Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar

0

Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar, Cumhuriyet Savcısı tarafından soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hallerinde verilen karardır.

Halk dilinde yerleşik olan “Takipsizlik” kavramı mülga CMUK’ta yer alan eski bir ifadedir ve yaygın olarak “Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar(KYOK)” anlamında kullanılmaktadır.

Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karara ilişkin hükümler 5271 sayılı Kanunun 172. maddesinde düzenlenmiştir.

5271 Sayılı Kanunun 172. Maddesi

(1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir.

(2) (Değişik: 2/1/2017-KHK-680/10 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7072/9 md.) Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmedikçe ve bu hususta sulh ceza hâkimliğince bir karar verilmedikçe, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz.

(3) (Ek: 11/4/2013-6459/19 md.) Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın etkin soruşturma yapılmadan verildiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi veya bu karar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi üzerine, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde talep edilmesi hâlinde yeniden soruşturma açılır.

Cumhuriyet savcısının kararına itiraz

Madde 173 – (1) Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine itiraz edebilir.

(2) İtiraz dilekçesinde, kamu davasının açılmasını gerektirebilecek olaylar ve deliller belirtilir.

(3) (Değişik: 18/6/2014-6545/71 md.) Sulh ceza hâkimliği, kararını vermek için soruşturmanın genişletilmesine gerek görür ise bu hususu açıkça belirtmek suretiyle, o yer Cumhuriyet başsavcılığından talepte bulunabilir; kamu davasının açılması için yeterli nedenler bulunmazsa, istemi gerekçeli olarak reddeder; itiraz edeni giderlere mahkûm eder ve dosyayı Cumhuriyet savcısına gönderir. Cumhuriyet savcısı, kararı itiraz edene ve şüpheliye bildirir.

(4) (Değişik: 25/5/2005 – 5353/26 md.) Sulh ceza hâkimliği istemi yerinde bulursa, Cumhuriyet savcısı iddianame düzenleyerek mahkemeye verir.

(5) Cumhuriyet savcısının kamu davasının açılmaması hususunda takdir yetkisini kullandığı hâllerde bu madde hükmü uygulanmaz.

(6) (Değişik: 2/1/2017-KHK-680/11 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7072/10 md.) İtirazın reddedilmesi halinde aynı fiilden dolayı kamu davası açılabilmesi için 172 nci maddenin ikinci fıkrası uygulanır.

CMK M. 172 Gerekçesi

1412 sayılı Kanunun l64 üncü maddesinde, yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi hâlinde, takipsizlik kararı verilmesine dair hüküm yer almaktadır. Tasarı ilk olarak bu işlemi belirlemek üzere “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” terimini getirmiştir. Soruşturma evresinden kovuşturmaya geçip geçmeme söz konusu olduğundan bu terim değişikliği uygun görülmüştür. Madde ayrıca kamu davasının açılması için şüpheyi haklı kılacak yeterlikte ve kuvvette delil, iz, eser ve emarenin elde edilmemesi ölçütünü kullanmaktadır. Yeterli kuvvette makul şüphe bulunduğu anlaşılacak olursa, kovuşturma evresine geçilecektir.

Maddenin ikinci fıkrasında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra, kamu davasının, aynı eylem ve aynı kişi hakkında açılabilmesi yeni delil, iz, eser ve emarenin meydana çıkmasına veya şüphe nedenlerinin takdirinde ağır hata olmasına bağlanmıştır. Böylece kovuşturmaya yer olmadığına dair kararların zamanaşımı süresince şüphelinin başında, tâbir yerinde ise Demoklesin Kılıcı gibi durması ve onun özgürlükler bakımından bir tehdit oluşturması önlenmek istenmektedir. Bazı usul kanunlarında mahkemelerin beraat kararlarının temyize tâbi tutulmadığı görülüyor.

Bu yeni düzenleme neticesinde, Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar verdikten sonra yeni delil, iz, eser ve emare bulunmadıkça artık Adalet Bakanı da Cumhuriyet savcısından kamu davası açmasını isteyemeyecektir. Maddenin son fıkrasında yeni delil, iz, eser ve emarenin ne olduğu tanımlanarak uygulama açısından açıklık getirilmiştir.

Tazyik Hapsi

0

Tazyik Hapsi, kişinin kanundan kaynaklanan yükümlülüğünü yerine getirmesi için bir işi yapmaya ve/veya yapmamaya veya bir şeyi vermeye mecbur bırakarak onu zorlamak maksadıyla uygulanan yaptırımdır.

Tazyik Hapsi, bir yükümlülüğün yerine getirilmemesi nedeniyle uygulanmaktadır. Disiplin Hapsi ve İdare Hukuk alanındaki Disiplin Cezaları ile karıştırılmamalıdır. Disiplin hapsi bir yükümlülüğün yerine getirilmesini zorlamak için değil, kısmi bir düzeni korumak amacıyla yaptırım altına alınmış olan bir fiilin işlenmesi dolayısıyla verilmektedir. Kural olarak o işin yapılması, ifa edilmesi disiplin hapsini sona erdirmez. Oysaki, Tazyik hapsi, yükümlülüğün yerine getirilmesi yahut şikâyetten vazgeçme ile çoğunlukla sona ermektedir. Örneğin, İcra Hukukunda, tazyik hapsinin tatbikine başlandıktan sonra kararın gereği yerine getirilirse, borçlu derhal tahliye edilir. 

Çocuk teslimi emrine muhalefetin cezası, borçlunun ödeme şartını ihlal etmesi halinde verilen cezalar (Taahhüdü İhlal), 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile öngörülen cezalar ve nafaka borcunun ödenmemesi halinde verilen cezalar bu hapis türüne verilebilecek örneklerdendir.

“Nafakaya ilişkin kararlara uymayanların cezası:
Madde 344 – (Değişik: 31/5/2005-5358/15 md.)

Nafakaya ilişkin kararların gereğini yerine getirmeyen borçlunun, alacaklının şikâyeti üzerine, üç aya kadar tazyik hapsine karar verilir. Hapsin tatbikine başlandıktan sonra kararın gereği yerine getirilirse, borçlu tahliye edilir.

Borçlunun, nafakanın kaldırılması veya azaltılması talebiyle dava açmış olması halinde, ileri sürdüğü sebepler göz önünde bulundurularak, tazyik hapsinin uygulanması bu davanın sonuna bırakılabilir.”

Tüzel kişilerin sorumluluğu bulunan hallerde tazyik hapsi tüzel kişiliğin yetkilisi için geçerlidir.

Tazyik hapsine tabi tutulanların cezaları genellikle açık ceza infaz kurumlarında yerine getirilmektedir.

Disiplin Hapsi

0

Kısmî bir düzeni korumak amacıyla yaptırım altına alınmış olan fiil dolayısıyla verilen, seçenek yaptırımlara çevrilemeyen, ön ödeme uygulanamayan, tekerrüre esas olmayan, şartla salıverilme hükümleri uygulanamayan, ertelenemeyen ve adlî sicil kayıtlarına geçirilmeyen hapis türüdür. Tazyik Hapsi ve İdare Hukuku alanındaki Disiplin Cezaları ile karıştırılmamalıdır.

Disiplin Hapsi, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun  2. maddesinde düzenlenmiştir.

Disiplin hapsine ilişkin bazı örnekler:

  • İcra İflas Kanunu’nun “Beyandan Sonra Mal Ve Kazançta Olan Tezayüdü Bildirmeyen Borçlunun Cezası” başlıklı 339. maddesinde öngörülen cezalar
  • Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Duruşma Düzeni” başlıklı 151. maddesinde öngörülen durumlar
  • Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Çekinmenin Kabul Edilmemesinin Sonucu” başlıklı 253. maddesinde öngörülen yaptırımlar
  • Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Tedbire Muhalefetin Cezası” başlıklı 398. maddesi
  • Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tanıklıktan Ve Yeminden Sebepsiz Çekinme” başlıklı 60. maddesi
  • Ceza Muhakemesi Kanunu’nun“İstenen Eşyayı Vermeyenler Hakkında Yapılacak İşlem” başlıklı 124. maddesi

disiplin cezalarına örnek olarak gösterilebilir.

Düşme Kararı

0

Düşme Kararı, Türk Ceza Kanununda öngörülen düşme sebeplerinin varlığı ya da soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması hallerinde verilen karardır. (5271 sayılı Kanun, m. 223/8)

Genel af, zamanaşımı, sanığın ölümü, şikayete tabi suçlarda şikâyetten vazgeçme ve uzlaşma, davanın düşme sebebidir. Sadece adli para cezası yaptırımı öngören veya hapis cezasının üst sınırı 6 ayı geçmeyen suçlarda da önödeme yapılması halinde düşme kararı verilir.

Hukuk davalarında ve icra dairelerinde takipsiz bırakılan davalar ve dosyalar hakkında ise “açılmamış sayılma” kararı verilir yahut dosya işlemden kaldırılır.  Hukuk davalarında, taraflar duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. İcra dosyalarında ise 1 yıl işlem yapılmayan dosyalar yenileninceye kadar işlemden kaldırılır.

İdare ve Vergi Mahkemelerinde devam eden davalarda da belirli sürelere ve usul kurallarına uyulmaması halinde dosyaların işlemden kaldırılmasına ve davanın açılmamış sayılmasına karar verilebilir.

Türk Ceza Kanunu – Madde 223

(8) Türk Ceza Kanununda öngörülen düşme sebeplerinin varlığı ya da soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması hallerinde, davanın düşmesine karar verilir. Ancak, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir.

Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvurularla ilgili düşme kararları ile ilgili olarak,6216 sayılı ANAYASA MAHKEMESİNİN KURULUŞU VE YARGILAMA USULLERİ HAKKINDA KANUN‘un 50. maddesine göre “Davadan feragat hâlinde, düşme kararı verilir.”

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü‘nün “Düşme kararı” başlıklı 80. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Bölümler ya da Komisyonlarca yargılamanın her aşamasında aşağıdaki hâllerde düşme kararı verilebilir:

a) Başvurucunun davadan açıkça feragat etmesi.

b) Başvurucunun davasını takipsiz bıraktığının anlaşılması.

ç) İhlalin ve sonuçlarının ortadan kalkmış olması.

ç) Bölümler ya da Komisyonlarca saptanan herhangi bir başka gerekçeden ötürü, başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden görülmemesi.

(2) Bölümler ya da Komisyonlar; yukarıdaki fıkrada belirtilen nitelikteki bir başvuruyu, Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi ya da insan haklarına saygının gerekli kıldığı hâllerde incelemeye devam edebilir.”

16 Haziran – Hukuk Takvimi

0
16 Haziran Hukuk Takvimi

16 Haziran – Hukuk Takvimi

1723

İskoç filozof ve ekonomist Adam Smith doğdu. (Ölümü 1790)  Kapitalizmin babası olarak anıldı. İskoç ve Avrupa Aydınlanmasında en önemli figürlerdendir. Bireyin ve toplumun iyiliği arasında nedensellik bağını kurduğu  “Milletlerin Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Bir İnceleme”,  “Ahlaki Duygular Kuramı” ve “Hukuk Üzerine” önemli eserlerindendir. 

1752

Joseph Butler, İngiliz filozof öldü. (Doğumu: 1692) Ahlak konusuna, insan doğasına ilişkin empirik araştırma ve değerlendirmeleri temel alarak yaklaşması ile bilinmektedir.

1898

Demiryolları ile eşya taşınmasına ilişkin sözleşme Bern’de imzalandı. Türkiye, bu sözleşmeyle birlikte, 14 Ekim 1890, 20 Eylül 1893, 16 Temmuz 1895, 16 Haziran 1898 ve 19 Eylül 1906 tarihlerinde yapılan diğer  benzer sözleşmeleri de Lozan‘da tanıdı.

1927

TBMM, Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanununu kabul etti. Yedek subay ve memur sınıfı seferde muhtelif kadro boşluklarını doldurmak üzere oluşturuldu.

1932 1932 Federal seçimlerinde Naziler Reichstag’ın en büyük partisi oldu. SA ve SS, Berlin’de meşalelerin aydınlattığı geçit törenleri düzenledi.
1938

Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kuruldu. Spor faaliyetleri ve organizasyonlar devlet denetimine alındı.

1939 1 Nisan 1939 tarihinde Ankara’da imzalanan Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Ticaret Anlaşması, 16 Haziran 1939 tarihinde TBMM’de onaylandı. Kanun 26 Haziran 1939’da Resmi Gazete’de yayınlandı.
1940 Litvanya’da komünist yönetim kuruldu.
1949

Devlet Tiyatro ve Operası Kuruluş Yasası yürürlüğe girdi ve Muhsin Ertuğrul Genel Müdür olarak atandı.

1949

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı hakkında açıklamalarda bulunan yazar Orwell “Kitabın konusunun Britanya’da geçmesi İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve karşı konulmadığı takdirde totalitarizmin herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini”  vurguladı.

1950 TBMM, ezanın eskiden olduğu gibi Arapça okunmasına dair kanun değişikliğini kabul etti.  18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığının talimatı ile ezan ve kametin birkaç ay içinde Türkçe okunacağı bildirilmesi ile başlayan Türkçe Ezan dönemi 16 Haziran 1950’de sona erdi.
1952 Osmanlı hanedanı kadınlarının Türkiye’ye dönmelerine izin verildi
1964 Martin Luther King, Nobel Barış Ödülü’nü kazandı
1966

Türk hukukçu ve Cumhuriyet döneminin ilk sanayicisi Şakir Zümre öldü. (Doğumu 1885) 1908 yılında Cenevre’de hukuk fakültesinden mezun oldu. I. Dünya Savaşı sırasında, Varna Türk milletvekili olarak Bulgar Parlamentosu’na 17 Türk temsilciden biri olarak girdi. İstiklal Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye döndü. Atatürk’ün onayıyla Türkiye’nin savunma sanayisinin ilk özel sektör fabrikasını kurdu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Şakir Zümre Fabrikaları, silah ve cephane üretimini bıraktı.

1970

Sendikalar Yasasını (274 Sayılı Kanun) TBMM’de değiştirilmesine tepki gösteren işçi sendikaları ve federasyonlarının 15 Haziran 1970’de başlattığı işçi hareketi İstanbul ve Kocaeli’de sıkıyönetim ilan edilmesi ile sona erdi. İstanbul, İzmit ve Gebze’de 100 bine yakın işçi iş bırakarak eylemlere katılı

1972

Stocholm Konferansı sonunda “İnsan ve Çevresi” adlı bildiri yayınlandı. “İnsan ve Çevresi için Harekât Planı” adında 109 adet öneri açıklandı. Toplantı sonunda Birleşmiş Milletler Çevre Programı (United Nations Enviromental Program- UNEP) kuruldu. (Stockholm Bildirgesi – Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre Konferansı Bildirgesi) Stockholm Konferansı, uzun bir hazırlık aşamasından sonra gerçekleşmiş, iç hukuk düzenlemelerinden referanslar almış, 5-16 Haziran 1972 tarihleri arasında 114 devlet temsilcisi, birçok uluslararası örgüt ve 400 sivil toplum örgütü ve 1500 gazetecinin katılımıyla gerçekleşmiş; çevre hakkı ilk defa uluslararası bir konferansın temel gündemini teşkil etmiştir.

1976

Güney Afrika’da siyahların yaşadığı Soweto kasabasında, Afrikaans dilinde eğitimi protesto eden öğrencilerin üzerine ateş açan Güney Afrika Polisi, 600 öğrenciyi öldürdü

1983

Devlet Güvenlik Mahkemeleri 1982 Anayasasının 143. maddesi uyarınca, 16 Haziran 1983 tarihli ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluş ve yargılama usulleri hakkındaki kanuna göre yeniden kuruldu. Mahkemeler 1 Nisan 1984 tarihinde göreve başladı ve 2004 yılına kadar görev yaptı. Ankara, Diyarbakır, Erzincan, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya ve Malatya il merkezlerinde kurulan bu mahkemeler 2004 yılında yapılan  Anayasa değişikliği ile kaldırıldı ve DGM’lerin yerine özel yetkili ağır ceza mahkemeleri getirildi. Devlet Güvenlik Mahkemeleri ilk kez 1973 yılında Türk Yargı Sistemine girmiş ve Anayasa Mahkemesinin kanunu iptal etmesi üzerine 11 Ekim 1976’da kaldırılmıştı.

1988

Mehmet Ali Birand’ın “İşte PKK, işte Apo” başlıklı röportajı nedeniyle, Milliyet gazetesi toplatıldı

1994 Anayasa Mahkemesi, Demokrasi Partisi’nin (DEP) kapatılmasına ve bu Parti’nin üyesi olan, 13 Milletvekilinin üyeliğinin düşürülmesine karar verdi. Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı, 16 Haziran 1994’de Anayasa Mahkemesi tarafından oybirliği ile verildi. Kapatma kararı sonucunda, davanın açıldığı tarih olan 2 Aralık 1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekillikleri düşürüldü.
2000

Avrupa Kitle İletişim Politikalarından Sorumlu Bakanlar 6. Konferansı 15 – 16 Haziran 2000 tarihlerinde, Krakov’da yapıldı. Geleceğin Kitle İletişim Politikaları konulu Bildiri benimsenerek ilan edildi.

2000 Yargıtay’ın yerel mahkeme kararını iki kez bozduğu davanın üçüncü yargılamasında, Ankara 1 Numaralı Devlet Güvenlik Mahkemesi 33 sanık hakkında idam cezası verdi. 10 Mayıs 2001’de Yargıtay, 31 kişinin idam cezasını onadı. 2 kişi hakkındaki karar bozuldu.
2002 Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin onaylanmasına ilişkin 13 Mayıs 2002 tarihli ve 2002/4171 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve resmi Türkçe çeviri, 16 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.
2003 Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi, 16 Haziran 2003 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü’nün Cenevre’deki genel merkezinde imzaya açıldı. Sözleşme, 25 Kasım 2004 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul edildi ve 30 Kasım 2004 tarihli Resmi Gazetede 5261 kanun numarası ile yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2006 49 kişinin katledilmesinden sorumlu tutulan Rus seri katil Alexander Pichushkin tutuklandı. İlk cinayetini 27 Temmuz 1992’de 18 yaşındayken işledi. Kurbanlarının kafalarını çekiçle vurarak yarıyor, açılan yarıktan kafalarına vodka şişesi sokuyordu. Başlangıçta bir satranç tahtasındaki kare sayısını tamamlamak için 64 kişiyi öldürmek istediğini söyledi. Daha sonra ifadesini değiştirerek süresiz olarak öldürmeye devam edebileceğini açıkladı.
2013  5 Ocak 1999 doğum tarihli Berkin Elvan 2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları sırasında 16 Haziran 2013 tarihinde, 15 yaşında iken ağır bir şekilde yaralandı ve 11 Mart 2014 tarihine kadar komada kaldıktan sonra öldü. Soruşturma uzun süre ilerletilemedi ve sorumlular hakkında dava açılamadı. Soruşturmayı yürüten ve önemli bulgulara ulaşan Savcı Mehmet Selim Kiraz, 31 Mart 2015’te, İstanbul Adliye Sarayı’nda yapılan saldırı sonucunda yaşamını yitirdi.

16 Haziran – Hukuk Takvimi

Devlet Güvenlik Mahkemeleri

15 Haziran – Hukuk Takvimi

0

15 Haziran – Hukuk Takvimi

Magna Carta

1215

İngiltere Kralı Yurtsuz John, Magna Carta sözleşmesini imzaladı ve mühürledi. Yurtsuz John 24 Aralık 1166 – 19 Ekim 1216 yıllarında yaşadı, 49 yaşında öldü. Magna Carta, Latincede ‘Büyük Sözleşme, Büyük Ferman’ anlamına gelmekte ve Orta Çağ’ın en önemli hukuki belgesidir. Anlaşma, feodallerin kral karşısındaki haklarını garanti eden ve Hukukun üstünlüğüne vurgu yapan ilk belgedir. Günümüzdeki demokrasinin temel referans belgelerinden addedilmektedir. 

1836 Arkansas, 25. eyalet olarak ABD‘ye katıldı.
1899 1899 Belçika’da Askerî Ceza Muhakeme Usûl Kanunu kabul edildi
1902

Lon Luvois Fuller, 15 Haziran 1902’de Amerika Birleşik Devletlerinin, Teksas eyaletine bağlı Hereford kentinde doğdu. Hukuk ve ahlak arasında zorunlu bir ilişki olduğunu savunan Amerikalı hukuk felsefecisi Fuller, 8 Nisan 1978 tarihinde ve 75 yaşında Federal Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Münih kentinde öldü. Fuller’in 8 İlkesi hukuk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu.

1920 Padişah, İsmet Paşa’nın idam kararını onayladı.
1923

Nezihe Muhiddin’in öncülüğünde Darülfünun Konferans Salonu’nda gerçekleşen toplantı sonucu Kadınlar Halk Fırkasının kurulması kararlaştırıldı. Fırka, yeni Türkiye’deki ilk siyasal parti girişimidir. Fakat parti kuruluşu için izin verilmediğinden, Türk Kadınlar Birliği adında bir derneğe dönüşmüştür.

1937 İş Kanunu yürürlüğe girdi
1938

Türk Kanunu Medenisinin 88 inci maddesini tadil eden kanun” mecliste kabul edildi.  Medeni Kanun‘daki evlenme yaşı; kadınlar için 15, erkekler için 17 olarak düzenlendi. Yasa değişikliğine göre “Erkek on yedi, kadın on beş yaşını ikmal etmedikçe evlenemez. Şu kadar ki hâkim, fevkalâde hallerde ve pek mühim bir sebebe mebni on beş yaşını ikmal etmiş olan bir erkeğin veya on dört yaşını bitirmiş olan bir kadının evlenmesine müsaade edebilir. Karardan Önce ana, baba veya vasinin dinlenmesi şarttır.” 743 Sayılı Kanun, 2002 tarihli Türk Medeni Kanunu ile yürürlükten kalktı.  

1950 Batı Almanya, Avrupa Konseyi‘ne katılma kararı aldı
1977

Diktatörlükten kurtulan İspanya’da 41 yıl sonra ilk kez serbest seçimler yapıldı. Günümüzdeki İspanya Anayasası, 31 Ekim 1978 tarihinde yapılan Kongre ve Senato Genel Kurul toplantılarında Parlamento (Cortes Generales) tarafından kabul edildi.

1981 Mehmet Ali Ağca’yı hapisten kaçıran Bünyamin Yılmaz, 18 yıl hapse mahkûm oldu. Ağca, daha sonra Papa’ya suikast düzenlemişti.
1981

Türk siyasetçi ve hukukçu, Cihat Bilgehan yaşama veda etti. Bilgehan 1923 yılında Kırıkkale’de doğmuştu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olduktan sonra hakimlik ve avukatlık yaptı. Adalet Partisi kurucusu olarak görev aldı. Uzun süre Balıkesir milletvekilliği yaptı. Millî Eğitim, Millî Savunma (vekil) ve Maliye Bakanlığı görevlerinde bulundu.

1994 İsrail ve Vatikan tam diplomatik ilişki anlaşmasına vardı.
1994

İş adamı Vehbi Koç’a İsviçre’de, Birleşmiş Milletler Nüfus Faaliyetleri Ödülü verildi

1998 Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü‘nün kabul edildiği (The Rome Statute of the International Criminal Court), Birleşmiş Milletler Konferansı başladı. Konferans, Roma’da toplandı ve 17 Temmuz 1998 tarihine kadar sürdü.
2006

ILO 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi, 15 Haziran 2006 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 20 Şubat 2009 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

2017 Türkiye Bankalar Birliği Bankacılık Etik İlkeleri, kabul edildi. Etik İlkeler, 5411 Sayılı Bankacılık Kanununun Etik İlkeler başlıklı 75. maddesinde öngörülen ilkelerin tespit edilmesini temin etmek üzere Türkiye Bankalar Birliği Bankacılık Etik İlkeleri esas alınarak hazırlanmış ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun onayına sunulmuştur. Bankacılık Etik İlkeleri, kurumun 15 Haziran 2006 tarihli ve 1904 sayılı kararı ile yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
2017 Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’na yirmi beş yıl hapis cezası ve tutuklama kararı verilmesinin ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Ankara’dan İstanbul’a kadar sürecek olan Adalet Yürüyüşünü başlattı. Yürüyüş, Mahatma Gandi’nin Tuz Yürüyüşü’ne benzetildi. 
2020 Giulio Giorello, İtalyan filozof, matematikçi ve epistemolog öldü. Giorello 1945’te doğmuştu.

Lon Luvois Fuller

Balkan Anayasa Mahkemeleri İşbirliği Hakkında İstanbul Deklarasyonu

0

Balkan Anayasa Mahkemeleri İşbirliği Hakkında İstanbul Deklarasyonu; Balkan Ülkeleri Anayasa Mahkemeleri arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi ve Balkanlar’da demokrasinin gelişimi ve insan haklarının yükseltilmesi amacıyla ilan edilmiştir. Deklarasyon; Arnavutluk, Bosna-Hersek, Karadağ, Kosova, Makedonya ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemelerinin Başkanları ve/veya Üyeleri 27 Nisan 2017 tarihinde İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda açıklanmıştır.

Mahkeme temsilcileri, işbirliğinin geliştirilmesi amacıyla bir forum kurulmasına karar vermişler ve ileride Balkan Anayasa Mahkemeleri Birliğini kurma konusundaki iyi niyet ve arzularını İstanbul Deklarasyonuyla ifade etmişlerdir.

BALKAN ANAYASA MAHKEMELERİ İŞBİRLİĞİ HAKKINDA İSTANBUL DEKLARASYONU

Biz, Arnavutluk Cumhuriyeti, Bosna Hersek, Karadağ, Kosova, Makedonya Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemelerinin Başkanları ve/veya Üyeleri olarak;

Anayasa Mahkemelerinin temel ve bireysel hakların uygulanması için hukukun üstünlüğünün sağlanmasında oynadığı önemli rolü DİKKATE ALARAK,

Anayasa Mahkemeleri arasında hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan haklarının anayasal davalar ve içtihatlara ilişkin olarak tecrübe ve bilgi paylaşımı suretiyle yakın işbirliğinin geliştirilmesi ihtiyacını GÖREREK,

Ortak tarihsel bağlara, kültür ve medeniyete sahip olduğumuz Balkanlarda karşılıklı saygı ve yargısal bağımsızlık temelinde demokrasinin gelişimi ve insan haklarının yükseltilmesi için anayasa yargısı alanında iyi uygulama örnekleri ve bilginin paylaşılması suretiyle ortaklık kurma konusundaki ortak anlayışımızı YİNELEYEREK,

Balkan Anayasa Mahkemeleri arasında Balkan Anayasa Mahkemeleri Birliğinin gelecekte muhtemelen kurulması amacıyla konferanslar, çalıştaylar ve sempozyumlar düzenleyerek iyi niyet ve arzuyla hazırlıklar yapılması İNANCIYLA,

İstanbul’da 27 Nisan 2017 tarihinde yapılan toplantıda oluşan ortak iradeyi HATIRLATARAK,

1. Gelecekte muhtemelen bir Birlik kurma düşüncesiyle gayrı resmi bir platform olan Balkan Anayasa Mahkemeleri Forumunu kurma kararının KABUL EDILMESINE,

2. Forumu iki yıl içinde Türkiye Cumhuriyetinde daha sonra periyodik olarak her iki yılda bir diğer Balkan Ülkelerinde TOPLANMASINA,

Karar verildiğini ilan ederiz.

27 Nisan 2017 tarihinde Dolmabahçe Sarayında, İstanbul/Türkiye’de; Arnavutluk Cumhuriyeti, Bosna Hersek, Karadağ, Kosova, Makedonya Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemeleri tarafından imzalanmıştır.

Avukatların Mesleklerini İcra Etme Özgürlüklerine İlişkin Tavsiye Kararı

0

Avukatların Mesleklerini İcra Etme Özgürlüklerine İlişkin Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 25 Ekim 2000 tarihinde düzenlenen 727. toplantısında benimsenerek kabul edilmiştir. Tavsiye kararı öncelikle, Avrupa Hukuki İşbirliği Komitesi tarafından onaylanmıştır. Komite, CCBE tarafından 28 Ekim 1988’de kabul edilen Avrupa Avukatlık Meslek Kuralları‘na ile BM müktesebatına özel atıf yapmıştır.

Avukatların Mesleklerini İcra Etme Özgürlüklerine İlişkin Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Ülkelere Tavsiye Kararı (2000)21

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi 15 b maddesine göre:

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin koşullarına;

Aralık 1990’da BM Genel Toplantısı tarafından da onaylanan avukatların rolüne ilişkin BM temel prensiplerine;

13 Ekim 1994’te Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nce benimsenen bağımsızlık, etki ve yargıçların rolüne ilişkin R 94 no’lu tavsiyesine dayanarak;

Avukatların ve meslek birliklerin insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunmasını sağlamakta oynadıkları temel rolün altını çizer;

Avukatların uyguladıkları hukuk kurallarını özellikle de bireysel özgürlüklerin savunmasında oynadıkları rolü desteklemek için, avukatlık mesleğinin icra edilmesi özgürlüğün ilerletilmesini talep eder;

Avukatların mesleklerini icra ederken bağımsızlıklarını garanti eden ve bu bağlamda hiçbir uygunsuz kısıtlama, tesir, ikna, baskı, tehdit veya müdahalenin olmadığı, doğrudan veya dolaylı, herhangi bir kesime veya nedene dayanmaksızın adil bir hukuk yönetimi sisteminin gerekliliğinin bilincinde;

Avukatların sorumluluklarını uygun bir biçimde icra etmelerini sağlamanın, özellikle de yeterli eğitim almalarının ve hem mahkemelere yönelik, hem de müvekkillere yönelik görevlerinde uygun bir denge sağlamanın gerekliliğinin farkında;

Adalete kolay ulaşımın ekonomik olarak güçsüz durumda olan kişilerin avukatların hizmetlerinden faydalanmaları için, gerekli olduğu göz önünde bulundurulmakta,

Yeri geldiğinde üye ülkelerin hükümetlerine, bu tavsiye kararındaki prensipleri göz önünde bulundurarak gereken tüm tedbirleri almasını ve takviye etmesini tavsiye eder.

Bu tavsiye kararına göre, avukat dava açacak ve müvekkillerinin adına davranacak kadar kalifiye ve ulusal hukuk alanında yetkin bir kişi anlamına gelir. Avukat pratik hukuk içinde angaje olur, mahkemelere çıkar veya
müvekkillerine hukuki meselelerde tavsiyelerde bulunur.

Prensip I
Avukatlık Mesleğine İlişkin Genel Prensipler

1. Avukatların mesleklerini serbestçe icra etmelerini ilerletmek, korumak ve saygınlığını arttırmak için ve herhangi bir ayrımcılık ve uygunsuz müdahale gerek otorite gerekse kamu tarafından yapılmadan, özellikle de AİHS’yi göz önünde bulundurarak tüm gerekli önlemler alınmalı.

2. Avukat olabilme yetkisine veya bu mesleğe girişe ilişkin kararlar bağımsız kişiler tarafından verilmeli. Bu tür kararlar, bağımsız kişiler tarafından verilsin veya verilmesin, her halükarda bağımsız ve tarafsız adli otoritenin teftişine sunulmalı.

3. Avukatlar; inanç, ifade, hareket, kurum ve toplantı özgürlüklerinden faydalanmalı ve özellikle de hukuka ve hukuk yönetimine ilişkin kamusal tartışmalara katılma ve Yasal reform önerilerinde bulunma hakkına sahip olmalılar.

4. Avukatlar mesleki standartlarına uygun davrandıkları takdirde herhangi bir ceza veya baskıyla tehdit edilmemeliler.

5. Avukatların müvekkillerine, özellikle de tutuklu olanlara, özel konularda danışmanlık yapmaları ve mesleki standartlara uygun bir biçimde onları temsil edebilmeleri için kolay ulaşmaları sağlanmalı .

6. Avukat-müvekkil arasındaki meslek sırrına saygının sağlanması için tüm gerekli önlemler alınmalı. Bu ilkeden istisnalar ancak hukuka aykırı olmadığı takdirde mümkün olmalı.

7. Avukatlar çıkma yetkileri olan mahkemeler tarafından reddedilmemeliler ve müvekkillerinin haklarını ve çıkarlarını savunurken tüm gerekli dosyalara ulaşmalılar.

8. Aynı davada bulunan tüm avukatlara mahkeme tarafından eşit değerde saygı gösterilmeli.

Prensip II
Hukuk Eğitimi, Öğrenimi ve Hukuk Mesleğine Giriş

1. Hukuk eğitimi, mesleğe giriş ve hukuk mesleğinin icra edilmesi cinsiyet ve cinsel tercih, ırk, renk, din, siyasi veya herhangi başka bir görüş, etnik veya sosyal köken, veya ulusal bir azınlığa mensup olma, mülkiyet, doğuştan veya herhangi bir fiziksel özürlülük farkı gözetmeksizin herkese sunulmalı.

2. Mesleğe başlamadan önce yüksek seviyede bir hukuk eğitimi ve moral gerekli; ayrıca avukatların eğitiminin devamlılığını sağlamak gerek.

Bunlar için de tüm gerekli önlemler alınmalı.

3. Sürekli eğitim programları da kapsayan hukuk eğitimi, hukuki becerilerinin geliştirilmesini sağlamalı, etik ve insan hakları konusunda bilinçlenmeyi artırmalı ve avukatları, müvekkillerinin haklarına ve menfaatlerine saygı göstermeleri, onları korumaları ve hukuk sisteminin
işlemesini desteklemeleri yönünde eğitmeli.

Prensip III
Avukatların Rol ve Görevleri

1. Barolar ve diğer meslek birlikleri meslek standartları ve davranış kodeksleri düzenlemeli ve müvekkillerinin meşru haklarını ve menfaatlerini savunurken, avukatların bağımsız, gayretle ve adil davranmalarını sağlamalılar.

2. İç hukuka, yönergelere ve meslek standartlarına uygun olarak, avukatlar meslek sırrına saygı göstermeliler.

3. Müvekkillere yönelik avukatların görevleri aşağıdakileri kapsamalı;

a. Yasal haklarına ve yükümlülüklerine, olduğu kadar davanın sonucuna ve maliyetine ilişkin tavsiyede bulunma;

b. Öncelikle meseleye ilişkin dostça/samimi karar verme;

c. Müvekkillerinin haklarını ve çıkarlarını korumak, güçlendirmek ve onlara saygı göstermek için Yasal yollara başvurma;

d. Çıkar çatışmasından sakınma;

e. Makul surette halledebilecekleri kadar iş üstlenmeliler;

4. Avukatlar adliyeye saygı göstermeliler ve mahkemeye yönelik görevlerini iç hukuka, başka kurallara ve meslek standartlarına uygun bir şekilde yürütmeliler.

Prensip IV
Herkesin Avukatlara Kolay Ulaşımı

1. Bağımsız avukatların sundukları hizmetlerden herkesin faydalanması için tüm gerekli önlemler alınmalı.

2. Avukatlar, ekonomik olarak güçsüz insanlara da hukuk hizmetleri sunmaları yönünde teşvik edilmeli.

3. Üye ülkelerin, ekonomik olarak güçsüz durumda olan insanların hukuki yardım almalarını, özellikle de özgürlüklerinden yoksun bırakılmış olanların bu hizmetlere kolay ulaşımlarını sağlamalı.

4. Avukatlık ücretinin tamamen veya kısmen kamu fonlarından ödenmesi, avukatların müvekkillerine karşı olan sorumluluklarını ve görevlerini etkilememeli.

Prensip V
Birlikler

1. Avukatları yerel, ulusal ve uluslararası mesleki birlikler kurmaları ve bunlardan faydalanmaları yönünde teşvik etmeli ve bunlara izin verilmeli. Bu birliklerin görevi mesleki standartları güçlendirme ve avukatların bağımsızlığını ve menfaatlerini koruma olmalı.

2. Barolar ve diğer mesleki birlikler özerk ve hem otoriteden hem de kamudan bağımsız olmalılar.

3. Baroların ve diğer meslek birliklerin üyelerini ve bağımsızlıklarını her türlü kısıtlamaya ve hak ihlaline karşı korumaları ve savunmalarına saygı gösterilmeli.

4. Baroların ve diğer meslek birliklerinin avukatların bağımsızlıklarını sağlamaları teşvik edilmeli ve:

a. Çekinmeden adaletin gelişmesine yardım etmeleri ve arka çıkmaları;

b. Avukatların rolünü toplumda savunmalı, özellikle de onurlarını, itibarlarını ve bütünlüklerini korumaları;

c. Ekonomik olarak güçsüz durumda olan insanların adalete kolay ulaşımını, özellikle de hukuki yardım ve danışma koşullarını sağlayan projelere avukatların katılmasını teşvik etmeleri;

d. Yasal reformları, var olan ve önerilen Yasamaya yönelik tartışmaları desteklemeleri ve ilerletmeleri;

e. Meslek üyelerinin refah düzeylerini ilerlemeli ve durum gerektiriyorsa kendilerine ve ailelerine yardım etmeleri;

f. Avukatların rolünü geliştirmek için, başka ülkelerdeki avukatlarla birlikte çalışmak ve bunu öncelikle avukatların uluslararası örgütlerini, uluslararası devletler nezdinde örgütleri ve NGO’ları gözönünde bulundurarak yapmaları;

g. Avukatların yeterliliklerini mümkün olduğunca geliştirilmeleri aynı zamanda yönetim ve disiplin standartlarına saygılarını sağlamaları, teşvik edilmeli

5. Barolar ve diğer meslek birlikleri avukatları savunmalarında tüm gerekli faaliyetlerde bulunmalılar, avukatların menfaatlerini de aşağıdaki durumlarda savunmalılar:

a. Bir avukat tutuklandığında veya alıkonulduğunda;
b. Avukatın dürüstlüğünü şüpheye düşürecek davaların alınmasına yönelik herhangi bir karar verildiğinde;
c. Avukatların veya mülklerinin araştırılmasında;
d. Avukatın himayesinde olan dosyalara ve materyallere el konulduğunda;
e. Avukatlar adına harekete geçmeyi gerektiren haberler yayınlandığında.

Prensip VI
Disiplin Davaları/Soruşturmaları

1. Bir avukat mesleki standartlara, barolar, diğer meslek kuruluşları veya Yasama tarafından konulan kurallara aykırı davrandığında, disiplin soruşturması dahil olmak üzere, gereken önlemler alınmalı.

2. Avukatlara karşı yürütülen disiplin davalarına baroların ve diğer meslek kuruluşların katılma yetkileri olmalı.

3. Disiplin davalarının AİHS’nin koyduğu kurallara uygun bir biçimde yürütülmesiyle birlikte, avukatın davaya katılmasını ve verilen kararın tekrar gözden geçirilmesini talep etme hakkını da kapsar.

4. Avukatların işledikleri disiplin suçlarına karşı cezaları belirlerken orantı ilkesi dikkate alınmalı.

10 Haziran – Hukuk Takvimi

0
Hukuk Takvimi - 10 Haziran

10 Haziran – Hukuk Takvimi

10.06.1692 İngiltere’nin Amerikan kolonilerindeki Salem Cadı Mahkemeleri‘nde suçlu bulunan Bridget Bishop 10 Haziran 1692’de asılarak idam edildi. Massachusetts’taki Salem kasabasının Püriten mezhebinden olan halkı için cadılık büyük suçtu ve Sarah Good en popüler cadı sayılıyordu.
10.06.1919 Mustafa Kemal Paşa bir genelge yayınladı. Genelgede, “İstiklâl-i millîmiz (millî bağımsızlığımız) uğrunda bütün mevcudiyetimle… milletle beraber nihayetine kadar çalışacağıma mukaddesatım namına söz veririm” dedi
10.06.1929 Yabani ağaçların aşılanması hakkında kanun, Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya Devleti arasında münakit hakem ve uzlaşma mukavelenamesini n tasdiki hakkında kanun, Şose ve Köprüler Kanunu, Suudülmevlevi Efendinin Mahkûm Olduğu Cezanın Affına Dair Kanun ve Kaçakçılığın men ve takibi hakkında kanun 10 Haziran 1929’da kabul edildi.
10.06.1933 Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü Kanunu, TBMM’de kabul edildi. Enstitü, 30.10.1933 tarihinde açıldı, 30 Haziran 1948 günlü “Üniversiteler Kanununa Ek Kanun” ile Ziraat ve Veteriner Fakülteleri olarak Ankara Üniversitesi’ne bağlandı. .
10.06.1935

Yargıtay Eskişehir’den Ankara’ya taşındı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin Ankara oluşu ve tüm devlet kuruluşlarının burada bulunması nedeniyle, 10 Haziran 1935 tarih ve 2769 sayılı yasa kapsamında Ankara’ya, Bakanlıklar bölgesine taşınma kararı verildi. Kanuna göre, Temyiz mahkemesinin 1935 bütçe yılı içinde Ankara’ya nakledilmesine, naklin vaktinin ve nasıl yapılacağının Adliye vekilliğince tayin olnmasına karar verildi. Avusturyalı mimar Prof. Clemens Holzmeister yaptığı modern bina Yargıtay’ın yeni merkezi oldu.

10.06 1946 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Sedat Simavi, Sadun Galip Savcı, Cihat Baban, Hayri Alpar ve Sait Kesler tarafından 10 Haziran 1946 tarihinde kuruldu. Sedat Simavi, cemiyetin ilk seçilmiş başkanı oldu.
10.06.1949 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu 10.6.1949 tarihinde kabul edilmiştir.
10.06.1953 Türk Ceza Kanunu’nda değişiklikler yapıldı. Kadınlara ve genç erkeklere sözle sarkıntılık yapanlara 3 aydan 1 yıla kadar, elle sarkıntılık yapanlara da 6 aydan 2 yıla kadar ceza öngörüldü.
10.06.1960 Celal Bayar ve Adnan Menderes yargılanmak üzere Yassıada’ya götürüldü.
10.06.1966 Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. İlhan Arsel, 10.06.1966 tarihinde Cumhuriyet Senatosu’na Kontenjan Senatörü olarak seçildi. Meclise katılmadan istifa etti.
10.06.1970

Çocuklara karşı nafaka mükellefiyetine uygulanacak Kanuna dair Sözleşme, Türkiye tarafından 10 Haziran 1970 tarihinde imzalandı.  Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 9 Eylül 1971 tarihinde kabul edildi. Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun Resmî Gazetenin 17 Eylül 1971 tarihli ve 13959 sayılı nüshasında yayınlandı.

10.06.1983 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu 10.06.1983 tarihinde kabul edilmiştir.
10.06.2004 5188 Sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun 10.06.2004 tarihinde kabul edildi.
10.06.2019 Çalışma Yaşamında Şiddet ve Tacizin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi, 10.06. 2019’da yapılan Uluslararası Çalışma Konferansının 108. oturumunda kabul edildi. 190 No’lu sözleşme, 21 Haziran 2019 tarihinde Cenevre’de resmen ilan edildi.
 10.06.2023

Denizli’de çarşaf giyip sokakta gezen erkek avukat gözaltına alındı. Görevli memura mukavemet suçundan ifadesi alınan M.P. daha sonra serbest bırakıldı.

Vahşi doğaya dönüş çağrısında bulunan, Sanayi Toplumu ve Geleceği isimli makalesi ile Sanayi Devrimi ve sonuçlarının insan ırkı için bir felaket olduğu iddiasını ortaya atan Amerikalı matematikçi, eski akademisyen ve ünlü bombacı Theodore Kaczynski (Unabomber), Kuzey Karolina’daki hapishanede öldü. Kaczynski, 1996 yılında tutuklanmış, 1998 yılında tüm suçlamaları kabul ederek suçlarını itiraf etmiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı.

10 Haziran – Hukuk Takvimi

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi Ek Protokol

0
International Human Rights Day

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesine Ek Protokol(Additional Protocol to the European Convention on Information on Foreign Law), 7 Haziran 1968 tarihinde Londra’da imzalanan sözleşmeye ek olarak 15 Mart 1978 tarihinde Strazburg’da kabul edilmiştir.

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi

Ek Protokol, Türkiye Cumhuriyeti adına 1 Eylül 1980 tarihinde imzalanmış ve 7 Nisan 2004 tarihli ve 5130 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuştur. “Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesine Ek Protokol”ün ekli beyan ile onaylanması; Dışişleri Bakanlığı’nın 16 Eylül 2004 tarihli ve AKGY/371852 sayılı yazısı üzerine, 31 Mayıs 1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun 3 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 23 Eylül 2004 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Bu Protokol’ü imzalayan Avrupa Konseyi üyesi Devletler,

7 Haziran 1968 tarihinde Londra’da imzaya açılan, Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi (bundan böyle “Sözleşme” olarak anılacaktır) hükümlerini dikkate alarak;

Anılan Sözleşme ile oluşturulan uluslar arası karşılıklı yardım sisteminin , ceza huuku ve usulü alanına da, Sözleşmeye katılan Akit taraflara açık çok yanlı bir çerçeve içinde, genişletilmesi isteğini göz önünde tutarak;

Yasal dava işlemlerine başvurmayı önleyen ekonomik engellerin ortadan kaldırılması ve ekonomik yönden durumları elverişli olmayan kimselerin üye devletlerde haklarını daha kolay kullanmaları amacıyla, ayrıca Sözleşme ile hukuki ve ticari konularda oluşturulan adli yardım ve danışmanlık alanındaki sistemin kapsamının genişletilmesi isteğini gözönünde tutarak;

Sözleşme’nin 1. maddesinin, 2. fıkrasının, iki veya daha fazla Akit Tarafın, kendi aralarında, Sözleşme kapsamını, Sözleşme’de değinilen başka alanlara genişletmeyi kararlaştırabilecekleri hükmünü öngördüğünü kaydederek;

Sözleşmenin 3. maddesinin 3. fıkrasının, iki veya daha fazla Akit tarafın, kendi aralarında, Sözleşmenin kapsamını adli makamlar dışındaki makamların taleplerine genişletmek hususunda anlaşabilecekleri hükmünü öngördüğünü kaydederek;

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

KISIM I

Madde 1

Âkit Taraflar, Sözleşme hükümlerine uygun olarak, cezai tedbirlerin yerine getirilmesine ilişkin kanun hükümleri ile birlikte kovuşturma makamları da dahil olmak üzere, ceza alanındaki adlî teşkilât ile maddi ve usul kanunları hakkında birbirlerine bilgi vermeyi üstlenirler. Bu yükümlülük, bilgi isteminde bulunulduğu sırada, talep eden Tarafın adlî makamlarının yargı yetkisine giren suçların kovuşturması ile ilgili tüm işlemlere uygulanır.

Madde 2
  1. Maddede belirtilen alanda konular hakkındaki bir bilgi istemi:
  2. Yalnız bir mahkemeden değil ayrıca suçların kovuşturulması veya kesinleşmiş ve bağlayıcı nitelikteki mahkumiyet kararlarının yerine getirilmesinde yargı yetkisini haiz bir adlî makamdan gelebilir; ve
  3. Yalnız kovuşturmanın fiilen başlatılması halinde değil ayrıca kovuşturma başlatılmasının öngörülmesi halinde de yapılabilir.

KISIM II

Madde 3

Sözleşme’nin 1. Maddesinin 1. fıkrasında yer alan yükümlülük çerçevesinde Âkit Taraflar bilgi istemlerinin;

  1. Yalnız bir adlî makamdan değil ayrıca resmî adlî yardım sistemi içinde ekonomik yönden zayıf durumda bulunan kimseler adına hareket eden veya yasal danışmanlık yapan herhangi bir kişi veya makamdan da gelebileceği;
  2. Yalnız kovuşturmanın fiilen başlatılması halinde değil ayrıca kovuşturma başlatılmasının öngörülmesi halinde de yapılabileceği;

Hususlarında anlaşmaya varmışlardır.

Madde 4
  1. Sözleşme’nin 2. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen şekilde iletici makam olarak görev yapmak üzere bir veya birden fazla makam oluşturmamış veya tayin etmemiş olan her Âkit Taraf, bu Protokol’ün 3. maddesine uygun olarak herhangi bir bilgi isteminin yetkili yabancı alıcı makama iletilmesini sağlamak amacıyla bir makam veya makamları oluşturacak veya tayin edecektir.
  2. Her Âkit Taraf önceki fıkra gereğince tayin ettiği veya oluşturduğu iletici makam veya makamların isim ve adresini Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirecektir.

KISIM III

Madde 5
  1. Her Devlet, imza sırasında veya onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdi edildiği sırada, bu Protokol’ün I. ve II. Kısım hükümlerinden yalnız biriyle bağlı olacağını beyan edebilir.
  2. Böyle bir beyanda bulunmuş olan bir Devlet daha sonra herhangi bir zamanda Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bir bildirimde bulunmak suretiyle I. ve II. Kısımlardaki hükümlerin tamamıyla bağlı olacağını beyan edebilir. Söz konusu bildirim alındığı tarihten itibaren hüküm ifade edecektir.
  3. I. ve II. Kısımlardaki hükümlerin tamamıyla bağlı olan bir Âkit Taraf, herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bir bildirimde bulunmak suretiyle I. ve II. Kısımlardan sadece birinin hükümleriyle bağlı olacağını beyan edebilir. Bu bildirim, alındığı tarihten altı ay sonra hüküm ifade edecektir.
  4. I. veya II. Kısmın hükümleri yalnız söz konusu Kısımla bağlı bulunan Âkit Taraflar arasında uygulanacaktır.
Madde 6
  1. Bu Protokol Sözleşme’yi imzalamış bulunan, Avrupa Konseyi Üyesi Devletlerin bu Protokol’e ve taraf olabilmeleri için;

a. Onay, kabul veya tasvip şartı olmaksızın imza ile;

b. Onay, kabul veya tasvip şartı ile imza halinde, onay, kabul veya tasvip ile;

imzalarına açık olacaktır.

  1. Onay, kabul veya tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.
  2. Avrupa Konseyi üyesi bir Devlet Sözleşme’yi, aynı zamanda veya daha önceden onaylamamış veya kabul etmemiş olduğu takdirde, bu Protokol’ü onay, kabul veya tasvip şartı olmaksızın ne imzalayabilir ne de onaylayabilir, kabul veya tasvip edebilir.
Madde 7
  1. Bu Protokol, Avrupa Konseyi’ne üye üç Devletin 6. madde hükümlerine uygun olarak bu Protokol’e taraf oldukları tarihten üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
  2. Bu Protokol onay, kabul veya tasvip şartı olmaksızın Protokol’ü daha sonra imzalayacak veya onaylayacak, kabul edecek ya da tasvip edecek her üye Devlet bakımından, söz konusu imza tarihinden veya onay, kabul veya tasvip belgesinin tevdi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 8
  1. Bu Protokol’ün yürürlüğe girmesinden sonra Sözleşmeye katılan veya katılmak için davet edilen her devlet Bakanlar Komitesi tarafından ayrıca bu Protokol’e de katılmaya davet edilebilecektir.
  2. Bu katılma, tevdi edildiği tarihten üç ay sonra hüküm ifa edecek olan bir katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi suretiyle gerçekleşecektir.
Madde 9
  1. Her Devlet, imza sırasında veya onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdi edildiği esnada, bu Protokol’ün uygulanacağı ülke veya ülkeleri belirtebilir.
  2. Her Devlet, onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdii sırasında veya daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir beyanla, bu Protokolü beyanında belirttiği ve uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu veya adına yükümlülük almaya yetkili kılındığı diğer bir ülkeye veya ülkelere teşmil edebilir.
  3. Önceki fıkraya uygun olarak yapılmış olan her beyan, söz konusu beyanda zikredilen herhangi bir ülkeyle ilgili olarak, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapılacak bir bildirimle geri alınabilir. Söz konusu geri alınma, bildirimin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihten altı ay sonra hüküm ifade edecektir.
Madde 10
  1. İlgili her Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirimde bulunmak suretiyle bu Protokol’ün feshini ihbar edebilir.
  2. Fesih, söz konusu bildirimin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihten altı ay sonra hüküm ifade edecektir.
  3. Sözleşmenin feshi, otomatik olarak bu Protokol’ün de feshedilmesi sonucunu meydana getirecektir.
Madde 11

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyesi Devletlerle, Sözleşme’ye katılmış olan her Devlete aşağıdaki hususları bildirecektir:

a. Onay, kabul veya tasvip şartına bağlı olmayan her imzayı

b.Onay, kabul veya tasvip şartına bağlı olan her imzayı;

c.Her onay, kabul, tasvip veya katılma belgesinin tevdiini;

d. 7. madde gereğince bu Protokol’ün yürürlüğe girdiği her tarihi;

e. 4. madde hükümleri gereğince alınan her bildirimi;

f. 5. madde hükümleri gereğince alınan her beyan ve bildirimi;

g. 9. madde hükümleri gereğince alınan her beyan ve söz konusu her beyanın geri alınmasını;

h. 10. madde hükümleri gereğince alınan her bildirimle, fesih ihbarının hüküm ifade edeceği tarihi.

Bunu teyiden, usulüne uygun olarak yetkili kılınan aşağıdaki imza sahipleri bu Protokol’ü imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacak olan tek bir nüsha halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak üzere, İngilizce ve Fransızca olarak 15 Mart 1978 tarihinde, Strazburg’da düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri imzalayan ve katılan Devletlerin her birine onaylı örneklerini iletecektir.

BEYAN

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi’nin 2/2. maddesi ile bu Ek Protokol’ün 4. maddesi uyarınca, Adalet Bakanlığı, Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü Türk Hükümeti tarafından iletici makam olarak belirlenmiştir.

Yabancı Dil metni Resmî Gazete’nin mevcut baskısında bulunmaktadır.

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi

0

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesi (European Convention on Information on Foreign Law), 7 Haziran 1968 tarihinde Londra’da düzenlenerek imzalanmıştır.

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun, 20 Mayıs 1975 tarihinde kabul edilmiş, 29  Mayıs 1975 tarihinde Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

YABANCI HUKUK HAKKINDA BİLGİ EDİNİLMESİNE DAİR AVRUPA SÖZLEŞMESİ

Giriş

İşbu Sözleşmeyi imzalayan, Avrupa Konseyine üye Devletler, Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha siki bir birlik gerçekleştirmek olduğunu gözönünde tutarak,

Yabancı hukuk hakkında adlî mercilerce bilgi edinilmesini kolaylaştırmak amacıyle uluslararası karşılıklı bir yardımlaşma sistemi kurulmasının, bu amacın gerçekleşmesine yardım edeceğine inanarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır :

Madde : 1

Sözleşmenin uygulama alam

1. İşbu Sözleşme hükümleri gereğince, Âkit Taraflar, medenî ve ticarî hukukları ve hukuk usulleri ile yargı örgütleri konusunda birbirlerine bilgi vermeyi taahhüt ederler.

2. Bununla beraber, iki veya daha fazla Âkit Taraf, kendileri bakımından işbu Sözleşmenin uygulama alanını, yukarıdaki fıkrada anılanlardan başka konulara da teşmil etmek hususunda anlaşabilirler. Bu anlaşmaların metinleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirilecektir.

Madde : 2
MÜH irtibat organları

1. İşbu Sözleşmenin uygulanması için, her Âkit Taraf :

a) Diğer bir Âkit Tarafın yönelteceği, 1 nci maddenin 1 nci fıkrasında öngörülen bilgi istemlerini kabul etmek;
b) 6 nci madde uyarınca bu istemleri karşılamak üzere tek bir organ (kabul organı) kuracak veya tayin
edecektir.

Bu organ, bir Bakanlık Dairesi veya Devletin diğer bir organı olacaktır.

2. Her Âkit Taraf, kendi adlî mercilerinden gelen bilgi istemlerini kabul etmek ve bu istemleri yabancı yetkili kabul organına iletmekle görevli bir veya birçok organlar (nakil organı) kurmak veya tayin etmek yetkisini haiz olacaktır. Kabul organı nakil organı olarak da görevlendirilebilir.

3. Her Âkit Taraf, kabul organının ve gerektiğinde, kendi nakil organı veya organlarının isim ve adreslerini Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirecektir.

Madde : 3
Bilgi istemeye yetkili merciler

1. Bilgi isteği, adlî merciler tarafından düzenlenmemiş dahi olsa, daima adlî mercilerden sâdır olacaktır.
Bu istem ancak açılmış bir koğuşturma dolayısıyle yapılabilecektir.
2. Her Âkit Taraf, eğer nakil organları kurmaz veya tayin etmez ise, yukarıdaki fıkra bakımından hangi makamlarını adlî mercileri saydığım Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yönelteceği bir bildiriyle belirtecektir.
3. İki veya daha fazla Âkit Taraf, kendileri bakımından işbu Sözleşmenin uygulama alanını adlî merciler dışındaki mercilerden sâdır olan istemlere teşmil etmek hususunda anlaşabilirler. Bu anlaşmaların metinleri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirilecektir.

Madde : 4
Bilgi isteminin muhtevası

1. Bilgi isteminde, bunun sâdır olduğu adlî merci ile koğuşturmanm niteliği açıklanacaktır. İstemde bulunulan Devletin hukuku ile ilgili olarak hangi hususlar üzerinde bilgi istendiği ve istemde bulunulan Devletin birden fazla hukuk sistemi mevcut ise, hangi hukuk sistemi hakkında bilgi istendiği, mümkün olduğu kadar açık bir şekilde belirtilecektir.
2. Hem istemin iyi anlaşılabilmesi, hem de buna kesin ve doğru cevap verilebilmesi için gerekli bilgiler
istemle birlikte gönderilecektir. Gerektiğinde istemin kapsamını aydınlatacak belgelerin örnekleri de eklenebilecektir. ,
3. İstemde belirtilen başlıca hususlarla ilgi bağı mevcut olduğu zaman, istem, 1 nci maddenin 1 nci fıkrasında öngörülen alanlardan- başka alanları da tamamlayıcı olarak kapsayabilir.
4. İstem bir adlî merci tarafından düzenlenmediği takdirde, buna yetki veren merciin kararı da eklenecektir.

Madde : 5
Bilgi isteminin iletilmesi

Bilgi istemi, bir nakil organı tarafından veya böyle bir organ bulunmadığı takdirde, isteğin sadır olduğu adlî merci tarafından talepte bulunulan devletin kabul organına doğrudan doğruya gönderilecektir.

Madde : 6
Cevaplandırmaya yetkili makamlar

1. Bir bilgi istemi alan kabul organı, cevabı kendisi verebilir ya da cevaplandırmak üzere bu istemi devletin bir diğer organına intikal ettirebilir.
2. Kabul organı, uygun görülen hallerde veya idarî örgütlenme nedeniyle, istemi cevaplandırılmak üzere, özel bir kuruma veya yetkili bir hukukçuya intikal ettirebilir.
3. Yukarıdaki fıkranın uygulanması masraf getirecek nitelikte ise, kabul organı, söz konusu intikal işlemini yapmadan önce, istemin sadır olduğu makama, hangi özel kurum veya hukukçuya havale edileceğini bildirecek, muhtemel masraflar hakkında mümkün olduğu kadar kesin bilgi verecek ve onun muvafakatini isteyecektir.

Madde : 7
Cevabın muhtevası

Cevabın amacı, istemin sadır olduğu adlî mercie, istemde bulunulan devletin hukuku hakkında objektif ve tarafsız bir şekilde bilgi vermek olmalıdır. Duruma göre, bu cevap, ilgili yasa ve tüzük metinleri ile içtihat kararlarını ihtiva edecektir. îstemde bulunan makamın sağlam bilgi edinebilmesi için gerekli görülecek ölçüde, doktrine ait eserler ve hazırlık çalışmaları gibi tamamlayıcı belgeler eklenecektir. Açıklayıcı yorumlar da cevaba eklenebilir.

Madde : 8
Cevabın etkileri

Cevapla verilen bilgiler isteğin sadır olduğu adlî mercii bağlamaz.

Madde : 9
Cevabın bildirilmesi

İstem nakil organınca yapılmış ise, cevap kabul organı tarafından anılan organa, adlî merci tarafından doğrudan doğruya gönderilmiş ise, bu mercie bildirilecektir.

Madde : 10
Cevap verme yükümü

1. 1 1 nci madde hükmü saklı kalmak şartiyle, bilgi isteminin gönderilmiş olduğu kabul organı, 6 nci madde uyarınca bu isteği cevaplandıracaktır.
2. Cevap, kabul organı tarafından düzenlenmediği takdirde, bu organ, cevabın 12 nci maddede öngörülen şartlar dairesinde verilmesini sağlamakla yükümlü olacaktır.

Madde : 11
Cevap verme yükümünün istisnaları

İstemde bulunulan devlet, istemin yapılmasına sebep olan koğuşturma dolayısıyle kendi menfaatleri etkilenirse veya cevabın kendi egemenlik ve güvenliğini ihlâl edecek nitelikte olacağına hükmederse, bilgi isteğini reddedebilir.

Madde : 12
Cevap süresi

Bilgi isteğine mümkün olduğu kadar süratle cevap verilecektir. Bununla beraber, eğer cevabın hazırlanması uzun bir süreyi gerektiriyorsa, kabul organı istemde bulunan yabancı mercii bundan haberdar edecek ve mümkünse, cevabın bildirileceği muhtemel tarihi belirtecektir.

Madde : 13
Tamamlayıcı bilgiler

1. Kabul organı ve 6 nci madde gereğince, cevap vermekle görevlendirilen organ ya da kişi cevabın hazırlanması için gerekli görecekleri tamamlayıcı bilgileri isteğin sadır olduğu merciden sorabileceklerdir.
2. Tamamlayıcı bilgi istemi, cevabın bildirilmesi için 9 ncu maddede öngörülen yol izlenerek kabul organı tarafından iletilecektir.

Madde : 14
Dil

1. Bilgi istemi ve ekleri, istemde bulunulan devletin resmî dil veya dillerinden birinde yazılacak veya bu dilde bir tercümesi ile birlikte sunulacaktır. Cevap, istemde bulunulan devletin dilinde yazılacaktır.
2. Bununla beraber, iki veya birkaç Âkit Taraf, kendi aralarında, yukarıdaki fıkraya uymamak hususunda anlaşabilirler.

Madde : 15
Masraflar

1. İstemin sadır olduğu Devletçe yüklenilecek olan, 6 nci maddenin 3 ncü fıkrasında kayıtlı masraflar dışında, cevap, hiçbir harç veya masrafın ödenmesini gerektirmeyecektir.
2. Bununla beraber, iki veya daha fazla Âkit Taraf, kendi aralarında, yukarıdaki fıkraya uymamak hususunda anlaşabilirler.

Madde : 16
Federal devletler

Federal bir devlette, kabul organının, 2 nci maddenin 1 (a) fıkrasında öngörülenlerin dışında kalan görevleri, Anayasal nedenlerle diğer devlet organlarına tevdi edilebilir.

Madde : 17
Sözleşmenin yürürlüğe girişi

1. İşbu Sözleşme Avrupa Konseyine üye devletlerin imzasına açıktır. Sözleşme, onaylanacak veya kabul edilecektir. Onay veya kabul belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilecektir.
2. Sözleşme üçüncü onay veya kabul belgesinin tevdi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.
3. Daha sonra, onaylayan veya kabul eden devletler bakımından Sözleşme, onay veya kabul belgelerini tevdi ettikleri tarihten üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde : 18
Avrupa Konseyine üye olmayan bir devletin Sözleşmeye katılması

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi üyesi olmayan herhangi bir devleti bu Sözleşmeye katılmaya davet edebilir.
2. Bu yolla katılma, üç ay sonra hüküm ifade edecek bir katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilmesiyle gerçekleşir.

Madde : 19
Sözleşmenin mülkî uygulansa alam

1. Her Âkit Taraf, imza sırasında ya da onay, kabul veya katılma belgesinin tevdii sırasında, bu Sözleşmenin uygulanacağı ülkeyi veya ülkeleri tasrih edebilir.
2. Her Âkit Taraf onay, kabul ya da katılma belgesinin tevdii sırasında veya daha sonra, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildiri ile uluslararası ilişkilerini yürüttüğü veya adına taahhütlerde bulunmaya yetkili olduğu diğer ülkelere de bu Sözleşme hükümlerini teşmil edebilir.
3. Yukarıdaki fıkra uyarınca yapılan herhangi bir bildiri, Sözleşmenin 20 nci maddesinde belirtilen usule uygun olarak geri alınabilir.

Madde : 20
Sözleşmenin süresi ve feshi

1. İşbu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.
2. Her Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir ihbar ile Sözleşmeyi kendi bakımından feshedebilir.
3. Fesih, ihbarın alındığı tarihten altı ay sonra hüküm ifade edecektir.

Madde : 21
Avrupa Konseyi Gene! Sekreterinin görevleri

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri :a) Her imzalamayı,
b) Her onay, kabul veya katılma belgesi tevdiini,
c) 17 nci madde uyarınca Sözleşmenin her yürürlüğe giriş tarihini,
d) 1 nci maddenin 2 nci fıkrası, 2 nci maddenin 3 ncü fıkrası, 3 ncü maddenin 2 nci fıkrası, 19 ncu maddenin 2 ve 3 ncü fıkraları çerçevesinde alacağı her bildiriyi,
e) 20 nci madde çerçevesinde alacağı her bildiriyi ve feshin hüküm ifade edeceği tarihi,

Konsey üyelerine ve Sözleşmeye katılmış olan devletlere bildirecektir.

Yukarıdaki hükümleri kabul zımnında gereği gibi yetkili kılınmış aşağıda imzaları bulunanlar, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanacak tek bir nüsha halinde her iki metin de aynı derecede geçerli bulunmak üzere,

Fransızca ve ingilizce olarak, 7 Haziran 1968 tarihinde, Londra’da düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri imza eden ve katılan devletlerin her birine bu Sözleşmenin aslına uygun örneklerini iletecektir.

Yabancı Hukuk Hakkında Bilgi Edinilmesine Dair Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun

Türk Tabipler Birliği Hekimlerin Toplumsal Sorumlulukları Bildirgesi

0

Türk Tabipler Birliği Hekimlerin Toplumsal Sorumlulukları Bildirgesi, 4-5 Nisan 2008 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen “Türk Tabipleri Birliği Etik Bildirgeler Çalıştayında kabul edilmiştir. Bildirge, 20 Haziran 2009 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Türk Tabipleri Birliği II. Etik Bildirgeler Çalıştayı”nda güncellenmiştir.

Türk Tabipler Birliği Hekimlerin Toplumsal Sorumlulukları Bildirgesi

Bireylerin ve toplumların sağlık düzeyi, sadece sunulan sağlık hizmetleri ile değil, toplumsal sınıf, eğitim, genetik, beslenme, barınma, çalışma ve çevre koşulları gibi pek çok etken tarafından belirlenmektedir.

Dolayısıyla sağlık hakkının gereklerinin yerine getirilmesi, sadece kişinin gereksindiği sağlık hizmetini almasına değil, sağlığı etkileyen diğer belirleyenlerin de uygun koşullarda olmasına bağlıdır.

Türk Tabipleri Birliği her bireyin sağlık hakkına sahip olduğunu kabul eder ve bu hakkın hekimler için aşağıdaki toplumsal sorumlulukları doğurduğunu bildirir:

Toplumsal kaynakları akılcı kullanmak

Sağlık hakkının gereklerinden biri, toplumsal kaynakların akılcı kullanılmasıdır; eldeki kaynaklar ancak bu ilkeyi dikkate alarak en adil biçimde dağıtılabilecek, gereksinime göre en geniş çapta ve yüksek nitelikte hizmet sunulabilecektir. Aynı yaklaşımla, hekimin bireysel olarak, hizmet sunumunda kullanılan araçları doğru endikasyonda, biçimde ve miktarda kullanmaktan, reçete yazarken akılcı ilaç seçim ölçütlerini dikkate almaya uzanan sorumlulukları da bulunmaktadır. Ayrıca hekimler kaynakları kullanırken, genel halk sağlığı kavramı içinde, en sık görülen, en çok öldüren, en çok işgücü kaybına neden olan durumlara öncelik verme gereksinimini gözetmelidir.

Sağlık sorunlarına bütüncül yaklaşmak

Sağlık hizmetleri koruyucu, geliştirici, tedavi edici ve esenlendirici boyutları dikkate alınarak bir bütün olarak planlanmalı ve sunulmalıdır. Sunulan hizmetin etkinliğini en yüksek düzeye çıkarmak ancak bütüncül yaklaşımla olanaklıdır.

Politika belirleyenleri uyarmak

Kaynakların adil dağıtımı temel olarak politika belirleyenlerin sorumluluğundadır. Hekimlerin mesleki yetkinlikleri sağlık hizmeti sunmak üzerinedir; sağlığın diğer belirleyenlerine ilişkin yetki ve donanımları sınırlıdır. Ancak sağlık hakkının gereği olarak hekimin, birey ve toplum sağlığını olumsuz etkileyen toplumsal eşitsizlikler, insan hakları ihlalleri, insana yönelik her türlü şiddet ve savaş, çevre sağlığı sorunları, sağlıksız barınma koşulları olumsuz çalışma koşulları ve işsizlik, düşük öğrenim düzeyi, sağlığa ayrılan bütçe, zararlı gıda maddeleri ve tütün ürünlerinin satışı gibi her türlü belirleyen hakkında politika belirleyenleri uyarmak, kamuoyunu bilgilendirmek ve koşulların iyileştirilmesini sağlamaya yönelik çabalarda bulunma sorumlulukları da vardır.

Kamuoyunda farkındalık yaratmak:

Uygulanan politikalar bireylerin gereksindikleri sağlık hizmetine erişimlerini kısıtlıyor ya da engelliyor olabilir. Bu koşullarda, politika belirleme yetkisi ve uygulama gücü olanları uyarmak ve kamuoyunda farkındalık yaratmak hekimlerin toplumsal sorumlulukları arasındadır. Hekim bu amaçla meslek örgütü ve diğer örgütlerle birlikte hareket eder.

Aydın olarak demokratikleşme sürecine katılmak

Hekim yalnızca sağlık hizmeti veren kişi değil, aynı zamanda toplumun demokratikleşmesi doğrultusunda aydın sorumlulukları olan bireydir. Dolayısıyla toplumu anlama ve toplumsal değişime yön verme doğrultusunda sorumluluğu bulunmaktadır.

Olağandışı durumlarda sağlık hizmeti sunmak

Hekim olağandışı durumlarda sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi ve sunumu konularında eğitim almalı, olağandışı durum öncesi, sırası ve sonrasında yürütülen çalışmalara katılmalıdır.

Meslek örgütlerinin çalışmalarına katılmak

Toplumsal sorumluluğunu yerine getirmek için hekim, meslek örgütlerinin etkinliklerine katılır.

Türk Tabipleri Birliği, hekimin yukarıda belirtilen toplumsal sorumluluklarına sahip çıkması için, içeriği toplumun sağlık gereksinimlerine göre belirlenen, halk sağlığı, tıp etiği ve sosyal bilimler alanlarına daha
yoğun ve öncelikli yer veren bir tıp eğitiminin gerekliliğini önemle vurgular.

Rona Aybay

0
Prof. Dr. Rona Aybay

Prof. Dr. Rona Aybay, 1935 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1959 yılında bitirdikten sonra aynı fakültede doktorasını tamamladı.

Avukat Barış Aybay’ın babası ve Aydın Aybay’ın kardeşidir. 

Aybay, 1964 yılında New York Columbia Üniversitesi’nde Mukayeseli Hukuk alanında master derecesini tamamladıktan sonra 1973 yılında doçent, 1980 yılında ise Milletler Özel Hukuku Profesörü oldu.

Rona Aybay 55. yıl Armağanı – Legal Yayınevi

Akademik ve İdari Kariyeri

Akademik kariyerinde; Ortadoğu Teknik Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümü başkanlığı, ODTÜ İdari İlimler Fakültesi Dekanlığı ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) dekan yardımcılığı görevlerini yürüttü.

12 Eylül İhtilalinden sonra sonra YÖK’ün 1402 sayılı yasaya dayandırdığı bir kararla üniversiteden uzaklaştırıldı ancak 7 yıl süren hukuk mücadelesi sonucunda Danıştay kararıyla üniversitedeki görevine döndü.

Rona Aybay” “İnsan Hakları Ülküsü Gerçekleştikçe Adalete Yaklaşılır”

Avrupa Konseyi Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Savaşım Komisyonu ile Bosna-Hersek’teki insan hakları ihlallerini incelemekle görevli AGİT komisyonu üyeliklerinde bulundu.

Bosna-Hersek İnsan Hakları Mahkemesinin kurulduğu 1996 yılından mahkemenin kapandığı 2003 yılına kadar Avrupa Konseyi tarafından seçilmiş uluslararası yargıç statüsü ile görev yaptı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin etkinliğini arttırmak üzere, Avrupa Konseyi’nce oluşturulan 11 üyeli Akil Kişiler Grubuna üye seçildi.

2006-2011 yılları arasında Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi Başkanlığını yürüttü.

Rona Aybay – Yakın Doğu Üniversitesi İletişim Fakültesi – Medya Özgürlüğü Konferansı

Aybay, Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve KKTC Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Öğretim Üyesi olarak görev yaptı. Milletlerarası Özel Hukuk ve İnsan Hakları Hukuku alanlarında lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine dersler verdi.

Çok sayıda kitap, makale ve bildiri yayınladı; yüzlerce konferans verdi.

Server Tanilli ile Birlikte Türk Hukuk Bibliyografyasını hazırladı.

Türk Hukuk Kurumu genel sekreterliği yaptı.

Avukatlar Dayanışma ve Hukuk Araştırmaları Vakfı kurucu üyesi olarak vakfın kuruluşunda yer aldı.

İstanbul Barosuna bağlı olarak serbest avukatlık yaptı ve baroda başkan yardımcısı olarak da görev aldı.

5 Mayıs 2022 günü yaşamını yitirdi.

Prof. Dr. Rona Aybay

Prof. Dr. Rona Aybay’ın Eserleri 

Avukat Rona Aybay

Faşizm (Murat Sarıca ile birlikte, 1962),

Karşılaştırmalı 1961 Anayasası (1963),

Robert Owen (1970, 2005 ve 2012)

Yurttaşlık (Vatandaşlık) Hukuku (1982, 2006),

Yasaların Uluslararası Düzeyde Çatışması (Kanunlar İhtilafı) (Esra Dardağan ile birlikte-2005)

Yabancılar Hukuku (2005, yeni basım 2007),

Uluslararası Yargı (2013)

Tarih ve Hukuk Açısından Konsolosluk (2009)

İnsan Hakları Hukuku (2015)

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Türkiye (2016)

Kamusal Uluslararası Hukuk (Elif Oral ile birlikte, 2016)

Genel Kamu Hukuku (2017)

An Introduction to Law (altıncı basım 2018)

İnsan Hakları – Seçilmiş Makale­ler

Hukuka Giriş

İstanbul Barosu

0

İstanbul Barosu, Türkiye’nin en büyük ve ilk barosudur.

Türkiye’de savunma mesleğini düzenleyen ilk yazılı metin, 16 Zilhicce 1292 (13 Ocak 1876) tarihli “Mehakimi Nizamiye Dava Vekilleri Hakkında Nizamname”dir. (1. Tertip Düstur, cilt 3, s.198)

Bu nizamnamenin 30. maddesi, dava vekillerinin işlerine bakmak ve Adliye Nezaretiyle bağlılığını sağlamak üzere bugünkü anlamda Baro sayılabilecek bir Cemiyeti Daime kurulmasını öngörmekteydi. 31.maddede de bu cemiyetin birinci reis ve ikinci reisle dört azadan oluşacağı belirtilmiştir.

İstanbul’da dava vekilliği yapanlardan (63) kişi; 24 Mart 1294 Rumî (5 Nisan 1878 Miladî) yılı Cuma günü İstanbul’da ilk Genel Kurul toplantısı yapmıştır. Toplantıyı en yaşlı dava vekili Kostaki Sardeneski açmış ve Genel Kurul Cemiyeti Daimelerini seçerek İstanbul Barosu Başkanlığına Alexandre Meryem Kouli getirilmiştir.

İstanbul Barosu’nun ikinci Genel Kurulu (1296)1880 yılında yapılmıştır. Bu toplantı sonunda başkanlığa Rus asıllı Fransuva Rosolato başkan seçilmiştir.

Rosolato, altı yıl başkanlık yapmıştır. 1886 yılında yapılan Genel Kurul sonunda ise başkanlığa Mehmet Reşit getirilmiştir.

İlk yıllarda İstanbul Barosu, toplantılarını değişik mekânlarda yapmıştır. Baro (1309) 1893 yılında Adliyenin üst katına taşınmıştır.

1908 yılında ikinci meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul dava vekilleri (avukatlar) üyelerini bir deftere kaydederek, ilk kez ‘Baro Levhası oluşturulmuş, 125 dava vekilinin katıldığı Genel Kurul toplantısında Manyasizade Refik Sait Bey başkanlığa seçilmiştir. Aynı yılın Ekim ayında Refik Sait Bey, Adliye Nazırlığına atanması üzerine istifa etmiş ve yapılan olağanüstü toplantıda Yusuf Kemal (Tengirşenk) başkan seçilmiştir. Yusuf Kemal Bey’in bir yıl sonra Avrupa’da bir göreve atanması üzerine yerine Mahmut Mahir (Avanos) başkanlığa getirilmiştir.

Mahmut Mahir Bey iki yıl başkanlıkta kalmış ve 1911 yılında yapılan Genel Kurulda, Kavvaszade Fuat Bey başkanlığa seçilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık egemenliğini sona erdiren 1. Dünya Savaşı ekonomik, sosyal ve hukuksal yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Savaş sonrası yapılan toplantılarda Celalettin Arif Bey üst üste üç kez İstanbul Barosu Başkanı seçilmiştir. 1914 -1920 yılları arasında padişah karşıtları arasında yer alan, işgal yıllarında İngilizlere karşı çıkan Celalettin Arif Bey, Jön Türk hareketine destek vermiş ve ardından Kuvay-ı Milliye hareketi içinde bulunarak Kurtuluş Savaşında önemli görevler üstlenmiştir. Celalettin Arif Bey 1920 yılında Meclis-i Mebusan Başkanlığına seçilmiş, Meclis’in 11 Nisan 1920 tarihinde Padişah tarafından feshedilmesi üzerine Anadolu’ya geçerek Erzurum Kongresine katılmış ve TBMM İkinci Başkanlığı yapmıştır.

2013 YILI 5 NİSAN AVUKATLAR GÜNÜNDE BARO YÖNETİMİ VE ÜMİT KOCASAKAL’IN SAVUNMA HAKKINA DAİR BASIN AÇIKLAMASI

1920 – 1925 yılları arasında İstanbul Barosu Başkanlığına Lütfi Fikri Bey seçilmiştir. Lütfü Fikri Bey,meşruti yönetim yanlısı bir hilâfet savunucusudur. Lütfi Fikri Bey döneminde 1924 yılında büyük bir tasfiye hareketi yaşanmıştır. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte pek çok alanda olduğu gibi hukuksal alanda da yeni düzenlemeler yapılmıştır. Türk avukatlarının, batılı avukatların hakları ve niteliklerine kavuşturulması amacıyla, 3 Nisan 1924 yılında Muhamat Kanunu çıkarılmıştır. Avukatlık mesleğiyle bağdaşmayan kişilerin tasfiyesi amacıyla Muhamat Kanunu’nun geçici bir maddesine göre kurulan ‘Tefrik Meclisi’ o tarihte İstanbul Barosunu “münfesih” saymış, baronun tüm evrakına el koymuş ve kayıtlı 960 üyenin 482’sini çıkarmış ve 473’ünü Levhada bırakmıştır. İstanbul Barosunun bu olaya sert tepki göstermesi üzerine Adalet Bakanlığı, Baronun yetkilerini aynen kabul etmek zorunda kalmıştır.

‘Tefrik Meclisi’ nin kararının Baroya bildirilmesi üzerine Cumhuriyet döneminin ilk Baro Genel Kurulu, 28 Ağustos 1924 Perşembe günü tasfiye edilen avukatların da katılımıyla toplanmış ve sert tartışmalardan sonra Lütfi Fikri Bey yeniden başkanlığa seçilerek Cumhuriyet döneminin ilk Baro Başkanı olmuştur. İki yıl sonra da Kanundan “Muhami” sözcüğü çıkarılarak yerine “Avukatlık” sözcüğü yazılmıştır.

İstanbul Barosu’nun, Orhan Adli Apaydın Sokağı’ndaki binası

Cumhuriyet döneminin en önemli kazanımlarından biri de kadınların her alanda önünün açılmasıdır. Cumhuriyet döneminin ilk kadın avukatı 1925 yılında Hukuk Fakültesini bitiren Süreyya Ağaoğlu olmuştur.İstanbul Barosuna 1928 yılında kaydolan ilk kadın avukat ise Beyhan Nil’dir. Daha sonra Asliye Ticaret Mahkemesine yargıç olan Beyhan Nil Baro’dan kaydını aldırmıştır. Süreyya Ağaoğlu ise 1936 yılında Baroya kaydını yaptırmıştır. İstanbul Barosunda ilk kadın yönetici ise Başkan Muvaffak Benderli dönemindedir ve Şükûfe Ziya Ekitler, Yönetim Kurulunun ilk bayan üyesi olmuştur.

İstanbul Barosu Başkanlığını 1926 -1928 yılları arasında Sadettin Ferit Talay, 1929 -1934 yılları arasında ise Halil Hilmi Uyguner yapmıştır. Uyguner zamanında 1933 yılında İstanbul Adliye Sarayında yangın çıkmış ve 2 gün süren yangında, Adliye Sarayında bulunan Baro büyük zarar görmüştür. 45 yıllık Baro tarihinden geriye 896 sicil dosyası ve 2 sicil defteri kalmıştır. 9 Aralık 1933’te Halil Hilmi Uyguner’in başkanlığında Halkevi Konferans Salonunda 604 avukatın katıldığı olağanüstü toplantıda, 25 kişilik “Müzaharet Heyeti” kurulmuştur. Müzaheret Heyeti, mahkemelerde mevcut dava dosyalarının yangında tamamen yok olması üzerine, bunların yenilenmesi için avukatların dosyalarından yararlanmış, İstanbul avukatları büyük bir özveri göstererek, kısa zamanda dava dosyalarının büyük bir bölümünün yenilenmesini sağlamışlardır.

Adliye yangınından sonra Baro, ilk olağan Genel Kurul toplantısını Büyük Postanenin üst kat koridorunda yapmıştır. Daha sonra Baro Merkezi, Galata’ daki Liman Han’a taşınmış, kısa bir süre sonra merkezini Bahçekapı’ daki 4.Vakıf Han’ ın 1. katında 22, 23 numaralı odalara nakletmiştir.

1940’lı yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti ekonomik, sosyal ve hukuksal pek çok değişime sahne olmuştur. 1924 ve 1926 yıllarında Avukatlık Yasasında yapılan değişikliklerden sonra, yasanın zaman içinde yetersiz kaldığı görülmüş ve Türkiye’deki Baroların başkanları Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun başkanlığında toplanmak üzere Ankara’ya çağrılmıştır.Toplantıya İstanbul Barosu adına başkan Hasan Hayri Tan katılmıştır. Toplantı da varılan uzlaşmalar çerçevesinde hazırlanarak 01.12.1938 tarihinde yürürlüğe giren yeni Avukatlık Yasası, avukatlık mesleği ile ilgili kuralları yeniden şekillendirmiş, “Avukatların Hak ve Vazifeleri” başlıklı bölümde yer alan 22.maddesinde :”Avukatlık amme hizmeti mahiyetinde bir meslektir” denilerek yeni bir tanım yapılmıştır. Zamanın Adalet Bakanı Şükrü Saracoğlu, meclis müzakereleri sırasında bir milletvekilinin “biz halen avukatlığı teşvik etmek vaziyetinde miyiz, yoksa hâkim kadrosunu doldurmak mecburiyetinde miyiz?” şeklindeki sorusu üzerine de “…Adliye Vekâleti, her iki kuvveti de adaletin meydana çıkması için birbirlerine yardım eden kuvvet telakki eder…” diyerek yasanın önemli unsurlarından birini açıklamıştır.

1945 yılı başlarında Türk hükümeti İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini imzalamıştır. İstanbul Barosu Başkanı Hakkı Hikmet Gelenbağdönemine rastlayan bu süreçte Türkiye çok partili hayata ilk adımlarını atmaya başlamıştır.

Bu dönemde Haşim Rafet HakararAbdülhak Kemal Yörük ve Abdurrahman Yola İstanbul Barosu Başkanlığı yapmışlardır.

Orhan Arsal’ ın başkanlığı döneminde, Baroya merkez bina satın alınması kararlaştırılmış ve 1962 yılında İstanbul Barosu Yardımlaşma Sandığı tarafından Beyoğlu, İstiklal Caddesindeki bina Muvaffak Benderli’ nin başkanlığı döneminde satın alınmıştır.

İkinci dünya savaşı yılları, Türkiye’ nin Birleşmiş Milletler üyeliği ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisini imzalaması, çok partili demokratik sürecin başlaması ve ülkede iktidarın el değiştirdikten sonraki antidemokratik gelişmeler İstanbul Barosunu hukuk mücadelesine itmiştir. Cahit Arif Tunger başkanlığındaki İstanbul Barosu, antidemokratik baskılarını arttıran iktidarın karşısında yer almıştır.

İstanbul Barosu Yönetim Kurulunun, 1960 devriminden sonra devrik iktidar mensuplarının yargılanmalarında, hiçbir baro üyesinin görev almaması yolunda aldığı karar, sanığın savunma hakkına aykırı görüldüğü için uzun yıllar tartışılmıştır.

1961 Anayasasının yürürlüğe girmesiyle, Anayasa Mahkemesi’ nin kuruluşu ve iç hukukta yapılan değişikliklere uyum süreci başlamıştır. Başkan Muvaffak Benderli döneminde, iktidar sivillere bırakılmış ve demokratik süreç yeniden başlamıştır. Kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütlerinin kuruluşu (Türkiye Barolar Birliği ve Barolar), organlarının kendileri tarafından kendi üyelerinden oluşturmaları yasayla düzenlenmiş olsa da Adalet Bakanlığının barolar ve avukatlar üzerindeki yetkileri tamamen ortadan kalkmamıştır.

1938 yılında yürürlüğe giren Avukatlık Yasasında yapılması istenen değişiklikler, yeniden başkanlığa seçilen Cahit Arif Tunger döneminde başlamış, ancak ondan sonra başkan seçilecek ve 8 yıl İstanbul Barosunun Başkanlığını yapacak olan Ferruh Dereli zamanında bitirilebilmiştir.

1961 anayasasının getirdiği özgürlükler ve bu ortama uyum sağlamakta geciken kamu yönetiminin uygulamalarının yarattığı çelişkiler, ortamı germiş ve ülkeyi 1971 muhtırası eşiğine getirmiştir. Sıkıyönetim ve aydınların, gençlerin, işçilerin yargılanmaları dönemi yeniden başlamıştır. İstanbul Barosu bünyesinde “Çağdaş Avukatlar” grubunun kurulması bu döneme rastlamıştır. Başkan Burhan Güngör, yargının sorunları için çeşitli girişimlerde bulunmuştur.

1975 yılında yapılan genel seçimler sonucunda dörtlü koalisyon iktidarı (MC-Milliyetçi Cephe Hükümeti) ülke yönetimine gelmiştir. Aynı yıl yapılan Baro seçimleri ise Mesleki Dayanışma Grubu ile Çağdaş Avukatlar Grubu arasında geçmiştir. Başkan seçilen Mesleki Dayanışma Grubunun adayı Mehmet Ali İkizer döneminde, devam eden sağ-sol çatışmalarında kan dökülmesini protesto amacıyla baro üyesi avukatlar ilk kez cüppelerini giyerek “Kan Dökülmesine Son, Hukuka Saygı” yürüyüşü yapmışlardır.

1976 yılı sonunda yapılan İstanbul Barosu Genel Kurulunda, “Çağdaş Avukatlar Grubu’ nun adayı Orhan Adli Apaydın başkan seçilmiştir. Milliyetçi Cephe döneminde yaşanan yargı sorunları ve hukuk dışı uygulamalar karşısında “Danıştay kararlarını uygulamamak tam anlamıyla Anayasayı ihlal eylemidir” diyen Orhan Adli Apaydın’ın dönemi bir dizi protesto etkinliklerinin yapıldığı dönem olmuştur.

4 Mart 1977 yılında Türkiye Barolar Birliğinin başlattığı “duruşmalara girmeme” eylemine en büyük katılım, İstanbul Barosundan gelmiştir.

İstanbul Barosunun yüzüncü kuruluş yıldönümü olan 1978 yılı da protesto eylemleriyle dolu bir yıl olmuştur. Eylemler için çeşitli komisyonlar kurulmuş ve pek çok baro üyesi bu çalışmalara katılmıştır. Bu eylemlerin özünde “Örgütlenme Özgürlüğü” ve “Ölüm Cezalarının Kaldırılması” temaları ağır basmıştır.

12 Eylül 1980 darbesiyle tüm siyasi partiler kapatılmış, malvarlıklarına el konulmuş, TBMM feshedilmiştir. Askeri yönetim her alanda olduğu gibi hukuk alanında da değişiklikler yapmaya başlamıştır. 12 Mart Muhtırasıyla budanan 1961 Anayasası tamamen değiştirilmiştir. Bu arada, bir iki gün de olsa İstanbul Barosu kapatılmış, Baronun tüm sicil ve evrakına el konulmuş, Baro yöneticileri sorgulanmış ve yaklaşan Genel Kurul toplantısı ise askeri yönetim tarafından ertelenmiştir.

Askeri yönetim dönemi ve sonrası, sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri ve özellikle Baro için mücadele dönemi olmuştur. 1136 sayılı Avukatlık Yasası 1982 Anayasasının kısıtlayıcı niteliğine uygun hale getirilmiştir. 1984 tarihli yasa, hem avukatlık mesleğine hem de barolara önemli zararlar vermiştir. İstanbul Barosu, savunma hakkını kısıtlayıcı hükümlerinin ortadan kaldırılması mücadelesi verirken Baro Başkanı Orhan Apaydın “Barış Derneği Davası”nın sanığı olmuştur.

Orhan Apaydın yönetimi, ülkemizde ve dünyada barışın, demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin, hukukun üstünlüğünün mücadelesini verirken, Apaydın 1983 yılında Adalet Bakanı tarafından Baro Başkanlığı görevinden alınmıştır. Baro yönetimi ve hukukçular baronun kapatılmaması için büyük bir mücadele vermişlerdir. Orhan Apaydın’dan boşalan Baro Başkanlığı görevine ise Prof. Dr. Selahattin Sulhi Tekinay getirilmiştir. Tekinay döneminde, “Cezaevlerinin İnsanileştirilmesi” çalışmaları yapılmıştır.

Çağdaş Avukatlar Grubunun adayı olarak başkan seçilen Turgut Kazan dönemi ise, Baronun kurumsal kimliğinin kendini hissettirmeye başladığı yıllar olmuştur. Siyasi iktidar, hukukla, savunma hakkıyla, yargıyla ilgili çalışmalarda Baronun görüşünü almaya özen göstermiştir.

Başkan Turgut Kazan döneminde İstanbul Barosu bünyesinde, 1992 yılında CMUK Servisi, 1994 yılında da Staj Eğitim Merkezi kurulmuştur.

Bir yandan aydınların katledilmesi ve siyasi cinayetler ile şiddet ve demokrasi dışı davranışlar sürerken, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın Saddam Hüseeyin yönetimindeki Irak’ı hukuk devletine örnek göstermesi Baronun tepkisine yol açmış ve Eylül ayında adli yıla törensiz girilmiştir. Aynı yıl yapılan İstanbul Barosu Genel Kurulunda “Çağdaş Avukatlar Grubu”nun desteklediği Yücel Sayman Baro Başkanı seçilmiştir.

Sayman dönemi, baroların, savunmanın bağımsız bir kurumu olarak yargı örgütlenmesinde yerini alması mücadelesi ile geçmiştir. 30 yıldır devam eden hukukun üstünlüğü mücadelesinin sonucu olarak 1136 sayılı Avukatlık Yasasında değişiklikler öngören ve 10 Mayıs 2001’de yürürlüğe giren 4667 sayılı yasa nihayet eleştirilen yanları olsa da- çıkarılmıştır. Yasanın getirdiği bir yenilik de baroları daha bağımsız hale getirmiş olmasıdır.

2002, 2004 yıllarında yapılan Genel Kurullarda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” başkan adayı Av. Kazım Kolcuoğlu Baro Başkanlığına seçilmiştir.

2004, 2006 yıllarında yapılan Genel Kurullarda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” başkan adayı Av. Kazım Kolcuoğlu 2.kez Baro Başkanlığına seçilmiştir.

2006, 2008 yıllarında yapılan Genel Kurullarda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” başkan adayı Av. Kazım Kolcuoğlu 3.kez Baro Başkanlığına seçilmiştir.

2008, 2010 yıllarında yapılan Genel Kurullarda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” başkan adayı Av. Muammer Aydın Baro Başkanlığına seçilmiştir.

2010, 2012 yıllarında yapılan Genel Kurullarda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” başkan adayı Av.Doç.Dr.Ümit Kocasakal Baro Başkanlığına seçilmiştir.

2012, 2014 yıllarında yapılan Genel Kurullarda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” başkan adayı Av.Doç.Dr.Ümit Kocasakal 2.kez Baro Başkanlığına seçilmiştir.

2014, 2016 yıllarında yapılan Genel Kurullarda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” başkan adayı Av.Doç.Dr.Ümit Kocasakal 3.kez Baro Başkanlığına seçilmiştir.

2016, 2018 yıllarında yapılan Genel Kurullarda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” başkan adayı Av. Mehmet Durakoğlu Baro Başkanlığına seçilmiştir.

2022 yılı ekim ayında yapılan genel kurul toplantısında yapılan seçim sonucunda “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” başkan adayı av. Filiz Saraç Baro Başkanlığına seçilmiştir.

Eski başkanların başkanlık yaptıkları yıllar liste halinde aşağıdaki gibidir.

Aleksandre Meryemkulu 1878-1880

Fransuva Rosolato 1880-1886

Mehmet Reşit 1886-1886

Manyasizade Refik Bey 1908-1908

Yusuf Kemal Tengirşenk 1908-1909

Mahmut Mahir Avanos 1909-1911

Fuat Kavaslıoğlu 1911-1914

Celalettin Arif Bey 1914-1920

Fikri Lütfi 1920-1925

Sadettin Ferit Talay 1926-1928

Halil Hilmi Uyguner 1929-1934

Hasan Hayri Tan 1935-1940

Mekki Hikmet Gelenbeğ 1941-1945

Haşim Rafet Hakarar 1946-1950

Abdülhak Kemal Yörük 1951-1953

Haşim Rafet Hakarar 1953-1954

Abdurrahman Yola 1954-1956

Orhan Nurullah Arsal 1956-1958

Cahit Arif Tunger 1958-1960

Muvaffak Benderli 1960-1962

Cahit Arih Tunger 1962-1964

Ferruh Dereli 1964-1972

Burhan Güngör 1972-1974

Mehmet Ali İkizer 1974-1976

Orhan Adli Apaydın 1976-1983

Selahattin Sulhi Tekinay 1983-1988

Turgut Kazan 1988-1996

Yücel Sayman 1996-2002

Kazım Kolcuoğlu 2002-2008

Muammer Aydın 2008-2010

Ümit Kocasakal 2010-2016

Mehmet Durakoğlu 2016-2022

Filiz Saraç                2022- …….

Türkiye Hukuk Fakülteleri ve İnternet Siteleri

0
Türkiye Hukuk Fakülteleri

Türkiye Hukuk Fakülteleri ve İnternet Siteleri listesi, fiili kuruluş tarihine ve öğrenci alım yılına göre sıralanmış, fakültelerin resmi web siteleri listeye eklenmiştir.

Vakıf ve Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi ayrımı yapılmamıştır. Listeye ÖSYM puanı ile öğrenci alan Kıbrıs Üniversiteleri Hukuk Fakülteleri de eklenmiştir.

Resmi web sitelerinde somut veri bulunmayan fakültelerin kuruluş yılları ve öğrenci alım tarihleri açık kaynaklardan ve YÖK bilgi sisteminden edinilmiştir. Kimi fakültelerin kuruluş yılı ile öğrenci almaya başladığı tarihler faklıdır.

Listenin ilk sıralarında bulunan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi kuruluş yılından önce de hukuk eğitimi veren bir okuldur. Osmanlı ve Bizans dönemlerinde İstanbul Hukuk Okulu adıyla hukuk eğitimi verildiği çeşitli kaynaklarda mevcuttur.

Bazı fakülteler kapatılmış, bazı fakülteler fiilen eğitime başlayamamıştır. Fakültelerin bazılarının isimleri değişmiş, bazıları da kapatılarak devlet üniversitelerine devredilmiştir. Bazı fakültelerin web siteleri yetersiz ve içerik bakımından objektif bilgi içermemektedir.

Yıllara göre meydana gelen değişimler güncellenecektir.

1
 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1924
2
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1925
3
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1978
4
Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1982
5
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1982
6
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1983
7
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1987
8
Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1992
9
Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1993
10
Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1994
11
Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1994
12
Doğu Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Kıbrıs)
 1996
13
Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1996
14
Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1997
15
İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1997
16
Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1997
17
Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1997
18
Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Kıbrıs)
 1997
19
Çağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1998
20
Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1998
21
İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 1999
22
Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2000
23
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2000
24
İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2001
25
İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2002
26
Ufuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2002
27
Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2003
28
Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2003
29
Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2003
30
Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2004
31
Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2007
32
Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2007
33
Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2007
34
Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2008
35
Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2008
36
Doğuş Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2008
37
İstanbul Aydın Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2008
38
Trabzon Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2008
39
Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2008
40
Yaşar Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2008
41
KTO Karatay Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2009
42
Süleyman Demirel Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2009
43
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2010
44
Girne Amerikan Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Kıbrıs)
 2010
45
İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2010
46
İstanbul Şehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2010
47
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Ali Fuad Başgil Hukuk Fakültesi)
 2010
48
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2010
9
Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Kıbrıs)
 2010
50
Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2010
51
Yeniyüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2010
52
Gaziantep Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2011
53
Kemerburgaz(Altınbaş) Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2011
54
Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2011
55
Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi 
 2011
56
Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2011
57
Hasan Kalyoncu (Gazikent) Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2011
58
Lefke Avrupa Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Kıbrıs)
 2012
59
Antalya Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2012
60
İzmir Ekonomi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2012
61
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2013
62
Türk – Alman Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2013
63
MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2014
64
Afyon Kocatepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2014
65
Sabahattin Zaim Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2014
66
Namık Kemal Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2015
67
Girne Üniversitesi Hukuk Fakültesi/University of Kyrenia(Kıbrıs)
 2015
68
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2016
69
Bakırçay Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2016
70
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2016
71
Kıbrıs Sosyal Bilimler Üniversitesi Hukuk Fakültesi(Kıbrıs)
2016
72
Bozok Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2016
73
İbni Haldun Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2017
74
Kıbrıs İlim Üniversitesi Hukuk Fakültesi (Kıbrıs)
 2017
75
Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2017
76
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2018
77
İzmir Demokrasi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2018
78
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2018
79
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi 
 2018
80
Pamukkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2018
81
Piri Reis Üniversitesi Hukuk Fakültesi
 2018
82
Çankırı Karatekin Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2019
83
Çankırı Karatekin Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2019
84
İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi 
2020
85
Ankara Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2021
85
Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2021
85
Nuh Naci Yazgan Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2021
86
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Hukuk Fakültesi
2021

Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı

0

Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı, Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan ve KRT Kültür Televizyonu Aslı Astarı Programı Moderatörü İskender Özturanlı ile birlikte 10 Mayıs 2018 tarihinde Kadıköy’de gerçekleştirilmiştir. Hareketli ve enerjik söyleşiyi Hukuk Ansiklopedisi okurları bir solukta okuyacaklardır.

Hilmi Şeker: Her Kararın Mutlaka Toplumla İbralaşması Lazım

Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı

İbrahim Aycan: Saygıdeğer üstadım. Hukuk Ansiklopedisi olarak sizden talep etmiş olduğumuz röportajı kabul ettiğiniz için öncelikle çok teşekkür ediyorum. Sizin gibi fikir işçilerini toplumun daha iyi anlaması ve eserlerini tanıması en büyük amacımız. KRT televizyonu Aslı Astarı programı Moderatörü Sayın İskender Özturanlı da bize eşlik edecek. Ona da yoğun mesaisi içinde bize katıldığı için teşekkür ediyorum. Kendisi felsefe kökenlidir. Ayrıca babası ve amcası Türkiye’nin bilinen hukukçularındandır. Röportajımızda sizi biraz sıkıştıracağız. Ama öncelikle sizi okuyucularımız adına tanımak isteriz.

Sizden öğrenmek istediğim bir konu daha var. Şimdi; herkes durup dururken kitap yazmaz, hele hele hiç kimse spesifik bir konuda kafa patlatarak sizin kitaplarınız gibi büyük hacimli kitaplar yazmaz. Bu eserlerin bir backgroundu olduğunu düşünüyorum. Yargıçlık yaparken, durup dururken Hukukta Gerekçe ya da Süreç Adaleti isimli bir kitap yazayım diye ortaya çıkmadınız. Sizin, çocukluğunuz nasıl geçti? Gençliğiniz nasıldı? Lise yıllarında ne yaptınız? Felsefeye meraklı mıydınız? Düşünen bir insan mıydınız? Neler okudunuz? Bu backgroundu biraz almak istiyorum. Hukuk Ansiklopedisinin okurları da bunu merak edecektir.

İskender Özturanlı: Ben de Hukuk Ansiklopedisine teşekkür ediyorum. Yayınlarını merakla izliyorum. Kültür hayatına önemli katkıları olacağını düşünüyorum. Hilmi bey üstadımızla yapacağımız bu sohbete davet ettiğiniz için teşekkür ederim.

Hilmi Şeker: Arkadaş, bize bugüne kadar retoriği okutmamışlar!

Hilmi Şeker: İbrahim bey, ülkenin muhtelif yerlerdeki temel eğitim yatılı bölge okullarında okudum. Bu okullara yönelik eleştiriler bir yana buradaki eğitim, bizi hayata hazırladı, yaşama mukavemet yeti ve yeteneğimizi artırdı. Disipline olmanın yanında bir dönüşüm de yaşadık. Orada kendi kendiniz idare edecek, ihtiyaçlarınızı karşılayacak, olası krizleri çözebilecek bir mantalite üzerine hayatımız inşa edildi. Devlet yatılıda, saat kaçta yatacağımızı, kaçta kalkacağımızı öğretti. İş disiplinim büyük ölçüde buradaki eğitimle şekillendi.

Aycan: Bende devlet parasız yatılı okudum. Sanırım İskender bey de İzmir Özel Türk Kolejinde yatılı okudu.

Hummalı Okumalara 40’lı Yaşlarımda Başladım

Hilmi Şeker: Bu üretim ve bu çabamın altında uzun süren bu yaşam ve disiplin anlayışının izleri var. Yani, bu kitabı bana yazdıran daha çok merak ve sabır ikilisidir. Aldığımız eğitim bize, sebat etmeyi de öğretti, disiplin ve sebat bu eğitimin bir parçasıydı. Bu eserlerin inşasında ve kökeninde zikrini ettiğim bu yaşamın büyük payı vardır. Evet, bir de okuma meselesi vardı. Okuma meselesine gelelim; çok geç kaldım, bizim okumalarımız çok geçtir; 40’lı yaşlarda yaptığım yoğun okumalarla bu iki kitabı ve makalelerimi üretmeye başladım. Çoğu insan bu eserlerin erken yaştaki okumaların ürünü olduğunu ifade ederler. Hayır, ben yargıçlıkta dördüncü görev yerimde yoğun okumalara başladım ve halen o okumalar hız kesmeden devam ediyor.

Aycan: Bu ilginç bir şey. Aslında hayatınızın her döneminde okudunuz. Ama siz yoğun bir okumadan bahsediyorsunuz sanırım?

Özturanlı: Evet, bence de yoğun ve hummalı okumalardan bahsediyor…

Hilmi Şeker: Yoğun hukuk dışı okumalar, farklı disiplinlere dair okumalar ve onlardan aldığım desteklerle, yazılarımı ürettim makale ve kitapları yazdım. Salt hukuk bilgisi ile bu mümkün değil. Ve asıl bu kitapları vücuda getiren tarih, felsefe, sosyoloji ağırlıklı eserlerdir, onlara ziyadesiyle borçluyum. Okumalar ilerledikten sonra kendimi yeniden tanımlama fırsatı buldum.

Şu oldu, biz kimiz, kime neye ve niçin hizmet ediyoruz? İstanbul’a gelmeden evvel yazmış olduğum bir makale, İstanbul Barosu dergisinde yayınlanması beni motive etti, sonrasında arta kalan zamanımızı bu makaleyi derinleştirerek geliştirerek bir kitaba dönüştürebilir miyiz? Diye düşünmeye başladım. Gerekçe’ yi 2004 yılında yazmaya karar verdim ve yavaş yavaş hem icrada derinleşmeye, genleşmeye, hem de yazarlığa başladım. Bizim serüvenimiz böyle başladı. Hukukta Gerekçe çıktığında 2010 yılı idi.

Özturanlı: Ayrı bir üslubunuz var, kendine özgü bir üslup ve dil var kitaplarda. Bunu da sanırım başka disiplinlere borçlusunuz?

Hilmi Şeker: Kesinlikle! Bu okumalar beni hem özerkleştirdi hem de bir tarz yakalamama vesile oldu. On tane yazıyı yan yana koyarsanız benim yazılarımı hemen tanırsınız. Bunu ayırır ve evet bunu o yazmış dersiniz.

Hilmi Şeker’in Yazın Tarzı

Özturanlı: Herkesin kuramayacağı ve hiçbir yazarda olmayan ayrı bir üslup bu!

Aycan: Sistematiği de farklı…Şimdi normalde hukuk kitapları yazılırken klasik bir sistematik vardır; yukarıdan aşağı başlayan bir sistem vardır, temel kavram ve kurallardan başlayan ve özelikle de kanun maddeleri üzerinden bir sistematik izlenir. Siz de pekâlâ kanun maddelerinin sırasına göre ilerleyebileceğiniz bir usul kitabı yazdınız ama sizden böyle bir sıralama ve dizin görmedik. Bambaşka bir sistematiğiniz olduğu görülüyor.

Hilmi Şeker: Ben yazmış olduğum her iki kitapta da bahsetmiş olduğunuz sistematiğe itiraz ettim. Kendi sistematiğimi kurdum, var olan sistematik dışında, o sistematiği izlemek yerine kendi indekslerimi yarattım. Başkasını taklit etmedim, faklı bir dil, farklı bir kaynak kullandım.

Aycan: Çünkü, kitaplarınızdaki farklı farklı paragrafları okuyunca sanki önceki okuduğumuz paragrafların tekrarı gibi duran ama hiç de tekrar içermeyen, tamamen başka bir konudan bahseden metinleriniz var…

Hilmi Şeker: Bir yapı bozumculuk yaptım evet! Edebiyat eleştirmeni, editör bir dostum bunu tespit etti.

Özturanlı: Deconstruction! Vallahi bravo!

Şeker: Hukukta Gerekçe’yi sınır ötesinde dünyanın en büyük kütüphanesinde 40 milyon kitabın arasında görmek beni mutlu etti.

Aycan: Aynı temayı birçok başlıkta istikrarlı biçimde kitabın sonuna kadar sürdürüyor yazar! Bu inanılmaz bir efor, dikkat ve zihin temizliği de gerektiriyor.

Hilmi Şeker: O zaman şunu da söyleyelim; aslında yazmak gibi bir idealim de vardı, yargıçlık yaparken bir yandan da bu iki kitapla topluma olan borcumu ödemeyi de düşündüm. Hem de kalıcı eserler bıraktığımı umuyorum.

Aycan: Yargıçlık yaparken sürekli yazıyorsunuz ya… Oradaki yazma ile buradaki yazma arasında bir bağ var mı?

Hilmi Şeker: Tabi ki! Bakınız İbrahim bey, bu diliniz sizin kararlarınıza da yansıyor. Okuduklarınız beslendiklerinizin bileşkesidir. Dil bundan muaf değildir. Çoğalan ve biriken sözcükler, jargonlaşarak kararı etkisine alabiliyor. Kararlarınız anlaşılmıyor diyenler oluyor.

Özturanlı: Avukatlardan mı geliyor bu tepki?

Hilmi Şeker: Evet avukatlardan, arkadaşlarımdan ve meslektaşlarımdan geliyor… Daha önce konuştuğumuz aynı konuya dönmüş oluyoruz böylece… Bu dil benim… Damıtılmış cümleler, meselenin özünü anlatıyor. Mesela makale yazarken editörler de çok sıkıştırır, der ki efendim düşüncenizi şu kadar sayıda karakterle ifade ediniz. İşte bizi dar bir alanda çok yoğun bir düşünce üretmeye zorladı bu! Bir paragrafı bir cümleyle dile getirmek, sizi adeta aforizma yapmaya icbar ediyor.

Özturanlı: İşte tam bu yüzden ben gazetelerde köşe yazısı yazmıyorum. Mümkünse eklerde ve diğer sayfalarda yazıyorum. Hap gibi yazılar yazmak istemiyorum. Ama toplumumuz hap gibi şeyleri çok istiyor. Hem yağmurun altında yürüyelim hem ıslanmayalım hem de şemsiye taşımayalım… Böyle bir şey yok!

Hilmi Şeker: Yazı dili, jargon ve tarz değişikliği, tutucu okuyucuyu defans yapmaya zorluyor. Bunlar, hukuka erişim önünde engele dönüşebilir.  Hukukçuların bu mazerete sığınma haklarının olmadığı kanaatindeyim. Dilden şikayet edenler sıralamasında hukukçular en sonda yer almalı. Diyorum ki, sizi görece düşündürecek bir kitap yazdım arkadaş! Ben bir standart koydum, asgari standart, sen onun üstüne çık! Ben kendimce bir yol açtım, sen o yoldan daha ileri git!

Aycan: Şimdi ben, sizin yazdığınız 3 kitabınızı sizin 3 çocuğunuz gibi görüyorum. Ön İnceleme kitabı hakkında detaylı inceleme yapmadım ancak onu da yapacağım. Şimdi bu 3 kitabı, hani anne-baba çocuklarını tarif eder ya, öyle tanımlamanızı istiyorum.

Hilmi Şeker: İbrahim bey, yani şöyle söyleyeyim; yani doğrusu böyle hiç düşünmedim.

Aycan: Ama öyle. Sizin yarattığınız eserler bunlar.

Hukukta Gerekçe Oxford’da

Hilmi Şeker: Bu kitaplara çok değer veriyorum. Yani belki de hayatta yaptığım en iyi işlerden biri olarak tanımlayabilirim. Yani, biz kalıcı değiliz ama bunlar kalıcı. Mesela kitaplardan bir tanesi ABD Kongre Kütüphanesi’yle, Oxford Kütüphanesi’nin üyesi. Türkiye’de bir hukuk ödülü aldı. Gerekçeyi sınır ötesinde dünyanın en büyük kütüphanesinde 40 milyon kitabın arasında görmek beni mutlu etti. Dünyayı yönetme iddiası olanlar, nerede ne yazılıp ne çizildiğini takip ediyor demek ki.

Aycan: Hangi ödüldü bu?

Hilmi Şeker: Sulhi Dönmezer ödülünü aldı. Mesela, birçok hukukçu tarafından, akademisyen tarafından hatta bir edebiyatçı tarafından eleştirildi. Olumlu eleştiri. Ben bundan çok mutlu oldum. Gerekçe konusunda bu kitapta yapılabileceklerin en azını yaptım. Bir başkası gelecek, meseleyi bir yerinden tutup geliştirecek. Bizim ömrümüz kısıtlı. Ama bunlar belki dünya yaşadığı süreci, bir kesintiye uğramadığı sürece kalıcı olacaklar. Biz gidiciyiz bunlar kalıcı. Bu yüzden çok önemli. Ben bu kitaplar üzerinden hadi biraz varoluşçuluk yapayım; biz iz bıraktığımı düşünüyorum.

On üç yılda iki kitap yazarak, hukukun demokratikleşmesi için kendimce bir çaba ve fedakarlık yaptığımı, topluma borcumu görece ödediğimi düşünüyorum.

Aycan: Ama büyük fedakârlık yapıyorsunuz. Mesainizden, zamanınızdan, özel hayatınızdan fedakarlık yaparak yazıyorsunuz.

Hilmi Şeker: Bu kitapları yazarak da bir başka görev yaptığımı düşünüyorum. Kitaplarla hukuk eğitimine katkı, pratiğine  omuz veriyorum. Gerekçe gibi kriz yaratan bir sorunun çözümüne katkı vermeye çalışıyorum. Yurttaşın özgürlüğü, malvarlığı ve yaşamına hükmeden bir yargı toplumla gerekçe üzerinden ibralaşmakla yükümlüdür. Bu yükümlülük azaltılamaz ortadan kaldırılamaz.

Deontolojik bir muhakemenin asgari standardı üzerine kafa yoruyorum. Her şeyin sonuçtan ibaret olmadığını, hükmün adaleti kucaklaması için izlemesi gereken yol ve yordamı, metodolojinin önemine odaklanıyorum. Etik bir yargılama nasıl yapılmalı meselesi tüm ağırlığıyla orta yerde yanıtını arıyor. Bu iki çalışmanın derdi özetle bu anlatılanlar. Her iki kitabın temeli, meslek içi eğitim çalışmaları sonrası atıldı. Kamunun finanse ettiği bu eğitimleri sömürmek yerine onları fırsata çevirdim. Hep öyle düşündüm. Bu açıdan biraz rahatım.

Aycan: Hangisini daha çok seviyorsunuz?

Hilmi Şeker: Ben ikisini de çok seviyorum. Gerçekten. Hatta, ikisini birbirinin devamı gibi görüyorum. Yani, Hukukta Gerekçe’yi yazmasam Süreç Adaleti eksik kalırdı, Süreç Adaletini yazmasam Hukukta Gerekçe eksik kalırdı.

Aycan: Peki, Ön İnceleme Kitabınız?

Hilmi Şeker: Ön İnceleme aslında ikinci kitabın önsözü gibi oldu.

Hilmi Şeker, okuyucudan, kantiteye, niceliğe, dile ve kitabın hacmine ilk adımda bakmaması ve eleştirileri erteleyerek, çalışmanın özüne, söylemine ve amacına odaklanmasını istemiş, özün üsluba yönelik eleştirilerin gölgesinde bırakılmamasını talep etmiştir. “Kitabın hacmine yönelik eleştirilerin, okuma ile arası olmayan bir toplumda kitabın okunması önüne dikilen bir başka bariyer ve caydırıcı etki olma olmaması” ve eleştirilerin bir ön yargıya dönüşmemesi yazarın en önemli arzusudur.

Aycan: Onu biraz zayıf mı buluyorsunuz?

Hilmi Şeker: Yok, hayır, zayıf bulmuyorum. İkinci kitap aslında ön inceleme üzerine yükselmiştir. Onun için Ön İncelemeyi ikinci kitabın öncülü olarak kabul ediyorum. Üç kitap yazdım demiyorum.

Aycan: Evet evet, ikinci kitap 3. Kitabın önsözü gibi duruyor değil mi?

Hilmi Şeker: Tabi. Evet.   Ön İncelemeyi çok dar bir zamanda yazdım. Yani abartmıyorum, 40 günde falan yazıldı. Kitabın 3 ay falan da basımı, dizgisi, düzeltilmesi ve editöryal süreci oldu. Çok kısa zamanda yazılmış bir kitaptır. Ama, onun yarım bıraktığını süreç adaleti tamamladı. Onun için, benim iki kitabım var diyorum ve bu iki kitap da birbirini tamamlıyor.

Süreç Adaleti ve Hukukta Gerekçe

Aycan: Gerekçe deyince, hukuk dünyasında ismi yerleşti, Hukukta Gerekçe denilince sizin isminizle özdeşleşti.

Hilmi Şeker: Süreç Adaleti oldukça yeni. Henüz bilinmiyor. Bir müddet sonra anlaşılacağını düşünüyorum.

Aycan: Yepyeni bir perspektif daha açtınız!

Hilmi Şeker: Süreç Adaleti de şunu temin ediyor; metodolojik bir yargılama üzerine kafa yoruyor. Ona özel bir adalet değeri biçiyor. Sonuçla ilgilenmiyor, sonuç iyi veya kötü olsun mükemmel olsa bile hükme gelinceye kadar eğer etik ilkeleri çiğnemişseniz, yurttaşı dinlememişseniz, sizin bu bahsettiğiniz defolar, yakındığınız hak ihlallerini ve hatalarını yapmışsanız, bence o tekamül etmiş sonucun pek bir anamı yoktur. Süreç Adaleti, burada bunun üzerine kafa yoruyor. Bir yargılama nasıl yapılır? Nasıl sonuçlanır? Bütün enerjisini buna harcıyor. İçine gerekçeyi alacak şekilde buna kafa yoruyor.

Aycan: Yani Süreç Adaleti, içine gerekçeyi de alarak ve onunla bağını da kurarak mı yapıyor bu kafa yorma işini? Ve kafa yorma işine siz ne zaman başladınız? Kafa yorduğunuza değdi mi? Bağlı olduğunuz kurum sizi onore etti mi?

Hilmi Şeker: Ben şunu düşünüyorum hep. Ben 3 tane kitap yazmış bir yargıcım. Yargıçlığımı da hep açık yaptım. Fikirlerimi ve düşüncelerimi de hep açıkça söyledim. Etik kaygılarımı hep korudum. Bunun maliyeti bana yüksek oldu. Özel hayatı bunun kefaretini çok ödedi. Çok şeyi yaşayamadım mesela. Çünkü yargıçlık biraz da böyle bir şey. Göz önündesiniz, özel hayatınızdaki bir kırılma çok hızlı bir şekilde kamusal hayatınızı etkisine alabilir. Buna çok dikkat ettim. Hep şunu söyledim; biz çalışıyoruz ve adaletin tecellisi için elimizden geldiği kadar efor sarf ediyoruz. Sadece yargılamıyoruz, yazıyoruz da. Düşün… İstanbul’a ideallerle gelmişsin, belki bu kitap olmayacaktı, ikinci kitap olmayacaktı, yayınlar olmayacaktı, biz olmayacaktık… Şuna ben inandım. Mesela, şimdi bürokrasi artık sizi bir noktadan sonra tanıyor. Siz kimsiniz, misyonunuz nedir, özel hayatınız nasıldır?

Kamusal alan aynı zamanda pornografik bir alandır. Herkese hayatınızı açıyorsunuz, açıksınız yani, izliyor sizi günlük olarak, kararlarınız üzerinden, eylemleriniz üzerinden, işleriniz üzerinden, açık alandasınız aynı zamanda unutmayın. Ha… Eğer bir sapma yoksa… Bir sapma yoksa, bana göre çok önemli bir kırılma da yaşamazsınız, en fazla şunu diyebilirler; “bu yaşam tarzınız, işte bu hukuka bakış açınızla ben uzlaşamam, uyuşamam, siz bir yerde kalınız, lokal bir alanda kalınız, yani diyelim ki bir icra hâkimi olarak kalınız. Ama bilgiye ihtiyacımız var, siz artık önemli bir noktadan sonra sizi başka bir alanda değerlendirelim. Başka bir alanda katkınız olabilir, bu da onların bileceği bir iş.

Önemli olan yargıç olarak kalabilmeniz. Göreviniz her daim yargıçlığın gölgesinde kalmalı. İlki ikincisini, gölgede bırakmaya başladığında, toplum, hukuk ve demokrasi için risk oluşmaya başlamış demektir. Yargıçlık kavramına ilave edilen her unvan yapaydır.

Hilmi Şeker: “Bu kitap için harcanan günlerin, memleketin gerekçe ile bir nebze olsun tanışmasına değdiğini düşünüyorum. O günden bugüne, gerekçeye olan ilgimizin azalmasına, yaşananlar izin vermedi. Soluklanmaya, kötü, yanlış ve üzücü örnekler bir türlü izin vermedi. Algıda seçicilik, içinde gerekçe geçen her şeye dikkat kesilmesine neden olurken, gerekçenin birçok kurumla olan ilişkisi ve bu ilişkinin kötü gittiğinde yaratacaklarının boyutları bizi her fırsatta yorum yapmaya, yazmaya ve anlatmaya mecbur etti.”

Hukukta Gerekçe’ye Gelen Eleştiriler

Aycan: Toplum başarıyı ödüllendirmiyor. Hatta cezalandırmak istiyor. İyi bir şeyi görmezden gelmek istiyor, örneğin gerekçelendirmeyi sevmiyor, mahkemeler de sevmiyor, hukukçular da sevmiyor, işim bir an önce hallolsun da nasıl hallolursa hallolsun derdinde oluyor. İş tüketelim, duruşmaları 30 saniyede bitirelim, gerekçeli yazmaya gerek yok, işte  “yasaya ve usule uygun bu karar uygundur, iyi günler” şeklinde davranmak istiyor. Şimdi bu davranış modeline sahip insanlar dolayısıyla sizi tukaka yapmak için ne yapacak koskoca eseri yok etmek için “işte bu da böyle bir adammış, yazdıklarını boş verin” diyebilirler.

Bana göre şöyle bir durum var; izliyoruz, ortak çevrede gözlem de yapabiliyoruz, yazanları çizenleri yorum yapanları izliyoruz, az çok belli duyarlılıkları olan insanlar esere ve görüşlerinize yakın duruyorlar, o da nedir işte; çevreye, doğaya, hayvan haklarına, insana, insan haklarına, tarihe, bilgiye, geçmişe, değerlere, teamüllere saygılı insanlar buna daha yakın duruyorlar, diğerleri, yani hukuku ticarileştirmiş olanlar, tüketim kültürüne akıp gitmiş ve belli değerlerden uzak insanlar esere ve size daha uzak duruyorlar, öyle değil mi?

Hilmi Şeker: Hiç bu açıdan değerlendirmedim. Bunu değerlendirebiliriz. Bunu değerlendirelim. Bu röportajın bir faydası da bu oldu. Çünkü, toplum biraz önyargıları da seviyor.  Bir insanı tanımadan, sığ bir bilgi üzerinden onu tanımlamak, onu anlamak istiyor.

Aycan: Sizin eserinizi okuyup sizi tanıyanlar sizin hakkınızdaki yada eseriniz hakkındaki ön yargıları önemsemeyecekler zaten, diğerleri öyle değerlendirmeyecek, zaten sizin eserinize de bir değer atfetmiyor, çünkü herkesin kafasındaki değer başka… Kimi para kazanmak istiyor, kimi kariyerist davranmak istiyor, kimi makam kazanmak istiyor, makam da günümüzde para ile yakın ilişki içinde olduğu için ikisini birlikte düşünüyor, eğer bir makama gelirse onu bir şekilde paraya dönüştürebileceğini düşünüyor, tahmin ediyor, dolaylı ya da doğrudan bir şekilde. Tamamen ticari düşünenler gerekçe ile ilgilenmezler, ilgilenmiyorlar zaten…

Hilmi Şeker: Tabii İbrahim bey, bu Hukukta Gerekçe kitabını hazırlarken çalışma zamana yayılıyor, yani, kontrollü bir şekilde sizi başka yerlere götürüyor. Yazı stabil değil, araştırma durağan değil, sürekli geziniyorsunuz, orada mesela bir zaman geldi, özellikle bu temellendirme kültürü var mı? Yani bir temellendirme kültürümüz var mı?

Bakıyorsunuz, mesela kitabın girişinde de yazdık, yani gerekçe toplum için önce bir ihtiyaç olduğu fark edilecek, yani birisi birisine randevu veriyor, saatinde gelmiyor, izah da etmiyor, sapmayı da söylemiyor, geç kalacağını da söylemiyor. Bir film birinci oluyor biz onun gerekçelerini öğrenemiyoruz. Makul gerekçelerini… Peki sözde gerekçelerini öğrenebiliyor muyuz? Bunu çoğaltabiliriz. Mesela bir gazete haberi var, ard alanı yok. Temellendirilmiyor. Bir yorum yazılmış ama temellendirilmemiş.

Demek ki bu, temellendirmeden imtina etme ya da temellendirme yükümlülüğünü azaltma ya da hiç temellendirmeden imtina bir kültür halini almış. Şimdi, yargıyı bundan özerk kılmak, yargıyı bundan bağımsız düşünmek, bundan bağımsız tutmak mümkün değil. Yargı da en nihayet bu toplumun vücuda getirdiği bir yapı.

Kitaplarımız kazı yapmayı yeğledi, bilgiyi servis bir başka uzmanlık sahası. Kitaplarımızı motive eden etik ve adil bir muhakemenin mazisi ve atisi oldu. Zamana direnmek, ilkelerle öncü ve öncüllere sadakatle olasıdır.

Hilmi Şeker: İbrahim bey, sohbetimiz böyle güzel geçiyor. Sağ ol, ilgilendin bu meseleyle.

Aycan: Ben başından beri inandım buna, inandığım ve görev olarak gördüğüm için destek oldum. Konuşurken de kitap gibi konuşuyorsunuz. Makamınıza geldiğimde de kitap gibi konuşmanız dikkatimi çekmişti. Zaten insan bu kadar kitabı yazdıktan sonra yazdıklarını içselleştiriyor, her cümlesi sizin eseriniz ve belleğiniz haline geliyor, yazdığınız şeyler sizinle bütünleşiyor.

Dilin Zenginliği 

Hilmi Şeker: Geliştiriyor İbrahim Bey, Bir, dilimi zenginleştiriyor… İki…

Aycan: Bazı kelimeleri ben de bilmiyorum ve kitaplarınızda hayatımda ilk defa duyduğum kelimelere rastlıyorum.

Hilmi Şeker: Şöyle söyleyeyim İbrahim bey, kitabın sıfır noktası ile bitmesi arasında önemli biz zaman kesiti var. Kitabın ilk cümlesi ile son cümlesi arasında farklar var. Yani araya zaman ve kaynaklar girdikçe ben nicel ve nitel açıdan, dil açısından bir gelişim kaydettim. Bu benim aslında sayılırsa bir yazar ve bir yargıç olarak gelişim sürecimin de tarihidir kitap. Okuduklarımın da bileşkesi oldum.

Aycan: Peki, kafama takılan sorular var; kitaplarınızda bazı kelimeler var, bazı cümleler var; bazı okuyucu diyor ki, şimdi bir cümle yazıyor, bu cümleyi sanki özene bezene inşa ediyor uğraşarak… Yazdığınız cümleleri içinizden geldiği gibi akışına ve gelişine göre mi yazıyorsunuz, yoksa cümleyi, cümleleri, paragrafları, kocaman kocaman bazı paragraflar ve cümleler var, içi böyle hukuk kavramlarının dışında efendim mimari ile sosyoloji ile felsefe ile psikoloji ile iç içe daha başka literatürlerin kavramlarını yerleştirerek araya bir bakıyorsunuz bambaşka bir cümle çıkmış ortaya. Bir hukukçunun kullanmayacağı, hayatta belki kuramayacağı cümleleri kuruyorsunuz. Ya da başka hiç kimsenin bir araya getirmediği 2 kelimeyi 3 kelimeyi yan yana getiriyorsunuz, tarihte bu kelimeler ilk defa yan yana gelmiştir belki, bunu nasıl başarıyorsunuz?

Hilmi Şeker: Şöyle söyleyelim, bu zamanın size kazandırdıkları, yani sizin rezerviniz. Bu rezerviniz bir kitap yazmak için tek başına yeterli değil. Bir başkasının rezervine de müracaat ediyorsunuz yazarken. Ama sadece onlara müracaat etmiyorsunuz, aynı zamanda yazıyorsunuz. Onlar birbirini besliyor, zamanın desteğini alıyor, kaynakların desteğini alıyor, hem yazarlık yapıyorsunuz hem başkasını naklediyorsunuz. Yazdığınız şey bunların bileşkesi haline geliyor. Mesela öyle bir an geliyor ki artık cümleler böyle akıp gidiyor. Sıkıntı çekmiyorsunuz, çünkü 100 kelime ile başladığınız kitapta zaman içinde 6000 kelime ile yolunuza devam ediyorsunuz. Sözgelimi 100 kelimelik bir sermaye ile yola çıkıp 6.000 kelimeye ulaşmak, yazmaya başladığınız manasına da geliyor.

Aycan: Sabır işi evet. Şimdi… Dil ağır, dil gerçekten ağır, dilin ağır olduğunu siz de söylüyorsunuz, açık açık söylüyorsunuz, ama sonuçta bu bir roman değil.

Hilmi Şeker: Bu kaçınılmaz.

Aycan: Okuyucuya da çağrı yapıyorsunuz, “ön yargılı davranma, gel içine bak, ne diyor yazar, öğren, ondan sonra kitabı eleştiriye tabi tut, peşin bir yargıda bulunma, peşinen reddetme” diyorsunuz. Şimdi sorum şu….

Hilmi Şeker: Özellikle ağırlaştırılmış bir dil değil!

Aycan: Evet, ben sormadan sorunun cevabını net bir şekilde verdiniz.

Hilmi Şeker: Özellikle üzerinde çalışmış ve anlaşılmaz kılınmış değil.

Aycan: Çok güzel ifade ettiniz

Hilmi Şeker: Yazarın özellikle böyle bir çabası yok. Yazarın böyle bir stratejisi yok, anlaşılmaz olayım diye; ama yazarın şöyle bir çabası var, yani bir hukukçu zaten sadece hukukçu değildir, sadece hukuk kitaplarından beslenmez. Başka literatürlerden beslenmemesi en büyük hata olur. Mesela, son kitabımda, mimarlık tarihi kitabını okurken, orada kanıtlar üzerine söylenmiş bir sözün aslında tam da hukuka uyarlanması gerektiği yönünde bir kanıya vardım ve o güzel cümleleri kaçırmadım, hukuk okuyucusu hukukun ne kadar canlı olduğunu, diğer disiplinlerden ne kadar çok kavram ithal edebileceğini, düşünce ithal edebileceğini aslında ipuçlarını veriyorum.

Ne yapıyorum, gidiyorum antropoloji okuyorum, gidiyorum mesela tarih okuyorum, başka alanlarda okuyorum. Şimdi, sırf hukuk bilgisi seni beslemez, diğer disiplinlerle çok canlı ve iyi ilişkiler geliştirmiş hukuk yazarlığı yapıyorum.

Hukukçu, bilimi besleyen diğer disiplinlerle iyi ilişkiler geliştirmek, bunlarla doğru yer ve zamanda münasebet kurmakla mükelleftir. Yozlaşmanın sıfır noktası, başını kuma gömen bir hukuk, dil, öğrenme ve anlamlandırma anlayışıdır. Kibir, içe kapanmanın başat nedenidir. İçine kapanan bir dil adalet üretemez, dünyayı yorumlayamaz. Kendini tüketmekten öte bir rol ve işlev üstlenemez.

Yazar Hilmi Şeker, yeni kitabı Süreç Adaleti’ni bizim için de imzaladı

Aycan: O yüzden literatür, başka bilim dalları ile de zenginleşmiş oluyor.

Hilmi Şeker: Tabii… Bir akademisyen demişti ki, siz tıptan kavramlar ithal ettiniz, mesela fobi gibi, hükmün yaşadığı stres gibi, o da hoş karşılandı.

Diplomatik Dil

Aycan: Evet, bazen böyle kavramlar var, bir insan elli yıl düşünse hükmün yaşadığı stres gibi bir jargonu oluşturamaz, bu kelimeleri bir araya getiremez, getirmez de, zaten bu saçma bir şey olur diye düşünür. Bir de şunu görüyorum, diplomatik bir dil kullanıyorsunuz farkına varmadan, kırıcı olmamak adına, belki de bu bir sevgi işareti olabilir, doğrudan şahısları eleştirmek yerine soyut kavram kullanarak insanları kırmamaya gayret ettiğinizi görüyorum. Mesela hüküm diyorsunuz, yargıç demiyorsunuz, başka birisi konuşsa der ki bu yargıçlar ne biçim insanlar sağlam bir gerekçe bile yazmıyorlar der, siz diyorsunuz ki hüküm neden titiz davranmıyor?

Hilmi Şeker: Evet, siz de yakalamışsınız, ben böyle konuşuyorum, bu şekilde ifade ediyorum, bu şekilde anlatmayı tercih ediyorum, kavramlara takılmak burada ömür tüketmek, çağcıl hukukların işi değildir.

Aycan: Meslektaşlarınıza karşı bir hassasiyet diyebilir miyiz buna aynı zamanda, çünkü sizin gerekçedeki esas muhatabınız ve kendileri için yazılan kişiler yargıçlar, savcılar bile değil.

Hilmi Şeker: Burada iki yöntem vardır, ya bir şeyi özgülendiğiniz hedef kitleye anlatırsınız onlarla doğrudan isimleri üzerinden iletişime geçersiniz. Ya da siz ne yaparsınız, bunların yerine başka kavramlar koyar ve kullanırsınız, çünkü eğer siz hedefinize doğrudan doğruya yer zaman kişi belirterek konuşmaya başlarsanız bir risk alırsınız. Reddedilme ihtimaliniz güçlenir ve siz bir yazıyı okutamazsınız. Bir fikri daha sıfır noktasında olumsuz hale getirirsiniz.

Yazının öznel kapsam ve sınırlarını bir yazı iyi hesaplamalı. Sürtünme katsayısını düşürmek, derinleşerek yaygınlaşmanın ilk  koşuludur. Herkes en başarılı olduğu, bildiği şeyi yapmalı.

Aycan: Popüler olan şeyler böyle ama.. Popüler olan ve çok satan, çok dikkate alınan yazılar ve kitaplar böyle aslında. Şahısları, özneleri, olayları doğrudan muhatap alan eserler.

Hilmi Şeker: Bakın, belki de ben aslında bu iki kitap özelinde kalıcı olmayı hedefliyorum.

Aycan: Daha etkili ve kalıcı olur muydu acaba. Mesela, bir kurumun adını hiç zikretmiyorsunuz, bir kurumdan bahsetseydiniz, doğrudan o kurumun hatalarını zikretseydiniz, acaba kitap daha etkili olur muydu?

Hilmi Şeker: Bence olmazdı. Onlar önyargılı davranma belki de sataşma, kara çalma  yahut kitabı reddetme olanağı verirdim. Benim derdim, öznelerle ilgili değil, benim derdim nesnelerle, defolarla ilgili. Hukuk nerede kırılmaya uğruyor, hayal kırıklıkları nerede başlıyor, devam ediyor? Dram ve trajedileri yaratan kusurları açığa çıkarmak, bunlarla mücadele etmek, bir daha oluşmaması için çaba sarf etmek, benim derdim o.

Aycan: Evet, defo kavramını da çok kullanıyorsunuz.

Hilmi Şeker: Tabii. Evet, nerede kırılmaya uğruyor, nerede işlemez hale geliyor, hukukun kendisi aslında insanın karşılaştığı dramı, trajediyi sağaltmaktır, başka bir şey değil. Bilimin bir kolu olarak, aslında estetik ve pratiği, teorinin üzerinden çalıştığı bir alandayım. Hukuk böyle bir alan, hem estetik, hem teorik hem pratik, bunlar bilime kaynak taşıyan kılcallardır. Şanslıdır hukuk o açıdan. Bu üçünün de hedefi, bu trajedi ve dramla mücadele etmek yolunda insanın olanaklarını artırmaktır. Sizin hedefiniz bu ise, o zaman incitmeden bu işi yapmalısınız.  Siz ne yapmak istiyorsunuz? Yani siz boğuşmak mı istiyorsunuz? Yani özneler üzerinden yeni mücadele alanları açıp hedeften uzaklaşmak mı istiyorsunuz? Yani defolarla mücadeleyi azaltmak, sığlaştırmak mı, yoksa öbür türlüsü mü?

Aycan: Enerji kaybı da olur diyorsunuz?

Hilmi Şeker: Tabii…Yayılırsınız özneler üzerinden, aslında ne yaparsınız, asıl hedefinize hem geç varırsınız, varamama ihtimaliniz de yükselir. Ben özellikle sosyal ilişkilerde de sosyal medyada da bunu tercih ediyorum.

Aycan: Evet, esas demek istediğim belki de şuydu; kitabın dikkate alınma oranını düşürüyor mu bu acaba bu tarz soyut kalmak?

Hilmi Şeker: Bence ciddi okuyucular açısından düşürmüyor.

Aycan: Etkisini kırıyor mu?

Hilmi Şeker: Bence kitaptan anlayan insanlar için bu geçerli değil. Belki bazı yazarların öyle derdi olabilir, oda pazarlama işi zaten, benim uzmanlık alanımın dışında.

Aycan: Biraz örseleyici dil, böyle okuyucuyu sarsıcı, yada kitabın esas muhataplarını rahatsız edici, vicdanen huzursuz edici bil dil hiç yok.

Hilmi Şeker: Yok, ben sürtünme katsayısı ile savaşmak istemiyorum. Ben, kişilerle kurumlarla sürtüşmek yerine okunmak, dikkate alınmak ve değerlendirilmek istiyorum. Sürtüşmenin diyalog ve diyalektiğe faydası yok.

Arkadaş, bize bugüne kadar retoriği okutmamışlar!

Aycan: Bütün bu konuşmalardan sonra dönüp dolaşıp Süreç Adaleti’ nin ve Hukukta Gerekçe’ nin önem verdiği noktalara geldik. Hilmi bey, sizce kitapları sadece hukukçular mı okumalı yoksa ekonomistler, edebiyatçılar ve diğer meslek mensupları da okumalılar mı?

Hilmi Şeker: Bence kitaplarımı, herkes okumalı demeyeceğim ama herkes okuyabilir.

Özturanlı: Dili de bence çok yalın… Herkes anlar bence. Buna dikkat edilmiş. Eskiden kullanılan ağdalı hukuk dili yok, onu aşmış Hilmi bey, daha ileri bir dil var.

Aycan: Herkes anlar mı?

Hilmi Şeker: Bence anlar. Okuyan anlar Kitaba en önemli eleştiriler bu noktadan geliyor, ikinci kitabın önsözünde bu konuda bir savunma yapmak zorunda kaldık. Bakınız, usulün kendisi retoriktir. Yani, retoriğin ne olduğunu sıklıkla soruyorlar oysa ben bunu özellikle tercih ettim. Platon’u okudum, ardıllarını da okurken bu kavramla buluştum, Helen’e kadar gittim, gördüm ki bizim usul derslerinin en büyük zaafı şu olmuş.

Arkadaş, bize bugüne kadar retoriği okutmamışlar! Bir hukuk öğrencisinin, usul dersi alan, ceza usul hukuk dersi alan bir öğrencinin ilk yapması gereken şey, bu kitabı yanı başından ayırmamak, onu her fırsatta okumaktır. Ama önce hocanın bunu fark etmesi gerekirdi. Yardımcı kitaplardan soyut bir öğrenme yavan kalıyor. Bunun sıkıntılarını yaşadık yaşıyoruz.

Bazı akademisyenlere buradan teşekkür ediyorum. Bu farkındalığı yaratacak bir çabaları var. Kitapçılara gittiğimde onların ne önerdiğini özellikle soruyorum ve önerdikleri eserleri edinmeye çalışıyorum.

Hilmi Şeker

Özturanlı: Hoca, bir kitap için araç olmalı, yardımcı olmalı, rehber olmalı öğrenciye!

Hilmi Şeker: Tabi ki! Helen Felsefesi bunu tartışmış. Efendim, usulün babası burada!

Özturanlı: Sonra Roma da var…

Hilmi Şeker: Sonra Latin de bunu tartışmış. Müthiş tartışmalar var. Bakınız, Mezopotamya üzerinden, Mısır Uygarlığı üzerinden, efendim Suriye üzerinden, bakınız hep doğudan batıya doğru taşınmıştır. Doğudan geliyor… Biz bunları okudukça bir anlam da yükledik. Şimdi oraya geleyim, dersler bize bunu öğretmemiş, bize bunları okutmamış.

Bakınız ben bu kitaba başlarken kullandığım kelime sayısını bitirdiğimde çok artırmıştım. Bu düşünme yetisinin ivme kazanması demektir. Arada zamanı ve kaynakları da arkasına alarak, rezervleri de arkasına alarak yeni bir dil inşa ettim.

Şimdi bu dil gelişmek zorunda! İlk yazılanlarla son yazılan makalelerimi yan yana koysanız metinlerin iki farklı yazar tarafından yazıldığını iddia edersiniz.

Özturanlı: Şimdi bu dili çoğaltarak başkaları da yazmak zorundalar.

Aycan: Yazdılar, yazdılar. Hukukta Gerekçe’nin ilk baskısından sonra aynı konulu 3-4 tane daha yeni kitap çıktı.

Özturanlı: Hilmi Bey’in kitabına atıf var mı? Hah ha ha!

Aycan: Atıf yok, yok atıf!

Özturanlı: Umarım ki intihal yoluyla haksızlığa maruz kalmamışsınızdır!

Hilmi Şeker: Kitaba atıf yapan doktora tezleri oldu. Ancak, halen görmezden gelenler oluyor Olumlu eleştiriler aldım. İkinci baskıda akademik disiplin için özel bir çaba içinde oldum. Dil üzerinden gelen eleştiriler bitmek bilmiyor. Misal 3000 kelime ile yazan bir insana şunu söylüyorsunuz; “efendim biz sizi anlamıyoruz, bize 100 kelime ile anlayacağımız kitap yaz. Bu mümkün değil!

Özturanlı: Aslında size diyor ki bir takım okuyucu, yazı dilinden çık, şurada kafeteryada oturup konuşuyormuşuz gibi anlat… Yazı dili yapma diyor!

Hilmi Şeker: Evet aynen öyle. Hukuk dikey bir dil kullanır.  Kendine göre bir yaşamı, tarzı ve dili vardır. Onu dil üzerinden hapsedemezsiniz.

Aycan: Şunu mu söylüyorsunuz; en azından hukukçuların ya da akademiye yakın kişilerin bu kitabı şikâyet etmeden anlamalarını bekliyorsunuz?

Hilmi Şeker: Yani beklentimiz bu!

Aycan: Kitabı anlayacaklarını ve jargona alışacaklarını düşünüyorsunuz?

Hilmi Şeker: Bir programda görev alan akademisyen bir moderatör bana, kullanmış olduğum dil ve jargonla ilgili, ben sunumumu yaptıktan sonra meseleyi kapatırken, başka disiplinlerin dilinden istifade etmemi, şakayla karışık olumlu karşılamıştı.

Şimdi ben diyorum ki, kürsünün yaşadığı kriz, hükmün yaşadığı stres, hükmün yaşadığı sendrom, işte sık kullanmış olduğum defo gibi kavramlar başka disiplinlerden ithal edilmiş kavramlardır. Ben o toplantıda kürsüden indikten sonra, yanıma gelerek, konuşmamı çok entelektüel bulduğunu söyleyen de oldu. Aslında yakıştıramamıştı, entelektüel kavramını küçümseme ve basitleştirme olarak kullanmıştı. Jest ve mimiklerden öyle anladım. Oysaki ben araziden getirmiş olduğum bilgileri başka bir dille servis yapıyordum.

Özturanlı: Arazinin kendisini yazsanız büyük hukukçu olmayacaksınız ki, o zaman vakaya odaklanmış basit bir hukukçu olacaksınız. Ama öyle istiyorlar değil mi?

Hilmi Şeker: Aynen öyle, kahvehane diliyle yazılmış bir eser bekliyor, kararlarımızı da böyle yazmamızı bekliyor.

Aycan: Yaygın bir beklenti var; olaydan, kişilerden, güncelden bahsedilmesi ve güncelin odak noktasına oturmasını talep ediyor kitleler. Piyasa bunu istiyor.

Özturanlı: Siyaset de öyle, iş dünyası da öyle, ekonomi dünyası da öyle…

Aycan: Hilmi bey, sanki bir derviş gibi, teknik bir insan gibi, bir mimar gibi mühendis gibi yazıyorsunuz, sanki bir mimar plandan projeden bahsediyor, hiç sinirlenmeden, kızmadan, sakin sakin anlatıyorsunuz. Biraz sanki bu kadar steril kalmak kitabı tarafsızlaştırıyor mu, ya da kitabı bir boşluğa düşürüyor mu?

Hilmi Şeker : Hayır.

Aycan: Kitaplarınız bence her okuyucunun elinin altında olması gerekir. Önsöz yanında bir de sonsöz vardı ancak yayın aşamasında bir kaza sonucunda sonsözün kitaba eklenmesinin mümkün olmadığını duydum.

Hilmi Şeker: Evet, onu sonraki baskılarda telafi edeceğiz.

Felsefenin İlk Sorusu: Neden?

Aycan: Kitabın derinliği karşısında soracak o kadar çok soru var ki, sorular arkası arkasına sıralanıyor, hatta bazı soruları kaçırıyorum. Örneğin kitapta Neden? Sorusuna cevap verdiniz mi? Bu çok önemli bir soru. Bu soru çok basit ve zor bir soru aslında. Neden?  Gerçekten neden? Ben, günü birlik olaylarda bile pat diye neden sorusunu ortaya atmaya çalışıyorum. Durup dururken neden diyorum, yani bu felsefenin de en eski sorusu değil mi zaten?

Hilmi Şeker: Tabii!

Aycan: Neden sorusu karşısında çoğu kişi suskun kalıyor. Diyecek söz bulamıyor, çünkü neden sorusunu açıklamak zorunda. Açıklamayı yapmak istemiyor çoğu kişi.

Hilmi Şeker: Demek ki bu sorunun cevabının verilmesi bir ihtiyaç. Belki aydınlanmanın vücuda getirdiği bir şeydir. Daha ötesi de var… Anlatabiliyor muyum? Bu soruları soracak insana ihtiyaç var.

Aycan: Yalnız, Çok iyi bir yeri yakaladık, ben bunu hiç düşünmemiştim, bilmiyorum siz bu konu üzerinde düşündünüz mü? Hukukta Gerekçe konferansında da birçok soru soruldu. Bu kadar basit bir sorunun cevabı aslında gerekçe. Aslında çok basit, bir şey yazdınız, neden sorusunun cevabını yazdınız! Hukukta gerekçe, neden sorusunun cevabı aslında?

Hilmi Şeker: Tabi… Neden, niçin, nasıl? Eğer buna yanıt verirseniz, düşünceye dönüştürürsünüz. Bakın bir teze dönüştürürsünüz, yani hüküm de bir tezdir nihayetinde, öznel tezlerin vücuda getirdiği nesnel bir tez. Neden niçinlerin tartışmasıyla ortaklaşa vücuda getirdiği bir tez. Değil mi? Şimdi bunun kendisini temellendirmesi lazım. Temellendirmediği sürece kanı olarak kalır. Ne olur bir inanç olur. İnancı düşünceden ayıran nedir? Temellendirilip temellendirilmemesidir.

Daha sonra başka sorular geliyor. Efendim mesela, nasıl bir temellendirme. Onun da ölçütleri var. Felsefi alanda ayrı, yargı alanında ayrı. Her alan kendine göre bir takım ölçütler buluyor, yaslanacağı kriterler oluşturuyor ve onların üzerinden bir temellendirme yapıyor. Hem nitelik açısından hem debi açısından. Yargının da temellendirme açısından kriterleri var. O kriterleri geliştiriyor sürekli.

Nihai hedef şu: toplumu inandırmak ve yargılananları ikna etmek. Temellendirmenin belki de öznel ve nesnel iki tane hedefi var: nihai hedefi: bu iki özneyi inandırmak ya da ikna etmek. Tabi gerekçenin geliştirdiği özellikler bundan ibaret değil. Toplumun yargıyı denetlemesi, demokratik denetim, kanun yolu ve savunma hakkının etkin kullanımı ve rasyonel bir hüküm inşa ihtiyacı onu motive eden diğer özellikler olarak sayılabilir.

Gerekçeyi besleyen ve ihtiyaca dönüştüren sebeplerin ne zaman nerede duracağını kestirmek zordur. Yargıç meşru makul ve doyurucu gerekçeler bulamıyor ve tedarik edemiyorsa yargılama sendroma girmiş demektir.

Aycan: Neden sorusunun cevabı mutlaka temellendirilmeli. Neden? Neden yargıç böyle karar verdi? Hiç kimse sormuyor, neden bu şekilde bir hüküm kuruldu. Sadece isyan ediyoruz, bu böyle olmaz diyoruz, yargıca neden böyle sorusu az soruluyor. Hukukçular da soru sormayı bilmiyor mu acaba?

Hilmi Şeker: Yani şunu söyleyeyim, iyi yargıçlarımız var. Toplumla ibralaşma çabası içinde olan ve buna değer veren.  Bunun çok örnekleri var. Bir o kadar da toplum kamu ve bireyle hesaplaşamayan ibralaşmayan yargı kararları var. Ama şunu söyleyeyim, geleneksel yargı anlayışı, gerekçenin geliştirdiği özelliklerden, gerekçenin misyon ve geçmişinden verdiği mücadeleden bihaber. Bunun bir çok sebebi var.  Yani, alışkanlıklarımız var, tutuculuğumuz var, belki içtihatların yardımı olmaması, biraz gelişmemesi, nedenlerinden bir tanesi de budur. İçtihatların yargı kararlarının gerekçe ile ilgili ödevlerini disipline eden bir standart servis ettiği söylenemez. Yani, çok otoriter bir duruşma salonundan gerekçenin özellik geliştirmesi mümkün değil, bunu anlatmaya çalışıyorum.

Hem bir dava dilekçesinin kendini temellendirmesi hem bir ara kararın hem de bir hükmün kendini temellendirmesi gerekir. Bakın bunların hepsinin kaderi aynı. Yani, atmosfer gerekçenin kendini temellendirmesine müsait olması lazım. Siz ceberut bir yargılama anlayışından geliyorsanız gerekçenin filizlenmesi mümkün değildi. Bu bir seraptır. Ama demokratik bir yargı kültüründen geliyorsanız veya yargı sisteminizi çoğulculuk üzerine inşa etmişseniz gelişirsiniz. Böyle bir muhakeme anlayışı, yurttaşa davasının akıbetini hazırlayan sebepleri izahta güçlük çekmez, Bunu ödeve evirir.  Gerekçe ve temellendirme inanılmaz bir şekilde önünü açmış sayılırsınız.

Gerekçe bir yeri terk ederse, yargı sorun çözmez, sorunun adli bir uzantısı haline gelir. Şimdi buna bağlı olarak sorular gelir, gerekçeyi ve temellendirmeyi motive eden sorular art arda gelir. Yargıç soluk alamaz.

Aycan: Hukukun yerleşik bir dili var, klasik kavramları var, buna hukukçular alışmış durumda ve bu kavramların temel olarak doğru olduğu düşünülüyor, yerleşik hal almış, norma haline gelmiş, değişmez, değiştirilemez, değişirse öksüz kalırız, kriz çıkar ve boşa düşeriz anlayışına bağlı olarak üst norm olarak tutulan temel kavramlar var, oysaki gerekçe bunlardan daha bağımsız bir şey, illa o dile hapsolacak diye bir kural yok, o dil şart değil, yada başka bir dille de gerekçe sunulabilir, başka bir dille de bir karar çıkmışsa, o karar her neyse onunda gerekçesinin yazılması lazım değil mi?

İyi yada kötü, hükmü oluşturduk evet, arkasından bir gerekçe yazacağız, yukarıdaki norm ile ilgilenmiyoruz, ne dediysen dedin, istersen saçma sapan bir hüküm kurmuş ol, ama bana gerekçe yaz diyoruz, neden bunu yaptığını yada neden yazdığını söyle. Dolayısıyla, hukukun yukarıdan, otoriter bir dille oluşmuş kavramları var. Bir de daha çok evrensel metinleri düşünelim, emredici bazı kurallar var, bir de o normlara uygun olarak karar verildiğini düşünelim. Gerekçe bunlardan bağımsız olmalı değil mi? Anlatabildim mi bilmiyorum. Biraz dolambaçlı oldu ama…

Hilmi Şeker: Efendim, Yargıyı bir çok yerde durarak tanımlamak, bir çok perspektiften rol ve işlevini belirlemek, üzerinde saatlerce konuşmak mümkündür. Bunlar bir yana yargının devletten, iktidardan bağımsız olarak yapılanması, hatta kendisinden korunması gerektiği konusunda bir konsensüsün olduğu izahtan varestedir.

Nesnellik kavramı, mahkemelerin devlet, iktidar, kamu, toplum ve bireylerle ilişkisini disipline etmeye ve yönetmeye, sevke özgülenmiştir. Herkes bilir bunu. Bu kavram ve gereklerine sadakat eden bir muhakeme ve öznelere ihtiyacın sonu yoktur.

Nesnelliğin geliştirdiği enfes özellikler vardır, günümüz yargısı soluksuz bu gelişmelerden gözünü ayırmamalı, toplumla ilişkisizliği nesnellik olarak tanımlamaktan da vazgeçilmelidir.

Aycan: Hah, tam da şunu demek istiyordum, hukukun emrinde olması gereken otoritenin tazyikiyle hüküm veriyorsan bile bize bunun gerekçesini söylemen gerekmez mi? Otorite böyle istiyor böyle yaptım, de. Yada, insan hakları böyle emrediyor, böyle yaptım de. Çevre, doğa bunu istiyor ben bunu yaptım. Bunlardan bağımsız ve özerk değil mi gerekçe? İlla demokratik normlara göre verilen hükümlerin değil, insan haklarına uygun ya da aykırı tüm kararların gerekçeli olması gerekmez mi? Çok özür dilerim böldüğüm için.

Hilmi Şeker: Az önceki yere geliyoruz. Yargı sisteminizi gücün uzantısı tahkim edeni olarak dizayn edebileceğiniz gibi, devlet ve toplum arasındaki krizi aşmaya odaklanan üçüncü göz yahut gücü denetleyen demokratik misyon olarak yargı tasarlayabilirsiniz.

İkinci modelde, yargı olası bir gerilimi gücü kontrol ederek aşar. Yurttaşı ve toplumu güvenceye alır. Hak ve özgürlüklere kol kanat gerer. Devleti, özgürlük ve haklara saygılı olacak şekilde disipline eder. Güvenlik ihtiyacını da dengeleri gözeterek gidermeye çalışır. Bunun gerekçeye yansıması olacak elbet. Bu tercihler gerekçeyi tetikleyen belirleyici etkenlerdir.

Yani, siz yargınızı nasıl inşa ederseniz, gerekçeyi de yani gerekçe ile ilgili olarak da beklentileriniz değişir. Gerekçe buna göre pozisyon alır. Aslında bu sorunun içinde şu da mı vardı; sanki şöyle bir soru da mı sordunuz bana; bu kavramlarla oynanabilir mi? Bu hukuki kavramlar değişmez midir? Sanki öyle bir şey mi sordunuz?

Aycan: Şöyle de denebilir mi; değişmez gibi duran kavramlar aslında yukarıda bir otorite gibi duruyor, yargıç da bunun cenderesinde hareket ediyor?

Hilmi Şeker: Şimdi eğer tutucu davranırsanız, biliyorsunuz, içtihatlar yargıyı kontrol edebiliyor,  hem ideolojik açıdan hem politik açıdan bir kontrol aparatıdır, bir kontrol aracı ve aygıtıdır, siz yargıçları yani bir yargıç kararını, hükmünü siz ne yapabilirsiniz, sitemin vücuda getirdiği içtihatlar ve araçlar aracılığıyla kontrol edebilirsiniz, bu tercihtir sizin için.

Yargıcın bunlarla mücadele imkanı vardır, zayıf da olsa. İçtihatlarla mücadele edebilir, özgürlük eksenli bir yetki kullanarak bu yönde bir yargıçlık anlayışı geliştirebilir. Yani, toplumsal beklentilerin umarların misyon edinip ve burada durarak bu içtihatlarla mücadele edebilir. Bu mücadele başarılı olur yada olmaz, onu bilemeyiz ama, çünkü; nihayetinde bu bir yargıç, tek bir kişi veya birkaç yargıç, fakat sistem de bu görüşler üzerinden dönüşüyor ve inşa oluyor.

Yargıcın görevi de bana göre, bir başka olasılığın peşinden koşmaktır. Yargıç nerede durmalı, yani nerede durarak yargıçlık yapmalı diye bunu irdelemek lazım. Yargıç yorumla ayakta kalır ve günlük işidir yorum. Aşkınlaşan bir yorum, hukuku yozlaştırabilir.

Toplum birey ve kamuya yaşamı dar edebilir. Yorumlar, yasayı hukuka dönüştürecek bir misyon yüklenmeli. Hükmün hedefi, deontolojik bir muhakemeyle gerçeğe ve olabiliyorsa ötesine ulaşmak olmalı. Gerekçe bu süreçlerin kontrol edilmesine yarayan veya burayı aydınlatan bir projektördür.

Aycan: Tam bu bağlamda iki soru var; yargıç devletin en güçlü adamı mıdır? Adam kelimesini tırnak içinde kullanmış olayım.

Hilmi Şeker: Bu sorunun cevabı yargıcın tercihine ve bakış açısına göre değişir. Yargıç kendisini öyle tanımlıyorsa devletin uzantısı haline dönüşür. Sistemi besler. Tahkim ederek kurumsallaştırır.

Aycan: Devletin uzantısı olmayı devletin bir organında çalışmak olarak soruyorum, hükümetin demiyorum devletin diyorum.

Hilmi Şeker:  İsterse memurlaşabilir evet.

Aycan: Evet, memur mudur sorusu da soracaktım. Yargıç devletin memuru mudur?

Hilmi Şeker: Değildir! Doğası gereği değildir.

Aycan: Yargıç memur değilse, benim bildiğim şu; yargıç devleti de yargılayan kişidir. Halbuki, devlet bile yargılayabilen bir insandan bahsediyoruz, bu kişi çok güçlü olması lazım, devleti bile zapturapt altına alabilen bir kişiden bahsediyoruz. Çünkü kanunlar var ve devlet diyor ki sen kanunlara uymak ve onlara göre karar vermek zorundasın. Dolayısıyla yargıçlar bu gücün farkında mı, bu gücü kullanıyorlar mı, kullanmak zorundalar mı? Yasanın emri bu mu?

Hilmi Şeker: Aslında bu yargıcın eğitimi ile doğrudan ilgilidir. Yani, iki yolunuz var, bir; eğer sistem sizi devletin uzantısı bir yargıç olarak biçimlendiriyorsa sizin bunu fark etmeniz bir ihtimal, siz eğer yargıçlığın tarihsel kökenleri üzerine biraz düşünmemişseniz, bu eğitimin dışında beslenmemişseniz, bir sapmanız olmamışsa bu anlamda, dolayısıyla kendinizi yeniden tanımlamanız mümkün olmayacaktır. Fark edemeyeceksiniz.

Ama siz eğer bu alemin ve anlayışın dışına çıkmışsanız, dışarıdan bu halin neye hizmet ettiğini, sizi nerede tuttuğunu değerlendirme imkanı bulabilirsiniz. Bu aynı zamanda değişimin başladığı manasına gelir.  Bilinç kendinize dışarıdan bakmanızı öğretir.

Hak ve özgürlüğü misyon edinmiş bir yargıç anlayışı mı yoksa gücü arkasına almış bir yargıç anlayışı mı? İkisi arasında dağlar kadar fark vardır.  Devlet ile özgürlükler arasındaki krizi sevk ve idare biçimi bu farklılıktan beslenir.

Aycan: Bu söylediğinize istinaden şunu soracağım; mevzuat diyor ki, yargıçlar bağımsızdır, tarafsızdır; diyor ki, yargıçlar devleti denetlemeli; anayasa diyor ki, devletin her türlü tasarrufu yargı denetimine tabidir, yargıcın denetimi altındadır, devletin kabul ettiği bütün sözleşmelerde, HSK’nın sitesine girelim, TBMM’nin sitesine girelim, adalet bakanlığın sitesine girelim, hepsinde tek tek yargıçların uyacağı kurallar yazıyor, yargıç kanunlara göre davranmalıdır, yargıç gerekçeli karar yazmalıdır, teker teker hepsi sıralanıyor, yazılı olarak orada duruyorlar. Pekala, yargıç bunları neden dikkate almaz?

Toplumdan kopuk bir yargıçlık olmaz.

Hilmi Şeker: Bir örnek üzerinden gidelim, mesela yansızlık, nesnel yansızlık hukuk fakültelerinde öğretilir fakat çok sığ bir nesnellik tanımı yapılır. Bu tanımın negatif şöyle bir etkisi vardır, nesnelliği bir ilişkisizlik olarak tanımlar. Nesnelliğe yüklenen anlamı abartarak, ferdi olduğu toplumla arasına bariyer inşa eder. Kendisine yabancılaşır. Toplumla ilişkinizi sıfırlarsınız.

Toplumdan kopuk bir yargıçlık olmaz. Eğer siz toplumdan kopuyorsanız aynı zamanda devlete daha çok yaklaşırsınız ve devleti yargı üzerinden kontrol etmeniz giderek güçleşir. Anlatabiliyor muyum? Siz belki bir noktadan sonra memurlaşırsınız. Demek ki bir tarafta toplum, bir tarafta da güç var. Yargıçlık eğer bir tercih yapacaksa, hak ve özgürlüklerden yana bir pozisyon almalıdır. Eğer siz bunu ayırt edemiyorsanız, yani bunun ayırdında değilseniz pratiğiniz de farklı gelişecektir.

Bir yanda teorik bilgiler, ve onu takmayan bir yargıç, bir yanda da kendini yeniden tanımlamış, korunması gereken ögeleri ve yeri yeniden tayin etmiş bir yargıç; ikisinin arasındaki fark da kararlar üzerinden kendini gösterecektir. Birisi özgürlükleri kısıtlayacak, sığ ve etik olmayan yorumlarla hak ve özgürlüklerin önünü kesecek, onları çileye yatıracak öteki de etik yorumlarla bu krizi aşmaya çalışacaktır. Bunların demokrasi ile de ilişkisi vardır. İkincisi hukuku, demokrasinin güvencesine dönüştürerek çoğulcu bir toplumu yargıyla inşa ederken diğeri, demokrasiyi paçasından yakalayarak yaşamı çekilmez kılacaktır.

Aycan: Şimdi, söylediklerinizi anlıyorum, lakin ikna olamıyorum. Şimdi bu kadar büyük çelişki kabul edilemez. Bazı devletler vardır, örneğin Çin, örneğin İran, fikri sınai hakları tanımıyorum diyor, ben bunlara ilişkin temel hakları ve uluslararası değerleri takmıyorum diyor, istediğim fikri, kitabı, projeyi taklit ederim, benim öyle bir mevzuatım yok diyor, işte batılı firmalar gidiyorlar orada taklitle mücadele edemiyorlar, orada araba da taklit ediliyor, bilgisayar da yapıyor, inovasyon hırsızlığı da yapıyor, bu devlet yapısı tırnak içinde söylüyorum “dürüst davranıyor”, diyor ki ben tanımıyorum.

Ama bizim kanunlar orada duruyor, sırayla okuyalım teker teker, her şeyi en ince detayına kadar yazmış, çok da uzun zaman önce değil birçoğunu daha yeni yazmış, bütün parlamento onaylamış hep beraber, iç hukukun otomatikman bir parçası haline gelen uluslararası anlaşmaların çoğu da zaten parlamentoda ihtilafsız şekilde onaylanıyor.

Bizim anayasamızda da yazıyor, uluslararası sözleşmeler iç hukukun ve mevzuatın bir parçasıdır, kanun gibidir, hatta Anayasaya göre kanunların da üzerindedir, olası çelişki de çelişkiyi lehine çözecek bir güce sahiptir. Şimdi, uyum olmayacaksa neden yazıyor, yazdıysa neden uygulamıyor?

Parlamento onayladıysa ve uygula dediyse ki; parlamento yargıçlara ver yargı kurumuna bunları uygulama ödevi veriyor, yargıçlar bunu uygulamaktan neden imtina ediyorlar? Uluslararası içtihada vurgu yapan ya da doğrudan uluslararası içtihada atıf yapan onu önemseyen çok az sayıda hüküm var, doğrudan atıf yapan, şu hüküm, şu sözleşme şeklinde hüküm kuran çok az sayıda mahkeme kararı var.

Hilmi Şeker: Bakın, bakın ben sorunuzu iyi anladım. Bu durum eğitimle ve yargıç etiği ile ilgilidir. Yargıç etiği çok önemlidir. Akademi sizi biçimlendiriyor.

Aycan: Adalet Akademisi mi?

Hilmi Şeker: Tabii. Devletin uzantısı olarak oradan yargıç yetişiyor. Yargıçlar orada her türlü eğitimi alıyorlar. Sorunuzun cevabı buradaki paradigma ile ilgilidir. Burada sizi sınır ötesi insan hakları metinlerinden istifa edin, etmelisiniz demelidir. Yargıç eğitiminde bunun önünü açmalısınız.

Aycan: Araya giriyorum kusura bakmayın, uluslararası kavramını kullanmıyorsunuz, sınır ötesi diyorsunuz. Çok dikkatimi çekti.

Hilmi Şeker: Evet, bir eğitim bunu dert etmiyorsa ve yargıca siz devletin uzantısısınız diyorsa, yurttaşla devlet arasında bir kriz meydana geldiğinde, devletle hak ve özgürlükler arasında bir buhran meydana geldiğinde tercihinizi devletten yana kullanın diyorsa bir eğitim, yargıç da en nihayetinde bu eğitimin bir uzantısıdır, gelecekteki pratiği de bu eğitim belirleyecektir, şekillendirecektir. Çünkü, bakın, hizmet içi etiğimler kursalar aslında teorik olarak buna hizmet ediyor, fakat bir yerde bir kırılma yaşanıyor pratikte, bu da zannedersem bu eğitimin bir bölümünden kaynaklanıyor.

Zannedersem mesele şuradan kaynaklanıyor; hak ve özgürlükler konusu olursa devleti tercih edin, yani güvenlik kavramı mı özgürlük kavramı mı? Bunun yargıya yansımaları olacak haliyle. Anlatabiliyor muyum? Bunun bir izdüşümü olacak. Siz hak ve özgürlüklerin gelişimini devletin bekası ile ilişkilendirirseniz ve bunu öne çekerseniz, başat hale getirirseniz bir yargıç eğitiminde, siz aslında usulü de ileriye dönük olarak biçimlendiriyorsunuz. Yani burada aslında yasalardan tamamen bağımsız, metinlerden tamamen bağımsız bir… ne diyebiliriz buna…

Aycan: Kötü uygulama mı desek…

Hilmi Şeker: Hayır, bir örtülü metin diyelim, bir örtülü akıl, evet bir akıl var, bütün bunların üzerinde bir akıl var, yani güvenliği esas alan, gerektiğinde özgürlükleri güvenlik için feda edecek bir akıl. Oysa güvenlikle özgürlük çelişkisinin doğru bir eksen de yargı tarafından yönetilmesi, çelişkinin özgürlükleri ve hakları tehdit eden bir neden olmaktan çıkarılması gerekir.

Olası bir ikilemde etik devreye girerek yargıca yön vermelidir. Etiğin işi ve işlevi budur. Yasayı, ahlakla kontrol etmek.

Aycan: Özgürlük eğitimini de kendisi veriyor ama…Ona rağmen mi?

Hilmi Şeker: Evet, ona rağmen! Bir eğitim şunu söyleyebilir, efendim güvenlikle özgürlükler karşı karşıya geldiğinde tercihinizi güvenlikten yana yapın, o zaman ne demiş oluyoruz? Örneğin; bir devlet malı haczedilebilir mi haczedilemez mi? Orada yargıcı ne yapıyorsunuz, bu paradigma üzerinden bir yargıcı hüküm vermeye icbar ediyorsunuz, bu çerçeveyi kendiniz çiziyorsunuz. Bunun icra alanındaki yansımalarından birisi budur, diğer alanlarda mesela kamulaştırmada farklıdır.

Bu nedenle, bu işte mücadelede etik ilkeler önde olması gerekir, normlar açısından dünya bunları nasıl başarmış, onları referans alarak ilerleyebilirsiniz, onları model alabilirsiniz, bunların dışında başka bir şeyi model alırsınız, bunların mutlaka bir yansıması olacaktır.

Mesela bizi yakın zamanda, kamunun finanse ettiği  hizmet içi eğitime aldılar, dediler ki sizi adil yargılanma hakkı konusunda hizmet içi eğitime alacağız, ben bunu ciddiye aldım, alanımı da belirledim, gittim orada çalıştım faal olarak. Sonra geldim, orada öğrendiğim bilgileri dinlemekle yetinmedim, orada tuttuğum notlarımı sıraya koydum ve değerlendirdim. Bir başka yargıç bunu yapmayabilir.

Peki bizi denetleyenlerin bunda payı var mıdır? İçtihatların… Vardır tabii… İçtihat kendisine sınır ötesi metinleri almalı, kadim metinleri almalı, evrensel kuralları almalı, hak ve özgürlüklerle ilgili ve onların önünü açan müktesebatı almalı. Değil mi ama? Bir yaklaşıma sahip olmalı. Onu yapmıyor işte! Tutucu, paternal içtihat üretiyor. İçtihatın bu derece önemsendiği bir başka yer var mıdır? Bilmiyorum. Birleşik Krallık ve Amerika’yı kıskandıracak bir içtihat tutkusu, içtihatları daha çok çalışma ve üretmeye zorluyor.

Ben mevcut çalışmayı yeterli bulmuyorum. İstinaf sistemi, mazeretleri bir müddet sonra askıya alacak. Gerçeklik yargısına ilgi yerini klasik ödevi ifaya bırakacağı konusunda beklentim fazla..

Aycan: Bağlantılı gitmek için soruyorum; bundan yaklaşık 8-10 yıl önce zamanın başbakanı idi sanırım, demişti ki AB reformları çerçevesinde biz reform yapıyoruz, getiriyoruz, işte Kopenhang kriterlerini getiriyoruz, yada insan hakları belgelerini getirip çatır çatır yasalaştırıyoruz, ama bürokrasiden, daha doğrusu yargı bürokrasisinden direnç var, insan haklarını içselleştirerek uygulamıyorlar. Özet olarak bunu söylüyordu. Parlamentonun da temsilcisi olan bu kişinin dedikleri çok dikkat çekiciydi, o dönemde öyleydi, o zamanki siyasal süreç bunun dikkate alınmasını ve yerleşik kültürün değişmesini savunuyor idi. Yada savunuyor gibi görünüyordu bilemiyorum.

Hilmi Şeker: Bir yerde bir kırılma oluyor. Mesela, içtihatlar bu dönüşüme izin veriyor mu? Vermiyor! Siz, içinde insan hakları kavramı bulunan bu karar ne kadar kabul görüyor, hak ve özgürlükler acaba içtihatlar üzerinden ne kadar kabul görür? Bunun bir tartışılması lazım.

Yani yargı, aşama aşama, tutucu içtihatlar üzerinden de bir örtülü engelleme yapabiliyor… Bu konunun akademik çalışmalar tarafından büyüteç altına alınması gerekir.

Aycan: Bir de şunu belirtmek istiyorum, uygulamada gördüm sanki; bazı kararların otoriter bir zihniyetle hareket edip bu bakış açılarını uzun uzun gerekçelendirdikleri oluyor. Mesela bazı savcılık kararları, iddianameler, takipsizlik kararları, takipsizliğin kaldırılması kararları gibi yerlerde de gördüm…. İnsan haklarına dayalı içtihatlardan işine yarayan kısmını alıyor, bütüncül olarak başka bir anlama gelecek karardan o pozisyona uygun olacak kısmını alıyor, bütününü gizliyor, sadece işine yarayacak kısmını oradan cımbızlıyor ve onu yerleştiriyor kararın içerisine. Bu da bir gerekçe midir?

Hilmi Şeker: Evet, bu bir gerekçedir ama defolu gerekçedir. Yani, sözde gerekçe olur. Şeklen gerekçedir ama en azından diyelim ki pozitif metinleri lehe tüketmemiştir, hep aleyhe kullanmıştır, dayanağı bakımından en azından şunu diyebiliriz, demokratik bir gerekçe değildir. Tezlerden birini dışlamıştır, ya da birkaçını dışlamıştır.  Bunu da gerekçe üzerinden ustalıkla yapmıştır. Manipülasyon yapmıştır aslında. Anlatabiliyor muyum? Bu bir gerekçe defosudur. Kabul edilebilir bir gerekçe değildir.

Aycan: Okuduğumuz zaman özgürlük aleyhine bir bakış açısı ile silsile halinde, gayet mantıklı, çok mantıklı bir şekilde yazılıyor.

Hilmi Şeker: Habis gerekçe kendisini kılıflama becerisine sahip ve bunu sürdürülebilir kılan özellikler geliştirebiliyorlar. Saikleri örtebilir. Aslında insan hak ve özgürlüklerine hizmet etmezsiniz ama hizmet eder gibi görünebilirsiniz. Bu yeti ve yeteneğe sahip ve hukuku manipüle eden gerekçeler yok değil.

Aycan: Bir husus var; şimdi her ne kadar beğenmesek de şuna atfen söylüyorum son dönemdeki gerekçesiz kararlara, toplumu takip edemeyen içtihatlara ve özellikle de isim vermeden Yargıtay’a çok sert eleştirileriniz var, diyorsunuz ki, kendisini tüketti bitirdi.

Hilmi Şeker: Bunu makalelerde de yazdım.

Aycan: Biraz geriye gittiğimizde, 50’lerde 60’larda 70’lerde Yargıtay’ın çok nitelikli ve gerekçeleri detaylı ve mantıklı güzel kararları var. Onları artık biz göremiyoruz, daha az görmeye başladık. Sizde aynı kanaatte misiniz, bakıyoruz kitap gibi yazılmış kararlar yazılmış, bilimsel yayınlara atıflar yapan, en azından 3-5 bilimsel içtihattan alıntı yapan paragrafları olan, daha önceki birçok kararı izleyen kararlar yazılmış, son zamanlarda azaldı mı bu?

Hilmi Şeker: Azaldı, bizim sistemimiz kuramsal ve teorik açıdan kendini içtihatlara yaslamamış. İçtihatlar sadece bir kaynak olarak düşünülüyor. Hukuki güvenlik ilkesini temine matuf kaynaklar. Başka amaçla ve başka misyonları da var ama genellikle hukuki güvenlik ilkesine çok fazlaca hizmet ediyorlar, içtihatlar, yani belki de Anglosakson hukuk sistemini, yani içtihattan beslenen o sistemi imrendirecek kadar bir içtihat tutuculuğu var, neredeyse iç cebine bir içtihat alan avukat davayı o içtihatla bitirebiliyor, kazanabiliyor veya kaybedebiliyor. Yine yargıç, yanına aldığı bir içtihatla, muhakeme veya bir hükmün kaderini değiştirebiliyor.

Aycan: İçtihattan kastınız, buradaki içtihattan kastınız, yüksek yargının vermiş olduğu herhangi bir karar mı? Yoksa gerçek bir içtihat mı?

Hilmi Şeker: Evet herhangi bir yargı kararından bahsediyoruz.

Aycan: Adı içtihat yani, özünde bir içtihat değil mi?

Hilmi Şeker: Ben pratikten hareketle örnek vereyim, üçüncü derece mahkemesinden verilen bir yargı kararı. İçtihadın içtihat olabilmesi için birçok ölçüt üstünden test edilmiş olması lazım. Birçok kriterleri aşması lazım.

Bakın emsal olabilmesi için, bir uyuşmazlığın yazgısını, kaderini tayin edebilmesi için daha fazlasına ihtiyaç var. Bu anlamda sistem içtihatlardan beslenmeyi seviyor. Bu biraz da gerekçe üretmenin, temellendirme defolarının da bir zaafı. Çünkü içtihat sizin düşünce üretmenizi engelliyor, düşüncesini bir başka kurum veya aklıyla sınırlıyor. Bu donmanın sıfır noktasıdır. Bu aşamadan sonra eğer fetişizm başlarsa gerekçenin özellik geliştirmesi ve kendisini yarına taşıması mümkün olmaz.

Peki, hiç mi içtihatlara bakmayalım? Bakalım ama içtihatların referans alınabilmesi için imrenilecek vaziyette olması lazım, öykünecek nitelikte ve debide olması lazım. Şimdi bakın, bu çok önemli bir şey…

Hilmi Şeker ve İskender Özturanlı röportaj sırasında hararetli tartışmalar da yaptılar

Aycan: Ben bunu çok önemsiyorum, içtihat deyince hemen klasik içtihat anlaşılıyor, benim kastettiğim derinlemesine yazılan içtihatlar. Önüne gelen konuyu etraflıca ve teorik açıdan ikna edici biçimde yazan içtihatlardan bahsediyoruz.

Hilmi Şeker: Şimdi bakınız, üçüncü derece mahkemesinin veya ikinci derece mahkemesinin vermiş olduğu kararların emsal olabilmesi için bazı koşulları yerine getirmesi gerekir. İkincisi, bunlar gerekçenin önünde, gerekçenin gelişmesi önünde bir engel değil, tam tersi taşıdıkları ile verdikleri ile aslında kolaylaştırıcı olmaları gerekiyor. Onun için ben, daha iyi olmaları için bir miktar saldırıyorum içtihatlara. Belli bir aşamadan sonda içtihatlarla ilişkimi kestim. Çünkü benim bir yargıç olarak düşünce üretmemin, yani mesleğimi geliştirmemin önünde ciddi bir engele dönüştü.

Alıyorsunuz oradan bir içtihat, ona yaslanıyorsunuz ve yükümlülüğünüzü yerine getirmiş sayılıyorsunuz. Günün gelişmiş uyuşmazlıklarını, dünün içtihatları ile çözemezsiniz. Bunun adı anakronizmdir. Bir yetmezliğe düşersiniz. El alemin yargısı hamle yapar, esnekliğinden ötürü, siz de ne yaparsınız, yerinizde patinaj yaparsınız.

Memleketin, esneklik yeti ve yeteneği güçlü tecrübeye ihtiyacı var. Helen ve Latinlerin üzerinde kafa yorduğu görelilik, Fizik ilmini şaha kaldırdı. Hukuk bundan azade olamaz.

Aycan: Esneklik normlara bağlı olmamak anlamında değil herhalde?

Hilmi Şeker: Değil tabii. Hukuki güvenliği elden bırakmadan, somut olay adaletine varmak gerekir. Somut olayın özellikleri ile uyumlu bir hüküm inşa etmek. Başka bir şey değil. İçtihatların adalet değeri yüksek olmalı.

Aycan: Bambaşka bir sorum olacak. Biz kanunları okuduğumuzda, her kanunun başında bir gerekçesi olduğunu görürüz. Birçok kanunda var, bazılarında kısa, bazılarında çok uzun gerekçeler var, hatta bazılarında bir kitap olacak kadar uzun uzun gerekçe var, komisyonda yazılıyor gerekçe, genel kurula sevk edilirken gerekçesi yazılıyor, tasarıyı ya da yasa önerisini sunan kişiler gerekçe yazarak meclise sunuyorlar, ama mutlaka bir gerekçesi var. Yasalar meclise geçtikten sonra önümüze bir metin geliyor, yargıç bu yasanın hükümlerini uygulayacak ve uyguluyor somut olaya. Uygularken, yargıçların kararlarında ya da gerekçelerinde, yasaların gerekçelerine yeteri kadar atıf yapılıyor mu?

Hilmi Şeker:  Yok denecek kadar az.

Aycan: Yasanın amacına uygun yorum yapmak için bu gerekli bir şey değil mi?

Hilmi Şeker: Gerekli. Burada tabii, yasa yapıcının bir normu vücuda getirmek ve o normun uygulamasını emretmekle neyi temin etmek istediği ile ilgili bir sorunun yanıtını bu gerekçeyi okumadan bir hükmün amacına ulaştığını ya da gerekçenin kendini temellendirdiğini söylemek mümkün değildir. Bu çok önemli bir rezervdir, çok önemli bir kaynaktır. Yargıç bundan istifade edebilir ve etmelidir de. Yani elindeki bir ihtilafı bir krizi çözerken bunu da bir kaynak olarak elinin altında bulundurmalıdır. Bir kriz anında…

Aycan: Yasanın sadece lafzına bağlı kalınıyor, yasanın amacı neydi acaba? Onu neden gözetmiyoruz. Bu kanun neden çıkarılmış? Onu sormuyoruz

Hilmi Şeker: Tabii.

Aycan: Hızlı akan bir çağda, hızla dönüşen bir toplumda, ekonomide, hayatın hızla aktığı, teknolojinin, şehirleşmenin, göçün bu kadar yaygın olduğu bir toplumda, 20 yıl önceki, 30 yıl önceki yasa amacından sapabilir. Ya da o lafzın o zamanki anlamıyla bugünkü anlamı farklı bir yere düşebilir. Yargıcın o yasa yapılırken yazılan gerekçeye müracaat etmesi gerekmez mi?

Hilmi Şeker: KKesinlikle. Yargıç zengin ve çoğul bir rezervden beslenmeli. Aslında yargıcın kaynak sorunu yoktur, bir kriz anında pozitif metinler dışındaki diğer metinlere de müracaat etmelidir. Hukukun genel prensiplerine, kadim ilkelere… Bunun önünde bir engel yok.

Çünkü yargıcın elinde bir kriz anında derhal istifade edebileceği iki tane önemli araç var. Takdir hakkı ya da kıyas yapmak. Yargıç inanılmaz iki tane araca sahip. Bu iki enfes buluş bahaneleri hükümden düşürmektedir.

Aycan: Pekâlâ! Hemen şunu sorayım: Bu yasalar, yönetmelikler ve diğer tüm mevzuat yayınlanırken gerekçeleri ile birlikte yayınlansa fena olmaz mı? Faydalı olmaz mı?

Hilmi Şeker: Bu ihtiyacı gideren kitaplar var, ama bence gerekçeleri de olmalıdır. Olmalı!

Aycan: Kanunun başında gerekçesini koysun.

Hilmi Şeker: Yargıç, hemen elinin altındaki mevzuatın hem gerekçesine çok kolay ve hızlı bir şekilde ulaşmalı. Şimdi günümüzde buna ulaşmak zor mu bilmiyorum.

Aycan: Zor. Kanunların gerekçelerini hızlı ve pratik bir şekilde bulmak çok zor.

Hilmi Şeker: Belki TBMM’nin kaynaklarına gidecek ve bir şekilde bulacak. Ama anlaşılıyor ki Adalet Bakanlığının yargıçlara bu hizmeti sunması gerekir.

Usul, Mobbing Yapmamalıdır

Aycan: Sunabilir. Çok zahmetli bir iş. Bir vatandaş bile, şimdi 7000 civarında yasa çıkmış, 7000 yasa varsa hepsini bilmek imkânsız, vatandaş ya da yargıç adalet bakanlığının sitesine ya da resmi mevzuat sitesine girdiğinde, bu kanun neden çıkmış en başına yaz, amacını yaz! Gerçi şöyle, her yasanın başında amaç başlığını taşıyan kısa bir bölüm oluyor, küçük ve kısaca, ama benim kastettiğim mecliste yasa görüşülürken, yasama organının koyduğu gerekçe, herkes okusun neden çıktı bu kanun, bizde amacına uygun uygulanıyor mu yorumlanıyor mu onu test edelim. Yargıçlar da baksınlar ona göre yorum yapsınlar.

Hilmi Şeker: Evet. Bu mümkündür. Kaynağa erişimde böyle zaman israfını önleme açısından düşünülebilir. Doğrudan kaynağa erişme, yorum yaparken hızlı ulaşma bakımından düşünülebilir.

Aycan: Sizin Hukukta Gerekçe kitabınız ile bu konu bence doğrudan ilgilidir.

Hilmi Şeker: İki kitap yazdım ve yazıyorum, geliştiriyorum, ikisi de etik üzerine, usul üzerine. Bu mesele önemli bir mesele. Usulün herşeyden bağımsız bir adalet değeri vardır. Dinlenilme ilkelerini, delil prensiplerini hiçe sayan bir muhakeme adalet üretemez. Üretse bile bu sonuç meşru addedilmez.

Daha ziyade metodoloji ve usulle ilgileniyorum. Onun tek başına bir adalet değeri olduğunu düşünüyorum. Usulü etikten ayrı düşünmeyelim. Aynı soydan geliyorlar. Usulün genetik atası etiktir. Ama her şeyin bir haddi vardır.

Usul, mobbing yapmamalı, yurttaşı çekinik hale getirmemelidir. Duruşma salonundan yurttaşı tart etmemeli, adliyeden içeri almanın illa ki bir yolunu bulmalıdır.

Aycan: Usul etik kuralların damıtılmış halidir, diyorsunuz. Hukuk tarihine geçecek çok önemli bir deyiş bu!

Hilmi Şeker: Bu tabir bana özgü evet. Ben böyle tanımlar yapıyorum. Çünkü okuya okuya bu sonuca varıyorum.  Etiğin bir türevidir, yani damıtılmış halidir. Bir hüküm inşa edebilirsiniz, ama yaptığınız bir usul hatası onun değerini gözden düşürür.

Aycan: Ben bazen okurken, sizden bazı cümleleri duyunca vay anasını ya diyorum, bu cümle nasıl kuruluyor diyorum, gerçekten hayran kalıyorum.

Hilmi Şeker: Çok teşekkür ediyorum. Bazen, kitaplar hakkında benim de şöyle düşündüğüm oluyor elbet, ne kadar emek vermişim, bu işe ne kadar uğraşmışım… Ama bazen…

Aycan: Kendi şahsınız ile kitapları başka bir yere koyduğunuzu biliyoruz, megalomanlık anlamında övünmek ve böbürlenmek değil tabi ki bu, bunu biz de biliyoruz okuyucu da biliyor. Bu başka bir şey.

Hukuk Yayınları Kendisini Tekrardan Vazgeçmeli

Hilmi Şeker: Değil tabi ki. Kitapla övünmek zaten bizim işimiz değil. Bu kitapta da zamana sadık kaldım. Zamana yayarak, demlenerek vücuda gelmesini bekledim. Zaman,  kitabı çöpe gönderebileceği gibi daimi de kılabilir. İkincisinin olabilmesi kitabın maziyle bağını sağlam kurması, zemine iyi basmalı, ilkelerden beslenmesi ve göreliliği şiar edinmesine bağlıdır.

Bir kitap her ihtilafa çözüm üretmez. Bu hayaldir. Bir ihtilafın çözümüne olanak sağlayan asgari prensipleri servis etmenin çabası içinde olur. Tembelleştiren, yorumlamayı teşvik etmeyen, özerkleştirmeyen, felsefe yapmayan  bir kitabın yarını yoktur.

Aycan: Peki. Şöyle geriye bakınca, bunu ben mi yazdım, bun ben mi yaptım şeklinde düşündüğünüz oluyor mu? Çok emek ve çaba gerektiren bir iş bu.

Hilmi Şeker: Bunu bende düşünüyorum, gerçekten emek vermişim diyorum, sabır işi, ne kadar sabır gösterdim diyorum özellikle, bazen duyardım bir kitap 15 yılda yazılmış, bir kitap 9 yılda yazılmış, bir roman 10 yılda yazılmış, evet yazılabiliyormuş, onu yaşayarak gördüm. Ama şunu söyleyebilirim, artık hukuk yayınları kendisini tekrar etmekten vazgeçmesi lazım. Bu çok önemli bir şey.

Elbette ki bize bir harf öğretenlere, bize hukuk öğretenlere saygımız ayrıdır, onlardan çok şey öğrendik. Öğrenme ne zaman biter bilmiyoruz. Ama hukuk bilgisi kendini tekrar etmekten vazgeçmelidir. Şimdi hukukun besin kaynakları arttı, çeşitlendi.

Şimdi artık yeni kaynaklarla yeni bir hukuk yazmalıyız. Beslene bozukluğunun sonuçlarını biliyoruz. Hukuk kuramına ilgi az. Pratik bu alanla bağını koparmış vaziyette. Çok değerli çalışmalar var bu alanda ama teori ve pratiği dikkatini çekmekte zorlanıyor. Enfes çeviriler var….Bunları unutmamak lazım. El üstünde tutmak gerekir…..

Hilmi Şeker ve Hukuk Ansiklopedisi Editörü İbrahim Aycan

Aycan: Pekala kaynaklara ulaşmak eskiye nazaran daha kolay olmasına rağmen hukuk yayınları neden birbirini tekrar eder hale geldi?

Hilmi Şeker: Kolaycılık bana göre. Bir endişe de şudur; güvenlik. Ama unutmayın hukukun özlenmemesi için çok ama çok çalışmalıdır. İhtiyaçlar sabit değildir. İhtilaflar çeşitlendikçe siz bu ihtilafları cepheden karşılayacak normlar bulmak zorundasınız, çözümler bulmak zorundasınız. İhtilaflar sabit değil, dram ve trajedi yoğunlaşıyor, gelişiyor ve  siz defolarla eski bilgilerle yaslanarak mücadele ediyorsunuz. Olmuyor ki yani bir yere kadar götürüyorsunuz ve tıkanıyorsunuz.

Şimdi benim yazmamın birinci hedefi şu; kavramlarla oynayabilir miyim, yeni hukuk bilgisini arkama alarak, revize edilmiş hukuk bilgisi ile kavramlarla oynayabilir miyim? Yeni tanımlar yapabilir miyim? Onu da deniyorum zaman zaman. Mesela bir edebiyatçı demişti ki, sizin gerekçe kitabınızda bir yapıbozumculuk var, bir şeyi yıkmak ve yeniden tanımlamak, tekrar yıkmak ve yeniden inşa etmek, bir şeyi birkaç cümleyle anlatmak, farklı cümlelerle anlatmak, yap boz, yap boz…

Onun için benim hedeflerimden ve misyonlarımdan birisi de şudur, şimdi belki 100 sene evvel bir insan hakları sözleşmesi yoktu, diğer sözleşmeler yoktu, buna benzer ikili, beşli, çoklu anlaşmalar yoktu. Ama şimdi var. O kavramlar yokken yapılan tanımlarla, vücuda getirilen kavramlarla, üretilen çözümlerle bugünkü kavramlar, çözümler ve tanımlar farklı olacaktır.

Özturanlı: Çok doğru söylüyorsunuz, akademisyenlerin copy-paste ağırlıklı çalışmaları çok enteresan. Artık bir Adnan Güriz yoktur!

Hilmi Şeker: Yoktur, yok… Efendim bakınız, oralara da bakın, bakın doktora sınavlarına, doktora tezlerine. Her şeyin sıfır noktası.

Özturanlı: Akademi de beslemiyor hukukçuları ver yargıçları.

Aycan: Şirketler var, doktora tezi, master tezi yazan şirketler var, kamuya açık şekilde yapıyorlar üstelik.

Hilmi Şeker: Efendim, hâkimi bunlar yetiştiriyor, bitti! Akademisyenler, doktora tezleri hakimi beslemiyor.

Aycan: Kaynak zenginliğine rağmen bir sığlaşma görüyorsunuz siz, zenginleşmesine, çeşitlenmesine ve kolay ulaşılabilmesine rağmen neden bu sığlaşma? Temel metinler de çoğaldı, daha önce olmayan temel metinler konuldu ortaya ve yazıldı. Örneğin mahkumlar için asgari standart prensipler bütünü gibi daha önce olmayan yepyeni evrensel metinler oluştu. İnanılmaz hükümler ve damıtılmış bilgiler var orada.

Hilmi Şeker: İbrahim Bey, çok önemli şeyler bunlar, bakın, bu metinler referans alınarak yeniden bir infaz hukuku yazılması lazım.

Aycan: Şimdi bu metin 50-60 yıl önce yoktu. Çok uzun olmayan bir süreçte bu yazılmış olmasına rağmen hüküm kurucu, sizin gibi diplomatik ve kibar olayım biraz, hüküm kurucu bunu dikkate almıyor, oysaki buradan şaşmaması gerekiyor, onun çizgisi bu, temel prensipler bütünü belirlenmiş, bunun dışına çıkılamaz, eskiden evrensel kabul görmüş böyle bir prensipler bütünü yoktu, neredeyse bütün konularda, çevre hakkı ile ilgili, kadın hakları ile ilgili, çocuk haklarıyla, hayvan haklarıyla ilgili olarak temel çerçeveyi belirleyen etik ilkeler, her konuda etik ilkeler belirlenmiş ve kabul edilmiş, buna rağmen neden çizginin dışına neden taşıyorlar, bu çünkü çiğnenemez olması gerekmiyor mu? Her koşulda, tüm zamanlarda, hatta en olumsuz koşullar bile, hiçbir şekilde çiğnenememesi gerekmiyor mu? Yargıçların bu kuralları katı bir şekilde uygulaması gerekmiyor mu?

Yargının Misyonu: Dram ve Trajedileri Sonlandırmak

Hilmi Şeker: Şimdi bir yargıcın tekâmül etmesi ve hukuk inşa edebilmesi için önce konu ile ilgili bütün kaynakları tüketmiş olması lazım. Bütün mesele kaynağa erişmesini bilmeme, daha doğrusu kaynakları bilmeme, neyi nerede, nasıl arayacağını bilmeme…

Yetmezliğin bir sebebi de bu, kaynak tüketmeme. Kaynaklara ulaşmama, nerede bulacağını bilememe veya bu konudaki gelişmeleri izlememe.  Mesela hak ve özgürlükler nasıl sınırlanır? Bu konu ile ilgili ilkeleri, ölçütleri, tecrübeleri mutlaka bilmeniz lazım. Hem de metinleri ile birlikte. Eğer siz bunu bilmiyorsanız ne yaparsınız? Tutarsınız yorumla çok rahat bir şekilde hakları kısıtlarsınız. Bir boşluğu doldururken ya da bir konuyu yorumlarken hakların canını okursunuz. Mecalsiz bırakırsınız. Bunun yaratacağı etki ve sonucu ucunun nereye varacağını detaylarıyla bilmek gerekir. Yarını tahayyül etmek gerekir.

Aycan: Ama emredici hüküm var, kesinlikle kısıtlama diyor.

Hilmi Şeker: İşte şimdi kısıtlama diyor değil mi? Ve buna rağmen çiğniyor değil mi? Yasayı çiğniyor değil mi? Buna da kılıf buluyor. Gerçeklik yargısının, özellikle gerekçe ve sebepler üzerinden bir denetime tabi tutulması ve test edilmesi gerekiyor.

Hukukun uygulanıp uygulanmadığının belirlenmesi eşsiz bu buluşla mümkündür. Yargıcı hukukun içinde tutmanın başka bir aracı yok. Peki eğer bu da pozisyonunu buna göre alıyorsa, mücadele etmiyorsa yapılacak bir şey yok. Sistem tıkanıyor, yani dava nedir, siz bir şüpheyi aşacaktınız, konunun üzerinden diyelim ki bir krizi aşacaktınız, bir drama son verecektiniz, oysaki siz onu derinleştiriyorsunuz. Yani hukuk çözüm üretmekten uzaklaşıyor. O noktada Yargıç çözüm olmaktan çıkıyor, bir başka imkân bulmanız gerekiyor. Bu da ne oluyor, alternatifler, bireysel başvuru, o da çözüm değil, çoğunlukla çözülmüyor, ondan sonra sınırların ötesine gidiyorsunuz. Bazen o da size çözüm bulamıyor. Ve ne oluyor, aslında yargı bir kriz yaşıyor. Yani krizi çözmesi gereken, krizi derinleştiriyor.

Aycan: Adliyenin önünde kuyruk oluyor sonra. Adliyenin önünde herkes yarışıyor. Adliyenin önünde içeriye girmek için 1 saat sıra bekliyor. İnsanlar bekliyor adliyeye girebilmek için. Avukatlar bile 100 metre kuyruğa giriyorlar

Hilmi Şeker: Şöyle diyebilir miyiz? Adliyenin misyonu şudur: Hukukun adlileşmesini önlemek. Veya adlileşmeyle mücadele etmek. Adalet üretmek. Ne yapıyoruz? Biz dünyanın en büyük adalet saraylarını inşa ediyoruz, Avrupa’nın en büyük adalet saraylarını yapıyoruz. Bu ne anlama geliyor, biz biraz da huzursuz toplumuz demek istiyoruz değil mi?

Adliyelerin büyümesinin bir anlamı da budur. Şimdi bu adlileşmeye bir de adliye içi adlileşme katılıyor. Yani bir ihtilafı çözeyim derken ne yapıyorsunuz, usulü veya maddi hukuku yanlış tatbik etmekten veya infazı kabil olmayan kararlar üretmekten, hukuk dışı parametreler üzerinden veyahut aşkın yorumlar aracılığıyla yeni krizler yaratıyorsunuz. Yargıç eliyle vücuda getirilmiş bir kriz bu. Bir davayı çözeyim derken ondan üç tane daha uyuşmazlık çıkarıyorsunuz. Metastaz yapıyor, içine icra otoritelerini alıyor, başka otoriteler alıyor, başka mahkemeler kuracak şekilde yeni krizler oluşturuyorsunuz. Adlileşmenin aslında bu boyutu üzerinde de düşünmek lazım.

Aycan: Peki, hüküm kurucular da adliyenin önünde kuyruğa girmiş vatandaşların arasından gelen insanlar değil mi? Oradan gelen bu kişiler yine toplumdaki aynı kültürü adliyenin içine taşıyan kişiler. İşin bir de bu boyutu var.

Hilmi Şeker: Yani bunu neden söylüyorsunuz? Bu kuyruğu ne anlamda kullanıyorsunuz?

Aycan: Kuyruk bir sembol, orada bin tane araç adliyeye girmeye çalışıyor o kadar yoğun ki… Adliyedeki iş yoğunluğunu kastediyorum tabi ki! Avukatlar, vatandaşlar hep birlikte adliyeye girmeye çalışıyor. İçerideki personel dosyalarla boğuşuyor. Yani, toplum dışarıda kavga halinde ve çözümü adliyede arıyor. Adliyedekiler de sonuçta bu toplumdan çıkmış, sonuçta ete kemiğe bürünmüş gelmiş kişiler.

Hilmi Şeker: Şimdi bakın, adlileşmeyi önlemezseniz bunlara adliyelerin yetişmesi mümkün olmaz. Ne yapmak zorunda kalırsınız? Dünyanın en büyük adliyelerini yapmak zorunda kalırsınız, önüne de tabela koyarsınız, işbu bina dünyanın en büyük adliyesidir diye tabela asarsınız. Oysa ne demiştik, adliyeler saraydır, hukuk üretir. Önemli olan adliyeleri büyütmek değil, adlileşmeyi önleyecek tedbirleri almak, adlileşme vuku bulduğunda da yurttaşın yargıca erişimini kolaylaştırmak.

Adliyeleri azaltıp büyütmeyeceksiniz, sembolik adliyeler kurup yurttaşın işini adliyeye erişim itibari ile kolaylaştıracaksınız, yargıca ulaşmayı pratikleştireceksiniz, Adliyeye erişim kolaylığı intibaını uyandıracaksınız. Yurttaş bilecek yani, bir krizle karşılaştığı zaman hızlı bir şekilde adalete erişeceğine inanacak. Mesela Kıbrıs’ta bakmıştım, neredeyse her beldede adliye var. Tek hâkim. Vatandaş biliyor yani hâkim yanı başında. Uyuşmazlık sayısı az, mahkeme sayısı toplulaştırılmamış. Neredeyse her beldede bir hâkim var, bu da çok olumlu, bir kriz anında adliyeye erişebiliyorsunuz, hâkim yanı başınızda.

Aycan: Evet, ihtiyaç anında ulaşabilmesi önemli olduğu kadar hâkimin önüne iki de bir sorun ile gidilmemesi de önemli kuşkusuz.

Adlileşme Sorunu

Hilmi Şeker: Bizim adliyelere bakın, dünya neyle uğraşıyor, erişimi boyutlandırmış, adliyeleri fiziki yapısıyla erişim imkanları arasında çok yoğun ve yaygın ilişkiler ağı kurmuş. Mesela Japonlar yapıyor, adliyeye kim girecek, mahkûm girecek, yurttaş girecek, kim yaşayacak orada, onun hepsini bir araya getiriyorlar, hepsinin fikirlerini alıyorlar, onların her birinin ihtiyacını gözeterek adliye inşa ediyorlar. Mesela bizde öyle değil, diyelim ki gözleri görmeyen bir yurttaş için önlemler daha yeni yeni alınıyor.

Efendim mahkûm ile yargıç kolay bir şekilde nasıl buluşacak? Bunlar düşünülmüyor. Salonlar çok dar. Mesela açık yargılama hakkını gözetmeyip, duruşma hakkını gözetmeyip soluksuz bırakacak odacıklar inşa ediyorsunuz. Bir salon açık muhakeme, duruşma ve savunma üçlüsünü bilmek ve rolünü bellemekle ödevlidir. Bunları bilmeyen bir salon, görünen adalet ihtiyacını karşılayamaz. Toplumla kavgaya tutuşur.

Aycan: Evet bir yargılama yapılırken ekrana bağlanıyor başka yargılama yapılıyor gibi durumlar da meydana geliyor. Fiziki yetersizlik ve iş yükü baskısı yargılamanın bir özelliğini bırakmıyor, yargılama sırasındaki nezaket ve huzur ortamını da yok ediyor. Birbirine bağlı çok şey var. Öte yandan, infazda da sıkıntılar var, Avrupa ortalamasının neredeyse 2-3 katına ulaştı mahkûm sayısı, nüfusa orantıladığımızda facia. 15-20 yıl öncesine göre kıyasladığımızda da çok büyük artış söz konusu. Yaklaşık 250.000 kişilik sayı ile bundan 20 yıl önceki sayı karşılaştırıldığında 58-60 bin rakamına göre korkunç fark var. Aralarda af ve türevlerinin çıkmasına rağmen. Korkunç rakamlar. Toplum sizce bu kadar kriminal mi?

Hilmi Şeker: Kriminalleşme görelidir…

Aycan: Yoksa gerçekten toplum sürekli bir kavga halinde olduğu için yoğun suç mu üretiyor?

Hilmi Şeker: Bakın, mesela şöyle diyelim, düşünce özgürlüğünü sık boğaz eder veya büzerseniz suçluluk zirve yapar. Özgürlüğü yorumlama sığlaşır ve suçlu sayısı patlayabilir. Özgürlüğün önünü açarsınız suç olmaktan çıkar. Yahut yorum demokratikleşirse gerilim azalır. Suç bir bakıma gerilim demektir. Anlatabiliyor muyum?

Aycan: Evet, bazen insan ürküyor. Bugün 250 bin ise yarın da 400 bin olur, 500 bin olur.

Hilmi Şeker:  Mümkündür.

Aycan: 12 eylülde 1.600.000 kişi göz altına alındı diyorlar, korkunç bir rakam diyoruz ama o rakamlara ulaşma potansiyeli taşıyan bir durumla da yeniden karşı karşıyayız.

Hilmi Şeker: Yapabilirsiniz, suçun tanımı ile oynayabilirsiniz. Oynarsan hükümlü ve tutuklu sayın artabilir. Hükümlü sayın artabilir. Yönetenlerin yargılanan eylemi belirleme yetkileri var. Tırnak içinde söylüyorum, böyle bir keyfiyetleri var. Sorun yalın ve basittir. Özgürlüklerin takribi, gramajıyla oynarsınız, suç ve suçlu da bundan etkilenir.

Aycan:  Peki, yasalar çok da değişmemesine rağmen, temel yasalar yerinde duruyor olmasına rağmen, suç tanımının bu kadar sık değişmesini neye bağlıyorsunuz? Çok kısa sürelerde suç tanımı değişiyor, hatta bazen 2-3 yılda değiştiği oluyor.

Hilmi Şeker: Gücü elinde bulunduranın özgürlükleri kısıtlama potansiyeli yüksektir. Sınırları belirler, bunun dışında kalanları suçlu ilan eder, kalıcılaşmak için suç tanımı ile oynar veyahut muhaliflerini veya alternatiflerini suç tanımı ile oynayarak diskalifiye edebilir, demokratik alanın dışına çıkarabilir. Yani, bireyler hak ve özgürlüklerini kullanırken birdenbire kriminalize olmuş kişiler haline gelir.

Aycan: Biraz önceki adliye kuyruğu konusundan devam ederek, zaman kavramını ya da zamansızlık sarmalını sormak istiyorum. Adliyenin önünde kuyruk olunca, yargıcın önünde de çok dosya oluyor haliyle. Benim görüşüme göre bu iş yükü yoğunluğu sebebiyle gerekçeyi yazmaya zaman bırakmıyor. Hatta gerekçesiz iki satırlık kararları almak için bile vatandaşlar avukatlar sırada bekliyorlar. İki satır karar yazılacak, 1 ay 2 ay 3 ay bekleniyor. Dolayısıyla bu zaman darlığında gerekçeli karar yazmak mümkün mü?

Hilmi Şeker: Tabi ki. Mesela AİHM gerekçenin şekli ve özü ile ilgili üye devletlere bir takdir marjı bırakıyor. Bir şartla; benim diyor standartlarım ve gerekçe ile temin etmek istediklerim bunlardır. Eğer bir gerekçe benim korumaya aldığım hak ve özgürlüklere tehdit oluşturmaya başlıyorsa benim için gerekçesizlik motifidir. Altıncı maddenin ihlalidir. Adil yargılanma hakkının ihlalidir.

Mahkemeye erişim hakkının ihmali yoluyla elde edilmiş bir gerekçedir, anlatabiliyor muyum. Uzun mu yazarsınız, kısa mı yazarsınız ben ona karışmam diyor, hatta neyin gerekçe olduğuna değil de neyin gerekçesizlik olduğuna kafa yoruyor AİHM içtihatları. Mesela diyor ki devletlerin temel tercihlerini, temel tezlerini yanıtla diyor. Ve bir meşru mantık içinde, yasaya dayanarak nasıl yanıtlarsan yanıtla, bu kadar da bir takdir marjı koyuyor.

Şimdi o zaman bizim yargıçlarımızı üzerine düşen nedir? Yine HMK’nın 294. Maddesi var, 297. Maddesi, AİHS 6. maddesi, yine uluslararası özerk sözleşmeler, çok hat, geniş, hepsi gerekçe hattını korumaya alıyor, gerekçe için bir hat oluşturuyor. Hepsi sana bir alan da yaratıyor aynı zamanda. Hakları zedelemeyecek, tehdit etmeyecek, ihlal etmeyecek bir gerekçe bul. Sana iki kelam et yasaya dayalı tarafları tatmin edici, ikna edici bir gerekçe oluştur. Sana uzun sayfalarca gerekçe yaz demiyor, sana tarafları ikna edecek, toplumu inandıracak bir form öneriyor. E bu kadar zamanı yoksa yargıcın yargıçlık da yapmasın. Ya da bir başkasına bıraksın.

Aycan: Evet, zihin altındaki soruyu da yanıtladınız. Gerekçe uzun mu olmalı, uzun uzun neden böyle karar verdiğini açıklamak zorunda mı? Bunu da izah ettiniz?

Hilmi Şeker: Hayır, hayır, hayır… Temel tez nedir? Çünkü bakiye tezler zaten tutanaklarla dosyada duruyor. Tutanaklarda bir temellendirme biçimidir. Oradaki ara kararlar, bakiye tezlerdir. Mesela, AİHM diyor ki, bir yargılamada diyor, taraflar çokça soru sormuşlarsa diyor, mesela bir örnek veriyor, 700 küsur tane soru sormuş taraflar, artık özel bir gerekçe yazmaya gerek yok diyor, gerekçe ikame edilmiştir diyor. Sorulan sorular gerekçe ihtiyacını ortadan kaldırmıştır diyor. Bakın şimdi o zaman geriye ne kaldı? Temel tezler yani, ana tezlere yanıtlar, diğerleri zaten tutanakta var, merak eden gerekçe ihtiyacını oradan karşılayabilir.Aycan: Bir de şu var; bizim yargı kararları önce bir değerlendirme yapar, sonra da hüküm der ve o da kimi uzun kimi kısa, hükmü yazar, hüküm kısmının üstünde duran değerlendirme kısmındaki, deliller, delillerin değerlendirilmesi gibi hakimine göre değişen metinler var, işte oradaki tarafların tezleri, davacının iddiaları, davalının savunmaları, bilirkişi raporundaki tespitler, bunlar da gerekçeye dahil midir?

Hilmi Şeker: Standartlara göre değil. Bu gerekçe değildir. Gerekçe şudur. Deliller üzerinden gidelim, efendim delilleri nasıl tükettiniz? Tarafların size sunmuş olduğu tezi ile ilgili delilleri tükettiniz mi? Daha doğrusu, belli kriterler üzerinden elimine ettiniz mi ve tükettiniz mi? Bunun sonucunda hangi yargıya vardınız? Hangi sebeplerden ötürü? Bunu söyleyebiliyorsanız gerekçeniz yeterli bence.

Misal, borcu ödedim, belgem de budur, işte tanığım da şudur, belgeyi aldınız, tanığı da dinlediniz, tanığı niçin diskalifiye ettiniz? Niçin belge ile yetindiniz? Bunu anlattıysanız yeterli. Ve karşı tarafın sunmuş olduğu bir değil niçin bunlarla baş edemedi? Bir delili neden kabul etmediniz? Yasak delil miydi? Kabul edilemez bir delil miydi? Onları anlatırsanız yeterli.

Yurttaş 5 delilinin 3 ünün neden elimine olduğunu, 2 delilinin 1 tanesinin neden etkisiz kaldığını, son kalan 1 diğerinin neden yarayışsız olduğunu anlar, bu yeterlidir. Kanun koyucunun standardı ise bir gerekçenin formunu, asgari standardını belirlemiş, gerekçe 3 bölümden oluşur, öznel bölüm, kimi yargılamış, nerede yargılamış, hükmün kimler için bağlayıcı olduğunu ve hükmün kimler için vücuda getirildiğini anlatan bölüm. İkincisi tezler nelerdir; hangi tezler niçin yarışmış, hangi parametreler üzerinden. Üçüncüsü ise bu tezlerden birine neden üstünlük tanınmış? Sonuç, bir de ne olacak hüküm kısmı olacak. Sonuç nedir, tarafların hak ve yükümlülükleri nelerdir?

Bir gerekçeli kararın nihai hedefi de budur. Diyorlar ki gerekçe bağlayıcı değil, hükmün 4 tane etki ve sonucu vardır, bunlardan bir tanesi de gözetilirlik, bağlayıcılık yani infaz etkisi, kabiliyeti. Mesela gerekçe bağlayıcı değil derseniz, bunu dediğiniz andan itibaren yargıç gerekçeye çalışmaz. Şu şartlar tahakkuk ederse gerekçe bağlayıcı hale gelir dediğiniz anda gerekçe hak olmaktan çıkar, bu hak gelişmez. Çünkü, bağlayıcı olmayan bir şeyin üzerine yargıç neden çalışsın?

Gerekçenin gelişebilmesi için bu bakış açısının sorgulanması gerekir. Bu tartışma açılmadan veya gelişen gerekçe bilgisi ışığında yeni bir gerekçe hukuku inşa edilmeden gerekçenin kurumsallaşması mümkün olmaz.

Aycan: Peki; bilirkişi raporlarına atıf yapmak ya da dayanmak başlı başına gerekçe midir?

Hilmi Şeker: Değildir. Bakın, hükmün gerekçesi, bence bir argümanı tekrardan kaçınmalıdır. Bir argümanı tekrar etmek, bir bilirkişi raporuna atıf yapmak gerekçe değildir. Yoksa siz bilirkişiyi yargıca dönüştürürsünüz. Hükmün beynine ıstampa gibi iner. Ondan daha fazlasına ihtiyaç var. Niçin bilirkişi mütalaasını hükme dönüştürdünüz? Yargıçlık bu demektir, bunu izah edebiliyorsanız temellendirme ödevini yerine getirmiş olursunuz. Bunun eğitimini alıyorsunuz, bu kadarını da bilmek zorundasınız.

Aycan: Evet, peki…

Hilmi Şeker: Zamanın arkasına saklanıp, zamansızlığa sığınıp gerekçe yükümlülüğünüzü azaltamazsınız, ortadan kaldıramazsınız.

Aycan: Peki, imkânsızlık denebilir mi zaman yokluğuna?

Hilmi Şeker: Hayır, diyemezsiniz. Yani, siz zamanım yoktur diyemezsiniz, o zaman yargılama da yapmayın, zamanım yok yargılama yapamıyorum, zamanım yok hüküm inşa edemiyorum demek gibi bir şey olur.

Aycan: Peki, yargıç mesai saatleri ile bağlı mıdır? Mesai saatine bağımlı mı kalmalıdır? Kendisini bulunduğu konum itibari ile 24 saat çalışmakla kendini ödevli mi hissetmelidir?

Hilmi Şeker: Şimdi sistem bunun üzerine kurulmuş. Diyor ki yargıç için, siz her zaman görevlisiniz. Bakın, kuralı söyler arkasından istisnaları sıralar, gerekirse mesai saati dışında da keşif yapabilirsiniz. Şimdi yargıcın anılan adlileşmeden özerk davranması mümkün değil. Adlileşme arttıkça yargıcın fazla çalışması kaçınılmaz olur. Yargıcı fazla çalıştırırsınız. Yargıç sayısı az, işe boğarsınız. Bunun gerekçe üzerinde negatif etki ve sonuçları var, ama bütün bunlara rağmen bunun faturasını yurttaşa mı çıkaralım?

Aycan: Şimdi o zaman soru şu, daha net haliyle; bütün zaman yokluğuna rağmen, bütün iş yoğunluğuna rağmen, yargıç mesai dışında da gerekirse çalışarak gerekçesini yazıp inşa etmeli midir?

Hilmi Şeker: Bakın, ben şunu söylüyorum; yargıç robot değil! Bir denge bulalım, adlileşmenin faturasını gerekçeye çıkarmayalım. Yoksa, adlileşmeyi ileri sürerek yeni krizler ortaya çıkarırsınız. O zaman yurttaş ne yapacak? Bu sefer sizin kararınıza karşı kanun yoluna gidecek, yargıç, temellendirme görevini yapmadı, görevini ihlal etti diyecek. Bu, zaman, kaynak israfı demektir.

Aycan: Evet, biraz önceki sorudan devam edecek olursak; bilirkişi heyetlerine hukukçu bilirkişiler konuluyor ve hukukçu bilirkişi sanki diğer teknik kişilerin yazdıklarını derleyip toparlayan, onları şöyle bir gerekçelendiren, mantık zincirine sokup, raporu da yazıp hâkimin önüne koyan bir kişi gibi duruyor. Sonra, verilecek hüküm de yazılan bilirkişi raporunun üzerine inşa edildiği için, hukukçu bilirkişinin yazdığı metin yargıcın verdiği hükmün gerekçesine dönüşüyor. Aslında yargıç, bilirkişiden aldığı teknik bilgiyi hukuki bilgisi ile birlikte yorumlayarak hükme gitmesi gerekirken teknik kişilerin yanına koyduğu hukukçu bilirkişinin yazdığı metni gerekçeye dönüştürüyor. Buna ne diyorsunuz? Bunu nasıl terk edebiliriz?

Hilmi Şeker: Bizim sistemimiz belli. Yasa yapıcının iradesi net. Her yasa değişikliğinde bu iradesini sabit tutuyor. Ve yargıçlardan istediği şu; Lütfen hukuki konularda bilirkişiye gitmeyin, yasak! Bu konuda yeni bir yasa da yapıldı. Aslında bu konuda yasal bir eksikliğimizin olduğunu söylemek mümkün değil. Yargıç-Bilirkişi ilişkisini tanzim eden yeteri kadar elimizde mevzuat var. Sınırlar çizilmiş. Ama buna rağmen, yargıçlar şu veya bu şekilde hukukçu bilirkişiye müracaat ediyor. Artık, zannedersem yeni yasaya göre bu bir suç… İhmal suçu, kötüye kullanma suçu. Şimdi, bu konuda yargıçlara şunu soruyorlar, efendim neden hukukçu bulunduruyorsunuz, bu konuda yasak var?

Diyorlar ki, aslında biz hukuki mütalaa almıyoruz da dosyayı toparlaması için hukukçu bilirkişiyi görevlendiriyoruz. Teknik bilirkişilerin söylediğini bir forma sokuyoruz. Hayır efendim, yasa yapıcı şu veya bu şekilde sürecin hukuki bilirkişi ile zehirlenmesini istemiyor! Demek ki, taraflar da işin takipçisi olacak. Ve taraf vekilleri. Yargıç böyle bir şeye tevessül ettiği zaman hemen buna itiraz edecek. Bilirkişinin kimliğinin görevine yansıdığına veya ihtisasına itiraz hakkı var. Bu hakkı süresinde ve gerektiği gibi kullanacaklar ve yargıcın bu kararını geri alması için bir çaba sarf edecekler. Bu çabayı biz zabıtlarda göremiyoruz.

Yargıcın taraf iradeleri ile sınırlanması lazım. Bu yasağın dışında çıkıldığında, yargıcın hukukun dışına çıktığını taraf vekilleri vaktinde söyleyecek. Buna rağmen yargıç eğer hala hukukçu bilirkişiye şu veya bu şekilde müracaat ediyorsa, o zaman bu mütalaaların hükümde esas alınmaması ve iptal için bir çaba içine girmek gerekiyor. Ve bu çaba kanun yolunda da devam etmeli. Biz şimdi böyle bir şeye, bir defoya rastladığımızda, salt bu nedenden ötürü bir hükmü ortadan kaldırabiliyoruz. Şimdi böyle bir imkânımız var.

Aycan: İstinaf Mahkemeleri mi?

Hilmi Şeker: Evet. Yani kanun yolu. Yargıtay’da da devam etmeli. Yargıtay’ın hukukçu bilirkişiye başvurulması gerektiğini öneren kararları var. İçtihatların, hukukçu bilirkişiye müracaatı özendirmemesi  bundan şiddetle kaçınması gerekir.

Her kararın mutlaka toplumla ibralaşması lazım!

Hilmi Şeker: İbrahim bey, İskender bey, sorularınıza yanıt alabiliyor musunuz?

Özturanlı: Biz yazılı kültüre önem vermeyen, yazıya değer vermeyen bir toplumuz. Biz yazılı kültürü sadece okumak bağlamında değil, inatla reddeden bir insan grubuyuz. Bunun sebepleri artık kültürel mi yoksa geçmişten gelen bir hastalık mı? Ve yazıyla ilişkimizi kurmak istemiyoruz, inatla ısrarla yazıyı reddediyoruz. Çok dramatik bir durum. Ve okumuyoruz, kitap okumayı bırakın e-mail bile okumuyoruz.

Hilmi Şeker: Evet, bir söz toplumuyuz. Yazı toplumu değiliz. Bir hafıza tutmuyoruz. Şimdi İskender Bey, Hukukta Gerekçe kitabı Kongre Kütüphanesine kadar gitmiş. Arayıp bulmuşlar. Bu işe bakan birileri var. Nasıl gittiğini bilemiyorum. Mesela Oxford Kütüphanesine gitmiş. Nasıl gitmişse gitmiş. Ama bizim ülkemizde ben bu kitabı yazmakla kalmadım, özel bir çabayla ve cebimden harcayarak belli yerlere dağıtmaya çalıştım. Kitabın gündemine ilgi yok. Yok.

Özturanlı: Kahredici ve derin bir sessizlik…Aycan: Ben bir sponsor bulup Türkiye’deki tüm yargıçlara dağıtmayı düşünmüştüm. Hepsinin masasına koysak. Okumasalar bile odalarında köşe başında durması için. En azından kitabı gördükçe gerekçenin önemi hatırlansın diye.

Hilmi Şeker: Her kararın mutlaka toplumla ibralaşması lazım! Yargıç… Toplumla standartlara uygun şekilde ibralaşmak istemiyor. Bu kadar basit. Bu yargıcın gündeminde değil. Vermiş olduğu kararların hesabını, dünya standart ve rehberlerine göre vermek istemiyor. Ne tarafları ikna etme gibi bir derdi var nede toplumu inandırmak gibi bir gayesi. İstisnalar hariç. Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurular buna tanıklık ediyor. Bizim gerekçenin hikayesi bu. Bu çalışmalarla bir farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Akademi metodoloji ve argümantasyon ustalarını bulmak  ve yargıç adaylarını bu ustalarla buluşturmakla mükelleftir.

Aycan: Bu davranış biçimi toplumda da aynı değil mi peki?

Özturanlı: Aynı şey orada da var evet!

Aycan: Yargıç da bu toplumun içinden çıkan bir insan sonuçta.

Hilmi Şeker:  Kitapta çok örnekler verdik, mesela örnekler var, yazdık oraya, geç kalmanın hesabını vermiyor. Randevu veriyor geç kalıyor, gelmeyeceğini de önceden söylemiyor, geç geldikten sonra da bunun hesabını vermiyor.  Bu toplumsal iklimin vücuda getirdiği bir yargıç da toplumla ibralaşmayı gerekli görmüyor.

Mahkeme Kadıya Mülk Değil

Özturanlı: Her şeyi ben biliyorum şeklinde bir pataloji de var.

Aycan: Benim yaşadığım bir deneyim var; 09:30’daki duruşmaya 12:10’da aldı tarafları Yargıç. Bu duruşma yapılamaz, önce bu gecikmenin hesabını vermelisin dedim, “beğenmiyorsan mahkememe gelme demişti” yargıç, aynen bu ibareyi kullanmıştı. Bende, beğenmiyorum ve gelmeyeceğim dedim. Tabii yaklaşık yarım saat süren bir tartışma bu.

Hilmi Şeker: Bakın, ceberrut bir duruşma anlayışı ve kültürü ihtilaf üretir. Burada, bir trajedi ile mücadele için gidiyorsunuz ve hukuka aykırılığı gidermek için bir müracaat yapıyorsunuz, yargı sizin bu sorununuzu çözmek için çalışmak yerine sorunun bir parçasına dönüşüyor. Bitti. Sorun bu. Yani, adliye içi bir adlileşme.

Özturanlı: Dünyanın hiçbir yerinde böyle sorunlar yoktur sanırım. Savunmanın tarafında da ayrı bir patoloji var.

Hilmi Şeker: Bakın dedim ki, ceberut bir duruşma anlayışı bunları üretir. Yani eğer yargıç demokratik bir yargılama yapmıyorsa, yaptığı işi demokratik bir iklimin etkisinde değilse durduğu yer yanlıştır. Burada bütün kontrol yargıçtadır. Üstelik hesap vermeyen bir yargıç. Paternal bir yargı anlayışı.

Burası benim mülkümdür, benim istediğim şeyler olur. Bu anlayışla ancak gerekçe sayesinde vedalaşabiliriz. Almanya ‘da bazı eyaletlerde gerekçe bildirmek zorunlu değil. Talep üzerine yargıç hükmünü temellendirmektedir. Güvenin sorun olduğu ülkelerde gerekçeden ödün verilebilmekte veya gerekçe başka buluşlarla ikame edilebilmektedir.

Özturanlı: Halbuki mahkeme kadıya mülk değildir değil mi ama? Kadim deyiştir!

Aycan: Burası benim diyor, burası benim dükkanım diyor adeta!

Hilmi Şeker: Şimdi bu gerekçe üzerine konuşmalarımızın bir misyonu da budur, bu anlayışla mücadeledir. Gerekçe üzerinden bu anlayışla mücadeledir.

Özturanlı: Peki, sistem içindeki mesai arkadaşlarınız buna nasıl bakıyor? Onları ikna edebiliyor musunuz?

Aycan: Eserin birincil muhatabı onlar zaten.

Hilmi Şeker, 2012 yılında İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu isimli kitabını yazmıştır.

Hilmi Şeker: Elbette ki çok ikna olanlar var. Bütün enerjimi önce onların direncini kırmakta kullanıyorum. Efendim önce meslektaşlarımızla mücadele ediyoruz. İşte, gerekçe yazarken, karşı oy yazarken…yoruluyorsunuz. İkna ve inandırıcı olmaya başladığınızda çok mutlu oluyorsunuz.

Özturanlı: Siz hakikatten başladığınız için işe, onun için başarılı oluyorsunuz.

Hilmi Şeker:  Ben aslında bir alan yakaladım. Bir şeyi düzeltmek için lokal bir alan yakaladım. Defolarla mücadele etmek için inanılmaz bir alan yakaladım. Şimdi orada biraz da hukukun verdiği imkanları kullanarak aslında düzeltmenin bir olanağını buldum.

Özturanlı: Çok doğru. Bizde sistemik sorunları düzeltecek araçlar yok. Bunu düzeltmek için bir altyapı yok. Düzeltmesi gerekenlerin entelektüel hazırlıkları yok. Şimdi çağırsa şikâyet edenleri, gel hadi her şeyi düzelt desen yapabilecekleri hiçbir şey yok. Çok yazık bir durum bu. Bir patikadan gidiyorsun, üstün başın çizilmiş dikenlerden, hadi otobana çık arabayla devam et desen bunu yapacak irade yok.

Hilmi Şeker: Yok.  Şimdi bir örnek vereyim. Diyelim ki parlamento bir şeyi düzeltecek değil mi İskender bey. Bir revizyon ihtiyacı var diyelim ki. Şimdi onlar bunun için bir ekip oluşturuyorlar. Bu ekibin bileşenleri çok önemli. Kiminle yasa çalışması yapıyorsun… Entelektüel altyapısı çok zayıf bir yargıçla veya hiç olmayan bir yargıçla…

Özturanlı: O yargıç da bir danışman buluyor o da ona yaptırıyor belki değil mi?

Hilmi Şeker: Evet evet. Bu ekibin yargıç kanadının seçilme şekli ve kriterler belirsiz. Ekip yetersiz kaldığı ölçüde, yasanın pratik ve tecrübe ayağı zayıflayabiliyor. Bu yeni proje ve yeni yasanın amacıyla buluşmasını önlüyor. İskender bey, siz çok iyi bir nokta yakaladınız.

Bir Yargıç Merak Duygusunu Yitirmişse Beklentilere Yanıt Veremez

Özturanlı: Eskiden çok nitelikli yargıçlar vardı. Şimdi yoktur demek istemiyorum. Muhakemesi çok kuvvetli, iyi yetişmiş yargıçlar vardı.

Aycan: Eskilerin nosyonu daha sağlam mı oluyordu?

Hilmi Şeker: Tabi. Şimdi şöyle söyleyeyim. İyi bir formasyon vardı. O karizmayı besleyen iyi bir formasyon vardı. Mesela ben kitaplarımı yazarken 1940’lı yıllardaki içtihatları incelemeye çalıştım, orada Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararların inceledim. İnanılmaz tartışmalar yapılıyormuş. Birbirlerine hitap tarzlarından tutun, savundukları görüşlere kadar derin bir saygı, formasyon birikim olduğu çok açık. Ama örneğin yurt dışı eğitimleri var… Öyle yargıçlar vardı.

Efendim şimdi her şeyin sıfır noktası merak. Bizim en önemli aktivitemiz merak, bizim görevimiz şüpheleri aşmak! Bizim işimiz bu. Bir yargıç merak duygusunu yitirmişse artık beklentilere yanıt vermesi, umarlara yanıt vermesi mümkün değil. Yani temel sorun bu, merak etmiyor, okumuyor. Motive eden kaynaklar giderek tükeniyor. İşini yapanları unutmamak gerekiyor.

Özturanlı: Önüne geleni bile okumayanlar var var değil mi?

Hilmi Şeker: Efendim okumuyor, bakın bilgiye ve bir olayı çözebilmeniz için bir birikime ihtiyacınız var. Mesela biz, çok hızlı bir şekilde, 40 yaşında İstanbul’a geldik. Ve ilk defa bir ilde çalıştık, daha önce hep ilçelerde çalıştık. Bölge hizmetlerini sırasıyla tükettik. Bakın, şimdi çok daha hızlı bir şekilde avukatlıktan hakimliğe geçişler var. Doğrudan doğruya İstanbul’da avukat iken İstanbul’da hakimliğe atanıyor. Yaşı çok genç. Şimdi İstanbul’da vücuda gelmiş ihtilaflarla bu tecrübe mücadele edemez.

Çok yalın basit sorular soruyoruz, yanıtını alamıyoruz. Şimdi bu boşluğu 15 günlük meslek içi bir kursla aşmak mümkün değil. Bu gidişata bir çözüm bulmak lazım. Mevcut çözümle bu krizi aşmamız mümkün değil. Bu kriz giderek derinleşecek ve yaygınlaşacak. Metamorfoz!

Özturanlı: İnsani krize dönüşecek bu.

Hilmi Şeker: Aynen.

Aycan: Sanki azalır gibi görünüyordu, İstinafların açılmasıyla, yanlış mı düşünüyorum?

Hilmi Şeker: Tecrübe yasa demektir. Azımsayamaz, hafife alamayız, görmezden gelemeyiz… talep-yargılama-hüküm ve infaz arasındaki ilişkinin kötü yönetilmemesi gerekir. Bu ilişkiyi koordine edecek bir sevk ve idareye gereksinim var. Muhakemeyi sanata dönüştüren bu yeti ve yetenektir. O kadarını söyleyeyim… yetmezliklerin yaygınlaşıp derinleşmesini önleyecek ciddi, hızlı ve makul tedbirler almalıyız.

Aycan: İstinafı kurdular ki bir ara çözüm olsun, Yargıtay’ın iş yükünü alsın ve orada çare olsun diye, şimdi istinaflar tıkandı, 3000-5000 dosya oldu, 2 yıl sonraya gün veriyor istinaf, karar bozuldu, yeniden kuruldu yada kaldırıldı, yeniden yargılama yapılacak ve yeni süre kayıpları olacak, bir de Yargıtay’a gittiğini düşünürsek…

Hilmi Şeker: İstinaf sisteminin, ilk derece mahkemelerinin iyi işlediği yerlerde bir anlamı olur.  Yani, temel görev ilk derece mahkemelerinindir. İyi bir yargıda temel görev ilk derece mahkemelerinindir. İyi bir yargılama yapmak ve iyi bir hüküm inşa etmek için bu şart.  İkinci ve üçüncü derece mahkemeler, ilk derece mahkemeleri tarafından verilen hatalı kararlarla mücadele aparatlarıdır.

Demek ki çok güçlü yerel yargıçlar olacak ve güçlü yerel mahkemeler inşa edeceksiniz. İkinci ve üçüncü derecenin işlevi çok farklı. Yerel yargıcı ve ilk derece mahkemesi güçlü olmayan sistemde, ikinci ve üçüncü derecenin yapabileceği hiçbir şey yok.

İkinci ve üçüncü derece mahkemeleri, bu olasılıkta kendilerini yadsıyarak, gerçeklik yargısı yaparak ilk dereceyi işlevsiz kılabilirler. Yapacağı şeyi siz anlattınız. Adil yargılama ile çelişecek hükümler inşa edersiniz, bu kadar basit. Sorunu derinleştirir, soruna çözüm üretilmez.

Hukuk, bir yanıyla estetiktir, bir yanıyla pratiktir, bir yanıyla mekaniktir.

Özturanlı: Dünyada da sıkıntılar var şimdi bu konularda; çok enteresan, dünyada da eski aydınlanmadan beri gelen, işte hukukun sadece devletler için değil insanlar için olduğuna dair taa Magna Carta’dan gelen o kültür de bir sarsılmanın içinde. Bizde durum çok daha farklı, bizim zaten kendimize özgü sorunlarımız varken, son sorunlar tüy dikti. Eskiden beri sanki Yargıcın teorik gücü yoktur gibi bir algı vardı, soyut hukukçu bizden çıkmıyor, sanki hukuk teknik bir iş gibi görülüyor.

Bu, neoliberalizmin getirmiş olduğu yeni bir durum, bir meslek, bir iş gibi görülüyor hukukçuluk, bunu neoliberalizm yarattı. Bu sistemi bozan, ticari davalardaki adaletsiz kararlar da büyük zarar verdi. Bana göre burada alınan kararların tamamı da adaletsizdi. Sadece ceza davaları için değil, tamamı adaletsiz. Çok yazık bir durum. Yani, hukukun aslında; siyasetin, toplumsal, ekonomik, hiyerarşik eşitsizliğin şu veya bu sebeple bozduğu adaleti yeniden tesis etmeyi denemesi lazım. Tesis edemeyebilir, ama denemesi lazım. Herkes bir şekilde yaşıyor. Yoksa neden var ki adalet? Yoksa neden var ki mahkeme?

Hilmi Şeker: Aslında görevi bu. Son zamanlarda İvan İllich okumaları yaptım. Gerçekten kendine özgü fikirleri ve kitapları var. Mesela, o şöyle diyor; Bilim nedir?  Kendine özgü bir bilim tanımı yapıyor. Diyor ki, insanın vücuda getirdiği, haksızlıklarla mücadelenin bir aracıdır, haksızlıklarla mücadele sahasıdır, bilim bir tedavi aracıdır. Şimdi hukuk, bilime malzeme taşıyan bir alan olarak yaşıyorsa, bir araç olarak, bir özerk alan olarak, mesela pratik, estetik, efendim mekanik, bunlar hep bilimin aparatlarıdır. Bunlar bilime malzeme getirir. Şimdi hukuku da bunlardan birinin içine yerleştirmemiz lazım. Hukuk, bir yanıyla estetiktir, bir yanıyla pratiktir, bir yanıyla mekaniktir.

Özturanlı: Bir yanıyla retoriktir… Olumlu anlamda söylüyorum.

Yazar Hilmi Şeker bir konferansta

Hilmi Şeker: Evet… Şimdi oraya geliyorum… Bende öyle bakıyorum. Şimdi hukuka böyle bakmazsak ortaya İskender Özturanlı’nın eleştirdiği şey çıkar. Araçsal bir şey çıkar. Tadından yenmeyen araçsal bir şey çıkar. Bunun için, ben kendimi yeniden tanımladığımda, aslında bunlardan beslenerek yeniden bir yargıç tanımı yaptım. Benim işim memurlaşmak değil. İhtilaflara, yani böyle önüme gelmiş, bir memur anlayışı ile önümdeki dosyalar olarak görmüyorum. Bunların her biri pembe dosya değil. Bu dosyaların her birinin içinde dram ve trajediler var. Bunu böyle görmeye mecburuz. Bunu böyle görmeye başlarsak sarf edilen zaman ve enerji farklılaşır. Meseleyi kendi meselene dönüştürürsün.

Özturanlı: Çok önemli bir şey bu.

Hilmi Şeker: Anlatabiliyor muyum? Deontolojiyi öne çeken, felsefe ve sosyolojiyle iyi ilişkiler geliştiren bir müfredata ihtiyaç var. Bunların olabilmesi, bu disiplinlerin seçimlik ders olmaktan çıkarak ait oldukları yere dönmesine bağlıdır.

Özturanlı: Eskiden okutuluyordu, şimdi yok mu etik eğitimi?

Hilmi Şeker:  Yok efendim yok. Önce bunu belirlemek lazım. Biz kimiz? Bizim misyonumuz nedir? Yargıç kimdir? Yeniden tanımlamak lazım.  Sığ bir hukuk müfredatıyla hukukçu olunmaz, yargıç da olunmaz. Mevcut hukuk eğitimi, kaideten emsallerle yarışı imkansız hale getirmiş vaziyette. İstisnalar önemli olmakla birlikte, sonucu her zaman belirleyemiyor.

Özturanlı: Yeni Adnan Güriz’ler çıkacak mı?

Hilmi Şeker: Kuramsal alanda çalışan ciddi yetenekler var. Bunların davet alması lazım. Dışlanmamaları, korunmaları gerekir. Doktora tezleri ile ardılları eskisi gibi heyecan yaratmıyor. Buluşa ekmek su gibi ihtiyaç var.

Özturanlı: Fakülte sayıları da tartışılıyor. Aynı tartışma Tıp fakülteleri içinde yapılıyor. Mesela, Almanya’da Tıp fakültesi kadar İstanbul’da tıp fakültesi var.

Aycan: Hilmi Bey, sizin geniş bir kaynakça listeniz var değil mi?

Hilmi Şeker: 2000 sayfayı aşan “Süreç Adaleti” kitabının kaynakları arasında yaklaşık 160 eser var, 1700 sayfayı aşkın “Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe” hatırladığım kadar 400’ün üzerinde kaynaktan yararlandı, ben sadece alıntı yapmadım, sadece atıf yapmadım aynı zamanda yazdım da…

Özturanlı: Atıf yapmayan daha iyidir diye bir laf var. Nesim Nicholas diyor ki, bir kitabı bir yazar yazmışsa, dipnotları okuma ana metni oku yeter. Bir akademisyen yazmışsa dipnotları oku ana metni okuma. Kitapları dipnota boğmaya hiç gerek yok bence de.

Hilmi Şeker: Kaynağın şöyle bir misyonu var; bir şeyi açıklama ve kanıtlama.  Kaynak gösterilen eserler aynı zamanda onlara yaslanarak bazı konuları ispatlamaya yarar. Kanıtlama ihtiyacı içinde olanlara, açıklama ihtiyacı içinde olanlara kaynak eserler yardım eder. Buradan kendi konumuza gelecek olursak; eğer Yargıç çok okursa, önüne gelen konuları daha iyi yorumlama ve bir şey yaratma gücü elde eder. Şimdi benim itirazım şu noktadadır; efendim butlanı anlatırken bir örneği bile değiştirmiyorsunuz!

Özturanlı: Örnek kadar tembellik olur mu hiç!

Hilmi Şeker: Bir örnek var, 70 yıllık örnek efendim! 70 yıllık örnek! Bir konuyu anlatırken verilecek örnek aynı kalıyor. İkinci bir örneğe şiddetle gereksinim var. Örnek sabitse çoraklık ve kısırlık kaideten metastaz yapmış demektir. Bakın, sınır ötesinden atıflar alınamıyor. Bildiğim kadarıyla bir kişi alıyor, bilmediklerimiz de olabilir. Gidişatın sorgulanması iyileşmenin ve şifa bulmanın sıfır noktasıdır.

Aycan: Almıyorlar! Hukuk Ansiklopedisi olarak Hukuk Fakültelerini incelediğimizde şunu gördük. Fakültelerin internet sitelerinde fakülte öğretim üyelerinin aldığı atıflardan hiç bahseden yok. Bir tane fakülte atıf sayısından bahsetmiyor. Atıf yapılsa gururla söyler değil mi? Bir tanesi demiyor ki biz şu kadar atıf aldık. Şu kadar bilimsel makalemiz var diyen bir fakültemiz yok. Avrupa, Amerika üniversitelerinin hukuk fakültesi web sitelerine gir, hepsi aldıkları atıfları açıklarlar, övünerek yazarlar, derler ki, bizim şu kadar doçentimiz, şu kadar doktorumuz, doktora tezimiz var, şu kadar profesörümüz var, şu kadar da atıf yapılmış bilimsel makalemiz var derler.

Özturanlı: Şu var ki akademi bitti…

Hilmi Şeker: Efendim, bence yurtdışında da bir yozlaşma var. Ama bizde durum çok daha kötü.

Özturanlı: Bizde dip yaptı.

Hilmi Şeker: Evet, elimizdeki şu kitabı yazmadan önce ben mimarlık tarihini okurken dikkatimi çekti, kitap kanıtlardan bahsediyordu. Ben Mimarlık tarihinden Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti kitaplarıma çeşitli doneler alma ihtiyacı duydum. Şimdi, hukuk kitabı yazarken diğer bilim dalları ile iyi ilişkiler geliştirmeye ihtiyacımız var. Ben bu ilişkileri geliştirmeye çalıştım. Anlatabiliyor muyum? Ben gidiyorum, iyi bir sosyolog buluyorum, iyi bir felsefeci buluyorum, iyi bir mimar buluyorum.

Özturanlı: İvan İllich’i de bulmuşsunuz işte.

Hilmi Şeker:  Eserlerini son derece önemli buluyorum. Çok geç tanıdım kendisini. Ve çok memnunum. Sağlık, eğitim ve diğer meseleler hakkında çok farklı tezleri var. Ben bundan etkilendim ve faydalandım. Bir usul kitabı, bu tezleri es geçmemeli. Hükmün ikna edebilmesi ve inandırması için bu tezlerden ihtiyaç ölçüsünde beslenmelidir. Hüküm, bilimden beslenmekle yükümlüdür. Tekamül etmek tehlikelidir, yozlaşmak, tembelleşmek ve sığlaşmak tekamül hissinin icadıdır.

Özturanlı: Yargılayanın da yargılananın da yani savunmanın da bir çıpası yok. Savunma da hüküm makamından farklı değil. Herkes birbirinden memnun aslında. Değil mi?

Hilmi Şeker: Farklı değil. Bir bütün olarak durum böyle. Aynı kaynaktan besleniyor. Yani, kriz herkesi kapsıyor.

Hilmi Şeker ile röportajımızı İstanbul’da kültür ve sanatın en yoğun yaşandığı Kadıköy’de gerçekleştirdik

Özturanlı: Çok doğru, katılıyorum, bu önemli bir şey. Bir de bunun içyüzünü ve sebeplerini bilmedikleri sürece, yasama yapanların veya siyaset yapanların da bunu çözme şansı yok. Bir kanunu değiştirince sorunun çözüleceğini sanıyorlar, sorun yasamada çözülmüyor, tıpkı sorunun yargıda çözülmediği gibi, bütün bunlar birbirinin tamamlayıcısı aslında. Sorun yasayı değiştirerek çözülmüyor.

Hilmi Şeker: Röportajımızın başında da onu anlattım. Yargıcın kaynak sorunu yok ki! Yeteri kadar yasa ve mevzuat var. Sınır ötesi kaynakları Yargıç uygulamıyor işte. Devlet ile yurttaş arasındaki sorunları devlet yararına çözebiliyor. Genetik bu sebepler üzerinde durmak gerekiyor. Belirleyici bir eğitim var, yasaların da üzerinde! Paradigma bu!

Aycan: Yasayı koymuş, uygulayacağı tüm mevzuatı yazmış, bütün kuralları belirlemiş, hepsi ortada duruyor, sana bir iç eğitim veriyor yada bir yönerge veya tebliğ çıkarıyor, yani sizin öğrendiğiniz kanun, mevzuat, anayasa, kural hepsi bir yana hepsi boş, sadece yukarıdan gelen tebliğe göre hareket ediyor aslında. O zaman o mevzuata hiç gerek yok, bakanlık sana yazsın, sen de uygula, yönergelerle devam et! Bu mudur?

Aslolan Hak ve Özgürlüklerdir

Hilmi Şeker: Yani, şöyle denilebilir; demek ki, toplum tarafından inşa edilmiş bir yargı ile devletin vücuda getirdiği bir yargı arasındaki fark bu parametreler üzerinden ortaya çıkıyor. Bu olgular üzerinden, bu edenler üzerinden farklılığını sergiliyor, araziye yansıma biçimi bu! Yani, iş dönüyor dolaşıyor, buraya geliyor.

Hani siz sordunuz, cevabı bu, işte iki farklı model! Bu model üzerinden eğitimini tamamlamış, kürsüye çıkmış bir yargıçla diğeri arasındaki farkı bu parametreler tayin eder. Yargıç, bir kriz çıktığında ne yapacak? Devleti kontrol edecek, bu kadar basit. Gücü kontrol edecek! Aslolan hak ve özgürlüklerdir diyecek! Mesele bu! Senin Anayasan öyle diyor ama pratiğin öyle değil. Staj ve sonraki eğitimlerde farklı bir akıl devreye giriyor, asıl akıl!

Özturanlı: Bu, ekonomide de böyle.

Aycan: Bir mantıksızlık, yani işin esasını unutup sadece sonucuyla ilgilenen ama kısır, sığ bir alana hapsolmuş, debelenerek giden bir sistem. Bir keşif veriyor, keşif amaca dönük değil. Sırf keşif olsun diye keşif. Aynı mantıksızlık ekonomide de var evet, faizleri düşür ki enflasyon düşsün diyor. Oysaki sebep sonuç ilişkisi nerede?

Özturanlı: Londra libor 16 verince senin 12’n işe yaramıyor, para senden gidiyor. Faiz neden olur mu yahu!

Aycan: İşte, bilimsel olmayan yolarla ilerlenince böyle oluyor. Hukukta da böyle, bilim terk ediliyor, bilim terk edilince saçmalıklar ortaya çıkıyor.

Özturanlı: Demokratik mekanizma çalışmadığında hiçbir sorun çözüme doğru ilerlemiyor. Demokrasi gerçeklik üzerinden inşa edilir, gerçeklerden uzaklaşıldıkça üst siyasetin tanzim ettiği çözümler boşa çıkıyor.

Bunun bir tanımı var, dünyada da böyle, bu post gerçeklik denilen şey Hindistan’da da var her yerde var. Bu sıkıntıların olduğu yerde sistem yürümüyor, buna hınç çağı da diyebiliriz. Politikacı ne kadar hınç doluysa o kadar yükseliyor. Yoksa politikacı ilerleyemiyor, bunu anlamamız lazım, bu yeni bir şey, dünyada da yeni, bunun üzerinde düşünmemiz lazım. Var olan sistemi kabul etmiyor, yeni sistem inşa etmeye çalışıyor, bütün dünyanın problemi bu.

Bunun sebepleri var, sanayi toplumunun çöküşü, kurumsal yapıların çöküşü.. Bunlar kurumların çöküşü ile alakalı. Neden? Çünkü, kurumlar arası müzakere, mübadele kalmamış. Politikanın doğduğu yer neydi İngiltere’de? İngiltere aynı zamanda hem aristokrasinin hem de tarım toplumunun hem işçi sınıfının hem de sanayinin merkeziydi. Bu dört unsur kendi içinde müzakere etmeye başladı ve bir süre sonra kurumlar ortaya çıktı, bunun siyaseti ve kültürü ortaya çıktı. Sistem böyle oluşuyor. Şimdi bütün dünyada bunun tersine bir evrilme söz konusu.

Toplumların bitişi çok önemli. Toplum bitti! Toplumun bittiğini görüyoruz, bunun üzerine düşünmeden olmaz. Toplumsal kurumlar artık çalışmayan aygıtlar. Bunu şunun için söylüyorum; bir şeyi yeniden inşa etmek için toplumu yeniden yapılandırmak gerekir. Fragmanlara ayrılmış, bölünmüş, ortak geleceğe ait bir fikre, düşünceye ihtiyaç duymayan, bigane, umarsız bir toplumla nereye varılabilir?

Aycan: İskender Bey, bencil bireylerden oluşan ve sadece kendi çıkarını düşünen bir toplumdan mı bahsediyorsunuz?

Özturanlı: Hayır, toplumun genetiğinde bencillik yok, insan hiçbir varlık gibi değil; mesela çocuk şunu yapıyor, çocuğuna çikolata almış bir baba çocuğa kızdığı zaman gidiyor çikolatayı başka bir çocuğa veriyor. Bu başka hiçbir varlıkta olmayan bir özellik, sadece insanda var. Bunun yeniden hatırlanması lazım. Batıda bu tartışılıyor. Bizde maalesef bu konuya giren bile yok. Bunu nasıl inşa edeceğiz? Nasıl yeniden toplum olmaya çalışacağız? Kurumsal denen şeyi yeniden nasıl kuracağız?

Aycan: Şimdi, bireyin tek başına yaşadığı, değerlerini kurumsallaştırmadığı bir yapıda bireylerden bağımsız içi boş kurumlar kalıyor ortada. Bu kurumların bir anlamı yok. Toplumdan kopuk kurumlar kalıyor. Yaşadığımız bu belki de.

Özturanlı: Toplumun kendi oluşturduğu kurumlar yoksa, otoriter devlet kalıyor, toplum yoksa kurumun bir anlamı yok. Toplum, “ara” demek. “Ara” yoksa uçurum oluşuyor.

Aycan: Kurumların da içi boşaldı, bunu siz de fark ediyorsunuzdur. Çok önemli kişiler bunu ifade ediyor aslında, kurumsal çöküş yaşanıyor.

Özturanlı: Mesela, avukatlardan hareket edelim, hiçbir avukat bireysel yaşamı dışında, yaşamla ilgili bir disiplin geliştirmiyor, bütün mesleklerde böyle. Bireylerin böyle bir çabası olmayınca onu temsil eden mekanizmaların bir anlamı da kalmıyor.

Kurumsal yapılar sadece iktidar ilişkileri, bireysel iş ilişkileri oluşturmanın bir aracı haline geliyor. Onu temsil eden, onu düzelten, yada onu baştan çıkartan karşılıklı çalışma yapan düzenli bir yapı kalmıyor. Dolayısıyla sen ve senin gibilerin bir araya gelişi bir kurumdan çok bir topluluk meydana getiriyor. Toplum başka bir şey.

Topluluk olmakla toplum olmak başka bir şey. Aynı kasaya para veren kişiler bir topluluktur, toplum değildir. Geçici, muvakkat, araçsal ve tamamen kendini öne çıkaran, gerçeklikten uzak, sırf rekabet eden yapılar toplumsal değildir, aksine toplum olmanın önündeki en büyük engeldir.

İnsanlık her zaman böyle değildi. İnsanlık her zaman birbiri ile rekabet eden kişilerden oluşmadı, ara sıra farklı da düşündü. Hukuk, böyle zamanlarda, aydınlanma zamanlarında kuruldu! Bunu kavramamız lazım!

Aycan: Belli insani duyarlılıkların olmadığı toplumlarda insanlar eşyaya dönüşüyor. Bir metadan farkı kalmıyor.

Hayvanları bazı insanların şerrinden koruyan eğitim, öğretim ile onu tamamlayan caydırıcı bir hukuk ihtiyacı her geçen gün daha çok kendisini dayatıyor.

Çare nedir?

Özturanlı: Toplum bölünüyor, her şeyi tükettikçe fragmanlar halinde yaşamaya başlıyor; kapalı aile yapıları, hayvan sevgisi kalmıyor ve daha birçok şey. Toplumda hastalık üretiyor. Mesela son zamanlarda hayvan sevgisine dair duyarlı grupların artması, toplum olma arzusu ile yakından ilgilidir ve yenidir. Bunlar o kadar önemli ki aslında, bence bunlar üzerine çalışmamız lazım, yeniden toplum olmak için çalışmamız lazım. Yeni dönemeçlerde bunlara önem vermeliyiz. Dünyada bu tarz şeyleri konuşanlar var, nereden başlamalıyız? Her şey sıfırlandığı zaman ne olacak? Süreç çok hızlı ilerliyor. Gelecek aslında geldi! Gelecek dediğimiz şeyin içinde yaşıyoruz! Geleceğin sorunlarını geçmişin yapıları ile çözemeyiz.

Aycan: Biz hep eski argümanlarla mı konuşuyoruz? Yani, hukuka dair, hayata dair, bürokrasiye dair, devlete dair ne konuşuyorsak eskiden ve eski kavramlardan, eski kavramlara yaslanarak konuşuyoruz. Eskiye dair temel kavramları baz almazsak dayanacağımız temel direkler yıkılmaz mı? Bildiğimiz her şeyi unutacak mıyız? Eyvah, yandık bittik mi? Geleceği inşa etmek için eski değerler bitti mi?

Özturanlı: Zelzele oluyor aslında ve bu zelzelede herkes kendini kurtarmaya çalışıyor.

Aycan: Çare nedir? Bütün bu konuştuğumuz krizlere bulunacak çare yine bu toplumla birlikte bulunmayacak mı? Yine bu insanlarla olmayacak mı?

Hilmi Şeker: Söz almak istiyorum. Bakınız, bütün bu konuşmalardan bir yere geliyoruz; Bilim dediğimiz şey aslında kumanda edilen bir şey, servis edilen bir şey.  O size şunu söylüyor; kavramlar sunuyor ve siz bu kavramlarla oturup kalkıyorsunuz, kavramlarla sorunlarınızı çözmeye çalışıyorsunuz, yani elinizdeki test edilmemiş yahut sözde sınanmış sayılı ve sınırlı malzeme ile hareket ediyorsunuz.

Bakın bu yöntemle, özellik geliştirmiş temel meseleleri aşmanız mümkün değil. Kriz derinleşiyor! Aslında bu akıl krizi derinleştiriyor. Kendini de krizin parçasına dönüştürüyor. Anlatabiliyor muyum? Size diyor ki ötesi yok! Geliyor geliyor bir noktaya kendini tekrar ediyor! İnsanlığa kastediyor, savaş yoluyla yada başka buluşlarla… Yoksullukla yada yeni başka bir krizle karşınıza çıkıyor! Özellik geliştirmiş genetiği muhafaza edilmiş krizlerle, sizin çözüm üretmenizi de engelliyor, elinizdeki bütün araçlara o hükmediyor…

Özturanlı: Bunu anlamak ve ona göre çalışmak çok önemli.

Hilmi Şeker: Size, verdiği araçlar ve malzemenle bu krizi senin aşmanı istiyor! Efendim, bu modelde kriz çözülmez, kriz derinleşir. Bu kadar basit.

Özturanlı: Teknik açıklamalarla olacak iş değil bu.

Hilmi Şeker:  Bakınız, devleti yaratmış, efendim sınır ötesi kurumlar kurmuş, devletimsi şeyleri inşa etmiş, ama çözülmüyor işte! Devleti yarattın olmadı, devlet gibi şirketler oluşturdun olmadı, çözemiyorsun işte! Mesele bu! Çünkü bu kapitalizm dediğimiz modernite her defasında insanlığı tarif edici sözde bir çözüm üretiyor, hem sorunu yaratıyor hem sorunu çözme araçlarını yok ediyor, hem de sorun derinleştiriyor. Her defasında aynı şey oluyor.

Özturanlı: Büyük bir fetret devrindeyiz, interregnum yani… Eski daha bitmedi, yeni daha gelmedi… Bu çağ o çağ işte…Fetret dedikleri bu işte, sorunları eskisi ile çözemiyoruz, ama yeniyi nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Bu mutlaka aşılacak bir durum, insanlık aşacak bunu, biz görürüz yada göremeyiz aşılacak bu. Bu sorun çok taze ve sıcak henüz, soğumadı yani, analiz edecek kadar bile soğumadı.

Hilmi Şeker: Çıkıyor diyor ki, tarihin sonu diyor.

Özturanlı: Onlar yanılttı işte, o 1980’lerdekilerin yüzünden bu durumdayız, Efendim, elektriği de satarım, suyu da satarım… İşte hukuk da orada tıkandı, hukuku bu sorunlardan ayrı tutamayız. Çözülemiyor işte!

Hilmi Şeker: Bir dönem ticaret yapmış ama krizi aşamamış, dönmüş, efendim makinalaşma ile beraber endüstri yapmış aşamamış.

Özturanlı: Arada altın çağlar var ama.

Hilmi Şeker: Evet altın çağlar var elbette. Gelmiş bu sefer çağı araçları üzerinden, internet üzerinden, yapay zeka üzerinden, bilumum şeyler üzerinden aşmaya çalışıyor, olmuyor. Bakın her defasında sorunu üretiyor, çözümü engelliyor yada arkasından savaş geliyor, Krizi bunlar yaratıyor, çözümünü de engelliyor.

Evrenselcilik Çok Önemli

Özturanlı: Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak aslında bir enayilik!

Aycan: Biraz önce bazı konulara temas ettik. Dedik ki devlet kadar büyümüş şirketler var dediniz. Bunlar ayrı bir konu. Fakat birçok insanın önemsediği, sağ sol fark etmeksizin önem atfettiği uluslararası kurumlar var, bugün dünyada geçerli normları koyan kurumlar var. Bu kurumlar önemsiz mi?

Özturanlı: Evrenselcilik çok önemli, yeniden bunları konuşmalıyız.

Aycan: Ama şöyle, şimdi bu kurumların, evrenselciliği getiren kurumların da galip devletlerin oluşturduğu yapay kurumlar olduğunu ileri sürenler var, bunu iddia ediyorlar. Bana göre evrenselciliğin ve insanlığın ortak normlarının güçlü damarları orada. Başka damar yok. Bu damarı da kesersen başka dayanak bir şey kalmıyor.

Özturanlı: İbrahim Bey, Étienne Balibar Türkiye’ye geldiğinde bunu ona sormuştum hatırlayınız.  Evrenselciliği hatırlamak çok önemli, Slavoj Žižek de buna çalışıyor. Dünya bir taraftan içe kapanıyor, sorun üretiyor, ama bir taraftan da hayatın kendisi bize bunun tam tersini öneriyor, bizim evrensel davranmamızı gerektiren şekilde zorluyor. Hayatın dayattığı bu gerçekten yeni bir damar çıkabilir diye düşünüyorum.

Aycan: Son dönemde para üzerinden, ticaret üzerinden gelişen bir evrenselcilik, hatta evrenselcilik demeyelim buna küreselcilik var, ama daha öncesinde, işte 1945’te, savaştan sonra kurulan kurumlar üzerinden yürüyen, işte iki paktın anlaşması sonucu oluşan metinler üzerinden yürüyen bir evrenselcilik vardı.

Özturanlı: Sonraki gelen küresel kapitalizm öncekini tahrip etti. Küresel kapitalizm finansal akışkanlık getirirken öbürünü öldürdü, çok önemli bir nokta burası. Ve çok tehlikeli bir şey de aslında. Evrenselcilik başka bir şey. Dünyadaki bütün kavgalar kültürel alana kaydı. Popüler kültürün araçlarıyla bu kavga devam ediyor. Siyaseten de hukuk olarak da toplum olarak kazanmak için kültürel alanı tamir etmemiz lazım.

Kültürel alanda kazanamadığın hiçbir savaşı toplum olarak kazanamazsın, hukuk açısından da adalet açısından da kazanamazsın. Bu çok yeni bir şey. Önce etnisizm üzerinden denendi olmadı, sonra din üzerinden denendi olmadı, şimdi insanlar başka bir yerden tartışıyorlar. Bütün kavgalarda kültürel sebepler ve bir inovasyon kavgası var, bunu anlamamız lazım, bunun farkında değiliz, başka araç yok.

Hilmi Şeker: Bu krize kültür mü son verecek yoksa derinleştirecek mi?

Özturanlı: Her ikisi de oradan başlıyor, çözümü de orada derinleşmesi de oradan kaynaklanıyor. Hangisi derinleştiriyorsa çözen de orası olacak. Çünkü yaşayan tek alan orası, diğerlerinin hepsi oraya bağımlı.

Hilmi Şeker: Kültürlerin ittifakı bu sorunu çözecektir. Kültürü geliştirmemiz gerekiyor.

Aycan: Peki hemen soralım, kültürün bu kadar öne çıkması, iletişim kaynaklarının çeşitlenmesi ve hızlanmasından mı kaynaklandı?

İskender Özturanlı: Karşılaşmayı sağladı o. Eskiden karşılaşmadığı şeyle şimdi mecburen karşılaşıyor. Uzakta duran şey yakına geldi artık. Örneğin Finlandiya’daki insanların nasıl ısındığını, Suriye’dekinin nasıl düşündüğünü bilmiyorduk.

Hilmi Şeker: Bence harika tespitler yapıldı bu sohbette. Konuştuklarımızın özü de burada. Aslında kültüre dayanarak inşa edilen siyaset alanları var ve kültürü sömürüyor bu siyaset bütün dünyada. Bunun üzerinden kriz yaratıyor. Krizin zemini hep orası.

İskender Özturanlı: Şimdi eğer, krizi yaratan kaynaklara teslim olunacaksa yargıç olmaya, hüküm vermeye de gerek yok.

İbrahim Aycan: Evet Hilmi bey, oldukça uzun konuştuk, planladığımızın dışına çıktık, kitap hakkında konuşurken yargının sorunlarını da, toplumun sorunlarını da, hatta küresel sorunları dahi konuştuk. Sayın İskender Özturanlı’nın katılımı röportajımıza büyük enerji ve derinlik kattı. Şüphesiz onun televizyonculuğunun ve hem ekonomist hem de felsefe kökenli olmasının bu derinliğe büyük katkısı oldu. Hukuk Ansiklopedisi adına her ikinize de çok teşekkür ediyorum.

Vedat Ahsen Coşar – Yargı Sistemi, Hukuk ve Adalet Anlayışı, Barolar ve Hukuk Eğitimi

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar ile yargı sistemi, hukuk ve adalet anlayışı, yargının sorunları, arabuluculuk, barolar ve hukuk eğitimi üzerine bir röportaj gerçekleştirilmiştir. 

Hukukbook:  Sayın Coşar, “Avukat” denildiğinde aklınıza neler geliyor? Bu mesleği uzun yıllar yapmış bir kişi olarak Avukat kavramına yüklediğiniz anlam nedir? Avukatlık, bir hukuk savaşçılığı mıdır yoksa para kazanmak için yapılan bir meslek midir?

Publius Ovidius Naso

Vedat Ahsen Coşar: Elbette avukatlık para kazanmak için yapılan bir meslek değildir. Hukuk savaşcılığıdır. Avukatlık, bir onur mesleğidir, onurlu bir meslektir, bir güven ve cesaret mesleğidir. Bu bağlamda, kadim Yunan’da olduğu gibi, eski Roma’da da bu böyledir. Böyle olduğu içindir ki, kadim Yunan’da ve eski Roma’da avukatlar yaptıkları hizmetlerin karşılığında bir ücret almazlardı. Nitekim Romanın tanınmış avukatlarından ve şairlerinden olan Ovidius tarafından bu durum “Güzel kadınların güzelliklerini satmaları ne kadar utanç verici ise, bir avukatın yardımını satması da o kadar utanç vericidir” şeklinde ifade edilmiştir. Yine Roma Hukuku’ndaki “guato litis” yasağının, yani ücret alma ve ücret sözleşmesi yapma yasağının kaynağı “avukatın bağımsızlığı” ilkesinden çıkmıştır. Çünkü profesyonellik anlayışının daha henüz mevcut olmadığı o dönemin anlayışına göre, ücret alınması ve ücret sözleşmesi yapılması, avukatın, işini yapmayı üstlendiği kişi veya kişilere karşı bağlı ve bağımlı hale gelmesi ve dolayısıyla avukatın bağımsızlığını kaybetmesi olarak kabul ediliyordu. Bununla birlikte, Roma’da ve Cumhuriyet Döneminde yüksek görevlere giden yol avukatlık mesleğinden geçiyordu. Bu bağlamda, Çiçero konsül olduğu zaman avukattı. Aynı şekilde Roma Devleti’nin imparatorluğa dönüşmesinde en önemli pay sahibi olan Cesar da, kendisine imparatorluğa giden yolu açan konsül olmadan önce, Roma Barosu’nda kayıtlı olarak avukatlık yapıyordu.

Avukat Kelimesinin Kökeni

Esasen avukat sözcüğü Yunancada “üstün, ayrıcalıklı ve güzel konuşan” anlamlarına gelen “AdcoCatus” sözcüğünden türetilmiştir. Ve hatta mitolojiye göre, savunma görevini ilk üstlenenler, Zeus’un kızları olan “Litai”lerdir. Bunlar “suç işleyenlerin kandırıldıklarını” savunmuşlar ve Zeus’tan onların bağışlanmasını talep etmişlerdir. O nedenle, avukatlık mesleğinin ilk temsilcileri Litailer olarak kabul edilir. Kötü ruhlu, kışkırtıcı, günaha ve suça teşvik edici olduğu için Suç Tanrıçası olan Ate’nin kız kardeşleri olan Litai’ler, hem iyilerin savunucusu, hem de suç ve günah işleyenler adına af dileyicisidirler. Litai’lerin, Ate’nin etrafında dönmelerinin nedeni ise, onların insanları suça ve günaha teşvik etmesine engel olmaktır. Çirkin görüntülerinin aksine yüce bir ruha sahip olan ve bu ruhla görev yapan Litai’ler, günümüzde avukatların yaptıkları şeyi yapmışlar, yani insanları suçtan ve cezadan uzak tutmaya çalışmışlar, bir suç işlediklerinde ise onları savunmuşlardır.

Üç Çarpıcı Örnek

Bu konuyla ilgili olarak üç örnek vereceğim. Birincisi 1924 yılında ABD Başkanlığı’na aday olan avukat John W.Davis’e ait. 16 Mart 1946’da New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada şunları söylüyor; “Biz hukukçular, avukatlar köprüler kurmuyoruz, kule dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz…Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey vardır. Ama sorunları çözüyoruz; gerginliği gideriyoruz; hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyoruz; çabalarımızla barışçıl bir devlette insanların huzurlu ve adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.

Avukat John W. Davis

İkincisi George Mason Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ronald Rotunda Ronald’a ait. O da benzer şeyler söylüyor ve şöyle diyor; “Biz avukatlar, mühendisler gibi köprüler inşa etmeyiz; doktorlar gibi kemikleri onarmayız; mimarlar gibi bina tasarlamayız; ressamlar gibi resim yapmayız. Sadece insanların ellerinin bize dokunmasına imkan veririz. Eğer görevimizi profesyonelce, mesleğin onuruna uygun biçimde yaparsak, başka kişilerin yüklerini taşırız; insanları streslerinden kurtarırız; adaletin takipçisi oluruz; uygarlığın kaplaması olur ve onu daha da güçlendiririz.

Prof. Dr. Ronald D. Rotunda

Üçüncüsü İslam Hukukunun büyük bilginlerinden olan İmam Şafi’ye ait. O da şunları söylüyor; “Bütün Kuran inmeseydi ve sadece –Vel Asr- suresi inseydi yeterdi.” Vel Asr suresinin anlamı şudur; Zamanın üzerine yemin ederim ki, bütün insanlar hüsran içindedir. Şu üçü hariç: Hakka inananlar, Hakkı tavsiye edenler, iyi, güzel, doğru şeyi yapanlar ve sabredenler.

Avukat Hakikatin Temsilcisidir

Avukat olarak biz Davis’in, Ronald’ın, İmam Şafi’nin dediği şeyler yapıyoruz. Yani hakka inanıyoruz, iyiyi, güzeli, doğru olanı yapmaya, sabırla yapmaya çalışıyoruz. İnsanların sorunlarını çözüyor, yüklerini taşıyoruz. Toplumda barışın tesisine, huzurun, güvenin sağlanmasına katkı yapıyoruz. Hukukun tanıdığı ve koruduğu yetki olan hakkı savunuyoruz, hakkı temsil ediyoruz, Hakka ulaşmanın yolu ve aracı olan davaları mahkemelerin önüne biz getiriyor, adına karar denilen, içtihat denilen yargısal ürünlerin oluşmasını, bu yolla hukukun ilerlemesini, gelişmesini, hak sahibinin hakkı olanı elde etmesini, hakkına kavuşmasını biz sağlıyoruz. Yani aslında çok şey yapıyoruz, çok hayati şeyler yapıyoruz. En önemli olan şeyi, yani “bu dünyada yaşama ayrıcalığı elde etmek için ödediğimiz bir kira olan insana hizmet etmek” edimini yerine getiriyoruz.

Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon “The Turn of the Tide/Gelgit Dönemeci” isimli kitabında şöyle diyor: “Kişinin motivasyonlarının yanlış olması durumunda, hiçbir şeyin doğru olamayacağını anladım bir anda. İster postacı, berber, sigortacı veya ev kadını olun, isterse başka bir iş yapın sonuç değişmez. İşinizi sadece başkalarına hizmet ettiğinizi hissettiğiniz sürece iyi yapabilirsiniz. Başkalarına bir yararınız olmuyor ise eğer, işinizi iyi yapamazsınız.” Biz avukatlar da işimizi, mesleğimizi iyi yapmaya çalışıyoruz. Müvekkillerimize, yani insanlara hizmet ediyoruz, onların acısını, duygularını hissediyor, bunları paylaşıyor, gidermeye, azaltmaya çalışıyoruz. İşimizi, mesleğimizi bu saikle, bu motivasyonla yapıyoruz, insana, insanlara yararımız olsun diye yapıyoruz.

Diğer taraftan, yargının asli unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla görevli ve yükümlü değildirler. Aynı zamanda laik bir entelektüel ve özgül bir kamusal role sahip olması gereken bireyler olarak; “kamu için ve kamu adına mesajı, görüşü, tavrı temsil etmek, hakikati ifade etmek, ortodoksi ve dogma üretmektense, buna karşı çıkmak, hükumetlerin ya da muhalefetin, büyük şirketlerin ve başkaca çıkar çevrelerinin adamı ve sözcüsü olmamak zorundadırlar.

Vedat Ahsen Coşar – Yargıda ciddi sorunlar yaşanıyor

Hukukbook: Oldukça geniş bir avukat perspektifi çizdiniz. Peki, size göre Baro nedir? Misyonu ne olmalıdır? Barolara hangi misyonu biçmektesiniz?

Vedat Ahsen Coşar: Amerikalı fütürist Peter Drucker’a göre, kuruluş bir insanlar topluluğudur, ortak amaç için bir arada çalışan kişilerden oluşur. Kuruluş; toplum, cemaat, aile gibi sosyal kurumlardan farklı olarak, belli bir amaca göre tasarlanmış olup işine, görevine, işlevine göre tanımlanır. Toplum ve cemaat ise, dil, kültür, tarih, coğrafya gibi insanları bir arada tutan bağa göre tanımlanır. Kuruluş, ancak belli bir işe, kendi işine odaklandığı zaman etkili, verimli ve yararlıdır. Toplum, cemaat ve aile sadece var olan kurumlardır. Kuruluş ise yapandır. Toplum, cemaat ve aile koruyucu kurumlardır, statükoyu sürdürmek, bu amaçla değişimi yavaşlatmak için uğraşırlar.

Kuruluşlar, statüko bozucu olmak için vardır

Oysa kuruluşlar, statüko bozucu olmak için vardırlar. Onun için kuruluşlar, sürekli değişikliğe göre düzenlenmiş olmak, yeniliklere dönük olmak zorundadırlar. Kuruluşların işlevlerini yerine getirebilmeleri için; kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve sosyal ilişkileri, becerileri sorgulamak ve gerektiğinde bütün bunları terk etmek üzere düzenlenmiş olmaları gerekir. Bir kuruluş olarak Barolar da bu çerçevede örgütlenmek ve hareket etmek durumundadır.

Kuruluşun işlevi bilgileri verimli kılmaktır. Bilgiler ne kadar ihtisaslaşmış olurlarsa, o kadar daha fazla etkili ve yararlı olurlar. Gelişmiş ülkelerde kuruluşlar, bilgileri verimli kıldıkları, bilgileri ihtisaslaştırdıkları, kendi amaçları üzerine yoğunlaştıkları, bilgiden bilgilere geçtikleri için toplumun merkezi konumuna gelmişlerdir. Günümüzün kuruluşları, güce dayalı yapıdan, bilgiye ve sorumluluğa dayalı bir yapıya dönüşmüşlerdir. O nedenle günümüzün kuruluşlarında, kuruluşun amaçları, katkıları, davranışları, performansı konusunda herkesin sorumluluk alması gerekir. Bundan çıkan anlama göre, kuruluşun bütün üyeleri kendi amaçlarını ve katkılarını düşünecekler ve her ikisi için de sorumluluk alacaklardır. Kuruluşlarda ast/üst diye bir şey yoktur, sadece birlikte çalışan insanlar vardır.

Onun için bütün üyelerin kendilerine; benim bu kuruluşa yapabileceğim en önemli katkı nedir diye sorması, her üyenin sorumluluk sahibi olması, karar yetkilisi olarak çalışması, kendi amaçlarının kuruluşun amaçları ile uyumlu olmasını sağlaması gerekir. Onun için, tüzel kişilik olarak baroların, onun üyeleri olarak avukatların da bu çerçevede düşünmeleri, örgütlenmeleri, faaliyet göstermeleri gerekir.

Yine barolar, sadece, avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime ve dönüşüme katkı yapmakla, bu amaçla, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla, yeniliğin ve değişimin motoru olmak için statüko bozucu olmakla yükümlü olan, olması gereken kuruluşlardır.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Vedat Ahsen Coşar, Ermeni soykırım iddialarını reddedenlere cezası getiren Soykırımı İnkar Yasa Tasarısını oylayan Fransa Meclisine bir mektup yazarak, cezai yaptırımın tarihe ve tarihçilere ihanet olduğunu bildirmiştir.

Barolar ve avukatlar yeni şeyler keşfedecek kadar hevesli kalabilmeli

Barolar ve avukatlar, bütün bu işlevleri yerine getirebilmek için Edward Said’in o güzel kitabı Entelektüel’de ifade ettiği gibi; zihinlerinde kendilerini de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer vermek, çevrede dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek kadar bağımsız, cesur, özgür ve özerk bir ruha sahip olmak, her türlü otoriteden gelen tehditlere karşı koyabilmek, hiç kimseye boyun eğmemek, kirlenen düşüncelerini değiştirebilecek, yeni şeyler keşfedecek kadar hevesli kalabilmenin yollarını bulmak zorundadırlar.

Barolar ve avukatlar, sadece bunları değil, hakikati temsil etmek, bir haminin veya vasinin ya da başkaca bir otoritenin yönlendirmesine izin vermemek, toplumsal değişime ve dönüşüme öncülük edebilmek için yeni diller ve ruhlar icat etmek durumundadırlar. Bütün bunları yapabilmek için baroların ve avukatların hem kendilerini hem de toplumun kendisini; klişelerle, aşınmış metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin zihinlerini uyuşturup edilginleştirmesine, bilinçlerinin üzerini kaplayıp, onu basmakalıp düşünceleri incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartmasına izin vermemeleri gerekir.

Avukatlar Düşünce ve Eylem Lideridir

Dünya siyasi tarihinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, başta Fransız İhtilali, Amerikanın Bağımsızlığı, dünyanın ilk yazılı anayasası olan Amerikan Anayasası gibi devrim niteliğindeki tüm eylemlerde, dünya tarihini değiştiren ve dönüştüren tüm siyasi olaylarda gerek eylem lideri gerekse düşünce lideri olarak avukatlar vardır.

Gerçekte bütün toplumlar hukuka ve avukatlara gereksinimleri olduğunu akıl ve deneyim sonucu öğrenmişlerdir. Herhangi bir hukuk ve adalet sistemi, avukatlar ve barolar olmaksızın adil ve demokratik bir şekilde işleyemez. Onun için, avukat ya da savunma makamı ve barolar, sadece adil yargılamanın temel ve kurucu unsuru değil, aynı zamanda yargılama prosedürünü demokratikleştiren unsurlardır. Öyle olduğu için uygar ve demokratik tüm ülkelerde avukatlar ve onların mesleki kuruluşları olarak barolar vardır. Esasen Yirminci ve Yirmi Birinci yüzyılın en göze çarpan özelliklerinden birisi, siyasetin, uluslararası kuruluşlar yönünden artan bir öneme sahip olmasıdır. Bu uluslararası kuruluşlar, yetkilerini yalnız tek bir ülkede değil, uluslararası alanda ve birden çok ülkeyi kapsayacak şekilde kullanmaktadırlar. Bu bağlamda barolar, hem ulusal hem de küresel toplumun iyileştirilmesinde aktif bir rol oynamakta ve adalete erişim için çok fazla çaba sarf etmektedirler. Zira hukuk ve adalet, düşünce sistemlerinin bir gerçeği olarak toplumun en önde gelen vizyonudur.

Adil yargılanma ilkesinin tam olarak gerçekleşmesi için gerekli birçok ilke bulunmakla birlikte, en önemli ilke, hakimlerin yürütmeden mutlak olarak bağımsız olmalarıdır. Bir İngiliz geleneği olan yargı bağımsızlığı, herhangi bir siyasal teorinin sonucu değildir. Bu ilkeyi insanlık ve toplumlar, zor ve acılı deneyimler sonucunda ve deneme yanılma yoluyla ve zaman içerisinde öğrenmiştir. Diğer taraftan, barolar ile savunmanın bağımsızlığı da en az hakimlerin bağımsızlığı kadar önemlidir. Aksi halde, adil yargılama gerçekleşmeyeceği gibi, adaletin de demokratik bir biçimde işlemesi mümkün değildir.

Vedat Ahsen Coşar ve baro başkanları Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ziyaretinde

Hukukbook: Barolarda ve Barolar Birliğinde görevdekilerden ve daha önceki başkanlardan başarılı bulduğunuz ve takdir ettiğiniz başkan ya da başkanlar kimlerdir?

Vedat Ahsen Coşar: Ben, gerek insan olarak, gerekse bir zamanlar bu görevlerde bulunmuş bir kişi olarak kimseyi yargılayacak durumda değilim. Ayrıca bunu yapmayı da istemem. Bunu yapacak olan kamuoyudur, tarihtir. Onun için bırakalım bunu kamuoyu yapsın, tarih yazsın.

Hukukbook: Baroların neden yapmadığını sorguladığınız işler var mı? Görevi olduğu halde Barolar hangi işleri yapmamakta, kötü yapmakta, eksik yapmakta ya da yetersiz kalmaktadır? Yapması gerekip de yapmadığı, kötü ya da eksik yaptığı işler olduğunu düşünüyorsanız kategoriler halinde sıralayabilir misiniz?

Vedat Ahsen Coşar: Ben, özellikle son üç dört yıl içinde, baroları hemen hiç takip etmedim. Onun için baroların yaptıkları veya yapmadıkları şeyler hususunda fikir sahibi değilim. Sadece ve genel olarak şunu söyleyebilirim: Son üç beş yıl içerisinde hukuk, hukuk devleti, yargı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiç bir döneminde olmadığı kadar ağır yaralar aldı. Bu kavramların ve kurumların içi boşaltıldı. Bütün bunlar olurken, kendi yasasında bunları korumakla, kollamakla görevli kılınan barolar, (kuşkusuz hepsi değil) ne yazık ki, sessiz ve etkisiz kaldı.

Hukukbook: Baroların ve Barolar Birliğinin hiçbir kanun ve yönetmelik değişikliği olmaksızın derhal değiştirebileceği anlayışlar ve uygulayabileceği somut politikalar var mıdır? Varsa nelerdir?

Vedat Ahsen Coşar: Kuşkusuz vardır. Neler mi? Yukarıda söylediklerim vardır. Buna göre pozisyon almaları buna uygun bir duruş ortaya koymaları gerekir. Ama bu her şeyden önce bir anlayış ve tercih değişikliğini gerektirir. Zira değişen, değiştirebilir.

Vedat Ahsen Coşar Kocaeli Barosunda bir konferansta

Hukukbook: Barolarda ve Barolar Birliğindeki komisyon ve merkezlerin rolleri ne olmalıdır? Komisyon ve merkezleri yeterli buluyor musunuz?

 Vedat Ahsen Coşar: Hizmet etmek, bu amaçla projeler üretmek, bu projeleri hayata geçirmek olmalıdır. Onun için bu yerlerde görev yapan kişiler, “bir şey olmayı” değil, “bir şeyler yapmayı” amaç edinen kişiler olmalıdır, CV’lerini doldurmayı ve zenginleştirmeyi amaçlayan kişiler olmamalıdır. Başkana ve yönetime hizmet etmeyi değil, onların emrinde olmayı değil, mesleğe, meslektaşlarına, topluma hizmet etmeyi pozitif bir hedef olarak önlerine koyan kişiler olmalıdır. Bu yerlerde görevlendirilen kişiler, başka amaçlarla, seçim hesaplarıyla oralara getirilmemeli, liyakate, bilgiye, deneyime bağlı olarak seçilmeli, rol model olan kişiler arasından seçilmelidirler.

Bu komisyon ve merkezlerin yeterli olup olmadıkları hususunda sağlıklı bir yargıya varabilmek için, herhalde bunların ürettiklerine bakmak, ona göre bir tespit ve değerlendirme yapmak gerekir. Ben, bu komisyonları ve merkezleri yakından takip etmediğim için bu konuda bir fikir sahibi değilim. O nedenle, bunu, bu merkez ve komisyonların çalışmalarını yakından takip eden avukatlara ve kamuoyuna sormak gerekir.

Hukukbook: Baroları, üyelerine ve kamuoyuna karşı şeffaf ve demokratik yapılar olarak görüyor musunuz?

Vedat Ahsen Coşar: Ben size bu konularda benim Ankara Barosu Başkanlığı yaptığım altı yıl ve Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığım üç yıl içinde yaptıklarımı söyleyeyim. Ona göre hem siz, hem de avukat ve baro kamuoyu ile genel kamuoyu bu hususta bir değerlendirme ve halen mevcut olanla ilgili bir karşılaştırma yapsın.

Benim Ankara Barosu Başkanı olarak seçildiğim 2004 yılının Ekim ayında, Ankara Barosunun baro başkanına tahsisli birisi kırmızı plakalı olmak üzere üç tane makam arabası vardı. Ben makam arabasına binmem dedim, bu üç aracı da avukatlar arasında yapılan açık artırmayla satışa çıkardık, üç avukat arkadaşımız bu araçları satın aldı. Baronun getir götür işlerini yapması için Wolkswagen Caddy marka bir araç aldık. Ve ben, baro başkanlığı yaptığım altı yıl içerisinde kendi arabamı kendim kullandım, baroya ve adliyeye bu araçla geldim ve gittim.

Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar

Devlet Denetleme Kurulundan övgü ve teşekkür aldık

Altı yıllık baro başkanlığım döneminde ve her hafta, baronun gelir, gider ve harcamalarını baronun duyuru panolarına asmak, WEB sayfasına koymak suretiyle meslektaşlarımıza ve kamuoyuna duyurduk. Yani bu kadar şeffaf ve denetime elverişli bir uygulama içinde olduk. Bu uygulamamızdan dolayı, o yıllarda Devlet Denetleme Kurulundan, Türkiye’de bunu yapan tek kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olarak övgü ve teşekkür aldık.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçildiğim Haziran/2013’de ilk yaptığım iş, kuruma yasa gereği verdiğim mal beyanımı Barolar Birliği’nin web sayfasına koymak suretiyle kamuoyuna açıklamak oldu. Görev yaptığım üç yıl içerisinde ve her hafta, Barolar Birliği’nin gelir, gider ve harcamalarını, yönetim kurulu kararlarını Birliğin WEB sayfasında yayınladık. Özetle son derece açık, şeffaf, denetime elverişli bir uygulama içinde olduk.

Ben Barolar Birliği Başkanı seçildiğimde başkana tahsisli makam arabasını satmak istedim, ancak yönetim kurulu buna izin vermedi. Seçildiğimde rahmetli Özdemir Özok zamanında alınmış Ford marka bir makam arabası ve Wolkswagen Transporter vardı. Teknik servise hizmet etmesi için Ford marka bir transporter, getir götür işlerini yapması için bir Wolkswagen Caddy aldık, başka araç almadık.  Görev sürem içerisinde yaptığımız şehirlerarası seyahatlerde genellikle Wolkswagen transporterı, şehir içinde ise Ford marka aracı kullandık.

Hukukbook: Barolarda çoğulcu yönetim anlayışı mevcut mu?

Vedat Ahsen Coşar: Genel olarak mevcut değil. Özellikle Ankara Barosu, İstanbul Barosu ve İzmir Barosunda aynı görüşte olan kişilerin egemen olduğu listelerle seçime giriliyor. O nedenle, temsilde adalet ve meşruiyet vardır demek mümkün değil. Bunları sağlamak için bana göre nisbi temsil sisteminin getirilmesi gerekir.

Hukukbook: Avukatlık Kanunu’na göre yapılmakta olan Baro başkanlık seçimlerini demokratik buluyor musunuz?

Vedat Ahsen Coşar: Bana göre demokratiktir. Aday olma ve seçilme engeli olmayan, aday olma ve seçilme yeterliliği bulunan her avukat aday olabilir. Seçim bir yarıştır, bir rekabettir. Aday olan kişinin husumet üzerine kurulu bir seçim götürmemesi, kendisini anlatması, tanıtması, projelerinin ve pozitif hedeflerinin ne olduğunu ortaya koyması gerekir. Ben kendi adıma girdiğim bütün seçimlerde bunu yaptım. Aday olduğum bütün seçimlerde, seçildiğim takdirde hangi projelerin takipçisi olacağımı, hazırladığım seçim broşürleriyle tüm meslektaşlarıma açıkladım ve görev yaptığım sürece bu projelerin takipçisi oldum. Ve hatta şunu söyleyebilirim: ilk kez aday olduğum ve kaybettiğim 1994 yılı seçimlerinde uyguladığım proje sunma hadisesi, o güne kadar bir ilk ve sonraki yıllarda da aday olanlara örnek oldu.

Hukukbook: Sayın Coşar, size göre baro başkanlarının hangi niteliklere sahip olması lazım?

Vedat Ahsen Coşar: Kişilik bana göre her zaman bilgiden, bilgili olmaktan önce gelir. Her ne iseniz o şeyin “eni” olabilirsiniz. En asker, en bürokrat, en avukat, en mühendis, en profesör, en başkan, en dekan, en rektör olabilirsiniz. Ama adam değilseniz, bunları olmanız hiçbir şey ifade etmez. Onun için baro başkanlığına aday olan kişinin öncelikle adam olması, kişilikli, ahlaklı, erdemli, karakterli, özerk, bir kişi olması, görevini yaparken bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Bir şey olmayı değil, bir şeyler yapmayı hedef alması gerekir. Öncelikle kendi asli görevlerine odaklanması, asli görevlerini yapması, iyi yapması gerekir. Baroyu, baro başkanlığını başka pozisyonlara geçmeye alet etmemesi, baroyu bu amaçla kullanmaması gerekir. Sonra bilgili olması, iyi bir hukukçu olması gerekir.

Temiz bir mesleki geçmişe sahip bulunması, cesur olması, eyyamcı olmaması gerekir. Entelektüel olması, demokrat bir kişiliğe sahip bulunması, öteki düşünceye açık olması, hiçbir ayrım yapmadan herkesi kucaklaması gerekir. Bütün bu konularda rol model olması gerekir. Ben mesela Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na aday olduğum Haziran/2013 seçimlerinde yaptığım adaylık konuşmasında şunları söylemiştim. “Ben önce hepiniz gibi adamım. Daha sonra demokratım. Daha sonra ise sosyal demokratım.” Yani adam olmayı ilk sıraya, demokrat olmayı ikinci sıraya, siyasi düşünceyi ise üçüncü sıraya koymuştum. Zira adam olmak her şeyden önce gelir, daha sonra demokrat olmak gelir. Siyasi düşünce, siyasi tercih bunlardan sonra gelir. Adam olmayan, demokrat olmayan bir kişi, ister sağcı olsun, isterse solcu ya da başka bir görüş sahibi olsun, bana göre bir şey ifade etmez. Zira asıl olan adamlıktır, demokratlıktır. Bunlar yok ise, diğerlerinin bir kıymeti yoktur.

Hukukbook: Ekonomik dönüşümlerin çok hızlı olduğu son 20-30 yılda, Barolar hangi politikaları uygulasaydı avukatların mesleki pozisyonları daha güçlü olurdu?

 Vedat Ahsen Coşar: Bu baroların uyguladıkları ve uygulayacakları politikalardan daha çok, hükumetlerin uyguladıkları ve uygulayacakları politikalarla ve genel olarak ülkenin hukukla olan genel sorunuyla ilgilidir. Sorun geçmiş hükumetlerin, özellikle 16 yıldır ülkeyi yöneten AK Parti’nin hukuka şaşı bakmasından, hukuku, hukukçuyu, yargıyı ötelemesinden, ayak bağı olarak görmesinden, kendi istediği doğrultuda yönlendirmek istemesinden ve bütün bunlara bağlı olarak hukuka aidiyet bilincinin egemen olduğu bir toplum yaratamamasından, yaratmak istememesinden kaynaklanan bir sorundur. Bileşik kaplar örneğinde olduğu gibi pek çok konuda yozlaşan, üretmeyen, üretme düşüncesi, terbiyesi, kültürü olmayan, hemen her şeyi aşındıran, eskiten ve tüketen bir toplumun getirdiği bir sonuçtur bugün yaşananlar. Bu sonuçtan başkaca meslekler nasıl nasibini almış ise, avukatlık mesleği de payına düşeni almıştır.

Günün koşullarına uygun, ihtiyaçlara cevap veren, avukatlık mesleğinin hizmet alanını genişleten bir yeni Avukatlık Yasası yürürlüğe konulmuş, bu bağlamda sağlıklı bir şirketleşme ve ortaklık modeli getirilmiş ve geliştirilmiş, bazı İskandinav ülkelerinde uygulanan hukuk sigortası gibi kurumlar ihdas edilmiş, koruyucu avukatlık kurumu geliştirilmiş olsa idi, belki avukatların pozisyonu daha iyi olabilirdi. Ne yazık ki, bunu yapamadık. Şahsen bunun yapılamamasında ben kendi dönemimi de sorumlu ve kusurlu buluyorum.

Hukukbook: Ülkemizde kurumsal olarak yargının ve özelde de yargı sisteminin içinde bulunan hukuk insanlarının en büyük problemleri nelerdir? Baroların bu sorunlara karşı yapabilecekleri nelerdir?

Vedat Ahsen Coşar: Yargının kurumsal sorunu, bağımsız ve tarafsız olmaması, bütünüyle yürütme erkine bağlı bulunmasıdır. Bu bağımlılıktan ve tarafgirlikten, ne yazık ki hukuk adamları da payını almıştır, almaktadır. Haksızlık, adaletsizlik kime yapılırsa yapılsın haksızlıktır, adaletsizliktir. Bu konularda çifte standart uygulanmaması, siyasi tercihlere ve görüşlere bağlı olarak tavır alınmaması, haksızlık, adaletsizlik, hukuksuzluk kime yapılırsa yapılsın, kim yaparsa yapsın ona karşı durulması, tanıklık edilmesi gerekir. Ülkemizde görünen ve yaşanan odur ki, pek çok kişi, elbette hukukçular da ve hatta bir kısım barolar da bu konuda takım tutmakta, karşı takımdan ise ‚ “oh olsun, bunlar az bile” demekte, kendi takımından ise, bunlara karşı çıkmaktadır. Baroların bu sorunlara karşı yapması gereken şey, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik nereden ve kimden gelirse gelsin, buna karşı tavır almak, bu kişilerin haklarına, hukuklarına tarafsızlıkla sahip çıkmak olmalıdır.

Hukukbook: Türkiye’deki avukat sayısı söylendiği gibi nüfusa oranla çok mu sizce? Avukat sayısından sıkça şikayet ediliyor, sizin bu konudaki anlayışınız nedir?

Vedat Ahsen Coşar: Kimi Batı ülkeleriyle karşılaştırıldığında, aslında nüfusa oranla avukat sayısı Türkiye’de çok fazla değildir. Ama hukuka aidiyet bilinci olan, hukuk devleti olan Batı ülkelerinde koruyucu avukatlık sistemi iyi çalıştığından, insanlar avukata danışmadan adım atmadıklarından, yani avukatlık hizmetinin alanı oldukça geniş olduğundan, insanların ekonomik güçleri yerinde bulunduğundan, paylaşılan veya paylaşılacak olan pastanın büyük olmasından, insanların kaliteli hukukçu aramalarından, böylelerini tercih etmelerinden, esasen çoğu avukatın kalitesi de üst düzeyde olduğundan dolayı, avukat sayısı o ülkelerde pek o kadar önem arz etmemektedir.

Bizim ülkemizdeki fazlalık, orada olan ve az önce arz ettiğim şeylerin bizde olmamasından kaynaklanıyor. Bu konuda ülkemiz bağlamında önemli olan bir diğer husus da, sorunun sadece bir nicelik sorunu olmasından daha çok, bir nitelik, bir kalite sorunu olmasıdır. Bu ise doğrudan yaz boz tahtası haline getirilen eğitim sistemimiz ile ilgilidir, bu sistemin doğal bir sonucudur. Ki bu hususu izin verirseniz, sorunuz kapsamında daha önce “ahsencosar.wordpress.com” adresindeki kişisel blogumda yazdığım yazı çerçevesinde birazdan izah edeceğim.

Hukukbook: Avukatlık sınavı hakkında nasıl bir politika belirlenmelidir?

Vedat Ahsen Coşar: Sınav sorunundan önce bununla son derece ilgili olan ve Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında gelen, genelde “eğitim”, özelde “hukuk eğitimi” üzerinde durmak gerekir. Ben eğitim konusunda uzman olan bir kişi değilim. Akademisyenlik kimliğim ve kariyerim de yok. Bununla birlikte, her ikisi de üniversite tahsili yapmış iki çocuk sahibi bir babayım.

Vedat Ahsen Coşar ile Röportaj -1.Bölüm

Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Siyasal Bilimler Fakültesinde on dört yıl İngilizce okutulan “Introduction to Law/Hukuka Giriş”, üç dört sömestr “Public Law/Kamu Hukuku”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesinde birkaç sömestre “Adli Yazışmalar ve Hukuki Metinler”, üç yıla yakın “Avukatlık Hukuku” isimli seçimlik dersleri verdim. Altı yıl Ankara Barosu, üç yıl Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptım. Kırk üç yıldır eylemli olarak avukatlık mesleğini icra ediyorum. Bu konumum ve yürüttüğüm görevler nedeniyle çok sayıda öğrencinin ve stajyerin yetiştirilmesinde emeği olan, genel olarak ülkemizdeki eğitim ve öğretim, özel olarak hukuk eğitimi konusunda yaşayarak, tecrübe ederek, uygulayarak az ya da çok fikir sahibi olan bir kişiyim.

Ezbere Dayalı Eğitim Sistemi Terkedilmelidir

Benim kişisel tespitlerime ve gözlemlerime göre, ülkemizde sadece hukuk fakülteleri öğrencileri değil, diğer fakültelerde okuyan öğrencilerin çok büyük bir kısmı da, üniversite eğitimi ve öğrenimi yapabilmek için gerekli alt yapıya ve donanıma sahip değildirler. Zira orta ve lise eğitimi ve öğretimi, öğrencileri üniversiteye hazırlama konusunda son derece yetersizdir. Buna göre, Türkiye’de asıl çöken ve kimlik bunalımı içinde olan ilk-orta-lise eğitimi olmakla, öncelikle bu eğitim aşamalarının yeniden yapılandırılması gerekir.

Gerek dershanelere ihale edilmiş olan, gerekse okullarda uygulanan eğitim sistemi, teste ve ezbere dayalı bir sistemdir. Bu sistem bütünüyle öğrencilerin test sorularını daha hızlı ve doğru cevaplandırma becerilerinin geliştirilmesi üzerine kuruludur. O nedenle, ivedilikle mevcut sistemden vazgeçilmesi, tümevarımcı Sokratik bir modele, yani araştırma, sorgulama, analiz, eleştiri yapabilme becerilerinin, yanı sıra sözlü ve yazılı anlatım yeteneklerinin geliştirilmesi üzerine kurulu bir modele geçilmesi, eskiden olduğu gibi lise eğitimine lise bitirme/bakalorya sınavının getirilmesi gerekir. İlk-orta-lise eğitim ve öğretim modeli ile programı böyle olmadığı içindir ki, günümüzde tamamen ezber üzerine kurulu bir programdan geçen ve yanı sıra teste dayalı üniversite giriş sınavlarına göre eğitilen ve fakültelerinde yapılan sınavlarda da teste tabi tutulan gençler, gerek öğrenimleri boyunca, gerekse üniversiteden mezun olduktan ve mesleklerini icra etmeye başladıktan sonra “daha zayıf yazmakta” ve “daha kötü konuşmaktadırlar.

Sokratik Modele Geçilmeli

O nedenle, soruna önce ilk-orta-lise eğitiminden başlanılması, bu eğitim ve öğrenim süreçlerinin ezbere dayalı eğitim modelinden arındırılması, tartışmalı, analitik, tümevarımcı Sokratik bir eğitim ve öğretim modeline göre programlanması gerekir.

Zira ve ancak bu suretle ilk-orta-lise eğitimini tamamlayan öğrenciler, üniversitede verilecek dersleri anlayabilecek, algılayabilecek, hazmedebilecek bir düzeye gelebilirler.

Birey Olmayı Öğrenmeliyiz

Hepimizin iyi bildiği üzere, üniversitelerin geleneksel işlevleri, öğrencilerin kültür miraslarını tanımalarını, kendi zihinsel ve yaratıcı becerilerini kavramalarını, onların insan olarak sorumluluklarını bilen kişiler olarak, yani birer birey olarak yetişmelerini sağlamaktır. Üniversitelerin bu işlevlerini yerine getirebilmeleri için her şeyden önce özgür, özerk ve bağımsız olmaları gerekir. Bu ise, ancak özgür, bağımsız, özerk üniversiteler ve buralarda görev yapan aynı niteliklere sahip akademisyenler eliyle mümkün olur. Esasen üniversite bilimsel çalışma yapılan yer, bilim de özgürlük olmakla ve buna ihtiyaç duymakla, ister öğrenci, isterse akademisyen olsun, üniversite mensubu olmak özgür düşünceyi savunan bir birey haline gelmek, itaat ve biat etmenin, birilerine kulluk yapmanın, müritliğin yerine, bağımsız, özerk, özgür kişiliği koymak, özetle birey olma sürecini tamamlamak demektir. Esasen toplumsallaşabilmenin asgari koşulu da birey olma sürecini tamamlamayı gerektirir. Bizim daha hala çocuk toplum olmamızın, yetişkin insanlar toplumu olamamamızın nedeni, çoğumuzun birey olma sürecini tamamlayamamış olmamız ve dolayısıyla birey olamamamızdır.

Hukuk Fakültesine Sadece Lisans Mezunları Girebilmeli

Yine üniversite eğitimi, sadece bir diploma ve meslek sahibi olmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda, kişinin kendisini her yönden geliştirmesi, oldurması demektir. Bunu yapabilmesi için her bir öğrencinin, sinemaya, tiyatroya, operaya, konserlere, sergilere, müzelere gitmeyi, kitap ve gazete okumayı bir alışkanlık ve zevk haline getirmesi gerekir. Zira bütün bunlar özelde bireysel gelişimin, genelde üniversite eğitiminin ayrılmaz birer parçası ve tamamlayıcısıdır.

Hukukbook:  Sayın Coşar, Hukuk Fakülteleri özelinde neler yapılmalı?

Vedat Ahsen Coşar:  Soruna hukuk eğitimi ve öğrenimi yönünden yaklaşıldığında, yukarıda ifade edilenlere ek olarak şunları söylemek gerekir: Hukuk fakültelerine öğrenci kabulü, doğrudan fakültelerin kendilerinin yapacakları sınava bırakılmadır. Bu sınav, test usulü değil, hukuk öğrenimi yapmaya aday olan öğrencide bulunması gereken sözlü/yazılı anlatım yeteneğini, genel kültür düzeyini, analiz-sentez yapma, sorun çözme becerilerini ölçecek ve değerlendirecek biçimde yapılmalıdır. Fakülteye giriş için asgari puan/taban puan uygulaması getirilmelidir. Hukuk fakültelerini ikinci fakülte haline getirmek, yani herhangi bir alanda lisans öğrenimi tamamlamış olanları hukuk fakültelerine kabul etmek yönüne gidilmelidir. Böyle bir düzenleme, pek çok kişi gerek zaman yönünden, gerekse ekonomik nedenlerle ikinci bir tahsili göze alamayacağı ve sadece avukat, yargıç, savcı, akademisyen olmayı pozitif bir hedef olarak seçenler hukuk fakültesine gideceği için beraberinde kaliteyi getirecektir. Bu düzenlemenin bir diğer yararı da, yukarıda sözü edilen meslekleri icra etme yaşının yukarıya çekilmesini ve buna bağlı olarak bu mesleklere olgun ve nitelikli kazanımlar getirilmesini sağlamasıdır.

Türkiye’nin En İyi Hukuk Fakülteleri Sıralaması

Hukukbook: Peki, hukuk fakültesi müfredatına ne diyorsunuz? Ayrıca mezuniyet sonrası her mezun peşinen mesleğe kabul edilmeli mi?

Vedat Ahsen Coşar:  Mezuniyet sonrasında avukatlık, hakimlik, savcılık gibi klasik mesleklerin icra edilebilmesi için mutlaka sınav getirilmelidir. Bu sınav, hukuk fakültelerindeki eğitime kalite standardı getireceği gibi klasik mesleklerin icra edilmesinde de kalite bütünlüğü sağlayacaktır.

Yine hukuk fakültesi sayısının disipline edilmesi, ihtiyaç kadar fakülte açılması, hukuk fakültelerine alınacak öğrenci sayısının ihtiyaca göre belirlenmesi ve mutlaka azaltılması gerekir. Hukuk fakültelerinin sahip olması gereken fiziki koşullar ile gerekli diğer standartların önceden tespit edilmesi, bu standartlara sahip olan üniversitelere Türkiye Barolar Birliği’nin ve hukuk fakültesinin açılacağı il barosunun görüşü de alınmak suretiyle hukuk fakültesi açma izni verilmesi, mevcutlar üniversitelerden kendilerini bu standartlara uydurmalarının istenilmesi, bunu sağlayamayanların ise kapatılması gerekir.

Hukuk fakülteleri programlarında yer alan gerek klasik, gerekse yeni ve değişik disiplinler, büyük sınıflarda veya amfilerde, “takrir/hocanın hitabeti” yöntemi ile ve tamamen ezbere dayalı bir modelle öğrencilere sunulmakta, sınavlar da bu modele uygun biçimde yapılmaktadır. O nedenle ve öncelikle, uygulanmakta olan mevcut bu sistem sür’atle terk edilmeli, bunun yerine küçük sınıflarda, öğrencilerin müzakere ve dava becerilerini, mütalaa verme tekniklerini geliştirmeye elverişli, tartışmalı, bol seminerli, tümevarımcı Sokratik yöntem ile bunları destekleyen “Moot Court/Kurgusal Duruşma” yarışmalarını kapsayan interaktif bir eğitim ve öğretim modeli ikame edilmek suretiyle rekabetçi bir ortam yaratılmalı, akademik çalışmalar destekleyici, araştırmaya yönelik bir şekle dönüştürülmeli, sınavlar yazılı ve sözlü olarak iki dereceli olarak yapılmalı, test sınavları kaldırılmalı, fakülteler ile baroların işbirliği yapmak suretiyle fakültede iken staj uygulamasının başlatılması gerekir.

Yine mevcut hukuk fakültelerinin ve bu fakültelerdeki öğretim üyelerinin performanslarının değerlendirilmesinde bir ölçü ve aynı zamanda şeffaf bir yönetimin de gereği olan, son beş yılın yargıçlık ve savcılık sınav sonuçları, Adalet Bakanlığı tarafından mezun olunan üniversite/fakülte ismi de belirtilmek suretiyle kamuoyuna açıklanmalıdır.

Hukuk Fakülteleri Öğrenci ve Profesör Sayıları

Hukukbook: Barodaki ve Adliyedeki Staj eğitimini yeterli buluyor musunuz? Mevcut düzenlemelerle kalite artırılabilir mi? Neler yapılmalı?

Vedat Ahsen Coşar: Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana gibi mali imkanları geniş olan, avukat malzemesi zengin olan barolar bu alanda diğer barolara göre daha iyiler. Stajda önemli olan husus, stajyerlerin fakülteden edinerek getirdikleri bilgiyi pratikte kullanma becerilerini geliştirmek, bu bilgileri somut olaya uygulamak suretiyle somut olayı nasıl çözeceklerini öğrenmelerini sağlamaktır. Staj eğitiminde bütün bunlar yapılmakla birlikte, bizim eğitim sistemimizin etkisiyle bunun tam olarak yapılmadığı, yapılamadığı kanısındayım. Bunu mevcut yönetimleri eleştirmek için söylemiyorum, benim dönemimde de böyle olduğunu ifade etmek için ve bir öz eleştiri olarak söylüyorum.

Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde, yönetim olarak biz Ankara Barosu’nda “Hukuk Fakülteleri ile İletişim ve İşbirliği Kurulu” kurmuştuk. Bu kurul aracılığıyla sömestre ve yaz tatillerinde çok sayıda hukuk fakültesi öğrencisine mahkemelerde ve avukat yanlarında 15’er günlük staj yapma imkanı sağladık. Bu son derece yararlı bir uygulama oldu. Öğrenciler baroyla tanıştılar, baroyla aralarında sıcak bir bağ ve köprü oluştu. Ne yazık ki, bu kurul, bizden sonraki yönetimler tarafından işletilmedi. Yeri geldi bir kez daha ifade edeyim: ben stajın fakülte aşamasında başlamasından yanayım.

Hukukbook: Avukatlık sınavı getirilmeli mi? Tecrübelerinize göre baroların bu konuda ne düşündüğünü söyleyebilir misiniz?

Vedat Ahsen Coşar:  Türkiye Barolar Birliğinin, Ankara Barosu, İstanbul Barosu başta olmak üzere neredeyse tüm Baroların karşı koymalarına, yargıçlık ve savcılık mesleklerine sınavla kabul yapılmasına rağmen, avukatlık sınavının kaldırılmış olması, ne yazık ki son derece yanlış ve avukatlık mesleğinin aleyhine olmuştur. Sadece avukatlık mesleğinin aleyhine olmamış, aynı zamanda anne babaların, öğrencilerin ve iş sahiplerinin de aleyhine olmuştur. Zira avukatlık mesleğine sınavla kabul sistemi, hem öğrencileri kalitesiz, niteliksiz, yetersiz hukuk fakültelerinden, hem de yurttaşları, yani iş sahiplerini kalitesiz, niteliksiz, yetersiz avukatlardan koruma amacına yönelik olmakla, bu amaca hizmet etmekle bir güvence ve kalite ölçme sistemidir. Sınavın kaldırılması ile bu güvence ve kalite ölçme aracı yok edilmiştir. O nedenle, avukatlık sınavının ivedilikle uygulamaya konulması gerekmektedir. Kaldı ki, avukatlık sınavının kaldırılmasına ilişkin yasal düzenleme, Anayasa Mahkemesi tarafından yıllar önce iptal edilmiş olmakla, bu sınavın yeniden getirilmesi konusunda yasal düzenleme yapmak TBMM yönünden anayasal bir zorunluluktur.

Önemli bir diğer husus, bugün Türkiye’de mevcut hukuk fakültelerinin tamamında, daha hala yargıç ve savcı yetiştirme anlayışına göre hukuk eğitimi yapılıyor olmasıdır. Oysa yargılama faaliyeti, yargının kurucu unsuru olan yargıcın, savcının, avukatın birlikte ürettikleri, yarattıkları, yürüttükleri kolektif bir faaliyettir. Dahası, yargılama faaliyetini demokratikleştiren unsur, avukat ve savunma olmakla, demokratik bu işleyişin sağlanması, ancak ve ancak bu görevin hiçbir engelleme ve tehdit olmaksızın yapılabilmesiyle mümkündür.

Hukuk fakültelerinin sürdürdükleri eğitim modelini gözden geçirmeleri, bu bağlamda avukat yetiştirmeyi de esas alan bir modele geçmeleri gerekir. Bu modelin bugünkü aşamada asgari koşulu Avukatlık Hukukunu seçimlik ders olmaktan çıkarıp esas ders haline getirmektir. Kaldı ki Avukatlık Hukuku sadece avukatın hukuku olmayıp, aynı zamanda yargıcın, savcının da hukukudur. Zira Avukatlık Hukuku, yani avukatın hukuku ve bu hukukun önemi ve işlevi konusunda yeterince bilgi sahibi olmayan yargıç ve savcı yürüttüğü asli görevi de eksik yürütecek, vatandaşın hukukunu korumakla görevli avukatın haklarını kullanması konusunda yardımcı olmayacak ve sonuç itibariyle adaleti tam olarak tesis edemeyecektir.

Hukukbook: Baroların düzenlemiş olduğu etkinlik, toplantı, protesto, eylem ve işlerde avukatların yüksek katılımını sağlamak için neler yapılmalı?

Vedat Ahsen Coşar: Bu hususta hem barolara hem de avukatlara düşen görev ve sorumluluklar vardır. Düzenlenen etkinlik, toplantı, panel ve sempozyumların kaliteli olması, kaliteyi sağlamak için bunların konularının iyi seçilmesi, konuşmacılarının yetkin olması, hep aynı görüşteki kişilerin değil, farklı görüşteki kişilerin konuşmacı olarak davet edilmeleri gerekir. Zira kalite, her zaman ve her yerde davet edicidir, tahrik edicidir. Bunu sağlamak baroların görevidir.

Bu konuda iki örnek vermek isterim. Ankara Barosu’nun her iki yılda bir düzenlediği Uluslararası Hukuk Kurultayları vardır. Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum yıllarda, bu konuda üç kurultay düzenlendi. Feminist Hukuku’nun, Anayasa Hukuku’nun, Bilişim Hukuku’nun, Arabuluculuk Kurumunun, Court Management/Adliye Yönetimi gibi değişik disiplinlerin ve kurumların ele alındığı bu üç kurultaya da ilgi ve katılım çok fazla oldu. Yine benim Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde Sağlık Hukuku, Spor Hukuku üzerine düzenlediğimiz etkinliklere ilgi ve katılım da oldukça fazlaydı. Benim başkanlık dönemimde Ankara Barosu’nda bir “Felsefe Kulübü” kurduk. Bu kulübün hemen her ay felsefe üzerine düzenlediği etkinliklerde Ankara Barosu Eğitim Merkezi Konferans Salonu’nda oturacak yer bulunmazdı. Yine bu dönemde kurduğumuz “Sinema Kulübü”nün gösterimlerine ilgi ve katılım da çok yüksekti.

Avukatlar Katılımcı ve Sorumluluk Sahibi Olmalı

Yönetimle İlgileniniz” Bu maksim Perikles’e ait. Yani bir yönetenin/hükümdarın, yönetilenlere yönelik bir çağrısı bu. Avukatların da bu çağrıya uyması, meslek kuruluşları olan barolarına katkı yapması, barolarının düzenlediği etkinliklere katılması, bu konuda sorumluluk alması gerekir. Aksi durumda, yani avukatların ekseriyetinin yönetimle ilgilenmemesi durumunda, bir azınlık, üstelik niteliksiz bir azınlık duruma hakim olur ve çoğunluğa hükmeder. Bu takdirde avukatların yönetimden şikayetçi olmaya herhalde hiçbir hakkı da olmaz.

Onun için avukatların “baro bizim için ne yapıyor” diye baroyu değil, “biz baro için ne yapıyoruz” diye kendilerini sorgulamaları gerekir. Bu da, bu konuda avukatlara düşen görevdir.

Aynı hususları protesto konusunda da söylemek gerekir. Ama bu tarz eylemlerin doğru zamanda  ve haklı konularda yapılması, popülizmden uzak durulması, birilerinin kişisel şovuna dönüştürülmemesi gerekir.

Hukukbook: Mevzuat değişikliklerinde barolar hangi rolü ve etkinlikleri gerçekleştirebilir?

Vedat Ahsen Coşar: Mevzuat konusunda baroların kuyrukçuluk yapmaması, yani her şey olup bittikten sonra tavır almak yerine ön alması, liderlik yapması, mevzuat taraması yapmak suretiyle bu konuda önceden önerilerde bulunması gerekir. Ama bunun için de ülkede, hukuka, hukukçuya, hukuk kuruluşlarına, onların görüş, düşünce ve eleştirilerine önem ve değer veren bir siyasi iktidar olması gerekir.

Hukukbook: Kentsel dönüşüm, kadın hakları, doğa hakları ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri gibi sorunların çözümünde baroların nasıl bir görevi ve sorumluluğu olduğuna inanıyorsunuz?

Vedat Ahsen Coşar: Bütün bu konularda elbette barolara düşen önemli görevler ve sorumluluklar vardır. Baroların bu konulardaki en başta gelen görevi kamuoyunu aydınlatmak, bu konularda toplumsal bir farkındalık yaratmak, gerektiğinde davalar açmak, açılmış olan davaları takip etmektir. Gazetelerden, Twitter‘dan takip edebildiğim kadarı ile bunları yapan, hem de iyi yapan barolar var. Aydın Barosu var mesela. Sakarya Barosu var mesela. Ankara, İstanbul Baroları da var. Ama bu barolar bana göre çok daha kısıtlı imkanları ve bütçeleri olan Aydın ve Sakarya Baroları kadar bu konularda aktif ve hareketli değiller.

Hukukbook: Avukatların yaşadığı yargısal sorunlarda baroların görevi ve sorumluluğu nedir? Barolar bu görevlerini yapıyorlar mı?

Vedat Ahsen Coşar: En başta gelen görev ve sorumlulukları, avukatların ve avukatlık mesleğinin arkasında durmalarıdır. Mesleğe, meslektaşlara sahip çıkmalarıdır. Baroların hemen hepsi bu konularda son derece duyarlıdır. Sanıyorum hemen her baroda “Avukat Hakları Merkezi” var.  Bu merkezler aracılığı ile avukatların yaşadıkları yargısal sorunları baro yönetimleri takip etmekte, meslektaşlarının haklarına ve mesleğin onuruna sahip çıkmaktadırlar.

Hukukbook: Avukatların yaşadığı mali sorunların çözümü için neler yapılabilir?

Vedat Ahsen Coşar: Avukatlık mesleği burjuva/kent toplumunun mesleğidir. Zira avukatın bütün sermayesi bilgisinden, zamanından ve çevresinden ibarettir. Bilgi ve zaman kent toplumunda değer ifade eder. Bizim gibi feodal özellikleri fazlaca olan toplumlarda, ne yazık ki bunlara çok fazla önem ve değer verilmez. Öyle olduğu için de “Avukat olarak ne yaptın ki, iki üç dilekçe yazdın, duruşmada üç beş söz ettin” diye avukatın emeği, mesaisi, bilgisi küçümsenir.

Bu yönden bakıldığında, avukatların mali sorunlarının çözümü için Türkiye’nin kent toplumu olması, buna bağlı olarak toplumda bir hukuka aidiyet bilincinin yerleşmesi, yani Türkiye’nin bir hukuk devleti olması, bilginin ve zamanın günümüzün en önemli sermayesi olduğunun toplumca kavranılması, halkın ekonomik durumunun düzelmesi, refah düzeyinin yükselmesi, satın alma gücünün artırılması gerekir. Bunlar olmadan, avukatların mali durumunun düzelmesi bence mümkün değildir.

Ben Ankara Barosu Başkanı olduğumda, avukatlara hem gelir temin etmeleri, hem de bilgi ve deneyimlerini artırmaları için “Vasilik Kütüğü”, “Kayyımlık Kütüğü”, “Bilirkişilik Kütüğü” gibi kütükler oluşturmuş, hakimlerle ve Komisyon Başkanıyla görüşmek suretiyle bu görevlere atanacak kişilerin bu kütüklere kayıtlı olan, eğitimden geçirilmek suretiyle sertifikalı yaptığımız avukatlar arasından seçilmesini sağlamıştım. Buna benzer projeler, daha da geliştirilmek, çeşitlendirilmek suretiyle uygulamaya konulabilir.

Yürürlükteki Avukatlık Yasası ile ölü doğan avukatlık ortaklıkları, Avukatlık Yasası yeniden düzenlenmek suretiyle şirketleşmenin yolu açılabilir, işçi avukat yapısı kaldırılır, şirkette çalışan tüm avukatların şirket ortağı olmaları, hem şirket gelirinden pay almaları, hem de fiili çalışmalarının karşılığını almaları sağlanabilir.

Hukuk sigortası sistemi getirilebilir ve bu sigorta aracılığıyla avukatlara iş imkanı sağlanabilir. İşçi avukat deyimini kullanmak istemiyorum, ama bu bir olgu. Bu şekilde çalışan avukatların hakları güvence altına alınabilir, bu konuda avukatlık mesleğine ve onuruna yakışan bir taban ücret getirilebilir. Ben Ankara Barosu Başkanı olduğumda böyle bir düzenleme yapmıştık, ancak bir avukat arkadaşımızın açtığı dava sonunda idari yargı bu düzenlemenin iptaline karar verdi. Ki bu karar, bana göre son derece hatalı bir karardır. Zira mesleğin onurunu, meslek mensuplarının haklarını korumak baroların en başta gelen görevidir. Bu yöndeki düzenleme de, doğrudan bununla ilgilidir.

Bunun dışında, özellikle meslekte tutunamayan gençlere, ben avukatlığa başlarken hakim olan rahmetli babamın bana yaptığı tavsiyesini hatırlatmak isterim.  Rahmetli babam bana şöyle demişti ‘eğer bir gün mali yönden zora düşersen avukatlık mesleğini derhal bırak, çünkü avukatlık mesleği suistimale son derece uygun bir meslektir, git pazarda limon sat, ama avukatlık yapma.” Zira zaruret içerisinde mesleğini icra ederse insan, mesleğine ihanet edebilir. Onun için Sait Faik “mesleğe ihanetle başlar her şey” demiştir. Zira meslek sahibi olanlar için pek çok şey mesleğe ihanet ile başlar, mesleğine ihanet eden insan giderek ülkesine, meslek örgütüne, arkadaşlarına, dostlarına da ihanet eder.

Hukukbook: Barolar, Mevcut düzenlemeler çerçevesinde Asgari Ücret Tarifesine uyumun sağlanması konusunda ne gibi çalışmalar yapabilir?

Vedat Ahsen Coşar: Bu konuda baroların denetim mekanizmasını ciddi şekilde çalıştırması, şikayetler olduğunda disiplin hükümlerini ödünsüz olarak uygulaması gerekir. Ama bu konuda en büyük görev ve sorumluluk avukatlara aittir.  Avukatların mesleki dayanışma gereği olarak ve haksız rekabete neden olmamak için, tarifenin altında iş almamaları, meslektaşlarının haklarına saygılı olmaları, bu konuda meslek etiğine bağlı hareket etmeleri, bu terbiyeyi ve kültürü edinmeleri gerekir.

Hukukbook: Geçmişteki tecrübelerinize dayanarak soruyoruz, barolar, siyasetle mesafesini kendi görev ve sorumluluk dengesi içinde dengeli bir şekilde götürebiliyorlar mı? Baroların hukuk, siyaset ve hizmet politikası nasıl olmalıdır? Mevcut sıkıntılar çerçevesinde cevap verebilir misiniz?

Vedat Ahsen Coşar: Genel olarak götürüyorlar. Bir kaç istisna dışında götürüyorlar. “İnsan siyasal bir hayvandır” diyor Aristo. Bu bağlamda, insanların, onların oluşturduğu yapılar olan sivil toplum kuruluşlarının, baroların ve diğer meslek kuruluşlarının, siyasetin dışında kalmaları elbette düşünülemez. Zira siyaset kurumu yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla hepimizin hayatını olumlu ya da olumsuz yönde etkiliyor. Bu yönden bakıldığında gerek siyaset kurumu, gerekse yönetim işi elbette ve sadece profesyonel siyasetçilerin tekelinde değildir. Aksine her yurttaşın, her meslek mensubunun, her meslek kuruluşunun ilgi alanı içindedir ve ilgi alanı içinde de olmalıdır.

Daha önce sözünü ettiğim Perikles’in “yönetimle ilgileniniz” özdeyişi bu konuda da geçerlidir. Özellikle meslek kuruluşlarının, baroların siyasetle olan ilişkilerini sürdürürken dikkat etmeleri gereken husus, günlük politikanın dışında kalmak, bir siyasi kuruluşun ön veya arka bahçesi olmamak, böyle bir görüntü vermemek, toplumda böyle bir algı yaratmamak, meslek örgütünü yönetimdeki kişilerin kendi siyasi amaçlarının aracı yapmalarına izin ve imkan vermemektir. Zira meslek kuruluşu olarak baroların öncelikli işlevi ve görevi kendi işini yapması, kendi işini iyi yapması, kendi asli görevlerine odaklanması, üstüne vazife olmayan konulara dahil olmaması, durumdan kendisine vazife çıkarmamasıdır. Orkestra müzik yapar, hastane hastaları tedavi eder. Orkestra hasta tedavi etmeye, hastane de müzik yapmaya kalkarsa işleri berbat eder.

Devletin En Önemli Vasfı Hukuktur

Devletin, devlet kavramının ve kurumunun geçirdiği evreler var. Bekçi devlet, dadı devlet, devlet baba, sosyal devlet, refah devleti ve benzerleri gibi aşamalar var. Günümüzde devletin en önemli vasfı hukuktur. Hukuk devleti olmasıdır. Bu birincisi. İkincisi günümüzün devleti “teknik devlet” olmalıdır. Teknik devlet, vatandaşın günlük yaşantısını kolaylaştıran ve güzelleştiren devlet demektir. Esasen devlet bunun için vardır.

Vatandaşın günlük yaşantısını kolaylaştırmak ve güzelleştirmek işlevi hukuku da kapsar. Zira hukuk olmadan, hukuk devleti olunmadan bunun gerçekleşmesi, teknik devlet olunması mümkün değildir. Buna göre devlet bir hizmet organizasyonudur, yurttaşlarına hizmet etmek için vardır. Yani Hegel’in “kutsal devlet” anlayışı, devleti kutsaması çok ama çok gerilerde kalmıştır. Eğer devleti böyle görürseniz, devleti baba olarak, dadı olarak, bekçi olarak görürseniz ve kutsarsanız, o zaman, o devlete sizi dövmek hakkını, size terbiye etmek yetkisini de verirsiniz.

Teknik devlet-hukuk devleti anlayışında vatandaşlar kendi işlerini kendileri görürler, devlet onların kendi işlerini yapmalarının vasatını hazırlar, her alanda ve konuda standartları tespit eder, bunları takip eder, vatandaşlar arasında eşitliği, adaleti sağlar, iş hayatında haksız rekabete izin ve imkan vermez. Teknik devlet-hukuk devleti vatandaşın huzurunu, güvenliğini, can ve mal emniyetini sağlar. Bağımsız ve tarafsız yargı eliyle en önemli işlevi ve görevi olan adaleti gerçekleştirir.

Siyasi İktidarla Diyalog İçinde Olunmalı

Bütün bunların hayata geçirilebilmesi için öncelikle yapılması gereken, hükumetle, siyasi iktidarla kavga etmek değil, aksine diyalog içerisinde olmayı gerektirir. Ben, gerek Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde, gerekse Birlik Başkanlığı dönemimde “müzakere alanını hiç terk etmedim” ve siyasi iktidarla her zaman medeni bir diyalog içerisinde oldum. Bundan dolayı haksız şekilde suçlandım, eleştirildim, ama doğruluğuna inandığım bu yolda ısrarla yürüdüm.

Benim kendileri gibi düşünmediğimi, siyasi görüşümün farklı olduğunu bilmelerine ve yeri geldiğinde hükümetin tasarruflarını eleştirmeme rağmen, temas ettiğim hiçbir hükumet yetkilisinden olumsuz bir tavır görmedim. Aksine arabuluculuk, avukat stajyerlerinin sağlık güvencesi kapsamına alınmaları, primlerinin Barolar Birliği tarafından ödenmesi ve yine ödenecek sigorta primlerine kaynak olmak üzere vekâlet pulu bedeline %5 oranında artış yapılması, (buna ilişkin yasa teklifi AK Parti İstanbul Milletvekili Kadir Tıngıroğlu tarafından benimle görüşülerek verilmiştir) UYAP’tan avukatların ücretsiz olarak yararlanmaları, UYAP üzerinden tapu, taşıt, nüfus, SGK gibi sorgulamaların avukatlara açılması, Kat Mülkiyeti Yasasında değişiklik yapılmak suretiyle tapuda mesken olarak kayıtlı avukat bürolarının kullanılmasındaki yasal sıkıntının giderilmesi gibi konularda çözüm bulunmuştur.

Staj kredi borçları ile baro aidat borçlarının yeniden yapılandırılması, belediyelerin avukat bürolarından iş yeri açma izni/ruhsatı istemeleri uygulamasına son verilmesi, duruşma salonlarına ve avukatların/yurttaşların önüne monitörlerin yerleştirilmesine izin ve imkan verilmesi, Katma Değer Vergisi Kanunu ile Gelir Vergisi Kanunu arasındaki çelişkili düzenlemeden kaynaklanan ve pek çok meslektaşımızın mağduriyetine neden olan sorunun Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığının 2010/1 sıra no’lu Vergi Denetimi ve Koordinasyonu İç Genelgesi ile çözümlenmesi, Kalem Yönetmeliğinin 45.maddesinde avukatların lehine değişiklik yapılması gibi pek çok sorunun çözülmesinde bu diyaloğun yararı olmuştur. Bütün bu ve başkaca sorunların çözüme bağlanmasında, dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin’in, Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek’in, AK Parti Grup Başkan Vekili Sayın Bekir Bozdağ’ın, Adalet Komisyonu Başkanı Sayın Ahmet İyimaya’nın çok büyük yardımlarını ve desteklerini gördüm.

Şimdi yeri geldiği için bu konuyla ilgili bir anımı da paylaşmak isterim. 2010 yılı Aralık ayı içinde dönemin Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı Talay Şenol ile birlikte o tarihte Başbakan olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyarete gittik. Bizi Başbakanlık Konutunda karşılayan ve ağırlayan dönemin Başbakanıyla yaptığımız bu görüşmede, dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin de vardı. Gündeminin oldukça yoğun olmasına rağmen, bize uzunca bir zaman ayıran Erdoğan ile görüşmemiz son derece sıcak bir atmosferde geçti. Erdoğan bize karşı son derece nazik ve sıcak davrandı. Samimi bir görüşme oldu. Bizi dikkatle dinleyen, söylediklerimize ilgi gösteren Erdoğan bende iyi bir dinleyici izlenimi bıraktı. Bazı genel konular hakkında konuştuktan sonra, Türkiye’nin ve avukatların yeni bir Avukatlık Yasası’na ihtiyacı olduğunu, mevcut yasanın geçen zaman içerisinde büyük ölçüde eskidiğini, Barolar Birliği olarak yeni bir yasa taslağı üzerinde çalıştığımızı, bu taslağın yasalaşması konusunda kendilerinden destek ve yardım talep etmek için geldiğimizi ifade ettim.

Avukatlık Mesleğinin ve Hukuk Eğitiminin Sorunları Herkesin Sorunudur

Avukatlık mesleğine ve hukuk eğitimine dair sorunların sadece baroların ve avukatların sorunu olmadığını, ülkenin önemli sorunlarından birisi olduğunu, her alanda kaliteli ve nitelikli avukatlara ihtiyaç bulunduğunu söyleyen Erdoğan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’nin taraf olduğu davalarda bunun sıkıntısını ülke olarak fazlaca yaşadıklarını ifade etti ve devamla; “Hukuk eğitimini yeniden yapılandırmak, hukuk fakültelerini Anglo-Saksonlarda olduğu gibi ikinci fakülte haline getirmek gerekir. Ben Avukatlık Sınavı’na karşı değilim, aksine avukatlık mesleğine girişin sınavla olması gerektiği düşüncesindeyim. Yeni bir Avukatlık Yasası’nın çıkarılması konusunda her türlü desteği veririm. Ancak bu yasama döneminde olmaz. Meclisin gündemi çok dolu. Muhalefet destek verirse bu yasama döneminde Türk Ticaret Yasası ile Türk Borçlar Yasası tasarılarını kanunlaştırmayı hedefliyoruz. Ondan sonra da Meclis Haziran ayında yapmayı planladığımız seçim sürecine ve tatile girecek. Seçimlerden yine iktidar olarak çıkarsak önümüzdeki yasama dönemi için size her türlü desteği veririm” dedi.

Başbakan, avukatlık sınavının getirilmesi durumunda bunun hukuk fakültesinde halen okumakta olan öğrencileri kapsayıp kapsamayacağı konusunda ne düşündüğümüzü sordu. Ben de cevaben: “bizim isteğimiz kanunun yürürlüğe girer girmez uygulanması, yani halen hukuk fakültesi öğrencilerini kapsaması yönündedir, ama siyasi iradenin tercihinin aksi olması durumunda, buna saygı duymak dışında yapabileceğimiz bir şey olmadığını, hukukta kazanılmış hak dışında beklenen hak diye de bir ilke olduğunu, bu konuda halen hukuk fakültesi öğrencileri için kazanılmış hak durumunun söz konusu olmadığını, ama beklenen hak durumunun söz konusu olabileceğini, zira öğrencinin ben sınav olacağını bilseydim hukuk fakültesini gitmezdim şeklinde düşünebileceğini, bunun da beklenen hak kapsamında kabul edilebileceğini’ söyledim.

Bize zaman ayırdığı ve ilgi gösterdiği için kendisine teşekkür ettik ve ayrıldık.

Avukatlar ve Barolar Kendi Sorunlarının Çözümünde Mutabakat Sağlamalı

Dönemin Başbakanı Erdoğan ile bir daha bir görüşmemiz olmadı. Bunun en başta gelen nedeni, Türkiye Barolar Birliği olarak bizim hazırlamakta olduğumuz yeni Avukatlık Kanunu taslağı üzerinde, kendi aramızda ve dönemin baro başkanları arasında bir mutabakat sağlayamamış olmamız gelir. Mutabakat sağlayamamamızın en başta gelen nedeni, bazı baro başkanlarının “biz AK Parti’ye Avukatlık Kanunu hazırlatmayız” şeklindeki olumsuz tavır ve yaklaşımlarıdır.  Ve hatta bu tavıra, o tarihte Düzce Barosu Başkanı olan Ali Dilber, “Peki AK Parti 30 yıl iktidarda kalsa, biz yeni bir Avukatlık Kanunu için 30 yıl bekleyecek miyiz?” diyerek tepki gösterdi.

Sayın Cemil Çiçek Adalet Bakanı iken “yeni bir Avukatlık Kanunu’nu hazırlayın getirin kanunlaştıralım” dedi, ama aynı yaklaşım o zaman da mevcut olduğu için o dönemde de bir şey yapılamadı. Kendi içinde yeni Avukatlık Kanunu konusunda mutabakat sağlayamamış bir kurum olarak, Başbakan’dan bize verdiği sözü yerine getirmesini istemek üzere görüşmeye gitmek, şahsen bana ters geldiği için, görev yaptığım süre içinde bu konuda bir daha girişimde bulunmadım. O günden bugüne yaklaşık 8 yıl geçti ve biz hala yeni bir Avukatlık Yasası’nın yapılmasını bekliyoruz.

 Evet! Nereden nereye, nerelere geldik!

Bütün bunları baroların da kendilerini “teknik baro” olarak örgütlemeleri gerektiğini ifade etmek için söyledim. Teknik baro avukatların adliyelerdeki işini kolaylaştıran, güzelleştiren barodur. Buna göre, baroların hizmet politikaları da bu anlayışa uygun olmalı, meslekle, meslektaşlarla ilgili olmalı, bu konuda projeler üretmeye, yürütmeye ve uygulamaya yönelik olmalıdır.

Avukatlık Mesleğinin İcrasındaki Özgürlükler Hakkında Tavsiye Kararı

Hukukbook:  Baro başkanlığı ve Barolar Birliği başkanlığı dönemlerinden örnekler verir misiniz?

Vedat Ahsen Coşar: Ben hem Ankara Barosu Başkanlıklarımda, hem de Barolar Birliği Başkanlığımda bunu yapmaya çalıştım. Aşağıda ayrıca yer vereceğim üzere, duruşma salonlarında avukatların önlerine duruşma tutanaklarını takip edebilmeleri için LCD monitörleri ilk kez Ankara Barosu’nda biz koyduk, bunun için koyduk.  Günümüzde kullanılan akıllı avukatlık kimlik kartlarını, avukatların adliye girişlerinde polisle muhatap olmadan turnikelerden geçerek rahat şekilde giriş yapmalarını, bu kartları UYAP’a entegre etmek suretiyle adliyelere gitmeden dava açabilmelerini, dilekçelerini gönderebilmelerini, harç, bilirkişi ücreti yatırabilmelerini bu amaçla biz icat ettik.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin ortaklıklarından olan ve “Gazilere ve Şehitlere” yardım amacıyla kurulan TürkTrust şirketiyle 15 Aralık 2010 tarihinde bağıtladığımız sözleşme ile ‘elektronik imza’ üretimine bunun için geçtik. 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu’na uygun nitelikte elektronik imza ve mobil imza uyumlu kimlik tanıma sisteminin kurulumunu bu amaçla biz sağladık, bunu UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine aynı nedenle entegre ettik.

Ocak 2011 tarihinde, tüm barolarımıza bedeli Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenmek üzere Volkswagen Transporter marka/model 8+1 kapasiteli hizmet aracı alınmasına ilişkin projeyi bu amaçla başlattık. Yaklaşık 15 aylık bir süre içerisinde, o tarihte 78 olan tüm barolarımıza hizmet araçlarını bunun için teslim ettik.

02 Mayıs 2011 tarihinde Adalet Bakanlığı ile UYAP sisteminde yer alan hususlarla ilgili olarak ‘Veri Erişim, Paylaşım ve Kullanım Esaslarına Dair Protokol’ünü bunun için düzenledik. Bu protokolle UBAP Projesi kapsamında bulunan ve avukatlar için büyük önem taşıyan Mernis Adres Kayıt Sistemi, Tapu, Motorlu Taşıt, Emniyet, SGK gibi kayıt bilgilerinin avukatların erişimine açılmasını, avukatların mesleki mazeretlerini UYAP sistemi üzerinden elektronik ortamda göndermelerini, avukatların UYAP aracılığıyla haciz bilgilerine erişebilmelerini, unvan benzerliği olan şirketlerin arabalarına ve mallarına konulan haksız haciz işlemlerinin önüne geçilmesini biz sağladık.

Avukatlar ile UYAP’ın Entegrasyonunu Biz Sağladık

Avukatlara UYAP’taki tüm dosya verilerinden yola çıkılarak yüksek vergi cezalarının kesilmesine yol açan yanlış uygulamaların önlenmesini, avukatlara yapılacak tebligatların Mernis’te kayıtlı konut adreslerine değil, işyeri adreslerine yapılmasını, UYAP’a entegre edilen UBAP’ı biz kurduk, UYAP Avukat Portalına girişte mobil imza, elektronik imza, e-devlet üzerinden yapılan girişlere UBAP üzerinden Avukatlık Kimliği/Barokart ile giriş yapılmasının eklenmesini, UYAP Avukat Portalı genel bilgiler bölümünde avukatın adres ve iletişim bilgilerinin görünmesini, avukatlara kendileriyle ilgili bilgilerin doğruluğunu teyit edebilme ve bilgilerini güncelleyebilme olanağını, UYAP Avukat Portalında ve barolarla TBB’de tutulan avukat sicil ve iletişim adres bilgilerinin senkronize edilerek tek tipleştirilmesini de biz sağladık.

UYAP Sistemi üzerinden Duruşma Takip ve Safahat bölümünde avukatın dosyalarının görüntülendiği sorgu sonuç ekranında ilgili dosyaya hemen ulaşabilmesi için bağlantı ve kısa yol tanımlaması yapılmasını, avukatın vekâleti olan dosyalara ve vekâleti olmayan dosyalara erişimindeki yöntem sorunlarının kanun değişikliği yaparak çözümlenmesini, güncelliğini yitiren UYAP E-Takip uygulamasının güncellenmesini ve avukatların ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde yeniden düzenlenmesini, internetten dava açma-harç ve yargılama giderlerinin yatırılması hususlarında mevcut sorunların giderilmesini, IP bazlı Çağrı Merkezini hizmete açmak suretiyle Barolar ve Türkiye Barolar Birliği arasında güvenli ve ücretsiz olarak telefon bağlantısı yapılmasını teknik baro anlayışımızın gereği olarak biz sağladık.

Hukukbook: Geçmişteki durum  bilinmediğinde bu uygulamalar bugün sıradan bulunabilir. Başka neler yaptınız? 

Vedat Ahsen Coşar: Barolar Birliği başkanlığım döneminde, 46 baromuza ücretsiz olarak, güvenliği sağlanmış, altyapısı hazır, baro personeli tarafından kullanılabilecek basitlikte, son derece işlevsel nitelikte WEB sayfası tasarımını aynı nedenle yine biz yaptık.

Barolar arasında herhangi bir ayrım yapmadan, baro bina ve odalarının tefrişi için barolara tefrişat/donanım yardımını bunun için yaptık.

Çok kolay biçimde kopyalanmasının mümkün olması nedeniyle Avukatlık Kimlik Kartlarını, yüksek güvenlikli, akıllı, iki adet çipli, manyetik şeritli, yedi adet görsel kopya korumalı, hologramlı biçimde ve ‘tek kart çok hizmet’ anlayışıyla biz modernize ettik.

79 il barosuna POS terminalini hizmet odaklı anlayışımızın gereği olarak biz kurduk.

12.2012 itibariyle 6286 Hukuk Bürosu/avukat, 21837 müvekkil ile 26823 dosyanın kayıtlı olduğu Corpus Mevzuat ve İçtihat Programı içeren Sanal Ofis uygulamasını bu nedenle biz başlattık. Bu uygulamanın UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegrasyonunu aynı amaçla biz yaptık.

Bakıma ihtiyaç duyan avukatların huzurevi ve bakım evi ihtiyacının karşılanmasını, hastalık, malullük gibi nedenlerle çalışamayan ihtiyaç sahibi emekli avukatlara düzenli ve sürekli ek emeklilik geliri verilmesini, tedavi gören avukatların sağlık giderlerinin doğrudan SYDF tarafından hizmet alınan hastaneye ödenmesini sağlayan özel hastane anlaşmalarının iller düzeyinde yapılmasını uygulamaya avukatlara sağlık hizmet götürebilmek amacıyla biz yürürlüğe koyduk.

Yurtiçi Kargo şirketiyle yaptığımız anlaşma çerçevesinde, bu şirketin verdiği kargo hizmetlerinde avukatlara %40 oranında indirim yapılmasını, temel motivasyonumuz hizmet olduğu için biz yaptık.

Barolarımıza hizmet vermek üzere teknik servisi aynı nedenle biz kurduk.

Tüm barolarımıza VPN bağlantısı (Sanal Ağ Kurulumu) kurmak suretiyle Türkiye Barolar Birliği ve kendi aralarında ücretsiz ve güvenli telefon görüşmeleri yapmalarını bu amaçla biz sağladık.

Bilgi İşlem Merkezimiz tarafından Avukatlara av. tr. uzantılı kişisel web sayfası yapımını biz başlattık, görev süremiz içinde 250’ye yakın meslektaşımıza web sayfasını bunun için yaptık.

444 22 76 numaralı Çağrı Merkezi’ni kurduk ve bu merkezi UBAP (Baro Ağı Projesi) sistemine entegre ederek bu merkeze Türkiye’nin her yerinden alan kodu kullanılmaksızın ulaşılmasını biz sağladık.

Sahte vekâlet pulu basımının önüne geçilmesi, meslektaşlarımızın vekâlet puluna daha kolay erişimlerinin sağlanması amacıyla elektronik pul uygulamasına biz geçtik. Elektronik pul uygulamasının UYAP ve UBAP ile entegrasyonunu biz sağladık.

On-Line Eğitim için gerekli olan Adobe Connect yazılım lisansını biz aldık. On-Line Eğitime geçişin alt yapısını biz kurduk.

İnternet üzerinden canlı ve bant yayını yapan TBB-TV ve TBB-RADYO’yu biz kurduk ve hizmete açtık.

Türkiye’de ilk ve hala tek olan ‘Türkiye Barolar Birliği Hukuk Müzesi’ni biz gerçekleştirdik.

Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı CMK programlarına alternatif CMK otomasyon programı yazılımını motivasyonumuz hizmet olduğu için biz yaptırdık ve bu programı ücretsiz olarak 47 baromuzun kullanımına sunduk.

Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı Adli Yardım programlarına alternatif Adli Yardım otomasyon programı yazdırılmasını ve bu programın 43 baromuzun kullanımına ücretsiz sunulmasını biz sağladık.

Doküman Yönetimi Sistemiyle ilgili yaptırdığımız yazılımı barolarımızın hizmetine ücretsiz olarak biz sunduk.

Mahkemelerin duruşma salonlarında taraf vekillerinin masalarında kullanılmak üzere 35 baro bölgesinde 983 adet LCD monitörü hizmet anlayışımızın gereği olarak biz kurduk. Bu sistemin İçişleri Bakanlığı Kimlik Paylaşım Sistemi ile entegrasyonun yapılmasını, yenilenen versiyon 2 ile uyumlu hale getirilmesini biz gerçekleştirdik.

Isparta, Mersin, Rize, Karaman, Diyarbakır, Tokat, Sinop, Bitlis, Burdur, Hatay (İskenderun), Giresun, Ordu, Kütahya, Burdur, Niğde, Yalova, Amasya, Düzce, Sakarya, Karabük, Samsun, Kastamonu, Kayseri, Sivas, Şırnak, Tunceli Barolarımıza Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası satın aldık ve bunları hizmete açtık. Mardin ve Iğdır’da Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası inşaatlarını tamamlayarak bunların hizmete girmesini biz gerçekleştirdik.

Eskişehir Barosu, Konya Barosu, Kahramanmaraş Barosu Sosyal Tesis/Avukat Evi/Hizmet Binalarının inşaatına biz başladık.

Muğla, Niğde, Uşak Çorum, Manisa, Artvin ve Balıkesir Barolarına Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası yapımı için arsayı biz satın aldık.

Erzurum Barosu’na ait Sosyal Tesisin/Avukat Evinin/Hizmet Binasının ilave inşaatının yapımını biz başlattık ve tamamladık.

Erzincan, Düzce, Bilecik Barolarının Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası sahibi olmalarına ve bunların tefriş edilmelerine biz katkıda bulunduk.

Hukukbook: Bütün bunları sayarken bir serzenişte mi bulunuyorsunuz?

Vedat Ahsen Coşar: Bütün bunları ve uzatmamak için saymadığım çok sayıdaki başkaca hizmetleri, benim 1076 günlük görev sürem içerisinde yaptık. Hizmet odaklı olduğumuz için, teknik baro anlayışına sahip bulunduğumuz için, mesleğimize, meslektaşlarımıza, meslek örgütümüze hizmet etmek için yaptık bütün bunları.

Neden mi söylüyorum bunları?  Teknik baro nasıl olur, nasıl hizmet verir anlaşılsın diye söylüyorum.

Hepsi bu kadar ve bunlardan ibaret değil elbette. Daha fazlası, çok daha fazlası var. Sözü uzatmamak için bunları söylemedim. Ankara Barosu’nda yaptığımız çok sayıdaki sıra dışı hizmetleri de aynı nedenle söylemedim..

Bizim bütün bu hizmetleri yaptığımız zamanlarda “dik baro istiyorum” diye ortalıkta dolaşanların, şimdilerde yaptıklarını, yapmadıklarını, yapamadıklarını görünce, ister istemez acı bir gülümseme doluyor içime.

O zaman, arkadaşlarımızla birlikte yaptıklarımıza, hizmetlerimize, arkamızda bıraktığımız eserlere sığınıyor ve Özdemir Asaf’ın şu güzel dizeleriyle teselli buluyorum:

Geçse de umudun baharı yazı

Gözlerde kalıyor yaşanmış izi,

Kimseler kınamaz burada bizi

Ne varsa hesabı öder gideriz

Söyleyecek sözü olan anlatsın

İsterse içine yalan da katsın

Yeter ki kendinden bizden söz etsin

Yalanı doğruyu sezer gideriz

Neler gördük neler bu güne kadar

Daha gidilecek yerlerimiz var

Bizi buralarda unutamazlar

Kalacak bir türkü söyler gideriz

Biz de o türküyü söyledik ve gittik.

Baroların nasıl bir hukuk politikası izlemeleri gerektiği hususunu, daha önceki sorunuzda cevaplandırdığım için bunu burada bir kez daha tekrarlamak istemiyorum. Bu bölümde ve kısaca tekrar söylemek gerekir ise, şunu demek gerekir. Nerede bir haksızlık var ise, hukuksuzluk var ise, insan hakları, adil yargılama ihlali var ise, baroların orada olmaları, ses vermeleri gerekir.

Arabuluculuk Merkezlerini Sadece Barolar Açmalı
Hukukbook: Avukatlık kanunu çerçevesinde önemli sayıda avukatın yapmakta olduğu arabuluculuk mesleğine nasıl bakıyorsunuz? Arabuluculara ve çeşitli kişi ve kurumların açtığı Arabuluculuk Merkezlerine bakış açınız nedir?

Vedat Ahsen Coşar: Önce şunu söyleyeyim, baroların dışındaki bazı derneklerin ve kuruluşların arabuluculuk merkezi açmalarına karşıyım. Ama hayat boşluk tanımaz. Barolar bu kuruma sahip çıkmayınca, bu alanda oluşan boşluğu başkaca kuruluşlar doldurur.

Arabuluculuk kurumuna ise karşı değilim. Neden mi karşı değilim? Kluwer Law International tarafından basılan, editörlüğünü Arnold Ingen Housz’in yaptığı ‘ADR In Business’ isimli kitapta yer verilen bilgilerden ve yine Stephan Covey’in kitaplarında yer alan bilgilerden de istifade ederek anlatayım.

Biz avukatların, mesleklerinin gereği olarak uyguladıkları, yaşadıkları, tecrübe ettikleri, biriktirdikleri için çok iyi bildikleri üzere, anlaşmazlık, uyuşmazlık, çatışma insanlara özgü bir durum ve toplumsal bir olgudur. Böyle olduğu ve çoğu zaman bunu önlemek mümkün olmadığı için, kendi kadim tarihleri boyunca insanlar aralarındaki uyuşmazlıkları çözmek amacıyla değişik yöntemler ve araçlar geliştirmişlerdir. Her toplumun kendi dinamiklerine, koşullarına, toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısına göre değişiklik gösteren bu yöntemleri ve araçları: müzakere, uzlaşma, arabuluculuk, tahkim, mahkeme biçiminde sınıflandırabiliriz.

Bu araçların içinde en geleneksel olanı ve dolayısıyla en çok bilineni, dava açmak, yani mahkemeye başvurmaktır. Sorunları ve anlaşmazlıkları çözmek için mahkemeye başvurmak, yani dava açmak hepimizin bildiği, gerektiğinde başvurduğu hak arama araçlarından birisi ve hatta en çok kullanılanıdır.

İhtilafların çoğalmasına, çeşitlenmesine, hukukta yeni disiplinlerin ortaya çıkmasına, bunların hepsinin ayrı uzmanlıkları gerektirmesine ve mahkemelerin bu ihtilafları çözmekte yetersiz kalmalarına bağlı olarak ve zaman içerisinde yeni ihtilaf çözme araçları geliştirilmiştir. Genel olarak Alternatif Uyuşmazlık Çözümü olarak isimlendirilen bu kurumun öngördüğü bu araçları tahkim, uzlaşma ve arabuluculuk olarak isimlendiriyoruz.

Uzlaşma ve Arabuluculuk Yeni Bir Uygulama Değildir

Bu yöntemlerden uzlaşma ve arabuluculuk, bir kazananı, bir kaybedeni bulunan geleneksel çatışma çözümlerinden olan mahkemeye gitmenin, yani dava açmanın dışında kalan ve ‘kazan kazan’ ilkesine dayanan seçeneklerdir. Uyuşmazlıkları bu araçlarla çözmeye çalışmak, dava açmanın taraflar üzerinde yaratacağı gerilimi tamamıyla ortadan kaldırmanın kesin bir yolu olmasa da, ilişkileri iyileştirmenin, yumuşatmanın, buna bağlı olarak toplumsal barışı tesis etmenin ve sürdürmenin bir yolu olabilir. Öyle ki, çatışma temelli dava açmakla kıyaslandığında, gerek arabuluculuk, gerekse uzlaşma, tarafları çok daha az yıpratarak, çok daha hızlı ve çok daha ucuz sonuçlar üretebilir.

Günümüzde gerek sayısal yönden, gerekse çeşitlilik yönünden çok fazla artan, bu artışa bağlı olarak çözüme, yani karara bağlanması son derece zorlaşan, yanı sıra oldukça uzun zaman alan ve masraflı olan hukuki uyuşmazlıkların çözüme bağlanmasında geleneksel yol ve araç niteliği taşıyan mahkemeye başvurmanın yerine alternatif bir ihtilaf çözüm aracı olarak ikame edilen uzlaşma ve arabuluculuk kurumları, her ne kadar yeni bir yol, yöntem ve araç gibi görülmekte, gösterilmekte ve öyle bilinmekte ise de, gerek bizim tarihimiz ve hukukumuz, gerekse yabancı toplumlar ve hukuk sistemleri yönünden pek o kadar yeni değildir. Aksine, çok eski zamanlardan bu yana bilinen, uygulanan, sonra unutulan ve bir zaman sonra hatırlandığı için yeniden uygulanmak üzere geri çağrılan bir yol, yöntem, araç ve kurumdur.

Hukukbook: Türk Hukuk Sistemine yeni girdi ama…

Vedat Ahsen Coşar: Bu bağlamda ve hemen işaret etmek gerekir ki, temeli “sulha’, yani ‘dostane çözüme’ dayanan uzlaşma ve arabuluculuk kurumları, bizim hukukumuz yönünden yeni değildir. Şöyle ki,  Mecelle’nin ‘Bi’t-terâzî nizâ’ı ref’ eden bir akiddir ki, icab ve kabul ile mün’akid olur’ hükmünü taşıyan 1531.maddesi, tarafların karşılıklı kabulleri sonucu oluşan sulh sözleşmesi ile taraflar arasındaki ihtilafların ortadan kaldırılmasını öngörmekte ve bu çözüm araçlarını kurumsallaştırmaktadır.

Günümüzün önemli kuruluşlarından olan, sadece devletler düzeyinde değil, Avrupa Birliği Parlamentosundan Uluslararası Barolar Birliği’ne kadar uzanan çok geniş bir alanda kurulu bulunan ve ‘Yurttaşların kamu kurumlarına karşı olan haklarını savunmak ve arabuluculuk yapmak üzere atanmış kamu görevlisi olarak tanımlanan ombudsmanlık kurumu’, Poltova Savaşında yenik düştükten sonra Osmanlı’ya sığınan ve beş yıl süreyle Osmanlı’da kalan İsveç Kralı XII. Charles’ın tarafından, Osmanlı’nın önemli kurumlarından olan, bu bağlamda halkın birbirleriyle ve devletle aralarındaki ihtilafların çözümüne aracılık eden Kazaskerlik/Kadıaskerlik kurumundan esinlenilerek kurulmuştur.

Yine gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı toplumlarında 13. yüzyıldan sonra iktisadi, sosyal, kültürel ve mesleki alanlarda önemli işlevleri yerine getiren, bu bağlamda meslek mensuplarının kendi aralarında ya da devletle aralarında çıkan ihtilafların çözüme bağlanmasında aracılık yapan Ahilik teşkilatı da bir uzlaşma ve arabuluculuk kurumudur.

Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra yürürlüğe giren 18 Mart 1924 tarihli, 442 sayılı Köy Kanunu’nun ‘İhtiyar meclisleri köylünün iki tarafın uzlaşması ile bitirilebilen her türlü işlerini görürler’ hükmünü taşıyan 53.maddesi bir sulh maddesidir ve bu sulhu sağlamakla görevlendirilen köy ihtiyar meclisleri de birer arabulucu kurumudurlar.

Aynı şekilde 15 Temmuz 1963 tarihli ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nun 22, 22 ve 23.maddelerinde düzenlenen arabuluculuk kurumuna, daha sonra bu kanunun yerine yürürlüğe konulan 05 Mayıs 1983 tarihli, 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 22.maddesinde ve bu kanunun yürürlükten kaldırılması sonrasında yürürlüğe konulan 18 Ekim 2012 tarih, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 50.maddesinde yer verilmiştir.

19 Mart 1969 tarihli, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun ‘Uzlaşma Sağlama’ başlığını taşıyan 35/A maddesi uzlaşmayı öngörmekte ve bu hususta taraf avukatlarına görev ve sorumluluk yüklemektedir. Aynı kanunun 95/5.maddesi ise, Baro Yönetim Kurullarına, avukatlar arasında, avukatlarla avukatlık ortaklıkları, avukatlık ortaklığının ortakları arasında ve bunlarla iş sahipleri arasında çıkan anlaşmazlıklarda istek üzerine aracılık etmek ve arabulmak, ücret uyuşmazlıklarında ise sulha davet etmek görevlerini vermektedir.

Arabuluculuk kurumu sadece pozitif hukukta yer verilen bir kurum olmayıp aynı zamanda dinler tarafından da önem, değer ve yer verilen bir kurumdur. Yeni Ahit’te, yani İncil’de yer alan ‘Uzlaştırıcılar kutsaldır, onun için onlara Tanrı’nın çocukları denecektir.’ hükmü bunu doğruladığı gibi, İslam hukukunun temel araçlardan birisinin sulh olması da bunu doğrulamaktadır. Öyle ki, ‘Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem/arabulucu, kadının ailesinden bir hakem/arabulucu gönderin. (Karı-koca) barışmak isterlerse Allah aralarını bulur…’ diyen Nisa Suresi’nin 35.ayeti ve yine ‘Kim iyi bir işte aracılık ederse, ona, onun sevabından bir pay vardır; kim kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona, o kötülükten bir pay vardır…’ diyen aynı surenin 85.ayeti, İslam Hukuku’nun sulha, yani uzlaşmaya ve anlaşmaya değer ve yer verdiğinin en önemli kanıtıdır.

Anadolu Aleviliği’nin sosyal ve dinsel yapılanmasında temel öneme sahip kurumlarının başında gelen, Dede Korkut örneğinde olduğu gibi kökü Orta Asya’ya ve daha henüz İslam dininin ortaya çıkmasından önceki döneme kadar giden, Bektaşilik, Mevlevilik öğretilerinde de yeri olan dedelik/şeyhlik kurumu, sadece dini bir kurum olmayıp aynı zamanda bir arabuluculuk kurumudur. Zira toplumdaki aydın, bilgili kişileri tanımlamak için kullanılan dedeler/şeyhler, toplumu örgütlemenin, eğitmenin, aydınlatmanın yanı sıra kişiler arasında çıkan ihtilafları çözmekle, toplumda ve kişiler arasında barışı temin ve tesis etmekle, her türlü çekişmenin ve sorunun çözümlenmesinde arabuluculuk yapmakla görevli kişilerdir.

Tarihçiler, Batı uygulamasında arabuluculuğun ilk kez Akdenizli bir kavim olan, denizcilik ve ticaret alanlarında üstün özellikler gösteren ve Milattan önce 12. Yüzyılda hüküm süren Fenikeliler/Kenaniler tarafından uygulandığını, daha sonraki uygulamaların kadim Yunanistan’da aile arabuluculuğu şeklinde olduğunu, Antik Roma’da ise özellikle I. Justinianus zamanında ‘conciliator, interlocutor, mediator’ isimleri altında faaliyet alanı bulduğunu kaydetmektedirler.

Yine Alternatif Uyuşmazlık Çözüm teknikleri arasında önemli bir yer tutan müzakere olgusunun ‘anlaşma sağlanıncaya kadar müzakere alanını terk etme’ diyen Afrika’ya kadar uzanan kadim bir tarihi vardır. Beyazlara karşı uzun yıllar silahlı mücadele yolunu izleyen Mandela’nın silahları bırakma çağrısında bulunurken ‘beyazların korkuları ile siyahların ümitleri arasında orta bir yer olduğunu ve bunu bulacaklarını’ ifade etmesi ve sonrasında barışın tesisi için beyazlarla müzakere yoluna gitmesi kadim Afrika geleneğinin siyasi alanda uygulanması niteliğindedir. Nitekim barışın sağlanmasından sonra yürürlüğe konulan Güney Afrika Anayasası’nın yapımında, her biri kendi başına birer Alternatif Uyuşmazlık Çözüm aracı olan müzakere, danışma, katılım ve uzlaşma teknikleri uygulanmıştır.

Kadim tarih boyunca Uzak Doğu kültürünü çekip çeviren Konfüçyüs, Taoculuk ve Budizm Etiklerinin temeli de barışa, uzlaşmaya, anlaşmaya dayanır. Büyük sosyolog Max Weber’in ‘Konfüçyüs Pasifizmi’ adı altında Konfüçyanizmin barışçıl karakterine vurgu yapması bundan dolayıdır.

Hukukbook: Peki, alternatif çözüm yöntemlerinin günümüzdeki uygulaması ne durumda? Diğer ülkelerdeki uygulamalardan örnekler verebilir misiniz? 

Vedat Ahsen Coşar: Günümüzde alternatif çözüm araçlarından olan arabuluculuğun en yaygın şekilde kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde arabuluculuğun varlığı da eski tarihlere kadar uzanmaktadır. Bu bağlamda yeni kıtada arabuluculuğu ilk kullananlar, dini tören, ayin ve resmi yönetimi, yani kilisenin ve İncil’in otoritesini reddeden, sadece kutsal ruhun otoritesini kabul eden, Tanrı’nın doğrudan insanın kalbinde ve vicdanında ortaya çıktığına inanan bir mezhebin mensubu olan Quakerler’dır.

Amerikan Kongresi 20.yüzyılın erken yıllarında iş uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde arabuluculuğun ve tahkimin kullanılmasının yolunu açmış, 1960’lı yılların sonunda, 1970’li yılların başında otoriteye ve yargıya karşı artan güvensizlik ve iş yoğunluğu nedeniyle avukatlar, barolar yargının diğer bileşenlerine çözüm bulunması yönünde çalışma yapılması için çağrıda bulunmuşlardır.

Bu çağrı sonrasında Nisan 1976’da Pound Konferansı (Konferansın adı 1920-30’larda Harvard Hukuk Fakültesi Dekanlığı yapan Roscoe Pound’a atfen ve onun onuruna verilmiştir) adı verilen etkinlikte bir araya gelen yargıçlar, avukatlar, hukuk fakülteleri akademisyenleri ve yargının diğer bileşenleri, iş yoğunluğu altında bunalan, tıkanan, güven ve itibar kaybeden yargı sisteminin önünü nasıl aşacaklarını tartışmışlardır.

Hukukbook: Harvard Müzakere modeli diye bir kavram var.  

Vedat Ahsen Coşar: Bu konferansa yaptığı konuşmayla damgasını vuran Harvard Hukuk Fakültesi Profesörü Frank Sander, konvansiyonel/geleneksel yargılama sistemine olan bağımlılığı ve alışkanlığı azaltmak, bu yolla yargının yükünü hafifletmek için alternatif uyuşmazlık çözüm araçlarından olan arabuluculuğu ve uzlaşmayı kapsayan ‘multi-door courthouse’ (Türkçe karşılığı çok kapılı adliye anlamına geliyor, ancak kastedilen alternatif uyuşmazlık çözüm odaklı yargı sistemi) sistemine geçiş önerisinde bulunmuştur. Avukatlar, yargıçlar, akademisyenler ve diğer paydaşlar tarafından benimsenen bu öneri sonrasında ve 1980’lerin sonunda alternatif uyuşmazlık çözüm araçlarından olan arabuluculuk kurumunun önü açılmış, bu bağlamda mahkemeler küçük miktarlı davaların, aile uyuşmazlıklarının ve bunun dışındaki hukuk davalarının çözümlenmesinde arabuluculuk kurumunu benimsemeye ve kullanmaya başlamışlardır.

Bu toplantı sonrasında ve yirmi yıldan daha az bir süre içinde arabuluculuk, Amerika Birleşik Devletleri’nde hukuku ihtilaflarının çözümlenmesinde, yargının ve yargılama faaliyetinin bütünleyici bir parçası haline gelmiştir. Bu bağlamda, gerek eyalet, gerekse federal mahkemeler, aile ihtilafları dışındaki, iş ve ticaret davaları, kişisel tazminat davaları, yanlış tanı ve tedaviden kaynaklanan tıbbi davalar/malpractice davaları, çevre ihtilafları, sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıklar başta olmak üzere her çeşitteki ve miktardaki davalarda arabuluculuğa başvurmaktadır. Yine özel şirketler ve diğer özel sektör kuruluşları, istihdamdan, tıbbi bakım ve tedaviden ve akdi diğer ilişkilerinden doğan ihtilaflarını giderek artan oranda arabuluculuk kurumu aracılığıyla çözmektedirler. Bu sürece gelinmesinde en büyük pay avukatların, baroların ve özellikle Amerikan Barolar Birliği’nindir. Zira Pound Konferansları için çağrıda bulunan, bu toplantıların yapılmasını sağlayan Amerikan Barolar Birliği’dir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan bu uygulama zaman içerisinde diğer ülkelere sıçramış, bu bağlamda arabuluculuk ve uzlaşma kurumları dünyanın diğer ülkelerinde de uygulanmaya başlamıştır.

Günümüzde arabuluculuk, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, Hindistan’dan, Pakistan’a, Hong Kong’dan Singapur’a, Kore’ye ve Çin’e, Latin Amerika’dan Kenya’ya, Somali’ye, Orta Doğu’da İsrail’den Arap devletlerine, daha uzaklarda Yeni Zelanda’dan Avustralya’ya, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerden kıta Avrupa’sı ülkelerine kadar çok geniş bir coğrafyada uygulama alanı bulmakta, dahası ICC-International Chamber of Commerce/Uluslararası Ticaret Odası önüne gelen hukuki uyuşmazlıkların çözümünde, taraflara Alternatif Uyuşmazlık Çözüm aracı olan arabuluculuğun kullanılmasını tavsiye etmektedir.

En geniş şekliyle uyuşmazlık çözümünün mahkeme dışına çıkması ve o yolla çözümlenmesi anlamına gelen ve o nedenle ‘Amicable/Dostane, Alternative/Alternatif, Appropriate/Uygun’ sözcüklerinin baş harflerini oluşturan (A) harfinin her biri uyuşmazlık yönetiminde özel bir yaklaşımı temsil eder. Bu bağlamda, ‘Appropriate Dispute Resolution/Uygun Uyuşmazlık Çözümü’ bütünsel/holistik taraf özerkliğine işaret etmekte iken, ‘Alternative Dispute Resolution/Alternatif Uyuşmazlık Çözümü’ geleneksel dava açılmasını dışarıda bırakır, saf  ‘Amicable Dispute Resolution/Dostane Uyuşmazlık Çözümü’ ise sadece uyuşmazlığı çözmeyi amaçlar.

Hukukbook: Peki, arabulucu kimdir, ne iş yapar ve neye yarar?

Vedat Ahsen Coşar: Arabulucu, hukuki bir ihtilafın çözümlenmesinde ve gönüllü/dostane bir çözüme ulaşılmasında, taraflar arasında iletişim ve uzlaşma sağlanmasına yardımcı olan ve süreci kolaylaştıran kişidir. Nitekim Amerikan menşeli Arabulucular İçin Uygun Davranış Modeli de arabulucuyu ‘taraflar arasındaki ihtilafın gönüllü olarak çözümlenme sürecinde iletişimi ve uzlaşmayı kolaylaştıran tarafsız üçüncü kişi’ olarak tanımlamaktadır. Bu tanım göreceli olarak biraz idare edici bir tanımdır. Zira Amerikan uygulamasında arabulucu ‘kolaylaştırıcı’, ‘meydana getirici’, ‘geliştirici’, ‘karşılıklı anlayışın gelişmesine odaklı’, ‘tedavi edici’ gibi değişik roller oynamaktadır. Bütün bu rollerde, ihtilaflı hususları ortaya çıkarmayı, paylaşmaya odaklanmayı, tarafların değerlerinin ve çıkarlarının altında yatan nedenleri anlamayı, tarafların sırayla ve verimlilikle ve tam olarak birbirleriyle iletişim kurmalarına yardımcı olmayı, kendi çözümlerini bulmaları ve bunu ihtilaflarına uyarlayarak çözmeleri konusunda tarafları teşvik etmeyi esas alan özellikler mevcuttur.

Arabulucunun bu işlevleri yerine getirebilmesi ve ihtilafın çözümünde merkezi bir rol oynayabilmesi için resmi farklı bir açıdan görmesi, tarafları umutlu ve sabırlı bir şekilde dinlemesi ve fakat taraflara olan tavsiyelerini ivedi bir şekilde belirleyerek onların bu tavsiyelere odaklanmalarını sağlaması, gerçekçi bir şekilde çözüm seçeneklerini sunması ve onlara bu seçeneklere uygun bir çözüme ulaşmaları hususunda rehberlik etmesi gerekir.

Medeni Hukuk Meselelerinde Arabuluculuk Konusunda Tavsiye Kararı

Ben, Ankara Barosu Başkanlığı’na ilk kez 1994 yılında aday oldum, yarıştım ve kaybettim. O seçimle birlikte, daha sonraki yıllarda aday olanlara örnek olan bir ilki başlattım. Hazırladığım seçim broşüründe, seçildiğim takdirde neleri gerçekleştirmeyi hedeflediğimi, bu bağlamda hangi pozitif hedeflerin, programın ve projelerin takipçisi olacağımı ifade ve deklare ettim.

Aynı yöntemi ikinci kez aday olduğum 2004 yılında da uyguladım. 2004 yılındaki ikinci adaylığımda önüme koyduğum pozitif hedeflerin, seçildiğim takdirde uygulamayı vaat ettiğim projelerin arasında Ankara Barosu’nda bir Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi kurulması da vardı. Ki o tarihte, ne Ankara Barosunda, ne diğer barolarda, ne hukuk fakültelerinde ve ne de ilgili başkaca zeminlerde, bu konuyla ilgili olarak yazan, çizen, çalışma yapan hiçbir kişi ve kuruluş yoktu. O tarihlerde böyle bir hedefi ve projeyi seslendirmemin ve hayata geçireceğimi vaat etmemin nedeni, birer Alternatif Uyuşmazlık Çözüm aracı ve kurumu olan uzlaştırmanın ve arabuluculuğun bir gün Türkiye’nin de kapısını çalacağı yönündeki öngörümdü. Bunu bildiğimden ve öngördüğümden dolayı, bu kurumu Ankara Barosu bünyesi içinde tesis etmek suretiyle, hem meslek örgütümüzü ve hem de meslektaşlarımızı bu konuda eğitmek, bilgilendirmek, geliştirmek ve geleceğe hazırlamaktı.

Seçildikten hemen sonra kurduğumuz Ankara Barosu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi’nde gerek uyuşmazlık, gerekse arabuluculuk alanlarında son derece başarılı çalışmak yaptık. Düzenlediğimiz etkinlikler aracılığıyla meslektaşlarımızı bu konuda eğittik, bilgilendirdik, mesleki gelişmelerine katkı yapmaya çalıştık. Yürütülen bu çalışmalar kapsamında yer verilmesi gereken önemli faaliyetlerden bir tanesi, Ankara Barosu’nun her iki yılda bir düzenlediği Uluslararası Hukuk Kurultayları’ndan 2006 yılında yapılan kurultayın tartıştığı konular kapsamına arabuluculuğunda dahil edilmesi olmuştur. Bu kurultayın konuşmacıları arasında yer alan biri avukat, ikisi yargıç olan ABD’li üç konuşmacı bize genel olarak arabuluculuk, özel olarak ABD’deki arabuluculuk konusunda önemli ve değerli bilgiler vermişlerdir.

Arabuluculuk ve Uzlaşma Avrupa Konseyinin Tavsiyesidir

Zaman hızla aktı. Hızla akıp giden zaman, 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ve yine 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte, ceza uyuşmazlıklarının ‘ceza adalet sistemi dışında çözülmesine’ imkan tanıyan ‘uyuşmazlık’ kurumunu ceza hukuk mevzuatımıza dahil etti.

Anglo-Amerikan hukuk sisteminin bir kurumu olan ve Avrupa Konseyi kararı ile Avrupa Konseyi’ne üye devletlere tavsiye edilen bu kurum, gerçekte ‘onarıcı adalet’ anlayışının ortaya çıkardığı bir alternatif uyuşmazlık çözüm aracıdır. Bu çözüm aracı, ‘biktimoloji’ olarak bilinen ‘mağdurların haklarının ceza muhakemesi sürecinde korunmasını, faille mağdur arasındaki uyuşmazlığın uzlaşma yoluyla giderilmesini, failin sorumluluğunu kabullenmesini, suçunun bilincine varmasını, pişmanlık duymasını’ öngörür.

Avrupa Konseyi Cezai Meselelerde Arabuluculuk Yolu İle İlgili Tavsiye Kararı

Suç işlemiş kişinin yeniden topluma kazandırılmasına yardımcı olunmasını amaçlayan onarıcı adalet anlayışının hukuka ve yargılama faaliyetine yansımalarından birisi olan bu araç ve kurum sayesinde, mağdurla fail arasındaki anlaşmazlık karşılıklı rıza ile sona erdirilmek suretiyle ihlal edilmiş olan hukuk kurallarının onarılmasına ve toplumsal barışın yeniden tesis edilmesine imkan sağlanır. Zira uzlaştırma kurumunun temel amacı ‘barışmak’, uzlaştırıcının görevi ise ‘fail ile mağduru barıştırmaktır.’

Barolar Uzlaştırma Sürecine Aktif Olarak Dahil Edilmelidir 

Uzlaştırma kurumunun işletilmesinde ve başarıya ulaşmasında motor rolü oynayacak birinci kurum ve meslek savcılık, ikincisi ise barolar ve avukatlardır. O nedenle,savcıların barolarla işbirliği yapmaları, baroları ve avukatları uzlaştırma sürecine dahil etmeleri gerekir. Aksi takdirde uzlaştırma kurumunun sağlıklı biçimde işlemesi, bu kurumdan beklenen marjinal yararın sağlanması mümkün değildir.

Bu sistem, kendilerini iyi yetiştirmeleri koşuluyla avukatlara da oldukça önemli bir rol vermektedir. Bu rol, avukatların adeta bir yargıç gibi tarafsız ve objektif bir şekilde uzlaştırma kapsamındaki suçları çözme rolüdür. Avukatların bu rolün hakkını verebilmeleri için özel bir eğitimden geçmeleri ise hem mutlak bir gereksinme, hem de yasal bir zorunluluktur.

Sistemin yürürlüğe konulduğu 01.06.2005 tarihinde ve daha sonra 06.12.2006 tarihinde değişiklikler yapıldığı aşamada, hiçbir baro sisteme katkı yapmaya daha henüz hazır değil iken, Ankara Barosu kendi bünyesinde oluşturduğu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi aracılığıyla verdiği uzlaştırıcılık eğitimiyle ve savcılık kurumuyla işbirliği yapmak suretiyle Aralık 2006 tarihinden itibaren sisteme eylemli olarak hizmet etmeye başlamıştır.

Ne var ki, aradan geçen zaman içerisinde oldukça mesafe alınmış olunmasına rağmen, uzlaştırma kurumu uygulamada tam olarak yerine oturmamış, bu kurumdan beklenilen yarar sağlanamamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, bizim toplumumuzda barışma/uzlaşma kültürünün yeteri kadar gelişmemiş olmasıdır. Bir diğer nedeni de, mevzuatta öngörülmüş olmasına rağmen, baroların uzlaştırma sürecine aktif olarak dahil edilmemeleri, deyim yerinde ise dışlanmış olmalarıdır.

Ceza mevzuatımızda alternatif uyuşmazlık çözüm aracı olarak ‘uzlaştırma’ kurumuna nazaran hukuk uyuşmazlıklarındaki alternatif uyuşmazlık çözüm aracı olan ‘arabuluculuk’ kurumu sistemimize çok daha sonra dahil olmuştur.

Arabuluculuk Avukatlar ve Barolar Olmaksızın Başarılı Olamaz 

22.06.2012 tarihli ve 28331 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 07.06.2012 tarih ve 6325 sayılı ‘Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun daha henüz yasalaşmasından önce dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin ile görüşmeye gittim. Temelde arabuluculuk kurumuna karşı olmamakla birlikte, benim yöneticilikte bildiğim, doğruluğuna inandığım için bağlı kaldığım ve dolayısıyla uyguladığım bir ilkem vardır. ‘Karşı olduğun her ne ise onun gerçekleşmesini engelleyecek gücün yoksa eğer, ona bir şekilde dahil ve müdahil olmak ve dolayısıyla onun şekillenmesinde olabildiği kadar etkili olmak ve koşullar her ne şekilde olursa olsun müzakere alanını asla ve asla terk etmemek, müzakereye ve işbirliğine kapıları açık tutmak.

Bu ilkeyi somut olaya uygulamak gerekir ise durum şudur. Arabuluculuk kurumu AK Parti iktidarının seçim vaatleri arasında yer alıyordu. Hem bu nedenle, hem de TBMM’nde çoğunluğa sahip bulunmakla AK Parti bu vaadini yerine getirecek, diğer bir deyişle kanunlaştıracak güce sahipti. Türkiye Barolar Birliği olarak bu kuruma karşı dahi olsak, – yönetim kurulunun pek çok üyesi, başta İstanbul ve Ankara Baroları olmak üzere çok sayıda baro bu kuruma karşıydı – bunu engelleyecek gücümüz yoktu. Sayın Ergin ile görüşmeye bu koşullar altında, yönetim kurulunun bilgisi dahilinde, yani karşı da olsalar onların görüşünü alarak ve deyim yerindeyse risk alarak gittim.

Ama benim gözlemime ve değerlendirmeme göre, görüşmeye gitmemenin, biz bu kuruma karşıyız diye vaziyet almanın riski daha fazlaydı. Böyle bir durumda, hükümet bu yasayı yine çıkarır ve biz avukat olarak, meslek kuruluşu olarak sürecin dışında kalır, aşağıda açıklayacağım mesleki ve örgütsel kazanımları elde edemezdik. Nitekim geçmişte marka patent vekilliğinin yasalaşması sürecinde barolar ve Türkiye Barolar Birliği olarak bu kuruma karşı vaziyet almış, sonuçta hepsi kaybedilen davalar açmış ve marka patent vekilliği konusunda gerek mesleki, gerekse örgütsel yönden hiçbir kazanım sağlayamamıştık.

Dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin ile yaptığımız görüşmede, arabuluculuk kurumuna ilke olarak karşı olmadığımızı, bu kurumun oluşmasına, gelişmesine katkı yapabileceğimizi, esasen bu kurumun avukatların ve baroların desteği olmadan gelişme sağlamasının, yerleşmesinin son derece zor olduğunu ifade ettim. Kendileri de avukat olan, müzakereye, diyaloğa son derece açık bir kişiliğe sahip bulunan Sayın Ergin’de benimle aynı düşüncede olduğunu ifade etti.

Ve ben avukat ve kurum olarak taleplerimizi kendilerine arz ettim

Hukukbook: Neler talep ettiniz? 

Vedat Ahsen Coşar: Arabuluculuk hizmetinin sadece avukatlar tarafından verilmesi, arabuluculuk kurumunun tarafların talebine ve anlaşmasına bağlı olarak, yani gönüllü şekilde kurulması, zorunlu olmaması, arabuluculukta görülen uyuşmazlıklarda tarafların kendilerini avukatları vasıtasıyla temsil etmeleri, arabuluculuk kurumunun mahkeme bağlantılı olması.

Yine, arabuluculuk kurumunun Adalet Bakanlığı’nda bir daire başkanlığı şeklinde ve Bakanlık şemsiyesi altında kurulmaması, bağımsız idare otoritesi olarak daha özerk ve bağımsız bir yapıda kurulması, oluşturulacak böyle yapıda Adalet Bakanlığı temsilcisinin, baroların, Türkiye Barolar Birliği’nin, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği temsilcilerinin, hukuk fakülteleri akademisyenlerinin bulunması başka bir talepti.

Öte yandan, yapılması öngörülen arabuluculuk sınavında, bu sınavı yapacak kurul içerisinde baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin temsilcilerinin olması, arabuluculuk eğitiminin barolar ve Türkiye Barolar Birliği ile hukuk fakültesine sahip üniversiteler tarafından verilmesi, arabuluculuk kurumuna Türkiye’nin her tarafında aynı anda ve yasada arabuluculuda çözümleneceği hükme bağlanan bütün konularda değil, belli kentlerde ve mesela iş uyuşmazlıkları gibi belli konularda pilot olarak başlanılması, belli bir mesafe alındıktan, deneyim kazanıldıktan, uygulamada görülecek aksaklıklar giderildikten sonra Türkiye geneline yayılmasını önerdik.

Hukukbook: Önerileriniz ve talepleriniz dikkate alındı mı?

Vedat Ahsen Coşar: Sadullah Bey, benim bu önerilerimin hemen hepsine makul yaklaşmakla birlikte, sadece avukatların arabulucu olmalarının meslek taassubu olacağını ve tepki alacağını, o nedenle sadece avukatların değil, hukuk fakültesi mezunlarının arabuluculuk yapmaları görüşünde olduğunu, Arabuluculuk Kurumunu Adalet Bakanlığı bünyesi içinde bir daire başkanlığı şeklinde yapılandıracaklarını, ayrıca bir Arabulucular Kurulu ve Sınav Kurulu kuracaklarını, her iki kurulda da Türkiye Barolar Birliğine temsilci vereceklerini, pilot proje fikri uygun olmakla birlikte yargının yükünü ivedilikle azaltmak amacıyla sisteme Türkiye’nin her tarafında,  aynı anda ve yasada öngörülen her ihtilafı kapsayacak şekilde başlayacaklarını ifade etti.

Ve sonuç itibariyle arabuluculuk kanunu, hem bizim, hem de Bakanlığın taleplerini kapsayacak şekilde çıktı. Bu bağlamda, arabuluculuk hizmetinin sadece hukuk fakülteleri mezunları tarafından verilmesi; arabuluculuk kurumunun tarafların talebine ve anlaşmasına bağlı olarak, yani gönüllü şekilde kurulması, zorunlu olmaması; arabuluculukta görülen uyuşmazlıklarda tarafların kendilerini avukatları vasıtasıyla temsil etmeleri; arabuluculuk kurumunun mahkeme bağlantılı olması; oluşturulacak arabuluculuk kurulunda ve sınav kurulunda Türkiye Barolar Birliği’nin temsilcilerinin bulunması; Arabuluculuk eğitiminin hukuk fakültesine sahip üniversitelerin yansıra Türkiye Barolar Birliği tarafından da verilmesi sağlandı.

Arabuluculukta İş Davaları Yönünden Zorunluluk Esasının Getirilmesi Yanlıştır 

Ancak daha sonra yapılan değişiklikler ile arabuluculuğun ihtiyari/gönüllü olmasından kısmen vazgeçildi, bu bağlamda iş uyuşmazlıklarıyla sınırlı olarak zorunlu arabuluculuk kurumu getirildi. Arabuluculuk kurumu özü itibariyle zorunluluğa değil, gönüllülüğe dayalı bir kurumdur. Dünyadaki genel uygulamada, birkaç istisnai ülke dışında gönüllülük esasına dayanmaktadır. O nedenle, daha sonra yapılan değişikliğe bağlı olarak iş davaları yönünden zorunluluk esasının getirilmesi yanlış olmuştur.

Her ne kadar, Türkiye Barolar Birliği onca yıl geçtikten sonra Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesinde ‘uzlaşma sağlama’ başlığı altında yer alan düzenlemeyi keşfetmiş ve arabuluculuk kurumu yerine bu kurumu ikame etmenin telaşına düşmüş ise de, arabuluculuk kurumuyla Avukatlık Yasası’nın 35/A maddesinde yer alan düzenleme amaç yönünden örtüşse bile işleyiş şekli itibariyle birbiriyle örtüşen kurumlar değildir.

Uzlaşma ve Arabuluculuk Farklı Kurumlardır 

Esasen Avukatlık Yasası’nın 35/A maddesinin hakkıyla çalıştırılabilmesi ve bundan bir sonuç alınabilmesi için, her şeyden önce taraf avukatlarının müzakere teknikleri hususunda iyi eğitilmiş olmaları, çatışma esasına dayanan avukatlık kültürünün yerine uzlaşma kültürünü koymaları ve buna uygun şekilde yetişmiş olmaları gerekir. Böyle bir eğitim sürecinden geçmeyen, çatışma kültürünün yerine uzlaşma kültürünü koymayan, bu konudaki yetenek ve becerilerini geliştirmeyen bir avukatın, Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesini uygulaması, bu maddenin amaçladığı uzlaşmayı sağlaması mümkün değildir. Esasen 17 yılı aşan bir zamandan bu yana bu maddenin yürürlükte olmasına karşın, Türkiye genelindeki bu madde uygulamasının elliyi dahi bulmaması da yukarıda yer verdiğimiz tespitimizi doğrulamaktadır.

O nedenle, yapılması gereken her iki kurumu birbiriyle yarıştırmak, Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesini arabuluculuk kurumunun yerine ikame etmeye çalışmak değildir. Her şeyden önce ‘Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak’ için elde edilen kazanımlara sahip çıkmak, bunların alanını genişletmektir. Bunun yanı sıra, bir yandan fakülte eğitimi, staj eğitimi, meslek içi eğitim dahil olmak üzere, avukatın 35/A madde kapsamında iş yapabilmesini sağlayacak, bu yöndeki becerilerini geliştirmesine imkan verecek şekilde bir eğitim sürecinden geçmesinin yolunu açmak, buna uygun eğitim ve staj modelleri geliştirmek; diğer taraftan altı yıllık arabuluculuk uygulamasının kazandırdığı deneyimden yararlanmak suretiyle, bu kurumun aksayan yönlerini tespit etmek, bu eksikliklerin giderilmesi yönünde çalışma yapmak, arabuluculuk kurumunun daha iyi ve verimli şekilde işlemesi için öneri ve eleştirilerde bulunmak ve böylece bu kurumun gelişmesine, yerleşmesine, kurumsallaşmasına katkı sağlamaktır.

Avukat Vedat Ahsen Coşar ile yapmış olduğumuz röportaj burada sona erdi. Röportajın  daha geniş versiyonunu kitaplaştırma çalışmaları devam etmektedir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Vedat Ahsen Coşar, 01 Şubat 1949 tarihinde Samsun Vezirköprü’de doğmuş, 1967 yılında Konya Maarif Kolejini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmış, 1974 yılında Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Coşar, 1975 yılından bu yana Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Coşar, 18 Ekim 2004 -14 Ekim 2006, 15 Ekim 2006 – 26 Ekim 2008 ve 27 Ekim 2008 – 13 Haziran 2010 tarihleri arasında Ankara Barosu Başkanlığı yapmış, 13 Haziran 2010 – 26 Mayıs 2013 tarihleri arasında ise Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevini yürütmüştür. Vedat Ahsen Coşar, 18 Ekim 2004 ile 14 Temmuz 2006 tarihleri arasında Ankara, Bükreş, Sofya, Makedonya, Moskova, Kiev, Gürcistan, Moldova, Atina, Bakü, Trabzon, İstanbul ve Yalova Barolarından oluşan Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği Başkanlığı yapmış; 14 Temmuz 2006 – 25 Ekim 2009 tarihleri arasında aynı kuruluşun genel sekreterliği görevini yürütmüş; 25 Ekim 2009 tarihinde kuruluşun Başkanlığı’na yeniden seçilmiş, Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçildiği 13 Haziran 2010 tarihine bu görevini sürdürmüştür.[/box]

İş Kazalarının Önlenmesine (Gemiadamları) İlişkin Sözleşme

0
134 No’lu İş Kazalarının Önlenmesine (Gemiadamları) İlişkin Sözleşme

İş Kazalarının Önlenmesine (Gemiadamları) İlişkin Sözleşme, 14 Ekim 1970 tarihinde  Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiştir. Türkiye, sözleşmeyi 15.7.2003 tarihli ve 4935 yasa ile onaylamış, Resmi Gazetede yayınlayarak yürürlüğe sokmuştur. (C134 – Prevention of Accidents (Seafarers) Convention)

Sözleşme, gemi adamlarının çalışmaları sırasında uğrayabilecekleri iş kazalarına ilişkin önlemleri düzenlemiş, iş kazaların önlenmesi ve sağlığın korunması ile ilgili tüm genel kurallara atıfta bulunarak denizcilik işlerine özgü kazaların önlenmesi için hükümler getirmiştir.

Sözleşme, gemi adamlarının çalışmaları sırasında uğrayabilecekleri iş kazalarına ilişkin önlemleri düzenlemiş, iş kazaların önlenmesi ve sağlığın korunması ile ilgili tüm genel kurallara atıfta bulunarak denizcilik işlerine özgü kazaların önlenmesi için hükümler getirmiştir.

ILO 134 No’lu İş Kazalarının Önlenmesine (Gemiadamları) İlişkin Sözleşme

ILO Kabul Tarihi: 14 Ekim 1970
Kanun Tarih ve Sayısı: 15.7.2003 / 4935

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulunun daveti üzerine, 14 Ekim 1970 tarihinde Cenevre’de yaptığı ellibeşinci oturumunda;

İş Teftişi (Gemi Adamları) Hakkında 1926 tarihli Tavsiye Kararı; İş Kazalarının Önlenmesi Hakkında 1929 tarihli Tavsiye Kararı; Liman İşçilerinin Kazalara Karşı Korunması (Revize) Hakkında 1932 tarihli Sözleşme; Gemi Adamlarının Tıbbi Muayenesi Hakkında 1946 tarihli Sözleşme ve Makinelere Karşı Korunma Hakkında 1963 tarihli Sözleşme ve Tavsiye Kararı hükümleri başta olmak üzere, gemide ve limanda çalışmaya uygulanan ve gemi adamlarının iş kazalarından korunması ile ilgili olan mevcut Uluslararası Çalışma Sözleşmeleri ve Tavsiye Kararlarının hükümlerini kaydederek;

Gemide çalışanların güvenliğini sağlamak amacıyla gemide bir dizi güvenlik önlemlerinin alınmasını öngören, Denizde İnsan Hayatının Korunmasına İlişkin 1960 tarihli Sözleşme ve 1966 yılında revize edilmiş olan Uluslararası Su Batım Çizgisi Hakkındaki Sözleşmeye ek Tüzüklerin hükümlerini kaydederek;

Oturum gündeminin beşinci maddesinde yeralan, denizdeki ve limandaki gemilerde kazaların önlenmesine ilişkin çeşitli önerilerin kabulüne karar vererek;
Bu önerilerin bir uluslararası sözleşme şeklini alması gerektiğine hükmederek,

Gemilerde kazaların önlenmesi alanındaki faaliyetlerin başarısı için Uluslararası Çalışma Örgütü ile Hükümetlerarası Deniz Taşımacılığı Danışma Örgütü arasındaki yakın işbirliğin korunmasının önemini kaydederek;

Aşağıdaki normların Hükümetlerarası Deniz Taşımacılığı Danışma Örgütünün işbirliği ile hazırlandığını ve bu normların uygulanması konusunda bu Örgüt ile işbirliği yapmaya devam edilmesinin önerildiğini kaydederek,
Gemi Adamlarının Kazalardan Korunması Sözleşmesi, 1970 olarak adlandırılacak aşağıdaki Sözleşmeyi Bindokuzyüzyetmiş yılı Ekim ayının bu otuzuncu gününde kabul etmiştir.

Madde 1

Bu Sözleşme bakımından “gemi adamı” deyimi, savaş gemisi hariç, Sözleşmenin yürürlükte olduğu bir ülkede kayıtlı olan ve devamlı deniz taşımacılığına ayrılmış bir gemide, herhangi bir unvanla çalıştırılan herkesi kapsar.

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından bazı kişi gruplarının gemiadamı olarak kabul edilip edilmemeleri konusunda bir tereddüt oluşması halinde, bu sorun, her ülkede, ilgili armatör ve gemiadamları kuruluşlarıyla görüşüldükten sonra yetkili makam tarafından çözümlenir.

Bu Sözleşme bakımından “İş kazası” deyimi, gemi adamlarının işle ilgili olarak yada iş sırasında maruz kaldıkları kazaları kapsar.

Madde 2

Yetkili makam her deniz ülkesinde, iş kazalarının uygun şekilde rapor edilebilmesi, araştırılabilmesi ve bu kazalar hakkında kapsamlı istatistikler tutulması ve incelenebilmesi için gerekli tedbirleri alır.

Tüm iş kazaları bildirilir ve istatistikler ölümcül kazalar veya geminin zarar gördüğü kazalarla sınırlı kalmaz.

İstatistikler iş kazalarının sayısını, niteliğini, nedenlerini ve sonuçlarını kapsayacak ve kazanın geminin hangi bölümünde, örneğin güverte, makine dairesi veya yemek yeme yeri- ve nerede meydana geldiğini -örneğin denizde veya limanda belirtir.

Yetkili makam, ölümle veya ciddi yaralanma ile sonuçlanan iş kazaları ile ulusal yasalar ve yönetmeliklerde belirtilen diğer tüm kazaların nedenleri ve koşulları hakkında araştırma yapar.

Madde 3

Denizcilikteki istihdama özgü risklerden kaynaklanan kazaların önlenmesi için sağlam bir temel oluşturmak amacıyla, bu tür kazaların genel seyri ve istatistiklerin ortaya koyduğu tehlikeler hakkında araştırmalar yapılır.

Madde 4

İş kazalarının önlenmesine ilişkin kurallar yasalarda veya tüzüklerde, uygulama talimatlarında ya da başka uygun belgelerde konur.

Bu hükümler, gemi adamlarının çalışmasına uygulanabilecek olan işte kazaların önlenmesi ve sağlığın korunması ile ilgili tüm genel kurallara atıfta bulunur ve denizcilik işlerine özgü kazaların önlenmesi için alınacak önlemleri belirler.

Bu hükümler özellikle aşağıdaki konulara ilişkin olur:

Genel ve temel hükümler;

Gemilerin yapısal özellikleri;

Makineler;

Güvertede veya altında alınacak özel önlemler;

Yükleme ve boşaltma teçhizatı;

Yangınların önlenmesi ve söndürülmesi;

Çapalar, zincirler ve kablolar;

Tehlikeli yükler ve safra;

Denizcilerin şahsi koruyucu donanımı.

Madde 5

4.Maddede belirtilen kazaların önlenmesine ilişkin hükümler, armatörlerin, gemiadamlarının ve bu hükümlere uymak zorunda bulunan diğer ilgili kişilerin yükümlülüklerini açıkça belirler.

Genel olarak, armatörlerin kazalardan koruyucu malzeme veya diğer önleyici donanım sağlama yükümlülükleri ile gemiadamlarının bu malzeme ve donanımları kullanma ve kendileriyle ilgili koruyucu tedbirlere uymalarını öngören hükümlerle birlikte konulur.

Madde 6

4.Maddede belirtilen hükümlerin, yeterli teftiş ya da yöntemlerle uygulanmasını sağlamak üzere uygun tedbirler alınır.

4. Maddede öngörülen hükümlere uyulmasını sağlamak üzere gerekli tedbirler alınır.

Denetim ve uygulamalardan sorumlu makamların denizcilikle ilgili işlere ve uygulamalara aşina olmalarını sağlayacak gerekli tüm önlemler alınır.

Uygulanmayı kolaylaştırmak amacıyla, ilgili hükümlerin metni ya da özeti, örneğin gemide belirgin bir yere asılmak suretiyle gemicilerin dikkatine sunulur.

Madde 7

Kazaların önlenmesi amacıyla, gemi mürettebatı arasından kaptan başkalığında bir yada birden çok uygun kişi ya da gemi personeli ve sorumlular arasından belirlenmiş uygun bir komitenin atanması sağlanır.

Madde 8

İş kazalarının önlenmesi programları yetkili makam tarafından, armatör ve gemiadamları örgütleriyle işbirliği halinde hazırlanır.

Bu programların uygulanması, yetkili makamın, armatörlerin ve gemiadamlarının ya da bunların temsilcilerinin aktif olarak katılacakları şekilde organize edilir.

Özellikle, hem armatörlerin hem de gemiadamları örgütlerinin temsil edileceği milli veya kaza önleme komiteleri veya özel çalışma grupları oluşturulur.

Madde 9

Yetkili makam, her sınıf ve derecedeki gemiadamı için mesleki eğitim kurumlarının ders programlarına mesleki görevler, kazaların önlenmesi ve iş’de sağlığın korunmasına ilişkin önlemlerle ilgili eğitimin dahil edilmesini teşvik eder ve milli koşullar elveriyorsa sağlanır.

Ayrıca, gemi adamlarının dikkatini; örneğin uygun talimatları içeren resmi duyurularla belirli bazı tehlikelere çekmek için uygun ve uygulanabilir tüm tedbirler alınır.

Madde 10

Üyeler, uygun olması halinde diğer hükümetlerarası ve uluslararası kuruluşların yardımıyla; iş kazalarının önlenmesi için tüm diğer düzenlemeleri mümkün olduğu ölçüde bir örnek hale getirmek amacıyla işbirliği yapmaya gayret sarfeder.

Madde 11

Bu sözleşme’nin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından tescil edilir.

Madde 12

Bu Sözleşme, sadece onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası Çalışma Örgütü üyesi ülkeler için bağlayıcıdır.

Bu sözleşme , iki üyenin onay belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Bu sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 13

Bu Sözleşmeyi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Genel Müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olur.

Bu Sözleşmeyi onamış olup da, onu bundan evvelki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilir.

Madde 14

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.

Genel Müdür, kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini örgüt üyelerine duyururken bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

Madde 15

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince, kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tüm bilgileri; Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştırır.

Madde 16

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu gerekli gördüğü zaman, bu sözleşmenin uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınıp alınmaması gereği hakkında karar verir.

Madde 17

Konferans, bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde;

Değiştirici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 13 üncü madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Değiştirici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, bu Sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.

Bu Sözleşme, onu onayıp da değiştirici Sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için; her halükarda şimdiki şekil ve içeriği ile geçerli olmakta devam eder.

Madde 18

Bu sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinin her ikisi de aynı şekilde geçerlidir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası

0

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından 1935 yılından beri yayınlanan hakemli ve süreli hukuk dergisidir. Hukuk alanında yapılan akademik çalışmalara yer vermektedir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ayrıca, Ceza Hukuku Kriminolojisiİdare Hukuku ve İlimleri Dergisiİstanbul Üniversitesi Mukayeseli Hukuk Araştırmaları DergisiMilletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni ve Annales de la Faculté de Droit d’Istanbul dergilerini de çıkarmaktadır.

Müellif yazarlar, yazılarını İÜHF Mecmuasına gönderdikten sonra ilgili alanda çalışma yapan öğretim üyelerine değerlendirilmek üzere sunulmakta, hakemler bu değerlendirmelerini 2 hafta içinde yapmaktadır.

İÜHFM’nin Benimsemiş Olduğu Açık Dergi Sistemi

 

 

Derginin Yayın Çizgisi ve Yönetimi 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, hukukun tüm alanına ilişkin makaleler yayınlamakta olduğu gibi Yabancı Mahkeme Kararları, Atatürk İlkeleriyle Doğrudan Doğruya İlgili İncelemeler, Atatürk’ün Hatırasına Armağan Edilmiş İncelemeler, Kitap Tahlili, Makaleler ve Tercümeler, Anılar,Mahkeme İçtihadı Tahlilleri, Bibliyografya Tetkikleri, Karar Analizi, Hukuk Felsefesi ve İçtimaiyat, Hukuk Tarihi ve Hukuk Sosyolojisine ilişkin yazıları da yayınlamaktadır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuasına gönderilen yazılarda İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tez Yazım Önergesi kurallarına uyulması gerekmekte ve gönderilen yazıların daha önce başka bir yerde yayınlanmamış olması gerekmektedir.

İÜHFM’nın 2018 yılı itibari ile Genel Yayın Yönetmeni Adem Sözüer’dir. Derginin diğer yöneticileri, Ayşe Nur Tütüncü, Yasemin Işıktaç ve Halil Akkanat’tır

Danışma Kurulunda, Hakan Pekcanıtez, Serap Helvacı, Turan Yıldırım, Cumhur Şahin, İzzet Özgenç, M. Fatih Uşan, Muhammet Özekes, Murat Doğan, Erciyes  ve Şahin Akıncı yer almaktadır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası Yayın Kurulunda, Fethi Gedikli, Cemil Kaya, Bilgehan Çetiner, Tuba Topçuoğlu, Barış Demirsatan, Caner Taşatan ve F.Pelin Tokcan yer almaktadır.
Derginin tüm eski sayılarına http://dergipark.gov.tr/iuhfm/archive adresinden ulaşılabilmektedir.

Dergi, yayınlanma ile birlikte açık erişimi sağlama politikasını benimsemiştir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, açık erişimin bilginin global değişimini arttıracağına ve insanlık için yararlı sonuçlar doğuracağına inanmaktadır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası 2016

Dergi, Public Knowledge Project tarafından geliştirilen ve (GNU General Public License) lisansı ile ücretsiz dağıtılan açık kaynak kodlu bir dergi yönetim ve yayınlama yazılımı olan Açık Dergi Sistemleri (Open Journal Systems) 2.4.3.0 sürümünü kullanmaktadır.

Açık Dergi Sistemleri (ADS) Hakkında

Açık Dergi Sistemleri (ADS) bilimsel dergilerin çevrim içi yönetimi ve yayınlanması için açık kaynaklı bir çözüm sunmaktadır. Editör tarafından işletilen, yerel web sunucusuna ücretsiz olarak yüklenip kurulabilen, yüksek esnekliğe sahip bir dergi yönetim ve yayınlama sistemidir. Dergilerin yayına hazırlanması ile ilgili yazışma ve yönetim işlerine ayrılan zaman ve enerjinin azaltılarak editoryal süreçlerin yeterliğinin geliştirilmesi ve kayıtlarının daha iyi tutulmasını sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. Bu sistemle, dergi politikalarının daha şeffaf olmasından dizinlenmenin geliştirilmesine kadar gerçekleştirilen birçok yenilik yoluyla dergi yayıncılığının bilimsel ve kamusal niteliğinin yükseltilmesi amaçlanmaktadır.

 

İletişim: Fatih TAHİROĞLU, Telefon: 02124400000-10915, Eposta: tahiroglufatih@hotmail.com

Teknik Destek: M. Göktürk Yıldız, Telefon: 02124400000/10922, Eposta: mgokturkyildiz@yahoo.com.tr

Posta Adresi: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 34116 Beyazıt İstanbul

Gemiadamlarının Sağlığının Korunması ve Tıbbi Bakımına İlişkin Sözleşme

0

Gemiadamlarının Sağlığının Korunması ve Tıbbi Bakımına İlişkin Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 24 Eylül 1982 tarihinde kabul edilmiştir.

Sözleşme Türkiye tarafından 15 Temmuz 2003 tarihli ve 4945 sayılı yasa ile onaylanmış,  Resmi Gazete’de yayımlanarak Türkiye’de de yürürlüğe girmiştir.

ILO 164 No’lu Gemiadamlarının Sağlığının Korunması ve Tıbbi Bakımına İlişkin Sözleşme

ILO 164 No’lu Gemiadamlarının Sağlığının Korunması ve Tıbbi Bakımına İlişkin Sözleşme

ILO Kabul Tarihi: 24 Eylül 1982
Kanun Tarih ve Sayısı: 15.7.2003 / 4945

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulunun daveti üzerine, 24 Eylül 1982 tarihinde Cenevre’de yaptığı Yirmidördüncü oturumunda;
Oturum gündeminin dördüncü maddesinde yeralan,1946 tarihli Tıbbi Muayene (gemi adamları) Sözleşmesi, 1949 tarihli Mürettebatın Barındırılması Sözleşmesi (revize), 1920 tarihli Mürettebatın Barındırılması (ilave hükümler) Sözleşmesi, 1958 tarihli Kazaların Önlenmesi (gemi adamları) sözleşme ve Tavsiyesini ve gemiler de olası hastalık ve kaza durumlarında tıbbi yardım eğitimine ilişkin 1982 tarihli Gemiadamları için Eğitim, Sertifika ve İzleme Standartları ile ilgili Uluslararası Sözleşme Hükümlerini not ederek, Uluslararası Denizcilik Organizasyonu ve Dünya Sağlık Teşkilatı ile İşbirliğine giderek aşağıdaki standartları yakalamak amacıyla Gemiadamlarının sağlıklarının korunması ve tıbbi bakımlarına ilişkin bazı önerilerin kabulüne karar vererek;
Bu önerilerin bir uluslararası sözleşme şeklini alması gerektiğine hükmederek,
Sağlığın Korunması ve Tıbbi Bakım (gemi adamları) Sözleşmesi, 1982 olarak adlandıracak olan aşağıdaki sözleşmeyi bindokuzyüzyetmişyedi yılı Ekim ayının sekizinci gününde kabul etmiştir.

Madde 1

Bu Sözleşme; yürürlükte bulunan ülkeye kayıtlı, genellikle ticari deniz seferi ile iştigal eden ve deniz aşırı seferler yapan, mülkiyeti özel veya kamuya ait olan bütün gemilere uygulanır.

Yetkili merci, bu Sözleşmenin hükümlerini, balıkçı gemisi sahipleri ve balıkçıları temsil etme yetkisini haiz örgütlere danışarak, uygulanabilir olduğuna hükmedildiği kadarıyla, ticari deniz balıkçılığına da uygular.

Bir geminin, bu Sözleşme bağlamında, deniz nakliyatçılığıyla mı yoksa deniz balıkçılığıyla mı iştigal ettiğine dair bir tereddüt hasıl olduğunda, söz konusu belirsizlik gemi sahipleri, gemi adamları ve balıkçıların ilgili örgütleriyle istişare edildikten sonra yetkili merci tarafından giderilir.

Bu Sözleşme bağlamında “gemi adamı”; bu Sözleşmenin hükümlerinin geçerli olduğu deniz aşırı sefer yapan gemilerde her hangi bir sıfatla istihdam edilen kişiyi ifade eder.

Madde 2

Bu Sözleşmenin yürürlüğe konması ulusal mevzuat, toplu sözleşmeler, işyeri yönetmelikleri, hakem kararları, mahkeme kararları veya ulusal koşullara uygun diğer vasıtalarla sağlanır.

Madde 3

Her üye ülke; gemi sahiplerini, sağlık ve temizlik bakımından gemilerini uygun durumda bulundurmalarından sorumlu tutar.

Madde 4

Her üye; gemi adamlarına, gemilerde koruyucu sağlık ve tıbbi bakım olanakları sağlayan önlemlerin alınmasını temin eder. Alınan bu önlemler;

Hem gemide yapılan işlere özgü özel koşullar hem de mesleki koruyucu sağlığa ilişkin ve gemi adamlığı mesleğine has tıbbi bakım ile ilgili genel koşulların sağlanmasını temin eder.

Karadaki işçiler için genellikle elde edilebilir olanla mümkün olduğunca benzer koruyucu sağlık olanakları ve tıbbi bakımı gemi adamlarına da sağlamayı hedefler.

Elverir hallerde, gemiadamlarının uğrak limanlarında gecikmeksizin doktora gitme hakkını garanti altına alır.

Gemiadamına, gemideki görevini sürdürürken,ulusal mevzuata uygun bir şekilde ücretsiz koruyucu sağlık olanakları ve tıbbi bakım sağlanmasını temin eder.

Hasta veya yaralı gemiadamlarının tedavisi ile sınırlı tutulmaz önleyici nitelikte önlemleri de içerir ve gemiadamlarının, aralarında sağlıksız bir durumun baş göstermesini önlemek üzere kendi üzerlerine düşeni yerine getirebilmeleri için sağlık eğitimi ve tanıtım programlarının geliştirilmesine özel önem verir.

Madde 5

Bu Sözleşmenin kapsamında olan gemiler bir ecza dolabı bulundurmakla yükümlüdürler

Ecza dolabında bulundurulması gerekenler ve gemideki tıbbi ekipman, geminin tipi, gemide bulunan insan sayısı ile seferin niteliği, varış yeri ve süresi göz önünde tutularak yetkili merci tarafından belirlenir.

Ecza dolabının muhtevası ve gemide bulundurulacak tıbbi ekipmanla ilgili ulusal mevzuata ait hükümler kabul edilir ya da gözden geçirilirken yetkili merci; hem tıp alanındaki ilerlemeler hem kabul görmüş tedavi yöntemlerinde meydana gelen gelişmeler hem de Dünya Sağlık Teşkilatı tarafından bastırılan Gemiler için Uluslararası Tıp Rehberi ve Temel İlaç Listesi isimli yayınların en son basımları gibi bu alandaki uluslararası başvuru kaynaklarını göz önünde tutar.

Ecza dolabı ile muhtevası ve geminin tıbbi ekipmanı layıkıyla idame ettirilir ve yetkili merciin görevlendireceği sorumlu kişiler tarafından 12 ayı aşmayacak düzenli aralıklarla denetlenir, bütün ilaçların son kullanım tarihleri ile muhafaza koşullarının kontrol edilmesi temin edilir.

Yetkili merci ecza dolabında bulunan malzemenin; bir listesinin hazırlanmasını, ilaçların özel adlarıyla birlikte genel olarak bilinen isimlerinin, son kullanma tarihlerinin, muhafaza şartlarının etiketlerinde belirtilmesini ve ülkesinde kullanılan tıp rehberi ile uyumlu olmasını temin eder.

Yetkili merci tehlikeli madde olarak tasnif edilen ancak Uluslararası Deniz Taşımacılığı Örgütü tarafından yayınlanan Tehlikeli Maddelerin Yol Açtığı Kazalar İçin Tıbbi İlk Yardım Rehberi’nin en son basımında yer verilmemiş olan yük söz konusu olduğunda, bu maddenin niteliği, yol açacağı tehlikelerle ilgili gerekli bilgi ile gerekli kişisel korunma aygıtları, uygun tıbbi prosedürler ve söz konusu maddeye özgü antidotların gemi kaptanı, gemi adamları ve diğer ilgili kişilerin kullanımına hazır olmasını temin eder. Böyle özgül antidotlar ve kişisel korunma aygıtları tehlikeli madde niteliğini haiz yüklerin taşındığı zamanlarda gemide bulundurulur.

Yetkili bir tıp personeli tarafından gemiadamı için reçetelendirilen bir ilacın gemide bulunmadığı ve acil ihtiyaç hasıl olduğu zaman, gemi sahibi bu ilacı en kısa zamanda getirtmek için gereken her türlü imkana başvurur.

Madde 6

Bu Sözleşmenin uygulanma kapsamında olan her gemi yetkili merci tarafından onaylanıp kabul edilen Gemi Tıp Kılavuzu bulundurmakla yükümlüdür.

Söz konusu tıp kılavuzu, ecza dolabında bulunan tıbbi malzemenin nasıl kullanılacağının izahını yapar ve mesleği doktorluk olmayan bir kişinin , radyo veya uydu aracılığıyla tıbbi yönlendirme olmaksızın gemideki hasta veya yaralı bir kimsenin bakımını yapabilmesi göz önünde tutularak tasarlanır.

Ülkesinde kullanılacak bir Gemi Tıp Kılavuzu, ittihaz edilir (kararlaştırılır) veya varolan gözden geçirilirken yetkili merci Gemiler için Uluslararası Tıp Rehberi ve Tehlikeli Maddelerin Yol Açtığı Kazalar İçin Tıbbi İlk Yardım Rehberi’nin en yeni basımları da dahil olmak üzere bu alandaki uluslararası tavsiyeleri dikkate alır.

Madde 7

Yetkili merci amacına uygun olarak tasarlanıp kotarılmış bir sistem vasıtasıyla uzman önerileri de dahil sefer halindeki gemilere radyo veya uydu aracılığıyla tıbbi danışma yardımının gece ve gündüz kesintisiz olarak kullanıma hazır tutulmasını temin eder.

Radyo ve uydu aracılığıyla gemi ve kıyı arasında süre giden tıbbi haberleşme de dahil bu tür bir tıbbi danışma yardımı kayıtlı oldukları ülkeye bakılmaksızın her gemi için ücretsiz olarak kullanıma açıktır.

Radyo ve uydu aracılığıyla tıbbi danışma yardımına açık olanların optimum kullanımı maksadıyla;

Bu Sözleşmenin kapsamında olan ve radyo tesisatı ile teçhiz edilmiş bütün gemiler tıbbi danışma yardımı alabilecekleri radyo istasyonlarının tam bir listesini hazır bulundururlar.

Bu Sözleşmenin kapsamında olan ve uydu iletişim sistemi ile teçhiz edilmiş bütün gemiler tıbbi danışma yardımı alabilecekleri kıyıdaki yer istasyonlarının tam bir listesini hazır bulundururlar.

Listelerin güncelliği muhafaza edilir ve geminin iletişim işlerinden sorumlu olan kimsenin vesayetine verilir.

Tavsiyede bulunacak doktorun ne tür bir bilgiye ihtiyaç duyduğunu ve gönderilen tavsiyeyi anlayabilmeleri için radyo veya uydu aracılığıyla tıbbi tavsiye talebinde bulunacak gemiadamlarına Gemi Tıp Kılavuzu ile Uluslararası Deniz Taşımacılığı Örgütü tarafından yayınlanan Uluslararası İşaret Kodları’nın en son basımının tıp ile ilgili sinyaller bölümü öğretilir.

Yetkili merci bu madde uyarınca tıbbi görüş bildirecek doktorların gerekli eğitimi almış olmaları ve gemi şartları hakkında bilgi sahibi olmalarını temin eder.

Madde 8

Bu Sözleşme kapsamında, içinde 100’den fazla gemiadamı bulunduran ve genellikle süresi üç günü aşan uluslararası seferlere çıkan gemiler mürettebatının tıbbi bakımdan sorumlu üyesi olarak bir tıp doktoru bulundurur.

Hangi gemilerin mürettebata dahil bir tıp doktoru bulunduracağını, diğer unsurların yanı sıra seferin süresi, niteliği ve içinde bulunulacak şartlar ile gemideki gemiadamlarının miktarını dikkate alarak yetkili merci belirler.

Madde 9

Bu Sözleşme kapsamında olan ancak bir doktoru olmayan bütün gemiler mürettebat dahil olmak üzere, devamlı işlerinin bir parçasını teşkil edecek şekilde tıbbi bakımdan ve ilaçların kullanımından sorumlu belirli kişileri gemide bulundurur.

Doktor olmayan ancak tıbbi bakımdan sorumlu kişiler tıbbi beceri alanında yetkili merci tarafından onaylı teorik ve uygulamalı bir eğitim kursunu tatminkar bir düzeyde tamamlamış olurlar. Bu kurslar;

1600 groston dan küçük ve genellikle sekiz saat zarfında vasıflı tıbbi bakım ve olanaklara ulaşabilecek gemilerde, böyle istihdam edilen kişileri, bir gemide karşılaşılabilecek hastalık ve yaralanmalara etkin bir şekilde derhal müdahale edebilecek ve radyo veya uydu aracılığıyla alınacak tıbbi danışma yardımını uygulayabilecek şekilde eğiten temel eğitimden oluşur.

Diğer bütün gemiler için daha ileri düzeyde, ilgili kişinin sefer halindeki bir gemiye gönderilen eşgüdümlü tıbbi yardım programlarına etkin bir şekilde katılımını mümkün kılacak, hasta veya yaralı kişiye denizde kalındığı süre boyunca tatminkar bir tıbbi bakım verilebilmesini sağlayabilecek, uygulanması mümkün ise bir hastanenin acil servisinde uygulamalı eğitim ile damar içi tedavi gibi hayat kurtarma teknikleri üzerine eğitimden oluşur. Olanaklı ise, bu eğitim, radyo ve uydu aracılığıyla tıbbi hizmet alanında uzmanlık bilgisi dahil gemi adamlığı mesleğinin koşulları ve ortaya çıkan tıbbi sorunlar hakkında tam bilgi ve anlayışa sahip bir hekimin gözetiminde verilir.

Bu maddede sözkonusu edilen kurslar hem Uluslararası Deniz Taşımacılığı Örgütü’nün yayınladığı Gemiler için Uluslararası Tıp Rehberi, Tehlikeli Maddelerin Yol Açtığı Kazalar İçin Tıbbi İlk Yardım Rehberi, Rehber Belgeler-Uluslararası Deniz Taşımacılığı Eğitim Rehberi isimli kitapların en son basımlarının içerikleri ile Uluslararası İşaret Kodları’nın tıbbi işaretler bölümü hem de benzer ulusal kılavuzlar temel alınarak yapılır.

Bu maddenin 2. fıkrasında sözü edilen kişiler ve yetkili merciin gerekli olduğuna hükmetmesi halinde diğer gemiadamları yaklaşık beş yılda bir yeni gelişmelerden kopmamak, varolan bilgi ve becerilerini idame ettirmek ve artırmak üzere tazeleme kurslarına giderler.

Bütün gemiadamları deniz taşımacılığı meslek eğitimleri kapsamında, gemideyken bir kaza ile karşı kaşıya kalındığında veya ortaya çıkabilecek bir başka acil tıbbi durumla karşılaştıklarında derhal yapılması gerekenler hakkında eğitime tabi tutulurlar.

Gemide tıbbi bakımdan sorumlu kişi veya kişilere ek olarak mürettebattan bir veya daha fazla sayıda kişi gemide ortaya çıkması muhtemel kaza veya hastalık hallerinde derhal etkin bir şekilde müdahale edebilmelerini teminen temel tıbbi bakım eğitiminden geçirilirler.

Madde 10

Bu Sözleşme kapsamında olan bütün gemiler uygulanabilir ise diğer gemilerden bir talep geldiğinde mümkün olan her türlü tıbbi yardımı sağlarlar.

Madde 11

15 ve daha fazla gemiadamından oluşan mürettebatı bulunan ve üç günden fazla süreyle seferde kalacak olan, 500 ve daha fazla grostonluk her gemide ayrı bir hastane bölümü olur. Yetkili merci kıyı ticareti ile iştigal eden gemiler için bu koşulu hafifletebilir.

Bu hüküm 200 ila 500 grostonluk gemiler ve römorkörler için makul ve işlerliği varsa uygulanır.

Yelkenle sevk edilen gemilerde bu madde uygulanmaz.

Hastane içinde yatanların rahatça yerleşebilecekleri, her türlü hava şartlarında layıkıyla bakım görebilecekleri giriş ve çıkışı kolay uygun bir yere kurulur.

Hastane yerleşimi konsültasyon yapılmasına ve ilk yardım hizmeti verilebilmesine uygun olarak tasarlanır.

Giriş, yataklar, havalandırma, ışıklandırma, ısıtma ve su tesisatı hastaların rahatını sağlayacak ve tedavilerine imkan verecek şekilde tasarlanır.

Gerekli yatak miktarı yetkili makam tarafından tespit edilir.

Helalar sadece hastaların kullanımına tahsis edilir ve hastane içinde yada yakınında olur.

Hastane bölümü tıbbi amaçlar dışında kullanılmaz.

Madde 12

Yetkili merci; gemi doktoru, kaptan veya tıbbi bakımdan sorumlu kişi ile kıyıdaki hastane veya doktorlar tarafından kullanılmak üzere, gemiadamları için örnek bir standart tıbbi rapor formu ittihaz eder (benimseyip kabul eder).

Söz konusu form; hasta veya yaralı gemiadamı hakkında tıbbi bilgiler ve ilintili malûmatın gemiyle kıyı arasında iletilmesini kolaylaştıracak şekilde özel olarak tasarlanır.

Formda yer alan bilgiler gizlidir ve gemiadamının tedavisini kolaylaştırmaktan başka herhangi bir amaçla kullanılmaz.

Madde 13

Bu Sözleşmenin tarafları gemiadamlarının sağlıklarının korunması ve gemide tıbbi bakımlarının geliştirilmesi hususunda işbirliği yapar.

Bu işbirliği aşağıdaki hususları kapsar;

1979 yılına ait Uluslararası Deniz Taşımacılığı Arama ve Kurtarma Sözleşmesi ve Uluslararası Deniz Taşımacılığı Örgütü tarafından geliştirilen Ticaret Gemileri Arama Kurtarma El Kitabı ile UDTÖ Arama ve Kurtarma El Kitabı hükümlerine uyan; periyodik yer tespiti raporlama sistemleri, kurtarma eşgüdüm merkezleri, acil helikopter hizmeti gibi vasıtalarla gemide ciddi olarak hastalananlar veya yaralılara denizde süratli tıbbi yardım ve acil tahliye operasyonları düzenlemek, arama ve kurtarma faaliyetlerini geliştirip eşgüdümlü hale getirmek.

Doktor bulunduran balıkçı gemilerinden optimum yarar sağlamak, denize hastane ve kurtarma imkanları sağlayacak gemiler koşullandırmak,

Gemiadamlarına acil tıbbi yardım verecek doktor ve tıbbi bakım olanaklarının dünya ölçeğinde hizmete hazır uluslararası bir listesini derleyip bunu sürekli kılmak.

Acil tedavi için gemiadamlarını limanlara indirmek.

Gemiadamının istek ve ihtiyaçlarını dikkate alarak, söz konusu tıbbi durumla ilgili sorumlu doktorun tıbbi tavsiyesi doğrultusunda gemide hastalanan gemiadamının mümkün olan en kısa sürede ülkesine gönderilmesi.

Gemiadamının istek ve ihtiyaçlarını dikkate alarak, söz konusu tıbbi durumla ilgili sorumlu doktorun tıbbi tavsiyesi doğrultusunda, gemiadamına ülkesine gönderilmesi esnasında kişisel yardım sağlamak.

Aşağıdaki amaçlar doğrultusunda sağlık merkezleri kurmak için çaba göstermek

gemiadamlarının genel sağlık durumu, tedavi, önleyici sağlık bakımı için araştırma yapmak

Deniz nakliyatı hekimliği alanında tıp ve sağlık personeli yetiştirmek

gemiadamlarının karşılaşabileceği iş kazaları, hastalıklar, ölümcül durumlar hakkında istatistik! bilgi toplamak ve değerlendirmek, toplanan bu bilgileri diğer işçilerle ilgili iş kazaları, hastalıklar ve ölümcül durumlar hakkında varolan ulusal istatistiksi sistemlerle bütünleştirmek uyumlu hale getirmek

Teknik bilgi, eğitim malzemesi ve personeli, eğitim kursları, seminer ve çalışma gruplarıyla ilgili uluslararası değişim programları düzenlemek

Limanlarda gemiadamlarına özel sağlık ve önleyici sağlık hizmeti ve tıbbi hizmet sağlamak veya genel sağlık, tıp ve rehabilitasyon hizmetlerini gemiadamlarının hizmetine açık tutmak

Mümkün olduğunca yaşamını yitiren gemiadamının akrabalarının isteklerine uygun olarak bedenini veya küllerini ülkesine göndermek

Gemiadamları için koruyucu sağlık ve tıbbi bakım alanında uluslararası işbirliği; Üyeler arasında karşılıklı veya çok taraflı sözleşmeler veya istişare (konsültasyon) temelinde yapılır.

Madde 14

Bu sözleşme’nin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından tescil edilir.

Madde 15

Bu Sözleşme sadece, onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası Çalışma Örgütü üyesi ülkeler için bağlıyıcıdır.

Bu sözleşme , iki üyenin onay belgesi Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Bu sözleşme, daha sonra, onu onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 16

Bu Sözleşmeyi onayan her üye, onu ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve Genel müdürün tescil edeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olur.

Bu Sözleşmeyi onaylamış olup da, onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl zarfında bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olur ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilir.

Madde 17

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.

Genel Müdür, kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini örgüt üyelerine duyururken bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

Madde 18

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince; kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca kaydedilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştırır.

Madde 19

Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zaman bu Sözleşmenin; uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.

Madde 20

Konferans, bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde;

Değiştirici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 16 ıncı madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirir.

Değiştirici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren; bu Sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.

Bu Sözleşme, onu onayıp da değiştirici Sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için; her halükarda şimdiki şekil ve içeriği ile geçerli olmakta devam eder.

Madde 21

Bu sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinlerinin her ikisi de aynı şekilde geçerlidir.

Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri

Türkiye, ILO tarafından kabul edilmiş olan sözleşmelerden 59 adetini onaylamıştır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.

Türkiye Bilimler Akademisi

0
Türkiye Bilimler Akademisi

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA),  Türkiye’nin tüm bilim alanlarını kapsamak üzere kurulan ilk özerk ve ulusal akademisi olarak 09.09.1993 tarihinde kurulmuştur. TÜBA-Günce Dergisi, TÜBA-KED ve TÜBA-AR adıyla süreli yayınları bulunmaktadır. TÜBA, Süleymaniye Külliyeleri içinde yer alan Rabi Medrese’yi 2005–2010 yılları arasında restore etmiş, ulusal ve uluslararası etkinliklerinde kullanılmaya başlamıştır.  TÜBA-Maçka Kütüphanesi ise 2005 yılında kurulmuştur.  Kütüphanede Türkçe ve Almanca olmak üzere yaklaşık 11.000 civarında yayın bulunmaktadır. Kütüphane; akademi üyelerine, proje çalışanlarına, kurum içi çalışanlara, lisans ve lisans üzeri eğitim alan araştırmacılara hizmet vermektedir.

Tüba Merkezi / Ankara

Türkiye Cumhuriyeti döneminde, 1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu akademi benzeri kuruluşlar ön plana çıkmış, barılı anlamda akademinin kurulma fikri 1960 yıllarında tartışılmış ancak TÜBA 1993 yılında kurulmuştur. TÜBA’dan sonra 2011 yılında kurulan Bilim Akademisi ise Türkiye’de faaliyete geçen ikinci akademi olmuştur.

Türkiye Bilimler Akademisinin Üye Olduğu Kuruluşlar

TÜBA, dünya akademileriyle karşılıklı olarak ikili ilişkiler geliştirmekte ve uluslararası çok taraflı kuruluşlara üye olarak çalışmalar yapmaktadır.  TÜBA’nın 12 uluslararası çatı kuruluş ile çoklu, 12 ulusal akademi ile de ikili ilişkileri bulunmaktadır. TÜBA’nın imzaladığı çok sayıda bir bilimsel iş birliği çerçeve anlaşması ve bu anlaşmanın uygulama koşullarını belirleyen protokoller bulunmaktadır. Bu anlaşmalar sonucunda genel olarak ortak bilimsel toplantılar düzenlenmekte ve bilim insanı, bilgi ve yayın değişimini yapılmaktadır.

Türkiye Bilimler Akademisi; Avrupa Akademileri Birliği (All European Academies – ALLEA), Akademi ve Bilimsel Toplulukların Uluslararası İnsan Hakları Ağı (International Human Rights Network of Academies and Scholary Societies), Akademiler Arası Panel (InterAcademy Oanel-IAP), Asya Bilim Akademileri ve Toplulukları Birliği (Association of Academies and Societies of Sciences in Asia-AASSA) Akdeniz Ülkeleri Akademileri Ağı (Network of the Academies of Mediterranean Countries-EMAN),  Uluslararası Sosyal Bilimler Konseyi (International Social Science Council-ISSC), Güney Doğu Avrupa Akademileri Konseyi (Interacademy Council of Southeastern Europe-IAC SEE), Uluslararası Akademiler Birliği(International Union of Academies-UIA), Karadeniz Ekonomik İş Birliği Ülkeleri Bilim Akademileri Başkanlar Konseyi (Black Sea Economic Cooperation/Council of Presidents National Academies of Sciences-COPNAS) Akademiler Arası Konsey (The InterAcademy Council-IAC) Akademiler Arası Tıp Paneli (Inter Academy Medical Panel-IAMP) ve Türk Dünyası Bilim ve Akademileri Birliği (Union of Academies of Sciences of the Turkish World)  üyesidir.

Türkiye Bilimler Akademisinin Görevleri

Türkiye Bilimler Akademisinin Görevleri, 15.07.2018 tarihinde yayınlanan 4 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 567 inci maddesinde belirlenmiştir.

a.  Bilimsel konularda ve bilimsel önceliklerin saptanması amacıyla incelemeler ve danışmanlık yapmak,
b. Toplumda bilimsel yaklaşım ve düşüncenin yayılmasını sağlamak,
c. Cumhurbaşkanına, Türk bilim insanları ve araştırıcılarının toplumsal statüleri, yaşam düzeyleri, gelirleri ve bilimsel faaliyetlerin gereği olan özel kolaylık ve ayrıcalıklara ilişkin mevzuat değişiklikleri önermek,
d. Bilimin öneminin ülke kamuoyunca takdir ve kabulünü sağlamak ve bilim adamlığını özendirmek için ödüller vermek,
e. Yukarıda belirtilen amaçların gerçekleşmesi ve görevlerin yerine getirilebilmesi ile ilgili her türlü faaliyette bulunmaktır.

Türkiye Bilimler Akademisinin ana hedefleri; bilim dünyasının ihtiyaçlarına çerçevesinde bilim ve araştırma standartlarını uluslararası düzeye çıkarmak, toplumda bilimsel yaklaşım ve düşüncenin yayılmasını sağlamak, gençleri bilim ve araştırma alanına yöneltmektir. TÜBA, bu hedeflere ulaşmak için çeşitli akademik projeler yürütmektedir.

Türkiye’de tüm bilim alanlarındaki araştırmaları, bilim insanlığını ve araştırıcılığı özendirmek ve gençleri bilim ve araştırma alanına yöneltmek, bilimin kamuoyunca kabulünü ve takdirini sağlamak ve bu maksatlarla ödüller vermek, TÜBA’nın görevleri arasındadır.

Türkiye Bilimler Akademisi Çalışma Grupları ve Projeleri

Bilim ve Eğitim Politikaları Çalışma Grubu
Enerji Çalışma Grubu
Gıda ve Beslenme Çalışma Grubu
Kanser Çalışma Grubu
Kök Hücre Çalışma Grubu
Bilim Eğitimi Programı
Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati
Türk – İslam Bilim Kültür Mirası Projesi
Türkçe Bilim Terimleri Sözlüğü Projesi
Üniversite Ders Kitapları Projesi
Açık Ders Malzemeleri Projesi
Çevre ve Sürdürülebilirlik
Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi
Uluslararası TÜBA Akademi Ödülleri

TÜBA’nın bilim insanlarını teşvik ve takdir misyonu kapsamında, 2015 yılında uluslararası düzeyde ihdas ettiği “TÜBA Akademi Ödülleri” bütün bilim insanlarına açıktır.

Uluslararası TÜBA Akademi Ödülleri her yıl düzenlenmekte; Fen ve Mühendislik Bilimleri, Sağlık ve Yaşam Bilimleri ile Sosyal ve Beşeri Bilimler olmak üzere üç kategoride yarışan adaylara her yıl ödül verilmektedir. Uluslararası TÜBA Akademi Ödülleri ilgili alanda özgün, öncü ve çığır açıcı çalışmaları olan bilim insanlarına verilmektedir.

TÜBA Akademi Ödülleri’ne; TÜBA üyeleri, Türkiye’deki üniversite rektörlükleri, TÜBA’nın ilişkili olduğu bilim akademileri ve akademiler arası kuruluşlar ve davet edilen diğer bilim kuruluşları ve bilim insanları tarafından aday gösterilebilir.

Tüba- Akademi Ödülü Madalyası

TÜBA-Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanı Ödülleri (GEBİP)

Bilim insanının gelişiminde, doktora sonrası bağımsız genç araştırıcılık evresine önem veren TÜBA; 2001 yılından beri Türkiye Bilimler Akademisi Üstün Başarılı Genç Bilim İnsanı Ödülleri (TÜBA-GEBİP) düzenlemektedir.

Dünya’da “Genç Akademi” oluşumunun ilk örneklerinden olan TÜBA-GEBİP Ödülleri, tüm bilim alanlarında çalışan, sağlık bilimlerinde uzmanlık, diğer bilim dallarında doktora derecesini almış ve Türkiye’de çalışan veya Türkiye’de çalışma kararını vermiş, 39 yaşını doldurmamış genç bilim insanlarının başvurularına açıktır. TÜBA-GEBİP kapsamında ödül sahibi genç bilim insanlarına üç yıl boyunca, her yıl 20.000 TL destek verilmektedir. Ayrıca, tez aşamasındaki doktora öğrencileri için yine her yıl 6.000 TL ek destek sağlanmaktadır.

TÜBA-Bilimsel Telif Eser Ödülleri (TESEP)

TÜBA, üniversitelere yönelik olarak nitelikli Türkçe telif eser üretimini teşvik etmek amacıyla “Bilimsel Telif Eser Ödülleri Programı (TÜBA-TESEP)” düzenlemektedir. 2013’ten itibaren TESEP parasal ödülleri artırılmış ve Kayda Değer Eser (Mansiyon) Ödülleri için de parasal ödül verilmeye başlanmıştır.  “Telif Eser Ödülü” kazanan eserlere 20.000 TL para ödülü ve berat, “Kayda Değer Telif Eser Ödülü (Mansiyon)” kazanan eserlere 7.000 TL ödül ile berat verilmektedir.

2016 yılına kadar Bilimsel Telif ve Çeviri Eser Ödülleri (TEÇEP) olarak adlandırılan program, 2017 yılından itibaren sadece telif eserlerin ödüllendirileceği Bilimsel Telif Eser Ödülleri Programı (TÜBA-TESEP) olarak uygulanmaya başlanmıştır. Ayrıca Sosyal Bilimler alanında bir esere “TESEP Halil İnalcık Özel Ödülü” verilmektedir.

Fuat Sezgin Ödülleri

Fuat Sezgin Ödülleri; Bilim Tarihi, İslam Bilim Tarihi ve ilgili alanlarda başarılı bilim insanları ve kurumlar ile çalışma ve eserleri ve eser sahiplerini takdir etmek amacıyla düzenlenmektedir.
Üstün başarılı genç bilim insanlarına, yayımlanmış telif ve çeviri eserlere, eserleri ve çalışmaları ile önemli katkı sunan kişi ve kurumlara “TÜBA Fuat Sezgin Ödülleri” verilmektedir.

Osmanlı Dönemi Bilim Kurumları

Osmanlı Devletinin son dönemlerinden itibaren bilim akademisi özelliğini taşıyan çeşitli kurum ve kuruluşlar faaliyet göstermiş; modern anlamda ilk Türk Bilim Akademisi olarak Encümen-i Dâniş 1851-1862 yılları arasında faaliyet göstermiştir.  Encümen-i Dâniş, Fransız Bilimler Akademisi model alınarak oluşturulmuş, daha sonra kurulan Darülfünûn için ders kitapları hazırlaması öngörülmüş ancak ömrü kısa olmuştur.  Tanzimat Döneminde akademi benzeri bir kuruluş olan Daha Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye, doğa bilimleri alanında 38 üye ile faaliyet göstermiş, alanında ilk dergi olan Mecmua-i Fünûn’u yayımlamış ancak bu kuruluş da 1866 yılında kapanmıştır. İkinci Meşrutiyet’in ilanının ardından 1909 yılında kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni, Osmanlı Döneminde yapılan son girişi olmuştur.

Türkiye Bilimler Akademisi Bilim Etiği İlkeleri

Doğum Kontrol Hakkına Dair Dünya tabipler Birliği Bildirgesi

0

Doğum Kontrol Hakkına Dair Dünya tabipler Birliği Bildirgesi, 1994 yılı Eylül ayında İsveç’in Stockholm kentinde düzenlenen 46’ıncı Dünya Tabipler Birliği Genel Kurulunda kabul edilmiştir.

Doğum Kontrol Hakkına Dair Dünya tabipler Birliği Bildirgesi, tıp etiği alanında kabul edilmiş olan evrensel beyannamelerdendir.

Doğum Kontrol Hakkında Dair Dünya tabipler Birliği Bildirgesi

Dünya Tabipler Birliği istenmeyen gebelikleri kadınları ve onların çocuklarının sağlığı üzerine belirgin bir etkisi olabildiğini kavramıştır.

Hamileliği düzenleme ve kontrol etme yeteneği kadınların fiziksel ve zihinsel sağlığı ile sosyal iyiliğinin temel bileşenleri olarak değerlendirilmelidir.

Gelişmekte olan ülkelerin bir çoğunda hamilelik kontrolü için kuvvetli fakat büyük oranda karşılanmamış bir talep vardır. Bu ülkelerdeki birçok kadın hamilelikten korunmak istemektedir fakat halen doğum kontrolü kullanmamalıdır.

Doğum kontrolü, istenmeyen gebeliklere bağlı risklerden dolayı kadınların erken ölümlerini önleyebilir.

Çocuk doğurmak için optimal planlama bebek ve çocukların yaşamasını sağlayacaktır.

Politik, dini veya diğer grupların doğum kontrolünün kullanımına karşı çıktığı yerlerde bile her bir kadın doğum kontrolü ile ilgili tercih hakkına sahip olmalıdır.

Dünya Tabipler Birliği tüm kadınların şans eseri değil tercih ederek doğum kontrolünü sağlamasına izin verilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Ayrıca Dünya Tabipler Birliği doğum kontrolü ile ilgili bireysel tercihi uygulamanın ulus veya etnik kökenden bağımsız olarak bir kadın hakkı olduğunu belirtmektedir.

Kadınlar aile planlamasından yarar görmek için gereken tüm tıbbi ve sosyal danışmaya ulaşmış olmalıdır.

13 Haziran – Hukuk Takvimi

0
13 Haziran Hukuk Takvimi; geçmişten günümüze hukuk tarihine ışık tutan önemli olaylar, yasal düzenlemeler, tarihte bugün ilan edilen bildirgeler, uluslararası sözleşmeler ve diplomatik adımların kronolojik dizini. bu gün doğan ve vefat eden hukukçular, görülen önemli davalar, alınan kararlar, yapılan tutuklamalar, infazlar ve hukuk dünyasını etkileyen eylemler. Tarihte bugün hukuk alanında yaşanan gelişmeler, takip ederek kolektif hukuki hafızanızı güçlendirin.
Hukuk Takvimi - 13 Haziran

13 Haziran – Hukuk Takvimi

 

1381
Magna Carta‘dan  88 yıl sonra, Wat Tyler öncülüğündeki köylü isyancılar, Londra’yı basarak Hükûmet binalarını ateşe verdi, hapishaneleri boşalttı ve zenginlerle yargıçların kafalarını uçurdu.
1872
Namık Kemal, İbret Gazetesi’ni yayımladı. Bu fikir gazetesi, 27 gün sonra kapatıldı. Bu olay, Türkiye’de sansürün ve basın özgürlüğüne yönelik devlet kısıtlamalarının güncel bir problem olmadığına ve tarihsel bir arka planı olduğuna örnek olarak gösterildi.
1878
Osmanlı İmparatorluğu, Rusya, Büyük Britanya, Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya Krallığı ve Fransa arasında, Berlin Antlaşması olarak adlandırılan barış antlaşmasını imzalamak üzere Berlin’de kongre toplandı.
1921
Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal’e, Başkomutanlık görevi verildi.
1928
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile ile Düyunu Umumiye (Osmanlı borçları) alacaklıları arasında sözleşme imzalandı.
1946
Üniversitelere özerklik veren 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu kabul edildi.
1946
Faşist Alman yönetimin zulmünden kaçarak Türkiye Cumhuriyeti’ne gelen ve Türk Hukuk Sistemi’nin kurulmasında önemli katkıları olan Ernst Eduart Hirsch, 13 Haziran 1946 tarihinde İstanbul Barosundan nakil yaptırarak 372 sicil numarası ile Ankara Barosuna kayıt oldu.
1952
Fikir İşçileri Kanunu/1952 Basın Kanunu) kabul edildi.
1963
 27 Mayıs Darbesinden sonra gerçekleşen hareketlenmelerde rol aldığı iddia edilen 1459 Harp Okulu öğrencisinin yargılanmasına başlandı
1965
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu doğumlu filozof Martin Buber öldü. (Buber 1878^de doğmuştu)
1972
Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Banu Ergüder, içinde ceset bulunan bavulla yakalandı. Ergüder’in tecavüze karşı öldürdüğü ifadesine karşın, cinayeti örgütsel anlaşmazlık nedeniyle aynı üniversite öğrencilerinden Zeynel Altındağ’ın işlediği anlaşıldı.
 1972
THKP-C davasında hüküm giyen Necmi Demir, Kamil Dede ve Ziya Yılmaz’ın idam kararları Yargıtay‘da bozuldu.
1991
Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında pasaport uygulaması kaldırıldı. Hüviyet Cüzdanı ile seyahat esas alındı.
2000
Papa II. Jean Paul’e suikast girişiminden İtalya’da cezaevinde yatan Mehmet Ali Ağca, Türkiye’ye iade edildi
2010
Ankara Barosu Başkanı Vedat Ahsen Coşar, 13 Haziran 2010 tarihinde Türkiye Barolar Birliği Başkanı oldu. Görevi, 26 Mayıs 2013’te sona erdi.
 2013
Sibel Siber, KKTC’nin ilk kadın başbakanı oldu.
Arabuluculuğun Belirli Yönlerine İlişkin Avrupa Birliği Yönergesi, AB Resmi Gazetesinde yayımlanarak 13 Haziran 2008’de yürürlüğe girdi. Yönergenin 21 Mayıs 2011’e kadar iç hukuklara aktarılması öngörülmüştü #HukukTarihi #Arabuluculuk #AvrupaBirliği

 

Hukuk Takvimi – 13 Haziran

Sosyal Hukuk Dergisi

0
Sosyal Hukuk Dergisi

Sosyal Haklar Dergisi, eğitim, sağlık, elverişli bir konuta erişim, sendika, grev, toplu sözleşme, sosyal sigorta gibi sosyal hakları yayın konusu yapan bir hukuk dergisidir.

Sosyal Haklar Dergisi iki aylık yaygın süreli yayındır. Dergi, yayın çizgisine uymak koşuluyla tüm hukukçulardan ve yurttaşlardan gelen makaleleri yayınlamaktadır.  

Demokratik haklar hakkında söz söylemek istendiğinde öncelikle sosyal haklar hakkında konuşulmasının zorunluluk olduğunu savunan dergi; demokratik haklar mücadelesinin en eşitsiz durumdaki yurttaşın demokratik hakkı olarak kavranmasını, yurttaşlık kavramının başta hukukçular olmak üzere esaslı bir mücadele alanı olarak tanımlanmasını anahtar olarak görmektedir.

Dergi, sendikasız işçi kalmamasını, iş yerlerinde hak ihlallerine karşı sendikanın mutlaka gerekli olduğunu ileri sürmekte eğitim ve sağlık hakkının piyasalaştırılmasına karşı çıkmaktadır.  Dergi, kentsel ve doğal müştereklerin yağmalanmasını engellemeyi, yurttaşların demokratik temel haklarına kavuşmasını hedef olarak seçen bir yayıncılık izlemektedir.

Eğitim hakkının gaspından, müşterek kentsel ve doğal varlıklarımızın yağmasına, sendikal örgütlenmenin içinin boşaltılmasından sağlık hakkının tasfiyesine karşı direniş eğilimlerine karşın görünmez bir duvarın aşılamadığı açık.

Sosyal Hukuk, başta kentsel- doğal müştereklerin korunması ve kazanılması; elverişli bir konuta erişim hakkı, eğitim hakkı ve Soma ve benzeri sosyal cinayetlere karşı mücadele gibi başlıklar ile ilgili hukuk dayanışmasını destekleyen bir çizgidedir.

Dergi, sosyal haklar alanında örgütlülüğü savunan Sosyal Haklar Derneği faaliyetlerinin çizgisine yakın bir yayın faaliyeti yürütmektedir.

Sosyal Hukuk, hukukçuların sorumluluğunu hatırlatmakta, emeği ile geçinen yurttaşlara hukuki bilginin sunulabilmesini amaçlamanın yanında yeni yol ve yöntemlerinin bulunmasını hedeflemektedir.

Sosyal Hukuk Dergisi 2017 yılı Temmuz Ağustos Sayısı

Sosyal Hukuk Dergi Künyesi 
Sahibi

Nomad Basın Yayın Organizasyon Tanıtım Prodüksiyon Limited Şirketi adına Deniz Kahya

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Akçay Taşçı

Görsel Yönetmen

Erdal Bektaş

Basıldığı Yer

Ceylan Matbaa, Ahmet Uçar, Maltepe Mah. D. Paşa Cad. Güven İş Mrk. No:83/317 No: 318/319 Zeytinburnu İstanbul, Tel: 0 212 613 10 79

Genel Dağıtım

DPP 0 (212) 622 22 22 ISSN NO: 2564-6362

Sosyal Hukuk Dergisi Adres ve İletişim 

Nisbetiye Mahallesi, Gazi Güçnar Sokak, Uygur İş Merkezi, No: 4A, D:1
Beşiktaş / İstanbul
Tel:0541 244 96 07

web: www.sosyalhukuk.org

e-posta: dergi@sosyalhukuk.org

twitter: @sosyalhukuk

Çok Tuhaf Soruşturma

0

Çok Tuhaf Soruşturma, başrollerini Tuncel Kurtiz, Ferhan Şensoy, Baykal Kent ve Rasim Öztekin’in paylaştığı, konusu Ferhan Şensoy’a ait tiyatro oyunudur.

Türkiye’deki adalet mekanizmasının işleyiş biçimindeki yanlışlar, hapishanelerdeki uygulamalar ve insan hakları gibi konuları, kara mizah şeklinde anlatır.

Çok Tuhaf Soruşturma isimli Tiyatro, 2004 yılında, “Pardon” isimli filme uyarlanarak beyaz perdede izleyiciyle buluşmuştur.

 

 

 

 Özet
Gösterim Tarihi
13 Mart 1998
Tür
Komedi, Dram
Süre
155 dakika
Yönetmen
Ferhan Şensoy
Oyuncular
Tuncel Kurtiz – Ferhan Şensoy – Baykal Kent – Rasim Öztekin – Levent Ünsal – Ali Çatalbaş – Parkan Özturan – Erkan Üçüncü – Özkan Aksu – Saygın Delibaş
Senaryo
Ferhan Şensoy
Kostüm – Kamera
Ferhan Şensoy – Ömer Şahin
Dekor – Işık / Efekt
Saim Bugay – Hüseyin Ulaş

 

16 yıl askerlikten kaçan İbrahim sonunda yakalanır ve askere alınır. İzninde Ankara’ya arkadaşı Muzafferin yanına gider ve işlemedikleri üç ayrı suçtan dolayı yakalanırlar. İfadeleri sırasında Muzafferin İbrahim’i tanımadığını iddia etmesiyle olaylar sarpa sarar. İşkence görmekten korktukları için kendilerine verilen belgeleri imzalayan iki arkadaş işlemedikleri suçları kabul etmiş olur. Polisin, diğer suç ortağını söylemeleri halinde serbest kalacaklarını söylemesi üzerine büfe işleten Aydın’ın adını verirler ve olaylar gelişir. Yanlışlıkla hapse düşen ve suçsuz olarak altı yıl üç ay içeride yatan üç arkadaş bu süre sonunda suçsuzluğu anlaşılarak salıverilir. İbrahim altı yıl hapis yattıktan sonra tekrar Siirt’e askere alınır.  Tiyatro, bir adamın başından geçen tutuklanma, soruşturma ve hapis süreci çerçevesinde, Türkiye’deki adalet mekanizmasının işleyiş biçimindeki yanlışlar, hapishanelerdeki uygulamalar ve insan hakları konularını trajikomik bir biçimde anlatmaktadır.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Gazetecilik İlkeleri 

0
Çağdaş Gazeteciler Derneği
Çağdaş Gazeteciler Derneği Gazetecilik İlkeleri
Çağdaş Gazeteciler Derneği Gazetecilik İlkeleri 

1. Gazetecilik kamu görevidir; gazetecinin temel amacı haber ve yorum üreterek halkı ve kamuoyunu bilgilendirmektir. Gazetecilik, özel amaç ve çıkarlara alet edilemez; haber ve bilgiyi yayımlamak ya da yayımlamamak karşılığında maddi-manevi çıkar sağlanamaz, hediye kabul edilemez.

2. Gazetecinin halka ve kamuoyuna karşı mesleki sorumluluğu, işverenine ve kamu otoritelerine karşı sorumluluğundan önce gelir.

3. Gazetecilikte, “haberde dürüstlük-nesnellik, yorumda özgürlük-serbestlik” kuralı titizlikle uygulanır. Haber, yorum ve ilan-reklam metinlerinin birbirlerinden ayrı tutulması, okuyucuya ve izleyiciye saygının da gereğidir.

4. Yayınlarda hiç kimse ırk, renk, cinsiyet, dil, dinsel inanç ya da inançsızlık, sosyal statü, sınıf, bedensel yapı, düşünce ve eğilimleri nedeniyle hor görülemez, kınanamaz, aşağılanamaz. Haber ve yorumda, kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan sözcükler kullanılamaz.

5. Gazetecilikte, kanıtsız iddia ve suçlamaya, iftiraya, yalana, manipülasyona yer yoktur; kanıt ve belgeler tahrif edilemez; doğruluğu kesinleşmeyen haber, doğruymuş gibi sunularak okuyucu-izleyici yanıltılmaz. Her şeye karşın yanlışlığı ortaya çıkan haber ve yorum düzeltilir, yanıt ve düzeltme hakkı kullandırılır.

6. Kamuoyunun ve halkın haber alma ve bilgi edinme hakkıyla doğrudan ilgili değilse, kişilerin özel yaşamı yayın konusu yapılamaz.

7. Hiç kimse, yargı kararı olmadıkça, “suçlu” ilan edilemez; idari makamların tek yanlı suçlamaları ve teşhir uygulamalarından hareketle, haberde ve yorumda suçlu gibi gösterilemez. Yargılama sürecinde de yalnızca haber verilir, taraf olunmaz.

8. Gazeteci, görevini yaparken, mesleğin saygınlık ve ahlakını gölgeleyecek yöntem, tutum ve davranışlardan uzak durur; bilgi edinmek için tehdit ve şantaja başvurmaz, maddi-manevi çıkar vaat etmez..

9. Gazeteci, devlet başkanından sade vatandaşa kadar, haber kaynağı kişi ve kurumlarla iletişimini meslek kuralları içinde kalarak yürütür; gazetecilik görevinin ötesine geçerek, haber kaynaklarıyla bütünleşmez, özdeşleşmez. Bu bağlamda, hükümetin ve resmi-özel kişi ve kuruluşların sözcüsü ve elemanı; gizli servis ajanı, polis, asker, bürokrat, politikacı, parti militanı, şirket yöneticisi, bankacı, tüccar, vb. gibi davranamaz, yayın yapamaz; yalnızca gazetecilik yapar.

10. Gazeteci ve yayın organı, ideolojik, siyasal, ekonomik, örgütsel tercihleri doğrultusunda yayın yapmak istediğinde bunu dürüstçe açıklar, “tarafsızlık” maskesinin arkasına saklanmaz.

Özgür basın modern demokrasinin, fikir ve ifade özgürlüğünün ön koşularından biridir.   

11. Gazeteci, devletin belirlediği ekonomik, sosyal, siyasal, ulusal ve uluslararası politikaların karar ve uygulama süreçlerinin öznesi değil, nesnel gözlemcisi ve habercisidir; bu konularda resmi-gayri resmi önyargıları değil, halkın haber alma hakkını gözetir.

12. Gazeteci, şiddet, zorbalık ve savaş kışkırtıcılığına araç olamaz. Barışı, ulusların ve halkların kardeşliğini, eşitliğini savunur; insanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Ulusal bağımsızlık ve demokrasiyi vazgeçilmez ilke olarak kabul eder. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ve Helsinki Nihai Senedi’nde belirtilen ilkelere bağlı kalır.

13. Gazeteci, ücretli basın emekçisi kimliğiyle, işyerinde, işkolunda ve ülke genelinde emek-sermaye ilişkilerinin demokratik çerçeveye kavuşturulması için, emekçilerin ekonomik- demokratik mücadelesine aktif olarak katılır.

14. Gazeteci, düşünce ve basın özgürlüğünün tam olarak gerçekleşmesi, kamuoyunun serbestçe oluşması ve halkın haber alma hakkının hiçbir kısıtlama olmaksızın kullanılabilmesi için her türlü sansür ve otosansürle mücadele eder, kamuoyunu bu yönde bilgilendirir.

15. Gazeteci, kaynaklarının gizliliğine ihanet etmez; saklı kalmak üzere verilen bilgileri yayımlamaz; kaynağın yanıltmayı amaçlaması durumunda, kamu yararı doğrultusunda hareket eder.

16. Gazeteci, haber, yorum ve yazılarının sorumluluğunu eksiksiz ve kaçamaksız üstlenir; meslektaşlarının haber, yorum ve yazıları ile başkalarının yazınsal ürünlerini kendi ürünüymüş gibi kamuoyuna sunamaz.

17. Gazeteci, elde ettiği ekonomik-mali bilgileri yalnızca haber ve yorum yazmak için kullanır. Sahip olduğu, alım satımını yaptığı ve yapacağı menkul değerler hakkında haber ve yorum yapamaz.

18. Gazeteci, rekabet nedeniyle de olsa, başka gazetecilere bilinçli ve açık, mesleki zarar vermekten kaçınır. Meslektaşlarının yayınını engelleyici davranışlarda bulunamaz. Gazeteci, daha düşük ücrete çalışacağını bildirerek, başka bir gazetecinin işinin kendine verilmesini isteyemez; onun işten çıkartılmasına önayak olamaz.

19. ÇGD üyesi, zor duruma düşen arkadaşlarını yalnız bırakmamayı, işsiz meslektaşlarıyla dayanışma ve yardımlaşma içinde olmayı insanlık görevi bilir. Üyeler, yardımlaşma ve dayanışma görevini ihmal eden yönetim organlarını uyarmakla yükümlüdür.

20. ÇGD üyesi işveren temsilcisi, yukarıda sıralanan – “üyelik ilkelerine / meslek etik kuralları”na açıkça aykırı- tutum ve davranışları dışında çalışanları işten ayrılmaya zorlayamaz; eşit işe eşit ücret politikası uygular; çalışanlar arasında ayrımcılığa yol açan ücret politikası ve çalışma programından kaçınır.

Türk Alman Avukatlar Derneği

0

Türk Alman Avukatlar Derneği 9 Mart 2012 tarihinde İstanbul’da kurulmuştur. DAV-Türkiye, 16.04.2012 tarihinden itibaren Deutscher AnwaltVerein’ın 255. yerel derneği olup, Türk Dernekler Kütüğüne kayıtlıdır. TDAV, 1 Ocak 2017 tarihinden itibaren bağımsız şekilde uluslararası avukatların ve örgütlerin ortaklığı ile hukuk dünyasına katkı sağlamak üzere faaliyetlerine devam etme kararı almıştır.

Dernek amacını, Asya-Avrupa arasında köprü konumundaki Türkiye’nin uluslararası yatırımlar için bir cazibe merkezi olmasını göz önüne alarak Türkiye-Almanya ilişkileri çerçevesinde, Türkiye’nin en önemli ticari ortağı olan Almanya’nın Türkiye’deki yatırımlarını da dikkate alarak iki ülke arasındaki sıkı ekonomik ilişkiyi değerlendirmek üzere hukukçular arasındaki dayanışmayı sağlamak şeklinde açıklamaktadır. Yerel yasal düzenlemeler ile uluslararası avukatlık arasında köprü vazifesi görmeyi amaçlayan TDAV, bu amacını üretken ve sürekli gelişime açık, iletişimin gücünü benimsemiş bir yapı ile mevcut kanun ve yasaların titizlikle uygulanmasını, yeni yasaların çıkarılmasını destekleyerek ve gerek üyelere gerekse diğer ilgili çevrelere eğitim vererek gerçekleştirmeyi hedeflemiştir.

TDAV, hakkını arayan kuruluşların ve sivil şahısların ilk muhatabı olacak ve onlara uzman danışman bulma konusunda yardımcı merkez konumunda olacaktır. Dernek üyeleri için kamuoyu, meslektaşları ve diğer meslek birlikleriyle temas kuracaktır. Dernek bu kapsamda gerek Türkiye ve Almanya’daki gerekse de uluslararası kuruluşlar ve meslek birlikleriyle temas içinde olacaktır.

Türkiye’de uluslararası yatırımlar konusunda danışmanlık hizmeti veren ve yatırımları takip eden çeşitli ülkelerden çok sayıda avukatın olmasını dikkate alan dernek her alanda artan globalleşmenin hukuk alanında da izlerini takip ederek yerel ve uluslararası avukatların mesleki açıdan bilgi paylaşımını sağlamaya çalışmaktadır.

Dernek, sürekli bilgilendirilme çerçevesinde, aylık olarak hazırladığı TDAV-Türkiye Günce’yi Türkçe ve Almanca olarak  üyelerine e-mail yoluyla göndermekte TDAV’ın uluslararası avukatlık ağına üyelerini dahil ederek üye avukatların yeni müvekkiller edinmesine yardımcı olmaktadır. Dernek çatısı altında “TDAV-Turkey Çalışma Grupları” oluşturulmuş, avukatlara ve müvekkillerine yönelik bir hizmet üretmeye odaklanmıştır. Çalışma gruplarında uzman avukatlar bilgilerini ve tecrübelerini karşılıklı olarak paylaşmakta, seminerler yoluyla uzmanlık bilgilerinin aktarılmasına ve paylaşılmasına dönük ortam yaratılmaktadır. Dernek bünyesinde, Bayan Avukatlar, Banka ve Sermaye Piyasası Hukuku, Bilişim ve Teknoloji Hukuku, Genç Avukatlar Platformu,Hukuk Müşavirleri,İnşaat ve Gayrimenkul Hukuku,Ticaret ve Şirketler Hukuku,Uluslararası Hukuki İlişkiler,Kira ve Gayrimenkul Hukuku,Spor Hukuku ve Vergi Hukuku çalışma grupları oluşturulmuştur.

Avukatların eğitimi için, TDAV Turkey Anwaltakademie-TDAV Turkey Avukatlık Akademisi sürekli seminerler düzenlemekte uzman avukatlık kurslarıyla Türkiye’de hukuksal eğitim alanında da hizmet vermekte, Avukatlık hizmetlerinin kalitesini gözler önüne sermek ve avukatların eğitim yükümlülüğünü teşvik etmek amacıyla eğitimlere katılan üyelerine TDAV Turkey eğitim sertifikası vermektedir.

German Fedaral Bar Association, International Bar Association ve Turkey Bar Association derneğin üye potansiyelini oluşturmaktadır. 2017 yılı itibariyle derneğin başkanlığını Av. Handan İlhan, başkan yardımcılıklarını ise Prof. Dr. Arzu Oğuz ve Av. Dr. Erhan S. Moroğlu yürütmektedir.

Dünya Mirası Gezginleri Derneği

0

Dünya Mirası Gezginleri Derneği, alanında ilk sivil toplum kuruluşudur. Dernek 2010 yılı Haziran ayında kurulmuştur. Dünya Mirası Gezginleri Derneği üyeleri, seyahat etmeyi seven, bunu bir yaşam biçimi olarak benimsemiş bulunan bireylerdir. Yurtiçi ve yurt dışı gezilerinde değişik coğrafya ve kültürleri incelemek, tanımak amaçlanmaktadır.

Dünya Mirasları Listesini Unesco Düzenlemektedir.

Dünya Mirası Gezginleri Derneği, UNESCO Dünya Miras Listesinde bulunan ve Dünya Mirası konseptine göre hareket eden bir dernektir. Dernek üyeleri, ülkelerin kültürel ve doğal varlıklarını korumak ve tanıtmak için çalışan kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisindedir. Derneği kurucu başkanı Atila Ege’dir.

Dünya Mirası Gezginleri Derneği Etkinliklerinden

Dünya Mirası Gezginleri Derneğinin Amacı

Derneğin amacı, Unesco’nun ilan ettiği Kültürel ve Doğal Dünya Miraslarını tanıtımını yaparak Türkiye’de bulunan Dünya Miraslarının ülke çapında kamuoyunca bilinmesini sağlamak ve korunmaları konusunda toplumun bilinçlendirilmesine hizmet etmektir. Bu amaç çerçevesinde dernek, dünya miras listesine girebilecek yerlerin ortaya çıkarılarak Unesco Dünya Mirası Listesine alınmasına yardımcı olmak için faaliyetlerde bulunmaktadır.

Dünya Mirası Gezginleri Derneği, genç kuşakların Kültürel ve Doğal Dünya Miraslarına dikkatlerinin çekilmesi; dünya mirası farkındalıklarının arttırılması ve korunma bilincine ulaştırılması yönüne çalışmaktadır.

Kültürel ve Doğal Dünya Miraslarının korunması amaçlı eğitim programları hazırlanmakta; dünya mirası alan calışmaları için lisans üstü eğitim olanaklarının sağlanmasına gayret göstermektedir. Bu çerçevede, yerel konferans ve sempozyumlar düzenlemekte, diğer sivil toplum örgütleri , yerel yöneticiler ve eğitim kurumlarıyla işbirliğine gitmektedir.

Dünya Mirası-Kapadokya

Unesco ve Dünya Mirası Gezginleri Derneği

Unesco, Birleşmiş Milletler’in eğitim, bilim ve kültür organizasyonu olarak, dünya miraslarının korunması amacıyla çalışmalar yürütmektedir. Bu varlıklar ve miras, somut olmayan ve somut kültür mirası olarak iki türlü nitelenmekte, koruma çerçevesinde birçok uluslararası sözleşme düzenlenmektedir. Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi, Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi ve Dünya Kültürel Ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi bu sözleşmelerin en önde gelenleridir.

1972 yılında hazırlanıp imzaya açılan Dünya Kültür ve Doğa Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’ye, bugün itibariyle BM’e üye ülkelerden 192’si imza atarak SÖZLEŞMEYE TARAF DEVLET ünvanını almış bulunuyor. Türkiye, bu sözleşmeyi 1983 yılında onaylamıştır. Dünya Mirası Komitesi , ilk kez 1978 yılında 12 yeri Dünya Mirası ilan etmiştir. 38 yıldır yapılan toplantılar sonucunda bugüne kadar sözleşmeye imza atan 192 ülkeden 165’inde 814’ü insan yapısı, 203’ü doğanın yarattığı, 35’i ikili ya da karma olmak üzere toplam 1052 yer Dünya Mirası ilan edilmiş ve koruma altına alınmıştır.

UNESCO, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün bir koludur; eğitim, bilim ve kültür gibi çok önemli konularda çalışmalar yapar. UNESCO Dünya Miras Alanları Listesi de kültürel ve doğal mirasın korunması için geliştirilen ve çok tanınan bir UNESCO uygulamasıdır.

Kültürel ve doğal varlıkların Dünya Miras Alanı seçilebilmeleri için üstün evrensel değere sahip olmaları gerekmektedir. Eğer bir kültürel ve/veya doğal alanın sahip olduğu niteliklerin anlam ve önemi ulusal sınırların dışına taşmışsa ve bu alanın korunması, bugünkü ve gelecek kuşaklar için en üst düzeyde önem taşıyorsa orada üstün evrensel değer bulunmaktadır.

UNESCO-Somut Olmayan Kültürel Miras

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi

UNESCO, 17 Ekim 2003 tarihinde “Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi”ni kabul etmiştir. “Somut Olmayan Kültürel Miras”, toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekanlar anlamına gelir.

Aralık 2016 tarihi itibariyle Türkiye’nin bu listedeki miras sayısı 14’dir.

1. Meddahlık Geleneği (2008)
2. Mevlevi Sema Törenleri (2008)
3. Âşıklık Geleneği (2009)
4. Karagöz (2009)
5. Nevruz (Türkiye, Azerbaycan, Hindistan, İran, Kırgızistan, Özbekistan (2009), Afganistan, Kazakistan, Irak, Tacikistan ve Türkmenistan (2016)
6. Geleneksel Sohbet Toplantıları (Yaren, Barana, Sıra Geceleri ve diğer, 2010)
7. Alevi-Bektaşi Ritüeli Semah (2010)
8. Kırkpınar Yağlı Güreş Festivali (2010)
9. Geleneksel Tören Keşkeği (2011)
10. Mesir Macunu Festivali (2012)
11. Türk Kahvesi Kültür ve Geleneği (2013)
12. Ebru, Türk Kağıt Süsleme Sanatı (2014)
13. İnce Ekmek Yapımı ve Paylaşımı Geleneği, Lavaş, Katrina, Jupka, Yufka (Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan, İran ve Kazakistan ile ortak dosya) (2016)
14. Çini Yapımı Geleneksel El Sanatı (2016)

Hacıvat Karagöz

UNESCO Dünya Mirası Merkezinin amaçları:
  • Dünyamızın kültür ve doğa mirasının korunmasında uluslararası işbirliğini teşvik etmek,
  • Sözleşmeye taraf devletleri, kendi ulusal toprakları üzerindeki yerleri Dünya Mirası Listesi’ne dahil ettirmek amacıyla aday göstermeleri için teşvik etmek,
  • Dünya Mirasının korunması için taraf ülkelerin kamuoyu bilincini oluşturma faaliyetini desteklemek,
  • Kendi kültür ve doğa mirasını korumada yöre halkının katılımını teşvik etmek,
  • Teknik yardım ve mesleki eğitim sağlamak suretiyle Dünya Mirası yerlerinin korunmasında yardımcı olmak,
  • Yakın tehlike içinde olan Dünya Mirası yerleri için acil yardım sağlamak amacıyla faaliyet göstermektir.

Dünya Mirası Gezginleri Derneği, doğa mirası, arkeolojik miras ve somut olmayan kültürel mirasın korunması amacıyla  bilinç geliştirilmesi ve aktif koruyucu örgütlenme olanaklarını UNESCO prensipleri çerçevesinde ve ülkesel bazda harekete geçirmektedir. Çocukların ve gençlerin eğitimine önem verilmektedir. Dünya Mirası Gezginleri Derneğinin, vizyonu ve misyonu, çocukların ve gençlerin eğitimini öncelikli hedef olarak benimsenmiştir.

Dernek Eğitim Komitesinin ana hedefi ve sorumluluğu, UNESCO’nun “Dünya Mirası Genç Ellerde” eğitim programına uygun uygulamalar yapmaktır.

Yetişmekte olan çocukların ve gençlerin dünya miraslarının korunması konusunda bilgilendirilmeleri, bilinçlendirilmeleri, farkındalıklarının arttırılması ve aktif koruyucular olarak yetişerek sonraki nesillere aktarmaları temel hedeftir.

Dernek dünyanın birçok bölgesine geziler düzenleyerek çalışma alanlarında duyarlılık oluşturmaktadır.

Dünya Kültür Mirası Listesi-Türkiye

Dünya Mirası Gezginleri Derneği

Adres: Osmanağa Mahallesi Osmancık Sokak Birlik İşhanı No:3 Kat:1 D:6 Kadıköy / İstanbul
Telefon: 0216 346 40 96
GSM: 0553 097 11 77 (Eğitim Komitesi)

info@worldheritagetravellers.com

Tıp Hukuku Derneği

0
Tıp Hukuku Derneği

Derneğin Kurucu Başkanı Hakan Hakeri‘dir.  2017 yılı itibari ile Yönetim Kurulu Başkanı Avukat Sunay Akyıldız’dır.

Tıp Hukuku Derneğinin amaçları;

  1. Tıp mesleğinin uygulanmasında karşılaşılan hukuki sorunları tartışmak ve çözüm önerilerinde bulunmak,
  2. Tıp Hukukunu ilgilendiren her türlü ulusal ve uluslararası hukuki düzenlemeyi ve sağlık alanını ilgilendiren konularda verilmiş ulusal ve uluslar arası yargı kararlarını incelemek, bunlar hakkında değerlendirmeler yapmak, ulaşılan verileri hem sağlık meslek üyelerinin, hem de ilgili hukukçuların bilgisine sunmak,
  3. Hekimlerin ve diğer sağlık meslek üyelerinin görev tanımlarını, statülerini ve yasal sorumluluklarını kendileriyle paylaşmak,
  4. Hukuk bilimi ve uygulaması alanında çalışan hukukçuları Tıp Hukukuna ilişkin bilgilendirmek,
  5. Tıbbi bilirkişilik kurumlarının ve Tıp Hukuku ile ilgili diğer kamu yada özel kurum ve kuruluşların çalışmalarını ve raporlarını değerlendirmek ve önerilerde bulunmak,
  6. Meslek örgütlerine Tıp Hukukuyla ilgili bilgi vermek ve işbirliği yapmak, bu amaçlarla fikir üretip, tasarı ve taslaklar oluşturmak,
  7. Hasta hakları konusunda toplumu ve hekim-hukukçu meslektaşlarımızı aydınlatmak, toplumu hatalı yargılarda bulunmaya sevk edecek, Tıp Hukuku açısından, yanlış ve yanıltıcı bilgiler içeren haberler hakkında, kamuoyuna görüş ve bildirimlerde bulunmak,
  8. Diğer ülkeler ile Tıp Hukuku alanında işbirliği sağlamak ve ortak çalışmalar yapmak,
  9. Tıp hukuku alanında hekimler ve hukukçular arasında etkili bir iletişim ve işbirliği sağlamak.
      Tıp Hukuku Derneğinin Faaliyet Alanı
  1. Bilimsel araştırmalar yapmak,
  2. Kurs, seminer, konferans, kongre ve panel gibi etkinlikler düzenlemek,
  3. Amacın gerçekleştirilmesi için gerekli olan her türlü bilgi, belge, doküman ve yayınları temin etmek, dokümantasyon merkezi oluşturmak, çalışmalarını duyurmak için gazete, dergi, kitap gibi yayınlar ile üyelerine dağıtmak üzere bülten çıkarmak,
  4. Amaçların gerçekleştirilmesi için uygun bir çalışma ortamı sağlamak, her türlü teknik araç ve gereci, demirbaş ve kırtasiye malzemelerini temin etmek;
  5. Amaçlarını gerçekleştirmek üzere gerekli izinler alınmak şartıyla yurt içinden ve yurt dışından fon desteği bulmak, sponsorluk ve bağış kabul etmek, finansman desteği sağlamak,
  6. Üyelerinin yararlanmaları için lokaller açmak, sosyal ve kültürel tesisler kurmak, bunları tefriş etmek ve işletmek,
  7. Üyeleri arasında beşeri münasebetlerin geliştirilmesi ve devam ettirilmesi için yemekli toplantılar, konser, balo, tiyatro, sergi, spor, gezi ve eğlence vb. etkinlikler düzenlemek veya üyelerinin bu tür etkinliklerden yararlanmalarını sağlamak,
  8. Dernek amaçları doğrultusunda ihtiyaç duyulan taşınır, taşınmaz mal satın almak, satmak, kiralamak, kiraya vermek ve taşınmazlar üzerinde ayni hak tesis etmek,
  9. Amacın gerçekleştirilmesi için gerek görülmesi durumunda vakıf kurmak,
  10. Uluslararası faaliyette bulunmak, yurt dışındaki dernek veya kuruluşlara üye olmak ve bu kuruluşlarla proje bazında ortak çalışmalar yapmak veya yardımlaşmak,
  11. Derneğin amacını gerçekleştirmek üzere, dernek ve vakıf gibi kurumlar ile mesleki ve ticari kuruluşlardan maddi yardım almak,
  12. Amacın gerçekleştirilmesi için gerek görülmesi halinde, 5072 sayılı Dernek ve Vakıfların Kamu Kurum ve Kuruluşları ile İlişkilerine Dair Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu kurum ve kuruluşları ile görev alanlarına giren konularda ortak projeler yürütmek,
  13. Gerekli görülen yerlerde şube ve temsilcilikler açmak,
  14. Derneğin amacı ile ilgisi bulunan ve kanunlarla yasaklanmayan alanlarda, diğer derneklerle veya vakıf, sendika ve benzeri sivil toplum kuruluşlarıyla ortak bir amacı gerçekleştirmek için platformlar oluşturmak,
  15. Dernek amacına ve mevzuata aykırı olmayan diğer faaliyetlerde bulunmak.

Adres: Halitağa Cad. Ergener İş Hanı No:24/3 Kadıköy/İstanbul

Telefon: 0216 348 89 06 Fax: 0216 349 65 07  

E-Posta: tiphukukudernegi@yahoo.com.tr  Web Adresi: www.tiphukuku.org.tr

Nazan Moroğlu

0
Avukat Nazan Moroğlu

Avukat ve Kadın Hakları savunucusu Nazan Moroğlu 1947 yılında doğmuş. Alman Lisesi ve ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiştir. Aynı üniversitede Kadın Hukuku alanında yüksek lisans yapmış; bu alanda ilk akademik çalışma olan master tezi “Kadının Soyadı” 1998 yılında yayınlanmıştır.

Türkiye’nin ilk Kadın Hukuku uzmanı olan Moroğlu, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve MEF Üniversitesi Hukuk Fakültesinde “Kadının İnsan Hakları Hukuku” dersini vermektedir.

Nazan Moroğlu, kadın hakları alanında çalışan birçok sivil toplum kuruluşunda kurucu ve üye olarak yer almış, toplumsal duyarlılık projelerinde yaptığı çalışmalar sonucunda bir çok ödül almıştır. 2003 yılından itibaren İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği (İKKB) Koordinatörlüğünü yürütmektedir.

Moroğlu, Türkiye Barolar Birliği Kadın Hukuku Komisyonu (TÜBAKKOM) kurucu başkanıdır.

İstanbul Barosu Kadın Hakları Komisyonu başkanlığı ve İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Başkanlığını yürütmüştür.

2004-2006 yıllarında İstanbul Barosu yönetim kurulu üyeliği yapmış, 2016 yılında Türkiye Barolar Birliği delegesi seçilmiştir.

Nazan Moroğlu, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği’nin 2019 yılı 29 Ekim Cumhuriyet Kutlamasında

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliği Komitesi, HABİTAT, Avrasya Kadınlar İşbirliği toplantılarında resmi delegasyonda yer alarak çalışmalarda bulunmuştur.

Kadın Hukuku ve Nazan Moroğlu

Kadın Hukuku ve Kadın Hakları dalında ilk akla gelen isimlerden olan Moroğlu, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği‘nde 2010-2014 yılları arasında genel başkanlık yapmıştır.

Kadın Araştırmaları Derneği, Türk Amerikan Üniversiteliler Derneği Yönetim Kurulu üyeliği ve başkanlığında bulunmuştur.

Avukat Nazan Moroğlu, 20-21 Ekim 2018 tarihinde yapılan İstanbul Barosu Genel Kurulu tarafından Avukat Mehmet Durakoğlu başkanlığında baro yönetimine yönetim kurulu üyesi olarak seçilmiştir.

Mehmet Durakoğlu ile birlikte

Türk Kadın Hukukçular Derneği‘nde yönetim kurulu üyeliği yapmış ve derneğin 1994-1996 yılları arasında başkanlığını yürütmüştür.

Yönetim Kurulu Üyesi olduğu İ.Ü. Hukuk Fakültesi Eğitim Vakfı ve (ALKEV) Alman Liseliler Kültür ve Eğitim Vakfı kurucularındandır. Ayrıca, Avrupa Birliği Kadın Hukukçular Derneği  (EWLA) kurucu üyesi ve Avrupa Kadın Lobisi üyesidir.

“Aile İçi Şiddete Son” kampanyasının Hürriyet-İstanbul Valiliği ortak projesinin hukuk danışmanlığını yapmış; Cumhuriyet Mitingleri hazırlık komitesinde sivil toplum aktivisti olarak yer almıştır.

Moroğlu, Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu-LABEP Yürütme Kurulu üyeliği ve TÜSAİD Kadın Erkek Eşitliği ile Eğitim Çalışma Grupları üyeliği yapmış, Nazım Hikmet Vakfı Danışma Kurulu Üyesi ve Türkiye Aile Planlaması Vakfı Yönetim Kurulu üyesi olarak görev almıştır.

Aldığı Ödüller

Moroğlu’na, Kadınca Dergisi tarafından “Kadın Hakları Savunucusu Ödülü”, Lions Kulüpleri tarafından “Melwin Jones Ödülü” Rotary Kulüpleri tarafından “Mesleğinde Başarı Ödülü”,  Kadriye Moroğlu Anadolu Lisesi tarafından “Yılın Annesi Ödülü”, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği tarafından “Önder Kadın Ödülü”, Cumhuriyet Halk Evleri tarafından “Cumhuriyet Sevdalıları Ödülü”, Beşiktaş Kent Konseyi tarafından “Onurlu Yaşam Ödülü”, Working Mother Dergisi tarafından “2012 yılına damgasını vuran 25 Anne Ödülü”, IFUW (International Federation of University Women) tarafından “HUKUK OKUR YAZARLIĞI Projesi ile “Chitra Gosh Ödülü”, Hürriyet&Avon tarafından “Güçlü Kadınlar Ödülü”, Dil Derneği tarafından 2017 yılında Onur Ödülü” ve 2018 yılında PEN Yazarlar Derneği tarafından “Duygu Asena Ödülü” verilmiştir.

Yapmış olduğu çalışmalar dikkate alınarak İstanbul Barosu tarafından 2018 yılı Mahmut Esat Bozkurt Ödülü’ne layık görülmüştür.

Meslekte Başarı Ödülü – Nazan Moroğlu

İKKB Koordinatörü ve İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı olarak görev yapmakta olan Nazan Moroğlu, 2022 yılında Rotary Kulübü’nün ‘Meslekte Başarı Ödülü’nü kazanmıştır.

 

Pen Yazarlar Derneği Ödül Töreni

Nazan Moroğlu’nun Eserleri 

Nazan Moroğlu’nun, Hukuk, Eğitim, Kadın Hukuku, Medeni Kanun, Kadın Erkek Eşitliği alanında yazılmış çok sayıda kitapları ve makaleleri bulunmaktadır.

1988 yılında “Kadının Soyadı”, 2002 yılında “Türk Medeni Kanununda Eşlerarası Mal Rejimleri”; 1999 yılında “Kadınlarımızla Birlikte On Yıl”; 1999 yılında “First Decade in Women’s Studies”; 2002 yılında Şükran Şıpka ile birlikte “Yeni Türk Medeni Kanunu”; 1999 yılında Şükran Şıpka ile birlikte “Borçlar Kanunu”; 2003 yılında “Kadınların İnsan Hakları Bildirisi ve Ek ihtiyari Protokol”; 2000 yılında “TÜBAKKOM 1.Yılında”; 1998 yılında Necla Arat ile birlikte”Medeni Kanun Değişikliği İçin Eşitliğin İzinde 10 Yıl”; 1999 yılında “Avrupa Birliğine Giriş Süresinde Kadın Erkek Eşitliği”; 2004 yılında “Aile Mahkemelerinin Yasal Çerçevesi ve Uygulama Sorunları”; 2005 yılında “Uluslararası Sözleşmelerde Kadın Erkek Eşitliği”, 2009 yılında “Kadının İnsan Hakları Sözleşmesi, CEDAW 30 Yılında”; 2011 yılında editörlüğünü yaptığı “Kadın ve Yoksulluk” ve “Kadına ve Aile İçi Şiddete Son Vermek İçin Elele”, 2014 yılında “Sürdürülebilir Geleceğe Ulaşmada Kadınların Rolü” ve “Hukuki Açıdan “Çocuk-Gelin”; 1994 yılında “Cumhuriyet Dönemi Hukuk Devrimi” 1995 yılında “Nasıl Bir Seçim Sistemi”, 1996 yılında;  “Ekonomik ve Hukuki Açıdan Sermaye Piyasası ve Menkul Kıymetler Borsası”; “Avrupa Birliğine Giriş Sürecinde Eğitim”; “Türkiye’de ve Dünyada Çocuk Hakları” ve “Okul Öncesi Eğitim” başlıkları ile eserler yayınlamıştır. 

Kadınların insan Hakları Sözleşmesi

Kadının İnsan Hakları Sözleşmesi isimli eserinde, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesini incelemiş, sözleşmeye neden gereksinim duyulduğunu, sözleşmenin hazırlanış sürecini, yürürlüğe girişini, sözleşmenin kabulünden sonra Birleşmiş Milletlerde oluşan kurumsallaşma çalışmalarını, Dünya Kadın Konferanslarını, sözleşmenin amacı ve içeriğini, kurumsal gelişmeleri, ülke raporlarını ve ayrımcılığın kaldırılmasına yönelik önerileri başlıklar altında incelemiş ve analiz etmiştir. Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesinin etkin uygulanmasını sağlamak ve denetlemek üzere kabul edilen Ek İhtiyari Protokol ve Protokol kapsamında Türkiye’den yapılan başvuruyu ele alan Nazan Moroğlu, Kadın haklarının geliştirilmesine kaynak oluşturan temel belgelere kolay ulaşılmasını sağlamak amacıyla bu belgeleri kitabın Ekler bölümünde takdim etmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tek Parti Rejimi

0
Kahverengi rengi ile işaretlenmiş ülkeler tek parti rejimi ile idare edilen ülkelerdir.
Tek Parti Rejimi, devletin yönetimini tek başına üstlenen ve devletle özdeşleşen bir siyasi partinin yasama, yürütme ve fiilen yargı erklerine hakim olduğu siyasi rejimlerin adıdır. Bazı tanımlara göre, başka siyasi partilerin yasak olmamasına rağmen devletin tek parti tarafından yönetilmesine de tek parti rejimi denilmektedir.
Tek Parti rejimlerinin dünyadaki ilk örneği Bolşevik Parti yönetimidir. Rusya’da 1917 yılı kasım ayında ayaklanma sonucu iktidara el koyan bu parti Duma seçimlerinde diğer partileri tasfiye ederek tek parti haline gelmiştir.

İlk Tek Parti Rejimi Olan Bolşevik Parti Logosu

Tek Parti Rejiminin ilk örneklerinden biri de İtalya’daki Mussolini yönetimidir. Mussolini’nin Faşist Partisi, 1922 yılında iktidara gelmiş ve 1925 yılında diğer partileri yasaklamıştır. Resmi olarak tek parti rejimi kuran Mussolini tarihte en kötü rejimlerden biri olarak anılmaktadır.

Benito Mussolini

Tek Parti Rejimi Türleri 
Parti Devleti, Tek Parti Sistemi, Tek Parti Devleti gibi tanımlamalarla anlatılan Tek Parti Rejimi parti ile devlet organlarını eş güdümlü çalışmasını, bütünleşmesini ve modern bir diktatörlüğü ifade eder. Bu sistemde muhalifler sindirilmiş, susturulmuş yada tek partinin çatısı altında toplanmaya mecbur bırakılmışlardır. Bazı tek parti rejimlerinde tüm toplum katmanları partinin üyesidir ve devlet yönetimine katılmak için partiye üye olmaktadır.
Gerçek tek partili sistemlerde tek parti daimidir ve başka partinin kurulması mümkün değildir.
Otoriter tek partili sistem, tüm toplumu emri ve etkisine almış, güçlü bir liderlik altında tek otorite olmuştur.
Totaliter tek partili sistemde ise ideolojik bir aygıt olan tek parti, tüm toplumu bu ideoloji ile kendi emri altına almış, toplumu dönüştürmeyi, diğer partileri yasaklamayı, siyasal yaşamı tek hegemonik güç olarak kontrol etmeyi amaçlamakta ve başka partilerin kurulmasına izin vermemektedir.

Hegemonyacı tek partili sistemde çok partili sistem olmasına karşın iktidar partisi dışındaki muhalefet partilerinin iktidara gelmesi engellenmektedir. Bu sistemde çoğulcu muhalefet bulunmamaktadır.

Bu sistemler dışında tek parti iktidarının siyasal hayatı yönlendirdiği ve başka partilere fırsat vermediği; aynı partinin sürekli iktidar olduğu sistemler de bulunmaktadır. Bu tür partilerin teorik olarak tek parti rejimi olarak adlandırılması olanaksızdır.

Türkiye’de Uygulanan Tek Parti Rejimi 
Geçici tek partili sistemlerde hedef demokratik bir sisteme geçiş olmasına karşın demokratik deneyimin bulunmaması nedeniyle belli bir süre tek parti devam etmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin ilk kuruluş yıllarındaki Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı geçici tek partili sistemdir. Türkiye’de 8 Nisan 1923 tarihinde seçilen ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisine sadece bir partinin katılmasına izin verilmiş; 1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 1925 yılında kapatılmıştır.
Türkiye’de uygulanan tek parti rejimi Cumhuriyet Halk Partisinin iktidara geldiği 1923 ile 1950 arasında uygulanmıştır. 7 Haziran 1939’da CHP İdare Heyeti, devlet ve parti yönetimini ayırmaya karar vermiş, partide, muhalefet görevi yapacak Müstakil Grup kurulması kararı alınmıştır. Tek parti dönemi İkinci Dünya Savaşı sonunda 1946’da son bulmuş, 1950 yılındaki seçimlerde Demokrat Parti iktidara gelmiştir.
Tek Parti Rejimi Uygulanan Ülkeler 
Ülke Parti Başlangıç Tarihi Anayasası
Kuzey Kore Kore İşçi Partisi 1948 Kuzey Kore Anayasası
Çin Halk Cumhuriyeti Çin Komünist Partisi 1949 Çin Halk Cumhuriyeti Anayasası
Küba Cumhuriyeti Küba Komünist Partisi 1959 Küba Cumhuriyeti Anayasası
Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti Laos Halkın Devrimci Partisi 1975 Laos Cumhuriyeti Anayasası
Sahra Arap Demokratik Cumhuriyeti Polisario Cephesi 1975 Sahra Cumhuriyeti Anayasası
Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti Vietnam Komünist Partisi 1976 Vietnam Cumhuriyeti Anayasası
Eritre Demokrasi ve Adalet için Halk Cephesi 1991 Eritre Anayasası

Bir Ağır Ceza Reisinin Anıları

0

Bir Ağır Ceza Reisinin Anıları, hukukçu ve emekli hakim Dilaver Aygen tarafından kaleme alınmış ve 2019 yılında Dorlion Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur. Dilaver Aygen, Anı, Günlük, Seyahatname, Şiir ve Roman kategorilerinde eserler yazmakta olan istisnai yargıçlardandır.

Bir Ağır Ceza Reisinin Anıları / Kitabın Sunuşu 

Çorum olayları, tarihten ibret almak bakımından her vatandaşı ilgilendirir.

Bir Ağır Ceza Reisinin Anıları

“1977-1980 yıllarında Çorum’un Alaca ilçesinde Asliye Ceza Hakimi idim. Türkiye, tümüyle sağ- sol diye ikiye ayrılmıştı.

Alaca’da, sağ ve sol görüşlü vatandaşlar ayrı mahallelerde oturuyorlardı. Geceleri taraflar birbirlerine ateş açıyor, adeta gökyüzü aydınlanıyordu. Merzifon’dan bir bölük asker geldi. Kavgalı iki mahallenin arasına yerleştiler. Geceleri iki taraf ateş ederken arada bir de bölük ateş ediyordu. Solcuların yola kurdukları barikatı kaldırtamadık. Bizim istediğimiz bir heyet gelsin görüşelim diyorlardı. Kaymakam, savcı, yüzbaşı toplandık. Kaymakam ve Yüzbaşı “Teröristlerle mi görüşeceğiz, ateş açıp yerle bir edelim.” dediler. En tecrübeli bendim. “Kadınları, çocukları barikatın başına yığmışlar, ateş açarsak onları öldürebiliriz.” dedim, görüşmeye razı oldular. Onların istediği kişileri (müftü ve Halkevi müdürünü) gönderdik.

Çorum’da yüze yakın insan ölmüştü.”

Yazar Dilaver Aygen Hakkında 

1946 yılında Çankırı ili, Kurşunlu ilçesi, Sarıalan köyünde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. 1957-1963 yılları arasında Çankırı Vakıflar Talebe Yurdu’nda kalarak Çankırı Ortaokulu ve Lisesi’ni bitirdi. 1963 yılı yaz aylarında Öğretmen Yetiştirme Kursu’na katılarak Kastamonu Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okurken bir yandan da Afyon ve Çankırı’nın köylerinde öğretmenlik yaptı. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1974 yılında kura ile Yozgat/Çekerek Hakimliğine atandı. Çorum/Alaca Ceza Hakimliği, Afyon/ Dinar Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, Yargıtay Tetkik Hakimliği görevlerinden sonra 2003 yılında kendi isteğiyle elli dokuz yaşında iken emekli oldu.

Yazar Dilaver Aygen Yayınlanmış Diğer Eserleri

• Orman Kanunu

• Cezaların İnfazı Hakkında Kanun

• Sabıka Kaydının Silinmesi, Yasal Hakların iadesi

• Orman Yasası İle Ilgili Genel Kurul Kararları

• Yeni ve Eski Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu

• Bozkırın Sesi Şiirler (Şiir kitabı)

• Dayan Yüreğim (Şiir kitabı)

Büyük Sözleşme ya da Özgürlükler Sözleşmesi: Magna Charta seu Magna Charta Libertatum

0

Büyük Sözleşme ya da Özgürlükler Sözleşmesi: Magna Charta seu Magna Charta Libertatum

Kolektif bir eser olan “Büyük Sözleşme ya da Özgürlükler Sözleşmesi: Magna Charta seu Magna Charta Libertatum”, Çiğdem Dürüşken tarafından Türkçe’ye çevirerek 2017 yılında Alfa Basım Yayım tarafından okuyucuya kazandırılmıştır.

Büyük Sözleşme (Magna Charta) ya da diğer adıyla Özgürlükler Sözleşmesi (Magna Charta Libertatum), İngiltere kralı Yurtsuz John ile Papa III. Innocent ve İngiltere’nin toplumsal ve siyasi yaşamında sözü geçen büyük toprak sahipleri, yani baronlar arasında siyasi, hukuki ve ekonomik alanlarda varılan mutabakatın ortaçağ Latincesiyle kayda geçirilmiş ve 15 Haziran 1215 tarihinde, Thames nehri boyunca uzanan Runnymede vadisinde kraliyet mührüyle damgalanarak onaylanmış belgesidir. Baştan sona okumuş olmasa bile herkesin bir şekilde haberdar olduğu bu ünlü bağımsızlık sözleşmesi, ilk bakışta kral ile baronlar arasındaki ilişkileri düzenliyor ve dönemin İngiltere’sindeki yerel ve gündelik sorunlara çözüm getiriyor görünse de, aslında kralların keyfi yönetimlerine ve baskıcı uygulamalarına karşı temel bireysel hak ve özgürlükleri güvence altına alması, kralın yetkilerini sınırlayarak ona hukukun üstünlüğünü kabul ettirmesi bakımından, tarihin karanlık dehlizlerini aşarak günümüze ulaşmayı başarmış önemli bir hukuk mirasıdır.

Dava: Sokrates’ten O. J. Simpson’a Yargılamanın Tarihi

0

Dava: Sokrates’ten O. J. Simpson’a Yargılamanın Tarihi, Avukat Sadakat Kadri tarafından yazılmış, Gökhan Arıkan tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiş  ve KOLEKTİF KİTAP’tan basılmıştır. 

Yeryüzünde hüküm verme hakkı tam olarak kime tanınmıştır?”

Uluslararası insan hakları davalarıyla tanınan avukat ve gazeteci Sadakat Kadri, Sokrates’in meşhur savunmasından engizisyona, cadı avından hayvanların yargılandığı mahkemelere, Nürnberg’den Stalin döneminin düzmece duruşmalarına, ırkçı önyargılardan savaş suçlarının yargılanmasına uzanan hattı izleyerek farklı hukuk sistemlerini ve tarihin ünlü ceza davalarını masaya yatırıyor. Alice’in harikalar
diyarında çalıntı turtalar için kurulan mahkemeyi, toprağı eşelemekten yargılanan üç köstebeği ya da bir kan davasını anlatan Kuzey’in ünlü destanı Yanık Njall’ı unutmadan, ayrıntıları ciddiye alarak, mizahı da ihmal etmeksizin yargılamanın tarihini usta bir hikayeci diliyle aktarıyor.

Sokrates’ten O. J. Simpson’a Yargılamanın Tarihi

Farklı dönem ve konular ekseninde ilerleyen Dava cezalandırma yöntemlerini sorgulayıp ceza davalarını takip ederken günümüze de damgasını vuran cadı avları, hukuksuz yargılamalar ve haksız kararlar üzerine yeniden düşünmeye vesile oluyor.

Sadakat Kadri ceza davasının asırlar süren gelişimini zeka ve mizahla örülmüş berrak bir dille takip ediyor.
Etkileyici bir eser.

– The Times

Büyüleyici, rengarenk ve hikayelerle dolu. Kadri’nin panoramik bakışı okura günümüzün karmaşık dünyasını anlamakta yardımcı olacak ahlaki ve siyasi kavrayışlar sunuyor. Gerçek bir başarı.

– Guardian

Yazar Sadakat Kadri Hakkında

 Yazar, 1964 yılında Pakistanlı ve Finli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya  geldi. Trinity College’da tarih ve hukuk okuyarak birincilikle mezun oldu ve Harvard Hukuk Fakültesinden yüksek lisans derecesi kazandı. New York Barosu’na kaydını yaptırarak serbest avukat olarak çalışmaya başladı. Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nde gönüllü olarak çalıştı. 2005 yılında “The Trial: A History, from Socrates to OJ Simpson” isimli eserini yazdı. 2012 yılında “Heaven on Earth” adlı eserini kaleme aldı. Halen Londra’da yaşamakta,  New Statesman ve London Review of Books adlı dergilerde hukuk temelli makaleler yazmaktadır.  

Afrika Birliği Örgütü Mülteci Sorunlarının Özel Yönlerini Düzenleyen Sözleşme

0

Afrika Birliği Örgütü Mülteci Sorunlarının Özel Yönlerini Düzenleyen Sözleşme(OAU Convention Governing the Specific Aspects of Refugee Problems in Africa), 10 Eylül 1969 tarihinde, Etiyopya’nın başkenti ve Afrika Birliği Örgütü’nün merkezi olan Addis Ababa’da, Devlet ve Hükümet Başkanları Meclisinin Altıncı Olağan Toplantısının kapanışında, 10 Eylül 1969 tarihinde kabul edilmiş, 20 Haziran 1974 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, Birleşmiş Milletler Antlaşmaları Dizisi’ne kayıtlıdır ve Birleşik Arap Cumhuriyeti, Birleşik Tanzanya Cumhuriyeti, Botswana, Burundi , Çad, Cezayir, Dahomey, Ekvatoral Gine, Etiyopya, Fas, Fildişi Kıyısı, Gabon, Gambiya, Gana, Gine, Kamerun, Kenya, Kongo (Brazzaville), Kongo (Kinsasa), Lesotho, Liberya, Libya, Madagaskar Adası, Malavi, Mali, Mauritus Adası, Moritanya, Nijer, Nijerya, Orta Afrika Cumhuriyeti, Ruanda, Senegal, Sierra Leone, Somali, Sudan, Svaziland, Togo, Tunus, Uganda, Yukarı Volta ve Zambia tarafından kabul edilmiştir.

2002 yılından itibaren Afrika Birliği adını alan Afrika Birliği Örgütü, Afrika’daki Mülteci Problemlerinin Özgül İlkelerini Belirten Sözleşme ile, Afrika’daki mültecilerin korunmasını amaçlamış, 15 maddeden oluşan ve 1951 Sözleşmesi üzerine inşa edilen metin ile 1984 Cartagena Mülteciler Bildirisinin ve 2009 yılında kabul edilen Kampala Sözleşmesinin hazırlanmasına etkili olmuştur. İlk etapta 41 ülke tarafından imzalanan antlaşmaya 2022 yılı itibari ile 54 Afrika Birliği ülkesinin 45’i taraf olmuştur.

Afrika Birliği Örgütü Mülteci Sorunlarının Özel Yönlerini Düzenleyen Sözleşme, hukuki bağlayıcılığı olan ve mültecilerin haklarını koruyan önemli bir bölgesel antlaşmadır.

Afrika Birliği Örgütü Mülteci Sorunlarının Özel Yönlerini Düzenleyen Sözleşme

ÖNSÖZ

Biz, Addis Ababa şehrinde, 6-10 Eylül 1969 tarihlerinde toplanan Devlet ve Hükümet Başkanları,

1. Afrika’da sürekli olarak sayıları artan mültecileri endişeyle kaydederek ve içinde bulundukları sefaleti ve acıları hafifletmenin ve onlara daha iyi bir yasam ve gelecek sağlamanın yollarını ve araçlarını bulmaya istekli olarak,

2. Mültecilerin sorunlarının çözümü doğrultusunda esas olarak insancıl bir yaklaşıma gerek olduğunu teslim ederek,

3. Bununla birlikte, mülteci sorunlarının Üye Devletler arasında bir sürtüşme kaynağı olduğunun bilincinde olarak, ve bu tür anlaşmazlıkların kaynağını ortadan kaldırmaya istekli olarak,

4. Barışçıl ve normal bir yasam sürdürme arayışı içinde olan bir mülteci ile yalnızca dışarıdan yıkıcı kışkırtma amacıyla ülkesinden kaçan bir kimse arasında bir ayrım yapmaya istekli olarak,

5. Bu tür yıkıcı unsurların etkinliklerinin, Akra’da 1965’te kabul edilen Mülteci Sorunlarına İlişkin Karar ve Yıkıcı Faaliyetler Sorunu Üzerine Bildirge ‘ye uygun bir biçimde caydırılması gerektiği konusunda kararlı olarak,

6. Birleşmiş Milletler Antlaşması ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘nin, insanların temel hak ve özgürlüklerden bir ayrım yapılmaksızın yararlanmalarına ilişkin ilkeyi beyan ettiğini akılda tutarak,

7. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Devlete Sığınmaya İlişkin Beyannamesi ile ilgili olarak 14 Aralık 1967 tarihli 2312 (XXII) sayılı Kararı’nı hatırlayarak,

8. Kıtamızın bütün sorunlarının Afrika Birliği Örgütü Antlaşması’nın ruhuna uygun olarak ve Afrika bağlamında çözülmesi gerektiğinden emin olarak,

9. 28 Temmuz 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi‘nin, 31 Ocak 1967 tarihli Protokol ile değiştirilmiş biçimiyle, mültecilerin statüsüne ilişkin temel ve evrensel belgeyi oluşturduğunu ve Devletlerin mültecilere yönelik derin ilgilerini ve mültecilerin muamelesi konusunda ortak standartlar geliştirme yönündeki isteklerini yansıttığını teslim ederek,

10. ABÖ Devlet ve Hükümet Başkanları Kurulu’nun 26 ve 104 sayılı Kararlarını hatırlayarak, Örgüte Üye Devletler ‘den 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni ve Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1967 tarihli Protokol’ü henüz kabul etmemiş olanları söz konusu belgeleri kabul etmeye, ve bu arada bu belgelerdeki hükümleri Afrika’daki mültecilere uygulamaya çağırarak,

11. Mevcut Sözleşme tarafından tavsiye edilen önlemlerin Afrika’daki mültecilerin sorunlarının çözümünde etkili olması için, Afrika Birliği Örgütü ile Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği arasında yakın ve sürekli işbirliği gerektiğinden emin olarak,

Aşağıdakiler konusunda anlaşmaya varmışlardır:

1. Madde

“Mülteci” teriminin tanımı

1. Bu Sözleşme’nin amaçları çerçevesinde, “mülteci” terimi, ırk, din, milliyet, siyasi inanç ya da belirli bir toplumsal gruba mensubiyeti yüzünden zulüm ya da haklı bir temele dayanan zulme uğrama korkusu nedeniyle, vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve, söz konusu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da korkusu nedeniyle yararlanmak istemeyen, ya da, vatandaşlığı olmayan ve bu tür olaylar sonucu daha önce ikamet ettiği ülkenin dışına çıkmış olup, söz konusu ülkeye geri dönemeyen, ya da korkusu nedeniyle dönmek istemeyen kişi anlamına gelecektir.

2. “Mülteci” terimi aynı zamanda, kendi mense ülkesinin ya da vatandaşı olduğu ülkenin bir bölümünde ya da tümünde, dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği ya da kamu düzenini ciddi biçimde bozan olaylar nedeniyle, mense ülkesi ya da vatandaşı olduğu ülke dışında bir başka yerde sığınma aramak için daimi ikamet ettiği yeri terk etmeye zorlanan herkes için geçerli olacaktır.

3. Birkaç vatandaşlığı olan bir kimse için, “vatandaşı olduğu bir ülke” terimi, vatandaşı olduğu her bir ülke anlamına gelecektir, ve bir kimse, eğer haklı bir nedene dayalı korkuya herhangi bir geçerli gerekçesi olmaksızın, vatandaşı olduğu ülkelerden birinin korumasından yararlanmıyor ise, vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yoksun kalmış sayılmayacaktır.

4. Eğer bir mülteci:

(a) vatandaşı olduğu ülkenin korumasından gönüllü olarak yeniden yararlanmaya başlamış ise, ya da,
(b) vatandaşlığını kaybetmiş olup, gönüllü olarak yeniden kazanmış ise, ya da,
(c) yeni bir vatandaşlık kazanmış, ve yeni vatandaşlığını kazandığı ülkenin korumasından yararlanmakta ise, ya da,
(d) zulüm korkusu nedeniyle terk ettiği veya dışında kaldığı ülkede yeniden bir yasam kurmuş ise, ya da,
(e) mülteci olarak tanınmasına neden olan koşullar ortadan kalktığı için, vatandaşı olduğu ülkenin korumasında yararlanmayı reddetmeye devam edemezse, ya da,
(f) bir ülkeye mülteci olarak kabul edildikten sonra, bu sığınma ülkesi dışında siyasi olmayan ciddi bir suç islemişse, ya da,
(g) bu Sözleşme’nin amaç ve ilkelerini ciddi biçimde ihlal etmişse, bu Sözleşme herhangi bir mülteci için geçerliliğini yitirecektir.

5. Eğer sığınma ülkesi bir kimsenin:

(a) barışa karsı bir suç, bir savaş suçu, ya da insanlığa karsı bir suçu, bu tip suçlara ilişkin şartları hazırlamak için oluşturulan uluslararası belgelerde tanımlandığı şekilde islemiş olduğunu;
(b) bir ülkeye mülteci olarak kabul edilmeden önce, bu sığınma ülkesi dışında siyasi olmayan ciddi bir suç islediğini;
(c) Afrika Birliği Örgütü’nün amaç ve ilkelerine aykırı eylemlerden suçlu olduğunu;
(d) Birleşmiş Milletler ‘in amaç ve ilkelerine aykırı eylemlerden suçlu olduğunu düşünmesine yol açacak ciddi nedenlere sahip ise, bu Sözleşme’nin hükümleri söz konusu kimse için geçerli olmayacaktır.

6. Bu Sözleşme’nin amaçları için, Sığınma Tanıyan Sözleşmeci Ülke bir başvuru sahibinin mülteci olup olmadığına karar verecektir.

2. Madde
Sığınma

1. ABÖ’ne Üye Devletler, mültecileri almak ve, haklı nedenlerle kendi ülkelerine ya da vatandaşı oldukları ülkeye geri dönemeyen ya da dönmek istemeyen mültecilerin yerleşmesini güvence altına almak için ilgili yasalarıyla uyumlu olarak ellerinden geleni yapacaklardır.

2. Mültecilere sığınma hakkı tanınması barışçıl ve insani bir eylemdir ve herhangi bir Üye Devlet tarafından düşmanca bir eylem olarak kabul edilemez.

3. Hiç kimse bir üye tarafından Madde I, paragraf 1 ve 2’de ortaya konan nedenlerle yaşamının, bedensel bütünlüğünün ya da özgürlüğünün tehdit altında olduğu bir ülkeye geri dönmeye ya da orada kalmaya zorlayacak, sınırda reddedilme, geri gönderilme ya da ihraç gibi önlemlere maruz bırakılamaz.

4. Bir Üye Devlet’in mültecilere sığınma hakkı tanımayı sürdürmekte güçlük çektiği durumlarda, söz konusu Üye Devlet, diğer üye devletlere yardım için doğrudan ve ABÖ aracılığıyla başvurabilir, ve bu diğer Üye Devletler Afrika dayanışması ve uluslararası işbirliği ruhuyla, sığınma hakkı tanıyan Üye Devletin üzerindeki yükü hafifletmek üzere uygun önlemleri alacaklardır.

5. Bir mülteci hiçbir sığınma tanıyan ülkede oturma hakkı elde edemediğinde, önceki paragrafla uyumlu olarak üçüncü bir ülkeye yeniden yerleştirilmesiyle ilgili düzenlemeyi askıda tutarak, kendini mülteci olarak gösterdiği herhangi bir sığınma ülkesinde geçici oturma hakkı alabilir.

6. Sığınma ülkeleri, güvenlik nedenleriyle, mültecileri mense ülkelerinin sınırından mümkün olduğu kadar uzakta olan makul bir yere yerleştireceklerdir.

3. Madde
Yıkıcı Etkinliklerin Önlenmesi

1. Her mültecinin, kendisini içinde bulduğu ülkeye karsı, özellikle yasa ve yönetmeliklerine ve aynı zamanda kamu düzeninin korunması için alınan önlemlere uymasını gerektiren, görevleri vardır. Aynı zamanda ABÖ’ne Üye Devletlerden herhangi birine karsı yıkıcı eylemlerden kaçınmalıdır.

2. İmzacı Devletler, kendi ülkelerinde ikamet eden mültecilerin, özellikle silah kullanımı, basın ya da radyo yoluyla, Üye Devletler arasında gerilime yol açabilecek herhangi bir eylemle, ABÖ’ne Üye Devletlerden herhangi birine saldırmalarını önlemeyi taahhüt eder.

4. Madde
Ayrımcılık Yapılmaması

Üye Devletler, bu Sözleşme’nin hükümlerinin, ırk, din, milliyet, belirli bir toplumsal gruba mensubiyet ya da siyasi inançları nedeniyle ayrımcılık yapılmaksızın bütün mültecilere uygulanacağını taahhüt ederler.

5. Madde
Gönüllü Geri Dönüş

1. Geri dönüsün esas olarak gönüllü niteliğine, her durumda saygı gösterilecektir ve hiçbir mülteci kendi isteği dışında ülkesine geri gönderilmeyecektir.

2. Sığınma ülkesi, mültecinin mense ülkesi ile işbirliği içinde, ülkelerine geri dönmek isteyen mültecilerin güvenli dönüşleri için düzenlemeleri yapacaktır.
3. Mense ülkeleri, mültecileri geri kabul ederken, onların yeniden yerleşmelerini kolaylaştıracak ve onlara ülke vatandaşlarının sahip olduğu hak ve ayrıcalıkların tümünü tanıyacak, ve onları kendi vatandaşlarıyla aynı yükümlülüklere tabi tutacaktır.

4. Ülkelerine gönüllü olarak geri dönen mülteciler, mülteci olunmasına yol açan nedenlerden herhangi biri sonucu ülkeyi terk ettiği için kesinlikle cezalandırılamaz.

Gerekli olduğunda, ulusal bilgi medyası yoluyla ve ABÖ’nün İdari Genel Sekreteri aracılığıyla, mültecileri eve dönmeye davet ederek ve mense ülkelerinde hakim olan yeni koşulların, kendilerinin risksiz bir biçimde geri dönüsünü ve rahatsız edilme ya da cezalandırılma korkusu olmaksızın normal ve barışçıl bir yasam sürdürmelerini mümkün kılacağına dair güvence vererek, bir çağrı yapılacaktır, ve söz konusu çağrı metni mültecilere verilecek ve sığınma ülkesi tarafından kendilerine açıkça açıklanacaktır.

5. Bu tür güvenceler sonucunda ya da kendi girişimleriyle, anavatanlarına geri dönmeye özgürce karar veren mültecilere, sığınma tanıyan ülke, mense ülkesi, gönüllü kuruluşlar ve uluslararası ve hükümetlerarası kuruluşlardan dönüşlerini kolaylaştırmak üzere mümkün olan her türlü yardımı alacaklardır.

6. Madde
Seyahat Belgeleri

1. Üye Devletler, Madde III’e tabi olarak, ülkelerinde yasal olarak kalan mülteciler için, Mültecilerin Statüsü ‘ne İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve ona ekli Program ve Ek’e uygun olarak, ülkeleri dışında seyahat etmeleri amacıyla, ulusal güvenlik ya da kamu düzenine ilişkin zorlayıcı nedenler başka türlüsünü gerektirmedikçe, seyahat belgeleri çıkaracaklardır.

2. İkinci sığınma tanıyan bir Afrika ülkesi, ilk sığınma ülkesinden bir mülteci kabul ettiğinde, ilk sığınma ülkesi, geri dönüş ifadesi içeren belge vermekten vazgeçebilir.

3. Mültecilere Üye Devletler tarafından daha önceki uluslararası antlaşmalar çerçevesinde çıkarılan seyahat belgeleri, Üye Devletler tarafından mülteciler için bu Maddeye uygun olarak çıkartılmış gibi tanınacak ve muamele görecektir.

7. Madde
Ulusal Yetkililerin Afrika Birliği Örgütü ile İşbirliği

Afrika Birliği Örgütü İdari Genel-Sekreteri’nin Afrika Birliği Örgütü’nün yetkili organlarına raporlar hazırlamasını sağlamak için, Üye Devletler, Sekreterliğe aşağıdaki konularda uygun bir biçim içinde bilgi ve istatistiksel veri sağlamayı taahhüt ederler:

(a) mültecilerin durumu
(b) bu Sözleşme’nin uygulanması, ve
(c) mültecilere ilişkin olarak yürürlükte olan, ya da bundan sonra yürürlüğe girecek olan yasalar, yönetmelikler ve kararnameler

8. Madde
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ile İşbirliği

1. Üye Devletler, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ile işbirliği yapmalıdır.

2. Mevcut Sözleşme, 1951 tarihli Mültecilerin Statüsüne İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin Afrika’daki etkin bölgesel tamamlayıcısı olacaktır.

9. Madde
Anlaşmazlıkların Çözümü

Bu Sözlesme’yi imzalayan Devletler arasında Sözleşme’nin yorumlanmasına ya da uygulanmasına ilişkin olarak ortaya çıkan, ve başka yollarla çözülemeyen herhangi bir anlaşmazlık, anlaşmazlığın taraflarından herhangi birinin talebi üzerine, Afrika Birliği Örgütü Arabuluculuk, Uzlaştırma ve Hakemlik Komisyonu’na sevk edilecektir.

10. Madde
İmza ve Onay

1. Bu Sözleşme Afrika Birliği Örgütü’ne Üye Devletlerin tümü tarafından imzaya ve kabule açık olacaktır ve imzacı Devletler tarafından söz konusu Devletlerin kendi anayasal usullerine uygun olarak onaylanacaktır. Onay belgeleri Afrika Birliği Örgütü İdari Genel Sekreteri’ne teslim edilecektir.

2. Orijinal belge, mümkünse Afrika dillerinde, ve İngilizce ve Fransızca olarak, her bir metin aynı derecede güvenlik olmak koşuluyla, Afrika Birliği Örgütü İdari Genel Sekreteri’ne teslim edilecektir.

3. Afrika Birliği Örgütü’ne Üye herhangi bağımsız bir Afrika Devleti, sürecin herhangi bir aşamasında, Afrika Birliği Örgütü İdari Genel Sekreteri’ne bu Sözlesme’yi kabul ettiğini bildirebilir.

11. Madde
Yürürlüğe Giriş

Bu Sözleşme, Afrika Birliği Örgütü’ne Üye Devletlerin üçte biri onay belgelerini teslim ettiklerinde yürürlüğe girecektir.

12. Madde
Değişiklik

Bu Sözleşme, herhangi bir üye Devlet, İdari Genel Sekreter’e yazılı istekte bulunduğunda, bütün Üye Devletler gerektiği biçimde haberdar edilmeden ve bir yıllık süre geçmeden değerlendirilmek üzere Devlet ve Hükümet Başkanları Kurulu’na verilmemek koşuluyla, değiştirilebilir veya düzeltilebilir. Böyle bir değişiklik bu sözleşmeye taraf üye Devletlerden en az üçte ikisi tarafından onaylanmadıkça yürürlüğe girmeyecektir.

13. Madde
Fesih

1. Bu Sözleşme’ye Taraf herhangi bir Üye Devlet İdari Genel Sekreter’e ilettiği yazılı bir bildirimle Sözleşme koşullarını feshedebilir.

2. Söz konusu bildirimden itibaren geçen bir yılın sonunda eğer bildirim geri  çekilmemiş ise, Sözleşme fesheden Devlet için geçerli olmaktan çıkacaktır.

14. Madde

Bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi üzerine, ABÖ İdari Genel Sekreteri, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102. Maddesine uygun olarak, Sözleşme’mi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne kayda geçirilmek üzere teslim eder.

15. Madde

Afrika Birliği Örgütü İdari Genel Sekreteri’nin Bildirimleri Afrika Birliği Örgütü idari Genel Sekreteri, Örgüt Üyelerine:

(a) Madde X’e uygun olarak imzalar, onaylar ve kabuller;
(b) Madde XI’e uygun olarak, yürürlüğe giris;
(c) Madde XII’in şartlarına uygun olarak, verilen değişiklik önergeleri;
(d) Madde XIII’e uygun olarak, yapılan fesihler hakkında bilgi verecektir.

Biz, Afrikalı Devlet ve Hükümet Başkanları, kendi tanıklığımızda yukarıdaki hususları onaylayarak, bu Sözleşmeyi imzalamış bulunmaktayız.

1.Birlesik Arap Cumhuriyeti

2. Birleşik Tanzanya Cumhuriyeti

3. Botswana

4. Burundi

5. Çad

6. Cezayir

7. Dahomey

8. Ekvatoral Gine

9. Etiyopya

10.Fas

11.Fildisi Kıyısı

12.Gabon

13.Gambiya

14.Gana

15.Gine

16.Kamerun

17.Kenya

18.Kongo (Brazzaville)

19.Kongo (Kinsasa)

20.Lesotho

21.Liberya

22.Libya

23.Madagaskar Adası

24.Malavi

25.Mali

26.Mauritus Adası

27.Moritanya

28.Nijer

29.Nijerya

30.Orta Afrika Cumhuriyeti

31.Ruanda

32.Senegal

33.Sierra Leone

34.Somali

35.Sudan

36.Svaziland

37.Togo

38.Tunus

39.Uganda

40.Yukarı Volta

41.Zambia

Addis Ababa şehrinde bu Eylül 1969’un bu 10’uncu gününde sonuçlandırılmıştır.

Arap İnsan Hakları Şartı – 1994

0

Arap İnsan Hakları Şartı (Arab Charter on Human Rights) Arap Devletleri Birliği tarafından 1994 yılında kabul edilmiş, bu sözleşme uygulamaya girememiş ancak 23 Mayıs 2004 yılında kabul edilen yeni şart(Arap İnsan Hakları Sözleşmesi) 15 Mart 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1994 yılında kabul edilen metinin Türkçe’ye çevirisi Yrd. Doç.Dr. Ayhan Ceylan tarafından yapılmıştır. 

Arap Devletleri Birliği 22 Mart 1945’te Arap Devletleri Birliği (Leage of Arab States)’ni kurulmuş, Batı’da zamanla gelişen insan hakları uygulamalarından etkilenmiş ve Dışişleri Bakanlarından oluşan Birlik Konseyi, 3 Eylül 1968’de Arap İnsan Hakları Komisyonu’nu kurmuş, 1969 yılında, insan hakları konusunda bir sözleşme hazırlanması gündeme gelmiştir. Konsey, 1971 yılında bir taslak metin hazırlamak için uzmanlar komitesi kurmuş, bu komite, 1971 yılında Kahire’de toplanmış ve Arap İnsan Hakları Sözleşmesi (ArİHS) Taslağı hazırlanmış, bu taslak 1994 tarihinde imzaya açılmış ancak yürürlüğe girememiştir. Arap Birliği Şartı’nın güncellenmiş versiyonu, 2004 yılında kabul edilerek 2008’de yürürlüğe girebilmiştir.

Arap İnsan Hakları Şartı; BM Şartıİnsan Hakları Evrensel BeyannamesiUluslararası İnsan Hakları Sözleşmeleri ve İslam’da İnsan Hakları Kahire Bildirgesi‘ni temel alarak; kişilerin özgürlüğü ve güvenliği, yasa önünde eşitlik, kişilerin işkenceden korunması, özel mülkiyet hakkı, dini kurallara uyma özgürlüğü ve barışçıl toplanma özgürlüğü dahil olmak üzere insan haklarını temin etme imkanı getirmiştir.

Arap İnsan Hakları Şartı – 1994

Önsöz

Arap Devletleri Birliği’nde üye Arap Devletleri Hükümetleri,

Allahın, Arap vatanını, dinlerin beşiği ve hürriyet, adalet ve güvenliğe dayalı onurlu bir hayat içerisinde haklarını temin eden medeniyetler yurdu kılmakla şereflendirdiği günden beri, Arap milletinin insanın saygınlığına olan inancından yola çıkarak,

İslam ve diğer semavi dinlerce de pekiştirilen ebedi ilkeleri, insanlar arasında kardeşlik ve eşitlik içinde gerçeğe dönüştürerek,

Uzun tarihi boyunca pekiştirdiği; bilgi, kültür ve hikmet elde etmek isteyen yerleşik halk ve araştırmacılar için, doğu ve batıda, ilim merkezlerinin yayılmasında büyük rolü olan insanî kıymet ve değerlerle övünerek,

Arap vatanı var oldukça, bir baştan öbür uca bir araya gelerek, inancını koruyarak, birliğine inanarak, milletlerin kendi geleceğini belirleme ve zenginliklerini koruma hakkını savunmakla hürriyet mücadelesi vererek, hukukun egemenliğine inanarak, toplumda asalet ölçüsü olan fırsat eşitliği, adalet ve insan özgürlüğünden yararlanarak,

Dünya barışı için tehdit ve insan hakları için ihlal oluşturan ırkçılık ve siyonizmi reddederek,

İnsan hakları ve dünya barışı arasındaki güçlü bağlantıyı kabul ederek,

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, bunun yanında, Birleşmiş Milletler’in; Medeni ve Siyasi Haklar ile Sosyal, Kültürel ve Ekonomik Haklar üzerine iki uluslararası antlaşması ve İslam’da İnsan Hakları Kahire Bildirisi hükümlerini te’yiden,

Yukarıda ifade edilenleri onaylayarak, aşağıda geçen hususlarda ittifak etmişlerdir:

Birinci Bölüm
Madde-1

a-Tüm halklar, geleceğini belirleme ve doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde egemenlik hakkına sahiptir. Bu hakka dayanarak, siyasi yapı şeklini serbestçe belirleme ve iktisadi, sosyal ve kültürel gelişimini serbestçe sürdürme özgürlüğüne sahiptir

b-Irkçılık, siyonizm, işgal ve yabancı egemenliği insanlık onuruna meydan okuma ve halkların temel hakları önündeki esas engeldir. Tüm uygulamalarının mahkum edilmesi ve bu uygulamaların ortadan kaldırılmasına gayret edilmesi gerekir.

İkinci Bölüm
Madde-2

Bu sözleşmeye taraf her devlet, topraklarında mevcut ve otoritesine boyun eğen her insanın oradaki hak ve özgürlüklerin tümünden; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi düşünce, ulusal ve sosyal köken, zenginlik, doğum ve kadın-erkek ayırımı gözetilmeksizin diğer statülerinin, bir ayırım sebebi olmaksızın faydalanma hakkına sahip olacağını taahhüt eder.

Madde-3

a-Bu sözleşmede taraf herhangi bir devlette, mevcut veya kararlaştırılmış temel insan haklarından biri; kanun, ittifaklar veya örfe dayanarak sınırlanamaz. Bu haklara, Sözleşme’de yer verilmemesi veya daha az seviyede yer verilmesi onların bertaraf edilmesi için mazeret teşkil edemez.

b-Bu sözleşmede taraf devletlerden herhangi birisi, mevcut temel özgürlüklerden, bu özgürlüklere daha az seviyede yer veren diğer bir devletin vatandaşlarını müstağni kılamaz.

Madde-4

a-Bu sözleşme gereğince teminat altına alınan hak ve özgürlüklere; kanunla düzenlenen ve milli güvenliği sağlamak ve yerli ekonomiyi düzenlemek, kamu düzeni, kamu sağlığı, ahlak ve diğerlerinin hak ve özgürlüklerini sağlamak için zaruri olanlar dışında sınırlama getirilemez.

b-Millet hayatını tehdit eden genel olağanüstü durumların ortaya çıkması halinde, taraf devletler, halin gerektirdiği zaruret ölçüsünde, bu Sözleşme’deki yükümlülüklerini bertaraf eden önlemler alabilir.

c-Bu sınırlamalar veya bertaraf etmeler, herhangi bir şekilde, işkence yasağı, hakaret, ülkeye dönüş, siyasi sığınma, yargılama, aynı eylemden tekrar yargılanmama ve suç ve cezada kanunilik haklarına ve özel garantilerine dokunamaz ve kapsayıcı olamaz.

Madde-5

Her fert hayat, özgürlük ve kişisel güvenlik hakkına sahiptir. Kanun bu hakları korur.

Madde-6

Kanunsuz suç ve ceza olmaz. Hükmün yayınlanmasından önce yapılmış eylemler cezalandırılamaz. Sanık, lehine olduğunda sonraki düzenlemeden yararlanır.

Madde-7

Sanık, savunması için gerekli teminatlara sahip olduğu kabul edilen bir kanuni yargılamada suçluluğu ispat edilmedikçe suçsuzdur.

Madde-8

Her kişi, özgürlük ve kişisel güvenlik hakkına sahiptir. Yasal dayanak olmaksızın, yakalanamaz, alıkonamaz veya tutuklanamaz. Gecikmeksizin yargı önüne çıkarılması gerekir.

Madde-9

İnsanların tümü yargı önünde eşittir. Dava hakkı devletteki her şahıs için teminat altındadır.

Madde-10

İdam cezasına, ancak önemli derecede ağır suçlarda hükmedilebilir. Her idam mahkumu, af veya cezanın hafifletilmesini talep hakkına sahiptir.

Madde-11

Siyasi bir suçta, idam cezasıyla hükmedilemez.

Madde-12

İdam hükmü, 18 yaşından küçük olana, çocuğunu doğuruncaya kadar hamile kadına ve doğum tarihinden itibaren iki sene geçmedikçe süt anneye uygulanamaz.

Madde-13

a-Taraf devletler, topraklarında yaşayan her insanı, bedeni ve ruhi işkenceye uğramaktan, zalimce, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı muameleye maruz kalmaktan korur. Bunların yasaklanması için etkili tedbirler alırlar. Bu tür uygulamalar ve onlara katılım, cezalandırılması gereken suç olarak kabul edilir.

b-Rızası dışında herhangi bir kişiye, tıbbî ve ilmî deneyler uygulanamaz.

Madde-14

Borç ifası veya sivil yükümlülük nedeniyle çaresizliğe düşen insan hapsedilemez.

Madde-15

Hürriyeti kısıtlayıcı cezadan mahkum olanlara yapılan muamele insani olmalıdır.

Madde-16

Kişi, bir suçtan iki kez yargılanamaz. Kendisine karşı bu tür uygulama yapılanlar, onun hukukiliğine itiraz edebilir ve salıverilmesini isteyebilir. Hukuka aykırı bir şekilde tutuklanma veya alıkonma mağduru olanlar tazminat hakkına sahiptir.

Madde-17

Özel hayat dokunulmazdır. Ona dokunmak suçtur. Bu özel hayat, ailenin özel oluşunu, mesken dokunulmazlığını, yazışmanın gizliliğini ve diğer özel iletişim araçlarıyla gizliliği kapsar.

Madde-18

Hukukî kişilik, her insan için ayrılmaz bir özelliktir.

Madde-19

Halk, iktidarın kaynağıdır. Kanun çerçevesinde kullanmakla, her reşit vatandaş siyasi ehliyete sahiptir.

Madde-20

Ülke topraklarında ikamet eden her fert, kanun sınırları çerçevesinde, taşınma ve ülke topraklarının herhangi bir yerinde ikamet yerini seçme özgürlüğüne sahiptir.

Madde-21

Vatandaşa, keyfi veya kanuna aykırı olarak kendi ülkesi de dahil olmak üzere bir Arap ülkesinden ayrılma yasağı konamaz. Aynı şekilde, belirli bir yerde ikamet yasağı veya ülkesinde belirli bir yerde ikamet zorunluluğu getirilemez.

Madde-22

Vatandaş ülkesinden kovulamaz veya ülkeye dönüşü yasaklanamaz.

Madde-23

Her vatandaş, eziyetten kurtulmak maksadıyla diğer ülkelerden siyasi sığınma isteme hakkına sahiptir. Kamu hakkını ilgilendiren bir adi suçtan kovuşturma geçirenler bu haktan yararlanamaz. Siyasi suçlular teslim edilemez.

Madde-24

Vatandaştan, keyfi olarak aslî vatandaşlığı düşürülemez. Kanuni bir dayanak olmaksızın, diğer bir vatandaşlığı kazanma hakkı inkar olunamaz.

Madde-25

Özel mülkiyet hakkı her vatandaş için teminat altındadır. Hiçbir vatandaş, keyfi olarak veya kanuna aykırı bir şekilde mülkiyetinin tamamından yahut bir kısmından yoksun bırakılamaz.

Madde-26

İnanç, düşünce ve kanaat özgürlüğü her fert için teminat altındadır.

Madde-27

Her dinden fertler, dini törenlerini yerine getirme hakkına sahiptir. Aynı şekilde, diğerlerinin haklarını ihlal etmedikçe, düşüncelerini; ibadet, uygulama ve öğretim yoluyla dile getirme haklarına sahiptirler. Kanunî düzenleme dışında, inanç, düşünce ve kanaat özgürlüğünün yerine getirilmesine herhangi bir sınırlama konulamaz.

Madde-28

Vatandaşlar, barışçı bir şekilde, toplantı ve bir araya gelme özgürlüğüne sahiptir. Bu iki hürriyetin uygulamasına, ancak, milli güvenlik, kamu güvenliği veya diğerlerinin hak ve hürriyetlerini koruma gerekçesiyle sınırlama getirilebilir.

Madde-29

Devlet, kanunun düzenlediği çerçevede, sendika kurma ve grev hakkını teminat altına alır.

Madde-30

Devlet, her vatandaş için, temel hayat gereksinimlerini temin edebileceği, hayat standardı sağlayabilecek çalışma hakkı garanti eder. Aynı şekilde, ona kapsamlı bir sosyal güvenlik hakkı sağlar.

Madde-31

İş seçimi özgürlüğü teminat altındadır. Zorunlu çalışma yasaklanmıştır. Mahkeme kararını uygulama çerçevesinde kişinin bir iş yapmaya zorlanması, zorunlu çalışma kapsamında değerlendirilemez.

Madde-32

Devlet vatandaşlar için, çalışmada fırsat eşitliği, adil ücret, eşit değerdeki işlerde ücret eşitliği sağlar.

Madde-33

Her vatandaş, ülkesindeki kamu görevlerine girme hakkına sahiptir.

Made-34

Cehaletin ortadan kaldırılması zorunlu bir görevdir. Öğretim her vatandaş için haktır. İlköğretim, olabildiğince zorunlu ve ücretsizdir. Orta ve yükseköğretim herkes için kolaylaştırılmıştır.

Madde-35

Vatandaşlar, entellektüel, kültürel, Arap milliyetçiliğiyle övüneceği, insan haklarının kutsandığı, din, ırk ve benzeri ayrımcılık türlerinin reddedildiği, uluslararası işbirliğinin ve dünya barışının desteklendiği bir çevrede yaşama, hakkına sahiptir.

Madde-36

Her fert kültürel hayata katılma, edebi ve sanatsal çalışmalardan yararlanma, fikri, sanatsal ve keşifçi yeteneklerini geliştirmek için kendisine fırsatlar sağlanması hakkına sahiptir.

Madde-37

Azınlıklar, kültürlerinden yararlanma ve dini öğretimlerini takip etme hakkından mahrum edilemez.

Madde-38

a-Aile, toplumun temel birimidir ve korumadan yararlanır.

b-Devlet, aile, annelik, çocukluk ve yaşlılık için ayrıcalıklı bir itina gösterir ve özel koruma sağlar.

Madde-39

Gençler, akli ve bedeni gelişimleri için kendilerine büyük imkanlar verilmesi hakkına sahiptir.

Üçüncü Bölüm
Madde-40

a-Sözleşmede taraf Birlik Meclisi Üyesi Devletler, gizli oylama ile bir İnsan Hakları Uzmanlar Komisyonu seçer.

b-Komisyon, sözleşmede taraf üye devletlerce aday gösterilen yedi üyeden oluşur. İlk komisyon seçimleri sözleşmenin yürürlüğe girişinden altı ay sonra yapılır. Komisyon, aynı devletten birden fazla kişiyi içeremez.

c-Genel sekreter, üye devletlerden, seçim tarihinden iki ay önce adaylarını takdim etmelerini ister.

d-Adayların, komisyonun çalışma sahasında tecrübeli, üstün yeterlilikte bulunmaları; kişisel sıfatlarıyla çalışmaları, tam olarak tarafsız ve dürüst olmaları gerekir.

e-Komisyon üyeleri üç yıllık bir dönem için seçilir. Onlardan üçünün seçimi bir kez daha yenilenir. Dönüşüm ilkesi mümkün olduğunca gözetilerek, bu isimlerin seçimi kura usulüyle belirlenir.

f-Komisyon başkanını seçer. Çalışma usulünü düzenleyen dahili kurallar koyar.

g-Komisyon toplantıları, Birlik Genel Sekreteri’nin davetiyle genel sekreterlik meskeninde yapılır. Çalışma bunu gerektirdiğinde, genel sekreter toplantının bir diğer Arap ülkesinde yapılmasını uygun görebilir.

Madde-41

1.Taraf devletler, İnsan Hakları Uzmanlar Komisyonu’na raporlarını aşağıdaki şekillerde sunarlar:

a-Sözleşme’nin yürürlük tarihinden altı ay sonra ilk rapor,

b-Her üç yılda periyodik rapor,

c-Komisyonun soruşturmaları üzerine, devletlerin cevaplarını içeren raporlar.

2.Komisyon, sözleşmede taraf üye devletlerin sunduğu raporları bu maddenin ilk fıkrası hükümleri uyarınca gözönüne alır.

3.Komisyon, devletlerin görüş ve mülahazalarıyla ekli bir raporu Arap Birliği İnsan Hakları Daimi Komisyonu’na sunar.

Dördüncü Bölüm
Madde-42

a-Arap Devletleri Birliği Genel Sekreteri, bu Sözleşme’yi, Birlik Meclisi onayladıktan sonra, imzalamak, onaylamak veya katılmak üzere üye devletlere sunar.

b-Bu Sözleşme, Arap Devletleri Birliği Genel Sekreterliği’ne, onay belgesinin teslimi veya  yedinci katılım tarihinden iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde-43

Bu sözleşme, Genel Sekreterliğe, onay belgesinin teslimi veya katılma tarihinden iki ay sonra yürürlüğe girmekle, her devlet için bağlayıcı olur. Genel sekreter, üye devletleri, onay belgesinin ulaştırılması ve katılım için uyarır.

Nalband mektebleri ve nalbandlık hakkında kanun

0

Nalband mektebleri ve nalbandlık hakkında kanun, 8 Aralık 1937 tarihinde kabul edilmiş ve 16 Aralık 1937 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Nalband mektebleri ve nalbandlık hakkında kanun

Madde 1

Lüzum görülen bölgelerde Ziraat Vekilliği tarafından nalband mektebleri açılır.

Madde 2

Nalbandlık yapabilmek için Askerî veya mülkî Nalband mekteblerini bitirmiş veya kurs görmüş olmak lâzımdır. Ecnebi memleketlerde nalbandlık tahsil etmiş olanlar ehliyet imtihanına tabidirler.

Madde 3

Nalband mektebi açılan mıntakalarda ikinci maddede gösterilen vasıf ve şartları haiz olmıyan nalbandlar kursa tâbi tutulur.  Kursa çağırılanlardan mazeretsiz bir sene içinde kursa gitmeyenler o bölgede sanattan men edilirler..

Madde 4

Nal ve mıh yapanlar, nal ve mıh yaptıkları yerleri, nalbandlar dükkânlarını, bulundukları yerin veteriner idaresine, yoksa o yerin en büyük mülkiye memuruna bildirmeğe mecburdurlar. Gezgin nalbadlar da bu kayda tabidirler. Nal ve mıh yapılan yerleri ve nalband dükkânlarını Hükümet veterinerleri kontrol ederler.

Madde 5

Yapılacak ve kullanılacak nal ve mıhların teknik şart ve şekillere uygun olması lâzımdır. Ziraat Vekâletinin tayin ve ilân edeceği bölgelerde nalbandlar bunların haricinde nal ve mıh çakamazlar.

Madde 6

Beşinci madde hükmüne aykırı hareket edenlerden bir liradan on liraya kadar hafif para cezası alınır. Tekerrüründe bir raya kadar sanatlarından menedilirler. Dördüncü madde hükmünü yerine getirmiyenler ile ikinci madde- deki şartları haiz olmaksızın icrayi sanat edenler beş liradan yirmi beş liraya kadar hafif para cezası ve tekerrüründe bir aya kadar hafif ha­ pis cezasile cezalandırılırlar. Bu cezalar mahallî idare heyetleri kararile verilin Mahkûmlar kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren bir hafta içinde sulh mahkemesine müracaat ederek bu karara karşı itirazda bulunabilirler, İtiraz, idare heyeti kararırım neticei hükme kadar infazını tehir eder. Sulh mahkemesinin itiraz üzerine vereceği karar kat’î olup temyize tabi değildir.

Muvakkat Madde

A – Nalband mektebleri açılan bölgelerde mevcut nalbandlardan mektebli olmıyanlar için Ziraat Vekilliği tarafından kurslar açılır.

B -Kursa çağırılanların yol, iaşe, ibate ve ikamet masrafları Ziraat Vekâletince temin olunur.

C – Nalband mekteblerinden ve kurslardan yetişmiş olanlar o bölgenin ihtiyacına kifayet edecek miktara baliğ olunca kanunun ikinci maddesinde yazılı evsafı haiz olmıyanlar nalbandlıktan men olunurlar.

D – Bu kanunda yazılı cezaî hükümler 2 nci maddedeki vasıfları haiz nalbandların kâfi mikdarda mevcut bulunduğu ilân edilen bölgelerde tatbik olunur.

Madde 7

Bu kanunun hükümlerinin tatbik sureti ile kullanılacak nal ve mıhların teknik vasıf ve şartları bir nizamname ile tayin olunun Madde 8 — Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 9

Bu kanunun bükümlerini icraya Adliye, Millî Müdafaa, Dahiliye ve Ziraat Vekilleri memurdun 13/12/1937

Muvaffak Akbay

0

Prof. Dr. Muvaffak Akbay 1913 yılında doğdu. 1933 yılında Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu ve Paris’te Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki eğitiminin ardından “Devlet ve Fransa’da Savaş ve Barış Zamanlarında Fiyatlar” isimli tezi ile doktor unvanını kazandı.

Paris’ten döndükten sonra Ankara Hukuk Fakültesi’nde doçentlik unvanını kazandı. 1946 yılında ise profesör oldu.

1952-1954 yılları arasında bir dönem Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı da yaptı.

1970’lerde şarkıları ile meşhur olan ve 2000’li yıllarda Avrupa Yakası dizisi ve Babam ve Oğlum isimli yapımlarla genç kuşaklar tarafından tanınan Hümeyra Akbay’ın babasıdır. Galatasaray Lisesinin efsanevi müdürlerinden Behçet Güçer’in üvey oğludur. Vefatından evvel dört dil bilen Malike Hanım ile evli idi.

Hukuk dergilerinden yayınlanmış çok sayıda bilimsel makalesi bulunmaktadır. 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Beyannamesini Türkçe’ye çevirmiştir.

Akbay, 1957 yılı Mayıs ayında yaşamını yitirdi. Ölümünden önce büyük bir trafik kazazı geçirmiştir. Bülbülderesi Mezarlığına defnedilmiştir.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki bir salona “Prof. Dr. Muvaffak AKBAY Salonu” adı verilmiş ve hatırası yaşatılmıştır.

Eserleri

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları tarafından 1948 yılında basılan Umumi Amme Hukuku Dersleri ile 1950 yılında basılan “Grev Bir Hak mıdır?” isimli eserleri bulunmaktadır.

İki ciltten oluşan Umumi Amme Hukuku Dersleri, ders notlu olarak öğrencilere anlatılan ve teksir ile çoğaltılan takrirlerin değişiklik ve ilâveler yapılarak kitap haline getirilmiş halidir.

“Umumî Âmme hukuku dersleri, olgun bir ilim adamının orijinal görüşlerini ihtiva eden bir eser olarak değil, hukuk ve devlet felsefesinin bir takım çapraşık meselelerinde talebelerine rehberlik etmek istemekten başka iddiası bulunmayan bir hocanın ders takrirleri olarak ele alınmalıdır. Bizi bu tarzda harekete sevkeden yerinde ve lüzumlu bir tevazu hissinden mahrum olmamız değil, fakat mensup bulunduğumuz fakültenin profesörler kurulunun lütûfkâr teveccühü eseri olarak, mesleğe başladığımız günden beri okutmakla vazifelendirildiğimiz ders hakkında, talebelerimize imkân nisbetinde geniş bir fikir vermek arzusu olmuştur.” Muzaffer Akbay – Önsözden 

Yeşil Hat Tüzüğü

0

Yeşil Hat Tüzüğü, 29 Nisan 2004 tarihinde Avrupa Konseyi tarafından Brüksel’de kabul edilmiştir. Tüzük, KKTC vatandaşlarının Yeşil Hat üzerinden Kıbrıs Rum Kesimine doğru yapacağı ticari işlemlerin nasıl yapılacağını düzenleyen metindir.

Avrupa Birliği vatandaşlarının Kıbrıs Türk tarafından Kıbrıs Rum Kesimine geçişleri Tüzük tarafından düzenlemektedir.

Avrupa Birliği, tüzüğün uygulanması için Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nı (KTTO) yetkilendirmiştir.

Kuzey Kıbrıs’ta üretilen mal ve emtianın güney Kıbrıs’a satışı Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nın vereceği Refakat Belgesi (Accompanying Document) ile mümkün olabilmektedir.

Yeşil Hat Tüzüğü

AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ

Brüksel, 29 Nisan 2004

8208/04

YASAL MEVZUAT VE DİĞER BELGELER

Konu: 2003 tarihli Katılım Antlaşması’nın 10. no’lu Protokolü’nün 2. maddesinin öngördüğü usule dair Konsey Tüzüğü

AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ,

Çek Cumhuriyeti, Estonya Cumhuriyeti, Kıbrıs Cumhuriyeti, Letonya Cumhuriyeti, Litvanya Cumhuriyeti, Macaristan Cumhuriyeti, Malta Cumhuriyeti, Polonya Cumhuriyeti, Slovenya Cumhuriyeti ve Slovakya Cumhuriyeti’nin katılım koşullarına ilişkin Antlaşma’nın Kıbrıs’a dair 10. Protokolü ve Avrupa Birliği’ni Kuran Antlaşmalara getirilen değişiklikler (ABRG L 236, 23.9.2003, p.955.)ile özellikle buradaki 2. madde uyarınca,

İngiltere ve Kuzey İrlanda’nın Kıbrıs’taki Egemen Üs Alanlarına dair söz konusu Katılım Antlaşması’nın 3 no.lu Protokolü (ABRG L 236, 23.9.2003, p.940)ve özellikle buradaki 6. madde uyarınca,

Komisyon tarafından yapılan teklif uyarınca,(ABRG C)

Aşağıdaki hususları dikkate alarak;

1.Avrupa Konseyi, yeniden birleşmiş bir Kıbrıs’ın katılımından yana olan güçlü tercihini birçok kez vurgulamıştır. Kapsamlı bir çözüme maalesef halen ulaşılmış değildir. Kopenhag Avrupa Konseyi Sonuçlarının 12. paragrafına uygun olarak, Konsey, 26 Nisan 2004 tarihinde, adadaki mevcut duruma ilişkin tutumunun çerçevesini çizmiştir.

2.Çözümü bekleme aşamasında, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altında bulunmayan bölgelerde, müktesebatın uygulanması, 10. Protokol’ün 1(1). maddesi uyarınca ertelenmiştir.

3.Protokol’ün 2(1). maddesine uygun olarak, söz konusu erteleme, AB hukukunun ilgili hükümlerinin, yukarıda belirtilen bölgeler ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin etkili kontrolü altında bulunan bölgeler arasındaki hatta uygulanma koşullarının belirlenmesini gerektirmektedir. Söz konusu kuralların etkili bir şekilde hayata geçirilmesini temin etmek için, uygulama, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü dışındaki bölgeler ve İngiltere ve Kuzey İrlanda’nın Adanın Doğusundaki Egemen Üs Alanı arasındaki sınıra genişletilmelidir.

4.Yukarıda bahsedilen hattın AB’nin dış sınırını teşkil etmemesi nedeniyle, malların, hizmetlerin ve kişilerin geçişine ilişkin olarak, öncelikli sorumluluk Kıbrıs Cumhuriyeti’nde bulunmak kaydıyla, özel kuralların belirlenmesi gerekmektedir. Yukarıda bahsedilen bölgelerin geçici olarak Topluluğun gümrük ve mali sınırları ile özgürlük, adalet ve güvenlik alanının dışında olması sebebiyle, söz konusu kuralların, AB’nin yasadışı göç, kamu düzeni ve malların serbest dolaşımına ilişkin güvenliğini eşit standartlarda sağlayacak şekilde uygulanması gerekmektedir. Sözü edilen bölgelerde, hayvan sağlığına ilişkin yeterli bilgi elde edilene kadar, hayvan ve hayvan ürünlerinin dolaşımı yasak olacaktır.

5. 10 no’lu Protokol’ün 3. maddesi; müktesebatın ertelenmesi yönündeki kararın yukarıda belirtilen bölgelerin ekonomik kalkınmasını engellemeyeceğini açıkça ifade etmektedir. Bu Tüzük, bir yandan söz konusu bölgeler ile Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altındaki bölgeler arasındaki ticari ve diğer bağları kolaylaştırırken, bir yandan da yukarıda söz edilen uygun koruma standartlarını temin etmeyi amaçlamaktadır.

6. Kişilere ilişkin olarak; Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin mevcut politikası, Cumhuriyetin tüm vatandaşlarının, AB vatandaşlarının, Kuzey Kıbrıs’ta yasal olarak ikamet eden üçüncü ülke vatandaşlarının ve adanın Hükümet kontrolü altındaki bölgelerinden giriş yapan AB ve üçüncü ülke vatandaşlarının sınırı geçişine izin vermektedir.

7. Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin yasadışı göçe ve kamu düzenini tehdit eden öğelere ilişkin meşru kaygıları bulunmaktadır. Ancak, AB vatandaşlarının dolaşım serbestisi hakkından tam olarak faydalanabilmeleri için söz konusu hatta AB vatandaşlarının kontrolüne ilişkin mümkün olan en az kuralın belirlenmesi gerekmektedir. Ayrıca, üçüncü ülke vatandaşlarının hattı geçişlerine ilişkin şartların tanımlanması gerekmektedir.

8. Kişilerin kontrolüne ilişkin olarak, bu Tüzük, 3. Protokol’de ortaya koyulan hükümleri, özellikle de söz konusu Protokol’ün 8. maddesini etkilemez.

9.Bu Tüzük, Birleşmiş Milletler’in ara bölgedeki yönetimini hiçbir şekilde etkilemez.

10.Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin hatta ilişkin politikasında meydana gelecek herhangi bir değişiklik bu Tüzük ile belirlenen kurallarla çelişebileceğinden; Komisyon’un tutarsızlıkları engellemek için gerekli tedbirleri alabilmesini teminen, bu tip değişikliklerin yürürlüğe girmeden önce Komisyon’a bildirilmesi gerekmektedir.

11.Komisyon’un, bu Tüzüğün I. ve II. Eklerini, acil eyleme geçilmesini gerektiren olası değişikliklere cevaben değiştirme yetkisi bulunmaktadır.

BU TÜZÜĞÜ KABUL ETMİŞTİR

BAŞLIK I

GENEL HÜKÜMLER

Madde 1
Tanımlar

Bu Tüzüğün amacına ilişkin olarak aşağıdaki tanımlar geçerli olacaktır:

1) “hat” şu anlama gelmektedir:

a) 2.maddede tarif edildiği üzere, kişilerin kontrolüne ilişkin olarak; Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altındaki bölgeler ile Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altında olmayan bölgeler arasındaki hat;

b) 4.maddede tarif edildiği üzere, malların kontrolüne ilişkin, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altında olmayan bölgeler ile hem Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altındaki bölgeler hem de İngiltere ve Kuzey İrlanda’nın Adanın Doğusundaki Egemen Üs Alanı arasındaki hat;

2) “Üçüncü ülke vatandaşı”, AT Antlaşması’nın 17(1). maddesi çerçevesinde, Birlik vatandaşı olmayan herhangi bir kişi anlamına gelmektedir.

Bu Tüzük’te, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altında olmayan bölgelere yapılan atıflar, sadece Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti içindeki bölgelere işaret etmektedir.

BAŞLIK II
KİŞİLERİN SINIR GEÇİŞLERİ
Madde 2
Kişilerin Kontrolü
  1. Kıbrıs Cumhuriyeti, üçüncü ülke vatandaşlarının yasa dışı göçüne karşı mücadele etmek ve kamu güvenliğine ve politikasına karşı herhangi bir tehdidi ortaya çıkartmak ve önlemek amacıyla, sınırı geçen tüm kişilerin kontrolünü yürütecektir. Bu tür kontroller, aynı zamanda sınırı geçen kişilerin sahip olduğu araç ve gereçler üzerinde de yürütülecektir.
  2. Tüm kişiler, kimliklerinin tespit edilebilmesi için, bu kontrolden en az bir kez geçecektir.
  3. Üçüncü ülke vatandaşlarının sınırı geçebilmeleri koşullara bağlıdır:

    a) Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından sağlanmış bir oturma iznine sahip olunması veya geçerli seyahat belgesinin olması ya da, gerekli ise, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin geçerli vizesi olması;

    b)Kişilerin kamu güvenliğine veya politikasına tehdit oluşturmaması.

  4. Sınır, yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’nde yetkili kuruluşların izin verdiği noktalar çerçevesinde geçilecektir. Geçerli noktaların listesi Ek I’de sıralanmıştır.
  5. Adanın Doğusundaki Egemen Üs Alanı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin etkili kontrolü altında olmayan bölgeler arasındaki sınır kontrolü, Katılım Antlaşması’nın 3 no.lu Protokolü’nün 5.(2) maddesince yürütülecektir.

Madde 3

Sınır Gözetimi

Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından yürütülecek olan etkili gözetim, Katılım Antlaşması’nın 2(4) maddesinde belirtilen geçiş noktalarında, kişilerin kontrolleri engelleme konusundaki cesaretini kıracak şekilde gerçekleşecektir.

BAŞLIK III
MALLARIN GEÇİŞİ
Madde 4
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin etkili kontrolü altında olmayan bölgelerden gelen mallara uygulanacak sistem
  1. Katılım Antlaşması’nın 6.maddesine halel getirmeksizin, tamamıyla Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü dışındaki bölgelerden elde edilen mallar; veya nihai, ekonomik açıdan gerekli, büyük çaplı işleme tabi tutulmaları işi, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü dışındaki bölgelerde bulunan ve bu işlem için donanımlı bir işletmede gerçekleşen mallar, 2913/92 sayılı Konsey Tüzüğü’nün 23 ve 24. maddelerine istinaden, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altındaki bölgelere giriş yapabilir.
  2. Sözkonusu mallar, ihracat iadesi veya müdahale önlemleri gerekmediği müddetçe, gümrük vergisine veya eş etkili harçlara ve gümrük bildirimine tabi tutulmayacaktır. Etkili bir kontrol sisteminin sağlanması için, sınırdan geçiş yapan miktarlar kayda geçirilecektir.
  3. Malların geçişi, Ek I’de belirtilen geçiş noktalarından ve Doğu Egemen Üs Alanı yetkisi altında bulunan Permagos ile Strovilia geçiş noktalarından gerçekleştirilecektir.
  4. Mallar, Ek II’de belirtilen Topluluk mevzuatı çerçevesindeki gereklere cevap verecek ve gümrük kontrollerine tabi tutulacaktır.
  5. Mallar, Komisyon ile Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti tarafından ortaklaşa olarak bu iş için yetkilendirilen Kıbrıs Türk Ticaret Odası veya bir diğer yetkili kuruluş tarafından temin edilen bir belge eşliğinde geçiş yapacaktır. Kıbrıs Türk Ticaret Odası veya diğer yetkili kuruluş, Komisyon’un, sınırı geçen malların türünü ve hacmini ve bu madde hükümlerine uygunluğunu izlemesini sağlamak amacıyla, söz konusu belgelerin kayıtlarını tutacaktır.
  6. Malların, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altındaki bölgelerden geçişi sağlandıktan sonra, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yetkili makamları, 5. paragrafa istinaden belgenin geçerliliğini ve mala uygunluğunu kontrol edecektir.
  7.  1. paragrafta belirtilen mallar, Kıbrıs Cumhuriyeti içinde tüketime yönelik olduğu taktirde Kıbrıs Cumhuriyeti, bu mallara 77/388/EEC sayılı Konsey Direktifi’nin 7(1) maddesi ve 92/12/EEC sayılı Konsey Direktifi’nin 5. maddesi çerçevesinde ithal edilmiş mal muamelesi yapmayacaktır.
  8. 7.paragrafın, Topluluğun KDV’den dolayı tahakkuk eden öz kaynakları üzerinde herhangi bir etkisi olmayacaktır.
  9. Canlı hayvan ve hayvansal ürünlerin sınırdan geçişi yasak olacaktır.
  10. Doğu Egemen Üs Alanı makamları, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü dışındaki bölgelerden gelen mallarla, Pyla kasabasında bulunan Kıbrıslı Türk nüfusuna yönelik geleneksel arzı sürdürebilir. İlgili makamlar, varış yerine göre, malların miktarı ve niteliğinin denetimini gerçekleştirecektir.
  11. 1’den 10. paragrafa kadar olan hükümlere uygun olan mallar, 2913/92 sayılı Tüzük’ün 4.(7) maddesine istinaden, Topluluk malı statüsü kazanacaktır.
  12. Bu madde, 1 Mayıs 2004 tarihinden itibaren, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü dışındaki bölgelerden gelen ve Ek II’ye uygun olan tüm mallara uygulanacaktır. Diğer mallar konusunda, bu maddenin tamamen uygulanması, en kısa zamanda kabul edilecek Komisyon kararı temelinde Kıbrıs adasının özel durumunu göz önünde bulunduran kurallara tabi tutulacaktır. Bu amaçla, Komisyon, bir komite tarafından destek görecek ve 1999/468/EC sayılı Konsey Kararı’nın 3 ve 7. maddeleri uygulanacaktır.
Madde 5
Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü dışındaki bölgelere gönderilen mallar
  1. Sınırı geçişine müsaade edilen mallar ihracat formalitelerine tabi tutulmayacaktır. Ancak, talep üzerine, Kıbrıs Cumhuriyeti makamları, eşdeğerdeki gerekli belgeleri Kıbrıs Cumhuriyeti iç hukukuna uygun olarak sağlayacaktır.
  2. Hattı geçerken tarım ve işlenmiş tarım ürünleri için ihracat iadesi yapılmayacaktır.
  3. Malların tedariki 77/388/EEC sayılı Direktifin 15(1) ve (2). Maddeleri çerçevesinde muaf olmayacaktır.
  4. Topluluk mevzuatı uyarınca, Topluluk gümrük alanından çıkarılması veya ihracı yasak olan veya izne, kısıtlamalara, vergiye veya diğer ihraç harçlarına tabi olan malların dolaşımı yasak olacaktır.
Madde 6
Hattı geçen kişilere tanınan imkanlar

69/169/EEC sayılı Konsey Direktifi(2000/47/EC (ABRG L 193, 29.7.2000, P.73) sayılı Direktif tarafından değişiklik yapılan Direktif ABRG L 133, 4.6.1969, s.6.) uygulanmayacak, ancak hattı geçen kişilerin şahsi bagajında bulunan mallar – maksimum 20 adet sigara ve ¼ litre alkollü içecek dahil- ticari niteliğe sahip olmamaları ve kişi başına 30 Euro’yu geçmemeleri halinde muamele vergisi ve özel tüketim vergisinden muaf olacaktır. 17 yaşından küçükler bu muafiyetten yararlanmayacaklardır.

BAŞLIK IV
HİZMETLER
Madde 7
Vergilendirme

Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altında olmayan Kıbrıs Cumhuriyeti alanlarda yerleşmiş ya da daimi adresleri veya ikametleri bu alanlarda olan kişilere veya kişiler tarafından sunulan hat ötesi hizmetler, KDV sebebiyle Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin etkili kontrolü altında olan Kıbrıs Cumhuriyeti alanlarında yerleşmiş ya da daimi adresleri veya ikametleri bu alanlarda olan kişilere veya kişiler tarafından sunulan hizmetler gibi muamele görecektir.

BAŞLIK V
NİHAİ HÜKÜMLER
Madde 8
Uygulama

Kıbrıs Cumhuriyeti makamları ve Kıbrıs’ın Doğusundaki Egemen Üs makamları, bu Tüzüğün hükümlerine tam uyumun sağlanmasına yönelik tüm gerekli önlemleri alacak ve söz konusu hükümlere halel gelmesini engelleyecektir.

Madde 9
Eklerin Uyarlanması

Komisyon, Kıbrıs Hükümeti ile anlaşarak bu Tüzüğün Eklerinde değişiklik yapabilir. Komisyon, eklerde değişiklik yapmadan önce, Madde 4 (5)’te belirtildiği şekilde Kıbrıs Türk Ticaret Odası’na veya Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti tarafından yetkili kılınan bir başka kuruma ve Egemen Üslerin etkilendiği durumlarda İngiltere’ye danışacaktır. Komisyon, Ek II’de değişikliğe gidilmesi durumunda ilgili Topluluk mevzuatında belirtilen prosedürü takip edecektir.

Madde 10
Politika Değişikliği

Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin kişilerin veya malların hattı geçişine ilişkin politikasında yapılacak herhangi bir değişiklik ancak ilgili değişikliklerin Komisyon’a bildirilmesi ve Komisyon’un söz konusu değişikliklere bir ay içinde itiraz etmemesi durumunda yürürlüğe girecektir. Komisyon, gerektiği taktirde ve Egemen Üslerin etkilendiği durumlarda İngiltere’ye danışarak, hatta ilişkin ulusal yasaların ve AB yasalarının uyumlaştırılması için bu Tüzükte değişiklik önerisinde bulunabilecektir.

Madde 11
Tüzüğün Gözden Geçirilmesi ve İzlenmesi
  1. Komisyon, Madde 4(12)’e halel getirmeksizin, Tüzüğün uygulanması ve Tüzüğün uygulanması sonucu ortaya çıkan duruma ilişkin bir raporu gerektiğinde değişiklik önerisi ile birlikte, ilki Tüzüğün yürürlüğe girdiği tarihten en geç bir yıl sonra olmak kaydıyla her yıl Konsey’e sunacaktır.
  2. Komisyon özellikle bu Tüzüğün 4. maddesinin uygulanışını ve Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümetinin etkili kontrolü altındaki bölgeler ile etkili kontrolü altında olmayan bölgeler arasındaki –ticaret miktarı ve ticareti yapılan ürünler dahil-ticaret akışını inceleyecektir.
  3. Herhangi bir üye devlet, Konsey’den, Tüzüğün uygulanışı sonucu ortaya çıkan herhangi bir konuyu belirli bir zaman dilimi içerisinde incelenmesi ve bu konuda bir rapor hazırlanması için Komisyon’a çağrıda bulunmasını talep edebilir.
  4. Kamu veya hayvan ve bitki sağlığına tehdit veya risk oluşturacak acil bir durumda, Ek II’deki AB mevzuatında belirtilen ilgili prosedür uygulanacaktır. Diğer acil durumlarda veya hemen harekete geçilmesini gerektiren istisnai durumların ortaya çıktığı hallerde Komisyon, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’ne danışarak, durumun düzeltilmesi için kesinlikle gerekli olan tedbirleri anında uygulayabilir. Alınan tedbirler 10 iş günü içinde Konsey’e bildirilir. Konsey, ilgili Komisyon bildirisinin kendisine ulaştığı tarihten itibaren 21 iş günü içinde nitelikli oy çokluğu ile, ilgili tedbirleri değiştirebilir veya iptal edebilir.
  5. Her üye ülke Komisyon’dan, bir ay önceden talepte bulunulması şartıyla, hattı geçen ürünler ile bunların miktarı ve değerine ilişkin detayları uygun komiteye vermesi yönünde istekte bulunabilir.
Madde 12
Yürürlük tarihi

Bu Tüzük Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne katıldığı gün yürürlüğe girecektir.

Bu Tüzük bütünüyle bağlayıcı olup, tüm üye ülkelerde doğrudan uygulanacaktır.

EK I
Madde 2 (4)’de belirtilen geçiş noktaları listesi
Ledra Palace
Agios Dhometios
EK II
Madde 4 (4)’te belirtilen koşullar ve kontroller

AT Antlaşması’nın Madde 37 (yeni Madde 43) ve Madde 152 (4)(b) hükümlerinde belirtilmiş ve kabul edilmiş hayvan ve bitki sağlığı ile gıda güvenliğine dair koşullar ve kontroller. Özellikle, ilgili bitkiler, bitkisel ürünler ve diğerleri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin etkili kontrolü altındaki bölgelere geçişi sağlayan hattı geçmeden önce, tam yetkili uzmanlarca AB bitki sağlığı mevzuatına uygunluğun teyit edilmesi amacıyla bitki sağlığı kontrolüne tabi olacaktır.

Ankara Üniversitesi Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Politika Belgesi

0

Ankara Üniversitesi Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Politika Belgesi, 2547 sayılı Kanunun 14. Maddesine dayanılarak hazırlanan ‘Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimi Yönergesi’ çerçevesinde ilan edilmiştir. Birim (CTS), 2011 yılında çalışmalarına başlamış, 2 Temmuz 2011 tarihli kararı ile politika belgesini yürürlüğe sokmuştur. Birimin kurulmasında, Kadın Araştırma ve Uygulama Merkezi öğretim üyelerinin yoğun çabaları etkili olmuştur. 

Ankara Üniversitesi Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Politika Belgesi

ANKARA ÜNİVERSİTESİ CİNSEL TACİZE VE CİNSEL SALDIRIYA KARŞI POLİTİKA BELGESİ

I.AMAÇ

Cinsel taciz ve saldırı diğer nedenler yanında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan bir ayrımcılık formu ve farklı biçim ve düzeylerde de olsa toplumsal yaşamın her alanında sık karşılaşılan bir olgudur. Ayrıca cinsel taciz ve saldırı, mağdurlarını çok çeşitli biçimlerde olumsuz etkileyebilen bir hak ihlali olması nedeniyle suç teşkil etmektedir. Üniversite ortamında yaşanan tacizler, kişilerin çalışma ve öğrenim yaşamlarını çok çeşitli biçim ve düzeylerde olumsuz etkilemektedir. Hiyerarşik ilişkilerin hâkim olduğu kurumsal ortamlarda, tacize uğrayanların bunu dile getirmede yaşadıkları zorluklar nedeniyle, çoğu zaman taciz görünmez kılınmakta ve hem kişi hem de kurumsal ortam bu durumdan zarar görmektedir. Daha çok kadınlara karşı bir ayrımcılık biçimi olarak işlendiği açık olmakla birlikte, cinsel yönelim ve cinsel kimlik nedeniyle de bazı kişiler tacizden etkilenmektedir. Ayrıca, cinsel taciz ve saldırının erkeklere de yönelebilmesi ve aynı cinsten kişiler arasında gerçekleşmesi de mümkündür.

Bu politika belgesinin amacı, cinsel taciz ve cinsel saldırıdan arınmış bir akademik ve mesleki ortamın yaratılmasına yönelik ilkeleri belirlemek ve düzenlemeleri tanıtmaktır. Bu politika belgesiyle Ankara Üniversitesi, üniversite bileşenlerinin cinsel taciz ve cinsel saldırı konusunda farkındalığının artması için çaba göstermeye, bu tür olayların engellenmesine, bu tür iddialar ve şikâyetler söz konusu olduğunda etkin bir soruşturma ve yaptırım mekanizması işletmeye hazır olduğunu bildirmektedir. Ankara Üniversitesi, cinsel taciz ve saldırı konusunda bilgilendirmeyi ve mağdurlara destek vermeyi, taraflarının onayına bağlı olarak onarıcı adaleti sağlamaya ilişkin girişimlerde bulunmayı, cinsel taciz ve saldırıyla ilgili tüm iddia ve şikâyetleri etkin bir şekilde ele almayı taahhüt eder.

Bu politika belgesi, cinsel taciz ve saldırının yaşanmadığı bir akademik ortamın yaratılmasına katkıda bulunmayı, bu tür olayları engellemeyi amaçlamaktadır. Ancak belgenin amacı, cinsler arasındaki ilişkileri sıkı bir disipline sokmak, rızaya dayalı ilişkileri önlemek, belirli bir cinsel ahlâkı dayatmak, ifade özgürlüğünü ve özgür tartışma ortamını engellemek, cinsel içerikli her tür kişisel gerilim ve rahatsızlıkları resmi süreçlere dâhil etmek ve sert yaptırımlarla karşılamak değildir. Bu belge, asıl olarak cinsel taciz ve saldırı konularında farkındalık yaratmayı, taciz sayılabilecek davranışları engellemeyi ve mağdurları desteklemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca bu belge, cinsel tacize uğrayanların, kendilerini daha net ifade etmelerini ve istenmeyen yaklaşımları durdurmak yönünde güçlenmelerini sağlamayı amaçlar.

Ankara Üniversitesi bu amaçla, üniversite bünyesinde “Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimi” adını taşıyan yeni bir birim kurmuş, bu birime konuyla ilgili idari, akademik ve eğitsel görev ve yetkiler tanımıştır. Birim şikâyetleri sonuçsuz bırakmamakta ve mağdurlara yönelik destek mekanizmalarını geliştirmektedir.

Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimi”, Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KASAUM) bünyesinde çalışan; Birim Koordinatörü, Birim Kurulu ve uzmanlardan oluşan bir birim olarak düzenlenmiştir. Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimi Kurulu Rektör tarafından görevlendirilen onbir üyeden oluşmaktadır.

Birim Kurulunun görevleri, cinsel taciz, cinsel saldırı, cinsel istismar ve misilleme iddialarını incelemek; şikâyetçinin talebi halinde, şikâyetçi ve hakkında şikâyette bulunulan kişi arasında onarıcı adalete ilişkin girişimlerde bulunmak; cinsel taciz konularında soruşturmacılara ve ilgili idari birimlere bilirkişi desteği sunmak; ağır taciz durumlarıyla ilgili acil tedbirleri almak için yetkili organlarla işbirliği yapmak; üniversitede cinsel tacize ve cinsel saldırıya karşı farkındalık yaratmak için eğitim, tanıtım ve benzeri çalışmaları düzenlemek ve yayınlar yapmak olarak belirlenmiştir.

II. KAPSAM

Belgede yer alan hükümler tüm Üniversite bileşenlerini kapsar. Bu düzenleme, yer ve zaman sınırlaması olmaksızın, üniversite öğrencileri ve personelinin, kampüslerde çalışan özel kişi ve işletme personelinin, “iş ve eğitim, öğretim ilişkileri nedeniyle” bir arada bulundukları bütün durumlara uygulanır. Düzenleme, üniversite içinde meydana gelen olaylar ve üniversite bileşenleri arasında dışarıda meydana gelen ancak üniversite ortamına taşınan ya da akademik yaşama ve çalışma ortamına etkisi olan eylemleri kapsar.

Bu politika belgesiyle Üniversite, tüm cinsel taciz ve saldırı iddialarını değerlendirmeyi, soruşturmanın düzgün işleyişi ve/veya şikâyetçinin korunmasının gerektirdiği durumlarda ilgili mevzuata uygun olarak idari tedbirler almayı taahhüt eder; özellikle

1) Sözkonusu istenmeyen cinsel tavır ve yaklaşımlar, aralarında bir kurumsal hiyerarşi olan ve güç asimetrisi bulunan kişiler arasında meydana geldiği ve bu durumun tacize uğrayan kişinin öğrenim durumunu, akademik veya idari kariyerini, istihdam durumunu olumsuz şekilde etkilediği,

2) istenmeyen cinsel yaklaşımlar bir ödüllendirme veya misilleme, intikam alma aracı olarak kullanıldığı; sıklığı veya ağırlığı nedeniyle bazı cinsel içerikli yaklaşımların, kişinin öğrenim ya da çalışma ortamını ciddi şekilde bozduğu, düşmanca, aşağılayıcı ve saldırgan bir ortam yarattığı

durumlarda ivedi ve aktif davranır.

III. TANIMLAR

A. Cinsel Taciz

Cinsel taciz kişiyle vücut teması bulunmadan yapılan ve rızaya dayalı olmayan, cinsel içerikli söz, tavır veya diğer davranış biçimlerini içerir.

Olayın gerçekleştiği ortama ve “bağlam”a göre, ısrarla tekrarlanan eylemler ya da bir tek eylem cinsel taciz olarak değerlendirilebilir. “Süreklilik” önkoşul değildir.

Cinsel taciz, taciz niteliğindeki hareketlerin yoğunluğuna ve niteliğine göre; basit taciz, sürekli taciz ve ağır taciz olmak üzere üçe ayrılır. Bu listeyle sınırlı olmamakla birlikte, aşağıdaki örnekler belirtilen cinsel taciz türlerini oluşturabilir:

1) Basit taciz: Tehdit, şantaj ya da hakaret unsuru taşımayan, ancak rahatsız edici, istenilmeyen ortamları yaratan hareketlerdir. Örneğin, laf atmak, cinsel içerikli şaka yapmak ve iltifatlarda bulunmak ya da argo sözcükler kullanmak, flört etmek için olağanın ötesinde ısrarcı davranışlarda bulunmak, pornografik materyal ile rahatsız etmek, kişinin cinsel yaşamıyla ilgili sorular sormak veya dedikodu üretmek.

2) Sürekli Taciz: Basit tacizin, uyarılara rağmen sürekli yapılması halinde söz konusu olur.

3) Ağır Taciz: Tehdit, şantaj ya da hakaret ve benzeri fiillerle ortaya çıkan ve kişinin davranışlarını kontrol etmeye yönelik hareketlerdir. Kişinin mesleki ya da akademik otorite konumunu suistimal etmesiyle ilgili olabileceği gibi, eşit statüde olanlar arasında da ağır taciz durumları gerçekleşebilir. Cinsel içerikli teklife uymadığı durumlarda kişinin öğrencilik, akademik ya da iş hayatıyla ilgili bedeller ödeyeceğinin, uyduğu takdirde ise hak etmediği kazançlar sağlanacağının açık olarak söylendiği veya ima yoluyla belirtildiği durumlarda söz konusu olur.

B. Cinsel Saldırı

Cinsel saldırı, rızaya dayalı olmayan cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığının ihlal edilmesidir. Cinsel saldırı iki biçimde ortaya çıkabilir:

İlk şeklinde, cinsel saldırı cinsel birleşme olmadan kişinin vücut dokunulmazlığının ihlali şeklinde gerçekleşir. Bu tür cinsel saldırı örnekleri arasında; durumun özelliklerine göre sarılmak, ellemek, okşamak, dokunmak sayılabilir.

İkinci tür cinsel saldırıda ise kişinin vücut dokunulmazlığının vücuda cinsel organ veya sair bir cisim sokulmasıyla ihlal edilmesi söz konusudur.

C. Cinsel İstismar

18 yaşından küçüklere karşı gerçekleştirilen cinsel saldırı ve cinsel taciz eylemleri “çocuğun cinsel istismarı” olarak değerlendirilir.

Ç. Misilleme

Cinsel veya duygusal amaçlı girişim ve teklifleri reddetmesi ya da tacize uğradığını düşünerek şikâyet etme yoluna gitmek istemesi/gitmesi nedeniyle, örtülü olarak veya açıkça kişinin iş veya eğitim yaşamının intikam amacıyla zorlaştırılması da bir taciz türü olarak değerlendirilir.

IV. ONARICI ADALET

Onarıcı adalet mağdurun ihtiyaçlarını tam olarak anlamaya yönelik olup, bulunacak çözümlere mağdurun yanında çevresi ve tacizde bulunduğu iddia edilen kişi ve onun çevresini de sürece dahil ederek ulaşılmasını hedefler. Bu tür çözüm yolları, durumun özelliğine göre Birim Kurulu tarafından şikâyetçiye tavsiye edilebilir. Ancak bu tür çözüm yolları, disiplin ve ceza soruşturması veya diğer hukuksal başvuru yolları üzerinde zamanaşımının durması ya da kesilmesi sonucunu doğurmayan, mevcut başvuru imkânlarına alternatif ya da bu yollara başvurmanın önkoşulu niteliğinde olmayan Üniversite içi bir çözüm yolu olarak öngörülmektedir. Onarıcı adalet, kesinlikle arabuluculuk veya uzlaştırma demek değildir.

V.İLKELER

1. Gizlilik İlkesi

Üniversite, cinsel taciz iddialarının ele alınmasında tüm aşamalarda başvuru sahibi kişi ve şikâyet edilen kişinin özel hayatlarının gizliliği ilkesine uygun davranacaktır. Gizlilik ilkesi, özellikle cinsel taciz iddialarının, ihtilaf halindeki kişilerin özel yaşamlarıyla ilgili ayrıntıların sosyal ortama taşınmadan çözüme kavuşturulabilmesi açısından da önem taşımaktadır.

2. Özen Gösterme İlkesi

Üniversite, cinsel taciz iddiaları karşısında, tacize uğrayanın tekrar mağdur edilmesine yol açabilecek ve tarafların insan onurunu zedeleyebilecek her türlü davranıştan kaçınmak ve bu tür davranışların ortaya çıkmasını önlemek hususlarında dikkat ve özeni gösterir. Özellikle cinsel taciz ve saldırı iddialarıyla ilgili başvuru sürecinde bu ilke, mağdurun tekrar mağdur edilmemesini sağlamaya yöneliktir.

3. Güven İlkesi

Üniversite, gizlilik ve özen gösterme ilkelerine riayet ederek, tarafların güven duygusunu zedelemeyecek şekilde davranacaktır.

VI. BEYAN VE DELLİLENDİRME

Cinsel taciz çoğu zaman iki kişi arasında geçen ve kanıtlaması zor olan bir olgudur ki bu durum, tacize uğrayanları suskun kalmaya itmekte ve dolayısıyla tacize uygun bir ortam yaratmaktadır. Bu belgeyle getirilen önleme mekanizmaları, açık kanıtların olmadığı durumlarda da tacizin doğasına, olayın bağlamına ve kişilere dair daha bütünsel bir akıl yürütmeyle olayın niteliğini anlama ilkesiyle işleyecektir. Ancak idari ve adli soruşturma süreçlerinde delillerin yetersiz olması nedeniyle oluşacak şüphe, sanık lehine yorumlandığından tacize uğrayan kişilerin soruşturmada delil olarak kullanılabilecek değişik türden materyalleri hukuka uygun olmak koşuluyla toplama ve saklama konusunda hassas davranmaları önemlidir.

Kasıtlı Yanlış Beyanlar

Birime yapılan başvurular sonrası işletilen süreçte iddia sahibinin kasıtlı olarak yalan söylediğinin ve yanlış beyanlarda bulunduğunun hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin olarak anlaşıldığı durumlarda disiplin yaptırımı uygulanacaktır. Bu politika belgesi, üniversitenin tüm bileşenlerini cinsel taciz iddiaları üzerinden duygusal ve diğer kişisel hesaplaşmaların görülmemesi konusunda uyarır.

VI. CİNSEL TACİZE MARUZ KALDIĞINI DÜŞÜNEN KİŞİNİN ALABİLECEĞİ ÖNLEMLER

1) Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Politika Belgesi ve Destek Birimi Yönergesini okumak

2) Cinsel tacize açık olabileceğini düşündüğü durum ve kişilerden uzak durmak

3) Davranışın hoş karşılanmadığı konusunda kişiyi açık bir şekilde uyarmak, istemediği cinsel yakınlaşmalar konusunda açıkça “hayır” demek

4) Rahatsız edici bir davranışta bulunan kişiye bu davranışına son vermezse resmi girişimde bulunacağını bildirmek

5) İlk andan itibaren, soruşturmada delil olarak kullanılabilecek ne tür materyal varsa toplamak, olaylara dair kayıt tutmak, delilleri saklamak, ve olayı yakın kişilerle paylaşmak

6) Destek almak ve haklarını öğrenmek maksadıyla Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimine başvurmak

7) Akademik danışmana, üniversitenin idari makamlarına başvurmak

8) Önleme ve korunma için emniyet birimlerine veya savcılığa başvurmak.

VII. CİNSEL SALDIRIYA MARUZ KALDIĞINI DÜŞÜNEN KİŞİNİN ALABİLECEĞİ ÖNLEMLER

1) Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Politika Belgesi ve Destek Birimi Yönergesini okumak

2) Cinsel saldırıya açık olabileceğini düşündüğü durumlardan, mekanlardan ve kişilerden uzak durmak

3) Davranışın hoş karşılanmadığı konusunda kişiyi açık bir şekilde uyarmak, devam etmesi durumunda da davranışına son vermezse resmi girişimde bulunulacağını bildirmek

4) İlk andan itibaren, soruşturmada delil olarak kullanılabilecek ne tür materyal varsa toplamak, olaylara dair kayıt tutmak, delilleri saklamak, ve olayı yakın kişilerle paylaşmak

5) Destek almak ve haklarını öğrenmek maksadıyla Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimine başvurmak

6) Akademik danışmana, üniversitenin idari makamlarına başvurmak

7) Önleme ve korunma için emniyet birimlerine veya savcılığa başvurmak.

VIII. RAHATSIZ EDİCİ DAVRANIŞLARDA BULUNDUĞUNU FARKEDEN KİŞİYE ÖNERİLER

1) Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Politika Belgesi ve Destek Birimi Yönergesini okumak

2) Başkalarının istek, rıza, tutum ve sözlü ifadeleri konusunda duyarlı davranmak ve cinsel yaklaşımlarda karşı tarafın rızasının olup olmadığı konusunda emin olmadan ilerlememek

3) Davranışın rahatsız edici olduğunu fark eder etmez özür dilemek, oluşan rahatsızlığı önemsiz saymamak veya görmezden gelmemek

4) Benzer davranışlardan veya davranışıyla rahatsız ettiğini düşündüğü kişiyi tedirgin edecek tavırlardan uzak durmak

5) Rahatsız olan kişinin üstü konumundaysa veya aralarında herhangi bir tür hiyerarşi ilişkisi varsa o kişiyle ilgili yetkilerini başka birine devretmek, danışmanlığını üstlenmemek

6) Bilgi almak için Cinsel Tacize ve Cinsel Saldırıya Karşı Destek Birimi’ne başvurmak.

Bu Belge ile Ankara Üniversitesi,

yukarıda açıklanan amaç, ilke ve öneriler çerçevesinde, Üniversite bileşenlerinin cinsel taciz ve cinsel saldırı konusunda farkındalığının artması ve bu tür olayların engellenmesi için çaba göstermeye, bu tür iddialar ve şikâyetler söz konusu olduğunda etkin bir soruşturma ve yaptırım mekanizması işletmeye hazır olduğunu,

kamuoyuna duyurur.

26 Mart – Hukuk Takvimi

0
26 Mart – Hukuk Takvimi

</tr>

922 Hallac-ı Mansur (Doğumu: 26 Mart 858) egemen dini görüşe karşı düşüncelerinden vazgeçmediği için işkenceyle öldürüldü.
1849 İlk Türkçe dergi olan Vekayi-i Tıbbiye yayına başladı.
1850 Amerikalı hukukçu ve sosyalist yazar Edward Bellamy (Ölümü: 22 Mayıs 1898) Hukuk eğitimi gördü ancak hiç avukatlık yapmadı. Kısa bir süre New York Post‘un kadrosunda görev yaptı. 1888’de Geriye Bakış(2000’den 1887’ye) isimli kitabını yayınladı. Geriye Bakmak, 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanan ticari açıdan en başarılı kitaplardan biri oldu ve özellikle, dünyaya yabancılaşmış bir aydın kuşağına hitap etti.
1893 İtalyan hukukçu, siyaset adamı ve komünist önder Palmiro Togliatti, doğdu.  (Ölümü: 21 Ağustos 1964) Torino Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. Torino‘da öğretmenlik yaptı. 1919’da L’Ordine nuovo dergisini çıkaranlar arasında yer aldı. Nisan 1924’te Komünist Parti Merkez Komitesi üyesi oldu. Devrime ulaşmada şiddet yöntemi yerine, İtalya‘ya özgü, barışçıl bir yol geliştirmeye çalıştı.  II. Dünya Savaşı sırasında radyo konuşmaları yaparak faşist yönetimi destekleyen kitleleri direniş hareketine katılmaya çağırdı. 4 Temmuz 1948’de genç bir faşist eylemcinin saldırısına uğrayarak ağır biçimde yaralandı. 1927-1964 yılları arasında İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri olarak görev yaptı. Yaklaşık 40 yıl yöneticiliğini yaptığı İtalyan Komünist Partisi‘ni (PCI) Batı Avrupa‘nın en büyük komünist partisi durumuna getirdi.

Palmiro Togliatti
1922 Paris’te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanları, İstanbul, Ankara ve Atina Hükümetlerine mütareke şartlarını içeren bir nota verdi.
1926 Alman şansölyesi ve Avukat Konstantin Fehrenbach yaşamını yitirdi. (Doğumu: 11 Ocak 1852)  1918’de imparatorluk Almanya’sının son Reichstag’ına başkan oldu. Weimar Cumhuriyeti’nde 1920 ile 1921 yılları arasında 13. şansölye olarak görev yaptı.1923’te Antisemitizmi Savunma Derneği’nde başkan yardımcısı olarak görev yaptı. 26 Mart 1926’da, 74 yaşında iken  avukatlık yaptığı Freiburg’da yaşamını yitirdi.

Konstantin Fehrenbac
1931 Türkiye’de Ölçüler Kanunu’nun kabul edilmesiyle; okka, endaze gibi eski ölçülerin yerine  gram,  metre, litre gibi yeni ölçülerin kullanılması öngörüldü.
1934 Birleşik Krallık’ta(İngiltere) motorlu taşıt kullanacak kişilere ehliyet sınavı şart getirildi.
1935 Hukukçu ve yayıncı Erdal Öz doğdu. (Ölümü: 6 Mayıs 2006) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Türk Dil Kurumu’nun yayın kolunda görev aldı. Türk Sinematek Derneği’nin Ankara şubesinde çalıştı. 12 Mart 1971 muhtırası sonrasındaki zulüm döneminde üç kez tutuklandı. Yargılama sonucu beraat etti ve aklandı. Tutuklu olduğu sürede Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan gibi devrimci gençlerle tanıştı ve onların öykülerini yazdı. Cem Yayınevi’nin çocuk kitapları dizisini yönetti. 1981 yılında Can Yayınları’nı kurdu. 1995 yılında Yaşar Kemal ile beraber Devlet Güvenlik Mahkemesi‘nde yargılandı. 12 Mart döneminde hukuk dışı uygulamalarla karşılaşan tutukluların yaşamlarından yalın kesitler verdi.
1935 Hukukçu ve Filistin devlet başkanı Mahmud Abbas doğdu. Şam Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü.  Filistin Kurtuluş Örgütü’nün yöneticileri arasında yer aldı. 1990’da Oslo Sözleşmeleri’ne aktif olarak katıldı. 1996’da Filistin Kurtuluş Örgütü genel sekreteri ve Arafat’ın resmi olmayan sözcüsü oldu. 2004’de Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanı oldu. 2005’de Filistin Ulusal Yönetimi Başkanıyken 2. Filistin Devlet Başkanı olarak seçildi.
1945 Britanyalı avukat ve siyasetçi David Lloyd George  yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Ocak 1863) Porthmadog’daki bir avukat firmasında çalıştı ve hukuk sınavında Onur Derecesi alarak 1884’te baroya kabul edildi. 1885’te kendi ofisini kurdu. 1890’da parlamentoya girdi.  1908’de maliye bakanı oldu. İngiltere’de sosyal güvenlik sisteminin kurulmasında baş rol oynadı. İşçi haklarını savundu. Lordlar Kamarası’nın ayrıcalıklarına karşı mücadele ederek aristokrasinin İngiliz siyasetindeki ağırlığının azaltılmasını sağladı. 1916-1922 arasında başbakan olarak görev yaptı. Liberal Parti’den seçilen son başbakandı. I. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın yeniden şekillenmesinde önemli oynadı. Birçok  avukat başbakan olmasına rağmen, bugüne kadar hukuk ofisini elinde tutan tek başbakandı.

David Lloyd George
1959 Akhisar’da çıkan İbret gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürü Mustafa Deral,  yayın yoluyla hakaret suçlaması ile 10 ay hapis cezasına  mahkum oldu.
1963 1960 İhtilali sonrası yargılanarak cezaevine konulan eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın cezaevinden tahliye edilmesini protesto eden gençler ile Adalet Partililer arasında İstiklal Caddesi’nde çatışma çıktı.
1970 ILO 99 No’lu Asgari Ücret Tespit Mekanizması (Tarım) Sözleşmesi, 6 Haziran 1951 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edildi, 30 Nisan 1969 tarihli ve 1168 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 26 Mart 1970 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1971 Doğu Pakistan, Bangladeş’in oluşumuna yönelik olarak Pakistan’dan bağımsızlığını ilan etti.
1971 Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın, 12 Mart muhtırasıyla istifa eden Süleyman Demirel’in yerine Başbakanlığa atanan Nihat Erim’in yeni kabinesini onaylaması ile Profesör Türkan Akyol ilk kez bir kadın bakan olarak atandı.

Türkiye’nin ilk kadın bakanı Türkan Akyol
1971 Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nu Anayasa’ya aykırı bularak iptal eden Anayasa Mahkemesi, iptal gerekçesini açıkladı: ”Bir eğitim kurumunun kazanç amacı gütmesi sosyal devlet amacıyla bağdaştırılamaz. Bu duruma izin veren hiç bir kural Anayasa’da yer almış değildir.”
1976 Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ile ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Washington’da Savunma İşbirliği Anlaşması’nı imzaladı.
1979 Enver Sedat, Menahem Begin, ve Jimmy Carter, Vaşington, DC’de İsrail-Mısır Barış Antlaşmasını imzaladılar.
1979 Sol Yayınları sahibi ve yöneticisi Muzaffer Erdost, 15 gün önce evinde yapılan aramada tabanca ve mermiler bulunduğu gerekçesiyle Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde yapılan ilk duruşmada tutuklanarak Mamak Cezaevi’ne konuldu.
1979  10 Şubat’ta Sıkıyönetim Komutanlığı’nca 13 Mart’a kadar yurda dönme çağrısı yapılan ve aksi halde vatandaşlıktan çıkarılacağı ilan edilen Cem Karaca, Türkiye’nin Federal Almanya’daki Bonn Büyükelçiliği’ne başvurarak hakkındaki bu kararın gözden geçirilmesini talep etti.
1979 Sosyal Güvenlik Eski Bakanı Hilmi İşgüzar ve 15 sanığın Yüce Divan’da yargılaması başladı.
1986 Yurtdışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti  vatandaşlarına gümrük kapılarında oy kullanma hakkı tanıyan düzenleme Mecliste kabul edildi.
1995 Schengen Anlaşması yürürlüğe girdi.

Shengen Vizesi
 1995 21 Ocakta gözaltına alındığı bildirilen Hasan Ocak’ın 26 Martta öldürüldüğü bildirildi. Cenazesi, aylar süren kampanya sonrasında 17 Mayıs 1995’te Kimsesizler Mezarlığı’nda bulundu.
 1996 23 Mart’taki DTCF işgalinin ardından gözaltına alınan ve 10 savcı tarafından 7 saat süreyle sorgulanan 270 öğrenciden 26’sı tutuklandı, 244’ü tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı
1998  Şişli eski Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk hakkında, yolsuzluk iddiaları nedeniyle gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı.
1999 Görevden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 ay 10 günlük hapis cezasını çekmek üzere Kırklareli/ Pınarhisar Cezaevi’ne gönderildi.
1999 Michigan’da bir mahkeme jürisi, “Dr. Ölüm” filmi ile de bilinen Dr. Jack Kevorkian’ı ölümcül bir hastayı iğne yaparak öldürmekten (ötanazi) suçlu buldu.

Dr. Ölüm – You Don’t Know Jack
 2002  TBMM Genel Kurulu’nda, AB’ye uyum çerçevesinde hazırlanan ve sekiz yasada değişiklik yapan dokuz maddelik yasa tasarısı kabul edildi.
2006 Yazdığı makalede Kürdistan Demokrat Partisi’nin lideri ve Kürt bölgesinin başkanı Mesud Barzani’yi gücünü kötüye kullanmakla ve Rus casusu olmakla suçlayan Kürt kökenli Avusturyalı yazar Kemal Kerim Kadir, Erbil’de 1,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kerim Aralık 2005’te 30 yıl hapis cezası almış, uluslararası baskı sonucu yeniden yargılanmıştı.
2006 İskoçya’da kamusal alanlarda sigara içmek yasaklandı.
2007 Kosova Anayasası, 26 Mart 2007 tarihinde Kosova’nın uluslararası statüsü için hazırlanan ve Nobel Barış Ödülü kazanan Martti Oiva Kalevi Ahtisaari tarafından önerilerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Ahtisaari planı (The Comprehensive Proposal for the Kosovo Status Settlement-Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması) çerçevesinde hazırlandı.

2010- Rusya’da savcılar Adolf Hitler’in 1924-1925 yıllarında kaleme aldığı “Kavgam” (Mein Kampf) adlı yarı otobiyografik kitabını aşırı sağ politikalarla mücadele çerçevesinde zararlı yayın olarak değerlendirerek yasakladı.

2010 Adolf Hitler’in 1924-1925 yıllarında kaleme aldığı “Kavgam” (Mein Kampf) adlı yarı otobiyografik kitap, aşırı sağ politikalarla mücadele çerçevesinde zararlı yayın olarak değerlendirerek Rusya’da yasaklandı.
 

2013

Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşları Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliği, sağlık hizmetlerinin Türkiye genelinde etkin ve verimli olarak yürütülebilmesi için; görev yapan sağlık hizmetleri personellerinin atama ve yer değiştirmelerine ilişkin usul ve esasları düzenlemek için hazırlanarak Resmi Gazetenin 26 Mart 2013 tarihli sayısında yayınlandı.

26 Mart – Hukuk Takvimi

Hukuk ve Felsefe Dergileri

0
hukuk alanındaki dergiler

Hukuk ve Felsefe Dergileri yayın konusu, yayıncı kuruluş hakkında bilgiler, dergi yayın ilkeleri ve dergi künyesi ile birlikte listelenmektedir.

Adalet Dergisi

Adli Bilimler Dergisi
Adli Psikiyatri Dergisi

Adli Tıp Bülteni

 Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
 Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Aydın Barosu Dergisi
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi
Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

Birikim Dergisi

Cogito Dergisi

Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Ceza Hukuku Dergisi
Çukurova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Cüppe Hukuk Dergisi
Deniz Ticareti Dergisi
Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ DERGİSİ
Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Fasikül Hukuk Dergisi

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of Philosophy

Felsefi Düşün Dergisi

Feniks – ‎Felsefi Kültürel Hümanis Dergi 

Güncel Hukuk Dergisi

Hasan Kalyoncu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Hukab-Hukuk Adamları Birliği Dergisi

Hukuk Defterleri Dergisi

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA)

Hukuk Köprüsü
HUKUK ve İKTİSAT ARAŞTIRMALARI DERGİSİ
Hukuk ve Toplum Dergisi

İndigo Dergisi

İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi
İstanbul Barosu Dergisi

İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası

Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
KTO Karatay Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

Küresel Bakış Çeviri Hukuk Dergisi

Legal Hukuk Dergisi
Legal Mali Hukuk Dergisi
Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuki Araştırmalar Dergisi

Ombudsman Akademik Dergisi

Rekabet Dergisi

Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
Sayıştay Dergisi

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

Sosyal Hukuk Dergisi

Temâşâ Felsefe Dergisi

Terazi Hukuk Dergisi

Tıp Etiği ve Tıp Hukuku

Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları Dergisi

Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi

Türkiye Barolar Birliği Dergisi

Türk İdare Dergisi

Türkiye’de Yayınlanmış Hukuk, Felsefe ve Düşünce Dergileri

Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi

Yasama Derneği Dergisi

 

İnsan Hakları Gündemi Derneği

0

İnsan Hakları Gündemi Derneği(Human Rights Agenda Association-İHGD), Türkiye’de ve uluslararası alanda insan hakları faaliyet, yürütmek üzere, 2003 yılında İzmir ilinde kurulmuştur. 2019 yılı itibari ile Yönetim Kurulu, Özlem Yılmaz (Başkan), Zahide Beydağ Tıraş Öneri (Genel Sekreter), Veli Acu (Sayman), Ruken Arslan (Üye) ve Dilancan Ateş(Üye)’ten oluşmaktadır.

Derneğin Kuruluş Amacı 

Demokrasi, insan hakları, ayrımcılık, azınlık hakları, mülteci hukuku, vicdani ret, işkence ve kötü muamele, adil yargılanma hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü derneğin çalışma alanlarındandır.

İnsan haklarının her türlü siyasi ideoloji ve dünya görüşünün üzerinde bir değer olduğunu kabul eden İHGD, hakların ilerletilmesinin ancak sorunların kaynağına ilişkin gerçek bir kavrayışın geliştirilmesi ve somut çözüm önerilerinin uygun taktik ve stratejiler kullanılarak hayata geçirilmesiyle mümkün olabileceğine inanmaktadır.

Her türlü şiddeti kategorik olarak reddeden İHGD, hak ihlallerinin temel failinin devletler olduğunun bilincinde olmakla birlikte, silahlı muhalif gruplar tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlallerine de eşit derecede karşı durmaktadır. Failini ya da mağdurunu dikkate almaksızın tüm hak ihlallerini hedef alan İHGD, bağımsız ve tarafsız duruşuyla kamu vicdanını hak ihlallerine duyarlı kılacak, toplumun örnek alabileceği bir model oluşturmayı amaçlamaktadır.

Çalışma Alanları ve Yöntemleri

  • İHGD tüm insan hakları kategorilerini kendi çalışma alanı içinde görmekle birlikte, dönemsel olarak belli haklar ve ihlaller üzerinde yoğunlaşacaktır.
  • İHGD, İşkence, İfade özgürlüğü v.d gibi Türkiye’nin kâdim insan hakları sorunlarının yanı sıra Azınlık hakları, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi Türkiye için nispeten yeni konuları da çalışma alanı içinde görmektedir.
  • Sorunları evrensel insan hakları değerleri açısından ele alıp kendi çözüm önerilerini içeren tematik raporlar hazırlayan İHGD, raporlarını Türkiye’nin tarafı bulunduğu uluslararası yapılara sunmanın yanı sıra, Türk hükümetleri nezrinde de lobi faaliyeti yürütecektir.
  • Türkiye’de mevcut insan hakları örgütleriyle yakın bir dayanışma içinde olan İHGD, gerek kendisinin kuracağı ve gerekse kurulmuş bulunan koalisyonlara katılmak suretiyle insan hakları aktivizminin güçlenmesi için diğer örgütlerle deneyim ve görüş alış verişi içinde olacaktır.
  • İHGD ürettiği taktik ve stratejileri gerek Türkiye’de gerekse başka ülkelerde faaliyet gösteren örgütlerle paylaşarak tecrübelerin ortaklaşmasını sağlayacaktır.
  • İHGD hazırlayacağı eğitim programlarıyla, insan hakları alanındaki yeni gelişmeleri Türkiye’de ve diğer ülkelerdeki insan hakları savunucularının bilgi ve değerlendirmesine sunacaktır.

Genel merkezi Ankara’da olan derneğin İzmir ve Diyarbakır’da iki temsilciliği bulunmaktadır.

İnsan Hakları Gündemi Derneği İletişim
Alsancak Mah. 1456 Sokak Yaşar Apt.
No: 92/3 Konak / İZMİR
posta@rightsagenda.org
0552 343 63 30

Hüseyin Ragıp Baydur

0

Hüseyin Ragıp Baydur,  1890 yılında adliye görevlisi Mehmet Galip Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. 1909’da İzmir İdadisi’ni birincilikle bitirdi. Yaklaşık bir yıl Sakız Adası Sancağı Maarif Müfettişliği’nde çalıştı.

1913 yılında Türk Ocakları(Halkevleri) Genel Sekreteri oldu.

1914 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi(Mektebi Hukuk)’nden mezun oldu.

Türklük adlı bir kitap yazdı.

Öğretmenler için “Türkçe’nin Usulü Tedrisi”, “Kitabet, Ezber ve İnşa Dersleri” adlı eserleri kaleme aldı.

1917-1918 yıllarında Kadıköy Sultanisi Müdürü iken “Muallim” adlı bir dergi çıkardı.

Hüseyin Ragıp Bey, 1 Nisan 1918’de Avrupa Talebe Müfettişliği’ne atandı. Görevde kaldığı on bir aylık sürede Almanya, Avusturya ve Macaristan’daki Türk öğrencilerin teftiş işleri ile ilgilendi. Mondros Ateşkes Antlaşmasının ardından ülke ile bağlantıları kesilen 1500 civarındaki öğrenciyi kurtarmak için çabaladı.

Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal Paşa tarafından Hakimiyet-i Milliye gazetesinin başına getirildi. Gazetenin günlük olarak çıkmasını sağladı ve başyazarlık görevini yürüttü.

20 Ocak 1921’de imzalanan Türk- Fransız Antlaşması üzerine, Ankara Hükûmeti’ni temsilen Paris’e başkatip olarak atandı ve diplomasi mesleğine girdi. Paris’te iken “Mustafa Kemal ve Türk Milli Hareketi” adlı bir kitap yazdı. Bu kitap Milli Mücadele hareketini Avrupa’ya anlatan ilk kitap oldu. Diplomasi alanına girdikten sonra 34 yıl boyunca çeşitli görevlere getirildi ve farklı başkentlerde büyükelçi olarak Türkiye’yi temsil etti. Moskova, Roma, Washington ve Londra Büyükelçisi olarak görev yaptı. Türkiye Cumhuriyeti ile İtalya arasında imzalanan Ticaret Anlaşmasına imza koyan heyetin başkanı olarak görev yaptı.

27 Şubat 1955 tarihinde yaşama veda etti. 

Ankara İstiklal Mahkemesi üyesi, Türk Dil Kurumu Başkanı, Eski Aydın milletvekili ve Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip‘in ağabeyidir.

Türkçe’nin Usulü Tedrisi

Hukukçulara ve Topluma Çağrımdır / Vedat Ahsen Coşar

0

Vedat Ahsen Coşar: Tüm toplumu insan onuruna sahip çıkmaya davet ediyorum!

Biz hukukçuyuz, biz avukatız!

Hukukun en temel amacı adaleti gerçekleştirmektir. Adaleti sağlamak, geçmişten bu güne, insanlığın en büyük ideallerinden biri olmuştur. Hem kendi ülkemizde hem de dünyada, adaleti gerçekleştirmek biz hukukçuların ve avukatların en büyük görevidir. Bizler hukukçu olarak, hem kendi yönetimlerimizi, hem de diğer ülkelerin yönetimlerini, her türlü tasarruflarında ve uygulamalarında, ulusal ve uluslararası ilişkilerinde ahlaklı ve adaletli davranmaya davet etmek zorundayız.

Adaleti tam anlamıyla gerçekleştirmek için, sadece etkili başvuru ve adil yargılanma haklarını şeklen tanımak yeterli değildir. Bunları etkili kılmak, bu amaçla adalete erişimi sağlamak ve kolaylaştırmak, bu anlayış üzerine kurulu olan bir hukuk devletini inşa etmek, hakkı düzenleyen, koruyan, teslim eden bağımsız ve tarafsız bir yargı gücünü tesis etmek zorunludur.

Biz hukukçuların ve avukatların tarihi, insan hakları mücadelesi ile geçmiştir. Hukuk sahasında, dünden bugüne değişen hiçbir şey yoktur, hepimiz dün olduğu gibi bugün de aynı onurlu mücadelenin içerisindeyiz. İnsan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler, yirminci yüzyılla birlikte egemen retoriğin önemli ve vazgeçilmez parçası haline gelmiştir. Getirilen her yeni düzenlemenin, bireyleri pasif alıcılar olmaktan çıkararak değişimin aktif özneleri olarak görmesi, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin artırılması, insan haklarının evrensel düzeyde kabul edilmesi ve güvence altına alınması gerekmektedir.

Hukukçu ve avukat olarak biz, hukuk düzeninin doğasını, işlevini, mantığını, amacını ve çalışma şeklini anlamanın önemli bir kültürel değer olduğunu biliriz. Esasen kendi toplumumuzun ve uluslararası toplumun değerini anlamak ve kavramak da bunları anlamış ve içselleştirmiş olmayı gerektirir. Diğer toplumlarla ve devletlerle iletişimde bulunmayı reddeden, başkaca toplumlar ve devletlerle sağlıklı ve barışçıl ilişkiler kuramayan devletler ve toplumlar depresif, saldırgan, hasta ve mutsuz olurlar.

Hiçbir devlet ve toplum için, başka toplumlardan ve devletlerden yalıtılmış bir dünya yoktur ve böyle bir yalıtılma ve yalnızlık, hiçbir devlet ve toplum için değerli bir yalnızlık değildir.

Ahlak, hem kişiler ve hem de toplumlar için vazgeçilmez bir değerdir. Ahlak olmadan ne kişiler, ne de toplumlar yaşayamaz. Ahlak kişiler ve toplumlar için olduğu kadar hukuk için de önemli ve gereklidir. Ahlak, sadece hukukun içeriğini değil, yönetimini de etkilemektedir. O nedenle, hukuk ahlaka, ahlak da hukuka bağlıdır. Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin efsanevi başkanlarından Holmes‘un ifadesiyle “Hukuk, ahlaki yaşamımızın tanığı ve dışsal güvencesidir. Onun tarihi, aynı zamanda ırkın ahlaki gelişiminin de tarihidir.”

İnsan hakları, giderek artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görünmemekte, aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem nesnel ve hem de öznel bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

Özgürlük ve eşitliği savunma talep ve hakkı, diğer bütün ahlaki, hukuki ve siyasal taleplerden ve haklardan önce gelir.

Yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, “insanın, insan olarak özündeki onurdan” kaynaklanır. Bu öz, insanın ahlaki doğasıdır.

Başta kendi ülkemiz olmak üzere tüm dünyada, insan hakları standartlarının egemen olduğu bir hukuk düzeninin gerçekleşmesine çalışmamız gerekmektedir.

Amerikalı meslektaşımız Luis Land,Ben Avukatım isimli şiirinde şöyle demektedir: “Kaba gücün yerine merhameti, adaleti, hakkaniyeti biz avukatlar koyduk. İnsanoğluna diğerlerinin hakkına, mülkiyetine, özgürlüğüne saygıyı; Vicdan, ifade ve toplanma özgürlüğünü biz avukatlar öğrettik. On Emre giden yolu biz avukatlar hazırladık. Yunanistan’da kölelerin, Roma ‘da esirlerin özgürlüğü için biz avukatlar savaştık. İnsan Hak ve Özgürlükleri Bildirgesi‘ni biz avukatlar yazdık. Köleleri biz avukatlar savunduk. Kölelikten Kurtuluş Bildirgesini yayımlayan biz avukatlarız. Tüm savaşlarda özgürlük için savaşan biz avukatlarız. Irk, renk, sınıf cinsiyet ya da din ayrımı yapmaksızın insanlığın eşitliği için biz avukatlar çalıştık, biz avukatlar çalışıyoruz.”

Hukukçu ve avukat olarak dünyanın hangi ülkesinden olursak olalım, fark etmez. Biz hukukçuların dili, düşüncesi, duygusu, anlayışı hep aynıdır, kalplerimiz hep aynı heyecanla, aynı çarpıntı ile çalışır.

Tüm hukukçulara çağrım şudur: Hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük ve eşitlik gibi en temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan hakları mücadelesini yaparken, fikren ve ruhen daha zinde, daha güçlü olmak için argümanlarımızı güçlendirmek ve bilgilerimizi yenilemek zorundayız.

Tüm toplumu insan onuruna sahip çıkmaya davet ediyorum.

Avukat Vedat Ahsen Coşar

Vedat Ahsen Coşar

Fihi Ma Fih

Bir Adalet Teorisi

65+ Yaşlı Hakları Derneği

0

65+ Yaşlı Hakları Derneği, 2014 yılı Haziran ayında İstanbul merkezli olarak kurulmuştur. Derneğin amacı, herkes için sağlıklı ve değer gören yaşlılık hakkını farklı kuşaklar ile bir arada desteklemek, yaşlı nüfus için sosyal politikaların geliştirilmesini sağlamak ve yaşlı haklarını savunmaktır.

2021 yılı itibariyle derneğin yönetim kurulu; Başkan, Rümeyza KAZANCIOĞLU, Başkan Yardımcısı Rukiye DEVRES ÜNVER, Genel Sekreter Murat ŞENTÜRK, Muhasip Üyesi Esra KIVRAK, Gülüstü SALUR,  Ferhat BORATAV ve Nazan MOROĞLU’ndan oluşmaktadır. Derneğin üyeleri, profesyonel iş yaşamından kişiler, akademisyenler, iş adamları-kadınları, ev hanımları, emekliler ve farklı sosyal katmanlardan aktivistlerden oluşmaktadır. Dernek tüzüğünde 2021 yılında bir takım değişiklikler yapılmıştır.

65+ YAŞLI HAKLARI DERNEĞİ VİZYON VE MİSYONU

Aratan yaşlı nüfusu ve bu nüfusun gelecekte yaşaması muhtemel zorluklara ilişkin gerçekler 65+ Yaşlı Hakları Derneği’nin kurulmasında etkili olmuştur.

Dernek, vizyonunu “Yaşlılarıyla huzur içinde olan bir toplum yaratmak adına sürdürülebilir, örnek olan modeller geliştirmek ve bu modelleri hayata geçiren öncü kurum olmak” olarak açıklamıştır.

Derneğin misyonu ise, “Herkes için sağlıklı ve değer gören yaşlılık hakkını farklı kuşaklar ile bir arada desteklemek, yaşlı nüfusu için sosyal politikaların geliştirilmesine araştırmalarımızla, öncü/örnek teşkil eden çalışmalarımızla ve başlatacağımız tartışmalarla katkıda bulunmak” olarak açıklanmıştır.

Yaşlı Hakları Derneğinin Çalışma Alanları

  • Yaşlılık ve yaşlı toplumu için sağduyulu ve ileriye dönük  bir planlamayı  içeren yaşlılıkla ilgili bireysel ve toplumsal konularda  Türkiye’deki farkındalığı arttırmak
  • Sağlıklı bir yaşlılığa erişmek için gerekli önlemlere ve bütünsel tıbbın, beslenme, aktif yaşam, maddi ve manevi desteklerin önemi gibi konulara farkındalığı arttırıp yaymak, desteklemek ve öğretmek.
  • Yaşlılar hususunda; ekonomik, politik, sosyal, psikolojik, mekânsal ve diğer konulardaki politika geliştirme çalışmaları için bir kaynak olarak görev yapmak.
  • Yaşlı hakları için farkındalığı artırma ve savunucusu olarak görev yapmak.
  • Yaşlılar için evde (“yerinde”), günlük bakım merkezlerinde,  yatılı kurumlarda  geleneklere ve ihtiyaçlara uygun bakım modelleri geliştirerek  mümkün olan en iyi bakımı desteklemek
  • Yaşlıların hizmetinde olan hem yerel hem uluslararası kaynaklardaki araçlar, materyaller, uzmanlık, bilgi ve diğer kaynaklar için bir aracı kurum görevi yapmak.
  • Hem profesyonel olarak  hem de aile içinde yaşlılara  bakım veren kişilerin   eğitimlerini ev ve kurumlarda sağlama ve desteklemek.
  • Üniversitelerle, yaşlılık konusunda yapılan araştırmalarda ve yaşlılara destek ve bakım için sürdürülebilir alternatifler geliştirmede işbirliği yapmak.
  • Yerel ve merkezi yönetimle ortaklık içinde çalışarak, yaşlı bakımıyla ilgili özel sektör ve diğer sivil toplum kuruluşları için kaynak ve kapasite oluşumunu sağlamak.
  • Benzer misyondaki uluslararası kuruluşlarla işbirliğini kolaylaştırmak.
Derneğin Kurucuları
Alan DUBEN, Ayşe DOĞRUER, Banu CANGÖZ, Bilge RİZVANİ, Deniz İLKİN, Ender BERKER, Ferhat BORATAV, Gonca ARTUNKAL, Gülüstü SALUR, Günay GÖKSU ÖZDOĞAN, Güsel BİLAL, Hale BOLAK BORATAV, İpek İLKKARACAN AJAS, Kaynak SELEKLER, Mehmet ATAKAN, Mehmet Şükrü SEVER, Neşe ÖLÇER, Reşit CANBEYLİ, Rukiye DEVRES ÜNVER, Rümeyza KAZANCIOĞLU, Sevda BEKMAN,  Ufuk AKIN, Yahya LALELİ
İLETİŞİM VE ADRES BİLGİLERİ

Adres: Cumhuriyet Caddesi, No.: 48, Giriş Katı, Elmadağ Şişli, İstanbul / Türkiye

bilgi@yaslihaklaridernegi.org

0 212 343 10 43

23 Mart – Hukuk Takvimi

0
23 Mart – Hukuk Takvimi
1791 1789 Fransız Devrimi sırasında kadın hakları savunucusu olarak öne çıkan Hollandalı kadın hakları savunucusu Etta Palm d’Aelders (Nisan 1743-28 Mart 1799), Gerçeğin Dostları Konfederasyonu olarak bilinen kadın kulüplerini kurdu.
1848 Macaristan, Avusturya’dan bağımsızlığını ilan etti.
1868 Alman hukukçu ve politikacı Dietrich Eckart doğdu. (Ölümü: 26 Aralık 1923) Erlangen’de hukuk eğitimi gördü. Daha sonra Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde tıp okudu. 1891’de şair, oyun yazarı ve gazeteci olmaya karar verdi. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NSDAP) ilk üyelerinden birisi oldu. Hitler’in 3.000 Nazi ile Marienplatz’a darbe yapmak amacı ile yürürken polis ateşine maruz kalıp yaralandığı, 8-9 Kasım 1923 tarihli başarısızlıkla sonuçlanan Birahane Darbesi’nin katılımcılarından biriydi. Bu darbe teşebbüsünden sonra tutuklandı ve Hitler ve diğer parti yetkilileri ile birlikte Landsberg Hapishanesi’ne atıldı. Alkolizm ve morfin bağımlılığıyla birleşen kalp krizi sonucu 26 Aralık 1923’te Berchtesgaden’de öldü. Adolf Hitler, Kavgam isimli kitabının ikinci cildini kendisinden 21 yaş büyük olan Eckart’a ithaf etti. Antisemitist olmadan önce, en çok hayran olduğu iki kişi, her ikisi de Yahudi olan şair Heinrich Heine ve Otto Weininger’dı.

Hukukçu ve Alman Faşizminin kurucusu Hitler’in sıkı bir taraftarı olan Dietrich Eckart
1931 Türk çocuklarının ilk öğrenimlerini Türk okullarında yapmalarını zorunlu kılan kanun kabul edildi. 31 Mart 1931’de Resmi Gazetede yayınlanan “Türkiye’de İlk Tahsillerini Mektepte Yapacak Türk Vatandaşı Çocukların Türk Mekteplerine Girmelerine Dair, 23 Eylül 1911 Tarihli Tedrisat-ı İptidaiye Kanunu’na Müzeyyel Kanun” ile “Türkiye’de ilk tahsillerini yapmak üzere mektebe girecek Türk vatandaşı çocuklar, bundan böyle, bu tahsilleri için ancak Türk mekteplerine girebilirler.” hükmü getirildi.
1946 Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel, Cami Baykut ve Halil Lütfi Dördüncü,  hapis cezasına çarptırıldı. Daha sonra karar, Yargıtayca bozuldu ve gazeteciler serbest bırakıldı.
1950 Soykırım Suçunun İşlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme, 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açıldı. Sözleşme 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye Sözleşmeyi 23 Mart 1950’de onayladı. 5630 Sayılı Onay Kanunu 29 Mart 1950 gün ve 7469 Sayılı Resmi Gazete‘de yayınlandı.
1955

Hakim ve eski Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü.

1956

Portekizli hukukçu ve siyasetçi José Manuel Durão Barroso dünyaya geldi. Cenova Üniversitesi Ekonomik ve Sosyal Bilimler bölümünden mezun oldu ve Lizbon Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü.  Lizbon Üniversitesi ve Georgetown Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalıştı. Lusiad Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler bölüm başkanlığı yaptı. Portekiz’de 1974’te yaşanan Karanfil Devrimi’nde etkin oldu. Angola’da 1990 yılında yaşanan iç savaştan sonra Dışişleri Bakanı olduğu dönemde taraftararası ateşkesi sağladı ve Bicesse Anlaşması’nın yapılmasını sağladı. 1995’te Portekiz Ulusal Meclisi’ne girdi, 1999 yılında partisi PSD’nin başkanı oldu. 2002 ve 2004 tarihleri arasında Portekiz Başbakanı olarak görev yaptı. Başbakan olduktan sonra birçok tartışmalı karara imzasını attı. Portekiz toplumunun karşı çıktığı ABD’nin Irak’ı işgaline destek verdi; kamu harcamalarını kıstı. 2004 yılında oy birliğiyle ile Avrupa Parlamentosu Başkanlığı’na seçildi.

José Manuel Durão Barroso
1958 Polonya akademik sosyolojisinin ve sosyolojide düşünce okulunun kurucusu, Polonyalı filozof ve sosyolog Florian Witold Znaniecki yaşamını yitirdi.  (Doğumu: 15 Ocak 1882)  William I. Thomas ile birlikte, modern çağın temeli olarak kabul edilen Avrupa ve Amerika’da Polonyalı Köylü çalışmasının ortak yazarı olarak uluslararası ün kazandı. Ayrıca hümanist katsayı ve kültürcülük gibi terimleri tanıtarak sosyoloji teorisine büyük katkılarda bulundu. Çalıştığı Adam Mickiewicz Üniversitesi’nde ilk Polonya sosyoloji bölümünü kurdu. Amerikan Sosyoloji Derneği’nin 44. Başkanı seçildi.

Florian Witold Znaniecki
1959 Ankara’da yayınlanan Öncü gazetesi, süresiz olarak kapatıldı.
1972 Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında verilen idam cezalarını onayladı.
1973 Büyük Anadolu Partisi, 4 Kasım 1969 tarihinde İstanbul’da kuruldu. Cumhuriyet Başsavcılığı 11/10/1972 gününde Büyük Anadolu Partisi’nin kapatılması istemiyle dava açtı, 19 Aralık 1972 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı. Kapatma kararının gerekçesi 23 Mart 1973 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı.
1977 Liselerde okutulan “Felsefeye Başlangıç” adlı kitabın yazarı Prof. Nebahat Küyel, Aleviler’i küçük düşürme iddiasıyla yargılandı.
1989 Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi,  22 Mart 1989 tarihinden kabul edildi. Sözleşme, 22 Mart 1989 tarihinde Basel’de, 23 Mart 1989 ila 30 Haziran 1989 tarihleri arasında Bern’de İsviçre Dışişleri Federal Bakanlığı’nda ve 1 Temmuz 1989 ila 22 Mart 1990 tarihleri arasında New York’da Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzaya açık tutuldu, bu güne kadar 183 ülke tarafından kabul edildi.
2008 Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan İlhan Selçuk, savcılık sorgusunun ardından serbest bırakıldı ve yurt dışına çıkışı yasaklandı.
2012 Somalili hukukçu politikacı Abdullahi Yusuf Ahmed yaşamını yitirdi. (Doğumu: 15 Aralık 1934) Somali Ulusal Üniversitesi’nde Hukuk okudu. Askeri çalışmalar için yurtdışına taşındı. Eski Sovyetler Birliği’nde Frunze Harp Okulu’nda Askeri Topoğrafya dalında derece elde etti ve İtalya’da ek askeri eğitim aldı. 1997’de kurulan Somali Ulusal Kurtuluş Konseyi’nin eş başkanı olarak görev yaptı. 23 Temmuz 1998’de, tek kamaralı Yaşlılar Konseyi tarafından Puntland’ın ilk Başkanı olarak atandı. 2011’de, anılarını anlatan, Mücadele ve Komplo başlıklı kitabını yayınladı.
2013 İklim Değişikliği Tehdidine Karşı İstanbul Manifestosu; “Gezegen Elden gidiyor, buna razı olamayız” başlığı altında, ev sahipliğini Mercator-İPM Kıdemli Araştırmacısı Ömer Madra’nın yaptığı davetle, 23 Mart 2013’te ilan edildi.

Açık Radyo Kurucusu Ömer Madra
2014

Hukukçu ve Başbakan Adolfo Suárez González yaşamını yitirdi. (Doğumu: 25 Eylül 1932) Salamanca Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Madrid Üniversitesi‘nden doktora aldı. Ulusal radyo ve televizyon kurumunda çalıştı. 1968’de Segovia’da Milliyetçi Hareket’in il başkanı ve sivil vali olarak görev aldı, ardından genel müdür olarak radyo ve televizyon kurumuna döndü. 1975’te Milliyetçi Hareket’in genel sekreter yardımcılığına atandı ve hem genel sekreter, hem de bakan oldu. Aynı yıl, İspanyol Halk Birliği’nin kurucu üyesi ve daha sonra başkanı oldu. İspanya’da demokrasiye geçiş sürecinde kilit rol oynayan kişiliklerden biriydi. 1976’da İspanya başbakanı olarak görev yaptı. 

2017 Rus hukukçu ve siyasetçi Denis Nikolayeviç Voronenkov (Doğumu: 10 Nisan 1971) Ryazan Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Hukuk Nihilizm ve Hukuki İdealizm (Teorik ve Hukuki Araştırma) başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. 2009 yılında, Rusya Federasyonu Adalet Bakanlığı Rus Hukuk Akademisi’nde ‘Kuvvetler ayrılığı mekanizmasında adli kontrolün teorik ve normatif temeli’ konulu tezini savundu. 2001 yılında Rusya Federasyonu Yüksek Mahkemesi’nde danışman oldu. Ardından Naryan-Mar Belediye Başkan Yardımcısı ve Nenets Özerk Bölgesi Vali Yardımcısı seçildi. 2011’de Devlet Dumasına seçildi.

23 Mart – Hukuk Takvimi

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi

0

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi(United Nations Declaration on Human Rights Education and Training), BM Genel Kurulu tarafından 19 Aralık 2011 tarihinde kabul edilmiştir. Bildirge İnsan Hakları Eğitimi Hakkında Birleşmiş Milletler Bildirgesi olarak da bilinmektedir. Bildirge, toplumdaki her bireyin ve her kesimin insan haklarını ve temel özgürlükleri geliştirmek için eğitim ve öğretim yoluyla çaba göstermesi gerektiğine vurgu yapmakta, insan haklarına dönük olarak evrensel bir saygı ve anlayışı geliştirmek amacıyla üye devletlere insan hakları eğitimi vermeyi tavsiye etmektedir. BM, üye devletleri; insan hakları, insancıl hukuk, demokrasi ve hukuk devletin ilkelerini tüm eğitim kurumlarının müfredatına dahil etmeye davet etmektedir. Öngörülen eğitim; “insan hakları konusunda eğitim”, “insan hakları yoluyla eğitim” ve “insan hakları için eğitim” kavramları ile ifade edilmektedir. Bildirge, her bir bireyin haklarına değer verilen ve saygı duyulan adil bir topluma ulaşmak için hak ve sorumluluklarımızın bilincinde olmamız gerektiği felsefesinden hareket etmekte; bu hak ve sorumluluklar giriş bölümü ve 14 maddede özetlenmektedir.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi, üye devletler için bağlayıcı olmamakla birlikte sivil toplum ve hükümet dışı kuruluşlarla birlikte Bildirge’yi yaymaları, insan haklarına evrensel saygıyı ve ortak anlayışı teşvik etmeleri beklenmektedir.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi

Genel Kurul tarafından 19 Aralık 2011’de kabul edilen Karar
[Üçüncü Komite’nin raporu (A/66/457)]

66/137. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi

Genel Kurul,

İnsan Hakları Konseyi’nin 23 Mart 2011 tarihli 16/1 sayılı kararıyla insan hakları eğitimi hakkında Birleşmiş Milletler Bildirgesi’ni kabulünü memnuniyetle karşılayarak Bu kararın ekindeki Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi’ni kabul eder;

Hükümetleri, Birleşmiş Milletler sistemindeki kurum ve kuruluşları, hükümetler arası ve sivil toplum kuruluşlarını bu Bildirge’yi yaygınlaştırma çalışmalarını yoğunlaştırmaya ve Bildirge’nin içeriğindeki evrensel saygı ve anlayışı geliştirmeye davet ve Genel Sekreter’den, bu Bildirge’nin metnini “İnsan Hakları: Uluslararası Belgeler”in bir sonraki basımına dahil etmesini talep eder.

19 Aralık 2011 tarihli 89. Genel Kurul

EK
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi Bildirgesi

Genel Kurul,

Birleşmiş Milletler Şartı’nın bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin herkes bakımından ırk, cins, dil ve din temelinde ayrımcılık yapılmaksızın geliştirilmesi ve teşvik edilmesine yönelik amaç ve ilkelerini teyit ederek;

Toplumdaki her bir bireyin ve her kesimin insan haklarını ve temel özgürlüklerini geliştirmek için eğitim ve öğretim yoluyla çaba göstermesi gereğini de teyit ederek;

Herkesin eğitim hakkına sahip olduğunu ve eğitimin insan kişiliğinin ve insan haysiyeti duygusunun tam olarak geliştirilmesine, herkesin özgür bir topluma etkili bir biçimde katılmasının sağlanmasına, tüm milletler ve tüm etnik ve dini gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğun geliştirilmesine ve Birleşmiş Milletler’in barış, güvenlik ve insan haklarının geliştirilmesi için yürüttüğü faaliyetlerin güçlendirilmesine yönelik olması gerektiğini de teyit ederek;

Devletlerin, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nde ve diğer insan hakları belgelerinde de belirtildiği gibi, eğitimin insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmek amacı taşımasını sağlama görevine sahip olduğunu da teyit ederek;

İnsan hakları eğitiminin, insan haklarının geliştirilmesinde, korunmasında ve gerçekleştirilmesinde önemli rol oynadığını kabul ederek;

1993 yılında Viyana’da gerçekleştirilen İnsan Hakları Dünya Konferansı sırasında yapılan, tüm devletleri ve kurumları insan haklarının, insancıl hukukun, demokrasinin ve hukuk devletinin tüm eğitim kurumlarının müfredatlarına dahil etme davetini ve Konferans’ın uluslararası ve bölgesel insan hakları belgelerinde ortaya koyulan barış, demokrasi, kalkınma ve sosyal adalet kavramlarının, insan haklarının evrensel olarak güçlendirilmesi için ortak bir anlayış ve farkındalık geliştirilmesi amacıyla insan hakları
eğitimlerinde kapsanması gerektiğine dair beyanını teyit ederek;

Devlet ve hükümet başkanlarının, İnsan Hakları Eğitimi Dünya Programı’nı da hayata geçirerek, insan hakları eğitimini her düzeyde destekleyeceklerine dair 2005 Dünya Zirvesi Sonuç Bildirgesi’ni ve tüm devletlerin bu alanda girişimlerde bulunmasının teşvik edildiğini hatırlatarak,

Uluslararası topluma insan hakları eğitiminin tüm paydaşların ortak taahhütleriyle geliştirilmesi için çabaların yoğunlaştırılmasının gerekli olduğuna dair güçlü bir mesaj gönderme isteğiyle harekete geçerek,

Aşağıdakileri beyan eder:

Madde 1

Herkesin bütün insan hakları ve temel özgürlükler hakkında bilgi sahibi olma, araştırma yapma ve bilgi alma hakkı vardır ve herkes ve insan hakları eğitimlerine erişebilmelidir.

İnsan hakları eğitimi, insan haklarının evrenselliği, bölünmezliği ve birbirine bağlılığı ilkeleri ışığında, herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine evrensel saygının geliştirilmesi için hayati öneme sahiptir.

İnsan haklarının ve özellikle eğitim hakkının ve bilgiye erişim hakkının etkili bir biçimde kullanılması insan hakları eğitimine erişimi mümkün kılar.

Madde 2

İnsan hakları eğitimi, insan haklarına evrensel saygıyı amaçlayan, insanlara, bilgi, beceri ve anlayış sağlayarak tutum ve davranışlarını geliştiren, insanları evrensel bir insan hakları kültürünün inşasına katkı bulunmak üzere güçlendiren ve dolayısıyla insan hakları ihlallerini ve insan haklarının çiğnenmesini önleyen her türlü eğitimsel, farkındalık yaratıcı ve öğrenmeye yönelik faaliyeti kapsar.
İnsan hakları eğitimi aşağıdakileri içerir:

(a) İnsan haklarına dair eğitim. İnsan hakları normları ve ilkeleri, onların temelindeki değerler ve korunmaları için kurulan mekanizmalar hakkında bilgi ve anlayış sağlayan eğitim;

(b) İnsan hakları yoluyla eğitim. Eğiticilerin ve öğrencilerin haklarına saygı duyan bir biçimde öğrenme ve öğretme;

(c) İnsan hakları için eğitim. İnsanların kendi haklarını kullanmaları ve başkalarının haklarına saygı göstermeleri için güçlendirilmesi.

Madde 3

İnsan hakları eğitimi hayata boyu süren ve tüm yaşlardaki insanları ilgilendiren bir süreçtir.

İnsan hakları eğitimi, okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve yükseköğrenim de dahil olmak üzere toplumun tüm kesimlerini ve tüm düzeylerini ve kamusal ya da özel, okul içi ya da okul dışı, toplumdaki her türlü eğitim türünü ilgilendirir ve gerektiğinde akademik özgürlüğü göz önüne alır. İnsan hakları eğitimi, başka eğitim türlerinin yanı sıra mesleki eğitimi, özellikle eğiticilerin, öğretmenlerin ve demlet memurlarının eğitimini, sürekli eğitimi, halk eğitimini, kamusal bilgi verme ve farkındalık faaliyetlerini
içerir.

İnsan hakları eğitimi hedef gruba uygun dillerde ve yöntemler kullanılarak yapılmalı ve hedef grupların özel ihtiyaçları ve koşulları göz önüne alınmalıdır.

Madde 4

İnsan hakları eğitimi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve konuyla ilgili sözleşme ve bildirgelerde yer alan ilkelere uygun olarak aşağıdaki amaçlar doğrultusunda yürütülmelidir:

(a) İnsan hakları standartları ve ilkeleri ve insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması için uluslararası, bölgesel ve ulusal düzeylerde var olan güvenceler hakkında farkındalık yaratma, anlayış ve kabul geliştirme;

(b) Herkesin kendi haklarından haberdar olduğu ve başkalarının haklarına saygı gösterdiği evrensel bir insan hakları kültürü yaratma ve bireyin özgür, barışçıl, çoğulcu ve dahil edici bir toplumun sorumluluk sahibi bir mensubu olarak geliştirilmesinin sağlanması;

(c) Bütün insan haklarının etkili bir şekilde gerçekleştirilmesi ve hoşgörünün, ayrımcılık yasağının ve eşitliğin güçlendirilmesi;

(d) Herkese kaliteli insan hakları eğitimlerine erişiminin sağlanmasında, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit fırsat verilmesi;

(e) İnsan hakları ihlallerinin ve insan haklarının çiğnenmesinin önlenmesine ve her türlü ayrımcılığın, ırkçılığın, basmakalıpçılığın ve nefrete, zararlı tutumlara ve önyargılara teşvikin tasfiye edilmesine katkıda bulunulması.

Madde 5

Kamusal veya özel aktörler tarafından verilen insan hakları eğitimi eşitlik (özellikle kızlar ve erkekler ve kadınlar ve erkekler arasında eşitlik), insan haysiyeti, toplumsal kaynaşma ve ayrımcılık yasağı ilkelerine dayanmalıdır.

İnsan hakları eğitimi, güçlendirmeyi, insani gelişimi, dışlanmanın ve ötekileştirmenin sebeplerini ortadan kaldırmayı ve herkesin haklarını kullanmasını sağlamayı geliştirmek için, herkes bakımından erişilebilir ve mevcut olmalı ve, engelliler de dahil olmak üzere, korunmaya muhtaç ve dezavantajlı grupların özel zorluklarını, engellerini, ihtiyaçlarını ve beklentilerini göz önüne almalıdır.

İnsan hakları eğitimi, insan haklarının evrenselliğinden yansıdığı gibi, medeniyetlerin çeşitliliğini, farklı ülkelerin dinlerini, kültürlerini ve geleneklerini kucaklamalı ve zenginleştirmeli ve bunlardan ilham almalıdır.

İnsan hakları eğitimi, farklı ekonomik, sosyal ve kültürel koşulları hesaba katmalı ve aynı zamanda herkes için insan haklarının geçekleştirilmesi ortak hedefine yönelik yerel girişimleri desteklemelidir.

Madde 6

İnsan hakları eğitimi, insan haklarını ve temel özgürlükleri geliştirmek için yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinden ve medyadan yararlanmalı ve bunları kullanmalıdır.

İnsan hakları alanında bir eğitim ve farkındalık yaratma aracı olarak güzel sanatlar teşvik edilmelidir.

Madde 7

Devletler ve gerekli olduğu takdirde hükümet makamları, katılım, toplumsal kaynaşma ve sorumluluk ruhuyla yürütülecek insan hakları eğitimlerinin sağlanmasında ve geliştirilmesinde ana sorumluluğa sahiptir.

Devletler sivil toplumun, özel sektörün ve diğer paydaşların, sürece dahil olan aktörler de dahil olmak üzere herkesin insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tam olarak korunduğu insan hakları eğitimlerine katılmasını sağlayacak güvenli ve fırsat verici bir çevre yaratmalıdır.

Devletler tek başlarına ve uluslararası destek ve işbirliği yoluyla ve kaynaklarını azami düzeyde kullanarak, mevzuat ve idari tedbirler ve politikalar kabul etme yolu da dahil olmak üzere, uygun yollarla insan hakları eğitimini aşamalı olarak hayata geçirmek üzere adımlar atmalıdır.

Devletler ve gerekli olduğu takdirde hükümet makamları devlet görevlilerinin, memurların, hâkimlerin, kolluk güçlerinin ve askeri personelin yeterli düzeyde insan hakları eğitimi ve gerekli olduğu takdirde uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası ceza hukuku eğitimi almalarını ve öğretmenlerin, eğiticilerin, diğer eğitmenlerin ve devlet adına hareket eden özel personelin insan hakları eğitimi almalarını sağlamalıdır.

Madde 8

l. Devletler tüm gerekli düzeylerde, örneğin okul ve eğitim müfredatına entegrasyon yoluyla, insan hakları eğitimini hayata geçirmek için stratejiler, politikalar ve gerekli olan hallerde eylem planları ve programlar geliştirmeli ve bunların geliştirilmesini sağlamalıdır. Devletler bunu yaparken İnsan Hakları Eğitimi Dünya Programı’nı ve özel ulusal ve yerel ihtiyaçları ve öncelikleri dikkate almalıdır.

2. Bu tür strateji, eylem planı, politika ve programların başlatılması, yürütülmesi, değerlendirilmesi ve takibi, özel sektör, sivil toplum ve ulusal insan hakları kurumları da dahil olmak üzere tüm paydaşları içermeli ve bunun için gerekli olduğu takdirde çokpaydaşlı girişimler teşvik edilmelidir.

Madde 9

Devletler, İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması İçin Kurulan Ulusal Kuruluşların Statüsüne İlişkin İlkeler (“Paris İlkeleri”) ışığında ulusal insan hakları kurumlarının kurulmasını, geliştirilmesini ve güçlendirilmesini sağlamalı ve ulusal insan hakları kurumlarının gerekli hallerde insan hakları eğitiminin geliştirilmesi için eşgüdümünü sağlama, farkındalık yaratma ve konuyla ilgili kamusal ve özel aktörleri harekete geçirme alanlarında önemli bir rol oynayabileceklerini kabul etmelidirler.

Madde 10

Eğitim kurumları, medya, aileler, yerel cemaatler, sivil toplum kuruluşları, insan hakları savunucuları ve özel sektör gibi çeşitli toplumsal aktörler insan hakları eğitiminin sağlanmasında ve geliştirilmesinde önemli bir role sahiptir.

Sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve diğer paydaşlar kendi çalışanlarına yeterli düzeyde insan hakları eğitimi sağlamak konusunda teşvik edilir.

Madde 11

Birleşmiş Milletler ve uluslararası ve bölgesel örgütler, sivil görevlilerine ve çalışmalarında yer alan askeri görevlilere ve polis görevlilerine insan hakları eğitimi sağlamalıdır.

Madde 12

Her düzeyde uluslararası işbirliği, insan hakları eğitiminin hayata geçirilmesini, gerekli olduğu takdirde yerel çalışmalar da dahil olmak üzere tüm ulusal çabaları desteklemeli ve güçlendirmelidir.

Ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki birbirini tamamlayan ve eşgüdümlü çalışmalar, insan hakları eğitiminin etkili bir biçimde hayata geçirilmesine katkı sağlayabilir.

İnsan hakları eğitimi alanındaki projelere ve girişimlere verilen gönüllü destek teşvik edilmelidir.

Madde 13

Uluslararası ve bölgesel insan hakları mekanizmaları kendi yetki alanları içinde ve çalışmaları sırasında insan hakları eğitimini göz önüne almalıdır.

Devletler gerekli olduğu takdirde insan hakları eğitimi alanında aldıkları tedbirlere ilişkin bilgiyi konuyla ilgili insan hakları mekanizmalarına sundukları raporlarda sunma konusunda teşvik edilir.

Madde 14

Devletler bu Bildirge’nin etkili bir biçimde yürütülmesinin ve takibinin sağlanması için uygun tedbirler almalı ve bunun için gerekli kaynakları sağlamalıdır.

22 Mart – Hukuk Takvimi

0
22 Mart Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar, kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları, ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.
22 Mart – Hukuk Takvimi
1911 Hukukçu, bürokrat, şair ve yazar Munis Faik Ozansoy doğdu. (Ölümü: 31 Mart 1975) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. Matbuat ve istihbarat müdüriyeti ve cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği görevlerinde bulundu. Başbakanlık müsteşarlığı yaptı. Paris’te UNESCO daimî temsilciliği görevini üstlendi. Aynı zamanda Cumhuriyet dönemi hukukçu şair ve yazarlarından oldu.  Hisar dergisi çevresine girerek burada başyazılar yazdı.  Ankara Sanat Severler Derneği’nde etkin bir üye oldu. 1938 tarihinde Türkiye İş Bankası Teftiş Kurulu Başkanlığında müfettiş muavini oldu. Vefâtından sonra İstanbul, Küçükçekmece’de İkitelli’de bir okula adı verildi.
1953 Hukukçu, asker ve siyasetçi Ahmet Şükrü Oğuz yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1881) Hukuk eğitimi gördü. Ticaret ve müteahhitlik işleriyle uğraştı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Sovyet karıştı bazı faaliyetlerde adı geçti. Balkan ve Birinci Dünya savaşlarına katıldı.  Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Teşkilat-ı Mahsusası’nda görev aldı. İstanbul’da Karakol Cemiyeti’nin ve Kocaeli Kuvayı Milliyesi’nin örgütlenmesinde önemli rolü oldu. Ankara’da toplanan T.B.M.M.’nin ilk dönemine İstanbul Milletvekili olarak katıldı. 1926’da Atatürk’e suikast davasında idamla yargılandı ve beraat etti, ancak kardeşi Nail ile en yakın arkadaşı Kara Vasıf idam edildi.
1963 Yassıada duruşmalarında idama mahkûm edilen, ancak cezası müebbet hapse çevrilen eski Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın, tahliye kararı çıktı.
1968 Paris’te, Nanterre Üniversitesi’nde, ABD’nin Vietnam’da yürüttüğü savaşa karşı çıkan ve eğitimde reform yapılmasını isteyen öğrenciler, Daniel Cohn-Bendit’in liderliğinde üniversitenin birinci amfisini işgal ederek, 68 olaylarını başlattı.
1980 Türkiye’de 12 Eylül 1980 Darbesi’ne Giden Süreç’te  TBMM’de yapılması gereken  cumhurbaşkanı seçimi yapılamadı. 12 Eylül 1980’e kadar aylarca cumhurbaşkanı seçilemedi ve süreç darbe ile sonuçlandı.
1986 Mehmet Ali Ağca, İtalya’da ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
1989 Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınması ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi,  22 Mart 1989 tarihinden kabul edildi. Sözleşme, 22 Mart 1989 tarihinde Basel’de, 23 Mart 1989 ila 30 Haziran 1989 tarihleri arasında Bern’de İsviçre Dışişleri Federal Bakanlığı’nda ve 1 Temmuz 1989 ila 22 Mart 1990 tarihleri arasında New York’da Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde imzaya açık tutulmuş, bu güne kadar 183 ülke tarafından kabul edildi.
2001 Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinde beş yıl süren Yüksekova Çetesi davasında, 15 sanığa 3 ile 30 yıl arasında değişen hapis cezaları verildi.
2007 Avrupa Sosyal Şartı, 5547 sayılı Kanunla onaylandı ve 9 Nisan 2007 tarihli Resmi Gazetede yayınlandı. Türkiye, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı 6 Ekim 2004 tarihinde imzalandı. 27 Eylül 2006 tarih ve 5547 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanunu, 3 Ekim 2006 tarih ve 26308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı. Şartın onaylanmasını kararlaştıran 22 Mart 2007 tarih ve 2007/11907 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Şart’ın resmi Türkçe çevirisi, 9 Nisan 2007 tarih ve 26488 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
2018 Faaliyette olan siyasi partiler 22 Mart 2018 tarihi itibari ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ilan edilmiş olan tam listedir. Toplam 86 parti siyasal yaşamına devam etmektedir. Son kurulan parti Ötüken Birliği Partisi’dir ve 20.12.2017 tarihinde kurulmuştur.

 

22 Mart – Hukuk Takvimi

21 Mart – Hukuk Takvimi

0
21 Mart – Hukuk Takvimi
1779 Osmanlı Devleti ile Rusya arasında, Aynalıkavak Antlaşması imzalandı.
1806 Meksikalı hukukçu ve siyasetçi Benito Juárez doğdu. (Ölümü: 18 Temmuz 1872) Oaxaca Bilim ve Sanat Enstitüsü’nde eğitim gördü. 1831’de Oaxaca belediye meclisine seçildi. Birkaç yıl avukatlık yaptıktan sonra, 1841’de sivil yargıç olarak atandı. 1855’de Meksika Halk Eğitim Sekreteri olarak görev yaptı.  1856’da Oaxaca Valisi oldu. 1857’de Meksika İçişleri Bakanı olarak görev yaptı. Aynı yıl Meksika Yüksek Mahkemesi Başkanı seçildi. 1858 ile 1872 yılları arasında, 26. Meksika Devlet Başkanı olarak görev yaptı ve hukukçu başkanlardan biri olarak tarihe geçti. 

Hukukçu devlet başkanı Benito Juárez
1812 Venezuela’nın ilk başkanı olan Avukat Cristóbal Hurtado de Mendoza‘nın 5 Mart 1811’de başlayan devlet başkanlığı görevi 21 Mart 1812’de sona erdi. Mendoza’nın doğum günü Venezuela’da avukatlar günü olarak kutlanmaktadır.
1843 Meksikalı siyasetçi, asker ve avukat, Guadalupe Victoria yaşamını yitirdi. (Doğumu: 29 Eylül 1786) 1824 Meksika Anayasası’nın yürürlüğe girmesi sonrasında ise Meksika devlet başkanı seçilerek ülkenin ilk devlet başkanı oldu. 30 Temmuz 1834–13 Aralık 1834 tarihlerinde başkanlık yaptı. Devlet başkanlığı döneminde Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri, Orta Amerika Federal Cumhuriyeti ve Büyük Kolombiya ile diplomatik ilişkileri başlattı. Köleliği kaldırdı.

Meksika’nın ilk devlet başkanı ve hukukçu Guadalupe Victoria
1866 Hukukçu ve Japonya’nın 15. başbakanı Wakatsuki Reijirō, doğdu. (Ölümü: 20 Kasım 1949) 1892 yılında Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’ne başladı ve hukuk fakültesini bitirdi. Başbakanlıktan önce Maliye Bakanlığı ve İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.
1884 Fransız avukat ve eski başbakanlardan Pierre Waldeck-Rousseau, 21 Mart 1884’de Waldeck-Rousseau Yasası‘nı hazırladı.
1914 Başyazarı Nigar Hanım olan “Kadınlık” adlı dergi haftalık olarak yayınlanmaya başladı.
1917 Rus Parlamentosu Duma’nın çağrısıyla kardeşi Mihail lehine 15 Mart’ta tahttan feragat eden Çar II.Nikolay, Mihail’in tacı reddetmesinin ardından Geçici Hükümet tarafından tutuklandı. Rusya’da 1.000 yıllık Monarşi dönemi sona erdi.
1927 Hukukçu ve siyasetçi Hans-Dietrich Genscher doğdu. (Ölümü: 31 Mart 2016)  Martin Luther Üniversitesi’nde hukuk ve ekonomi eğitimi gördü. 1952 yılına kadar Halle yüksek bölge mahkemesindeki bölge mahkemesinde stajyer avukat olarak çalıştı. Leipzig’deki FDJ’nin kurucularından biri oldu. 1968’de Federal Başkan Yardımcısı seçildi. 1969 – 1974 yılları arası Almanya İçişleri Bakanı olarak, 1982 – 1992 yılları arasında da Almanya Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı. Politikayı bıraktıktan sonra avukat olarak uluslararası organizasyonlarda aktif olarak görev aldı.

Hans-Dietrich Genscher
1949 Hukukçu, bürokrat ve siyasetçi Muammer Güler doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1973’de Balıkesir‘de maiyet memuru oldu. Denizli’nin Çal İlçesinde kaymakam vekilliği yaptı.  Pehlivanköy ve  Horasan’da kaymakamlıklarında bulundu. Daha sonra İçişleri Bakanlığı Personel Şube Müdürlüğü’ne atandı. İçişleri Bakanlığı’nda Şube Müdürü, Daire Başkanı, Personel Genel Müdür Yardımcısı ve Personel Genel Müdürü olarak görev yaptı. 1992 tarihinde Niğde Valiliği’ne atandı. Okan Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi olarak görev yaptı ve İstanbul Ticaret Üniversitesi Mütevelli Heyeti Onur Üyeliği görevinde bulundu. 2013’te yapılan kabine revizyonu ile İdris Naim Şahin’in yerine İçişleri Bakanlığı’na getirildi. Yolsuzluk iddiaları sonucunda görevden ayrılmak zorunda kaldı.
1956 Siyasetçi Hatı Çırpan(Satı Kadın) yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1890) Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın köy muhtarlarından ve ilk kadın milletvekillerinden biri oldu. Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmasından sonra 1935 Türkiye genel seçimlerinde aday olup ilk kadın milletvekilleri olarak meclise giren 17 kadın arasında yer aldı ve TBMM V. dönem Ankara milletvekili olarak görev yaptı.

Hatı Çırpan
1960 Uluslararası Irk Ayrımı İle Mücadele Günü,(International Day for the Elimination of Racial Discrimination); 21 Mart 1960 tarihinde, Güney Afrika’da, apartheid yasalarına karşı barışçıl bir şekilde ırkçılığı protesto eden göstericilere ateş açılması sonucunda 69 kişinin yaşamını kaybettiği Sharpeville Katliamına atfen her yıl düzenlenen anma günüdür.
1963 ABD’nin yüksek güvenlikli ünlü Alcatraz Hapishanesi kapatıldı.

Alcatraz Cezaevi
1964 Boulanger Müzik Ödülü’nü, eğitimi için özel kanun çıkarılmış sıra dışı şahsiyetlerden, piyanist İdil Biret kazandı.
1965 Martin Luther King 3.200 kişilik bir grupla, insan hakları yürüyüşü için yola çıktı.

1970 16 Mart’ta Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nun basılıp müdürün dövülmesi ve okulda tahribat yapılmasının ardından İTÜ Yurdu’na polis baskınında gözaltına alınan 13 öğrenciden, Türk Solu Dergisi Yazı Kurulu üyesi İbrahim Kaypakkaya’nın da aralarında olduğu 3 kişi tutuklandı. Sağmalcılar Cezaevi’ne konulan Çapa Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi İbrahim Kaypakkaya, aynı cezaevinde tutuklulukları süren arkadaşları Salman Kaya ve İbrahim Özdemir’in de bulunduğu 6 kişiyle birlikte 30 Nisan’da çıkarıldıkları ilk duruşmada tahliye edildi.
1972 Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki kesinleşen ölüm cezası kararlarının düzeltilmesi talebi Askeri Yargıtay Başsavcılığı’nca reddedildi.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. İdam yaftaları sonradan müze yapılan Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde sergilendi.
1973 Madanoğlu Davasında sanıkların sorguları tamamlandı. Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu, “1961 Anayasasını ortadan kaldırmayı değil, aksine uygulamayı hedefledik.” dedi.
1975 İstanbul Belediyesi Fatih Şube Müdürlüğü cenaze imamlarından İzzet Yeşilbaş,  “komünizm propagandası yaptığı” yönünde belediyede çalışan 21 personelin yaptığı ihbarla gözaltına alındı ve mahkemece tutuklandı.
1979 Atina Yüksek Mahkemesi aldığı kararla, Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı müdahalenin, Zürih Antlaşması’nın IV. maddesine göre yasal olduğunu onayladı.
1983 Hükümlülerin Nakline Dair Avrupa Sözleşmesi (Convention on the Transfer of Sentenced Persons), 21 Mart 1983 tarihinde Strasbourg’da imzalanan Avrupa Konseyi Sözleşmesidir.
1983-  İmar Affı yürürlüğe girdi.
1990 Namibya, Güney Afrika’dan bağımsızlığını ilan etti.
1994 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) iklim değişikliği sorununa karşı küresel tepkinin temelini oluşturmak üzere 1992 yılında kabul edildi. Sözleşme 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi‘ne 24 Mayıs 2004 tarihinde katıldı.
1998 149.kez toplanan Cumartesi Anneleri gözaltında kaybedilişinin 3.yılında Hasan Ocak’ı andı.
2000 Avusturya’da 2. Dünya savaşı sırasında engelli çocuklara ötanazi yapmakla suçlanan eski psikiyatr Heinrich Gross’un (84) yargılanması sağlık sorunları nedeniyle süresiz olarak ertelendi. Naziler, Avusturya’da 772 engelli çocuğu, Avrupa çapında ise 5 bini çocuk 75 bin engelliyi öldürmüştü.
2000 İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, gece kulüpleri ve barlarda ceket ve masa yakma modasının suç olduğunu ve bu tip davranışlarda bulunanların 15 günden az olmamak üzere hafif hapis cezasıyla cezalandırılacağını açıkladı.
2001 F tipi cezaevlerine karşı başlatılan ölüm orucu eyleminin beşinci ayında ilk ölüm vakası gerçekleşti. Bartın Cezaevi’nde açlık grevinde iken 19 Aralık 2000 ”Hayata Dönüş” operasyonu sonrası Sincan F Tipi’ne nakledilen Cengiz Soydaş, ölüm orucunun 151.gününde hastaneye kaldırılırken hayatını kaybetti.
2001 Gözaltında Cinsel Taciz Kurultayı’nda başlarından geçenleri anlatan kadınlara ve kurultayı düzenleyenlere açılan dava başladı.
2006 Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında soruşturma izni vermeyen Genelkurmay Başkanlığı, Büyükanıt’ı suçlayan Van Başsavcıvekili Ferhat Sarıkaya’ya ceza verilmesi istemiyle Adalet Bakanlığı’na başvurdu.
2010 Güney Afrika’da 1960 yılında gerçekleşen Sharpeville katliamının 50. Yıldönümü anıldı. 21 Mart 1960 yılında 61 kişi, ırkçı ayrımcı yasaları protesto ederken öldürülmüş ve anılarını yaşatmak için BM tarafından Irk Ayrımcılığıyla Mücadele Günü günü belirlenmişti.
2012 Yargıtay, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayeti davasında katil Ogün Samast’a verilen 22 yıl 10 aylık hapis cezasını onadı.
2017 ABD aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Orta Doğu ve Afrika’da 10’dan fazla ülkeden Amerika’ya yapılan uçuşlarda yolcu kabinlerine elektronik cihazların alınmasını yasakladı.
2018 Hukukçu, diplomat ve siyasetçi Ahmet Deniz Bölükbaşı yaşamını yitirdi. (Doğumu: 25 Ekim 1949) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1973 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Dışişleri Bakanlığı’nın merkez teşkilatında çeşitli kademelerde görev yaptıktan sonra, Atina ve Bonn Büyükelçiliklerinde Elçi Müsteşarlığı görevlerinde bulundu. Lizbon Büyükelçisi olarak görev yaptı. Dışişleri Bakanlığı Birinci Hukuk Müşavirliği görevini üstlendi.  Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’nin Dış Politika Başdanışmanlığına atandı. Cenevre Dünya Ticaret Örgütü nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi oldu. Türkiye Cumhuriyeti  Dışişleri Bakanlığı tarafından, 1 Mart Tezkeresi öncesi görüşmelerin diplomasi ayağına başkanlık etti.  Türk Dünyası ve Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. 21 Mart 2018’de yaşamını yitirdi.
2019 Edith Kindermann 21 Mart 2019 tarihinde yapılan seçimde Alman Avukatlar Birliği (Deutschen Anwaltverein-DAV)  Başkanlığına gelen ilk kadın oldu.

Edith Kindermann - Alman Barolar Birliği Başkanı
Edith Kindermann – Alman Barolar Birliği Başkanı

21 Mart – Hukuk Takvimi