin uygulanmasından kaynaklanan zorlukların azaltılmasıdır.
  • Hukuk mesleğini CCBE aracılığı ile temsil eden kuruluşlar meslek kurallarının kodifiye edildiği maddelerin:
  • Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Bölgesi Baro ve Hukuk Örgütlerinin ortak uzlaşması olarak kabul edilmesini;
  • Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Bölgesi avukatlarının sınır ötesi faaliyetleri bağlamında ulusal düzenlemeler veya AET uygulamaları kapsamında yaptırımı olan kurallar olarak kabul edilmesini;
  • Ulusal deontoloji kuralları veya mesleki faaliyetler bağlamında yapılacak değişikliklerde göz önüne alınarak uyumlaştırılmasını;

Önermektedirler.

Öneride bulunanlar, ulusal deontoloji kuralları ve meslek kurallarının, işbu Meslek Kurallarıyla uyumlu olarak yorumlanması ve uygulanmasını önermektedirler.

Bu Kuralların avukatların sınır ötesi faaliyetleri kapsamında uyulması zorunlu kurallar olarak benimsenmesinden sonra ilgili avukat, bu Kurallara aykırı olmaması koşuluyla, üyesi olduğu Baro veya Hukuk Kurumunun kurallarına tabi olacaktır.

  • Ratione Persona(Kişi bakımından uygulama) kuramının uygulanma alanı

Bu Kurallar, 77/249/EEC ve 98/5/EC  Direktiflerde tanımlanan avukatlar ile CCBE Gözlemci Üyesi olan ülkeler avukatlarına uygulanacaktır.

  • Ratione Materiae(Konu bakımından uygulama) kuramının uygulama alanı

Aşağıda yer alan kurallar, deontoloji ve meslek kurallarının bir üye devlette uygulanması  ve uyumlaştırılması hususu göz ardı edilmeksizin; Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Bölgesinde sınır ötesi faaliyetlerde bulunan avukatlara uygulanır. Sınır ötesi faaliyet terimi:

  • bir avukatın kendi ülkesi dışında diğer üye ülke avukatlarıyla yapılan temasları;
  • avukat fiilen bulunsa veya bulunmasa da, kendi ülkesi dışında diğer üye ülkelerde yaptığı mesleki faaliyetleri; ifade eder.
Tanımlar

Bu Kurallarda yer alan;

“Üye Devlet” terimi Avrupa Birliğine üye bir devleti veya mesleki faaliyeti 1.4. Madde kapsamında bulunan diğer bir devleti,

“ Asıl Üye Devlet” terimi bir avukatın avukatlık ruhsatını veya unvanını aldığı devleti,

“ Ev sahibi Üye Devlet” terimi bir avukatın sınır ötesi faaliyetlerini sürdürdüğü herhangi bir üye Devleti,

“Yetkili Makam” terimi ilgili Üye Devletin meslek kuralları koyan makam ile avukatlara ilişkin disiplin kurallarını uygulayan kurum veya makamları,

 “77/249/EEC sayılı Direktif” avukatların hizmetlerini etkin bir şekilde ifa etme serbestisine ilişkin 22 Mart 1977 tarih, 77/249/EEC sayılı Konsey Direktifini,

“98/5/EC sayılı Direktif” bir avukatın ruhsatını/yetkisini aldığı ülke dışındaki Üye Devlette daimi olarak mesleğini icra edebilmesine olanak sağlayan 16 Şubat 1998 tarih 77/249/EC sayılı Avrupa Parlamentosu ile Konseyi Direktifini,  ifade eder.

GENEL İLKELER
Bağımsızlık
  • Bir avukatın karşı karşıya bulunduğu görevleri, kişisel ve dış baskılardan kaynaklananlar başta olmak üzere her türlü etkiden arınmış ve tamamen bağımsız olmasını gerektirir. Bu bağımsızlık, adaletin gerçekleşmesine duyulan güven bağlamında bir yargıcın bağımsızlığı kadar gereklidir. Bu bağlamda, bir avukat bağımsızlığının zedelenmesinden ve ne müvekkilini, ne mahkemeyi nede üçüncü şahısları memnun etmek kaygısı ile meslek ilkelerinden ödün vermemelidir.
  • Bu bağımsızlık, davalar kadar hasımsız işlerde de gereklidir. Bir avukatın, bir müvekkile; kendisini memnun etmek, kişisel çıkarlarına hizmet etmek veya dış baskılarla verdiği danışmanlık hizmetinin hiçbir değeri yoktur.
Güven ve dürüstlük

Güven ilişkisinin var olabilmesi için bir avukatın onuru, dürüstlüğü ve güvenilirliğinden kuşku duyulmaması gerekir. Bu geleneksel değerler avukatlar için mesleki yükümlülüktür.

Sır saklama
  • İfa edilen hizmeti bir gereği olarak müvekkil avukatına başkalarına söylenmemesi gerekli olan şeyler anlatılabileceği gibi avukat, mahremiyet ilkesi doğrultusunda başka bilgilere de sahip olabilir. Sırların saklanacağından emin olunmadıkça güven olamaz. Sır saklama yükümlülüğü, avukatın birincil ve temel hak ve görevidir.

Avukatın sır saklama konusundaki yükümlülüğü adaletin gerçekleşmesine olduğu kadar müvekkilin menfaati ne de hizmet eder. Bu nedenle, sır saklama yükümlülüğü devlet tarafından özel bir korumaya tabi olacaktır.

  • Avukat, mesleğinin icrası esnasında öğrendiği bütün bilgilerin gizliliğine saygı göstermek zorundadır.
  • Sır saklama yükümlülüğü zamanla sınırlı değildir.
  • Bir avukat, hukuki hizmet verirken kendisiyle birlikte çalışan iş ortaklar meslektaşları ile diğer çalışanlardan sır saklama yükümlülüğüne riayet etmelerini talep eder.
Diğer Baro ve Hukuk Örgütlerinin kurallarına uyma

Sınır ötesi hukuk hizmeti veren bir AB ülkesi avukatı, sınır ötesi faaliyet gösterdiği Ev Sahibi Devletin meslek kurallarına uymakla yükümlü olabilir. Bir avukat, herhangi bir faaliyetinin icrasını etkileyecek olan kuralları öğrenmekle yükümlüdür.

  • CCBE üyesi kuruluşlar, diğer avukatların cari meslek kurallarına ulaşabilmesini sağlamak üzere, kendi meslek kurallarını CCBE Sekreterya’sına  tevdi etmekle yükümlüdür.
Avukatlıkla bağdaşmayan görevler
  • Avukatlar, işlevlerini gerektiği şekilde bağımsız olarak ve adaletin gerçekleşmesine uyumlu olarak gerçekleştirebilmek için bazı görevleri/işleri yapmaktan yasaklanabilirler.
  • Herhangi bir Ev sahibi Üye Ülke mahkemesi veya kamu otoritesi nezdinde bir müvekkil temsil eden veya savunan avukat, söz konusu Ev sahibi Üye Ülke avukatlarının tabi bulunduğu yasaklanmış veya aykırılık teşkil eden işler bakımından belirlenmiş kurallara tabi olacaktır(göz önüne alacaktır).
  • Mesleğini Ev sahibi Üye Ülke büro açmak suretiyle icra eden bir avukat avukatlıkla ilgisi bulunmayan ticari veya diğer bir işle iştigal etmek isterse, bulunduğu Üye Devlet avukatlarının tabi bulunduğu yasaklanmış veya avukatlıkla bağdaşmayan faaliyetlerin belirlendiği kuralları göz önüne almak zorundadır.

Kişisel reklam

  • Bir avukat, verdiği bilgilerin yanlış ve aldatıcı olmaması, sır saklama yükümlülüğüne ve sair temel değerlerine aykırı olmamak kaydıyla, sunduğu hizmetlerle ilgili olarak kamuyu bilgilendirme hakkına sahiptir.
  • Bir avukatın 2.6.1. sayılı fıkra hükümlerine uygun olmak koşulu ile yazılı basın, radyo, televizyon, elektronik ticari iletişim araçları ve diğer vasıtalarla kişisel reklam yapmasına izin verilir.
Müvekkilin menfaati

Bir avukat, bütün kanun hükümleri ve meslek kurallarına uymak koşulu ile, müvekkilinin menfaatini her zaman en iyi şekilde gözetmek ve müvekkilinin menfaatini kendi veya meslektaşlarının menfaatinden üstün tutmak zorundadır.

Avukatın müvekkiline karşı sorumluluğunun sınırı

Bir avukat, kendi Üye Devleti ve Ev sahibi Üye Devletin kanunlarının izin verdiği ölçüde, müvekkiline karşı olan sorumluluğunun sınırlarını, tabi bulunduğu meslek kurallarına uygun olarak,  kendisi belirleyebilir.

MÜVEKKİLLERLE İLİŞKİLER
Talimatın kabulü ve sona ermesi
  • Bir avukat talimat almadan bir hukuki sorunu inceleyemez. Ancak, hukuki sorunu olan kişi lehine hareket eden avukat veya yetkili bir makamın talimatı üzerine davaya bakabilir.

Avukat, kendisine talimat veren özel veya tüzel kişinin kimliği, kanuni ehliyeti ve yetkisi hakkında kuşku duyarsa, söz konusu kişinin kimliğin, yetkisi ve kanuni ehliyetinden emin olmak için gerekli gayreti göstermek zorundadır.

  • Bir avukat müvekkilini zamanında, basiretli bir şekilde ve itina ile temsil edecek ve danışmanlık yapacaktır. Bir avukat kendisine verilen talimatı yerine getirirken kişisel olarak sorumlu olur ve kendisinse tevdi edilen işle ilgili gelişmelerden müvekkilini bilgilendirir.
  • Bir avukat mesleki bilgisi ve becerisinin olmadığı veya yetersiz olduğunu bildiği veya bilmesi lazım geldiği durumlarda o işi yeterli bilgi sahibi olan bir avukatla birlikte ele almalıdır.

Bir avukat işlerinin yoğunluğu nedeniyle, derhal yerine getiremeyeceği bir konuda talimat kabul edemez.

  • Bir avukat, müvekkilinin yeni bir avukat bulamama ihtimali veya zarara uğrama ihtimali varsa tevdi edilen işi/talimatı bırakamaz.
Menfaat çatışması
  • Bir avukat, iki veya daha fazla müvekkile veya aralarında menfaat çatışması olan veya olma riski bulunan kişilere aynı konuda danışmanlık hizmeti veremez, onlar adına hareket edemez, onları temsil edemez.
  • Bir avukat, müvekkilleri arasında çıkar çatışması çıkarsa veya avukata duyulan güvenin sarsılma tehlikesi bulunuyorsa veya avukatın bağımsızlığı zedelenecekse, müvekkiller lehine hareket etmeyi bırakmalıdır.
  • Bir avukatın yeni bir müvekkili temsil etmesi eski müvekkili yönünden güveni sarsma riski taşıyorsa veya eski müvekkille ilgili bilgiler yeni müvekkille haksız avantaj sağlayacaksa avukat yeni müvekkil adına hareket etmekten kaçınmalıdır.
  • Avukatlar ortaklık halinde çalışıyorlarsa, bu ortaklık ve üyeleri, 2.1 ila 3.2.3 numaralı bentlere tabidir.
Pactum de Quato Litis(Borcun bir kısmının ödenmesini sağlamaya ilişkin sözleşme)
  • Bir avukatın pactum de quato litis yapma yetkisi yoktur.
  • Pactum de quato litis terimi; bir avukatın, müvekkilin taraf olduğu bir konuda o konuyla ilgili bir sonuca ulaşılmadan önce yapılan ve müvekkilin sonuçta elde edeceği parasal veya herhangi bir kazancın bir kısmını avukata ödemeyi taahhüt ettiği sözleşmeyi ifade etmektedir.
  • Avukata ödenecek ücret, resmi ücret tarifesine göre veya avukat üzerinde yetkisi olan Makamın kontrolu altında ise ödenecek ücret davanın müddeabihi ile orantılı olsa bile bu; Pactum de quato de litis anlaşması sayılmaz.
Ücretlerin Düzenlenmesi

Bir avukatın talep ettiği ücret müvekkile eksiksiz bildirilecek, adil ve makul olacak, avukatın tabi bulunduğu kanun ve meslek kurallarına aykırı olmayacaktır.

Alacağa Mahsuben Ödeme

Bir avukat mahsuben ödeme yapılmasını talep ederse bu talep; makul bir tahmini ücreti ve olası harcamaları geçemez.

Bu şekilde bir ödeme yapılmadığı takdirde, 3.1.4. bent hükümleri saklı kalmak üzere, avukat davadan çekilebilir veya davaya bakmayı reddedebilir.

Avukat Olmayanlarla Ücret Paylaşımı

  • Bir avukat, tabi bulunduğu kanun ve meslek kuralları üçüncü bir kişi ile iş ortaklığı ve işbirliği yapmasına izin vermesi halleri dışında, avukat olmayan bir kişi ile ücret paylaşamaz.
  • 6.1. bent hükmü, ölmüş veya emekliye ayrılmış bir avukatın işlerini üstlenen bir avukatın; ölen avukatın varislerine veya emekli avukata ücret, komisyon veya diğer ödemeler yapmasına engel değildir.
Dava Masrafları ve Adli Yardım
  • Bir avukat her zaman müvekkilinin ihtilafını en düşük mali külfetle gidermeye gayret gösterecek ve uygun zamanlarda; alternatif çözüm yollarına gitme veya sulh olma konularında müvekkiline önerilerde bulunacaktır.
  • Bir avukat, adli yardımın mümkün olduğu hallerde, müvekkilini ilgilendirmelidir.
Müvekkil Fonları
  • Avukatlar, müvekkilleri veya üçüncü şahıslar adına ellerine geçen paraları ( bundan böyle “müvekkil parası” olarak belirtilecek) bir kamu otoritesinin denetimine tabii bulunan bir banka veya benzer kuruluş hesabına ( bundan böyle “müşteri hesabı” olarak belirtilecek) yatıracaktır. Müşteri hesabı avukatın diğer hesaplarından ayrı olacaktır. Avukat tarafından tahsil edilen paralar, müvekkil başka şekilde işlem görmesini talep etmediği takdirde, böyle bir hesaba yatırılacaktır.
  • Avukat müvekkilin parasıyla ilgili tüm işlemleri gösterecek tam ve doğru kayıt tutacak ve müvekkilin hesabını tuttuğu diğer hesaplardan ayıracaktır. Ulusal mevzuata uygun olarak kayıtlar belirli bir süre muhafaza edilebilir.
  • Avukatın müdahalesi olmaksızın, ulusal kurallar açıkça izin verdiği takdirde veya banka değişikliği halleri haricinde müvekkil hesabı borçlu bakiye veremez. Bu tür hesaplar teminat veya kefalet olarak gösterilemez. Müvekkil hesabı ile başka bir banka hesabı arasında takas, birleşme  yapılamayacağı gibi avukatın bankaya olan borcunu karşılamak için kullanılamaz.
  • Müvekkile ait paralar, müvekkilin talimatı doğrultusunda uygun koşullarda veya en kısa süre müvekkil hesabına transfer edilmelidir.
  • Avukat, yazılı olarak bilgi vermeden, müvekkil hesabından kendi hesabına avukatlık ücreti transfer edemez.
  • Üye ülkedeki Yetkili Makamlar, gizlilik kuralları veya hukuk mesleğine ilişkin imtiyazlar saklı olmak kaydı ile müvekkil parasına ilişkin belgeleri onaylama ve inceleme yetkisine haizdir.
Mesleki Zarar Sigortası
  • Avukatlar, hukuki faaliyetlerinden kaynaklanan hukuki sorumluluklara karşı, mesleki faaliyetleri nedeniyle karşılaşabilecekleri risklerle sınırlı olmak kaydıyla makul bir oranda sigortalanacaklardır.
  • Avukat sigortalanmadığı takdirde, bu durumu ve sonuçlarını müvekkiline bildirmek zorundadır.
MAHKEMELERLE İLİŞKİLER
Mahkeme Kuralları

Mahkeme veya bir heyet önünde dava takip eden veya duruşmaya çıkan bir avukat o mahkeme veya heyetin kurallarına tabi olacaktır.

Duruşmaların Adilane Yürütülmesi

Bir avukat duruşmaların adil bir şekilde icrasına uymakla yükümlü bulunmaktadır.

Mahkemelerde Davranış

Bir avukat, kendi menfaatlerini ve kendisi veya üçüncü şahıslar bakımından sonuçlarını düşünmeksizin, müvekkilinin hakkını şerefli ve korkusuzca savunurken  mahkemeye karşı gerekli saygı ve nezaketi gösterecektir.

Yanlış veya Yanıltıcı Bilgi

Bir avukat hiçbir zaman mahkemeye, bilerek, yanlış veya yanıltıcı bilgi sunamaz.

Hakem vesaire Bakımından Uygulama Alanı

Bir avukatın mahkemelerle olan ilişkilerinin tabi olduğu kurallar, zaman zaman başvurulsa dahi, hakemler, adli ve yargı benzeri görevleri yerine getiren kişilerle olan ilişkileri bakımından da geçerlidir.

AVUKATLAR ARASINDAKİ İLİŞKİLER
Mesleğin Kurumsal Ruhu(Yapısı)
  • Mesleğin kurumsal yapısı, müvekkillerin menfaatleri göz önüne alınarak ve gereksiz davaların açılmamasına özen gösterilerek ve meslek saygınlığını zedelemeksizin, avukat arasında güven ve işbirliğine dayalı bir ilişkiyi gerektirir.
  • Bir avukat diğer AB Üyesi Devletlerin avukatlarını meslektaş olarak kabul etmeli ve onlara karşı adilane ve nazik davranmalıdır.
Farklı Üye Devlet Avukatları Arasında İşbirliği
  • Bir avukat, başka bir üye devlet avukatınca yeterli olmadığı bir konuyla ilgili olarak vermeye teşebbüs edeceği talimatı kabul etmemekle görevlidir. Böyle bir durumla karşılaşan avukat, meslektaşına, talep edilen hizmeti yerine getirecek bir avukata gerekli talimatı vermesini sağlayacak bilgileri elde etmesine yardımcı olmalıdır.
  • Bir üye devlet avukatı diğer bir üye devlet avukatı ile işbirliği içine girdiğinde, her ikisine düşen görev, iki ülkenin hukuk sisteminde ve avukatlık meslek kuruluşlarında, yeterlilikleri ve yükümlülükleri bakımından, mevcut olabilecek farklılıklar göz önüne almaktır.
Avukatlar Arasında Yazışma
  • Bir avukat başka bir üye ülke avukatına ileti gönderiyor ve bunun gizli kalmasını veya önyargı oluşturmamasını istiyorsa, iletiyi göndermeden önce bu isteğini açıkça beyan etmelidir.
  • İletiyi alacak kişi, iletinin gizliliği veya önyargı oluşturmamasını temin edemeyecek ise, bu hususu derhal göndericiye bildirmelidir.
Tavsiye ücreti
  • Bir avukat, başka bir avukattan veya herhangi bir şahıstan, o avukatı bir müvekkile tavsiye ettiği veya göndermek için ücret, komisyon veya herhangi bir karşılık talep ve kabul edemez.
  • Bir avukat, kendisine müvekkil göndermesi için, hiç kimseye ücret, komisyon veya herhangi bir karşılık ödeyemez.
Hasım Taraf ile Muhaberat

Bir avukat, bir davada veya meselede, başka bir avukat tarafından temsil edildiğini veya istişare aldığını bildiği kişi ile, o kişinin avukatının muvafakati olmadan, o dava veya mesela hakkında doğrudan haberleşemez( bu bağlamda haberleştiği takdirde avukata bilgi vermek zorundadır).

Ücretlerden Sorumlu Olma

Farklı üye ülkelerin Barolarının üyeleri arasındaki mesleki ilişkilerde, bir avukat başka bir avukatı önermekle yetinmeyip kendisi işi bir muhabire verir veya danışırsa müvekkil borcunu ödeyemeyecek durumda dahi olsa talimat veren avukat yabancı muhabire ücret, masraf, ve avans harcamalarından kişisel olarak sorumludur. İlgili avukatlar konuyla ilgili olarak düzenlemeler yapabilir. Talimat veren avukat, her zaman kendi kişisel sorumluluğunu, gelecekte sorumluluktan imtina ettiğini yabancı avukata bildirilmeden önce tahakkuk eden ücret, masraf ve avans harcamalarıyla sınırlayabilir.

Mesleki Gelişimin Sürdürülmesi

Avukatlar, mesleklerinin Avrupa boyutunu göz önüne alarak mesleki bilgi ve becerilerini korumalı ve geliştirmelidir.

Farklı Üye Ülke Avukatları Arasındaki İhtilaflar
  • Bir avukat, başka bir üye ülkedeki meslektaşının meslek kurallarını ihlal ettiğini düşünürse, bu konuda meslektaşının dikkatini çekmelidir.
  • Ayrı üye ülkeler avukatları arasında mesleki anlamda kişisel bir ihtilaf çıktığı takdirde bu ihtilafın öncelikle dostane bir şekilde giderilmesine çalışılmalıdır.
  • Bir avukat başka bir üye ülke avukatı aleyhine 5.91. ve 5.9.2. bentlerde sözü edilen konular nedeniyle bir hukuki işle başlatmadan önce, taraflar arasında sulhun sağlanmasına yardımcı olmaları amacıyla her iki avukatın üyesi bulunduğu Baro veya Hukuk Kurumunu bilgilendirecektir.

Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme

0

Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme, 16 Şubat 1976 tarihinde “Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme” adıyla Barselona’da imzalanmış ve 12 Şubat 1978’de yürürlüğe girmiştir. İmzalandığı yere istinaden Barselona Sözleşmesi olarak da bilinmektedir.  Sözleşme, Arapça, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca olarak düzenlenmiştir.

Türkiye, sözleşmeyi 16 Şubat 1976’da imzalamış,16 Şubat 1976 Tarihinde Barselona’da İmzalanan Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme ile iki Protokol ve Eklerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 31 Ekim 1980’de kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu  Kararı ile 7 Aralık 1980’de onaylanmış ve Resmi Gazetenin 12 Haziran 1981 tarihli sayısında yayınlamıştır. Sözleşme, eklerine ilaveten iki protokol ihtiva etmektedir.

Barselona Sözleşmesine Katılımcı Ülkeleri gösteren harita

Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme; karadan gelen kirlenme, gemilerden kaynaklı kirlenme, kıta sahanlığının, deniz yatağının ve deniz dibinin araştırılması ve işletilmesi sırasında meydana gelen kirlenme”,  gemilerden ve uçaklardan atık boşaltma yoluyla kirlenme sorunları ile denizin kirlenmesi sonucu oluşabilecek olağanüstü durumlarda yapılabilecek işbirliği ve usulünü belirlemiştir. Sözleşmenin amaçlarının gerçekleşebilmesi için teknik ve bilimsel işbirliği öngörülmüş, denizde meydana gelebilecek hasarların tazminine ilişkin devletlerin yardımlaşması kararlaştırılmıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme

Akdeniz’in kapladığı saha içinde deniz çevresinin iktisadî, sosyal, sıhhî ve kültürel değerini müdrik olarak,

Bu ortak mirasın, günümüzdeki ve gelecekteki nesillerin istifadesi için korunması konusundaki sorumluluklarının tamamen farkında olarak,

Kirlenme dolayısıyla deniz çevresine, denizin ekolojik dengesine, kaynaklarına ve meşru kullanma şekillerine yönelmiş tehdidi takdir ederek,

Akdeniz Bölgesi’nin kendine has hidrografik ve ekolojik özelliklerini ve kirlenmeye bilhassa maruz bulunmasını göz önünde bulundurarak,

Kaydedilen ilerlemelere rağmen, bu konuda mevcut uluslararası sözleşmelerin, deniz kirlenmesinin bütün boyutlarını ve kaynaklarını kapsamadığını ve Akdeniz Bölgesi’nin özel ihtiyaçlarına cevap vermediğini belirterek,

Bölge ölçeğinde birbiriyle ilişkilendirilmiş geniş bir tedbirler bütünü içinde Akdeniz Bölgesi’nin korunması ve geliştirilmesi için Devletlerin ve ilgili uluslararası kuruluşların yakın işbirliğine ihtiyaç bulunduğunu kavrayarak,

İşbu Sözleşmeye Taraf Olanlar Aşağıdaki Şekilde Anlaşmaya Varmışlardır:

Madde 1 
Coğrafî Kapsam

1. İşbu Sözleşmeye mahsus olmak üzere Akdeniz Sahası, batı Cebelitarık Boğazı’nın girişindeki Cape Spartel deniz feneri üzerine geçen meridyen çizgisinden, doğuda Çanakkale Boğazı’nın güney sınırlarında bulunan Mehmetçik ve Kumkale deniz fenerleri arasındaki çizgiye kadar uzanan bütün deniz ve körfezleri içine alan Akdeniz’in asi denizcilik suları olarak tanımlanmıştır.

2 . İşbu Sözleşmeye ek olarak yapılacak herhangi bir Protokolde yer almadığı takdirde, Akdeniz Sahası, Tarafların iç denizlerini kapsamına almamaktadır.

Madde 2 
Tanımlar

İşbu Sözleşmenin amaçlarına uygun olarak:

a) “kirlenme,” deniz ortamına insan tarafından dolaysız veya dolaylı yollarla, yaşayan varlıklara zarar verici, insan sağlığını tehlikeye koyucu, balıkçılık da dahil olmak üzere denizcilik faaliyetlerini kısıtlayıcı, deniz suyunun niteliğini düşürücü ve kullanma imkânlarını azaltıcı sonuçlar doğuran madde veya enerjinin dahil edilmesi, demektir;

b) “teşkilât,” işbu Sözleşmenin 13. maddesine uygun olarak Sözleşme muamelelerini yürütmekle görevlendirilmiş organ, demektir.

Madde 3 
Genel Hükümler

1. Taraflar işbu Sözleşmeyle tutarlı olmak ve Devletler Hukukuna uygun olmak şartıyla, Akdeniz Bölgesi’nin deniz ortamının korunmasına katkıda bulunmak üzere, bölge veya alt-bölge andlaşmalarının da dahil olduğu ikili veya çok taraflı andlaşmalara girebilirler. İşbu Sözleşmeye Taraf Olanların katılacakları bu çeşit andlaşmaların birer nüshası Teşkilâta iletilecektir.

2. İşbu Sözleşmede yer almış bulunan hiç bir şey, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2750 C (XXV) sayılı kararıyla deniz hukukunu düzenlemek ve geliştirmek üzere toplanmış bulunan Deniz Hukuku Konferansına zarar vermeyecek; ve hiçbir Devletin deniz hukuku hakkındaki ve sahildar devlet veya bayrak devleti olarak kaza hakkı üzerindeki halihazır gelecekteki taleplerini ve hukukî görüşlerini haleldar etmeyecektir.

Madde 4 
Genel Taahhütler

1. İşbu Sözleşme ve yürürlükte bulunan Protokollerinin hükümlerine Taraf Olanlar, tek tek veya birlikte, Akdeniz Bölgesi’nde deniz çevresinin korunmasını ve daha iyi duruma getirilmesini sağlamak üzere, kirlilikten korunma, kirliliği hafifletme ve kirlilikle mücadele için bütün gerekli tedbirleri alırlar.

2. İşbu Sözleşmenin imzaya açıldığı sırada imzaya açılan Protokoller dışında, Sözleşmenin uygulanmasını yönlendirmek için gerekli olan, üzerinde görüş birliğine varılmış tedbirleri, usulleri ve standartları kapsayan yeni protokollerin hazırlanmasında ve kabulünde Taraflar işbirliği içinde çalışırlar.

3. Taraflar, Taraflarca ehliyetli olarak kabul edilen diğer uluslararası kuruluşlarda, Akdeniz Bölgesi’nin deniz çevresini her çeşit kirlilikten koruyacak tedbirlerin alınması için faaliyet göstermeyi taahhüt ederler.

Madde 5
Gemilerden ve Uçaklardan Vâki Olan Boşaltma Suretiyle Kirlenme

Taraflar, Akdeniz’de gemilerden ve uçaklardan vâki olan boşaltmaları önlemek ve azaltmak amacıyla bütün gerekli tedbirleri alırlar.

Madde 6
Gemilerden Vâki Olan Kirlenme

Taraflar, Akdeniz Bölgesi’nde gemilerden artıkların dökülmesi sonucu meydana gelen kirliliğin önlenmesi, azaltılması ve kirlenmeyle mücadele tedbirlerini uluslararası kanunlara uygun olarak alırlar ve uluslararası düzeyde genellikle kabul görmüş olan, bu tür kirlenmenin sınırlandırılmasıyla ilgili kuralları bu bölgede uygulamayı taahhüt ederler.

Madde 7
Kıta Sahanlığının, Deniz Yatağının ve Deniz Dibinin Araştırılması ve İşletilmesi Sırasında Meydana Gelen Kirlenme

Taraflar, Akdeniz Bölgesi’nde kıta sahanlığının, deniz yatağının ve deniz dibinin araştırılması ve işletilmesi sırasında meydana gelen kirlenmenin önlenmesi, azaltılması ve kirlenmeyle mücadele hususunda bütün uygun tedbirleri alırlar.

Madde 8 
Karalardan Gelen Kirlenme

Taraflar, Akdeniz Sahası’nda kendi sınırları içinde bulunan alanlardan ırmaklar aracılığıyla dökülen, kıyılarda bulunan kuruluşlar veya mahreçler yoluyla veya karada bulunan herhangi bir kaynaktan dışarıya akan kirliliği önleme, azaltma ve kirlenmeyle mücadele etme konularında bütün uygun tedbirleri alırlar.

Madde 9 
Kirlenme Sonucu Meydana Gelebilecek Fevkalâde Hâllerde Yapılacak İşbirliği

1. Taraflar, Akdeniz Sahası içinde kirlenme sonucu meydana gelebilecek fevkalâde hâllerde, tehlikenin sebebi ne olursa olsun, gerekli tedbirlerin alınması ve bu durum sonucu ortaya çıkan zararın hafifletilmesi ve ortadan kaldırılması için işbirliği yaparlar.

2. Herhangi bir Taraf Devlet, Akdeniz’de kirlenme sonucu bir tehlikenin varlığının farkına varırsa, gecikmeden Teşkilâtın ve Teşkilât vasıtasıyla veya doğrudan doğruya, bu durumdan zarar görmesi muhtemel olan diğer Tarafların dikkatini çeker.

Madde 10
Sürekli Denetleme

1. Taraflar, ihtisaslaşmış kabul ettikleri uluslararası organlarla yakın işbirliği yaparak Akdeniz’de kirliliğin sürekli denetlenmesi amacıyla, ikili veya çok taraflı seviyeler de dahil olmak üzere, birbirini tamamlayıcı veya ortak mahiyette programların gerçekleştirilmesine gayret gösterecekler; ve bu Saha için sürekli bir denetleme sisteminin kurulmasına çalışacaklardır.

2. Bu amaçla Taraflar, kendi hükümranlık sınırları içinde kirliliğin sürekli denetlenmesiyle görevli makamları belirleyecekler ve mümkün olduğu nispette hükümranlık sınırları dışında, uluslararası mahiyetteki kirliliğin sürekli denetlenmesi düzenlemelerine katılacaklardır.

3. Taraflar, kirliliğin sürekli denetlenmesini sağlamak üzere ortak usullerin ve standartların düzenlenmesi için işbu Sözleşmeye getirilmesi gerekebilecek Eklerin hazırlanması, kabulü ve uygulanması için işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

Madde 11
Bilimsel ve Teknik İşbirliği

1. İşbu Sözleşmenin amaçlarını gerçekleştirmek üzere Taraflar, mümkün olduğu sürece birbirleriyle doğrudan doğruya veya ehliyetli bölge veya uluslararası kuruluşlar aracılığıyla, bilimsel ve teknik işbirliği alanlarında verilen ve diğer bilimsel bilginin karşılıklı kullanılmasında işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

2. Taraflar, Akdeniz Bölgesi’nde yürütülecek deniz kirliliğiyle ilgili millî araştırma programlarının geliştirilmesini ve birbirleriyle ahenkleştirilmesini sağlamayı ve bölge esasına dayalı veya uluslararası ölçekte, işbu Sözleşmenin amaçlarına uygun araştırma programlarının hazırlanması ve uygulanması için işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

3. Taraflar, Akdeniz Bölgesi’ndeki gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına öncelik vererek, deniz kirliliği konusundaki teknik yardım ve diğer desteklerin sağlanmasında işbirliği yapmayı taahhüt ederler.

Madde 12
Sorumluluk ve Tazminat

İşbu Sözleşme ve ilgili protokollerinin hükümlerinin ihlâli sonucu deniz çevresinde ortaya çıkan hasara ilişkin sorumlulukların ve tazminatın tespit usullerinin belirlenmesi ve kabulü için, Taraflar en kısa zamanda işbirliğine girmeyi taahhüt ederler.

Madde 13
İdarî Düzenlemeler

Taraflar, aşağıda gösterilen sekretarya görevleriyle yükümlü organ olarak Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nı tayin ederler:

i) 14, 15 ve 16. maddelerle belirlenen, Tarafların toplantılarını ve müzakerelerini düzenlemek;

ii) 3, 9 ve 20. maddelerine uygun olarak elde edilen ikazları, raporları ve diğer bilgiyi Taraflara iletmek;

iii) Tarafların sorularını ve onlardan gelecek bilgileri değerlendirmek ve Taraflarla işbu Sözleşme, Protokoller ve ilişkin Ekleri üzerinde istişare etmek;

iv) İşbu Sözleşmenin Protokolleriyle kendisine verilmiş görevleri yerine getirmek;

v) Taraflarca kendisine verilecek diğer görevleri yerine getirmek;

vi) Taraflarca ehliyetli kabul edilen uluslararası organlarla insicamı temin etmek ve özellikle sekretarya görevlerinin etkili olarak ifası için ihtiyaç bulunan idarî düzenlemelere girmek.

Madde 14
Tarafların Toplantıları

1.Taraflar olağan toplantılarını iki yılda bir, olağanüstü toplantılarını ise, Teşkilâtın veya en az iki Tarafça desteklenen bir Tarafın teklifiyle gerekli görülen herhangi bir zamanda yapacaklardır.

2. Tarafların toplantılarının aslî görevi işbu Sözleşmenin ve Protokollerinin uygulanmasının sürekli gözden geçirilmesi olacaktır; özellikle:

i) Taraflarca veya ehliyetli kabul edilen uluslararası kuruluşlarca deniz kirlenmesinin durumu hakkında tutulan envanterleri ve bunların Akdeniz Sahası’na etkilerini genel olarak izlemek;

ii) 20. maddeye göre Taraflarca sunulan raporları değerlendirmek;

iii) 17. maddede belirlenmiş bulunan usule uygun olarak, ihtiyaç duyulduğu zaman, işbu Sözleşmenin ve Protokollerinin Eklerini kabul etmek, gözden geçirmek ve değiştirmek;

iv) 15 ve 16. maddelerdeki hükümlere uygun olarak, yeni Protokollerin kabulü veya işbu Sözleşme ve Protokollerinde değişiklik yapılması için tavsiyelerde bulunmak;

v) İşbu Sözleşme, Protokoller ve Eklerle ilgili meseleleri incelemek üzere, ihtiyaç duyulan çalışma gruplarını kurmak;

vi) İşbu Sözleşme ve Protokollerin amaçlarının gerçekleştirilmesi için ihtiyaç duyulan yeni teşebbüsleri değerlendirmek ve karara bağlamak.

Madde 15
Yeni Protokollerin Kabulü

1. 4. maddenin 2. paragrafına uygun olarak Taraflar diplomatik konferans niteliğindeki toplantılarda yeni protokollerin kabulüne gidebilirler.

2. Tarafların üçte ikisinin teklifiyle, yeni protokolleri kabul edecek bir diplomatik konferans, Teşkilât tarafından düzenlenebilecektir.

3. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi beklenirken, Teşkilât Sözleşmeyi imzalamış bulunanlarla görüştükten sonra, yeni protokoller kabul etmek amacıyla bir diplomatik konferans toplayabilir.

Madde 16
Sözleşmenin veya Protokollerin Değiştirilmesi

1.İşbu Sözleşmeye Taraf Olanlardan herhangi biri Sözleşmeye değişiklik teklifi getirebilir. Değişiklikler, Tarafların üçte ikisinin teklifiyle, Teşkilât tarafından toplanmaya davet edilen bir diplomatik konferans tarafından kabul edilir.

2. İşbu Sözleşmeye Taraf Olanlardan herhangi biri Protokollere değişiklik teklifi getirebilir. Bu tür değişiklikler, Tarafların üçte ikisinin teklifiyle toplanan bir diplomatik konferans tarafından kabul edilir.

3. İşbu Sözleşmeyle ilgili değişiklik teklifleri, diplomatik konferansta temsil edilen Sözleşmeye Tarafların dörtte üç çoğunluk oyu ile kabul edilecek ve Depoziter Devlet tarafından Sözleşmeye Taraf Olanların tamamının onayına sunulacaktır. Herhangi bir protokolle ilgili değişiklik teklifleri, diplomatik konferansta temsil edilen Protokole Tarafların dörtte üç çoğunluk oyu ile kabul edilecek ve Depoziter Devlet tarafından Protokole Taraf Olanların tamamının onayına sunulacaktır.

4 . Değişikliklerin kabulü Depoziter Devlete yazılı olarak bildirilecektir. Sözkonusu olan duruma göre Sözleşme veya Protokollerde kabul edilen değişiklikler, işbu maddenin 3. paragrafına uygun olarak, Tarafların en az dörtte üçü tarafından onaylandığını bildirir belgelerin Depoziter Devlet tarafından teslim alınmasından sonraki otuzuncu günde, değişiklikleri kabul eden Devletler arasında yürürlüğe girecektir.

5. İşbu Sözleşmeye veya herhangi bir Protokolüne getirilen değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra, işbu Sözleşme veya Protokollere yeni taraf olanlar mukaveleye değişmiş şekliyle Taraf kabul edileceklerdir.

Madde 17
Ekler ve Eklerdeki Değişiklikler

1. İşbu Sözleşmenin veya Protokollerinin Ekleri, bağlı bulundukları Sözleşmenin veya Protokollerin tamamlayıcı parçalarını teşkil edeceklerdir.

2. Hakemlik usulü ile ilgili Ek hariç olmak üzere, Protokollerde özel bir usul belirlenmemişse, aşağıda gösterilen usul işbu Sözleşmenin ve Protokollerinin Eklerinde teklif edilen değiştirme önergelerinin kabul edilmesi ve yürürlüğe konmasında geçerli olacaktır:

i) Bütün Taraflar, 14. maddede sözü edilen toplantılarda işbu Sözleşmenin veya Protokollerin Eklerinde değişiklik teklif edebilirler;

ii) Söz konusu mukaveleye getirilecek değişiklikler, Sözleşmeye Taraf Olanların dörtte üç çoğunluk oyu ile kabul edilecektir;

iii) Bu şekilde kabul edilmiş bulunan değişiklikler, Depoziter Devlet tarafından zaman geçirilmeden bütün Taraflara duyurulacaktır;

iv) İşbu Sözleşmenin veya Protokollerinin Eklerinde yapılan değişiklikleri onaylama imkânı bulamayan Taraflar, değişikliği kabul eden Tarafların kabul sırasında belirledikleri bir süre içinde, durumlarını Depoziter Devlete yazıyla bildireceklerdir;

v) Bundan önceki alt paragrafa uygun olarak alınan ihbarnameler, Depoziter Devlet tarafından zaman geçirilmeden Taraflara duyurulacaktır;

vi) iv. Alt paragrafta belirtilen sürenin dolması halinde, bu süre içinde sözkonusu alt paragraf hükümlerine uygun olarak ihbarlarını yapmamış bulunan Taraflar, Sözleşme veya Protokollerin Ekleriyle ilgili değişikliklerin uygulama kapsamına dahil edileceklerdir.

3 . İşbu Sözleşmeye veya Protokollere yeni bir ekin kabulü ve yürürlüğe konması, işbu maddenin 2. paragrafında belirtilen kabul ve yürürlüğe konma usulüne göre yapılacaktır. Eğer Sözleşme veya Protokollerde bir değişiklik sözkonusu ise, yeni ek, Sözleşme veya Protokollerde yapılan değişikliğin yürürlüğe girmesine kadar yürürlüğe konmayacaktır.

4. Hakemlik usulü ile ilgili Ekte yapılacak değişiklikler, işbu Sözleşmenin kendinde yapılan değişiklik olarak kabul edilir ve 16. maddede belirlenen usul uyarınca teklif ve kabul olunabilirler.

Madde 18
İç Tüzük ve Malî Kurallar

1. Taraflar 14, 15 ve 16. maddelerde öngörülen toplantı ve konferansları için iç tüzük tespit edeceklerdir.

2. Özellikle kendilerinin malî katkılarını tayin etmek üzere Taraflar, Teşkilâtla istişarede bulunarak malî kurallar tespit edeceklerdir.

Madde 19
Oy Hakkının Özel Kullanılışı

İhtisas sahibi bulundukları alanlarda, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Sözleşmenin 24. maddesinde işaret edilen herhangi bir bölgesel ekonomik gruplaşma, işbu Sözleşmeye ve bir veya daha fazla sayıda Protokole Taraf Olan üyelerinin sayısına eşit sayıda oy hakkına sahiptir. Aynı zamanda Avrupa Ekonomik Topluluğu ve diğer ekonomik grupların da üyeleri olan Taraflar, kendi oy haklarını kullandıkları takdirde Topluluk veya gruplaşmalar bu üyelerinin oy haklarını tekrar kullanamazlar, veya bunun tam tersi uygulanır.

Madde 20
Raporlar

Tarafların toplantılarında belirlenecek şekilde ve zaman aralıkları içinde, işbu Sözleşmeye ve Protokollere Taraf Olanlar, Sözleşmenin uygulanması amacıyla alınan tedbirler hakkında hazırlayacakları raporları Teşkilâta gönderirler.

Madde 21
Uygulamanın Denetlenmesi

Taraflar, işbu Sözleşmenin ve Protokollerin uygulanmasının denetlenmesinde kullanılacak usulleri geliştirmek üzere işbirliği yapmayı deruhde ederler.

Madde 22
Anlaşmazlıkların Çözülmesi

1. İşbu Sözleşmenin veya Protokollerin yorumlanması veya uygulanması üzerinde Taraflar arasında anlaşmazlık çıkması halinde anlaşmazlığın çözülmesi için görüşme yolu veya Tarafların seçecekleri herhangi bir uzlaştırıcı yol kullanılacaktır.

2. İlgili Tarafların bir önceki paragrafta belirtilen yollarla anlaşmazlığı çözmeleri mümkün olmadığı takdirde, ortak kabul yolu ile anlaşmazlık işbu Sözleşmenin A Eki’nde ortaya konulan şartlar altında hakemlik müessesesine teslim edilecektir.

3. Bununla birlikte Taraflar, herhangi bir zamanda, özel bir zamanlamaya ihtiyaç göstermeden, aynı yükümlülüğü kabul eden bütün diğer Tarafları da ilgilendirerek, A Eki’nin hükümlerine uygun olarak, hakemlik usulünün uygulanmasını fiilen zorunlu kabul ettiklerini beyan edebilirler. Böyle bir beyan, Depoziter Devlete yazılı olarak bildirilir; Depoziter Devlet bunu diğer Taraflara duyurur.

Madde 23
Sözleşme ile Protokollerin İlişkisi

1. Protokollerden en az birine Taraf olmaksızın hiçbir kimse işbu Sözleşmeye Taraf olamaz. Sözleşmeye Taraf olmaksızın veya aynı anda Taraf hâline gelmeksizin hiçbir kimse Protokollere Taraf olamaz.

2. İşbu Sözleşmenin Protokolleri sadece Protokolü imzalamış bulunan Taraflar için bağlayıcıdır.

3. İşbu Sözleşmenin 14, 16 ve 17. maddeleri uyarınca, Protokollerle ilgili kararların alınması yalnız Protokole Taraf Olanlarca yerine getirilebilir.

Madde 24
İmza

2 – 16 Şubat 1976 tarihleri arasında Barselona’da Akdeniz’in korunması amacıyla Akdeniz’e sahildar Devletlerin tam yetkili temsilcileri seviyesinde yapılan Konferansa davet edilen Devletler ve herhangi bir Protokol hükümleri gereğince Protokolü imzalamaya hak kazanmış olanlar için, işbu Sözleşme; Akdeniz’in Gemilerden ve Uçaklardan Vaki Olan Boşaltma Sonucunda Kirlenmeden Korunmasına Ait Protokol; ve, Fevkalâde Hâllerde Akdeniz’in Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesinde Yapılacak Mücadele ve İşbirliğine Ait Protokol, Barselona’da 16 Şubat 1976 günü ve Madrid’de 17 Şubat 1976 ilâ 17 Şubat 1977 tarihleri arasında imzaya açık olacaktır. Adı geçen metinler, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve herhangi bir üyesi Akdeniz’e sahildar bulunan, işbu Sözleşme ile belirlenen alanlarda yetki kullanan ve Protokollerden herhangi birinin hükümlerinden etkilenen, benzer bölgesel ekonomik birlikler tarafından imzalanmak üzere aynı tarihe kadar açık tutulacaktır.

Madde 25
Resmen Tasdik, Kabul veya Tasvip

İşbu Sözleşme ve ilişik Protokolleri resmen tasdik, kabul veya tasvibe tâbidir. Resmen tasdik, kabul veya tasvip senetleri Depoziter Devlet olma vazifesini deruhte eden İspanyol Hükümeti’ne tevdi edilecektir.

Madde 26
Katılma

1. 24. maddede belirtilen Devletlerin, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun ve benzer birliklerin katılmaları için mevcut Sözleşme, Akdeniz’in Gemilerden ve Uçaklardan Vaki Olan Boşaltma Sonucunda Kirlenmeden Korunmasına Ait Protokol, ve Fevkalâde Hâllerde Akdeniz’in Petrol ve Diğer Zararlı Maddeler Yoluyla Kirlenmesinde Yapılacak Mücadele ve İşbirliğine Ait Protokol, 17 Şubat 1977 gününden itibaren açık olacaktır.

2. Sözleşmenin ve herhangi bir Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra 24. maddede adı geçmeyen Devletler işbu Sözleşme ve Protokollerine, katılmak istedikleri Protokolün Taraflarının dörtte üçünün tasvibinden sonra katılabilirler.

3. Katılma belgeleri Depoziter Devlete tevdi edilir.

Madde 27 
Yürürlüğe Girme

1. İşbu Sözleşme, ilk Protokolünün yürürlüğe girdiği günde yürürlüğe girer.

2. İşbu Sözleşme aynı tarihte, 24. maddede belirtilen ve henüz yürürlüğe girmemiş herhangi bir protokole taraf olmak üzere resmî muamelelerini tamamlamış Devletler, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve benzer bölgesel ekonomik birlikler için de yürürlüğe girmiş sayılır.

3. Protokolde aksi belirlenmemiş olduğu takdirde, işbu Sözleşmenin bütün Protokolleri en az altı adet resmen tasdik, kabul veya tasvip veya 24. maddede belirtilen tarafların Protokole katılma senedinin Depoziter Devlete tesliminden sonraki otuzuncu günde yürürlüğe girer.

4. Bundan sonra, işbu Sözleşme veya herhangi bir Protokol, 24. maddede belirtilen herhangi bir Devlet, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve benzer bölgesel ekonomik birlikler tarafından resmen tasdik, tasvib veya katılma senetlerinin tevdi edilişini müteakip otuzuncu günde bu taraflar için yürürlüğe girer.

Madde 28
Çekilme

1. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihinin üçüncü yılından sonra Taraflar yazılı çekilme ihbarı yapmak suretiyle Sözleşmeden çekilebilirler.

2. Protokolde başka bir şekil belirlenmemiş olduğu takdirde Protokole Taraf Olanlar, Protokolün yürürlüğe giriş tarihinin üçüncü yılından sonra yazılı çekilme ihbarı yapmak suretiyle Protokolden çekilebilirler.

3. Çekilme, çekilme tebliğinin Depoziter Devlet tarafından teslim alınışının doksanıncı gününden itibaren uygulamaya konur.

4. İşbu Sözleşmeden çekilen Taraflar, Sözleşmenin Taraf oldukları bütün Protokollerinden de çekilmiş sayılırlar.

5. Bir Protokolden çekilen Taraf, eğer Sözleşmenin başka bir Protokolüne Taraf değilse, Sözleşmeden de çekilmiş sayılır.

Madde 29
Depoziter Devletin Sorumlulukları

1. Depoziter Devlet 24. maddede belirtilen Tarafları ve Teşkilâtları aşağıda gösterilen konularda haberdar eder:

i) İşbu Sözleşme ve bütün Protokollerinin imzalanması; ve 24, 25 ve 26. maddeler uyarınca resmen tasdik, kabul, tasvip ve katılma senetlerinin teslim alınması;

ii) 27. madde hükümlerine göre, Sözleşme ve herhangi bir Protokolün yürürlüğe gireceği tarih;

iii) 28. maddeye uygun olarak yapılacak çekilme ihbarları;

iv) Sözleşme ve Protokollerle ilgili değişikliklerin kabulü ve 16. madde hükümlerine uygun olarak değişikliklerin yürürlüğe gireceği tarihler;

v) Yeni Eklerin kabul edilmesi ve mevcut Eklerin 17. maddeye uygun olarak değişmeleri;

vi) 22. maddenin 3. paragrafında belirtilen hakemlik usulünün uygulanmasının zorunlu kılındığını beyan eden ilân.

2. İşbu Sözleşmenin ve bütün Protokollerinin asılları Depoziter Devlet olan İspanyol Hükümeti’nce teminat altında bulundurulacak; ve İspanyol Hükümeti söz konusu Sözleşme ve Protokollerin tasdik edilmiş suretlerini Taraf Devletlere, Teşkilâta ve Birleşmiş Milletler Beyannamesinin 102. maddesi uyarınca kayıt ve yayımının yapılması için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine gönderecektir.

BUNUN ŞAHİDİ OLARAK aşağıda imzaları bulunanlar, kendi hükümetleri tarafından tam yetkili kılınarak, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

16 Şubat 1976 günü Barselona’da Arap, İngiliz, Fransız ve İspanyol dillerinde birer nüsha olmak üzere DÜZENLENEN dört metin eşit derecede geçerlidir.

Türk Hava Kurumu ve Tüzüğü

0

Türk Hava Kurumu (THK), 16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti adıyla kurulan, tüzel kişiliğe sahip en köklü havacılık kuruluşudur. Cemiyetler Kanununa göre kurulmuş, 5 Ağustos 1925 tarihinde kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazanmış ve Türk Hava Kurumu adını almıştır.

Tayyare Cemiyeti Logosu

İlk başkanı Cevat Abbas olan ve havacılık federasyonu yetkisini taşıyan Türk Hava Kurumu’nun Onursal Genel Başkanı Cumhurbaşkanıdır. Kurum, Türkiye Cumhurbaşkanının ve Bakanlar Kurulunun manevi koruması altındadır. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK kurumun ilk onursal üyesidir.

Ankara 9’uncu Sulh Hukuk Mahkemesinin 16 Ekim 2019 tarih ve 2019/1509 sayılı kararıyla kayyım heyeti atanan THK, 2021 yılı itibari ile aynı heyet tarafından yönetilmektedir.

Türk Hava Kurumu, orman yangınları ile etkin mücadelede uzman kuruluştur

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Mustafa Kemal ATATÜRK: “Türk; yurdun dağlarında, ormanlarında, ovalarında, denizlerinde, her bucağında, nasıl bir bilgi ve kendine güvenle yürüyor, dolaşıyorsa, yurdun gökyüzünde de aynı şekilde dolaşabilmelidir. Bu ise Türk’ü, çocukluğundan, vatan kuşlarıyla, vatan havası içinde yarışa alıştırmakla başlar, işte bugün burada bizi toplayan sebep, o kutsal işe başlama ayinidir. Türk Çocuğu! Her işte olduğu gibi havacılıkta da en yüksek düzeyde, gökte seni bekleyen yerini az zamanda dolduracaksın. Bundan gerçek dostlarımız sevinecek, Türk Milleti mutlu olacaktır.”[/box]

THK; havadan yangın söndürme, hava ambulans, hava taksi, sivil uçak bakım hizmetleri, sportif havacılık faaliyetleri, akademik eğitimler, pilotaj eğitimleri, uçak imalat faaliyetleri, bakım ve modernizasyon ve sigorta faaliyetleri yürütmektedir. Son 25 yılda 2 binden fazla orman yangınına havadan müdahale eden THK yangın söndürme uçakları, yurt dışındaki yangınlara da destek vermektedir.

Türk Hava Kurumunun Kamu Yararına Çalışan Dernekler Arasına İthali Hakkındaki Bakanlar Kurulu Kararı; ‘Türk Tayyare Cemiyeti’nin Cemiyetler Kanununun 17 nci maddesi mucibince menafii umumiyeye hadim Cemiyetler meyanına ithali Dahiliye Vekâleti celilesinin 5 Ağustos 1341 tarihli tezkeresiyle vuku bulan teklif üzerine İcra Vekilleri Heyetinin 5.8.1341 tarihli içtimaında tasvip ve kabul olunmuştur. Cemiyetin Nizamnamesi(Tüzüğü) bizzat Atatürk tarafından tespit edilmiş; Yüzbaşı Fazıl, Üsteğmen Şakir Hazım, Pilot Fehmi Yemenli, Mazlum Keyüsk ve Vecihi Hürkuş tarafından hazırlanmıştır. Yürürlükteki TÜRK HAVA KURUMU TÜZÜĞÜ, 39’ncu Büyük Genel Kurul tarafından kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu’nun 20/10/2008 tarih ve 2008/14307 sayılı kararıyla onaylanmış olan ve 04/12/2008 tarih ve 27074 sayılı resmi gazetede yayımlanmıştır.

Türk Hava Kurumu (THK) Tarihçesi 

  • 23 Nisan 1926’da Tayyare Makinist Mektebi hizmete açıldı. THK, 10 yıl içinde 351 uçak satın alarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim etti.
  • 1929 yılında, Uluslararası Havacılık Federasyonu’na (FAI) üye oldu.
  • 1932 yılında, motor ve pervanesi dışında ilk ulusal tipteki uçağın prototipini üretti.
  • 1935 yılında Cemiyet’in adı,  Türk Hava Kurumu olarak değiştirildi.
  • 3 Mayıs 1935 tarihinde Türkiye’nin ilk uçuş okulu olan Türkkuşu kuruldu. Kurulduğu günden bu yana havacılık sektörüne yaklaşık 7 bin pilot yetiştirdi.
  • 1936 yılında Tayyare Okulu açıldı. Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu ve Atatürk’ün manevi kızı Sabiha GÖKÇEN Tayyare Okulu’nun ilk öğrencilerinden oldu.
  • 1937 yılında THK, ilk Türk uçak tasarımcısı Vecihi Hürkuş’u mühendislik eğitimi alması için, Almanya’ya gönderdi.
  • 10 Temmuz 1936 tarihinde İnönü Planör Kampı açıldı.
  • 1937 yılında Etimesgut Motorlu Uçuş Kampı ve Ankara ve İzmir Paraşüt kuleleri açıldı. Paraşüt Okulunun ilk müdürü ise Abdurrahman Türkkuşu oldu.
  • Türkkuşu öğretmenlerinden pilot Emrullah Ali Yıldız, 12 Haziran 1938’de 14 saat 20 dakika süren bir planör uçuşuyla dünya rekoru kırdı. Öğrencisi Ziya Aydoğan, THK İnönü Eğitim Merkezi’nden Kayseri’ye kadar, 466 km’lik bir mesafeyi planörle uçtu.
  • 1940 yılında Akköprü’de sınırlı bir kadroyla çalışan atölye fabrika haline getirildi ve İngiliz Miles Magister eğitim uçaklarının seri montajına başlandı. THK’nin planörleri Akköprü Atölyesi’nde 1940 yılına kadar planör üretimi, motor ve planör onarımlarını yaptı.
  • 1939-1941 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı’nın da isteğiyle Etimesgut Uçak Fabrikası kuruldu. 1944 yılında faaliyete geçen Etimesgut Uçak Fabrikası’nda, Magister uçakları ile planörler ve eğitim, sağlık ve nakliye uçakları üretildi.
  • Türkiye’deki ilk motor fabrikası THK tarafından Gazi Orman Çiftliği’nde kuruldu. Bu fabrikanın çalışmaları 1951 yılına kadar sürdü ve dönemin getirdiği koşullar nedeniyle aynı yıl Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu’na devredildi. Fabrika 1952’de kapatıldı, hâlen Türk Traktör Fabrikası olarak işletilmektedir.
  • 1953 yılında  Türk Hava Kurumu, Uluslararası Hava Öğrenci Mübadelesi Teşkilatı’na üye oldu.
  • THK’nin yetiştirdiği havacılar, 1974 Kıbrıs Harekâtında paraşütçü olarak katıldı.
  • 1985 yılında havadan yangın söndürme faaliyetlerine başladı.
  • 1986 yılında, Hava Taksi İktisadi İşletmesi kuruldu.
  • Mevcut planör, paraşüt, uçuş okulu ve model uçak okuluna ilave olarak 1996 yılında bünyesinde balon, yelkenkanat ve yamaç paraşütünün bulunduğu Çok Hafif Hava Araçları Okulu kuruldu.
  • 1995 yılında Dünya Paraşüt Şampiyonası, Türk Hava Kurumu’nun ev sahipliğinde gerçekleşti.
  • 1996 yılında 1. Dünya Hava Oyunları Test Yarışmaları, Türk Hava Kurumu’nun ev sahipliğinde gerçekleşti.
  • 1996 yılında bünyesinde balon, yelken kanat ve yamaç paraşütünün bulunduğu Çok Hafif Hava Araçları Okulu kuruldu.
  • 1997 yılında 1. Dünya Hava Oyunları Türk Hava Kurumu’nun ev sahipliğinde gerçekleşti.
  • 1998 yılında, Brüksel’deki AB organları nezdinde lobi faaliyetleri yürüten Avrupa Hava Sporları Birliği’ne (EASA) üye oldu.
  • Haziran 2000’de 6 dalda 1. Türkiye Hava Oyunları, Temmuz 2002’de 2. Türkiye Hava Oyunları, Haziran 2004’te 3. Türkiye Hava Oyunları gerçekleştirildi.
  • 19 Mayıs 2002 tarihinde Ankara’da Türk Hava Kurumu Müzesi açıldı.
  • THK Paraşüt Öğretmeni Hakan Zengin 19 Haziran 2004 tarihinde İnönü Havacılık Eğitim Merkezi’nde gerçekleştirilen 3. Türkiye Hava Oyunları’nın resmi açılış töreninde, dünyanın en büyük bayrağıyla (433.5 m2) paraşütle atlayarak Guiness Rekorlar Kitabı’na girdi.
  • 2007 yılında, Hava Taksi İktisadi İşletmesi’nin adı, THK’nın yetiştirdiği dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’in onuruna, “Gökçen Havacılık İktisadi İşletmesi” değiştirildi.
  • 2010 yılında; ilmi, teknik, ticari, turistik, sportif, havacılık, eğitim, sağlık, kültürel ve sosyal alanda faaliyette bulunmak üzere uzay ve uydu çalışmaları yapmak amacıyla THK Havacılık Vakfı kuruldu.
  • 29 Mayıs 2011 tarihinde, THK Erzincan Havacılık Eğitim Merkezi açıldı.
  • 2011 yılında, Türkiye’nin havacılık ve uzay bilimleri alanında ilk ve tek ihtisas üniversitesi olan Türk Hava Kurumu Üniversitesi 6114 sayılı kanun ile Ankara ilinde bir kuruldu. Türkiye’nin havacılık eğitiminde en büyük filoya sahip kurumudur.
  • Ankara 9’uncu Sulh Hukuk Mahkemesinin 16 Ekim 2019 tarih ve 2019/1509 sayılı kararıyla kayyım heyeti atandı. THK, 2021 yılı itibari ile aynı heyet tarafından yönetilmektedir.
  • Türk Hava Kurumu, 1954’ten bu yana kesintisiz olarak Uçan Türk adlı kurum dergisini iki ayda bir ücretsiz olarak yayınlamaktadır.
Türk Tayyare Cemiyeti Müteşebbis Heyeti – Türk Hava Kurumu Kurucular Heyeti

Mehmed Cevad Abbas – Türk Hava Kurumu Kurucu Başkanı

İzmit Mebusu Saffet Bey
İstanbul Mebusu Ali Rıza Bey
Çorum Mebusu Dr. Mustafa Bey
Kars Mebusu Ağaoğlu Ahmet Bey
Kozan Mebusu Saip Bey
Cebelibereket Mebusu Avni Bey
Afyon Mebusu Ali Bey
Zonguldak Mebusu Halil Bey
Muş Mebusu İlyas Sami Bey
Manisa Mebusu Esat Bey
Siverek Mebusu Kadri Ahmet Bey
Kütahya Mebusu Recep Bey
Kütahya Mebusu Ragıp Bey
Malatya Mebusu Mahmut Nedim Bey
Çorum Mebusu Ferit Bey
Bitlis Mebusu Muhittin Bey
Kırklareli Mebusu Fuat Bey
Ankara Mebusu İhsan Bey
Ankara Mebusu Şakir Bey
Eskişehir Mebusu Emin Bey
Çorum Mebusu İsmail Kemal Bey
Afyon Mebusu Ruşen Eşref Bey
Urfa Mebusu Yahya Kemal Bey
Tekirdağ Mebusu Cemil Bey
Urfa Mebusu Ali Bey
Ankara Mebusu Hilmi Bey
Erkânı Harbiye Umumiye Reisi Sanisi Kazım Paşa
Diyanet İşleri Reisi Hoca Rifat Efendi
Tüccardan Avunduk Zade Mehmet Bey
M.M.V. Müsteşar Miralay Hüseyin
Muavini Hüsnü Bey
Hakimiyeti Millîyeden Ziya Gevher Bey
Tüccardan Nemlizade Sıtkı Bey
Tüccardan Erzurumlu Nafiz Bey
Mimar Hikmet Bey

Türk Hava Kurumu Başkanları

Cevat Abbas Gürer (1925)

Ahmet Fuat Bulca (1925-1939)

Şükrü Koçak (1939-1947)

Seyfi Düzgören (1947-1949)

Şükrü Sökmen Süer (1949-1950)

Mustafa Zeren (1950-1961)

Adnan Özsoy (1961-1962)

Nuri Aslantaş (1962-1967)

Cemal Engin (1967-1969)

Lemi Tüzün (1969-1970)

Kani Madasoğlu (1970-1975)

Mehmet Bilir (1975)

Şefik Aktuğlu (1975-1977)

Abdullah Orakçılar (1979-1981)

Yılmaz Oral (1981-1985)

Baki Aydın (1985-1986)

İnanç Ayas (1986-1990)

Attila Taçoy (1990-1999)

İbrahim Büyükyumukoğlu (1999-2000)

Erdoğan Karakuş (2000-2002)

Rasim Arslan (2002-2004)

Yusuf Güngör (2004-2009)

Osman Yıldırım (2009-2014)

Vacit Öktem (2014[3]-2015)

Kürşat Atılgan (2015[4]-2018)

Ahmet Bertan Nogaylaroğlu (2018-2019)

TÜRK HAVA KURUMU TÜZÜĞÜ

BİRİNCİ KISIM
Genel Esaslar
Amaç ve Kapsam

Madde 1 – Bu Tüzüğün amacı, havacılığı Türk Milletine benimsetmek ve sevdirmek üzere, ilmi, teknik, turistik ve sportif alanda faaliyet gösteren Türk Hava Kurumu’nun üyeleri, merkez ve şube organlarının görev ve sorumlulukları ile çalışma usul ve esaslarını belirlemektir.

Tanımlar ve kısaltmalar

Madde 2 -Bu Tüzükte geçen:

a) Tanımlar;

Kurum : Türk Hava Kurumu’nu,
Merkez : Türk Hava Kurumu’nun ANKARA’daki Genel Merkezi’ni,
Şube : Türk Hava Kurumu’nun, il ve ilçelerle yurt dışında temel fonksiyonlarını yürüten alt birimlerini,
Organ : Türk Hava Kurumu’nun yönetim, denetim ve disiplin ile ilgili işlevlerini yerine getirmek üzere
tesis edilen kurulları,
Temsilcilik : Türk Hava Kurumu’nun çalışmalarına yardımcı olan alt birimlerini, ifade eder.

b) Kısaltmalar;

THK : Türk Hava Kurumu,
FAI : Federation Aeronautique Internationale (Uluslararası Havacılık Federasyonu),
KKK : Kara Kuvvetleri Komutanlığı,
Dz.K.K. : Deniz Kuvvetleri Komutanlığı,
Hv.K.K. : Hava Kuvvetleri Komutanlığı,
J.Gn.K. : Jandarma Genel Komutanlığı,
TRT : Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü,
DHMİ : Devlet Hava Meydanları İşletmeleri Genel Müdürlüğü,
GATA : Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanlığı, anlamında kullanılmıştır.

Esaslar

Madde 3 – a) Türk Milletinin ve Vatanının kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder ATATÜRK’ün direktifleri doğrultusunda 16 ŞUBAT 1925 tarihinde “Türk Tayyare Cemiyeti” adı altında kurulmuş bulunan Türk Hava Kurumu’nun amacı, büyük Türk Milletinin maddi ve manevi desteğinde, Cumhurbaşkanı ve Hükümetin yüksek himayelerinde, havacılığı Türk Milletine benimsetmek ve sevdirmek üzere ilmi, teknik, turistik ve sportif alanda faaliyet göstermektir.

b) Cumhurbaşkanı Türk Hava Kurumu’nun Onursal Genel Başkanıdır. Gerekli gördüğü takdirde Türk Hava Kurumu’nun Olağan Genel Kuruluna katılarak açılış konuşmasını yapar.
c) Kurumun merkezi ANKARA’dadır.
d) Kurum 5253 sayılı Dernekler Kanununa tabi özel hukuk tüzel kişidir.
e) THK 5 AĞUSTOS 1925 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernekler arasına alınmıştır.
f) THK Uluslararası Havacılık Federasyonu’nun üyesi olup, Türkiye’nin Havacılık Federasyonu yükümlülüğünü taşır.
g) THK teknik alanlarda, Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile işbirliği yapabilir.

Yetki ve sorumluluklar

Madde 4 – Türk Hava Kurumu aşağıdaki yetki ve sorumluluklara sahiptir:

a) Türkiye’de havacılığın askeri, siyasi, sosyal, ekonomik, turistik ve sportif önemini tanıtmak, benimsetmek ve milli havacılığa destek olmak için gerekli çalışmaları yapmak,
b) Türk milletinde havacılık sevgisini uyandırmak ve Türk gençliğini havacılığın her dalında yetiştirmek,
c) Türkiye’de havacılığın kuruluş ve gelişmesini sağlamak, genel havacılık (havadan yangın söndürme, hava ambulansı, tarifesiz seferler) alanında Türk Milletine hizmet etmek,
d) Havacılık için lüzumlu olan personel, araç ve gereci çoğaltmak, havacılık alanında turizm ile ilgili her türlü faaliyette bulunmak ve gerekli yatırımları yapmak,
e) Türk Milletinde havacılık sevgisini yaratmak ve Kurumu tanıtmak amacı ile yurt içinde ve yurt dışında spor gösterileri ve yarışmaları ile geziler düzenlemek ve düzenlenen bu gibi faaliyetlere katılmak,
f) Havacılık alanındaki milli ve milletlerarası rekorları, tescil etmek ve onaylanmak üzere FAI’ye bildirmek ve yayınlamak,
g) Havacılık çalışmaları hakkında istatistiki bilgileri düzenlemek, tarihi bilgileri toplamak ve bireylerin havacılıkla ilgili bilimsel düzeylerinin yükselmesine çalışmak, bu maksatla, havacılıkla ilgili yayınlar hazırlamak, basmak ve bunları satmak,
h) Yurt düzeyindeki şubelerinde, eğitim kurum ve kuruluşlarında, havacılık kulüplerinin ve kollarının kurulmasını yönetmeliklere göre teşvik etmek ve çalışmalarına yardımcı olmak, gerekli gördüğü şekilde desteklemek ve gerektiğinde alınmış olan destekleme kararını iptal ederek mülki amirliğe ve ilgili şubeye bilgi vermek,
ı) Havacılığın bütün dallarında eğitim vermek, bu maksatla kurslar açmak, hava spor ve eğitim tesisleri kurmak ve işletmek, hak edenlere FAI ve THK’ye ait lisans, diploma ve brövelerini vermek, kurslardan yabancıların da yararlanmasını sağlamak,
j) Hava izciliğine ilişkin faaliyetleri Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile koordine ederek teşvik etmek,
desteklemek, gerektiğinde kurmak,
k) Bu maddedeki sorumluluklarını gerçekleştirmek ve yetkilerini yerine getirebilmek için her türlü ekonomik ve ticari faaliyetleri yapmak, taşınır-taşınmaz mal edinmek ve bu mallar üzerinde tasarrufta bulunmak,
l) Her türlü kamu ve özel kurum, kuruluş ve kişiler ile gerektiğinde yurtdışındaki diğer kuruluşlarla işbirliği yapmak,
m) Bu maddedeki yetki ve sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirebilmek için, gerekli görülen veya ihtiyaç duyulan teşkilatı kurmak ve bunların çalışma usul ve esaslarını yönetmeliklerle belirlemek, n) Her yılın 16 Şubat tarihini “KURULUŞ GÜNÜ” olarak, Genel Merkez ve bütün Kurum şubelerinde törenlerle kutlamak,
o) ŞEHİTLERİ ANMA gününde tüm şehitleri törenlerle anmak ve her yıl 15-21 Mayıs arasındaki günleri HAVACILIK HAFTASI olarak gösteri, şenlik ve çeşitli etkinliklerle tüm yurtta kutlamak,
p) Madalya, plaket, rozet ve armağanların çeşitleri ve kimlere verileceği ile bu Tüzüğün uygulanmasına ilişkin usul ve esasları yönetmeliklerle belirlemek.

İKİNCİ KISIM
Üyeler
Üye çeşitleri

Madde 5 – Kurumun iki türlü üyesi vardır:

a) Onursal üyeler: Kuruma maddi ve manevi yardımları bulunan gerçek ve tüzel kişiler ile yabancı şahıslardan Genel Yönetim Kurulu kararı ile onursal üyelik sıfatı verilenlerdir. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK Kurumun ilk onursal üyesidir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kurumun onursal üyesidir.

b) Asıl üyeler: Dernek kurma hakkına sahip gerçek ve tüzel kişilerden Türk Hava Kurumu şubelerinden birine başvurarak usulüne uygun olarak üyeliğe kabul edilen
kişilerdir.

Üyelik hakları

Madde 6 – Üyelerin:

a) Kayıtlı oldukları şubelerin genel kurullarında söz sahibi olma, seçme ve seçilme,
b) Büyük Genel Kurula delege olabilme,
c) Sahip olduğu tek oy hakkını bizzat kullanabilme,
d) Kayıtlı bulunduğu şube başkanlığına yazılı olarak
müracaat etmek suretiyle üyelikten ayrılabilme,
e) Her üyenin şubelerden yalnız birine üye olma,
hakları vardır.

Üyelerin yükümlülükleri

Madde 7 – Üyeler:

a) Üyelik aidatını muntazam ödeme,
b) Kurumun amacına yönelik çalışmalarda, kendilerinden istenecek görevleri tam ve eksiksiz olarak yerine getirme, yükümlülüğü altındadırlar.

Üye aidatları

Madde 8 – Her yıl OCAK ayında bütçe kanunu ile belirlenen memur maaş katsayısının en az otuz gösterge rakamı ile çarpımından elde edilecek miktar, o yılın üyelik aidatı olarak kabul edilir.

Her yılın aidatı, şubelerin genel kurul tarihlerinden en az yirmi gün önce ödenmiş olmalıdır.

Üyeliğin sona ermesi

Madde 9 – Üyelik aşağıdaki hallerde sona erer:

a) Üyenin kayıtlı bulunduğu şube başkanlığına üyelikten ayrıldığını yazılı olarak bildirmesi halinde üyelik kendiliğinden sona erer.
b) Kurumun amacına aykırı çalışmalar yapanlar ile Kurum tarafından verilen görevleri yerine getirmeyen üyelerin üyelikleri yönetim kurulları tarafından sona erdirilir.
c) Merkez ve şube yönetim kurulları tarafından haklarında çıkarma kararı verilenlerin üyeliği sona erdirilir ve bu şekilde üyeliği sona erenler yeniden Kurum üyesi olamazlar.
d) Tüzel kişiliğin feshi halinde üyelik sona erer.

ÜÇÜNCÜ KISIM
Türk Hava Kurumu Organları
Organlar
Madde 10 – Kurumun organları:

a) Büyük Genel Kurul,
b) Genel Yönetim Kurulu,
c) Merkez Denetleme Kurulu,
d) Merkez Disiplin Kurulu’dur.

BİRİNCİ BÖLÜM : Büyük Genel Kurul
Büyük Genel Kurulun yapısı

Madde 11 – Büyük Genel Kurul, aşağıda belirtilen delegelerden meydana gelir:

a) T.B.M.M. Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Deniz Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı, Jandarma Genel Komutanı, Ankara Valisi, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ve Türk Hava Kurumu Genel Başkanlığı yapanlar.

b) Başbakanlıktan daire başkanı veya daha üst düzeyde bir delege, Savunma Sanayii Müsteşarlığından daire başkanı veya daha üst düzeyde bir delege, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı, Genelkurmay Harekat Başkanlığından iki delege, K.K.K.lığı Havacılık Daire Başkanlığından iki general veya şube müdürü düzeyinde delege, Dz.K.K. ve J.Gn.K.lığından birer delege, Hv.K.K.lığından muvazzaf veya emekli general ile şube müdürü düzeyinde toplam beş delege, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürü, Diyanet İşleri Başkanlığından, Türkiye Kızılay Derneğinden, Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumundan birer delege, Milli Savunma, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim, Tarım ve Köyişleri, Kültür ve Turizm ile Çevre ve Orman Bakanlıklarından daire başkanı veya daha üst düzeyde birer delege, TRT, D.H.M.İ., Sivil Havacılık, Posta ve Telgraf Teşkilatı ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüklerinden birer delege, mesleki ve teknik yönden havacılık eğitimi veren üniversitelerden birer delege, Muhtarlar Federasyonundan bir delege, Ankara’daki her üniversiteden ve GATA’dan öğretim üyesi olmak kaydıyla birer delege.

c) THK Genel Başkanı, Genel Yönetim, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurulu asıl üyeleri.

d) THK şube başkanları ve 12 nci maddede belirtilen esaslara göre şube başkanları da dahil olmak üzere azami 600 kişiden oluşan ve şube genel kurullarınca seçilecek delegeler.

Delege tespiti

Madde 12 – a) Şube delegelerinin tespitinde şubeler vasıtasıyla Büyük Genel Kurulun yapılacağı yıldan önceki son üç takvim yılında sağlanan kira gelirleri hariç net gelirlerin, şube başkanları hariç olmak üzere kalan delege sayısına bölünmesi ile belirlenecek miktar, her bir delege için esas alınır. Büyük Genel Kurul tarihinden üç ay öncesine kadar genel kurulunu yapmamış olan şubeler, başkanları dahil Büyük Genel Kurulda temsil edilemezler.

b) Delege tespitine esas olacak gelirler şunlardır:

1) Üye aidatları,

2) Nakdi bağışlar,

3) Ayni bağışlar ve bunların satışından elde edilen veya satılmadığı takdirde Genel Başkanlıkça bilirkişi,
komisyon veya mahkemeden uygun görülen biri ile tespit ettirilen parasal değeri,

4) Yardım pulu satışlarının Genel Başkanlığa gönderilen miktarı,

5) Kurban derisi, bağırsak, fitre ve zekat gelirlerinden toplama giderleri düşüldükten sonra Kurum hissesine düşen miktar,

6) Son üç yıllık dönem içinde bağış yolu ile elde edilmiş taşınmaz malların Mahalli Takdir Komisyonlarınca tespit edilecek gerçek değerlerinin tamamı,

7) Bağış yolu ile elde edilmiş tüm taşınmaz malların Kurumca yeniden inşa ettirilen veya kat karşılığı yaptırılanlar hariç, aynı dönem içindeki kira gelirlerinin %50 (elli)’si,

8) Diğer gelirler.

Büyük Genel Kurul toplantıları

Madde 13 – Büyük Genel Kurul iki şekilde toplanır:

a) Olağan toplantı, üç yılda bir Eylül ayında yapılır.

b) Olağanüstü toplantı;

1) Genel Yönetim Kurulu veya Merkez Denetleme Kurulunun alacağı karar ile,

2) Türk Hava Kurumunun tüm asıl üyelerinin 1/5’inin yazılı isteğiyle,

3) Genel Yönetim Kurulu ve Merkez Denetleme Kurulu üye sayılarının, boşalmalar sebebi ile yedeklerin de getirilmesinden sonra, üye tam sayısının yarısından aşağı düşmesi ile, yapılır.

Olağanüstü Büyük Genel Kurul toplantısı isteği üzerine, Genel Yönetim Kurulu, Büyük Genel Kurulu bir ay içinde toplantıya çağırmaya mecburdur. Genel Yönetim Kurulunun yedeklerle dahi tamamlanamaması halinde Büyük Genel Kurul, mevcut Genel Yönetim Kurulu üyeleri veya Merkez Denetleme Kurulu tarafından aynı süre içinde toplantıya çağrılır.

Olağanüstü toplantılarda yalnız toplantı için tespit edilmiş gündem görüşülür ve bu toplantı mevcut şube başkanları ve son olağan toplantının delegeleri ile yapılır.

Toplantıya çağrı

Madde 14 – Büyük Genel Kurula çağrı usulü:

a) Genel Yönetim Kurulu, Tüzüğe göre Büyük Genel Kurula katılma hakkı bulunan delegelerin listesini düzenler.

Büyük Genel Kurulun toplanma gününü, saatini, yerini ve gündemi ile, çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci toplantının hangi gün, saat ve yerde yapılacağını, en az on beş gün önceden yazılı çağrı ile Büyük Genel Kurula katılacak delegeleri toplantıya çağırır.

b) Büyük Genel Kurulun yapılacağı gün, saat ve yer ile toplantı gündemi, toplantı gününden en az on beş gün önce mahallin en büyük mülki amirliğine yazı ile bildirilir.

c) İlk toplantı ile ikinci toplantı arasında bırakılacak zaman yedi günden az 60 günden fazla olamaz.

d) Büyük Genel Kurul toplantısı üye çoğunluğunun dışında bir sebeple geri bırakılırsa ikinci toplantının iki ay içinde yapılması mecburidir.

e) Büyük Genel Kurul toplantısı bir defadan fazla geri bırakılamaz.

f) Gündem, Genel Yönetim Kurulunun çalışma raporu ve Merkez Denetleme Kurulu raporu ile bilanço ve tahmini bütçenin birer örnekleri önceden delegelere gönderilir.

Yeter Sayı

Madde 15- Büyük Genel Kurul, Tüzüğe göre katılma hakkı bulunan delegelerin en az yarısından bir fazlasının, tüzük değişikliği ile derneğin feshi halinde 2/3’sinin katılması ile toplanır. İlk toplantıda yeter sayı sağlanamaz ise ikinci toplantıda çoğunluk aranmaz. Ancak, bu ikinci toplantıya katılan delege sayısı, Genel Yönetim ve Merkez Denetleme Kurulları üye tam sayısının iki katından az olamaz.

Toplantı Usulü

Madde 16- Büyük Genel Kurulun yapılış usulü ve karar yetersayısı:

a) Büyük Genel Kurul toplantıları, THK Genel Merkezinin bulunduğu ANKARA’da, belirtilen ve mahallin en büyük mülki amirliğine bildirilen gün, saat ve yerde yapılır.

b) Büyük Genel Kurula katılacak delegeler, düzenlenmiş delege listesindeki isimlerinin karşısını imza ederek toplantı yerine girerler. Toplantı yerine gireceklerin resmi makamlarca verilmiş kimlik belgeleri Genel Yönetim Kurulu üyeleri veya Genel Yönetim Kurulunca belirlenecek görevliler tarafından kontrol edilir. Toplantı yeter sayısının sağlanıp sağlanmadığı bir tutanakla tespit edilir.

c) Toplantı, gerek gördükleri takdirde Cumhurbaşkanı tarafından açılır. Cumhurbaşkanınca açılış yapılamaması halinde toplantı, Genel Başkan veya görevlendireceği Genel Yönetim Kurulu üyelerinden biri tarafından açılır. Açılıştan sonra toplantıyı yönetmek üzere, bir başkan, bir başkan vekili ve ikisi yedek olmak üzere dört katip seçilir. Görüşmeler tutanağa geçirilir. Tutanaklar başkan ve katipler tarafından imzalanır.

d) Büyük Genel Kurul toplantısında gündemde yer alan konuların görüşülmesine ilaveten, toplantıda hazır bulunan delegelerin en az 1/10’u tarafından teklif edilen hususların da görüşülmesi zorunludur.

e) Büyük Genel Kurul toplantıya katılan delegelerin salt çoğunluğu ile karar alır.

f) Derneğin feshine ilişkin karar ise delege tam sayısının 2/3′ ünün oyu ile alınır.

Büyük Genel Kurul’un görev ve yetkileri

Madde 17- Büyük Genel Kurul, Kurumun en yetkili organıdır.

Bu sıfatla:

a) Genel konuşmalar açılmadan önce Genel Yönetim Kurulu’nun hesap raporunu incelemek üzere bir hesap komisyonu, bütçeyi tetkik için bir bütçe komisyonu, tüzük değişiklik tekliflerini incelemek için bir tüzük komisyonu, dilekleri incelemek üzere dilek komisyonu ve gerek duyulduğunda kurulacak diğer komisyonları seçer. Komisyonlar en az beş kişiden oluşur.

b) Genel Yönetim Kurulu çalışma raporunun, Merkez Denetleme Kurulu raporunun, hesap komisyonu raporunun okunması ve görüşülmesinden sonra Genel Yönetim Kurulu’nun ibra edilmesini oylar.

c) Genel Yönetim Kurulu’nun disiplin ile ilgili kararlarına süresi içinde yapılan ve Büyük Genel Kurul gündemine dahil edilmiş bulunan itirazları karara bağlar.

d) Kuruma gelir kaynakları sağlamak amacıyla sermaye şirketleri ve vakıf kurulması veya bu amaçla kurulmuş/kurulacak vakıf ve sermaye şirketlerine ayni ve/veya nakdi sermaye arzıyla katılınması veya hizmet, istisna ve iş ortaklıkları kurulması; Kurum için gerekli taşınmaz mallar satın alınması, mevcut taşınmazlardan gerekli görülenlerin satılması, bankalardaki kredi taahhütnamelerinin imzalanması, akreditif limiti açtırılması, nakit kredi talep edilmesi, bankalardan her türlü kredi ilişkisine girilmesi, teminat ve ipotek verilmesi, nakit karşılığı bloke işlemlerinin yapılması işlemlerini karara bağlar ve bu konularda her türlü işlemleri yapmak üzere Genel Yönetim Kuruluna yetki verir.

e) Bütçe komisyonunun raporunu görüşerek üç yıllık tahmini bütçeyi karara bağlar.

f) Büyük Genel Kurula sunulan dilekleri ve tüzük değişiklik tekliflerini görüşerek karara bağlar.

g) Ulusal ve uluslararası bir üst teşekküle katılma ve ayrılmaya karar verir.

h) Yasal şartların gerçekleşmiş olması halinde fesih kararı alır.

ı) 11 inci maddede belirtilen delegeler arasından Genel Başkan ile Genel Yönetim Kurulu için 11 asıl 11 yedek, Merkez Denetleme Kurulu için üç asıl üç yedek, Merkez Disiplin Kurulu için 5 asıl 5 yedek üye seçer

j) Seçimler, gizli oy açık sayım esasına göre yapılır.

k) Seçimlerde, Büyük Genel Kurul Başkanlığınca dağıtılan damgalı boş oy veya basılı oy pusulaları kullanılabilir. Basılı oy pusulalarında, Kurum organları için seçilecek asıl ve yedek üyelerin toplam sayıları kadar aday gösterilmesi zorunludur.

l) Oylar, Büyük Genel Kurul’ca seçilen en az beş kişilik bir tasnif komisyonu tarafından sayılır. Seçim sonucu bir tutanakla tespit edilerek Büyük Genel Kurul Başkanlığına sunulur.

m) Yurt içinde ve yurt dışında yeni şubeler ve temsilcilikler açılmasına, çalışmaları etkin olmayan şube ve temsilciliklerin kapatılmasına karar verir ya da bu konularda Genel Yönetim Kurulu’na yetki verir.

İKİNCİ BÖLÜM : Genel Yönetim Kurulu ve Genel
Başkan
Genel Yönetim Kurulu’nun Yapısı

Madde 18 – Genel Yönetim Kurulu:

a) Büyük Genel Kurulca seçilmiş, Genel Başkan ile 11 asıl ve 11 yedek üyeden oluşur. Genel Başkan, Genel Yönetim Kurulunun başkanı olarak Kurul üyeleri arasından bir Genel Başkan Yardımcısı ve tutanakları yazmak üzere bir sekreter üye seçer.

b) Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcısının yokluğunda, Genel Başkanlığa vekalet edecek birine, vekalet verir.

c) Genel Başkanlığın herhangi bir nedenle boşalması halinde, Genel Yönetim Kurulu kendi arasından Büyük Genel Kurula kadar görev yapacak bir Genel Başkan Vekili, Genel Başkan Vekili de yardımcısını seçer.

Genel Yönetim Kurulu’nda bu ve diğer sebeplerle meydana gelen eksilmeler, oy sırasına göre yedeklerin en geç bir sonraki Genel Yönetim Kurulu toplantısında hazır bulunmalarını sağlayacak sürede, Genel Başkan tarafından çağrılması suretiyle tamamlanır.

Genel Yönetim Kurulunun toplantıları, çağrı usulü, yeter sayısı

Madde 19 –

a) Genel Yönetim Kurulu, üyelerin yarısından bir fazlası ile ayda en az bir defa Genel Başkanın, bulunmadığı hallerde yetki verdiği Başkan Yardımcısının başkanlığında toplanır.

b) Her toplantıda bir sonraki toplantının tarihi tespit olunur. Genel Yönetim Kurulu, gerektiğinde Genel Başkanın çağrısı üzerine de toplanır.

c) Kararlar oy çokluğu ile alınır. Oyların eşitliğinde Başkanın oyuna göre karar alınmış sayılır.

d) Geçerli mazereti olmaksızın üst üste üç toplantıya katılmayan üye çekilmiş sayılır. Genel Yönetim Kurulu’nun görevleri, yetki ve sorumluluğu

Madde 20 – Genel Yönetim Kurulu:

a) Kurumu; kanun, tüzük, yönetmelik hükümlerine ve Büyük Genel Kurul kararlarına uygun şekilde yönetir.

b) Tüzükte yapılacak değişiklikleri hazırlar, Büyük Genel Kurula sunar.

c) Büyük Genel Kurulun verdiği yetki doğrultusunda yurt içinde ve yurt dışında şube ve temsilcilikler açılmasına, çalışmaları etkin olmayan şube ve temsilciliklerin kapatılmasına karar verir, açılacak şubelerin girişimlerini yapacak heyetleri görevlendirir.

d) Onursal üyelik önerilerini inceleyerek karara bağlar.

e) Kanun, tüzük, yönetmelik hükümlerine, Genel Yönetim Kurulu kararlarına ve Genel Başkanlık genelge ve emirlerine, Kurumun onur ve yararlarına aykırı davranan ve Kurumu siyasete araç eden üyeleri ve şube organlarında görevli kişileri gerektiğinde toptan veya ferden Merkez Disiplin Kurulu’na sevk eder ve disiplin kuruluna sevk edilen şube organlarında görevli üyeleri, Merkez Disiplin Kurulu’nun görüşünün Genel Yönetim Kurulu’na bildirilmesine kadar işten el çektirebilir.

f) İşten el çektirilenlerin yerine yedekleri getirilir. Şube organlarının yedeklerle dahi kurulamaması halinde; genel kurul, kalan yönetim kurulu üyeleri ile denetim kurulu tarafından bir ay içinde toplantıya çağrılır.

g) Bu maddenin (e) bendinde sayılmış bulunan davranış ve fiillerin Genel Yönetim, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurullarında görev almış kişilerce işlenmesi halinde, bu kişileri Merkez Disiplin Kuruluna sevk eder ve aynı zamanda haklarında verilecek kararın kesinleşmesine kadar görevden uzaklaştırabilir. İlgili, Merkez Disiplin Kurulu üyesi ise hakkındaki karar kesinleşinceye kadar görevden çekilmiş sayılır. Görevden uzaklaştırılan veya çekilmiş sayılanların yerine yedek üyeler göreve çağrılır. Asıl üyenin yeniden göreve iadesi halinde yedek üyenin görevi sona erer. Genel Yönetim Kurulunun verdiği disiplin kararları ilgililere yazı ile bildirilir. Kararlar, tebliği müteakip otuz gün içinde itiraz edilmediği takdirde kesinleşir. Bu süre içinde ilgililerin karara itiraz etmeleri halinde ise, karar Büyük Genel Kurul’da görüşülür. Disipline ilişkin kararların Büyük Genel Kurul tarafından bozulması halinde, ilgili geçmişe ilişkin hak iddia edemez.

h) Üç yıllık gelir-gider hesaplarına ilişkin işlemler ile, gelecek dönemlere ait bütçeyi Büyük Genel Kurula sunar.

ı) Büyük Genel Kurulu toplantıya çağırır. Gündemini ve dönemine ait faaliyet raporunu en az onbeş gün önceden delegelere gönderir.

i) THK Genel Merkez Teşkilatını, bağlı kurumları ve şube başkanlıklarını denetler veya denetlettirir.

j) Gerekli gördüğü hallerde Büyük Genel Kurul tarihini azami iki ay sonraki bir tarihe kadar erteleyebilir.

k) Genel Başkan ile gerek gördüğü diğer kişilerin harcama yetkisini belirler.

l) Genel Başkan için belirlenecek harcama yetkisi dışında kalan harcamaları yapar ve sözleşmeleri onaylar.

m) Kurum işyerlerinin kuruluş ve kadrolarını tespit eder.

n) Bir yıl evvelki gelirin % 25’ini aşmamak şartı ile gelecek yıllara geçici üstlenmelerde bulunur.

o) Büyük Genel Kurulun verdiği yetkiye dayanarak her türlü taşınır ve taşınmaz malların satın alınması, inşa edilmesi, satılması, ipotek alınıp verilmesi, tevhit, ifraz, kamuya bedelli veya bedelsiz terk ve benzeri işlemleri yapmak üzere karar alır.

ö) Kurumun zarara uğratılmaması şartıyla Kurum tarafından veya Kuruma karşı açılmış veya açılacak davalarda uzlaşma, vazgeçme ve tahsil imkanı kalmamış alacakların silinmesine karar verir.

p) Eğitim, turistik, sosyal ve gelir getirici tesislerin kurulmasına karar verir.

r) Kurumun amacına ve görevlerine ilişkin havacılıkla ilgili imalat tesislerinin kurulmasına karar verir.

s) Amacı amatör sportif havacılık olan derneklerin talep etmeleri halinde ilgili yönetmeliğine göre Kurum merkezince tutulan kütüğe kulüp adı ile geçirilmesine, bunların desteklenmesine, kanunlara, Kurumun tüzük ve yönetmeliklerine aykırı hareket edenlerin de desteklenmesinin iptal edilmesine karar verir.

t) Kurum envanterindeki malların kayıtlarının silinmesi hususunda gerekeni yapar.

u) Uygun görülen şahısları, üyeleri ve şubeleri taltif eder.

ü) Üyelik başvurularının reddine ilişkin kararlara ait itirazları karara bağlar.

v) Türk Hava Kurumu Genel Başkanlığınca yapılacak sosyal yardımlara karar verir.

y) Kanunların, Kurum tüzüğünün ve Kurum faaliyetlerinin gerektirdiği yönetmelikleri yapar.

z) Büyük Genel Kurulun verdiği yetkiye dayanarak Kuruma gelir kaynakları sağlamak amacıyla sermaye şirketleri ve vakıf kurar veya bu amaçla yurt içinde kurulmuş/kurulacak vakıf ve sermaye şirketlerine ayni ve/veya nakdi sermaye arzıyla katılır veya hizmet, istisna ve iş ortaklıkları kurar.

Genel Başkanın görevleri, yetki ve sorumluluğu

Madde 21 – Genel Başkan:

a) Türk Hava Kurumunu temsil eder.
b) Genel Yönetim Kurulunun başkanıdır.
c) Genel Yönetim Kurulu toplantılarının gündemini hazırlar.
d) Kurumun hizmet ve faaliyetlerini, kanun, tüzük, yönetmelik ve yönerge hükümlerine, Büyük Genel Kurul ve Genel Yönetim Kurulunun kararlarına uygun olarak yürütür.
e) Kurumun ita amiridir.
f) Kurum işyerlerinin kuruluş ve kadroları, Kurum çalışanlarının özlük hakları ile ilgili olarak Genel Yönetim Kurulu’na tekliflerde bulunur.
g) Kurumun ihtiyacı olan personeli işe alır, yasal gereklerin varlığında işine son verir, gerektiğinde yer ve
görevini değiştirebilir. İhtiyaç duyulduğunda Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun 124 üncü maddesine göre Türk Silahlı Kuvvetlerinden personel talebinde bulunabilir.
h) Personel kadro giderleri ve sınırı Genel Yönetim Kurulunca saptanan diğer harcamaları ve sözleşmeleri yapar. Ödemeleri muhasebe müdürü ile birlikte imza eder.
ı) Şubelerin bütçelerini onaylar ve şube gelirinin yetmediği hallerde, Genel Merkezden ek ödenek gönderir.
j) Genel Yönetim Kurulu’ndan aldığı yetkiye dayanarak taşınır ve taşınmaz malların alım, satım, ipotek alınması ve verilmesi işlemini yapar, aynı yolla kiraya verir ve Kurum için taşınmaz kiralar.
k) Kurum tarafından ve Kuruma karşı açılmış davalarda Kurumu temsil eder. Bu sıfatla başkalarını vekil tayin edebilir.
l) Üç yıllık gelir-gider hesaplarına ilişkin işlemler ile, gelecek dönemlere ait bütçeyi hazırlayarak Genel Yönetim Kuruluna sunar. Büyük Genel Kurulca veya Genel Yönetim Kurulunca onaylanmış bütçeyi uygular.
m) Havacılık kulüplerinin faaliyetlerini inceler, Kurumu’nun amacına aykırı faaliyette bulunan kulüplerin desteklenmesinin iptali için Genel Yönetim Kurulu’na teklifte bulunur.
n) Kanunların, Kurum Tüzüğünün ve Kurum faaliyetlerinin gerektirdiği yönetmelikleri hazırlar ve Genel
Yönetim Kuruluna sunar.
o) İvedi durumlarda, 20 nci maddenin (e) bendi hükmünü uygular ve ilk Genel Yönetim Kurulu toplantısına sunar.
p) Genel Yönetim Kurulunun yetki verdiği diğer işleri yapar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Merkez Denetleme Kurulu
Yapısı

Madde 22 –

a) Merkez Denetleme Kurulu, üç asıl ve üç yedek üye olmak üzere Büyük Genel Kurulca seçilir. Merkez Denetleme Kurulu üyeleri Genel Yönetim Kurulu toplantılarına katılabilirler. Söz hakları vardır, oy hakları yoktur.

b) Büyük Genel Kurul’dan sonra Merkez Denetleme Kurulu asıl üyeleri, en yaşlı üyenin başkanlığında toplanarak bir Başkan seçerler ve görev bölüşümü yaparlar.

c) Herhangi bir nedenle bir üyenin ayrılması halinde THK Genel Başkanlığınca yedekten bir üye davet edilir.

Merkez Denetleme Kurulu Başkanının ayrılması halinde yeni başkan seçimi yedek üyeler arasından bir üye katıldıktan sonra yapılır.

d) Merkez Denetleme Kurulu çoğunlukla toplanır ve kararlarını oy çokluğu ile alır.

Görev ve yetkileri

Madde 23 – a) Merkez Denetleme Kurulu, yapacağı bir plana göre Büyük Genel Kurul adına, yılda bir kez ve gerektiğinde, THK Genel Merkezi ve Genel Merkeze bağlı kuruluşların (THK şubeleri hariç) her türlü mali ve idari işlemlerini denetler. Denetlemelerde gerekirse uzmanlardan yararlanılır.

b) Denetleme sonuçları yazılı olarak Genel Yönetim Kuruluna ve toplandığında Büyük Genel Kurula sunar.

c) Denetleme esnasında istenen her türlü evrak, defter, vesika, kayıt ve kıymetli evrak ilgililer tarafından ibraz edilir.

d) Denetleme esnasında soruşturmaya lüzum görülen hususlar hemen THK Genel Yönetim Kuruluna bildirilir.

e) Merkez Denetleme Kurulu, üç yıllık denetleme sonuçlarını Büyük Genel Kuruldan en az bir ay önce Büyük Genel Kurulda görüşülmek üzere Genel Yönetim Kuruluna sunar.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Merkez Disiplin Kurulu
Yapısı

Madde 24 –

a) Merkez Disiplin Kurulu, beş asıl ve beş yedek üye olmak üzere Büyük Genel Kurulca seçilir.

b) Büyük Genel Kurul’dan sonra Merkez Disiplin Kurulu asıl üyeleri en yaşlı üyenin başkanlığında toplanıp başkan ve sekreter seçerek görev bölüşümü yapar.

c) Herhangi bir nedenle bir üyenin ayrılması halinde THK Genel Başkanlığınca yedekler arasından oy sırasına göre bir üye davet edilir. Merkez Disiplin Kurulu Başkanının veya sekreterin ayrılması halinde yeniden yapılacak seçim yedekler arasından üye katıldıktan sonra gerçekleştirilir.

Görev ve yetkileri

Madde 25-

a) Merkez Disiplin Kurulu, Genel Yönetim Kurulu’nun kendisine sevk ettiği işler ile şube yönetim kurulu kararına itiraz eden ilgilinin müracaatı üzerine, gerekli inceleme ve soruşturmayı yaparak tavsiye niteliğindeki kararını Genel Yönetim Kuruluna sunar.

b) Merkez Disiplin Kurulu, kendisine sevk edilen konuları görüşmek üzere en geç on beş gün içerisinde Başkanın çağrısı üzerine toplanır, Başkanın bulunmadığı hallerde bu görevi sekreter üye yürütür.

c) Kararlar çoğunlukla alınır. Eşitlik halinde Başkanın oyuna göre karar alınmış sayılır.

d) Merkez Disiplin Kurulu, kendisine intikal eden olayı aydınlatmak üzere gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapar, tanık dinler, bilirkişi incelemesi yaptırabilir ve savunma yapması için ilgiliye yazılı çağrı yapar. Karardan önce üyelikten ayrılmış kişiler için de karar verilir.

DÖRDÜNCÜ KISIM
Türk Hava Kurumu Şubeleri
BİRİNCİ BÖLÜM :Genel Esaslar
Şubelerin kuruluşu

Madde 26 – Kurum gerekli gördüğü yerlerde yeteri kadar şube açar. Bu amaçla, Genel Yönetim Kurulunca yetkilendirilen en az üç kişi, şubenin açılacağı yerin mülki amirine gerekli müracaatı yapar.

Şubeler doğrudan Genel Merkeze bağlı olup mülki amir şubenin onursal başkanıdır. Mülki amir (onursal başkan) ihtiyaç halinde istek olunca ek görevli personel ihtiyacının karşılanması ve Kurumun Tüzüğünde belirlenen gelirlerin toplanmasında Kurum şubelerine yardımcı olur.

Şubelerin üyeleri

Madde 27 – Şubelerin Onursal ve asıl olmak üzere iki çeşit üyesi vardır.

a) Onursal üyeler; yörede havacılığın gelişmesine katkıda bulunan ve Kuruma maddi ve manevi yardım yapan kişilerden şubece Genel Başkanlığa teklif edilmek suretiyle üyelik kazananlar ile vali veya kaymakam, belediye başkanı, garnizon komutanı, jandarma komutanı, askerlik daire/şube başkanı, emniyet müdürü/amiri, defterdar veya mal müdürü, müftü, milli eğitim il veya ilçe müdürleri, gençlik ve spor müdürü, halk eğitim müdürü ve yörenin basın temsilcileridir.

b) Asıl üyeler; dernek kurma hakkına sahip olanlardan Türk Hava Kurumu şubelerinden birine kaydını yaptırıp, yükümlendiği yıllık aidatı defaten ödeyenlerdir.

Şubenin organları

Madde 28 – Şubeler:

a) Genel Kurul,
b) Yönetim Kurulu,
c) Denetleme Kurulu, olmak üzere üç organdan oluşur.

İKİNCİ BÖLÜM : Şube Genel Kurulları
Yapısı

Madde 29 – Şube genel kurulu, 27’nci maddede sayılmış olan onursal ve asıl üyelerden oluşur. Onursal üyelerin oy hakkı yoktur.

Genel kurul toplantıları

Madde 30 – Şube genel kurulu iki şekilde toplanır:

a) Olağan toplantı: Üç yılda bir MART veya NİSAN aylarında yapılır.

b) Olağanüstü toplantı:
1) Şube yönetim kurulu veya şube denetleme kurulunun alacağı karar ile,
2) Şube toplam üye sayısının 1/5’inin yazılı isteğiyle,
3) Şube yönetim veya denetleme kurulu üye sayısının boşalmalar nedeniyle yedeklerin de getirilmesinden sonra, üye tam sayısının yarısından aşağı düşmesi ile,
4) Genel Başkanın teklifi ve Genel Yönetim Kurulunun kararı ile, yapılır.

Bu şekillerdeki olağanüstü genel kurul istekleri üzerine, yönetim kurulu, bir ay içerisinde toplantıya çağırmaya mecburdur. Yönetim kurulunun yedeklerle dahi tamamlanamaması halinde, genel kurul mevcut yönetim kurulu üyeleri veya denetleme kurulu tarafından aynı süre içerisinde toplantıya çağırılır.

Olağanüstü toplantılarda yalnız o toplantı için tespit  edilmiş gündem görüşülür ve bu toplantı genel kurula katılmaya hak kazanmış üyelerle yapılır. Ancak toplantıda hazır bulunan üyelerin en az onda biri tarafından görüşülmesi yazılı olarak istenen konuların gündeme alınması zorunludur.

Toplantıya çağrı

Madde 31 – Genel kurul toplantısına çağrı usulü:

a) Şube yönetim kurulu, Tüzüğe göre genel kurula katılmaya hakkı bulunan üyelerin listesini düzenler. Ayrıca tespit ettiği toplantı günü, yeri, saati, gündemi ile çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci toplantının hangi gün, saat ve yerde yapılacağını, toplantıdan en az on beş gün önce genel kurula katılmaya hak kazanmış her üyeye ismen yazılı çağrı yapılır.

b) Genel kurulun yapılacağı tarih, yer, saat ve gündemi, toplantıdan en az on beş gün önce mülki amirliğe yazı ile bildirilir.

Yeter Sayı

Madde 32 – Şube genel kurulları, katılma hakkı bulunan üyelerden en az yarıdan bir fazlasının hazır bulunması ile toplanır. İlk toplantıda yeter sayı sağlanamaz ise ikinci toplantıda çoğunluk aranmaz. Ancak ikinci toplantının üye sayısı, yönetim ve denetleme kurulları asıl üye tam sayısının iki katından az olamaz.

Toplantı usulü

Madde 33 – Genel kurul toplantı usulü:

a) Şube genel kurulu, şubenin bulunduğu yerde ve çağrıda belirtilen gün, yer ve saatte yapılır.

b) Genel kurula katılacak üyeler, önceden düzenlenmiş üye listesini imza ederek toplantı yerine girerler. Toplantı yeter sayısı sağlanmışsa durum bir tutanakla tespit edilir.

c) Toplantı, şube başkanı veya yönetim kurulu üyelerinden biri tarafından açılır. Açılıştan sonra toplantıyı yönetmek üzere bir başkan, bir başkan vekili ve ikisi yedek olmak üzere dört kâtip üye seçilir. Görüşmeler tutanağa geçirilir. Tutanaklar başkan ve kâtipler tarafından imzalanır.

d) Gündemde yer alan konulara ilaveten, toplantıya katılanların en az 1/10’u tarafından teklif edilen hususların da görüşülmesi zorunludur.

e) Genel kurul, kararlarını çoğunlukla alır.

Genel kurulların görev ve yetkileri

Madde 34 – Şube genel kurulları:

a) Genel konuşmalar açılmadan önce, gerek görüldüğünde döneme ait şube hesaplarını incelemek üzere en az üç kişilik bir hesap komisyonu seçer.

b) Yönetim ve denetleme kurullarının raporlarını görüşür, yönetim kurulunun ibra edilmesini oylar.

c) Genel kurula katılmaya hak kazanan üyeler arasından; şube yönetim kurulu için beş asıl beş yedek, şube denetleme kurulu için üç asıl üç yedek üye seçer.

d) Seçimler, gizli oy açık sayım esasına göre yapılır.

e) Seçimlerde, genel kurul başkanlığınca dağıtılan damgalı oy pusulaları kullanılacağı gibi, genel kurul kabul ettiği takdirde, basılı oy pusulaları da kullanılabilir.

f) Basılı oy pusulalarında şube kurulları için seçilecek asıl ve yedek üyelerin sayıları kadar aday gösterilmesi zorunludur.

g) Oylar, genel kurulca seçilen en az üç kişiden oluşan tasnif komisyonu tarafından sayılır. Seçim sonucu bir tutanakla tespit edilir ve şube genel kurul başkanlığına sunulur.

h) 12’nci maddedeki esaslara uygun olarak üyeler arasından Büyük Genel Kurul delegelerini seçer.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Şube Yönetim Kurulları Yönetim kurulunun yapısı

Madde 35 – a) Yönetim kurulu, beş asıl beş yedek üye olmak üzere şube genel kurulunca seçilir.

b) Yönetim kurulu üyeliklerindeki boşalmalar oy sırasına göre yedeklerle tamamlanır.

c) Yönetim kurulu kendi arasından bir başkan ve bir başkan yardımcısı seçer. Başkanlığın ve başkan yardımcılığının herhangi bir nedenle boşalması halinde yeni başkan veya başkan yardımcısı yedekten üye davet edildikten sonra seçilir.

Yönetim kurulu toplantıları, çağrı usulü, yeter sayısı

Madde 36 –

a) Yönetim kurulu, üyelerin yarısından bir fazlası ile en az ayda bir defa şube başkanının başkanlığında toplanır.

b) Her toplantıda bir sonraki toplantının tarihi tespit olunur ve mutat vasıtalarla en az bir gün önceden üyelere başkan tarafından duyurulur.

c) Yönetim kurulu, gerektiğinde şube başkanının çağrısı üzerine de toplanır.

d) Kararlar çoğunlukla alınır. Eşitlik halinde başkanın oyuna göre karar alınmış sayılır.

e) Geçerli mazereti olmaksızın üst üste üç toplantıya katılmayan üye çekilmiş kabul edilir.

Yönetim kurulunun görevleri, yetki ve sorumlulukları

Madde 37 – Şube yönetim kurulu:

a) Şubeyi, kanun, tüzük, yönetmelikler ve Genel Başkanlık genelge ve emirlerine uygun olarak yönetir.

b) Genel Başkanlık ve Genel Yönetim Kurulu’nun plan, prensip ve direktifleri doğrultusunda, bölgesinde havacılık faaliyetlerini düzenler.

c) Kurumu tanıtıcı, havacılığı özendirici ve şubenin üye sayısı ve gelirini artırıcı her türlü faaliyeti yürütür.

d) Yüklendiği görev ve faaliyetini sürdürürken, şubenin onursal başkanı olan mülki amir ile düzenli ilişkiler kurar.

e) Şube Denetleme Kurulu’nun raporlarını inceler ve gerekli işlemleri yapar.

f) Üyelik için yapılan müracaatları en geç otuz gün içinde kabul veya ret şeklinde karara bağlayıp sonucunu müracaat sahibine yazı ile duyurur.

g) Üye kayıtlarını tutar.

 h) Şubenin personel ihtiyacı için uygun görülen personeli işe alınmak üzere Genel Başkanlığa teklif eder.

ı) Genel kurul tarihini tespit eder ve buna göre gereken işlemleri yapar.

j) Organlara seçilenleri Genel Başkanlığa ve 30 gün içerisinde mülki amirliğe bildirir.

k) Kanun, tüzük, yönetmelik hükümlerine ve Genel Başkanlık genelge ve emirlerine, Kurumun onur ve yararlarına aykırı davranan ve Kurumu siyasete araç eden üyeler hakkında şube yönetim kurulu gerekli disiplin kararlarını verir. Şube organlarında görevli üyeler hakkında 20/g maddesi hükmü uygulanır.

l) Madalya, Plaket ve Armağan Yönetmeliği uyarınca gerekli kararları alır.

m) Bütçeyi hazırlar, gelir-gider hesaplarını inceler.

n) Şube genel kuruluna sunulmak üzere, üç yıllık döneme ait faaliyet raporu ve hesap raporunu hazırlar.
o) Şubenin alacaklarını ve kira ilişkilerini takip eder.

Şube başkanı, görevleri, yetki ve sorumluluğu

Madde 38 – Şube başkanı:

a) Yönetim kurulunca seçilir ve şubeyi temsil eder.

b) Şube başkanının bulunmadığı zamanlarda başkan yardımcısı, onun da bulunmadığı hallerde başkanın yerine bırakacağı yönetim kurulu üyelerinden birisi vekalet eder. Şube başkanı ayrılmadan evvel vekil tayin ettiği kişiyi Genel Başkanlığa bildirir.

c) Şube yönetim kurulu toplantılarının gündemini hazırlar, yönetim kurulu toplantılarının süresinde yapılmasını sağlar ve toplantılara başkanlık eder.

d) Şubenin tüm idari ve mali işlerinin, kanun, tüzük, yönetmelik, emir, genelge ve şube yönetim kurulu kararlarına uygun olarak yürütülmesini sağlar.

e) Genel Yönetim Kurulundan aldığı yetki ile kurumu yargı ve icra mercilerinde temsil eder. Bu sıfatla dava açar, hasım olur, icra takiplerini yapar, protesto keşide eder ve itirazda bulunur.

f) Şube hesaplarının günü gününe tutulmasını sağlar. Para ile ilgili işlemlerde gerekli olan belgeleri, şube saymanı ile birlikte imzalar.

g) Şubede çalışan ücretlilerin yıllık sicillerini, Personel Yönetmeliği esaslarına uygun olarak düzenler.

h) Genel Yönetim Kurulundan aldığı yetki ile yürüttüğü işlerin seyri ve neticesi hakkında Genel Başkanlığa bilgi verir.

ı) Üyeliğe kabul edilenlere yazılı duyuruda bulunur. Üye kayıtlarını tutar. Üye kayıt defterine kayıtlı üyelerin tam listesini, defterdeki bilgileri de kapsayacak şekilde her yıl sonunda, yıl içerisindeki değişiklikleri ise her üç ayda bir Genel Yönetim Kuruluna bildirir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Şube Denetleme Kurulları Yapısı

Madde 39 –

a) Şube Denetleme Kurulu, şube genel kurullarınca seçilen üç asıl ve üç yedek üyeden meydana gelir.

b) Şube genel kurulundan sonra denetleme kurulu asıl üyeleri, en yaşlı üyenin başkanlığında toplanarak bir başkan seçer ve görev bölüşümü yapar.

c) Denetleme Kurulundan herhangi bir üyenin ayrılması halinde şube başkanlığınca yedekler arasından bir üye davet edilir. Denetleme kurulu başkanının görevden ayrılması halinde yeni başkan seçimi, yedekler arasından üye katıldıktan sonra yapılır.

Denetleme usul ve esasları ile kurulun görevleri

Madde 40 – a) Denetleme Kurulu, en az altı ayda bir şubenin bütün kayıt ve hesaplarını kontrol ederek sonucunu bir rapor halinde şube yönetim kuruluna ve toplandığında şube genel kuruluna gönderir.

b) Bunun dışında denetleme kurulu, ferden veya kurul olarak, gerekli gördüğü zaman şube hesaplarını, kasayı ve işlemlerini kontrol edebilir.

c) Çalışma dönemi hakkında şube genel kuruluna rapor verir.

d) Denetleme kurulu üyeleri, yönetim kurulu toplantılarına katılabilirler; söz hakları vardır, oy hakları
yoktur.

BEŞİNCİ KISIM
Mali Hükümler
Gelirler

Madde 41 – Kurumun gelirleri şunlardır:

a) Üye aidatları,
b) Kurban derisi ve bağırsak ile fitre ve zekat toplama faaliyetlerinden elde edilen gelirler,
c) Her türlü bağış,
d) Ticari faaliyetlerden elde edilen gelirler,
e) Kira gelirleri,
f) Diğer gelirler.

Bütçe

Madde 42 –

a) Kurumun bütçe yılı 01 OCAK’ta başlar.

b) Kurumun bir yıllık gelir ve gideri, bu müddet için yapılacak bir bütçe ile düzenlenir ve genel merkez ile şubeler, faaliyetlerini bu bütçeye göre yürütürler.

c) Şubelerin bütçeleri, şube yönetim kurullarınca hazırlanıp, kabul edilmek üzere genel kurula sunulur.

Geçici görev giderleri ve ödemeler

Madde 43 – Kurumun bütçesinden karşılanmak üzere, yönetmelikle belirlenecek esaslara göre;

a) Büyük Genel Kurula katılan delegelere, yurt içi ve yurt dışında geçici olarak görevlendirilen merkez ve şube organlarında görevliler ile diğer kişilere harcırah,

b) Genel Başkan ile şube başkanlarına temsil ödeneği, verilir.

Şube giderler

Madde 44 –

a) Personel giderleri ile diğer zorunlu giderler, şubeler vasıtasıyla elde edilen Kurum gelirlerinden karşılanır.

b) Şubelerin, Kurumun amacı doğrultusundaki faaliyetleri için yapacakları harcamalar, Genel Başkanlıkça ödenek tahsisi suretiyle karşılanır.

c) Şubeler sosyal yardım harcaması yapabilir ve bu harcama Genel Başkanlıkça gönderilen ödenekten yapılır.

Sosyal yardım ödeneği şubelerin Genel Başkanlığa gönderdikleri aşağıda belirtilen gelirlerin yüzde on ikisi olup bunlar;

1) Kurban derisi ve bağırsak ile fitre ve zekat gelirlerinin Kurum hissesine düşen miktarı,

2) Yardım pulu gelirleri

3) Taşınır ve taşınmaz mal bağışları haricindeki diğer gelirlerdir.

d) Elde ettikleri gelirlerle, giderlerini karşılayamayan şubelerin durumu Genel Yönetim Kurulunca değerlendirmeye alınır.

ALTINCI KISIM
Genel Kısıtlayıcı Hükümler, Yürürlük ve Yürütme

Madde 45 – Genel Yönetim Kurulu, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurulu üyeleri ile şubelerin yönetim ve denetleme kurulu üyeleri Kurumda ücretli bir görev alamaz;

Kurumla ilgili işlerde müteahhit veya vekil olarak iş ilişkisi ve ticari ilişki kuramaz veya dava alamazlar. Bu hükme uymayanlar hakkında disiplin kovuşturması yapılır.

Madde 46 – Türk Hava Kurumu merkez ve şube organlarında görevli üyelere kurum taşınmazları (Hizmet lojmanları hariç) kiraya verilemez.

Madde 47 – Birbirlerinin birinci dereceden yakını olanlar:

a) Genel Yönetim, Merkez Denetleme ve Merkez Disiplin Kurullarında,

b) Şube yönetim ve denetim kurullarında, görev alamazlar.

Madde 48 – Kurumda ücretle çalışmakta olan personel, delege olamaz ve Kurum organlarında görev alamaz.

Madde 49 – Kurumda ücretle çalışmış personel, merkez ve şube organlarında görev yapmış üyeler, görevlerinden ayrıldıktan itibaren iki yıl geçmeden Kurumla ticari ilişki
kuramaz.

Madde 50 -45, 46 ve 47’nci maddeler hükümlerine uyulmadığının tespiti halinde ilgili yönetim, denetleme ve disiplin kurulu üyeleri, bu görevlerinden çekilmiş sayılır.

Madde 51 – Kurum üyeleri hakkında suçun niteliği ve derecesine göre kınama veya üyelikten çıkarma kararı verilir.

Madde 52 – Şubelerin kapatılması halinde taşınır ve taşınmaz malları ile para ve hakları Türk Hava Kurumu Genel Merkezine, Türk Hava Kurumunun feshi halinde ise yukarıda sayılan maddi varlığı Hazineye intikal eder.

Geçici Madde 1 – Şube yönetim ve denetleme kurulu üyeleri üç yılı tamamlar.

Yürürlük Madde

53 – Bu Tüzük hükümleri yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

Madde 54 – Bu Tüzük hükümlerini THK Genel Başkanı ve Kurumun yetkili organları yürütür.

Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin Sözleşme

0

Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin Sözleşme, 15 Nisan 1958 tarihinde La Haye’de düzenlenerek kabul edilmiştir. Sözleşme 2 Ekim 1973 tarihinde La Haye’de yeniden düzenlenmiştir.

Türkiye, Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin Sözleşmeyi onaylamış ve Resmi Gazetenin 27.09.1972 tarihli ve 14319. sayısında yayınlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin anılan La Haye Sözleşmesinin 34 üncü maddesine uygun olarak, 26 ncı maddenin 2nci ve 3 üncü fıkralarında öngörülen civar ve sıhri hısımlar arasındaki nafaka yükümlülüğüne ilişkin kararlar ve sulhler ile nafakanın belirli aralıklarla ödenmesini hükme bağlamayan kararlar ve sulhleri tanımamak hakkı saklı tutulmak kaydıyla” onaylanmıştır.

Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin Sözleşme

Bu Sözleşmeyi imzalayan Devletler,

Büyüklere karşı nafaka yükümlülüğü konusundaki kararların karşılıklı olarak tanınması ve tenfizini düzenlemek için müşterek hükümler tesis etmeyi arzu ederek,

Bu hükümler ile Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin 15 Nisan 1958 tarihli Sözleşmenin hükümleri arasında ahenk sağlamak arzusunu taşıyarak,

Bu amaçla bir Sözleşme akdetmeyi kararlaştırmışlar ve aşağıdaki hükümlerde mutabık kalmışlardır:

BÖLÜM I
Sözleşmenin Uygulama Alanı
Madde 1

Bu Sözleşme, nesebi sahih olmayan bir çocuğu karşı nafaka yükümlülüğü de dahil, aile, hısımlık, evlilik veya sıhriyet ilişkilerinden doğan nafaka yükümlülüğü konusunda, bir Akid Devletin adli ve idari mercileri tarafından verilmiş olan:

  1. Bir nafaka alacaklısı ile nafaka borçlusu veya,
  2. Bir nafaka borçlusu ile bir nafaka alacaklısına yaptığı ödemelerin iadesini talep eden bir kamu kurumu,

Arasındaki kararlar hakkında uygulanır.

Sözleşme, bu merciler önünde ve bu kişiler arasında anılan yükümlülüklere ilişkin olarak yapılan sulhlere de uygulanır.

Madde 2

Sözleşme, niteliklerine bakılmaksızın, kararlara ve sulhlere uygulanır.

Sözleşme, Akid olmayan bir Devlette verilmiş veya yapılmış dahi olsa, önceki bir kararı veya sulhu değiştiren kararlara veya sulhlere de uygulanır.

Sözleşme, nafaka talebinin milletlerarası veya milli niteliği dikkate alınmaksızın ve tarafların uyrukluk ve mutad meskenlerine bakılmaksızın uygulanır.

Madde 3

Karar ve sulhün münhasıran nafaka yükümlülüğüne ilişkin olması halinde, Sözleşmenin etkisi sadece nafaka yükümlülüğü ile sınırlıdır.

BÖLÜM II
Kararların Tanınması ve Tenfizi Şartları
Madde 4

Akid Devletlerden birinde verilmiş olan karar:

  1. Yedinci veya 8. maddelere göre yetkili sayılan bir merci tarafından verilmişse ve.
  2. Karar hakkında verildiği Devlette mutad kanun yollarına başvurulması mümkün değilse,

Diğer bir Akid Devlette tanınacak veya hakkında tenfiz kararı verilecektir.

Mutad kanun yollarının açık bulunmasına rağmen, geçici olarak icra edilebilen ara kararları ve geçici tedbirler, talep edilen Devlette benzer kararların verilebilmesi, icra edilebilmesi halinde, bu Devlet tarafından tanınacak veya haklarında tenfiz kararı verilecektir.

Madde 5

Bununla beraber, kararın tanınması veya tenfizi aşağıdaki hallerde reddedilebilir:

  1. Kararın tanınması veya tenfizinin talep edilen Devletin kamu düzeniyle açıkça bağdaşmaması veya,
  2. Kararın usul işlemlerinde yapılan bir hilenin sonucu olması veya,
  3. Tarafları ve konusu aynı olan bir davanın daha önce talep edilen Devletin bir merciinde açılmış ve görülmekte olması veya,
  4. Kararın talep edilen Devlette veya talep edilen Devlette tanıma ve tenfiz için gerekli şartları haiz olsa dahi başka bir Devlette aynı konuda ve aynı taraflar arasında verilmiş bir kararla bağdaşmaması.
Madde 6

Bir gıyap kararı, ancak talebin başlıca unsurlarını kapsayan dava dilekçesi gaip tarafa kararın verildiği Devletin hukuku uyarınca tebliğ edildiği ve hal ve şartlara göre gaip tarafa savunması için yeterli bir süre verildiği takdirde tanınabilir veya hakkında tenfiz kararı verilebilir. Beşinci madde hükümleri saklıdır.

Madde 7

Sözleşmenin uygulanması bakımından kararın verildiği Devletin mercii aşağıdaki hallerde yetkili sayılır:

  1. Nafaka borçlusu veya alacaklısının mutad meskeninin davanın açıldığı sırada kararın verildiği Devlette bulunması veya,
  2. Nafaka Borçlusu veya alacaklısının davanın açıldığı sırada, kararın verildiği Devlet vatandaşlığını haiz olması veya,
  3. Davalının açıkça veya yetki konusunda hiçbir itirazda bulunmaksızın davanın esasına girmek suretiyle bu merciin yetkisini kabul etmesi.
Madde 8

Nafaka alacağı hakkında karar vermiş olan Akid Devletin mercileri, bu nafakanın sözkonusu Akid Devletin talep edilen Devletin hukukuna göre, yetkili kabul olunan mercii önünde vuku bulmuş olması halinde, sözleşmenin uygulanması bakımından yetkili sayılırlar. Yedinci madde hükümleri saklıdır.

Madde 9

Talep edilen Devletin mercii, kararın verildiği Devletin merciinin kendi yetkisini tespit için dayandığı vakalarla bağlıdır.

Madde 10

Kararın nafaka konusunda birden fazla talebe ilişkin olması ve tanıma ve tenfizin bu taleplerin tümü için kabul edilememesi hallerinde, talep edilen devletin mercii Sözleşmeyi kararın tanınabilecek veya tenfiz edilebilecek kısmına uygular.

Madde 11

Nafakanın kararda belirli aralıklarla ödenmesinin öngörülmesi halinde, tenfiz kararı birikmiş nafaka borçlarını olduğu gibi, işleyecek nafaka borçlarını da kapsar.

Madde 12

Sözleşmede aksine bir hüküm bulunmaması halinde, talep edilen Devletin mercii kararın esasına ilişkin hiçbir inceleme yapamaz.

BÖLÜM III
Kararların Tanınması ve Tenfizi Usulü
Madde 13

Sözleşmede aksine bir hüküm bulunmaması halinde. kararın tanınması veya tenfizi usulü talep edilen Devletin hukukuna tabidir.

Madde 14

Bir kararın kısmen tanınması veya tenfizi her zaman talep edilebilir

Madde 15

Kararın verildiği Devlette adli müzaheretten veya masraf muafiyetinden kısmen veya tamamen yararlanmış olan nafaka alacaklısı, tanımaya veya tenfize dair bütün usul işlemlerinde de, talep edilen Devletin hukukunun öngördüğü en ziyade müzaheretten veya en geniş muafiyetten yararlanır.

Madde 16

Sözleşmede öngörülen usul işlemlerindeki masrafların ödenmesini teminat altına almak üzere, her ne ad altında olursa olsun hiçbir kefalet veya teminat istenemez.

Madde 17

Bir kararın tanınmasını veya tenfizini talep eden taraf talebine aşağıdaki belgeleri eklemelidir:

  1. Kararın tam ve aslına uygun bir örneği:
  2. Verildiği Devlette karar hakkının mutad kanun yollarına başvurulamayacağını ve gerekiyorsa, kararın bu Devlette İcra edilebilir olduğunu kanıtlayacak bir belge;
  3. Kararın gıyahta verilmesi halinde, talebin başlıca unsurlarını kapsayan dava dilekçesinin, gaif tarafa kararın verildiği Devletin hukukuna uygun şekilde tebliğ edildiğini veya bildirildiğini kanıtlayacak bir belgenin aslı veya aslına uygunluğu onaylanmış bir örneği.
  4. Gerektiğinde, kararın verildiği Devlette adli müzaheretten veya masraf muafiyetinden yararlandığını kanıtlayacak bir belge;
  5. Talep edilen Devletçe istenmemesi hali dışında, yukarıda belirtilen belgelerin aslına uygunluğu onaylanmış tercümeleri.

Yukarıda belirtilen belgelerin ibraz edilmemesi veya talep edilen Devlet Mercii tarafından karar muhtevasından Sözleşmenin şartlarının yerine getirildiğinin belirlenememesi halinde, bu merci gerekli bütün belgelerin ibrazı için belirli bir süre tayin eder.

Sözkonusu belgelerin ayrıca onaylanması veya benzer bir işleme tabi tutulması istenmez.

BÖLÜM IV
Kamu Kuruluşlarına İlişkin Tamamlayıcı Hükümler
Madde 18

Bir nafaka alacaklısına ödediği nafakaların borçludan iadesini takip eden bir kamu kuruluşunun talebi üzerine, bu nafaka borçlusu aleyhinde verilmiş olan karar, aşağıdaki hallerde Sözleşmeye uygun olarak tanınacak ve hakkında tenfis kararı verilecektir:

  1. Yapılan ödemenin tabi olduğu kanuna göre, bu kuruluş tarafından tahsil edilebilmesi ve,
  2. Talep edilen Devletin Devletler Özel Hukuku tarafından tayin edilen iç hukukuna göre asıl alacaklı ile borçlu arasında bir nafaka yükümlülüğünün bulunmaması.
Madde 19

Bir kamu kuruluşunun tabi olduğu kanun bir kararın tanınmasını veya tenfizini alacaklı yerine tam yetki ile talep etme hakkını kendisine veriyorsa, bu kamu kuruluşu nafaka alacaklısı ile borçlusu arasında verilmiş olan kararın tanınmasını veya tenfizini alacaklıya yaptığı ödemeler nisbetinde talep edebilir.

Madde 20

Tanıma veya tenfizi talep eden kamu kuruluşu 18. maddenin birinci fıkrasında veya 19. maddede öngörülen şartları haiz olduğunu belirten ve ödemelerin nafaka alacaklısına yapıldığını kanıtlayaan her türlü belgeyi ibraz etmelidir. Onyedinci madde hükümleri saklıdır.

BÖLÜM V
Sulhler
Madde 21

Yapıldığı Devlette icra edilebilen sulhler, kararlarına tabi olduğu aynı şartlar altında ve bu şartların sulhlere de uygulandığı ölçüde tanınacak veya haklarında tenfiz kararı verilecektir.

 BÖLÜM VI
Çeşitli Hükümler
Madde 22

Mevzuatı para transferlerine kısıtlamalar koyan Akid Devletler, nafaka olarak ödenmek veya Sözleşme çerçevesindeki nafaka talepleri için yapılan masrafları karşılamak üzere tahsis edilen paraların transferlerine birinci derecede öncelik tanıyacaklardır.

Madde 23

Bu Sözleşme, bir kararın veya bir sulhün tanınmasını veya tenfizini sağlamak için, kararın verildiği veya sulhün yapıldığı Devlet ile talep edilen Devleti bağlayan uluslararası başka bir belgeye veya talep edilen Devletin iç hukukuna başvurulmasına engel değildir.

Madde 24

Sözleşme, karar tarihine bakılmaksızın uygulanır.

Kararın, verildiği Devlet ile talep edilen Devlet arasında Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce verilmiş olması halinde, talep edilen Devlette, bu karar hakkında sadece yürürlüğe giriş tarihinden sonra muaccel olacak borçlar için tenfiz kararı verilecektir.

Madde 25

Her Akid Devlet aynı beyanı yapmış olan devletlerle ilişkilerinde, Sözleşme hükümlerinin resmi bir merci veya memur önünde düzenlenmiş ve düzenlendiği Devlette geçerli ve icrası mümkün resmi senetlere, Sözleşme hükümlerinin bunlara uygulanabildiği ölçüde teşmil edileceğini her zaman beyan edebilir.

Madde 26

Her Akid Devlet, 34. maddeye uygun olarak aşağıdaki hallerde tanıma veya tenfiz talebini reddetme hakkını saklı tutabilir:

  1. Alacaklının evliliğinden veya yirmibir yaşını bitirdikten sonraki döneme ait olup, alacaklının eşi veya eski eşi dışındaki bir borçlu tarafından verilmesi gerekli nafakaya ilişkin kararlar ve sulhler;
  2. a) Civar hsımları ve
  3. b) Sıhri hısımlar,

arasındaki nafaka yükümlülüğüne ilişkin karar ve sulhler,

  1. Belirli aralıklarla nafaka ödenmesini hükme bağlamayan kararlar ve sulhler.

Bir ihtirazi kayıtta bulunmuş olan Akid Devlet, sözleşmenin kendi ihtirazi kaydına konu olan kararlara ve sulhlere uygulanmasını talep edemez.

Madde 28

Bir Akid Devletin nafaka yükümlülüğü konusundaki kararların tanınması ve tenfizine farklı hukuk sistemlerinin uygulandığı iki veya daha çok bölgeye sahip bulunması halinde:

  1. Kararın verildiği Devletin kanununa, usul hükümlerine veya merciine yapılan her atıftan, kararın verildiği bölgenin kanunu, usul hükümleri veya mercii anlaşılır.
  2. Talep edilen Devletin kanununa, usul hükümlerine veya merciine yapılan her atıftan, kararın tanınması veya tenfizi talep edilen bölgenin kanunu, usul hükümleri veya mercii anlaşılır.
  3. Birincisi ve 2. fıkraların uygulanmasında, gerek kararın verildiği Devletin kanununa veya usul hükümlerine gerekse talep edilen Devletin kanununa veya usul hükümlerine yapılan her atıftan, Akid Devleti teşkil eden o bölgede geçerli ve konuyla ilgili bütün hukuk kuralları ve ilkeleri anlaşılır.
  4. Kararın verildiği Devlette nafaka alacaklısının veya borçlusunun mutad meskenine yapılan her atıftan, o kişinin kararın verildiği bölgedeki mutad meskeni anlaşılır.

Her Akid Devlet bu kurallarının bir veya birkaçını, Sözleşmenin bir veya birçok hükümlerine uygulamayacağını her zaman beyan edebilir.

Madde 29: Bu sözleşme, taraf olan Devletler arasındaki ilişkilerde 15 Nisan 1958 tarihinde Lahey’de akdedilmiş “Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin Sözleşme’nin”nin yerini alır.

BÖLÜM VII
Son Hükümler
Madde 30

Bu Sözleşme, Devletler Özel Hukuku Lahey Konferansı’nın Onikinci dönem toplantısı sırasında, üyesi bulunan Devletlerin imzasına açıktır.

Sözleşme onaylanacak, kabul veya tasvip edilecek ve onay, kabul veya tasvip belgeleri Hollanda Dışişleri Bakanlığına tevdi edilecektir.

Bölüm 31

Onikinci dönem toplantısından sonra Konferansa üye olan veya Birleşmiş Milletler Teşilatına veya onun bir ihtisas kuruluşun mensup veya Uluslararası Adalet Divanının Statüsüne taraf bulunan her Devlet bu Sözleşmeye 35. maddenin 1. fıkrası uyarınca yürürlüğe girmesinden sonra da katılabilir.

Katılma belgesi Hollanda Dışişleri Bakanlığına tevdi edilecektir.

Katılma yalnızca katılan Devletle 37. maddenin 3. fıkrasında öngörülen tebliğin alınmasından sonraki oniki ay içinde bu katılmaya karşı bir itirazdermeyan etmemiş olan akid Devletler arasındaki ilişkilerde hüküm ifade eder.

Böyle bir itiraz, Sözleşmenin, katılmadan sonra vuku bulacak onaylanması, kabulu veya tasvibi sırasında da her üye devlet tarafından dermeyan edilebilir. Bu itirazlar Hollanda Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilecektir.

Madde 32

Her Devlet, imza, onay, tasvip kabul veya katılma sırasında Sözleşmenin uluslararası alanda temsil ettiği toprakların tümüne veya bunlardan birine veya birkaçına teşmil olunacağını beyan edebilir. Bu beyan, Sözleşmenin sözkonusu Devlet için yürürlüğe girdiği tarihte hüküm ifade edecektir.

Bundan sonra yapılacak bu nitelikteki her teşmil Hollanda Dışişlei Bakanlığına tebliğ edilecektir.

Teşmil 37. maddenin 4. fıkrasında öngörülen tebliğin alınmasını izleyen oniki ay içinde, teşmile karşı itiraz dermeyan etmemiş olan Akid Devletlerle, uluslararası ilişkileri bir Akid Devlet tarafından sağlanan ve sözkonusu tebliğe konu olmuş bulunan ülke veya ülkeler arasındaki ilişkilerde hüküm ifade eder.

Böyle bir itiraz, Sözleşmenin, teşmilden sonra vuku bulacak onaylanması, kabulu veya tasvibi sırasında da her üye Devlet tarafından dermeyan edilebilir.

Bu itirazlar, Hollanda Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilecektir.

Madde 33

Nafaka yükümlülüğü konusundaki kararların tanınmasına veya tenfizine uygulanan çeşitli hukuk sistemlerinin bulunduğu iki veya daha çok bölgeye sahip olan her Akid Devlet, imza, onay, kabul, tasvip veya katılma sırasında, bu Sözleşmenin, bu bölgelerin tümüne veya bunlardan birine veya birkaçına teşmil olunacağını beyan edebilir ve yeni bir beyan yapmak suretiyle bu beyanı her zaman değiştirilebilir.

Sözleşmenin hangi bölgeye uygulanacağını açıkça belirtecek olan bu beyanlar Hollanda Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilecektir.

Nafaka yükümlülüğü konusundaki bir kararın tanınmasını talep edildiği tarihte, kararın verdiği toprak biriminde Sözleşme uygulanmıyorsa, diğer Akid Devletler bu kararın tanınmasını reddedebilirler.

Madde 34

Her Devlet, en geç, onay, kabul, tasvip veya katılma sırasında 26. maddede öngörülen ihtirazi kayıtlardan birini veya birkaçını dermeyan edebilir. Başka hiçbir ihtirazi kayıt kabul edilmeyecektir.

Aynı şekilde her Devlet, 32. maddeye uygun olarak Sözleşmenin teşmilini tebliğ ederken, teşmile konu olan bölgelerin tümü veya bunların bazılarıyla sınırlı hüküm ifade etmek üzere, sözkonusu ihtirazi kayıtlardan birini veya birkaçını dermeyan edebilir.

Her Akid Devlet, dermeyan etmiş olduğu ihtirazi kaydı her zaman geri alabilir. Bu geri alma Hollanda Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilecektir.

İhtirazi kaydın hükmü yukarıdaki fıkrada öngörülen tebliği izleyen üçüncü takvim ayının birinci günü sona erecektir.

Madde 35

Sözleşme, 30. maddede öngörülen onay, kabul veya tasvip belgelerinden üçüncüsünün tevdiini izleyen üçüncü takvim ayının birinci günü yürürlüğe girecektir.

Bilaher Sözleşme:

– Sonradan onaylayan, kabul eden veya tasvip eden her imzalayan Devlet için onay, kabul veya tasvip belgesinin tevdiini izleyen üçüncü takvim ayının birinci günü;

– Katılan her Devlet için, 31. maddede öngörülen sürenin hitamını izleyen üçüncü takvim ayının birinci günü;

– Otuzikinci madde uyarınca, Sözleşmenin teşmil olunduğu bölgeler için, söz konusu madde öngörülen sürenin hitamını izleyen üçüncü takvim ayının birinci günü yürürlüğe girecektir.

Madde 36: Sözleşme, sonradan onaylayan, kabul veya tasvip eden veya katılan Devletler için dahil 35. maddenin 1. fıkrasına uygun olarak yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl sürelidir.

Sözleşme fesholunmadıkça, beşer yıllık sürelerle zımmen yenilenecektir.

Fesih, beş yıllık sürenin hitamından en az altı ay önce Hollanda Dışişleri Bakanlığına tebliğ edilecektir. Fesih,

Sözleşmenin uygulandığı bölgelerin bazıları ile sınırlandırılabilir.

Fesih sadece, bunu bildiren Devlet için hüküm ifade eder. Sözleşme diğer Akid Devletler için yürürlükte kalacaktır.

Madde 37

Hollanda Dışişleri Bakanlığı Konferansın üyesi olan Devletlerle, 31. maddenin hükümlerine uygun olarak, Sözleşmeye katılacak devletlere aşağıdaki hususları tebliğ edecektir.

  1. 30. maddede öngörülen imzalama, onay, kabul ve tasvipleri;
  2. Sözleşmenin 35. maddesinin hükümlerine uygun olarak, yürürlüğe gireceği tarih;
  3. 31. maddede öngörülen katılmaları ve bunların hüküm ifade edeceği tarihleri;
  4. 32. maddede öngörülen teşmilleri ve bunların hüküm ifade edeceği tarihleri;
  5. 31. ve 32. maddelerde öngörülen katılmalara ve teşmillere karşı yapılan itirazları;
  6. 25. ve 32. maddelerde sözü edilen beyanları;
  7. 36. maddede öngörülen fesihleri;
  8. 26. ve 34. maddelerde öngörülen ihtirazi kayıtları ve 34. maddede öngörülen ihtirazi kayıtların geri alınmasını.

Bunu teyyiden, usulüne uygun şekilde yetkili kılınmış aşağıdaki imza sahipleri bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Fransızca ve İngilizce dillerindeki her iki metin de aynı şekilde geçerli olmak ve Hollanda Dışişleri Bakanlığı arşivlerine tevdi etmek ve aslına uygunluğu onaylı bir örneği, diplomasi yolu ile, Onikinci dönem Konferansı Üyesi bulunan Devletlere verilmek üzere, bir tek nüsha halinde, 2 Ekim 1973 günü Lahey’de düzenlenmiştir.

Sözleşmenin düzenlendiği tarih ve yer: 15 Nisan 1958, La haye. Yeniden düzenlenme tarihi ve yeri: 2 Ekim 1973 Lahey.

Sözleşme, Türkiye’de Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin Sözleşme’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun ile onaylamıştır. Kanun No: 1620; Resmi Gazete, 27.09.1972; Sayı: 14319. 16 Şubat 1983 tarih ve 17961 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 8/5725 Sayılı Bakanlar Kurulu kararına göre, “Türkiye Cumhuriyeti’nin anılan Sözleşmenin 34 üncü maddesine uygun olarak, 26 ncı maddenin 2nci ve 3 üncü fıkralarında öngörülen civar ve sıhri hısımlar arasındaki nafaka yükümlülüğüne ilişkin kararlar ve sulhler ile nafakanın belirli aralıklarla ödenmesini hükme bağlamayan kararlar ve sulhleri tanımamak hakkı saklı tutulmak kaydıyla” onaylanmıştır.

Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında Tavsiye Kararı

0

Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi tarafından “Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında 9 Numaralı Tavsiye Kararı” adıyla ilan edilmiştir.

Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında Tavsiye Kararı

Avrupa Konseyi Statüsünün 15. maddesi (b) bendine dayanarak Bakanlar Kurulu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hükümlerini dikkate alarak;

Aralık 1990’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından onaylanan “Avukatların Rolü ile İlgili Birleşmiş Milletler Temel Prensipleri”ni dikkate alarak;

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

13 Ekim 1994’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen “Hakimlerin Rolü, Etkinlikleri ve Bağımsızlığı ile İlgili 12 (94) Numaralı Tavsiye Kararını” dikkate alarak;

Avukatların ve oluşturdukları mesleki kuruluşların, insan haklarının ve temel hakların korunmasını sağlamakta oynadıkları temel rolün altını çizerek;

Hukuk devletinin güçlendirilmesinde, özellikle bireysel özgürlüklerin korunmasındaki görevleri ile yer alan avukatların mesleğin icrasındaki bağımsızlıklarının desteklenmesini arzulayarak;

Adil bir sistem olarak adaletin sağlanmasının, hangi merciden veya hangi sebeple olursa olsun, doğrudan doğruya veya dolaylı sınırlama, tesir, baskı ve müdahaleye tabi olmaksızın avukatların mesleklerini ifa ederken sahip oldukları özgürlüklerinin korunmasını garanti altına alan bir sistem olması gereğinin farkında olarak;

Avukatların mesleki sorumluluklarını gereği gibi yerine getirmeleri gereksiniminin ve özellikle, yeterli bir eğitim almalarının ve mahkemeler ile müvekkillerine karşı olan sorumlulukları arasında bir denge kurma ihtiyacının farkında olarak;

Adalete ulaşmanın, ekonomik bakımdan zayıf durumda olan kişilere de avukatlık hizmetinin sunulması olduğu düşünülerek;

Üye devletlerin hükümetlerine, bu teklifin içerdiği pren­siplerin aşamalı olarak uygulanması için, yeri geldiğinde gerekli gördüğü tedbirleri almalarını veya desteklemelerini tavsiye eder.

Bu tavsiyenin amacı bakımından “avukat’’ sözcüğü; ulusal yasaya uygun olarak dava açmaya, müvekkili adına hareket etmeye, hukukun uygulanmasına, müvekkili adına mahkemeye çıkmaya veya ona danışmanlık yapmaya ve onu temsil etmeye ehil ve yetkili olan ve Prensip l. (2)’ye göre meslek örgütüne (baroya) kaydı kabul edilmiş kişidir.

Prensip I
Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki
Özgürlüğün Genel Prensipleri

1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri dikkate alınarak avukatlık mesleğinin icrasındaki özgürlüğün ayrım gözetmeden, hükümet veya kamudan gelebilecek uygunsuz müdahalelere yer vermeyecek şekilde korunması, teşvik edilmesi ve bağımsızlık prensibine saygı gösterilmesi için gereken tüm tedbirler alınmalıdır.

2. Avukatlık mesleğine kaydolma başvurusu bağımsız bir meslek organı tarafından, değerlendirilmelidir. Uygulamadan doğan sebeplerle bu imkanınız olursa, kayıt başvurusu veya kaydın silinmesi ve bağlantılı disiplin meseleleri hakkında mahkemeye veya bağımsız bir özel organa başvuru hakkı mümkün olmalıdır. Mahkemece veya bağımsız özel organca alınacak tüm kararlar yargısal denetime tabi olmalıdır.

3. Avukatlar inanç, ifade, hareket, dernek kurma ve toplanma özgürlüğüne sahip olmalıdırlar ve özellikle adaletin sağlanması ve hukuku ilgilendiren konularla ilgili tartışmalarda yer alma ve hukuk reformları tavsiyesinde bulunma hakkına sahip olmalıdırlar.

4. Mesleki standartlara uygun olarak hareket eden avu­katlar, herhangi bir yaptırıma veya baskıya tabi tutulmamalıdırlar veya bununla tehdit edilmemelidirler.

5. Avukatlar özgürlüğü kısıtlanmış olanlar da dahil olmak üzere müvekkillerine erişebilmesi, onların kendilerine özel olarak danışmasını sağlayabilmesi ve onları mesleki standartlara uygun olarak temsil etmelidirler.

6. Dosyaların, diğer dokümanların ve elektronik haberleşmenin içeriği de dahil olmak üzere avukat müvekkil ilişkisindeki gizliliği korumak için her türlü tedbirler alınır. Bu kaideye istisna ancak iç hukuka ve demokratik toplum gereklerine uygun olarak yürütülen cezai soruşturma sebebi ile ve yargısal veya başka bir bağımsız tarafsız mercii tarafından kontrol edilerek izin verilmelidir.

7. Avukatların çıkmaya yetkili oldukları mahkemeye erişmeleri engellenmemeli ve müvekkillerinin haklarını mesleki kurallara göre savunurken ilgili her türlü dosyaya erişebilmelidirler.

8. Aynı davada avukatlık yapan tüm avukatlara mahkemece eşit biçimde davranılmalıdır.

Prensip II
Hukuk Eğitimi, Staj ve Hukuk Mesleğine Giriş

1. Hukuk eğitimi, mesleğe giriş ve devam etme cinsiyet veya cinsel tercih, ırk, renk, din, siyasi veya diğer fikirler, sosyal veya etnik köken, bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum ve fiziksel sebeplere dayanılarak reddedilmemelidir.

2. Mesleki girişin ön şartı olan ahlak ve yüksek standartta eğitim almış olma şartlarının ve avukatların devam eden eğitiminin sağlanması için gereken tüm tedbirler alınmalıdır.

3. Hukuk eğitimi, devam eden eğitim programları da dahil olmak üzere, hukuki beceriyi güçlendirmeye çabalamalı, ahlaki konuların ve insan haklar ile ilgili konuların farkına varılmasını sağlamalı ve avukatları müvekkillerinin haklarının korumaları, temin etmeleri ve müvekkillerinin haklarına saygı duymaları için eğitmeli ve bunun yanında adaletin uygun bir şekilde sağlanmasını desteklemelidir.

Prensip III
Avukatların Görevleri ve Rolleri

1. Barolar ve avukatların diğer birlikleri, mesleki stan­dartları ve diğer davranış kurallarını hazırlamalı ve avu­katların müvekkillerinin meşru haklarını savunurken adil, dikkatli ve bağımsız olmalarını sağlamalıdır.

2. Meslek sırlarına, iç hukuka, yönetmeliklere ve meslek standartlarına uygun olmaksızın açığa vurulması durumunda uygun yaptırımlar uygulanmalıdır.

3. Avukatların müvekkillerine karşı görevleri aşağıdakileri de kapsar:

a. Müvekkillerinin hak ve yükümlülüklerini ve bunun yanında mali giderler de dahil olmak üzere davanın olası sonuçlarını bildirmek,

b. Davayı öncelikle barışçı yollardan çözmek,

c. Davayı müvekkillerinin haklarının yerine getirilmesi ve korunması için almak,

d. Menfaatlerin çatışmasını önlemek,

e. Makul bir şekilde üstesinden gelebileceklerinden daha fazla iş almamak.

4. Avukatlar yargıya saygı göstermeli ve mahkemelere karşı olan görevlerini mesleki standartlara ve iç hukuk kurallarına uygun olarak yerine getirmelidirler. Herhangi bir durumda avukatların yargısal faaliyetten çekilmesi söz konusu olursa bu hal belirli bir süre ile sınırlı ve müvekkillerinin ya da hizmetlerinden yararlananların zarar görmeyeceği şekilde olmalıdır.

Prensip IV
Tüm Şahısların Avukatlara Erişebilmesi

1. Herkesin bağımsız avukatlarca sağlanan hukuki hizmetlerden etkin bir şekilde yararlanması için tedbirler alınmalıdır.

2. Avukatların ekonomik bakımdan zayıf kişilere de hukuk hizmeti vermeleri teşvik edilmelidir.

3. Üye devletlerin hükümetleri, adaletin gereği olarak etkin hukuki hizmetlerin ekonomik bakımdan zayıf kişilere ve özellikle de özgürlükleri kısıtlanmış kişilere etkin avukatlarca bedelsiz olarak sağlanmasını güvence altına almalıdır.

4. Avukatlık ücretlerini düzenleyen kanun ve düzenlemeler avukatlara makul düzeyde kazanç sağlayıcı ve kamunun hukuk hizmeti ihtiyacını karşılayıcı nitelikte olmalıdır.

5. Avukatların müvekkillerine karşı ifa edecekleri hizmet ücretin kamusal fonlardan tamamen veya kısmen ödenmesinden etkilenmemelidir.

Prensip V
Birlikler

1. Avukatların diğer kişilerle veya tek başlarına, mesleki standartların yükseltilmesi, hak ve bağımsızlıklarının korunması amacını güden ulusal veya uluslararası birliklere katılmalarına veya birlikler kurmalarına izin verilmeli ve bu teşvik edilmelidir.

2. Barolar veya avukatların oluşturdukları diğer mesleki birlikler, kendi kendini yöneten organlardır, yetkililerden ve kamudan bağımsızdırlar.

3. Baroların ve avukatların oluşturduklar mesleki birliklerin, üyelerini korumalarına ve üyelerinin bağımsızlıklarını ihlal eden her türlü saldırı ve usulsüz sınırlamaya karşı yapacaklar savunmalara saygı gösterilmelidir.

4. Barolar ve diğer kuruluşlara aşağıda sayılanları da kapsayan, avukatların bağımsızlıklarını sağlamaları için teşvik edilmelidir ve bunun yanında:

a. Adaletin sağlanmasının korkusuzca savunulması ve teşvik edilmesi,

b. Avukatların toplumdaki yerinin korunması ve özellikle de itibarlarının, onurlarının ve dürüstlüklerinin gözetilmesi,

c. Adli yardım ve danışmanlık da dahil olmak üzere, ekonomik bakımdan yetersiz durumda olan kişilerin adalete ulaşabilmelerini sağlamak için hazırlanan projelerde avukatların yer almasının desteklenmesi,

d. Hukuk reformlarının, mevcut ya da tasarı halindeki yasalar hakkındaki tartışmaların desteklenmesi, teşvik edilmesi,

e. Meslek üyelerinin refahının sağlanması ve gerekli hallerde onlar ve ailelerine yardım edilmesi,

f. Özellikle, hükümetler arası, hükümet dışı ve avukatların oluşturduklar uluslararası organizasyonların çalışmaları göz önünde bulundurularak, avukatların rolünün geliştirilmesi için, diğer ülkelerdeki avukatlarla işbirliği yapılması,

g. Avukatlığın evrensel anlamda yeterliliğinin temin edilmesi ve avukatların disiplin ve davranış standartlarına uygun davranmasının gözetilmesi.

5. Barolar ve diğer mesleki kuruluşlar, avukatların hak­larının uygun organlarca savunulması da dahil olmak üzere, şu hallerde lüzumlu şekilde harekete geçerler:

a. Avukatların yakalanması veya tutuklanması,

b. Avukatların dürüstlüğünü sorgulayan işlemlerle ile ilgili her türlü kararın alınması,

c. Avukatların üstlerinin veya eşyalarının herhangi bir şekilde aranması,

d. Avukatların zilyetliğinde bulunan dokümanlarına veya belgelerine el konulması,

e. Avukatlar adına hareket edilmesini gerektiren basın raporları,

Prensip VI
Disiplin Soruşturması

1. Barolar veya avukatların oluşturduklar diğer birlikler tarafından hazırlanmış davranış kurallarında yer alan mesleki standartlara uygun davranmayan avukatlar hakkında disiplin soruşturması da dahil olmak üzere gerektiği gibi önlemler alınmalıdır.

2. Barolar ve avukatların oluşturduklar diğer mesleki birlikler, avukatları ilgilendiren disiplin soruşturmasının ifasına katılmaya yetkili ve sorumlu olmalıdırlar.

3. Disiplin soruşturması, avukatların söz konusu işlemlere katılmaları ve karara karşı yargısal denetimlere başvurmaları da dahil olmak üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen hükümlere uygun icra edilmelidir.

4. Avukatlar tarafından işlenen disiplin suçları hakkında karar verilirken orantılılık ilkesine saygı gösterilmelidir.

TASLAK GEREKÇE
Giriş

1. Avukatlık mesleğinin icrası her toplumun kültürel, sosyal, politik ve tarihi ortamıyla her zaman sıkı ilişki içinde olmuştur ve her demokratik toplumda, avukatlar adaletin yerine getirilmesinde ve insan haklarının ve bireylerin temel özgürlüklerinin korunmasında önemli bir rol üstlenmişlerdir. 28 Ocak 1988 tarihinde Avrupa Topluluğu Barolar ve Hukuk Kurumları Konseyi (Council of the Bars and Law Societies of the European Community/CCBE) tarafından kabul edilen Avrupa Topluluğundaki Avukatlar İçin Davranış Kuralları şu hususu belirtir: “Mesleki davranış kuralları, bütün medeni toplumlarda önemli kabul edilen bir görevin avukat tarafından uygun biçimde yerine getirilmesini sağlamak amacıyla, kendilerine uygulanan kişiler tarafından, onların içten rızalarıyla düzenlenmiştir.”

2. Serbest avukatlık son yıllarda oldukça değişmiştir ve mesleği icra edenler işlerinde daha çok ticari yaklaşımı benimsemek zorunda kalmışlardır. Ancak, bağımsız bir mesleğe mensupturlar ve mahkemeye ve müvekkillerine karşı sorumluluklarına uymalarını sağlayan kurallara riayet etmeli ve belirli mesleki standartları korumalıdırlar. Yüksek kalitede hukuk hizmetlerinin verilmesi ve kişiler arasında ayrım yapılmaması sağlanmalıdır.

3. Avukatlar sadece müvekkillerinin menfaatlerine değil, bir bütün olarak adalet sisteminin gereklerine hizmet etmelidirler. Avrupa Topluluğundaki Avukatlar için Davranış Kuralları’nda şu hususların önemi belirtilir: “Hukuk devleti ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumda avukat önemli bir görev yerine getirir. Avukatın vazifesi kanun dairesinde kendisine talimat verilen işi sadakatle yerine getirmekle sınırlı değildir. Bir avukat, haklarını ve özgürlüklerini ileri süreceğine ve savunacağına dair, kendisine güvenen kişilerin menfaatlerini gözettiği gibi, adaletin yararına da hizmet etmelidir ve onun görevi sadece müvekkilinin davasını açmak değil, aynı zamanda onun danışmanı olmaktır. Bu nedenle bir avukatın vazifesi ona, aşağıda belirtilen kişilere karşı, çeşitli hukuki ve ahlaki sorumluluklar (bazen birbirleriyle çatışma halinde olan) yükler:

Müvekkil;

Avukatın müvekkilinin davasını götürdüğü veya onun hesabına hareket ettiği mahkemeler veya diğer merciiler, genel olarak hukuk mesleği ve özellikle bu mesleğe mensup her meslektaş ve;

Kendisi için özgür ve bağımsız mesleğin varlığı devlet erkine ve diğer menfaatlere karşı insan haklarının önemli bir teminat aracı olan, birbirlerine mesleğin kendisinin koy­duğu kurallara saygı ile bağlı,

4. Avukatlık mesleğinin icrasında uluslararası kabul görmüş standartların oluşturulması için uluslararası düzeyde çeşitli adımlar atılmıştır.

5. Birleşmiş Milletler avukatlarının görevi ile ilgili, uluslararası düzeyde hukuk mesleğinin icrası için yeknesak hükümler de içeren, prensipler hazırlanmıştır. Suçluların muamelesi ve suçların önlenmesi hakkında 8. Birleşmiş Milletler (BM) Kongresi (Küba, 27 Ağustos-7 Eylül 1990) Avukatların Görevi Hakkında Temel Esaslar’ı kabul etmiştir. Bu esaslar devletlerin, avukatların toplumdaki vazifelerini geliştirmek ve güvence altına almak amacıyla yürüttükleri hizmete yardımcı olmak için hazırlanmıştır. BM Genel Kurulu Aralık 1990, 45/121 sayılı kararında, Kongrenin kabul ettiği bu belgeyi “memnuniyetle benimsedi” ve “gerekli kanunların yapılmasında ve siyasi direktiflerin belirlenmesinde rehberlik yapılması ve belgede bulunan esasların her ülkenin kendi ekonomik, sosyal, hukuki, kültürel ve politik gerçeklerine uygun olarak yerine getirilmesi için çaba sarf edilmesi amacıyla hükümetleri davet etti.”

6. Avrupa Birliği düzeyinde avukatlık mesleğinin icrası ile ilgili olarak son zamanlarda önemli gelişmeler meydana gelmiştir. İlk olarak, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Birliği bünyesinde geçerli olacak (avukatların, diplomalarının kabulüne dayanarak, Avrupa Birliği’ndeki bir başka üye devlete yerleşmeden önce bir yetenek sınavına girmelerini veya bir uyum sürecini tamamlamalarını öngören) 98/5/CE sayılı bir Direktifi kabul etti. Daha sonra, 16 Şubat 1998’de Avrupa Birliği Konseyi avukatlara, Avrupa Birliği üyesi bir başka devletle o devletin kendi avukatlarıyla aynı şartlarda, orijinal mesleki unvanlarını kullanarak, sürekli ve kısıtlamaya tabi olmadan mesleklerini icra etme imkanını veren 98/5/CE sayılı Direktifi kabul etti. İkinci Direktif Avrupa Birliği’ne üye devletler tarafından 15 Aralık 1999’da uygulamaya konulacaktır.

7. Avrupa Birliği’ne üye devletlerdeki bu önemli geliş­melerin sonucu olarak avukatların, mesleklerini icra ettikleri ülkelerdeki mesleki standartlarla ilgili açık kuralları edinmeleri daha önemli hale gelmiştir.

8. Belirtilmelidir ki, her demokratik toplumdaki hukuk sisteminin önemli bir yönü kişilerin haklarının korunması ve davalarının adil ve halka açık duruşmalarda, makul bir süre içinde ve kanunla kurulmuş bir mahkeme tarafından görülmesidir. (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Ko­runması Hakkındaki Sözleşme’nin 6. Maddesi aşağıda AİHS “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” olarak adlandırılmıştır.)

Bu, hususların yanında, işlemlerin her aşamasında hukuki hizmetten yararlanma hakkı gibi delil ve tanık gösterme hakkı olduğu anlamına gelir. AİHS’yi onaylayan Avrupa Konseyi’ne üye bütün devletler hukuki müracaat yollarının kullanılmasını temin etmelidirler.

9. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, doğrudan veya dolaylı olarak, avukatlarla ilgili çok sayıda mesele hakkında karar vermiştir. Özellikle, bu davalar avukatın etkin yardımı ve davanın sanığın yokluğunda görülmesi, avukat ile gizli görüşme, “adaletin gerektirdiği durumlarda” avukatın atanması ile ilgili olmuştur.

10. Bundan dolayı, teşkilatlı bir hukuk mesleğinin varlığı hukuk devleti ilkesinin sürdürülmesi için olduğu kadar insan haklarının korunması için de gerekli olduğundan; insan haklarının korunması, hukukun üstünlüğü ilkesinin bütün Avrupa düzeyinde tesisi ve geliştirilmesi gibi temel amaçları olan Avrupa Birliği Konseyi, hukuk mesleğinin işlerini serbest bir şekilde hiçbir topluluğun uygunsuz baskısı altında kalmadan icra edebilme ihtiyacına kayıtsız kalamazdı.

11. Aslında, Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri ile hukuki işbirliği faaliyetleri çerçevesinde (Demo-Droit ve Themis Programları), Avrupa Birliği Konseyi, “Değişen Toplumda Avukatın Görevi ve Sorumluluğu” konulu, çok taraflı toplantılar düzenlenmiştir.

12. Avrupa Konseyi tarafından Macaristan Barolar Birliği, Avrupa Topluluğu Barolar ve Hukuk Kurumları Konseyi (CCBE) ve INTERIGHTS ile işbirliği içinde bu konuda düzenlenen 1997 çok taraflı toplantının (Budapeşte 9-11 Aralık 1997) sonuç kısmında, avukatlık mesleğinin yapısı ve ifası ile ilgili bölümde şu hususlar belirtilmiştir: “Bütün toplumlardaki avukatlar aşağıdaki genel ilkeler ile bağlıdırlar: Özgürlük, ahlaki dürüstlük, mahremiyet, ahlaki kurallara uyma, menfaatlerin çatışmasından kaçınma, görevlerini başarıyla yerine getirmelerine mani olacak faaliyetlerden, reklam ve kişisel tanıtımdan kaçınma (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin korunmasına Dair Sözleşme’nin 10. Maddesi dikkate alınarak) müvekkilin menfaatlerinin korunması ve mahkemelere saygı göstermek.

13. Bundan başka, Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi hükümetler arası faaliyetleri bağlamında, avukatlık mesleği ve görevi ile ilgili meseleleri de içeren, adalet sorunlarına ilişkin çok sayıda önergeler ve tavsiyeler kabul etmiştir.

14. Özellikle, hakimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve görev­leriyle ilgili R (94) 12 sayılı Tavsiye, (aşağıda 1994 Tavsiyesi olarak bahsedilecektir), AİHS 6. maddesi uyarınca; herkesin kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, makul bir süre içinde görülen, adil ve halka açık bir duruşma hakkı olduğu yolundaki prensibini göz önünde bulundurarak, yargı bağımsızlığını korumak amacıyla bazı temel esasları ele alır.

15. 1994 Tavsiyesi’ne göre Avrupa Konseyi, var olan bütün yazılı belgeleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihat hukukunu göz önünde bulundurarak, avukatları ilgilendiren benzer bir tavsiye hazırlama kararı aldı.

16. Bundan dolayı, adaletin tarafsızlığını ve etkinliğini geliştirme çabaları çerçevesinde ve özellikle, adli işlemlerdeki uygunsuz gecikmeleri azaltmak için (AİHS 6. maddesi uyarınca) Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi tarafından CJ-EJ’den avukatlık mesleğini icra özgürlüğü hakkında tavsiye taslağı hazırlaması istendi.

Tavsiyenin Kapsamı

17. Bu tavsiyenin anlamı çerçevesinde, “avukat” terimi, tavsiyede değinilen avukatların görevlerinden bir veya birkaçını ifaya yetkili ve izinli ve Prensip I. (2) uyarınca bir sicile kayıtlı bütün kişileri kapsar. Bundan dolayı, avukat tanımı, daha çok, hukuk mesleğini icra eden kişileri karşılar.

18. Tavsiye; hukuk mesleğinin özgürlüğünün temel niteliklerini, bunun nedenlerini, toplum için önemini, gerektirdiği sorumlulukları, teminat altına alınabilme ve korunabilme yolları ile bunun gerekliliğini ve devam ettirilmesi için ihtiyaç duyulan disiplini ve standartları ifade etmeye çalışır.

19. Bundan dolayı, avukatların yerleşik mesleki standartlarla uyum içinde olmalarını sağlamak amacıyla hukuk mesleğini icra özgürlüğünü düzenleyen prensipler ve kurallarla yönlendirilmeleri çok önemlidir.

20. Bu prensipler ve kurallar, diğer hususların yanında, şunları içermelidir; avukatlık mesleğini icra özgürlüğünün genel prensipleri (Prensip I), hukuk eğitimi, stajı ve hukuk mesleğine giriş (Prensip II), avukatların görevleri ve rolleri (Prensip III), tüm şahısların avukata ulaşabilmesi (Prensip IV), birlikler (Prensip V) ve disiplin ile ilgili işlemler (Prensip VI).

Prensiplerin Açıklaması Şerhi
Prensip I
Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki
Özgürlüğün Genel İlkeleri

21. Adalet sisteminin tarafsız ve adil uygulanması ve insan hakları ve temel özgürlüklerinin etkin korunması, hem yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına (bkz., 1994 Tavsiyesi) hem de avukatların özgürlüğüne bağlıdır. Yargının ve avukatların bağımsızlığı, her adalet sisteminin temel unsurlarındandır.

22. Esas olarak, herkesin sahip olduğu insan hakları ve temel özgürlüklerin, medeni ve siyasi haklar gibi ekonomik, sosyal ve kültürel hakların yeterli bir şekilde korunabilmesi, tüm bireylerin özgür bir hukuk mesleğinin sağladığı hukuk hizmetlerine, etkin bir biçimde ulaşabilmesine bağlıdır (Prensip I. (1)).

23. Bundan başka, Tavsiye Prensip I. (2)’de, avukatların mesleğe kaydolmalarının bağımsız bir mesleki kuruluş tarafından değerlendirilmesini şart koşar. Bu durum karşı konulmaz, uygulama ile ilgili nedenlerden dolayı mümkün olmazsa, kaydolma ve kaydın silinmesi ile ilgili sorunlarda mahkemeye başvurma hakkı olmalıdır. Esas olarak, avukatların, hiçbir uygunsuz baskı veya müdahaleye tabi olmayan bir topluluk tarafından alınmış kararlara dayanılarak kaydolma zorunlulukları, avukatlık mesleğinin özgür ve bağımsız olarak icrasının bir ön şartı olarak düşünülebilir. Her iki durumda da (örneğin; kararlar bağımsız bir kuruluş veya mahkeme tarafından alındığında) adil bir inceleme her zaman mümkün olmalıdır.

24. Belirtilmelidir ki, Prensip I. (2) kişilerin diğer hukuk mesleğini icraya kabul edilme biçimlerini, kabul kriteri adil ve objektif olduğu ve karar verecek kuruluş hiç bir uygunsuz baskı veya müdahaleye tabi olmadığı sürece, dışlamaz. (aynı zamanda aşağıda Prensip V’e bkz.).

25. Tavsiye ayrıca, avukatların toplumdaki diğer birey­lerle aynı dernek kurma, inanç, düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip olmaları gerektiğini vurgular. Özellikle, avukatların diğer bireylere uygulanandan daha fazla hukuki kısıtlamaya tabi olmadan hukukla ve adaletin yerine getirilmesiyle ilgili kamu tartışmalarında yer alma ve özgürce ve müdahale olmadan, yerel veya ulusal mesleki kurumlara katılma veya bu kurumları oluşturma haklarının olduğunu belirtir. Ayrıca, inançları veya yasal bir birliğe üyelikleri nedeniyle hiçbir kısıtlamaya tabi olmamalıdırlar. Ayrıca, avukatlar adalet sisteminin işleyişini denetlemek için var olan veya teklif aşamasındaki mevzuat ile ilgili kamu tartışmalarına katılma ve gerekli oldukça, reform teklifi yapma hakkına sahiptirler. Esas olarak, her hukuk sisteminin esas aktörlerinden biri olan avukatlar, ekonomik ve sosyal hayatta meydana gelebilecek önemli gelişmelere kayıtsız kalmamalı ve hukuk sisteminin gelişimine önayak olabilecek her kanun teklifinde aktif rol oynamalıdırlar (Prensip I. (3)).

26. Avukatlık mesleğinin bireylerin haklarını savunma görevini tam olarak, etkili bir biçimde gerçekleştirmesini sağlamak amacıyla avukatlar, hiçbir merciin kısıtlama, nüfuz, baskı, tehdit veya uygunsuz müdahalesi olmadan, yerleşik mesleki standartlarla birlikte ilgili devletin iç hukuk sistemine uygun olarak, müvekkillerine yol gösterebilmeli ve onları temsil edebilmelidirler (Prensip I. (4)).

27. Tavsiye daha sonra müvekkil-avukat ilişkisini ele alır. (Prensip I. (5 ve 6)) Özgürlüklerinden yoksun kişiler hakkında (Prensip I. (5)) Tavsiye, avukatların müvekkilleriyle görüşme hakkının, adaletin tam olarak yerine getirilmesini temin etme ihtiyacı ve kamu düzeninin korunması ile dengelenmesi gerektiğini belirtir. Esas olarak belirli durumlarda avukatların müvekkilleri ile görüşmelerinin sınırlandırılması yerinde olabilir, örneğin; devam eden cezai soruşturmaların ve hapishanelerin güvenliğinin korunması amacıyla.

28. Bunun dışında Tavsiye, devletlere, müvekkil avukat ilişkisinin gizliliği hakkında dosyaların, belgelerin ve elektronik haberleşmenin içeriğinin gizliliği de dahil olmak üzere bu kurala uyulmasını sağlama zorunluluğu getirmiştir. Ancak özellikle cezai soruşturma gerektirdiğinde gizlilik kuralına bir istisna getirebilir (örneğin; müvekkil ile avukat arasındaki elektronik haberleşmenin suça iştirak amacıyla kötüye kullanılması durumunda) (Prensip I. (6)) Fakat, cezai soruşturma sırasında avukatlar ve müvekkilleri arasındaki haberleşmenin gizliliğini sınırlandırmak gerektiğinde, savunmanın haklarına ve savcılar ve müdafiler arasındaki “kuvvetlerin eşitliği” ilkesine saygı gösterilmesini temin etmek ve tarafsızlığı sağlamak amacıyla Tavsiye, bu sınırlandırmanın yargının veya bağımsız ve tarafsız bir başka makamın denetimi altında yerine getirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ancak bu hüküm avukatların müvekkilleri aleyhine tanıklık yapmaya zorlanmaları gerektiği anlamına gelmez.

Ayrıca, Tavsiye metninde yer alan “cezai soruşturmalar” terimi, mali ve gümrük alanlarındaki soruşturmaları da içine alacak şekilde geniş yorumlanmalıdır. Bu hüküm AİHS’nin 8. maddesi 2. fıkrasından esinlenmiştir.

29. Bunun yanı sıra Tavsiye, işlerinin uygun şekilde yerine getirilmesi, ilgili bütün dosyalara ulaşılabilmesi için (Prensip I. (7)) avukatlara olan ihtiyaca değinir ve kayıtlı hiçbir dosyanın sadece bir taraf için hazır (mevcut) bulundurulmaması gerektiğini belirtir (adli işlemler sırasında kuvvetlerin eşitliği ilkesi).

30. Son olarak Tavsiye, 1. (8) Prensibi’nde, avukatların kendi aralarında eşitliği ilkesini hatırlar ve aynı davada yer alan avukatlara eşit davranılmasını sağlamak amacıyla devletlerden gerekli tedbirleri almalarını ister. Bu hüküm aynı müvekkili birden fazla avukatın savunduğu durumla ilgili ulusal kanunları ihlal etmez. Esas olarak, bu hüküm farklı tarafların avukatlarının eşitliği anlamına gelir.

Prensip II
Hukuk Eğitimi, Staj ve Hukuk Mesleğine Giriş

31. Tavsiye, avukatlar için yeterli hukuk eğitiminin sağlanması ve onların hukuk mesleğine girişlerinin düzenlenmesi için devletler tarafından uygulanması gereken önemli kurallar içerir.

32. Metin; cinsiyet, cinsel tercih, ırk, renk, din, politik veya diğer görüş, etnik veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğum ve fiziksel yetersizlik nedenleriyle hiç kimsenin hukuk eğitiminin, hukuk mesleğine girişinin ve hukuk mesleğini icraya devam etmesinin reddedilemeyeceğini belirtir. Bu hüküm AİHS 14. maddesinden esinlenmiştir.

33. Hukuk eğitimi, teknik yeterliğe ek olarak, hukuk mesleğinin yapısında var olan ahlaki standartların bilincini ve AİHS’de –diğer hususların yanında– bulunan insan haklarını ve temel özgürlükleri geliştirmek amacıyla düzenlenmelidir (Prensip II. (2)).

34. Bunun yanı sıra, Tavsiye, hukuk eğitiminin, devam eden eğitimin ve uygulama ile ilgili deneyimin hukuk hizmetlerini vermek için gerekli teknik yeterliğin seviyesini yakalamak, devam ettirmek ve yükseltmek için hayati etmenler olduklarını kabul eder. Gerçekten metin bu amaçlara ulaşmak için, uygun hallerde, devletlerden gerekli tedbirlerin alınmasını ister (Prensip II. (3)).

35. Bununla birlikte devamlı eğitim programlarından oluşan hukuk eğitimi avukatları, müvekkillerinin ve bir bütün olarak hukuk sisteminin menfaatlerine saygı duymak, bunları korumak ve geliştirmek için eğitmesinin yanında, hukuki beceriyi artırmayı, etik standartları ve kamunun ilgisini de yükseltmeyi amaçlamalıdır. (Prensip II. (3)).

Prensip III
Avukatların Görevleri ve Rolleri

36. Her şahsa ya da şahıs grubuna hak ve menfaatlerini savunmak veya ileri sürmek için bir avukatın yardımına başvurma hakkı tanınmıştır ve bunu dürüstlük ve özgürlükten ayrılmadan mümkün olan en iyi şekilde yapmak avukatın ödevidir. Sonuç olarak, avukatlar arasında müvek­killeri veya bunların davaları sebebiyle makamlar tarafından kesinlikle fark gözetilemez.

37. Bu sebeple Tavsiye, avukatların müvekkillerinin kanundan doğan hak ve menfaatlerini savunurken özgür, dikkatli ve adil olmasını temin etmek amacıyla barolarca veya kendi diğer meslek birliklerince düzenlenen mesleki standartların davranış kurallarının önemini belirtmektedir.

38. Tüm avukatların müvekkillerinin işleriyle ilgili sır saklama ödevi vardır (Prensip III. (2)). Bu ödev AİHS tarafından garanti altına alınan savunma haklarından biridir. Bu kurala karşın, genellikle hile ve suç teşkil eden fiillerle bağlantılı istisnalar bulunmaktadır. Tavsiye metninin III. (e) Prensibi’nde; müvekkilin rızası dışında sık saklama yükümlülüğünün herhangi bir şekilde ihlal edilmesinin avukatlar hakkında disiplin müeyyidesine sebep olabileceği belirtilmiştir.

39. Bu hususta, her devlette dava sırasında avukatlarını gizli addedilen vesikaları ibrazının talep edildiği değişik usuller bulunmaktadır. “Ortak Hukuk”un (örf ve adet kaidelerinden ibaret olan hukuk sistemi) uygulandığı bazı ülkelerde gizli vesikaların ibrazına müvekkiller karar verirken, başlıca Kıta Avrupası hukuk sistemini uygulayan ülkelerde adli işlemler sırasında talep edilen bu vesikaların ibraz edilip edilmeyeceği kararını vermek avukatlara düşmektedir.

40. Bununla birlikte, “Tavsiye, avukatların müvekkillerine karşı ödevleri hususunu göz önünde bulundurmaktadır.” (Prensip III. (3, alt bentler a, b, c, d ve e)). Müvekkillerine olan ödevlerini yerine getirirken avukatlar her zaman hukuk çerçevesinde, müvekkillerinin arzularına göre ve yerleşmiş mesleki ve etik standartlar dikkatlice ve korkusuzca hareket etmelidirler.

41. Avukatlar, müvekkillerine dava masraflarını da içe­ren davanın muhtemel sonuçları ve gidişatı hakkında bilgi vermek yanında, müvekkillerinin hak ve borçlarını öncelikle bildirmek zorundadırlar (Prensip III. (3. a)).

Özellikle belirtilmelidir ki, dava masraflarının bir kısmı avukatın ücretinden karşılanabilir. Bu sebeple avukatlar müvekkillerine dava boyunca ortaya çıkan masrafları bildirmelidir.

42. Ayrıca Tavsiye’ye göre avukatların görevlerinin bir parçası olarak anlaşmazlıkları sulh yoluyla çözmeye gayret etmeleri (Prensip III. (3. b)) ve menfaat çatışmalarından kaçınmaları gerekmektedir (Prensip III. (3. d)).

43. Bundan başka, Prensip III. (3. e) avukatlardan -makul bir şekilde- becerebileceklerinden fazla iş almamalarını ister. Özellikle istenen faal seviyeyi muhafaza edemeyeceklerse. Esas olarak avukatların makul bir şekilde yapabilecekleri işlerinin tespiti kendi takdirlerine bırakılmıştır ve davanın özel durumlarına bağlıdır. (Örneğin; dava çeşitleri, mahkemelerin büyüklüğü, hukuk firmalarındaki avukatların sayısı ve deneyimi). Ayrıca müvekkiller başka bir avukata başvurmaya karar vermek konusunda özgürdürler.

44. Bununla birlikte, avukatlar mahkeme heyetine karşı saygılı olmalı ve yargı sisteminin doğru ve adil şekilde işlemesi için üzerlerine düşeni yapmalıdırlar (Prensip III. (4)). Fakat bu, belirli davalarda karar verecek olan yargıçların yetkisine veya yargıcın duruşma sırasındaki hareket tarzına ilişkin hususların avukatlarca ileri sürülmesine engel olmamalıdır.

45. Ayrıca Prensip III. (4)’le ilgili olarak belirtilmelidir ki, duruşmanın uygun bir şekilde icrasını temin amacıyla, hakimler milli hukukça düzenlenen avukatların meslek birliklerinden ihracı, para cezası verilmesi… gibi herhangi bir disiplin yaptırımından yararlanabilir.

46. Bazı üye devletlerde sık sık rastlanan avukatların grev yapmasının, onların hizmetine ihtiyaç duyan kişilerin zarar görmelerine sebep olduğu özellikle vurgulanmalıdır. Bu nedenle Tavsiye (Prensip III. (4)), grevin avukatların kanuni bir hakkı olduğunu kabul etmekle birlikte, zamanla sınırlı olarak yapılması ve müvekkillerinin veya avukata başvuranların menfaatlerini zedelememesi gerektiğini öngörür.

Prensip IV
Tüm Şahısların Avukatlara Ulaşabilmesi

47. Avukatın mesleğiyle ilgili haklarını kullanma özgürlüğü ile bağlantılı olarak, avukatların hizmetlerini toplumun her kesimine ulaşılabilir hale getirmeleri ve bireylerin medeni ve siyasi haklarını da koruyarak adaletin sağlanmasına yardımcı olmaları gerekir. (Prensip IV)

48. Fakir ve normal yaşam koşullarından mahrum kalmış kişiler için hukuk hizmetleri hükmü bu insanların mutlak suretle mahkemede temsil edilmesi yükümlülüğünü içermez fakat, hakları konusunda onları eğitmek ve onlara akıl vermek zorunluluğu ile onları savunma ve koruma yolları anlamına gelir. (Prensip IV. (1) ve IV. (2)) Bu amaca ulaşma yollarından bir tanesi, fakir toplumlarda çalışan, bu toplumlara mensup kişilerin sayesinde kendi haklarını koruyabildikleri ve geliştirebildikleri ve gerekli olduğunda, avukatların yardımını isteyebildikleri ilgili kanunları ve usulleri haber veren örgütlere katılmak olabilir.

49. Tavsiye, bunun yanı sıra, hukuk hizmetleri programlarını mevcut bulundurmanın hükümetlerin sorumluluğu olduğunu vurgular. Hükümetlerin katkılarına ek olarak, bu tip programları geliştirmek ve temin etmek için barolar ve avukatların diğer meslek birlikleri gayret etmelidir. (Prensip IV. (3))

50. Avukatların ücretleri ve hizmetlerinin karşılığı hakkında, Tavsiye, onları düzenleyen mevzuatın hukuk hizmetlerinin halka makul şartlarda sunulmasını temin etmesi gerektiğini ve avukatların özgür olabilmeleri için makul bir yaşam standardını elde edebilecek kadar kazanmalarının şart olduğunu belirtir. (Prensip IV. (4))

51. Bunun dışında, ekonomik yönden zayıf kişiler için hukuk hizmetleri ile meşgul, masrafları tamamen veya kısmen kamu fonları tarafından karşılanan avukatlar mesleki açıdan hala özgür olabilmelidirler. (Prensip IV. (5))

52. Son olarak, Prensip IV’ün hükümleri sadece cezai bir suçla itham edilmiş kişileri savunan avukatlara değil, bu Tavsiye’nin amacı çerçevesindeki bütün avukatlara uy­gulanır.

Prensip V
Birlikler

53. Tavsiye, avukatların; haklarını ileri sürebilen, devam eden eğitimlerini ve stajlarını geliştirebilen ve mesleki dürüstlüklerini koruyabilen, yasal, bağımsız ve özerk bir birliği her yargı bölgesinde kurma ihtiyaçlarına değinir (Prensip V. (1)). Ayrıca, bu birliklerin yürütme organlarının, dış müdahale olmadan görevlerini yerine getirmeleri amacıyla, kendi üyelerini seçmesi yerinde olur.

54. Meslek kurallarını düzenleyen yasama işlevine sorunlu katılımı sağlamayan ülkelerde, dilerlerse ve bu birliklerin üyelerinden istenen mesleki standartları taşıyorlarsa, son söylenenin avukatların özgürlüklerini ve haklarını destekleyebilmesi ve koruyabilmesi amacıyla avukatlara bu birliklerin üyesi olma imkanı verilmelidir. Esas olarak avukatlar görevlerini tam olarak ancak “Hukuk Devleti” ilkesi üzerine kurulmuş devletlerde, Barolar özellikle devletten ve ekonomik baskı gruplarından bağımsızsa yerine getirebilirler. (Prensip V. (2)) Ancak barolar ve avukatların diğer meslek birlikleri, herkesin etkin ve eşit bir şekilde hukuk hizmetlerine ulaşmasını ve avukatların, kanunlara ve yerleşik mesleki standartlara uygun olarak ve haksız hiç bir müdahale olmadan müvekkillerine akıl vermelerini ve onlara yardım etmelerini sağlamak amacıyla hükümetlerle işbirliği yapmaya çalışmalıdırlar.

55. Tavsiye, (Prensip V. (3)) bunun yanı sıra, baroların, her türlü uygunsuz sınırlandırmalara ve ihlallere karşı avukatların özgürlüklerini savunmaktaki belirgin rolünü takdir eder.

56. Bundan başka, Tavsiye (Prensip V. (4), bent (a-g) arası), hukuk mesleğinin özgürlüğüne katkıda bulunması ve onların toplum içindeki görevlerini tamamlaması gereken Baroların ayrıntılı olmayan bir görev listesini içerir.

57. Avukatların özgürlüklerinin müvekkilleri ve toplum için önemini göz önünde bulundurarak, Baroların avukatların özgürlüğünü koruma ve geliştirme görevini yerine getirmeleri amacıyla, Tavsiye (Prensip V. (5), bentler (a-e) arası) avukatların hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılması ihtimaline karşı onların haklarını savunmak amacıyla her türlü gerekli davayı alma zorunluluğunu vurgular.

58. Prensip V. (5) bent (d), özellikle avukatların zilyetliklerinde bulundurdukları malzemelere -ve sadece belgelere değil- el koymaya işaret eder, çünkü birçok durumda avukatlar bilgiyi disket veya cd-rom gibi elektronik biçimde saklarlar.

59. Bentler (a-g) arasında belirtilen durumlardan biri meydana gelirse, barolar yetkili mercilerde temsil edebilme yetkisine sahip olmalıdır.

Prensip VI
Disiplin ile İlgili İşlemler

60. Tavsiye, baroların ve avukatların diğer meslek birliklerinin avukatlar için özgürce mesleki davranış kuralları oluşturma ve uygulama ihtiyaçlarına değinir. Avukatlar tarafından mesleki davranış kurallarında oluşturulan mesleki standartlara riayetsizlik durumunda, baroların onlara karşı disiplin ile ilgili işlemlere karar verme ve uygulama konusunda özel yetkileri vardır (Prensip VI. (1)). Ancak mahkemeler, savcı veya herhangi bir diğer kamu mercii yetkili baroya, son söylenen için disiplin ile ilgili işlemler başlatılması amacıyla, bir dava rapor edebilirler (Prensip VI. (2)).

Savcı makamının görevi, bu işlemleri başlatma ve işlemlerde yer alma konusunda sınırlandırılmalıdır.

61. Disiplin ile ilgili işlemler adil usul gereklerine ve özellikle avukatların muhalif karar aleyhine temyize başvurabilme imkanını içeren AİHS 6. madde hükümlerine tam olarak riayet etmesi gerekmektedir.

62. Özellikle, bu Tavsiye’nin amacı dahilinde, avukatların hakları, diğerlerin yanında, şu hususları içerir:

Kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, makul bir süre içinde, adil ve halka açık duruşma hakkı. Bu, avukatların davanın kamera tarafından görüntülenmesini talep etmelerine mani olmaz;

Kendilerine karşı ileri sürülen iddiadan ve delil durumundan zamanında haberdar edilme hakkı;

Savunmalarını hazırlamak için yeterli zaman verilmesi hakkı;

Duruşma boyunca duruşmada bulunma hakkı.

63. Son olarak Tavsiye (Prensip VI. (5)) disiplin suçları için yaptırım belirlerken orantılılık ilkesine uyma gereğini vurgular. Bundan dolayı işlenen suçun ağırlığı ile avukata karşı belirlenen yaptırımların olumsuz sonuçları arasında bir denge kurulmalıdır.

ILO 42 No’lu İşçinin Tazmini (Meslek Hastalıkları) Sözleşmesi (Revize)

0
ILO 42 No’lu İşçinin Tazmini (Meslek Hastalıkları) Sözleşmesi (Revize)

ILO 42 No’lu İşçinin Tazmini (Meslek Hastalıkları) Sözleşmesi (Revize), 4 Haziran 1934 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4864 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.

ILO 42 No’lu İşçinin Tazmini (Meslek Hastalıkları) Sözleşmesi (Revize)

ILO Kabul Tarihi: 4 Haziran 1934

Kanun Tarih ve Sayısı: 11 Şubat 1946 / 4864
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 16 Şubat 1946 / 6234Milletlerarası İş Bürosu İdare Meclisi tarafından vaki davet üzerine Cenevre’de 4 Haziran 1934’de 18 inci toplantısını yapan Milletler Cemiyeti Milletlerarası İş Teşkilatı Genel Konferansı;
Konferansın 7 inci toplantısında Mesleki Hastalıklar hakkında kabul edilmiş olan Sözleşme projesi’nin kısmen tadiline taallük edip, bu toplantının 7 inci maddesini teşkil eyleyen meseleye dair bazı tekliflerin kabulünü kararlaştırdıktan ve
Bu tekliflerin Milletlerarası bir Sözleşme projesi şeklini alması gerektiğini nazara aldıktan sonra,
Bin dokuz yüz otuz dört yılı .Haziran ayının yirmi birinci günü, Mesleki Hastalıklar Sözleşmesi (muaddel) 1934, ünvanını alacak olan aşağıdaki Sözleşme projesini kabul eder:

MADDE 1

Milletlerarası İş Teşkilatının bu Sözleşmeyi onayan her üyesi, mesleki hastalıklara uğrayanlar ile bunların hak sahipleri varislerine, iş kazalarının tazmini hakkındaki özel mevzuatındaki genel esaslar dahilinde tazminat sağlamayı taahhüt eder.

Bu tazminatın miktarı, milli mevzuatta iş kazaları neticesinde ödenecek olandan az olmamalıdır. Bu cihet mahfuz tutulmak şartıyla her üye mevzuatında bahse konu olan hastalıklar tazminatının ödeme şartlarına müteallik hükümlerin tesbitinde, ve bu hastalıklara, iş kazaları hakkındaki mevzuatını tatbikinde zaruri gördüğü tadil ve intibakları yapmakta serbesttir.

MADDE 2

Milletlerarası İş Teşkilatının her üyesi, aşağıdaki tabloda mevcut olup, hizalarında yazılı sanayi ve mesleklerde olmak üzere kanuna tabi işyerlerinde çalışan işçilerin duçar oldukları hastalıkları meslek hastalığı saymayı taahhüt eder.

TABLO

Hastalıkların ve Zehirli maddelerin listesi

İlgili meslek, sanat veya usullerin listesi

Kurşun veya halitaları ve mürekkebatı ile zehirlenmeler ve bundan mütevellit arızalar

Kurşun ihtiva eden cevherlerin ve çinko imalathanelerinde kurşunlu küllerin manipülasyonu.

Eski çinkoların, kurşunla beraber eritilerek karıştırılması.

Kurşundan veya hal italarından eşya imali.
Matbaa hurufatı dökmeciliği ve mürettiplik.
Kurşun mürekkebatının fabrikasyonu akümülatör imal ve tamiri.
Kurşun ihtiva eden sırların hazırlanması.
Kurşun talaşı veya tozu ile cilacılık. Kurşunu ihtiva eden, cila, macun ve boyaların hazırlanması ve manipilasyonu icabettiren boyacılık işleri.
Civa, civa amalgamı veya mürekkebatı ile zehirlenmeler ve bundan mütevellit arızalar.

Civa cevherlerinin manipilasyonu.
Civa mürekkebatı imalatı.
Civalı ölçü ve sair laboratuvar aletlerinin imali.
Şapka imalinde kullanılan maddelerinin ihzarı.

Civa ile yaldızcılık.
Civalı tahliye pompaları vasıtasıyla enkandesan lambalar imali.
Fulminat dö merkür ile kapsül mali.
Şarbon Hastalığı

Şarbonlu hayvanlar ile temas eden işçiler.
Yün, tiftik, deri, kıl, kemik ve boynuz gibi hayvani maddelerin manipilasyonu.
Emtianın tahmil ve tahliyesi ve nakli işleri.
Silis tozlarından mütevellit ve ciğer veremi ile müterafik olan veya olmayan silikoz hastalığı (silikozun ölümün veya işgörmezliğinin asıl sebebi olması şartıyle)
Silikoz tehlikesine maruz bıraktığı milli mevzuatta tayin edilen bütün işler.
Fosfor veya mürekkebatı ile zehirlenme ve bundan mütevellit arızalar

Fosfor veya mürekkebatının istihsal, intişar veya istimalini icap ettiren her türlü işler.
Arsenik veya mürekkebatı ile zehirlenme ve bundan mütevellit arızalar.

Arsenik veya mürekkebatının istihsal, intişar veya istimalini icap ettiren her türlü işler.
Benzin veya müşabitleri ve bunların nitraklı veya amilli müştekkatı ile zehirlenmeler ve bundan mülevellit arızalar.

Benzin veya müşabihleri ve bunların nitratlı veya aminli müştekkatının istihsal, intişar veya istimalini icap ettiren her türlü işler.
Mevaddı şahmiye sınıfına dahil olan idrokarbürlerin halojenli müştekkatı ile zehirlenme.

Mevaddı şahmiye sınıfına dahil idrokarbürlerin halojenli müştekkatının istihsal, intişar veya istimalinin gerektiği ve milli mevzuatta yeralmış bulunan her türlü işler.
Radyum ve radyoaktif maddelerden veya röntgen şuaından mütevellit patolojik arızalar.

Radyum radyoaktif maddelere veya röntgen şuaına maruz bırakan bilumum işler.
İptidai deri epitelyoması.

Katran ve huy ile bunların taktirinden hasıl olan katran ruhu, zift, madeni yağ, parafin ve bu mevaddın mürekkebatı, mahsulleri ve artıklarının kullanılmasını gerektiren her türlü işler.

MADDE 3
Bu Sözleşmenin kati şekilde onandığı keyfiyeti Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine bildirilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.
MADDE 4

Bu Sözleşme, ancak onamaları Genel Sekreterce tescil edilmiş olan Milletlerarası İş Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.

Bu Sözleşme, iki üyenin onamalarının Genel Sekreterlikçe tescil edilmelerinden on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

Daha sonra, bu Sözleşme, her üye için, onanmasının tescil edilmesinden on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 5
Milletlerarası İş Teşkilatı üyelerinin ikisinin onamaları Sekreterlikte tescil edilmesi akabinde, Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri keyfiyeti Milletlerarası İş Teşkilatının bütün üyelerine bildirecektir. Sekreter, teşkilatın başka üyeleri tarafından kendisine sonradan tebliğ edilecek onamaları da keza bütün üyelere bildirecektir.
MADDE 6

Bu Sözleşmeyi onayan her üye, onu yürürlüğe girmeye başladığı tarihten itibaren beş sene geçtikten sonra, Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine yapacağı ve bu Sekreterliğin tescil edeceği bir ihbarname ile feshedebilir. Fesih, Sekreterlikçe tescili tarihinden bir sene sonra muteber olur.

Bu Sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan evvelki fıkrada yazılı beş yıllık mühletin geçmesinden bir yıl sonra, bu madde gereğince feshetmek ihtiyarını kullanmayan her üye, yeniden beş yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, bu maddede derpiş edilen şartlar içinde her beş yıllık devre bitince feshedebilecektir.

MADDE 7
Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren geçecek her 10 yıllık devrenin sonunda, Milletlerarası İş Bürosu İdare Meclisi, onun uygulanması durumu hakkında Genel Konferansa bir rapor vermekle ve Konferansın gündemı içine onun tamamen veya kısmen tadili meselesinin konulup konulmaması gerektiği hususunda bir karar almakla ödevlidir.
MADDE 8

Konferans bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen tadil eden yeni bir Sözleşme kabul ettiği takdirde, bu yeni Sözleşmede başka türlü hükümler bulunması hali müstesna;

Tadil edici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki 6 ıncı maddeye bakılmaksızın, tadil edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi kayıt ve şartı ile, şimdiki bu Sözleşmenin kendiliğinden ve derhal feshini intaç edecektir.

Tadil edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, şimdiki bu Sözleşme üyelerin onanmasına açık bulundurulmayacaktır.

Şimdiki bu Sözleşme, onu onamış ve tadil edici Sözleşmeyi ise onamamış olan üyeler için eski hal ve şekliyle yürürlükte kalmaya devam edecektir.

MADDE 9
Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinin her ikisi muteber olacaktır

Kabul Et ve Saygı Göster Bildirgesi

0

Kabul Et ve Saygı Göster Bildirgesi(Accept And Respect Declaratıon), International Association of Physical Education and Sport for Girls and Women (IAPESGW) tarafından 16 Şubat 2008 tarihinde kabul edilmiştir. Bildirge, Müslüman kadınların ve kız çocuklarının spora ve fiziksel aktiviteye katılımlarındaki kıyafet tercihlerine saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulamaktadır

1949 yılında kurulan IAPESGW, kız çocukları ve kadınlar için beden eğitimi ve spor amacıyla çalışan üyeleri desteklemekte ve profesyonel gelişme ve uluslararası iş birliği için fırsatlar sağlamaktadır.

11-16 Şubat 2008’de Umman Sultan Qaboos Üniversitesi’nde IAPESGW’ye üye Müslüman toplulukların yer aldığı ülkelerin (Bosna ve Hersek, Danimarka, Mısır, İran, Irak, Malezya, Fas, Umman, Güney Afrika, Suriye, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Birleşik Krallık) katıldığı bir toplantı gerçekleştirilmiştir.

Yayımlanan Kabul Et ve Saygı Göster Bildirgesi’nin maddelerinden bazıları şunlardır:

(1) Spor ve eğitim sistemlerinde çalışan bireylere, Müslüman kadınların ve kız çocuklarının kendi dinlerini yaşayabilmelerinin ve spor ve fiziksel aktiviteye katılabilmelerinin farklı yollarını, örneğin fiziksel aktivite tercihi, kıyafet tercihi ve karma ya da kadın erkek ayrı gruplandırma, kabul etmelerini ve saygı göstermelerini öneriyoruz.

(2) Uluslararası spor federasyonlarının yarışmalarda giyilecek kıyafet talimatlarının İslami gereklilikleri, kültüre özgü kuralları ve güvenliği dikkate alarak bütün kadınların katılımını gerçekleştirme yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlayacağımızı bildiriyoruz.

DECLARATION:
1. Islam is an enabling religion that endorses women’s participation in physical activity.
2. We affirm the importance of physical education and physical activity in the lives of all girls and boys, men and women.
3. We emphasise the importance of good quality programmes of physical education and sport within school curriculum time, especially for girls.
4. We emphasise the desirability, in places where many children have limited access to school, of providing other ways of helping children to learn the physical skills and confidence they need to practise sport.
5. We recommend that people working in the sport and education systems accept and respect the diverse ways in which Muslim women and girls practise their religion and participate in sport and physical activity, for example, choices of activity, dress and gender grouping.
6. We urge international sport federations to show their commitment to inclusion by ensuring that their dress codes for competition embrace Islamic requirements, taking into account the principles of propriety, safety and integrity.
7. We recommend national governments and organisations include in their strategies for the development of sport and physical education, structures and systems that encourage women to take positions in teaching and research, coaching, administration and leadership.

İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine

0

İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine(Discourse on the Origin and Basis of Inequality Among Men, Discours sur l’origine et les fondements de l’inégalité parmi les hommes), J.J. Rousseau tarafından 1754 yılında yazılmış, Türkçe’ye Rasih Nuri İleri ve Hakan Zengin tarafından çevrilerek, Morpa Kültür Yayınları ve Say Yayınları tarafından ayrı ayrı basılmıştır.

Eser, Rousseau’un toplum ve siyaset felsefesinin temel metinlerinden biridir. Toplumların nasıl oluştuğu, eşitsizliğin kaynağı, insanın doğası, toplumsal sınıflar, doğal hukuk anlayışı, özel mülkiyet, eşitsizliğin toplumsal ve siyasi sonuçları gibi konuları temel alan eser Toplum Sözleşmesi’nin de temellerini atmıştır.

J.J. Rousseau, Aydınlanma Çağında yetişmiş olmakla birlikte, uygarlık eleştirisi ve doğaya dönüş önerisiyle romantik akıma öncülük etmiş, monarşiye karşı halkın egemenliğini savunmasıyla Fransız Devrimi’ni körüklemiş Rousseau’nun, Dijon Akademisinin “Eşitlik” temalı tartışması için hazırladığı Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine kitabı; insanlığın altın çağını yerleşik düzene geçmesiyle, toprak ve madenleri işlemesini öğrenmesiyle yitirdiği, “işbölümü” ve “özel mülkiyet”in uygarlaşma sürecini daha başından sakatladığı ve insanlar arasındaki eşitsizliğin temeli olduğu gibi savları yüzünden yayımlandığı yıl (1755) büyük ilgi ve tepkiyle karşılanmıştır.
Bir uygarlık eleştirisi olarak da kabul edilen bu kitap, doğuştan edindiğimiz zekâ ve beden eşitsizliğinin ötesinde, sonradan edindiğimiz eşitsizlikleri de tartışmaya açmıştır.

Kitabın Tanıtım Bülteni

Cenevre’de saatçi ustası olan babasının yanından ayrılan; mesleksiz, işsiz, parasız ve hiçbir toplumsal statü ile bağlantısı olmayan Jean-Jacques Rousseau, yeni bir çağın oluşumunun öncesinde, çağımızın birçok sorununu yaşayacak ve bunları düşünüp değerlendirmeye çalışacak olan yeni bir insan tipinin ilk örneğidir.

Onun yalnızlığı, 1756 Lizbon Depremi’nde yayımladığı bildirisiyle olayı hâlâ Tanrısal iradeye bağlayan Papa’nın yalanını da; Papa’nın deklerasyonundaki yalanı vurgulayan ama bunu yalnızca jeolojik bir olay olarak sunan Voltaire’in yalanını da fark eden ve yaşanan depremin toplumsal sistemin ürünü olduğunu, yıkımın ve ölümün gelip yoksul mahallelerin başına çöktüğünü gören bir düşünürün yalnızlığıdır. Bu nedenle, günümüzdeki “depremleri”, “çöküntüleri” yalansız dolansız anlamak isteyen herkesin yeniden ve yeniden okuması gereken bir düşünürdür Rousseau. (Tanıtım Bülteninden)”

Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi

0

Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde kabul edilmiş, 17 Aralık 1997 tarihinde Paris’de imzalanmış, 1 Şubat 2000 tarihinde TBMM’de kabul edilen 4518 sayılı yasa ile Türkiye tarafından onaylanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti tarafından çıkarılan Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu ise, 3628 Sayılı Kanun numarası ile  ve Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet Ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu adıyla 19.04.1990 tarihinde kabul edilmiş ve Resmi Gazetenin 04.05.1990 tarihli ve 20508 nolu sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi
GİRİŞ
Âkit Taraflar,

Rüşvetin, ticaret ve yatırım alanları dahil olmak üzere, uluslararası ticarî işlemlerde ciddî ahlakî ve siyasî kaygılara sebep olan, kamu idaresini ve ekonomik gelişmeyi etkileyen ve uluslararası rekabet şartlarını bozan yaygın bir olgu olduğunu dikkate alarak,

Uluslararası ticarî işlemlerde rüşvetle mücadelenin sorumluluğunun bütün ülkelerden beklendiğini dikkate alarak,

Uluslararası ticarî işlemlerde, yabancı kamu görevlilerine verilen rüşvetin caydırıcı, rüşveti önlemek ve mücadele etmek için etkin önlemler alınmasını ve özellikle bu nev’i rüşvetin, ortak unsurlar ve yetki ilkeleri ile her ülkede uygulanabilen diğer temel hukuk ilkelerine uygun şekilde süratle cezalandırılabilirliğini talep eden İktisadî İşbirliği ve Gelişme Teşkilâtının (OECD) 23 Mayıs 1997 tarih ve C (97) 123 Nihaî Sayılı Kararını da gözönünde bulundurarak,

Bilhassa, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Amerika Devletleri Örgütü, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği tarafından yürütülenler olmak üzere, kamu görevlilerine rüşvet verilmesi ile mücadeledeki ittifak ve işbirliğini geliştiren son zamanlardaki diğer girişimleri memnuniyetle karşılayarak,

Kuruluşların, işveren ve sendikal örgütlerin ve diğer hükümetler dışı örgütlerin rüşvete karşı mücadeledeki gayretlerini kutlayarak,

Hükümetlerin, birey ve kuruluşların uluslararası ticarî işlemlerdeki bahşiş talepleri ile mücadeledeki rolüne minnettar olarak,

Bu alandaki her türlü aşamanın, sadece ülkelerin tek başlarına çabalarını değil, aynı zamanda çok taraflı düzeyde bir işbirliği, denetim ve takibini de gerektirdiğinin bilincinde olarak,

Âkit Tarafların almaları gereken önlemler arasındaki denkliğin sağlanmasının, sözleşmeyi, bu denkliği etkileyecek aykırılık şerhi öne sürmeksizin onaylamaları gerektiği hususunun, bu sözleşmenin başlıca konu ve amacını teşkil ettiğinin bilincinde olarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Madde 1- Yabancı kamu görevlilerine rüşvet verme suçu

1. Her Âkit Taraf, uluslararası ticaretin yürütülmesinde bir işin veya haksız bir yararın elde edilmesi ve muhafazası gayesiyle resmî görevlerin ifası zımnında hareket etme veya hareket etmekten kaçınması için, yabancı bir kamu görevlisine kasıtlı olarak doğrudan veya aracılar vasıtasıyla hak edilmemiş para veya diğer yararlar öneren, vaat eden veya veren kişi için, o kamu görevlisi veya üçüncü kişi için hukukları kapsamında suç ihdas edilmesini teminen gerekli tedbirler alacaktır.

2. Her Âkit Taraf, teşvik, yardım veya yetkilendirme sureti de dahil olmak üzere, yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesine ortak olma fiilinin suç teşkil etmesi için gereken önlemleri alır. Yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verme amaçlı teşebbüs veya suç ortaklığı, teşebbüs veya suç ortaklığının o Âkit Tarafın ulusal kamu görevlisine rüşvet verilmesinin de suç teşkil ettiği ölçüde, suç olarak addedilecektir.

3. Yukarıdaki 1 inci ve 2 nci paragraflarda belirtilen suçlar, bundan sonra “yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verme” olarak anılacaktır.

4. Bu Sözleşmenin amaçlarına uygun olarak,

a. “Yabancı kamu görevlisi” yabancı bir ülkede, seçilmiş ya da atanmış olsun, yasama, idarî veya adlî bir görevi uhdesinde bulunduran, bir kamu kurum ya da kuruluşu da dahil olmak üzere; yabancı bir ülke için kamu görevi ifa eden her şahıs ve uluslararası bir kamu kuruluşunun memur veya görevlisini belirtir;

b. “Yabancı ülke” tabiri ulusal düzeyden mahallî düzeye kadar Hükümetin bütün seviyeleri ve alt bölümlerini kapsar;
c. “Resmî görevlerinin ifası zımnında harekete geçmek veya görevini ihmal” tabiri; kamu görevlisinin resmî konumunun icap ettirdiği görevini, kendisine verilen yetkiler dahilinde olsun veya olmasın kullanışını belirtir.

Madde 2- Tüzel kişilerin sorumluluğu

Her , Âkit Taraf, kendi hukuk ilkelerine uygun olarak, yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi halinde; tüzel kişilerin sorumluluğunu sağlamak için gereken önlemleri alır.

Madde 3- Yaptırımlar

1. Yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi, etkili, orantılı ve caydırıcı cezaî yaptırımlarla cezalandırılabilir kılınacaktır. Cezai yaptırımların baremi, Âkit Tarafın kendi kamu görevlisine rüşvet verilmesi halinde uygulanabilir yaptırımlarla kabil-i kıyas olacak ve gerçek kişilerle ilgili olarak, etkili karşılıklı adlî yardımı ve iadeyi mümkün kılacak yeterli hürriyeti kısıtlayıcı cezaları içerecektir.

2. Eğer, bir Âkit Tarafın hukuk sisteminde cezaî sorumluluk tüzel kişilere uygulanabilir değilse; o Âkit Taraf, yabancı kamu görevlilerine rüşvet verilmesi halinde, tüzel kişilerin para cezaları da dahil olmak üzere; etkili, orantılı ve caydırıcı diğer yaptırımlara maruz kalmalarını sağlayacaktır.

3. Her Âkit Taraf, yabancı kamu görevlisine verilen rüşvetin ve bundan kaynaklanan kazancın veya bu kazançla eş değerdeki mal varlığının, el koyma ve müsadereye tabi tutulmasını veya aynı etkileri parasal yaptırımların uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alacaktır.

4. Her Âkit Taraf, yabancı bir kamu görevlisine rüşvet vermekten dolayı yaptırıma tabi her şahıs için ilave medenî ve idarî yaptırımların uygulanmasını göz önünde bulundurur.

Talk to Food Lion Customer Survey

Madde 4- Yetki

1. Yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi suçunun tamamının ya da bir bölümünün kendi ülkesinde işlenmesi karşısında her Âkit Taraf yargı yetkisini ihdas etmek için gereken tedbirleri alacaktır.

2. Yurtdışında işledikleri suçlar nedeniyle vatandaşlarını kovuşturma yetkisine sahip bulunan her Âkit Taraf, aynı ilkelere göre; yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi ile ilgili aynı yetkiyi ihdas etmek için gereken tedbirleri alacaktır.

3. Bu Sözleşmede tanımlanan bu suça ilişkin birden fazla Âkit Tarafın yargı yetkisinin mevcudiyeti halinde; aralarından birinin talebi üzerine, ilgiliTaraflar, kovuşturma için en uygun yargı yetkisinin belirlenmesine yönelik istişarede bulunacaklardır.

4. Her Âkit Taraf yabancı kamu görevlilerine rüşvet verilmesi ile mücadelede; yargı yetkisinin mevcut dayanaklarının etkili olup olmadığını gözden geçirecek, etkili değilse telafi edici girişimlerde bulunacaktır.

Madde 5 – Uygulamaya koyma

Yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi durumunda, soruşturma ve kovuşturmalar her Âkit Tarafın uygulanabilen kaide ve ilkelerine göre yapılır. Kovuşturmalar ulusal ekonomik çıkar mülahazaları; diğer bir Devlet ile ilişkilere olası etkileri ya da bahsekonu gerçek ya da tüzel kişilerin kimliğinden etkilenmeyeceklerdir.

Madde 6 – Zamanaşımı

Yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi suçuna uygulanabilecek zamanaşımı, bu suçun soruşturulması ve kovuşturulması için yeterli bir süreye cevaz verecektir.

Madde 7 – Para aklanması

Kendi kamu görevlisine rüşvet verilmesini, kara para aklama mevzuatının uygulanması amacıyla mesnet suç haline getiren Âkit Taraf; rüşvet vermenin gerçekleştiği yere bakmaksızın, bunu yabancı kamu görevlisine rüşvet verilmesi durumu için de aynı şartlarla uygulayacaktır.

Madde 8 – Muhasebe kuralları

1. Yabancı kamu görevlilerine rüşvet verilmesi ile etkili mücadele için her Âkit Taraf, kendi kanun ve yönetmeliklerine tabi şirketlerce, yabancı kamu görevlilerine rüşvet vermek veya bu rüşveti gizlemek amacıyla, sahte belge kullanılmasını, kayıt dışı hesap oluşturulmasını, kayıt dışı veya yeterince belirtilmeyen işlemler yapılmasını, mevcut olmayan giderler kaydedilmesini, ne olduğu doğru olarak belirtilmeyen borç girişinin yapılmasını önlemek için, defterlerin ve kayıtların, malî bilanço açıklamalarının, muhasebe ve denetleme standartlarının sürdürülmesine ilişkin kendi kanunları ve yönetmelikleri çerçevesinde gerekli tedbirleri alacaktır.

2. Her Âkit Taraf, bu şirketlerin defterlerinde, belgelerinde, hesaplarında ve malî bilançolarında bu nev’iden eksiklik veya hilelerin bulunması halinde, etkili, orantılı ve caydırıcı medenî, idarî ve cezaî yaptırımlar öngörür.

Madde 9 – Adlî yardımlaşma

1. Her Âkit Taraf, yürürlükteki yasalarının ve uluslararası belgelerin elverdiği ölçüde, diğer Tarafa, bu Tarafın tüzel kişilere karşı açtığı cezaî olmayan davalar da dahil olmak üzere, bu Sözleşmeye konu suçlara ilişkin soruşturma ve ceza davaları ile ilgili hızlı ve etkili bir adlî yardım sağlayacaktır. Talep edilen Taraf talep eden Tarafı adlî yardıma dayanak olacak, takdimi gerekli her veri ve ek belgeden ve talep üzerine bu adlî yardım talebinin akibetine ilişkin olarak gecikmeksizin haberdar eder.

2. Âkit Taraflardan birinin adlî yardıma konu suçu her iki ülkede de cezalandırılabilir bir suç olarak görmesi durumunda, eğer suç bu Sözleşmeye konu ise, her iki ülkede cezalandırılabilme şartı var olmayı sürdürecektir.

3. Bu sözleşme çerçevesindeki adlî yardım talebi Taraflarca banka sırrı öne sürülerek reddedilemez.

Madde 10 – İade

1. Yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi, Âkit Tarafların hukuku ve aralarındaki iade sözleşmeleri gereğince iadeyi konu bir suç olarak addedilir.

2. İadeyi bir iade sözleşmesinin mevcudiyeti koşuluyla yapan Taraflardan biri, kendisi ile iade sözleşmesi bulunmayan bir diğer Taraftan bu nev’i bir talep alırsa; yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi suçu ile ilgili olarak, bu Sözleşmeyi, iade için hukukî temel olarak addedebilir.

3. Her Âkit Taraf, yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi suçundan dolayı vatandaşları hakkında kovuşturma yapmak veya onları iade etmek için gerekli önlemleri alır. Yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verilmesi suçundan ötürü, o şahsın iade talebini, tek neden olarak, şahsın vatandaşı olması sebebiyle reddeden Taraf; meseleyi kovuşturmanın yapılabilmesi amacıyla yetkili makamlarına tevdi etmelidir.

4. Yabancı bir kamu görevlisine rüşvet verme suçundan iade; ulusal hukuka ve her Âkit Taraf için uygulanabilir sözleşme ve uzlaşma ile belirlenen şartlara tabidir. Taraflardan biri iadeyi her iki ülkede de cezalandırabilir bir suç olma şartına bağlarsa ve suç bu Sözleşmenin 1. maddesinde yazılı suçlardan ise, bu şart yerine gelmiş sayılır.

Madde 11 – Sorumlu makamlar

4. maddenin 3. paragrafındaki istişarenin, 9. maddede öngörülen adlî yardımlaşmanın ve 10. maddede öngörülen iadenin amaçlarına uygun olarak, her Âkit Taraf, OECD Genel Sekreterine, aralarında mevcut diğer düzenlemelerden ayrı olarak, o Taraf için bu konulara ilişkin taleplerinin gönderim ve kabulünden sorumlu bir makamı veya makamları bildirir.

Madde 12 – Denetim ve takip

Bu Sözleşmenin tam olarak uygulanmasının denetimi ve geliştirilmesi amacıyla Taraflar düzenli bir takip programı ortaya koymak üzere işbirliği yaparlar. Tarafların aldıkları aksine bir karar haricinde, bu çalışma karşılıklı rıza ile , OECD’nin Uluslararası Ticarî İşlemlerde Rüşvet Çalışma Grubunun bünyesinde, bu gruba tevdi edilen vazife doğrultusunda ifa olunur ya da anılan kurumun görevlerini üstlenebilecek bir başka kurum tarafından yerine getirilir.

Taraflar, bu kurumun uygulanan kuralları doğrultusunda programın masraflarını üstlenir.

Madde 13 – İmza ve katılım

1. Bu Sözleşme, OECD üyesi ülkeler ve Uluslararası Ticarî İşlemlerde Rüşvet Çalışma Grubunun faaliyetlerine tam katılımcı olarak davet edilen üye olmayan ülkelerin imzalarına yürürlüğe giriş tarihine kadar açıktır.

2. Yürürlüğe girmesinden sonra, bu Sözleşme, İmzacı olmayan OECD üyelerine ve Uluslararası Ticarî İşlemlerde Rüşvet Çalışma Grubuna veya onun yerini alan oluşuma tam katılımcı olanlara, katılım için açık olacaktır. İmzacı olmayanlar için Sözleşme, katılım belgesinin tevdiini takip eden altmışıncı gün yürürlüğe girecektir.

Madde 14 – Onay ve onay belgelerinin tevdii

1. Bu Sözleşme, İmzacıların her birinin hukukuna uygun olarak, kabul, uygun bulma veya onaylamasına tabidir.

2. Kabul, tanıma, onay ve katılım belgeleri bu Sözleşmenin Depoziteri olan OECD Genel Sekreterine tevdii olunur.

Madde 15 – Yürürlüğe girme

1. Bu Sözleşme ek belgede öngörülen en büyük ihracat payına sahip on ülke arasından, bu on ülkenin birleşik toplam ihracatının en az yüzde altmışını temsil eden beşinin, kabul, uygun bulma veya onay belgelerini tevdi tarihini takip eden altmışıncı gün yürürlüğe girecektir. Bu şekilde yürürlüğe giriş sonrası, Sözleşme, ilgili belgesini tevdi eden her İmzacı için tevdii takip eden altmışıncı gün yürürlüğe girecektir.

2. Sözleşme, 1 no. lu paragrafa uygun olarak 31 Aralık 1998’e kadar yürürlüğe girmemiş olursa, kabul veya onay belgesini tevdi eden her imzacı ülke yazılı olarak Sözleşmenin yürürlüğe girmesini kabule hazır olduğunu mevcut 2 no. lu paragrafa uygun olarak Depozitere bildirebilirler. Sözleşme, böyle bir bildirimin en az iki İmzacı tarafından yapılmasını takip eden altmışıncı gün yürürlüğe girecektir.

Madde 16 – Değişiklik

Her Âkit Taraf bu Sözleşmenin değiştirilmesini teklif edebilir. Teklif edilen değişiklik, Tarafları bir toplantıya davet için en az altmış gün önceden diğer Taraflara bunu ileten Depozitere sunulacaktır. Tarafların konsensusu ile veya Tarafların konsensus ile belirleyecekleri bir yöntem ile kabul edilen değişiklik, tüm Tarafların onay, kabul veya uygun bulma belgelerini tevdiinden sonraki altmışıncı gün veya değişikliğin Taraflarca kabulü sırasında tespit edecekleri diğer başka şartlara göre yürürlüğe girecektir.

Madde 17 – Çekilme

Bir Âkit Taraf, Depozitere yazılı bildirimde bulunmak suretiyle bu Sözleşmeden çekilebilir. Bu çekilme, bildirimin alınmasından bir sene sonra hüküm doğuracaktır.

Çekilmenin hüküm doğurma tarihinden önce sunulan ve sonuçlanmayan adlî yardım ve iade talepleri için; Taraflar ve çekilen Taraf arasındaki işbirliği çekilmeden sonra devam edecektir.

Onyedi Aralık bindokuzyüzdoksanyedi tarihinde Paris’te, Fransızca ve İngilizce olarak hazırlanmıştır, her iki metin eşit şekilde geçerlidir.

Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin Osman Kavala Davasına Müdahale Dilekçesi

0

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin Osman Kavala Davasına Müdahale Dilekçesi, AİHM’de devam eden Osman Kavala Davası‘na, Komiser’in 20 Kasım 2018’de sunmuş olduğu belgedir.

Dilekçeyi komiserlik adına sunan Dunja Mijatovic, Bosna-Hersek’li bir hukukçu ve insan hakları uzmanıdır. 2018-2024 yılları arasında Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmıştır. 

AİHM, nihai kararı “İnsan hakları savunucusunun makul şüphe olmadan, insan hakları faaliyetlerini durdurmak amacıyla tutuklanması ve AYM’nin hızlı bir sürede karar vermemesi 5/1, 5/4 ve 18. madde ihlalidir.” şeklindedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 36’ncı Madde 3’üncü paragrafı altında Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin Üçüncü Taraf Müdahilliği
Başvuru No. 28749/18
Mehmet Osman KAVALA / Türkiye
Giriş

1.       Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri (bundan böyle ‘Komiser’ olarak anılacaktır), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (bundan böyle ‘Sözleşme’ olarak anılacaktır) 36’ncı Madde 3’üncü paragrafıyla uyum içerisinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (bundan böyle ‘Mahkeme’ olarak anılacaktır) görülmekte olan Kavala / Türkiye davasına müdahil olarak davaya ilişkin yazılı gözlemlerini Mahkeme’ye sunma kararı almış olduğunu Mahkeme’ye 19 Kasım 2018 tarihinde bildirmiştir. Bu dava, Türkiye’de bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusu olan başvurucunun yakalanması ve tutukluluğuyla ilgilidir. Dava, aynı zamanda, söz konusu tutukluluğun Sözleşme altında belirlenmiş amaçlardan farklı şekilde ve bilhassa bir sivil toplum aktivisti olarak başvurucuyu susturma aracı olarak kullanılması iddiası ile ilgilidir.

2.       Kendisine verilmiş yetki uyarınca, Komiser, insan haklarına etkili şekilde uyulmasını teşvik eder; üye devletlerin Avrupa Konseyi insan hakları araçlarını, bilhassa Sözleşme’yi, uygulamasına yardımcı olur; kanun ve uygulamada insan haklarıyla ilgili olası eksiklikleri belirler ve tüm bölgede insan haklarının korunmasına dair tavsiye ve bilgi sağlar.[1] Ek olarak, 6 Şubat 2008’de kabul edilmiş olan ve Komiser’e, özellikle ülke ziyaretlerinde geniş bir yelpazede faaliyet gösteren savunucularla buluşmaya ve insan hakları savunucularının durumu hakkında kamuya açık raporlar yazmaya devam ederek, Komiserliğinin insan hakları savunucularının korunmasına dair rol ve kapasitesini pekiştirmesi çağrısında bulunan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Bildirgesine binaen, Komiser’in insan hakları savunucularına yönelik özel bir rolü de vardır.[2]

3.       Söz konusu müdahillik, Komiser Dunja Mijatović’in Türkiye üzerine çalışmalarına dayanmaktadır. Bu çalışmalar kapsamında, Komiser, 15-19 Ekim 2018 arasında Türkiye’ye bir temas misyonu düzenlemiş ve sivil toplum temsilcileri ve yetkilileri ile görüşmüş ve özel olarak başvurucunun durumuyla ilgili görüşmeler yapmıştır. Söz konusu gözlemler, Komiser’in ülkeye dair devam eden izleme çalışmaları ve selefleri, 1 Nisan 2006 – 31 Mart 2012 arasında İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmış Thomas Hammarberg ve 1 Nisan 2012 – 31 Mart 2018 arasında İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmış Nils Muižnieks’in çalışmalarından faydalanmaktadır.

4.       Mevcut yazılı görüşün I’inci Kısmı Türkiye’deki insan hakları savunucularının durumuna dair temel meselelere odaklanmakta; II’nci Kısım Gezi olayları hakkında gözlemler içermekte; III’ncü Kısım Türk yargısının tutuklamaları kullanma biçimiyle ilgili genel sorunları ele almakta; IV’üncü Kısım cezai adalet sistemi ve Anayasa Mahkemesi’nin tutuklulukları denetlemedeki etkinliğindeki genel sorunları ele almaktadır. Bu kısımları Komiser’in çıkarımları takip etmektedir.

I.  Türkiye’de insan hakları savunucularının durumuna ilişkin temel meseleler

5.       Komiser, başvurucunun yakalanması ve ilk ve bu yazılı görüşün yazılması esnasında 400 günden fazla süredir bir iddianame olmaksızın devam eden tutukluluğunun son yıllarda Türkiye’de sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerinde devamlı olarak artmakta olan baskı bağlamında ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Komiserliğin yanı sıra, Avrupa Konseyi’nin pek çok başka kurumu[3] ve BM mekanizmaları[4], bu durum hakkında derin endişelerini ifade etmiştir. Komiser, aynı zamanda, başvurucunun durumuyla ilgili özel şartların ülkede, insan hakları savunucuları dâhil olmak üzere, sivil toplum ortamını etkileyen, ülkede hâlihazırda mevcut olan caydırıcı etkiye önemli katkıda bulunduğunu düşünmektedir.

6.       Bir iş adamı ve filantrop olan başvurucu, Türkiye’de tanınmış bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusudur. Uzun yıllar boyunca, Türkiye’de çalışma alanları insan hakları, kültür, sosyal çalışmalar ve tarihsel uzlaşmadan çevrenin korunmasına kadar uzanan pek çok STK’nın ve sivil toplum girişiminin kurulmasına katılmış ve onları desteklemiştir. Bu STK’lar ve girişimlerin arasında, herhangi bir özel sıralama güdülmeksizin, şunlar sayılabilir: (önceki ismiyle Helsinki) Yurttaşlık Derneği, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), TEMA Vakfı (erozyon ve çevresel bozulmaya karşı çalışmaktadır), Açık Toplum Vakfı, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi (geçiş dönemi adaleti meseleleri üzerine çalışmaktadır), Tarih Vakfı, Barış Vakfı ve Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (film festivalleri düzenlemektedir). Son yıllarda, başvurucu, bilhassa Türkiye’nin ana kültür merkezlerinin dışında, sanatsal ve kültürel girişimlerin teşvik edilmesiyle uzlaşma ve insan haklarına saygıya katkıda bulunmayı amaçlayan bir hükümet dışı sivil kuruluş olan Anadolu Kültür üzerinde çalışmaktaydı. Bu sivil kuruluşun pek çok projesi, pek çok dünyaca tanınmış sanat vakıfları ve Avrupa Birliği tarafından desteklenmiş ve pek çok projede Türkiye’nin dört bir yanındaki çeşitli yerel idarelerle işbirliği yapılmıştır.

7.       Başvurucu, uzun zamandan beri, Komiserlik de dâhil olmak üzere, Türkiye’de insan hakları üzerine çalışan pek çok uluslararası kuruluşun güvenilir bir ortağı olmuştur. Komiserliğin kurulmasından bu yana görev almış dört Komiserin her biri başvurucunun kurulmasına yardım ettiği STK’lar veya doğrudan başvurucunun kendisiyle iletişim içinde olmuştur. Başvurucunun kendisi ve bu STK’lar, her zaman en yüksek düzeyde profesyonellik, adanmışlık ve insan haklarına saygı göstererek, Türkiye’de insan haklarının durumuna dair güvenilir ve tarafsız bilgi kaynakları olmuştur. Komiserler kendileriyle yaptığı çalışmalarda bu STK’ların veya başvurucunun şiddet veya suçu teşvik ettiği veya şiddeti meşrulaştırdığı veya önemsizleştirdiği gibi bir izlenim edinmemiştir. Başvurucu, aynı zamanda, 1983 yılında, örneğin, Komiser’in selefi tarafından kaleme alınmış görüşlerin bir derlemesinin tercüme edilmesi ve yayınlanması dâhil, Avrupa Konseyi’nin insan hakları standartlarının yayılmasında kilit bir rol oynayan ve Türkiye’de önemli bir yayınevi olan İletişim Yayınları’nın kurucularından olmuştur. Son olarak, başvurucu, 2014 yılında, Avrupa Konseyi’nin ağının bir parçası olan, İstanbul’daki Avrupa Siyaset Okulu’nun kuruluşu ve yönetimine dâhil olmuştur.

8.       On yılları kapsayan ve geniş bir yelpazedeki sivil toplum aktivizmi sayesinde, başvurucunun Türk sivil toplumu içinde güçlü bağları vardır ve başvurucu pek çok önemli ulusal ve uluslararası STK ve insan hakları savunucusuyla işbirliği yapmıştır. Yakalanması ve ilk ve devam eden tutukluluğunun uzunluğunun Türkiye’deki sivil toplum üzerinde derin ve caydırıcı bir etkisi olmuştur. Komiser, Ekim 2018’de Türkiye’ye gerçekleştirdiği temas misyonunda bu etkiye dair izlenimler edinmiştir: Çoğu başvurucuyu yakından tanıyan, Komiser’in muhatapları, başvurucunun tutukluluğunu onun sivil toplum aktivizmine karşı bir misilleme olarak algılamakta ve bu tutukluluğun arkasındaki nedenin Türkiye’deki insan hakları savunucularına gözdağı vermek olduğunu düşünmektedir. Başvurucunun devam eden tutukluluğunun görünüşe göre keyfî olması, herhangi bir suça dair kanıtın ve iddianamenin açıklanmamış olması ve başvurucunun geniş çaplı insan hakları çalışmaları ve münhasıran barışçıl faaliyetleri, bir güvensizlik hissi doğurmuş ve aynı şeyin her insan hakları savunucusunun başına gelebileceği algısını yaratmıştır.

9.       Komiser, ayrıca, mevcut davanın Türkiye’de son yıllarda sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki artmakta olan baskının açık bir tezahürü olduğuna inanmaktadır. Bu baskı, bilhassa, resmi makamlar tarafından işlendiği iddia edilen insan hakları ihlallerini raporlamanın terör örgütlerinin amaçlarına hizmet ettiği ve bu şekilde aslında Türk Devletine karşı bir saldırı olduğu önermesinde bulunarak, sivil toplum aktivistlerini hedef alan ve siyasetçiler tarafından gerçekleştirilen bir dizi spesifik saldırı ve aynı minvaldeki genel siyasi söylemleri içermektedir. Bu ifadeler, sıklıkla kamu görevlilerinin bu şekildeki çalışmaları kısıtlamaya yönelik harekete geçmesiyle sonuçlanmaktadır. Sözgelimi, Cumhurbaşkanı’nın Nisan 2016’da yapmış olduğu ve insan hakları durumu hakkında rapor yayımlayan STK’ların “üzerine gidilmesi” gerektiğini belirttiği açıklamasının ardından, emniyet güçleri ve yerel idareler, Uluslararası Af Örgütü dâhil, STK’ların ülkedeki bazı yerleri ziyaret etmesini engellemeye başlamıştır.[5]

10.   Komiser, söz konusu baskının Temmuz 2016’da olağanüstü hâlin ilan edilmesiyle beraber hem sayısal olarak hem de yoğunluk açısından artış gösterdiğini belirtmektedir. Bu dönemdeki önemli bir gelişme, herhangi bir yargı dahli veya kararı olmaksızın, STK’ların kanun hükmünde kararnameler vasıtasıyla doğrudan kapatılması ve tüm varlıklarının tasfiye edilmesi olmuştur. Selef Komiser’in olağanüstü hâlin en başında acilen bu uygulamaya son verilmesi yönündeki çağrısına rağmen[6], 1.500’ün üzerinde dernek, vakıf ve sendika, yürütme tarafından bir terör örgütüne ait oldukları, bir terör örgütüyle iltisakları veya irtibatları olduklarının “değerlendirilmesi” dışında başka herhangi bir açıklama veya gerekçe sunulmaksızın kapatılmıştır. Anlaşılabilir şekilde, bu durum, Türkiye’deki tüm sivil toplum sektörü açısından daha önce görülmemiş derecede yasal belirsizlik ve caydırıcı etki meydana getirmiştir.

11.   Ek olarak, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dair ayrıntılı raporlar hazırlamalarıyla bilinen Türkiye İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi, insan hakları alanında çalışan en eski sivil toplum kuruluşlarına karşı görünüşe göre seçici şekilde devlet denetimleri gerçekleştirilmiştir. Bunun ardından, bu STK’lara karşı, hâlen derdest olan, bir dizi dava açılmıştır. Sözgelimi, Ankara’da LGBTİ bireylerin insan haklarına odaklanan tüm kamuya açık etkinliklerin ayrım gözetmeksizin ve süresiz olarak yasaklanması dâhil olmak üzere, STK’ların günlük işleyişleri üzerine sert kısıtlamalar getirilmiştir. Komiser, olağanüstü hâl kaldırılmış olsa da söz konusu yasağın devam ettiğini belirtmektedir.

12.   Son zamanlarda gerçekleşen olaylardan, Türk yargısının da, artan şekilde, insan hakları savunucularının eleştirilerinin kendi başına devlet ve Türk hükümetine karşı meşru olmayan bir saldırı olduğu yönündeki fikir yürütme biçimini takip ettiği anlaşılmaktadır. Örneğin, Komiser’in selefi, ifade özgürlüğüne dair hazırlamış olduğu bir Memorandumda, ifade özgürlüğü altında korunması gereken eylem veya açıklamaların yargı tarafından taciz edilmesinin medya ve gazetecilikten başlayarak siyasetçiler, akademisyenler, sosyal medyada kendini ifade eden sıradan vatandaşlar ve aynı zamanda STK’lar ve insan hakları savunucuları dâhil olmak üzere, Türkiye’nin tüm kesimlerine yayılmış olduğunu belirtmektedir.[7] Nisan 2017’de Mahkeme’ye sunmuş olduğu yazılı bir görüşte, selef Komiser, aynı zamanda, yargı tarafından da olmak üzere, STK’lara ciddi müdahalelerin pek çok örneğini sunmuş ve şu çıkarımda bulunmuştur: “Türkiye’nin güneydoğusunda insan hakları üzerine çalışan insan hakları savunucularının […] meşru faaliyetlerine karşılık olarak muhtelif misilleme ve yıldırmalara tabi tutuldukları yönünde açık emareler vardır.”[8]

13.   Komiserlik, ayrıca, 2017’de Türkiye’de insan hakları savunucularının durumuyla ilgili, örneğin, Komiserliğin başka bir ortağı olan Murat Çelikkan’ın mahkumiyetine;[9] Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin Başkanı olan Taner Kılıç’ın tutuklanmasına[10] ve Temmuz 2017’de İstanbul’da bir dijital güvenlik ve bilgi yönetimi çalıştayına katılan sekiz insan hakları savunucusunun meşru olmayan şekilde yakalanması ve haklarında ceza davaları açılmasına[11] ilişkin pek çok açıklama yayımlamıştır.

14.   Bu gelişmeler, Türkiye resmi makamlarının, insan hakları savunucularının çalışmalarını sınırlamak için tutarlı bir çaba gösterdikleri izlenimini vermektedir; bu da, yaptıkları iş demokratik bir toplumda temel bir unsur teşkil eden insan hakları savunucularının faaliyetleri için düşmanca ve caydırıcı bir ortamın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Komiser’e göre, başvurucunun yakalanması ve ilk ve devam eden tutukluluğu, bu düşmanca ortamın oluşmasına önemli boyutta katkıda bulunmuştur; Türk makamlarının bu gerçeğin farkında olması gerekmektedir.

15.   Selef Komiser, Türkiye’de gazetecilerin ve milletvekillerinin durumuyla ilgili Mahkeme’ye sunmuş olduğu yazılı görüşlerde kanunlar ve ceza davalarının Türkiye’deki muhalif sesleri susturmak amacıyla kullanıldığını belirtmiştir ve yakın zaman önce almış olduğu bir kararda, Mahkeme bu değerlendirmeyi paylaştığını ifade etmiştir.[12] Komiser, aynı argümanın insan hakları savunucuları için de geçerli olduğunu düşünmektedir. Bilhassa, yukarıda tarif edildiği şekilde, Türk makamlarının sivil toplum üzerindeki baskısı, davanın başında ve sonrasında suça dair ikna edici kanıt ortaya koymadaki başarısızlıkla (örneğin, bu görüşün yazıldığı esnada başvurucunun yakalanmasından 400 günden fazla zaman geçtiği hâlde bir iddianame mevcut değildir) birleştiğinde, bu ve buna benzer diğer yakalama ve tutuklulukların arkasındaki esas amacın sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının cezalandırılması ve onlara gözdağı verilmesi olduğuna dair güçlü bir kanı oluşturmaktadır.

16.   Komiser’e göre, başvurucunun davasıyla bağlantılı, ceza yargılamalarının bir misilleme biçimi olarak kullanıldığına dair kanıyı tahkim eden daha yakın tarihli bir gelişme, 16 Kasım 2018’de, aralarında İstanbul’daki Avrupa Siyaset Okulu’nun Direktörünün ve Komiserliğin başka ortaklarının da bulunduğu 13 önde gelen akademisyen, sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusunun gözaltına alınması olmuştur.[13] Komiser, bu yakalamaların gerçekleşme biçimi ve bu kişiler aleyhine getirilen suçlamaların içeriğiyle ilgili endişe duymaktadır.

17.   Örneğin, bu kişiler, sorgulama için savcı tarafından çağırılmak yerine, polisin sabahın ilk saatlerinde evlerine yaptığı, tehditkâr bir mesaj veren, baskınlarla yakalanmıştır. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün basına dağıttığı bir nota göre, kişiler aleyhine getirilen suçlamaların içeriğinin başvurucunun, mesnetli bir gerçekmişçesine, bir suç örgütünün lideri olduğunu belirtmesi ancak, buna dayanak olarak sadece, Sözleşme’nin 10 ve 11’inci Maddeleri altında korunması gereken, yasal ve şiddet içermeyen, farz edilen faaliyetlere atıfta bulunması kayda değerdir. Bu şekildeki bir faaliyet, sivil toplum meseleleri üzerine çalışan bir akademisyen olan Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanması için gerekçe olarak kullanılmış, diğer kişiler adli kontrol ve seyahat yasağıyla serbest bırakılmıştır. Komiser, bu olayın bir tarafta, Sözleşme standartları ve Mahkeme’nin içtihadının göz ardı edilmesini veya kastî riayetsizliği, diğer taraftan da, kovuşturma makamlarının sivil toplum aktörlerine karşı takındığı haksız yere taraflı ve düşmanca tavrın emaresi olduğunu düşünmektedir. Bu husus, aynı zamanda, Temmuz 2018’de olağanüstü hâlin kaldırılmasıyla beraber Türkiye’de insan hakları durumunda normalleşmenin gerçekleşmesi beklenirken cesaret kırıcı bir etki yaratmıştır.

II. Gezi Olayları ile ilgili Gözlemler

18.   Gerek başvurucu hakkında devam eden yargı süreci gerekse 16 Kasım 2018 tarihinde gerçekleşen, yukarıda belirtilen yakalamalardan anlaşılan o ki Gezi olaylarıyla ilgili iddia olunan eylemler bu davada suçlamaların temelinde yer almaktadır. Komiser, İnsan Hakları Komiserliği’nin bu olaylarla ilgili olarak yürütmüş olduğu kapsamlı çalışmalar sebebiyle, Gezi olaylarına tarafsız bir biçimde ışık tutabileceği kanaatindedir. Komiser’in selefi, Gezi olaylarının hemen ardından, 1-5 Temmuz 2013 tarihlerinde Türkiye’ye gelerek olaylara dâhil olmuş bir çok sivil toplum kuruluşu temsilcisi ile toplantılar düzenlemiş ve aralarında dönemin Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı Müsteşarı ve İstanbul Valisi’nin de bulunduğu Türk yetkililer ile olaylar hakkında ayrıntılı görüşmeler gerçekleştirmiştir.  Gezi olayları ile ilgili olarak vardığı sonuçları Türkiye’de kolluk kuvvetleri mensuplarının davranışlarıyla ilgili, bilhassa kolluk kuvvetlerinin gösteriler sırasındaki müdahalelerine odaklanan bir raporda yayımlamıştır.[14]

19.   Gezi Olayları, 2013 yılının Mayıs ayının sonunda, İstanbul’da bulunan Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini ve Taksim Meydanı’nda bir alışveriş merkezinin inşa edilmesini engellemeye çalışan az sayıda barışçıl eylemci karşısında aşırı güç kullanımı ile tetiklenmiştir.  Bir başka önemli faktör ise anaakım medyanın otosansür nedeniyle olaylar ilk meydana geldiğinde olayları haber yapamaması olmuştur. İlk karşılaşma neticesinde, ülke çapında hükümete karşıtı bir gösteri dalgası meydana gelmiştir; söz konusu gösteriler hem coğrafi kapsamı hem de katılımcı sayısı açısından eşi benzeri görülmemiş niteliktedir (İçişleri Bakanlığı’nın tahminlerine göre Türkiye’deki 81 ilin 79’unda, 2,5 milyon kişi). Olayların ilk aşamalarında katılım çok geniş çaplı olmuş ve Mimarlar ve Mühendisler Odaları, Barolar ve Tabipler Odaları, sendikalar ve çevre, kadın hakları, LGBTI hakları ve genel olarak insan hakları gibi farklı sektörlerde faaliyet gösteren birçok sivil toplum kuruluşunu ve vatandaş platformları ve sivil toplum katılımını koordine eden, kendiliğinden oluşan başka girişimleri içermiştir. Bu girişimler arasında, ‘‘Taksim Dayanışma Platformu’’ olayların başında en fazla ön plana çıkan ve çoğunlukla en fazla temsil gücü olduğu düşünülen platform olmuştur.  Dolayısıyla, Komiser’in selefi, yukarıda bahsi geçen ziyareti sırasında, bu platformun temsilcileriyle de bir araya gelmiştir (başvurucu bu sivil toplum platformunun üyesi değildi).

20.    Bu nedenle, her ne kadar bilhassa sivil özgürlüklerin kısıtlandığı algısı başta olmak üzere hükümet politikalarıyla ilgili genel bir hoşnutsuzluk protestocular için eylemlerinin temelinde yatan temalardan birisi olsa da, birçoğu daha önce sivil toplum faaliyetlerine veya gösterilere katılmamıştı ve katılımcılar son derece heterojen bir grup oluşturmaktaydı. Bu bağlam düşünüldüğünde, Komiser Gezi olaylarının tek bir kişi veya kuruluş tarafından organize edildiği tezinin itibar edilebilecek bir tez olmadığı görüşündedir. Ayrıca, İnsan Hakları Komiserliği’nin olaylar üzerinde yürüttüğü kapsamlı inceleme, hiçbir şekilde protestocuların kamu nezdindeki anaakım taleplerinin yasadışı yollardan ve şiddet eylemleriyle hükümeti düşürmek veya Türkiye’nin anayasal düzenini bozmayı da içerecek kadar geniş olduğuna veya bu gösterilerin şiddet kullanarak devletin görevlerini yerine getirmesini engellediğine (bu suç ağırlaştırılmış müebbet cezası ile cezalandırılmaktadır) işaret etmemektedir. Her ne kadar, kuşkusuz birçok kez şiddet eylemlerinde bulunan gruplar gösterilere katılmış ve polis ile yaşanan gerginlikleri artırmış olsa da, mevcut bilgiler protestocuların ezici çoğunluğunun barışçıl bir biçimde gösterilere katıldığını göstermektedir.

21.   Gezi olaylarına yetkililerin sert müdahaleleri de damga vurmuştur ve İnsan Hakları Komiserliği’ne, yetkililerin barışçıl göstericiler veya olayları izleyenlere yönelik işledikleri insan hakları ihlallerine dair çok sayıda, önemli kanıtlarla desteklenen ciddi, tutarlı ve inandırıcı iddialar iletilmiştir.  Bu iddiaların büyük bir çoğunluğu, Türkiye’de geçmişten bu yana güvenlik güçlerinin cezasız kalma örüntüsü içerisinde, Türkiye’deki yargı tarafından etkili bir biçimde soruşturulmamış, bu da Komiser’in selefinin 2016’da Mahkeme’nin gösteriler sırasında kolluk kuvvetleri tarafından aşırı güç kullanımı ile ilgili genel ve sistemik bir sorun olduğunu tespit eden birçok kararına rağmen, yetkililerin yanıtının bariz bir biçimde yetersiz olduğu sonucuna varmasına neden olmuştur.[15]

22.   Ayrıca, yukarıda bahsi geçen 2013 raporunun, gösteriler sırasında şiddet içermeyen eylemlerde bulunan kişi ve gruplara karşı idari ve adli makamlar tarafından misillemeler yapıldığı o dönemden itibaren oluşmaya başlayan bir örüntüye de bir bölüm ayırması kayda değerdir. Raporda, bu yorumu destekleyen çok sayıda tedbir ele alınmıştır. Söz konusu tedbirler arasında, sağlık çalışanları hakkında soruşturmalar, televizyon kanallarına getirilen cezalar, gazetecilerin işlerine hükümet baskısıyla alınmış gibi görünen kararlarla son verilmesi ve meslek kuruluşlarına, akademisyenlere, işletmelere veya sosyal medya kullanıcıları hakkında Gezi olaylarına katıldıkları veya Gezi olaylarını destekledikleri algısı nedeniyle başlatılan işlemler bulunmaktadır. Komiser, bu tür misillemelerin etkilerinin olayların üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra da devam ettiğini ve birçok ilde yüzlerce protestocu hakkında mahkemeler tarafından yasadışı görülen gösterilere katıldıkları için ceza uygulandığını gözlemlemektedir. Komiser, geçtiğimiz haftalarda, olayların üzerinden beş yıldan fazla bir süre geçtikten sonra birçok ilde birçok kişiye karşı başlatılan veya yeniden canlandırılan davalardan oluşan yeni bir ceza davası dalgasının ortaya çıktığını da kaydetmektedir.

23.   Bu bulgular ışığında, Komiser, Türkiye’de yargı kurumlarının Gezi olaylarına yanıtının, hem güvenlik güçlerinin cezasız kalmaları hem de barışçıl gösteri hakkına saygı açısından, uluslararası standartlara ve özellikle de Sözleşme ve Mahkeme’nin içtihadına tamamen aykırı olduğu sonucuna varmıştır.  Komiser’ göre, bu seçicilik örüntüsü Türkiye’de yargıda, yürütme temsilcileri ve hükümet yanlısı medya tarafından savunulan, Gezi olaylarını, özellikle bu tür ciddi suçlarda soruşturma ve suç işlendiğinin tespiti için gereken kanıt eşiği ve adil yargılanma ve tarafsızlık standartlarına uyulmaksızın terörist bir girişim olarak gösteren ve olayları hükümete ve Türk devletine yönelik bir uluslararası ve ülke içi komploya bağlayan hakim siyasi argümanların benimsendiğine işaret etmektedir.

24.   Komiser, bu dava da dâhil, Gezi olayları ile ilgili yakın zamanda açılan ceza davalarını, Türkiye’deki mercilerin Gezi olaylarından sonra, özellikle olağanüstü hâl döneminde, şiddet içermeyen protestolara karşı halihazırda yetersiz olan hoşgörü düzeyinin daha da düşmesi bağlamında değerlendirmek istemektedir. Başka birçok örneğin yanı sıra, bu azalan hoşgörünün bariz bir örneği Cumartesi Anneleri’nin (1995’ten bu yana her hafta zorla kaybedilmelerle ilgili sessiz oturma eylemi) İstanbul’da 2018 yılının Ağustos ayında 700. haftalık barışçıl protestolarında ve sonrasında yasaklanması ve zorla dağıtılmasıdır.

III. Türkiye’de Yargıda Tutuklamaya Başvurma İle İlgili Genel Sorunlar

25.   Komiser, Türkiye’de ceza davalarında tutuklamanın kullanımı ve bunun insan haklarının kullanılması üzerindeki etkilerinin İnsan Hakları Komiserliği ve diğer uluslararası kuruluşlar için uzun süredir varlığını koruyan ciddi bir endişe kaynağı olduğunu vurgulamak istemektedir. 2003 yılında, 15 Ekim 1999 ve 31 Mart 2006 arasında görev yapan İnsan Hakları Komiseri Alvaro Gil-Robles, Türkiye raporunda,  savcılık makamlarının, soruşturmalara, aramalara ve hüküm olmadığında dahi tutuklamalara neden olan işlemlerinin yargısal tacizle sonuçlanabileceğine dair endişelerini dile getirmiştir.[16] Türkiye’de tutuklamaların yanlış kullanımı daha sonra göreve gelen Komiserler tarafından da kapsamlı bir biçimde ele alınmıştır. Elde ettikleri bulgular, Türkiye’de yargı uygulamalarında, kişilerin erken aşamada yakalanmaları, yeterince gerekçelendirilmemiş tutuklu yargılama kararları, tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlarda inceleme süreçlerinde ciddi eksiklikler de dâhil çeşitli alanlarda uluslararası ve Avrupa insan hakları standartlarından sapmalar içeren tutarlı bir örüntü olduğunu göstermektedir.

26.   Savcıların yakalamalarla ilgili uygulamaları konusunda, Komiser’in selefi 2012 yılının Ocak ayında yayımlanan bir raporda, aralarında savcıların ‘‘mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamıyor’’  gibi göründükleri ve ‘‘şüpheli kişilerin yakalanmasının soruşturmanın çok erken aşamalarında’’ gerçekleşmesinin ‘‘şüphelilerin iddianameleri bile hazırlanmadan uzun süre tutuklu kalmalarına yol açan nedenlerden birisi’’ olması gibi bir dizi sorunlu uygulamanın altını çizmiştir. Ayrıca, Türk savcıların ‘‘sağlam şüpheler oluşturmak üzere kanıt toplamak yerine, şüpheli kişilerin yakalanmasından kanıta doğru ilerlemek gibi köklü bir alışkanlıkları olduğunu’’ belirtmiş ve çoğunlukla kanıt toplama işleminin iddianamenin hazırlanmasından sonra dahi devam ettiğini belirtmiştir. Bu sebeple ‘‘tutuklamalarla sonuçlanan operasyonlara başlamadan önce kolluk kuvvetleri ve savcıların, tutuklama gereğini meşrulaştıran kanıtlar dâhil, bütün geçerli kanıtları mümkün olduğu ölçüde bir araya getirmelerini’’ tavsiye etmiştir. [17] Komiser bu endişelerin hala geçerliğini koruduğunu düşünmektedir.

27.   Yargının genel olarak kişilerin tutuklanmasına yaklaşımı konusunda, aynı raporda bir bölümün tamamı tutuklu kalma yöntemine aşırı derecede başvurulması ve tutukluluk halinin uzunluğuna ayrılmış olup, tutukluluk kararlarının gerekçelendirilmesi ile ilgili eksiklikler ve özellikle tutukluluk halinin devamıyla ilgili kararların otomatik verilmesi; tutuklama dışı yöntemlere başvurulmaması; şüpheli kişilerin tutuklu kaldıkları sürenin uzunluğu nedeniyle tutukluluk halinin bir çeşit ‘‘tutukluluk yoluyla hapis’’ haline dönüşmesi ve etkili bir iç hukuk yolunun olmaması gibi etkenlerden kaynaklanan ciddi eksikliklerin altını çizmiştir.[18]

28.   Komiser, İnsan Hakları Komiserliği’nin daha yakın zamanda yaptığı çalışmaların, bariz bir biçimde, Türkiye’de yargıda tutuklamalar ile ilgili mevcut uygulamada, ceza hukuku usulü ile ilgili getirilen birçok mevzuat değişikliğine rağmen, 2011’de incelenen duruma göre herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini göstermektedir.  Her ne kadar Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru usulünün getirilmesinden hemen sonraki dönem ve Anayasa Mahkemesi’nin ilerici kararları gelecekte iyileşmelerin olabilme ihtimalini doğurmuş olsa da, mevcut durum tutuklamalar konusunda gittikçe artan sayıda alt mahkemenin Anayasa Mahkemesi’nin Sözleşme’yle daha uyumlu olan içtihadına direnç göstermesinin sonucudur.  (ayrıca bkz. IV. Bölüm).

29.   Komiser, halihazırda Mahkeme’ye gelen çok sayıda derdest davaya ve selefinin bu davalardan bazılarıyla ilgili yazdığı raporlara dikkat çekmektedir. Komiser, selefinin Türkiye’de ifade özgürlüğü ve gazetecilerin özgürlük haklarına ilişkin davalarla ilgili yazılarında belirttiği gözlemlerinin[19] kimi durumlarda başvurucu da dâhil insan hakları savunucularına karşı devam eden ceza davalarında geçerli olduğunu düşünmektedir. Kişilerin yakalanması ve ilk tutuklama konusunda, söz konusu gözlemler arasında şunlar yer almaktadır:

– Şüphelilerin yakalanması, ilk ve devam eden tutukluluk hallerinin güvenilir olmayan, geçerli kanıtlarla desteklenmemiş suçlamalara dayandığı davaların sayısının yüksek olması ve bu yüzden Mahkeme’nin içtihadında yer alan anlamıyla makul şüphe oluşturulamaması (söz konusu davalarda suçların ciddiyeti göz önünde bulundurulduğunda salt gazetecilik faaliyeti dışında somut kanıtlara atıfta bulunulmamış olması özellikle çarpıcıdır);

– Makul şüphe olan hallerde bile, özgürlükten mahrum bırakma kararının ilgili ve yeterli bir biçimde gerekçelendirilememesi;

– Sulh ceza hâkimlerinin, dosyanın spesifik özellikleriyle ilgili ayrıntılı analiz ve gerekçelendirme olmaksızın verdikleri tutuklama kararlarının basmakalıp, kalıplaşmış ve soyut doğası;

– ‘‘Katalog suçlar’’ adı verilen, hala Türkiye’nin hukuk düzeninin bir parçası olan ve salt savcının isnat ettiği suçun türüne dayanan, tutuklama lehinde bir hukuki varsayıma neden olan ve neredeyse otomatik bir biçimde tutuklamayla sonuçlanan suçlarla ilgili sorunlar.

30.   Komiser, ayrıca, ifade özgürlüğü hakkının uygulanması bağlamında haksız yakalamaların ve tutuklamaların, Mahkeme’nin kararlarının Bakanlar Komitesi tarafından uygulanmasının denetiminin önemli bir bileşeni olduğunu ve Mahkeme’nin Türk makamlarına devamlı bir biçimde Mahkeme’nin kararlarına uyulmasının sağlanmasına yönelik gerekli genel tedbirleri alma çağrısında bulunduğunu kaydetmektedir. Kısa süre önce, 2018 yılının Eylül ayında, Türkiye’ye ‘‘şiddete veya nefrete teşvik etmeyen görüşlerini ifade ettikleri için bireyler hakkında ceza davası açılmaması ve özellikle bu bireylerin tutuklanmamaları için ilgili mevzuatın ve özellikle Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nun geniş yorumlanmasını engellemeye yönelik daha somut ve sonuç odaklı tedbirleri hızlı bir biçimde alma’’ çağrısında bulunulmuştur.[20] Komiser, ceza hukuku hükümlerinin fazla geniş yorumlanması, ceza davalarının herhangi bir kısıt olmaksızın açılması ve ilk tutuklama kararlarında gerekçelendirmedeki eksiklikleri içeren örüntünün Türk yargısının sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının çalışmalarına olan yaklaşımında da mevcut olduğu düşüncesindedir.

31.   Devam eden tutukluğun yargı denetimi hakkında, Komiser; selefi ve Venedik Komisyonu tarafından eleştirilmiş olan sulh hâkimleri arasındaki yatay temyiz sisteminin[21], yeterli gerekçelendirme olmaksızın ve kalıplaşmış sebeplerin listelenmesiyle, serbest bırakılma taleplerinin neredeyse otomatik şekilde reddedildiği kapalı bir sistem yarattığını gözlemlemektedir. Bu sorun, tüm alt ceza mahkemeleri için daha da belirgin hale gelmiş gibi görünmektedir; Mahkeme de yakın zaman önce almış olduğu bir kararda benzer bir sonuca ulaşmıştır.[22]

32.   Komiser, ayrıca, yukarıda sözü edilen, şüphelilerin, devam eden tutukluklarına karşı kendilerini savunma kabiliyetlerini ciddi şekilde kısıtlayan biçimde, soruşturma dosyalarına erişiminin engellenmesiyle silahların eşitliği ilkesinin rutin olarak zayıflatıldığına dair, Mahkeme’ye sunulmuş yazılı görüşlerde belirtilen gözlemlere de atıfta bulunmak istemektedir. Komiser, sözgelimi, çok önemli tanık ifadeleri dâhil olmak üzere, soruşturma dosyasına erişimin engellemesi yönündeki kararların (bu sebeple, bu ifadelerin inanılırlığına da karşı çıkılamamaktadır), hayli basmakalıp formüllere dayalı olarak, neredeyse işin doğasıymış gibi alındığını ifade etmektedir. Komiser’e rapor edilen özellikle endişe verici bir husus, bilhassa mevcut dava gibi siyasi ilgi çeken davalarda, kısıtlama kararlarına rağmen, sorgulama dosyasındaki bilgilerin hükümet yanlısı medyada şüphelilere karşı karalama kampanyalarında sıkça kullanılıyor gibi görünmesidir.[23] Komiser’e göre, bu durum, bu kararların ardındaki niyetin, soruşturmanın bütünlüğünün korunmasından ziyade şüphelilerin savunma haklarının kısıtlanması olduğuna dair bir emare olabilir. Başvurucunun durumu, bu daha genel sorunun bilhassa çarpıcı bir tezahürüdür: Yakalanma tarihinde halihazırda dört seneden fazla süredir devam eden ve iddiaya göre 2013’te işlenmiş eylemlerle ilgili bir soruşturma için soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması daha da sorunludur.

IV.      Ceza adalet sistemindeki genel sorunlar ve Anayasa Mahkemesi’nin tutuklukları denetlemesinin etkililiği

33.   Komiser, tutukluluk meselesinin, aynı zamanda, Türk ceza adalet sistemini bir bütün olarak etkileyen ve, yargılama sürecinde dâhil olmak üzere, özellikle özgürlükten yoksun bırakılmayla ilişkili husus ve uygulamalarda ortaya çıkan ciddi sorunlar bağlamında değerlendirilmesinin uygun olduğunu düşünmektedir. Bu sorunlardan biri iddianamelerle ilgilidir: Selef Komiser, savcıların uygulamalarına dair iddianame sorununa değinmiş ve sıklıkla, “iddia edildiğine göre, bazı durumlarda, söz konusu suçla pek az ilgisi olan pek çok gizlice dinlenmiş telefon konuşmasının uzun, ilgili ve ilgisiz kısımları arasında ayrım yapılmaksızın transkript haline getirilmiş kanıt derlemeleriyle sınırlı olan” iddianamelerin, özellikle de terör ve organize suça ilişkin davalarda fazlasıyla uzun olması ve bazen binlerce sayfaya ulaşmasına dair endişelerini ifade etmiştir. Selef Komiser, savcıların kanıtları süzmek ve değerlendirmek için gerekli nitelik ve kaynakları haiz olması gerektiği ve “temel kanıtları suçlamaya bağlayan hukuki çözümleme içeren yüksek nitelikli iddianameler” hazırlamalarını tavsiye etmiştir.[24]

34.   Komiser, yalnızca soruşturma açısından ilgili kişilerle temaslar dâhil, Sözleşme altında korunması gereken açıklama veya eylemleri sıklıkla “kanıt” olarak listeleyerek, nitelik yerine niceliğe önem atfetme sorununun devam ettiğini düşünmektedir. Bu durum, daha yakın tarihli olarak, örneğin, temelinde gazetenin yayın çizgisinin suçlama konusu edildiği, Cumhuriyet gazetesiyle çalışan birçok kişinin hükmüyle sonuçlanan iddianamede de görülmüştür.

35.   Komiser’e göre, bu mesele, Türk yargısının tavır ve uygulamalarındaki daha genel ve kökleşmiş bir sorunla bağlantılıdır. Selef Komiser, 2012 tarihli raporunda dahi, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele mevzuatının yargı makamlarının, yalnızca, bir terör örgütünün amaçları veya bir terör örgütü tarafından verildiği iddia edilen talimatlarla örtüştüğünü değerlendirdiği eylem veya açıklamaları cezalandırmak amacıyla kullanılmasına (söz konusu örgüte üyeliği kanıtlayacak hiçbir maddi kanıt olmamasına rağmen) dair derin endişelerini dile getirmiştir. Kendisi, bu sorun ve hâkim ve savcıların kökleşmiş devlet merkezli tavırları arasında bir bağlantı kurmuş ve hâkim ve savcıların Mahkeme’nin, bilhassa terör eylemleri ve düşünce, ifade, dernek kurma ve toplanma özgürlüğü hakları altındaki eylemler arasındaki sınıra ilişkin içtihadına duyarlılaştırılmasına yönelik ciddi çaba gösterilmesini tavsiye etmiştir.[25]

36.   Komiserliğin yürüttüğü çalışma, söz konusu örüntünün, bu rapor sonrasında da devam ettiğini ve olağanüstü hâl döneminde ciddi anlamda pekiştiğini açıkça göstermektedir. Yukarıda bahsi geçen Ekim 2017’de Mahkeme’ye sunulan yazılı görüş, yargı bağımsızlığının 2013 yılından başlayarak zedelenmesinin ve olağanüstü hâl döneminde ciddi anlamda kötüye gitmesinin, Türk yargısı içerisinde genel bir korku iklimi yarattığı gözlemlerini içermektedir. Bahsi geçen dönemde, neredeyse her dört yargı mensubundan birinin herhangi bir bireysel gerekçelendirme yapılmaksızın mesleğinden ihraç edilmiş olması (ve sonrasında bir çoğunun tutuklanmış olması); yürütme makamının yargı makamlarının değerlendirmelerine doğrudan ya da dolaylı olarak müdahele ettiğine kuvvetle işaret eden bir takım olayların vuku bulmuş olması; yargının bağımsızlığını ciddi anlamda sınırlandıran anayasa değişikliklerinin yapılmış olması[26] gerçeklerini kaydederek, Selef Komiser, görevde kalan hâkim ve savıcıların devlet odaklı bir yaklaşıma geri döndüklerini ve bu şekilde geçmişte elde edilen kazanımların zarar gördüğünü ileri sürmüştür.[27]

37.   Komiser, başvurucu da dâhil olmak üzere, sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki yargı baskısının, yukarıda belirtilen aynı genel örüntüden kaynaklandığını düşünmektedir. Türk yargısı, sıklıkla, insan hakları savunucularını devletin düşmanları ya da terör örgütü sempatizanları olarak resmeden ve savunucuları hem kişisel hem de bir grup olarak hedef alan siyasetin en üst düzeyindeki genel söylemi temel alarak, devlete karşı tehdit olarak algıladığı davalarda endişe verici bir yaklaşım içerisinde hareket etmeye hazır gibi görünmektedir. Bu gibi davalarda, savcıların ve mahkemelerin, herhangi bir kanıt toplamaksızın ya da mevcut kanıtları incelemeksizin, kanıttan suça gitmek yerine, öncelikle şüpheli aleyhinde bir suç işleme saiki ya da farz edilen bir kasıt şüphesi ortaya koydukları görülmektedir. Bu yaklaşım soruşturma, yakalama, tutuklama dâhil ceza kovuşturma sürecinin her bir aşamasında kendini göstermekte olup, bilhassa, mahkûmiyet ve ceza verme aşamasında daha da güçlenmektedir.

38.   Bu durum da, Sözleşme tarafından koruma altına alınmış olan açıklamalar ve eylemler de dâhil olmak üzere, demokratik bir toplumda yasal olarak değerledirilmesi gereken eylemlerin, ispat kuvvetini haiz dolaylı kanıt şeklinde yeniden yorumlanarak çok ciddi cürümlerin işlendiğinin kanıtı olarak kullanılmasına yol açmaktadır; ve bu şekilde yasal belirliliğe zarar vererek yukarıda tanımlanan caydırıcı etkiyi pekiştirmektedir. Komiser’e göre, bu durum, hiçbir maddi kanıtın kişinin masumiyetini kanıtlamasına imkân vermediği bir niyet sorgulaması ve mahkûmiyeti ile sonlanma riski taşımaktadır.

39.   Komiser, tutukluluk davalarında, bir hukuk yolu olarak, Türkiye Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruların etkililiği sorusunu, bu genel tablo bağlamında ele almaktadır. Komiser, bireysel başvuruların etkililiğine şüphe düşüren bir takım bağlamsal hususları, bilhassa ‘‘hızlılık’’ hususunu incelemektedir. Gazetecilerin ve milletvekillerinin tutukluluklarına dair Mahkeme’ye sunulan iki ayrı yazılı görüşte, Selef Komiser, durumun aciliyetine ve çok sayıda insan hakkının risk altında olmasına rağmen, yapılan başvuruların incelenmesinde uzun süren gecikmeler olduğunu gözlemlemiştir. Komiser, yukarıda belirtilen koşullar altında, bilhassa, itham edilen suçların ciddiyeti ile söz konusu eylemlerin şiddetsiz niteliği arasındaki apaçık bağlantısızlık ve bu davanın Türkiye sivil toplumu üzerinde devam eden derin ve caydırıcı etkisi dikkate alındığında, mevcut görüşün yazıldığı an itibariyle, neredeyse bir yıllık bir gecikme yaşanmış olmasının ‘’hızlılık’’ olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesindedir.

40.   Komiser, Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay davalarındaki Ocak 2018 tarihli kararlarını, Anayasa Mahkemesi’ne gelen bu davalarda yaşanan gecikmenin o dönem Türkiye’de süregelen olağanüstü durumlardan dolayı Avrupa Mahkemesi tarafından hak ihlali olarak değerlendirilmediğini de not düşerek, kaydetmekle birlikte; o zamandan beri, İnsan Hakları Komiserliği’nin bu davalarla aynı dönemde Anayasa Mahkemesi’ne yazılı gözlemlerini sunmuş olduğu diğer pek çok başvurucu ve dava ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi tarafından herhangi bir kararın alınmadığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi istatistiklerinin, mahkemenin Eylül 2012 ve Eylül 2018 arasında kişilerin özgürlük ve güvenlik hakları ile ilgili olarak 15976 başvuru almış olduğunu, aynı dönemde bu hakların ihlal edildiği tespitini yapan 104 karar aldığını göstermesi kayda değerdir.[28]

41.   Komiser, ayrıca, Mehmet Altan’ın, alt mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına uymamış olması ve Anayasa Mahkemesi’nin yetkisine açık bir biçimde meydan okumuş olması sebebiyle, Anayasa Mahkemesi kararının ardından ancak beş aydan uzun bir süre sonra tahliye edildiğini not düşmektedir. Dahası, Mehmet Altan, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa Mahkemesi tarafından ilk tutuklama için dahi yeterli görülmeyen kanıtlar temel alınmak suretiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır ve bu hüküm sonrasında temyiz sürecinde de kabul edilmiştir. Komiser, bu süreç boyunca, alt mahkemelerin hâkimlerinin bu yaklaşımlarında, siyasetin en üst düzeyinde tutarlı bir şekilde sürdürülen söylemden cesaret aldığını ve bu durumun Selef Komiser tarafından Mahkeme’ye iletilmiş olan diğer davalarla ilgili endişelere de ayna tuttuğunu belirtmektedir.[29]

42.   Komiser’e göre, yukarıda ayrıntılı bir şekilde ele alınan değerlendirmeler, Türkiye’deki alt mahkemelerin kasıtlı bir şekilde, Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk davaları ile ilgili aldığı karar ve açık ve net içtihatların ruhunu görmezden gelmeye ve riayetsizliğe devam ettiğinin bir göstergesidir; ve üst mahkeme kararlarının alt mahkeme kararlarını kesin ve kati bir şekilde bağlamasını gerektiren hukukun üstünlüğü ilkesine ciddi bir darbe indirildiği anlamına gelmektedir. Bu da, Anayasa Mahkemesi’ni tutukluluk halleri ile ilgili kararlarda bir temyiz mahkemesi gibi hareket etmekle sınırlayan, Anayasa Mahkemesi’nden yerine getirmesi beklenemeyecek bir role ve duruma yol açmaktadır.  Bu durum, bireysel başvuru usulünün ruhuna aykıdırır ve bir iç hukuk yolu olan Anayasa Mahkemesi’nin bir bütün olarak etkililiğine zarar vermektedir.

43.   Söz konusu sorunun sistemik niteliği dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesi’nin dosya yükünün azalacağını beklemek mümkün görünmemektedir. Savcıların ve alt mahkemelerin söz konusu içtihatlara daha iyi uyum sağlamasını garanti altına alacak geniş kapsamlı genel tedbirlerin mevcut olmadığı bir durumda da, makul olmayan gecikmeler yaşanması kaçınılmaz hale gelmektedir. Komiser, bu durumun, Türkiye ile ilgili Mahkeme kararlarının uygulanmasının denetimi süreci açısından da büyük bir endişe kaynağı olduğunu ve Bakanlar Komitesi’nin ‘‘ilgili makamları, savcıların ve alt istinaf mahkemelerinin, Avrupa Mahkemesi’nin fikir yürütme biçimini takip eden ve yasal bağlayıcılığına haiz olan Anayasa Mahkemesi içtihatlarını, tutarlı bir şekilde uygulamasını sağlamaya yönelik daha fazla ve kapsamlı eğitim tedbirini uygulamaya geçirmeye davet etmiş olduğunu’’ kaydetmektedir.[30]

Varılan Sonuçlar

44.   Komiser, başvurucunun yakalanmasını ve ilk ve devam eden tutukluluk halini, Türkiye’de sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının meşru faaliyetlerine karşı giderek artan missillemeyi de içeren genel örüntünün bir parçası olarak görmektedir. Bu durum, aynı zamanda, üzerinden beş yıldan fazla zaman geçmiş olan Gezi olaylarını gayri meşrulaştıran ve geriye dönük olarak kriminalize eden ve buna bağlı olarak, insanları barışçıl toplanma özgürlüğü ve hakkını Türkiye hükümeti politikalarını protesto etmek amacıyla kullanmaktan caydırmak isteyen bir iradenin mevcut olduğunun göstergesidir.

45.   Komiser, bilhassa, aşağıdaki noktaların altını çizmektedir:

–          Başvurucunun, on yılları kapsayan ve geniş bir yelpazedeki sivil toplum ve insan hakları faaliyetleri sebebiyle yakalanması ve tutuklanması son derece semboliktir ve Türkiye’deki sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerinde derin ve caydırıcı bir etki yaratmıştır;

–          Söz konusu ceza davasının arkasında Gezi olaylarının olduğuna dair varsayımlar, bu gösterilere barışçıl yollarla katılmış çok sayıda kişi için bir korku iklimi yaratılmasına ve ülkede barışçıl toplanma hakkı kullanımının caydırılmasına olanak veren bir ortam sunmaktadır;

–          Mahkeme içtihatlarında da sistematik olarak tasdik edildiği üzere, ilk ve devam eden tutukluluk halini emrederken, makul şüpheyi oluşturmaya yeterli şekilde güvenilir kanıta atıfta bulunmaksızın ve davanın maddi gerçekleri ile şüphelinin kendine özgü bireysel koşullarını ele almaksızın eksik gerekçelendirme yapılması da dâhil olmak üzere, Türk yargısının tutukluluk haline başvurma uygulamasına ilişkin çeşitli sorunlar devam etmektedir. ‘‘Katalog suçlar’’ ile yaratılan yasal karine bu sorunları daha da derinleştirmeye devam etmektedir;

–          Savcılar, rutin bir şekilde, soruşturma dosyasında yeterli kanıt olmaksızın, şüphelilerin yakalanmasını ve tutuklanmasını emretmekte ve şüphelilerle ilgili iddianamelerin hazırlanma sürecinde çok fazla zaman harcayarak şüphelileri özgürlüklerinden mahrum bırakmaktadır; bu durum başlı başına keyfî bir ceza verme halini almakta ve yukarıda belirtilen caydırıcı etkiye katkı sunmaktadır;

–          Sadece insan hakları savunucularını değil, aynı zamanda gazetecileri, akademisyenleri ve milletvekillerini hedef alan çeşitli yargı eylemleri, bilhassa, iktidardaki siyasetçiler tarafından bu yönde açık bir cesaretlendirmenin yapıldığı durumlar, ceza kanun ve usullerinin mevcut durumda yargı tarafından muhalif sesleri susturmak amacıyla kullanıldığına işaret etmektedir. Bu duruma, aleyhte geliştirilen şüpheli saikler ve bilhassa Sözleşme tarafından koruma altına alınmış şiddet içermeyen açıklama ve eylemlerin gelişigüzel bir derlemesinin ‘‘kanıt’’ olarak kullanılması eşlik etmektedir;

–          Temmuz 2018’de olağanüstü hâlin kaldırılmış olmasının ardından, Türk yargısının uygulamasında halihazırda herhangi bir ciddi iyileşme emaresi görülmemektedir;

–          Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk hallerinin hukuka uygunluğunu inceleme sürecini etkileyen sistematik gecikmeler, bu davalarda bireysel başvuru usulünün etkililiğine dair ciddi kuşkulara yol açmaktadır. Komiser, alt mahkemelerin sistematik bir şekilde içtihaları göz ardı ettiği ve buna teşvik edildiği bir ortamda, Anayasa Mahkemesi’nin tüm tutukluluk davalarında bir temyiz mahkemesi olarak hareket etme kapasitesinin olmadığı ve böyle bir rol üstlenmemesi gerektiğini   düşüncesindedir.

46.   Bu bağlamda, Komiser, soruşturma dosyalarına rutin olarak getirilen kısıtlamalar da dâhil olmak üzere, ilk ve devam eden tutukluluk hali ile Sözleşme tarafından meşru amaçlar olarak tanımlanan durumlardan herhangi biri arasında bir bağlantı kuramamaktadır.

[1] 7 Mayıs 1999’da Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiş Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserine ilişkin Karar (99)50.
[2] 6 Şubat 2008’de kabul edilmiş olan, Avrupa Konseyi’nin insan hakları savunucularının korunmasını iyileştirme ve faaliyetlerini teşvik etme yönündeki eylemlerine dair Bakanlar Komitesi Bildirgesi.
[3] Örn., bkz. Türkiye’ye yönelik izleme prosedürünü yeniden başlatan, Türkiye’deki demokratik kurumların işleyişine dair 25 Nisan 2017 tarih 2156(2017) sayılı AKPM Kararı, paragraf 26-27.
[4] Örn., bkz. üç BM Özel Raportörü ve bir Başkan-Raportör tarafından 14 Temmuz 2017 tarihinde yapılmış ortak açıklama.
[5] Türkiye’nin güneydoğusundaki terörle mücadele operasyonlarnın insan hakları üzerindeki etkilerine dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2016)39, 2 Aralık 2016, paragraf 69-70.
[6] Türkiye’de olağanüstü hâl altında alınan tedbirlerin insan hakları üzerindeki etkilerine dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2016)35, 7 Ekim 2016, paragraf 35-39.
[7] Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2017)5, 15 Şubat 2017, paragraf 65.
[8] Abdullah Kaplan / Türkiye ve diğer bazı davalarda Üçüncü Taraf Müdahilliği, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 25 Nisan 2017, CommDH(2017)13, paragraf 37ff., sonuçlar.
[9] Açıklama, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 18 Mayıs 2017.
[10] Açıklama, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 10 Haziran 2017.
[11] Facebook gönderisi,  Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 18 Ekim 2017.
[12] Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 2), 20 Kasım 2018 tarihli karar (nihai değil), paragraf 271-274.
[13] Açıklama,  Dunja Mijatović, İnsan Hakları Komiseri, 20 Kasım 2018.
[14] İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks’in 1-5 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen Türkiye ziyaretinin ardından yayımlanan raporu CommDH(2013)24, 26 Kasım 2013.
[15] CommDH(2016)39, a.e., 86. paragraf.
[16]İnsan Hakları Komiseri Alvaro Gil-Robles’in Türkiye ziyareti ile ilgili raporu, CommDH (2003)15, 19 Aralık 2003,  44-45. paragraflar.
[17]İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg’in 10-14 Ekim 2011 tarihlerinde gerçekleşen Türkiye ziyareti sonrasında hazırladığı rapor: Adalet Yönetimi, CommDH(2012)2, 10 Ocak 2012, 22 ve 23. paragraflar.
[18] Aynı yerde, 27. ile 43. paragraflar arası.
[19] Ahmet Hüsrev Altan –Türkiye ve diğerleri  davasında İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks tarafından hazırlanan 10 Ekim 2017 tarihli Üçüncü Taraf Müdahiliği, CommDH(2017)29.
[20] Bakan Yardımcılarının 1324. Toplantılarında alınan Karar, 18-20 Eylül 2018 (DH).
[21] Venedik Komisyonu’nun sulh ceza hâkimliklerinin görevleri, yetkileri ve işleyişine dair 852/2016 saylı Görüşü, CDL-AD(2017)004, 13 Mart 2017.
[22] Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 2), 20 Kasım 2018 tarihli karar (nihai değil), paragraf 193-194.
[23] Yakın zamanlı örnekler için, bkz. 8 Kasım, 21 Kasım ve  26 Kasım 2018 tarihli haberler.
[24] CommDH(2012)2, a.g.e., paragraf 24.
[25] aynı eserde, paragraf 150.
[26] Örn., bkz. GRECO Türkiye Uyum Raporu, GrecoRC4(2017)16, 18 Ekim 2017, paragraf 116.
[27] CommDH(2017)29,  a.g.e., paragraf 38-42.

[28] Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin internet sitesi üzerinden erişilen resmi istatistikler
[29] CommDH(2017)29, a.g.e, paragraf 42.
[30] Bakan Yardımcılarının 1324. Toplantılarında alınan Karar , 18-20 Eylül 2018 (DH).

Şeker, Petrol ve Benzin İnhisarı Hakkında Kanun

0

Şeker, Petrol ve Benzin İnhisarı Hakkında Kanun, 25 Ocak 1926 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş, Resmi Gazete’nin 7 Şubat 1926 tarihli sayısında yayınlanacak yürürlüğe girmiştir.

Şeker, Petrol ve Benzin İnhisarı Hakkında Kanun

BİRİNCİ MADDE

Dahili memleketteki alım satımı tamamen serbest olmak üzere Türkiye’ye petrol ve benzin ithali Hükümetin tahtı inhisarındadır.

İKİNCİ MADDE

Kuvvei muharrike makinelerinde kullanılan mazot, paküre ve emsali gibi petrol müştakkatı inhisara tâbi değildir.

ÜÇÜNCÜ MADDE

Birinci madde mucibince ithali inhisar altına alman mevaddm maliyet fiatları gümrük ve istihlâk resmi hazırları ile mubayaa, nakliye ve sair masarif mecmuuna nazaran tahakkuk edecek miktar olup Hükümetçe maliyet fiatlarına kiloda sekiz kuruş ilâvesile işbu mevat muayyen yerlerdeki depolarından bayilere satılır.

DÖRDÜNCÜ MADDE

Türkiye hudutları dahilindeki menabiden istihsal olunacak petrol ve benzinin inhisar resmi badelistifa müstahsilleri satışta serbest bırakılırlar.

BEŞİNCİ MADDE

Hükümet, petrol ve benzin inhisarını şahsiyeti hükmiyeyi haiz bir müdüriyet vasıtasile idare eder. Müdüriyetin muamelâtı Maliye vekâletince bilintihab îcra Vekilleri Heyetinin tasdikına iktiran edecek bir reis ile üç azadan müteşekkil bir meclisi idare ve Maliye vekâletinin inhası üzerine tayini iradei milliyeye iktiran eyleyecek bir müdür vasıtasile tedvir olunur. Müdür meclisi idarenin azayi tabiiyesindendir. Meclisi idare ile müdürün vezaifi Maliye vekâletince bittanzim İcra Vekilleri Heyeti tarafından tasdik kılınacak bir talimatname ile tayin edilir.

ALTINCI MADDE

Petrol ve benzin inhisarının Şeker inhisarile tevhiden bir müdüriyet ve bir meclisi idare marifetile idaresine Maliye vekili mezundur.

YEDİNCİ MADDE

Petrol ve benzin inhisarı müdüriyetinin bütçesi meclisi idaresince tanzim ve Maliye vekâletince tasdik edildikten sonra tasdiki âliye arz ve her senenin hesabı katisi sene hitamından itibaren altı ay zarfında Büyük Millet Meclisine takdim olunur.

SEKİZİNCİ MADDE

İşbu kanunun neşir tarihinden itibaren Hükümetten maadası tarafından memlekete petrol ve benzin ithali memnudur. Ancak kanunun neşrinden mukaddem Türkiye için sipariş edildiği beyanname ve vesaiki lâzimesile ispat edilen petrol ve benzinler iki ay zarfında memlekete geldiği takdirde İnhisar idaresinin ilk mubayaa fiatlarile Hükümetçe satın alınır.

İsteyenler mallarını tekrar ihraçta serbesttirler.

DOKUZUNCU MADDE

İşbu kanunun neşri tarihinden evvel memlekete ithal edilmiş olan petrol ve benzinler için ashabı, kanunun neşri tarihinden itibaren bir ay zarfında yetlerindeki malın miktarı hakkında bir beyanname vermek ve mallarını tayin olunacak fii vasati ile iki ay zarfında ahaliye satmak veya ihraç etmek mecburiyetindedirler. İhraç halinde alınmış olan gümrük ve istihlâk resimleri ihraç iskelesinde iade olunur.

Her mahallin fii vasatisi en büyük mülkiye memurunun tahtı riyasetinde malmemuru ve ticaret odasından ve ticaret odası bulunmadığı surette belediye meclisinden müntehap iki azadan mürekkep dört kişilik bir komisyon marifetile ve son iki ayın satış fiatlarının vasatisi nazarı itibare alınmak şartile tespit ve ilân olunur.

ONUNCU MADDE

Dokuzuncu maddede muayyen iki ay müddet zarfında satılmamış veya ihraç olunmamış olup tüccar yedinde kalan petrol ve benzinin beher kilosundan sekiz kuruş inhisar resmi alınır.

ON BİRİNCl MADDE

Ellerinde petorl ve benzin bulunduğu halde vadei muayyenesinde beyanname vermemiş olan toptancı satıcılar hakkında geçen her gün için elli ve perakendeciler hakkında on lira cezayi naktî hükmolunur.

ON İKİNCÎ MADDE

Umumî elektrik ve havagazı tesisatı bulunan mahallerde sanayide kullanılanlar müstesna olmak üzere tenviratta müstamel elektrik ve havagazi sarfiyatı, faturaları üzerinden yüzde on nisbetinde resme tâbidir. Bu resim faturalara zamaim suretile şirket veya müesseseler tarafından tahsil ve her ay nihayetinde mal sandıklarına teslim olunur. Maliye vekâleti resmin tahakkuk ve cibayetini murakabe eder.

ON ÜÇÜNCÜ MADDE

Neşri tarihinden muteber olan işbu kanunun ahkâmını icraya Adliye, Dahiliye, Maliye ve Ticaret Vekilleri memurdur.

Şeker, petrol ve benzin inhisarına ait iptidaî sermaye hakkında kanun

BİRİNCl MADDE

25 kânunusani 1926 tarihli kanunlar mucibince teşkil oluşacak* şeker, petrol ve bencin inhisar idarelerinin muamelâtını tedvire muktazi iptidai sermayeye karşılık olmak üzere Maliy e vekâletinin 1933/1341 senesi bütçesine dört milyon lira, tahsisatı fevkalâde olarak ilâve olunmuştur.

İKİNCİ MADDE

Maddei sabıkada muharrer iptidaî sermayenin idarei inhisariyelerce sureti sarfı Divanı muhasebat vizesine ve muhasebei umumiye kanununa tâbi değildir, işbu sermayenin inhisar idarelerine nisbeti tevziinin tayini Maliye vekâletine aittir.

ÜÇÜNCÜ MADDE

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

DÖRDÜNCÜ MADDE

Bu kanunun ahkâmını icraya Mailce vekili memurdur.

15 şubat 1926

16 Şubat – Hukuk Takvimi

0
16 Şubat - Hukuk Takvimi
16 Şubat – Hukuk Takvimi
1331

İtalyan hümanist, edip ve Rönesans Floransa’sının en önemli politik ve kültürel figürlerden Coluccio Salutati (d. 16 Şubat 1331 – ö. 4 Mayıs 1406) dünyaya geldi. Bologno’da noterlik yaptı. Floransalı bilginlere gönderdiği Latince mektuplarla Cicero’ya benzetildi. Papa V. Urbanus’un papalık mahkemesinde çalıştı. Maddi gücünün büyük bir kısmını antik eserleri toplamak için harcadı ve önemli keşiflere imza attı. Ayrıca, Aristoteles ve Platon’a ait eserlerin orijinal Antik Yunanca dilinde okumasını sağladı.

1872 Beyoğlu Telgrafhanesi işçileri greve çıktı.
1903 Panama bağımsızlığını kazandı. Amerika Kanal üzerindeki hakları satın aldı.
1912 Vakıflara 1912 yılında (hicri takvime göre 16 Şubat 1328) çıkarılan “Eşhas-ı Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarrufu Hakkında Kanun” ile tüzel kişilik kazandırıldı. Bu sayede diğer vakıflarla birlikte cemaat vakıflarının taşınmaz edinmelerine de imkan tanındı.
1918 Litvanya, hem Sovyetler Birliği hem de Almanya’dan bağımsızlığını ilan etti.
1925 Türk Hava Kurumu (THK), 16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti adıyla kurulan, tüzel kişiliğe sahip en köklü havacılık kuruluşudur. Cemiyetler Kanununa göre kurulmuş, 5 Ağustos 1925 tarihinde kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazanmış ve Türk Hava Kurumu adını almıştır.
1932 Fransız pedagog, siyasetçi, Milletler Cemiyeti fikrinin öncüsü, yüzbaşı Alfred Dreyfus‘u savunmak için kurulan Fransız İnsan Hakları Birliği’nin kurucularından ve uzun süre başkanlığını yapan Ferdinand Édouard Buisson yaşamını yitirdi (d. 20 Aralık 1841-ö. 16 Şubat 1932) 1927 yılında Ludwig Quidde (1858-1941) ile birlikte Nobel Barış Ödülü’nü almıştır.
1936 Arjantinli hukukçu film yönetmeni, senaryo yazarı ve politikacı Fernando Solanas doğdu. (Ölümü: 6 Kasım 2020) Tiyatro, müzik ve hukuk eğitimi gördü. 1968’de Latin Amerika’daki yeni-kolonizm ve şiddet üzerine La Hora de los Hornos, adlı uzun belgesel filmin yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendi. Film birçok uluslararası ödül aldı ve dünyanın pek çok yerinde gösterildi. 1970’lerde Arjantin sinemasını etkileyerek onun sosyal bilinci ve politik sesi olan  Grupo Cine Liberación hareketinin öncülerinden oldu. Octavio Getino ile birlikte gelişen ülke film yapımcılarını etkileyen, Hollywood ve otör Avrupa sinemalarına karşı durma görüşünü savunan politik “Üçüncü Sinemaya Doğru” film hareketinin manifestosunu yazdı. 1976’da Paris’e sürgüne gönderildi ve 1983’te Arjantin’e demokrasi geldiğinde geri döndü. Politik filmler yapmayı sürdürdü ve Arjantin Başkanı Carlos Menem’i açıkça eleştirmesi üzerine ayaklarından 6 defa kurşunlandı. 1993’te Frente Grande’den Ulusal Milletvekili seçildi.  2013’ten 2019’a kadar Buenos Aires Şehri’ni Ulusal Senatör olarak temsil etti. 2019’da senatörlük görevinin sona ermesinin ardından Arjantin’in UNESCO Büyükelçisi olarak atandı.
1937 Wallace Carothers, naylonun patentini aldı.
1938 Fransız yargıç Claude Jorda doğdu. Ulusal Yargı Okulu’nu bitirdi. Toulouse Siyasal Bilgiler Enstitüsü‘nden mezun oldu. Adalet Bakanlığı merkez yönetiminde yer aldı. Ulusal Yargı Okulu’n da sekreterlik ve müdür yardımcılığı görevinde bulundu. 1982-1985 yıllarında Adalet Bakanlığı Yargı Hizmetleri müdürü olarak görev yaptı. 1985-1992 yıllarında Bordeaux İstinaf Mahkemesi nezdinde Başsavcı, 1992-1994 yıllarında ise Paris İstinaf Mahkemesi nezdinde Başsavcı olarak görev yaptı. 1994’te Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi hakimi olarak seçildi. 1995’te 1. daire başkanı oldu, 1997 ve 2001 yılında tekrar aynı mahkemenin hakimi olarak seçildi. 1999’da ise mahkeme başkanı oldu ve 2003 yılına kadar başkanlık ve hakimlik görevi beraber yürüttü. 2003 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi hakimi olarak seçildi. Fransız Uluslararası Hukuk Derneği üyeliğinde bulundu. Şili, Guatemala, Fildişi Sahili, Mısır, Cezayir, Kanada ve Madagaskar’da Yargısal İşbirliği ile ilgili çeşitli misyonlar üstlendi. Ayrıca Ulusal İltica Hukuku Mahkemesi onursal başkanıdır. Haziran 2011 itibarıyla, Fransız İltica Hakimleri Derneği Yönetimi’nde yer almaktadır.
1944 Hukukçu ve siyasetçi António Mascarenhas Monteiro dünyaya geldi. Leuven Katolik Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi aldı. 1977 ile 1980 yılları arasında, Atlas okyanusundaki Yeşil Burun Adaları ulusal meclisinde genel sekreterlik görevini üstlendi. 1980 yılında Yeşil Burun Adaları Anayasa Mahkemesi başkanlığına getirildi. Yeşil Burun Adaları’nın ikinci devlet başkanı olarak 1991 ile 2001 yılları arasında devlet başkanlığı makamında bulundu. 6 Eylül 2016’da yaşamını yitirdi.
1946 ILO 42 No’lu İşçinin Tazmini (Meslek Hastalıkları) Sözleşmesi (Revize), 4 Haziran 1934 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi, Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4864 sayılı yasa ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi.
1946 ILO 34 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1933 tarihinde kabul edildi, Türkiye tarafından 11 Şubat 1946 tarihli ve 4866 sayılı kanun ile kabul edildi, Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, aynı konudaki 96 sayılı sözleşmenin onaylanması sonucu yürürlükten kalktı.
1946 ILO 14 No’lu Haftalık Dinlenme (Sanayi) Sözleşmesi 25 Ekim 1921 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi, Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4865 sayılı yasa ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi.
1948 Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif Başoğlu ve Niyazi Berkes sosyalist oldukları gerekçesiyle üniversiteden uzaklaştırıldı. Danıştay, bu kişileri daha sonra görevlerine iade etti.
1949 Türkiye’de ilkokulların dördüncü ve beşinci sınıflarında, din dersi okutulmaya başlandı.
1950 Yeni Seçim Kanunu, ikinci defa görüşülerek kabul edildi. Buna göre seçimler tek dereceli, genel, eşit ve gizli oy, açık tasnif ilkeleri ile yapılacak, çoğunluk sistemine göre ve adli teminat altında yürütülecek.
1959 Hukukçu Fidel Castro, Fulgencio Batista’nın Küba Devrimi sonucu 1 Ocak’ta Başkanlıktan uzaklaştırılmasının ardından, Küba Devlet Başkanı oldu.
1959 Vatan Partisi kurucusu-üyesi olarak “gizli komünist faaliyette bulunmak” suçlamasından 1 yıldan fazla süredir tutuklu bulunan 48 kişinin duruşmasında gizlilik kararı alındı.
1973 Rauf Denktaş, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcılığına seçildi.
1973 Anayasa Mahkemesi, “İşçilerin borçlanma yoluyla emekli olmasına imkan veren” kanun maddesini hukuk devletine ve eşitlik ilkesine aykırı bularak iptal etti.
1974 Isparta’da Ahmet Mehmet Uluğbay adlı bir kişi, parasını almak için arkadaşı Fikri Tokgöz’ü başına ateş ederek öldürdü. 12 Eylül döneminde idam edildi.
1974 Erdal Öz’ün 12 Mart dönemindeki işkenceli sorgular üzerine kurguladığı “Yaralısın” adlı romanı Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmaya başlandı.
1976 Akdeniz’in Kirlenmesine Karşı Sözleşme, 16 Şubat 1976 tarihinde Barselona’da imzalandı ve 12 Şubat 1978’de yürürlüğe girdi.
1976 Türkiye’nin Beyrut Büyükelçiliği Başkatibi Oktar Cirit, tabancayla vurularak öldürüldü. Saldırıyı ASALA-Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusu üstlendi.
1977 Bakanlar Kurulu’nun THY grevini erteleyen kararı, Danıştay tarafından oy çokluğu ile alınan kararla durduruldu.
1977 Danıştay Töb-Der, Tüm-Der ve Tüted’in kapatılmasına ilişkin Ankara Valiliği kararını durdurdu.
1978 Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu, yabancı kaynaklı eşyaların satışının yasaklandığını açıkladı.
1979 İran’da İran İslam Devrimi sonrası Humeyni karşıtları, ardı ardına idam edildi.
1981 Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran 8 yıl 9 ay hapse mahkum edildi. Behice Boran Kasım 1980’den beri yurtdışında bulunuyordu. Boran, 14 Ekim 1979 seçimleri öncesi TRT’de yaptığı 2 seçim konuşmasında ”komünizm propagandası yapmak” suçundan yargılanıyordu.
1981 Genelkurmay Sıkıyönetim Askeri Hizmetler Koordinasyonu Başkanlığı bir bildiri yayımladı; aralarında Abdullah Öcalan ve Kemal Burkay’ın da bulunduğu 45 kişinin 19 Mart tarihine kadar yurda dönmeleri çağrısında bulundu.
1983 DİSK Davası’nda sorgusu yapılan DİSK Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sadun Aren: “DİSK bir suç örgütü değildir.”
1983 Çocuklara Karşı Nafaka Yükümlülüğü Konusundaki Kararların Tanınması ve Tenfizine İlişkin Sözleşme’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında Kanun 16 Şubat 1983 tarih ve 17961 sayılı Resmi Gazetede yayımlandı.
1986 Portekiz’de seçimlerin ikinci turu yapıldı. Mario Soares, 60 yıl sonra Portekiz’in ilk sivil Başkanı oldu.
1988 Aziz Nesin ve Mehmet Ali Aybar’ın 2000’e Doğru Dergisi’ndeki “Kürt sorununda çözüm: kritik karar” başlıklı yazıdan yargılanmalarına başlandı.
1990 Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) kuruldu. Vakfın başkanlığına Yavuz Önen seçildi.
1996 Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasının kabul edildiği 12 Kasım tarihi, 16 Şubat 1996 tarihinde Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in emriyle Anayasa Günü olarak ilan edilmiştir
1998 Avrupa Birliği Konseyi, 16 Şubat 1998’de Avrupa Birliği Konseyi avukatlara, Avrupa Birliği üyesi bir başka devletle o devletin kendi avukatlarıyla aynı şartlarda, orijinal mesleki unvanlarını kullanarak, sürekli ve kısıtlamaya tabi olmadan mesleklerini icra etme imkanını veren 98/5/CE sayılı Direktifi kabul etti. Direktif 15 Aralık 1999’da uygulamaya konuldu.
2001 Danıştay İdari Dava Dairesi Genel Kurulu, Aktaş Elektrik imtiyaz sözleşmesini hukuka aykırı buldu.
2001 İran’ın başkenti Tahran’da içki içmek ve yasa dışı ilişkiye girmekle suçlanan üç kişi halk önünde kırbaçlandı.10 yıldan beri Tahran’da suçluların halkın gözü önünde kırbaçlandığı ilk örnek oldu.
2005 Eski Başbakan Mesut Yılmaz ve eski Devlet Bakanı Güneş Taner’in, Türk Ticaret Bankası ihalesine fesat karıştırmak suçundan Yüce Divan’da yargılanmalarına başlandı.
2005 İklim değişikliği ile mücadele alanında hazırlanan en kapsamlı anlaşma olan Kyoto Protokolü, yürürlüğe girdi. 2005 – Küresel iklim felaketi riskine karşı ilk uluslararası anlaşma “Kyoto Protokolü” yürürlüğe girdi. Protokole göre, atmosfere karıştıklarında sera etkisi yaratan karbonmonoksit, metan gibi gazların salınımı engellenecek ya da azaltılacak. Bu gazları en çok üreten (yüzde 25’ini) ABD, yüzde 3.2’sini üreten Avustralya ve Türkiye dışında 160 ülke protokole imza attı.
2007 İstanbul’da 57 kişinin ölümü, 647 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan 4 ayrı eylemin planlayıcısı El Kaide militanlarının davası tamamlandı. Örgütün üst düzey yöneticisi ile 6 örgüt üyesi ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
2008 Kabul Et ve Saygı Göster Bildirgesi(Accept And Respect Declaratıon), International Association of Physical Education and Sport for Girls and Women (IAPESGW) tarafından 16 Şubat 2008 tarihinde kabul edilmiştir. Bildirge, Müslüman kadınların ve kız çocuklarının spora ve fiziksel aktiviteye katılımlarındaki kıyafet tercihlerine saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
2010 Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner “Ergenekon’a üye olmak, evrakta sahtecilik, iftira ve tehdit” suçlarından gözaltına alındı.
2010 AİHM, Guillaume Apollinaire’in “Onbirbin Kırbaç” kitabı nedeniyle yayıncı Rahmi Akdaş’ı cezalandıran Türkiye’yi, ifade özgürlüğünü çiğnediği gerekçesiyle mahkum etti.
2010 TEKEL direnişinin 65. gününde Tek Gıda-İş Sendikası 4-C’ye geçmek için 30 günle sınırlı başvuru süresi tanınmasına ilişkin Bakanlar Kurulu Kararı’nın iptali için dava açtı.
2011 Avrupa Parlamentosu ve Konsey Tüzüğü 16 şubat 2011’de Strasbourg’da düzenlenerek kabul edildi. Tüzüğün, Avrupa Birliği Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasını takip eden 20. gün yürürlüğe girmesi kararlaştırıldı, 1 Nisan 2012 tarihinden itibaren uygulanması öngörüldü.
2012 Nijerya’da kökten dinci Boko Haram örgütü bir cezaevine saldırı düzenleyerek 119 mahkumun kaçmasını sağladı.
2013 Atatürk Orman Çiftliği arsalarının çeşitli devlet kurumlarına “parsel parsel” dağıtıldığı ve “geri alınması gerektiği” Sayıştay Raporu’nda yer aldı.
2016 Mısırlı hukukçu ve diplomat Boutros Boutros-Ghali yaşamını yitirdi. (Doğumu: 14 Kasım 1922) Kahire Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı.  Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde uluslararası hukuk alanında doktora yaptı. 1949’da Bilimler Po’dan uluslararası diploma aldı. 1949-1979 arasında, Kahire Üniversitesi’ Uluslararası Hukuk ve Uluslararası İlişkiler Profesörü olarak çalıştı. 1975’te Siyasal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin Başkanı oldu. 1963’ten 1964’e kadar Lahey Uluslararası Hukuk Akademisi ve  1967’den 1968’e kadar Paris Hukuk Fakültesi’nde Misafir Profesör olarak görev aldı. 1986’da  İsveç Uppsala Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden fahri doktora aldı. Ayrıca, Kyunghee Üniversitesi Seul’ün bir kolu olan Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün Onursal Rektörlüğünü yaptı. 
2017
  • Venezuela “Venezuelalı diplomatlarının teröristlere pasaport sattığını” iddia eden CNN İspanyolcanın ülkede yayın yapmasını yasakladı
  • Eski Yargıtay Başkan İsmet Ocakçıoğlu, 16 Şubat 2017 tarihinde yaşamını yitirdi.
2018
  • Silivri Cezaevi’nde 1 yıldır tutuklu bulunan Alman “Die Welt” gazetesinin Türkiye temsilcisi Deniz Yücel, Başbakan Binali Yıldırım ve Almanya Başbakanı Merkel’in görüşmesinden 1 gün sonra serbest bırakıldı.
  • 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini önceden bildikleri iddiasıyla yargılanan gazeteciler Mehmet Altan, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın da aralarında bulunduğu tutuklu 6 sanığa, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.
2023 Danıştay saldırısının faili Avukat Alparslan Arslan (d. 1977) Maltepe Cezaevi’ndeki koğuşunda ölü olarak bulundu.
2024 Rus avukat, aktivist ve siyasetçi (d. 1976) Aleksey Navalni yaşamını yitirdi.

16 Şubat Hukuk Takvimi, hukuk tarihindeki olayları bir araya getiren çok yönlü bir gündür. Bir yandan vakıfların tüzel kişilik kazanması, seçim kanunları, ILO sözleşmeleri, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararları gibi normatif gelişmeleri; diğer yandan insan hakları ihlalleri, siyasi yargılamalar, darbeler, idamlar ve ifade özgürlüğü tartışmalarını içerir. Ulusal ve uluslararası düzeyde hukukçuların doğum ve ölümleri de kısa biyografileri ile birlikte yer almaktadır. Tarihteki gelişmeler, hukukun hem kurucu bir düzen hem de siyasal mücadele alanı olduğunu gösteren çarpıcı bir kesit sunmaktadır.

Huzur Partisi Kapatma Kararı

1

Huzur Partisi Kapatma Kararı, Anayasa Mahkemesi tarafından 25 Ekim 1983 tarihinde alınmış, gerekçeli karar 15 Ekim 1984 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır.

Siyasi Partiler Kanununa aykırı davranışlar ve parti programının Anayasaya aykırılığı nedeniyle temelli kapatılmasına oyçokluğuyla karar verilen Huzur Partisi’nin bütün malvarlığının Hazineye geçmesine karar verilmiştir. Öte yandan, Türkiye” sözcüğünü Bakanlar Kurulu’ndan izin almadan kullanan parti, kapatma davası devam ederken bu sözcüğü partinin adından çıkarılmıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1983/2 (Parti Kapatma)

Karar Sayısı:1983/2

Karar Günü:25.10.1983

R.G. Tarih-Sayı:15.10.1984-18546

 

Davacı : Cumhuriyet Başsavcılığı
Davalı : Huzur Partisi

Davanın Konusu : Huzur Partisi’nin kurulurken verdiği programın, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında yer alan, 78, 84, 85, 86, 87 ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülerek, aynı Kanunun 101/a maddesi gereğince, partinin kapatılmasına karar verilmesi istenmiştir.

I- İDDİANAME :

Cumhuriyet Başsavcılığının, 28.7.1983 günlü, SP-14-2 sayılı iddianamesi şöyledir :

“Kuruluş bildirgesini 22.7.1983 tarihinde İçişleri Bakanlığına vermek suretiyle tüzel kişilik kazanan (Türkiye Huzur Partisi) nin tüzük ve programının incelenmesi sonunda Anayasa’da benimsenen ilkelere ve yürürlükteki Kanunlara aykırı davrandığı tespit edilmiş ve aşağıdaki nedenlerle kapatılması için bu davanın açılması gerekmiştir.

A) Lâiklik ilkesine aykırı davranış :

1- Türkiye Huzur Partisi’nin programının 12 nci maddesinde :

(Eğitim ve Öğretim Kurumları ile üniversitelerimizin bazı sosyalist ülkelerdeki gibi lâik olması fikrine inanmıyor ve bunu benimsemiyoruz. Üniversiteler milli karakterin aynası olmalıdırlar. Bu manada din eğitimi ve öğretiminin üniversitelere de batıdaki örneklere uygun olarak tatbikine taraftarız.)

17 nci maddesinde :

(Milli eğitim müesseselerimizde ilkokuldan itibaren kaynağını ahlâk, fazilet ve Türk İslam geleneklerinden alan bir sistemle vatan ve milletini seven …. nesiller yetiştirmek gayemizdir.)

21nci maddesinde de,

(…. dini… değerlere önem veren bir tedrisat sistemi getirilecektir.)

denilrnek suretiyle Partice eğitimde lâiklik ilkesinin benimsenmediği açıkça ifade olunmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzenini kurmak amacında kullanılamazlar.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Başlangıcında, -hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı- açıkça belirlenmiştir.

Atatürk, milli karakterimize ve ihtiyaçlarımıza uygun bir eğitim sistemine geçilmesi gereğini vurgulamış ve milletimizin bugünkü haliyle içtimai ve hayati ihtiyaçlarıyla çevrenin şartları ve içinde yaşadığımız yüzyılın icaplarıyla uyumlu hale getirilmesini istemiştir.

Nitekim 1739 sayılı Milli Eğitim Kanunu’nun 12. maddesinde (Türk eğitiminde lâiklik esastır.) hükmüne yer verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 24 üncü maddesinde de, din ve vicdan hürriyeti etraflı olarak açıklanmış, din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında olduğu belirtildikten sonra bunun dışında din eğitim ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı kılınmış ve kimsenin Devletin hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandıramayacağı ifade edilmiştir.

Lâik Devlet, ilkelerini, hükümet icraat ve prensiplerini, kanun ve nizamlarını, dini kayıtlar ve düşüncelerle bağlı olmayarak doğrudan doğruya ilmin ve tekniğin verilerinden yararlanarak, kişi ve toplum gereksinmelerini göz önünde bulundurarak oluşturur. Dini kurallar Devlet yönetim ve prensiplerinden tamamen ayrılır ve kişilerin vicdanlarında yerini bulur. İşte bu ilke dini inanç konusunda Devletin tarafsızlığını teşkil eder.

Lâik Devlet bu ilke doğrultusunda vatandaşların din ve vicdan hürriyetini bilfiil temin için din ile ilgili bazı konularla meşgul olur. Bu nedenle lâik Devletin din öğretimi alanlarına karışmaması söz konusu olamaz. Eğitimde lâik Devlet ilkesinin tanınmaması ve eğitimin bu ilke doğrultusunda yapılmaması bu alanın cemaatlere terk etmesi sonucunu doğurur. Din eğitimi de lâik Devlet anlayışına, Türk inkılabının temel ilkelerine, çağdaş bilime, bilimsel düşünce kurallarına aykırı şekilde yapılamaz.

Lâik bir Devletten söz edilebilmesi için bütün kuruluşlarında ve işlevlerinde olduğu gibi Devletin temel işlevlerinden olan eğitimin de lâiklik ilkesi esas alınarak yapılması Anayasa ve kanunlarımızın gereğidir.

Esasen Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 174 üncü maddesinde (… Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden) inkılap kanunlarının korunması değişmez kural olarak benimsenmiştir.

İnkılap kanunlarından olduğu ve korunması öngörülen 3 Mart 1340 tarihli, 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu ile (Eğitim ve Öğretim Birliği) sağlanmış ve böylece eğitimde de laiklik ilkesinin değişmeyeceği öngörülmüştür. Bu Kanun lâik Devlet statüsüne geçişte bir atılım olarak önem taşır.

“Atatürk’ün başlıca amacı Türk Milletini milli bir şuura ulaştırmak ve Devleti bağımsız, milli ve lâik bir hale getirmekti.

Devlet, lâik bir sistem içinde vatandaşların karşılaştıkları problemleri bilimsel yollarla çözecek, bilim dışı açıklamalara gereksinim duymayacaklardır.”

“Eğitim modern Devletin millete sağladığı en büyük ve önemli hizmetlerden birisidir. Büyüktür zira, hitabettiği çocuk, genç, yetişkin sayısı fazladır, tüm ulusunu ilgilendirir. Hiçbir mesleğin hitabettiği nüfus, eğitim kadar yaygın değildir. Önemlidir, zira, eğitim yoluyla yaratılan rahatsızlıkların iyileşmesi birkaç kuşak sürer.”

“Eğitim atılımlarının başarısı Atatürk’ün eğitim liderliği ile gerçekleşmiştir. Yeni bir eğitim sistemini, batılılaşmanın ilk koşulu olarak gördüğünden, önce eğitim sistemini lâikleştirmekle işe başlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ile, eğitim sisteminin lâikleştirilmesi paralel gelişmiştir. Eğitim sistemi, bu yenileşmenin hem yayıcısı, hem de koruyucusu olmuştur.”

“Lâiklik, siyasal olduğu kadar eğitsel ve daha geniş deyimiyle, kültürel yaşantıya yön veren bir role sahiptir. Yüce Atatürk’ün önderliğini yaptığı bu başarılı girişim ile Türk Ulusu, bireysel ve toplumsal bakımdan açık ve aydınlık bir düzeye çıkarılmıştır.”

Açıklanan bu duruma verilere rağmen Türkiye Huzur Partisi Kurucuları düzenledikleri programlarında amaçlarını açık ve seçik oyarak açıklamış;

a) Eğitim ve öğretim kurumları ile üniversitelerin lâik olması fikrine inanmadıklarını ve bunu benimsemediklerini,

b) Din eğitim ve öğretiminin üniversitelere de tatbiki suretiyle üniversitelerin milli karakterin aynası olmasına taraftar olduklarını, (m. 12)

c) Milli Eğitim müesseselerimizde ilkokuldan itibaren kaynağını …Türk İslam geleneklerinden alan bir sistemle… nesiller yetiştirmenin gayelerini olduğunu, (m. 17)

d) … dini değerlere önem veren bir tedrisat sistemi getireceklerini (m. 21) belirtmişlerdir.

Bu görüşler, düşünüşler ve amaçlanan eylemler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Başlangıç kısmı ile birinci kısmında yer alan Cumhuriyetin niteliklerine, Temel Hak ve Hürriyetlerin kötüye kullanılmaması, Din ve Vicdan Hürriyeti, İnkılap Kanunlarının korunması ilkelerine aykırı olduğu gibi, din ayrımı yaratmak amacı güdüldüğü, Atatürk ilke ve inkılaplarının ve lâik Devlet niteliğinin korunması ilkesine aykırı olduğu ve böylece din istismarcılığına yönelindiği görülmektedir.

Bu itibarla 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78, 84, 86, 87 nci maddelerine aykırı davranılmıştır.

2- Türkiye Huzur Partisi programının 16 ncı maddesinin ikinci fıkrasında,

(… dokuz heceli olan Türk Alfabesine dokuzuncu sesli harfi koymak istiyoruz.

Eski Türk alfabelerinin neden otuzb eş harfli olduğunu yeni baştan ve Atatürkçü bir ruh ve anlayışla araştıracağız.) denilmiştir.

1 Teşrinisani 1928 tarih ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanunun birinci maddesinde (şimdiye kadar Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen “Türk Harfleri” unvanı ve hukuku ile kabul edilmiştir.) denilmiş ve ekli cetvelde 29 harf belirlenmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 84 üncü maddesinde Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanunun (Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacı) güttüğü vurgulanmıştır.

Böylece Türkiye Huzur Partisi’nin programının 16 ncı maddesinin ikinci fıkrasında amaçlanan gayenin ne olduğu açıkça belirlenmekte ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 174 üncü maddesi ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 84 üncü maddesine aykırı davranılmıştır.

3- Türkiye Huzur Partisi programına aldığı ve yukarıda iki bölümde değinilen nedenlerle eğitimde lâikliğe karşı olduğunu açıkça amaçladığını ifade ettiği gibi (Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini korumak amacını güden) Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanunun da değişmesini öngörmektedir.

Sözü edilen Partinin asıl amacı ambleminin incelenmesi ile de açık ve seçik olarak belirlenmektedir.

Amblemdeki kitap, yazının benzetilmek istenilen türü ve kalemin gidiş yönü calibi dikkattir.

B) Siyasi Partiler Kanunu ile Dernekler Kanununa aykırı davranış :

Siyasi Partinin adı kurucular tarafından (Türkiye Huzur Partisi) olarak belirlenmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 122 nci maddesi delaletiyle uygulanması gereken 1630 sayılı Dernekler Kanununun 53 üncü maddesine göre (Türkiye) kelimesinin ad olarak kullanılması Bakanlar Kurulu kararına bağlıdır.

Bakanlar Kurulundan bu yolda alınmış bir karar mevcut olmadığı halde (Türkiye) kelimesini isim olarak kullanmak suretiyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 90 ıncı maddesine aykırı davranılmıştır.

C) SONUÇ :

Türkiye Huzur Partisi’nin kurucular kurulunca düzenlenen program ve tüzüğü yukarıda değinilen nedenlerle 2820 sayılı Kanununun dördüncü kısmında belirtilen ve yukarıdaki bölümlerde yazılı 78, 84, 86, 87 ve 90 ıncı maddelerine aykırı olduğundan, sözü edilen Kanunun 101 inci maddesinin (a) fıkrası gereğince Türkiye Huzur Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi arz ve talep olunur. 28.7.1983″

II- İLK SAVUNMA :

Anayasa Mahkemesinin 26.8.1983 günlü ara kararı gereğince tebliğ edilen iddianame örneğine karşı Huzur Partisi tarafından verilen 7.9.1983 günlü savunma dilekçesi şöyledir :

A)

1- Programımızın 12. maddesindeki lâiklik ilkesi gayet açık olarak Anayasadaki lâiklik ilkesine ve yürürlükteki kanunlara uygun olarak gösterilmiştir.

Halen ilk ve orta öğretimde kabul ve tatbik edilen din eğitimi ve öğretiminin üniversitelerde de tatbiki öngörülmüştür. Bu görüş batı devletlerinde örneğin: Fransa, Belçika, Hollanda, Almanya, İngiltere ve Amerika üniversitelerinde halen din eğitimi yapılmaktadır. Bu nedenlerle programımızın 12. maddesi tamamen Atatürk’ün işaret ettiği uygarlık düzeyine çıkmanın şartlarındandır. Lâikliğe aykırılık söz konusu değildir.

Programın 17. maddesine gelince, halihazırda tatbik edilen eğitim sistemi eksik ve kifayetsiz denilerek birçok kitaplar değiştirilmekte ve ahlaka fazilete ve Türk İslam geleneklerine uygun olarak hazırlanan kitaplar yeni baştan, vatan ve milletini seven nesiller yetiştirmeyi hedef almıştır. Maddede (İslâm) kelimesi Türk’ten ayrılamaz ve onun lazımı gayri müfarikidir. Başka bir ifade ile yüzde doksandokuz Müslüman olan (Türk) Milletine (Türk İslâm) geleneklerini fazla görmek Anayasamızın kabul ettiği din ve vicdan hürriyetine aykırı olur.

Arz edilen 17. maddede geçen İslam kelimesini lâikliğe aykırı bir mefhum olarak almaya imkan yoktur.

Programımızın 21. maddesi tamamen Anayasa doğrultusunda eğitimi öngörmüştür. Ve bu eğitimin sapık ideolojilerin tesirinden gençliği kurtarmanın neler olabileceğini göstermiş ve (Anayasa doğrultusunda dini ve ahlaki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi) hedef olarak ele almıştır.

Şimdi bu maddedeki bütün ilkeleri yok farzetmek (…dini…) ele alarak Partimizi suçlamak yersiz ve manasızdır. Bir kelime yalnız başına değil evvel ve ahirindeki diğer kelimelerle birlikte kıymet ifade eder. Aksi halde bektaşi fıkrasında olduğu gibi (Latakrabus Selate) deki gibi sakim bir düşünceye varırız ki akıl ve mantık bunu asla kabul etmez.

Binaenaleyh Partimiz Atatürk ilkelerine, lâik esaslara bağlı Cumhuriyetçi Devlet sistemini kabul etmiştir. Milletin dini tedrisatı Anayasada yasaklanmamıştır.

Partimiz bu ilkeden hareketle, iktidara geldiğimizde Anayasanın Türk milletine bahşettiği bu hakkı nasıl kullanacağını göstermiştir.

Partimiz, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Demokratik, Lâik ve Sosyal bir hukuk devletini benimsemiştir.

Lâik olan devlettir. Milletin dini tedrisatı serbesttir.

Anayasamız bu hakkı kabul etmiştir. Aksi halde milletin dinine müdahale etmek lâikliğe aykırı olur.

Partimizin programı tatbik edildiğinde, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç birini hususi maksatla kullanma cihetine gitmemiş, din ve mezhep ayırımı yaratmak ve sair yollardan giderek başka bir devlet düzeni kurmayı hedef almamıştır. Ve yukarıda da arz ettiğimiz gibi, dini ve dini duyguları devlet işlerine ve politikaya karıştırmayı sureti katt’iyede kabul etmemiş ve ancak tedrisatın hedefini göstermiştir.

Yukarıda arz ettiğimiz gibi, Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği batı uygarlığı din tedrisatını kabul etmiştir. Anayasa ve kanunlarımız da bunu kabul etmiştir. Partimiz hali hazırdaki tatbikatın haricinde dini tedrisatın üniversitelere de teşmilini hedef olarak almıştır.

1739 sayılı Milli Eğitim Kanunu’nun 12. maddesinde (Türk eğitiminde Lâiklik esastır.) hükmü ve Anayasanın 24. maddesindeki din ve kültürü ders olarak kabul ettiğine göre, mevcut tatbikatın haricinde Partimiz devletin hukuki temel düzenini dini kurallara dayandırma gibi bir hedef göstermemiştir.

Bunun haricinde Partimizin programı tatbik edildiğinde görülecektir ki, ilim, sanat ve her türlü ilmi çalışma ve muasır medeniyet seviyesine yükselme hedef alınmış, Anayasa ve yürürlükteki kanunların haricine çıkılmamıştır. Ancak 12 Eylül 1980’den evvelki Türkiye’nin geçirmiş olduğu buhran gözönüne alınarak Milli Eğitimde sapık ve Devleti yok etmeye matuf ideolojilere yer verilmeyeceği gösterilmiştir.

Partimiz kadına her türlü imkanı ve yetişmesini hedef olarak almış bulunmaktadır.

Partimizde cemaatlere yer verilmemiştir. Böyle bir düşünce halihazırdaki dini tedrisatın da aynı sonucu doğurmasını gerektirir ki Cumhuriyet Başsavcılığının bu düşüncesi Anayasaya aykırıdır. Başka bir ifadeyle mevcut dini tedrisat cemaatleri doğuramayacağına göre, Partimizin dini tedrisatı üniversiteye teşmili de cemaatlerin doğmasına neden olamaz.

Anayasa lâikliği esas olarak kabul etmiştir. Partimiz bu ilkeyi benimseyerek Anaysaya ve kanunlar dairesinde eğitimin lâik ilkesi esas alınarak yapılmasını uygun görmüştür.

Programımızda Tevhidi Tedrisat Kanununa karşı gelindiğine dair herhangi bir madde yoktur. Ve Atatürk’ün kabul ettiği Türk Milletini milli bir şuura ulaştırmalı. Milli ve lâik bir hale getirmek amacını gütmüş ve her türlü problemlerin bilimsel yollarla çözüleceğini kabul etmiştir.

Programımızda yukarıda da arz edildiği gibi Anayasa ve mevcut kanunlara aykırı herhangi bir husus benimsenmemiştir. İlk ve orta okullardaki dini tedrisatın üniversitede de devamı uygun görülerek, gençliğin ilk ve orta tedrisatta aldığı bilginin devamı istenmiştir.

Yukarıda arz edilen mülahazalar muvacehesinde Partimiz iddia hilafına;

a) Eğitim ve öğretim kurumları ile üniversitelerin lâik olması fikrine karşı değildir. Devlet lâiktir. Partimiz gençlerin sapık ideolojilere dönmemesi için yapılması lazım geleni benimsemiştir.

b) Dini eğitim ve öğretimin üniversitelerde tatbiki mevcut üniversitelerin milli karakterine aykırı düşmeyeceği gibi, bilakis ilk ve orta tedrisattaki milli karakterin üniversiteye de intikal suretiyle aydınlığa erişeceği kanaatındadır. Ve bu görüş Anayasa ve kanunlara aykırı değildir.

c) Milli Eğitimde mevcut dini tedrisata müsaade ettiğine göre, programımızın 17. maddesi mevcut düzene aykırı kabul edilmez. Aksi halde bugünkü Milli Eğitim tatbikatının Anayasaya aykırı olduğu neticesine varılır ki, Cumhuriyet Başsavcılığının bunu kabul ettiğini bildirir bir iddia mevcut değildir.

d) Milli Eğitim sisteminde dini tedrisat kabul ve tatbik edildiğine göre programımızın 21. maddesinde öngörülen hususların Anayasaya ve mevcut kanunlara aykırı olduğu iddiası da mücerrettir. Yukarıda 3. maddede arz edilen hususlarda burada tekrarlanabilir.

Bu itibarla Partimiz Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının başlangıç kısmı ile birinci kısımda yer alan Cumhuriyetin niteliklerine, temel hak ve hürriyetlere bağlı, din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasına inanan, inkılap kanunlarının korunmasını kabul eden, din ayrımı amacı gütmeyen, Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık ve Devletin lâiklik niteliğini koruyan bir programın sahibidir.

İddianamedeki hususların hiç birisi bir mesnede dayandırılmadan ele alınan bazı kelimeleri abartmak suretiyle Partimizi kapatmaya yönelik iddialardan ibarettir. Ve parti programımız 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununa aykırı değildir.

2- Programımızın 16. maddesi tatbik edildiğinde görülecektir ki, burada Arap harflerine dönüş söz konusu değildir.

Arap harfleri 28’dir. Programda alfabelerinin yeni baştan Atatürkçü bir ruh ile ele alınmasını öngörmüş olup, Siyasi Partiler Kanununun 84. maddesine ve Anayasanın 174. maddesine aykırılık söz konusu değildir.

3- Partimizin ambleminde görülen kitap ve kalemin Cumhuriyet Başsavcılığınca calibi dikkat görülmesi kanaatımızca iddianamenin hangi maksatla ele alındığını gösterir. Ve hakikaten calibi dikkat bir husustur.

Çünkü biz bu amblemde ilme ve kaleme verdiğimiz ehemmiyeti vurgulamak istedik. Bunun haricindeki görüş Partimizin görüşü değildir.

Öküz altında buzağı aramanın manası yoktur.

B) Partimiz bidayette (Türkiye) kelimesini ad olarak kullanmıştır. Sonradan bunun izne bağlı olduğu görülerek Partimizin adı (Huzur Partisi), kısaltılmış şekli de (HZP) olarak düzeltilmiş ve Türkiye kelimesi kaldırılmıştır. Keyfiyet 9.8.1983 gün ve (9) sayılı müşterek yazımızla İçişleri Bakanlığına ve Cumhuriyet Başsavcılığına resmen bildirilmiştir.

Nitekim Yüksek Mahkemeniz Partimizi (Huzur Partisi) olarak kabul etmiş ve bu şekilde tebligat yapmış bulunduğuna göre, Türkiye kelimesinden dolayı ileri sürülen ve istenilen Partimizin kapatılması talebi de yerinde değildir.

C) Sonuç :

Yukarıda arz edildiği gibi, Partimiz, Anayasanın başlangıcındaki ilkeleri ve Anayasanın bütün hükümlerini kabul ile Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Demokratik, Lâik ve Sosyal bir hukuk Devletinin savunucusu ve Türkiye’nin bir daha 12 Eylül 1980 tarihinden önceki günlere dönmemesi için yapılması gerekenleri gösteren, hiç bir sınıf ve zümreye imtiyaz tanımayan, muasır medeniyet seviyesine yükselmeyi hedef alan bir programa sahip olup, bunun haricinde Cumhuriyet Başsavcılığının mesnetsiz ve calibi dikkat iddiaları yersiz olduğundan, iddiaların reddi ile Partimizin faaliyetinin devamına karar verilmesini saygılarımızla arz ederiz.”

III- Cumhuriyet Başsavcılığının Esas Hakkındaki Düşüncesi :

Mahkemenin 29.9.1983 günlü ara kararı gereğince alınan Cumhuriyet Başsavcılığının 3.10.1983 günlü SP-14-2 sayılı “Esas Hakkındaki Görüş”ünde de, iddianamedekiler tekrar edilmekte, ayrıca “dava açıldıktan sonra Kurucular Kurulu 9.8.1983 tarihinde, tüzüğün birinci maddesindeki (Türkiye) kelimesini kaldırmış ve onun yerine Huzur Partisi ve kısa adı (HZP) olarak ismini değiştirmiş ve böylace Siyasi Partinin adına yönelik kapatma nedenini gidermiştir.” denilmektedir.

IV- Son Savunma Özeti :

Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşüne karşı Huzur Partisince 11.10.1983 gününde verilen iki sayfalık son savunmada özet ve sonuç olarak : “Cumhuriyet Başsavcılığının programdan aldığı bazı maddelerdeki cümleler hakkındaki görüşlerimizi, 7.9.1983 gün ve 15 sayılı cevabi yazımızda bildirmiştik.

Tekrarından sarfınazar ederek deriz ki: Partimiz Anayasa ilkelerine karşı olmayıp, mektepleri kapayıp medrese açmayı, mevcut Latin harflerini değiştirmeyi, din ve mezhep ayırımı yapmayı hiçbir zaman düşünmemiştir. Ve düşünemeyecektir.

İddiaların reddi ile Partimizin faaliyetinin devamına karar verilmesini saygılarımızla arz ederiz.” denilmiştir.

V- İnceleme ve Gerekçe :

Dosyadaki bütün kağıtlar ve öteki belgeler incelendi gereği görüşülüp düşünüldü :

A) İşin esasının incelenmesine geçilmeden önce aşağıdaki ön sorunların çözümlenmesi zorunlu görülmüştür.
1- Cumhuriyet Başsavcılığınca Siyasi Partiler Kanununun 8. maddesi hükmü dairesinde bir uyarıda bulunulmamış olması :

22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 9. maddesine göre, Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuki durumlarının Anayasaya ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını inceleyecektir. Aynı maddede Cumhuriyet Başsavcılığının bu denetleme görevi ile ilgili yetkisi de gösterilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu yetkinin, yaptırımını da, siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanması oluşturmaktadır. Böylece, Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır.

Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine aykırı olması ile bunlarda noksanlıklar tespit edilmesi halleri birbirinden ayrılmış ve bu durumlar değişik hukuki sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen noksanlıkların giderilmesi, lüzum görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanamamasına, yani yazılı istemin dava açmanın bir önkoşulu niteliği almış olmasına karşın, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuki durumlarının Anayasaya ve kanun hükümlerine aykırı olması dolayısıyla kapatılmaları için dava açılması, 104. madde ayrık olmak üzere, böyle bir önkoşula bağlı tutulmamıştır.

Öte yandan, kanunun 9. maddesindeki Cumhuriyet Başsavcılığına noksanlıkların giderilmesiyle ilgili olarak tanınan yetkinin yasaya aykırılıklara da teşmil edilerek bu hususun bir dava koşulu olarak kabul edilmesi, siyasi partilerin tüzük ve programlarındaki kimi hükümlerin, kanunun dördüncü kısmındaki “Siyasi Partilerle İlgili Yasaklar”a açıkça aykırı olmaları hallerinde, bu koşul yerine getirilmedikçe, doğrudan 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermeyeceğini açıkça ortaya koyar ki, bu durumun Siyasi Partiler Kanununun kabul ettiği esaslarla çeliştiğinde duraksanamaz.

Bir siyasi parti yasalara aykırı olarak kurulmuşsa, bunu saptayacak ve gereklerini yerine getirecek merci, herhalde Anayasa Mahkemesidir.

Bu nedenlerle, Cumhuriyet Başsavcılığınca 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 9. maddesi hükmü dairesinde bir uyarıda bulunulmamış olması, Huzur Partisi’nin kapatılması için açılan davanın görülüp karara bağlanmasına engel olamayacağına Muammer Turan’ın karşıoyuyla ve oyçokluğuyla;

2- Huzur Partisi’nin münfesih bulunup bulunmadığı :

Siyasi Partiler Kanununun 8. maddesine göre kuruluş bildirisinin ve buna ekli belgelerin İçişleri Bakanlığı’na verilmesiyle siyasi partiler tüzel kişilik kazanırlar. Aynı Kanunun geçici 4. maddesi gereğince, Milli Güvenlik Konseyi, siyasi partilerin kurucuları üzerinde incelemede bulunmak yetkisine sahip olup bu inceleme işlemi, kuruluş bildirisini İçişleri Bakanlığına verilmesiyle birlikte siyasi partinin tüzel kişilik kazanması hakkını önlemez ve geciktirmez. Hakkında olumsuz karar alınan kurucu yerine diğer kurucular tarafından yenileri önerilebilir.

Kurucuların, kuruluş bildirisi ile açıklanan iradeleri sonucunda siyasi parti tüzel kişilik kazanmış olduğundan, siyasi partinin kendiliğinden dağılmış sayılabilmesi için Siyasi Partiler Kanununun 121. maddesinin yollamada bulunduğu Türk Medeni Kanununun 70. ve Dernekler Kanununun 51. maddesindeki koşulların oluşması gerekir. Bu koşulların oluştuğu Cumhuriyet Başsavcılığınca ileri sürülmediği gibi, dosyada, böyle bir belge ya da delil yer almış da değildir. Söz konusu partinin 35 kişiden oluşan kurucularından 27’sinin kuruculuğu Milli Güvenlik Konseyinin 9 Ağustos 1983 günlü, 108 sayılı kararıyla uygun görülmemiş ve bunların kuruculukla olan ilgileri 11 Ağustos 1983 gününde kesilmiş ise de, bunlardan, siyasi partilere üye olmaları Anayasa ve yasa hükümleriyle yasaklanmamış olanların üyelik sıfatlarının devam edeceği de açıktır.

Bu nedenlerle Huzur Partisi’nin münfesih bulunmadığı, Nahit Saçlıoğlu ve Muammer Turan’ın karşıoyu ile ve oyçokluğuyla;

3- Dava konusu hakkında, Huzur Partisi ilgililerinden sözlü açıklamada bulunmalarının istenmesine gerek görülmediği, H. Semih Özmert, Nahit Saçlıoğlu, Muammer Turan, Mehmet Çınarlı, Necdet Darıcıoğlu ve Yılmaz Aliefendioğlu’nun, parti ilgililerinin dinlenmesi gerektiği yolundaki karşı oylarıyla ve oyçokluğuyla; kararlaştırılmıştır.

B) Esasın İncelenmesi :
1- Huzur Partisi Programının Dava ile ilgili 12, 17/1 ve 21. madde metinlerinin değerlendirilmesi :

Bu metinler şöyledir :

“Madde 12- Eğitim ve öğretim kurumları ile üniversitelerimizin bazı sosyalist ülkelerdeki gibi lâik olması fikrine inanmıyor ve bunu benimsemiyoruz. Üniversiteler milli karakterin aynası olmalıdırlar. Bu manada din eğitim ve öğretiminin üniversitelere de batıdaki üniversitelere uygun olarak, tatbikine taraftarız”

“Madde 17/1- Milli eğitim müesseselerimizde ilkokuldan itibaren kaynağını ahlak, fazilet ve Türk İslam geleneklerinden alan bir sistemle vatan ve milletini seven, çalışkan, dürüst, kendisine, ailesine ve cemiyete faydalı nesiller yetiştirmek gayemizdir.”

“Madde 21- Eğitim ve öğretim programları taklitçilikten kurtarılarak memleket gerçeklerine ve milli bünyeye uygun halde yeniden tanzim edilecek, bu programlarda gençliğe sapık ideolojilerin sızmaması için Anayasa doğrultusunda dini ve ahlaki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi getirilecektir.”

Yapılan araştırma ve incelemelerin ortaya koyduğu veriler, Türkiye’deki lâiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki lâiklik anlayışı ile ilgi ve ilişkisi olmadığını, batıdaki Hıristiyan ülkelerin lâiklik anlayışından da farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.

Lâikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki üyum ya da uyumsuzluğun lâiklik anlayışına da yansıyarak farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.

Hukuki yönden ve klasik anlamda lâiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hıristiyan ve İslâm dinlerinin koşulları, inanç ve gerekleri aynı olmadığından, ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan hir ülkenin, lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez. Bu durum, koşullar ve kurallar arasındaki farklılıkların doğal bir sonucu olarak görülmelidir. Kaldı ki, aynı dini benimseyen batı ülkelerinde dahi devletlerin lâiklik anlayışı birbirinin aynı olmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, temeli dine dayanan bir devlet düzeni öngörülerek kurulmuştur. Bu nedenle İslâm kuralları, yalnız fertlerin manevi hayatını, yani inanç alanını değil, aynı zamanda toplum ilişkilerini, devlet faaliyetlerini ve hukuku da düzenlemiştir. Lâiklik ilkesinin kabul edilmediği devirlerde din, toplum hayatının bütün alanlarına, devletin karar ve hareketlerine daima müdahale ederek egemen olmak istemiş, din sömürüsü ve onun kötüye kullanılması, bu alanda son derece katı bir taassuba neden olmuş ve bu yüzden medeniyetin ilerleme aşamalarında ortaya çıkan her icat ve yeni buluş dine aykırıdır fetvalarıyla karşılaşmış, hatta bu fetvalar düşman istilasına uğrayan vatanımızı kurtarma çabalarını dahi engellemek için pervasızca kullanılmıştır. Bu yüzden toplumumuzun gelişmesi için en lüzumlu olan buluşlar ülkemize girememiş, bunun doğal sonucu olarak da medeniyetin ilerleyişine ayak uydurulamamış, böylece devlet zaafa ve gerilemeye uğratılarak parçalanmaya kadar sürüklenmiştir.

Bugün dahi bazı kimselerle örgütlerin, dini kötüye kullanmak ve böylece din sömürüsünden bir takım çıkarlar sağlamak eğiliminde oldukları bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Anayasa ve yasa koyucuları bu alanı düzenlemişler ve kötüye kullanmaya set çekmişlerdir :

a) Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları ile kabul edilen lâiklik ilkesi geçirilen tarihi tecrübelere, devrimlere, ulusun dini ve siyasi özelliklerine ve yurdumuz koşullarına uygun bir anlam taşımaktadır. 7.11.1982 günlü, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının; “Başlangıcında “Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda; …hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı” na işaret edildikten sonra 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri tanımlanırken Türkiye Cumhuriyetinin lâik bir devlet olduğu da belirtilmiş; 14. maddesinde “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, …din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar”; 24. maddesinde “…kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi, kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz” denilmiş; “Siyasi partilerin uyacakları esaslar” başlığını taşıyan 69. maddesinde “Siyasi partiler, …. Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır” hükmü yer almış; Yükseköğretim kurumlarından sözeden 130. maddesinde “Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak” ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzel kişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur…. öğreniminin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre yürütülmesi,….. kanunla düzenlenir” hükmüne yer verilmiş; 174. maddesinde de “Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden …. inkılap kanunları” gösterilerek Anayasa’nın hiçbir hükmü, bu kanunların “Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz” denilmiştir.

b) Anayasa’nın bu hükümlerine paralel olarak 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun “Siyasi Partilerle İlgili Yasaklar” başlıklı dördüncü kısmının 78. maddesinde “Siyasi Partiler : …. din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler …. din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar” hükmü yer almış, 84-89 uncu maddeleri kapsayan dördüncü kısmın üçüncü bölümünde “Atatürk ilke ve inkılâplarının, lâik devlet niteliğinin korunması”na ait çeşitli hükümleri öngörülmüş; ezcümle; 84. maddesinde ” Siyasi partiler Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini korumak amacını güden :

a- 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu,

f- 1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun…. hükümlerine aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunamazlar.”; 86. maddesinde, “Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar”; 87. maddesinde, “Siyasi partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar” denildiği gibi 90. maddesinde de; “Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olamaz” hükmüne yer verilmiş, 101. maddenin “a” fıkrasında da “Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması” hallerinde Anayasa Mahkemesince o siyasi parti hakkında kapatma kararı verileceği açıklanmıştır.

c) Özet olarak : Anayasa ve yasa hükümlerine göre;

aa ) Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.

bb) İlk ve orta öğretim kurumlarında okutulan din kültürü ve ahlak öğretimi dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır.

cc) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri bu arada din ve vicdan hürriyeti, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.

dd) Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

ee) Bu hükümler, sınırlamalar ve yasaklar dışına çıkan partiler temelli kapatılır.

d) Cumhuriyet Başsavcılığınca esas hakkındaki düşüncede “Programdaki maddeler birlikte incelendiğinde, lâik devlet ilkesi, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda değerlendirildiğinde siyasi partinin amacı belirlenmektedir” denilmektedir. Bu nedenle, lâik devlet ilkesiyle Atatürk ilke ve inkılaplarına 1982 Anayasasının verdiği değeri ve önemi belirttikten sonra din ve vicdan hürriyetini düzenleyen 24. maddeye de Anayasanın bütünlüğü içinde bakmakta yarar ve zorunluluk görülmüştür. Konuyu daha yakından görebilmek için bu sorunlar ve meseleler hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararlarının bazılarından alıntılar yapmak, Atatürk ilkeleri ve bilimsel özerklikten ne anlaşıldığnı ortaya koymak da yerinde bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin 11, 12, 13, 14 ve 15 şubat 1975 günlü, Esas 1973/37 Karar 1975/22 sayılı kararında (Kararlar Dergisi, Sayı.13, Sayfa.116) “…Cumhuriyetimiz, milli şuur ve bütünlük içinde, barışa ve insan hak ve özgürlüğüne dayalı memleket kalkınmasını sosyal Adalet ve Atatürk devrimleri ilkeleri doğrultusunda amaçlayan siyasal bir varlıktır. Burada özellikle Atatürk devrimleri deyimi üzerinde durmak gerekir. Devrim kavramı, sözcüğün açık anlamından da belirleneceği üzere durgunluğun, alışkanlığın, hareketsizliğin tersidir. Devrimcilikte hiçbir zaman duraksama yoktur. Bilim ve tekniğin gelişmesiyle modern toplum yaşamının koşulları da sürekli olarak değişikliğe uğrar. Kendisini bu değişmeye uyduramayan, yani devrim yapamayan sosyal topluluklar çağın gerisinde kalmaya ve ileri toplumların sömürgesi olmaya mahkumdurlar. İşte Atatürk devrimlerinde temel amaç geri kalmışlıktan kurtulmak, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır. Belirli bir süre geçtikten sonra Atatürk Devrimlerinin amaçlarına ulaştığı ve artık yeni bir atılıma gereksinme duyulmayacağını kabul etmeye olanak yoktur. Çünkü, Atatürk Devrimleri, çağdaş uygarlık düzeyi doğrultusunda sürekli hareket halindedirler ve birbirini ara vermeden izlerler. Bilim özgürlüğü devrim kavramını oluşturan temel öğelerden biridir…” denilmektedir.

Bu hususu açıkça belirtmek gerekir ki, Atatürk Devrimlerinin hareket noktasında lâiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Başka bir anlatımla lâiklik ilkesi açısından verilecek en küçük bir ödün Atatürk Devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir. Bu nedenledir ki Anayasanın “Hiçbir düşünce ve mülahazanın …Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı;” yolunda kesin bir buyruğa “başlangıç” ta yer vermek zorunluğunu duymuş bulunmaktadır. Sözü edilen Anayasa Mahkemesi kararında da açıklandığı gibi Atatürk Devrimleri kavramını oluşturan ve ona anlam kazandıran teme1 öğelerden biri de bilim özgürlüğüdür.

Anayasa Mahkemesinin 12.1.1971 günlü, Esas 1969/31, Karar 1971/3 sayılı kararında (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı.9, Sayfa.143) “çağdaş uygarlığın temeli, insanların davranışlarında, eylemlerinde aklı egemen kılmalarıdır. Bunun yolu ise bilimsel çalışma yoludur; bu yolun kılavuzu olan ilke de bilimin, insanların yaşamında gerçek yol gösterici sayılması ilkesidir. Bu ilkenin eylemli olarak uygulanabilmesi için toplumun yapısının kilit yerlerinde bilimsel gerçeği arayıp bulabilecek, uygulayabilecek ve bütün düşünce ve davranışlarında bilimsel gerçeğin isterlerinden ayrılmayacak kişilerin bulunması, bunun sağlanması için de bu nitelikte kişilerin yetiştirilmiş olması zorunludur. Bilimsel çalışma, yalnız aklın ve gözlemin biçimlendirdiği bir çalışma olması dolayısıyla böyle bir çalışmaya ve bilimsel yolda eyleme yönelecek kişilerin bilimsel gerekler dışında bir etki ile karşılaşmaksızın yetiştirilmeleri temel bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Yalnız bilimsel ve nesnel ölçülere göre biçimlendirilmiş bir öğretim ve eğitimin gerçekleştirilmesi, toplumsal açıdan büyük önem gösteren alanlardaki yüksek öğretim ve eğitimin gerek siyasal çevrelerin ve özellikle siyasal iktidarın, gerek toplumdaki çeşitli kümelerin etkisi dışında bir öğretim ve eğitim düzeni ile olabilir”.

Bilimsel ve nesnel ölçülere göre biçimlendirilmiş üniversiter bir öğretim ve eğitimin gerçekleştirilmesi, sözü geçen bu kararda da açıklandığı gibi, o öğretim ve eğitimin sadece bilimsel isterler doğrultusunda yapılması, doğmalardan ve bilime ters düşen öteki etkilerden uzak tutulması suretiyle sağlanabilir. Bu itibarla Anayasanın 24. maddesinin dördüncü fıkrasında ifadesini bulan “din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır, bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır” yolundaki kural, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla daha açık bir anlatımla Türk Devrimleriyle birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. Çünkü, Türk Devrimi, Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen ulusal bağımsızlığın ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır ve bu düşünce sistemi 1982 Anayasasının temel dayanağını ve felsefesini oluşturmuştur. Anayasamızın kabul ettiği lâiklik ilkesi, soyut bir kavram değil, Devletin, hukukun ve eğitimin lâikleşmesini içeren sistemler topluluğudur. Bu nedenledir ki Anayasamızın 24. maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne başka manalar izafe etmek, Atatürkçü düşünceye ve Türk Devrimine ters düştüğü kadar bizatihi hükmün açık olan ve yoruma elverişli bulunmayan beyanına ve ayrıca bilimsel özerkliği ilke olarak benimseyen Anayasa kurallarına da aykırı olur.

Yukarıdan beri yapılan açıklamalar, Partinin programında yer alan hükümlerin 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., Atatürk ilke ve inkılaplarını koruyan 84., lâiklik ilkesini koruyan 86. ve dini istismar konusu yapmayı yasaklayan 87. maddelerine aykırılıklar taşıdığını ortaya koymaktadır.

Orhan Onar, Mehmet Çınarlı ve Necdet Darıcıoğlu programda yer alan hükümlerde kanuna aykırılık olmadığını, H. Semih Özmert bu hükümlerin Kanunun 84., Yılmaz Aliefendioğlu da Kanunun 84. ve 87. maddelerine aykırı bulunmadığını öne sürmüşlerdir.

2- Programın 16. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının değerlendirilmesi :

Bu maddeler şöyledir :

“Madde 16/2,3: Dil çalışmaları için Çağatay, Azeri, Uygur ve Oğuz olmak üzere dört ana Türk lehçesinin ve bu lehçelerdeki kelime köklerinin incelenmesine taraftarız. Keza tekamülü için önce alfabenin geliştirilmesinde zaruret görüyoruz. Dokuz heceli olan Türk alfabesine dokuzuncu sesli harfi koymak istiyoruz.

Eski Türk alfabelerinin neden otuzbeş harfli olduğunu yeni baştan ve Atatürkçü bir ruh ve anlayışla araştıracağız.”

“Dokuz heceli olan Türk alfabesi” sözü ile ne kastedildiğini, hangi “Eski Türk alfabesinin otuzbeş harfli” olduğunu, ne program ne de savunmalar açıklamış değildir.

Yapılan araştırma ve incelemeler sonunda: Dokuz heceli ve otuzbeş harfli olan bis eski Türk alfabesinin varlığı saptanamamıştır.

Huzur Partisi, programındaki gerçeğe aykırı bu metinlerle, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden inkılap kanunlarından birisi olan, bu nedenle Anayasanın 174 ve Siyasi Partiler Kanunu’nun 84. maddeleriyle, Anayasanın hiçbir hükmünün bu yasalara aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı ve siyasi partilerin bu kanun hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceği ve faaliyette bulunamayacağı belirtilen, 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1553 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’un: “Şimdiye kadar Türkçe’yi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler (Türk Harfleri) unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir” şeklindeki 1. maddesi hükmüne, dolayısıyla Anayasanın 174 ve Siyasi Partiler Kanunu’nun 84. maddesi hükümlerine aykırı tutum ve davranış içerisinde olduğunu burada da göstermiş; bu nedenle de kapatılması gerekmiştir.

Semih Özmert, Orhan Onar, Mehmet Çınarlı, Necdet Darıcıoğlu ve Yılmaz Aliefendioğlu bu görüşe katılmamışlardır.

V- SONUÇ :

1- Tüzük değişikliği yoluyla adından “Türkiye” sözcüğünün çıktığı Cumhuriyet Başsavcılığının yazısıyla bildirilen ve savunmalar ile de bu sözcüğün çıkarıldığı kabul edilen Huzur Partisi’nin programındaki 12., 17. ve 21. maddelerinin 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 84., 86. ve 87. maddelerine aykırı bulunduğun, Orhan Onar, Mehmet Çınarlı ve Necdet Darıcıoğlu’nun programda yer alan hükümlerin sözü edilen Kanuna aykırılığı oluşturmadığı ve bu nedenle davanın reddi gerektiği yolundaki karşıoyları; H. Semih Özmert’in programın bu hükümlerinin Kanunun 84. maddesine, Yılmaz Aliefendioğlu’nun sözü edilen program metinlerinin Kanunun 84. ve 87. maddelerine aykırı bulunmadığı görüşüyle ve oyçokluğuyla;

Programın 16. maddesinde yer alan düzenlemenin sözü edilen Kanunun 84. maddesine aykırı olduğuna H. Semih Özmert; Orhan Onar, Mehmet Çınarlı, Necdet Darıcıoğlu ve Yılmaz Aliefendioğlu’nun, programda yer alan 16. maddenin Siyasi Partiler Kanununa aykırı olmadığı ve bu nedenle davanın reddi gerektiği yolundaki karşıoylarıyla ve oyçokluğuyla;

Saptanan bu aykırılıklar sebebiyle Huzur Partisi’nin sözü edilen Kanunun 101. maddesinin (a) bendi uyarınca temelli kapatılmasına oyçokluğuyla,

2- 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 107. maddesi uyarınca Huzur Partisi’nin bütün mallarının Hazineye geçmesine,

3- Huzur Partisi’nin “Türkiye” sözcüğünü Bakanlar Kurulu’ndan izin almadan kullanmasının Siyasi Partiler Kanunu’nun 90. maddesine aykırılığı iddia edilerek kapatılması istenmiş olmasına karşın, Esas Hakkındaki Düşüncede, “Dava açıldıktan sonra Kurucular Kurulu 9.5.1983 tarihinde Tüzüğün birinci maddesindeki “Türkiye” kelimesini kaldırmış ve onun yerine Huzur Partisi ve kısa adı (HZP) olarak ismini değiştirmiş ve böylece Siyasi Partinin adına yönelik kapatma nedenini gidermiştir” denilmektedir. Söz konusu aykırılığın siyasi partilerle ilgili, başka yasaların emredici kuralları yönünden oluşması ve Kanunun 90. maddesinin birinci fıkrasında yer alan hükmünün bu manada anlaşılarak Cumhuriyet Başsavcılığınca, Kanunun dördüncü kısmına giren aykırılıklar nedeniyle kapatma davası açması, dördüncü kısmın dışında kalan kanunların emredici kurallarına aykırılık halinde de 104. madde uyarınca başvuruda bulunması gerekmekte ise de, anılan Partinin kapatılmasına karar verilmiş olmakla bu konu hakkında ayrıca karar ittihazına yer olmadığına,

4- Kararın kanuni gereği yerine getirilmek üzere Başbakanlığa ve Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, ayrıca bu kararın Huzur Partisi’ne tebliğine oybirliğiyle;

25.10.1983 gününde kesin olarak karar verildi.

Başkan
Ahmet H. BOYACIOĞLU
Başkanvekili
H. Semih ÖZMERT
Üye
Nahit SAÇLIOĞLU
Üye
Hüseyin KARAMÜSTANTİKOĞLU
Üye
Osman Mikdat KILIÇ
Üye
Mithat ÖZOK
Üye
Kenan TERZİOĞLU
Üye
Orhan ONAR
Üye
Selahattin METİN
Üye
Muammer TURAN
Üye
Mehmet ÇINARLI
Üye
Mahmut C. CUHRUK
Üye
Necdet DARICIOĞLU
Üye
Servet TÜZÜN
Üye
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU
KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar Sayısı : 1983/2

1- Anayasamızda din kültürü ile din eğitim ve öğretimi birbirinden ayrı iki kavram olarak kabul edilmiştir.

Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer almış; bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin istemine bağlı kılınmıştır.

Programının 12., 17. ve 21. maddeleri bir arada değerlendirildiğinde, dini değerlere önem veren bir tedrisat sisteminin her derecedeki öğretim kurumlarında egemen kılınması; bunun doğal sonucu olarak da üniversiteler de dahil olmak üzere öğretim kurumlarında dini öğretim ve eğitimin tatbik edilmesi, Huzur Partisi’nce siyasi bir amaç olarak kabul edilmiştir.

Bu amaç, programda ‘…. din eğitim ve öğretiminin üniversitelere de batıdaki örneklere uygun olarak tatbikine taraftar…” oldukları; “…. kaynağını ahlak, fazilet ve Türk-İslâm geleneklerinden alan bir sistemle vatan ve milletini seven, çalışkan, dürüst, kendisine, ailesine ve cemiyete faydalı nesiller…” yetiştirilmesinin gaye edinildiği; “Eğitim ve öğretim programları taklitçilikten kurtarılarak memleket gerçeklerine ve milli bünyeye uygun halde yeniden tanzim edilerek, bu programlarda gençliğe sapık ideolojilerin sızmaması için Anayasa doğrultusunda dini ve ahlaki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi….” getirileceği biçimindeki ifadeleriyle gizlenmek istenmektedir.

Bu nedenledir ki programın anılan maddeleri, lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağını belirten Anayasanın Başlangıç kısmına; 2. maddede belirlenen lâik Cumhuriyet ilkesine; Din ve vicdan hürriyetini düzenleyen 24. maddesine; Siyasi partilerin 14. maddedeki sınırlamalar dışına çıkamayacağı hakkındaki 69. maddesine aykırı bulunmaktadır. Bu itibarla, programın söz konusu maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78, 86 ve 87. maddeleri hükümleri ihlâl edilmiştir. Bu maddelere dayanılarak Huzur Partisi’nin kapatılması hakkındaki çoğunluğun görüşüne katılıyorum.

Ancak, programın 12., 17. ve 21. maddeleri ülkemizde eğitim ve öğretim birliğini sağlamaya yönelik Anayasanın 174. maddesiyle korunan 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu hükümlerine aykırı bir nitelik taşımadığından anılan parti hakkında, ayrıca Siyasi Partiler Kanunu’nun 84. maddesinin de uygulanmasına ilişkin çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

2- Parti programının 16. maddesinin metninden, Huzur Partisi’nin Türk alfabesinde ne gibi bir değişiklik yapılmasını istediği anlaşılamadığı gibi bu madde hükmünün programa konulmasıyla ulaşılması düşünülen amacın ne olduğu da açık bir şekilde ortaya konulamamıştır. Dava dosyasında bu hususu aydınlatacak başkaca bir delil ve belgeye de rastlanamamıştır. İddia zan ve tahminden ileri gidememiştir.

Bu itibarla programın 16. maddesinin söz konusu ikinci ve üçüncü fıkraları hükümlerinin 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’un 1. maddesi hükmüne, dolayısıyla Siyasi Partiler Kanunu’nun 84. maddesine aykırı olduğu savı sabit olmamaktadır.

Bu bakımdan, Parti programının 16. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları nedeniyle de Huzur Partisi’nin kapatılması gerektiği hakkında çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

H. Semih ÖZMERT / Başkanvekili

KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar Sayısı : 1983/2

Dava konusu Huzur Partisi ilgililerinin sözlü açıklamada bulunmalarının olayın daha iyi aydınlanmasına yardım edeceği düşüncesiyle bu noktada aksine oluşan çoğunluk oyuna karşıyım.

Nahit SAÇLIOĞLU / Üye

KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar Sayısı : 1983/2

1- Kapatılmasına çoğunlukla karar verilen “Huzur Partisi” programının 12. maddesinde “Eğitim ve Öğretim kurumları ile üniversitelerimizin bazı sosyalist ülkelerdeki gibi lâik olması fikrine inanmıyor ve benimsemiyoruz. Üniversiteler milli karakterin aynası olmalıdır. Bu manada din eğitimi ve öğretiminin üniversitelere de batıdaki örneklere uygun olarak tatbikine taraftarız.” denilmektedir.

Bu program maddesinin birinci cümlesinde üniversitelerimizin bazı sosyalist ülkelerdeki gibi lâik olması fikrine inanılmadığı belirtiliyor. Burada dikkat edilecek husus, parti programında mücerret lâikliğin değil, bazı sosyalist ülkelerde uygulanmakta olan lâikliğin reddedilmiş olmasıdır. “Türkiye’deki lâiklik fikri, ilkesi ve uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki lâiklik anlayışı ile ilgisi” bulunmadığı, çoğunluk kararında özellikle vurgulanmaktadır. Parti programında bu gerçeğin tekrar edilmiş olması, gereksiz bir söz (bir haşiv) olarak kabul edilebilir; fakat Parti’yi, lâikliğe aykırı davranış içinde bulunmakla suçlamaya dayanak yapılamaz.

Çoğunlukla Parti’nin kapatılmasına sebep gösterilen üçüncü cümleye gelince: Bu cümlede din eğitim ve öğretiminin üniversitelere de, batıdaki örneklere uygun olarak, tatbikine taraftar olunduğu belirtiliyor. Anayasamızın 24. maddesinin dördüncü fıkrasında “Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır” denilmektedir. Anayasamız, “din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu olduğunu belirttikten sonra, bunun dışındaki din eğitim ve öğretimini yasaklamıyor, sadece isteğe bağlı tutuyor.

Parti programında üniversitelere zorunlu din dersleri konulacağı söylenseydi, Anayasa’ya aykırılıktan söz edilebilirdi. Zorlamayı (mecburiyeti) ifade edecek bir ibare metinde yer almamıştır. Üniversitelerde kişinin talebine bağlı olarak, din eğitim ve öğretimi yapılması Anayasa’ya aykırı düşmez. Nitekim, üniversitelerimizde halen ilâhiyat fakülteleri vardır. Bazı gençlerimiz, hiçbir zorunluluğa tabi olmadan, bu fakültelerde okumaktadırlar.

Hukukta iyi niyet asıl olduğuna göre, parti programında üniversitelere tatbikine taraftar olunduğu bildirilen din eğitim ve öğretiminin de mecburi değil, ihtiyari olacağını düşünmek ve Partinin, programın o maddesini hazırlarken Anayasa’da yer alan sınırlamalara bağlı kaldığını -aksi sabit olmadıkça- kabul etmek gerekir.

2- Huzur Partisi Programı’nın 16. maddesinde “İlimde ve edebiyatta dünya seviyesine ulaşmak için Türk dilini ve akademik çalışmaları geliştirmek ve zenginleştirmek gerektiğine inanıyoruz. Dilimiz ve edebiyatımız, Atatürk devrinden çok gerilerde, O’nun gösterdiği nurlu yoldan çıkarak dikenli bir çığıra düşmüştür.

Dil çalışmaları için Çağatay, Azeri, Uygur ve Oğuz olmak üzere, dört ana Türk lehçesinin ve bu lehçelerdeki kelime köklerinin incelenmesine taraftarız. Keza tekamülü için önce alfabenin geliştirilmesinde zaruret görüyoruz. Dokuz heceli Türk alfabesine dokuzuncu sesli harfi koymak istiyoruz.

Eski Türk alfabelerinin neden otuzbeş harfli olduğunu yeni başkan ve Atatürkçü bir ruh ve anlayışla araştıracağız” denilmektedir.

Programın bu maddesinde, yurdumuzda halen uygulanmakta olan Türk alfabesinin “değiştirilmesinden” değil, “geliştirilmesinden” söz edilmektedir. Siyasi Partiler Kanunu’nun 84. maddesine aykırı hareket edildiğinin ileri sürülebilmesi için, 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı Kanunla, Lâtin esasından alınarak kabul edilen Türk harflerinin kaldırılıp, yerine başka harflerin (özellikle Arap harflerinin) konulması amaçlanmış olmalıdır. Lâtin Alfabesi’nden gelen bugünkü Türk Alfabesi’nin “geliştirileceğini” söylemek, harf inkılâbına aykırı bir davranış olarak ele alınamaz.

Yazıldığı gibi okunma esasına dayanan bugünkü alfabemize bazı eklemeler yapmak gereği zaman zaman ilim adamlarınca da ileri sürülmüştür. Mesela, yabancı anlamına gelen “el” le, insanın bir organını ifade eden “el”in yazılış ve okunuşunu birbirinden ayırmaya bugünkü alfabemiz elverişli değildir. Anadolu ağzında genizden söylenen bir (n) harfi vardır. Biz harfin alfabemizde bir karşılığının bulunması, bazı mahalli şiveleri yazıya aktarmada yardımcı olacaktır. Buna benzer eklemelerle Türk Alfabesi’nin zenginleştirilmesini istemek, harf inkılabımıza aykırı bir davranış olarak kabul edilemez.

Anayasa Mahkemesi’nin bazı kararlarında Atatürk İnkılaplarının gelişmeye kapalı, donmuş kalıplar olarak kabul edilemeyeceği önemle belirtildiği gibi, bu seferki çoğunluk kararının gerekçesinde de aynı görüş tekrar edilmiştir.

Hem Atatürk İnkılapları’nın gelişmeye açık olduğunu söyleyip, hem de “Türk Alfabesi’ni geliştireceğim” diyen Parti’yi Atatürk’ün harf inkılâbına aykırı hareket etmekle suçlamak, kanaatımızca, birbiriyle çelişen iki davranış olmaktadır.

Programın bu maddesinde, Atatürk’ün gösterdiği “nurlu yoldan” bahseden, eski Türk Alfabeleri üzerindeki araştırmalarını “Atatürkçü bir ruh ve anlayışla” yapacağını söyleyen Parti’nin samimiyetsiz olduğunu ve bu sözleri asıl maksadını gizlemek için söylediğini kanıtlayacak deliller de elimizde mevcut değildir.

3- Huzur Partisi Programının 17. maddesinde “Milli eğitim müesseselerimizde ilkokuldan itibaren kaynağını ahlâk, fazilet ve Türk-İslam geleneklerinden alan bir sistemle vatan ve milletini seven, çalışkan, dürüst, kendisine, ailesine ve cemiyete faydalı nesiller yetiştirmek gayemizdir”, 21. maddesinde “Anayasa doğrultusunda dini ve ahlâki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi getirilecektir” denilmiş olması da Parti’nin, esas itibariyle din işlerinin devlet işlerinden ayrılması anlamına gelen lâiklik ilkesine aykırı hareket edeceğinin delili olamaz.

Programda yer alan bu hükümlerle neyin amaçlanmış olduğu, 17. ve 21. maddelerin öteki fıkralarında açıklanmıştır. 17. maddede “Milli Eğitim Politikasında ana hedefimiz, materyalist temayülleri bertaraf ederek, madde ve manaya aynı ölçülerde kıymet veren, ilmin haysiyetine inanmış, hür düşünceli, demokrasiye bağlı, şahsiyetli, branşlarında derinliğine bilgi sahibi, hünerli vatandaşlar yetiştirerek iktisadi kalkınmaya da faydalı olmaktır” denilmekte, 21. maddede ise “dini ve ahlaki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi”nin Anayasa doğrultusunda (ve elbette Anayasa’nın esas aldığı lâiklik anlayışına ters düşmeden) getirileceği açıklanmakta, “gençliğe sapık ideolojilerin sızmaması için” bu yola gidilmek istendiği de belirtilmektedir.

Yukarıda açıkladığımız gerekçelerle, Huzur Partisi programının 12., 16., 17. ve 21. maddelerinin, Siyasi Partiler Kanunu’nun 78., 84., 86. ve 87. maddelerine aykırı bulunmadığı kanaatında olduğumuzdan, adıgeçen Parti’nin kapatılması yolundaki çoğunluk kararına katılmıyoruz.

Üyeler : Orhan ONAR /  Mehmet ÇINARLI
KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar sayısı : 1983/2

1) 7.11.1982 gün ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 69 uncu maddesinde : “Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder” hükmü yer aldığı gibi; 22.4.1983 gün ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 9 uncu maddesinde: “Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler. Tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile ister. Bu yazının tebliğ tarihinden başlayarak otuz gün içinde noksanlık giderilmediği veya istenen ek bilgi ve belgeler gönderilmediği takdirde, siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır” denilmekte; kanunun bu maddesinin atıfta bulunduğu ve “Siyasi Partilerin Kapatılması” başlığını taşıyan “Beşinci Kısım” ise 98 inci maddeden 108 inci maddeye kadarki hükümleri içermektedir.

Bu hükümlerden de anlaşılacağına göre Cumhuriyet Başsavcılığı, partilerin kuruluşunu denetlerken ve faaliyetlerini takip ederken, ilk önce “tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini yazıyla isteyecek; bu yazının tebliğ tarihinden başlayarak otuz gün içinde noksanlık giderilmediği takdirde siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanacaktır. Buradaki “noksanlık” sözcüğünün kapsamına kanuna aykırılıklar da girmektedir.

Kanunun 101 inci maddesi : “Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı” verilecek bir kısım “halleri” belirtmekte; fakat bu kapatma kararının verilebilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığınca açılacak davanın şart, usul ve yöntemlerini öngörmemekte; bu şart, usul ve yöntemler Beşinci Kısmın diğer maddelerinde gösterilmektedir. O maddelerde hatta kanunun hiçbir maddesinde, 9 uncu maddeye göre, partinin tüzük ve programı üzerinde Cumhuriyet Başsavcılığınca “öncelikle ve ivedilikle” yapılacak inceleme sonunda tespit edilecek Anayasa ve kanun hükümlerine uygunsuzlukların giderilmesinin yazı ile isteme ve ancak bu isteğe uyulmadığı takdirde “siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanması” yöntemi değiştirilmemekte; 9 uncu maddeye uyulmadan ve belirtilen ilk işlemler tamamlanmadan dava açılması emredilmektedir.

Başlıca bu nedenlerle, Cumhuriyet Başsavcılığınca, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 9 uncu maddesindeki şart, görev ve yetkilerin yerine getirilmeden açıldığı anlaşılan işbu davanın bu yönden reddi gerektiği düşüncesiyle karara karşıyım.

2) Huzur Partisi, 22.7.1983 tarihinde 35 kişi ile kurulmuş ise de, bu kuruculardan 27’si Milli Güvenlik Konseyince, 9.8.1983 gün ve 108 sayılı kararla; daha sonra bildirilen iki kurucunun da 13.9.1983 gün ve 153 sayılı kararla “Bu görevler için uygun görülmediği; uygun görülmeyenler yerine bugüne kadar yeni kurucu isimleri bildirilmediği gibi partiye, usulüne uygun olarak, başka üye kaydı da yapılmadığı, partinin veto edilenler dışında sekiz üyesinin kaldığı; Cumhuriyet Başsavcılığı ve İçişleri Bakanlığının yazılarından ve bu makamlar nezdindeki dosyaların incelenmesinden anlaşılmıştır.

Bu duruma göre; Siyasi Partiler Kanunu’nun 121 inci maddesinin atıfta bulunduğu Türk Kanunu Medenisi’nin 70 inci; 1630 sayılı Dernekler Kanunu’nun 21 ve 44 üncü, 2908 sayılı Dernekler Kanununda 23 ve 51 inci maddelerin gereğince partinin infisah etmiş (dağılmış) olduğunun saptandığına karar verilmesi gerekir.

Bu nedenlerle de karara karşıyım.

Muammer TURAN / Üye

KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar sayısı : 1983/2

1- Huzur Partisi Programının 12., 17. ve 21. maddeleri, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (a) bendine dayanılarak uygulama yapılmasını gerektirmemektedir.

Din ve ahlak olguları karşısında kayıtsız kalmamak din eğitim ve öğretimi ile ilgili ilkeleri de saptamak amacıyla oluşturulduğu anlaşılan söz konusu Program maddelerinin, anlatım yönünden yetersiz oldukları açıkça gözlenmekle beraber Huzur Partisi’nin temelli kapatılmasına neden olacak anlam ve amaçlar taşıdıkları kesinlikle söylenemez.

Her hangi bir hukuk kuralının tek başına değil, içinde bulunduğu metnin tümü gözönünde tutularak yorumlanması hukuk biliminin kabul ettiği ve Anayasa Mahkemesinin de benimsediği ilkeler arasında yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında ve belirtilen ilke doğrultusunda değerlendirme yapıldığında Huzur Partisi’nin temelli kapatılmasını gerektirecek yasal nedenlerin bu evrede oluşmadığı görülmektedir.

Programın, lâiklik umdesinin hiçbir şekilde istismarına müsaade edilmeyeceğini, fertlerin dini inançlarıyla “lâik devlet” ilkesinin birbirine karıştırılmamasına taraftar olduklarını; din ve mezhep tefriki yapan cereyanlarla milletin içtimai, kültürel ve fikri inkişafını önleyecek teokratik taassup ve hurafelerden kitleleri uzak tutmayı gaye bildiklerini belirleyen 10. ve 11. maddelerinin açık ifadeleri, Huzur Partisi’nin temelli kapatılmasına neden olan 12., 17. ve 21. maddelerinin Siyasi Partiler Kanununun 78., 84., 86. ve 87. maddelerine aykırı olduğu yolunda yorumlanıp değerlendirilmesini gerçekten olanaksız kılmaktadır.

2- Huzur Partisi Programının, dokuz heceli olan Türk Alfabesine dokuzuncu sesli harfi koymak istediklerini, eski Türk Alfabelerinin neden otuzbeş harfli olduğunu yeni baştan ve Atatürkçü bir ruh ve anlayışla araştıracaklarını ifade eden 16. maddesiyle ilgili olarak oyçokluğuyla verilen karar da inceleme konusu maddenin anlam ve esprisine uygun düşmemektedir.

16. maddenin, ilimde ve edebiyatta dünya seviyesine ulaşmak için Türk Dilini de akademik çalışmalarla geliştirmek ve zenginleştirmek gerektiğine inanıldığından, dilimiz ve edebiyatımızın Atatürk devrinden çok gerilerde, O’nun gösterdiği nurlu yoldan çıkarak dikenli bir çığıra düştüğünden, dil çalışmaları için Çağatay, Azeri, Uygur ve Oğuz olmak üzere dört ana Türk lehçesinin ve bu lehçelerdeki kelime köklerinin incelenmesine taraftar olduklarından söz eden; ayrıca, tekâmülü için önce “alfabenin geliştirilmesinde” zaruret gördüklerini vurgulayarak belirleyen cümleleri, bu madde ile gerçekleştirilen düzenlemenin Siyasi Partiler Kanununun 84. maddesi hükümlerini, özellikle bu maddenin (f) fıkrarsını ihlal ettiği yolundaki görüşe hak verdirmemektedir.

Kısmen kapalı ve anlaşılması oldukça zor ifade ve içeriğine rağmen 16. madde, Lâtin esasına dayalı Türk Alfabesinin kaldırılmasına ve Arap harflerinin yeniden yürürlüğe konulmasına ilişkin ve Siyasi Partiler Kanununun öngördüğü yasaklara bu bakımdan aykırı bir amaca yönelik bulunmamaktadır.

Huzur Partisi’nin temelli kapatılmasıyla ilgili karara yukarıda açıklanan nedenlerle katılmamaktayım.

Necdet DARICIOĞLU / Üye

Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik

0

Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik, 15 Şubat 2014 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Yönetmelik, Hayvanları Koruma Kanununa dayanılarak Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından çıkarılmıştır. 

Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik

BİRİNCİ BÖLÜM

Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar ve Kısaltmalar

Amaç

MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı, deney hayvanları ile yapılacak olan bilimsel araştırma, test, eğitim, öğretim gibi temel etkinliklerde kullanılan yöntem ve materyaller ile ilgili kabul edilebilir etik standartların belirlenmesine, hayvan deneyleri merkezi etik kurulu ve hayvan deneyleri yerel etik kurullarının kuruluş ve çalışmalarına, yapılması planlanan işlemlerin sunulmasına, araştırma ve çalışma önerilerinin incelenmesi ve izin verilmesine, uygulamaların izlenmesine, deney hayvanları üzerinde yapılan bütün prosedürlerin kayıt altına alınmalarına ve bu prosedürlerin anında ya da geriye doğru izlenebilmelerine, bütün işlemlerin denetlenebilirliğinin sağlanmasına ve ilgili işlemlerin gerektiğinde sonlandırılmalarına ilişkin esasları belirlemektir.

Kapsam

MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşlarda deney amacıyla kullanılacak hayvanların kullanımından önce alınması gereken izinleri, bu amaçla hayvan deneyleri merkezi etik kurulu ile hayvan deneyleri yerel etik kurullarının oluşturulması, bu kurulların çalışma usul ve esasları, görevleri, eğitim, denetim ve yükümlülüklerini kapsar.

(2) Bu Yönetmelik;

a) Deneysel olmayan tarımsal uygulamaları,

b) Deneysel olmayan klinik veteriner hekimliği uygulamalarını,

c) Veteriner sağlık ürünlerine pazarlama yetkisi verilebilmesi için gereken klinik deneyleri,

ç) Kayıtlı veya onaylı hayvancılık işletmelerinin yapmakla yükümlü olduğu uygulamaları,

d) Birincil amacı bir hayvanın kimliklendirilmesi olan uygulamaları,

kapsamaz.

Dayanak

MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik 24/6/2004 tarihli ve 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun 9 uncu ve 17 nci maddelerine dayanılarak ve 2010/63/EU sayılı Bilimsel Amaçlarla Kullanılan Hayvanların Korunmasına İlişkin Avrupa Birliği Direktifine paralel olarak hazırlanmıştır.

Tanımlar ve kısaltmalar

MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen;

a) Bakanlık: Orman ve Su İşleri Bakanlığını,

b) CITES Sözleşmesi: 20/6/1996 tarihli ve 22672 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Nesli Tehlikede Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmeyi,

c) Çalışma izni: Deney hayvanı kullanıcı, üretici ve tedarikçi kuruluşlara Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca verilen belgeyi,

ç) Deney: Bilimsel amaçlarla hayvanlar üzerinde gerçekleştirilecek her türlü prosedür veya prosedürler bütününü,

d) Deney hayvanı: Prosedürlerde kullanılan, serbest yaşayan veya çoğalan larva biçimleri, canlı kafadanbacaklılar ve normal fetal gelişimlerinin son üçte birlik döneminden itibaren memeliler dahil, insan olmayan herhangi bir omurgalı canlıyı,

e) Deney ünitesi: Hayvanlar üzerinde her türlü prosedür veya prosedürlerin gerçekleştirildiği, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından çalışma izni bulunan birimleri,

f) Etik: Araştırmalarda kullanılacak hayvanlarla ilgili olarak insan ve hayvan yaşamını ilgilendiren bilimlerde yapılabilecek hareketlerin sınırları, hayvana yönelik yapılacak tutum ve davranışa yol gösterici evrensel kuralları,

g) Genel Müdür: Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürünü,

ğ) Genel Müdürlük: Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünü,

h) HADMEK: Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulunu,

ı) HADYEK: Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulunu,

i) Hayvan refahı birimi: Üretici, tedarikçi, kullanıcı ve araştırmaya yetkili kuruluşlarda kurulması zorunlu olan, hayvanların refahı ve bakımından sorumlu, veteriner hekim, veteriner sağlık teknikeri veya veteriner sağlık teknisyeni unvanına sahip en az bir kişiden, kullanıcı kuruluşlarda ise bu unvanlardan birine sahip bir kişiye ilaveten biri yerel etik kurul üyesi olmak üzere en fazla üç kişiden oluşan birimi,

j) İnsancıl öldürme metodu: Hayvanın kendi türüne has, en az fiziksel ve duyusal ağrı, eziyet ve sıkıntıya maruz kalacağı şekilde yaşamının sonlandırılmasını,

k) İn vivo deney: Canlı ortamda yapılan deneyi,

l) İyi laboratuvar uygulamaları: Klinik çalışmalar dışındaki sağlık ve çevre güvenliği çalışmalarının planlanması, yapılması, izlenmesi, kaydedilmesi, arşivlenmesi ve rapor edilmesi şartları ve yönetim usulleri ile ilgili kalite sistemini,

m) Kullanıcı: Hayvanları prosedürlerde kullanmaya yetkili olan kişiyi,

n) Kuruluş: Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca çalışma izni bulunan, müştemilatı ile birlikte açık, kapalı, yarı açık, her türlü sabit ya da taşınabilir tesis, bina veya binalar grubunu,

o) Proje: Tanımlanmış bilimsel bir amacı olan ve bir ya da daha fazla prosedürü kapsayan iş programını,

ö) Prosedür: Hayvanların; doğurtulması, kuluçkadan çıkarılması ya da genetiği değiştirilmiş hayvan soyunun devam ettirilmesi süreçleri dahil, iyi veteriner hekimlik uygulamalarına uygun olarak bir iğnenin batırılmasının yarattığına eşit veya daha fazla acı, eziyet, ızdırap veya kalıcı hasara sebep olabilecek şekilde, bilinen veya bilinmeyen sonuçları olan, deneysel, diğer bilimsel veya eğitici amaçlarla kullanılmasını,

p) Sekreterya: Etik kurullarda gerekli koordinasyonu sağlayan, yazışmaları yapan ve kayıtları tutan kişi veya kişileri,

r) Tekniker: Lise öğrenimi üzerine iki yıl süreli Veteriner Sağlık Önlisans programlarından mezun olan kişiyi,

s) Teknisyen: Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Tarım Meslek Lisesi Veteriner Sağlık Bölümü ile daha önce Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına bağlı olan Veteriner Sağlık Meslek Lisesi, Hayvan Sağlığı Memurları Okulu, Hayvan Sağlığı Memurları Meslek Lisesi okullarından herhangi birinden mezun kişiyi,

ş) TÜBİTAK: Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumunu,

t) Tür: Ortak özellikler taşıyan ve kendi aralarında döllenerek üreyebilen akraba canlıları içeren biyolojik grubu,

u) 3R ilkesi: Mümkün olan her durumda, canlı hayvan yerine bilimsel açıdan geçerli başka alternatif bir yöntem ya da deneme stratejisinin uygulaması, proje hedeflerinden ödün vermeden kullanılacak hayvan sayısının olabildiğince azaltılması, hayvanlara acı, eziyet, ızdırap çektirecek ve kalıcı hasar yapacak prosedürlerin iyileştirilerek hayvan refahının artırılmasını,

ifade eder.

İKİNCİ BÖLÜM

Deney Hayvanının Kullanılma Amaçları, Etik Kurulların Kuruluş,

Görev Süresi, Çalışma Yöntemi, Görev ve Yetkileri

Deney hayvanının kullanılma amaçları

MADDE 5 – (1) Deney hayvanlarının kullanılma amaçları aşağıda belirtilmiştir:

a) Temel araştırmalar.

b) Aşağıdaki amaçlardan herhangi birini taşıyan translasyonel veya uygulamalı araştırmalar:

1) İnsan, hayvan veya bitkilerdeki hastalık, sağlık bozuklukları ve diğer anormalliklerin önlenmesi, tanı, tedavisi veya bunlardan kaçınma.

2) İnsan, hayvan veya bitkilerdeki fizyolojik bozuklukların incelenmesi, belirlenmesi, düzeltilmesi veya modifikasyonu.

3) Hayvanların refahı ve tarımsal amaçlarla yetiştirilen hayvanların üretim şartlarının iyileştirilmesi.

c) (b) bendinde belirtilen amaçlardan herhangi biri için, ilaçlar, gıda hammaddeleri, yem hammaddeleri, başka maddeler ve ürünlerin kalite, etkinlik ve güvenilirliklerinin geliştirilmesi, üretilmesi ve test edilmesi.

ç) İnsan ve hayvan sağlığı ve refahı için doğal çevrenin korunması.

d) Türlerin korunmasını amaçlayan araştırmalar.

e) Mesleki becerilerin kazandırılması, sürdürülmesi veya geliştirilmesi için yüksek öğrenim veya eğitimi.

f) Adli tıp soruşturmaları.

HADMEK’in kuruluşu ve çalışma yöntemi

MADDE 6 – (1) HADMEK bu Yönetmeliğin yayımı tarihinden itibaren altı ay içinde teşekkül eder. HADMEK;

a) Bakanlıktan; genel müdür, genel müdür yardımcısı, daire başkanı, şube müdürü ve hukuk müşavirliğinden bir hukukçu üye,

b) Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından hayvan deneylerinde en az iki yıl tecrübeli üç temsilci,

c) Sağlık Bakanlığından hayvan deneylerinde en az iki yıl tecrübeli üç temsilci,

ç) Veteriner fakültelerinden hayvan deneylerinde en az iki yıl tecrübeli üç öğretim üyesi,

d) Tıp fakültelerinden hayvan deneylerinde en az iki yıl tecrübeli üç öğretim üyesi,

e) Türk Tabipleri Birliği ve Türk Veteriner Hekimleri Birliğinden birer temsilci,

f) TÜBİTAK’tan bir veteriner hekim temsilci,

g) Hayvanları korumaya yönelik sivil toplum örgütlerinden bir üye,

olmak üzere yirmibir üyeden oluşur.

(2) HADMEK üyelerinin seçimi;

a) Genel Müdür, genel müdür yardımcısı, daire başkanı, şube müdürü ve hukukçu üye HADMEK’in daimi üyesidir.

b) HADMEK üyelerinden daimi üyeler hariç diğer kurum ve kuruluşlarca belirlenen üyelerin atamaları Bakanlık tarafından yapılır.

(3) HADMEK toplantısına, Bakanlık üyelerinden katılım sağlayan en üst düzey temsilci başkanlık eder.

(4) Daimi üyeler hariç diğer üyelerin görev süresi dört yıldır. Görev süresi biten üye yeniden atanabilir. Bir takvim yılı içerisinde izinsiz ve mazeretsiz olarak üst üste üç toplantıya katılmayan üyenin üyeliği kendiliğinden düşer. Üyelik sıfatının ölüm, emeklilik, ayrılma gibi herhangi bir sebeple sona ermesi veya üyeliğin düşmesi halinde, yerine aynı usulle ve kalan süreyi tamamlamak üzere ayrılan üyenin niteliklerini taşıyan yeni bir üye görevlendirilir.

(5) HADMEK ve HADYEK arasındaki koordinasyon genel müdürlük tarafından sağlanır. HADMEK sekretaryası hizmetleri, ilgili şube müdürlüğünce yürütülür.

(6) HADMEK, başkanın belirleyeceği gündemle üç ayda bir toplanır. Toplantı gündemini de içeren davet yazısı, toplantı tarihinden en geç on gün öncesinden HADMEK üyelerine gönderilir. Kurul, başkanın gerek görmesi halinde üyelere en geç on gün öncesinden haber verilmek suretiyle de toplanabilir.

(7) HADMEK, üyelerin en az üçte ikisinin katılımı ile toplanır. Kararlar oy çokluğu ile alınır, oyların eşitliği halinde başkanın oyu yönünde karar verilir.

HADMEK’in görevleri

MADDE 7 – (1) HADMEK’in görevleri şunlardır:

a) Deney hayvanlarının kullanılmasına dair etik ilkeleri belirlemek.

b) HADYEK yönergelerini onaylamak ve 21 inci maddeye göre feshetmek.

c) HADYEK’lerin bu Yönetmelik hükümlerine göre çalışıp çalışmadığını denetlemek, yıllık raporlarını değerlendirmek.

ç) HADMEK tarafından onaylanan yönergeye ve bu Yönetmeliğe aykırı hareket eden HADYEK’lerin çalışmalarını 21 inci maddeye göre durdurmak.

d) HADYEK’lerin hizmet verdiği üretici ve kullanıcı kurum ve kuruluşlardaki deney şartlarını ve laboratuvarları bu Yönetmelik hükümleri çerçevesinde denetlemek.

e) Bu Yönetmelik hükümlerine aykırı olarak deney hayvanı kullanılmasını engellemek amacıyla gerekli girişimleri yapmak.

f) HADYEK’lerin verdiği kararlara yapılan itirazları değerlendirmek, gerekli görülmesi halinde dosyaları yeniden incelemek üzere gerekçeleri ile birlikte ilgili HADYEK’e geri göndermek.

g) HADYEK’lerin deney hayvanı kullanımı ve bakımı ile ilgili araştırmacı, tekniker, teknisyen, hayvan bakıcıları ve diğer yardımcı personele yönelik verilen eğitim programlarının usul ve esaslarını belirlemek ve denetlemek.

ğ) Deney hayvanı kullanım sertifikalarının denkliklerini değerlendirmek.

h) Ülke çapında deney hayvanlarının deneylerde kullanılmasına dair yıllık istatistik bilgileri toplamak ve yayınlamak.

ı) Gerektiğinde eğitim programları düzenlemek.

HADYEK’in kuruluşu ve çalışma yöntemi

MADDE 8 – (1) HADYEK aşağıdaki şekilde kurulur:

a) 5199 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükmü gereğince, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından çalışma izinli deney hayvanı ünitesi bulunan resmi ve özel kurum ve kuruluşlar ile yüksek öğretim kurumları HADYEK kurabilir. HADYEK ve hayvan refahı birimi bulunmayan kurum ve kuruluşlarda hayvan deneyleri yapılamaz.

b) HADYEK kurulabilmesi için, kurum bünyesinde asgari olarak hayvanların tür özellikleri gözetilerek, stressiz ve sakin bir hayat sürdürebilecekleri, veteriner hizmetlerinin verildiği Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından çalışma izinli bir deney hayvanı ünitesi bulundurulması zorunludur.

(2) HADYEK’de asgari olarak aşağıda nitelikleri belirtilen üyelerin bulunması gereklidir:

a) Kurum veya kuruluş içinde deney hayvanı yetiştirilmesi, üretilmesi bakımından sorumlu ve deney hayvanları kullanım sertifikasına sahip, tam gün ünitede çalışan, hayvan deneyleri konusunda en az bir yıl tecrübeli bir veteriner hekim.

b) Kurum veya kuruluş içinde deney hayvanları ile çalışma yapan birimlerden bir temsilci.

c) Kendisi ve birinci derece yakınları, hayvanlar üzerinde deneysel çalışma yapmayan ve kuruluş ile çıkar ilişkisi olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir kişi.

ç) Kurum veya kuruluş ile çıkar ilişkisi olmayan sivil toplum kuruluşuna üye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir kişi.

(3) HADYEK’te görev alacak en az bir üyenin in vivo hayvan deneylerinde en az bir yıl tecrübeli ve doktora veya tıpta uzmanlık derecesine sahip olması gereklidir. HADYEK’te tıp veya veteriner hekim etiği uzmanlarının da bulunması tercih edilir. Kurum ve kuruluşlar ihtiyaçlarına ve idari yapısına göre HADYEK kompozisyonunu belirleyebilirler. HADYEK gerektiğinde başka alanların uzmanlarından görüş alabilir, toplantılara davet edebilir. HADYEK en az beş, en fazla 21 üyeden oluşur.

(4) HADYEK üyelerinin görevlendirilmesi ile ilgili olarak;

a) HADYEK başkanı, başkan vekili ve üyeleri; üniversitelerde rektör, diğer kurum ve kuruluşlarda ise en üst düzey yönetici onayı ile görevlendirilir.

b) HADYEK başkanı ve veteriner hekim kurum veya kuruluşun tam zamanlı çalışanı olmak zorundadır. Bunun dışındaki üyeler, kurum veya kuruluş dışından da görevlendirilebilir.

c) Atamalar veya onay ile görevlendirilmelere dair değişiklikler bir ay içinde HADMEK’e bildirilir.

ç) Bu Yönetmelik hükümlerine aykırı hareket ettiği tespit edilen kişiler HADYEK üyesi olarak görevlendirilemez.

(5) Kurum ve kuruluşlarda HADYEK sekreteryası, üniversitelerde rektör, diğer kurum ve kuruluşlarda ise en üst düzey yönetici onayı ile görevlendirilir. HADYEK’in düzenli çalışması, başvuruların alınması, değerlendirilmesi ve arşivlenmesi amacıyla ayrı bir çalışma birimi oluşturulur.

(6) HADYEK üyelerinin görev süresi dört yıldır. Görev süresi biten üye yeniden atanabilir veya onay ile görevlendirilebilir. Bir takvim yılı içerisinde izinsiz ve mazeretsiz olarak üst üste üç toplantıya katılmayan üyenin üyeliği düşer. Üyelik sıfatının ölüm, emeklilik, ayrılma gibi herhangi bir sebeple sona ermesi halinde, yerine aynı usulle ve kalan süreyi tamamlamak üzere ayrılan üyenin niteliklerini taşıyan yeni bir üye görevlendirilir.

(7) HADYEK, yönergesi HADMEK tarafından onaylandıktan sonra faaliyetine başlar.

(8) HADYEK aşağıda belirtildiği şekilde çalışır:

a) HADYEK, kurul başkanının belirleyeceği gündemle en az ayda bir defa, üyelerin en az üçte ikisinin katılımı ile toplanır.

b) HADYEK toplantısında kararlar oy çokluğu ile alınır. Oy eşitliği halinde başkanın oyu yönünde karar verilir.

c) Her kurul kendi çalışma usul ve esaslarını belirleyen bir yönerge hazırlar.

ç) Kurumlarda kullanılan tüm deney hayvanlarına ilişkin kayıtlar, hayvan refahı biriminde görevli deney hayvanı yetiştirilmesi, üretimi ve bakımından sorumlu veteriner hekim tarafından tutulur veya tutturulur. Söz konusu kayıtlarda temin edilen hayvanların sayıları, türleri, temin edildikleri yerler, kullanıcı kuruluşa geldiği tarih ve yapılan tüm işlemler bulunur. Bu kayıtlar en az beş yıl süreyle muhafaza edilir.

d) HADYEK, yapılacak başvuruları değerlendirmek için bir form hazırlar. Formda aşağıdaki bilgilerin bulunması zorunludur:

1) Proje adı.

2) Proje yürütücüsü ve diğer araştırıcıların adı, adresi, görev yeri, imzası.

3) Prosedürün yapılacağı yer ve süresi.

4) Canlı hayvanlar üzerinde prosedür uygulayacakların eğitim sertifikaları.

5) Başvuru tarihi.

6) Proje önerisi.

7) Günlük dille yazılmış teknik olmayan proje özeti.

8) Hayvan kaynakları, tahmini hayvan sayısı, türü ve yaşı.

9) Hayvanlar üzerinde gerçekleştirilecek prosedürler.

10) Prosedürlerin sebep olacağı acı, eziyet, ızdırap ve kalıcı hasar düzeyi.

11) 3R ilkesinin prosedürlerde uygulanma şekli.

12) Kullanılması planlanan anestezi, analjezi ve diğer ağrı kesici yöntemler.

13) Hayvanların yaşamları boyunca acı ve ızdırap çekmemesi ya da çektikleri ızdırabın azaltılması için alınacak önlemler.

14) Prosedürlerin sonlandırılmasında insancıl öldürme metodunun belirlenmesi.

15) Hayvan sayısını ve prosedürlerin sebep olacağı acı, eziyet, ızdırap ya da olası çevresel etkileri asgariye indirmek için uygulanacak deneysel veya gözlemsel stratejiler ile veri analiz usulleri.

16) Hayvanların birden fazla projede kullanılıp kullanılmayacağı.

17) Hayvanların barındırma, yetiştirme ve bakım şartları.

18) Projede yer alanların yetkinliği.

19) Taahhütname.

e) HADYEK tarafından projelere azami beş yıl süre ile izin verilir, süre uzatımı talebi olması halinde, talebin gerekçelendirilmesi şartıyla ek süre verilebilir.

f) Bütün başvurular ve alınan kararlar, tarih ve sayı numarası verilerek kayıt altına alınır. Kayıtlar en az beş yıl süreyle muhafaza edilir.

g) Başvurular, proje yürütücüsü tarafından yapılır. Tez çalışmaları için yürütücü, danışman öğretim üyesidir.

ğ) HADYEK, yaptığı değerlendirme neticesinde uygun, düzeltilmesi gerekir, şartlı olarak uygun ya da uygun değildir şeklinde karar verir. Kararlar başvuru sahibine başvurunun yapıldığı tarihten itibaren kırk iş günü içinde yazılı olarak bildirilir. Bu süre proje değerlendirmesini de kapsar. Projenin karmaşıklığı veya birden çok bilim dalını ilgilendirdiği hallerde, HADYEK sözü edilen süreyi bir defaya mahsus olmak üzere onbeş iş gününü geçmeyecek şekilde uzatabilir. Uzatma sebebi ve süresi gerekçelendirilerek, süre sona ermeden yürütücü bilgilendirilir. HADYEK, bir projenin yapılabilirliğini sınamak amacıyla az sayıda hayvan üzerinde ön deneylerin yapılmasını isteyebilir. Bu durumda kesin karar, “şartlı olarak uygun” kararı verilen projelerdeki usullere göre verilir.

h) HADYEK üyelerine ait başvurular görüşülürken ilgili kurul üyesi görüşmelere katılamaz ve oy kullanamaz.

ı) Hakkında “Düzeltilmesi gerekir” kararı verilen projeler, düzeltildikten sonra tekrar değerlendirilir. “Şartlı olarak uygun” kararı verilen projeler, HADYEK tarafından belirlenecek bir süre boyunca, hayvan refahı birimi tarafından izlenip, istenen şartların yerine getirilip getirilmediği değerlendirildikten sonra uygun ya da uygun değildir şeklinde karara bağlanır ve proje ile ilgili HADYEK’e rapor verilir.

i) İzin verilen projelerde hayvan refahını olumsuz etkileyecek herhangi bir değişiklik olup olmadığı yerel etik kurulu tarafından denetlenir. Yerel etik kurulu, onaylanan projeye uyulmaması durumunda, verilen izni iptal eder. İznin iptal edilmesi durumunda; hayvan refahı birimi tarafından, projede kullanılan veya kullanılması öngörülen hayvanların refahının olumsuz yönde etkilenmemesi sağlanır.

j) HADYEK onayı alındıktan sonra projedeki ve çalışmaya katılacak kişilerdeki değişiklikler proje yürütücüsü tarafından HADYEK’e yazılı olarak bildirilir ve onayı alınır.

k) Aşağıdaki müdahaleler HADYEK iznine tabi değildir:

1) Teşhis ve tedavi amaçlı klinik uygulamalar.

2) Ölü hayvan veya dokusu, mezbaha materyalleri, atık fetuslar ile yapılan prosedürler.

3) Süt sağma.

4) Dışkı veya altlık örneği toplama.

5) Sürüntü ile örnek alma.

l) Tür tanımlama ile ilgili doğadan yaban hayvanı kullanılmasında Genel Müdürlükten alınan izin, HADYEK izni yerine geçer.

m) Saha araştırmalarının birden fazla ilde yürütülmesi halinde sadece bir yerin HADYEK onayının alınması yeterlidir.

n) Kayıtlar HADMEK ve Bakanlığın denetimine açık tutulur. HADYEK, gerektiğinde konusunda deneyimli uzmanların yazılı görüşlerini alabilir veya HADYEK toplantısına davet ederek sözlü veya yazılı görüş isteyebilir.

HADYEK’in görevleri

MADDE 9 – (1) HADYEK’in görevleri şunlardır:

a) Bu Yönetmelik hükümleri ile HADMEK’in belirlediği etik ilkeler ve iyi laboratuvar uygulamaları çerçevesinde kendi çalışma usul ve esasları hakkında yönerge hazırlamak.

b) Deney hayvanları üzerinde yapılacak tüm işlemlerin etik yönden kabul edilebilir sınırlarını belirleyerek yapılacak işlemlere ilişkin protokolleri onaylamak veya gerekçeli olarak red etmek.

c) Kurum içinde deney hayvanı kullanılması sürecinin 3R ilkelerine ve etik kurallara uygun olarak sürdürülmesini denetlemek, bu amaçla gerekli düzenlemeleri yapmak.

ç) Deney hayvanı kullanılarak elde edilenlerle aynı veya daha yüksek düzeyde bilgi sağlayabilecek ancak hayvan kullanılmayan veya en az sayıda hayvan kullanılan ya da daha az acı verilen prosedürler içeren alternatif yöntemlerin geliştirilmesine ve doğrulanmasına katkıda bulunacak ve bu alanda araştırmayı teşvik edecek uygulamalar yapmak.

d) Deney hayvanları üzerinde yapılacak işlemlerin onaylanmış protokole uygun olarak yapılmasını sağlamak, gerektiğinde sonlandırmasına karar vermek.

e) Deney hayvanlarıyla çalışacak personelin gerekli eğitimi almasını sağlamak ve deney hayvanı kullanım sertifikası bulunması şartıyla hayvan deneyleri yapılmasına izin vermek. Bu amaçla gerektiğinde sertifika programları düzenlemek.

f) Deney hayvanlarının üretim, yetiştirme, barındırma ve nakil şartları ile deneylerin yapıldığı laboratuvar şartlarının ve ekipmanının etik yönden uygun olup olmadığını denetlemek.

g) Deney hayvanı kullanımı ile ilgili olarak istatistiki veri tabloları ile yıllık faaliyet raporunu hazırlayarak HADMEK’e sunmak.

ğ) Deneysel çalışmalar sonunda ortaya çıkan atıklar ve tıbbi atıkların 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanunu ve ilgili mevzuat çerçevesince bertarafını sağlamak.

h) 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun ve ilgili mevzuatın getirdiği hükümler çerçevesinde, deney hayvanlarının kayıt altına alınmalarını ve izlenebilmelerini sağlamak.

ı) Düzenlenecek eğitim sertifika programlarını otuz gün önce HADMEK’e bildirmek.

i) Düzenledikleri sertifika eğitim programları ve eğitim sonunda başarılı olarak sertifika alan kursiyerler ile ilgili bilgileri HADMEK’e bildirmek.

j) Deneyde kullanılan hayvanların, prosedür sonrası sahiplendirilmesi veya çiftçilik sistemine iadesinde sakınca görülüp görülmediği hakkında karar vermek.

HADYEK’in çalışma ilkeleri

MADDE 10 – (1) HADYEK aşağıda belirtilen ilkeler doğrultusunda çalışır:

a) Bilimsel araştırmalarda kullanılması zorunlu olan deney hayvanlarına kötü muameleleri engellemek.

b) Deney hayvanlarının 5 inci maddede belirtilen amaçlar kapsamında kullanılmasını sağlamak.

c) Ağır acı, stres ya da buna denk eziyet veren deneylerde bir hayvanın bir defadan fazla kullanılmamasını, zorunlu olarak kullanılması gerekiyorsa bunun sağlam bilimsel gerekçelere dayandırılmasını sağlamak.

ç) Eğitim amaçlı kongre, konferans ve seminerlerde ağrı ve acı veren deneylerin yapılmamasını sağlamak.

d) Bilimsel açıdan güvenilir verinin, hayvanlara mümkün olduğu kadar az acı çektirerek ve onları en az strese sokarak elde edilmesini sağlamak.

e) Araştırmalar süresince kullanılan deney hayvanlarına, türüne uygun şartlar hazırlamak ve en iyi fizyolojik, davranışsal ve çevresel şartların teminini sağlamak.

f) Uygun şekilde eğitilmiş personel tarafından uygun şartlarda deney hayvanı bakımını sağlamak.

g) Canlı hayvanlarda yapılacak deney amaçlı çalışmaların sorumlu veteriner hekim gözetiminde yapılmasını sağlamak.

ğ) Araştırıcılar tarafından, deneylerin hangi durumlar yerine getirildiğinde sonlandırılacağına dair hedef noktaların belirlenmesini sağlamak.

h) Araştırılan bilginin elde edilmesinde geçerliliği ıspatlanmış alternatif usuller varsa hayvan deneylerini etik olarak uygun görmemek ve daha önceden ayrıntılı olarak yapılmış deneylerin tekrar edilmesine engel olmak.

ı) Deney için en uygun hayvan türü ve yöntemin seçilmesini ve bilimsel olarak anlamlı sonuç verebilecek en az sayıda hayvan kullanılmasını sağlamak.

i) Deney hayvanlarına gereksiz acı ve ağrı verecek deneylerde uygun bir anestezi usulünün uygulanmasını ve araştırmalarda uygun ağrı kesici ve anestezi kullanılmasını sağlamak.

j) Anestezinin, hayvan için deneyin kendisinden daha fazla travmatik olması ve deneyin amacına uygun olmaması durumunda yapılmasını engellemek.

k) Deneyin etik ilkeler çerçevesinde yapılması ve amacına uygun olması için veteriner hekim kararı ile;

1) Anesteziden çıktığında önemli oranda acıya maruz kalacak olan hayvanın ağrı kesici ile tedavi edilmesini, tedavi edilmesi mümkün değilse insancıl bir metotla öldürülmesini,

2) Deney hayvanının araştırma sürecinde ya da sonunda hayatına son verilmesi işlemlerinin uygun gerekçelerle yapılmasını,

3) Şiddetli ve sürekli ağrı çeken veya normal hayatını sürdüremeyecek duruma gelen deney hayvanları ile sağlığı ve çevresi için risk oluşturabilecek deney hayvanlarının insancıl bir metotla yaşamalarına son verilmesini,

sağlamak.

l) Araştırmada kullanılan ve yaşamalarını sürdüren deney hayvanlarına, deney sonunda sağlıklı yaşam şartlarının teminini sağlamak.

m) Hayvanları ağır ve uzun süreli acıya maruz bırakacak deneylerin yapılmasına, etik ilkeler ile araştırmadan elde edilecek fayda ve hayvanların çekeceği acı dikkate alınarak karar vermek.

n) Bilimsel hedeften uzaklaşılmadığı ve hayvanın refahının bozulmadığı sürece hayvanlar üzerinde birden fazla uygulama yaparak, deneyde kullanılan hayvanların sayısını azaltmak.

o) Deneyde kullanılarak ölen hayvanların doku ve organlarının paylaşılması kapsamında diğer başvurularda değerlendirilmesini sağlamak.

ö) Uzun süreli olması muhtemel şiddetli acı, eziyet ve ızdırapla sonuçlanan ve düzeltilmesi mümkün olmayan uygulamalardan kaçınmak.

p) Yalnızca kendi bünyesindeki hayvan refahı biriminin denetiminde gerçekleştirilecek prosedürlere izin vermek.

r) Onay verilen projelerde, içerikte ve çalışmaya katılacak kişilerde yapılacak değişiklikleri takip etmek ve gerekli izinlerin alınmasını sağlamak.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Deney Hayvanı ve Araştırmalara İlişkin Uygulamalar

Deney hayvanları

MADDE 11 – (1) HADYEK’in çalışmalarında kullanılacak hayvanlara ilişkin hususlar:

a) Deney hayvanları üzerinde yapılacak tüm prosedürlerin HADYEK tarafından onaylanmış olması zorunludur.

b) HADYEK tarafından yapılan düzenlemelere uygun olarak alınmış bir genel veya özel istisna olmadıkça, deneylerde kullanılacak;

1) Fare (Mus musculus),

2) Sıçan (Rattus norvegicus),

3) Kobay (Cavia pocellus),

4) Suriye (altın) hamsteri (Mesocricetus auratus),

5) Çin hamsteri (Cricetulus griseus),

6) Moğolistan gerbili (Meriones unguiculatus),

7) Tavşan (Oryctolagus cuniculus),

8) Köpek (Canis familiaris),

9) Kedi (Felis catus),

10) İnsan dışı primatların bütün türleri

11) Kurbağa [Xenopus (laevistropicalis), Rana (temporariapipiens)],

12) Zebra balığı (Danio rerio),

türlerinin ve deneyde kullanılacak tüm hayvanların kayıtlı yasal deney hayvanı üreticisi ve tedarikçilerinden alınmış olması şartı aranır.

c) Kedi, köpek gibi evcil türlerin sokakta başıboş olanları, deneylerde kullanılmaz. Ancak, hayvanların sağlık ve refahı ile ilgili çalışmalara ihtiyaç duyulması, çevre, insan ve hayvan sağlığına karşı ciddi tehlike oluşturması ve çalışmanın amacının sadece başıboş hayvan kullanılarak gerçekleştirilebileceğine dair bilimsel gerekçeler sunulması hallerinde bu hayvanlar deneylerde kullanılabilir.

ç) İnsan dışı primatların deneylerde kullanılmasına, istisnai durumlarda ve prosedürün amacının insan dışı primatlar dışında bir tür kullanılarak gerçekleştirilemeyeceğine dair bilimsel bir gerekçe mevcutsa izin verilir.

d) Büyük kuyruksuz maymunlar deneylerde kullanılamaz.

e) Ulusal mevzuat ve uluslararası sözleşmeler çerçevesinde nesli tehlike altında olan ve korunan türler ile CITES Sözleşmesinin Ek-1 Listesindeki türlerin kullanılmasına aşağıda belirtilen durumlarda izin verilir:

1) Prosedür, 5 inci maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin (1) numaralı alt bendi ile (c) ve (d) bentlerinde belirtilen amaçlardan birine sahipse.

2) Prosedürün amacının söz konusu türlerin dışındaki türler ile gerçekleştirilemeyeceğine dair bilimsel bir gerekçe mevcutsa.

f) Doğadan alınmış yaban hayvanı üzerinde yapılacak deney bir bilimsel gerekçeyle; ancak diğer hayvanların deneyin amacı bakımından yeterli olmaması halinde onaylanır. Bu konuda yapılan çalışmalarda HADYEK onayından sonra Genel Müdürlükten izin alınır.

Anestezi ve anestezi uygulanması, öldürme ve deneylerde şiddet sınıflandırması ile ilgili işlemler

MADDE 12 – (1) Anestezi ve anestezi uygulanması, öldürme ve deneylerde şiddet sınıflandırması ile ilgili işlemler Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca 13/12/2011 tarihli ve 28141 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunmasına Dair Yönetmeliğin 21 inci ve 22 nci maddeleri ile Ek-8 ve Ek-9’a göre yapılır.

Hayvanların deneylerde tekrar kullanımı

MADDE 13 – (1) Daha önce bir ya da birkaç deneyde kullanılan bir hayvanın tekrar kullanılmasına aşağıdaki durumlarda izin verilir:

a) Daha önceki deneylerin gerçek şiddeti “hafif” veya “orta” ise.

b) Hayvanın genel sağlık durumu tamamen eski haline dönmüşse.

c) Yeni deney “hafif”, “orta” veya “ düzelmez” olarak sınıflandırılmışsa.

ç) Hayvan üzerinde daha önce gerçekleştirilen prosedürleri değerlendirebilecek bir veteriner hekim tarafından uygun bulunmuşsa.

(2) İstisnai durumlarda, (a) bendini uygulama dışı bırakacak şekilde ve hayvanın veteriner hekim tarafından muayene edilmesinden sonra, hayvanın şiddetli acı, ızdırap veya eşdeğerini içeren bir deneyde birden fazla kullanılmaması şartıyla bir hayvanın tekrar kullanılmasına izin verilebilir.

Deneyin sonlandırılması

MADDE 14 – (1) Deneyle ilgili olarak daha fazla gözlemin yapılamayacağı hallerde ya da genetiği değiştirilmiş hayvan soyları ve nesilleri artık takip edilmiyorsa veya sürekli devam eden bir şekilde iğne batırılmasına eşdeğer ya da daha fazla acı, eziyet, ızdırap ve kalıcı hasar yaşaması bekleniyorsa deney sonlandırılır.

(2) Deneyin sonunda, bir hayvanın yaşamaya devam etmesine dair karar bir veteriner hekim tarafından alınır. Bir hayvanın yaşatılmaya devam etmesi durumunda, sağlık durumuna uygun bakım ve barınma hizmeti sağlanır. Hayvan orta veya şiddetli acı, eziyet, ızdırap ve kalıcı hasar yaşamaya devam ediyorsa öldürülür.

Projelerin değerlendirilmesi

MADDE 15 – (1) Projeler;

a) Bilimsel, eğitsel veya yasal gerekçeleri,

b) Hayvan kullanımı gerekçeleri,

c) Prosedürlerin mümkün olan en insani ve çevreye duyarlı şekilde gerçekleştirilmesinin tasarlanması,

ç) Tahmin edilen bilimsel faydaları ve eğitim yönünden değeri,

d) 3R ilkesine uyumu,

e) Prosedür şiddetinin sınıflandırılması,

f) Elde edilecek fayda ve hayvanların çekeceği acı,

g) Öldürme metotları, prosedürler, anestezi, tekrar kullanım, bakım ve barınma şartlarının mer’i mevzuata uygunluğu,

ğ) Geriye dönük değerlendirmenin yapılıp yapılmayacağı ve ne zaman yapılacağına karar verilmesi,

kriterlerine göre HADYEK tarafından değerlendirilir.

(2) HADYEK tarafından proje değerlendirmesini yapacak uzmanların; 3R ilkesi, deney tasarımı, hayvan deneyleri pratik uygulamaları, yaban hayvanları deneyleri pratik uygulamaları veya hayvan bakım ve beslenmesi konusunda yetkin olmasına göre seçilmesine dikkat edilir.

(3) Proje değerlendirmesi şeffaf olmalıdır. Fikri mülkiyet haklarının ve gizli bilgilerin korunması için, proje değerlendirmesi tarafsız bir şekilde gerçekleştirilir ve bağımsız tarafların görüşlerini de kapsayabilir.

Proje özetleri

MADDE 16 – (1) Fikri mülkiyet hakkı ve gizli bilgilerin korunmasına tabi olarak, teknik olmayan proje özeti aşağıdaki hususları kapsar:

a) Tahmin edilen hasar ve faydalar ile kullanılan hayvan kimliği de dahil, projenin hedefleri hakkında bilgiyi.

b) 3R ilkesine uyulduğunu.

(2) Teknik olmayan proje özeti anonim olacak şekilde ve kullanıcı ile personelin ad ve adreslerini içermeyecek şekilde hazırlanır.

(3)  HADYEK, teknik olmayan proje özetinde projenin geriye dönük değerlendirme sürecine tabi tutulup tutulmayacağı ve bu sürenin sınırının belirtilmesini talep edebilir. Bu durumda, teknik olmayan proje özetinin geriye dönük değerlendirmenin sonuçlarıyla güncelleştirilmesini sağlar.

(4)  Bakanlıkça veri tabanı oluşturulması durumunda, yetki verilen projelerin teknik olmayan proje özetleri ve bunlarda yapılan güncellemeler bu veri tabanında yayınlanır.

Geriye dönük değerlendirme

MADDE 17 – (1) HADYEK izni alınarak sonuçlandırılan projeler ile ilgili geriye dönük değerlendirme yapılması kararı alınması halinde HADYEK’e ibraz edilen dokümanlara göre aşağıdaki hususlar değerlendirilir:

a) Projenin amaçlarına ulaşılıp ulaşılamadığı.

b) Kullanılan hayvan türlerinin sayısı, hayvanlara verilen zarar ve prosedürlerin şiddeti.

c) 3R prensibinin uygulanmasına katkıda bulunabilecek unsurlar.

(2) İnsan dışı primatların kullanıldığı tüm projeler ve uzun süreli ve iyileştirilemeyen şiddetli ağrı, eziyet ve ızdırap içeren prosedürler de dahil “şiddetli” olarak sınıflandırılan prosedürleri içeren projeler geriye dönük değerlendirmeye tabi tutulur.

(3) İkinci fıkra hükümleri dışındaki projeler geriye dönük değerlendirmeden muaf tutulabilir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Eğitim

Deney hayvanı ile uğraşacak personelin eğitimi

MADDE 18 – (1) Deney hayvanı ile uğraşacak personelin eğitiminde uyulması gerekli hususlar aşağıda belirtilmiştir:

a) Deney hayvanı ile uğraşan veya uğraşacak araştırıcıların eğitilmesi için eğitim programlarının düzenlenmesi, deney hayvanları kullanım sertifika programlarının açılması, düzenlenmesi ve yürütülmesinden HADYEK sorumludur. Bu programlarda başarılı olanlara, ilgili HADYEK tarafından deney hayvanı kullanım sertifikası verilir.

b) Deney hayvanı kullanarak her türlü eğitim, araştırma, uygulama ve test yapmak isteyen veya bu programların yapılmasında deney hayvanlarına dokunarak katkıda bulunan öğrenciler, araştırmacılar, akademik, sağlık, teknik ve idari personel deney hayvanı kullanıcısı olarak kabul edilir.

c) Deney hayvanı kullanıcıları, sertifika almadan bu hayvanlar üzerinde deney, eğitim, test amacıyla işlem yapamaz ve çalışma mekanlarında bu hayvanları barındıramazlar. Çiftlik hayvanlarıyla yapılacak araştırmalarda araştırma ekibinin içinde bir veteriner hekimin bulunması zorunludur. Bu durumda veteriner hekimin deney hayvanları kullanım sertifikası bulunması gerekli değildir.

ç) HADYEK; deney hayvanı üretilmesi ve yetiştirilmesi ile sorumlu personelin asgari olarak bilgilendirilmesi ve uyulması gereken usul ve esasları içeren bir meslek içi eğitim programı hazırlar ve periyodik olarak uygulanmasını denetler.

d) HADYEK onayına sunulan çalışmada, deney hayvanı kullanan kişinin kullanım sertifikası olmaması halinde bu çalışmaya onay verilmez.

e) Bir araştırıcı, kendi sertifikası olmaması halinde araştırma yürütücüsü olarak başka kişilerle ortak çalışma yapmak amacıyla HADYEK’e başvurabilir. Kendisinin katıldığı, ancak doğrudan deney hayvanlarıyla prosedür uygulamayan araştırmacılar, sertifikalı deney hayvanı kullanıcılarının yardımıyla deneylerini sürdürebilirler.

f) Deney hayvanları kullanım sertifikası programlarının içeriği HADMEK tarafından alınacak kararla belirlenerek tüm HADYEK’lere bildirilir.

g) HADMEK gerektiğinde sertifika programlarını güncelleyebilir.

ğ) Deney hayvanları kullanım sertifika programlarında derslerin %80’ine devam etmek zorunludur.

h) Kursiyerlerin sertifika alabilmeleri için kurs sonunda yapılacak olan sınavda 100 üzerinden en az 70 puan almaları gereklidir.

ı) Sertifika eğitim programlarının nasıl yürütüleceği HADYEK tarafından belirlenir.

i) Bu Yönetmelik hükümlerine göre düzenlenen deney hayvanları kullanım sertifika programlarına kayıt yaptırarak devam ve başarı şartlarını yerine getiren kursiyerlere “Deney Hayvanları Kullanım Sertifikası” verilir. Deney hayvanları kullanım sertifikası, ilgili HADYEK başkanı ve üniversitelerde rektör, diğer kurum ve kuruluşlarda ise en üst düzey yönetici tarafından imzalanır.

j) HADYEK’ler düzenleyecekleri sertifika eğitim programlarını otuz gün önce HADMEK’e bildirmekle yükümlüdür.

k) HADYEK’ler düzenledikleri sertifika eğitim programları sonunda başarılı olarak sertifika alan kursiyerler ile bilgileri HADMEK’e bildirmekle yükümlüdür.

l) Bu Yönetmelik hükümleri haricinde başka kurumlardan alınmış olan deney hayvanları kullanım sertifikaları ya da benzerlerinin bu Yönetmelik hükümlerine göre eşdeğer olup olmadıklarına HADMEK karar verir.

m) Lisans veya yüksek lisans düzeyinde deney hayvanı kullanımı ile ilgili alınmış olan eğitimlerin sertifika programına eşdeğer olup olmadığına HADYEK karar verir, uygun olduğuna karar verilen eğitim programlarını tamamlayanlara HADYEK tarafından sertifika verilir.

BEŞİNCİ BÖLÜM

Çeşitli ve Son Hükümler

Kayıt ve deney hayvanlarının kimliklendirilmesi

MADDE 19 – (1) Deney hayvanlarının kayıt altına alınması ve kimliklendirilmesi, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca 13/12/2011 tarihli ve 28141 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunmasına Dair Yönetmeliğin 34, 35 ve 36 ncı maddelerine göre yapılır. Kayıtlar HADMEK kararı doğrultusunda Bakanlıkça istenilen istatistik formlarında belirlenen bilgileri kapsar.

Denetim ve denetleme

MADDE 20 – (1) 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun 17 nci maddesine istinaden bu Yönetmelik hükümlerinin tamamı HADMEK’in vereceği görüş doğrultusunda Bakanlık denetimine tabidir. Denetimler Bakanlıkça haber verilmeksizin yapılabilir.

Cezalar

MADDE 21 – (1) Bu Yönetmelikte belirtilen hususlara uymayanlara ve yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi gereğince idari para cezası uygulanır.

(2) HADMEK tarafından yapılan denetimler sonucunda, bu Yönetmeliğe aykırı hareket eden HADYEK’lere eksikliklerini bir ay sürede tamamlamaları ile ilgili yazılı uyarıda bulunulur ve HADYEK çalışmaları düzenlemeler yapılıncaya kadar bir ay askıya alınır, eğer gerekli düzenlemeler yapılmaz ise HADYEK çalışmaları altı ay durdurulur. Altı ay içerisinde belirtilen eksiklikleri düzeltmeyen HADYEK’in yönergesi feshedilir.

Gizlilik

MADDE 22 – (1) Yerel etik kurullarının yazışmaları gizli olup, bu Yönetmelikte belirtilen yetkili kurumlar dışında üçüncü şahıslara bilgi verilmez.

(2) Bakanlık bu Yönetmeliğin uygulaması ile ilgili bilgileri, gerek gördüğünde ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler kapsamında kurum ve kuruluşlarla paylaşır.

(3) Canlı hayvanların kullanıldığı projelerin, mülkiyet haklarını ihlal etmemek ve gizli bilgileri açığa vurmamak kaydıyla halkın bilgilendirilmesini sağlamak amacıyla objektif bilgiler verilir.

Yürürlükten kaldırılan yönetmelik

MADDE 23 – (1) 6/7/2006 tarihli ve 26220 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır.

Geçiş hükümleri

MADDE 24 – (1) Yeniden HADMEK oluşturuluncaya kadar mevcut HADMEK görevine devam eder.

(2) Yönergeleri onaylı HADYEK’lerin yönergelerinin bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içerisinde bu Yönetmeliğe uyumlu hale getirilmesi zorunludur.

Yürürlük

MADDE 25 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 26 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Orman ve Su İşleri Bakanı yürütür.

Danıştay Ayasofya Kararı

0

Danıştay Ayasofya Kararı, 10’uncu Dairesi tarafından 2 Temmuz 2020 tarihinde verilmiş, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı iptal edilmiştir. Danıştay 10. Dairesi Bakanlar Kurulu Kararının iptaline, kararın tebliğ tarihini izleyen otuz gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere karar vermiştir.

Dava, Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği tarafından, Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine ilişkin 24/11/1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulunun kararının iptali için 31.08.2016 tarihinde Başbakanlığa karşı açılmıştır. Başbakanlığa bağlı olan Vakıflar Genel Müdürlüğünün, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin kurulmasından sonra Cumhurbaşkanlığına bağlanması nedeniyle davalı sıfatı değişmiştir.

Danıştay kararının ardından 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırılmıştır.

Kararnamede; “İstanbul İli, Fatih İlçesinde Bulunan Ayasofya Camii’nin Müzeye Çevrilmesi Hakkındaki 24/11/1934 Tarihli ve 2/1589 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı, Danıştay 10. Dairesi’nin 2/7/2020 Tarihli Ve E: 2016/16015, K: 2020/2595 Sayılı Kararı ile İptal Edildiğinden, Ayasofya Camiinin Yönetiminin 22/6/1965 Tarihli Ve 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 35 inci Maddesi Gereğince Diyanet İşleri Başkanlığına devredilerek ibadete açılmasına karar verilmiştir.” denilmiştir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]AYASOFYA

Ayasofya, 537 – 1054 yıllarında katedral, 1054 – 1204 yıllarında Ortodoks Katedrali, 1204 – 1261 Katolik Katedrali, 1261 – 1453 Ortodoks Katedrali, 1453 – 1934 yılları arasında cami, 1934 – 10 Temmuz 2020 arasında ise müze olarak hizmet verdi. 10 Temmuz 2020 tarihinden itibaren de camiye dönüştü.

Ayasofya Kilisesi’nin inşasına, ilk Bizans imparatoru I.Konstantin tarafından başlandı. 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan Büyük Konstantin’in oğlu II. Constantius tarafından binanın inşaatı tamamlandı. Kilisenin açılışı 15 Şubat 360’ta gerçekleştirildi. Socrates Scholasticus’e göre ahşap mimariye dayalı ilk Ayasofya Artemis Tapınağı üzerine inşa edildi. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos’un İmparator Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk ahşap kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip oldu ve inşasından 44 yıl sonra yıkıldı. İmparator II. Theodosios tarafından mimar Ruffinos’a yeniden yaptırılan Ayasofya, 10 Ekim 415’te yeniden ibadete açıldı. 1453’te kiliseden camiye çevrildi. Ayasofya, Sevr Antlaşmasının da imzalandığı 1920 Paris Konferansı sırasında büyük tartışmalara konu oldu. 24 Kasım 1934 Ayasofya Camisinin müze olması, Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edildi. 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı ve tarihin ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay 10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırılmıştır. https://hukukansiklopedisi.com/20-haziran-hukuk-takvimi/[/box]

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Danıştay Ayasofya Kararı

TC DANIŞTAY 
ONUNCU DAİRE
ESAS NO     : 2016/16015
KARAR NO : 2020/2595
DAVACI                                        : Sürekli Vakıflar, Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği
VEKİLİ                                          : Av. Selami Karaman
DAVALI                                        : Cumhurbaşkanlığı (Başbakanlık) / ANKARA
VEKİLİ                                          : Hukuk Müşaviri Zeynep Gökçe Zengin / aynı yerde

DAVANIN KONUSU                     : Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması amacıyla Başbakanlığa yapılan 31/08/2016 tarihli başvurunun Başbakanlığın bağlı kuruluşu olan Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul 1. Bölge Müdürlüğünce reddine yönelik 19/10/2016 tarih ve 27882 sayılı işlemin dayanağı olan Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesine ilişkin 24/11/1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının iptali istenilmektedir.

DAVACININ İDDİALARI               : Davacı tarafından, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararındaki imzaların gerçekliğinin grafolojik yönden incelenmesi gerektiği, 1924 Anayasası’nın 52. maddesi gereğince kararnamelerin Resmî Gazete’de yayımlanması ve Danıştay’ın incelemesinden geçirilmesi gerekirken bu şartlara uyulmadığı, Kararda imzaları bulunan bazı bakanların karar tarihinde Ankara dışında olduklarının Meclis tutanakları ile sabit olduğu, Ayasofya’nın tapu kaydında “müze” değil, “cami” ifadesinin yer aldığı ve UNESCO’nun resmi internet sitesinde müze olarak tanımlanmadığı, vakıf malı olan Ayasofya’nın vakfiyesine uygun bir şekilde cami olarak kullanılması gerektiği, vakfedenin iradesine aykırı hareket edildiği, Ayasofya’nın Kültür ve Turizm Bakanlığına tahsisine yönelik alınmış bir karar bulunmadığı ileri sürülerek, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının iptali istenilmektedir.

DAVALI İDARENİN SAVUNMASI: Davalı (Kapatılan) Başbakanlık tarafından, 1934 yılında yürürlüğe konulan Bakanlar Kurulu Kararına karşı yıllar sonra dava açılamayacağı, davanın süresinde olmadığı; davacının Başbakanlığa ve diğer kurumlara Ayasofya ile ilgili olarak zaman zaman başvurularda bulunduğu, davaya esas başvuru içeriğinin bir öncekinden farksız olduğu, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının iptali hususunda muhtelif davalar açıldığı, yine aynı işleme karşı davacı tarafından daha önce açılan davanın reddedildiği ve bu kararın kesinleştiği, işlem hakkında kesin hüküm bulunduğu; Ayasofya Camii’nin 1470 tarihli Mehmed Han-ı Sanî Bin Murad Han-ı Sanî Vakfı vakfiyesinden olup tapunun 57 pafta, 57 ada, 7 parselinde “türbe, akaret, muvakkithane ve medreseyi müştemil Ayasofya’yı Kebir Camii Şerifi” olarak kayıtlı olduğu, söz konusu Vakfın tüzel kişiliğe sahip bir mazbut vakıf olduğu ve Vakıflar Genel Müdürlüğünce temsil ve idare edildiği; Devlet idaresinin en yüksek karar organı olan Bakanlar Kurulunun idare alanında genel karar organı olduğu, Anayasa ve kanunlarla kendisine ayrıca ve açıkça yetki verilmemiş olsa bile, idare alanında “kanuna dayanmak” ve “Anayasaya ve kanunlara aykırı olmamak” şartıyla istediği her işlemi yapmak konusunda yetkili olduğu; Ayasofya’nın tahsis ve kullanım şeklinin değiştirilmesinin yürütmenin takdirinde olduğu, ulusal ve uluslararası koşullar ile iç hukukumuz çerçevesinde Bakanlar Kurulunca bu konuda her zaman karar alınabileceği, Bakanlar Kurulu Kararında yer alan imzaların sahte olduğu iddiasının gerçeği yansıtmadığı öne sürülerek, davanın reddi gerektiği savunulmaktadır.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ : Uğur Yasin Yolal

DÜŞÜNCESİ                                : Dava konusu işlemin iptal edilmesi gerektiği düşünülmektedir.

DANIŞTAY SAVCISI                    : Aytaç Kurt

DÜŞÜNCESİ                                : Davacı tarafından, Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesine ilişkin 24/11/1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının üzerindeki Atatürk imzasının kriminoloji laboratuvarında incelettirilmesi ve iptali istenilmektedir.

Bakılan davanın açılmasından önce, aynı istemle açılan davanın Danıştay Onuncu Dairesinin 31/03/2008 tarih ve E:2005/127, K:2008/1858 sayılı kararıyla esas yönünden incelenerek reddedildiği, anılan kararın Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 10/12/2012 tarih ve E:2008/1775, K:2012/2639 sayılı kararıyla değişik gerekçeyle onandığı, davacının karar düzeltme isteminin de 06/04/2015 tarih ve E:2013/3803, K:2015/1193 sayılı kararla reddedildiği anlaşılmaktadır.

İşin esasına gelince;

Dosyanın incelenmesinden, türbe, akaret, muvakkıthane ve medreseyi de kapsayan Ayasofya Camiinin bulunduğu İstanbul İli, Eminönü İlçesi, Cankurtaran Mahallesi Bab-ı Hümayun Sokağı, 57 pafta, 57 ada, 7 sayılı parselde bulunan 2 hektar 6644 m²’ den ibaret taşınmazın 19.11.1936 tarihinde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına tapuya tescil edildiği, eşsiz bir mimarlık ve sanat abidesi olan Ayasofya Camiinin, müzeye çevrilmesi konusunda o dönemde vakıflardan sorumlu olan Maarif Vekaletinin (Milli Eğitim Bakanlığı) 4.11.1934 tarih ve 94041 sayılı yazısıyla, Ayasofya Camiinin çevresindeki evkafa ait dükkanların yıktırılması, diğerlerinin de evkafça istimlak edilmesi suretiyle güzelleştirilmesi ve tamiri ve daimi muhafazası masraflarına karşılık da evkafça bu sene ve gelecek sene bütçelerinden muayyen bir para ayrılması hakkında bir karar alınması suretiyle Ayasofya Camiinin müzeye çevrilmesinin istenildiği, Evkaf Umum Müdürlüğü’nün (Vakıflar Genel Müdürlüğü) 7.11.1934 tarih ve 153197/107 sayılı yazısıyla da, vakfın durumunun parasal olarak değerlendirilmesi üzerine, 24.11.1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla; Ayasofya Camiinin çevresindeki evkafa ait binaların Evkaf Umum Müdürlüğü’nce yıktırılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlak, yıkma ve binanın tamir ve muhafaza masrafları da Maarif Vekilliğince verilmek suretiyle Ayasofya Camiinin müzeye çevrilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Bu Sözleşmenin başlangıç bölümünde; kültürel mirasın ve doğal mirasın sadece geleneksel bozulma nedenleriyle değil, fakat sosyal ve ekonomik şartların değişmesiyle bu durumu vahimleştiren daha da tehlikeli çürüme ve tahrip olgusuyla gittikçe artan bir şekilde yok olma tehdidi altında olduğu, kültürel ve doğal mirasın herhangi bir parçasının bozulmasının veya yok olmasının, bütün dünya milletlerinin mirası için zararlı bir yoksullaşma teşkil ettiği, bu mirasın ulusal düzeyde korunmasının, korumanın gerekli kıldığı kaynakların genişliği ve kültürel varlığın toprakları üstünde bulunduğu ülkenin ekonomik, bilimsel ve teknik kaynaklarının yetersizliği nedeniyle çoğu kez tamamlanmamış olarak kaldığı, örgüt yasasının, dünya mirasının muhafaza ve korunmasını sağlamak ve ilgili milletlere gerekli uluslararası sözleşmeleri tavsiye etmek suretiyle bilgi muhafazasını arttırmayı ve yaymayı öngördüğü, kültürel ve doğal varlıklara ilişkin mevcut uluslararası sözleşme, tavsiye ve kararların hangi halka ait olursa olsun bu eşsiz ve yeri doldurulmaz kültür varlıklarının korunmasının dünyanın bütün halkları için önemini gösterdiği, kültürel ve doğal mirasın parçalarının istisnaî bir öneme sahip olduğu ve bu nedenle tüm insanlığın dünya mirasının bir parçası olarak muhafazasının gerektiği, kültürel ve doğal varlıkları tehdit eden yeni tehlikelerin vüsat ve ciddiyeti karşısında, ilgili devletin faaliyetinin yerini almamakla beraber bunu müessir bir şekilde tamamlayacak kolektif yardımda bulunarak, istisnaî evrensel değerdeki kültürel ve doğal mirasın korunmasına iştirakin, bütün milletlerarası camianın ödevi olduğu, bu amaçla, daimi bir temel üzerine ve modern bilimsel yöntemlere uygun olarak, istisnaî değerdeki kültürel ve doğal mirasın kolektif korunmasına matuf etkin bir sistemi kuran yeni hükümleri, bir sözleşme biçiminde kabulünün zorunlu olduğu hususlarına yer verilerek bu sözleşmenin kabul edildiği vurgulanmaktadır.

Söz konusu Sözleşme hükümlerinin bir gereği olarak oluşturulan Dünya Miras Listesi, UNESCO’ya bağlı Dünya Miras Komitesi tarafından belirlenerek bulundukları ülkenin devleti tarafından korunması garanti edilmiş doğal ve kültürel varlıkları göstermektedir. Böyle bir liste oluşturmadaki amaç, tüm insanlığın malı olan değerlerin korunmasında uluslar arası işbirliğini mümkün kılmaktır. Düzenli olarak yenilenen listede 2008 yılı itibariyle 141 ülkeye ait 851 varlık bulunmaktadır. Bunların 660’ı kültürel, 166’sı doğal, 25’i ise kültürel ve doğal varlıktır. Kültürel bir miras niteliği taşıyan İstanbul’un tarihi alanları 6.12.1985 tarihinde Dünya Miras Listesine dahil edilmiştir.

İstanbul’un tarihi alanlarının en önemli parçalarından biri olan ve ortak miras olarak kabul edilen evrensel değerlere sahip Ayasofya’nın, müze olarak kullanılması idarenin takdir yetkisi kapsamındadır ve dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Davacı tarafından, Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesine ilişkin 24/11/1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının üzerindeki Atatürk imzasının kriminoloji laboratuvarında incelettirilmesi istenilmektedir. Dosyanın incelenmesinden, T.C. Başvekalet Kararlar Müdürlüğünce 14/11/1934 tarih ve 94041 sayılı Tezkere uyarınca İcra Vekilleri Heyetince kararnamenin hazırlandığı ve onaya sunulduğu, Cumhurbaşkanınca Kararnamenin imzalandığı, Müzenin 01/02/1935 tarihinde faaliyete geçtiği göz önüne alındığında Cumhurbaşkanının iradesinin oluşmadığından söz edilemeyeceğinden iddianın incelenmesi istemi yerinde görülmemiştir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, duruşma için önceden taraflara bildirilen 02/07/2020 tarihinde davacı Derneği temsilen İsmail Kandemir ile davacı Dernek vekili Av. Selami Karaman’ın, Cumhurbaşkanlığını temsilen Hukuk Müşaviri Zeynep Gökçe Zengin’in geldikleri, Danıştay Savcısının hazır olduğu görülmekle açık duruşmaya başlandı, taraflara iddia ve savunmalarını açıklamaları için usûlüne uygun söz verilip, Danıştay Savcısının düşüncesi alındıktan ve tarafların Savcı düşüncesine yönelik beyanları dinlendikten sonra duruşmaya son verildi.

Davacının, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında yer alan imzaların gerçeği yansıtmadığıKararda imzaları bulunan bazı bakanların karar tarihinde Ankara dışında olduklarının Meclis tutanakları ile sabit olması nedeniyle imzalarının geçersiz olduğu ve grafolojik yönden incelenmesi gerektiği iddiaları yönünden, dosyada konu ile ilgili inceleme yapılmasını gerektirecek yeterli emare bulunmadığı kanaatine ulaşıldığından söz konusu imzaların gerçekliğiyle ilgili inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

Davalı idarenin davada süre aşımı olduğu iddiası yönünden;

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 7. maddesinin birinci fıkrasında; dava açma süresinin, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hâllerde Danıştay’da ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gün olduğu, dördüncü fıkrasında ise, ilanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresinin, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlayacağı, ancak bu işlemlerin uygulanması üzerine ilgililerin, düzenleyici işlem veya uygulanan işlem yahut her ikisi aleyhine birden dava açabilecekleri hükme bağlanmış, aynı Kanun’un 10. maddesinde de; ilgililerin, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilecekleri, altmış gün içinde bir cevap verilmezse isteğin reddedilmiş sayılacağı, ilgililerin altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştay’a, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilecekleri hüküm altına alınmıştır.

Dava konusu olayda, davacı Dernek tarafından 31/08/2016 tarihinde Başbakanlık genel evrak kaydına giren dilekçe ile “Ayasofya Camii’nin müze olmasının hukuken ve vakfen mümkün olmadığı, 7044 sayılı Aslında Vakıf Olan Tarihi ve Mimari Kıymeti Haiz Eski Eserlerin Vakıflar Umum Müdürlüğüne Devrine Dair Kanun’un, Bakanlar Kurulu Kararından önce uyulması gereken bir hukuk normu olduğu, Türkiye Cumhuriyetinde hukukun Anayasa’nın teminatı altında olduğu” ileri sürülerek hak, hukuk ve vakıf senedine göre Ayasofya Camii’nin ibadete açılması talep edilmiştir. Anılan başvuruya, Başbakanlık bağlı kuruluşu Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul 1. Bölge Müdürlüğünün 19/10/2016 tarih ve 27882 sayılı yazısıyla “Ayasofya Camii mülkiyetinin Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait olmakla birlikte, dava konusu 24.11.1934 tarih ve 2/1589 sayılı İcra Vekilleri Heyetince müzeye çevrilmiş olup, halen Kültür ve Turizm Bakanlığının sorumluluğunda müze olarak devam ettiği” belirtilerek cevap verilmiş ve bu suretle söz konusu talep reddedilmiş bulunmaktadır.

Davacı Derneğin başvurusunun reddedilmesine dair işlem, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı dayanak alınmak suretiyle tesis edilmiştir. Dolayısıyla davacı, hakkında idari davaya konu olabilecek bireysel işlemin tesis edilmesi üzerine hem bu işlem, hem de dayanak işleme veya bunlardan herhangi birine karşı dava açabilecek olup, uyuşmazlıkta da, bireysel ret işleminin dayanağını oluşturan Bakanlar Kurulu Kararına karşı söz konusu işlemin tebliği üzerine yasal süresi içinde dava açılmıştır. Bu nedenle, davalı idarenin süre aşımı itirazı yerinde görülmemiştir.

Davalı idarenin, tarafları ve konusu aynı olan önceki bir davada Dairemizce verilen kesin bir hüküm bulunduğu iddiasına gelince;

Söz konusu kesin hüküm iddiasına ilişkin karar; Dairemizin 31/03/2008 tarih ve E:2005/127, K:2008/1858 sayılı davanın reddine ilişkin kararının değişik gerekçe ile onanmasına dair İdari Dava Daireleri Kurulunun 10/12/2012 tarih ve E:2008/1775, K:2012/2639 sayılı kararıdır.

Anılan Kararda, “… Dünya Miras Listesine dahil edilerek tüm insanlığın ortak değeri kabul edilen Ayasofya’nın da, anılan sözleşme hükümleri gereğince, bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından korunacağı ve yaşatılacağı açıktır. Koruma ve yaşatma ilkesine uygun olmak şartıyla, Ayasofya’nın kullanım şeklinin ise iç hukukumuza göre belirlenmesi önünde anılan Sözleşmede engel bir kural bulunmamaktadır.

Davalı idare tarafından, Ayasofya’nın tarihi, mimari ve kültürel nitelikleri nedeniyle ve korunması amacıyla diğer camilerden farklı değerlendirilmesinin zorunlu olduğu, bu zorunluluklar nedeniyle ve 1934 yılındaki ulusal ve uluslararası koşullar dahilinde, dava konusu işlemle kullanım şeklinin müze olarak belirlendiği belirtilmektedir.

Bahse konu kararda, Ayasofya’nın kullanım şeklinin iç hukukumuza göre belirlenmesi önünde Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’de engel bir hükmün bulunmadığı belirtildikten sonra, Ayasofya’nın müze vasfından başka bir amaca tahsisinin idarenin takdirinde olduğuna hükmedilmiştir. Ancak, söz konusu dava içeriğinde; Ayasofya’nın mülkiyeti, vakıf niteliği ve tapusunda yer alan vasfı itibarıyla vakıf senedinde tahsis edildiği amaç dışında kullanımının hukuka aykırı olduğuna ilişkin iddialar yönünden esasa ilişkin herhangi bir inceleme ve değerlendirme bulunmadığı gibi, buna dair herhangi bir gerekçe ve hüküm de yer almamıştır.

Bu itibarla, davacı Derneğin daha önceki davalar kapsamında yargılama konusu yapılmayan, hakkında herhangi bir gerekçe ve hüküm bulunmayan dava sebepleri yönünden 2577 sayılı Kanun’un 10. maddesi gereğince yaptığı yeni ve farklı bir başvuru sonucu tesis edilen işlem üzerine ortaya çıkan uyuşmazlığın esasının incelenmesi gerekmekte olup, belirtilen konular hakkında kesinleşen bir hükümden söz edilemeyeceğinden, davalı idarenin usûle ilişkin iddiaları yerinde görülmeyerek, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra işin esasına geçilerek gereği görüşüldü:

MADDİ OLAY VE HUKUKİ SÜREÇ:

1470 tarihli Mehmed Han-ı Sanî Bin Murad Han-ı Sanî Vakfı’nın vakfiyesinde “cami” olarak gösterilen ve 19/11/1936 tarihli tapu senedi uyarınca İstanbul İli, Eminönü İlçesi (hâlen Fatih İlçesi), Cankurtaran Mahallesi, Babı Hümayun Sokak, 57. Pafta, 57. Ada, 7 numaralı Parselde “türbe, akaret, muvakkithane ve medreseyi müştemil Ayasofyayı Kebir Camii Şerifi” vasfı ile “Ebulfetih Sultan Mehmet Vakfı” adına kayıtlı Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması talebiyle davacı Dernek yetkilisi tarafından 31/08/2016 tarihli dilekçe ile (kapatılan) Başbakanlığa başvurulmuştur.

İNCELEME VE GEREKÇE :
a)  İlgili Mevzuat:

Mülga 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti Meriyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun’un 1. maddesinde “Kanunu medeninin meri olmağa başladığı tarihten evvelki hâdiselerin hukukî hükümleri, mezkûr hâdiselerin hangi kanun meri iken vaki olmuş ise yine o kanuna tâbi kalır.

Binaenaleyh 4 teşrinievvel 1926 tarihinden evvel vukubulmuş olan muamelelerin hukukan lâzimülifa olup olmamaları ve neticeleri, mezkûr tarihten sonra dahi, vukuları zamanında meri olan kanunlara tevfikan tayin olunur. …” hükmüne, 8. maddesinde ise “Kanunu medeninin meriyete vazından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur.” hükmüne yer verilmiştir.

Benzer şekilde, 864 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldıran 03/12/2001 tarih ve 4722 sayılı Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 1. maddesinde “Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olayların hukukî sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse kural olarak o kanun hükümleri uygulanır.

Türk Medenî Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılmış olan işlemlerin hukuken bağlayıcı olup olmadıkları ve sonuçları, bu tarihten sonra dahi, yapıldıkları sırada yürürlükte bulunan kanunlara göre belirlenir. …” hükmüne, 8. maddesinde ise “Türk Kanunu Medenîsinin yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş bulunan vakıflar hakkında yürürlükte olan özel hükümler saklı kalmaya devam eder. ” hükmüne yer verilmiştir.

05/06/1935 tarih ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesinde “Tahsis edildikleri maksada göre kullanılmaları kanuna veya amme intizamına uygun olmayan veyahud işe yaramaz bir hale gelen hayrat vakıflar, idare meclisinin teklifi ve Bakanlar Heyetinin kararı ile mümkün mertebe gayece ayni olan diğer hayrata tahsis edilebileceği gibi bu kabîl hayrat ayın veya para ile değiştirilerek elde edilecek ayın veya para dahi ayni suretle diğer hayrata tahsis olunabilir.

Mimarî veya tarihî değeri olan eserler satılamaz.” hükmü yer almaktadır.

maddesinde “Vakıfların hayrat taşınmazları haczedilemez, rehnedilemez, bu taşınmazlarda mülkiyet ve irtifak hakkı için kazandırıcı zamanaşımı işlemez.

Genel Müdürlüğe, mazbut ve mülhak vakıflara ait olup, tahsis edildikleri amaca göre kullanılmaları kanunlara veya kamu düzenine aykırı yahut tahsis amacına uygunluğunu kaybetmiş, kısmen veya tamamen hayrat olarak kullanılması mümkün olmayan taşınmazlar; mazbut vakıflarda Meclis kararı ile mülhak vakıflarda vakıf yöneticisinin talebi üzerine Meclis kararı ile gayece aynı veya en yakın başka bir hayrata dönüştürülebilir, akara devredilebilir veya paraya çevrilebilir. Bu paralar aynı surette diğer bir hayrata tahsis olunur. Aynı vakıf içerisindeki dönüştürme veya devirlerde bedel ödenmez.” hükmüne, 16. maddesinde de, “Mazbut vakıflara ait hayrat taşınmazlara, Genel Müdürlük tarafından öncelikle vakfiyeleri doğrultusunda işlev verilir. Genel Müdürlükçe değerlendirilemeyen veya işlev verilemeyen hayrat taşınmazlar; fiilen asli niteliğine uygun olarak kullanılıncaya kadar kiraya verilebilir.

Bu hayrat taşınmazlar; Genel Müdürlükçe işlev verilmek amacıyla, vakfiyesinde yazılı hizmetlerde kullanılmak üzere Genel Müdürlüğün denetiminde onarım ve restorasyon karşılığı kamu kurum ve kuruluşlarına, benzer amaçlı vakıflara veya kamu yararına çalışan derneklere tahsis edilebilir. ” hükmüne yer verilmiştir.

b)  Vakıf Müessesesi

Anayasa Mahkemesinin 04/12/1969 tarih ve E:1969/35, K:1969/70, 26/12/2013 tarih ve E:2013/70, K:2013/166 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere, kökü İslâm hukukuna dayanan, temelinde vakfedenlerin iradesi bulunan ve bir sosyal yardım kurumu olan vakıflar, bir mülkün menfaatlerinin sosyal ve kültürel hizmetlere tahsis edilmek üzere özel mülkiyetten çıkarılarak temlik ve temellükten yasaklanmak suretiyle kamu yararına özgülenmesini ifade etmektedir.

22/11/2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun 101. maddesinde vakıflar, “gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal toplulukları” olarak tanımlanmıştır.

Günümüzde vakıf kurulabilmesi, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre mümkün olmakla birlikte, anılan Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten önce kurulmuş olan vakıfların, tarihten gelen özellikleri, kuruluş irade ve amaçları ile vakıf senetlerindeki şartlar gereği korunmaları ve sürekliliklerinin sağlanması hususları gözetilerek, “mazbut vakıflar”, “mülhak vakıflar”, “yeni vakıflar”, “cemaat vakıfları” ve “esnaf vakıfları”nın yönetimi, faaliyetleri ve denetimi, yurt içi ve yurt dışındaki taşınır ve taşınmaz vakıf kültür varlıklarının tescili, muhafazası, onarımı ve yaşatılması, vakıf varlıklarının ekonomik şekilde işletilmesi ve değerlendirilmesinin sağlanmasına ilişkin usûl ve esaslar 20/02/2008 tarih ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nda düzenlenmiştir.

Vakıf amaç ve faaliyetlerinin yerine getirilmesi için gelir getirici şekilde değerlendirilmesi zorunlu olan taşınır ve taşınmazlara “akar”, vakıfların doğrudan toplumun istifadesine bedelsiz olarak sundukları mal ve hizmetlere “hayrat” adı verilmektedir.

c)  Eski Vakıflar Hakkında Uygulanacak Hukuk Kuralları

17/02/1926 tarih ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi 04/04/1926 tarih ve 339 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış ve yürürlük tarihinin düzenlendiği 936. maddesi hükmü gereği yayımı tarihinden altı ay sonra 04/10/1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

19/06/1926 tarih ve 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti Meriyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun’un “Umumî hükümler, Kanunun makabline şümulü” başlıklı 1. maddesinde “Kanunu medeninin meri olmağa başladığı tarihten evvelki hâdiselerin hukukî hükümleri, mezkûr hadiselerin  hangi  kanun  meri  iken  vaki  olmuş  ise  yine  o  kanuna  tâbi  kalır.  Binaenaleyh 4 teşrinievvel 1926 tarihinden evvel vukubulmuş olan muamelelerin hukukan lâzimülifa olup olmamaları ve neticeleri, mezkûr tarihten sonra dahi, vukuları zamanında meri olan kanunlara tevfikan tayin olunur. …” kuralına, “Kanunu medeniden evvel müesses evkaf, tesisler” başlıklı 8. maddesinde ise “Kanunu medeninin meriyete vazından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur. Kanunu medeninin meriyete vazından sonra vücuda getirilecek tesisler, kanunu medenî ahkâmına tâbidir.” kuralına yer verilerek, 743 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 4 Ekim 1926 tarihinden önce kurulan eski vakıfların yeni Kanun hükümlerine tabi olması uygun görülmediğinden, 864 sayılı Kanun’un 8. maddesinde, Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflara dair ayrı bir kanuni düzenleme yapılacağı belirtilmiş ve bu kapsamda 05/06/1935 tarih ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu yürürlüğe konulmuştur.

Benzer şekilde, 1 Ocak 2002 tarihinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte, 864 sayılı Kanun’u yürürlükten kaldıran 03/12/2001 tarih ve 4722 sayılı Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 8. maddesinde de, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar için yürürlükte olan özel kurallar saklı tutularak 4 Ekim 1926 tarihinden önce kurulmuş olan vakıfların hukuki statülerinin muhafazasına karar verilmiştir.

Buna göre, kanun koyucu, eski vakıfları kuranların iradelerine ve sözleşme hürriyetine olabildiğince saygı göstererek, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nda eski vakıfları düzenlerken vakıf kurumunun ve ondan doğan ilişkilerin hukuki niteliğinde ve bu arada vakıf mallarının özel mülkiyet konusu mallar olmasında, herhangi bir değişiklik yapmamış, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlüğe girdiği 04/10/1926 tarihinden önce kurulan vakıfların hukuki statüleri 2762 sayılı Vakıflar Kanunu (hâlen 5737 sayılı Vakıflar Kanunu) hükümleri çerçevesinde korunmaya devam edilmiştir.

ç) Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Eski Vakıflarla İlgili Değerlendirmeleri

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30/05/2007 tarih ve E:2007/18-293, K:2007/310 sayılı Kararında vakıflarla ilgili olarak yapılan genel değerlendirme şu şekildedir:

… Dava konusu vakıf, Osmanlı dönemine ait bir vakıftır. Bu nedenle davayı Osmanlı Vakıf Hukuku düzenlemelerine göre incelemek gerekir. Osmanlı tatbikatında vakıf; bir malı mülkiyetten çıkarıp menfaatlerini belli şartlarla, ebedi olarak bir hayır cihetine tahsis etmek demektir. Vakıf, kamu veya özel nitelikte kurulsa dahi hukuki bir tasarruf olduğunda şüphe yoktur. Ancak, hukuki tasarruflar, tek taraflı ve iki taraflı irade beyanı çeşitlerine ayrılmaktadır. O halde vakıf, hangi tür irade beyanına göre kurulmaktadır. Osmanlı hukukçularına göre; ister kamuya, isterse özel cihetlere tahsis edilsin veya birinci derecede vakıftan yararlanacak belli şahıslar bulunsun veya bulunmasın vakıf tek taraflı bir hukuki muameledir. Vakfedenin (vâkıf) icabıyla (irade beyanıyla) kurulur. Vakıf muamelesinin bağlayıcılık kazanması için hakimin yargılama sonucunda vakfın lüzumuna karar vermesi gerekir. Osmanlı tatbikatında buna tescil denilmektedir. Bir vakıf muamelesinin hem sahih hem de lâzım olabilmesi için tescili şart koşulmuştur. Tescil ile, vakfiyet ile verilen hükümler tarafları ve bütün hükmi şahısları bağlar. Artık hiçbir kimse vakıf mal aleyhinde mülkiyet ve istihkak iddiasıyla dava açamaz. … Vâkıfa ait mülk, vakfedildikten sonra kimin olacaktır. Osmanlı hukukçuları vakıf malların mülkiyetinin ‘…. Allahın mülkü hükmünde …’ diyerek hükmi bir şahsiyete intikal ettiğini açıkça söylemektedirler. Vakfın hukuki sonucu vakfedilen malın aslının hapsi ve menfaatinin Allahın kullarına ait olmasıdır. (Ebu-Üla Mardin, Ahkam-ı Evkaf, Ömer Hilmi Karinabadizade Ahkamül Evkaf) Vakıf muamelesiyle vakfedilen mal, bir çeşit manevi dokunulmazlık kazanır. Artık vakıf mal üzerinde, mülkiyet konusu bir malmış gibitasarruf olunamaz. … Yukarıda yapılan açıklamalardan hareketle Osmanlı tatbikatında vakıf; tek taraflı irade beyanıyla kurulan, yargılama sonucunda lüzumuna karar verilen, tescille hüküm ifade eden; konusu malum, muayyen ve dayanıklı bir malın, vakfedenin mülkiyetinden çıkarılıp özel ve tüzel kişilerin yararına, gayesine uygun bir biçimde mütevellilerince idare edilen hukuki müesseselerdir.

d)  Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun Kariye Camii’ne Dair Kararı

743 sayılı Türk Kanunu Medenisi‘nin yürürlüğe girdiği 04/10/1926 tarihinden önce kurulmuş, mazbut vakıf hayratı statüsünde bulunan, İstanbul İli, Fatih İlçesindeki Kariye Camii’nin müze ve müze deposu olarak kullanılmak üzere Milli Eğitim Bakanlığına tahsisine ilişkin 29/08/1945 tarih ve 3/3054 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının iptali istemiyle Dairemizde açılan davada, 12/03/2014 tarih ve E:2010/14612, K:2014/1474 sayılı kararımızla, “… Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Genel Konferansınca 16 Kasım 1972 tarihinde ‘Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’nin kabul edildiği, 14/04/1982 tarih ve 2658 sayılı Kanunla katılmamız uygun bulunan bu Sözleşme’nin, 23/05/1982 tarih ve 8/4788 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 14/02/1983 tarih ve 17959 sayılı Resmî Gazete’de yayımlandığı, … Söz konusu Sözleşme hükümlerinin bir gereği olarak oluşturulan Dünya Miras Listesi, UNESCO’ya bağlı Dünya Miras Komitesi tarafından belirlenerek bulundukları ülkenin devleti tarafından korunması garanti edilmiş doğal ve kültürel varlıkları gösterdiği, böyle bir liste oluşturmadaki amacın tüm insanlığın malı olan değerlerin korunmasında uluslar arası işbirliğini mümkün kıldığı düzenli olarak yenilenen listede 2008 yılı itibariyle 141 ülkeye ait 851 varlık bulunduğu bunların 660’ı kültürel, 166’sı doğal, 25’i ise kültürel ve doğal varlık olduğu, kültürel bir miras niteliği taşıyan İstanbul’un tarihi alanlarının 06/12/1985 tarihinde Dünya Miras Listesine dahil edildiği, İstanbul’un tarihi alanlarının önemli parçalarından biri olan ve ortak miras olarak kabul edilen evrensel değerlere sahip Kariye Müzesinin, inşa edildiği yüz yıllar öncesinden günümüze kadar uzanan süreçte tarihe tanıklık etmesi, belli bir zaman diliminde veya kültürel mekanda, mimarinin veya teknolojinin, anıtsal sanatların gelişiminde, şehirlerin planlanmasında veya peyzajların yaratılmasında, insani değerler arasındaki önemli etkileşimi göstermesi, insanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik veya peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması ve bir veya birden fazla kültürü temsil eden önemli bir örnek olması nedeniyle tüm dünyaya tanıtılma işlevinin gereği gibi yerine getirilebilmesi amacıyla müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı ” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dairemizin anılan kararının temyiz edilmesi üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 26/04/2017 tarih ve E:2014/4645, K:2017/1860 sayılı kararıyla temyize konu karar hukuka ve usûle uygun bulunmuş ve kararın onanmasına karar verilmiş ise de davacı tarafından, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca verilen 26/04/2017 tarihli onama kararının düzeltilmesinin istenilmesi üzerine, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca, karar düzeltme dilekçesinde ileri sürülen nedenler, 2577 sayılı Kanun’un 54. maddesi hükmüne uygun bulunarak, karar düzeltme isteminin kabulü ile Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 26/04/2017 tarih ve E:2014/4645, K:2017/1860 sayılı kararı kaldırılarak temyiz istemi yeniden görüşülmüş olup, 19/06/2019 tarih ve E:2018/142, K:2019/3130 sayılı karar ile;

Kariye Camii Şerifi, Osmanlı Devleti döneminde özel hukuk hükümlerine göre vakfedilmiş, mazbut Fatih Sultan Mehmet Vakfına ait hayrat taşınmazlardandır. Hayrat taşınmazlar; ibadethane, hastahane ve aşhane gibi doğrudan doğruya hayır hizmetlerinin ifası için kurulmuş olan vakıfların taşınmazlarıdır ki; bu taşınmazlar gerek mülga 2762 sayılı Vakıflar Kanunu, gerekse halen yürürlükte olan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu hükümleri uyarınca kamu malı niteliğindedirler. Dolayısıyla, bunlar hakkında, esas itibariyle, özel mülkiyet hükümleri tatbik olunamaz. Hayrat malları satılamaz, rehin edilemez, haciz olunamazlar, bunlar için ne mülkiyete, ne de irtifak haklarına ilişkin kazandırıcı zamanaşımı hükümleri uygulanamaz. Zira, bu mallar hiç bir kişinin özel mülkiyetinde olmayıp, kamunun kullanımına ve istifadesine tahsis edilmişlerdir. Hayrat taşınmazlar, mülga 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesi ile halen yürürlükte olan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 15 ve 16. maddelerinde öngörülen hükümler hariç olmak üzere vakfın belirlediği kullanım şekli dışında bir kullanım amacına tahsis edilemez.

Hayrat vakıflarının temel özelliği bunların amaç dışı kullanımlara karşı üçüncü kişiler yanında, bizzat Devlet’e karşı da korunmuş olmasıdır. Bu vakıfların Devlet’in koruması altında olması, Devlet’in istediği zaman ve istediği şekilde vakıf malları üzerinde tasarrufta bulunması anlamına gelmez. Devlet, sadece vakıf malların amacı doğrultusunda kullanılmasını teminen, kendisine emanet edildiği varlık konumundadır. Bir düzenleme ile olsa bile hayrat vakıfların, başka bir amaca özgülenmesi, hukuka aykırı olacaktır.

Öte yandan, Bakanlar Kurulu Kararı alınırken işlem tarihinde yürürlükte olan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun öngördüğü şartlara uyulmamıştır. Yukarıda sözü edilen mülga 864 sayılı Kanun hükümleri bulunmasa bile, işlem tarihinde yürürlükte bulunan mevzuatın öngördüğü şartlar, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı alınırken; 05/06/1935 tarihinde çıkarılan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesinde yer alan; ‘Tahsis edildikleri maksada göre kullanılmaları kanuna veya amme intizamına uygun olmayan veyahut işe yaramaz bir hale gelen hayrat vakıflar, idare meclisinin teklifi ve Bakanlar Heyetinin kararı ile mümkün mertebe gayece aynı olan diğer hayrata tahsis edilebileceği gibi bu kabil hayrat ayın veya para ile değiştirilerek elde edilecek ayın veya para dahi aynı suretle diğer hayrata tahsis olunabilir.’ hükmüne, uygun hareket edilmemiştir. Aynı hüküm halen yürürlükte olan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 15. ve 16. maddelerinde yinelenmiştir.

Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ise; Kanunda öngörülen şartlardan hiç birisi gerçekleşmeden alınmış, gerekli şekil şartlarına da uyulmamıştır. Zira; Kariye Camiinin, cami olarak kullanılmasında kanuna ve kamu düzenine aykırılıktan söz edilemeyeceği gibi, Bakanlar Kurulu kararına altlık oluşturmak üzere, Vakıflar Genel Müdürlüğü İdare Meclisinin herhangi bir teklifi bulunmamaktadır. Öte yandan yapılan tahsis; bir ibadethanenin depo ve müze olarak kullanılması amacına matuf olup, yukarıdaki şartlar var olsa bile, dava konusu işlemi maksat yönünden açıkça sakatlamaktadır.

Belirtilen nedenlerle, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı, yetki, şekil, sebep, maksat yönlerinden hukuka aykırıdır.” gerekçelerine yer verilerek, Dairemizin 12/03/2014 tarih ve E:2010/14612, K:2014/1474 sayılı kararı bozulmuş olup, anılan bozma kararı uyarınca verilen Dairemizin 11/11/2019 tarih ve E:2019/11776, K:2019/7680 sayılı kararı ile de ilgili Bakanlar Kurulu Kararının Kariye Camii’ne ilişkin kısmı iptal edilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin 30/01/1969 tarih ve E:1967/47, K:1969/9 sayılı Kararına göre vakıf mallarının maliki hiçbir zaman Devlet değil, vakıfların kendileridir: “İslâm hukukuna göre kurulmuş olan ve varlıkları 2762 sayılı, 5/6/1935 günlü Vakıflar Kanunu ile tanınan vakıfların taşınmaz mallarının bu vakıfların mülkiyeti altında olduğu, gerek islâm hukukunun, gerekse o hukukun bu konudaki hükümlerini saklı tutan Vakıflar Kanununun hükümleri gereğidir. Demek ki vakıf mallarının maliki, hiçbir zaman Devlet değil, vakıfların kendileridir.”

Yargıtay içtihatlarına göre de vakıf mallarının sahibi Devlet değildir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 26/05/1935 tarih ve E:1935/78, K:1935/6 sayılı Kararında da 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti Meriyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun’un 8. maddesi gereğince “Kanunu Medeninin meriyete vaz’ından evvel vücuda getirilen bu gibi evkaf hakkında esasatı sabıkanın tatbiki lazım gelmesine”, “mal-ı vakfın emval-i Devletten olmadığının kabuliyle” ifadeleri kullanılarak, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlüğe girdiği tarihten önce kurulmuş olan vakıflar hakkında anılan Kanun’dan önceki hukuk kurallarının uygulanacağı ve vakıf mallarının Devlet malı hükmünde olmadığı karara bağlanmıştır.

f)  04/10/1926 Tarihinden Önce Kurulan Vakıflarla İlgili Genel Değerlendirme

Yukarıda alıntılanan kanun hükümleri, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay kararlarının birlikte değerlendirilmesinden 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlüğe girdiği 04/10/1926 tarihinden önce kurulmuş olan vakıflarla ilgili olarak;

(i)    Vakfiye ya da vakıf senedinin, vakfın kurucu belgesi olduğu, bu belgelerin, vakfın konusuna, amacına ve organlarına dair vakfedenin iradesini yansıtan düzenlemeler içerdiği,

(ii)   Vakfiye ya da vakıf senedi hükümlerinin, hukuk kuralı etki, değer ve gücünde olduğu; vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra bu kuralların, “vakfedeni”, “vakfı idare edenleri”, “vakıftan faydalanacakları” ve “üçüncü kişileri” bağladığı gibi “Devleti” de bağladığı, bu nedenle, kurucu iradeyi yansıtan vakfiye ya da vakıf senetlerini hiç kimsenin değiştiremeyeceği,

(iii)  Vakıf varlıklarının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasının zorunlu olduğu, sonucuna varılmaktadır.

Bir özel hukuk işlemi olan vakıf kurma iradesinin kanunla belirlenen yönteme uygun olarak açıklanması sonrasında, özel hukuk tüzel kişiliği kazanan mal topluluğunun, mülkiyetine geçen mal ve haklar üzerindeki tasarruf yetkisi, kuşkusuz Anayasa’nın mülkiyet hakkına, tüzel kişiliğin varlığını sürdürmesi de örgütlenme hürriyetine ilişkin kurallarının güvencesi altındadır. Dolayısıyla, vakıf özel hukuk tüzel kişiliğine yönelik düzenlemelerin, vakıf kurumunun bu aslî niteliğine uygun olması ve vakıflara yönelik olarak tesis edilecek işlemlerde, vakfı kuranın iradesine, Anayasa’nın mülkiyet hakkı ve örgütlenme hürriyetine ilişkin kurallarında öngörülenler dışında karışılmaması gerekir.

Aksi hâlde, vakfedenin vakfı oluştururken ortaya koyduğu kurucu iradeye bağlı kalmaksızın, vakfedenin amacı dışına çıkılması ve vakfın amacının ya da mallarının değiştirilmesi hâlinde, vakfın özel hukuk tüzel kişiliği olarak nitelendirilmesine imkân kalmayacak ve bu durum, Anayasa’nın 2. maddesinde yer verilen hukuk devleti niteliğinin gereği olan hukuk güvenliği ilkesiyle, Anayasa’nın örgütlenme hürriyeti ve mülkiyet hakkına ilişkin 33. ve 35. maddelerindeki kurallarla bağdaşmayacaktır.

Nitekim, kanun koyucu da 04/10/1926 tarihinden önce kurulan vakıflarla ilgili yukarıda özetlediğimiz ilkelerden hareketle, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun geçici 7. maddesi ile cemaat vakıflarının; 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup, tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar ile 1936 Beyannamesinden sonra cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı hâlde, mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların, tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onsekiz ay içinde müracaat edilmesi hâlinde, Vakıflar Meclisinin olumlu kararından sonra, ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescillerinin yapılmasını öngörmüştür.

Benzer şekilde 22/08/2011 tarih ve 651 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 17. maddesiyle 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’na eklenen geçici 11. madde ile, cemaat vakıflarının, 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup; malik hanesi açık olan taşınmazları, kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları, kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ve çeşmeleri, tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte anılan maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren oniki ay içinde müracaat edilmesi hâlinde, Vakıflar Meclisinin olumlu kararından sonra, ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilmesi; cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı hâlde, mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tapuda kayıt edilen taşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların ise Maliye Bakanlığınca tespit edilen rayiç değerinin Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından ödenmesi kurala bağlanmıştır.

g)  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin Vakıf Müessesesine Bakışı

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan haklar arasında “vakıf kurma hakkı” açıkça yer almamakla birlikte AİHM, Sözleşme’nin 11. maddesinde sadece “birlik kurma hakkı”ndan bahsedilmesine rağmen, bu maddeyi “vakıf kurma hakkını” da kapsayacak şekilde geniş yorumlamakta (Sidiropoulos ve diğerleri/Yunanistan, no. 26695/95, 10/07/1998, § 40; Mihr Vakfı/Türkiye, no. 10815/07, 07/05/2019, § 40), vakıf kurma hakkını Sözleşme’nin 9. maddesindeki din ve vicdan hürriyeti ile 10. maddesindeki ifade hürriyetiyle yakın ilişkili olarak görmektedir (Young, James and Webster/Birleşik Krallık, no. 7601/76; 7806/77, § 57, 13/08/1981).

AİHM, kimi vakıfların yaptığı bireysel başvurularda, Sözleşme’nin eki 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında mülkiyetin korunması hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiaları incelemekte ve bu vakıflara ait mal ve hakların tescil ve iadesi ya da maddi tazminat ödenmesi yönünde kararlar vermektedir. Bu vakıflardan biri olan 1832 yılında Osmanlı döneminde Padişah fermanıyla kurulan ve vakıf statüsü korunan Samatya Surp Kevork Ermeni Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfının yaptığı başvuru üzerine AİHM, korunan vakıf statüsü ve söz konusu taşınmazların uzun süre vakfa tescilli olduğunu gözeterek taşınmazların vakıf adına yeniden tesciline, tescil yapılmaması hâlinde maddi tazminat ödenmesine karar vermiştir (Samatya Surp Kevork Ermeni Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfı Yönetim Kurulu/Türkiye, no. 1480/03, 16/12/2008).

Dolayısıyla AİHM’nin de Osmanlı döneminde kurulanlar dâhil olmak üzere, vakıfların korunan statülerinin bir sonucu olarak sahip oldukları taşınmaz ve haklarının mülkiyet hakkı kapsamında korunmasını garanti altına aldığı görülmektedir.

ğ) Dava Konusu İşlemin İncelenmesi: 
1)  Kararname İçeriği

Millî Eğitim Bakanlığının (Maarif Vekaleti) 04/11/1934 tarih ve 94041 sayılı yazısı ile Vakıflar Genel Müdürlüğünün (Evkaf Umum Müdürlüğü) 07/11/1934 tarih ve 153197/107 sayılı yazısına istinaden yürürlüğe konulan dava konusu 24/11/1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararında, Millî Eğitim Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün anılan yazılarına özetle yer verildikten sonra, “Bu iş İcra Vekilleri Heyetince 24/11/934 te görüşülerek, caminin çevresindeki evkafa ait binaların Evkaf Umum müdürlüğünce yıktırılarak temizlettirilmesi ve diger binaların istimlak, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları da Maarif Vekilliğince verilmek suretile Ayasofya camiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur.” ifadelerine yer verilerek Ayasofya Camii müzeye çevrilmiştir.

2)  Vakıf Senedi

1470 tarihli Mehmed Han-ı Sanî Bin Murad Han-ı Sanî Vakfı’na ait vakfiyede, vakfedilen hayrattan birinin de daha önce kilise iken camiye çevrilen Ayasofya Camii olduğu, “vakıf mallarının hiçbir surette temlik ya da temellük edilemeyeceği” şartının iptal edilemeyeceği kesin bir şekilde ifade edilmiştir.

3)  Tapu Senedi

Ayasofya, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı yürürlüğe konulduktan sonra, 19/11/1936 tarihli tapu senedi uyarınca, İstanbul İli, Eminönü İlçesi (hâlen Fatih İlçesi), Cankurtaran Mahallesi, Babı Hümayun Sokak, 57. Pafta, 57. Ada, 7 numaralı Parselde “türbe, akaret, muvakkithane ve medreseyi müştemil Ayasofyayı Kebir Camii Şerifi” vasfı ile “Ebulfetih Sultan Mehmet Vakfı” (günümüzde Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı) adına kaydedilmiştir. Ayasofya Camii, Osmanlı Devleti döneminde özel hukuk hükümlerine göre vakfedilmiş, mazbut Mehmed Han-ı Sanî Bin Murad Han-ı Sanî Vakfı’na ait hayrat taşınmazlardandır.

4)  Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme

Ayasofya, 14/04/1982 tarih ve 2658 sayılı Kanun’la katılmamız uygun bulunan ve 23/05/1982 tarih ve 8/4788 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 14/02/1983 tarih ve 17959 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” kuralları çerçevesinde, 06/12/1985 tarihinde kullanım durumuna ilişkin herhangi bir niteleme yapılmaksızın “İstanbul’un Tarihi Alanları” başlığı altında Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Sultan Ahmet Camii, Şehzade Mehmet Camii, Zeyrek Camii, Tarihi Surlar gibi eserlerin bulunduğu tarihi yarımada içerisinde Dünya Mirası Listesine dâhil edilmiştir. Anılan Sözleşme hükümlerinin bir gereği olarak oluşturulan Dünya Mirası Listesi, UNESCO’ya bağlı Dünya Mirası Komitesi tarafından belirlenerek, bulundukları ülkenin devleti tarafından korunması garanti edilmiş doğal ve kültürel varlıkları göstermektedir.

Anılan Sözleşme’nin 6. maddesinde “Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler, 1. ve 2. maddelerde sözü edilen kültürel ve doğal mirasın toprakları üzerinde bulunduğu devletlerin egemenliğine tam olarak saygı göstererek ve ulusal yasaların sağladığı mülkiyet haklarına zarar vermeden, bu tür mirasın, bütün uluslararası toplum tarafından işbirliği ile korunması gereken evrensel bir miras olduğunu kabul ederler.” hükmü yer almaktadır.

5)  Değerlendirme(i)  Uluslararası Hukuk Yönünden

Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’nin 6. maddesi hükmü bağlamında, Sözleşmeye taraf devletlerin, Ayasofya kültürel ve doğal mirasının, toprakları üzerinde bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliğine tam olarak saygı göstererek ve ulusal yasalarının sağladığı mülkiyet haklarına zarar vermeden, uluslararası toplum tarafından işbirliği ile korunması gereken evrensel bir miras olduğunu kabul ettikleri açıktır.

Sözleşme’nin asıl amacı Dünya Mirası Listesine alınan doğal veya kültürel mirasın korunması olup, kültürel mirasın kullanım alanı, kültürel mirasın bulunduğu ülkenin iç hukukuna göre tayin edilecektir. Nitekim, Dünya Mirası Listesinde yer verilen ve ülkemizde bulunan miras alanlarından, Ayasofya’nın da içinde yer aldığı “İstanbul’un Tarihi Alanları” ile diğer miras alanlarında, Selimiye Camii, Divriği Ulu Camii, Süleymaniye Camii, Sultan Ahmet Camii, Şehzade Mehmet Camii ve Zeyrek Camii gibi hâlen cami olarak kullanılan çok sayıda tarihi eser de bulunmaktadır.

(ii)  Ulusal Hukuk Yönünden Hayrat taşınmazlar;

ibadethane, hastahane ve aşhane gibi doğrudan doğruya hayır hizmetlerinin ifası için kurulmuş olan vakıfların taşınmazlarıdır. Bu taşınmazlar, gerek mülga 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gerekse hâlen yürürlükte olan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu hükümleri uyarınca “ammenin istifadesine” terk edilmiştir.

Dolayısıyla, bu taşınmazlar hakkında, esas itibarıyla özel mülkiyet hükümleri tatbik olunamaz; hayrat taşınmazlar satılamaz, rehnedilemez, haczolunamaz; bunlar için ne mülkiyete, ne de irtifak haklarına ilişkin kazandırıcı zamanaşımı hükümleri uygulanamaz.

Zira bu mallar hiçbir kişinin özel mülkiyetinde olmayıp, kamunun kullanımına ve istifadesine tahsis edilmiştir. Hayrat taşınmazlar, mülga 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesi ile 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 15. ve 16. maddelerinde öngörülen hükümler hariç olmak üzere, vakfın belirlediği kullanım şekli dışında bir kullanım amacına tahsis edilemez. Belirtilen istisna hükümlere göre de, hayrat taşınmazlar mümkün mertebe gayece aynı diğer hayrata tahsis edilmek zorundadır.

Düzenleyici işlemlerle vakıf hayrat taşınmazların, başka bir amaca özgülenmesi mevzuata ve evrensel hukuk ilkelerine aykırı olacaktır.

Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar hakkında uygulanacak mevzuatı belirleyen, 864 sayılı Kanun’un 1. maddesinde “Kanunu medeninin meri olmağa başladığı tarihten evvelki hâdiselerin hukukî hükümleri, mezkûr hadiselerin hangi kanun meri iken vaki olmuş ise yine o kanuna tâbi kalır.” ve 8. maddesinde ise “Kanunu medeninin meriyete vazından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur.” şeklinde son derece sarih hükümlerle;

(i)      vakfın kurucu belgesi olan vakfiyede yer alan kayıtların, vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra, vakfedeni, vakfı idare edenleri, vakıftan faydalanacakları, üçüncü kişileri ve Devleti bağladığı,

(ii)    vakfiye ile düzenlenen hususların hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği,

(iii) vakıf varlıklarının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasının zorunlu olduğu, şeklinde formüle edilebilecek “eski vakıf statüsü” açıkça korunmuş olmasına rağmen, dava

konusu Bakanlar Kurulu Kararı incelendiğinde, tapu kaydına göre mazbut bir vakıf olan Ebulfetih Sultan Mehmet Vakfına (günümüzde Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı) ait ve vakfiyesi gereğince cami olarak kullanılması gereken hayrat taşınmaz niteliğindeki Ayasofya Camii’nin müzeye dönüştürüldüğü görülmektedir.

Ayasofya Camii ve Türk Kanunu Medenisi’nin yürürlüğe girdiği 4 Ekim 1926 tarihinden önce kurulan diğer vakıfların 864 sayılı Kanun’un 1. ve 8. maddeleri ile açıkça koruma altına alınmış olan eski vakıf statüsü, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının yürürlüğe konulduğu tarihten sonra yürürlüğe giren 05/06/1935 tarih ve 2762 sayılı (mülga) Vakıflar Kanunu, 03/12/2001 tarih ve 4722 sayılı Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun ve 20/02/2008 tarih ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nda aynı esaslar çerçevesinde korunmaya devam edilmiştir. Buna göre, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı, yukarıda alıntılanan ve vakıf senedi hangi tarihte düzenlenmişse o tarihteki mevzuatın uygulanacağını hükme bağlayan 864 sayılı Kanun’un 1. maddesine açıkça aykırıdır.

Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı, yukarıda yer verilen mevzuat, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve AİHM kararları kapsamında değerlendirildiğinde;

Ayasofya’nın, statüsü muhafaza edilerek hukuk düzenimizle güvence altına alınan, özel hukuk tüzel kişiliğini haiz mazbut vakıf niteliğindeki Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı’nın mülkiyetinde olduğu,

Vakıf senedinin, hukuk kuralı etki, değer ve gücünde olduğu, vakfedilen taşınmazın vakıf senedindeki niteliğinin ve kullanım amacının değiştirilemeyeceği, bu hususun tüm gerçek ve tüzel kişilerle birlikte davalı idare için de bağlayıcı olduğu,

Devletin, vakıf varlığının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılmasını sağlama yönünde pozitif yükümlülüğü, vakıf mal ve hakları ile ilgili olarak vakfedenin iradesini ortadan kaldıracak şekilde müdahalede bulunmama yönünde de negatif yükümlülüğünün bulunduğu kuşkusuzdur.

Bu durumda, Türk hukuk sisteminde kadimden beri korunarak yaşatılan Vakfa ait taşınmaz ve hakların vakfiyesi doğrultusunda istifadesine bırakıldığı toplum tarafından kullanılmasına engel olunamayacağı, vakıf senedinde sürekli olarak tahsis edildiği cami vasfı dışında kullanımının ve başka bir amaca özgülenmesinin hukuken mümkün olmadığı sonucuna varıldığından, bu hususlar dikkate alınmaksızın Ayasofya’nın cami olarak kullanımının sonlandırılarak müzeye çevrilmesi yönünde tesis edilen dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında hukuka uygunluk görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle;

  1. Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının İPTALİNE,
  2. Ayrıntısı aşağıda gösterilen toplam 788,00 TL yargılama giderinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine,
  3. Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca 4.950,00 TL vekâlet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine,
  4. Posta giderleri avansından artan tutarın kararın kesinleşmesinden sonra davacıya iadesine,

Bu kararın tebliğ tarihini izleyen otuz gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 02/07/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Başkan: Yılmaz AKÇİL
Üye: Ömer CİVRİ
Üye: Abdullah AYGÜN
Üye: Lütfiye AKBULUT

Uluslararası Zoralım Mahkemesi – Uluslararası Ganaim Mahkemesi

0

Uluslararası Zoralım Mahkemesi(Uluslararası Ganaim Mahkemesi), 1907 tarihli İkinci La Haye Konferansı Sözleşmeleri arasında yer alan “XII Nolu Uluslararası Zoralım Mahkemesi Kurulmasına Dair Sözleşme (the Convention Relative to the Creation of an International Prize Court)” ile kurulmasına karar verilen uluslararası bir mahkemedir. Sözleşme, “Bir Uluslararası Ganaim Divanının Tesisine İlişkin Sözleşme” olarak da adlandırılmaktadır.

1907 sözleşmesinin yargı yetkisini Yüksek Mahkemeye vermesi nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ile çeliştiğinin ileri sürülmesi ve Birleşik Krallığın da aynı gerekçelerle karşı çıkması üzerine 1908 ve 1909’da Londra’daki Deniz Konferansı’nda toplanan delegeler tarafından ABD’nin önerdiği değişiklikler görüşülmüş; Uluslararası Zoralım Mahkemesi’nin Kurulmasına Dair Sözleşme’ye Ek 19 Eylül 1910 tarihli Protokol(Additional Protocol to the Convention relative to the Establishment of an International Prize Court) La Haye’de imzalanmıştır. Kurulmasına karar verilen Uluslararası Zoralım Mahkemesi fiilen hayata geçememiştir.

Protokol; Arjantin, Belçika, Bolivya, Bulgaristan, Şili, Kolombiya, Küba, Danimarka, El Salvador, Fransa, Almanya, Guatemala, Haiti, İran İslam Cumhuriyeti, Meksika, Hollanda, Norveç, Panama, Peru, İsveç, Tayland, Amerika Birleşik Devletleri ve Uruguay tarafından imzalanmıştır. Osmanlı Devleti La Haye Sözleşmelerini imzalamamış ve onaylamamıştır. Sözleşme ve protokol sadece Nikaragua tarafından onaylanmıştır.

Tarihte bir uluslararası antlaşma aracılığı ile kurulması planlanan ilk uluslararası mahkeme ‘Uluslararası Zoralım Mahkemesidir.  Mahkemenin kurulması için dayanak olan ‘’Uluslararası Zoralım Mahkemesi Sözleşmesi’’ ve sonradan imzalanan protokol yürürlüğe girmediğinden mahkeme faaliyet gösterememiştir.

Milletler Arası Daimi Adalet DivanıMilletler Cemiyeti bünyesinde kurularak 15 Şubat 1922 tarihinde faaliyete başlamış ve 18 Nisan 1946 tarihinde faaliyetine son verilmiştir. Milletlerarası Daimi Adalet Divanının faaliyetine son verilmesiyle bu mahkemenin yerini Birleşmiş Milletler antlaşmasıyla kurulan ‘Uluslararası Adalet Divanı’ almıştır.

Uluslararası Adalet Divanı

0
Uluslararası Adalet Divanı Statüsü

Uluslararası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletler’in (BM) başlıca yargı organı olan ve problemleri çözmede kullanılan uluslararası bir mahkemedir. Görevi, devletler arasındaki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak ve birleşmiş Milletler ve ona bağlı özel teşkilatlara hukuk müşavirliği hizmeti vermektir. Birleşmiş Milletlere üye olan devletlere açık olan Uluslararası Adalet Divanı kişi ve uluslararası örgütlere açık değildir. Lahey Divanı olarak bilinen divan, 1946 yılında kurulmuştur.

Uluslararası Adalet Divanı Statüsü, BM Antlaşmasının (BM Şartı) ayrılmaz bir parçasıdır ve Adalet Divanının çalışma esaslarını belirlemektedir. ’Milletler Arası Daimi Adalet Divanı’ Milletler Cemiyeti bünyesinde kurularak 15 Şubat 1922 tarihinde faaliyete başlamıştır. Günümüzdeki Divan’ın temelleri 1922’de atılmıştır.

Uluslararası Adalet Divanının Faaliyet Alanı

Divanın yetki alanı, uluslararası uyuşmazlıklarda taraf olan ülkelerin çözülmesi için kendisine getirdikleri davalardan oluşur. BM Antlaşmasında ya da yürürlükteki uluslararası antlaşmalarda öngörülmüş konular divanın görev alanına girmektedir. Mahkemenin görevi BM tarafından tanınan ülkeler arasında, uluslararası hukuka aykırı sorunları çözmek ve BM organları tarafından çözülemeyen problemlere çözüm önerileri getirmektir.

Uluslararası Adalet Divanı (UAD), ceza mahkemesi değildir. Sivil bir mahkeme olan UAD, hükumetler arasındaki çatışmalar üzerinde yoğunlaşmakta, bireysel suçluların üzerinde hiçbir yetkisi bulunmamaktadır. Divan, kara ve  deniz sınırları ve bölgesel özerklik gibi konulara barışçıl çözümler getirerek, anlaşmazlıkların tırmanmasını önlemektedir. Uluslararası Adalet Divanı, savaş suçlularını yada insanlığa karşı suçlar gibi bireyler üzerinden yürütülen konuları yargılayamaz. Bireylerin yargılandığı mahkeme Birleşmiş Milletler tarafından kurulan özel ceza mahkemelerinin görev alanına girmektedir.

Divan, uygulamada, ekonomik haklar, geçiş hakları, devletler arası ilişkilerde güç kullanılmaması, ülkelerin iç işlerine karışılmaması, diplomatik ilişkiler, rehine sorunları, sığınma ve vatandaşlık konuları gibi uluslararası konuları ele almıştır. Divan’a başvurulan davaların sayısında son yıllarda belirgin bir artış olmuştur.

Divan, taraf devlet tarafından sunulan kanıtları inceledikten sonra devletler arasındaki çatışmayı anlamaya ve çözmeye çalışmakta; ihtiyaç halinde Birleşmiş Milletlerin diğer birimlerine başvurmakta, Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulun görüşleri doğrultusunda hareket edebilmektedir.

Divan, Birleşmiş Milletler üyeliğine kabul, Birleşmiş Milletler’in hizmetinde iken meydana gelen kazaların tazminatı, barış gücü operasyonlarının harcamaları ve BM insan hakları raportörlerinin statüsü ile ilgilenmiş, nükleer silahların kullanılması ya da tehdidin yasallığıyla ilgili olarak kararlar alınmıştır.

Uluslararası Adalet Divanının merkezi Hollanda’nın Lahey kentindedir. Divan, Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nden seçilen 15 yargıçtan oluşmakta; yargıçlar değişik ülkelerden seçilmekte, dünyadaki farklı hukuk sistemlerinin temsil edilmesi sağlanmaktadır.

Taraf devletler imzaladıkları anlaşmalar ile Adalet Divanı kararlarının bağlayıcı olduğunu kabul etmektedir. Ancak, devletler divan kararlarının bağlayıcılığını kabul ederken çekincelerini anlaşmaya ekleyebilirler.

Adalet Divanı, anlaşmazlıkları çözerken, aralarında ihtilaf bulunan devletler tarafından kabul edilen uluslararası anlaşmaları, genel kabul görmüş uluslararası uygulamaları, ülkeler tarafından kabul gören genel kanun hükümlerini ve bilim insanlarının öğreti ve içtihatlarını  rehber edinmektedir.

Divanda aynı ülkeden iki yargıç bulunmamakta, divan yargıçları, Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi tarafından bağımsız oylama ile seçilmekte, dokuz yıllık süre ile görev almakta, ikinci kez seçilebilmekte ve görevleri boyunca başka bir işle ilgilenememektedir.

Uluslararası Adalet Divanının Baktığı Bazı Davalar

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1971 yılında, Güney Afrika’nın Nambiya’daki varlığının yasal olmadığı ve Güney Afrika’nın geri çekilerek işgale son vermesi gerektiğini iddia etmiş; Divan kararı sonucunda Nambiya 1990 yılında özgürlüğüne kavuşmuştur.

Uluslararası Adalet Divanı, 2002 yılında Kamerun ve Nijerya arasındaki petrol bölgesi Bakassi yarım adasındaki kara ve deniz sınırlarına ilişkin anlaşmazlığı ele almış; bölgesel konularla ilgili tipik bir örnek teşkil edecek karar vermiştir. Divan, barışçıl yoldan sorunu çözmüştür.

Divan, 2002 yılında Endonezya ve Malezya arasında Celebes Denizi’ndeki iki ada ile ilgili anlaşmazlığı çözmüş ve adaları Malezya’ya vermiştir.

Divan, 2001 yılında  Katar ve Bahreyn arasında ilişkileri bozan deniz sınırı ve özerklik konularıyla ilgili karar vermiş ve sorunu çözmüştür.

Divan, 1999 yılında, Botswana ve Namibya arasındaki kara sınırı anlaşmazlığını her iki ülke tarafından da kabul edilen bir kural ile çözmüştür.

Divan, 1992 yılında El Salvador ve Honduras arasında devam eden ve 1969 yılında kanlı bir savaşa sebep olan bir anlaşmazlığı karara bağlamıştır.

Libya ve Çad 1994 yılında divana başvurmuşlar, verilen karar sonucunda Libya, Çad ile olan güney sınırından güçlerini geri çekmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri, 1980 yılında Tahran’daki elçiliğine el koyulması ve çalışanlarının tutuklanmasından ortaya çıkan bir durumu Divan’a getirmiş; Divan, İran’ın tutukluları serbest bırakması, elçiliği geri vermesi ve onarımını sağlaması gerektiğine karar vermiş; dava iki ülkenin anlaşması sonunda geri çekilmiştir.

 İran, 1989 yılında, İran Havayollarına ait bir uçağın Amerika Birleşik Devletleri savaş gemisi tarafından vurulması nedeniyle tazminat talebiyle divana başvurmuş; dava, taraflar arasında bir tazminat anlaşmasının yapılmasından sonra 1996 yılında kapanmıştır.

Nikaragua 1986 yılında, “kontralara” verdiği destekle ilgili olarak Amerika Birleşik Devletlerine dava açmış; Amerika Birleşik Devletlerinin tazminat ödemesine karar verilmiş, Nikaragua daha sonra davayı geri çekmiştir.

Libya ile İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri  arasındaki 1992 tarihli dava; Pan Amerikan Havayolları’nın 103 sefer sayılı uçuşunun İskoçya’nın Lockerbie kenti üzerinde 1988 yılında düşmesi ile ilgilidir. 21 Aralık 1988 Çarşamba günü, Londra Heathrow Havalimanı’ndan New York John F. Kennedy Uluslararası Havaalanı’na sefer yapan Pan Am Havayolları’na ait Boeing 747-121 tipi uçağın bombalanması veya patlayıcı bir aygıtın infilak etmesiyle uçakta bulunan 243 yolcu ve 16 mürettebatın tümü yaşamını yitirmiş, İskoçya polisi ve Amerika Birleşik Devletleri Federal Soruşturma Bürosu’nun üç yıl ortaklaşa yürüttüğü soruşturmanın ardından, Kasım 1991’de iki Libya vatandaşı hakkında cinayetten tutuklama emri çıkarılmış, Birleşmiş Milletler yaptırımları sonrasında Libya lideri Albay Muammer Kaddafi, 1999’da iki vatandaşını Lahey’de yargılanmak üzere teslim etmiş, Kaddafi, 2003 yılında Libya’nın Lockerbie faciasıyla ilgili sorumluluğunu kabul etmiş, kurbanların ailelerine tazminat ödemiş, saldırı emrini kendisinin vermediğini iddia etmiş, Eylül 2003’de taraflar arasında anlaşmaya varılmasından sonra davalar, Divan’ın gündeminden çıkarılmıştır.

Bosna ve Hersek 1993 yılında Yugoslavya Federal Cumhuriyeti‘ne (Sırbistan Karabağ) karşı, Soykırımın Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin uygulanmasına dair dava açmış, Uluslararası Adalet Divanı 26 Şubat 2007 tarihli kararında Sırbistan’ın Bosna savaşı sırasında soykırım eyleminde bulunmadığına hükmetmiş[5] ancak Sırbistan’ı 1995 Srebrenitza soykırımına engel olamamakla suçlamış, taraflara soykırımın ve anlaşmazlığın büyümesini engellemeleri çağrısı yapmıştır.

Divan 1996 yılında, Amerika Birleşik Devletleri savaş gemilerinin İran petrol platformlarını tahrip etmesiyle ilgili 1992 yılına ait bir davaya ait kararına yapılan itirazları reddetmiş; Amerika Birleşik Devletleri’nin davranışlarının uygun olarak nitelendirilemeyeceğini belirtmiş, fakat bu davranışların ticaret özgürlüğünü ihlal etmediğinden, İran’ın tazminat talebini reddetmiştir. Divan aynı konuyla ilgili olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin karşı davasını da reddetmiştir.

1995 yılında, Kanada ve Avrupa Birliği arasında balıkçılık üzerine bir anlaşmazlıktan kaynaklanan bir davanın görüldüğü bir sırada; Kanada’nın karasularında avlanan bir İspanyol balıkçı gemisine el koyması üzerine İspanya, Kanada’ya karşı bir dava açmıştır.

Lichtenstein, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın el koyduğu bazı mal varlıkları ile ilgili olarak dava açmıştır.

Macaristan ve Slovakya tarafından, Tuna Nehri üzerinde 1997 yılında bir baraj sisteminin kurulmasını öngören anlaşmanın geçerliliğiyle ilgili olarak dava açılmıştır. 1997 yılında Divan, tarafların her ikisinin de kuralları bozduğunu ve aralarındaki anlaşmaya uymaları gerektiğini beyan etmiştir.

Uluslararası Adalet Divanı Binası

Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Adalet Divanı Statüsü Antlaşması aşağıda sunulmaktadır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

António de Almeida Santos

0
António de Almeida Santos

Portekizli hukukçu ve sosyalist siyasetçi António de Almeida Santos 15 Şubat 19262da dünyaya geldi. Coimbra Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1953-1974 yıllarında Mozambik’te avukatlık yaptı ve Mozambik Demokratlar Partisi’nin üyesi oldu. Demokratik muhalefet listesinden milletvekili adayı olsa da adaylığı sömürge idaresi tarafından reddedildi. Karanfil Devrimi sonrası 1974-1975 yılları arasında Bölgelerarası Koordinasyon Bakanı olarak görev yaptı. 1976-2005 yılları arasında milletvekili,  1976 – 1978 tarihleri arasında Adalet Bakanı, 1978-1978 tarihleri arasında Başbakan nezdinde Yardımcı Bakan, 1983-1985 tarihlerinde Devlet Bakanı ve Parlamenter İşleri Bakanı oldu. 1986 yılında geçici olarak Sosyalist Parti’nin genel sekreterliği görevini yürüttü. 1995-2002 tarihleri arasında Meclis Başkanı olarak görev yaptı. 1985-2002 yılları arasında Danıştay üyesi olarak görev üstlendi.18 Ocak 2016’da yaşamını yitirdi.

Demokrat Parti Kapatma Kararı – 1994

0

Demokrat Parti Kapatma Kararı, 13 Eylül 1994 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından alınmış ve 15 Şubat 1995 tarihinde gerekçeli kararı yayınlanmıştır. Aynı isimle başka bir parti bulunması ve isminin düzeltilmesi ihtarına uymaması nedeniyle kapatılmış ve malvarlığının Hazine’ye geçmesine oybirliği ile karar verilmiştir.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1994/1 (Siyasî Parti – Kapatma)
Karar Sayısı:1994/3
Karar Günü:13.9.1994
R.G. Tarih-Sayı:15.02.1995-22203
 DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Demokrat Parti

DAVANIN KONUSU : 14.6.1993 günlü, 1993/1-1 sayılı ihtar kararına konu olan aykırılığı gidermeyen Demokrat Parti’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 104. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kapatılması istemidir.

I- CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN İDDİANAMESİ ve ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
A- Kapatma İsteminin Gerekçesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 10.3.1994 günlü SP.47.Hz.1993/23 sayılı İddianame’si aynen şöyledir:

“19.6.1992 gün ve 3821 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesinden sonra;

7.1.1946 günü kurulup, Ankara 4. Asliye Hukuk Hâkimliği’nin 29.9.1960 gün ve 1960/570 Esas, 1960/784 karar sayılı ilâmı ile kapatılan Demokrat Parti’nin 29.11.1992 tarihinde,

22.1.1975 günü, 23.12.1974 gün ve 1834 sayılı Yasa uyarınca kurulup, 16.10.1981 gün ve 2533 sayılı Yasa ile kapatılan Demokrat Parti’nin ise 12.12.1992 tarihinde,

Kongrelerini yaparak aynı adı taşıyan birbirinden farklı iki siyasî partinin yeniden açılıp tüzel kişilik kazandıkları parti sicil dosyalarına intikal eden belgelerin incelenmesinden anlaşılmış,

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 9. maddesi uyarınca davalı siyasî partiye, önce 12.1.1993 gün ve 1993/7 sayılı yazı gönderilmiş, 3.2.1993 gün ve sayısız karşılık yazıları dikkate alınarak bu kez 11.2.1993 gün ve 199/7 sayılı yazı ile, aynı adı taşıyan diğer siyasî partiden ayırt edilmelerine olanak verecek biçimde parti adının düzenlenmesi ve yazımızın tebliğinden itibaren 30 gün içinde sonucundan bilgi verilmesi istenmiş, istemin öngörülen sürede yerine getirilmemesi halinde bu konuda Anayasa Mahkemesi’ne ihtar davası açılacağı da ifade edilmişti.

Yazımız 18.2.1993 günü davalı siyasî partiye tebliğ edilmesine rağmen öngörülen sürede gereğinin yerine getirilmemesi üzerine bu kez Cumhuriyet Başsavcılığımızca;

A- Siyasî Partilerin, Anayasa ve yasalara uygun olarak, milletvekili ve mahallî idareler seçimleri yolu ile tüzük ve prog­ ramlarında belirtilen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile millî iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni için ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan, amaçlarına ulaşmak için de birbirleri ile yarış içinde olan kuruluşlar olduğu;

Bu siyasî kuruluşların, Anayasa ve yasalara uygun tarzda kurulup teşkilatlanmaları ve faaliyette bulunmalarının denetim ve gözetiminin, Anayasanın 69. ve Siyasî Partiler Yasasının 9. maddeleri uyarınca Cumhuriyet Başsavcılığımıza verildiği,

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasının Cumhuriyet Başsavcılığımıza yüklediği bu görevin yerine getirilmesi için de Siyasî Partiler Yasasının 10. maddesinde öngörülen parti sicil dosyaları oluşturulduğu ve bu dosyalardaki bilgi ve belgelerden yararlanılmak sureti ile siyasî partilerin ülke genelinde denetim ve gözetimlerinin sağlandığı,

Sicil dosyalarının oluşturulmaları ve siyasî partilerin denetim ve faaliyetlerinin takibi sırasında, aynı adı taşıdıkları için birbirinden ayırt edilemeyen bu iki siyasî partiyle ilgili işlemlerin karıştırılması ve bunun sonucu olarak giderilmesi mümkün olmayan aksaklıkların çıkması, hatta yasal olmayan sonuçların doğmasının kaçınılmaz olduğu,

Aynı düşünce ile, Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Milletvekili ve Mahallî İdareler Seçimi Hakkındaki yasaların benimsediği ilke ve esasların uygulanması, seçimlerin hatasız yürütülerek sonuçlarının tesbit ve ilânı sırasında meydana gelebilecek karışıkların da gözardı edilemiyeceği,

B- 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 3821 sayılı Yasa ile değişik 96. maddesi,

“Anayasa Mahkemesi’nce temelli kapatılan veya siyasî parti siciline kayıtlı bulunan siyasî partilerin isimleri, amblemleri, rumuzları, rozetleri ve benzeri işaretleri başka bir siyasî partice kullanılamayacağı gibi, daha önce kurulmuş Türk devletlerine ait topluma mal olmuş bayrak, amblem ve flâmalar da siyasî partilerce kullanılamaz.

Kurulacak siyasî partiler, Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan siyasî partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böylece bir iddiada bulunamazlar.” hükmünü,

3821 sayılı Yasa’nın 6. maddesinin birinci fıkrası da,

“Kapatılan siyasî partilerin devamına karar verilmesi durumunda, bu siyasî partilere ait ad, rumuz, amblem, rozet ve benzeri işaretler kullanılarak başka bir siyasî parti kurulamaz…” hükmünü içerdikleri;

7.1.1946 günü kurulan Demokrat Parti’nin, davalı Parti’den önce kurulup, 3821 sayılı Yasa uyarınca 29.11.1992 günü kongresini yaparak yine davalı Parti’den önce partinin devamına karar aldığı, 3821 sayılı Yasa’nın genel esaslarının Anayasa Mahkemesi dışında başka mahkeme veya kurullarca kapatılan siyasî partilerin devamına karar alınması halinde ilk kuruluşlarından itibaren tüzel kişiliklerinin devam edeceği yolunda olduğu, davalı partinin hem ilk kuruluşunu, hem de 3821 sayılı Yasa uyarınca yeniden açılışını, diğer Demokrat Parti’den sonra yapıp aynı adı almakla, daha önce siyasî parti siciline kayıtlı bulunan, aynı zamanda da kapatılmışken devamına karar alınan siyasî partinin adını kullanmakta, dolayısı ile de 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 96. ve 3821 sayılı yasanın 6. maddesini ihlal ettiği,

ifade edilerek,

5.4.1993 gün ve SP.47.Hz.1993/23 sayı ile davalı siyasî partiye Siyasî Partiler Kanunu’nun 104. maddesi uyarınca parti adının düzenlenmesi hususunda ihtar kararı verilmesi istenilmiş; Yüce Mahkemenizin 14.6.1993 gün ve 1993/1-1 (Siyasî Parti İhtar) sayılı kararı ile yasaya aykırılığın giderilmesi için, davalı Demokrat Parti’ye İhtarda bulunulmuş, karar 26.7.1993 günü adı geçen partiye usulen tebliğ edilmiştir.

Tebliğ tarihinden itibaren 2820 sayılı Yasa’nın 104. maddesinin ikinci fıkrasındaki 6 aylık sürenin geçmesine rağmen, davalı siyasî partice ihtar konusu aykırılığın giderildiği bildirilmemiş,

Bir kez daha davalı partiye 14.2.1994 gün ve SP.Muh.1994/68 sayılı yazımızla ihtar konusu aykırılığın giderilip, giderilmediğinin yazımızın tebliğinden itibaren 10 gün içinde bildirilmesi istenilmiş, yazımız 15.2.1994 günü tebliğ edildiği halde tanınan sürede yanıt alınamamış ve ihtar konusu aykırılığın sürdürüldüğü saptanmıştır.

Sonuç :

Anayasa Mahkemesi’nin 14.6.1993 gün ve 1993/1-1 sayılı kararı ile 3821 sayılı Yasa’nın 1., 2., 4. ve 6. maddelerine aykırı durumun düzeltilmesi için, Siyasî Partiler Yasasının 104/2. maddesinde kendisine tanınan sürede ihtar konusu aykırılığı gidermeyerek sürdüren, 12.12.1992 günü yeniden açılarak tüzel kişiliğinin devamına karar alan Demokrat Parti’nin, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 104. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kapatılmasına karar verilmesi arz ve talep olunur.”

B- Esas Hakkındaki Görüş

Cumhuriyet Başsavcılığı 18.5.1994 günlü, Esas Hakkındaki Görüş’ünde: İddianame’ye uygun biçimde önce dava konusuyla ilgili yasal düzenlemelerin neler olduğu üzerinde durduktan sonra, yasal düzenlemeler karşısında davalı Siyasî Parti’nin konumunu ele almış; yapılan ihtara rağmen, öngörülen sürede aykırılığı gidermediğini ve Ön Savunma’sının yasal dayanaktan yoksun olduğunu belirterek Demokrat Parti’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 104. maddesi ikinci fıkrası uyarınca kapatılması istemini yinelemiştir.

II- DAVANIN EVRELERİ

Anayasa Mahkemesi davayla ilgili olarak 29.3.1994 gününde yaptığı toplantıda şu kararları almıştır:

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen, Demokrat Parti’nin kapatılması istemli 10.3.1994 günlü, SP.47.Hz.1993/23 sayılı İddianame’nin onanlı bir örneğinin almalarından başlayarak otuz günlük bir süre içinde, gerekli görülürse dosyayı da inceleyip hazırlayacakları ön savunmayı yazılı olarak Anayasa Mahkemesi’ne göndermeleri için adı geçen Parti Genel Başkanlığı’na tebliğine,

2- Verilen süre içinde ön savunma gönderilmediği takdirde savunma yapmak istememiş sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,

3- Ön savunma geldiğinde esas hakkında düşüncelerini bildirmek üzere onanlı bir örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

4- Esas hakkındaki düşüncenin onanlı bir örneğinin, ilgili Parti’ye tebliğiyle yine otuz gün içinde inceleyip hazırlayacakları savunmalarının istenmesine,

5- Verilen süre içinde savunma gönderilmediği takdirde savunma yapmak istememiş sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,

6- Anılan Parti’ye gerekli tebliğ işlemlerinin yaptırılması için karar örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi.

III- DAVALI PARTİNİN SAVUNMASI

Davalı Parti’nin 2.5.1994 günlü savunması aynen şöyledir:

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ nın Demokrat Parti adını değiştirmemiz hususundaki yazısına süresi içinde Avukatımız M. Ali Bulut tarafından cevap verilmesine rağmen itirazlarımız dikkate alınmayarak partimize ihtar verdirtilmiştir.

Demokrat Parti’nin adının yeniden düzenlenmesinin istenmesi, Hukukun genel hükümlerine, Anayasaya, Usul ve Yasaya aykırı olduğundan yerine getirilmesi mümkün değildir.

Şöyle ki:

1- 7/1/1946 tarihinde kurulan Demokrat Parti, 29/9/1960 tarihinde kapatılmıştır. 23/12/1974 tarih ve 1834 sayılı Yasa ile Demokrat Parti ad ve ambleminin yeniden kullanabilmesine müsaade edilmesi üzerine Demokrat Parti üye ve delegelerinden bir grup Neja­ti Turgut Başkanlığında bir araya gelerek 22/Ocak/1975 tarihinde, aynı amblem, ad ve rumuzla yeniden DEMOKRAT PARTİ kurulmuştur.

2- 16/10/1981 tarihinde 2533 sayılı Yasa ile Demokrat Parti ikinci defa kapatılmıştır. Kapatıldığı tarihe kadar faaliyetlerini yasalar çerçevesinde sürdürmüş, büyük kongresini yapmış ve hiç bir merci, şahıs veya kurumdan itirazla karşılaşmamıştır. Tam 6 yıl 9 ay Demokrat Parti adıyla faaliyet göstermiştir.

3- 19/6/1992 tarihinde 3821 sayılı Yasa’yla, Çankaya ilçe seçim kuruluna müracaat ederek yeniden Nejati Turgut Başkanlığında kurulmuş ve 12/12/1994 tarihinde yaptığı kongreyle Demokrat Parti’nin devamına karar verilmiştir.

4- Demokrat Parti adıyla 3821 sayılı Yasa’dan istifade ederek yeniden parti kurmak Nejati Turgut ve arkadaşları tarafından kurulan partinin üye ve delegelerinin mükteseb hakkı olup başkaları tarafından kullanılamaz. Bu hak 23/12/1974’li 1834 sayılı kanundan yararlanmak suretiyle kurulan ve 1981’de kapatılıncaya kadar bir itirazla karşılaşmayan Demokrat Parti’nindir. Nejati Turgut ve arkadaşlarının, 7/1/1946’da kurulup 29/9/1960’ta kapatılan Demokrat Parti’nin devamı olma, ad, amblem ve alâmetlerini kullanma hakkı HAKKI MÜKTESEB olmuştur. Mükteseb Hak: Herhangi bir kurum ve kuruluşça geri alınamadığı gibi kanunla dahi alınamaz. Demokratik Hukuk Devleti ilkeleri bunu zorunlu kılar.

5- Aslında 3821 sayılı yasa açık olarak Demokrat Parti’yi yeniden kurma hakkına sadece Nejati Turgut ve arkadaşlarına vermiştir. 3821 sayılı Yasa’nın 3. maddesi:… Feshedilen Siyasî Parti’nin son merkez karar ve yönetim kurulu veya Genel İdare Kurulu üyeleri… ile bir toplantı yürütme kurulu oluşturulur. Bu kurul, Siyasî Parti’nin 16/10/1981 tarihinde geçerli olan tüzük ve yönetmelikleri ile son büyük kongre veya kurultay üyelerinin adlarını, soyadlarını…. gösterir bir üye listesini düzenleyerek Çankaya 1 numaralı ilçe seçim kurulu Başkanına verir” hükmünü getirmiştir. Bizim dışımızda kurulan ve şu anda Demokrat Parti adıyla devam eden diğer Parti’nin Çankaya İlçe Seçim Kurulu’na verebileceği 16/10/1981 tarihinde geçerli bir tüzük ve programı yoktur. Dolayısıyla adı geçen Parti’nin yeniden kuruluş için müracaatlarında eksik evrak olduğundan kabul edilmeleri mümkün olmaması gerekir.

6- Eksik evrak vererek kuruluşu kabul edilen bir partinin kuruluşu yasal olmadığından genel kongresini bizden önce yapmış olması Demokrat Parti adının onlar tarafından kullanılması hakkını vermez. Bu hak kanun tarafından bize yani Nejati Turgut ve arkadaşları tarafından kurulan Demokrat Parti’ye âittir. Kapatılması gereken Demokrat Parti ise Hayrettin Erkmen ve arkadaşları tarafından kurulan ve şu anda Aydın Menderes’in Genel Başkanlığını yaptığı Demokrat Parti’dir.

Sonuç: Arz ve izah edilen sebepler karşısında:

1- Demokrat Parti adını, amblemini, rumuz ve alâmetlerini kullanma hakkı,

Nejati Turgut ve Arkadaşlarına yani bize aittir. Bu isimle başka kişilere yetki verilmesi kanunsuz bir işlemdir. Dolayısıyla Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından adımızın değiştirilmesi istemi haksız olup, Partimizin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesine dava açılması da yanlıştır.

2- Şu anda Aydın Menderes’in Genel Başkanlığını yapmakta olduğu Demokrat Partinin kuruluşu yasal olmadığı gibi faaliyetleri de yasal değildir. Kapatılması gereken Demokrat Parti de bu Demokrat Parti olup kapatma davasının onlar aleyhine açılması gerekmektedir.

Gereğini arz ve talep ederiz.”

Davalı partiye son savunması için gerekli tebliğat yapılmasına karşın Parti bir savunmada bulunmamıştır.

IV- İLGİLİ YASA METİNLERİ

1- 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 3821 sayılı Yasa ile değişik 96. maddesi:

“Anayasa Mahkemesi’nce temelli kapatılan veya siyasî parti siciline kayıtlı bulunan siyasî partilerin isimleri, amblemleri, rumuzları, rozetleri ve benzer işaretleri başka bir siyasî partice kullanılamayacağı gibi, daha önce kurulmuş Türk devletlerine ait topluma mal olmuş bayrak, amblem ve flâmalar da siyasî partilerce kullanılamaz.

Kurulacak siyasî partiler, Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan siyasî partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.”

2- 3821 sayılı Yasa’nın 6. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Kapatılan siyasî partilerin devamına karar verilmesi durumunda, bu siyasî partilere ait ad, rumuz, amblem, rozet ve benzeri işaretler kullanılarak başka bir siyasî parti kurulamaz.”

3- Yine 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 104. maddesi şöyledir:

“Bir siyasî partinin, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümleri dışında kalan emredici hükümleriyle diğer kanunların siyasî partilerle ilgili emredici hükümlerine aykırılık halinde bulunması sebebiyle, o parti aleyhine Anayasa Mahkemesi’ne Cumhuriyet Başsavcılığı’nca resen yazı ile başvurulur.

Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık görürse bu aykırılığın giderilmesi için ilgili siyasî parti hakkında ihtar kararı verir. Bu karar, o siyasî parti genel başkanlığına yazılı olarak bildirilir. Bu yazının tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesi’ne bu siyasî Parti’nin kapatılması için resen dâvâ açar”

V- İNCELEME

19.6.1992 günlü, 3281 sayılı Kanun’un 1., 2., 4., 6. maddeleri gereğince sözü edilen Demokrat Parti adı “1946 da kurulup 1960 yılında mahkeme kararı ile kapatılan Demokrat Parti” tarafından kullanılabileceğinden, “22.1.1975 de kurulup 16.10.1981 günlü, 2533 sayılı Kanun’la feshedilen ve 3821 sayılı Kanun uyarınca 12.12.1992 de kongresini yaparak yeniden açılan Demokrat Parti” tarafından kullanılamayacağı Anayasa Mahkemesi’nin 14.6.1993 günlü, 1993/1-1 sayılı kararı ile Siyasî Partiler Yasası’nın 104. maddesi gereğince adı geçen Parti’ye ihtar edilmiştir.

Bu ihtar kararı 26.7.1993 gününde Cumhuriyet Başsavcılığı’nca tebliğ edildiği halde, aradan geçen altı ay içinde davalı Parti ihtar gereklerini yerine getirip “Demokrat Parti” adını değiştirmemiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı, ihtar kararının tebliğine karşın, süresi içerisinde yasaya aykırılığı gedirmediğinden, adı geçen Parti’nin 2820 sayılı Yasa’nın 104. maddesi uyarınca kapatılmasını istemiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 13.9.1994 gün ve Esas 1994/5, Karar 1994/6 sayılı ihtar kararı davalı Parti’ye 26.7.1993 günü tebliğ edilmiş, ancak 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 104/2. maddesinde öngörülen altı aylık süre içinde aykırılığın giderilmediği saptanmıştır.

Bu nedenlerle, 14.6.1993 günlü, 1993/1-1 sayılı ihtar kararının tebliğine karşın, yasada öngörülen süre içinde aykırılığı gidermeyen davalı Parti’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 104/2. maddesi gereğince kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

VI- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 10.3.1994 günlü, SP.47 Hz.1993/23 sayılı İddianamesi’nde 19.6.1992 günlü, 3821 sayılı Yasa’nın 1., 2., 4. ve 6. maddeleri gereğince “Demokrat Parti” ismi 1946 yılında kurulan ve 1960 yılında mahkeme kararı ile kapatılan Demokrat Parti tarafından kullanılabileceğinden, 1975 yılında kurulup 16.10.1981 günlü, 2533 sayılı Yasa ile feshedilen Parti tarafından bu ismin kullanılması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce verilen ihtara rağmen, Yasa’ya aykırı durumunun düzeltilmesi için 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 104/2. maddesi gereğince kendisine tanınan sürede ihtar konusu aykırılığı gidermeyerek sürdüren bu Parti’nin kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

  1. Davalı Parti’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın

104/2. maddesi gereğince KAPATILMASINA,

  1. Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine,
  2. Gereğinin Bakanlar Kurulu’nca yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

13.9.1994 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Yekta Güngör ÖZDEN

Başkanvekili

Güven DİNÇER

Üye

İhsan PEKEL

Üye

Selçuk TÜZÜN

Üye

Ahmet N. SEZER

Üye

Samia AKBULUT

Üye

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Üye

Mustafa BUMİN

Üye

Sacit ADALI

Üye

Ali HÜNER

Küba Cumhuriyeti Anayasası

0
Küba Cumhuriyeti Anayasası

Küba Cumhuriyeti Anayasası, 1976 yılında halk oylaması ile kabul edilmiş, halkın %97.7 ‘sinin anayasa lehine oy kullanması sonucunda uygulamaya geçmiştir. Küba Cumhuriyeti Anayasası, dünya anayasaları içinde sosyalist bir Anayasadır.

Küba Cumhuriyeti

Küba Cumhuriyeti Anayasası, Küba Devriminden sonra 1959 yılının Şubat ayında “Temel Kanun” adıyla bir anayasa kabul edilmiş ve bu anayasada 1940 Anayasasının temel özellikleri muhafaza edilmiştir. 1975 yılında yeni bir cumhuriyet anayasası hazırlanmış 15 Şubat 1976’da anayasa oylaması için referanduma gidilmiştir. 24 Şubat 1976’da, batı yarımkürenin sosyalist karakterli ilk anayasası olan yeni anayasa ilan edilmiştir. Küba, sosyalist işçi devletidir, siyasi özgürlük, sosyal adalet, bireysel ve kolektif refah ve insani dayanışma adına herkesin katılımı ile ve herkesin iyiliği için örgütlenen birleşmiş ve demokratik bir cumhuriyet olarak kurulmuştur.

Küba tarihinde,10 Nisan 1869 tarihli Guáimaro Anayasası, 15 Mart 1878 tarihli Baraguá Anayasası, 16 Eylül 1895 tarihli Jimaguayú Anayasası, 21 Ekim 1897 tarihli Yaya Anayasası, 21 Şubat 1901 tarihli anayasa ve 01 Temmuz 1940 tarihli anayasalar yürürlükte kalmıştır.

Küba Cumhuriyetinin kurulu olduğu ada, Kristof Kolomb’un 1492 yılında adaya gelmesinden itibaren 1898’de biten İspanya-Amerika Savaşına kadar İspanya’ya ait bir toprak parçası olarak kalmıştır. Küba, 1902 yılında Birleşik Devletler’den bağımsızlık kazanmıştır.

Küba Cumhuriyeti Haritası

Küba Anayasasında 2018 Yılında Yapılan Değişiklikler Hakkında

Küba’da ve dünyada yaşanan değişimlerle beraber 1976 Anayasası üzerinde yapılan değişikliklerden daha kapsamlı bir anayasal reforma ihtiyaç olduğu tartışılmış, 6. Küba Komünist Partisi Kongresinde kabul edilen “İktisadi ve Sosyal Politika için Kılavuz” metni ve metnin hükümleri doğrultusunda hayata geçirilen düzenlemeler, Birinci Parti Konferansında belirlenen hedefler ve 7. Kongrede alınan kararlar yeni bir anayasanın üzerinde çalışılmasını hızlandırmıştır.  

Küba Devriminin üzerinde yükseldiği ülke geleneklerini ve Marksist-Leninist prensipleri bir kenara koymadan, geçerliliğini yitirmiş düşünce biçimlerinin yükünden kurtulmak ve dönüştürme iradesiyle hareket ederek Anayasada çeşitli değişiklikler yapılmış ve onaya sunulmuştur.  

Yapılan değişiklikler; giriş, 11 ana başlık, 24 bölüm ve 16 kısma dağılmış 224 maddeden oluşan yeni anayasa taslağı Küba’nın siyasi, ekonomik ve toplumsal sisteminin sosyalist karakterinin yanısıra toplumun ve devletin öncü yönetici gücü olarak Küba Komünist Partisi’nin başat rolünü teyit etmektedir.  

Yeni anayasada, uluslararası hukuka ve devletler arası çok kutupluluğa saygının güçlendirilmesi amaçlanmış, terörün tüm biçimleri, özellikle de devlet terörü, nükleer silahların ve kitle imha silahlarının artışı ve kullanımı reddedilmiştir. Doğanın korunması, küresel ısınmaya karşı mücadele, siber alemin demokratikleşmesi gibi unsurlar yer almaktadır. Devlet işletmeleri ulusal ekonomide önemini korumakta, ülke ekonomisinin gelişimi için yabancı yatırıma önem verilmektedir. Yeni anayasada cinsiyet ayrımcılığı, etnik ayrımcılık ve engellilere dönük ayrımcılık yasaklanmaktadır.

Devlet başkanlığı ve devlet başkan yardımcılığı makamları getirilmekte, devlet başkanının Halk İktidarı Ulusal Meclisi tarafından 5 yıllığına ve ancak iki sefer seçilebilmesi usulü getirilmektedir. Bakanlar Kurulunun başkanı yeni anayasa ile yaratılan başbakan olacaktır. 

Küba Cumhuriyeti Anayasası

BİRİNCİ BÖLÜM
DEVLETİN SİYASİ, SOSYAL VE İKTİSADİ İLKELERİ

MADDE 1. Küba bağımsız ve egemen bir sosyalist işçi devletidir; siyasi özgürlük, sosyal adalet, bireysel ve kolektif refah ve insani dayanışma adına herkesin katılımı ile ve herkesin iyiliği için örgütlenen birleşmiş ve demokratik bir cumhuriyet olarak kurulmuştur.

MADDE 2. Küba devletinin ismi Küba Cumhuriyetedir. Resmi dili İspanyolca’dır ve başkenti Havana’dır.

MADDE 3. Küba Cumhuriyeti’nde egemenlik halkındır ve devletin tim gücü halktan, doğar. Bu güç, doğrudan veya Halk iktidarı meclisleri ve bu meclislerin Anayasa ve kanunların öngördüğü biçimler ve kurallara göre yetki verdiği diğer devlet kurumları eliyle kullanılır.

Başka bir yol kalmadığında, tüm vatandaşlar bu Anayasa’da belirtilen siyasi, sosyal ve iktisadi düzeni devirmeye çalışan herhangi bir kimseye karşı silahlı mücadele dahil olmak üzere her türlü araçla mücadele hakkına sahiptirler.

Sosyalizm, bu Anayasa tarafından kurulan devrimci politik ve toplumsal sistem, bugüne kadar var olmuş en güçlü emperyalist devletin hükümetleri tarafından sürdürülen her türden saldırganlık ve ekonomik savaşa karşı verilen kahramanca direniş yılları boyunca çelikleşmiştir; ulusu dönüştürmek ve bütünüyle yeni ve adil bir toplum yaratmak konusundaki yeteneğini ispatlamış olan sosyalizm geri alınamaz: Küba asla kapitalizme geri dönmeyecektir.

MADDE 4. Küba’nın ulusal sembolleri bir asırdan fazla bir süredir Küba’nın bağımsızlık mücadelelerine, halkın verdiği kavgaya ve kaydettiği toplumsal ilerlemeye tanıklık eden tek yıldızlı bayrak, Bayamo marşı ve kraliyet palmiyesi armasından oluşur.

MADDE 5. Marksizm-Leninizm ve Marti’nin fikirlerinin takipçisi ve Küba ulusunun örgütlü öncüsü olan Küba Komünist Partisi, toplumun ve devletin en yüksek liderliğini temsil eder. Parti, sosyalizmin inşası ve komünist topluma doğru ilerleme hedeflerine yönelik ortak girişimleri örgütler ve yönlendirir.

MADDE 6. Küba’nın öncü gençliğinin örgütü Komünist Gençler Birliği, sosyalizmi kurma ve gençliği toplum yararına sürekli olarak daha büyük sorumluluklarını yerine getirebilecek vicdan sahibi yurttaşlar olmaya hazırlama görevleri için devlet tarafından tanınır ve teşvik edilir.

MADDE 7. Küba sosyalist devleti, halkımızın verdiği mücadelelerin tarihsel sürecinden doğan toplumsal ve kitlesel örgütleri tanır ve onları teşvik eder. Bu örgütler toplumun farklı kesimlerini içlerinde barındırırlar, bu kesimlerin özgül çıkarlarını temsil eder ve bu çıkarları sosyalist toplumun geliştirilmesi, güçlendirilmesi ve savunulması görevlerine uyumlu hale getirirler.

MADDE 8. Devlet din özgürlüğünü tanır, saygı gösterir ve güvence altına alır.

Küba Cumhuriyeti’nde dini kurumlar devletten ayrılır.

Farklı inançlar ve dinler aynı saygıyı görürler.

MADDE 9.

Devlet
a)    Çalışan halkın iradesini gerçekleştirir ve

— Ulusun sosyalizmin inşasına yönelik çabalarına yön verir;
—Ülkenin bütünlüğünü ve egemenliğini muhafaza eder ve savunur;
—İnsanoğlunun özgürlüğünü ve bütün saygınlığını, haklarından yararlanabilmesini, görevlerini yürütme ve başarabilmesini ve kişiliğinin bütünsel gelişimini güvence altına alır;
—İnsanın insan tarafından sömürüsünden kurtarılmış bir topluma uygun olan birlikte yaşamın kurallarını ve ilkelerini ve toplumun ideolojisini güçlendirir;
—Halkın yaratıcı emeğini ve sosyalist ulusun varlıklarını ve zenginliklerini korur;
— Ulusal ekonomiyi planlı bir şekilde yönlendirir;
—Ülkenin eğitim, bilim, teknik ve kültür alanlarında ilerlemesini güvence altına alır;

b)    Halk için halk iktidarı olarak,

—Çalışabilir durumdaki her erkeğin ve kadının toplumun iyiliğine katkıda bulunabilecek ve bireysel ihtiyaçları karşılayabilecek bir iş olanağına sahip olmasını;
—Hiçbir engelli insanın yeterli geçim kaynaklarından mahrum bırakılmamasını;
— Hiçbir hasta insanın sağlık hizmetlerinden mahrum bırakılmamasını;
— Hiçbir çocuğun okul,  yiyecek ve giysi ihtiyaçlarından mahrum bırakılmamasını;
— Hiçbir gencin eğitim olanağından mahrum bırakılmamasını;
ve hiçbir insanın eğitim, kültür ve spor etkinliklerinden mahrum bırakılmamasını güvence altına alır;

c) Hiçbir ailenin rahatlık içinde yaşayacak bir konuttan mahrum kalmamasını başarmak için çalışır.

MADDE 10. Bütün devlet kurumlan, bu kurumların liderleri, yetkilileri ve çalışanları kendi yetki alanlarının sınırları içinde faaliyet gösterirler ve sosyalist meşruiyeti sıkı sıkıya gözetme ve bu meşruiyetin saygınlığını toplumun bütünü bağlamında koruma yükümlülüğü altındadırlar.

MADDE 11. Devlet egemenliğini;

a)    Küba adası, Gençlik Adası ve diğer tüm bitişik ada ve koyları kapsayan ulusal toprakların tamamının üzerinde; iç sularda; hukuk tarafından belirtilen karasularında ve yukarıda belirtilen alanların üzerindeki hava sahasında;
b)    Ülkenin çevresel ve doğal kaynakları üzerinde;
c)    Okyanus ve uluslararası uygulamalara uygun olarak yasalarca belirlenmiş Cumhuriyet’in denizcilik ekonomi alanı içerisindeki suların zemininin üzerinde ve altında bulunan madensel, bitkisel ve hayvansal kaynaklar üzerinde uygular.

Küba Cumhuriyeti, eşitsiz koşullarda imzalanmış veya Küba Cumhuriyeti’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü yok sayan veya eksilten anlaşmaları yasa dışı ve hükümsüz sayar.

Diğer devletlerle ekonomik, diplomatik ve politik ilişkiler asla bir yabancı gücün saldırı, tehdit ya da baskısı altında müzakere edilmeyecektir.

MADDE 12. Küba Cumhuriyeti anti-emperyalizm ve enternasyonalizm prensiplerini benimser ve
a)    Küçük veya büyük, zayıf veya güçlü tüm devletler için halkların bağımsızlığı, egemenliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı ilkelerine saygı göstermeye dayanan geçerli, hakiki ve onurlu bir barış hedefini onaylar;
b)    Uluslararası ilişkilerini hakların eşitliği, halkların kendi kaderlerini tayin hakları, toprak bütünlüğü, devletlerin bağımsızlığı, karşılıklı ve adil yarar ve çıkarlar temelinde uluslararası işbirliği, anlaşmazlıkların eşit bir zeminde ve saygıya dayalı barışçıl çözümü ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve Küba’nın taraf olduğu diğer uluslararası anlaşmalarda belirtilen ilkelere bağlı olarak düzenler;
c)    Latin Amerika ve Karayıp ülkeleri ile bütünleşme ve işbirliği arzusunu tekrar teyit eder; bu ülkelerin ortak kimlikleri ve gerçek bağımsızlığı elde etmek için iktisadi ve politik bütünleşme yolunda birlikte ilerlemeye olan tarihsel ihtiyaçları bizim dünyada hak ettiğimiz yere ulaşmamızı sağlayacaktır.
d)    Halklarımızın egemenliğini kısıtlama ve bastırma amacı güden ve azgelişmiş ülkelerin iktisadi durumlarını daha fazla sömürü ve baskı ile perçinleyen yeni-sömürgeci ve emperyalist politikalar karşısında tüm Üçüncü Dünya ülkelerinin birliğini savunur; e)    Tüm faşist, sömürgeci, yeni-sömürgeci ve ırkçı yansımaları ile saldırganlığın ve savaşın ana gücü ve halkların en büyük düşmanı emperyalizmi kınar;
f)   Herhangi bir ülkenin iç ve dış işlerine yönelik doğrudan veya dolaylı müdahaleyi reddeder ve bu nedenle başka ülkelerde yaşayan halklara karşı silahlı saldırganlık, iktisadi abluka ve diğer tüm iktisadi ve siyasi zorlamaları ve fiziksel şiddet uygulamalarını veya ülkelerin bütünlüğüne ve ulusların siyasi, iktisadi ve kültürel değerlerine yönelik her tür müdahaleyi veya saldırganlığı da reddeder;
g) Her devletin devredilmez ve egemen bir hakkı olan kendi topraklarında telekomünikasyonun kullanışını ve faydalarını evrensel uygulamalara ve taraf oldukları uluslararası anlaşmalara bağlı olarak düzenleme haklarının ihlal edilmesine karşı durur;
h) Saldırgan ve fetihçi savaşları uluslararası suç sayar; ulusal bağımsızlık mücadelelerinin ve işgale karşı silahlı direnişin meşruiyetini tanır ve saldırı altında olan, bağımsızlık ve kendi kaderlerini tayin haklan için mücadele eden halklarla dayanışmayı enternasyonalist görevleri arasında sayar;
i) Sosyalizmi kurmakta olan ülkelerle ilişkilerini, ortak gaye olan yeni bir toplumun inşası temelinde kardeşçe dostluk, işbirliği ve karşılıklı yardımlaşmaya dayandırır.
j) Farklı siyasi, sosyal ve iktisadi sistemleri olsa da ülkemizin egemenliğine saygılı, devletlerin bir arada yaşaması kurallarını ve karşılıklı çıkar prensiplerini gözeten, ülkemizle karşılıklılık ilkesi çerçevesinde ilişki kuran ülkelerle dostça ilişkileri muhafaza eder.

MADDE 13. Küba Cumhuriyeti fikirleri veya demokratik hakları için emperyalizme, faşizme, sömürgeciliğe ve yeni-sömürgeciliğe karşı; ayrımcılık ve ırkçılığa karşı; ulusal bağımsızlık için; işçi, köylü ve öğrencilerin hakları ve sorunlarının çözümü için; ilerici siyasi, bilimsel, sanatsal ve edebi faaliyetleri için ve sosyalizm ve barış için mücadele eden kişilere sığınma hakkı tanır.

MADDE 14. Küba Cumhuriyeti, temel üretim araçlarının halkın sosyalist mülkiyetinde olduğu ve insanın insanı sömürmesinin ortadan kaldırılmasına dayanan sosyalist ekonomik sistem ile yönetilir.
Ayrıca, Küba, “herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre” ne dayanan sosyalist bölüşüm ilkesi ile yönetilir. Bu ilkenin etkili şekilde uygulanmasını garanti altına alacak önlemler yasalarca tesis edilir.

MADDE 15. Tüm halkın mülkiyeti olan sosyalist devletin mülkiyeti,

a)    Küçük çiftçilere veya bu çiftçilerin kurduğu kooperatiflere ait olmayan topraklar, toprak altı zenginlikler, madenler, mineraller, Cumhuriyet’in denizcilik ekonomik alanındaki bitkisel ve hayvansal kaynaklar, ormanlar, sular ve iletişim araçları;
b)    Şeker tesisleri, fabrikalar, ana ulaşım araçları ve emperyalistler, toprak sahipleri ve burjuvazinin elinden alınıp kamulaştırılan şirketler, bankalar ve tesisler ile devlet tarafından kurulan, geliştirilen veya satın alınan ve gelecekte devlet tarafından inşa edilecek, geliştirilecek veya satın alınacak fabrikalar, şirketler, iktisadi tesisler ve bilimsel, sosyal, kültürel ve spor merkezlerini kapsar.

Devletin siyasi, sosyal ve iktisadi temellerini etkilemeyecek bir şekilde ve öncesinde Bakanlar Konseyi veya Bakanlar Konseyi’nin Yürütme Komitesi’nden onay almak suretiyle, ülkenin kalkınması için, bir ekonomik hedefin kısmen ya da bütünüyle devredildiği istisnai durumlar dışında, mülkiyet sahipliği, gerçek ya da tüzel kişilere devredilemez.

Diğer mülkiyet haklarının devlet kurumlarına ve bu hedefi gerçekleştirme yetkisi olan kurumlara devri yasalarca düzenlenir.

MADDE 16. Devlet, ulusun iktisadi yaşamını ülkenin programlı bir şekilde kalkınmasını garanti edecek bir plana göre ve sosyalist sistemi güçlendirmek, toplumun ve vatandaşların maddi ve kültürel ihtiyaçlarını gittikçe daha çok karşılamak, insanların kendilerini geliştirmelerini ve haysiyetli bir yaşam sürmelerini desteklemek ve ülkenin ilerlemesi ve korunmasına hizmet etmek için örgütler, yönlendirir ve denetler.
Ekonominin bütün dallarında ve sosyal hayatın diğer alanlarında bulunan işçiler üretim ve kalkınma planlarının geliştirilmesi ve hayata geçirilmesinde etkin ve bilinçli bir katılım sergilerler.

MADDE 17. Devlet halkın tümünün sosyalist mülkiyeti olan malları doğrudan yönetir veya bu malların yönetimi için yapıları yetkileri işlevleri ve ilişki sistemleri yasalarca düzenlenen işletmeler kurabilir örgütleyebilir.

Bu işletmeler ve kurumlar borçlarını yasalarca belirtilmiş sınırlar içinde sadece kendi finansal kaynaklarından karşılayabilirler. Devlet bu işletmeler, kurumlar ve diğer tüzel kişiliklerce yapılmış borçları karşılamaz ve keza devletin borçları da bu kurumlar tarafından karşılanamaz.

MADDE 18. Devlet dış ticareti kontrol eder ve yönlendirir.
-Dış ticaret işletmeleri kurabilecek;
-İthalat ve ihracat işlemlerini standartlaştırıp düzenleyecek ve
-Bu ithalat ve ihracat işlemlerini gerçekleştirecek ve ticaret anlaşmaları imzalayabilecek gerçek ve tüzel kişilere karar verecek devlet kurumları ve yetkilileri yasalarca belirlenir.

MADDE 19. Devlet, yasalarla belirlenen çerçevede küçük çiftçilerin toprakları, diğer gayrimenkulleri ve topraklarını işleyebilmeleri için gerekli diğer kişisel mülkleri üzerindeki yasal mülkiyet hakkını tanır.

Küçük çiftçiler kendi topraklarını sadece tarımsal üretim kooperatiflerinde ve yetkili devlet kurumundan izin aldıktan ve diğer yasal gerekleri yerine getirdikten sonra birleştirebilirler. Ayrıca topraklarını devlete ve tarımsal üretim kooperatiflerine veya yasaların düzenlediği şekiller ve koşullar altında ve devletin adil bir fiyata toprağı satın alma konusundaki imtiyazına zarar vermeden diğer küçük üreticilere satabilir, onlarla değiş tokuş edebilir ya da başka bir tapu ile takas edebilirler.

Toprağın kiralanması, uzun vadeli satışı ve toprağın ipotek altına alınmasını gerektiren diğer uygulamalar ile küçük üreticilerin toprakları üzerindeki haklarının özel kişilere devredilmesi yasaktır.

Devlet küçük çiftçilerin ulusal ekonomiye katkıda bulunan kişisel üretimlerini destekler.

MADDE 20. Küçük çiftçilerin yasalarca belirtilen şekillerde tarımsal üretim, devletten borçlanma ve kamu hizmetlerine erişme amacıyla örgütlenme hakları vardır.

Yasaların belirttiği durumlarda ve koşullarda tarımsal üretim kooperatifleri kurulabilir. Sosyalist üretimin ileri ve etkili bir biçimi olan kooperatiflerin mülkiyeti devlet tarafından tanınır.

Tarımsal üretim kooperatifleri sahip oldukları malları yasaların ve yönetmeliklerin düzenlediği şekillerde yönetebilir, kullanabilir ve satabilirler.

Devlet bu çeşit tarımsal üretime mümkün olan her türlü desteği sağlar.

MADDE 21. Devlet kişinin kendi işi sonucu elde ettiği kazancı ve birikimleri üzerindeki kişisel mülkiyetini, yasal tapusuna sahip olduğu konutu ve kişinin maddi ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli diğer mal ve nesneler üzerindeki haklarını teminat altına alır.

Benzer şekilde, devlet vatandaşların kişisel veya ailevi çalışma araç gereçleri üzerindeki haklarını güvence altına alır. Bu araç ve gereçler başkalarının emeğini sömürerek gelir elde etmek için kullanılamaz.

Bir kişinin sahip olduğu malların ne kadarına el konabileceği yasayla düzenlenir.

MADDE 22. Devlet siyasi, kitlesel ve sosyal örgütlerin hedeflerini gerçekleştirmek için sahip oldukları mallar üzerindeki haklarını tanır.

MADDE 23. Devlet yasalar uyarınca kurulmuş ortak girişimlerin, şirketlerin ve iktisadi birliklerin yasal mülkiyet haklarını tanır.

Yukarıda belirtilen kurumların sahip oldukları malların kullanımı ve idaresi yasalar çerçevesinde kendi tüzük ve yönetmeliklerince düzenlenir.
 
MADDE 24. Devlet, vatandaşların konut ve diğer kişisel eşya ve menkulleri miras olarak alma hakkını tanır.

Küçük çiftçilerin mülkiyetindeki toprak ve üretime bağlı diğer mallar miras bırakılabilir ve yasalarca belirlenen istisnai durumlar dışında sadece toprağı işleten vârislere intikal ettirilir.

Kooperatif mülkü malların hangi durumlarda, hangi koşullarda ve hangi yollarla intikal ettirilebileceği yasalarca belirlenir.

MADDE 25. Kamu yararı veya toplumsal fayda nedeniyle ve hak edilen tazminat verilmek suretiyle mülk istimlâkine izin verilir.

Yasalar istimlâk yöntemini, bu eylemin hangi temellerde gerekçelendirilip kullanılabileceğini ve tazminatın şeklini, mülkiyeti istimlâk edilen kişinin menfaatini ve iktisadi ve sosyal ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak belirler.

MADDE 26. Kamusal görevini yerine getirmekte olan bir devlet görevlisi veya çalışanı tarafından haksız olarak zarara uğratılan herkes yasalar tarafından düzenlenen şekilde tazminat talep etme ve alma hakkına sahiptir.

MADDE 27. Devlet çevreyi ve ülkenin doğal kaynaklarını korur, insan hayatının daha akılcı hale getirilmesi ve şimdiki ve gelecek kuşakların yaşamlarını sürdürmeleri, refahları ve güvenliklerinin sağlanması için, çevre ve doğal kaynakların sürdürülebilir iktisadi ve toplumsal kalkınma ile yakın bağlarının bilinciyle hareket eder. Bu politika yetkili kurumlar eliyle uygulanır.

Suların ve atmosferin korunması ile toprağın, bitkilerin, hayvanların ve doğanın tüm zenginlik potansiyelinin korunmasına katkıda bulunmak vatandaşların görevidir.

İKİNCİ BÖLÜM
VATANDAŞLIK

MADDE 28. Küba vatandaşlığı doğum veya yurttaşlığa kabul ile edinilir.

MADDE 29. Doğuştan Küba vatandaşları:
a) hükümetleri veya uluslararası kuruluşların hizmetindeki yabancılar dışında, ulusal sınırlar içinde doğanlar. Ülkede geçici olarak ikamet eden yabancıların çocukları için koşullar ve usuller yasalarca belirlenir;
b) ebeveynlerinden en az biri Kübalı olup resmi bir görevde bulunması nedeniyle yurtdışında doğmuş olanlar;
c) ebeveynlerinden en az birinin Kübalı olması ve yasaların öngördüğü işlemleri yerine getirmesi koşuluyla yurtdışında doğmuş olanlar;
d) yasaların öngördüğü prosedürlere göre başvuru yaptığı durumda, ulusal sınırların dışında doğan ve ebeveynlerinden en az biri Kübalı olmakla birlikte Küba vatandaşlığını kaybetmiş olanlar;
e) Küba’nın bağımsızlığı için verilen mücadelede gösterdikleri olağanüstü liyakat nedeniyle doğuştan Küba vatandaşı sayılan yabancılardır.

MADDE 30.   Başvuru yoluyla vatandaşlığı kabul edilen Küba vatandaşları:
a) yasalarca öngörülen düzenlemelere göre Küba vatandaşlığı kazanan yabancılar;
b) 1 Ocak 1959 tarihinde devrilen tiranlığa karşı silahlı mücadeleye katkıda bulunmuş olup bu katkıyı yasanın öngördüğü biçimde ispat edenler;
c) köken yurttaşlıklarından keyfi olarak mahrum bırakılmış olup, Devlet Konseyi’nin mutabakat beyanı yoluyla Küba vatandaşlığı kazanmış olanlardır
.
MADDE 31.   Evlilik veya evliliğin bozulması,  ne eşlerin ne de çocuklarının vatandaşlık statülerini etkilemez.

MADDE 32.   Kübalılar,     geçerli     yasal     nedenler     dışında vatandaşlıklarından mahrum bırakılamazlar.

Çifte vatandaşlık tanınmaz.   Bu nedenle,  yabancı bir ülkenin vatandaşlığı alındığında Küba vatandaşlığı kaybedilir.

Vatandaşlığın kaybedilmesi usulleri ve bu konuda karar verme yetkisine sahip makam yasa tarafından belirlenir.

MADDE 33. Küba Vatandaşlığı yasa ile tanımlanan durumlarda ve yollarla yeniden kazanılabilir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
YABANCI UYRUKLULAR

MADDE 34. Cumhuriyet’in topraklarında ikamet eden yabancılar aşağıdaki konularda Kübalılara eşittir;
– şahsiyetin ve mülkiyetin korunması;.
– yasa tarafından belirtilen koşul ve sınırlamalar içerisinde, bu
Anayasa’da tanınan haklardan yararlanma ve görevlen” yerine
getirme;
-Anayasa ve yasalara uyma yükümlülüğü;
– yasa tarafından belirtilen şekil ve miktarda kamu harcamalarına katkıda bulunma yükümlülüğü;
– Cumhuriyet’in adalet kurumlarının ve yetkililerinin yargılarına ve kararlarına uyma yükümlülüğü.
Yabancıların ulusal sınırlardan ihraç edilecekleri durumlar, bunun yolları ve bu konuda karar verme yetkisine sahip makam yasa tarafından belirlenir.

Çocukların görevleri ise ebeveynlerine saygı göstermek ve yardım etmektir.

AİLE

MADDE 35. Devlet aileyi, anneliği ve evliliği korur.

Devlet aileyi toplumun ana çekirdeği olarak kabul eder ve aileye yeni kuşakların eğitimi ve şekillenmesinde önemli sorumluluklar ve işlevler yükler.

MADDE 36. Evlilik, yasal olarak evlenme ehliyeti olan erkek ve kadın arasında birlikte yaşamak için gönüllü olarak kurulan birliktir. Evlilik eşler için haklar ve görevlerin tam eşitliği temeline dayanır.

Eşler evin geçimi ve çocukların kapsamlı eğitimi konularında birbirilerinin sosyal çalışmalarına uygun olarak ortak bir çaba yürütür.

Yasa evlilik işlemlerini, onay sürecini ve evliliğin sona erdirilmesini ve bu eylemlerden doğan hak ve yükümlülükleri belirler.

MADDE 37. Meşru veya gayri meşru doğan bütün çocuklar aynı haklara sahiptir.

Evlatlığın mahiyetine dair her tür kayıt alma işlemi yasaklanmıştır.

Çocuğun doğum kayıtlarında ya da ebeveynleriyle ilgili herhangi bir belgede, ne doğumdaki farklılığa ne de ebeveynlerin medeni durumlarına dair bir ibare yer alamaz.

Devlet, uygun yasal yollar ile, ebeveynliğin belirlenmesi ve tanınmasını garanti eder
.
MADDE 38. Ebeveynlerin çocuklarının beslenmesini sağlama; meşru menfaatlerini savunma ve adil özlemlerini gerçekleştirmede onlara yardımcı olma; ve eğitimleri ve sosyalist bir toplumda hayata iyi hazırlanmış ve yararlı vatandaşlar olarak bütünlüklü gelişimlerine etkin bir biçimde destek olma görevleri vardır.

BEŞİNCİ BÖLÜM
EĞİTİM VE KÜLTÜR

MADDE 39. Devlet, eğitim, kültür ve bilimi tüm görünümleriyle yönlendirir, destekler ve teşvik eder.
Devletin eğitim ve kültür politikası aşağıdaki ilkelere dayanır:

a) Devlet, eğitim ve kültür politikasını bilim ve teknolojideki ilerlemeler, Marx ve Marti’nin ideolojisi ile evrensel ve Küba ilerici pedagoji geleneğine dayandırır;
b) eğitim devletin bir hizmetidir ve ücretsizdir. Eğitim, bilimin sonuçlan ve katkıları ile öğrenim ve yaşam, iş ve üretim arasındaki yakın ilişkiye dayanır.
Devlet öğrenciler için geniş çaplı burs sistemi sunar ve işçilere eğitim almaları ve en yüksek seviyede bilgi ve beceriye sahip olmaları için çoklu eğitim olanakları sağlar.
Yasa ulusal eğitim sisteminin bütünlüğünü ve yapısını, zorunlu eğitimin süresini düzenler ve her bir vatandaşın alması gereken asgari genel eğitim seviyesini belirler.
c) devlet yeni kuşakların yurtsever ve komünist öğretimini ve çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin sosyal hayata uyum sağlamalarına yönelik eğitimlerini destekler.

Bu ilkeyi hayata geçirmek için, genel öğretim ve ihtisaslaşmış bilimsel, teknik veya sanatsal öğretim iş, kalkınma amaçlı araştırmalar, beden eğitimi, spor, siyasi ve sosyal faaliyetlere katılım ve askeri eğitim ile birleştirilir.

d) içeriği Devrim karşıtı olmadığı, sürece sanatsal yaratım özgürlüğü vardır. Sanatsal ifade özgürlüğü de vardır;
e) halkın kültür seviyesini yükseltmek İçin, devlet sanat öğretimini, çocukların yaratıcı potansiyelinin geliştirilmesini;  sanatın  yeşertilmesi ve değerinin takdir edilmesini teşvik eder;
f) bilimde yaratma ve araştırma özgürlüğü vardır. Devlet araştırmayı özendirir ve kolaylaştırır ve toplumun çıkarları ve halkın refahı ile1 ilgili sorunların çözümünü amaçlayan araştırmalara öncelik tanır;
g) devlet işçilerin bilimsel çalışmalara katılmalarını ve bilimin gelişmesine katkı sağlamalarını mümkün kılar;
h) devlet beden eğitimi ve sporun bütün dallarını, bir eğitim aracı ve vatandaşların bütünlüklü gelişimlerinin desteği olarak teşvik eder, özendirir ve geliştirir;
i) devlet Küba’nın kültürel kimliğini korur ve ulusun kültürel mirası ile sanatsal ve tarihsel değerlerinin korunmasını sağlar. Devlet ulusal anıtları ve doğal güzellikleri veya sanatsal veya tarihsel değerleriyle tanınan alanları korur;
j) devlet, eğitim ve kültür politikalarının geliştirilmesinde vatandaş katılımını ülkenin toplumsal ve kitlesel örgütleri aracılığıyla teşvik eder.

MADDE 40. Devlet ve toplum çocuklara ve gençlere özel koruma sağlar.

Çocukların ve gençlerin bütünlüklü gelişimlerine özel özen göstermek, ailenin, okulların, devlet organlarının ve toplumsal örgütlenmeler ile kitle örgütlerinin görevidir.

ALTINCI BÖLÜM
EŞİTLİK

MADDE 41. Tüm vatandaşlar eşit haklara sahiptir ve eşit yükümlülüklere tabidir.

MADDE 42. Irk, renk, cinsiyet, ulusal köken, dini inanç ayrımcılığı ve insanlık onuruna zarar veren diğer bütün ayrımcılık biçimleri yasaktır ve yasalar uyarınca cezalandırılacaktır.
Devletin kurumları herkesi mümkün olan en erken yaştan itibaren insanların eşitliği ilkesine göre eğitir.

MADDE 43. Devlet vatandaşların Devrim tarafından kazanılmış olan aşağıdaki haklarını ırk, renk, cinsiyet, dini inanç, ulusal köken ve insanlık onuruna zarar verebilecek herhangi bir duruma göre ayrım yapmaksızın takdis eder.

Tüm yurttaşlar:
-meziyet ve yetenekleriyle uyumlu olarak, bütün devlet, kamu yönetimi ve üretim hizmetlerindeki mevkilere ve görevlere erişebilirler;
-meziyet ve yetenekleriyle uyumlu olarak, Devrimci Silahlı Kuvvetler’de, Güvenlik ve iç işlerinde tüm rütbelere yükselebilirler;
-eşit işe karşılık eşit ücret alırlar;
-herkes için eşit olan ilkokullardan üniversitelere kadar bütün ulusal eğitim kurumlarında -eğitim görme hakkına sahiptirler.
– bütün sağlık kurumlarında sağlık hizmeti alırlar.
-bütün bölgelerde, mahallelerde ye alanlarda yaşayabilir, bütün otellerde konaklayabilirler.
-bütün lokantalardan ve diğer kamu hizmeti kuruluşlarından hizmet alabilirler.
-herhangi bir ayrım olmadan her türlü deniz, kara ve hava ulaşım aracını kullanabilirler.
-aynı mesire yeri, plajlar, parklar, sosyal merkezler ve diğer kültür, spor, eğlence ve dinlenme tesislerinden faydalanırlar.

MADDE 44. Kadınlar ve erkekler ailenin yanı sıra iktisadi, siyasi, kültürel ve toplumsal alanlarda da eşit haklara sahiptir.

Kadınların ülkenin kalkınmasına tam katılımını başarmak için, devlet kadınların erkeklerle aynı fırsat ve olanaklara sahip olmasını garanti eder.

Devlet, çocuklar için gündüz bakımevleri, kısmi-yatılı ve yatılı okullar ile yaşlılar için huzurevleri ve çalışan ailelerin sorumluluklarını yerine getirmelerini kolaylaştırıcı hizmetleri örgütler.

Devlet, kadınların ve çocuklarının sağlığı ile ilgilenir, çalışan kadınlara doğum öncesi ve sonrasında ücretli doğum izni verir ve annelik faaliyetlerini yerine getirmeleri için uygun geçici iş seçenekleri sağlar.

Devlet, eşitlik ilkesinin hayata geçirilmesine yardımcı olacak tüm koşulların yaratılması için çalışır.

YEDİNCİ BÖLÜM
TEMEL HAKLAR, YÜKÜMLÜLÜKLER VE TEMİNATLAR

MADDE 45. Sosyalist toplumda çalışma her yurttaş için bir hak, bir görev ve bir gurur kaynağıdır.

İşin karşılığı nitelik ve niceliğine bakılarak verilir; bu süreçte, ekonominin ve toplumun ihtiyaçları, işçinin tercihi ve yetenekleri ve becerisi göz önüne alınır; bu toplumsal ve iktisadi kalkınmayı krizler olmadan sağlayan sosyalist iktisadi sistem tarafından teminat altına alınır ve böylece işsizlik ve “ölü mevsim” ortadan kalkmış olur.

Tüm toplumun faydası için sınai, zirai, teknik, sanatsal faaliyetlerde ve hizmet sektöründe gerçekleştirilen ücretlendirilmemiş, gönüllü çalışmaya, halkımızın komünist bilincinin oluşumunda önemli bir rol atfedilir.

Her işçi işinde kendine düşen görevleri bağlılıkla yerine getirmekle yükümlüdür.

MADDE 46. Tüm çalışanlar sekiz saatlik işgünü, haftalık tatiller ve yıllık ücretli izinler tarafından teminat altına alınmış olan dinlenme hakkına sahiptir. Devlet, tatil planlarının ve tesislerinin geliştirilmesine destek olur.

MADDE 47. Devlet, yaş, hastalık ya da sakatlık sebebiyle çalışamaz durumda olan her işçiye Sosyal Güvenlik Sistemi eliyle yeterli koruma sağlamakla yükümlüdür.

İşçinin ölümü halinde bu koruma aileyi kapsayacak şekilde genişletilecektir.

MADDE 48. Devlet, sosyal yardımlar eliyle yeterli mali kaynağı olmayan ya da kendileriyle ilgilenecek’ ya da bakacak kimsesi olmayan yaşlı vatandaşları ve çalışamaz durumda olup kendisine yardım edecek akrabası bulunmayanları koruma altına alır.

MADDE 49. Devlet, iş kazalarının ve meslek hastalıklarının önlenmesine yönelik yeterli önlemleri almak yoluyla çalışma sırasında korunma, güvenlik ve hijyen hakkını teminat altına alır.

İş kazasına uğrayan ya da meslek hastalığından muzdarip herkes tedavi için sağlık hizmeti alma veya geçici ya da kalıcı iş yapamazlık durumlarında emekli olma hakkına sahiptir.

MADDE 50. Herkes tıbbi koruma ve bakım hakkına sahiptir. Devlet, bu hakkı;

Kırsal tıbbi servisler, sağlık hizmeti ağları, poliklinikler, hastaneler, koruyucu ve uzmanlaşmış tedavi merkezlerinin kurulması suretiyle ücretsiz tıbbi bakım ve hastane bakımı sağlayarak,
ücretsiz diş bakımı sağlayarak;

Halka dönük sağlık tanıtım kampanyaları, sağlık eğitimi, düzenli muayeneler, genel aşılama ve salgınların ortaya çıkmasını önleyici diğer tedbirleri alarak temin eder. Nüfusun tamamı tüm bu faaliyetlere ve planlara toplumsal ve kitlesel örgütlenmeler vasıtasıyla iştirak eder.

MADDE 51. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Bu hak, ücretsiz ve yaygın okullar, kısmi-yatılı ve yatılı okullar sistemi ve eğitimin bütün düzeylerinde sağlanan her tür burs sayesinde teminat altına alınır. Zira, bütün eğitim araçlarının ücretsiz sağlanması ailelerinin iktisadi durumlarından bağımsız olarak tüm çocuklara ve gençlere yetenekleri, toplumun talepleri ve sosyo-ekonomik kalkınma ihtiyaçları doğrultusunda eğitim alma imkânı sağlar.

Yetişkinlerin de bu hakkı teminat altındadır; erişkin eğitimi ücretsizdir ve ilgili faaliyetler yasa ile düzenlenir; bu hak yetişkin eğitim programları, teknik ve mesleki eğitim, devlet kurumları ve işletmelerinde eğitim kursları ve işçiler için ileri düzeyde kurslar vasıtasıyla hayata geçirilir.

MADDE 52. Herkes beden eğitimi, spor ve eğlenme hakkına sahiptir.

Bu hakkın kullanılması beden eğitimi ve spor dallarının öğretilmesi ve uygulanmasının ulusal eğitim sisteminin müfredatlarında yer alması ve spor ve eğlencenin kitleselleşmesini mümkün kılan halkın hizmetindeki eğitim olanaklarının ve araçların yaygın niteliği aracılığıyla sağlanır.

MADDE 53. Vatandaşlar, sosyalist toplumun hedefleri ile uyumlu olarak ifade ve basın özgürlüğüne sahiptir. Bu hakkın hayata geçirilmesi için gerekli maddi koşullar basın, radyo, televizyon, sinema ve diğer kitle iletişim araçlarının kamu mülkiyeti ya da toplumsal mülkiyet altında olması ve asla özel mülk olamaması ile sağlanır. Bu koşullar söz konusu hakların emekçi halkın kullanımına açık olmasını ve toplumun çıkarlarına hizmet etmesini sağlar.

Bu özgürlüklerin hayata geçme biçimi yasa tarafından düzenlenir.

MADDE 54. Toplanma, gösteri yapma ve örgütlenme özgürlükleri hem kafa hem kol işçileri, köylüler, kadınlar, öğrenciler ve emekçi halkın diğer kesimleri tarafından kullanılır ve bunun için gerekli araçlar sağlanır. Toplumsal ve kitlesel örgütlenmeler, üyelerinin sınırlandırılmamış inisiyatif geliştirme ve eleştiri hakkı temeline yaslanan düşünce ve ifade özgürlüğünü tam anlamıyla kullanacakları faaliyetler için gerekli olanaklara sahip olurlar.

MADDE 55. Din ve vicdan özgürlüğünü tanıyan, bu özgürlüğe saygı duyan ve bu özgürlüğü güvence altına alan devlet, aynı zamanda her bir yurttaşın din değiştirme ya da dini inanca sahip olmama ve yasalar çerçevesinde dini inançlarını beyan etmeme özgürlüğünü tanır, bu özgürlüğe saygıyla yaklaşır ve bu özgürlüğü güvence altına alır.
Devletin dini kurumlar ile ilişkileri yasa tarafından düzenlenir.

MADDE 56. Ev, dokunulmazdır. Hiç kimse, yasayla öngörülen haller dışında, bir başkasının evine o kişinin rızası olmadan giremez.

MADDE 57. Mektup, dokunulmazdır. Mektuba el konulması, açılması ve incelenmesi yalnızca yasal zorunluluklar durumunda mümkündür. Mahremiyet, incelemeye mahal veren durumlar dışında korunur. Aynı ilke, telgraf ve telefon haberleşmesi için de geçerlidir.

MADDE 58. Ülkede yaşayan herkes için özgürlük ve bireysel dokunulmazlık sağlanır.

Hiç kimse, yasayla öngörülen haller dışında; yasayla öngörülen usuller tatbik edilmeden ve güvenceler verilmeden tutuklanamaz.

Tutuklu ya da hükümlülerin kişisel bütünlükleri dokunulmazdır.

MADDE 59. Hiç kimse, suçtan önce yürürlükte olan yasaların yetki verdiği yetkili mahkemelerin dışında ve yasaların öngördüğü usuller ve teminatlar olmaksızın yargılanamaz ve mahkûm edilemez.

Suçlamaya maruz kalan herkes savunma hakkına sahiptir.

İnsanlara tanıklık etmeye zorlamak amacıyla hiçbir zor ya da baskı uygulanamaz.

Yukarıdaki ilkeyi ihlal eder biçimde alınan tüm ifadeler hükümsüzdür ve bu ihlalin sorumluları yasada belirtildiği biçimde cezalandırılacaktır.

MADDE 60. Mülke el konulması yalnızca yasayla belirtilen durumlarda ve biçimlerde bir ceza olarak uygulanır.

MADDE 61. Suçlanan ya da hüküm giymiş kişilerin lehine olduğu durumlarda ceza yasası geriye dönük işletilir. Toplumsal çıkarlar ya da kamu yararı aksini gerektirmedikçe diğer yasalar geriye doğru işletilemez.

MADDE 62. Vatandaşlara tanınan özgürlüklerin hiçbiri Anayasa ve yasaların hükümlerine ya da sosyalist devletin varlık ve amaçlarına ya da Küba halkının sosyalizm ve komünizmi inşa etme kararına aykırı biçimde hayata geçirilemez. Bu ilkenin ihlali yasa tarafından cezalandırılabilir.

MADDE 63. Her vatandaş yasalar uyarınca şikâyette bulunma ve yetkililere dilekçe gönderme ve makul bir süre içinde uygun bir yanıt alma ya da ilgilenilme hakkına sahiptir.

MADDE 64. Her vatandaş kamu ya da toplumsal mülkiyeti korumak, iş disiplinini gözetmek, başkalarının haklarına saygı göstermek, sosyalist yaşamın standartlarını gözetmek ve vatandaşlık ve toplumsal görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür.

MADDE 65. Sosyalist anavatanın savunulması en büyük onur ve her Kübalı vatandaşın en yüce görevidir.
Kübalıların yapmak zorunda oldukları askerlik hizmeti yasa tarafından düzenlenir.
Bir kimsenin ülkesine karşı işlediği vatana ihanet suçu en büyük suçtur; bu suçu işleyenler en ağır biçimde cezalandırılır.

MADDE 66. Anayasa’nın ve yasaların harfiyen uygulanması herkesin en hayati yükümlülüğüdür.

SEKİZİNCİ BÖLÜM
OLAĞANÜSTÜ HAL

MADDE 67. Bir doğal felaket, afet ya da niteliği, büyüklüğü ya da önemi itibariyle kamu düzenini, ülkenin güvenliğini ya da devletin istikrarını etkileyen başka herhangi bir olayın çok yakın ya da yaşanmakta olduğu durumlarda, Devlet Konseyi Başkanı tüm ulusal sınırlar dâhilinde ya da onun bir parçasında olağanüstü hal ilan edebilir ve olağanüstü hal sırasında halka seferberlik çağrısında bulunabilir.

Olağanüstü halin ilanı, kapsamı ve sona erdirilmesi usulleri yasa tarafından düzenlenir. Anayasa tarafından tanınan temel hak ve yükümlülüklerin olağanüstü halin yürürlükte olduğu sırada farklı uygulama biçimleri yine yasa tarafından belirlenir.

DOKUZUNCU BÖLÜM
DEVLET KURUMLARININ ÖRGÜTLENME İLKELERİ VE İŞLEYİŞİ

MADDE 68. Devlet kurumları, faaliyetlerini aşağıdaki düzenlemelerde belirtilen sosyalist demokrasi ilkeleri temelinde sürdürmek üzere kurulmuşlardır:
a) devlet iktidarının tüm üyeleri ya da temsilci organları seçilirler ve geri çağırma ilkesine tabidirler;
b) kitleler devlet kurumlan, vekilleri, temsilcileri ve memurlarının faaliyetlerini denetler;
c) seçilmişler icraatlarının hesabını vermek zorundadırlar ve her an geri çağırtabilirler;
d) her devlet organı uzun-vadeli biçimde, yetkisi dâhilinde yerel düzeyde var olan kaynak ve olanakları değerlendirmek ve kitlesel ve toplumsal örgütlenmeleri faaliyetlerine dâhil etmek amacıyla inisiyatifler geliştirir;
e) üst düzey devlet organlarının kararları daha alt kademedekiler için bağlayıcıdır;
f) alt düzeydeki devlet organları üst düzeydekilere karşı sorumludur ve icraatlarının hesabını bu mercilere vermek zorundadırlar.
g) tartışma, her biri eşit hakka sahip üyelerin oluşturduğu heyetlerle idare edilen devlet organlarında tartışma, eleştiri ve özeleştiri özgürlüğü ile azınlığın çoğunluğa tabiyeti ilkeleri geçerlidir.

ONUNCU BÖLÜM
HALK İKTİDARININ YÜKSEK ORGANLARI

MADDE 69. Halk iktidarı Ulusal Meclisi devlet iktidarının en üst organıdır ve tüm halkın egemen iradesini temsil ve ifade eder.

MADDE 70. Halk İktidarı Ulusal Meclisi Cumhuriyet’in anayasayı değiştirme ve yasama yetkisi ile donatılmış tek organdır.

MADDE 71. Halk iktidarı Ulusal Meclisi serbest, doğrudan ve gizli oyla nispi oy esasına ve yasada belirtilen usule göre seçilen milletvekillerinden oluşur.

MADDE 72. Halk iktidarı Ulusal Meclisi beş yıllık bir dönem için seçilir.
Bu dönem sadece savaş hali ya da seçimlerin normal seyrinde yapılmasını engelleyecek istisnai durumlarda Meclis’in bir kararnamesiyle ve bu şartlar geçerli iken uzatılabilir.

MADDE 73. Halk İktidarı Ulusal Meclisi, yeni bir yasama döneminin ilk toplantısında, milletvekilleri arasından meclis başkanını, başkan yardımcısını ve sekreteri seçer. Meclis’in nasıl kurulacağı ve bu seçimin nasıl yapılacağına ilişkin usul ve yöntemler yasa tarafından belirlenir.

MADDE 74. Halk İktidarı Ulusal Meclisi, milletvekilleri arasından bir başkan, bir başkan yardımcısı, bir sekreter ve 23 diğer üyeden oluşan Devlet Konseyi’ni seçer.

Devlet Konseyi’nin başkanı, aynı zamanda, devletin ve hükümetin de başıdır.

Devlet Konseyi icraatlarından ötürü Halk İktidarı Ulusal Meclisi’ne karşı sorumludur ve Meclis’e tüm icraatlarının hesabını verir.

MADDE 75. Halk İktidarı Ulusal Meclisi şu yetkililerle donatılmıştır:

a) MADDE 137’ye göre Anayasa’da yapılacak reformlara karar vermek;
b) gündemdeki yasanın niteliklerinden ‘ ötürü gerekli görüldüğü durumlarda halka danışmak suretiyle yasaları onamak, değiştirmek ve feshetmek;
c) yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin, kararnamelerin ve diğer tüm yasal hükümlerinin anayasaya uygunluğuna karar vermek;
d) Devlet Konseyi tarafından çıkarılan kanun hükmünde kararnameleri tümden ya da kısmen yürürlükten kaldırmak;
e) ekonomik ve toplumsal kalkınma için ulusal planları görüşmek ve onamak;
f) devlet bütçesini görüşmek ve onamak;
g) ulusal ekonominin yönetimi ve planlama sisteminin ilkelerini onaylamak;
h)   para ve kredi sistemini onamak;
i)    dış ve iç politikanın ana hatlarını onaylamak;
j) askeri saldırı durumunda savaş hali ilan etmek ve barış antlaşmalarını onaylamak;
k) MADDE 102’ye uyumlu bir biçimde ülkenin siyasi-idari bölümlenişini belirlemek ve değiştirmek;
I) Ulusal Meclis’in başkan, başkan yardımcısı ve sekreterini seçmek;
m) Devlet Konseyi’nin başkanını, birinci başkan yardımcısını, diğer başkan yardımcılarını, sekreterini ve Devlet Konseyi’nin diğer üyelerini seçmek;
n) Devlet Konseyi başkanının inisiyatifindeki Bakanlar Konseyi’nin birinci başkan yardımcısını, başkan yardımcılarını ve diğer üyelerini onaylamak;
o) Yüksek Halk Mahkemesi’nin başkanını, başkan yardımcılarını ve diğer yargıçlarını seçmek;
p) Cumhuriyet’in başsavcısını ve başsavcı yardımcılarını seçmek;
q)   daimi ya da geçici komisyonlar atamak;
r) kendisi tarafından atanmış ya da seçilmiş kişilerin seçimlerini ya da atamalarını iptal etmek;
s) devlet ve hükümet organları üzerinde en üst düzeyde denetleme yapmak;
t) Devlet Konseyi, Bakanlar Konseyi, Yüksek Halk Mahkemesi, Cumhuriyet Başsavcılığı ve Halk İktidarı Eyalet Meclisleri tarafından sunulan hesapların tasdik edilmesi hakkındaki raporlar ile ilgili bilgi almak, incelemek ve kararlar vermek;
u) Anayasa’ya ya da yasalara aykırı olduğu tespit edilen Devlet Konseyi kararları ya da kanun hükmünde kararnameleri ile Bakanlar Konseyi kararname ve kararlarını iptal etmek;
v) Halk İktidarı’nın yerel organlarının Anayasa’yı, yasaları, kanun hükmünde kararnameleri, kararnameleri ve daha üst düzey bir organ tarafından alınmış diğer kararları çiğneyen ya da diğer yerelliklerin ya da ulusun genel çıkarlarına zarar veren karar ve hükümlerini iptal etmek ya da değiştirmek;
w) genel af ilan etmek;
x) Anayasa’da öngörülen durumlarda ve Meclis’in uygun gördüğü hallerde referandum yapılması İçin çağrıda bulunmak;
y)    Meclis’in kural ve tüzüklerini belirlemek;
z)   Bu Anayasa tarafından verilen tüm diğer yetkiler.

MADDE 76. Halk İktidarı Ulusal Meclisi’nin Anayasa’da yapılacak reformlarla ilgili olanlar dışındaki tüm yasa ve kararları basit çoğunluk oyuyla kabul edilir.

MADDE 77. Halk iktidarı Ulusal Meclisi’nce onaylanan tüm yasalar, bu yasalarda belirtilen tarihte yürürlüğe girer.
Yasalar, kanun hükmünde kararnameler, kararnameler ve ulusal devlet organlarının kararları, düzenlemeleri ve diğer genel hükümler Cumhuriyet Resmi Gazetesi’nde yayımlanır.

MADDE 78. Halk İktidarı Ulusal Meclisi yılda iki olağan oturum ve üyelerin üçte birinin talebi ya da Devlet Konseyi’nin çağrısı üzerine bir özel oturum düzenler.

MADDE 79. Halk İktidarı Ulusal Meclisi’nin oturumu için vekillerin yarıdan fazlasının mevcut olması gereklidir.

MADDE 80. Halk iktidarı Ulusal Meclisi’nin tüm oturumları, Meclis’in devlet çıkarları gereğince kapalı oturum kararı alması dışında, halka açıktır.

MADDE 81. Halk İktidarı Ulusal Meclisi Başkanı şu yetkilerle donatılmıştır:
a) Ulusal Meclis oturumlarına başkanlık etmek ve oturumlarda gerekli düzenlemelerin işlemesini sağlamak;
b) Ulusal Meclisi olağan oturumlar için toplanmaya çağırmak;
c) Ulusal Meclis’in oturumlarının taslak gündemini önermek;
d) Ulusal Meclis’in onayladığı yasa ve kararların Cumhuriyet Resmi Gazetesi’nde yayımlanması için imza ve talimat vermek;
e) Ulusal Meclis’in uluslararası ilişkilerini düzenlemek;
f) Ulusal Meclis tarafından atanmış daimi ya da geçici komisyonların çalışmalarını düzenlemek ve idare etmek;
g)   Devlet Konseyi toplantılarına katılmak;
h)   Anayasa ya da Halk iktidarı Ulusal Meclisi tarafından kendisine verilmiş tüm diğer yetkileri kullanmak.

MADDE 82. Milletvekilliği mevkii, hiçbir kişisel ayrıcalığa ya da ekonomik çıkara yol açmaz.

Milletvekilleri faaliyette bulundukları dönem boyunca, çalıştıkları yerlerdeki maaşlarının aynısını almaya devam ederler ve her anlamıyla işleri ile ilişkilerini korurlar.

MADDE 83. Yüz kızartıcı suçlar haricinde, Meclis’in ya da -Meclis’in oturumda bulunmadığı durumlarda- Devlet Konseyi’nin onayı olmaksızın hiçbir Halk İktidarı Ulusal Meclisi milletvekili tutuklanamaz ya da yargılanamaz.

MADDE 84. Görevlerini halkın çıkarları doğrultusunda yerine getirmek, seçmenleri ile teması sürdürmek, seçmenlerin sorunlarını, önerilerini ve eleştirilerini dinlemek ve onlara devlet politikasını açıklamak Halk İktidarı Ulusal Meclisi milletvekillerinin görevidir. Ayrıca, yasada belirtildiği üzere, milletvekilleri seçmenlerine faaliyetlerinin hesabını verecektir.

MADDE 85. Halk İktidarı Ulusal Meclisi milletvekillerinin vekalet yetkileri kanunda belirtilen yollarla ve nedenlerle iptal edilebilir.

MADDE 86. Halk İktidarı Ulusal Meclisi Milletvekilleri, Devlet Konseyi’ne, Bakanlar Konseyi’ne ya da bu konseylerin üyelerine soru yöneltme ve sorularına aynı oturum sürecinde ya da müteakip oturumda yanıt alma hakkına sahiptir.

MADDE 87. Milletvekillerinin görevlerini yerine getirmeleri sürecinde tüm devlet organları ve işletmeleri milletvekilleriyle tam bir işbirliği göstermekle yükümlüdür.

MADDE 88. Yasa teklif etmek aşağıdakilerin sorumluluğudur:

a)   Halk iktidarı Ulusal Meclisi milletvekilleri;
b)   Devlet Konseyi;
c) Bakanlar Konseyi;
d) Halk iktidarı Ulusal Meclisi komisyonları;
e) Küba Sendikaları Merkezi örgütü ve diğer toplumsal ve kitlesel örgütlerin ulusal yönetimleri;
f) Yargı yönetimiyle ilgili hususlarda Yüksek Halk Mahkemesi;
g) Yargılama yetkisiyle ilgili hususlarda Cumhuriyet Başsavcılığı;
h) Vatandaşlar. Bu durumda, taslağın seçme yeterliliğine sahip en az 10 bin vatandaş tarafından sunulması zorunlu bir ön koşuldur.

MADDE 89. Devlet Konseyi, Halk iktidarı Ulusal Meclisi’nin oturumları arasındaki dönemde onu temsil eden organıdır; kararları yürürlüğe koyar ve Anayasa tarafından verilen diğer yükümlülüklere riayet eder.

Devlet Konseyi üyelerinin her biri eşit haklara sahip bir heyettir ve hem ulusal hem de uluslararası amaçlar için Küba Devleti’nin en üst düzey temsilcisidir.

MADDE 90. Devlet Konseyi şu yetkilerle donatılmıştır:

a) Halk İktidarı Ulusal Meclisi’ni özel oturumlara çağırmak;
b) Halk İktidarı Ulusal Meclisi’nin dönemsel yenilenmesi için seçim gününü belirlemek;
c) Halk İktidarı Ulusal Meclisi’nin iki oturumu arasında kanun hükmünde kararnameler çıkarmak;
d) gerektiğinde yürürlükteki yasalar hakkında genel ve zorunlu içtihatta bulunmak;
e) yasama inisiyatifini icra etmek;
f) Halk İktidarı Ulusal Meclisi tarafından ilan edilen referandumların yapılması için gerekli tüm düzenlemeleri yapmak;
g) Meclisin oturumlarına ara verdiği dönemlerde, güvenlik ve aciliyet sebebiyle toplantıya çağırılma olanağı olmadığı durumlarda -Anayasa tarafından Halk iktidarı Ulusal Meclisi’ne verilen görevler olan- ülke savunması gerektirdiği zamanlarda genel seferberlik ilan etmek ve bir saldırı durumunda savaş ilan etme yetkisini üstlenmek ya da barış anlaşmalarını onaylamak;
h) Halk İktidarı Ulusal Meclisi’nin iki oturumu arası dönemde, başkanının inisiyatifiyle Bakanlar Konseyi’nin üyelerini değiştirmek;
i) Yüksek Halk Mahkemesi Yönetim Konseyi aracılığıyla mahkemelere yönelik genel yönergeler yayınlamak;
j)    Cumhuriyet Başsavcılığına yönelik yönergeler yayınlamak;
k) Başkanı’nın inisiyatifiyle, Küba’nın diğer devletlerdeki diplomatik temsilcilerini atamak ve geri çağırmak;
I)    nişan ve onur unvanları vermek;
m) komisyonları tayin etmek;
n)   af kararları vermek;
o) uluslararası anlaşmaları onaylamak ya da geçersiz ilan etmek;
p) diğer devletlerin diplomatik temsilcilerini tanımak ya da reddetmek;
q) Bakanlar Konseyi’nin verdiği hükümlerin ve Halk iktidarı Yerel Meclisleri’nin aldığı kararlar ve verdiği hükümlerin Anayasa’ya ya da yasalara aykırı olmaları, ya da ülkenin genel çıkarları ile çelişmeleri durumunda bu karar ve hükümleri iptal etmek’ ve bu işleme ilişkin Halk iktidarı Ulusal Meclisi’ni işlemin yapıldığı tarihten sonraki ilk toplantısında bilgilendirmek;
r)    Halk İktidarı’nın yerel organlarının aldığı kararların ve kararnamelere, kararnamelere ve daha üst organlarca verilen diğer kararlara aykırı olmaları ya da diğer yerelliklerin ya da ulusun genelinin çıkarlarına zararlı oldukları durumlarda bu kararlan iptal etmek;
s)   kendi kural ve düzenlemelerini onaylamak;
t) Devlet Konseyi ayrıca Anayasa ve yasalarca verilen ya da Halk iktidarı Ulusal Meclisi’nce tanınmış diğer tüm yetkilerle donatılmıştır.

MADDE 91. Devlet Konseyi’nin bütün kararları üyelerinin basit çoğunluğu ile alınır.

MADDE 92. Halk İktidarı Ulusal Meclisi tarafından Devlet Konseyi’ne verilen yetki, dönemsel yenilenmeden dolayı seçilen yeni Devlet Konseyi iktidarı aldığında sona erer.

MADDE 93. Devlet Konseyi’nin başkanı, hükümetin de başkanıdır ve aşağıdaki yetkilere sahiptir:

a) devleti ve hükümeti temsil etmek ve genel politikalarını yürütmek;
b) Devlet Konseyi ve Bakanlar Konseyi’nin çalışmalarını yürütmek, düzenlemek, oturum toplamak için çağrı yapmak ve oturumlarına başkanlık etmek;
c) bakanlıkların ve diğer merkezi idare kurumlarının çalışmalarını denetlemek ve onlara kılavuzluk etmek;
d) herhangi bir bakanlığın ya da merkezi idare kurumunun liderliğini üstlenmek;
e) Halk İktidarı Ulusal Meclisi tarafından seçildikten sonra, Meclis’e Bakanlar Konseyi üyelerini önermek;
f) Bakanlar Konseyi üyelerinin istifalarını kabul etmek ya da Halk İktidarı Ulusal Meclisi’ne veya Devlet Konseyi’ne bu üyelerden birinin değiştirilmesini önermek, ve her iki durumda da mevcudun yerini alacak kişiyi önermek;
g) yabancı diplomatik görevlilerin itimatnamelerini kabul etmek. Bu yetki Devlet Konseyi başkan yardımcılarından birine devredilebilir;
h) tüm askeri kurumların en üst komutasını yürütmek ve silahlı kuvvetlerin genel örgütlenmesini belirlemek;
i)    Ulusal Güvenlik Konseyi’ne başkanlık etmek;
j) bu Anayasa’da belirtilen durumlarda olağanüstü hal ilan etmek, koşullar izin verir vermez Halk iktidarı Ulusal Meclisi’ne, eğer Meclis toplanamıyorsa yasa uyarınca Devlet Konseyi’ne kararını bildirmek;
k) Devlet Konseyi’nin kanun hükmünde kararname ve diğer kararları ile Bakanlar Konseyi’ ya da onun Yürütme Komitesi’nce kabul edilmiş yasal hükümlerini imzalamak ve bunların Cumhuriyet Resmi Gazetesi’nde yayınlanmasını sağlamak;
I) Anayasa ya da yasaların verdiği tüm diğer görevleri üstlenmek.

MADDE 94. Devlet Konseyi Başkanı’nın yokluğu, hastalığı veya ölümü durumunda, birinci yardımcısı başkanın görevlerini üstlenir.

MADDE 95. Bakanlar Konseyi, en üst yürütme ve idare organı olup Cumhuriyet’in hükümetini oluşturur.
Bakanlar Konseyi’ni oluşturan bakanlıkların ve merkezi kurumların sayısı, adlandırılması ve işlevleri yasa ile belirlenir.

MADDE 96. Bakanlar Konseyi, devletin ve hükümetin başı olan başkan, birinci yardımcı, başkan yardımcıları, bakanlar, müsteşar ve yasanın belirlediği diğer üyelerden oluşur
.
MADDE 97. Başkan, birinci başkan yardımcısı, başkan yardımcıları ve başkanın belirlediği diğer Bakanlar Konseyi üyeleri Yürütme Komitesi’ni oluşturur.

Bakanlar Konseyi toplantıları arasındaki dönemlerde Yürütme Komitesi, Bakanlar Konseyi’nin yetkisindeki konularda kararlar alabilir.

MADDE 98. Bakanlar Konseyi aşağıdaki yetkilere sahiptir:

a) politika, ekonomi, kültür, toplum ve savunma alanlarında Halk İktidarı Ulusal Meclisi’nin belirlediği çalışmaları örgütlemek ve yürütmek;
b) sosyo-ekonomik kalkınma için Halk İktidarı Ulusal Meclisi’ne taslak planlar önermek ve kabul edilmeleri durumunda uygulanmalarını örgütlemek, yürütmek ve yönetmek;
c) Cumhuriyet’in dış politikasını ve diğer hükümetlerle ilişkilerini yürütmek;
d) uluslararası anlaşmaları kabul etmek ve Devlet Konseyi’nin onayına sunmak;
e) dış ticareti yönetmek ve denetlemek;
f) devlet bütçesinin taslağını oluşturmak ve Halk İktidarı Ulusal Medisi’nce onaylandıktan sonra uygulanmasını sağlamak;
g) para ve kredi sistemini güçlendirecek tedbirler almak;
h) kanun teklifleri oluşturmak ve Halk iktidarı Ulusal Meclisi veya Devlet Konseyi’nin değerlendirmesine sunmak;
i) doğal afet durumlarında, ulusal savunma, ülke içi düzenin ve güvenliğin sağlanması, vatandaşların haklarının korunması, can ve mal varlıklarının korunması konularını gözetmek;
j) devletin idaresini yürütmek ve merkezi ve yerel yönetim kurumlarının etkinliklerini birleştirmek, eşgüdümünü sağlamak ve yönlendirmek;
k) Halk iktidarı Ulusal Meclisi’nin yasa ve kararları ile Devlet Konseyi’nin kanun hükmünde kararname ve hükümlerini uygulamak ve gerekli olduğu durumlarda bunlar için gerekli yönetmelikleri çıkarmak;
1) yürürlükteki yasalar temelinde ve onlara uygun olarak kararname ve kararlar çıkarmak ve uygulanmalarını yönetmek;
m) Halk İktidarı Eyalet veya Belediye Meclisleri’ne bağlı idarelerce alınan ya da merkezi devlet idarelerince kendilerine devredilen yetkiyle onaylanan kararların daha üst seviyedeki bir kurumca yayımlanan ve yerine getirilmesi zorunlu olan yönergelere aykırılığı durumlarında, bu kararları iptal etmek;
n) Halk iktidarı Eyalet ve Belediye Meclisleri’ne kendilerine bağlı eyalet ve belediye yönetimlerinin kendilerine has çalışmaları sırasında kabul ettikleri hükümlerin merkezi idare kurumlarının kendi işlevleriyle ilgili yönergeleriyle uyuşmazlık göstermesi durumunda, bu hükümlerin iptal edilmesini önermek;
o) merkezi yönetimin başkanları tarafından verilmiş hükümlerin daha üst seviyedeki ve yerine getirilmesi zorunlu yönergelere aykırılığı durumlarında, bu hükümleri iptal etmek;
p) Halk İktidarı’nın yerel meclisleri tarafından kabul edilen karar ve hükümlerin yürürlükteki yasaları ve diğer hükümleri ihlal etmeleri veya başka toplulukların veya ulusun çıkarlarına zarar vermeleri durumunda, Halk İktidarı Ulusal Meclisi’ne ya da Devlet Konseyi’ne bu karar ve hükümlerin iptalini önermek;
q) görevleri arasında yer alan çalışmaları yerine getirmeleri için komisyonlar oluşturmak;
r) yasanın tanıdığı yetkilerle memurlar atamak ve görevden almak;
s) Halk iktidarı Ulusal Meclisi’nin ya da Devlet Konseyi’nin verdiği görevleri üstlenmek.
Bakanlar Konseyi’nin örgütlenmesi ve işleyişi yasalarca düzenlenir.

MADDE 99. Bakanlar Konseyi Halk iktidarı Ulusal Meclisi’ne karşı sorumludur ve dönemsel olarak sorumlulukları hakkında hesap verir.

MADDE 100. Bakanlar Konseyi üyeleri aşağıdaki yetkilere sahiptir:
a) kendisine bağlı bakanlık ya da kurumun işlerini ve görevlerini yerine getirmek, gerekli kararları almak ve hükümleri vermek;
b) başka bir devlet organının hususi görevi olmayan durumlarda, ilgili yasa ve kanun hükmünde kararnamelerin uygulanmasına dönük yönetmelikleri çıkarmak;
c) Bakanlar Konseyi toplantılarına konuşma ve oy hakkı ile katılmak ve Konsey’e, yasa tasarısı, kanun hükmünde kararname, kararname, karar ya da uygun göreceği diğer bir öneriyi sunmak;
d) yasa uyarınca, ilgili memurları atamak;
e) Bakanlar Konseyi üyeleri ayrıca, Anayasa’nın ve yasaların tanıdığı diğer yetkilere sahiptir.

MADDE 101. Ulusal Savunma Konseyi, ülkeye savaş durumunda, savaş sırasında, seferberlik dönemlerinde ya da acil durumlarda önderlik etmek üzere, barış zamanında oluşturulur ve hazırlanır. Örgütlenmesi ve etkinlikleri yasa ile düzenlenir.

ONBİRİNCİ BÖLÜM
SİYASİ – İDARİ BÖLÜMLENME

MADDE 102. Siyasi-idari amaçlarla, ülke eyalet ve belediyelere ayrılmıştır; bunların sayıları, sınırları ve adları yasa ile belirlenir.

Yasa ayrıca başka bölümlerde oluşturabilir.

Eyalet, tüm yasal etkileriyle tüzel kişiliğe sahip bir yerel topluluktur. Siyasi olarak merkezi ve yerel yönetimler arasında bağ oluşturacak biçimde yasa ile oluşturulur, sınırları içerisindeki belediyelere denk düşen toprak parçasını kapsar. Yetkisi dahilindeki devlete ait ve idari sorumluluk ve işlevlerini yerine getirir ve temel görevi kendi sınırları içerisinde ekonomik ve sosyal kalkınmayı geliştirmektir. Bunun için, üst devlet organlarınca oluşturulmuş politika, plan ve programların yerine getirilmesinin, belediyelerin desteğini alarak ve çıkarlarını gözeterek, eşgüdümünü sağlar ve denetler.

Belediye, tüm yasal etkileriyle tüzel kişiliğe sahip bir yerel topluluktur. Sahip olduğu nüfusun gerektirdiği ekonomik ve sosyal ilişkileri kapsayacak yüzey alanına ve asgari yerel gereksinimleri karşılayacak kapasiteye sahip olacak biçimde yasa ile siyasi olarak örgütlenmiştir.

Eyalet ve belediyeler, kendi işlevlerini yerine getirmenin yanı sıra, devletin amaçlarının gerçekleştirilmesine de katkıda bulunurlar.

ONİKİNCİ BÖLÜM
HALK İKTİDARININ YEREL ORGANLARI

MADDE 103. Ülkenin ayrıldığı siyasi-idari bölümlerde kurulu bulunan Halk İktidarı Meclisleri, devlet iktidarının en üst seviyedeki yerel örgütleridir. Bu nedenle bu kurumlar, ilgili sınırlar içerisindeki devlet işlevlerini yerine getirmek üzere en üst düzeyde yetkiye sahiptir. Buna göre, Halk İktidarı’nın yerel organları kendi yetki alanları içinde ve kanun kapsamında hükümet ederler.

Halk İktidarı’nın yerel organları, kanun tarafından öngörüldüğü üzere, bölgesinde bulunup kendisine tabi olmayan birimlerin faaliyetlerinin geliştirilmesine ve planlarının yerine getirilmesine de yardımcı olur.

Bu Meclisler tarafından kurulan yerel idareler, her birinin sınırları içerisinde ve yetki alanındaki kolektifin ekonomik ihtiyaçları ve sağlık, destek, eğitim, kültür, spor ve dinlence hizmetleri gereksinimlerini karşılamak amacıyla kurulan, yerel olarak kendilerine bağlı bulunan iktisadi varlıklar ile üretim ve hizmet kuruluşlarını yönetir.

Halk İktidarı’nın yerel meclisleri işlevlerini yerine getirmek için Halk Konseyleri’nden ve halkın inisiyatifi ve geniş katılımından destek alır ve toplumsal ve kitlesel örgütlerle yakın bir işbirliği içerisinde hareket eder.

MADDE 104. Halk Konseyleri şehirlerde, kasabalarda, mahallelerde ve kırsal alanlarda kurulur;

Konseyler işlevlerini yerine getirmek üzere en üst düzeyde yetkiye sahiptir; işlevlerini yerine getirdikleri sınırları ve Halk İktidarı’nın yerel, eyalet ve ulusal kurumlarını da temsil ederler.

I İnik Konseyleri, halkın ve yerel inisiyatiflerin kendi sorunlarının çözümüne en geniş anlamda katılımını teşvik ederek, üretim ve hizmet faaliyetlerinin geliştirilmesinde etkinliği saklamak ve halkın iktisadi ihtiyaçlarını ve sağlık, eğitim, kültür ve toplumsal faaliyetlerle ilgili gereksinimlerini karşılamak üzere faal bir biçimde çalışır.

Konseyler faaliyet alanlarında bulunan işletmelerin çalışmalarının eşgüdümünü sağlar; bu işletmeler arasında işbirliğini teşvik eder ve faaliyetlerini denetler.

Halk Konseyleri, mahallelerde seçilen delegelerden oluşur ve başkanlarını kendi aralarından seçmek zorundadırlar. Kitle örgütlerinin ve söz konusu bölgede bulunan en önemli kurumların temsilcileri de Konseylerde yer alabilir.

Halk Konseyleri’nin örgütlenişi ve işlevleri yasayla düzenlenir.

MADDE 105. Halk İktidarı Eyalet Meclisleri, kendi sınırları içerisinde aşağıdaki yetkilere sahiptir:

a) yasalara ve devletin daha üst organları tarafından kabul edilen diğer düzenlemelere uymak ve bunların icrasına yardımcı olmak;
b) yetkili ulusal kurumlar tarafından kabul edilen politikalar uyarınca eyaletin gelir ve harcama bütçe ve planını onaylamak ve bunların gerçekleştirilmesini denetlemek;
c) Eyalet Meclisi’nin başkan ve başkan yardımcısını seçmek veya geri çağırmak;

d) Eyalet Meclisi sekreterini tayin etmek veya değiştirmek;
e) yasa tarafından öngörüldüğü üzere, kendi bölgesinde bulunan başka organlara bağlı kuruluşlara karşılık gelen devlet bütçesinin ve teknik-iktisadi planın hazırlanmasına ve idaresine katılmak;
f) çalışma komisyonları vasıtasıyla eyalet idaresi örgütünün faaliyetlerini denetlemek ve idare etmek;
g) Başkan’ın önerisiyle eyalet idaresi örgütünün üyelerini tayin etmek veya değiştirmek;
h) Bakanlar Konseyi’nce belirlenen ilkeler uyarınca, eyalet idaresi örgütüne bağlı olan iktisadi faaliyetleri; üretim ve hizmetler, sağlık, kültür, spor, çevrenin korunması ve dinlence ile ilgili faaliyetleri yürütmekle görevli kuruluşların örgütlenişini, işleyişini ve görevlerini belirlemek;
i) Bölgesinde idari meselelerle ilgili ve merkezi devlet idaresinin ya da belediye örgütlerinin genel yetki alanına girmeyen anlaşmalara dair karar almak;
j) Halk iktidarı Belediye Meclisleri’nin önerisiyle Halk Konseyleri’nin oluşturulmasını ve örgütlenmesini onaylamak;
k) eyalet idaresi kurumları tarafından kabul edilen kendi yetki alanı çerçevesindeki kararlan yürürlükten kaldırmak veya bu kararlar, eyalet idaresi örgütüne merkezi devlet idaresi kurumları tarafından verilen yetkiler uyarınca alınmışsa, kararların yürürlükten kaldırılması için Bakanlar Konseyi’ne öneride bulunmak;
I) Kendisine bağlı idari örgütlerin ve Halk İktidarı Meclisleri’nin sunduğu mali raporları incelemek ve değerlendirmek ve bu raporlarda yer alan uygun kararları benimsemek;
m) çalışma komisyonları oluşturmak veya bunları lağvetmek;
n) üst düzey devlet organları tarafından hazırlanan kadro politikalarının uygulanmasıyla ilgili bütün konularla ilgilenmek;
o) yasallık ilkesini, kamu düzenini ve ülkenin savunma yeteneğini güçlendirmek;
p) Anayasa ve yasalar tarafından belirlenen diğer bütün görevleri yerine getirmek.

MADDE 106. Halk İktidarı Belediye Meclisleri kendi yetki alanlarının Sınırları içerisinde aşağıdaki yetkilere sahiptir;

 a) yasalara ve devletin daha üst organları tarafından kabul edilen diğer düzenlemelere uymak ve bunların icrasına yardımcı olmak;
b) Belediye Meclisi’nin başkanını ve başkan yardımcısını seçmek veya geri çağırmak;
c) Belediye Meclisi’nin sekreterini tayin etmek veya değiştirmek;
d) çalışma komisyonlarının desteğiyle belediyeye bağlı kuruluşları denetlemek ve idare etmek;
e) Kendisine bağlı olan örgüt veya makamların Anayasa’ya, kanunlara, kanun hükmünde kararnamelere, kararnamelere, üst düzey devlet organları tarafından alınan kararlara aykırı olan ya da başka bölgelerde bulunan toplulukların çıkarlarını veya ülkenin genel çıkarlarını etkileyen karar ve tedbirlerini iptal etmek ya da değiştirmek; bu makamlar kendilerine merkezi devlet idaresi tarafından tevdi edilen yetkiler uyarınca hareket ediyorsa, bu karar ya da tedbirlerin iptali için Bakanlar Konseyi’ne öneride bulunmak;
f) Anayasa ve yürürlükteki yasalar çerçevesinde, belediyelerin çıkarlarıyla ilgili anlaşmaları kabul etmek ve tedbirleri yürürlüğe koymak ve bunların uygulanışını denetlemek;
g) Başkan’ın önerisiyle idari kurumların üyelerini tayin etmek veya değiştirmek;
h) Bakanlar Konseyi tarafından belirlenmiş ilkeler uyarınca, idari kurumlara bağlı olarak iktisadi faaliyetlerden, üretim ve hizmet ve sağlık faaliyetlerinden ve yardım, eğitim, kültür, spor, çevre koruma ve dinlence gibi başka faaliyetlerden sorumlu kuruluşların örgütlenişini, işleyişini ve görevlerini belirlemek;
i) Yasalar tarafından öngörüldüğü üzere Halk Konseyleri’nin oluşturulması ve örgütlenmesi için öneride, bulunmak;
j)    çalışma komisyonları oluşturmak ve bunları lağvetmek;
k) merkezi devlet idaresine bağlı yetkili kurumların belediyelerin sosyo-ekonomik plan ve bütçelerine ilişkin hazırladıkları politika doğrultusunda belediyenin sosyo¬ekonomik plan ve bütçesini onaylamak ve yürütülmesini denetlemek;
I) bölgesinde bulunan, kendisine bağlı olmayan kuruluşların -bu kuruluşlar belediyeye bağlı çalışma komisyonlarından ve idari örgütten destek alabileceği için- faaliyetlerini yürütmesine ve üretim ve hizmet planlarını gerçekleştirmesine yardım etmek;
m) İdari kurumların sunduğu mali raporları -incelenmek ve değerlendirmek ve bu raporlarda yer alan uygun kararları benimsemek;
n) üst düzey devlet organları tarafından hazırlanan kadro politikalarının uygulanmasıyla ilgili bütün konularla ilgilenmek;
q) yasalık ilkesini, kamu düzenini ve ülkenin savunma yeteneğini güçlendirmek;
o) Anayasa ve yasalar tarafından belirlenen diğer bütün görevleri yerine getirmek.

MADDE 107. Halk İktidarı Yerel Meclisleri’nin olağan ve özel oturumları, devletle ilgili nedenler veya kişilerin haysiyetiyle ilişkili meselelere atıfta bulunulması dolayısıyla oturumların kapalı yapılmasına karar verilmesi dışında, kamuya açık olarak gerçekleştirilir.

MADDE 108. Halk iktidarı Yerel Meclisleri’nde kabul edilen anlaşmaların geçerli olabilmesi için toplam üye sayısının yarısından fazla üyenin mevcut bulunması gerekir. Anlaşmalar basit çoğunlukla kabul edilir.

MADDE 109. Belirli amaçları yerine getirmek amacıyla, yerel ihtiyaçları karşılamak üzere örgütlenen kurumlar yasalar, kanun hükmünde kararnameler ve kararnamelerle; Bakanlar Konseyi tarafından kabul edilen anlaşmalarla; yetki alanları kapsamında olup genel çıkara dayanan ve ulusal düzeyde düzenlenmesi gereken konulara ilişkin merkezi devlet idaresi kurumlarının başkanlarınca çıkartılan yönetmeliklere ve bağlı oldukları yerel örgütlerce kabul edilen anlaşmalar ile yönetilir.

MADDE 110. Kalıcı çalışma komisyonları, yerelliklerin belirli ihtiyaçlarını karşılamak, Meclis faaliyetlerine yardımcı olmak ve özellikle Meclise bağlı yerel kuruluşları ve kendi bölgelerinde bulunan başka düzeylerde tabiyet içerisinde bulunan kuruluşları denetlemek ve idare etmek üzere Halk İktidarı Eyalet ve Belediye Meclisleri tarafından oluşturulur.
Geçici komisyonlar belirlenen zaman sınırları içerisinde kendilerine tayin edilen belirli görevleri yerine getirir.

MADDE 111. Halk iktidarı Eyalet Meclisleri, delegelerin hizmet süresi olan beş yılda bir yenilenir.
Halk İktidarı Belediye Meclisleri delegelerin hizmet süresi olan iki yılda bir yenilenir.

Söz konusu hizmet süreleri, MADDE 72’de belirtilen durumlarda yalnızca Halk İktidarı Ulusal Meclisi kararıyla uzatılabilir.

MADDE 112. Yerel Meclislere atanan delegelerin görevlerine herhangi bir anda son verilebilir. Göreve son vermenin biçimi, bunu gerektirecek durumlar ve bunun yöntemleri yasalarla belirlenir.

MADDE 113. Delegeler seçmenlerinin emirlerini, toplumun bütününün çıkarlarına uygun olacak şekilde yerine getirir; bu nedenle işlevleriyle olağan sorumluluk ve görevleri arasında eşgüdüm sağlamak zorundadırlar. Bu işlevlerin ne biçimde yerine

MADDE 114. Halk iktidarı Belediye Meclisi delegeleri Anayasa ve yasalar tarafından verilen haklara ve ödevlere sahiptirler ve özellikle;

a) seçmenleri tarafından dile getirilen fikirleri, ihtiyaçları ve sorunları Meclis’e ve yerel idareye taşımak;
b) Meclis’in politikaları ve halkın işaret ettiği sorunları çözmeye yönelik aldığı tedbirler hakkında seçmenlerini bilgilendirmek veya bu sorunların çözülememesinin nedenlerini ana hatlarıyla belirtmek;
c) Faaliyetleri hakkında seçmenlerine düzenli olarak hesap vermek ve istenildiğinde Meclis’e veya bağlı oldukları komisyona kendilerine verilen görevlerin yerine getirilip getirilmediğiyle ilgili bildirimde bulunmakla sorumludurlar.

MADDE 115. Halk İktidarı Eyalet Meclisleri delegeleri eylemlerini kolektifin yararına yürütmekle ve yasayla düzenlenmiş yollara göre kişisel olarak aldıkları tedbirleri rapor etmekle görevlidir.

MADDE 116. Halk İktidarı Eyalet ve Belediye Meclisleri başkanını ve başkan yardımcısını kendi delegeleri arasından seçer.

MADDE 117. Halk iktidarı Eyalet ve Belediye Meclislerinin başkanları aynı zamanda ilgili idari örgütlerin de başkanıdır ve bölgelerinde devleti temsil ederler. Başkanların işlevleri kanunlarla belirlenmiştir.

MADDE 118. Halk İktidarı Eyalet ve Belediye Meclislerini oluşturan idari örgütler üyeleri eşit haklara sahip kurullar olarak çalışır ve içerikleri, bileşimleri, işlevleri ve görevleri yasalar tarafından düzenlenir.

MADDE 119. Eyalet ve Belediye Savunma Konseyleri ve Savunma Bölgesi Konseyleri kendi bölgelerinin işlerini yürütmek üzere barış zamanında kurulur ve örgütlenir; savaş halinde, savaş süresince, genel seferberlik koşullarında veya olağanüstü hallerde genel savunma planı ve ordunun askeri konseyleri temelinde bu koşullara uygun rol ve sorumlulukları yerine getirir. Konseylerin örgütlenişini ve işlevlerini Ulusal Savunum Konseyi kanunlar uyarınca belirler.

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM
MAHKEMELER VE BAŞSAVCILIK

MADDE 120. Adaleti uygulama işlevi halktan doğar ve halk adına Yüksek Halk Mahkemesi ve yasayla tespit edilen diğer mahkemeler tarafından yürütülür.
Yargı faaliyetinin ana amaçları yasayla belirlenir ve mahkemelerin organizasyonu, bu mahkemelerin yargılama yetki ve becerilerinin kapsamı, yetkileri ve bunları uygulama biçimleri, hâkimlerin uyması gereken standartlar, ne şekilde seçilmeleri gerektiği ve görevden alınma veya görevlerine son verme sebep ve yöntemleri yasayla düzenlenir.

MADDE 121. Mahkemeler, tüm diğer sistemlerden işlevsel olarak bağımsız şekilde kurulmuş olan bir kamu kurumları sistemi oluşturur ve yalnızca Halk iktidarı Ulusal Meclisi ile Devlet Konseyi’ne tabidirler.

Yüksek Halk Mahkemesi, en önemli yargı makamıdır ve bu alandaki kararları nihaidir.

Kendi Yönetim Konseyi aracılığıyla yönetmelikler teklifi verebilir ve çıkartabilir; uygulanması tüm mahkemeler için zorunlu olan kararlar alır ve kurallar koyar ve deneyimlerine dayanarak, hukukun yorumlanmasında ve uygulanmasında bir örnek yargı uygulamalarının tesis edilmesi için bağlayıcı talimatlar yayınlar.

MADDE 122. Hâkimler, adaleti uygulama görevlerinde bağımsızdırlar ve yalnızca yasaya itaat etmekle yükümlüdürler.

MADDE 123. Mahkemelerin yargı yetkisi sınırları dâhilinde ilan veya kabul edilen cezalar ile diğer mahkeme kararlarına kamu kurumları, iktisadi kurumlar, toplum kuruluşları ve vatandaşlar tarafından, bunlardan doğrudan etkilenen veya uygulanmasıyla doğrudan ilişkisi bulunmayan fakat tek sorumluluğu bunlara katılmak olanlar tarafından uyulmalı ve hu ceza ve kararlar uygulanmalıdır.

MADDE 124. Adaletin işlemesi için, bütün mahkemeler üyeleri birbirleriyle eşit haklara sahip kurullar halinde görev yaparlar ve profesyonel olan ve olmayan hakimler bu kurullara eşit hak ve ödevlerle katılırlar.

Meslekten olmayan hâkimlere verilen yargı görevleri, taşıdıkları toplumsal önem dolayısıyla söz konusu hâkimlerin asıl mesleki görevlerine göre öncelik taşır.

MADDE 125. Mahkemeler, kanunla tespit edilen biçim ve dönemlerde, yaptıkları işle ilgili hesap verirler.

MADDE 126. Hâkimler yalnızca, onları seçen kurumlar tarafından görevden alınabilirler.

MADDE 127. Cumhuriyet Başsavcılığı, temel amacı itibariyle devlet kurumlarının, iktisadi ve sosyal kurumların ve vatandaşların Anayasa, yasalar ve diğer yasal düzenlemelere katı bir biçimde uymalarını temin ederek ve kamu davalarının açılması ve uygulanması sürecinde devleti temsil ederek yasallığın denetim ve korunması konusunda yetki sahibi olan devlet kurumudur.
Başsavcılığın diğer amaç ve işlevleri ile yetkilerini kullanması sürecinin biçim, süre ve gerekçeleri yasa tarafından belirlenir.

MADDE 128. Cumhuriyet Başsavcılığı, yalnızca Halk İktidarı Ulusal Meclisi ile Devlet Konseyi’ne tabi olan organik bir birim oluşturmaktadır.
Cumhuriyet Başsavcısı talimatlarını doğrudan Devlet Konseyi’nden alır.
Cumhuriyet Başsavcısı, makamınca ülkenin her yanında yürütülen tüm işlerin yönetim ve denetimiyle ilgilenir.
Başsavcılığa bağlı kurumlar ülkenin her yanında dikey bir biçimde örgütlenir. Bunlar yalnızca Cumhuriyet Başsavcılığına bağlıdırlar ve tüm yerel kurumlardan bağımsızdırlar.

MADDE 129. Cumhuriyet Başsavcısı ile yardımcı savcılar Halk İktidarı Ulusal Meclisi tarafından seçilir ve görevden alınırlar.

MADDE 130. Cumhuriyet Başsavcısı yaptığı işle ilgili olarak Halk iktidarı Ulusal Meclisi’ne, yasayla belirlenen biçim ve sıklıkta hesap verir.

Bu durum gerçekleşmediği veya bazı makamlar dolmadığı takdirde izlenecek olan usul yasayla belirlenir.

SEÇİM SİSTEMİ

MADDE 131 – Yasal yeterliliğe sahip tüm vatandaşlar, doğrudan veya Halk İktidarı’nın kurumlarına seçtikleri temsilcileri aracılığıyla devletin liderliğinde yer alma ve bu amaç doğrultusunda ve yasanın emrettiği şekilde düzenli aralıklarla gerçekleştirilen seçimlere ve halk referandumlarına özgür, eşit ve gizli oyla katılma hakkına sahiptir. Her seçmenin yalnızca bir oyu bulunur.

MADDE 132 – Aşağıdakiler dışında, 16 yaşından büyük her Kübalı erkek ve aynı şekilde kadın oy kullanma hakkına sahiptir:

a) zihinsel engelli oldukları mahkemece beyan edilen zihinsel engelliler;
b) suç işlemiş ve bu sebeple oy kullanma hakkını kaybetmiş olanlar.

MADDE 133 – Tüm siyasi haklara sahip olan her Kübalı erkek ve aynı şekilde kadın seçilebilir.

Eğer seçim, Halk İktidarı Ulusal Meclisi’ne milletvekili yollamak amacıyla yapılıyorsa 18 yaşından büyük olmaları gerekir.

MADDE 134 – Devrimci Silahlı Güçler ile ulusun diğer askeri kurumlarının üyelerinin de tıpkı diğer vatandaşlar gibi seçme ve seçilme hakları bulunmaktadır.

MADDE 135 – Eyalet ve Belediye Meclisleri’ni oluşturan delegelerin sayıları ülkenin seçim amaçlı olarak bölündüğü bölgelerin her birinde oturan insanların sayısıyla orantılı şekilde yasayla belirlenir.

Eyalet ve Belediye Meclisleri’nin delegeleri, seçmenler tarafından özgür, doğrudan ve gizli oyla seçilir. Ayrıca, bu delegelerin seçim usulü yasayla düzenlenir.

MADDE 136 Milletvekili veya delegelerin seçilmiş olmaları için, seçim bölgelerinde kullanılan geçerli oyların yarısından fazlasını almış olmaları gerekir.

ONBEŞİNCİ BÖLÜM
ANAYASAL REFORMLAR

MADDE 137 -Birinci Bölümü’nün 3. MADDEsi’nin tesis ettiği geri döndürülemez nitelikteki politik, toplumsal ve ekonomik sistem hakkındaki hükümler ya da yabancı bir gücün saldırısı, tehdidi veya baskısı altında müzakereyi yasaklayan 11. MADDE’nin hükümleri hariç tutulmak koşuluyla, bu Anayasa’nın hükümleri ancak, Halk iktidarı Ulusal Meclisi’nin üyelerinin toplam sayısının en az üçte ikisini oluşturan bir çoğunluk tarafından ve yoklama oylamasıyla kabul edilecek kararlarla tamamen veya kısmen değiştirilebilir. Eğer değişiklik Halk İktidarı Ulusal Meclisi’nin veya Devlet Konseyi’nin bütünlük ve yetkileriyle veya Anayasa’da yer alan hak ve ödevlerin bütünüyle ilgili ise, Meclis tarafından bu amaçla düzenlenecek olan referandumda oy kullanma hakkı bulunan vatandaşların çoğunluğunun değişikliğe onay vermesi gereklidir.

ÖZEL HÜKÜM

2002 yılı Haziran ayının 15’i ile 18’i arasında, Küba halkının hemen hemen tamamı, bütün kitle örgütlerinin aynı ayın 10’unda toplanan ulusal düzeydeki Olağanüstü Genel Kurulları tarafından teklif edilen Anayasa değişikliklerine koşulsuz desteklerini ortaya koydular. Bu destek Cumhuriyet’in Anayasası’nın bütününü ve Anayasa’nın sosyalist niteliği ile içerdiği politik ve toplumsal sistemin geri döndürülemezliğini onayladı. Bu, Birleşik Devletler’in emperyalist yönetiminin 20 Mayıs 2002’de yönelttiği talepler ve tehditlere karşı layığınca ve kategorik bir yanıttı. Teklif, Beşinci Yasama’nın 24 ve 26 Haziran 2002 tarihleri arasında toplanan Olağanüstü Oturumunda oybirliği ile kabul edilen V-74 sayılı Karar ile onaylandı.

24 Şubat 1976 tarihinde ilan edilmiş olan bu Anayasa, 3. Yasama Meclisi’nin 10, 11 ve 12 Temmuz 1992 tarihlerinde gerçekleştirilen 11. Olağan Oturumu’nda Halk İktidarı Ulusal Meclisi tarafından onaylanan reformları içermektedir.

İNİSİYATİF DİLEKÇESİNİN METNİ:
BİR ANAYASAL DEĞİŞİKLİK İÇİN İNİSİYATİF

En güzel emsallerine ulusal kimliğimizi biçimlendiren asil insanlarda rastlanan ulusal özgürlük, bağımsızlık ve egemenlik için verilen şanlı mücadele geleneklerinin meşru varisi ve taşıyıcısı,

1868 ve 1895 kurtuluş savaşlarında İspanyol sömürgeciliğine karşı bağımsızlık için savaşan fakat zaferleri ABD’nin askeri müdahalesi ile ellerinden çalınan yurtseverler,

zulme, Yanki’nin emperyalist tahakkümüne, siyasi ve idari yolsuzluğa, vatandaşlık hak ve hürriyetlerinin yokluğuna, ırkçılığa, ırksal ayrımcılığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe ve vahşi baskılara karşı elli yılı aşkın süre mücadele eden erkek ve kadınlar,

Bağımsızlığın nihai olarak kazanıldığı 1 Ocak 1959’a kadar, Moncada’da, dağlarda ve kentlerde halkımız için adil, insani ve onurlu bir gelecek uğruna hayatlarını verenler,
bu kırk üç yıl boyunca Sosyalist Devrimin ve onun ilkelerinin savunmasında hayatını feda edenler olarak

KÜBA HALKI
ŞUNUN FARKINDADIR Kİ:

Devletin egemenliği Küba Halkı’nın ellerindedir; dolayısıyla ulusun anayasal iktidarı halka bağlıdır. Bu, orijinal taslağı kendilerine sunulan metne ilişkin fikirlerini söyleyen ve değişiklik önerilerinde bulunan milyonlarca insan tarafından tartışılmış ve analiz, edilmiş mevcut Anayasa’da ifade edilmiştir; bu Anayasa referandumda seçmenlerin serbest, doğrudan ve gizli oylarıyla % 97.7 oranında onaylanmış ve 24 Şubat 1976’da ilan edilmiştir;

Sosyalist Devrim Küba’yı aşağılayıcı bir emperyalist tahakkümden kurtarmıştır ve onu Küba ulusunun gücüne, hükümetine ve iktidarına vücut veren cesur ve kahraman kadın ve erkeklerin oluşturduğu bilge ve isyankâr bir halkın sıkı birliği, beraberliği ve uzlaşısı üzerine kurulmuş özgür ve bağımsız bir ulusa dönüştürmüştür. Aynı insanlar yetenekleri ve fikirleriyle insanlık tarihinin gördüğü en güçlü imparatorluğun saldırganlığı ile yüzleşti ve buna karşı kendini savundu;

Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin halkımızı boğmak ve aşağılamak için empoze ettiği sıkı abluka ve ekonomik savaşa rağmen, Küba ulusu Devrim’in görkemli yıllarında yüksek eğitim, kültürel ve sosyal göstergelerdeki başarıları ile meydan okumuştur. Okuma yazma bilmeyenlerin oranının %0.2’ye düşmesi, ilköğretimdeki okullaşma oranının %100’e, orta öğretimdeki okullaşma oranının %99,7’ye ulaşması, bebek ölümü oranının her bin doğumda 6.2’ye gerilemesi, her yüz bin kişiye 590 doktor, 743 hemşire ve 630.6 hastane yatağı düşmesi ve ortalama yaşam süresinin 76 yıla çıkması bu başarılardan bazılarıdır. Diğer pek çok temel başarı ile birlikte bunlar her vatandaşa sağlıklı, vakur ve adil bir hayat sağlamaktadır;
Devrim’in zaferinden sonra toplumumuzda yaşanan dönüşümler, halkımıza toplumun gerçek önderliği ile işbirliği için yeni ve daima büyüyen öncü roller üstlendikleri beklenmedik yollar açmıştır. Bu temeller üzerinde Cumhuriyet’in Anayasası’nda belirtilen yeni kurumlar ve yeni seçim sistemi ortaya çıkmıştır. Bu yenilikler, temsilcilerini seçme, tayin etme, oy verme, kontrol etme ve geri çağırma hakkına yalnızca halkın sahip olduğunu kabul ederek halkın aktif katılımının demokratik içeriğinin güvencesidir. Ayrıca bu yenilikler insanlarımızın parçası oldukları Halk Konseyleri; sosyal örgütlenmeler ve kitle örgütleri kanallarıyla, ülkeyi etkileyen temel sorunlar üzerine tartışma ve kararlar almayı kapsayan katılımcı bir kültürün geliştirilmesine katkıda bulunmuştur. Seçimlere halkın kitlesel katılımının, %95’i bulması devrimin benimsenmesinin ve ona destek verilmesinin ifadesidir;

Miami terörist çetesi tarafından yüreklendirilen Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, özgürlüğü Kübalılardan çalan emperyalist savaşın bir sonucu olarak ortaya çıkan Yanki yeni-sömürge cumhuriyetinin 100. kuruluş yıldönümünde, Küba’nın siyasi sistemini alaşağı edip Devrimin eserini yok edeceklerini ortaya koyarak, sert önlemlerle saldırganlığı arttıracaklarını ilan etmiştir.

ÖTE YANDAN

Küba Halkı Kurulu ekonomik, sosyal ve siyasi düzenini savunmak için Anayasa’nın 3. Maddesinde belirtilen egemen gücünü kullanma hakkına sahiptir. Cumhuriyet Anayasası’nın 63. Maddesinde her vatandaş otoritelere dilekçe verme temel hakkını kullanır;

DİLEKÇELER

Halkımızın egemen iradesini temsil ve ifade eden Halk İktidarı Ulusal Meclisi, Devlet iktidarının en yüksek örgütü:

BİR: Cumhuriyet Anayasası’nın üzerinde yükseldiği her bir ilkeyle özellikle de Birinci Bölüm’ün hasredildiği Ekonomik, Sosyal ve Siyasi Temellerle, “Küba bağımsız ve egemen bir sosyalist işçi devletidir; siyasi özgürlük, sosyal adalet, bireysel ve kolektif refah ve insani dayanışma adına herkesin katılımı ile ve herkesin iyiliği için örgütlenen birleşmiş ve demokratik bir cumhuriyet olarak’ kurulmuştur” ifadesinin altını çizerek halkımızın özdeşleşmesini onaylamakla;

İKİ: Halkın Cumhuriyet’in Anayasası’nda ortaya konan ekonomik, siyasi ve sosyal sistemin dokunulmazlığı konusundaki iradesini açıkça beyan etmekle;

ÜÇ: Başka herhangi bir Devletle geliştirilen ekonomik, siyasi ve diplomatik ilişkilerin asla yabancı bir gücün saldırganlığı, tehdidi ve baskısı altında müzakere edilmeyeceğini onaylamakla görevlidir.

DÖRT: Yukarıda bahsedilen istekler bir kez ilgili yasal prosedürle onaylandıktan sonra Cumhuriyet’in Anayasası’nda kurallar dizisinin bir parçası olarak ve bunlarla çelişki veya karşıtlık içinde olan herhangi önceki bir hükmün iptal edileceğine açıklık getirilerek içirilmelidir.

Küba Cumhuriyeti Haritası

Küba Cumhuriyeti Anayasası, 1976 yılında halk oylaması ile kabul edilmiş, halkın %97.7 ‘sinin anayasa lehine oy kullanması sonucunda uygulamaya geçmiştir. Küba Devriminden sonra 1959 yılının Şubat ayında “Temel Kanun” adıyla bir anayasa kabul edilmiş ve bu anayasada 1940 Anayasasının temel özellikleri muhafaza edilmiştir. 1975 yılında yeni bir cumhuriyet anayasası hazırlanmış 15 Şubat 1976’da anayasa oylaması için referanduma gidilmiştir. 24 Şubat 1976’da, batı yarımkürenin sosyalist karakterli ilk anayasası olan yeni anayasa ilan edilmiştir. Küba, sosyalist işçi devletidir, siyasi özgürlük, sosyal adalet, bireysel ve kolektif refah ve insani dayanışma adına herkesin katılımı ile ve herkesin iyiliği için örgütlenen birleşmiş ve demokratik bir cumhuriyet olarak kurulmuştur.

Küba tarihinde,10 Nisan 1869 tarihli Guáimaro Anayasası, 15 Mart 1878 tarihli Baraguá Anayasası, 16 Eylül 1895 tarihli Jimaguayú Anayasası, 21 Ekim 1897 tarihli Yaya Anayasası, 21 Şubat 1901 tarihli anayasa ve 01 Temmuz 1940 tarihli anayasalar yürürlükte kalmıştır. 

Küba Cumhuriyetinin kurulu olduğu ada, Kristof Kolomb’un 1492 yılında adaya gelmesinden itibaren 1898’de biten İspanya-Amerika Savaşına kadar İspanya’ya ait bir toprak parçası olarak kalmıştır. Küba, 1902 yılında Birleşik Devletler’den bağımsızlık kazanmıştır. 

Küba Anayasasında 2018 Yılında Yapılan Değişiklikler Hakkında

Küba’da ve dünyada yaşanan değişimlerle beraber 1976 Anayasası üzerinde yapılan değişikliklerden daha kapsamlı bir anayasal reforma ihtiyaç olduğu tartışılmış, 6. Küba Komünist Partisi Kongresinde kabul edilen “İktisadi ve Sosyal Politika için Kılavuz” metni ve metnin hükümleri doğrultusunda hayata geçirilen düzenlemeler, Birinci Parti Konferansında belirlenen hedefler ve 7. Kongrede alınan kararlar yeni bir anayasanın üzerinde çalışılmasını hızlandırmıştır.  

Küba Devriminin üzerinde yükseldiği ülke geleneklerini ve Marksist-Leninist prensipleri bir kenara koymadan, geçerliliğini yitirmiş düşünce biçimlerinin yükünden kurtulmak ve dönüştürme iradesiyle hareket ederek Anayasada çeşitli değişiklikler yapılmış ve onaya sunulmuştur.  

Yapılan değişiklikler; giriş, 11 ana başlık, 24 bölüm ve 16 kısma dağılmış 224 maddeden oluşan yeni anayasa taslağı Küba’nın siyasi, ekonomik ve toplumsal sisteminin sosyalist karakterinin yanısıra toplumun ve devletin öncü yönetici gücü olarak Küba Komünist Partisi’nin başat rolünü teyit etmektedir.  

Yeni anayasada, uluslararası hukuka ve devletler arası çok kutupluluğa saygının güçlendirilmesi amaçlanmış, terörün tüm biçimleri, özellikle de devlet terörü, nükleer silahların ve kitle imha silahlarının artışı ve kullanımı reddedilmiştir. Doğanın korunması, küresel ısınmaya karşı mücadele, siber alemin demokratikleşmesi gibi unsurlar yer almaktadır. Devlet işletmeleri ulusal ekonomide önemini korumakta, ülke ekonomisinin gelişimi için yabancı yatırıma önem verilmektedir. Yeni anayasada cinsiyet ayrımcılığı, etnik ayrımcılık ve engellilere dönük ayrımcılık yasaklanmaktadır.

Devlet başkanlığı ve devlet başkan yardımcılığı makamları getirilmekte, devlet başkanının Halk İktidarı Ulusal Meclisi tarafından 5 yıllığına ve ancak iki sefer seçilebilmesi usulü getirilmektedir. Bakanlar Kurulunun başkanı yeni anayasa ile yaratılan başbakan olacaktır. 

Küba Cumhuriyeti Bayrağı

Sokrates’in Savunması

0

Sokrates’in Savunması, Sokrates’in ölümünden kısa bir süre sonra Platon tarafından kaleme alınmıştır. Sokrates’in Savunması, Sokrates felsefesinin misyonu ve temellendirilmesi hakkında önemli bilgiler vermekte, Antik Yunan’da mahkemelerin yapısı ve işleyişi hakkında önemli bilgiler içermektedir. 

Eserin orijinal adı Apología Sokrátus’tur. Sokrates’in Savunması, dinsizlik suçu işlediği gerekçesiyle mahkemeye verilmesini ve Sokrates’in yaptığı savunmayı içermektedir.

Sokrates hakkında verilen ölüm kararının infazına dek geçen zamanı ve Sokrates’i ölüme götüren olaylar dizisini anlatmaktadır.

Tarihin en önemli savunmalarından birisi olan bu Savunma’yı konu edinen başka eserler olsa da Platon’un kaleme aldığı Savunma pek çok yönden tarihsel gerçeklere en uygun eser olarak kabul edilmektedir.

Suçlamalar ve Savunma

Sokrates’in Savunması çok sayıda yayınevi tarafından Türkçe olarak da basılmıştır. 

Felsefe yapan Sokrates; soruları ile ezberleri bozan bir anlayışa sahip olmuş, Atina’nın önde gelenlerine eleştiriler yöneltmiş ve sonuç olarak çok sayıda düşman kazanmıştır. Sokrates, dönemin Atinalıları tarafından tanrılara inanmaması ve gençlerin ahlakını bozması gerekçesiyle suçlanmış, Atina demokrasisi tarafından yargılanmış ve cezalandırılmıştır. Meletos adlı bir genç tarafından “gençlerin ahlakını bozmak ve dinsizlik” suçlamalarıyla açılan dava sonucunda, 500’ler Meclisi kararıyla 70 yaşında iken MÖ 399’da ölüme mahkum edilmiştir. Uzmanlara göre mahkeme sonucunda karar verici 500’ler  meclisinin oy oranı 281’e 220’dir ve Sokrates 361 oya karşılık 140 oy oranı ile ölüm cezasına mahkum olmuştur.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sokrates, kendisini suçlayanları, mahkemede suçlayanlar ve eskiler olarak ikiye ayırmaktadır. İlk bölümde kendi savunmasını yapmaktadır. Sokrates’e göre Atina’da adının çıkmasının sebebi bilgeliğidir. Bu bilgelik kendini beğenmişlik değildir ve bir olgudur. Hiçbir şey bilmediği halde kendini bilge sanan insanlardan tek farkını “hiçbir şey bilmediğini bilmesi” olarak açıklamaktadır. Sokrates; Atinalıların kendisine haksız şekilde saldırdığını ifade etmiş ve suçlayıcılara karşı felsefi temeli olan bir savunma vermiş, insanların hiçbir kötülüğü bilerek yapmadıklarını ifade etmiştir. Gençleri yoldan çıkarttığı iddialarına karşı, yoldan çıkarılanları ya da onların yakınlarını mahkemede göremediğini ileri sürerek savunma yapmış, kendisine yakışmayacak onursuz bir savunma yapmayacağını ve af talep etmediğini, felsefeden yoksun şekilde veya sürgünde bir yaşam geçirmektense ölmeyi tercih edeceğini bildirmiştir. Sokrates lehte ve aleyhte oy verenler hakkındaki konuşmaları ile savunmasını sonlandırmaktadır.

Mahkeme Kararı ve Sokrates’in İnfazı
Ölüm cezası verilmesinden sonra Sokrates’in infazı 30 gün gecikmiş, bu süreçte bazı nüfuzlu kişilerin yardımıyla kaçabilme şansı olmasına karşın Sokrates kaçmayı reddetmiş ve yasalara uymuş, kendi düşünce ve değerlerine uygun davranmış, baldıran zehrini içerek hayatına son vermiştir. Mahkeme kayıtları günümüze ulaşmamıştır. Sokrates’in konuşması Platon ve Xenophon tarafından günümüze ulaştırılmıştır. Platon’un yazmış olduğu metin mahkeme tutanağı değildir.
Platon ve Sokrates’in Savunması
M.Ö. 428 ile M.Ö. 348 yılları arasında yaşayan Platon, bugünkü üniversitenin atası sayılan Akademia’nın kurucusu ve hocası olan Sokrates‘i konuşturduğu diyaloglarla felsefeyi yazıya en iyi aktarmış ustalardan biridir. Bu kitapta birbirini tamamlayan dört diyalog yer almaktadır. İlk diyalog olan Euthyphron’da yargılanışının öncesi anlatılmakta ve dinsizlikle suçlanan Sokrates‘in inançları hakkında bilgi verilmektedir. Sokrates’in Savunması’nda ise yargı süreci anlatılmaktadır. Kriton’da hüküm sonrası anlatılmakta, bir yurttaşın saygı duyması gereken ilkeler tartışılmaktadır. Platon’un en şiirsel eserlerinden biri olan Phaidon’da ise Sokrates’in son günü anlatılmakta ve ruh hakkındaki düşünceleri yansıtılmaktadır.
Platon, düşünce tarihinin en önemli ve etkili filozoflarından biridir. Felsefenin kurumsallaşmasına ve felsefede yazılı geleneğin oluşmasına katkıda bulunmuş, iki dünyalı metafiziğiyle bütün bir Ortaçağ düşüncesini belirleyecek olan idealist felsefe geleneğinin başlatıcısı olmuştur. Hıristiyan Ortaçağ felsefesine ve İslam düşüncesine etkisi bakımından da ayrıca önem taşıyan Platon, düşünce tarihi boyunca tartışılan tüm problemleri yüzlerce yıl öncesinden ele almış ve ilk büyük felsefi sistemi inşa etmiştir. Platon’un, mahkemede fiili olarak bulunduğuna dair yaptığı göndermeler Sokrates’in Savunması’ndaki aktarımların birinci elden olduğuna dair bir kanaat oluşmasını sağlamaktadır.

Sokrates’in Savunması

Sokrates’in Biyografisi (M.Ö. 470 – 399)

470: Bir Attike mıntıkası (demos) olan Alopeke’de heykeltıraş (belki de taş yontucusu veya mermer ustası) Sofroniskos ile ebe Fenarete’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Sokrates başlangıçta babasının mesleğini icra etmiş görünmektedir.

441: Sokrates Perikles’in yakın çevresine dahil olur. Alkibiades, Kritias, Harmides gibi genç aristokratlarla yakınlık kurar.

432: Trakya’da Potidea kuşatmasına katılır. Platon’un Simposion (Şölen) adlı eserinde Alkibiades kuşatmayı anlatırken Sokrates’in olağanüstü fiziki dayanaklılığını nakleder.

424: Delion’da Thebai’liler tarafından bozguna uğratılan Atina ordularında yer alır. Geri çekilme sırasında büyük bir cesaret gösterir ve Alkibiades’i yaralı şekilde terk etmeyerek hayatını kurtarır.

422: Trakya’da Amfipolis seferine katılır. Şayet sefer bu tarihte gerçekleştiyse belirli söylencelerin iddia ettiği gibi Ksenofanes’in hayatının Sokrates tarafından kurtarılmış olması imkansızdır. Lakin sefer 414 yılında gerçekleşmiş de olabilir.

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi

0
Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi; dünya basınını izlemek ve incelemek, ülke içinde gazeteler yayınlatmak, fikri ve psikolojik birliği sağlamak ve ülke sorunları hakkında herkes tarafından kolayca anlaşılabilir yayınlar hazırlayarak her tarafta muhabirler bulundurmak amacıyla kurulmuştur. Kuruluş ilk etapta, İstanbul, Zonguldak, İnebolu, Trabzon, Antalya, Kars, Adana, İzmit ve Aydın’da (Söke ve Kuşadası) birer istihbarat şubesi açmıştır. Anadolu gazetelerinin kâğıt, harf ve diğer ihtiyaçlarına katkıda bulunan kurum, Anadolu Ajansını da 7 Haziran 1920 tarihinde bünyesine almıştır.

TBMM Başkanı ile Başbakana bağlı olan kurum 8. Ağustos 1984 tarih ve 231 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü adını almış, 10 Temmuz 2018 tarihinde kapatılarak görev ve yetkilerinin yanı sıra tüm mal varlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na devredilmiştir.

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi teşkiline dair kanun

0

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi, 7 Haziran 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa‘nın isteğiyle kurulmuştur. “Matbuat ve istihbarat müdiriyeti umumiyesi teşkiline dair kanun” 7 Haziran 1920 tarihinde, 6 nolu kanun olarak mecliste kabul edilmiş, 14 Şubat 1921 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır.

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi; dünya basınını izlemek ve incelemek, ülke içinde gazeteler yayınlatmak, fikri ve psikolojik birliği sağlamak ve ülke sorunları hakkında herkes tarafından kolayca anlaşılabilir yayınlar hazırlayarak her tarafta muhabirler bulundurmak amacıyla kurulmuştur. Kuruluş ilk etapta, İstanbul, Zonguldak, İnebolu, Trabzon, Antalya, Kars, Adana, İzmit ve Aydın’da (Söke ve Kuşadası) birer istihbarat şubesi açmıştır. Anadolu gazetelerinin kâğıt, harf ve diğer ihtiyaçlarına katkıda bulunan kurum, Anadolu Ajansını da 7 Haziran 1920 tarihinde bünyesine almıştır.

TBMM Başkanı ile Başbakana bağlı olan kurum 8. Ağustos 1984 tarih ve 231 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü adını almış, 10 Temmuz 2018 tarihinde kapatılarak görev ve yetkilerinin yanı sıra tüm mal varlığı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına devredilmiştir.

Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi teşkiline dair kanun

BÎRİNCÎ MADDE

Alelûmum dahilî ve harici neşriyat ve irşadat ve istihbarat işleriyle meşgul olmak ve bilcümle matbuat umuruna merci teşkil eylemek üzere «Matbuat ve istihbarat müdiriyeti umumiyesi» unvanı ile icra riyasetine merbut bir Müdiriyeti umumiye tesis edilmiştir.

İKİNCİ MADDE

Müdiriyeti umumiye Vekiller Heyetinin bütün vesait ve teşkilâtından istifade eder.

ÜÇÜNCÜ MADDE

irşat ve istihbarat masarifi İcra Reisinin tasdikma iktiran* etmek şartiyle Miidiri umumî tarafından sarfedilir.

DÖRDÜNCÜ MADDE

îşbu kanun tarihi neşrinden mer’idir.

Resmi Gazete

0

Başbakanlık Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan; yasama, yürütme ve yargı organlarına ilişkin mevzuat, karar ve ilanların yer aldığı süreli yayındır. Kanunların yürürlüğe girmesi için Resmî Gazete’de yayımlanması zorunludur.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kapatma Kararı

0

Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP), Anayasa Mahkemesi tarafından 23 Kasım 1993’te kapatılmıştır. ÖZDEP, 19 Ekim 1992’de kurulmuş, siyasi hayatı en kısa süren partilerden olmuştur.  Kapatma gerekçesi, programında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine hükümler bulunması olarak gösterilmiştir.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/1 (Siyasî Parti Kapatma)

Karar Sayısı:1993/2

Karar Günü:23.11.1993

R.G. Tarih-Sayı:14.02.1994-21849

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Özgürlük ve Demokrasi Partisi

DAVANIN KONUSU

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Programı’nın kimi bölümlerinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine; Anayasa’nın da Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14., 24., 42., 68., 69. ve 136. maddelerine aykırılğı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi

istemidir.

I- İDDİANAME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 29.1.1993 günlü, SP.42 Hz.1993/10 sayılı İddianamesinde aynen:

“I- Giriş

Siyasî Partiler Yasası (daha sonra SPY olarak belirtilecektir)nın 3. maddesine göre, “Siyasî partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile millî iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır.”

Bu şekilde tanımlanmış olan siyasal partileri Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları saymıştır. Ancak, ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir konumda bulunan ve bu nedenle kendilerine Anayasa’da özel bir yer verilmiş olan siyasal partilerin varlığını demokratik rejimin “olmazsa olmaz” koşulu kabul eden bu anlayışın mutlak ve sınırsız olduğu söylenemez. Çünkü, toplum hayatında çok önemli görevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve Cumhuriyet ilkelerini hedef alan bir güç odağı durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ki böyle bir duruma devletin hareketsiz kalması kamu düzeni ve toplumun devamlılığı kavramlarıyla bağdaşmaz. Devletin bu konuda gerekli tedbirleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereği ve sonucudur. Nitekim, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını öngörmüş, 69. maddesinde ise, faaliyetlerinde 14. maddedeki sınırlamalar dışına çıkamayacakları esasını getirmiş, SPY.nda da bu ilkelere uygun düzenlemelerle aksine durum ve davranışlar kapatma yaptırımıyla karşılanmıştır.

Siyasal partilerin toplum hayatındaki olağanüstü rollerini göz önüne alan Anayasa 69. maddesiyle, biraz önce belirttiğimiz ilkeler doğrultusunda, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiş, SPY.nın 9. maddesi de bu görevi Anayasanın direktifine uygun olarak düzenlemiş bulunmaktadır.

Davalı siyasî parti, gerekli bildiri ve belgelerin 19.10.1992 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY.nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluş bildiri ve eklerinin anılan Bakanlıkça Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmesini takiben Anayasa’nın 69 ve SPY.nın 9. maddelerinin yüklediği görev çerçevesinde davalı partinin tüzük ve programıyla kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygun olup olmadığı öncelikle incelenmiş ve programında ayrıntılarına aşağıda yer verilecek olan aykırılıklar tespit edilmiştir.

II- Konuyla İlgili Yasal Düzenlemeler

  1. A) Anayasa Hükümleri

Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Madde 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı albayraktır.

Millî marşı “İstiklâl Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

Madde 4- Anayasanın 1 nci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Madde 14- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.

Madde 24- Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 ncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

Madde 42- Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkilâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.

Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.

Devlet, maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.

Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.

Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.

Madde 68- Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden çıkma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için yirmibir yaşını ikmal etmek şarttır.

Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler

kurulamaz.

Siyasî partiler, yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamaz, kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez, vakıf kuramazlar.

Hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, öğrenciler ve Silahlı Kuvvetler mensupları siyasî partilere giremezler.

Madde 69- Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar.

Bunlardan maddi yardım alamazlar.

Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları, demokratik esaslarına aykırı olmaz.

Siyasî partilerin malî denetimi Anayasa Mahkemesince yapılır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.

Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetcisi olamayacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz.

Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve nakdî yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden siyasî partiler de temelli kapatılır.

Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.

Madde 136- Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.

  1. B) Siyasî Partiler Yasası Hükümleri

Madde 78- Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını, Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlâk ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiç bir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.

Madde 81- Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  3. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.

Madde 89- Sîyasal partiler, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.

III- Dava Konusu Parti Programı

Davalı partinin programında, davaya esas olarak, şu hususların yer aldığı görülmektedir:

“…..

Türkiye’de Türk, Kürt ve diğer azınlık halkların ortaklaşa yürüttüğü bir “Kurtuluş” savaşı ile saltanat yıkılmış, Cumhuriyet kurulmuştur. Bu kuruluş sadece Türk egemen anlayışıyla sonuçlandırılmış, bu temelde yürütülen batı ile bütünleşme çabalarından bir sonuç çıkarılamamış, Türkiye geri kalmışlıktan kurtulamamıştır.

…..

…Tekel iktidarlarının yapısı Cumhuriyetin ilk günlerinden bugüne kadar, sivil-asker bürokratlarla iç içe geçerek bu bütünleşme ve işbirliği temelinde sürdürülüyor. Tekelci hakimiyeti sürdürebilmek için; Kürt halkını inkar ve haklı taleplerini bütünüyle yok sayma… temelinde geliştirilen siyasî politikalarla yürüyorlar.

…..

Kürt halkının en doğal demokratik hak ve istemlerine karşı, bu şöven, militarist propagandalar, sürgün ve imha politikaları daima öne çıkarılarak egemen “Türk” anlayışı korunmuş, başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara ve dahası Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarını “Çağdaşlaşma”, “Batılılaşma” adına sürdüregelmişlerdir…

…..

Türkiye’nin bütünlüğünü siyasal, sosyal, ekonomik olarak etkisi altına alan bu durum karşısında tekelci iktidar çözümsüzdür. Çünkü bu iktidar toplumun ezici çoğunluğunun çıkarlarına karşıdır. Ve söz konusu çözümsüzlüğü egemen sermaye çıkarları temelinde tüm topluma zorla kabul ettirmek istemektedirler. Ve böylelikle Türk ve Kürt emekçilerinin çıkarlarını savunan bütün demokratik çıkışları tıkamaktadırlar.

…..

ÖZDEP, halklarımızın, barış ve kardeşliğinin egemen olduğu bir düzen yaratılmasını ve bu düzen içinde özgür iradeye dayalı kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesini öngörür.

ÖZDEP, halkların kardeşliği, birliği ve dayanışması önünde engel olan her türden ve renkten ırkçı, şöven ve gerici faşist ideolojik akım ve örgütlenmelere karşı aktif bir politik, ideolojik, demokratik mücadeleyi yürütür.

ÖZDEP, iç ve dış politikaların belirlenmesinde tüm emekçi kitlelerin ve halklarımızın ortak çıkarlarını temel alır…

ÖZDEP, emekçi sınıfların ve her türden meslek gruplarının, dinsel ve ulusal azınlıkların kendi politik, ekonomik, mesleki ve kültürel çıkarlarını ifade etmeleri için demokratik örgütlenme haklarını temel bir yaşamsal ilke olarak görür ve Anayasal güvence altına alır.

…..

ÖZDEP, Türk ve Kürt halkı ile azınlıkların demokratik, özgür bir ortam içinde kendi dil, kültür, gelenek, felsefi ve dinî inanç ve ibadetlerini özgürce yerine getirmeleri ve geliştirmeleri için tüm olanakları sağlar. Başta TV, radyo olmak üzere her türlü basın yayın olanaklarından eşitçe yararlanmalarını öngörür.

ÖZDEP, halkların temel eğitimini kendi ana dilleri ile yapmalarını öngörür ve bunun gerçekleşmesi için devletin maddi desteğini sağlar.

ÖZDEP, nihai olarak, Türk ve Kürt halklarını toplumcu bir

düzene götürmek için gerekli tüm demokratik ön koşul ve hazırlıkları

gerçekleştirmeyi öngörür…

ÖZDEP, halklarımızı bütün yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarımızın yegane sahibi olarak görür…

ÖZDEP, halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşru mücadeleleri destekler, onlarla birlikte dayanışma içinde olur.

…..

Partimiz Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden, halkın onayıyla seçilmiş, temsilcilerinin toplandığı demokratik bir Halk Meclisinin yaratılmasını öngörür.

…..

Demokratik halk meclisi… halklarımızın ulusal iradesini temsil eden demokratik, çağdaş bir yasama gücü ve organı olacaktır.

…..

Basın-yayın halkın politik, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının savunulmasında halkların ulusal kimlik, dil ve kültürlerinin doğru bir tarzda halka kavratılmasında, halklar arasında dostluk ve kardeşliğin geliştirilip güçlendirilmesinde etkin bir araç haline getirilecektir.

…..

Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır.

Partimiz… bütün ezilen sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik her türlü ekonomik, politik, askeri ve kültürel saldırıya karşıdır.

Partimiz halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşru mücadeleleri destekler, onlarla birlik ve dayanışma içinde olur.

Partimiz, ulusal ve dinsel azınlıkların demokratik ve özgür bir ortamda kendi dil, kültür, gelenek, felsefi ve dinî inanç ve ibadetlerini özgürce geliştirebilmeleri için tüm olanakları sağlar.

Başta televizyon, radyo olmak üzere her türlü basın-yayın olanaklarından eşitçe yararlanmalarını öngörür…

…..

Özgürlük ve Demokrasi Partisi ülkeyi birlikte kuran Türk ve Kürt halklarının eşit ve gönüllü birliğinden yanadır.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasını, demokrasinin temeli kabul eder. Bu sorun Türkler ve Kürtlerin, demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesin sorunudur.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır.

…..

Özgürlük ve Demokrasi Partisi halkların eşit ve özgür iradesi temelinde oluşturulacak demokratik bir çözüm için Kürt halkının özgür iradesine sonuna kadar saygılıdır…

…..

….Bugün ülkemizde hukuk ve adalet mekanizması antidemokratik, temel insan hak ve özgürlüklerini çiğneyen, egemen sınıfların çıkarlarını temel alan, Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyan, emekçilerin ekonomik, demokratik örgütlenmesini yasaklıyan gerici, şöven, ırkçı bir niteliğe sahiptir.

…..

Yargılamada ana dil esas alınacaktır.

…..

Türk ve Kürt halklarının ve azınlıkların kendi ulusal kültürlerini özgürce geliştirme ve sahiplenme ortamı yaratılacaktır. Halk ve ulus olmanın birinci ve temel unsuru dil olduğundan her halkın kendi ana diliyle eğitim yapma olanağı sağlanacaktır.

…..

Herkesin temel eğitimini kendi ana diliyle yapması sağlanacaktır. İlkokuldan yüksekokula dek her kademede ana dilde eğitim yapma fırsatı yaratılacaktır.

…..

IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

  1. A) Kapatma Sebepleri

“Giriş” bölümünde de belirtildiği gibi siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde belirtilmiştir. 68. maddenin dördüncü fıkrasında, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, beşinci fıkrasında da, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralı getirilmiş, 69. maddenin birinci fıkrasında ise siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları, 8. fıkrasında da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kabul edilmiştir.

Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına vs. ilişkin esasları düzenleyen SPY. Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslardan hareketle, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uymak zorunda oldukları hususları ayrıntılı olarak düzenlemiş ve bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde partinin kapatılması olarak belirlemiştir.

Davanın konularıyla sınırlı kalmak üzere, anılan Yasa’nın 78 maddesinde; “Siyasî partiler:

a- Türkiye Devletinin … Anayasa’nın Başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini … değiştirmek;

…dil, ırk …, din ve mezhep ayırımı yaratmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

…” hükmü yeralmıştır.

Maddenin (a) bendinde, ağırlıklı olarak, Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile devletin temel ögelerini belirleyen ve bunları koruma amacıyla getirilen hükümlerine gönderme yapıldığı görülmektedir. Anayasa’nın, Cumhuriyetin ve dolayısıyla Devletin niteliklerini belirleyen 2. maddesiyle, Türkiye Cumhuriyetinin ….. millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde …… Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan … lâik … bir devlet olduğu belirtilmiştir. Gerek Anayasa’nın 2. maddesinde, gerekse SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde zikredilen “Başlangıç”ta ise, Anayasa’nın, “Atatürk’ün … ilke ve inkılâpları doğrultusunda hiçbir düşünce ve mülâhazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı … fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp, uygulanması…” gerektiği ifade edilmiştir.

Başlangıçta yer alan “Türk varlığının devleti ve ulusuyla bölünmezliği” esasından 2. maddede dolaylı olarak sözedilmiş, 3. maddenin birinci fıkrasında ise “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” ifadesiyle bu esaslar tekrarlanmış, 14. maddenin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak … dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak… amacıyla kullanılamayacakları kabul edilerek temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Toplumun siyasal bakımdan örgütlenmiş şekli olan devletin kendisine ve dolayısıyla topluma yönelebilecek tehditlere karşı varlığını koruma endişesinin bir ifadesi niteliğindeki, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesi konusunda Anayasa’nın gösterdiği duyarlık bu söylenenlerle kalmamış, 4. maddesinde bu ilkeyi içeren 2. ve 3. maddelerin değiştirilemiyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemiyeceği kuralını getirmiş, ayrıca 5, 13, 28, 30, 33, 58, 130, 133, 135 ve 143. maddelerinde de bu temel ilkeye yer vermiş, hatta 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil etmiştir.

Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü, onun dışa karşı bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün sağlanması ve korunması demektir. Ulusuyla bölünmezliği ise, herhangi bir azınlığın meydana gelmesinin önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılığın yasaklanması anlamına gelir. Bu ilkelerden birine aykırı davranılması diğerinin de ihlâli sonucunu doğurur. Ulusal Kurtuluş Savaşının hareket noktası olmuş ve onun belgesi haline gelmiş olan “Türk Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği” ilkesinin tarihsel ve hukuksal dayanağı, Amasya Genelgesi’nde sözü edilen, Sivas ve Erzurum Kongrelerinde kabul edilen “ulusal sınırları içinde bulunan vatanın ayrılık kabul etmeyen bütünlüğünün ve ulusun bağımsızlığının tehlikede oluşu”na ilişkin kararlar ile bunlardan esinlenerek, belirlenen sınırlar içindeki toprakların ve bu yerlerde kaynaşmış biçimde yaşayanların bir bütün olduklarını kabul ve ilân eden “Misak-ı Milli” Bildirgesi (Ahd-ı Millî Beyannamesi)dir. Bu belgede bir bütün oluşturdukları belirtilenler arasında herhangi bir etnik topluluktan söz edilmemiş, Lozan Barış Antlaşması da “Müslüman olmayan” kimseleri ayrık tutarak, ulusal sınırlar içinde hiçbir etnik azınlığın varlığını kabul etmemiştir.

SPY’nın 78. maddesi bakımından üzerinde durulması gereken bir diğer konu, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesindeki Atatürk milliyetçiliği düşüncesidir. Yukarıda belirtildiği gibi, Başlangıç’ta Anayasa’nın “hiçbir düşünce ve mülâhazanın … Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkılapları karşısında koruma göremeyeceği…” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği ifade edilmiştir. 2. maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içerisinde yaşamaları şeklinde tanımlanmaktadır. Başlangıç’ın dokuzuncu pragrafında, Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliği düşüncesinin aynı nitelikte bir başka anlatımıdır.

Türkiye Cumhuriyetinin bağlı bulunduğu ve onun bir ulusal devlet olma niteliğinin gereği olan Atatürk milliyetçiliği modern milliyetçilik düşüncesidir. Buna göre, çeşitli kökenlerden gelseler bile, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, buna dair irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin kendisi gibi olanlarla birlikte kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli olan ve bölünmez vatan esasına dayanır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine bakılmaksızın bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu niteliğindeki bu milliyetçilik anlayışını kararlı bir biçimde yukarıda belirtilen anlamda yorumlayagelmiştir. Nitekim, 20.7.1971 gün, 1971/3 sayılı, 8.5.1980 gün, 1980/1 sayılı, 27.11.1980 gün, 1980/59 sayılı, 18.2.1985 gün, 1985/4 sayılı kararlarında bu yorum tarzı tekrarlanmış; 16.7.1991 gün, 1991/1 sayılı kararında ise, milliyetçiliğin büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi” üzerine kurulu olan, çağın en etkin kültür ve politik anlayışı, Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk devriminin temel ve önde gelen ilkelerinden olduğunu, Cumhuriyet döneminde “millet” ile “milliyetçilik” kavramlarının, başta Yüce Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları ve onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanıp 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında yer almış oldukları, … bunun ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkını, kökeni ne olursa olsun devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgu olduğu; ayırımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngördüğü belirtilerek aynı esaslara işaret edilmiş ve en son 10.7.1992 gün, 1992/1 sayılı kararında da 16.7.1991 günlü kararın yukarıda zikredilen bölümü tekrarlanmak suretiyle Atatürk milliyetçiliği düşüncesinin anlamı bir kere daha açıklanmış ve vurgulanmış bulunmaktadır.

Anayasa, başlangıç kısmı ile 2. maddesinde Atatürk milliyetçiliği ilkesine yer vermek suretiyle onu Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katmış, bununla da yetinmeyerek, eğitim ve öğretim hakkı ve ödevini düzenleyen 42. maddesinde, eğitim ve öğretimin doğrultusunun Atatürk ilkeleri olacağını belirtmiş, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunu düzenleyen 134. maddesinde Atatürkçü düşünceyi … araştırma ve yaymayı kurumun amaçları arasında saymıştır. Bu maddelerde geçen “Atatürk ilkeleri” ve “Atatürkçü düşünce” kavramları içinde Atatürk milliyetçiliğinin de bulunduğu kuşkusuzdur.

SPY’nın 78. maddesinin (a) bendinde siyasal partilere yasaklanan bir başka husus, devletin diline dair hükümlerini değiştirme amacını gütme veya bu amaca yönelik faaliyette bulunmadır. Anayasa’nın 3. maddesinde devlet dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir. Devletin ulusal niteliği ve ulusuyla bölünmezliği ilkesinin bir gereği ve sonucu olan, devlet dilinin Türkçe olması resmî işlemlerin ve yazışmaların Türkçe yapılması, resmî belgelerin Türkçe yazılması anlamındadır. Ancak, bunun ötesinde, Türkçe yurt düzeyinde yüzyıllar boyunca, soyları farklı da olsa, birlikte yaşayan, karışıp kaynaşmış, kitlelerin kullandığı bir bilim, kültür ve edebiyat dili haline gelmiş ve bireylerin birbirleriyle iletişiminin sağlanmasında ana öge olmuştur. Türkçenin kullanımındaki bu yaygınlık karşısında, bazı etnik grupların kullandıkları yerel nitelikteki dillerin resmi dil yerine, genel iletişim ve eğitim dili olarak kabul edilmesi düşünülemez.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” kuralı getirilmiştir. Günümüzde ülkemizde yasaklanmış bir dil bulunmadığı gibi, genel hayatta birçok dilin koşulduğu görülmektedir. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında ise, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez…” hükmü öngörülmüş ve uluslararası sözleşmeler saklı tutulmuştur.

Dil konusunda bir başka Anayasal hüküm 14. maddenin ilk fıkrasında yer alan, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağına ilişkin yasaklamadır.

Sözü edilen 78. madde bakımından önemli bir diğer husus da, devletin lâiklik niteliği ve siyasal partilerin bu niteliği değiştirme amacını güdemeyecekleri kuralıdır.

Anayasa’nın dayandığı temel görüş ve ilkelerden olan Atatürk ilke ve devrimleri arasında bulunan ve devletin niteliklerinden biri olarak sayılan lâiklik ilkesinin başlıca iki anlamı vardır. Birinci anlamı, dinsel inanç ve kanaat özgürlüğüdür. Anayasa’nın 24. maddesinin birinci fıkrasına göre, herkes vicdan, dinsel inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir; üçüncü fıkraya göre de, kimse ibadete, dinsel âyin ve törenlere katılmaya, dinsel inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, dinsel inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz. Bu iki fıkra ile tam bir dinsel inanç özgürlüğü sağlanmakta ve onun bir sonucu olarak dinsel inancın uygulanmasını oluşturan ibadet, dinsel âyin ve törenler konusunda da bir özgürlük kabul edilmektedir. Ancak, bu ikinci özgürlüğün tam ve mutlak olmadığı aynı maddenin ikinci fıkrasından anlaşılmaktadır. Buna göre, ibadet, dinsel âyin ve törenler 14. madde hükmüne aykırı olmamak koşuluyla serbesttir. 14. madde ile, temel hak ve özgürlüklerin genel anlamda kötüye kullanılmasının önlenmesi düzenlenmekte ve böylece madde metninde belirtilen amaçlara aykırı olacak biçimde ibadet, dinsel âyin ve törenler yasaklanmaktadır.

Lâiklik ilkesinin davayı ilgilendiren ikinci anlamı ise, din ve devlet işlerinin ayrılığıdır. Lâikliğin bu anlamı şu özellikleri içerir: Birincisi, lâik devlette belirli bir devlet dininin mevcut olmamasıdır. Yani, herhangi bir dinin resmî din olarak bireylere empoze edilmesi sözkonusu değildir. İkincisi, devletin bütün inanç sahiplerine ayırım yapmaksızın, eşitlik ilkesine uygun biçimde davranmasıdır. Üçüncüsü, devlet kurumlarıyla din kurumları arasında bir ayrılığın mevcut olması, başka deyişle devletin siyasal örgütlenmesi içinde herhangi bir dinsel makamın yer almaması ve dinin bir kamu hizmeti karakterini taşımamasıdır. Bu özellik nedeniyle dikkati çeken husus, ülkemizde yönetim kademeleri arasında bir “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın bulunmasıdır. Bu nokta üzerinde ileride durulacaktır.

Tarihsel gelişimi itibariyle, her ülkedeki lâiklik anlayışı ve uygulamasının toplumun özel koşulları ile o toplumda egemen olan dine göre birbirinden farklı olduğu görülmektedir. Bu bakımdan bizim lâiklik geleneğimiz kendi toplumumuzun ve İslâmiyetin özelliklerinden doğan bir nitelik taşıyan, kendine özgü bir anlayışı ifade eder.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü ve lâiklik ilkeleri ile dili konusundaki bu düzenlemelerin yaptırımını oluşturmak üzere, Anayasa’nın 4. maddesiyle bu konulardaki ilkeleri belirleyen 2. ve 3. maddelerinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği hükmü getirilmiş; siyasal partiler yönünden de 68. madde ile tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY’nın 81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek (b) bendinde ise, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Madde gerekçesindeki açıklamaya göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.”

Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel kültür veya … ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Lozan Antlaşması ile kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışındadır. Bilindiği gibi ülkemizde azınlıklar konusu öncelikle 24.7.1923 tarihli Lozan Antlaşması ile düzenlenmiş ve sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medeni ve siyasî haklardan yararlanma imkânı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiştir. Bundan ayrı olarak, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir. Türkiye’deki hukuk sisteminde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında bir azınlık yoktur.

Belirli büyüklükte olan devletlerde dil, din, mezhep, ırk bakımından farklı toplulukların bulunması hem doğal, hem de bir olgudur. Ancak, bu gibi topluluklardan her birine azınlık hakkı tanınması devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesiyle çelişir. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderiyle özdeşleştirme iradesini belirtmişlerse böyle bir statünün tanınmasına gerek bulunmaz. Bizim tarihimizde de aynı olguyu gözlemek mümkündür. Gerçekten, X.yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra Türkler ve Anadolu toprağında yaşamakta olan her çeşit etnik unsur beraberce Anadolu Selçuklu Devleti içinde yaşamışlar, bu devletin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra ortaya çıkan çeşitli siyasal birliklerin ve bunların içinden yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında bu yaşayış devam etmiş, hatta bu birliğe zaman içinde Kafkasya, Balkan ve Arap yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra meydana gelen çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucu Osmanlı Devleti sınırlarını Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmıştır. Böylece, yaklaşık bin yıllık bir süreç içerisinde, Türkler ve diğer etnik unsurlar aynı siyasal çatı altında iyi ve kötü günlerde birlikte olmuşlar, gerek birbirleriyle, gerekse başka topluluklarla çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle veya göç hareketleri sonucu karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı pota içinde toplamış ve bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine ve değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, etnik kökeni ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak azim, irade ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki meselâ Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşı’na bilfiil katılarak yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında müstesna hizmetler görmüşlerdir. Bu bakımdan, Türk ulusu çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle ortak oluşturduğu ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye karar veren tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk ulusundan sayılmak için öngörülen tek şartın “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk vs. farklılıklarının nazara alınmayacağı, “Türk Ulusu”nun bu anlamda vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bu bütünlük içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayanan azınlıklar yoktur. Bütünlük içinde yer alan her yurttaş diğerleriyle tam bir eşitlik içinde ve ayrıcalıksız konumdadır. Her birey kendisi gibi olan başka bireylere tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni vs. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedir. Herkes eşit ve ayrıcalıksız olunca herhangi bir azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek de doğal olarak mümkün değildir.

  1. maddesinin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek yada yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile, ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayırımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta bir kültür farklılığından sözedilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.

Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY’nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E. 1979/1 (Parti Kapatma), K. 1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “…Bu hükümde de…”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, sözkonusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkradaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişkisi gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratma” anlamına gelebileceğidir.

“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan Anayasal durum karşısında Anayasa’nın başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”

Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “…bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”

Şu halde, bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında, ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha öncede belirtildiği gibi Türk ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tâbi tutulmasını istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

SPY’nın 89. maddesiyle; siyasal partilerin, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasal görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel yasasında gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136. maddesi hükmüne aykırı amaç güdemeyecekleri kabul edilmiştir. Madde gerekçesindeki açıklamaya göre, bu hükümle sağlanmak istenen, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içindeki yerine dokunulmasının önlenmesidir. Bu hükmün dayanağı, metninde de belirtildiği gibi, Anayasa’nın 136. maddesidir. 136. maddeye göre, genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasal görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve ulusça dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel yasasında gösterien görevleri yerine getirecektir. Böylece, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içindeki yeri güvence altına alınmış olmaktadır. 136. madde Diyanet İşleri Başkanlığı’na, özel yasasıyla belirlenen görevleri yerine getirirken gözetmesi gereken üç genel ilke göstermiştir ki bunlar “lâiklik ilkesi doğrultusunda hareket etmek”, “bütün siyasal görüş ve düşünüşlerin dışında kalmak” ve “ulusça dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek”tir. Bu suretle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özel görevlerini bu üç ilke doğrultusunda yerine getirmesi sağlanmak istenmiştir.

Anayasa’nın 136. maddesi, 1961 Anayasası’nın 154. maddesinin bazı eklemelerle tekrarı niteliğindedir. Gerek eski 154., gerekse 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren genel idare içinde yer alan bu kuruluşun durumunu, toplumsal bir kurum olarak dinin ifade ettiği önemi göz önünde tutarak aynen devam ettirme amacına yöneliktir. Anayasa’nın 136. ve SPY’nın 89. maddelerinde sözü edilen özel yasa 22.6.1965 tarihinde kabul edilen 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”dur. Yasanın genel gerekçesinde, hedef aldığı temel ilkeler arasında, Anayasa’nın lâiklik, din ve vicdan özgürlüğü anlayışına uygun olarak genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev ve yetkilerini belirlemenin bulunduğundan söz edilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhuriyetin kuruluşunu takiben Evkaf ve Şer’iye Vekâletinin kaldırılması sonucu 1924 yılında 929 sayılı Yasayla kurulmuş, 1935 yılında 2800 sayılı Yasayla kuruluşun görev ve yetkileri belirlenmiştir. Ancak, zaman içinde ortaya çıkan ihtiyaçları karşılama amacıyla çeşitli hükümlerin eklenmesine rağmen, yine de Yasanın yetersiz kalması yanında, güvenilir bilgilere sahip ve İslâm dininin yüksek nitelikleriyle orantılı din görevlilerinin yetiştirilmesi, diğer yandan din hizmetlerinin bir düzen altına alınması gereği yasakoyucuyu bu konuda yeni bir düzenlemeye gitmeye zorlamıştır. Yüksek Mahkemenizin 21.10.1971 gün, E.1970/53, K.1971/76 sayılı kararında da belirtildiği üzere, “… Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada yer almasının … birçok tarihi nedenlerin, gerçeklerin ve ülke koşullarıyla gereksinmelerinin doğurduğu bir sonuç olduğunda kuşku yoktur.

…..

“Gerçekten, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada yer alması nedenleri, Anayasamızda kabul edilen lâiklik düzen ve esaslarından ve bir Anayasa hükmü olan 154. maddesindeki Diyanet İşleri Başkanlığının kanunda gösterilen görevleri yerine getireceği yolundaki ibareden anlaşılmaktadır. Bunlara göre, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada yer alması şu zorunluluk ve nedenlere dayanmaktadır;

Dinin devletçe denetiminin yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dinî taassubun önlenmesi ve dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk Milletinin çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi, yücelmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi gibi nedenlere dayandığı gibi, aynı zamanda toplumun çoğunluğunun Müslüman bulunduğu ülkemizde dinî ihtiyaçların karşılanabilmesi için dinî işleri görecek kişiler, mabet ve başka maddi ihtiyaçların sağlanması ve bunların bakımı gibi konulara yardım etmek nedenlerine de dayanmaktadır…”

Şu halde, Anayasakoyucunun Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasada ve idare örgütü içinde yer almasını öngörürken takip ettiği öncelikli amacın, bize özgü lâiklik anlayışı doğrultusunda din adamlarının yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla, toplumsal bir kurum olan dinin toplum yaşantısında bağnazlık oluşturarak toplumun huzurunu tehdit etmesi sonucu kamu düzeninin bozulmasının önüne geçmek, ayrıca dinin toplum yaşantısı içinde bir siyasal güç, odak oluşturarak siyasal iktidarı denetlemesini engellemek olduğu anlaşılmaktadır. Bu şekilde, bireyler veya bireylerin oluşturduğu “cemaat” adı verilen örgütlü topluluklar, dinsel işlerin yürütülmesi, din adamlarının yetiştirilmesi, mabet vesair ihtiyaçların karşılanması alanlarından olduğu kadar, siyasal etkinlik ve egemenlik kurma olanaklarından da uzak tutulmuş olmakta, bireylerin dinsel nitelikteki ihtiyaçlarının sağlanması işleri dağınıklıktan ve düzensizlikten kurtarılarak, organize ve disiplinli bir biçimde tek elden yürütülmesi gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.

  1. B) Değerlendirme

Açıklanan Anayasal ve yasal hükümlerin ışığı altında, davalı partinin programındaki bazı bölümlerin değerlendirilmesinden şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

Programda, Türk, Kürt ve diğer azınlık halkların ortaklaşa yürüttükleri Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyetin kuruluşunun sadece Türk egemenlik anlayışıyla sonuçlandırıldığı; Cumhuriyetin ilk günlerinden bugüne kadar tekelci iktidarların yapısının sivil ve asker bürokratlarla içiçe geçerek bütünleşme ve işbirliği temelinde sürdürüldüğü, tekelci hâkimiyetin devam ettirilmesi için Kürt halkının inkâr ve haklı taleplerini bütünüyle yok sayma temelinde geliştirilen siyasal politikaların yürüdüğü; şöven, militarist propagandalar ve imha politikalarının Kürt halkının en doğal demokratik hak ve isteklerine karşı çıkılarak egemen “Türk” anlayışının korunduğu; başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara ve hatta Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarının “Çağdaşlaşma” ve “Batılılaşma” adına sürdürüldüğü;

Partinin, halkların barış ve kardeşliğinin egemen olduğu bir düzeni ve bu düzen içinde özgür iradeye dayalı, kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesini öngördüğü; halkların kardeşliği, birliği, dayanışması önündeki engellere karşı mücadele edeceği, iç ve dış politikaların belirlenmesinde halkların ortak çıkarlarını temel aldığı, Türk ve Kürt halklarıyla azınlıkların kendi dil ve kültürlerini geliştirmeleri için tüm olanakları sağlayacağı, halkların temel eğitimini kendi ana dilleriyle yapmalarını ve Türk ve Kürt halklarını toplumcu düzene götürmek için ön koşul ve hazırlıkları öngördüğü; halkları bütün zenginlik kaynaklarının sahibi olarak gördüğü; halkların birliğine ve çıkarlarına zarar veren her türden teröre karşı mücadeleyi temel ilke olarak kabul ettiği; Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden bir halk meclisinin yaratılmasını öngördüğü, bu meclisin halkların ulusal iradesini temsil edeceği; ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik her türlü saldırıya karşı olduğu; ülkeyi birlikte kuran Türk ve Kürt halklarının eşit ve gönüllü birliğinden, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bilgirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yönetmelerle çözümlenmesinden yana ve halkların eşit ve özgür iradesi temelinde oluşturulacak demokratik bir çözüm için Kürt halkının iradesine sonuna kadar saygılı olduğu; ülkedeki hukuk ve adalet mekanizmasının Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyan bir niteliğe sahip olduğu ifade edilmektedir.

Bu ifadelerde ilk bakışta dikkati çeken husus, Türk ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt halkı ve diğer azınlıkların mevcut olduğunun belirtilmesi ve bu sözde ayrılığın “halklar” ve “azınlıklar” deyimleriyle her vesileyle ısrarlı bir biçimde vurgulanmasıdır. Türk ve Kürt halklarıyla diğer azınlıkların Kurtuluş Savaşının ortaklaşa başarıya ulaştırmalarını takiben kurulan Cumhuriyette Türk anlayışının egemen olduğu, Kürt halkının ve onun en doğal demokratik hak ve istemlerinin inkâr edilip yok sayıldığı, Kürtlere baskı uygulandığı, oysa kendilerinin Türk ve Kürt halklarının eşit ve gönüllü birliğini savundukları Kürt sorununun uluslararası antlaşma ve belgeler çerçevesinde ve halkların eşit ve özgür iradesi temelinde demokratik bir çözüme kavuşturulması için Kürt halkının iradesine saygı duyduklarından; ayrıca halkların barış ve kardeşliği, birliği, dayanışması, kendi kaderlerini tayin hakkından söz edilmesi, Türkiye Devletinin ulusuyla bölünmez bütünlüğünü zedeleyici niteliktedir. Bunlarla anlatılmak istenen Türk ulusu bütünlüğü dışında Türk ve Kürt halkları olarak adlandırılan iki ayrı ulusun mevcut olduğu ve partinin bu iki ulusun eşit şekilde muamele görmesi ve beraberliklerini gönüllü olarak devam ettirmelerinden yana olduğudur.

Programdaki “halklar” deyiminin “uluslar” ve özellikle “Kürt ulusu” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü, programın “Partimizin Temel İlkeleri” ve “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” bölümlerinde, halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri mücadelelerin desteklenmesinden; yine “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” bölümünde, ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik saldırılara karşı olmaktan söz edilmektedir. Bağımsızlık, özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı gibi kavramlar sadece uluslar için sözkonusu olabileceğinden, bölgesel veya yerel toplulukların güncel tepki ve duygularının ifadesi anlamındaki “halk”ların bağımsızlığı, özgürlüğü ve siyasal nitelikteki kendi kaderlerini tayin hakkından söz edilemeyeceğinden, programda birçok defa tekrarlanan “halklar” deyimiyle “uluslar”, başka deyişle, Türk ulusu bütünlüğü dışında başka ulusların, özellikle Kürt ulusunun varlığının amaçlandığı sonucuna varmak gerekir.

İkinci olarak, “Yasama ve Yürütme” bölümünde, partinin Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden ve halk meclisi olarak adlandırılan bir yasama organının oluşturulmasını öngördüğü ve sözkonusu meclisin halklarımızın ulusal iradesini temsil edeceği belirtilmektedir. Ulusal iradeden söz edilmesi, o iradenin sahibi olduğu söylenen halkların, yani çıkarlarının temsil edileceği söylenen Türk ve Kürt halklarının birbirinden ayrı uluslar olarak kabul edildiğinin anlatımından başka bir şey değildir. Diğer taraftan, “Basın-Yayın Özgürlüğü” bölümünde, basın-yayının halkın politik, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının savunulmasında, halkların ulusal kimlik…lerinin doğru bir tarzda kavratılmasında… etkin bir araç haline getirileceğine ilişkin ifadedeki “halkların ulusal kimliği” ibaresinin anlamı, ulusal nitelikte kimliğe sahip olan halkın bizzat o ulusu oluşturması demektir.

Üçüncü olarak, “Hukuk ve Adalet” bölümünde, ülkemizdeki hukuk ve adalet mekanizmasının Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyan bir nitelikte olduğu ifade edilmektedir ki burada da açık bir biçimde Kürt halkının ulusal varlığından sözedilerek onların ayrı bir ulus oluşturduğu kabul edilmiş olmaktadır.

Son olarak, “Eğitim ve Kültür” bölümünde, “..Halk ve ulus olmanın birinci ve temel unsuru dil olduğundan…” biçimindeki ibarede, her ikisinin birinci ve temel ögesinin dil olduğu kabul edilen halk ve ulus kavramlarının eş anlamda kullanıldığı görülmektedir.

Bütün bunlar, programın çeşitli yerlerinde kullanılan “halk” sözcüğünün aslında “ulus” kavramı yerine ve onu örtüp gizleme amacıyla tercih edildiğini göstermektedir.

Anayasadaki vatandaşlık anlayışı karşısında Kürtlerin, daha doğru deyişle, Kürt kökenlilerin inkâr edilen doğal, demokratik hak ve istemlerinin ne olabileceği sorusu akla gelmektedir. Din, mezhep, dil, etnik köken ayırımı gözetilmeksizin her yurttaşın hukuk düzenince tanınmış siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni vs. her türlü haktan sınırsız biçimde yararlanabildiği ülkemizde, kimlerin hangi doğal ve demokratik hak ve istekleri yok sayılmaktadır’ Sorunun cevabını programda bulmak kabildir. Partinin bütün ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik her türlü saldırıya karşı olduğu, halkların kendi bağımsızlığı ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşru mücadelelerini desteklediği genel anlamda belirtildikten sonra “Kürt Sorunu” başlığı altında konu somutlaştırılıp sözde Kürt sorununun uluslararası sözleşme ve belgeler hükümlerine göre barışçı ve demokratik yöntemlerle çözümlenmesinin benimsendiği vurgulanarak , partinin, halkların eşit ve özgür iradesi temelinde oluşturulacak demokratik (vurgulama bizim) bir çözüm için Kürt halkının özgür iradesine saygılı olduğu açıklanmaktadır. Bu son ibareyle, Kürt halkı kendi kaderini belirleme hakkı çerçevesinde iradesini kullandığı takdirde buna saygı gösterileceği belirtilerek, dolaylı yoldan doğal ve demokratik halk olarak nitelenen kendi kaderini belirleme hakkının Kürtlere tanınmadığı ileri sürülmektedir.

Belirtilen bu anlatımlarla, Türk ve Kürt ulusları şeklinde bir ayırım ve Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanması, yani Kürtlerin Türk ulusu bütünlüğünden kopması öngörülerek Anayasadaki ulus bütünlüğü ilkesine aykırı bir görüşün savunulduğu anlaşılmaktadır. Oysa, Türkiye Cumhuriyetinde birden fazla ulusun varlığından söz edilemez. Etnik kökeni ne olursa olsun, her yurttaşın toplayıcı ve bütünleştirici bir anlayışın ifadesi olan “Türk Ulusu”nun şerefli bir üyesi olması yerine bütünlüğü bozucu ve ırk esasına dayanan ayrılık iddiaları Anayasa ve yasa hükümleri karşısında hoşgörü ile karşılanamaz.

Davalı partinin programı incelendiğinde; “…Kürt halkının en doğal demokratik hak ve istemlerine karşı, bu şöven, militarist propagandalar, sürgün ve imha politikaları daima öne çıkarılarak egemen “Türk” anlayışı korunmuş, başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara dahası Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarını “Çağdaşlaşma” ve “Batılılaşma” adına sürdüregelmişlerdir….

“ÖZDEP, emekçi sınıfların ve her türden meslek gruplarının, dinsel ve ulusal azınlıkların kendi politik, ekonomik, mesleki ve kültürel çıkarlarını ifade etmeleri için demokratik örgütlenme haklarını temel bir yaşamsal ilke olarak görür ve anayasal güvence altına alır…

“Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasını demokrasinin temeli kabul eder. Bu sorun Türkler ve Kürtlerin, demokrasiden yana olan herkesin sorunudur.

“Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözümlenmesinden yanadır…” biçimindeki anlatımların yeraldığı görülmektedir. Bu sözlerle Türkiye Cumhuriyetinde birtakım dinsel ve ulusal azınlıkların varlığı dile getirilerek onlara siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda örgütlenme hakkı tanınacağı ifade edilmekte, Kürtler bir ulusal azınlık olarak nitelendirilerek bu azınlığın sorununun çözümlenmesinin demokrasinin temeli ve Türklerle Kürtlerin ortak meselesi olduğunun belirtildiği, partinin bu sorunun belirli uluslararası sözleşme ve belgeler çerçevesinde çözümlenmesini savunduğu anlaşılmaktadır. Türkiye Devleti topraklarında Lozan Barış Antlaşmasıyla kabul edilen “Müslüman olmayanlar” ile Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında öngörülen Türkiye’de yaşayan Bulgarlar dışında ulusal ya da dinsel nitelikte azınlıklar bulunmadığına göre, programda bu gibi azınlıklardan sözedilmesi Türkiye Devleti ülkesinde bu gibi azınlıkların varlığını ileri sürmek anlamındadır. Bu anlatımlar, salt, ülkede dil, din, ırk bakımlarından öteki kesimden ayrı özelliklere sahip topluluklar bulunduğunun objektif olarak ileri sürülmesi niteliğinde olmayıp, daha ileri gidilerek Kürtlerin de dahil edildiği bu toplulukların ayrılıklarını devam ettirebilmelerine olanak sağlıyacak hukuksal güvencelere kavuşturulmaları, yani “azınlık hukuku”ndan yararlandırılmaları benimsenip savunulmaktadır. Bu ise, ulus bütünlüğüne aykırı olarak 81. maddenin (a) bendinde belirtilen “azınlıkların bulunduğunu ileri sürmek” demektir.

Programda, “Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır…” denilmekte, ancak bu hükümlerin neler olduğu belirtilmemektedir. Esasen, sözü edilen uluslararası belgelerde savunulan istikamette bir hüküm de mevcut değildir. Bir uluslararası sözleşme olmayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Türkiye’nin de olumlu oy verdiği ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmiş bir metindir. Kendiliğinden bağlayıcılığı yoktur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) ise genel olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde yer alan kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak bu sözleşme ile Türkiye tarafından onaylanmış sözleşmeye ek protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldı ki bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız değildir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlâk, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tâbidir.” denilmiş, 30 maddesinde de, “işbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.

Hukuksal açıdan bağlayıcılığı ve uluslararası sözleşme niteliği bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi, Avrupa’da II. Dünya Savaşı sonunda belirlenen sınırların ihlâl edilmezliğini, devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmaması, rejimlerin güç kullanılması yoluyla karşı tarafa benimsetilmesi çabalarından kaçınılması ilkelerini vurgulayan ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı göstermeyi, ekonomik, bilimsel,insani konularda işbirliğini öngören bir anlaşmadır.

Anılan uluslararası sözleşme ve belgelerde ve Türk Ulusu bütünlüğünün Türk ve Kürt olarak ikiye ayrılması düşünce ve niyetine izin veren ve Kürt kökenli yurttaşların azınlık sayılmasını gerektiren bir hükmün varlığından söz etmek olanaksızdır.

Davalı siyasal partinin programında, “Azınlıklar” başlığı altındaki, “Partimiz ulusal ve dinsel azınların demokratik ve özgür ortamda kendi dil, kültür…(lerini) özgürce geliştirebilmeleri için tüm olanakları sağlar…”; “Eğitim ve Kültür” bölümünde, “…Halk ve ulus olmanın birinci ve temel unsuru dil olduğundan, her halkın kendi ana diliyle eğitim yapma olanağı sağlanacaktır. Bunun için eğitim alanlarında: ….Herkesin temel eğitimini kendi ana diliyle yapması sağlanacaktır. İlkokuldan yüksekokula dek her kademede ana dilde eğitim yapma fırsatı yaratılacaktır…”; “Hukuk ve Adalet” bölümünde, “…Yargılamada ana dil esas alınacaktır…” şeklindeki hükümler dikkat çekici bulunmuştur.

Kabul edilen bu ilkelere göre, herkesin kendi ana diliyle eğitim yapma olanağı temel olarak benimsendikten sonra temel eğitimin ve hatta ilkokuldan yüksekokula kadar yeralan her eğitim kademesinde herkesin kendi ana dilinde eğitim görme fırsatının yaratılacağı belirtilmektedir. Bu ifadeler, temel eğitimde ve daha sonraki eğitim kademelerinde ana dilin esas alınacağı anlamındadır. Eğitimin ve özellikle temel eğitimin ana dilde yapılması Türkçeden başka dillerin ana dil olarak okutulması ve öğretilmesi demektir ki bu husus Türkçe dışındaki dillerin eğitim ve öğretim kurumlarında ana dil olarak Türk vatandaşlarına öğretilmesini yasaklayan Anayasa’nın 42. maddesi ile çelişmektedir.

Diğer taraftan, yargılama faaliyeti devletin temel fonksiyonlarından biridir. Dolayısıyla, yargısal işlemlerin birer resmî işlem olduğunda kuşku yoktur. 4. maddesi ile değiştirilmezlik koruması altına alınmış olan Anayasa’nın 3. maddesi hükmüne göre, devletin dili Türkçe olduğundan resmî işlemlerin ve bu cümleden olarak yargılama işlem ve faaliyetlerinin de Türkçe yapılması, bunları belgeleyen tutanakların ve diğer her türlü yazıların Türkçe yazılması gerekir. Bu anayasal zorunluluk karşısında, programda öngörüldüğü gibi, devletin temel işlevlerinden olan yargılama faaliyetinde devlet dili yerine ana dilin esas alınmış olması, Anayasa’nın devlet dilinin Türkçe olduğunu belirleyen 3. maddesine aykırı bir durum yaratmaktadır.

Son olarak, programdaki, partinin ulusal ve dinsel azınlıkların demokratik ve özgür ortamda kendi dil, kültürlerini geliştirebilmeleri için tüm olanakların sağlanacağı biçimindeki hüküm de ulusal azınlıkların varlığı kabul edildiği gibi, bunların kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için tüm olanaklardan yararlanabilecekleri öngörülmektedir. Gerek bu hüküm, gerekse yukarıda sözü edilen ve Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrası ile çelişen eğitimde ana dil olanağının yaratılması ile Anayasa’nın 3. maddesine aykırı bulunan yargılamada ana dilin esas alınacağına dair hükümler, SPY’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek demektir. Böylece Türk dili veya kültürü dışındaki dil veya kültürleri korumak, geliştirmek yoluyla bir kısım yurttaşlarda ulus bütünlüğünden ayrı olarak belirli bir azınlığa mensup oldukları ve böylece eğitimde ve yargılamada ana dilin esas tutulması ve kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için azınlık haklarından yararlanmaları gerektiği biçiminde bir düşünce ve inanç yaratmağa çalışılmaktadır ki böyle bir davranışın SPY’nın 81/b maddesine uygunluğundan söz etmek olanaksızdır.

Davalı partinin programında yer alan “Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacakatır.” şeklindeki hüküm üzerinde durulması gerekmektedir. Programda Devletin din işlerine karışmayacağının öngörülmesi, onun klâsik lâiklik anlayışının gereği olarak örgütlenmesi, başka deyişle devletin dinsel fonksiyonlar ifa edememesi anlamında algılanabilirse de, geleneksel olarak Cumhuriyet dönemi anayasalarımıza yansıyan lâiklik anlayışının birtakım zorunluluklardan kaynaklanan kendine özgü niteliği karşısında, bu ilkeye aykırı biçimde, devletin din işlerinde kamu yararını sağlama amacıyla sahip olduğu düzenleme yetki ve görevinden yoksun kılınması sonucunu doğuracak böyle bir anlayışın Anayasa’ya uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Parti programında kabul edildiği üzere devletin din işlerine karışmaması, dinin cemaatlere bırakılması halinde, devletin kamu düzenini sağlama amacıyla ve inzibati düşüncelerle dinî işlerin bir kesimine karışmasına olanak veren ve hatta bunu gerekli kılan lâiklik ilkesi çiğnenmiş olacak, Cumhuriyet, onun nitelikleri arasında sayılan ve değiştirilemeyeceği kabul edilen lâiklik niteliğinden soyutlanmış olacaktır. Böyle bir sonucu doğuracak amacın güdülmesi SPY’nın 78/a maddesiyle yasaklanmış bulunmaktadır. Diğer taraftan; yine bu şekilde Anayasa’da ve SPY’da genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığının göreceği görevler ortadan kalkacağından kendisinin hukuksal varlığına da ihtiyaç kalmayacak ve adı geçen örgüt genel idare içinden Anayasa’nın 136. ve SPY’nın 89. maddesine aykırı olarak tasfiye edilmiş olacaktır.

V- Sonuç ve İstem

Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı partinin programının bazı bölümleri Anayasanın başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 24., 42., 68., 69. ve 136. maddeleri SPY’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine aykırı nitelikte olduğundan,

Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin SPY’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.” denilmektedir.

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin 29.3.1993 günlü ön savunmasında aynen :

“1- Usul Yönünden

1- Dava Siyasal Partiler Kanunu 9 uncu maddesine aykırı açılmıştır.

Siyasal Partiler Yasası’nın 9 uncu maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukukî durumlarını Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu öncelikle ve ivedilikle inceler. Tesbit ettiği noksanlıkların giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgilerin gönderilmesini yazıyla ister. Bu yazının tebliğ tarihinden başlayarak 30 gün içinde noksanlık giderilmediği veya istenen ek bilgi ve belgeler gönderilmediği takdirde, siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır.

Bu maddenin dayanağı Anayasa’nın 69 uncu maddesinin 5. bendidir. Hükmün amacı Siyasal Partiler için bir güvence sağlamaktır. Siyasal Partilere açıklama veya düzeltme olanağı vererek partinin kapatılma davasıyla yüz yüze gelinmesi engellenmek istenilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ne Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası’nın tanıdığı bu olanaktan yararlandırmamıştır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9 uncu maddesi gereğince açıklama ya da düzeltme isteminde bulunmaksızın dava açılması hukuka ve usule aykırıdır.

2- Bu davada yargılama duruşmalı yapılmalıdır.

2820 Sayılı S.P.K’nun 98 inci maddesinde siyasal partiler kapatılma davasının dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanacağı ana kural olarak belirtilmiştir. Ayrıca bu davalarda CMUK hükümlerinin uygulanacağı ve gerekli görüldüğü hallerde ilgililerin ve diğer bilgisi olanların dinleneceği kabul edilmiştir. Bu hüküm siyasal partiler hakkında açılan kapatma davalarında duruşma yapılmayacağı sonucunu çıkarmaya elverişli değildir.

Konunun önemi dikkate alındığında CMUK 387. maddesi uyarınca duruşma yapılmamasının mahzurlu görülmesi halinde yargılamanın duruşmalı olarak yapılması gerekmektedir. Her ne kadar CMUK 386 ncı maddesinde ceza kararnamesi ile ceza verileceği belirtilmişse de bu cezaya itiraz etmek mümkündür. Oysa siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler kesindir. Bu nedenle toplumun belli kesimlerini temsil eden siyasal partilerin kapatılması davalarında duruşma yapılması gerektiği kanaatini taşımaktayız. Bu sebeple davamızın duruşmalı olarak yapılmasını talep ediyoruz.

İddianamede;

1- T.C. Devleti toprağı üzerinde Türk halkından ayrı olarak Kürt ulusunun olduğunu, bu ulusun ulusal kurtuluş mücadelesini Türklerle beraber yürüttüğünü, Cumhuriyeti beraber kurduklarını, Kürt ulusunun kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkının olduğunu, kültürünü, dilini geliştirmek her yerde bu dilini kullanabilmesi gerektiğini, demokrasi önünde en büyük engelin Kürt Sorunu olduğunu bu sorunun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümleneceği belirtilmiştir.

2- Din ve devlet işlerinin ayrılması Diyanet İşleri Bakanlığı’nın genel idare içinde çıkartılacağı belirtilerek lâiklik ilkesine aykırı davrandığı;

Bu nedenle ÖZDEP programının Anayasa’nın 2, 3, 14 ve 68 inci maddeleri ile Siyasal Partiler Yasası’nın 68, 69 ve 78 inci maddelerine aykırılık oluşturduğunu “Mihrak Olduğunu” belirterek Siyasal Partiler Kanunu’nun 101 ve 103 üncü maddesine göre kapatılması talep edilmiştir.

Hukuksal Durum ve Dava

Bu davanın hangi hukuksal durumla görüldüğünü anlamak için Anayasa, Siyasal Partiler Yasası, uluslar arası hukuku, çağdaş demokrasilerde benzer durumları ve ülkemiz gerçeğini incelemek gerekmektedir.

1- 12 Eylül Anayasası evrensel hukuk ilkelerine aykırıdır:

1982 Anayasası evrensel hukuk ilkelerine ve toplumumuzun gerçeklerine aykırıdır. 1982 Anayasası antidemokratik nitelikler taşıması nedeniyle iktidar, bütün muhalefet partileri ve toplumdaki bütün baskı gruplarınca değiştirilmesi gerektiği genel kabul görmektedir. Bütün Siyasal Partiler Anayasa’nın değiştirilmesi gerektiğini Anayasa’nın antidemokratik nitelik taşıdığını evrensel hukuk realitesine aykırı olduğunu toplumsal ihtiyaçlara cevap vermediğini, belirtmektedir.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN “Bu Anayasa hukuka aykırıdır. Hukuka aykırı yasa da Anayasa’ya uygun oluyor.” diyerek Anayasa’nın Evrensel hukuk ilkelerine aykırı olduğunu vurgulamıştır (Bugün Gazetesi 4.12.1991). Aynı tarihli gazetede TBMM Başkanı Hüsamettin CİNDORUK da Anayasa’nın dar yorumlanmaması gerektiğini ve Türkiye’nin imza koyduğu uluslararası sözleşmeleri ve evrensel hukuk ilkelerini esas alması gerektiğini belirterek Anayasa’nın evrensel hukuk ilkelerine aykırı olduğunu belirtmiştir.

Hükümet programında da Anayasa’nın dokuz yıl içinde yaşlandığı, ülkenin gereksinmelerinin tamamen gerisinde kaldığı, 12 Eylül’ün kalıntılarını taşıdığını ve hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir.

23.3.1993 tarihinde iktidar ve muhalefet partileri Anayasa’nın demokratik olmayan hükümlerinin değiştirilmesi için biraraya gelmiş ve görüş birliğine varmışlardır. Koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Halkçı Parti Genel Başkanı, Başbakan Yardımcısı Erdal İNÖNÜ Partisinin Anayasayı tamamen değiştireceğini sürekli olarak vurgulamaktadır. Başbakan Süleyman DEMİREL 9.12.1991 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan bir demecinde “Paris Şartına uygun yeni bir Anayasa yapılması gerektiğini” belirtmiştir.

1982 Anayasası her ne kadar % 92 oy ile kabul edilmiş ise de bu Anayasa 1982 yılının özel koşullarında ve halkın iradesi darbeciler tarafından ipotek altına alınarak anti-demokratik bir oylama sonucu kabul edilmiştir. Ancak, toplumun büyük bir çoğunluğunca bugün kabul edilmemektedir. Meşruluğu tartışılmaktadır.

Parti bu Anayasa hükümlerine dayanılarak kapatılmak istenilmektedir. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın “Hukuka aykırı”dır dediği Yasa’ya dayanılarak Parti’nin kapatılması toplum vicdanını zedeler. Sayın Yüce Divandan evrensel hukuk ilkelerine göre kapatma davasının incelenmesini, veya Anayasa’nın evrensel hukuk ilkelerine göre yorumlanarak, dar yorumlanmamasını davamız açısından talep ediyoruz.

2- Siyasal Partiler Yasası Anayasa’ya aykırıdır. Siyasal Partiler Yasası Anayasa’nın geçici 15 inci maddesinde beklenen himayeden yararlandığı için; Anayasa hükümlerinin evrensel hukuk ilkelerinin davaya uygulanması gerekmektedir.

Siyasal Partiler uyacakları esaslar Anayasa’nın 69 uncu maddesinde belirtilmiştir. Anayasa’nın 14 üncü maddesinde belirtilen genel sınırlamalar dışına çıkamazlar. Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri,

“- Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak için,

– Türk Devleti ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek,

– Temel hak ve hürriyetleri yok etmek,

– Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya din, dil, ırk ve mezheb ayrımı yaratmak,

– Veya sair herhangi bir yolda bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanamaz” denilmektedir.

Anayasa kapatma nedenlerini yukarıdaki şekilde sınırlamıştır. Bu sınırlama Siyasal Partiler için güvence oluşturmaktadır. Siyasal Partiler Yasası 68, 69 ve 78 inci maddeleri Anayasa’nın 14 üncü maddesindeki genel sınırlamayı genişletmiştir. Siyasal Partiler Yasası 78 inci maddesi ideolojik beyanname niteliğindeki Anayasa’nın başlangıç bölümünü kapatma nedeni saymış, dil, bayrak, millî marş ve başkente ilişkin hususları kapatma nedenleri arasında saymıştır.

Siyasal Partiler 81 inci maddesinde de Anayasa’nın kapatma nedenleri dışına çıkılmıştır. Millî veya dinî kültür veya mezhep veya dil farklılığına dayanan azınlıkların bulunduğu ve bunlar arasında ayrım gözetilmeyeceği hükmü Anayasa’nın 10 uncu maddesinde belirtilmişken SPY’nin 81 inci maddesinde bunların varlığını söylemenin kapatma nedeni olduğu belirtilmiştir.

Siyasal Partiler 81 inci maddesinde farklı dil, mezhep ve dinin olduğunu söylemenin kapatma nedeni olduğu belirtilmiştir. Bir ulusun varlığı, bu ulusun dili, ayrı bir dinin olması sosyolojik bir gerçekliktir. Bunu yok saymak subjektif olarak mümkünse de objektif olarak mümkün değildir. Yani 81 inci madde sosyal gerçekliğe aykırıdır. Siyasal Partiler Yasası’nın 69 uncu maddesi “kanunla yasaklanmış” dillerden bahsetmektedir. Yani Türkiye’de başka dillerin ve ulusun olduğunu dolaylı biçimde yasa kabul etmiştir. Bu dil ve ulusu Türkiye’deki iktidar ve muhalefet tanımıştır. Bu yasak Türkiye’nin toplumsal yapısına aykırıdır. Demokratik, barışçıl yöntemlerle sorunun çözümlenmemesi demokrasi dışında çözümler üretmeye zorlamaktadır.

2820 Sayılı SPY Anayasa’nın 10, 11, 12, 13, 14, 66, 68, 69 uncu maddelerine aykırıdır. Anayasa’nın geçici 15 inci maddesi iptali mümkün kılınmamaktadır. Ancak üstün olan Anayasa’nın hükümleri karşı karşıya geldiğinde Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kanısındayız. Anayasa Mahkemesi’nin Siyasal Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı hükümlerinin yerine Anayasa ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanmasını talep ediyoruz.

Siyasal Partiler Yasası ve Toplumsal Meşruluk

Bugün Türkiye’nin Siyasal ve toplumsal yapısı 12 Eylül kalıntısı olan mevzuatın lafzı yorumunu aşmıştır. Artık fiili hukuk doğmuştur. Siyasal Partiler Kanunu’nun 81 inci maddesi Siyasal ve toplumsal ihtiyaçlara cevap vermemektedir. Bu maddenin uygulanması halinde Türkiye’de pek çok siyasal partinin kapatılmayla karşı karşıya gelmesi mümkündür.

Siyasal Partiler Yasası 81 inci maddesi,

Siyasal Partiler,

a- Millî veya dinî veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.

b- Türk dilinden veya kültüründen başka dil veya kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak… amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar denmektedir.

Fiili Durum incelendiğinde;

Hükümet programı,

“Yurttaşlar arasında kültür, düşünce, dil ve köken farkları olması doğaldır. Çeşitli etnik, kültürel ve dile ilişkin kimlik özelliklerini özgürce ifade edebilecek, özenle korunabilecek ve rahatça geliştirebilecektir.”

“… Herkesin kendi anadilini, kültürünü, tarihini, folklörünü dinî inançlarını araştırması, koruması ve geliştirmesi temel insan hak ve özgürlüğü kapsamı içindedir.” denmektedir.

SHP Merkez Yürütme Kurulu raporunda; “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayanların Kürt kökenli olduğu” belirlendikten sonra, Kürt kökenli olan yurttaşların, kimliklerini her alanda özgürce geliştirme imkânı tanınması gerektiği belirtilmektedir.

Yasalar her ne kadar Kürt kimliğini yasaklamışsa da fiilen Kürt kimliği tanınmakta Türkiye Cumhuriyeti’nin tabu saydığı giderek zorlama teorilerle “Dağ Türk”ü “Kart-Kurt” vs. yaklaşımlarla bugüne kadar inkâr ettiği şöven ırkçı politikalar bırakılma yönünde artık Güneydoğu ve Doğu Anadolu Kürt halkının olduğu genel kabul görmekte iktidarıyla muhalefetiyle yeni çözümler aranmaya başlanmıştır.

– Sayın Cumhurbaşkanı

“Kuzey Irak’tan gelen Kürtler bizim ülkemizin Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerindeki vatandaşlarımızın akrabalarıdır” daha sonra “…Ben de Kürt kanı olabilir” ve nihayet “federasyon bile tartışılabilir…” demektedir.

– Sayın Başbakan “Kürt Realitesini” tanımaktadır.

– Sayın Vahit HALEFOĞLU da;

“Bugüne kadar Kürtlerin varlığını inkâr ettik yok saydık.

Uydurma tezler ürettik ve şimdi kabul ettik…” demektedir.

– Televizyon 6 ncı kanalı 15.11.1992 tarihli haber programının adını “Kürt Sorunu” koymaktadır.

Sayın İçişleri Bakanı İsmet SEZGİN 23.03.1993 tarihli SHOW TV deki açık oturumunda Kürtlerin kimlik, dil ve kültürel özgürlüklerine ilişkin sorunların tartışılacağını Anayasal değişikliklerinin yapılacağını belirtmiştir.

Yani fiili durum var olan mevzuatımızı aşmıştır. Ve Çifte standart uygulanmaması halinde Türkiye’de faaliyet yürüten MHP, DSP dışındaki Siyasal Partiler hakkında da kapatılma davası açılmasını gerektirmektedir.

Yukarıya aldığımız ifadeler ile, Başsavcılığın iddianameye aldığı ÖZDEP programındaki alıntılar karşılaştırıldığında bir farklılık bulunmamaktadır. Bu nedenle Hükümeti kuran SHP ve DYP’nin kapatılması için Başsavcılığın dava açması gerekmektedir. Aksi takdirde çifte standart uygulanmış olacaktır.

Siyasal Partiler, Parlamenter Demokrası, Düşünce ve Örgütlenme Özgürlüğü

“Siyasal parti dinamik bir organdır. Siyasal vücudun doktrin ve eylemleriyle örülü ideolojisi canlı tutar. Dinamizm belirli bir siyasal sistemle sınırlı olamaz.

Demokratik siyasal yaşamda, düzen değiştirici Parti programlarıda vardır. Ve bu Anayasa’nın güvencesi altındadır…” (Zafer Tunaya Siyasî Kanunlar ve Anayasa)

Aynı eserinde Tunaya “kişi, konusunun fikirlerini ve davranışlarını nasıl beğenmeyebilirse, hükümetin icraatını da” eleştirebilir. Değişmesini isteyebilir. Hatta içinde yaşadığı düzene başkaldırabilir. O zaman muhalefet siyasallaşır…”

Şu halde “muhalif”, yada “siyasal muhalefet” deyince akla geniş anlamda, siyasal iktidarı ellerinde bulunduranlara karşı olma yada karşı çıkma olgusu gelir…

“… Muhalefetin hukuk düzeyinde kabul edilip korunması rejimleri, bugün için, birbirinden ayıran en önemli ölçüttür…”

“İnsanlar tek ve resmî ideolojinin egemenliğinde yönetiliyorsa, o zaman her türünden düşünceleri açıklama ve örgütlenme bir haktır ve serbesttir. Bu çeşitliliği ve çoğulcu bir siyasal hayatı gerektirir. Çünkü daha demokratik siyasal hayat açıktır ve çoğulcudur.”

“İktidar ve Muhalefet toplumsal düzen içinde anlaşmışsa sorun yoktur…” Şimdi örneği değiştirelim. İktidardaki merkez partisi seçimleri kaybetse iktidara komünist ya da faşist parti geçse, sınırsız çok partili rejim içinde, faşist ya da komünist partinin kurulması yasal olduğuna göre, yeni iktidar ilke olarak, toplumsal düzeni değiştirecektir. Bu örnekte de, düzen içinde çalışan bir muhalefet, düzene karşı çalışmıştır. Ve düzen eskisi gibi devam etmeyecektir.

Her iki örnekte de muhalefet yasal planda, yani düzen içinde görülmektedir. Sf-88-344-345-346-347.

Yukarıda aldığımız uzun alıntıda ve diğer bilimsel yayınlarda da düzen içinde ve demokratik barışçıl yöntemlerle düzen değişikliğini savunmak bu yönde örgütlenmek mümkündür. ÖZDEP siyasal iktidardan demokrasiyi “Milletin ve ülkenin bölünmez bütünlüğü ile lâiklik anlayışını farklı yorumlamaktadır. Anayasa’nın başlangıç hükümleri ideolojik belge niteliğindedir. Anayasa’nın bu ideolojisini ÖZDEP diğer siyasal partilerden farklı tanımlamakta ve yorumlamaktadır. Ve çözüm önerilerini de bu tanımlama ve yorumlamaya bağlı olarak geliştirmektedir.

Anayasa’nın ideolojisini kabul etmek zorundamıyız’

Anayasa Mahkemesi 1963 yılında verdiği bir kararda, Anayasa’ya uygun düşünmek zorunda olduğumuzu, demokratik temel hak ve özgürlükleri bu ideolojiye uygun olarak kullanabileceğimizi belirlemiştir. Düşünce hürriyeti tarihini incelediğimizde iktidarı elinde bulunduran egemenler kendi düzenlerine karşı gelişen muhalefeti bastırmak için kendilerine meşruluk dayanağı aradığı görülmektedir. İlk dönemlerde siyasal iktidara muhalefet eden güçler iktidarın Tanrıdan krala verildiği belirtilerek muhalefet tanrıya karşı gelmekle suçlanmıştır. Daha sonraki dönemlerde Muhalefet komünistlikle suçlanarak bastırılmıştır. TCK’nun 141, 142. maddeleriyle ilgili Türkiye’deki uygulamalarda bunu göstermektedir. “Cinsel Özgürlüğü”, “Şeriat Düzeni” isteyenler komünizm propogandası yapmakla suçlanmıştır.

Türkiye’de son dönemde iktidara muhalefet eden resmî ideoloji dışında çözüm üreten baskı grupları bölücülükle suçlanmaktadır. Amaç muhalefeti bastırmaktır. HEP ile ittifak eden SHP hakkında da bölücülük suçlamasında bulunulmuştur.

Yukarıya aldığımız uzun alıntıda belirlendiği gibi düzen üzerinde mutabık kalındıktan sonra düzenin değiştirilmesini savunan siyasal partilerin kurulması da mümkündür. ABD yüksek mahkemesi 1945 yılında verdiği bir kararında “Halkı zararlı düşüncesine karşı korumak devletin ne görevidir ne de hakkıdır. Anayasa koyucuları bizim adımıza doğruluk ile yanlış arasında bir ayrım yapmak için hiç bir yönteme güvenmediklerinden gerçeği aramakta herkesin klavuzu yine kendi olmak gerekir…” (H.ÇELENK 98.14)

Yüksek Mahkeme 1957 tarihli kararında benzer görüşlere yer vermiştir. Federal Almanya’da Anayasa çok sert hükümler tanımasına rağmen ayrı görüşleri kabul etmektedir.

Türkiye’de kapatılan siyasal partilerin kapatılma gerekçeleri Anayasa’nın ideolojisini benimsememeleri, demokrasiyi Anayasa koyucuları gibi yorumlamamalarıdır. Ve Anayasa’nın anti-demokratik olan yasalarını değiştirmek istemeleridir. Aşağıda daha geniş açıklayacağımızdan sadece bir örnek vermekle yetiniyoruz. Lâiklik ilkesi Batı toplamlarında uzun mücadeleler sonucu kabul edilmiştir. ÖZDEP batı demokrasilerindeki yorumlanışının toplum ihtiyaçlarına uygun olduğunu düşünmektedir. Bu yorumlanış nedeniyle ÖZDEP hakkında kapatılma nedeni sayılmaktadır.

Yukarıda da açıkladığımız gibi, Anayasa’nın ideolojisinin benimsenmesi halinde, örneğin lâikliği iddia makamı gibi yorumlamak için Anayasal güvenceye gerek yoktur. Pozitif hukukta zaten böyle yorumlanmaktadır. Demokratik toplum düzeninden bahsetmek için farklı yorumlama özgürlüğünün olması gerekmektedir.

Demokratik çoğulcu bir toplumda resmî ideolojinin tanımlandığından farklı olarak kavramları tanımlamanın kapatılma davası konusu edilmesi “azınlık hakkı”nın tanınmaması anlamını ifade eder. Düşünce ve örgütlenme hürriyetinin olmadığı bir toplum özgür bir toplum değildir.

“Devletin ülkesi ve milletin bölünmez bütünlüğü”

“Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir” ilkesinin bir sonucudur. Bu ilke milletin kendi ülkesi üstünde en üstün güç olduğunu ve dışa karşı ise bağımsızlığı ifade etmektedir.

Yukarıya aldığımız bu iki ilke 12 Eylül darbecileri gibi yorumlandığı takdirde,

a- Ülke-Ulus-Devlet ve devlet bütünleştiğinden vatan ve toprak bütünleştiğinden “Dolayısıyla ne kadar küçük olursa olsun ülke topraklarından bir parçanın yabancılara terkedilmesi… Anayasa’nın 3 üncü maddesindeki “Bölünmezlik” böyle bir egemenlik devrine elverişli sayılabilecek şekilde değiştirilmesi gerekir”

(M. Sosyal Anayasa’nın anlamı Sf. 181)

b- Yerel yönetimlerin geliştirilmesi de bu ilkeye ters düşmektedir.

c- Federal sistem olanaksızlaşır.

d- AET’ye girmek istemek bu ilkeye aykırıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkiye’de yabancı üstler var. Dışişleri bakanı “ABD öyle istedi” diyebilmektedir. Ayrıca Türkiye AET’ye girmek için büyük çaba harcamaktadır.

Millet kavramını Anayasa koyucu “vatandaşlık bağıyla” tanımlanmıştır. Ancak halkların mozayiği durumundaki Anadoluda özgür yaşamak, hak ve ödevlerden yararlanmak için “Ne Mutlu Türküm” demek gerektiğini ısrarla belirlemektedir. T.C. vatandaşı olmak ayrı şeydir. Türk kökenden olmak farklı şeydir. Kimliğinin yok sayılmasını hiç bir sosyolojik topluluk, şimdiye kadar hiçbir toplumda kabul etmemiştir.

Çağdaş demokrasiler incelendiğinde, Almanya, Hollanda, Belçika, İsveç, İsviçre vs. ülkelerde birden fazla halkın birlikte yaşadığı görülmektedir. Bu halklar kendi kültürlerini

geliştirmekte, kendi dillerini kullanabilmektedir. Halkların kendi dillerini, kültürlerini, özgürce geliştirmeleri bu ülkeleri bölmedi.

Demokratik olmayan, yasakçı, baskıcı, otoriter toplumlarda ise, halklar uluslaşma ile tanıştıktan sonra iç savaşlar çıktı, kanlı çarpışmalardan sonra bağımsız küçük devletler oluşmaya başlamıştır.

ÖZDEP çağdaş demokratik hukuka saygılı ve hoşgörülü bir toplum düzeni istemektedir. Çözümleri barışçıl ve demokratiktir. Bölücülük bölge halkını potonsiyel suçlu olarak görmekte ve otoriter devlet yapısından kaynaklanmaktadır. ÖZDEP siyasal iktidarların bölücü politikalarına karşı halkların gönüllü birlikteliğini savunmaktadır.

ÖZDEP lâiklik ilkesini tarihsel gelişmesine göre geldiği en son evredeki biçimiyle yorumlamaktadır. Lâiklik “Din ve Devlet İşlerinin birbirinden ayrılması olarak” tanımlanmaktadır. ÖZDEP bu ilkenin tanımına göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Genel İdare içinde olmaması gerektiği kanaatindedir. Siyasal partiler

Yasası’nda belirtilen lâiklik anlayışı Türkiye’nin toplumsal yapısına uygun düşmemektedir. 1982 Anayasası’nın kabülünden sonra toplumda şeriata hızlı bir yönelme olmuştur. Bunun nedeni Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde olmasıdır. İmam hatip liselerinden mezun olanlar devletin kilit noktasına yerleşmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla Hanifi mezhebinin propogandası yapılmaktadır. Din dersleri zorunlu okullarda kabul edilmiş ve bu derslerde Hanifi mezhebinin kabulüne göre İslam yorumlanmaktadır. Alevi köylerinde camiler yapılmaktadır. Güneydoğu ve Doğu Anadoluda irşat toplantıları devlet tarafından yapılmaktadır. Devlet 12 Eylül’den sonra Kürt kökenli vatandaşların yaşadığı bölgelerde uçaklarla şeriat bildirilerini atmaktadır. ÖZDEP bu yanlış anlayışa Lâiklik ilkesinin çağdaş yorumlayışıyla çözüm üretmektedir. Bu nedenle kapatma davasının red edilmesi gerekmektedir.

Sonuç ve İstem

1- Anayasa’nın geçici 15 inci maddesinin davamızda uygulanmaması, Siyasal Partiler Kanunu Anayasa’ya aykırı olduğundan yukarıda belirttiğimiz Siyasal Partiler Kanununun 68, 69 ve 78 inci maddelerinin iptaline,

2- Siyasal Partiler Kanunu Anayasa’nın geçici 15 inci maddesindeki himayeden yararlanılmasına karar verildiği takdirde, üstün olan Anayasa hükümleri ile, Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümleri ile evrensel hukuk ilkelerinin davamızda uygulanmasına,

3- Dava Siyasal Partiler Kanunu’nun 9 uncu maddesine uyulmadan açıldığından dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine,

4- Siyasal Partiler Kanunu’nun 98 inci maddesi delaletiyle CMUK 387 nci maddesinin uygulanarak duruşma yapılmasına,

5- Parti hakkında açılan kapatma davasının reddedilmesine karar verilmesini saygılarımızla talep ediyoruz.

6- Esas hakkındaki savunmamızı saklı tutuyoruz.” denilmektedir.

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 11.5.1993 günlü, SP.42.Hz. 1993/10 sayılı Esas Hakkındaki Görüşünde aynen:

“Davalı Özgürlük ve Demokrasi Partisi hakkında 29.1.1993 tarihli iddianamemizle açılan dava dolayısıyla Yüksek Mahkemenizce istenilen esas hakkındaki görüşümüz aşağıda sunulmuştur. Ancak, öncelikle şu konuyu açıklamamız gerekir; Her ne kadar ön savunmanın 2. sayfasında, davalı parti programının Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası (bundan böyle SPY olarak belirtilecektir)nın kimi maddelerine aykırı olduğu ve bunun bir mihrak oluşturduğu nedeniyle SPY’nın 103. maddesi uyarınca kapatılmasının talep edildiği ifade edilmekte ise de, davanın hangi kapatma sebeplerine dayandığı iddianamenin “dava” ve “sonuç ve istem” bölümlerinde belirtilmiş olup, gerek bu bölümlerde, gerekse metin kısmında mihrak oluşturmaktan ve SPY’nın 103. maddesinden hiçbir şekilde söz edilmediğinden, ön savunmadaki bu beyanların gerçekle ilgisi bulunmamaktadır.

Ön savunmada ileri sürülen belli başlı hususlara karşı Cumhuriyet Başsavcılığımızın görüşleri şöyledir:

1- Davanın SPY’nın 9. maddesine aykırı olarak açıldığı iddiası;

Anılan yasanın sistematiğine göre, 9. maddenin, siyasî partilerin teşkilatlanması başlıklı ikinci kısmının, kuruluş aşamasına ilişkin hükümleri içeren birinci bölümünde yer aldığı ve “Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetlemesi” matlabını taşıdığı görülmektedir. Bu madde hükmü uyarınca, Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve belgelerin tamam olup olmadığını inceler. Bunlarda herhangi bir eksikliğin tesbit edilmesi halinde giderilmesini, ayrıca ek bilgi veya belgeye lüzum görürse gönderilmesini ister. Eksikliğin belirli süre içinde giderilmemesi ya da istenen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi halinde, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu hükümle Cumhuriyet Başsavcılığının partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırları belirlenmiş olmaktadır. Şu halde, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ile verilmesi gerekli bilgi ve belgelerde eksiklikler tesbit edilmesi durumları arasında fark gözetilmiş ve her biri ayrı hukuksal sonuçlara bağlanmış olmaktadır. Yani, Cumhuriyet Başsavcılığınca tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi, lüzumlu görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi yazıyla istenmedikçe, bu nedenle siyasal partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanamamasına, başka deyişle, yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğinde olmasına karşılık; kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olmaları nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde hükmü dışında, böyle bir ön koşulunun varlığına bağlı tutulmamıştır.

Öte yandan; anılan maddedeki, Cumhuriyet Başsavcılığına verilen, kuruluş aşamasında tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi ya da gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi için yazılı istemde bulunma ödevinin, tüzük ve programlarının tamamen veya kısmen SPY’nın dördüncü kısmındaki yasaklamalara aykırı olması halinde de geçerli olduğu kabul edilecek olursa, bu koşul yerine getirilmedikçe 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle doğrudan kapatma davası açılması olanaksız hale gelecektir ki böyle bir sonucun SPY’nın kabul ettiği esaslarla çeliştiğinde kuşku yoktur. Yüksek Mahkemenizin 25.10.1983 gün, E.1983/2 (Parti Kapatma), K.1983/2 sayılı; 8.12.1988 gün, E.1988/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1988/1; 10.7.1992 gün, E.1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararları da bu yoldadır.

Bu durum karşısında, Cumhuriyet Başsavcılığımızca davalı parti hakkında açılmış olan dava, SPY’nın dördüncü kısmında yer alan 78. maddenin (a) bendi, 81. maddenin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine dayanmakta olup 101. maddenin (a) bendi gereğince kapatılması istenmekte olduğundan, davanın SPY’nın 9. maddesi gereğince Cumhuriyet Başsavcılığımızca uyarı yapılmadan açılmış olduğuna ilişkin davalı partinin savunması yerinde değildir.

2- Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği;

Anayasanın, Anayasa Mahkemesinin çalışma ve yargılama usullerini düzenleyen 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural, SPY’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın 33. maddesinde de Anayasadaki hükme paralel olarak siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir.

Ancak, gerek SPY’nın, gerekse 2949 sayılı yasanın sözü edilen maddelerinde, Anayasa Mahkemesine, gerek gördüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış bulunmaktadır. Öngörülen usulde, kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma yapılması öngörülmemiştir. Uygulanacak yöntem yönünden Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasına gönderme yapılması, o yasada yer alan her yargılama kuralının uygulanması anlamında olmayıp, “duruşma” dışında davanın bünyesine uygunluk gösteren kuralların uygulanacağını belirtmek amacıyladır. Birer özel yargılama hukuku hükmü niteliğinde olan ve kamu düzenini ilgilendiren bu Anayasal ve yasal düzenleme karşısında, Yüksek Mahkemenize ilgilileri dinleme yetkisini kullanma bakımından tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, parti kapatma davalarında duruşma açılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteğinin reddi gerekir.

3- Anayasanın geçici 15. maddesinin davada uygulanmaması, SPY’nın 68, 69 ve 78. maddelerinin iptali isteği;

SPY’nın tamamının ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırı olduğunun ileri sürülmesine veya bu hususun re’sen nazara alınmasına Anayasanın geçici 15. maddesinin son fıkrası hükmü olanak vermediğinden, ön savunmada, öncelikle bu hükmün davada uygulanmaması istenmektedir. Sözü edilen hükümde, maddenin birinci fıkrasında belirtilen 12.9.1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.

Yüksek Mahkemenizin 10.7.1992 gün, E.1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, yasaların yorumlanması ve uygulanmasında bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir Anayasa ve yasa kuralının bulunması gerekir. Geçici 15. madde, Anayasanın bütünlüğü içinde bir çelişkinin değil, bir ayrık durumun ifadesidir.

22.4.1983 günlü SPY, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici 15. maddenin son fıkrası hükmü kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın (kapatma davasıyla ilgisi bulunmadığı halde ön savunmada zikrediliş sebebi anlaşılamayan 68. ve 69. maddeleriyle) 78. maddesinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez. Ancak, hiç kuşku yok ki söz konusu kural, Anayasanın temel ilkeleri ve bu ilkelerin dayanağını oluşturan hukukun ana kurallarıyla uyum gösterecek biçimde yorumlanmalıdır.

Öte yandan; yine Yüksek Mahkemenizin yukarıda işaret olunan kararında ifade edildiği üzere, SPY’nın getirdiği yasaklar Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin yaptırımlarıdır. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” denilmektedir. SPY’ndaki yasaklamaları kabul etmekle yasakoyucu da Anayasanın öngördüğü düzenlemeyi gerçekleştirmiştir.

Belirtilen nedenlerle, Anayasanın geçici 15. maddesi ile SPY’nın 78. maddelerinin davada uygulanmaması ve 78. maddesinin iptali isteği yerinde bulunmamaktadır.” denildikten sonra, iddianamedeki görüşler tekrarlanmakla birlikte ilgili bölümlerinde ek olarak;

……………………………………………………

“Siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasada düzenlenmesi, faaliyetlerinin Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun özel biçimde denetlenmesi, onların olağan derneklerden ayrı tutulmaları ve demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda değinilen tanımı ve amaçları onların faaliyetlerinde istedikleri gibi davranabileceklerini göstermez. Yüksek Mahkemenizin 10.7.1992 gün, E.1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararında da değinildiği gibi, “… siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir…

“…Devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.”

“Devletler Hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli (mesnî) yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her türlü çabayı kapsar… Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez…”

…………………………………………………..

“Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi:

1921 Anayasasından 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır.

Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman sözedilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lâzlık fikri ve Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” biçiminde tanımlamıştır.”

“Anayasa Mahkemesi’nin 27.11.1980 günlü, 1980/59 sayılı kararında da “…Anayasa’da ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışının” benimsendiği vurgulanmıştır.

“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın gücencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar…”

……………………………………………………

“Anayasanın Başlangıç kısmında yer alan, Anayasanın … hiçbir düşünce ve mülahâzanın … Atatürk ilke ve inkılâpları karşısında koruma göremeyeceği … fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanması gerektiğine dair hüküm, Anayasayla gerçekleştirilmek istenen ana ilkelerden birini ifade etmektedir. 174. maddede ise, Atatürk devrimlerinin Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Cumhuriyetin lâiklik niteliğini koruma amacını güttüğü belirtilmiş, ulusun etrafında toplandığı fikirler nüvesi niteliğindeki bu devrimlerin birer ifadesi olan yasaların Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı kuralı getirilerek lâik devlet düzeni korunmak istenmiştir

Kabul edilen bu esaslar, gerçekleştirilmek istenen çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkma amacını engelleyebilecek ve zorlaştırabilecek hiçbir hak ve özgürlüğe Anayasada yer verilmediğini ve lâiklik ilkesine ilişkin kuralların bu amaç doğrultusunda anlaşılması gerektiğini göstermektedir.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü ve lâiklik ilkeleri ile dili konusundaki bu düzenlemelerin yaptırımını oluşturmak üzere, Anayasanın 4. maddesiyle bu konulardaki ilkeleri belirleyen 2. ve 3. maddelerinin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği hükmü getirilmiş; siyasal partiler yönünden de, 68. madde ile, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.”

……………………………………………………

“Yüksek Mahkemenizin siyasal partilere ilişkin 16.7.1991 gün, E.1990/1, K.1991/1 sayılı ve 10.7.1992 gün, E. 1991/2, 1992/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi, “… Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”tir, ülke “TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, her zaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyet Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek , etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Ülkenin her köşesinde her vatandaş aynı koşullar içinde yaşamaktadır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına, din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil, ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse, bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

“Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz…” denilmiştir.

IV- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Davalı Siyasî Parti esas hakkında savunma yapmamıştır.

V- DAVANIN EVRELERİ

  1. Davanın açılması üzerine Anayasa Mahkemesi’nce 23.2.1993 günü oybirliği ile alınan 1993/1 (S.P.Kapatma) sayılı kararı aynen şöyledir:

“a- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatılması istemli 29.1.1993 günlü, SP.42 Hz.1993/10 sayılı iddianame’nin onanlı bir örneğinin, almalarından başlayarak otuz günlük süre içinde, gerekli görülürse dosyayı da inceleyip hazırlayacakları ön savunmayı yazılı olarak Anayasa Mahkemesi’ne göndermeleri için adı geçen Parti Genel Başkanlığı’na tebliğine,

b- Verilen süre içinde ön savunma gönderilmediği takdirde savunma yapmaktan kaçınmış sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,

c- Ön savunma geldiğinde esas hakkında düşüncelerini bildirmek üzere onanlı bir örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

d- Esas hakkındaki düşüncenin onanlı bir örneğinin, ilgili Partiye tebliğiyle yine otuz gün içinde inceleyip hazırlayacakları savunmalarının istenmesine,

e- Verilen süre içinde savunma gönderilmediği takdirde savunma yapmaktan kaçınmış sayılacaklarının yazılacak tezkerede belirtilmesine,

f- Anılan Parti’ye gerekli tebliğ işlemlerinin yaptırılması için karar örneğinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

OYBİRLİĞİYLE karar verildi.”

  1. Anayasa Mahkemesi kararı ile Cumhuriyet Başsavcılığı İddianamesinin onanlı örneklerinin Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ne 25.2.1993 günü tebliğ edilmesinden sonra ÖZDEP vekilleri Av. Mehmet Nuri Özmen, Av. Hıdır Özcan, Av. Mehmet Bakır Asma ve Av. Mehmet Tekgöz, Anayasa Mahkemesi’ne sundukları 29.3.1993 günlü ön savunmalarında Anayasa’nın geçici 15. maddesinin davada uygulanmaması yoluyla Siyasî Partiler Yasası’nın 68., 69. ve 78. maddelerinin iptal ya da ihmal edilip uygulama dışı bırakılarak Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelerin ve evrensel hukuk ilkelerinin davada uygulanması; dava Siyasal Partiler Yasası’nın 9. maddesine uyulmadan açıldığından dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığına iadesi; Siyasal Partiler Yasası’nın 98. maddesi yoluyla CMUK’un 387. maddesi uygulanarak duruşma yapılması ve Parti hakkında açılan kapatma davasının reddedilmesini istemişlerdir.
  2. Cumhuriyet Başsavcılığı, 4.5.1993 günü SP. Muh.1993/52 sayılı yazı ile ÖZDEP’in Kurucular Kurulunun 30.4.1993 günlü toplantısında Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kendini feshettiğini Anayasa Mahkemesi’ne bildirmiş ve bu yazıya Parti Genel Merkezinden alınan 30.4.1993 gün ve 993-314 sayılı yazı ve Ekinin birer örneğini eklemiştir.

VI- GEREKÇE

  1. Ön Sorunlar Yönünden

Davalı Siyasî Parti Ön Savunmasında :

  1. Dava, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine uyulmadan açıldığından bu usulsüzlüğün giderilmesi
  2. Yargılamanın Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesi yoluyla CMUK’un 387. maddesi uygulanarak duruşmalı yapılması
  3. Davada Anayasa’nın GEÇİCİ 15. maddesinin uygulanmaması, Siyasî Partiler Yasası’nın 68., 69., 78. maddeleri Anayasa’ya aykırı olduğundan bu maddelerin iptali, bu olmazsa üstün olan Anayasa hükümleri ve uluslararası sözleşmelerle evrensel hukuk kurallarının uygulanması İstenmiştir.

Öncelikle bu ön sorunların çözümü gerekmektedir. Ancak bunlardan da önce üzerinde durulması gereken konu şudur: ÖZDEP Kurucular Kurulu 30.4.1993 gün ve 993-314 sayılı yazı ile Parti’nin feshedildiğini belirtmiştir. Bu kapanma kararından sonra da ÖZDEP Esas Hakkındaki Savunmasını hazırlamamıştır. O halde, bu kapanma kararının davaya etkisi üzerinde durmak gerekir.

1- Parti’nin Yetkili Organınca Verilen Kapanma Kararının, Kapatmaya İlişkin Hükmün Sonuçlarına Etkili Olup Olamayacağı Sorunu

22.4.1993 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 108. maddesi aynen şöyledir: “Bir siyasî partinin kapatılması için dava açıldıktan sonra o partinin yetkili organı tarafından verilen kapanma kararı, Anayasa Mahkemesi’nde açılmış bulunan kapatma davasının yürütülmesine ve kapatma kararı verilmesi halinde doğacak hukuki sonuçlara hükmedilmesine engel değildir.”

O halde, ÖZDEP’in Kurucular Kurulunun 30.4.1993 günlü toplantısında alınan kapanma kararı davanın yürütülmesine, sonuçlandırılmasına ve hukuki sonuçlara hükmedilmesine engel değildir.

ÖZDEP’in kapanmasından sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Düşüncesinin onanlı bir örneği 13.5.1993 günü kendilerine tebliğ edilmesine karşın süresi içinde savunma verilmemiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 23.2.1993 günlü kararında “verilen süre içinde savunma gönderilmediği takdirde savunmadan kaçınmış sayılacakları” belirtildiğinden ÖZDEP, esas hakkında savunma yapmadan vazgeçmiş sayılmıştır.

2- Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu

Davalı Siyasî Parti ön savunmasında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre partiye ihtarda bulunmasının gerektiği belirtilerek bu yapılmadığından dosyanın iadesini istemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünde 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesi gereğince Parti’ye uyarıda bulunmasına gerek olmadığını, davanın Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Partilerin faaliyetlerini incelemesini öngören Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesine dayandırıldığını, uyarının eksiklik ve noksanlıklar için olduğunu Anayasa ve yasalara aykırılığın bu kapsama girmediğini bildirmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğuna ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyaasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki: Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin programının SPY’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yasaya aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördöncü Kısmı’nda yasaklanan nedenlerden ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin talebi yerinde değildir.

Mustafa GÖNÜL bu görüşe katılmamıştır.

3- Yargılamanın Duruşmalı Olarak Yapılması Sorunu

Davalı Parti, davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesi yoluyla CMUK’un 387. maddesinin uygulanarak duruşmalı yapılmasını istemiştir.

Siyasî partilerin kapatılma davalarında, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası uygulanmak suretiyle dosya üzerinden incelenip karara bağlanması 2949 sayılı Yasa’nın 33. ve 2820 sayılı Yasa’nın 98. maddeleri gereğidir.

Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri Anayasa Mahkemesi’nin dosya üzerinden inceleyeceği hükmü yer aldığından CMUK’nun duruşmayla ilgili kuralları siyasî partilerin kapatılması davalarında uygulanmaz.

Bu nedenle Davalı Parti’nin duruşma yapılması talebi reddedilmiştir.

4- Anayasa’nın GEÇİCİ 15. Maddenin Uygulanmaması Yoluyla Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kurallarının İptal ya da İhmal Edilerek Uygulama Dışı Bırakılması Sorunu

Davalı Parti, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin davada uygulanmamasını ve böylece Siyasî Partiler Yasası’nın 68., 69. ve 78. maddelerinin iptaline karar verilmesini istemiştir. Ancak 2820 sayılı Yasa’nın 68. ve 69. maddeleri davada uygulanacak kurallardan değildir.

Davalı Partinin bu görüşleri öbür kapatma davalarında da diğer partilerce çeşitli vesilelerle dile getirilmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için de Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Öte yandan, Parti’nin Ön Savunmasında “2820 Sayılı SPY Anayasa’nın 10, 11, 12, 13, 14, 66, 68, 69 uncu maddelerine aykırıdır. Anayasa’nın geçici 15 inci maddesi iptali mümkün kılınmamaktadır. Ancak üstün olan Anayasa’nın hükümleri karşı karşıya geldiğinde Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kanısındayız. Anayasa Mahkemesi’nin Siyasal Partiler Yasası’nın Anayasa’ya aykırı hükümlerinin yerine Anayasa ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanmasını talep ediyoruz.” denilmektedir.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenleri sınırlıdır. Siyasî partilerin kapatılabilmeleri, örgütlenme ve siyasî faaliyette bulunma özgürlüklerine getirilen önemli bir sınırlamadır. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması, sınırlanmasını yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nda partilerin yasaklanma koşullarına yenilerini getirerek genişletmek Anayasa’yla bağdaşamaz. Kural, partilerin özgürce kurulma ve faaliyette bulunmalarıdır. İstisna ise bunların kapatılmalarıdır. Anayasa’da da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Anayasa partilerin kapatılma nedenlerini kendisi düzenlemiş bu konuyu yasakoyucunun takdirine bırakmamıştır.

Davalı parti proğramının, Siyasî Partiler Yasası’nın 78., 81. ve 89. maddelerinde öngörülen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırı bulunması nedeniyle kapatılması istenmektedir.

Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrası, partilerin kapatılması konusunu da içerecek olan yasal düzenlemenin, partilere ilişkin Anayasa kurallarına uygunluğunu aramaktadır. Bu sorunu, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin gereklerini yerine getirmek amacıyla yürürlüğe konulan Siyasî Partiler Yasası’nın 78., 81. ve 89. maddeleriyle birlikte tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır.

Bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işle uygulanması sözkonusu kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.

Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle davalı Parti’nin, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin davada uygulanmaması yoluyla Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilerek uygulama dışı bırakılması savı ve istemi yerinde görülmemiştir.

Mustafa GÖNÜL bu görüşlere katılmamıştır.

  1. ESAS YÖNÜNDEN
  2. Genel Açıklama

Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı görerek, kurulmalarından başlayıp çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenleneceğini öngörmüştür.

Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Patiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.

Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.

Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarakdemokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez.

Anayasada kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.

Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.

  1. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, programının kimi bölümlerinin Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14., 42., 68., 69. ve 136. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a), (b) bentleri ile 89. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.

Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:

“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğini ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Bu ilkelerden öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk milliyetçiliğidir.

Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.

Siyasî partilerin çalışmaları ve porğramları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır.

– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.

– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.

– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.

– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.

– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.

Bu yasakların kimileri doğrudan bir kapatma nedeni değildir.

Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.

Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.

Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.”

  1. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”
  3. maddesinde;

“Siyasî Partiler, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin 136. maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” hükümleri yer almaktadır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadırlar. Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.

  1. Sav ve Savunmanın Kanıtları
  2. a) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Savının Kanıtları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı İddianamesinde davalı partinin programında davaya esas olan şu hususların yer aldığını belirtmiştir:

Bu program

“… Türkiye’de Türk, Kürt ve diğer azınlık halkların ortaklaşa yürüttüğü bir “Kurtuluş Savaşı” ile saltanat yıkılmış, Cumhuriyet kurulmuştur. Bu kuruluş sadece Türk egemen anlayışıyla sonuçlandırılmış, bu temelde yürütülen batı ile bütünleşme çabalarından bir sonuç çıkarılamamış, Türkiye geri kalmışlıktan kurtulamamıştır…

Tekel iktidarlarının yapısı Cumhuriyetin ilk günlerinden bugüne kadar, sivil-asker bürokratlarla iç içe geçerek bu bütünleşme ve işbirliği temelinde sürdürülüyor. Tekelci hakimiyeti sürdürebilmek için; Kürt halkını inkâr ve haklı taleplerini bütünüyle yok sayma… temelinde geliştirilen siyasî politikalarla yürüyorlar…

Kürt halkının en doğal demokratik hak ve istemlerine karşı, bu şöven, militarist propagandalar, sürgün ve imha politikaları daima öne çıkarılarak egemen “Türk” anlayışı korunmuş, başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara ve dahası Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarını “Çağdaşlaşma”, “Batılılaşma” adına sürdüregelmişlerdir…

Türkiye’nin bütünlüğünü, siyasal, sosyal, ekonomik olarak etkisi altına alan bu durum karşısında tekelci iktidar çözümsüzdür. Çünkü bu iktidar toplumun ezici çoğunluğunun çıkarlarına karşıdır. Ve sözkonusu çözümsüzlüğü egemen sermaye çıkarları temelinde tüm topluma zorla kabul ettirmek istemektedirler. Ve böylelikle Türk ve Kürt emekçilerinin çıkarlarını savunan bütün demokratik çıkışları tıkamaktadırlar.

ÖZDEP, halklarımızın, barış ve kardeşliğinin egemen olduğu bir düzen yaratılmasını ve bu düzen içinde özgür iradeye dayalı kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesini öngörür.

ÖZDEP, halkların kardeşliği, birliği ve dayanışması önünde engel olan her türden ve renkten ırkçı, şöven ve gerici fasişt ideolojik akım ve örgütlenmelere karşı aktif bir politik, ideolojik, demokratik mücadeleyi yürütür…

ÖZDEP, iç ve dış politikaların belirlenmesinde tüm emekçi kitlelerin ve halklarımızın ortak çıkarlarını temel alır…

ÖZDEP, emekçi sınıfların ve her türden meslek gruplarının, dinsel ve ulusal azınlıkların kendi politik, ekonomik , meslekî ve kültürel çıkarlarını ifade etmeleri için demokratik örgütlenme haklarını temel bir yaşamsal ilke olarak görür ve Anayasal güvence altına alır.

ÖZDEP, Türk ve Kürt halkı ile azınlıkların demokratik, özgür bir ortam içinde kendi dil, kültür, gelenek, felsefî ve dinî inanç ve ibadetlerini özgürce yerine getirmeleri ve geliştirmeleri için tüm olanakları sağlar. Başta TV. radyo olmak üzere her türlü basın-yayın olanaklarından eşitçe yararlanmalarını öngörür.

ÖZDEP, halkların temel eğitimini kendi ana dilleriyle yapmalarını öngörür ve bunun gerçekleşmesi için devletin maddî desteğini sağlar.

ÖZDEP, nihaî olarak, Türk ve Kürt halklarını toplumcu bir düzene götürmek için gerekli tüm demokratik ön koşul ve hazırlıkları gerçekleştirmeyi öngörür…

ÖZDEP, halklarımızı bütün yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarımızın yegâne sahibi olarak görür…

Partimizin Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden, halkın onayıyla seçilmiş, temsilcilerinin toplandığı demokratik bir Halk Meclisinin yaratılmasını öngörür…

Demokratik halk meclisi… halklarımızın ulusal iradesini temsil eden demokratik, çağdaş bir yasama gücü ve organı olacaktır…

Basın-yayın halkın politik, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının savunulmasında halkların ulusal kimlik, dil ve kültürlerinin doğru bir tarzda halka kavratılmasında, halklar arasında dostluk ve kardeşliğin geliştirilip güçlendirilmesinde etkin bir araç haline getirilecektir…

Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır…

Partimiz…bütün ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tayin hakkına yönelik her türlü, ekonomik, politik, askeri ve kültürel saldırıya karşıdır.

Partimiz halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşru mücadeleleri destekler, onlarla birlik ve dayanışma içinde olur…

Özgürlük ve Demokrasi Partisi ülkeyi birlikte kuran Türk ve Kürt halklarının eşit ve gönüllü birliğinden yanadır.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasını, demokrasinin temeli kabul eder. Bu sorun Türkler ve Kürtlerin, demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesin sorunudur.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır…

Özgürlük ve Demokrasi Partisi halkların eşit ve özgür iradesi temelinde oluşturulacak demokratik bir çözüm için Kürt halkının özgür iradesine sonuna kadar saygılıdır…

Bugün ülkemizde hukuk ve adalet mekanizması antidemokratik, temel insan hak ve özgürlüklerini çiğneyen,egemen sınıfların çıkarlarını temel alan, Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyan emekçilerin ekenomik, demokratik örgütlenmesini yasaklıyan gerici, şöven, ırkçı bir niteliğe sahiptir…

Yargılamada ana dil esas alınacaktır…

Türk ve Kürt halklarının ve azınlıkların kendi ulusal kültürlerini özgürce geliştirme ve sahiplenme ortamı yaratılacaktır. Halk ve ulus olmanın birinci ve temel unsuru dil olduğundan her halkın kendi ana diliyle eğitim yapma olanağı sağlanacaktır… Herkesin temel eğitimini kendi ana diliyle yapması sağlanacaktır. İlkokuldan yüksekokula dek her kademede ana dilde eğitim yapma fırsatı yaratılacaktır…”

Görüşlerini içermektedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca söz konusu programda yer alan görüşler değerlendirilerek özetle şunlar belirtilmiştir:

Bu ifadelerde dikkati çeken husus Türk ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt halkı ve diğer azınlıkların varolduğunun belirtilmesidir. “Türk ve Kürt halkları diğer azınlıklarla birlikte Kurtuluş Savaşını başarmış; ancak daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Kürt halkının demokratik hak ve istemlerini inkâr etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Kürtlere çeşitli baskılar yapmıştır.” deyişleri ile Kürt sorununun halkların eşit ve özgür iradesi temelinde demokratik bir çözüme kavuşturulması isteği ve Kürt halkının iradesine saygı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı biçimindeki beyanları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesini zedeleyici niteliktedir.

Programdaki “halklar” sözcüğünden “uluslar” sözcüğünün ve özellikle de “Kürt Ulusu”nun amaçlandığı anlaşılmaktadır. Çünkü, bağımsızlık, özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı gibi kavramlar yalnızca uluslar için söz konusudur. Söylenmek istenen “Türk Ulusu”nun dışında başka ulusların ve özellikle Kürt Ulusunun var olduğudur.

Programın kurulması öngörülen yeni devlet yapısının “Yasama ve Yürütme” bölümünde, partinin Türk ve Kürt halklarının ve bütün azınlıkların çıkarlarını ifade eden ve halk meclisi olarak adlandırılan bir yasama organı oluşturulması öngörülmektedir. Sözkonusu bu meclisin halkların ulusal iradesini temsil edeceği vurgulanmaktadır. Ulusal iradeden söz edilmesi, o iradenin sahibi olduğu söylenen hakların, yani Türk ve Kürt halklarının birbirinden ayrı uluslar olarak kabul edildiğini anlatmaktadır.

Programın “Hukuk ve Adalet” bölümünde, ülkemizde hukuk ve adalet mekanizmasının Kürt halkının ulusal varlığını yadsıyıcı nitelikte olduğu söylenerek açıkça kürt halkının ulusal varlığı vurgulanmakta ve ayrı bir ulus oluşturduğu kabul edilmektedir. Programın çeşitli yerlerinde kullanılan “halk” sözcüğünün aslında “ulus” kavramı yerine kullanıldığı görülmektedir.

Programda, Partinin demokratik bir çözüm için Kürt halkının özgür iradesine saygılı olduğu açıklanmaktadır. Kürt halkı kendi kaderini saptama hakkı çerçevesinde iradesini kullandığı takdirde buna saygı gösterileceği belirtilerek, ülkenin ve ulusun bölünmez bütünlüğüne karşı çıkılmaktadır. Tüm bu anlatımlar yani Ulus bütünlüğünün Türk ve Kürt ulusları biçimindeki ayırım ve Türk Ulusu’nun bir bölümünün ayrılma hakkına sahip olmaları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu yolundaki temel Anayasa ilkesine aykırıdır.

Davalı Partinin programı incelendiğinde;

“… Kürt halkının en doğal demokratik hak ve istemlerine karşı, bu şöven militarist propagandalar, sürgün ve imha politikaları daima öne çıkarılarak egemen “Türk” anlayışı korunmuş, başta Kürt halkı olmak üzere diğer ulusal azınlıklara dahası Türk halkına da baskıları öngören kapitalist sisteme bağlı devlet politikalarını “Çağdaşlaşma” ve “Batılılaşma” adına sürdüregelmişlerdir…

ÖZDEP, emekçi sınıfların her türden meslek gruplarının, dinsel ve ulusal azınlıkların kendi politik, ekonomik mesleki ve kültürel çıkarlarını ifade etmeleri için demokratik örgütlenme haklarını temel bir yaşamsal ilke olarak görür ve anayasal güvence altına alır…

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasını demokrasinin temeli kabul eder. Bu sorun Türkler ve Kürtlerin, demokrasiden yana olan herkesin sorunudur.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözümlenmesinden yanadır…” biçimindeki anlatımların yer aldığı görülmektedir.

Parti Programında yer alan bu ifadelerle Türkiye Cumhuriyetinde bir takım dinsel ve ulusal azınlıkların varlığı dile getirilerek onlara siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda örgütlenme hakkı tanınacağı ifade edilmekte, Kürtler ayrı bir ulus ve azınlık olarak nitelendirilerek, sorununun çözümlenmesinin demokrasinin temeli ve Türklerle Kürtlerin ortak meselesi olduğunun belirtildiği, partinin bu sorunun belirli uluslararası sözleşme ve belgeler çerçevesinde çözümlenmesini savunduğu anlaşılmaktadır. Türkiye Devleti topraklarında Lozan Barış Andlaşmasıyla kabul edilen “Müslüman olmayanlar” ile Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında öngörülen Türkiye’de yaşayan Bulgarlar dışında ulusal ya da dinsel nitelikte azınlıklar bulunmadığına göre, programda bu gibi azınlıklardan sözedilmesi Türkiye Devleti ülkesinde bu gibi azınlıkların varlığını ileri sürmek anlamındadır. Bu anlatımlar, ülkede salt dil, din, ırk bakımlarından öteki kesimden ayrı sosyal özelliklere sahip yurttaşlar bulunduğunun objektif olarak ileri sürülmesi niteliğinde olmayıp, daha ileri gidilerek, bir kısım yurttaşların ayrılıklarını devam ettirebilmelerine ve geliştirmelerine olanak sağlayacak hukuksal güvencelere kavuşturulmaları ve ayrı ulus olmanın getirdiği haklardan yararlandırılmaları benimsenip savunulmaktadır. Bu ise, ulus bütünlüğüne aykırı olarak 81. maddenin (a) bendinde belirtilen “azınlıkların bulunduğunu ileri sürmek” demektir.

Programdaki, Partinin ulusal ve dinsel azınlıkların özgür ve demokratik bir ortamda kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için bütün olanakların sağlanacağı biçimindeki düşünce de ulusal azınlıkların varlığının kabulü olmaktadır. Bu da Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye’de azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulmasını amaçlamak demektir.

Programda Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesine aykırılık konusunda yeralan tümce “Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır.” biçimindeki tümce olmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcalığı bu konuda şunları belirtmektedir: “Programda, devletin din işlerine karışmayacağının öngörülmesi, onun klasik lâiklik anlayışının gereği olarak örgütlenmesi, başka deyişle devletin dinsel fonksiyonlar ifa edememesi anlamında algılanabilirse de, geleneksel olarak Cumhuriyet dönemi Anayasalarımıza yansıyan lâiklik anlayışının birtakım zorunluluklardan kaynaklanan kendine özgü niteliği karşısında, bu ilkeye aykırı biçimde, devletin din işlerinde kamu yararını sağlama amacıyla sahip olduğu düzenleme yetki ve görevinden yoksun kılınması sonucunu doğuracak böyle bir anlayışın Anayasa’ya uygun olduğunu söylemek mümkün değildir. Parti programında kabul edildiği üzere devletin din işlerine karışmaması, dinin cemaatlere bırakılması halinde, devletin kamu düzenini sağlama amacıyla ve inzibati düşüncelerle dinî işlerin bir kesimine karışmasına olanak veren ve hatta bunu gerekli kılan lâiklik ilkesi çiğnenmiş olacak, Cumhuriyet ve onun nitelikleri arasında sayılan ve değiştirilemeyeceği kabul edilen lâiklik niteliğinden soyutlanmış olacaktır. Böyle bir sonucu doğuracak amacın güdülmesi Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a maddesiyle yasaklanmış bulunmaktadır. Diğer taraftan; yine bu şekilde Anayasa’da ve Siyasî Partiler Yasası’nda genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın göreceği görevler ortadan kalkacağından kendisinin hukuksal varlığına da ihtiyaç kalmayacak ve adı geçen örgüt genel idare içinden Anayasa’nın 136. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesine aykırı olarak tasfiye edilmiş olacaktır.

  1. b) Savunma Kanıtları

savunmada aşağıdaki görüşler ileri sürülmüştür:

Davalı Partiye göre fiili durum varolan mevzuatı aşmıştır. Bu nedenle işin aslında sadece bu parti değil Türkiye’deki bütün siyasal partiler kapatılmalıdır.

Demokratik, barışcıl yöntemlerle düzen değişikliğini savunmak ve bu yönde örgütlenmek mümkündür. Biz niye Anayasa’nın ideolojisini kabul etmek zorunda kalalım’

Türkiye’de son dönemde iktidara muhalefet eden resmî ideoloji dışında çözüm üreten baskı grupları bölücülükle suçlanmaktadır. Ama gerçek amaç muhalefeti bastırmaktır.

Ülkemizde kapatılan siyasal partilerin kapatılma gerekçeleri Anayasa’nın ideolojilerini benimsememesi ve demokrasiyi Anayasakoyucuları gibi yorumlamamaları olmuştur. Demokratik çoğulcu bir toplumda resmî ideolojinin tanımlandığından farklı olarak kavramları tanımlamalarının kapatılma davası konusu edilmesi “azınlık hakkının” tanınmaması anlamına gelir. Oysa düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı bir toplum özgür bir toplum değildir.

Ulus kavramını Anayasakoyucu “vatandaşlık bağıyla” tanımlamıştır. Yalnız şunu da kabul etmek gerekir ki, Anadolu halkların mozaiği durumdadır. Durum böyle olmakla birlikte, Anadolu’da haklardan yararlanabilmek için “Ne Mutlu Türküm” demek gerekmektedir. Oysa T.C. vatandaşı olmak Türk kökeninden olmaktan farklı bir şeydir. Kimliğin yok sayılması sosyolojik gerçeklere aykırıdır.

Bölücülük suçlaması konusunda sonuç olarak davalı Parti şunları belirtmektedir:

“ÖZDEP çağdaş, demokratik, hukuka saygılı ve hoşgörülü bir toplum düzeni istemektedir. Çözümleri barışçıl ve demokratiktir. Bölücülük bölge halkını potansiyel suçlu olarak görmekten ve otoriter devlet yapısından kaynaklanmaktadır. ÖZDEP siyasal iktidarların bölücü politikalarına karşı halkların gönüllü birlikteliğini savunmaktadır.”

Davalı Parti “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136. maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” biçiminde formüle edilmiş olan 89. maddeyle ilgili suçlama konusunda da şöyle bir savunma yapmaktadır:

“ÖZDEP lâiklik ilkesini tarihsel gelişmesine göre geldiği en son evredeki biçimiyle yorumlamaktadır. Lâiklik “Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak” tanımlanmaktadır. ÖZDEP bu ilkenin tanımına göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde olmaması gerektiği kanaatindedir. Siyasal Partiler Yasası’nda belirtilen lâiklik anlayışı Türkiye’nin toplumsal yapısına uygun düşmemektedir. 1982 Anayasası’nın kabulünden sonra toplumda şeriata hızlı bir yönelme olmuştur. Bunun nedeni Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde olmasıdır. İmam Hatip Liselerinden mezun olanlar devletin kilit noktasına yerleşmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla Hanefi mezhebinin propagandası yapılmaktadır. Din dersleri zorunluluğu okullarda kabul edilmiş ve bu derslerle Hanefi mezhebinin kabulune göre İslâm yorumlanmaktadır. Alevi köylerinde camiler yapılmaktadır. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da irşat toplantıları devlet tarafından yapılmaktadır. Devlet 12 Eylül’den sonra Kürt kökenli vatandaşların yaşadığı bölgelerde uçaklarla şeriat bildirilerini atmaktadır. ÖZDEP bu yanlış anlayışına lâiklik ilkesinin çağdaş yorumlayışıyla çözüm üretmektedir. Bu nedenle kapatma davasının reddedilmesi gerekmektedir.”

  1. Kanıtların Değerlendirilmesi
  2. Davalı Parti Programı’nın “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü”nün bozulması” amacını taşıyıp taşımadığı :

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Şöyleki:

“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.

İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.

Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır. (Madde 68 ve 69) Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır.

“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatür’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtalara arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Yapısı bu biçim olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulus bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi, terör örgütleri karşısına çıkanlar ve şehit olanlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusudur.

Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm! deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim!” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.

Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma ve bütünleşme, eşitliğe dayanarak ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayrıcalığa, bölücüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi:

1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve Ulus’u “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” biçiminde tanımlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.

Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.

Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.

Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.

Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir. Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldıkları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürk kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan, soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.

Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan devlettir. Bir devletin içte ve dışta özgür davranma yetkisi olan “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümleri yer almıştır. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk-ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek için kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.

Son yıllar içinde kimi devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;

Siyasî Partiler:

(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Yasa maddesinin gerekçesinde:

“Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek ve vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususunun belirlenmiş olmasıdır.

Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, ulusca oluşturulan ortak Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.

Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir görev ve haktır.

Anayasamıza göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve gereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkıdır.

Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında; Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin programında ve ön savunmasında, ilk bakışta dikkati çeken husus, uluslararası belgelere ve ulusal gereklere karşın, Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir “Kürt Ulusu” ve diğer azınlıkların mevcut olduğunun belirtilmesi ve bu sözde ayrılığın “halklar uluslar” ve “azınlıklar” deyimleriyle her vesileyle ısrarlı bir biçimde vurgulanmasıdır: Türk ve Kürt halklarıyla diğer azınlıkların Kurtuluş Savaşı’nı ortaklaşa başarıya ulaştırmalarından sonra kurulan Cumhuriyette Türk anlayışının egemen olduğu, Kürt halkının ve onun en doğal demokratik hak ve taleplerinin inkâr edilip yok sayıldığı, Kürt halkının ulusal varlığının yadsındığı, baskı uygulandığı ileri sürülerek; ülkeyi birlikte kuran Türk ve Kürt Ulusları’ndan, Anadolu’da özgür yaşamak, hak ve ödevlerden yararlanmak için “Ne Mutlu Türküm” demek gerektiğinden, ulus olmanın temel unsuru dil olduğundan kendi ana dili ile eğitim yapılmasından ve yargılamada ana dilin esas alınmasından ve Türk Ulusu içinde varlığı ileri sürülen ayrı ulusların bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri haklı ve meşrû mücadelelerin desteklenmesinden söz edilmektedir. Ayrıca Kürt sorununun uluslararası andlaşma ve belgeler çerçevesinde ve halkların eşit ve özgür iradesi temelinde demokratik bir çözüme kavuşturulması ve kendi kaderlerini tayin hakkı üzerinde durulmaktadır.

Bütün bunlar Türkiye Devleti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozucu niteliktedir. Bunlarla anlatılmak istenen, “Türk Ulusu” bütünlüğü dışında diğer azınlıklar ise de, esasta “Türk ve Kürt” halkları adıyla iki ayrı ulusun varlığı ve partinin, bu iki ulusun eşit biçimde işlem görmesi ve ayrı birer ulus olmaktan kaynaklanan uluslararası hakların tanınmasıyla birlikteliklerini gönüllü olarak devam ettirmelerinden yana olduğudur.

Programda geçen “halklar” deyişinin “uluslar” ve özellikle “Kürt ulusu” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü, Proğramın “Partimizin Temel İlkeleri” ve “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” bölümlerinde, halkların kendi bağımsızlık ve özgürlükleri için yürüttükleri mücadelelerin desteklenmesinden, ezilen, sömürülen halkların kendi kaderlerini tâyin hakkına yönelik saldırılara karşı olmaktan söz edilmektedir. Bağımsızlık, özgürlük ve kendi kaderini tâyin hakkı gibi kavramlar sadece uluslar için söz konusu olabileceğinden, programda birçok kez tekrarlanan “halklar” deyişiyle “uluslar”, başka deyişle, Türk Ulusu bütünlüğü dışında başka ulusların, özellikle Kürt Ulusu’nun varlığının ve ayrı ulus olmanın gerektirdiği hakların amaçlandığı sonucuna varılmaktadır.

Öbür yönden, davalı partinin, savunmasında ileri sürüldüğü gibi özgür yaşamak, hak ve ödevlerden yararlanmak için “Ne Mutlu Türküm” demek gerekli değildir. Daha önce belirtildiği üzere hangi etnik kökenden olursa olsun bütün vatandaşlar eşit haklara sahiptir. “Ben Türküm” demek hukukî ve siyasî yönden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir vatandaşı, Türk Ulusu’nun bir bireyi olma anlamına gelmektedir. Bunun, bireyin etnik kökenini inkâr anlamına geldiğinin ileri sürülemeyeceği açıktır. Türk Ulusu ırkçılık anlayışı üzerine kurulmamıştır. Ulusu oluşturan etnik ögelerin ayrı bir ulus olduğu savının geçerli bir yanı ve hukuksal bir dayanağı olmadığı gibi gerçekle de ilgisi yoktur. Tersine girişim ve kalkışmaların haklı nedeni bulunmadığından uygun karşılanması olanaksızdır.

Davalı Parti yine ön savunmasında ülkemizdeki “fiilî durumun mevzuatı aştığını” ileri sürmüştür. Bundan neyin amaçlandığı çok açık değilse de, davalı Parti burada ülkede iki hukukun olduğunu, bunlardan ilkinin yasalarda yer aldığını, ancak bunun toplumda geçerliliğini ve uygulama yeteneğini yitirdiğini, buna karşılık eylemli biçimde uygulanan ve toplumda genel kabûl gören bir başka hukukun daha varlığı üzerinde durmaktadır. Bununla bağlantılı olarak davalı Parti yine “pozitif hukukun herkese değil ancak bazı partilere uygulandığını” belirtmekte ve bunu “çifte standart” olarak algılamaktadır. Yine davalı Parti evrensel hukuka aykırı olduğunu belirttiği ve 12 Eylül Anayasası olarak nitelediği Anayasa hükümlerine dayanılarak parti kapatılmasını kabul etmediğini belirtmekte ve kapatma davasının evrensel hukuk ilkelerine göre görülmesini istemektedir.

Anayasa Mahkemesi Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.

Programda “Özgürlük ve Demokrasi Partisi, Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır…” denmektedir. Yine ön savunmada davanın Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümleri ile evrensel hukuk ilkelerine göre çözülmesi isteği vardır.

Devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.

Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatma nedeni sayılan dava konusu Parti prgramındaki kimi düzenlemelerin söz konusu uluslararası belgelere de aykırı olduğu kuşkusuzdur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. maddesinin ikinci fıkrası aynen şöyledir:

“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”

Yukarda ilgili bölümlerde açıklandığı üzere Özgürlük ve Demokrasi Partisi Programının kimi düzenlemeleri İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla 17. maddesinde yer alan kurallarla bağdaşmamaktadır.

Sözleşmenin 17. maddesi aynen şöyledir:

“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz.”

Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği de dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de “kendi kaderini tâyin hakkına sahip, ezilen bir Kürt Halkı”nın varlığını ileri sürmektedir.

Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.

Nitekim, dayanak gösterilen Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;

-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,

-Sınırların dokunulmazlığı,

-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,

-İçişlerine karışmama,

ilkeleri de yer almıştır.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

………

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

………

Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

………

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:

Kendi kaderini tâyin hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin ve milletvekilinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir. Siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih kapsamına alınması olanağı yoktur.

Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:

  1. Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir.
  2. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
  3. Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların milliyetçiliğe dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edeecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.

  1. Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler-demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
  2. Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
  3. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
  4. Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.

ÖZDEP Programında her ne kadar “kardeşlik” ve “birlik” sözcüklerini sık sık kullanmaktaysa da bunu gerçek amacını gizlemek için yaptığı anlaşılmaktadır. Davalı partinin programı vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmaktadır. Zira Parti programı Türk Ulusunun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı öngörmektedir. Bu tür program hükümlerinin ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı açıktır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak ülkeyi bölmek, bu amaçla tartışmalı etnik köken ayrımını kışkırtarak silahlı ayaklanmaya çağırmak, ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip kıydırmayı uygun bulmak, bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla azınlıklar körüklenecek, terörün şiddeti artırılacaktır. Uluslararası norm, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. ÖZDEP, Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanıksız sav ve suçlamalarla kargaşa ve iç savaş çıkarmaya kışkırtmış, ayaklanma için demokratik hoşgörünün sınırlarını zorlamıştır. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığı, ülkenin ve ulusun birliği gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen teröre hiç bir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Teröre karışan ve ona destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Davalı Partinin programında Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanması; bir başka deyişle, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerin (a) bendlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.

Programın, partinin ulusal ve dinsel azınlıkların demokratik ve özgür bir ortamda kendi dil ve kültürlerini geliştirmeleri için tüm olanakların sağlanacağı biçimindeki düzenleme de ulusal azınlıkların varlıklarının kabul edildiklerini göstermektedir. Yine programda yargılamada ve eğitimde ana dilin esas alınacağı öngörülmektedir. Bunlar programdaki diğer düzenlemelerle birlikte ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle program, Türk dili veya kültürü dışındaki dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları, bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir.

Sonuç olarak, ÖZDEP, Programındaki anlatımlarla, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık kavramları olmamasına karşın, farklı etnik ve soy kökenlerinden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusunu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, ezilen bir halk olarak nitelediği Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını verme amacına yönelik Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşmüş ve bu bağlamda yine bölücülüğe yönelik olarak yargılamanın ve eğitimin ana dille yapılmasına da programında yer vermiştir. Böylece Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ve aynı Yasa’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır.

  1. b) Davalı Parti Programı’nın Siyasî Partiler Yasası’nın 89. Maddesine Aykırı Olup Olmadığı :

Programda, “Devlet din işlerine karışmayacak, din cemaatlere bırakılacaktır.” biçiminde bir görüş yer almaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 89. maddesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasa’nın 136. maddesine aykırı amaç gütme bir parti kapatma nedeni olarak kabul edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasal konumunu koruyan bu kuralda kurumun “…lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek…” görev yapması zorunluluğu vurgulanmıştır.

Davalı Parti, “lâiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak” tanımlandığına göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde yer almasını lâiklik ilkesine aykırı bulmaktadır. Lâiklik ilkesi, Anayasamızda değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez egemen bir kural olarak yer almıştır.

Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı 24. maddesinde de lâiklik ilkesinin anlamı açıklanmaktadır.

Buna ve Anayasa Mahkemesi’nin önceki kararlarına göre:

  1. a) Dinin Devlet işlerinde etkili, egemen olmaması,
  2. b) Dinin, bireyin manevî yaşamına ilişkin dinî inanç bölümünde, aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük tanınarak anayasal güvence altına alınması,
  3. c) Dinin, bireyin manevî yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamunun düzenini, güvenini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması, dinin kötüye kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması,

ç) Kamu düzenini ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dinsel hak ve özgürlükler konusunda Devlete denetim yetkisi tanınması,

Lâiklik ilkesinin gereği olarak anlaşılmaktadır.

Bu ilkenin dine karşı olmadığı, dini kötülemediği, din düşmanlığı anlamına gelmediği ve dinî asla yadsımadığı açıktır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’ya göre Genel İdare içinde yer almasının ve Siyasî Partiler Yasası’nda bu konumun yinelenmesinin lâiklik ilkesine aykırı olup olmadığı bu kurallara göre incelendiğinde:

Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir örgüt değil, Anayasa’nın 136. maddesinde öngörüldüğü üzere genel idare içinde yer almış yönetsel bir örgüt durumundadır. Bu örgüte bağlı kişiler de 136. maddede sözü geçen özel yasa gereğince memur niteliğinde sayılmışlardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer alması ve görevlilerinin memur sayılmasının, ülke koşullarıyla gereksinmelerinin doğurduğu bir zorunluluk sonucu olduğunda kuşku yoktur. Anayasa’nın 136. maddesinin gerekçesinde “Cumhuriyetin hemen başlangıcından itibaren, genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığının yine aynı statüye bağlı kalması yerinde görülmüştür.”, 1961 Anayasası’nın aynı kuralı içeren 154. maddenin gerekçesinde ise “Dinî inanç ve kanaat hürriyetini, temel hak ve hürriyetler arasında ilân eden, ibadet ve dinî törenlerin serbestisini teminat altına alan Anayasa’da sosyal bir müessese olarak dinin taşıdığı önem bakımından, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugüne kadar olduğu gibi genel idare içinde yer alması tabiî ve zarurî görülmüştür. Bu sebeple tasarının ek 2. maddesinde sevkedilen hüküm, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özel kanunundaki görevleri yerine getireceği esasını muhafaza etmektedir.” denilmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer alması hususu din hizmetleri denetiminin Devletce yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dinî taassubun önlenmesi, ahlâkın ve dinin toplum için manevî bir disiplin durumuna gelmesi ve böylece değişik dinlerdeki tüm inananları ve inanmayanlarıyla Türk Ulusu’nun çağdaş uygarlık düzeyine erişmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi nedenleri yanında, çoğunluğun müslüman olduğu ülkemizde, dinî gereksinimlerin karşılanabilmesi için din hizmetleri görecek kişilerin, mabetlerin ve başka maddî gereksinimlerinin sağlanması, onarım ve bakımları gibi konulara da katkısı olması nedenlerine dayanmaktadır. Devletin her toplumsal kurumda olduğu gibi, toplumun dinî gereksinmelerine yardım etmesinin Anayasa’da yer alan ve nitelikleri açıklanan lâiklik esaslarına aykırı bir yanı bulunmadığı gibi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Anayasa’da yer almasının da yukarıda açıklanan nedenlere dayanması karşısında, lâiklik ilkesine aykırı düştüğü kabûl edilemez. Yine bu nedenlerle Devletin bu alandaki yardımı ve Diyanet İşleri Kuruluşu görevlilerinin memur sayılması, Devletin din işlerini yürüttüğü anlamına gelmeyip, ülke koşullarının zorunlu kıldığı durumlara uygun bir çözüm yolu bulmak amaç ve anlamını taşımaktadır. Kaldıki Anayasa’nın 136. maddesinde Başkanlığın işleri, “lâiklik ilkesi doğrultusunda…” belirlemesiyle uygunluk temelde vurgulanmıştır.

Bu nedenlerle Anayasa’da genel idare içinde varlığı öngörülen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini ortadan kaldırmak ve bu yolla bu kurumun hukuksal varlığına son vermek özellikle siyasî partiler yönünden 2820 sayılı Yasa’nın 89. maddesine aykırıdır.

Davalı Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin yukarda (a) ve (b) de belirtilen nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmında yer alan hükümlerine aykırı davrandığı saptandığından aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılması gerekir.

  1. c) Anayasa Mahkemesi Kararıyla Kapatılan Siyasî Partilerin Kurucuları, Yöneticileri ve Üyeleri ile İlgili Kurallar

Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında; “Anayasa Mahkemesi’nin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekillerinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona erer.” hükmüne yer verilmiş, 69. maddenin yedinci fıkrasında da; “Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamıyacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz” hükmü getirilmiştir.

Ancak, Anayasa’da yer alan bu kesin ve bağlayıcı yukardaki kurallara karşın 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesinde; “Temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden; kurucuları, genel başkanı…”nın başka bir siyasî partinin kurucusu veya yöneticisi olamayacakları, bunlardan fiilleriyle siyasî partilerin kapatılmasına neden olanların ise en az on yıl süre ile başka bir siyasî partiye alınamayacakları gibi milletvekilliği için aday da olamıyacakları hükmüne yer verilmiştir. Anayasa’nın; 69. maddesinin yedinci fıkrası ile 84. maddesinin son fıkrasında “kapatılma tarihinde üyeliği devam eden” koşulu yoktur.

Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasının gerekçesinde; “… Geçmiş uygulamalardan ortaya çıkan sonuç şunu göstermektedir ki kapatılan siyasî partilerin yöneticileri ve kurucuları partilerin kapatılmasına rağmen kendileri siyasî faaliyete devam etmişler; kurulmuş partilere girerek eskisinden daha güçlü bir şekilde Lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı siyasî parti faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan siyasî partilerin kapatma kararında sorumlu görülen kurucu ve genel merkez yöneticilerinin başka isim ve programlarla da olsa siyasî parti kuramayacakları ve kurulmuş partilerde yönetim ve denetim görevi alamayacakları mahkemece kararlaştırılır.” açıklamasına yer verilmiş, Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesine ilişkin gerekçede ise; “Anayasanın 69. maddesinin yedinci fıkrası hükümleri bu madde ile uygulama kanuna intikal ettirilmiş bulunmaktadır.” anlatımı yer almıştır.

Kapatılan siyasî parti yönetici ve kurucuları için, yeni bir siyasî parti kurma veya kurulmuş bir siyasî partide görev alma yasağı getiren temel düzenleme, Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasıdır. Anılan fıkrada, Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesinde olduğu gibi “… kapatılma tarihinde üyeliği devam eden …” ibaresine yer verilmemiş, kapatılan siyasî partilerin kurucusu ile her kademedeki yöneticisi olmak böyle bir yasak için yeterli sayılmıştır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesi ile, kapatılan siyasî parti yöneticileri ve kurucularına, Yasakoyucu tarafından yeni siyasî parti kurma veya kurulmuş bir siyasî partide görev alabilme konusunda Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasına göre daha geniş olanaklar tanınmasına madde gerekçesinin olur verdiği tartışmalıdır.

Kaldıki, yalnızca bir siyasî partinin kapatıldığı tarihte üyeliği devam eden parti yöneticileri ile kurucularının böyle bir yasağın kapsamı içinde kaldıkları, kapatma tarihinde partideki üyeliği son bulan kimseler (kendi söz veya eylemleri ile partinin kapatılmasına neden olsalar dahi) için böyle bir engel bulunmayacağı yolundaki yorum, Anayasa’nın 69. maddesinin getiriliş amacına uygun düşmeyeceği gibi, kapatılma tarihinden önce kendiliğinden kapanan ya da parti üyeliğinden ayrılma yoluyla partiden çıkan bir yönetici ve kurucuya, yeni bir partiye girerek daha önce kapatılmaya neden olan söz ve eylemlerini sürdürebilme olanağını vermektedir.

Kapatılacağını anlayan Siyasî Partiler, saptanması kolaylıkla olanaklı, kapatılma tarihinden önce kapatma veya üyelikten ayrılma yoluyla, Anayasa’da ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyette bulunanlar için getirilen Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasındaki yaptırımı böylece işlemez duruma getirebilirler. Bu yolla ülke ve ulus bütünlüğü için tehlikeli boyuta ulaşan bozucu ve yıkıcı siyasî faaliyetlere, belirli kişilerce değişik adlarla kurulan, siyasî partilerde süreklilik kazandırılır. Bu davranış biçimi ise bir tür Anayasa’ya karşı hile durumunu oluşturur.

Anayasa’nın 69. maddesini ters doğrultuda genişleten, yine Anayasa’nın geçici 15. maddesi nedeniyle yargı denetimine girmeyen, ihmal edilmesi de olanaksız, Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesinin Anayasa’ya uygun biçimde değiştirilip düzenlenmesinin gerekip gerekmediği Yasakoyucunun takdirine bağlıdır.

Mustafa GÖNÜL bu görüşe katılmamıştır.

VII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 29.1.1993 günlü, SP.42.Hz. 1993/10 sayılı İddianamesi’nde Özgürlük ve Demokrasi Partisi Programı’nın kimi bölümlerinin Anayasa’nın BAŞLANGIÇ’ına, 2., 3., 14., 24., 42., 68., 69. ve 136. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 81. maddesinin (a) ile (b) bentlerine ve 89. maddelerine aykırılıklar içerdiği savlarıyla Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

  1. Özgürlük ve Demokrasi Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince davalı Parti’nin kapatılmasına,
  2. Davalı Partinin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,
  3. Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 23.11.1993 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
BaşkanYekta Güngör ÖZDEN ÜyeMustafa GÖNÜL Üyeİhsan PEKEL
ÜyeSelçuk TÜZÜN ÜyeAhmet N. SEZER ÜyeSamia AKBULUT
ÜyeYalçın ACARGÜN ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI
ÜyeAli HÜNER ÜyeLütfü F. TUNCEL

KARŞIOY YAZISI

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 29.1.1993 günlü, SP.42 Hz.1993/10 sayılı iddianamesiyle, Programının Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile, 14., 24., 42., 68., 69. ve 136. maddelerine, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ve 89. maddesine aykırılığı ileri sürülen Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin (ÖZ-DEP), Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmiştir.

Davalı ÖZ-DEP Ön Savunmasında özetle ve karşıoyumuzla ilgili şu savlarda bulunmuştur:

  1. Açılan dâva, Partinin programına yöneliktir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinin öngördüğü tüzük ve programların “Anayasa ve kanun hükümlerine…” uygun olmadıklarının saptanması halinde, bu eksikliğin 30 gün içerisinde giderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kendilerinden yazılı istemde bulunması zorunluluğu vardır. Bu koşul yerine getirilmediğinden dâva usulsüz açılmıştır.
  2. ÖZ-DEP’e yönelik kapatma nedenlerinin dayandırıldığı 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 68., 69. ve 78. maddeleri Anayasa’ya aykırıdır. Ancak, bu Yasa da Millî Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan tüm öteki yasalarda olduğu gibi, Anayasa’ya uygunluk denetimini önleyen Anayasa’nın Geçici 15. maddesi kapsa­ mında görülmektedir. Evrensel hukuk ilkelerine aykırı olan Geçici 15. maddenin koruyucu ve önleyici kuralı ihmal edilerek Siyasî Partiler Yasası’nın anılan kuralları iptal edilmelidir.

Dâvalı ÖZDEP’in savlarını, Anayasa’nın siyasal partilere bakış açısını belirleyerek irdeleyeceğiz.

  1. Türk Anayasa Hukuku sistematiğinde siyasal partilere ilişkin düzenleyici hükümler, İKİNCİ KISIM’daki TEMEL HAKLAR VE ÖDEVLER kategorisinin SİYASİ HAKLAR VE ÖDEVLER başlıklı DÖRDÜNCÜ BÖLÜM’ünde yer almaktadır. Siyasî partilerin bu konumu, temel haklar bağlamında önemi ve önceliği yadsınamayacak ve savsaklanamayacak uygar ve çağdaş bir değer yargısını sürekli canlı ve ön planda tut­ maktadır. Yurttaşların ülke yönetimine yönelik özgür siyasal irade oluşumunun başlıca evrensel araçlarından biri olan siyasal partilere ilişkin bu değer yargısı, Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında onurlu bir özdeyişe dönüşmüştür:

“Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” Anayasakoyucunun siyasal partilere yönelik bu “vazgeçilmez” nitelemesi, kuşkusuz platonik bir övgü sözcüğüne indirgenemez. Kendi içinde mantıksal bir anlamı, gerekliliği ve ağırlığı vardır. “Vazgeçilmez”likten güdülen amaç, siyasal partilerin yaşamasının ve yaşatılmasının “kural”, kapatılmalarının ise, ancak açık-seçik durumlarda ve sayılı nedenlere dayanma koşuluyla “istisna” olduğunu pekiştirmektir. Bir başka anlatımla, Anayasa’da engelleyici, yasaklayıcı ya da sınırlayıcı açık ve kesin bir hüküm bulunmadığı sürece gereksinim duyulan yorumlar, olabildiğince siyasal partilerin lehine yapılmalıdır. Bu zorunluluk, demokratik ve çoğulcu siyasal sistemlerin vazgeçilmez ortak paydasıdır. Karşıt bir anlayışta direnme, buhranlara yol açabilecek çelişkileri yoğunlaştırır. Yükümlülüklerini üstlenmeğe, nimetlerini paylaşmaya hazırlandığımız 21. Yüzyılın eşiğinde, siyasal beklentilerimizin odak noktasındaki hızlı ve yaygın demokratikleşme sürecini çözümsüzlüğe sürükler.

Gerekli gördüğümüz bu saptamadan sonra, karşıoyumuzun dayanağını oluşturan Anayasa’nın 69. maddesinin beşinci fıkrası ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinin irdelenmesine geçebiliriz. Sözü edilen kuralların metinleri şöyledir:

Anayasa, Madde 69/5 : “Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder.”

Siyasî Partiler Yasası, Madde 9: “Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler. Tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazıyla ister. Bu yazının tebliğ tarihinden başlayarak otuz gün içinde noksanlık giderilmediği veya istenen ek bilgi ve belgeler gönderilmediği takdirde, siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır.”

Görüldüğü gibi Anayasa kuralına uyum içinde düzenlenen Yasa kuralı uygulamanın gerektirdiği açıklamalar yanında, Anayasa’nın öngördüğü “öncelikle…” koşuluna “ivedilikle…”yi de eklemiştir. Ayrıca saptanan eksikliklerin tamamlanması için yazılı tebliğle başlayan otuz günlük süre getirmiştir. Bu yolla ilgili parti, tüzüğünü ya da programını, Anayasa ve Yasa kurallarına uygun hale getirebilme hakkından yoksun bırakılmamaktadır.

Yasakoyucu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kurulan bir partinin programının “öncelikle ve ivedilikle…” yapacağı inceleme sonunda “…Anayasa ve kanun hükümlerine…” uygun olmadığını saptaması durumunda bunu bir “noksanlık” kabul ederek, otuz günlük süre içinde Anayasa ve yasaya uygun hale getirmesini, böylece “… noksanlıkların giderilmesini…” ilgili partiden yazıyla istemesini, kapatma istemi öncesinde “koşul-kural” olarak öngörmüştür. Maddenin ikinci tümcesinde yer alan Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, …yazıyla ister.” biçimindeki kural, sadece Siyasî Partiler Yasası’nın 8. maddesinde sözü edilen kuruluş evresine ilişkin birtakım basit belge ve bilgileri değil, aynı zamanda partilerin tüzüklerinin, programlarının ve kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunu da kapsamaktadır. Yasakoyucu, bunlar arasında önem ve öncelik bakımından bir ayırıma gitmemiştir.

Yasa kuralında belirlenen süre içinde Anayasa ve yasa kurallarına uygunluk sağlanmadığı ya da yazılı isteme yanıt verilmediği takdirde, yine anılan 9. maddenin son tümcesi uyarınca “…siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır.”

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin SP.42 Hz.1993/10 sayılı İDDİANAME’si, Anayasa ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası kurallarına aykırılıklarından dolayı doğrudan doğruya ve münhasıran ÖZ-DEP’in Parti Programına yöneliktir. Buna karşın 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesindeki otuz günlük süre içinde “noksanlıkların” (aykırılıkların) giderilmesi için yazılı istemde bulunma gereği duyulmamıştır. Çoğunluk kararı da aynı anlayış ve uygulama doğrultusunda şu gerekçeye dayanmaktadır: “… Siyasî Partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar’a açıkça aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden doğrudan 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma dâvası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan dâvanın 2820 sayılı Yasa’nın Dördüncü Kısmında yasaklanan nedenlerden ileri gelmesi nedeniyle dâvalı Parti’nin talebi yerinde değildir.”

Bu gerekçenin ağırlık noktasını, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesindeki “uyarı” koşulunun, aynı Yasa’nın 100. ve 101. maddelerindeki nedenlerle “kapatma dâvası açılmasına olanak vermemek” kuşkusu oluşturmaktadır. Bunun sonucunda da dâvalı Parti’ye programını, Anayasa ve Yasa kurallarına uygun hale getirebilme hakkı ve şansı tanınmamaktadır. Böylece Anayasa’nın 68/2. maddesiyle “demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları …”olarak nitelediği siyasal partiler, kapatılma durumuna getirilmektedir. Yapıcı yorum yönteminden uzaklaşılmaktadır. Bunu, Anyasakoyucunun Siyasal Partilere bakış açısıyla bağdaştıramıyorum. Kapatma isteminin bu nedenle reddi gerekir, kanısındayım.

  1. Anayasa’nın Geçici 15. maddesine ilişkin görüşlerimiz, Anayasa Mahkemesi’nin Esas : 1991/2 (Siyasî Parti-Kapatma), Karar : 1992/1 sayılı kararı (Resmî Gazete : 8.7.1993/21631) ile Esas : 1992/1 (Siyasî Parti-Kapatma), Karar : 1993/1 sayılı kararında (Resmî Gazete : 18.8.1993/21672) ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Her iki karşıoyumuzdaki gerekçeler burada da geçerlidir.
  2. Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin çoğunluk kararının son kısmında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gerek İddianamesi’nin, gerek Esas Hakkındaki Görüşünün hiç bir yerinde sözkonusu edilmemiş olmasına karşın, “Temelli kapatılan siyasî partiler”le ilgili ve yasama organına yönelik bir yorumlu mesaj verilmektedir. Yorum, Anayasa’nın 69. maddesinin yedinci fıkrasındaki düzenleme ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın aynı konudaki 95. maddesinin karşılaştırılması sonunda, varlığı kabul edilen ve Anayasa anlatımına uymayan bir farklılığa dayandırılmaktadır. Buna göre, Anayasa’nın amaçladığı yaptırım şöyledir: “Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamayacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz.”

Anayasa’nın bu hükmünün uygulanma olanağını sağlayan 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 95. maddesinin temelli kapatılan siyasî partiler mensupları için öngördüğü yasaklar ise “…kapatılma tarihinde üyeliği devam eden…”leri kapsamaktadır. Oysa, aynı konudaki Anayasa kuralı, “…kapatılma tarihinde üyeliği devam eden …” biçiminde bir anlatıma yer vermemiş, “Temelli kapatılan siyasî partilerin…” söylemiyle yetinmiştir. Bu durumda, Yasa kuralı, yasağa muhatap parti yetkililerinin, kapatılma tarihi öncesinde partilerinden ayrılarak yeni bir parti kurabilmelerine ya da başka bir partiye geçebilmelerine olanak hazırlamaktadır. Bu da Anayasa’ya karşı bir hiledir. Anayasa’nın 69. maddesini ters doğrultuda genişleten bu Yasa kuralı, Anayasa’nın Geçici 15. maddesi nedeniyle Anayasa’ya uygunluk denetimine de tabi tutulamamaktadır. Anayasa’ya uygun biçimde değiştirilmesi Yasakoyucunun takdirine bağlıdır.

Kanımızca, Yasa’nın 95. maddesinin anılan Anayasa kuralını ters doğrultuda genişletmiş olması sözkonusu değildir. Yapılan iş, uygulamaya açıklık ve kolaylık getirmekten ibarettir. Daha önce de üzerinde ısrarla durulduğu gibi, Anayasa’da açık ve kesin yasak ya da sınırlamaların bulunmadığı durumlarda, yorumlar siyasî partilerin lehine yapılmalıdır. Siyasî partilerin demokratik siyasî yaşamımızdaki “vazgeçilmez” rolleri bunu gerektirir. Karşıt bir yorumda direnme, kriz durumlarının ürünü ara rejimlerin, bireyleri ve toplumu politikadan arındırma (depolitisation) eğilimlerini canlı tutan bir izlenime açıktır.

Öte yandan, temelli kapatılan siyasî parti mensuplarına ilişkin Anayasakoyucunun iradesiyle, Yasakoyucunun iradesi aynıdır. Bir başka anlatımla her iki kural da, son aşamada Millî Güvenlik Konseyi’nden geçerek kabul edilmiştir. Anayasa’ya aykırı bir durumun, Millî Güvenlik Konseyi tarafından düzeltilmiş olması gerekeceği sağlıklı bir varsayımdır.

Ülke yönetimine olumlu katkılar sağlayacak özgür siyasal irade oluşumunun evrensel aracı konumundaki siyasî partilere ve onların mensuplarına uygulanacak yasakları çoğaltmak, katılaştırmak ve yaygınlaştırmak, çağdaş hukuka da, temel hak ve özgürlüklere de yabancı bir tutumdur.

Her üç konuda da açıkladığım nedenlerle çoğunluk kararına karşıyım.

Mustafa GÖNÜLÜye