Muharrem Naci Orhan, 1 Temmuz 1927 tarihinde Malatya Arguvan ilçesi, Kuyudere (Minayik) köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Mehmet Orhan Annesi Fatma Orhan’dır.
Doğduğu köyde okul olmadığından ötürü ilkokulun 1. sınıfını Ermişli köyünde, sonraki sınıfları ise Karahöyük köyünde, okumuştur. Arapkir Orta Okulunun ardından Malatya Lisesini bitirdikten sonra tahsiline 3 yıl ara vermiş, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandıktan sonra Roma Hukuku kürsüsüne girmiştir.
1956 yılında evlenmiştir. Evli ve bir çocuk sahibi olduğu için üniversiteyi bırakarak avukatlık stajını tamamlayarak 1960 Eylülünde fiilen avukatlığa başlamıştır. 50 yıldan daha fazla avukatlık yapmıştır.
Saz çalmaya curayla 6-7 yaşlarında başlamıştır. Saz çalmaya başladığında okula henüz gitmediğini, 9-10 yaşlarına geldiğinde bağlama çalmaya başladığını belirtmektedir. Amcası Aşık Hasan Hüseyin Orhan’ı izleyerek, köyde saz çalanları izleyerek, bağlama çalmayı öğrenmiştir. Köyde bağlamayı herkesin pençeyle (elle) çalması sonucunda Aşık Muharrem Naci Orhan’da bağlamayı pençe (elle) tekniği ile öğrenmiştir.
Etkilendiği halk aşıkları : Hasan Hüseyin Orhan Hz. İmam Cafer Ocağı dedelerinden Ali Dede, Mehmet Ali Dede ve Arapkirin Hastek (Aluçlu) köyünden İmam Bakır Ocağı evlatlarından Zevnel Dede ve Oğlu Ali Özcan dededen gene Elbistan’ın Kantarma köyünden Abuzer dede ile İbrahim dedelerden gerek saz çalmada gerekse saz ve ses üzerindeki yorumlanndan etkilenmiştir. Fakat yazmış olduğu Nefesler, Koşmalar Duvaz İmamlar Taşlamalar gibi şiirlerinde hiç şüphe yok ki Fuzili Yemini – Virani- Kul Himmet – Pir Sultan- Şah Hatayi – Karacaoğlan – Cemali – Şem-i Tevz-i – Teslim Abdal Turabi – Kaygusuz – Mücrimi – Abdal Musa ve daha pek çok Halk Aşıklarının etkisiyle şiirlerini yazmıştır. Saz çalmayı cem toplantılarında ilerletmiş ve ilerleyen zamanlarda kendisi cem yürütmeye başlamıştır.
Avukatlıktan emekli olduktan sonra yazmış olduğu şiirlerin yayınlanması, kitap çalışmaları, konferanslar ve söyleşilerle iştigal etmiştir.
4 çocuk sahibi Orhan, 25 Kasım 2010 Perşembe günü yaşamını yitirmiş, Karacaahmet Cemevi’nde kılınan ikindi namazını müteakip, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] CFA Institute, yatırım uzmanlarına finans eğitimi sağlayan küresel, kar amacı gütmeyen bir profesyonel kuruluştur. Küresel yatırım endüstrisinde etik, eğitim ve profesyonel mükemmellik standartlarını teşvik etmeyi amaçlamaktadır. [/box]
AIMR tarafından 1999 yılı Mayıs ayında değiştirilerek yeniden düzenlenen Etik Kurallar Kodu uyarınca AIMR üyelerinin;
1. Kamu, müşteri, işveren, çalışan ve çalışma arkadaşları ile sürdürülen tüm ilişkilerinde dürüst ve haysiyetli olmaları, ahlaki değerlere uygun tutum ve davranışlarda bulunmaları,
2. Diğer üyelerin üzerinde ve mesleklerine güven yaratacak şekilde ahlaki kurallara uygun davranışlarda bulunmaları ve diğer çalışanları da aynı şekilde davranmaya teşvik etmeleri,
3. Hem kendilerinin hem de çalışma arkadaşlarının mesleki bilgi ve becerilerinin korunması ve geliştirilmesi için çaba göstermeleri,
4. İşleri ile ilgili konularda azami dikkati göstermeleri, bağımsız olarak karar verme yeteneğine sahip olmaları, gereklidir.
Yukarıda sayılan etik kuralların yanında tüm yeler, CFA’lar ve CFA adayları faaliyetlerini aşağıda özet olarak verilen ve ayrıntıları Ek/2’de açıklanan standartlara uygun olarak sürdürmek zorundadırlar.
Standart 1:
Temel Sorumluluklar
‹yelerin faaliyetleri ile ilgili tüm kanun, tüzük, yönetmelik ve düzenlemeleri (İş Ahlakı Yönetmeliği ve Mesleki Davranış Standartları dahil) bilmeleri ve söz konusu yasal düzenlemelere bağlı kalmaları zorunludur.
Standart 2:
Mesleki Sorumluluklar
Üyeler, yanlış beyana dayalı, hileli, dürüst olmayan mesleki davranışlarda ya da dürüstlük, güvenilirlik veya mesleki yeteneklerine ters düşecek davranışlarda bulunamazlar.
Standart 3
İşverenle İlişkiler ve İşverene Karşı Sorumluluklar
Üyeler, direkt sorumlu oldukları üstlerini, Yönetmelik ve Standartlara uyum konusunda yükümlü bulundukları düzenlemeler ve söz konusu düzenlemelere aykırı davranmaları halinde disiplin cezalarına konu olabilecekleri hususlarında aydınlatmaları zorunludur.
Üyeler, üstlerinden ve bağımsız işlem yapacakları kurum veya kişilerden yazılı bir izin almadıkları sürece, üstleri ile rekabete girerek yarar sağlayabilecekleri bağımsız işlemlerde bulunamazlar. Çıkar çatışması meydana geldiğinde, üstleri tarafından getirilen yasaklamalara da uymak zorundadırlar. Ayrıca hizmetleri karşılığı aldıkları tüm parasal bedel, tazminat ve diğer yararları yazılı olarak üstlerine bildirmeleri zorunludur.
Amirlerin de kendilerine bağlı olarak çalışan astlarının Yönetmelik ve Standartların ihtiva ettiği hüküm ve düzenlemelere uygun davranmalarını sağlama sorumlulukları, görev ve yetkileri vardır.
Standart 4
Müşteriler ve Muhtemel Müşterilerle İlişkiler ve Bunlara Karşı Sorumluluklar
Üyeler;
– Mevcut ve potansiyel müşterilerine yatırım tavsiyelerinde bulunurken ve onlar adına yatırım yaparken, her türlü gayreti göstermeli, verecekleri yatırım tavsiyeleri ve yapacakları yatırımlar makul ve yeterli kriterlere, araştırmalara dayalı olmalıdır.
– Yatırım tavsiyelerinde yanlış beyan ve yanlış anlaşılmaların önlenmesi için gereken özeni göstermelidir.
– Verilen yatırım tavsiyelerinin ve yapacakları yatırımların nedenini kanıtlayacak ve destekleyecek tüm belgeleri saklamalıdır.
– Verecekleri yatırım tavsiyelerinde veya yapacakları yatırımlarda bağımsız ve objektif olmalı, gereken dikkat ve özeni göstererek karar vermeli ve adil ve tarafsız olmalıdırlar.
– Müşterilerinin çıkarlarını gözetmeli, müşteri çıkarlarını kendi çıkarlarının önünde tutmalı ve müşterileriyle olan güven ilişkisini asla zedelememelidir.
– Yatırım tavsiyelerinde bulunmadan önce müşterilerinin mali durumu, yatırım deneyimleri ve yatırım amaçları hususlarında gerekli araştırmaları yapmaları ve gerekli durumlarda söz konusu bilgileri güncelleştirmeleri gereklidir. Verecekleri tavsiyelerin müşterinin mali durumu, yatırım deneyimi ve yatırım amaçlarına uygun olduğundan emin olmadıkça, onlar adına yatırım kararı vermekten kaçınmalıdır.
– Bir portföy veya bir müşteri için yatırım tavsiyesinde bulunurken ya da bir portföy veya bir müşteri adına yatırım yaparken, yaptığı işlemin o portföy veya o müşterinin amaçlarına uygun olmasına dikkat etmelidir.
– Yatırım tavsiyelerinde bulunurken gerçekler (ellerindeki kesin bilgiler) ile kendi görüşleri arasında ayırım yapmalıdır.
– Müşterilerine menkul kıymetlerin seçimi, portföyün yapısı vb. ile ilgili çerçeve bilgileri ve genel prensipleri açıkça anlatmalı ve portföye dahil yatırım araçlarındaki değişikliklerden müşterileri haberdar etmelidir.
– Yatırım tavsiyelerinde bulunurken, daha önceden verilmiş olan tavsiyelerde değişiklik yaparken veya yatırım işlemlerinde bulunurken adil ve tarafsız olmalı, tarafsız ve objektif tavsiyeler vermelerini engelleyeceğini düşündükleri çıkabilecek tüm çıkar çatışmalarını müşterilerine açıklamalıdır.
– Mevcut ve potansiyel müşterileri ile işverenleri arasında gizli kalması gereken hiç bir bilgiyi, söz konusu kişilere ilişkin yasal olmayan eylemler hakkında elde edilen bilgiler dışında, kimseye açıklamamalıdır.
– Kendilerinin veya şirketlerinin özellikleri, müşterilere verdiği hizmetler ile mesleki ve akademik deneyim ve yeterlilikleri hakkında yanlış anlaşılmaya sebep olabilecek yazılı veya sözlü¸ açıklamalarda bulunmaktan ve yatırım yapılan araç ile ihracının yükümlülüklerine ilişkin kesin ve sürekli bilgi verilmesi haricinde, garanti niteliğini taşıyan herhangi bir sözlü veya yazılı açıklama yapmaktan kaçınmalıdır.
Standart 5
Kamu ile İlişkiler ve Kamuya Karşı Sorumluluklar
Üyelerin,
-Bir menkul kıymetin değerine ilişkin kamuya açık olmayan bir bilgiyi elde etmeleri, herhangi bir yükümlülüklerini ihlal ediyorsa veya kötüye kullanılmaya müsait bir ortam yaratıyorsa söz konusu bilgiyi kullanarak işlem yapmaları veya başkalarını bu yönde işlem yapmaya sevk etmeleri yasaktır.
-Kendilerinin ya da şirketlerinin gösterdiği veya göstermeyi bekledikleri performansın yanlış anlaşılmasına sebep olabilecek yazılı veya sözlü açıklamalarda bulunmaları yasaktır. Doğrudan veya dolaylı olarak mevcut veya potansiyel müşterilerine kendileri veya şirketlerinin performansı hakkında bilgi vermeleri halinde, söz konusu performansa ilişkin bilgilerin, ¸yenin veya şirketin performansını gerçekçi, tam ve doğru olarak yansıtmasına dikkat edilmesi gerekmektedir.
İstiklal Madalyası Kanunu, 66 kanun numarası ile 29 Kasım 1920 tarihinde kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 4 Nisan 1921 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 12 Aralık 1923 tarihli Ek Madde ile; TBMM, 15 Mayıs 1919 ile 1 Kasım 1923 arasında üstün hizmet gösterenlere İstiklal Madalyası verilmesini kararlaştırmıştır.
İstiklal Madalyası Kanunu
Madde 1 – (DeğiĢik: 4/12/1924 – 525/1 md.)
İstiklal madalyası bilfiil kıta başında, cephede veya dahili isyanları teskinde hamaset ve fedakarı asarı gösteren erkan, ümera ve zabitan ve efrat ve milli kahramanlara ve cephe gerisinde ulvi maksadın husulü için mesai ibraz edenlere ve istiklali milli uğrunda fedayı hayat eden şehitlerin büyük oğluna, yoksa büyük kızına, yoksa pederine, o da yoksa validesine, o da yoksa zevcesine verilir(1) (Bu madde ile ilgili olarak 1,2,4,5,6,7 ve 11 inci ek maddelere bakınız.)
Madde 2
Davayı muhik ve meşruumuzu ihzar ve bunu müdafaa eden Büyük Millet Meclisi azalarına birer madalya verilir.
Madde 3
Birinci madde mucibince madalya ahzine kesbi istihkak edenlerin esbabı mucibesini gösterir inhalar
Heyeti Vekiliye gönderilir. Heyetçe muvafık görüldükten sonra Büyük Millet Meclisince kabul ve tasdikı halinde ita olunur(2) ) (Bu hükmün uygulanmasında ek 8 inci maddeye bakınız)
Madde 4
Büyük Millet Meclisinin munakit bulunduğu mahalde Meclis huzurunda ve Meclis Reisi tarafından taşralarda en büyük kumandan ve mülkiye memuru huzuriyle merasimi mahsusa ile madalyaya kesbi istihkak eden asker ise kumandan ve mülkiyeden ise mülkiye memuru tarafından talik olunur.
Madde 5
Büyük Millet Meclisi azalarına verilecek madalyanın şeridi yeşil ve cephede bulunanların kırmızı ve cephe gerisinde olanların beyaz olacak. Şu kadar ki mebus olup ta aynı zamanda cephede bilfiil hidematı mesbuk ve birinci madde mucibince de madalyaya kesbi istihkak edenlerin şeridi nısfı yeşil ve nısfı diğeri kırmızı olacaktır ve bu bapdaki teklifin Meclis Reisinin inhasiyle Büyük Millet Meclisince kabul ve tasdikı lazımdır.
Madde 6
(DeğiĢik: 8/4/1925 – 607.)
İşbu madalya sağ meme üzerine ve her gün talik edilebilir.
Madde 7
Hukuku medeniyeden ıskat ve cinayetle mahkum olanların hakkı taliki olamaz. Fakat madalya hatıra olarak veresesine intikal eder.
Madde 8
Yalnız bir nevi olan işbu madalyanın şekli ve şeritleri bir numaralı levhada gösterilmiştir.
Madde 9
Efrat ile zabitan ve küçük zabitan müstesna olmak üzere madalya harcı olarak üç lira alınır.
Madde 10
İşbu madalya ashabına memurini mülkiye ve askeriye ile bilumum zabıta ve saire tarafından hürmeti mahsusada bulunulacaktır.
Ek Madde 1
(12/12/1923 tarih ve 381 sayılı Kanunun numarasız maddesi olup ek maddeye çevrilerek teselsül için numaralandırılmıştır.) Hidematı fevkalede ve fedakaraneleri görülenlere verilecek olan İstiklal Madalyası, İstiklal mücadelat ve muharebatının mebdei olan 15 Mayıs 1335 ten seferberliğin tarihi hitamı olan 1 Teşrinisani 1339 tarihine kadar sebkeden hidemata mukabil ita kılınır.
Ek Madde 2
(4/12/1924 – 525 sayılı Kanunun 2 inci maddesi hükmü olup ek madde haline getirilmiĢtir.) İstiklal madalyasını hamil olanlardan vefat edenlerin istiklal madalyası erkek oğullarının en büyüğüne, erkek oğlu yoksa kız çocuklarının büyüğüne,yoksa pederine, o da yoksa validesine, o da yoksa zevcesine intikal eyler. Bunların vefatından yine bu suretle intikal eder. Bunlardan biri vefat edipte tertip dahilinde varis bulunmadığı halde diğer tabakada bulunanlara veya onların veresesine aynı suretle intikal eyler.
(Ek fıkra : 15/1/1927-958/1 md.) Muteveffanın madalyasının bu madde mucibince intikal edeceği mirasçısı, İstiklal Madalyası ile taltif olunmuş ise,madalya,bu maddedeki sıra mucibince İstiklal Madalyası olmıyan mirasçıya intikal eder.
Ek Madde 3
(4/12/1924 – 525) sayılı Kanunun 3 üncü maddesi hükmü olup ek madde haline getirilmiştir.) 17 Rebiyülevvel 1339 ve 29 Teşrınisani 1336 tarihli kanunun yedinci maddesindeki intikal dahi ikinci maddeye göre cereyan eder (1) (Bu maddede sözü edilen 2 nci madde ek madde 2 haline getirilmiştir.)
Ek Madde 4
(30/5/1926 tarih ve 869 sayılı Kanunun 2 nci maddesi hükmü olup, ek maddeye çevrilerek numarası teselsül ettirilmiştir.) 15 Mayıs 1335 tarihinden İzmir’in tarihi istirdadı olan 9 Eylül 1338 tarihine kadar milli orduda vazife almış berri, bahri, havai ve jandarma erkan,ümera ve zabitaniyle mensubin ve memurin ve efradı askeriyeden elyevm müstahdem bulunan veyahut tekaüt istifa veya terhis suretiyle ordudan infikak etmiş olanlardan şimdiye kadar İstiklal madalyası almamış bulunanlara ve şehadet veya vefat suretiyle üful eylemiş bulunanların ailelerine kırmızı şeritli İstiklal madalyası verilir.
(Değişik ikinci cümle: 26/2/2008-5742/1 md.) Millî istiklal uğrunda hayatını kaybeden şehitler ile madalyaya hak kazandığı halde madalya almadan vefat edenlerin erkek çocuklarının en büyüğüne, erkek çocuğu yoksa büyük kızına, yoksa babasına, o da yoksa annesine, o da yoksa eşine, o da yoksa sıralı mirasçıların belirtilen sırası dahilindeki çocuklarına, o da yoksa diğer tabakada bulunanlara veya onların sıralı mirasçılarına müracaatı dahilinde madalya verilir.
(Ek fıkra: 15/2/1934 – 2597/1 md.; DeğiĢik ikinci fıkra: 26/2/2008-5742/1 md.) Bu Kanun uyarınca madalyaların verilmesi ile mirasçısına intikal işlemleri Milli Savunma Bakanlığınca yapılır.
Ek Madde 5
(30/5/1926 tarih ve 869 sayılı Kanunun 3 üncü maddesi hükmü olup, ek maddeye çevrilerek numarası teselsül ettirilmiştir.)
İkinci maddede muharrer tarihler zarfında Anadoluya gelerek Milli Mücadeleye iştirak etmiş ve şimdiye kadar beyaz şeritli İstiklal madalyasiyle taltif edilmiş olan ordu mensubininin madalya şeritleri kırmızıya tahvil edilir(1)
Ek Madde 6 – (30/5/1926 tarih ve 869 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi hükmü olup, ek maddeye çevrilerek numarası teselsül ettirilmiştir.) Bu kanun mucibince yapılacak teklifat Riyaseticumhurun tasdikından sonra İstiklal madalyaları vesaikı Müdafaai Milliye Vekaletince imla ve imza olunarak sahibine ita olunur.
Ek Madde 7
(30/5/1926 tarih ve 869 sayılı Kanunun 5 inci maddesi hükmü olup, ek maddeye çevrilerek
numarası teselsül ettirilmiştir.)
Hukuku medeniyeden iskat veya cinayetle mahkum olanlarla casusluk yapan ve ordudan firar edenler ve alelıtlak 25 Eylül 1339 tarihli kanunun birinci maddesine tevfikan nisbeti askeriyesi kat’edilenler, ikinci madde hükmünden istifade edemezler (1) (Bu madde metninde sözü edilen 2 nci madde teselsül nedeniyle ek madde 4 olmuştur.)
. Ek Madde 8
(26/2/1927-977 sayılı ek Kanunun 1 inci maddesi hükmü olup, ek madde olarak numarası teselsül ettirilmiştir.)
İstiklal Madalyası Kanununun üçüncü maddesinde, musarrah inha ve istida ve müracaatlar makamatı aidesince 1 Teşrinisani 1926 tarihine kadar kabul olunur.
Ek Madde 9
(26/2/1927-977 sayılı ek Kanunun 2 nci maddesi hükmü olup, ek madde olarak numarası teselsül ettirilmiştir.)
Büyük Millet Meclisince yapılacak tetkikat zamana tabi değildir.
Ek Madde 10
(26/2/1927-977 sayılı ek Kanunun 3 üncü maddesi hükmü olup, ek madde olarak numarası teselsül ettirilmiştir.)
Milis efradından veyahut efradı ahaliden olup da ordu kadrosu haricinde istiklali milli uğrunda hayatını feda etmiş olanların ailelerine verilecek olan kırmızı şeritli İstiklal Madalyası muamelesini ifaya, 30 Mayıs 1926 tarih ve 869 numaralı kanun mucibince, Müdafaai Milliye Vekili mezundur. (2) (30 Mayıs 1926 tarih ve 869 sayılı Kanun, 66 sayılı kanunun 1 inci maddesini değiştiren 4/12/1924 tarih ve 525 sayılı kanuna ek olduğundan bu kanuna ek madde olarak eklenmiştir.)
Ek Madde 11
(26/1/1939 tarih ve 3579 sayılı Kanunun 1 inci maddesi hükmü olup, ek maddeye çevrilerek numarası teselsül ettirilmiştir.)
15 Mayıs 1335 tarihinden İzmir’in istirdat tarihi olan 9 Eylül 1338 tarihine kadar milli orduda vazife alan numara ve adları bağlı listede yazılı muhtelif sınıf alay sancaklarına birer istiklal madalyası verilir.
Kadınların Çalışmasını Kocalarının İznine Bağlayan Hükmün İptali, Hatice Albayrak’ın İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesinde açmış olduğu davada Eski Medeni Kanunun 159. maddesi konusunda tartışmalar olması üzerine yerel mahkeme, kanunun bu hükmünün iptali için norm denetimi başvrusu yapmış, Anayasa Mahkemesi ise bu başvuru üzerine 1990/30 Es, 31 K. sayılı dosyası ile 29 kasım 1990 günü yasa hükmünü iptal etmiştir. Gerekçeli karar, Resmi Gazete’nin 02 Temmuz 1992 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
159. maddenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılması üzerine, kadın örgütleri imza kampanyası başlatmış, toplanan 2500 imzalı dilekçe 16 Eylül 1990 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmiştir. Mahkemenin verdiği karar üzerine Albayrak, kocasının izni olmadan çalışma hakkını dava yoluyla elde eden ilk kadın olarak Türkiye tarihine geçmiştir. Dosyada vekilliğini Avukat Senih Özay yürütmüş; verilen karar kadın hakları ve kadın-erkek eşitliği bakımından dönüm noktalarından biri olmuştur.
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesi.
İTİRAZIN KONUSU: İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 29.5. 1990 günlü, Esas: 1990/523 sayılı kararıyla, 743 sayılı “Türk Kanunu Medenisi”nin “Karının meslek veya sanatı” başlıklı 159. maddesinin Anayasa’nın 10., 59. ve 50. maddelerine aykırılığı savıyla iptaline karar verilmesi istemidir.
I- OLAY:
Davacı vekili, gerek dava dilekçesinde, gerekse 14.4.1990 günlü dilekçesinde; bayan müvekkilinin evli bulunduğunu, halk türküleri sanatçısı olarak çalıştığını, kocasının kendisini âdeta pazarlayıp sömürmekte olduğunu, bunu önlemek için açtığı boşanma davasının devam ettiğini, boşanma davası açınca daha önce izin vermiş olan, çalışmasına bir şey demeyen davalı kocanın sırf ızrar kastıyla çalışma izni vermediğini, eski izni geri aldığını, bu nedenle Medeni Kanun’un 159. maddesi gereğince dava açıp mahkemeden izin istediğini bildirmiş ve ayrıca, karının, kocasının açık veya dolaylı izni ile bir iş veya sanatla uğraşabileceğini ve kocanın izinden kaçınması durumunda … iznin hâkim tarafından verilebileceğini hükme bağlayan Medeni Kanun’un 159. maddesinin Anayasa’nın 10. maddesine aykırı olduğunu, çünkü bu madde ile erkeğe ayrıcalık tanındığını, cinsiyeti dolayısıyla kadının kocaya köle yapıldığını ileri
sürmüştür. Mahkeme, bu savların ciddi olduğu kanısına vararak Medeni Kanunun 159. maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur.
III- YASA METİNLERİ: A. İPTALİ İSTENEN YASA KURALI:
4 Nisan 1926 günü yayımlanıp 4 Ekim 1926 gününde yürürlüğe giren 17.2-1926 günlü, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 159. maddesi şöyledir:
c) Karının meslek veya sanatı
“Madde 159. – Karı koca mallarını idare için hangi usulü kabul etmiş olursa olsun karı, kocanın sarahaten veya zımnen müsaadesi ile bir iş veya sanatla iştigal edebilir.
Kocanın izinden imtinaı halinde karı, kendisinin bir iş veya bir sanat ile iştigal etmesi birliğin veya bütün ailenin menfaati icabı olduğunu ispat ederse, bu izin, hâkim tarafından verilebilir.
Koca, karısının bir iş veya sanat ile iştigalden men ettiği takdirde keyfiyet kâtibiâdil marifetiyle ilân edilmedikçe, hüsnüniyet sahibi üçüncü şahıslara karşı hüküm ifade etmez.”
B. DAYANILAN ANAYASA KURALLARI:
1- “Madde 10.- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasİ düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.*
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
2- “Madde 49.- Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.
Devlet, işçi-işveren ilişkilerinde çalışma barışının sağlanmasını kolaylaştırıcı ve koruyucu tedbirler alır.”
3- “Madde 50.- Kimse, yaşma, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartlan bakımından özel olarak korunurlar.
Dinlenmek, çalışanların hakkıdır.
Ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir.”
IV- İLK İNCELEME:
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün 8. maddesi uyarınca, Yekta Güngör ÖZDEN, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Servet TÜZÜN, Mustafa GÖNÜL, Mustafa ŞAHİN, Oğuz AKDOĞANLI, Selçuk TÜZÜN, Ahmet N. SEZER, Erol CANSEL, Yavuz NAZAROĞLU ve Güven DİNÇER’in katılmalarıyla 11.9.1990 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ :
İşin esasına ilişkin rapor, başvuru kararı ve ekleri, itiraz konusu yasa kuralıyla dayanılan Anayasa kuralları, bunların gerekçeleri ve öteki yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A. Eşitlik İlkesinin Medeni Yasalarda Aile Hukukuna Uygulanmasının Karşılaştırmalı Hukuk Yönünden İncelenmesi:
İsviçre’de l Ocak 1912’de yürürlüğe giren ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından alınarak 4 Ekim 1926’da yürürlüğe konulan Medeni Yasa, erkek ve kadın eşitliği konusunda çağının diğer medeni yasalarından, örneğin Alman ve Fransız Medeni yasalarından daha ileri hükümler getirmişti. Nitekim 1804 tarihli Fransız Medeni Kanununun 203. maddesi eşler arasındaki hukuksal eşitlik yerine, Roma hukukunun Patria Potestas’ına yani koca egemenliğine dayalı aile anlayışını benimsemiş ve karının kocasının sözünü dinlemekle yükümlü olduğu kuralını koymuştur. Bunun sonucu olarak, evleninceye kadar her türlü hukuki işlemi yapmaya ehil olan kadın, evlendikten sonra bu işlemler için kocasının iznini almak zorunda bırakılmıştır.
Alman Medeni Yasası, karıyı kocanın egemenliği altına sokmamış ve ancak kocaya evin yönetiminde tek başına karar verme ve karının üçüncü kişilerle yaptığı sözleşmeleri birliğin yararına görmezse feshetme yetkilerini tanımıştır. (BGB, S. 1354, 1358). İsviçre Medeni Yasası 1912 yılında yürürlüğe girdiği zaman, aile hukukunda kadının yerini dönemin diğer iki büyük yasasından farklı ve daha ilerici bir anlayışla düzenlemiştir. Bu yıllarda batıda kadın hakları tartışılmaya başlanmış ve bir anlayış kadın erkek eşitliğinin ayrıcalıksız olarak uygulanması yanlısı olurken; diğer bir tutucu anlayış erkeğin üstün haklarını savunmuştur. İsviçre yasa koyucusu ise ortalama bir yol izlemiştir. Nitekim İsviçre Medeni Yasası 11. maddesinin ikinci fıkrasında (Türk Medeni Yasası, madde 8, fıkra 2), medeni haklardan yararlanmada cinsler arasında eşitlik ilkesini getirirken, yasa dairesinde yararlanma sınırlamasını da koymuştur. Aile hukuku düzenlemesine de yansıtılan bu eşitlik ilkesinin istisnaları evlilik birliğinde karı ve kocanın karşılıklı hak ve borçlarında da bazı ayrımlar getirdi. Bu nedenle, 1912’lerde ilerici bir niteliği olmasına karşın, Medeni Yasa’nın evli kadın ve erkek arasında hakların ve yetkilerin paylaşımında tam bir eşitlik sağladığı söylenemez. Zira, evli kadın evlilik birliğinin daha sağlıklı olacağı gerekçesiyle bazı hallerde kocanın egemenliği altına konulmuştur. Gerçi, evli kadının kocayla eş-değerde vasiyet düzenleme, borçlandırıcı sözleşmeler yapma, dava açma haklarıyla, birliğin mutluluğunu ve çocukların yetiştirilmesini sağlama, eşine sadık olma gibi borçları vardır (İMK. md. 159/11, III; TMK. md. 151/11, III). Fakat yasakoyucu kocayı aile reisi saydığından İMK. md. 160; TMK. md. 152) ona evin seçimi hakkım tanımış; (İMK. md. 160/ II; TMK. md. 152/ II); karının kocanın aile ismini alması (İMK. md. 161; TMK. md. 153) yükümlülüğünü getirmiş; kocanın eşinin ve çocuklarının iaşesini sağlama borcu olduğundan (İMK. md. 160/ II, TMK. md. 152 / II) ailenin ortak mutluluğu için karıyı gücü yettiği kadar kocanın muavin ve müşaviri saymış ve evin bakımından kadını sorumlu tutmuştur (İMK. md. 163/11, TMK. md. 153/11). Bundan başka, evin sürekli gereksinimleri için koca gibi karıya da tanınan temsil yetkisi kötüye kullanılır ya da gereği gibi kullanılamazsa, kocaya bu yetkiyi kısma veya tamamen geri alma yetkisi verilmiş (İMK. md. 164; TMK. md. 156) ve kocanın izni olmadan kadının bu yetkiyi aşamayacağı belirtilmiştir (İMK. md. 166; TMK. md. 158).
Mal rejimlerinde de kocaya kimi ayrıcalıklı haklar tanınmıştır. Örneğin, mal ayrılığında karının, mallarının yönetimini kocaya bırakması durumunda evliliğin devamınca hesap sormaktan vazgeçtiğinin ve mallarının bütün gelirlerini ev masraflarına karşı kocasına bıraktığının varsayılması TMK. md. 186/11), mal birliği rejiminde birlik mallarının yönetiminin öncelikle kocaya ait olması (TMK. md. 196/ I), karısının şahsi mallarından yararlanma hakkı bulunması (TMK. md. 197), karının bir mirası kocasının izniyle reddedebilmesi (TMK. md. 200), mal ortaklığında da buna benzer hükümlerin yer alması (MK: md. 212. 214, 214/2),’yine karının şahsi mallarına veya mal ortaklığı rejimi kapsamındaki mallara ilişkin karı koca arasındaki hukuki tasarruflarla, koca yararına karı tarafından üçüncü kişilere karşı üstlenilen borçların sulh hukuk yargıcının onanıma bağlı tutulması, kadını koruma gerekçesiyle de olsa, hukuksal konumunun kocasına göre farklı kurallara bağlandığını göstermektedir (MK. md. 169). Velayet hakkının kullanımında ana babanın uyuşamaması üzerine babanın oyunun üstünlük taşıması da koca lehine, kadın aleyhine yaratılmış bir eşitsizliktir (MK. md. 263).
Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, Medeni Yasa, kocanın aile başkanı olduğunu kabul ederek karı ve kocanın aile hukukundan kaynaklanan hak ve borçlarını bu eksen üzerine oturtmuş; sonuçta kocaya, karınınkinden farklı ve üstün haklar tanımıştır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kadının sosyal ve ekonomik hayatta kazandığı yer, kadın erkek eşitliğinin yeni boyutlarda yorumunu gündeme getirdi. Batının büyük medeni yasaları koca egemenliğine dayalı aile modelini yeniden gözden geçirerek tüm eşitsizlikleri kaldırdı ve eşlerin hukuksal eşitliği üzerine kurulan yeni bir aile yapısı kurdu. Örneğin Fransız Medeni Yasası 13 Temmuz 1965 günlü yasayla değiştirildi ve karının kocasının izni gerekmeden mesleğini kullanabilmesi kuralı getirildi (CCFR. md. 223). Eşlerin her birinin evliliğin yükümlülüklerini paylaşma ve geri kalan kazancı üzerinde serbestçe tasarruf edebilme yetkisi tanındı (md. 224). Eşlerin her birine çocuklarının eğitilmesi, yetiştirilmesi ve evin gereksinimlerini karşılayacak sözleşmeleri yapma yetkisi verildi ve doğan borçlardan eşlerin ortak sorumluluğu kabul edildi (md. 220).
Fransız Medeni Yasası’nda yasal mal rejimi mal ortaklığıydı. Bu rejimde koca, karısının malları üzerinde mutlak tasarruf yetkisine sahipti. Karının tasarruf ehliyeti kaldırılmıştı (CCFR. md. 1400 vd.). 13 Temmuz 1965’de getirilen değişiklikle eşlerin evlendikten sonra her birinin veya ortak olarak meslekleriyle kazandıkları ekonomik değerler veya eşlerin kişisel mallarından elde ettikleri sermaye ve gelirler kazanç ortaklığını oluşturdu. Ancak, eşlerin bu tür gelir ve kazançlarının tamamını ortaklığa mutlaka koyma zorunluluğu da yoktur. Zira evin gereksinimleri için eşlerin yapacakları masraflar dışındaki tasarruflarım diledikleri gibi sarf yetkileri vardır.
Alman Anayasası’nın 3. maddesinin ikinci fıkrası: “Kadın ve erkek eşittir” kuralını koymakta, 117. maddesi de yasalardaki kadın erkek eşitliğine aykırı hükümlerin düzeltilmesini emretmektedir. Ancak, bu düzeltme çalışmaları için 3 Mart 1953’e kadar verilen sürede yasa koyucu gerekli yasal çalışmaları başaramadı. Alman Anayasa Mahkemesi 1954 yılında, “temel haklarla ilgili hükümlerin derhal uygulanması gerektiğine ve bu hakların uygulamasız bırakılmasının mümkün olamayacağına” karar verdi (Bundesgesetzblatt, 1954, s. 10).
Sonuçta 1.7.1957 günlü, kadın, erkek eşitliğini düzenleyen yasa yürürlüğe girdi (Gleichberechtiounnsgesetz). Bu yasa özellikle Alman Medeni Yasası’nın aile hukukundaki kadın erkek eşitliğine aykırı hükümlerini kaldırdı. Koca egemenliğine dayalı aile yerine eşlerin ortak sorumluluğunu ilke kabul eden aile modelini getirdi. (§ 1354). Kocanın karısının çalışmasını engelleme hakkı veren §. 1357’yi değiştirdi ve ev işleriyle bağdaştığı ölçüde kadına çalışma özgürlüğü getirdi. Çocuğun velayetini ana babanın anlaşarak yürütmeleri kuralını koydu (§. 1627). Mal rejimlerinde de kocanın ayrıcalıkları kaldırılarak kazanç ortaklığını yasal mal rejimi olarak kabul etti (§. 1363). Bu rejimde eşlerin evliliğe getirdikleri ve evlilik süresince kazandıkları ekonomik değerler bir bütün oluşturmayıp, her birinin mülkiyetinde kalmakta, (§.1363); eşler bu mal varlığından serbestçe yararlanabilmektedir (§. 1364). Ancak bir eş diğerinin rızası olmadan mal varlığının bütünü üzerinde taahhüt veya tasarruf işlemleri yapamaz (§. 1365,1369). Eşler, çalışmaları ve mal varlıklarıyla aileye düzenli olarak bakmakla yükümlüdürler (§.1360). Yasa, aile hukukunun eşler arasındaki eşitsizlik yaratan diğer öbür hükümlerini eşitlik kuralının gereklerine göre düzeltmiştir.
Türk Medeni Yasası’ndaki koca egemenliğine dayalı aile modeli günümüzde de yürürlüktedir. Ancak, 1984 yılında Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan ve yayımlanmış olan Türk Medeni Kanunu Öntasarısı eşler arasında eşitliği sağlayan çağdaş çözüm önerileri getirmektedir. Eşler aile gereksinimlerinin karşılanmasında güçleri oranında katkıda bulunurlar, md. 149; eşler oturacakları evi birlikte seçerler, md. 148; eşlerden her biri ortak yaşamın devamı süresince ailenin sürekli ihtiyaçları için evlilik birliğini temsil ederler, md.151; evlilik birliğinin temsil yetkisinin kullanıldığı hallerde eşler üçüncü kişilere karşı müteselsilen borçlu olurlar, md. 152; eşlerden her biri meslek ve sanat seçiminde ve bunların icrasında diğer eşin ve evlilik birliğinin menfaatlerini göz önünde tutarlar, (md. 155.)
Mal rejimlerinde de eşitlik kuralına uygun düzenlemeler yapılmış, mal ayrılığı rejiminde karının mal varlığının yönetimini kocaya bırakmak suretiyle hesap sormaktan vazgeçtiği varsayımı kaldırılarak her bir eşin kendi malvarlığı üzerinde yönetim, yararlanmak ve tasarruf haklarının olduğu kuralı getirilmiştir (ön tasarı, md. 177). Eğer bir eş, mallarının yönetimini diğer eşe bırakırsa, aksi kararlaştırılmadıkça, vekâlet hükümlerinin uygulanacağı kabul edilmiştir (ön tasarı, md. 175).
Özetlenen karşılaştırmalı hukuk düzenlemelerinden çıkan sonuca göre, çağdaş yasalar aile hukukunda yaptıkları reformlarla karı kocanın yeni hukuksal konumlarını kadın erkek eşitliği ilkesine dayandırmakta ve eski, koca egemenliğine göre getirilmiş çözümleri kaldırmaktadır. Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan Ön Tasarı’nın kadın erkek eşitliğini aile hukukuna yansıtan yeni hükümleri henüz yasalaşmamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin Medeni Yasanın aile hukukunda eşler arasında eşitsizlik yaratan ve kocaya üstünlük kazandıran tüm hükümlerini kendiliğinden inceleme ve anayasaya uygunluk denetimi yaparak aykırı bulduklarını iptal etme yetkisi yoktur. Zira, Anayasa Mahkemesi, ancak iptal davası yada mahkemelerden itiraz yoluyla gelen yasaları veya bunların belirli hükümlerinin anayasaya aykırılığı savlarını inceleyebilir. İncelenen olayda İzmir 4. Sulh Hukuk Mahkemesi, Medeni Yasa’nın 159. maddesinin Anayasa’nın 10, 49 ve 50. maddelerine aykırı olduğu savıyla başvurduğundan bu maddenin anayasaya uygunluk denetimi yapılmaktadır. Aile hukukundaki tüm eşitsizliklerin kaldırılarak eşlerin hukuksal konumlarının Anayasa’daki tam eşitlik kuralına oturtulması yasa koyucunun takdirine düşen bir görevdir.
B. Medeni Yasanın 159. Maddesinin Anayasanın 10., 49., ve 50. Maddelerine Aykırılık Savlarının Anayasa ve Uluslarüstü Sözleşmeler Yönünden İncelenmesi:
a) Anayasa’nın 10. Maddesine Aykırılık Yönünden İnceleme:
1- İtiraz eden mahkeme, Anayasa Mahkemesi’ne başvuru kararında: “Anayasanın 10.maddesi (Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet … ayrımı gözetmeksizin kanun önünde eşittir) demektedir. Olayımızda da görüleceği üzere davacı kadın olduğu için eşitlik ilkesi onun aleyhine bozulmuş, kocaya erkek olduğu için üstünlük tanınmış kadının çalışması MK. 159.maddesi gereğince kocanın iznine bağlanmıştır. Bu durum Anayasanın yukarıda belirtilen 10.maddesindeki eşitlik ilkesine uymamaktadır” demektedir.
Anayasa’nın 10. maddesindeki “Herkes … cinsiyet … ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” hükmü bir program madde; yani teorik ve ideal bir düşünceyi yönlendiren bir madde değildir. Gerçi bu madde, Alman Anayasası’nın ikinci maddesinin ikinci fıkrasındaki: “Kadın ve erkek eşittir” tümcesi kadar açıklık taşımamaktadır. Bununla birlikte, 1961 Anayasası‘nın 12- maddesinde düzenlenmiş olan eşitlik kuralı, Anayasa Mahkemesi’nce çeşitli
iptal davalarında veya itiraz başvurularında içtihatlarını konusu olmuş ve bu kural 1982 Anayasası‘nın 10. maddesinde de yer almıştır. Anayasa Mahkemesi incelemelerinde de kavramı geliştirmeye devam etmiştir. Böylece eşitlik kavramı, soyuttan somuta indirgenmiş ve bir yasa hükmünün eşitlik kuralına aykırılığı savının çözümünde sık başvurulan bir norm niteliğini almıştır. Örneğin, Anayasa Mahkemesi 10.3.1964 günlü Resmi Gazete’de yayımlanmış olan 25.10.1963 günlü Esas: 1963/ 148 Karar: 1963/256 sayılı kararında: “Cinsiyet yasa önünde eşitliği engelleyen bir neden değildir” açıklamasıyla, kadın erkek eşitliğini belirgin duruma getirmiştir.
Kadın erkek eşitliği, kadının erkekle eşit konuma getirilmesi olarak yorumlanmalıdır. Bunun aksi, yani erkeğin, daha kısıtlı haklan olan kadınla eşit duruma getirilmesi eşitlik kuralını olumsuz yönde yorumlama ve uygulama anlamına gelir. Oysa, kadın-erkek eşitliğinin amacı, her iki cinsin benzer ancak eşit olmayan yönlerinin olumlu doğrultuda hukuksal olarak eşit duruma getirilmesidir. Kuşkusuz, benzemeyen yönleri için yapılan farklı hukuksal düzenlemeler -örneğin kadına doğum izni verilmesi gibi- bu eşitliği etkilemez. Zira kadın ve erkeğin benzemeyen yönlerine ilişkin hukuk kurallarının amacı, eşitliği sağlamak değil; her iki cinsin farklı özelliklerine hukuksal alanda çözüm getirmektir.
Kadınla erkeğin eşitliği, iki cins arasındaki eşitsizliği yaratan değer yargılarının değiştirilmesini gerektirir. Çağlar boyu toplumların büyük kesiminde erkeğin kadına üstünlüğü yerleşik bir değer yargısı durumuna getirilmiş ve bu yargının temelinde, kadının âciz, erkek tarafından korunmaya muhtaç bir varlık (inbeccillitas sexus) olduğu varsayımı yer almıştır. Örneğin, on birinci yüzyılda Çin felsefesi, kadının en aşağı bir mahlûk olduğunu, birlikte yaşadığı kişiler tarafından acı çektirilmesinin doğal bulunduğunu savunuyordu. Ortaçağ Avrupa’sında da kadının eziyet edilmeye kendisini alıştırması öğretiliyor; erkeğin karısını dövmesi kilise hukukunda haklı bulunuyordu. Kocasını tehdit eden, hırsızlık yapan, rahibe karşı çıkan kadın öldürülüyordu. Semavi dinlerin kadının özgürlüğünde ve haklarını kullanmada olumlu katkıları olmuşsa da, uygulamada kadın ve erkek eşitsizliği giderilememiştir. Kamu
hukuku alanında kadın aleyhine olan eşitsizlikler daha çabuk giderilerek kadınlar erkekle eş kamusal haklan elde etmişlerdir. Özel hukuk alanında ise, kadın erkek eşitsizliği özellikle aile ve miras hukukunda etkisini sürdürmüştür. Örneğin, 1804 tarihli Fransız Medeni Yasası’nın yapımını başlatan Napoleon Bonapart: “La nature a fait de nos femmes nos esclaves = Doğa, kadınlarımızdan kölelerimizi yaptı” diyebilmiştir. Bu düşünce biçimi Fransız Medeni Yasası’nda evli kadını, kocasının vesayetine konulmuş, tasarruf yetkileri önlenerek çocuklaştırılmış, malları kocanın tasarrufuna terkedilmiş, çalışma hakkı kocanın izin ve takdirine bırakılmış bir eş olması sonucunu getirmiştir.
1912 tarihli İsviçre Medeni Yasası, kadın erkek eşitliğine olumlu yaklaşan, çağının ilerici bir yasası sayılıyordu. Ancak, özellikle aile hukuku kitabında koca egemenliğine üstünlük tanıyan aile modelini seçti. Bu yüzden evli kadının aile hukukundan kaynaklanan kimi haklarına kısıtlamalar getirdi.
Türk Medeni Yasası 1926 yılında İsviçre Medeni Yasasından alındığı (iktibas edildiği) zaman, şeriat hükümlerine göre düzenlenmiş olan aile hukukundaki kadın erkek eşitsizliği kimi yönleriyle terkedilmiş oldu. Örneğin, kocanın karisini dövme hakkı, dört kadına kadar evlenebilmesi, velayet hakkına tek başına sahip olması, dilediği zaman eşini boşayabilmesi gibi ayrıcalıklara yalnız koca sahipti. Medeni Yasa, Türk aile hukukuna tek evlilik (monogami) kuralını getirdi ve eski hukuktaki erkeğe tanınan öbür üstünlükleri kaldırdı. Türk Medeni Yasası bu yönüyle ilericiydi. Ancak, İsviçre’de evli kadının statüsüne getirilen ve kocanın hukuksal konumuna göre iki cins arasındaki eşitliği bozan bazı kısıtlamalar, Medeni Yasa’nın kabulü ile Türk aile hukukuna da aynen getirilmiş oldu. Bu gün bu kısıtlamalar yönünden Medeni Yasa’nın karı kocanın hukuksal konumlarını düzenleyen kimi hükümleri, kadın erkek eşitliği kuralına ters düşmekte ve çağdışı sayılmaktadır.
Medeni Yasa’nın 159. maddesi de bugün modern aile hukukunun dayanağı sayılan “eşlerin eşit haklara sahip olmaları” ilkesi ve Anayasa’nın 10. maddesindeki kadın erkek eşitliği kuralıyla bağdaşmamaktadır. Zira, birinci fıkra: “Karı ve koca mallarını İdare için hangi usulü kabul etmiş olursa olsun, kan, kocanın sarahaten veya zımnen müsaadesi ile bir iş veya sanat ile uğraşabilir” demek suretiyle, kocaya, karısının işini görmesi veya mesleğiyle uğraşı için izin verme üstünlüğünü tanımıştır. Gerçi Medeni Yasa’ da mal ayrılığı yasal rejim olduğu için (MK. md. 170) kocanın yasaklamasına rağmen mesleğine veya işine başlayan karının üçüncü kişilerle yaptığı sözleşmeler ve hukuki tasarruflar geçerlidir. Ancak, karının bu yasağa karşı gelişi, yargıç tarafından haklı bulunmadıkça (MK. md. 159/11) şiddetli geçimsizliğe neden olduğu takdirde boşanma davasında kusurlu olduğuna ilişkin aleyhine fiili bir karine yaratmış olur (MK. md. 134). Eşler mal birliği veya mal ortaklığı rejimlerinden birini seçmişse karının meslek veya işini sürdürmesine izin vermeyen kocanın, yasaklamasını noter aracılığıyla üçüncü kişilere duyurması gerekir. Böyle davranmışsa, kadın üçüncü kişiyle yaptığı hukuki işlemlerinden doğan borçlarından birliğe giren tüm mallarıyla değil; yalnız mahfuz mallarının değeri oranında sorumlu olur. Koca ilân vermese de kötü niyetli üçüncü kişilere karşı da sonuç aynıdır (MK. md. 204/11, 217/11).
Anayasaya uygunluk denetimi bakımından önemli olan, karının mesleğini yürütebilmesi ve işini sürdürebilmesi için kocanın iznine muhtaç olmasıdır. Koca izin vermezse karının yine de çalışabilmesi; ancak bu davranışının bir boşanma nedeni sayılabilmesi ve mal rejimlerinin türüne göre üçüncü kişilere karşı karının mali sorumluluklarının değişik olması anayasal denetimin dışında bir sorundur. Kocanın, eşinin mesleğini veya işini yürütmesi için izin vermesi veya uygun görmezse izin vermemesi kadının kişilik haklarını ihlâl ettiği gibi Anayasa’nın 10. maddesindeki yerini bulan kadın erkek eşitliği ilkesine de aykırılık oluşturur.
2–
aa) 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca kabul ve ilân olunan;
27.5.1949 günlü, 7217 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış bulunan (Düstur III, C. 30, S. 1020) İnsan Haklan Evrensel Bildirgesi‘nin Başlangıç kısmında: “Birleşmiş Milletler halklarının antlaşmada, insanların temel haklarına, insan kişiliğine, onur ve değerine olan inançlarını belirtmiş oldukları” açıklanmakta, 1. maddede “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, … ayrımı gözetilmeksizin bildirideki tüm haklardan ve özgürlüklerden yararlanabileceğini bildirmekte; yine 7. maddede “Herkes yasa önünde eşittir” denildikten sonra, 16. maddenin birinci fıkrasında “Evlenme çağına gelen her erkek ve kadın ırk, uyrukluk ve din bakımından hiçbir kısıtlamaya uğramaksızın evlenmek ve aile kurmak hakkına sahiptir. Erkek ve kadın evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit haklara sahiptir” hükmü getirilmektedir. Anayasa’nın Başlangıcında Türkiye Cumhuriyetinin “Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip, şerefli bir üyesi” ve 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin “… insan haklarına saygılı … bir hukuk Devleti” olduğu; 12. maddesinde herkesin “kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu”, 10. maddesinde, “cinsiyet ayrımı yapılmaksızın herkesin kanun önünde eşit bulunduğu” vurgulanarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin “Başlangıç”ına, 1. ve 7. maddelerine yollama yapılmakla Bildirge
hükümleriyle Anayasa ve iç hukuk ilkelerinin uyumlu olması gereği belirtilmiş olmaktadır.
bb) Öbür yandan Roma’da 4 Kasım 1950’de T. C. Hükümeti’nin de katıldığı taraf devletlerce imzalanmış olan “İnsan Haklarının ve Ana Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi” 3 Eylül 1953’de yürürlüğe girmiştir. T. C. Hükümeti 20 Mart 1952’de Paris’te “İnsan Haklarının ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesine Ek Protokolü” da imzalamıştır.
Belirtilen Sözleşme ve Protokol 10.3.1954 günlü 6366 sayılı “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve buna ek Protokolün Tasdiki Hakkında Kanun”la onanmıştır. Bu Sözleşmenin “Başlangıç” kısmında: “Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi hükümetler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948 de ilân edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni bu bildirinin metninde açıklanan hakların her yerde ve etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamayı hedef aldığını; Avrupa Konseyinin amacının, üyeleri arasında daha sıkı bir birlik kurmak olduğunu ve insan haklarıyla temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinin bu amaca ulaşma yollarından birini oluşturduğunu; 14. maddesinde de sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanmada cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal ya da başka görüşler, ulusal veya sosyal köken, … veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrım gözetilmeden sağlanacağını” bildirmektedir. Bu suretle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, İnsan Haklarının ve Temel Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa sözleşmesini kabul ederek 1948 Birleşmiş Milletler Evrensel Bildirgesi’ndeki temel özgürlükleri ve insan haklarını iç hukukunda uygulayacağını bir kere daha açıklamış olmaktadır. Esasen, incelenmekte olan, kadın-erkek eşitliği ve herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez hak ve özgürlüklere sahip olduklarına ilişkin ilkeler, her iki sözleşmede yer alan düzenlemelere benzer biçimde, Anayasa’nın 10. ve 12. maddelerinde bulunmaktadır.
cc) Evli kadınla erkeğin eşit haklara sahip oldukları, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’ye (Ek) 7 nolu protokolün 5. maddesinde de ifadesini bulmuştur: “Eşler evlilikleri bakımından, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesi durumunda kendi aralarında ve çocukları ile olan ilişkilerinde medeni nitelikteki haklar ve sorumluluklar yönünden eşittirler.” Bu protokol Türkiye tarafından 14.3.1985’de imzalanmıştır.
dd) 3232 sayılı Yasayla katılmamız uygun bulunan, l Mart 1980’de imzaya açılan ve 3 Eylül 1981’de yürürlüğe giren “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine katılmamızın onaylanması, 31.5.1963 günlü 244 sayılı Yasa’nın 3. maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 24.7.1985’de kararlaştırılmış ve bu sözleşme 14 Ekim 1985 günlü, 18898 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin 25. maddesinin 3. bendine göre: “İşbu sözleşme onaya bağlıdır. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tevdi edilecektir”. 4. bendine göre de: “İşbu sözleşme bütün devletlerin katılmasına açıktır. Katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine tevdi edilmesiyle katılma gerçekleşecektir.” Dışişleri Bakanlığı’nın, Birleşmiş Milletler Nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliğine gönderdiği 5.12.1985 günlü, CTUK 721.701.30-220 sayılı yazıda: “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ ne katılmamız 24.7.1985 tarih ve 85/9722 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanmış olup, buna ilişkin katılma belgesi ilişikte sunulmuştur” denilmekte, bu suretle 25. maddenin 4. bendindeki koşul gerçekleşerek Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bu sözleşmeye katılımı sağlanmış olmaktadır. Sözleşmenin önsözünde: “Taraf devletler Birleşmiş Milletler Yasası‘nın temel insan haklarına, insan itibar ve kıymetine ve erkeklerle kadınların eşit haklara sahip olmaları gereğine inancı tekrar teyit ettiklerini kaydeder, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin İnsanlara karşı ayrımcılığın kabul edilemezliği prensibini teyit ettiğini ve tüm insanların özgür doğduğunu ve eşit itibar ve haklara sahip olduklarını ve bu beyannamede böylece ileri sürülen tüm haklar ve hürriyetlerin, cinsiyete dayalı olanlar dahil, hiçbir ayrıma tâbi kılınmaksızın herkes tarafından kullanılabileceğini kaydederek, İnsan haklan sözleşmelerine taraf devletlerin, kadınlar ile erkeklerin tüm ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve siyasi haklardan eşit olarak yararlanmalarını temin mükellefiyeti bulunduğunu kaydederek, Ancak, bu çeşitli belgelere rağmen kadınlara karşı ayrımcılığın hale devam etmekte oluşundan endişe duyarak, Kadınlara karşı ayrımcılığın, hak eşitliği ve insan şeref ve haysiyetine saygı ilkelerini ihlâl ettiğini, kadınların erkeklerle eşit olarak ülkelerinin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatlarına katılmalarını engellediğini, toplumun ve ailenin refahının artmasına engel teşkil ettiğini ve kadınların ülkeleri ve insanlık hizmetine de kullanabilecekleri olanaklarını geliştirmesini zorlaştıracağını kaydederek, Hakkaniyet ve adalete dayalı yeni uluslararası ekonomik düzenin kurulmasının kadınlarla erkekler arasındaki eşitliği sağlamak için önemli bir aşama teşkil edeceğine inanarak… Erkeklerle kadınlar arasında tam bir eşitliğin gerçekleşmesi için kadınlar ile erkeklerin toplumdaki geleneksel rollerinde bir değişiklik ihtiyacı bulunduğuna vâkıf olarak … aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır” denilmektedir.
Bu sözleşmenin 1. maddesi, kadın erkek eşitliğine dayalı olan medeni hakların ve diğer alanlardaki insan hakları ve özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen, ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayrımı, yoksunluk ya da kısıtlama saymaktadır. 2. madde, kadınlara karşı her türlü ayrımı kınayarak, taraf devletlerin; (a) bendine göre kadın ile erkek eşitliği ilkesini kendi ulusal anayasalarına ve diğer ilgili yasalara, henüz girmemişse almayı ve yasalarla ve diğer uygun yollarla bu ilkenin uygulanmasını ve (c) bendinde kadın haklarının erkeklerle eşit olarak yasal korunmasını sağlamayı, (f) bendinde kadınlara karşı ayrımcılık oluşturan yasa, yönetmelik, âdet ve uygulamaları değiştirmek ya da kaldırmak için yasal düzenlemeler de dahil, gerekli bütün önlemleri almayı taahhüt ettiklerini açıklamaktadır.
Özellikle, inceleme konusu olan Medeni Yasa’nın 159. maddesiyle ilişkisi bulunan Sözleşme’nin 15. ve 16. maddelerinde şu hükümler yer almaktadır: Madde 15, bend 2: “Taraf devletler medeni haklar bakımından kadınlara erkeklerinkine benzer hukuki ehliyet ve bu ehliyeti kullanmak için eşit fırsat tanıyacaklardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin maddenin 3. bendine, Medeni Yasa’ nın 159. maddesini dikkate alarak, çekince koyduğu anlaşılmaktadır. Oysa Medeni Yasa’nın 159. maddesine göre kocanın, iş veya mesleğini sürdürmek isteyen karıya izin vermemesi, hukuki ehliyetini sınırlaması anlamına gelmemektedir. Kocanın yasaklamasına karşın, karı her türlü hukuki işlem yapma ehliyetine sahiptir. Evli kadının izinsiz çalışmasının hukuki sonuçları ayrıca yukarıda (b. l)’de incelenmiştir. Şu halde konulan çekince, Medeni Yasa’nın 159. maddesinin Sözleşme’ye aykırılığını dondurmaya elverişli değildir. Buna karşın, sözleşmenin 16. maddesinin l / g fıkrası: “Aile adı, meslek ve iş seçimi dahil, kan ve koca için eşit haklar sağlanacağını” açıklamaktadır. Karının, kocanın açık veya dolaylı izniyle bir iş veya sanatla uğraşabileceğini öngören Medeni Kanun’un 159. maddesi hükmü eşitlik ilkesiyle bağdaşmadığından, sözleşmenin 16. maddesinin l/g fıkrasına açıkça ters düşmektedir. Türkiye, bu fıkraya 159. madde bakımından bir çekince de koymamıştır.
Anayasa’nın 10. maddesindeki “iki cinsin eşitliği” kuralı ile yukarıda ayrıntılı biçimde incelenmiş olan, gerek cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin kadın ve erkeğin kanun önünde eşit haklara sahip olduklarını, gerekse aile hukukunda karı ve kocanın eşit haklan olduğu kuralını vurgulayan İnsan Haklan Evrensel Bildirgesi’nin “Başlangıç” kısmıyla L, 7. ve 16. maddeleri; İnsan Haklarının ve Temel Hürriyetlerinin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin “Başlangıç” Kısmı; bu Sözleşme’nin eki olan Türkiye Cumhuriyeti’nce imzalanmış, ancak henüz onaylanmamış olan 7 nolu Protokolünün 5. maddesi; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin “Önsözü”; ile 14. maddesi; 3232 sayılı Yasayla katılmamız uygun bulunan ve 3 Eylül 1981’de yürürlüğe giren “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin “Önsözü”; 1. ve 2. maddesinin (a), (c), (f) bentleri ile 16. maddenin l/ g fıkrasının uyum içinde olduklarında bir duraksama yoktur. Buna karşın, Medeni Yasa’nın 159. maddesinin kocanın, karının iş veya mesleğini yürütmesine izin vermesini öngören düzenlemesi; Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu, Türk iç hukuku bakımından kanun niteliği kazanmış olan uluslararası sözleşmelerde evrenselleşmiş “Kadın, erkek eşitliği” ve “karı ile kocanın eşit medeni haklara sahip oldukları” kuralına ve bu kurallarla uyum içinde olan Anayasa’nın 10. maddesine aykırıdır. Açıklanan nedenlerle Türk Medeni Kanunu’nun 159. maddesinin tümüyle iptali gerekir. b) Anayasa’nın 49. Maddesi Yönünden İnceleme:
İtiraz yoluna başvuran mahkeme, Medeni Yasa’nın 159. maddesinin Anayasa’nın 49. maddesinin birinci fıkrasına aykırılık savının gerekçesinde : “20. yüzyıla girdiğimiz, her şeyin dev adımlarla ilerlediği şu dünyamızda kadınların çalışmasına daha fazla gerek duyulduğu kuşkusuzdur. Çalışma hayatında kadınlar daha fazla emek sarf etmekte, her alanda ön plânda yer almaktadır. Modern çalışma hayatında erkeğin ekonomiye katkısı ne ise, kadının da aynıdır. Bazı alanlarda daha fazladır …” demiştir.
Anayasa’nın 49. maddesinin birinci fıkrasında: “Çalışma herkesin hakkı ve ödevidir” denilmektedir. Madde, Anayasa’nın “Temel haklar ve ödevler” başlığını taşıyan İkinci Kısmı’nın “Sosyal haklar ve ödevler” bölümünde yer almakta olup kişinin en önemli temel haklarından birini oluşturmaktadır.
Alman ve Fransız Medeni Yasalarındaki gibi Medeni Yasa’nın 159. maddesinin düzenlendiği 20. yüzyıl başlarında evli kadının görevleri ev işi, çocukların bakımı ve büyütülmesi, kocasına yardım olarak sınırlı düşünülmüş ve erkek otoritesine dayalı, ataerkil aile modeli seçilmiştir. Ancak, yüzyılın başından bu yana hızla gelişen sanayi, toplumların ekonomik, sosyal ve hukuksal yapılarında ve bireylerin düşüncelerinde derin değişiklikler yaptı. Bu değişiklikler insanların eşit doğdukları ve eşit haklara sahip oldukları inancını da asrın ortak sloganı haline getirdi. Cinslerin eşitliği ilkesi aile yapısını da etkileyerek karı kocanın hukuksal eşitliği; eşit haklara sahip oldukları görüşü üstünlük kazandı.
Evli kadın, aile birliğindeki görevleri yanında birlik yararına olacak mesleki faaliyet ve çalışma özgürlüğünü de elde etti. Kocanın iznini alma yerine, eşiyle anlaşarak çalışma olanağını sağladı. Evli kadını da içeren, kadın erkek eşitliği ile ilgili iki uluslararası sözleşmedeki konuyla ilgili maddeler de şöyledir: Türkiye Cumhuriyeti tarafından da 3232 sayılı Yasa’yla kabul edilmiş olan “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi”nin 11/1 maddesinde taraf Devletlerin, kadın erkek eşitliği esasına dayanarak erkeklerle eşit haklara sahip olmalarını sağlamak için aşağıda belirtilen konularda kadınlara karşı ayrımı önleyen bütün uygun tedbirleri almaları öngörülmüştür:
a) Bütün insanların vazgeçilmez hakkı olan çalışma hakkı,
b) istihdam konularında eşit seçim kıstasları uygulaması da dahil, erkeklerle eşit
istihdam imkânlarına sahip olma hakkı,
c) Serbest olarak meslek ve iş hakkı,
d) Sosyal yardımlar dahil, eşit ücret hakkı.”
11/2. maddede de, evlilik ve analık nedeniyle kadınlara karşı olan ayrımı önlemek ve etkin çalışma hakkını sağlamak üzere, taraf Devletler şu önlemleri almakla zorunlu tutulmuşlardır :
a) Hamilelik ve analık iznine veya evliliği bağlı olarak işten çıkarma ayrımını yasaklamak ve bu ayrımı yapanları cezalandırmak,
b) Önceki iş, kıdem ve sosyal haklar kaybedilmeksizin, ücretli olarak analık izni veya benzer sosyal içerikli tazminatlar vermek,
c) Özellikle çocuk bakımevi ağının tesisi ve geliştirilmesi yoluyla anne ve babanın aile yükümlülüklerini, görev sorumlulukları ve kamu hayatına katılma ile birleştirmeyi mümkün kılan destekleyici sosyal hizmetlerinin sağlanmasını teşvik etmek,
d) Hamilelik süresince zararlı olduğu kanıtlanan işlerde kadınlara özel koruma sağlamak.
3581 sayılı Yasa’yla katılmış olduğumuz Avrupa Sosyal Şartı‘nda evli kadının da statüsünün özellikleri gözetilerek konulan, çalışma hayatında kadın erkek eşitliği temeline dayalı hükümler bulunmaktadır.
Sözleşme’nin başlangıç kısmında: “Sosyal haklardan yararlanmanın ırk, renk, cinsiyet … ayrımı yapılmaksızın güvence altına alınması” gereği belirtilmekte; I. Bölümün 14. maddesi “Herkes sosyal refah hizmetlerinden faydalanma hakkına sahiptir”; 16. madde: “Toplumun temel birimi olan aile, tam gelişmesini sağlamak amacıyla, uygun sosyal hukuki ve iktisadi korunmaya hak sahibidir”, 17. madde: “Medeni hallerine ve aile ilişkilerine bakılmaksızın, anneler ve çocuklar, uygun bir sosyal ve ekonomik korunmaya hak sahibidir” hükmünü içermek suretiyle genelde kadının da erkekler gibi ve onlarla eşit düzeyde sosyal, ekonomik ve hukuksal korunmaya hakkı olduğu belirtilmekte ve II. Bölüm, 1. madde de çalışma hakkının etkin kullanımını sağlamak üzere taraf devletlerin, işçinin serbestçe girdiği bir meslekte hayatını kazanma, ücretsiz iş bulma hizmetlerini sağlamayı ve uygun mesleğe yöneltmeyi taahhüt ettiklerini açıklamakta; 4. maddenin 3. bendinde ise “kadın ve erkek işçilerin eşit iş için eşit ücrete hak sahibi oldukları” vurgulanmak suretiyle evli kadının da içinde bulunduğu çalışanlar için eşit koşullar getirilmesi amaçlanmaktadır.
Ayrıca belirtmek gerekir ki, taraf olduğumuz, l Ağustos 1975’de imzalanan Helsinki Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Son Senedi (AGİK) in VII. bendi; ile 21 Kasım 1990’da Paris’te imzalanmış bulunan “Yeni Bir Avrupa için Paris Yasası“nın, “Yeni Bir Demokrasi, Barış ve Birlik Dönemi”, “Gelecek için Rehber ilkeler” başlıklı bölümlerinde insanların renk, cins, dil, din … ayrımına bakılmaksızın eşit olduklarını ve insan haklarının, temel ve özgürlüklerin tüm insanların doğumlarıyla birlikte kazandıkları haklar olduğu vurgulanmıştır.
Bu durumda, kadının, tıpkı erkek gibi mesleğini ve İşini özgürce seçmekte, topluma yarar getiren etkinliklerde bulunmaya hakkı vardır. Anayasa’nın 12. maddesine göre kişiye bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez nitelikteki çalışma hak ye özgürlüğü, evli kadının da temel haklarından biridir. Kocanın sahip olduğu çalışma hak ve özgürlüğü ile aralarında hiçbir hukuksal fark ve ayrıcalık yoktur. Şüphesiz, eşler evlilik birliğinin korunması, çocukların yetişmesi için karşılıklı özveride bulunacak ve çalışma hak ve özgürlüklerini kullanmayı da karşılıklı uyum. ve anlaşma sağlayarak gerçekleştireceklerdir. Fakat çalışmak, mesleğini yürütmek, kişiliğini geliştirmek, ailesine ve topluma çalışmasıyla katkıda bulunmak isteyen kadına, Medeni Yasa’nın 159. maddesine dayanarak kocanın tek taraflı olarak izin vermemek suretiyle anlaşmazlık çıkarması ve bu yasaklamaya karşın çalışmasını sürdüren karısını kusurlu duruma düşürüp boşanma nedeni yaratmasına veya -itiraz yoluna başvurulan olayda görüldüğü gibi- sömürü aracı olarak çalıştırdığı karısının bu yüzden boşanma davası açması üzerine çalışması için verdiği izni geri almasına olanak veren Medeni Yasa’nın 159. maddesi, Anayasa’nın 49. maddesinde yerini bulan temel haklardan olan çalışma özgürlüğüne de aykırılık oluşturur. Bu nedenle Medeni Kanun’un 159. maddesinin iptali gerekir.
c) Anayasa’nın 50. Maddesi Yönünden İnceleme: Konunun, çalışma koşulları ve dinlenme hakkıyla doğrudan bir ilişkisi görülmemiştir.
Bu nedenle, iptali istenen yasa maddesinin Anayasa’nın 50. maddesine göre aykırılık savının değerlendirilmesine gerek görülmemiştir.
VI- SONUÇ:
17.2.1926 günlü, 743 sayılı “Türk Kanunu Medenisi”nin 159. maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, 29.11.1990 gününde oybirliğiyle karar verildi.
İstanbul Tahkim Merkezi (ISTAC), Türkiye’deki ve yurtdışındaki ticari aktörler arasındaki uyuşmazlıkların çözümlenmesi için tahkim ve arabuluculuk hizmeti sunan, bağımsız, tarafsız ve özerk bir kurumdur. İstanbul Tahkim Merkezi, herhangi bir üyelik şartı aramaksızın uyuşmazlık çözümü konusunda tüm taraflara hizmet vermektedir.
Modern tahkim ve arabuculuk kuralları gözetilerek hazırlanan İstanbul Tahkim Merkezi Tahkim ve Arabuluculuk Kuralları, 26 Ekim 2015 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Çağdaş ve yenilikçi düzenlemeler barındıran Kurallar, tahkim ve arabuluculuk süreçlerinin güncel ihtiyaçlarına cevap verecek niteliktedir. Tahkim Kuralları, Seri Tahkim, Acil Durum Hakemi ve ad hoc tahkimlerde hakem atanmasına ilişkin modern düzenlemeler barındırmaktadır. İstanbul Tahkim Merkezi hakem kararları nihai ve bağlayıcı olup, dünyanın her yerinde icra edilme gücüne sahiptir.
İstanbul Tahkim Merkezi, Milli ve Milletlerarası Tahkim Divanları ile Sekretarya’dan oluşmaktadır. Tahkim Divanları, tahkim yargılamasının en etkin şekilde sürdürülebilmesini temin etmektedir. Milletlerarası Tahkim Divanı, çoğunluğu yabancı, dünya çapında üne sahip prestijli hukukçulardan oluşmaktadır. İstanbul Tahkim Merkezi Sekretaryası ise Kurallar’da belirtilen görevleri yerine getirmenin yanı sıra, taraflar, taraf vekilleri, hakemler ve yargılamaya katılan diğer kişilerin yargılama ile ilgili sorulara yanıt vermek üzere yapılanmıştır. İstanbul Tahkim Merkezi Kuralları uyarınca davaların, devlet mahkemelerine kıyasla çok daha kısa sürede ve çok daha az masrafla sonuçlandırılması amaçlanmaktadır.
ISTAC’ta bir toplantı salonu
Tahkim
Tahkim, taraflar arasındaki uyuşmazlıkların devlet mahkemeleri yerine hakem adı verilen kimseler aracılığı ile nihai olarak çözümlenmesidir.
İstanbul Tahkim Merkezi, gerek Türkiye’deki gerekse yurtdışındaki ticari aktörler arasındaki uyuşmazlıkların kurumsal tahkim yoluyla bağlayıcı, nihai ve icra edilebilir olarak çözümlenmesi için yargılama hizmeti sunmaktadır. Tarafların, aralarındaki doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların İstanbul Tahkim Merkezi Tahkim Kuralları uyarınca tahkimde çözümleneceği hakkında anlaşmaları mümkündür.
İstanbul Tahkim Merkezi Tahkimi, uyuşmazlıkların devlet mahkemelerine göre daha hızlı ve etkin bir şekilde çözümlenmesini sağlamayı amaçlamakta, verilen hakem kararları, tıpkı mahkeme kararları gibi icra daireleri vasıtasıyla icra edilebilmektedir. Hakem kararlarının, temyize gidilmeksizin derhal icrası söz konusudur.
İstanbul Tahkim Merkezi Tahkimi, satım, dağıtım, inşaat, finans, şirketler hukuku gibi taraflar arasındaki uyuşmazlığın doğduğu alanda uzmanlaşmış, hakem adı verilen kişi veya kişilerce çözümlenmesini sağlamaktadır. Taraflar, uzman hakem veya hakemleri serbestçe seçebilirler.
İSTAC’ın düzenlemiş olduğu bir Geleceğin Tahkim Avukatı yarışması
İstanbul Tahkim Merkezi Tahkimi, devlet mahkemelerinden daha esnek bir yargılama hizmeti sunmaktadır. Tahkim usulü, taraflarca ve hakemlerce, uyuşmazlığın özelliğine göre, tarafların adil yargılanma hakkı ihlal edilmeden şekillendirilebilir. Böylelikle uyuşmazlığın çok daha ayrıntılı bir şekilde ele alınarak, çok daha iyi bir şekilde açıklığa kavuşturulması sağlanabilir. İstanbul Tahkim Merkezi Tahkim Kuralları usuli zaman çizelgesi sayesinde taraflara her aşaması öngörülebilen bir yargılama sunar.
İstanbul Tahkim Merkezi Tahkimi, devlet yargısından farklı olarak aleni değildir. Böylelikle tahkimle ilgisi olmayan kişilerin, uyuşmazlık ve uyuşmazlığın neticesi hakkında bilgi sahibi olmaları engellenebilir.
İstanbul Tahkim Merkezi Tahkimi, uyuşmazlıkların devlet mahkemelerine göre çok daha az masrafla çözümlenmesini sağlar. İstanbul Tahkim Merkezi Tahkim Kurallarına göre verilen hakem kararları, İstanbul Tahkim Merkezi Tahkim Divanı’nın onayına sunulmaz.
UNCITRAL Model Kanunu uyarınca hazırlanmış 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu ile 1958 tarihli New York Sözleşmesi ve 1961 tarihli Cenevre-Avrupa Sözleşmesi’ne taraf olan Türkiye, milletlerarası bir tahkim için gerekli tüm hukuki düzenlemelere sahiptir.
Arabuluculuk
Arabuluculuk, taraflar arasındaki uyuşmazlıkların dostane yollarla çözümlenmesini sağlayan alternatif uyuşmazlık çözüm yoludur. İstanbul Tahkim Merkezi, Arabuluculuk Kuralları uyarınca Merkez nezdinde arabuluculuk hizmeti sunmaktadır. İstanbul Tahkim Merkezi Arabuluculuk Kuralları gerek Türkiye’deki gerekse yurtdışında tarafların, devlet mahkemeleri veya tahkimden önce aralarındaki uyuşmazlıkları etkili bir şekilde, dostane yollarla çözüme kavuşturmalarını sağlar. Böylelikle daha kısa sürede, çok daha az masrafla taraflar arasındaki uyuşmazlıkların anlaşmayla çözümlenmesi mümkündür. İstanbul Tahkim Merkezi nezdinde arabuluculuk hizmetinden faydalanacak taraflar arasında İstanbul Tahkim Merkezi Arabuluculuk Kuralları’na atıf yapan bir arabuluculuk sözleşmesi bulunabileceği gibi; tarafların gönüllü olarak da Merkez nezdinden arabuluculuk sürecini başlatmaları mümkündür.
Japon devlet adamı Naosuke Ii doğdu. (Ölümü: 24 Mart 1860) 1858 yılında ABD ile ilk ticaret antlaşmasını imzalayarak Japonya’nın batıya açılmasında önemli rol oynadı.
1864
Amerika Birleşik Devletleri’nde Kızılderili Savaşları sırasında Sand Creek Kızılderili Katliamı(Sand Creek Soykırımı-Sand Creek Genocide) gerçekleşti. Ölenlerin üçte ikisi kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Katliam yeri günümüzde Sand Creek Massacre National Historic Site olarak yönetilmektedir.
Sand Creek Massacre National Historic Site
1918
Milli Kongre Cemiyeti Kuruldu. Cemiyet, Mondros Ateşkes Antlaşmasının ardından Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti üyeleri tarafından İstanbul’da kurulmuş ve Kuvva-i Milliye deyimini ilk kez kullanmıştır.
Matbuat Cemiyeti’nin adını Basın Kurumu olarak değiştirildi. Cemiyet, ilk gazetecilik teşkilatı olarak 1908’de İstanbul’da kuruldu. İlk adı Matbuat-ı Osmaniye Cemiyetiydi. Cemiyetin adı 1919’da Türk Matbuat Cemiyeti oldu. 1934 yılında cemiyetin adı Basın Kurumu olarak değiştirildi. Basın Birliği, 13 Haziran 1946’da çıkarılan 4932 sayılı Basın Birliği Kanununun Kaldırılması Hakkında Kanun ile kaldırıldı, malvarlığı Cemiyetler Kanunu hükümlerine tasfiye edildi. Bunun üzerine İstanbul Şubesi üyesi gazeteciler, Gazeteciler Cemiyetini kurdu.
Hatay sorununun çözümünden sonra bir gazete manşeti
1944
Arnavutluk Halk Cumhuriyeti kuruldu.
1945
Yugoslavya Federal Cumhuriyeti kuruldu.
1947
Birleşmiş Milletler, bağımsız bir İsrail devleti kurulmasını kararlaştırdı. 14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Bağımsızlık Bildirgesi açıklandı. İngiliz Mandasının sonlandığı günde, yeni bağımsız İsrail devleti resmi olarak ilan edildi. Bildirgeyi, Polonya’dan göç eden David Ben-Gurion okudu ve yeni ülkenin ilk başbakanı oldu.
1947
Alman Yeşil politikacı ve ekofeminist aktivist Petra Karin Kelly doğdu. (Ölümü: 1 Ekim 1992) Avrupa Komisyonu’nda çalışırken Almanya ve diğer ülkelerde çok sayıda barış ve çevre kampanyasına katıldı. Avrupa Komisyonu‘nda iki yıl çalıştıktan sonra, Ekonomik ve Sosyal Komite de kadın haklarını savunduğu bir idari göreve geçti. Hem Almanya’da hem de dünya çapında öne çıkan ilk Yeşil Parti olan Alman Yeşiller Partisi’nin kurucu üyesidir. 1982’de ‘ekolojik kaygıları silahsızlanma, sosyal adalet ve insan haklarıyla birleştiren yeni bir vizyonu oluşturduğu ve uyguladığı’ için Doğru Geçim Ödülü’ne layık görüldü.
Şair Can Yücel, Küba’da Sosyalizm ve İnsan isimi kitabı Türkçe’ye çevirdiği için verilen 7,5 yıl hapis cezasının infazı için cezaevine sevk edildi. Yücel, Şair olmasının yanında aynı zamanda çevirmendi. 12 Mart Muhtırası döneminde çeviri yaptığı kitaplardan dolayı 15 yıl hüküm giydi. Bu kitaplardan biri de, Türkçe’ye çevirdiği “Che Guevera’nın Günlüğü” idi. Genel Af Kanunu sonucunda, 15 yılı tamamlamadan cezaevinden çıktı.
1985
Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri, 26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edildi. Temel ilkeler, 29 Kasım 1985 tarih ve 40/32 sayılı ve 13 Aralık 1985 tarih ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından onaylandı.
1985
Hukukçu Altay Ömer Egesel yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1913) Yassıada yargılamalarında Demokrat Parti (DP) iktidarı yetkililerinden 228 sanık hakkında idam cezası talebinde bulunması ile bilinmektedir.
Semt sakinlerinin ve meslek odalarının 9 yıl süren hukuk mücadelesi sonunda Taksim’de bulunan İstanbul Park Otel’in fazla katlarının yıkımına başlandı.
1996
Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi’nde, 1200 Bosnalı’nın öldürülmesine karışan bir Hırvat asker 10 yıl hapis cezasına mahkûm edildi.
2002
Endonezya’da bir mahkeme, Doğu Timor’un 1999’da Endonezya’dan ayrılması sırasındaki olaylarda insanlığa karşı suç işlemekle suçlanan iki eski komutan, bir polis şefi ve bir hükümet yetkilisini beraat ettirdi.
2006
Gümrük Birliği Ek Protokolü’ne rağmen limanları Kıbrıs Rumlarına açmayan Türkiye’ye AB yaptırımı getirildi. Avrupa Komisyonu 35 müzakere başlığından sekizinin açılmaması tavsiyesinde bulundu.
2010
Türkiye’de oyuncuların kurmuş olduğu ilk sendika olan Oyuncular Sendikası için oyuncular 2000’li yıllarda Sinema İş Yasası İçin Oyuncular Platformunu oluşturdu. Daha sonra bu platform Oyuncular Sendikası Girişimine dönüştü. Girişim 29 Kasım 2010 tarihindeki “Oyuncular Büyük Buluşması” neticesinde Sahne, Perde Ekran ve Mikrofon Oyuncuları Sendikasına dönüştü.
2011
Anayasa hukuku profesörü Server Tanilli yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1931) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda Uygarlık tarihi dersi verdi. 7 Nisan 1978 günü silahlı saldırıya uğrayıp, belden aşağısı felç oldu. Fransa’ya gidip uzun yıllar Strasbourg Üniversitesi’nde çalıştı. 2000 yılında Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yazdı. 1980 sonrasında Uygarlık Tarihi, Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş kitaplarını yazdı. Çok sayıda dava ile muhatap oldu. 1076’da Uygarlık Tarihi dersinden dolayı hakkında 20 yıl hapis cezası istenen ve yargılanan Tanilli mahkemede yaptığı savunmasında ‘Bilim adamının mahkemelere karşı sorumluluğu var mıdır? Hayır. Bilim adamı bilimsel görevini yerine getirirken, mahkemelere karşı hesap vermez’ demişti.
Prof. Dr. Server Tanilli
2012
Filistin, Birleşmiş Milletler genel kurulunda yapılan oylamada 138 evet 9 hayır oyu ile Birleşmiş Milletler gözlemci üyesi oldu.
2014
20.11.2014 tarihinde 6570 sayılı kanun olarak kabul edilen İstanbul Tahkim Merkezi Kanunu 29 Kasım 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Kanun gereğince kurulan İstanbul Tahkim Merkezi (ISTAC), Türkiye’deki ve yurtdışındaki ticari aktörler arasındaki uyuşmazlıkların çözümlenmesi için tahkim ve arabuluculuk hizmeti sunan, bağımsız, tarafsız ve özerk bir kurumdur. İstanbul Tahkim Merkezi, herhangi bir üyelik şartı aramaksızın uyuşmazlık çözümü konusunda tüm taraflara hizmet vermektedir.
İstac İstanbul tahkim merkezi
2014
167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile Türkiye tarafından onaylandı. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edilmiş ve 11 Ocak 1991 tarihinde de yürürlüğe girmişti.
2014
İstanbul Sözleşmesi,29 Kasım 2011 tarihli ve 28127 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Türkiye, sözleşmeyi, 11 Mayıs 2011 tarihinde çekince koymaksızın imzalayan ilk ülke olmuş, sözleşme mecliste oybirliği ile kabul edilmiş ancak daha sonra Cumhurbaşkanlığı Kararı ile sözleşmeden çekilmiş, Anayasaya aykırı olduğu iddiası ile jarar hakkında birçok dava açılmıştı.
2021
Ankara 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi, ‘Silahlı terör örgütü üyeliği’ ve ‘askerî casusluk’ suçlarından toplam 23 yıl 4 ay hapis cezasına çaptırılan eski MİT mensubu Enver Altaylı hakkında verilen cezanın 136 sayfalık gerekçeli kararını açıkladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren ve 1 Kasım 1944 doğumlu olan eski istihbaratçı Altaylı, Soyvetolog olarak biliniyordu.
Siirt’te Molla Burhaneddin Medresesi olarak bilinen ve“Molla Burhaneddin” olarak tanınan Burhaneddin Mücahidi’ne bağlı olan Tillo Yatılı Kuran Kursu’nda, 15 yaşındaki çocuğun istismar edilmesine ilişkin dosyada beraat kararı verildi. Mahkeme, iddianame hazırlandıktan 1,5 ay sonra yapılan ilk duruşmada davayı sonuçlandırdı. Beraat kararı psikoloğun ve savcılığın aksi yöndeki görüşlerine rağmen verildi.
2021
YargıtayCumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin, HDP‘nin kapatılması istemiyle açılan davada esas hakkındaki görüşünü Anayasa Mahkemesi‘ne sundu. Açıklamada, “Açık kimlik ve üyelik bilgileri ile partideki görevleri belirtilen kişilerin temelli kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve üyesi olamayacaklarına karar verilmesi istemlerini içeren esas hakkındaki görüşümüz Anayasa Mahkemesine sunulmuştur.” ifadeleri yer aldı.
2021
Adalet Bakanlığı, Veba Geceleri romanında Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle bir okurun suç duyurusunda bulunması sonrası Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk hakkında kamu davası açılması kararına karşı Yargıtay’a bozma başvurusunda bulundu. Orhan Pamuk, daha önce de Türklüğe Hakaret gerekçesiyle yargılanmıştı. “Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi” açıklamasında bulunan yazar hakkında TCK’nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açılmış ancak daha sonra hükümet tarafından yapılan yasa değişikliği ile yargılamanın önüne geçilerek dava düşürülmüştü.
Orhan Pamuk
2021
Covit-19 nedeniyle ara verilen cezaevlerinde açık görüşlerin yeniden başlamasına karar verildi. Adalet Bakanlığı, ceza infaz kurumlarındaki hükümlü ve tutuklularla açık görüşlerin 1 Aralık’ta başlayacağını, görüşmelerin 30 dakikayla sınırlandırılacağını açıkladı.
2023
Tutuklu TİP Milletvekili Avukat Can Atalay hakkında hak ihlali kararı veren AYM üyeleri için suç duyurusunda bulunan ve AYM kararına uyulmamasına karar veren Yargıtay 3. Ceza Dairesine karşı CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın 13 Kasım 2023’te, Çağlayan Adliyesinde başlattığı Adalet Nöbeti sona erdi. Aradan geçen sürede Yargıtay 4. Ceza Dairesinin itirazları reddetmesi dışında hukuki durumda herhangi bir değişiklik olmadı.
2023
İstanbul’da vali ve emniyet müdürünün imzasını taklit ederek, 1500 dolar karşılığında 10 kişiye silah ruhsatı veren polis memuru ile ona yardımcı olan bir kişi tutuklandı.
Şanlıurfa Adliyesinde, kendisini Ankara savcısı olarak tanıtan ve sahte savcı kimliği ile yakalanan A.P. isimli şahıs sevk edildiği Sulh Ceza Hakimliği tarafından ‘Resmi belgede sahtecilik’ suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi.
2024
CHP Genel Başkanı Özgür Özel hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek hakkındaki sözleri nedeniyle ‘Kamu Görevlisine Görevinden Dolayı Alenen Hakaret’ ve ‘Terörle Mücadele Görev Almış Kişileri Hedef Göstermek’ suçlamalarıyla soruşturma başlatıldı.
CHP İstanbul İl Başkanlığı binasının satın alınması sırasındaki usulsüzlüklere ve para sayma makinası görüntülerine ilişkin çok sayıda parti yöneticisi ile İmamoğlu İnşaat Şirketi müdürünün yargılandığı davaya Çağlayan Adliyesinde devam edildi. Davanın üçünü duruşması 11 Nisan 2025’e bırakıldı.
Anayasa Mahkemesi, mali denetimde bulunduğu, Yükseliş Partisi ile Gelişim, Demokrasi Partisi, Devlet Partisi, Turan Hareketi Partisi ve Uyanış Partisi’nin hesaplarının kabul edilmesinin mümkün olmadığına oy birliğiyle karar vererek “hesap verilebilir şekilde kayıt ve belge düzeninin oluşturulmaması”, “hesabın dışında gelir ve gider gerçekleştirilmesi” ve “inceleme ve araştırmayı engellemeye yönelik eylemler” nedeniyle 5 siyasi parti hakkında yasal işlem için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.
İstanbul Beylikdüzü’nde, “çocuğa karşı cinsel taciz” suçundan aranan şahıs kaçak sigara operasyonunda yakalandı.
Avukatlık Meslek Kurallarına Dair Turin İlkeleri, 27 Ekim 2002 tarihinde Sydney’de toplanan Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA) Genel Kurulunca kabul edilmiştir.
Gerekçeler
§ Büyük bir çeşitlilik gösteren siyasi, sosyal ve kültürel bağlamlarda avukatın rolü hakkında farklı görüşler mevcuttur.
§ Ekonomik gelişme ile iletişim ve bilgisayar teknolojisindeki ilerlemeler, ilgili alanlarda hizmet verenlerin birlikte çalışma ve işbirliği yapmalarında yeni yöntemler kullanmalarını zorunlu kılmışsa da, bu kişiler gerek kendi ülkelerinde gerekse uluslararası düzeyde müvekkillerine danışmanlık yapar ve onları savunurken yine temel ilkeleri gözetmek zorundadırlar.
§ Coğrafi ve ekonomik bağlamlar ne olursa olsun, avukatlar medeni, siyasi, ekonomik, sosyal veya kültürel nitelikteki insan haklarının savunulmasında temel bir rol oynamaya devam etmektedirler.
§ Bu rol sadece mahkemelerde değil, danışman sıfatıyla aşağıdaki durumlarda da üstlenilmektedir:
• Modern hukuk sistemlerinin karmaşıklığına rağmen, hukuk kurallarının daha yaygın şekilde bilinmesinin ve böylece bu kurallara saygı gösterilmesinin ve uyulmasının sağlanması,
• Anlaşmazlığa düşmüş tarafları mesnetsiz davalar açmaktan vazgeçirmek ve anlaşmazlıklarını önce arabuluculuk ve uzlaştırma yoluyla çözmeye yönlendirmek suretiyle mahkemelere yapılacak başvuruları azaltmak,
• Kendi kendine kural koyma, kuralları kaldırma ve küreselleşme gibi akımların giderek güçlendiği bir ortamda hukuki ilişkilerde istikrarı korumak.
§ Yürütme, yasama ve yargı organlarından gelen baskılar karşısında dahi avukatların rolünün ve bu rolün daima önemli olduğunun kabul edilmesini sağlamak gerekmektedir.
§ Bu hedefe ulaşılabilmesi için, avukatlık mesleğinin temelinde yatan ve kültürler ve gelişmişlik seviyeleri arasındaki farklara rağmen, mesleğin temel niteliklerinin netleştirilmesini ve bunları koruyup idame ettirecek kuralların geliştirilmesini sağlayacak ilkelerin bütün devletlerce kabul edilmesi elzemdir.
§ Avukatlık mesleğinin temel ilkeleri Uluslararası Avukatlar Birliği’nin Tüzük ve Kurallarında ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca 1990 yılında kabul edilen Avukatların Rolüne Dair Temel İlkeler’de belirtilmiş olup, bu dokümanlara göre:
• Avukat, dernek kurma ve katılma özgürlüğü, din özgürlüğü ve fikir ve ifade özgürlüklerini kapsamak ve fakat bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla; bireylerin müessir bir vekalet hizmeti ile önyargı ve ayırımcılık taşımayan bir savunma hizmetinden yararlanma hakkını tam bir bağımsızlık ve özgürlük çerçevesinde mutlak bir güvence altına almak suretiyle bireyleri mahkemelerde savunmada esas rol oynar;
• Kanun hakimiyetinin yaygınlaşmasını sağlamak ve gelişimine katılmak Avukatın hem hakkı hem de görevidir;
• Avukat mesleğini, özellikle avukat-müvekkil ilişkisinin ayrıcalığı söz konusu olduğunda; meslek ahlakı kurallarına ve mesleki sorumluluk kavramına uygun şekilde, hizmet ve hümanizm ruhuyla icra etmelidir;
• Avukatlık meslek kuruluşlarının temel görevi avukatlık mesleğinin icra edilmesine ilişkin bütün standartlara ve normlara uyulmasını sağlamak, mensuplarını yersiz müdahale veya kısıtlamalara karşı savunmak, avukatlık hizmetlerinden herkesin serbestçe yararlanmasını sağlamak ve adaletin tecellisine hizmet eden diğer kurumlarla işbirliği yapmaktır.
§ Avukatın üstlendiği rolün ve sahip olduğu hakların doğal bir sonucu da, bu rol ve hakların gerektirdiği görevleri yerine getirme yükümlülüğüdür; zira söz konusu hak ve görevler gerek kamu menfaatinin gerekse bireylerin menfaatlerinin korunmasının temel şartlarındandır.
§ Meslek kurallarına dair bu ilkeler, avukatlık mesleği için geçerli yasalara ve meslek ahlakı kurallarına tabidir.
Uluslararası Avukatlar Birliği (Union Internationale Des Avocats) yukarıdaki gerekçelerden hareketle avukatlık meslek kurallarına dair aşağıdaki ilkeleri kabul etmiştir:
Avukatın Rolü
Avukatın rolü bütün kişilerin yasalar huzurunda korunmasını sağlamaktır.
Mesleklerini, bir yandan kendilerine emanet edilen menfaatleri korurken; bir yandan da yasaların bilinmesini, anlaşılmasını ve uygulanmasını gözetecek şekilde icra etmek avukatların hakkı ve görevidir.
Avukatın Rolünün Kabul Görmesi
Avukatların rolünün hem toplum hem de yasama, yürütme ve yargı organları tarafından kabul görmesi avukatlar için bir haktır; zira adaletin tecelli ettirilmesinde ve toplumun hayatının düzenlenmesinde bir araç olarak avukatın rolü elzemdir.
Bir yandan en üst ahlak standartlarına ve kültürel normlara göre hareket ederken; bir yandan da verdikleri hizmetlerde kalite ve hakkaniyeti korumak suretiyle bu kabulün idame ettirilmesini sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yapmak avukatların görevidir.
Dolayısıyla, tüm yetkili makamlar ve devlet kuruluşları, avukatların kendilerine emanet edilen menfaatleri savunabilmeleri için; müvekkillerine ve ihtiyaç duyacakları belgelere ulaşmalarına her durumda olanak tanımalıdırlar.
Bağımsızlık
Avukatlar mesleklerini, türü ne olursa olsun hiçbir baskı veya ayırımcılığa maruz bırakılmadan serbestçe ve bağımsızca icra etme hakkına sahiptirler.
Müvekkillerinin menfaatleriyle çelişen başka menfaatlerin varlığı nedeniyle, yapacakları icraatın tarafsızlığına gölge düşürecek durumlara girmekten kaçınmak suretiyle bağımsızlıklarını korumak avukatların görevidir.
Dokunulmazlık ve Adil Yargılanma Hakkı
Avukatlar mesleklerini müdahale veya kısıtlamaya maruz bırakılmadan tam bir mesleki dokunulmazlık içinde icra etme hakkına sahiptirler. Avukatın bürosunda yasaya aykırı olarak arama yapılamaz.
Müvekkillerinin haklarının korunmasını ve müvekkillerinin herhangi bir mahkeme veya bir başka yetkili makam tarafından adilane şekilde yargılanmalarını sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yapmak avukatların görevidir.
Yargıçlarla İlişkiler
Mahkemede hazır bulunmaları adilane bir yargılamanın güvencesi olan avukatların yargılama sürecindeki rollerinin öneminin Yargıçlar nezdinde kabul görmesi avukatlar için bir haktır.
Yargıçlarla ilişkilerinde onurlu ve vakur davranmak ve yargı makamının bağımsızlığı için mücadele etmek avukatların görevidir.
Müvekkil Seçme Özgürlüğü
Avukatlar herhangi bir müvekkilin vekaletini üstlenip üstlenmemeye kendi vicdanlarına göre serbestçe karar verme hakkına sahip olup; bir avukatın bir müvekkilin vekaletini üstlenmesi o avukatın fikren ve vicdanen o müvekkilin tarafını tuttuğu şeklinde yorumlanamaz.
Vekaletini mesleki ehliyetle, bağımsız bir şekilde ve ihmalkarlık etmeden yürütemeyeceklerini düşündükleri bir müvekkilin vekaletini üstlenmemek avukatların görevidir.
Avukat-Müvekkil İlişkisinin Ayrıcalığı
Yukarıda ifade edilenler bağlamında; yasalar veya herhangi bir yetkili makam huzurunda avukat-müvekkil ilişkisinin ayrıcalığının herkesçe tanınması ve bu ayrıcalığa saygı gösterilmesi avukatların hakkıdır. Bu ayrıcalık hukuk devletinde avukat ile müvekkil arasındaki ilişkinin temelini oluşturmak ve yurttaşların yasal haklarının korunmasını sağlamak amacıyla düşünülmüş kavramsal bir ilkedir.
Müvekkillerini temsil etmeleri vesilesiyle öğrendikleri her türlü gerçeği ve bilgiyi gizli tutmak avukatların görevidir.
Bilgi Açıklama Yükümlülüğünün Olmaması
Avukatlar mesleklerini icra ederken elde ettikleri bilgileri açıklamaya zorlanmamalıdır.
İnsan hayatı için tehlike arz edebilecek bir faaliyetten haberdar olan bir avukat; söz konusu hayatın korunması için avukat-müvekkil ilişkisinin ayrıcalığının izin verdiği ölçüde elinden gelen her türlü önlemi almalıdır.
Suçla ilgili veya yasa dışı bir faaliyetten haberdar olan bir Avukat, o faaliyete katılmayı haliyle reddetmelidir. Avukat o faaliyete katılmayı reddetse dahi, durumu yetkililere haber vermekle yükümlü olmamalı; ancak, zihninde söz konusu faaliyetin ardında yasa dışı eylemlerin gizlendiğine ve müvekkilinin söz konusu faaliyetten imtina etmeye niyetli olmadığına dair ciddi şüpheler uyandığında derhal o meseleden çekilmelidir.
Baroların Rolü ve Barolar Tarafından Temsil
Bir baroya veya avukatlar birliğine kaydolmak ve avukatları temsil eden ve kendisinin de mensubu olduğu bu kuruluşun koyduğu kuralların mesleği düzenlemesini ve bu kurallara riayet edilmesini sağlamak, bulunulan ülkeye göre, bir avukatın görevi veya hakkıdır.
Baronun, Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Avukatların Rolüne Dair Temel İlkeler’e uyması kaydıyla, baronun bu tür kurallar koyma hakkını kabul etmek ve davranışlarını kendi barolarının ve yetki alanında faaliyet gösterdikleri diğer baroların koyduğu kurallara uydurmak suretiyle söz konusu kurallara riayeti sağlamak avukatların görevidir.
Avukatlık mesleğini temsil edenler, yasa hazırlama, içtihat ve hukuk bilimine katkı sağlayabilmelidir.
Kural Koyma ve Avukatlık Mesleğinin İcrası
Avukatlar mesleklerini kendi ülkelerinin ve topraklarında hizmet verdikleri ülkenin yasaları uyarınca; en uygun gördükleri şekilde, tek başlarına veya ortaklık kurarak icra etme hakkına sahiptirler.
Bir kuruluş bünyesinde meslek icra etmekte olsalar dahi, üstlendikleri vekaletin kişisel ve sırf o vekalete özgü niteliklerini korumak, avukatların görevidir.
İnternet ve Diğer İletişim Teknolojileri
Bir Avukatın web sitesi, bürosunun bir parçasını teşkil eder.
Firmanın web sitesinin içeriği, avukatlık mesleğini düzenleyen temel prensipler gözetilmek kaydıyla serbestçe oluşturulabilir.
Avukatlar müvekkillerine daha iyi hizmet sunmak için makul ücretler karşılığında kullanılabilen iletişim teknolojilerinden yararlanmalıdırlar. Avukatlar bunu yaparken müvekkilleri ile yapacakları haberleşmenin gizliliğini korumaya özen göstermelidirler.
Ücretler
Verdiği hizmetler karşılığında hakça bir ücret almak avukatın hakkıdır.
Avukatın ücreti sabit bir ücret olabileceği gibi, sağlanan hizmetlere göre de belirlenebilir. Müvekkil kabul ettiği takdirde, vekalet sonunda elde edilen netice de ücretin belirlenmesinde dikkate alınabilir.
Meslek kurallarına uygun şekilde, ekonomik veya mali düşüncelerin ön plana geçmesine izin vermeden, hizmet duygusuyla mesleğini icra etmek avukatların görevidir.
Ücretsiz Vekalet
Yoksul insanlara mümkün olan en iyi savunmayı sağlamak için çaba göstermek avukatların görevidir.
Bu hizmetin verilmesi için gereken fiziki ve mali kaynakların sağlanmasını yetkili makamlardan istemek avukatların görevidir. Kaliteli bir savunmanın yapılamamasına neden olan her şey, bireyin temel haklarının ihlali olarak görülmelidir.
İşbirliği
Avukatların rolünün kabul görmesini sağlamak, meslek ilkelerini ve meslek ahlak kurallarına riayeti güçlendirmek üzere ülke sınırlarını dikkate almaksızın diğer meslektaşlarıyla işbirliği yapmak avukatların hakkı ve bu amaçla diğer meslektaşlarıyla dayanışma içinde bulunmak ise görevleridir.
Avukatlar, Savunma Hakkının Teminat Altına Alınmasına Dair Uluslararası Sözleşme ve Uluslararası Avukatlar Birliği’nin kabul ettiği Savunma Kuralları’nda yer alan ilkeleri gözetmek suretiyle kendi ülkeleri dışındaki müvekkilleri de savunabilirler.
Avukatlık mesleği ile ilgili olarak herhangi bir devlette yürürlükte olan kurallar mesleğin icrası için daha iyi şartlar ve meslek için daha fazla saygınlık sağlıyorsa, söz konusu kurallar bu dokümanda yer alan Meslek Kurallarına Dair İlkeler’e ilave edilebilir.
27 Ekim 2002 tarihinde Sydney’de toplanan Uluslararası Avukatlar Birliği Genel Kurulu’nca kabul edilmiştir.
Sporda Şiddet Konusunda Avrupa Sözleşmesi (Sportif Karşılaşmalarda ve Özellikle Futbol Maçlarında Seyircilerin Şiddet Gösterileri ve Taşkınlıklarına Dair Avrupa Sözleşmesi- European Convention on Spectator Violence and Misbehaviour at Sports Events and in particular at Football Matches, 19.Ağustos 1985 tarihinde Strasbourg’da imzalanmıştır. Türkiye sözleşmeyi, 25 Eylül 1986’da imzalamış, 30 Kasım 1990’da onaylamış ve 1 Ocak 1990’da yürürlüğe sokmuştur.
Sözleşme, çeşitli önlemle alarak; spor karşılaşmalarında ve özellikle futbol maçlarında şiddet ve taşkınlığın azaltılmasını ve sonlanmasını sağlamak, her ülkenin kendi yasal düzenlemelerini ve politikalarını bu çerçevede oluşturmasını teşvik etmek, spor organizatörleri, taraftarlar ve devletler arasındaki işbirliğini geliştirerek Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde sportif etkinliklere şiddetin bulaşmaması için önlemleri artırmak amacı ile düzenlenmiştir.
Avrupa Konseyi, spor etkinliklerinde şiddet ve taşkınlıkları önlemeye yönelik bir dizi tavsiye yayınlamıştır. Bu tavsiyeler, spor organizasyonlarının, kulüplerin ve devletlerin bu tür olayları önlemek ve cezalandırmak için alması gereken önlemleri içermektedir. Spor organizasyonlarında, güvenlik önlemleri alarak taraftarların şiddet ve taşkınlık potansiyelini azaltmak; güvenlik personeli, bariyerler, kamera izleme ve bilet satışı gibi konularda özenli olmak; şiddet gösteren taraftarlara cezai yaptırımlar getirmek; eğitim ve farkındalık yaratmak; spor kulüplerinin ve spor organizasyonlarının taraftarları eğitmesi ve bilinçlendirmesi için programlar düzenlemek; polis ve güvenlik görevlileri ile kulüpler arasında işbirliği yapmak sözleşmede öne çıkan başlıca konulardır.
Sportif Karşılaşmalarda ve Özellikle Futbol Maçlarında Seyircilerin Şiddet Gösterileri ve Taşkınlıklarına Dair Avrupa Sözleşmesi
İşbu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf öteki Devletler, Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha geniş bir birlik oluşturmak olduğunu düşünerek;
Sportif karşılaşmalarda ve özellikle futbol maçlarında seyircilerin arasındaki şiddet ve taşkınlıklardan ve bunun sonuçlarından endişe duyarak;
Bu sorunun “Herkes için Spor Avrupa şartı” diye bilinen ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (76) 41 sayılı Kararında saptanmış olan ilkeleri tehlikeye düşürebileceğinin bilincinde olarak;
Sporun ve özellikle Avrupa Devletlerinin milli ve yerel takımları arasında sık sık yapılmalarından dolayı futbol maçlarının uluslararası anlayışa yaptıkları önemli katkıyı vurgulayarak;
Seyircilerin neden olduğu şiddet ve taşkınlıklârla mücadelede, gerek kamu makamlarının gerek bağımsız spor örgütlerinin birbirlerinden ayrı, ancak birbirini tamamlayıcı sorumluluklarının bulunduğunu, spor örgütlerinin ayrıca güvenlik konularında sorumluluk taşıdıklarını ve daha genel olarak, bunların düzenledikleri karşılaşmaların düzenli geçmelerini sağlamalarının gerektiğini düşünerek; ayrıca bu makamların ve örgütlerin uygun her düzeyde bu amaç için birlikte çalışmaları gerektiğini düşünerek;
Güncel bir sosyal olgu niteliği taşıyan ve geniş etkileri olan şiddet hareketlerinin genellikle spor dışından kaynaklandığını ve sporun sık sık şiddet hareketleri çıkmasına sahne olduğunu düşünerek;
Spor karşılaşmalarında seyircilerin şiddet ve taşkınlıklarını önlemek ve kontrol altına almak için ortak faaliyet göstermeye ve işbirliği yapmaya kararlı olarak;
Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:
Madde 1 – Sözleşmenin amacı
1. Taraflar futbol maçlarında seyircilerin şiddet ve taşkınlıklarını önlemek ve kontrol altına almak amacıyla işbu Sözleşmenin hükümlerini geçerli kılmak için kendi anayasal hükümlerinin sınırları dahilinde gerekli önlemleri almayı taahhüt ederler.
2. Taraflar işbu Sözleşmenin hükümlerini, seyircilerin şiddet veya taşkınlık yapmalarından çekinilebilecek diğer sporlara ve spor karşılaşmalarına, bunların özel ihtiyaçlarını göz önünde tutarak, teşmil edeceklerdir.
Madde 2 – Dahili koordinasyon
Taraflar, gereken hallerde koordinasyon organları oluşturarak, seyircilerin şiddet ve taşkınlıklarına karşı devlet dairelerinin ve diğer kamu kuruluşlarının tutum ve faaliyetlerini koordene edeceklerdir.
Madde 3 – Önlemler
1. Taraflar, seyircilerin şiddet ve taşkınlıklarını önlemek ve kontrol altına almak için gerekli önlemleri belirlemeyi ve uygulamayı taahhüt ederler; bu önlemler özellikle aşağıdakileri ihtiva edecektir:
a – Gerek stadyumların içinde gerek yakın çevresinde ve seyircilerin kullandığı transit yollarında meydana gelebilecek şiddet olaylarının ve taşkınlıkların üstesinden gelebilmek için yeteri kadar asayiş kuvveti kullanılmasını temin etmek;
b – İlgili veya ilgili olabilecek değişik mahallerin polis kuvvetleri arasında yakın bir işbirliğini ve gerekli bilgi alışverişini kolaylaştırmak;
c – Seyirci şiddet veya taşkınlıklarına ilişkin fiillerden suçlu bulunan kişilerin uygun cezalara veya duruma göre uygun idari tedbirlere çarptırılmasını sağlayacak mevzuatı uygulamak, gerekiyorsa bu mevzuatı oluşturmak.
2. Taraflar, taraftar kulüplerinin olumlu davranışlarını ve sorumlu bir biçimde örgütlenmelerini ve bu kulüplerin üyeleri arasından, maçlarda seyircilerin kontrolünü ve aydınlatılmasını kolaylaştıracak ve deplasmanda oynayan maçlara giden taraftar gruplarına refakat edecek görevlilerin tayin olunmasını teşvik etmeyi taahhüt ederler.
3. Taraflar, olay çıkarması muhtemel kişilerin maçlara gitmesini engellemek için, hukuken mümkün olduğu ölçüde kulüplerin, örgütlenmiş tarafların ve seyahat acentalarının işbirliği ile deplasmana çıkış noktasında seyahat düzenlemelerinin koordone edilmesini teşvik edeceklerdir.
4. Taraflar, şiddet patlamaları ve seyirci taşkınlıklarından çekinilen durumlarda, spor örgütleri ve kulüpleri ile birlikte uygun hallerde stadyum sahiplerinin ve resmi makamların dahili mevzuatın belirlediği sorumlulukları çerçevesinde stadyumların çevresinde ve içinde bu şiddet ve taşkınlıkları önlemek veya kontrol altında tutmak için pratik önlemler almalarını sağlamaya çalışacaklardır. Taraflar bu amaçla gerektiğinde, kurallara uymayanlara karşı uygulanabilecek yaptırımları kapsayacak uygun mevzuat gerektirecek veya uygun olabilecek tüm öteki yollara başvuracaklardır. Yukarıda değinilen pratik önlemler aşağıdakileri de ihtiva edecektir:
a – Stadyumların tasarımı ve fiziki yapısının, seyircilerin güvenliğini temin etmesini, aralarında şiddet olaylarının çıkmasını kolaylaştırmamasını, kalabalığın daha etkili bir kontrolüne olanak verilmesine yeterli engel ve çitleri ihtiva etmesini ve güvenlik ve polis kuvvetlerinin müdahalesine olanak vermesini sağlamak;
b – Misafir seyirci gruplarına, stadyuma alındıklarında, ayrı bölümler tahsis edilerek, rakip taraftar grupları etkin bir biçimde ayırmak;
c – Bu ayırımı, bilet satışlarını titizlikle kontrol ederek ve maçın hemen öncesinde özel önlemler alarak, pekiştirmek;
d – Olay çıkarması muhtemel kişiler ile alkol veya uyuşturucu madde etkisi altında olanları hukuken mümkün olduğu ölçüde stadyum ve maçlardan çıkartmak veya girişlerini yasaklamak;
e – Stadyumları etkili bir hoparlör sistemiyle teçhiz etmek, ve seyircilerin düzgün şekilde davranmasını teşvik etmek amacıyla, bu sistemin, maç programının ve diğer haberleşme olanaklarının tam olarak kullanılmasını sağlamak;
f – Seyircilerin stadyumlara alkollü içki sokmalarını yasaklamak; stadyumlarda alkollü içki satışını ve her türlü dağıtımını kısıtlamak ve tercihen yasaklamak ve tüm meşrubatların tehlikeli olmayan kapların içinde bulunmasını sağlamak;
g- Seyircilerin stadyumların içerisine şiddet olaylarında kullanılabilecek cisimleri, havai fişekleri veya benzeri aletleri sokmalarını engellemek üzere kontroller sağlamak;
h- Gerekli kuralların uyumlu bir şekilde uygulanabilmesi için, kalabalığın kontrolüne ilişkin düzenlemeler konusunda irtibat görevlilerinin maçlardan önce kamu makamları ile işbirliği yapmalarını sağlamak.
5 Taraflar, kitle iletişim araçlarının potansiyel önemini de göz önünde bulundurmak suretiyle, sporda ve spor karşılaşmalarında şiddet olaylarını önlemek amacıyla ve özellikle eğitici ve diğer kampanyalarla spor idealini yayarak, spora geniş şekilde aktif katılmayı teşvik ederek, seyircilerin ve sporcuların kendi aralarındaki karşılıklı saygıyı arttırmak için özellikle gençlerde centilmence mücadele kavramını geliştirerek, uygun sosyal ve eğitici önlemleri alacaklardır.
Madde 4 – Uluslararası İşbirliği
1. Taraflar bu Sözleşmenin çerçevesine giren konularda sıkı bir şekilde işbirliği yapacaklar ve ilgili ulusal spor makamları arasında uygun olacak benzer bir işbirliğini teşvik edeceklerdir.
2. Taraflar, uluslararası kulüp ve temsili maçlar veya turnuvalar öncesi, ülkenin yetkili makamlarını, özellikle spor teşkilatlarını, hangi maçlarda şiddet olaylarının ve seyirci taşkınlıklarının çıkabileceğini saptamaya davet edeceklerdir. Böyle bir maçın varlığı saptanınca, evsahibi ülkenin yetkili makamları, ilgililer arasında danışmada bulunulması için gerekli tertipleri alacaktır. Bu danışmalar maç için saptanan tarihten en geç iki hafta önce olmak üzere mümkün olan en kısa sürede gerçekleştirilecek ve gerekli hallerde bu Sözleşmede öngörülenlere ek önlemler de dahil olmak üzere, maçtan ünce, maç sırasında ve maçtan sonra alınacak tertipleri, önlemleri ve ihtiyat önlemlerini kapsayacaktır.
Madde 5 – Olay çıkartanların teşhis edilmesi ve bunlara yapılacak muamele
1. Taraflar, mevcut hukuki usullere ve yargı yetkisinin bağımsız lığı ilkesine saygı çerçevesinde, şiddet eylemlerinde bulunan veya başka suç teşkil edecek fiilleri işleyen seyircilerin teşhis edilmelerini ve kanuna uygun olarak yargılanmalarını sağlamaya çalışacaklardır.
2. Taraflar, uygun hallerde, özellikle misafir seyirciler için ve uygulanabilir uluslararası anlaşmalara uygun olarak, aşağıdaki hususları inceleyeceklerdir:
a- Spor karşılaşmaları sırasında; şiddet eylemlerinde bulunan veya suç teşkil edecek diğer fiilleri işleyen kişilere karşı başlatılan hukuki işlemleri, bu kişilerin ikamet ettikleri ülkeye sevk etmek,
b- Spor karşılaşmaları sırasında şiddet eylemlerinde bulundukları veya suç teşkil edecek diğer fiilleri işledikleri sanılan kişilerin sınır dışı edilmesini sağlamak,
c- Spor karşılaşmaları sırasında şiddet eylemlerinde bulunmaktan veya suç teşkil edecek diğer fiilleri islemekten hüküm giyen kişileri, cezalarını çekmeleri için ilgili ülkeye sevk etmek.
Madde 6 – Ek önlemler
1.Taraflar, güvenliği arttırmak ve şiddeti engellemek için stadyumların fiziki yapılarındaki değişikliklerin planlanmasına ve uygulanmasına ve stadyumlara giriş-çıkışlar dahil, diğer gerekli değişikliklere ilişkin konularda, ulusal spor örgütleri ve kulüpleri ve uygun hallerde stadyum sahipleriyle yakın işbirliği sürdürmeyi taahhüt ederler.
2. Taraflar, gerektiğinde ve uygun durumlarda, özellikle büyük ve kontrolü güç kalabalıkları çekebilecek maçların oynandığı stadyumlar arasından, seyircilerin güvenliğini ve aralarında şiddet olayları çıkmasını önlemek amacını sağlayacak stadyumların saptanmasındaki kıstasları belirleyecek bir sistem geliştirmeyi taahhüt ederler.
3. Taraflar sporcuların veya taraftarların şiddet olayları çıkartmalarına yol açabilecek etkenleri kontrol etmek üzere yürürlükteki kurallarını sürekli olarak gözden geçirmeleri için ulusal spor örgütlerini teşvik etmeyi taahhüt ederler.
Madde 7 – Bilgi sağlanması
Her bir Taraf, futbol veya öteki sporlarla ilgili olarak bu Sözleşmenin hükümlerine uymak için almış olduğu hukuki ve öteki önlemlere ilişkin tüm bilgileri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine Avrupa Konseyi’nin resmi dillerinden birinde tevdi edecektir.
Madde 8 – Daimi Komite
1. Bu Sözleşmeyle ve bu Sözleşmenin amaçları doğrultusunda bir Daimi Komite kurulmuştur.
2. Her bir Taraf Daimi Komite’de bir veya birkaç temsilci ile temsil edilebilir. Her Tarafın tek bir oyu olacaktır.
3. Bu Sözleşmeye taraf olmamakla birlikte, Avrupa Konseyi üyesi veya Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf olan Devletler bu Komitede gözlemci olarak temsil edilebilirler.
4. Daimi Komite bu Sözleşmeye taraf olmayan Avrupa Konseyi üyeleri dışındaki herhangi bir Devleti ve ilgili herhangi bir spor örgütünü, bir veya birkaç toplantısında bir gözlemci tarafından temsil edilmek üzere oybirliği ile davet edebilir.
5. Daimi Komite Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin daveti üzerine toplanır. ilk toplantısını Sözleşmenin yürürlüğe girmesini izleyen ilk yıl içinde yapacaktır. Bundan sonra her yıl en az iki kez toplanacaktır. Ayrıca, Tarafların çoğunluğunun istediği herhangi bir zamanda toplanacaktır.
6. Tarafların çoğunluğu Daimi Komitenin toplanması için yeterli sayıyı oluşturur.
7. Bu Sözleşmenin hükümleri çerçevesinde, Daimi Komite kendi İç Tüzüğünü hazırlayacak ve oybirliği ile kabul edecektir.
Madde 9
1. Daimi Komite bu Sözleşmenin uygulanmasını gözetim altında tutmaktan sorumlu olacaktır.
Bunun için özellikle:
a- İşbu Sözleşmenin hükümlerini gözden geçirebilir ve gerekli olabilecek değişiklikleri inceleyebilir;
b- İlgili spor örgütleriyle danışmalarda bulunabilir;
c- İşbu Sözleşmenin amaçları doğrultusunda alınacak önlemlere; ilişkin olarak Taraflara tavsiyelerde bulunabilir;
d- İşbu Sözleşme çerçevesinde yürütülen faaliyetlere ilişkin olarak kamuoyunun bilgi sahibi
kılınması için uygun önlemleri tavsiye edebilir;
e- Avrupa Konseyi üyesi olmayan Devletlerin işbu Sözleşmeye katılmaya davet edilmesi için Bakanlar Komitesi’ne tavsiyede bulunabilir;
f- İşbu Sözleşmenin etkinliğini geliştirecek her türlü öneriyi yapabilir.
2. Daimi Komite, görevlerini yerine getirmek için, kendi girişimi ile uzman grupları toplantıları düzenleyebilir.
Madde 10
Daimi Komite her toplantısından sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine kendi çalışmaları ve Sözleşmenin işleyişi konusunda bir rapor sunacaktır.
Madde 11 – Değişiklikler
1 Taraflardan biri, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi veya Daimi Komite, işbu Sözleşmede değişiklik yapılmasını önerebilir.
2 Her değişiklik önerisi Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından Avrupa Konseyi üyesi Devletlere, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf Devletlere ve 14. Madde uyarınca işbu Sözleşmeye katılan veya katılmaya davet olunan Devletlere bildirilecektir.
3 Tarafların biri veya Bakanlar Komitesi tarafından yapılan her değişiklik önerisi, görüşüleceği toplantıdan en az iki ay önce Daimi Komiteye iletilir. Daimi Komite, gerekirse ilgili spor örgütleri ile danışmalardan sonra, önerilen değişikliğe ilişkin görüşünü Bakanlar Komitesine sunar.
4 Bakanlar Komitesi değişiklik önerisini ve Daimi Komitenin olabilecek görüşlerini inceler ve öneriyi uygun bulabilir.
5 İşbu Maddenin 4. paragrafı uyarınca Bakanlar Komitesince uygun bulunan her değişiklik önerisi metni, kabul edilmek üzere Taraflara iletilir.
6 İşbu Maddenin 4. paragrafı uyarınca uygun bulunan her değişiklik önerisi, Tarafların söz konusu öneriyi kabul ettiklerini,Gene1 Sekretere bildirmelerinden sonra geçecek bir aylık süreyi izleyecek ilk ayın birinci günü yürürlüğe girecektir.
Son Hükümler Madde 12
1. İşbu Sözleşme Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin ve Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer Devletlerin imzasına açık olacaktır. Devletler Sözleşme ile bağlı olduklarını aşağıdaki şekillerde izhar edebilirler:
a- Onay, kabul veya tasvip kaydı olmaksızın imza, veya
b- Onay, kabul veya tasvip kaydıyla imzadan sonra onay, kabul veya tasvip.
2. Onay, kabul ve tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilecektir.
Madde 13
1. Sözleşme Avrupa Konseyi üyesi üç Devletin 12. Madde hükümleri uyarınca işbu Sözleşmeyle bağlı olacaklarını izhar etmelerinden sonra geçecek bir aylık süreyi izleyecek ilk ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
2. İşbu Sözleşmeyi imzalamış olup, Sözleşmeyle bağlı olma niyetini daha sonra izhar eden her Devlet için, Sözleşme, imzadan veya onay, kabul veya tasvip belgesinin tevdiinden sonra geçecek bir aylık süreyi izleyen ilk ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
Madde 14
1. İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Sözleşmeye taraf olan Devletlerin görüşünü de alarak, Avrupa Konseyi. Statüsünün 20. d Maddesinde öngörülen çoğunluk kararı ile ve Bakanlar Komitesi’nde temsil hakkı olan Sözleşmeye taraf tüm Devletlerin oybirliği ile Avrupa Konseyine üye olmayan herhangi bir Devleti işbu Sözleşmeye taraf olmaya davet edebilir.
2. Sözleşmeye katılan her Devlet bakımından, Sözleşme, katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdiinden sonraki bir aylık süreyi izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
Madde 15
1. Her Devlet, imza aşamasında veya onay, kabul, tasvip veya katılma belgesini tevdi ederken, işbu Sözleşmenin hangi toprak veya topraklara uygulanacağını belirleyebilir.
2. Herhangi bir Taraf Devlet, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine sonradan bir beyanda bulunarak, işbu Sözleşmenin geçerliliğini söz konusu beyanda belirlenen öteki herhangi bir toprağa da teşmil edebilir. İşbu Sözleşmenin bu topraklarda yürürlüğe girişi, beyanın Genel Sekretere yapılmasından sonraki bir aylık süreyi izleyen ayın ilk günü olacaktır.
3. Yukarıdaki iki paragraf çerçevesinde yapılan her beyan, bu beyanda sözü edilen topraklar için, Genel Sekretere yapılacak yeni bir beyan ile geri çekilebilir. Bu çekilme, çekilme beyanının Genel Sekretere yapılmasından sonra geçecek 6 aylık süreyi izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
Madde 16
1. Herhangi bir Taraf Devlet, herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirimde bulunarak, Sözleşmeden çekilebilir.
2. Böyle bir çekilme, bildirimin Genel Sekretere tevdiinden sonraki 6 aylık süreyi izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
Madde 17
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, tüm Konsey üyesi Devletlere, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf Devletlere ve işbu Sözleşmeye katılan Devletlere:
a- 12. Madde hükümlerine göre her imzayı; .
b- 12. ve 14. Madde hükümlerine göre tüm onay,kabul, tasvip veya katılma belgelerinin tevdiini;
c- İşbu Sözleşmenin 13. ve 14. Madde hükümlerine göre yeni taraf olan Devletler bakımından yürürlüğe giriş tarihlerini;
d- 7. Maddenin hükümlerinde öngörülen her türlü bilgi tevdiini;
e- 10. Madde hükümleri çerçevesinde hazırlanan her raporu;
f- Her değişiklik önerisini veya 11. Maddeye göre kabul edilen her değişikliği ve bu değişikliğin yürürlüğe giriş tarihini;
g- 15. Madde hükümlerine göre yapılan her beyanı;
h- 16. madde hükümlerine göre yapılan her bildirimi ve çekilmenin yürürlüğe giriş tarihini bildirecektir.
Yukarıdaki hükümleri kabul zımnında gereği gibi yetkili kılınmış aşağıda imzaları bulunanlar işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.
Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacak işbu Sözleşme, İngilizce ve Fransızca olarak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere, tek nüsha halinde 19 Ağustos 1985 tarihinde Strasbourg’da düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Avrupa Konseyi üyesi ve. Avrupa Kültür Sözleşmesine Taraf olan her Devlete ve işbu Sözleşmeye katılmaya davet edilen herhangi bir Devlete bu Sözleşmenin aslına uygun örneklerini tevdi edecektir.
1946’dan 1956’ya kadar Finlandiya’nın yedinci cumhurbaşkanı olarak görev yapan Juho Kusti Paasikivi (juho ˈkusti ˈpɑːsiˌkiʋi –
27 Kasım 1870-14 Aralık 1956) Hukuk alanında doktorası bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Finlandiya’nın dış politikasının başlıca mimarlarından biri olarak hatırlanmaktadır.
1907
Türk savcı, yargıç ve hikâye, oyun, roman yazarı İlhan Tarus dünyaya geldi. (Ölümü: 1967)
1919
Paris Barış Konferansı’nda bir araya gelen galip devletler(İtilaf Devletleri), Bulgaristan ile azınlıkların temel hak ve hürriyetlerini tanımayı amaç edinmiş olan Neuilly Barış Antlaşması’nı 27 Kasım 1919 tarihinde imzaladı.
1924
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Başkanlığına Kâzım Karabekir Paşa seçildi.
1932
Hukukçu, Filipinler senatörü ve Tarlac eyaletinin valisi olarak görev yapan politikacı Benigno Ninoy Simeon Aquino Jr. , (27 Kasım 1932 – 21 Ağustos, 1983), Ölüm yıldönümü ülkenin resmî tatilidir.
Millet Meclisi, Hatay davasını Milletler Cemiyeti‘ne götürmeye karar verdi.
1954
Sovyetler Birliği için casusluk yapmakla suçlanan ve 25 Ocak 1950’de suçlu bulunarak beş yıl hapis cezasına çarptırılan Amerikalı avukat ve casus Alger Hiss, üç yıl sekiz ay hapis yattıktan sonra 27 Kasım 1954’te tahliye oldu. Hapis hayatından sonra barodan atıldı ve bir kırtasiye firmasında satış elemanı olarak çalıştı.
1961
İstanbul Polisi, bacağında “Moskova” yazılı kâğıt bulunan kargayı nezarete aldı.
1963
Ankara’da çıkan Adalet gazetesi kapatıldı.
1067
Fransa Başbakanı General Charles de Gaulle, İngiltere’nin Ortak Pazara girmesini veto etti.
1970
Atatürk Kültür Merkezi (o zamanki adıyla İstanbul Kültür Sarayı), Arthur Miller’ın Cadı Kazanı adlı eseri sahnelenirken yandı. Kullanılamaz hale gelen bina tekrar açılacağı 1978 yılına kadar kapalı kaldı.
1976
CHP, Sosyalist Enternasyonal’e üye olacağını açıkladı.
1976
DİSK’in “Genel Yas ve DGM’ye Hayır” eylemi nedeniyle Genel Başkan Kemal Türkler dahil 7 yönetici hakkında en az 6 ay hapis istemiyle kamu davası açıldı.
1978
1981 yılı UNESCO tarafından Atatürk Yılı ilan edildi. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 27 Kasım 1978 tarihinde aldığı genel kurulu kararı ile Atatürk’ün doğumunun 100’üncü yılını dünyada, 1981 Atatürk Yılı olarak ilan etmiştir. Atatürk dışında başka hiçbir lider hakkında böyle bir uygulama yapılmamıştır.
Askeri Mahkeme’de görülen 59 sanıklı “Aydınlar Dilekçesi” duruşmasında “imzacı tanıklar” dinlendi. Kartal Tibet “Demokratik bir ülkede dilekçenin suç olacağını düşünmedim.”; Fikret Hakan “Dilekçenin tamamını okumadan imzaladım”; Öztürk Serengil “Sosyal konut diye imzaladım”; Sami Hazinses “Okumadan imzaladım” şeklinde ifade verdi.
1985
SHP Genel Başkanı Aydın Güven Gürkan, Erdal İnönü ile birlikte Bayrampaşa Cezaevi’ndeki Barış Derneği tutuklularını ziyaret etti.
1986
Yayıncı İlhan Erdost’un dövülerek öldürülmesi davasında Mahkeme, Yargıtay’ın 2.kez bozma kararına uyarak daha önce “kasıt bulunmaksızın müessir fiil ile ölüme göz yummak”tan 10 yıl 8 ay ağır hapse mahkum ettiği astsubay Şükrü Bağ’ı bu kez “görevi ihmal”den 3 yıl hapis cezasına çarptırdı.
1989
Francoist diktatörlüğün son yıllarında ve demokrasiye geçişin başlangıcında İspanya Başbakanlığı yapan Carlos Arias Navarro, 1. Arias Navarro Markisi yaşamını yitirdi. (11 Aralık 1908 – 27 Kasım 1989) 11 Aralık 1908’de Madrid’de doğdu. 1929’dan itibaren Malaga ve Madrid’de avukat olarak görev yaptı. Navarro, katı bir politikacıydı ve İspanya Cumhuriyeti’nin dağılması sırasında binlerce ölüm fermanı imzalayarak Beyaz Terör’e dahil oldu. Başbakanlığı sırasında daha ılımlı bir lider oldu.
1989
Türkiye-Avrupa Ortak Komisyonu’nda ”Türkiye’de Kürt sorunu var” dediği için 2 yıl süreyle SHP’den uzaklaştırılan Malatya Milletvekili İbrahim Aksoy dahil 8 Kürt Milletvekili için Ankara DGM’nin düzenlediği “dokunulmazlığın kaldırılması” fezlekeleri Adalet Bakanlığı’na gönderildi.
1989
Türkiye-Avrupa Ortak Komisyonu’nda ”Türkiye’de Kürt sorunu var” dediği için 2 yıl süreyle SHP’den uzaklaştırılan Malatya Milletvekili İbrahim Aksoy dahil 8 Kürt Milletvekili için Ankara DGM’nin düzenlediği “dokunulmazlığın kaldırılması” fezlekeleri Adalet Bakanlığı’na gönderildi.
1989
Türkiye-Avrupa Ortak Komisyonu’nda ”Türkiye’de Kürt sorunu var” dediği için 2 yıl süreyle SHP’den uzaklaştırılan Malatya Milletvekili İbrahim Aksoy dahil 8 Kürt Milletvekili için Ankara DGM’nin düzenlediği “dokunulmazlığın kaldırılması” fezlekeleri Adalet Bakanlığı’na gönderildi.
1991
Boşaltma kararı alınan Eskişehir Özel Tip Cezaevi’nden tutuklu ve hükümlülerin sevkleri sürüyor: 49’u Aydın, 34’ü Gaziantep Cezaevi’ne sevk edildi.
1994
Özelleştirme İdaresi Başkanlığı kuruldu.
1995
12 Kasım 1995 yılında referandum yoluyla kabul edilen Azerbaycan Anayasası 27 Kasımda yürürlüğe girdi.
1996
Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller, seçim propagandası sırasında Refah partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ı eroin kaçakçılığı yapmakla suçlamıştı. Çiller, Erbakan’a 4 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkûm edildi.
1996
6 Eylül 1995’de Eğitime Katkı Payı’nı protesto ederken “polise mukavemet”ten dava açılan Eğitim-Sen 1 ve 2 No’lu Şube Başkanları ile 1 öğrencinin yargılanmasına başlandı. 24 öğretmen, eylemlerden aldıkları cezaların kaldırılması için Bölge İdare Mahkemesi’nde dava açtı.
1998
Aydınlık Türkiye Partisi, Tuğrul Türkeş liderliğinde kuruldu.
1998
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe veren İstanbul eski Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan‘ın hakkındaki 10 aylık hapis cezasının infazı 67 gün süreyle ertelendi.
1998
Londra’daki özel bir akıl ve ruh hastalıkları hastanesinde tutuklu bulunan Pinochet’in muayenesinde ”ruh sağlığının derin strese bağlı olarak bozulduğu, bu haliyle yargılama sürecine dayanamayacağı” yönünde rapor düzenlendi.
1999
30 Mart 1977 – 22 Mayıs 1981 yıllarında Fransa Adalet Bakanlığı yapan Alain Peyrefitte yaşamını yitirdi.. (26 Ağustos 1925, Najac (Aveyron) – Ölümü. 27 Kasım 1999, Paris)
2002
BM silah denetçileri, dört yıl aradan sonra Irak’ta yeniden denetimlerine başladı.
2003
Velayet Sorumluluğu Konuları ile Evliliğe İlişkin Konularda Kararların Tanınması, Tenfizi ve Yetkiye Dair 27 Kasım 2003 tarihli ve (EC) 2201/2003 sayılı Avrupa Konseyi Tüzüğü kabul edildi.
2006
İtalyan hukukçu, eski meclis başkanı, başbakan ve cumhurbaşkanı Francesco Cossiga, kendisine verilen ömür boyu senatörlük görevinden 27 Kasım 2006’da istifa etti.
Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda, belirli koşullarda öğrencilerin kılık kıyafetlerinin serbest olmasına ilişkin yönetmelik Resmi Gazete’de yayınlandı.
2016
Yunan hukukçu, yüksek mahkeme başkanı ve siyasetçi Ioannis Grivas 93 yaşında hayata veda etti. (Doğumu: 23 Şubat 1923) Grivas, 1923 yılında Lokris Bölgesi’nin Kato Titorea kentinde doğdu. Atina kentinde hukuk öğrenimi gördü ve 1954 yılında hakim olarak işe başladı. 1979 yılında Yunanistan Yüksek Mahkemesi üyeliğine atandı. Grivas, 1986 yılında bu mahkemenin başkan yardımcılığını; 1989 yılında ise başkanlığını üstlendi.1989 yılında kısa bir dönem Yunanistan Başbakanı olarak görev aldı.
2017
Halkbank Eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın ABD’de yargılandığı dava başladı.
2017
“FETÖ’nün para kasası olduğu iddia edilen iş adamı Memduh Çıkmaz, MİT operasyonuyla Sudan’dan Türkiye’ye getirildi.
2023
Yönetmen, oyuncu ve senarist Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney ve çocukları Yılmaz ve Güney Pütün adına Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvuran avukatları, hakim Sefa Mutlu’nun mezarının açılmasını talep etti. Yılmaz Güney, 13 Eylül 1974’te ‘Endişe’ filminin çekimi için gittiği Adana’nın Yumurtalık ilçesinde hakim Sefa Mutlu’yu öldürdüğü iddiasıyla 19 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. Fethi Kabir istemi, Güney’in eyleminde “Kasten İnsan Öldürmek” değil, “Kastın Aşılması Sonucu İnsan Öldürmek” suçunun oluştuğu ihtimalinin tespit edilmesi ihtimaline dayanıyor. Cezasını tamamlamak için Isparta Yarı Açık Cezaevine gönderilen Güney 9 Ekim 1981’de cezaevinden izinli olarak çıktıktan sonra Fransa’ya gitti ve bir daha geri dönmedi. 1982’de vatandaşlıktan çıkarıldı ve 1984’te kanser hastalığı nedeniyle yaşamını kaybetti.
2023
Orhun Haber isimli sosyal medya hesabını yönettikleri iddiasıyla gözaltına alınan Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Mert Kerim Ejder ve kardeşi Servet Ejder tutuklandı.
Şişli’de tartıştığı eczacı kalfasını evinden silah aldıktan sonra geri dönüp öldürdüğü iddiasıyla yargılanan apartman görevlisi Kadir Keleş’e mahkeme 18 yıl hapis cezası verdi.
Ankara 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Necip Hablemitoğlu cinayeti davasına devam edildi. Duruşmaya, sanıklar Levent Göktaş, Aydın Köstem, Mehmet Narin, Fikret Emek, Ahmet Tarkan Mumcuoğlu ile eski istihbaratçı Enver Altaylı katıldı. Avukat ve tanık beyanlarının ardından duruşma sonraki güne ertelendi.
2023
Mehmet Ali Ağca yağma suçundan yargılanmaya başlandı. İstanbul’un Bahçelievler’de bir kişinin evini tehditle aldıkları iddiasıyla haklarında dava açılan Mehmet Ali Ağca’nın da aralarında bulunduğu 5 sanığın “yağma” suçundan yargılanıyor. Duruşmada Mehmet Ali Ağca’nın soyadını Aslan olarak değiştirdiği ortaya çıktı. Bakırköy 24. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, tutuksuz sanıklar Mehmet Ali Aslan (Ağca), Gökhan Erdal, Muhittin Erdal ve Reyhan Erdal katıldı. Duruşmada müşteki Gökhan Soylu ile taraf avukatları da hazır bulundu. Mahkeme heyeti, sanık Ahmet Çetin hakkındaki yakalama emrinin infaz edilmediğini tutanağa geçirdi. Duruşmada savunma yapan sanık Mehmet Ali Aslan (Ağca), hakkındaki suçlamaları kabul etmeyerek, müştekiyi ve sanıkları tanımadığını öne sürdü. Mahkeme, bir sonraki celsede tanıkların dinlenilmesine karar vererek duruşmayı erteledi. Mehmet Ali Aslan (Ağca), Reyhan Erdal, Muhittin Erdal, Gökhan Erdal ve Ahmet Çetin’in “Birden fazla kişi tarafından birlikte yağma” suçundan ayrı ayrı 10 yıldan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyor.
Batman Barosu avukatlarından Orhan Alphan’a yönelik 14 Nisan 2022 tarihinde adliye binası içerisinde yaşanan polis şiddetine ilişkin polis M.G. hakkında “Kasten yaralama” suçlamasıyla açılan dava, 20 Ocak 2023’te karara bağlandı. Batman 1’inci Asliye Ceza Mahkemesi, sanık M.G’ye alt sınırdan 8 ay 20 gün hapis cezası vererek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdi. Batman Barosu, yerel mahkemenin kararına İstinaf mahkemesine başvurarak itiraz etti. Polise verilen hapis cezasını az bulan İstinaf, yerel mahkemenin kararını bozdu. Davanın Batman 1’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen 2’nci duruşmasına, Orhan Alphan, Batman, Siirt, Mardin ve Diyarbakır Barosu temsilcileri katıldı. Mahkeme, suçtan zarar gördüğü gerekçesiyle Türkiye Barolar Birliği, Batman, Diyarbakır, Siirt ve Mardin Barosu’nun katılma taleplerinin kabulüne karar verdi. İddia makamı, sanık polisin, TCK’nin “Kasten yaralama” fiilini düzenleyen 86/1 maddesi uyarınca 3 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti. Savcı, kişinin kamu görevlisi olması nedeniyle hapis cezasında artırıma gidilmesini istedi. Sanık avukatının mazeret bildirmesi nedeniyle mahkeme, duruşmayı 15 Aralık’a erteledi.
2023
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayetinin tetikçisi Ogün Samast hakkında, “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” suçundan İstanbul 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesinde açılan dava dosyasının İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesindeki 11 sanıklı davayla birleştirilmesine karar verildi. AA’nın haberine göre, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, aralarında Yasin Hayal ve Erhan Tuncel’in de bulunduğu 11 sanığın yer aldığı dosya ile bu dava arasında fiili ve hukuki irtibat bulunduğu gerekçesiyle İstanbul 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesince dava dosyalarının birleştirilmesi talebini değerlendirdi. Yeni duruşma 6 Aralık’ta yapılacak.
2024
Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş ve bankanın eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Aydoğdu hakkında hazırlanan iddianame içerik yönünden eksik bulunarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına iade edildi.
6 Şubat depremlerinde 105 kişinin yaşamını yitirdiği Bilge Sitesi davasında, kamu görevleri ikinci kez hakim karşısına çıktı. Osmaniye 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın duruşmasında, MHP’li eski Osmaniye Belediye Başkanı Kadir Kara ve eski belediye çalışanı Sevinç Ayşe Argun’un tutuklanmasına karar verildi. Kara ve Argun, tutuklanarak cezaevine gönderildi. Binanın müteahhitleri Mustafa İpek ve Faruk Pilge ise tahliye edildi.
Cahit Çetin’in öldürülmesine dair dosyada sanık olarak yargılanan isimlerden Sedat Peker dosyasında sanık olarak yargılanan ve Peker’in avukatlığını da yapan Ayhan Sağıroğlu hayatını kaybetti. Sağıroğlu’nun vefatını Sedat Peker de sosyal medya hesabından paylaşarak duyurdu. Ayhan Sağıroğlu, yargılandığı davanın mahkemesinde “Burada Sedat Peker organize suç örgütü üyesi olarak yargılanmaktan gurur duyuyorum. Sedat Peker ile ismimin her yerde geçmesi benim için bir şereftir” sözleriyle gündem olmuştu. Sağıroğlu, 2020 yılında silahların hedefi olmuş, uğradığı saldırıda bacağından 3 kurşunla yaralanmıştı.
Temâşâ Felsefe Dergisi, Erciyes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü tarafından çıkarılan hakemli bir dergidir. Dergi, altı ayda bir Temmuz ve Ocak aylarında yayınlanmaktadır. Derginin imtiyaz sahibi ve editörü fakülte adına Prof. Dr. Arslan TOPAKKAYA’dır.
Temâşâ Dergisi, yayınlanmaya başladığı tarihten ve birinci sayıdan itibaren Philosopher’s Index tarafından taranmaya başlanmış olan akademik yayınlardandır. Dergi, yayın dünyasına atıldığı günden itibaren kısa süre içerisinde felsefe dergileri arasında kendisine saygın bir yer edinmiştir.
Temâşâ Felsefe Dergisi 7. Sayı Kapağı
Derginin Danışma Kurulunda, Prof. Dr. Karsten Harries, Prof. Dr. Thomas Sheehan, Prof. Dr. Richard Polt, Prof. Dr. Ali Osman Gündoğan, Prof. Dr. Harun Tepe, Prof. Dr. Veli Urhan, Prof. Dr. Celal Türer, Prof. Dr. Taşkıner Ketenci, Prof. Dr. Ahmet Cevizci, Prof. Dr. Hans-Helmuth Gander ve Doç. Dr. Ali Utku yer almaktadır.
Temâşâ Dergisinin Yayın Kurulu, Prof. Dr. Arslan TOPAKKAYA, Doç. Dr. Mehmet Kasım ÖZGEN, Dr. Öğr. Üyesi. Sinan KILIÇ, Dr. Öğr. Üyesi. E. Erman RUTLİ, Dr. Öğr. Üyesi Haluk AŞAR ve Dr. Sedat DOĞAN’dan oluşmaktadır.
Dergide Yayınlanacak Yazılar Hakkında İlkeler
Hakemli bir dergi olan Temâşâ Felsefe Dergisi yılda iki sayı olarak yayımlanmakta ve gönderilen yazılar, daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış ve hâlihazırda yayımlanmak üzere sunulmamış olmak zorundadır. Dergiye gönderilen yazıların değerlendirme süreci hakemli dergilere özgü yöntemlerle belirlenmekte, yazılar şekil ve içerik yönünden dergi editöryası tarafından ön incelemeye tabi tutulmaktadır. Yazılar, alanında uzman iki hakeme gönderilmekte, hakem görüşlerinin çelişik olması durumunda üçüncü hakem görüşüne başvurulmaktadır. Hakemlerden gelen raporlar doğrultusunda çalışmalara ait karar, kısaca kabul, düzeltmesi sonrası kabul, düzeltme sonrası değerlendirme veya red şeklinde yazarlara bildirilmektedir.
Yayınlanan yazılar için yazarlara telif ücretine mukabil 2 adet dergi gönderilmekte, yayınlanmayan yazılar geri gönderilmemekte ve yazarlara bilgi verilmektedir. Yazılar, özgün makale, çeviri ve ya değerlendirme türünde olmak zorundadır.
Temâşâ Felsefe Dergisi Eski Sayıları
Sayı :1 Haziran 2014
Sayı :2 Ocak 2015
Sayı :3 Temmuz 2015
Sayı :4 Ocak 2016
Sayı :5 Temmuz 2016
Temâşâ Felsefe Dergisi İletişim Bilgileri
Yazışma Adres: Erciyes Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Melikgazi, Kayseri
Amerika Birleşik Devletlerinin Kansas kentinde, 1979 yılında işlemediği 3 cinayet yüzünden henüz 18 yaşındayken, 50 yıl şartlı tahliye şansı olmaksızın ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Kevin Strickland, 43 yıllık mahkumiyetin ardından, haksız yargılandığı anlaşılarak serbest bırakıldı ve özgürlüğüne kavuştu.
Kevin Strickland, 23 Kasım 2021 Salı sabahı Cameron’daki Western Missouri Cezaevi’nde televizyon izlemekte iken bir haber gördü. Haberde, 62 yaşındaki Strickland’ın yakında serbest bırakılacağı söyleniyordu.
Kevin Strickland, hapse ilk girdiği genç yıllarında
Alınan haberin ardından hapishanedeki diğer mahkumlar bağırarak tezahürat yapmaya başladı.
Strickland, avukatları kendisini tekerlekli sandalyeyle hapishaneden dışarı çıkarırken gazetecilere açıklamalarda bulundu. Hapishanenin dışında toplananlar arasında, Missouri hapishanelerinde yaklaşık 30 yıl geçirdikten sonra aklanan Robert Nelson da vardı. Strickland’i parmaklıklar ardında tanıdığını ve serbest bırakıldığı için mutlu olduğunu, ancak şimdi tekerlekli sandalye ile yaşamak zorunda olduğunu söyledi.
Hapiste geçirdiği 15 bin 487 günden sonra özgürlüğüne kavuşan Kevin Strickland, yanlışlıkla hüküm giymiş diğer mahkumlara asla pes etmemelerini tavsiye etti ve “Bu günün geleceğine inanamamıştım.” dedi.
Strickland, polis ve savcıları ise “İlk günden itibaren bu suçu işlemediğimi biliyorlardı” şeklinde ithamda bulundu. Ceza adaleti sistemi hakkında ne düşündüğü sorulan Strickland, “Yıkılıp yeniden yapılması gerektiğini” söyledi ve “Çalışmıyor, yani, burada uzun vadede işe yarıyor ama buraya gelmesi 43 yıl sürdü.” dedi.
Kevin Strickland’ın avukatlarından biri “Elbette mutluyuz ancak kimse ona hapiste geçirdiği yıllarını geri veremez, üstelik tek bir kuruş tazminat bile alamayacak.” dedi. Missouri eyalet yasaları, masumiyeti yalnızca DNA testiyle kanıtlanan eski mahkumlara haksız yere hapis yattıkları süre için tazminat isteme hakkı tanıdığından Strickland’in tazminat alamayacağı belirtiliyor.
Breaking News: Kevin Strickland has been officially released from the Western Missouri Correctional Center in Cameron, ending one of the longest wrongful convictions in U.S. history. https://t.co/KblcOTa63spic.twitter.com/Fz2qqffgJS
Kevin Strickland, 1979 yılında tamamı beyazlardan oluşan jüri tarafından 3 cinayet işlediğine hükmedilmiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Kurbanlar 22 yaşındaki Sherrie Black, 21 yaşındaki Larry Ingram ve 20 yaşındaki John Walker’dı. Strickland, söz konusu cinayetlerin işlendiği gece evinde olduğunu, tüm gece boyunca televizyon izlediğini, ertesi sabah polisin kendisini cinayetlerle suçlamaya başladığını söylemiş ancak mahkemeyi buna ikna edememişti.
2009’da Midwest Masumiyet Projesi’ne e-posta gönderen mahkeme tanığı, “Yanlışlıkla suçlanan birine nasıl yardım edeceğime dair bilgi arıyorum. Tek görgü tanığıydım ve o zamanlar her şey net değildi, ama şimdi daha fazlasını biliyorum ve yapardım. Yapabilirsem bu kişiye yardım etmeyi seviyorum.” demiş, dosya yeniden incelenmeye başlanmıştı. Kevin Strickland hakkında 43 yılın sonrasında verilen karar ‘söz konusu cinayetleri işlediğine dair bir kanıt bulunmadığı’ şeklinde oldu.
Missouri Eyaleti Yüksek Mahkemesi yargıcı James Welsh, gerekçeli kararında, Strickland’in olay mahallinde cinayetleri işlediğine dair bir kanıt bulunmamasına ve aleyhinde tanıklık yapan bir kişinin sonradan ifadesini polis baskısı altında verdiğini iddia ederek geri çekmesine rağmen suçlu bulduğunu vurgulayarak kararın dayanağı olmadığına ve mahkumun derhal salıverilmesine karar verdi.
Missouri eyaletine bağlı Jackson County Savcısı Jean Peters Baker, daha önce yaptığı açıklamada , “Son aylarda kanıtları inceleyen herkes aynı fikirde, Kevin Strickland aklanmayı hak ediyor; bu, şimdi düzeltmemiz gereken derin bir hata. Son aylarda kanıtları inceleyen herkes aynı fikirde” demiş ve Strickland hapishaneden serbest bırakılması çağrısında bulunmuştu. Savcılık açıklamasında, “İkna edici ve aklayıcı kanıtları duymazdan gelen bir jüri kararıyla hapiste tutulmanın adil bir amaca hizmet etmediği” vurgulanmıştı.
Strickland, hakız mahkumiyeti sonucunda eyalet tarihinde en uzun süre hapishanede kalan kişi oldu. ABD tarihinde ise en uzun süre haksız yere hapiste yatan yedinci kişi oldu. Eyalet yasalarına göre talihsiz adam, herhangi bir tazminat talebinde bulunamayacağı yönünde görüşler bulunuyor.
Avukatlar Sendikası Av-Sen, 26 Kasım 2014 tarihinde İstanbul merkezli olarak kurulmuştur. Kuruluşunu Yargıçlar Sendikasına karşı açılan kapatma davasının duruşması olan 9 Aralık 2014 günü ilan etmiştir. Türkiye’nin ilk avukat sendikasıdır.
Sendikanın kurucuları, Sedef Ünal, Doğuşcan Aydın Aygün, Bedi Yarayıcı, Didem Varol, Tuğçe Sezen, Vural Ergül ve Deniz Okuyucu’dur. Kurucu başkanlığını Avukat Sedef Ünal üstlenmiştir.
Kurucu Başkan Avukat Sedef Ünal
Anayasanın 51. maddesinin, çalışanların önceden izin almaksızın sendika kurabileceğine ve sendikalara üye olabileceğine ilişkin hükümlerini dikkate alarak temel hak ve özgürlüklerini kullandıklarını açıklayan bir grup avukat sendikanın kuruluşuna öncülük etmiştir.
Avukatlar Sendikasının Misyonu
Sendika, 2015 Mayıs ayında ilk genel kurulunu yaparak organlarını oluşturmuş; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından 2015 yılı Kasım ayında dosya açılarak resmi ve fiili olarak faaliyete başlamıştır.
Avukatlar Sendikası, adliyelerde itibarı giderek yok edilmeye çalışılan avukatlara yönelik haksız ve saygısız uygulamalarla fiili ve örgütlü olarak mücadele edeceğini açıklamıştır.
Sendikanın kuruluş gerekçesi; Türkiye’nin de taraf olduğu sözleşmeler ve ILO Sözleşmeleri içerisinde yer alan 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi’ne göre “çalışan” sıfatı taşıyan herkesin bu hakka sahip olması ve avukatların da sendika kurma hakkı olduğu yönündedir.
Avukatlar Sendikası, yürürlükteki mevzuatın meslek sendikası kurulmasını yasaklaması nedeniyle 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu‘nun ekindeki tabloda yer alan “ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar” iş kolunda kurulmuştur. Sendika, bağıtlı ve serbest çalışan meslektaşları kapsadığını ilan etmektedir. Fiili olarak işçi avukatların bulunduğunu ve bu avukatların haklarının sendikal faaliyetlerle korunması gerektiğini, tüm avukatlara eşit davranılması ve avukatlık mesleğine özgü bağımsızlık özelliğine sahip olması gerektiğini savunmaktadır.
Av-Sen, CMK uygulamasında avukatların asgari tarifenin altında çalıştırılmaması gerektiğini ve hukuk müşavirliği haricindeki kamu avukatlığının kaldırılarak kamuda çalışan avukatların baroya bağlı şekilde serbest çalışmasını, kamudaki avukatlık işlerinin serbest çalışan avukatlar arasında dağıtılmasını savunmaktadır.
Avukatlar Sendikasının Faaliyetleri
İş mahkemeleri, avukatlar arasındaki veya bir avukatla çalıştığı kurum arasındaki alacak davalarında işçinin ücreti hakkındaki ihtilafta, emsal ücret araştırması için Avukatlar Sendikasına sormakta; avukatlık mesleğinin piyasasındaki ortalamalara, çalışanın kıdemi, okulu, yabancı dili, master seviyesi ve benzeri kriterleri baz alınarak sendika tarafından mahkemelere cevap verilmektedir.
Avukatlar Sendikası, Avukatlar için adliye kapısında arama yapılması uygulamasıyla ilgili Adalet Bakanlığına dava açmıştır. Sendika, İstanbul Barosuna dava açarak avukatın avukatı şikayet etmesi halinde para alınmaya başlanması uygulamasının iptalini istemiştir.
Sendika, kamuoyunda Ayşegül Terzi Davası olarak bilinen davada ve Akit Gazetesi yazarının Atatürk’e Hakaret Davasında müdahil olmuştur. Türkiye Barolar Birliğine açtığı dava ile, avukat kimlik kartlarının beş yıl süreli hale getirilerek, bu beş yılın sonunda fahiş bir ücretlerle yenilenmesine yönelik uygulamanın iptali için dava açmıştır. Başvuru üzerine TBB, “Avukatlar Sendikasının önerisi” olarak konuyu yönetim kurulunda görüşmüş ve kimlik kartlarındaki yenileme sürecini değiştirmiştir.
Avukatlar Sendikasının Amaç ve İlkeleri
(1) Sendika; hukuk devletinin varlığını, geliştirilmesini ve sürekliliğini amaç edinir. Bunun için hukukun üstünlüğü, etkinliği, egemenliği ve saygınlığının artırılmasını savunur; bunun için çalışır.
(2) Sendika; savunmanın bağımsızlığı ile avukatlık mesleğinin onurunu ve mesleğin kazanımlarını korumayı ve artırmayı amaç edinir.
(3) Sendika; hak arama özgürlüğünün ulusal, uluslararası ve ulusal üstü, her düzeyde, herkes için etkin biçimde sağlanması gerektiğini, her yurttaşın hukuki danışman edinme hakkına sahip olmasını, savunma hakkının evrenselliğini savunur.
(4) Sendika; kamusal ve bireysel özgürlükleri koruyan, daha ulaşılabilir adalet organlarını talep eder.
(5) Sendika; adil yargılanma koşul ve kurallarının etkin biçimde gerçekleştirilmesini, doğal yargıç ilkesinin uygulanmasını savunur; bunun için çalışır.
(6) Sendika; toplum ve iş barışının sağlanmasını, sosyal adaletin gerçekleşmesini, özgür
sendikacılık anlayışı içerisinde, üyelerinin ve çalışanların akademik, ekonomik, demokratik, sosyal, kültürel, hukuksal, mesleki hak ve çıkarlarının korunması ve geliştirilmesini savunur; bunun için çalışır.
(7) Sendika; hukukun üstünlüğü, etkinliği ve egemenliğini, bunların sağlanacağı ortamın da varlığı için, Cumhuriyet ilke ve değerlerini, laik, demokratik, milletiyle bölünmez, (en azından) sosyal bir hukuk devleti niteliklerine sahip olmasının vazgeçilmezliğini savunur.
(8) Sendika; insan hak ve özgürlüklerinden etkin olarak yararlanılmasına ve korunmasına yönelik her türlü ortamın yaratılmasını savunur; bunun için çalışır.
(9) Sendika; hukuk herkes içindir söyleminden hareketle, tüm çalışanlar ve emekçilerin hak ve özgürlükleri önündeki, hukuk devleti ve demokratik toplum gerekleri ile bağdaşmayan, sınırların ve engellerin kaldırılmasını, emeğin korunmasını amaçlar. Bu nedenle, temel hak ve özgürlüklerin, çalışma yaşamının, sendikal hakların, evrensel ölçütlere uygun düzeye taşınması ve o düzeyde yaşanması için mücadeleyi esas alır. Sendikalaşmanın, belirli tipte yapılması zorunluluğunun kaldırılmasını savunur.
(10) Sendika; hukuk devletinin gereği olarak, yargıç, savcı ve avukatlar ile bu üç mesleğin adaylarının ve de tüm çalışanların, temel hak ve özgürlükler bağlamında, idari ve mali vesayet de olmadan örgütlenmelerini, örgütlenmeleriyle ilgili her türlü kısıtlama ve sınırlandırmaların da kaldırılmasını, bunun tüm çalışanlar yönünden de gerçekleştirilmesi gerektiğini savunur.
(11) Sendika; yargı etiğinin gözetilmesini, yargı etiği kurallarının korunup geliştirilmesini;
her nereden gelirse gelsin, yargı organlarına, avukatlar, yargıçlar, savcılar, noterler, akademisyenler, adli personel ve hukukun üstünlüğüne yönelik, saldırılara ve tehlikelere karşı koymanın da, siyasi faaliyet olarak nitelendirilemeyeceğini savunur.
(12) Sendika; avukatların mesleklerini rahatça icra edebilmesi ve bağımsız kalabilmesi için maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanmasını, savunma hakkının ve imtiyazlarının genişletilmesini savunur; bunun için çalışır.
(13) Sendika; baroların ve avukatların bağımsızlığının korunması için çalışır. Avukatın bağımsızlığına ilişkin gelebilecek her türlü kısıtlamaya karşı çıkar. Bu bağlamda, bir işverene bağıtlı olarak çalışan avukat meslektaşların da bağımsızlığa, iş seçme özgürlüğüne sahip olduğunu savunarak, mesleğin onurunu korur. Yine bu kapsamda olmak üzere kamu avukatlığı müessesesine karşı çıkar; avukatın mesleğini bağımsızca ve mesleğin karakterine uygun şekilde icra edebilmesi için kamu avukatlığının kaldırılmasını, kamu kurum ve kuruluşlarınca alınacak hukuk hizmetlerinin serbest avukatlardan sağlanmasını savunur.
(14) Sendika, stajyer avukatların haklarını da korur; bu hakların geliştirilmesi için çalışır. Bu bağlamda örneğin, stajyerlik döneminde getirilen ücret ve sigorta kısıtlılıklarına karşı çıkar.
(15) Sendika; baroların alternatifi olmayıp, zorunlu üyelik sistemi bulunan baroların işlevlerini yerine getirirken aksayan yanları, eksiklikleri tespit ederek barolara bu konularda uyarılarda ve tavsiyelerde bulunan, hukukun üstünlüğünün ve meslektaşların haklarının korunması konusunda barolara yardımcı olan, kamuoyu oluşturma işlevi üstlenen örgütlenmiş bir güçtür.
(16) Sendika; eleştiri, öz eleştiri, ikna, tartışma süreçlerini de içeren, örgüt içi demokrasiyi esas alarak, tüzük ve mevzuat gereğince, demokratik toplum gerekleri çerçevesinde, aynı zamanda örgüt içi disiplinini de gözeterek faaliyette bulunmayı amaç edinir.
Avukat, diplomat ve asker Henry Ireton, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1611) Nottinghamshire yerlisi asilzade bir ailenin en büyük oğlu olarak dünyaya geldi. Oxford Trinity Kolejin’de hukuk eğitimi gördü. Middle Temple olarak anılan adalet sarayında avukatlık mesleğine başladı. Cromwell tarafından Ely Adası vali yardımcısı görevine atandı. Toplumsal yapının kökenlerine zarar verdiği gerekçesiyle Cumhuriyetçi fikirleri reddetti. Bunun yerine kralın ve parlamentonun varlığını savundu. İngiltere iç savaşında Parlamento ordusunun önde gelen isimlerinden birisi olarak görev aldı. I. Charles’in teslim olmasından sonra da aşırı siyasi fikirleri desteklemeyi reddetti ve anayasal bir monarşiyi destekledi. Kralın yargılayan kurulda yer aldı ve ölüm fermanını imzalayanlardan biri oldu. Monarşinin yeniden güçlenmesinden sonra cesedi mezardan çıkarıldı ve bir kral katili olarak sergilendi.
Henry Ireton
1828
Fransız hukukçu ve siyasetçi René Goblet doğdu. (Ölümü: 13 Eylül 1905) Hukuk eğitimi aldı. Amiens barosuna kaydoldu. Avukat olarak şehirde önemli bir yer edindi. Liberal ve demokratik bir kurum olan Somme İlerlemesinin kuruluşuna katıldı. 1860’ların sonlarına kadar hiç siyasete girmedi. 1870’de Milli Savunma Hükümeti tarafından Amiens’e başsavcı olarak atandı. 1871 yılında meclise seçildi. 30 Ocak 1882 – 7 Ağustos 1882 tarihlerinde Freycinet kabinesinde İçişleri Bakanı olarak görev yaptı. Eğitim ve güzel sanatlar bakanlığı yaptığı sırada hükümetin eğitim önerilerini güçlü bir şekilde savunarak itibarını büyük ölçüde artırdı. 1886 yılında Charles de Freycinet kabinesi düşünce 11 Aralık 1886–17 Mayıs 1887 tarihlerinde başbakanlık görevin üstlendi. Başbakanlık görevinden ayrıldıktan sonra senatör olarak görevine devam etti. 1898 seçimlerinde milletvekili seçilemeyince siyaseti bıraktı.
Fransız Hukukçu ve devlet adamı René Goblet
1883
Afro-Amerikan eylemci, kölelik karşıtı ve kadın hakları savunucusu Sojourner Truth yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1797) New York’taki bir köle kampından kaçarak özgürlüğüne kavuştu. 1828’de beyaz bir erkeğe karşı açtığı ebeveynlik davasını kazandı ve bu sonucu elde eden ilk siyahi kadın oldu.
Sojourner Truth
1918
Şilili avukat ve siyasetçi Patricio Aylwin Azócar doğdu. (Ölümü: 19 Nisan 2016) Şili Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. Burada Usul Hukuku ve Medeni Hukuk kürsülerinde asistan olarak ve Hukuk Merkezi’nin Mástil dergisi editörü olarak çalıştı. Aynı zamanda Lex Korosu’nun kurucu üyesi ve kontrtenoruydu. 1944 yılında yemin ettikten sonra avukat olarak Baroya kaydoldu. Pedro Lira’nın hukuk firması olan Raúl Varela’da avukat olarak çalıştı. 1945 ve 1948 yılları arasında Yüksek Mahkeme Komisyonu sekreteri olarak hizmet etti. 1950 yılında idare hukuku kürsüsünde profesör oldu. 1953 ve 1957 yılları arasında ulusal danışman olarak görev yaptı. 1985 ve 1986 yılları arasında Baro Başkan Yardımcısı olarak Raúl Rettig’in yönetim kurulunda çalıştı. Şili İdare Hukuku Enstitüsü’nün onursal üyesi ve Moskova Bilimler Akademisi üyesiydi. 11 Ocak 1995’te Şili Üniversitesi’nden Fahri Profesör unvanı aldı. Patricio Aylwin, Şili’de darbe sonrası demokratik yollarla seçilen ilk başkan oldu ve 11 Mart 1990–11 Mart 1994 arasında devlet başkanlığı yaptı.
Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında geçici ticaret antlaşması imzalandı.
1931
İspanyol kökenli, Arjantinli insan hakları savunucusu, Adolfo Pérez Esquivel Buenos Aires’de doğdu. Resim ve heykeltıraşlık eğitimi aldı. La Plata Ulusal Üniversitesi’nde eğitimini tamamladı. Akademisyen olarak 25 yıl boyunca profesörlük yaptı. 1974 yılında, şiddet içermeyen yollarla yoksulların kurtuluşunu teşvik eden Latin Amerika tabanlı toplulukların genel koordinatörlük görevini üstlendi. Arjantin’de 1976 yılında General Jorge Rafael Videla’nın sistematik baskı ile iktidara gelmesinin ardından insan haklarını savunmak ve kurbanların ailelerini desteklemek için halk tabanlı kuruluşların oluşumunu, aralarındaki iş birliğini ve finansman için gerekli kaynakların bulunmasını sağladı. 1975 yılında gözaltına alındı. Latin Amerika ve Kuzey Amerika piskoposları ile birlikte, 1976 yılında Ekvador’da hapse atıldı. 1977’de yeniden gözaltına alındı ve 14 ay süresince mahkemeye çıkartılmadan işkence görerek tutuklu kaldı. İnsan haklarını alanındaki çabalarından dolayı 1980 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
Aldolfo Perez Esquivel, Nobel Barış Ödülü kabul konuşmasında “Hayatın ışıkları ve gölgeleri paylaşılmalı” demişti.
1934
26 Kasım 1934 tarihinde kabul edilen kanunla; ‘Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Paşa’ gibi, eski toplum zümrelerini belirten unvanlar kaldırılmıştır. Aynı kanunla yurt savunmasında, Milli Mücadelede gösterilen başarılar karşılığı verilen madalyalar dışında, eski Osmanlı idarecilerinin verdiği tüm nişan ve rütbeleri taşımak da yasaklanmıştır.
1934
İsmet Paşa “İnönü” soyadını aldı.
1954
Hukukçu ve siyasetçi Ayşe Nur Bahçekapılı doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Serbest avukat olarak çalıştı. 1988-1992 yılları arasında Turgut Kazan’ın başkanlığı döneminde İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri olarak görev yaptı. 1997-2005 yılları arasında Eralp Özgen ve Özdemir Özok’un başkanlıkları döneminde Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği görevinde bulundu. Sosyal Demokrat Halkçı Partisi İstanbul Kadın Kolları Başkanlığı yaptı. Türkiye-Küba Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığı görevinde bulundu. 2009-2013 yıllarında Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekilliği yaptı. Temmuz 2013-Haziran 2015 tarihlerinde TBMM Başkanvekilliği görevlerinde bulundu.
1960
Maliye Bakanı Hasan Polatkan hakkında açılan Vinileks ve Standart Şirketleri Yolsuzluğu Davasında karar açıklandı. 1960/11 Es. nolu dosyada, nüfuzunu kullanarak şirkete usulsüz kredi sağladığı ve rüşvet aldığı iddiasıyla eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan ile rüşvet vermek suçundan Ragıp Sipahi, Necati Dölay ve Hüseyin Altay yargılandı. 26 Kasım 1960 tarihinde Polatkan, yedi yıl ağır hapis cezasına çarptırılarak 550.000 lira para cezasını ödemeye mahkûm edildi. Aynı davada Menderes de suçlu bulunmuştur.
1960
28 Ekim 1960 tarihli 10641 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 114 sayılı Üniversiteler öğretim üyelerinden bazılarının vazifelerinden affına ye bazılarının diğer fakülte ve yüksekokullara nakline dair Kanun ile 147 öğretim üyesini akademiden ihraç eden Milli Birlik Komitesi, üniversitelere bir yazı göndererek işlerine son verilen öğretim üyeleri hakkında senatoların görüş bildirmesini istedi.
THKP-C davası duruşmasında Mahir Çayan’ın yargılanmasına devam edildi. Reddi hakim talepleri kabul edilmeyen diğer sanıklar savunma yapmadı.
1976
Halkların En Geniş Ölçekte Kültürel Yaşama Katılımı ve Katkılarına ilişkin Tavsiye Kararı, Nairobi’de düzenlenen UNESCO Genel Konferansının 19. Oturumunda, 26 Kasım 1976’da kabul edildi.
1979
Mehmet Ali Ağca’nın askeri cezaevinden kaçırılmasıyla ilgili olarak 2 subay, 1 astsubay ve 11 er tutuklandı.
1981
CHP Manisa İl Sekreteri Eczacı Neşe Gülersoy’un 27 Haziran 1979’da katledilmesi ve Manisa’da işlenen diğer iki cinayetin katil zanlıları olarak sıkıyönetim askeri mahkemesinde yargılanan 5 ülkücü hakkında toplam 192 yıl ağır hapis cezası istendi.
1981
Zeynel Abidin Ceylan’ın gözaltında işkenceyle ölümüne neden olmaktan yargılanan Ankara Emniyet Müdürlüğü 1.Şube’de görevli komiser muavini Mustafa Haskırış 14 yıl 2 ay 20 gün hapis cezasına mahkum edildi.
1982
Prof Dr. Sadun Aren, İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesince Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) sanığı olarak tutuklandı. Aren, 2 gün önce yargılandığı “Makro Ekonomi Ders Notları” davasından beraat etmişti.
1982
“Dev-Yol Çrgütünün Kahramanmaraş/Andırın ilçe grubunu oluşturdukları” iddiasıyla Askeri Mahkeme’de yargılanan 9’u öğretmen 13 kişi beraat etti.
Şair Ahmet Telli, 11 Nisan 1978’de haftalık “Kurtuluş” gazetesinin “Devrimci Sanat” köşesindeki bir yazısında yayın yoluyla bölücülük yaptığı gerekçesiyle Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi tarafından 1 yıl 3 ay hapse mahkum edildi.
1968
Kapatılan “Politika” gazetesinin Yazı İşleri Müdürü Aydın Şenesen, 10 Eylül 1977 tarihli gazetede yayınlanan bir yazıdan dolayı, komünizmi övdüğü gerekçesiyle 1.5 yıl hapse mahkum oldu.
1986
Eski Dışişleri Bakanı Ahmet Gündüz Ökçün
Hukukçu ve eski Dışişleri Bakanı Ahmet Gündüz Ökçün yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1936)Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Devletler Özel Hukuku branşında asistanlık yaptı. 1974 yılında profesör oldu. Konuk profesör olarak Columbia Üniversitesi’nde 1 yıl ders verdi. Uluslararası toplantılarda Türkiye’yi temsil etti. 1976-1977 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanlığı görevinde bulundu. Eskişehir Milletvekili seçildi. 21 Haziran 1977 – 21 Temmuz 1977 ve 5 Ocak 1978 – 12 Kasım 1979 tarihleri arasında Dışişleri Bakanlığı görevini yürüttü. İngilizce ve Fransızca biliyordu.
1992
ILO 144 No’lu Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylandı, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, 2 Haziran 1976 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmişti.
1992
ILO 59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize), Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3849 sayılı yasa ile onaylandı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi. Sözleşme, 3 Haziran 1937 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş ve on beş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştı.
1993
Almanya, PKK’yı terör örgütü ilan ederek, bütün yan kuruluşlarıyla birlikte kapattı.
1996
Cezaevinde bulunan gazeteci Işık Yurtçu, Uluslararası Gazetecileri Koruma Örgütü’nün (CPJ) 1996 yılı “Basın Özgürlüğü Ödülü”ne Meksikalı, Hindistanlı ve Filistinli 3 gazeteciyle birlikte layık görüldü. New York’taki ödül törenine Işık Yurtçu katılamadı.
Yargıda Doğruluğun Güçlendirilmesine Yönelik Yargı Grubu tarafından kabul edilen 2001 Bangalore Yargı Etiği Taslak Belgesi, 25-26 Kasım 2002 tarihlerinde Lahey Barış Sarayı’nda düzenlenen Yüksek Mahkeme Başkanları Yuvarlak Masa Toplantısında revize edilerek Bangolore Yargı Etiği İlkeleri konusuna mutabakat sağlanmıştı. Bu ilkeler, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun 23 Nisan 2003 tarihli oturumunda kabul edildi.
2003
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı İran’ı nükleer programı nedeniyle kınayan bir karar tasarısını kabul etti. Ancak, ABD’nin istediği gibi BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yaptırım uygulaması yer almadı.
2008
Ankara Büyükşehir Belediyesinin ön ödemeli su sayacı ile ilgili uygulaması, Ankara 11. İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi.
2012
Mayıs 2011’de İdil Kültür Merkezi baskınına direndikleri gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra haklarında dava açılan Grup Yorum üyeleri ilk kez hakim karşısına çıktı.
2013
Mersin’deki gezi eylemlerine katıldıkları için haklarında dava açılan 52 kişi dün ilk kez hâkim karşısına çıktı. Sanıklar arasında yer alan ve “Yaptıkları müzikle Gezicileri dinamik tutmak” ile suçlanan Praksis grubundan müzisyen Serdar Türkmen, duruşmaya girmeden önce saksafonuyla şarkılar çaldı.
2014
Avukatlar Sendikası Av-Sen, 26 Kasım 2014 tarihinde İstanbul merkezli olarak kuruldu. Kuruluşunu Yargıçlar Sendikasına karşı açılan kapatma davasının duruşması olan 9 Aralık 2014 günü ilan etti. Türkiye’nin ilk avukat sendikasıdır. Sendikanın kurucuları, Sedef Ünal, Doğuşcan Aydın Aygün, Bedi Yarayıcı, Didem Varol, Tuğçe Sezen, Vural Ergül ve Deniz Okuyucu’dur. Kurucu başkanlığını Avukat Sedef Ünal yapmaktadır.
Kübalı hukukçu ve devrimci Armando Hart yaşamını yitirdi. (Doğumu: 13 Haziran 1930) Batista rejimi sırasında Havana Üniversitesinde hukuk okudu. Burada siyasetle tanışıp Fidel Castro ve arkadaşlarının mücadelesine dahil oldu. 26 Temmuz Hareketine katılarak şehirdeki örgütlenmelerde görev aldı. Devrimin başarıya ulaşmasının ardından 1965 yılına kadar Eğitim Bakanı olarak, 1976-1997 yılları arasında ise Kültür Bakanı ve Küba Komünist Partisi Politbüro üyeliği görevlerinde bulundu. Devrime olan katkılarından dolayı 2010 yılında Jose Marti Nişanı ile onurlandırılmıştı. Çok sayıda eseri bulunmaktadır.
Armando Hart
2020
Mısırlı siyasetçi ve insan hakları aktivisti Hafız Ebu Saada yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1965) Mısır İnsan Hakları Örgütü’nün başkanlığı yaptı. Ulusal İnsan Hakları Konseyi üyeliğinde bulundu. Mısır’da işkence ve polis şiddetine karşı yürüttüğü kampanyalar ile tanındı. 26 Kasım 2020’de COVID-19 nedeniyle doğum yeri Kahire’de 55 yaşında hayata veda etti.
Hafız Ebu Saada
2021
Çarşı Davası ile birleştirilerek üçüncü kez açılan Gezi Parkı Eylemleri Davası’nın ikinci duruşması yapıldı. Mahkeme oy çokluğuyla iş insanı Osman Kavala’nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Bir sonraki duruşmanın 17 Ocak 2022’de yapılmasına karar verildi. Kararın ardından bir açıklama yayımlayan Uluslararası Af Örgütü, Avrupa Konseyi ülkelerinin başkanlarını, Salı günü Strasburg’da yapılacak toplantıda Türkiye’ye karşı ihlâl prosedürünü başlatmaya çağırdı.
Osman Kavala
2023
Hamas ile varılan geçici ateşkes sonucu İsrail hapishanesinde tutulan 33’ü çocuk, 6’sı kadın 39 Filistinli serbest bırakıldı.
2023
Batı Afrika ülkesi Sierre Leone’de bir grup silahlı kişinin Freetown’daki Wilberforce askeri kışlasına düzenlediği saldırının ardından çok sayıda kişinin başkentteki hapishaneden kaçtığı açıklandı. Ülkede sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Daltonlar Çetesi olarak bilinen suç örgütüne yönelik olarak Kütahya ve İstanbul’da ‘Redkit’ operasyonu düzenlendi. Aranan şahıslardan olan bir kişi adliyenin çay ocağında yakalandı.
Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nın hazırladığı Vergi Usul Kanunu Tebliği bugün Resmi Gazete’de yayımlandı. Tebliğle yeniden değerleme oranı 2023 yılı için yüzde 58,46 olarak belirlendi.
2024
30 yıldır cezaevinde olan şair İlhan Sami Çomak, İnfaz hakimliğinin tahliye kararını onaylaması sonrasında işlemleri tamamlanarak Marmara Cezaevi’nden (Silivri Cezaevi) tahliye edildi.
PEN Norveç Onursal Üyesi Şair İlhan Çomak, 1973 yılında Bingöl-Karlıova’da doğdu. 1994 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü’nde öğrenciyken, tutuklanarak cezaevine kondu. DGM’de yargılandı ve idam cezasına mahkûm edildi. Türkiye’de idam cezası kaldırılınca cezası müebbet hapse çevrildi. Türkiye’deki yasal yolların tükenmesiyle yaptığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başvurusu sonucunda, 10 Ekim 2006’de adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ve yargılamamın yenilenmesine hükmedildi. Kararın üzerinden altı sene geçtikten sonra, 2013’te yargılama yeniden başladı. Önceki yargılamayı esas yeni dava 2016’da bitti ve Çomak’ın aleyhine sonuçlandı. İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen müebbet hapis cezasıYargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından onandı.
İzmir Havagazı Fabrikasında düzenlediğimiz imza gününde coşkusunu gizleyemediği konuşma sırasında
Benim Umudum Var – İbrahim Aycan
Büyük Senih Özay ile tanışalı çok uzun yıllar olmadı. Ama yaşadıklarımız ve paylaştıklarımız onlarca yıllık bir dostluk kadar derin. Muhtemelen 2014 yılında Hukuk Kültürü Grubu çalışmaları sırasında dostum Dr. Fehmi Kerem Bilgin‘in muhterem ve merhum pederi Prof. Nuri Amca, Senih abi’ye demiş ki, “Bizim çocuklar İstanbul’da birtakım faaliyetler yürütüyor, onlara destek verir misin?”
Biz o dönemde hukuk, sanat, sinema gibi çelik çomak işleri ile uğraşırken Senih Özay dünyanın bin bir derdi ile uğraşıyordu tabii… Tıpkı bugün olduğu gibi büyük davaların, büyük çevre ve doğa mücadelelerinin içindeydi. Tabi ki çoluk çocukla ilgilenemezdi. Biz kendi yolumuzda ilerlerken o da kendi yolunda gitti. Nihayet yollarımız günün birinde kesişti. Türkiye’de yaşayıp da son yıllarda aynı hissi yaşamayan kaldı mı bilmiyorum; günün birinde yollar kesişiyor işte. Birden fazla yerde karşımıza çıkıyor üstelik aynı zihin dünyasının insanları.
Fıccın’da Tanıştık
Senih abi ile Kallavi Sokak’ta Çerkes Lokantası Fıccın’da tanıştık. Tanışmaz olaydık. Onu keşfetme ve çözme maceramız da böyle başladı. Senih abi her zamanki gibi yüksek enerjisi ile KRT Televizyonu Aslı Astarı Programı canlı yayınından çıkmış, yine yüksek enerjili dostumuz İskender özturanlı ile oturacak bir yer ararken ben onlara hemen Cihangir’den Fıccın’ı işaret ettim ve yanlarında damladım. Onun tabiri ile Çerkes Cumhuriyetinde. Bütün bir sokağı ticari işletmeye dönüştürecek kadar başarılı Yozgatlı iki Çerkes kadının mekanında.
Celal Akgünlü, Senih Özay ve İbrahim Aycan Homeros Vadisinde
Ne yapmak istiyordu? Bu dünyanın saçma sapan insanlarından farklı bir davranış modeli ortaya koyarak ne demek istiyordu bütün dünyaya? Evet, canlı yayında bir saat dinlemiştim ama o kendi şovunu yapıp televizyondan inmişti ve bir sonraki durakta rakı masasında karşımdaydı. Birkaç yıldan beri takip ettiğim, izlediğim, nasıl birisi olduğu hakkında kanaatlere sahip olduğum insan canlı kanlı karşımdaydı artık!
Evet karşımdaydı ama kendine özgü bir tarz ve gizemle… Aramızda çizdiği ince çizgi ve büyük bir nezaketle kurduğu telepatik iletişim bir duvar örme isteğinin çok uzağındaydı. Sokakta yağmur altındaydık. İskender Özturanlı yağmur altında İlhan Berk’ten şiirler okuyordu. Senih Özay kendisini bir yandan sana sunmak istiyor bir yandan da mahcup edalarla iddialı yanlarını saklamak istiyor, senin keşfetmeni bekliyordu. Yüksek dozda bir ego ile mi karşı karşıyaydım, yoksa modern derviş kılıklı bir devrimci ile mi?
Hukuk Ansiklopedisi adına onu resmen sorguladık. Tüm yaşamını masaya yatırdık. Senih Özay felsefesini masaya yatırmaydı bu. Bir yandan da Türkiye’nin yakın tarih hikayesiydi. Dostumuz Celal Akgünlü de bu sorgulamaya tanıklık etti.
Ve kitabın adını Benim Umudum Var koyduk!
Bir efsane avukata, tüm toplum için çalışan gönüllü doğa savaşçısına saygılarımızı sunduk. Dürüst ve samimi çalışmaların toplum tarafından karşılıksız bırakılmadığını imza gününde gördük. Üzümünü, incirini, ekmeğini, şarabını alıp gelen okurlarımız İzmir Havagazı Kültür Merkezi önünde uzun kuyruklar oluşturdu. Senih Özay adeta bir rock star gibiydi. Unutulmayacak bir gün yaşadık. Yaklaşık olarak 500 okura, bıkmadan usanmadan yorulmadan, herkese özel notları ile kitabımızı imzaladı. Böyle bir imza günü çok az yazara ve hukukçuya kısmet olur.
Avrupa'da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü
Avrupa’da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü (CHARTER OF CORE PRINCIPLES OF THE EUROPEAN LEGAL PROFESION) 25.11.2006 tarihli Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi(CCBE) Genel Kurulunda kabul edilmiştir.
Avrupa’da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü, avukatlık mesleği ile ilgili olarak ulusal ve uluslararası uygulamalar bakımından ortak kabul görmüş ve uygulanmakta olan on temel ilke ve kuralı içermektedir. Tüzük, mesleki etik kuralları olarak kabul edilmemekte ancak bu kuralların Avrupa genelindeki bütün avukatlara uygulanması amaçlanmakta; avukatlar arasında, avukatlık mesleğinin toplum içindeki önemi konusundaki duyarlılığı artırmayı amaçlamakta ve bu çerçevede avukatları, karar organlarını ve kamuyu teşvik etmektedir.
Tüzüğün diğer amacı, bağımsızlığını kazanmak için uğraş veren baroların bağımsızlıklarını kazanmalarını desteklemektir.
Avrupa’da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü’nü kabul eden Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi(CCBE)’nin temel amacı; avukatlık mesleğinin icrası ile ilgili ortak menfaatlerin korunması ve hukukun gelişmesi ile hukukun üstünlüğüne dair uygulamaların yerleşmesidir.
Avrupa’da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü
“Hukukun üstünlüğüne saygı esasına dayalı olarak kurulmuş bulunan bir toplumda avukat özel bir role sahip bulunmaktadır. Avukatın görevi, yasaların izin verdiği sınırlar içinde verilen talimatları yerine getirmekle başlayıp sona ermemektedir. Bir avukat, kendisine hak ve özgürlüklerinin savunulması ve sağlanması görevini verenlerin çıkarlarına ve adaletin sağlanmasına da hizmet etmek zorundadır ve bu bağlamda avukatın görevi sadece müvekkilinin davasını takip etmek olmayıp aynı zamanda müvekkiline danışmanlık hizmeti vermektir. Bir toplumda avukatın mesleki faaliyetine saygı göstermek o toplumda demokrasi ve hukukun üstünlüğünün varlığı için zorunlu bir koşuldur.”
Avrupa’da Avukatlık Mesleğine İlişkin Temel İlkeler Tüzüğü
CCBE Avrupa Avukatları için Meslek Kuralları Madde 1.1
Farklı yargı alanlarında çok az farkla ifade edilmiş olmalarına rağmen tüm Avrupalı avukatlar için geçerli olan, ortak temel ilkeler mevcuttur. Temel ilkeler, avukatların mesleki faaliyetlerinin tabi bulunduğu çeşitli ulusal ve uluslar arası yasaya, düzenlemeye dayanmaktadır.
Avrupalı avukatlar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca zorunlu bulunan ve yargının/adaletin kurallara uygun biçimde yönetimi, adil yargılanma hakkı ve adalete erişim için gerekli olan bu ilkelere bağlı bulunmaktadırlar. Barolar ve hukuk birlikleri, mahkemeler, kanun yapıcılar, hükümetler ve uluslar arası kuruluşlar kamu yararı için temel ilkeleri korumanın ve sürdürmenin yolunu bulmaya çalışmalıdır.
Bu temel ilkeler, özellikle:
a) Avukatın, müvekkilin davasını takip etmesi ve yürütmesi için gereken, bağımsızlığı ve özgürlüğü;
b) Avukatın, müvekkilinin davasını gizli tutma hak ve görevi ile meslek sırrı kavramına uyma ve saygı;
c) İki ayrı müvekkil arasındaki veya müvekkille avukat arasında ki çıkar çatışmalarından kaçınma;
d) Avukatlık mesleğinin itibar ve onuru ile avukatın kişisel dürüstlük ve saygınlığı;
e) Müvekkile sadakat;
f) Ücretlerle ilgili olarak müvekkillere adil davranmak;
g) Avukatın mesleki kabiliyet ve yeterliliği;
h) Meslektaşlar arası saygı;
i) Hukukun üstünlüğüne ve yargının adil yönetimine saygı; ve
j) Avukatlık mesleğinin kendi kendini denetlemesi;
Olarak belirtilmiştir.
CCBE toplantılarından bir kare
AVRUPADA AVUKATLIK MESLEĞİNE İLİŞKİN TEMEL İLKELER TÜZÜĞÜ’NE İLİŞKİN ŞERH
1- CCBE, 25 Kasım 2006 tarihinde, “Avrupalı avukatların tabi olduğu temel ilkeleri Tüzüğü”nü, oybirliği ile kabul etmiştir.
Söz konusu Tüzük, tüm Avrupa’da avukatlık mesleği için ortak on ilkeyi içermektedir. Bu ilkelere saygı, bir demokrasideki tüm diğer temel hakların esasını teşkil eden, yasal savunma hakkının temelini oluşturmaktadır.
2- Temel ilkeler, Avrupalı avukatların mesleki faaliyetlerine ilişkin icraatlarını düzenleyen ve tabi oldukları tüm ulusal ve uluslar arası kuralların temelini oluşturan ortak zemini açıklamaktadır.
3- Tüzük aşağıda yer alan esasları göz önüne almaktadır:
CCBE üyesi olmadığı halde Avrupa’da kabul görmüş meslek kurallarını benimseyen ülkeler dahil olmak üzere, bütün Avrupa devletlerinde geçerli olan ulusal meslek kurallarını
Birleşmiş Milletler’in, 27 Ağustos ila 7 Eylül 1990 tarihleri arasında, Havana, Küba’da gerçekleştirilen; Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Karşı İyi Muamele Edilmesi Kongresinde kabul edilen Avukatların Rolüne ilişkin Temel İlkeleri,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Adalet Divanı’nın yerleşmiş içtihatları, ve özellikle, Avrupa Adalet Divanı’nın 19 Şubat 2002 tarih, C-309/99 sayılı
Wouters v. Algemene Raad van Nederlandsa Orde van Advocaten, Kararı’nı,
Avrupa Parlamentosu’nun, avukatlık mesleği ve kamu yararı bakımından hukuk sistemlerinin işleyişine ilişkin 23 Mart 2006 tarihli kararını,
4- Bu Tüzük, CCBE’nin tam, yedek ve gözlemci üyeleri devletlerinin de ötesine ulaşmayı hedefleyen, pan- Avrupa anlamında bir doküman olarak fayda sağlamak üzere düzenlenmiştir. Tüzüğün, örneğin, Avrupa’nın yeni gelişen demokrasilerinde bağımsızlıklarını kabul ettirmek için mücadele veren Baro Birliklerine faydasının dokunması umut edilmektedir.
5- Bu Tüzüğün; avukatlar, karar mercileri ve halk arasında uzlaşmayı arttıracağı ve avukatların toplumdaki rolünün önemini vurgulaması ile bu önem ve rolün, avukatlık mesleğine ilişkin ilkelerle, desteklendiğini konusundaki mutabakatı artıracağı ümit edilmektedir.
6- Bir avukatın, tek başına veya ortaklık şeklinde veya kamu kesiminde faaliyet göstermesine bakılmaksızın çalışma şekli ne olursa olsun; müvekkili için güvenilir bir danışman ve temsilci, üçüncü kişiler tarafından saygı duyulan bir profesyonel ve adaletin adil bir şekilde gerçekleşmesine katkısı bakımından zorunlu bir kişidir. Anılan sıfatları taşıyan bir avukat, müvekkilinin hak ve menfaatlerini sadık bir şekilde korumak suretiyle hizmet etmenin yanında toplum içinde de avukatlık görevini; ihtilafları önleyerek ve engel olarak, ihtilafların yasalar çerçevesinde hallini sağlayarak, hukukun gelişimine katkıda bulunarak, özgürlük, adalet ve hukukun üstünlüğünü savunarak yerine getirmektedir.
7- CCBE; hâkimlerin, kanun yapıcıların, hükümetlerin ve uluslar arası kuruluşların, Baro Birlikleriyle beraber bu Tüzük’te yer alan ilkelerin uygulamasını için çaba harcayacaklarına inanmaktadır.
8- Bu Tüzük, Avrupalı Avukatların Tabi Olduğu Meslek Kuralları’nın giriş bölümünden alıntı yaparak; “Bir avukatın mesleki faaliyetine saygı göstermek, o toplumda demokrasi ve hukukun üstünlüğünün var olması için zorunlu bir koşuldur” şeklindeki ifadeyi de teyit eden önsözle başlamaktadır. Günümüzde Avrupa’da anlaşıldığı gibi, hukukun üstünlüğü demokrasi ile yakından alakalı bulunmaktadır.
9- Bu Tüzüğün giriş bölümünde yer alan paragraftaki ifade, Tüzük’te yer alan ilkelerin, Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nin öngördüğü gibi adaletin adil yönetimi, adalete erişimin ve adil yargılanma hakkı için zorunlu olduğunu ileri sürmektedir. Gerek Avrupa’nın yeni gelişmekte demokrasileri, gerekse daha oturmuş demokrasilerinde icrai faaliyet gösteren avukatlar ve mensubu oldukları barolar, bu hakların tehdit altında olması durumunda, bu hakları en ön sırada savunmaya devam edeceklerdir.
İlke (A) – Avukatın bağımsızlığı ve müvekkilinin davasını takip etme özgürlüğü:
Bir avukatın, müvekkilini temsil etmesi ve danışmanlık hizmeti faaliyetlerini sürdürebilmesi için, politik açıdan, ekonomik bakımdan ve fikri anlamda özgür olması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile avukat devletten ve diğer güçlü otorite kaynaklarından bağımsız olmalı ve bu bağımsızlıktan kendi iş ortaklarının uygunsuz baskısı ile ödün vermemelidir. Avukat, mahkemelerin ve üçüncü şahısların güvenini kazanmak istiyorsa, kendi müvekkilinden de bağımsız olmalıdır.
Şöyle ki; müvekkilinden bağımsız olmayan bir avukat işin kalitesini garanti edemez. Avukatın bir serbest meslek kuruluşuna üye olması ve bu üyelikten güç/yetki alması onun bağımsızlığının teminatını teşkil etmekte olup barolar da avukatın bağımsızlığını sağlama konusunda önemli bir role sahip olmalıdırlar. Mesleğin kendini denetlemesi, avukatın bireysel olarak bağımsız olması için büyük önem taşımaktadır. Bilineceği gibi bağımsızlığa sahip olmayan toplumlarda avukatlar özgürce müvekkillerinin davasını takip edemez ve hatta takip ettikleri davalar için hapis cezası ile cezalandırılabilmekte ve hatta ölmektedir.
İlke (B) – Avukatın müvekkilinin işini gizli tutma ve meslek sırrına saygı gösterme hak ve görevi:
Bir avukatın görevinin en önemli özelliği, müvekkilin başkalarına açıklamayacağı bilgileri avukatına sunması ve avukatın da bu bilgileri – özel kişisel bilgiler ve çok değerli ticari sırlar gibi- güven mahremiyet ve güven kavramı kapsamında taşımaktır. Gizlilikten emin olunmadıkça güvenden bahsedilemez.
Bu Tüzük, söz konusu prensibin iki yönünü de vurgulamaktadır: gizliliğe riayet sadece avukatın görevi olmayıp, müvekkilin de temel hakkıdır.
“Mesleki ayrıcalık” kuralları uyarınca; avukatla müvekkili arasındaki iletişimin müvekkil aleyhine kullanılmasını yasaklamaktadır. Bazı hukuki yetki alanlarında gizlilik hakkı sadece müvekkile ait bir hak olarak görülürken, diğerlerinde “meslek sırrı” bir avukatın karşı tarafın avukatı ile yaptığı iletişimi; kendi müvekkilinden mahremiyet kapsamında, gizli tutmasını gerekli kılabilmektedir.
Mesleki ayrıcalık, gizlilik/sır ve meslek sırrı kavramlarını kapsamaktadır. Avukatın müvekkile karşı bu borç ve görevi vekaletten ayrılsa da devam eder.
İlke (C) – farklı müvekkiller arasında veya avukatla müvekkil arasında çıkar çatışmalarının önlenmesi:
Bir avukatın mesleğin layıkıyla icra edilmesi için, çıkar çatışmalarını önlemesi gerekmektedir. Bu bağlamda, aralarında ihtilaf varsa veya ihtilaf çıkması olası ise, bir avukat aynı konuda iki ayrı müvekkile hizmet veremez. Benzer şekilde, bir avukat, önceki veya halen hizmet verdiği bir müvekkil vasıtası ile hakkında gizli bilgiler sahibi olduğu bir kişinin avukatlığını yapmaktan kaçınmalıdır.
Bir avukat, kendisi ile çıkar çatışması olan bir kişinin vekaletini üstlenmemelidir. Bu çıkar çatışması avukatlık hizmetinin verildiği sırada ortaya çıkarsa, avukat vekaletten ayrılmalıdır.
Bu ilkenin; (a)(bağımsızlık), (b)(mahremiyet) ve (e)(sadakat) şıklarında düzenlenmiş bulunan ilkelerle bağlantılı olduğu açıkça görülmektedir.
İlke (D) – avukatlık mesleğinin şeref ve haysiyeti, avukatın saygınlığı ve dürüstlüğü:
Bir avukata, müvekkiller, üçüncü şahıslar, mahkemeler ve devlet tarafından güven duyulabilmesi için, o avukata bu değeri hak gösterilmelidir. Bu güvenin hak edilebilmesi için; avukat, saygın bir meslek örgütüne üye olmalı, kendisini ve mesleğin saygınlığını ile toplum tarafından mesleğe duyulan güveni sarsıcı davranışlarda bulunmamalıdır. Ancak, avukatın mükemmel bir birey olması beklenememekle beraber, avukatlık mesleğini yaparken veya başka iş ilişkilerinde ve hatta özel hayatında, mesleğin onur ve şerefini zedeleyecek, yüz kızartıcı davranışlarda bulunmaması anlaşılmaktadır.
Yüz kızartıcı fiiller, avukatın meslekten atılmasına kadar gidebilecek müeyyidelerle cezalandırılmasına sebep olabilir.
İlke (E) – Müvekkile sadakat:
Bir avukatın fonksiyonunun temelinde müvekkile sadakat yer almaktadır. Müvekkil avukatına danışman ve vekil olarak güven duymalıdır. Bir avukatın, müvekkiline sadık olması için bağımsız ((a) şıkkına bakınız), çıkar çatışmasını önleyebilir((c) şıkkına bakınız), müvekkilin sırrını saklayabilmesi((b) şıkkına bakınız) gerekmektedir.
Avukatlık mesleği bakımından hassasiyeti olan en önemli ihtilaflar avukatın müvekkile sadakati ilkesi ile daha kapsamlı görevlerine ilişkin ilkelerin çatışmasından kaynaklanmakta olup bu ilkeler; (d)(saygınlık ve dürüstlük), (h)(meslektaşlara saygı) ve özellikle (i)(hukukun üstünlüğüne ve adil yargılanma hakkına saygı) şıklarında düzenlenmiştir. Bu bağlamda, bir avukat şerefsiz bir davayı savunarak mahkemeye ve yargı yönetimine karşı olan görevlerinden taviz vermeyeceği hususunu müvekkiline açıkça söylemekle yükümlü bulunmaktadır.
İlke (F) – Ücretlerle ilgili olarak müvekkile adil davranmak:
Bir avukatın müvekkilinden talep edeceği ücret; açıkça beyan edilmeli, adil ve makul olmalı, hukuk ve meslek kurallarına uygun olmalıdır. Her ne kadar meslek kuralları ve bu Tüzüğün (c) bendinde yer alan ilke ile bir avukat ile müvekkili arasında çıkar çatışmasının önlenmesinin önemi vurgulanmakta ise de; avukatlık ücreti meselesi sözü edilen ihtilaf bakımından tehlike arz etmektedir.
Buna göre, meslek kurallarına ilişkin düzenleme avukatların müvekkillerinden aşırı ücret talep etmelerinin engellenmesi için mesleki denetimin gerekliliği bu ilke ile vurgulanmaktadır.
İlke (G) – Avukatın mesleki yeterliliği:
Bilindiği üzere bir avukatın yeterli ve uygun mesleki eğitimi yoksa bir müvekkili iyi temsil edemez ve etkin bir danışmanlık hizmeti veremez. Son zamanlarda hukuk fakültesinden mezun olunduktan sonraki eğitim ve öğrenim(sürekli mesleki gelişim) hukuk ve uygulama, teknolojik ve çevresel ekonomik değişiklikler nedeniyle önem kazanmış bulunmaktadır. Meslek kuralları bir avukatın uzman olmadığı konulara ilişkin dava almaması gerektiğini vurgulamaktadır.
İlke (H) – Meslektaşlara karşı saygılı olmak:
Bu ilke, avukatların müvekkilleri adına çok hassas ve basiret isteyen işler üstlenmeleri bakımından önem arz etmekte ise, saygının gerekli olduğu hususunu teyitten daha çok şey ifade etmektedir. Söz konusu ilke; bir aracı olarak avukatın rolüne vurgu yapmakta olup, onun güvenilir, doğruları söyleyen, meslek kurallarına riayet eden ve sözüne güvenilir bir kişi olduğu hususunu düzenlemektedir. Yargı ve adaletin iyi işlemesi bakımından avukatların karşılıklı olarak birbirlerine saygı göstermesi zorunlu bulunmaktadır. Aynı şekilde, avukatların birbirlerine iyi niyetle yaklaşması ve birbirlerini aldatmamaları kamu düzeni gereğidir.
Meslektaşlar arasındaki karşılıklı saygı adaletin düzgün yönetimini sağlar, ihtilafların sulh yoluyla halledilmesine yardım eder ve hepsinden öte müvekkilin menfaati de korunmuş olur.
İlke (İ) – Hukukun üstünlüğüne saygı ve adaletin adilane yönetimi:
Bir avukatın adaletin adil yönetimine katkısı ve bu konudaki rolünün bir kısmını belirlemiş bulunmaktayız. Bu görüş bazen avukatın “mahkeme memuru/mahkeme çalışanı” veya “adalet bakanı” gibi sıfatlarla ifade edilmektedir. Bir avukat mahkemeye asla bilerek yanlış veya yalan beyanda bulunmamalı, mesleki faaliyetleri kapsamında üçüncü şahıslara yalan söylememelidir. Bu yasaklamalar müvekkilin güncel çıkarlarına aykırı olabilir, ancak çok hassas bir sorun olan adaletin/yargının çıkarı ile müvekkilin çıkarı konusundaki çatışmalar avukatın aldığı eğitim sayesinde çözülecektir. Bu gibi konularda avukat baro veya hukuk birliğinden yardım talep edebilir. Son yapılan değerlendirmelere göre; bir avukat, ancak mahkemelerin ve üçüncü şahısların güvenini kazanmış ve adaletin/yargının adil bir şekilde yönetiminde kendisine aracı olarak güvenilirse, başarılı bir şekilde müvekkilini temsil edebilir.
İlke (J) – Avukatlık mesleğinin kendi kendisini düzenlemesi/denetlemesi:
Devletin, açık veya gizli bir şekilde avukatlık mesleğini ve avukatların faaliyetlerini denetlemesi bağımsız olmayan toplumların en belirgin özelliklerinden birisidir. Avrupa ülkelerinin pek çoğunda avukatlık mesleği kendi kendini denetleyen ve devlet tarafından denetimin yapıldığı bir uygulama sergilemektedir. Pek çok örnekte devletler temel
ilkelerin öneminin bilinci ile sır saklama, barolara kendi meslek kurallarını yapma yetkisi gibi hakları vermek suretiyle; yasal düzenlemelerle avukatlık mesleğini desteklemektedir.
CCBE; avukatların kendi kendini denetlemesi ve düzenlemesinin, devletten ve devlet karşısında bağımsız olması ile sağlanacağına inanmaktadır. Bağımsızlığı teminat altına alınmamış avukatların mesleki ve hukuki görevlerini gerçekleştirmeleri mümkün bulunmamaktadır.
Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun 8 Mart 2012 tarihinde 6284 nolu kanun numarası ile kabul edilerek 19.03.2012 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir. Kanun, İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde düzenlenmiştir.
KANUNUN GENEL GEREKÇESİ
Anayasanın 90 ıncı maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı hüküm altına alınmıştır.
Türkiye tarafından 1985 yılında imzalanan ve 1986 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)’ne göre Sözleşmeye taraf devletler, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gidermekle yükümlü kılınmıştır. Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesinin 19 no.lu Genel Tavsiye Kararında kadınların insan hak ve temel özgürlüklerinden yararlanılmasını etkisizleştiren ya da ihlal eden cinsiyete dayalı şiddetin İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 inci maddesi anlamında ayrımcılık olduğu belirtilmiştir.
Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Bildirgesinde kadına yönelik şiddet, “ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik acı veya ıstırap veren ya da verebilecek olan cinsiyete dayalı bir eylem uygulama ya da bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma” şeklinde tanımlanmaktadır.
Tüm bu uluslararası yükümlülüklerin ve insan haklarına saygılı, sosyal hukuk devleti olma konusundaki kararlılığın ilk sonucu olarak Anayasanın 10 uncu ve 41 inci maddelerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu düzenlemelere göre devlet kadın-erkek eşitliğinin fiili olarak hayata geçirilebilmesi için her türlü tedbiri alacak, pozitif ayrımcılık yapabilecektir. Ayrıca çocuklar konusunda da uluslararası platformda taahhüt ettiği korumayı gerçekleştirecektir.
Son yıllarda başta kadınlar olmak üzere kişilere karşı işlenen şiddet olayları toplumumuzu sarsan boyutlara ulaşmıştır. Her geçen gün yaşanan dayak, işkence ve cinayet gibi şiddet olayları görsel ve yazılı basında izlenmektedir. Bu olaylara daha çok kadınlar ve çocuklar maruz kalmaktadırlar.
Kadına yönelik şiddet, en yoğun olarak aile içinde yaşanmaktadır. Şiddet; fiziksel, psikolojik, ekonomik açıdan mahrum bırakma ve cinsel şiddet dâhil, çok çeşitli şekillerde görülebilmektedir. Şiddet mağduru kadınlarda, özgüven eksikliği, kimlik sorunu, toplumsal yaşama katılımda ve kendini ifade etmede sorunlar yaşanmaktadır. Diğer yandan şiddet yetersiz beslenmeye, kronik hastalıkların artmasına, geçici ve kalıcı hastalıklara, kronik ağrılara, anne ölümlerine ve intiharlara neden olmaktadır.
Şiddete tanık olan çocuklarda ruhsal davranış bozuklukları ve okulda başarısızlık görülmekte ve ileriki yaşantılarında şiddet uygulamaya eğilimli bireyler olarak yetişerek şiddetten olumsuz etkilenmektedirler. Bu konu yalnızca kadınlar, erkekler ve çocuklar açısından değil aynı zamanda toplumumuzun geleceğinin sağlığı açısından da çok önemlidir.
Kişilere yönelik şiddet, bir insan hakkı ihlalidir. Bu nedenle günümüzde bu sorun özel alan sorunu olmaktan çıkarak toplumsal alanda tartışılmakta ve mücadelesi bir devlet politikası olarak kabul edilmektedir. Kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, kadının insan haklarının teminat altına alınması devletlerin sorumluluğundadır.
Aile içi şiddetin önlenmesi amacıyla hazırlanan ve 1998 yılında yürürlüğe giren 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun günümüzün ihtiyaçlarına cevap vermediği görüldüğünden kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin esas ve usulleri kapsayan ve düzenleyen bu Tasarı hazırlanmıştır.
Şiddet eylemlerine maruz kalan kişilere ve aile bireylerine koruma vaat eden bu Tasarının uygulanması aşamasında, şiddet mağdurunun ikinci bir mağduriyet daha yaşamaması adına, temel birtakım ilkelere uyulması zorunluluğu doğmaktadır. Bu bakımdan hizmetin sunulmasında insan haklarına dayalı, adil, etkili ve süratli bir usul izlenmesi, hakkında koruma tedbir kararı verilen kişilere hizmet sunulmasının insan onuruna yaraşır şekilde yerine getirilmesi, hizmetin sunulması ve yürütülmesi sırasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılmaması, koruyucu tedbir kararı verilmesi ve uygulanması sırasında hakkında koruma tedbiri verilen kişilerin durumları dikkate alınarak özel ihtimam gösterilmesi, kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler, vakıf, dernek ve diğer sivil toplum kuruluşları, gönüllü gerçek ve tüzel kişiler ile özel sektörün işbirliği içinde çalışması ve bu konuda toplumsal sorumluluğun paylaşılmasının sağlanması ve son olarak bu Tasarı kapsamında verilen hizmetin ülke çapında eşit ve dengeli sunulması unsurları hem uluslararası hukuktan hem de Anayasadan kaynaklanan bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu Tasarı öncelikle en temel insan hakkı olan yaşam hakkının korunması, kadın cinayetlerinin son bulması amacıyla kurumların şiddetle mücadelenin her aşamasında aktif rol almasını sağlamayı hedeflemektedir. Yine bu Tasarıda Devletin şiddeti önlemesi, şiddete uğrayanı çok yönlü koruması ve şiddet uygulayan veya şiddet uygulama ihtimali bulunan kişinin, verilecek koruyucu tedbir kararları ile rehabilite edilmesi amaçlanmıştır.
Ayrıca, Tasarıda medya organlarına sorumluluk yükleyen yeni düzenlemelere yer verilmiştir. Zira modern medya araçları ve özellikle televizyonun, bireylerin bilgi, kanaat, tutum, duygu ve davranışları üzerinde büyük oranda şekillendirici ve belirleyici bir etkileme gücüne sahip olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Televizyon ile ilgili olarak gerçekleştirilen “içerik analizleri” ve “kanaat-davranış araştırmaları”, televizyon programlarının aile, eğitim, iş, yaş ve cinsiyet, doğum ve ölüm gibi birçok toplumsal gerçeklikler konusunda etkilerinin olduğunu, programlarda sergilenen mesajların bireyler üzerinde etki yaptığını ortaya koymaktadır. Öte yandan, medyanın önemli bir bilgi yayma, geniş halk kitlelerini bilgilendirme aracı olma niteliği de bulunduğundan, bireyleri koruma, kuvvetlendirme ve dengeleme amaçları doğrultusunda da çok önemli hizmetler yerine getirebileceği, onların yaşam alanlarına, evlerine kadar taşınan farklı mesajları çok sayıda insana iletebileceği kuşkusuzdur. Medyada defalarca yinelenerek verilen şiddet görüntülerinin, bireylerin beyinlerinin ve kalplerinin derinliklerine işleyerek kalıcı izler bıraktığı özellikle de özdeşim kurma eğilim ve ihtiyacında olan bireyleri derinden etkilediği gözönüne alınmalıdır. Ayrıca toplumsal rollerle ilgili örnek davranış kalıpları ve hayatla ilgili örnek yaşam modellerinin bireylere sunularak yayın yapılması toplumumuzdaki bireylerin kişiliklerine olumlu etki yapacak ve toplumumuzun daha sağlıklı gelişmesine katkı sağlayacaktır.
HÜKÜMET GEREKÇESİ
Maddede Kanunun amacı ve kapsamı düzenlenmiştir. Buna göre şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, tüm çocukların, aile bireyleri ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurlarının Kanun hükümlerine göre korunmasına ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiştir.
ADALET KOMİSYONU DEĞİŞİKLİK GEREKÇESİ
Şiddet mağdurlarının şiddetten korunması için alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasların diğer taraftan da uygulama ve hizmetlerin sunulmasında esas alınacak temel ilkelerin düzenlenmesi amacıyla Tasarının 1’inci maddesine fıkra eklenmiş ve eklenen fıkra doğrultusunda da birinci bölümün ve maddenin başlığı Alt Komisyon tarafından değiştirilmiştir. Alt Komisyon tarafından yapılan değişiklikler Komisyonumuzca da uygun görülmüştür. Temel ilkeler bağlamında Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere atıf yapılmakla birlikte özellikle kadına yönelik şiddetin önlenmesi bağlamında Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne özellikle atıf yapılması gerekliği nedeniyle, maddede bu yönde Komisyonumuzca değişiklik yapılmıştır. Yapılan değişiklikler doğrultusunda Tasarının 1’inci maddesi kabul edilmiştir.
Kanun No: 6284 Tarihi: 8/3/2012
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Temel İlkeler ve Tanımlar
Amaç, kapsam ve temel ilkeler
MADDE 1 – (1) Bu Kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.
(2) Bu Kanunun uygulanmasında ve gereken hizmetlerin sunulmasında aşağıdaki temel ilkelere uyulur:
a) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, özellikle Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ve yürürlükteki diğer kanuni düzenlemeler esas alınır.
b) Şiddet mağdurlarına verilecek destek ve hizmetlerin sunulmasında temel insan haklarına dayalı, kadın erkek eşitliğine duyarlı, sosyal devlet ilkesine uygun, adil, etkili ve süratli bir usul izlenir.
c) Şiddet mağduru ve şiddet uygulayan için alınan tedbir kararları insan onuruna yaraşır bir şekilde yerine getirilir.
ç) Bu Kanun kapsamında kadınlara yönelik cinsiyete dayalı şiddeti önleyen ve kadınları cinsiyete dayalı şiddetten koruyan özel tedbirler ayrımcılık olarak yorumlanamaz.
Tanımlar
MADDE 2 – (1) Bu Kanunda yer alan;
a) Bakanlık: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığını,
b) Ev içi şiddet: Şiddet mağduru ve şiddet uygulayanla aynı haneyi paylaşmasa da aile veya hanede ya da aile mensubu sayılan diğer kişiler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddeti,
c) Hâkim: Aile mahkemesi hâkimini,
ç) Kadına yönelik şiddet: Kadınlara, yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya kadınları etkileyen cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ile kadının insan hakları ihlaline yol açan ve bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan her türlü tutum ve davranışı,
d) Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı,
e) Şiddet mağduru: Bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışlara doğrudan ya da dolaylı olarak maruz kalan veya kalma tehlikesi bulunan kişiyi ve şiddetten etkilenen veya etkilenme tehlikesi bulunan kişileri,
f) Şiddet önleme ve izleme merkezleri: Şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik destek ve izleme hizmetlerinin verildiği, çalışmalarını yedi gün yirmidört saat esası ile yürüten merkezleri,
g) Şiddet uygulayan: Bu Kanunda şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışları uygulayan veya uygulama tehlikesi bulunan kişileri,
ğ) Tedbir kararı: Bu Kanun kapsamında, şiddet mağdurları ve şiddet uygulayanlar hakkında hâkim, kolluk görevlileri ve mülkî amirler tarafından, istem üzerine veya resen verilecek tedbir kararlarını,
ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM
Koruyucu ve Önleyici Tedbirlere İlişkin Hükümler
Mülkî amir tarafından verilecek koruyucu tedbir kararları
MADDE 3 – (1) Bu Kanun kapsamında korunan kişilerle ilgili olarak aşağıdaki tedbirlerden birine, birkaçına veya uygun görülecek benzer tedbirlere mülkî amir tarafından karar verilebilir:
a) Kendisine ve gerekiyorsa beraberindeki çocuklara, bulunduğu yerde veya başka bir yerde uygun barınma yeri sağlanması.
b) Diğer kanunlar kapsamında yapılacak yardımlar saklı kalmak üzere, geçici maddi yardım yapılması.
c) Psikolojik, meslekî, hukukî ve sosyal bakımdan rehberlik ve danışmanlık hizmeti verilmesi.
ç) Hayatî tehlikesinin bulunması hâlinde, ilgilinin talebi üzerine veya resen geçici koruma altına alınması.
d) Gerekli olması hâlinde, korunan kişinin çocukları varsa çalışma yaşamına katılımını desteklemek üzere dört ay, kişinin çalışması hâlinde ise iki aylık süre ile sınırlı olmak kaydıyla, on altı yaşından büyükler için her yıl belirlenen aylık net asgari ücret tutarının yarısını geçmemek ve belgelendirilmek kaydıyla Bakanlık bütçesinin ilgili tertibinden karşılanmak suretiyle kreş imkânının sağlanması.
(2) Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birinci fıkranın (a) ve (ç) bentlerinde yer alan tedbirler, ilgili kolluk amirlerince de alınabilir. Kolluk amiri evrakı en geç kararın alındığı tarihi takip eden ilk işgünü içinde mülkî amirin onayına sunar. Mülkî amir tarafından kırksekiz saat içinde onaylanmayan tedbirler kendiliğinden kalkar.
Hâkim tarafından verilecek koruyucu tedbir kararları
MADDE 4 – (1) Bu Kanun kapsamında korunan kişilerle ilgili olarak aşağıdaki koruyucu tedbirlerden birine, birkaçına veya uygun görülecek benzer tedbirlere hâkim tarafından karar verilebilir:
a) İşyerinin değiştirilmesi.
b) Kişinin evli olması hâlinde müşterek yerleşim yerinden ayrı yerleşim yeri belirlenmesi.
c) 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunundaki şartların varlığı hâlinde ve korunan kişinin talebi üzerine tapu kütüğüne aile konutu şerhi konulması.
ç) Korunan kişi bakımından hayatî tehlikenin bulunması ve bu tehlikenin önlenmesi için diğer tedbirlerin yeterli olmayacağının anlaşılması hâlinde ve ilgilinin aydınlatılmış rızasına dayalı olarak 27/12/2007 tarihli ve 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu hükümlerine göre kimlik ve ilgili diğer bilgi ve belgelerinin değiştirilmesi.
Hâkim tarafından verilecek önleyici tedbir kararları
MADDE 5 – (1) Şiddet uygulayanlarla ilgili olarak aşağıdaki önleyici tedbirlerden birine, birkaçına veya uygun görülecek benzer tedbirlere hâkim tarafından karar verilebilir:
a) Şiddet mağduruna yönelik olarak şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmaması.
b) Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhâl uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi.
c) Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerine yaklaşmaması.
ç) Çocuklarla ilgili daha önce verilmiş bir kişisel ilişki kurma kararı varsa, kişisel ilişkinin refakatçi eşliğinde yapılması, kişisel ilişkinin sınırlanması ya da tümüyle kaldırılması.
d) Gerekli görülmesi hâlinde korunan kişinin, şiddete uğramamış olsa bile yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması.
e) Korunan kişinin şahsi eşyalarına ve ev eşyalarına zarar vermemesi.
f) Korunan kişiyi iletişim araçlarıyla veya sair surette rahatsız etmemesi.
g) Bulundurulması veya taşınmasına kanunen izin verilen silahları kolluğa teslim etmesi.
ğ) Silah taşıması zorunlu olan bir kamu görevi ifa etse bile bu görevi nedeniyle zimmetinde bulunan silahı kurumuna teslim etmesi.
h) Korunan kişilerin bulundukları yerlerde alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmaması ya da bu maddelerin etkisinde iken korunan kişilere ve bunların bulundukları yerlere yaklaşmaması, bağımlılığının olması hâlinde, hastaneye yatmak dâhil, muayene ve tedavisinin sağlanması.
ı) Bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması ve tedavisinin sağlanması.
(2) Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde birinci fıkranın (a), (b), (c) ve (d) bentlerinde yer alan tedbirler, ilgili kolluk amirlerince de alınabilir. Kolluk amiri evrakı en geç kararın alındığı tarihi takip eden ilk işgünü içinde hâkimin onayına sunar. Hâkim tarafından yirmidört saat içinde onaylanmayan tedbirler kendiliğinden kalkar.
(3) Bu Kanunda belirtilen tedbirlerle birlikte hâkim, 3/7/2005 tarihli ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununda yer alan koruyucu ve destekleyici tedbirler ile 4721 sayılı Kanun hükümlerine göre velayet, kayyım, nafaka ve kişisel ilişki kurulması hususlarında karar vermeye yetkilidir.
(4) Şiddet uygulayan, aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan yahut katkıda bulunan kişi ise 4721 sayılı Kanun hükümlerine göre nafakaya hükmedilmemiş olması kaydıyla hâkim, şiddet mağdurunun yaşam düzeyini göz önünde bulundurarak talep edilmese dahi tedbir nafakasına hükmedebilir.
Suçlara ilişkin saklı tutulan hükümler
MADDE 6 – (1) Kişinin silah bulundurması, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmasının suç oluşturması dolayısıyla ya da fiilinin başka bir suç oluşturması nedeniyle;
a) Soruşturma ve kovuşturma evresinde koruma tedbirlerine veya denetimli serbestlik tedbirlerine,
b) Mahkûmiyet hâlinde ceza veya güvenlik tedbirlerinin infazına ve bu çerçevede uygulanabilecek olan denetimli serbestlik tedbirlerine,
ilişkin kanun hükümleri saklıdır.
İhbar
MADDE 7 – (1) Şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin varlığı hâlinde herkes bu durumu resmi makam veya mercilere ihbar edebilir. İhbarı alan kamu görevlileri bu Kanun kapsamındaki görevlerini gecikmeksizin yerine getirmek ve uygulanması gereken diğer tedbirlere ilişkin olarak yetkilileri haberdar etmekle yükümlüdür.
Tedbir kararının verilmesi, tebliği ve gizlilik
MADDE 8 – (1) Tedbir kararı, ilgilinin talebi, Bakanlık veya kolluk görevlileri ya da Cumhuriyet savcısının başvurusu üzerine verilir. Tedbir kararları en çabuk ve en kolay ulaşılabilecek yer hâkiminden, mülkî amirden ya da kolluk biriminden talep edilebilir.
(2) Tedbir kararı ilk defasında en çok altı ay için verilebilir. Ancak şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin devam edeceğinin anlaşıldığı hâllerde, resen, korunan kişinin ya da Bakanlık veya kolluk görevlilerinin talebi üzerine tedbirlerin süresinin veya şeklinin değiştirilmesine, bu tedbirlerin kaldırılmasına veya aynen devam etmesine karar verilebilir.
(3) Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Bu kararın verilmesi, bu Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez.
(4) Tedbir kararı, korunan kişiye ve şiddet uygulayana tefhim veya tebliğ edilir. Tedbir talebinin reddine ilişkin karar ise sadece korunan kişiye tebliğ edilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde ilgili kolluk birimi tarafından verilen tedbir kararı şiddet uygulayana bir tutanakla derhâl tebliğ edilir.
(5) Tedbir kararının tefhim ve tebliğ işlemlerinde, tedbir kararına aykırılık hâlinde şiddet uygulayan hakkında zorlama hapsinin uygulanacağı ihtarı yapılır.
(6) Gerekli bulunması hâlinde, tedbir kararı ile birlikte talep üzerine veya resen, korunan kişi ve diğer aile bireylerinin kimlik bilgileri veya kimliğini ortaya çıkarabilecek bilgileri ve adresleri ile korumanın etkinliği bakımından önem taşıyan diğer bilgileri, tüm resmi kayıtlarda gizli tutulur. Yapılacak tebligatlara ilişkin ayrı bir adres tespit edilir. Bu bilgileri hukuka aykırı olarak başkasına veren, ifşa eden veya açıklayan kişi hakkında 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri uygulanır.
(7) Talep hâlinde ilgililere kişisel eşya ve belgelerinin kolluk marifetiyle teslimi sağlanır.
İtiraz
MADDE 9 – (1) Bu Kanun hükümlerine göre verilen kararlara karşı tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde ilgililer tarafından aile mahkemesine itiraz edilebilir.
(2) Hâkim tarafından verilen tedbir kararlarına itiraz üzerine dosya, o yerde aile mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için birinci daireye, o yerde aile mahkemesinin tek dairesi bulunması hâlinde asliye hukuk mahkemesine, aile mahkemesi hâkimi ile asliye hukuk mahkemesi hâkiminin aynı hâkim olması hâlinde ise en yakın asliye hukuk mahkemesine gecikmeksizin gönderilir.
(3) İtiraz mercii kararını bir hafta içinde verir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir.
Tedbir kararlarının bildirimi ve uygulanması
MADDE 10 – (1) Bu Kanun hükümlerine göre alınan tedbir kararları, Bakanlığın ilgili il ve ilçe müdürlükleri ile verilen kararın niteliğine göre Cumhuriyet başsavcılığına veya kolluğa en seri vasıtalarla bildirilir.
(2) Bu Kanun kapsamında ilgili mercilere yapılan başvurular ile bu başvuruların kabul ya da reddine ilişkin kararlar, başvuru yapılan merci tarafından Bakanlığın ilgili il ve ilçe müdürlüklerine derhâl bildirilir.
(3) Korunan kişinin geçici koruma altına alınmasına ilişkin koruyucu tedbir kararı ile şiddet uygulayan hakkında verilen önleyici tedbir kararlarının yerine getirilmesinden, hakkında koruyucu veya önleyici tedbir kararı verilen kişilerin yerleşim yeri veya bulunduğu ya da tedbirin uygulanacağı yer kolluk birimi görevli ve yetkilidir.
(4) Tedbir kararının, kolluk amirince verilip uygulandığı veya korunan kişinin kollukta bulunduğu hâllerde, kolluk birimleri tarafından kişi, Bakanlığın ilgili il veya ilçe müdürlüklerine ivedilikle ulaştırılır; bunun mümkün olmaması hâlinde giderleri Bakanlık bütçesinin ilgili tertibinden karşılanmak üzere kendisine ve beraberindekilere geçici olarak barınma imkânı sağlanır.
(5) Tedbir kararının ilgililere tefhim veya tebliğ edilmemesi, kararın uygulanmasına engel teşkil etmez.
(6) Hakkında barınma yeri sağlanmasına karar verilen kişiler, Bakanlığa ait veya Bakanlığın gözetim ve denetimi altında bulunan yerlere yerleştirilir. Barınma yerlerinin yetersiz kaldığı hâllerde korunan kişiler; mülkî amirin, acele hâllerde kolluğun veya Bakanlığın talebi üzerine kamu kurum ve kuruluşlarına ait sosyal tesis, yurt veya benzeri yerlerde geçici olarak barındırılabilir.
(7) İşyerinin değiştirilmesi yönündeki tedbir kararı, kişinin tabi olduğu ilgili mevzuat hükümlerine göre yetkili merci veya kişi tarafından yerine getirilir.
Kolluk görevleri
MADDE 11 – (1) Kolluk görevleri, kolluğun merkez ve taşra teşkilâtında bu Kanunda belirtilen hizmetlerle ilgili olarak, çocuk ve kadının insan hakları ile kadın erkek eşitliği konusunda eğitim almış ve ilgili kolluk birimlerince belirlenmiş olan yeteri kadar personel tarafından yerine getirilir.
Teknik yöntemlerle takip
MADDE 12 – (1) Bu Kanun hükümlerine göre verilen tedbir kararlarının uygulanmasında hâkim kararı ile teknik araç ve yöntemler kullanılabilir. Ancak, bu suretle, kişilerin ses ve görüntüleri dinlenemez, izlenemez ve kayda alınamaz.
(2) Teknik araç ve yöntemlerle takibe ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir.
Tedbir kararlarına aykırılık
MADDE 13 – (1) Bu Kanun hükümlerine göre hakkında tedbir kararı verilen şiddet uygulayan, bu kararın gereklerine aykırı hareket etmesi hâlinde, fiili bir suç oluştursa bile ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hâkim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulur.
(2) Tedbir kararının gereklerine aykırılığın her tekrarında, ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre zorlama hapsinin süresi onbeş günden otuz güne kadardır. Ancak zorlama hapsinin toplam süresi altı ayı geçemez.
(3) Zorlama hapsine ilişkin kararlar, Cumhuriyet başsavcılığınca yerine getirilir. Bu kararlar Bakanlığın ilgili il ve ilçe müdürlüklerine bildirilir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Merkezlerin Kurulması, Destek Hizmetleri ve
Kurumlararası Koordinasyon
Şiddet önleme ve izleme merkezlerinin kurulması
MADDE 14 – (1) Bakanlık, gerekli uzman personelin görev yaptığı ve tercihen kadın personelin istihdam edildiği, şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik destek ve izleme hizmetlerinin verildiği, çalışmalarını yedi gün yirmidört saat esasına göre yürüten, çalışma usul ve esasları yönetmelikle belirlenen, şiddet önleme ve izleme merkezlerini kurar.
(2) Kurulan merkezlerde şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik izleme çalışmaları yapılır ve destek hizmetleri verilir.
Destek hizmetleri
MADDE 15 – (1) Bu Kanun kapsamında şiddetin önlenmesi ve verilen tedbir kararlarının etkin olarak uygulanmasının izlenmesi bakımından şiddet önleme ve izleme merkezleri tarafından verilecek destek hizmetleri şunlardır:
a) Koruyucu ve önleyici tedbir kararları ile zorlama hapsinin verilmesine ve uygulanmasına ilişkin veri toplayarak bilgi bankası oluşturmak, tedbir kararlarının sicilini tutmak.
b) Korunan kişiye verilen barınma, geçici maddi yardım, sağlık, adlî yardım hizmetleri ve diğer hizmetleri koordine etmek.
c) Gerekli hâllerde tedbir kararlarının alınmasına ve uygulanmasına yönelik başvurularda bulunmak.
ç) Bu Kanun kapsamındaki şiddetin sonlandırılmasına yönelik bireysel ve toplumsal ölçekte programlar hazırlamak ve uygulamak.
d) Bakanlık bünyesinde kurulan çağrı merkezinin bu Kanunun amacına uygun olarak yaygınlaştırılması ve yapılan müracaatların izlenmesini sağlamak.
e) Bu Kanun kapsamındaki şiddetin sonlandırılması için çalışan ilgili sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapmak.
(2) Korunan kişilerle ilgili olarak şiddet önleme ve izleme merkezleri tarafından verilecek destek hizmetleri şunlardır:
a) Kişiye hakları, destek alabilecekleri kurumlar, iş bulma ve benzeri konularda rehberlik etmek ve meslek edindirme kurslarına katılmasına yönelik faaliyetlerde bulunmak.
b) Verilen tedbir kararıyla ulaşılmak istenen amacın gerçekleşmesine yönelik önerilerde bulunmak ve yardımlar yapmak.
c) Tedbir kararlarının uygulanmasının sonuçlarını ve kişiler üzerindeki etkilerini izlemek.
ç) Psiko-sosyal ve ekonomik sorunların çözümünde yardım ve danışmanlık yapmak.
d) Hâkimin isteği üzerine; kişinin geçmişi, ailesi, çevresi, eğitimi, kişisel, sosyal, ekonomik ve psikolojik durumu hakkında ayrıntılı sosyal araştırma raporu hazırlayıp sunmak.
e) İlgili merci tarafından istenilmesi hâlinde, tedbirlerin uygulanmasının sonuçları ve ilgililer üzerindeki etkilerine dair rapor hazırlamak.
f) 29/5/1986 tarihli ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu hükümleri uyarınca maddi destek sağlanması konusunda gerekli rehberliği yapmak.
(3) Şiddet uygulayanla ilgili olarak şiddet önleme ve izleme merkezleri tarafından verilecek destek hizmetleri şunlardır:
a) Hâkimin isteği üzerine; kişinin geçmişi, ailesi, çevresi, eğitimi, kişisel, sosyal, ekonomik ve psikolojik durumu ile diğer kişiler ve toplum açısından taşıdığı risk hakkında ayrıntılı sosyal araştırma raporu hazırlayıp sunmak.
b) İlgili makam veya merci tarafından istenilmesi hâlinde, tedbirlerin uygulanmasının sonuçları ve ilgililer üzerindeki etkilerine dair rapor hazırlamak.
c) Teşvik edici, aydınlatıcı ve yol gösterici mahiyette olmak üzere kişinin;
1) Öfke kontrolü, stresle başa çıkma, şiddeti önlemeye yönelik farkındalık sağlayarak tutum ve davranış değiştirmeyi hedefleyen eğitim ve rehabilitasyon programlarına katılmasına,
2) Alkol, uyuşturucu, uçucu veya uyarıcı madde bağımlılığının ya da ruhsal bozukluğunun olması hâlinde, bir sağlık kuruluşunda muayene veya tedavi olmasına,
3) Meslek edindirme kurslarına katılmasına,
yönelik faaliyetlerde bulunmak.
(4) Şiddet mağduru ile şiddet uygulayana yönelik hizmetler, zorunlu hâller dışında farklı birimlerde sunulur.
Kurumlararası koordinasyon ve eğitim
MADDE 16 – (1) Bu Kanun hükümlerinin yerine getirilmesinde kurumlararası koordinasyon Bakanlık tarafından gerçekleştirilir.
(2) Kamu kurum ve kuruluşları ile diğer gerçek ve tüzel kişiler, bu Kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak kendi görev alanına giren konularda işbirliği ve yardımda bulunmak ve alınan tedbir kararlarını ivedilikle yerine getirmekle yükümlüdür. Gerçek ve tüzel kişiler, bu Kanun kapsamında Bakanlık çalışmalarını desteklemek ve ortak çalışmalar yapmak üzere teşvik edilir.
(3) Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile ulusal, bölgesel ve yerel yayın yapan özel televizyon kuruluşları ve radyolar, ayda en az doksan dakika kadınların çalışma yaşamına katılımı, özellikle kadın ve çocukla ilgili olmak üzere şiddetle mücadele mekanizmaları ve benzeri politikalar konusunda Bakanlık tarafından hazırlanan ya da hazırlattırılan bilgilendirme materyallerini yayınlamak zorundadır. Bu yayınlar, asgari otuz dakikası 17.00-22.00 saatleri arasında olmak üzere 08.00-22.00 saatleri arasında yapılır ve yayınların kopyaları her ay düzenli olarak Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna teslim edilir. Bu saatler dışında yapılan yayınlar aylık doksan dakikalık süreye dâhil edilmez. Bu süreler Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından denetlenir. Televizyon kuruluşları ve radyolarda yayınlanacak bilgilendirme materyalleri, Bakanlık birimleri tarafından üniversiteler, ilgili meslek kuruluşları ve sivil toplum kuruluşlarının da görüşleri alınarak hazırlanır.
(4) Bu Kanunda öngörülen görevlerin yerine getirilmesi sırasında kamu kurum ve kuruluşlarının personeli Bakanlık görevlilerine yardımcı olurlar.
(5) Tüm kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, personel ve üyelerinin bu Kanunun etkin bir biçimde uygulanması amacıyla Bakanlığın hazırlayıp koordine edeceği, kadının insan hakları ile kadın erkek eşitliği konusunda eğitim programlarına katılmasını sağlar.
(6) İlköğretim ve ortaöğretim müfredatına, kadının insan hakları ve kadın erkek eşitliği konusunda eğitime yönelik dersler konulur.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Mali Hükümler
Geçici maddi yardım yapılması
MADDE 17 – (1) Bu Kanun hükümlerine göre geçici maddi yardım yapılmasına karar verilmesi hâlinde, onaltı yaşından büyükler için her yıl belirlenen aylık net asgari ücret tutarının otuzda birine kadar günlük ödeme yapılır. Korunan kişinin birden fazla olması hâlinde, ilave her bir kişi için bu tutarın yüzde yirmisi oranında ayrıca ödeme yapılır. Ancak, ödenecek tutar hiçbir şekilde belirlenen günlük ödeme tutarının bir buçuk katını geçemez. Korunan kişilere barınma yeri sağlanması hâlinde bu fıkrada belirlenen tutarlar yüzde elli oranında azaltılarak uygulanır.
(2) Bu ödemeler, Bakanlık bütçesine, geçici maddi yardımlar için konulan ödenekten karşılanır. Yapılan ödemeler, şiddet uygulayandan tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde tahsil edilir. Bu şekilde tahsil edilemeyenler 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre ilgili vergi dairesi tarafından takip ve tahsil edilir.
(3) Korunan kişinin gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun tespiti hâlinde yapılan yardımlar, bu kişiden 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.
Nafaka
MADDE 18 – (1) Bu Kanun hükümlerine göre nafakaya karar verilmesi hâlinde, kararın bir örneği, resen nafaka alacaklısının veya borçlusunun yerleşim yeri icra müdürlüğüne gönderilir.
(2) Nafaka ödemekle yükümlü kılınan kişinin Sosyal Güvenlik Kurumu ile bağlantısı olması durumunda, korunan kişinin başvurusu aranmaksızın nafaka, ilgilinin aylık, maaş ya da ücretinden icra müdürlüğü tarafından tahsil edilir. İcra müdürlüklerinin nafakanın tahsili işlemlerine ilişkin posta giderleri Cumhuriyet başsavcılığının suçüstü ödeneğinden karşılanır.
Sağlık giderleri
MADDE 19 – (1) Bu Kanun hükümlerine göre hakkında koruyucu tedbir kararı verilen kişilerden genel sağlık sigortalısı olmayan ve genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi kapsamına da girmeyen veya genel sağlık sigortası prim borcu sebebiyle fiilen genel sağlık sigortasından yararlanamayan ya da diğer mevzuat hükümleri gereğince tedavi yardımından yararlanma hakkı bulunmayanlar; bu hâllerin devamı süresince, 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinin (1) numaralı alt bendi kapsamında, gelir testine tabi tutulmaksızın genel sağlık sigortalısı sayılır.
(2) Bu Kanun hükümlerine göre hakkında önleyici tedbir kararı verilen kişinin aynı zamanda rehabilitasyonunun veya tedavi edilmesinin gerekli olduğuna karar verilmesi hâlinde, genel sağlık sigortası kapsamında karşılanmayan rehabilitasyon hizmetlerine yönelik giderler ile rehabilitasyon hizmetleri kapsamında verilmesi gereken diğer sağlık hizmetlerinin giderleri Bakanlık bütçesinin ilgili tertiplerinden karşılanır.
Harçlar ve masraflardan, vergilerden muafiyet ve davaya katılma
MADDE 20 – (1) Bu Kanun kapsamındaki başvurular ile verilen kararların icra ve infazı için yapılan işlemlerden yargılama giderleri, harç, posta gideri ve benzeri hiçbir ad altında masraf alınmaz. Bu Kanunun 17 ncimaddesi uyarınca yapılan ödemeler gelir vergisi ile veraset ve intikal vergisinden, bu ödemeler için düzenlenen kâğıtlar ise damga vergisinden müstesnadır.
(2) Bakanlık, gerekli görmesi hâlinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan idarî, cezaî, hukukî her tür davaya ve çekişmesiz yargıya katılabilir.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Kadrolar
MADDE 21 – (1) Ekli listede yer alan kadrolar ihdas edilerek 13/12/1983 tarihli ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına ait bölümüne eklenmiştir.
Yönetmelik
MADDE 22 – (1) Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar altı ay içinde, Adalet, İçişleri, Maliye, Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlıklarının görüşleri alınmak suretiyle Bakanlık tarafından hazırlanan yönetmeliklerle düzenlenir.
Yürürlükten kaldırılan hükümler ve atıflar
MADDE 23 – (1) 14/1/1998 tarihli ve 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.
(2) Mevzuatta 4320 sayılı Kanuna yapılan atıflar bu Kanuna yapılmış sayılır.
(3) Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce 4320 sayılı Kanun hükümlerine göre verilen kararların uygulanmasına devam olunur.
Şiddet önleme ve izleme merkezlerinin faaliyete geçmesi
GEÇİCİ MADDE 1 – (1) Bu Kanunun 14 üncü maddesinde kurulması öngörülen şiddet önleme ve izleme merkezleri, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde Bakanlık tarafından belirlenecek illerde pilot uygulama yapılmak üzere kurulur. Kuruluşları tamamlanıncaya kadar merkezlerin görevlerinin Bakanlığın hangi birimlerince yürütüleceği Bakanlık tarafından belirlenir.
Yürürlük
MADDE 24 – (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
MADDE 25 – (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür. 19/3/2012
Bu gün, Mirabal Kardeşler’in Dominik Cumhuriyeti’ndeki diktatörlüğe karşı verdiği mücadeleyle sembolleşmiştir. 25 Kasım; 1960’da Dominik Cumhuriyeti‘nde faşist Trujillo Hükümeti’ne karşı ezilenlerin verdiği mücadelede sembol haline gelen Mirabel kardeşlerin tecavüz edilerek öldürüldüğü gündür. Bu gün, insanlığı geçmişte yaşadığı bir ayıbın ve utancın günüdür. Bu gün, kadına yönelik şiddetle mücadelenin ve farkındalığın artırılmasının simgesi haline gelmiştir.
25 Kasım 1960 tarihinde 3 kız kardeş, Patria, Minerva ve Maria Teresa Mirabel‘in, Trujillo diktatörlüğü tarafından tecavüz edilerek katledilmeleri ve cesetlerinin Dominik Cumhuriyeti’nin kuzey bölgesinde bir uçurumun dibinde bulunması üzerine, Diktatörlük önce, bu ölümlerin nedeni olarak “trafik kazasını” göstermiş ancak asıl gerçeğin diktatörlük karşıtı Clandestina hareketinin kurucuları ve kadroları olan bu kadınların “tehlike” olarak görülerek tecavüz edilip katledildikleri ortaya çıkmıştır. Bu üç kadın diktatörlük karşıtı mücadelenin sembolü haline gelmişler, direniş hareketi bu sembollerle güçlenmiş ve bir yılın sonunda diktatörlük, Anti-Trujilo hareketi tarafından iktidardan düşürülmüştür.
Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Gününün Hikayesi
1981 yılında Kolombiya’nın Bogoto şehrinde bir araya gelen Latin Amerikalı ve Karaipli Kadınlar Kongresinde; Mirabel Kardeşlerin anısına 25 Kasım tarihi “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olarak ilan edilmiştir.
Latin Amerika ilerici kadınlarının bu kararı, esas olarak faşist diktatörlüklerin şiddetine karşı kadınlar cephesinden bir mücadele ilanı anlamındadır.
Birleşmiş Milletler Kararı ve Mücadele Gününün Gündemleri
Mücadele gününe ilişkin karar 17 Aralık 1999 tarihinde Birleşmiş Milletle Genel Kurulu tarafından alınmış ve A/RES/54/134 sayılı kararla ilan edilmiştir. 25 Kasım uluslararası düzeyde “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü” olarak kabul edilmiştir. Bu kararda, kadına yönelik şiddetin evrensel bir sorun olduğu, kadınların insan haklarının ihlal edilmesi anlamına geldiği ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için devletlerin sorumluluk alması gerektiği vurgulanmıştır. BM kararı, Latin Amerikalı kadın hakları savunucularının 1981 yılında başlattığı bu farkındalık gününü resmileştirerek küresel bir harekete dönüştürmüştür.
BM Kararı; kadına yönelik şiddetin, tarihsel olarak erkeklerle kadınlar arasındaki eşitsiz güç ilişkilerinin bir tezahürü olduğunu, bunun erkeklerin kadınlar üzerinde baskı kurmasına ve ayrımcılık yapmasına neden olduğunu; kadına yönelik şiddetin, kadınları erkeklere göre ikincil pozisyonlara zorlayan temel sosyal mekanizmalardan biri olduğuna işaret etmiştir.
Kadına Şiddetin Tanımı
Kadına yönelik şiddet “kamusal veya özel yaşamda kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı, ıstırap veren ya da verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem, tehdit, zorlama, keyfi olarak özgürlükten, ekonomik gereksinimlerden yoksun bırakma” olarak tanımlanmaktadır. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi; töre cinayetleri, zorla evlendirme, cinsel istismar ve ayrımcılık gibi insan hakları ihlallerinin sona ermesini gerektirmektedir. Şiddet eylemleri kamu veya özel yaşamda gerçekleşebileceği gibi tehdit, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma durumlarını da içermektedir.
Devletlerin Sorumlulukları, kadınların şiddetten korunması için yasal ve sosyal düzenlemelerin yapılması, toplumda farkındalığın artırılması ve eğitimin desteklenmesidir.
Küçük yaşta evlendirilme, çocuk doğurmaya zorlanma, erkeğe bağımlı yaşam, töre cinayetleri, evde ve iş yerinde zorla çalıştırılmak da kadına yönelik şiddet tanımı içindedir. Türkiye’de 2016 istatistiklerine göre, yanılma payları dikkate alınarak, çocuk yaşta evlilik oranının yüzde 15-20 civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Azınlık gruplarına mensup kadınlar, yerli kadınlar, mülteci kadınlar, göçmen kadınlar, kırsal veya uzak bölgelerde yaşayan kadınlar, yoksul kadınlar, kurumlarda veya cezaevinde bulunan kadınlar, kız çocukları, engelli kadınlar, yaşlı kadınlar ve silahlı çatışma durumlarındaki kadınların şiddete karşı özellikle savunmasızdır.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, ayrımcılığa, ataerkil toplumsal şiddete, aile içi şiddete, savaşa, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı çalışmalar yapmak evrensel hukukun ve anayasanın devlete, kamu kurumlarına ve topluma yüklediği bir ödevdir.
Kadına yönelik şiddet, kadınların fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik yaşamlarını etkileyen küresel bir salgın halini almıştır. Kadınlar, insan haklarından ve temel özgürlüklerinden tam anlamıyla yararlanamamaktadır. Her üç kadından birinin fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığı tahmin edilmektedir. Her 10 dakikada bir kadın öldürülmektedir. 2023’te en az 51.100 kadın, cinsiyete dayalı şiddet döngüsü içinde eşleri ve aile üyeleri tarafından öldürülmüşlerdir. Birleşmiş Milletler’in “felaket” olarak tanımladığı şiddet döngüsü, işyerleri ve çevrimiçi ortamlar da dahil olmak üzere farklı alanlarda yoğunlaşmakta, iklim değişikliği nedeniyle daha da kötüleşmektedir.
Çözüm
Failleri cezasız bırakmamalıdır.
Şiddete karşı ulusal stratejiler geliştirilmelidir.
Kadın hakları hareketlerine daha fazla destek verilmelidir.
Kadına yönelik şiddetin, eşitlik, kalkınma ve barışın sağlanmasının önünde bir engel olduğu bilinci ile hareket edilmelidir.
Toplumsal cinsiyet eşitliği için bireyler, sivil toplum kuruluşları ve devletler el ele çalışmalıdır.
Kadına yönelik şiddeti sona erdirmek sadece kadınların değil, tüm toplumun sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır.
Kadına yönelik şiddetin sosyal ve ekonomik yaşam üzerindeki olumsuz etkileri konusunda küresel ve ulusal sosyal bilinç yaratılmalıdır.
Toplumsal farkındalığın artması, kadın haklarının korunması ve bu konuda gerekli adımların atılması için hep birlikte çalışmak zorunludur.
Mirabel Kızkardeşler: Bir Mücadelenin Sembolü
Dominik Cumhuriyeti’nde ve Amerika’da çok satanlar listesinde olan yazar olan Julia Alvarez; Mirabel kız kardeşlerin hayatını anlattığı romanı olan “In the Time of The Butterflies” (Kelebekler Zamanı) yayımlamıştır. Bu kitap, Mirabel kız kardeşlerin kelebekler olarak tanınmasına neden olmuştur. 2000 yılı 25 Kasım’ında Mirabel Kardeşlerin cesetleri kadın örgütleri tarafından doğdukları köye taşınmıştır. 2001 yılında “In the time of the butterflies-Kelebekler Zamanında” filmi çekilmiş ve büyük ilgi görmüştür.
Mirabel Kardeşler
Kelebekler Zamanı
Afrika Kadın Hakları Protokolü
Haklı Şiddet Yoktur
“Belki de bize en yakın şey ölüm; fakat bu beni korkutmuyor, haklı olan her şey için savaşmaya devam edeceğiz” (Maria Teresa Mirabel 1936)
“Bunca acıyla dolu ülkemiz için yapılacak her şeyi yapmak bir mutluluk kaynağı; kollarını kavuşturup oturmak ise çok üzücü” (Minerva Argentina Mirabel 1926)
“Çocuklarımızın, bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine izin vermeyeceğiz. Bu sisteme karşı savaşmak zorundayız. Ben kendi adıma her şeyimi vermeye hazırım; gerekirse hayatımı da” (Patria Mercedes Mirabel 1924)
Sözleşme, Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilerek 25 Kasım 2010 tarihli ve 6084 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş, Resmi Gazetenin 10.09.2011 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Çocukların cinsel şiddete karşı korunarak mağdurların ve ailelerin desteklenmesini öngören Sözleşme, hem Avrupa Konseyi ülkelerinin hem de konseye üye olmayan devletlerin imzasına açıktır.
Council of Europe Convention on the Protection of Children against Sexual Exploitation and Sexual Abuse (Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi)
Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi; çocukların, fail kim olursa olsun, cinsel sömürü ve istismara karşı korunmasını amaçlamakta; mağdur çocuklara etkin şekilde yardım edilmesini kararlaştırmaktadır.
Sözleşme, çocukların her türlü cinsel sömürü ve istismarına karşı; her devletin iç hukukunda önleyici, koruyucu ve ceza hukuku bakımından caydırıcı hukuki eve idari bir sistem kurmasını ve bu sistemin Avrupa Konseyi ve ilgili kuruluşlar tarafından denetimini hedeflemiştir.
Avrupa Konseyi Toplantısı – 2016
Sözleşmeye taraf olan devletler,mağdur çocukların kısa veya uzun süreçte, fiziksel ve psikososyal iyileşmelerine yardım etmek için gereken her türlü tedbiri almak; bu tedbirleri yürütürken çocuğun görüşleri, ihtiyaçları ve kaygılarını da dikkate almak dikkate almak zorundadır. Sözleşmenin temel amacı daha önce çocuk hakları ve çocukları korunması ile ilgili imzalanan uluslararası belgelerle inşa edilen korumayı güçlendirmek ve bu belgelerin öngördükleri standartları geliştirerek tamamlamaktır.
Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi
Önsöz
Avrupa Konseyi Üye Devletleri ile diğer imza edenler;
Avrupa Konseyinin amacının üyeleri arasında daha sıkı birlik oluşturmak olduğunu göz önünde bulundurarak;
Her çocuğun küçük olma durumunun gerektirdiği ailesi, toplum ve Devlet tarafından koruma tedbirlerine hakkı olduğunu göz önünde bulundurarak;
Çocukların cinsel sömürüsünün, özellikle çocuk pornografisi ve fuhşunun ve çocukların her türlü cinsel istismarının, yurt dışında işlenen fiiller dahil olmak üzere, çocukların sağlık ve psikososyal gelişimi açısından yıkıcı olduğunu dikkate alarak;
Çocukların cinsel sömürüsünün ve istismarının hem ulusal hem de uluslararası düzeyde, özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin (ICT) çocuklar ve failler tarafından artan kullanımı ile ilgili olarak endişe verici oranlara ulaştığı ve çocukların cinsel sömürüsü ve istismarını engellemek ve bununla mücadele etmek için uluslararası işbirliği gerektiği dikkate
alınarak;
Çocukların iyilik ve menfaatinin tüm üye Devletler tarafından paylaşılan temel değerler olduğunu ve hiçbir ayrım yapmadan geliştirilmesi gerektiğini göz önünde bulundurarak;
Resmi Gazete – Avrupa Konseyi Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi – İngilizce Metin İle Birlikte
Çocukların cinsel sömürüsüne son verme tedbirlerinin detaylandınlması çağrısı yapan Devlet ve Hükümet Başkanları Avrupa Konseyi 3. Zirvesinde (Varşova, 16-17 Mayıs 2005) kabul edilen Eylem Planını hatırlayarak;
Çocukların ve genç yetişkinlerin cinsel sömürüsü, pornografisi ve fuhşu ile ticaretine ilişkin Bakanlar Komitesinin R (91) 11 Numaralı Tavsiye Kararını, çocukların cinsel sömürüye karşı korunması konusundaki Rec (2001) 16 Tavsiye Kararını, Bilişim Suçlan Sözleşmesini (ETS No. 185), özellikle buradaki 9’uncu maddeyi, ve Avrupa Konseyi İnsan Ticaretine karşı Eylem Sözleşmesini (CETS No. 197) Özellikle hatırlayarak;
Çocukların Cinsel Sömürüsü ve Çocuk Pomografisiyle Mücadeleye İlişkin Avrupa Birliği Konseyi Çerçeve Kararını (2004/68/JHA), Mağdurların Cezai Takibatlardaki Durumu Hakkındaki Avrupa Birliği Konseyi Çerçeve Kararını (2001/220/JHA) ve İnsan Ticaretiyle Mücadeleye ilişkin Avrupa Birliği Konseyi Çerçeve Kararını (2002/629/JHA) akılda tutarak;
Bu alanda ilgili diğer uluslararası belgeleri ve programları, özellikle Çocuklann Ticari Amaçla Cinsel Sömürüsüne Karşı 1. Dünya Kongresinde (27-31 Ağustos 1996) kabul edilen Stockholm Beyannamesi ve Eylem Gündemini, Çocukların Ticari Amaçla Cinsel Sömürüsüne Karşı 2. Dünya Kongresinde (17-20 Aralık 2001) kabul edilen Yokohama Küresel Taahhüdünü, Çocukların Ticari Amaçla Cinsel Sömürüsüne karşı 2. Dünya Kongresine Hazırlık Konferansında (20-21 Kasım 2001) kabul edilen Budapeşte Taahhüdü ve Eylem Planını, 3. Zirveyi takiben kabul edilen ve Monako Konferansında (4-5 Nisan 2006) başlatılan “Çocuklara uygun bir dünya” Birleşmiş Milletler S-27/2 Genel Kurul Kararım ve “Çocuklar için ve çocuklarla bir Avrupa kurmak” adlı üç yıllık programını gerektiği gibi hesaba katarak;
Çocukları, fail kim olursa olsun, cinsel sömürü ve istismara karşı koruma ve mağdurlara yardım sağlama ortak amacına etkin şekilde katkıda bulunmaya kararlı olarak;
Her türlü cinsel sömürü ve istismara karşı mücadelenin önleyici, koruyucu ve ceza hukuku yönlerine odaklanan ve özel bir gözetim mekanizması kuran kapsamlı bir uluslararası belge hazırlama ihtiyacını göz önünde bulundurarak, aşağıdaki gibi anlaşmışlardır:
1. Bolüm – Amaçlar, ayrımcılık yapmama ilkesi ve tanımlar
Madde 1- Amaçlar
1- Bu Sözleşmenin amaçları:
a – çocukların cinsel sömürüsü ve istismarını engellemek ve bunlarla mücadele etmek;
b – cinsel sömürü ve istismara maruz çocuk mağdurların haklarını korumak;
c – çocukların cinsel sömürü ve istismarına karşı ulusal ve uluslararası işbirliği geliştirmektir.
2- Bu Sözleşme Taraflarca hükümlerinin etkin uygulamasını temin etmek için özel bir gözetim mekanizması kurar.
Madde 2- Ayrımcılık yapmama ilkesi
Bu Sözleşme hükümlerinin Taraflarca uygulanması, özellikle mağdur haklarım koruma tedbirlerini kullanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer görüşler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlıkla bağlantı, mülk, doğum, cinsel eğilim, sağlık durumu, özürlülük veya diğer durumlar gibi hiçbir zeminde ayrımcılık yapılmamasını güvenceye
alır.
Madde 3- Tanımlar
Bu Sözleşme amacı için:
a- “Çocuk” 18 yaşın altındaki herhangi bir kişi anlamına gelir;
b- “Çocuğun cinsel sömürüsü ve istismarı” bu Sözleşmenin 18 ila 23’üncü maddelerde belirtilen davranışları içerir;
c- “Mağdur” cinsel sömürü veya istismara maruz kalan herhangi bir kişi anlamına gelir.
2. Bölüm – Önleyici tedbirler
Madde 4- İlkeler
Taraflardan her biri, çocukların cinsel sömürü ve istismarının her türünü engellemek ve çocukları korumak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 5- Çocuklarla ilişki içinde çalışan kişilerin işe alımı, eğitimi ve bilinçlendirilmesi
1- Taraflardan her biri eğitim, sağlık, sosyal koruma, adli ve emniyet sektörleri ve spor, kültür ve boş zaman aktiviteleri ile ilgili alanlarda, çocuklarla düzenli ilişki içinde olan kişiler arasında çocukların haklan ve korunması bilincini teşvik etmek için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
2- Taraflardan her biri, 1. fıkrada belirtilen kişilerin çocukların cinsel sömürüsü ve istismarı, bunları tespit etme ve 12. maddenin 1, fıkrasında belirtilen olasılık ile ilgili yeterli bilgiye sahip olmalarım sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
3- Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, çocuklarla düzenli ilişki gerektiren bu mesleklere girişte bu meslek adaylarının çocuklara cinsel sömürü veya istismar fiillerinden hüküm giymemiş olduğundan emin olmak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 6- Çocukların eğitimi
Taraflardan her biri, çocukların ilk ve orta öğretimde gelişen kapasitelerine uygun olarak, cinsel sömürü ve istismar risklerine ve kendilerini koruma yollarına ilişkin bilgi edinmelerini sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır. Anne babalarla işbirliği içinde sağlanan bu bilgi, uygun olduğu hallerde cinselliğe ilişkin daha genel bir bilgi kapsamında verilir ve risk durumlarına, özellikle yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanılmasını içeren durumlara dikkat çeker.
Madde 7- Önleyici müdahale programları veya tedbirleri Taraflardan her biri, Sözleşme uyarınca belirtilen suçlardan herhangi birini işleyebileceğinden çekinen kişilerin, uygun olduğu hallerde, işlenen suçun riskini değerlendirmek ve bu riski önlemek için tasarlanmış etkin müdahale programlarına veya tedbirlerine erişim sağlayabilmesini sağlar.
Madde 8- Kamusal tedbirler
1- Taraflardan her biri, çocukların cinsel sömürüsü’ve istismarı olgusu ve alınabilecek koruyucu tedbirler konusunda bilgi sağlayan kamuya yönelik bilinçlendirme kampanyaları geliştirir veya yürütür.
2- Taraflardan her biri, Sözleşme uyarınca belirlenen suçların reklamını yapan materyallerin yayımını önlemek veya yasaklamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 9- Çocukların, özel sektörün, medyanın ve sivil toplumun katılımı
1- Taraflardan her biri, gelişim kapasitelerine uygun olarak çocukların cinsel sömürü ve istismarı ile mücadeleye ilişkin devlet politikalarının, programlarının ve diğer girişimlerin geliştirilmesi ve uygulanmasına çocukların katılımını teşvik eder.
2- Taraflardan her biri, özellikle bilgi ve iletişim teknolojisi sektörü, turizm ve seyahat endüstrisi, banka ve fkıans sektörleri olmak üzere özel sektörü ve sivil toplumu çocukların cinsel sömürü ve istismarım önleme politikalarının detaylandınlmasuıa ve uygulanmasına katılmaya ve kendi kendine düzenleme veya ortak düzenleme yoluyla iç normlar uygulamaya teşvik eder.
3- Taraflardan her biri medyayı, medyanın bağımsızlığına ve basın özgürlüğüne saygı çerçevesinde, çocukların cinsel sömürü ve istismarının tüm yönlerine ilişkin uygun bilgi sağlanması için teşvik eder.
4- Taraflardan her biri, çocukları cinsel sömürü ve istismardan koruma ve bunları önleme amacıyla sivil toplum tarafından yürütülen, uygun olduğu hallerde fon kurma yolunu da içeren, proje ve programlarının finansmanım teşvik eder.
3. Bölüm – Uzman makamlar ve koordinasyon organları
Madde 10- Koordinasyon ve işbirliği ulusal tedbirleri
1- Taraflardan her biri, özellikle eğitim sektörü, sağlık sektörü, sosyal hizmetler ve kolluk güçleri ve adli makamlar olmak üzere çocukların korunmasından, cinsel sömürü ve istismarlarının önlenmesinden ve buna karşı mücadeleden sorumlu farklı organların ulusal ve yerel düzeyde işbirliğini sağlamak için gereken tedbirleri alır.
2- Taraflardan her biri:
a kendilerine belirli kaynaklar ve sorumluluklar teinin edilmesini sağlayarak çocukların haklarının teşvik edilmesi ve korunması için bağımsız yetkili ulusal veya yerel kurumlan;
b kişisel verilerin korunmasına saygı göstererek, çocukların cinsel sömürüsü ve istismarı olgusunu gözlemleme ve değerlendirme amacıyla ulusal veya yerel seviyede ve sivil toplumla işbirliği içinde veri toplamak için mekanizmalar veya irtibat noktaları kurmak veya belirlemek için gereken yasal veya diğer tedbirleri alır.
3- Taraflardan her biri, çocukların cinsel sömürüsü ve istismarını daha iyi önlemek ve bunlarla daha iyi mücadele edebilmek için yetkili devlet makamları, sivil toplum ve özel sektör arasında işbirliğini teşvik eder.
4. Bolum – Koruyucu tedbirler ve mağdurlara yardım
Madde 11-İlkeler
1- Taraflardan her biri, mağdurlar, yakın akrabaları ve bakımlarından sorumlu kişiler için gereken desteği sağlamak amacıyla etkin sosyal programlar oluşturur ve multidisipliner yapılar kurar.
2- Taraflardan her biri mağdurun yaşı belirli değilse ve mağdurun bir çocuk olduğuna inanmak için nedenler varsa, yaşının tahkiki süresince mağdura çocuklar için sağlanan koruma ve yardım tedbirlerinin tanınmasını sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 12- Cinsel sömürü veya istismar şüphesinin rapor edilmesi
1- Taraflardan her biri, çocuklarla ilişki içinde çalışması istenilen belirli meslek sahiplerine İç hukuk tarafından getirilen gizlilik kuralının, bu meslek sahiplerinin, bir çocuğun cinsel sömürü veya istismar mağduru olduğuna inanmak için makul nedenlerin olduğu herhangi bir durumu çocuk korumadan sorumlu servislere rapor etmeleri olasılığına engel teşkil etmemesini sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
2- Taraflardan her biri çocukların cinsel sömürüsü veya istismarı olduğunu bilen veya bu konuda, iyi niyetli şüphesi olan herhangi bir kişiyi bu durumu yetkili servislere bildirmesi için teşvik etmek üzere gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 13-Yardım hatları
Taraflardan her biri, gizlilik ve anonimliğe saygı içinde arayanlara danışma sağlamak üzere telefon veya İnternet yardım hatları gibi bilgi servisleri oluşturmayı teşvik etmek ve desteklemek için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 14- Mağdurlara yardım
1- Taraflardan her biri, mağdurların kısa veya uzun süreçte, fiziksel ve psikososyal iyileşmelerine yardım etmek için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır. Bu fıkra uyarınca alınan tedbirler çocuğun görüşleri, ihtiyaçları ve kaygılarım dikkate alır.
2- Taraflardan her biri, kendi iç hukukunun sağladığı şartlar altında, mağdurlara yardım etmekle uğraşan sivil toplum örgütleri, diğer ilgili örgütler veya sivil toplumun diğer unsurlarıyla işbirliği yapmak için tedbirler alır.
3- Çocuğun anne babası veya bakımından sorumlu kişi, çocuğun cinsel sömürüsü veya istismarına karışmış ise, 11. Maddenin 1. fıkrasının uygulanmasında ele alman müdahale usulleri aşağıdakileri içerir:
– varsayılan failin uzaklaştırılması ihtimali; – mağdurun kendi aile ortamından çıkarılması olasılığını içerir. Bu çıkarılmanın şartlan ve süresi çocuğun yüksek menfaatine uygun şekilde belirlenir.
4- Taraflardan her biri, mağdura yakın olan kişilerin, uygun olan hallerde, tedavi amaçlı yardımlardan, özellikle acil psikolojik bakımdan, yararlanmalarını sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
5. Bölüm – Müdahale programları ve tedbirleri
Madde 15- Genel ilkeler
1- Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, çocuklara karşı cinsel nitelikli mükerrer suç riskini önleme ve en aza düşürme amacıyla 16. Maddenin 1 ve 2. fıkralarında belirtilen kişiler için etkin müdahale programlan veya tedbirleri sağlar veya bunları geliştirir. Bu programlar ve tedbirler, iç hukukta belirlenen şartlara uygun olarak, dava sırasında, hapishane içinde ve dışında her daim erişilebilir olmalıdır.
2- Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, yetkili makamlar, özellikle sağlık hizmetleri ve sosyal hizmetler, ile adli makamlar ve 16. Maddenin 1 ve 2. fıkralarında belirtilen kişileri takipten sorumlu diğer organlar arasında ortaklık veya diğer işbirliği türlerinin geliştirilmesini sağlar veya iyileştirir.
3- Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, uygun programlar ve tedbirlerin belirlenmesi amacıyla, bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçların 16, Maddenin 1 ve 2. fıkralarında belirtilen kişiler tarafından muhtemel tekrarlanma riskleri ve tehlikeliliğinin bir değerlendirmesini öngörür.
4- Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, uygulanan programlar ve tedbirlerin etkinliğinin değerlendirmesini öngörür.
Madde 16- Müdahale programlan ve tedbirlerinin alıcıları
1 – Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçlardan herhangi biri nedeniyle hakkında ceza davası bulunan kişilerin, savunma hakkına aykırı veya zarar verici olmayan şartlar altında ve adil ve tarafsız bir yargılamanın gerekliliklerine, özellikle masumiyet karinesi ilkesini düzenleyen kurallara saygı içinde, 15. Maddenin l fıkrasında belirtilen programlan veya tedbirleri kullanmalarını sağlar.
2- Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçlardan herhangi birinden hüküm giyen kişilerin 15. Maddenin 1. fıkrasında belirtilen programlar veya tedbirlere katılabilmelerini sağlar.
3- Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, cinsel davranış problemlerine çözüm bulmak amacıyla cezai sorumluluk yaşının altında olanlar dahil cinsel suç işleyen, çocukların gelişimsel ihtiyaçlarım karşılamak için müdahale programlan veya tedbirlerinin geliştirilmesini veya uyarlanmasını sağlar.
Madde 17- Bilgi ve rıza
1- Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, 16. maddede belirtilen kendilerine müdahale programlan veya tedbirleri Önerilen kişilerin, önerinin nedenleri hakkında tümüyle bilgilendirilmelerini ve program ve tedbir hakkında tam bilgi sahibi olarak rıza göstermelerini sağlar.
2- Taraflardan her biri, kendi iç hukukuna uygun olarak, kendilerine müdahale programlan veya tedbirleri önerilen kişilerin bunları reddedebilmelerini ve hüküm giymiş kişiler söz konusu olduğunda, bu reddin muhtemel sonuçlarının farkında olmalarını sağlar.
6. Bolüm – Maddi ceza hukuku
Madde 18- Cinsel istismar
l- Taraflardan her biri aşağıdaki kasti fiilin suç kapsamına girmesini sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır:
a – ulusal hukukun ilgili hükümlerine göre yasal olarak cinsel erginlik yaşına gelmemiş olan bir çocukla cinsel faaliyetlerde bulunmak;
b – bir çocukla aşağıdaki yollarla cinsel faaliyette bulunulması halinde:
– zor, güç veya tehdit kullanma; veya
– aile içi dahil, çocuk üzerinde güven, yetki veya etki gerektiren mevkii kullanarak istismar; veya
– özellikle bir zihinsel veya fiziksel özürlülük veya bağımlılığı sebebiyle, çocuğun özellikle savunmasız bir durumundan yararlanarak istismar.
2- Yukarıdaki 1. fıkra amacına uygun olarak, Taraflardan her biri bir çocukla cinsel faaliyette bulunmama yasak olduğu yaş alt sınırına karar verir.
3- La fıkrasının hükümleri, küçükler arasında rızaya dayalı cinsel faaliyetleri düzenlemeye yönelik değildir.
Madde 19- Çocuk fuhşuna ilişkin suçlar
1- Taraflardan her biri, aşağıdaki kasti davranışların suç kapsamına girmesini sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır:
a – bir çocuğu Muş için işe almak veya bir çocuğun fuhşa katılmasına neden olmak;
b – bir çocuğu fuhuş için zorlamak veya bu amaçla, bir çocuk üzerinden kazanç sağlamak veya çocuğu istismar etmek;
c – çocuk fuhşuna başvurmak.
2- Bu madde kapsamında, “çocuk fuhuşu” ifadesi; ödeme olarak para veya herhangi bir ücret ya da bedel verilmesi veya vaat edilmesi karşılığında, bu ödemenin, vaadin veya bedelin çocuğa mı yoksa üçüncü bir kişiye mi yapıldığına bakılmaksızın, bir çocuğu cinsel faaliyetler için kullanma eylemi anlamına gelir.
Madde 20- Çocuk pornografisine ilişkin suçlar
1- Taraflardan her biri aşağıdaki kasti davranışın, hakkı olmadan işlenmesi halinde, suç kapsamına girmesini sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır:
a – çocuk pornografisi üretimi;
b – çocuk pornografisi teklifi veya sağlanması;
c – çocuk pornografisi dağıtımı veya yayınlanması;
d – kendisi veya başkası için çocuk pornografisi temin etmek;
e – çocuk pornografisine sahip olmak;
f – bilgi ve iletişim teknolojileri yoluyla bilerek çocuk pornografisine erişim sağlamak.
2- Bu madde kapsamında, “çocuk pornografisi” ifadesi; görsel olarak bir çocuğun gerçek veya temsili açık cinsel ilişkiye girdiğini ortaya koyan veya bir çocuğun cinsel organlarının cinsel amaç öncelikli olarak her türlü gösterimini içeren herhangi bir materyali ifade eder.
3- Taraflardan her biri, aşağıda belirtilen pornografik materyallerin üretimi ve sahipliğine 1.a ve 1.e fıkralarını kısmen veya tamamen uygulamama hakkını saklı tutabilir:
– tamamen temsili sunumlardan veya var olmayan bir çocuğun görüntülerinden oluşan;
-18. Maddenin 2. fıkrasının uygulanmasında belirlenen yaşa ulaşmış ve bu görüntüleri kendi rızalarıyla ve sadece kendi özel kullanımları için üretip iyeliklerinde bulunduran çocukları içeren.
4- Taraflardan her biri, l.f. fıkrasını uygulamama hakkını, kısmen veya tamamen, saklı tutabilir koyabilir.
Madde 21- Bir çocuğun pornografik gösterilere katılımına ilişkin suçlar
1- Taraflardan her biri, aşağıdaki kasti fiilin suç kapsamına girmesini sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır:
a – bir çocuğu pornografik gösterilere katılması için işe almak veya bir çocuğun böyle gösterilere katılımına neden olmak:
b – bir çocuğu pornografik gösterilere katılması için zorlamak veya bir çocuk üzerinden kazanç sağlamak veya bu amaçla çocuğu her türlü istismar etmek;
c – bilerek çocukların katılımını içeren pornografik gösterilere katılmak.
2- Taraflardan her biri, lc fıkrasının çocukların 1.a veya 1.b fıkralarına uygun olarak işe alındığı veya icbar edildiği durumlara uygulanmasını kısıtlama hakkım saklı tutabilir.
Madde 22- Çocukların suiistimali
Taraflardan her biri, cinsel amaçlarla, 18. Maddenin 2. fıkrasının uygulanmasında belirlenen yaşa ulaşmamış bir çocuğun katılım olmadan da olsa cinsel sömürü veya cinsel faaliyetlere tanık olmasına kasten neden olmanın suç olarak düzenlenmesi için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 23- Çocukların cinsel amaçlar için teşviki
Taraflardan her biri, 18. Maddenin 2. fıkrasının uygulanmasında belirlenen yaşa ulaşmamış bir çocuğa, bilgi ve iletişim teknolojileri yoluyla bir yetişkinin, 18. Maddenin la fıkrası veya 20. Maddenin la fıkrası uyarınca belirlenen suçlardan herhangi birini işlemek amacıyla kasten buluşma teklifinde bulunmasını, bu teklifi takiben söz konusu buluşmayla sonuçlanacak icra hareketlerinin gerçekleşmesi halinde, suç olarak düzenlemek için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 24- İştirak ve teşebbüs
1- Taraflardan her biri, bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçlardan herhangi birine yardım ve yataklığın kasten işlenmesinin suç olarak düzenlenmesi için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
2- Taraflardan her biri bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçlardan herhangi birine teşebbüsün kasten işlenmesinin suç olarak düzenlenmesi için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
3- Taraflardan her biri, 20. Maddenin 1.b, d, e ve f fıkraları, 21. Maddenin 1.c fıkrası, 22 ve 23. Maddeler uyarınca belirlenen suçlara ikinci fıkranın kısmen veya tamamen uygulanmaması hakkım saklı tutabilir.
Madde 25- Yargı yetkisi
1- Taraflardan her biri, bu Sözleşme uyarınca belirlenen herhangi bir suçun:
a – kendi ülkesinde; veya
b – o Tarafın bayrağım taşıyan bir gemi üzerinde; veya
c – o Tarafın kanunları altında kayıtlı bir hava taşıtının içinde; veya
d – kendi vatandaşlarından biri tarafından; veya
e – kendi ülkesinde sürekli ikamet adresi olan bir kişi tarafından işlenmesi halinde; bu suçlar üzerinde yargı yetkisi kurmak için gereken yasal veya diğer tedbirleri alır.
2- Taraflardan her biri, suç kendi vatandaşlarından birine veya kendi topraklarında mutat ikametgahı olan bir bir kişiye karşı işlendiğinde, bu Sözleşme uyarınca belirlenen herhangi bir suç hakkında yargı yetkisi kurmak için gereken yasal ve diğer tedbirleri almaya çaba gösterir.
3- Taraflardan her biri, imza sırasında veya onay, kabul, tasdik veya katılım belgelerini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben yazılmış bir beyan yoluyla, bu maddenin 1.e fıkrasında düzenlenen yargılama yetkisi kurallarını uygulamama veya sadece belirli durum ve şartlarda uygulama hakkını saklı tuttuğunu beyan edebilir.
4- Taraflardan her biri, bu Sözleşmenin 18, 19. Maddeleri, 20 Maddesinin 1.a fikrası ve 21. Maddenin 1.a ve b fıkrası gereğince belirlenen suçların kovuşturulması amacıyla 1.d fıkrasının söz konusu olduğu durumlarda yargılama yetkisinin, fiillerin işlendikleri yerde de suç olarak düzenlenmiş olması şartına bağlı olmamasını sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
5- Taraflardan her biri, imza sırasında veya onay, kabul, tasdik veya katılım belgelerini tevdi ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben yazılmış bir beyan yoluyla, 18. Maddenin 1.b fıkrasının ikinci ve üçüncü alt paragrafları uyarınca belirlenen suçlara ilişkin bu maddenin 4. paragrafının uygulanmasını sınırlama hakkının vatandaşının mutat ikametgahının kendi topraklan üzerinde olduğu durumlarla saklı tuttuğunu açıklayabilir.
6- Taraflardan her biri, bu Sözleşmenin 18, 19. maddeleri, 20 maddesinin la fıkrası ve 21. maddesi gereğince belirlenen suçların kovuşturulması amacıyla 1.d ve e fıkraları söz konusu olduğunda yargılama yetkisinin ancak mağdurun bildirimi veya suçun işlendiği ülkenin şikayeti üzerine kovuşturma açılabileceği şartına bağlı olmamasını sağlamak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
7- Taraflardan her biri, varsayılan suçlunun kendi ülkesinde olduğu ve yalnızca uyruğu nedeniyle sanığı başka bir Tarafa iade etmediği hallerde, bu Sözleşme uyarınca belirlenen suçlar üzerinde yargılama yetkisini kurmak için gereken yasal ve diğer tedbirleri alır.
8- Bu Sözleşme uyarınca, birden çok Tarafın varsayılan bir suç üzerinde yargılama yetkisinin bulunduğunu iddia ettikleri hallerde, ilgili taraflar, uygun olduğu taktirde kovuşturma için en uygun yargı yetkisini belirlemek amacıyla görüşür.
9- Uluslararası hukukun genel kuralları saklı kalmak koşuluyla, bu Sözleşme kendi iç hukuku gereğince bir Taraf tarafından uygulanan herhangi bir cezai yargı yetkisini hariç tutmaz.
Madde 26- Tüzel Kişilerin Sorumluluğu
1- Taraflardan her biri, bu Sözleşme uyarınca öngörülen ve tüzel kişilik içinde aşağıda sayılanlara dayalı olarak lider pozisyonuna sahip herhangi bir gerçek kişi tarafından, tüzel kişilik çıkarına, gerek bireysel gerekse tüzel kişiliğin bir organının parçası sıfatıyla işlenen bir suçtan bir tüzel kişiliğin sorumlu tutulabilmesi için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alır:
a. Tüzel kişiliği temsil gücü
b. Tüzel kişilik adına karar alma yetkisi
c. Tüzel kişilik içerisinde kontrol yetkisi
2- Paragraf l’de daha önce öngörülen haller dışında, paragraf l’de bahsedilen gerçek kişinin denetim ve kontrolünün yokluğu, bu tüzel kişiliğin yararına olarak tüzel kişilik otoritesi altında hareket eden bir gerçek kişi tarafından bu Sözleşmeye göre suç sayılan bir eylemin işlenmesini mümkün kılıyorsa, taraflardan her biri tüzel kişiliğin sorumlu tutulabilmesini sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
3- Tarafın hukuk kurallarına göre tüzel kişiliğin sorumluluğu cezai, hukuki ya da idari olabilir.
4- Bu tür bir sorumluluk, suçu işleyen gerçek kişilerin cezai sorumluluğuna halel getirmez.
Madde 27- Yaptırımlar ve Tedbirler
1- Taraflardan her biri, bu Sözleşmedeki suçların ciddiyeti göz önünde bulundurularak etkin, makul ve caydırıcı yaptıranlarla cezalandırılmasını sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır. Bu yaptırımlar, suçlu iadesine yol açabilecek hürriyeti bağlayıcı cezalan da içerir.
2- Taraflardan her biri, 26. madde uyarınca sorumlu görülen tüzel kişilere cezai ve cezai olmayan para cezaların ve özellikle aşağıda sıralanan tedbirler gibi başka tedbirleri de içeren etkin, orantılı ve caydırıcı yaptırımların uygulanmasını sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır:
a. Kamusal menfaatlerden ve yardımından men;
b. Ticari faaliyetlerden devamlı ya da geçici olarak men;
c. Adli denetim altına almak;
d. Tasfiye.
3- Taraflardan her biri;
a. -Bu Sözleşmedeki suçların işlenmesinde veya işlenmesine yardım için kullanılan mallar, belgeler ve diğer araçlara
-bu tür suçlardan elde edilen kazanca veya değeri bu tür kazanca denk gelen mal varlığına el koyma ve bunların müsaderesi için;
b. Bu Sözleşmedeki suçların işlenmesi için kullanılan her hangi bir müessesenin, iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarına halel getirmeksizin, geçici ya da daimi olarak kapatılmasını ya da suçlunun çocuklarla teması içeren ve icrası sırasında suçların işlendiği mesleki veya gönüllü faaliyetlerden men edilmesini sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
4- Taraflardan her biri, faillerle ilgili olarak velayet hakkının kaldırılması ya da hükümlü kişilerin gözetimi veya denetimi gibi başka tedbirler benimseyebilir.
5- Taraflardan her biri, bu madde uyarınca müsadere edilen mal varlığı veya suçtan elde edilen kazancın, bu Sözleşme uyarınca öngörülen suçların mağdurları için önleme ve yardım programlarını finanse etmek üzere özel bir fona tahsis edilmesini sağlayabilir.
Madde 28- Ağırlaştırıcı durumlar
Taraflardan her biri, aşağıdaki durumların, suçu oluşturan unsurların bir parçası olmadıkları takdirde, iç hukukun ilgili hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşmedeki suçlara ilişkin yaptırımlara karar verilirken ağırlaştırıcı durum olarak değerlendirilmesini sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır:
a. Suç mağdurun fiziksel ve akıl sağlığını ciddi olarak zarar vermişse;
b. Suçun öncesinde veya beraberinde işkence veya ciddi şiddet eylemleri olduysa;
c. Suç özel olarak savunmasız bir mağdura karşı işlenmişse;
d. Suç ailenin bir üyesi tarafından, çocukla beraber yaşayan bir şahıs ya da yetkisini kötüye kullanan bir kişi tarafından işlenmişse;
e. Suç beraber hareket eden birkaç kişi tarafından işlenmişse;
f. Suç bir suç örgütü çerçevesinde işlenmişse;
g. Fail daha önce aynı türden bir suçtan hüküm giymişse.
Madde 29- Önceki mahkumiyetler
Taraflardan her biri, yaptırımlara karar verirken bu Sözleşme uyarınca öngörülen suçlara ilişkin olarak başka bir Tarafça alınan nihai kararlan göz önüne alma imkanını sağlayıcı gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır
7. Bölüm- Soruşturma, Kovuşturma ve Usul Hukuku
Madde 30-İlkeler
1- Taraflardan her biri soruşturmanın ve ceza davasının çocukların yüksek menfaatlerine uygun ve haklarına saygı içinde yürütülmesini sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
2- Taraflardan her biri, soruşturma ve ceza davasının çocuğun yaşadığı travmayı ağırlaştırmamasını ve uygun olduğunda cezai cevaba yardımın eşlik etmesini sağlayarak mağdurlara karşı koruyucu bir yaklaşım benimser.
3- Taraflardan her biri soruşturma ve ceza davalarının öncelikli olarak ele alınmasını ve haksız gecikmeler olmaksızın yerine getirilmesini sağlar.
4- Taraflardan her biri, bu bölüm altındaki tedbirlerin İnsan Haklan ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesinin 6. Maddesine uygun olarak adil ve tarafsız yargılamanın gerekleri ve savunma haklarına halel getirmemesini sağlar.
5- Taraflardan her biri, kendi iç hukukun temel kurallarına uygun olarak,
– Bu Sözleşme uyarınca öngörülen suçların mümkün olduğunda gizli operasyonlara da izin vererek etkin bir şekilde soruşturulması ve kovuşturulmasını sağlamak;
– Madde 20’deki suçların mağdurların, özellikle bilgi ve iletişim teknolojileri yoluyla yayınlanan veya iletilen fotoğraf ve görüntü kayıtlan gibi çocuk pornografisi materyallerini analiz ederek belirlemek için birimler ve soruşturma hizmetleri sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 31- Genel koruma tedbirleri
1- Taraflardan her biri, mağdurların özellikle tanık sıfatıyla hak ve çıkarlarım korumak için soruşturma ve cezai davalarını her aşamasında, özellikle aşağıda belirtilen yollarla gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır:
a. Mağdurları, ifade sırasındaki haklan ve kendilerine tahsis edilen hizmetler ve böyle bir bilgiyi istemediklerini ifade etmedikleri sürece şikayetleri konusundaki gelişmeler, ücretler, soruşturma ve davanın genel seyri ve bu aşamalardaki rolleri ile davaların sonuçlan hakkında bilgilendirmek;
b. En azından mağdurların ve ailelerinin tehlikede olabileceği durumlarda, yargılanan ya da hüküm giyen kişinin geçici ya da tamamen serbest bırakıldığı konusunda gerektiğinde bilgilendirilebilmelerini sağlamak;
e. İç hukukun usul kurallarına uygun şekilde, delillerden haberdar olmalarını, delil sağlamalarını ve görüşlerinin, ihtiyaçlarının ve endişelerinin doğrudan ya da bir aracı ile alınması ve değerlendirilmesi yöntemlerini seçmelerini sağlamak;
d. Hak ve çıkarlarının tam olarak temsil edilmesi ve dikkate alınması için uygun destek hizmetlerini sağlamak;
e. Mahremiyetlerini, kimliklerini ve görünüş şekillerini korumak ve iç hukuka uygun tedbirler alarak kimliklerinin tespit edilmesine yol açacak her türlü bilginin yayılmasını engellemek;
f. Kendilerinin, ailelerinin ve tanıklarının yıldırma, kısas ve çifte mağduriyetten korunmalarını sağlamak;
g. Yetkili makamlar, çocuğun yüksek çıkarları ya da soruşturma veya kovuşturmanın gerekleri için başka türlü karar vermedikçe mağdurların ve faillerin soruşturma ve mahkeme binalarında doğrudan temasta olmamalarını sağlamak;
2- Taraflardan her biri mağdurlara, yetkili makamlarla ilk temaslarından itibaren ilgili adli ve idari işlemler hakkında bilgi almalarını garanti eder.
3- Taraflardan her biri mağdurların, ceza davasında taraf sıfatı alabilecek konumda iseler; şartlarını haiz oldukları taktirde, ücretsiz olarak adli yardım almalarını sağlar.
4- Taraflardan her biri, iç hukuka göre mağdur bir ceza davasında taraf olabilecek durumdaysa ve velisi olan kişiler çocukla aralarındaki çıkar çatışmasının sonucu olarak bu davada çocuğu temsil etme yetkisinden yoksun bırakılmışsa; adli makamların mağdur için özel bir temsilci tayin etmesini sağlar.
5- Taraflardan her biri, yasal ya da diğer tedbirler yoluyla ve iç hukukunun öngördüğü şartlara uygun olarak; grup, vakıf, dernek veya devlete bağlı örgütler ya da sivil toplum örgütlerinin işbu Sözleşmedeki suçlarla ilgili cezai işlemler boyunca buna rıza gösteren mağdurlara yardım ve destek sağlamalarına imkan tanır.
6- Taraflardan her biri bu maddenin hükümlerine uygun olarak mağdurlara verilen bilginin yaşlarına ve olgunluklarına uygun şekilde ve anlayabildikleri dilde verilmesini sağlar.
Madde 32- İşlemlerin Başlatılması
Taraflardan her biri işbu Sözleşmedeki suçların soruşturulması ve kovuşturulmasının mağdur tarafından yapılan bir açıklama ya da suçlamaya dayandırılmamasını ve mağdur ifadelerini geri alsa bile işlemlerin devam etmesini sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 33- Zaman Aşımı
Taraflardan her biri, Madde 18, 19 paragraf 1.a ve b ile madde 21 paragraf 1.a ve b maddelerinde düzenlenen suçlar bağlamında başlatılacak takibat işlemleri için zamanaşımı süresinin, mağdur, reşit yaşa geldikten sonra ve söz konusu suçun ağırlığıyla orantılı olarak etkili takibat işlemlerinin başlatılmasına izin verilmesini sağlayacak yeterli sürenin verilmesini temin için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 34- Soruşturmalar
1- Taraflardan her biri, soruşturmalardan sorumlu kişilerin, birimlerin ya da servislerin çocukların cinsel sömürü ve istismarı ile mücadele alanında uzmanlaşmış olmaları ya da kişilerin bu amaçla eğitilmiş olmaları için gerekli tedbirleri kabul eder. Bu birim ve servisler yeterli mali kaynaklara sahip olmalıdırlar.
2- Taraflardan her biri mağdurun gerçek yaşıyla ilgili belirsizliğin cezai soruşturmanın başlatılmasına engel olmamasını sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
Madde 35- Çocuğun ifadesinin alınması
1- Taraflardan her biri aşağıdakileri sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır:
a. Çocukla yapılacak mülakatın, yetkili makamlara vak’alar bildirildikten sonra haksız bir gecikme olmaksızın gerçekleştirilmesi;
b. Çocukla yapılacak mülakatın” gerekli görülüyorsa, bu amaçla tasarlanmış ya da uygun hale getirilmiş binalarda gerçekleştirilmesi;
c. Çocukla yapılacak mülakatın bu amaçla eğitilmiş profesyoneller tarafından gerçekleştirilmesi;
d. Mümkün ve uygunsa, çocukla yapılacak bütün mülakatların aynı kişiler tarafından gerçekleştirilmesi;
e. Çocukla yapılacak mülakatların cezai işlemlerin amacı için gerekli olan kadar ve mümkün olduğunca sınırlı tutulması;
f. Çocuğa, yasal temsilcisinin ya da uygun olduğu takdirde kendi seçeceği bir yetişkinin; bu kişiye yönelik aksi yönde bir karar alınmamışsa, eşlik etmesi.
2- Taraflardan her biri, mağdurla ya da çocuk tanıkla yapılan tüm mülakatların sesli görüntülü olarak kaydedilmesini ve bu kayıtların gerektiğinde iç hukuktaki kurallara uygun olarak mahkeme işlemlerinde delil olarak kabul edilmesini sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
3- Mağdurun yaşı konusunda bir belirsizlik ve mağdurun çocuk olduğuna inanılacak sebepler var ise; yaşının doğrulanması beklenilirken paragraf 1 ve 2’deki tedbirler uygulanır.
Madde 36- Ceza mahkemesi işlemleri
1- Taraflardan her biri, hukuki mesleklerin bağımsızlığım yöneten kurallara saygı içinde; çocuk haklan ve çocukların cinsel sömürü ve istismar konusunda eğitimlerin ceza mahkemesi işlemlerine katılan bütün kişiler; özellikle de hakim, savcı ve avukatlar için temin edilmesini sağlamak amacıyla gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
2- Taraflardan her biri, iç hukukundaki kurallara göre, aşağıdakilerin sağlanması için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır:
a. Hakimin duruşmayı kamuya kapalı olarak gerçekleştirebilmesi;
b. Mağdurun duruşma salonunda fiziksel olarak bulunmadan, özellikle uygun iletişim teknolojileri aracılığıyla, dinlenilebilmesi
8. Bolüm- Verilerin kaydedilmesi ve saklanması
Madde 37- Hüküm giymiş cinsel suç failleri hakkındaki ulusal verilerin kaydedilmesi ve saklanması
1- İşbu Sözleşmedeki suçların engellenmesi ve kovuşturulması için taraflardan her biri, iç hukuklarında kişisel verilerin korunması hakkındaki hükümlere ve diğer uygun kural ve garantilere uygun olarak, işbu Sözleşmedeki suçlardan birinden hüküm giymiş bir şahsın kimliği ve genetik profili (DNA) ile ilgili verinin toplanması ve saklanması için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
2- Taraflardan her biri, imza tarihinde ya da onay, kabul, tasdik veya katılım belgelerini teslim ederken, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine paragraf 1’deki amaç için sorumlu tek ulusal makamın ismini ve adresini verir.
3- Taraflardan her biri, paragraf l’de bahsedilen bilgilerin iç hukukunda ve ilgili uluslararası belgelerde belirlenen koşullara uygun olarak bir başka Tarafın yetkili makamına aktarılmasını sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
9. Bölüm- Uluslararası İşbirliği
Madde 38- Uluslararası işbirliği için genel ilke ve tedbirler
1- Taraflar işbu Sözleşmenin hükümleri uyarınca ve tek ya da iki taraflı mevzuat ve iç hukuklar temelinde mutabık kalınmış ilgili uygulanabilir uluslararası ve bölgesel belge ve düzenlemelerin uygulanması yoluyla, aşağıdaki amaçlar doğrultusunda mümkün olduğunca işbirliği yaparlar:
a. Çocuklara yönelik cinsel sömürü ve istismarı engelleme ve mücadele;
b. Mağdurları koruma ve yardım sağlıma;
c. İşbu Sözleşmedeki suçlara ilişkin soruşturma ve işlemler yürütme;
2- Taraflardan her biri bu Sözleşmedeki suçların ikamet ettikleri ülkenin dışında bir Tarafın topraklarındaki mağdurlarının ikamet ettikleri Devletin yetkili makamları önünde şikayette bulunabilmelerini sağlamak için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alır.
3: Bir anlaşmanın varlığı şartıyla cezai konularda karşılıklı adli yardım ya da iade gerçekleştiren bir Taraf, bu tür bir anlaşma imzalamadığı bir Taraftan adli yardım ya da iade talebi alırsa, işbu Sözleşme kapsamındaki suçlar için bu Sözleşmeyi cezai konularda adli yardımlaşma ve iade için yasal temel olarak alabilir.
4- Taraflardan her biri, uygun olan hallerde, üçüncü ülkeler yararına düzenlenen gelişim için yardım programlan içine çocuklara yönelik cinsel sömürü ve istismarın önlenmesi ve bunlarla mücadeleyi entegre etmeye çalışır.
10. Bölüm- İzleme Mekanizması
Madde 39- Taraflar Komitesi
1- Taraflar Komitesi Sözleşme Taraflarının temsilcilerinden oluşur.
2- Taraflar Komitesi Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından toplanır; ilk toplantısı işbu Sözleşmenin onuncu imzayla yürürlüğe girmesinden sonraki bir yıl içerisinde gerçekleştirir. Daha sonra ise Genel Sekreterin ya da Tarafların en az üçte birinin talebi ile toplanır.
3- Taraflar Komitesi kendi iç usulünü benimser.
Madde 40- Diğer temsilciler
1- Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, İnsan Hakları Komiseri, Avrupa Suç Sorunları Komitesi (CDPC) ve bunların yanı sıra diğer ilgili Avrupa Konseyi hükümetlerarası komitelerinin her biri Taraflar Komitesine bir temsilci atar.
2- Bakanlar Komitesi, Taraflar Komitesine danıştıktan sonra Avrupa Konseyinin diğer organlarım bu sonuncuya bir temsilci tayin etmeye davet edebilir.
3- Sivil toplum temsilcileri, özellikle de sivil toplum örgütleri; Avrupa Konseyinin ilgili kurallarıyla oluşturulan usulleri takip ederek Taraflar Komitesine gözlemci olarak katılabilirler.
4- Paragraf 1-3 kapsamında atanan temsilciler Taraflar Komitesinin toplantılarına oy haklan olmadan katılırlar.
Madde 41- Taraflar Komitesinin görevleri
1- Taraflar Komitesi Sözleşmenin uygulanışını izler. Taraflar Komitesinin usul kuralları, Sözleşmenin uygulanışını değerlendirmekte kullanılan usulleri belirler.
2- Taraflar Komitesi, Devletlerin çocukların cinsel sömürü ve istismarını engelleme kapasitelerini geliştirmek için; aralarında bilgi, deneyim ve iyi uygulamaların değişimini, bunların toplanmasını ve analizini kolaylaştırır.
3- Taraflar Komitesi aynca uygun olduğunda;
a. İşbu Sözleşme altında yapılan çekinceler veya bildirgelerin etkisi ve problemlerin belirlenmesi dahil olmak üzere; işbu Sözleşmenin etkin olarak kullanımı ve uygulanmasını kolaylaştırır;
b. İşbu Sözleşmenin uygulanışına ilişkin her hangi bir sorunla ilgili görüş bildirir ve önemli hukuksal, politik veya teknolojik gelişmeler hakkında bilgi alışverişi sağlar.
4- Taraflar Komitesine işbu maddeden doğan görevlerini yerine getirmede Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği yardım eder.
5- Avrupa Suç Sorunları Komitesi (CDPC) bu maddenin 1, 2 ve 3. paragraflarında bahsedilen faaliyetlerden düzenli aralıklarla bilgilendirilir.
11. Bolüm- Diğer uluslararası belgelerle ilişki
Madde 42- Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Çocuk Satışı, Çocuk Fuhşu ve Çocuk Pornografisi Ek Protokolü ile ilişki İşbu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklan Sözleşmesi ve Çocuk Satışı, Çocuk Fuhşu ve Çocuk Pornografisi Ek Protokolünden doğan hak ve yükümlülükleri etkilemez;
Sözleşmenin amacı bu belgelerle inşa edilen korumayı güçlendirmek ve içerdikleri standarttan geliştirmek ve tamamlamaktır.
Madde 43- Diğer uluslararası belgelerle ilişki
1- İşbu Sözleşme, Taraf ülkelerin taraf oldukları ya da olacakları ve işbu Sözleşme kapsamındaki konularda hüküm içeren ve cinsel istismar ve sömürünün çocuk mağdurları için daha geniş koruma ve yardım sağlayan diğer uluslararası belgelerin hükümlerinden doğan hak ve yükümlülükleri etkilemez,
2- İşbu Sözleşme Tarafları, bu Sözleşmenin ele aldığı konularla ilgili olarak, hükümlerini desteklemek ve güçlendirme ve içerdiği ilkelerin uygulanmasını kolaylaştırmak için kendi aralarında ikili ya da çoklu anlaşmalar imzalayabilirler.
3- Avrupa Birliği üyesi olan Taraflar, karşılıklı ilişkilerinde, işbu Sözleşmenin amaç ve hedeflerine ve diğer Taraflarla tam olarak uygulanışına halel getirmeden, belirli bir duruma ilişkin uygulanabilir ve konuyla ilgili Topluluk ve Avrupa Birliği kuralları varsa bu Topluluk ve Avrupa Birliği kurallarına uyarlar.
12. Bölüm- Sözleşmede yapılacak değişiklikler
Madde 44- Değişiklikler
4- Tarafların herhangi biri tarafından işbu Sözleşmede yapılacak değişiklik teklifleri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirilmeli ve Sekreter tarafından Avrupa Konseyi Üye Devletlerine, imzalayan tüm Devletlere, taraf tüm devletlere, Avrupa Topluluğuna, 45’inci maddenin l’inci paragrafı uyarınca Sözleşmeyi imzalamaya çağrılan Devletler ve 46’ıncı maddenin l’inci paragrafı uyarınca işbu sözleşmeyi kabule çağrılan Devletlere iletilir.
5- Taraflardan birinin teklif ettiği değişiklik Avrupa Suç Sorunları Komitesi’ne (CDPC) iletilir ve bu Komite Bakanlar Komitesine teklif edilen bu değişiklik ile ilgili görüşünü sunar.
6- Bakanlar Komitesi, teklif edilen değişikliği ve CDPC tarafından sunulmuş görüşleri değerlendirir ve işbu Sözleşmeye taraf olan üye olmayan Devletlere danıştıktan sonra değişikliği onaylayabilir.
7- 3. Paragrafa uygun olarak Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen değişiklik metni Tarafların kabulüne sunulur.
8- 3. paragrafa uygun olarak Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen herhangi bir değişiklik, bütün Tarafların Genel Sekretere değişikliği kabul ettiklerini bildirdikleri tarihten sonra bir aylık sürenin geçmesini takiben gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
13. Bölüm- Nihai Hükümler
Madde 45- Sözleşmenin İmzalanması ve Yürürlüğe Girmesi
1- İşbu Sözleşme, Avrupa Konseyi Üye Devletlerinin, hazırlanışına katılan üye olmayan Devletlerin ve Avrupa Topluluğunun imzasına açıktır.
2- İşbu Sözleşme onay, kabul veya tasdike tabidir. Onay, kabul veya tasdik belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildirilir.
3- işbu Sözleşme en az 3 Avrupa Konseyi üye Devleti dahil olmak üzere imzası bulunan 5 ülkenin 2. Paragraftaki hükümlere göre Sözleşmeye bağlı kalacağını bildirdiği tarihten sonra üç aylık sürenin bitmesini takiben gelen ayın ilk gönü yürürlüğe girer.
4- Paragraf 1 ‘de bahsedilen veya Avrupa Topluluğuna üye Sözleşmeye bağlı kalma rızası gösteren her hangi bir Devlet için Sözleşme, onay, kabul veya tasdik belgelerinin teslim tarihinden sonra üç aylık sürenin bitmesini takiben gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 46- Sözleşmeye Katılım
1- İşbu Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Taraflara danışarak ve onların oy birliğiyle rızalarını alarak, Sözleşmenin hazırlanışına katılmayan ve Avrupa Konseyi üyesi olmayan her hangi bir Devleti, Avrupa Konseyi Tüzüğünün 20. Maddesinin d bendinde belirtilen çoğunluk tarafından ve Bakanlar Komitesinde yer alma hakkı bulunan Tarafların temsilcilerinin oy birliği ile alman bir kararla Sözleşmeyi kabul etmeye davet eder.
2- Sözleşmeyi kabul eden her hangi bir Devlet için Sözleşme, katılım belgelerinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine iletildiği tarihten sonra üç aylık sürenin bitmesini takiben gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 47- Ülke Katılımı
1. Her Devlet veya Avrupa Topluluğu imza sırasında veya onay, kabul, tasdik ve katılım belgelerini verirken, işbu Sözleşmenin uygulanacağı topraklan belirleyebilir.
2. Her Devlet, daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bir bildirgeyle işbu Sözleşmenin bildirgede belirtilmiş başka topraklarda ve uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ya da adına girişimde bulunabildiği başka topraklarda da uygulanacağını bildirebilir. Bu tür bir toprak için Sözleşme, Genel Sekreterliğin bu tür bir tebliği aldığı tarihten sonra üç aylık sürenin geçmesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.
3. Yukarıdaki iki paragrafta bahsi geçen her tür bildirge, bu tür bildirgelerde belirlenen toprak parçası açısından; Genel Sekretere gönderilecek bir tebliğ ile geri çekilebilir.
Bu geri çekme, Genel Sekreterin bu tebliği aldığı tarihten sonra; “üç aylık sürenin geçmesini takip eden ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 48- Çekinceler
Açıkça belirtilen çekinceler dışında işbu Sözleşmenin her hangi bir hükmüne ilişkin hiçbir çekince yapılamaz. Çekince her zaman geri çekilebilir.
Madde 49- Fesih
1. Herhangi bir Taraf Devlet, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine yapacağı bir bildirimle her zaman işbu Sözleşmeyi feshedebilir.
2. Fesih, Genel Sekreterlik tarafından tebliğin alındığı tarihi izleyen üç aylık dönemi takiben gelen ayın ilk günü geçerlik kazanır.
Madde 50- Bildirim
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Avrupa Konseyi Üye Devletlerine, işbu Sözleşmeyi imzalayan, Taraf Devlet, Avrupa Topluluğu ve Madde 45 hükümleri uyarınca Sözleşmeyi imzalamaya davet edilmiş her Devlete ve Madde 46 hükümleri uyarınca işbu Sözleşmeyi kabule çağrılan her Devlete aşağıdakileri tebliğ eder:
a. Bütün imzalar
b. Onay, kabul, tasdik ve katılım belgelerinin teslimi
c. Madde 45 ve 46’da belirtilen Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihi
d. Madde 44 uyarınca yapılan değişiklikler ve bu değişikliklerin yürürlüğe giriş tarihi
e. Madde 48 altında yapılan çekinceler
f. Madde 49 hükümleri uyarınca yapılan fesih duyurulan
g. İşbu sözleşmeyle ilgili başka kanun, tebligat ve bildirimler
Bu hükümlerin kanıtı olmak üzere, usulüne uygun olarak yetkili kılınmış aşağıda imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.
Lanzarote’de 25 Ekim 2007’de Fransızca ve İngilizce olarak, her iki metin aynı şekilde geçerli olmak üzere, Avrupa Konseyi arşivlerine teslim edilecek bir tek nüsha olarak tanzim edilmiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin her birine, işbu Sözleşmenin hazırlanışına katılan üye olmayan Devletlere, Avrupa Topluluğuna ve işbu Sözleşmeye katılmaya çağrılan Devletlere onaylı bir örneği intikal ettirecektir.
Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi – İmzacı Devletler
Arnavutluk Cumhuriyeti, Andora Prensliği, Ermenistan Cumhuriyeti, Avusturya Cumhuriyeti, Azerbaycan Cumhuriyeti, Belçika Krallığı, Bosna Hersek, Bulgaristan Cumhuriyeti, Hırvatistan Cumhuriyeti, Kıbrıs Cumhuriyeti, Çek Cumhuriyeti, Danimarka Krallığı, Estonya Cumhuriyeti, Finlandiya Cumhuriyeti, Fransa Cumhuriyeti, Gürcistan Cumhuriyeti, Federal Almanya Cumhuriyeti, Yunanistan Cumhuriyeti, Macaristan Cumhuriyeti, İzlanda Cumhuriyeti, İrlanda Cumhuriyeti, İtalya Cumhuriyeti, Letonya Cumhuriyeti, Liechtenstein Prensliği
Türkiye cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesinin Onaylanması Hakkındaki Kararı
Karar Numarası: 2011/2060
Karar Tarihi: 18.07.2011
Resmi Gazete Tarihi: 10.09.2011
Resmi Gazete Sayısı: 28050
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına 25/10/2007 tarihinde Lanzarote’de imzalanan ve 25/11/2010 tarihli ve 6084 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli; “Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’nin onaylanması; Dışişleri Bakanlığının teklifi üzerine, 31/5/1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 18/7/2011 tarihinde kararlaştırılmıştır.
Abdullah GÜL
CUMHURBAŞKANI
Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan
B. ARINÇ A. BABACAN B. ATALAY B. BOZDAĞ
Başbakan Yardımcısı Başbakan Yardımcısı Başbakan Yardımcısı Başbakan Yardımcısı
S. ERGİN F. ŞAHİN E. BAĞIŞ N. ERGÜN
Adalet Bakanı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Avrupa Birliği Bakanı Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı
F. ÇELİK E. BAYRAKTAR T. YILDIZ M. Z. ÇAĞLAYAN
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Çevre ve Şehircilik Bakanı Dışişleri Bakanı V.Ekonomi Bakanı
T. YILDIZ S. KILIÇ M. M. EKER H. YAZICI
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Gençlik ve Spor Bakanı Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Gümrük ve Ticaret Bakanı
İ. N. ŞAHİN C. YILMAZ E. GÜNAY M. ŞİMŞEK
İçişleri Bakanı Kalkınma Bakanı Kültür ve Turizm Bakanı Maliye Bakanı
Ö. DİNÇER İ. YILMAZ V. EROĞLU
Milli Eğitim Bakanı Milli Savunma Bakanı Orman ve Su İşleri Bakanı
Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesi, 25 Kasım 1981 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilmiştir.
Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesi
Genel Kurul;
Tüm insanların niteliğinde bulunan onur ve eşitliğin Birleşmiş Milletler Antlaşmasının temel ilkesinden biri olduğunu ve tüm Üye Devletlerin Örgütle işbirliği içinde ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin herkes için insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görüp gözetilmesini geliştirip özendirmek üzere birlikte ve ayrı ayrı eylemde bulunmaya söz verdiklerini göz önünde bulundurarak,
Declaration on the Elimination of All Forms of Intolerance and Discrimination Based on Religion or Faith
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin ve İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmelerinin yasa önünde ayrım gözetilmemesi ve eşitlik ilkeleriyle düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüğü hakkını ilan ettiğini gözönünde bulundurarak,
İnsan hakları ve temel özgürlüklerin, özellikle düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğünün gözardı edilmesi ve çiğnenmesinin, doğrudan ya da dolaylı olarak, özellikle başka Devletlerin içişlerine karışma aracı olduğu ve halklar ve Uluslararasında ateşli bir düşmanlığa vardığı durumlarda insanlığa savaş ve büyük acılar getirdiğini göz önüne alarak.
Hangisi olursa olsun benimsediği inancın bir kimse için yaşam anlayışının temel öğelerinden biri olduğunu ve din ya da inanç özgürlüğünün tam olarak saygı görüp güvence altına alınması gerektiğini gözönünde bulundurarak,
Din ve inanç özgürlüğüne ilişkin konularda anlayış, hoşgörü ve saygıyı geliştirmenin ve din ya da inancın Birleşmiş Milletler Antlaşması, Birleşmiş Milletlerin öteki ilgili belgeleri ve bu bildirgenin amaç ve ilkeleriyle bağdaşmaz amaçlarla kullanılmamasını sağlamanın temel olduğunu gözönünde bulundurarak,
Din ve inanç özgürlüğünün dünya barışı, toplumsal adalet ve halklar arasında dostluk amaçlarına ulaşmaya ve sömürgecilik ve ark ayrımcılığı ideoloji ve uygulamalarının kaldırılmasına da katkıda bulunacağına inanarak,
Birleşmiş Milletler ve uzmanlık kuruluşlarının desteğiyle çeşitli ayrımcılık biçimlerinin kaldırılması yolunda benimsenen ve yürürlüğe girecek olan sözleşmeleri hoşnutlukla saptayarak,
Dünyanın kimi yerlerinde din ve inanç konularında hala gözlenen hoşgörüsüzlük görünüşleri ve ayrımcılık uygulamalarıyla ilgilenerek,
Böyle bir hoşgörüsüzlüğü her biçim ve görünüşüyle ivedi ortadan kaldırmak ve din ya da inanç gerekçesiyle yapılan ayrımcılıkla savaşmak için tüm gerekli önlemleri almaya karar vererek,
Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesini ilan eder:
Madde 1
Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, bir dini ya da dilediği bir inancı benimseme ve din ya da inancını tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak ibadet, gözetme, uygulama ve öğretme biçiminde açıklama özgürlüğünü de içerir.
Hiç kimseye, bir dini ya da dilediği bir inancı benimseme özgürlüğünü zedeleyecek baskıda bulunulamaz.
Bir kimsenin din ya da inançlarını açığa vurma özgürlüğü, ancak yasayla öngörülen ve kamu güvenliği, düzeni, sağladığı ya da genel ahlakı ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gereken sınırlamalara bağlı olabilir.
Madde 2
Hiç kimse, din ya da başka inançları gerekçesiyle herhangi bir Devlet, kurum, grup a da bir kimse tarafından ayrımcılık konusu olamaz.
Bu bildirgenin amaçları bakımından “din ya da inanca dayalı hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık” sözü, din ya da inanca dayalı olarak insan hakları ve temel özgürlüklerin eşitlik temeli üzerinde taşınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını önlemek ya da zedelemek amaç ya da sonucuyla herhangi bir ayırım , dışlama, kısıtlama ya da üstün tutmada bulunmak anlamına gelir.
Madde 3
İnsanlar arasında din ya da inanç gerekçeleriyle ayrım gözetmek, insan saygınlığına karşı bir saygısızlık ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ilkelerinin reddedilmesi niteliğinde olup İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde ilan edilen ve İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmelerinde ayrıntılı olarak öne sürülüne insan hakları ve temel özgürlüklerin çiğnenmesi ve Uluslararasında dostça ve barışçı ilişkiler için bir engel sayılarak kınanır.
Madde 4
Tüm Devletler, kişisel ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel yaşamın her alanında insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınması, kullanılması ve bunlardan yararlanılması bakımından din ya da inanç gerekçesiyle yapılan ayrımcılığı önlemek ve kaldırmak için her türlü etkin önlemi alır.
Tüm Devletler, gerekli olduğu her durumda böyle bir ayrımcılığı yasaklamak için yasalar çıkarmak ya da kaldırmak üzere her türlü çabada bulunur ve bu konuda din ya da başka inançlara dayalı hoşgörüsüzlükle savaşmak üzere tüm uygun önlemleri alır.
Madde 5
Ana-babalar ya da duruma göre çocuğun yasal vasileri, aile yaşamını, din ya da inancına göre ve çocuğa verilmesi gerektiğine inandığı manevi eğitimi gözönünde bulundurarak düzenleme hakkına sahiptir.
Çocuk, ana-babasının ya da duruma göre yasal vasisisinin istekleri uyarınca din ya da inanç konusunda eğitim görme hakkından yararlanır ve kendi çıkarları başta gelmek üzere ana-babasının ya da yasal vasisinin istekleri dışında bir din ve inanç öğretimini almaya zorlanamaz.
Çocuk, din ya da inanç gerekçesiyle yapılan her türlü ayrımcılıktan korunur. Halklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluk, barış ve evrensel kardeşlik, başkalarının din ya da inanç özgürlüğüne saygı ruhuyla ve tüm gücü ve yeteneklerini insanlığın hizmetine adaması gerektiğinin tam bilinciyle yetiştirilir.
Ana-babasının ya da yasal vasisinin bakımı altında bulunmayan bir çocuk söz konusu olduğunda, yine çocuğun çıkarları önde gelmek üzere ana-babası ya da vasisinin din ya da inanç konularında dile getirdiği istekler ya da isteklerinin belirtileri gereğince gözönüne alınır.
Madde 6
Bu Bildirgenin 1. maddesi uyarınca ve 1. maddesinin 3. fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere, düşünce, vicdan, din ya da inanç özgürlüğü hakkı ötekilerin yanısıra,
Bir din ya da inancın gerekleri uyarınca ibadet ya da toplanma ve bu amaçla ibadet yerleri kurma ve koruma;
Uygun yardım ve insancıl amaçlı kurumlar kurma ve koruma;
Bir din ya da inancın tören ya da törelerine ilişkin araç ya da gereçleri yeterli ölçüde yapma, edinme ya da kullanma;
Bu alanlarda ilgili metinleri yazma, yayınlama ve yayma;
Bir din ya da inancı bu amaçlara uygun yerlerde öğretme;
Bireylerden ve kurumlardan gönüllü maddi ya da başka yardımlar isteme ya da alım;
Herhangi bir din ya da inancın ve standartlarının öngördüğü uygun liderleri yetiştirme, atama, seçme ya da yerini alacak olanı belirleme;
Dinin ya da inancın kuralları uyarınca tatil günlerine uyma ve bayram ve törenleri kutlama;
Din ve inanç konularında ulusal ve Uluslararası düzeylerde bireylerle ve topluluklarla iletişim kurma ve sürdürme özgürlüklerini içerir.
Madde 7
Bu Bildirgede öne sürülen hak ve özgürlükler, uygulamada herkese bu hak ve özgürlüklerden yararlanma olanağı sağlayacak biçimde ulusal yasalarla sağlanır.
Madde 8
Bu Bildirgenin hiçbir hükmü, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmelerinde tanımlanan herhangi bir hakkı kısıtladığı ya da zedelediği biçiminde anlaşılamaz.
Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesinin Birleşmiş Milletlerin resmi web sitesindeki İngilizce versiyonunu okuyabilirsiniz.
Düğünlerde Men’i İsrafat Kanunu, 25 Kasım 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 55 kanun numarası ile kabul edilmiş ve 28 Mart 1921 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
TBMM açılarak meclis hükumeti kurulduktan sonra devam etmekte olan savaş koşullarına uygun tedbirler alınması gerekmiş, israfın önlenmesine dönük olarak Düğünlerde Men’i İsrafat Kanunu önerilerek ve olağanüstü koşullar göz önünde bulundurularak kabul edilmiştir. Kanun, sekiz maddeden oluşmaktadır. Düğünlerde çeyiz teşhiri, çeyizin açıktan gösterilmesi, erkek tarafından iki kattan fazla elbise ihdası, düğün günlerinde bir günden fazla müzik çaldırılması ve ziyafet verilmesi, nişan, gösterişli hediyeler verilmesi ve köçek oynatılması yasaklanmıştır.
Kanun gereğince düğünlerde kanunun koyduğu sınırları aşarak israfa kaçanlara para cezası ve bir aydan altı aya kadar hapis cezası öngörülmüş; yargılamaların Sulh Mahkemelerinde yapılması kararlaştırılmıştır.
Çıkarılan bu kanun 14 Eylül 1920 tarihli ve 22 sayılı Men’i Müskirat Kanunu ile paralel bir düzenlemedir.
Düğünlerde alelıtlak cihaz teşhiri, cihazın açıktan nakli, erkek tarafından iki kattan fazla elbise ihdası, düğün günlerine münhasır olmak üzere bir günden ziyade çalgı çaldırılması ve ziyafet verilmesi, nişan, çevre merasimi ile ağırlık ve hedaya itası ve köçek oynatılması gibi israfat memnudur.
ÎKÎNCÎ MADDE
Her livanın me calisi umumiyesi işbu kanun ile kavanini saire ahkâmına mugayir olmamak şartiyle mahallî ve idarî talimatnameler tanzimine ve gerek ona müstenit tedabirin Hükümet marifetiyle tatbikini takibe mecburdur.
ÜÇÜNCÜ MADDE
İşbu mevat ve talimatnameler hilâfında hareket edenler mahallî belediyelerine ait olmak üzere elliden yüz liraya kadar cezayi nakdî ita veya bir aydan altı aya kadar hapis ile mücazat olunurlar.
DÖRDÜNCÜ MADDE
İşbu mevaddan mütevellit mesail sulh mahkemelerinde rüyet olunur. Bu baptaki hükümler katî ve lâzimülinfazdır.
BEŞÎNCÎ MADDE
Hitan cemiyetleri için masraf ihtiyariyle düğün yapmak memnudur.
ALTINCI MADDE
İşbu kanun ile menedilen eşya müsadere ve mahallî belediyeleri namına bilmüzayede füruht ve irat kaydedilir.
YEDÎNCÎ MADDE
İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren mer’idir.
SEKÎZÎNCÎ MADDE
İşbu kanunun icrayi ahkâmına Büyük Millet Meclisi Dahiliye ve Adliye vekilleri memurdur.
Amerikan hukukçu ve devlet adamı Thomas A. Hendricks, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 7 Eylül 1819) Hanover College‘de hukuk okudu. 1843’te Indiana Barosuna kabul edildi ve kendi bürosunu kurarak Avukatlık mesleğine Shelbyville kentinde başladı. 1862’de Oscar B. Hord ile özel hukuk şirketi kurdu. 1863’te Indiana Senatörü olarak kongreye katıldı ve 1869’a kadar bu görevi yürüttü. 1872’ten 1877’ye kadar Indiana valiliği yaptı. 1885 yılında 21. Başkan Yardımcısı olarak göreve getirildi ve ölümüne kadar(8 ay) bu görevde kaldı.
Thomas A. Hendricks
1893
Orhun Kitabeleri, Kopenhag Üniversitesi Genel Dilbilimi profesörü ve Danimarka Kraliyet İlimler Akademisi üyesi Wilhelm Ludwig Thomsen tarafından okundu. Thomsen, Orhun alfabesini çözdüğünü, 15 Aralık 1893’te Danimarka Kraliyet İlimler Akademisinde sunduğu bildiriyle bilim dünyasına açıkladı.
1925
25 Kasım 1925 tarihinde mecliste kabul edilen 671 No’lu “Şapka İktisası Hakkında Kanun” ile TBMM üyeleri ve memurlarına başlık olarak şapka giyilmesi zorunluluğu getirildi. 28 Kasım 1925 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren kanun, Cumhuriyet Devrimleri arasında sayılmaktadır.
1919
Sendikacı, gazeteci, araştırmacı ve yazar Kemal Okur Sülker, Hatay’da doğdu. (Ölümü: 2 Aralık 1995) 938 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kayıt oldu ancak iki yıl sonra hukuk öğrenimini yarıda keserek Edebiyat Fakültesi’ne geçti. 1943’te, Tan gazetesinde gazetecilik yaptığı dönemlerde sosyalist fikirleri nedeniyle hakkında çeşitli soruşturma ve kovuşturmalar açıldı. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın verdiği karar ile Konya’da yaşamaya mecbur edildi. Gece Postası, İkdam ve Son Telgraf gibi gazetelerde görev aldı. Gece Postası gazetesinde işçi sayfası kısmını düzenledi. 1951-1952 yılları arasında İşçi Hakkı adındaki gazeteyi çıkardı. Kemal Ilıcak’la beraber Türkiye Birlik adındaki gazeteyi kurdu. Yeni Edebiyat, Yürüyüş, Barış, Yurt ve Dünya, Gün, Yeryüzü, Forum, Sosyal Adalet, Eylem, Ant, Emek, Ortam, Vatan, Cumhuriyet gibi basın kurumlarında araştırma ve edebiyatla ilgili yazıları yayınlandı. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun(Türk-İş) ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun(DİSK) kuruluş çalışmalarına katıldı. Türkiye Yazarlar Sendikası kurucularındandır. Sendikacılık alanındaki araştırmalarıyla bilinmektedir.
Kemal Okur Sülker
1920
Düğünlerde Men’i İsrafat Kanunu, 25 Kasım 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 55 kanun numarası ile kabul edildi ve 28 Mart 1921 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1936
Almanya ve Japonya, Avrupa kültürünü ve dünya barışını Bolşevik tehdidinden korumak amacıyla Anti-Komintern Paktını(Komünist Enternasyonal Karşıtı) imzaladı. Türkiye 1941 yılında Anti-Komintern Paktı’na gözlemci olarak katıldı ve Türk-Alman Dostluk Paktı kapsamında Almanya ile dostluk ilişkilerini geliştirdi.
1944
Ben Stein, Miami Üniversitesinde konuşma yaparken, 2003
Amerikalı komedyen, yazar, avukat, oyuncu ve seslendirme sanatçısı Benjamin Jeremy “Ben” Stein doğdu. Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Amerikan Üniversitesinde kitle kültürünün politik ve sosyal içeriği alanında yardımcı profesör oldu. Kaliforniya Üniversitesi, sivil haklar ve Amerika Birleşik Devleti Anayasası hakkında dersler verdi. 1990’dan 1997’ye kadar Pepperdine Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde profesörlük yaptı. Ayrıca The Wall Street Journal, The New York Times, New York Magazine, Penthouse, Los Angeles Magazine ve Barron’s Magazine gibi çok sayıda gazete ve dergide yazılar yazdı. Çok sayıda ödül aldı ve kitaplar yazdı.
1946
ABD’li avukat, işadamı ve Amerika Birleşik Devletleri büyükelçisi Henry Morgenthau yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Nisan 1856) Columbia Law School’dan mezun oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nin Osmanlı İmparatorluğu büyükelçisi olarak görev yaptı. Yunan Mülteci Yerleşim Komisyonu ve Amerikan Kızılhaçı gibi savaşla ilgili hayır kurumlarında görev aldı. 1919’da, Morgenthau Raporu’nu hazırlayan Polonya’daki Birleşik Devletler hükümetinin bilgi toplama misyonuna başkanlık etti. 1933’te düzenlenen Cenevre Konferansında, ABD adına temsilcilik yaptı. ABD Kongre Üyesi Julius Kahn tarafından sunulan anti-Siyonist bir dilekçeyi imzalayan önde gelen 31 Yahudi Amerikalı arasındadır. Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü adlı bir kitabı Türkçe’ye çevrilerek Belge Yayınlarından basılmıştır.
1948
İlkokullara isteğe bağlı din dersleri konuldu.
1954
Gazeteci Nurettin Ardıçoğlu, Başbakan Adnan Menderes’e yayın yoluyla hakaret ettiği gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
1960
Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü, her yılın 25 Kasım tarihi olarak belirlendi. Dünya genelinde, kadına yönelik şiddeti durdurmak ve duyarlılık yaratmak amacıyla çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. 25 Kasım, 1960 yılında, Dominik Cumhuriyeti’nde faşist Trijillo Hükümeti’ne karşı ezilenlerin verdiği mücadelede sembol haline gelen Mirabel kardeşlerin tecavüz edilerek öldürüldüğü gündür. Kelebekler Zamanında isimli film Mirabel Kızkardeşlerin yaşamını onu almaktadır.
1960
Amerikalı avukat, gazeteci ve dergi yayıncısı John Fitzgerald Kennedy Jr. doğdu. (Ölümü: 16 Temmuz 1999) New York Üniversitesinde hukuk eğitimi gördü. Brown Üniversitesi’nde silah kontrolü ve medeni haklar gibi çağdaş konulara odaklanan bir öğrenci tartışma grubu kurdu. 1984’ten 1986’ya kadar New York İş Geliştirme Ofisi’nde çalıştı. 1986’da 42nd Street Development Corporation’ın müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 1989’dan itibaren engelli insanlara yardım eden işçiler için eğitim ve diğer fırsatlar sağlayan kar amacı gütmeyen bir grup olan Reaching Up’a başkanlık etti. Manhattan Bölge Savcılığı’nda savcı olarak görev yaptı.
1969
İstanbul Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi Dekanı Orhan Aldıkaçtı’nın odasını bastığı ve görevli memura hakaret ve mukavemet ettiği gerekçesiyle tutuklu biçimde yargılanan Deniz Gezmiş, Sağmalcılar Cezaevi’nden tahliye edildi.
Danışman Meclisi’nde emekli devlet memurlarına, dul ve yetimlere 35 katsayıya göre verilecek aylıkla ilgili tasarı yasalaştı.
1992
ILO 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edilerek Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmişti.
1992
ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Sözleşme, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmişti.
1993
Özgür Gündem Gazetesi eski Yazı İşleri Müdürü Işık Yurtçu ve İmtiyaz Sahibi Yaşar Kaya, 26 Eylül 1992’de yayınlanan 2 yazıdan dolayı toplam 287 milyon TL para cezasına çarptırıldı. Işık Yurtçu‘ya 2 yıl hapis cezası verildi.
Yargıtay, PKK lideri Abdullah Öcalan hakkında verilen idam cezasını onayladı.
1997
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Leyla Zana’nın eylemlerinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde yer alan ‘ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunda 25 kasım 1997 tarihinde karar verdi. Mahkeme, PKK’yı “amaçlarına ulaşmak için şiddet kullanan bir terörist örgüt’ olarak nitelendirdi. Dava, ‘Zana-Türkiye’ davası olarak bilinmektedir.
1999
Yargıtay, PKK lideri Abdullah Öcalan hakkında verilen idam cezasını onayladı.
2004
Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi, 25 Kasım 2004 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul edildi ve 30 Kasım 2004 tarihli Resmi Gazetede 5261 kanun numarası ile yayımlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, 16 Haziran 2003 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü’nün Cenevre’deki genel merkezinde imzaya açılmıştı.
2005
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanlık Divanı, Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanmasıyla ilgili önergeyi reddetti..
Bilim Akademisi Derneği, Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) 27 Ağustos 2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan ve aynı gün yürürlüğe giren Kanun Hükmünde Kararname ile fiilen özerk bir kurum olmaktan çıkarıldığı ve hükumete bağlı bir kuruluş haline getirildiği ve böylece TÜBA’nin bir bilim akademisi olma vasfını yitirdiği gerekçesiyle istifa eden 17 TÜBA üyesi tarafından 25 Kasım 2011’de kuruldu.
2013
Kültür ve Turizm Bakanlığı, yardım yaptığı tiyatroların genel ahlak kurallarına uygun oyun sahnelemesi için protokol düzenlenmesi zorunluluğu getirdi.
2016
Küba Devrimi’nin lideri Fidel Castro yaşamını yitirdi. (Doğumu: 13 Ağustos 1926)
2017
Merve Safa Kavakçı, Kuala Lumpur Büyükelçiliğine atandı. Kavakçı, 1999’da Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilmiş ancak TBMM’de türbanla yemin etmesine izin verilmemişti. Ardından ABD vatandaşı olduğu için vatandaşlıktan çıkartılmış, AİHM’de açtığı davanın lehine sonuçlanması üzerine 2017’de yeniden vatandaşlığa kabul edilmişti.
2020
Kanadalı hukukçu ve siyasetçi Marc-André Bédard yaşamını yitirdi. (Doğumu: 15 Ağustos 1935) Ottawa Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1973’ten 1985 yılına kadar Quebec Ulusal Meclisi’nde delege olarak yer aldı. Quebec hükümetinde Adalet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı görevlerinde bulundu. 25 Kasım 2020’de Chicoutimi’nin Saguenay ilçesinde COVID-19 hastalığı nedeniyle yaşamını yitirdi.
Marc-André Bédard
2021
Tiyatro sanatçısı Genco Erkal, 5 yıl önceki paylaşımları nedeniyle “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiasıyla hakim karşısına çıktı. Mahkeme, duruşmayı Mart ayına erteledi.
2021
Demokrat Parti lideri Gültekin Uysal, “Devr-i sabık yaratacağız, kamu kaynaklarını yağmalayanlar hesap verecek, Devr-i sabık bir intikam süreci değildir.” dedi.
2021
Yeni Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak aleyhine Ankara 35. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan tazminat davasında karar açıklandı. İstanbul Sözleşmesi’ni eleştirdiği ve bazı kesimlere “fahişeler ve türevleri” şeklinde hakaret ettiği yazısı nedeniyle AKP Kadın Kolları ve KADEM tarafından açılan dava sonucunda, Dilipak aleyhine 100 bin TL manevi tazminata hükmedildi.
2021
İstanbul’da, Kadıköy-Tavşantepe metrosunda elindeki bıçağı ile, bir kadını hem tehdit eden hem de ağır hakaret ve küfürler eden Emrah Yılmaz, sabah saatlerinde gözaltına alınarak “Silahla tehdit, Basit yaralamaya teşebbüs ve Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” suçlamalarıyla tutuklandı. Savcılık, saldırganın tutuklanması istenilen sevk yazısında olayı “Tüm kadınların özgürce yaşama, sokakta bulunma ve hayatlarına devam etme haklarına” saldırı” olarak niteledi.
2024
Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında çıkardığı tutuklama emri gündemin ilk sırasında yer almaya devam ederken Avrupa ülkelerinin birçoğu, bu kararı uygulayacakları yönünde görüş bildirdi. Macaristan Başbakanı Viktor Orban, UCM’nin kararını tanımadığını bildirerek Netanyahu‘yu Macaristan’a davet etti.
Ankara’da Ayhan Bora Kaplan suç örgütüne yönelik davaya Ankara 32’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Sincan Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü’nde görülen duruşmada esas hakkında mütalaaya karşı savunma yapan Kaplan “Bu gizli tanıklık ülkenin başına bela” dedi.
2024
İstanbul Valiliği, ‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü‘ nedeniyle Beyoğlu ilçe sınırları içerisinde gerçekleştirilecek etkinlikleri 25 Kasım 2024 tarihi saat 00.01’den 26 Kasım 2024 günü saat 23.59’a kadar yasakladı.
İstanbul’da dün yaşanan aile katliamında yeni cesetler bulundu. Bahadır Aladağ’ın Büyükçekmece’de eşi Sevim Aladağ, 10 yaşındaki çocuğu Arsal Aladağ ve kayınvalidesi Türkan Soylu’yu da öldürdüğü belirlendi. Şahıs daha önce de annesi Necmiye Aladağ, babası Muhammet Aladağ, dayısının oğlu Şadan Serdar Buke ve ve kuaföre yaptığı silahlı saldırıda ise çalışan Mehmet Salih Özsökük isimli kişiyi öldürmüştü. Vahşi olayda 7 kişi hayatını kaybetti, 1’i ağır olmak üzere, 2 kişi de yaralanmış oldu. Şahıs intihar ederek kendini de öldürmüştü.
Dünya Tabipler Birliğinin Aile Planlaması ve Kadınların Doğum Kontrol Hakkına Dair Kararı, 1996 yılı Kasım ayında Güney Afrika Cumhuriyetinin Somerset West kentinde toplanan 48. Dünya Tabipler Birliği Genel Kuruluda kabul edilmiştir. Bu metin daha önce DTB’nin “Kadınların Doğum Kontrol Hakkı” ve “Aile Planlaması”başlıklarıyla yayınlanmış kararlarının birleştirilmiş halidir. Karar, önceki iki kararın yerini almıştır.
Dünya Tabipler Birliğinin Aile Planlaması ve Kadınların Doğum Kontrol Hakkına Dair Kararı
1-Dünya Tabipler Birliği istenmeyen hamileliklerin; kadınların ve çocuklarının sağlığı üzerinde zararlı etkileri olabileceğini kabul eder. Bu yüzden, Dünya Tabipler Birliği kısıtlamak üzere değil, insan hayatını zenginleştirmek üzere kullanıldığı sürece, aile planlamasını onaylar.
2-Dünya Tabipler Birliği tüm kadınların doğum kontrolü kararına şans eseri değil, bilinçli olarak, seçerek ulaşmasına olanak tanınmasını destekler.
Doğurganlığın düzenlenmesi ve kontrolü, kadınların fiziksel ve ruhsal sağlıklarının ve sosyal iyiliğinin temel bir parçası olarak görülmelidir.
Korunma kadınların istenmeyen gebelikler sonucu erken ölümlerini engeller. Çocuk yetiştirmenin uygun şekilde planlanması da bebek ve çocukların hayatta kalma şanslarını artıracak ve bireylere potansiyellerini tam olarak gerçekleştirmeleri konusunda daha fazla fırsat tanıyacaktır. Yani, kadınların bedenleri hakkında ve aile planlamasından yararlanmak için ihtiyaç duyduklarında gerekli tıbbi ve sosyal danışma merkezlerine nasıl ulaşacakları ve onları nasıl kullanacakları konusunda bilgilenme hakları vardır.
Erkekler de korunma konusunda bilgilendirilmelidirler.
3-Gelişmiş ülkelerin pek çoğunda güçlü, fakat sistemsiz/örgütsüz bir doğum kontrolü talebi vardır. Bu ülkelerde, şu anda korunma yöntemi kullanmayan pek çok kadın gebelikten kaçınmak istiyor.
Dünya Tabipler Birliği, bunun, milliyet, sosyal statü ya da inanç ayrımı gözetmeksizin tüm kadınların hakkı olduğunu kabul eder. Bununla birlikte, korunma ile ilgili kişisel tercihlerin uygulanışı sırasında ailenin durumunu da dikkate alır.
Eğer bir kadın doktorun sunamayacağını/yapamayacağını hissettiği bir hizmete ihtiyaç duyuyorsa, bu kadın başka bir birime sevk edilmelidir. Kadınların korunma yöntemlerine ulaşma hak ve özgürlükleri, herhangi bir baskı grubuna karşı korunmalı ve garantiye alınmalıdır.
4-Bu nedenlerle Dünya Tabipler Birliği;
a) Tüm ulusal tabipler birliklerine aile planlaması eğitimi yararına çalışmalarını, uygun olduğu zaman diğer gruplar ve hükümetle bu konuda işbirliği yapmalarını ve eğitim materyallerinde, bilgide ve teknik yardımda yüksek standartları sağlamalarını önerir.
b) Tüm tıp okullarını, aile planlamasını ana ve çocuk sağlığı bölümünün bir parçası olarak tıp müfredatına dahil etmeye teşvik eder.
c) Uygun örgütlerin aile planlaması hakkında konferans, sempozyum örgütlemesini ya da aile planlamasının çeşitli boyutları ile ilgili yapılan çalışmalara katılarak, aile planlamasını desteklemek ve geliştirmek konusundaki isteğini bir kez daha vurgular.
Yazar Amerika Hukuk Sisteminin sosyoloji, ahlak, etik, politik, sosyal sorunlarla münasebetini, Küçük Avukat Theo ve yardımcı diğer karakterlere yüklediği ağır rol aracılığıyla paylaşmak ister. Her bir karakteri Theo ile tanıştırarak, başını avukat meraklısı dehanın çektiği örgü içinde, kadrajı toplum ve insanlığın dram ve trajedisiyle buluşturur. Toplumla evlatları arasındaki ilişkiyi, devletin uzantısı yargının aklıyla çözmeye, analiz etmeye çalışırken, yargının iç çekiş ve çelişkilerini iyi donattığı ve sufleleriyle gelecek vaad eden yargıç Gantry aracılığıyla dile getirir. Yasa-hukuk-adalet arasındaki kavgaya etik ve ahlakı da dahil ederek, devletin ideolojik aygıtı Gantry’ i deontolojik yalazların ortasında bırakır. Yargıç Gantry’in yardımına yaratıcısı yazar John Grisham koşar. Ve yargıç Henry Gantry etiğin sesine kulak vererek iyi ile kötü arasındaki ikilemi iyiye, etiğe final yaptırarak sonlandırır.
Anne baba arasındaki şiddetli geçimsizliğin yarattığı stresin ardıllarına yansıma biçimini, müşterek çocuk April’i, Theo ile okul koridorunda buluşturarak okuyucu ve toplumu kurguya dahil eder. Soluğuyla yarışan Theo, iki kişi arasında meydana gelen ihtilafın, duruşma salonu üzerinden müşterek çocuğu nasıl ve ne şekilde sardığını dokunaklı şekilde anlatır. Ebeveynlerin çıkar çelişkisinin müşterek çocuğun ali yararlarını hiçe sayan mantık ve pratiğini ruhunun koyak ve kuytularında hisseder. Pire için yorganın nasıl yakıldığına an be an ve bir kez daha tanık olur. Gözü dönen çıkar savaşının, müşterek çocuğu yutmaması için varını yoğunu ortaya koyar. Boşanma gibi toplumsal ve sosyolojik derinliği tartışmasız bir meseleye, yargının yaklaşımı ve çözüm üretme biçimi hakkında okuyucu ve topluma özlü bir sunum yapar.
Yazar Grisham bununla yetinmez. Yürekleri burkan, içleri sızlatan insani bir trajedi ve onun yarattığı etki ve sonuçlarla okuyucuyu yüzleştirmeyi, bu romanın olmazsa olmazı olarak belirler. Bu meseleyle roman üzerinden adam akıllı hesaplaşmakta kararlıdır. Julio, kuzeni, teyzesi ve iki çocuğundan oluşan bir aktörler karması aracılığıyla kaçak emeği, göç eden yaşam savaşını, sınır tanımayan umudu masaya yatırır.
Ekonomik yıkım ve politik zorun genişlettiği sınırların vücuda getirdiği göçmenlik, mültecilik ve kaçak işçilik sorununa dikkati çekmek için, Highland Caddesi Sığınma evinde, her şeyden habersiz, umarların kavurduğu Salvadorlu aileyi feda eder. Bu rolün aile fertlerinden en çok Escobar’ yakıştığına, onun tarafından icra edilebileceğine karar verir. Escobar’ı parlatarak örgüsünün odağına yerleştirir. Escobar’ı taşı toprağı altın Amerika’da polisten köşe bucak kaçan, işçi-göçmen olarak şemaya iliştirir. Yazar Grisham Escobar’ın rahat bırakmaz, yakasından düşmez. Dram ve trajedinin takribiyle bir miktar daha oynayarak, Escobar’ı yaban ellerde yaşamı, özgürlüğü, kişiliği ve kimliğini tehdit eden bir mizansenle, durup dururken mücadele etmek zorunda bırakır.
Döner dolaşır yaşamak için, kalmak zorunda olduğunu bildiği Escobar’ı amelesi olduğu golf kulübünün yanı başında işlenen bir cinayetin görgü tanığı yapar. Kalarak cinayetin çözümüne katkı sunmayı, polise yakalanıp sınır dışı edilme korkusuyla imkansızlaştırırken, gitmeyi adeta ölümle özdeşleştirir, böylelikle Escobar’ı yaşamla ölüm arasında tercih yapmaya zorlar. Yazar, yaşam ile ölüm arasındaki tercihin özünde seçeneksiz olduğunu fark eder. Çözümsüzlüğün işe yaramayacağını bilerek, polis tehdidi eşliğinde dayatılan kalma koşullarını Julio ve Theo ‘ya yaptığı buluşla hafifletir.
Escobar, yaşam-ölüm, gitmek-kalmak, iyi- kötü, adalet-haksızlık, yasa-hukuk gibi değerler üzerinden her vücudun kaldıramayacağı, her ruhun tahammül edemeyeceği bir sınava tabi tutar. Kuzeni Julio ile iyiliğin babası Theo, kadraja girer ve sınavın başarısı için gereken lojistiği tedarik etmeyi ihmal etmez. Özün sözü Grisham Escobar- Julio- Duffy- Theo dörtlüsünü insan-ahlak-etik-adalet-ekmek üzerinden yaman bir kavgaya tutuşturur. İyi ve kötü arasındaki kadim savaşı, bir başka zaman, yer ve kişi aracılığıyla yeniden kızıştırır. Kalmanın yarattığı stresle, gitmenin vuracağı darbe arasındaki iflah olmaz çelişkiyi, Yargıç Gantry’in verdiği güvence ile bu kez kalmak kazanır. Şansın desteklediği kalmak aynı zamanda katil Duffy’i aklayan kötülüğün açığa çıkarılarak mahkum edilmesi, iyilikle örtüşen adaletin tecellisi ve tesellisi olacaktır.
Yargıç Gantry, akşamı geceye eviren uzun gölgeler eşliğinde, Strattenburg sokaklarını arşınlarken adalet, etik, ahlak ve vicdan arasındaki soluksuz kavganın ruhunun kuytularını ve beyninin koyaklarını yurt edindiğini hissediyordu. Ortasında kaldığı çetin kavga, uslanmaz çelişki ve değerler düellosunun alelade olmadığı her halinden belliydi. Gerçeğe erişme güdüsü zihnini teslim alırken, usulün adaletle çelişkisinin yarattığı burgaç, Yargıcı, yutmak için fırsat avına çıkıyordu. Huysuzlaşan vicdan, vücudunu geriyordu.
Muhakeme usulün refakatiyle mutlu sona hazırlarken, Theo’ nun başını çektiği koronun, tekerine soktuğu çomakla, tedirgin ediliyor. Hükümsüzlük korkusu, yargıç üzerinden yargıyı sarmalıyor. Escobar’ ın şımarttığı kuşku, yargıcı esir alan koyu bir belirsizliğe dönüşüyordu. Velhasıl hükme ramak kala sahne alan mülteci, pişmiş aşa su katarak her şeyi al aşağı ediyordu.
Kendisini vekilliğe kaptıran Theo’nun, işi gücü bırakarak peşine taktığı tanık, etik ile hüküm arasında bin bir güçlükle oluşturulan sözde saadeti, yarattığı şiddetsiz geçimsizlikle bozmaya yeltenir. Yargıç, Theo’nun adalet ve vicdanı temsilen, savcı Jack Hogan’ın elini kolunu bağlayan, başını avukat Nancy’in çektiği katil Peter Duffy’ yi aklamaya yeminli düzenekle soluksuz bir mücadeleye hazırlandığının farkındadır. Theo kurduğu koşut yargılama düzeneğiyle, adaleti iğfal etmeye kalkışan kusursuz bir cinayetin şifrelerini çözmek için verdiği uğraş, Yargıç Gantry’le ayaküstü ilk temasın kurulmasını motive eder.
Theo’nun tetiklediği zaman elini çabuk tutar ve yargıcın aklına kuşku tohumları salmayı başarır. Kaçamak yapan kuşku, yargıca rahat vermez. Hakikatin çekiciliğiyle merakın yarattığı huzursuzluk, yargıcı, en nihayet adliye dışında hakikat aramaya zorlar.
Yargıç Gantry, vicdanla iş birliği yapan toplumun, hükmün nihai hakimi olduğunu, tanığın dışlanması ile oluşacak hükmün yaratacağı riskin, tahrik edeceği kollektif tepkinin kendisini yaftalamasından çekinir. Lekelenin silinse de gerisinde illaki bir iz bırakacağının ayırdındadır Yargıç. Meşru hükmün hamisi tokmağın sapmalardan, etik ilişki değerlerine ihanetten ötürü yargılamanın beynine inmesini istemez. Hükmün alnına kara çalınmasından korkar. Hakikat gerçek arasındaki medcezir, Gantry’in sistem ve hukukla çelişkisini pekiştirir, iç çekişlerini çoğaltır. Soluğunu hızlandırır.
Gerçek hakikate teslim olmuştur artık. Adım adım hükümle buluşmakta olan muhakemenin, masumiyet karinesini istismar eden sanığın beraatıyla sonuçlanmasının yaratacağı vicdani, resmi ve insani sorumluluk, onu içten içe kemirir. Tecrübe ve hukuktan medet umar. Kapalı kapılar ardında, kütüphanenin telekleri arasında, kadim ve cari hukuk ve tecrübeleri kolaçan eder. Zamanın baskısı altında hukuku adaletle buluşturacak bir tutam ışıkla buluşmayı umar. Ne var ki, satır aralarında emsal ve adalet arama çabası, güçlü beklentileri bir başına bırakır. Zaman soluksuz, umutlar mecalsizdir. Stres çoğalır. Yargıcı sıkboğaz eden kriz, hukuku adaletle buluşturacak devayı küllerinden yaratır.
Yanına dedektif Omar Cheepe ve asistanı Paco’yu alan şer cephesi, Boon ailesininin Yargıç Gantry’i markaja alan hareketliliğinin hayra alamet olmadığını fark eder. Cheepe ve asistan Paco dan oluşan izleme ekibi, bütün hafta Theo’ nun başını çektiği ekiple, yargıç arasındaki iletişimi algılamaya çalışır. İkili olup bitenleri anlamlandıramasa da dışarıya sıçrayan bu münasebeti izlemeye alır. Boone’ larla yargıcı huylandırmanın risklerini alamaz. Yakalanmanın konut dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği ve Gantry’e yakalanmanın yaratacağı özel riskin alınamayacağına karar verilir.
İşi şansa bırakmak istemeyen merak, yargıcı markaja alır ve soluğuyla ensesini mekan edinir. Savunma ve uzantıları titiz ve uyanıktır, işi şansa bırakmanın yaratacağı zaaf ve baş ağrısını bilir. Yargıç Gantry’in, Boon’larla buluşmasının çıkarlarını zedeleme ihtimalini hesaba katarak, beklenmedik engellerin aşılmasında kullanılacak malzemeyi tedarik çabası içine girer. Yazar, araya girerek, objektifi yargılama ve hükmü temine özgülenen güvencelere odaklar. Yazarın derdi okuyucuyu burada bir miktar eyleyerek, adliye dışında dava dışı özne ve nesneyle kurulan kaçak ve yasak ilişkiyi tartışmaya açmaktır. Grisham geç kalmaz araya girer ve mitoslarla gerçekleri bir kez daha kavgaya tutuşturur. Ya gerçekle özdeşleşen adalet kaybedecek ya da gerçekle inatlaşan, umarı adalet, hukuk olmayan yasa havlu atacak. Bu yasanın kazanması, hakikatin yenilmesi, direten yasanın yücelmesi, gerçeğin kültleşen ve küntleşen yasayla gömüye evrilmesi demektir. Anılanlar üzerinden yargılamanın selametini temin eden teminatların istismar potansiyeliyle okuyucu ustaca buluşturmayı başarır.
Yargıç “bu küçük toplantı kayıt dışıdır. Sizi uyarıyorum: Burada yasa dışı bir şey yapmıyoruz. Çünkü siz davanın tarafı değilsiniz. Yine de bu toplantı duyulursa bana pek çok soru yöneltilir. Anlaşıldı mı?” cümlesiyle mevzuat açısından mesele yaratmadığına inandığı görüşmenin, giz olarak kalması ve dışarıya taşınmaması için yanları kendince uyarır. Yargıç Gantry ikircikli ve tereddütlüdür. Belli etmese, peçelese de esasında endişelidir. Kaygının sebebi, akıl ile gönlün ruhun kıvrımlarındaki amansız ve soluksuz kavgasıdır. Gönlün aklı dize getirmesi, adaletin gönlü peşine takmasıdır özünde olup biten. Giz olanın, sır kadar dayanıklı ve ilişilmez olmadığını bilir. Gizin günün birinde ziyaret edileceğinin, en ufak bir fiske ile tarumar olacağının ayırdındadır. Yargıç, sır kadar şanslı olamayan gizin, başa bela olmasını önleme derdindedir. Gönül gözü ile görmenin faturasını adalete ödetmek istemez Gantry. Adalet çekici, tahrik edicidir. Dayanamaz Boone’ lerden ricacı olur, olup bitenin taşmaması için gönül koyar, teminat ister. Hukukun paçasına yapışan yasanın tehdit olmaktan çıkması, hukukun adalete dönüşmesi için gözü hiç bir şeyi görmez. Haddinden fazla risk alır.
Yazar durmaz kavgayı bir başka zemine taşır. Punduna getirip yasayı etikle yarıştırmak, yasa-hukuk-adalet arasındaki çekişmeyi körükler. Yarattığı ikilemlerle okuyucuyu oyunun içine çeker. Oynamaları için ellerine kartları tutuşturur. Taraf olmaya zorlar. Laf döner dolaşır umulan fırsatı yakalar. John punduna getirir, legal olanı etikle kavgaya tutuşturarak, okuyucuya pusu kurar. Değerleri olmadık yer ve zamanda düelloya zorlar. Yargıcın hangi etik değerler üzerinden yargılananla ilişki kurması gerektiğini, adalet ve değer arasındaki ikilemin aşılma koşullarını masaya koyar. Yasal olanın etik olmaklıkla aynı olup olmadığını, yargıcın refleksinin ne ile nasıl kontrol altına alınması gerektiği konusunu tartışmak üzere okuyucuyu kışkırtır. Nesnellikle, ilişkisizlik arasında sınırı belirleme, kimin nerede durması gerektiğine dair meseleyi okuyucunun sırtlamasını ister. Bunu yaparken adaletin reddedilemez cazibesiyle, yargıcın tabi olduğu etik değerler arasında okuyucuyu seçim yapmaya icbar eder. Yeni tartışmalar açmaya kararlı John Grisham, bu meselelerle okuyucuyu baş başa bırakarak, Boone ailesinin yetişkin üçlüsü ve ele avuca sığmayan Theo ile koşut, muhtemel bir yargılamanın prototipinin gerçekleşeceği masaya geçer. Hukuki deyimiyle yargıç duygularının, hislerinin izleğinde birazdan karşılaşacağı delilin ikna ve inandırıcılık debisi ile kabul edilebilirliğini sınanma faslını açar.
Yargıcın dava dışı öznelerle, özel alanda kurduğu ilişkinin güvenceye alınması, etik ilişkinin, ilişkisizliği yasaklayan aklıyla, Yargıç Gantry’in Boone ailesi ile adliye koridorlarındaki tanışıklığı yargıç ve yargılama üzerindeki baskıyı göreceli de olsa hafifletir, fobilerini nisbeten kontrole alır. Yargıcı adalet aramaya icbar eden ödevle, kamusal alan dışında, delillerle temas kurmayı yasaklayan usul arasındaki çekişmeyi, etikten yana tavırla aşmaya çalışır.
Yargıç her şeye rağmen huzursuzdur. Sadakat ve ihanetin dava dışı özne, zaman ve mekan üzerinden başlattığı bu düellodan yara almadan kurtulmanın çaresini bulmaya koyulur. Mekandakilere sır saklama ödevini anımsatarak, görünen adaletin tökezlememesi, lekelenmemesi için olup bitenlerin orada kalmasını isteyerek, elindeki son kozu harcar. Adalet, sermayesini tüketmeye zorlar, elinde avucundakini bu uğurda vermeye ikna eder. Gözü, gönlü, aklı adaletten yanadır. Deontoloji ile teleoloji arasındaki uyumun bozulmaması gerektiğinin ayırdındadır. Bu uğurda ufak tefek ödünlerin önemsiz olduğunu düşünür. Kendisine Yargıç olarak hitab eden Theo’yu bu sıfattan vazgeçmesi için uyarırken, etik ilişki değerlerinin sıfat üzerinden kişiliği ve kimliğine yönelik baskısını minimize eder. Direncini kısmen yitiren etik, göreceli de olsa adalete boyun eğer. Endişelerini içselleştirerek, kamusal alan dışındaki bu teması hakikat için meşrulaştırır. Boone ailesinden aldığı sır saklama sözüne itibar ederek, mesleki ihanet iddialarını makul temellerle karşılamaya hazırlanır.
Kısa, ihtiyatlı ve sıcak bir seremoniden sonra, bay ve bayan Boone, amca İke ve Küçük Avukat Theo ve yargıç Gantry’den oluşan yuvarlak masa, duruşma salonunun bir prototipi olmaya hazırdır. Etrafı heyet tarafından sarılan masanın ortası çoğu Theo’nun kişisel beceri ve çabası ile bir araya getirilen harita, fotoğraf, not ve kitap gibi nesnelerle doludur. Escobbar, Theo’nun ilk müvekkili, mekan solunan tozların vücuda getirdiği tecrübenin ilk göz ağrısı olur. Theo alternatif bir oturumun ihtiyaç duyduğu makul nesneleri göz dolduracak şekilde ve eksiksiz toplamış, onların sunumu, tanıtılması ve sınanması için Yargıç Henry Gantry’den gelecek küçük bir işareti bekliyordu.
Yargıç “şimdi bana bir şey göstermek istediğinizi söylemiştiniz der demez” Theo’ zıplar ve dağarcığındakileri serimlemeye hazır görsel düzeneği çalıştırır, elindeki lazerle tanığın gözüyle Yargıç Gantry ve Boone ailesinin diğer fertlerine, danışmanı Ike’ye olay mahallini itinayla gezdirir. Şüpheli Pete Duffy ve malikanesini, cinayet öncesi ve sonrasındaki hareketlerini peyder pey, belli sıra dahilinde zaman ve mekanla yeniden buluşturur. Hadise mekan üzerinden tecessüs eder usulca. Hazırladığı şemaya hakikate hizmet eden, cinayetin açığa çıkmasına katkı sunan her ne varsa hassasiyetle dahil eder. Bobby Eskobar’ın olay mahalline yakın çöp kutusunda bularak kuzeni Julio’ya tevdi ettiği, Theo’nun da delil koruma yöntemlerine taş çıkartacak özenle kahverengi kutu içinde, fermuarlı naylon poşetle koruduğu bir çift golf eldiveniyle birlikte delillere adeta resmi geçit yaptırır. Duyu organlarına unutmayacakları, tadına doymayacakları mükemmel bir delil sofrası, görsel sunum hazırlar.
İkna ve inandırmaya amade bu mekanda, her bir delilin güvenirliği, gerçek ve doğruluğunun sınanması için yargıç, zemin ve zamanı tahrik eder. Yargıç’a dilediği delile dokunma, görme, dinleme, hissetme olanağı tanınır. Onun nesneleri yargıç aklı, gözü ve tecrübesiyle teşhis, tanıma, betimleme, sınama, sayma ve tartmasına kolaylık sağlar. Delillerin toplanması, muhafazası ve kabul edilebilirliği kurumunun önemini kavrayan bir deneyim olarak, test müessesinin özel bir mekanda, özgün özneler aracılığıyla çapraza alınması ve canlandırılması için canını dişine takar. Delillerin sayılma, tartılma hak ve yetkisini, müthiş bir öz güvenle herkese dağıtır. Özne ve nesneleri kendince ilgili, toplum ve kamunun denetimine ve değerlemesine açar. Masaya getirilen ve düzenekle gözlere hitab eden kanıtların gerçek ve doğruluğu konusundaki tüm sorulara verdiği isabetli yanıtla, bilimum merakları yola getirir. İşine ne derece sadık ve egemen olduğunu, okulu asarak adliye koridoru ve salonlarda geçirilen ömrün avukatlığa nasıl tahvil edildiğini eşe dosta izah fırsatı bulur.
Gantry, soluksuz sorularla delillerin sıhhat ve sahiciliğini gönlünce sınar, delillere adeta düello yaptırır. Freni tutmayan Theo, hızını alamaz. Kanıt ve tanıtlara zamk gibi yapışır. Çalınan saat, mücevher takı ve tabancalarla ilgili şüpheleri elinin tersiyle bertaraf eder. Kanıtlar, kuşkularla oynama ve alt etmenin tadını çıkarır. Boone ailesi ve Küçük avukat, Yargıç Henry nezdindeki itibarını tazelemek üzereyken, Yargıç Gantry “Bu eldivenleri çöpe attığı sırada adamın elinde eldiven var mıymış?” şeklindeki soruyla kolay lokma olmadığını, yargıçlığın, zor zamanların, kuşkularla yaşanmaz bir yaşamın, öfkeyle mücadelenin ve sabırla oturmanın diğer adı olduğunu ima etmekle kalmaz.
Tanık Escobar’a duyulan gereksinimin debi ve şiddetini, tecrübeden beslenen üslupla belirler. Böylelikle Escobar ve destekleri kanıtların muhakeme süjeleri ve jüriyle kuracakları temasın, yargılama ve hüküm için taşıdığı hayati değere atıf yapar. Jest ve mimiklerin hükümden pay talep etme gizilgücüne vurgu yapmayı ihmal etmez. Yüzleşmenin çekiciliği ölçüsünde, caydırıcılığı hakkında okuyucuyu bilgilendirir. Kanıtların elden ele, gözden göze yolculuğunun, pusu atan engerek ve çiyanlar yüzünden kolay geçmeyeceğini anımsatır. Theo’nun temsil ettiği koroya delilleri bekleyen akıbet hakkında ip uçları verir. Önemlisi avukatlığı kafasına takan Theo’ ya yeni yetme olduğunu bir başka boyut ve yerden izaha çalışır. Gerçeğe erişmenin yarattığı sınır tanımaz tutku, tazelenen güvenden aldığı müthiş destekle Tanık Escobbar’la bir an önce tanışmayı dayatır. Pusu atan önemli bir iki sorudan sonra merak yelkenlerini bir başka usul işlemi için şişirir. Theo elindeki kalemi bırakır. İknaya adım adım yaklaşan Yargıç, tanık Eskobarla yüzleşmek için sabırsızdır.
Kısa bir süre sonra masaya Mülteci Escobar, kuzeni Julio ve teyze Carola dahil olur. Bu faslın arifesinde Theo araya girer ve Yargıç Gantry’den cinayet üzerindeki perdeyi aralayan kaçak Escobar’ın polis takibinden kurtarılması, korunaklı alanda ve ilişilmez kılınması için teminat ister. Böylelikle sınır dışı edilme olasılığının tanıklık irade ve beyan üzerindeki baskısını kaldırarak, tanığın rolünü gerçekleştirmesine zemin hazırlar. Aklını ve ruhunu gerçeğe teslim eden Yargıç diretemez. Hiç kuşkusuz yargılama ve hükmün yazgısını elinde bulunduran tanığa, adaletle özdeşleşen rolünü icra için kefil olmayı taahhüt eder.
Sıra tanığın güvenilirliğini sınamaya gelir. Julio İspanyolca’ dan tercüme için hazırdır. Theo, Escobar’ın beyanlarıyla diğer deliller arasındaki ilişki ve çelişkileri, onların yek diğerini sınama arzu ve merakını şölene çevirmek üzere aparatın tuşuna basar. Sorulan her soru, ekrana gelen her görüntü, Escobar’ın beyanlarını çürütmeye ve kilitlenmeye özgülenir. Escobar, diğer delillerin desteğini alan tüm suallerle göğüs göğüse çarpışır. Kendisini çürütmeye ahdeden, belleğine yönelen her suali halden düşürür. Makul yanıtlarla, meraklarla soruların dostluğunu başlatır. Escobar, çetin sorgu ve değme suallerden aldığı destekle, açık yargılama, duruşmaya etkin katılma ve çelişmeli muhakemeyi kendine mest eder, hayran bırakır. Gantry’in verdiği primi idareli ve isabetli kullanarak, hak ettiği güveni, takdirle tahkim eder.
Güvenin pekişmesi, atideki bir iki engelin aşılmasına bağlıdır. Escobar Kabuledilebilir delil kanıt olmuş, ancak henüz etkileyici ve yararlanılabilir delil olmamıştır. Yapışkan kuşkunun, dumanı tüten suallerle adam akıllı çırpılması gerekmektedir.
Theo, Cheepe’ nin fırsatçı ve ezici bakışlarına içerler yaşı, merakı ve deneyimsizliği üzerinden hafife alınmasını asla unutmaz. Theo, delilleri birbirine kırdırır. Kibrin arka çıktığı hor görüyü, pişman ve perişan eder. Çapraz sorgu, delillerin kabul edilebilirliği meselesi, Theo’yla altın çağını yakalar. Escobar, toplum adına açık muhakemede doğrudan, yüz yüze yapılan sınavı alnının akıyla süsler.
Şüphelinin teşhis ve tanınması faslı iyiden iyiye huysuzlanır. Sabırsızlığı fark eden Zeka Küpü, vizyona yansıttığı Creek 6. Çim bölgesinin hava fotoğrafı ile yeni bir kapışmanın fitilini ateşler. Theo, zulasının ihanet etmeyeceğinden, Escobar’ın ilk fırsatta Duffy’i tuşa getireceğinden, 15. karenin, katilin önüne yatan kuşkuları tarumar edeceğinden, masumiyetin lekeleneceğinden adı gibi emindir.
Basının servis ettiği fotoğraflar umarları karşılamaz. Kuşku gerçekle mesafesini korurken, merak sabrı dürtmeye devam eder. Adliye çıkışındaki pozlarla, gerçek yeni bir trend yakalamayı dener. Ancak muvaffak olamaz. Gazete arşivi, ayak sürten teşhisi sarsar ama deviremez. Teşhis tanıya dönüşemez. Kopardığı tavizle, deva olacağının sinyalini verir.
Tanık, sanığın giydiği kıyafetlerin spor pantolon, kestane rengi golf kasketi ve bej spor pantolondan oluştuğunu teşhis eder fakat, bunları Duffy’nin üstünde olduğunu söyleyemez. Karedeki adam Duffy’ye benzetilir ancak onunla özdeşleştirilemez. Benzerlikle aynılık arasındaki savaş, benzerliğin yengisiyle biter. Benzerlikle ittifak eden resimler, Theo’yu sıkıştırırken, Escobar’ın tanıklığını güçleştirir.
Zaman ve mekana anlam katan tanıklık, kişiyi teşhiste kifayetsiz kalır. Tanı hazırı tüketirken, teşhis doymak bilmez. Escobar’ın zaman, kişi ve mekan bağlamlı beyanı, Duffy’yi ifşa için gereken işbirliğiyle inatlaşır. Kişi, oyun bozanlık yaparken, tanı teşhisi takılarak afallar. Yargıç Gantry’in şahsıyla örtüşen ikna, diğerlerini temsilen inandırıcılık, Duffy’i katile dönüştürmekte başarısız kalır.
Bunlar olup biterken tuş, makineyi yeniden hareketlenir. Savcılığın muhakemeye mal ettiği 22 fotoğraftan 15.’si talihi değiştirmek için sıra beklerken, saniyeleri saate çeviren sorun kadraja girer. İknaya hazırlanan delilin elde edilme yöntemi ve kaynağı üzerindeki kuşku, yargılamanın sinir uçlarını bir kez daha yoklar. Yargılaman kirli kaynaktan içmesi, yahut hükmün zehirli ağaçtan beslenmesi öteden beri yasaktır. Hüküm Platon’dan bu yana iğfal mahsulü delillerin şerrinden, tatlı dil, güler yüzün şirretinden olabildiğince uzak tutulur. Theo’nun kariyeri böylesi acemiliğin her şeyi berbat etmesine, gayrimeşru delilin hükmü biçimlendirmesine onay vermeyi düşünmez.
Gantry’in bunu bilmemesi ve görmemezlikten gelmesi ya da Theo’nun bunu yılların tecrübesine yutturması olanaklı değildir. Bu soru ve delilin karşılaşacağı itirazı Theo karşılamaya, göğüslemeye bir kez daha hazırdır. Mesele avukat Boone çifti ve adliye eskisi amca Ike’nin paha biçilmez destek ve danışmanlığıyla aşacaktır. Yazar, her zaman olduğu gibi zor zamanların adamı, güçsüzlerin yardımcısı, darda kalanların dostudur. Araya Giren John Grisham, Theo’ya açık yargılamada hasredilen tartışılarak kamuya mal edilen delilin, kaynak ve sıhhat sorununu geride bırakacağını fısıldar.
Sufleyi havada kapan Theo, kayıtlara giren “ herkese açık bir duruşmada gösterilmiş bir fotoğraf bu ve kanıt olduğu kabul edilmiş. Gizli bir yanı yok değil mi?” sorusuyla açık yargılamada, ortaya konulmuş, herkesin gözü kulağı önünde kıyasıya tartışılarak lime lime edilen kanıtın sır ve giz olmaktan çıkacağını, Boone’ler mahkemesi için sorun teşkil eder olmaktan çıktığını okuyucuyla paylaşır. Böylece hukukun önemsediği yasak delil kavramının, kaynak ve elde ediliş defolarından ötürü gerçeği perdeleme ihtimalini anılan soruyla hiçleştirir. Ortaya konularak kamuyla paylaşılan bir kanıtın alenileşeceğini, dolayısıyla gizliliğiyle temin edilen hukuki yararın ortadan kalktığı kabul edilir. Yargıç Gantry, en kötü ihtimal gerçek ile hakikat arasındaki soluksuz ve derin kavganın etkisindedir. Gerçeklik ve doğruluk aşkının yarattığı körlük, delilin yargılama ve hükmü zehirleme potansiyelini görmesini engeller. Ya da yargıç Theo’nun bir kere açıklanmakla kabul edilebilir ve kullanılabilir hale gelen karelerin yeni muhakemenin gözdesi olmasına izin verir.
Pazartesi, duruşma salonu gözlerini mutsuz, yorgun, gergin ve hadleri zorlayan bir sabaha açar. Savcı Jack Hogan, eli boş bir iddianamenin, yazgıya dönüşecek hüküm karşısındaki yalnızlığına ve çaresizliğine teslim olur. Pete Duffy, başka olasılıkların icraatını, her temasın bırakacağı izi ve ihtiyatsızlığın alacağı intikamı unutur. Özgüven ve kibrin baş başa bırakılmasının yaratacağı trajediyi hesaba katmamakla hatalarını katlar. Pete Duffy, kendinden emin Gantry’in cinayeti kutsamasını beklerken, vekil Clifford Nance, saklı bir kanıtın yapacağı sürprizi, dışarıda bırakmanın yarattığı zahiri rahatlığa aldanarak, tokmağın masaya inmesiyle ilan ve tescil edilecek sözde adaleti dört gözle bekler. Personel ise sıradan ve rutin bir günün adli öneri ve talepleriyle meşguldür.
Yargıç Henry, gerçek ile hakikat arasındaki ikilem aşmanın aklı, ruhu ve bedeni üzerinde bıraktığı derin izi, yarattığı ağır tahribatın altında kalmış, kimlikle kişilik, gerçekle hakikat, deontoloji ile teleolojinin bitmez-tükenmez çekişmesinden payına düşeni alır. Kefaret kendisini yorgunluk, mutsuzluk, ve kitaplık kisvesiyle karşılar. Gantry, kıyamete ramak kala cübbesinin eteklerini savurarak salona girer. Pazar Mahkemesi’nin koşut süjelerini yoklar ve Theodore, babası ve amcasıyla göz göze gelir.
Yargıç Gantry duruşma salonu, görüşme odası ve ofis arasında mekik dokurken, yargıcın nerede, ne kadar kalacağına hukuk ve mekan çifti karar verecektir. Mekan, ya özüne sadık yorumla özgünleşir ya da yoz yaşamlarla özünden uzaklaşır. Gantry, hukuk ve mekan arasına girerek anlamı eylemiyle geliştiriyordu. Hukuk, bazen mekanı belirliyor, bazen mekan hukuka teslim oluyordu. Kimi mekan, cübbesiz dolaşmaya izin vermezken kimisi, günlük kıyafetle yaşamaya onay veriyordu. Duruşma salonu, cübbenin mekanı ilhakına katlanırken, ötekisi cübbenin mekan ve özne üzerindeki tasarrufuna son veriyordu. Cübbe, mekan ve özne ile arasındaki münasebete göre biçim alıyordu. Adalet ve hukukun cübbeye yüklediği misyon, cübbeyle mekan, mekanla yargıç arasına aşılması zor bir sınır çizerken, cübbe mekan-adalet-yargıç triosu aracılığıyla hareketli yaşamayı seçiyordu.
Yargıç’ ın sınırlı ve sayılı mekanlar dışında, yargılanan nesne ve özneyle ilişki kurmasına, yansızlığı mekanla disipline eden kaideler izin vermiyordu. Yargıç Gantry’i dizayn eden sistem, mekan üzerinden yargıcı sınırlamayı, mekanla hukuku anlamlandırmayı, mekanı estetik güce dönüştürmenin ne manaya geldiğini biliyordu. Yargıçla mekan arasında kurduğu estetik bağla, yansızlığa kalıcı bir anlam katarak, etiği estetikle tahkim ediyordu. Yargıcın mekan dışında hukuk konuşması, yansızlığı ve bağımsızlığı üzerinde baskı kurarak, adaletin üçüncü göz olma idealini zehirliyordu. Mekan, yargıcı yabancılaştırarak, hukukun adalet talebini seraba dönüştürüyordu.
Gantry’in sesiyle buluşan mikrofon, öksürüğün sesi kontrolüne olanak sağladı. Yargıç sesinin, tını ve debisinden emin olduktan sonra, “ Günaydın Bayanlar Baylar. Bay Peter Duffy’nin yargılanmasının bu aşamasında bugün savcılık ve sanık avukatlarının son sözlerini dinlemeyi planlamıştık. Ancak bu gerçekleşmeyecek. Şu anda açıklayamayacağım nedenlerle yargılamanın hükümsüz kaldığını bildiriyorum.” Şeklindeki ifadesiyle bir yandan şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaratır, öte yandan umar ve umudu müjdeler.
Gantry’in hükümsüzlük ilanı, hileden medet umanların suratına olanca gücüyle inerken, adalet ve hukuk talebi temellendirmenin açtığı acil kanaldan görece soluklanır. Fobi ve stres, istismarla vedalaşır. Sürpriz tanıt, olası beraatı göz açtırmaz, tuşa getirir. Adalet tecessüs etmeden hükmün güvende olmayacağını, huzur bulamayacağına dair kanı yargıcın kendinden emin ve tok sesiyle salona yayılır. Gantry’le özdeşleşen adalet kürsüyü Theo’ nun idealine, zor zamanlarda hukuku adalete eviren cesaretiyle Gantry’i idole dönüştürür. Yaşam hakkını ihlal kuşkusunun, yasayı dolanma çabasının, gerçeği halden düşüren mesaiyle düetine, yargılamayı lağveden eşsiz gerekçe son verir.
Yargıç gerçeklik yargısının hakimleri jüriye teşekkür eder. Kendisini yarına bırakan gerekçe, bilinenlerle avunmaz, koronun kürsü, adalet ve hukuku yanıltan düzeneğini görmezden gelir, alışan vücut iğfali olağan sayar, üzerine toz kondurmak istemez. Merak bilineni, malumat saymaz. Homurdanan koşut mahkemenin kusursuz cinayete ne kulp bulacağını, yaşam hakkına saldırı cephesinin nerede gedik verdiğini mahkemeden dinlemek ister. Merak kendine tutulan aynadan yansıyanları, başkaca temel, argüman ve gerekçe için dört döner.
Yargıç Gantry banktan zorla ayrılan bedenlerin salona yaydıkları merakları teskin için “ Beyler, şu anda açıklama yapmayacağım, yarın saat onda odamda buluşalım. Size gerçekleri açıklayayım” demek suretiyle merakı çileye yatırır. Gerçeğin hakikatle istişare etmesine, hakikatin tasayla muhakeme yapmasına, kaygının gerçekle özdeşleşen gerekçeye bir miktar eziyet etmesine kurgunun hatırı için göz yumulur, müsamaha edilir. Lağvedilenin yerini alacak atideki muhakemenin düğmesine basan yeni ithamnameye Haziran’ın son haftasına kadar mehil verir. Onun kendisini revize etmesine, ikna ve inandırıcı olmasına, olgunlaşmasına ve huzura çıkmasına olanak sağlanır. Gecikmenin bellek üzerindeki tahribine, delilleri deforme etmesine, toplumun savunma sistemini tahrip edenlerin zamanı sömürmesine fırsat verilmez. Kelepçeli yaşamın özgürlük üzerinde yaratacağı stres, fobi ve baskıyı unutulmaz.
Sanık Pete Duffy hakkında kısıtlılık koşulları baki kalmak üzere kefaletle serbest kalmasına karar verilir. Böylece sanığın sıvışması önlenirken, zamanın savunma üzerindeki tahakkümü minimize edilir. Savunmanın duruşma hakkını kullanması için olanakların kapısını olabildiğince aralar, gerçeğin kolaylıklardan istifadesi ve tutukluğun yargılama engeli ve prematüre ceza olmaması için koşulları haddinden fazla zorlar.
Karar avukat Nance’nin çenesini göğsüne düşürür. Theo ile Cheepe ‘yi göz göze getirir. Dedektif Cheepe, kararın her şeyin sonu olmadığını henüz yenilmediğini münasip bir lisan, iç çeken jest ve mimiklerle izah eder.
Sonuç:
Grisham yalın kurgusu, yörüngeye oturttuğu özne, mekan zaman ve nesneleriyle, sıradan adli düzeneğe yön veren hakikatlerin yargılama ve hükmü manüple etme becerisiyle okuyucuyu buluşturur.
Edebiyatta hukuk, mitoslarla gerçek arasındaki kadim çekişme ve çelişkiyi seçtiği numuneyle bir çok değer üzerinden bir kez daha kavgaya tutuşturarak, gerçeği deontolojiyle ayakta tutmaya çalışır. Hakikati, ahlakla sınırlar. Onaran usulün gerçekle bağını, roman kahramanların hukuki beceri ve manevralarıyla yeniden inşa eder.
Usulün özünde, etik ilişki değerlerinden başkası olmadığını satır aralarında serimler. Roman adli düzeneği, onu ayakta tutan öznelerin akıl ve grameriyle tarumar ederek, edebiyatın eleştirel gücünü, sağaltan yanını ve deşifre eden dehasını teyit eder.
Çalışma, yazarın bıraktığı boşlukları içeriden okuyarak, edebiyatın erişemediği, güç yetiştiremediği alanları tartışmaya açar, John Grisham’ ı hukuk yeniden okuma ve yorumlamaya çalışır.
Mitosların gerçeği manüple ettiği yerlerde, etikten aldığı destekle hukuku adalete evirmeye çalışır. Hukukun yavanlaştırdığı yargılamayı, edebiyattan aldığı destekle, deontolojik bir çabaya dönüştürerek tatlandırmayı dener.
Romulus Augustus Roma İmparatoru ilan edildi. 31 Ekim 475 – 4 Eylül 476 arasında kısa bir dönem hüküm süren Romulus Augustus’un tahttan indirilişi Batı Roma İmparatorluğu’nun sonu ve Orta Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
1517
Martin Luther, Protestanlığı ilan etti, Wittenberg kilisesinin duvarına ’95’ ayetini astı; bu olay Almanya’da Protestan reformunun başlangıcı sayıldı.
1659
İngiliz İç Savaşının ardından Kral I. Charles’ın yargılandığı davada mahkeme başkanlığı yapan İngiliz hakim John Bradshaw yaşamını yitirdi. (15 Temmuz 1602 – 31 Ekim 1659) Öümünden sonra hakkında idam cezası verildi. Cesedi mezarından çıkarıldı, kafası kesilerek teşhir edildi.
1793
Fransız felsefeci, parlamenter ve kölelik karşıtı devrimci Jacques Pierre Brissot giyotine gönderildi. ( 15 Ocak 1754 – 31 Ekim 1793)
1911
Ürgüplü Hayri Bey’in Danıştay Başkanlığı görevi sona erdi. Yerine Memduh Bey geldi.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, savaş suçlularının iadesi ve cezalandırılmaları hakkında 3(I) sayılı ile 31 Ekim 1947 tarihli ve 170(II) sayılı kararını kabul etti.
1951
Yaya geçidi çizgileri ilk kez İngiltere’nin Berkshire kentinde kullanılmaya başlandı.
1960
Milli Birlik Komitesi’nin öğretim üyelerini üniversiteden atmasını (147’ler olayı) protesto eden Ortadoğu Teknik Üniversitesi Rektörü Turhan Feyzioğlu görevinden istifa etti.
1960
Adnan Menderes’in Ayhan Aydan’dan olduğu iddia edilen çocuğunu öldürttüğü iddiasıyla hakkında açılan ‘Bebek Davası’ başladı.
2009-2013 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı özerk bir bölge olan Porto Riko’nun valisi olarak görev yapan Porto Rikolu hukukçu ve devlet adamı Luis Guillermo Fortuño Burset dünyaya geldi.
1961
Tanin gazetesindeki yazılarında komünizm propagandası yaptıkları ileri sürülen Aziz Nesin ile genel yayın müdürü İhsan Ada yargılandıkları davada beraat etti.
1963
Askeri Yargıtay, Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz ve Erol Dinçer’in idamına dair kararı onayladı.
1968
Samsun Adliyesi’nde savcılık ifadeleri alınan “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü” katılımcısı 24 genç, izinsiz gösteri yürüyüşü yapmak suçundan Mahkeme’ye çıkarıldı ve serbest bırakıldı. Gençler otobüsle Havza’ya geçti.
1972
Sıkıyönetim askeri mahkemesinde görülen davada savcı mütalaasını verdi: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi eski dekanı Uğur Alacakaptan için 6 yıl, Asistan Uğur Mumcu ve 4 öğrenci için 15’er yıl hapis cezası istendi. Sanıklar, “Anayasa’yı ilgaya iştirak, komünizm propagandası, hükümetin manevi şahsiyetini tahkir” vs. iddialarla suçlandı.
1975
Bankaların ikramiye ve hediye vermesi yasaklandı.
1976
CHP İstanbul İl Gençlik Kolu Başkanı, Savcılığa başvurarak Ülkü Ocakları’nın kapatılmasını isteyeceklerini açıkladı.
1979
Avukat Eşber Yağmurdereli, TCK 141.maddeden Samsun’da yargılandığı halde en son gönderildiği Mardin Cezaevi’nde hücreye konuldu. Trabzon, Amasya ve en son Mardin Cezaevi’ne gönderilip 3 celsedir Samsun’da duruşmaya çıkamayan Yağmurdereli’nin avukatı Af Örgütü’ne başvurdu.
1976
İspanya Anayasası, 31 Ekim 1978 tarihinde yapılan Kongre ve Senato Genel Kurul toplantılarında (Cortes Generales) tarafından kabul edildi. 7 Aralık 1978’de yapılan referandumda İspanya halkı tarafından kabul edildi. 27 Aralık 1978 tarihinde Majesteleri Kral tarafından Parlamento (Cortes Generales) önünde onaylandı.
Hindistan’ın ilk kadın başbakanı İndira Priyadarşini Gandhi öldürüldü. (Doğumu: 19 Kasım 1917 – Ölümü: 31 Ekim 1984) Gandhi’yi iki Sih koruma muhafızı öldürdü. (Suikast sonrası çıkan isyanlarda yaklaşık 2.000 masum sih öldürüldü.) Hindistan tarihindeki tek kadın başbakan ve ayrıca en uzun süre görev yapan ikinci başbakandır. Başbakanlıktan önce Dışişleri, İçişler, Savunma, Maliye, Enformasyon ve Yayın Bakanlıkları görevlerinde bulunmuştur.
1986
Mao’nun “Halk Demokrasisi” kitabını yayınlayarak komünizm propagandası yapmak suçundan yargılanan Hüseyin Kıvanç savunmasını yaptı: ”Kendi ülkesinin 3 bin yıllık tarihini inceliyor diye, Mao Zedung başka bir ülkenin yasalarını çiğneyebilir mi?”
1991
Sosyolog Dr. İsmail Beşikçi tahliye edildi.
1992
Dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen ve 1633 yılında yargılanan Galileo Galilei’nin haklılığı kilise tarafından 359 yıl sonra kabul edildi. Vatikan bir bildiri yayınlayarak dini bütün bir Hristiyan olan Galileo’dan özür dilendi.
1996
Ankara 4.İdare Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı’nın Uğur Mumcu’nun ailesine tazminat ödemesine karar verdi: ”Olay bir terör eylemi olduğundan, kusursuz ve kolektif sorumluluk ilkesi gereği zarar karşılanmalıdır.”
2000
HADEP Kars İl Başkanı Şemistan Ağbaba’nın, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesinin 24 Aralık 1999 tarihli ve 360-385 numaralı kararıyla silahlı çetenin hareketlerini kolaylaştırmak suçundan Türk Ceza Kanununun 169 ve Terörle Mücadele Kanununun 5 inci maddesi uyarınca 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkûm edilmesine ilişkin karar Yargıtay Dokuzuncu Ceza Dairesinin 31 Ekim 2000 tarihli kararıyla onanarak kesinleşti.
2002
Hukukçu ve Yunanistan Cumhuriyeti’nin 1. Cumhurbaşkanı Mihail Stasinopulos yaşamını yitirdi. (27 Temmuz 1903 – 31 Ekim 2002)
2003
Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi, Sözleşmenin hazırlanması için kurulan Geçici Komite tarafından 21 Ocak 2002 ve 1 Ekim 2003 tarihleri arasında yedi oturumda hazırlanmış ve Sözleşme BM Genel Kurulu tarafından 31 Ekim 2003 tarihinde 58/4 No.lu karar ile kabul edilmiştir. Sözleşmenin 68/1 maddesi uyarınca Sözleşme 14 Aralık 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
2004
İskoçya’nın Pretopans kasabasında ‘Cadılar Bayramı’nda 16. ve 17. yüzyıllardaki ‘Cadı Avı’nda öldürülen 81 kadın ve kedilerinden resmen özür dilendi. İskoçya’da 16-17. yüzyılda 3 bin 500 kadın ve çocuk, karakedi sahibi olmak ve büyü yapmak iddialarıyla yakılarak öldürülmüştü.
2005
BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye karşı karar tasarısı kabul edildi. Suriye, eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri suikastına karışmış yetkilileri tutuklamak ve BM soruşturma komisyonu ile birlikte hareket etmek durumunda. ABD, Fransa ve Britanya’nın Suriye’ye yaptırım uygulanması önerisi ise kabul edilmedi.
2007
İspanya’da faşist general Francisco Franco’nun 1939-1975 yılları arasındaki diktatörlük dönemini resmen kınayan “Tarihsel Bellek Yasa Tasarısı” Meclis Alt Komisyonu’nda kabul edildi. Franco’nun izleri silinecek, 1936-1939 iç savaşındaki toplu mezarlar ortaya çıkarılacak, Franco dönemine ait semboller kaldırılacak.
2011
Birleşmiş Milletler’in Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO, Filistin’in üye kabul edilme başvurusuna onay verdi.
2013
AKP’li 4 milletvekili ilk kez Meclis Genel Kurulu’na türbanlı olarak girdi. Böylece Mecliste türban dönemi başladı. CHP’nin engelli milletvekili Şafak Pavey’in ise Meclis’e pantolonla katılma isteği içtüzük gereği kabul edilmedi.
2015
Rumen hukukçu ve Başbakan Victo Ponta, 1 Ekim 2015 tarihinde başkent Bükreş’te bir gece kulübünde çıkan yangın sonucu 42 kişinin ölmesinden kendisi ve hükümetini sorumlu tuttuğu için istifa edeceğini açıkladı.
2017
İstanbul Barosu Avukatlarından, Kudbettin Kaya, 31 Ekim 2017’de öldürüldü.
2021
Amerikalı siyasetçi ve hukukçu Frank Leroy Farrar yaşamını yitirdi. (Doğumu: 2 Nisan 1929 – Ölümü: 31 Ekim 2021)
2024
PKK üyeliği iddiasıyla tutuklanan Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer, Anayasa’nın 127’inci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 47’inci maddesi gereğince geçici bir tedbir olarak İçişleri Bakanlığı’nca görevden uzaklaştırıldı. İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy İstanbul Valiliğince Esenyurt Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildi.
38 Baro’nun imzasını taşıyan bir açıklama yayınlandı: “Kayyım Uygulaması Demokrasiye Darbedir. Kayyım uygulamasının yasal oluşu; Anayasaya aykırı oluşunu, hukuksal ve toplumsal meşruiyetsizliğini ortadan kaldırmamaktadır. Kayyım uygulamasının Türkiye demokrasisine verdiği hasarlar hafızamızda yerini korur iken yeniden bu yola başvurulması kabul edilemezdir” ifadesi yer aldı.
Kanada’nın üçüncü başbakanı olarak görev yapan Kanadalı hukukçu ve politikacı Sir John Joseph Caldwell Abbott (John Abbott) yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Mart 1821 – Ölümü: 30 Ekim 1893) Quebec’teki Saint-André-d’Argenteuil’de doğdu. 1847’de Montreal’deki McGill Koleji’nden (McGill Üniversitesi ) Medeni Hukuk Lisans derecesiyle mezun oldu. 1867’de Medeni Hukuk Doktoru oldu. Şirketler hukuku alanında uzmanlaştı. Montreal’in en tanınmış avukatlarından biri oldu. 1853’te McGill’de ticaret hukuku ve ceza hukuku dersleri vermeye başladı ve 1855’te profesör ve Hukuk Fakültesi dekanı oldu, 1880’e kadar bu görevi sürdürdü. Genç yaştan itibaren siyasete dahil oldu, 1849’da Montreal İlhak Manifestosu’nu imzaladı. 1860’ta Kanada Eyaletinin Yasama Meclisi’ne seçildi. 1862’de Kraliçe Danışmanı oldu. 1867 federal seçimlerinde, Muhafazakar Parti üyesi olarak Kanada Avam Kamarası’na seçildi. Emekli olduktan sonra McGill’de emeritus profesör olarak çalışmaya devam etti, 1881’de fakülte Yönetim Kurulu’na girdi. 1887’de Senato’ya atandı, Macdonald’ın görevdeyken ölmesinin ardından Haziran 1891’de ilk yerli Kanada başbakanı oldu, Kasım 1892’de sağlık sorunları nedeniyle emekli olana kadar görev yaptı. Ertesi yıl öldü.
Alman hukukçu, Nazi Almanyası’nın Adalet Bakanı ve müsteşarı Roland Freisler, Celle’de doğdu. (Ölümü: 1945) 1914 yılında askeri okula girdi, 1915’te Teğmen oldu. I. Dünya Savaşı sırasında aktif olarak görev aldı., 1915’te Rus İmparatorluğu’nda savaş esiri oldu. Rusya’da tutuklu iken, Rusça öğrendi, 1917 Rus Devrimi’nden sonra Marksizmle ilgilendi ve Ekim Devrimi’nde Bolşeviklere katıldı. 1920 yılında Almanya’ya dönerek 1922’de Jena Üniversitesi’nde hukuk öğrenimini tamamladı. 1925’te NSDAP’ye (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) girdi, önemli görevler aldı ve yargı sistemi içerisinde yükseldi. 1933’te, Prusya Adalet Bakanlığında daire başkanlığına atandı. 1933-1934 yıllarında Prusya Adalet Bakanlığı Devlet Sekreteri oldu ve 1934-1942 yıllarında Reich Adalet Bakanlığı Devlet Sekreteri oldu. 1942 yılında Halk Mahkemelerinin başına getirildi. Adolf Hitler’e düzenlenen saldırıda tutuklananlara karşı acımasız bir rol üstlendi, çok sayıda idam ve müebbet hapis kararı çıkarıldı. 3 Şubat 1945 tarihinde Nazi Partisi binaları, Reich Başbakanlık binası, Gestapo merkezi, Başbakanlık ve Halk Mahkemesi de dahil olmak üzere ABD bombardımaını ile vuruldu, Freisler bu bombardımanda öldürüldü. Cesedi, dosyaları tutmuş bir şekilde, bir taş sütun altında ezilmiş olarak bulundu. Berlin’de Waldfriedhof Dahlem mezarlığına defnedildi. Mezar taşı üzerinde ismi yazmamaktadır.
1910
İsviçreli yazar, iş insanı ve Kızılhaç Teşkilâtı’nın kurucusu Jean Henry Dunant, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 8 Mayıs 1828 – Ölümü: 30 Ekim 1910) 1864 Cenevre Konvansiyonu ile Kızılhaç Teşkilatı’nın kurulmasını sağladı ve gösterdiği çabalar nedeniyle 1901 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
1912
Hukukçu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin 27. başkan yardımcısı James Schoolcraft Sherman yaşamını yitirdi. (24 Ekim 1855 – 30 Ekim 1912) Whitestown Seminary’de eğitim gördü, ardından Hamilton College’a gitti ve 1878’de Bachelor of Arts derecesini aldı. 1880’de baroya kabul edildi ve Cookingham ile birlikte Cookingham & Martin firmasında avukatlık yaptı. Cumhuriyetçi partiden siyasete atıldı. Yirmi dokuz yaşında Utica belediye başkanı oldu. 1886’da ABD Temsilciler meclisine seçildi ve 20 yıl görev yaptı 1895-1909 arasında Kongre’de, Kızılderili İşleri Komitesi’nin başkanlığını yaptı. Bu dönemdeki çabaları nedeniyle, Kaliforniya’ya bağlı Riverside’da, Sherman Kızılderili Lisesi inşa edildi ve onun adı verildi. 4 Mart 1909 – 30 Ekim 1912 tarihlri arasında başkan yardımcısı olarak göre yaptı. Görevi devam ederken Utica’daki evinde öldü. Forest Hill Mezarlığı’na gömüldü.
1918
Avusturya Geçici Ulusal Meclisi 30 Ekim 1918 tarih ve StGBI 3 sayılı Kararını kabul etti. Karara göre; vatandaşın temel haklarına aykırı olduğu için her türlü sansür yasaklanmış, yayınlara yönelik durdurmalar ve bu durdurmalara ilişkin posta dağıtım kurumunun veto yetkisi kaldırılmış, basının tam hürriyeti sağlanmış, toplantı ve dernek kurma haklarına ilişkin olağanüstü hal kararnameleri kaldırılarak cinsiyet ayrımı yapılmaksızın toplantı ve dernek kurma özgürlüğü tesis edilmiştir. Bu karar, daha sonraki Avusturya Anayasalarında referans olarak kabul edilmiştir.
1918
Mondros Ateşkes Antlaşması, Birinci Dünya Savaşının yenilenleri arasında olan Osmanlı Devleti ile Müttefik Devletler adına hareket eden İngiltere arasında 30 Ekim 1918’de Mondros’ta imzalandı. (Silah Bırakışımı Sözleşmesi) Sözleşme, 1919 yılından itibaren başlayan Kurtuluş hareketi sonrasında geçerliliğini yitirmiş, 1922 yılında Mudanya Ateşkes Antlaşması ile yeni Silah Bırakışımı Sözleşmesi imzalanmıştır.
“Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz Bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Teşekkül Ettiğine Dair Heyet-i Umumiye” kararı alındı.
İstanbul’da son Heyet-i Vükela (Bakanlar Kurulu) toplantısı yapıldı.
1922
İtalya Kralı, Mussolini’yi Roma’ya çağırarak yeni hükümeti kurma görevini verdi, Benito Mussolini İtalya’nın başbakanı oldu.
1923
Mustafa Kemal Paşa, Başbakanlığa İsmet Paşayı (İnönü) atadı. İsmet İnönü kabinesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde güvenoyu aldı. İsmet İnönü Cumhuriyet’in ilk Başbakanı Oldu.
1927
Fransa ile Yugoslavya, ‘Küçük Antant’ı (Çekoslavakya, Romanya, Polonya) desteklemek için antlaşma imzaladı.
Dört Millet Demeci, 30 Ekim 1943 tarihinde Moskova Konferansı sonucunda imzalandı. Moskova Konferansı’na, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği ve Çin katılmıştır. Yeni bir uluslararası örgütün kurulması ile savaş suçlularının etkin şekilde cezalandırılması konusunda anlaşılmıştır. Konferans’ta kabul edilen Kurtarılmış Avrupa Deklarasyonu ile Almanya’da Nazizmin, İtalya’da ise Faşizmin tasfiyesi kararlaştırıldı. Dört Millet Demeci’ne Birleşmiş Milletler Antlaşmasında da atıf yapıldı.
1961
Hukukçu ve İtalya Cumhuriyeti’nin 2. Cumhurbaşkanı Luigi Einaudi yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Mart 1874) Turin Üniversitesi‘nde Hukuk eğitimi gördü. Sosyalist lider Filippo Turati’nin dergisi olan sosyal eleştiri’de çalıştı. 1895 yılında mezun olan Einaudi, Turin Üniversitesi, Turin Teknik Üniversitesi ve Bocconi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1919 yılında Kraliyet Kontenjan Senatörü olarak atandı. Einaudi, La Stampa ve Il Corriera Della Sera gibi gazetelerde de görev yaptı. 1945’de İtalya Merkez Bankası başkanı olarak atandı. 1947-1948 yılları arasında ekonomi bakanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerini üstlendi. 1948 yılında Cumhurbaşkanı seçildi.
1961
Türkiye-Almanya İşgücü Antlaşması, 30 Ekim 1961 tarihinde imzalandı. Antlaşma, ikinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın istihdam ihtiyacını karşılamak üzere hazırlanmış, misafir olarak giden Türk işçiler daha sonra vatandaşlık statüsünü elde etmişlerdir. Almanya, savaştan çıkmasına ve yıkıma uğramasına rağmen işgücüne ihtiyaç duymuş, Türkiye ise savaşa girmemesine rağmen işgücü ihraç etmiştir. Antlaşmanın uygulaması, Federal Alman Çalışma Kurumu ile Türkiye İş Kurumu(İŞKUR) tarafından merkezi olarak yürütülmüştür.
1966
Yunan romancı ve avukat, Yorgos Teotokas yaşamını yitirdi. (27 Nisan 1906, İstanbul – 30 Ekim 1966, Atina) Çağdaş Yunan edebiyatının önemli temsilcilerinden biri idi.
1968
“Tam bağımsızlık için Mustafa Kemal yürüyüşü” Samsun’da başladı.
El Salvador ve Honduras arasındaki sınır ihtilaflarına son veren barış antlaşması imzalandı. İki ülke 1969’da aralarında yaptıkları bir millî futbol maçından sonra tarihe “Futbol Savaşı” olarak geçen beş günlük bir savaşa girmişlerdi.
1982
Kenan Evren, Kayseri’de, Darbe Anayasasını tanıtım konuşmaları yaptı: “1961 Anayasası bir siyasi partiye dayanıyordu, biz yeni anayasayı milletin gücüyle onaydan geçireceğiz.” “1961 Anayasası’nda doğal afetlerde OHAL ilan ediliyordu; yeni anayasaya ağır ekonomik kriz ve şiddet olayları için de OHAL’i koyduk.”
1983
Arjantin’de yedi yıllık askerî rejim sonrasında ilk demokratik seçimler yapıldı.
1990
Şanlıurfa’da 3 yaşındaki oğlunu keserek öldüren ve cezaevinde 4 gün önce intihara kalkışan İ.H.Altun: ”Her hareketimi tarikatın etkisiyle yapıyorum.”
1991
6 ay ile 4 yıl arasında tutuklu yargılanıp beraat eden 1215 DİSK davası sanığından 35’inin “haksız ve keyfi” tutuklu kaldıkları süreler için devlet aleyhine açtığı tazminat davalarında devlet 90 milyon TL’nın üzerinde maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum edildi.1994- Sivas Katliamı davasında ölüm cezası istenen Y.Karataş’ın firarda olduğu 14 ay boyunca Sivas’taki evinde yaşadığı ortaya çıktı.
1994
1992’de grevdeki Belediye işçilerini ziyaret edip bildiri dağıtan Otomobil-İş Topkapı Şube Başkanı Muzaffer Şahin hakkında “yürüyüş ve bildiri dağıtarak 2911 sayılı yasayı ihlal ettiği” gerekçesiyle verilen 1.5 yıl hapis ve para cezası, Yargıtay’da bozuldu.
1995
Kanada’nın Québec Eyaletinde özerklik isteyenler, bu konuda yapılan halk oylamasını kıl payıyla kaybetti Oy oranı 49.4%’a 50.6% oldu.
1998
Türkiye’ye giriş yaptığında bir gün önce gözaltına alınan Yalçın Küçük, kesinleşmiş 2 yıllık hapis cezasını çekmek üzere Edirne Cezaevi’ne gönderildi.
Özelleştirme Yüksek Kurulu (ÖYK) SEKA İzmit Müessesesi’nin kapatılması kararını iptal etti.
2001
Avrupa Birliği Antlaşması’na ve Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşma’ya ekli İngiltere ve İrlanda’nın konumu hakkındaki Protokol’ün 3’üncü maddesi gereği, İngiltere ve İrlanda, 30 Ekim 2001 tarihli yazılarıyla, Dublin Tüzüğünün benimsenmesinde ve uygulanmasında yer almak istediklerini tebliğ ettiler.
2001
Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Vermede Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi (Aarhus Sözleşmesi-Convention on Access to Information, Public Participation in Decision-Making and Access to Justice in Environmental Matters) Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu tarafından 25 Haziran 1998 tarihinde Danimarka’nın Aarhus şehrinde imzalanmıştı. Sözleşme, 30 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe girdi.
2002
Uşak’ta Aralık 2001’deki bir mitingde “savaşa ve kapitalizme hayır” başlıklı bir bildiriyi izinsiz dağıttıkları gerekçesiyle gözaltına alınıp 4 ay tutuklu kaldıktan sonra beraat eden 5 kişiden 2’si AİHM’e başvurarak maddi-manevi tazminat talep etti.
2003
ABD Kongresi, Başkan George W.Bush’un Irak’a 87 milyar dolarlık ek bütçe talebine onay verdi.
2011
Deniz Feneri e.V davasında daha önce tahliye edilen RTÜK Başkanı Zahid Akman ve Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman’dan sonra 30 Ekim’de kalan son iki tutuklu sanık Muzeffer Şafak ile Harun Kapuyoldaş da tahliye edildi.
2012
Arap Baharı’yla birlikte ayaklanmaların başladığı ve 1.5 yıldır devam ettiği Bahreyn’de, hükümet, “ifade özgürlüğünün istismar edildiğini” söyleyerek her türlü gösteriyi yasakladı.
2013
Gazetecilere Özgürlük Platformu ve TGS üyeleri, MLKP davasında yargılanan gazeteciler için duruşma öncesi ”duran adam” eylemi yaptı.
2016
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak ve DBP’li Meclis Üyesi Fırat Anlı tutuklandı.
2018
2003-2005 yıllarında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı görevini yürüten İbrahim Kaboğlu, görevi sırasında kendisine yapılan linç ve saldırılara karşı takip ettiği hukuki başvuruların sonuçsuz kalması üzerine 10 Ocak 2008 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuştu. AİHM, 30 Ekim 2018’de ihlal ve 1.500 avro manevi tazminat kararı verdi. 20 Ekim 2020’de ise mahkeme ikinci ihlal kararını verdi ve 2000 avro manevi tazminata hükmetti.
2019
ABD Temsilciler Meclisi 30 Ekim 2019 tarihinde Ermeni soykırımı yasa tasarısını kabul etti. Tasarı, ABD Senatosunda 12 Aralık 2019 tarihinde onaylandı.
2024
TBMM Genel Kurulunda, 9. Yargı Paketi olarak bilinen Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin görüşmelerine başlandı.
2024
Otomobiliyle çarptığı motosikletteki 17 yaşındaki Batın Barlasçeki’nin ölümüne neden olan eski Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın kızı Fatıma Zehra Kınık Demir‘in İstanbul Anadolu Adliyesi 8. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşması basına kapalı olarak yapıldı.
2024
“Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlandı.
2024
Necip Hablemitoğlu‘nun, Ankara’da 18 Aralık 2002 günü evinin önünde silahlı saldırıda öldürülmesine ilişkin davanın duruşması, Ankara 28’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Kemalettin Özdemir, Gazeteci Ferhat Ünlü ve İbrahim Evrim Ayral tanık olarak dinlendi. Hablemitoğlu ailesinin avukatının, “Necip Hablemitoğlu’nu kimin öldürdüğünü biliyor musunuz?” sorusuna Özdemir, “Gerçekten bilmiyorum” cevabını verdi.
2024
Avrupa Komisyonu’nun Batı Balkan ülkeleri ve Türkiye’yi içeren 2024 Genişleme Paketi ve ülke raporları yayınlandı. 2024 Türkiye Raporu‘nda, önceki raporlarda bulunan demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve yargı gibi alanlardaki gerilemeler yer almaya devam etti. Raporda gerilemelerin yanı sıra önerilere de yer verildi
2024
Esenyurt İlçe Belediye Başkanı Ahmet Özer, sabah saat 04.00 sıralarında, “PKK üyeliği” suçlamasıyla evinde gözaltına alındı. Özer’in dosyasına 24 saat gizlilik kararı getirildi. Emniyetteki işlemleri tamamlanan Özer, İstanbul Adalet Sarayı’ndaki savcılık sorgusunun ardından “PKK/KCK silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla suçlaması ile sevk edildiği Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Özer’in avukatı Ahmet Tuci, soruşturmanın 2024 Temmuz ayında başladığını açıkladı.
İngiliz kâşif Sir Walter Raleigh, idam edildi. (Doğumu: 1554) Büyük hayali kendisine ait geniş bir koloni kurmaktı. Yeni Dünya olarak tanımlanan Kuzey Amerika’ya başarılı seferler yapması sayesinde I. Elizabeth tarafından Sir unvanı verildi. Virginia eyaletini kurdu. Tahta çıkan yeni kral I. James 1616 yılında onu hapse attı. Amerika’da altın altın aramak üzere kralı ikna ederek hapisten kurtuldu ve sefere çıktı. Dönüş yolunda İspanyollarla çıkan çatışmayı kazanmasına rağmen Kralın İspanyollarla iyi geçinme politikası sonucunda 1618 yılında halka açık bir yerde infaz edildi.
Walter Raleigh
Mucit, matematikçi, filozof ve hukukçu Jean le Rond d’Alembert, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Kasım 1717) Collège Mazarin’de felsefe, hukuk ve sanat okudu. 1738’de avukatlığa hak kazandı ancak o tıp ve matematikle de ilgilendi. Bir çok bilim akademisine ve kraliyet cemiyetine kabul edildi. O dönem Fransa’da yayınlanan Encyclopédie(Ansiklopedi)nin editörlerinden biri oldu. “Pi Sayısı”, “Merkezkaç Kuvveti” ve “Oran Testi” hakkında yeni teoriler geliştirdi ve icatlar yaptı. Çok sayıda eser bıraktı.
Jean le Rond d’Alembert
1863
İsviçreli Henri Dumant’ın öncülüğünde Cenevre’de toplanan 16 ülke, Uluslararası Kızılhaç’ın kurulmasına karar verdi. Bu karar üzerine Kızılhaç 9 Şubat 1863’te kuruldu. Örgütün ilkeleri; İnsaniyetçilik, Ayrım gözetmemek, Tarafsızlık, Bağımsızlık, Gönüllülük, Birlik ve Evrensellik olarak belirlendi.
1888
Britanya İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İspanyol İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Hollanda, Rus İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu arasında, İstanbul Antlaşması’nın (Convention of Constantinople) nihai metni imzalandı. Antlaşma’ya, Lozan’da atıf yapıldı ve “Süveyş Kanalının özgürce kullanılmasını güvence altına alacak bir rejim saptanmasına ilişkin 29 Ekim 1888 günlü Sözleşme” olarak zikredildi.
1901
Amerika Birleşik Devletleri’nin 25. başkanı olan ve 4 Mart 1897 – 14 Eylül 1901 tarihlerinde görev yapan William McKinley‘e, 6 Eylül 1901 tarihinde suikast düzenleyen Polonya asıllı anarşist Leon Czolgosz elektrikli sandalyede idam edildi. Hukukçu Başkan 14 Eylülde yaşamını yitirmişti.
ILO-2 No’lu İşsizlik Sözleşmesi, 29 Ekim 1919 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. Sözleşme, merkezi bir makamın kontrolüne tabi resmi parasız iş bulma büro sistemi kurulmasını öngörüyordu. Türkiye sözleşmeyi 916.02.1950 tarihinde 5543 sayılı yasa ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 18.02.1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi.
1921
ILO 15 No’lu Asgari Yaş (Trimciler ve Ateşçiler) Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 29 Ekim 1921 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Mayıs 1959 tarihli ve 7292 sayılı kanun ile kabul edildi ve Resmi Gazetenin 2 Haziran 1959 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1922
İtilaf Devletleri, Lozan’da toplanacak Konferans için Ankara ve İstanbul Hükümetlerinden delege gönderilmesini istemişlerdi. Ankara Hükümeti 29 Ekim’de, öneriyi kabul ettiğini bildirdi.
1921
Anayasa Hukuku profesörü Ahmet Ağaoğlu, Ankara hükümeti tarafından Matbuat Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Görevi 1923’e kadar devam etti.
Prof. Dr. Ahmet Ağaoğlu
1923
Türkiye’de ve Türk tarihinde ilk defa Cumhuriyetilan edildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa gizli oyla oybirliği ile Cumhurbaşkanı seçildi.
1923
Türkiye’nin ilk sanat tarihi ve felsefe öğretmenlerinden olan Nazan İpşiroğlu, Türkiye’de cumhuriyetin ilan edildiği gün doğdu. Müzik, sanat ve kültür üzerine çok sayıda eser bıraktı. (Ölümü: 24 Ağustos 2015)
Nazan İpşiroğlu
1924
T.B.M.M. ikinci binasında Cumhuriyetin kuruluş yıldönümünü kutladı.
1924
Türkiye ile Irak arasındaki sınır çizgisi, Cemiyet-i Akvam’ın(Milletler Cemiyeti) 29 Ekim 1924 tarihli toplantısında kararlaştırıldı. (Brüksel Sınır Çizgisi) Bu kararın ardından, 5 Haziran 1926 tarihinde, üç taraflı bir antlaşma olarak İngiltere, Türkiye ve Irak arasında Ankara Antlaşması(Musul Antlaşması) imzalandı, sınır çizgisi saptandı ve kesinleşti.
1930
Ankara’daki Cumhuriyet Bayramı törenlerine Hukukçu ve Yunanistan’ın eski Başbakanı Elefterios Venizelos da katıldı.
Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, ortada) Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos’u (solda) Ankara Palas, Ankara’da ağırladı. 27 Ekim 1930
İngiliz filozof Sir Alfred Jules Ayer doğdu. (Ölümü: 27 Haziran 1989) Eton Koleji ve Oxford Üniversitesi’nde eğitim gördü, Viyana Üniversitesi’nde mantıksal pozitivizm felsefesi okudu. Oxford’daki Christ Church’te felsefe dersleri ve Londra Üniversitesi’nde felsefe dersleri verdi. Mantık Profesörü oldu. Kitaplarında mantıksal pozitivizmi savundu. Şövalyelik ödülüne layık görüldü. ‘Felsefede Devrim-Analitik Felsefenin Doğuşu’, ‘Dil, Doğruluk Ve Mantık’, ‘Hume/ Düşüncenin Ustaları’ isimli eserleri Türkçe’ye çevrildi.
Alfred Jules Ayer
1938
Afrika’da halkoyu ile seçilen ilk kadın devlet başkanı Ellen Johnson-Sirleaf, doğdu. Liberya’da 16 Ocak 2006 – 22 Ocak 2018 arasında devlet başkanlığı makamında bulundu.
Ellen Johnson Sirleaf, Time Dergisi kapağında – 2006
Eğitimini Madison Business College ve Harvard Üniversitesi’nde okuduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamladı. Kamu Yönetimi alanında Harvard Üniversitesi’nden yüksek lisans derecesi aldı. Roosevelt Enstitüsü İfade Özgürlüğü Ödülü, Açlığın Sürdürülebilir Sonu için Liderlik Ödülü, Ortak Zemin Ödülü, ABD Başkanlık Özgürlük Madalyası, Afrika Cinsiyet Ödülü, Nobel Barış Ödülü, Indira Gandhi Barış, Silahsızlanma ve Kalkınma Ödülü ile Harvard Üniversitesi’nden ve başkaca birçok üniversiteden Fahri Hukuk Doktoru derecesi kazandı.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Cumhuriyetin kuruluşunun 25. yılının kutlandığı 29 Ekim 1948 Cumhuriyet Bayramı törenlerinde ulusa seslendi: “Kadın ve erkek vatandaşlarım, Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun. Bu yirmi beşinci yılı yürekten sevinçle kutlamakta haklıyız. Müstesna bir talih olarak yirmi beş yılı sulh içinde geçirdik. Yorgun ve harap bir memleketi büyük ölçüde yalnız kendi kaynaklarımız ile imara çalıştık. Türk milleti yirminci asrın mühim bir hadisesi olarak taze ve canlı bir Cumhuriyet meydana çıkardı. Hür insanların diyarı olan Türkiye, bütün insanlığın önünde barışın ve aziz ideallerin yolcusu olarak bayramını iftiharla kutluyor.”
1954
Vatan Partisi kuruldu. 11 Kasım’da Genel Başkanlığa Dr.Hikmet Kıvılcımlı getirildi. 30 Aralık 1957 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliği’nin 57/227 sayılı kararı ile “Komünist metodu ile çalıştığı ve komünist şahıslar tarafından sevk ve idare olunduğu” gerekçesi ile kapatıldı.
1961
Suriye, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nden ayrıldı.
1968
29 Ekim 1968’de Deniz Gezmiş, Doğu Perinçek, Kazım Kolcuoğlu ve Cengiz Çandar gibi isimler, Samsun’dan Ankara’ya “Tam Bağımsızlık İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü başlattı. Yürüyüş 10 Kasımda son buldu.
1979
İstanbul Paşakapısı Cezaevi’nde, ayaklanma çıktı. 523 tutuklu 12 gardiyanı rehin aldı.
TÖB-DER tarafından 29 Ekim’de Bursa’da düzenlenen mitingde bir öğretmen öldü. Aralarında TÖB-DER Genel Başkanı ve DİSK Bölge Temsilcisinin de bulunduğu 300’e yakın kişi gözaltına alındı.
1989
İstanbul Paşakapısı Cezaevi’nde, ayaklanma çıktı. 523 tutuklu 12 gardiyanı rehin aldı.
1992
SSCB’den Bağımsızlıklarını ilan eden Kazakistan ve Türkmenistan ilk Büyükelçiliklerini Ankara’da açtı. Türkiye Cumhuriyeti, yeni devletleri ilk tanıyan ülke olmuştu.
1993
Bahri Kağanaslan, 29 Ekim 1993’te zorla kaybedildi. Bu tarihten itibaren Cumartesi Anneleri tarafından akıbeti soruluyor.
Cumhuriyetin 75. yıldönümü, bütün yurtta, dış temsilciliklerde ve KKTC’de coşkuyla kutlandı.
Yaklaşık 5 yıldır Fransa’da yaşayan, hakkında kesinleşmiş 2 yıllık hapis cezası ve birçok davada gıyabi tutuklama kararı bulunan Prof. Dr. Yalçın Küçük Edirne/ İpsala’dan yurda giriş yaptı.
1998
Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan, Özbekistan ve Türkiye, “Hazar ve Orta Asya petrollerinin Batı pazarlarına Bakü Tiflis Ceyhan Petrol Boru Hattı” ile ulaştırılmasına ilişkin Ankara Deklarasyonu’nu imzaladılar. 18 Kasım 1999 tarihinde ise uygulamaya dönük olarak İstanbul’da protokol imzalandı.
2002
15 Avrupa Birliği üyesi ve Türkiye dahil 13 aday ülkenin 105 temsilcisinin oluşturduğu Avrupa Konvansiyonu, üç bölümlük 414 maddelik AB anayasası taslağını açıkladı. Taslağa göre her vatandaş hem ülkesi hem AB’nin vatandaşı olarak çifte vatandaş olacak, kurulacak “Avrupa Halkları Kongresi” hem Avrupa Parlamentosu hem de AB ülkelerinin ulusal parlamentolarından üyelerden oluşacaktı. Taslağı eleştiren Britanya Başbakanı Tony Blair “Avrupa’nın federal süper devlet olarak değil bir devletler birliği olarak işbirliği yapması gerekir” demişti.
2003
1995 yılında yargısız infaz sonucunda öldürülen Serdar Oğraş’ın ailesinin şikayeti üzerine AİHM’de açılan dava uzlaşmayla çözümlendi. Türkiye hükümeti, ölümle sonuçlanan olaydan üzüntü duyduğunu belirtti ve aileye 76 bin Euro (134 milyar TL) tazminat ödemeyi kabul etti.
2004
Avrupa Birliği üyesi 25 ülke, AB Anayasası Anlaşması ve nihai belgeyi imzaladı. AB Adayı statüsü bulunan Türkiye, Bulgaristan ve Romanya ise nihai belgeyi imzaladılar.
2009
Alman avukat ve neo-Nazi siyasetçi Jürgen Rieger öldü. (Doğumu: 1946) Uzun yıllar boyunca neo-Nazi oluşumların içerisinde yer aldı. 1960’lı ve 70’li yıllarda Artgemeinschaft Germanische Glaubens-Gemeinschaft isimli neo-Nazi örgütünde çalıştı. Halkı ırkçı fikirlerle kışkırttığı ve yasak Nazi sembollerini kullandığı için hüküm giydi. 1981’de Hamburg Bölge Mahkemesinde savaş suçundan dolayı yargılanan Arpad Wigand isimli eski bir SS subayının savunmasını üstlendi. Neo-Nazilere yaptığı parasal destek onu önemli bir şahsiyet haline getirdi. 80’li ve 90’lı yıllarda Wiking-Jugend ve Özgürlükçü Alman İşçi Partisi (Freiheitliche Deutsche Arbeiterpartei) isimli neo-Nazi oluşumlarda aktif olarak çalıştı. 2006’da Almanya Ulusal Demokratik Partisi’ne (NPD) katıldı ve 2007’de Hamburg milletvekili oldu.
Neo-Nazi Avukat ve siyasetçi Jürgen Rieger
2011
Cumartesi Anneleri, 29 Ekim 1995’de Galatasaray Lisesi önünde yaptıkları 344.eylemlerinde; Dargeçit’te 7 ayrı eve düzenlenen baskınlarda gözaltına alınıp zorla kaybedilen 7 kişiyi andı.
2013
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, 29 Ekim’den önce askeri hizmet kanunu çerçevesinde işlenen suçları kapsayan genel af ilan etti.
2017
Avustralyalı hukukçu, avukat, yüksek yargıç ve vali Ninian Stephen, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 15 Haziran 1923) II. Dünya Savaşı sırasında Avustralya Ordusunda görev yaptı ve savaştan sonra hukuk fakültesini bitirdi. 1949’da Victoria Barosuna kabul edildi. 1960’larda, Avustralya’nın önde gelen anayasa ve ticaret hukukçularından biri olmuştu. 1966 yılında Kraliçenin Danışmanı oldu. 1972’de 48 yaşında Yüksek Mahkeme’ye atandı ve 1 Mart 1972 – 11 Mayıs 1982 arasında yüksek yargıç olarak görev yaptı. Avustralya’nın 20. Genel Valisi oldu. 29 Temmuz 1982 – 16 Şubat 1989 arasında Avustralya Genel Valisi oldu.
Ninian Stephen
2023
Google ve ABD Adalet Bakanlığı arasında devam eden davada, Google’ın 2021 yılında Apple ve diğer teknoloji şirketlerine “varsayılan arama motoru” olarak kalabilmek için 26,3 milyar dolar ödediği ortaya çıktı.
2024
Başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ı destekleyen ‘America PAC’ adlı siyasi eylem komitesinin kampanyasını imzalayan seçmenlere arasından seçime kadar her gün 1 kişiye 1 milyon dolar para ödülü vereceğini açıklayan Elon Musk’a ‘yasa dışı çekiliş düzenlediği’ gerekçesiyle dava açıldı. Dava, Philadelphia Bölge Savcısı Larry Krasner tarafından yürütülüyor. Krasner’in ihtiyati tedbir talebine ilişkin duruşma 1 Kasım’da görülecek.
2024
İspanya hükümeti, yaklaşık 5 aydır Arjantin hükümeti ile yaşadığı diplomatik krizi sonlandırmak için Buenos Aires’e yeni büyükelçi atadı.
2024
İran’da Alman ve İran vatandaşı olan Cemşid Şarmehd hakkında “terör saldırısı” suçlamasıyla verilen idam cezası infaz edildi. Resmi açıklamada infazın sabah saatlerinde gerçekleştiği duyuruldu. Kaliforniyalı Cemşid olarak da bilinen Cemşid Şarmehd 2008 yılında 14 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalı saldırıda rol aldığı gerekçesiyle yargılanmış, idam kararı, Nisan 2023’te Yüksek Mahkeme tarafından onaylanmıştı. İnfazın ardından Almanya ile İran arasında diplomatik kriz çıktı, Tahran Büyükelçisi geri çağrıldı.
Danimarka endekste 1’inci sırada. Rusya Federasyonu 142 ülke arasından 113’üncü, Nijer 114’üncü, Angola 115’inci, Honduras 116’ıncı, Meksika 118’inci. Gine 119’uncu. Nijerya ise120’inci sırada.
Türkiye;
Yürütmenin gücünün sınırlandırılması bakımından: Bölgesel analizde 15 ülke arasından 14’üncü, genel sıralamada 142 ülke arasında 135’inci,
Yolsuzluktan ari bir ülke olmak bakımından: bölgesel analizde 15 ülke arasından 8’inci, genel sıralamada 142 ülke arasından 78’inci,
Şeffaflık derecesi bakımından, bölgesel analizde 15 ülke arasından 13’üncü, genel sıralamada 142 ülke arasından 108’inci,
Temel hakların temini yönünden; bölgesel analizde 15 ülke arasından 15’inci, genel sıralamada 142 ülke arasında 133’üncü,
Kamu düzeni ve güvenliği bakımından; bölgesel analizde 15 ülke arasından 13’üncü, genel sıralamada 142 ülke arasından 70’inci,
Özel hukuka dair yargılamalarından; bölgesel analizde 15 ülke arasından 15’inci, genel sıralamada 142 ülke arasından 122’nci,
Ceza yargılamalarında; bölgesel analizde 15 ülke arasından 13’üncü, genel sıralamada 142 ülke arasından 107’nci.
Hukukçu ve eski Finlandiya Başbakanı Johan Wilhelm (Jukka) Rangell, Hauho’da doğdu. (Ölümü: 12 Mart 1982,Helsinki) Helsinki Üniversitesinde hukuk eğitimi gördü. Hâkim Yardımcısı olarak görev aldı. 1922-1925 yıllarında Avukatlık yaptı. Finlandiya Bankasında önce yönetim kurulu sonra da yönetim kurulu başkanı oldu. 4 Ocak 1941 – 5 Mart 1943 tarihlerinde başbakan olarak görev yaptı.
Finlandiya Başbakanı Johan Wilhelm (Jukka) Rangell
1861
19. yüzyıl hukukçularının en saygın ve itibarlı hukukçularından, Friedrich Carl von Savigny yaşamını yitirdi. (Doğumu: 21 Şubat 1779 ) Marburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Prof. Anton Bauer ve ortaçağ hukuk bilimi çalışmalarıyla tanınan Philip Friedrich Weiss’in yanında çalıştı. 1800 yılında aynı üniversiteden doktorasını aldı ve ceza hukuku ile Pandekt Hukuku konusunda ders verdi. 1803’te ünlü tezi “Das Recht des Besitze’i (Zilyetlik Hukuku) yayınladı. Bu eseri ünlü hukukçu Thibaut tarafından bir baş yapıt ve Roma hukuku otoritesinin bu anlamda sonu olarak nitelendirildi. 1808’de Bavyera Hükümeti tarafından Landshut’a Roma hukuku profesörü olarak atandı. 1810’da Berlin Üniversitesi’ne Wilhelm von Humboldt’un şefliğini yaptığı Roma hukuku kürsüsüne davet edildi. Roma, Ceza ve Prusya hukuku alanında dersler verdi. “Günümüzdeki Kanun Koyma ve Hukuk Bilimi Mesleği” ve “Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine” isimli eserleri bulunmaktadır.
Friedrich Carl von Savigny
1900
Nijerya avukat, öğretmen, politika lideri, kadın hakları savunucusu ve feminist Funmilayo Ransome-Kuti, dünyaya geldi. (Ölümü: 13 Nisan 1978) The University of Ibadan‘da hukuk öğrenimi gördü. Yaşamı boyunca eğitimci ve aktivist kimliği ile bilindi. İzlediği politika sayesinde “Nijerya’nın annesi” olarak anıldı. İlk yıllarında Nijerya’da kadınların oy hakkı için avukatlık yaptı. Abeokuta Kadınlar Birliği ve Nijerya Kadınlar Birliği liderliğini yürüttü. 1947’de West African Pilot tarafından Egba halkının kadınlarına öncülük ettiği için “Lisabi aslanı” lakabını aldı. Kadınlara komünist fikirler aşıladığı gerekçesiyle 1956’da pasaportu iptal edildi. Halkçı İnsanlar Partisini kurdu. Nijerya’nın bağımsızlığını İngiliz hükûmeti ile görüşen heyette yer aldı Nijerya’da otomobil kullanan ilk kadın oldu. Lenin Barış Ödülü kazandı.
ILO 14 No’lu Haftalık Dinlenme (Sanayi) Sözleşmesi 25 Ekim 1921 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından kabul edildi. Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4865 sayılı yasa ile onayladı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girdi.
Uruguaylı avukat, gazeteci ve Cumhurbaşkanı, Jorge Luis Batlle Ibáñez doğdu. (Ölümü: 24 Ekim 2016) Cumhuriyet Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. 1958 yılında, Colorado Partisinden Kongre Üyesi seçildi. 1966 ve 1971’de cumhurbaşkanlığına aday oldu ancak seçilemedi. Uruguay’da, 1973–1985 yıllarındaki askeri yönetim döneminde kararname ile siyasi faaliyetten men edildiği için herhangi bir yasal veya resmi görevde bulunamadı. Birçok kez gözaltına alındı. Dikta rejiminin yıkılmasından sonra, 1985’te Yasama Genel Kuruluna başkanlık etti. 2000-2005 yılları arasında Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
Jorge Luis Batlle Ibáñez
1929
Osmanlı Ceza Kanunu uygulamaları tamamen yürürlükten kaldırıldı.
Finlandiyalı hukukçu ve eski devlet başkanı Risto Heikki Ryti yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Şubat 1889) Helsinki Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1912’de Hukuk Yüksek Lisansını tamamladı. Helsinki’de Serlachius & Rytin hukuk firmasını kurdu. İlerici Parti Milletvekilliği, Maliye Bakanlığı, Finlandiya Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1940-1944 yılları arasında Finlandiya’nın beşinci devlet başkanı olarak görev yaptı. 1945 yılında Sovyet baskısı ile Risto Ryti hakkında savaş suçu işlediği gerekçesiyle dava açıldı ve on yıl hapse mahkûm edildi. 1949 yılında sağlık sorunları nedeniyle Cumhurbaşkanı Juho Kusti Paasikivi tarafından affedildi. Hapisten sonra kamusal yaşama dönemedi. Ölümünden beş ay önce, Helsinki Üniversitesi tarafından siyaset bilimi alanında fahri doktora verildi.
Risto Heikki Ryti
1960
Küba, ABD sermayeli Shell, ITT, United Fruit Company gibi şirketleri millileştirdiğini açıkladı.
1962
Amerikan Büyükelçisi Adlai E. Stevenson, Küba’daki Sovyet üslerinin fotoğraflarını, kanıt olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sundu.
1971
1961 Kurucu Meclisinin görevi sona erdi. Kurul, 27 Mayıs Darbesi sonrası özellikle 1961 Anayasası‘nı hazırlamak için 6 Ocak 1961-24 Ekim 1961 tarihleri arasında görev yaptı. Anayasa tasarılarını hazırlamak için oluşturulan komitelerde zamanın önemli hukukçuları yer aldı. Geçiş sürecinde, 1960 Geçici Anayasası yürürlükte kaldı.
1971
Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) davası Ankara Sıkıyönetim Mahkemesinde başladı. Türkiye’de komünist rejim kurmak çabasıyla hareket ettikleri iddiasıyla TÖS Başkanı Fakir Baykurt ve 142 öğretmen yargılandı.
1971
Çin Halk Cumhuriyeti’nin katılımını sağlamak amacıyla Tayvan, Birleşmiş Milletler’den çıkarıldı.
1974
İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nda Yol-İş Federasyonu ile işveren arasında toplu sözleşme imzalandı. İşçilere 1 Temmuz 1974 tarihinden itibaren bir yıl için yüzde 40 oranında zam verildi.
1977
Fransız hukukçu, siyasetçi ve eski başbakan Félix Gouin yaşamını yitirdi. (Doğumu: 4 Ekim 1884) Hukuk eğitimi aldı ve ardından Marsilya Barosu’na kaydoldu. I. Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak cepheye gitti. 1920 yılında Istres kentinin belediye başkanlığına seçildi. 1924 Bouches-du-Rhône genel meclisine seçildi. 1938’de parlamentoda sosyalist grubun başkanı oldu. Daniel Mayer ile birlikte Sosyalist Eylem Komitesi’ni kurdu. 1945’te ilk Kurucu Meclis’e Marsilya milletvekili seçildi, 8 Kasım’daki açılış oturumunda başkan seçildi ve – tarihlerinde başkanlık yaptı. –
13 Temmuz 1979’da Mısır’ın Ankara Büyükelçiliği’ni basan 4 Filistinli gerilla ölüm cezasına çarptırıldı.
1979’da Mısır’ın Ankara Büyükelçiliği’ni basan 4 Filistinli ile ilgili gazete haberi
1980
12 Eylül Askeri yönetiminin, yasadışı silah ve patlayıcı maddelerini 15 gün içinde teslim edenlerin affedileceğini ilan etmesinden sonra 160 bin 140 ateşli silahın teslim edildiği açıklandı.
1983
İşçilere 1 Kasım tarihinden başlayarak verilecek üç bin liralık avansla ilgili karar Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Üç bin liralık avans, YHK tarafından yürürlüğe konulan ve halen yürürlüğü devam eden toplu iş sözleşmeleri kapsamına giren işçilere verileceği açıklandı.
Milli Güvenlik Konseyi, Olağanüstü Hal Yasası’nı kabul etti. Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma yetkisi ile tanındı, İl ve bölge valilerine geniş yetkiler verildi.
Hıdır Aslan‘ın, yargılamanın yenilenmesi talebi Askeri Yargıtay tarafından reddedildi. Devrimci Yol örgütü üyesi olarak, İzmir’de bir soygun sırasında 3 kişiyi öldürdüğü iddia edilerek Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde yargılandı ve İzmir’de idam edildi. 25 Ekim 1984 tarihinde idam asılarak idam edilen Hıdır Arslan’dan sonra bir daha idam cezası infaz edilmemiştir.
Türkiye’de idam cezası infaz edilen son kişi olan Hıdır Aslan
1984
Katma Değer Vergisi Kanunu yürürlüğe girerek uygulanmaya başladı. TBMM tarafından 25 Ekim 1984’te kabul edilen Katma Değer Vergisi kanunu 2 Aralık’ta Resmi Gazetede yayınlandı ve 1 Ocak’ta yürürlüğe girdi.
1984
Videosinema dergisinin Ekim sayısında Yılmaz Güney’e ilişkin yazılarından dolayı Onat Kutlar, Jülide Ergüder ve Mahmut Tali Öngören’e dava açıldı.
1989
DHKPC Terör Örgütü Lideri Dursun Karataş, Bedri Yağan ve Sinan Kukul ile birlikte İstanbul Bayrampaşa cezaevinden firar etti.
1990
ANAP Hükümetinin üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını da içeren ve türban nedeniyle verilen disiplin cezalarını tüm sonuçlarıyla birlikte affeden yasa tasarısı Meclis’te SHP’nin karşı oyuna rağmen ANAP ve DYP oylarıyla kabul edildi.
1990
ANAP hükümetinin 1984’den beri bekletilen kesinleşmiş idam cezası dosyalarını Meclis oylamasına sunma girişimine karşı, idam cezasının temelli kaldırılması talebiyle Atatürkçü Düşünce Derneği’nin düzenlediği kampanyaya Mülkiyeliler Birliği, TMMOB, İHD, Halkevleri, TTB, Türk-İş, ÇYDD, vd. 17 örgüt destek verdi.
1994
Devrimci-Sol ve DHKPC örgütü lideri Dursun Karataş, 25 Ekim 1989’da Bayrampaşa Cezaevi’nden firar etti. Fransa’da yakalandı. Karataş, 30 Eylül 1980’de yakalanmıştı. Hollanda’da kanser tedavisi görmekte iken 12 Ağustos 2008 tarihinde hayatını kaybetti.
1995
Temmuz ayında gözaltında kayıplar için eylem yaparken gözaltına alınıp dava açılan Cumartesi Anneleri’nin yargılanmalarına başlandı.
Bulgaristan’dan gelerek teslim olan ve Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklu olarak yargılanan suç örgütü lideri Sedat Peker, Bayrampaşa Cezaevi’ndeki koğuşunu lüks eşya ve mefruşatla donatıp kokoreç tezgahı aldırttı, çanak anten talebinde bulundu.
2004
Küba devlet başkanı Fidel Castro, 8 Kasım’dan geçerli olmak üzere ABD doları ile yapılacak alış veriş işlemlerinin yasaklandığını açıkladı.
2004
Avrupa Birliği, 25 Ekim 2004 tarihinde 2004/849/EC sayılı kararı ile, Avrupa Topluluğu ve İsviçre Konfederasyonu arasında imzalanan, İsviçre’nin Schengen müktesebatının yürürlüğe konması, uygulaması ve gelişimi ile ilişkilendirilmesi hakkındaki Antlaşmayı yürürlüğe koydu.
2005
Anadolu’da Vakit gazetesinin Almanya sınırları içinde basılması ve dağıtılması yasaklandı.
Avukat Vedat Ahsen Coşar, Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği Başkanlığına getirildi. Coşar, 14 Temmuz 2006’dan itibaren kuruluşun genel sekreterliğini yürütüyordu.
Avukat Vedat Ahsen Coşar
2010
Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast’ın ‘Taş atan çocuklar’ yasasından yararlandırılıp Çocuk Mahkemesi’nde yargılanma kararı protesto edildi.
2010
Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörlüğü, üniversitelerde türbana karşı afiş asan 26 öğrencinin, haklarındaki soruşturma sonuçlanıncaya kadar okula alınmamasına karar verdi.
2013
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yaptığı yönetmelik değişikliğiyle 16 yaşını dolduran meslek/teknik okul mezunları artık maden ocakları, alkol üretimi vb. tehlikeli alanlarda da çalıştırılabilecek.
Eski Milletvekili Mahmut Alınak, Mahmut Alınak, kötü cezaevi koşullarını protesto etmek amacıyla Kocaeli’nin Kandıra ilçesindeki Kandıra F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi önünde çadır kurdu ve cezaevlerindeki çıplak aramaya tepki gösterdi.
Eski Milletvekili Mahmut Alınak
2014
CCBE(Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi), 2014 yılında aldığı bir kararla 25 Ekim gününün AB üyesi her ülkede Avukatlar Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
2015
İstanbul Sarıyer’de 18 Ekimde evinde yapılan arama sırasında polis tarafından göğsünden vurularak ağır yaralanan 25 yaşındaki Dilek Doğan yaşamını yitirdi. Polis memuru Yüksel Moğultay hakkında 6 yıl 3 ay ceza verildi.
Dilek Doğan
2023
Avukat Şerafettin Can Atalay’ın “milletvekili seçilerek yasama dokunulmazlığı kazanması nedeniyle yargılamada durma kararı verilmemesi ve yargılamaya devam edilmesi sonucunda seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile tahliye talebinin reddedilmesini gerekçe göstererek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne yapmış olduğu bireysel başvuruda hak ihlali kararı verildiği açıklandı. Can Atalay’ın avukatı, “Bugün çıkması gerekiyor”, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ise, “Gerekçeli kararı görmemiz lazım.” dedi.
2023
Almanya hükümeti, iltica başvurusu reddedilen kişilerin sınır dışı işlemlerini hızlandıran ve polisin yetkilerini genişleten yasa tasarısını onayladı. Yasa tasarısı parlamentoda kabul edilirse, sınır dışı öncesi gözaltı merkezine yerleştirilmiş kişilerin gözaltı süresi 10 günden 28 güne çıkarılması öngörülüyor. Yasanın yürürlüğe girebilmesi için Federal Meclis tarafından da onaylanması gerekiyor.
2023
İsveç’in NATO’ya katılım protokolü TBMM Dışişleri Komisyonu’na sevk edildi.
2023
‘Kasten yaralama suçundan 2 yıl 3 ay kesinleşmiş mahkumiyeti bulunan 7.3 milyon takipçisi olan Tiktok fenomeni ‘Melek Azad’ lakaplı Fatma Demir evinde yakalandı. Demir, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
2023
Avrupa Birliği (AB) üyesi devletlerde ve aday ülkelerde basın ve medya özgürlüğü ihlallerini izleyen MFRR, 2023 yılının ilk altı ayına ilişkin Medya ve Basın Özgürlüğü İhlalleri İzleme Raporunda, Türkiye’de Ocak-Haziran 2023 tarihleri arasında 172 kişi veya medya kuruluşunu içeren 136 basın özgürlüğü ihlali kaydettiğini açıkladı.
2023
Rosa Kadın Derneği başkanlığı dönemindeki dernek faaliyetleri nedeniyle hakkında “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla 15 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan HEDEP Diyarbakır Milletvekili Adalet Kaya’nın yargılanmasına Diyarbakır 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Mahkeme dava dosyasını, durma kararı verilip verilmeyeceğine ilişkin mütalaanın hazırlanması için Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi.
2023
10 Ekim Ankara Gar Katliamı Davası mağdurları, kamu görevlileri hakkındaki suç duyurularının takipsizlikle sonuçlanması üzerine Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu.
2023
Büyükçekmece Adliyesi’nde kızının kızının boşanma davasına gelen R.K. isimli şahıs damadını adliye önünde tabanca ile ateş ederek öldürdü. Adliyede görevli polisler R.K.’yi gözaltına aldı.
2024
Adıyaman’daki Menzil tarikatı, tarikat liderliği ve mal kavgasını gayri resmi olarak kurdukları şer’i mahkemede çözme kararı aldı. Anlaşma sağlanamaması halinde resmi yargıya başvurulacağı belirtildi.
2024
Boğaziçi Üniversitesi’nde 20 Mayıs 2022 tarihinde yapılan ‘Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan 70 kişinin ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet’, ‘görevi yaptırmamak için direnmek’ ve ‘hakaret’ suçlarından yargılanmalarına İstanbul 58. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Aralarında akademisyenlerin de bulunduğu 70 kişinin yargılandığı davada tüm sanıkların beraatine karar verildi.
2024
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, kapatılan Taraf gazetesinin yazarı Mehmet Baransu‘ya ‘FETÖ’ kapsamında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen 13 yıl 6 ay hapis cezasını onadı.
2024
Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyelerinin, ‘yargı görevini yapanı etkilemeye teşebbüs’, ‘Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, devletin kurum ve organlarını aşağılama’ ve ‘görevi kötüye kullanma’ suçlarını işlediğini belirterek geçen yıl kasım ayında suç duyurusunda bulunan Avukat Hakları Grubu‘nun başvurusu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla Yargıtay Başkanlığı’na gönderilmişti. Yargıtay 1. Başkanlık Kurulu’nun gündemine alınabileceği belirtildi. Başvuruyu yapan Avukat Hakları Grubu’nun sözcüsü Turgay Bilge, o dönem Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkanı olan Muhsin Şentürk’ün, şimdi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaptığını hatırlatarak, “Şentürk’ün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na getirilmesinin Yargıtay’ın saygınlığı ve hukuk devleti ilkesi açısından dikkate değer bir çelişki olduğunu düşünüyoruz” dedi.
2024
Bebekleri anlaşmalı hastanelere sevk ederek haksız kazanç sağlayan ve ihmali davranışlarda bulunarak kasten ölmelerine neden olan ‘Yenidoğan Çetesi‘ üyeleri hakkında hazırlanan iddianame Bakırköy 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi.
2024
Din Alimleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (DİAYDER) Başkanı Ekrem Baran ile dernek üyelerinden oluşan 22 kişi hakkında “örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla açılan davanın karar duruşması İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Davanın avukatlarından Bedirhan Sarsılmaz, duruşma için adliyeye geldiği sırada İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Sarsılmaz’ın dosyasına 24 saat kısıtlılık kararı getirildi. İstanbul Barosu tarafından yapılan açıklamada “Mesleğini ifa ettiği sırada, suçüstü hali olmamasına rağmen ifadeye davet edilmeksizin, görevi başındaki bir avukatın duruşma salonundan gözaltına alınması asla kabul edilemez.” denildi. Terör örgütü PKK ile iltisaklı bulunduğu iddiasıyla üye ve yöneticileri hakkında, “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etme” ve “Silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamalarıyla 3,5 yıl ile 15’er yıl arasında değişen oranlarda hapis istemiyle açılan davanın karar duruşmasında Mahkeme, dernek başkanı Ekrem Baran ile iki sanığa ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan 7,5’ar yıl, 9 sanığa ise aynı suçtan 6’şar yıl 3’er ay ceza verdi. Heyet, 4 sanığı, ‘silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etmek’ suçundan 2’şer yıl 1’er ay hapse çarptırdı. 6 sanığın beraatına karar veren mahkeme, yargılama aşamasında hayatını kaybeden Enver Karabey hakkındaki davanın düşmesine hükmetti.
2024
Diyarbakır 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen bugünkü karar duruşmasında, Bağlar Belediye Başkanı Hüseyin Beyoğlu yargılandığı rüşvet davasında 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.
2024
Aliağa Limanı’ndaki rüşvet soruşturmasında aralarında memur ve gemi acentesi şirketi çalışanlarının da olduğu 23 kişi tutuklandı. Aliağa İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerince 22 Ekim’de düzenlenen operasyonda, gözaltına alınan 33 kişinin 9’u ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
2024
İzmir’de göçmenleri bir evde alıkoyup, cep telefonları ve paralarını gasp eden 5 kişi tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Çalışma, Yargılamayı kendi bağlamında öznel gerçeğini arayan etik bir ilişki olarak telakki eder. Gerekçeyi ise bu ilişkiyi kendine has, söylem söz ve kurallarıyla formüle eden, doğası gereği kürsünün birey toplum ve kamuyla ibralaşmasına özgülenen, salon kapılarını, dosyaların kapaklarını aralayarak yargının demokratikleşmesini, kürsünün insani değerlere sadakatini, hükmün kalıcı barışa hizmet sunmasını sağlayan bir rol, işlev olarak algılar.
Etik bir misyon olarak gerekçenin ard alanını, onu var eden nedenceleri, misyon hedefleriyle, ideallerini tarihi serüveni, tarihi yolculuğunda karşılaştığı engelleri onları aşma biçimi, dış alemle kurduğu ilişki ve iç dinamiklerinden aldığı destekle geliştirdiği özelliklere odaklanır. Bunu, karınca kararınca saptamaya, makalenin ömrü ve olanaklarıyla sınırlı olarak paylaşmaya çabalar.
Sınırların berisindeki anlayışa eleştirel gözle görür. Kapıları üzerine kapayan gerekçe anlayışının, içe dönük dünyası, gerekçeyi etik işlevinden uzaklaştırması, demokratik yanını unutması, bilgi kaynağını yitirmesiyle yaşadığı darboğazla etkilerini anlamaya çalışır.
Son olarak da olup bitenleri çözümlemeye, oluşan gerekçe sendrom ve krizinin aşılması için yapılması gerekenler, alınması zorunlu önlemler üzerine odaklanır. Önerilerde bulunur.
Yargılama, yargılanan özne veya meşru ilgililerin eylemine değer biçme, onlar arasındaki ilişkiyi önerilen, buyurulan usul, esaslara sadık kalarak tartma/ölçme eylemidir. Bu yönüyle muhakeme, eylem özne arasındaki ilişkinin öngörülen ölçütler üzerinden, kendi özgünlüğü içinde ve dinamiklerini kullanarak değerlendirmedir.
Bu ilişki özü itibarıyla kürsüyü yargılanan nesne, özne hakkında korunan yararlar üzerinden bir değer biçmeye, olup bitenleri tartmaya icbar eder. Öteki ifadeyle değer biçme bir yargılamadır. İbralaşma, etik ilişkide insana verilen değerin bir başka görünüm biçimidir.
Yargılama, yargılanan nesne ve özne üzerindeki kuşkunun önerilen veya buyurulan metodoloji izlenerek aşılmasıdır. Kuşkunun aşılması, kendisini hüküm olarak lanse eder. Bu açıdan hüküm meşru ilgililerle girilen etik ilişki sonucunda ulaşılan değerlendirmedir. Bu değerlendirme ile korunan hukuki değerin neden korunduğu ya da korunamadığını konu edinir.
Yargı, etik ilişkinin açığa çıkardığı bir sonuçtur. Bu sonuç; etik ilişkinin hangi değer ve parametreler üzerinden kendisini oluşturarak tahkim ettiğini başta etik ilişkinin muhataplarına bilahare yargının demokratik denetiminde pay sahibi olanlara meşru makul ve hukuki olanla açıklamak zorundadır. Yargı kullandığı meşru ve makul argümanlarla birey, toplum ve kamuyu olup bitenler konusunda ikna etmek ve inandırmak zorundadır.
Gerekçe bu açıdan yargılamanın meşru, makul ve hukuki bir ilişkiden neşet ettiğini ya da etik ilişkinin gerçek, doğru ve doyurucu değerlerle yapılandırdığını izahla mükelleftir. Bu yükümlülük kendisini gerekçelendirme ödevi olarak lanse eder.
Çalışmamız, özü itibarıyla etik bir ilişki olan yargılamanın hedefleriyle nasıl ve ne şekilde buluştuğunu gözlerini yargılamaya, duruşma salonuna diken herkese anlatmaktan başka argümantasyonun etik ilişki için taşıdığı önemin altını çizer.
Dahası yargı pratiğinin etik ilişkiden neşet eden gerekçe ödevine ne denli bağlı olduğu, temellendirmenin hangi değer ve ölçütler üzerinden işler kılındığı, uygulamayla kuramın ilişkisini, etik ilişkinin değerler üzerinden ikamesi için yargıcın yapması gerekenleri, sorumluluklarını dili döndüğünce izaha odaklanır. Kötüye gidişin sebepleri üzerinde kafa yorarak, sağlıklı bir gerekçe düzeni için yapılması gerekenleri önerir.
Pozitif hukukun her daim bu değerlerle yoldaş olduğunu veya bu değerlerle özdeş bir paradigma ve değerlere sahip olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte, kendisini etik ilişki değerleri olarak lanse eden değerlere erişme ve ondan yararlanma imkanına sahip olduğunu söylemek olasıdır.
Etik bir ilişki olarak yargılamanın meşru sayılabilmesi için, yargının etik değerlerini hatırda tutması, bu değerlere sadık kalması ve bu değerler üzerinde ayaklanarak hukuk ya da adalete yürümesi gerekir.
Yargılamanın üzerinde yürüdüğü etik ilişki değerleri ile yargıcın üstlendiği rol, işlev ve misyon arasında bu bakımdan sıkı ertelenemez ve yadsınamaz bir bağ vardır. Bu bağın kuvveti, yargıcın tanımlanması, kime, neye hizmet ettiğinin belirlenmesi açısından yaşamsaldır.
Kadimden beri insanlığın bin bir güçlükle kanı, canı ve özgürlüğü pahasına vücuda getirdiği ve kendisini hukukun genel ilkeleri şeklinde lanse eden damıtık normları baz alan bir uygulama, yargıcı yasanın gölgesinde oturan biri olmaktan olabildiğince uzak tutar. Böyle bir referansın yargıca biçtiği rol, yasayı hukuka dönüştürmek en nihayet yasadan adalet üretmektir.
İşte etik ilişki; bundan ötürü, insanın olanaklarını çoğaltan değerler üzerinde yükselmeye, kurumsallaşarak yaşamaya odaklanır. Buradan hareketle yargıcın insan ve yargıç olarak kişi değerleri ile etik ilişki değerleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu ilişkinin; kişi etik değerlerinin, etik ilişki değerleriyle ittifak ederek, yargılamanın insani değerler üzerinden yürümesine katkı sunması olasıdır.
Çalışmamız; kürsünün yanlarla, hükmün hakimleriyle, yanların kendileriyle, ilişkilerini, hüküm üzerinden denetleyen gerekçeyi, etik ilişkinin üzerinde yürüdüğü zemin, dil ve ibralaşma aracı olarak telakki eder.
İnsanlıkla yaşıt olan gerekçe, yargıcın meşru ilgililer, toplum, kamu ve hükmün yargıçları ile dikey ve yatay bantta girdiği ilişkinin güvenilir, tarafsız ve verimli olduğunu kanıtlamaya yarayan bir helalleşme, ibralaşma ve aklanma vasıtasıdır.
Kendisini, ima yoluyla olgunlaştırarak gerekçeli karar alma hakkına eviren bu kurum, yargılamanın üzerinde yürüdüğü değerlerin belirlenmesi, tanınması ile bu değerlerin var ettiği hükmün meşruiyeti bakımından vazgeçilmez bir buluştur.
Kuşkusuz yargılama, etik ilişkinin yargısal türevidir. Kürsünün yanlarla, yanların yek diğeriyle, yargıcın aktarma yargısı, birey, toplum, kamuyla ilişkisi değerler üzerinden kurulur ve devam eder. Gerekçe hakkı bu ilişkinin özenle yaslandığı ve koruduğu arasındadır. Yanlarla girilen etik ilişkinin sağlam temeller üzerinden yürüdüğünün kanıtlanması gerekçe aracılığıyla mümkündür.
Kişi etik değeri ile etik ilişki değeri arasında sıkı bir bağ mevcuttur. Değerlere saygılı bir kişi ile yüzünü hukukun kadim değerlerine çeviren, yargılama/yargıç arasındaki akrabalık yadsınamaz. Bu açıdan gerekçeye iman eden, onun birey ve toplum için taşıdığı değeri fark eden bir yargıcın, yargısal ilişkinin taraflarına hesap vermesi sorumluluktur. Gerekçe anılan sorumluluğun gerçekleşme şeklidir.
Yargıçların hesap verebilmesi, dünya yüzünde cari olan ve yargıç etiğine odaklanan tüm hukuki metinlerin ısrarla savundukları ve etik değerlerin odağına koydukları öznel, nesnel yansızlık ilkesinin işlerliği gerekçeyle mümkündür. Gerekçe olmaksızın yargıcın muhataplarıyla, kişi ve kurumlarla girdiği ilişkinin değerlerle uyumunu sınamak olanaksızdır.
Suskun kadın davası, gerekçenin bilinen öncülü, saptanabilen ilk soyudur. Sümer Devletinin insanlığa armağan ettiği tablet kararlar üzerinde yapılan çalışmalar, yargı etiğinin sırtını yasladığı gerekçenin, Sümer’le yaşıt olduğuna tanıklık eder. [2]
İlk gerekçeli karar, bir berber, bir bahçıvanın mesleği saptanamayan diğeriyle işbirliği yaparak, aile birliğinden neşet eden ödevlerini ihmal eden kocasını öldürttüğü iddia edilen kadının beraatına ilişkindir.
Karar, aynı zamanda susma hakkı, delillerin kabul edilebilirliği ile hükmü temellendirme tekniği açısından güncel hukuku imrendiren başkaca özelikler de ihtiva eder.
Nippur’lu yargıçların kurduğu hükmün, aktüel sorumluluk anlayışıyla örtüşen bir paradigmaya sahip olmasından öte, kullanılan dil ile gerçeklik yargısına ilişkin noksansız okumaları, onun çağdaşlarıyla aynı kaygıları taşıdığına delalet eder. Bu eş zamanlı olarak, erken yargılamaların, zamanın ruhunu yakaladığını, ötesini gören bir vizyon ve derinliğe sahip olduğunu gösterir.
Erken gerekçe okuması yapan bu şaheser, bununla yetinmez, meclisin içinden çıkardığı iddia ve savunma kurumunu orta yerde, herkesin gözü kulağı önünde eşit ve özgür şekilde yarıştırır. Delilleri tartışma ve çürütme olanağı konusundaki duyarlılığıyla, çelişmeli yargı, eşitlik, özerklik ve delillerin kabul edilebilirliği kurumlarını tecrübeye dönüştürür.
Sümer Yargı’sının şahsında gerekçe 4000 yıldan buyana bireyin yaşamına, malına, özgürlüğüne hükmeden kararlara eşlik ederek, onları etik açıdan akladığına veya mahkûm ettiğine tanıklık eder. Bu nedenle gerekçenin, bir kararın yıllar geçse de onun meşruiyetini tartışan, anlaşılmasını kolaylaştıran, hükmün sırdaşı, dayanağı, kötü günün dostu, etik ilişkinin tartanı, hak ve özgürlüklerin dostu, öncülü olarak anımsanacağı, onun şu veya bu nedenle, birileri tarafından mutlaka ziyaret edileceğini unutmamak gerekir.
2.Platon-Aristo-Retorik/Usulün Babası/Tatlı Dil, Güler Yüz, jest, mimik, heyecan ve Coşkuyla Tanışma:
Doğulu gerekçe, uygarlıklarla birlikte batıya göç eder. Sulu şarapların düşünceye eşlik ettiği, akşam yemeklerinin fikri ziyafete dönüştüğü, felsefenin manayı aradığı devir ve devranlarla buluşur.
Burada demlenen gerekçe, felsefenin lojistiğini sağlamanın hazzına varır, felsefi bakışın sağladığı avantaj, tadı yakalar. Özü, sözle buluşturan bu perspektif, belagatin gerçekle yaptığı eşsiz düetin önemini kavrar. Özün dile gelişine değer atfeder. Böylece Argümantasyon kültürü, kökü derinlerdeki felsefi duyarlılıkla tanışır, burada durarak ciddi meseleleri anlamaya, çözmeye odaklanır.
Antik Çağda zirve yapan gerekçe, Platon’un ardılı Aristo’nun Retorik’i ile bir başka biçim, anlam ve damak yakalar.[3] Gerçekle buluşmanın usul, esasları üzerine kafa yorar. Temellendirmenin izleyeceği yöntemi taşıyacak en az yapıyı inşa eder.
Böylelikle gerçek ve doğru/hakikatle vuslatın usuli önemiyle, içeriğin ikna eden, inandıran yanının izlemesi gereken güzergah, rota, yaslanacağı argüman, araç, dil ve söylem hakkında söylenebileceklerin en azını ve ilkini dillendirir.
Aktüel argümantasyonun antik temellerini atar. Sözün özü, yeni retoriksel kanıt öğretisi ve felsefi retoriğin nüvelerini eker.(Retorik/Önsöz) Öteki deyişle, retoriğin farklı söylem ve anlamları üzerine soluksuz bir tartışma yapar. Belagatin gerçeği zehirleme etkisini kontrol eder. Gerçek ve doğrunun, sağlıklı yöntem ve araçlarla yakalanması için gecesini gündüzüne katar.
Gerekçeyi besleyen damarlar üzerine kafa yorar. Yasak delilin hüküm üzerindeki etki ve sonuçlarına işaret eder. Böylece diyalektiğin borçlu olduğu etik değerleri bundan yüzyıllar evvel taşlara kazımış olur. Bu haliyle pozitif hukuku imrendiren antik bir usul okuması, zamanının ileri seviye bir temellendirme öğretisi olarak tarihteki yerini alır.[4]
Retoriğin, belagatle özdeşleşmesi, gerçeğin tatlı dil ve sözle bütünleşmesi, jest, mimik ve tarzın ispat sahasına sürülmesi manasına gelir. Akıl ile kalp arasındaki mesafeyi azaltan bu bakışın, gerçek için taşıdığı anlamı kavrayan retorik, kendini toparlar, etkili önlemler alır. Belagatin sihri ve içerdiği şeytan tüyü ile fırsatını bulduğunda gerçeği peçeleme teşebbüs ve gayretine karşı koyar. Olup bitenlere duyarlı temellendirme; âlemi, gerekçeyi zehirleme potansiyeli olan belagatin cazibesine karşı uyanık kalmaya davet eder.
Usuli rasyonalitenin aktüel sürümü olan gerekçelendirme, bu yönüyle bir usul hukuku sorunudur. Gerekçelendirme aynı zamanda retoriksel bir kanıtlama işlevinin adıdır. Antik felsefe bu açıdan aktüel gerekçenin öncülü, sorumluluğun erken halidir.
Antik çağda felsefenin itkisi ile zirve yapan Argümantasyon kültürü, tanrıyla yurttaş arasına giren gücün etkisiyle takatinden, dem ve devranından epey kaybeder. İktidarın gökle ilişkilendirildiği, göksel olanın, hayat pahasına sorgulandığı dönemlerde gerekçe teferruata dönüşür. Gereksizleşir. Böylece, itham temellendirmeye ihtiyaç duymadan, elini kolunu sallayarak hükümleşir, kabul edilemez kanıt ve ikrarlar hükmün biricik dayanağı olur.
İnsanlığı ve düşün hayatını askıya alan bu yaklaşım, epeyce hüküm sürer. İnsanlığın iktidarı canı, kanı ve hürriyeti pahasına frenlediği an bu anlayışın sonuna işaret eder.
Bu an meşruiyet temellerinin kuşkulu hale geldiği veya meşruluk anlayışının değiştiği modernite dönemine tekabül eder. Dur durak bilmeyen modernleşme kendisini Sekülerleşmeyle aşar. Birey özgürleşir, insan aklı zincirlerini kırar, vesayeti reddeder. Ayakları üzerinde duran, kendine yeten birey gerçekliğe yaslanır, gücü yargılayarak etik bir ilişki inşa eder. Bundan ötürü Sekülerleşme aynı zamanda etik olmaklığa tekabül eder. Özetle egemenliğin yerselleşmesi, gökle alakasını kesmesiyle birlikte insan, tebaa olmaktan yurttaş olmaklığa evrilir. Dönüşümle eş zamanlı olarak, iktidarların denetlenerek sınırlandırılması fikri uç vermeye başlar.
Dönüşüm, adaletin herkese eşit, tarafsız şekilde dağıtılması, gücün ölçütlere vurulması, ölçü ve ölçütlerin gerekçeyle denetlenmesi manasına gelir. Toplumsal ve demokratik talepler öne çıkar, iktidar bilgiye dayanır, ilişki etik bir özellik kazanır. Egemenliğin hukukun içine çekilme ve orada tutulma ihtiyacı, onu denetleyecek, disipline edecek gerekçenin anımsanmasına vesile olur. Gerekçe için toparlanarak kayıplarını telafi edeceği mutlu ve mesut günler başlar.
Gerekçe; böylece egemenlik kaynağının değişmesi, insan eliyle kullanılmaya başlamasıyla ikna eden, inandıran, denetleyen, dengeleyen olarak bireysel, toplumsal ve kamusal hayatın odağına taht kurur. Öteki deyişle insan aklının dogmayı alt etmesiyle neden, niçin, nasıl, kim gibi sorularla gerekçe atak yapar, koşullara koşut bir zihinsel gelişim gerçekleştirir, hatırı sayılır bir hamle yapar.
4.Amerika ve Avrupa’da Gerekçe:
Gerekçe, argümantasyon teorileriyle erişim modellerinin ilgi alanında olmayı, hatta bir bilgilendirme, aklanma aracı olarak ayakta kalmayı ve hukukun gözdesi olmayı başardı.
Kökleri Aydınlanma’ ya uzanan ve bireyin eşit, tarafsız, özgürce adaletle vuslatını hedeflediği için, hukukun doğru anlaşılmasını, uygulanmasını misyon edinen Hukuki Şekilcilik Akımı ile onu eleştiren, hukukun vaat ettiklerinden ziyade, gerçek yaşamdaki yansımalarını ve sonuçlarının anlaşılması gereğine vurgu yapan, Hukuki Gerçeklik Hareketi’nin yarışı, yirminci yüzyılı adalete erişim kavramıyla tanışır.
Amerika’nın bir asırdır, Avrupa’nın üççeyrek yüzyıldır üzerinde kafa yorduğu ve geliştirme çabası[5] içinde olduğu adalete erişim projesinin önemli bir ayağı olmaktan geri kalmadı.
Bu bakış açısı adalete erişimin zaman sınırını dava öncesine çekerek bireyin adalete erişimini önleyen ve geciktiren her ne var ise, onları mücadele edilmesi gerekenler listesine alır. Bireyin hukuk ve adalet ihtiyacını olabildiğince kolay, ucuz, eşit, tarafsız ve özgürce karşılamanın olanak ve kolaylığı üzerine ömür tüketir.
Bilgi ile adalete erişim arasındaki yoğun ve doğrudan bağa dikkat çeken bu yaklaşım; bilginin yetersiz dağılımı/paylaşımı, bilginin kasten gizlenmesi, hukuki jargonun anlaşılmazlığı, hukuk dilinin resmiliği (anadilde hak arama sorunu.) gibi olguları, erişimin karşısına dikilen engeller olarak görür. Onlarla mücadelenin imkânı için çaba gösterir, mesai ve emek harcar.[6]
Genel anlamda bilgilendirme, özel olarak da gerekçelendirme, bu iki akımın yarışmasıyla vücuda gelen ve pekişerek kurumsallaşan bir haktır. İçerdiği birçok nüve ve erekdaşlarla kurduğu akılcıl ve samimi ilişki, onu aktüel gerekçe anlayışına dönüştürür.
Adalete erişimin başat unsuru malumatın gerek adil yargılanma, gerek hukuki dinlenilme hakkının sıfır noktası olması, optimum bilgi olmaksızın bireyin kürsü ve yanlarla diyalog kurması mümkün olmaz. Dahası gerekçenin meşru ilgililerin beyan ve katkılarından yararlanmasını imkânsız hale gelir.
Anlaşılmazlık, hükmün tabanını dil aracılığıyla büzen ve ciddiye alınması gereken potansiyel bir erişim engelidir. İlk bakışta fark edilmeyen, kusurlarını, etki ve sonuçlarını peçelemede mahir bu engel, gerekçenin kullandığı ağdalı, teknik, dikey dille erişim için zorunlu olan bilgiye ulaşmayı kısıtlar ya da önler.
Gerek sözlü gerek yazılı hukuk işlemlerinde kullanılan dilin, özellikle yoksul ve eğitimsiz gruplar için çoğu kere anlaşılmaz olması UNDP raporunda “hukuki haklara ilişkin bilgisizlik” durumuna sebep üçüncü bir sorun olarak değerlendirilir. [7]
Özellikle kişilerin avukat yardımı olmadan işlem yapmalarının teşvik edildiği desteklendiği bir ortamda, temel hukuki bilgilerin sadece erişilebilir değil, aynı zamanda anlaşılır olması da gerekir.[8] Mahkemelerde hak arayışına giren bireyin, adalete erişebilmesi işlem, yargılama, karar dilinin anlaşılmasına, kullanılmasına ve yayılmasına bağlıdır.
Hukukun dikey dil kullanma alışkanlığı ve zorunluluğu bireyi yardım almaya zorlarken, bu yardımı alamayan, eksik alanları yüzüstü ve çaresiz bırakır. Böylelikle adalete erişim anlaşılmaz, konuşulamaz dil aracılığıyla bilinmeyen bir zamana ertelenir.
Bu bağlamda; gerekçeli karara erişmek kadar, onu anlayıp, yorumlamak ve buradan edinilecek gerekçe bilgisini kullanarak savunma hakkıyla kanun yolunun etkin, verimli şekilde kullanılmak, gerekçeli karar alma hakkının yegâne arzusudur.
Gerekçeye saldırma olanağı veren bilgi olmaksızın, bu hakkın kullanıldığından söz etmek beyhudedir. Buradan bakıldığında mahkemelerin savunma ve kanun yolu için yaşamsal bu malumatı doğrudan, yeterli ve aracısız olarak servis ettiklerinden söz etmek olanaksızdır.
Tercüme yetersizliğinin aktüel engellerle oluşturduğu koalisyonun, blok olarak, yargı dili aracılığıyla erişim talebi ve gerekçe hakkının karşısına dikileceği muhakkaktır.
III-Hükmün Demokratikleşmesi/Dil Gerekçe Bağlamında Erişim Hakkı/Anadille Çalışma Arkadaşlığı:
Resmi/yargılama dilini konuşamayan, anlamayan ya da resmi dilde kendilerini optimum şekilde ifade edemeyenler için tercüme hizmetleri eşitliğin dayattığı zorunluluktur.
Uluslararası çalışma ve raporlarda zaman zaman değinilse de sistemli bir şekilde ele alınmamış diğer hususu; kişilerin, resmi hukuk dilini konuşabilseler dahi, adli işlemlerde ana dillerinde iletişim kurmayı talep edip edemeyecekleri meselesidir. Bu bağlamda, ana dilde savunma yapmak bir zorunluluktan ziyade bir “tercih” olarak addedilmiş, böylece mesele eşitlik temelli bir anlayıştan siyasi ve kültürel haklar zeminine kaydırılmıştır.[9]
“Zorunluluk” ve “tercih” eksenlerinin aslında devletin anadil politikalarının bir uzantısı olduğunu söylemek olasıdır. Sistem, yargılama dilinin Türkçe olduğunu benimseyerek, bu dil dışında bir dille yargılama yapılmasını reddetmektedir. Güvenlik kaygısının izlerini ziyadesiyle taşıyan bu bakış açısı, insanın mahkeme nezdindeki olanaklarını genişletme, çoğaltma ve kolaylıklardan yararlanmasına ilişkin endişeleri ise görmezden gelerek, bu konudaki talepleri ötelemekte dışlamaktadır. Yanlardan birini ötekileştiren bu bakış açısı, eşitliği dil üzerinden ciddi şekilde riske eden, öncüllerini aratan bir tutumdur.
Dil üzerinden gelişen inatçı tavır, diyaloğun demokratik tabanını büzmekte, oluşan yetmezlik buradan gerekçeye sirayet ederek, hükme taşınması muhtemel bilgi ile katkıyı yargı diline tanıdığı konuşma yazma ve anlatma tekeli üzerinden kısıtlamaktadır.
Dilin uyum versiyonu, insanı baz almaktan ziyade geleneksel kodlardan beslenen ideolojik, politik tercihi yansıtsa da yargı diline sınırlı, cılız ve içinde kısmen soluklanacağı bir alan ve alternatif yarattığı ifade edilebilir. Bu, yargı dilinin ana dile hukuki olmayan parametreler üzerinden duyduğu kuşkunun uyum paketi aracılığıyla teyit edilmesi, yinelenmesidir.
Oysa yargı dilinin egemenliği hemen her yerde kabul görmekle birlikte, ana dili yargı diliyle çeliştiren bir uygulama ise sıra dışıdır. Öteki ifadeyle ana dilin yargı diliyle çelişen bir rol ve işlev üstlenmesi mümkün değildir.
Anadil, kendini dilediğince ifade etme, düşünceyi yayma, paylaşma gibi kadim ve vazgeçilmez iki insani olanağı gerçekleştirmeye özgülenir. [10]Dolayısıyla yargılama diyalektiğinin eşit ve özgürce oluşmasından, ilerlemesinden başka bir amaca hizmet etmez. Ana dil, yargılama diliyle çalışma arkadaşlığı yapar, onun yetersiz soluksuz kaldığı yerlerde bayrağı alarak hukukun adalete dönüşmesi üzerine kafa yorar.
Ötekileştirilen, olanakları ve desteği reddedilen bir dilin, yargı diyalektiğine olan insani katkısını etnik ve kültürel hassasiyetle kuşatılan yargılama anlayışı onay vermez.
Böyle bir bakış açısının dilin olanaklarını gerekçenin emrine verdiğini ya da yargılamanın dil üzerinden sağlıklı bir ibralaşmaya hazır olduğunu söylemek mümkün değildir. Dil sorunlarına duyarsızlık, dili başka amaçlara özgüleyen yaklaşımda sebat, yargılananların özgür ve eşit şekilde kendini temsil ve ifade etmesini önler, yargının demokratik, çoğulcu yanını örseler, yapısını bozar.
Sözün özü, yoksanan dille sokağın salona taşındığını, burada temsil olunduğunu kürsünün kamu adına yargılayarak, toplumla ibralaştığını ifade etmek mümkün olmaz.
IV-Gerekçenin Yerel Versiyonu/Derdi Olmayan Gerekçe/Diriliş Çabası /Çekinceler:
Usul yasalarının ithaliyle gerekçe; pozitif hukukta bir temellendirme, aklanma ve toplumla ibralaşma, bireyi ikna, kamuyu inandırma rol ve işlevi ile donatıldı.
Gerekçesiz kararların yaygınlaşmaya verilen tepkinin sonucu, kürsüyü çekip çevirmenin, disipline etmenin aracı olarak anayasalarla tanıştı. O gün bu gündür anayasal bir kod olarak normlar hiyerarşisinde gerekçesizliklerle mücadelenin aparatı, kürsü ve muhakemeye güveni sağlayan olarak hayatımıza nüfuz etti. Etik ilişkinin odağına taht kurdu. Buradan başarılı olmasa da ilişkiyi kontrol etmeye başladı.
Özellikle Uluslararası sözleşmelerle birlikte anayasayı da aşacak şekilde, kürsü yurttaş ve toplumla hukuki ilişkilerde bir maestro görevi üstlendi.
Özetle sistemin gerekçeye olan ilgisi yer, zaman ve kişiye göre azalıp çoğalsa da bu ilgi, aktüel gelişmelerin desteğiyle ivme kazandı. Özellikle; felsefeyle, adalete erişim, adil yargılanma hakkı, hukuki dinlenilme hakkı ve gerekçe ödevinin yanında, uluslararası metinler, hukukun genel ilkeleriyle ittifak ederek, kürsüye ve dizgeye kürsü ile yurttaş arasındaki güveni pekiştiren ve kurumsallaştıran bir dil, tarz ve olanak sundu.
Gerekçe hakkı eşsiz bu desteği arkasına alarak gelişti, sınırlarını zorlayarak, özellik geliştirdi nihayet gerekçeli karar alma hakkına dönüştü. Aradan geçen zaman ve dış dünyayla kurduğu yoğun, samimi ilişki, bu ilişkinin yarattığı etkileşim, gerekçeyi salt yazılan olmaktan çıkararak, birçok derdi, sorunu, meram ve düşüncesi, muhakemenin diğer unsurlarıyla derin münasebeti olan devasa bir kuruma dönüştü.
Zamanı değerlendiren gerekçe, disiplinler arası etkileşimin sağladığı avantajlara yaslanarak sisteme ihtiyacı olan nüve, renk ve motifler kattı. Yargılamayı öznel gerçekliği içinde tutacak ve etik bir forma oturtacak güç, olanak ve kolaylıklara kavuştu.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6.maddesini yorumlayan Mahkeme, birçok deneyimiyle, kanun yolu ve savunma hakkının etkin bir şekilde kullanabilmesini yargı kararlarının gerekçeli olmasına bağlar. İma yollu bu perspektif, gerekçe hakkını benimser, gerekçesizliği soğuk karşılar, karardaki mantık hataları ile açık keyfilik olgusunu yalın bir gerekçesizlik olarak telakki eder. Yanı sıra, gerekçeye erişim hakkının sınırlarını belirleyerek[12] aşkınlık, ihmal, suistimal önler, tefrit ile ifrat arasındaki farkı sert hatlarla netleştirir.
Yargının demokratik denetimi için verilen kararların malumata elverişli, meşru, makul ve doyurucu olanla temellendirilmesini her fırsatta işaret eder, aydınlatır, ima eder. Gerekçe hakkıyla birey, toplum, kamunun aydınlanma, bilgilenme, denetleme hakkıyla kürsü yansızlığı arasındaki münasebeti gerçeklerle bağını muhafaza ederek, doğru yerden okumaya çalışır.
Temellendirmenin erişme hakkıyla ilişkisini birçok öncelik, öncül ve kaygı üzerinden kuran deneyimler, gerekçelendirmenin usul ve esasları üzerine söyleneceklerin en azıyla yetinerek, yerel yargı organlarının asgari standartlara sadakatini yineler, perçinler, bunlardan ödün verilmesine asla onay vermez.
Devletlere, standartlara sadık kalmak, gerekçenin yerel motiflerle ilişkisini korumak, özüne saygısını artırmak ve Strasbourg ölçütleriyle çelişmemek kaydıyla, gerekçenin kontrolünü sağlayan bir takdir marjı tanır. Yerelin soluklanmasına imkân veren alan, yetki ve sorumluluk tevdi eder. Yerelin küreselle sürdürülebilir bir ilişki geliştirmesine fırsat tanır. Gerekçenin bu kanalları kullanarak, gerekçe hakkını insanın hizmetine sunan dizge ve kuruma dönüşmesi için didinir.
Yerel yargıya, anılan usul ve esaslara bağlı kalarak temellendirmeyi yerel koşul, özellik, ihtiyaç gibi öznel ölçütler doğrultusunda biçimlendirmesine fırsat tanır.[13] Böylece, öznel ihtiyaçların Avrupa Kamu Düzeni içinde erimesini, işlevsiz kalmasını önleyerek, değerlerin özgülüğünü, öznel ve özgeliğini korumaya özen gösterir.
Avrupa Mahkeme’si, gerekçeyi adil yargılamanın paydaşı addederek birey, toplum, kamu ve yargı şemasının diğer aktörleri arasındaki etik ilişkinin, gerekçenin bilinen öncelikleri, öncelleri ve beklentileri üzerinden biçimlenmesini ister.
Derece mahkemesi olmaya heveslenmez. Gerekçe denetimi fikrini soğuk karşılar. Vesayetçi bir tutum sergilemekten ve dördüncü derece yargı otoritesi olmaktan özellikle kaçınır. Sözün özü, bu ödevi sahiplerine bırakır.
Deneyimler, bazı koşulların tahakkuku halinde, gerekçeye olan ihtiyacın azalabileceğini veya ortadan kalkabileceğini düşünerek, yükümlülüğü istisnalarla örseler,[14] böylece hükmün almaşık yöntem, kendine has olanla soluklanmasını kolaylaştırır. Yeri zamanı geldiğinde bir adım geride durmayı, gerekçeden ödün vermeyi stratejisinin bir parçası olarak telakki eder.
Strasbourg, gerekçe hakkını besleyen ölçütleri belirleyerek, bunlarla zıtlaşan deneyimleri gerekçesizlik olarak deşifre eder. Deneyimlerle vücuda gelen gerekçe müktesebatının yarınını maharetli ellere bırakır.
Elimizdeki veriler, ima yoluyla sisteme kazandırılan gerekçesizlik modellerini, sıfır gerekçe[15], yeterli[16] ve yasal olmayan gerekçe[17], yasal ifadelerin tekrarı[18], içselleştirme[19], gerekçeye erişememe[20], belirsiz kavramlara yaslanma[21],savunma hakkının etkin kullanımı için gerekli zaman ve kolaylıklar sağlama[22] ve hukuki yardım alamama, masumiyeti lekeleme[23], aleni karar alma hakkı[24], duruşmanın açıklığı[25], kanun yolu ve savunma hakkının etkin kullanımının önlenmesi veya kısıtlanması ile karakterize olan olguların ölçütlerle bağını koparan sapma biçimleriyle sınırlar.
Adli yargı reform stratejisinin uzantısı olarak lanse edilen, politik figürlerin üzerinde epey kafa yorduğu yargı diliyle, ana dil arasındaki krizin gerekçe üzerindeki etkisi oldukça önemlidir. Sorunun birçok veri, politik tercih ve strateji referans alınarak tartışılması bir yana, gerekçenin ana dile soluk aldırması, gerçeğe katkı sunması, anadilin gerekçeyi beslemesi, zenginleştirmesi gerekçe adına sevindirici bir gelişmedir.
Savunma hakkı ile kanun yolunun etkin ve verimli şekilde kullanılmasının gerekçeye erişimle mümkün olması, yargılama diline yeterince egemen olamayan, dil ve anlam bilgisine nüfuz edemeyenler için gerekçesizlik, gerekçe kusurları hakla vuslatın önünde aşılması güç bir engele dönüşür.
Dolayısıyla mahkemelerin birey, toplum ve kamuyla ilişkilerinde etik sorunlar yaratmaya elverişli bu kusurla ciddi bir mücadele ajandası oluşturmadan, sapmalara kaynaklık eden düşünsel ard alan analiz edilmeden gerekçe hakkının derin ve rahat bir soluk alması mümkün olmaz.
Yasa, içerdiği tuzaklarla ana dili susturan, savunmayı yıldıran, yargı dilini dayatan bir engele dönüşme potansiyelini canlı tutar. Düzenlemenin ana dil ile savunma hakkını morfolojik açıdan oldukça dar bir alana sıkıştırması, yargı diyalektiğinin zemininde daralmaya yol açar. Örtülü bir anakronizme düşer, yargılamayı kendi öz, bağlam ve dinamiklerinden bilerek uzaklaştırır. Gerçeklik ve hukuki tanı aşamalarında söyleneceklerin önemli bir kısmını atıl bırakarak, gerekçenin ana dille kucaklaşmasını, getirdiklerinden doyasıya istifadesini bir hayli kısıtlar.
Ana dilin, diyalektiğe katkısının tercüme giderleri ile engellenmesi, kısıtlanması, dil-erişim-gerekçe üçlüsü arasındaki yoğun, derin, kadim ve güçlü bağı hiçe sayan bir başka paradokstur. Bu haliyle, mülga düzenlemenin gerisine düşen ve onu aratacak bir oluşuğa dönüşen hükmün, aklı cebinde kalan savunmaya gelecek vaat etmesi, gerekçeye arzuladığı katkıyı doyasıya tanımasına izin vermez.
Bu yaklaşımı tartışmalı kılan diğer husus; savunma, yargılama ve hükmün ana dile olan ihtiyacının gerçek ve doğruluğunu sınama yetkisinin kürsüye verilmiş olmasıdır. Yargılama kendine has bir dil kullanır. Bu özgülük sokak dilini hepten yadsımaz. Ondan bir ihtiyacı ölçüsünde yararlanarak kendi jargon, söz ve söylemini inşa eder. Nevi şahsına münhasır bu söylem, gerektiği yer, zaman ve ölçüde esnekleşir, görece davranarak, gerçeği uğruna mütevazıleşir. Bu etik olmaklıktır. Kibir, yargılamayı, kürsüyü, hükmü öznel gerçeğinden farkında olmadan koparır.
Kürsünün yargılama dilinin derinliğine, inceliğine, dil ve anlam bilgisine yeterince vakıf olmamasına rağmen, ana dil gereksiniminin sahiciliğini saptamakla ödevli kılınması, mukkederatını tayine kalkışması ironidir. Siyasetin zorladığı bu yaşam tarzı, yargılamayı ekseninden çıkarır, politik düşünce ve konseptle etik olmayan bir ilişkiye zorlar. Saflaşan gerekçe anlayışı, siyasetin müdahale ettiği, biçimlendirmeye kalkıştığı nahoş bu ilişki tarzını kesinlikle yoksar. Onun usul hükümlerini sömürmesini, olanaklarından yararlanarak şekillenmesini, manüplasyona aracılık etmesinin omzuna yüklediği vebalden çekinir, sorumluluğu ağır bulur.
Ölçütsüzlük, bu yetkinin bir başka otorite nezdinde denetlenmesini güçleştirmekle kalmaz, yasamanın ana dile verdiği olanağın kısıtlı ve yetersiz de olsa uygulanmasını önler.
Kürsü-yargılanan ilişkisinin; anadilin ifade ve düşünce özgürlüğü gibi kadim ve vazgeçilmez iki insani olanağı gerçekleştirmeye özgülendiğini ve bu değerleri içtenlikle gözeten bir yaklaşıma sahip olduğu söylenemez.
Mahkeme, gerekçe ödevi ile civar haklar arasında ilkeler üzerinden sağlıklı bir ilişki kurmayı başarır. Onlarla kurduğu hısımlığı geliştirerek, ilişkiye boyut, oylum ve anlam kazandırır. Erişim, dinlenilme hakkı, yargının demokratik denetimi, kürsü yansızlığı, hükmün açıklığı, açık yargılama gibi öncelik ve hedefleri örseleyen kusurları ajandasına kaydeder.
Gözünü gerekçeye diken Mahkeme; yerel mahkemelerin her soru ve istemi ayrıntılı yanıtlamak zorunda olmadığını[26], jürili sistemde hükmün kaideten gerekçesiz olarak verilebileceğini[27], hakkın kötüye kullanılmasından neşet riskler[28] ve ceza yargısıyla sınırlı olarak temyiz hakkının garanti dışı olmasından ötürü, temyiz mahkemelerinden verilen hükümlerin gerekçesiz olmasını tolare eder.[29]
Strasbourg, anılanları sorun olarak görmez ve gözetim ödevini bir miktar sığlaştırır. Demem odur ki, kuralın yarattığı aşkınlığı sayılı örnekler söz konusu olduğunda, gerekçeden ödün vererek dengelemeye çalışır. Bu durumda gerekçe düzeninin yara almayacağını, temellendirme ihtiyacının doğmadığını, alternatif model ve yollarla bu ihtiyacın giderildiğini varsayar.
2.Hukuki Dinlenilme Hakkının Misyoneri Olarak:
Hukuki dinlenilme hakkı, adalete erişimin bir başka zaman ve bedendeki soydaşıdır. Bu hak kendisinden öncekiler gibi hakkın etkin ve verimli olarak kullanılmasını, adalete olabildiğince erken, kestirme, isabetli olarak ulaşılmasını hedefler.
Hak, Kıta Avrupa’sı doğumlu olup, özü itibariyle bilgilenme, açıklama, dikkate alma, değerlendirme, gerekçeli karar alma ve sürpriz karar verme yasağından oluşur. Yargılamayı etik bir ilişki olarak algılayan bu ilke, yanlarla münasebete giren yargıca ilişkinin üzerinde yürüyeceği ayakları belirleyerek, yargıç ve yanları bu ilişkinin değer, ölçüt ve önceliklerine karşı hassas olmaya çağırır.
Hukuki dinlenilme hakkı gerekçeye ve bilgilenmeye karşı oldukça duyarlıdır. Bireyin hakkında olup bitenlerle ilgili olarak yeterince bilgilendirilmeden yargılanamayacağını düşünerek, duruşmayı diyaloga dönüştürür. Böylelikle yarışmanın, tartışarak ilerlemenin nesnenin bilgisine sahip olmaksızın mümkün olmayacağını benimser. Sevk ve idareye yetki ve değerlendirmesini temellendirerek bireye malumat olarak tevdiini buyurur.
Genel olarak bilgilendirmeye müptela bu kurum, bununla yetinmez. Bir kaç adım ötede yargıca dönerek, yargı kararlarının muhakkak surette gerekçeli olmasını dili döndüğünce anlatmaya çalışır. Böylelikle her türlü yargı kararının malum etki ve sonuçlarını doğurabilmesini, onların meşru, makul, doyurucu temellere yaslanması koşuluna endeksler. Bunlarsız bir hükmün etkin, verimli dolayısıyla saygın olmayacağını muhatabına anlatmaya çalışır.
Bunu yargılananların ikna edilmesi, toplum ve kamunun inandırılması için zorunlu bir yükümlülük olarak telakki eder.
3.Yargının Demokratikleşmesi/Çoğulcu Yargı:
Yargılama özü itibarıyla çoğulcudur. Kadimden beri yargıçlar, yargılananlar çoğulcu ve demokratik bir tabandan beslenmiş, hüküm olabildiğince geniş bir alanda çok kişiyi etkisine alabilmesi için tabanını olabildiğince genişletmiştir.
Genişlemek ve derinleşmek; yeknesaklıktan, darlık, merkeziyetçilik ve teklikten neşet eden gerekçe sorunlarının aşılmasını kolaylaştırır. Gerekçeye aradığı kimi özellikleri buldurur. Kabul edilebilirlik standartlarını keşf etmesini sağlayarak kendisini aşmasını, ihtiyacı olan soluğu almasını sağlar.
Tabanın genişletilmesi, Erga Omnes hükümlerle buluşmanın, İnter Partes’ in büzen, uyuşmazlığı canlandıran, sürdürülebilir kılan niteliğinden kurtulmanın, etkin, etkin olmanın, etik davranmanın öteki adıdır.
Çağdaş hukuklar, bu paradigmanın izlerini taşıyan birçok uygulamayı sinesinde barındırır. Özellikle hükümden etkilenenlerin tespitinde, hükmün sınırlarının tayininde, hükmün çoğulcu ve demokratik özellikleri belirleyici bir rol üstlenir. Dinlenmeyenin hükümden etkilenmeyeceği, hükmün davada dinlenmeyeni bağlamayacağına ilişkin kaidenin kökeninde bu giz yatar.
Birçok kuralın yazgısını belirleyen bu yaklaşım, uyuşmazlığın meşru ilgili kavramına duyarlı, tabanı geniş, kapsayıcı bir hükümle sonlandırılmasını, çoğun demokratik usullerle hükme katılmasını, çağdaş usullerin odağına alır. Gerekçe ile hüküm arasındaki ilişkinin derinliği, demokratik usullerle gerekçeye taşınan, kapsayıcı, kucaklayıcı ve çoğulcu bir tabandan neşet etmesinden aldığı güçle motive olur. Hükmün geniş bir alanda birçok kişinin yazgısını belirleyeceğini kabul eder.
Bu, hükmün gerisine bakmadan, duraksama yaşatmadan, uygulama sorunu oluşturmadan kendinden emin, çoğulcu ve demokratik usullerle oluşması, zengin, katılımcı birikiminden aldığı ilhamla yol alması, engelleri ikna ederek aşması demektir.
V- Yazmaya İndirgenen/Hiçleşen/İddiasını Yitiren Gerekçe:
Buraya kadar ifade ettiklerimiz, sistemin gerekçe hakkını koruyabilecek ziyadesiyle olanak, kolaylık, araç, altyapı ve organizasyon sunduğunu benimsemek gerekir.
Cumhuriyetin kuruluşuyla sisteme eklemlenen gerekçe hakkı o günden bu güne ileriye yönelik bir yatırım yapamadı, hatırı sayılır ya da imrenilecek bir pratik sunamadı, rezerv oluşturamadı. Kuruluş yıllarındaki kimi gerekçelerin kıyas kabul etmeyecek denli ileri bir dil tartışma, içerik ve üslup sunmaları, aradan geçen zamanın boşa harcandığı konusundaki kuşkuları aşmaya yetmedi.
Ülkemizde gerekçe, tüm çabalara rağmen istenen patlamayı yapamadı, yurttaş hayatına malına ve özgürlüğüne hükmeden kararları vücuda getiren nedencelere her şeye rağmen hasret kaldı. Gerekçe diye lanse edilenler, yarattığı gerekçesizlikle yurttaşın adalet beklentisini boşa çıkardı. Senelerini hapiste geçiren yurttaş neden tutuklandığını, hükmün konusunu infazdan sonra dahi öğrenemedi.
Yargılamanın etik bir ilişki, gerekçenin ibralaşmayı formüle eden etik araç, olduğu anlaşılamadı, fark edilemedi yahut unutuldu. Kapıları üzerine kapadı, dış dünya ve bağlamla diyalogunu kopardı. Gerekçenin rol ve işlevini elinden geldiğince büzdü, mevzi ve hududu daralan gerekçe, gelecek düşüncesi, hayal, iddia ve idealini yitirdi. Merak ve hevesi kalmayan gerekçe kendisini sözde bir temellendirmeye, iddiası, sözü ve söylemi kalmayan, birkaç cümleye sığdırılmış hayata indirgedi. Bu şimdi ve ati üzerine söyleyecek bir söz ve söylemi kalmadı. Sıradan metne, hükmün senede bir kez, mecbur kaldığında yüzüne baktığı, canı istediğinde istifade ettiği araca dönüştü.
O günden bu güne sistemin kavramsal, kuramsal, kurumsal açıdan gerekçe adına taş üstüne bir taş konulduğunu söylemek maalesef mümkün olmadı. Buna birçok olgu neden oldu. Özetlersek:
Bireysel, sosyal, politik, kültürel ve ekonomik hayat gerekçeyi hafife aldı. Gözden düşen gerekçe, ihtiyaç olmaktan çıktı. Etik ilişkide gerekçenin değer olmaktan çıkması, nedencelerin açıklanmasını gereksiz kıldı, değerlerin çiğnenmesini, hafife alınmasını, hor görülmesini meşrulaştırdı.
Randevusuna geç kalan, gecikme sebeplerini açıklama nezaketini gereksiz gördü. Toplumsal görgü kurallarını askıya aldı. Yılın ödülünü alan bir filmi, ödüllük kılan nedenlerin topluma anlatılmasına gerek duyulmadı.
Senato salonları fahri doktorayı gerektiren nedenceleri yurttaşa ve bilime makul nedenlerle izah edemedi. Tezlerin, istisnalar hariç, hangi buluşu yaptığı izahtan varsete tutuldu, düşen eşiği elini kolunu sallayarak geçenler kutsandı.
Gerekçesiz bilirkişi raporları hükme dönüştü, paralel yargı yetkisini kullanır hale geldi.
Yürütme, birçok eylem ve işlemini ondan etkilenen toplum, birey ve kamunun denetiminden kaçırdı.
Yasama faaliyeti gerekçe ile yollarını defalarca ayırmakta beis görmedi. Torba yasalar amacını hedef ve beklentilerini ondan ömür boyu etkilenecek yurttaşa anlatmayı teferruat addetti. Yasama işlemleri doyurucu, makul, hukuki temellere yaslanmayı reddetti. Yorum ve boşluk doldurmada paha biçilmez materyal olan gerekçeler, madde metinlerini gerekçe fakirine dönüştürdü.
Kural oluşturma ve çözüm üretme misyon ve ideali kurak, çorak kanun metinleriyle bir başka bahara kaldı. Kürsüyü yasamaya yaklaştıracak olanak ve kolaylıklar, olmayan gerekçelerle imkânsızlaştı.
Yurttaşlık Yasası’nın birinci maddesiyle kürsüye verilen yasama yetkisi, bilerek bilmeyerek geri alındı, etkisiz kılındı.
Velhasıl hesap kaçkınlığı; yaşam biçimi, yönetme, siyaset üslubu ve yasama yönteminin çeşitli vesilelerle ertelediği, yoksadığı ve reddettiği bir kültüre dönüştü, bu giderek kanıksandı. Özetle meşru, makul ve doyurucu nedenlere yaslanarak eyleme bireysel, toplumsal ve kamusal yaşamdan giderek çekildi, gereksiz olmaya başladı. Oluşan boşlukların gidereceklere içinde eyleyecek bir çerçeve hat sunmaktan mahrum bıraktı.
Etik olmaktan uzaklaşan ilişkiler ağı, ucu bucağı görünmeyen ve birbirini besleyen ittifak eden sorunlar zincirine yol açtı. Hukuk, yargılama, yargıç, hüküm ve gerekçe de sorunlu bu yapıdan, gelişme ve zihniyetten hissesine düşeni aldı. Tarihsel, sosyolojik, zihinsel ve düşünsel bu ard alan ve onu vücuda getiren nedenler anlaşılamadı. Bu konuyu araştırması gerekenlerin ilgisizliği ibralaşmanın düştüğü darboğazın aşılmasını zorlaştırdı.
Yabancıya Gösterilen Direnç/ Hazımsızlık-Uyumsuzluk/ Politik, Psikolojik ve Sosyolojik Reddediş:
İdeolojik, politik ve seçkinci tercihlerin gerekçe üzerindeki tahakkümü onu bağlamından kopardı, kendi dinamikleriyle ilişkisini bozdu. Kendi siyasetini oluşturması ve ondan beslenmesini önledi.
Kuramsal açıdan sistem gerekçe hakkının etkili ve verimli kullanılabilmesi için yeteri bilgi ve donanıma sahiptir.
. Pozitif hukuk yeterli olsa da, özellikle Avrupa Kamu Düzeni’ nce yapılan önerilerinin paralel bir yönetim ve yargı yetkisi olarak algılanması, ithal edilenin özümsenmesini, içselleştirilmesini güçleştirmektedir.
Devletin hassasiyetleri olarak lanse edilenlerle, içtihat ve düzenin yol ayırımına gelmiş olmaları, kopuşu tetikleyen önemli bir nedendir. Yargının, kendisini devletle özdeşleştirmesi, gücü hukukun içinde tutmaya, disipline etmeye, hukukun içine çekilmeye özgülenen iradeye karşı refleks geliştirmeye, tutum takınmaya zorlar.
Malum duygular, bireyin insanca yaşaması için lazım olanları belirleyerek karşılama yerine, bunlara özgüleneni, temine çabalayanları düşman addeder. İyicil ve insancıl çabalar direngen bu tutum karşısında geriler, geleneksel yapı karşısında hayat şansı bulmakta çoğu kez güçlük çeker.
Politik tercihlerle işbirliği yapan yasama faaliyetinin beklentisi tüm çabalara rağmen, devlet aklıyla özdeşleşen pratiği aşmayı başaramaz. Gerekçe kültür ve düzeninin bu akıbetten hissesine düşeni almaması olanaksızdır. Ortaya çıkan tablo, hikmetinden sual olunmaz iradeyi tahkim etmekte, oldukça güçlü bu irade, devlet aklıyla uzlaştığı noktalarda birey, toplum ve kamuyu aydınlatma fikrini ciddiye almaz. Gerekçenin etik rolünü ve işlevini gerçekleştirmesini hafife alır, teğet geçer, özellikle önler.
Bu nokta; gerekçenin devlet, güç ve siyasetle koalisyona girdiği, totaliter, otoriter anlayışa ev sahipliği yaptığı nirengi noktalarıdır. Tamda burada iğfal edilen gerekçe, özgün söylem, dil, gerçek, kaynak ve siyasetinden vazgeçer. Başkalarının yörüngesine girerek başka amaçlara hizmet eder. Makasın değişmesiyle eş zamanlı olarak gerekçe sapmaları zirve yapar. Bu yargının, hukukun dışına çıkması, hüküm üstüne hüküm giymesi manasına gelir.
Başta Yargıtay olmak üzere, ardışık dereceli mahkemelerin varlık nedenlerinden biri, gerekçe denetimidir. Gerekçe denetimi, hukuka uygunluğun sınanabilmesi açısından, üst dereceli yargı yerlerinin görev tanımı içinde olmayı her daim başarmıştır.
Kendini gerekçe hakkı üzerine konuşlandıran yargılama şeması, fırsat bulduğu her yer ve aşamada, yargılamaya katılanlara, sevk, idare edenlere ve hükmü denetleyenlere eylem, işlem ve kararlarını meşru makul, hukuki ve doyurucu olanla temellendirilmeleri emreder.
Aktarma yargısının bu rol ve işlevini her halükarda ve beklentilerle uyumlu olarak yerine getirdiğinden söz edilemez. Bu ödev, iş yoğunluğu, organizasyon bozukluğu ve alt yapı noksanları gibi meşhur, maruf ve kadim nedenlerin elbirliğiyle vücuda getirdiği sözde meşruiyete istinaden gerçekleştirildiğinden söz edilemez.
Gerekçe ödevi ve gerekçe denetimi çoğu kez “usul ve yasaya uygun hükmün onanmasına, yerinde bulunmayan temyiz nedenlerinin reddine, daire kararına direnmenin anılan nedenlerle bozulmasına” gibi şablon argümanlarla özdeşleşir. Böylece gözünü aktarma yargısına diken, genel kuruldan gerekçe bekleyen, nefesini tutarak yukarıdan esba-ı mucibe bekleyen yurttaşın bu beklentisi karşılanmaz, muradı çoğu kez gözünde kalır.
Böylelikle gerekçe denetimi, disiplini arzulanan düzeyi, derinliği, genelliği, öznelliği ve kerteyi yakalayamaz. Varlık sebebine duyarsız kalan derece mahkemeleri, yarattığı defolu örneklerle öncüllerine gerekçe konusundaki ilgisizliğini, kusurları görmezden tutumunu, gerekçeyi hafife alan direncini, umursamazlığını ihraç eder, aşılar, sapmaları kusurlu gerekçe denetim ve metinleri aracılığıyla kutsamış olurlar.
Bu rahatlık denetleyen ve denetleneni ortak bir paydada buluştururken, şımaran gerekçe kusurları henüz emeklemekte olan gerekçe kültüründe kapatılması güç gedikler açar. Herkesin içinde olduğu bir kusurlar ortaklığı oluşturularak, sorumluluk yaygınlaştırılarak hiçleştirilir. İbralaşmayı soğuk karşılayan, hikmetin sual olunmaz bu yargı, yargılama kültürü kültleşmekten aldığı güç ve ivmeyle, yeni sapmalara doğru yol almakta beis görmez.
4.Ölçütsüz Kalmak, Ölçüsüz Eylemek/Rol ve İşlev tanımındaki Tutarsızlık:
Yargı deneyimlerinin ima tembelliği, kuramın pratikten beklediklerini karşılıksız bırakır. Uzun soluklu araştırma ve toplanan yüzlerce deneyimin kullandığı dil ve dile getirdiği meram, birikimin kuram yaratacak düzeye erişmediğini gösterir.
Sapmaların nitel ve nicel açıdan iyi sayılabilir bir rezerv sunmasına rağmen, bu türlerin sağlıklı olarak sınıflandırılmaması, tanımlanıp betimlenmemesi onların teşhis ve tanısını güçleştirdiği gibi, mücadelenin kurumsallaşmasını da önledi.
Karşılaştırmalı hukuk ile bu alanda paslaşma ve işbirliği yapmayı düşünmeyen deneyimlerin habis huylu gerekçeleri tasnif ederek adlandırması bir kaç örnekle mahduttur. Rastladığımız ve öncüllerden istifadeyle betimleyerek karakter özelliklerini saptadığımız motiflerin kırka yaklaşması, iki anlama gelir. Birincisi, habis huylu gerekçelerin epey derinlik ve deneyim kazanması, ikincisi ise bunlarla mücadele edecek kurumsal bir konseptten yoksunluktur.
Gerekçesizlikle mücadeleyi varlık ve yaşam biçimi olarak telakki eden bir aktarma anlayışının sıradan, tesadüfi ve dağınık bir mücadele sergilemesi, sapmaların derin çatlaklar bularak güçlenmesini kolaylaştırdı.
Uluslararası hukukun gerekçe bağlamlı asırlık brikimi ve argümantasyon kültüründen bihaber bir deneyimlerin gerekçe denetiminin üzerinde yürüyeceği sağlam kolon ve kirişler bulması mümkün değildir. Gerekçenin, gerekçeleri üzerine kafa yormayan, el alemin gerekçesizlikle mücadele disiplinine sırtını dönen deneyimlerin, ölçütsüzlüklerle kusur aramaya kalkışması, kusursuz deneyimlerle müçtehit olması beyhudedir.
Ölçütsüzlüğün bizi getirdiği nokta ölçüsüzlüktür. Ölçüsüz ve ölçütsüz bir gerekçe alemi, kurduğu sağlam ve sarsılmaz gerekçesizlik kültü ile özgürlükleri temelsizliğe biat etmeye zorlar. Kararların savrulmasını, güç karşısında çaresiz kalmasını görevin uzantısı olarak görür. Kendine ve işine sadakatsizliği olağan ve günlük aktivite olarak telakki eder.
Yargılamayı duruşma ile sınırlayan, özdeşleştiren bu bakış açısı gerekçelendirmeyi kürsüyle yurttaş arasındaki etik ilişkiden neşet eden sorumluluk olduğunu unutur. Unutkanlık, sıradanlaşan sapmalara karşı yargıyı duyarsızlaştırırken, yargı-etik ilişki çiftinin kan kaybetmesinde doğrudan rol alır geriye dönüşü imkansızlaştırır.
Kafasını Kuma Gömen Öğreti/Üç Maymunu Oynayan Kibir:
Bu alanda günahsız bulmak mümkün değildir. Amaç ve hedefi yarının hukukçusunu yetiştirmek, hukukunu yaratmak olan akademinin, gerekçe üzerinden bu hedefini gerçekleştirdiği söylenemez.
Bir avuç idealist, tez, makale ve deneme dışında akademinin bu misyonuyla barışık eylemediğine, gerekçe konusundaki birikimin yavanlığı, çoraklığı ve azlığı tanıklık eder. Usul üzerine yazan-çizen eserlerin gerekçe üzerine söyledikleri öncekilerin yinelenmesiyle sınırlı olup, buluş ve kuram yaratmaktan uzaktır.
Sıradan bir kaynak, gerekçe bahsinde bir veya birkaç yargı deneyimiyle yetinerek, gerekçenin sınır ötesindeki uğraş, birikim, misyon, ideal, hayal ve beklentilerine kulaklarını tıkar, gözlerini kaçırır ve susmayı yeğler.
Gerekçenin kitabını yazmak, temellendirmenin tarihi yolculuğunu izlemek, belgeselini yapmak, felsefi kökenlerine inmek, kuytu ve koyaklarında turlamak bilgi üreten, gerçeği kovalayan kurumların işidir. Gerekçesizliğin kol gezdiği bir pratikten yaka silken, el eman eden, feryat figan koparanların haykırış, iç çekişlerle çığlıklarını duymayanları sorumluluktan muaf tutmak adil değildir.
Usul kürsülerinin gerekçeye ilgilerini, bir kaç Yargıtay içtihadı, vaktiyle kıt imkanlarla ve is kokusu taşıyan eserlerle, bu meseleye eğilen idealistlerin birikimiyle sınırlamaktan kaçınmaları elzemdir.
Kendilerinden önce gelen deneyimler karşısında üç maymunu oynayan kibrin bırakılması, akademinin gerekçe hakkını, gerekçeli karar alma hakkına eviren küresel değerleri keşf etmesi, yürek yakan, insan zekasıyla dalga geçen, bireyi çaresiz kılan sapmaların erkenden teşhis edilip sisteme sızmasını önler.
Akademi’nin yükünü ağırlaştıran bir neden daha var, sıradan ve masum olanla peçelenen bu günah, kendisini kesin hükmün sınırlarının belirlenmesine gizler. Kesin hükmün sınırlarının belirlenmesinde gerekçeye hakkettiği payı vermekten kaçınan görüş, ittifakla ve ısrarla senelerdir gerekçenin belirleyiciliğini küçümser, bir kaç sebep ve olguyla sınırlar.
Yek diğerini tekrardan ibaret, kendisini doktrin olarak lanse eden girişim, hukuki dinlenilme hakkı, adalete erişim, görünen adaleti ve ilişkide olduğu civar özgürlükleri hesaba katan bir derinlik, lisan ve stratejiden uzaktır. Aradan çok zaman, köprüden çok sular geçmesine, bu fikri gözden geçirecek onca done ve sebep doğmasına rağmen, hükmün öznel sınırlarının yeni aktörünü hesap dışı bırakmak tercih olmaktan çıkarılmalıdır.
Hükmün kesinlik sınırlarını belirleme rol ve işlevini çoğun hükme kaptıran gerekçe, giderek gözden düşer. Bu, gerekçeye olan ilgiye dip yaptırarak onun içini dökmesini önler, filizlenen gerekçe hukukunun ileriyi görmesini, yarına kalma olanağını kısıtlar. Gerekçenin varoluşçu çabasını iğdiş eden bu yaklaşımın, kurumsallaşmaya yeminli düzenin isteği olamaz.
VI- Usul Hükümlerinin Sömürülmesi / Potansiyel Gerekçesizlik Motifleri:
1.Sır-Giz üzerinden gerilen İlişki/ Yoksunluk Sendromu /Prematüre Hüküm:
Yargının sır olarak telakki edilen nesneye ulaşmakta çektiği güçlük, kendisini hükmün, gerçeğin bilgisine doyasıya ve gönlünce erişmesini önler.
Saklanan ve karartılanın, tartışmayı sır ve giz ölçüsünde engellemesinin, yargılama-giz-savunma-hüküm üzerinde bıraktığı izler, yarattığı etki, sonuçların tartışılmasını gerekli kılar.
Mevcut düzenleme, sırrın tartışma alanından uzaklaşması öteki ifade ile sır olarak kabul görenden mahrum kalan yargı diyalektiğinin, karşılaştığı savunma sendromunun giderilmesi konusunda etkin, verimli, kalıcı, hatta stabil bir öneriden yoksundur.
Sır ve gizi tanımlayacak, betimleyecek, belirleyecek sınırlandıracak ve kurumsallaştıracak ulusal bir politikadan yoksun olmak, adil yargılama hakkını sır gerekçe üzerinden etkileyen başat parametredir.
Bileşik bir stratejiden yoksun olmak, her yargılama usulünün sırra vereceği tepki ile sır karşısındaki tutum tavır, refleks ve çözüm önerisine göre farklılık yarattı. Böylece hükmün sırra olan gereksinimi, daha çok öznel yargılama ile temin edilmek istenen maksat, uygulanan yöntem ve sırrın paradigması tarafından tayin edildi.[30]
Hükmün tartışılandan teşekkül etmesi, tartışılanın gerekçeye malzeme sağlayan olması, gerekçe-sır arasındaki ilişkiyi kaçınılmaz kılar. Bu bağlamda gerekçe tartışılan kuşkunun nasıl, neden hükme dönüştüğünü, evrilenin ne olduğunu belirleyen ve anlatandır.
Dolayısıyla tartışma masasından uzaklaştırılan, her ne sebeple olursa olsun tartışılmayanın, evvelemirde yargılama, gerekçe ve hükmün kaybı olacağını unutmamak gerekir.
Gerekçe ile neden sonuç ilişkisi kuracak denli köklü bağları olan sırrı, lokalize edecek bir düzenlemenin olmaması, kendisini şu veya bu şekilde peçeleyen nesne ve öznenin yargılanmasını önleyerek, yaşamın ve sistemin derinliklerine yerleşir. Orada uyuyan yapıları yargının görüş alanından çıkarır.[31]
Rejim ve toplum açısından hayati olan bir çok adli vaka duruşma salonuna bir türlü getirilemeyen sır ve gizlerden ötürü yargılanma imkanı bulamadığı gibi, bin bir güçlükle edinilen sırrın yetersizliği, olayı aydınlatmadaki kifayetsizliği bir çok suç ve suçlunun yargılanmasını engeller.
Sırrın yargı üzerindeki kontrolü, savunmaya irtifa ve mevzi kaybettirdi. İddianın gücü karşısında biçare kalan savunma, sırrın iddiaya sağladığı destek karşısında gerileyerek, değerlerle inatlaşan eylemin mahkumiyetini önlendi. Hatta almaşık imkan ve olanaktan mahrum savunmaya ispat sahası kapatıldı.
Yargının, sırrın egemenliği karşısında savunmaya verecekleri hakkında aktüel bilgi ve çareden yoksun olması, gözleri sınırların ötesindekilere çevirir.
Deneyimler, sır ve gizlerin savunmayla yarışından ötürü oluşan kayıpları bertaraf edecek usul ve süreçler konusunda kürsüye ima yoluyla alabileceği önlem ve izleyeceği strateji hakkında öneride bulunur. Kürsünün önerilen önlemler konusunda ne denli bilgi sahibi olduğu tartışmalıdır. Örnekler bu sürecin yeterince algılanmadığına, rezervlerden yeterince istifade edilmediğine karine oluşturur.
Sırrın yargılama diyalektiğini sekteye uğratan hücumunu durduracak çareleri durumdan etkilenen her süje için ayrı ayrı formüle eden içtihatlar, sevk ve idareye bu etkiyi süspanse edecek ve gerçeğin açığa çıkması için özgürlüklerin hareket kabiliyetini artıracak bir marj bırakmıştır.
Bu eş zamanlı olarak kürsüye sırların şerrinden özgürlüklerin olabildiğince az etkilenmesi için optimum önlem almakta özgür olduğuna dair önemli bir mesajdır.
Sırrın kim tarafından kontrol edileceği, bu tasarrufun gerçek ve doğruluğunu sınayacak ulusal bir düzenlemenin aktüel gerekçe ve yargılama anlayışı karşısında tutunamaması, toplumsal beklentileri yeterince yanıtlayamaması, sırrın etik ilişkilere verdiği diğer bir zarardır.
Güvenliğin süspanse ettiği sırrın, yargılama diyalektiği üzerinden gerekçe ve hükme verdiği zararların minimize edilmesi, buna odaklanan protokollerin iyice kavranması, etik ilişkinin sınırlarının belirlenmesi ve güvenceye alınmasına bağlıdır.
Eksiklerin tamamlanması, sır gerekçe ilişkisinin doğru bir yerden okunmasına bağlıdır. Bu okumayı yapamayan bir düzenin, gerekçe hakkını tamamıyla güvenceye aldığından, koruduğundan söz edilemez.
2.Aynılaştırma ve Benzeştirme / Sıradanlaşarak Yozlaşma:
Aynılaştırma ve benzeştirme yargının kadim tutkusu, alışkanlığıdır. Kürsünün araya karbon alarak denediği ve yakasını bir türlü kurtaramadığı sapma biçimi varlığını koşullara uyarak korudu. Gelişen teknoloji ile duruşma salonlarının bilgisayarla tanışması, anılan sapmalarla bütünleşerek yaşamayı kolaylaştırdı.
Birleştirilen davaların paydası üzerinden oluşturulan aynılaşmadan ayrı olarak, yargılanan nesne ile özneden neşet eden farklılığı reddeden diğer sorun, gerekçenin benzer kararlardan yaptığı alıntı, gönderme, içselleştirme ve özdeşleşme tutkusu oldu.
Varlığını büyük ölçüde organizasyon bozukluğu, alt yapı eksikliğine yaslayan bu aşkınlık, gerekçenin somut olayın özgünlüğünden neşet eden farklılığını ortadan kaldırdı. Nedenceleri benzeştiren, aynılaştıran ve örtüştüren bir kusur türevine dönüştü.
nılan defo, gerekçe tembelliğini tetikleyen, gerekçe dil ve anlamını hiçe sayan bir modelidir. Bu model, gerekçeyi sabitleyerek, yargılanan nesne ve özneye dair bilgiyi uyarlayarak, gerekçe üzerinden özgünlük, öznellik ve özgelik arayan etik ilişkiyi aradığı hayat tarzından uzak tuttu. Farklılıklardan kaynaklanan çoğulluğu ve renkliliği yoksadı.
Fizik Kurallarıyla İnatlaşmak / Yayılarak Sığlaşan Yargı:
Gerekçe usuli güvencenin önemli bir boyutu, saydamlık vaat eden bir usul donanımıdır. Yasa yapıcı, olup bitenlerin safahatını izledikleri usul ve süreçleri çoğunla bu teminat aracılığıyla izler.
Temellendirme kurumu, doğası gereği bilinen diğer enstrümanlarla aynı amacı gerçekleştirmeye adanır. Kendilerine ayrılan kulvarda, öznel araçlarla görünen adaleti sağlama misyonu, onların çelişmelerini önleyecek bir yapıya kavuşmalarını sağlar.
Bu bakımdan usuli güvencelerin yek diğeriyle çelişecek bir koda sahip olduklarını söylenemez. He şeye rağmen, hedef ve amaç birliği yapan umumiyetle yarışan kurumların, ölçütsüz uygulamaların tetiklediği bir çelişki yaşamaları muhtemeldir.
Defolu pratiklerin vücuda getirdiği gerilimin, yarattığı komplikasyonların etik ilişkiyi zehirlediklerine defalarca tanık olduk. Bir çok uygulama hatasından beslenen sapmaları saymak, onları bu kısa tura sığdırmak güçtür. Bunlar içinde son dönemde bir çok yakınmaya vesile olanı, çok sanıklı davaların birleştirilmesi ile oluşan sapmalardır.
Birleştirme özü itibarıyla paydası özne ve nesne olan uyuşmazlıkları aynı potada eritmeye çalışan ya da aynı doneler üzerinde yükselen davaları makul sürede, az kaynakla ve çelişkisiz şekilde tartışmaya, çözmeye özgülenen bir muhakeme hukuku aparatıdır.
Sınırlı ancak özgün bir amaca özgülenen bu kurumun çok sanığı ve nesneyi aynı çatı altında yargılama girişimi, alan genişliğine bağlı olarak bir derinleşme sendromuna neden olabilir. Adalete erişimi önlemenin yeni adı, davaları birleştirerek, yargılananları aynılaştırmak ve benzeştirmektir. Çok sanıklı davalar yaratmak usul ve süreçleri atlamanın, malzemeden kısarak kuşkuları pekiştirmenin bir başka türevidir.
Derinlik, gerçeklik yargısı ile ilgili olup, yargılanan hayat olayının aslına yakın şekilde tecrübe edilmesine odaklanır. Buradaki olası bir sığlaşmanın, miyopluğun ve genelliğin kendisini gerekçeye taşıyacağı muhakkaktır. Geniş alana yayılan yargılamanın, derinliğini yitirerek gerçeklik yargısının ihtiyacı olan kazı ve tartışmadan kaçınacağı, malzemeden kısacağı katidir. Fizik kurallarıyla inatlaşan, derinlik, gerçekliği hıza yeğleyen kestirme yargının iflah olması, hükmün ise saflaşması olanaksızdır.
Onca sanık ve eylem arasında, yargılanan nesne ve özneyi belirleme, onlar arasında tipiklik üzerinden sağlıklı bir ilişki kurarak, birey ve toplum nezdinde itibar gören bir hüküm kurmaya, sanık sayısının çokluğu, tecrübenin farklılığı yaşananların özgünlüğüyle birleştirme kurumuna yaşatılan yozluk izin vermez.[32]
Bu olgunun, kes yapıştır metinlerle yaptığı ciddi, yaygın ve derin ittifak, ortaya gerekçe hakkını temelden sarsan, malumatı imkansız kılan, bilgilenmeyi sıradanlaştıran kontrolü olanaksız, özümsenmesi imkansız bir metin çıkarır. [33]
Binlerce sayfa içinde savunma hakkı ile kanun yolunun etkin şekilde kullanılmasına imkan veren, sahici bir denetime elverişli bir unsur, metin veya değeri arayıp bulmak dikkate alınmasını, değerlendirilmesini savunmak insan üstü çaba gerektirir. Oysa aktüel ölçütler, insanı, hadleri zorlayan usul ve süreçleri soğuk karşılar, onay vermez.
Tutuklamanın, özgürlüklerle çelişkisini besleyen gerekçenin, aradan çekilmesiyle oluşan mağduriyetin tolare edilememesi, edilememesi gerekçe ile tutuklama üzerinden gelişen bir başka paradokstur.
Onca söz, yazı ve yaşananlara rağmen tutuklamanın gerekçeyle girdiği düelloyu kaybetmesi, gerekçenin önlenemeyen düşüşü, baş edilemeyen çaresizliğinden, dize vurduran trajedisinden başkası değildir.
Muhakeme araçları arasındaki dostluğun, karşıtlığa dönüşmesinin yegane nedeni, zıvanadan çıkan, yozlaşan uygulamalardır. Tutuklama gerekçelerinin bir iki istisna dışında, adalete erişim ve görünen adaletin kaygılarını taşımaktan giderek uzaklaştığı resmi geçit yapan, yaptığı yanına kar kaldığı tecrübelerle sabittir.
Kendisini dördüncü uyum paketi olarak lanse eden yasa çalışmasının bir kaç maddesini tutuklamaya ayırması, sorunun ayyuka çıktığının kabulünden başka, uygulamanın özgürlüklere yönelik sağır, kör ve dilsiz tutumunu aşmaya çalışan cılız bir girişimdir. Neredeyse her paketten tutuklamayla ilgili bir hüküm çıkması, aralarında Anayasa Mahkemesi’nin de bulunduğu kademeli mahkemelerin tutuklamayı kendince disipline etme uğraşları, tutuklamanın uygulamadan gelen disiplinsizliği, şımarıklığı, ele avuca sığmaz tutumunun başka cepheden görünen biçimidir.
Yasamanın, kötü gidişatı önleme çabası, yasamanın uygulama karşısındaki aczinin bir başka türevi, idarenin didinen yasamayla inatlaşmasının diğer adıdır. Uygulamanın yasayla giriştiği bu didişmenin, güçler ayrılığı ilkesinin örtülü olarak uygulama tarafından çiğnenmesinin açık teyididir. Ölçüt ve ölçüler üzerinden meydana gelen bu meydan okumanın, kurumlar arası saygınlığı örseleyerek bertaraf edeceği, zamanın biriktirdiği bu stresin yarattığı anayasal buhranla sistemi çürüteceğini unutmamak gerekir.
Ciddi kırılma ve alınganlıklara neden pratiklerin, özgürlüklerle içten hesaplaştığını, kürsünün muhataplarıyla etik değerler üzerinden helalleştiğini varsaymak olanaksızdır. Gerekçe tutuklama ikilisinin insani değerlerden uzak bir ilişki yaşamaları, etik ilişkinin tutuklama mevzubahis olduğunda işini yapamadığını, onun endişe ve beklentilerine ilgisiz kaldığı, tutuklamanın da etik ilişkiyi takmayan bir hayat tarzında sebat ederek, etik ilişkinin güvencesindeki insan hakkını askıya aldığını görmek, benimsemek gerekir.
4.Teknolojinin Savurduğu Etik Sorumluluk:
Uyap sisteminin sağladığı avantaja yaslanan kürsü, tutanak muhteviyatını olduğu gibi gerekçeye taşıyarak, tutanağı gerekçeyle özdeşleştirir. Tutanak, gerekçenin rolünü üstlenir, işlevini içselleştirir. Dolayısıyla gerekçenin tipiklik için harcayacağı zamanı tüketir. Kuşkunun nasıl aşıldığını, iddia ve savunmanın hükme ne şekilde dönüştüğü gibi somut olayın özelliğinden neşet eden sayısız özel, özgün soruyu yanıtsız bırakır.
Binlerce sayfadan oluşan kararlar[34] infaz anını beklerken bunca sayfa arasında gerekçeye ayrılan sahici payın ne olduğuna ilişkin soru varlığını her defasında inatla ve ısrarla muhafaza eder. Kes yapıştır usulü, sesin duruşma için taşıdığı önemi kavrayamadığı gibi görmezden gelir. Sabır taşına dönüşen yargılama, gerekçe ve hüküm, sesin, sözün, jest ve mimiğin sunduklarından nasibini, dilediğini bir türlü alamaz.
Teknolojik olanakları sömüren kürsünün, payı farklı, paydası aynı, benzer uyuşmazlıkları aynı, örtüşen gerekçelerle temellendirilmesi, gerekçenin yaşadığı bir başka talihsizliktir.
5.Durağan Doktrin/ Gen Haritasından Yoksunluk:
Kürsü yüz yıllık gerekçe mücadelesi ve gelişmesini bir çok nedenin itki, çaba ve ittifakıyla kaçırdı. Argümantasyon teorilerinin temellendirme konusundaki kıran kırana ve soluksuz mücadelesini seyretti. Hukuki şekilcilik ve hukuki gerçekçiliğin yarışmasıyla vücuda gelen adalete erişim hakkını fark edemedi.
Avrupa’ya taşınan bu mücadele; gecesini gündüzüne kattı, boş durmadı yaptığı yerinde, isabetli ve ilerletici yorumlarla erişim hakkından hukuki dinlenilme ve adil yargılanma hakkını vücuda getirdi. Damıtılarak oluşturulan bu hakların gerekçe ve temellendirme hakkının civar hak ve özgürlüklerle olan hısımlığını, ilişkisini ve paradigmasından doğru bir yerde durarak analiz edilemedi. Buradan yargının, birey, toplum ve kamunun ihtiyacı olan bir teori, kuram ve deneyim oluşturulamadı.
Birbirini tekrarlayan gerekçe söylemi bir sanata dönüşemedi. Gerekçe üzerinden hak ve özgürlüklerin insan için taşıdığı değer kavranamadı, anlamlandırılamadı. Söylem orijinal olmaktan uzaklaşarak, sığlaştı giderek hiçleşti.
Alan çalışması yapılamadı. Gerekçesizlik kusur, motif ve modellerinden bir soyut sapma faktör seti oluşturamadı. Analiz yapılamadı, sapmalar teşhis edilemedi. Velhasıl temellendirme hata ve kusurlarının yarattığı etki ve sonuçlardan hareketle gerekçelendirme teşhisi yapılamadı, geliştirilen özelliklerden yola çıkılarak sapmalara isim konulamadı. Gerekçesizliğin anlamı ve onlardan kurtulmanın formülü, sırrı her nedense bulunamadı, keşf edilemedi.
Akademik çalışma ve eserlerin umumiyetle başını kuma gömmesi, ilginin bir kaç deneyim ve sesle sınırlanmış olması, argümantasyonun sığlaşmasının önemli bir nedenidir. Özellikle usul hukuku alanında emek mesai ve çaba gösteren eserlerin, sıra gerekçeye geldiğinde, kendisinden önce bu alanda çalışanları görmezden gelmeleri, ilgiyi akademik unvan, titirle sınırlamaları, araştırmayı tekelle çevrelemeleri ya da gerekçe konusunda kaynak tüketmekten ısrarla kaçınmaları izahtan varestedir.
Yargıtay’ın gerekçe konusundaki sınırlı ve sığ söylemine yapılan göndermelerle yetinen çalışmaların çokluğu, ardılların atıf kolaylığına sığınarak öncekileri, öncülleri yinelemeleri gerekçe bağlamlı araştırmaları önlemekte, gerekçe üzerine söylenebilecekleri kaynağına gömmektedir. Sözün özü, akademik terbiyenin, saygınlığın usul ve esasların sömürülmesi, gerisinde aralarında gerekçenin de olduğu bir çok konu, hak ve özgürlüğün geliştirdiği özelliklerin keşfini önlemekte yahut sınırlamaktadır.
Akademinin bu konuda üzerine düşeni dört ikilik yaptığını söylemek gerekçesizlik modellerini şımartmak, olanları kutsamak, merakları uyutmak demektir. Bilimin kıblesi meraktır. İlgisini, merakını ve sorularını unutan bir akademinin gerekçe konusunda genelleşerek derinleşmesi olanaksızdır. Gerekçe hakkının kurumsallaşması için yapılanlarla yapılacakların çokluğu sınırların ötesinde dişini tırnağına takan hukuki çalışmalarla sabittir.
Özellikle gelecek vaat eden mastır ve doktora tezlerinin buraya odaklanması, etrafını kolaçan ederek yerel hukukun ihtiyacı olanı bulup ithal etmesi, başkası ile arasında oluşan kod farkının nedenlerini belirleyerek gidermesi gereksinimi aşan bir ihtiyaçtır. Dahası bu alanda oluşan çoraklığın, kuraklığın bir nebze olsun giderilmesi, etik ilişkinin buradan beslenerek yoluna sorunsuz devam edebilmesine eşsiz bir katkı sunar.
Müfredatın gerekçeye ilgisizliği, hukuk eğitimini gerekçe konusundaki küresel gelişmelerden yoksun bırakmakta, gerekçelendirme kültürüne dışarıdan gelecek katkıları önlemektedir. Müfredatın gerekçe konusundaki genel duyarsızlığından azade olması beklenmemelidir. O da herkes ve her kurum gibi olup bitenlerden etkilenerek, payına düşen duyarsızlıkla gerekçenin gömülmesine gereken katkıyı hiç kuşkusuz vermektedir. Gerekçe konusunu bir iki içtihatla sınırlayan, ufkunu büzen kitaplardan beslenen bir akademik müfredatın, bir kaç yıl sonra duruşma salonuna gidecek bir öğrenci için gelecek vaat ettiğinden, gerekçenin karmaşık ilişki, yaşam tarzı ve etik ilişkiyle münasebeti konusunda ahkam kestiğinden söz etmek mümkün olmayacaktır.
Katkıdan mahrum bir kültürün yarına gerekçe adına bırakabileceği bir şeylerin olabileceğini söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Temellendirme birikiminden yoksun bir hukuk eğitiminin, bir kaç adım ötedeki pratiklerle birey, toplum ve diğerlerinin temel, baz ve dayanak ihtiyacını karşılaması hayaldir.
Akademi sıralarında gerekçesizliğin kürsü-meşru ilgili ve toplum arasındaki etik ilişkiye verdiği zararların tartışılmaması, hafife alınması gerekçe üzerine sistematik bir çalışma yapılmaması, ikna etmeyen ve inandırmayan hükümlere davetiye çıkararak, toplumun hesapsızlığın yarattığı bir kaosa sürüklenmesi, kendisiyle kavgaya tutuşması, kurumlarla sürtüşmesi muhakkaktır.
İkna olmayan birey ve inanmayan toplum muhakkak surette bir alternatif uyuşmazlık modeline tevessül eder, ihtiyaçlarını meşru ve hukuki olmayan yöntemlerle giderir, kamusal araç, organ ve kurumları rol ve işlevsiz bırakır. Bu iddiası öç almayı önlemek, öfkeyi dindirmek kontrol etmek olan bir yargılama anlayışının sonunu hazırlamak, insanı öfke ve ilkel duygularıyla baş başa bırakmak demektir.
6.Bilirkişi ve Gerekçe/Paralel Yargı Yetkisi:
Adli politikanın uluslararası hukuk, pratik ve küresel adli proje ve siyasetle yaptığı işbirliğinin önemli ayak, hedeflerinden biri de candan bezdiren, pervasızlaşan, dur durak bilmeyen, hadleri zorlayan bilirkişilik kurumu ve onu ısrarla ve inatla yozlaştıran uygulamadır.
Takdiri delil olmaktan öte bir rol ve işlevi olmayan bu kurumun, malum nedenlerle paralel yargı yetkisini kullanır hale gelmesi[35] işin vahametinin anlaşılması açısından önemlidir.
Arşivler, kontrolü ele geçiren bilirkişiliğin kürsüye tırmandığı, kimi raporlar üzerinden kürsü ve cübbeyi ele geçirdiği, yargılama yetkisini kullandıklarını göstermektedir. Gözcüler, yargı dostları tarafından kaleme alınan ve her fırsatta ekrana yansıtılan raporlar, işin tadının epey kaçtığını, tez elden bir şeyler yapılması gerektiğini göstermektedir.
Görev tanımındaki isabetsizlik, muğlaklık, tanımdan kaçınma belirsizlik gibi sayısız bir çok sebebin koalisyonu, gerisinde hükme ve gerekçeye elini kolunu sallayarak evrilen bir mütalaa bırakmaktadır. Herkesin gördüğünü, gerekçe bilirkişi mütalaa üçlüsünün yanlış kurulan, kurgulanan ilişkisinin yarattığı defolar üzerine bir iki kelam etmeyi amaç edinen bu çalışmanın saklaması olanaksızdır.
Gerekçeden yoksun, aşkın, yetersiz gerekçe ve yargı verileriyle yolunu ayırmış yanların tezleri üzerine yoğunlaşmış, işini gücünü bırakarak gözünü hükme diken, hüküm kurmaya meraklı, yargıca direktif veren, hak ve borçları ima eden, yargıçların dikkatsizliğini sömüren, yaptıklarıyla şaibeleri tetikleyen, işini yapmak yerine tarafları öven/yeren raporların yargılama, hüküm kurma ve kürsüyle özdeşleşme çabası vakıadır. Bunun yoksanması üstünün örtülmesi, yargı yetkisine göz diken ve etik ilişkiyi içten içe çürütmekten başka bir şeye hizmet etmediği, aşkın mütalaalarla hükmü kontrol eden raporlarla sabittir.
Bilirkişi mütalaasının delillerin kabul edilebilirliği, çelişmeli yargı ve eşitlik ilkesinin koyduğu ölçütleri aşmadan değere dönüşmesi, toplumun yargıya olan kredisini bilirkişi pratikleri üzerinden tüketmekte, kürsü salt bu nedenle inandırıcılığını, saygınlığını yitirmektedir.
Özellikle aralarında kimi akademisyenlerin de olduğu bir kitlenin usul hukukunun hukuki konularda bilirkişi görüşünü yasaklayan kadim söylem ve direktifini hiçe sayarak mütalaa vermekte ısrar etmeleri, usul kürsülerinin samimiyetini tartışılır kılmaktadır. Akademik kadroların onca yasağa rağmen bilirkişilik üzerinden gerekçe kültürüne verdiği zararın ebatları, bu iddianın yiyilir yutulur olmadığını gösterecektir.
Politikanın bu alanı tartışmaya açması, güçlü deneyim ve dizgelerle işbirliği yapması, işi bilenlerle bu soruna neşter vurması, çalışmalarını yoğunlaştırması iyi niyetli bir çabadır.
Her isteyenin elini kolunu sallayarak bilirkişiliğe soyunduğu bir sistemde, kalitenin dip yapacağı muhakkaktır. Dileğimiz bilirkişiliği tanınmaz hale getiren mantalitenin kürsüleri kısa sürede terk etmesi, uluslararası platformlar ve slaytlarda kendisini paralel yargı yetkisi olarak lanse eden ve oldukça incitici olan bu yozlaşmaya son verilmesidir.
7.Adlileşen Toplum/Zıvanadan Çıkan Uyuşmazlıklar/ Tetikleyen Gerekçesizlik:
Gerekçe hakkına saygı duyulmaması, yurttaşın savunma ve kanun yolunun etkin ve verimli kullanılması için gerekli çaba ve duyarlılığın gösterilmemesi, gerisinde gerekçe bağlamlı yeni uyuşmazlıklar yaratır. Savunma hakkı ile gerekçeli karar alma hakkına aykırılıktan neşet eden uyuşmazlıkların genel uyuşmazlık nedenleri içindeki hissesini ölçen bir istatistik bulunmamakla birlikte, aktarma yargısına intikal eden dosya sayısının çokluğu, bu bağlamlı ihlallerin debi ve miktarını belirlemek bakımından kayda değerdir.
Gerekçe, atideki idari işlemlerin oluşturulmasında, biçimlendirilmesinde etkin bir rol ve işleve sahiptir. Anılan özelliği onu idare hukuku alanında özgün bir yere taşımaktan başka gerekçesiz işlem, eylem ve kararların yarattığı uyuşmazlık potansiyeli, gözleri idari işlemleri konu edinen yargı deneyimlerinin gerekçesine ve gerekçe bağlamlı davalara odaklar.
Bu tablo, uyuşmazlıkları dışarıda aramak yerine, gerekçesiz kararlarla vücuda getirilen uyuşmazlıkların yarattığı etki ve sonuçlara yönelmeyi gerektirir.
Biz işin yargıya intikal etmesinden sonra kusurlu muhakemeden neşet eden uyuşmazlıkların gözetilmemesinden ötürü, gerekçe- uyuşmazlık ve adlileşme üçgeninin yarattığı tablonun etraflıca tartışılmasını öneriyoruz.
Uyuşmazlıkları söz dinlemeyen, ihtilafları mayalayan kaynakları kurutmakta akim kalan kürsünün, neden olduğu gerekçe bağlamlı iç kusurları tetikleyen bir sistemde, çığ gibi büyüyen davalara şampiyon adliyelerin yetişmesi, kürsünün huzur bulması, erişim hakkının beklentilerine arzuladığı yanıtı bulması olanaksızdır.
8.Değerler Haritasından Yoksunluk/Performansı Düşük Ağ:
Yargının, bir bütün olarak üzerinde eyleyeceği, gerekçe denetimine referans alacağı bir değerler haritası, temellendirme kusur rezervi veya referans külliyatından söz etmek olanaksızdır. Özellikle gerekçe denetimi ile sorumlu hatta klasik ödevlerinden biri mahkeme kararlarını gerekçe açısından denetlemek, disipline etmek olan üst dereceli mahkemelerin, bu ödevlerini ne denli yerine getirdikleri tartışmalıdır.
Bu zaaf, gerekçe denetimini gözden düşürmek, zayıflatmakla kalmaz, referans yokluğundan neşet eden rotasızlığın oluşturduğu savrulmalara neden olur. Akademiden yeteri desteği alamayan, kendisi de denetimin baz alması gereken ölçütleri bulmakta akim kalan denetim aparatının, her geçen gün özellik geliştiren sapmalarla baş etmesi mümkün olmaz. Gerekçenin geliştirdiği niteliklerden habersiz, üstelik ölçütsüzlüğün yarattığı körlüğü hissedemeyen mekanizmasının, kendisini mütemadiyen geliştiren ve sistemin çatlaklarına yerleşen, derinliklerinde saklanan kusurları düşük bu performansıyla zapt etmesi, yakalayıp ayıklaması olanaksızdır.
Bir kaç özelliğin yarattığı ölçütün veya malum, maruf ve meşhur kusurları teşhisten öte bir performansı olmayanın, mükemmel bir iş çıkarması, ustalaşmış sapmalarla baş etmesi hayaldir.
Değerlerden uzaklaşma, kendisini daha çok kamusal motifli veya toplumun yazgısını derinden, doğrudan etkileyen politik, ekonomik karakterli davalarda gösterir. Değerlerle bağını kesen davaları sırtlayan gerekçelerin, kavramlarla kurduğu sıkı ilişki, geleneksele yatkın, insani olanla yolunu ayıran kusurlar şeklinde belirir.
Yanar döner kavramların yarattığı hareketlilik gerekçe denetimine yansıyarak, yarını olmayan “değerlerle” birey, toplum ve kamunun temellendirme ihtiyacı karşılanır. İhtiyacın kırılganlığı politik, ekonomik ve sosyal ilişkilerde güvensizliğe zirve yaptırır.
Özellikle parti kapatma, siyasi katılım, demokratik sistemin özünü ilgilendiren, yerel kamu düzenini yakından ilgilendiren davalarla, çocuk ve kadın hukuku ile dirsek teması kuran uyuşmazlıklardaki sapmalar, gerekçenin sağlam bir zeminden yoksunluğuna işaret eder.
Belirsizliğin yarattığı endişelere neden olan yönsüzlük, köpük değer ve kavramlar üzerinden yargının yargılanan, toplum ve kamuyla kurduğu doğrudan, dolaylı ilişkinin etik açıdan sorunlu olduğu, her defasında yarattığı ciddi açmaz, kaos kararlara yönelen ciddi ve sürekli eleştirilerle sabittir.
9.İstisna Hukuku ve Gerekçe/ Çoğulla Kavgalı, Ötekiyle Sorunlu Temellendirme:
İstisna hukukunun tetiklediği kılıf, ideolojik ve sözde gerekçeler ötekileşen toplum kesitleri ile bireyleri bekleyen özgürlük, eşitlik ve kardeşlik paradigmasıyla öteden beri derdi, sorunu olan sabıkalı sapma biçimleridir. Hukuk dışı kaygıların yönettiği nedenlere yaslanarak oluşturulan bu sistem, ötekiler olarak nitelendirdiklerini, hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını yarattığı ayrıksılıkla önler veya hukuku istisnalaştırarak özgürlükleri askıya alır.
Hukuk, istisnai hükümlerle öteden beri içli dışlıdır. Hukuk doğası gereği farklı kişi ve olayların bu farklılıklarının yaratacağı hukuka aykırılığı ortada kaldırmak için değişik, farklı, özgü uygulamalar önerebilir. İyicil karakterli bu istisna, aynılaştırma ve benzeşmenin yaratacağı tehlikelerden hukuk ve bireyi uzak tutarken, habis huylu hukuk, ideolojik politik ve geleneksel kimi huylarının tetiklediği nedenleri arkasına alarak düşman addettiği kimseleri kavramlar üzerinden yarattığı kirli, içten hesaplı, kişiye münhasır hukukla yok etmeye özgülenir.
Yurttaşı düşman, eylemi de tehlike olarak kodlayan hukuk anlayışı yok etmek dahil, bireyi her türlü hak ve özgürlüklerden yoksun bırakmayı meşru ve sözde hukuk olarak addeder. Eylem ceza hukukunu çeşitli bahanelerle rafa kaldırarak, onun yerine çağcıl ceza hukuklarının asla itibar etmediği, yasak olarak mimlediği kişiye özel hukuku devreye alarak, hukuk üzerinden toplumu beridekilerle ötekiler makbul olanlarla sapanlar olarak kategorize eder. Gerekçe böyle bir tasnifin ustası, aracı ve meşrulaştırıcısı olarak sahneye çıkar, kişi ceza hukukunun kendisine biçtiği rol ve işlevi memnuniyetle, üstlenerek eksiksiz olarak icra eder.
Mevzuatımız öteden beri yarattığı istisna hukuku ile hak ve özgürlükleri kısıtlamayı ülke bütünlüğü, kamusal beklentiler kamu hizmeti gibi nedenlerle kılıflayarak, yargılama hukukunun herkese eşit olarak uygulanmasını önler. Bu kötü şanın son dönemde mülkiyet hakkı ve müsadere hukuku alanına yaptığı müdahalelerle adeta Terörle Mücadele Yasası’nın mülkiyetle mücadele versiyonunu oluşturur. Bu istisna hukukuna yönelen eleştiri ve itirazların ciddiye alınmadığının, hafife alındığının bir başka görünümüdür.
Gerekçenin, yerine, zaman ve kişisine göre durumdan vazife çıkardığından kuşku yoktur. Kimi zaman yasaları aşkın yorumlayan deneyimlerin arkasına aldığı politik, ideolojik gerekçelerle hukuka, özgürlüklere ve haklara dünyayı dar ettikleri, etik ilişki değerlerini hiçleştirdikleri, kişi etik değerleri örseleyerek bertaraf ettikleri herkesin malumudur.
İstisna hukukunun emrindeki gerekçenin insanın olanaklarını geliştirmeye, çoğaltmaya, kolaylaştırmaya özgüleneni kısıtlayarak özgürlükçü çoğulcu yapıyı talan ve tahrip yönelmeleri, onlarla gerekçe düzeni aracılığıyla esaslı bir mücadeleyi zorunlu kılar.
Gerekçe sabıkalı geçmişe, kötü bir üne sahiptir. Temellendirme kültürünü deforme eden ve içten içe çürüten bu uygulama biçiminin, kendine ayna tutarak yaptıklarını görmesi ve toparlanması zorunludur.
10.Hizmet İçi Eğitimin Gerekçeye İlgisizliği:
Hemen her konuya ilgi duyan eğitim programı, seminer ve konferansların sıra gerekçeye geldiğinde, onu teğet geçmeleri anlamlıdır. Varlığını yargıç etiğine, eğitimine borçlu Yargıç Akademisi’nin gerekçeye ilgisi, gerekçesizliğin yarattığı etki ve sonuçların vahametinden neşet eder.
Son dönemde sistematik olmasa da akademinin gerekçe hukukuna ilgi duyması, zamanının küçük de olsa bir kısmını ayırması, buraya yönelen eleştirileri nispeten karşılar.[36] Eğitimi müfredatının gerekçeye toplam zaman içinde yeterli payı ayırmaması, ayrılan payın bu konu üzerine yoğunlaşanlar tarafından yürütülmemesi, gerekçe eğitiminin sığlaşmasını, dar alanda kalarak çoraklaşmasına neden olabilir.
Her daim dillerden düşmeyen ve özellikle yargı kararlarının gerekçesizliğinden yakınan meşru ilgili, toplum, kamu ve siyasetin sesini yeterince duymayan eğitim planlamasının olup bitenlerden kendi payı nispetinde sorumlu olacağını unutmamak gerekir.
Gerekçe düşünsel döngü, diyaloğun yargısal versiyonudur. Yarışan düşüncelerin dile gelişidir gerekçe. Dikey ve yatay dilin giderek yoksullaşması, ortaya kendini anlatmakta güçlük çeken bir dil ve dile gelemeyen gerekçe bırakır.
Gerekçenin ayağa kalkması, kendinden bekleneni verebilmesi onun sağlam bir dil ve anlam bilgisiyle, onu kavramsallaştırabilen zengin, yüksek bir dile gereksinim duyar. Etkin, verimli, saygın ve buyurgan olmak, hükmün arkasında durmak konuşabilme anlatabilme ve algılama yeteneğine sahip olmayı gerektirir.
Aktüel gerekçe; sözcük azlığı, cümle hataları, anlam bozukluğu, devrilen tümceleri, potansiyel kazalarıyla dil ve anlam özürlüsüdür. Kütüphanelerin merdiven altına indiği, kitapların barınacak yer bulamadığı, kitaplıkların fakirleştiği adli mekanda dil kaynağını yitirir, damarlarındaki hayat çekilir, can çekişen dil kısırlaşır, çoraklaşır, sığlaşır yozlaşarak en nihayet düşünceye ihanet eder. Dumura uğrayan düşüncenin dünyayı etkisine alması, hükmün mütercimi olması, hukuku yurttaşa anlatması olanaksızdır.
Bu gün yaşanan da budur. Kendisini vargı/yargı olarak lanse eden hüküm, diyalektiğin vücuda getirdiği nesnel düşüncedir. Konuşma yeteneği olmayan düşünün, bu yazgıdan azade bir hayat sürmesi mümkün değildir. Gerekçe yarışan düşüncelerin bileşkesi olarak, tersine yoksullaşan bir konuş diline sahiptir. Dil ve anlam bilgisinin inceliklerini kaçıran bu dil, etkisizleşerek güç olmaktan giderek uzaklaşmaktadır.
Dil kazalarına gebe bu konuşma; yarattığı anlam bozukluğu, algı hatası ve uygulama sorunlarıyla hükmün otör olmasını, ahkam kesesini engeller. Hataların onanması, yeni uyuşmazlık ve maliyet demektir. Dil bağlamlı yeni uyuşmazlıklar, dava ile hüküm arasındaki süre ve mesafeyi açmakta, makul sürede yargılama ve usul ekonomisinin beklentisi seraba dönüşmektedir.
Böylelikle ilişilemez hüküm, aktarma yargısıyla tanışmadan tashih, tavzih gibi kurumlar üzerinden bazen de sıra ve usul dışı yöntemlerle dokunulur hale gelmekte, hatta yaratılan kirlilikle hüküm gücünü ve saygınlığını yitirmekte, dil gerekçeye ihanet etmektedir.
12.Sabıkalı Geçmiş/ Sakınan Gelecek:
Gerekçe, iyicil olduğu kadar birey, toplum ve değerlere ihanetiyle de ünlüdür. Hukukun meşrulaştıran rol ve işlev üstlenen dinamiği, kendisini gerekçeler üzerinden gerçekleştirmeyi ihmal etmez.
Gerekçe malum özellikleriyle daima iki yüzlü olmayı, çehresini yer, zaman, kişi, iklime göre gizlemeyi, maskelemeyi, hak ve özgürlükleri sömürmeyi, tahrip, talan etmeyi, koflaştırmayı başarmış bir pratiğin adıdır.
Toplum mühendisliğinin vazgeçilmez aracı gerekçe, hukuku istenene devşirmeyi bilen bir rol, misyon ve geçmişin sahibidir. Egemenlerin buyruklarını hukuka eviren, onlara mütemadiyen, diledikleri yer, zamanda istedikleri şekilde hizmet sunma kabiliyetine sahip, ağzı laf yapan gerekçe, değerleri arkasından vurarak kavramları kutsar.
Gerekçenin yaslandığı zemin ve referans habis huyların ayracıdır. İnsan hakları, etnik ve kültürel gereksinimlerin niteliği, onun hukuka mı, başka amaçlara mı hizmet ettiğini belirlemekle kalmaz, yargılama diyalektiğini etik açıdan teşhise yarayacak eşsiz doneler de sunar.
Gerekçeyle etik ilişki arasındaki yoğun ve derin bağın yazgısı, gerekçenin edindiği paradigma ve onu pratize şeklinin kaderidir aynı zamanda. Gerekçenin izi sürüldüğünde, etik ilişkinin izlediği strateji, akıl, dil kullandığı yöntem, araç, amaç, hedefle hak ve özgürlüklere yaklaşımını belirlemek olasıdır.
Özellikle anayasa yargısının ilgi alanındaki uyuşmazlıkların çözümünde referans alınan kavramlara tutkuya varacak denli duyulan ilgi, onların dokunulmazlığı üzerine inşa edilen dava, hükümlerde, gerekçenin değer ve kavramlarla arasındaki krizi, her defasında kavramlardan yana çözmeye kalkışması, gerekçenin kavramların emrinde olduğuna karine oluşturur.
Gerekçenin kavramlarla, sanrı, korku ve endişelerle kurduğu derin ilişki, yerine ve zamanına göre değişmekle birlikte, her fırsatta uyanarak huyunu tekrarlayacağı, eski günlerini yad edeceği muhakkaktır. Gerekçenin güven telkin etmeyen, tazelemeyen huyu, inadı dururken, gerekçeye yönelik kötü şöhret ve yargının varlığını koruyacağı aşikardır.
Gerekçenin habis ününü bırakabilmesi, güven tazeleyebilmesi konjoktürel huylarıyla vedalaşması, aktüel değerlerle barışması, toplumsal bireysel ve kamusal umarlarla barışık olanla çalışması, bu mahreçle oturup kalkması, içli dışlı olmasına bağlıdır.
13.Son İBK’nın Yönettiği Algı / Direnci Kırılan Gerekçe:
Gerekçe yakın zamanda deneyimlerin piri İBK aracılığıyla sistemi etkileme ve biçimlendirme imkanı yakalamakla birlikte, yakalanan fırsatın biçim ve öz açısından taşıdığı sorunlar, gerekçe düzeni adına filizlenen umut ve heyecanı boşa çıkardı.
Özellikle yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizinde, kararın yerel kamu düzeniyle uyumunun sınanmasına katkı sunan gerekçelerin, tenfiz koşulu olmaktan çıkarılması[37], etik ilişkilerin üzerinde yükseldiği, yürüdüğü zemini gerekli gören anlayışı sükutu hayale uğrattı.
Bu kararla eş zamanlı olarak yabancı bir hükmün gerekçesiz olsa da hukuk dizgesi ve pratiğine eklemlenerek etki ve sonuç doğurması mümkün oldu. Böylelikle, kararın savunma hakkı, çelişmeli yargı, eşitlik gibi güvenceleri çiğneyip çiğnemediği tartışılacak konu, sorun olmaktan çıktı. Gerekçe sayesinde kamu düzenine aykırı bir çok olgu, ortadan kaldırılan filtre, gevşeyen denetim, fire veren ölçütlerden ötürü sisteme sızma imkanı buldu.
Kamu düzeni eşiğinin düşürülmesi, ithal defoların gümrükleri rahatlıkla geçmesi, yabancı menşeli hukuksuzluğun mesele olmaktan çıkarılması demektir.
Bu deneyimin yarattığı acı dinmemişken, Yargıtay’ın davanın reddi halinde gerekçenin bağlayıcı olacağına ilişkin görüş ve deneyimlerin kırk yıllık egemenliğine son vermesi, gerekçenin bağlayıcılığı adına bir başka talihsizliktir. Yargıtay bu son deneyimi ile kendi içtihatlarını da egale ederek bu konudaki kararlılığını pekiştirir.[38]
Burada gözetilmesi gereken, içtihadın yerel hukukun değere dönüştürdüğü savunma hakkıyla onun ilişkide olduğu bir çok güvenceyi hafife alan, kaygılarını hiçe sayan savunma sistemi ve mezhebi geniş mantalitesidir. Düz bir bakışın, bu inceliği yakalaması savunma, gerekçe ve insan olanakları arasındaki sıkı ve kadim bağı kavraması güçtür.
Gerekçe ve temellendirme üzerinden bir çok değerin tasfiyesine neden olan bu yaklaşımın etik ilişkide gerekçe denetimi yapan bir kuruma aidiyeti, kürsüye verilen ya da kürsünün algıladığı ciddi bir mesajdır. Bu ileti, özetle gerekçenin bireysel, toplumsal ve kamusal bilgi edinme, adalete erişme, denetleme, aklanma, ibralaşma aracı olduğunu umumiyetle reddederek, onun rol ve işlevini azaltır.
Özetle, gerekçeli karar alma hakkını gerekçe metniyle sınırlar. Sığ bu bakış gerekçeyle akraba, onunla cari/rutin ilişkisi olan hak ve özgürlüklerin sayısız, talep, meram ve kaygısını teğet geçer, gerekçeyi yargılamanın üzerinde yürüdüğü değer, zemin olmaktan çıkarır.
Gerekçeye irtifa, mevzi, görüş kaybettiren içtihadın, gerekçenin bilgisi konusundaki mevcut rezervi, aktüel kaynakları tüketmemiş, öncülleri atlamış olması, gerekçe üzerine söylenenleri dışlaması, gözetilme değerini kuşkulu kılmaktadır. Dahası kendisini değerler üzerinden konuşlandırma, tanımlama ve betimlemeden ısrarla imtina etmesi, onu başka olasılıkları göz ardı etmesine yol açarak gözetilme değerini epey azalttı.
Ülke, toplum çıkarlarını çokça ve yakından etkileyen bu söylemin, anılan noksanları, kendisini bilimden soyutlayan yanıyla etik ilişkiyi düzenlemesi, referans değer olması, yaşamları etkisine alması olanaksızdır.
VII-Sapma Modelleri/Kutsanan Kusurlar:
Gerekçeli karar alma hakkına aykırılığın yaygınlaşarak, derinlik kazanması, motif sayısında çeşitlilik yaratarak, habis motiflerde umulmadık bir varsıllığa neden olmuştur. Gerekçesizlik modelleri üzerine çok şey bilen ve söyleyen Fransız Motifleri gözetildiğinde, yargının kullandığı gerekçesizlik modellerinin öncüllerine rahmet okuttuğunu ifade etmek olasıdır.
Gerekçe hakkına doğrudan ve dolaylı yoldan aykırılık teşkil eden, gerekçenin gerekçesiyle inatlaşan, kanun yoluyla savunma hakkını boşa çıkaran, tanımlanarak, teşhis edilmiş karakterlerin kırka yaklaşmış olması, çeşitliliğin ne zaman ve nerede duracağının belirsizliği bu cennahta işlerin iyi gitmediğini, ibralaşmanın sorunlu olmayı sürdüreceğine delalet eder.
Ölçütsüzlükten neşet rotasızlık ve kayıplara yönelen ilgisizliğin vücuda getirdiği tablonun hesaplaşmayı red eden emsallerden oluştuğunu söylemek zorundayız. Gerekçe konusundaki içtihat çoraklığı, kendini, diğerini tekrarlayan öğretiyle deneyimlerin ittifakı, gerekçe kültürünün oluşmasını önlemekle yetinmedi, kötü örneklerle mücadeledeki zaafları sömürerek sistemi esir aldı.
Doğrudan gerekçesizliği; sıfır gerekçe, kılıf gerekçe, ratio decidendi, obiter dictum, kapalı gerekçe, yetersiz gerekçe, yollamalı gerekçe, içselleştirilmiş gerekçe, alıntılanmış gerekçe, çelişkili gerekçe, varsayıma dayalı gerekçe, kuşkulu gerekçe, dayanaktan yoksun gerekçe, yetki aşımı suretiyle gerekçe, etkisiz gerekçe, gereksiz fazladan gerekçe, yerine geçebilen gerekçe, şablon gerekçe, şarta bağlı gerekçe, istemlerin yanıtsız bırakılması, tutanaklardan soyutluk, tekrarlanan gerekçe, meşru olmayan gerekçe, aleniyet kuralına aykırılık, hukuki dinlenilme hakkına aykırılık, gerekçeli kararın geç yazılması, olağan yollarla yapılmayan gerekçe bildirimi, tebligat kusurlarından neşet eden erişimsizlik, gerekçenin geç tebliği, karara ekonomik ve mali sebeplerle erişememe, gerekçeli kararda kanun yolunun etkinliğinin önlenmesi, dil ve anlam bilgisine aykırılık, hükme yasal olmayan yöntemlerle dokunma, toplu mahkemelerde muhalefet bağlamlı kusurlar sistemi etkileyen gerekçesizlik modelleridir.
Bu denli çeşidi barındıran bir sistemin, savunma hakkı ile kanun yolunun etkin ve verimli olarak kullanılmasına olanak tanıdığı, yargı otoritelerinin nesnel ve öznel yansızlığını temin ettiği, takdir, kötü niyet ve rasyonelliğin sınanmasına fırsat verdiği, meşru beklentileri yanıtladığı, doğal adalet ve hakkaniyete uygun eyleme ödevini yerine getirdiği, kamuoyunun demokratik yargı sürecine gönlünce ve doyasıya katıldığı, hukuki güven ihtiyacının karşılandığı, kesin hükmün sınırlarını lokal ve likit hale getirdiği söylenemez.
VIII-Sapmalar ile etki ve sonuçları:
Hukukun eşit ve tarafsız uygulanmasına olanak tanıması, birey, toplum ve kamuyla sağladığı ibralaşma, bireyin malına, özgürlüğüne, yaşamına hükmetmesi gerekçeyi var eden, ayakta tutan sair edenlerdir.
Gerekçenin etik bir değer, etik ilişkiyi yöneten değerlerle ilişkisi ve bu ilişkinin yarattığı kirlilik defo ve kırılmalar, temellendirmeyi bireysel olmaktan çıkararak, toplum ve kamuyu ilgilendiren olana dönüştürmektedir.
Gerekçenin, erişim hakkı gibi insanın olanaklarını artırmaya dönük çehresi, çabalayan özü, buraya yönelen kalkışmanın evvela kürsüye yönelik kuşkuyu pekiştirir, kürsü ile yurttaş arasındaki güveni örseler. Hukukun herkese objektif, eşit ve adil uygulanmasına ilişkin değerler, efektif hale gelen gerekçe defolarla tahrip edilerek, değerlerin zayıflaması ve aşınmasıyla beliren istisna hukukunun sisteme nüfuz etmesi kolaylaşır.
Yargıya güven, yurttaş ve toplumu ikna eden ve inandıran gerekçelerle mümkün olur. Güven ve güvenceden ödün vermek olanaksızdır. Sudan, sıradan, aç bırakan, göze ve öze hitap etmeyen gerekçelerin toplum ve bireyi sürükleyeceği nihai nokta kaostur. Bu toplumsal cinnetle eşdeğer ve özdeş bir tutumdur.
Gerekçe kendisini lekeleyecek, gözden düşürecek, zehirleyecek verimsiz kılacak olanla arasına mesafe koyarak genetiğiyle oynanmasına izin vermez. Geçmişe özlem duymayı, politika ve ideolojiyle bütünleşmeyi, sırlarla içli dışlı olmayı, fetişlerin kavramları tahrip, talan etmesini yasaklar. Bunda diretmenin yaratacağı felaketin altını ısrarla çizmeyi ve nefesi yettiğince anlatmayı ihmal etmez.
Kürsünün etik ilişkinin üzerinde yükseldiği bu temeli örselemekten, tahrip etmekten uzaklaşmalıdır. Hukuku eğip bükmeyi, sufle gerekçelerle eylemeyi, ideolojik, romantik nostaljik, politik gerekçelerle ilişkiyi aklı başında bir hükmün reddetmesi gerekir. Yargılama etik bir pozisyon almayı gerektirir. Dışarıyla bağını koparmaz ancak kendi gerçekliği içinde, kendine has dil ve söylemiyle gerçekle ilişki kurar. Bundan ötesine geçmeyi, gayri etik ve meşru bir eksene oturmayı, buradan yargılamayı reddeder.
Siyasetin kılıf gerekçelerle dizayn edilmesi, seçim hukukunun meşru siyaseti olmadık dayanaklarla ötekileştirmesi, sokağın sözde gerekçelerle siyasetin dışında bırakılması, memleketin yabancısı olmadığı, uygulamanın yabancısı olmadığı bir davranış modelidir. Hükmün toplumsal barışı zorlayan, siyasetin her türüne dünyayı dar eden, katılımı önleyen, bireysel barışa duyarsız, günlük kaygıdan uzak, heyecanla oturan zararla kalkan, tahrik, tazyik eden, hakikatle çelişen gerekçelere uzak durması gerekir. Gerekçe, tarih yazmayı, dini sömürmeyi, edebiyat yapmayı, etnik rüyaya yatmayı, biyografik aidiyetlere referans olmaktan kaçınmalıdır.
Gerekçe günlük kaygıya hepten uzak kalmaz, kaygılara duyarlıdır ancak kaygıdan hareketle hükmünü zehirlemekten kaçınır.
Dil, din, ırk gibi öznel parametreler üzerinden olup biteni yönetmek, hukuk yapmak toplumu bu yolla kuşatmak, sözde hukukla toplumu iğfal etmek, miadı dolmuş ve tutunamayan zorba, totaliter, tekçi ve homojen tutkusu zirve yapan, kibirli, ötekileştiren, tahammülsüz gerekçenin işidir. Böyle bir gerekçe, yargının misyonuna, insani dert, kederlere ve çözümlere yabancıdır. Kendi dünyasıyla bağını koparan bu gerekçe, değerlerle oturmaz etik ekseninden uzaklaşır. İnsani sorunlara duyarsızlaşır, kabul edilebilirliği zayıf yapı ve felsefesiyle biriken devasa sorunlara kalıcı bir çözüm bulmayı dert olmaktan çıkarır.
Gerekçe kullandığı dil malzeme, yaslandığı değer, öncüllerle gerçek ve doğrunun emrine girebileceği gibi, zehir saçan, kışkırtan, iğreti, nefret saçan diliyle kardeşi kardeşe kırdıran ve toplumu buhrana sürükleyen kazana da dönüşebilir. Gerekçenin büyüklüğü kendi sınırları ve gerçekliği içinde kalarak, gerçeği bulmak, inşa etmek, temellendirerek meşru ilgililerin yararına sunmaktır. Aksinde sebat, kişisel ve ilişki etiğinin sonu, değerlerin iflası, kavganın nedeni, toplumsal barışın hüsranı, gerekçenin manasını yitirmesi demektir.
Değerlerinden kopuk, insana soğuk bir yargı yarınsızdır. Yarınsız bir hükmün etkin verimli ve saygın olması, birey ve toplumu peşine takması seraptır.
IX-Gelinen nokta/Hüküm üzerine hüküm/Politik Mahcubiyet:
Konuşan rakamlar, devletin yargı alanında verdiği sözleri yerine getirmekten imtina ettiği veya getirmediğini göstermektedir. İhlal hükümleriyle ilk üç sırada olan aralarında düşünce özgürlüğü ile adil yargılanma hakkının da bulunduğu bir çok güvencenin sistematik olarak ihlal edilmesi yargının kodlarına sadık, geleneklerine bağlı olduğunu gösterir.
Gerekçesizlikle özdeşleşen kusurların bilgisine erişememe, malumatsızlık gibi olguların gerekçesizliğin Strasburg’a taşınarak tartışılmasını engellemesi, erişim engellerinin gerekçesizlikle yaptığı ittifakın yaratacağı risklerin anlaşılması bakımından önemlidir.
Sınır ötesinde belirlenen ihlallerin önerilen usul ve süreçlerle giderilmesine olanak tanınmaktadır. Devletin bu usul ve süreçleri izleyerek oluşan hak ihlallerini ortadan kaldırma ve muhtemel ihlalleri önleme olanağı mevcuttur. Bu olanak, politik, ideolojik yahut konjüktürel kimi nedenlerle kullanılmaz/kullanılamaz. Mahkeme ilamı, yerel yasaların ilişilmez kıldığı istisnalar, gelenekler ve fobileri yüzünden uygulanamaz. Bu konudaki direncin hadleri zorladığı, kabul edilemez an, alanlarda sözleşme organları ile devlet arasında ciddi gerilimlere neden olduğu görülmektedir.
Onca yıldır bin bir emekle sisteme dahil olma arzu ve çabasının, insan hakları alanındaki ihlallerle riske edilmesini içselleştirmek mümkün değildir. Bu durum, kamusal çıkarların ertelenmesine neden olmakta, dahası güvenlikle, özgürlükler arasındaki çekişme evhamlarla, kaygıların tahrik ettiği uygulamalarla giderek sertleşmektedir. Restleşmenin yarattığı etki ve sonuçlar, sınırların ötesinde mahcubiyete dönüşmekte memleket, insan hakları sorununu çözemeyenlerin ligine havale edilmektedir.
X-Sonuç:
Gerekçelendirme etik olmaklığın versiyonudur. Etik olmaklık, yargılamayı kendine has sınırlarla çevreler, başka kaygı, dert ve önceliği bu alandan uzak tutar. Buraya yabancı olanın sızarak egemen olmasını yasaklar. Başka disiplin, olgu, eden ve gereksinimin buraya müdahalesini oluşturduğu felsefe söylem, duruş, dil, önlem ve çözüm önerisiyle önler.
Onlarla arasına aşılması olanaksız kalın ve yüksek duvarlar örer. Sokağın, siyasetin ve diğer parametrelerin kendi işine karışarak yargılama ve hükmün genetiğini bozmasına, rotasından sapmasına, başka amaçlara hizmet etmesine müsaade etmez.
Yargılama, bir bakıma etik ilişkinin formüle edilmiş halidir. Dolayısıyla ondan bağımsız eyleyemez edemez. Kendi doğası içinde, gerçeğinin peşine düşme özel yöntem, araç ve bilgiye gereksinimi gerektirir. Etik değerler yargılama ilkelerine dönüştürdüğü meramıyla sevk ve idareyi kontrol ederek, atılacak her adımın etik değerler üzerinde ayaklanarak, amaçlananın hizmetinde olmasına özgülenir.
Sevk ve idare/yargılama, özü itibarıyla yanların yargısal davranış, eylemlerine değer biçme etkinliğidir. Bu tartmanın başarısı yargıyı, kendisine, sokağa, siyasete karşı ve kirli bilgiden korumaya bağlıdır. Bilgilenmek, gerçekle ilişki kurmak, saflaşarak yarınlara kalabilmek etik değerlerin umarıdır.
Gerekçe hukuku, kendisini tekrarlamaktan ötürü, etrafını ve ötesini göremedi, yanı başında arşa yükselen meseleleri kavrayamadı, yargıyı demokratikleştiremedi. Çoğulcu damarlarını kestiği, etik değerlerle yolunu ayırdığı için bunalıma girdi, debelenerek kendini tüketti.
Giderek büyüyen ve ebatlarını genişleterek bir çok yargılama hukuku sorun ve sendromuna neden olan bu buhranın aşılması bu nedenlerin ardalanının bilinmesi ve çözümlenmesine bağlıdır.
Önemlisi ve kadim olanı yargının bilgi kaynakları, yol ve yöntemleriyle yollarını ayırmasıdır. Bilgi kaynaklarının değiştiği, dönüştüğü, yenilenerek zenginleştiği sözün özü her yerden hukukun fışkırdığı bir çağı fark edemeyen yargı, kaygı ve korkularına teslim oldu, içine kapanarak bilgiden uzaklaştı. Hukukun genel ilkeleri, sınırların ötesindeki hukuk etik değerler kendini aşacak özellikler geliştirirken, yerel hukuk ve yargı tanıdık, bilindik huyları, kendinden menkul, makbul değerleri, bezdiren fobileri, güçle uyumlu ajandasıyla bilgiyi hafife aldı, yenilenmeyi ve yaşama bağlanmayı gereksiz gördü, birey için çalışmayı, özgürlükleri içtenlikle korumayı her defasında reddetti. Demokratik taleplerle, geliştirdiği kişi hukuku aracılığıyla üşenmeden kirli bir mücadeleye girişti. Herkesi, geliştirilmiş psikolojik, bilişsel olanaklarla olup bitenin meşruluğuna ve hukukiliğine inandırdı. Gerekçe, varını yokunu bu durumun meşrulaştırılmasına adadı, gücü tahkim etmeyi yegane görevi olarak benimsedi.
Hukukun doğru bilgisi, eleştirel bakış açısı ve karşılaştırmalı hukukla ilişkinin askıya alınmasını felsefi kökler, bilgiye duyarsızlıkla yaptığı işbirliği, gerisinde yargı, gerekçe ve hükmü besleyecek rezervi talan ve tahrip eden, tüketen bir tablo bırakmıştır. Felsefi birikim ve bilgiden yoksunluğun yarattığı kaymalar, sevk ve idari yaklaşım ve duruşta yozlaşmaya neden olmuş, bozulma devasa hukuki sorunlara, miadı geçmiş, deva olmaktan uzaklaşmış formüllerle insancıl ve kalıcı bir çözüm bulmakta akim kalmıştır.
Yargılama bekleneni veremedi, üstelik yaklaşımının anakronik risklerce sarıldığını da fark edemedi. Vücudu saran bu kusurlar kamusal ve bireysel saygınlık görecek bir hüküm inşa edemedi, hepsinden mühimi etik bir gerekçe anlayışı geliştiremedi.
Disiplinler arası diyalektiği, aklını el koyan kibrinden ötürü unutan, uluslararası deneyimin vücuda getirdiği bilgiyle şu veya bu nedenden dolayı kavgalı akademi ile hukuk eğitimi yeteri performansı sağlayamadı. Üst dereceli yargı yerlerinin gerekçe denetimi için ivedilikle gereksinim duyduğu malzeme, teori ve kuramı üretemedi, oluşturamadı, inşa edemedi. Akademiden eli boş dönen uygulama, bilgiyle beslenebilen bu destekle ayakta durabilen modeller için kabusa dönüştü.
Sonuçta ortaya yoksunluğun, bilgisizliğin yarattığı içeriksizlik, donanımsızlık, okuyamamaktan neşet eden dil, anlam bozuklukları, bu defektlerin düzeltilmesinden kaynaklanan aşkınlıklar ve erişim sorunlarının yarattığı sapmalara neden oldu.
Çağımız yargısı sorunlarını çoğulcu ve demokratik ilkeler üzerinde yükselen bir yargı perspektifiyle görmekte ve kavramaktadır. Toplumsal ve kamusal barışın kaideten duruşma salonunda inşa edileceğine inanan bu bakış açısı, kalıcı bir barışın inşasının insani olanakları baz alan bir demokratik modelle mümkün olacağına inanmaktadır.
Bu anlayış, duruşma salonlarının kapılarının olabildiğince açılarak, kamusal denetimin kendisinden başlaması muazzam için çaba harcamaktadır. Yargıcın öznel ve nesnel yansızlığı gibi demokratik rejimlerin vazgeçilmez addettikleri kurumların kurumsallaşması için bir çok araçla birlikte gerekçeyi keşfeden sistem, çoğulcu gerekçelendirme ortaklaşa hüküm anlayışının denetim versiyonun için, hükümden etkilenen hemen herkesi kontrol ve denetim sofrasına çağırmaktadır.
Dahası hükmün tabanının, herkesi kapsayacak denli geniş tutulmasını sağlayarak, hükmün yarınların barışını sağlayacak güce, hacme ve potansiyele erişmesini arzulamaktadır. Usul hukuklarını eviren, çeviren bu bakış, ırk, dil, din gibi öznel parametrelerin nesnel bir hükmün inşasından uzaklaşarak, hükmün yozlaştıran, konsantreyi bozan ve kuşkuları konsolide eden engelle karşılaşmadan kendi gerçeğini oluşturmasını istemektedir.
Herkesin karınca ve kararınca inşasına katkı sunduğu bir yargılama gerekçe ve hükmün, saygın bağlayıcı ve etkin olabilmesi için adalete erişim önündeki engellerin tereddütsüz sıfırlanması gerektiğini savunur, varını yoğunu bu idealini gerçekliği için sarf ve seferber eder. Demokratik, çoğulcu, heterojen, katılımcı bir temellendirme anlayışının toplumsal barışa katkı sunacağını ifade eder.
Böyle bir yargı, yargılamanın formüle ettiği temellendirmenin sağladığı kalıcı ve kitleleri kapsayan barışıyla adlileşmeyi önler.
Günün temellendirme ve argümantasyon anlayışı, gerekçeyi sıradan bir metne indirgemekle bu büzülme, daralma ve sığlaşmanın dışarıda, ötede bıraktığı kişi, nesne ve sorunun yarattığı devasa uyuşmazlıklara çağrı yapar. Usul hukuklarını zorlayan bu tarz yarattığı etik problemlerle yargılama-gerekçe ve hükmü aksından çıkarır.
Sır ve giz politikasının yargılama ve gerekçenin öncelikleriyle çelişmesi, savunma ve gerekçenin ihtiyacını karşılamaktan kaçınarak, gerekçe ve hükmün tek taraflı, istenilen, mevcutlarla veya beklentileri doğrultusunda biçimlenmesini sağlar. Savunma sırrın korunmasıyla oluşan boşluğu yenisi, almaşığı ve sahici gereksinimiyle doldurulmamasından neşet eden kayıplarını telafi edememesi, gerekçenin eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğulcu, katılımcı yanını ihmal, bertaraf eden ciddi bir erişim engelidir.
En önemlisi dilin yargılama gerekçe ve hükme verdiği katkıyı aritmatiğin dışında tutar, hesaba katmaz. Korku, endişe, sanrı ve geleneklerine teslim olan adli politika, ana dili tüm çabalarına rağmen gerekçe ve hükmün öznesi, bileşeni ve kurucusu olmasına kota koyar. Örtülü bu yoksama, red ve yadsıma, hükme içtenlikle katkı sunacak ifadenin, duruşma salonuna girişini yasaklar. Bir şekilde salona alınan veya salona giren dili; sıkı önlem, katı, sığ, yavan uygulama ve yorumlarla canından bezdirir. Etkin ve verimli olmasını sınırlar. Önüne konulan bir çok engelle ana dilin yargılama diliyle çalışma arkadaşlığı yaparak, gerçeğin birlikte ve ortaklaşa çabayla bulunmasına tahammül edemez. Gerekçenin zenginleşmesine izin vermez, reddeder, kıskanır, önler, yoksar ve kısıtlar. Bu önlemler; kürsü ile yurttaş arasında olması gereken güven/etik ilişkiyi kökünden sarsar, bozar, alaşağı ederek çoğulcu damar ve demokratik yargı hayallerini buruşturur, kenara koyar.
Böylece yargı dili tekleşir, tekleşen ve tekelleşen dil yargıyı bağlamından koparır, başka mecraya savurur. Makas değişikliği hukuku, hukukun asla istemediği, sevmediği, bir arada olmayı düşünmediği totaliter ve zorba anlayışla işbirliği yapmaya icbar eder.
Demokratik denetime, çoğulcu yapılanmaya kapılarını kapayan yargı paradigması, büzülen, azalan, volümü düşen çoğulcu arterlerden gerekçe ve hükme taşınacak materyalden yoksun kalır. Nicel ve nitel bu yoksunluk, kendisini yetersiz, gayrimeşru ve hukuki olmayan gerekçeler şeklinde gösterir.
Yargının toplumla ibralaşması, helalleşmesi, güven telkin etmesi, kaybettiği güveni gözden geçirip derhal tazelemesi zorunludur. Güven, etik ilişkinin sonucudur. Toplum ve bireyle girilen ilişkinin aklanması, gerekçe sorumluluğunun zamanında ve gerektiği gibi yerine getirilmesine bağlıdır.
Kürsü, birey toplum ve diğerleri arasındaki ilişki iki parametreden beslenir. Bunlardan ilki yargıç etiğidir. Yargıcın etik değerleri, onun özgeçmişi, biyografisi, toplumsal köken ve politik düşünce ve zihniyeti gibi bir çok öznel ve nesnel parametre tarafından belirlenir.[39]
Yargıcın kişiliği ile yargılamanın yazgısı arasında bağlantı vardır. Yargıcın biyografisi, yetiştiği mecra, konumu, toplumsal tabanı ile politik tercihlerinin yargılamaya aksetmesi olasıdır. Bu edenlerin bir fırsatını bulup, hükme ilişme ve onu biçimlendirmesi muhtemeldir. Bu ihtimal yargıcı bir tercihe zorlayabilir.
Etik ilişkinin, kişisel etik değerlerinin etkisine girmesi, hükmü öznel olanla zehirlenmesi, yansızlık bağlamlı krizlerin vücuda gelmesi, güven bunalımının derinleşmesi demektir.
Bu tablonun etik ilişki değerlerine zarar vermesini önleme seçeneği neredeyse yok gibidir. Bu riskle baş etmenin yegane yolu, yargılamanın kendi parametrelerine sadık kalarak insan olanaklarını dram ve trajedisini sonlandıracak tercihte sebat etmesidir. Bu etik ilişkinin yargılama ve üçüncü gözden beklentisi, yegane arzudur. Gerekçe bu arzuyu formüle eden biricik araç, rol, işlev ve metnin adıdır.
İlişki etik değerleri ise yargılamaya yön ve biçim veren kadim insani ilkeler, hukukun doğru bilgisi, insan hak ve özgürlüklerini kalıcı kılacak olanlardır. Bu değerlerin tabiatı gereği çokça seçeneği yoktur. Bu değerlerin kişi değerleriyle ittifakı gerekçeye, toplum yararına çok şey söyleteceği gibi, ikincisinin etkisine giren gerekçenin yıkıcı, yakıcı ve kardeş kavgası yaratması da muhtemeldir. Kişisel değerlerin hadleri zorlaması, aşkınlığı, toplumu kaynayan kazana dönüştürecek bir gerekçe, dil, söyleme vücut verebilir. Bu gerekçenin habis amaçların aracı olarak tedavül görmesi, kötüye kullanılarak zıvanadan çıkarılması demektir.
Bilgiye yaslanmak, demokratikleşmek ve etik davranmak, yargılamanın dertlerini çözmek bakımından zorunludur. Demokratikleşmek, yargının tabanını içine hükmün ihtiyacı ölçüsünde özne ve nesneyi katmak, onu toplumsalın denetimine açmaktır. Bilgiye erişmeden gerçeği açığa çıkarmak, peşinden koşmak olanaksızdır. Etik olmaklık, yargılama etkinliğinin öznel dünyasında kendine has parametrelerle döngüsünü gerçekleştirmek, hiç kimsenin hükmüne dönüştüğüne dünya alemi inandırmaktır. İkna etmek ve inandırmak güveni her yargılamanın hayali, umarıdır. Böyle bir yargılama onun etik olarak lanse edilen değerlerle var olduğuna, kendisinden bekleneni verdiğine delalet eder.
Yanlışla oturan bir yargılama ortaya girilmesi zor bir duruşma salonu, ideoloji ile biçimlenen bir hüküm, otoriter bir yargılama ve barışa hizmet etmeyen bir gerekçe özelliği yaratır.
Günümüz gerekçe anlayışı bu zaaflarından, habis huylarından ötürü sorunludur. Bu meseleyi aşacak çareler üzerinde kafa yormak, soruna sebep olanlara büyüteç tutmak ve onlarla sonuçlar üzerinden hesaplaşmak, çözüm geliştirmek için zorunludur. Bu bağlamda;
Bilgiye ilgisizlik, diyalektik ilişkiyi kısıtlar. Kaynakların kuruması, alternatif kaynaklara tevessül edilmemesi, görme açısını daraltır. Görüş mesafesini azaltır, durulan yerin seçimini güçleştirir, kör noktalar oluşturarak, gerekçelendirme kültürünün oluşumunu önler. Aşılamayan engellerin oluşturduğu sapmaların olağanlaşması gerekçesizliği korumaya alır.
Hükmün hakimlerinin bu zincirdeki sorumlulukları devasadır. Özellikle, gerekçe denetimi ile görevli Yargıtay’ın, kendisine biçilen rolü yadsıması, işlevselliğini yitirmesi kürsü ve yanlarla girilen etik ilişkide derin ve onanmaz yaralar açmaktadır.
Gerekçe üzerine oluşturulmuş bir standardın yokluğu, gelişigüzel tanımlama, ölçütsüzlüğün neden olduğu sapmalar, etik ilişkiyi içten içe kemirmekte, zedelemekte, aşınan ve yozlaşan ilişkiyle yargı, ikna ediciliği ve inandırıcılığını yitirmektedir.
Yargılama, ihlal edilen hukuki değer veya korunmak istenen hukuki yarar, öznel hakla çeliştiği iddia edilen eylem veya kuşkunun aşılmasını hedefleyen etik ilişki, eylemlerin gerçek ve doğruluğunu araştıran bir değerlendirme etkinliğidir.
Yargılama yanların ilişkilerine müdahil olma, onların ilişkilerini referans değerler üzerinden aklama, belirleme veya mahkum etme etkinliğidir. Yargılama bu yönüyle hukukun korumaya aldığı değerlerle, yargılanan eylem, nesnenin uyum veya çelişkileriyle karşılıklı ilişkisini belirleme ve değerlendirmekten başkası değildir.
Bireyin yaşamına, özgürlüğüne ve malına hükmetmek, hiç kimseye nasip olmamış olağanüstü bir yetkidir ve bu şekildeki yetki, yargılamanın etik bir ilişki olduğunu anımsatması bakımından yeterlidir.
Hüküm değerlendirme, onu denetleyeceklerin sınayacakları değerdir. İnsan yaşamına bu denli müdahalede bulunan yargıcın, kendisini yargılama ve hüküm şeklinde gösteren eyleminin, temelden yoksun olması beklenemez. Yargıç eylem, işlem ve kararlarını almasına vesile olan, onu yargıya sevk eden sebep sonuç ilişkisini muhataplarına, öncül ve ardıllarına meşru, makul sebeplerle açıklamakla ödevlidir.
Yargıcın ilişkisi çok yönlüdür. Onu çok çehreli ve çokları etkileyen yanı, hükmün doğrudan ve dolaylı etki, sonuçlarıdır. Etki ve sonuçların oylum ve ebatı, etik ilişkinin özelliğini belirlerken, eylemi özellikli kılan ise yargılamayla ortaya çıkan ve kendisini yargı olarak ifade eden değerdir.
Yargılama kendisini bilgilenme, dikkate alma, değerlendirme, tartışma, temellendirme ve hüküm üzerinden yapılandırır. Yargılama; özü itibarıyla kendisini olumlu veya olumsuz kuşku olarak lanse eden davanın, tartışılarak gerçek ve doğruluğunun belirlenmesi etkinliğidir. Bu işin başarısı, yargıcın bilgilenmesi, bildiklerini sevk ve idare sürecine yansıtması, kuşkuyu aşarak hükme evirmesine bağlıdır.
Tipikliğin sınayan periyod, yargıcın etik açıdan en özgür olduğu alan, vicdanıyla bir başına kaldığı zamandır.
Bu özgürlüğün etkili ve verimli bir sonuç yaratması ya da yargıçlık rol ve işlevinin optimum düzeye çıkarılması ve amacın uygun olarak gerçekleştirilmesini gerektirir.
Beklentinin gerçekleşmesi onun bireysel donanımı, mesleki yeterliliğine, birikimine, durduğu yer, felsefi bilgi ve bakışına ve tüm bunları yargısına yansımasına bağlıdır.
Hukukun ayrıntısına vakıf olmayan, gelişmelerden haberi olmayan yargıcın, yargılamayı etkin, verimli şekilde sevk ve idare etmesi, özne, nesne ile yasa arasındaki ilişkiyi doğru ve gerçek bir şekilde kurması olanaksızdır.
Hukukun doğru bilgisine erişme; hukuktaki dip dalgaların yakalanmasına, olup bitenleri zamanında, doğru olarak kavranmasına ve oldukça zengin bir rezervin varlığına ihtiyaç duyar. Deneyimler ve onları vücuda getiren ard alan bu rezervi ayakta tutan kaynaklardır.
Bu olanakların dışlanması, öğrenme ile bağın zayıflaması kendisini hükme dönüştürecek başka olasılıkların varlığını bertaraf etmekle kalmaz, etik ilişkinin sınırlarını büzer. Hareket serbestisi ve özerkliği azalan yargıcın, yargılanan nesne ve özneyle girdiği münasebetin doğru değerlendirilme ihtimalini kısıtlar.
Yargısal etik: pozitif hukukun öneri ve buyrukları doğrultusunda yargılanan nesne ve özne ile girilen ilişkidir.
Yargılama, tipiklik üzerine kafa yoran ve uygulanacak hukuku değerler üzerinden tayin eden, burada yoğunlaşan etik bir faaliyettir. Gerekçe, tipikliğin gerçekleşip gerçekleşmediğini, uygulanan hukukun değerlerle uyumlu olup olmadığını meşru ilgililer, topluma ve kamuya anlatmayı hedefleyen bir ikna ve inandırma etkinliğidir.
Etik ilişkinin odağına oturan ve özünde ilişkiyi değerlendiren veya değerlendirmeyle özdeşleşen gerekçenin anlaşılabilmesi, hayat hikayesi, yaşam tarzı, rolü, işlevi, izlediği güzergah, benimsedikleri, yoksadıkları ile ayakta kalması için başvurduğu teknikler hakkında asgari bilgi edinilmesini zorunlu kılar.
Gerekçenin genetik analizi yapılmadan, usul ve esasları hakkında yeterli bilgi temin edilmeden, kürsü ile yanlar arasındaki ilişkinin sevk ve idaresi mümkün olmaz. Bu bağlamda yargıcın etik ilişkiden neşet eden gerekçe sorumluluğunu yerine getirebilmesini önleyen yerleşmiş, kurumsallaşmış, sistematik, inatçı, ayak sürten engel ve kusurlar setinden söz etmek olanaklıdır. Bu engellerin kurumsallaşmayı sağlayan birden çok sebebin açık, örtülü ittifak ve koalisyonlarından neşet ettiğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda;
Yasamanın gerekçe hukukunun kurumsallaşma arzusunun kanunlaştıracak organizasyondan yoksunluğu gerekçeye ilgisizliği tetikleyerek, gerekçe hukukunun biçimlenmesi, misyon ve rolünü gönlünce gerçekleştirmesini önlemektedir.
Akademinin, gerekçeye ilgisizliğinden vazgeçmesi ibralaşma kültürünün yarına taşınması, yargının yurttaş, toplum ve kamuyla ilişkisinin hangi değerler üzerinden yürüdüğünün belirlenerek aklanması için zorunludur. Hukuk eğitimi etrafını dönebilen, algaçları açık kendisini uyarlamaya elverişli bir gerekçe standardı inşa ederek, pratiğin bu kodlarla uyumunu denetlemeye olanak tanımalıdır.
Yargılama ve hükmün ihtiyacı olan nedencelerin meşru ilgililerce doyasıya karşılandığını söylenemez. Yanların desteğinden yoksun bir yargılama ve hükmün kendinden bekleneni vermesi güçleşmekte, özellikle kanun yolu ve savunma hakkı, yanların gerekçe ödevini zamanında ve gerektiği gibi yerine getirilmemesinden ötürü etkinliğini ve inandırıcılığını yitirmektedir.
Yargıtay ve diğerlerinin bu rollerini yerine getirecek bir bilgilenme sürecini hızla yaşayarak, üzerinde yürüyecekleri zemini belirlemeleri, burada durarak değerlendirme yapmaları zorunludur.
Kürsü ile ilişkilerini buradan sevk ve idare etmeli, yarattığı yeni ve esnek gerekçe anlayışı ile yüzünü daha ziyade insani olanaklara dönerek buradan, ardıllarını ve öncüllerini etkilemelidir. Deneyimlerin giderek bilimle yolunu ayıran gerekçe pratiğiyle klasik işlevini gerçekleştirmesi, değerler üzerinden hükmü denetlemesi, yargılamayı, hukuki tanı yargısını disipline etmesi ve ibralaşma kültürüne beklenen katkıyı sunması olanaksızdır.
Kürsü, yurttaşı meşru, makul, haklı, doğru, hukuki gerekçelerle ikna ederek, kendisini sevk ve idare, yargılama ve hüküm şeklinde karakterize eden eylem, işlem ve kararlarının görünen adalet ve aktüel hukuk anlayışı, kadim insani değerlerle uyumlu olduğunu kanıtlamalıdır.
Gerekçeleriyle yargılamanın demokratik denetimine olanak tanımalı, denetimi sağlayacak usul ve süreçlerin etkin ve verimli şekilde işlemesine imkan vererek, gerekçe hukukunun oluşumuna ilk elden ve doğrudan katkı sağlamalıdır.
Olgu yargıçlığı, yargılamanın bel kemiğidir. Gerekçe kültürü öncelikle ilk derece yargıçlığının oluşturduğu birikim ve ard alana yaslanmalı, buradaki tecrübeyi birincil kaynak ve kürsüyü de vatan olarak addetmelidir.
Sapmaların çokluğu ve çeşitliliği, kürsünün, birey toplum ve kamuyla gerekçe üzerinden yeterince konuşamadığı, empati kurmadığı ya da makul bir gerekçe diliyle hitap etmediğini göstermektedir.
Görünen adaletin kaygılarını hiçe sayan etik ilişkinin içeride ikna edici, dışarıda inandırıcı olması, adlileşmeyi önlemesi, toplumun aydınlanma isteğini karşılaması, yargının demokratikleşmesine katkı sunması, devletin derinliklerini görüntülemesi, toplum karşıtlarıyla mücadele etmesi, bireyin diğeriyle ibralaşmasını sağlaması, değerler üzerinden sağlıklı bir ilişki kurması, etik ilişki değerlerini koruması, kişisel etik değerlerle etik ilişki değerlerinin ittifakına imkan vermesi barış huzur ve güveni garanti etmesi olanaksızdır.
[2] Samuel Noah Kramer; Tarih Sümer’de Başlar, Çev.Hamide Koyukan, Kabalcı, İstanbul, Birinci Baskı, s.82-85 İ.Ö. 1850 dolaylarında Sümer Ülkesinde bir cinayet işlendi. Üç kişi-bir berber, bir bahçıvan ve mesleği bilinmeyen biri- Lu İnanna adlı bir tapınak görevlisini öldürdüler. Katiller belirtilmeyen bir nedenle, kurbanın Nin-dada adındaki karısına kocasının öldürüldüğünü haber verirler. Garip bir biçimde, kadın onların sırrını saklar ve yetkililere bildirmez. Ama o zaman bile, en azından uygar Sümer yurdunda adaletin kolu uzun ve kesindi. Cinayet Kral Ur-Ninurta’ya başkenti İsin’de bildirildi ve o da davayı Nippur’daki mahkeme işlevi gören yurttaşlar Meclisi’nin önüne çıkardı.
Bu mecliste bulunanların dokuzu, yalnızca üç katilin değil, kadının da cezalandırılması gerektiğini savlayarak suçluların sayısını artırırlar; olasılıkla cinayeti öğrendikten sonra suskunluğunu koruduğu için suç ortağı olabileceğini düşünmüşlerdi.
Bunun üzerine meclisin iki üyesi kadının savunmasını üstlenirler. Onun cinayette yer almadığını ve bu nedenle de cezalandırılmaması gerektiğini öne sürerler.
Mahkeme üyeleri savunmanın görüşüne katılır. Kocası sağlığında kadının gereksinimlerini karşılar gibi görünmediğinden kadının suskun kalmakta haklı olduğunu bildirirler. “Gerçek katillerin cezasının infazına” ifadesiyle karar sonuca bağlanır. Buna göre, Nippur meclisince yalnızca üç kişiye ölüm cezası verilmiştir.
[3] Aristotales; Retorik, Çev. Mehmet H. Doğan YKY, 8.Baskı, Nisan 2006, İstanbul; Bu çalışmada Aristoteles, günün geçerli sistemlerin karşı bir saldırıya girişir, onların bir tartışma öğretisi yaratamamış olmalarını ve bütün dikkatlerini coşkusal çekicilik üzerine toplamalarını kınar. Hocası Platon da, retoriği-“bu inandırma Ustası”nı-, onu uygulayanlar, hakikat bilgisine ya da saygısına sahip olmaksızın inandırma yollarını aradıkları için reddetmişti. (Mehmet H. Doğan) Retorik bir bütün olarak, gerçeğe erişmede izlenmesi gereken usul ve esaslar üzerine kafa yorar. Temellendirme özü itibarıyla gerçeğe erişmede izlenen yöntem dâhil olmak üzere gerçek üzerine yapılan tartışmaların da özü özeti olmaktan öte bir anlam taşımaz. Geliştirilen tartışma kuram ve kültürü, tatlı dilin gerçekle olan bağı koparmasına izin vermemekle birlikte gerçeğin açığa çıkarılmasındaki söylem, tatlı dil ve güler yüzün rol ve işlevini de kısıtlayarak reddetmez. Bu haliyle ilkin Platon sonra da ardılı ve öğrencisi Aristoteles geliştirdiği kuramla, çağcıl gerekçe anlayışı ile usul hukukunun babası ve öncülü olarak kabul edilebilir.
[4] Bu ilk usul okumasının, günümüz yöntem hukuklarının atası olduğunu ifade edebiliriz. Özellikle ispat sahasına tuttuğu ışıldak ile kanıtlama usul esasları üzerine imrendirecek bir düzey yakaladığı tartışmadan ayrıktır. Bu özelliklerine rağmen hiç bir usul hukukçusunun dikkatini çekmemesi ve hukuk tarihçileri tarafından keşf edilip kürsü ile tanıştırılmaması ciddi bir kayıp olarak telakki edilebilir.
[5] Aydınlanma döneminin bir eğilimi olarak görülen, Hukuki Şekilcilik Akımı ile Hukuki Şekilciliğin bir eleştirisi olarak ortaya çıkan Hukuki Gerçeklik hareketi’ nin uzantısı olarak tezahür eden adalete erişimin kökü 20 yy’a yaslanmaktadır. Hukuki taleplerin çoğalması ve hukuki meselelerin çeşitliliğinin artması sonucunda hukuk sistemin beklentilere cevap vermemesi, adalete erişim akımını ortaya çıkaran toplumsal gelişmelerden yalnızca biridir. Adalete erişim ile sosyal devlet ilkesi arasındaki ilişkiyi salt resmi hukuk mekanizmalarının yetersizliği üzerinden anlamamak gerekir; çünkü bu ilişki kişilerin toplumsal kaynaklara erişiminde eşitsizliğe neden olan tüm yapısal ve tarihsel engelleri de ima eder. Seda Kalem Berk; Türkiye’de Adalete Erişim, Göstergeler ve Öneriler; TESEV, Haziran 2011, s. 15-18
[6]Kalem Berk, 2011,51
[7]Kalem Berk, 2011,51
[8] Kalem Berk,2011,55
[9] Kalem, Berk,2011,60
[10] Anadil, anlamın ilk kökeni, bir öznenin oluşumu için vazgeçilmez olan dogmatik kaynakların ilkidir. Onun her bir kişiye tanıdığı dilediği gibi düşünme ve kendini ifade etme özgürlüğü, herkesin ana dilinin içinde barındırdığı kelimelere anlamlarını veren sınırlara tabi olduğunu varsayar; onun radikal heternomisi olmadan özerklik var olamazdı. Ancak varlığın bilincine söz ile ulaşmadan önce, her yeni doğan isimlendirilmiş, bir uzam içine yerleştirilmiştir; ona nesiller zinciri arasında bir yer verilmiştir. Alain Supiot; Homo Juridicus, Dost Kitabevi, Ankara, Mart 2008, Birinci baskı, s.10
[11] Hilmi Şeker, Esbab-ı Mucibe’den-Retoriğe Hukukta Gerekçe; Beta, İstanbul, 2010, Birinci Baskı. Anılan çalışma aralarında Sözleşme de olmak üzere birçok hukuki metin ve pratiği referans alarak gerekçe üzerine oldukça geniş bir alanda ve derinlemesine bir araştırmayı sonuç ve önerileriyle birlikte okuyucunun bilgisine sunmuştur.
[12] Reid,2000,136
[13] Gerekçelendirme, kararın niteliğine, somut olayın özelliğine, hükmün doğasına, ülkelerin kanun yapısına, örf ve adetlerine, meşruluk algısına ve değer yargılarına göre farklılık gösterebilir. Ruiz Torija/Seri A No.262(1995) Karen Reid Adil Bir Yargılamanın Güvenceleri; KHRP Ekim 2000,İstanbul, S.39,135,136
[14] Mahkeme, adaletin düzgün bir şekilde yerine getirilmesiyle bağlantılı bir ilkeyi yansıtan içtihatlarına göre, mahkemelerin ve yargı yerlerinin verdikleri kararlarda yeterince gerekçe göstermeleri gerektiğini hatırlatır. Gerekçe gösterme ödevinin kapsamı, kararın niteliğine göre değişir ve bu ödevin kapsamı olayın içinde bulunduğu şartların ışığında belirlenir. (Ruiz Torija § 29; Hiro Balani, §27; ve Higgins ve Diğerleri, §42.) Sözleşme’nin 6(1) fıkrası mahkemeleri verdikleri kararlar için gerekçe göstermekle yükümlü tutmakla birlikte, bu yükümlülük, her iddiaya ayrıntılı yanıt vermenin gerekli olduğu şeklinde anlaşılamaz.(Van de Hurk,§61).Dolayısıyla bir Üst Mahkeme bir üst başvuruyu reddederken, kural olarak sadece alt mahkemelerin kararlarındaki gerekçeleri onaylayabilir. (Helle,§59-60)Osman Doğru-Atilla Nalbant; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, 1. Cilt, T.C. Yargıtay Başkanlığı, 1 Baskı, 2012, Şen Matbaa, Ankara, s.848-849
[15] Salov/Ukrayna(655518/01.09.2005)
[16] Georgiadis/Yunanistan; İngiliz v. Emery Reimbold ve Strick
[20] Burada Yüksek Mahkeme’ye yapılan temyiz başvurusu, başvuru sahibi temyiz ettiği hükümlerin kopyalarını elde etmeyi başaramadığı halde reddedilmiştir. 15553/93 Hollanda,(Rep.) 17 Ocak 1995, kabul edilebilir bulunduktan sonra çözüme kavuşmuştur. Reid,2000,141; Melin/Fransa; Artico/İtalya; Goddi/İtalya; Roiz Torija/İspanya; Hadjianastassiou/Yunanistan
[26] 6.madde,1. Paragraf, mahkemeleri, bu her soruya ayrıntılı cevap verilmesini gerektirmese de, kararlarının gerekçelendirmeye zorluyor biçiminde yorumlanmaktadır.(Van de Hurk) Karen Reid; Adil Bir Yargılamanın Güvenceleri, SCALA/KHRP, Birinci Baskı, İstanbul, s.135
[27] 25852/94 Avusturya, 15 Mayıs 1996; 1957/90 Belçika, (dec.) 30 Mart 1992,72 D.R. 195;Reid, 2000,137
[28] Bununla birlikte eğer yerel mahkemeler kötü niyetli olmayan ve konuyla ilişkili başvuruları cevaplamakta akim kalırlar ise bir ihlal söz konusu olabilmektedir. Reid,2000,139
[29] Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı; Beta, Mayıs 2002, İstanbul, s.315
[30] Anayasa, İdare ve Ceza hukukunun sır ve gizden beklentileriyle bu alanı düzenleyen sır anlayışı, sırrın yargılama özne ve süjelerle ilişkilerini düzenleyen usul ve süreçlere bırakıldığını belirledik. Kimi noktalarda benzeşen kimi yerlerde de ayrışan bu hükümlerin görünen adalet ve adalete erişim hakkı üzerinden yaratacağı kırılmaların etki ve sonuçlarını disipline edilebilmesi, onların bir çatı altında birleştirilmesini gerektirir. Birleşme, bir bütün olarak sır ve giz konusundaki bakış açısının değerler üzerinden yeniden şekillenerek kurumsallaşmasından başka, yaratacağı farklı uygulamaları da önleyecektir.
[31] Başta Dink Cinayet’ i olmak üzere bir çok cinayet, mahkeme ile kamu otoriteleri arasında sır üzerinden oluşan ihtilaflardan ötürü, elde edilemeyen bilgisizlikten neşet eden yoksunluk yüzünden oluşturulan hüküm ve onu vücuda getiren süreç aklanamadı. Dreyfus Davası olarak bilinen davada da savunma sırlara erişerek, kendisini tahkim edememenin sıkıntı ve sendromunu uzun süre üzerinden atamadı. Bu örnek, sır-savunma-gerekçenin tarihi kavgasını gözler önüne seren ve bir çok dersi barındırır.
[32] Bu bağlamda, 30 sanıklı İnternet Andıcı Davası, Ergenekon 2.Davası ile birleşmesiyle sanık sayısı 148’e ulaştı, 27.04.2012’de 1 ve 2. Ergenekon Davaları’nın birleşmesiyle sanık sayısının 255 e ulaştı. Avukatların yargılandığı 50 sanıklı KCK Davası’nda aynı sanıklara ait 15 ayrı dava 16. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ait dosyada birleşti. Diyarbakır’da 01.10.2012’de verilen karar ile ana KCK davasındaki birleştirme kararı yıla 175’e yükseldi. İşçi Partili kişinin yargılandığı dava Ergenekon davasıyla birleşti. Sanık sayısı 273 oldu. Ergenekon Davası bağlamında birleşen 21 dosyanın birleşmesiyle, yargılanan sanık sayısı 275, celse sayısının ise 600’e erişti.
[33] Uygar hukukun sitti senedir üzerine titrediği Argümantasyon teorilerinde zerre-i miskal haberi olmayan deneyimlerin, binlerce sayfadan oluşan gerekçeli kararı oylumu-niceliği üzerinden değerlendirme çabası, temellendirmenin bir çok kaygısını dert edinmeyen bir yaklaşımın sonucudur. Böyle bir metinin sayıları yüzlerle ifade edilen yargılananların teşhis ve tanınmasına yarayan bilgi ile hatırı sayılır kadarını hükme ayırması, bakiye kısmın doyuruculuğu konusunda ciddi kuşkulara neden olmaktadır. Kararın çok sayfalı olmasından ötürü arananın bulunamama olasılığı erişim hakkı üzerinden gerekçe hakkına yönelik ciddi bir saldırı olarak telakki edilebilir.
[34] Balyoz davasında 1475, Hrant Dink Davasında 216, Şike Davasında 628, İmar Davasında ise gerekçeli karar 521 sayfaya ulaştı.
[35] Bilirkişilik kurumunun yarattığı yozlaşmadan yakasını kurtarmaya çalışan adli tercih ve politikanın uluslararası kurumlarla işbirliği yaparak, sistemi zora sokan ve yargıcın yansızlığını riske eden bu kurumla mücadeleye başladı. Uyum sürecini değerlendiren raporların bilirkişinin yargı yetkisini üleştiklerine ilişkin saptamaları, işin ciddiyeti açısından dikkate şayandır. Bilirkişi raporunun gerekçeye dönüşmesi, yetki bağlamlı gerekçe defolarına kaynaklık etmesi bir başka vehametin bir başka boyutudur.
[36] Eğitim plan ve programının her döneminin dört saatini gerekçeye ayırması isabetli bir yaklaşım olmakla beraber, bu programın henüz sistematik bir tabandan yoksun olması bu alanda daha çok çalışılmasını zorunlu kılar.
[37] YİBBGK 10.02.2012 T.,2010/1 E., 2012/1 K.; “Yabancı mahkeme kararlarının salt gerekçesinin bulunmamasının kesinleşmiş yabancı mahkeme kararlarının tenfizine engel olmayacağı ve bu hususun 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 54/c maddesi anlamında kamu düzenine açıkça aykırılık sayılmayacağı…” RG.20.09.2012 T.28417 S. mevzubahis bu karar; normlar hiyerarşisinin tepeden tırnağa ödev addettiği gerekçelendirmeyi ve nedenlerine adeta meydan okuyan ve onu reddeden bir bakış açısına sahiptir. Gerekçe yerel ve Avrupa kamu düzeninin oluşturduğu haklar setine ima yoluyla kazandırılmış önemli bir araçtır. Yargıcın karar, eylem ve özneyle girdiği etik ilişki üzerine çok sözü olan gerekçenin cılız gerekçelere dayanarak etik bir ödev olmaktan çıkarılması doğru olmamıştır. İçtihat bir bütün olarak gerekçe kamu düzeni ile işler hukuk düzeni arasındaki bağı doğru bir yerden okumayı denemediği gibi, gerekçe hakkı ile yükümlülüğü üzerine epey söz söyledikten sonra, gerekçeyi milletlerarası özel hukukun kaygısı olmaktan çıkarması bir iç çelişkidir. Bu çelişki gerekçe üzerine söylenenleri çatıştırarak deneyimi özünde içeriksiz kılmıştır. Öte yandan, gerekçeyi araştıran ve okuyan eserleri görmezden gelerek literatürün gerekçe bağlamlı söyledikleriyle özel hukuk ilişkisini okumaya çalıştığı gibi, gerekçeli kararı sınırlı ve dar bir yerden algılayarak, gerekçesiz bir yabancı mahkeme kararına istinaden kamu düzeninin yabancı bir ilamda aradıklarını nasıl bulacağını da izahtan vareste tutmuştur. Bu gerekçenin aktüel içeriği görev ve tutumunu işlevselliğini hafife alan teğet bir bakış açısıdır. Savunma hakkı, açık hüküm, açık yargılama ve dolaysız gerekçe biçimleri ile gerekçe hakkı arasında doğru bir ilişki kurup bu hakkın gelişerek serpildiğini görmeden gerekçenin gereksizliğine hükmetmesi, bağlayıcı bu içtihadın gücünü öz bakımından tartışmalı kılmıştır. Erga Omnes etkisi olan ve neredeyse yasama ile özdeşleşen bu etkinliğin etrafını yeterince taramaması, tabanının geniş tutmaması, gerekçe kültürünün henüz uç verdiği bir coğrafyada gerekçenin gelişme niyetine vurulmuş ciddi bir kettir. Oysa AİHS ‘i yorumlayan Strasbourg Mahkeme’si çokça kararı ile gerekçenin kanun yolu ve savunma hakkının etkili ve verimli şekilde kullanılması için kesin ve kararlı bir tutum sergileyerek gerekçe hukukunun kurumsallaşması için ciddi bir çaba sarf etmektedir. Sözleşmeye bağlılığını ilan eden devletin yargı üzerinden bu düşünceyi tasfiye etmesi, etik ilişkinin gerekçesizlikler üzerinden ciddi bir darbe alarak değerlerle ilerlemesini önleyeceğine karine oluşturmaktadır.
[38] Y.12.HD. 05.11.2012 T. 2012/14713 E., 2012/31471 K.
[39] Yargıcın, bu özgürlüğünden yararlanabilmesi, dolayısıyla yargıçlık işlevini amacına uygun yerine getirebilmesi ise, onun kişi olarak etik özgürlüğüne ve bilimsel donatımı ile yeteneklerine bağlı görünüyor; doğru değerlendirmeler yapabilmesine; başka hak, değer, adalet v.b. gibi, işiyle doğrudan doğruya ilgili kavramların açık felsefi bilgisine sahip olmasına; ülkesinde ve başka ülkelerde yürürlükte olan yasalar ve yapılan değişiklikler, bu yasalara göre ve bu yasalara rağmen alınan kararlar ve gerekçeleri hakkında elden geldiğince çok bilgi sahibi olmasına, dolayısıyla farklı olanaklıkların bilgisine sahip olmasına v.b….İoanna Kuçuradi; Etik, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 1999,s.145-146
Makale Yargıç Hilmi Şeker tarafından 2013 yılında yazılmış, ilk olarak Türkiye Barolar Birliği Dergisinde yayınlanmıştır.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu(UNESCO) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği, Bakanlar Kurulu tarafından 10 Mayıs 2004 tarihinde kabul edilmiş, 4895 sayılı kanuna dayanılarak 19 Haziran 2004 tarihinde yayınlanmıştır.
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu(UNESCO) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç
Madde 1
Bu Yönetmeliğin amacı, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunun kuruluş ve çalışmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.
Kapsam
Madde 2
Bu Yönetmelik, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunun görevleri, yetki ve sorumlulukları ile organlarının belirlenmesine, bu organların oluşum biçimi ile çalışma düzenine ve mali yapısına ilişkin hükümleri kapsar.
Dayanak
Madde 3
Bu Yönetmelik, 20/5/1946 tarihli ve 4895 sayılı Kanunla onaylanan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Sözleşmesinin VII nci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
Tanımlar
Madde 4
Bu Yönetmelikte geçen;
Bakan : Milli Eğitim Bakanını,
Bakanlık : Milli Eğitim Bakanlığını,
UNESCO : Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumunu,
Yükseköğretim Kurumları: Üniversite ile yüksek teknoloji enstitüleri ve bunların bünyesinde yer alan fakülteler, enstitüler, yüksekokullar, konservatuvarlar, araştırma ve uygulama merkezleri ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı meslek yüksekokulları ile bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın ve kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından kurulan meslek yüksekokullarını,
Milli Komisyon: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonunu,
Genel Kurul: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Genel Kurulunu,
Yönetim Kurulu: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulunu,
Denetim Kurulu: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu Türkiye Milli Komisyonu Denetim Kurulunu, ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM
Milli Komisyonun Kuruluş, Amaç ve Görevleri
Kuruluş
Madde 5
Milli Komisyon, bu Yönetmelikle belirlenen amaçları gerçekleştirmek ve görevleri yerine getirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak kurulmuştur.
Milli Komisyonun çalışma yeri Ankara’dadır.
Milli Komisyonun amacı
Madde 6
Milli Komisyonun amaçları şunlardır:
a) Eğitim, bilim, kültür ve iletişim işleriyle yükümlü kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşları, UNESCO tarafından yürütülen çalışmalar konusunda bilgilendirmek, bunların faaliyetlere katkı ve katılımlarını sağlamak,
b) Eğitim alanındaki çalışmalara hız ve boyut kazandırılmasına katkıda bulunmak,
c) Kültürün korunmasına ve yaygınlaştırılmasına yardımcı olmak,
d) Bilgi ve bilimin önceliğini gündemde tutarak yayılmasına aracı olmak,
e) UNESCO çalışmalarına, özellikle programların hazırlanmasına ve uygulanmasına etkin bir şekilde katılmak.
Milli Komisyonun görevleri
Madde 7
Milli Komisyonun görevleri şunlardır:
a) UNESCO’nun görev alanına giren konularda bakanlıklar, ilgili resmi ya da özel kurum ve kişilerin işbirliğini sağlamak,
b) UNESCO ile ilgili konularda Hükümete danışmanlık etmek,
c) UNESCO’nun amaç, program ve faaliyetleri konusunda kamuoyunu bilgilendirmek,
d) Genel Konferanslara ve UNESCO tarafından düzenlenen diğer toplantılara katılacak delegelerin seçimi sırasında Hükümete danışmanlık etmek, delegelerle işbirliğinde bulunmak, söz konusu toplantılara Hükümetin katkısının hazırlanmasına yardımcı olmak,
e) UNESCO Genel Konferansında ve UNESCO tarafından düzenlenen diğer toplantılarda kabul edilen karar ve tavsiyeler ile incelemeler ve raporlarda yer alan sonuç ve öneriler hakkında ulusal kurum ve kuruluşlara bilgi vermek, ihtiyaç ve öncelikleri dikkate alarak ilgili bakanlıkların onayı ile bunların tartışılmasını sağlamak ve sonuç alınmasına gayret göstermek,
f) UNESCO’nun faaliyetleri ile ilgili olarak ülkemizin eğitim, bilim, kültür ve iletişim alanlarındaki dış ilişkilerini ilgilendiren konularda ilgili bakanlıkların görüş ve talimatı altında hareket etmek,
g) Alınan kararların uygulanmasına ve karşılıklı bilgi ve belge değişimine ilişkin hususlarda, UNESCO Genel Merkeziyle ve UNESCO’ya üye devletlerin milli komisyonları ya da milli işbirliği kurullarıyla iletişim kurmak,
h) UNESCO Programı ile ilgili ulusal faaliyetlere ve bu programların değerlendirilmesine katkıda bulunmak, UNESCO programlarının gelişimini izlemek ve uluslararası işbirliğinden sağlanabilecek imkanlara ilgili kuruluşların dikkatini çekmek,
i) UNESCO projelerinin yürütülmesi ve UNESCO’nun uluslararası faaliyetlerine katılım konusunda Milli Eğitim, Kültür ve Turizm, Dışişleri bakanlıkları ve ilgili diğer bakanlık ve kurumlarla birlikte görev yapmak,
j)UNESCO’nun olağan programı çerçevesinde ya da bütçe dışı fonlarla finanse edilen memurluklara aday aranması ve UNESCO’dan burs alacak olanların belirlenmesi çalışmalarına katılmak,
k) Ulusal düzeyde eğitim, bilim, kültür ve iletişim alanlarında faaliyetleri olan kurumlar arasındaki disiplinler arası diyaloğu ve işbirliğini teşvik etmek.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Teşkilat
Organlar
Madde 8
Milli Komisyonun organları şunlardır:
a) Genel Kurul
b) Yönetim Kurulu
c) Denetim Kurulu
d) Genel Sekreterlik
Genel Kurulun yapısı
Madde 9
Genel Kurul, Hükümet temsilcileri; eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularıyla ilgili resmi ve özel kurum ve kuruluşların temsilcileri ile eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim konularında tanınmış kişilerden oluşur. Genel Kurul üyeleri, UNESCO’nun çalışma alanına giren eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim konuları göz önünde bulundurularak belirlenir.
Genel Kurulu oluşturan temsilciler
Madde 10- Genel Kurul aşağıda belirtilen 77 temsilciden oluşur:
A)Hükümet adına Genel Kurula daimi olarak katılacak bakanlıkların temsilcileri:
1) Milli Eğitim Bakanlığı:
a) Bakan,
b) Müsteşar,
c) Bakanlık tarafından belirlenecek 7 temsilci,
2) Dışişleri Bakanlığı:
a) Müsteşar ya da kendisini temsil edecek yetkili,
b) UNESCO nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi,
c) Dışişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek 2 temsilci,
3) Kültür ve Turizm Bakanlığı:
a) Müsteşar ya da kendisini temsil edecek yetkili,
b) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenecek 5 temsilci,
B) Diğer Kamu Kuruluşları: UNESCO’nun ilgi alanlarına giren konularda doğrudan hizmet veren ve bir önceki Genel Kurulda seçilerek oluşturulan diğer kamu kuruluşları listesindeki 12 kuruluştan birer temsilci,
C) Yükseköğretim Kurumları: Bir önceki Genel Kurulda, temel bilimler, eğitim, kültür, insan ve toplum bilimleri ve iletişim alanlarından dengeli bir dağılım gözetilmek kaydıyla seçilerek oluşturulan Yükseköğretim Kurumları listesindeki 25 kurumdan birer temsilci,
D) Özel Kuruluşlar: UNESCO’nun ilgi alanına giren konularda sunduğu hizmetlerde kamu yararına faaliyet gösteren ve bir önceki Genel Kurulca seçilerek oluşturulan özel kuruluşlar listesindeki 10 kuruluştan birer temsilci,
E) Tanınmış Kişiler: Bir önceki Genel Kurulca seçilen eğitim, temel bilimler, insan ve toplum bilimleri, kültür ve iletişim alanlarında başarılı çalışmalarıyla tanınmış her alandan ikişer kişi olmak üzere seçilen toplam 10 kişi,
F)UNESCO Yürütme Konseyinde Türkiye temsilcisi.
Genel Kurulun görevleri
Madde 11
Genel Kurulun görevleri şunlardır:
a) Yönetim Kurulunca oluşturulan ve bir sonraki Genel Kurulda temsili öngörülen kurum ve kişileri içeren listeleri inceleyerek, bir sonraki Genel Kurula katılacak 12 kamu kurumunu, 25 yükseköğretim kurumunu, 10 özel kuruluşu ve 10 tanınmış kişi ile yedeklerini belirlemek,
b) Üyeleri arasından Yönetim Kurulunun 11 üyesi ile Denetim Kurulunun 2 üyesini ve bunların yedeklerini seçmek,
c) UNESCO’nun görev alanına giren konularda tavsiyelerde bulunmak,
d) Yönetim Kurulunun çalışmalarına yön vermek,
e) Yönetim Kurulunun çalışmalarını gösteren raporlarını ve tekliflerini görüşerek karar bağlamak,
f) Denetim Kurulunca hazırlanan kesin hesap raporlarını inceleyerek onaylamak.
Temsilcilerin nitelikleri
Madde 12- Genel Kurula temsilci gönderecek kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşlar ve tanınmış kişilerin belirlenmesinde göz önünde bulundurulacak hususlar şunlardır:
a) UNESCO’nun etkinlik alanlarını oluşturan eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında belli bir işlevi yerine getirebilecek biçimde teşkilatlanmış bulunmak,
b) UNESCO’nun etkinlik alanlarını oluşturan eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında çalışmalar yürütüyor olmak,
c) Özel kurumlar için en az 3 yıllık çalışma süresini tamamlamış olmak,
d) Tanınmış kişiler için eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında olumlu çalışmaları gerçekleştirmiş ya da gerçekleştirmekte olmak.
Temsilcilik süresi ve temsilcilik sıfatının kaybedilmesi
Madde 13- Genel Kurul temsilciliği sıfatı, kazanılmasından itibaren 4 yıl sürer. Süresi biten Genel Kurul temsilcilerinin görevleri, yeni Genel Kurulun oluşumuna kadar devam eder. Kişilerin, Genel Kurul temsilcisi olarak belirlendikleri kurumdan ayrılmaları, istifaları, çalışamaz hale gelmeleri veya ölümleri hallerinde temsilcilik sıfatları ortadan kalkar. Yerlerine, öncekilerin görev sürelerini tamamlamak üzere, ilgili kurum tarafından yeni isim bildirilir.
Genel Kurulun toplanması
Madde 14- Genel Kurul, belirlenen gündeme göre 4 yılda bir Yönetim Kurulunun daveti ile toplanır. Yönetim Kurulu, 2/3 çoğunlukla alacağı bir kararla Genel Kurulu olağanüstü toplantıya çağırabilir. Zorunlu durumlarda Yönetim Kurulunun 2/3 çoğunlukla alacağı karar ve Milli Eğitim Bakanının onayı ile bir yılı aşmamak kaydıyla erteleme yapılabilir.
Genel Kurulun çalışma esasları
Madde 15
Genel Kurulun çalışmalarına ilişkin esaslar şunlardır:
a) Genel Kurul, Milli Eğitim Bakanının başkanlığında toplanır. Bakanın katılmadığı toplantılarda başkanlık görevini Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı yürütür.
b) Genel Kurul, çalışmaları süresince görev yapmak üzere Başkanlık Divanı oluşturur ve Başkanlık Divanı için iki başkan vekili ile iki katip üyeyi seçer.
c) Başkanlık Divanı; başkan, başkan vekilleri ve iki katip üyeden oluşur. Genel Kurul çalışmaları, başkan veya başkan vekillerinden birinin ve iki katip üyenin yönetiminde gerçekleştirilir.
d) Genel Kurul, gerektiğinde kendisine sunulacak karar tasarılarını inceleyerek rapor haline dönüştürecek komisyonlar kurabilir.
e) Genel Kurul ve kurduğu komisyonlar, kararlarını oy çokluğu ile alır.
Yönetim Kurulunun yapısı
Madde 16- Yönetim Kurulu;
a) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevlendirilen iki üye,
b) Dışişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir üye,
c) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir üye,
d) Diğer kamu kuruluşları temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek iki üye,
e)Yükseköğretim kurumları temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
f) Özel kuruluşların temsilcileri arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
g)Tanınmış kişiler arasından Genel Kurulca seçilecek üç üye,
h) UNESCO Yürütme Konseyinde Türkiye temsilcisi,
olmak üzere toplam 16 üyeden oluşur.
Yönetim Kurulunun görevleri
Madde 17
Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:
a) Genel Kurulda temsili öngörülen kamu kurum ve kuruluşlarını, özel kuruluşları, yükseköğretim kurumlarını belirleyen listeleri Genel Kurula sunmak üzere hazırlamak,
b) Yönetim Kurulunun bakanlıkları temsil eden üyelerinin kendi aralarında belirledikleri 5 tanınmış kişi ile Yönetim Kurulunun seçimle gelen üyelerinin kendi aralarında belirledikleri 5 tanınmış kişiden oluşan 10 kişilik listeyi yedekleri ile birlikte Genel Kurula sunmak üzere hazırlamak,
c) İkili olağan ilişkiler, alınan kararların uygulanması ve bilgi-belge değişimi dışında kalan konulardaki çalışmaları, ilgili bakanlıklar ile koordineli olarak gerçekleştirmek,
d) UNESCO Genel Konferanslarında veya UNESCO’nun düzenleyeceği toplantılarda ülkemiz adına katılacak delege ya da uzmanların seçilmesi sırasında Hükümete danışmanlık etmek,
e) Konferans ya da toplantılarda ülkemiz adına ileri sürülecek görüş ve önerileri hazırlamak, Dışişleri Bakanlığının ve ilgili diğer bakanlıkların görüşünü alarak katılacaklara bildirmek,
f) Milli Komisyon Sekretaryasında görevlendirilecek personeli belirlemek,
g) Milli Komisyonunun bütçesini hazırlamak ve Milli Eğitim Bakanlığına sunmak, yıllık faaliyet raporlarını hazırlayarak Genel Kurul üyelerine iletmek ve Genel Kurula sunulacak raporları hazırlamak,
h) Genel Kurul toplantılarının tarihini, yerini ve gündemini gerekli danışmaları yaparak belirlemek,
i) Genel Sekreterliğin çalışmalarını düzenlemek ve kontrol etmek,
j) Kendi üyelerini veya yetkili kişileri davet ederek UNESCO’nun ilgi alanlarında özel ihtisas komiteleri oluşturmak ve çalıştırmak,
k) Denetim Kurulu raporlarında belirtilen hususlardan görev ve yetkisi dahilinde olanlarla ilgili olarak gerekli önlemleri almak, Denetim Kurulu yıllık denetim raporlarının Genel Kurulun inceleme ve onayına sunulmasını sağlamak,
l) UNESCO’nun etkinlikleri kapsamında ülkemizde yürütülen çalışmalar hakkında UNESCO merkezine gönderilmesi gereken ülke raporlarının hazırlanmasına katkıda bulunmak,
m) Görev alanına giren konulara ilişkin kararlar almak.
Yönetim Kurulunun toplanma zamanı ve çalışma şekli
Madde 18
Yönetim Kurulu, bir sonraki toplantı konusunda farklı bir karar almamış ise Başkanın daveti ile her ay toplanır. Başkan, Yönetim Kurulu üyeleri ile yaptığı temaslar sonucunda, belirlenen toplantı tarihinde, toplantı yeter sayısının bulunmadığını saptarsa, toplantıyı erteleyebilir ve yapacağı danışmalar sonunda uygun görülecek yeni bir tarihi önerebilir. Başkanın çağrısı ile olağanüstü toplantılar yapılabilir. Görüşmeler tutanakla saptanır. Bu tutanak üyeler tarafından imzalanır. Toplantının yapılabilmesi için en az 9 üyenin bulunması gerekir. Kararlar katılanların oy çokluğu ile alınır.
Yönetim Kurulu Başkanının görev, yetki ve sorumlulukları
Madde 19
Yönetim Kurulu Başkanının görev, yetki ve sorumlulukları şunlardır:
a) Yönetim Kurulunu olağanüstü toplantılara çağırmak,
b) Toplantıları idare etmek,
c) Yönetim Kurulu kararlarının uygulanmasını sağlamak,
d) Milli Komisyonu temsil etmek,
e) Genel Kurul toplantılarında faaliyet raporunu sunmak,
f) Milli Komisyonun ita amirliğini yapmak.
Yönetim Kurulu Başkanı, Milli Komisyonun Başkanıdır. Milli Komisyonu, Yönetim Kurulu Başkanının bulunmadığı zamanlarda, Başkan vekillerinden biri temsil eder.
Yönetim Kurulunun görev süresi, Başkan seçimi, Yönetim Kurulu üyeliğinin sona ermesi
Madde 20
Yönetim Kurulunun görev süresi 4 yıldır. Aynı kişiler tekrar görevlendirilebilir veya seçilebilir. Süresi bitip ibra edilen Yönetim Kurulu, yeni Yönetim Kurulunun oluşumuna kadar görevde kalır.
Yönetim Kurulu, ilk toplantısında üyeleri arasından gizli oyla bir Başkan ve iki Başkan vekili seçer. Başkan veya Başkan vekillerinin istifalarında ya da Yönetim Kurulu üyelerinin 2/3 ünün gerekli gördüğü durumlarda bu seçimler yenilenebilir.
Yönetim Kurulu toplantılarına geçerli bir özür bildirmeksizin üst üste üç kez katılmayan seçilmiş üye, üyelikten çekilmiş sayılır. Yönetim Kurulu üyeliği; istifa, çalışmayı engelleyecek hastalık, ölüm veya üyelerin çalışmakta oldukları bakanlık, resmi ve özel kurum ve kuruluşlardaki görevlerinden ayrılmaları hallerinde sona erer.
Yönetim Kurulu üyeliği herhangi bir nedenle sona eren seçilmiş üyelerin yerini, varsa aynı grup temsilcilerinden olan yedek üye, yoksa diğer grup temsilcilerinden en çok oy almış yedek üye alır.
Bakanlık temsilcileri için yeni görevlendirme ilgili bakanlıkça yapılır.
Denetim Kurulunun yapısı
Madde 21
Denetim Kurulu; Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı müfettişleri arasından atanacak bir üye ile Genel Kurulu oluşturan temsilciler arasından seçilecek iki üye olmak üzere, toplam 3 üyeden oluşur. Genel Kurul, Denetim Kurulu için iki de yedek üye belirler.
Denetim Kurulunun görevleri
Madde 22
Denetim Kurulunun görevleri şunlardır:
a) Milli Komisyon bütçesinden yapılan her türlü gider hesaplarını ve bunların dayanaklarını incelemek,
b) Genel Kurula sunulmak üzere her bütçe yılı sonunda o yılın kesin hesabını ve giderlerin bütçe ile hizmetlere uygunluğunu açıklayan raporları hazırlamak.
Denetim Kurulunun görev süresi, çalışma şekli, Denetim Kurulu üyeliğinin sona ermesi
Madde 23
Denetim Kurulu, her yıl aralarından seçtikleri başkanın yönetiminde toplanır. Denetim Kurulu üyeleri bir araya gelerek ya da ayrı olarak hesap ve kayıtlar üzerinde inceleme yapar ve buna göre raporunu hazırlar. Denetim Kurulu kararları oy çokluğu ile alınır. Denetim Kurulunun görev süresi 4 yıldır. Denetim Kurulu üyelerinin görev süresi, yeni Denetim Kurulu seçilinceye kadar sürer. Denetim Kurulu üyeliği; istifa, çalışmayı engelleyecek hastalık, ölüm veya üyelerin çalışmakta oldukları bakanlık, resmi ve özel kurum ve kuruluşlardaki görevlerinden ayrılmaları hallerinde sona erer.
Üyeliği sona eren üyelerin yerlerini, kalan süreyi tamamlamak üzere, yedek üyeler alır.
Genel Sekreterliğin yapısı
Madde 24
Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun çalışmalarına ilişkin sekretarya hizmetleri, bir Genel Sekreter, iki Genel Sekreter Yardımcısı ve gerektiği kadar sekretarya personeli tarafından yürütülür.
Genel Sekreterlik personeli
Madde 25
Genel Sekreter, Genel Sekreter yardımcıları, Sayman ve diğer Genel Sekreterlik personeli, Yönetim Kurulunun 2/3 ünün teklifi ve Bakanlığın olumlu görüşü üzerine 4857 sayılı İş Kanununa tabi olarak iş sözleşmesi ile çalıştırılırlar. Bunların görevine son verme işlemi de aynı usule göre yapılır.
Milli Komisyon çalışmalarının yoğunlaştığı ve Genel Sekreterlik iş ve işlemlerinin arttığı dönemlerde, Yönetim Kurulunun kararı ve Bakanlığın uygun görüşü ile sürekli çalışan personel sayısını aşmamak üzere, 4857 sayılı Kanunun 11 inci maddesine göre belirli süreli iş sözleşmesi ile ilave personel çalıştırılabilir.
Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcıları, Sayman ve Genel Sekreterlik personelinde aranacak şartlar
Madde 26
Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcıları, Sayman ve Genel Sekreterlikte çalışacak diğer personelde 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesindeki genel şartların yanı sıra aşağıda belirtilen özel şartlar aranır:
a) Genel Sekreterde aranacak özel şartlar şunlardır:
1) En az 4 yıllık fakülte veya yüksek okul mezunu olmak,
2) Uluslararası ilişkilerde belirli bir tecrübeye sahip olmak,
3) Kamu ya da özel sektörde eğitim, bilim, kültür ve iletişim dallarından bir veya birkaçında en az üç yıl çalışmış olmak,
4) İngilizce veya Fransızca dillerinden birinden, Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavından en az B düzeyinde sonuç belgesine sahip olmak,
5) Yönetim Kurulunun belirleyeceği diğer niteliklere sahip olmak.
b) Genel Sekreter Yardımcılarında aranacak özel şartlar şunlardır;
1) En az 4 yıllık fakülte veya yüksek okul mezunu olmak,
2) Kamu ya da özel sektörde eğitim, bilim, kültür ve iletişim dallarından bir veya birkaçında en az bir yıl çalışmış olmak,
3) İngilizce veya Fransızca dillerinden birinde, Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavından en az B düzeyinde sonuç belgesine sahip olmak,
4) Yönetim Kurulunun belirleyeceği diğer niteliklere sahip olmak.
c) Genel Sekreterlikte çalışacak sayman ve diğer personelde aranacak özel şartlar Yönetim Kurulu tarafından belirlenir.
Genel Sekreterin görev, yetki ve sorumlulukları
Madde 27
Genel Sekreterin görev ve yetkileri şunlardır:
a) Genel Kurul ve Yönetim Kurulunun toplantılarını düzenlemek,
b) Yönetim Kurulunun alacağı kararları yürütmek ve sonuçlar hakkında Yönetim Kuruluna bilgi vermek,
c) Yönetim Kurulunca verilen görevlerin yerine getirilmesi için gerekli ön hazırlıkları yapmak,
d) Milli Komisyon Sekretaryasının günlük çalışmalarını düzenlemek ve denetlemek,
e) Genel Sekreter yardımcıları ile diğer Sekretarya görevlilerinin görev yetki ve sorumluluk durumlarına ilişkin esasları belirleyerek Yönetim Kurulunun onayına sunmak,
f) Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun istediği her türlü bilgi, belge, defter ve evrakı temin etmek, çalışmalarını kolaylaştıracak tedbirleri almak,
g) Genel Kurul ve Yönetim Kurulu üyeleri ile iletişim kurmak ve sürdürmek,
h) Genel Kurul ve Yönetim Kurulu üyelerinin üyeliklerinin sona ermesine ilişkin hususların ortaya çıkması durumunda, konuya ilişkin bilgi ve belgeleri hazırlayarak Yönetim Kuruluna sunmak,
i) Milli Komisyonun tahakkuk memurluğu görevini yerine getirmek,
j) Yönetim Kurulu Başkanının öngördüğü diğer görevleri yerine getirmek.
Genel Sekreter, Yönetim Kurulu toplantılarına katılır. Oy hakkı yoktur. Toplantı tutanaklarının tutulmasını sağlar. Genel Sekreter kendisini ilgilendiren toplantılara katılamaz. Bu durumda, Genel Sekreterin görevleri, en genç üyelerden biri tarafından yerine getirilir.
Genel Sekreter, yukarıda belirtilen görevlerin, usulüne uygun olarak ve zamanında yerine getirilmesinden Yönetim Kuruluna karşı sorumludur.
Tahakkuk memurunun görev, yetki ve sorumlulukları
Madde 28
Tahakkuk memuru, giderlerin mevzuatına uygun olarak tahakkuk ettirilmesinden, ödeneklerin zamanında ve yerinde kullanılmasından, giderin gerçek gereksinme karşılığı yapılmasından ve programlanmış hizmetlerin zamanında yerine getirilmesinden sorumludur.
Saymanın görev, yetki ve sorumlulukları
Madde 29
Sayman, aşağıda belirtilen görevleri yapar ve yetkileri kullanır:
a) Yönetim Kuruluna sunulmak üzere yıllık bütçe taslağını hazırlamak,
b) Yıl içinde, bütçe ile gelir ve giderleri gözden geçirerek aktarma önerilerini hazırlamak,
c) Tahakkuk etmiş giderleri ödemek,
d) Saymanlık işlerine ilişkin her türlü yasal defterleri tutmak,
e) Bütçe, aylık gelir ve giderlerle ilgili olarak Yönetim Kuruluna bilgi vermek,
f) Yıl sonunda kesin hesap çizelgelerini düzenlemek,
g) Demirbaş defteri tutmak,
h) Muhasebe defterlerini ve gelir gider belgelerini düzenlemek, giderleri defterlere yazmak.
Genel Sekreterliğin çalışma şekli
Madde 30
Genel Sekreterlik, çalışmalarını kamu kurum ve kuruluşlarının bağlı olduğu çalışma esaslarını da gözeterek Yönetim Kurulunca belirlenen esaslar çerçevesinde yürütür.
Genel Sekreter Yardımcıları, sayman ve diğer görevliler, Genel Sekreterin verdiği görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Mali Hükümler
Milli Komisyonun gelirleri
Madde 31
Milli Komisyonun gelirleri şunlardır:
a) Devlet bütçesinden öngörülen ödenek,
b) Milli Komisyonca yayın, araştırma ve diğer yollarla sağlanan gelirler,
c) Kamu kuruluşlarınca mevzuatına göre yapılacak yardımlar,
d) Bağışlar,
e) UNESCO’dan sağlanabilecek katkılar,
f) Diğer gelirler.
Milli Komisyonun giderleri
Madde 3
UNESCO Milli Komisyonunun gelirleri aşağıda belirtilen harcamalarda kullanılır:
a) Milli Komisyonun görevleri dahilinde yapılan her türlü inceleme ve araştırma çalışmalarına, danışmanlık hizmetlerine, eğitim, bilim, kültür ve iletişim konularında yapılan çalışmalara ve yayınlara ilişkin giderler,
b) Milli Komisyonun görevleri çerçevesinde, ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde gerçekleştirilen panel, konferans ve benzeri etkinliklere ilişkin giderler,
c) Çalışanların ücretlerine ilişkin giderler.
Harcamalara ilişkin usul ve esaslar
Madde 33
Milli Komisyonun harcamalarına ilişkin usul ve esaslar şunlardır:
a) Milli Komisyonun çeşitli görevlerinin gerektirdiği harcamalar ile Genel Sekreterlik teşkilatında görevli personele ödenecek ücret ve diğer ödemeler, genel ve özel mevzuat hükümleri esas alınarak Yönetim Kurulunca hazırlanacak ve Bakanlıkça uygun görülecek bir yönergede belirlenen esaslara göre, Yönetim Kurulu kararı ile yapılır.
b) Milli Komisyonun ita amiri Yönetim Kurulu Başkanıdır. Başkanın bulunmadığı hallerde Başkan vekillerinden biri ita amiridir.
c) Milli Komisyonun tahakkuk memurluğu görevini Genel Sekreter, Genel Sekreterin bulunmadığı hallerde Genel Sekreter Yardımcılarından biri; saymanlık görevini ise Milli Komisyon Saymanı yürütür.
d) İdari ve mali nitelikli iş ve işlemlerde, muhasebe kayıtlarında ve belge düzeninde resmi dairelerde uygulanan hükümler esas alınır.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Geçici ve Son Hükümler
Yürürlükten kaldırılan hükümler
Madde 34
26/4/1982 tarihli ve 8/4568 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) Türkiye Milli Komisyonu Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.
Geçici Madde 1
26/4/1982 tarihli ve 8/4568 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Yönetmelik hükümlerine göre teşkil olunan Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Denetim Kurulunun görev süreleri bu Yönetmelikte öngörülen sürelere tamamlanır.
Geçici Madde 2
Bu Yönetmeliğin 33 üncü maddesinde belirtilen yönerge altı ay içinde yürürlüğe konulur. Bu yönergenin yürürlüğe konulmasına kadar, mevcut Yönergenin bu Yönetmeliğe aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.
Geçici Madde 3
Yönetim Kurulu, bu Yönetmeliğin yürürlüğe girmesinden sonra yapılacak ilk Genel Kurula katılacak diğer kamu kuruluşlarını, yükseköğretim kurumlarını, özel kuruluşları ve tanınmış kişileri, bu Yönetmelikte belirlenen esaslar çerçevesinde resen belirlemeye yetkilidir.
Yürürlük
Madde 35
Sayıştay’ın görüşü alınan bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
Madde 36
Bu Yönetmelik hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından 1 Şubat 1995 tarihinde kabul edilmiştir.
Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme
Avrupa Konseyine üye Devletler ile bu çerçeve Sözleşmeyi imzalayan diğer Devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacının, üyeleri arasında, ortak mirasları olan idealleri ve prensipleri korumak ve gerçekleştirmek için daha yoğun bir birlik meydana getirmek olduğunu dikkate alarak;
Bu amacın yerine getirilmesi için izlenebilecek metotlardan birinin insan haklarını ve temel özgürlükleri korumak ve daha fazla gerçekleştirmek olduğunu dikkate alarak;
Avrupa Konseyine üye Devletlerin, 9 Ekim 1993 tarihinde Viyana’da kabul edilen Devlet ve Hükümet Başkanları Bildirisi’ni izlemeyi arzu ederek;
Kendi ülkeleri içindeki ulusal azınlıkların varlığını korumaya karar vererek;
Avrupa tarihinde yaşanan felaketlerin, bu kıtadaki istikrar, demokratik güvenlik ve barış için ulusal azınlıkların korunmasının temel bir unsur olduğunu gösterdiğini dikkate alarak;
Çoğulcu ve gerçek bir demokratik toplumun, ulusal bir azınlığa mensup olan kimselerin sadece etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerine saygı göstermekle kalmayıp, ama aynı zamanda bu kimliklerini ifade edebilmeleri, korumaları ve geliştirmeleri için gerekli şartları yaratması gerektiğini dikkate alarak;
Kültürel çeşitliliğin bölünme değil toplumların zenginliği için bir kaynak ve faktör olabilmesi için, hoşgörü ve diyalog ortamının yaratılmasının gerekli olduğunu dikkate alarak;
Hoşgörülü ve zengin bir Avrupa’yı gerçekleştirmenin, sadece Devletler arasındaki işbirliğine değil, ama aynı zamanda Devletlerin anayasalarına ve ülke bütünlüğüne zarar vermeksizin yerel ve bölgesel makamlar arasında sınır ötesi işbirliğine de dayandığını dikkate alarak;
İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’yi ve Protokollerini göz önünde tutarak;
Birleşmiş Milletler sözleşmeleri ve bildirileri ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı belgelerinden özellikle 29 Haziran 1990 tarihli Kopenhag Belgesi’nde ulusal azınlıkların korunması ile ilgili taahhütleri göz önünde tutarak;
Üye Devletlerde ve bu belgeye Taraf olabilecek diğer Devletlerde ulusal azınlıkların ve bu azınlıklara mensup olan kişilerin haklarının ve özgürlüklerinin hukukun üstünlüğüne, ülke bütünlüğüne ve devletlerin ulusal egemenliğe saygı göstererek etkili bir biçimde korunmasını sağlamak üzere, uygun davranılması gereken prensipleri ve yükümlülükleri tanımlamaya karar vererek,
Bu çerçeve Sözleşmede düzenlenen prensipleri ulusal mevzuat yoluyla ve gerekli siyasi kararlar vasıtasıyla uygulamayı karar altına alarak,
Aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:
Birinci Bölüm
Madde 1
Ulusal azınlıkların ve bu azınlıklara mensup olan kişilerin hak ve özgürlüklerinin korunması, insan hakları korunmasının bütünleyici bir parçasını oluşturur ve uluslararası işbirliği kapsamına girer.
Madde 2
Bu çerçeve Sözleşme’nin hükümleri iyi niyetle; anlayış ve hoşgörü ruhu içinde ve iyi komşuluk, dostane ilişkiler ve Devletler arasında işbirliği prensiplerine uygun olarak uygulanır.
Madde 3
Bir ulusal azınlığa mensup olan kişi, ulusal azınlığa mensup muamelesi görmeyi veya görmemeyi serbestçe seçme hakkına sahip olup, yaptığı seçimden ötürü veya bu seçimle bağlantılı olarak haklarını kullanması nedeniyle bir dezavantajla karşılaşmaz.
Ulusal azınlığa mensup olan kişiler,; bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerden doğan hakları ve özgürlükleri tek başlarına veya başkalarıyla birlikte kullanabilir ve bunlardan yararlanabilir.
İkinci Bölüm
Madde 4
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin hukuk önünde eşitlik ve hukukun korunmasından eşit olarak yararlanma haklarını güvence altına almayı taahhüt eder. Bu konuda ulusal azınlığa mensup olmaya dayanan her türlü ayrımcılık yasaklanır.
Taraf Devletler, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yaşamın her alanında, ulusal azınlığa mensup olanlar ile çoğunluğu mensup olanlar arasında tam ve etkili bir eşitlik sağlamak için gerekli ve yeterli tedbirleri almayı taahhüt eder. Devletler bu konuda tedbir alırken, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin özel şartlarını dikkate alır.
İkinci fıkra gereğince alınan tedbirler, ayrımcılık niteliğinde tasarruflar sayılmaz.
Madde 5
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin sahip oldukları kültürlerini korumaları ve geliştirmeleri ve dinleri, dilleri, gelenekleri ve kültürel mirasları gibi kimliklerinin temel unsurlarını sürdürmeleri için gerekli şartları sağlamayı taahhüt eder.
Taraf Devletlerin, ulusal azınlıkları toplumun geneli ile bütünleştirme politikaları gereğince aldıkları tedbirler saklı kalmak kaydıyla, bu kişilerin iradeleri hilafına onları asimile etmeyi amaçlayan politika ve uygulamalardan kaçınır ve asimilasyonu amaçlayan tasarruflara bu kişileri karşı korur.
Madde 6
Taraf Devletler, kendi ülkeleri üzerinde yaşayanların etnik, kültürel, dilsel, dinsel kimlikleri ne olursa olsun, bu kişiler arasında özellikle eğitim, kültür ve kitle iletişim alanında bir hoşgörü ve kültürler arası diyalog ortamı kurulmasını teşvik eder ve karşılıklı saygı ve anlayışı ve işbirliğini geliştirmek için etkili tedbirler alır.
Taraf Devletler, etnik, kültürel, dilsel veya dinsel kimlikleri nedeniyle ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet tehditlerine veya eylemlerine maruz kalabilecek kişileri korumak için gerekli tedbirleri almayı taahhüt eder.
Madde 7
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin barışçıl bir biçimde toplanma özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne saygı gösterilmesini sağlar.
Madde 8
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin dinini veya inancını açığa vurma ve dinsel kurumlar, teşkilatlar ve örgütler kurma hakkını tanımayı taahhüt eder.
Madde 9
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin ifade özgürlüğü hakkını, fikirlere sahip olmayı ve kamu makamlarının bir müdahalesiyle karşılaşmaksızın ve ulusal sınırlarla kısıtlanmaksızın azınlık dilinde haber ve düşünceleri edinme ve ulaştırma özgürlüğünü de içerecek şekilde tanımayı taahhüt eder. Taraf Devletler kendi hukuk sistemleri içinde, bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin iletişim araçlarına ulaşmada ayrımcılığa maruz kalmamalarını sağlar.
Birinci fıkra Taraf Devletlerin radyo ve televizyon yayıncılığı, veya sinema girişimciliği için ayrımcılık yapmadan ve objektif ölçülere dayanan bir ruhsat alma şartı getirmesini engellemez.
Taraf Devletler azınlıklara mensup olan kişiler tarafından yazılı iletişim araçları kurulmasını ve kullanılmasını engellemez. Taraf Devletler, birinci fıkra hükümlerini dikkate alarak, radyo ve televizyon yayıncılığının hukuki çerçevesi içinde, ulusal azınlıklara mensup olan kişilere mümkün olduğu kadar kendilerine ait iletişim araçları kurma ve kullanma imkanı verilmesini sağlar.
Taraf Devletler kendi hukuk sistemleri içinde, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin iletişim araçlarına ulaşmalarını kolaylaştırmak ve hoşgörüyü geliştirmek ve kültürel çoğulcuğa imkan sağlamak için gerekli tedbirleri alır.
Madde 10
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan herkesin, azınlık dilini özel olarak ve aleni bir biçimde; sözlü veya yazılı olarak kullanma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt eder.
Ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin geleneksel olarak yaşadıkları veya çok sayıda bulundukları yerlerde, bu kişilerin talep etmeleri ve böyle bir talebin gerçek bir ihtiyacı yansıtması halinde, Taraf Devletler, azınlığa mensup olan kişiler ile idari makamlar arasında mümkün olduğu kadar azınlık dilinin kullanılmasına imkan verecek şartları sağlamak için çaba gösterir.
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan herkesin gözaltına alınmasının nedenleri ile kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebepleri hakkında anlayabileceği bir dilde derhal bilgilendirilme ve kendisini bu dilde savunma, gerektiği takdirde bir çevirmenin yardımından ücretsiz olarak yararlanma hakkını güvence altına almayı taahhüt eder.
Madde 11
Taraf Devletler, ulusal bir azınlığa mensup olan herkesin, azınlık dilinde adını ve soyadını (aile adını) kullanma ve hukuk düzeninde öngörülen uyarlamalara uygun olarak bunun resmen tanınmasını isteme hakkını tanımayı taahhüt eder.
Taraf Devletler, ulusal bir azınlığa mensup olan kişinin, kendi azınlık dilindeki imzasını, yazısını ve herkes tarafından görülebilir nitelikteki diğer bir özel bilgiyi kullanma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt eder.
Bir ulusal azınlığa mensup olan çok sayıda kişinin geleneksel olarak yaşadıkları yerlerde, Taraf Devletler kendi hukuk sistemleri içinde, gerektiği takdirde diğer Devletlerle anlaşmalar da yaparak ve özel koşulları dikkate alarak, geleneksel yerel adları, sokak adları ve halkın kullandığı diğer coğrafi bölge adları, bu tür adların azınlık dilinde kullanılması için yeterli talep olduğunda, bunların azınlık dilinde de kullanılması için çaba gösterir.
Madde 12
Taraf Devletler, gerektiği takdirde kendi ülkelerindeki ulusal azınlıkların ve çoğunluğun kültürü, tarihi, dili ve dini hakkındaki bilgileri geliştirmek için, eğitim ve araştırma alanlarında tedbirler alır.
Taraf Devletler bu bağlamda, başka imkanlarla birlikte, öğretmenlerin eğitimi ve ders kitaplarının edinilmesi için yeterli imkanlar sağlar, ve farklı kültürlerden olan öğretmelerin ve öğrencilerin ilişki kurmalarını kolaylaştırır.
Taraf Devletler ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin her düzeyde eğitim alabilmeleri için eşit fırsatlar yaratmayı taahhüt eder.
Madde 13
Taraf Devletler, kendilerinin eğitim sistemlerinin içinde; bir ulusal azınlığa mensup olan kişilerin kendi özel eğitim ve öğretim kurumlarını kurma ve işletme haklarını tanır.
Bu hakkın kullanılması, Taraf Devletler bakımından her hangi bir mali yükümlülük doğurmaz.
Madde 14
Taraf Devletler, bir ulusal azınlığa mensup olan herkesin kendi azınlık dilini öğrenme hakkını tanımayı taahhüt eder.
Ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin geleneksel olarak yaşadıkları veya çok sayıda bulundukları yerlerde yeterli talep olması halinde, Taraf Devletler kendi eğitim sistemleri içinde mümkün olduğu kadar, bu azınlıklara mensup olan kişilerin azınlık dilinin öğrenmeleri veya bu dilde eğitim almaları için yeterli imkanlara sahip olmalarını sağlamak üzere çaba gösterir.
Bu maddenin ikinci fıkrası, resmi dilin öğretilmesini veya bu dilde eğitim verilmesini engellemeyecek şekilde uygulanır.
Madde 15
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin, kültürel, sosyal ve ekonomik yaşama ve özellikle kendilerini ilgilendiren kamusal işlere etkili bir biçimde katılmaları için gerekli şartları yaratır.
Madde 16
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup kişiler tarafından yerleşilmiş olan bölgelerde nüfus oranını değiştiren ve bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerden kaynaklanan hakları ve özgürlükleri kısıtlamayı amaçlayan tedbirler almaktan kaçınır.
Madde 17
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin, diğer Devletlerde hukuka uygun olarak yaşayan ve özellikle etnik, kültürel, dilsel veya dinsel kimliği veya ortak bir mirası paylaştıkları kişilerle özgürce ve barışçıl nitelikte sınır ötesi ilişkiler kurma ve sürdürme haklarına müdahale etmemeyi taahhüt eder.
Taraf Devletler, ulusal azınlıklara mensup olan kişilerin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde hükümet dışı örgütlerin faaliyetlerine katılma haklarına müdahale etmemeyi taahhüt eder.
Madde 18
Taraf Devletler gerektiği takdirde, ilgili ulusal azınlıklara mensup kişilerin korunmasını sağlamak için diğer Devletlerle ve özellikle komşu Devletlerle iki taraflı ve çok taraflı anlaşmalar yapmak üzere çaba gösterir.
Taraf Devletler gerektiğinde, sınır ötesi işbirliği yapılmasını teşvik etmek için tedbirler alır.
Madde 19
Taraf Devletler bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensipleri, gerektiği takdire sadece sözü edilen prensiplerden kaynaklanan haklar ve özgürlüklerle ilgili oldukları ölçüde uluslararası hukuk belgelerinde ve özellikle İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya dair Sözleşme’de belirtilen sınırlamaları, kısıtlamaları ve yükümlülük azaltmaları yaparak, saygı göstermeyi ve uygulamayı taahhüt eder.
Üçüncü Bölüm
Madde 20
Bir ulusal azınlığa mensup olan kişiler bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerden kaynaklanan hakları ve özgürlükleri kullanırken, ulusal mevzuata ve başkalarının haklarına ve özellikle çoğunluğa veya diğer azınlıklara mensup olan kişilerin haklarına saygı gösterirler.
Madde 21
Bu çerçeve Sözleşmedeki hiç bir hüküm, uluslararası hukukun temel prensiplerine ve özellikle Devletin egemen eşitliğine, ülke bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına aykırı faaliyetlere girişme veya bu yönde bir eylemde bulunma hakkı verdiği anlamı çıkaracak şekilde yorumlanamaz.
Madde 22
Bu çerçeve Sözleşmedeki hiç bir hüküm, bir Sözleşmeci Taraf Devletin kendi yasalarında veya bu Devletin taraf olduğu bir anlaşmada güvence altına alınan insan haklarını ve temel özgürlükleri kısıtlayacak veya bu haklara karşı yükümlülük azaltacak şekilde yorumlamaz.
Madde 23
Bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerden çıkan haklar ve özgürlükler; [ Avrupa] İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi’nin veya Protokollerin benzer hükümlerinin konusuna girdiği ölçüde; bu çerçeve Sözleşmedeki haklar İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne uygun olacak tarzda anlaşılır.
Dördüncü Bölüm
Madde 24
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, bu çerçeve Sözleşmenin, Sözleşmeci Devletler tarafından uygulanmasını izler.
Avrupa Konseyi üyesi olmayan Taraf Devletler, belirlenecek usullere göre uygulama mekanizmasına katılırlar.
Madde 25
Bir Sözleşmeci Devlet bakımından bu çerçeve Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıllık bir dönem içinde bu Devlet; çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerin uygulanmasını sağlamak için aldığı yasal ve diğer tedbirler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tam bir bilgi iletir.
Bundan sonra her Taraf Devlet, düzenli aralıklarla ve Bakanlar Komitesi ne zaman isterse; bu çerçeve Sözleşmenin uygulanması ile ilgili daha fazla bilgiyi Genel Sekretere iletir.
Genel Sekreter bu maddeye gereğince aldığı bilgileri Bakanlar Komitesine gönderir.
Madde 26
Bakanlar Komitesi, Sözleşmeci Devletlerin bu çerçeve Sözleşmede yer alan prensiplerin uygulanmasını sağlamak için aldıkları tedbirlerin yeterli olup olmadığını değerlendirirken; bir danışma komitesinin yardımından yararlanır; bu komite, ulusal azınlıkların korunması alanında tanınmış uzmanlardan oluşur.
Bu danışma komitesinin oluşumu ve çalışma usulü; bu çerçeve Sözleşmesinin yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıllık bir dönem içinde Bakanlar Komitesi tarafından belirlenir.
Beşinci Bölüm
Madde 27
Bu çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyine üye Devletlerin imzasına açıktır. Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar, Bakanlar Komitesi tarafından imzaya davet edilen Devletlerin de imzasına açıktır. Sözleşme onaya, kabule veya uygun bulmaya tabidir. Onay, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Madde 28
Bu çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi Devletlerden on iki tanesinin yirmi yedinci madde hükümlerine göre; bu Sözleşmeyle bağlanma iradelerini açıklamalarından itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Bundan sonra bu Sözleşmeyle bağlanma iradesini açıklayan üye Devletler bakımından bu çerçeve Sözleşme; onay, kabul veya uygun bulma belgelerini tevdi etmelerinden itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 29
Bu çerçeve Sözleşmenin yürürlüğe girmesinin ardından Bakanlar Komitesi; Sözleşmeci Devletlerle istişarede bulunduktan sonra Avrupa Konseyi Statüsü’nün yirminci maddesinin d) bendinde öngörülen çoğunluğa göre alınacak bir kararla; Sözleşmenin yirmi yedinci maddesine göre imzaya davet edilip de henüz imzalamamış bulunan Avrupa Konseyine üye olmayan Devletler ile diğer üye olmayan Devletleri bu Sözleşmeye katılmaya davet edebilir.
Katılan Devlet bakımından bu çerçeve Sözleşme; Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine katılma belgesini tevdi etme tarihinden itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 30
Bir Devlet, Sözleşmeyi imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesini tevdi ederken; uluslararası ilişkiler bakımından sorumlu olduğu ülke veya ülkelerden hangisi için bu Sözleşmenin uygulanacağını belirtebilir.
Bir Devlet daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir bildirimle; bu çerçeve Sözleşmenin bildirimde belirttiği diğer ülkelerde de uygulanacağını bildirebilir. Bu ülkeler bakımından çerçeve Sözleşme; Genel Sekreter tarafından böyle bir bildiriminde aldığı tarihten itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Önceki iki fıkraya göre ülke bakımından yapılan bir bildirim, Genel Sekretere hitaben gönderilecek bir tebliğ ile geri alınabilir. Bu geri alma tebliği, Genel Sekreterin bu tebliği aldığı tarihten itibaren üç ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 31
Bir Taraf Devlet her hangi bir zamanda, Genel Sekreter hitaben göndereceği bir bildirimle; bu çerçeve Sözleşmeden çıktığını bildirebilir.
Böyle bir çıkma bildirimi; Genel Sekreterin bu bildirimi aldığı tarihten itibaren altı ay geçtikten sonra gelen ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde 32
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konseye üye Devletlere, diğer imzacı Devletler ile bu çerçeve Sözleşmeye katılan bir Devlete aşağıdaki konuları bildirir.
a) Bir imzayı;
b) Bir onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdi edilmesini;
c) Yirmi sekiz, yirmi dokuz ve otuzuncu maddelere göre bu çerçeve Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihi;
d) Bu çerçeve Sözleşme ile ilgili başka her hangi bir tasarrufu, bildirimi veya tebliği.
Aşağıda imzası bulunanlar, usulüne göre yetkilendirilmiş olarak, tanıkların huzurunda bu belgeyi imzalamışlardır.
1 Şubat 1995 tarihinde Strasbourg’ta her ikisi de aynı ölçüde geçerli olmak üzere; İngilizce ve Fransızca olarak düzenlenen bu metin tek bir kopya halinde Avrupa Konseyi arşivinde saklanır.
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri bu metnin onaylı birer örneğini Avrupa Konseyine üye her Devlete ve bu çerçeve Sözleşmeyi imzalamaya ve katılmaya davet edilen Devletlere gönderir.
Hasan Fehmi Kokay,1875 yılında Denizli Babadağı’nda doğdu. İlk ve orta öğrenimini Trabzon Rüştiyesi ve Mülki İdadisinde tamamladı. 10 Ağustos 1898’de de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden (Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne – İstanbul Hukuk Mektebi) mezun oldu.
Sırasıyla. Çorum, Niğde, Perşembe Savcı Yardımcılıkları görevlerinden sonra İzmir Bidayet Mahkemesi Başkanlığına atanmıştır. Sonrasında Halep İstinaf Savcılığı, Bursa İstinaf Mahkemesi Başkanlığı yapmıştır. İstanbul’daki Damat Ferit Hükümeti tarafından isteğine bakılmaksızın zorla Kastamonu’ya atanması nedeniyle hakimlikten çekilmiş, bir süre Bursa’da avukatlık yapmıştır. Bursa’dan 1920’de milletvekili seçilmiş ve bu görevini sürdürdüğü sırada Sivas Temyiz Heyeti Hukuk Dairesi Başkanlığına atanmıştır. 1921’de görevi Ceza Dairesi Başkanlığına çevrilmiştir. Kendisine 1.Başkanlık görevinin hangi tarihte verildiği konusunda kesin sonuç veren resmi nitelikte yazılı belge yoktur. Ancak 1921 tarihinde izin uzatım isteğini kapsayan telgrafı “Temyiz Reisi Evveli Hasan Fehmi” imzası ile göndermiştir. Hasan Fehmi Bey 14 Kasım 1922′ de Sivas Hükümet Konağında bulunan makam odasında vefat etmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun - 1983
Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 16 Haziran 1983 tarihinde kabul edilen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile kurulmuştur. Kanun, Resmî Gazetenin 18 Haziran 1983 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 1973 yılında ilk kez 1773 Sayılı Kanun ile kurulmuş ancak Anayasa Mahkemesi tarafından 11 Ekim 1976’da kaldırılmış; 1983 yılında 2845 Sayılı Kanun ile yeniden kurulmuştur. Kurulan bu mahkemeler 1 Nisan 1984 tarihinde göreve başlamış ve 2004 yılına kadar görevine devam etmiştir.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]
KANUNUN GENEL GEREKÇESİ
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 143 üncü maddesinde «Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulur. Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan iki asıl ve iki yedek üye ile bir savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur. Başkan, bir asıl ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından; bir asıl bir yedek üye, birinci sınıf askerî hâkimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askerî hâkimler arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır. Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkan, üye ve yedek üyeleri ile savcı ve savcı yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin işleyişi, görev ve yetkileri ve yargılama usulleri ile ilgili diğer hükümler, kanunda gösterilir. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yargı çevresine giren bölgelerde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde, bu bölgelerle sınırlı olmak üzere kanunla belirlenen esaslara göre Devlet Güvenlik Mahkemesi, Sıkıyönetim Askerî Mahkemesine dönüştürülebilir.» hükmü yer almaktadır.
Maddenin gerekçesinde, «Devlet Güvenlik Mahkemelerine hasredilen bu madde 1961 Anayasasının 136ncı maddesinden alınmıştır. Duruşma yapıp hüküm veren hâkim sayısı üçe indirilmek suretiyle de diğer mahkemelerle ahenkli bir hale getirilmiştir. Hâkim ve savcıların atanmaları, hükümlerinin temyiz merciinde olduğu gibi farklar kaldırılmış ve böylece tabiî hâkim ilkesine uygun olmadığı yolundaki iddialara yer verilmemesine dikkat edilmiştir.» 1961 Anayasasının 136ncı maddesinde, mahkemelerin kuruluşuna ilişkin hükümler mevcuttur. Bu madde 1699 sayılı Kanunla değiştirilmiş ve maddeye 2, 3, 4, 5 ve 6 ncı fıkralar eklenmiştir.
Daha sonra ise Anayasa gereği Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 1773 sayılı Kanun yürürlüğe girmiş, ancak Anayasa Mahkemesinin 11.10.1975 tarihli ve 15380 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan kararı ile iptal edilmiştir. Genel mahkemeler arasında yeri, bir Anayasal müessese olarak tayin ve tespit edilen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluş nedenleri 1699 sayılı Kanunun gerekçesinde açıklanmıştır. Burada; «Bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de son yıllarda yeni suç ve suçluluk kavramları ortaya çıkmış dolayısıyla suçluların ve suçların kovuşturulması için yeni usuller aranması ve bulunması zorunlu hale gelmiştir, özellikle (Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devlet güvenliğini ilgilendiren) suçların kovuşturulmasında ve yargılanmasında, gerek ceza müessiriyetini artırmak için süratli yargılamayı sağlamak ve gerekse özellik arz eden bu suçların, ihtisaslaşmış mahkemelerde görülmesini mümkün kılmak için «Devlet Güvenlik Mahkemeleri» kurulması faydalı görülmüştür.
1961 Anayasasında yer alan hüküm ile 2709 sayılı Anayasada mevcut 143 üncü madde mukayese edildiğinde bir takım farklılıklar bulunduğu görülecektir. Şöyle ki:
1. Her Devlet Güvenlik Mahkemesi bir Başkan, dört üye ile iki yedek üyeden kurulurken, bu mahkemeler bugün bir Başkan, iki asıl, iki yedek üyeden kurulmaktadır. Başkan ve bir asıl bir yedek üye birinci sınıfa ayrılmış adlî yargı hâkim ve savcıları arasından; bir asıl bir yedek üye ise birinci sınıf askerî hâkimler arasından atanacaktır. Millî Güvenlik Konseyi (S. Sayısı : 610)
2. Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde kurulacak Cumhuriyet savcılığı teşkilâtında bir farklılık bulunmamaktadır. Cumhuriyet savcısı birinci sınıfa ayrıl niş adlî yargı Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet savcı yardımcıları ise adlî yargı savcıları ile askerî hâkimler arasından yetkili organlarca atanacaklardır.
3. 1961 Anayasasında yer alan hükme göre Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanlığı, üyeliği yedek üyeliği, savcılığı ve savcı yardımcılığı atanmalarında Bakanlar Kurulunca her boş yer için bir misli aday gösterilerek; Bakan, asıl ve yedek hâkim üyeler Yüksek Hâkimler Kurulunca; savcı ve yardımcıları Yüksek Savcılar Kurulunca; askerî hâkimlerden atanacak üye, yedek üye ve savcı yardımcıları ise özel kanunlarda gösterilen usule göre atanırken; 143 üncü maddeye göre Bakanlar Kurulu aday göstermesi söz konusu olmadan hâkim ve savcıların atanmaları doğrudan doğruya Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, askerî hâkimlerden atanacak üye, yedek üye ve savcı yardımcıları ise özel kanunlarda gösterilen usule göre, atanacaklardır. Bu suretle iptal edilen 1773 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kanununda büyük tenkit mevzuu olan ve tabiî hâkim ilkesine aykırı düştüğü ileri sürülen bir husus, yeni düzenlenen 143 üncü madde ile giderilmiş ve mahkemelerde görev alacak hâkim ve savcıların atanması genel hükümlere tabi kılınmıştır.
4. 1961 Anayasası ve buna uygun çıkarılan 1773 sayılı Kanunda Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkan, üye, savcı ve savcı yardımcıları üç yıl için atanacakları, bu süre içinde aslî görevleri ile ilişkileri kesilerek görev yapacakları ve sürenin bitiminde yeniden atanmalarının mümkün olduğu belirtilmişken, yeni Anayasada ve buna uygun olarak düzenlenen tasarıda bu müddet dört yıla çıkarılmıştır.
5. 1773 sayılı Kanunda Devlet Güvenlik Mahkemelerinden verilen kararların temyiz mercii, Yargıtay’da yalnız bu mahkemelerin kararlarını incelemek üzere kurulan özel bir daireye verilmişken, hazırlanan yeni tasarıda ihtisaslaşma esas alınmış ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinden verilen kararların temyiz mercii Yargıtay olarak bırakılmasına rağmen, davaların mahiyetine göre farklı dairelerde inceleme yoluna gidilmiştir.
Anayasanın 143 üncü maddesine göre düzenlenen tasarı dört bölümden ibarettir. Birinci bölümde Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve yetkileri, ikinci bölümde görevleri, üçüncü bölümde yargılama usulleri, dördüncü bölümde ise çeşitli hükümler yer almaktadır.[/box]
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun – 1983
BİRİNCİ BÖLÜM
Kuruluş ve Yetki Kuruluş
MADDE 1
Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara ilişkin davalara bakmak üzere; Ankara, Diyarbakır, Erzincan, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya ve Malatya il merkezlerinde, bu illerin adlarıyla anılan Devlet güvenlik mahkemeleri kurulmuştur.
Mahkemelerin yargı çevresi
MADDE 2
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi: Ankara, Amasya, Bolu, Çankırı, Çorum, Kastamonu, Samsun, Sinop, Zonguldak;
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : Diyarbakır, Bitlis, Hakkâri, Mardin, Sürt, Urfa, Van;
Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : Erzincan, Ağrı, Artvin, Bingöl, Elâzığ, Erzurum, Giresun, Gümüşhane, Kars, Muş, Ordu, Rize, Trabzon, Tunceli;
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : İstanbul, Balıkesir, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Edirne, Kırklareli, Kocaeli, Sakarya, Tekirdağ;
İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : İzmir, Antalya, Aydın, Burdur, Denizli, Isparta, Manisa, Muğla, Uşak;
Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : Kayseri, Kırşehir, Nevşehir, Sivas, Tokat, Yozgat;
Konya Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi : Konya, Afyon, Eskişehir, Kütahya, Niğde;
Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresi: Malatya, Adana, Adıyaman, Gaziantep, Hatay, İçel, Kahramanmaraş; İllerini kapsar.
Adalet Bakanlığı, gelen iş durumunu göz önünde bulundurarak aynı yerde birden fazla Devlet güvenlik mahkemesi kurulmasına karar verebilir. Bu halde mahkemeler numaralandırılır. Bir Devlet güvenlik mahkemesine gelen iş durumunun veya olağanüstü bir halin gerekli kılması hallerinde bir mahkemenin yargı çevresinde bulunan il ve ilçeler Adalet Bakanlığının önerisi üzerine, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararıyla başka bir yerdeki Devlet güvenlik mahkemesine bağlanabilir. Bu karar Resmî Gazetede yayımlanır. Yayımdan önce açılmış davalar hakkında bu sebebe dayanılarak yetkisizlik kararı verilemez.
Mahkeme kurulu
MADDE 3
Devlet güvenlik mahkemeleri, bir başkan iîe iki üyeden oluşur.
Her Devlet güvenlik mahkemesinde ayrıca iki yedek üye bulunur.
Savcılık
MADDE 4
Her Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde bir Cumhuriyet savcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet savcı yardımcısı bulunur. Bir yerde birden fazla Devlet güvenlik mahkemesi kurulmuş olsa bile, bir Cumhuriyet savcılığı teşkilatı ile yetinilir. • Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde Cumhuriyet savcı yardımcılarının miktarı doğrudan doğruya ve nispeti ise Millî Savunma Bakanlığının görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca tespit edilir.
Hâkim ve savcıların nitelikleri
MADDE 5
Devlet güvenlik mahkemesinin başkanı ve bir asıl bir yedek üyesi iîe Cumhuriyet savcısı, birinci sınıfa ayrılmış adlî yargı hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından;, bir asıl bir yedek üyesi birinci sınıfa aynim iş askerî hâkimler arasından; Cumhuriyet savcı” yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askerî hâkimler arasından atanır.
Atama
MADDE 6
Devlet güvenlik mahkemelerinin başkanları, adlî yargıya mensup; asıl ve yedek üyeleri, Cumhuriyet savcıları ve Cumhuriyet savcı yardımcılara Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca atanır. Askerî hâkimler arasından üye, yedek üye ve Cumhuriyet savcı yardımcılarının atanmaları, özel kanunlarında gösterilen usule göre yapıhr. Devlet güvenlik mahkemeleri başkan, üye ve yedek üyeleri île Cumhuriyet savcı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları, meşru mazeretleri halinde muvafakatini! alınmadıkça dört yıldan önce başka bir yere veya göreve atanamazlar. Bu Kanun ve diğer kanunlardaki istisnalar saklıdır. Süresi bitenler yeniden atanabilirler. Yeni atananlar göreve başlayıncaya kadar süresi dolanların görevleri devam eder. Görevlerde boşalma olması halinde Adalet Bakanağının bildirmesi üzerine yukarıdaki hükümler gereğince yetkili mercilerce on beş gün içinde yeni atamalar yapılır. Devlet güvenlik mahkemelerinde görevli başkan, üye, yedek üye, Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları hakkında kendi kanunlarına göre yapılacak soruşturma sonunda görev yerlerinin değiştirilmesine dair yetkili kural veya mercilerce karar verildiği takdirde, ilgili hâkim, askeri hâkim, Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcılarının görev yeri veya görevi, özel kanunlarında gösterilen usule göre değiştirilebilir,
Başkan ve üyenin bulunmaması hali
MADDE 7
Devlet güvenlik mahkemesi başkanının hukukî veya fiilî sebeplerle görevi başında bulunmaması hallerinde, başkanlık görevi, asıl üyelerden meslekte kıdemli olan tarafından yerine getirilir. Hukukî veya fiilî sebeplerle görevi başında bulun mayan asıl üyelerin yerine yedekleri; başkanlığa askerî hâkim üyenin vekâlet etmesi halinde ise adlî yargıdan gelen yedek üye mahkeme kuruluna katılır.
Geçici görevlendirme
MADDE 8
Devlet güvenlik mahkemesinin, yedek üyelerinin de katılması iîe teşekkül- edemediği hallerde, boş olan üyelikler, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, varsa aynı yerdeki diğer Devlet güvenlik mahkemelerinin, yoksa başka bir yer Devlet güvenlik mahkemesinin ası! veya yedek üyelerine geçici yetki verilmek suretiyle gecikmeksizin doldurulur. İş durumunun zorunlu kıldığı hallerde. Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir Devlet güvenlik mahkemesi nezdindeki Cumhuriyet savcı veya yardımcılarından bir veya birkaçını, başka yer Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde, adlî yargı Cumhuriyet savcı veya Cumhuriyet savcı yardımcılarını da bulunduğu yer veya başka yerdeki Devlet güvenlik mahkemelerinde geçici olarak görevlendirebilir.
İKİNCİ BOLUM
Görev Devlet güvenlik mahkemelerinin görevleri
MADDE 9
Devlet güvenlik mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla görevlidir:
a) Türk Ceza Kanununun 125 ilâ 143 üncü maddelerinde; 146 ilâ 157nci maddelerinde; 161, 163, 168, 169, 171, 172, 174 üncü maddelerinde; 179 uncu maddenin ikinci fıkrasında; 180 inci maddesinde; 188 inci maddenin üçüncü ve müteakip fıkralarında; 201 inci maddesinde; 254 üncü maddenin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi ile üçüncü fıkrasında; 255 inci maddesinde; 258 inci maddenin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi ile beşinci fıkrasında; 312nci maddenin ikinci fıkrasında;313 ve 314 üncü maddelerinde; 370, 376, 377, 384, 390ıncı maddelerinde; 450 inci maddenin ikinci ve on birinci bentlerinde; 499 uncu maddenin ikinci fıkrasında; 517nci maddenin uygulanmasını gerektiren hallerde 516nci maddede; yazılı suçlar,
b) 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun ile Türk Ceza Kanununun 246 ve 403 üncü maddelerinde yazılı toplu olarak veya teşekkül vücuda getirmek suretiyle işlenen suçlar,
c) 1918 Sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibi Hakkında Kanunda yazılı teşekkül vücuda getirmek suretiyle işlenen kaçakçılık suçlarıyla aynı Kanunun 29 ve 30 uncu maddelerinde yazılı suçlar,
d) Anayasanın 120nci maddesi gereğince olağanüstü hal ilân edilen bölgelerde, olağanüstü halin ilânına neden olan olaylara ilişkin suçlar,
c) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islendikleri ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendirdikleri takdirde;
1. Türk Ceza Kanununun 162 ve 164 üncü maddelerinde, 191 ve 193 üncü maddelerinin ikinci fıkralarında, 234, 235, 236, 242, 256, 257, 271, 296 ve 369 uncu maddelerinde, 371 ilâ 374 üncü maddelerinde, 378 ilâ 3S2 inci maddelerinde, 385 ilâ 388 inci maddelerinde, 391 ilâ 394 üncü maddelerinde, 448 ve 449 uncu maddelerinde, 450 inci maddesinde (ikinci ve on birinci bentler hariç), 451, 452, 464, 495, 496, 497, 498 inci maddelerinde, 499 uncu maddesinde (ikinci fıkrası hariç), 512 inci maddesinde, yazılı suçlar.
2. Devlete ast posta, telgraf, telefon, radyo, telsiz ve televizyon gibi bilcümle haberleşme araç, gereç, tesis ve tellerine karşı işlenen hırsızlık suçları.
3. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hürriyeti, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt, Dernekler ve Telsiz kanunlarında yazılı suçlar. Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun Devlet güvenlik mahkemelerinde yargılanırlar. Ancak. Anayasa Mahkemesi ve Yargılayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yargılama Usulleri Soruşturma usulü
MADDE 10
Devlet Güvenlik Mahkemesinin görevine giren suçlarda ilk soruşturma yapılmaz.
Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçların hazırlık soruşturması, bu mahkeme nezdinde bulunan Cumhuriyet savcısı veya Cumhuriyet savcı yardım olan tarafından yapılır.
Soruşturmanın gerekli kıldığı hallerde, suç mahallî ile delillerin bulunduğu yerlere gidilerek soruşturma yapılır.
Suç, Devlet güvenlik mahkemesinin bulunduğu yer dışında işlenmiş ise, Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcılığı, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcılığından, hazırlık soruşturmasının yapılmasını isteyebilir. Bu takdirde hazırlık soruşturması bu yer Cumhuriyet savcısı veya Cumhuriyet savcı yardımcıları tarafından bizzat yapılır.
Suç, askerî bir mahalde işlenmişse Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı, hazırlık soruşturmasının yapılmasını ilgili askerî savcıdan isteyebilir. Bu takdirde hazırlık soruşturması, askerî savcı veya yardımcıları tarafından bizzat yapılır. Dördüncü ve beşinci fıkralara göre soruşturma yapmakla görevlendirilen Cumhuriyet savcıları ile askerî savcılar, bu soruşturmayı öncelikle ve ivedilikle yapar.
Bu Kanun kapsamına giren suçlar hakkında, suç görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet Savcılıklarınca doğrudan doğruya takibat yapıla.
Cumhuriyet savcıları ve askerî savcıların suça el koymaları
MADDE 11
Mahallî Cumhuriyet savcılığı veya suç askerî bir mahalde işlenmişse usulüne göre askerî savcılık, ihbar veya herhangi bir suretle bu Kanun kapsamına giren bir suçun işlendiğini haber alır almaz, durumu derhal Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde bulunan Cumhuriyet savcılığına bildirmekle beraber, Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcılığının işe el koymasına kadar gerekli soruşturmayı usulüne göre bizzat yapar ve evrakı derhal Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcılığına gönderir.
Tanıklara yemin verilmesi
MADDE 12
Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçların hazırlık soruşturması sırasında tanıklara yemin verdirilir.
Soruşturma ve kovuşturmada yetki
MADDE 13
Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcısı ile Cumhuriyet savcı yardımcıları, adlî yargı Cumhuriyet savcılarının bütün yetkilerini haizdirler. Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcısı ile Cumhuriyet savcı yardımcıları, soruşturma sırasında hâkim tarafından verilmesi gereken kararı, varsa o yer Devlet güvenlik mahkemesi yedek üyesinden, aksi halde, yetkili adlî yargı hâkimlerinden isteyebilirler. Bu istemler yirmi dört saat içinde karara bağlanır.
Devlet güvenlik mahkemesi yedek üyesi tarafından verilen kararlara karşı itirazlar, Devlet güvenlik mahkemesinde kesin karara bağlanır. Bütün zabıta makam ve memurları, Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcılarının soruşturma, kovuşturma ve infaza ilişkin emirlerini öncelikle yerine getirmek zorundadırlar.
Yukarıdaki fıkra hükmü, Devlet güvenlik mahkemesi veya bu mahkeme başkanınca verilen emirler hakkında da uygulanır. Gecikmesinde sakınca bulunan haller dışında bu emirler yazılı olarak verilir. Sözlü olarak verilen emirler bilahare yazı ile teyit edilir.
Zabıtanın görev ve yetkileri
MADDE 14
Zabıta, soruşturma ve kovuşturma sebebiyle sanığı, tanığı, bilirkişiyi ve suçtan zarar gören şahsı, Devlet güvenlik mahkemesi veya başkanının, Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcısının veya Cumhuriyet savcı yardımcılarının, mahkeme naibinin veya istinabe olunan hâkimin emirleriyle, belirtilen gün, saat ve yerde hazır bulundurmaya mecburdur. Bu emir, çağırılanlar hakkında zabıtaya, ihzar müzekkeresinde olduğu gibi zor kullanma yetkisi verir. Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçların soruşturma veya kovuşturması sırasında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa 1696 Sayılı Kanunla eklenen ek 4 üncü madde hükümleri de uygulanır. Bu madde hükümleri, Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suça el koymuş Cumhuriyet savcısı veya Cumhuriyet savcı yardımcısı, askerî savcı, sulh veya sorgu hâkimleriyle naip veya istinabe olunan hâkimin veya istinabe olunan Cumhuriyet savcısı veya askerî savcının emir ve istekleri hakkında da uygulanır.
Zabıta amir ve memurları hakkında soruşturma
MADDE 15
Bu Kanunun 13 ve 14 üncü maddelerindeki hükümlere aykırı hareket eden zabıta amir ve memurları hakkında doğrudan doğruya soruşturma ve kovuşturma yapılır.
Yakalama ve tutuklama
MADD E 16
Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçlar sebebiyle yakalanan veya tutuklanan kimse tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırk sekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok on beş gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Anayasanın 120nci maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde yakalanan veya tutuklanan kimseler hakkında yukarıdaki fıkrada belirlenen süreler iki kat olarak uygulanır.
Cumhuriyet savcılığının kararma itiraz
MADD E 17
Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde bulunan Cumhuriyet savcısı veya Cumhuriyet savcı yardımcılarının, kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair verdikleri karara, dilekçe sahibi aynı zamanda suçtan zarar gören kimse ise, kararın kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının veya Cumhuriyet savcı yardımcısının mensup olduğu Devlet güvenlik mahkemesine en yakın Devlet güvenlik mahkemesi başkanına itiraz edebilir.
Mahkemelerin derecesi ve en yakın mahkeme
MADDE 18
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerinin uygulanması bakımından, Devlet güvenlik mahkemeleri ağır ceza mahkemesi derecesindedir. Ancak, aynı derecedeki en yakın mahkemenin tayinde, diğer Devlet güvenlik mahkemeleri nazarı itibara alınır. Aynı yerde birden çok Devlet güvenlik mahkemesi kurulmuş ise en yakın aynı derecedeki mahkeme, sayı itibariyle takip eden mahkemedir.
Bina, araç, gereç ve personelden geçici yararlanma
MADDE 19
Devlet güvenlik mahkemesi nezdinde bulunan Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları, soruşturmanın gerekli kılması halinde, geçici olarak, Devlet güvenlik mahkemesinin yargı çevresi içindeki genel ve katma bütçeli dairelere, kamu iktisadî teşebbüs ve teşekküllerine, il özel idarelerine, belediyelere, resmî ve özel bankalara ait bina, araç, gereç ve personelden yararlanmak için istemde bulunabilirler. Bu istemler, ilgili kurum ve makamlarca geciktirilmeksizin yerine getirilir. Özürsüz olarak bu istemleri zamanında yerine getirmeyen yukarıdaki kuruluşların sorumlu kişileri, bir aydan üç aya kadar hapis ve beş bin liradan az olmamak üzere ağır para cezasıyla cezalandırılırlar. Türk Silahlı Kuvvetleri; kıta, karargâh ve kurumlarından istemde bulunulması halinde, istem, yetkili amirlikçe değerlendirilerek yerine getirilebilir.
Duruşma ile ilgili özel hükümler
MADD E 20
Devlet güvenlik mahkemesinin görevine giren suçlar acele işlerden sayılır ve bu suçlara ilişkin davalara adlî ara vermede de bakılır. Bu davalarda Cumhuriyet savcılığı, sanığın kimliğini, suç teşkil eden eylemin neden ibaret olduğunu, kanunî unsurları ile uygulanması istenen kanun maddelerini ve delilleri belirtmek suretiyle iddianameyi özetleyerek okuyabilir. Devlet güvenlik mahkemesinde görülmekte olan davaların talik süresi, zorunlu haller dışında otuz günden fazla olamaz. Bu davalarda esas hakkındaki iddiasını bildirmek için Cumhuriyet savcılığına, müdahil veya vekiline; iddialara karşı savunmasını yapmak için ise sanık veya vekiline verilecek süre on beş günü geçemez.
Ancak, on beş ve daha fazla sanıklı davalarda bu süreler bir aya kadar uzatılabilir.
İki yüzden çok sanıklı davalarda sanıklardan bir kısmının duruşmanın bazı oturumları ile ilgileri bulunmuyor ise, duruşmanın bu oturumlarının yokluklarında yapılmasına mahkemece karar verilebilir. Ancak, bu sanıkların yokluklarında yapılan oturumlarda kendileri ile ilgili bir durum oflaya çıktığı takdirde buna ilişkin söz ve işlerin esaslı noktalan müteakip oturumlarda kendilerine bildirilir.
Devlet güvenlik mahkemesi, davaların hızla yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti ile güvenlik bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verebilir. Devlet güvenlik mahkemesi, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 216nci maddesindeki şartlara bakılmaksızın, tanık ve bilirkişileri naip hâkim marifetiyle dinleyebilir.
Tebligat
MADDE 21
Kendisine veya onun namına tebligat yapılacak kimselere tebligat yapılamaması hallerinde tebligat, işin ivediliğine göre basın veya radyo vasıtasıyla yapılabilir. Duruşmada hazır bulunmayan sanık MADDE 22. — Sorgusu yapılmış olan sanık, talik veya tehir olunan günde gelmez ve mahkemece de duruşmada hazır bulunmasına lüzum görülmezse, duruşmada hazır bulunmak mecburiyetinden vareste tutulma istemi olmasa bile dava gıyabında bitirilebilir.
Duruşmanın inzibatı ve cezalar
MADDE 23
Duruşmanın inzibatını sağlamak, mahkeme başkanına aittir. Duruşmanın inzibatım bozan kişiyi, mahkeme başkanı derhal duruşma salonundan çıkartır. Mahkemeye, mahkeme başkanı veya üyelerden herhangi birine, Cumhuriyet savcısına, Cumhuriyet savcı yardımcısına, tutanak kâtibine veya görevlilere karşı uygun olmayan söz yahut davranışta bulunan kişi hakkında, mahkemece tutuklama karan verilir.
Tutuklanan kişi yirmi dört saat içinde sorguya çekilerek inzibatî nitelikte olmak üzere bir aydan altı aya kadar hafif hapis cezası ile cezalandırılır. Bu karar kesindir. 1136 saylı Avukatlık Kanununun 58 inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü saklıdır.
Tutuklu veya cezaevinde bulunan hükümlüler hakkında bu cezanın üçte biri hücrede infaz olunur. Mahkeme duruşmanın inzibatını bozan sözlü veya yazılı beyan ve davranışlar ile mahkemeye, mahkeme başkam veya üyelerden herhangi birine, Cumhuriyet savcısına, Cumhuriyet savcı yardımcısına, tutanak kâtibine yahut görevlilere karşı uygun olmayan söz ve davranışlar hakkında yayım yasağı koyabilir. Bu yasağa rağmen yayımda bulunanlara üç aydan altı aya kadar hapis cezasıyla birlikte beş bin liradan on beş bin liraya kadar ağır para cezası verilir.
Mahkeme başkanı, duruşmanın inzibatını bozan sanığı veya müdafii o günkü duruşmanın tamamına çıkmamak üzere duruşma salonundan çıkartır. Bunların, sonra gelen oturumda da duruşmayı önemli ölçüde aksatacak davranışlara devam edecekleri anlaşılır ve hazır bulunmaları gerekli görülmezse, yokluklarında duruşmaya devam olunmasına mahkemece karar verilebilir. Bu karar, esasa ilişkin iddia ve savunmanın yapılmasına engel olacak biçimde uygulanamaz.
Duruşma salonundan çıkartılan sanık ve müdafiin, bundan sonraki duruşmalarda da duruşmanın inzibatını bozmakta ısrar etmeleri halinde, bir daha aynı dava ile ilgili duruşmaların tamamına veya bir kısmına katılmamalarına da karar verilebilir.
Yukarıdaki fıkra, müdafi hakkında uygulandığı takdirde keyfiyet ilgili baroya bildirilmekle beraber müvekkiline de, dilerse başka bir müdafi tayin etmesi için süre verilir.
Müdafi, Avukatlık Kanununun 41 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince tayin edilmiş ise durum, kendisini tayin eden mercie de bildirilir. Duruşma salonundan çıkartılan sanık veya müdafi, tekrar duruşmaya alındıklarında, yokluklarında yapılan iş ve işlemlerin esaslı noktalan bildirilir. Müdafi dilerse yokluğundaki tutanakların örnekleri de kendisine verilir. Yukarıda yazılı hallerde duruşma salonundan çıkarılan veya duruşmalara katılmamalarına karar verilen tanık veya müdafiler, mahkemenin tayin edeceği süre içinde yazılı savunma verebilirler.
Duruşma safahatının teknik araçlarla tespiti
MADDE 24
Çok sanıklı davalarda veya mahkemece gerekli bulunduğunda duruşma safahatı, mahkemenin uygun ve lüzumlu göreceği teknik araçlarla tespit olunabilir. Bu tespite müsteniden sonradan düzenlenecek duruşma tutanaklarının, duruşma safahatına uygun olduğu mahkeme heyeti ve tutanağı düzenleyen tutanak kâtibi tarafından tasdik edilir. Bunların birer örneği, önceden isteyen sanık ve mü lale verilir.
Kurulda değişiklik
MADDE 25
Mahkeme kurulunda değişiklik olduğu takdirde, geçen oturumlara ait tutanaklar, değişen hâkim tarafından duruşmaya çıkmadan önce okunur.
Hâkimlerin reddi istemini inceleyecek merci
MADDE 26
Devlet güvenlik mahkemesi başkanı ve üyelerinin reddine dair istemler, reddi istenilen başkan veya üyede değişiklik yapılmaksızın bu mahkemece incelenir.
İstemin reddine ilişkin kararlar aleyhine itiraz edilemez. Ancak, esas hükümle birlikte temyiz edilebilir.
Temyiz mercii
MADDE 27
Devlet güvenlik mahkemesi kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır. Yargıtay’da inceleme, suçun niteliğine göre ilgili ceza dairesinde yapılır.
Uyuşmazlıkların çözümü
MADDE 28
Devlet güvenlik mahkemeleri arasındaki yetki uyuşmazlıkları ve ilk derece adlî yargı mahkemeleriyle Devlet güvenlik mahkemeleri arasındaki görav uyuşmazlıkları, Yargıtay’ın ilgili ceza daireli tarafından öncelikle ve kesin olarak çözümlenir. Uygulanacak usul hükümleri MADDE 29. — Bu Kanunda gösterilen özel hükümler saklı kab>nk şartıyla, Devlet güvenlik mahkemelerinin görevine giren suçların soruşturma ve kovuşturmalarında Ceza Muhakemeleri U-:ıIü Kanunu hükümleri uygulanır.
DÖRDÜNCÜ BOLUM
Çeşitli Hükümler Diğer görevler
MADDE 30
Devlet güvenlik mahkemelerinde »e Cumhuriyet savcılığında görev yapacak yeteri kadar, genel idare hizmetleri ile yardımcı vesair hizmetlere mensup personelin ilk defa atanmalarında, memuriyete giriş sınavları Adalet Bakanlığınca hazırlanacak yönetmelik hükümlerine göre Devlet güvenlik mahkemeleri adalet komisyonlarınca yapılır. Kazananlar hakkında hazırlanacak atamalara ilişkin evrak Adalet Bakanlığına gönderilir. Atamalar Bakanlığın onayı ile tekemmül eder. 2845 16 . 6 . 1983 Bu madde gereğince atananların iş denetim ve gözetimleri, bağlı bulundukları mahkeme başkanlığı ve Cumhuriyet savcılığı tarafından yapılır. Mahkeme başkanı veya Cumhuriyet savcısının lüzum göstermesi halinde veya hizmetin gereği olarak bunların görev yerleri Adalet Bakanlığınca değiştirilebilir.
Devlet güvenlik mahkemesi adalet komisyonu
MADDE 31
Devlet güvenlik mahkemesi kurulan yerlerde birer Devlet güvenlik mahkemesi adalet komisyonu kurulur. Komisyon, Devlet güvenlik mahkemesi başkanının başkanlığında, bir asıl ve bir yedek üyesi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenecek hâkimler ile Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet savcısından oluşur. Aynı yerde birden fazla Devlet güvenlik mahkemesi bulunduğu takdirde, komisyon başkanı da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenir. Başkan veya hâkim üyenin yokluğunda bu Kanunun 7 nci maddesi kıyas yoluyla uygulanır. Cumhs0 Gece hekçisi Yardımcı Hizmetler 14 30 Kaloriferci Yardımcı Hizmetler 14 30
I – Gerekçeli 335 S. Sayılı basma yazı Danışma Meclisinin 69 uncu Birleşimine, 610 S. Sayılı basma yazı Millî Güvenlik Konseyinin 150 nci Birleşim tutanağına bağlıdır.
II – Bu Kanunu; Danışma Meclisi Millî Savunma, İçişleri ve Dışişleri ve Adalet, Millî Güvenlik Konseyi Adalet komisyonları görüşmüştür.
III – Esas No. : Danışma Meclisi 1/585, Millî Güvenlik Konseyi 1/488.
Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği, tıbbi laboratuvarların planlanma, ruhsatlandırma, açılması ile birlikte faaliyet alanlarının düzenlenmeleri, sınıflandırılmaları, izlenmeleri, denetlenmeleri ve faaliyetlerine son verilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemek, kaliteli ve verimli hizmet sunmalarını sağlamak için Sağlık Bakanlığı tarafından 9 Ekim 2013 tarihinde Resmi Gazete‘de yayınlanmıştır.
Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği, devlet ve vakıf üniversiteleri, başta olmak üzere; kamu kurum ve kuruluşları ile özel tüzel kişileri ve gerçek kişilere ait tıbbi laboratuvarları kapsamaktadır.
Yönetmelikte; birincil patoloji laboratuvarları, izleme ve dış kalite değerlendirme, hastabaşı testleri, ikincil patoloji laboratuvarları, klinik/servis testleri, laboratuvar dışı testler, tıbbi merkez laboratuvarları, muayenehanede yapılabilecek testler, özel müstakil tıbbi laboratuvarlar, özel sağlık kuruluşu bünyesindeki tıbbi laboratuvarlar, özel tıbbi laboratuvarlar, testler ve tıbbi laboratuvarların tanımı ve işleyişi ile ilgili tüm detaylar belirtilmiştir.
Tıbbi Laboratuvarların Kuruluşu
Tıbbi laboratuvarlar sağlık kurum ve kuruluşları bünyesinde veya müstakil olarak kurulabilmekte olup, tıbbi laboratuvarlar yönetmeliği kapsamında Sağlık Bakanlığınca; tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji ve tıbbi patoloji laboratuvarları olarak ruhsatlandırmaktadır.
Tıbbi laboratuvarlar üç sınıfa ayrılmaktadır:
Basit Hizmet Laboratuvarı
Kapsamlı Hizmet Laboratuvarı
Eğitim Hizmet Laboratuvarı
Tıbbi laboratuvarlar, sekiz saatten az olmamak üzere hizmet sunmakta olup; kurum/kuruluş bünyesinde bulunan tıbbi laboratuvarlar, mesai saatleri dışında hizmet bütünlüğünü bozmayacak şekilde hizmet verebilmektedir.
Tıbbi laboratuvarları fiziki alanı; tıbbi laboratuvar teknik alanı, destek alanları ve ofis alanları olmak üzere üç temel kısımdan oluşmaktadır. Tıbbi laboratuvar dışında klinik/servis, hastabaşı ve muayenehanede yapılabilecek testler çalışılabilmektedir.
Yönetmelik gereği; tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında tıbbi mikrobiyoloji uzmanları ve/veya enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanları, tıbbi biyokimya laboratuvarlarında tıbbi biyokimya uzmanları ve tıbbi patoloji laboratuvarlarında tıbbi patoloji uzmanları çalışmaya yetkilidir.
Yeni açılacak olan tıbbi laboratuvarların açılmasına Sağlık Bakanlığınca planlama kapsamında izin verilmekte olup; tıbbi laboratuvar açılması ile ilgili iş ve işlemler Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülmektedir.
TIBBİ LABORATUVARLAR YÖNETMELİĞİ
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar ve Kısaltmalar
Amaç
MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; tıbbi laboratuvarların planlanması, ruhsatlandırılması, açılması, faaliyetlerinin düzenlenmesi, sınıflandırılması, izlenmesi, denetlenmesi ve faaliyetlerine son verilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemek, kaliteli ve verimli hizmet sunmalarını sağlamaktır.
Kapsam
MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, devlet ve vakıf üniversiteleri, kamu kurum/kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişilerine ve gerçek kişilere ait tıbbi laboratuvarları kapsar.
Dayanak
MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik; 19/3/1927 tarihli ve 992 sayılı SeririTaharriyat ve Tahlilat Yapılan ve Masli Teamüller Aranılan Umuma Mahsus Bakteriyoloji ve Kimya Laboratuvarları Kanununun 7 nci maddesi, 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun 3 üncü maddesi ile 9 uncu maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi ve 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 40 ıncı maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
Tanımlar ve kısaltmalar
MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen;
a) Bakan: Sağlık Bakanını,
b) Bakanlık: Sağlık Bakanlığını,
c) Birincil patoloji laboratuvarı: Hastaya ait patoloji numunelerini ve bunlardan üretilen verileri saklayan ve gerektiğinde konsültasyon amacıyla belirlenen tıbbi laboratuvara gönderen patoloji laboratuvarını,
ç) Dış kalite değerlendirme: Tıbbi laboratuvarların test sonuçlarının güvenilirliğini sağlamak veya yükseltmek amacıyla tıbbi laboratuvarın dışındaki bir sistem/kurum/kuruluş tarafından düzenlenen içeriği veya konsantrasyonubilinen ya da bilinmeyen numunelerle yapılan izleme ve değerlendirme çalışmasını,
d) Genel Müdür: Sağlık Hizmetleri Genel Müdürünü,
e) Genel Müdürlük: Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünü,
f) Hastabaşı testleri: Kalıcı ve özel bir alan gerektirmeksizin, hastanın bulunduğu yerin yanında hemşire, hekim, tıbbi laboratuvar teknikeri veya tıbbi laboratuvar teknisyeni tarafından gerçekleştirilen, elde taşınabilen veya hasta başına geçici olarak getirilebilen kit, cihaz veya aygıtlar ile yapılabilen testleri,
g) İç kalite kontrol: Analitik sürecin kalitesini değerlendirmek ve sonuçların güvenilirliğini yükseltmek amacıyla tıbbi laboratuvar tarafından yapılan kalite kontrol çalışmasını,
ğ) İkincil patoloji laboratuvarı: Konsültasyon amacıyla gönderilen hastaya ait patoloji numuneleri ve bunlardanüretilen verileri kabul eden ve değerlendirerek rapor yazan patoloji laboratuvarını,
h) Klinik/Servis testleri: Yataklı tedavi kurumlarında sadece kendi hastaları ile sınırlı kalması koşuluyla, ilgili klinik uzmanı tarafından mikroskopla incelenen numuneler ile yapılan testler ve kurumda bu Yönetmelikte tanımlanan tıbbi laboratuvar uzmanlık ana dallarında çalışılmayan testleri,
ı) Komisyon: Tıbbi Laboratuvar Bilimsel Komisyonunu,
i) Laboratuvar dışı testler: Muayenehanede yapılabilecek testler, hasta başı testler ile klinik/serviste yapılan testleri,
j) Merkezi laboratuvar: Birden fazla uzmanlık dalında faaliyet göstermek üzere kurulan, aynı fiziki alanda veya laboratuvar girişinden itibaren tüm laboratuvar arası asansör ve merdiven kullanımı dahil bütünlük ve müstakiliyet arz eden ve her bir uzmanlık dalı için ayrı tıbbi laboratuvar birim sorumlusu bulunan tıbbi laboratuvarı,
k) Muayenehanede yapılabilecek testler: Basit hizmet laboratuvarında yapılan testler ile hekimin yalnızca muayene ettiği hastaya yönelik tanıyı güçlendirmek amacıyla yapmış olduğu mikroskobik testleri,
l) Müdürlük: Bakanlık il/ilçe sağlık müdürlüklerini,
m) Özel müstakil tıbbi laboratuvar: Gerçek veya tüzel kişiler tarafından müstakil olarak açılan ve işletilen tıbbi laboratuvarı,
n) Özel sağlık kuruluşu bünyesindeki tıbbi laboratuvar: Özel hastane, tıp merkezi ve poliklinik bünyesinde faaliyet göstermek amacıyla açılan tıbbi laboratuvarı,
o) Özel tıbbi laboratuvar: Özel müstakil tıbbi laboratuvarlar ile özel sağlık kuruluşu bünyesindeki tıbbi laboratuvarları,
ö) SKYS: Sağlık Kuruluşları Yönetim Bilgi Sistemini,
p) Test: Tıbbi laboratuvara gelen veya tıbbi laboratuvarda alınan bir numunede bir veya daha fazla parametrenin aynı anda çalışılabilmesine imkan sağlayan ve analiz öncesi (preanalitik), analiz (analitik), analiz sonrası(postanalitik) tüm evreleri kapsayan süreci/çalışmaları,
r) Tıbbi laboratuvar: İnsanlarda, sağlığın değerlendirilmesi, hastalıkların önlenmesi, tanısı, takibi, tedavinin izlenmesi ve prognoz öngörüsü amacı ile insana ait biyolojik numunelerin veya dolaylı olarak ilişkili olduğu numunelerin incelendiği, sonuçların raporlandığı, gerektiğinde yorumlandığı ve ileri incelemeler için önerileri de içeren hizmetlerin sunulduğu laboratuvarları,
ifade eder.
İKİNCİ BÖLÜM
Komisyonun Teşkili, Görevleri, Çalışma Usul ve Esasları
Komisyonun teşkili
MADDE 5 – (1) Tıbbi laboratuvar hizmetlerinin geliştirilmesi ve kalitesinin artırılması amacıyla tıbbi laboratuvarlar ve testlerle ilgili bilimsel görüş vermek üzere, Bakanlıkça Komisyon oluşturulur.
(2) Komisyon, Genel Müdür veya en az daire başkanı düzeyinde bir yetkili başkanlığında toplanır. Komisyonüyeleri Genel Müdürün teklifi ile Bakan tarafından görevlendirilir. Komisyon, 992 sayılı SeririTaharriyat ve Tahlilat Yapılan ve Masli Teamüller Aranılan Umuma Mahsus Bakteriyoloji ve Kimya Laboratuvarları Kanununa göre tıbbi laboratuvar açma yetkisi bulunan uzmanlık dallarından ve en az doçent/eğitim görevlisi olan asgari birer temsilci olmaküzere, toplam yedi üyeden oluşur.
(3) Komisyon üyelerinin görev süresi iki yıldır. Süresi dolan üyeler tekrar görevlendirilebilir. Herhangi bir sebeple boşalan üyelik için kalan süreyi tamamlamak üzere yeni üye seçilir.
(4) Komisyon toplantılarına mazeretsiz olarak iki defa üst üste katılmayan üyenin üyeliği sona erer. Bu üye sonraki dönemlerde tekrar Komisyon üyesi olamaz.
Komisyonun görevleri
MADDE 6 – (1) Komisyon tavsiye kararı alır. Komisyonun görevleri şunlardır:
a) Tıbbi laboratuvarların sınıflarına uygun olarak sağlamaları gereken asgari standartlar ve kalite standartlarının belirlenmesi ile ilgili görüş bildirmek.
b) Test bazında referans yetkili laboratuvar ölçütleri ile ilgili görüş bildirmek.
c) Tıbbi laboratuvarlar tarafından kullanılan yöntemlere ilişkin görüş bildirmek.
ç) Bakanlık tarafından ihtiyaç duyulan bilimsel ve teknik konularda gerekli çalışmaları yapmak.
Komisyonun çalışma usul ve esasları
MADDE 7 – (1) Komisyon, Başkanın daveti üzerine, yılda en az iki kez, üye tam sayısının salt çoğunluğunun katılımı ile toplanır. Bakanlık gerektiğinde Komisyonu toplantıya çağırabilir. Komisyon, toplantıya katılan üyelerin oyçokluğu ile karar alır. Oyların eşitliği halinde Başkanın oy verdiği taraf çoğunluğu sağlamış kabul edilir.
(2) Toplantı gündemi Genel Müdürlük tarafından belirlenir ve en az yedi gün önce üyelere bildirilir. Üyeler tarafından ayrıca gündeme alınması talep edilen konular değerlendirilmek üzere, toplantıdan en geç üç gün önce sekretaryaya bildirilir.
(3) Komisyon kararları, toplantı tutanağına yazılır ve toplantıya katılan üyelerce imzalanır. Karara katılmayanlar, şerh koymak suretiyle kararları imzalar. Karşı görüş gerekçesi, karar altında veya ekinde belirtilir.
(4) Başkan tarafından gerek görülmesi halinde yurt içinden veya yurt dışından uzman veya uzmanlar toplantıya davet edilebilir veya görüşleri alınabilir. Toplantıya davet edilen uzmanlar Komisyon çalışmaları ile ilgili oylamaya katılamazlar.
(5) Komisyonun görev alanıyla ilgili konularda çalışmalar yapmak üzere, Bakanlık tarafından görev süresi veüye sayısı belirlenen alt komisyonlar veya çalışma grupları oluşturulabilir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Tıbbi Laboratuvarların Kuruluşu, Ruhsatlandırılması, Sınıflandırılması, Görevleri, Çalışma Esasları, Fiziki Şartları ve Tıbbi Laboratuvar Dışında Uygulanan Testlere İlişkin Hususlar
Tıbbi laboratuvarların kuruluşu
MADDE 8 – (1) Tıbbi laboratuvarlar sağlık kurum veya kuruluşları bünyesinde veya müstakil olarak kurulabilir.
Tıbbi laboratuvarların ruhsatlandırılması
MADDE 9 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında Bakanlıkça, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji ve tıbbi patoloji laboratuvarları ruhsatlandırılır.
Tıbbi laboratuvarların sınıflandırılması
MADDE 10 – (1) Tıbbi laboratuvarlar üç sınıfa ayrılır:
a) Basit hizmet laboratuvarı.
b) Kapsamlı hizmet laboratuvarı.
c) Eğitim hizmet laboratuvarı.
Tıbbi laboratuvarların görevleri
MADDE 11 – (1) Basit hizmet laboratuvarı; ayakta teşhis ve tedavi yapılan kurum veya kuruluş ile birinci basamak sağlık hizmeti veren halk sağlığı laboratuvarları, laboratuvar uzmanı olmadan sadece kendi hastalarına yönelik ek-9’da belirtilen testleri yapabilen tıbbi laboratuvarlardır. Basit hizmet laboratuvarında yapılan test sonuçlarından, testi isteyen hekim sorumludur. Bu testlerin varsa kalite kontrolü ve kalibrasyon sonuçları bu Yönetmelik hükümlerine uygun olarak kayıt altına alınır ve saklanır.
(2) Kapsamlı hizmet laboratuvarı; her bir anadal için en az bir tıbbi laboratuvar uzmanı ile bir birim sorumlusunun bulunduğu ve uzmanlık alanı ile ilgili laboratuvar testlerini uygulayabilen tıbbi laboratuvardır.
(3) Eğitim hizmet laboratuvarı; her bir anadal için en az iki tıbbi laboratuvar uzmanı ve bir tıbbi laboratuvar birim sorumlusunun bulunduğu, tıbbi laboratuvar uzmanlık alanında eğitim veren, üniversite ile eğitim ve araştırma hastanelerinde kurulabilen tıbbi laboratuvardır.
(4) Kamu sahipliğindeki kurum/kuruluşlarda, ruhsatlı tıbbi laboratuvarlarına bağlı aynı uzmanlık dalındaki birim sorumlusunun sorumluluğunda olmak kaydıyla, Bakanlıkça gözetimli hizmet laboratuvarı kurulmasına izin verilebilir. Gözetimli hizmet laboratuvarlarında Bakanlıkça belirlenen testler çalışılır.
(5) Test bazında referans yetkili laboratuvar; referans olunan testin doğrulamasını yapan, gerektiğinde yeni yöntemlerin geçerli kılınmasını sağlayan, Bakanlık tarafından oluşturulan tıbbi laboratuvar ağı içinde yer alan ve Ulusal Referans Hizmet Laboratuvarına karşı sorumlu olan tıbbi laboratuvardır. Test bazında referans yetkili laboratuvar olabilme ölçütleri ve görevleri Bakanlıkça belirlenir. Test bazında referans yetkili laboratuvar olmak isteyen tıbbi laboratuvar, referans olmak istediği uzmanlık dalında ruhsatlı olmalıdır. Bakanlıkça, başvurusu uygun görülen laboratuvarlara, test bazında referans yetkili laboratuvar yetki belgesi verilir.
(6) Ulusal Referans Hizmet Laboratuvarı; referans olduğu tanı testi ile ilgili olarak kalite kontrol, laboratuvarlar arası karşılaştırma testleri, eğitim, denetim ve danışmanlık yapan ve tıbbi laboratuvar ağı içinde yer alan diğer tıbbi laboratuvarların verilerini değerlendiren, ulusal düzeyde strateji oluşturan, uluslararası ağlarla işbirliğinde bulunan ve uluslararası düzeyde ülkeyi temsil eden tıbbi laboratuvardır.
(7) Gerekli hallerde yapısı ve görevleri Bakanlık tarafından belirlenen ulusal tıbbi laboratuvar ağlarıoluşturulabilir.
Tıbbi laboratuvarların çalışma esasları
MADDE 12 – (1) Tıbbi laboratuvarlar, sekiz saatten az olmamak üzere hizmet sunarlar. Ancak kurum/kuruluşbünyesindeki tıbbi laboratuvarlar, mesai saatleri dışında hizmet bütünlüğünü bozmayacak şekilde gerekli tedbirleri alırlar.
(2) Tıbbi laboratuvarlar, Bakanlık tarafından yayımlanan kalite standartlarına uygun şekilde hizmet sunarlar.
(3) Tıbbi laboratuvarda donanım, bilgisayar veya otomatize sistemlerin kullanımı, analiz raporlarının klinisyene/kullanıcıya ulaştırılması ve kayıt altına alınması, saklanması, verilerin gönderilmesi ve verilere tekrar erişimi sağlamak üzere düzenleme yapılır.
(4) Tıbbi laboratuvarda testlerin ulusal ve/veya uluslararası standartlara uygun, geçerliliği kabul edilmişyöntemler kullanılarak çalışılması esastır. Ulusal veya uluslararası yöntem bulunmadığında, bilimsel geçerliliği Komisyon tarafından uygun bulunan yöntemler kullanılır.
(5) Tıbbi laboratuvarda test sonuçlarının güvenilir ve doğru olarak zamanında verilmesi için gerekli tedbirler alınır.
(6) Tıbbi laboratuvar, 30/5/2007 tarihli ve 26537 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde yer alan bildirimleri ve Bakanlığın istediği verileri Bakanlığa göndermek zorundadır.
(7) Raporlanan tıbbi laboratuvar testlerine ilişkin numunelerin saklanması ile ilgili hususlar Bakanlıkça belirlenir.
(8) Tıbbi laboratuvarda raporlar ve kayıtlar en az otuz yıl, elektronik kayıtlar yedekleme ile birlikte süresiz, numuneler ve lamlar bozulmayacak şekilde uygun şartlarda sonuç raporlanıncaya kadar muhafaza edilir. Ancak tıbbi patoloji laboratuvarlarında örnekleme yapılan dokular rapor çıktıktan sonra en az bir ay, lamlar en az on yıl, bloklar ise en az yirmi yıl muhafaza edilir. İç ve dış kalite kontrol değerlendirme sonuçları tıbbi laboratuvarda en az beş yıl, cihaz test kalibrasyon sonuçları en az bir yıl süre ile muhafaza edilir.
(9) Tıbbi laboratuvarda tutulan kayıt defterleri, elektronik ortamda da tutulabilir. Hastaların sağlık bilgilerine ait gerekli kayıtların elektronik ortamda saklanmasının, değiştirilmesinin ve silinmesinin önlenmesi ve gizliliğin ihlal edilmemesi için fiziki, manyetik veya elektronik müdahalelere ve olası suiistimallere karşı gerekli idari ve teknik tedbirlerin alınması halinde, yazılı kayıt şartı aranmaz. Bu konudaki gerekli idari ve teknik tedbirlerin alınmasından ve periyodik olarak denetlenmesinden mesul müdür sorumludur. Elektronik ortamdaki veriler, güvenli yedekleme sistemiyle düzenli olarak yedeklenir. Elektronik ortamdaki kayıtların, denetim veya başkaca resmî amaçla istendiğinde, bilgisayar ekranında izlenen verilerle daha önceki çıktıların tutarlılık göstermesi zorunludur. 15/1/2004 tarihli ve 5070 sayılı Elektronik İmza Kanununa göre elektronik imza ile imzalanmış tıbbi kayıtlar, Resmi kayıt olarak kabul edilir ve ilgili mevzuata göre yedekleme ve arşivlemesi yapılır.
(10) Adlî vakalara ve adlî raporlara ait kayıtların gizliliği ve güvenliği açısından, vakayı takip eden tabip haricinde vaka hakkında veri girişi veya adlî raporu tanzim eden tabibin onayından sonra raporda değişiklik yapılmaması için gerekli tedbirler alınır. Adlî vaka kayıtlarına, tıbbi laboratuvar mesul müdürü veya yetkilendirdiği kişiler erişebilir. Adlî kayıt veya raporların resmî mercilerden istenmesi halinde, yeni çıktı alınarak suret olduğu belirtilir ve tasdiklenir. Bu raporlar ile ilgili sorumluluk, tıbbi laboratuvar birim sorumlusu ve mesul müdürüne aittir.
(11) Tıpta uzmanlık eğitimi verilen kurumlarda, tıbbi laboratuvarlar, eğitim ve araştırma amacıyla da kullanılabilir.
(12) Patoloji konsültasyonuna ilişkin olarak aşağıdaki hükümler uygulanır.
a) Tıbbi patoloji laboratuvarlarına kabul edilerek işleme alınan numunelerden üretilen her türlü numune ve bunlardan üretilen veriler hastaya aittir. Tıbbi patoloji laboratuvarı, numune ve bunlardan üretilen verileri bu maddenin sekizinci fıkrasında yer alan asgari sürelerde saklamakla yükümlüdür.
b) Birincil patoloji laboratuvarı, hasta veya yasal temsilcisinin yazılı rızasını almak kaydıyla patoloji numunelerini ve bunlardan üretilen verileri konsültasyon amacıyla belirleyeceği ikincil patoloji laboratuvarına veya tıbbi patoloji uzmanına gönderebilir.
c) Birincil patoloji laboratuvarı, hasta veya yasal temsilcilerinin yazılı başvurusu ile verilen numune ve numunelerden üretilen verileri, belirlenen ikincil patoloji laboratuvarına iletilmek üzere hastanın kendisine veya yasal temsilcisine teslim eder veya uygun göreceği güvenli olan diğer bir yöntem ile konsültasyona gönderir.
ç) Birincil patoloji laboratuvarının talep etmesi halinde, konsültasyon sonuçlandıktan sonra ikincil patoloji laboratuvarına gönderilen patoloji numuneleri ve bunlardan üretilen veriler, konsültasyon raporu ile birlikte birincil patoloji laboratuvarına iade edilir. Ancak ikincil patoloji laboratuvarında üretilen numune ve verilerin, birincil patoloji laboratuvarına gönderilme zorunluluğu yoktur.
d) Ek-4’te yer alan Patoloji Konsültasyon İstek Formu kullanılarak konsültasyon talep edilir.
e) Birincil ve ikincil patoloji laboratuvarları konsülte edilen materyal için ayrı ayrı rapor hazırlar ve her rapordan, raporu onaylayan tıbbi patoloji uzmanı sorumludur.
(13) Tüberküloz tetkiki yapan tıbbi laboratuvarlar, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından belirlenen usul ve esaslara göre faaliyet gösterir.
(14) Yasadışı ve kötüye kullanılan ilaç ve maddelerin analizini yapan tıbbi laboratuvarlar ile alkol ve madde bağımlılığı tedavi merkezlerindeki tıbbi laboratuvarların çalışma usul ve esasları Bakanlıkça belirlenir.
Tıbbi laboratuvarların fiziki şartları
MADDE 13 – (1) Tıbbi laboratuvarın fiziki alanı; tıbbi laboratuvar teknik alanı, destek alanları ve ofis alanlarıolmak üzere üç temel kısımdan oluşur.
a) Tıbbi laboratuvar teknik alanı; tıbbi laboratuvar hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde gerekli bütün donanım veşartların sağlandığı ve tıbbi laboratuvar çalışmalarının yürütüldüğü yerdir.
b) Tıbbi laboratuvar destek alanları; en az bir numune kabul birimi, numune alma odası/alanı ve malzeme depolanması için uygun alandan oluşur. Bu alanlar, tıbbi laboratuvar teknik alanı ile fonksiyonel bir bütün oluşturacakşekilde düzenlenir. Kurum/kuruluş bünyesinde olan tıbbi laboratuvarlarda numune alma odası/alanı poliklinik katında da bulunabilir.
c) Tıbbi laboratuvar ofis alanları; hasta kabul, bekleme yeri, sekretarya, tuvaletler, uzman odası ve personel dinlenme bölümleri gibi bölümleri içerir. Bu alanlar kurum içinde ortak kullanılabilirler. Ancak bu bölümler tıbbi laboratuvar teknik alanının içinde yer alamaz.
(2) Tıbbi laboratuvarlar, sınıflarına uygun aşağıdaki fiziki şartları yerine getirecek şekilde yapılandırılır:
a) Basit hizmet laboratuvarında, teknik alan en az 10 metrekare büyüklüğünde olmalıdır. Tıbbi laboratuvar destek ve ofis alanları toplamı 10 metrekareden küçük olamaz.
b) Eğitim ve kapsamlı hizmet laboratuvarında, tıbbi laboratuvar teknik alanı, her bir laboratuvar dalının ayrıkonumlanması durumunda her biri için en az 30 metrekare, tıbbi laboratuvar destek ve ofis alanları toplamı ise en az 20 metrekare; merkezi laboratuvarda, tıbbi laboratuvar teknik alanı en az 40 metrekare, tıbbi laboratuvar destek ve ofis alanları toplamı ise 30 metrekare büyüklüğünde olmalıdır. Eğitim veya kapsamlı hizmet laboratuvarları teknik alanlarının toplamının 100 metrekareyi aşması durumunda, bu alanın en az % 30’u kadar tıbbi laboratuvar destek ve ofis alanları tahsis edilir.
1) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarları besiyerini kendisi yapması durumunda ayrıca besiyeri hazırlama odasıbulundurur.
2) Tıbbi biyokimya ve tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında idrar ve gaita testleri ayrı bir oda/alanda çalışılır veya aynı teknik alan içerisinde ve havalandırması olan en az 7,5 metrekare ayrı bir oda/alanda veya çeker ocak ortamında çalışılabilir.
3) Tıbbi patoloji laboratuvar teknik alanı; boyama/özel işlem odası/alanı, doktor mikroskopi inceleme odası/alanı, arşivleme odası ve kimyasal buhar veya gazlar için özel olarak havalandırma sistemi bulunan makroskopi odasından oluşur.
4) Tıbbi laboratuvarda özel ve ileri teknik gerektiren testler için gerektiğinde uygun alan ayrılır.
(3) Tıbbi laboratuvarlar ayrıca aşağıdaki şartları sağlamalıdır:
a) Kurumda/Tıbbi laboratuvarda, engelli kullanımına uygun lavabo ve tuvalet bulunmalıdır.
b) Tıbbi laboratuvar, hizmetin sürekliliğini sağlamak üzere gerekli enerji, güç kaynağı, su, iletişim, bilişim gibi ortam destek sistemlerini içerecek şekilde yapılandırılır.
c) Tıbbi laboratuvar teknik alanlarının kapıları, acil durumda çıkışa engel olmayacak şekilde otomatik kayar kapıveya dışarı doğru açılabilen kapılar olmalıdır. Tıbbi laboratuvara yetkisiz kişilerin girişlerine engel olacak şekilde düzenleme yapılır.
(4) Tıbbi laboratuvarda yeterli aydınlatma sağlanır ve çalışan sağlığını olumsuz etkileyen gürültü düzeyini aşmayacak önlemler alınır.
Tıbbi laboratuvar dışında uygulanan testlere ilişkin hususlar
MADDE 14 – (1) Tıbbi laboratuvar dışında klinik/servis testleri, hastabaşı testleri ve muayenehanede yapılabilecek testler çalışılabilir.
(2) Hasta başı test cihazlarının envanteri tutularak, kalibrasyon ve kalite kontrol çalışmaları ile bu cihazlardaçalışılmış olan tüm test sonuçları kayıt altına alınır. Bu cihazların kullanıldığı birimlerde, hasta başı test cihazlarısorumlusu belirlenir ve sorumlu, kalite kontrol sonuçlarını tıbbi laboratuvar uzmanına bildirir.
(3) Muayenehanede yapılabilecek testler, ilgili hekim veya tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni tarafındançalışılır.
(4) Klinik/Servis testlerinin kalite kontrolü ve kalibrasyonları yapılır ve sonuçları kayıt altına alınarak saklanır. Klinik/Servis test listesi Bakanlığa bildirilir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Tıbbi Laboratuvar Personeli, Tıbbi Laboratuvar Personelinin Görev ve Sorumlulukları, Personelin Eğitimi
Tıbbi laboratuvar personeli
MADDE 15 – (1) Tıbbi laboratuvar teknik personelinin nitelikleri aşağıda belirtilmiştir.
a) Özel müstakil tıbbi laboratuvarlarda, tam zamanlı ve kadrolu olarak görev yapan tıbbi laboratuvar uzmanlarından birisi; hastanelerde, hastanenin başhekimi/mesul müdürü; tıp/dal merkezlerinde kuruluşun mesul müdürü, tıbbi laboratuvar mesul müdürüdür. Özel müstakil tıbbi laboratuvarlarda yalnızca bir birim sorumlusunun bulunduğu tıbbi laboratuvarlarda birim sorumlusu aynı zamanda tıbbi laboratuvar mesul müdürü olarak görev yapar. Mesul müdür yetkisini birim sorumlularından birine devredebilir. Diğer kamu kurum ve kuruluşlarına ait olan tıbbi laboratuvarlarda, tıbbi laboratuvarlardan sorumlu olan yönetici tıbbi laboratuvar mesul müdürüdür.
b) Aynı dalda birden fazla uzmanın bulunduğu tıbbi laboratuvarlarda, bu uzmanlardan birisi mesul müdür tarafından tıbbi laboratuvar birim sorumlusu olarak görevlendirilir. Eğitim ve araştırma hastaneleri ve üniversitelerde tıbbi laboratuvar birim sorumlusu, eğitim hizmetlerini aksatmayacak şekilde görev yapar. Özel tıbbi laboratuvarlarda her bir uzmanlık dalı için, kuruluşun kadrosunda çalışan uzmanlardan birisi tıbbi laboratuvar birim sorumlusu olarak görevlendirilir ve müdürlüğe bildirilir.
c) Tıbbi laboratuvarlar, tıbbi laboratuvar sınıfına ve uzmanlık dalına uygun tıbbi laboratuvar uzmanıbulundurur.
(2) Tıbbi laboratuvarda aşağıda belirtilen asgari sayıda personel bulundurulur:
a) Basit hizmet laboratuvarında ve gözetimli hizmet laboratuvarında en az bir tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni bulundurulur.
b) Kapsamlı hizmet laboratuvarında her bir tıbbi laboratuvar dalı için, en az bir tıbbi laboratuvar uzmanıyanında en az bir tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni bulundurulur. Tıbbi patoloji laboratuvarında otopsi yapılmasıdurumunda ayrıca bir tıbbi laboratuvar/patoloji laboratuvar teknikeri veya tıbbi laboratuvar teknisyeni bulundurulur.
c) Eğitim hizmet laboratuvarında her bir tıbbi laboratuvar dalı için en az iki uzman ve en az üç tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni bulundurulur.
ç) Test bazında referans yetkili laboratuvarda, en az bir tıbbi laboratuvar uzmanı ve en az iki tıbbi laboratuvar teknikeri/teknisyeni bulundurulur.
d) Diğer personel; tıbbi laboratuvarlarda yeterli sayıda yardımcı personel, sekreter ve destek hizmet personeli bulundurulabilir.
(3) Tıbbi laboratuvar uzman kadro planlaması, ayrılış ve başlayış işlemleri, ilgili mevzuatları uyarınca yürütülür.
Tıbbi laboratuvar personelinin görev ve sorumlulukları
MADDE 16 – (1) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında tıbbi mikrobiyoloji uzmanları ve/veya enfeksiyonhastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanları, tıbbi biyokimya laboratuvarlarında tıbbi biyokimya uzmanları ve tıbbi patoloji laboratuvarlarında tıbbi patoloji uzmanları çalışmaya yetkilidir.
(2) Mesul müdür, tıbbi laboratuvarların faaliyeti ve denetimi ile ilgili her türlü işlemde müdürlüğün ve Bakanlığın birinci derecede muhatabıdır. Mesul müdürün görev, yetki ve sorumlulukları şunlardır:
a) Tıbbi laboratuvarda çalışan uzmanların ayrılması veya işe başlaması durumunda bu değişikliği beş iş günüiçinde müdürlüğe bildirmek,
b) Kurum/Kuruluştaki ruhsata esas tıbbi laboratuvarların faaliyetleri hakkında, Bakanlık ile koordinasyonu ve ilgili verilerin Bakanlığa gönderilmesini sağlamak,
c) Tıbbi laboratuvarların faaliyetleri sırasında, ruhsat şartlarında meydana gelen değişiklikleri zamanında müdürlüğe bildirmek,
a) Sorumlu olduğu tıbbi laboratuvarın ihtiyaçlarının tespitini, tıbbi laboratuvar testlerinin maliyet etkin yürütülmesini ve kalite standartlarına uygun çalışılmasını sağlamak,
b) Tıbbi laboratuvar güvenliği de dâhil, tıbbi laboratuvarın yönetimi ve tüm faaliyetlerinin mevzuata ve kalite yönetim sistemine göre yürütülmesini sağlamak ve bu iş/işlemlerin yürütülmesi için iş bölümü yapmak,
c) İç kalite kontrol ve dış kalite değerlendirmelerini uygun periyotlarda yapmak/yaptırmak ve sonuçlarınıdeğerlendirmek ile gerekli düzeltici ve önleyici faaliyetleri yapmak/yaptırmak, konu ile ilgili istenen verileri Bakanlığa göndermek,
ç) Testlerin zamanında yapılması ve sonuçlarının kayıt altına alınmasını, hizmet talebinde bulunan kişi/kurum/kuruluşa zamanında rapor edilmesini sağlamak,
d) Tıbbi laboratuvar personelinin tüm faaliyetlerini izlemek, eğitim almalarını sağlamak,
e) Teknik personele iç kalite kontrol, dış kalite değerlendirme, kalite standartları ve cihazların bakım vekalibrasyonları konusunda eğitim vermek veya eğitim almalarını sağlamak,
f) Tıpta uzmanlık eğitimi veren kurum/kuruluşlarda eğitimle ilgili faaliyetleri eğitim sorumlusunun koordinasyonunda yürütmek,
g) Cihazların bakım ve kalibrasyonları ile test kalibrasyonlarını uygun periyotlarda yapmak/yaptırmak, değerlendirmek ile gerekli düzeltici ve önleyici faaliyetleri yapmak/yaptırmak,
ğ) Gerektiğinde testi isteyen hekime test süreci, sonuçları, sonuçların yorumlanması ve ileri tetkik gerekliliği konularında diğer laboratuvar uzmanları ile birlikte bilgi ve danışmanlık hizmeti vermek,
h) Tıbbi laboratuvarın, ek-10’da yer alan denetim formu kapsamında yılda en az bir kez, öz denetimini yapmak ve sonuçlarının kayıt altına alınmasını sağlamak.
(4) Tıbbi laboratuvar birim sorumlularının uzmanlık belgesinin aslı veya onaylı sureti tıbbi laboratuvarda görülebilecek bir yere asılır.
a) Gerektiğinde laboratuvara başvuran kişilerden usulüne uygun olarak numuneleri almak, teste uygun hale getirmek üzere hazırlamak,
b) Tıbbi laboratuvar ortamını ve cihazları, analizin analiz öncesi (preanalitik) ve analiz (analitik) evrelerine hazır hale getirmek,
c) Tıbbi laboratuvarın görev kapsamındaki işleri ve testleri yazılı düzenlemelere göre yapmak ve değerlendirilmek üzere uzmana sunmak,
ç) Dekontaminasyon işlemlerini ve atıkların güvenli şekilde bertaraf edilmesini sağlamak,
d) Tıbbi laboratuvar birim sorumlusu/laboratuvar uzmanı tarafından verilen diğer görevleri yerine getirmek.
(6) Doğum, hastalık, ölüm ve doğal felaket gibi sebepler dışında bir yılda, iki aydan az süreyle özel müstakil tıbbi laboratuvarlardaki tıbbi laboratuvar mesul müdürü veya tıbbi laboratuvar birim sorumlusunun görevinden ayrılması durumunda, aynı nitelikleri taşıyan bir uzman, kurum/kuruluş yetkilisi tarafından geçici olarak görevlendirilir. Bu durum beş iş günü içinde müdürlüğe bildirilir. Özel müstakil tıbbi laboratuvar mesul müdürü veya tıbbi laboratuvar birim sorumlusunun iki aydan uzun süre görevine dönmemesi halinde bu süre müdürlükçe en fazla altı aya kadar uzatılabilir. Altı ayın sonunda yeni bir tıbbi laboratuvar mesul müdürü veya birim sorumlusu görevlendirilir. Hastane, tıp/dal merkezi ve poliklinikler gibi tıbbi laboratuvar birim sorumluları hakkında da bu madde hükümleri uygulanır.
(7) Tıbbi laboratuvarlar, tıbbi laboratuvar uzmanının izin/rapor gibi sebeplerle ayrılması durumunda ilgili uzmanlık dalında, bir yıl içerisinde, toplam otuz günü geçmemek ve müdürlükten izin almak kaydı ile faaliyetini geçici olarak durdurabilir. Ancak bu süre içerisinde faaliyetini sürdürmek istemesi halinde, aynı il içerisinden aynı uzmanlık dalında uzman görevlendirilmesi ile faaliyetine devam eder veya sözleşme yapmak suretiyle başka bir tıbbi laboratuvara numune gönderebilir. Sözleşme yapılması durumunda testlerin tıbbi sorumluluğu, sözleşme yapılan tıbbi laboratuvara aittir.
(8) Tıbbi laboratuvarlarda mesul müdür hariç diğer tıbbi laboratuvar uzmanları çalışma saatleri müdürlüğe bildirilmek ve ilgili mevzuatlara uygun olmak kaydıyla kadro dışı geçici statüde çalışabilir.
Personelin eğitimi
MADDE 17 – (1) Tıbbi laboratuvar birim sorumlusu, tıbbi laboratuvar personelinin mesleki becerilerini geliştirmek, teknolojik gelişmelerden haberdar olmalarını ve tıbbi laboratuvar hizmet standartlarını yerine getirmelerini sağlamak üzere, yılda en az bir hizmet içi eğitim programı düzenler veya tıbbi laboratuvar personelinin düzenlenen en az bir hizmet içi eğitime katılımını sağlar. Bu eğitimler kayıt altına alınır.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Tıbbi Laboratuvarların Planlanması ve Açılışı, Başvuru ve Başvurunun İncelenmesi, Ruhsatlandırma, Test Bazında Referans Yetkili Laboratuvar Başvurusu ve Belgelendirilmesi, Ruhsat Yenileme
Tıbbi laboratuvarların planlanması ve açılışı
MADDE 18 – (1) Yeni açılacak olan tıbbi laboratuvarların açılmasına Bakanlıkça planlama kapsamında izin verilir. Tıbbi laboratuvar açılması ile ilgili iş ve işlemler Bakanlıkça yürütülür.
Başvuru ve başvurunun incelenmesi
MADDE 19 – (1) Taşınma/Birleşme/Devir gibi nedenlerle yeniden ruhsatlandırma gerektiren durumlar ile yeni açılacak tıbbi laboratuvar için, mesul müdür tarafından ek-2’de belirtilen belgelerle birlikte müdürlüğe başvuru yapılır. Dosyada eksiklik ve/veya uygunsuzluk olmaması halinde, müdürlükçe oluşturulacak denetim ekibi tarafından tıbbi laboratuvar yerinde denetlenir. Denetimde eksiklik bulunmaması halinde, denetim raporu ve ruhsat başvuru dosyasıBakanlığa gönderilir.
a) Tıbbi laboratuvarın devrinde; devir tarihinden itibaren en geç on beş iş günü içinde ruhsat almak amacıyla, tıbbi laboratuvarın devri ile ilgili işlemlerin başlatılmasını talep eden imzalı başvuru dilekçesi ve tıbbi laboratuvarın devir sözleşmesi ile başvuru yapılır. Özel tıbbi laboratuvarın denetimi sırasında tespit edilen eksiklik ve/veya uygunsuzluklardan dolayı devralan, devredenin sorumluluklarını da almış sayılır.
b) Tıbbi laboratuvarın bulunduğu il dışına taşınma izni için Bakanlığa başvurulur. Başvuru, Planlama veİstihdam Komisyonuna sunulur. Komisyon başvuruyu, Bakanlıkça belirlenen planlama ilkeleri çerçevesinde değerlendirir. Başvuru uygun görülür ise Bakanlıkça taşınmasına izin verilir. Taşınma başvurusu uygun görülen tıbbi laboratuvar müdürlüğe ruhsat başvurusunda bulunur. Tıbbi laboratuvarlar il içi taşınma başvurusunu müdürlüğe yapar ve başvurular müdürlük tarafından sonuçlandırılır.
(2) Basit hizmet laboratuvarı açma başvuruları, ek-7’deki Basit Hizmet Laboratuvarı Başvuru Formu doldurularak müdürlüğe yapılır. Müdürlük tarafından yerinde inceleme yapılır ve uygun görüldüğü takdirde ek-8’deki basit hizmet laboratuvarı faaliyet belgesi düzenlenir.
Ruhsatlandırma
MADDE 20 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında kurulacak tıbbi laboratuvarlar için;
a) Tek uzmanlık dalında tıbbi laboratuvar ruhsatı,
b) Merkezi laboratuvar ruhsatı,
olmak üzere Bakanlıkça iki çeşit ruhsat düzenlenir.
(2) Bakanlığa intikal ettirilen ruhsat başvuru dosyası, Genel Müdürlükçe dosya ve/veya SKYS kaydı üzerinden incelenir.
(3) Genel Müdürlükçe eksiklik ve/veya uygunsuzluğu bulunmayan tıbbi laboratuvara ek-5’e göre ruhsat düzenlenir ve müdürlüğe gönderilir.
(4) Bakanlık, tıbbi laboratuvarların ruhsat ve faaliyet izin belgesi işlemlerini valiliklere devredebilir.
(5) Başvuru dosyası ve düzenlenen belgelerin bir örneği müdürlükte muhafaza edilir. Düzenlenen ruhsatın aslıtıbbi laboratuvar mesul müdürüne imza karşılığında teslim edilir.
(6) Kurum/Kuruluş adresi içerisinde aynı uzmanlık dalında birden fazla tıbbi laboratuvar bulunması durumunda; her bir tıbbi laboratuvarın, kurum/kuruluş adresi içerisindeki yeri/konumu belirtilerek, bu Yönetmelik hükümlerine uygun belgeler düzenlenir. Ancak tüm tıbbi laboratuvarlar için tek başvuru yapılır. Bakanlıkça kuruma, aynı uzmanlık dalındaki tüm tıbbi laboratuvarlar için tek ruhsat düzenlenir ve ruhsattaki adreste, her tıbbi laboratuvarın yeri ve konumu belirlenir. Ancak eğitim veren kamuya ait sağlık kurum/kuruluşları için ise ayrı ruhsat düzenlenebilir. Gözetimli hizmet laboratuvar adres/adresleri ruhsata eklenir.
(7) Bu Yönetmelikte tanımlanan merkezi laboratuvar içerisinde, ilgili mevzuatta öngörülen şartları sağlamak kaydıyla ilgili mevzuat çerçevesinde laboratuvar açma yetkisi bulunan diğer laboratuvarlar bulunabilir.
Test bazında referans yetkili laboratuvar başvurusu ve belgelendirilmesi
MADDE 21 – (1) Test bazında referans yetkili laboratuvar olarak hizmet sunabilmek için, başvuru dosyası ve tıbbi laboratuvar ruhsatı ile Bakanlığa başvuru yapılır. Bakanlık başvuruyu, Bakanlıkça belirlenen ölçütlere uygunluk açısından değerlendirir. Başvurusu uygun bulunan tıbbi laboratuvar, Bakanlıkça oluşturulan en az üç kişilik ekip tarafından yerinde incelenir ve sonucu Bakanlığa bildirilir.
(2) İnceleme sonucunda başvurusu uygun bulunan tıbbi laboratuvara iki yıl süreyle geçerli olmak üzere ek-6’ya göre Test Bazında Referans Yetkili Laboratuvar Belgesi düzenlenir. İki yıllık sürenin sonunda başvurusunu yenilemeyen tıbbi laboratuvarın Test Bazında Referans Yetkili Laboratuvar Belgesi iptal edilir.
(3) Bakanlıkça, ihtiyaç durumunda aynı test için birden fazla test bazında referans yetkili laboratuvar belirlenebilir. Türkiye Halk Sağlığı Kurumu bünyesinde yapılmayan testlerle ilgili olarak Bakanlık, kamu kurum veya kuruluş bünyesindeki test bazında referans yetkili laboratuvarlarından birisini Ulusal Referans Hizmet Laboratuvarıolarak belirler. Test bazında referans yetkili laboratuvarı/laboratuvarları veri gönderme, ilgili ulusal ağlara ve kalite kontrol çalışmalarına katılma konusunda Ulusal Referans Hizmet Laboratuvarına karşı sorumludur.
(4) Ulusal referans hizmet laboratuvarlarının açılmasına, planlama kapsamında Bakanlıkça izin verilir.
Ruhsat yenileme
MADDE 22 – (1) Aşağıdaki durumlarda ruhsat yenilenir:
a) Özel müstakil tıbbi laboratuvarlardaki mesul müdür değişikliği.
b) Tıbbi laboratuvar birim sorumlusu değişikliği.
c) Tıbbi laboratuvarın faaliyette bulunduğu uzmanlık dalı değişikliği.
ç) Adres/Fiziki mekân değişikliği.
d) Kurum/Kuruluş veya tıbbi laboratuvar adı değişikliği.
e) Tıbbi laboratuvar sahipliği değişikliği.
(2) Birinci fıkrada sayılan durumlarda, en az on beş iş günü önce ek-1’e uygun ruhsat başvuru formu ile birlikte müdürlüğe başvurulur.
ALTINCI BÖLÜM
Faaliyetin Geçici Olarak Kısmen Durdurulması, Faaliyetin Askıya Alınması ve Ruhsat İptali
Faaliyetin geçici olarak kısmen durdurulması
MADDE 23 – (1) Tıbbi laboratuvarda uygulanan testlerle ilgili olarak; iç kalite kontrol veya dış kalite değerlendirilmesi sonucunda, varsa Bakanlık tarafından belirlenen uygunsuzlukların giderilmediğinin tespit edilmesi durumunda, uygunsuzluklar düzeltilene kadar, Bakanlıkça tıbbi laboratuvar tarafından ilgili test veya testlere yönelik hastaya sonuç verilmesi işlemi durdurulur. Bu testler başka bir tıbbi laboratuvarda çalıştırılarak hastaya sonuçverilebilir. Ancak tıbbi laboratuvar kendi isteği ile kapsamı değişmemek ve müdürlüğe bildirmek şartıyla bu test/testleri yapmaktan tamamen vazgeçebilir.
Faaliyetin askıya alınması ve ruhsat iptali
MADDE 24 – (1) Aşağıdaki durumlarda tıbbi laboratuvarın faaliyeti askıya alınır veya ruhsatı iptal edilir:
a) Asgari personel sayısının altına düşülmesi veya bina tadilatı durumlarında tıbbi laboratuvar en fazla altı ay süreyle faaliyetini askıya alabilir. Askı süresinin bitimine kadar faaliyete başlanılmaması halinde tıbbi laboratuvar ruhsatı iptal edilir.
b) 23 üncü maddeye göre hastaya sonuç verilmesinin durdurulmasına rağmen hastaya sonuç vermeye devam eden veya faaliyeti askıya alındığı halde faaliyetine devam eden tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
c) Tıbbi laboratuvar faaliyetine son vermek istediğinde; müdürlüğe, ekinde ruhsatın yer aldığı bir dilekçe ile başvurur ve ruhsatı Bakanlıkça iptal edilir.
ç) Bakanlık tarafından belirlenen verileri düzenli olarak Bakanlığa göndermeyen tıbbi laboratuvar mesul müdürüon beş gün süre verilmek suretiyle uyarılır. Süre sonunda veri göndermeyen tıbbi laboratuvarın faaliyeti bir gün süreyle durdurulur. Bir yıl içerisinde ikinci kez tekrar edilmesi halinde tıbbi laboratuvarın faaliyeti üç gün süreyle durdurulur.
d) Ruhsatın tanzim edilmesinden itibaren altı ay içinde faaliyete geçmeyen tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
e) Denetimlerde, bulunduracağını belirttiği, kimyasal maddeler, araç, gereç ve donanımda eksiklik tespit edilen tıbbi laboratuvara, bunları tamamlaması için en fazla üç ay süre verilir ve bu süre içinde eksikliklerini tamamlayamayan tıbbi laboratuvarın faaliyeti altı aya kadar askıya alınır. Askı süresi sonunda eksikliklerini tamamlayarak faaliyete geçmeyen tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
f) Denetimlerde, tıbbi laboratuvarın fiziki şartlarının ruhsat şartlarını karşılamayacak durumda olduğunun tespit edilmesi halinde, ruhsat şartlarını sağlaması için faaliyeti en fazla altı ay süreyle askıya alınır. Bu süre sonunda ruhsatşartlarını sağlayamayan tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
g) Özel müstakil tıbbi laboratuvarlar, asgari sayıdaki uzmanın ayrılışı halinde en fazla üç ay süre ile kadro dışıgeçici uzman ile faaliyetine devam edebilir. Üç ay sonunda kadrolu uzman başlatılmaz ise özel müstakil tıbbi laboratuvarın faaliyeti altı ay süreyle askıya alınır. Bu süre sonunda kadrolu uzman başlatılmaması halinde özel müstakil tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
ğ) Özel sağlık kuruluşu bünyesindeki tıbbi laboratuvarlarda asgari sayıdaki uzmanın ayrılışı halinde, tıbbi laboratuvar en fazla üç ay süre ile kadro dışı geçici bir uzman ile faaliyetine devam edebilir. Üç ay sonunda kadrolu uzman başlatılmaması halinde tıbbi laboratuvarın ruhsatı iptal edilir.
h) Tıbbi laboratuvar ruhsatının askıya alınması halinde, askıya alma sebebi altı ay içerisinde düzeltilmemişse ruhsat iptal edilir.
ı) Ruhsatı iptal edilen özel müstakil tıbbi laboratuvar hakkında planlama hükümleri uygulanır.
YEDİNCİ BÖLÜM
Denetim ve Denetim Ekibi, Yasaklar ve Yaptırımlar
Denetim ve denetim ekibi
MADDE 25 – (1) Tıbbi laboratuvarlar, müdürlükçe oluşturulan bir ekip tarafından şikâyet, soruşturma veya Bakanlık merkez teşkilatının talebi üzerine yapılacak olağan dışı denetimler hariç olmak üzere, yılda bir kez düzenli olarak denetlenir. Denetimlerde ek-10’da yer alan denetim formu kullanılır. Denetim ile ilgili tespitler ve sonuçlar, Bakanlığa bildirilir.
(2) Müdürlük görevlendireceği en az iki personel ve bir tıbbi laboratuvar uzmanından oluşan denetim ekibi oluşturur.
(3) Müdürlük, denetim raporlarını en geç beş iş günü içinde Genel Müdürlüğe gönderir. Tespit edilen eksiklikler müdürlük tarafından takip edilir.
(4) Tıbbi laboratuvarlar, yılda en az bir kez ek-10’da yer alan denetim formu kapsamında, öz denetim yapar ve sonuçlarını kayıt altında alır. Bakanlık gerektiğinde öz denetim kayıtlarının gönderilmesini isteyebilir.
Yasaklar ve yaptırımlar
MADDE 26 – (1) Tıbbi laboratuvarlar bu Yönetmelik hükümlerine aykırı olarak açılamaz ve faaliyet gösteremez. Aksi takdirde ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
(2) Tıbbi laboratuvarlar, Bakanlığın izni olmaksızın tıbbi üretim yapamaz, pazarlama firmalarıyla ortaklıklar kuramaz ve çıkar birlikteliği oluşturamaz. Tıbbi laboratuvarda, laboratuvar faaliyetleri haricinde başka iş yapılamaz.
(3) Tıbbi laboratuvar açma yetkisine sahip olmayıp da, tıbbi laboratuvar açanlar veya izinle açmış olduklarıtıbbi laboratuvarı yetkisi olmayanlara terk edenler ile tıbbi laboratuvarın usulüne uygun olmayan yöntemlerle çalıştığıve bu Yönetmelik hükümlerine uymadığı tespit edilenler hakkında 992 sayılı Kanunun 9 uncu ve 10 uncu maddelerindeki hükümler uygulanır.
(4) Bu Yönetmeliğin ilgili hükümlerine uygun çalışmayan test bazında referans yetkili laboratuvarlar, Bakanlık tarafından eksiklikleri hususunda yazılı olarak uyarılır ve üç ay süre tanınır. Bu süre içerisinde eksikliklerini gidermeyen test bazında referans yetkili laboratuvarın belgesi iptal edilir.
(5) Sadece araştırma amaçlı üretilmiş test ve kitler, tıbbi laboratuvarda tanı amacıyla kullanılamaz.
(6) Bakanlıkça/Müdürlükçe yapılan denetimlerde tespit edilen eksiklikler için denetim formunda öngörülen müeyyideler uygulanır.
(7) Bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde ilgili mevzuat hükümleri uygulanır.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Tıbbi Laboratuvarın Kalite Kontrol ve Değerlendirme Sistemi, Tıbbi Laboratuvar Güvenliği, Tıbbi Laboratuvar Atık Yönetimi, Tıbbi Laboratuvar Bilgi Sistemi ve Verilerin Korunması, Etik İlkeler
Tıbbi laboratuvarın kalite kontrol ve değerlendirme sistemi
MADDE 27 – (1) Tıbbi laboratuvar, Bakanlıkça belirlenen kalite standartlarını sağlamak üzere kalite yönetim sistemi kurar.
(2) Tıbbi laboratuvar, rapor edilen testler için uygun bir iç kalite kontrol, test doğrulama ve/veya geçerli kılma programı uygular ve buna ilişkin kayıtları tutar.
(3) Tıbbi laboratuvar Bakanlığın belirlediği testler için dış kalite değerlendirme programlarına katılır ve sonuçlarını kayıt altına alır. Dış kalite değerlendirme programlarına katılım belgelendirilir.
(4) Başka tıbbi laboratuvara hizmet sunan tıbbi laboratuvar, Bakanlık tarafından belirlenen testlerle ilgili katıldıkları dış kalite değerlendirme programına katılımlarına ait belge ve sonuçlarını, hizmet alan tıbbi laboratuvara bildirmek zorundadır.
(5) Tıbbi laboratuvar, test sonuçlarının güvenilirliğini sağlamak amacıyla kalite kontrol ve değerlendirme sistemi kapsamında yöntemlerini, faaliyetlerini gözden geçirmek ve gerekli önlemleri almak zorundadır.
Tıbbi laboratuvar güvenliği
MADDE 28 – (1) Tıbbi laboratuvarın biyogüvenlik düzeyi en az, TS EN 12128 standardında yer alan “fiziksel korunma düzeyi 2” şartlarına uygun olmalıdır. Uluslararası düzenlemelere göre risk grubu 3 veya 4 listesinde yer alan mikroorganizmalarla çalışan tıbbi laboratuvarlar sırasıyla “fiziksel korunma düzeyi 3” veya “fiziksel korunma düzeyi 4” koşullarına uygun olmalıdır.
(2) Korunmaya yönelik alınan tedbirler, tıbbi laboratuvar personelinin ve yakın çevresinin kimyasal, radyoaktif veya enfeksiyöz ajana maruz kalma olasılığını azaltıcı veya önleyici olmalıdır.
(3) Tıbbi laboratuvarda ilk yardım seti ve mevcut tehlikelere uygun yangın söndürücü ile alev söndürme örtüsügibi güvenlik donanımı bulundurulur.
(4) Tıbbi laboratuvarda kimyasal ve benzeri yaralanmalar için, risklere uygun dekontaminasyon ve/veyanötralizasyon materyali bulundurulur ve etkin kullanımı için önlemler alınır.
(5) Tıbbi laboratuvarda kimyasal, radyoaktif ve/veya potansiyel enfeksiyöz riskten korunmak için personele kişisel koruyucu ekipman temin edilir ve personelin kullanması sağlanır.
(6) Personele, işindeki potansiyel tehlikeler ve güvenli tıbbi laboratuvar teknikleri hususunda eğitim verilir ve eğitim kayıt altına alınır. Personelin, çalıştığı numuneler veya testlerden dolayı aşı ile önlenebilir hastalıklara neden olan enfeksiyöz etkenlere maruziyet riski bulunmakta ise aşılanması sağlanır.
(7) Tıbbi laboratuvar teknik alanında el yıkama için lavabo ile göz yıkama işlevi görecek ünite/materyal ve gerekirse acil duş bulundurulur.
(8) Tıbbi laboratuvara yönelik ve personelin kolayca erişebileceği bir güvenlik dokümanı oluşturulur. Kullanılan kimyasalların ürün güvenlik bilgi formları temin edilir.
(9) Tıbbi laboratuvar içerisinde bulunan tehlike ve risklere ilişkin olarak, giriş kapısı ile gerekli olduğu durumlarda cihaz, donanım veya aygıt üzerine ilgili işaretleme veya etiketleme yapılır.
(10) Tıbbi laboratuvarda uygun sıklıkta hava değişimi sağlanır. Bu değişim kimyasal veya toksik dumanların veya enfeksiyöz ajanların yayılmasını engellemelidir.
(11) Tıbbi laboratuvarda kontrollü giriş uygulanır. Tıbbi laboratuvarda biyolojik ajanların, numunelerin, ilaçların, kimyasalların ve hastalara ait bilgilerin yanlış kullanılması, tahrip edilmesi ve çalınma tehlikesine karşı gerekliönlemler alınır.
(12) Tıbbi laboratuvarda korunma amacıyla kurulu cihazların ve donanımların ait oldukları standartlara uygun olarak düzenli bakım ve kontrolleri yapılır ve kayıt altına alınır.
(13) Tıbbi laboratuvarda giriş ve çıkış noktaları ile varsa yangın çıkışları uygun şekilde işaretlenir. Tıbbi laboratuvar güvenliği ile ilgili tüm işaretlemeler ulusal veya uluslararası kabul gören simgeler kullanılarak yapılır.
(14) Tıbbi atıklar tıbbi laboratuvarın biyogüvenlik düzeyine uygun olarak dekontamine edilir.
Tıbbi laboratuvar atık yönetimi
MADDE 29 – (1) Tıbbi laboratuvara ait tıbbi atıkların yönetimi, 22/7/2005 tarihli ve 25883 sayılı ResmîGazete’de yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine uygun olarak yürütülür.
Tıbbi laboratuvar bilgi sistemi ve verilerin korunması
MADDE 30 – (1) Tıbbi laboratuvarda test sonuçları ve kişisel verilerin gizliliğini ve güvenliğini sağlayacak bilgi sistemi kurulur ve işletilir.
Etik ilkeler
MADDE 31 – (1) Tıbbi laboratuvar hizmetleri etik kurallara ve kanıta dayalı laboratuvar tıbbi ilkelerine uygun olarak güncel, bilimsel ve teknolojik gerekleri yerine getirecek şekilde yürütülür.
(2) Test için alınan numunelerin araştırmalarda kullanılmasında klinik araştırmalarla ilgili mevzuat hükümleri uygulanır. Ancak toplum sağlığını korumaya yönelik Bakanlıkça yapılacak çalışmalar ile tıbbi laboratuvarların kalite kontrol analizlerinde bu numuneler kör numune olarak kullanılabilir.
DOKUZUNCU BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Hizmet alımı
MADDE 32 – (1) Kamuya ait tıbbi laboratuvarlar, 7/2/2009 tarihli ve 27134 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sağlık Hizmeti Sunan 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu Kapsamındaki İdarelerin Teşhis ve Tedaviye Yönelik Olarak Birbirlerinden Yapacakları Mal ve Hizmet Alımlarına İlişkin Yönetmelik uyarınca birbirlerinden veya 4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu uyarınca özel tıbbi laboratuvarlardan hizmet alabilir.
(2) Özel sağlık kuruluşu bünyesinde bulunması zorunlu tıbbi laboratuvarların dışındaki tıbbi laboratuvar hizmetleri, hizmet satın alma yoluyla, özel tıbbi laboratuvarlardan karşılanabilir.
(3) Hizmet alımı/dış laboratuvar test hizmet alımı durumunda aşağıdakilere uyulması zorunludur:
a) Hizmetin bu yol ile karşılandığı hususunda hastaya ve/veya yakınlarına bilgi verilmesi,
b) Hastadan, laboratuvar testini talep eden kurumda numune alınması,
c) Numunenin, tetkiki gerçekleştirecek tıbbi laboratuvara hasta veya yakınları ile gönderilmemesi,
ç) Tetkiki çalışan kurum veya kuruluş isminin ve adresinin tetkik sonuç raporunda yer alması.
(4) Hizmetin satın alma/dış laboratuvar test hizmet alımı yoluyla gördürülmesi halinde, hizmeti alan sağlık kurum/kuruluşu ile hizmeti veren sağlık kurum/kuruluşu, bu uygulamadan ve sonuçlarından müştereken sorumludur.
Dış laboratuvar test hizmet alımı
MADDE 33 – (1) Özel tıbbi laboratuvarlar ruhsata esas uzmanlık dalı alanıyla ilgili bünyesinde yapılamayan testler için başka tıbbi laboratuvarlardan, dış laboratuvar test hizmeti alabilir.
Numunelerin taşınması
MADDE 34 – (1) Numuneler, 25/9/2010 tarihli ve 27710 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Enfeksiyöz Madde ile Enfeksiyöz Tanı ve Klinik Örneği Taşıma Yönetmeliğine uygun olarak taşınır.
Tıbbi laboratuvarlarda uyulması gereken diğer hususlar
MADDE 35 – (1) Tıbbi laboratuvarlar, Bakanlıktan ruhsat almadan faaliyet gösteremez.
(2) Tıbbi laboratuvar, ruhsat başvurusunda beyan ettiği cihaz ve test listesindeki değişiklikleri en geç otuz işgünü içerisinde müdürlüğe bildirir.
(3) Ruhsatta belirtilen adres haricinde tamamen veya kısmen başka yerde tıbbi laboratuvar hizmeti verilemez.
(4) Tıbbi laboratuvardaki herhangi bir faaliyet alanı veya birim, yetkisi olmayan kişiler tarafından kullanılamaz.
(5) Tıbbi laboratuvarda, ruhsata esas uzmanlık dalı dışında diğer uzmanlık dallarında hekim/uzmançalıştırılamaz ve diğer uzmanlık dallarına ait araç ve gereçler bulundurulamaz.
(6) Özel tıbbi laboratuvarlarda;
a) Özel tıbbi laboratuvarların isimlendirilmesinde; kişilerin yanlış algılaması, karışıklığın önlenmesi amacıyla, hangi ilde olduğuna bakılmaksızın ülke genelindeki üniversite ve kamu sağlık kurum veya kuruluşlarının isimleri aynen veya çağrıştıracak şekilde kullanılamaz.
b) Özel tıbbi laboratuvarların tabelalarında, basılı ve elektronik ortam materyallerinde aynı yazı karakterinde olmak şartıyla “özel” ibaresi, sağlık kuruluşunun isminde kullanılan yazı puntolarının ½ sinden küçük olamaz. Tabelalar ile basılı ve elektronik ortam materyallerinde, ruhsatta kayıtlı tıbbi laboratuvar ismi dışında başka bir isim kullanılamaz ve ruhsatta belirtilen uzmanlık dalları haricinde başka uzmanlık dalı ve/veya başka ibareler yazılamaz.
c) Tıbbi laboratuvar bir şirket tarafından açılmış ise şirketin faaliyetine giren diğer işler tıbbi laboratuvarda yapılamaz.
ç) Tıbbi laboratuvarlar, tanıtım ve bilgilendirme konusunda özel sağlık kuruluşlarının tâbi olduğu mevzuata tâbidir.
d) Adlarına çalışma belgesi düzenlenmeyen tıbbi laboratuvar teknik personeli, tıbbi laboratuvarlarda görev yapamaz.
Yürürlükten kaldırılan yönetmelik
MADDE 36 – (1) 25/8/2011 tarihli ve 28036 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.
Mevcut tıbbi laboratuvarların uyumu
GEÇİCİ MADDE 1 – (1) Mevcut tıbbi laboratuvarlar, (Değişik :07.10.2017-30203) “31.12.2017” tarihine kadar bu Yönetmeliğe uyum sağlamak ve ruhsat almak zorundadır. Uyum süresi içerisindeki ruhsat değişikliği gerektiren durumlarda ruhsat işlemleri,15/2/2008 tarihli ve 26788 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkındaki Yönetmeliğe göre yürütülür.
(2) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce Bakanlık tarafından belirlenmiş olan referans hizmet laboratuvarları, (Değişik :07.10.2017-30203) “31.12.2017” tarihine kadar bu Yönetmeliğe uyum sağlamak ve Test Bazında Referans Yetkili Laboratuvar Belgesini yenilemek zorundadır. Aksi halde referans olma durumları herhangi bir işleme gerek olmaksızın iptal edilir.
Yürürlük
MADDE 37 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
MADDE 38 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.
Tütün Ürünlerinin Sağlık Tehlikeleri Hakkında Bildiri, Dünya Tabipler Birliğinin Avusturya’nın başkenti Viyana’da 1998 yılı Eylül ayında düzenlenen 40’ıncı Dünya Tıp Kongresinde kabul edilmiştir.
Dünya Sigara İçmeme Günü
31 Mayıs, 1987 yılında Dünya Sigara İçmeme Günü olarak kabul edilmiştir. Dünya Sağlık Örgütüne üye devletler tarafından 1987 yılından bu yana tüm dünyada kutlanmaktadır. Sigara kullanıcılarının sigarayı bırakmaları teşvik edilmektedir. Sigara kullanımından kaynaklı önlenebilir hastalık ve ölümlere dikkati çekmek amaçlanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından etkinlik günü olarak belirlenen ‘31 Mayıs Dünya Sigara İçmeme Gününde tüm dünyada sigaranın zararlarına dikkat çekilen etkinlikler düzenlenmektedir.
Tütün Ürünlerinin Salık Tehlikeleri Hakkında Bildiri
ÖNSÖZ
1. Dünyada her yıl tütün kullanımına bağlı 3 Milyon ölüm meydana gelmektedir. Mevcut sigara içme eğilimleri önlenemedikçe, tütün kullanımına bağlı ölüm sayısının 2020’lere kadar veya 2030’ların başına kadar 10 Milyona yükselmesi beklenmektedir ve bunların %70’i gelişmekte olan ülkelerde meydana gelecektir.
Dünya Sağlık Örgütü yoluyla global kamu sağlığı topluluğu bu uyarıcı eğilim konusundaki artan ilgisini ifade etmiştir. Ayrıca, tütün içiminden dolayı ortaya çıkan rahatsız edici ve zararlı maddeler sigara içenler ile yakınlığı olan içmeyenler üzerinde bir sağlık tehdidi oluşturabilir.
2. Tütün endüstrisi bunun, hem iç araştırmalar düzenleyerek hem de ortak desteklenmiş endüstri programları yoluyla gerçekleşen dış kökenli çalışmaların finans edilmesi ile, tütünün sağlık üzerine etkileri konusundaki bilimsel gerçeği belirlemek üzere verildiğini iddia etmektedir. Bununla birlikte endüstri tütün içilmesinin zararlı etkileri ile ilgili bilgileri tutarlı şekilde redetmekte ve direnmektedir. Yıllardan beri endüstri tütün içilmesinin kanser ve kalp hastalığı gibi hastalıklara sebep olduğuna dair hiçbir sonuç raporu bulunmadığını iddia etmiştir. Global tıp mesleği bu iddialar ile sürekli mücadele etmiş ve endüstri tarafından yapılan yaygın reklam kampanyalarına açıkça karşı çıkmıştır ayrıca tıp derneklerinin tütüne karşı kampanyalarda kesin bir öncülük yapması gerektiğine kuvvetle inanmaktadır.
3. Tütün endüstrisi ve alt dalları yıllardır raporların araştırılması ve hazırlanmasını desteklemiştir. Bu tip aktivitelerle ilgilenerek, bireysel araştırmacılar ve/veya kurumlar, tütün endüstrisine sonuçları doğrudan pazarlarda kullanamayacağı durumlarda bile, makul bir görünüm vermektedir. Bu tip ilişkilerde sağlık teşvikinin amaçları ile ilgilerin temel çelişkilerini artırmaktadır.
Öneriler
4. Henüz uygun eylemi gerçekleştirmemiş olsa bile, Dünya Tabipler Birliği Ulusal Tabip Birliklerini ve tüm hekimlerin sigara ve diğer tütün ürünlerinin kullanımı ile ilgili sağlık tehlikelerini azaltmaya yardımcı olmak için aşağıdaki eylemlerini gerçekleştirmelerini istemektedir:
i) Sigara ve tütün ürünlerinin kullanımına ilişkin bir politik pozisyonu benimsemek ve benimsenen politikayı yayınlamak.
ii) Ulusal Tabip Birliklerinin tüm iş, sosyal ve tören toplantılarında, Dünya Tabip Birliğinin tüm kendi toplantılarında benzer bir yasaklamayı uygulama kararı ile aynı çizgide, sigara içilmesini yasaklamalıdır.
iii) Meslek üyelerini ve toplumu tütün ürünlerinin sağlık açısından tehlikeleri konusundaki eğitim için programlar geliştirmek, desteklemek ve bu programlara katılmaya teşvik etmelidir. Tütün ürünlerinin kullanımından kaçınmak için özellikle çocuk ve genç yetişkinlere yönelik eğitim programları özellikle önemlidir. Kaçınılması amaçlanan dumansız tütün ürünlerini kullanmayanlar ve sigara içmeyenler için programlar sigara içenlerin tütün ürünlerini kullanmaktan vazgeçmeye ikna edilmesinde amaçlanan eğitim kadar gereklidir.
iv) Toplum için önemli modeller olarak her bir hekimi ve konuşmacıyı (tütün ürünlerini kullanmayarak) tütün ürünlerinin kullanımından dolayı ortaya çıkan, sağlık üzerine zararlı etkiler konusunda kamuyu eğitme amaçlı kampanyalara teşvik etme. Tüm hastane ve sağlık kurumlarına bünyelerinde sigara içilmesini yasaklamalarını rica etme.
v) Tütün endüstrisinden gelecek herhangi bir maddi desteği kabul etmekten kaçınma ve endüstriye makul bir durum kazandıracak eylemlerden kaçınmak için, aynısını tıp fakülteleri, araştırma kurumları ve her bir araştırmacının yapmasını sağlamak.
vi) Yasaların aşağıdaki anlaşma ve zorlamalarını onaylamak. Bu yasalarda yer alacak konular şunlardır:
a) Tütün ürünlerinin ve tütün ürünleri ile ilgili tüm reklam ve promosyon malzemelerinin üzerinde sağlık ile ilgili tehlikeleri konusunda uyarıların basılması gereklidir.
b) Kamu binaları, ticari hava yolları, okullar, hastaneler, klinikler ve diğer sağlık kurumlarında sigara içilmesini sınırlamak.
c) Tütün ürünlerinin reklamı ve satış promosyonu konusunda sınırlamalar getirmek.
d) Satış noktası dışında tütün ürünlerinin tüm reklam ve satış promosyonunu yasaklamak.
e) Çocuk ve gençlere sigara ve diğer tütün ürünlerinin satışını yasaklama.
f) Yurtiçi tüm ticari havayolu uçuşlarında ve tüm uluslararası ticari havayolu uçuşlarında sigara içimini yasaklamak ve havaalanlarında vergisiz tütün ürünlerinin satışını yasaklamak.
g) Tütün ve tütün ürünleri için tüm hükümet katkılarını yasaklamak.
h) Tütün ürünlerinin kullanım prevalansı ve tütün ürünlerinin toplumun sağlık durumu üzerine etkilerini ortaya çıkaracak araştırmaları sağlama ve tütün kullanımının sağlık için tehlikeleri konusunda toplum için eğitim programları geliştirme.
i) Halen mevcut olmayan tütün ürünlerinin herhangi bir yeni şeklinin promosyon, dağıtım ve satışını yasaklamak.
j) Sağlık tedbirleri için gelirleri artırmada kullanmak üzere tütün ürünlerinin vergisini yükseltmek.
Türkiye Kalite Derneği Etik Kuralları (KALDER) ETİK KURALLARI
I.TEMEL İLKELER:
1. Şeffaflık, açıklık, gizlilik
KalDer; hükümet, toplum, üyeleri, işbirliği ortakları, destek verenleri ile sponsorları ve diğer ilgili taraflarla ilişkilerinde kişiye özel ya da fikri mülkiyet kapsamına giren konular dışında şeffaftır. Kişi, kurum ve kuruluşların temel haklarının korunması gerektiği durumlar hariç olmak üzere temel finansal bilgileri, yönetişim yapısı, etkinlikleri ile çalışanlarına (görevlilerine) ve işbirliklerine ilişkin listeler, toplumun (kamunun) erişim ve incelemesine açıktır. KalDer; çalışmaları, kaynaklarının sağlandığı yerler ve kullanım yerleri hakkında toplumu bilgilendirmek için çaba gösterir. KalDer kişiler ve kurumlarla ilgili özel bilgilerin ise gizliliğine saygı duyar ve korunması için elden gelen çabayı gösterir.
2. Hesap verilebilirlik
KalDer; eylemleri ve kararlarının sonuçları için öncelikle hizmet ettiği topluluğa, aynı zamanda mali destekleyicilerine, resmi kurumlara, gönüllülere, çalışanlara, üyelere, işbirliği ortaklarına ve toplumun geneline karşı hesap verebilir olmayı benimsemiştir.
3. Dürüstlük, doğruluk, tarafsızlık
KalDer; üyeleri, hizmetlerini alanlar, destekleyicileri, sponsorları, proje ortakları, çalışanları, resmi makamlar ve toplum ile ilişkilerinde doğruluk ve dürüstlük içinde davranır ve hizmetlerinden yararlandırmada tarafsız ve dengeli davranır. KalDer’in duyurduğu her tür bilginin; ister kendisi, projeleri, herhangi bir birey ve kuruluşla ilgili olsun veya isterse karşı çıktığı, tartıştığı yasal düzenlemelerle ilgili olsun daima tam ve kesin olmasını hedefler. KalDer yolsuzluk, rüşvet veya başka tür finansal uygunsuzluklar ya da yasa dışı durumlarda hiçbir şekilde destekçi olmaz ve buna daima güçlü bir şekilde karşı durur.
4. Gönüllülük
KalDer gibi sivil toplum kuruluşları özel girişimlerle bireyler ve kurumlar tarafından paylaşılmış ilgi alanlarına yönelik çalışmalar için kurulmuş olup, kanunlara dayalı olarak yapılandırılmış resmi devlet kuruluşları değildir. KalDer’in çalışma biçiminin temelinde gönüllülük değer ve ilkeleri birincil güç olarak yer alır.
5. Kar amacı gütmemek
Bir STK olarak bütünselliğini koruyabilmek için KalDer kar amacı gütmeyecek biçimde örgütlenmiştir ve çalışmaktadır. Çalışmalardan elde edilecek artı kazançlar yalnız KalDer’in misyon ve amaçlarını yerine getirmek için kullanılır. KalDer misyon ya da amaçları ile ilgisiz alanlarda ticaret veya iş yapmaz.
6. Vizyona sahip olma ve koruma
KalDer; yalnız dünyanın gerçeklerini görmekle kalmaz, dünyanın olmasını istediği durumu için de görüş (vizyon) sahibidir. Başarı ve başarısızlıklarından ders alarak öğrenmeyi sürdürürken, kuruluş felsefesindeki ruhu, heyecanı ve hayallerini korur.
II. TOPLUMLA İLGİLİ YÜKÜMLÜLÜKLER:
1. Toplum yararını düşünmek
KalDer’de her zaman toplum yararına olma ruhu ve inancı vardır. Toplumsal maddi kaynak, bireysel amaçlar için kullanılmaz ve toplumsal varlıklar kutsal bir emanet gibi özenle kullanılır. Tüm etkinliklerde çevreye karşı gözetici bir tavır sergilenir. KalDer; çalışmalarının ve etkinliklerinin, toplumun STK’ları algılaması üzerinde etkili olduğunun farkındadır; toplumun STK’lara güveni konusundaki sorumluluktan kendine düşen payı taşır.
2. Yasalara uyma
KalDer; tüm çalışmalarında yasalara saygılı olduğunu açıkça ortaya koyar. Kararlarını oluştururken ilgili tüm yasal gereklilikleri ve yükümlülükleri dikkate alır. Kanuni gerekliliklerin yerine getirilmediği bütün kararlardan hesap verme durumunda olacaktır.
3. İnsan haklarına saygı
KalDer bireylerin, temel haklarını –İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de tanınmış olanlar gibi- hiçbir şekilde ihlal etmez. KalDer tüm insanların doğuştan özgür, saygınlık ve hakları için eşit olduğunun farkındadır, hizmet götürdüğü kesimlerin ahlaki değerlerine, dinlerine, adet, gelenek ve kültürlerine duyarlıdır. Ailenin toplumda insan hakları ve saygınlığını özendiren birim olduğu bilinci ile ailenin bütünlüğüne saygı gösterilir. KalDer; her bireyin düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğüne saygı gösterir.
4. KalDer’i temsil etme
Üyeler, çalışanlar ve seçilmiş kurullar KalDer’i yalnız yetkilendirildikleri durum ve konumlarda temsil edebilirler.
III. ÜYELER, GÖNÜLLÜLER, HİZMET ALANLARLA ve İŞBİRLİKLERİ İLE İLGİLİ YÜKÜMLÜLÜKLER:
1. Sorumluluk
KalDer; topluma karşı yüklendiği görev ve sorumluluklarını insiyatif alarak yerine getirir. Hedeflerine ulaşmak için geçerli çözümleri aramak ve uygulamak üzere etkisel (proaktif) yaklaşımla uygun olan her tür kaynağı değerlendirir. KalDer bir STK olma konumunu sahiplenir ve açıkladığı amaçlarına ulaşma yönündeki çalışmaların sonuçları için hesap verilebilir şekilde daima mükemmellik için uğraşır ve etik davranış alanında üyelerine rehberlik verir.
2. Tüm tarafları kavrayan bakış açısı
KalDer herhangi bir uzlaşmazlık ya da çatışma durumunda önyargısız olarak tüm tarafların gereksinim ve durumlarını anlamaya çalışır.
3. Tanınma ve Görünüm
KalDer’in üyeleri, gönüllüleri, yönetim organları, çalışanları ile hizmet alanlar ve verenler; KalDer’in misyonunu gerçekleştirmek üzere toplum yararına çalışma özelliğini koruyacak şekilde davranır ve KalDer’in paydaşları olarak bu yaklaşımın etkililiğini zayıflatacak fiil, davranış ve hareketlerden kaçınmak durumundadırlar.
4. Yetkin olma
KalDer sadece yetkinliği olan ve verimli/etkili olabileceği alanlarda hizmet verebileceği işleri kabul eder. Sunduğu önerilerin; değerlendirme ve çözümlerin oluşumunda konuyla ilgili tüm bilgi ve deneyimlerin nesnel bir şekilde analiz edilmesini ve düşünülmesini, gerçekçi, uygulanabilir ve hizmet alan tarafından açıkça anlaşılabilir olmasını sağlar.
5. Bağımsızlık
KalDer şirketlerle, devletle, resmi kurumlarla, ve diğer organizasyonlarla var olan; KalDer’in hedeflerini, faaliyetlerini ve olası etkilerini maddi olarak değiştirebilecek nitelikteki tüm hukuki, organizasyonel ya da mali bağları ve bağlantılarını açıklamak durumundadır. KalDer hizmet sunumunda bağımsız ve hizmet alanın çıkarlarını gözeten biçimde hareket eder.
6. Çıkar çatışması
Çıkar çatışması, bir kişi ya da kuruluşun özel çıkarının herhangi bir şekilde KalDer’in çıkarlarını bir bütün olarak etkilemesi halinde doğar. Herhangi bir çıkar çatışmasının olup olmadığı, durum hakkındaki gerçeklere ve diğer ilgili bilgiye dayanarak saptanmalıdır. Hizmetler sunulurken farklı kuruluş ve bireylerin çıkarlarının uyuşmayabileceği durumlar için kararların sağlıklı olmasını sağlayacak ve tarafların çıkarlarını tehdit etmeyecek biçimde davranılır. KalDer’in üyeleri, gönüllüleri, yönetim organları, çalışanları ve hizmet alanlar için çıkar uyuşmazlığı oluşturabilecek durumlar ayrıntılı biçimde tanımlanır ve önlemler alınır. Bu amaçla gerçekleştirilen uygulamaların gözetim ve denetimi sağlanır.
7. Sınırlar ötesi işbirliği
STK’lar insanlığın karşısındaki ciddi tehditlere yanıt vermek için ortak sorumluluk sahibidirler. Dünya barışında ve küresel refah artışında anlamlı ilerleme; dinler, kültürler ve ırklar arasında yapılacak çalışmalar ile politik ve etnik kimliğe dayalı insanları ve kurumları ayrışmaya yönelten yapay sınırların aşılmasıyla beslenip gelişebilir. STK’lar kendi kuruluş amaçları çerçevesi içinde kalmak üzere ve bu yönde benzer değer ve amaçları paylaşan örgüt ve bireylerle birlikte bu yapay sınırların ötesine geçmeye gönüllü olmalıdırlar. KalDer diğer STK’larla, toplumun geneli için olumlu kazanımlar sağlamak amacıyla işbirliğine dayalı bu tür etik ilişkiler kurar ve sürdürür.
8. Birlikte çalışmaktan doğan yükümlülükler
KalDer birlikte çalıştığı kişi ve kuruluşların bu etik ilkeler doğrultusunda çalışmasını gözetir ve teşvik eder.
Anamuhalefet Partisi, parlamenter sistemle yönetilen ülkelerde iktidar partilerinden sonra en yüksek oyu almış partiyi tanımlamak için kullanılan kavramdır. Ana muhalefet partisi demokrasi ile yönetilen ülkelerde genellikle mevcut yönetime en yakın alternatif parti olarak görülmektedir. Ana muhalefet partisinden toplumun en temel beklentisi, iktidara alternatif olabilecek bir yönetim vizyonu ve güvenilir bir dönüşüm umudu sunmasıdır.
2820 Sayılı Siyasal Partiler Kanununun 35. maddesine göre Bakanlar Kuruluna katılmayan ve grubu bulunan siyasi partiler arasında en fazla milletvekiline sahip olan partidir. Siyasi partilerin milletvekili sayılarının eşit olması hâlinde, son milletvekili seçimlerinde aldıkları muteber oy sayısına bakılmaktadır. Bakanlar Kuruluna katılmayan ve grubu bulunan siyasi partiler arasında en fazla milletvekiline sahip olan partiye anamuhalefet partisi, genel başkanına da anamuhalefet partisi genel başkanı denir.
Anayasanın 150. maddesi, “Kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna ve üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir.” demekte ve mecliste en fazla üyeye sahip ikinci parti olan Anamuhalefet Partisine Anayasa Mahkemesinde dava açma hakkı vermektedir.
2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonucunda, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi ile birlikte Anamuhalefet Partisi kavramı güncelliğini yitirmiştir.
Türkiye Siyasal tarihinde ana muhalefet görevi yapmış partilerin ve genel başkanlarınının yıllara göre sıralı listesi
HDP Eski İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkçü‘nün İzmir 13. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı davanın zorla getirilme kararıyla Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesinde 5 Eylül’de görülen duruşmasında yaptığı savunmadır.
Kürkcü, 20 Mayıs 2016’da yapılan geçici anayasa değişikliğinin MHP ve CHP milletvekillerinin desteğiyle parlamentodan geçmesi üzerine dokunulmazlığı kaldırılan 54 milletvekili arasındaydı. Değişiklikle birlikte TBMM’de bekleyen fezlekelerin işleme konulmasının ardından Kürkcü aleyhine 40 yılı aşkın hapis talebiyle 16 dava açıldı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 21 Mayıs 2016’da kendisine karşı gerçekleştirdiği darbenin sonucu olarak mahkemenizin önündeyim.
TBMM, partim Halkların Demokratik Partisi(HDP) dışındaki üç partiye mensup 367 üyenin oylarıyla anayasanın milletvekili dokunulmazlığını güvence altına alan 83. Maddesi’nde geçici bir değişiklik gerçekleştirdi; dokunulmazlıkları sürdüğü halde milletvekillerinin geçmişte işlendiği iddia edilen suçlardan ötürü yargılanabilmesi yolunu açtı. Böylelikle TBMM kendi üyelerinin çalışmalarını, kolluk gücünün, Cumhuriyet Savcılıklarının ve mahkemelerin vesayeti altına soktu. Başka bir ifadeyle yasama organı kendi elleriyle kendi egemenliğine son verdi. Bu Anayasa’nın kuvvetler ayrımı ilkesini ortadan kaldıran bir darbedir. Bütün sonuçları itibariyle gayri meşrudur.
TBMM’deki faşizme karşı biricik meşru direniş odağı, özgürlük mücadelesinin öncü gücü olan partimizi siyaseten bertaraf etmek üzere girişilmiş olan bu darbenin nedeni HDP’nin “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla girdiği 7 Haziran 2015 seçimlerinde dünyanın en antidemokratik seçim barajını yıkması, AKP’nin tek parti hükümeti ve Erdoğan’ın “Başkanlık” umudunu seçim sandıklarına gömerken halklarımızı kendi kaderinin sahibi kılmasıydı. Bu seçimleri bir “Başkanlık” referandumuna dönüştüren bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı. Türkiye’ye meydan okuyan Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla verilen yanıt HDP’yi yakın tarihimizin en geniş demokrasi, emek ve barış blokunun ortak arzusunun tercümanı konumuna yükseltti. Partimizin ve Eş Genel Başkanlarımız ile milletvekillerimizin Sarayın hedefi haline gelmesinin biricik nedeni buydu.
Ne yazık ki, 1 Kasım 2015 seçimleri sonrasında oluşan TBMM çoğunluğu, Kürt sorununa barışçı bir çözüm için süregiden müzakerelerin Erdoğan’ın buyruklarıyla sona erdirilmesi ve çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte ülkeye egemen olan güvenlikçi yaklaşıma teslim oldu. TBMM özel savaşın bir cephesi haline gelmeyi kabullendi. TBMM çoğunluğu özellikle HDP milletvekillerini yargı baskısı altına alma gayreti içinde yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengeyi yıktı. TBMM’yi yürütme ve yargı vesayeti altına sokarak diğer partilerden de yüz elli dolayında milletvekili için yargı yolunu açtı. Bugün burada bulunuşumun biricik nedeni budur. Eş Genel Başkanlarımız ve milletvekillerimiz neden hapisteyse, neden yargılanıyorlarsa ben de onun için mahkemeniz önündeyim. Burada bulunuşumun nedeni sanık, ya da şüpheli olmam değil, HDP milletvekili olmam, ırkçılığa, sömürgeciliğe, faşizme, istibdada, mezhepçiliğe, kişi ve sülale egemenliğine karşı, eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi ve insan hakları için verdiğimiz mücadeledir; bu mücadelenin halkta uyandırdığı sempati ve Saray’da hakimiyetin elden gittiğine dair yol açtığı derin kaygılardır.
Usulüne göre işleyen bir yargı süreci içinde bir anlam taşıması mümkün olan “sanık” veya “şüpheli” kavramları dokunulmazlık sahibi bir TBMM üyesi, ve uluslararası dokunulmazlık sahibi bir AKPM üyesi için yok hükmündedir.
Şu an bir mahkeme önüne çıkarılmış olmam bile siyasi sonuçları itibarıyla bir istibdat rejimine, bir faşist diktatörlüğe özgü bir uygulamadır. Ancak, bu sadece TBMM’yi ve onun bir üyesi olarak beni olumsuz etkileyen bir sonuç değil. Mahkemeler de, örneğin şimdi burada gerçekleştirmekle yükümlü kılındıkları bu tür yargılamalar dolayısıyla kaçınılmaz olarak herhangi bir yasa ile belirlenmemiş bir diktatoryal sürecin parçası haline geliyorlar.
Bu yargılamanın dayandırıldığı geçici anayasa değişikliği HDP milletvekillerini en kısa yoldan tutuklamaya sevk yolunu açmak için icat edilmiş Anayasaya karşı bir hileden ibaretti. Bu hilenin düzenleyicileri milletvekilli dokunulmazlıklarını belli bir tarihe kadar olan fezlekeler itibariyle geçici bir anayasa değişikliğiyle kaldırmayı ama dokunulmazlıkları kaldırılmış milletvekillerini bu değişikliğin gerçekleşmesinden bir saniye sonra yeniden dokunulmazlık sahibi kılmayı öngörmüşlerdi. Böylece haklarında “katalog suçlar”dan daha çok fezleke bulunan HDP milletvekillerine gözaltı, tutuklama, yargılama, mahkumiyet yolunu açıvereceklerini ama kendi dokunulmazlıklarının kaldırılması için oy da vermiş diğer milletvekillerinin dokunulmazlığın sağladığı bağışıklıklardan sanki hiçbir şey olmamış gibi yararlanmaya devam etmelerini güvenceye aldıklarını varsayıyorlardı. Ancak bu icadın bir kusuru var: Kişiye özel yasa çıkartma yolu henüz -veya hala- kapalı olduğu için HDP milletvekilleri de -bu geçici anayasa değişikliğine “evet” diyen milletvekilleriyle birlikte- kaçınılmaz olarak dokunulmazlık sahibi olmaya devam ediyorlar. Ancak bu icadın bir kusuru var: Kişiye özel yasa çıkartma yolu henüz veya hala kapalı olduğu için HDP milletvekilleri de, bu geçici anayasa değişikliğine evet diyen milletvekilleriyle birlikte kaçınılmaz olarak dokunulmazlık sahibi olmaya devam ediyorlar.
Dokunulmazlık sahibi olan ve bu dokunulmazlığı an itibariyle TBMM tarafından kaldırılmış olmayan bu milletvekillerinden biri olarak mahkemenizin hakkımda aldığı “zorla getirme” kararı uyarınca karşınızdayım. İmdi, gerçek yaşamda “zamanda geriye yolculuk” diye bir kavram olmadığına göre, bu mahkemede yanıt aranması gereken birinci soru şudur: Mahkemeniz en üst norm olan Anayasa kuralları gereğince dokunulmazlık sahibi bir milletvekilini hangi yetkiyle ve nereden aldığı güçle yargılayacak, ve dokunulmazlık sahibi milletvekili hakkında zorla getirme kararının meşruiyetini neye dayandıracaktır?
Dahası, Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca iç hukuka üstünlüğü kayıt altına alınmış uluslararası antlaşma uyarınca yargılanması Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) iznini gerektiren bir AKPM üyesini nasıl yargılamaya girişecektir?
Görüldüğü gibi, bu geçici anayasa değişikliği sadece TBMM’nin egemenliğini icra eden milletvekillerini yürütme ve yargı vesayeti altına düşürmekle kalmıyor öte yandan yargıyı meşruiyeti kendinden menkul bir yargılama süreciyle baş başa bırakıyor, kolluğu meşruiyeti tartışmalı emirleri yerine getirmeye icbar ediyor, böylece aralarındaki anayasal bağlantılar kopmuş olan bütün kurumlar ister istemez birbirlerinin yetki ve güç alanlarına tecavüz etmeye ve hukuken meşruluğu tartışmalı adımlarla, gelecekte hukukun yeniden egemen olacağı günlerde her biri başlı başına yargı konusu olacak uygulamaların faili oluyorlar.
Mahkemeniz Anayasa’dan ve yasalardan aldığı güçle, TBMM’nin kendi kendisine karşı gerçekleştirdiği bir darbenin ürünü olan; hak, hukuk ve adalet ile hiçbir şekilde bağdaşması mümkün olmayan bu yargılamayı reddederek yargıya bu diktatoryal sürecin burgacından çıkabileceği bir örnek sunabilir, Türkiye’de hala yargıdan adalet beklenebileceğine dair bir umudun habercisi olabilir. Sizden bu davayı reddetmenizi diliyorum.
İddianamenin bu bağlamda önemli tek yanı “Aliağa Ceza İnfaz Kurumları” kampüsünde TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi bir milletvekili olarak, diğer komisyon üyeleriyle birlikte yürüttüğüm, her anı kamu denetimine açık ve Komisyon raporuna “muhalefet şerhi” olarak dercedilmiş görüşümün dahi yargı konusu yapılabildiğini açıkça ortaya koyan, TBMM’nin yukarıda ifade ettiğim şekilde yürütme ve yargı vesayeti altına sokulması görüşüne somutluk kazandıran bir örnek vaka olmasından ibarettir.
Eğer bu süreçte herşey usulüne uygun cereyan etmiş olsaydı bile, önünüzdeki iddianame CMK’nin açık bir ihlali olarak görülmeliydi. CMK Madde 160/2’ye göre “Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlü” olmasına karşın, Savcılık, vekilimin sunduğu, esasen soruşturmayı bütünüyle geçersiz kılacak TBMM İnsan Hakları Komisyonu raporunu görmezden gelerek, lehte hiçbir unsuru dikkate almayarak kendisini “suç imalatı”yla görevli saymıştır. Gerçekte “adalet peşinde” koşan bir Cumhuriyet Savcısından beklenecek şey, hak ihlallerini TBMM önünde raporlaştıran bir milletvekilini mahkum ettirmek için bin dereden su getirmesi değil, raporda ifade edilen tutuklu ve hükümlü hakları ihlallerinin faillerini yargı önüne çıkartması olabilirdi ancak.
TBMM üyesi bir milletvekili olarak TBMM çalışmalarımdan ötürü yargılanmam girişimi, yalnızca usulsüz ve mesnetsiz değildir aynı zamanda tutuklu ve hükümlü haklarını ihlali alışkanlık haline getirdikleri “Aliağa Ceza ve İnfaz Kurumları” raporunda Komisyon üyelerinin çoğunluğunca da doğrulanan ceza infaz kurumu görevlilerini cesaretlendirmekten, onları cezasızlık vaadiyle ödüllendirmekten başka bir sonuç vermeyecektir.
Her şeye karşın Anayasa’nın 83. Maddesi hala geçerlidir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.”
Kaptanlar ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerine İlişkin Sözleşme
Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde kabul edilmiştir.
Sözleşme ile, gemilerde; kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan kimsenin işe alınamamasını ve çalıştırılamamasını öngörmektedir.
Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO
ILO 53 No’lu Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme
ILO Kabul Tarihi: 6 Ekim 1936 Kanun Tarih ve Sayısı: 25.6.2003 / 4906
Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulunun daveti üzerine 6 Ekim 1936 tarihinde Cenevre’de yaptığı yirmi birinci oturumunda;
Toplantı gündeminin dördüncü maddesinde yer alan, denizci ülkelerin ticaret gemilerinde çalışan kaptanlar, nöbetçi güverte ve makine zabitlerinin meslekî yeterliliklerinin asgarî icaplarına ilişkin bazı önerilerin kabulüne karar vererek;
Bu önerilerin bir Uluslararası sözleşme şeklini alması gerektiğine hükmederek,
Gemi Zabitlerinin Yeterlilik Belgeleri Sözleşmesi, 1936, şeklinde adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi bindokuzyüzotuzaltı yılı Ekim ayının işbu yirmi dördüncü gününde kabul etmiştir.
Madde 1
Bu sözleşme, sözleşmenin yürürlükte olduğu ülkede tescili yapılmış olan gemilerle aşağıda belirtilen gemiler dışında tüm açık deniz gemilerine uygulanır.
Savaş gemileri,
Ticarette kullanılmayan devlete veya kamuya ait gemiler,
Yelken direkli düz karinalı ağaç gemiler
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, kayıtlı tonajı 200 tonilatodan küçük olan gemileri kısmen veya tamamen kapsam dışında bırakabilir.
Madde 2
Bu sözleşmenin uygulanması bakımından aşağıdaki deyimler kendilerine burada verilen anlama sahiptirler:
“Kaptan veya süvari” gemiyi sevk ve idare eden kişi,
“Nöbetçi güverte zabiti” kılavuz kaptan dışında, geminin seyrüseferinden veya hareketinden sorumlu kişi,
“Çarkçıbaşı” geminin mekanik şevkinden daimi olarak sorumlu kişi,
“Nöbetçi çarkçı” gemiyi yürüten marinaların çalışmasından belirli sürelerle fiilen sorumlu kişi,
Madde 3
Hiç kimse, bu sözleşmenin uygulandığı bir gemide kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan ise alınamaz veya çalıştırılamaz.
Bu madde hükümlerine ancak zorunlu hallerde istisnalar getirilebilir.
Madde 4
Hiçbir kimseye;
İlgili belgenin verilmesi için öngörülen yasa ulaşmamışsa,
İlgili belgenin verilmesi için öngörülen asgarî meslekî deneyim süresini tamamlamamışsa, ve
Talip olunan belgelerin karşılığı olan görevlerin yerine getirilmesi bakımından gerekli niteliklere sahip olup olmadığını belirlemek amacıyla yetkili makam tarafından düzenlenen ve denetlenen sınavlarda başarılı olmamışsa, yeterlilik belgesi verilmez.
Ulusal yasalar veya yönetmelikler;
Her dereceden yeterlilik belgesi almak üzere başvuran adaylar tarafından ulaşılması gereken asgarî bir yaş ve tamamlanması gereken bir asgarî meslekî deneyim süresi öngörmelidir.
Yeterlilik belgesi almak üzere başvuran adayların, talep ettikleri belgelerin karşılığı olan görevlerin yerine getirilmesi için gerekli olan niteliklere sahip olup olmadıklarını ölçmek amacıyla, yetkili makam tarafından düzenlenen ve denetlenen bir veya daha çok sınav yapılmasına imkân tanımalıdır.
Örgüte üye her ülke, onay tarihinden itibaren üç yıllık süre içinde;
İlgili belgenin karşılığı olan görevler için yeterli pratik deneyimi olan; ve
Bunlarla ilgili olarak herhangi bir ciddi teknik hata kaydı bulunmayan, bu Maddenin 2 (a) paragrafına istinaden düzenlenen sınavlara katılmamış kişilere de yeterlik belgeleri verebilir.
Madde 5
Sözleşmeyi onaylayan her üye, etkin bir denetim sistemi kurarak sözleşmenin gerektiği biçimde uygulanmasını sağlar.
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, bir üyenin yetkili makamlarının, sözleşme hükümlerinin ihlâli nedeniyle ülkede kayıtlı gemileri seferden alıkoyabilecekleri durumları belirler.
Bu sözleşmeyi onaylayan bir üyenin yetkili makamları, ayni şekilde sözleşmeyi onaylamış bir başka üye ülkede kayıtlı bir gemide sözleşme hükümlerinin ihlâl edildiğini belirlemesi durumunda ülkesinde o geminin kayıtlı olduğu üyenin konsolosu ile temasa geçebilirler.
Madde 6
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, Sözleşmeye uyulmaması halinde uygulanacak olan disiplin cezalarını veya cezaî yaptırımları belirler.
Disiplin cezaları veya cezaî yaptırımlar özellikle, aşağıda belirtilen durumlar için öngörülür;
Armatörün veya onun görevlendirdiği kişinin, kaptanın veya süvarinin, bu sözleşmenin gerekli kıldığı yeterlilik belgesi bulunmayan bir kişiyi işe alması,
Kaptan veya süvarinin sözleşmenin 2. maddesinde tanımlanan işlerin, bu işlerin gerektirdiği ya da üstün bir yeterlilik belgesi bulunmayan bir kişiye gördürülmesine izin vermesi,
Bir kişinin gerekli belgelere sahip olmamasına rağmen hile veya sahte evraklarla söz konusu 2. maddede tanımlanan işlerden herhangi birini ifa etmek üzere işe girmesi,
Madde 7
Uluslararası çalışma Örgütü (ILO) Anayasası’nın 35. maddesinde atıf yapılan topraklara ilişkin olarak; bu sözleşmeyi onaylayan her ILO üyesi, onay belgesine;
İlgili üyenin sözleşme hükümlerinde hiçbir değiştirme yapmaksızın uygulamayı taahhüt ettikleri toprakları,
Sözleşme hükümlerinde değişme yapılacak topraklarla ilgili taahhütleriyle birlikte sözü edilen değişikliklerin detaylarını,
Bu Sözleşmeye göre uygulama yapılamayacak toprakları ve bu durumlarda uygulanamama nedenlerini,
Kendi kararını kendi verecek topraklar konusunda beyanlarını ekleyeceklerdir.
Bu maddenin birinci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde atıfta bulunulan yükümlülükler, onaylamanın bir parçası olarak kabul edilecek ve onaylamayla ayni şekilde geçerli olacaktır.
Her bir Üye, müteakip bir beyanla bu maddenin birinci paragrafının (b), (c) ve (d) bentleri uyarınca belirttiği çekinceleri tamamen ya da kısmen iptal edebilir.
Madde 8
Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından tescil edilir.
Madde 9
Bu sözleşme, sadece onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası çalışma Örgütü üyesi ülkeler için bağlayıcıdır.
Sözleşme, iki üyenin onay belgelerinin Genel Müdür tarafından tescil tarihinden on iki ay sonra yürürlüğe girer.
Bu sözleşme , daha sonra, onu onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.
Madde 10
İki ILO üyesinin onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edildiğinde, keyfiyet derhal Genel Müdür tarafından tüm ILO üyelerine bildirilir. Diğer üyelerin onay belgelerinin sonradan tescili de yine bütün üyelere bildirilir.
Madde 11
Bu sözleşmeyi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve Genel Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilecektir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra hüküm ifade edecektir.
Bu sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilir.
Madde 12
Bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren, her 10 yıllık devrenin sonunda, Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, bu sözleşmenin uygulanması Hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve konferansın gündemine sözleşmenin tamamen veya kısmen tadili konusunun konulup konulmaması hususunu inceler.
Madde 13
Konferansın, bu sözleşmeyi tamamen veya kısmen tadil eden yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde;
Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 11 inci madde dikkate alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak Kayıt ve şartıyla, bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.
Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, bu sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.
İşbu sözleşme, sözleşmeyi onaylayan fakat tadil edici sözleşmeyi onaylamayan üyeler için, mevcut sekil ve kapsamı ile yürürlükte kalacaktır.
Madde 14
Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinin her ikisi de eşit derecede geçerlidir.
Türkiye sözleşmeyi 15 Temmuz 2003 tarihinde, 4942 sayılı yasa ile onaylamıştır.
Sözleşme, Armatörlerin, hasta ya da yaralı olan gemi adamlarının iyileşinceye veya hastalığı ya da iş göremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbi bakim ve maişet ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğunu öngörmektedir.
Sözleşme, Armatörlerin, hasta ya da yaralı olan gemi adamlarının iyileşinceye veya hastalığı ya da iş göremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbi bakim ve maişet ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğunu öngörmektedir.
ILO 55 No’lu Gemiadamlarının Hastalanması, Yaralanması ya da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme
ILO Kabul Tarihi: 6 Ekim 1936 Kanun Tarih ve Sayısı: 15.7.2003 / 4942
Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulunun daveti üzerine 6 Ekim 1936 tarihinde Cenevre’de yaptığı yirmi birinci oturumunda;
Toplantı gündeminin ikinci maddesinde yer alan, gemiadamlarının hastalanması, yaralanması ya da ölümü halinde armatörün sorumluluğuna ilişkin bazı önerilerin kabulüne karar vererek;
Bu önerilerin bir Uluslararası sözleşme seklini alması gerektiğine hükmederek;
Armatörün Sorumluluğu (Hastalanan veya Yaralanan Gemiadamları) Sözleşmesi, 1936 olarak adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi Bindokuzyüzotuzaltı yılı Ekim ayinin işbu yirmi dördüncü günü kabul etmiştir.
Madde 1
Bu sözleşme, Savaş gemilerinin dışında, bu sözleşmenin yürürlükte olduğu ülkede kayıtlı ve seyrüsefer halinde bulunan bir gemide istihdam edilen herkese uygulanır.
Ancak, Uluslararası çalışma Örgütü üyesi bir ülke, gerekli gördüğü durumda, kendi ulusal yasa veya yönetmeliklerinde aşağıdaki kişiler açısından istisnalar getirebilir;
a. İstihdam edilen kişiler;
Kamuya ait olup ticarette kullanılmayan gemilerde;
Kıyı balıkçılığı yapan teknelerde;
Yük kapasitesi 25 tonilatodan az olan teknelerde;
Ağaçtan yapılan ilkel yelkenli gemilerde;
b. Armatör dışındaki bir işveren tarafından gemide istihdam edilen kişiler;
c. Sadece limanlarda gemilerin tamiri, temizliği, yükleme-boşaltma islerinde istihdam edilen kişiler;
d. Armatörün aile fertleri;
e. Kılavuz kaptanlar.
Madde 2
1. Armatör;
a) İse başlama tarihi olarak is Sözleşmesi maddelerinde belirtilen tarih ile isin sona erdiği tarih arasında meydana gelen hastalık ve yaralanmadan;
b) Bu hastalık ya da yaralanma sonucunda meydana gelen ölümden,
sorumludur.
Ancak, ulusal yasalar veya yönetmelikler, kişilerin;
a. gemideki hizmeti dışında yaralanması;
b. hastalanan ya da yaralanan kimsenin kasten hatalı ya da kusurlu davranışı yüzünden yaralanması veya hastalanması;
c. işe giriş tarihinde hastalığını veya sakatlığını bilerek gizlemesi;
gibi durumlar için istisnalar öngörebilir.
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, istihdam edilen kişinin ise başlama tarihinde sağlık muayenesini reddetmesi halinde hastalık ya da hastalığa bağlı meydana gelen ölümden dolayı armatörün sorumlu tutulmamasını öngörebilir.
Madde 3
Bu sözleşme açısından armatörlerce yapılan tıbbî bakim ve maişet harcamaları:
tıbbî tedavi ve yeterli teçhizat ile yeterli ilaç ve tedavi gereçleri,
a. iaşe ve ibate,
b. giderlerini kapsar.
Madde 4
Armatör, hasta ya da yaralı olan kimse iyileşinceye veya hastalığı ya da işgöremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbî bakim ve maiset ihtiyaçlarini karşılamakla sorumludur.
Ancak, ulusal yasalar veya yönetmelikler, armatörün tıbbî bakim ve maiset ihtiyaçlarini karşılama sorumluluğunu hastalığın başlangıcından ya da yaralanma tarihinden itibaren 16 haftadan az olmayacak bir süre ile sınırlanabilir.
Ayrıca, geminin kayıtlı olduğu ülkede, gemiadamlarına zorunlu hastalık sigortası, zorunlu kaza sigortası veya kazalar için çalışanlara tazminat verilmesini öngören bir sigorta sisteminin yürürlükte olması şartıyla ulusal yasalar veya yönetmelikler :
a. armatörün sorumluluğunun, hasta ya da yaralı olan kimse açısından bu kişinin sigorta veya tazminat sistemine göre tıbbî yardim almaya hak kazandığı tarihten itibaren sona ermesini,
b. armatörün sorumluluğunun, sigorta veya tazminat rejimi uyarınca, bu rejimlerden yararlanan kişilere tıbbî yardim sağlanması için yasada öngörülen tarihten itibaren; yabancı isçileri veya geminin kayıtlı olduğu ülkede ikamet etmeyen isçileri etkileyen sınırlamalar nedeniyle bu rejim dışında kalma hali hariç, hasta veya yaralı kişi söz konusu rejime tâbi olmasa dahi, sona ermesini öngörebilir.
Madde 5
Hastalık ya da yaralanma is göremezlikle sonuçlanırsa, armatör;
a. hasta olan ya da yaralanan kimseye gemide kaldığı sürece tam ücret ödemekle;
b. eğer hasta ya da yaralı olan kimsenin bakmakla yükümlü olduğu kimseler varsa, bu kimse, karaya çıktığı andan iyileşinceye veya bu hastalığı ya da işgöremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar ücretin tamamını veya bir kısmini ulusal yasalar veya yönetmeliklerle belirlenen şekilde ödemekle; sorumludur.
Ancak, ulusal yasalar veya yönetmelikler, armatörün artık gemide bulunmayan kişi bakımından ücretin tamamını veya bir kısmini ödeme sorumluluğunu, yaralanma veya hastalığın başlangıç gününden itibaren on altı haftadan az olmayacak bir süreyle sınırlandırabilir.
Ayrıca, geminin kayıtlı olduğu ülkede gemiadamlarına zorunlu hastalık sigortası, zorunlu kaza sigortası veya kazalar için çalışanlara tazminat verilmesini öngören bir sigorta sisteminin yürürlükte olması şartıyla ulusal yasalar veya yönetmelikler:
a. armatörün sorumluluğunu, hasta ya da yaralı olan kimse açısından, bu kişi sigorta veya tazminat sistemine göre nakdî yardim almaya hak kazandığı tarihten itibaren sona erdirebilir.
b. armatörün sorumluluğu, sigorta veya tazminat rejimi uyarınca, bu rejimlerden yararlanan kişilere nakdî yardim sağlanması için yasayla öngörülen tarihten itibaren özellikle yabancı isçileri veya geminin kayıtlı olduğu ülkede ikamet etmeyen isçileri etkileyen sınırlamalar nedeniyle, bu rejim dışında kalma hali hariç hasta veya yaralı kişi söz konusu rejime tâbi olmasa dahi, sona erer.
Madde 6
Armatör, yolculuk sırasında hastalık ya da yaralanma sonucu karaya çıkan her hasta ya da yaralının ülkesine iade masrafını karşılamakla sorumludur.
Hasta ya da yaralı kimsenin geri gönderileceği liman :
a. ise alındığı liman; veya
b. yolculuğun başladığı liman; veya
c. kendi ülkesinin bir limanı veya tâbi olduğu ülke; veya
d. yetkili makamın onayı alınmak kaydıyla armatör veya gemi kaptanı ile birlikte kendisinin kararlaştıracağı bir başka liman olmalıdır.
Ülkesine iade masrafları, hasta ya da yaralının ulaşım ve yolculuk sırasındaki yiyecek ve konaklama masraflarını ve hareket gününe kadar olan masrafları kapsar.
Eğer hasta ya da yaralı is yapabilecek durumda ise armatör, bu maddenin ikinci paragrafında söz edilen yerlerden birisine yönelmiş bir gemide ona uygun bir is sağlayarak ülkesine iade sorumluluğunu yerine getirebilir.
Madde 7
Armatör, ölümün gemide meydana geldiği durumlarla, armatör hesabına sağlık ve bakım hizmetlerinden yararlanma hakkına sahip olan kişinin kazada öldüğü durumlarda defin masraflarını karşılamakla sorumludur.
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, sosyal sigorta veya çalışanlara tazminat ödenmesi ile ilgili yasa veya yönetmeliklere göre ölen kişiye cenaze yardımı ödeniyorsa armatör tarafından karşılanan defin masraflarının bir sigorta kurumu tarafından kendisine geri ödenmesini öngörebilir.
Madde 8
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, bu sözleşmenin uygulandığı hasta, yaralı ya da vefat eden kişilerin gemide kalan eşyalarının Korunması için armatörün ya da temsilcisinin önlem almasını zorunlu kılar.
Madde 9
Ulusal yasalar veya yönetmelikler, armatörün bu sözleşmeden doğan sorumlulukları ile ilgili anlaşmazlıkların hızlı ve masrafsız çözümünü sağlamak için hüküm koyabilir.
Madde 10
Armatör, bu sözleşmenin, 4, 6 ve 7 inci maddelerinde öngörülen sorumluluklarından, bu sorumluluklar kamu makamları tarafından üstlendiği ölçüde muaf tutulabilir.
Madde 11
Bu sözleşme ve bu sözleşme kapsamındaki yardımlarla ilgili ulusal yasalar veya yönetmelikler, tüm gemiadamlarına milliyet, ikamet yeri ve ırka bakılmaksızın eşit muamele yapılmasını sağlayacak şekilde yorumlanır ve uygulanır.
Madde 12
Bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm, armatörler ile gemiadamları arasındaki bu sözleşmenin sağladığı koşullardan daha iyisini sağlayan yasa, karar, teamül ya da anlaşmayı etkilemez.
Madde 13
Uluslararası çalışma Örgütü (ILO) Anayasasının 35 inci maddesinde atıf yapılan topraklara ilişkin olarak bu sözleşmeyi onaylayan her ILO üyesi, onay belgesine;
a. İlgili üyenin, sözleşme hükümlerinde hiçbir değiştirme yapmaksızın uygulamayı taahhüt ettikleri toprakları,
b. Sözleşme hükümlerinde değişme yapılacak topraklarla ilcil taahhütleriyle birlikte sözü edilen değişikliklerin detaylarını,
c. Bu sözleşmeye göre uygulama yapılmayacak toprakları ve bu durumlarda uygulanamama nedenlerini,
d. Kendi kararını kendi verecek topraklar konusunda beyanlarını ekleyebilirler.
Bu Maddenin 1 inci paragrafının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen taahhütler, onamanın ayrılmaz kısımları sayılacak ve onama gücüne sahip olacaktır.
Her üye bu maddenin 1 inci paragrafının (b), (c) ve (d) bentleri gereğince daha önce yapmış olduğu bildirimlerin hepsinden veya bir kısmından, yeni bir bildirimle vazgeçebilir.
Madde 14
Bu sözleşmenin kesin onama belgeleri Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından tescil edilir.
Madde 15
Bu sözleşme, sadece onama belgesi Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası çalışma Örgütü üyesi ülkeler için bağlayıcıdır.
Sözleşme, iki üyenin onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil tarihinden on iki ay sonra yürürlüğe girer.
Bu sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.
Madde 16
İki ILO üyesinin onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edildiğinde, keyfiyet derhal Genel Müdür tarafından tüm ILO üyelerine bildirilir. Diğer üyelerin onay belgelerinin sonradan tescili de yine bütün üyelere bildirilir.
Madde 17
Bu sözleşmeyi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve Genel Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra hüküm ifade edecektir.
Bu sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilir.
Madde 18
Bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden itibaren, her 10 yıllık devrenin sonunda, Uluslararası çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, bu sözleşmenin uygulanması Hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve konferansın gündemine sözleşmenin tamamen veya kısmen tadili konusunun konulup konulmaması hususunu inceler.
Madde 19
Konferansın, bu sözleşmeyi tamamen veya kısmen tadil eden yeni bir sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde;
a. Tadil edici yeni sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 17 inci madde dikkate alınmaksızın ve tadil edici yeni sözleşme yürürlüğe girmiş olmak Kayıt ve şartıyla, bu sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.
b. Tadil edici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, bu sözleşme üyelerin onaylanmasına artık açık bulundurulamaz.
İşbu sözleşme, sözleşmeyi onaylayan fakat tadil edici sözleşmeyi onaylamayan üyeler için, mevcut sekil ve kapsamı ile yürürlükte kalacaktır.
Madde 20
Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinlerinin her ikisi de eşit derecede geçerlidir.
Türkiye Cümhuriyetile Yunanistan Hükümeti arasında akledilen dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem ınuahedenamesile merbutu bahri kuvvetlerin tahdidine mütedair protokolün tasdiki hakkında kanun
Kanun 1152
Kabul tarihi: 121211931
Madde 1 — Yunan Cümhuriyetile 30 teşrinievvel tarihinde Ankarada akit ve imza edilmiş olan dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem muahedenamesi ve iki memleketin bahrî kuvvet ve teslihatına müteallik olup ayni tarihte imza edilen ve bu muahedenameye merbut bulunan protokol tasdik edilmiştir.
Madde 2 — İşbu Kanun neşri tarihinden itibaren muteberdir.
Madde 3 — İşbu Kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur.
Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Cümhuriyeti Hükümetleri arasında imza edilen dostluk, bitaraflık, uzlaşma ve hakem muahedesi
Her hususta bir vifak siyaseti takip, umumî sulh işine yardım ve Türkiye ile Yunanistan arasında tahaddüs edecek ihtilâfları umumî hukuku düvelin en yüksek esaslarına göre halletmek emrindeki arzularını ifade eylemek isteyen Türkiye Reisicümhuru Hazretleri ve Yunanistan Reisicümhuru Hazretleri bu müşterek niyetlerini bir muahedename ile tahakkuk ettirmeğe karar vermişler ve murahhasları olarak,
Türkiye Reisicümhuru Hazretleri: Başvekil Malatya Meb’usu ismet Paşayı, Hariciye Vekili, İzmir Meb’usu Doktor Tevfik Rüştü Beyefendiyi,
Yunanistan Reisicümhuru Hazretleri: Başvekil Müsyü Eleftherios K. Veniselos’u Başvekil Vekili Hariciye Nazırı Müsyü Andre Michalakopoulos’u tayin etmişler.
ve murahhaslar bu baptaki salâhiyetnamelerini yekdiğerine tebliğ ile usul ve kaidesine muvafık bularak atideki hükümleri kararlaştırmışlardır.
Madde 1
Yüksek Akitler tarafeynden birinin aleyhine müteveccih hiç bir siyasî veya iktisadî itilâfa ve kombinezona dahil olmamağı mütekabilen taahhüt ederler.
Madde 2
Yüksek Âkitlerden biri, sulhperverane tarzı hareketine rağmen bir veya birkaç devlet tarafından taarruza
uğradığı takdirde diğer taraf muha samanın bütün müddeti devamınca bitaraflığı muhafaza etmeği taahhüt eyler.
Madde 3
Yüksek Âkitler aralarında ihtilâfı mucip olan ve alelâde diplomasi usullerile halledilemiyen bilcümle meseleleri zirdeki 8-19 uncu maddelerde derpiş edilen uzlaşma usulüne tâbi tutmağı taahhüt ederler. Uzlaşma usulünde muvaffakiyet hasıl olmadığı takdirde, işbu muahedenamenin 20-23 üncü maddelerine tevfikan, bir adlî tesviye çaresi araştırılacaktır, meğer ki âkitler beynelmilel ihtilâfatın sulhan tesviyesi için aktolunan 18 teşrinievvel 1907 tarihli itilâfnamenin 55 inci ve müteakip maddelerine yahut kendi aralarında mevcut herhangi bir anlaşmaya tevfikan teşkil edilen bir hakem mahkemesine müracaat hususunda mutabık kalmış olsunlar.
Madde 4
Geçen maddedeki ahkâm, Yüksek Âkitler arasında mer’i muahedat mucibince, onlardan birinin salâhiyetine dahil bulunan meselelere ne de hâkimiyet hakkına taallûk eden hususata tatbik olunmaz.
Bir meselenin hakkı hâkimiyete taallûk edip etmediğini tahrirî bir beyanname ile tayin etmek her Âkidin hakkıdır, itiraz vukuunda diğer Âkit işbu mütekaddim meseleyi hallettirmek için hakeme veya Beynelmilel Adalet Divanına müracaat edebilir.
Balâda mezkûr maddenin ahkâmı işbu muahedenameden mukaddem olan ve maziye ait bulunan hadisattan mütevellit ihtilâfata da tatbik edilmez.
Madde 5
Tarafeyn arasında mer’i diğer itilâfnamelerle halleri için hususî bir usul derpiş edilmiş olan ihtilâflar, işbu itilâfnamelerin ahkâmına tevfikan hallolunacaklardır.
Madde 6
Eğer bir ihtilâfın mevzuu tarafeynden birinin dahilî kanunlarına nazaran adlî veya mülkî makamatın salâhiyetleri dahilinde bulunuyorsa, mezkûr taraf, salâhiyettar makam tarafından makul müddetler zarfında kat’î bir hüküm verilmezden evvel ihtilâfın işbu muahedede derpiş edilen muhtelif usûllere tâbi tutulmasına muhallefet edebilecektir. Bu takdirde, işbu muahedede derpiş olunan usullere müracaat etmek isteyen tarafın mezkûr karardan itibaren bir sene zarfında, arzusunu diğer tarafa iblâğ etmesi lâzımdır.
Madde 7
Âkitlerden biri tarafından diğer Âkide yapılacak talep üzerine, işbu muahedenamenin tasdiknamelerinin teatisini takip eden altı ay zarfında, bir Daimî Uzlaşma Komisyonu teşkil edilecektir.
1 – Komisyonun 5 azası olacaktır. Tarafeynden her biri kendi tebaası meyanından müntehap bir aza tayin edecektir. Diğer üç komiser üçüncü devletler tebaaları meyanından müttefikan intihap edileceklerdir. Bunların ayni tâbiiyeti haiz bulunmamaları, ikametgâhlarının âkitler ülkesinde bulunmaması ve kendilerinin işbu âkitler hizmetinde olmamaları lâzımdır. Âkitler komisyon reisini bunlar arasından seçecekler ve ihtilâf zuhûrunda, işbu üç komiserden hangisinin reis olacağı kur’a ile teayyün edecektir.
2 – Komiserler üç sene için tayin olunacaklar ve tekrar intihap edilebileceklerdir. Müttefikan tayin edilmiş olan komij serler memuriyetleri esnasında tarafeynin ittıfakile tebdil olunabileceklerdir. Usul ve muameleye henüz iptidar edilmediği müddetçe tarafeynin her biri kendisince tayin edilmiş olan komiseri tebdil edebilecektir.
3 – Ölüm, istifa veya her hangi bir mâni dolayisile vukubulacak münhaller, en kısa bir müddet zarfında, tayin usulüne tevfikan doldurulacaktır.
Madde 8
Eğer bir ihtilâfın zuhûrunda, âkitler tarafından tayin olunmuş bir Daimî Uzlaşma Komisyonu mevcut bulunmıyorsa, âkitlerden birinin diğerine yapacağı talepten itibaren üç aylık bir müddet zarfında, işbu ihtilâfın tetkiki için bir Hususî Uzlaşma Komisyonu teşkil edilecektir. Âkitler arasında hilâfına karar olmadıkça, tayinler yukarıdaki madde ahkâmına tevfikan yapılacaktır.
Madde 9
Müttefikan intihap edilecek azalar 10 ve 12 inci maddelerde tesbit olunan müddetler zarfında tayin olunmazlarsa, icap eden tayinlerin icrası tarafeynce müttefikan intihap edilen bir üçüncü devlete havale olunacak ve bu hususta ittifak hasıl olmadığı takdirde âkitlerden her biri diğer bir devlet gösterecek ve bu tayinler iki devlet tarafından müttefikan icra olunacaktır. Şayet üç aylık bir müddet zarfında işbu iki devlet mutabık kalamıyacak olurlarsa, bunlardan her biri tayin olunacak azaların miktarınca namzet irae edecektir. Bu suretle teklif edilen namzetlerden hangilerinin tayin olunacağı kur’a ile taayyün edecektir.
Madde 10
Uzlaşma Komisyonuna müracaat, müttefikan hareket eden âkitlerin beraberce, v=ya ittifak olunmadığında, âkitlerden birinin veya diğerinin reise bir istida vermesi suretile olur.
İstida, ihtilâf mevzuunu muhta aran anlattıktan sonra, komisyondan bir uzlaşmağa vardıracak her türlü tedabire müracaat | eylemesi talebini ihtiva edecektir.
İstida, âkitlerden yalnız biri tarafından verilmiş ise, müsted’i âkitçe işbu istida diğer âkite vakit fevtetmeden tebliğ edilecektir.
Madde 11
İhtilâfın âkitlerden biri tarafından komisyona arzı tarihinden itibaren on beş gün zarfında âkitlerin her biri, bu ihti’âfın tetkiki için, meselede salâhiyeti mahsusası bulunan bir kimseyi kendi azasının yerine ikame edebilecektir. Bu hakkı istimal eden âkit keyfiyeti derhal diğer âkide haber verecek bu takdirde diğer âkit de ihbarın kendisine vürudundan itibaren on beş gün zarfında ayni suretle hareket etmek salâhiyetini haiz olacaktır.
Uzlaşma Komisyonunun vazifesi muhtelifünfih mesleleri tavzih etmek, bu uğurda faideli malûmatı toplamak ve âkitleri uzlaştırmağa gayret eylemektir.
Komisyon meseleyi tetkik ettikten sonra ihtilâfın halli için tekliflerini bir rapora dercedecektir.
Madde 14
Uzlaşma Komisyonu behemehal mürafaa şeklinde olması lâzım bulunan kendi mesai usulünü, müttefikan başka türlü bir karar vermemiş ise, beynelmilel ihtilâfların muslihane halline dair 18 teşrinievvel 1907 La Haye mukavelenamesinin üçüncü faslı ahkâmını nazarı itibare alarak, bizzat tanzim edecektir.
Madde 15
Uzlaşma Komisyonunun mesaisi ancak akitlerin muvafakatile komisyon tarafından ittihaz olunmuş bir karar üzerine alenî olacaktır.
Madde 16
Akitler, Uzlaşma Komisyonu nezdinde kendilerile komisyon arasında mutavassıt hizmetini gören ajanlar tarafından temsil edileceklerdir; bundan maada, âkitler kendileri tarafından bu husus için tayir edilen müşavir ve mütehassısların yardımına müracaat edebilecekler ve şehadetini faideli addettikleri bilcümle eşhasın komisyonca istimaını talep eyüyebileceklerdir.
Komisyon da her iki tarafın ajanlarile müşavir ve mütehassıslarından şifahî izahat talep etmek ve faideli göreceği her hangi bir şahsı hükümetinin muvafakatile celp ve istima eylemek salâhiyetini haiz olacaktır.
Madde 17 — Akitler, Uzlaşma Komisyonunun mesaisini kolaylaştırmağı ve alelhusus kendisine, mümkün olabildiği kadar vasi mikyasta, bilcümle vesaiki ve faideli malûmatı vermeği ve kendi memleketleri dahilinde ve kendi kanunlarına tevfikan komisyonun şahitler veya mütehassıslar celp ve istima eylemesini ve vak’a mahalline gitmesini temin için malik oldukları bütün vasıtaları kullanmağı taahhüt ederler.
Madde 18
Akitler müddetin etmdidine karar vermedikçe, Uzlaşma Komisyonu ihtilâfın kendisine arzı gününden itibaren dört ay zarfında raporunu tevdi edecektir.
Akitlerden her birine raporun bir nüshası verilecektir.
Rapor, ne hadiselerin ifadesi ne de esbabı hükmiye ve netayiç itibarile, bir hakem kararı mahiyetinde olmıyacaktır.
Madde 19
Uzlaşma Komisyonu, raporunda münderiç hal tekliflerine âkitler tarafından verilecek cevap için bir müddet tayin edilecektir. İşbu müddet üç aydan fazla olmıyacaktır.
Madde 20
Müttefikan tayin olunan komiserlerden her biri mesainin filen devamı esnasında, miktarı âkitlpr tarafından tesbit edilecek ve onlarca müsavaten ita olunacak, bir tazminat alacaktır. Buna mukabil, her âkit kendi tarafından tayin olunan komisyon azasının tazminatını tesbit ve ita edecektir.
Komisyonun faaliyetinden dolayı tahaddüs eden masraflar iki tarafça mütesaviyen ödenecektir.
Madde 21
Komisyonun teklifleri tarafeynce kabul edilmez ise onlardan her biri komisyonun raporunda tayin olunan müddet zarfında, ihtilâfı Daimî Beynelmilel Addet Divanına arzetmek salâhiyetini haiz bulunacaktır.
Divanın reyine .nazaran, ihtilâf hukukî mahiyette olmadığı takdirde onun, hakkında bir hukuku düvel kaidesi tatbik edilemezse, Divanın hakkaniyet ve nasafet dairesinde halledilebileceği hususunda her iki taraf müttefiktir.
Madde 22
Akitler, her meselede, ihtilâfın mevzuunu sarahaten tayin eden ve Daimî Beynelmilel Adalet Divanına verilebilecek hususî salahiyetleri ve kendi aralarında mukarrer sair bilcümle şeraiti tesbit eyliyen hususî bir tahıdmname tanzim edeceklerdir.
Tahkimname âkitlerin hükümetleri arasında nota teatisi suretile yapılacak ve bunun her noktası Adalat Divanı tarafından tefsir edilecektir. Eğer âkitlerden birinin adlî tesviye talebini aldığı günden itibaren üç ay zarfında tahkimnamenin metni takarrür etmez ise tarafeynden her biri alelâde bir istida ile Adalet Divanına müracaat edebilecektir.
Madde 23
Beynelmilel Daimî Adalet Divanı âkitlerden birinin adlî makamatı veya herhangi bir makamı tarafından verilen bir kararın hukuku düvele tamamen veya kısmen muhalif olduğunu tesbit eder ve bu akidin hukuku esasiyesi mevzuubahs kararın netayicini izaleye müsait olmaz veya ancak kısmen izaleye müsait olursa mutazarrır olan tarafa divan kararı ile muiısifane bir tazminat verilmesi icap edeceğinde âkitler mutabıktırlar.
Madde 24
Beynelmilel Daimî Adalet Divanı tarafından verilen karar âkitler tarafından hüsnü niyetle tenfiz edilecektir
Kararın tefsirinde tahaddüs edebilecek müşkilât her bir âkidin bu hususta alelâde bir istida tarikile kendisine müracaat eyliyebilecek olduğu Adalet Divanı tarafından hallolunacaktır.
Madde 25
Uzlaşma usul ve muamelâtının veya adlî tesviye usul ve muamelâtının devam ettiği müddetçe âkitler, uzlaşma komisyonu tekliflerinin kabulüne veya Beynelmilel Daimî Adalet Divanı kararının icrasına halel getirebilecek mahiyette olan herhangi bir tedbiri ittihazdan tevakki edeceklerdir.
Madde 26
Eğer işbu muahedenamenin inkızasında muallâk bir uzlaşma veya adlî tesviye muamelesi mevcut bu’unuyor ise işbu /muamele bu muahedenamenin ahkâmına yahut âkitlerin onun yerine ikamesinde mutabık kaldıkları her hangi bir diğer mukavelename ahkâmına tevfikan devam edecektir.
Madde 27
İşbu muahedenin gerek tefsirinde gerek icrasında tahaddüs edebilecek ihtilâflar, nizaların tavs’fine taallûk edenler de dahil olduğu halde, Beynelmilel Daimî Adalet Divanına doğrudan doğruya alelâde istida ile arzolunacaktır.
Madde 28
İşbu muahedename en kısa bir müddet zarfında tasdik olunacak ve tasdiknameleri teati edilir edilmez mer’iyete girecektir. Muahedename mer’iyete girdiğinden itibaren beş sene müddetle muteber olacaktır. Bu müddetin hitamında, altı ay evvel mefsuhiyeti ilân edilmezse, ikinci bir beş senelik müddet için temdit edilmiş addolunacak ve bu tarzda devam edilecektir.
Balâdaki mevadı tasdikan, isimleri yukarıda zikredilen murahhaslar işbu muahedeyi imza etmişlerdir.
Ankara, 30 teşrinievvel 1930
PROTOKOL
Bahri Kuvvetlerin Tahdidine Mütedair Protokol – Deniz Kuvvetlerinin Sınırlandırılmasına İlişkin Protokol
Bu günkü tarih ile imza edilen Dostluk ve Hakem Misakının imzasına saik olan prensipler ile mütehalli bulunan ve bahrî teslihat masraflarının beyhude artmasının önüne geçmek ve her bir tarafın haiz olduğu şeraiti mahsusayı nazarı itibare alarak, mütekabil kuvvetlerin mütevazi tarzda tahdidi yolunda mütesaviyen ilerlemek arzusunu besleyen yüksek âkitler bahrî teslihat yarışının, her iki tarafça, hulûsu tam dairesinde dostane bir fikir ve izahat teatisi suretile, önünü alabilmek fırsatını iki hükümete bahşeylemek için, altı ay evelden diğer akide haber vermeden hiç bir harp gemisinin veya teslihatının siparişi, iktisabı veya inşası cihetine gitmemeği taahhüt ederler.
Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri / Av. .Fahrettin Kayhan
“Kutsalınıza mı dokundum. Bir mesleği kutsallaştırmak çabası nedendir acep?”(1)
Haluk Bilginer / Sanatçı
Türkiye Barolar Birliği’nin web sayfasında yayınlanan duyuruya göre, avukatlık kimlikleri değişecek. Yeni avukatlık kimlikleri; temaslı smart çip, temassız smart çip ve hi-co manyetik şerit barındıran üzerinde TBB tarafından onaylanmış hologram ve diğer görsel güvenlik araçları bulunan dual interfaces barındıran bir kimlik verilecek biz avukatlara…
Peki bu ileri teknoloji ürünü yeni kimlikler, avukatların kimlik sorununu çözecek mi? Buradaki “kimlik” kavramını, avukatın avukat olduğunu kanıtlamaya yarayan belgenin kurumlarca tanınması anlamında kullandığımız kadar, avukatın sistem içindeki hukuksal statü ve rollerinin kişi ve kurumlar tarafından tanınması ve benimsenmesi anlamında da kullanıyoruz. Zira Avukatın sosyal statüsü ve rollerinin kurumlarca –öncelikle yargı organları tarafından- tanınması ile avukatlık kimlik belgesinin tanınması arasında yakın ilişki olduğunu düşünüyorum.
Avukatlık Kanunun 9. maddesi uyarınca resmî belge niteliğinde olan avukatlık kimliğini; bankalar, PTT, telekomünikasyon vs. kamu kuruluşları resmî bir kimlik olarak kabul etmemekte ısrarla direnmektedirler. Bu konuda bir çok avukat ve baro tarafından ilgili kurumlar hakkına davalar açılmıştır. Ancak, kurumlar avukatın kimliğini tanımamakta ısrarlı görünmektedirler. Bana göre avukatlık kimlik belgesinin tanınmaması, avukatın hukuksal statüsü ve rollerinin tanınmaması arasında sıkı bir bağ var. Hatta, avukatlık kimlik belgesine yönelik tutumun avukatın statü ve rollerine ilişkin olumsuz tutumun somut ve sembolik ifadesi olduğunu ve psikolojik bir saldırı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Bu yazıda avukatın yargı sistemi içindeki yeri ve avukatlık kimliğinin değersizleştirilmesine yönelik uygulamaları ve avukatların buna karşı ürettikleri çözümleri inceleyeceğim.
A. Avukatlık mesleğinin Türk yargı sistemi içindeki yeri
Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyılındaki önemsiz gelişmeleri bir yana bırakacak olursak avukatlık mesleği, ilk defa 3 Nisan 1924 yılından çıkarılan 460 sayılı Muhamat Yasasıyla hukuk sistemimize girmiştir.
Modern anlamdan ilk kez hukuk sistemimize “muhami” (himaye eden) unvanıyla giren mesleğin unvanı, 1926 tarihinde çıkarılan yasa ile “avukat” olarak değiştirilmiştir. Yasanın birinci maddesine göre avukat; “bütün hukukî meselelerde başvuranlara sözlü ve yazılı görüş bildiren, her türlü belgeleri düzenleyen, mahkeme ve hakemler önünde gerçek ve tüzel kişileri vekil sıfatıyla temsil eden ve dava ve savunmayı kendisine meslek seçmiş kişi” olarak tanımlanmıştır.
Avukatlık hukuksal olarak Türk hukukuna bu yasayla girmiş olmasına ve bu yönüyle varlığını Cumhuriyete borçlu bir meslek olmasına karşın, Türk yargı sistemi içindeki yeri ve rolü her zaman tartışmalı olmuştur.
Türk avukatlık tarihi, avukatın “tanınma” ve “bağımsızlık” çabasıyla geçmiştir.
Devlet; Batılı kodifikasyon hareketi kapsamında kabul etmek zorundaki kaldığı bu mesleği, gerçek işleviyle kabullenmekte her zaman zorlanmıştır. Zira, avukatlık mesleği dışında diğer kurumların, Osmanlı Devlet geleneği içinde az veya çok kökleri ve oluşmuş bir geleneği bulunmasına karşın, avukatlık mesleğinin Osmanlı hukukunda yeri yoktur. Bu geleneksizlik nedeniyle, avukatlık mesleğinin, gerçek anlam ve içeriğiyle Cumhuriyet döneminde tam olarak (hatta biz avukatlar ve meslek kuruluşları tarafından da) anlaşılamadığı söylenebilir. Zira yeni kurulmuş olan Devletin, kuruluş aşamasında belki makul karşılanması gereken bir yaklaşımla tarif ettiği iç ve dış düşmanlara karşı korunma içgüdüsü ülkede olağan bir yargıyı hiçbir zaman mümkün kılmadığı gibi; kendi koyduğu hukuk kurallarının uygulanmasında hukuksal savunma mesleğini yürüten avukatlara karşı tutumu da paranoid derecede güvensizlik temeline dayanmıştır. Zaman içinde olması gereken siyasi olağanlaşma ve olgunlaşma bir türlü gerçekleştirilemediğinden avukatlık mesleğinin kimlik sorunu da kronik bir hal almıştır.
Yargı sistemi içindeki fonksiyonu ve tarifi gereği her ülkede sık sık devlete “karşı duruş” göstermek zorunda olan ve buna devlet tarafından yetkilendirilmiş hukuksal savunma mesleğinin, ülkemizde bir çok kurum gibi millî savunma hassasiyetleriyle çatışma içinde olduğu düşünülmüştür. Biz avukatların hukuk karşısındaki tutumu incelendiğinde, bu görüş büyük ölçüde avukatlar tarafından da kabul gördüğünü söyleyebiliriz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği savcılar (hakimler ve avukatlar değil); duruşma salonunun tasarımında kürsüde hakimin yanında ve onunla yan yana konuşlandırılırken; avukatlar duruşma salonunda salonun elverdiği bir yerlerde, mümkün olduğu kadar az yer işgal edecek ve savunduğu kişiden mümkün mertebe uzakta yerleştirilmiştir.
Hiçbir hukuksal dayanağı olmayan bu oturma düzeninin yarattığı iletişim ortamında hüküm, genellikle avukatın iştirak etmediği bir ortamda hakim ve davada taraf olan savcının müzakeresiyle oluşturulmaktadır. Bu o denli kanıksanmış ve içselleştirilmiştir ki, artık yadırganmaz olmuştur.
Devletin taraf olduğu hukuk davalarında, ise, hukuksal hiçbir dayanağı olmayan “nef’i hazine” (hazine yararı) ideolojisi; Anayasa dâhil her türlü pozitif hukuk kuralının üstünde davacı yurttaşın tüm haklı argümanları buharlaştıran sihirli bir güce sahipti. Yurttaşın hakkını geç de olsa kerhen teslim eden yargı kararlarının uygulanmaması olağan bir hal almıştı. Devletin taraf olmadığı yurttaşlar arasındaki sıradan hukuk davaları ise, türkülere ve komedi filmlerine konu olacak şekilde ilgisizliğe mahkûm edilmiştir. Siyasi davaları kutsayanlar da, yurttaşlararası hukuksal uyuşmazlıklara kayıtsız kalmışlar ve bu davalardaki ağır temel hak ihlallerini küçümsemişlerdir. Halbuki, demokratik bir devlet, kendisine, hiçbir kurum ve kuruluşa bağımlı olmayan hür iradeli, hür vicdanlı ve hür irfanlı avukatların varlığından rahatsız olmak bir yana; bunu teşvik eder. Büyük Devlet, haksızlık ve hata yapmayan devlet değildir. Bu haksızlığı ve hatayı ifade edecek, yapılan haksızlığın düzeltilmesini ve giderilmesini sağlayacak, kamu gücü suiistimal edildiğinde bunun karşısında durabilecek hür avukatları olan ve bu hür avukatların varolabileceği atmosferi sağlayan ve avukatlara bu güvenceyi hukukî ve fiilî olarak sağlayan devlettir.
Zayıf ve bağımlı bir avukatlık sistemi (uç noktası devlet avukatlığı), totaliter ve otoriter rejimlerin tercihidir; böyle bir avukatlık sistemi uzun vadede kesinlikle ve kesinlikle yargı sisteminin yozlaşmasına yol açmaktadır ve rejimin aleyhine sonuç doğurmaktadır. Bu paradoksal durumu takdir etmek demokratik devlet aklının bir gereğidir. Zira, demokratik devletler, otoriter rejimlere göre devlet aklı olarak daha gelişmiş bir zekaya sahiptir. Avukatları, devlete karşı bağımsız ve hür olmayan devletlerin hukuka saygıyı koruması, adalet duygusunun topluma yayılmasını sağlaması, yurttaşın aidiyet duygularını pekiştirmesi ve yurttaşına güven vermesi olanaksızdır. Bu kazanımlar Devletin, bir davayı kaybetmesinden daha önemlidir.
Bir ülkede, ağırlıklı olarak iç düşman tariflerine dayalı milli güvelik konseptine uyumlu bir yargı bağımlı ve zayıf kalmaya; teorik olarak onun unsurlarından biri olarak kabul edilen avukatlık ise en zayıf unsur olarak kalmaya mahkûm demektir. Bu nedenle, köklü bir avukatlık geçmişine ve geleneğine sahip olmayan ülkemiz avukatlığının, kronikleşen antidemokratik vasatta gelişmesi ve kendi geleneklerini oluşturması imkânsızdı.
Muhakemenin “sav- savunma- yargı” üçlemesinden oluştuğu; bu diyalektik içinde sav ve savunmanın çatışma içinde olduğu, yargı organının ise nötr (tarafsız) olduğu doktrinde ve adlî yıl açılış konuşmalarında her defasında vurgulanmasına karşın, bu diyalektik çoğu kez “bağımlı ve taraflı yargı”, “savcıyla mesai arkadaşı hakim” ve şayet baro dışında belli bir yasal veya yasa dışı bir örgüte dayanmıyorsa “yalnız ya da uygucu avukat” şeklinde işlemiştir. Bu nedenle, duruşmalar dikkatle izlendiğinde iletişim çatışmaları ve tartışmaların, taraflardan çok taraf avukatlarıyla hâkimler arasında gerçekleştiği görülür.
Oysa avukat-yargıç çatışması muhakeme diyalektiğinin doğru yapılandırılması ve işlemesi halinde çok az görülen bir vak’a olması gerekir. Hakim, savcı ve avukatın aynı fakülteden mezun insanlar olduğu düşünüldüğünde hukukun terminolojisi ve muhakeme hukuku kuralları konusunda mutabık olmaları beklenir.
Demokratik bir hukuk devletinde ve olağan bir yargıda uyuşmazlık, avukat ile hakim arasında değildir. Anti demokratik rejimlerde, yargı ile avukat arasındaki çatışma hat safhadadır.
İktidarı kullananlar, başlangıçta bundan rahatsız olmazken, iktidar ilişkilerinin değişmesiyle yargının bir kısmının aynı paradigmayla ama farklı ideoloji mensubu olması (asla bağımsızlaşması ve tarafsızlaşması değil) karşısında bu çarpıklığın geç de ancak farkına varmışlardır.
Meslek kuruluşları ise, bir yandan savunmanın “kutsallığını” ve avukatın “bağımsızlığını” vurgularken; diğer yandan aslında savunmayı ve savunma hakkını fiilen reddeden veya kuşkuyla karşılayan devlet sistemine bir yanından eklemlenebilmek için çabalara girişmiştir. Bu çabalar özel günlerde düzenlenen resmî törenlerde “protokolde” yer edinme mücadelesi; resmi ideolojiye kayıtsız koşulsuz bağlılığın her vesile ile gerekli ve gereksiz vurgulanması; makro ve çok sayıdaki mikro hukuksuzluklar karşısında pasifist ve sessiz tutum veya yasak savma kabilinden tepkiler ya da tepkinin ideolojik olarak yakın çevrelere yönelik haksızlıklarda ortaya konulup, diğerlerinde suskun kalınması vs. olarak sıralanabilir. Baro seçimlerindeki gruplaşmaların ve söylemlerin hukuk ve meslek sorunları çerçevesinde değil; ideolojik tartışmalar, gündelik siyaset ve ideolojik tercihler çerçevesinde oluştuğunu gözlemlemek söylediklerimizi doğrular niteliktedir.
Sonuç olarak meslek kuruluşları da “savunma” kavramını “hukukî savunma” olarak değil, “millî savunma” olarak algılamışlardır. Meslek kuruluşlarının söylem ve eylemleri, daha da önemlisi söylemedikleri ve yapmadıkları şeyler bir arada değerlendirildiğinde ve objektif olarak incelendiğinde genel durum; yerli malı bir özdeyişe sahip olmayan mesleğimizdeki bu eksikliği gidermek için “Adalet Mülkün Temelidir” sözünü, “Adalet mülkün, savunma adaletin temelidir” olarak değiştirerek mesleğe kutsallık kazandırmaya çalışan meslektaşımızın “savunma”dan kastettiğinin hukuksal savunma yani avukatlık mesleği olmadığını düşündürtecek bir tablo sergilemektedir. Her mesleğin duruşunu, o mesleğin işlevi tayin eder. Ülkemizde bir avukatın olgunluğu, mesleğin tabiatının gereği olan “karşı duruşu” ile değil; mesleğin mahiyetiyle asla bağdaşmayacak bir duruş olan “esas duruşu”yla ölçülür olmuştur.
Bu olumsuz koşullar içinde varolmaya çalışan avukatlar ise, avukatlık statüsü dışında ek statülerle var olabilme arayışına girmekten başka yol bulamamışlardır. Siyasal parti görevleri, yasal ve yasa dışı örgüt üyelikleri, kamu, üniversite veya özel ticari kuruluşlardaki pozisyonlar, emekli subay kimliği, emekli hâkim kimliği, bilirkişilik vs. gibi statülerin avukatlık kimliğine aktarılmasıyla avukatlık kimliğine itibar sağlamada bir yol olarak görülmüştür. Bu yolu tutanlar avukatlık kimliğini güçlendirmek için “avukat” unvanlarının yanında bu ikinci statülerini kullanmak ve vurgulamak ihtiyacı duymuşlardır.
Tüm bu nedenlerle 86 yıllık avukatlık tarihimizde; tarihsel değeri olan bir çok dava görülmüş, ama avukatlığa dair ciddi bir eser; üniversitelerde etüt etmeye veya bir sanat eserine konu olmaya layık bir savunma çıkmamıştır. Bu anlamda avukatlık, ülkemizde, ne yazık ki sakat doğmuş bir meslektir.
Avukatın değersizleştirilmesi; giderek avukatların meslek kurallarına uygun davranışlarının azalmasına, mesleki geleneklerin kurulamamasına, hukuka güveninin yok olmasına; vatandaşların hukuksal uyuşmazlıkların mafyöz yöntemlerle çözümüne yönelmesine ya da halk arasında “avukat tutma hakim tut” sloganıyla özetlenen yasadışı arayışlara yönelmesine; yargının yolsuzluklarla daha sık anılır hale gelmesine neden olmuştur.
Peki, gündelik hukuk yaşamında avukatlık kimliğini değersizleştirmeye yönelik uygulamalar nelerdir? Bu konudaki yirmi yıllık gözlemlerimizle saptadığımız bazı değersizleştirme yöntemlerine kısaca değinmek istiyoruz. Bundan sonra da avukatın, avukatlık ruhsatıyla teslim edilmeyen kimliğine ne gibi destekler aradığına bir bakalım.
B. Avukatlık Kimliğini Değersizleştirme Yöntemleri
1) Avukat sayısını artırılması ve eğitim kalitesinin düşürülmesi
Avukatlık mesleğine giriş, hukuk diplomalarıyla girebileceğiniz diğer mesleklere göre en kolay olanıdır. Bu nedenle, ülkemizde hukuk fakültelerinin sayısındaki hızlı artıştan en çok etkilenen meslek avukatlık mesleği olmuştur. Hiçbir mesleğe sınavla alınma yadırganmaz ve tartışılmazken avukatlık sınavı, her defasında Anayasaya aykırı bulunmuş ve iptal edilmiştir.
Avukat olabilmek için zorunlu olan bir yıllık stajın avukatı ne kadar mesleğe hazırladığı tartışmalıdır. Staj eğitimi, çarpık adalet sistemine uyum sağlama ve hukuksuzluğu olağan karşılama ve kanıksama aşaması gibidir. “yasa böyle diyor, ama ne yazık ki uygulama bu” anlayışının öğrenildiği ve bu şizofrenik anlayışla yaşamayı kanıksama süreci olmuştur staj uygulamaları.
Avukat enflasyonu ve hukuk eğitimi ve staj eğitiminin yetersizlikleri avukatlık mesleğinin değersizleştirilmesinde temel yöntemlerden biridir.
2) Avukatın ajandasına hükmetme
Avukatın çalışma yeri yazıhanesi ve adliyelerdir. Ne var ki adliyeler; Türkiye avukatlık tarihi boyunca hiçbir zaman avukatın aslî çalışma alanı olarak görülmemiştir. Duruşma salonlarının, kalemlerin, icra dairelerinin mekan tasarımında ve kullanımında o mekanın aynı zamanda avukatın çalışma alanı olduğu düşünülmemiştir. Son zamanlarda bu konuda olumlu gelişmeler olsa bile, bu eski yaklaşımın hâlâ sürdüğünü görmek mümkündür. Adliyedeki mekanlar ve bu mekanların kullanım biçimi; avukatları iğreti gören bir anlayışla düzenlenmiştir. Avukatların özgürce mesleklerini icra ettikleri yerler; ne duruşma salonları ne de kalemlerdir. Avukatlara adliye bırakılan asıl alan, koridorlardır. Avukatın mesaisinin önemli bir bölümü duruşma salonunun kapısında duruşma beklemekle geçmektedir. Hakimlerin iş çokluğu ile gerekçelendirilen bu yerleşik uygulamanın sadece iş çokluğu ile açıklanması mümkün değildir. Bu uygulama, işin çok az olduğu küçük adliyelerde dahi bu böyledir. Bu yargının diğer unsurlarının, avukata ve yurttaşa bakış açısının ve saygı derecesinin açık bir yansımasıdır.
Bunun en isabetli ölçeği ilk duruşmanın alınış saatidir. Bazı mahkemeler düzenli olarak 09:00’a ilk duruşma saatini koymasına karşın, düzenli olarak duruşmaları 09:30’da başlatmaktadır. Bu uygulamanın keyfilikten başka bir açıklaması yoktur. 09:00 ila 09-30 arasına koyduğu 5-10 duruşmanın alınış saati ise 10:00-11:00 arası olmaktadır. Buna karşılık nadiren zamanında alınan duruşmada ise avukatın yetişememesi halinde, tolerans gösterilmeyebilmektedir.
3) Hukukçuların hukuka karşı direnişi ve Devlet avukatlığı
İnsan haklarına ilişkin uluslar üstü ve uluslararası metinleri bir yandan süratle kabul eden ve mevzuatta buna uygun değişiklikler yapan Devlet organları, diğer yandan bu metinleri uygulanmasına direnmenin veya bunları etkisizleştirmenin yöntemlerini de geliştirmektedir. Bugün, uygulamacılarda AB müktesebatı çerçevesinde kabul edilen hukuk normlarının uygulanmasına çok ciddi fiilî bir direniş söz konusudur.
Yargılamadaki kalitesiz ve adaletsiz uygulamaları meşrulaştıran ideolojik kılıf ne yazık ki “ulusalcılık” veya “milliyetçilik” olmaktadır. Bu husus artık, açıkça ifade edilir olmuştur. Hak aramayı, hukukun doğru uygulanmasını, insan haklarına riayet edilmesini, ayrımcılık yapılmamasını talep etmeyi, evrensel hukuk değerlerini savunmayı “vatan hainliği” olarak niteleyen hukukçu (avukatlar dahil) sayısı az değildir. Pozitif bir hukuk kuralına dayanan “Doğrudan ve çapraz sorgu” talebinde bulunmak Amerikan hayranlığı, Avrupa İnsan hakları sözleşmesine dayanmak, vatanının sevmemek; soruşturma dosyasından fotokopi istemek suça iştirak gibi değerlendirilebilmektedir.
Oysa hukukumuzun tamamının Batı menşe’li olduğu, mehaz ülkelerdeki yeni hukuksal kurumların ve gelişmelerin aynı doğrultuda hukukumuza kazandırılmasının da mantıksal ve tarihsel bir zorunluluk olduğu; bu yönelimin Türkiye’nin 1920’li yıllardan beri ana tercihi olduğu, bunun siyaseten ülkenin herhangi birliğe veya topluluğa katılmasından bağımsız bir politika olduğu unutulmaktadır. Üstelik bu sözleşmeleri imzalayan, yasaları çıkaran avukatlar değildir. Ama pozitif hukuku uygulatmakla yükümlü olan avukatlardır. Yürürlükteki bir hukuk kuralının uygulanmasını talep etmek veya uygulamak başka bir şey; ülkenin şu veya bu birliğe girmesi veya girmemesi konusundaki yüksek siyasi tercihi başka bir şeydir. Kaldı ki, kimi hukuk kuralları, henüz hukukumuza girmemiş olsa bile, hangi ülkeden alınırsa alınsın, şu veya bu birliğe üye olsak da olmasak da, muasır bir Devlet olarak mutlaka hukukumuza kazandırmamız ve etkin bir biçimde uygulamamız gereken kurallardır ve sorumluluk sahibi avukatların ve Baroların çabasının bu yönde olması beklenir.
Avukatlık mesleğinin değersizleştirmenin sayısız örneğini ceza yargılamasında da gözlemlemek mümkündür. Ceza Muhakemesi Kanunu değişikliğiyle getirilen düzenlemeler, “CMK avukatlığı” ile ilgili yapılan düzenlemelerle etkisizleştirilmiştir. Bu düzenlemelerle müdafilik artık serbest meslek alanından çıkarılıp, âdeta devlet avukatlığı alanına dahil edilmiştir. Devlet avukatlığı, totaliter ve otoriter rejimlerde görülen bir uygulamadır.
Müdafiye dosya inceletmeme veya avukatın sinir sistemini harap edene kadar bu konuda direnme, müdafinin yapılan soruşturmayı meşrulaştıracak ve tutanaklara hukuksal geçerlik sağlayacak kadar asgari düzeyde soruşturma aşamasına katılımını sağlama, muhakeme kanunlarında tanınan hakların fiilen kısıtlanması veya buna direnenlere sayısız türlü türlü fiili engeller çıkarma, sözlü yargılama esasına dayalı ceza muhakemesinin fiilen yazılı hale dönüştürülmesi, duruşmaların alenî gizlilik diyebileceğimiz, dinleyenlerin dava konusunda hiçbir fikir sahibi olamayacağı tarzda ve muhakeme kurallarına aykırı bir şekilde yürütülmesi, doğal yargıç ilkesinin artık hemen hiç uygulanmaması gibi hususlar eklendiğinde avukatlık mesleğini icra etmek insanüstü bir sinir sistemine sahip olmayı gerektiren bir işe dönüştürmüştür.
Bu olumsuzluklara, uzun süren yargılamalarda CMK sistemi içinde zorunlu müdafiliğin düşük ücretlerle yaptırılması, zorunlu müdafilik avukatlık ücretlerinin geç ödenmesi, avukat sayısının artmasıyla artan rekabet karşısında serbest avukatların da bu ücretlerle dava üstlenmeye mecbur kalması zaten etkin olamayan müdafiliği iyice etkisizleştirmiş ve değersizleştirmiştir.
Bir çok Baroda, 1990’lı yıllardan sonra “Avukat Hakları Merkezi” nin kurulması, hak arama görevi yapan avukatların, yargı organlarının avukat hak ve yetkilerine yönelik ihlal ve tecavüzlerine müdahale etmek üzere 7×24 çalışan merkez kurmak zorunda kalmaları, demokratik olduğu söylenen bir ülke için trajik bir durum ve avukatlık kimliğine kamu gücü kullananlar tarafından yapılan taarruzların yoğunluğunun çok açık göstergesi ve itirafıdır. Normal işleyen, avukat kimliğinin yargı organları tarafından tanındığı bir adlî atmosferde böyle bir merkez kurulması kimsenin aklına gelmez.
4) Adlî Mobbing (yıldırma)
Mobbing, Latince “mobile vulgus” sözcüğünden türetilmiş bir sözcüktür. Kararsız kalabalık, şiddete yönelmiş topluluk gibi anlamlar taşımaktadır. İngilizce’de “mob” eylemi, bir yerde toplanmak, saldırmak, ve rahatsız etmek demektir. Mobbing kavramı, ilk olarak 1960’lı yıllarda Avusturyalı bilim adamı Kondrad Lorenz tarafından hayvanların kendi aralarında veya sürüye dahil olmayan başka bir hayvana karşı uyguladıkları taciz davranışını tanımlamak için kullanılmıştır.
Sonraki yıllarda Peter Paul Heinmann okul yaşantısında öğrenciler arasında görülen zorbalık ve taciz olaylarını ele aldı. 1972 yılında İsveç’te “Mobbing: Group Violence among Children” adlı kitabını yayınladı. Heinmann, çocuklar arasında görülen zorbalık ve şiddet hareketlerinin önü alınamazsa mobbing nedeniyle
kurbanların ümitsizlik ve korku arkasından intihara yönelebildiğini vurgulamıştı.
1980’li yıllarda Dr. Heinz Leymann, mobbing terimini iş hayatındaki baskı, şiddet ve yıldırma hareketlerini tanımlamak için kullanmıştır.
Bir ülkenin en değerli sermayesi olan insan kaynaklarına zarar veren ve bunun sonucunda da birey, kurum, ve toplum düzeyinde hem sosyal, hem psikolojik hem de ekonomik açıdan büyük kayıplara neden olan mobbing kavramının iş dünyası bağlamında Dr. Leymann tarafından yapılan tanımı şöyledir:
“Mobbing, duygusal bir saldırıdır. Bir veya birkaç kişi tarafından diğer bir kişiye yönelik olarak düşmanca ve ahlak dışı yöntemlerle sistematik bir biçimde uygulanan psikolojik bir terördür.”(2) Oktay Eser, Mobbing terimine Türkçe karşılık olarak, “yıldırma” teriminin kullanılması önermektedir
Bu duygusal saldırının bireyin yaşamında çok ciddi yan etkileri vardır: yıldırma insanın mesleki bütünlük ve benlik duygusunu zedelemekte, kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırmaktadır. Kurbanda, paranoyaya ve kafa karışıklığına neden olmakta ve kurban kendine güven duygusunu yitirmektedir. Mobbbing uygulamasına maruz kalan kişi, kendisini yalıtabilir, huzursuzluk, korku, utanç, öfke ve endişe duyguları yaşar. Mobbing, ağlama, uyku bozuklukları, depresyon, yüksek tansiyon, panik atak, kalp krizine kadar giden sağlık sorunları ve travma sonrası stres bozukluğu yaratabilir.
Mobbing’in tanımı ve belirtilerini okuyan tüm meslektaşlarımın “adlî mobbing”ten ne kastettiğimi ek bir açıklamaya gerek duymadan anlayacaklarını sanıyorum.
Özellikle sıkıyönetim, olağanüstü hal, modern ve post modern darbe yahut askeri darbe, sivil darbe, polis darbesi, özel güvenlik darbesi, ilerici darbe, gerici darbe, gibi düzenli olarak olağanüstü dönemler yaşayan ülkelerde avukatlara yönelik mobbing uygulamasının bir psikolojik harekâtın parçası olduğunu düşünmek aşırı kuşkuculuk sayılmamalıdır. Zira avukatlar, en zayıf durumunda dahi her şeye rağmen hukuksuzluğu dile getirebilecek donanıma sahip bir risk grubudur ve bu tür olağanüstü durumlarda hedef seçilen meslek grubudur.
Avukata yönelik Adlî mobbing, avukatın görevini gereği gibi yapmasının hukuka ve ahlaka aykırı yöntemlerle fiilen engellenmesine yönelik her türlü psikolojik saldırılardır. Gözlemlerimizle tespit edebildiğimiz saldırı türlerinin bir kısmını sıralayalım:
a. Duruşmalarda ve duruşma dışında hakim-Savcı-avukat ilişkilerinde avukata yönelik olarak olumsuz, küçük düşürücü, yıldırıcı, taciz edici, kontrol edici, alaycı iletişim biçiminin tercih edilmesi ve utandırma eylemleri;
b. Duruşmada veya duruşma dışı ilişkilerde, alenen avukatın mesleki yeterliliğinin tartışılması veya ima edilmesi;
c. İlişkilerde göz teması kurmama, avukatın tutarsız gösterilmesi, görmezden gelinmesi, muhakeme hukukundan kaynaklanan yetkilerinin fiilen kullandırılmaması;
d. Duruşmada alenen bir hukuk kuralını açıkça ve ısrarla inkâr ederek avukatın çok iyi bildiği bir konuda kuşkuya düşürülmesi ;
e. Avukatı müvekkiliyle özdeşleştirme;
f. Söyleneni tutanağa geçmeme veya ısrar halinde eksik geçme;
g. Duruşmada avukatın sözünü kesme, dinlememe ve ısrar halinde söyleneni kaale almadığını beden diliyle ifade etme
h. Alenî-gizli yargılama (İzleyenin duruşmada ne olup bittiğini anlayamayacağı tarzda duruşma icrası);
i. Yargılamayı savsama, ayrıntıya boğma, konuyu yüzeysel alma;
j. Tartışma ve hak arama halinde konuyla ilgili olmayan yaptırım, örtülü şantaj, dışlama, takdir hakkının suiistimali (özellikle tedbir, tespit vs. gibi acele işlerde ve ceza işlerinde);
k. Keyfî muamele ve muhakeme kurallarını uygulamamakta direnme;
l. Kılık kıyafetle ilgili taciz;
m. Müvekkille görüşmesini engelleme, sınırlandırma, çok yorucu,, yıpratıcı ve bıktırıcı prosedürlere bağlama; Özellikle polis merkezleri, ceza tutukevleri gibi avukatın yalnız olduğu ortamlarda birden fazla görevli tarafından adli mobbing daha etkili uygulanabilmektedir.
n. Gerekçesiz ve özensiz karar;
o. Duruşma Salonu ve kalemde çalışma alanını kısıtlama;
p. Ceza işlerinde soruşturma evrakını inceletmeme, eksik inceletme, sistematik fiili engeller çıkarma ;
q. Örnek ve fotokopi taleplerinde zorluk çıkartma;
r. Duruşma tutanağı vermeme;
s. Duruşma salonunda avukatın hukuka aykırı olmayan davranışlarına müdahale;
ş. Avukatı hukuka aykırı davranmaya tahrik;
t. Yok sayma;
Meslektaşlar düzenli olarak maruz kaldıkları bu psikolojik saldırılar karşısında çoğu kez yalnız kalmakta ya da bu saldırılar diğer meslektaşları tarafından dahi önemsenmemektedir. Bu mobbing uygulamaları, kimliğini tanımama, mahkeme girişlerinde zorluk çıkarma, hukuksuz üst ve büro aramaları, yasadışı dinleme ve işkence gibi daha kaba şekillerde ortaya çıkabilmektedir.
Adlî mobbinge, siyasal davalarda olduğu kadar ve hatta ondan daha sık siyasî olmayan veya popüler olmayan davaları takip eden avukatlar maruz kalmaktadır. Çünkü bu tür davalara basının ve kamuoyunun ilgisi azdır. Avukat, siyasi davaların aksine bu davalarda yalnızdır. Zira siyasi davalar toplumda kutsanırken, siyasi olmayan davalar küçümsenmekte ve hatta davanın türüne göre avukat müvekkilleriyle özdeşleştirilerek aşağılanabilmektedir. Basının dikkatle takip ettiği bir davada adlî mobbing uygulaması, diğer davalarda olduğu kadar kolay değildir. Ne yazık ki bu tür âdi davalara ilgi gösterecek, Sait Faik’ler de yetişmemiştir ülkemizde.
Bu ortam içinde mesleğini icra etmeye çalışan her avukat 5 ila 10 yıl içinde adlî mobbingin sonuçlarını mesleki ve özel hayatında görmeye başlamaktadır. Zira mobbing yıkıcı etkisini; sürekli, çoklu ve sistemli bir biçimde ve zamana yaygın biçimde yapılması halinde doğurmaktadır. Sonuç, çoğu kez mesleğinden nefret
etme, meslekî tükenme (tedavisi gereken ciddi bir meslek hsatlığıdır), meslek kurallarını umursamama, hukukî duyarlıklarını yitirme, adaletsizliği içselleştirme ve kanıksama, avukatlık reflekslerini yitirme ve çeşitli derecelerde psikolojik ve bedensel rahatsızlıklara maruz kalma, meslek değiştirme olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu husustaki tespitlerimiz bizim kişisel gözlemlerimize dayanmaktadır. Meslek kuruluşları, bu konuda bilimsel çalışmalar yaptırması ve araştırma sonuçlarını kamuoyuyla paylaşması beklenir.
C. Avukatın avukatlık kimliğine destek arayışları
Yukarıdaki tespitlerimiz Türkiye de bu mesleği icra eden bir avukatın, sadece hukuka ve avukatlık statüsüne dayanarak mesleğini icra etmesinin zorluğunu ortaya koymuştur sanırım. Bu durumda mesleki varlığını sürdürmek zorunda olan avukatların; avukatlık statüsünü, avukatlıkla ilgili olmayan diğer statülerle desteklemesi adeta zorunlu hale gelmektedir.
1) Bir Siyasi Partide elde edilen statüyle avukatlık kimliğinin desteklenmesi
Kuşkusuz avukatın kimlik arayışında en önemli statü desteği bir siyasi partide yer edinmek olabilir. Bu arayış, bireysel olarak avukatlar için olduğu kadar, barolar için de böyle gelişmiştir. Bu konu, bir sosyolojik bir alan araştırmasını hak edecek kadar ilginç ve kapsamlıdır. Zira kurum olarak baro, kendi varlık nedenini reddederek başka bir kurumun moda deyimle bir partinin “arka bahçesi” olmayı tercih ederek, şu veya bu iktidara eklemlenmeyi tercih edebilmektedir.
Bunun sonucu olarak avukat ve baro, belirli bir siyasî görüşe angaje olmakta; baroların söylemleri hukuksal olmaktan çok “gündelik siyasete” ilişkin olmaktadır.
Bir siyasi parti başkanın söylemiyle, baro başkanlarının söylemleri birebir örtüşebilmektedir. Baro başkanlarının söylevleri üzerinde yapılacak bir içerik analizi; bu nutukların adliye yaşamı ve avukatların kronik sorunlarıyla ne kadar ilgili olduğunu ortaya koyacaktır.
Bu yolu tercih eden avukatların gündelik yaşamında hukukun ve avukatlığın ne kadar az yer tuttuğunu, bu meslektaşların zaman içinde mesleğe iyice yabancılaşıp, siyasal kimliklerinin avukatlık kimliklerine nasıl baskın hale geldiğini, ama avukatlığa yabancılaştıkları oranda avukatlıkta bir “marka”ya dönüştüklerini gözlemlemek mümkündür. Bu avukatlar, kullandıkları siyasal güçle, avukatlık kimliğini kabul ettirebilmekte ve avukatlık kimliğinin değersizleştirilmesi uygulamalarından kendilerini sahip oldukları siyasal güçle koruyabilmektedirler.
Yargının “taraflı ve bağımlı” olduğu ülkelerde yargıyı etkilemenin en pratik yolu, avukatlık kimliğinden vazgeçerek, siyasi güç edinmek olmaktadır.
2) Yasal veya yasadışı bir siyasi hareket içinde elde edilen statüyle avukatlık kimliğinin desteklenmesi
Özellikle basının ve kamu oyunun ilgi gösterdiği siyasi vasfı baskın olan davalarda görev alan avukatlar, genellikle ve doğal olarak aynı siyasi hareket içinde faaliyet gösteren meslektaşlar olmaktadır. Bu tür bir statü desteğinde de, avukatlık kimliği siyasi kimliğin içinde kaybolmaktadır.
3) İlk meslekte edinilen statüyle avukatlık kimliğinin desteklenmesi
Emekli hakim-savcılık, emekli subaylık, emekli öğretmenlik, akademisyenlik gibi statüleri taşıyan meslektaşlarımız, avukatlık statüsünü bu ilk meslekte elde ettikleri statüyle destekleyebilmektedir. Avukatlık mesleğinin sağladığı itibar, avukatlık kimliğinin tanınmasında ne yazık ki yeterli olmadığından, ilk mesleğin vurgulandığı kartvizitlere ve özgeçmişlere sıkça rastlamak mümkündür. Hatta duruşmalarda savunmalara bu ilk mesleğin vurgulanarak başlandığına rastlamak mümkündür. “Otuz yıl hakimlik yapmış bir avukat olarak…” veya askeri mahkemede “…dönem Kara Harp Okulu mezunu bir avukat olarak…” cümleleri benim duruşmalarda bizzat işittiğim cümlelerdir.
Bu sözlerim bir kıskançlık olarak alınmamalıdır. Elbette yasal koşulları taşıyan herkesin avukatlık yapması tabiîdir. Bunda eleştirilecek bir yön olamaz. Buradaki temel mesele, “avukatlık unvanının” meslektaşa mesleğini gereği icra edebilmek ve kendini mahkemeye dinletmek için yeterli gücü sağlamaması nedeniyle ilk mesleğin sağladığı statünün vurgulanmasına gereksinim duyulmasıdır. Bu eski unvanlar bu unvanları taşıyan avukatları, avukatlık kimliğinin değersizleştirilmesi uygulamalarından kendilerini kısmen korumaları mümkün olabilmektedir.
Sonuç
Yukarıdaki tespitlerimizden avukatlık kimlik belgelerinin tanınması meselesinin aslında hukuksal ve sosyal anlamda avukatlık kimliğinin tanınmasıyla yakından ilişkili olduğu, bununda ülkenin demokratikleşme düzeyinin göstergesi olduğu anlaşılmaktadır.
Avukatlık mesleğinin antidemokratik ve otoriter rejimlerde hakiki mahiyetiyle varolamadığını; antidemokratik ortamlarda mesleğimizin hukuksuzluğu meşrulaştırmak için cüppeli salon süs bitkisi olarak kullanıldığını avukatlık tarihi ortaya koymaktadır. Bu tür ortamlarda avukatların ve meslek kuruluşlarının; “uslu avukatlık” diyebileceğimiz, “uygucu çocuk tavrı”nı benimseyerek, Devlete eklemlendiğini gözlemliyoruz.
Avukatlık mesleğinin ancak demokratik rejimlerde gerçek mahiyetiyle varlığını sürdürebildiği; avukatın devlete karşı bireyin haklarını savunmakta özgür ve güvenli olduğu ölçüde paradoksal bir biçimde rejimi ve devleti güçlendirdiği ve yücelttiği; avukatlığın zayıf olduğu veya bağımlı devlet avukatlığının olduğu ülkelerde uzun vadede yargının da, devletin de zayıfladığı ve zamanla iyice çürüdüğü; yurttaşların avukata, yargıya ve devlete güveninin ortadan kalktığı tarihi ve sosyolojik bir gerçektir.
Aslında bir ülkedeki siyasi rejimin mahiyetini anlamak için, Anayasalarına değil (otoriter ülkelerde Anayasalar daha bir özenle demokratik görünümlü olarak kaleme alınmaktadır) avukatlarının yargı sistemi içindeki konumuna, muhakeme hukuku içindeki hak ve yetkilerine saygı duyulup duyulmadığına ve bu yetkilerin etkin olarak uygulamasına olanak verilip verilmediğine bakmak ve Devlet-Birey uyuşmazlıklarında yargının yurttaşa ve o yurttaşın avukatına tavrını incelemek yeterlidir.
Kaynaklar:
1- Haluk Bilginer; “Yavşak Ne güzel Sözcük”, http://www.haber7.com/haber/20100920/HalukBilginer-Yavsak-ne-guzel-sozcuk.php , 19 Ekim 2010
2- Oktay Eser, Mobbing Kavramının Türkçe Serüveni, İstanbul Kültür Üniversitesi
3- Oktay Eser, Mobbing Kavramının Türkçe Serüveni, Türk Edebiyatı, Sayı:420, Ağustos 2009
Kayhan, Av. Fahrettin. “Avukatlık Kimliği Ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri”. Ankara Barosu Dergisi, sy. 3 (Mayıs 2010): 275-87.
Çin ve çevresindeki ülkelerde yaşayan Yazar Ali Rıza Arıcan ile Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibinden İbrahim Aycan’ın “Doğu Asya Toplum Yapısı ve Hukuk Düzeni” adıyla gerçekleştirmiş olduğu röportajın ikinci bölümünü sunuyoruz.
Alirıza Arıcan, Yazar Ayşe Kulin ile Çin’de bir arada
Arıcan, 1977’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünü bitirdi. University of Leicester’da Aktüerya Bilimleri üzerine yüksek lisans yaptı. 2000-2006 yılları arasında Tayland’da, 2006-2012 yılları arasında Vietnam’da, 2012 yılında Türkiye’de yaşadı. İstanbul’da bir yıl çalıştıktan sonra Doğu Asya’nın yeni bir çağrısına kulak verip Çin’e taşındı. Şu anda Jiangsu eyaletine bağlı Çanco adlı bir şehirde İstatistik ve Calculus öğretiyor. Yazmaya 2001 yılında başladı. İlk yapıtları İmece, Borges Defteri ve Anafilya gibi sanal dergilerde yayınlandı. İlk öykü kitabı 2007 yılında “Pasifik Öyküleri” adıyla yayınlandı. Bunu 2009 yılında yayınlanan “Motosiklet Üzerinde Aşk” ve 2011 yılında İngilizce olarak yayınlanan “The Bicycle” izledi. 2016 yılında “Puslu Kentin Mavisi” isimli kitabını yayımlandı. 2019 yılında “Buz” adıyla öykü kitabı yayımlandı. “Kaşgar Notları” ve “Din, Bilim ve Tanrı” isimli e-kitapların yazarıdır.
Aycan: Çin’deki özgürlük anlayışını merak ediyorum. Özgürlük var mı Çin’de?
Arıcan: Var ama nasıl var? Bunu irdelemek lazım. Şimdi biz özgürlüğü hep şöyle anlıyoruz; batıcı bakış açısı ile anlıyoruz, özgürlük eşittir bireysel özgürlük şeklinde bir denkleme dönüştürüyoruz tüm soruyu. Bireyin devlet karşısında, ailesi karşısında, tüm otoriteler karşısında özgür olması durumudur bu. Kendini ifade edebilmesi, ne olursa olsun ifade edebilmesi… Şimdi Asya toplumlarında en azından Konfüçyüsçü geleneği sürdüren toplumlarda özgürlük böyle tanımlanmıyor. Onlar diyorlar ki “Bireyin özgürlüğü ikincildir, her şeyin başında devletin ya da otoritenin bekası vardır, devletin sürdürebilirliği önemlidir. Devletin otoritesinin zayıfladığı yerde kaos olur ve uzun erimde bireyler kaybeder, zarar görürler. Dolayısıyla bireyin uzun erimdeki huzuru için de onun özgürlüğü ikincil olmalıdır.”
Aycan: Problem de burada başlıyor zaten.
Arıcan: Problem de orada başlıyor, evet. Çin’in, Çin Devletinin tanımladığı özgürlük kavramıyla, batılı aydınlanmacı zihniyetin tanımladığı özgürlük bambaşka kavramlar.
Aycan: O özgürlük, gerçek anlamda özgürlük oluyor mu yani?
Arıcan: Olmak zorunda mı? Çin diyor ki “Biz yeni bir model sunacağız, daha sürdürülebilir, daha rahat kontrol edilebilir ve daha hızlı toplumsal gelişmeye vesile olacak bir model sunacağız!”
Aycan: Doğaya, insanın vicdanına uygun bir özgürlükten kasıt bireyin istediğini yapabilmesi, düşünebilmesi, ifade edebilmesidir, tabii ki başkalarına zarar vermeden.
Arıcan: Öyle mi?
Aycan: Değil mi?
Arıcan: Bilmiyoruz işte onu. Yani bu kadar basit değil özgürlük, çok daha karmaşık, katmanları bol bir kavram.
Aycan: Ama bu kadar bilinmezlik fazla değil mi?
Arıcan: Bunu ancak zaman gösterebilir demek istiyorum, insanın özgürlükle tanışması çok yeni, birkaç yüzyıllık bir tarihi var. Durup beklemek, biraz daha gözlemlemek gerekebilir.
Aycan: Hayır, bunu aydınlanmacı düşünürler bu şekilde tanımladı diye kabul etmiyorum. Acaba öyle mi değil mi diye bu kadar da şüphecilik olmaz, kabataslak bir özgürlük tanımı mevcut elimizde.
Arıcan: Ama işte o özgürlük sonuçta bireylerin aynı zamanda kontrolden çıkmasını da sağlıyor, tembelleşmesini sağlıyor, otoriteye karşı çıkıp bir şekilde devletin ve milletin geri kalmasına, insanların yoksullaşmasına da katkı sağlıyor. O zaman da aynı insanlar bu nasıl bir özgürlük kavramı diyorlar… Özgürlükten kaçıp bir gücün himayesine giren ve huzuru bu şekilde bulan birey sayısı da toplum sayısı da az değildir. Dinler bu işe yarar örneğin.
Aycan: Peki, bireyi yok eden bir özgürlük düşüncesi nasıl özgürlük olabilir?
Arıcan: Bireyi yok etmiyor, sınırlarını daha iyi çiziyor, büzüyor, kısaltıyor, yani daha dar sınırlar içerisinde tanımlıyor bireyi. Sen diyor, ne yaparsan yap, ama diyor, devlete karşı gelemezsin, otoriteye karşı gelemezsin, geldiğin zaman da bunu duyuramazsın, taraftar toplayamazsın diyor. Bunu, hem o birey için yapıyor hem de gaza gelip onun peşinden gidecek ve kendileriyle beraber başkalarına da zarar verecek olanlar için.
Aycan: Kim diyor bunu?
Arıcan: Devlet diyor.
Devlet Kimdir? Bireyin Hakkı Nedir?
Aycan: Devlet dediğimiz şey, belki beğenmeyeceksin ama yine bir batı aydınlanmacı düşünce kavramı kullanacağız, toplum sözleşmesine aykırı bir şey. Senin tasarımında bütün toplumun birlikte düşünerek, tasarlayarak üretmiş olduğu bir özgürlük sınırı yok, devlet dediğimiz meçhul bir güç. Bu meçhul güç, bireylerin nasıl davranacağına, özgürlük alanlarının geniş mi olacağına, dar mı olacağına karar veriyor, bireyler bu sürece hiç katılmıyor. Bireylerin tamamı toplanıp, hep birlikte özgürlük alanlarını belirlerlerse, ya da sistemi belirlerlerse tamam, ona tamam, sorun yok.
Arıcan: Batıcı sistemde biraz daha fazla hakkı var bireylerin, yani birey sonuçta devleti beğenmezse hükumeti değiştirebiliyor, yeni gelen hükumet devleti baştan şekillendiriyor ve kurumları değiştirebiliyor. Yalnız bu durumun ekonomik büyüme getirdiğine dair ciddi bir kanıtımız var mı? İnsanlar genelde batının bireysel özgürlük anlayışıyla gelişmişliğini aynı anda anıp bu ikisi arasında nedensel bir bağ kuruyor. Ya böylesi nedensel bir bağ yoksa, ya ekonomik zenginliğin arkasında beş yüzyıllık geçmişe dayanan sömürgeci politikalar varsa?
Aycan: Ama Çin örneğinde hayali bir devletten bahsediyoruz, anlattığın devlet toplumdan kopuk, sanki ayrı ve fantastik bir otorite.
Arıcan: İşte, Çin’deki durum çok farklı, Konfüçyüs anlayışı çok güçlü, orada Meritokrasi var, yani liyakate bağlı bir gelişim var, liyakat da tamamıyla vakti zamanında partiye girmiş, Komünist Parti’ye katılmış ve çeşitli görevlerde bulunarak yükselmiş insanların güç noktalarına yerleşmesi ile ortaya çıkıyor. Bir de şu var, Çin diyor ki, bakalım görelim diyor. Tarih boyunca Çin bu şekilde bekasını sağlamış, imparatorlar da aynı şeyi yapmış. Aslında yapılan şeyin vakti zamanındaki imparatorluk uygulamalarından pek farkı yok. Çin imparatoru ne yapmış 2500 yıl önce? Aynı şeyi yapmış. Sansürü artırmış, etrafındakileri dalkavuk yapmış, kendilerine itaat etmeyenleri hapse atmış, vesaire.
Aycan: Kendi halkına yapıyor ama bunu?
Arıcan: Tabii şu anda da yapılıyor Çin’de, var yani ev hapsinde tutulan insan hakları savunucuları. Bunlardan pek haber alınamıyor genelde. Hapse giriyor 5-10 yıl, çıkabiliyor ya da çıkmıyor. Türkiye’de de var, Rusya’da da var. İleride, Amerika’da, Fransa’da da görebiliriz. Bunun demokrasiyle bir ilişkisi yok, başa gelen kişi rejim demokrasi de olsa kafasına göre takılabiliyor, kendi gücünü tehdit edeni sahneden indiriyor, en iyi ihtimalle sesini kısıyor.
Aycan: Şimdi bireyin özgürlüklerini kendi kafasına göre belirleyen bir devlet ile içeriye girip bir daha kendisinden haber alamayan bireyi birlikte değerlendirdiğimizde yine Batı orijinli özgürlük düşüncesinin ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Bireylerin toplanıp, bir araya gelip, bir ortak özgürlük manifestosu ya da toplum sözleşmesi oluşturup, kendi geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri; özgürlük alanlarını, devletin rolünü birlikte belirlemeleri gerekmiyor mu? İmparatorluk döneminde yaşamıyoruz.
Evrensel Doğruları Kim Belirliyor?
Arıcan: Şimdi daha doğru, daha yanlış da aynı şekilde yine neye göre kime göre olacak?
Aycan: Evrensel doğrulara göre olacak.
Arıcan: Evrensel doğruları kim tanımlıyor? Batılılar tanımlıyor.
Aycan: Hayır efendim, evrensel doğrular insanlığın ortak mirası ile oluştu. Bütün dünya ülkelerinin katılımıyla hazırlanmış evrensel metinler de var, Rusya’nın, Çin’in katılımıyla üstelik.
Arıcan: Sen öyle diyorsun ama Çin’de demokrasi yok ki zaten, daha doğrusu batılı anlamda demokrasi yok. Seçim diye bir şey bile yok, halk seçmiyor devlet başkanını. Bu adamların batılı çevrelerin evrensel dediği doğrulara göre davranması mümkün mü yani? Çin, kendi ülkesindeki uygulamaya Çin usulü demokrasi ya da Çin usulü sosyalizm diyor.
Aycan: Dünyada daha önce olmayan bir şey bu yüzyılda oldu. Birleşmiş Milletler Cemiyeti Birinci Dünya Savaşından sonra kuruldu, o çalışmadı, sonra ikinci dünya savaşından sonra Birleşmiş Milletler kuruldu ve bütün dünya ülkeleri bir araya gelerek birtakım evrensel metinler oluşturdular, yani ortak akıl, bütün insanlığın ortak aklı mahiyetinde.
Arıcan: Tamam
Aycan: Şimdi bu ortak metinlerde özgürlükler kabataslak tanımlanıyor; insan hakları, bireyin özgürlüğü, hakkın korunması, bireyin yaşam hakkının korunması, işkenceye uğramaması, ifade hürriyeti, din özgürlüğü, inanç özgürlüğü, basın özgürlüğü, bütün bunların çerçevesini bütün uluslar bir araya gelerek, bütün dünya ulusları bir araya gelerek oluşturdu. Bu evrensel bir doğrudur artık.
Arıcan: İşte bütün bunlar biraz esnek olduğu için diyeyim, bu kavramlar her tarafa çekilebiliyor. Mesela örnek vereyim; Çin mesela bu aralar ibadethanelerin, Çin’deki ibadethanelerin, camilerin, kiliselerin şekillerine kafayı taktı. Mesela diyor ki, caminin kubbesi var diyor, kubbeler İslamiyet’in aslını temsil etmiyor, diyor, Çin’deki İslam’ı temsil etmiyor, diyor. Bunlar Arap İslamı’nı temsil ediyor, diyor ve dolayısıyla yıkıyor o kubbeleri. Cami yapabilirsiniz ama camiyi Çin mimarisi ile yapacaksınız, diyor. Kiliselerin taşlarını söktürüyor.
Aycan: Buna kim karar veriyor?
Arıcan: Çin Komünist Partisi ya da Pekin’deki yöneticilerin gözüne girmeye çalışan yerel yöneticiler.
Aycan: Devlet karar veriyor. Neden bireyler karar veremiyor? İnanç özgürlüğünde bireylerin karar vermesi gerekir. Neye inanacağını, nasıl bir ibadethane kuracağını, bireylerin kendileri tasarlamaları gerekmez mi?
Arıcan: Ama işte öyle bir özgürlük alanı yok ki ortada.
Aycan: Sorumuz da bu zaten. Orada yok ama olması gerekmez mi? O yüzden özgürlükten başladık sorularımıza. Çin’de bizim bildiğimiz anlamda bütün dünyanın kabul ettiği anlamda özgürlük var mı? Özgürlüğün sınırlarını belirleyen kavramları tekrar edelim, mesela basın özgürlüğü, mesela sansür var mı?
Arıcan: Sansür var.
Aycan: Mesela yaşam hakkı. Bir insanın canı güvende mi?
Arıcan: Güvende.
Aycan: Devlet bunu garanti altına alıyor mu?
Arıcan: Çin benim gördüğüm yaşadığım en güvenli ülke diyebilirim.
Aycan: Polisiye anlamda güvenlikten bahsetmiyoruz, devletin yetki alanında iken bir insan canı güvende mi? Avukatıyla görüşme hakkı var mı? Adil yargılanma hakkı var mı?
Arıcan: Var tabii…
Aycan: Gözaltında ölme tehlikesi var mı?
Arıcan: Var, o da var, ölebiliyorlar yani. Genelde bu konularda Çin tepkisiz kalıyor, ses çıkarmıyor, bilgi vermiyor. Aynen Türkiye’de olduğu gibi.
Aycan: Tamam, o zaman özgürlük yok demektir.
Özgürlüğün Tanımını Kim Yapar? Çin’de Hukuk Güvenliği Var mı?
Arıcan: Özgürlük dediğim gibi yani şimdi özgürlük deyince insanların gülümsemediği, çok baskıcı, hiçbir şeyin yapılmadığı, insanların sömürüldüğü, devleti sevmediği, mutlu olmadığı bir yer akla geliyor ama tam tersine.
Aycan: Bizim sorduğumuz soru hukuki anlamda özgürlük; bir insanın hukuki güvenliği. Ben burada düşüncelerimi açık açık söyledim…
Arıcan: Çin’de söyleyemezsin. Çin’de yapsan bile ya da yaptığını yazsan bile mesela bir sosyal medya grubunda yazsan birisi şikâyet etse önce mesajlarını silerler, sonra uyarı verirler. Israrcı olursan hesabını kapatırlar. İlla da söyleyeceğim dersen ceza verirler. Ya da yabancıysan Çin dışında atılırsın vesaire.
Aycan: Tamam, şimdi klasik anlamda, bizim anladığımız anlamda, evrensel metinlerin kabul ettiği anlamda bir özgürlüğün olmadığını tespit etmiş oluyoruz.
Arıcan: Evet. Ama işte şöyle bir sorun var; Çin bunu kafaya takmıyor hiç, bu normal diyor, bizim anlayışımızda özgürlük budur diyor.
Aycan: Tamam ben onu anlamak istiyorum zaten. Çin’in anlamış olduğu özgürlük nedir? Batı orijinli özgürlük yerine Çin’in kendi halkına layık gördüğü, bireye vermiş olduğu özgürlük nedir? Devlet bunun sınırlarını nasıl çiziyor?
Arıcan: Aslına bakılırsa şu var; toplumsal düzeni, toplumsal huzuru bozmadığı sürece, insan huzurunu bozmadığı sürece, yani senin söylediğin, ifade ettiğin şeyler gerçek olduğu ve toplumsal bir travmaya yol açmadığı sürece sorun yok. İfade özgürlüğü var, yani işte ne bileyim bir yolsuzluk var diyorsunuz, bunu yayınlayabilirsiniz ama mesela bu yolsuzluğun yayınlanması bir kaosa ve bir kargaşaya yol açacaksa bunu engelliyor, hatta sorun da buradan kaynaklanıyor, bu nedenle hiçbir şey yayınlanmıyor zaten. Diyor ki; her türlü gerçek, her türlü skandal, toplum düzenine, huzuruna aykırı olmadığı ve barış tekerine çomak sokmadığı sürece yayınlayabilirsin. Ama tanımı net değil, belirsizlik var. Nerede başlıyor o huzur ortamının bozulması kavramının sınırı? Huzurun bozulması kavramı nerede bitiyor belli değil.
Aycan: Kim belirliyor, nerede başlıyor nerede bitiyor? Bir yerlerde yazıyor mu? Soyut kavramlar bunlar.
Arıcan: Bir yerde yazmıyor işte. Soyut kavram. Mutlaka bir yerde yazıyordur ama sonuçta toplumun tepki vermemesi de normalleşiyor, toplum tepki vermeye korkuyor. Çünkü başına gelecek şeyi biliyor. Bugünlerde mesela görmüşsündür haberlerde, Hong Kong ne yapıyor? Bir kanun çıkardılar, Hong Kong’da yargılanan bir insanı Çin’e gönderebilecek Hong Kong. Yani yargılama Çin’de yapılabilecek bundan sonra Halk ayaklandı, niye? Çin’e güvenmiyor. Çin Hukuk Sistemine güvenmiyor, Hong Kong daha özgürlükçü bir ortam çünkü.
Aycan: Hong Kong batı anlamında daha özgür olduğu için mi?
Arıcan: Tabii, bireylerin otorite karşısında kendini daha iyi ifade edebildiği bir ortam var. Tayvan da o şekilde mesela. Onlar Çin’e bağlı oldukları halde Çin dışı gibi yaşayan, Çin gibi olmayan ülkeler. Yani özerk denilebilecek ülkeler. Özerk olmasa da “tek ülke iki sistem” deniliyor buna. İki ayrı sistem var ama tek ülke aslında. Hong Kong öyle, Tayvan da biraz öyle, Tayvan ada olduğu için biraz daha kendini özgür hissediyor, Çin’e bağlı hissetmiyor, Hong Kong direkt ana karaya bağlı, zaten Çin ana karadır, ana topraktır. Diğerleri ise yavru topraktır diye bakılabilir. Şimdi dolayısıyla burada mesela dışarıdan bakılınca güven vermeyen bir sistem var Çin’de, ne kadar haklılar ne kadar haksızlar bilmek zor, ben Çinli değilim.
Fakat gördüğüm kadarıyla şunu söyleyeyim; ifade özgürlüğünün sınırları genel itibariyle, en azından kağıt üzerinde; insanları topluluk olarak infiale sürükleyecek, huzuru bozacak, kaos yaratacak şeyleri engelliyor, sadece bunları mı tabii ki değil. Bir insan olarak yolsuzluk haberi duydun ya da şahit oldun, bunu ifade ediyorsun ama belediye başkanı da bunu engelleyebilir.
Sansür Ağı, Sosyal Medya, İnternet ve Basının Durumu: Büyük Devlet Neden Korkar?
Aycan: Bu kadar disiplinli bir devlet düzeninin olduğu bir yerde bir insanın düşüncesini ifade etmesi neden kaosa neden olsun?
Arıcan: Mesela düşünün, birkaç yıl önce bir olay olmuştu; bir akşam vakti, böyle gece yarısı diyeyim, partide, lokal, yani yerel hükumetten birkaç böyle üst yetkili adam, kodaman diyelim işte, büyük adam, böyle karaokeye şarkı söylemeye gidiyor, neyse, orada adam biraz herhalde sarhoş artık, gücüne güveniyor, partiye güveniyor, arkasını güce dayadığı için, orada çalışan bir kıza tacizde bulunuyor, kıza tecavüz etmek istiyor, kız da orada masada bulunan bir bıçak ve çatal gibi bir şey alıp adamı boğazından bıçaklıyor. Tabii bu olay duyuluyor, polis geliyor, ambulans geliyor ama adam hastanede ölüyor. Hayda!
Ama adam şimdi resmi bir adam yani, Komünist Partinin üyesi, yerel de olsa belli forsu olan, gücü olan, saygı duyulan bir adam. Şimdi ne oluyor, tabii bu iş büyüyor internette, Türkiye’deki Facebook’u düşünün, orada da benzerleri var, haber yayılıyor, genişliyor, insanlar fikirlerini söylüyorlar işte, falan filan, bir süre sonra parti ne yapıyor hemen haberleri engelliyor, erişimi engelliyor, yayın yapmayı konuşmayı yorum yapmayı engelliyor, ama bunu görüyor, öngörüyor, bu büyük olay olacak, insanlar bir araya gelecek, belki Komünist Partinin binasını taşlayacak, hep beraber yürüyecekler falan filan yani. Bu korku yüzünden sansür giriyor devreye.
Aycan: Bunu engelleyebilecek gücü var ama devletin. Toplumsal olayları engellemek Çin gibi büyük bir devlet açısından çok basit. Yasak neden?
Arıcan: Zaten o yüzden yasak Facebook. FB ve Twitter ne yapıyor? Bir anda birkaç saat içinde insanları toplayabilirsin değil mi? Çok kısa bir süre içerisinde insanlar tepkilerini ortaya koyup bir araya gelebiliyorlar. Mesela Mısır’da o oldu yani. Tahrir Meydanında… Şimdi Çin böyle bir şeyin olmasını istemiyor ve tepeden musluğun başını kesiyor, hiçbir zaman da izin vermiyor, izin verdikleri kendi kurumları, kendi kurduğu sosyal medya. Mesela Wechat, Baidu, Weibo… Nedir bunlar? Rahatlıkla sansürleyebildiği şeyler, anında sansürleniyor, hatta sansürlemediği zaman ceza kesiyor, çok hızlı bir şekilde, yani otomatik sansür sistemi sakıncalı içeriği görmemişse mesela, diyelim ki cinsel içerikli ya da herhangi bir siyasi konuda ya da yasa dışı bir şey oraya konulmuşsa ve o şirket onu görmemişse çok büyük bir ceza kesiyor. O şirketler de çok sofistike, çok komplex algoritmalar geliştiriyorlar.
Aycan: O şirketler zaten devlet şirketi değil mi?
Arıcan: Devlet şirketi değil özel şirket ama devletin büyük payları var, hisseleri vardır onlarda ve devletin ciddi bir gölgesi var üzerlerinde. Ali Baba öyle, Tencent öyle, Huawei öyle… Anında o şirketleri batırabilir devlet, gözünün yaşına bakmaz yani. Ne kadar büyük olursa olsun! Dolayısıyla, musluğun başını tepeden kestiği için asla korkmuyor; devletin en çok korktuğu şey şu: isyan! Sistemin işliyor görünmesi, çünkü halkın, halkın değil de şöyle söyleyeyim, Çin Komünist Partisinin meşruiyetinin en büyük temeli stabilitedir. Onun temelinde de ekonomik büyüme ve sosyal istikrar vardır.
Aycan: Huzur ortamı ve istikrar mı?
Arıcan: Huzur ortamı evet, istikrar, ekonominin büyümesidir, huzur ortamıdır ve bunu sağlıyor. Bunu sağlarken işte özgürlüğü mü engelliyor? Engellesin diyor insanlar, benim huzurum önemli, ben daha fazla para kazanıyor muyum ona bakarım diyor, ailem huzurlu mu ona bakarım diyor. Şimdi şöyle bir fark var, şimdi batıda….
Çin’in İki Kutsalı Vardır; Birincisi Aile İkincisi Para!
Aycan: Bireylerin de Çin devlet politikasını onayladığını mı söylüyorsun?
Arıcan: Sessiz bir onay var, evet! Sessiz bir onay var! Çinli halkın büyük bir çoğunluğunun en büyük iki derdi vardır; para ve aile! Ben öyle ifade ediyorum: Çin’in iki kutsalı vardır; birincisi aile ikincisi para! Zengin olmak bir ahlaki sorumluluktur Çin’de! Çalışmak ve zengin olmak hedeflenir. Yani en azından kimseye yük olmamak için, anne babaya, ninelere dedelere bakabilecek kadar parası olması gerekiyor insanların. İkincisi ise aile, zaten birbirine bağlı iki şey bunlar. Ekonomik zenginlik aileyi güçlendiriyor, ailenin güçlenmesi zenginliği getiriyor, ikisi birbirini destekliyor.
Böyle bir döngü var aynı zamanda. Devlet bu döngüyü destekliyor. Aileyi destekliyor sürekli; mesela neden çocuk yapma yasağı esnetildi? Biliyorsun tek çocuktan fazla çocuk yapma yasağı vardı, şimdi kaldırıldı, iki çocuğa çıkarıldı, neden? Şimdi baktılar ki aileler tek çocuklu. Bakıyorsunuz ikisi de evleniyorlar onların da çocuğu oluyor o bir çocuk anne babaya bakıyor dedeye nineye bakıyor toplam kaç kişi oldu 7 kişi oldu, 6 kişiye bakıyor toplamda. Bir de kendi çocukları olsa ona da bakıyor, bu durum devletin işine geliyor.
Aycan: Pekâlâ, hemen araya girelim, bireyler aile büyüklerine ya da aile bireylerine bakıyorlar, orada da var şimdi bu kadar büyük otorite, güç ve para sahibi devlet yardıma muhtaç bireylerine bakamıyor mu? Sosyal güvence sistemi yok mu?
Arıcan: Bakıyor, baktıkları da var. Ama bireyler çok çalışıyorlar. Bir de şu var; hangi anne baba ister huzurevinde yaşamayı? Kendi oğlu ve kızı ile yaşamak, kendi evinde yaşamak varken, çoğu anne baba kendi çocukları ile birlikte yaşamak ister. Türkiye’de de böyledir bu. Ama işte bakamaz ya da sosyal imkanlar güçlü değildir bazı ülkelerde, o zaman devlet bakar.
Aycan: İlla yaşayacağı yeri tespit etmek anlamında düşünmeyelim, yaşlı bir insana çocukları neden baksın? Devlet madem bu kadar büyük otorite kullandı, hayatı boyunca bu kişinin bütün özgürlüklerini kısıtladı, çalışmasına, ifade hürriyetine karıştı, neden? Topluma karşı sorumlulukları çerçevesinde ve bütün toplumu dizayn ettiğini iddia ederek, huzur ve istikrar vaat ederek, insanların bütün yaşamına şekil veren devlet insanların yaşlılıklarında onları sosyal güvenceye neden kavuşturmuyor o zaman? Toplumu temsil eden devlet ömür boyu çalışmış insana neden bakmıyor da bu yükü aile adı altında daha genç nesle yüklüyor?
Arıcan: Bakmıyor değil, bakıyor.
Aycan: Sosyal güvencesi var mı insanların?
Arıcan: Var. Herkesin şöyle ya da böyle bir güvencesi var, emekli maaşı var. Devlette çalışanların emekli maaşları var.
Aycan: Biraz önce konuştuklarımızda bir tezat gördüğüm için araya girdim kusura bakma. Devletin güvencesi varsa, insanlar neden yakınlarına bakmak zorunda kalsınlar, devlet aileyi neden bir ekonomik kaldıraç olarak kullansın?
Arıcan: Çocuğu olmayanlar da var. Çocuğu olsa da bakmayanlar da var, bakamayanlar var, çocukları da fakirse onlar da bakamayabiliyor, kendilerine bile bakamıyorlar bazen.
Aycan: Devlet onlara bakıyor mu hepsine? Sosyal güvenceleri var mı, sağlık, bakım, emekli maaşı…
Arıcan: Sosyal güvence var ama öyle çok kolay değil, Avrupa’daki kadar güçlü bir kurum yok, Çin yeni yeni gelişiyor, Çin’in kişi başı yıllık ortalama geliri Türkiye’nin neredeyse aynısı. Ortalama kişi başına gelirde aynıysa ve orada benzer bir durum var, çok zenginler var, çok fakirler var, dolayısıyla ekonomik olarak bir sürü insan da zor durumda, aynı buradaki gibi dilenciler mevcut. Sosyal devlet yapısı o kadar henüz gelişmiş değil anlamında söylüyorum, bir Norveç değil Finlandiya değil anlamında söylüyorum.
Aycan: Şimdi Sovyet Rusya olsun Küba ya da benzeri ülkelerin geleneğinde devlet bireyin tüm ihtiyaçlarını karşılıyordu, Çin’de de komünizm olduğunu varsaydığımızda, şimdi belki yarı kapitalist bir ülke haline dönüştü ama olsun, burada da devlet bireyin elektriğini, suyunu, konutunu, yaşlandığı zaman bakımını, her şeyini üstlendiği gibi algı oluşuyor, böyle bir varsayım doğuyor insanların kafasında. Şimdi böyle bir şey yoksa ve devlet hala yüksek otoritesini kullanıyor ve ekonomiyi de devlet ekonomisi olarak yürütüyorsa, her alanda bireyin tepesinde kılıç gibi sallanıyorsa, burada bir çelişki yok mu? Sistemin kendi içinde bir tutarlılığı olması gerekmez mi?
Arıcan: Diyorsun ki madem bu adam yaşlandığı zaman devlet tarafından bakılmayacak neden sussun!
Aycan: Tabii ki. Sadece susmak değil, ona tüm özgürlük alanlarını açsın ki devletin garanti altına alamadığı hayatını bireyin kendisi özgür şekilde garanti altına alabilsin.
Arıcan: Niye susuyorlar bu insanlar? Onlar da aynı kolektif huzurdan faydalanıyorlar, huzur ve istikrar ortamı onlara da huzur sağlıyor.
Aycan: Bu konuda bir toplumsal mutabakat mı var?
Doğu Asya’da Konfüçyüs Etkisi
Arıcan: Evet, öyle bir mutabakat var, doğulu insan, sadece Çin değil, Doğu Asya diyelim buna, daha doğrusu Konfüçyüsçü sistemin yaygın olduğu yerlerde bireyin özgürlüğü ikincildir daha çok, ha bu değişiyor olabilir, belki on yıl sonra farklı bir özgürlük anlayışı gelebilir oralara da. Batılı düşünce yaygınlaşıyor, Batı düşüncesi beğeniliyor, zaten şu an Çin’in kapıları kapatma sebebi bu yani, Çin diyor ki Batı bizi değiştirmeden evvel diyor. Biz kendi dünyamızı dünyaya yayalım. Her yerde ne açıyor? Konfüçyüs Enstitüleri açıyor. Hatta kapattılar bazılarını Amerika’da, bunlar ajan falan diye.
Şimdi Çin’in derdi şu, kendi dünya görüşlerine göre bireylerin varlığı, bireylerin düşünceleri, ifadeleri önemli değildir, önemli olan toplumun bekası ve toplumun huzurudur ve çoğu insan da bu konuda hemfikirdir. Toplumun huzuru bozulmasın der, kendinden feragat eder, fedakârlık yapar, bu doğuda çok yaygın bir düşünce. En azından Konfüçyüs’ün düşüncelerinin yaygın olduğu ülkelerde, Kore’de mesela, Japonya’da mesela, onlarda da benzer durumlar var, insanlar sesini fazla çıkarmazlar, belki Güney Kore’de insanlar seslerini duyurabiliyorlar. Geçen ayın sonunda başkanını devirdiler gösterilerle falan.
Çelişki şurada, Güney Kore mesela hem Konfüçyüsçü olmaya ve onu korumaya çalışıyor, bir yandan da Batı demokrasisi getirmeye çalışıyor ve şu anda bu ikisinin arasında. Bunu görünce Çin, ne kadar haklı olduğunu söylüyor kendi kendine, baksana devlet başkanını devirdiler diyor, aynı özgürlük orada da olsa, Çin’de de olsa, belki bir sürü insan devrilecek, yolsuzluk yapanlar şunlar bunlar gidecek, temiz değiller büyük ihtimal, kimisinin altında Mercedes’ler vardır, zaten pek çoğunun oğulları, kızları, ailelerinden birileri… İşte, hani onlar bilgi sahibi ya bazı konularda, işte hisse alıyor oradan buradan, devletin en büyük kurumlarının şirketlerinden pay alıyor bilmem ne alıyor öyle zenginleşiyor yani, kimseye verilmeyen izinler onlara verebiliyor, parti üyelerinin ailelerine ve saire. Bu gayet bildiğin nepotizmdir, yani kayırmacılıktır. Şimdi bunlar ortaya çıktığı zaman daha çok kargaşa olacak.
Çin halkının önemsediği en büyük şey şudur: İstikrar! Ekonomik istikrar; bu istikrarın bozulmasından korkuyorlar, eğer ekonomik büyüme durursa “ne yapacağız?” diyorlar. Halkı neyle sessiz tutacağız diyorlar. Halk ne istiyor şu anda, evet ben fakirim diyor ama en azından ekmeğimi alabiliyorum, karnımı doyurabiliyorum, huzur var, kargaşa yok, idare ediyoruz diyor yani. Yarın bir gün huzur da giderse ne olacak? Bu defa isyan kaçınılmaz olacak, belki kan dökülecek, canlar yanacak. İşte bunu engellemek için bu isyanın gelmesini engellemek için her türlü sansürü her hak kıyımını uyguluyorsun.
Aycan: Bunları konuşuyor olmak, yazmak senin açından sakıncalı olabilir mi?
Arıcan: Olabilir. Yani Çin’deki bir blogda ya da sosyal medyada yazsam sansüre uğrayabilirim.
Devlet: Halkını Tehlikelerden Koruyan Baba
Aycan: Çin’de söyleyebiliyor musun? Açıkça yazabiliyor musun?
Arıcan: Bu konuları ben yazıyorum, açıkça da yazıyorum. Onlarda sıkıntı yok, Türkiye’de yazdığım sürece sıkıntı yok, Çin’de söylersem biraz sıkıntı olabilir, o kadar. Yani ben İngilizce yazsam, Çince yazsam ve Çinlilerin girebildiği platformlarda paylaşsa o zaman sorun çıkabilir. Çinliler zaten kendileri, yani kendi halkının okuyamayacağı, kendi halkının anlayamayacağı şeylere karışmıyor ki. Umurunda değil yani. Her ihtimalde onu engelliyor zaten. Mesela diyelim ki Harvard Üniversitesi bir makale yayınladı Çin hakkında, bazı olumsuz görüşler var Çin Komünist Partisi hakkında, engelliyor hemen makaleyi.
Aycan: Çinliler görmeyince sorun yok diyorsun. Dünyadan ayrı kapalı devre bir sistem. İletişimin bu kadar güçlendiği bir dünyada küçük bir köye dönen bir dünyada böyle kapalı devre bir sistem yine özgürlük kavramıyla doğrudan bağlantılı bu, böyle kapalı bir devre sistem insan doğasına ne kadar uygun?
Arıcan: Kapalı devre diyorsun da Çin içerisinde insanlar gayet de güzel interneti kullanıyorlar, şimdi illa Facebook olmalı mı yani? Twitter olmalı mı? İlla ne bileyim her şeye ulaşabilecek şekilde olmalı mı? Şimdi ben devlet ağzı ile konuşuyorum farkındaysan. Devlet aynı zamanda halkı için muzır olan, halkı için zararlı olan şeyleri engellemek zorunda değil mi? Türkiye de porno ve kumar siteleri kapalıdır mesela, belki de mantıklı ve doğru bir karardır kim bilir! Mesela uyuşturucuyu, kumarı özendiren siteler kapatılabiliyor.
Aycan: Onlarla kıyaslanamaz ki, onlar suç kavramına giren şeyler, Harvard Üniversitesinin makalesi ile kıyaslanmaz. Şimdi Twitter’i okuyamamak, örneğin bir Amerikan gazetesini, İngiliz gazetesini, Türk gazetesini okuyamamak, bunlar bu dünyada olmaması gereken şeyler değil mi?
Arıcan: Şimdi şöyle bir şey de var; öncelikle niye olsun ki diyor, çünkü ben haberi size veriyorum zaten. Kendi haberleşme sistemi var, kendi haber ağı var, ben yapıyorum diyor, yalan haberi dinlemeyin diyor. Batılıların yaptığı haberler hep yanlı diyor, bizi hep otoriter, özgürlük düşmanı yöneticiler olarak gösteriyor diyor, dolayısıyla yanlış diyor. Halkını bundan korumak istiyor, yani halkını kendince koruyor. Bir baba gibi düşün işte. Kendi ailesini tehlikelerden koruyan bir baba gibi düşün.
Aycan: Neyin doğru neyin yanlış neyin zararlı neyi faydalı olduğuna neden devlet karar versin ki? İnsanların aklı yok mu? Toplum ada devlet neden karar veriyor? Üstelik devlet ideolojisini benimsemiş bir halk var diyorsun.
Arıcan: Orada devlet hayır diyor, neyin yararlı neyin zararlı olduğuna devlet karar veriyor. Birey karar veremez diyor, kalabalıklar düşünemez diyor, Çin’in en önemli özelliği, daha doğrusu Konfüçyüsçülüğün en önemli özelliği budur, hiç bir bireye güvenilmez… Yani hiçbir birey yetişkin olamaz, hep çocuk kalır, nasıl ki birinin çocuğu olur çocuk 30 yaşına gelir ve hâlâ çocuğa harçlık verir ya, aynı öyle. Çin böyle bir yer, istediğin yaşa gel, istediğin okullarda oku, istediğin kadar diploman olsun yine de devlet der ki senin özgürlüklerin buraya kadardır, bundan sonrasına ben karar veririm. Sen bundan sonrasını göremezsin, sana zararlı bunlar, der. Ve bu halkta da karşılığını bulur.
Aycan: İnsanlar da bunu onaylar mı?
Arıcan: Onaylamasa bile çaresi yok, ne yapacak?
Aycan: Gerçekten insanlara bu seçimi verseler, insanlar bunu mu onaylar yoksa özgürlüğü mü ister? Çin toplumu için söylüyorum.
Parti Devleti, Siyaset ve Çin Komünist Partisi
Arıcan: Benim gördüğüm Çinlilerin çoğu apolitik insanlar, politikayla hiç ilgilenmiyorlar, politika onların hayatlarının dışında bir şey, hayatlarında ne var? Para var, aile var, başka bir şey yok. Alışveriş, para harcama…
Aycan: Politikayı kim yürütüyor? Bunun için belli bir özel sınıf mı var?
Arıcan: Tabii, Komünist Parti üyeleri yönetiyor.
Aycan: Herkesin Komünist Parti’ye üye üye olma hakkı var mı?
Arıcan: Tabii, herkesin bu şansı var.
Aycan: Peki insanlar üye olmuyor mu halk? Karışmıyor siyasete?
Arıcan: Hayır üye oluyorlar, üye sayısı 80 milyon kadar var, ama çoğu bir şey yapmıyor, sadece üye, kâğıt üzerinde üye, ondan dolayı da bir kısmı iş yapıyor, yüzde, binde, on binde biri artık, onlar partide yükseliyor yavaş yavaş, yönetici oluyor. En temel yerde başlıyor, mahalle muhtarı gibi bir şey oluyor, mahallenin başına geçiyor, sonra yavaş yavaş yükselerek ilerliyor. Her bireyin aslında Komünist Parti’nin başında olma hakkı var. Ama öyle seçim yoluyla gelemiyor, istenmesi ve yükselmesi gerekiyor, zamanla öğrene öğrene, pişe pişe geliyorlar.
Aycan: Parti üyeleri aynı zamanda devlet idarecisi oluyor değil mi?
Arıcan: Tabi, dışarıdan birisi gelmiyor yönetime.
Aycan: Parti örgütüyle devlet örgütü tek bir çatıda mı birleşiyor?
Arıcan: Zaten sadece parti var yönetim olarak, devletle parti aynı şey.
Aycan: Parti devleti.
Arıcan: Evet, parti devleti. Komünist Parti demek devlet demek.
Aycan: Partideki makamla devletteki makam aynı mı? Mesela Vali aynı zamanda Parti’nin il başkanı mı?
Arıcan: Başka parti yok, devletin tek idarecisi. Başka partiler var diyorlar da göstermelik var, sırf olsun diye varlar. Yıllık toplantılarda bu diğer partiler taleplerini belirtiyorlar. Duruma göre ÇKP karar veriyor. Bunun dışında hayatta bir karşılıkları yok. Parti temsilcileri var her yerde, her şehirde, her eyalette, onlar toplanıyorlar sürekli. Etnik azınlıklara söz hakkı veriyorlar, onların da söz hakkı var, mecliste sandalyeleri var. Çin’de şu anda 55 ya da 56 halk var, 50’den fazla, aslında onları ayrı halk olarak tanıyor. Mesela Uygur Türkleri var, güneyde mesela bir kabile var, onları tanıyor. Ayrı bir halk olarak tanıyor, onlara haklarını veriyor, özerklik veriyor, kültürel kimliklerini güvence altına alıyor.
Bildiğim kadarıyla Uygur Türklerinin hiçbir zaman tek çocuk sorunu olmadı. Kültürünü yaşamak hep serbestti. Çinlilere yasak olan, Han Çinlileri 1 çocuk yapabilirken, tek çocuk yasağı onlara uygulanmadı. Çinliler tek çocuk yaparken onlar 2-3 çocuk yapabiliyorlardı, 5-6 çocuk da yapabiliyorlardı. Hem dillerini öğrenebiliyorlar, kendi edebi eserlerini okuyabiliyorlar, Çin parasında 4 ya da 5 ayrı alfabe vardır. Arap alfabesiyle yazılan Uygurca da buna dahil. Kısacası Çin, bir Halk Cumhuriyeti olmanın koşullarını yerine getirmek için çabalıyor. Dışarıya verilen görüntü özgürlükler kısıtlanıyormuş gibi olabilir ama gözlemlediğim kadarıyla Çin halkının büyük bir çoğunluğu durumdan gayet memnun. Seçim yapılsa ÇKP, karşısındaki rakibi kim olursa olsun ezer geçer.
(Röportaj Devam Edecek)
Yazar Alirıza Arıcan’ın 2019 yılında yayınlanan son eseri BUZ
Alman tarihçi ve akademisyen Friedrich Meinecke, 30 Ekim 1862’de, Almanyanın Saksonya Eyaleti’ndeki Salzwedel’de doğdu. Bonn Üniversitesi ve University of Berlin’de eğitim gördü.
1887-1901 yıllarında Alman Devlet Arşivlerinde arşivci olarak çalıştı.
Strasbourg Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptı. Free University of Berlin‘in kurulmasında önemli katkıları oldu ve ilk rektörlüğünü yaptı.
1896 yılından itibaren 1935’e kadar Almanya’nın en önemli tarihi dergisi olan Historische Zeitschrift’in editörlüğünü yaptı; baskıcı rejimin güçlenmesi sonucunda görevine son verildi. 1933-1945 yıllarında yaşanan faşizm dönemi, tüm Alman düşünürleri için olduğu kadar onun için de zor ve öğretici bir dönem oldu. Nazilere açık bir muhalefet anlamına gelecek düşünceler ileri sürdü.
Düşünce Tarihi’nin kurucusu ve 20. yüzyılın önde gelen Alman tarihçilerinden biri olarak kabul edildi. Zeitgeist düşüncesinden etkilendiği ve zamanın ruhunun topluma egemen olduğu fikrine sahip olduğu öne sürüldü.
Öğrencilerinden Heinrich Brüning, Şansölye olarak görev yaptı.
“Devlet Aklı Modern Çağda Devlet Aklı Düşüncesi” isimli eseri M. Sami Türk tarafından Türkçe’ye çevrildi ve Albaraka Yayınları tarafından 1 Kasım 2021 tarihinde basıldı. Alman-İngiliz Ortaklık Sorunlarının Tarihi, Devlet ve Kişilik, Radowitz ve Alman Devrimi, Yeni Bir Tarihsel Görünümün Yükselişi ile “Kozmopolitlik ve Ulus Devleti: Alman Ulus devletlerinin Başlangıcında Çalışmalar” isimli kitapları bulunmaktadır. Die Deutsche Katastrophe (Alman Felaketi) isimli eseri, devlete atfedilen yüce değer ile yaşamın hakikati ve hümanizm arasında bir uzlaşma arayışıdır.
6 Şubat 1954 tarihinde, 91 yaşında iken Batı Berlin’de yaşamını yitirdi.
Hukuk düşüncesinde en çok tartışılan ve değişik görüşlere ve yaklaşımlara en fazla konu olan kavramın adalet olduğu şüphenin dışındadır. Yunan düşüncesi başlangıçta adaleti adaletsizlik olgusuna dayanarak belirlemek yolunu izlemiştir. İlk önceleri, toplum felsefesinin henüz gelişmediği dönemde «adaletsizlik olmasaydı insanların adaletin ne olduğunu bilemiyecekleri» ileri sürülmüştür. Böylece reddetme yoluyla belirleme yönteminin benimsendiği dikkati çekmektedir. Ancak bu yaklaşım özellikle o dönemde adalet konusundaki belirsizliği bertaraf edecek bir özelliğe sahip bulunmuyordu.
Yunan düşüncesinde adalet, ahlak ve hukuk kavramları arasında bir ayrım yapılmamış ve adalet iyilik sevgisi olarak anlaşılmıştır.
Aristoteles, daha sonra adaletin toplum ve devlet hayatı bakımından önemi üzerinde durmuştur. Bu konuda onun savunduğu üç temel ilke dikkati çekmektedir:
1 — Hukuk ve adalet, toplumun ve devletin temelidir. 2 — Hukuk ve adalet devletin amaçlarıdır. 3 — Hukuk ve adalet devlet yönetiminin egemen unsurlarıdır.
Bununla birlikte Aristoteles, adalet konusuna genel bir açıdan değinmenin yeterli ve doyurucu olmayacağı sonucuna ulaşmakta gecikmemiştir. Adalet kavramının iki ayrı yönden değerlendirilmesi gerektiğine inanan Aristotoles, dağıtıcı ve denkleştirici adaleti birbirinden ayırmanın zorunluluğu üzerinde durmuştur.Dağıtıcı adalet şerefiye malların paylaşılmasında herkesin yeteneğine ve toplum içindeki durumuna göre kendine düşeni başka bir ifade ile payına düşeni almasını öngörür. Dağıtıcı adaletin amacı, kişi ile toplum ve devlet arasındaki ilişkileri düzenlemektir. Böylece eşitlik ilkesine bağımsız ve uygulama bakımından önemli bir yer verilmiştir. Bununla birlikte dağıtıcı adaletteki eşitlik mutlak değil göreli (rölatif) nitelik taşımaktadır. Kişinin sadece hakları değil, ödevleri de yeteneklerine ve toplumdaki durumuna göre farklı olacaktır.
Denkleştirici veya düzeltici adalet ise Aristoteles‘e göre hukuki ilişkide taraf olanların eşit muamele görmesini gerektirir. Bu uygulamada kişisel ve sübjektif durumların nazara alınmaması lüzumludur.
Tazminat hukukunda zarar verenin neden olduğu zararı ödemesi, sözleşmeyi ihlâl edenin verdiği zararı tazmin etmesi, ceza hukukunda suç işleyenin hak ettiği cezayı çekmesi düzeltici veya denkleştirici adaletin gereğidir. Burada eşitlik daha bağımsız bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte temelde denkleştirici veya düzeltici adaletin dağıtıcı adalete tâbi olduğu unutulmamalıdır. Aristoteles’in dağıtıcı ve denkleştirici adalet ayrımının hukuk düşüncesinde bugün de varlığını koruduğu belirtilmek gerekir.
Ünlü Roma hukukçusu Ulpian adaleti «Herkese kendi payına düşeni vermek konusunda sonsuz ve sürekli çaba harcanması» olarak nitelendirmiştir.
Hollandalı hukukçu Grotius adaleti «söze bağlılık» formülü içinde değerlendirmiştir.
İngiliz düşünürü Hobbes da sözleşmeye uymamayı adaletsizlik saymıştır.
Alman filozofu Kant ise adalet konusunu İncelerken üç ayrı ilkeye dikkati çekmektedir. Bunlar; şerefli yaşa, kimseye zarar verme, herkese payına düşeni ver, ilkeleridir. Kant’ın üzerinde durduğu üçüncü ilke «herkese payına düşenin verilmesi» adaletle ilgili klasik tanımın bir tekrarından başka anlam taşımamaktadır.
Adalet fikri, tabii hukuk düşüncesinde her zaman önemli bir yere sahip olmuştur. Tabii hukukçular insan vicdanında basit ve apaçık bir adalet fikrinin var olduğunu ve bu fikrin hukukun yüksek idealini oluşturduğunu savunmuşlardır.
Tabii hukukçular, adalet sorunu üzerinde dururken adaletle hürriyet, adaletle eşitlik, adaletle güvenlik ve adaletle genel iyilik arasında ilişki kurmak konusunda çaba göstermişlerdir. Hobbes güvenliği tabii hukukun temel ve yüce kanunu kabul ederken, Kant hürriyeti tabiî hukukun ve adaletin en özgün ve temel belirme biçimi olarak değerlendirmiştir.
Tabii hukuk düşüncesi yandaşları, adaletin bazan insan tabiatından, bazan insanın akli yeteneğinden, bazan da insan sezgisinden çıkarılabileceğini ileri sürmüşlerdir. İnsan tabiatı, insan aklı ve insan sezgisi yoluyla adalete ulaşma çabalarının genellikle sübjektif nitelik taşıdığı ve adalet konusunda kalıcı çözümler üretmekten uzak bulunduğu bu vesile ile belirtilebilir.
Adalet kavramının a priori (önsel, deneyden bağımsız) olduğu kabul edilirse, bunun eşitlik fikri ile ilişkili bulunduğunu da benimsemek gerekir. Bununla birlikte adalet fikri ile birlikte değerlendirilen eşitliğin mutlak bir niteliğe sahip olmadığı açıktır. Çünkü hukuk düzeninde vatandaşla yabancı, reşit olanla olmayan, farklı hukuki statülerde bulunurlar. Şu halde şartların gereğine göre nimetlerin ve külfetlerin farklılığı adaletin gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Değişik durumlarda bulunanlara farklı muamele yapılması eşitlik ilkesine ters düşmemektedir. Örneğin evli vergi yükümlüsüyle, bekâr vergi yükümlüsüne eşit muamele yapılmayabilir. Eşitlik uygulaması eşitlikle ilgili istisnaların da göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Benzer durumlarda benzer uygulama yapılması isteği adalet konusunda hem düşünürlerin hem uygulayıcıların dikkatini çekmiştir. Bunun da nedeni benzer durumlarda farklı uygulamanın insanlarda adaletin gerçekleşmediği veya amacına ulaşmadığı kanısını uyandırmasıdır.
Adalet kavramının diğer unsuru rasyonelliktir. Rasyonellik, kişiye yapılacak uygulamanın belli kurallarla önceden belirlenmesi ve kişinin keyfi bir muameleye maruz kalmaması anlamını taşır Bu nedenle adalete uygun uygulamanın özünde, düzenli ve rasyonel uygulamanın bulunduğu söylenebilir. Sübjektif ve duygusal uygulama ise adaletle bağdaşmaz. Şu halde hukuk kurallarının objektif uygulanması ile adalet arasında bir paralellik bulunması söz konusu olmaktadır.
Rasyonel ve düzenli uygulama, adalet kavramının sadece şekli unsuru olan eşitlikle değil, fakat adalet kavramının maddi kapsamı ile ilgili bulunmaktadır.
Adalet fikri toplumların hayatında büyük bir etkinliğe sahip bulunmaktadır. Bu fikir kişiyi haklı saydığı bir dava için mücadeleye götürür. Sadece iç hukukta haklılık ve haksızlık tartışması yapılmaz.
Devletlerarası ilişkilerde de haklılık ve haksızlık tartışması sürekli biçimde görülür. Devletlerarası savaşlarda savaşan taraflar adalet için savaştıklarını veya adaletin kendi yanlarında olduğunu ileri sürerler.
Toplum içi siyasal mücadelede de siyasi partiler ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar, kendi görüşlerinin adalete uygun ve haklı, karşı tarafın durumunun adalete aykırı ve haksız olduğunu savunurlar. Toplum içi hayatla ve devletlerarası ilişkilerle ilgili bu örnekler adalet fikrinin etkili ve canlı bir güç olduğunu kanıtlamaktadır.
Bununla birlikte, unutmamak gerekir ki, toplum hayatında adaletin yanında veya adaletin karşısında olmak, ya da haklı veya haksız olmak şeklindeki tartışmalarda çoğu kez çıkar düşüncesi etkili olmaktadır. Birbiri ile çatışan çıkarlardan birinin daha yüksek olduğunu, daha büyük ve değerli olduğunu savunmak için adalet terimine başvurulmaktadır. Çünkü adalet terimi, çıkar [menfaat) terimine kıyasla çok daha etkileyici ve inandırıcıdır. İnsanlardan belirli çıkarlar için değil, yüksek adalet ideali için çaba göstermelerini istemek onları daha kuvvetli şekilde etkilemektedir. Bu durumun gelecekte de devam edeceği söylenebilir. İnsanların duygularını harekete getiren adalet teriminin etkinliğini bundan sonra da sürdüreceğini vurgulamakta herhangi bir yanlışlık yoktur.
Tabii hukukçular, adaletin, bütün pozitif hukuk sistemlerinde varlığı hissedilen bir kavram olduğunu ve pozitif hukukun haklılığının -haksızlığının; doğruluğunun – yanlışlığının; iyiliğinin – kötülüğünün ölçüsünün tabii hukukta aranması gerektiğini savunmuşlardır. Bu şekilde adalet kavramının pozitif hukuku değerlendirmeye elverişli bir kriter (ölçüt) fonksiyonunu yerine getirdiği belirtilmiş olmaktadır.
Adalet çoğu kez «herkese payına düşeni vermek» şeklinde tanımlanmıştır. Bununla birlikte bir kimseye ait olanın veya bir kimsenin payının objektif olarak belirlenmesi son derece zor, hatta imkânsızdır. Çünkü «paya düşeni belirlemek» maddi içerikli bir saptama özelliğini taşımakta ve bu saptama için yeni bazı kriterlere ihtiyaç bulunmaktadır.Tabii hukuk görüşü İse bu kriterleri bulabilmiş değildir. Dolayısıyla «herkese payına düşeni vermek» fazla anlamlı bir niteliğe sahip bulunmamaktadır.
Adalet kavramının kanun koyucu bakımından yol gösterici olması zordur. Çünkü hangi tür düzenlemenin adalete daha uygun olacağı ile ilgili bir sonuca ulaşmak mümkün olmamaktadır. Bir kuralın adalete aykırı olduğunu söyleyen bir kimse daha çok söz konusu kuralla ilgili olarak, kendi duygularını, sempatilerini ve antipatilerini açıklamaktadır. Örneğin kendisini daha çok vergi ödemek sonucu ile karşı karşıya bırakan bir vergi kanununu, vergi yükümlüsü adalete aykırı saymakta bir sakınca görmemektedir. Bunun tersi de söz konusu olmaktadır.
Vergi yükümlüsünün daha az vergi ödemesini öngören yeni bir vergi kanunu, daha az vergi ödemek durumunda bulunan vergi yükümlüsünce adalete uygun ve haklı sayılmaktadır.
Mahkeme kararlarının adalete uygun olması ise çoğu kez, bu kararların belirli bir kurala veya kurallar sistemine uygun olarak verilmesi anlamını taşımaktadır. Bu manada adalete uygunluk ile pozitif hukuka uygunluk arasında bir tür paralellik oluştuğu dikkati çekmektedir. Ancak insanlar adalet konusundaki fikirlerini açıklarken, kuralın adalete uygunluğu ile pozitif hukuk kuralına dayanan mahkeme kararının adalete uygunluğu arasında fark bulunduğuna çoğu kez dikkat etmemektedirler.
Hukuki pozitivizm, tabii hukuk akımından farklı olarak adalet sorunu üzerinde durmuştur. Hukuki pozitivizme göre, insanlık tarihinin gelişme süreci içinde ilk önce hukuk uygulaması dikkatimizi çekmektedir. Hukuk uygulamasının oluşmasından sonra yani pozitif hukukun şu veya bu biçimde belirmesinden sonra adalet ile İlgili değerlendirmeler yapılmıştır. Başka bir ifade ile adalet konusundaki değerlendirmeler pozitif hukuk düzeni ile ilgili olarak yapılmış, pozitif hukuk düzeninin haklılığı ve haksızlığı üzerinde durulmuştur.
İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir. Bunun yanında insan değerlendirme de yapar. Biz, kendimizle ilgili olan ve olmayan konularda, haklı – haksız, iyi – fena şeklinde değerlendirmeler yaparız. Hatta insanın değerlendirmeler yapmadan hayatını sürdürmeyen bir varlık olduğu da söylenebilir. Ancak değerlendirme için ilk önce değerlendirilecek konuların, sorunların olması gerekir. Hukuk hayatı bakımından adaletle, haklılıkla, iyilikle ilgili değerlendirmeler yapılabilmesi için yukarda ifade edildiği gibi ilk önce şu veya bu şekilde kendini gösteren bir düzenin olması lazımdır. Başka bir deyişle, İlk önce vergi alınması olayı olmalıdır ki vergi adaleti ile ilgili değerlendirmeler yapınabilsin.
Hukuki pozitivizm, adaletin tanımı çok zor bir kavram olduğu fikrindedir. Bu nedenle bazı pozitivist düşünürler adalet konusunun tartışma ve inceleme dışı bırakılmasını önermişlerdir. Bu yaklaşıma göre, insanlar yüzyıllardan beri adalet sorununu tartışmışlardır. Ancak bu konuda tatmin edici bir uzlaşma sağlanamamıştır. Bu nedenle adalet sorununu bir kenara bırakıp hukukun üzerinde anlaşma olabilecek diğer konularına değinmek zorunluluğu vardır. Bazı hukuki pozitivistler ise, adalet konusundaki tanım zorluğunun bu konunun bir yana bırakılmasını haklı gösteremeyeceğini, çünkü adaletin hukuk hayatında sürekli tartışılan canlı bir kavram olduğunu belirtmişlerdir.
Adalet konusundaki tanım zorluğunu göz önünde tutan bazı hukuki pozitivistler bu soruna açıklık kazandırmak İçin reddetme suretiyle belirleme yönteminin uygulanmasını önermişlerdir.
Bu yaklaşıma göre, adaleti adaletsizliğin olmadığı somut durumlar toplamı olarak nitelendirmek gerekir. Reddetme suretiyle belirleme yönteminin çapraşık ve karmaşık sorunlara çözüm bulmak amacıyla hem bilim adamları, hem de felsefeciler tarafından kullanıldığı bu vesile İle belirtilebilir.
Böyle bir inceleme ve araştırma yöntemi içinde zulüm yapmanın adaletsizlik olduğu vurgulanmıştır. Zulüm ile adaletin birbiri ile bağdaşmadığının bazı Türk atasözlerinde de belirtildiği üzerinde durulabilir. örneğin «zulüm ile cihan yıkılır, kazma kürekle yıkılmaz-, «alma mazlum ahım çıkar aheste aheste-, «mazlum ahi yerde kalmaz» gibi Türk atasözleri İle zulmün kınandığı ve zulmün adaletsizlik anlamına geldiğinin vurgulandığı görülmektedir. Bundan başka Osmanlı Devleti tarafından yayınlanan bazı adaletnamelerde de zulmün kınandığı ve önlenmesi amacının benimsendiği dikkati çekmektedir. 1537 tarihli adaletname «kadıların aldıkları kanunsuz paraların yasaklanması» esasını içermişti. 1637 tarihli adaletname ile «halka zulüm yapılmaması» ifade edilmiştir. 1646 yılında yayınlanan adaletname ise «sipahilerin halktan hangi işlerin yapılmasını İsteyebilecekleri» konusuna açıklık getirmek ve fazla talepleri yasaklamak amacını gütmüştür,
Zulümün reddi yanında benzer durumların benzer muameleye tâbi tutulması ve farklı durumlarla ilgili olarak farklı muamele yapılması adaletin bir gereği olarak, daha doğru bir ifade ile adaletsizliğin olmadığı durumlar olarak nitelendirilmiştir. Evli kadınlarla, bekâr kadınların farklı muameleye tabi tutulmasının, kamu hizmetlerine katılmada daha yetenekli olanların yeteneksiz olanlardan farklı bir muameleye kavuşmalarının, daha çok kazananın daha fazla, daha az kazananın daha az vergi ödemesinin adaletsizlik olmadığı vurgulanmıştır.
Toplumda hukuk kurallarının düzenli bir biçimde uygulanması ve minimum bir etkinliğe sahip olması da adaletsizliğin olmaması dolayısıyla adalete uygunluğun gerçekleşmesi olarak değerlendirilmiştir.
Böyle bir uygulama adaletsizliğin bir biçimi olan keyfiliğin de reddedilmesi anlamına gelmektedir. Hukukun sübjektif ve duygusal uygulamasının da adaletsizlik olarak nitelendirilmesi gerekir. Çünkü Pascal’ın dediği gibi «sevgi ve kin adaletin yolunu şaşırmasına neden olur.»
İnsana saygısızlık da adaletsizlik olarak nitelendirilmek gerekir. Çünkü insan, insan olduğu için saygıya lâyıktır. Ona saygısızlık da bir adaletsizlik modelidir.
Haklı neden bulunduğu takdirde insanların farklı muameleye tabi tutulması adaletsizlik değildir. Ancak böyle bir neden yoksa farklımuamele adaletsizlik yaratır. Bu konuda, Amerikalı hukukçular, bir öğrencinin siyah derili yani zenci olduğu İçin üniversiteye kabul edilmemesi şeklindeki uygulamanın herhangi bir haklı nedene dayanmadığı ve adaletsizlik olduğu konusunda fikir birliği içindedirler. Ancak üniversiteye kabulde sınavda başarı gibi bir ölçütün uygulanması adaletsizlik sayılmamak gerekir.
Hukuk uygulamasında taraf tutulması da adaletsizlik örneği sayılmalıdır. Çünkü insanları en fazla rahatsız eden uygulamalar tarafsızlığı ihlâl edici nitelik taşıyanlardır. Hâkimin hukuk uygulamasında tarafsızlık ilkesine kesinlikle sadık kalmasının adaletsizliği önlemek bakımından büyük önem taşıdığı söylenebilir.
Adam öldürme, hırsızlık, soygunculuk gibi şiddet olaylarının adaletsizlik sayıldığı ve toplumların bunları cezalandırmak konusunda dikkatli olmaları gerektiği de pozitivist hukuki görüşü benimseyen yazarlar tarafından belirtilmiştir.
Adaletsizlik konusu üzerinde durulurken, nasafet uygulamasını da göz önünde bulundurmak gerekir. Genel ve soyut hukuk kuralını ferdi ve özel duruma uygulamak bazı hallerde büyük haksızlıklara ve zararlara neden olabilir. İşte böyle hallerde nasafet esasını göz önünde tutmak gerekir. Çünkü Cicero’nun da vurguladığı gibi »aşırı hak, aşırı haksızlık- anlamına gelebilir. Hukuk kuralı çoğu kez genel ve soyuttur. Buna karşılık hakkaniyet ve nasafet kavramları özele ve somuta yöneliktir.
Roma hukukunda Yunan düşüncesinden alınmış olan nasafet (aeguitas) kavramı şekilci pozitif hukukun yanında daha serbest bir hukukun gelişmesinde yardımcı olmuştur. Nasafet (aeguitas) temelde adalet kavramı ile ilgilidir. Ancak burada söz konusu olan hukukun vaz ettiği genel kuralın özel durumlarda neden olacağı adaletsizlikleri bertaraf etmektir.
Roma hukukunda nasafet (aeguitas) kavramının etkinlik kazanması gerekiyordu. Çünkü Roma medeni hukuku (ius çivile) katı, sert ve teknik nitelikler taşıyordu. Süratle gelişen Roma toplumunun îhtiyaçlanna bazan cevap vermekten uzak bulunuyordu. Roma hukukunda nasafet (aequitas) ilk önce yabancılar hukukunu oluşturan ius gentium‘a dahil olmuş, daha sonra da ius gentium’dan Roma hukukuna geçmiştir.
Roma hukukundakine benzer bir gelişim İngiliz hukukunda dikkatimizi çekmektedir. İngiliz ortak hukuku (common law) aşırı derecede sert bir hukuk sistemi niteliğini taşıyordu. Ortak hukuka başvurarak haklarını alamayanlar krala dilekçe ile başvuruyorlardı. Bu dilekçeler de krallık divanı üyeliğini ifa eden Lord Chancellor’a kral tarafından gönderiliyordu. Lord Chancellor da adaletsizliği önlemek için yapılması gerekli işlemi tespit ediyordu. Ingiltere’de XVII. ve XVIII. yüzyıllarda nasafet (equity) hukuku, ortak hukuku (common law) tamamlayan ayrı bir hukuk haline dönüşmüştür. XIX. yüzyıl başında bu gelişme tamamlanmış ve equity (nasafet) hukuku, İngiliz ortak hukuku (common law) gibi bir hukuk sistemi özelliğini kazanmıştır, 1875 yılında ortak hukuk (common law) ve nasafet hukuku (equity) davalarına bakan mahkemeler birleştirilmiştir.
Hukuk uygulaması ile nasafet istekleri arasındaki ayrılık ve çelişme sosyal şartlardaki değişmenin gereklerine cevap verebilecek kanunların çıkmaması durumunda daha belirginleşmektedir.
Çağımızda mahkeme kararlarında adaletsizliği bertaraf edebilmek için «tipik» ve «normal» kavramlarına başvurulmasının da yararlı olduğu belirtilmektedir.
Adaletsizlik durumunun «eşitlik» görüşü ile yakın bir paralellik ilişkisi içinde olduğunu şimdiye kadar yaptığımız açıklamalar göstermiş olmalıdır.
Pozitif hukukun amacı yalnızca hukuk kurallarının meydana getirilmesinde ve değiştirilmesinde değil, aynı zamanda hukuk uygulamasında da adaletsizlikleri bertaraf etmektir.
İlginin adalet kavramı üzerinde değil, adaletsizlik durumları üzerinde yoğunlaştırılması daha sınırlı ve dar bir alanda, adalet sorununa daha birleştirici ve uzlaştırıcı bir içerik kazandırma konusunda yardımcı olabilir.
Ünlü hukukçu Pierre Calamanderi«Hiç kimse onu bulandırmadığı ve ihlâl etmediği sürece hukuk teneffüs ettiğimiz hava gibi görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. Hukuk ancak kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir» derken daha çok adaletsizliğin olmadığı bir hukuk hayatını göz önünde bulundurmuştur.
Doğu Asya Toplum Yapısı ve Hukuk Düzeni röportajı, Çin’de yaşayan Yazar Ali Rıza Arıcan ile Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibinden İbrahim Aycan’ın tarafından gerçekleştirilmiştir. Arıcan, 1977’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünü bitirdi. University of Leicester’da Aktüerya Bilimleri üzerine yüksek lisans yaptı. 2000-2006 yılları arasında Tayland’da, 2006-2012 yılları arasında Vietnam’da matematik ve istatistik öğretmenliği yaptı. 2012 yılında Türkiye’ye geldi. İstanbul’da bir yıl çalıştıktan sonra Doğu Asya’nın yeni bir çağrısına kulak verip Çin’e taşındı. Şu anda Jiangsu eyaletine bağlı Çanco adlı bir şehirde İstatistik ve Calculus öğretiyor. Yazmaya 2001 yılında başladı. İlk yapıtları İmece, Borges Defteri ve Anafilya gibi sanal dergilerde yayınlandı. İlk öykü kitabı 2007 yılında “Pasifik Öyküleri” adıyla yayınlandı. Bunu 2009 yılında yayınlanan “Motosiklet Üzerinde Aşk” ve 2011 yılında İngilizce olarak yayınlanan “The Bicycle” izledi. 2016 yılında “Puslu Kentin Mavisi” isimli kitabını yayımlandı. 2019 yılında “Buz” adıyla öykü kitabı yayımlandı. “Kaşgar Notları” ve “Din, Bilim ve Tanrı” isimli e-kitapların yazarıdır.
İbrahim Aycan: Sayın Alirıza Arıcan, Hukuk Ansiklopedisi okurları için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Alirıza Arıcan: 1977, İstanbul doğumluyum. Üniversite dâhil tüm öğrenim hayatımı İstanbul’da geçirdim. 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi Matematik Öğretmenliği Bölümünden mezun oldum. Sonrasında sırasıyla Tayland’da, Vietnam’da ve Türkiye’de uluslararası liselerde ve üniversitelerde çalıştım. 2013 yılından beridir de Çin’de bir devlet okulunda öğretmenlik yapmaktayım.
Yazar Alirıza Arıcan
Aycan: Şimdiye kadar kaç kitap yazdınız. İsimlerini ve kısaca konularını anlatır mısınız?
Arıcan: Üniversite yıllarında dönemin dergileri için kitap eleştirileri ya da tanıtımları yazardım. Para vermezlerdi ama istediğim kitabı okumama ve kitaba sahip olmama izin verirlerdi. Okuldaki Edebiyat Fakültesi öğrencileri tarafından çıkarılan bir fanzin için de yazılar kaleme almıştım. Bu şekilde başlayan yazma hevesim yıllar içinde gelişti, değişti, kimi zaman dağıldı kimi zaman da yoğunlaştı. İlk öykümü 1999 yılında, Gölcük depreminden hemen sonra yazmıştım. Geçen zamanda onlarca öykü, deneme, eleştiri ve gezi yazısı kaleme aldım.
İlk öykü kitabım, Pasifik Öyküleri, 2007 yılında yayımlandı. Bu kitaptaki öyküler 2001-2006 yılları arasında yazılmış öykülerden yapılmış bir seçkiydi. Sonrasında 2009 yılında “Motosiklet Üzerinde Aşk”, 2011 yılında “The Bicycle”, 2016 yılında da “Puslu Kentin Mavisi” yayımlandı. Birkaç ay içinde de “Buz” adıyla yeni bir öykü kitabım yayımlanacak. Bunların dışında kendibasımla yayımlanmış iki tane de e-kitabım var. “Kaşgar Notları” ve “Din, Bilim ve Tanrı” adlarını verdiğim kurgu-dışı sınıfına giren bu kitaplar internetten ücret ödemeden indirilebilir.
Öykülerin konusu hakkında çok spesifik bir bilgi vermem kolay değil. Edebiyatın konusu neyse, benim yazdıklarımın konusu da o. İnsanı anlatmaya çalışıyorum en çok, tüm derinliği ve inceliğiyle. Girift noktaları, gizli kapıları, tuzakları ve sürprizleri hiç bitmeyen bir labirenttir insan. Bir sanatçı olarak yazarın görevi de açabildiği tüm kapıları açmak, girebildiği tüm dehlizlere girmek ve insanı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektir. Çünkü bilim ve teknoloji dediğimiz, insan eliyle üretilen ve nesnellik vadeden büyük anlatılar insanı yaşadığı koşullardan soyutlamadan analiz edemiyor.
Alirıza Arıcan – Din, Bilim ve Tanrı
Laboratuvarda mikroskop altında incelenen insanla, Yaşar Kemal’in haksızlığa ve adaletsizliğe karşı isyan etsin diye yarattığı İnce Mehmet aynı insan değildir, olması da imkânsızdır. Çünkü insanın, çevresinden soyutlanmış bir doğaya sahip olduğunu iddia etmek fazlasıyla cesur, bir o kadar da yanlış olur. Bu yüzden insan, en kapsamlı haliyle, romanlarda ve öykülerde anlaşılır ve anlatılır. Hikâye dediğimiz sanat –bu ister sinema olsun, ister roman, ister halk türküsü, isterse destan- insanlığın başlangıcından beri vardır. Yani insanlaşma sürecimizde hikâye anlatıcılığının ve dinlemeciliğinin çok önemli rolleri vardır. İnsan, hikâyesiyle insandır, hikâyesini çıkardığında geriye soyut bir boşluktan, milyonlarca hücreden oluşmuş biyolojik bir kütleden başka bir şey kalmaz.
Alirıza Arıcan – Let The Game Conquer
Edebiyat Farklı Toplulukları Ortak Bir Paydada Birleştirir
Tabii ki yaşadığım coğrafyanın farklı olması nedeniyle beslenme kaynaklarım, Türkçe yazan diğer yazarların kaynaklarından bir hayli farklı. Ben yıllarca yol kenarlarında kızarmış muz satılan Bangkok sokaklarında, kuyruğuna lamba takılmış fillerin kaldırım kenarından yürütüldüğü Chiang Mai’da, sabahları Budist rahiplerin kapınızın önünde yemek için beklediği Rayong’da, motor taksilerin buzlu kahve içip müşteri için kavga ettiği Ho Çi Minh Kenti’nde, sabah akşam kötü ruhları kovmak için atılan havai fişeklerin –hava puslu olduğu için renkler görülmez- sakin bir hafta sonu arzulayanları çılgına çevirdiği Çanco’da yaşadım ve yaşıyorum…
Dolayısıyla maruz kaldığım renkler, sesler, kokular; gözlerimin önünde gerçekleşen güzellikler ve çirkinlikler Türkiye’deki bir yazarın karşı karşıya kaldıklarından çok farklı olacaktır. Bu demek değil ki yazılanlar Türk insanını zırnık miktarda ilgilendirmiyor. Bilakis, insan her yerde insan, arzuları ve korkuları, sevinçleri ve üzüntüleri, aşkları ve nefretleri hemen hemen her yerde aynı. İnsanı insan yapan bu özelliklere karşılık olarak verdiği tepkiler toplumsal kodlamaların birer sonucu olsalar da çok çok derinlerde kalbi kırık Brezilyalı bir genç kızın hissettikleriyle Japonyalı yaşıtının hissettikleri hemen hemen aynı olacaktır. Edebiyat da bu noktada, yani dilleri, dinleri, kültürleri farklı toplulukları ortak bir paydada, insan olma ve insanca tepki verebilme paydasında bir araya getirmesiyle önemli bir işlevi yerine getiriyor.
Aycan: Türkiye’de Doğu Asya terimi yerine Uzakdoğu kavramı kullanılır. Bu iki kavram arasındaki farkı sizden dinlemek isteriz.
Alirıza Arıcan – Puslu Kentin Mavisi
Arıcan: Uzak Doğu ifadesi, tıpkı Orta Doğu gibi Avrupa merkezci bir bakış açısını barındırır içinde. Kime göre uzak, neye göre uzak? Tabii ki ifadeyi literatüre sokan Avrupalılara göre, onların bulundukları konuma göre. Bu durumda bir Japonyalı Avrupa için Uzak Batı, bir Hindistanlı için Arap Yarımadası Orta Batı olabilir. Ben uzun zamandır Uzak Doğu ifadesini kullanmıyorum, gördüğüm kadarıyla da bilinçli yazarların ve düşünürlerin büyük bir çoğunluğu bu ifadeyi tercih etmiyor.
Bu arada tek sorunlu ifade Uzakdoğu değil. Asya kıtasının tamamı batılılar tarafından adlandırılmış bir coğrafi bölge ama Asya’nın içerisinde pek çok farklı kültür ve insan topluluğu yaşıyor. Bir Afganlıyla bir Japonyalıyı, bir Çinliyle bir Hindistanlıyı birbirine bağlayan çok bir şey olduğunu söyleyemeyiz. Asya; çeşitliliklerin, farkların ve renklerin kıtasıdır. Bu yüzden de zaten Avrupa Birliği gibi bir olgunun Asya’da gerçekleşmesi çok zor.
Alirıza Arıcan – Pasifik Öyküleri
Aycan: Yaşamınızı uzun zamandır sürdürdüğünüz Doğu Asya hakkındaki gözlemlerinizi merak ediyoruz. Kabaca, Türkiye’de yaşamak ile Doğu Asya’da yaşamak arasındaki fark nedir?
Arıcan: Farklar saymakla bitmez ama bir Türk olarak Doğu Asya’da yaşamanın olumlu yanlarının olumsuz yanlarının çok çok üzerinde olduğunu söyleyebilirim. Bir kere Asyalılar, Avrupalılar gibi ırkçı ya da aşağılayıcı bir tutum sergilemiyorlar Türkler karşısında. Burada yabancı olarak algılanıyorsunuz ve diğer yabancılardan pek farklı bir muameleye tabi tutulmuyorsunuz. Aynı şeyi Afrikalılar ya da ülkenin batısından göç etmiş Çinliler için söylemek pek doğru olmayabilir.
Alirıza Arıcan – Motosiklet Üzerinde Aşk
Aycan: Hangi ülkelerde yaşadınız?
Arıcan: Tayland, Vietnam ve Çin.
Aycan: Doğu Asya küresel sistemin bir parçası mı? Yoksa farklı bir dünya mı var?
Arıcan: Tabii ki, hatta günümüzde dünya ekonomisinin en dinamik ve en çok üretim yapılan bölgesi Güney ve Doğu Asya’dır. Avrupa ve Amerika kıtalarında yavaşlayan ekonominin bıraktığı boşluğu Asya dolduruyor. Entegre olma konusunda da zaten günümüzün Çin’i küreselleşmenin en ateşli savunucularından birisi. ABD’nin bile korumacı politikaları uygulamaya başladığı bir dönemde Çin’in paranın sesine kulak verip, serbest ticaretin ve ülkeler arası işbirliğinin öncülüğünü yapması dünya ekonomisinin ne derecede doğu eksenine doğru kaydığının önemli göstergelerinden birisidir.
Aycan: “Uzakdoğu”dan bakınca Türkiye nasıl görünüyor?
Arıcan: Pek görünmüyor desem yerinde olur. Görününce de pek güzel görünmüyor. Genelde kötü haberlerle anılıyoruz. Terör, Suriye’deki savaş, siyasi ve ekonomik krizler… Bir tek turizm yönünden olumlu yönleri öne çıkarılıyor nedense. Çinliler için Türkiye romantik bir tatil yeri. Kapadokya’yı, tarihi kalıntıların bol olduğu antik kentleri çok seviyorlar.
Alirıza Arıcan – The Bicycle
Aycan: Sosyal hayatın içinde bulunurken, nasıl bir hukuk sisteminin içinde yaşadığınızı hissediyorsunuz?
Arıcan: Hukuk sistemini ya da herhangi bir sistemin katı kurallarını hissediyorum desem yalan olur. Sakin ve güvenli bir ülke Çin, belki de şimdiye kadar yaşadığım en güvenli ülke. Suç oranı ya çok az ya da haberlere yansıtılmadığı için kendimizi güvencede hissediyoruz. Bu yapay güvenlik hissi de yetiyor çoğu insan için.
Haberlere yansıdığı kadarıyla hukuk sistemi, nadiren aksaklıklarla boğuşuyor olsa da, genelde iyi işleyen ve halkın sorunlarını dikkate alan bir sistem. Devlet hakların ve güvenliğin tek koruyucusu ve hiçbir şekilde toplumsal düzenin bozulmasına izin vermiyor. Bu yüzden eylem yapmak, gösteri düzenlemek ve hatta grev çağrısında bulunmak çok zor Çin’de. Böyle şeyler olmuyor değil, oluyor ama ya kısa sürede toplumsal düzeni rahatsız etmek bahanesiyle bastırılıyor ya da hiçbir medya organında haberi yapılmadığı için eylemler yayılamıyor.
Çin, tek başına dev bir sansür ağını kontrol eden ve bu iş için milyarlarca dolar harcamaktan çekinmeyen bir ülke. Dolayısıyla, vatandaşlar hemen her yerde izlendiklerinin, telefonlarına yazılan her mesajın üçüncü kişiler –yapay zeka da olsa- tarafından okunduğunun ve en ufak bir yanlışlarında normalde göz yumulan bu küçük suçların başlarına bela olacağının farkında. Bu yüzden de korku ve güven arasında gidip gelen ama genelde korkunun gerekçesi unutulduğu için hayattan zevk almayı bir şekilde beceren bir halk var burada.
Devlet ailesine bakan bir baba rolünde. Ailenin güvenliğini sağlıyor, mutlu ve huzurlu olması için tüm tedbirleri alıyor. Bunu yaparken çocuklarının hareketlerini kısıtlıyor, söylediklerine ve yaptıklarına sınır getiriyor. Bunu, yine ailesinin geleceği ve üretkenliği adına yapıyor. Dolayısıyla, aile üyeleri de babanın bu sert tedbirlerini hoş görüyor, rahatı uğruna belli özgürlüklerden fedakârlık ediyor. Tabii ki benim burada anlattığım durum Çin devletinin savunduğu, ideal devlet ve ideal halk var olduğunda mümkün. Pürüzler mutlaka oluyor, insanlar yer yer isyan etme noktasına geliyor. Bu durumda da devletin iletişim üzerindeki sansürü devreye giriyor ve isyanı daha başlamadan sonlandırıyor.
Alirıza Arıcan – Kaşgar Notları
Aycan: Gözlem fırsatı bulduğunuz ve okuduğunuz kadarıyla doğu asya ülkelerinde hukuk kavramına bakış nasıl? Hukuk, devletin bir aparatı olarak mu kullanılıyor? Yoksa özgürlüklerin güvencesi mi?
Arıcan: Özgürlük kavramına bakış, Çin’de ve batıda çok farklı açılımlara sahip. Bireysel özgürlük dediğimiz şey batıda kültürün ve siyasetin olmazsa olmazı olan temel bir içerik. Oysa, Çin gibi bir ülkede bireysel özgürlük toplumsal barışın ve huzurun gerisinde bir yerde. Tabii ki başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde herkes istediğini yapabiliyor ama zaten sorun da burada başlıyor. Hangi noktadan itibaren başkaları dediğimiz o puslu muamma rahatsızlık duymaya başlıyor? Çizgi tam olarak nerede ve çizginin esnekliği nereye kadar çekilebilir sorusu ise devletin bekasına kadar uzanan kapsamlı bir soru. Batı felsefesine bakacak olursak aydınlanmanın temelinde tarihsel bir varlık olan insanın bilincinin özgürlüğe –kendini özgürleştirmeye- doğru aktığını görürüz. Özellikle Kant ve Hegel bu görüşün liderliğine soyunmuş iki önemli filozoftur. Doğuda bu felsefi görüş hiçbir zaman tam olarak benimsenmemiştir. Ara ara isyanlar olmuş, geniş öğrenci hareketleri gerçekleşmiştir ama bu hareketler batı tarafından desteklendiği için ya da batı tarafından desteklenmekle suçlandığı için asla başarılı olamamıştır.
Doğu Asyada ve özellikle de Çin’de bireyin özgürlüğü, toplumun huzurunun ve devletin bekasının karşısında ikincildir. Açıkça söylemek gerekirse insanın gerçeklikle kurduğu ilişki de bu hiyerarşik yapıdan nasibini almaktadır. İnsanların gerçekliğe değil de kendilerini iyi hissettirecek yalanlara ihtiyacı vardır ve bu yalanlar daha büyük yalanlar tarafından bastırılmadıkça toplum içerisinde var olma özgürlüğüne, en az diğer nesnel gerçekler kadar, sahiptir. Yeter ki toplumsal barışı tehdit etmesin, huzuru bozmasın, toplumu bölüp parçalamasın. Çin, dört bin yıldır var olan uygarlığının bu derece uzun soluklu olmasını da geleneğe, aileye ve toplumsal huzura düşkün olmalarına bağlamaktadır. Eğer bireysel özgürlüklerin el üstünde tutulduğu, bireyin haklarının devletin hakları karşısında önde tutulduğu bir toplum olsaydı, bugün sözünü ettiğimiz kadim Çin uygarlığını göremiyor olacaktık.
Ali Rıza Arıcan
Alirıza Arıcan – Yazar
Arıcan, 1977’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünü bitirdi. University of Leicester’da Aktüerya Bilimleri üzerine yüksek lisans yaptı. 2000-2006 yılları arasında Tayland’da, 2006-2012 yılları arasında Vietnam’da matematik ve istatistik öğretmenliği yaptı. 2012 yılında Türkiye’ye geldi. İstanbul’da bir yıl çalıştıktan sonra Doğu Asya’nın yeni bir çağrısına kulak verip tekrar Doğu Asya’ya, Çin’e taşındı. Çin’de Jiangsu eyaletine bağlı Çanco adlı bir şehirde İstatistik ve Calculus öğretiyor. Yazmaya 2001 yılında başladı. İlk yapıtları İmece, Borges Defteri ve Anafilya gibi sanal dergilerde yayınlandı. İlk öykü kitabı 2007 yılında “Pasifik Öyküleri” adıyla yayınlandı. Bunu 2009 yılında yayınlanan “Motosiklet Üzerinde Aşk” ve 2011 yılında İngilizce olarak yayınlanan “The Bicycle” izledi. 2016 yılında “Puslu Kentin Mavisi” isimli kitabını yayımlandı. 2019 yılında “Buz” adıyla öykü kitabı yayımlandı. “Kaşgar Notları” ve “Din, Bilim ve Tanrı” isimli e-kitapların yazarıdır.
Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü, Öğretim Görevlisi Dr. Halil CESUR tarafından kaleme alınmıştır. Eser, Pinhan Yayıncılık tarafından 2024 yılı kasım ayında okuyucu ile buluşmuştur.
Yazar Halil Cesur Hakkında
Lisans eğitimini 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. Yüksek lisans derecesini University of Nottingham’dan aldıktan sonra doktora çalışmalarını University of Warwick’te sürdürdü. Aynı üniversitede asistan araştırmacı olarak görev yaptı. Ardından, SOAS University of London’da öğretim görevlisi olarak çalıştı. Akademik faaliyetlerinde interdisipliner bir yaklaşım benimseyen yazar ceza hukuku felsefesi alanında uzmanlaştı. Halen İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku alanında öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.
Kitabın Tanıtım Bülteni
Ödetmecilik faillerin işledikleri suçlar karşılığında cezalandırılmasını adaletin gereği sayan bir yaklaşım ortaya koymasıyla bilinir. Acıya karşı acı prensibi geçerlidir bu kuramda. Ne faillerin ıslahı başat önemdedir ne de suçun önlenmesi. Mağdurların uğradığı zararların telafisi ya da onların faillerle uzlaşması da hep tali meselelerdir. Haliyle, böyle bir anlatıda, ödetmeciliğin onarımla bir araya gelmesi de olanaklı bulunmaz çoğu zaman.
Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü, tavizsiz bir adalet talebine yaslanan ödetmeciliğin onarımla birlikte ele alınabileceğini söyleyerek sağduyuyla bağdaşmaz görünen bir önermeyle çıkıyor yola. Ancak, “ödetmeci ceza onarıcıdır” savını ileri sürerken ödetmeciliğe arka çıkmayı değil, onu kritik etmeyi amaçlıyor. Hukukun ödetmeciliğinin karşısına, bir başkasını, acıya karşı acı prensibini benimsemeyen, yasayı ve adaleti değil, ilişkileri onaran bir ödetmeciliği koyuyor. İki ödetmecilik türünü birbirine karşıt konumlandırdıktan sonra da ceza yaptırımının mağdurla, faille ve devletle ilişkisine odaklanan özgün bir soruyla okuru çağdaş tartışmalara dahil ediyor: Ceza yaptırımı mağduru, faili ve devleti nasıl onarır?
Ceza adaletinin yaygın kabullerine meydan okuyarak bu sorunun peşine düşen bu kitap, hem ceza felsefesine ilgi duyanları hem de alanın baş aktörlerini muhatap alarak eleştirel hukuk okulunun entelektüel köklerinden beslenen güçlü bir düşünsel zemin sunuyor.
Yazarın Eser Hakkındaki Takdimi
Bir suçluyu neden cezalandırırız? En temel ve ilkel sezgilerimiz çarçabuk intikama işaret etse de hukukun rasyonel yüzü haksızlığa cebri bir tepki vermenin adaletle ilişkili olduğunu söyleyerek avutur bizi. Çünkü hukuk işledikleri suçlar karşısında faillerin devlet yaptırımına tabi tutulmalarını adaletin gereği sayar. Onların topluma borçlandıklarını ve bu borcun ceza yaptırımı ile ödetilmesi gerektiğini dışa vurarak uyuşmazlığa müdahil olur: ödetmecilik.
Ödetmecilikte haksız çekilmiş bir acının diğer bir acı tarafından takip edilmesi şarttır. Fenalığa karşı fenalık ile mukabele etmek, adaleti geriye doğru işletmek gerekir. Zira geçmişte yaşanan haksızlık ancak hak edilmiş fenalık içeren bir ceza yaptırımıyla düzeltilir. Kısaca, hak eden hak ettiğini bulur; adalet yeniden kaim olur.
Ne var ki, faillerin hukukun şiddetine maruz kalmasıyla hikayenin sona ermediğini ödetme fikrine yakın herkes bilir. Ve bu kişiler sıklıkla faillerin pişmanlık duyarak hatalarını telafi etmeye çalışmasının daha üstün bir ahlaki ilkeye hizmet ettiğini kabul eder. Burada adaletle cezalandırmayı birbirine sıkı sıkıya bağlayan yasacı tavrın aksine haksızlığın faillerin iç dünyasında yarattığı etkiye yoğunlaşılır. Hukukun yarattığı acının değil, faillerin bozulan ahlaki bütünlüklerinin onlarda uyandırdığı acının makbul olduğunu düşünülür. Hatta gerçek ödetmeci tepkinin dışarıdan, hukuk aparatından değil; içerinden yani faillerin iç dünyalarında ahlaki gerilim oluşturacak psişik bir uyanıştan gelmesi gerektiğinden bahsedilir. Sözün özü, günün sonunda, “kendim ettim, kendim buldum” diyen Neşet Ertaş’ın ya da “ben belki de ondan çok kendime kıydım” diyen Raskolnikov’un içsel (etik) acısı hukukun acısına yeğ tutulur. Ama hukukun, yasanın dünyasından da hemen terk-i diyar edilmez.
Bir taraftan, normun ihlaline bağlanan hukuki sonucun yani cezalandırmanın adaleti tesis ettiğine inanılırken; diğer taraftan, pişmanlığı suçuna denk olanları cezalandırmanın beyhude olduğuna dair bir kuşkuya düşülür. Devlet yaptırımının failleri aşağılayan değil, onlara hürmet eden bir tepki olduğu, zira cezalandırmanın faillerin iradi seçimlerinin bir sonucu olduğu düşüncesine sadakat gösterilir. Fakat, aynı zamanda, bir insana bile isteye acı çektirmenin barbarlık olduğuna yönelik kısık sesli ahlaki düstur da elden bırakılmak istenmez. Çağdaş insan bu ikircikli ruh haliyle kendisini hep çıkmazda bulur.
Örneğin, bahsi geçen ahlaken mütekamil varlık, hem cezaevlerinin kelimenin gerçek anlamıyla “ceza evleri” olması gerektiğini düşünür hem de mahkumların tabi oldukları infaz rejimlerinin yeterince ıslah edici olmadığından yakınır. Ama birilerine kasten acı çektirmenin adil olduğuna yönelik inancı ile onların çektikleri acıyla olgunlaşmalarına dair isteğinin çelişip çelişmediğini sorgulamaz. Sorgulasa da bu isteğinin ne kadar gerçekçi olduğunu hesaba katmaz. Hem devleti adaleti taşıyabilecek yegane siyasi unsur olarak görür hem de devletin dikey egemenliğinin yani şiddetinin yerine ilişkiselliği ve uzlaşmacı ruhu öne çeker. Yasacı adaleti soğuk, mesafeli ve sıklıkla nobran bulur ama ondan kolay kolay vazgeçip benim sevgi etiği olarak adlandırdığım alana da adımını atmaya yanaşmaz.
Üstelik, çağdaş insan kendini cezaevlerinde bulan birçok kişinin eylemlerinin onların rasyonel seçimlerinin değil, yapısal adaletsizliklerin bir ürünü olduğuna yönelik bir düşünceye de sahipse iş iyice içinde çıkılmaz bir hal alır. Zira kendini tekzip eder gibi sürekli suç üreten bir toplumda sadece bireyi sorumlu tutan ceza adaletinin mümkün olmadığı sonucuna varır gönülsüzce. Oysa, hukukun suça yanıtını hepten ıskartaya çıkarmadan etik hassasiyetin mümkün olması gerekir. Eş deyişle, ceza yaptırımının hem yasayı ayakta tutacak hem de özneler arası ilişkileri onaracak bir niteliğe, fonksiyona sahip olması gerekir.
Ödetmeci Ceza Adaletinin İki Yüzü’nde ceza yaptırımının bahsi geçen çifte fonksiyona sahip olup olmadığına ilişkin soruşturmayı yürütmek için okuru Hegel’den başlayarak bir dizi kuramcının içkin eleştirisine davet ediyorum. Yasacı adalet ile sevgi etiği arasındaki gerilimli alanda sevgi etiğine daha yakın olacak şekilde kalmanın tercihe şayan olduğunu dile getiriyorum. Tüm kitap boyunca Hegel ve onun çağdaş varisleriyle uğraşıyorum. Bana eşlik edip uğraşmak, yorulmak istemeyenler ve fakat kitabın özünü yakalamak isteyenler için ise Cibran’ın şu veciz satırlarını buraya bırakıyorum:
Ve siz sözde hakkaniyetli yargıçlar,
Hangi cezayı verirsiniz bedeniyle öldürmüş ancak ruhu öldürülmüş biri için?
Nasıl yargılarsınız fiilen düzenbaz, gaddar olup da içten içe kırgın ve öfkeli olanı?
Nasıl cezalandırırsınız pişmanlığı suçunu çoktan aşmış olanı?
Şu sizin yerine getirmeye bayıldığınız adaletin ta kendisi değil midir oysa pişmanlık?
Hollanda’nın Lahey kentinde göçmen karşıtı protestoların şiddete dönüşmesinin ardından en az 30 kişi tutuklandı. Lahey Belediye Başkanı, protestoyu “eşi benzeri görülmemiş” ve “Hollanda’ya yakışmayan” bir eylem olarak nitelendirdi. Başbakan Dick Schoof, konuya ilişkin yaptığı açıklamada , söz konusu davranışı utanmazca ve kabul edilemez olarak nitelendirdi ve savcılığın faillerin hesap vermesini sağlamak için mümkün olan her türlü önlemi alması gerektiğini söyledi.
Kaliforniya Valisi Gavin Newsom,Gizli Polise Hayır Yasası olarak bilinen 627 sayılı Senato Tasarısı’nı imzaladı.Kaliforniya, tanımlanmış istisnai durumlar haricinde, kolluk kuvvetlerinin operasyonlar sırasında kimliklerini gizleyen maske veya diğer yüz örtüleri takmasını yasaklayan ABD’deki ilk eyalet oldu.
Ekvador’un güneybatısındaki Machala kentinde rakip çeteler arasında hapishanede çıkan çatışmada 13 mahkûm ve bir gardiyan hayatını kaybederken, 14 kişi yaralandı; isyan sırasında patlama ve silah sesleri duyuldu, bazı mahkûmlar kaçtı ve polis şu ana kadar 13’ünü yakaladı. Ülkede ölümcül hapishane çatışmaları ve isyanlar zaman zaman yaşanıyor; çeteler ise sık sık rakip grupların üyelerini hedef alıyor.
Beyaz Saray, Çin ile yapılan anlaşma kapsamında TikTok’un algoritmasının artık ABD’li şirketler tarafından kontrol edileceğini ve uygulamanın ABD operasyonları için yedi yönetim kurulu koltuğundan altısının Amerikalılar tarafından yönetileceğini duyurdu. Anlaşmaya göre, TikTok’un algoritması, ABD’li kullanıcı verileri kullanılarak yeniden yapılandırılacak. ABD Başkanı Donald Trump, Rupert Murdoch ile oğlu Lachlan, Oracle başkanı Larry Ellison ve Dell kurucusu Michael Dell’in, ABD’de TikTok’u satın almaya çalışan yatırımcı grubunun içinde yer almasının beklendiğini söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump, yeni H-1B uzmanlık gerektiren meslek vizesi başvurularında 100.000 dolarlık bir ücret talep edecek bir kararname yayınladı. Kararname Cumartesi günü yürürlüğe girdi. H-1B vize kısıtlaması, uzatma yapılmadığı takdirde yürürlüğe girdikten bir yıl sonra sona erecek. Trump, kararnamenin amacını sistematik suiistimale son vermek olarak açıkladı.
Donald Trump yönetiminin Venezuela vatandaşlarına yönelik Geçici Koruma Statüsü’nü (TPS) iptal ederek hukuka aykırı davrandığına hükmeden federal bölge mahkemesi kararının durdurulması Yüksek Mahkeme’ye başvuruda bulunuldu.
İngiltere, Putin’in Ukrayna’daki yasadışı savaşını destekleyen Gürcistan bağlantılı kişilere yaptırım uygulama kararını uygulamaya koydu. Mal varlıklarının dondurulması ve seyahat yasaklarını da kapsayan yaptırımların uygulandığı kişiler arasında medya patronu Levan Vasadze ve Gürcistan’ın eski başsavcısı Otar Partskhaladze de yer alıyor.
TÜRKİYE’DEN HABERLER
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile soykırımcı Netanyahu’nun kıyaslandığı cümlenin bir televizyon kanalında alt bant yazısı olarak kullanılması hakkında soruşturma başlatılmıştır” ifadeleriyle TELE1 hakkında soruşturma başlatıldığını duyurdu. Tele 1’in yayın kurulu ise özür diledi.
AKP İstanbul İl Başkanlığı 21 Eylül günü gerçekleşen ve CHP’nin kazandığı Bayrampaşa Belediye Başkanvekili seçimlerinin iptali için yürütmeyi durdurma talepli dava açtı.
Kırıkkale’de “irtikap” iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan AKP’li Yahşihan Belediye Başkanı Ahmet Sungur‘un da aralarında bulunduğu 8 şüpheli, tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. AKP Merkez Yürütme Kurulu Sungur’un ihraç istemiyle Merkez Disiplin Kuruluna sevk edilmesine karar vermişti.
Mabel Matiz olarak bilinen şarkıcı Fatih Karaca hakkında “Perperişan” isimli şarkısı nedeniyle “müstehcenlik” suçundan soruşturma başlatılmıştı. Karaca, adliyeye gelerek savcılığa ifade verdi. Ünlü şarkıcı, açıklama yapmadan adliyeden ayrıldı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Can Holding hakkında yürütülen soruşturma kapsamında, Doğa Koleji’nin bağlı olduğu Arı Bilim İnovasyon Eğitim Hizmetleri A.Ş.’ye kayyum atandığını duyurdu. Şirketin tüm yönetim yetkileri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildi.
Nevşehir’de iki çocuk arasında çıkan tartışma kanlı bitti. 14 yaşındaki M.M.K., 15 yaşındaki F.A.’yı kalbinden bıçaklayarak öldürdü. Cinayet şüphelisi M.M.K. polis tarafından gözaltına alındı. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.
Kayseri’de sevgilisinin kızı E.A.’ya (15) cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla tutuklu yargılanan O.P. (38), 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
İstanbul Cevizlibağ’daki Atatürk KYK Kız Öğrenci Yurdu’nda meydana gelen skandal olaylarla ilgili soruşturmada gözaltına alınan 4 kişi tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilirken 2 kişi savcılık ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. Yaz tatilinin ardından yurda dönen öğrenciler, bakım ve onarım sürecinde yurtta bulunan bazı işçilerin dolap kilitlerini kırdığını, eşyalarına müdahale ettiğini ve dolaplara rahatsız edici içerikler yazdığını belirterek durumu yönetime bildirmişti.
Kanal İstanbul projesine verilen “ÇED olumlu” kararına karşı açılan dava kapsamında 19’u profesör, 1’u doçent 21 uzman bilirkişi tarafından hazırlanan 400 sayfalık bilirkişi raporu Danıştay 4. Dairesi’ne sunuldu. Raporda, projenin ciddi çevresel ve sismik riskler içerdiği, su kaynaklarının geri dönülemez biçimde zarar görebileceği ve kültürel varlıkların yok olabileceği belirtildi. Bilirkişi heyeti, ÇED dosyasının temel çevresel, jeolojik ve sosyal etkileri eksik değerlendirdiğini vurgulayarak, “ÇED olumlu” raporunun bilimsel ve teknik açıdan uygun olmadığı sonucuna vardı.
Tunç Soyer dahil 11’i tutuklu 65 sanığın İzmir 23’üncü Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı İZBETON davasına devam edildi.
Yargıtay 12. Ceza Dairesi, başkasına ait telefon numarasını sosyal medyada “selam ben ciddi evlilik istiyorum, ciddi olanlar arasın” notuyla paylaşan kişiye “özel hayatın gizliliğini ihlal” suçundan verilen 1 yıl 3 ay hapis cezasını onadı.
Gaziantep’in Nizip ilçesinde yapımı süren adliye binasında çalışan işçiler, uzun süredir maaşlarını alamadıkları iddiası ile binaya çıkarak toplu intihar girişiminde bulundu. Firma yetkililerinin maaşların ödeneceği sözü vermesi üzerinde işçiler intihardan vazgeçti.
BirGün Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Aydın, birgun.net Yayın Koordinatörü Uğur Koç ve birgun.net’in eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Yaşar Gökdemir’in “İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in adının geçtiği bir haberden ötürü ” ‘kamu görevlisine alenen hakaret’ ve ‘terör örgütlerine hedef gösterme’ suçlamasıyla 2 yıldan 5 yıla kadar hapis istemiyle İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davanın duruşması 22 Ekim tarihine ertelendi. Esas hakkındaki mütalaasını sunan savcı, gazetecilerin suçlamalardan ayrı ayrı cezalandırılmasını istedi.
Bolu Grand Kartal Otel’de 78 kişinin yaşamını yitirdiği yangına ilişkin olarak 19’u tutuklu toplam 32 sanığın yargılandığı davanın ikinci duruşması, Bolu 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı.
Uğur Mumcu suikastinin de aralarında olduğu 22 faili meçhul cinayeti kapsayan “Umut Davası”nda Eski Emniyet Genel Müdürü, Adalet ve İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden davanın 13.duruşmasında, 32 yıl sonra tanık olarak dinlendi. Ağar, Güldal Mumcu’ya “Tuğlayı çekersem duvar yıkılır” demediğini iddia etti. Duruşma 9 Şubat’a ertelendi.
Ankara’da kendini polis ve savcı olarak tanıtarak yaşlı yurttaşları mağdurları toplam 17 milyon 500 bin TL dolandıran çeteye düzenlenen operasyonda yakalanan 24 şüpheliden 18’i Asayiş Şube Müdürlüğünde yapılan işlemlerinin ardından sevk edildikleri mahkemece tutuklandı.
Ekrem İmamoğlu’nun 31 Ocak’ta ifade vermek için gittiği İstanbul Adliyesi önünde yaşanan gerginlik ve arbede nedeniyle; CHP Eski İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, Gençlik Kolları Başkanı Erdem Kara ve aralarında CHP ilçe başkanları ile yöneticilerinin de olduğu 26 kişi Çağlayan Adliyesi’ndeki İstanbul 18. Asliye Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Duruşmayı Özgür Özel de salonda takip etti. Sanıklara “görevi yaptırmamak için direnme”, “kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere katılma”, “kasten yaralama” ve “kamu malına zarar verme” suçlamaları yöneltilmiş ve 3 yıl 11 aydan 17 yıla kadar hapis cezaları istenmişti.
Bangalor ilkelerinin dayandığı temel değerler sırasıyla şunlardır:
Yargıç, bireysel, kurumsal açılardan ‘Bağımsızlık değerini gözetmeli’; bunun gerçekleşmesi, yargıcın yasama ve yürütme başta olmak üzere bütün dış etkilerden uzak olmasına; yargı bağımsızlığını sürdürme bilinciyle kamunun yargıya yönelik güvenini güçlendirmesine bağlıdır.
İlk ilkenin bağımsızlık olmasına dikkatleri çekmek isterim.
Nitekim Budapeşte’de (24-26.5.2001) 65 ülkenin yüksek mahkeme başyargıçları ve yargıtay başkanlarının katılımıyla yapılan 9’uncu Uluslararası Yargı Konferansında AİHM’nin Başkanı Wildhaber’in sunduğu bildirinin ilk tümcesi şöyledir: “Bağımsız yargı, adalet kavramının yüreğidir.”
Yargıç, ‘Yansızlık değerini gözetmeli’; bunun gerçeklemesi, yargıcın yargılama sürecinde önyargısız, kamuoyu, hukuk mesleği ve dava taraflarının güvenini sağlayacak ve artıracak, adil, akılcı ve ölçülü davranışlar ve izlenimler sergilemesine bağlıdır.
Yargıç, ‘Doğruluk ve tutarlılık değerlerini gözetmeli’; bunun gerçeklemesi, yargıcın bu değerleri güçlendirecek ve akılcı düşünenlerde bir yakınmaya yol açmayacak tutumlar sergilemesine bağlıdır.
Yargıç, ‘Dürüstlük değerini gözetmeli’; bunun gerçekleşmesi, yargıcın bütün etkinliklerinde yakışıksız görüntülerden kaçınmasına, yargı mesleğinin saygınlığıyla uyumlu ve mesleğini yürütürken edindiği bilgiler konusunda duyarlı olmasına bağlıdır.
Yargıç, ‘Eşitlik değerini gözetmeli’; bunun gerçekleşmesi, toplum katmanlarındaki çeşitliliğe saygı ve hukuk önündeki eşitliğe uymasına bağlıdır. Bangalor ilkelerinde böyle yargıçlara ulaşmanın ön koşulu da belirtilmiştir: Yetenek ve yaraşırlık (ehliyet ve liyakat).
Bütün bunlar, Mecelle’de şöyle özetlenmiştir: Yargıç, “nefsine/özvarlığına” egemen, akıllı, bilge (hakim), kavrayışlı/anlayışlı (fehîm), doğrudan sapmaz (müstakîm), güvenilir (emîn), vakur/ağırbaşlı (mekîn) sağlam (metîn) olacak, hukuk biliminden ayrılmayacak, ayırt etme yeterliliğine sahip olacaktır (m. 1739, 1792, 1794).
Yargıçların vicdanı
Benim de katıldığım Budapeşte’deki uluslararası toplantıda bütün delegeler, basındaki tartışmaların yargıçların vicdani kanıları üzerindeki etkilerinden yakınmışlar, Polonya delegesi “medya yargıçları”ndan söz etmiş, ben de yargıcın kendi görüş ve inançlarına karşı bağımsız kalabilme yetisi konusunda bir bildiri sunmuştum.
Bredin, 1996’da hepimize şu soruyu yöneltmişti: “… yargıçlar, (…) yığın iletişim araçları ve bunların çekicilikleri karşısında ne denli bağımsızdır?”
Yargıçlar ne oranda çabalarlarsa çabalasınlar, yapılan araştırmalar, her ülkede yargı öncesi yapılan yorumların yargıyı etkilediklerini kanıtlamıştır. Aristoteles (MÖ, 384-322) Retorik’te, Kafka Dava’da buna değinmiştir.
Bu etkinin en çarpıcı örneği Dreyfus davasında kamuoyunu ikiye bölen basının etkisidir. Zola, mahkemedeki savunmasında buna değinmiştir: “Her şey bana karşı görünüyor. Her iki yasama meclisi, sivil iktidar, askeri iktidar, çok satan gazeteler, onların zehirledikleri kamuoyu. Benim için tek bir düşünce var: Gerçek ve adalet ülküsü (…) Ülkemin yalan ve adaletsizlik içinde kalmasını istemedim. Beni cezaya çarptırabilirsiniz. Ama bir gün, saygınlığını kurtardığım için Fransa bana minnettar kalacaktır”.
Zola’nın öngörüleri doğru çıkmış, Fransa, Zola’nın da katkısıyla, uygar toplumlara yakışan bir bilinçle bu adli yanılgıdan ders çıkarmasını bilmiş, ilkin adli yanılgıyı düzeltmiş; daha sonra da borcunu ödemek için 1908’de Zola’nın küllerini ünlüleri bağrında barındıran Panthéon’a taşımış; bizim TC Yasası’na esin kaynağı olan (m. 277, 288) Eski (m. 226 ve 227) ve Yeni Ceza Yasalarına yasaklayıcı hükümler (m. 434-16. ve 434-25) getirmiştir.
Bütün bunlar, hepimizi uyarmalı, adaletin kestiği parmağın acımaması için adaleti, kirletecek bütün etkenlerden arındırmanın yolları bulunmalı, yargıçların etkilenmeden karar verecekleri ortamı yaratmalıyız.
6 Eylül 2001’deki yargı yılı açış konuşmamda şöyle demiştim: “Devlet yönetiminde yer alan ya da toplumda oluşan güç odaklarından hiç etkilenmediği için bağımsız; yarın kaygısı taşımadığı için güvenceli; bağımsız ve güvenceli olduğu ve salt hukuk bilinciyle hükümler kurduğu için yansız bir yargı; devletin güçlü ve sağlıklı, toplumun dingin, bireyin geleceğinden kaygısız olması için, insanlığın bulduğu en gerçekçi çözüm ve sığınaktır.”
Bunun için şu kuralları gerçekleştirmek zorundayız:
Siyasal otorite, yargının yönetimine hiç karışmamalıdır.
Siyasal otorite, yargının önündeki davalar ve yargı kararları hakkında görüş belirtmekten özenle kaçınmalıdır.
Yargıçların atanmaları, yükselmeleri, yer değiştirmeleri, denetlenmeleri, yürütme erkinden ve onun temsilcilerinden kesinkes ayrılmalıdır.
Yargıcın işine son verilmesi, siyasal erke yasaklanmalıdır.
Yargıçlar, bakanların aldıkları ücretlerle orantılı olarak uygun bir ücret almalıdırlar.
Yargının ayrı ve özgürce kullandığı bir bütçesi olmalıdır.
Yargı, yardımcı personelini atanmasını ve yetişmesini kendisi üstlenmelidir.
Yargıç, bulunduğu mahkemede de bağımsız olmalıdır.
Yargıç, kendisini kendi girişimiyle akçalı yükümlülüğe girmeksizin en son bilgilerle yenileyebilmelidir.
Bir toplumun yetkin bir ulus olabilmesi için ilkin tarih, dil ve yurt bilinçlerine sahip bulunması gerekir. Ancak o ulus, hukuk bilincine ulaşamamışsa, uygar bir ulus değildir.
İlk ilke bağımsızlıktır; yargıç, bireysel, kurumsal açılardan ‘Bağımsızlık değerini gözetmeli’; bunun gerçekleşmesi, yargıcın yasama ve yürütme başta olmak üzere bütün dış etkilerden uzak olmasına, yargı bağımsızlığını sürdürme bilinciyle kamunun yargıya yönelik güvenini güçlendirmesine bağlıdır…
Madımak Katliamının Üzerindeki Zamanaşımı Zırhı / Av. Çağla ÜREDEN
1919 yılında Atatürk’ün yaptığı Sivas Kongresiyle bir milletin kurtuluşunu hazırlayan kararların verildiği ve Cumhuriyetin temellerinin atıldığı Sivas’ta, 30 yıl önce Pir Sultan Abdal Şenliklerine davetli yazar, şair, düşünür ve sanatçılardan oluşan 33 aydınımız ve 2 otel görevlisi Madımak Otelinde diri diri yakılarak öldürüldü. Olay alevlerin küle çevirdiği otelin adıyla, yani Madımak Katliamı olarak anılmaktadır.
Madımak Katliamı davasının kimi sanıklar bakımından zamanaşımı nedeniyle düşürülmesi hususu günümüzde oldukça tartışmalıdır. İnsanlığa karşı işlenen suçlar zamanaşımına tabi değildir, bu nedenle üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin zamanaşımı nedeniyle dava düşürülemez. İnsanlığa karşı suçlar, siyasal, felsefi, ırkî veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi halinde oluşur.
Madımak Katliamının insanlığa karşı işlenen suçlardan olduğu tartışmasızdır; ancak katliamın yapıldığı 2 Temmuz 1993 tarihinde yürürlükteki 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı işlenen suçlar yer almamaktaydı.
Türk Hukukunda insanlığa karşı suçlar ile ilgili madde ilk olarak 5237 sayılı TCK’nda yer alarak 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmiş ve zamanaşımına tabi tutulmamıştır. Dolayısıyla bu tarihten önce işlenen bir fiili insanlığa karşı işlenen suç kapsamında değerlendirmek mümkün olmadığı gibi zamanaşımına uğramayacağından da bahsedilemez. Kaldı ki suçun işlendiği zaman yürürlükteki kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanun hükümleri çelişiyorsa sanık lehine hükmün uygulanacağı hem 5237 sayılı TCK’nun 7/2. maddesinde, hem de 765 sayılı TCK’nun 2/2. maddesinde yer almıştır. 765 sayılı TCK’nda insanlığa karşı suçlar düzenlenmiş olsaydı ve bu maddede zamanaşımı süresi sınırlandırılmış olsaydı bile, bu kez de aleyhe kanunun geçmişe yürümesi yasağı gereği insanlığa karşı suçlar bakımından zamanaşımı işlemeyeceğine dair kuralı uygulamak mümkün olmayacaktı. Aynı şekilde, 5237 sayılı TCK’nda yer alan insanlığa karşı suçlara ilişkin madde, “hangi tarihte gerçekleştiğine bakılmaksızın insanlığa karşı suçlar zamanaşımına uğramaz” şeklinde yeniden düzenlense bile, o tarihte yürüklükte bulunan 765 sayılı TCK’nda insanlığa karşı suç fiili düzenlenmediğinden yine zamanaşımını işletmemek mümkün olmayacaktı.
Kişi laik olamayabilir, ancak devlet laik olmalıdır. Gerçekten laik bir devlet olsaydı Madımak Katliamı yaşanmazdı.
Katliamdan bu yana geçen 30 yıl boyunca katliamın kimi sanıkları sigortalı çalışmalarına, evlenmelerine, askerlik yapmalarına, nüfus müdürlüklerine kaydolmalarına ve Emniyet tarafından aranmalarına rağmen bulunamadı; kimileri tek tek firar etti, kimileri de haklarında hüküm verilmesine ömrü yetmeyip eceliyle vefat etti.
İşte geç gelen adalet, adalet olmadığı gibi adaletsizliğin de ta kendisidir ve hatta zulümdür. Öyle ki Madımak Katliamı hakkında adalet geç olsa bile hala gelememiştir.
Madımak Katliamının ilk duruşmasında müdahil avukatlar katliamla ilgili faillerin somut olarak göründüğü fotoğraf ve film görüntülerini mahkemeye sunmalarına rağmen mahkeme yanlı bir tutum sergileyerek bunları delil olarak kabul etmemiştir. Hatta duruşmalar sırasında mağdur avukatları mahkeme salonundan sebepsizce çıkartılmış ve duruşmalara basın yasağı konulmuştur.
Hakimler her ne olursa olsun adaletin doğru tecelli edebilmesi için tarafsız olmak zorundadır. Kendilerini herhangi bir gruba veya zümreye ait hissetmemeleri; herhangi bir ideolojik görüşten, inançtan, cinsiyetten, coğrafi bölgeden, etnik kökenden, statüden etkilenmemeleri ve önyargılı olmamaları gerekir. Kendilerini bunlardan arındıramamış hakimler ya görevini bırakmalı ya da haklarında etkin bir soruşturma yapılarak görevden alınmalıdır.
Zamanaşımına tabi suçlar için adalet tarihe havale edilmemeli, zamanaşımı her durumda başvurulabilen bir maymuncuk olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun yerine devletin sorumluluklarını yerine getirmesi ve yargılamayı hızlandıracak etkili çözümler üretmesi gerekmektedir.
Bugün bile Madımak Katliamı sebebiyle tek bir yetkili sorumlu tutulmuş değildir. Yasal düzenlemelerle, davanın zamanaşımına uğramasına sebep olan yetkililer hakkında görevinin gereklerini yerine getirmekte ihmal ve gecikme gösterip göstermediği sıkı bir denetime tabi tutulmalı ve bu ihmal ve gecikme davanın zamanaşımına uğramasına sebebiyet verdiği tespit edilmişse yetkililer hakkında etkin bir disiplin soruşturması yapılarak ağır yaptırımlar uygulanmalıdır. Zira Madımak Katliamı dosyasını bilerek ve isteyerek zamanaşımına uğratan yetkililer sırf görevini ihmal etmemiş, insanlığa karşı suç da işlemiştir.
Her ne kadar suçun işlendiği tarihte hukukumuzda insanlığa karşı suç düzenlenmemiş olsa da sonraki süreçte dosyayı kasten zamanaşımına uğratan yetkililer hakkında insanlığa karşı suç işledikleri kabul edilmeli ve onlar bakımından zamanaşımı işletilmemelidir. Dolayısıyla 5237 sayılı TCK’nun yürürlük tarihi olan 01.06.2005 tarihinden itibaren Madımak Katliamı dosyasında görev alan yetkililer başta olmak üzere, her kim bu tarihten itibaren dosyanın kasten zamanaşımına uğramasına sebebiyet verdiyse insanlık suçu işlemiştir. Buna göre, Madımak Katliamı üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin zamanaşımına uğratılamaz.
Madımak Katliamı soruşturmasının ve yargılamasının uzatılarak zamanaşımına uğratılması, sanıkların yakalanmayarak firar etmesi ve cezalarını çekmeye ömürlerinin yetmemesi, hiçbir yetkilinin sorumlu tutulmaması ve suç tarihinde yürürlükteki 765 sayılı TCK’nda insanlığa karşı suç fiilinin yer almaması sebebiyle insanlığa karşı suç olarak nitelendirilemeyerek zamanaşımına uğraması toplum nezdinde adalete olan güveni bir kez daha sarsmıştır.
Madımak Katliamı ülkemiz tarihine kara bir leke olarak geçti. Aydınlığı karartan ateşin yakıldığı günden bu yana 30 yıl geçti ve o ateş hala sönmedi.
Madımak hala yanıyor ve bu yangın ancak adalet yerini bulduğu gün sönecek…
Çağla Üreden Hakkında
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk bölümünden 2009 yılında ve Okan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ekonomi Hukuku programında yüksek lisans yaparak 2014 yılında mezun olan Çağla Üreden, 2009 yılında avukatlık stajına başlamış, 2010 yılında İstanbul Barosuna 39953 sicil numarasıyla kaydedilerek avukatlık ruhsatını almıştır. 11 yıldır gayrimenkul sektöründe faaliyet gösteren özel bir şirkette avukat olarak çalışmaya devam etmektedir. İstanbul Barosu HFSK(Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu) üyesidir.
“Kuyu Tipi Hapishaneler Derhal Kapatılmalıdır” başlıklı bildiri vebasın açıklaması 26 Eylül 2025 günü İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere çeşitli hak savunucusu kurumlar tarafından ilan edilmiştir. Açıklamaya, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Temsilciliği, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi ve Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı(TOHAV) imza koymuştur. Bildiri ile, bu hapishanelerde bulunan mahpusların, insan onuruna uygun koşullara sahip başka cezaevlerine sevk edilmesi talep edildi.
Kuyu Tipi Hapishaneler Derhal Kapatılmalıdır – 26 Eylül 2025
Hapsetme, zaman ve coğrafya değişse bile tarihsel olarak iktidarların toplumu sindirme, baskı altında tutma ve otoriteyi tesisi etme amacıyla kullandıkları bir yönetim tekniği olmuştur.
Türkiye’de de her dönem insanlık dışı koşullara sahip olan hapishaneler, son zamanlarda inşa edildikleri bölgeler, mahpusların bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hallerini göz ardı eden mimari yapıları ve fiziksel koşulları nedeniyle “kişiliksizleştirme, güçsüzleştirme, insansızlaştırma ve yalıtma” amaçlarını hedefleyen mekânlara ve cezalandırma araçlarına dönüştürülmüştür. Özellikle 2020 yılından bu yana uygulamaya sokulan S Tipi, Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli Hapishaneler ile insan hakları ihlalleri doruğa çıkmıştır.
Bu hapishaneler, F Tipi Hapishanelerden daha ağır bir izolasyon (tecrit) modeline sahiptir. Üç katlı olan havalandırma ile hücre bölümlerinin ayrı yerlere inşa edildiği, hücre penceresinde tel ızgaraların yer aldığı, havalandırma hakkının neredeyse tüm mahpuslar için günde 1,5 saat ile sınırlandırıldığı bu tip hapishaneler, mimari yapısının ve fiziki koşullarının çok benzer olması sebebiyle mahpuslar tarafından “kuyu tipi” olarak adlandırılmaktadır.
Kuyu tipi hapishaneler, mahpusların bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hallerini tamamen göz ardı eden; mahpusları insanlık dışı koşullarda yaşamaya zorlayan uygulamanın mimari yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu koşulların bizzat kendisi, işkence ve diğer kötü muamele niteliği taşımaktadır. Bu durum; ‘İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele ya da Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’, ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ ve ‘Mahpuslara Muameleye Dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’ başta olmak üzere, birçok uluslararası sözleşme ve standartla bağdaşmamaktadır.
Gelinen aşamada mahpuslar, insan onurunu temel alan modern infaz anlayışına, insan hakları ilke ve değerlerine tümüyle aykırı olan ve kanuni hiçbir dayanağı bulunmayan bu hapishanelere istek ve iradeleri dışında sevk edilmeye başlanmıştır. Adeta bu hapishanelere sürgün edilen mahpuslar, kuyu tipi olmayan diğer hapishanelere sevk edilme talebiyle 2023 yılından bu yana açlık grevi ve/veya ölüm orucu yapmışlardır. Başta insan hakları, hukuk ve sağlık örgütleri olmak üzere pek çok sivil toplum örgütü, meslek örgütü ve siyasi parti sözü edilen hukuka aykırı bu hapishanelerin kapatılması ve bu tür uygulamalara son verilmesi amacıyla birçok kez açıklama yapmıştır.
Güncel durumda ise halen Bolu F Hapishanesi tutulmakta olan Serkan Onur Yılmaz isimli mahpus, 26 Eylül 2025 tarihi itibarıyla ölüm orucu eyleminin 320. günündedir. Serkan Onur Yılmaz, Antalya Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde tutulmaktayken kuyu tipi olmayan başka bir hapishaneye sevk talebiyle ölüm orucuna başlamış ve eylemini sürdürürken Bolu F Tipi Hapishanesi’ne sevk edilmiştir. Ancak burada, Antalya Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde kalan 8 arkadaşının da sevki için ölüm orucunu sürdürmüştür.
Serkan Onur Yılmaz, 23 Eylül 2025 tarihinde istek ve iradesi dışında Bolu İzzet Baysal Hastanesi Köroğlu Ünitesine sevk edilmiştir. Burada mahkûm koğuşunda tutulduğunun bilgisi avukatlarına verilmiştir. Ne var ki ailesi ve avukatları, söz konusu tarihten bu yana Serkan Onur Yılmaz ile görüşememiştir. Hastane idaresi hukuka aykırı bir şekilde savcılık izni olmadan avukat görüşü yaptıramayacaklarını öne sürmüştür. Savcılık ise avukat görüş talebini reddetmiştir. Avukat-müvekkil görüşünün bu şekilde engellenmesi açık bir şekilde kanuna aykırı ve hak ihlalidir. Ayrıca Yılmaz’ın ailesinin refakatçi talebi, hastane başhekimi tarafından “savcılığın olur yazısı olmadığı” gerekçesiyle reddedilmiştir.
Bu nedenle aşağıda imzası bulunan Marmara Hapishaneler İzleme Heyeti bileşenleri olarak, Serkan Onur Yılmaz’a yapılan bu uygulamaların hukuka aykırı olduğunu bir kez daha ifade ediyoruz. İvedilikle Serkan Onur Yılmaz’ın avukatları ve ailesi ile görüşmesi sağlanmalı ve nihai olarak talepleri kabul edilmelidir.
Hem mimari yapıları hem de idari uygulamaları bakımından insanlık onurunu zedeleyen, mahpusları toplumdan tamamen izole ederek, temel hak ve özgürlüklerini yok sayan kuyu tipi hapishaneler derhal kapatılmalıdır.
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi – Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi – Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi – Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Temsilciliği – İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi – Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı