Ana Sayfa Blog Sayfa 10

2 Şubat – Hukuk Takvimi

0
2 Şubat - Hukuk Takvimi
2 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

DÜNYA SULAK ALANLAR GÜNÜ 

137 Roma imparatoru Didius Julianus (Marcus Didius Salvius Julianus Severus) doğdu. (2 Şubat 137–1 Haziran 193) 28 Mart 193-1 Haziran 193 tarihleri arasında görev yaptı. Senatoda kabul edilen bir önerge sonucunda kendisinden sonraki imparator Septimius Severus tarafından ölüme mahkûm edildi. Kafası kesilerek infaz edildi.

1207

Vizigotların sekizinci kralı II.Alaric, Roma hukukunun bir koleksiyonu olan Kanunlar Kitabını (Lex Romana Visigothorum) ilan etti. Roma hukukçuları tarafından derlenen, piskoposları ve soylularının onayıyla kabul edilen bir Roma hukuku koleksiyonudur ve Roma Hukukunun günümüze ulaşması bakımından önemli bir kaynaktır. Orta Çağ boyunca önemini korumuş ve Roma hukukunun Batı Avrupa hukukuna girmesine yardımcı olmuştur. Roma Hukukunun özeti olan eseri düzenleyen ve dağıtan Alaric’in şansölyesi Anian’ın adıyla Breviarium Aniani olarak da anılmıştır.

506

Bugünün Estonya ve Letonya bölgelerini içine alan Terra Mariana (Livonya) kuruldu. 1561’de Livonya Savaşından sonra Terra Mariana’nın varlığı sona erdi.

1438

Transilvanya köylü isyanının dokuz lideri Torda’da idam edildi. İsyanı yöneten György Dózsa (1470-1514) önderliğindeki Transilvanyalılar, asillere karşı köylü ayaklanmasını yönetmiş, isyanın sonunda yakalanmış, işkence görmüş ve dava arkadaşlarıyla beraber idam edilmiştir.

1848 Meksika-Amerika arasındaki savaşı sona erdiren Guadalupe Hidalgo Antlaşması imzalandı. Antlaşmayla Rio Grande ve Gila nehirleri ABD ile Meksika arasında sınır kabul edildi, ABD, 15 milyon dolar karşılığında bugünkü Arizona, Kaliforniya, Colorado’nun batısı, Nevada, New Mexico, Teksas ve Utah’ı kapsayan 1.360.000 km2lik bir alanı Meksika’dan adı. ABD’nin kıtadaki yayılması, 1853’teki Gadsden Alımı’yla kazanılan topraklar dışında, tamamlanmış oldu.


Guadalupe Hidalgo Antlaşması metninin kapağı.

1849 Amerikalı hukukçu ve siyasetçi William Jay Gaynor doğdu. (Ölümü: 10 Eylül 1913) Devlet okuluna gitti ve ardından Whiteboro Ruhban Okulu’nu bitirdi. Avukatlık yapacağı New York’a gelmeden önce Boston’da devlet okulunda öğretmenlik yaptı. Horatio ve John Seymour hukuk firmasında çalıştıktan sonra 1875 yılında Baro’ya kabul edildi. Belediye Başkanlığı teklifini reddederek 1893-1909 yılları arasında New York Yüksek Mahkemesi‘nde yargıç olarak görev aldı. 1905’te Temyiz Bölümüne atandı. Yeniden gelen teklifi kabul etti ve 1910-1913 yılları arasında New York Belediye Başkanlığı yaptı. Reformist bir belediye başkanı oldu, göreve geldikten kısa bir süre sonra, üst düzey hükümet görevlerini uzmanlara teslim etti. Patronaj, torpil ve nepotizmi etkin bir şekilde engelledi. 9 Ağustos 1910 tarihinde eski bir belediye çalışanının düzenlediği suikasttan sağ kurtuldu ancak konuşma yetisini kaybetti.  1913’te bir şezlongda dinlenirken aniden yaşamını yitirdi.

1856 1856- Osmanlı Devleti ve müttefikleri; İngiltere, Fransa ve Piyamonte Krallığı ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı’nı sona erdiren Viyana Protokolü imzalandı
1873 Alman hukukçu ve diplomat Konstantin von Neurath doğdu. (Ölümü: 14 Ağustos 1956)
1880 Cadde ve sokakların gece aydınlatılması uygulamasına ilk defa Hindistan Wabash’ta başlandı.
1891 İtalyan hukukçu ve politikacı Antonio Segni doğdu. (Ölümü: 1 Aralık 1972) Sassari Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. İtalyan Halk Partisi’ne katıldı ve 1923’ten 1924’e kadar ÜFE’nin ulusal meclis üyeliğinde bulundu. 1920’de medeni usul hukuku alanında profesör oldu. Perugia ve Roma dahil olmak üzere çeşitli üniversitelerde ders verdi. 1942’de Hıristiyan Demokratların kurucularından biri oldu. 1944’ten 1946’ya kadar Ziraat Müsteşarlığı görevinde bulundu. 1946’da Kurucu Meclis’e milletvekili seçildi. 1946’dan 1951’e kadar Tarım ve Orman Bakanlığı ve 1951’den  1953’e kadar Eğitim Bakanlığı yaptı. 1958 yılında İtalya Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcısı ve Savunma Bakanı oldu.  1960 yılında  Dışişleri Bakanı olarak çalıştı. 11 Mayıs 1962–6 Aralık 1964 tarihleri arasında Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
1913 Japon çiftçi ve filozof Masanobu Fukuoka dünyaya geldi. (2 Şubat 1913 – 16 Ağustos 2008) Yerel kültürlerin toprağı sürmeden ve ilaç kullanmadan uyguladığı geleneksel organik tarımı savundu ve Doğal Tarım Felsefesini geliştirdi. İnsanlar üzerindeki etkisi tarımın ötesine geçerek bir doğal beslenme ve yaşam hareketini oluşturdu. Doğanın ilkelerini gözeterek yaşamanın gerekliliğini savundu. Mart 1997’de Rio de Janeiro’da, Dünya Zirvesi+5 forumu kendisini Dünya Meclisi Ödülü’ne layık gördü. 16 Ağustos 2008’de yaşamını yitirdi.
1920 Estonya ile Rusya arasında Tartu Barış Antlaşması imzalandı. Estonya Bağımsızlık Savaşı’nı sona erdiren antlaşmadır. Antlaşma ile birlikte Sovyet Rusya, Estonya’nın bağımsızlığını tanıdı ve üzerindeki tüm haklarından vazgeçti.

Tartu Barış Antlaşması imza töreni
1919 İttihat ve Terakki Fırkası kapatılarak mallarına el konuldu.
1921 TBMM tarafından 2 Nolu yasa olarak kabul edilen ve 2 Şubat 1921 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırıldı. Günümüzde, Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır.
1925 1925’ten beri yürürlükte olan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlük süresi iki yıl daha uzatıldı. 4 Mart 1929’da ilga edildi.
1928
  • Hukukçu ve 1988’den Temmuz 1989’a kadar İtalya Başbakanı olarak görev yapan Luigi Ciriaco De Mita dünyaya geldi. (2 Şubat 1928-26 Mayıs 2022)
  • Prof. Dr. İsmail Türk, 2 Şubat 1928’de Kula’da doğdu. 31 Aralık 1981’de  2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile kurulan SPK’nın ilk başkanı olarak göreve atandı.
1933 Adolf Hitler, Almanya parlamentosunu feshetti.
1935 İlk yalan makinesi, Leonarde Keeler tarafından denendi.
1935 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı, tarihin ve insanlığın ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay 10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırıldı.

1952

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın tıp doktoru ve tıp eğitimi veren ilk kadın olan Safiye Ali dünyaya geldi. (2 Şubat 1894, İstanbul – 5 Temmuz 1952, Dortmund)  Mesleki çalışmalarının yanı sıra İstanbul’da başlayan feminist harekete katılarak Türk kadınının seçilme hakkı için mücadele etti. Türk Kadınlar Birliği’nin Sıhhiye Komisyonu başkanlığını üstlenerek fuhuşla mücadele için çalıştı. Kanser teşhisi konulması üzerine Türkiye’den ayrılarak Almanya’ya yerleşti. 5 Temmuz 1952’de Dortmund’da 58 yaşında yaşamını yitirdi.

1966

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri, laikliğe aykırı tutum ve gelişmelere karşı Ankara Üniversitesi SBF ve Hukuk Fakültesi öğretim üyelerince yayınlanan uyarı mahiyetindeki  bildirileri destekleyen yeni bir bildiri yayınladı.

1967 Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığına, Başbakanlık Özel Teknik Müşaviri Turgut Özal getirildi.
1970 Britanyalı filozof, matematikçi, tarihçi ve toplum eleştirmeni Bertrand Arthur William Russell, yaşamını yitirdi. (18 Mayıs 1872 – 2 Şubat 1970)
1971 Sulak alanların korunması ve sürdürülebilir kullanımı için uluslararası Ramsar Sözleşmesi  İran’da imzalandı.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi) 17 Mayıs 1994 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmişti.
1971
  • Anayasa Mahkemesi, 1971/13 sayılı kararı ile, siyasi partilere hazine yardımı yapılmasını, 1961 Anayasası’nın 12., 55. ve 56. maddelerine aykırı bularak 1219 sayılı kanunun tüm maddelerini iptal etti.

  •  Manisa’nın Gördes ilçesi Çiçekli köyünde Süleymancılık tarikatının inşa ettirdiği ve 3 yıldır faaliyette olan Kur’an Kursu’nun hocasının evine baskın yapan kaymakam ve jandarma komutanına taşlarla saldırdıkları için gözaltına alınan köylülerden 19’u tutuklandı.

1974 Bilimsel gelişmeye ilişkin araştırma programlarıyla ün kazanmış olan çağdaş bilim felsefecisi İmre Lakatos yaşamını yitirdi. (9 Kasım, 1922 – 2 Şubat, 1974)
1981 Millî Güvenlik Konseyi, eski sosyal güvenlik bakanlarından Hilmi İşgüzar‘ı, hakkındaki iddiaların incelenmesi için Yüce Divan’a sevk etmeyi kararlaştırdı.
1984 Ücretlilere Vergi iadesine ilişkin Kanun kabul edildi. Böylece 1 Ocak 1984 tarihinden itibaren ücretlilerin, memurların, emeklilerin, bunların eş ve çocuklarının ve bakmakla yükümlü olduğu yakınlarının kira giderleri hariç, ev eşyaları, yiyecek ve giyecek için yaptıkları harcamalar ile eğitim ve sağlık harcamaları vergi iadesine tabi olacak.
1986  Halk Gücü Devrimi’nden sonra Filipinler yeni bir anayasa kabul etti.
1987
  • Yeni Gündem Dergisi Yazı İşleri Müdürü Cengiz Turhan aleyhine derginin 41, 42 ve 46. sayılarında Yılmaz Güney’le ilgili haber ve fotoğraflara yer vermekle OHAL Kanunu ve 1983 tarihli sıkıyönetim yasağını ihlal etmekten dava açıldı.

  • İlhan Selçuk ve Cumhuriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin hakkında, Selçuk’un “Hülle Partisi” başlıklı köşe yazısında 12 Eylül’ü ve Milli Güvenlik Konseyi üyelerini kötülediği iddiasıyla 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

  •  Ali Özgentürk’ün “Su da Yanar” adlı filmi, “Türk polisini küçük düşürücü ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik sahneler bulunduğu” gerekçesiyle valilikçe yasaklandı.
1989 Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirdiği iddialarının muhatabı binbaşının görev yeri değiştirildi, İçişleri Bakanlığı’ndan 2 başmüfettiş Cizre’ye gönderildi.
1991 Silopi ve Cizre’ye gazetecilerin girmesi yasaklandı.
1995 İstanbul Devlet Güvenlik MahkemesiDüşünce Özgürlüğü ve Türkiye adlı kitabı toplatma kararı aldı. Kitabın dağıtıma verildiği gün toplatma kararı alındı. Eser, yirmi yazarın, 4 Ekim 1994 günü bir araya gelerek bir basın duyurusu ile duyurdukları “Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü ve Türkiye” başlıklı bildirilerini basına göndermeleri ve bu konuda yazılar yazılarak bir kitap çıkarılmasına karar vermeleri ile oluşmuştu. Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye kitabının geliri üç kuruluşa bırakılacaktı: Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Yazarlar Birliği ve Edebiyatçılar Derneği.
1995 Özgür Ülke gazetesi “kapatılan Özgür Gündem gazetesinin devamı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı.
2001 TAYAD’lı aileler, Kandıra F Tipi Cezaevi’ndeki mahkumlara işkence yapıldığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu
2004

Konya’nın Selçuklu ilçesinde bulunan 11 katlı Zümrüt Apartmanı, yapım hatası nedeniyle çöktü: 92 kişi öldü. Olayın ardından, sorumlular hakkında soruşturma başlatıldı ve birçok kişi hakkında dava açıldı. 6 Şubat 2004’te binanın müteahhidi Ali Vedat Kaya ve taşeron İsmail Hakkı Canlıer, 17 Mart 2004 tarihinde ise proje sorumlusu Halil İbrahim Elliki tutuklandı. 18 Mart 2004’te Konya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bu kişiler ve 3 belediye görevlisi hakkında dava açıldı. Konya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkları ‘dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümüne neden olma’ suçundan mahkûm etti. Belediye Başkanı hakkında dava açılmadı. Apartmanın enkazında her yıl anma töreni yapıldı.

2006 Yüce Divan’da yargılanan eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın işveren Korkmaz Yiğit’ten 14 milyon dolar rüşvet aldığı iddiası düştü.
2007 Birleşmiş Milletler “İklim Raporu” açıklandı. Küresel ısınmanın insan yaşamını tehdit ettiği uyarısı yapıldı.
2009
  • Ergenekon davası kapsamında 41’i tutuklu 86 sanığın yargılandığı davanın 46. duruşmasında ifade veren Sami Hoştan, “Susurluk kazasındaki kayıp çanta bende.” dedi.
  • Libya lideri Muammer Kaddafi, 53 üyeli Afrika Birliği’nin yeni lideri olarak seçildi.
2010 AİHM, Sinan Işık’ın açmış olduğu davada, nüfus cüzdanında “din” ibaresinin yer almasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğuna hükmetti. Mahkeme, kimliklerdeki “Din” hanesinin 2006’dan beri isteğe bağlı olarak boş bırakıldığı yönündeki savunmayı haklı bulmayarak “dine ayrılan hanenin iptal edilmesinin tespit edilen ihlalin telafisi için uygun bir çözüm yolu oluşturacağı kanaatine varmaktadır.” şeklinde hüküm kurdu.
2011
  • Azerbaycan ve Türkiye arasında imzalanan Stratejik İşbirliği Antlaşması 2 Şubat 2011 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak Resmi Gazetenin 28 Mayıs 2011 tarihli sayısında yayınlandı.
  • Kazakistan Cumhuriyeti Anayasasında  değişiklik ve ilaveler yapıldı.
  • İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Hrant Dink Cinayeti soruşturması kapsamında tartışılan isim Ramazan Akyürek’i, Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığına atadı. Eski İstihbarat Daire Başkanı Akyürek daha sonraki yıllarda sanık olduğu Hrant Dink Davasında 45 yıl hapis cezası aldı. 
2015 Mısır’da Kirdase’deki polis merkezine saldırmakla suçlanan darbe karşıtı 183 sanık hakkında idam kararı verildi.
2016 DHKP/C militanları oldukları ve Sabancı suikastı faili olarak 20 yıldır arandıkları öne sürülen  İsmail Akkol ile Fadik Adıyaman Yunanistan’ın Sisam adasından Kuşadası kıyılarına geçtiklerinin tespit edilmesi üzerine Söke otogarında yakalandı.
2025
  • Martı Tag Şoförünü Alıkoyan 4 Taksici tutuklandı.
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikayaİzmir merkezli 13 ilde vatandaşları arayıp ‘Hakkınızda icra davası var’ diyerek dolandıran organize suç örgütüne yönelik düzenlenen ‘Hücre-7’ operasyonlarında örgüt elebaşının da aralarında bulunduğu 88 şüphelinin yakalandığını, 61’inin tutuklandığını açıkladı.
  • Gezi Davası‘nda tutuklanan ve halen Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde bulunan şehir plancısı Dr. Tayfun Kahraman, BirGün gazetesine mektup gönderdi: Toplumsal adalet can çekişirken tutsaklığın yarası kabuk bağlamıyor.”
  • Avrupa Birliği; yapay zeka sistemlerinin, sosyal puanlama, bireylerin profillerine göre suç eğilimlerini tespit etme, duygu tanımlama, davranış analiz etme, bireyleri biyometrik verilere göre kategorize etme gibi çeşitli alanlarda kullanımını yasakladı. AB Yapay Zeka Yasası, 1 Ağustos 2024’te yürürlüğe girmişti. AB yasasının genel amaçlı yapay zeka modellerine yönelik kuralları ve yükümlülükleri 1 Ağustos 2025’te başlayacak.

  • Muğla’da 2020 yılında kaybolduktan 5 gün sonra varile koyulup, yakılarak öldürülmüş halde bulunan Pınar Gültekin‘in katil zanlısı Cemal Metin Avcı’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Yargıtay tarafından sanık lehine bozuldu.

  • Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş, Avukat Fırat Epözdemir ve Gezi Davası’nda hüküm giyen Osman Kavala, Can Atalay ve Tayfun Kahraman’ı ziyaret etti.

Konstantin von Neurath

0

Alman hukukçu ve diplomat Konstantin von Neurath 2 Şubat 1873 tarihinde doğdu. (Ölümü: 14 Ağustos 1956) Friedrich Wilhelm Üniversitesi ve Tübingen Üniversitesi’nde hukuk okudu.

Mezun olduktan sonra  yerel bir hukuk firmasında çalıştı. 1901’de  Dışişleri Bakanlığında çalıştı. 1903 yılında Muavin Konsolos oldu. 1909 yılında Londra’da Alman büyükelçiliğine atandı.

Birinci Dünya Savaşında ağır yaralanması üzerine kendisine 1914 yılında Demir Haç Madalyası verildi. 1914’ten 1916’ya kadar İstanbul’da büyükelçilik müşaviri oldu.

1919 yılında Kopenhag elçiliğine atandı. 1922 yılından 1930 yılına kadar Roma’ya büyükelçi oldu. 1932 yılında Almanya’ya geri çağrıldı ve Haziran aylarında Başbakan Franz von Papen’in altında Baronlar Kabinesinde Dışişleri Bakanı oldu.

1937 yılında Nazi Partisi’ne üye oldu. Kendisine Altın Parti Rozeti ve SS-Gruppenführer onursal unvanı verildi.

Adolf Hitler’in emriyle Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk‘ün cenaze töreninde Almanya’yı temsil etti.

Nürnberg Mahkemelerinde savaş suçlusu olarak yargılandı. Saldırganlıkla savaş yürütmek, savaş planlama, insanlığa karşı savaş suçları ve barışa karşı suç işlemek için komplo kurmak suçlamaları ile 15 yıl ağır hapse mahkûm edildi ama sağlık sorunları göz önünde bulundurularak Kasım 1954’te tahliye edildi.

14 Ağustos 1956’da yaşamını yitirdi.

Hilmi İşgüzar

0
Hilmi İşgüzar

Hukukçu ve eski bakan Hilmi İşgüzar, 1929 yılında Nevşehir’in Kozaklı ilçesine bağlı Büyükyağlı köyünde doğdu. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Nancy Üniversitesi Millî Orman ve Su Yüksekokulunda yüksek lisans yapmıştır. Eğitim hayatının ardından bir süre serbest avukatlık yaptı. XIII, XIV ve XVI Dönem Sinop Milletvekilliği ile 42. Türkiye Hükûmeti Sosyal Güvenlik Bakanlığı görevlerini yürüttü.

Türk siyasi hayatının en büyük skandallarından biri olan Güneş Motel Olayından sonra Adalet Partisi’nden ayrılarak Mustafa Bülent Ecevit kabinesinde yer aldı.

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbeden sonra, “kayırma, yolsuzluk, nüfuz ticareti, vazifeyi suistimal ve menfaat temini suretiyle Bağ-Kur ve SSK’yı zarara uğrattığı” gerekçesiyle Millî Güvenlik Konseyi tarafından 2 Şubat 1981 tarihinde Yüce Divan’a sevk edildi. İşgüzar ile birlikte toplam 16 kişi 26 Mart 1981 tarihinde yargılanmaya başladı. Dava 12 Nisan 1982 tarihinde sonuçlandı. Hilmi İşgüzar, 9 yıl 8 ay ağır hapis ve 5 milyon 251 bin lira para cezasına çarptırıldı. Sayıları yargılama aşamasında 18’e yükselen diğer sanıklara ise 3 ay ile 4 yıl arasında hapis cezaları verildi. (Yüce Divan; Esas Sayı 1981/1, Karar Sayısı 1982/2, Karar Tarihi 12.4.1982)

Hilmi İşgüzar 2 Haziran 2019’da öldü. Cenazesi Edremit’te toprağa verildi. Evli ve iki çocuk babasıydı.

Ramsar Sözleşmesi

0
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)
Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi)

Ramsar Sözleşmesi, (Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi), 2 Şubat 1971 tarihinde kabul edilmiştir. İran’ın Ramsar kentinde imzalanması nedeniyle bu adı almıştır.

Sözleşme, 1975 yılında yürürlüğe girmiştir.  (Convention on Wetlands of International Importance especially as Waterfowl Habitat 1971)

Türkiye, Sulak Alanların Korunması’na ilişkin Ramsar Sözleşmesini 1994 yılında kabul etmiştir. Sözleşme 17 Mayıs 1994 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanmış, Türkiye Bakımından 13 Kasım 1994’te yürürlüğe girmiştir.

Tam adı ‘Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme‘dir.

Sözleşmenin amacı, dünya üzerinde var olan doğal ekosistemlerin korunmasıdır. Sınırlı olan kaynakların akıllıca ve verimli bir şekilde kullanılmasını sağlamak temel amaçtır.

Sözleşmenin Önemi

  • Ramsar Sözleşmesi, sucul ekosistemlerin korunmasını amaçlamakta ve bu amaçla küresel işbirliklerine öncelemektedir.
  • İmzacı ülkeler, sulak alanların korunması için gerekli politikaları geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt etmektedir. .
  • Sözleşme, biyolojik çeşitliliği artırma amacı gütmekte ve doğal yaşam alanlarının sürdürülebilirliğini sağlamayı hedeflemektedir.
  • Katılımcı ülkeler, belirledikleri sulak alanları uluslararası listeye kaydedecek ve bu alanları koruyacaktır.
  • Ramsar Sözleşmesi, ülkelere sulak alanların ekolojik karakterini koruma sorumluluğu yüklemektedir. Ayrıca Sözleşme, su kaynaklarını sürdürülebilir kullanımını öngörmektedir.
  • Sözleşme, çevresel yönetim stratejilerini bütüncül bir yaklaşımla ele almakta ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamaktadır.
  • Ramsar, çevre politikalarını entegre etmeyi öngörmektedir. Yerel, ulusal ve uluslararası bir çerçeveye sahiptir.
  • Katılımcı devletler, koruma yükümlülüklerini raporlamakta ve düzenli denetimlerle ilerlemeyi takip etmektedir.
  • Sözleşme, ulusal ve yerel düzeyde sürdürülebilir kalkınma hedeflerine uyumludur. Ramsar, tüm dünyaya doğal kaynak yönetimi için rehberlik etmektedir.
  • Ramsar Sözleşmesi, sulak alanların küresel ölçekte öncelikli korunması gerektiğini vurgulamış çevre bilincini artırmıştır.

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği

Türkiye tarafından, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği, Ramsar Sözleşmesi (Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme) hükümlerine dayanılarak hazırlanmıştır. Yönetmelik çeşitli tarihlerde değiştirilmiş, son olarak 04.04.2014 tarihinde yönetmelik yeniden düzenlenmiş, 2017 yılında ise bazı yeni değişiklikler yapılmıştır.

Yeryüzünün en zengin ve üretken ekosistemlerini içinde barındıran, bulunduğu bölgenin insanlarına ve ülke geneline hizmet edebilen karmaşık doğal sistemlere, ’Ramsar Alanı’ denilmektedir. Bu alanlar, tropik ormanlardan sonra en çok biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapan ve dünyanın en büyük doğal müzesi olarak kabul edilen doğal sit alanlarıdır.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme(Samsar Sözleşmesi)’nin kabulüne dair kanun (PDF)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Ramsar Sözleşmesi, taraf olan ülkelerin her birini, dünyaca öneme sahip en az bir sulak alan ilan etmelerinin yanı sıra, bu sulak alanları korumakla ve bunların akılcı kullanımlarını sağlamakla da yükümlü kılmaktadır. Sözleşmenin imzalandığı 02 Şubat tarihi, sulak alanların korunmasının önemine kamuoyunun dikkatini çekmek üzere 1997 yılından bu yana “Dünya Sulak Alanlar Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ne taraf olduktan sonra Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğini çıkarmış, bu yönetmelik 2 defa değiştirilmiş ve  04.04.2014 tarihinde yönetmelik yeniden düzenlenmiştir. Türkiye, sulak alanlar bakımından Avrupa ve Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden birisi olması nedeniyle Ramsar Sözleşmesi hükümleri gerek devlet kurumları ve gerekse toplum tarafından içselleştirilerek Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin uygulanması önem arz etmektedir.

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip

Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme(RAMSAR SÖZLEŞMESİ)

Onay Kanunu :
Tarih : 28/12/1993 Sayı : 3958
Bakanlar Kurulu Kararı :
Tarih : 15/03/1994 Karar No : 94/5434
Resmi Gazetede Yayımlanma :
Tarih : 17 Mayıs 1994 Sayı : 21937
Yürürlük : 13 Kasım 1994

ÖZELLİKLE SU KUŞLARI YAŞAMA ORTAMI OLARAK ULUSLARARASI ÖNEME SAHİP SULAK ALANLAR HAKKINDA SÖZLEŞME
(RAMSAR SÖZLEŞMESİ)

Akit Taraflar;

İnsan ve çevresinin karşılıklı bağımlılıklarını tanıyarak;

Sulak alanların temel ekolojik fonksiyonlarının, su rejimlerini düzenlemek ve karakteristik bitki ve hayvan topluluklarının, özellikle su kuşlarının yaşama ortamlarını desteklemek olduğunu göz önüne alarak;

Sulak alanların ekonomik, kültürel, bilimsel ve rekreasyonel olarak büyük bir kaynak teşkil ettiğine ve kaybedilmeleri halinde bir daha geri getirilemeyeceğine inanarak;

Su kuşlarının mevsimsel göçleri sırasında sınırlar aşabildiğini ve bu yüzden uluslararası bir kaynak olduğunu tanıyarak;

Sulak alanların giderek artan şekilde kaybına sebep olacak hareketleri şimdi ve gelecekte durdurmayı isteyerek;

Sulak alanların ve onlara bağlı bitki ve hayvan topluluklarının korunmasının, ileri görüşlü ulusal politikalarla, koordineli uluslararası faaliyetlerin birleştirilmesi yoluyla sağlanacağın-dan emin olarak;

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1

1. Bu Sözleşmenin amacı bakımından, doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gel-git hareketinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, bütün sular, bataklık, sazlık ve türbiyerler sulak alanlardır.

2. Bu Sözleşmenin amacı bakımından, ekolojik olarak sulak alanlara bağımlı olan kuşlar, su kuşlarıdır.

Madde 2

1. Her Akit Taraf, ülkesi toprakları içindeki elverişli sulak alanları, bundan böyle “Liste” adıyla tanımlanacak ve 8 inci Madde uyarınca kurulacak Büro tarafından tutulacak olan “Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Listesi”ne dahil edilmek üzere tayin edecektir. Her sulak alanın hudutları kesinlikle belirtilecek ve aynı zamanda haritaya çizilecek ve özellikle su kuşları yaşama ortamı olarak önem taşıdığı yerlerde, sulak alanlara mücavir olan akarsu ve deniz kıyı alanlarıyla, ada veya gel-git hareketinin çekilme devresinde derinliği altı metreyi geçen ve sulak alanlar dahilinde yer alan deniz sularıyla birleştirilebilecektir.

2. Liste için sulak alanların seçimi, bu sulak alanların ekoloji, botanik, zooloji, limnoloji ve hidroloji yönlerinden uluslararası önemlerine göre yapılmalıdır. Hangi mevsimde olursa olsun, su kuşları için uluslararası öneme sahip sulak alanlar öncelikle dahil edilmelidir.

3. Bir sulak alanın listeye kaydedilmesi, sulak alanın yer aldığı Akit Tarafın münhasır egemenlik haklarına zarar vermez.

4. Her Akit Taraf, 9 uncu Maddede belirtildiği şekilde, Sözleşmeyi imzalarken veya onay ya da katılma belgesini tevdi ederken Listeye girecek en az bir sulak alanı tayin etmiş olacaktır.

5. Herhangi bir Akit Taraf, gelecekte kendi toprakları içinde bulunan diğer sulak alanları Listeye eklemek, Listeye kaydedilmiş olanların sınırlarını genişletmek veya önemli ulusal çıkarları nedeniyle sınırlarını kısıtlamak ya da tamamen kayıttan sildirmek hakkına sahiptir ve bu kabil değişiklikleri 8 inci Maddede belirtilen devamlı Büro hizmetlerinden sorumlu organizasyon veya hükümete mümkün olan en kısa zamanda bildirecektir.

6. Her Akit Taraf, sınırları içindeki göçmen su kuşları stoklarının korunması, yönetimi ve akıllıca kullanılması için; gerek Listeye girecek olan sulak alanlarını tayin ederken, gerekse bunlarda değişiklik yapma hakkını kullanırken uluslararası sorumluluklarını dikkate alacaktır.

Madde 3

1. Akit Taraflar, planlamalarını, Listeye dahil ettirdikleri sulak alanların korunmasını geliştirecek ve ülkelerindeki diğer sulak alanların mümkün olduğu kadar akıllıca kullanılmasını sağlayacak şekilde formüle edecek ve uygulayacaklardır.

2. Her Akit Taraf, sınırları içinde bulunan ve Listeye dahil olan herhangi bir sulak alanın ekolojik karakterinin, teknolojik gelişme, kirlenme veya insan müdahalesi ile değiştiğini, değişmekte olduğunu veya değişme ihtimali bulunduğunu en kısa zamanda haber alacak bir düzenleme yapacaktır. Bu kabil değişiklikler hakkındaki bilgiler gecikmeksizin, 8 inci Maddede belirtilen devamlı Büro hizmetlerinden sorumlu organizasyon veya hükümete bildirilecektir.

Madde 4

1. Her Akit Taraf, Listeye dahil olsun veya olmasın, sulak alanlarında tabiatı koruma alanları ayırarak sulak alanlarının ve su kuşlarının korunmasını geliştirecek ve yeterli inzibati tedbirleri alacaktır.

2. Akit Taraflardan biri önemli ulusal çıkarlarından ötürü, Listeye kaydettirdiği bir sulak alanın hudutlarını daraltır veya tamamen kaldırırsa, aynı veya başka bir yerde, orijinal yaşama ortamının yeterli büyüklüğünde başka tabiatı koruma alanları tesis ederek bu sulak alan kaynağının kaybını mümkün olduğu kadar telafi edecektir.

3. Akit Taraflar, sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan toplulukları hakkında araştırma yapılmasını, bilgi ve yayınların değişimini teşvik edeceklerdir.

4. Akit Taraflar, uygun sulak alanların yönetimi yoluyla su kuşları populasyonlarının artırılması için çaba göstereceklerdir.

5. Akit Taraflar, sulak alanların araştırma, yönetim ve muhafazasında yetenekli perso-nelin eğitimini geliştireceklerdir.

Madde 5

Akit Taraflar, özellikle bir sulak alanın birden fazla Akit Tarafın topraklarına yayılması veya bir su sisteminin Akit Taraflarca paylaşılır durumda olması halinde, Sözleşmenin getirdiği yükümlülüklerin uygulanmasında, birbirlerine danışacaklardır. Taraflar, aynı zamanda, sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan topluluklarını korumaya ilişkin bugünkü ve gelecekteki politikaları ve düzenlemeleri desteklemeye ve koordine etmeye gayret göstereceklerdir.

Madde 6 (Değişik madde: 28.5.1987 tarihinde yapılan konferans)

1. Sözleşmenin uygulanmasını gözden geçirmek ve geliştirmek için bir Akit Taraflar Konferansı tesis edilecektir. Akit Taraflar Konferansının olağan toplantıları Konferans başka türlü karar vermemişse üç yılı geçmeyen aralıklarla ve olağanüstü toplantılar ise Akit Tarafların en az üçte birinin yazılı isteği ile 8 inci Maddenin 1 inci paragrafında belirtilen Büro tarafından düzenlenecektir. Her olağan Akit Taraflar Konferansı bir sonraki olağan toplantının zamanını ve yerini de belirleyecektir.

2. Akit Taraflar Konferansı aşağıdaki hususlarda yetkili olacaktır:

a. Bu Sözleşmenin uygulanmasını görüşmek,

b. Listeye yapılan ekleri ve değişiklikleri görüşmek,

c. 3 üncü Maddenin 2 nci paragrafına uygun olarak, Listeye kaydedilmiş sulak alanlardaki değişikliklere ait haberleri dikkate almak,

d. Sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan topluluklarının korunması, yönetimi ve akıllıca kullanılması hakkında Akit Taraflara genel veya özel tavsiyelerde bulunmak,

e. İlgili uluslararası kuruluşlardan sulak alanları etkileyen uluslararası nitelikteki meseleler üzerinde rapor ve istatistik hazırlamalarını istemek,

f. Sözleşmenin işlemesini ileri götürmek için gerekli diğer tavsiye ve kararları kabul etmek.

3. Akit Taraflar, sulak alanların yönetiminden sorumlu her düzeydeki kuruluşa, sulak alanlarla bunların bitki ve hayan topluluklarının korunması, yönetimi ve akıllıca kullanımına ilişkin Konferans tavsiyelerinin duyurulmasını ve dikkate alınmasını temin edeceklerdir.

4. Akit Taraflar, Konferans, her toplantısı için işleyiş kurallarını kabul edecektir.

5. Akit Taraflar Konferansı Sözleşmenin mali düzenlemelerini tesis edecek ve devamlı olarak gözden geçirecektir. Her olağan toplantıda katılan ve oy veren Akit Tarafların üçte iki çoğunluğuyla, bir sonraki mali dönem bütçesini kabul edecektir.

6. Her Akit Taraf, Akit Taraflar Konferansının olağan toplantısında katılan ve oy veren Akit Tarafların ittifakla kabul ettiği bir bağış ölçeğine göre bütçeye katkıda bulunacaktır.

Madde 7 – (Değişik madde: 28.5.1987 tarihinde yapılan konferans)

1. Bu gibi Konferanslarda Akit Taraf temsilcileri sulak alanlar ve su kuşları hakkında bilimsel, idari ve diğer uygun görevlerde bilgi ve tecrübe kazanmış uzman kişileri mutlaka ihtiva etmelidir.

2 . Konferansta temsil edilen her Akit Taraf bir oy sahibidir. Sözleşmede başka türlü belirtilmemişse, tavsiyeler, sonuçlar ve kararlar mevcut ve oy veren Akit Tarafların basit oy çokluğu ile kabul edilir.

Madde 8

1. Bu Sözleşme uyarınca, “Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği”, bütün Akit Tarafların üçte iki çoğunluğunun yapacağı atamayla başka bir kuruluş veya hükümete devredilinceye kadar, devamlı Büro görevlerini yerine getirecektir.

2. Aşağıdaki hususlar devamlı Büronun görevlerini teşkil etmektedir:

a. 6 ncı Maddede belirtilen Konferansların toplanmasına ve organize edilmesine yardımcı olmak,

b. Uluslararası öneme sahip sulak alanların Listesini tutmak ve 2 nci Maddenin 5 inci paragrafına uygun olarak, Listeye yapılan eklerden, genişletmelerden, çıkartma ve kısıtlama-lardan Akit Tarafları haberdar etmek,

c. 3 üncü Maddenin 2 nci paragrafı uyarınca Listeye dahil edilen sulak alanların ekolojik karakterlerinde meydana gelen değişikliklerden Akit Taraflarca haberdar edilmek,

d. Gelecek Konferansta görüşülmesini sağlamak üzere, Listedeki değişiklikler veya Listeye dahil sulak alanların karakterindeki değişmeler hakkında bütün Akit Taraflara bildirimde bulunmak,

e. Listedeki değişiklikler veya Listeye dahil edilmiş sulak alanların karakterindeki değişmeler hakkındaki Konferans tavsiyelerini ilgili Akit Tarafa bildirmek.

Madde 9

1. Bu Sözleşme süresiz olarak imzaya açık kalacaktır.

2. Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın veya Uzmanlık Örgütlerinden birinin veya Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın tüm üyeleri veya Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün Tarafları,

a. Onay hakkı mahfuz olmadan imzalayarak,

b. Onaya tabi şekilde imzalayıp, daha sonra onaylayarak,

c. Katılarak,

bu Sözleşmeye Taraf olabilir.

3. Onay veya katılma, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı’nın (UNESCO) Genel Müdürü nezdinde, (bundan böyle Depoziter olarak geçecektir.) onay veya katılma belgelerinin tevdiinden başlayarak geçerli olur.

Madde 10

1. Bu Sözleşme, yedi devletin 9 uncu Maddenin 2 nci paragrafında belirtildiği şekilde, Sözleşmeye Taraf olmalarından dört ay sonra yürürlüğe girecektir.

2. Müteakiben bu Sözleşme her Akit Taraf için, sözleşmeyi onay hakkı mahfuz olmadan imzalamasından veya onay veya katılma belgesini tevdiinden dört ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 10- Tekrar

1. Bu Sözleşme, bu amaçla toplanan bir Akit Taraflar toplantısında bu madde uyarınca değiştirilebilir.

2. Değişiklik önerileri, herhangi bir Akit Tarafça yapılabilir.

3. Önerilen herhangi bir değişikliğin metni ve bunun nedenleri, Sözleşme uyarınca devamlı Büro görevlerini icra eden kuruluş veya hükümete (bundan böyle Büro olarak geçecektir) bildirilecek ve tüm Akit Taraflara Büro tarafından derhal haber verilecektir. Akit Tarafların metin hakkındaki görüşleri, değişiklikler Büro tarafından Akit Taraflara bildirildiği tarihten sonra üç ay içinde Büroya bildirilecektir. Büro, görüşlerin son sunuş tarihinin hemen ardından, o güne kadar sunulan tüm görüşleri Akit Taraflara bildirecektir.

4. Üçüncü paragraf gereğince bildirilen bir değişikliği görüşmek için, Akit Tarafların üçte birinin yazılı isteği üzerine, Büro tarafından bir Akit Taraflar toplantısı yapılacaktır. Büro, Toplantının yeri ve zamanı konusunda Akit Taraflara danışacaktır.

5. Değişiklikler, oy veren Akit Taraflar mevcudunun üçte iki çoğunluğu ile kabul edilecektir.

6. Kabul edilen bir değişiklik, Akit Tarafların üçte ikisinin, kabul belgesini Depozitere tevdi tarihini izleyen dördüncü ayın ilk günü, bunu kabul eden Akit Taraflar için yürürlüğe girecektir. Akit Tarafların üçte ikisinin kabul belgesini tevdi ettiği tarihten sonra bu kabul belgesini tevdi eden herbir Akit Taraf için değişiklik, kabul belgesini tevdi tarihini izleyen dördüncü ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 11

1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalmaya devam edecektir.

2. Akit Taraflardan herhangi biri Sözleşmenin kendisi için yürürlüğe girdiği tarihten beş yıl sonra Depoziter’e yazılı olarak bir ihbarda bulunmak suretiyle Sözleşmeden çekilebile-cektir. Sözleşmeden çekilme, yazılı ihbarın Depoziter’in eline geçtiği tarihten dört ay sonra geçerli olacaktır.

Madde 12

1. Depoziter bu Sözleşmeyi imzalayan veya katılan bütün devletleri en kısa zamanda;

a. Sözleşmeyi imzalayanlar,

b. Sözleşmeyi onaylama belgesini tevdi edenler,

c. Sözleşmeye katılma belgesini tevdi edenler,

d. Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih ve,

e. Sözleşmeden çekilme ihbarı verenler,

hakkında haberdar edecektir.

2. Sözleşme yürürlüğe girdiğinde, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 102 nci Maddesi uyarınca Depoziter bunu Birleşmiş Milletler Sekreteryasına kaydettirecektir.

KEYFİYETİ TEYİDEN, aşağıda imzaları bulunanlar, tam yetkili olarak bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

1971 Şubat’ının 2 nci gününde Ramsar’da yapılmış olup, orijinalleri İngiliz, Fransız, Alman ve Rus dillerinde birer tanedir; bütün metinler eşit derecede geçerlidir; bu metinler Depoziter’e tevdi edilecek ve Depoziter sahih kopyaları bütün Akit Taraflara gönderecektir.

Trygve Halvdan Lie

0

Trygve Halvdan Lie, 16 Temmuz 1896 tarihinde Oslo’da dünyaya geldi. 8 Kasım 1921’de Hjordis Joergensen ile evlendi. Üç çocukları vardı: Sissel, Guri ve Mette. 1911’de Norveç İşçi Partisi Gençlik Örgütü’ne katıldı. 1919 yılında Oslo Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi. 8 Kasım 1921’de Hjordis Joergensen ile evlendi. Üç çocukları oldu; Sissel, Guri ve Mette.

1922’den 1935’e kadar Norveç Sendikalar Federasyonu’nun hukuk danışmanı olarak çalıştı. Johan Nygaardsvold liderliğindeki İşçi Partisi Hükümeti’nde, 1935-1939 yılları arasında Adalet Bakanı, Temmuz-Eylül 1939 arasında ise Ticaret ve Sanayi Bakanı olarak görev yaptı.

İkinci dünya savaşı sırasında, Nisan 1940’ta Almanya’nın Norveç’i işgalinden sonra İngiltere’ye gitti. ve 1941’den 1946’ya kadar sürgündeki Norveç hükümetinin Dışişleri Bakanı görev yaptı. Savaşın ardından 1946’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki Norveç delegasyonunun lideri olarak çalıştı.

Nisan 1945’te San Francisco’da düzenlenen Birleşmiş Milletlerin ilk Genel Kurul toplantısının başkanlığına aday oldu ancak seçimde yarıştığı Belçikalı hukukçu Paul-Henri Spaak genel kurulu yönetme hakkı elde etti.

Paul-Henri Spaak

BM Teşkilatının kurulmasının ardından Güvenlik Konseyi tarafından 1 Şubat 1946’da oybirliğiyle genel sekreter olarak seçildi. Bu dönemde Rusya ile Batı arasındaki arabuluculuk girişimlerinde önemli rol oynadı. İsrail ve Endonezya’nın bağımsızlığını destekledi. Filistin savaşıyla ve Keşmir sorunu nedeniyle Hindistan-Pakistan arasındaki çatışmalarla uğraşmak zorunda kaldı. Kore savaşı sırasında genel sekreterdi. Sovyetler Birliğinden büyük tepki görmesi ve ABD’de sorgulanması nedeniyle barış misyonunu yerine getirmekte zorlanmaya başlaması nedeniyle 1952’de görevinden istifa etti. Yerine, kendisi gibi hukukçu olan İsveçli Dag Hammarskjöld seçildi.

Aralarında BM’deki yıllarını anlatan “Barış Davası: Birleşmiş Milletlerle Yedi Yıl” isimli eserin de bulunduğu çok sayıda kitap yazdı. Etiyopya ile Somali arasındaki sınır anlaşmazlığını çözmek için arabuluculuk yaptı. Kral Olav, 1959 yılında Bay Lie’yi Arabulucu olarak atadı.ABD ve Avrupa’daki üniversiteler tarafından çok sayıda fahri doktora unvanı verildi. Birçok madalya aldı. 30 Aralık 1968’de Norveç’in Geilo kentinde kalp krizinden öldüğünde 72 yaşındaydı. Oslo’da Trygve Lie Meydanı’nda 1994 yılında dikilen Trygve Lie’nin bronz heykeli yer almaktadır.

1946’dan 1952’ye kadar Birleşmiş Milletler’in ilk Genel Sekreteri olarak görev yapan Doğumu: 16 Temmuz 1896) Trygve Halvdan Lie 30 Aralık 1968’de yaşamını yitirdi.

In the cause of peace: seven years with the United Nations

Vedat Ahsen Coşar

0
Vedat Ahsen Coşar

Vedat Ahsen Coşar, 01 Şubat 1949 tarihinde, Samsun ili Vezirköprü ilçesinde dünyaya gelmiştir. 1967 yılında Konya Maarif Kolejini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmış, 1974 yılında fakülteden mezun olmuştur.

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olduğu 1970-1971-Mayıs/1972 yıllarında Erenköy’deki Özel Kalamış Lisesi’nde ve Kadıköy Maarif Koleji’nde/Kadıköy Anadolu Lisesi’nde belletmen/etüt abisi, Eylül/1972 ile 31.12.1974 yılları arasında Büyük Tarabya Oteli’nde resepsiyon memuru/gece müdürü olarak çalışmış; avukatlık stajının ikinci altı aylık bölümünde ve avukatlığının ilk yıllarında Ankara’da Hasköy Lisesi’nde İngilizce öğretmenliği yapmıştır. 

1975 yılından itibaren Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır.

18 Ekim 2004 -14 Ekim 2006, 15 Ekim 2006 – 26 Ekim 2008 ve 27 Ekim 2008 – 13 Haziran 2010 tarihleri arasında Ankara Barosu Başkanlığı yapmış, 13 Haziran 2010 – 26 Mayıs 2013 tarihleri arasında ise Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevini yürütmüştür.

18 Ekim 2004 ile 14 Temmuz 2006 tarihleri arasında; Ankara, Bükreş, Sofya, Makedonya, Moskova, Kiev, Gürcistan, Moldova, Atina, Bakü, Trabzon, İstanbul ve Yalova Barolarından oluşan Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği Başkanlığı yapmıştır. 14 Temmuz 2006 – 25 Ekim 2009 tarihleri arasında aynı kuruluşun genel sekreterliği görevini yürütmüş; 25 Ekim 2009 tarihinde kuruluşun Başkanlığı’na yeniden seçilmiş, Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçildiği 13 Haziran 2010 tarihine bu görevini sürdürmüştür.

Vedat Ahsen Coşar Kocaeli Barosunda bir konferansta

Türkiye Barolar Birliği Başkanı iken; Ermeni Soykırım iddialarını reddedenlere ceza getiren “soykırımı inkar yasa tasarısı”nı oylayan Fransa Meclisine bir mektup yazmış; cezai yaptırımın tarihe ve tarihçilere ihanet olduğunu bildirmiştir.

Sivil Toplum Çalışmaları

Coşar, baro başkanlığından önce Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyeliği, Türk Hukuk Kurumu Yönetim Kurulu üyeliği, Türkiye Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu ve Hukuk Kurulu üyeliği ile Şike Tahkim Kurulu Üyeliği ve Başkanlığı görevlerini yapmıştır.

Akademik Çalışmaları

Vedat Ahsen Coşar; 1998–1999, 1999–2000, 2000–2001, 2001–2002, 2002–2003, 2003–2004, 2006 2007, 2007-2008, 2008-2009, 2009-2010, 2010-2011, 2011-2012, 2012-2013 akademik yıllarında Bilkent Üniversitesi İktisadi İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır.

2005–2006 akademik yılında Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ‘Adli Yazışmalar/Hukuki Metinler’ derslerini vermiştir. Aynı fakültede 2010 – 2011 ve 2011 – 2012 akademik yıllarında ve 2015-2016 akademik yılının ikinci yarısında ‘Avukatlık Hukuku’ derslerini vermiştir.

Ankara Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 2021-2022 akademik yılının ilk yarısında ‘Genel Kamu Hukuku’, aynı yılın ikinci yarısı ile 2022-2023 akademik yılının ilk yarısında ‘Hukuk Felsefesi’ derslerini verdi.  Halen aynı fakültede  ‘Hukuk Sosyolojisi’ ile ‘Siyaset ve Siyasi Tarih’ derslerini vermektedir.

İngilizce olarak okutulan ‘Hukuka Giriş/Introduction To Law’ dersini ve ‘Kamu Hukuku/Public Law’ derslerini vermektedir.

Destekten yoksun kalma, cismani zararlar, tenkis, eski ve yeni vakıflar, eser sözleşmeleri başta olmak üzere özel hukukun değişik konularında uzun yıllar bilirkişilik yapmıştır.

Ulusal ve uluslararası sempozyumlarda hukukla ilgili tebliğler sunmuş; resmi ve özel kuruluşlarca düzenlenen sertifika programlarında özel hukukun değişik konuları ile ilgili dersler vermiş; birçok dergi ve gazetede yüzlerce makalesi yayınlanmıştır.

Vedat Ahsen Coşar’ın Eserleri 
Kitapları ve Çeviri Eserleri

Aristo Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Introduction to Law&Turkish Law-Lecture Notes’ (2019), Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme’ (2015), Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan ‘Hukuk Adalet Etik ve Siyaset Üzerine’ (2019), ‘Au Revoir/Yine Görüşürüz’ (2019), ‘Rizom İçin Seçkiler’ (2020), Aristo Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan üç ciltten oluşan anılarına ilişkin ‘Fîhi Mâ-Fîh/İçindekiler İçindedir’ (2018) adlı kitapları bulunmaktadır. Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan, Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’a ait olan ve siyaset teorisinde çığır açan bir başyapıt olarak değerlendirilen ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli kitabını 2017 yılında Türkçe’ye kazandırmıştır.

Dorlion Yayınları tarafından basılan ve yayınlanan Amerikalı bilim insanı, akademisyen, sosyal psikolog ve düşünür George Herbert Mead’in Chicago Üniversitesi’nde verdiği Sosyal Psikoloji dersinden derlenerek kitap haline getirilen ‘Mind, Self and Society/Zihin, Benlik ve Toplum’ isimli eserini ise 2019 yılında Türkçe’ye çevirmiştir.

İngiliz tarihçi ve düşünür R.G.Collingwood’un ‘Outlines of A Philosophy of Art/Bir Sanat Felsefesi’nin Ana Hatları’ (2020) ve yine R.G.Collingwood’un ‘The Idea of History/Tarih Düşüncesi’ (2020) isimli kitapların İngilizce’den Türkçe’ye çevirileri de V.Ahsen Coşar tarafından yapılmıştır.

Yetkin Yayınevi tarafından basılan ve yayımlanan Av.Salih Akgül ile birlikte yazdıkları ‘Avukatlık Hukuku’ (2021), Dorlion Yayınevi tarafından basılan ve yayımlanan ‘Giderayak’ (2021), ‘Kırık Hikayeler’ (2022), Yetkin Yayınevi tarafından basılan ve yayımlanan ‘Genel Kamu Hukuku’ (2021), ‘Hukuk Felsefesi’ (2022), ‘Hukuk Sosyolojisi’ (2022), ‘Genel Hukuk Bilgisi ve Hukuk Metodolojisi (2023), ‘Siyaset ve Siyasi Tarih’ (2023) isimli kitapları bulunmaktadır.

(2021), avukat M.Turgay Bilge ile birlikte çevirdikleri Amerikalı sosyolog ve siyaset bilimci Howard Selsam’ın ‘What is Philosophy? A Marxsist Introduction/Felsefe Nedir?/Marksist Bir Deneme’ (2022), Karl Kautsky’nin ‘Sosyal Devrim/İhtilal’ (2022), Alman sosyolog Ernst Cassirer’in ‘An Essay On Man/İnsan Üzerine Bir Deneme’ (2022), Alman sosyolog Max Weber’in ‘The City/Kent’ (2022), Arthur de Gobineau’nın ‘İnsan Irklarının Eşitsizliği’ (2022), Alfred North Whitehead’in ‘Religion In The Making/Din Oluşumu’ (2022), Theos Bernard’ın ‘Hindu Philosophy/Hindu Felsefesi’ (2022), Maria Montessori’nin ‘Childhood Education/Çocukluk Çağı Eğitimi’ (2023) isimli kitapların, İngilizceden Türkçeye çevirileri de V.Ahsen Coşar tarafından yapılmıştır.

Coşar’ın ‘Bir Gözyaşı Bir Gülümseme‘ ve anılarını içeren “‘Fîhi Mâ-Fîh/İçindekiler İçindedir” isimli eserleri
Bir Adalet Teorisi 

Siyasal/Phoenix Yayınevi tarafından basılan ve yayınlanan Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’a ait olan ve siyaset teorisinde çığır açan bir başyapıt olarak değerlendirilen; ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli kitabın Türkçeye çevrilmiş olması Türkiye hukuk camiası açısından ufuk açıcı bir gelişme olmuştur.

Başyapıt olarak tanımlanan John Rawls’ın eseri “Bir Adalet Teorisi” Coşar tarafından Türkçeye kazandırılmıştır
Makale ve Tebliğleri

Vedat Ahsen Coşar, ulusal ve uluslararası sempozyumlarda hukuk alanında çok sayıda tebliğler sunmuş; resmi ve özel kuruluşlarca düzenlenen sertifika programlarında özel hukukun değişik konuları ile ilgili dersler vermiştir. Ders verdiği öğrencileri için hazırladığı; ‘Introduction to Law‘ ve ‘Public Law‘ isimli İngilizce ders notları bulunmaktadır.

‘Çek Cumhuriyeti Anayasası’, ‘Rusya Federasyonu Anayasası’, ‘Insider Trading’, ‘Hasta Hakları’, “Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü-OBAMA” isimli yayımlanmış tercümeleri ile ‘Arbitration -Alternative Dispute Resolution/Tahkim – Alternatif Uyuşmazlık Çözümü’ ve ‘Equality of Sexes In Turkish Law/Türk Hukukunda Cinsiyetlerin Eşitliği’,  isimli İngilizce ve ‘Amerikan Ceza Hukukunun Kökenleri, Dünü ve Bugünü’, ‘Amerika Birleşik Devletleri’nde Avukatlık Mesleği ve Avukatlık Ortaklığı Modelleri’ isimli Türkçe olarak yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

Coşar, tecrübelerini, düşüncelerini ve makalelerini “ahsencosar.wordpress.com” adresindeki kişisel blogunda yayınlamaktadır.

1 Şubat – Hukuk Takvimi

0
1 Şubat - Hukuk Takvimi

1 Şubat – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

1411 Birinci Thorn Barış antlaşması, müttefik Polonya Krallığı ve Litvanya Büyük Dükalığı ile Töton Şövalyeleri’nin aralarındaki savaşın bitmesiyle Toruń kentinde imzalandı.

1552 İngiliz hukukçu ve siyaset adamı Sir Edward Coke doğdu. (Ölümü: 3 Eylül 1634) Cambridge Üniversitesine bağlı Trinity College‘da hukuk öğrenimi gördü. 1589’da Parlamentoya seçildi. 1592’de Londra başsavcı yardımcısı ve yargı kayıtları sorumlusu oldu. Birçok önemli ihanet davası açarak Essex ve Southampton kontları Sir Walter Raleigh ve 1605’te Barut Komplosuna katılan suikastçılar hakkındaki soruşturmaları yürüttü. 1606’da Yüksek Mahkeme başyargıcı olarak atandı. Birçok kez krala karşı çıktı. Stuartların kraliyet ayrıcalıklarına karşı gelip, hukukun üstünlüğünü ileri düzeyde savunarak İngiliz hukukunun gelişimine büyük katkıda bulundu.
1553

Osmanlı İmparatorluğu ve Fransa Krallığı arasında, İstanbul Antlaşması imzalandı.

1861 Amerikan İç Savaşı: Teksas, Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrıldı.
1878

Hattie Ophelia Wyatt Caraway dünyaya geldi. (1 Şubat 1878 – 21 Aralık 1950) Amerika Birleşik Devletleri Senatörü olarak seçilen ilk kadındır. Arkansas senatörü olarak görev yaptı. Senatoya başkanlık yapan ilk kadın oldu.

1885

Fransız hukukçu, senatör  ve eski başbakan Camille Chautemps doğdu. (Ölümü: 1 Temmuz 1963) Hukuk eğitimi aldıktan sonra 1906 yılında Fransız Masonlarına katıldı. 1919 yılında milletvekili seçildi ve 1934 yılında senatör olana kadar bu görevi sürdürdü. 1919-1925 yılları arasında Tours Belediye Başkanlığı, 1924-1926 yıllarında bakanlık, 1930 yılındaki ise kısa bir süre başbakanlık yaptı. 1933-1934 yılları arasında ikinci defa başbakanlık görevine seçildi. Demiryollarını millileştirdi. 1938 yılında Fransız Demiryolları Ulusal Şirketi’ni kurdu.

1886

Hukukçu William Ewart Gladstone, üçüncü kez İngiltere Başbakanı oldu. 3 Aralık 1868-17 Şubat 1874, 23 Nisan 1880-9 Haziran 1885, 1 Şubat 1886 – 20 Temmuz 1886 ve 15 Ağustos 1892 – 2 Mart 1894 tarihleri arasında başbakanlık yaptı.

1921

Men’i Müskirat Kanunu, Resmî Gazetede (1 Şubat 1921) 28 Şubat 1337 yayınlanarak yürürlüğe girdi. Savaş koşullarının devam ettiği bir dönemde sarhoşluğun önlenmesi amacıyla içki yasağı öngören kanuni düzenlemedir. Kanuna göre cezalandırılması gereken birçok kişi meclisin çıkardığı af kanunları ile affedilmek zorunda kalınmıştır.

1924

Birleşik Krallık, SSCB’yi resmen tanıdı.

1929 Sovyetler Birliği’nde Grigori Zinoviyev ve Leon Kamanev tutuklandı.
1930 İstatistik Umum Müdürlüğünün Vazife ve Selahiyetleri Hakkında Kanun kabul edildi. Kurum, 1962’de Devlet İstatistik Enstitüsü’ne dönüştürülmüştür.
1933

Cumhuriyet ilkelerini benimsetmek ve aynı doğrultuda kültür hareketi oluşturmak amacıyla Halkevlerinin yayın organı olarak Ülkü dergisi yayınlanmaya başladı.

1933

Amerikalı hukukçu ve bürokrat Wendell Anderson doğdu. (Ölümü: 17 Temmuz 2016) Minnesota Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1959’dan 1962’ye kadar Minnesota Temsilciler Meclisi’nde ve 1963’ten 1970’e kadar Minnesota Eyalet Senatosu’nda görev yaptı. 1970’de Minnesota valisi seçildi. Minnesota devlet okullarına ilişkin yenilikçi bir reform olan 1971 Minnesota Mucizesinin yaratılmasına katkı verdi. Çabalarından ötürü Time dergisinin kapağında yer aldı. 1995’ten 2001’e kadar Carpinteria, California’daki Turbodyne Technologies Inc.’in (TRBD) hukuk komitesi direktörü ve başkanı olarak görev yaptı.

1946 Trygve Halvdan Lie, BM Teşkilatının kurulmasının ardından Güvenlik Konseyi tarafından 1 Şubat 1946’da oybirliğiyle genel sekreter olarak seçildi.

1949

Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği önceki başkanlarından Avukat Vedat Ahsen Coşar dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1975 yılından itibaren Ankara Barosuna kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır.

1950

Hukukçu ve siyasetçi Ali Haydar Konca doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1980 Askerî Darbesine kadar birçok şehirde kaymakamlık yaptı. Hassa, Çüngüş ve Sürmene kaymakamlığı görevlerini yürüttükten sonra Kocaeli Valiliği Hukuk İşleri Müdürlüğüne tayin edildi. Bu görevinden istifa ederek Kocaeli’de serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 1989 Türkiye yerel seçimlerinde Sosyal Demokrat Halkçı Partiden belediye meclis üyesi seçildi. Halkların Demokratik Partisi XXV. dönem Kocaeli Milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri öncesi kurulan seçim hükûmetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Avrupa Birliği Bakanı olarak atandı.

1978 13 yaşında bir kızla cinsel ilişkiye girme suçuyla hakkında dava açılan film yönetmeni Roman Polanski, kefaletini yakarak ABD’den Fransa’ya kaçtı.
1978 İstanbul Sağmalcılar Cezaevi’nde isyan çıktı.
1978 Senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı, Süreyya Duru’nun “Güneşli Bataklık” adlı filmi Sansür Kurulu’nca reddedildi.
1979

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, suikast sonucu öldürüldü. Hukuk kökenli gazeteci Abdi İpekçi 9 Ağustos 1929’da dünyaya geldi. Galatasaray Lisesi’ni ve İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdi. Milliyet Gazetesi’nin yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürü oldu. Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği görevlerinde bulundu. 1 Şubat 1979 tarihinde Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü. Eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile kuzendir. Mehmet Ali Ağca, İpekçi suikastından idamla yargılanmakta iken 1979 yılında Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırıldı.

1979

Ayetullah Humeyni 13 yıllık sürgünün ardından Fransa’dan İran’a döndü.

1981

Ayşe Saffet Alpar yaşamını yitirdi. (17 Nisan 1903-1 Şubat 1981) Karadeniz Teknik Üniversitesi rektörlüğü görevinde bulunarak, Türkiye’nin ilk kadın rektörü oldu. Balkan Savaşı’nda İşkodra kalesini savunurken 30-31 Ocak 1913’te şehit olan Müşir Hasan Rıza Paşa’nın kızıdır.

1982

12 Eylül rejimi tarafından feshedilen CHP’nin eski genel başkanı Bülent Ecevit Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi.

1985

1978’de öldürülen Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in katil zanlısı Rıfat Yıldırım Almanya’da 1,5 kg eroinle yakalandı. Frankfurt savcısı, 6 kişinin tutuklandığını açıkladı.

 
1988

Sosyalist Parti 1 Şubat 1988’de kuruldu. Anayasa Mahkemesi’nin 10 Temmuz 1992 tarihli kararıyla kapatıldı. AİHM, Sosyalist Parti (SP) ve diğerleri davasında ihlal kararı verdi.

1988

“Şiddet Suçu Mağdurlarının Zararlarının Tazmin Edilmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi” 1 Şubat 1988 tarihinde yürürlüğe girdi. Birleşmiş Milletler tarafından 29 Kasım 1985 tarihinde kabul edilen Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi ile belirlenen ilkeler sözleşme ile hukuki vecibeye dönüştürüldü.

 
1989

İşkence ve İnsanlık Dışı/Onur Kırıcı Muamele ya da Cezalandırmanın Önlenmesi İçin Avrupa Sözleşmesi 1 Şubat 1989’da yürürlüğe girdi.

1989 İzmir Kartaş Lisesinde, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle okul yöneticilerinin ihbarı üzerine tutuklanarak yargılanan lise 1.sınıf öğrencisi M.Ç.’nin annesi çok sayıda sakinleştirici hap alarak intihar girişiminde bulundu.
1993

İçişleri Bakanlığı, Valiliklere yurt içinden yayın yapan özel radyo televizyon kuruluşlarının kapatılmasını öngören bir genelge gönderdi. Özel radyolar yurt çapında aralıklarla “ortak bildiri” yayınladı.

1995

Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından 1 Şubat 1995 tarihinde kabul edildi. Sözleşme, Viyana’da toplanan Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından yayınlanan Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin bir Beyanname’nin tamamlayıcısı ve devamı niteliğindedir.

1997

Susurluk kazasıyla ortaya çıkan karanlık ilişkileri protesto etmek ve ‘temiz toplum, temiz siyaset’ özlemini duyurmak amacıyla “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemi akşam 21:00’de Beyoğlu Leman Kültür’de Can Yücel’in şalter indirmesiyle başladı.

1997

Leman mizah dergisinin 22 Eylül 1996 tarihli 254. sayısında yayınlanan bir şiirdeki “Halt etmiş yanımda Meryem Ana” ve “Bilmezdim bile İsa’yı kimden peydahladığımı” dizelerinden dolayı “dince kutsal değerlere hakaret ettiği” gerekçesiyle Can Yücel ve Yazı İşleri Müdürü Kutlu Esendemir’e, en az 1’er yıl olmak üzere 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

1997 Avustralya New South Wales Bölgesi Polis Etik ve Davranış Kuralları 01 Şubat 1997 tarihinden itibaren bütün Polis Servisi memurları bakımından yürürlüğe girdi. Polisler, bu kuralları aldıklarına ve okuduklarına dair bir alındı yazısı (tebellüğ belgesi) imzalamaya başladı.
1998

Ulusal Azınlıkların Dil Haklarına İlişkin Oslo Tavsiyeleri, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (The Organization for Security and Co-operation in Europe (OSCE) tarafından 1 Şubat 1998 tarihinde kabul edildi. Oslo Tavsiyeleri, ulusal azınlıklara ilişkin genel uygulanabilir dil haklarının içeriğini sade bir dille açıklığa kavuşturma girişimidir.

1999

Türk Tabipler Birliği Meslek Etiği Kuralları,  Türk Tabipleri Birliği tarafından kabul edilerek yayınlandı. Kurallar, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin yenilenmesi ile oluşturuldu.

2000

Amerika Birleşik Devletleri’nde Illinois Eyalet Valisi George Ryan, 20 yıl içinde 13 idam mahkumunun suçsuz olduğunun anlaşılması üzerine idam cezalarının infazlarını durdurdu.

2000

Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde kabul edildi, 17 Aralık 1997 tarihinde Paris’te imzalandı, 1 Şubat 2000 tarihinde TBMM’de kabul edilen 4518 sayılı yasa ile Türkiye tarafından onaylandı.

2001

Yugoslavya’da ekimdeki halk ayaklanmasıyla devlet başkanlığından devrilen “Balkan Kasabı” lakaplı Slobodan Miloseviç 24 saat gözetim altına alındı, eski rejime soruşturma açıldı.

2003

Hukukçu ve siyasetçi Ahmet Muzaffer Akdoğanlı yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1922) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Temyiz Mahkemesi 5.Hukuk Dairesi Memurluğu görevinde bulundu. İl Hazine ve PTT Genel Müdürlüğü avukatlığı ve serbest avukatlık yaptı. Dikkat Gazetesi’nde yazılar yazdı. Kastamonu Belediye Meclisi Üyeliği, Türkiye Odalar Birliği Genel Sekreterliği ve Kastamonu Milletvekilliği görevlerini üstlendi.

2005

Kanada aynı cinsiyetten olanların evlenmesini yasallaştıran 4. ülke oldu.

2005 BM İnsan Hakları Komisyonu, Sudan’da hükümet destekli Arap milislerin Darfur’daki siyah Müslümanlara yönelik mezalimi soykırım olarak değil insan hakları ihlali olarak niteledi. Sudan’da iki yılda 70 bin siyah Müslüman öldürüldü.
2007

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesi ile ilgili soruşturma kapsamında, Tuncay Uzundal’ın tutuklanmasıyla soruşturma kapsamında tutuklananların sayısı sekize yükseldi.  Hrant Dink cinayeti zanlısı Ogün Samast’ın Samsun’da Türk bayraklı poster önünde poz verdiği fotoğrafları ile jandarma ve polislerle birlikte çekilmiş video görüntüleri de ortaya çıktı.

2010

Saydamlığın Artırılması ve Yolsuzlukla Mücadelenin Güçlendirilmesi Stratejisi, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’nca 1 Şubat 2010 tarihinde kabul edildi.

2011 Kars Belediye Meclisi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ucube olarak nitelediği ‘İnsanlık Anıtı’nın yıkımına oy çokluğuyla karar verdi
2012

30 yıldır devam eden Dev-Yol Davası düştü. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesinde, 574 sanıkla 18 Ekim 1982’de başlayan Dev-Yol ana davasının tüm sanıklar yönünden zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verdi.

2012

Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği yenilendi. Yönetmelik, 1979 tarihli ve 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanuna dayanılarak hazırlandı 1/6/2000 tarihli ve 24066 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği yürürlükten kaldırıldı.

2013

Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Ed Koch yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Aralık 1924)  City College of New York’da hukuk eğitimi gördü. Demokratik Parti üyesi oldu. 1963 ile 1965 arasında Greenwich Village ilçesinin demokratik önderi oldu. 1966’da New York City Council’a seçildi. 1969’dan 1977’ye kadar Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi’nde görev yaptı. 1978’den 1989’a kadar New York belediye başkanlığı görevini üstlendi.

2017

Demokratik Kongolu siyasetçi ve hukukçu Étienne Tshisekedi yaşamını yitirdi. (Doğumu: 14 Aralık 1932) Lovanium Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden doktora diploması aldı ve hukuk alanında doktora diploması alan ilk Kongolu oldu. Mouvement National Congolais’de (MNC) Patrice Lumumba’nın danışmanlığını yaptı. 1961’de Başkan Joseph Kasa-Vubu tarafından Ulusal Hukuk ve İdare Okulu’nun Genel Müdürü olarak atandı. 1965’ten 1997’ye kadar cumhurbaşkanı Mobutu Sese Seko tarafından kurulan çeşitli hükümetlerin üst düzey bir üyesi olarak çalıştı. 1967’de Kongo Anayasasının değiştirilmesine katkı sundu. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki (DRC) ana muhalif siyasi parti olan Demokrasi ve Sosyal İlerleme Birliği’nin (UDPS) liderliğini yürüttü. Zaire ülkesinin başbakanı olarak iki dönem görev yaptı.1 Şubat 2017’de yaşamını yitirdi.

2018

Gazeteci ve yazar Şahin Alpay, tahliye taleplerinin reddedilmesi üzerine, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygulanmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine yeniden bireysel başvuru yaptı. Anayasa Mahkemesi, ikinci bireysel başvuruda da ihlal kararına rağmen tutukluluğun sonlandırılmamış olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine hükmetti.

2019

Modern İran’ın uyguladığı ölüm cezasına ve adaletsizliğe meydan okuyan uzun metraj bir hukuk filmi olan Hapishane Müdürü vizyona girdi.

2024

Gezi eylemleri sırasında göstericilere pala ile saldırdığı için Palalı Sabri lakabıyla anılan Sabri Çelebi, Beyoğlu’nda, 1 Şubat 2024’de bir gece kulübü önünde çıkan kavgada 9 kurşunla vurularak öldürüldü.

2025

Bolu Kartalkaya’daki otel yangınında yakınlarını kaybeden bazı aileleri telefonla arayarak hakaret ettiği belirlenen 1 kişi ‘Kişinin hatırasına hakaret’ suçundan tutuklandı. Benzer suçlama ile 28 Ocak’ta da 2 şüpheli tutuklanmıştı.

2025

Yenidoğan Çetesi davasının iki numaralı sanığı doktor İlker Gönen, tutuklu bulunduğu cezaevinde bileğini keserek intihar etti.

2025

CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan’ın, Sözcü TV’de yayımlanan “Başkent Kulisleri” adlı programdaki cezaevleriyle ilgili sözlerine ilişkin “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan resen soruşturma başlatıldı.

Aktif ve Uygulamalı Bir Eğitim Modeli Olarak Avukat Eğitiminde Usta-Çırak Metodu

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

AKTİF VE UYGULAMALI BİR EĞİTİM MODELİ OLARAK AVUKAT EĞİTİMİNDE USTA-ÇIRAK METODU / Avukat Fahrettin KAYHAN

 “Öğretim sınıfta biter; fakat eğitim ancak hayatla beraber sona erer”

Frederick William Robertson

Hukukçu eğitimi, sıkça tartışılan konulardan biridir. Ankara Barosunda yaptığımız deneysel eğitim çalışmalarında avukat eğitiminde ağırlıklı olarak probleme ve case’ya dayalı forum tiyatro tekniklerini kullanan atölye çalışmaları düzenlemiştim. Uzun meslek yaşamım boyunca hukuk öğrencileri ve stajyerlerle çalışma imkânı buldum ve onlardan çok şey öğrendim.

Adeta kentsel dönüşüm geçiren avukatlık mesleğinde usta çırak ilişkisinin yerini işçi işveren ilişkisinin aldığını zamanları yaşıyoruz. Usta çırak ilişkisinin gereği olan “özen etiğinin” yerini eğitim amacı taşımayan ucuz işçiliğe dayalı, emek sömürüsünün aldığını üzülerek görmekteyiz.

İçinde yaşadığımız çağa uygun bir avukat eğitiminin hâlâ usta çırak ilişkisi içinde mümkün olduğunu düşünenlerdenim. Bu yazıda birçoğu olumsuz kendi mesleki tecrübelerimle geliştirmeye çalıştığım ve uygulamaya çalıştığım avukat eğitiminde usta çırak eğitim metodunu ele alacağım.

A. BİR ÖMÜR SÜREN KARŞILIKLI EĞİTİM SÜRECİ

Avukatlık eğitimi denildiğinde hukuk fakültesi sonrası avukatlık stajı esnasında alınan adliye ve büro eğitimi akla gelir. Uygulamaya çalıştığımız usta çırak ilişkisi metodunda avukatlık eğitimi tercihen hukuk fakültesi birinci sınıfta başlar ve ustanın vefatına kadar sürer. Önerdiğimiz model, hiyerarşik bir eğitim modeli değildir. Bu süreçte usta da çırağından bilmediklerini öğrenir. Usta- çırak ilişkisinde usta rolündeki avukat, eğitim sürecinde çıraktan daha fazla emek harcamak yükümlülüğündedir.

Bir ruhsat töreni anısı: Hukuk fakültesi öğrencisiyken kurgusal duruşma yarışması vesilesiyle tanıştığım şimdilerde 20 yılı doldurmuş bir avukat olan Avukat Kenan Bostancı, stajını bitirdiğinde ruhsatını Tokat Barosundan almayı tercih etti. Stajyerimizin TBB’den ruhsatını teslim alarak Tokat’a götürmek üzere Av. Ali Hikmet Akıllı ve şimdi akademisyen olan o zaman avukatlık stajına yeni başlayan Doç. Dr. Sezercan Bektaş ile birlikte yola çıktık. Tokat Barosuna vardığımızda, avukatlık ruhsatının baro kaleminden genç avukatlara teslim edildiğini, özel bir tören yapılmadığını öğrendik. Bizim Ankara’dan bu tören için gelmemiz hayretle karşılandı. Hemen Baro Başkanı ve Yönetim Kurulu üyelerine haber verdiler. Ruhsatı Baroya gelmiş, ama sahiplerine teslim edilmemiş avukat adayları da alelacele baroya çağrıldılar. Cumhuriyet Başsavcısının ve Adalet Komisyonu başkanının katılımıyla güzel bir tören düzenlendi. Ortağım ve ben, stajyerimizin eğitiminden sorumlu ve onun eylemlerine kefil olduğumuzu açıklayan birer konuşma yaptık. O sırada ruhsat alan genç meslektaşlardan biri ağlamaya başladı. Ağlama sebebi staj veren avukatın yazıhanesi adliyenin karşısında olmasına rağmen törene katılmamasıydı. Daha sonra genç meslektaşımızın bürosuna geçerek bürosunun açılışını yaptık. Birkaç yıl sonra genç avukatımızın düğün merasimine katılmak ve nikâh şahidi olmak nasip oldu. 

Örgün hukuk eğitimi daha çok bilişsel temele dayanmaktadır. Usta- çırak ilişkisi bilişsel, davranışsal ve duygusal temellere dayalı bütünsel bir yaklaşımdır. Hukuki bir müesseseyi bilmek iyi avukatlık için kâfi değildir. Onun kadar avukatlığa özgü davranış kalıplarının kazanılması da gerekir. Keza travmatik vakalarla çalışmak durumunda avukatın duygularını iyi yönetmesi, avukat- müvekkil, hâkim-savcı-avukat, avukat-avukat, stajyer-avukat ilişkilerindeki aktarım ve karşı aktarımları ustalıkla yönetmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Hocam Prof Dr. Erdal Onar’ın ifadesiyle bu meslekte hep kötülükle karşılaşırız. Avukat, kötülük karşısında doğru hukuki ve etik duruş sergileyemez ise zaman içinde kötülüğün bir parçası haline dönüşmesi kaçınılmazdır. Hatta sık sık basına yansıdığı gibi avukat, suça da sürüklenebilir.

Bizim uyguladığımız yöntemde, avukatlık eğitimi hukuk fakültesi birinci sınıfta başlamakta ve öğrencinin tercihine bağlı olarak ömür boyu sürmektedir. Bunun için öğrencinin, fakülteden mezun oluncaya kadar kural olarak kendi belirlediği haftanın bir gününü derslerin aksatmayacak şekilde büro çalışmasına ayırması talep edilmektedir. Mezuniyet sonrası avukatlık stajının 6 aylık adliye stajı süresince mesaisinin tamamını adliyede geçirmesi talep edilmekte, büroda kendisine iş yaptırılmamaktadır. Adliye stajı süresince stajyerle sosyal münasebet sürdürülmekte, adliye stajı birlikte kritik edilmektedir. Adliye stajı sonrasında ise stajyerin tercihine bağlı olarak ömür boyu sürmesi beklenen bir etkileşim süreci başlamaktadır. Bu süreçte en az beş yıl süreyle avukatın genç meslektaşına mentorluk yapma sorumluluğu vardır. Bir ömre sari bu modelde usta çırağı, çırak da ustayı eğitir.

 B. AVUKAT EĞİTİMİNİN AMACI

Günümüzde eğitimin amacının kişilerin belli bir tipe uygun hale getirilmesi veya kişilere belli alışkanlıkların kazandırılması, Kuçuradi’nin deyimiyle, kişilere istendik davranışların kazandırılması olarak belirlenmesi oldukça yaygındır. Hayrettin Ökçesiz‘e göre ise “hukuk eğitimi; kişiyi, hukuk alanında bilgi, karakter, düşünme, duygu, davranış ve uygulama açısından belli bir düzeye yükseltmeyi amaçlamaktadır.” Buradan hareketle Ökçesiz‘in hukuk eğitiminden hukukçularda belirli yetilerin geliştirilmesinin amaçlanması gerektiğini belirttiği söylenilebilir. Bu amaçla, hukukun insani yönünün görünür kılınması arasında bağ kurulması mümkündür.” Bu nedenle usta çırak modelinde karakter odaklı bir eğitim ön plandadır.

 1. Etkileşimli Etik Eğitim.

Hukukun insani yönünden hareket edildiğinde hukukçuluk mesleğinin amacının adaleti sağlamak olduğu söylenilebilir. Etik olmadan, adalete uygun bir hukuk inşa edilmesi sağlanamaz. Adalete uygun bir hukuk için hayatta ve hukuk uygulamasındaki adaletsizlikleri görebilecek hukukçulara ihtiyaç bulunmaktadır. Stajyerlerin hayattaki ve hukuk uygulamasındaki adaletsizlikleri görebilmeleri için onlara belirli erdemlerin kazandırılması gerekmektedir. Bu bağlamda ustanın ve stajyerin belli erdemler konusunda etkileşimli bir eğitim içinde olması gerekir. Etik eğitimi, hayat içinde zaman zaman başarısız kaldığımız bir sınav halidir.

Ağlayan Avukat Vakası: Baro yönetim kurulu üyesi iken baro kaleminde oturuyordum. Genç bir kadın avukat, ağlayarak kaleme girdi. Ne olduğunu sorduğumda, hakimin kendisini azarladığını ve hakaret ettiğini söyledi. “Pekiyi, bu tartışma sonunda hakim ağlıyor mu?” dedim. Birden ağlaması durdu ve gülerek “hayır” dedi. Bunun üzerine duruşma salonunda illa biri ağlayacaksa, bu kişi avukat olmamalıdır” dedim.

Bu örnek temel erdemlerden biri olan “metanet” erdeminin eksikliğini göstermektedir. Bu nedenle stajyerlerimizde ve hâlâ devam eden özeğitimimde öncelikle metanet, ölçülülük, cesaret ve adalet erdemlerini her somut hayat olayında özel olarak çalışmaktayız.

2.Eleştirel Düşünme Becerisi Kazanma ve Kazandırma

“Eleştirel düşünme, herhangi bir konu, olgu ve fikir üzerinde açıklık-seçiklik, tutarlılık, mantıklılık, şüphecilik ve doğru akıl yürütme gibi bazı ölçütlere dayalı olarak kendi düşünme sürecini sürekli denetim altında tutarak değişmeye ve kendi kendini düzeltmeye açık olan bir düşünme biçimidir. Özgünlüğün, derinlemesine düşünmenin ve ölçütlere dayanmanın eleştirel düşünmenin önemli bileşenleri oldukları belirtilebilir. Eleştirel düşünebilmek için de alışılmış kalıpların dışına çıkılarak, önyargılardan uzaklaşarak, her türlü bilginin sorgulanarak ve sınanarak değerlendirilmesine ihtiyaç bulunduğu ve akıl yürütme yöntemlerine ait bilgi sahibi olunması gerektiği ileri sürülmektedir. Ancak “Ciddi bir eleştiri odaklanmayı, anlama çabası içeren bir biçimde dikkatle dinlemeyi ve hem söyleyene hem de söylenene değer vermeyi ve saygı göstermeyi esas alan derin ve zahmetli bir çabayı gerektirir.”

Hayatta sık sık argümanlarla karşılaşırız. Argümanlar, şuna veya buna inanmamız için nedenler sunarak bizi ikna etmeye inançlarımızı ve eylemlerimizi etkilemeye yönelik girişimlerdir. Eleştirel Düşünme eğitiminde stajyerlere argümanların saptanmasında, çözümlenmesinde ve değerlendirilmesinde kullanılan kavramları ve teknikleri tanıtılmaktadır.

Bu nedenle stajyerlerimizle, ilk önce Tracy Bowell–Gary Kemp’in Eleştirel Düşünme Klavuzunu çalışarak işe başlarız. Bu vesileyle ben de, bu eseri bir kez daha okuma ve kendimi yenileme fırsatı bulmuş olurum.

3.Özerklik Eğitimi

Jean Keller de kendi hayatını kontrol etme ve kendi kararlarını verebilmesiyle kişilerin akıl yürütme kapasitelerini güçlendirmeleri gerektiğini belirtmektedir. O’na göre kişiler her şeyden önce yaptıkları eylemlerin kendi değerleri, istekleri ve inançlarıyla uyumlu olup olmadığını eleştirel biçimde değerlendirebilecek biçimde akıl yürütebilecek hale gelebilmelidirler.” Avukatlık eğitiminin hedeflerinden biri de, avukat adayına kişisel ve mesleki özerkliğinin kazandırılması olmalıdır. Usta-Çırak modelinde usta rolündeki avukat, stajyerinin özerk bir insan olması için çaba sarf eder. Bu nedenle ideolojik manipülasyondan uzak durur ve stajyerin kişisel, siyasal, dini tercihlerine saygı duyar.

4.Hukuk Okur-Yazarlığının Geliştirilmesi

Hukuk okuryazarlığı bir avukatın olmazsa olmaz ve sürekli geliştirilmesi gereken yetilerinden biridir. Bu nedenle usta- çırak modelinde usta, çırağın ihtiyaçlarını gözeterek okuma listeleri hazırlar ve hukuki metinler yazmaya teşvik eder.

Çapraz Sorgu Sanatı ve Penoloji Kitabı Vakası: Yazmaya özel bir merakı olan stajyerimiz Ekin Ozan Özşahin çeviri yapması konusunda yönlendirilmiş ve öğrencilik yaşamında Çapraz Sorgu Sanatı ve Penoloji adlı kitapları çevirip yayınlamıştır.

 5.Adli ve Genel Retorik (Cedel) Eğitimi

Avukatlığı en genel manada ikna sanatı olarak nitelendirebiliriz. Bu nedenle retorik eğitimi, çırağın vazgeçilmez eğitimleri arasında yer almalıdır. Retoriğin sütunları olan ethos, pathos ve logos’u etkin olarak kullanma becerisi geliştirilmelidir.

6.Avukatlığa Özgü Hukuk Tekniklerinin Öğrenilmesi ve Öğretilmesi 

Savcı, avukat ve hâkimlik mesleklerinin her hangi bir vakaya bakış açıları farklıdır. Usta-çırak modelinde usta ve çırak avukatlık bakış açısını kazanmak ve geliştirmek için birlikte çaba harcamaları gerekir

 C. EĞİTİM YÖNTEMİ
1.Mesleğin tanıtımı, Mesleğin Sevdirilmesi, Merak Uyandırma: Dramatik Yaklaşım 

Ailedeki ilk hukuk öğrencisi olarak hukuk meslekleriyle hiç temasım olmamış, ne bir mahkeme ne de bir avukatlık bürosu görmüştüm. Tanıdığım hiç hukukçu yoktu. Mesleğe dair kafamda gerçeğe uygun olmayan filmlerden edinilmiş bazı pozitif imgeler vardı, o kadar. Hukuk fakültesi dördüncü sınıfa kadar da bu böyleydi. Bir avukatla ilk tanışmam hukuk fakültesi dördüncü sınıfta oldu. Bir avukat bürosunda birkaç ay kâtiplik yaptım. Avukatlıkla ilgili ilk kırılma noktam şu deneyim oldu.

Senden avukat Olmaz vakası: Avukat katipliğine yeni başlamış idim. Bürodaki yazı işlerini Naci adlı bir katip yürütüyordu. Naci’nin izinli olduğu bir gün avukat bey beni daktilonun başına geçirdi. Bir boşanma davası ile ilgili bir dilekçe yazılacaktı. Ancak ben daktilo kullanmayı hiç bilmiyorum. Dilekçenin başlığını bile on dakikada dikte ettirebildi avukat bey. Sonra öfkeyle “senden avukat olmaz! diye bağırarak daktiloyu kapıp, odasına gitti. Yaklaşık bir saat sonra elindeki dilekçeyi, bana uzatarak “bunu adliyeye götür. Hakime havale ettir ve kaleme ver” dedi. İlk defa adliye kapsından girecektim. İlgili mahkemeyi bulup endişeyle Hakimin kapısını çaldım. Hâkim Bey, dilekçeye baktı ve “böyle dilekçe mi olur. Sayfada marj bile bırakılmamış, bunu kim yazdı?!” diye bağırdı. Korkudan “ben yazdım efendim” dedim. Hakim Bey, “Sen kimsin?” dedi. “Efendim ben hukuk talebesiyim” dedim. Hakim Bey, böyle dilekçe yazarsan senden avukat olmaz” diye azarladı beni. İlk defa avukatlığın acı gerçeğiyle yüzleşmiştim.

Şimdi durum daha iyi olmakla birlikte, hukuk öğrencileri genel olarak neyi seçtiklerini tam olarak bilmeden mesleki tercihte bulunmaktalar. Ülkemizdeki avukatlık pratiğinin olumsuz yönleriyle karşılaştıklarında ise büyük hayal kırıklığı yaşıyorlar. O nedenle usta çırak modelinde ustanın ilk görevi hukuk mesleklerini gerçekçi olarak tanıtmak ve sevdirmeye çalışmaktır. Bunun için kendi tecrübelerimi paylaşmaktan ziyade diğer hukukçularla tanışma ve söyleşme ortamı yaratma, hakim, savcı, avukat, akademisyen biyografi ve anı kitapları okuma gibi etkinliklerle stajyerde hukuk meslekleriyle ilgili gerçekçi bir görüş oluşturulmaya çalışılır.

2.Fırsat Eğitimi

Eğitim bilimde fırsat eğitimi Doğal olarak ortaya çıkan durumların bir öğrenme fırsatı olarak değerlendirildiği bir eğitim yaklaşımıdır. Avukatlık eğitiminde usta çırak modelinde, eğitim hemen hemen tamamıyla fırsat eğitimine dayanır. Büro ortamında, adliye ortamında ve sosyal alanda tesadüfi olarak gelişen olaylar eğitimin içeriğini oluşturur.

Merhum Ceren Damar vakası: Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencisiyken stajyerimiz olan Ekin Ozam Özşahin, staja başladığında Ceren Damar Cinayetinde sanık müdafiliğini üstlenmiş olan Av. Arb. Prof. Dr. Vahit Bıçak’ın merhum Ceren Damar hocamızın hatırasına hakaret suçlamasıyla yargılanması söz konusuydu. Bu davayı bir fırsat bilerek davayı stajyerimizle birlikte izlemeye “savunma dokunulmazlığı ve savunmanın sınırları” konusunda bu davayı örnek olay olarak kullanmaya karar verdik. Davayı birlikte izledik. Ekin Ozan Özşahin, benim müdahalem olmadan duruşma izlenimlerini yazdı. Ben de süreci muhakeme hukuku ve uygulaması yönünden ele alan bir yazı yayınladım. Bu yazılarla ilgili eleştiriler de aldık. Ekin Ozan Özşahin, şu anda 4. Sınıf öğrencisi. Ekin Ozan Özşahin ve yeni stajyerimiz Merve Erbaş ile bu davayı yeniden ele alacağız. Çalışmamıza merhum Ceren Damar’ın babası Mustafa Damar hocamız da katkı verecek. Merhum Ceren Damar hocamız, bu vesileyle genç meslektaşlarımıza eğitim vermeye devam etmektedir.

Bir Boşanma Davası: Mesleğe yeni başlamış iki meslektaşımızın 3 aylık evlilik sonrasında boşanma davası için büromuza başvuru oldu. Bu vaka, stajyerlerimiz için bir fırsat eğitimiydi. Bu davada avukatlık tutumu dışında hem kendi hayatlarıyla özdeşim kurabilecekler, özel yaşantılarını inşa ederken nelere dikkat etmeleri gerektiğini öğrenecekler.

3.Probleme Dayalı Metod ve Case Method

Probleme dayalı metod, öğrencilere verilen farazi bir olaydan hareket edilerek mevcut sorunlar üzerinde konunun incelendiği ve çözümlerin tartışıldığı bir yöntemdir. Amerikan hukuk sisteminin bir ürünü olan ve Harvard Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapmış olan Christopher Columbus Langdell tarafından önerilmiş bir sistem olan case method da ise ‘case book’larda yer alan örnek davalar incelenir ve o davada yer alan hukuk ilkeleri öğrenilmiş olur. Usta Çırak ilişkisin de eğitim malzemesinin tamamı gerçek hayat olaylarından oluşur. Stajyer bir davanın, her anıyla temas halinde olur.

4. Birlikte Öğrenme yahut Bilmediğini Öğretme

Usta bilmediği konuları da öğretme sorumluluğu altındadır. Bunun için önce o konuyu kendisinin öğrenmesi gerekir.

FMR Vakası: 2000’li yılların başında fikri mülkiyet ve rekabet hukuku yaygın olarak bilinmemekteydi. Az sayıda avukat bu konuyla ilgiliydi. Bu uzmanlık alanının Türk avukatlığına kazandırılması gerekiyordu. Ankara Barosu nezdinde Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Kurulunu kurduk. Birden kendimi bilmediğim bir konuda seminerler vermek sorumluluğu altında buldum. Gece gündüz çalışarak kıymetli stajyerlerimizle bu alanı öğrendik ve birbirimize öğrettik. Bu çalışmalarımız esnasında, bu konuda daha evvelden uzman olan bir üstadımız beni bu etkinliklerle “bilgiyi ayağa düşürmekle” suçladı.

5.Sistematik Okuma Programı

Özellikle hukuk fakültesi müfredatında olmayan ve olmaması da doğal olan konularda okuma listeleri hazırlanıp, stajyerle birlikte okunması mesleki gelişim bakımından hayati önemi haizdir.

6.Farklı Ofis Deneyimi

Kaç avukat varsa o kadar avukatlık üslubu vardır. Bu nedenle, avukat adayının farklı ofis deneyimleri yaşaması, farklı avukat rol-modellerini tanıması kendi mesleki kişiliğini oluşturmada önemli referanslar olacaktır. Bu nedenle, stajyerimizin farklı ofis deneyimi yaşayabilmesi için kısa süreli olarak da olsa başka avukat bürolarında çalışmasını sağlamak gerekir.

7.Hukuk Dışında Farklı İş Deneyimi

Hayat bilgisi ve tecrübesi, hiçbir meslekte olmadığı kadar hukuk mesleğinde önemlidir. Bu nedenle stajyerimizin, muhakkak hukuk bürosu dışında fiziki olarak çalışabileceği bir işte geçici süreli çalışmasını öneriyoruz.

8.Büro Dışı sosyal ve bilimsel Aktiviteler 

Stajyerle birlikte, baro ziyaretleri, hukuk derneklerini ziyaret, konferans ve sempozyumlar gibi etkinliklere katılım mesleki gelişime ivme kazandıracaktır. Meslektaşlar arası arkadaş toplantılarına stajyerin de katılımını sağlamak mesleğe aidiyet duygusunu pekiştirecektir.

D. SONUÇ 

Avukat eğitiminde usta çırak modeli, usta rolünü benimseyen avukata çok ağır etik sorumluluklar yüklemektedir. Bu model her şeyden önce ustanın hayat boyu kendi eğitimini sürdürmesini, çırağından öğrenmeye hazır ve açık olmasını zorunlu kılar. Sonuç olarak ben bir usta değilim. İla bir rol tanımı yapılacaksa stajyerlerimin çırağıyım. Stajyerlerimle yukarıda ana esaslarını açıkladığım ilhamını Ahi Evran’dan alan, “kendim alamadığım” bir eğitimi deneme yanılma yoluyla otodidaktik olarak geliştirmeye ve genç hukukçularla birlikte paylaşmaya çalışıyorum.

 Not: Bu yazının hazırlanmasında teorik çerçeve olarak Olcay KARACAN’ın “İHTİMAM ETİĞİ TEORİSİNDEN HAREKETLE HUKUK EĞİTİMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ” adlı doktora tezinden yararlanılmıştır. Bu nedenle, yazı Olcay KARACAN’ın eseri de sayılabilir.

 

 

Muammer Aksoy

0
Prof. Dr. Muammer Aksoy

Prof. Dr. Muammer Aksoy, 1917 yılında Antalya iline bağlı İbradı ilçesinde doğmuş, 31 Ocak 1990 tarihinde Ankara’da terörist bir eylem sonucunda öldürülmüştür. Aksoy, eksi Antalya milletvekillerinden hukukçu ve bürokrat Numan Aksoy’un oğlu ve Türk tıp tarihinde önemli bir isim olan Prof. Dr. Muzaffer Aksoy‘un kardeşidir.

Muammer-Aksoy Heykeli

Aksoy, 1939 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirmiş ve 1950 yılında Zürih Üniversitesi Hukuk ve Devlet Bilimleri Fakültesi’nde “Hukuki Açıdan Karşılaştırmalı ve Eleştirel Bir Yaklaşımla Evlilik Dışı Çocukların Miras Hakkı”  başlıklı tezi ile doktorasını tamamlamıştır.

Doktorasını tamamlayan Aksoy, Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ticaret Hukuku kürsüsünde asistan olarak göreve başlamıştır. Bu görevinin ardından 1952 yılından itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde görev almış,  Hıfzı Veldet Velidedeoglu‘nun asistanlığını yapmış, Medeni Hukuk doçenti olarak bilimsel faaliyetlerine devam etmiştir.

27 Mayıs Askeri Darbesi sonucunda hazırlanan 1961 Anayasası‘nı hazırlayan Anayasa Komisyonunda bulunmuş ve komisyonun sözcülüğünü yapmıştır.

1963 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Anayasa Hukuku Profesörü unvanını kazanmıştır.

Evli ve iki çocuk babası olan Muammer Aksoy, Almanca ve Fransızca dillerini bilmesi yanında kendisini üniversiteye hapsetmeyen ve ülke sorunlarıyla yakından ilgilenen bir Cumhuriyet aydını olarak yaşamını sürdürmüştür.

Muammer-Aksoy, Türk-Hukuk-Kurumu eski başkanlarındandır.
Muammer Aksoy’un Siyasi Yaşamı

Aksoy 1957 yılında üniversite yasasında yapılan değişikliklerin üniversitelerin özerkliğine zarar vereceği gerekçesiyle üniversiteden ayrılarak Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyasete girmiş, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra yeniden üniversiteye dönmüştür.

1960 sonrası kurulan Kurucu Meclis’in Antalya İli Temsilciliğini 6 Ocak 1961 ve 25 Ekim 1961 tarihleri arasında yürütmüş, CHP Parti Meclisi Üyeliği görevini üstlenmiştir.

12 Mart 1971 Muhtırası‘nın akabinde Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından tutuklanmış ancak yapılan yargılama sonucunda aklanmıştır.

1975 yılında yeniden siyasete atılmış ve 1977 yılında Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili olarak meclise girmiş; aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonu başkanlığına getirilmiştir. 12 Eylül 1980’deki askeri darbe ile bu görevlerine son verilmiştir.

Muammer Aksoy’un Sivil Toplum Çalışmaları

Prof. Dr. Muammer Aksoy, 1958 yılında Türk Hukuk Kurumu başkanlığına seçilmiştir.

1970’li yıllarda İnsan Hakları ve demokrasi mücadelesi veren bir sivil toplumcu olarak öne çıkmış, Avrupa Konseyi Türkiye temsilciliğini yürütmüştür. Bu görevi yürüttüğü 1978-1981 yıllarında petrolün millileştirilmesi mücadelesi vermiştir.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından 1981 yılında Ankara Barosu başkanlığına seçilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’e karşı saldırıların çoğalmaya başladığı yıllarda sivil toplum çalışmalarına ağırlık vermiştir. 1989 yılında Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Bahri Savcı, Münci Kapani ve Bahriye Üçok gibi aydınlarla birlikte Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuş, derneğin kurucu genel başkanlığını üstlenmiş, Atatürkçü düşüncenin yayılması gerektiğini savunmuş ve laiklik ilkesinin tehlikede olduğunu açıklamıştır.

Horzum Davasında müdahil avukat olarak yer almış, Emlak Bankası’nın avukatlığını yapmıştır.

Kendisi de daha sonra bir cinayete kurban giden Gazeteci – Hukukçu- Yazar Uğur Mumcu, Muammer Aksoy’un Cenaze Töreninde
Muammer Aksoy’un Eserleri 
  • 1960 – Partizan radyo ve Demokrat Parti
  • 1962 – Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimi konusundaki tartışma ve bunun ortaya çıkardığı kamu hukuku meseleleri
  • 1963 – Sanayi Bakanı Çelikbaşʼın rejime, hukuka ve memleket menfaatlerine aykırı tutumu
  • 1977 – Sosyalist Enternasyonal ve CHP
  •  1964 – Mukayeseli Hukuk Açısından Karı Koca Mal Rejimi ve Miras Hukuku ile Bağı,
  • 1966 – Türkiye’deki Maden Mücadelesi,
  • 1975 – Öğretmen Dosyası
  • Atatürk ve Sosyal Demokrasi
  • Atatürk ve Tam Bağımsızlık
  • Laikliğe çağrı
  • Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Seçimi / Rejim Bunalımına ve Kötü Sonuçlarına Doğru Pupa Yelken Gidiş

    Muammer Aksoy-Laikliğe Çağrı

Muammer Aksoy’un Öldürülmesi

Aksoy, 31 Ocak 1990 tarihinde Ankara Bahçelievler’deki evinin önünde kurşunlanarak öldürülmüştür. Cenazesi 3 Şubat 1990 tarihinde Ankara Maltepe Camii’nden kaldırılarak Cebeci Asrî Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir. Ankara’da yapılan cenaze töreninde, daha sonra kendisi de bir terör saldırısında can veren hukukçu – gazeteci – yazar Uğur Mumcu, tabutunun önünde fotoğrafını taşımıştır.

Hatırası birçok il ve ilçede yaşatılmış, caddelere, sokaklara, parklara ve salonlara  adı verilmiştir. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde bir dersliğe ve suikasta uğradığı evinin bulunduğu Bahçelievler’deki caddeye ismi verilmiştir. İzmir Bornova’da bir parkta heykeli bulunmaktadır.

Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990 günü Ankara’nın Bahçelievler semtindeki evinin önünde terörist saldırıya uğramış, başından ve göğsünden kurşunlanarak öldürülmüştür. Cinayetin işlendiği gece gazete ve ajansları telefonla arayan bir şahıs İslami Hareket adına saldırıyı üstlenmiştir. Polis kayıtlarında bulunmayan bir örgüt adına işlenen cinayetin profesyonelce işlendiği ve hiç kanıtın bulunmadığı belirtilmiş; öldürüldüğü gün dosyasına giren üç adet mermi kovanından başka hiçbir kanıt bulunamamış, 10 yaşında bir çocuğun olayı gördüğü iddia edilmiştir.

Muammer Aksoy-Atatürk ve Sosyal Demokrasi

Cinayeti soruşturan Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nusret Demiral; “Muammer Hoca yakın dostumdu. Bu soruşturmada ona vicdan borcumu ödeyeceğim” demiştir.

Eşi Ülke Aksoy, “Onu Atatürk düşmanları öldürdü. Her gün telefon ve mektupla tehdit ediyorlardı. Ben üzülmeyeyim diye bana söylemiyordu ama ben seziyordum. ADD’yi kurdu. Birileri bundan rahatsız oldu. Ayrıca TCK. 163. maddenin kaldırılmasına karşıydı. Muammer, türban bahane edilerek yapılan gösterilerin amacının başka olduğunu da söylerdi. Bu konuda da çok sert tepkiler almıştı” demiştir.

Muammer Aksoy’un eşi Ülke Aksoy;’un Milliyet gazetesine verdiği beyanat:

“Bir ses duydum. Ama silah sesi olduğunu anlamadım. Egzoz sesi sandım. Sonra biri gelip ‘Muammer Aksoy aşağıda boylu boyunca yatıyor’ dedi. Son günlerde ‘yorgunum’ diyordu. Enfaktüs geçirdi sandım. Hemen aşağı koştum. Görünce şaşırdım. Nefes alıyor mu diye bakmaya çalıştım. Ağzından nefes vermeye çalıştım. Zanlar görünce de kalp krizinden kan boşanmış sandım. Sonra beni yukarı çıkardılar, ilaç verdiler”

Umut Davası

Aksoy’un öldürülmesinin ardından olay uzun süre aydınlatılamamış ve soruşturma dosyasında ciddi bir ilerleme olmamıştır. 17 Ocak 2000 tarihinde Beykoz’da bir hücre evine yapılan Hizbullah baskını sonucunda elde edilen delillerle Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu cinayetlerinin aydınlatılması umudu doğmuş; cinayete karıştıkları ileri sürülen sanıklar Umut Davası’nda yargılanmışlardır. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Uğur Mumcu,  Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok’un öldürülmesi olaylarına ilişkin olarak yasa dışı “Tevhid-Selam ve Kudüs Ordusu” örgütünü kurmak ve yönetmek suçundan çeşitli mahkumiyetler vermiş, cezalar Yargıtay tarafından onanmıştır.

31 Ocak – Hukuk Takvimi

0

 31 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1729

Türkiye’de ilk Türkçe kitap olan Vankulu Lügati Arap alfabesi ile basıldı.
1865 ABD Temsilciler Meclisi, köleliği yasaklayan yasayı onayladı.
1869

Hukukçu ve Belçika’nın 23’üncü Başbakanı Henri Carton de Wiart doğdu. (Ölümü: 6 Mayıs 1951) Hukuk eğitimi gördü. Bir süre avukat olarak çalıştı. 1896 yılında Belçika’nın Temsilciler Meclisine sol kanat Katolik Partisi üyesi olarak seçildi. 1951’de ölümüne kadar Parlamento Üyesi olarak kaldı. 1920-1921 yılları arasında başbakanlık yaptı. 1911-1918 yılları arasında adalet bakanı, 1928-1935 yılları arasında Milletler Cemiyeti‘nde Belçika delegesi olarak görev yaptı. 6 Mayıs 1951’de yaşamını yitirdi.

1913 Danıştay’ın (Şuray-ı Devlet) 34. başkanı Sait Paşa göreve başladı.
1923 Türkiye ile İngiltere arasında, Musul’un kime verileceği konusunda çıkan anlaşmazlığın giderilmesi için Milletler Cemiyeti’ne başvurulması karara bağlandı.
1928 Sovyetler Birliği’nde 30 muhalefet lideri Almatı’ya sürgüne gönderildi. Sürgüne gidenler arasında Lev Troçki de yer aldı.
1931 Gümrük ve Tekel Bakanlığı kuruldu.
1931 Yarın gazetesi Başyazarı Arif Oruç ve gazetenin sorumlu müdürü İzmit’te bir yıl hapse mahkûm oldu.
1933 Sicilya mafyası Cosa Nostra’nın efsanevi liderlerinden biri olan Bernardo Provenzano doğdu. 43 yıl adaletten kaçmayı başaran, 2006 yılında evine düzenlenen operasyonla yakalanıp 20 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi. 13 Temmuz 2016’da cezaevinde iken 83 yaşında öldü.
1934 Nâzım Hikmet, Nail Vahtedi, Tosun Ömer ve Yonga Ömer beş yıl hapis cezasına mahkûm edildi.
1942 Öğrencilere sigara içme ve nişan yüzüğü takma yasağı getirildi.
1945 Eddie Slovik, Amerikalı er rütbesinde asker (II. Dünya Savaşı sırasında firardan dolayı idam edilen tek ABD askeri) (d. 1920)
1946 Yugoslav Anayasası kabul edilerek Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya’dan oluşan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti kuruldu. Devletin adı 1963 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olarak değiştirildi.
1949 Milli Eğitim Bakanlığı, 15 Şubat’ta başlayacak olan “ilkokullarda ihtiyari din dersleri”ne ilişkin valiliklere tamim gönderdi.
1960 Hukukçu ve Karadağ Başbakanı Željko Šturanović ünyaya geldi. (Ölümü: 30 Haziran 2014 )
1961 Hukukçu ve siyasetçi Filiz Kerestecioğlu Demir doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden  mezun oldu. 1987’de serbest avukat olarak çalışmaya başladı. 1991’de İsviçre’de Nokta Dergisi’nin temsilciliğinde çalıştı ve bu süreçte İsviçre’de Türkçe ve İngilizce dil öğretmenliği yaptı. 1995 yılında “Kadınlar Vardır” belgesel filminin yapımında görev aldı ve “Kadınlar Vardır” adlı şarkının söz yazarı ve bestecisi oldu. İstanbul Barosu’nda Kadın Hakları Uygulama Merkezi kurucu üyesi oldu ve Dış İlişkiler Komisyonu Sekreterliği yaptı. 2004-2012 yılları arasında Güncel Hukuk Dergisi‘nde Yazı İşleri Müdürlüğü görevini üstlendi. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu üyesi olarak görev yaptı. AKPM Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Komisyonu başkan yardımcısı olarak çalıştı.
1962 Küba, “Marksist-Leninist bir hükümetin Amerikalılararası sistemin ilke ve amaçlarıyla bağdaşmayacağı” gerekçesiyle Amerika Devletleri Teşkilatı’ndan ihraç edildi. ABD’nin ısrarlı girişimleriyle oylanan karar 1’e (Küba) karşı 14 oyla alındı, 6 ülke çekimser kaldı.
1964 15 Ocak günü Kıbrıs sorununu görüşmek üzere toplanan III. Londra Konferansı, 19 günlük çalışmanın ardından bir sonuç alınamadan dağıldı.
1973 Çetin Altan’ın 4,5 yıl hapsi istendi. Karikatürist Turhan Selçuk’u döven 3 polis hapse mahkûm edildi.
1973

Devlet Güvenlik Mahkemeleri‘nin kurulmasına ilişkin kanun kabul edildi.

1986

Nokta dergisinde, askeri yönetim sırasında siyasi tutuklulara yapılan işkenceler konusunda itiraflarda bulunan polis memuru Sedat Caner, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na teslim oldu; savcılık sorgusunun ardından tutuklanarak cezaevine konuldu.

1986 Sosya Demokrat Halkçı Parti (SHP) İçel Milletvekili Fikri Sağlar, Türkiye’de 5 yılda 800’den fazla insanın “kayıp” olduğunu söyledi.
1990 Hukukçu, siyaset adamı ve yazar Mustafa Muammer Aksoy terörst saldırı sonucunda yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1917)
2001 “Beyaz Enerji Operasyonu” adı verilen yolsuzluk soruşturmasını yöneten DGM Savcısı Talat Şalk Dünya Bankası, IMF ve AB temsilcilerinden enerji ihaleleri için bilgi ve belge istedi. Başbakan Bülent Ecevit, “savcı devletin saygınlığına gölge düşürmüştür. Gereken yapılır” dedi.
2001 Lockerbie faciası davası sonuçlandı. 1988’te bir Amerikan yolcu uçağının İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde patlamasıyla 270 kişinin hayatını kaybettiği davada yargılanan iki Libyalıdan biri suçlu, biri suçsuz bulundu. Mahkeme “komplonun fikir, planlama ve uygulamasının Libya kaynaklı olduğu” hükmüne vardı.
2002 AİHM, 1996’da esrarengiz bir şekilde öldürülen KKTC’li gazeteci yazar Kutlu Adalı’ya ilişkin davaya başladı. Türkiye AİHS’nin dokuz maddesini ihlal etmekle suçlanıyor. Kutlu Adalı’nın eşi İlkay Adalı ifadesinde cinayetten Türkiye ve KKTC’yi sorumlu tuttu.
2004 Türk Lirasından 6 sıfır atılması ve Türkiye Devleti para biriminin Yeni Türk Lirası olmasını öngören yasa, Resmi Gazetede yayımlandı.
2005 Dünyaca ünlü pop yıldızı Michael Jackson hakkında, 13 yaşındaki bir çocuğa tacizde bulunduğu gerekçesiyle dava açıldı.
2006 Şili’nin tarihindeki ilk kadın devlet başkanı Michelle Bachelet kabinedeki 20 bakanlığın yarısına kadınları atadı.
2006 Abdullah Öcalan’ın avukatlarından İrfan Dündar, müvekkilinin yeniden yargılanmaya ilişkin dilekçesini, bu konuda yetkili olan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesine göndererek başvuruda bulunduğunu bildirdi.
2008

AİHM, Türkiye’nin, Özgür Ülke gazetesi okuduğu ve Med TV izlediği gerekçesiyle disiplin soruşturmasıyla görev yeri değiştirilen Hakim Mehmet Emin Albayrak’a tazminat ödemesine karar verdi

2014

221 gündür komada olan Berkin Elvan’ın ölümü ile ilgili 7 polis ifade verdi.

2020 Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden ayrıldı.
2025 İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, 20 Ocak tarihinde katıldığı bir programda İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ailesiyle ilgili kullandığı ifadeler nedeniyle ‘Tehdit’ ve ‘Terörle mücadele eden kişileri hedef göstermek’ iddiasıyla başlatılan soruşturma ile 27 Ocak‘ta yaptığı konuşması nedeniyle ‘Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs’ ve ‘Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ iddiasıyla hakkında başlatılan soruşturmalar kapsamında Çağlayan’daki Adliye Sarayında ifade verdi.
2025 Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” iddialarıyla tutuklanan gazeteciler Gülistan Dursun, Hayri Tunç, Yeni Yaşam Gazetesi çalışanları Enes Sezgin, Osman Akın, Can Papila, Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü Pınar Gayıp, Mücadele Birliği Gazetesi Muhabiri Serpil Ünal ile siyasetçiler Haci Ugiş ile İmam Şenol tahliye edildi.
2025 ABB Başkanı Mansur Yavaş; Ümit Özdağ, Rıza Akpolat, Ahmet Özer ve Suat Toktaş‘ı Silivri Cezaevinde ziyaret etti: “Hukukta tutuklama en son başvurulacak bir şeydir” Örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanan ceza hukukçusu Dilek Ekmekçi’ye 2 yıl 1 ay ceza veren mahkeme Ekmekçi hakkında tahliye kararı verdi.
2025 Av. Dilek Ekmekçi hakkında İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “örgüt üyeliği” iddiasıyla açılan davaya devam edildi. Mahkeme, örgüte yardım etmek gerekçesiyle 2 yıl 1 ay ceza vererek tahliyeye hükmetti.
2025 Yüksek faizli fon vaadiyle dolandırıcılık yaptığı iddiasıyla İstanbul 41’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Seçil Erzan‘ın yargılandığı davaya devam edildi. Mahkeme tutukluluğun devamına karar verdi. Denizbank eski genel müdürü Hakan Ateş ile eski genel müdür yardımcısı Mehmet Aydoğdu’nun savunmalarının alınması için haklarında zorla getirme kararı verildi.
2025 HSK kararıyla ihraç edilen ve 9 yıldır firari olarak aranan eski hakim Yaşar Akyıldız, Ankara’da çıkarıldığı hakimlik tarafından ’silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan tutuklandı.
2025 Cumhurbaşkanına hakaret ve kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçlamasıyla Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca hakkında başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan akademisyen Çiğdem Bayraktar Ör, çıkarıldığı hakimlik tarafından tutuklandı.
2025 1 Nisan 1981 tarihi Devlet Denetleme Kuruluna İlişkin Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun‘da değişiklikler yapıldı. Değişiklik gereğince kurul üyelerine, “görevden uzaklaştırma tedbirinin uygulanmasını yetkili makamlara önerme” yetkisi getirildi.

Milli Savunma Bakanlığı, (MSB) Kara Harp Okulu Sancak Devir Teslim ve Mezuniyet Töreni sonrasında kamuoyuna yansıyan görüntülerin ardından başlatılan idari ve disiplin soruşturmaları kapsamında; “Yüksek Disiplin Kurulu tarafından sıralı 3 disiplin amiri ile Kara Kuvvetleri Yüksek Disiplin Kurulu tarafından 5 teğmene “Silahlı kuvvetlerden ayırma cezası” verildiğini açıkladı.

 

Hilmi Şeker

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı.

Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi.

İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.

Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı.

Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı.

En kapsamlı röportaj 2019 yılında “Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı” adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı.

İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı.

Hilmi Şeker, İstanbul Bakırköy hakimliği yapmakta iken 2026 yılı başında Sakarya Adliyesine hicret etti.

Basılı Eserleri

2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker’in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Harvard Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi.

İkinci kitabı olan “İlkeler Işığında Ön İnceleme KurumuMart 2012’de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. “Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018’de Beta’dan yayımlandı.

2018’de “Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018’de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu.

“Esbab–ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe” Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Hilmi Şeker, İstanbul Bakırköy Adliyesinde görev yapmakta iken 2026 yılı başında  Sakarya Adliyesine hicret etti.

Hilmi Şeker Çalışma hayatının yanı sıra çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazmaktadır.

Şeker, Hukuk ve felsefeyi bir araya getirerek, hukuk tarihi, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, usul hukuku ve hukukta gerekçe üzerine düşünen, yorumlayan ve yazılı eserleri ile gelecek kuşaklara hafıza aktarımı yapan bir yargıç ve önemli bir hukuk insanıdır. Şeker, sadece hukuk pratiğiyle ilgilenmemiş, hukuk ve felsefe arasındaki ilişkiyi sürekli vurgulamış, hukukun teorik temellerini derinlemesine keşfetme serüvenini kitaplarına yansıtmıştır. Öte yandan Şeker, Türkiye’nin son 20-30 yılına damga vuran en önemli davalarına ve hukuk gündemlerine ilişkin görüşlerini en cesur bir jargon ile yazmaktan çekinmemiştir.

Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti

Hilmi Şeker’in 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirmiş, kitap ve konusu üzerine birçok toplantı ve konferans tertip edilmiştir. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele almış, bu konuda başkaca çalışmalara ilham kaynağı olmuştur.

Hilmi Şeker- İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu
İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu ile Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesinin birlikte düzenledikleri “Hukukta Gerekçe ve Felsefi Temelleri” konferansı sonrasında
Beykent Üniversitesinde
MAKALE      : Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi
MAKALE      : İbralaşmayı Yok Sayan Etik İlişki/yozlaşan Gerekçe 
Makale Özeti

Çalışma, Yargılamayı kendi bağlamında öznel gerçeğini arayan etik bir ilişki olarak telakki eder. Gerekçeyi ise bu ilişkiyi kendine has, söylem söz ve kurallarıyla formüle eden, doğası gereği kürsünün birey toplum ve kamuyla ibralaşmasına özgülenen, salon kapılarını, dosyaların kapaklarını aralayarak yargının demokratikleşmesini, kürsünün insani değerlere sadakatini, hükmün kalıcı barışa hizmet sunmasını sağlayan bir rol, işlev olarak algılar. Etik bir misyon olarak gerekçenin ard alanını, onu var eden nedenceleri, misyon hedefleriyle, ideallerini tarihi serüveni, tarihi yolculuğunda karşılaştığı engelleri onları aşma biçimi, dış alemle kurduğu ilişki ve iç dinamiklerinden aldığı destekle geliştirdiği özelliklere odaklanır. Bunu, karınca kararınca saptamaya, makalenin ömrü ve olanaklarıyla sınırlı olarak paylaşmaya çabalar. Sınırların berisindeki anlayışa eleştirel gözle görür. Kapıları üzerine kapayan gerekçe anlayışının, içe dönük dünyası; gerekçeyi etik işlevinden uzaklaştırması, demokratik yanını unutması, bilgi kaynağını yitirmesiyle yaşadığı darboğazla etkilerini anlamaya çalışır. Son olarak da olup bitenleri çözümlemeye, oluşan gerekçe sendrom ve krizinin aşılması için yapılması gerekenler, alınması zorunlu önlemler üzerine odaklanır. Önerilerde bulunur.

Faruk Erem 100 Yaşında” etkinliğinde İonna Kuçuradi ile

Röportajlar : 

http://www.hukukihaber.net/mesleki-hukuk/av-prof-dr-faruk-erem-100-yasinda-h32272.html

http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7420/sokaga-cikma-yasagi-adalete-erisim-hakkini-kara-listeye-alirken#.WawyMbKrT3g

Usul Sorunlarının 2014 Özçekimi

Hukuku hep kendine yontanlar okusun!

Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı-Kitap

Hilmi Şeker: Hakikatin alternatifi yoktur

Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı

Yargıç Saadet Yüksel’ in Kavala v. Türkiye Davası’ ndaki Onaylayıcı Ayrık Görüşü ile Muhalefet Şerhi’ nin Analizi

İbralaşmayı Yoksayan Etik İlişki – Yozlaşan Gerekçe

Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü

0
AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ BAKANLAR KOMİTESİNİN CEZAİ ADALET SİSTEMİNDE SAVCILIĞIN ROLÜ İLE İLGİLİ ÜYE DEVLETLERE SUNDUĞU TAVSİYE KARARI Rec(2000)19

Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü’ne ilişkin Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyince belirlenmiş ilke ve kurallardan oluşmaktadır.

AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ BAKANLAR KOMİTESİNİN CEZAİ ADALET SİSTEMİNDE SAVCILIĞIN ROLÜ İLE İLGİLİ ÜYE DEVLETLERE SUNDUĞU TAVSİYE KARARI Rec(2000)19; 6 Ekim 2000 tarihinde düzenlenen Bakan Yardımcılarının 724. toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir. Tavsiye kararı 39 maddeden oluşmaktadır.

Tavsiye kararı, savcıların bağımsızlık, tarafsızlık ve mesleki yeterlilik ilkelerine dayanarak nasıl işlev gördüklerini ve devletin bu işlevleri yerine getirmelerine nasıl destek vermesi gerektiğini özetlemektedir.

Avrupa Konseyi

Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Tüzüğü’nün 15.b maddesi hükmü uyarınca,

Avrupa Konseyi’nin amacının üyeler arasında daha sıkı bir birliğe ulaşmak olduğunu dikkate alarak;

Bütün gerçek demokrasilerin temelini oluşturan hukuk devletini desteklemenin de Avrupa Konseyi’nin amaçları arasında olduğunu akılda bulundurarak;

Ceza adalet sisteminin, hukuk devletinin korunmasında kilit bir rol oynadığını göz önünde bulundurarak;

Hem ulusal hem de uluslararası düzeyde suça karşı mücadelenin artırılmasının, bütün üye devletlerin ortak ihtiyacı olduğunun bilincinde olarak;

Bu amaca yönelik olarak, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de koruma altına alınan ilkeleri gözeterek, sadece ulusal ceza adalet sistemlerinin değil; aynı zamanda cezai konularla ilgili uluslararası işbirliğinin etkinliğinin de geliştirilmesi gerektiğini düşünerek;

Savcılığın cezai konularla ilgili olarak uluslararası işbirliğinde olduğu kadar ceza adalet sisteminde de kilit bir rol oynadığının bilincinde olarak;

Bu hedefe yönelik olarak, üye devletlerde savcılara yönelik ortak ilkelerin tanımlanmasının teşvik edilmesi gerektiğine inanarak;

Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen cezai konulara dair metinlerde yer alan bütün ilkeleri ve kuralları göz önünde bulundurarak;

Üye devletler hükümetlerine savcılığın ceza adalet sistemi içindeki rolü ile ilgili mevzuat ve uygulamalarını aşağıdaki ilkelere dayandırmalarını tavsiye eder:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Savcının işlevleri

1. “Savcılar” toplum adına ve kamu yararına, birey haklarını ve ceza adalet sisteminin gerekli etkinliğini göz önünde bulundurarak, yasa ihlallerinin cezai bir yaptırım gerektirdiği durumlarda yasaların uygulanmasını teminat altına alan resmi mercilerdir.

2. Her ceza adaleti sisteminde, savcılar:

– soruşturmanın başlatılıp başlatılmayacağına ya da devam ettirilip ettirilmeyeceğine karar verirler;
– kamu davasını açarlar;
– mahkeme kararlarının tümüne veya bazılarına karşı yasa yoluna başvurabilirler.

3. Bazı ceza adalet sistemlerinde savcılar aynı zamanda:

– Uygun olan yerlerde bölgesel ve yerel koşullara uyarlayarak ulusal ceza politikasını uygularlar,
– soruşturmaları yürütürler, yönetirler ya da denetlerler;
– mağdurlara etkili bir şekilde yardım edildiğini teminat altına alırlar;
– kovuşturma alternatiflerine karar verirler;
– mahkeme kararlarının yürütülmesini denetlerler; vb.

İşlevlerini yerine getirmeleri için savcılara sağlanan teminatlar

4.  Devletler, savcıların yeterli yasal ve kurumsal şartlar altında ve özellikle bütçe anlamında yeterli imkanlara sahip olarak mesleki görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirebilmelerini teminat altına alabilmek adına etkin tedbirler almalıdırlar. Bu şartlar savcıların temsilcileri ile yakın işbirliği içerisinde tesis edilmelidir.

5. Devletler;

a. Savcıların mesleğe alımı, terfi ve tayinleri, belirli grupların çıkarlarını kayıran herhangi bir yaklaşımı bertaraf eden ve cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi ya da diğer görüş, ulusal ya da toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensubiyet, mülkiyet, doğum yeri ya da benzeri başka durumlara dayalı olanlar başta olmak üzere her türlü ayrımcılığı dışlayan âdil ve tarafsız usullerle yapılmasını,

b. Savcıların kariyer, terfi ve tayinlerinin yetkinlik ve deneyim gibi açık ve nesnel kriterlere göre düzenlenmesini,

c. Savcı tayinlerinin hizmet ihtiyaçları doğrultusunda yapılmasını,

d. Savcıların, üstlendikleri önemli göreve uygun bir şekilde ücret, özlük hakları ve emeklilik ücreti gibi makul hizmet koşulları ve uygun bir emeklilik yaşına sahip olmalarını ve bu koşulların yasayla düzenlenmesini,

e. Savcılara karşı yürütülen disiplin işlemlerinin yasayla düzenlenerek, değerlendirme ve kararın adil ve objektif olması ve verilen kararın bağımsız ve tarafsız bir incelemeye tabi tutulmasının teminat altına alınmasını,

f. Savcıların, yasal statülerinin etkilenmesi halinde, uygun olduğunda mahkemeye başvurmak da dahil olmak üzere, tatmin edici bir şikayet usulüne erişebilmelerini,

g. Savcıların, görevlerini ifa etmeleri nedeniyle kişisel güvenliklerinin tehdit edilmesi durumunda ilgili merciler tarafından aileleri ile birlikte fiziksel olarak korunmalarını, sağlayacak tedbirleri almalıdırlar.

6. Devletler; savcıların ifade, inanç, dernek kurma ve örgütlenme hususlarında etkin haklara sahip olmalarını sağlamak üzere tedbirler almalıdır.

Özellikle, hususi bir sıfata sahip olarak; hukuk, adaletin idaresi ve insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasıyla ilgili konularda kamusal alandaki tartışmalara katılma ve yerel, ulusal ya da uluslararası örgütler kurma veya kurulu olanlara üye olma ve bunların toplantılarına katılma hakkına sahip olmalı ve bu davranışları hukuka uygun olduğu sürece meslekî bir dezavantaj oluşturmamalıdırlar. Sayılan haklar yalnızca yasayla ve yasada öngörüldüğü ölçüde ve savcılık kurumunun kuruluş amaçlarına uygunluğunun sağlanması amacıyla sınırlanabilir. Sayılan hakların ihlali halinde başvurulacak etkin bir hukuk yolu mevcut olmalıdır.

7. Daimi atanmalarından önce, meslek öncesi ve meslek içi eğitim, savcılar için hem bir hak hem de bir görevdir. Bu sebeple, atanmalarından önce ve sonra, savcıların uygun eğitim ve öğretim aldıklarını temin etmek üzere devletler etkili tedbirler almalıdırlar.
Özellikle, savcılar aşağıdaki hususlar hakkında bilgilendirilmiş olmalıdır:

a. görevlerine ilişkin ilke ve mesleki ahlak kuralları;

b. şüphelilerin, mağdurların ve tanıkların anayasal ve yasal korunmaları;

c. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de düzenlenmiş insan hak ve temel özgürlükleri ve özellikle Sözleşme’nin 5. ve 6. maddelerinde düzenlenen hakları

d. adli çerçevede çalışma yönetimi, idaresi ve insan kaynakları ilke ve uygulamaları;

e. faaliyetlerinin tutarlılığına katkıda bulunan düzen ve unsurlar.

Devletler, bunlara ek olarak, uluslararası cezai yardımlaşma konusunda olduğu kadar, özellikle suçluluğun yapısını ve gelişimini dikkate alarak, günümüz koşulları ışığında, belirli konu veya alanlarda ek eğitimin sağlanması hususunda etkili tedbirler almalıdırlar.

8. Suçluluğun gelişen biçimlerini daha iyi karşılamak amacıyla, özellikle organize suç konusunda, savcıların, eğitim ve kariyer anlamında olduğu kadar teşkilatlanma anlamında da uzmanlaşmaları bir öncelik olarak görülmelidir. Disiplinler arası ekipler de dâhil olmak üzere, işlevlerinin yerine getirilmesinde savcılara yardım etmek üzere oluşturulan uzman ekiplere başvurma yolları da geliştirilmelidir.

9. Savcılığın teşkilatlanması, dâhili işleyişi ve özellikle iş dağılımı, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkeleri gözetilerek ve mesleki yeterlilik ile uzmanlık seviyeleri temel alınarak -ceza adalet sisteminin en iyi şekilde işlemesi doğrultusunda- en üst seviyede kurulmalı ve yürütülmelidir.

10. Bütün savcılar kendilerine yöneltilen talimatların yazılı olarak verilmesini talep etme hakkına sahiptirler. Savcı, verilen bir talimatın hukuka aykırı olduğuna ya da kendi vicdanına uymadığına karar verirse; onun yerine başkasının görevlendirilmesini sağlayabilecek uygun bir dahili prosedür mevcut olmalıdır.

Savcılar ve yürütme ile yasama erkleri arasındaki ilişkiler

11. Devletler; savcıların haksız müdahaleye maruz kalmadan veya kendilerine sebepsiz olarak hukuki, cezai ya da başka türlü mesuliyet atfedilmeden mesleki görevlerini ifa edebilmelerini sağlamak üzere gerekli tedbirleri almalıdır. Ancak savcılık, düzenli ve kamuya açık bir şekilde faaliyetlerinin tamamı ve özellikle önceliklerinin yerine getirilme şekliyle ilgili olarak hesap vermelidir.

12. Savcılar yasama ve yürütme erklerine ait yetkilere müdahale etmemelidir.

13. Savcılığın hükümetin bir parçası ya da hükümete bağlı olduğu ülkelerde, Devletler;

a. hükümetin savcılığa karşı olan yetkilerinin niteliğinin ve kapsamının yasa tarafından belirlenmesini;

b. hükümetin yetkilerini saydam bir şekilde ve uluslararası anlaşmalara, ulusal mevzuat ve hukukun genel ilkelerine uygun olarak kullanılmasını;

c. hükümetin genel nitelikte talimatlar vermesi durumunda, bu tür talimatların yazılı olmasını ve uygun bir şekilde yayınlanmasını;

d. hükümetin belirli bir olayı soruşturulması için talimat verme yetkisi olduğu durumlarda, bu tür talimatların saydam ve hakkaniyete uygun bir şekilde ve ulusal mevzuata uygun olarak verilmesini ve hükümetin aşağıdaki örnekler de olduğu gibi:

– yetkili savcıdan veya savcılık görevini ifa eden kurumdan yazılı ön görüş istenmesini;
– özellikle savcının görüşlerinden ayrıldığı durumlarda, yazılı talimatlarını uygun bir şekilde açıklama ve hiyerarşik kanallar vasıtasıyla iletilmesini;
– talimatın, duruşmadan önce dava dosyasına konularak tarafların bilgisine ve yorumuna sunulmasını sağlama yükümlülüğü altında olmasını;

e. savcıların, aldığı talimatları yansıtan yazılı belge verme yükümlülüğü altında olduğu durumlarda dahi, uygun gördükleri yasal savları mahkemeye sunma konusunda özgür olmalarını;

f. belli bir olaya ilişkin kovuşturmama talimatları ilke olarak yasaklanmalıdır. Böyle bir yasağın söz konusu olmadığı durumlarda, bu talimatların çok istisnai kalması ve sadece d ve e bentlerinde belirtilen gerekliliklere değil; aynı zamanda özellikle saydamlığı sağlamaya uygun özel bir denetime tabi tutulmasını; sağlayacak etkili tedbirleri alırlar.

14. Savcılığın hükümetten bağımsız olduğu ülkelerde, devlet söz konusu bağımsızlığın nitelik ve kapsamının yasa tarafından belirlenmiş olmasını sağlamalıdır.

15. Suç politikasının adil ve etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak için, savcılar yasalara uygun olması kaydıyla kamu kurum ve kuruluşlarıyla işbirliği yapmalıdırlar.

16. Savcılar başta yolsuzluk, yetkinin hukuka aykırı kullanımı, ağır insan hakları ihlalleri ve uluslararası hukukta suç kabul edilen davranışlar olmak üzere, kamu görevlilerince işlenen suçlarla ilgili olarak; herhalükarda, herhangi bir engel olmadan kovuşturma yapabilecek durumda olmalıdırlar.

Savcılar ve kürsü hakimleri arasındaki ilişkiler

17. Devletler, hâkimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda herhangi bir meşru şüphenin oluşmasını engelleyecek şekilde, savcıların özlük hakları, yetkileri ve muhakemedeki işlevlerinin yasa tarafından düzenlenmiş olmasını sağlayacak uygun tedbirleri alırlar.

Devletler özellikle, bir kişinin aynı anda hem savcılık hem de hakimlik görevlerini ifa etmemesini sağlamalıdırlar.

18. Ancak, hukuk sisteminin izin vermesi durumunda devletler, aynı kişinin sırasıyla savcılık ve hakimlik ya da hakimlik ve savcılık görevlerini ifa edebilmesini olanaklı kılan önlemler almalıdırlar. Görevlerdeki bu tür değişiklikler ancak ilgilinin açık talebi üzerine ve teminatlara uyulması kaydıyla mümkündür.

19. Savcılar hakimlerin bağımsızlığına ve tarafsızlığına kesinlikle saygı göstermelidirler; özellikle, yasa yoluna başvurma haklarını kullandıkları ya da benzer nitelikteki prösedürlere başvurdukları durumlar hariç olmak üzere, savcılar mahkeme kararlarına şüphe düşürmemeli ya da bu kararların infazını engellememelidirler.

20. Savcılar, muhakeme işlemleri esnasında nesnel ve tarafsız olmalıdırlar. Özellikle, adaletin doğru işleyişi için gerekli ilgili tüm maddi ve hukuki olguların mahkemeye sunulmuş olmasını sağlamalıdırlar.

Savcılar ve kolluk arasındaki ilişki

21. Savcılar, genel olarak, en geç soruşturmanın başlatılması ve devam ettirilmesine ilişkin kararı verdiklerinde, kolluğun araştırmalarının hukuka uygunluğunu denetlemelidirler. Bu bağlamda, savcılar kolluk tarafından insan haklarına uyulup uyulmadığını da izlemelidir.

22. Kolluğun savcılığın emri altında yer aldığı ya da kolluk araştırmalarının savcı tarafından yürütüldüğü ya da denetlendiği ülkelerde; devlet, savcının;

a. ceza politikası önceliklerinin etkili bir şekilde uygulanması açısından ve özellikle hangi dava kategorilerinin öncelikle ele alınması gerektiği, delil aramak için kullanılacak imkanlar, kullanılacak personel, araştırmaların süresi, savcılığa verilecek bilgiler, vs. gibi hususların kararlaştırılmasında kolluğa uygun talimatlar verebilmesini;

b. farklı kolluk birimlerinin mevcut olduğu durumlarda, dosyayı tetkiki en uygun görünen birime tevzi edebilmesini;

c. verdiği talimatlara ve hukuka uygunluğu denetlemek üzere gerekli değerlendirme ve kontrolleri yapabilmesini;

d. olası ihlalleri gerektiğinde cezalandırabilmesini veya cezalandırılmasını sağlayabilmesini; teminat altına almak üzere etkili tedbirler almalıdır.

23. Polisin savcılıktan bağımsız olduğu ülkelerde; devletler, savcılık ve polis arasında uygun ve işlevsel bir işbirliğinin olmasını sağlayacak etkili tedbirler almalıdır.

Savcıların bireylere karşı ilgili görevleri

24. Savcılar görevlerini ifa ederken, özellikle;

a. adil, tarafsız ve objektif bir şekilde işlevlerini yerine getirmelidir;

b. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ile teminat altına alınan insan haklarına uymalı ve bunların korunmasını sağlamalıdır;

c. ceza adalet sisteminin mümkün olduğunca hızlı bir şekilde işlemesine katkı sağlamalıdır.

25. Savcılar, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi ya da diğer fikirler, ulusal ya da toplumsal köken, ulusal bir azınlığa mensubiyet, mülkiyet, doğum, sağlık, özür ya da başkaca durumlar gibi herhangi bir sebepten kaynaklanan ayrımcılıktan kaçınmalıdır.

26. Savcılar kanunlar önünde eşitliği sağlamalı, şüphelinin durumunu etkileyen gerek lehine gerek aleyhine olan tüm ilgili hususları araştırmalıdır.

27. Savcılar, tarafsız bir araştırmanın suç isnadının mesnetsiz olduğunu gösterdiği durumlarda, soruşturmayı başlatmamalı ya da devam ettirmemelidir.

28. Savcılar, yasaya aykırı yöntemlerle elde edildiğini bildikleri veya buna makul nedenlerle inandıkları delilleri şüpheliye karşı kullanmamalıdır. Herhangi bir şüphe durumunda, savcılar delillerin kabuledilebilirliği hususunun mahkeme tarafından karara bağlanmasını talep etmelidir.

29. Yasada aksinin belirtildiği durumlar saklı kalmak kaydı ile savcılar sahip oldukları ve işlemlerin adilliğini etkileyebilecek her türlü bilgiyi diğer taraflara sunarak, silahların eşitliği ilkesini gözetmelidir.

30. Yasa ve adalet gereği ifşası zorunlu olan haller dışında, savcılar üçüncü şahıslardan elde ettikleri gizli bilgileri, özellikle masumiyet karinesinin tehlikede olduğu durumlarda, gizli tutmalıdır.

31. Savcıların şüphelinin temel hak ve özgürlüklerine müdahale teşkil edecek tedbirleri almaya yetkili olduğu durumlarda, bu tür tedbirler üzerinde adli denetim mümkün olmalıdır.

32. Savcılar, şahitlerin çıkarlarını uygun bir şekilde göz önünde bulundurmalı, özellikle hayatlarını, güvenliklerini ve özel hayatlarını korumak için tedbirler almalı ya da alınmasını sağlamalı ya da alındıklarından emin olmalıdırlar.

33. Savcılar mağdurların kişisel çıkarlarının etkilendiği durumlarda, onların fikir ve endişelerini uygun bir şekilde göz önünde bulundurmalı ve mağdurların hem hakları hem de muhakemenin gelişimi hususunda bilgilendirilmelerini sağlayacak tedbirleri almalı yada alınmasını teşvik etmelidir.

34. Davayla ilgisi olduğu tespit veya kabul edilmiş kişiler ve özellikle mağdurlar savcının kovuşturmama kararına karşı itirazda bulunabilmelidir. Söz konusu itiraz, gerektiğinde hiyerarşik denetim yoluna gidildikten sonra, ya yargısal denetim ya da şahsi dava şeklinde yapılabilir.

35. Devletler, savcıların, görevlerini ifa ederken “davranış kuralları” ile bağlı olmalarını sağlamalıdırlar. Bu tür kuralların ihlali yukarıda 5. maddeye uyumlu bir şekilde uygun yaptırımlara yol açabilir. Savcıların performansı düzenli olarak dahili incelemeye tabi olmalıdır.

36. a. Savcılık faaliyetlerinin adil, tutarlı ve etkin olmasına sağlamak üzere, devletler;
– etkisiz ya da engelleyici bürokratik yapılanmaya mahal vermeden, hiyerarşik bir teşkilatlanmaya öncelik verilmesini;
– Ceza politikasının uygulanmasına ilişkin genel esasların tanımlanmasını;
– Karar alınmasını önlemek amacıyla bireysel davalarda referans alınması gereken genel ilke
ve kıstasların tanımlanmasınısağlamalıdır.

b. Yukarıda belirtilen teşkilatlanma, esas, ilke ve kıstaslar parlamento veya hükümet tarafından veya savcılığın bağımsız olduğu ülkelerde savcılık temsilcileri tarafından belirlenir.

c. Yukarıda belirtilen organizasyon, esas, ilkeler ve kıstaslar konusunda kamuoyu bilgilendirilmeli; bu bilgileri talep eden herkese iletilmelidir.

Uluslararası işbirliği

37. Uluslararası adli işbirliği ile ilgili konularda görevli olan diğer organlardan ayrı olarak, varsa uluslararası anlaşmalar kapsamında yoksa elverişli düzenlemelere dayalı olarak farklı ülkelerin savcıları arasında doğrudan temaslar ilerletilmelidir.

38. Uluslararası adli işbirliği kapsamında savcılar arasındaki doğrudan temasları geliştirmek için bir çok alanlarda adımlar atılmalıdır.

Bu adımlar, özellikle:

a. belge yayılması;

b. farklı soruşturma makamlarındaki ilgili kişilerin irtibat bilgileri, uzmanlık ve sorumluluk alanları ve benzeri bilgileri içeren bir irtibat ve adres listesinin derlenmesi;

c. özellikle başsavcılar arasında düzenli toplantılar düzenlenerek, farklı ülkelerin savcıları arasında düzenli ve kişisel irtibat kurulması;

d. eğitim ve bilinçlendirme toplantılarının düzenlenmesi;

e. yurtdışında görev yapan irtibat hâkimi müessesesinin kurulup geliştirilmesi;

f. yabancı dil eğitimi verilmesi;

g. elektronik veri iletiminin kullanımının geliştirilmesi;

h. karşılıklı yardım ve ortak ceza konularıyla ilgili sorular üzerine diğer devletler ile çalışma seminerlerinin organize edilmesi; şeklinde olmalıdır.

39. Akılcılığı pekiştirmek ve karşılıklı yardımlaşma usullerinin eşgüdümünü gerçekleştirmek amacıyla;

a. savcılar arası uluslararası işbirliğine aktif katılım ihtiyacı bilincini;

b. uluslararası işbirliği alanında bazı savcıların uzmanlaşmasını;

Bu amaca yönelik olarak, devletler, uluslarararası işbirliğinden sorumlu savcının, adli yardımlaşma talebini, talebi yerine getirme yetkisine sahip makama doğrudan iletebilmesi ve söz konusu makamların toplanan delilleri, talepte bulunmuş savcıya doğrudan gönderebilmesini;  sağlamak için çaba sarf edilmelidir.

İskenderiyeli Hypatia

0

İskenderiyeli Hypatia, Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de milattan sonra 350 yılında doğduğu tahmin edilen ve Antik Çağ’ın en önemli kadın felsefecilerinden biridir. Hem felsefeci hem astronomi bilimci hem de matematikçidir.

Yunan tarihçi Socrates Scholasticus‘a göre Hypatia bir pagandır. Filozof Socrates ile karıştırılmaması gereken Konstantinapolus’lu Socrates, Historia Ecclesiastica adlı eserinde Hypatia’nın İskenderiye Valisi Orestes ile İskenderiye piskoposu Cyril arasında kavgaya sebep olması ve politikaya karışması nedeniyle M.S. 415 yılında Kıptî Hristiyanlar tarafından taşlanarak öldürüldüğü yazılıdır.

Hypatia, o dönemde İskenderiye Kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi ve matematikçisi Theon’un kızıdır. Kütüphanede her dinden öğrencisine Batlamyus (Ptolemy), Öklid ve Diophantus etkisinde felsefe ve matematik dersleri vermiştir.

İskenderiyeli Hypatia

Agora 

İskenderiyeli Hypatia’nın yaşamı, 2009 yılında İspanya yapımı Agora filmiyle sinemaya aktarılmıştır. Hypatia, tarihin gördüğü en etkileyici ve ilgi çekici kadın figürlerinden biridir. Güzelliğiyle dikkat çeken, ancak asıl olarak matematikçi, filozof ve astronom kimliğiyle adını tarihe yazdıran olağanüstü bir zekâya sahipti.

Ölümü ise onu yalnızca bir bilim insanı değil, aynı zamanda unutulmaz bir trajedinin simgesi hâline getirmiştir. Fanatik bir kalabalığın saldırısı sonucu hayatını kaybeden Hypatia’nın bedeni sokaklarda sürüklenmiş, vahşet insanlık tarihine kara bir leke olarak kazınmıştır.

Hypatia, bu dünyada bilime ve kadına yönelen düşmanlığın önünde duramayan; ancak sonraki kuşaklar için ibret alınması gereken acı bir hikâyenin ve susturulmak istenen aklın sembolüdür.

Kazım Kolcuoğlu

0
Avukat Kazım Kolcuoğlu, 1945 yılında dünyaya geldi.
1961 yılında Haydarpaşa Lisesini bitirdi ve 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olarak İstanbul Barosu‘nda meslek hayatına atıldı.
Kolcuoğlu, 1964 yılında Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya Başkanlığında Türk Devrim Ocakları Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.
1968-1970 yıllarında Dünya Gençlik Teşkilatı (W.A.Y.) Avrupa Konseyi Gençlik Merkezi (CENYC) üyesi olan Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın genel başkanlığına seçildi.
29 Ekim ve 10 Kasım 1968 tarihleri arasında Deniz Gezmiş, Doğu Perinçek ve Cengiz Çandar gibi isimlerle Samsun’dan Ankara’ya “Tam Bağımsızlık İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü”ne katıldı. 
Avukat Kazım Kolcuoğlu, 19 Mayıs 1968 tarihinde, Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Orhan Kemal, Zihni Anadol, Kadri Kaplan, Vecdi Özgüner, Sevinç Özgüner, Şevki Akşit, Engin Ünsal ve Afet Ilgaz’la birlikte İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği İPSD’ni kurdu, dernek çok sayıda yürüyüş, açıklama ve miting yaptı. 

1978-1983 döneminde Orhan Adli Apaydın başkanlığındaki İstanbul Barosu’nun yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı.

1997-2001 yıllarında Türkiye Barolar Birliği yönetim kurulu üyesi oldu, bu dönem içerisinde 2000-2001 yıllarında Sayman üye olarak görev yaptı.

Türkiye Barolar Birliğinde birçok birimde çalışmalar yürüttü, İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu üyeliği yaptı. Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı TÜRAVAK‘ta Mütevelli heyet üyeliği görevini yürüttü.

2003 yılı mart ayında, ortak paydaları kültür bilincinin geliştirilmesi olan, başta akademisyen, işadamı, sanatçı, arkeolog, mimar ve sanat tarihçisi olmak üzere farklı meslek gruplarından 148 kişi ile birlikte Kültür Bilincini Geliştirme Vakfını kurdu ve mütevelli heyeti üyesi olarak görev aldı.

2002-2008 yıllarında İstanbul Barosu Başkanı seçilerek üç dönem baro başkanlığı yaptı.

Avukat Kazım Kolcuoğlu, 2002-2004 baro başkanlığı döneminde, AV.CAFER KAYA, AV.ZEKİ YILDAM, AV.SAHİR BAFRA, AV.MUAMMER AYDIN, AV.SÜLEYMAN SEFA BİLGİÇ, AV.OSMAN AYDIN ŞAHİN, AV. EREM TURGUT YÜCEL, AV.FİLİZ SARAÇ ve AV.İLKNUR ADİLLER’den oluşan yönetim kurulu ile;  2004-2006 baro başkanlığı döneminde, AV.FİLİZ SARAÇ, AV.HÜSEYİN ÖZBEK, AV.MUAMMER AYDIN, AV.ZEKİ YILDAM, AV. MEHMET ŞÜKRÜ ALPASLAN, AV.SAİME NAZAN MOROĞLU, AV.SÜLEYMAN SEFA BİLGİÇ AV.MEHMET DURAKOĞLU, AV.MUAZZEZ YILMAZ ve AV.ÖMÜR DEDEOĞLU’ndan oluşan yönetim kurulu ile ve 2006-2008 baro başkanlığı döneminde AV.MEHMET DURAKOĞLU, AV.HÜSEYİN ÖZBEK, AV.BERRİN ADIYAMAN, AV.ZEKİ YILDAM, AV.MEHMET NURİ KARAHAN, AV.SEVGİ ÖZTÜRK, AV.MUAMMER AYDIN, AV.HANDAN DOĞAN, PROF.DR.FATİH SELAMİ MAHMUTOĞLU ve AV.LÜTFİ TOPRAÇ’tan oluşan yönetim kurulu ile görevini sürdürmüştür.

Kolcuoğlu, İstanbul Barosu Başkanlığı döneminde, 2006 yılında Fransa’da Sosyalist Partinin sunduğu ve Ermeni soykırımının inkarının suç sayılmasını öngören yasa tasarının görüşüldüğü saatlerde baro yönetimi ve avukatlardan oluşan bir grupla birlikte, Fransa İstanbul Başkonsolosluğu önünde basın açıklaması yapmıştır.

2013 yılında yapılan Türkiye Barolar Birliği 32. Olağan Genel Kurulunda Vedat Ahsen Coşar ve Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu ile birlikte Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına aday oldu ancak seçilemedi.

Türk Hukuk Kurumunun 2012-2014 yılları arasında Sabih Kanadoğlu Başkanlığındaki yönetim kurulunda üye olarak yer aldı. İş insanı Nebil Baykent’in kurduğu Nevin Baykent Sağlık ve Eğitim Vakfı’nda Yönetim Kurulu Başkanı ve Mütevelli Heyeti Başkanlığı görevini yürüttü.

2009 yılında “TÜSİAD En İyi Hukukçu Ödülü” jüri üyeliği yapan Kolcuoğlu, İstanbul Barosu, Türkiye Barolar Birliği ve görev aldığı sivil toplum kuruluşlarında yapmış olduğu faaliyetler kapsamında birçok ulusal ve uluslararası hukuki seminer, konferans, panel ve çalıştayda konuşmacı ve yönetici olarak yer almıştır.

Türkiye Barolar Birliği Delegeliği de yapan n Kolcuoğlu Türk Ceza Hukuku Derneği üyesi olarak sivil toplum çalışmalarında bulunmuş, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Üyeliği görevini yapmıştır.

Kolcuoğlu, Legal 500 ve Chambers & Partners gibi değerlendirme kuruluşları tarafından Türkiye’nin önde gelen hukuk büroları arasında gösterilen Kolcuoğlu Demirkan Koçaklı avukatlık ortaklığının kıdemli danışmanlığını yapmıştır.  Büro, 2013 yılında International Law Office Magazine tarafından ve 2015 yılında The Lawyer Magazine tarafından “Yılın Türk Hukuk Bürosu” seçilmiştir.

Laz Kazım ve Ömer Kavili 

Kazım Kolcuoğlu’nun ismi trajikomik bir olay ile de anılmaktadır. Avukat Ömer Kavili, duruşmasında vekaletini yeni aldığı müvekkilini savunmak için mahkeme heyetinden dosyayı inceleme talebinde bulunmuş ve  mahkemeye, ‘Evrakları görmemiz gerekiyor, görmeden savunma yapamam. Ben bir örgüt üyesiyim, benden örgüt hesap sorar, hukukçu olarak bu hususları da araştırmak mecburiyetindeyim’ demiş, Kavili’nin sözlerini tutanağa geçiren Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yaptığı suç duyurusuyla avukat hakkında ‘örgüt üyesi’ iddiasıyla soruşturma açılmış, Devlet Güvenlik Mahkemesinde ifade veren Kavili, ‘Örgüt başı kısa boylu ve beyaz saçlı, örgüt üyeleri arasında Laz Kazım diye bilinir’ şeklinde ifade vermiş, bu tanımlama nedeniyle hakkında ‘devletin adliyesini aşağılamak’tan soruşturma başlatılmış, Ankara Cumhuriyet Savcılığı, ‘Avukat alaycı cevaplar vermiş. Laz Kazım derken Rizeli olan İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu’ndan söz etmiştir. Örgütten kastı da bağlı olduğu barodur’ diyerek, soruşturmayı noktalamıştır.

Kolcuoğlu, yaşamının son yıllarında kanserle mücadele etmiş, 30 Ocak 2018 günü 73 yaşındayken Çatalca’daki evinde yaşamını yitirmiştir. İstanbul Barosunda ve Levent Camisinde düzenlenen cenaze merasimlerine binlerce hukukçu ve vatandaş katılmış, Çatalca kabristanına defnedilmiştir.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA)

0
Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA)

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA), 1993 yılında Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından kurulmuştur. Türkiye’de Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi alanında çalışanlar ve bu alana ilgi duyanların katkısı ile 1993 yılında ortaya çıkan HFSA fikri aradan geçen süre zarfında kurumsallaşmış, düzenlenen toplantılarda sunulan tebliğler İstanbul Barosu Yayınları tarafından basılmıştır.

İstanbul Barosu ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliğinde gerçekleştirilen periyodik sempozyumların sponsorluğu ve finansmanı İstanbul Barosu tarafından yürütülmekte, toplantılar 2 yılda bir tekrarlanmaktadır. HFSA, süreklilik ve istikrar açısından Türkiye’de sıra dışı bir sempozyumlar silsilesidir.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA) kurucusu Hayrettin Ökçesiz, 2006 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yasemin Işıktaç’a HFSA Sempozyumları moderatörlüğünü, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Gülriz Uygur’a ise sempozyum sonrası çıkarılan kitapların sorumluluğunu vermiştir.

Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz
Prof. Dr. Yasemin Işıktaç

HFSA toplantılarında katılımcılar kendi tercih ettikleri konularda sunum yapma ve tebliğ başlıklarını istedikleri şekilde belirleyebilme hakkına sahiptir. Sempozyum öncesinde sunulan bildiri özetleri, sempozyum kitapçığında yayınlanmaktadır. Tebliğlerin tam metinleri ise sempozyum sonrasında HFSA bildiri kitabında ve www.hfsa-sempozyum.com sitesinde online olarak yayınlanmaktadır. Toplantı moderatörleri  konu başlıkları üzerinden toplantı düzenini oluşturmakta, akademik dereceler üzerinden hiyerarşik toplantı düzeni uygulanmamakta, oturumlar konu perspektifinde yapılmakta, oturum sonunda sözlü tartışmalar yapılmaktadır.

HFSA 10. Sempozyumu 7-9 Eylül 2022 Tarihlerinde Düzenlendi
HFSA Kitapları

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA), çevirilerden oluşan derleme bir eser olarak birinci kitabını ve telif çalışmalarından oluşan ikinci kitabını 1993 yılında hazırlamıştır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sempozyumların kitaba dönüştürülmesi geleneği ise ilki 1994 yılında gerçekleştirilen ve 2002 yılından itibaren “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” adı altında düzenlenen sempozyumlar sonucunda gerçekleşmiştir.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 29

2-4 Ekim 2019 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi Prof. Dr. Fuat Sezgin Kongre Kültür Merkezinde düzenlenen IX. Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar Sempozyumunda sunulan tebliğler yer almaktadır. Şefik Taylan AKMAN ,”Atina Antikitesinde Sınıf Mücadeleleri ve Tiranların Hukuku”;
Onur ALTINSU, “Hans Kelsen’in Genel Hukuk Kuramını ve Demokrasi Anlayışını Birlikte Düşünmek Mümkün müdür?”; Engin ARIKAN, “Formalist Olmayan, Lafzi Yorumu Benimsemeyen ve Hukuka İtaat Yükümlülüğüne Temkinli Yaklaşan Bir Kuram Olarak Hukuki Pozitivizm”; Nuray AZİZOĞLU, “Hukukta Felsefe Neden Gereklidir? Aristoteles Düşüncesinden Hareketle Felsefî Bir Soruşturma”; Hasan Ali BAŞARAN, “Thomas Hobbes’ta Korku Duygusunun İşlevi”, Dolunay ÇÖREK, “Yerel Bir Demokrasi Örneği: Alevilikte Musahiplik Kurumu”; M. Balkan DEMİRDAL,Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme“; Gözde ERKİN “Vergi Kültürü ve Ahlâkı Kavramına Sosyolojik Bir Bakış”; Umut Eren GÖÇMEN, “Hayvan Haklarının Kuramsal Temelleri Üzerine Bir Deneme”; Ahmet GÜRBÜZ, “Soyut ve Somut Bağlamıyla Adalet Kavramı ve Toplumsal Yaşam Açısından Önemi”; Altan HEPER, “Alman Hukuk Eğitiminde Olay Çözümü, Türk Hukuk Eğitimiyle Karşılaştırılması”; Betül KARAGEDİK, “Joseph E. Stiglitz ve Küreselleşen Hukuk “Çok Uluslu Şirket Bey Ne Yapıyorsunuz?”, Yusuf KARAKOÇ, “Kanunîlik-Yasallık-Hukukîlik Üzerine Düşünceler”; Ayşe Nur KAYA, “Sadakat Yükümlüsü Kadın: Yargı Kararlarında Ötekileştirilen Kadın Kimliği”; Filiz KERESTECİOĞLU, “Özgürlükçü Bir Hukuk Yolunda Yurttaşlar ve Hukukçuların Yol ve Yorum Arkadaşlığı”; Muharrem KILIÇ, “Hukuk-poiétiké: Poiesis Olarak Hukukun Estetik Açığa-Çıkarımı/İfşâsı”; Muhammet KOÇAKGÖL, “Evgeny Pasukanis’in Hukuk Anlayışına Yönelik Eleştiriler”; Yılmaz KURBAN, “Boşa Dönen Çark: Vicdan!”; Osman ÖZKUL, Yasin ŞAHİN ve Ender BÜYÜKÖZKARA, “Post-Truth Dönemde Hakikat Anlayışının Dönüşümü”; Fatma Didem SEVGİLİ GENÇAY, “İdare Hukukunda Manevi Tazminatın Yaptırım Fonksiyonu”; Osman SÜMER, “Hedefler ile Vasıtalar Arasındaki Uyumsuzluk Bağlamında: “Adalet Mağdurları”; Ali TAŞKIN, “Thomas Aquinas’ta Doğal ve Pozitif Hukukun Kaynakları ve Özgünlük Sorunu” ve Damla UÇAK, “Hukuk Aracılığıyla Adalet Mümkün Müdür?” başlıklı tebliğleri ile kitaba katkıda bulunmuşlardır.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 28
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 27
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 26
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 25

Beşinci sempozyumda sunulan bildirilerin yanı sıra 25. Sayı, 30.03/02.05 2009 tarihlerinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi ev sahipliğinde yapılan “Yargı Kurallar Kurumlar Kararlar Kolokyumu, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi” başlıklı kolokyum  bildirilerini içermektedir.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 24
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 23
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 22
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 21
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 20
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 19
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 18

Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi’nin nasıl öğnenilip öğretileceği konularında iki önemli etkinliğin bildirileri bu sayıda bulunmaktadır. Bunlardan ilki, (IVR)Uluslararası Hukuk Felsefesi ve Sosyal Felsefe Birliğinin 1-6 Ağustos 2007 tarihinde Krakow’da düzenlediği 23. Dünya Kongresi’nde gerçekleştirilen “Hukuk Felsefesi Eğitiminde Alternatif Yöntemler ve Hukuk Eğitiminde Hukuk Felsefesinin Önemi” konulu çalıştaydır. İkincisi, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalının 17-18 Kas›m 2007 tarihinde Konya’da gerçekleştirdiği “Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Öğretimi” konulu kolokyumdur.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 17

HFSA’nın 17. sayısında da yerli ve yabancı yazarların incelemelerinden oluşan on iki yazı yer alıyor.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 16

7 – 9 Eylül 2006 gününde İstanbul’da gerçekleştirilen Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar adlı seminer sunumlarından oluşan 16. sayıda 41 yazarın sunumu yer almaktadır. Kitap zengin içeriğiyle birçok hukuki ve felsefi konuyu derinlemesine ele alan yazılardan oluşuyor.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 15

Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından hazırlanan HFSA 15. Sayıda yerli ve yabancı uzmanların çeşitli konulara dair görüşlerine yer verilmiştir. Konu Başlıklarından basilar: Hukukta Kuram ve Uygulama: Hukuk Tekniğinin Sihirli işlevi. Adalet ve Hukuk, Tabii Hukuk ve Pozitif Hukuk, Kelsen’in Hukuk ve Devlet Teorisi, Saf Hukuk Kuramı Nedir, Norm ve Değer, Kadın Mağduriyeti Mağdur Olarak Kadının Hukuksal Konumu, Yargılamada Nesnelliğin Psikolojik ve İnançsal Boyutu, Hukuk ve Sözleşme- Sözleşme Hukuku Dağıtıcı Adalet, Hukuk ve Bilimi.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 14
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 13
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 12
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 11
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 10

Derginin 10. sayısında, 10-17 Ağustos 2003 tarihleri arasında İstanbul’da yapılan “21. Dünya Felsefe Kongresi” çerçevesinde düzenlenen “Dünya Problemleri Karşısında Felsefe” konulu sempozyumda sunulan bildiriler de yayınlanmıştır.

HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 9
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 8
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 7
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 6
HFSA – Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi 5
Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA) Sempozyumları

HFSA’nın ilk sempozyumu “Hukuki Olgular Araştırması ve Hukuk Devleti – Hukuk Devleti Uygulaması ve Görgül (Empirik) Araştırılmasının Bilimsel Temelleri” adıyla 17-19 Kasım 1994 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

“Düşünce Özgürlüğü” başlıklı sempozyum 5-9 Aralık 1995 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

“Yolsuzluk ile Savaşım Stratejileri” konulu sempozyum 29 Eylül – 3 Ekim 1997 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar Serisi

HFSA, “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” başlıklı sempozyum serisi ise İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Barosunun kurumsal desteği ile 2002 yılında başlamıştır.

 “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar I” 6-7 Eylül 2002 tarihlerinde düzenlenmiştir. 
“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – II” sempozyumu 7-11 Eylül 2004 tarihleri arasında düzenlenmiştir. 

Yeni adli yılın açılışı dolayısıyla saat 13.30’da Sultanahmet Adliyesinde hukukçu sanatçıların yapıtlarından oluşan bir fotoğraf ve resim sergisi açılmış; Adalet Bakanlığı Çok Amaçlı Eğitim Merkezinde saat 9.30’da yapılan sempozyumun açılışında Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu  ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Dergisi Yönetmeni Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz birer konuşma yapmışlardır. Sempozyum 5 gün sürmüş, 22 oturum yapılmış ve 75 bilim insanı ve uzman birer bildiri sunmuştur.

İstanbul Barosu Yayınları arasında çıkan HFSA (Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi), Nisan 2005 yılı Nisan ayında dört kitap halinde yayınlanmış, 11,12,13 ve 14. Sayıları II. Sempozyum bildirilerinden oluşmuştur.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – III” sempozyumu 7-10 Eylül 2006 tarihleri arasında düzenlenmiştir.
2006 Yılı; dönemin İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu, önceki başkanlardan Muammer Aydın, Avukat Mehmet Durakoğlu ve Nazan Moroğlu bir arada

Üçüncü sempozyumdan itibaren Sempozyum Moderatörlüğü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç tarafından, yayın aşaması ise Prof. Dr. Gülriz Uygur tarafından yürütülmeye başlanmıştır.

7-9 Eylül 2006 tarihleri arasında Bahçelievler’deki Adalet Bakanlığı Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Eğitim Merkezi’nde üç gün üç ayrı salonda devam eden Sempozyumda 50’ye yakın bilim insanı ve hukukçu çeşitli konularda bildiriler sunmuşlardır.  HFSA kurucusu Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, üçüncüsü düzenlenen Sempozyumla HFSA dergilerinin sayısının 15’i bulduğunu bildirdi. Prof. Dr. Ökçesiz, “15’e ulaşan kitap yelpazesi keyif ve hevesle okuyucuyu yüksek bir entelektüel bilgiyle tartışmayı sevdirmektedir” demiştir.

İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu da Sempozyumun açılışında yaptığı konuşmada, hukukun toplumsal ilişkileri ve adaleti sağlayan bir düzenlemeler bütünü olduğunu, hukuk felsefesinin ise hukukun kaynağını oluşturduğunu bildirmiştir.

Sempozyum yönetimine, Adalet Bakanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Sayıştay Başkanı, bazı dekanlar ve belediye başkanları birer kutlama mesajı göndermiştir. Sempozyum bildirileri Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi serisinin 16 ve 17. Sayılarında yayınlanmıştır.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – IV” sempozyumu 25-29 Ağustos 2008 tarihleri arasında düzenlenmiştir.
HFSA Kurucusu Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz sempozyumda yaptığı konuşma sırasında

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi’nce her yıl ortaklaşa düzenlenen ve geleneksel hale gelen “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumların dördüncüsü 25 – 29 Ağustos 2008 tarihleri arasında İstanbul’da Bahçelievler’deki Adalet Bakanlığı Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Eğitim Merkezinde yapılmıştır. Toplantı Moderatörlüğünü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç yapmıştır. HFSA kurucusu Prof. Dr. Ökçesiz gerçek bir Hukuk Bilimi Fakültesi’nin temelini attıklarını belirtmiş, ülkemizdeki diğer hukuk fakültelerinin hukuk öğretiminin de böyle bir hukuk bilimi öğretimiyle temellendirilmesini dilemiştir.

Sempozyum 5 gün sürmüş, açılış konuşmalarından sonra eş zamanlı olarak 3 salonda 3 oturum, ikinci günü eş zamanlı olarak dört salonda 8 oturum, üçüncü, dördüncü ve beşinci günü eş zamanlı olarak üç salonda 18 oturum gerçekleştirilmiştir. Sempozyumda toplam 29 oturumda 115 bilim insanı ve uzman bildiri sunmuştur. Bildiriler kitap haline getirilerek İstanbul Barosu Yayınları arasından HFSA 19, 20, 21 ve 22. Sayıları olarak yayınlanmıştır.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – V” sempozyumu 13-17 Eylül 2010 tarihleri arasında düzenlenmiştir.
Sempozyum Moderatörü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç konuşma yaparken.

İstanbul Barosuİstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve HFSA işbirliği ile 13/17 Eylül 2010 tarihinde düzenlenen Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – V Sempozyumu’nun sunumları İstanbul Barosu Yayınları tarafından 23, 24 ve 25. sayılar olmak üzere üç ayrı kitap olarak basılmıştır.

Beşinci sempozyumda sunulan bildirilerin yanı sıra 25. Sayı, 30.03/02.05 2009 tarihlerinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi ev sahipliğinde yapılan “Yargı Kurallar Kurumlar Kararlar Kolokyumu, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi” başlıklı toplantı bildirilerini de içermektedir.

HFSA’nın 23, 24 ve 25. Sayıları 2011 yılında hayatını kaybeden Prof. Dr. Adnan Güriz anısına sunulmuştur. HFSA 23. Sayıda toplam 24, HFSA 24. Sayıda toplam 25, HFSA 25. Sayıda da toplam 17 makale, sunum ve bildiri yer almıştır.

 “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – VI” sempozyumu. 26-29 Kasım 2012 tarihleri arasında düzenlenmiştir.
İstanbul Barosu Başkanı Avukat Mehmet Durakoğlu

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi tarafından düzenlenen geleneksel Sempozyumların altıncısı 26 Kasım2012 Pazartesi günü saat 10.30’da İstanbul Üniversitesi Kongre Kültür Merkezi’de yapılan açılışla başlamıştır. Sempozyum üç ayrı salonda oturumlar halinde 4 gün devam etmiştir. Sempozyumda, bilim insanları  ve uzmanlar toplam 116 bildiri sunmuştur.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – VII” sempozyumu 4-7 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenlenmiştir.

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi (HFSA) tarafından iki yılda bir geleneksel olarak ortaklaşa düzenlenen ‘Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumun sekizincisi 4-7 Kasım 2014 tarihlerinde Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezinde düzenlenmiştir. Sempozyumun açılışı 4 Kasım 2014 Salı günü saat 10.00’da Eczacılık Fakültesi Amfi A’da yapılmış, dört gün sürmüştür. Sempozyum oturumları üç ayrı salonda eşzamanlı olarak gerçekleştirilmiş, 125 bilim insanı, uzman ve avukatlar bildiriler sunmuştur. Sempozyumda ayrıca, İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi oturumu, Türkiye Felsefe Kurumu Aristoteles, Kant, Rawis ve Hart oturumları düzenlenmiştir. Sempozyumun son günü ‘Hukuk Felsefesini Anlamak’ konulu bir yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirilmiştir.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – VIII” sempozyumu 15-18 Mayıs 2017 tarihleri arasında düzenlenmiştir. 

Hukuk Fakültesi ve Sosyolojisi Arkivince düzenlenen “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumun sekizincisi 15 – 18 Mayıs 2017 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Kongre Merkezinde yapılmıştır. Eş zamanlı olarak üç salonda günde 9 oturum gerçekleştirilmiştir. Sekizinci Sempozyum Prof. Dr Adnan Güriz, Prof. Dr. Cahit Can, Prof. Dr. Öner Meriçoğlu, Prof. Dr. Mehmet Yüksel, Prof. Dr. Vecdi Aral’ın anısına düzenlenmiştir.

HFSA kurucusu Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz yurt dışına gitmek zorunda kalması nedeniyle 1993 yılından beri ilk kez bir Sempozyuma katılamamış, göndermiş olduğu mesajını Avukat Başar Yaltı okumuştur.

Sempozyumda farklı disiplinlerden gelen kişiler hukuk meselesine ilişkin olarak felsefi ve sosyolojik görüşlerini takdim etmişlerdir.

“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – IX” Sempozyumu 2-4 Ekim 2019 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Kongre-Kültür Merkezinde düzenlenmiştir. 
“Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar – X” Sempozyumu 7-9 Eylül 2022 tarihleri arasında, İstanbul Üniversitesi Kongre-Kültür Merkezinde düzenlenecektir. 

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA) Bilim Kurulu; Prof. Dr. Yasemin Işıktaç, Prof. Dr. Gülriz Uygur, Doç. Dr. Sercan Gürler, Doç. Dr. Altan Heper, Doç. Dr. Sevtap Metin, Doç. Dr. Ülker Yükselbaba, Dr. Öğr. Üyesi Şule Şahin Ceylan, Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Günal, Dr. Öğr. Üyesi Engin Topuzkanamış, Araş. Gör. Dr. Zeynep İspir, Araş. Gör. Dr. O. Vahdet İşsevenler, Araş. Gör. Dr. Nadire Özdemir, Araş. Gör. Miran Çetiner, Araş. Gör. Muzaffer Dülger, Araş. Gör. Elif Genca, Araş. Gör. Umut Koloş, Araş. Gör. İrem Burcu Özkan, Araş. Gör. Dilara Yıldırım ve Güneş Çap’tan oluşmaktadır.

İLETİŞİM : sempozyum@hfsa-sempozyum.com 

Bristol Mutabakatı: Avrupa’da Sürdürülebilir Topluluklar

0

Avrupa’da Sürdürülebilir Topluluklar Üzerine Bristol Mutabakatı, 6-7 Aralık 2005 tarihlerinde İngiltere’nin Bristola kentinde düzenlenen AB bakanları düzeyindeki toplantıda kabul edilmiştir. (Creating Sustainable Communities in Europe, THE “BRISTOL ACCORD” – Conclusions of Bristol Ministerial Informal Meeting on Sustainable Communities in Europe)  Mutabakat metninin özeti Türkçe’ye Yüksek Mimar ve Yazar Tuğçe Selin Tağmat tarafından kazandırılmıştır. Tağmat, Mimarlar Odası Genel Sekreter Yardımcısı ve Uluslararası İlişkiler Koordinatörü olarak görev yapmıştır.

Sürdürülebilir Topluluklar Üzerine Bristol Mutabakatı, farklı ölçekteki toplulukların sürdürülebilir olabilmesi için gerekli koşulları belirlemektedir. Avrupa’daki iyi uygulamalar diğer ülke ve topluluklar için yol gösterici örnekler olarak sunulmaktadır. 

Mutabakat, sürdürülebilir toplulukları oluşturan temel özellikler, “Aktiflik, Kapsayıcılık, Güvenlik”, “İyi İdare”, “İyi Ulaşım”, “İyi Hizmet”, “Çevreye Duyarlılık”, “İyi Gelişim”, “İyi Tasarım ve İnşaat” ve “Herkes İçin Eşitlik” olarak belirlemiştir. Sürdürülebilir Topluluklar yaklaşımı Aalborg Şartı(Sürdürülebilir Avrupa Kentler ve Kasabalar), Gündem 21 ve Avrupa Komisyonu’nun Kentsel Çevreye Doğru Bir Tematik Strateji Ara Önerisi (COM2004-60) ve benzeri AB metinlerini temel almaktadır..

BRİSTOL MUTABAKATI

I. BÖLÜM:
SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLULUĞUN ÖZELLİKLERİ

Tanım: Sürdürülebilir topluluklar, insanların bugün ve gelecekte yaşamak ve çalışmak istedikleri yerlerdir.
Mevcut ve gelecekteki kullanıcıların çeşitli ihtiyaçlarını karşılarlar, çevreye karşı duyarlıdırlar ve yüksek yaşam kalitesine katkıda bulunurlar. Güvenli ve kapsayıcı, iyi bir şekilde planlanmış, inşa edilmiş ve yönetilen, herkes için eşit olanak ve hizmet sağlayan yerlerdir.

Avrupa’da sürdürülebilir toplulukların gerçek anlamda yaratılabilmesi için bazı ön koşullar bulunmaktadır:

i. Ekonomik büyüme temel bir öneme sahiptir. Ekonomik büyüme olmadan, AB Üye Devletleri’nin sürdürülebilir toplulukların yaratılması ve bakımına yatırım yapmaları mümkün olmayacaktır.
ii. Sürdürülebilir toplulukların bütünleştirilmesi yaklaşımı doğrudan Avrupa’nın kendine özgü toplumsal bütünleşme ve toplumsal eşitlik geleneğinden ortaya çıkmaktadır.
iii. Başarıya ulaşmada en temel unsur, kentlerin oynadığı rollerdir. Güçlü kültürel kimliğe sahip, başarılı kentler sınırları dışında da -bölgesel, ulusal ve hatta uluslararası ölçekte sürdürülebilir topluluklar oluşmasını sağlarlar. Lizbon hedeflerine ulaşmak için, Avrupa kentlerinin uluslararası çapta bir üstünlüğe erişmeleri ve böylece bilgi ekonomisinin gelişimine katkıda bulunmaları gerekmektedir.
iv. Sürdürülebilir topluluklar, mahalleleri de kapsayacak şekilde tüm ölçeklerdeki toplumsal ayrışma sorununa cevap veren topluluklardır.
v. Sürdürülebilir topluluklar aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma ilkelerini de gerçekleştirirler. Toplumsal, ekonomik ve çevresel sorunları dengeleyerek ve bir bütün halinde ele alarak, mevcut ve gelecekteki nesillerin ihtiyaçlarını karşılamayı hedeflerler.
vi. Sürdürülebilir topluluklar farklı mekânsal ölçeklerde var olabilirler: Mahalli, yerel, kentsel, bölgesel Sürdürülebilir topluluklar, yerel koşullarının bir yansıması olarak çeşitlilik gösterirler. Her birinin uyması gereken standart bir kalıp yoktur. Fakat yine de aşağıdaki özellikleri taşımaları gerekir:

1. Aktiflik, Kapsayıcılık, Güvenlik – Güçlü bir yerel kültür ve diğer ortak topluluk etkinlikleriyle ortaya çıkan eşitlik, hoşgörü ve bağlılık.
2. İyi İdare – Etkin ve kapsayıcı katılım, temsil ve liderlik.
3. İyi Ulaşım İnsanları işlerine, okullarına, sağlık hizmetleri ve diğer hizmetlere bağlayacak iyi ulaşım hizmetleri.
4. İyi Hizmet – İnsanların ihtiyaçlarına uygun ve herkes tarafından erişilebilecek kamusal, özel, topluluğa ilişkin ve gönüllü hizmetler.
5. Çevreye Duyarlılık – İnsanların yaşaması için, çevreye saygılı olarak gerçekleştirilen yerler.
6. İyi Gelişim – Büyüyen, çeşitli ve yenilikçi yerel ekonomi.
7. İyi Tasarım ve İnşaat – Kaliteli bir yapılı ve doğal çevre.
8. Herkes İçin Eşitlik – Bugün ve gelecekteki tüm toplulukları içeren bir anlayış.

Bu sekiz özelliğin tam açıklamasını görmek için Ek 1’e bakınız.

II. BÖLÜM:
İYİ UYGULAMA ÖRNEKLERİNİN DERLENMESİ İÇİN ANLAŞMA

Örnek Uygulamalar İçin Koşullar

Örnek uygulamaların şu özellikleri sergilemeleri beklenmektedir:

i. Belirli bir yerin karşı karşıya kaldığı toplumsal, ekonomik, demografik ve çevresel zorluklar ve fırsatlar.
ii. Bölgesel gelişim, sürdürülebilir topluluk bileşenleri ve bütünleşme süreçlerine ilişkin bütüncül bir yaklaşım.
iii. Kentsel, kırsal ve bölgesel boyutları kalkınma stratejilerine katma çabaları.
iv. Yerel liderlik ve hizmetlerin sürdürülebilir toplulukları destekleme konusundaki rolü.
v. Yetenekler ve yatırım olanakları (uygun olduğu durumlarda).
vi. Her konum kendine özgü olarak değerlendirildiğinde, başarılı sonuçlar ve kazanımlar.
vii. Hükümetin ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde oynadığı ve ayrıca AB’nin yerine getirdiği olumlu roller.

Bütün örnek uygulamalar Avrupa Kentsel Bilgi Ağı (European Urban Knowledge Network-EUKN) tarafından kararlaştırılan modele uygun olarak hazırlanmalıdır. İngiltere Dönem Başkanlığı tarafından sunulan sekiz örnek uygulama Ek 1’de listelenmiştir ve ayrıca bu örneklere EUKN web sitesinden de ulaşılabilecektir.

EK 1
SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLULUĞUN YEDİ ÖZELLİĞİ
1. Aktiflik, Kapsayıcılık, Güvenlik – Güçlü bir yerel kültür ve diğer ortak topluluk etkinlikleriyle ortaya çıkan eşitlik, hoşgörü ve bağlılık.

Sürdürülebilir topluluklar aşağıdakileri sağlar:

• Topluluk, kültürel kimlik ve aidiyet duygusu;
• Hoşgörü, saygı ve farklı kültür, altyapı ve inançlardan gelen insanlarla biraradalık;
• Mahallelerde dostça, ortak ve yardımsever davranışlar;
• Çocuklar ve gençler de dahil olmak üzere herkes için kültür, eğlence, toplanma, spor etkinlikleri ve benzeri diğer etkinlikler;
• Açıkça hissedilir, etkin ve topluluk dostu politikalar yoluyla sağlanan düşük suç, uyuşturucu ve antisosyal davranış düzeyi;
• Toplumsal bütünleşme, fırsat eşitliği ve herkes için iyi yaşam şansı.

2. İyi İdare – Etkin ve kapsayıcı katılım, temsil ve liderlik.

Sürdürülebilir topluluklar şu olanaklara sahiptir:

• Hem stratejik ve ileri görüşlü bir liderlik getiren hem de bireylerin ve örgütlerin kapsayıcı, aktif ve etkin katılımını sağlayan, temsiliyetçi ve sorumlu yönetişim sistemleri;
• Topluluk içindeki kişilerle, onların beceri, bilgi ve güvenlerini geliştirecek mekanizmaları da kuracak şekilde, mahalle düzeyinde etkin iletişim;
• Model oluşturacak güçlü, bilgili ve etkin ortaklıklar (örneğin hükümet, ticaret ve topluluk düzeylerinde);
• Güçlü, kapsayıcı, ortaklaşa ve gönüllü bir idare şekli;
• Kamusal değerler, sorumluluklar ve onur duygusu.

3. İyi Ulaşım – İnsanları işlerine, okullarına, sağlık hizmetleri ve diğer hizmetlere bağlayacak iyi ulaşım hizmetleri.

Sürdürülebilir topluluklar şunları sunar:

• Toplu taşım araçları da dahil olmak üzere, insanların topluluklar içinde ve arasında kolayca yolculuk edebilmelerini sağlayacak ve araba bağımlılığını azaltacak ulaşım hizmetleri;
• Yerleşim alanlarında güvenli bir şekilde yürüyüş ve bisiklet sürmeyi teşvik edecek hizmetler;
• Trafik taleplerini karşılamak üzere yapılan yerel planlara uygun ve yeterli düzeyde, yerleşim bölgesi park hizmetleri;
• Geniş bir kesime açık ve etkin telekomünikasyon ve internet erişimi;
• Yerel, ulusal ve uluslararası iletişim ağlarına iyi bir şekilde erişim.

4. İyi Hizmet – İnsanların ihtiyaçlarına uygun ve herkes tarafından erişilebilecek kamusal, özel, topluluk düzeyinde ve gönüllü hizmetler.

Sürdürülebilir topluluklarda şu olanaklar bulunur:

• İyi işleyen yerel okullar, daha ileri ve yüksek eğitim kurumları ve yaşam boyu öğrenim için diğer olanaklar;
• Yüksek kalitede ve diğer ilgili hizmetlerle bütünleştirilmiş olan yerel sağlık tesisleri ve sosyal hizmetler;
• Aileler ve çocuklar için (küçük çocukların bakımını da içerecek şekilde) yüksek nitelikli hizmetler;
• Tüm topluluk tarafından ulaşılabilir, ve satın alınabilir, kamusal nitelikte, topluluk
düzeyinde, gönüllü ve özel hizmetler (örneğin perakende, taze besin, ticari, kamusal hizmetler, bilgi ve danışmanlık);
• Uzun vadeli ve kendi yakın coğrafi ve çıkar bölgelerinin ötesinde de düşünen ve hareket eden, politika ve uygulamalarının şekillenmesi sürecine kullanıcı ve yerel halkı da katan hizmet sunucular.

5. Çevreye Duyarlılık – İnsanların yaşaması için, çevreye saygılı olarak gerçekleştirilen yerler.

Sürdürülebilir topluluklar:

• İnsanların yaşaması için, çevreye saygılı olan ve kaynakları verimli kullanan yerler sağlar;
• Enerji etkinlik ve yenilenebilir malzemelerin kullanımı da dahil olmak üzere, iklim değişikliğinin en aza indirilmesi için etkin bir şekilde çaba sarf eder;
• Toprak, su ve havadaki kirlenmeyi en aza indirerek çevreyi korur;
• Mevcut modellere uygun olarak, atıkları azaltır ve atık yönetimi yapar;
• Sürdürülebilir üretim ve tüketimi teşvik ederek doğal kaynakları verimli bir şekilde kullanır;
• Biyolojik çeşitliliği korur ve geliştirir (örneğin, vahşi yaşam çevreleri);
• Negatif çevresel etkiyi en aza indiren bir yaşam tarzı getirir ve pozitif etkileri artırır (örneğin yürüyüş ve bisiklet sürme olanağı yaratarak ve gürültü kirliliği ve araba bağımlılığını azaltarak);
• Daha temiz, güvenli ve yeşil yerleşim yerleri oluşturur (örneğin çöpler ve duvar yazılarını azaltarak ve güzel kamusal mekânlar yaratarak).

6. İyi Gelişim – Büyüyen, çeşitli ve yenilikçi yerel ekonomi.

Sürdürülebilir topluluklar şu özellikleri gösterir:

• Geniş bir çeşitliliğe sahip, nitelikli iş ve eğitim olanakları;
• Ekonomik gelişim ve değişimi desteklemek için yeterli miktarda uygun arazi ve yapı;
• Yerel topluluğa yarar sağlayacak, dinamik iş ve ticaret olanakları;
• Daha geniş bir ekonomiyle bağları olan güçlü bir ticaret topluluğu;
• Ekonomik açıdan varlığını sürdürebilir ve çekici şehir merkezleri.

7. İyi Tasarım ve İnşaat – Kaliteli bir yapılı ve doğal çevre.

Sürdürülebilir topluluklar şunları sunar:

• Yer duygusu – İnsanlara “olumlu” bir his veren ve yerel farklılıklara sahip bir yer;
• Çocuklar ve yaşlılar da dahil olmak üzere herkese hizmet sunan, kullanıcı dostu kamusal ve yeşil mekânlar;
• Dengeli bir konut pazarı içinde, konutlarda yeterli ölçüde sınıflanma, çeşitlilik, satın alınabilirlik ve erişilebilirlik;
• Yapılı çevrede, topluluğun kendine özgü yerel özelliğini tamamlayacak uygun bir boyut, ölçek, yoğunluk, tasarım ve plan (karma kullanım sistemli gelişimi de içermek üzere);
• Olumsuz çevresel etkileri en aza indirgeyen malzemeler kullanarak yapılmış yüksek kalitede, karma kullanımlı, dayanıklı, esnek ve uyarlanabilir yapılar;
• Sağlıklı yaşama destek olacak ve suç oranını azaltarak insanların daha güvenli hissetmelerini sağlayacak şekilde tasarlanan yapılar ve kamusal mekânlar;
• Hem doğal hem de insanların oluşturduğu afetlere karşı iyi hazırlanmış yapılar, tesisler ve hizmetler;
• Toplu taşıma, yürüme veya bisikletle ulaşım mesafesinde erişilebilir olan işler, temel hizmetler ve tesisler.

8. Herkes İçin Eşitlik – Bugün ve gelecekteki tüm toplulukları içeren bir anlayış.

Sürdürülebilir topluluklar:

• Bireylerin hak ve sorumluluklarının farkındadır;
• Diğer komşu yerleşim alanları ve dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan diğer kişilerin hak ve isteklerine saygı duyar;
• Şu andaki karar ve eylemlerde gelecek nesillerin ihtiyaçlarını doğrudan dikkate alır.

BRİSTOL’DAKİ İNGİLTERE DÖNEM BAŞKANLIĞI TARAFINDAN SUNULAN ÖRNEK UYGULAMALAR – ARALIK 2005

1. Elblag, Polonya
2. Hannover Métropole, Almanya
3. Helsinki, Finlandiya
4. Northern Way, İngiltere
5. Rotterdam, Hoogvliet, Hollanda
6. Thames Gateway, İngiltere
7. Valencia, İspanya
8. Viyana – Bratislava – Budapeşte koridoru, Avusturya, Slovenya ve Macaristan.

EK 2
KENTSEL MEVZUAT (URBAN ACQUIS) ROTTERDAM, 2004

Son on yıl boyunca farklı Avrupa ülkelerinin kentsel politika konusundaki deneyimleri, başarılı politikalara altyapı oluşturan bir dizi ortak ilke oluşturmuştur. AB Bakanları, Rotterdam’da gerçekleştirdikleri gayriresmi toplantıda, kentsel politika konusunda daha tutarlı bir yaklaşıma temel oluşturacak bu Kentsel Mevzuatı, yani kentsel ilkeler bütününü, ilan etmişlerdir.

Bu mevzuat beş kategoride sınıflandırılabilecek temel ilkelerden oluşmaktadır:

Öncelikler

a. Ekonomik rekabet ortamı, toplumsal bütünleşme ve çevresel kalite arasında bir denge
kurulmalıdır;
b. Kentler yaşanabilir, seçim yapılabilir ve kültürel kimlikleri olan yerler olmalıdır.

Başarılı Kentsel Politika İçin Mekanizmalar

c. Ulusal, bölgesel ve yerel sektörel politikalar daha iyi bir şekilde bütünleştirilmelidir;
d. Kentleri etkileyen hizmetlerin sunulmasında kullanılan hükümet kaynakları kentlerin
kendilerine özgü durumlarını dikkate almalıdır;
e. Kentler için üretilen politikalar uzun vadeli olmalıdır;
f. Yukarıdan aşağı işleyen liderlik ile aşağıdan yukarı işleyen topluluğun yetki verme süreci dengeli olmalıdır;
g. Hükümetin farklı düzeyleri arasında, katı denetimler yerine, anlaşmalar, ortaklıklar ve güven ortamı bulunmalıdır.

İlgi Gruplarının Biraraya Getirilmesi

h. Kentlerdeki kamusal, özel ve topluluk düzeyindeki ortaklar yapıcı iş ilişkileri kurmalıdırlar;
i. Bu ortaklıklar ile seçilmiş yerel hükümetin demokratik sorumluluğu arasında denge kurulmalıdır;
j. Vatandaşların katılımı, kentsel yaşam çevresine sahip olma duygularını geliştirecek şekilde, uzmanlarla diyalog ortamı üzerine kurulu olmalıdır.

Doğru Mekânsal Dengeye Ulaşmak

k. Politikalar, kentlerdeki belirli ihtiyaç veya fırsat alanları üzerine, uzun vadeli olarak odaklanmalıdır;
l. Mahrumiyet alanlarındaki toplumsal sorunlar, daha geniş bölgedeki ekonomik fırsatlardan yararlanabilecek şekilde ele alınmalıdır;
m. Kentler ve bölgeler arasında kurumsal işbirliği özendirilmelidir;
n. Küçük, orta ve büyük ölçekli kentler arasında kentsel ağların ve işlevsel işbirliklerinin oluşturulması teşvik edilmelidir.

İyi Uygulamaların, Politikaların Gelişiminin ve Kapasitenin Desteklenmesi

o. İyi uygulama ve başarılar geniş kapsamlı bir şekilde tanıtılmalıdır;
p. Politikalar, başarılı olup olmadıklarının anlaşılması için, değerlendirmeye açık olmalıdır.
q. Mesleki ortaklar, topluluk düzeyindeki ortaklar ve yerel hükümetin yeteneklerinin daha iyi bir şekilde geliştirilmesinin yolları aranmalıdır.

EK 3
YÖNETİŞİM VE SÜRDÜRÜLEBİLİR TOPLULUKLAR

1. Kentlerde etkin ve demokratik yönetişim için temel noktalar şunlardır:

i. Toplulukların kendilerini etkileyecek kararlar üzerinde güce ve etkiye sahip olmalarını sağlayacak şekilde tasarlanmış, katılımcı demokrasinin hem temsiliyetçi hem de diğer uygun biçimleri aracılığıyla gerçekleşecek etkin bir vatandaş katılımı (toplum, sosyal ortaklar ve hükümetin tüm düzeylerini de içine alacak şekilde);
ii. Mahalli, yerel, bölgesel, ulusal veya Avrupa ölçeğinde olsun, yerindenlik (subsidiarity) ilkesi dahilinde, tüm karar ve eylemlerin doğru düzeyde alınması.
iii. Topluluğa etkin bir şekilde liderlik yapılması; topluluğun bulunduğu yere ait bir vizyon çizilmesi, bu vizyonun toplulukta kabul görmesinin sağlanması ve bu vizyonun başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamak üzere ortaklarla çalışılması;
iv. Özellikle farklı meslek dalları arasında olmak üzere, davranış, yetenek ve iletişimde yüksek kalite.

2. Yönetişim, iktidarın yürütülme şeklini etkileyen kurallar, süreçler ve davranışlar anlamına
gelmektedir.

3. İyi yönetişim, bağlamdan bağımsız olarak beş ilkeyle tanımlanabilir: Açıklık, katılım, sorumluluk, etkinlik ve tutarlılık.

4. Avrupa düzeyinde, ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde etkin demokrasi ve iyi yönetişim, çoğulcu demokrasinin altı temeli üzerine kuruludur: Yasanın egemenliği ve anayasal düzen, insan hakları, adil ve doğru bir medya, etkin ve aktif bir sivil toplum, ve adil, şeffaf, pazara dayalı bir ekonomi.

5. Sürdürülebilir topluluklar aynı zamanda gelecek nesillerin çıkarlarını korumak anlamına da gelmektedir.

6. İnsan hakları, demokrasi ve yasanın egemenliği konusundaki Avrupa değerleri, standartları ve normları, özellikle Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı olmak üzere Avrupa Konseyi’nin müktesebatında ifade edilmektedir.

7. Avrupa’daki kentler ve bölgelerde yönetişim düzenlemeleri açısından büyük bir çeşitlilik bulunmaktadır; yönetişim düzenlemelerinin, Avrupa değerlerini karşılamanın yanı sıra, söz konusu yerin gelenekleri, kültürü ve koşullarını da yansıtması gerekir.

8. OECD tarafından 2001 yılında “Vatandaşlar İçin Kentler – Büyükşehir Yönetişiminin Geliştirilmesi” kapsamında kabul edilerek yayımlanan Büyükşehir Yönetişim İlkeleri, metropol alanlarının yönetişimi için bir ölçüt ve diğer alanlarda iyi yönetişimin ne olabileceğine dair bir gösterge olarak alınabilir.

Büyükşehir Yönetişimi Hakkında OECD İlkeleri, 2001
“Vatandaşlar İçin Kentler – Büyükşehir Yönetişiminin Geliştirilmesi” (OECD, 2001)

Büyükşehir yönetişimi için tek bir model bulunmamaktadır. Birtakım ilkelerin (şeffaflık, sorumluluk, erişilebilirlik, temsiliyetçilik, anayasal düzen ve temel özgürlüklerin korunması gibi herhangi bir demokratik hükümet sisteminin temel aldığı geniş tanımlı ilkelere ek olarak) 21. yüzyılın büyükşehir bölgeleri için yeterli yönetişim sistemlerini tanımlamada kullanılabileceği açıktır:

Vatandaşlar İçin Kentler

Kentler yalnızca ekonominin ihtiyaçlarını karşılamak için değil, aynı zamanda, kentlerin çekicilik ve yaşanabilirliklerini sağlamak ve sürdürmek konusunda birtakım önlemler alınmasıyla insanların daha kaliteli bir yaşam isteklerini yerine getirmeye yardımcı olmak üzere geliştirilmelidirler.

Politik Tutarlılık

Büyükşehir yönetişiminin hedefleri ve kurumsal çerçeveleri ekonomik gelişim, konutların satın alınabilirliği, tıkanıklık, büyüme, güvenlik, çevresel kalite ve eski alanların yeniden canlandırılması gibi aynı anda ele alınması gereken başlıca yerel sorunlara uyarlanmalı ve odaklanmalı, diğer yandan da bunlar arasındaki bağlantı ve etkileşim olanakları göz önüne alınmalıdır.

Eşgüdüm

Büyükşehir yönetişimi, bütün bir kentsel alanın potansiyelini ve ihtiyaçlarını yansıtmalıdır. Politik tutarlılık ve sektörler arası bütünleşmeyi sağlamak açısından, tüm hükümet düzeylerinde büyükşehir alanlarıyla ilgili roller ve sorumluluklar açık bir şekilde tanımlanmalıdır.

Büyükşehir bölgelerinin idari parçalanmışlığı dikkate alınacak olursa, değişik yönetim bölgelerindeki yerel idareler ile seçilmiş yetkililer ve işlevsel veya sektörel sorumluluğu olan çeşitli bölgesel kurum veya kuruluşlar arasında eşgüdüm sağlanmasının gerekli olduğu görülecektir.

Yerel Gelişim

Ekonomik gelişimi büyük ölçüde mali teşviklerle yatırım çekme anlayışı üzerine kurmaktansa, altyapı ve insan gelişimine yatırım yaparak yerel kaynaklardan en iyi şekilde yararlanmak yoluna gidilmelidir. Büyükşehir yönetişimi, bir bölgenin güçlü yönleri ve olanakları üzerine kurulu, tutarlı bir gelişim yaklaşımı izlenerek birtakım öncelikler belirlenmesine de yardımcı olabilir.

Verimli Mali Yönetim

Büyükşehir yönetişimi, elde edilecek kârı düşünerek, yapılması gereken düzenlemeler için gereken maliyeti karşılamaya hazır olmalı ve tüm bu süreçte tam bir şeffaflık, sorumluluk ve denetim sağlamalıdır. Ayrıca, kamusal hizmetlerle ilgili kâr ve maliyet değerlendirmesi yapılırken kent bölgesinin tüm parçalarının dikkate alındığından emin olunmalıdır.

Esneklik

Ekonomik ve sosyal eğilimlere, teknolojik yeniliklere ve mekânsal gelişime uyum sağlamak gerektiğinden, kurumların değişime açık olmaları gerekir. Hem sağlam bir stratejik planlama hem de esneklik için ileri görüşlü ve geleceğe yönelik bir yaklaşım izlenmesi kaçınılmazdır.

Katılım

Büyükşehir bölgelerinin büyüyen yoğunluğu ve boyutu dikkate alındığında, yönetişimin büyükşehir alanında etkisi olan sivil toplum, sosyal ortaklar ve tüm hükümet düzeylerinin sürece katılımını sağlaması gerektiği görülmektedir. Yeni teknolojiler ve iletişim araçları hükümeti insanlara daha yakın hale getirerek daha etkileşimli bir politika üretim çevresini teşvik etmekte ve desteklemektedir.

Kendine Özgülük

Standardizasyonun gerekli olduğu birtakım durumlar haricinde, hükümetin politikaları ve kurumlar ülkenin çeşitli bölümlerinde oraya özgü durumlara uyum sağlayacak ve bu kapsamda maliyet verimliliği için en iyi önlemleri alacak şekilde yapılandırılmalıdır.

Toplumsal Bütünleşme

Büyükşehir yönetişimi farklı nüfusların karışımını, ayrışmamış alanları, erişilebilirliği, güvenliği ve fırsatların gelişimini desteklemeli ve sorunlu kentsel alanların bütünleşmesini sağlamalıdır.

Yerindenlik

Hizmetler, bu hizmetleri verecek yeterli ölçekte bir kurumun bulunmaması ve diğer bölgelerle ilişki içinde çalışılmasının gerektiği durumlar dışında, mümkün olan en yerel düzeyde verilmelidir.

Sürdürülebilirlik

Sağlıklı kent ve ekolojik kent kavramlarında da ön plana çıktığı gibi, kentsel alanların gelişme politikalarında ekonomik, toplumsal ve çevresel hedefler tam anlamıyla bir bütün olarak ve uzlaşı içinde ele alınmalıdır. Daha geniş kapsamlı olan biyolojik bölge bağlamında ise, kentsel ve kırsal alanlar arasında daha sıkı bir eşgüdüm söz konusudur.

Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu

0

Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu, 13-18 Haziran 2012 tarihlerinde Ankara’da toplanan STK”lar tarafından ilan edilmiştir. 

Sivil Toplum Kuruluşlarının Çölleşme İle Mücadele Deklarasyonu

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sabih Arkan

0
Prof. Dr. Sabih Arkan

Prof. Dr. Sabih Arkan,1948 yılında Ankara’da doğmuş,ilk, orta ve lise öğrenimini T.E.D. Ankara Kolejinde tamamlamıştır. Sabih Arkan, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1969 yılında mezun olmuş, 1970 yılında aynı fakültede Ticaret Hukuku Asistanlığına başlamış, 1975 yılında doktorasını tamamlayarak“Hukuk Doktoru” unvanını kazanmıştır.

Avukat Sabih Arkan

Arkan, 1976–1978 ve 1985, 1990 yıllarında Almanya’da Hamburg Üniversitesi’nde ve Max Planck Enstitüsü’nde akademik çalışmalar yapmış, bilimsel araştırma ve faaliyetlerde bulunmuş, 1981 yılında doçent olmuş, 1988 yılında da profesörlüğe yükseltilmiş; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku kürsüsündeki Anabilim Dalı Başkanlığı ve öğretim üyeliği görevini 2012 yılında emekliye ayrılana kadar yürütmüştür.  Arkan, ayrıca 2002-2006 döneminde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Özel Hukuk Bölüm Başkanlığını yürütmüştür. İngilizce ve Almanca bilmekte, ticaret profesörü olarak verdiği derslerde öğrencileri tarafından en karmaşık konuları en basit şekilde anlatan bir hukukçu olarak tanımlanmaktadır.

Sabih Arkan, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarını sürdürmekte, aynı zamanda Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü görevini yürütmektedir. Arkan, İngilizce ve Almanca bilmekte olup 1999 yılında kurulan Kuntalp Arkan Pekgüçlü Ortak Avukatlık Bürosunun ortaklarındandır. Arkan, Ankara Barosuna bağlı avukattır.

Prof. Dr. Arkan’ın, şirketler hukuku, taşımacılık hukuku, elektronik fon transferleri, marka ve bankacılık işlemleri gibi ticaret hukukuna ilişkin konularda kitap ve makaleleri bulunmaktadır. Akademik çalışmalarının yanında hakemlik ve danışmanlık faaliyetleri yürüten Arkan, T.Vakıflar Bankası A.Ş.’de hukuk müşavirliği (1986- 2003) ve yönetim kurulu üyeliği (1999- 2003) görevlerinde bulunmuştur. Arkan 1997 ile 2000 yılları arasında Fikri ve Sınai Haklar Araştırma ve Uygulama Merkezi Başkanlığını yürütmüştür. 

Prof. Dr. Sabih Arkan; Ziya Akıncı, Cemile Demir Gökyayla, Atilla Altop ve Candan Yasan ile birlikte 2014 yılında çıkarılan İstanbul Tahkim Merkezi Kanunu ile kurulan İstanbul Tahkim Merkezi Milli Divan Üyeliği görevine getirilmiştir.

Ticari İşletme Hukuku- Sabih Arkan

Prof. Dr. Sabih Arkan tarafından kaleme alınan Ticari İşletme Hukuku isimli eser, hukuk fakültelerindeki temel derslerden birisi olan “Ticari İşletme Hukuku” isimli derse göre hazırlanmıştır. Kitap, bugüne kadar birlerce kişi tarafından ders kitabı olarak kullanılmış temel bir ders kitabıdır. Kitap, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi yanında Türkiye’de birçok hukuk fakültesinde ders kitabı olarak okutulmaktadır.

Kitabın Konuları 

Ticari işletme

Ticari İşler ve Tabi Oldukları Hükümler

Ticari Yargı

Tacir ve Tacir Olmanın Hükümleri

Tacir Yardımcıları

Ticaret Sicili

Ticaret Ünvanı ve İşletme Adı

Marka

Haksız Rekabet

Ticari Defterler

Cari Hesap

Demiryoluyla Yapılan Uluslararası Eşya Taşımaları – Doç. Dr. Sabih Arkan

Demiryoluyla Yapılan Uluslararası Eşya Taşımaları Konu Başlıkları

Demiryolu Taşımacılığının uluslararası Planda Düzenlenmesi

1980 CIM’e Tabi Tartışmalar ve Bu Tartışmalara Uygulanacak Hükümler

Taşıma Sözleşmesinin Yapılması, Özellikleri ve İspatıyla İlgili Hususlar

Gönderen ya da Gönderilenin Borçları ve Sorumluluğu

Demiryollarının Borçları ve Sorumluluğu

Zarardan Sorumlu Tutulan Demiryolu Tarafından Ödenecek Tazminat

Tazminat Talebinin Dava Yoluyla İleri Sürülmesine İlişkin Hususlar

Hak Sahibine Tazminat Ödeyen Demiryollarının, Diğerlerine Rücuu

Zaman Aşımı İle İlgili Sorunlar

Belle

0

Gerçek bir öyküye dayanan Belle, 18. yüzyılda yaşayan Dido adındaki melez bir kadının başından geçenleri konu edinmektedir.

Belle, (Dido Elizabeth Belle), Migan Sagay’ın yazdığı, Amma Asante’nin yönetmenliğini üstlendiği, kadrosunda Dido Elizabeth Belle Lindsay rolüyle Gugu Mbatha-Raw, Young (Genç) Dido rolüyle Lauren Julien-Box, Captain (Kaptan) Sir John Lindsay rolüyle Matthew Goode, Elizabeth Murray rolüyle Sarah Gadon, Young (Genç) Elizabeth rolüyle Cara Jenkins, Lord Mansfield rolüyle Tom Wilkinson, Lady Mansfield rolüyle Emily Watson, Reverand (Rahip) Davinier rolüyle Rupert Wickham, John Davinier rolüyle Sam Reid, Lady Mary Murray rolüyle Penelope Wilton, Lord Ashford rolüyle Alex Jennings, Lady Ashford rolüyle Miranda Richardson, James Ashford rolüyle Tom Felton, Oliver Ashford rolüyle James Norton, Mr. Vaughan rolüyle James Northcote, Harry rolüyle Alan McKenna, Mabel rolüyle Bethan Mary-James ve Lord Mayor rolüyle Andrew Woodall, Maid, Ashford House (Ashford Evinin Hizmetçisi) rolüyle Alana Ramsey’in yer aldığı 2013 Birleşik Krallık yapımı dram filmidir.

“Cennet yıkılsa bile adalet yerini bulsun”

Film gerçek bir öyküye dayanıyor

Film, İngiltere’nin dünya köle ticaretinin başı olduğu bir dönemde, İngiltere yüksek mahkemesi başkanının oğlunun, siyahi bir kadından doğma bir kız çocuğunu büyütülmesi için aile malikanesine getirmesiyle başlar. Belle İngiliz aristokrasi kurallarına göre büyütülecektir ama genede onlardan biri olabilmek için alınması gereken yol uzundur.

Dido melez bir kız olup zamanın en ünlü amiralinin kızıdır. Dido amcası ve eşiyle yaşamaktadır. Dido her ne kadar asil bir ailede olsa da ten rengi yüzünden zorluklar yaşamakta, aristokrat büyük amcası ve karısı tarafından ayrıcalıklı bir şekilde büyütülmüş olmasına rağmen derisinin rengi yüzünden uygun sosyal konuma gelememektedir. Ancak Dido kendini, pozitif değişiklik yaratmak isteyen genç ve idealist bir avukata aşık bulunca iki dünya arasında sıkışmış bulur.

Film, Belle’nin yaşamı üzerinden köleliliği ve kölelik sistemini işlemekte ve ırkçılığı eleştirmekte, 250 yıl önceki İngiliz toplumunu ve toplumdaki katı sınıf farklarını konu edinmektedir.

Görselliği güçlü olan filmin hikayesi akıcı, diyalogları sıcak ve karakterleri sevimlidir, adalet ve aşk kutsanmaktadır. Düşünen ve hisseden bütün varlıklar eşittir ve adaleti hak etmektedir.

Tom Wilkinson, canlandırdığı Lord Mansfield rolünde oldukça başarılı performans sergilemiştir.

Vizyon Yılı : 2013/İngiltere/Uzun metrajlı film

Yönetmen :  Amma Asante

Oyuncular : Emily Watson, Gugu Mbatha-raw, Miranda Richardson, Penelope Wilton, Tom Wilkinson

Basın Etiği Bildirgeleri

0

Basın Etiği Bildirgeleri

 

Basın Konseyi Basın Meslek İlkeleri

 

 

Gazetecilerin Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi

Çağdaş Gazeteciler Derneği Gazetecilik İlkeleri

Türkiyeli Gazeteciler İçin Etik Kodlar

Medya ve Çeşitlilik Kılavuzu

İletişim ve Medya İlişkileri Yönetiminde Mesleki İlkeler

 

Taşkent Deklarasyonu: Medya Özgürlüğü ve Yolsuzluk

 

 

Türkiye Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi

 

 

Basın Ahlak Esasları

Medyada Siyasi Tartışma Özgürlüğü Bildirisi

Evrensel Basın Meslek İlkeleri

Gazetecilik Meslek İlkeleri

Gazetecilerin Mesleki Davranış İlkeleri Bildirgesi

Basın Özgürlüğü

Basın Onur Günü

Öldürülen Gazeteci ve Yazarlar

 

Gazetecilere Karşı İşlenen Suçlarda Cezasızlığa Son Verme Günü

https://hukukansiklopedisi.com/gazetecilere-karsi-islenen-suclarda-cezasizliga-son-verme-gunu/

Muhittin Alam

0
Muhittin Alam

Profesör Alam, Kütahya doğumludur. İzmir Amerikan Kolejini bitirmiş, 1931 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine kaydolmuştur.

Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra, kısa süre adliye mesleğinde çalışmasını müteakip, askerlik görevini yedek subay olarak tamamlamış ve İş Kanunu ile ilgilenmiş, 1937’de iş müfettişi olarak göreve başlamış, daha sonra İzmir Bölge İktisat Müdürlüğü’ne atanarak sanayi kesimini tanımış ve Ege Bölgesi Sanayi Odası Sekreterliğine atanmıştır.

İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi öğretim üyesi iken bu Akademinin “İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi” adıyla 1969 yılında Ege Üniversitesi’ne bağlanması üzerine Ege Üniversitesi öğretim üyeleri arasında yer alan Prof. Dr. Muhittin ALAM, Sosyal İlişkiler Kürsüsü Başkanlığını yapmıştır.

Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’na daha fazla bilimsel bir hüviyet verebilmek için, girişilen çalışmalar sonunda, Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne dönüşmüş ve Profesör Alam İş Hukuku yanında o zamanlar Sosyal Ekonomi adı ile anılan bugünkü Sosyal Politika dersi ile Kooperatif Hukuku derslerini üstlenmiş, bugün çoğu profesör ve doçentliğe yükselmiş genç asistanların yetişmesinde başlıca etken olmuştur.

Akademi döneminde ilk profesörlük unvanı 1951’de kendisine tevcih edilmiştir. Ege Üniversitesinin ilk profesörüdür.

09.07.1974 – 03.06.1975 tarihleri arasında İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesinin üçüncü Dekanı olarak üst yönetim hizmeti veren Prof. Dr. Muhittin ALAM, bu fakültenin 01.03.1978 tarihinde üç yeni fakülteye bölünerek kapanması üzerine kurulan fakültelerden biri olan Hukuk Fakültesi’ne geçmiştir.

14.04.1978 – 21.04.1981 tarihleri arasında Hukuk Fakültesinin Kurucu Dekanı olarak hizmet vermiştir.

Kişisel Verileri Koruma Kurumu(KVKK)

0

Kişisel Verileri Koruma Kurumu(KVKK) Başkanlığının kuruluş amacı, Anayasada öngörülen özel hayatın gizliliği ile temel hak ve özgürlüklerin korunması kapsamında, Türkiye’de kişisel verilerin korunmasını sağlamak ve buna yönelik farkındalık oluşturarak bilinç düzeyini geliştirmek, aynı zamanda veri temelli ekonomide özel ve kamusal aktörlerin uluslararası rekabet kapasitelerini artırıcı bir ortam oluşturmaktır. Kurum, kişisel verilerin korunması ile buna ilişkin vatandaşlık bilincinin oluşmasında yasal otoritedir. Kurumun çalışma ilkeleri, özel hayatın gizliliğini koruma, temel hak ve özgürlüklere saygı, tarafsızlık, bağımsızlık, güvenilirlik, hukuka ve etik ilkelere uygunluk, şeffaflık ve hesap verilebilirlik, hızlı, doğru ve objektif karar alma, işbirliği ve katılımcılık ile ulusal ve uluslararası düzeyde hizmet verme olarak ilan edilmiştir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 24 Mart 2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, kanun 7 Nisan 2016 tarihinde 29677 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununa göre Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyeleri seçilmiş ve kurum göreve başlamıştır.

Kişisel Verileri Koruma Kurulu başkanı Prof. Dr. Faruk BİLİR, 1971 yılında Yozgat Sorgun’da doğmuştur. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Anabilim Dalından sırasıyla Lisans, Kamu Hukuku alanında Yüksek Lisans ve Doktora derecelerini almıştır. Çalışma hayatına 1995 yılında Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak başlamış; 2001-2008 yılları arasında Yrd. Doç. Dr., 2008-2013 yılları arasında Doç. Dr., 2013-2014 yılları arasında ise Prof. Dr. unvanlarıyla öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalında 2006-2013 yılları arasında Anabilim Dalı Başkan Yardımcılığı, 2011-2013 yılları arasında Anabilim Dalı Başkanlığı görevlerini yürütmüştür. 2014- 2015 yılları arasında KTO Karatay Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapmıştır. 2016 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinde I. Hukuk Müşavirliği görevini vekaleten yürütmüştür.  

Anayasa hukuku, siyaset bilimi, parlamento hukuku, hükümet sistemleri, insan hakları alanında çalışan Prof. Dr. Faruk BİLİR’in “Türkiye’de Milletvekilliği ve Milletvekilliğinin Sona Ermesi”, “Siyasi Partilerde Parlamento Adaylarının Belirlenmesi (Karşılaştırmalı Bir İnceleme)”, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Yargılama Yetkisi”, “Türk Anayasa Hukuku”, Anayasa Hukuku Uygulamaları,“Yeni Anayasa Yeni Mutabakat” ve “100 Soruda Hükümet Sistemleri ve Başkanlık Sistemi” isimli kitapları ve çeşitli makaleleri bulunmaktadır. Prof. Dr. Faruk BİLİR, İngilizce bilmekte olup, evli ve iki çocuk babasıdır.

Cumhurbaşkanının 15 Aralık 2016 tarihli kararıyla Kişisel Verileri Koruma Kurulu üyesi ve 30 Ocak 2017 tarihinde Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanı olarak seçilmiştir.

Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesi

0

Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesi(European Convention on Cinematographic Co-Production (ETS No. 147),  Avrupa Konseyine üye Devletler ve Avrupa Kültürel Sözleşmesine taraf diğer Devletler tarafından 2 Ekim 1992 tarihinde Strazburg’da imzalanmıştır. Revize edilen Avrupa Konseyi Sinematografik Ortak Yapım Sözleşmesi (ETS No 220) 29 Haziran 2016’da kabul edilmiş ve 30 Ocak 2017’de imzaya açılmıştır.

Sözleşme, Türkiye tarafından 10 Ocak 1997 tarihinde imzalanmış, 14 Nisan 2004 tarihli ve 25433 sayılı Resmi Gazetede Yayımlanan 5115 Sayılı “Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” ile onaylanmıştır.

Sinematografik Ortak Yapım Üzerine Avrupa Sözleşmesi

Önsöz

Bu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler ve Avrupa Kültürel Sözleşmesi’ne taraf diğer devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacı üyelerinin arasında daha büyük birlikteliği sağlamak amacıyla usulüne göre, özellikle ortak miraslarını oluşturan prensip ve idealleri korumak ve desteklemektir;

Yaratıcılık hürriyeti ve ifade hürriyetinin bu prensiplerin temel unsurlarını oluşturduğunu dikkate alarak;

Avrupa Kültürel Sözleşmesi’nin amaçlarından birinin de çeşitli Avrupa ülkelerinin kültürel çeşitliliğini savunmak olduğunun bilincinde olarak;

Avrupa çapında kültürel çeşitliliğin bir unsuru olarak sinematografik ortak yapımların kuvvetlendirilmesi gereğine inanarak;

Bu prensiplerin geliştirilmesi kararlaştırılmış olup, audiovisual (sesli-görsel) sahada ve sinema üzerine Bakanlar Komitesinin tavsiyeleri hatırlanarak, ve özellikle Avrupa’da audiovisual üretimin teşviki üzerine R (86) 3 No.lu tavsiye kararı;

Avrupa’da sinematografik ortak yapımın geliştirilmesine yeni bir itici güç verildiğinin ve Avrupa sinematografik ortak yapımı teşvik endişelerini karşılayan Eurimages, audiovisual çalışmalar ve yaratıcı sinematografik’in dağıtımı ve ortak yapımının desteklenmesi için Avrupa Fonu’nun yaratılması kabul edildiğinin bilincinde olarak;
Bu kültürel hedefin başarılması bir bütün olarak, Avrupa çok taraflı sinematografik ortak yapımlara kendilerini uyarlamaya tanımlayıcı kuralların konulması ve üretimi arttırma yolunda ortak bir çaba gösterilmesi sayesinde olacağını kavrayarak;

Sinematografik ortak yapım alanında Avrupa işbirliğini teşvik ve kısıtlamaları azaltmaya yönelen ortak kuralların kabul edilmesini dikkate alınarak,

Aşağıdaki gibi anlaşmışlardır:

Bölüm I

Genel şartlar
Madde 1 – Sözleşmenin amacı

Bu Sözleşmeye Taraf Devletler Avrupa sinematografik ortak yapımını aşağıdaki şartlara göre teşvik etmeyi üstlenmişlerdir.

Madde 2 – Kapsam

1. Bu Sözleşme, Taraf Devletlerin bölgesinde meydana gelen çok taraflı ortak yapım alanında taraflar arasındaki ilişkileri düzenler.

2. Bu Sözleşme:

a Sözleşmenin üç farklı Taraf Devletinde kurulu, en az üç ortak yapımcıyı içine alan ortak yapımlara; ve
b Sözleşmenin üç farklı Taraf Devletinde kurulu, en az üç ortak yapımcıyı içine alan ortak yapımlara ve Taraf Devletlerde kurulmamış bir veya daha fazla ortak yapımcılara uygulanır. Ne var ki, Sözleşme Taraflarında kurulu olmayan ortak yapımcıların toplam katkısı, yapımın toplam maliyetinin %30’unu geçemez.

Her türlü durumda, bu Sözleşme, bir ortak yapım çalışması ancak aşağıda 3. Maddenin 3. Fıkrasında tarif edilen Avrupa sinematografik çalışması tanımına uyması şartıyla uygulanabilir.

3. Bu Sözleşmenin Tarafları arasında akdedilen ikili anlaşmaların şartları ikili ortak yapımlarda uygulanmaya devam eder.

Çok taraflı ortak yapımlar bakımından, bu Sözleşmenin şartları Sözleşme tarafları arasındaki ikili anlaşmaların üzerindedir. Bu Sözleşmenin şartlarına aykırı olmayan ikili ortak yapımlarla ilgili şartlar yürürlükte kalır.

4. Bu Sözleşmenin iki Tarafı arasındaki ikili ortak yapımı düzenleyen her hangi bir anlaşmanın yokluğunda, Sözleşme ikili ortak yapımlara da, 20. madde hükümlerine göre Taraflardan biri tarafından bir ihtirazı kayıt konmadıkça uygulanır.

Madde 3 – Tanımlamalar

Bu Sözleşmenin amaçları bakımından:

“sinematografik çalışma” terimi sinemalarda gösterilmek üzere tasarlanmış ve her bir Tarafın yürürlükteki film endüstrisini düzenleyen şartlarına uyan özellikle film (fiction), çizgi film ve belgesellerin sinematografik çalışmaları, orta veya herhangi bir uzunluktaki bir çalışma anlamında;
b “ortak yapımcılar” terimi bu Sözleşme Taraflarında kurulu sinematografik yapım şirketleri veya yapımcıları ve bir ortak yapım sözleşmesi vasıtasıyla bağlı olanlar anlamında;
c “Avrupa Sinematografik çalışma” terimi bu Sözleşmenin ayrılmaz bir parçası olan Ek 2’de düzenlenen şartları karşılayan bir sinematografik çalışma anlamında;
“çok taraflı ortak yapım” terimi yukarıda 2. Madde’nin 2. fıkrasında tanımlanan en az üç ortak yapımcının sinematografik çalışması anlamındadır.

Bölüm II

Ortak yapımlara uygulanacak kurallar

Madde 4 – Ulusal filmlere benzeşme

1. Çok taraflı ortak yapımlar olarak yapılan ve bu Sözleşmenin kapsamı içine giren Avrupa sinematografik çalışmaları ortak yapımın ilgilisi bu Sözleşme Taraflarından olan her birinde yürürlükte olan yasal ve düzenleyici şartlar vasıtasıyla ulusal filmlere layık görülen menfaatlere hak kazanırlar.

2. Bu Sözleşmenin şartlarına ve ortak yapımcının kurulu bulunduğu Taraf Devlette yürürlükteki yasal ve düzenleyici şartlara uygun olarak, her bir ortak yapımcıya sağlanacak menfaatler ortak yapımcının kurulu bulunduğu Taraf Devletçe sağlanacaktır.

Madde 5 – Ortak yapım statüsünü elde etme koşulları

1. Herhangi bir sinematografik ortak yapım çalışması, ortak yapımcıların kurulu bulunduğu Taraf Devletlerin yetkili otoritelerinin istişareleri sonrasında ve Ek 1’de düzenlenen prosedüre uygun olarak onanmasına bağlıdır. Söz konusu ek, bu Sözleşmenin ayrılmaz bir parçasını oluşturur.

2. Ortak yapım statüsü için başvurular Ek 1’de düzenlenen prosedüre göre yetkili otoriteler tarafından onanmak üzere teslim edilecektir. Sanatsal, parasal ve teknik konuları ilgilendiren baştaki taahhütlere uyulmaması durumu dışında, bu onama nihaidir.

3. Açıkça şiddeti savunan veya pornografik bir yapıdaki projeler ya da insanlık onuruna açıkça saldıranlar ortak yapım statüsüne geçirilemez.

4. Ortak yapım statüsü vasıtasıyla sağlanan faydalar yeterli teknik, parasal güce sahip ve yeterli profesyonel ehliyete sahip ortak yapımcılara tanınır.

5. Her bir Akit Devlet yukarıda 2’nci fıkrada sözü edilen yetkili otoriteleri imza sırasında, onaylama belgelerinin tevdiinde, kabulde, onamada veya katılmada yapılan bir açıklama ile oluşturur. Bu açıklama daha sonraki bir tarihte tadil edilebilir.

Madde 6 – Her bir ortak yapımcının katkı payları

1. Çok taraflı ortak yapımlarda, sinematografik çalışmanın yapımındaki toplam maliyete en az katkı % 10’dan az olamaz ve en fazla katkı % 70’i geçemez. En az katkı % 20’den az olduğunda ilgili Taraf ulusal yapım destek planlarını kullanmayı azaltabilir veya kapatabilir.

2. Bu Sözleşme, Madde 2, fıkra 4’deki düzenlemelere göre iki Taraf arasındaki bir anlaşmanın yerini aldığında, en az katkı sinematografik çalışmanın toplam yapım maliyetinin % 20’sinden az olamaz ve en çok katkı % 80’ini geçemez.

Madde 7 – Ortak yapımcıların hakları

1. Bir ortak yapım anlaşması her bir ortak yapımcıya ses ve resimlerin negatif orjinalleri üzerinde ortak sahiplik garantisi vermelidir. Anlaşma, bu negatifin ortak yapımcılar tarafından karşılıklı olarak belirlenmiş bir yerde tutulması ve onlara serbest ulaşma garantisi veren şartlar içermelidir.

2. Bir ortak yapım anlaşması her bir ortak yapımcıya negatifler arasında veya her türlü başka kopyalama ortamı garantisini vermelidir.

Madde 8 – Teknik ve sanatsal katılım

1. Her bir ortak yapımcının katkısı etkin teknik ve sanatsal katılımı içerir. Prensip olarak ve Tarafları bağlayan uluslararası yükümlülüklere uyumlu olarak, ortak yapımcıların katkıları yaratıcı, teknik ve sanatsal personel, oyuncular ve tesisler, yatırımlarına orantılı olmak zorundadır.

2. Tarafları bağlayan uluslararası yükümlülükler ve senaryonun gereksinimleri teknik ve set çalışanları film çekilmesine katılan, çalışma ortak yapımdaki ortakların devletinin uluslarından oluşurlar ve yapım sonrası normal olarak bu devletlerde yerine getirilir.

Madde 9 – Parasal ortak yapımlar

1. Madde 8’deki şartlara ve Tarafların yürürlükteki kendi hukuk ve düzenlemelerindeki özel şartlarına ve sınırlamalarına bakılmaksızın, ortak yapımlara eğer aşağıdaki şartları karşılıyorlarsa, bu Sözleşmeye göre ortak yapım statüsü verilebilir:
a. sadece parasal da olsa, ortak yapım anlaşmasına uygun olarak bir veya daha fazla azınlık katkılarını, her bir ulusal payın, yapım masraflarının % 10’undan ne aşağı ne de % 25’inden fazla olmaması şartıyla içeren;
b. etkin teknik ve sanatsal katkı sağlayan çoğunluk ortak yapımcısı, sinematografik ortak çalışma şartlarını taşıdığında kendi ülkesinde bir ulusal çalışma olarak tanınmayı içeren;
c. bir Avrupalı kimliğini ilerletmeye yardım eden; ve
d. alındının dağıtımı için şartları içeren anlaşmalar ortak yapımda düzenlenmektedir.

2. Parasal ortak yapımların ortak yapım statüsüne hak kazanmaları yetkili otoritelerin her bir durum için onamalarında, özellikle aşağıdaki 10’uncu maddenin şartlarını hesaba katmaları halinde verilir.

Madde 10 – Genel bütçe

1. Sinematografik çalışmaların ortak yapımında hem yatırılan toplam miktar, hem sanatsal ve teknik katılım bakımından tarafların sinematografik ilişkilerinde genel bir bütçe tutulmalıdır.

2. Makul bir süreden sonra bir veya daha fazla Taraf ile ortak yapım ilişkilerinde bir bütçe açığı gözleyen Taraf, kendi kültürel kimliğini koruma bakımından, sonraki bir ortak yapımın onanmasını ilgili Taraf veya Taraflarca sinematografik ilişkileri dengeleninceye kadar engelleyebilir.

Madde 11 – Giriş ve ikamet

Yürürlükteki uluslararası yükümlülüklere, yasa ve tüzüklere uygun olarak, bir ortak yapımda katılımcı Taraflardan her biri diğer Tarafların sanatsal ve teknik personeline giriş ve ikametin yanısıra bölgesinde çalışma izinlerini de sağlar. Aynı şekilde, her bir Taraf bu Sözleşmenin konusuna giren sinematografik çalışmaların yapım ve dağıtımı için gerekli malzemenin geçici ithal ve yeniden ihracına izin verir.

Madde 12 – Ortak yapımcı ülkelerin tanıtım yazıları

1. Ortak yapımcı ülkeler ortak yapıt sinematografik çalışmalarda tanıtım yazılarıyla belirtilir.

2. 
Bu ülkelerin isimleri tanıtım yazı başlıklarında, reklam ve promosyon malzemesinde ve sinematografik çalışmalar gösterime girdiğinde açıkça zikredilir.

Madde 13 – İhraç

Ortak bir sinematografik çalışmanın ihracı durumunda, ithalatın kotalara bağlı olduğu ve ortak yapımcı Taraflardan birinin kendi sinematografik çalışmalarını ithal eden ülkeye serbest giriş hakkı bulunmadığında:

a. sinematografik çalışma normal olarak katılımda çoğunluğu olan ülkenin kotasına katılır;

b. sinematografik çalışmanın değişik ülkelerin eşit katılımlarından oluşması durumunda, sinematografik çalışma ithal eden ülkeye ihracat açısından en iyi fırsatları tanıyan ülkenin kotasına dahil edilir;

c. yukarıdaki a ve b fıkralarındaki şartlar uygulanamadığında sinematografik çalışma yönetmeni sağlayan Tarafın kotasına sokulur.

Madde 14 – Diller

Ortak yapım statüsü düzenlenirken, Taraflardan birinin yetkili otoritesi kurulu ortak yapımcıdan sinematografik çalışmanın son versiyonunun o Tarafın dillerinden biriyle yapılmasını talep edebilir.

Madde 15 – Festivaller

Ortak yapımcılar başka türlü karar vermedikçe, ortak yapım sinematografik çalışmalar uluslararası festivallerde ortak yapımda çoğunluğu oluşturan Tarafın kurulu olduğu, veya eşit parasal katılımda, yönetmeni sağlayan Tarafça gösterilir.

Bölüm III

Son şartlar
Madde 16 – İmza, onaylama, kabul, katılma

1. Bu Sözleşme Avrupa Konseyi Devletleri üyelerinin imzalarına açıktır ve Avrupa Kültürel Sözleşmesine taraf diğer devletler rızalarını şu yollarla açıklayabilirler:
a. çekince koymaksızın imzalama, onaylama, kabul veya katılma; veya
b. onaylamaya bağlı imzalama, kabul veya katılma, onaylamayı izleyen bir kabul veya katılma.

2. Onaylama, kabul veya katılım veya tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilir.

Madde 17 – Yürürlüğe giriş

1. Sözleşme, Avrupa Konseyine üye en az dört üyenin dahil olduğu beş devletin Madde 16’daki şartlara uygun olarak Sözleşmeye bağlı kalmaya razı olduklarını açıklamaları tarihinden sonra üç aylık bir sürenin sona ermesini izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girer.

2. 
Sözleşmeye bağlı olmak üzere rızasını sonradan açıklayan herhangi bir imzalayan devlet bakımından Sözleşmenin yürürlüğe girmesi imza veya onaylama, kabul veya katılım belgesinin tevdii tarihinden sonra üç aylık bir sürenin geçmesini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.

Madde 18 – Üye olmayan Devletlerin katılması

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi kurucu anlaşmasının 20.d maddesince öngörülen çoğunluk tarafından alınan bir kararla ve Bakanlar Komitesi’nde yer almaya selahiyetli Sözleşmeyi imzalayan devletlerin temsilcilerinin ittifakla oylamasıyla, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olmayan herhangi bir Avrupa Devletini bu Sözleşmeye uymaya davet edebilir.

2. Avrupa Ekonomik Topluluğu veya her hangi bir katılımcı Devlet bakımından bu Sözleşme, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine katılım belgelerinin tevdi edildiği tarihten sonra üç aylık bir sürenin geçmesini izleyen ayın ilk gününde yürürlüğe girer.

Madde 19 – Ülkesel hüküm

1. Her Devlet, bu Sözleşmenin uygulanacağı ülke veya ülkeleri, imza sırasında veya onaylama, kabul, tasvip veya katılım belgelerini tevdi ettiği sırada belirleyebilir.

2. Her Taraf Devlet, daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir beyanla, bu Sözleşmenin uygulanmasını beyanında belirleyeceği başka bir ülkeye teşmil edebilir. Böyle bir ülke bakımından, Sözleşme beyanın Genel Sekreter tarafından alınması tarihinden üç aylık bir sürenin geçmesinden sonra izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

3. Önceki iki fıkra uyarınca yapılan her hangi bir beyan, böyle bir beyanda belirtilen herhangi bir ülke bakımından, Genel Sekretere bildirimde bulunularak geri çekilebilir. Geri çekme Genel Sekreter tarafından bildirimin alınması tarihinden üç aylık bir sürenin geçmesinden sonra izleyen ayın ilk günü tesir icra eder.

Madde 20 – Çekinceler

1. Her Devlet, imza sırasında veya onaylama, kabul, tasvip veya katılım belgelerinin tevdii sırasında 2’nci maddenin 4’ncü fıkrasının bir ya da daha fazla Tarafla ikili ortak yapım ilişkilerinin uygulanmayacağını beyan edebilir. Dahası, Madde 9, fıkra 1.a da düzenlenenden farklı en fazla katılım payı düzenleme hakkını saklı tutabilir. Başka çekince konulamaz.

2. Yukarıdaki fıkraya göre çekince koymuş olan her hangi bir Taraf bunu Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirimde bulunarak tamamen veya kısmen geri çekebilir. Bu geri çekme Genel Sekreter tarafından bildirimin alındığı tarihte yürürlüğe girer.

Madde 21 – Fesih

1. Bir Taraf Devlet, her hangi bir zaman, bu Sözleşmeyi Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı yazılı bir bildirim ile feshedebilir.

2. Bu fesih keyfiyeti bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren altı aylık bir sürenin geçmesini takibeden ayın birinci günü tesir icra eder.

Madde 22 – Bildirimler

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyesi tüm Devletlere, Avrupa Ekonomik Topluluğuna ve bu Sözleşmeye katılan veya buna davet edilen her hangi bir devlete:

a. Her imzalamayı;
b. Her onaylama, kabul, katılım veya tasvib belgesinin tevdi edilmesini;
c. Bu Sözleşmenin 17, 18 ve 19. Maddelerine uygun olarak yürürlüğe girdiği bir tarihi;
d. 5. Maddenin 5. fıkrasına göre yapılan her bildirimi;
e. 21. Maddeye göre yapılan her fesih bildirimini;
f. bu Sözleşmeyi ilgilendiren başka diğer her türlü işlem bildirim ve yazışmayı bildirecektir.

Usulüne göre yetkili kılınmış aşağıda imzası bulunan temsilciler bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi arşivinde saklanacak her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere, İngilizce ve Fransızca dillerinde 2 Ekim 1992 tarihinde Strasbourg’ ta imzalanmış olup onaylanmış kopyalar Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından 16. Maddenin 1. Fıkrasında zikredilen devletlere, Avrupa Ekonomik Topluluğuna üye devletlere ve bu Sözleşmeyi onaylamak üzere davet edilmiş olan herhangi bir devlete gönderilecektir.

Ek I

Başvuru Yöntemi

Bu Sözleşmenin şartlarından yararlanma bakımından Taraflarda kurulu ortak yapımcılar çekim başlamasından iki ay önce ortak yapım statüsü için başvuruda bulunur ve buna aşağıda listesi verilen belgeler eklenir. Bu belgeler, diğer Tarafın otoriteleriyle iletişimlerinde kullanmak üzere yetkili otoritelere yeterli sayıda en geç çekim başlamadan bir ay öncesine kadar:

– kendi ticareti için kullanmak üzere çalışmanın telif hakkını satın aldığını gösteren anlaşma veya başka bir kanıtın bir adet kopyası;
– detaylı bir delil (script);
– ilgili ülkelerin her birinden sanatsal ve teknik katılımcıların bir listesi;
– detaylı bir hesap ve finans planı;
– sinematografik çalışmanın bir yapım programı;
– ortak yapımcılar arasında imzalanan ortak yapım anlaşması. Bu anlaşmanın ortak yapımcılar arasında bölgelerin veya alındıların dağıtımı için hükümler de içermesi şarttır.

Başvuru ve diğer belgeler, mümkünse, teslim edilecek yetkili otoritelerin dilinde sunulur.

Yetkili ulusal otoriteler başvuru ve ekli belgeleri alınca birbirlerine gönderirler. Parasal katılımı çok olan Tarafın görüşü alınıncaya kadar parasal katılımı az olan Tarafın yetkili otoritesi onaylama yapamaz.

Ek II

1. 3.Maddenin 3. fıkrası bakımından bir sinematografik çalışma, aşağıda serdedilen Avrupai unsurlar şemasına göre muhtemel 19 toplam puandan en az 15 puanı almayı başarırsa Avrupalılık payesi alır.

2. Senaryonun gerekleri bakımından yetkili otoriteler, birbirleriyle danıştıktan sonra, eğer çalışma bir Avrupa kimliği gösteriyorsa, çalışmaya normalde gerekli olan 15 puandan daha az bir puan sayısıyla ortak yapım statüsü verebilirler.

Avrupalılık unsurları

Ağırlık Puanları

Yaratıcı grup  
Yönetmen

3

Metin yazarı

3

Kompozitör

1

 

7

İcracı grup  
Başrol

3

İkinci rol

2

Üçüncü rol

1

 

6

Teknik çalışanlar grubu  
Kameraman

1

Ses kayıtçısı

1

Editör

1

Sanat yönetmeni

1

Stüdyo veya çekim mekanı

1

Yapım sonrası mekanı

1

 

6

   

Önemli not:
a. 
Başrol, ikinci ve üçüncü roller çalışılan gün sayısına göre tayin edilir.
b. 8. Madde bakımından “sanatsal” terimi yaratıcı ve icracı gruplara; “teknik” terimi, teknik çalışanlar grubuna göndermede bulunmaktadır

Palermo Konvansiyonu – Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi

0

Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (UN Convention against Transnational Organized Crime- Palermo Konvansiyonu), organize suçlarla mücadelede ilk uluslararası düzenlemedir.

Sözleşme, 15 Kasım 2000’de BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş, 12-15 Aralık 2000 tarihinde de Palermo’da imzaya açılmıştır.

Türkiye sözleşmeyi 30.01.2003 tarih ve 4800 sayılı Kanun ile kabul etmiştir.

Sözleşmenin amacı; sınır aşan örgütlü suçların önlenmesi ve daha etkili bir şekilde mücadele edilmesi için işbirliğinin geliştirilmesidir.

Palermo Konvansiyonu’nun Temel Özellikleri:

  1. Amaç:
    • Organize suç örgütleriyle mücadele etmek.
    • Ülkeler arasında uluslararası işbirliği ve bilgi paylaşımını artırmak.
    • Suçlarla mücadelede ortak standartlar ve yaklaşımlar geliştirmek.
  2. Önemli Bileşenler:
    • Ana Konvansiyon: Bu, organize suçlarla mücadelede genel çerçeveyi belirler.
    • İkincil Protokoller: Bu konvansiyona ek olarak, insan kaçakçılığı, yasa dışı göç ve silah kaçakçılığı gibi belirli suç türlerine yönelik daha ayrıntılı düzenlemeler getirir.
      • İnsan Kaçakçılığı Protokolü: Kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere, insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik hükümler içerir.
      • Göçmen Kaçakçılığı Protokolü: Yasa dışı göçmen kaçakçılığına karşı uluslararası işbirliği ve düzenlemeleri içerir.
      • Silah Kaçakçılığı Protokolü: Küresel silah kaçakçılığına karşı önlemleri ve işbirliği mekanizmalarını tanımlar.
  3. Uluslararası İşbirliği ve Yardım:
    • Üye ülkeler arasında suçluların iadesi ve karşılıklı adli yardım konularında işbirliğini teşvik eder.
    • Suçların araştırılması, soruşturulması ve kovuşturulması için ülkeler arasında bilgi paylaşımını teşvik eder.
  4. Hükümetler ve İcraat:
    • Üye ülkelerin, organize suçlarla mücadelede kendi iç hukuklarını bu konvansiyonla uyumlu hale getirmelerini ve suçlarla mücadeleye yönelik politikalarını geliştirmelerini sağlar.
  5. Uygulama ve İzleme:
    • Konvansiyonun uygulanmasını izlemek ve değerlendirmek için Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen mekanizmalar ve raporlama süreçleri içerir.

Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi

 
Madde 1
Amaç

Bu Sözleşme’nin amacı sınıraşan örgütlü suçların önlenmesi ve daha etkili bir şekilde mücadele edilmesi için işbirliğini geliştirmektir.

Madde 2
Tanımlar
 
Bu Sözleşme’nin amaçları bakımından:

(a) “Örgütlü suç grubu” doğrudan veya dolaylı olarak mali veya diğer bir maddi çıkar elde etmek amacıyla belli bir süreden beri varolan ve bu Sözleşmede belirtilen bir veya daha fazla ağır suç veya yasadışı eylemi gerçekleştirmek amacıyla birlikte hareket eden, üç veya daha fazla kişiden oluşan yapılanmış bir grup anlamına gelir;

(b) “Ağır suç” üst sınırı dört yıl veya daha fazla hürriyetten mahrumiyeti veya daha ağır bir cezayı gerektiren bir suçu oluşturan davranış anlamına gelir;

(c) “Yapılanmış grup” belirli bir suçu derhal işlemek için tesadüfi olarak oluşturulmamış ve üyelerinin rollerinin şeklen belirlenmesi şartı olmayan, üyeliğinin devamlılığı veya gelişmiş bir yapısı olması gerekmeyen bir grup anlamına gelir;

(d) “Malvarlığı” gerek maddi gerek gayri maddi, taşınır veya taşınmaz, somut veya soyut her türlü varlık ve bu tür varlıklara ilişkin tasarruf hakkını veya ayni hakkı tevsik eden yasal belgeler veya araçlar anlamına gelir.

(e) “Suç geliri” suç teşkil eden yasadışı bir eylemden kaynaklanan veya doğrudan veya dolaylı olarak elde edilen herhangi bir mal anlamına gelir.

(f) “Dondurma” veya” “el koyma” mahkeme veya başka bir yetkili makamın emrine dayanılarak, malvarlığının devrinin, tebdilinin, tasarrufunun veya hareketinin geçici olarak yasaklanması veya malvarlığının muhafazasının veya kontrolünün geçici olarak üstlenilmesi anlamına gelir.

(g) “Müsadere”, uygulanabildiği hallerde, belirli bir hakkın kaybını da kapsayan malvarlığının, mahkeme veya başka yetkili bir makamın emriyle, sürekli olarak kaybı anlamına gelir.

(h) “Öncül suç”, işlenmesi sonucunda elde edilen gelir, bu Sözleşmenin 6’ıncı maddesinde tanımlanan suçun konusu olabilecek herhangi bir yasadışı eylem anlamına gelir.

(i) “Kontrollü teslimat”, bir suçun soruşturulması ve suçun icrasında yeralan kişilerin kimliklerinin tespiti amacıyla, yetkili makamların bilgisi ve gözetimi altında, yasadışı veya şüpheli sevkiyatın bir veya daha fazla devletin sınırlarından dışarı çıkmasına, içinden geçmesine veya içeri girmesine müsaade edilmesi yöntemidir.

(j) “Bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatı” belli bir bölgenin egemen devletleri tarafından oluşturulan, üye devletlerin kendisine bu Sözleşme tarafından düzenlenen konularda yetkiyi devrettiği ve kendi iç düzenlemeleri uyarınca imzalamaya, onaylamaya, kabule, uygun bulmaya veya katılıma usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş bir teşkilat anlamına gelir; Bu Sözleşme bakımından “Taraf Devletler”e yapılan atıflar yetkilerinin sınırları dahilinde bu tür teşkilatlara uygulanır.

Madde 3
Kapsam

  1. Bu Sözleşme, metinde başka türlü belirtilmediği takdirde, aşağıdaki suçların önlenmesinde, soruşturulmasında ve kovuşturulmasında uygulanır:

(a) Bu Sözleşmenin 5, 6, 8 ve 23. maddelerinde belirlenen suçlar; ve

(b) Bu Sözleşmenin 2. maddesinde tanımlanan ağır suçlar; sınıraşan nitelikte olduğunda ve suça örgütlü bir suç grubunun karıştığı durumlarda;

  1. Bu maddenin 1. fıkrası bakımından bir suç aşağıdaki durumlarda sınıraşan niteliktedir:

(a) Suç birden fazla devlette işlendiğinde;

(b) Suç tek bir devlette işlendiğinde ancak, hazırlanma, planlama, idare veya kontrolünün önemli bir kısmının başka bir devlette gerçekleşmesi halinde;

(c) Suç tek bir devlette işlendiğinde ancak, birden fazla devlette suç teşkil eden faaliyetlerde bulunan örgütlü bir suç grubu suça karıştığında; veya

(d) Suç tek bir devlette işlendiğinde, ancak başka bir devlette önemli etkileri olduğunda.

Madde 4
Egemenliğin Korunması

  1. Taraf Devletler bu Sözleşmedeki yükümlülüklerini devletlerin egemen eşitliği ve toprak bütünlüğü ve diğer devletlerin iç işlerine karışmama ilkelerine uygun bir biçimde yerine getirirler.
  2. Bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm bir Taraf Devlete başka bir devletin sınırlarında diğer devletin iç hukukunca kendi makamları için açıkça mahfuz tutulmuş yargılama yetkisini kullanmak ve görev ifasını üstlenmek için yetki vermez.

Madde 5
Örgütlü Bir Suç Grubuna Katılmanın Suç Haline Getirilmesi

  1. Her Taraf Devlet, kasıtlı olarak işlenmeleri halinde aşağıdaki eylemlerin suç sayılmalarını sağlayacak yasal ve gerekli diğer önlemleri alacaktır:

(a) Aşağıdakilerden biri veya her ikisinin, teşebbüs halinde kalmış veya tamamlanmış bir suçtan bağımsız olarak başlı başına suç haline getirilmesi:

(i) Doğrudan ve dolaylı olarak mali veya diğer maddi bir menfaat elde etmek amacıyla bir veya birden fazla kişinin ağır bir suç işlemek için anlaşması ve iç hukukun gerektirdiği durumlarda bu anlaşmanın gerçekleşmesine yönelik olarak anlaşmanın taraflarından birinin bir eylemde bulunması veya bir örgütlü suç grubuna katılması;

(ii) Örgütlü suç grubunun amacını ve bu grubun genel suç faaliyetlerini veya sözkonusu suçların işlenmesine yönelik niyetini bilerek;

a. Örgütlü suç grubunun suç faaliyetlerine;

b. İştirakinin yukarıda tanımlanan suçların gerçekleştirilmesine katkı sağlayacağını bilerek, örgütlü suç grubunun diğer faaliyetlerine;

fiilen katılan kişinin eylemleri.

(b) Örgütlü bir suç grubunun karıştığı ağır bir suçun işlenmesini örgütlemek, yönetmek, yardım etmek, teşvik etmek, kolaylaştırmak veya yol göstermek.

  1. Bu maddenin 1. fıkrasında belirtilen bilgi, kasıt, amaç, hedef ve anlaşmanın varlığı, nesnel olaylara dayanan durumlardan anlaşılabilir.
  • Bu maddenin 1(a) (i) bendinde öngörülen suçlar bakımından, iç hukukları örgütlü suç gruplarının varlığı koşulunu arayan Taraf Devletler, iç hukuklarının örgütlü suç gruplarını içeren bütün ağır suçları kapsamasını sağlayacaktır. Bu gibi Taraf Devletler ile bu maddenin 1 (a) (i) fıkrasında öngörülen suçlar bakımından iç hukukları, anlaşmanın icrası doğrultusunda bir fiilin varlığı koşulunu arayan Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterini, bu Sözleşmeyi imzalarken veya onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdi edilmesi sırasında bu hususta bilgilendirirler.

Madde 6
Suç Gelirlerinin Aklanmasının Suç Haline Getirilmesi

  1. Her Taraf Devlet kendi iç hukukunun temel ilkelerine uygun biçimde, aşağıda belirtilen eylemleri, kasten işlendiği takdirde, suç haline getirmek üzere yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır.

(a) (i) Suç geliri olduğu bilinen malvarlığının yasadışı kaynağını gizlemek veya olduğundan değişik göstermek veya öncül suçun işlenmesine karışmış olan herhangi bir kişiye işlediği suçun yasal sonuçlarından kaçınmasına yardım etmek amacıyla dönüştürülmesi veya devredilmesi;

(ii) Bir malvarlığının suç geliri olduğunu bilerek; gerçek niteliğinin, kaynağının, yerinin, kullanımının, hareketlerinin veya mülkiyetinin veya malvarlığına ilişkin hakların gizlenmesi veya olduğundan değişik gösterilmesi.

(b) Kendi hukuk sisteminin temel kavramlarına tabi olarak:

(i) Tesellüm anında bu tür bir malın suç geliri olduğunu bilerek; malın edinilmesi, bulundurulması veya kullanılması.

(ii) Bu maddede belirtilen suçlardan herhangi birini işlemeye veya teşebbüse örgütlü olarak veya suç işleme konusunda anlaşarak yardım, yataklık, kolaylaştırmak ve yol göstermek suretiyle katılmak.

  1. Bu maddenin 1. fıkrasının yerine getirilmesi veya uygulanması bakımından;

(a) Her Taraf Devlet bu maddenin 1. fıkrasının öncül suçlara en geniş şekilde uygulanması için çaba gösterecektir.

(b) Her Taraf Devlet bu Sözleşmenin 2. maddesinde tanımlanan bütün ağır suçları ve Sözleşmenin 5, 8 ve 23. maddelerinde öngörülen suçları öncül suçlar kapsamına dahil edecektir. Öncül suçları yasalarında saymak suretiyle belirleyen Taraf Devletlerin mevcudiyeti halinde, bu devletler, asgari olarak, örgütlü suç gruplarıyla ilgili suçları en geniş biçimde yasalarına dahil edeceklerdir.

(c) Bu maddenin (b) bendinin amaçları bakımından, öncül suçlar sözkonusu Taraf Devletin hem yargı yetkisi dahilinde, hem de dışında işlenen suçları içerir. Bununla beraber, bir Taraf Devletin yargılama yetkisi dışında işlenen bir suçun öncül suç sayılması için ilgili eylemin, suçun işlendiği yerdeki devletin iç hukukuna göre suç teşkil etmesi ve bu maddeye başvuran ya da bu maddeyi uygulayan Taraf Devletin iç hukukuna göre orada işlenmesi halinde de suç teşkil edecek olması gerekir.

(d) Her bir Taraf Devlet, bu maddeyi yürürlüğe koyan kendi yasal düzenlemelerinin, bu yasal düzenlemelerdeki her türden değişikliğin birer örneğini ya da bunların bir tanımını Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine verecektir.

(e) Bir Taraf Devletin iç hukukunun temel ilkeleri gerekli kılarsa, bu maddenin 1. Fıkrasında öngörülen suçların öncül suç işlemiş kişilere uygulanmaması sağlanabilir;

(f) Bu maddenin 1. Fıkrasında öngörülen suçların unsuru olarak varlığı gerekli görülen bilgi, kasıt veya amaç, nesnel olaylara dayalı durumlardan anlaşılabilir.

Madde 7
Kara Para Aklamayla Mücadele Önlemleri
 

  1. Her Taraf Devlet:

(a) Kara para aklamanın her biçimini önlemek ve tespit etmek için, kendi yetkisi dahilinde, bankalar ve bankalar dışındaki mali kuruluşlar ve gerektiğinde, özellikle karapara aklamaya müsait diğer kurumlar için kapsamlı bir iç düzenleyici ve denetleyici sistem oluşturacaktır; bu sistem kimlik tespiti, kayıt tutulması ve şüpheli işlemlerin bildirilmesi ihtiyaçlarına cevap verecektir.

(b) Bu Sözleşmenin 18. ve 27. madde hükümleri saklı kalmak koşuluyla, (iç hukuk uyarınca uygun olduğu takdirde adli merciler de dahil) kara para aklamayla mücadeleye hasredilmiş, idari, düzenleyici, kanun uygulayıcı makamların yanısıra diğer makamların, kendi iç hukuklarınca öngörülen koşullar çerçevesinde, ulusal ve uluslararası düzeyde işbirliği yapmak ve bilgi değişiminde bulunmak imkan ve yetkisine sahip olmalarını sağlayacak ve bu amaçla, muhtemel kara para aklamaya ilişkin bilginin toplanması, analizi ve iletilmesi için ulusal bir merkez olarak hizmet verecek bir mali istihbarat biriminin kurulması ihtiyacını değerlendirecektir.

  1. Taraf Devletler, meşru sermayenin dolaşımını herhangi bir şekilde engellemeksizin, bilginin yerinde kullanımını temin etmek kaydıyla, nakdin ve parasal değeri haiz her türlü evrakın sınırları içindeki dolaşımının denetlenmesi ve izlenmesi için makul önlemlerin uygulanmasını göz önüne alacaklardır. Bu tür önlemler kişi ve kuruluşların önemli miktarda nakdin ve parasal değeri haiz her türlü evrakın sınırötesi nakline ilişkin bildirimde bulunmaları zorunluluğunu içerebilir.
  • Taraf Devletler bu maddeye dayanarak, düzenleyici ve denetleyici bir iç sistem kurarken, bu Sözleşmenin diğer maddelerinin hükümleri saklı kalmak koşuluyla, bölgesel, bölgelerarası ve çok taraflı teşkilatların kara para aklamaya karşı ilgili girişimlerini kılavuz olarak kullanmaya davet olunurlar.
  • Taraf Devletler, kara para aklamayla mücadele etmek için, adli, kanun uygulayıcı ve mali yönden düzenleyici merciler arasındaki küresel, bölgesel, altbölgesel ve ikili işbirliğini geliştirmek ve ilerletmek için çaba göstereceklerdir.

Madde 8
Yolsuzluğun Suç Haline Getirilmesi

  1. Her Taraf Devlet, kasten işlenmesi halinde aşağıdaki eylemlerin suç haline getirilmesi için yasal ve diğer gerekli önlemleri alacaktır:

(a) Bir kamu görevlisine resmi görevlerinin yerine getirilmesi çerçevesinde bir işlem yapması veya yapmaktan kaçınması için, kendisi veya üçüncü bir kişi veya taraf lehine, haksız bir menfaatin doğrudan veya dolaylı olarak vaadedilmesi, teklif edilmesi ya da verilmesi;

(b) Bir kamu görevlisinin resmi görevlerinin yerine getirilmesi çerçevesinde bir işlem yapması veya yapmaktan kaçınması için, kendisi veya üçüncü bir kişi veya taraf lehine, haksız bir menfaati doğrudan veya dolaylı olarak talep etmesi veya kabulü;

  1. Her Taraf Devlet, bu maddenin 1. fıkrasında sözedilen eylemlerin, yabancı kamu görevlileri veya uluslararası memurların katılımıyla gerçekleşmesi halinde, bunların suç haline getirilmesi için gerekli yasal ve diğer önlemleri almayı değerlendirecektir. Aynı şekilde, her Taraf Devlet yolsuzluğun diğer biçimlerini de suç haline getirmeyi değerlendirecektir.
  • Her Taraf Devlet bu maddeye göre ihdas edilen bir suça iştirak eylemini de suç haline getirmek için gerekli olabilecek benzer önlemleri alacaktır.
  • Bu maddenin 1. fıkrasının ve bu Sözleşmenin 9. maddesinin uygulanması bakımından, “kamu görevlisi”, kamu görevi yapan veya iç hukukta tanımlandığı şekilde kamuya yönelik bir hizmet gören ve bu hizmeti veren kişinin bulunduğu Taraf Devletin ceza yasasına göre de hizmeti bu şekilde uygulayan kişi anlamına gelir.

Madde 9
Yolsuzluğa Karşı Önlemler

  1. Bu Sözleşmenin 8. maddesinde öngörülen önlemlere ek olarak, her Taraf Devlet uygun olduğu ve kendi yasal sistemiyle uyumlu olduğu kadarıyla, dürüstlüğü hakim kılmak ve kamu görevlilerinin yolsuzluğunu önlemek, ortaya çıkarmak ve cezalandırmak için yasal, idari veya diğer etkin önlemleri alacaktır.
  • Her Taraf Devlet kendi mercilerinin kamu görevlilerinin yolsuzluğunu önlemede, ortaya çıkarmada ve cezalandırmada etkinliğini sağlamak için, uygun olmayan etkilere maruz kalmamaları için yeterli bağımsızlığı sağlamak da dahil olmak üzere, önlemler alacaktır.

 
Madde 10
Tüzel Kişilerin Sorumluluğu

  1. Her Taraf Devlet, örgütlü suç gruplarının karıştığı ağır suçlara iştirak etmeleri ve bu Sözleşmenin 5, 6, 8, ve 23. maddelerinde öngörülen suçlar açısından tüzel kişilerin sorumlu tutulmaları için gerekli olabilecek kendi hukuk ilkelerine uygun önlemleri alacaktır.
  • Taraf Devletin hukuk ilkelerine bağlı kalmak kaydıyla, tüzel kişilerin sorumluluğu cezai, medeni veya idari olabilir.
  • Bu tür bir sorumluluk, suç işlemiş olan gerçek kişilerin cezai sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
  • Her Taraf Devlet, özellikle bu maddeye uygun olarak sorumlu tutulan tüzel kişilerin parasal müeyyideler de dahil, etkin, orantılı ve caydırıcı cezai veya cezai olmayan müeyyidelere tabi olmasını temin edecektir.

 
Madde 11
Kovuşturma, Yargılama ve Yaptırımlar

  1. Her Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 5, 6, 8 ve 23. maddelerinde öngörülen bir suçun işlenmesini, o suçun ağırlığını dikkate alacak şekilde yaptırıma bağlayacaktır.
  • Her Taraf Devlet, bu Sözleşme kapsamındaki suçları işleyen kişilerin kovuşturmasıyla ilgili kendi iç hukukundaki takdire dayalı tüm yasal yetkilerin, bu suçlara yönelik tedbirlerinin etkinliğini en üst düzeye getirecek ve bu tür suçların işlenmesini caydırma ihtiyacını gözönünde bulunduracak şekilde kullanılmasını sağlamak için çaba gösterecektir.
  • Her Taraf Devlet, kendi iç hukuku uyarınca ve savunma hakkına saygı göstererek, bu Sözleşmenin 5, 6, 8 ve 23. maddelerinde öngörülen suçlar sözkonusu olduğunda, duruşmaya veya temyize kadar tahliye kararları verilmesi hususundaki kuralların yargılama sürecinin müteakip aşamalarında davalının hazır bulunmasını sağlama gerekliliğini göz önünde bulundurarak belirlenmesi için gereken önlemleri alacaktır.
  • Her Taraf Devlet, mahkemelerinin veya diğer yetkili makamlarının bu tür suçlardan mahkum edilen kişilerin erken veya şartlı tahliyesi ihtimalini değerlendirirken, bu Sözleşmede ele alınan suçların ağırlığını da gözönünde tutmalarını sağlayacaktır.
  • Her Taraf Devlet, gerektiğinde, kendi iç hukukuna uygun olarak adli takibata başlanması için uzun bir dava zamanaşımı süresi ve suç isnat edilen kişinin adaletten kaçması durumunda ise, daha uzun bir zamanaşımı süresi tesis edecektir.
  • Bu Sözleşmede yeralan hiçbir husus, bu Sözleşmeye göre ihdas edilmiş suçların ve gerek yargılamanın gerek eylemlerin hukuka uygunluğunu denetleyen diğer hukuki ilkelerin tanımının bir Taraf Devletin münhasıran iç hukukuna bağlı olması ve bu tür suçların bu Taraf Devletin hukukuna uygun olarak kovuşturulması ve cezalandırılması ilkesine halel getirmez.

 
Madde 12
Müsadere ve El koyma

  1. Taraf Devletler, iç hukuklarının elverdiği en geniş biçimde aşağıdakilerin müsaderesinin sağlanması için gerekli önlemleri alacaklardır:

(a) Bu Sözleşmede belirtilen suçlardan elde edilen gelir veya değeri bunlara tekabül eden malvarlığı;

(b) Bu Sözleşmede belirtilmiş suçlarda kullanılmış veya kullanılması amaçlanan malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçler.

  1. Taraf Devletler, muhtemel bir müsadere amacıyla, bu maddenin 1. fıkrasında bahsedilen herhangi bir malın tespitinin, izlenmesinin, dondurulmasının veya el konulmasının sağlanması için gerekli önlemleri alacaklardır.
  • Eğer suç geliri kısmen veya tamamen başka bir mala dönüştürülmüş veya çevrilmiş ise, söz konusu gelirin yerine bu mal, bu maddede belirtilen önlemlere tabi tutulacaktır.
  • Eğer suç geliri meşru kaynaklardan kazanılan bir mal ile karıştırılmış ise, bu tür bir mal, dondurma veya el koymaya ilişkin yetkiler saklı kalmak kaydıyla, karıştırılmış suç gelirinin takdir edilen değerine kadar müsadereye tabi tutulacaktır.
  • Suç gelirinden veya suç gelirinin dönüştürüldüğü veya çevrildiği maldan veya suç gelirinin içine karışmış olduğu malvarlığından elde edilen kazanç veya diğer çıkarlar, bu maddede belirtilen önlemlere aynı şekil ve ölçüde tabi tutulacaktır.
  • Bu maddenin ve bu Sözleşmenin 13. maddesinin amaçları bakımından, her Taraf Devlet, kendi mahkemelerini veya diğer yetkili makamlarını, ilgili banka kayıtlarının veya mali veya ticari kayıtların ibrazı veya bunlara el konulması için emir verebilmeye yetkili kılacaktır. Taraf Devletler, bu maddenin hükümlerini uygulamaktan, banka gizliliği gerekçesiyle kaçınamayacaklardır.
  • Taraf Devletler, kendi iç hukuk ilkeleriyle, yargılama ve usule ilişkin diğer düzenlemelerinin özüyle uyumlu olduğu ölçüde, bir sanığın, iddia edilen suç gelirinin veya müsadereye tabi diğer malvarlığının meşru kaynağını göstermeye zorunlu kılınmasını değerlendirebilirler.
  • Bu madde hükümleri, iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarına zarar verecek biçimde yorumlanamaz.
  • Bu maddede yer alan hiçbir hüküm, sözkonusu önlemlerin bir Taraf Devletin iç hukukuna uygun ve tabi olarak tanımlanması ve uygulanması ilkesini etkilemeyecektir.

 
Madde 13
Müsadere Amacıyla Uluslararası İşbirliği

  1. Bir Taraf Devlet, bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin olarak, bu Sözleşmenin 12. Maddesinin 1. Fıkrasında sözedilen kendi ülkesindeki suç geliri, malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin müsaderesi için yargılama yetkisine sahip bir başka Taraf Devletten aldığı talep üzerine, aşağıdaki hususları kendi yasal sistemi çerçevesinde mümkün olan en geniş ölçüde yerine getirecektir:

(a) Bu talebi, bir müsadere kararının verilmesi ve böyle bir kararın verilmiş olması durumunda infazı amacıyla, kendi yetkili makamlarına iletecektir; veya

(b) Talepte bulunulan bir Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 12. Maddesinin 1. Fıkrasına uygun olarak talepte bulunan Taraf Devletin ülkesindeki bir mahkeme tarafından verilen müsadere kararını, 12. Maddenin 1. Fıkrasında sözedilen, kendi ülkesindeki suç geliri, malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçler ile bağlantılı olduğu ölçüde, talep çerçevesinde uygulamak amacıyla, kendi yetkili makamlarına iletecektir.

  1. Bu Sözleşmede yer alan bir suç üzerinde yargılama yetkisini haiz diğer bir Taraf Devletin talebi üzerine, talepte bulunulan Taraf Devlet, muhtemel müsadere kararının, gerek talepte bulunan Taraf Devlet tarafından, gerek bu maddenin 1. Fıkrasındaki bir talebe istinaden, talepte bulunulan Taraf Devlet tarafından verilebilecek müsadere kararının uygulanmasını teminen, bu Sözleşmenin 12. Maddesinin 1. fıkrasında belirtilen suç geliri, malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin tespiti, izlenmesi ve dondurulması veya el konulması için önlemler alacaktır.
  • Bu Sözleşmenin 18. maddesinin hükümleri, benzer şekilde bu maddeye de uygulanır. 18. Maddenin 15. Fıkrasında belirtilen hususlara ek olarak, bu maddeye istinaden yapılan talepler aşağıdakileri de içerecektir:

(a) Bu maddenin 1 (a) fıkrası ile ilgili bir talep olması durumunda, talepte bulunulan Taraf Devletin kendi iç hukukuna uygun olarak müsadere kararı almasına imkan sağlayacak şekilde, müsadere edilecek olan malvarlığının tanımının ve dayanılan olayların, talepte bulunan Taraf Devletçe belirtilmesi;

(b) Bu maddenin 1 (b) fıkrası çerçevesinde bir talep olması durumunda, talepte bulunan Taraf Devletin verdiği ve talebe esas olan müsadere kararının yasal olarak geçerli bir kopyası, olaylara ve kararın hangi ölçüde yerine getirilmesinin istendiğine ilişkin bilgiler;

(c) Bu maddenin 2. fıkrası çerçevesinde bir talep olması durumunda, talepte bulunan Taraf Devlet tarafından, talebe esas teşkil eden olaylara ilişkin bir açıklama ve yapılması istenen işlemlerin tanımı.

  1. Bu maddenin 1. ve 2. fıkraları gereğince alınacak kararlar ve yapılacak işlemler, talepte bulunulan Taraf Devlet tarafından, kendi iç hukuk hükümlerine ve usul kurallarına veya talepte bulunan Taraf Devletle ilişkilerinde bağlı olduğu herhangi bir ikili veya çok taraflı antlaşmaya, anlaşmaya veya düzenlemeye uygun ve bağlı olarak, yerine getirilecektir.
  • Her Taraf Devlet, kendi kanun ve düzenlemelerinin bu maddeye işlerlik sağlayan hükümlerinin ve bu tür kanun ve düzenlemelerde sonradan yapılacak değişikliklerin örneklerini veya bunların bir tanımlamasını Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine iletecektir.
  • Eğer bir Taraf Devlet bu maddenin 1. ve 2. Fıkralarında belirtilen önlemlerin alınmasını, ilgili bir antlaşmanın mevcudiyeti şartına bağlamışsa, o Taraf Devlet bakımından bu Sözleşmeyi, gerekli ve yeterli bir antlaşma zemini olarak kabul edecektir.
  • Eğer talebe konu olan suç, bu Sözleşme kapsamındaki bir suç değilse, bu maddede öngörülen işbirliği bir Taraf Devlet tarafından reddedilebilir.
  • Bu madde hükümleri, iyi niyetli üçüncü kişilerin haklarına zarar verecek biçimde yorumlanmayacaktır.
  • Taraf Devletler, bu maddeye istinaden taahhüt edilen uluslararası işbirliğini daha etkin kılmak için, ikili veya çok taraflı antlaşmalar, anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı gözönünde bulunduracaklardır.

Madde 14
Müsadere Edilmiş Suç Geliri veya Malvarlığının Tasarrufu

  1. Bir Taraf Devlet tarafından, bu Sözleşmenin 12. Maddesine veya 13. Maddesinin 1. Fıkrasına dayanarak müsadere edilmiş suç geliri veya malvarlığının tasarrufu, bu Taraf Devletin kendi iç hukukuna ve idari usullerine tabi olacaktır.
  • Taraf Devletler, bu Sözleşmenin 13. maddesi uyarınca, başka bir Taraf Devletin talebi üzerine bir tasarrufta bulunurken, iç hukukunun izin verdiği ölçüde ve talepte öngörüldü ise, suçun mağdurlarına tazminat verilebilmesi veya bu suç gelirinin veya malvarlığının yasal sahiplerine iade edilebilmesi için, müsadere edilmiş suç geliri veya malvarlığının talepte bulunan Taraf Devlete iade edilmesini öncelikle değerlendireceklerdir.
  • Bir Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 12. ve 13. Maddeleri uyarınca, başka bir Taraf Devlet tarafından yapılan bir talep üzerine tasarrufta bulunurken, aşağıdaki hususlarda anlaşmalar veya düzenlemeler yapılmasını özel bir önemle değerlendirebilir:

(a) Bu tür suç geliri veya malvarlığının veya bu tür suç geliri veya malvarlığının satışından elde edilen paranın veya bunların bir kısmının, bu Sözleşmenin 30. Maddesinin 2 (c) fıkrası uyarınca açılmış hesaba ve örgütlü suçlarla mücadelede uzmanlaşmış hükümetlerarası kuruluşlara katkı olarak verilmesi;

(b) Kendi iç hukukları veya idari usullerine uygun olarak, bu tür suç gelirleri veya malvarlığını veya bu tür suç gelirlerinin veya malvarlığının satışından elde edilen paranın, düzenli bir biçimde veya her olay için ayrı ayrı diğer Taraf Devletlerle paylaşımı.

Madde 15
Yargı Yetkisi

  1. Aşağıdaki durumlarda, her Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 5, 6, 8, ve 23. Maddelerinde belirtilen suçlara ilişkin yargılama yetkisini tesis etmek için gerekli önlemleri alacaktır:

(a) Suçun kendi ülkesinde işlenmesi halinde; veya

(b) Suçun, bir Taraf Devletin bayrağını taşıyan bir gemide veya hava taşıtında işlenmiş olması, ve suçun işlendiği anda o gemi veya hava taşıtının, o Taraf Devletin mevzuatına uygun olarak kayıtlı olması.

  1. Bir Taraf Devlet, bu Sözleşmenin 4. Maddesinin hükmü saklı kalmak kaydıyla, aşağıdaki durumlarda bu tür suçlardan herhangi birisine ilişkin yargı yetkisi de tesis edebilir:

(a) Suç, o Taraf Devletin bir vatandaşına karşı işlendiğinde;

(b) Suç, o Taraf Devletin vatandaşı olan bir kişi tarafından veya o Devletin ülkesinde mutad olarak oturan vatansız bir kişi tarafından işlendiğinde; veya

(c) Suç:

(i) Bu Sözleşmenin 5. Maddesinin 1. fıkrasında belirtilen suçlardan biriyse ve o Devletin ülkesi dışında, o Devletin ülkesinde bir ağır suç işlemek amacıyla işlenmişse;

(ii) Bu Sözleşmenin 6. Maddesinin 1(b)(ii) bendinde belirtilen suçlardan biriyse ve o Devletin ülkesi dışında, o Devletin ülkesi içinde bu Sözleşmenin 6. maddesinin 1(a)(i) veya (ii) veya (b)(i) bentlerinde belirtilen bir suçun işlenmesi amacıyla işlenmişse.

  1. Bu Sözleşmenin 16. maddesinin 10. fıkrasının uygulanması bakımından, her Taraf Devlet, suç isnat edilen ve kendi ülkesinde bulunan bir kişiyi, sırf vatandaşı olması gerekçesiyle iade etmediği takdirde, bu Sözleşmedeki suçlara ilişkin yargılama yetkisini tesis etmek için gerekli olabilecek önlemleri alacaktır.
  • Her Taraf Devlet ayrıca, suç isnat edilen kişi kendi ülkesinde bulunduğunda ve bu kişiyi iade etmediğinde, bu Sözleşmede yer alan suçlara ilişkin yargılama yetkisini tesis etmek için gerekli olabilecek önlemleri alabilir.
  • Eğer, bu maddenin 1. veya 2. fıkrasına göre yargılama yetkisini kullanan bir Taraf Devlete aynı eylem dolayısıyla bir veya daha fazla Taraf Devletin bir soruşturma, kovuşturma veya yargısal bir işlem yürüttüğü bildirilmiş veya anılan Taraf Devlet bunu herhangi bir şekilde öğrenmiş ise, bu Taraf Devletlerin yetkili makamları, gereğine göre, yapacakları işlemlerin eşgüdümü amacıyla birbirlerine danışacaklardır.
  • Bu Sözleşme, genel uluslararası hukuk normları saklı kalmak kaydıyla, bir Taraf Devletin iç hukuku uyarınca tesis etmiş olduğu cezai yargılama yetkisinin kullanılmasını ortadan kaldırmaz.

 
Madde 16
Suçluların İadesi

  1. Bu madde, bu Sözleşmede yer alan suçlarda veya 3. Maddenin 1(a) veya (b) fıkrasında belirtilen bir suça örgütlü bir suç grubunun karıştığı durumlarda ve iadeye konu olan suçun hem talepte bulunan hem de talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukuklarına göre cezalandırılabilir olması kaydıyla, iade talebine konu olan kişinin, talepte bulunulan Taraf Devletin ülkesinde bulunması halinde uygulanacaktır.
  • Eğer iade talebi, bazıları bu madde kapsamına girmeyen birbirinden ayrı birçok ağır suça ilişkin ise, talepte bulunulan Taraf Devlet bu maddeyi kapsama girmeyen suçlara da uygulayabilir.
  • Bu maddenin uygulandığı suçların her birinin, Taraf Devletler arasında suçluların iadesine ilişkin herhangi bir antlaşmaya, failin iade edilebileceği suçlar olarak dahil sayıldıkları kabul edilecektir. Ayrıca bu suçlar, Taraf Devletler arasında akdedilecek her iade antlaşmasına da faili iade edilebilir suçlar olarak dahil edilecektir.
  • Suçluların iadesini bir antlaşmanın bulunması koşuluna dayandıran bir Taraf Devlet, antlaşma akdetmemiş olduğu diğer bir Taraf Devletten alabileceği bir iade talebi karşısında, bu maddenin uygulandığı suçlarda, bu Sözleşmeyi, suçluların iadesine ilişkin yeterli bir yasal zemin olarak kabul edebilir.
  • Suçluların iadesini bir antlaşmanın bulunması koşuluna dayandıran Taraf Devletler:

(a) Bu Sözleşmeye ilişkin onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdii sırasında, Sözleşmeye Taraf diğer Devletlerle suçluların iadesi için işbirliğinde, bu Sözleşmeyi yasal zemin olarak kabul edip etmeyeceklerini Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirecekler; ve

(b) Bu Sözleşmeyi suçluların iadesi için işbirliğinde yasal zemin olarak kabul etmezlerse, gereğine göre, bu maddeyi uygulayabilmek için, bu Sözleşmeye Taraf diğer Devletlerle suçluların iadesi konusunda antlaşmalar yapmak için çaba göstereceklerdir.

  1. Suçluların iadesini bir antlaşmanın bulunması koşuluna dayandırmayan Taraf Devletler, bu maddenin uygulandığı suçları, kendi aralarında faili iade edilebilir suçlar olarak kabul edeceklerdir.
  • Suçluların iadesi, diğer hususlar meyanında, iade için asgari cezanın gerekliliğine ilişkin koşullar ve talepte bulunulan Taraf Devletin iadenin reddini dayandırabileceği nedenler dahil, talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukukunca veya yürürlükteki iade antlaşmalarınca belirlenmiş koşullara tabi olacaktır.
  • Taraf Devletler, kendi iç hukuklarına bağlı kalmak kaydıyla, iade işlemlerini hızlandırmak ve bu maddenin uygulandığı herhangi bir suçla ilgili delil sunma gerekliliklerini basitleştirmek için çaba göstereceklerdir.
  • Talepte bulunulan Taraf Devlet, kendi iç hukuk hükümlerine ve taraf olduğu suçluların iadesi antlaşmalarına bağlı kalmak kaydıyla, durumun gerekli ve acil olduğuna kanaat getirmesi halinde ve talepte bulunan Taraf Devletin istemi üzerine, iadesi istenen ve kendi ülkesinde bulunan bir kişiyi gözaltına alacak veya kişinin iade işlemleri sırasında hazır bulunmasını teminen, uygun diğer önlemleri alacaktır.
  • Suç isnat edilen bir kişi ülkesinde bulunan bir Taraf Devlet, bu maddenin uygulandığı suçlarda, bu kişiyi sırf kendi vatandaşı olduğu gerekçesiyle iade etmez ise, anılan Taraf Devlet iade isteyen Taraf Devletin isteği üzerine, vakit geçirmeksizin, kovuşturma amacıyla, olayı kendi yetkili makamlarına iletecektir. Bu makamlar, anılan Taraf Devletin iç hukukunda diğer ağır suçlarda olduğu gibi karar alacak ve işlemleri de aynı şekilde yürüteceklerdir. İlgili Taraf Devletler, bu tür bir kovuşturmanın etkinliğini teminen, özellikle usul ve ispata ilişkin konularda, birbirleriyle işbirliği yapacaklardır.
  • Bir Taraf Devlet, vatandaşı olan bir kişiyi iç hukukuna göre, yalnızca kişinin iadesinin veya tesliminin istendiği bir dava veya takibat sonucu çarptırılabileceği cezayı bu Taraf Devlette çekmesi için geri verilmesi koşuluyla iade veya teslim edebiliyorsa ve bu Taraf Devlet ile iadeyi isteyen Taraf Devlet gerek bu hususta, gerek uygun görecekleri diğer şartlarda anlaşmışlar ise, bu şekilde yapılacak şartlı bir iade veya teslim, bu maddenin 10. Fıkrasında yer alan yükümlülüğün yerine getirilmesi için yeterli olacaktır.
  • Bir hükmün infazı amacıyla yapılan iade talebi, iadesi istenen kişinin talepte bulunulan Taraf Devletin vatandaşı olması nedeniyle reddedilirse, talepte bulunulan Taraf Devlet, talepte bulunan Tarafın başvurusu üzerine, kendi iç hukuku izin verirse ve yasalarının gerektirdiği hususlara uygun olarak, talepte bulunan Tarafın iç hukukunca verilmiş cezanın veya bu cezanın geriye kalan kısmının infazını sağlama yollarını araştıracaktır.
  • Bu maddenin uygulandığı suçlarla bağlantılı olarak, hakkında yargı işlemleri yürütülen herhangi bir kişiye, davanın bütün safhalarında, bütün haklarının ve kişinin ülkesinde bulunduğu Taraf Devletin iç hukukunca sağlanan güvencelerin kullanılması da dahil olmak üzere, adil muamele garantisi verilecektir.
  • Eğer talepte bulunulan Taraf Devlet, talebin, bir kişiyi cinsiyeti, ırkı, dini, vatandaşlığı, etnik kökeni veya siyasi görüşleri nedeniyle yargılamak veya cezalandırmak için yapıldığına veya bu nedenlerden herhangi biri bakımından, talebe uymanın anılan kişinin durumuna halel getireceğine inanmak için ciddi nedenlerin varlığına kanaat getirirse, bu Sözleşmedeki hiçbir hüküm, iadeye ilişkin bir zorunluluk getirdiği biçiminde yorumlanmayacaktır.
  • Taraf Devletler, sadece suçun mali konuları da içerdiği gerekçesiyle, suçluların iadesi talebini reddedemezler.
  • Talepte bulunulan Taraf Devlet, iadeyi reddetmeden önce, gerektiğinde, görüşlerini sunmak ve iddialarına ilişkin bilgi sağlamak için kendisine geniş imkan tanımak amacıyla talepte bulunan Taraf Devletle istişare edecektir.
  • Taraf Devletler, iadenin sağlanması veya etkinliğinin arttırılması için, ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmak için çaba harcayacaklardır.

 
Madde 17
Hükümlülerin Nakli

Taraf Devletler, bu Sözleşmede yer alan suçlar nedeniyle hapse mahkum olmuş veya diğer hürriyeti bağlayıcı cezalara çarptırılmış kişilerin, cezalarını tamamlamak üzere, kendi ülkelerine nakline ilişkin ikili veya çok taraflı anlaşmalara veya düzenlemelere girmeyi göz önünde bulundururlar.

 
Madde 18
Karşılıklı Adli Yardım

  1. Taraf Devletler; 3. maddede öngörüldüğü üzere, bu Sözleşmede yer alan suçlara ilişkin soruşturmalarda, kovuşturmalarda ve yargı işlemlerinde birbirlerine en geniş ölçüde karşılıklı adli yardımı sağlayacaklar ve talepte bulunan Taraf Devletin, 3. Maddenin 1(a) veya (b) fıkrasında belirtilen suçlar, bu suçların mağdurları, gelirleri, tanıkları, araçları veya delillerinin, talepte bulunulan Taraf Devlette olması ve suça örgütlü bir suç grubunun karışması dahil, mahiyetleri itibariyle sınıraşan suçlar olduklarından şüphelenmek için makul nedenler görmesi halinde, birbirlerine karşılıklılık esasına göre aynı şekilde yardım edeceklerdir.
  • Bu Sözleşmenin 10. maddesi uyarınca bir tüzel kişinin talepte bulunan Taraf Devlette sorumlu tutulabileceği suçlarla ilgili soruşturma, kovuşturma ve yargı işlemleri bakımından, talepte bulunulan Taraf Devletin ilgili yasaları, antlaşmaları, anlaşmaları ve düzenlemelerine göre, karşılıklı adli yardım mümkün olan en geniş ölçüde sağlanacaktır.
  • Bu madde uyarınca sağlanacak karşılıklı adli yardım, aşağıdaki amaçlardan herhangi birisi için talep edilebilir:

(a) Delil toplamak veya kişilerin ifadesini almak;

(b) Adli belgelerin tebliğini sağlamak;

(c) Arama, el koyma ve dondurma işlemlerini yerine getirmek;

(d) Eşya ve yer incelemesi yapmak;

(e) Bilgileri, delil olabilecek şeyleri ve bilirkişi görüşlerini temin etmek;

(f) Resmi daire, banka, şirket veya ticaret kayıtları ve mali kayıtlar dahil, ilgili belge ve kayıtların asıllarını veya onaylı kopyalarını temin etmek;

(g) Delil temin etme amacıyla suç gelirlerinin, malvarlığının, araç-gereçlerin ve diğer şeylerin tespiti ve takibi;

(h) Kişilerin, talepte bulunan Taraf Devlette gönüllü olarak mahkeme huzuruna çıkmalarını kolaylaştırmak;

(i) Talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukukuna aykırı olmayan diğer her türlü yardımı sağlamak.

  1. Bir Taraf Devletin yetkili makamları, iç hukuka uygun olmak kaydıyla, önceden bir talep olmaksızın, bu tür bilgilerin soruşturmaları ve yargılamayı yürütmede veya başarılı bir biçimde sonuçlandırmada diğer bir Taraf Devletin makamlarına yardımcı olacağına veya bunların o Taraf Devletçe bu Sözleşmeye istinaden bir talep yapılmasıyla sonuçlanacağına inandıkları takdirde, suç teşkil eden konulara ilişkin bilgileri anılan Taraf Devletin yetkili makamlarına iletebilirler.
  • Bu maddenin 4. fıkrasına dayanılarak bilgi iletilmesi, bilgiyi temin eden yetkili makamların bulunduğu Devletteki soruşturma ve yargılamalara halel getirmez. Bilgiyi alan yetkili makamlar anılan bilginin gizli kalması talebine veya kullanımındaki sınırlamalara geçici bir süre dahi olsa uyacaklardır. Bununla beraber, bu durum, bilgiyi alan Taraf Devleti, sanığın suçsuzluğunu gösterecek bilgileri kendi yargılama süreci sırasında açıklamaktan alıkoymayacaktır. Böyle bir durumda, bilginin açıklanmasından önce, bilgiyi alan Taraf Devlet, bilgiyi veren Taraf Devlete bildirimde bulunacak ve talebi halinde, bilgiyi veren Taraf Devletle danışmada bulunacaktır. Önceden bildirimde bulunmanın mümkün olmadığı istisnai durumlarda, bilgiyi alan Taraf Devlet, açıklamanın yapıldığını, bilgiyi veren Taraf Devlete gecikme olmaksızın bildirecektir.
  • Bu maddenin hükümleri, karşılıklı yardımı tamamen veya kısmen düzenleyen veya düzenleyecek olan başka herhangi bir ikili veya çok taraflı antlaşmadan kaynaklanan yükümlülükleri etkilemeyecektir.
  • Eğer sözkonusu Taraf Devletler bir karşılıklı adli yardım antlaşmasıyla bağlı değillerse, bu maddeye dayanarak yapılan taleplerde, bu maddenin 9 ila 29 uncu fıkraları uygulanacaktır. Taraf Devletler bu tür bir antlaşmayla bağlı iseler, anılan Devletler bu maddenin 9 ila 29 uncu fıkralarını uygulamaya karar vermedikçe, o antlaşmanın ilgili hükümleri uygulanacaktır. İşbirliğini kolaylaştıracak ise, Taraf Devletlerin bu fıkraları uygulamaları kuvvetle teşvik edilir.
  • Taraf Devletler, banka gizliliği gerekçesiyle, bu maddeye istinaden karşılıklı adli yardımda bulunmayı reddedemezler.
  • Taraf Devletler, talep konusu eylemin her iki taraf bakımından da suç sayılmaması gerekçesiyle, bu maddeye istinaden karşılıklı adli yardımda bulunmayı reddedebilirler. Bununla beraber, talepte bulunulan Taraf Devlet, eylemin kendi iç hukukuna göre bir suç teşkil etmemesi halinde dahi, uygun gördüğünde, kendi takdir ettiği ölçüde yardım sağlayabilir.
  • Bir Taraf Devletin ülkesinde tutuklu veya cezasını çekmekte olan bir kişi, teşhis, tanıklık veya başka suretle bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin soruşturma, kovuşturma veya yargısal işlemler için delil toplamada yardım sağlamak amaçlarıyla başka bir Taraf Devlette bulunması talep edildiğinde, aşağıdaki koşullar sağlandığı takdirde nakledilebilir:

(a) Kişi, bilerek ve özgürce rıza gösterirse;

(b) Her iki Taraf Devletin yetkili makamları, anılan Taraf Devletlerin uygun gördüğü koşullarla mutabık kalırlarsa;

  1. Bu maddenin 10. fıkrasının uygulanması bakımından:

(a) Nakledilecek kişinin bulunduğu Taraf Devlet başka türlü talep etmedikçe veya müsaade etmedikçe, kişinin nakledileceği Taraf Devlet, nakledilen kişiyi gözaltında tutmaya yetkili ve tutmakla yükümlüdür;

(b) Her iki Taraf Devletin yetkili makamlarınca önceden veya herhangi bir şekilde kararlaştırıldığı üzere, kişinin nakledildiği Taraf Devlet, kişiyi gönderen Taraf Devlete geri teslim etme yükümlülüğünü gecikmeksizin yerine getirecektir;

(c) Kişinin nakledildiği Taraf Devlet, gönderen Taraf Devletten kişinin geri teslimi için yeni bir suçluların iadesi süreci başlatmasını talep edemeyecektir.

(d) Nakledilen kişinin, nakledildiği Taraf Devlette gözaltında geçirdiği süreler, gönderen Devlette çekmesi gereken cezadan indirilecektir.

  1. Bu maddenin 10. ve 11. Fıkralarına uygun olarak, kişinin nakledildiği bir Taraf Devlet kabul etmedikçe, nakledilen kişi, vatandaşlığına bakılmaksızın, gönderen Devletin ülkesinden ayrılışından evvelki eylemleri, ihmalleri veya mahkumiyetleriyle ilgili olarak, nakledileceği Devletin ülkesinde kanuni takibe maruz bırakılamayacak, gözaltına alınamayacak veya şahsi hürriyeti bağlayıcı herhangi bir sınırlamaya tabi tutulamayacaktır.
  • Her Taraf Devlet, karşılıklı adli yardım taleplerini yerine getirmek veya yerine getirilmesi için yetkili makamlara iletmek üzere, bu talepleri kabul etme sorumluluğuna ve yetkisine sahip merkezi bir makam belirleyecektir. Bir Taraf Devletin karşılıklı adli yardıma ilişkin ayrı bir sisteminin olduğu özel bir bölge veya toprağı olması halinde, o bölge veya toprak için aynı işleve sahip ayrı bir merkezi makam belirleyebilir. Merkezi makamlar, alınan taleplerin süratli ve uygun bir biçimde yerine getirilmesini veya iletilmesini sağlayacaklardır. Merkezi makam, talebi yerine getirilmek üzere, yetkili bir makama iletmesi halinde, talebin, yetkili makam tarafından, hızlı ve uygun bir biçimde yerine getirilmesini teşvik edecektir. Bu amaçla belirlenen merkezi makam, her Taraf Devletin bu Sözleşmeye ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım belgelerini tevdii sırasında, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirilecektir. Karşılıklı adli yardım talepleri ve buna ilişkin herhangi bir yazışma Taraf Devletlerce belirlenmiş merkezi makamlara iletilecektir. Bu gereklilik, bir Taraf Devletin, bu taleplerin ve yazışmaların kendisine diplomatik kanallarla ve acil durumlarda, Taraf Devletlerin kararlaştırdıkları hallerde, mümkünse Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı (Interpol) kanalıyla ulaştırılmasını isteme hakkına halel getirmeyecektir.
  • Talepler yazılı veya, mümkünse yazılı kayıt sağlayan herhangi bir yolla, talepte bulunulan Devletin kabul edebileceği bir dilde ve o Devletin, bildirimin sahih olup olmadığını tespit edebileceği koşullar altında yapılacaktır. Taraf Devletlerin her biri için kabul edilebilir olan dil veya diller, bu Sözleşmeye ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdii sırasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirilecektir. Acil durumlarda ve Taraf Devletlerce kararlaştırıldığı takdirde, talepler sözlü olarak yapılabilir, ancak derhal yazılı olarak teyid edilecektir.
  • Karşılıklı adli yardım için olan bir talep şunları içerir:

(a) Talebi yapan makamın adı;

(b) Talebin ilgili olduğu soruşturma, kovuşturma veya yargı işlemlerinin konusu ve mahiyeti ve soruşturmayı, kovuşturmayı ve yargı işlemlerini yürüten makamın adı ve görevleri;

(c) Adli belgelerin tebliği amacıyla yapılanların dışındaki taleplerde, ilgili olayların bir özeti;

(d) İstenen yardımın tanımı ve talepte bulunan Taraf Devletin uyulmasını istediği özel bir usulün açıklaması;

(e) Mümkün olduğu takdirde, ilgili herhangi bir kişinin kimliği, yeri ve uyruğu; ve

(f) Delilin, bilginin veya işlemin hangi amaçla istendiği.

  1. Talepte bulunulan Taraf Devlet, talebin kendi iç hukukuna uygun olarak yerine getirilmesi için, gerekli gördüğünde, veya talebin ifasına kolaylık sağlayabileceği durumlarda, ek bilgi talep edebilir.
  • Bir talep, talepte bulunulan Taraf Devletin iç hukukuna göre ve bu hukuka aykırılık teşkil etmediği ölçüde ve mümkün olduğunca talepte belirtilen usullere uygun olarak yerine getirilecektir.
  • Mümkün olduğu ve iç hukukun temel ilkeleriyle uyumlu olduğu her durumda, bir kişi bir Taraf Devletin ülkesinde bulunduğunda ve bu kişinin diğer Taraf Devletin adli makamları tarafından tanık veya uzman olarak dinlenmesi gerektiğinde, eğer sözkonusu kişinin talepte bulunan Taraf Devletin ülkesinde şahsen hazır bulunması mümkün veya arzulanan bir durum değilse, talepte bulunulan Taraf Devlet, diğerinin talebi üzerine, dinlemenin video konferansıyla yapılmasına izin verebilir. Taraf Devletler, dinlemenin talepte bulunan Taraf Devletin yargısal makamları tarafından yürütülmesine ve talepte bulunulan Taraf Devletin yargısal makamlarının katılmasına karar verebilirler.
  • Talepte bulunan Taraf Devlet, talebe konu soruşturma, kovuşturma veya yargısal işlemler için talepte bulunulan Taraf Devlet tarafından verilen bilgiyi veya delili, talepte bulunulan Taraf Devletin önceden rızası olmaksızın, talepte belirtilen amaçlar dışında aktarmayacak veya kullanmayacaktır. Bu fıkradaki hiçbir hüküm, talepte bulunan Taraf Devleti sanığın lehine olan bilgi veya delili kendi yargı işlemleri sırasında açıklamaktan alıkoymayacaktır. Bu son durumda, talepte bulunan Taraf Devlet, açıklamadan önce, talepte bulunulan Taraf Devleti haberdar edecek ve talep halinde danışmada bulunacaktır. Önceden haber verme olanağı bulunmayan istisnai durumlarda, talepte bulunan Taraf Devlet, talepte bulunulan Taraf Devleti gecikmeksizin açıklama hakkında bilgilendirecektir.
  • Talepte bulunan Taraf Devlet, talepte bulunulan Taraf Devletten, talebin yerine getirilmesi bakımından zorunlu olmadığı ölçüde, yapılan talebin ve içeriğinin gizli tutulmasını isteyebilir. Eğer talepte bulunulan Taraf Devlet gizlilik gerekliliğine uyamaz ise, talepte bulunan Taraf Devleti derhal bilgilendirecektir.
  • Karşılıklı adli yardım aşağıdaki durumlarda reddedilebilir:

(a) Talep, bu maddenin hükümlerine uygun bir biçimde yapılmaz ise;

(b) Talepte bulunulan Taraf Devlet, talebin yerine getirilmesinin, egemenliğine, güvenliğine, kamu düzenine veya diğer temel çıkarlarına zarar verebileceği kanaatinde ise;

(c) Talepte bulunulan Taraf Devletin makamları, kendi yetkileri çerçevesinde soruşturma, kovuşturma veya yargı işlemleri veya davaya konu olması halinde, benzer herhangi bir suça ilişkin olarak talep edilen işlemin yerine getirilmesinden kendi Devletlerinin iç hukukuna göre men edilmiş ise;

(d) Talebin kabul edilmesi, talepte bulunan Taraf Devletin karşılıklı adli yardıma ilişkin yasal sistemine aykırı ise.

  1. Taraf Devletler, karşılıklı adli yardım için yapılmış bir talebi sadece suçun mali konuları da içerdiği gerekçesiyle reddedemezler.
  • Karşılıklı adli yardıma ilişkin herhangi bir red için gerekçe gösterilecektir.
  • Talepte bulunulan Taraf Devlet karşılıklı adli yardım talebini mümkün olan en kısa sürede yerine getirecek ve gerekçeleri tercihen talepte yer alacak şekilde talepte bulunan Taraf Devletçe belirtilen herhangi bir süreyi, mümkünse tam olarak göz önünde bulunduracaktır. Talepte bulunulan Taraf Devlet, talepte bulunan Taraf Devletin talebin yerine getirilmesindeki safhaları ve sonucu ile ilgili makul sorularına yanıt verecektir. Talepte bulunan Taraf Devlet, istenen yardıma gerek kalmadığı takdirde, talepte bulunulan Taraf Devlete durumu derhal bildirecektir.
  • Karşılıklı adli yardım, devam eden bir soruşturmayı, kovuşturmayı veya yargı işlemini olumsuz etkileyebileceği gerekçesiyle, talepte bulunulan Taraf Devletçe ertelenebilir.
  • Bu maddenin 21. fıkrasına istinaden bir talebi reddetmeden veya bu maddenin 25. fıkrasına istinaden talebin yerine getirilmesini ertelemeden önce, talepte bulunulan Taraf Devlet, yardımı, gerekli gördüğü bazı kayıt ve koşullarla yerine getirip getirmemeyi değerlendirmek üzere talepte bulunan Taraf Devlete danışacaktır. Eğer talepte bulunan Taraf Devlet, bu şekildeki bir koşullu yardımı kabul ederse, bu koşullara uyacaktır.
  • Bu maddenin 12. fıkrasının uygulanmasına halel getirmeksizin, talepte bulunan Taraf Devletin isteği üzerine bir yargı sürecinde tanıklık etmeye veya talepte bulunan Taraf Devletin ülkesindeki bir soruşturmada, kovuşturmada veya adli takibattayardıma rıza gösteren bir tanık, uzman veya başka bir kişi, talepte bulunulan Taraf Devletin ülkesinden ayrılışından evvelki eylemleri, ihmalleri veya mahkumiyetleriyle ilgili olarak, talepte bulunan Taraf Devletin ülkesinde kanuni takibe maruz bırakılamayacak, gözaltına alınamayacak veya şahsi hürriyeti bağlayıcı herhangi bir sınırlamaya tabi tutulamayacaktır. Bu tür bir güvence, bu tanık, uzman veya başka kişinin hazır bulunmasının adli makamlarca artık gerekli görülmediğinin resmen bildirildiği tarihten itibaren kesintisiz 15 gün veya Taraf Devletlerce kararlaştırılmış herhangi bir zaman dilimi zarfında ayrılma imkanına sahip olup da talepte bulunan Taraf Devletin ülkesinde kendi isteğiyle kaldığı veya bu ülkeyi terkettikten sonra kendi isteğiyle geri döndüğü takdirde sona erecektir.
  • Bir talep yerine getirilirken ortaya çıkan olağan masraflar, ilgili Taraf Devletlerce aksi kararlaştırılmadıkça, talepte bulunulan Taraf Devletçe karşılanacaktır. Eğer talebi yerine getirmek için önemli veya olağandışı masraflar gerekiyor veya gerekecekse, talebin hangi kayıt ve koşullarla yerine getirileceğini ve masrafların nasıl karşılanacağını belirlemek üzere, Taraf Devletler birbirleriyle danışmada bulunacaklardır.
  • Talepte bulunulan Taraf Devlet:

(a) Talepte bulunan Taraf Devlete kendi iç hukukuna göre kamuya açık olan kendi elindeki resmi kayıt, belge veya bilgilerin örneklerini verecektir;

(b) Kendi takdiriyle, tamamen, kısmen veya uygun gördüğü koşullara tabi olarak kendi iç hukukuna göre kamuya açık olmayan resmi kayıt, belge veya bilgilerin örneklerini talepte bulunan Taraf Devlete verebilir.

  1. Gerekli hallerde Taraf Devletler, bu madde hükümlerinin amaçlarına hizmet edecek, bunların uygulanmasını sağlayacak veya bu hükümleri güçlendirecek ikili veya çok taraflı anlaşma veya düzenlemeler yapma olanaklarını değerlendireceklerdir.

Madde 19
Ortak Soruşturmalar

Taraf Devletler bir veya daha fazla Taraf Devlette soruşturma, kovuşturma veya adli takibat konusu olan meselelere ilişkin yetkili makamları vasıtasıyla ortak soruşturma mercileri oluşturmak amacıyla ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı değerlendireceklerdir. Bu tür anlaşmaların veya düzenlemelerin mevcut olmaması halinde, ortak soruşturmalar her olay için ayrı ayrı yapılacak anlaşmalarla da yürütülebilir. İlgili Taraf Devletler, topraklarında bu tür bir soruşturmanın yürütüldüğü Taraf Devletin egemenliğine bütünüyle saygı göstereceklerdir.

Madde 20
Özel Soruşturma Yöntemleri
 
1. Her Taraf Devlet, kendi iç hukuk sisteminin temel ilkelerince cevaz verilmişse, imkanları ölçüsünde ve kendi iç hukukunca belirlenmiş koşullara göre, gerekli gördüğünde, örgütlü suçla etkin olarak mücadele etmek amacıyla, kendi topraklarında yetkili makamlar tarafından kontrollü teslimatın uygun şekilde kullanımı ve elektronik veya başka biçimlerde izleme veya gizli operasyonlar gibi diğer özel soruşturma yöntemlerinin kullanımına imkan verecek önlemleri alacaktır.

  1. Bu Sözleşmede belirtilen suçların soruşturması bakımından, Taraf Devletler, gerektiğinde, uluslararası işbirliği kapsamındaki bu tür özel soruşturma yöntemlerinin kullanımı için, uygun ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmaya teşvik olunur. Bu tür anlaşmalar veya düzenlemeler devletlerin egemen eşitliği ilkesine bütünüyle uyularak yapılacak ve uygulanacak ve bu anlaşmaların veya düzenlemelerin hükümlerine kesinlikle uyularak yürütülecektir.
  • Bu maddenin 2. fıkrasında öngörülen türde bir anlaşma veya düzenlemenin mevcut olmaması halinde, uluslararası düzeydeki bu tür soruşturma yöntemlerinin kullanımına yönelik olarak her olay için ayrı ayrı karar alınacak; gerektiğinde bu kararlarda, yargı yetkisinin ilgili Taraf Devletlerce kullanılmasına ilişkin mali düzenlemeler ve anlaşmalar da göz önünde tutulabilecektir.
  • Kontrollü teslimatın uluslararası düzeyde uygulanmasına yönelik kararlar, ilgili Taraf Devletlerin rızasıyla, malların tespiti ve dokunulmamış olarak veya tamamen veya kısmen yeri değiştirilmiş veya başka bir malın yerine konmuş olarak sevkiyatın devam etmesine izin verilmesi gibi yöntemleri içerebilir.

Madde 21
Ceza Yargılamasının Nakli

Taraf Devletler, bu Sözleşmede belirtilen suçların kovuşturulması için ceza yargılaması işlemlerinin birbirlerine nakli olanağını, naklin adaletin tecellisi bakımından yararlı görüldüğü durumlarda, özellikle birden fazla yargı yetkisinin söz konusu olduğu hallerde kovuşturmanın tek merkezde toplanması düşüncesiyle, göz önüne alacaklardır.

 
Madde 22
Sabıka Kayıtlarının Tesisi

Her Taraf Devlet, suç isnat edilen kişinin başka bir devletteki geçmiş herhangi bir mahkumiyetini, bu tür bir bilgiyi bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin ceza davalarında kullanmak amacıyla, uygun göreceği koşullar ve amaçlarla dikkate almak için gerekli olabilecek yasal düzenlemeleri yapabilir veya diğer önlemleri alabilir.

Madde 23
Adaletin Engellenmesinin Suç Haline Getirilmesi

Her Taraf Devlet, kasıtlı olarak işlenmeleri halinde aşağıdaki eylemlerin suç sayılmalarını sağlayacak yasal ve gerekli diğer önlemleri alacaktır:

(a) Bu Sözleşmede belirtilen suçların işlenmesine ilişkin davalarda gerçek dışı tanık ifadesi elde etmek veya tanıklığa veya delil sunulmasına müdahale etmek için fiili kuvvet kullanımı, tehdit veya sindirme veya haksız bir çıkarın vaadi, teklifi veya verilmesi;

(b) Bu Sözleşmede belirtilen suçların işlenmesine ilişkin davalarda resmi görevlerin yargıç veya yasaları uygulayan memur tarafından yerine getirilmesine müdahale etmek için fiili kuvvet kullanımı, tehdit veya sindirme. Bu bentteki hiçbir husus, Taraf Devletlerin, diğer kamu görevlilerinin korunmasına yönelik yasal düzenleme yapma hakkını ortadan kaldırmayacaktır.

 

Madde 24
Tanıkların Korunması

  1. Her Taraf Devlet, ceza davalarında bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin ifade veren tanıklara, gerektiğinde, akrabalarına ve onların yakınları olan diğer kişilere yönelik olabilecek öç alma veya sindirmelere karşı etkin koruma sağlamak için imkanları dahilindeki gerekli önlemleri alacaktır.
  • Bu maddenin 1. fıkrasında öngörülen önlemler, yargılama usulünden kaynaklanan haklar dahil sanığın haklarına halel getirmeksizin, aşağıdakileri içerebilir:

(a) Bu tür kişileri fiziksel olarak korumak için, ihtiyaca göre ve mümkün olduğu ölçüde onları başka yerlere yerleştirmek ve gerektiğinde, bu tür kişilerin kimlikleri ve bulundukları yerlere ilişkin bilgilerin açıklanmaması veya bu bilgilerin açıklanmasına sınırlama getirilmesi gibi usuller tesis etmek;

(b) Tanığın beyanlarının video bağlantısı veya diğer uygun araçlar dahil, iletişim teknolojisinden yararlanılarak alınması gibi tanıklığın, tanık güvenliğini garanti eden bir biçimde yapılmasına cevaz veren ispat kuralları tesis etmek.

  1. Taraf Devletler, bu maddenin 1. fıkrasında sözedilen kişilerin başka yerlere yerleştirilmesi için, diğer Devletlerle anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı göz önünde bulunduracaklardır.
  • Bu madde hükümleri, tanıklık yapmaları halinde, mağdurlara da uygulanacaktır.

Madde 25
Mağdurlara Yardım ve Koruma Sağlanması
 
1. Her Taraf Devlet, özellikle öç alma veya sindirme tehdidi olması halinde, bu Sözleşmede belirtilen suçların mağdurlarına yardım sağlamak ve onları korumak için imkanları dahilindeki gerekli önlemleri alacaktır.

  1. Her Taraf Devlet, bu Sözleşmede belirtilen suçların mağdurlarının zararlarının tazmini veya diğer şekillerde telafisi için uygun usulleri tesis edecektir.
  • Her Taraf Devlet, kendi iç hukukuna bağlı kalmak kaydıyla, savunma hakkına zarar vermeksizin ceza yargılamasının uygun aşamalarında faillere karşı mağdurların görüş ve endişelerinin ifade edilmesine ve göz önünde bulundurulmasına olanak sağlayacaktır.

Madde 26
Yasa Uygulayıcı Makamlarla İşbirliğini İlerletmek İçin Alınan Önlemler
 
1. Her Taraf Devlet, örgütlü suç gruplarında yer alan veya daha önce yer almış kişileri aşağıdaki şekilde davranmaya teşvik etmek için gerekli önlemleri alacaktır:

(a) Yetkili makamlara soruşturmada ve delil toplamada yararlı olabilecek, aşağıdaki ve benzer hususlarda bilgi sağlamak:

(i) Örgütlü suç gruplarının kimliği, mahiyeti, oluşumu, yapısı, yeri veya faaliyetleri;

(ii) Uluslararası bağlantılar dahil, diğer örgütlü suç gruplarıyla bağlantılar;

(iii) Örgütlü suç gruplarının işlemiş olduğu veya işleyebilecekleri suçlar.

(b) Yetkili mercilere, örgütlü suç gruplarını kaynaklarından veya suç gelirlerinden yoksun bırakmaya yarayabilecek gerçek, somut yardım sağlamak.

  1. Her Taraf Devlet, uygun durumlarda, bu Sözleşmede belirtilen bir suçun soruşturulması veya kovuşturulmasında önemli işbirliği sağlayan bir sanığın cezasının hafifletilmesine olanak sağlamayı değerlendirecektir.
  • Her Taraf Devlet, kendi iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, bu Sözleşmede belirtilen bir suçun soruşturulması veya kovuşturulmasında önemli işbirliği sağlayan bir kişinin kovuşturmadan muaf tutulmasına olanak sağlamayı değerlendirecektir.
  • Bu tür kişilerin korunması bu Sözleşmenin 24. maddesinde öngörüldüğü şekilde sağlanacaktır.
  • Bu maddenin 1. fıkrasında sözedilen bir Taraf Devlette bulunan bir kişinin başka bir Taraf Devletin yetkili mercileriyle önemli ölçüde işbirliğinde bulunabileceği hallerde, ilgili Taraf Devletler, kendi iç hukuklarına uygun olarak, bu işbirliğinden yararlanacak olan Taraf Devletin, bu maddenin 2. ve 3. fıkralarında öngörülen hususları sağlamasına ilişkin anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı düşünebilirler.

 
Madde 27
Yasa Uygulamada İşbirliği
 
1. Taraf Devletler, bu Sözleşmede belirtilen suçlarla mücadelede yasaların uygulanmasının sağlanmasına yönelik eylemlerinetkinliğini arttırmak için, ilgili iç yasal ve idari sistemleriyle uyum içinde, birbirleriyle yakın işbirliğinde bulunacaklardır. Her Taraf Devlet özellikle aşağıdaki hususlarda etkin önlemler alacaktır:

(a) İlgili Taraf Devletlerin yetkili makamları, kurumları ve kuruluşları arasında, gerektiğindebaşka suç faaliyetleri ile bağlantılar dahil, bu Sözleşmede belirtilen suçların bütün yönlerine ilişkingüvenli ve hızlı bilgi alışverişini kolaylaştırmaya yönelik uygun görülebilecek iletişim kanalları kurmak ve bunları geliştirmek;

(b) Bu Sözleşmede belirtilen suçlara ilişkin araştırmaların yapılmasında diğer Taraf Devletlerle aşağıdaki konularda işbirliğinde bulunmak;

(i) Bu tür suçlara karıştığından şüphe edilen kişilerin kimlikleri, bulundukları yer ve faaliyetleri veya diğer ilgili kişilerin yerleri;

(ii) Bu tür suçlardan elde edilen suç geliri veya malvarlığının hareketleri;

(iii) Bu tür suçların işlenmesinde kullanılmış veya kullanmaya yönelik malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin hareketleri;

(c) Uygun durumlarda, analiz veya soruşturma amaçlarıyla gereken maddelerden yeterli adet veya miktarlarda sağlamak;

(d) İlgili Taraf Devletler arasında personel ve diğer uzmanların değişimini arttırmak ve ikili anlaşmalara veya düzenlemelere bağlı kalmak kaydıyla, irtibat görevlilerinin gönderilmesi dahil, yetkili makamlar, kurum ve kuruluşlar arasında eşgüdümün etkinliğini sağlamak;

(e) Diğer Taraf Devletlerle, uygulanabildiği hallerde, örgütlü suç grupları tarafından kullanılan güzergahlar ve yöntemler veya sahte kimlik kullanımı, tahrif edilmiş veya sahte belgeler veya faaliyetlerini gizlemek için kullanılan diğer araçlar dahil, kullanılan özel yol ve yöntemlerle ilgili bilgi değişiminde bulunmak.

(f) Bu Sözleşmede belirtilen suçların erken teşhis edilmesi amacıyla bilgi değişiminde bulunmak ve alınan idari önlemlerin ve alınan diğer uygun önlemlerin eşgüdümünü sağlamak.

  1. Bu Sözleşmeye işlerlik kazandırmak amacıyla, Taraf Devletler, yasa uygulayıcı kuruluşlar arasında doğrudan işbirliği konusunda ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapmayı ve bu tür anlaşmaların veya düzenlemelerin mevcut olduğu durumlarda, bunları değiştirmeyi düşüneceklerdir. İlgili Taraf Devletler, aralarında bu tür anlaşmaların veya düzenlemelerin mevcut olmaması halinde, bu Sözleşmede belirtilen suçlarda bu Sözleşmeyi karşılıklı işbirliği için yasal dayanak olarak kabul edebilirler. Taraf Devletler, gereğine göre, yasa uygulayıcı kuruluşları arasında işbirliğini arttırmak için, uluslararası ve bölgesel kuruluşlar dahil, anlaşmalardan veya düzenlemelerden tam anlamıyla yararlanılmasını temin edeceklerdir.
  • Taraf Devletler modern teknolojinin kullanılması yoluyla işlenmiş sınıraşan örgütlü suçlarla mücadele etmek amacıyla, olanakları dahilinde işbirliğinde bulunmak için çaba göstereceklerdir.

Madde 28
Örgütlü Suçun Mahiyetine İlişkin Bilgilerin Toplanması, Değişimi ve Analizi
 
1. Her Taraf Devlet, kendi ülkesindeki örgütlü suçlara karışan profesyonel grupların ve kullanılan teknolojilerin yanı sıra, örgütlü suç eğilimlerinin, örgütlü suç eylemlerinin meydana geldiği koşulların, bilimsel ve akademik topluluklarla danışılarak analizini değerlendirecektir.

  1. Taraf Devletler, örgütlü suç faaliyetlerine ilişkin analitik uzmanlığı uluslararası ve bölgesel teşkilatlar aracılığıylageliştirmeyi ve birbirleriyle paylaşmayı düşüneceklerdir. Bu amaçla, ortak tanımlamalar, standartlar ve metodolojiler geliştirilmeli ve gerektiği gibi uygulanmalıdır.
  • Her Taraf Devlet, örgütlü suçla mücadelede uyguladığı politikaları ve aldığı önlemleri izlemeyi ve bunların etkinlik ve verimliliğini değerlendirmeyi göz önünde bulunduracaktır.

 
Madde 29
Eğitim ve Teknik Yardım

  1. Her Taraf Devlet, gerekli olduğu ölçüde, savcılar, sorgu hakimleri ve gümrük personeli ve bu Sözleşmede belirtilen suçların önlenmesinden, ortaya çıkarılmasından, kontrolünden sorumlu diğer personel dahil, yasa uygulayıcı personeli için özel eğitim programları başlatacak, yürütecek ve geliştirecektir. Bu tür programlar personelin başka ülkede veya kuruluşta görevlendirilmesini ve personel değişimlerini kapsayabilir. Bu tür programlar, iç hukuka uygun olduğu ölçüde ve özellikle aşağıdakileri içerecektir:

(a) Bu Sözleşmede belirtilen suçların önlenmesinde, ortaya çıkarılmasında ve kontrolünde kullanılan yöntemler;

(b) Transit Devletlerdekiler dahil, bu Sözleşmede belirtilen suçlara karıştıklarından şüphe edilen kişiler tarafından kullanılan güzergahlar ve yöntemler ve bunlara karşı uygun önlemler;

(c) Kaçak eşya dolaşımının izlenmesi;

(d) Suç geliri, malvarlığı, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin hareketi ve kara para aklamada ve diğer mali suçlarda kullanılan yöntemlerin yanı sıra, bu tür gelirin, malvarlığının, malzeme, teçhizat veya diğer araç-gereçlerin nakli, saklanması veya görünümünün değiştirilmesi için kullanılan yöntemlerin ortaya çıkarılması ve izlenmesi;

(e) Delil Toplanması;

(f) Serbest ticaret bölgelerindeki ve serbest limanlardaki kontrol teknikleri;

(g) Elektronik izleme, kontrollü teslimat ve gizli operasyonlar dahil, kanun uygulamada gerekli modern kanun uygulama teçhizat ve teknikleri;

(h) Bilgisayarların, telekomünikasyon ağlarının veya modern teknolojinin diğer biçimlerinin kullanılması vasıtasıyla işlenen sınıraşan örgütlü suçla mücadelede kullanılan yöntemler; ve

(i) Mağdurları ve tanıkları korumada kullanılan yöntemler.

  1. Taraf Devletler, bu maddenin 1. fıkrasında sözedilen alanlardaki uzmanlığı paylaşmaya yönelik araştırma ve eğitim programlarının planlanmasında ve uygulanmasında birbirlerine yardım edecekler ve bu amaçla, uygun hallerde, işbirliğini ilerletmek ve transit devletlerin özel problemleri ve ihtiyaçları dahil, ortak sorunlar hakkındaki fikir alışverişini teşvik etmek için bölgesel ve uluslararası konferanslar ve seminerlerden yararlanacaklardır.
  • Taraf Devletler, iadeyi ve karşılıklı adli yardımı kolaylaştıracak eğitim ve teknik yardımları teşvik edeceklerdir. Bu tür eğitimler ve teknik yardımlar dil eğitimini, merkezi makamlarda veya konuyla ilgili diğer kuruluşlardaki personelin başka ülkede veya kurumda görevlendirilmesini veya değişimlerini kapsayabilir.
  • İkili ve çok taraflı anlaşmaların veya düzenlemelerin bulunması halinde, Taraf Devletler, gerekli olan ölçüde, uluslararası ve bölgesel kuruluşlar içinde ve diğer ikili ve çok taraflı anlaşma veya düzenlemeler dahilinde, uygulama ve eğitim faaliyetlerini en üst seviyeye çıkarma çabalarını arttıracaklardır.

Madde 30
Diğer Önlemler: Sözleşmenin Ekonomik Kalkınma ve Teknik Yardım Yoluyla Uygulanması
 
 
1. Taraf Devletler, örgütlü suçun toplumun geneli üzerindeki ve özellikle sürdürülebilir kalkınma üzerindeki olumsuz etkilerini göz önünde tutarak, bu Sözleşmenin en uygun biçimde uygulanmasına olanak tanıyan önlemleri uluslararası işbirliği yoluyla, mümkün olan en geniş biçimde alacaklardır.

  1. Taraf Devletler, mümkün olduğu ölçüde uluslararası ve bölgesel kuruluşlarla ve birbirleriyle işbirliği içinde, aşağıdaki hususlar için somut çaba göstereceklerdir:

(a) Kalkınmakta olan ülkelerin sınıraşan örgütlü suçları önleme ve bu suçlarla mücadele yeteneğini arttırmak amacıyla, bu ülkelerle çeşitli seviyelerde işbirliğini arttırmak;

(b) Kalkınmakta olan ülkelerin sınıraşan örgütlü suçlarla etkin bir biçimde mücadele etmek için gösterdikleri çabaları desteklemek ve bu Sözleşmeyi başarılı bir biçimde uygulamalarına yardım etmek için, maddi ve ayni yardımı arttırmak;

(c) Kalkınmakta olan ülkelere ve ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelere, bu Sözleşmenin uygulanmasındaki ihtiyaçlarının karşılanmasında teknik yardım sağlamak. Taraf Devletler, bu amaçla, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın mali yardım düzenlemeleri çerçevesinde, özellikle bu amaç için belirlenmiş bir hesaba, yeterli ve düzenli olarak gönüllü katkılarda bulunmak için çaba göstereceklerdir. Taraf Devletler, ayrıca, kendi iç hukuklarına ve bu Sözleşmenin hükümlerine uygun olarak, bu Sözleşme hükümleri uyarınca müsadere edilmiş suç gelirinin veya malvarlığının bu paraya tekabül eden değerinin bir yüzdesini, yukarıda sözedilen hesaba bağışlamayı özellikle değerlendirebileceklerdir;

(d) Diğer Taraf Devletleri ve mali kuruluşları, gerektiğinde, bu maddede öngörülen çabalara katılmaya, özellikle kalkınmakta olan ülkelerin bu Sözleşmenin amaçlarına ulaşmalarına yardım edebilmek için, onlara daha fazla eğitim programları ve modern teçhizat sağlamaya teşvik ve ikna etmek.

  1. Bu önlemler, mümkün olduğu ölçüde, mevcut dış yardım taahhütlerine veya ikili, bölgesel veya uluslararası düzeydeki diğer mali işbirliği düzenlemelerine halel getirmeden alınacaktır.
  • Taraf Devletler, bu Sözleşme’de öngörülen uluslararası işbirliği ve sınıraşan örgütlü suçların önlenmesi, ortaya çıkarılması ve kontrolü için gerekli olan mali düzenlemelerin etkin olması düşüncesiyle, maddi ve lojistik yardım konusunda ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya düzenlemeler yapabilirler.

Madde 31
Önleme

  1. Taraf Devletler, sınıraşan örgütlü suçların önlenmesini amaçlayan ulusal projeleri geliştirmek, değerlendirmek, örnek uygulamaları ve politikaları oluşturmak ve ilerletmek için çaba gösterirler.
  • Taraf Devletler, iç hukuklarının temel ilkelerine uygun olarak, örgütlü suç gruplarının suç gelirleriyle yasal piyasalarda yeralmalarına yol açacak mevcut veya gelecekteki olasılıkları, uygun olan yasal, idari veya diğer önlemlerle azaltmaya çaba gösterirler. Bu önlemler aşağıdaki hususlar üzerinde odaklanmalıdır:

(a) Kanun uygulayıcı makamlar veya savcılar ile sanayi dahil, özel kuruluşlar arasında işbirliğinin güçlendirilmesi;

(b) İlgili meslek dalları, özellikle avukatlar, noterler, mali danışmanlar ve muhasebeciler için davranış kurallarını içeren yasalar gibi ilgili toplumsal ve özel kuruluşlarda dürüstlüğü korumak için öngörülmüş standartların ve usullerin gelişiminin teşvik edilmesi;

(c) Kamu mercileri tarafından açılan ihalelerin ve ticari faaliyet için sağlanan mali teşviklerin ve verilen ruhsatların, örgütlü suç grupları tarafından kötüye kullanılmalarının önlenmesi;

(d) Tüzel kişilerin örgütlü suç grupları tarafından kötüye kullanılmalarının önlenmesi; Bu önlemler aşağıdakileri kapsayabilir:

(i) Tüzel kişilerin kurulmasında, yönetiminde ve finansmanında yeralan tüzel veya gerçek kişiler hakkında kamu kayıtlarının tutulması;

(ii) Bu Sözleşme kapsamında bulunan suçlardan mahkum olmuş kişilerin, kendi hukukuna tabi olan tüzel kişilerin yöneticisi olarak faaliyette bulunmalarını mahkeme kararı veya herhangi bir uygun usulle makul bir süre için engelleme imkanının sağlanması;

(iii) Tüzel kişilerin yöneticisi olarak faaliyetten menedilmiş kişiler için ulusal düzeyde kayıt sistemi kurulması; ve

(iv) Bu fıkranın, (d), (i) ve (iii) bentlerinde belirtilen kayıtlarda yeralan bilgilerin diğer Taraf Devletlerin yetkili makamlarıyla değişimi;

  1. Taraf Devletler, bu Sözleşmede belirtilen suçlardan mahkum olmuş kişilerin topluma yeniden kazandırılmalarına yardımcı olmak için çaba göstereceklerdir.
  • Taraf Devletler, örgütlü suç grupları tarafından kötüye kullanıma açık olup olmadıklarını tespit etmek amacıyla, mevcut mevzuatı ve idari uygulamaları belirli aralıklarla değerlendirmek için çaba göstereceklerdir.
  • Taraf Devletler, sınıraşan örgütlü suçların varlığı, nedenleri, ağırlığı ve yarattığı tehdit konusunda toplumu bilgilendirmek için çaba göstereceklerdir. Bu bilgiler, uygun hallerde, kitle iletişim aracılığıyla yayılacak ve toplumun, bu tür suçları önlemeye ve bu tür suçlarla mücadeleye katılımını teşvik etmek için alınan önlemleri içerecektir.
  • Her Taraf Devlet, sınıraşan örgütlü suçları önlemek için alınan önlemlerin geliştirilmesinde diğer Taraf Devletlere yardım edebilecek makamının veya makamlarının isim ve adresini Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildirecektir.
  • Taraf Devletler, bu maddede sözedilen önlemlerin teşvikinde ve geliştirilmesinde birbirleriyle ve ilgili uluslararası ve bölgesel kuruluşlarla gerektiğinde ortak çalışma yapacaklardır. Buna, sınıraşan örgütlü suçların önlenmesini amaçlayan, toplumun marjinal kesimlerinde sınıraşan örgütlü suç faaliyetlerine karşı zafiyet yaratan koşulların iyileştirilmesi gibi uluslararası projelere katılım da dahildir.

 
Madde 32
Taraflar Konferansı

  1. Taraf Devletlerin örgütlü suçla mücadeledeki kapasitelerini arttırmak ve bu Sözleşmenin uygulanmasını teşvik etmek ve gözden geçirmek için, Taraflar Konferansı kurulur.
  • Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Taraflar Konferansı’nı, bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesini takiben en geç bir yıl içinde toplayacaktır. Taraflar Konferansı, (bu faaliyetlerin yürütülmesinden doğan harcamaların ödenmesine ilişkin kurallar dahil) usul kurallarını ve bu maddenin 3. ve 4. fıkralarında öngörülen faaliyetlerin yürütülmesine ilişkin kuralları belirleyecektir.
  • Taraflar Konferansı, aşağıdaki hususlar da dahil olmak üzere, bu maddenin 1. fıkrasında bahsedilen amaçlara ulaşmak için gerekli düzenlemeler üzerinde anlaşmaya varacaktır:

(a) Bu Sözleşme’nin 29, 30 ve 31. maddelerine göre Taraf Devletlerce yürütülen faaliyetlere, gönüllü katkıların toplanmasını teşvik etmek dahil, kolaylık sağlamak;

(b) Taraf Devletler arasında, sınıraşan örgütlü suçların işleniş şekilleri ve eğilimleri hakkında ve bu suçlarla mücadeledeki başarılı uygulamalar konusunda bilgi değişimini kolaylaştırmak;

(c) İlgili uluslararası ve bölgesel kuruluşlarla ve sivil toplum örgütleriyle işbirliğinde bulunmak;

(d) Bu Sözleşmenin uygulamasının belirli aralıklarla gözden geçirilmesi;

(e) Bu Sözleşmenin ve uygulamasının geliştirilmesi için tavsiyelerde bulunmak.

  1. Bu maddenin 3 (d) ve (e) bentlerinin amaçları bakımından, Taraflar Konferansı, bu Sözleşmenin uygulanmasında alınan önlemlere ve uygulamada karşılaşılan güçlüklere ilişkin bilgi birikimini, Taraflarca temin edilen bilgiler ve Taraflar Konferansı’nca tesis edilmiş olabilecek tamamlayıcı gözden geçirme mekanizmaları vasıtasıyla elde edecektir.
  • Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeyi uygulamak için alınan yasal ve idari önlemlerin yanısıra, programları, planları ve uygulamaları hakkındaki bilgileri Taraflar Konferansı’na, Taraflar Konferansı’nca istendiği şekilde temin edecektir.

Madde 33
Sekretarya

  1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Taraflar Konferansı’na gereken sekretarya hizmetlerini sağlayacaktır.
  • Sekretarya:

(a) Taraflar Konferansı’na, bu Sözleşmenin 32. maddesinde belirtilen faaliyetleri yürütmesinde yardımcı olacak ve Taraflar Konferansı’nın oturumları için düzenlemeleri ve gerekli hizmetleri sağlayacaktır;

(b) Talep üzerine, Taraf Devletlere, bu Sözleşmenin 32. maddesinin 5. fıkrasında öngörüldüğü gibi, Taraflar Konferansına bilgi temin edilmesinde yardım edecek ve;

(c) İlgili uluslararası ve bölgesel kuruluşların sekretaryalarıyla gerekli eşgüdümü sağlayacaktır.

 
Madde 34
Sözleşmenin Uygulanması

  1. Her Taraf Devlet, kendi iç hukukunun temel ilkelerine uygun olarak, bu Sözleşmedeki yükümlülüklerinin yerine getirilmesini sağlamak için yasal ve idari önlemler dahil gereken önlemleri alacaktır.
  • Bu Sözleşme’nin 5. maddesinin örgütlü bir suç grubunun varlığını gerekli saydığı haller hariç, bu Sözleşme’nin 5, 6, 8 ve 23. maddelerinde belirtilen suçlar, bu Sözleşme’nin 3. maddesinin 1. fıkrasında yeraldığı şekliyle örgütlü bir suç grubunun karışmasından veya suçun sınıraşan niteliğinden bağımsız olarak, her Taraf Devletin iç hukukunda suç haline getirilecektir.
  • Her Taraf Devlet, sınıraşan örgütlü suçları önlemek ve onlarla mücadele etmek için bu Sözleşmeyle sağlananlardan daha sıkı ve ağır önlemleri alabilir.

Madde 35
Uyuşmazlıkların Çözümü
 
1. Taraf Devletler, bu Sözleşmenin yorumlanmasına veya uygulanmasına ilişkin uyuşmazlıkları müzakere yoluyla çözmek için çaba göstereceklerdir.

  1. Makul bir zaman içersinde müzakere yoluyla çözülemeyen iki veya daha fazla Taraf Devlet arasında bu Sözleşmenin yorumlanmasına veya uygulanmasına ilişkin herhangi bir uyuşmazlık, bu Taraf Devletlerden birinin talebi üzerine, tahkime götürülecektir. Eğer tahkim talebinin yapıldığı tarihten itibaren 6 ay içersinde, Taraf Devletler, tahkime dair düzenlemelerde anlaşamazlarsa, bu Taraf Devletlerden herhangi biri uyuşmazlığı, Divan’ın Statüsü’ne uygun bir taleple, Uluslararası Adalet Divanı’na götürebilir.
  • Her Taraf Devlet, bu Sözleşmeye ilişkin imzalama, onaylama, kabul veya uygun bulma veya katılım sırasında, kendisini bu maddenin 2. fıkrasıyla bağlı saymadığını beyan edebilir. Diğer Taraf Devletler, böyle bir çekince koyan herhangi bir Taraf Devlete karşı bu maddenin 2. fıkrasıyla bağlı olmayacaklardır.
  • Bu maddenin 3. fıkrası uyarınca çekince koymuş herhangi bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildirmek suretiyle, bu çekinceyi her zaman kaldırabilir.

 
Madde 36
İmza, Onay, Kabul, Uygun bulma ve Katılım
 
1. Bu Sözleşme, 12-15 Aralık 2000 tarihleri arasında İtalya’nın Palermo kentinde ve ondan sonra da 12 Aralık 2002 tarihine kadar New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde bütün devletlerin imzasına açık kalacaktır.

  1. Bu Sözleşme, bu maddenin 1. fıkrası uyarınca, üyelerinden en az bir devletin bu Sözleşmeyi imzalaması halinde, bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatlarının imzasına da açık olacaktır.
  • Bu Sözleşme, onaylamaya, kabule veya uygun bulmaya tabidir. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir. Bir bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatı, üye devletlerinden en az biri aynı işlemi yaptığı takdirde, onaylama, kabul veya uygun bulma belgesini tevdi edebilir. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinde bu tür bir teşkilat, bu Sözleşmeyle düzenlenen konulara ilişkin yetkilerinin sınırını beyan edecektir. Bu tür bir teşkilat yetkilerinin kapsamına ilişkin herhangi bir değişikliği de saklayıcıya bildirecektir.
  • Bu Sözleşme herhangi bir devletin veya üyesi devletlerden en az birinin bu Sözleşmeye taraf olduğu herhangi bir bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatının katılımına açıktır. Katılım belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir. Katılımı sırasında, bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatı bu sözleşmeyle düzenlenen konulara ilişkin yetkilerinin sınırını beyan edecektir. Bu tür bir teşkilat yetkilerinin kapsamına ilişkin herhangi bir değişikliği de saklayıcıya bildirecektir.

Madde 37
Protokollerle İlişki
 
1. Bu Sözleşmeye bir veya daha fazla protokol eklenebilir.

  1. Bir protokole taraf olabilmek için, bir devletin veya bölgesel bir ekonomik bütünleşme örgütünün bu Sözleşmeye de taraf olması gerekir.
  • Bu Sözleşmeye Taraf bir Devlet bir Protokol’e hükümleri uyarınca ayrıca taraf olmadıkça onunla bağlı olmaz.
  • Bu Sözleşmeye ek herhangi bir protokol, protokolün amacı dikkate alınarak, bu Sözleşmeyle birlikte yorumlanacaktır.

Madde 38
Yürürlüğe Giriş
 
1. Bu Sözleşme, kırkıncı onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgesinin tevdi edildiği tarihten sonraki doksanıncı günde yürürlüğe girecektir. Bu fıkranın amaçları bakımından, bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatı tarafından tevdi edilmiş herhangi bir belge, bu tür teşkilatlara üye devletler tarafından tevdi edilenlere ilave olarak sayılmayacaktır.

  1. Bu Sözleşme’ye ilişkin kırkıncı onaylama, kabul, uygun bulma veya katılım belgelerinin tevdiinden sonra, Sözleşme’yi onaylayan, kabul eden, uygun bulan ve Sözleşme’ye katılan her Taraf Devlet ve bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatı bakımından, bu Sözleşme ilgili belgenin tevdiini izleyen 30. gün yürürlüğe girecektir.

Madde 39
Değişiklikler
 
1. Bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini takip eden beşinci yılın dolmasından itibaren, bir Taraf Devlet, değişiklik önerisinde bulunabilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yazılı olarak sunabilir, Genel Sekreter bunun üzerine, değişiklik önerisini Taraf Devletlere ve Taraflar Konferansı’na, önerilerin görüşülmesi ve karara bağlanması amacıyla iletecektir. Taraflar Konferansı herbir değişiklik üzerinde görüşbirliğine varabilmek için her türlü çabayı gösterecektir. Eğer, görüşbirliğine yönelik bütün çabalar tükenmiş ve anlaşmaya varılamamışsa, değişikliğin benimsenmesi için son çare olarak, Taraflar Konferansı toplantısında hazır bulunan ve oy kullanan Taraf Devletlerin üçte iki oy çokluğu aranacaktır.

  1. Bölgesel ekonomik bütünleşme teşkilatları , kendi yetkileri dahilindeki konularda, bu maddedeki oy haklarını, bu Sözleşmeye taraf olan kendi üyesi devletlerin sayısına eşit sayıda oyla kullanacaklardır. Bu tür bir teşkilata üye devletler kendi oy haklarını kullandıkları takdirde teşkilat oy kullanamayacak; teşkilatın oy hakkını kullanması halinde üye devletler ayrıca oy haklarını kullanamayacaklardır.
  • Bu maddenin 1. fıkrası uyarınca benimsenen bir değişiklik, Taraf Devletlerce, onaya, kabule veya uygun bulmaya tabidir.
  • Taraf bir Devlet açısından, bu maddenin 1. fıkrası uyarınca benimsenen bir değişiklik, bu tür bir değişikliğe ilişkin onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edildiği tarihten itibaren doksan gün sonra yürürlüğe girecektir.
  • Yürürlüğe giren bir değişiklik bu değişiklikle bağlı olduğunu açıkça bildiren Taraf Devletler açısından bağlayıcı olacaktır. Diğer Taraf Devletler ise bu Sözleşmenin hükümleriyle ve daha önce onaylamış, kabul etmiş veya uygun bulmuş oldukları herhangi bir değişiklik ile bağlı kalmaya devam edeceklerdir.

Madde 40
Çekilme
 
1. Taraf bir Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yapacağı yazılı bir bildirimle bu Sözleşme’den çekilebilir. Çekilme, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasından bir yıl sonra geçerli olacaktır.

  1. Bölgesel bir ekonomik bütünleşme teşkilatının bu Sözleşmeye taraf olma durumu, teşkilatın üyesi bütün devletlerin Sözleşmeden çekilmeleri halinde sona erecektir.
  • Bu maddenin 1. fıkrası uyarınca bu Sözleşmeden çekilme, bu Sözleşmeye ekli bütün protokollerden de çekilme sonucunu doğuracaktır.

Madde 41
Saklayıcı ve Kullanılacak Diller
 
1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmenin saklayıcısı tayin edilmiştir.

  1. Bu Sözleşmenin, Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinlerinin eşit derecede geçerli olduğu özgün metni Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nce saklanır.

Palermo Konvansiyonu, resmi olarak “Uluslararası Organize Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Konvansiyonu” olarak bilinir ve 12 Aralık 2000 tarihinde Palermo, İtalya’da kabul edilmiştir. Bu konvansiyon, organize suçlarla mücadele etmek için uluslararası işbirliğini güçlendirmeyi ve ülkeler arasında etkili bir koordinasyon sağlamayı amaçlar.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı

1

Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı, Anayasa Mahkemesi tarafından 16 Temmuz 1991 günü açıklanmış ve Resmi Gazetenin 28 Ocak 1992 günlü sayısında yayınlanmıştır.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi, adının, Tüzük ve Programının Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olması gerekçesiyle ve  2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmış, Parti’nin bütün malları 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmiştir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
 Esas Sayısı:1990/1 (Siyasi Parti Kapatma)
Karar Sayısı:1991/1
Karar Günü:16.7.1991
R.G. Tarih-Sayı:28.01.1992-21125

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Türkiye Birleşik Komünist Partisi

DAVANIN KONUSU : Davalı Parti’nin, Anayasa’nın 6, 10, 14 ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesine aykırı olarak sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmayı, Anayasa’nın 2, 3, 14 ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Yasa’nın 78. ve 81. maddelerine aykırı olarak Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı, aynı Yasa’nın 96. maddesine aykırı olarak kullanılmasına yasal olanak bulunmayan bir adla kurulduğu ve kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia ettiği ileri sürülerek, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmiştir.

I- İDDİANAME :

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 14.6.1990 günlü, SP.30Hz.1990/34 sayılı iddianamesi aynen şöyledir :

“Giriş :

4 Haziran 1990 tarihinde İçişleri Bakanlığına kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adıyla bir siyasi parti kurularak tüzel kişilik kazanmış ve kuruluş bildiri ve belgelerinin birer örneği 2820 sayılı Kanunun 8 inci maddesi uyarınca Cumhuriyet Başsavcılığımıza tevdi olunmuştur.

Siyasi Partiler Kanununun 9 uncu maddesi, kurulan partilerin tüzük ve programlarının Anayasa ve Kanun hükümlerine uygunluğunun öncelikle ve ivedilikle incelenmesini öngörmüştür.

İncelemenin kaynak ve içeriğini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 68 inci maddesi oluşturmakta, madde gerekçesinde “siyasi partilerin kuruluşunda, tüzük ve programlarında uyacakları esasları Anayasa’da belirtmek uygun görülmüştür. Kuruluşta siyasi partilerin tüzük ve programlarının uyacağı esaslar 68 (77) maddesinin 4 üncü kısmında gösterilmiştir.” denilmekte ve sözkonusu fıkra “siyasi partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.” hükmünü taşımaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bu uygunluğun kuruluşta aranacağını vurgulayarak 69 uncu maddesinde bu yöndeki incelemenin öncelikle ve ivedilikle Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılmasını, tüzük ve programlarda Anayasa ve Kanun hükümlerine aykırılığın tespiti halinde gereğini emretmektedir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 9 uncu maddesinin dayanağı olan bu kurallar ışığında Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin tüzük ve programının kanunun 4 üncü kısmında yer alan hükümleri açısından yapılan incelemesinde;

Kanunla İlgili Yasal Düzenlemeler

1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı hükümleri,

2- 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu hükümleri,

Anayasa’nın; 2 nci maddesinde:

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

3 üncü maddesinde:

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.”

5 inci maddesinde:

“Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini ….. korumak …”

6 ncı maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Türk Milleti egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…..”

10 uncu maddesinde:

“Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz…”

11 inci maddesinde:

“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”

12 nci maddesinde:

“Herkes, kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”

14 üncü maddesinde:

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini ve; sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz ….

Anayasanın hiçbir hükmü Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

66 ncı maddesinde:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”

68 inci maddesinde:

“… siyasi partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz.”

4 üncü maddesinde:

“Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

biçiminde emredici kurallar kabul edilmiş ve bu ilkeler doğrultusunda 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78/a, b, c, 81/a, b ve 96/2-3 üncü maddeleride aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir.

Siyasi Partiler Kanununun:

78 inci maddesinde:

“Siyasi Partiler;

a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklinin; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde belirtilen esaslarını Anayasanın üçüncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek; Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esasına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.

c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar …”

81 inci maddesinde:

“Siyasi Partiler:

a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.

b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar…”

96 ncı maddesinde:

“Kurulacak siyasi partiler, kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.

Komünist, anarşist, faşist, teokratik, nasyonal sosyalist, din, dil, ırk, mezhep ve bölge adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla da siyasi partiler kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.”

TÜRKİYE BİRLEŞİK KOMÜNİST PARTİSİ TÜZÜK VE PROGRAMI

Parti tüzüğünün 2 nci maddesinde:

“Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Türkiye işçi sınıfının, aydınlarının, Türk ve kürt bütün çalışanların partisi, Türkiyeli komünistlerin gönüllü birliğidir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi işçi sınıfının devrimci partisi, barışın ve demokratizmin partisi, yurtseverlik ve enternasyonalizmin partisi, aklın, hümanizmin ve sosyalizmin partisidir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi yaratıcı, marksist teori temelinde politikasını çizer, bunu Türkiye veya dünya kültürünün çağdaş düşünce ve bilimin demokratik, insancıl değerleriyle zenginleştirerek sürekli geliştirmeyi görev bilir. Partinin düşünce ve çalışma aracı yaratıcı marksizm, diyalektik yöntemdir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisinin amacı demokrasiyi kazanma, geliştirme, ulusal baskı ve eşitsizliğe son verme ve demokrasinin güçlendirilmesi yoluyla kapitalizmi aşarak sosyal adaletin ve sosyal barışın sağlanması, sosyalizmin kurulmasıdır. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, barışı ve demokrasiyi sürekli güçlendirme yoluyla çoğunluğa dayalı devrimci bir süreçle köklü dönüşümleri gerçekleştirerek barışçıl yoldan sosyalizme geçmeyi öngörür. Sosyalizmde başarı ve demokrasiyi güçlendirerek değişecektir…”

Parti programının:
Giriş Bölümünde;

“Türkiye Birleşik Komünist Partisi Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP)’nin birleşmesiyle oluşan işçi sınıfının, öteki kent ve köy emekçilerinin, aydınlarının, gençlerin ve kadınların Türk ve Kürt marksistlerinin sınıf esasına dayalı marksist partisidir. TİP ve TKP’nin birliği; özgün koşullar nedeniyle doğan politik boşlukların yeni örgütlenmelere yol açmasıyla oluşan ayrılığa son vermesi, komünist hareketin birliği ve marksizmin yenilenme süreci açısından tarihsel önemde bir olaydır.

TBKP hızla değişen dünyamızda tarihsel görevini marksizmin rolünün azaldığı değil, tersine artması gerektiği temel görüşüne dayandırır ve bu görevin yerine getirilmesini, çağın yeni düşünceleri ışığında marksist teori ve pratiğin katılımcı demokrasizm ve hümanizm ruhunda yenilenebilmesine ve sosyal politik, kültürel ve ekonomik gelişme süreçlerine aktif müdahale politikalarına bağlı görür.

TBKP, komünist ve marksist hareketin işçi sınıfı mücadelelerinin dünya ölçüsündeki kazanımlarına, devrimci teori ve pratiğine yaslanır, bu tarihten beslenir, TBKP, aynı zamanda insanlığın özgürlükçü, aydınlanmacı mirasını kendi mirası ve zenginliği sayar ve toplumsal gelişme ve genel insanlık çıkarlarıyla emekçilerin çıkarlarını uyum içinde savunur.

TBKP, komünist ve marksist hareketin ilk kurucusu Mustafa Suphi’den bu yana bu hareketin üye ve yöneticilerine, bütün farklı örgütlenmelerine, partilerine, bir bütün olarak sahip çıkan, bu mirasın eleştirel değerlendirilmesiyle onun zengin deneyiminden yararlanan bir partidir….

TBKP, ülkemiz marksistlerinin geniş birliğini amaçlıyor ve sosyalistlerin birlik partisinin oluşmasına yapıcı katkılarda bulunuyor ve bulunacak. Öteki marksistlerle birlikte ülkemiz marksist hareketin devamcısı, geniş güçleri birleştiren işçi ve öteki emekçilerin, aydınların politik rolünün artmasına yardım eden çağdaş bir marksist parti oluşturmak, TBKP’nin vazgeçilmez amacıdır.

TBKP, 1987 sonbaharında bu temel görevini gecikmeden yerine getirmek amacıyla “birlik-yasallık-yenilenme” belgesiyle yasal kurulma talebini açıkladı ve yurt dışından ülkeye dönüş hareketini başlattı. TBKP’nin bu talebi geçen süre içinde toplum çapında genel onay kazandı….

TBKP, toplumda kazandığı haklılıkla ve tüm olanaklarıyla demokratikleşme katkısını yapacak ve tüm olumlu değerlerini marksistlerin birlik partisine taşıyarak tarihsel misyonunu yerine getirmiş olacaktır…

4 ve 5 inci sahifelerinde “kürt sorununun adil, demokratik barışçı çözümü için” başlıklı bölümde:

“Ulusal kurtuluş savaşı birlikte yürütüldüğü halde Kürtlerin ulusal varlığı ve meşru hakları Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana inkar edilmiştir. Gelişen Kürt ulusal bilincine, egemen güçler yasaklarla, baskı ve terörle yanıt vermişlerdir. Irkçı, şoven, militarist politikalar, kürt sorununu keskinleştirmektedir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde büyük bir engel oluşturmakta ve uluslararası emperyalist ve militarist odakların, ortadoğudaki gerginlikleri artırma, halkları birbirine düşman etme, Türkiye’yi askeri maceralara sürükleme planlarına hizmet etmektedir.

Kürt sorunu, Kürt halkının varlığının ulusal kimliğinin ve haklarının tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur. O nedenle bu sorun baskı ve terörle, askeri yöntemlerle çözülemez. Şiddet her halkın doğal ve devredilemez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkını, birlik değil, aykırılık biçiminde tek yönlü kullanılmasına, yol açar. Sorunun çözümü politiktir. Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve eşitsizliğin ortadan kalkması için Kürt ve Türklerin birliğine ihtiyaç vardır …

Kürt sorununun çözümü kürtlerin özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Ortadoğu’da barışa hizmet etmelidir.

Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar kalkmalı, sorun özgürce tartışılabilmelidir. Anayasa’da kürtlerin varlığı tanınmalıdır …”

5 ve 6 ncı sahifelerde “demokratik bir kültür ve eğitim politikası için” başlıklı bölümünde;

“Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal kültürel değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslam kültürünün insancıl ögeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel, çağdaş, kültür ile karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşecektir …”

8 inci sahifesinde “TBKP’nin temel amacı: sosyalizm” başlıklı bölümünde: “TBKP’nin temel amacı sosyalizmdir. Sosyalizm, işçi ve öteki emekçilerin, aydınların, genel olarak toplumun iktidara ve mülkiyete yabancılaşmasına ve bu yolla insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiği, halkın kendisinin ve ülkesinin geleceği konusunda özgürce karar verebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği kendini çok yönlü geliştirebildiği bir düzendir…

Kapitalizm’den sosyalizme geçiş için, sosyalist devrimin başarılması zorunludur. Bir dizi ara aşamadan oluşan sosyalist devrim süreciyle, kapitalizmden sosyalizme geçilmesi ancak işçi sınıfının ve geniş hak yığınlarının özgür isteği, bilinçli, kararlı ve örgütlü gücüyle gerçekleşebilir. Devrime demokratik ve barışçı yolla yani geniş demokratik bağlaşıklık ilişkileriyle, çoğunluğun kazanılmasıyla politik demokrasi zemininde köklü dönüşümler için mücadele yoluyla yaklaşılacaktır. Bu günden yaratılacak katılımcı, özyönetimsel her oluşum sosyalizme yakınlaşmaya hizmet edecektir.

İşçi sınıfının öncülüğünde tüm emekçilerin tüm çalışanların iktidarıyla kurulacak olan sosyalizm, işçi ve emekçilerin eseri olacaktır.

Sosyalizmde insan her şeyin merkezinde olacaktır. Sosyalizmin gelişme sürecinin ileri evrelerinde sınıf farklarının doğal gelişme sonucu kalkacağı komünist toplumda üretilen toplumsal zenginlikten maddî ve kültürel birikimden “herkesin ihtiyacına göre payını alabileceği, özgür insanların özgür dünyasını yaratmanın koşulları oluşmaya başlayacaktır. TBKP’nin nihai amacı insanın insanca yaşayabileceği özgürlük dünyasıdır.”

şeklindeki görüşlere yer verilmiştir.

DEĞERLENDİRME :
A- SOSYAL BİR SINIFIN DİĞER SOSYAL SINIFLAR ÜZERİNDE EGEMENLİĞİNİ SAVUNMAK VE YERLEŞTİRMEYİ AMAÇLAMAK:

a) Davalı siyasi partinin “düşünce ve çalışma aracı” olan “marksizm, diyalektik yöntem”; nihai hedef komünizmi gerçekleştirme aşamalarında sınıf diktatöryasını kendiliğinden kapsar. Partinin niteliği ve amacı da budur.

“Sosyalist devrim” amaçlanmakta ve sosyalist devrim sürecinin bir dizi aşamayı içerdiği ifade edilmektedir. Devrime yaklaşmaktan sözedilmekte demokratik ve barışçı yol önerilmektedir.

Bu aşamalı yollar sonunda “TBKP, emekçi iktidarı” kurulacak “komünist toplum”a ulaşacaktır. Böylece marksist görüşten hareketle emekçi sınıfın egemenliğinde komünizm öngörülmüş ve amaçlanmıştır.

İktidara geldiği vakit kendine özgü bir toplum düzeni sözkonusudur. “Sosyalist devrim”e yaklaşma aşamasında barışçıl yol öngörülse dahi teorileri gereği, kendi görüş ve ideolojilerine göre belirledikleri komünist düzeni yerleştirmek için ideolojilerine aykırı gördükleri demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları kuşkusuzdur.

b) Partinin, düşünce yapısına bütünüyle sahip çıktığı, “komünist ve marksist hareketin ilk kurucusu Mustafa Suphi’den bu yana bu hareketin” üye ve yöneticileri bütün farklı örgütlenmeleri ve özellikle partinin oluşumuna vücut veren Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin görüş ve düşünceleri doğrultusunda faaliyette bulunan kişiler, çeşitli zamanlarda yargılanmışlardır.

Yargılama sonucu TİP ve TKP’nin görüş ve düşüncesi ile bu yöndeki faaliyetleri TCK. nun 141. maddesinde belirtilen “sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadî veya sosyal temel nizamlardan herhangi birini devirmeye matuf” cemiyet olarak nitelendirilmiş, verilen kararlar yargısal denetimden geçerek kesinleşmiştir.

Bunlardan bir kısım TKP mensubu kişiler, Ankara Sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesinde yargılanmışlardır. Bu mahkemenin 29.3.1985 günlü 1984/147 esas ve 1985/90 sayılı kararının 65-120. sahifelerinde TKP’nin Mustafa Suphi’yle başlayan faaliyetleri açıklanmış, partinin amaç ve stratejisi ile buna uygun düşen faaliyetlerin TCKnun 141. maddesinde yazılı suç sayılan eylemi oluşturduğu vurgulanmıştır (Ek-1 ).

Bu hüküm Askeri Yargıtay 5 inci Dairesince incelenip suçları sübuta eren kişiler yönünden onanmıştır. Askeri Yargıtay 5 inci Dairesinin 28.10.1987 gün ve 1986/175- 1987/4 esas ve 1987/666 sayılı kararının 17 ve 18 inci sahifelerinde aynen:

“Yapılan savunmalar nazara alınarak gerekli inceleme yapıldı :

Suç vasfı ve niteliği yönünden: Sanıklara isnat edilen TCKnun 141 inci maddesinde yazılı suçun, bir fikir suçu olduğu bu maddenin, örgütlenme özgürlüğüne aykırı düştüğü şeklindeki sanıklar ve vekilleri tarafından ileri sürülen savunmaları; Anayasa Mahkemesinin muhtelif kararlarıyla reddedilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının kabul ettiği, sosyal, ekonomik, kültürel ilkeler, devletin şeklini ve niteliğini belirleyen temel hükümler ve ceza hukukunun uygulama alanına ilişkin kurallar karşısında geçerli görülmemiştir.

Yasa dışı örgüt olan TKP’nin bir kısım üst düzey yöneticilerinin yurt dışında Sınıf tahakkümüne -proleterya diktatöryasına dayalı olarak Anayasayla belirlenen devlet şeklini değiştirmeye ve komünist bir düzen kurmaya yönelik faaliyetlerde bulundukları, dosyada mevcut TKP’nin tüzük ve programı sanıkların gizli faaliyet ve amaçlarını yansıtan ifadeleri, yayın ve belgelerin içeriğinden anlaşılmaktadır. Bu nedenle mahkemenin gerekçeli hükmünde bu konu ile ilgili değerlendirmeleri Anayasa hukukumuz ve TCKnun kabul ettiği sistem yönünden isabetli görülmüştür.” denilmektedir (Ek-II).

Davalı siyasi partinin düşünce yapısına bütünüyle sahip çıktığı diğer bir örgütlenmede Türkiye İşçi Partisidir. Türkiye İşçi Partisi (TİP) yasal olarak 1961 yılında kurulmuş, programı dışına taşarak halk üzerinde bölücü ve ayrıcı etkisi olabilecek söz ve tutumları benimsemesi, 1961 tarihli Anayasanın 57 nci ve 648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 89 uncu maddesindeki kurallara aykırı bulunması nedeniyle, Anayasa Mahkemesinin 20.7.1971 gün 1971 /3 esas ve 1971 /3 sayılı kararıyla kapatılmıştır. 30.4.1975 tarihinde Türkiye İşçi Partisi yeniden kurulmuş, 12 Eylül 1980 tarihinde Milli Güvenlik Konseyinin 7 numaralı bildirisiyle yasaklanıncaya kadar faaliyetini sürdürmüş ve 2533 sayılı kanunla diğer partiler yanında bu parti de kapatılmıştır.

İçlerinde bazı kurucularının da bulunduğu TİP adına faaliyette bulunan kişiler İstanbul Sıkıyönetim 2 Nolu Askeri Mahkemesinin 1982/33 esas sayılı dava dosyasıyla yargılanmışlardır. Bu mahkemenin 26. 1 . 1984 gün ve 1982 /33-14 sayılı kararının 29- 647 nci sahifelerinde, mevcut tüm deliller sıralanarak 648-698 inci sahifelerinde değerlendirilmiş, sonuçta suçları sübuta eren kişiler yönünden mahkumiyet kararı verilmiştir. Mahkeme kararının 700-701 inci sahifelerinde (… 1961 Anayasasında, 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu ve Türk Ceza Kanununda devlet düzenini korumak amacıyla yer verilmiş bulunan açık hükümlere rağmen Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinin partinin kuruluşunu müteakiben “kongrelerde almış oldukları kararlar ve bu kararların ışığında ve marksist-leninist ilkeler doğrultusunda kitleleri tek cephede toplamak amacıyla parti teşkilatını paravan yaparak yurt sathında yoğun bir propaganda sürdürdükleri, parti üyelerini bu yönde eğitip bilinçlendirdikleri, partinin tesbit edilen amacı doğrultusunda süreli ve süresiz yayınlar yaptıkları, partinin ilkelerini tamamen marksist-leninist, ilkelerden seçtikleri ve tüm faaliyetlerini bu doğrultuda yürüttükleri dosyada mevcut tüm belgelerden anlaşılmış” partinin Türk Ceza Kanununun 141 /1 . madde ve fıkrasında unsurları belirtilen yasa dışı örgüt haline dönüştürülmüş olduğu anlaşılmıştır.

Bu suretle; marksist-leninist yapısı tesbit edilmiş bulunan partinin yönetiminde görev alan ve mahkumiyetleri cihetine gidilen sanıkların fiillerinin TCKnun 141 inci maddesi kapsamında değerlendirilmesi cihetine gidilmiştir…) denilmektedir (Ek- III).

Mahkemenin bu kararı Askeri Yargıtay 5. Dairesinin 22.5.1985 gün 1985/15-128 sayılı ve Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 14.11.1985 gün, 1985/145-146 sayılı kararlarıyla yargısal denetimden geçerek kesinleşmiştir (Ek IV-V).

Böylece davalı siyasi partinin Anayasanın 6, 10, 14 ve 68 inci maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78 inci maddesine aykırı olarak sınıf egemenliğini amaçlayıp savunduğu anlaşılmaktadır.

B- KULLANILMASI VE KURULMASI YASAKLANMIŞ ADLA SİYASİ PARTİ KURULMASI :

Davalı Siyasi Parti kendisine Türkiye Birleşik Komünist Partisi adını vermiştir. Oysa; sınıf ve zümre egemenliği ile diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi parti kurulmasını yasaklayan Anayasanın 68 inci maddesinin gerekçesinde:

“… 1961 Anayasasında, Anayasanın sağa ve sola ve ne oranda açık olduğu ilk yıllardan beri tartışma konusu olmuştur. Bu nedenle bu gibi tartışmalara son vermek için, Türkiye’de bundan böyle sınıf ve zümre esasını, komünizmi faşizmi, teokrasiyi ve herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partinin kurulamayacağını kabul etmiştir.

Türkiye’de demokrasinin bu sistemleri amaçlamadığı ve Türk milletinin bu düşünceleri savunan sistemlere ihtiyacı olmadığı; Atatürk ilkeleri ışığında bir demokrasinin bu düşünceleri reddettiği sonucuna varılmıştır. Türk Milletinin bu düşüncelere dayanan sistemlerden uzak olan bir demokrasi ile daha rahat ve içinde kendi birlik ve beraberliğini koruyacağını ve bağımsız kalacağı ve kalkınmasını yapabileceği sonucuna varılmıştır.”

Denilmiş ve buna uygun olarak komünist adı kullanılmak suretiyle kurulan siyasi partilerin, sınıf egemenliğini amaçladıkları peşinen kabul edilerek, kurulması yasaklanmak istenmiş ve yasa koyucu da bu ilke doğrultusunda konuyu 2820 sayılı Kanunun 96/son maddesinde düzenlemiştir.

C- DEVLETİN ÜLKESİ VE MİLLETİYLE BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAK :

Davalı Partinin tüzüğünün 2 nci maddesinde:

“TBKP, Türkiye işçi sınıfının, aydınlarının, Türk ve kürt bütün çalışanların partisi…”

Parti programının giriş bölümünde:

“TBKP… Türk ve kürt marksistlerin sınıf esasına dayalı marksist partisidir.”

Yine programın 4, 5, 6 ncı sahifelerinde “kürt sorununun adil, demokratik, barışçı çözümü” bölümünde:

“Ulusal kurtuluş savaşı birlikte yürütüldüğü halde, kürtlerin ulusal varlığı ve meşru hakları … inkar edilmiştir. Gelişen kürt ulusal bilincine egemen güçler yasaklarla … yanıt vermiştir.

…. kürt sorunu kürt halkının varlığının, ulusal kimliğinin ve haklarının tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur. şiddet her halkın doğal ve devredilemez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkının… tek yönlü kullanılmasına yolaçar… Türk ve Kürt halkının birlikte yaşamaları ve devletin ortak çıkarlar temelinde demokratik yeniden yapılanması için çalışılacaktır. Kürt sorununun çözümü, kürtlerin özgür iradesini temel almalıdır. Türk ve kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı…, kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar kalkmalı… Anayasada kürtlerin varlığı tanınmalıdır… kültürel yenilenme Türk ve kürt ulusal kültürel değerleri ile gerçekleşecektir.”

şeklinde görüşler yer almaktadır.

Özetlenen bu bölümlerde ayrı “dili” ve “kültürü” olan ve özellikle “kendi geleceğini tayin hakkına sahip” Türkiye Cumhuriyeti ülkesi toprakları üzerinde yaşayan bir “kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edilmiştir.

Bir siyasi partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçe’den başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için kendi geleceğini tayin hakkı da dahil olmak üzere bir takım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır.

Yine Türk ve Kürt Marksistlerin partide omuz omuza çalışacaklarının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.

Bu suretle ileriye sürülen görüş ve benimsenen ilkelere göre davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi :

a) Anayasa’nın 3 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

b) Anayasa’nın 14 üncü maddesinin 1 inci fıkrasının “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, … veya dil … ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.”

c) Anayasa’nın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasının “Siyasi partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, … aykırı olamaz.”

d) 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan 78 inci maddesinin (a) bendinin “Siyasi Partiler, … Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, … dair hükümleri değiştirmek … dil, ırk, … ayrımı yaratmak… amacını güdemezler.”

e) Aynı kanunun 81 inci maddesinin (a) ve (b) bendinin “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.

Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler, bu yolda faaliyette bulunamazlar.”

Biçimindeki buyurucu kurallarına da aykırı davranmış bulunmaktadır.

D- KAPATILAN BİR SİYASİ PARTİNİN DEVAMI OLDUĞUNU BEYAN VE İDDİA ETMEK:

Davalı siyasi parti programının giriş bölümünde, TBKP’nin Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin birleşmesi ile oluştuğu ve Türkiye İşçi Partisi’nin devamı olduğu anlamını taşıyan ibareler yer almaktadır.

Türkiye İşçi Partisi, 16 Ekim 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2533 sayılı kanunla, her türlü yardımcı kuruluş ve yan organları ile birlikte, feshedilmiştir.

Yüce mahkemenizin 28.9.1984 günlü, 1984/1 esas ve 1984/1 sayılı kararında, 2820 sayılı kanunun 96/2 nci maddesinde belirtilen “kapatılan siyasi parti” kavramı içine, 2820 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce ve sonra kapatılmış, tüm siyasi partilerin gireceğinin belirtilmesi suretiyle konu vuzuha kavuşmuştur.

Bu nedenle davalı siyasi partinin, kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia etmek suretiyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 96/2 nci maddesine aykırı davrandığı açıkca anlaşılmış bulunmaktadır.

SONUÇ :

Yukarda gerekçeleri ve yasal dayanakları ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin;

Anayasası’nın 6, 10, 14 ve 68 inci maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78 inci maddesine aykırı olarak, sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmayı ve TC. Anayasası’nın 2, 3, 14 ve 68 inci maddeleriyle Siyasi Partiler Kanununun 78 inci ve 81 inci maddelerine aykırı olarak devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı,

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 96 ncı maddesine aykırı olarak, kullanılmasına yasal olanak bulunmayan adla kurulduğu ve kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia ettiği,

Sonucuna varıldığından, davalı siyasi partinin, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 101 /a maddesi gereğince kapatılmasını,

Yasalar karşısındaki durumunun biran önce belirlenmesi bakımından davaya öncelikle bakılmasını,

Arz ve talep ederim.”

II- DAVALI PARTİNİN İLK SAVUNMASI :

Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin 13.7.1990 günlü ilk savunması aynen şöyledir :

1) Bayram süreyi kısaltmıştır.

Hemen belirtelim ki, Anayasa Mahkemesi’nin 28.6.1990 günlü inceleme toplantısında, müvekkilimiz partiye (tebliğ tarihinden başlayarak) tanınan ön savunma süresi, bayram nedeniyle ve fiilen büyük ölçüde kısalmıştır. Başkanlıkça, bu karar doğrultusunda yollanan yazı, 29.6.1990 Cuma günü akşam üzeri müvekkilimiz muhataba ulaşmış ve o saatlerde 9 günlük bayram tatili başladığı için, hiç bir avukatla temas kurulamamıştır. Sözünü ettiğimiz tarihlerde, bütün Türkiye bu manzarayı yaşamıştır. Durumu takdirlerinize bırakıyoruz.

Demek oluyor ki, dosya bize tatil bittikten sonra, 9.7.1990 günü getirilmiştir. Üstelik, Başkanlık yazısında yer alan “başlayarak” sözü, tebligat gününün hesaba katılması ihtimalini yarattığı için, süre iyiden iyiye kısalmıştır. Elbet, önemli hukuksal sorunların yer alacağı bir savunma, pazartesiden-cumaya hazırlanamaz. Bu süre içinde, 21 sahifelik böyle bir iddianame sağlıklı biçimde tartışılamaz.

Biz, öncelikle bu gerçeği bilgilerinize sunuyoruz.

Mevcut koşullarda, ancak sınırlı bir çalışma hazırlayabildiğimizi belirtiyor ve sözlü açıklama hakkı tanınmasını istiyoruz. Böylece bazı önemli hususları vurgulama fırsatı bulacağımız gibi, CMUY’nın temel direği sayılan sözlülük ilkesinden yararlanıp daha sağlıklı görev yapma imkanına kavuşacağız. Üstelik, savunma süremizin fiilen kısalmasından doğan eksiklerimizi gidermiş olacağız. Durumu tekrar takdirlerinize sunuyor, Anayasa’nın 148/2 ve 2820 sayılı Yasanın 98/1. maddeleri uyarınca (1988/2 Esas sayılı Sosyalist Parti davasında yapıldığı gibi) “sözlü açıklama” isteğimizin kabulünü diliyoruz.

2) SINIF EGEMENLİĞİ KONUSU

Yukarıdaki girişten sonra, iddianamede yer alan 4 ayrı kapatma isteğini, birer birer cevaplamaya çalışacağız. Bunu yaparken, elbet zamanın sınırlarını zorlayacağı. Ama, her şeye rağmen özet ve kısa bir savunma sunmak durumunda kalacağız.

4 ayrı kapatma isteği, iddianamede ilkin 1. sahifenin “dava” başlıklı bölümünde sıralanmıştır. Ama, değiştirilmiştir. Asıl suçlama sıralamayı esas alıp önce “sosyal bir sınıfın egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak” noktasına değineceğiz.

İddianame, 12. sahifenin ortalarına kadar, Anayasa’nın 2820 sayılı Yasanın çeşitli maddelerine ve TBKP Tüzük-Programına rastgele atıflar yapıyor. Ardından, davalı partinin “düşünce ve çalışma aracı olan marksizm, diyalektik yöntem, nihai hedef komünizmi gerçekleştirmede sınıf diktatörlüğünü kendiliğinden kapsar. Partinin niteliği ve amacı budur.” diyor. Önerilen, demokratik ve barışçıl yola inanılamayacağını söylüyor. Sonra, Mustafa Suphi’den başlayarak, TİP’li, TKP’li bir çok insanın mahkum olduğunu işaretle bu mahkumiyet kararlarını (ek olarak) takdim ediyor ve böylece “davalı partinin Anayasa’nın 6, 10, 14 ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı SPY’nın 78. maddesine aykırı olarak sınıf egemenliğini amaçladığını” tekrar ediyor.

Aslında, Anayasa Mahkemesi’nin 8.12.1988 gün ve 1988/1 sayılı Sosyalist Parti hakkındaki kararı, bu iddiayı temelden çürütüyor.

Yani, bizim Anayasa Mahkemesi kararına atıf yapıp bırakmamız, iddianameyi cevaplamaya yetiyor. Ama, mevcut karara rağmen, aynı suçlama sürdürüldüğü için bizim de, Anayasa’nın 14. ve 2820 sayılı Yasanın 78. maddelerine göre, durumu izah etmemiz gerekiyor.

Önce, Anayasa’nın 14. maddesine bakıyoruz. “Kişi ve zümre” yönetiminin yasaklandığını görüyoruz.

Dikkat ediyoruz, burada ‘Sınıf’ sözcüğü yok. Demek ki, kişiye ve zümreye dayalı yönetim yasaklanıyor, ama sınıfa dayalı yönetim yasaklanmıyor. Ve bu bölümde sınıf sözcüğünün atlanması, söylediklerimizin doğruluğunu gösteriyor. Yani, sınıf iktidarının yasaklanmadığını gösteriyor.

Nitekim, bu bölüm tamamlandıktan sonra, sıra egemenliğe ilişkin yasağa geliyor ve hemen sınıf sözcüğüne yer veriliyor. Kısacası, Anayasa sınıf iktidarına giden yolu açık bırakıyor, sadece Sınıf diktası ile sınıf egemenliğini yasaklıyor.

Zaten, bu madde bir yenilik getirmiyor. TCY’nın bilinen 141. maddesini Anayasa kapsamına alıp bırakıyor. Böylece, bu maddeye ilişkin aykırılık itirazlarını önlemiş oluyor. Nasıl, 141. madde emekçi sınıflara dayalı bir parti kurulmasını ve böyle bir partinin demokratik yoldan iktidar olmasını yasaklamıyorsa, aynı maddenin Anayasa kapsamına alınması sonucu değiştirmiyor. Durum hukuksal olarak yine aynı kalıyor.

Ve 2820 sayılı Yasanın 78. maddesine bir göz atınca, söylediklerimiz daha iyi anlaşılıyor.

Bu madde (ilkin) (a) fıkrası ile egemenliğin “bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağını” söylüyor. Dikkat ediyoruz, burada sınıf sözcüğü açıkca kullanılıyor. Ama, (b) fıkrasına bakıyoruz, yine ‘sınıf’ sözcüğü atlanmış. Aynen şöyle deniliyor:

“Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.”

Evet, ‘sınıf’ sözcüğü burada kullanılmıyor. Demek oluyor ki, sınıf esasına dayalı parti kurmak serbest. Ve sınıf adı ile parti kurmak serbest.

Bu fıkrayı bırakıp (c) fıkrasına baktığımız zaman, yine aynı gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Bu fıkrada egemenlik yasaklanıyor ve ‘sınıf’ sözcüğü hemen kullanılıyor.

İşte yasal durum bu. Anayasa böyle diyor. Siyasal Partiler Yasası böyle diyor. Ve Anayasa’nın 14. maddesi ile 2820 sayılı Yasanın 78. maddesi açıkca bizi doğruluyor. Ardından, Anayasa Mahkemesi kararını okuyoruz, O da bizi doğruluyor. “Bu maddelerin tümünde, sınıf egemenliğinden ve sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğinden söz edilmektedir. Siyasi partiler, toplumun belirli ya da çeşitli kesimlerinin çıkarlarını temsil ettiklerine göre, toplumda çeşitli sınıflar bulunduğu gerçeği yadsınamaz. Nitekim Anayasanın 14. ve 2820 sayılı Yasanın 78. ve 5. maddelerinde “Sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde” denilerek, toplumsal sınıflar sosyal bir olgu olarak kabul edilmektedir. Sınıfların varlığı kabul edildiğinde, siyasi partilerin tabanlarını belirli bir sınıfa veya sınıflara dayandırmaları doğal olur. Böylece iktidarlar da, siyasal bilim açısından belirli bir sınıfın ya da Sınıfların iktidarları olabilirler. 1961 ve 1982 Anayasalarında, sınıf gerçeğini ya da bunun iktidara yansımasını önleyici bir hüküm yoktur. Yasaklanan, bu iktidarın bir Sınıf egemenliğini kurmak yolunda kullanılması ve bir tek sınıfın öteki sınıflar üzerinde egemenlik kurmasıdır.”

3) EGEMENLİK BAŞKADIR İKTİDAR BAŞKADIR

Bu apaçık gerçeğe rağmen, iddianame iktidar ile egemenlik kavramlarını birbirine karıştırıyor. Ve iktidar ile egemenliği birbirine karıştırdığı için, çok yanlış sonuçlara varıyor. Kısacası, iddianame “iktidar” kavramından “egemenliği” anlıyor. Bu nedenle de, Anayasa’nın 14. maddesi ile siyasal partiler yasasının 78. maddesinin ihlal edildiğini söylüyor.

Oysa, ‘siyasal iktidar’ ile ‘egemenlik’ kavramları kamu hukukunun çok temel kavramlarındandır. İnsanlık daha ilk çağlardan beri devlet gücünün kaynağını araştırmaya çalışmıştır. Ve bu gücün sınırlanması sorunları ortaya çıktıkça, egemenlik kavramı ile iktidar kavramı birbirinden ayrılmıştır.

Devlet gücünün nasıl ve nereden doğduğu, bir sınırı olup olmadığı hep araştırılmış, yazılıp tartışılmıştır.

Örneğin, ilk çağlarda Çin filozoflarından Kog-Tse ve Meng-Tse devlet gücünün niteliği üzerinde durmuştur. Örneğin, Budizm iktidarın ne olduğunu, nereden kaynaklandığını anlayıp açıklamaya çalışmıştır (Ord. Prof. Dr. Recai Galip OKANDAN, Umumi Amme Hukuku, İstanbul, 1976, Sh. 752).

Sonra Yunan’da EFLATUN ve ARİSTOTALES, Roma’da POYBIOS ve MT. CICERO devlet gücünü tartışmıştır. Eflatun’un Devlet’i ve Aristotales’in Politika’sı insanlığın bu soruna ilişkin arayışlarını kanıtlar.

Orta çağda AAuggustinus, Thomas Aquino (ve daha niceleri) yine devlet gücünün niteliği üzerinde durup bu gücün sınırlarını aradılar. Bu sınırı bulmaya çalıştılar. Biz, konuya ilişkin tartışmaların tamamını aktaracak değiliz. Ama iktidar, ve egemenlik kavramlarının birbirinden ayrı kavramlar olduğunu açıklamak zorundayız.

Gerçekten, devlet gücünün mutlak, bölünmez, parçalanmaz ve sınırlanmaz kabul edildiği günlerde egemenlik ve iktidar kavramları iç içe yaşayıp durdu. Ama, bu güce sınır arandığında, iki kavramı birbirinden ayşrma gereği doğdu. Ve bu ihtiyaç nedeniyledir ki, iktidar kavramı egemenlik kavramından ayrıldı.

Örneğin, daha 16. yüzyıl ortalarında Jean BODIN (1530-1596) egemenlik kavramını çok özgün bir biçimde açıklamıştır. Prof. İlhan AKIN bu konuda aynen şöyle diyor:

“Bodin’in üzerinde titizlikle durduğu konu egemenlik kavramıdır… Bodin’in egemenlik kavramını işleyişi, siyaset felsefesinin en önemli başarılarından biridir. Salt krallığın babası sayılan bu yazara göre, egemenlik bölünmez, salt ve süreklidir. Bu üçüncü nitelik, yani süreklilik üzerinde durur Bodin, bu yüzden de, belirli bir süre için elde edilen ya da verilen egemenliği egemenlikten saymaz… İstenildiği zaman geri alınabilen bir iktidar olsa olsa yetkidir, egemenlik değildir… Egemenlik sürekli olur. Yani, hangi biçimde belirirse belirsin, toplumu yönetenin vicdanına sıkı sıkıya bağlıdır.” (Prof. İlhan AKIN, Kamu Hukuku, 2. Bası, 1980, İstanbul, Sh: 94).

Demek ki, daha 16. yüzyılda mutlak krallığa inanan, devlet gücüne hiç sınır tanımayan BODIN, bu güç sınırlanırsa egemenlik olmaz diyor. Ve iktidarı sınırlamaya bir güç olduğu için, sadece yetki sayıyor. Egemenlikten ayırıyor.

Bodin’in bu çalışması kamu hukukuna özgün bir katkıdır. Gerçekten, egemenlik bölünemez, mutlaktır, süreklidir. Sınırsızdır, aslidir.

İktidar ise, bölünebilir. Mutlak değildir. Sınırsız değildir. Asli değildir. Sürekli değildir.

Kısacası, toplumun eriştiği ekonomik düzey ve üretim ilişkileri devlet gücü konusundaki görüşleri etkileyip değiştirmiştir. Mutlakıyetçi devlet anlayışı Kent-içi kapalı üretime dayanıyordu. Ama üretim düzeyi geliştikçe, burjuvazi de gelişip serpilmeye başladı. Ve ekonomik güce kavuştukça, iktidarı paylaşma ihtiyacı duydu. Böylece, devlet gücünü sınırlama sorunları ortaya çıktı.

Ve İngiltere’de John Locke (1632-1704), Fransa’da Montesquieu (16.-1755) bu ihtiyacı cevaplamaya çalıştı.

Ne yapmalıydı ki, devlet gücü sınırsız olmaktan çıkarılmalıydı. Örneğin, kuvvetler ayrılığı buradan doğdu. O kadar ki, Montesquieu yürütme gücünün ve yargılama gücünün birbirlerine hiç karışmamalarını istiyordu. Her güç kendi alanında kalmalıydı. Yalnızca kendi görevlerini yapmalıydı (Prof. İlhan AKIN, ag.k. Sh. 152).

Liberal ekonominin yarattığı bu ihtiyaç devlet gücü konusunda yeni anlayışların belirmesine yol açtı. Artık, iktidar kavramını egemenlik kavramından ayırmak gerekiyordu. Özellikle 19. yüzyıl Alman hukukçuları bu tezi savunmaya başladı. Örneğin, Leon Michoud, R. Carre de Malberg, Lapradelle iktidar ile egemenlik kavramlarının aynı şey olmadığını ortaya koydular. Yine Alman hukukçu Georg Jellinek de iktidar kavramından egemenlik unsurlarının aranamayacağını açıkladı.

VE ASIL GEORGES BURDEAU iki kavram arasındaki kesin ayrılığı aydınlattı.

Dememiz o ki, bu ayrım yüzyıllar ötesinden yazıla çizile ve süzüle süzüle günümüze gelmiştir. Üstelik, bu ayrım sol düşüncenin değil, tam tersi liberal görüşlerin bir ürünü olarak kendini göstermiştir. Ve giderek bizim hukukumuza da yerleşmiştir.

Önce, 1961 Anayasası’nın genel gerekçesinde ve sonra öğretide bu ayrıma açıkca yer verildiğini görüyoruz. Örneğin, söz konusu gerekçe ile TUNAYA ve ÖZEK aynen şöyle diyor:

“Milli hakimiyet millet varlığının bir iradesidir. Siyasal iktidara gelince, Anayasa’da yazılı şartlar içinde hükümet edenlerin belli organlar tarafından kullanılan yetkileridir…

“Milletin egemenliğe kayıtsız ve şartsız sahip olmasına karşılık, siyasal iktidar hükümet edenlerin malı olmadığı gibi, kullanılması da bir takım kayıt ve şartlara bağlıdır. Tasarının 4, 5, 6, 7. maddelerinde bu modern ayrım açıkca belirtilmiştir.” (Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1966, Ciltl, Sh. 602).

“Hakimiyet ile siyasal iktidar arasındaki farklar çağdaş devlet fikrinin nitelikleri olarak kabul edilmiştir. Şöyle ki, hakimiyet millete aittir. Oysa, iktidar hükümet edenlere ait değildir… zilyedidirler…

“Hakimiyet sınırsızdır… Hükümet edenlerin iktidarı ise sınırlıdır… “Hakimiyet aslidir… En yüksek kudrettir… Hükümetler değişir. Hakimiyet bölünemez. İktidarda ise, bölünürlük, kısmilik vardır. Örneğin, hakimiyet bir gruba, bir sosyal sınıfa maledilememesine karşı, siyasal iktidar bir grubun, bir sosyal sınıfın elinde olabilir. Seçimler bu sonuçları verebilir.” (Prof. Tarık Zafer TUNAYA, Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 4. Bası, İstanbul, 1980, Sh: 152) .

“Egemenlik ile siyasal iktidar farklı nitelik taşımaktadır. Egemenlik ulusa ait olduğu halde siyasal iktidar sahipleri tarafından sınırlanmıştır. Egemenlik kurucu bir kudret olup siyasal iktidarın üzerindedir. Bu açıdandır ki, egemenlik asli, en yüksek ve iktisap edilmiş olmayan bir iktidardır.

“Siyasal iktidar ise, siyasal olaylardan doğmaktadır. Diğer bir deyişle, ulus egemenliğin sahibi, siyasal iktidar ise iktidarın zilyedidir. Nihayet, egemenlik bir bütünü, iktidar ise kısmiliği içerir.” (Prof. Çetin ÖZEK, TCY’nın 50. Yılında Devlete Karşı Suçlar, İstanbul, 1976, Sh: 31 ).

4) BAŞKA KAYNAKLAR VE ANAYASA MAHKEMESİ

Egemenlik konusunu, daha yeni bir-iki kaynağı sıralayarak bitirmek istiyoruz. Ve özellikle 1982 Anayasası’na göre yapılmış değerlendirmeleri sunmak istiyoruz. Bakalım, durumu 1982 Anayasası’na göre ele alan, Prof. Dr. SOYSAL ne diyor, Prof. Dr. ÖZBUDUN ne diyor:

“Bir toplumsal olgu olarak sınıfların varlığını kabul ettikten sonra, partilerin tabanlarını böyle bir toplumsal olguya dayandırmalarını da, bu dayandırış ister itiraf edilsin, ister edilmesin doğal karşılamak gerekir. İktidarlar da siyasal bilim açısından incelendiklerinde belirli bir toplumsal sınıfın ya da Sınıfların iktidarı olabilirler. Ne 1961 Anayasası’nda… ne de 1982 Anayasası’nda sınıf gerçeğini ya da bunun iktidara yansımasını önleyici bir hüküm yok. Önlenen bu iktidarın bir sınıf egemenliği kurmak yolunda kullanılması… dır. Bu bakımdan, egemenlik ve iktidar kavramlarını birbirine karıştırmaktan kaçınmalıdır.” (Prof. Mümtaz SOYSAL, 10 Soruda Anayasa’nın Anlamı, Altıncı Bası, 1986, İstanbul, Sh:184).

“Bilindiği gibi, Anayasa’nın 68. maddesine göre (f.5), (sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz) Ancak, unutmamak gerekir ki, bu hüküm ne sosyolojik bir gerçeklik olarak sosyal sınıfların inkar edildiği, ne de belli sınıfların menfaatlerini temsil eden siyasal partilerin yasaklandığı anlamına gelir.

Egemenlik ve siyasal iktidar farklı kavramlardır. Sınıf egemenliği ülke içindeki tek gücün tek bir sınıfın elinde toplanması ve bütün diğer sınıfların egemenliğinin kullanılmasında dışlanması demektir.” (Prof. Ergun ÖZBUDUN, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1986, Sh: 76).

Evet, iki Anayasa kitabı aynen bunları söylüyor. İktidar başkadır, egemenlik başkadır. Fakültelerimizde, gerçek böyle öğretiliyor. Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin de aynı düşünceyi benimsediği görülüyor. Sosyalist Parti kararında, iktidar ve egemenlik kavramlarının farklılığına işaret ediliyor ve şöyle deniliyor:

“Yasaklanan, bu iktidarın bir sınıf egemenliğini kurmak yolunda kullanılması ve bir tek sınıfın öteki sınıflar üzerinde egemenlik kurmasıdır. ‘Egemenlik’ ve ‘iktidar’ kavramları birbirine karıştırılmamalıdır. Anayasa’nın 6. maddesine göre, ‘egemenliğin kurulması, hiç bir surette hiç bir kişiye, zümreye veya Sınıfa bırakılamaz’ ama, iktidar, bir süre için siyasal partiler yoluyla ağırlıklarını duyuran zümre ya da sınıfların eline geçebilir. Bu maddede yasaklanan, egemenliğin kullanılmasının sürekli ve değişmez bir biçimde bir kişi, zümre veya sınıfa bırakılmasıdır.

Sınıf egemenliği, siyasi iktidarın ve siyasi faaliyetin belli bir sınıfın tekeline geçmesi, toplumdaki diğer sınıfların ve partilerin siyasi hayatın dışına itilmesi, onlara iktidar olma hak ve imkanının tanınmaması olarak tanımlanabilir. Anayasa’nın yasakladığı da budur. Diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmak amaçlamadığı, hukuk devleti ilkesine, çok partili çoğulcu sisteme ve iktidarların seçimlerle değişebilirliği kuralına aykırı bir tutum alınmadığı sürece, sınıf iktidarını istemek ya da bu yolda çalışmak yasalara aykırı düşmez.

Yukarıdaki açıklamaların ışığında Anayasa’da ve özellikle 2820 sayılı Yasanın siyasi partilerin hangi esaslara dayanamayacaklarını söyleyen 78. maddesinin (b) bendinde, ‘zümre’, ‘cemaat’ vb. yanında sosyal sınıftan söz edilmemesi karşısında siyasi partiler yasasında, sosyal sınıf esasına dayalı parti kurulmasını engelleyen bir kuralın bulunmadığı kabul edilmelidir.” (RG., 16.5. 1989, Sh: 49-50).

5) DEMOKRASİ KONUSU :

İddianame sosyalizm ve demokrasi konusunda da çok yanlış bir yaklaşım kuruyor. Suçlamaya göre,”aşamalı yollar sonunda komünist topluma ulaşılacaktır”, “Barışçıl yol öngörülse dahi, teorileri gereği, kendi görüş ve ideolojilerine göre benimsedikleri komünist düzeni yerleştirmek için, ideolojilerine aykırı gördükleri demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları kuşkusuzdur.”

Biz, böyle bir hukuk anlayışı karşısında, donup kaldığımızı itiraf ediyoruz. Gözlerimizin önünde hızla değişen bir dünya var. Duvarlar yıkılıyor. Ama iddianame, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla tescil edilmiş gerçekleri bile görmüyor, hala eski türküleri söylüyor. Bu nedenle, ayrıntıya girmeden, partiye ait metinlerle Anayasa Mahkemesi kararına atıf yapıp bırakmak istiyoruz. Önce, programdan bazı bölümleri tekrar ediyoruz :

“(…) Türkiye’de geniş mutabakatlara dayalı çağdaş, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasiyi gerçekleştirmek, (…) TBKP’nin öncelikli hedefleridir. Bu hedeflere varabilmek, demokrasiyi kazanıp güvence altına alabilmek, devletin çağdaşlaşmasını, demokratik yeniden yapılanmasını sağlamak, halkın politikada söz ve karar sahibi olarak toplumsal gelişmenin öznesi olabilmesi için, öncelikle düşünce, inanç ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, tabuların yıkılması gerekir. TBKP, bu ivedi görevi kendisinin vazgeçilmez misyonu kabul eder.” (Program, Giriş, Son paragraf).

“TBKP, ancak çağdışı baskı, şiddet ve tahakküm ilişkilerine karşı, toplumsal yaşamın her alanında evrensel demokratik değerleri bizzat yaşama geçiren bir mücadele anlayışıyla, demokrasinin bir yaşam tarzına, kalıcı bir kültüre dönüşebileceği görüşündedir. TBKP, muhalefette ya da iktidarda, her zaman halkı bu yönde esinlendirecektir.” (Program, Sh: 2, Par: 8).

“Parlamento politik sistemin en üst organı olmalıdır.” (Program, Sh: 3, Par: 1).

“Demokrasiyi güçlendirerek sosyalizme geçilecek, sosyalizmi güçlendirerek demokrasi geliştirilecektir. Sosyalizmde, çoğulculuk, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir. Sosyalizmin bütün potansiyelinin seferber edilmesi ancak azami demokrasiyle olanaklıdır. Bu koşullarda toplum, kendi üretim ve paylaşım tarzını, yaşama ve çalışma koşullarını özgürce belirleyebilecektir. (…) TBKP’nin nihai amacı, insanın insanca yaşayabileceği özgürlük dünyasıdır.” (Program, Sh: 8, Par: 9-10).

Evet, parti programı böyle diyor. Geniş mutabakat diyor. Çoğulcu demokrasi diyor. Ve çoğulculuğun, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içereceğini açıkca ilan ediyor. Ama iddianame, bu metinlerde demokrasiyi ortadan kaldırma amacı buluyor. Ve hatta bu amaç kuşkusuzdur diyor. Bakalım, böyle bir hukuk anlayışına Anayasa Mahkememiz ne cevap veriyor :

“Bir sosyalist partinin sosyalist öğretilerin yol göstericiliğinden ve sosyalist kültürden yararlanması geçmiş hataların eleştirisi ve kendi potasında oluşturmaya çalışacağı kişilikle yolunu belirlemeye çalışması yadırganamaz. Önemli olan, eylem ve davranışlarıyla Anayasa ve Yasalara aykırı düşüp düşmediğidir.”

“Sosyalist bir partinin, sosyalist teoriyi benimsemesi ve mücadelesinde sosyalist teorinin yol göstericiliğinden yararlanması doğaldır. Ancak, benimsenen teori, parlamenter demokratik çoğulcu sistem anlayışından kaynaklanmalıdır. Sosyalist teorinin yol göstericiliği, programının diğer maddelerindeki amaç, temel ilkeler ve öngörülen faaliyetlerle anlam kazanır. Davalı parti programının 11. maddesinde, iktidarın kaynağının mutlaka halkta olmasını demokrasi ilkesi olarak kabul ettiğine, parlamenter sistem ve seçim esasını öngördüğüne, gizli oy, açık sayım ilkesini benimsediğine göre programında öngörülen, demokratik ilkelere bağlılıktır. Bu tür bir sosyalist teorinin yol göstericiliği o partinin kapatılma nedeni olamaz.”

“‘Sosyalizmin’ teoride ve uygulamada sürekli değişim içinde olması ve anlamındaki değişiklikler nedeniyle sosyalist bir partinin Anayasa ve Yasalarla yasaklanıp yasaklanmadığı konusunu sadece adına bakarak çözüme bağlamaya olanak yoktur. Her somut olay, başlı başına değerlendirilip karara bağlanmalıdır.” (Anayasa Mahkemesi, Sosyalist Parti Kararı).

Bize göre, Anayasa Mahkemesi’nin bu yaklaşımı, demokrasi konusundaki haksız suçlamayı çözüp atıyor. Mustafa Suphi şöyle olmuş, TİP’liler ve TKP’liler böyle olmuş, Sıkıyönetim Mahkemeleri mahkumiyet hükmü kurmuş, Askeri Yargıtay onaylamış… Hiç böyle hukuk olur mu’ Karşımızda yepyeni bir tüzel kişilik var. Ve mahkum olmuş kişiler nedeniyle, partinin nasıl sorumlu tutulacağı yolunda özel kurallar var. 2820 sayılı Yasa bunları açıkca saymış, Eğer koşulları varsa, suçlama bu koşullara göre yapılır. Yoksa, birilerinin mahkumiyetinden başka bir tüzel kişi sorumlu tutulmaz.

Nitekim, Anayasa Mahkememiz, açıkca kabul ediyor. Bir sosyalist partinin, sosyalist küttürden yararlanabileceğini, onu kendi potasında pişirip oluşturabileceğini söylüyor.

TBKP’de, örneğin TİP’den bahsederken, bu kültürden yararlanmayı ve kendi potasında oluşturmayı kastediyor. Ve iddianamenin bu yaklaşımı da, Anayasa Mahkemesi kararıyla çürüyor, çözülüyor, çürüyor.

6) KISACA DİĞER SUÇLAMALAR

Daha önce belirttiğimiz gibi, iddianame 12. sahifedeki “DEĞERLENDİRME” başlığıyla önce sınıf egemenliği amaçlamayı ele alıyor. Sonra, 16. sahifede “Kullanılması ve Kurulması Yasaklanmış Adla Siyasi Parti Kurulması”, 17. sahifede “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü” 19. sahifede “Kapatılan Bir Siyasi Partinin Devamı Olduğunu Beyan ve İddia Etmek” suçlamalarını sıralıyor.

Biz, son üç suçlamayla ilgili olarak, sağlıklı çalışma yapabilecek bir zaman bulamadığımızı tekrar itiraf ediyoruz. Kullanılması ve kurulması yasaklanmış adla parti kurulmasına yönelik suçlama, davamızın can damarıdır. Anayasa’nın 68. maddesine ait gerekçe ile 2820 sayılı Yasanın 96. maddesinde yer alan düzenlemeyi ciddi biçimde ele almak istiyoruz. Aynı şekilde, Bölünmez Bütünlük konusunu ve özellikle 81. maddenin tümünü doğru bir süzgeçten geçirmek zorundayız. Dil farklılığı bulunduğunu ileri sürmek ve Türk dili veya kültüründen başka dil ve kültürlerin geliştirilmesinden bahsetmek konuları eski TİP ve TEP kararlarını ele almayı ve günümüzde yaşanan soruna gözatmayı, diğer partilere ve dünyadaki gelişmelere bakmayı gerektiriyor. Kapatılan partilerin devamı olmak konusu da, yine zaman duvarına çarpıyor.

Ayrıca, bu üç konu ve dolayısıyla 2820 sayılı Yasanın 81 ve 96. maddeleri, demokrasimiz açısından artık çok önemli bir hukuksal tartışmayı gerektiriyor.

Bir yandan, Anayasa’nın 13. maddesindeki “Demokratik Toplum Düzeninin gereklerine aykırı olamaz” kuralı mutlaka ele alınmalıdır. Evet, Yüksek Mahkeme’nin 3218 sayılı yasayla ilgili (6.10.1986 gün ve 1986/23 sayılı) kararı var. ama, o karardaki dar kalıpların aşılması gerektiğini düşünüyoruz.

Öte yandan, Geçici 15. maddenin yürürlükte olup olmadığı konusunu, özgün bir biçimde tartışmak istiyoruz. Eğer Geçici 15. madde yürürlükte sayılacaksa, Anayasa karşısında bazı yasal kuralların “ihmal edilmesi” veya (Anayasa Mahkemesinin 1984/1 sayılı kararında söylediği gibi) “Anayasa kurallarına olabildiğince uygun yorumlamalarının düşünülmesi” konularını bu davada bir daha ele almayı çok yararlı görüyoruz. Elbet, ihmal ve olabildiğince uygun yorum konularının daha önce işlendiğini biliyoruz. Sadece, yeniden ele almanın yararlarına işaret ediyoruz. Ama, geçici 15. maddeyle ilgili tartışmamızın özgün bir tartışma olacağını tekrar ediyor ve bunda ısrar ediyoruz.

Sonuç olarak, ilk suçlama dışında diğer üç suçlamayı cevaplayacak zaman bulamadığımızı söylüyoruz. Tamamı haksız 4 suçlama için, kapatma talebinin reddini istemekle birlikte, sözlü açıklama hakkı tanınmasını bekliyoruz. Böylece, önemli bazı vurgulamalara fırsat bulacağımızı, CMUY’nın temel direği olan sözlülük ilkesinden yararlanıp daha sağlıklı görev yapacağımızı ve sürenin daralmasından doğan eksikliklerimizi tamamlayacağımızı belirtiyor, durumu takdirlerinize sunuyoruz. Anayasa’nın 148/2 ve 2820 sayılı Yasanın 98/1 ve 2949 sayılı Yasanın 33. maddeleri uyarınca (1988/2 Esas sayılı davada yapıldığı gibi) “Sözlü açıklama” isteğimizin kabulünü diliyoruz.

Saygılarımızla. 13.7.1990″

III- CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ:

Başsavcılığın 15.10.1990 günlü, SP.30Hz.1990/34 sayılı esas hakkındaki görüşü aynen şöyledir :

“Davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi hakkında 14.6.1990 tarihli iddianamemizle açtığımız dava dolayısıyla Yüksek Mahkemenizce istenilen esas hakkındaki görüşümüz aşağıdaki şekilde sunulmuştur.

Öncelikle; Anayasa’nın geçici 15/son maddesi kapsamına ve Siyasi Partiler Kanununun açık hükümlerine göre, davalı siyasi partinin Anayasa’ya aykırılık iddiası ciddi görülmediğinden reddi gerektiği düşünülmüştür.

DAVALI SİYASİ PARTİNİN KAPATILMASINI GEREKTİREN SEBEPLER:
A- SOSYAL BİR SINIFIN DİĞER SOSYAL SINIFLAR ÜZERİNDE EGEMENLİĞİNİ SAVUNMAK VE GERÇEKLEŞTİRMEYİ AMAÇLAMAK :

a- Davalı partinin tüzük ve programında belirtilen görüşlerin temel dayanağını marksizmin teşkil etmesi nazara alınarak, öncelikle marksizm ve onunla ilişkili diğer kavramlar hakkında, bazı kamu hukuku yazarlarımızın bu konudaki eserlerinden de yararlanmak suretiyle, Kısa açıklamalar yapmak yararlı olacaktır.

I- SOSYALİST CEREYANLAR

Tarihi perspektiften bakıldığında, Yunan filozofu Eflatun’dan başlayarak Thomas More ve Campanella gibi XVI ve XVII. yüzyıl yazarları ideal bir toplum oluşturmak için görüşler ileri sürmüşler ve hem özel mülkiyeti, hem de doğuş aşamasında olan kapitalizmi eleştirmişlerdir. (Meydan Larousse Ansiklopedisi, C. XI, S. 471 ).

1789 Fransız İhtilali öncesinde ve sonrasında büyüyüp gelişen ekonomik hayat ekonomik liberalizmi doğurmuş, Fransız İhtilali de insanlara siyasi liberalizmi getirmişti. Ancak, ihtilali gerçekleştiren burjuva sınıfının kurduğu kapitalizm bu sınıfın gelişmesini, zenginleşmesini sağlarken, kendi bünyesindeki çelişmelerden dolayı bir işçi Sınıfının ortaya çıkmasına engel olamadı. Liberal demokrasi bu yeni sınıfın kapitalist düzen içindeki problemlerini çözümlemekte yetersiz kaldı ve bunun sonucunda bir memnuniyetsizlik duygusu hakim oldu. Bu bakımdan, antiliberal siyasi rejimlerin temelinde yatanın kurulu düzenin yetersizliği inancı olduğu söylenebilir. (Hüseyin Naili Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri – Genel Esaslar ve Siyasi Rejimler İÜ.HF. Yayınları, İstanbul 1971 , s.483).

Bu koşulların etkisiyle XIX. yüzyıl ortalarında özellikle, Fransa’da Henri ve Saint- Simon, Charles Fourier, Louis Blanc ve Pierre-Joseph Proudhon, Gracchus Babeuf, Almanya’da Karl Marx, Friedrich Engels, Ferdinand Lasalle, İngiltere’de Robert Owen ve Amerika’da Henry George gibi düşünürler, endüstri alanındaki gelişmelerin doğurduğu ekonomik ve sosyal problemlere ve ferdiyetçiliğe bir tepki olmak üzere sosyalizm denilen toplumcu görüşü teşkil eden fikirler ileri sürmeye başlamışlar ve bu görüş kısa zamanda birçok ülkede yaygınlık kazanmıştır. (Recai Galip Okandan, Umumi Amme Hukuku, İÜ.HF. Yayınlarından, İstanbul 1976, ss. 639-641).

Bu yazarlar içinde özellikle Karl Marx ve onun yakın çalışma arkadaşı Friedrich Engels’in sistematize ettikleri sosyalist görüşler Marksizm adı altında insanlık tarihinde önemli sonuçlar meydana getirmiştir.

Marksizme “bilimsel sosyalizm” de denilmektedir. Çünkü kendisi dışında kalan ütopyacı sosyalizmin tersine, tarihin mutlak determinist bir felsefesi ve diyalektik metod üzerine inşa edilmiştir. (Bülent Daver, Çağdaş Siyasal Doktrinler, Ankara-1969, s. 75).

Marksizm bir ekonomik doktrin ve siyasi program olmakla beraber, aslında bir dünya görüşü, yani sosyal bir felsefedir. Bu dünya görüşü kendisinden önceki çeşitli düşüncelerden faydalanmış, onlardan ilham almış ve bir sentez meydana getirmiştir. (Ayferi Göze, Liberal Marxist Faşist ve Sosyal Devlet Sistemleri, İÜ.HF. Yayınlarından, İstanbul 1977, s. 48 ve dv.)

II- DİYALEKTİK MATERYALİZM

Diyalektik materyalizm marksist dünya görüşünün felsefi temelidir. Tek gerçeğin, maddenin ise bu ruhun esiri olduğunu, dolayısıyle evrenin ve maddenin üstün ruh tarafından yaratıldığını savunan idealizmin karşıtı olan materyalizm (maddecilik) maddeyi gerçek, bağımsız, asli bir varlık sayar. Evrendeki bütün olaylar tek gerçek olan maddenin çeşitli ve değişik görünümünden ibarettir. Tek gerçek duyularla algılanan maddi dünyadır. (A. Göze, ag.e., s. 50-51).

İşte Karl Marx kökeni antik çağlara uzanan materyalist görüşe Hegel’den aldığı diyalektik yöntemi uygulayarak ona yeni bir nitelik kazandırmıştır.

Konuya karşıtlarla yaklaşma, tartışma ve soru sorma anlamına gelen diyalektiğin felsefe alanında birçok düşünür tarafından çeşitli tarifleri yapılmıştır. Marx’ın etkilendiği ve idealist felsefe mensubu Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e göre diyalektik, devamlı bir gelişimi ifade eder. Hegel’in diyalektik mantığına göre, evrende, dünyada ve hayatta herşey değişir ve yeniden oluşur.

Dünya ve hayat statik bir realite değil, daimi bir süreç, bir hareket ve bir oluşumdur. Bu sürekli oluşum kesin şekilde biçimlenen tez ve antitezin çatışmasından ve sonunda bir senteze bağlanmasından ibarettir. (B. Daver, ag.e., s.76).

Tezin antitezi de beraberindedir. Sonuçta bir senteze varılır. Ancak, bu sentez aslında yeni bir tezdir ve onun da bir antitezi mevcuttur. Bu şekilde bir değişim ve oluşum süreci devam eder, gider. Hegel bu şekilde doğruya varılacağını düşünür. K. Marx, diyalektiğin daha ziyade çelişki yönü üzerinde durmuştur. Marx’a göre, düşünceler maddenin insan zihnine yansımasıdır. Madde olmaksızın tek başına düşünce bir anlam taşımaz. K. Marx ve FEngels, materyalizm ve diyalektiğin sentezinden diyalektik materyalizm görüşüne varmışlardır.

Diyalektik materyalizme göre, madde ölümsüzdür, sonsuzdur ve yaratılmamıştır. Maddenin özü sürekli bir hareket halindedir. Maddenin bu hareketi gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlayan bir olaydır. Hareket maddeyi belirleyen bir nitelik, ondan ayrılması imkansız bir özelliktir. Maddedeki bu hareketin kaynağı maddenin içindeki iç çelişkiler ve çatışmalardır. Bunlar bir senteze doğru giderlerken maddeyi harekete geçirirler.

Diyalektik materyalizm, evrenin sürekli bir değişme ve gelişme halinde olduğunu, bu gelişme ve değişmenin sert ve ani olarak kendini gösterdiğini ve bu değişiklik ve gelişmelerin maddenin özünde var olan çelişik güçler nedeniyle meydana geldiğini savunur. (A. Göze, ag.e., s. 50 vd.).

III- TARİHİ MATERYALİZM

Tarihi materyalizm, diyalektik materyalizmin toplum hayatına uygulanması, toplum hayatının incelenmesinde kullanılmasıdır.

Toplumun ana ilişkileri tabiatladır. Bu ilişkiler üretime dayanır. Üretim ise tabiat şartları, üretim tekniği ve iş bölümü şeklinde üç unsur ihtiva eder. Bu unsurların her biri değişir, gelişir, ancak birbirlerinden ayrılamazlar. Marx bu üç unsura üretim gücü demekte ve her toplumdaki bu güce alt yapı adını vermektedir. Muayyen bir toplumdaki kültür, ahlak, hukuk, din, sanat, felsefe, edebiyat, sosyal teoriler, siyasi müesseseler ise üst yapıyı teşkil etmekte ve alt yapı demek olan üretim ilişkilerine bağlı bulunmakta ve onlara tabi olarak teşekkül etmektedir.

Üretim araçları ve toprağın birtakım kişilerin eline geçmesi sonucu bu gibi kimselerin yaptıkları iş yüksek iş sayılır ve bu gibi işlerde çalışanlar yüksek görevleri kendi çocuklarına bırakırlar. Böylece toplumdaki en yüksek görev en zengine ait olur. İşbölümü bu suretle toplumda sınıfların ortaya çıkmasına sebep olur.

Üretim araçları ise bir azınlığın elindedir. Oysa üretim faaliyetleri çoğunluk tarafından gerçekleştirilmektedir. Burada bir çelişki söz konusudur. Azınlıkta bulunanlar, yani üretim araçlarına sahip olanlar baskılarını devam ettirebilmek için, bu çelişkiyle ilgisi olmayan bir din ve ahlak sistemi geliştirir. Bunların amacı üretim araçlarının mülkiyeti ile üretim faaliyeti arasındaki çelişkiyi gizlemek ve kurulu düzeni sürdürmektir.

Marksist doktrin üst yapı ile alt yapı arasında sıkı bir ilişki bulunduğunu savunduğundan, felsefenin belli bir düzeni ortaya koyup eleştirmesinin yanında onu değiştirmesi gereğini de ortaya koyar. (İlhan Akın, Kamu Hukuku, 4. Bası, İstanbul, Basım Tarihi yok, ss. 227, 229)

IV- MARKSİZMİN DEVLET VE DEMOKRASİ ANLAYIŞI

Marksizme göre, devlet yukarıda belirtilen sınıflaşmanın ürünüdür. Bu sınıflar arasındaki çelişkiye dayanır. O bir sınıfın yani üretim araçlarını elinde bulunduranların diğer sınıfı yani üretimi gerçekleştirenleri baskı altında tutmasına yarayan bir vasıtadır. Bu baskıyı sağlayan unsur olan ekonomik güç yanında bir de zorlama vasıtalarına ihtiyaç vardır ki, bunlar da devletin silahlı kuvvetleri ve mahkemeleridir.

Marksist teori, kapitalist burjuva devletinin bünyesinde ihtiva ettiği çelişkiler nedeniyle er geç yıkılacağını, ancak işçi sınıfının ihtilalci mücadelesinin bu yıkılışa yardım edeceğini, onu hızlandırıp kolaylaştıracağını savunur.

Marx ve F. Engels’in kaleme aldıkları “Komünist Manifesto”da zikrettikleri gibi, burjuva toplumunda bir işçi sınıfının meydana gelmesi, işçilerin proleterleşmesi, sendikalarda örgütlenmeleri, feodal aristokrasi kalıntıları ve başka milletlerin burjuvazisi ile çatışan ve kapitalin belirli ellerde toplanması sonucu fakirleşen burjuvaların proleter sınıfa girmeleri, kapitalist düzenin sarsılması sonucu yönetici sınıfın küçük bir bölümünün de proletaryaya katılması, bunalımların ve işsizliğin başlaması gibi belirli bir sürecin tamamlanmasıyla proleterya ihtilali kaçınılmaz hale gelir. (B. Daver, ag.e., s. 80-81).

Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkının kaldırılmasını, kollektif mülkiyetin gerçekleştirilmesini, iktisadi, sosyal ve ideolojik ilişkilerin kökten değiştirilmesi suretiyle kapitalizmden sosyalizme geçilmesini programına alan komünist partisinin işçi sınıfının öncüsü olarak oynayacağı rol Komünist Manifesto’da ısrarla vurgulanmıştır. (Meydan-Larousse Ansiklopedisi, C. VII, s. 425).

Burada ihtilal yani şiddet yöntemi kendisini göstermektedir. Başka bir deyişle, işçi Sınıfı zora başvurmak suretiyle iş başına geçecek, üretim araçlarına el koyacak ve üretim araçlarına sahip olan burjuva Sınıfının varlığına son verip Sınıf farklılığını ortadan kaldıracaktır. Bununla beraber, bu işin gerçekleşmesiyle, Devletin de kendiliğinden, o andan itibaren yok olması söz konusu değildir. Bunun için ihtilali takip eden üç aşamadan geçilmesi gereklidir.

Birinci aşamada, işçi sınıfı burjuva sınıfıyla mücadele edecek, onların direnişini kıracak, üretim araçlarını onların elinden alacak, rejimi dış düşmanlara karşı koruyacaktır. Bunun için işçi sınıfı (proletarya) hakim sınıf olarak örgütlenip eski sınıfı tasfiye edecek, bunu da proletarya diktatörlüğü yoluyla gerçekleştirecektir.

Bu dönemde iktidarı ele geçirip hakim sınıf haline gelecek olan proletarya “bir devlet halinde teşkilatlanarak geçici bir süre despotik bir egemenlik” sürecektir. (HN. Kubalı, ag.e., s. 508).

Bu dönemde proleterya demokrasisi egemen olacaktır. İşçi sınıfının partisi olan komünist partisi vasıtasıyla, çalışanlar kamu işlerinin yönetimine katılacaklardır. Bu dönemde demokrasi mevcut olacaktır. Çünkü, marksizme göre proletarya diktatörlüğü demokratiktir. Zira, işçilerin yani çoğunluğun haklarını temsil eder, sömürüye son vermeyi, çalışanların hayat seviyesini yükseltmeyi amaç bilir.

Marksizme göre, bir rejimin demokratik olup olmadığını tesbit etmek için orada temsili demokrasi, özgür seçimler, birden fazla partinin varlığı, parlamento içi ve dışı muhalefet vsnin bulunup bulunmadığı önem taşımaz. Bunların hepsi mevcut olsa dahi, devlet azınlığın çıkarlarını gerçekleştirmeye yarıyorsa, azınlığa hizmet ediyorsa demokrasinin varlığından söz edilemez. (A. Göze, ag.e., s.81).

Bu bakımdan marksizme göre demokrasi, sözde demokrasi ve gerçek demokrasi olmak üzere ikiye ayrılır. Sözde demokrasi denilen burjuva demokrasisinde, temel hak ve özgürlükler ve genel seçim ilkeleri, insan hakları bildirileri, Anayasa ve kanunlarla güvence altına alınmış olmasına rağmen bunlar muhtevadan yoksun kalıplardan ibarettir. Üretim araçları burjuvazinin elinde bulunduğu sürece gerçek demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Buna karşılık, çoğunluğu teşkil eden işçi sınıfının işbaşına geçmesi, mülkiyetinin topluma geçmesi suretiyle gerçek demokrasiye ulaşılabilecektir. (İAkın, ag.e., s. 232).

Fert hak ve özgürlükleri ile özgür seçimler gibi iki temele dayanan Batı demokrasisi ile marksizmin demokrasi anlayışları arasındaki fark bu açıklamalardan ortaya çıkmaktadır.

Aynı deyimi kullanmakla beraber marksizmin demokrasiye verdiği farklı anlam konusunda yazar Server Tanilli de şunları söylüyor :

“… Marksizm’e göre, burjuvazinin iktidarının bir “devrim”le yıkılmasından sonra, işçi sınıfının kendisi egemen duruma gelir.

Ve devrimle beraber, “proletarya diktatörlüğü” başlar. “Komünizm”e erişmek için zorunlu bir aşamadır bu.

Nedir proletarya diktatörlüğü’

Marx’a göre, proletaryanın kimseyle paylaşmadığı, bölünmez ve doğrudan doğruya yığınların silahlı gücüne dayanan bir iktidar.

– Her şeyden önce söz konusu olan bir diktatörlüktür.

Gerçekten, marksistler, kurulan rejimin diktatöryal niteliği üstünde ısrarla dururlar. Onlara göre, aslında bir yenilik de değildir bu. Çünkü devlet, hep bir diktatörlük olmuştur. Gerçeği örtbas etmek için kullanılan terimler ne olursa olsun, bu böyledir. Devlet, bir Sınıfın bir başka Sınıf üstündeki baskı aracı olduğundan, olsa olsa ancak bir diktatörlük olabilir. İşçi Sınıfı da, eline geçirdiği devlet gücünden, kendi iktidarını güçlendirmek ve düşmanlarını ortadan kaldırmak için yararlanacaktır. Bu görevi yerine getirmek için de zor kullanacaktır.

– Ne var ki, bu diktatörlük, marksizme göre, demokratik bir diktatörlüktür aynı zamanda.

Diktatörlükle demokrasi kelimelerini yanyana getirmek “paradoksal” görünebilir gerçi. Ancak, onlara göre, proletarya diktatörlüğü demokratiktir ve demokratik niteliği de şuradadır: Devlet iktidarı, tarihte ilk kez çoğunluğun olmakta ve bu çoğunluğun çıkarlarını burjuvazinin iktidarına dönüş girişimlerine karşı savunmaktadır.” (Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, Anayasa Hukukuna Giriş, İstanbul, 1981, s. 48).

Devletin yok olmasına giden sürecin ikinci aşamasında, burjuva sınıfı ortadan kalkmış olmakla beraber mutlak eşitlik henüz gerçekleşmemiştir. Herkes üretimden “emeğe göre” veya “yeteneğine göre” pay alabilmektedir. Sınıflar ortadan kalkmış sömürü bitmiştir. Eşitsizlikler tam olarak ortadan kalkmadığından devlete olan ihtiyaç devam etmektedir. Buna sosyalist devlet aşaması adı verilmekte ve komünizmin alt aşaması sayılmaktadır. (A. Göze, ag.e., s. 68).

Proleter hareketin amacı iktidarı burjuvaziden almak ve bütün ekonomik kuvvet ve sorumluluğu sosyalist aşamada devlete geçirmektir. Bu proletaryanın organize, yönetici kuvvet haline gelmesidir.

Komünist programa göre, sosyalist devlet aşamasında takip edilecek ana ilkeler (1) Toprak mülkiyetinin kaldırılması ve topraktan sağlanan gelirin müsadere edilmesi, (2) Ağır müterakki vergiler konulması, (3) Miras haklarının kaldırılması, (4) Bankaların devletleştirilmesi, (5) Haberleşme ve ulaşım araçlarının devletleştirilmesi, (6) Devletin endüstriyel ve tarımsal faaliyete geçip işletmeler kurması, (7) Endüstri ve tarımın devlet tarafından yürütülmesi ve şehir ve köy hayatı arasındaki farklılıkların kaldırılması, (8) Parasız mecburi eğitim, (9) Planlı ekonomidir. (BDaver, ag.e., s. 84).

Sosyalist devlet aşamasında herkes özgürlüklerden tam olarak yararlanma durumundadır. Toplum sosyal ekonomik ve siyasal bakımlardan kendi kaderine hakim durumdadır. Böylece, temeli ve amacı özgürlük olan demokrasi gerçekleşmiş olacaktır. (A. Göze, ag.e., ss. 82, 83).

Ancak, komünist parti programını gerçekleştirmek amacıyla gerektiğinde büyük burjuvaziye karşı her parti ile entelektüellerle ve hatta küçük burjuva partileriyle de işbirliği yapabilir. Komünistler her yerde kurulu siyasal ve sosyal düzeni değiştirmeye yönelik girişimleri destekler ve ihtilalci davranışları benimserler (B. Daver, ag.e., s. 85).

Üçüncü aşama olan komünizmin üst aşamasında üretim güçleri gelişmiş, üretim bollaşmış ve herkes “ihtiyacına göre” üretimden pay alır hale gelmiştir. Üretim araçları tümüyle topluma geçmiştir. Böyle bir toplumda üretimin dağılımı kendiliğinden, herhangi bir baskıya gerek olmadan gerçekleşecektir. Böyle bir toplumda sınıflar bulunmadığından, sınıflar arasında çatışma ve mücadele de olmayacak, böyle olunca da sınıf mücadelelerinin doğurduğu bir örgütlenme olan Devlet kendiliğinden yok olacaktır.

Bu dönemde özgürlükler tam olarak gerçekleşeceği için demokrasinin varlığından söz edilebilir. Çünkü, insanlar birbirleri üzerinde egemenlik kuramayacağı gibi, üretim bolluğu sebebiyle hiç kimse eşitsizliklere maruz bulunmayacağından, gerek siyasi gerekse ekonomik özgürlükler gerçekleşmiş olacaktır (A. Göze, ag.e., ss. 59-84, İ. Akın, ag.e., ss. 231-235, RG. Okandan, ag.e., s. 668, B. Daver, ag.e., s. 82-85).

Hemen belirtmek gerekir ki, bu üçüncü dönemin ne zaman gerçekleşeceği bilinmemektedir.

b) Anayasamız hürriyeti yok etme hürriyetini ya da demokrasinin ortadan kaldırılması hürriyetini kabul etmemiştir. Bu husus Anayasanın 4, 5, 6, 10, 11 ve özellikle 12, 13, 14 ve 68 inci maddelerinde açıkça belirtilmiştir.

Anayasa, Temel Haklar ve Ödevler başlığını taşıyan ikinci kısmında yer alan 12 nci maddesinin birinci fıkrasında, herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu ilke olarak kabul etmiştir. Ancak, bu temel hak ve hürriyetleri sınırsız ve mutlak olmayıp, 13 ve 14. maddelerle bazı kayıtlamalara tabi tutulmuştur.

Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması başlığını taşıyan 13 üncü maddesinin birinci fıkrası;

“Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, cumhuriyetin, milli güvenliğin kamu düzeninin genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.” hükmü ile genel nitelikteki sınırlama sebeplerini göstermiştir.

Bunu takip eden 14. madde ise, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını önleyen esasları içermektedir. Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan;

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir Sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamaz” hüküm ile son fıkrasındaki, “Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz” şeklindeki hükümle bu esaslar düzenlenmiştir.

Kişinin sahip olduğu haklar ve hürriyetler, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Cumhuriyeti ve Türk Devletini yıkmak, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir Sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla, yani bu cinsten bir kötü kasıtla kullanılamayacaktır. Aynı zamanda, genel olarak Anayasanın hiç bir hükmü ve özellikle de fertlerin sahip olduğu hak ve hürriyetler, bu hak ve hürriyetleri yok etmeğe yönelik bir harekette bulunmaya imkan verir şekilde yorumlanamaz (Bkz. Anayasanın İkinci Kısım Birinci Bölüm’ün genel gerekçesi ile 14. maddenin gerekçesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Komisyon Raporları ve Madde Gerekçeleri, Derleyen, Basım Yeri ve Tarihi Yazılı Değil, s. 15, 20).

Anayasamızın 68 inci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında da, 13 ve 14. maddelerdeki sınırlamaya paralel olarak, siyasi partilerin tüzük ve programlarının, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı;

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi parti kurulamayacağı esası kabul edilmiş bulunmaktadır.

Maddenin, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu5ıun hazırladığı gerekçesindeki açıklamadan; bu hükümler, Türkiye de bundan böyle sınıf ve zümre esasını, komünizmi, (vurgulama bize aittir) , faşizmi, teokrasi ve herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partinin kurulamayacağının; öte yandan, Türkiye’de demokrasinin bu sistemleri amaçlamadığı ve Türk Milletinin bu düşünceleri savunan sistemlere ihtiyacı olmadığı, Atatürk ilkeleri ışığında bir demokrasinin bu düşünceleri reddettiği sonucuna varıldığı, Türk milletinin bu düşüncelere dayanan sistemlerden uzak olan bir demokrasi ile daha rahat ve huzur içinde kendi birlik ve beraberliğini koruyacağının bağımsız kalacağı ve kalkınacağının kabul edildiği anlaşılmaktadır.

Davalı siyasi parti ise, tüzüğün 1. maddesi ile adında komünist kelimesine yer verdiği gibi kendisini bu şekilde nitelemekte ve 2. maddede de politikasını marksist teori temelinde çizeceğini belirtmekte, ayrıca bu hususu programının birçok yerinde tekrarlamaktadır.

c) Marksizm sadece bir kelime veya deyim olmayıp, siyasi, sosyal ve ekonomik bir rejimi ifade eder. Yukarıda da değinildiği gibi, kısaca kapitalist toplumdan komünizme ya da sosyalizme geçiş sürecini ve bu sürecin sonunda proletarya diktatörlüğünü öngörür. O, batı demokrasilerinde bütün bireylerin eşit olarak sahibi olduğu kabul edilen egemenliği sadece proletarya denilen işçi sınıfına tanır ve proletaryanın tahakkümüne dayanır.

Davalı siyasi partinin programının başında, bu partinin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin birleşmesinden oluştuğu vurgulanarak komünist ve marksist hareketin üye ve yöneticilerine, bütün farklı örgütlenmelerine, partilerine bir bütün olarak sahip çıkıldığı belirtilmektedir.

İddianamede geniş olarak açıklandığı gibi, Türkiye Komünist Partisi ile Türkiye İşçi Partisi’nin, sosyal bir Sınıfın diğer sosyal Sınıflar üzerinde egemenliğini, başka bir ifadeyle Anayasa’nın 68 inci maddesi ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78 inci maddesinde yasaklanan bir amacı savunan ve onu yerleştirmeyi amaçlamış kuruluşlar olduğu hususu kanun yollarından geçerek kesinlik kazanmış mahkeme kararlarıyla sabittir. Davalı siyas5 partiye varlık kazandıran, onun bütünüyle sahip çıktığını ifade ettiği görüş de işte bu amaç ve düşüncedir.

Bu arada, yeri gelmişken, marksist düşüncede 1975 yılından sonra oluşan bir gelişmeye de işaret edilmelidir.

Önce İspanya, İtalya ve Fransa Komünist Partilerinin başını çektiği ve adına Avrupa komünizmi (=Eurocommunisme, Örokomünizm) veya parlamenter komünizm denilen bu hareketin daha sonra diğer batı ülkelerindeki komünist partilerce de benimsendiği görülmektedir. Bu görüşün temel noktaları, her türlü sosyalizmin kendi yolunu takip edebilme hakkı, tek merkeze (Moskova) bağımlı olmaktan kurtuluş ve en önemlisi sosyalizmin kurulmasında şiddet ve ihtilal yolunun reddedilmesidir. Bu görüşe göre, batı demokrasisinin siyasal ve anayasal kurumları ve kuralları ile sosyalizm bağdaşabilir. (Tarık Zafer Tunaya, Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 4. Bası, İstanbul, 1980, ss. 557-558)

Bu cümleden olmak üzere, nihai hedef olan proletarya egemenliği yerine parti programlarında “çoğulcu demokrasi”ye dair deyim ve kavramlar kullanılmağa başlanmıştır. Buradaki çoğulcu demokrasiden amaçlanan şeyin daha ziyade faşistler dışında bütün siyasi partilerin özgürce eylemlerini garanti etmek olduğu ifade edilmiş ve bu anlayışın gerçekten bir “demokratlaşma” mı, yoksa partilerin ülkelerindeki gelişmelere ayak uydurma gayretleri mi olduğu şüphesi ileri sürülmüştür (A. Murat Demircioğlu, Avrupa Komünizmi, 13.2.1979 tarihli Cumhuriyet Gazetesi).

Yukarıdaki açıklamalar nazara alındığında, davalı siyasi partinin de proletarya diktatörlüğünü reddettiği söylenememektedir. Çünkü, öncelikle partinin oluşumunda etken olan ve bütünüyle sahip çıktığı Türkiye Komünist Partisi ile kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin görüşleri işçi sınıfının tahakkümü esasına dayanmaktadır. İddianamede açıklanan mahkumiyet kararları, adları geçen bu partiler ile davalı siyasi partinin bu görüşünü açıkça ortaya koymaktadır. Davalı siyasi parti proletarya diktatörlüğünü kabul etmediğini de açıkça programında belirtmemektedir. Öte yandan, yukarıda değinildiği gibi, Anayasa’nın 68 inci maddesi, gerekçesinde komünist partilerin sınıf egemenliğini amaçladıkları peşinen kabul edilmiştir.

Parti programının birçok yerinde barışçıl yol ve yöntemlerden ve çoğunculuktan bahsedilmesinin, gerek batı demokrasisiyle marksist demokrasi arasındaki yukarıda açıklanan farklılığın ve gerekse davalı siyasi partinin varlığını devam ettirebilme endişesi içinde tüzük ve programının Anayasa ve yasalara aykırı olmasını önleme çabasının sonucu olduğu anlaşılmaktadır.

B- PARTİ ADINDA KULLANILMASINA YASAL OLANAK BULUNMAYAN KELİMEYE YER VERMEK SURETİYLE SİYASİ PARTİ KURULMASI :

İddianamede açıklandığı üzere, Anayasa’nın 68. maddesi açık hükmü ile yukarıda bahsedilen gerekçesine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Kanunun 96/son maddesiyle komünist adıyla siyasi parti kurulması veya parti adında komünist kelimesinin kullanılmasının kesin olarak yasaklanmış olmasına rağmen davalı siyasi parti bu emredici kurala aykırı davranarak Türkiye Birleşik Komünist Partisi adı altında kurulmuştur.

C- DEVLETİN ÜLKESİ VE MİLLETİYLE BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAK :

a- Anayasanın konuyla ilgili 3, 5, 14, 66 ve 68 inci maddeler ile bu maddeler hükümlerine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78/a ve 81/a, b maddelerine iddianamede ayrıntılı biçimde işaret edilmiştir.

Bunların yanında kısaca bir açıklama yapmakta yarar görüyoruz. Anayasamızın Devletin bütünlüğüne ilişkin 3 üncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür… Dili Türkçedir.”, 14 üncü maddesi de “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, … veya dil, … ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.” hükmünü içeriyor. Yine Anayasanın 68 inci maddesinde bu ilke partiler açısından tekrarlanırken, parti tüzük ve programlarının ülke yapısıyla ilgili olarak bölgecilik amacı güden veya ayrı egemenlikler üzerine kurulu karma yapılı bir devlet tipinin yaratılmasını amaçlayamayacakları ifade ediliyor.

Bu doğrultuda Siyasi Partiler Kanununun 78 ve 81 inci maddelerinde; partilerin ülke bütünlüğünü bozma, devlet tekliği ilkesini değiştirme, azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünü yok etme, bölge ve ırk esasına dayanan partiler kurma yoluna gidemeyecekleri vurgulanıyor.

Milletiyle bölünmezlik ilkesi ile; Türk ulusu ve Türk devleti arasında bir ayrılık olmadığı, aynı şeyler oldukları, bunların bir bütünü oluşturdukları dile getiriliyor.

Hukuk açısından, Türk Devletinin farklı ulusları biraraya getiren bir devlet olmadığı ve Türkiye Cumhuriyetinde egemenliğin yalnız Türk Milletinde olduğu; Anayasanın 6 ncı maddesinde “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.” denilerek belirtiliyor.

Görüldüğü üzere, bu maddenin dışa dönük yanı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bağımsızlığı yani Türk milletinden başka bir milletin iradesine tabi olmayacağını; içe dönük yanı da devletin temeli olarak millet gerçeğinden başka bir topluluğun olmayacağını, iktidarlarının kaynağının millette olduğunu ortaya koyuyor.

Özetle, ülke ve millet bölünmezliği Devletin tek yapılı olduğunu, çok uluslu olmadığını ve partiler açısından da millet bütünlüğünü bozucu amaç güdülemeyeceğini, vatandaşlar arasındaki etnik farklılıklardan hareketle ayrı bir toplum oluşturarak bunlarda ulusçuluk bilinci yaratılıp, millet bütünlüğünden ayrılmalarına yönelik amaç güdülemeyeceğini belirliyor.

Nitekim Anayasamızın 66 ncı maddesi de “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” diyerek Türk Milletinden sayılabilmek için vatandaşlıktan başka bir unsura yer vermemek suretiyle hukuksal planda millet bütünlüğünün özünü gözler önüne sermiş bulunuyor.

Siyasi Partiler Kanununun 81 inci maddesi “Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak milli bütünlüğün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” diyerek Anayasa’da yeralan kurallara uygun biçimde bir hüküm getirmiş oluyor.

b- 1982 tarihli şimdiki Anayasamızın yürürlüğe girmesinden önce Anayasa Mahkemesi’nce verilmiş iki ayrı karardan alıntılar yapılmasının konuya daha fazla açıklık getireceği düşünülmüştür.

1- Yüce Mahkemenizin 20.7.1971 gün ve 3-3 sayılı kararı ile;

“… TİP 4. büyük kongresi kararının 6. bendinde şöyle denilmektedir: “Türkiyenin Doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, Kürt halkı üzerinde, baştan beri hakim sınıfların faşist iktidarlarının, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıklarını,

Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla, geri kalmış olmasının temel nedenlerinin birini, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini gözönüne alan hakim sınıf iktidarlarının, güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğunu;

Bu nedenle, (Doğu sorununu) bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın, hakim sınıf iktidarlarının şövenmilliyetçi görüşlerinin ve tutumunun bir uzantısından başka bir şey olmadığını,

Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün anti demokratik, faşist, baskıcı, şöven, milliyetçi akımların amansız düşmanı olan Partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu,

Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile, işçi sınıfının ve onun öncü örgütü Partimiz öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistleri parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiğini,

Kürt halkına karşı uygulanan ırkçımilliyetçi şoven-burjuva ideolojisinin partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğunu,

Partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilan eder.”

Büyük Kongre kararının yukarıda açıklanan 6. bölümünde tarihsel birtakım gerçekler ters olarak yansıtılmakta ve kararın yazılışı Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopması ereğine yönelmiş bulunmaktadır…

Önce şu hususun belirtilmesi gerekir ki, bu kararı okuyan veya duyan kimselerin büyük çoğunluğu hukuk ve toplum-bilim öğrenimi yapmış, birçok toplumsal öğretiler incelemiş kimseler olmayıp okuma yazması olan ve belki de olmayan ve fakat çevresinde geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kimselerdir. Bir partinin siyasal eyleme yönelmiş bir kararı, bilimsel bir toplantıya sunulan bir bildiri ya da bilimsel bir kurulun bilimsel açıdan incelediği bir konuda verdiği bir karar değildir; parti genel kurulunun partinin izleyeceği siyasaya ilişkin bir karardır ve bu karar hem partiye bağlı olan, hem de olmayan yurttaşlar topluluğunun okuyup ya da dinleyip parti siyasasını ve gelecekteki tutum ve davranışlarını öğrenmesi ereğiyle verilir. “Vatandaşlık hakları” deyimiyle Anayasa’nın bütün vatandaşlara tanıdığı hakların tümünün anlatılmak istendiği sonucuna varılacağı gibi, cümlede kullanılan “diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini” sözlerinin yazılış bakımından “anayasal” sözcüğünün kapsamı dışında kaldığı ve bu sözlerle hak durumunda bulunmayan birtakım konulara ilişkin özlem ve isteklerin anlatılmak istendiği sonucu ister istemez çıkarılır.

Bölücülüğün partinin işçi ve emekçi yığınların sermayeciliğe karşı savaşı ilkesine aykırı düştüğü, partinin bölücülüğü benimsemesinin kendi varlığını inkar etme anlamına geleceği savunmaları da yerinde görülmemiştir. İlk önce, kararı okuyan veya dinleyen orta bilgili bir yurttaşın bu incelikleri düşünmesi olanak dışıdır. Bundan başka ülkemizde aydın topluluğunun pek büyük bir çoğunluğunun bile uluslaşma sözünden, hele ırk özelliği de söz konusu edilen durumlarda, belli ırk özelliği taşıyan topluluğun kendi başına bir ulus niteliğini kazanmasından başka hiçbir durumu anlaması söz konusu olamaz.

Şu yön de dikkate değer ki, yüzyıllardan beri sürüp gelen tarihsel ve ruhsal birlik bir an için yok sayılsa bile, Ulusun Kurtuluş Savaşına katılıp omuz omuza dövüşerek bu ülkeyi düşmanlardan temizlemiş ve böylece alınyazısı ve gönül birliğini dosta düşmana açıkça göstermiş bulunan doğulu ve batılı yurttaşlar arasında Anayasa’nın (başlangıç) kurallarındaki düşüncelere temel tutulan ruhsal birlik ve bütünlük daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında perçinlenmiş, Türk Ulusunun siyasal ve toplumsal bütünlüğünü bir kez daha kimsenin anlamazlıktan gelemeyeceği bir biçimde duyurulmuştur. Bu gerçek gözönünde tutulmadan Doğu bölgesindeki yurttaşların Türkiye’nin öteki bölgelerindeki yurttaşlarla uluslaşma sürecine girmiş olduklarını ve sürecin tamamlanıp bütünleşmenin henüz gerçekleşmiş bulunmadığını savunma olarak ileri sürmek dahi, üzerinde durulması gereken bir davranıştır ve bölücü düşüncenin belirtisidir.

Bundan başka kararın öteki bentlerinin yazılışı ve anlamı, bu kararın 6. bendinin savunma doğrultusunda yorumuna elverişli herhangi bir dayanak sağlamakta da değildir.

Yukarıda gösterilen gerekçelere göre davalı TİP, Anayasa’nın 57. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinin “Siyasi partilerin … faaliyetleri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır.” 648 sayılı SPK’nun dördüncü kısmında yer alan 89. maddesinin “Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Siyasi partiler, Türk dilinden ve kültüründen gayri dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadır. Bu ilkelere aykırı davranan bir partinin ise, Anayasa’nın 57. maddesinin birinci fıkrasının son tümcesinin “Bunlara uymayan partiler temelli kapatılır.” kuralı ile 648 sayılı SPKnun 111. maddesinin 2 sayılı bendinin, “Parti Genel Kongresince veya Merkez Karar Organı veya Merkez Yönetim Organınca … bu kanunun dördüncü Kısmında yer alan maddelerin hükümlerine aykırı karar alınması ya da genelge veya bildiriler yayınlanması durumunda Anayasa Mahkemesi’nce siyasi partinin kapatılmasına karar verileceğini” bildiren kuralı uyarınca temelli kapatılması gerektiğinden, davalı parti temsilcilerinin savunmalarının reddi ile Tİ P’nin temelli kapatılmasına…” karar verilmiştir.

2- Yine Mahkemenizin 8.5.1980 gün ve 1-1 sayılı kararında,

“… burada, dava konusu tümce ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 89. maddesine aykırı bir durumun yasal öğeleriyle oluşup oluşmadığının saptanması gerekmektedir.

Söz konusu 89. madde, Anayasa’nın 57/1. maddesine dayandığından sorunun incelenmesinde her iki hükmün birlikte ele alınması ve doğal olarak, anılan Anayasa maddesinin bu konudaki düşüncelerin başlangıç noktası sayılması gerekmektedir.

Anayasa’nın 57. maddesi siyasi partilerin “tüzüklerinin”, “programlarının” ve “faaliyetlerinin” her birinin ayrı ayrı, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine aykırı bulunmaması zorunluğunu hüküm altına almıştır. Bu durum karşısında, sözü geçen hükümde sayılanlardan birinin, örneğin parti programının Anayasa’nın ülke ve ulus bütünlüğü temel hükmüne aykırılığı, başka bir koşul aramaksızın partinin kapatılmasına karar vermek için yeterli bir nedendir. Yani tüzük ya da programın anayasa’nın sözü geçen temel hükmüne aykırılığı durumu, bu metinlerin kendi içerikleriyle oluşur; parti yetkili organlarının faaliyetleri, olsa olsa bu aykırılık durumunun varlığından duyulan kuşkuyu ortadan kaldırmada yardımcı bir kanıt sayılabilir. Bu nedenledir ki, örneğin, programda dile getirilen bir amaç Anayasa’nın söz konusu temel hükmüne açıkça aykırı düşüyorsa, parti kurucularının gerçekten bunu amaçlayıp amaçlamadıklarını ve parti yetkili organlarının faaliyetlerinin bu amacın gerçekleştirilmesine yönelik olup olmadığını ayrıca araştırmaya gerek yoktur. Yine maddede yalnızca “aykırı olmak”tan söz edildiğine göre, bu amacın gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini saptamak zorunluğu da bulunmamaktadır.

Anayasa’nın 57. maddesiyle tam bir uyum içinde bulunan SPKnun 89. maddesini de dayandığı bu hüküm doğrultusunda anlamak gerekmektedir.

maddenin ikinci fıkrasına göre, “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlık yaratma”amacı güdüldüğü ya tüzük ya da program metinlerinden veya partinin faaliyetlerinden yahut her ikisinden anlaşılabilir. Bunun kesinlikle anlaşılması o partinin ulus bütünlüğünün bozulmasını da amaçladığını ortaya koyar. Bir kesim vatandaşta, kendilerinin azınlık oldukları düşüncesini yaratmaya çalışmak, Devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü temel ilkesine kesinlikle aykırı düştüğünden, böylece azınlık yaratma amacı güden bir siyasi partinin ulus bütünlüğüne ters düşmeyebileceği, hele bu yoldan ulus bütünlüğünü sağlamayı amaçlayabileceği biçimindeki savların, Anayasamızın belirtilen yapısı içinde kabulüne olanak yoktur.

Bu bakımdan, 89. maddenin ikinci fıkrasında geçen “… millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” sözcüklerinin, davada ulus bütünlüğünün bozulması amacının ayrıca kanıtlanması zorunluluğunu belirtmek için değil, yalnızca azınlık yaratmayı amaçlamanın Anayasa’nın 57. maddesindeki anlamda “ulus bütünlüğünün bozulması” sonucunu doğuracağını kesin biçimde göstermek için maddeye konuldukları kuşkusuzdur…

Lozan Barış Antlaşması gereğince azınlık haklarından yararlanan kimi Türk vatandaşlarıyla anadili Türkçe olmayan öteki Türk vatandaşları arasında Anayasa’nın 12. maddesiyle bağdaşmayan bir eşitsizlik bulunduğuna işaret etmek ve Partice bu eşitsizliğin ortadan kaldırılmasının amaçlandığını vurgulamak için yapıldığı anlaşılmaktadır. Oysa, SPKnun 89. maddesinin Anayasa’nın 12. maddesine aykırı bir yönü bulunmamakta ve dolayısıyla (azınlık yaratma) durumu Anayasa’nın bu hükmüne de aykırı düşmektedir.

Anayasa’nın 57/1. maddesi, bir bakıma, Anayasa’nın 11. maddesinin birinci ve üçüncü fıkraları hükümlerinin siyasi partilere özgü bir uygulanış biçimini meydana getirdiğinden, SPKnun 89/2. maddesine aykırı eylemlerin dolaylı olarak Anayasa’nın 11. maddesiyle de bağdaşmadığında kuşku yoktur.

Bütün bu nedenlerle, TEP Programı, (H) bölümünün (2) sayılı bendinde yer alan “Anadili Türkçe olmayan okul çağındaki TC. vatandaşlarına Milli Eğitim Bakanlığı yönetiminde anadil ve kültür eğitiminin sağlanması (Anayasa Madde 12)” tümcesi yönünden SPKnun 89/2. maddesiyle Anayasa’nın 57/1. maddesi hükümlerine aykırı bulunmaktadır.

Parti programının gerekçesinin “V” sayılı bölümünün üçüncü bendindeki “Emperyalizmin özellikle Kürt halkı ile ilgili olarak oynamaya çalıştığı (böl ve yönet) oyununu bozacak; nerede belirirse belirsin, gerçek yurtseverliğin karşıtı olan şoven eğilimleri etkisiz kılacak, bütün çağdışı uygulamaları (asimilasyon vb.) tasfiye edecektir.” tümcesi SPKnun 89/1. maddesiyle Anayasa’nın 57/1. maddesine aykırı görülmüştür…” denilmektedir.

c- Anayasa Mahkemesinin belirtilen bu kararlarının dayanağını teşkil eden 1961 Anayasasının 57 nci maddesi ile mülga 648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 89 uncu maddeleri, halen yürürlükte bulunan Anayasanın 14 ve 69 uncu maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 81 /a, b maddelerine tekabül ettiğinden ve konuya ilişkin olarak aynı unsurları içerdiğinden işbu kararlarda kabul edilmiş bulunan esaslar bugün için de emsal teşkil etmektedir.

İddianamede geniş olarak açıklandığı şekilde, davalı siyasi partinin programının birçok yerinde “Kürt ulusunun varlığı”ndan, “Kürt dili ve kültürü”nden bahsedilmekte ve hatta programının dördüncü sahifesinde “Kürt sorununun adil, demokratik, barışçı çözümü için” başlıklı bölümünde ise daha da ileri gidilerek “… Kürt halkının varlığının ulusal kimliğinin ve haklarının tanınması … her halkın doğal ve devredilmez hakkı olan kendi gelqceğini tayin hakkı …” vurgulanmaktadır.

Bu durumda davalı siyasi partinin programının, Anayasa’nın 3, 14 ve 69 uncu maddelerine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78/a ve 81 /ab maddelerine aykırı bulunduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

D- KAPATILAN BİR SİYASİ PARTİNİN DEVAMI OLDUĞUNU BEYAN VE İDDİA ETMEK :

İddianamede açıklandığı gibi, Türkiye İşçi Partisi (TİP) 2533 sayılı Siyasi Partilerin Feshine Dair Kanun uyarınca kapatılmıştır. Anılan kanunda partilerin feshinden sözedilmekte olmasına karşılık 2820 sayılı Kanunun 96/1. maddesi ise 2533 sayılı Kanunla feshedilmiş olan partiler için “kapatılmış” deyimini kullanmaktadır.

2820 sayılı Kanunun 96/2. maddesi, “Kurulacak siyasi partiler kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.” emredici hükmünü ihtiva etmektedir. Yüce mahkemenizin 28.9.1984 gün ve 1-1 sayılı kararında, buradaki “kapatılmış” deyimi içerisine 2533 sayılı kanunla feshedilmiş olan siyasi partilerin de girebileceği belirtilmiştir.

Davalı siyasi partinin programının giriş bölümünde iki ayrı partinin birliğinden sözedilmekte ve davalı siyasi partinin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin birleşmesi ile oluştuğu açıkça belirtilmektedir. Bu husus aynı zamanda kurulan bu partinin, kapatılmış bulunan Türkiye İşçi Partisi’nin devamı niteliğinde olduğu beyan ve iddiasını da içermektedir.

SONUÇ :

Yukarıda açıklandığı şekilde, davalı siyasi partinin tüzük ve programı ilgili bölümlerde belirtilen Anayasa hükümleri ile bu doğrultuda düzenlenmiş bulunan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun dördüncü kısmında yeralan 78, 81 , 96 ncı maddeleri hükümlerine aykırılık teşkil etmektedir.

2820 sayılı Kanunun 101 /a. maddesi, parti tüzüğü ve programının bu kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması halinde partinin Anayasa Mahkemesince kapatılmasını amir bulunduğundan,

Davalı Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.

15/10/1990″

IV- DAVALI PARTİNİN SON SAVUNMASI :
A- Usul Yönünden :

Geçici madde kavramı, bizzat adından da anlaşılacağı gibi yeni bir hukukî düzene geçişi sağlayan, bu geçiş tamamlandıktan sonra artık uygulama değerini yitiren maddelerdir.

Anayasanın diğer maddelerine ve özellikle de temel ilkelerine açıkça aykırı olan bir yasanın, başka bir Anayasa maddesinin üstelik de geçici bir maddenin varlığı nedeniyle iptal edilmemesi düşünülemez.

Anayasaların bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi karşısında, Anayasa’ya aykırı bir yasanın Anayasa Mahkemesi’nce denetlenememesi gibi bir sonuç kabul edilemez.

Bilindiği üzere Anayasanın 177. maddesi anayasanın yürürlüğe girmesini düzenlemiştir. Geçici 15. madde yalnızca bir dönemi düzenleyen (12 Eylül 1980-7.12.1983 tarihleri arasını) geçici bir maddedir. Bu geçici dönemin sonu ise TBMM Başkanlık Divanının oluştuğu tarih olan 7.12.1983’dür. İşte Anayasa’nın 177. maddesine göre bu tarihten itibaren Anayasa, bütünü ile yürürlüğe girecektir.

B- Esas Yönünden :
1- Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak isnadı :

Marksizmi içinde oluştuğu 19. yüzyılın koşullarının değişmeye başlamasıyla birlikte yeniden gözden geçirip geliştirme yönünde birçok girişim olmuş, özellikle Batı Avrupa’da bu yönde önemli adımlar atılmıştır. Aynı zamanda marksizmi değişmez bir görüşler toplamı, adeta dünyevi bir din olarak, bir doğma olarak anlayan yaklaşımlar söz konusudur.

Esas hakkında görüş TBKP’nin marksizme yaklaşımını değerlendirme konusu yapmamakta, her marksist düşünürün ve her komünist partinin mutlaka marksizmin Stalinist yorumunu benimsemesi gerektiğini varsaymakta, bunu iddia etmekte, kapatılma istemini bu anlamsız ısrara dayandırmaktadır.

Bir komünist partisinin mutlaka proleterya diktatörlüğünü benimseyeceği, savunacağı iddiası günümüz dünyasının gerçekleriyle derinden çelişmektedir.

TBKP, marksizmi kendine göre yorumlayan bir partidir. Bu yoruma göre, TBKP, programında belirtildiği gibi, “sömürüye, savaş tehlikesine, silahlanmaya, her türlü baskı ve eşitsizliğe, ırk ve cins ayrımcılığına, doğanın tahribine, toplumsal yaşamın her alanında şiddete karşı mücadele” eden bir partidir.

TBKP, bu tanımlamaya, 19. yüzyıl marksizminden ve 20. yüzyıldaki Leninizmden farklı olarak, yalnızca sınıf gerçeğini, “endüstri alanındaki gelişmelerin doğurduğu ekonomik ve sosyal problemleri” değil, son on yıllarda bütün dünyada ve bu arada ülkemizde öne çıkan ekonomi dışı problemleri, nükleer yok oluş tehlikesini, bütün insanlığın adeta bir kanser gibi saran çevre kirlenmesini, erkek egemenliğine dayalı cinsler arasındaki eşitsizliği de politik mücadelesinde temel almakta ve her türlü şiddet uygulamasının insanlık yaşamından çıkarılmasını savunmaktadır.

TBKPnin şiddet karşısındaki tutumu, marksizmin bu alandaki geleneksel yaklaşımının köklü bir revizyonuna dayanmaktadır. Karl Marx’a göre “şiddet her türlü yeninin ebesi” olmuştur. Tarih bu saptamayı sayısız örnekle doğrulamıştır. Büyük Fransız Devrimi’ni, bizzat Cumhuriyetimizin kuruluşunu hatırlamak bile yeterlidir. Ne var ki, yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki köklü değişiklikler bu saptamayı da eskitmiştir. Günümüzde şiddet, gelişme için zorunlu olmaktan çıkmış, tam tersine gelişmeyi tehdit eden bir nitelik kazanmıştır.

Programından da görüleceği gibi, TBKP bugün olduğu gibi, kendi iktidarında da şiddet, baskı ve tahakküm uygulamalarına, baskıcı otoriter bir devlete karşı olacak, sınıfların, grupların ve bireyin politik yaşama özgür katılımından, çoğulcu demokrasiden yana olacak ve geniş mutabakatları gerçekleştirmeye çalışacaktır.

Programımızda daha ileri olarak şunlar da söyleniyor: “TBKP, emekçi iktidarının, sosyalizmi amaçlayan diğer politik ve toplumsal güçlerle birlikte, geniş demokratik bağışıklık ilişkileri içinde ve geniş toplumsal mutabakatlar zemininde, çoğulcu demokratik rejim kuralları içinde kurulması için çalışılacaktır” ve ekleniyor: “Sosyalizmde çoğulculuk sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir.”

Bütün bunlar TBKPnin proleterya diktatörlüğünü reddettiğini, egemenliğini kaynağını bütün millette gördüğünü, en önemlisi, temel hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldırmaya değil, tam tersine eksiksiz gerçekleştirmeye yöneldiğini açıkça kanıtlanmaktadır.

O nedenle, Anayasa’nın “hürriyeti yok etme hürriyetini ya da demokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetini kabul etmemesi”ne dayanılarak TBKPnin kapatılmasını talep etmek, olanaksızdır. Tam tersine, TBKPnin kapatılmasını talep etmek, “hürriyeti yok etme ve demokrasiyi ortadan kaldırma” anlamına gelmektedir.

Esas hakkında görüş, TBKPnin devletçi, mülkiyet düşmanı bir parti olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık TBKP programında “insanların mülkiyete yabancılaşmasına son verilmesi”nden, “ekonominin gelişmesinde piyasanın rolünün vazgeçilmez” olduğundan söz edildiği ise hiç dikkate alınmamaktadır.

2- Kullanılması yasaklanmış adla siyasi parti kurulduğu isnadı :

İddianame Anayasa’nın 68. maddesinin gerekçesini 2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin son fıkrasının konuluşuna dayanak olarak gösteriyorsa da gerekçelerden hareket ederek yorum yapmak dinamik Anayasa anlayışının bir sorunu olarak geçerli bir yöntem değildir. Anayasada “komünist” adıyla parti kurulamayacağına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Anayasa’nın 68. maddesi sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü amaçlayan siyasi partileri yasaklamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin 1988/2-1 sayılı kararında da belirtildiği gibi “sosyalist bir partinin Anayasa ve yasalarca yasaklanıp yasaklanmadığı konusunu sadece adına bakarak çözüme bağlamaya olanak yoktur…” Bir partinin adının “komünist” olması, dünyadaki son gelişmeler de gözetilirse, sınıf egemenliği ve diktatörlüğünü savunduğunu göstermez. Bu yasak İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesiyle de bağdaşmaz. İleride sözleşmeye aykırılık nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Komisyonunu’na başvurmak durumunda kalındığında çıkacak kararın davalının lehine olacağı açıktır. Anayasa’nın 13. maddesinin açık hüküm karşısında bu yasaklama hem öngörüldüğü amaç dışında kullanılmaktadır, hem de demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırıdır. Dolayısıyla da Anayasa’nın 13. maddesine aykırıdır. Anayasa’ya aykırı yasa hükmünün bu gibi durumlarda ihmal edilmesi bir hukuki çözüm olarak düşünülmesi gereken yol olmakla birlikte biz esasen geçici 15. madde kapsamındaki yasaların da iptal edilebileceği görüşündeyiz. Anayasa’nın temel ilkelerine aykırı bir yasanın geçici bir maddenin varlığı nedeniyle iptal edilmemesi düşünülemez. Böyle bir düzeltme hukuk devleti ilkesine ve Anayasa Mahkemesi’nin varlık nedenine ters düşmektedir. Anayasa bütünüyle değerlendirilmelidir. Geçici 15. madde, 177. maddeyle birlikte değerlendirilirse, yasağın TBMM Başkanlık Divanının oluştuğu tarih olan 7.12.1983’le son bulduğu anlaşılır.

3- Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak isnadı :

Gerek 1982 Anayasası gerekse 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, siyasi partilerin ülke ve millet bütünlüğüne aykırı amaçları olamayacağını ve bu yönde faaliyette bulunamayacaklarını belirtmişlerdir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin topraklarının bir bölümü üzerinde başka bir devlet kurulmasını amaçlayan partiler kapatılacaktır.

Suçlamaya esas olarak alınan bölümler, program bütünlüğü için de değerlendirildiğinde, ülke toprakları üzerinde başka bir devletin kurulmasının istenmesinin söz konusu olmadığı görülür. Aksine ülke toprakları üzerinde, Türk ve kürtlerin birlikte yaşamaları amaçlanmaktadır. Esasen, esas hakkındaki görüşte dolaylı olarak belirtildiği gibi, suçlama ülke bütünlüğüne aykırı amaç güdülmesi değil, bizzat kürtlerin varlığının kabul edilmesidir.

Anayasa’nın 66. maddesinde kullanılan Türk kelimesinin etnik kökeni ifade etmediği; aksine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olunmasını ifade eden, kısaltılarak “Türk” diye nitelendirilen tamamen hukuki bir kavram olarak kullanıldığı açıktır.

Esasen artık sosyal, siyasal ve toplumsal gelişmeler çoktan kürtlerin varlığının tartışılması olgusunu geride bırakmıştır. Bugün, artık tartışılan “Kürtlerin varlığı ya da yokluğu” değil, ana dillerinde eğitim yapıp yapmayacakları, kültürel olanakların tanınıp tanınamayacağı ve benzeri gibi konulardır.

Kürt sorunuyla diğer partiler de ilgilenmişlerdir. Kürtlerin varlığı ve sorunun çözümü konusunda öneri getiren kişi ve kuruluşlardan yalnızca TBKP hakkında kapatma davası açılmasının kabul edilemeyeceği, bunun hukuk devleti ilkesi ile adalet ve hakkaniyet kavramları ile bağdaştırılamayacağı açıktır.

TBKP, hukuki bir kavram olan Türkiye milletinin bir parçasını oluşturan Kürt halkının ayrılığını değil, eşit haklılık ve gönüllülük temelinde birliğini savunmaktadır. Bir başka anlatımla, milli bütünlüğüne aykırı değil, milli bütünlüğü sağlayıcı çözüm önermektedir. Siyasal iktidarın bu sorun konusundaki politikasını eleştirmekte, bu politikanın millet bütünlüğünü bozacağı belirtilmektedir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi programında bu konuda; uygar dünyanın kabul ettiği en temel ilkelerden birisi olan halkların kendi kaderini tayin hakkının, bugüne kadar uygulanan yanlış politikalar sonucu birlik değil, ayrılık şeklinde kullanılması sonucunu doğuracağı tesbit edildikten sonra, birliğin, yani milli birliğin sağlanması için sorunun adil, demokratik ve barışçı bir yoldan çözülmesi gerektiği belirtilmektedir.

Ayrılığın değil birlikte yaşamanın amaç edinildiği, iddianamedeki görüşün aksine TBKP’nin Türk ve Kürt marksistlerin partisi olduğunun programda belirtilmesinden de açıkça belli olmaktadır.

Milli birliğin sağlanması, milletin bölünmez bütünlüğünün korunması açısından önem taşıyan konu, ülkede birbirinden farklı, kendilerine özgü dilleri, örf ve adetleri, kültürleri olan bir takım halkın bulunup bulunmaması değil, bu değişik özellikler taşıyan halk gruplarının, birleştirici “üst” ve “hukuksal” kavram olan “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlılık duygusu” taşıyıp taşımadıklarıdır. Ayrı etnik grupların varlığı toplumsal bir olgudur ve toplumsal olgulara işaret edilmesi, millî bütünlüğe ve birliğe aykırı sayılmaz. Millî birliğin gerçek anlamda kurulup korunması, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan herkesin özgürlüklerini tam anlamıyla kullanabilmesine bağlıdır. Dil, örf ve adet yasaklanarak millî birlik kurulmaz, korunmaz.

Anayasa’nın 3. maddesi, “resmî dil”in “Türkçe” olduğunu belirtmektedir. Bazı etnik grupların ve azınlıkların kendi dillerini konuşmak istemelerinin, Türkçenin resmî dil olmaktan çıkarılması istemini ifade etmeyeceği açıktır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın TBKP’ne uygulanması istenen hükmü (sözü itibariyle) siyasi partilere “azınlık yaratma yasağı” koymaktadır. Siyasi partilerin tamamen toplumsal, sosyolojik bir olgu olan azınlıklar yaratabileceğini düşünmekteki mantığı kavrayabilmek mümkün değildir. Esas olan ülke-millet bütünlüğünün korunmasıdır. 2820 sayılı Yasa da bu amaçla sınırlı olmak zorundadır.

4- Kapatılan siyasi partilerin devamı olduğunun davalı partice iddia ve beyan olunduğu isnadı :

Programda TBKP’nin TİP ve TKP’nin birleşmesinden oluşan bir parti olması ile kastedilen nedir’ Bu çok açıktır. Bu tümce ile TBKP’yi oluşturan insan unsurunun, kadroların TİP ve TKP’deki insan unsuru, daha önce TİP ve TKP’de çalışan kadrolar olduğu anlatılmaktadır. Yoksa bu tümceden, TBKP’nin kapatılan bir siyasi partinin (TİP) devamı olduğu anlamı çıkarılmaz. TBKP programıyla, dünyaya bakış açısıyla, yeni marksizm yorumuyla, sorunların çözümüne ilişkin çağdaş demokratik ve barışçı görüşleriyle ülkemiz politik yaşamındaki yerini almış ve toplumsal meşruiyeti tartışılmaz hale gelmiş yeni bir partidir.

TBKP’nin, Siyasi Partiler Yasası’nın 96/2. maddesine aykırılığı söz konusu değildir. Kaldı ki, Siyasi Partiler Yasası’nın bu hükmü de Anayasa’nın 2, 13/2, 68 ve 69. maddeleriyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9, 10, 11 ve 17. maddelerine açıkca aykırıdır.

V- DAVANIN EVRELERİ :

Dava, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 14.6. 1990 günlü, SP. 30. Hz: 1990/34 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen iddianamenin onaylı bir örneğinin, almalarından başlayarak onbeş gün içinde gerekli görürlerse dosyayı da inceleyip hazırlayacakları ön savunmayı yazılı olarak bildirmeleri gerektiğinin davalı Parti Genel Başkanlığına tebliğine, tebligatın 7201 sayılı Yasa’nın 2. maddesi uyarınca memur eliyle yapılmasına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Partiye 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesi gereğince uyarıda bulunulmamış olmasının eksiklik sayılmamasına 28.6.1990 gününde oybirFiğiyle karar vermiştir.

Davalı Parti, bu karar uyarınca süresi içinde verdiğil3.7.1990 günlü ön savunmada, sözlü açıklamada bulunmak üzere çağırılmaları isteminde bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesi, sözlü açıklama isteminin kabûlü ile davalı Parti Genel Başkanı Ahmet Nihat Sargın’a Partinin Merkez Yürütme Kurulu’nca seçilecek iki ilgili ile birlikte sözlü açıklamada bulunmak üzere 2.10.1990 günü gelmeleri için çağrı yazısı çıkarılmasına, sözlü açıklama çözümlerinin ve dosyadaki tüm belge örneklerinin esas hakkındaki düşüncesini bildirmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüşü geldikten sonra bunun onanlı bir örneğinin alınma tarihinden başlayarak onbeş gün içerisinde son savunmasını yazılı olarak bildirmesi için davalı partiye yollanmasına, 7201 sayılı Yasanın 2. maddesi uyarınca tebligatın memur eliyle yapılmasına, 11.9.1990 gününde oybirliğiyle karar vermiştir.

Bu karar uyarınca, Türkiye Birleşik Komünist Partisi Genel Başkanı Ahmet Nihat Sargın ve Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun 18.9.1990 günlü, 13 sayılı kararı ile görevlendirilen Avukat Turgut Kazan, 2 Ekim 1990 gününde Anayasa Mahkemesi huzurunda sözlü açıklama yapmışlar, toplantıda, Parti Genel Sekreteri Nabi Yağcı da hazır bulunmuştur.

Sözlü açıklama sırasında davalı Parti temsilcilerince Anayasa’ya aykırılık savında bulunulması üzerine Anayasa Mahkemesi, öne sürülen Anayasa’ya aykırılık savlarını da içerecek biçimde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan esas hakkında görüş istenmesine 2.10.1990 gününde oybirliğiyle karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin 11.9.1990 ve 2.10.1990 günlü kararları uyarınca, öne sürülen Anayasa’ya aykırılık savlarını da içeren esas hakkındaki düşüncenin bildirilmesi için belgeler, Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı 15.10.1990 günlü görüş bildirme yazısının bir örneğinin onbeş gün içerisinde yazılı savunmasını bildirmesi için 16.10.1990 gününde kendisine tebliği üzerine davalı Parti, bu sürenin yetersiz olduğundan bahisle, 15 günlük ek süre istemiş bu istem yerinde görülerek Anayasa Mahkemesi’nin 25.10.1990 günlü kararıyla ek süre verilmiştir. Davalı Parti, süresi içinde, 15.11.1990 gününde savunmasını sunmuştur.

İNCELEME :
USÛL YÖNÜNDEN :

Davalı partinin savunmaları ile Genel Başkanı ve vekili tarafından yapılan sözlü açıklamalarda Siyasi Partiler Yasası’nın kimi maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülerek iptali, savları kabul edilmezse belirtilen kuralların Anayasa Mahkemesi’nce ihmali yoluna gidilmesi istenmiştir. Bu konu, davada ön sorun olarak ele alınmıştır.

1- Anayasa’ya Aykırılık Sorunu :

Davalı Parti adına, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun kapatma davasına dayanak yapılan maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı konusunda, Anayasa’nın geçici 15. maddesi yorumlanarak sözedilen nedenler özetle şunlardır:

Geçici 15. madde kapsamındaki yasaların Anayasa’ya aykırı olması durumunda bunların iptali istenebilir. Geçici madde kavramı, yeni bir hukuk düzenine geçişi sağlayan ve bu geçiş tamamlandıktan sonra uygulanma değerini yitiren maddelerdir.

Geçici 15. madde, Anayasa’nın öbür maddeleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Anayasa’nın temel ilkelerine açıkça aykırı olan bir yasanın bu geçici madde yüzünden iptal edilmemesi düşünülemez. Geçici 15. maddenin denetime engel kabul edilen üçüncü fıkrası, birinci fıkrayla birlikte ele alınmalıdır. Üçüncü fıkrada yer alan ” bu dönem …” sözcükleri birinci fıkraya bağlıdır ve onu açıklayıcı niteliktedir. Anayasa’ya aykırılık savı 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimlerden sonra toplanacak TBMM.’nin Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçen dönemde ileri sürülemez. Geçici 15. maddenin üçüncü fıkrası, TBMM Başkanlık Divanı’nın oluşması ile işlerliğini yitirmiştir ve Anayasa’ya uygunluk denetimini önleyici hükmü kalmamıştır.

Buna karşılık Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkında görüş bildirme yazısında, “Öncelikle, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında ve Siyasi Partiler Kanunu’nun açık hükümlerine göre davalı Siyasi Partinin Anayasa’ya aykırılık iddiası ciddî görülmediğinden reddi gerektiği düşünülmüştür” denilmektedir.

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesindekine benzeyen bir hükmün yer aldığı 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesinde; 27 Mayıs 1960 tarihinden Kurucu Meclisin toplandığı 6 Ocak 1961 tarihine kadar çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açılamayacağı ve itiraz yoluyla dahi mahkemelerde öne sürülemeyeceği öngörülmüştü.

1982 Anayasası’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası, 1961 Anayasası’ndaki geçici 4. maddede yer alan açık anlatımdan uzaklaşmış ve “Bu dönem içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığı iddia edilemez” biçiminde bir metni benimsemiştir.

Anayasa’nın kimi maddelerinde Anayasa Mahkemesi’nce yapılacak denetimi kısıtlayan ve engelleyen benzer hükümler mevcuttur. 90. maddenin son fıkrası, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar hakkında Anayasa’ya aykırılık savı ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamayacağını; 148. madde, olağanüstü durumlarda çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin biçim ve öz bakımından Anayasa’ya aykırılığı savıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açılamayacağını; 152. madde, ret kararlarının yayımlanmasından sonra 10 yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı savıyla yeniden başvuruda bulunamayacağını; 105. madde, Cumhurbaşkanının re’sen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil yargı mercilerine başvurulamayacağını öngörmüştür. 125. ve 159. maddelerde de bu tür sınırlamalar vardır. Buna karşılık, Anayasa’nın geçici 15. maddesi, “… Anayasaya aykırılığı iddia edilemez”, devrim yasalarının korunması ile ilgili 174. maddesi ise “… Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:” biçimindeki anlatımları yeğlemiştir.

Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıklarının iddia edilememesi yönünden bir bağ vardır. Son fıkra, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürememe yönünden bir zaman sınırlaması yapmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Nitekim, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın “Anayasaya aykırılığı iddia edilemeyecek diğer metinler” başlıklı 25. maddesi, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrasındaki “Bu dönem” deyişini aynı biçimde yorumlamış, geçici maddenin birinci fıkrasındaki belirli bir dönemi açıklayan sözcükler ile son fıkrayı birleştirip düzenlemeye açıklık kazandırmıştır.

Davalının savunmasında ayrıca, geçici 15. maddenin, geçici bir madde olması nedeniyle artık hükmünü doldurduğu ve geçerliğini yitirdiği, Anayasa’nın diğer kuralları ile uyum içinde bulunmadığı ileri sürülmüştür.

Geçici maddelerin geçerliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını, uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Bu yönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasında farklılıklar bulunması doğaldır. Geçici maddelerin taşıdıkları hukuksal değer, diğer maddelerden farklı değildir. Hattâ temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönünden uygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun haklı hukuksal nedenler de olsa Anayasa yargısı tarafından uygulanmaması düşünülemez. Sonuç olarak, Anayasa’nın geçici 15. maddesinde, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık Divanı’nı oluşturuncaya kadar geçen süre içinde çıkarılacak yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden bu ara dönemde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

“Anayasa’ya aykırılık iddiasının incelenmesi gerektiği” oyuyla Güven DİNÇER bu görüşe katılmamıştır.

Siyasi Partiler Yasası’nın İlgili Kurallarının İhmali Sorunu :

Davalı Partinin savunmasında, Anayasa’ya aykırı yasa kurallarının iptali, eğer iptal olanağı yoksa Anayasa’ya aykırı yasa hükmünün uygulanmayarak ihmali gerektiği ileri sürülmüştür. Ayrıca, davalı Parti vekili, sözlü açıklamasında Anayasa’nın 68. maddesiyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 96. maddesinin üçüncü fıkrasının çatıştığını; bu yüzden sözü edilen fıkranın ihmal edilerek üstün hukuk kuralının uygulanmasını istedikten sonra,

“Anayasa’ya aykırı yasaların ihmal edilerek, Anayasa Mahkemesi’nce doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanması olarak tanımlanabilecek “İhmal”, Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’da yer almamış olmasına karşın, Anayasa Mahkemesi kararlarında ele alınmış ve işlenmiş bir kurumdur.

Anayasa Mahkemesi’nin 3.7.1964 günlü, Esas 1964/22, Karar 1964/54 sayılı kararında “… Anayasa Mahkemesi’nin iptal davaları, itiraz başvurmaları, Yüce Divan işleri ve parti kapatma davaları dışında Anayasa’ya aykırı bir kanun hükmünü iptaline karar vermesi mümkün değildir.

Böyle bir durumda Anayasa Mahkemesi’ne düşen görev nedir’ Anayasa Mahkemesi’nin yapısının niteliği ve Anayasa’nın 8 inci maddesinde anlatımını bulan üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi karşısında Anayasa’ya aykırı kanunu bir yana bırakarak doğrudan doğruya Anayasa hükmünü uygulaması gerekir. Nitekim 44 sayılı kanun tasarı halinde iken, Millet Meclisi Anayasa Komisyonu’nca hazırlanan raporda da bu görüşe açıkça yer verilmiştir.” denilmektedir.

Anayasa Mahkemesi, 28.9.1984 günlü, Esas 1984/1 sayılı siyasi parti kapatma kararında ise, geçici 15. madde kapsamına giren yasalar yönünden “ihmal” konusunu incelemiş ve şu sonuca varmıştır :

“… Geçici 15. maddenin, Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak değil, 12 Eylül harekâtının zedelenmesine imkân verilmemesi için ve tıpkı 1961 Anayasası’nın Geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabul edilmelidir. Bahis konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece anayasal korunma altında bulunan yasa hükümlerinin, sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilebilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak, Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir.”

Bu kararda da açıkca belirtildiği gibi Anayasa’nın geçici 15. maddesi, olağanüstü koşullar altında ve siyasal bir geçiş döneminde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmesini ve Anayasa’ya aykırı olduklarının ileri sürülmesini önleyici, açık bir Anayasa hükmüdür.

Öte yandan, yasaların yorumlanmasında ve uygulanmasında bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbirleri ile çelişen bir yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda, çözümün Anayasa kuralları yönünde aranması doğaldır.

Anayasa’nın geçici 15. maddesinin uygulanmasında Anayasa hükümleri arasında da bir çelişme yoktur. Sözü edilen geçici madde, Anayasa’nın temel maddelerine bilinçli olarak getirilmiş bir ayrıklıktır.

Anayasakoyucunun belli bir dönemde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında kalması yolunda yaptığı siyasal tercihin ifadesi olan geçici 15. madde, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir nedenle de olsa bu kuralı yok sayması olanaksızdır. Bu yüzden Siyasi Partiler Yasası’nın kimi kurallarının ihmal edilerek konunun incelenmesi ve karar verilmesi yolundaki istem kabul edilmemiştir.

ESAS YÖNÜNDEN

Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kapatılması istemiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’ne 14.6.1990 günü açılan davanın iddianamesinde, kapatılrıa isterru dört nedene dayandırılmıştır.

Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak,

Kullanılması ve kurulması yasaklanmış adla siyasi parti kurmak,

Devletin Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak,

Kapatılan siyasi partilerin devamı olduğunu beyan ve iddia etmek,

Bu iddialar sırasıyla ele alınmıştır :

Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini savunmak ve yerleştirmeyi amaçlamak :

Bu konuda Başsavcılık iddianamesinde özetle şöyle denilmektedir:

Davalı siyasi partinin düşünce ve çalışma aracı olan “marksizm” ve “diyalektik yöntem”, komünizmi nihai olarak gerçekleştirme aşamalarında “sınıf diktatoryası”nı kendiliğinden kapsar. Partinin niteliği ve ereği de budur.

Davalı siyasi parti tarafından sosyalist devrim amaçlanmakta ve sosyalist devrim sürecinin bir dizi aşamayı içerdiği ifade edilmektedir. “Devrim”e yaklaşmaktan söz edilmekte ve barışçı yol önerilmektedir.

Bu aşamalı yollar sonunda “TBKP emekçi iktidarı” kurulacak ve “komünist toplum”a ulaşılacaktır. Böylece marksist görüşten hareketle emekçi Sınıfın egemenliğinde komünizm öngörülmüş ve amaçlanmıştır.

“Sosyalist devrim”e yaklaşma aşamasında barışçıl yol öngörülse bile teorileri gereği, kendi görüş ve ideolojilerine göre belirledikleri komünist düzeni yerleştirmek için ideolojilerine aykırı gördükleri demokrasiyi ortadan kaldırmayı amaçladıkları kuşkusuzdur.

Parti’nin, düşünce yapısına bütünüyle sahip çıktığı, komünist ve marksist hareketin ilk kurucusu Mustafa Suphi’den bu yana, bu hareketin üye ve yöneticileri ve özellikle partinin oluşumuna vücut veren Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin görüş ve düşünceleri doğrultusunda faaliyette bulunan kişiler, farklı örgütler içinde çeşitli zamanlarda yargılanmışlar ve Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesinden mahkûm olmuşlardır.

Böylece davalı siyasi partinin Anayasa’nın 6. , 10. , 14. ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesine aykırı olarak Sınıf egemenliğini amaçlayıp savunduğu anlaşılmaktadır.

Davalı siyasi partinin, konuya ilişkin olarak ön savunmasında, sözlü açıklamasında ve son savunmasında özetle şu görüşlere yer verilmektedir:

Anayasa’nın 14. maddesinde “Kişi ve zümre” yönetimi yasaklanmakta, Sınıf iktidarı yasaklanmamakta, yalnızca sınıf diktası ile sınıf egemenliği yasaklanmaktadır. 2820 sayılı Yasa’nın aynı doğrultudaki 78. maddesi, egemenliğin bir “Sınıfa” bırakılamayacağını belirtmiş, buna karşılık, sınıf esasına dayalı parti kurulması konusunda bir yasak öngörmemiştir. Mutlak, bölünmez, sürekli, sınırsız, aslî nitelikteki egemenlik kavramı ile bölünebilir olan ve mutlak, aslî, sürekli ve sınırsız olmayan iktidar kavramı karıştırılmamalıdır.

İddianame, Partirun adında “Komünist” sözcüğü bulunduğuna göre sınıf tahakkümü ile suçlanması gerektiği önyargısından hareket etmiştir. Ancak, böyle bir durum yoktur. O kadar ki, iddianame yalnızca partinin sınıf esasına dayalı ve Marksist olmasının belirtilmesini suçlamanın nedeni saymıştır.

Marksizmi, içinde oluştuğu 19. yüzyılın koşullarının değişmeye başlamasıyla birlikte yeniden gözden geçirip geliştirme yönünde birçok girişim olmuştur. Özellikle Batı Avrupa’da bu yönde önemli adımlar atılmış, aynı zamanda marksizmi değişmez bir görüşler toplamı, âdeta dünyevî bir din olarak, bir doğma olarak anlayan yaklaşımların değişmesi söz konusu olmuştur.

Objektif bir yaklaşım, her marksist düşünür ve partiyi, kendi marksizm yorumunu esas alarak değerlendirmek olmalıdır. Esas hakkında görüş, TBKP’nin marksizme yaklaşımını değerlendirme konusu yapmamakta, her Marksist düşünürün ve her komünist partinin mutlaka Marksizmin Stalinist yorumunu benimsemesi gerektiğini varsaymakta, bunu iddia etmekte, kapatılma istemini bu anlamsız ısrara dayandırmaktadır.

Bir komünist partisinin mutlaka proleterya diktatörlüğünü benimseyeceği, savunacağı iddiası günümüz dünyasının gerçekleriyle derinden çelişmektedir.

TBKP, marksizmi kendine göre yorumlayan bir partidir.

TBKP, bu tanımlamayla, 19. yüzyıl Marksizminden ve 20. yüzyıldaki Leninizmden farklı olarak, yalnızca sınıf gerçeğini, “endüstri alanındaki gelişmelerin doğurduğu ekonomik ve sosyal problemleri” değil, son on yıllarda bütün dünyada ve bu arada ülkemizde öne çıkan ekonomi dışı problemleri, nükleer silahları ve onların varlığının neden olabileceği bir nükleer yok oluş tehlikesini, bütün insanlığı adeta bir kanser gibi saran çevre kirlenmesini, erkek egemenliğine dayalı cinsler arasındaki eşitsizliği politik mücadelesinde temel almakta ve her türlü şiddet uygulamasının insanlık yaşamından çıkarılmasını savunmaktadır.

TBKP’nin şiddet karşısındaki tutumu, Marksizmin bu alandaki geleneksel yaşamının köklü bir revizyonuna dayanmaktadır.

Programından da görüleceği gibi, TBKP bugün olduğu gibi, kendi iktidarında da, şiddet, baskı ve tahakküm uygulamalarına, baskıcı otoriter bir devlete karşı olacak, sınıfların, grupların ve bireyin politik yaşama özgür katılımından, çoğulcu demokrasiden yana olacak ve geniş mutabakatları gerçekleştirmeye çalışacaktır. “Sosyalizmde çoğulculuk, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir.”

Bütün bunlar TBKP’nin proleterya diktatörlüğünü reddettiğini, egemenliğin kaynağını bütün millette gördüğünü, en önemlisi, temel hak ve özgürlükleri, demokrasiyi ortadan kaldırmaya değil, tam tersine eksiksiz gerçekleştirmeye yöneldiğini açıkça kanıtlamaktadır.

O nedenle, Anayasa’nın “hürriyeti yok etme hürriyetini ya da demokrasiyi ortadan kaldırma hürriyetini kabul etmemesi”ne dayanılarak TBKP’nin kapatılması isteminde bulunmak olanaksızdır. Tam tersine, TBKP’nin kapatılmasını istemek, “hürriyeti yok etme ve demokrasiyi ortadan kaldırma” anlamına gelmektedir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşünde TBKP’nin devletçi, mülkiyet düşmanı bir parti olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık TBKP programında “insanların mülkiyete yabancılaşmasına son verilmesi”nden, “ekonominin gelişmesinde piyasanın rolünün vazgeçilmez” olduğundan söz edildiği ise hiç dikkate alınmamaktadır.

C- Konuyla İlgili Temel Kavramlar :

Gerek iddianame ve esas hakkındaki görüşte, gerek savunmada “Sosyal sınıflar”, “sınıf mücadelesi”, “proleterya diktatörlüğü”, “sosyalizm” ve “eurokomünizm” gibi kavramlar ile bu konudaki çeşitli görüş ve düşüncelere ve açıklamalara yer verilmektedir.

Savda ve savunmalarda yer alan Marksist öğreti ve politika uygulamalarının temel kavramlarının genel kabul gören açıklamalarla belirlenmesi, iddia ve savunmaların değerlendirilmesi yönünden gereklidir.

c1) Sosyal sınıflar :

Sosyal sınıf kavramı klâsik marksist öğretinin temel dayanak noktasını oluşturmuş ve sosyalist düşünceler, toplumun geleceği konusundaki varsayımlarını, kapitalist dönemdeki sınıflar ile bu sınıfların çatışması üzerine kurmuşlardır.

Marksist öğretide iki temel sosyal sınıf vardır :

– Çalışan sınıf : (Proleterya) geçimini sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğiyle sağlayanlar,

– Burjuvazi.

Ancak, gerçekte sınıf ayrımı sanıldığı gibi açık ve kesin olmayıp ölçüt ve kapsam yönünden tartışmalıdır.

2) Sınıf mücadelesi :

Klasik Marksist öğreti, toplumsal yaşantının çelişkilerle dolu olduğunu, toplumlar arasında ve bunların kendi içinde savaşlar yapıldığını, devrim ve karşı devrim, barış ve savaş, ilerleme ve gerileme dönemlerinin birbirini izlediklerini ve bütün bunların sınıf mücadelesini gösterdiğini, burjuvazinin üstünlüğü ele geçirdiği her yerde feodal ilişkiler yerine insanla insan arasında çıkar ilişkisini egemen kılarak bu ilişkinin üretim araçlarının mülkiyetine dayandığını kabul etmektedir.

Marksist görüşe göre, diyalektik yönden sınıf mücadelesinin üç temel öğesi, ekonomik öğelerin oluşturduğu ve belli bir üretim biçimi altında kendini gösteren “alt yapı”, inanç ve ideolojilerden oluşan “üst yapı” ve birbirine düşman karşıt “sosyal sınıflar”dır. Üst yapı, alt yapının zorunlu yansımasıdır. Çünkü, alt yapının arkasında onun sürekliliğini sağlamak ya da onu topluma egemen kılmak isteğinde bilinçli bir sınıf vardır. Sosyal sınıfın üst yapıyı yerine göre yürürlükteki alt yapıyı sürdürmek ya da yeni bir alt yapıyı getirmek amacıyla kullanacağı, yürürlükteki üretim biçimi içinde gelişen yeni üretim güçlerinin bu güçlere uygun yeni bir üretim biçimi ve bu yeni üretim biçimine bağlı yeni bir üst yapıyı da birlikte getireceği benimsenmiştir. Böylece, yürürlükteki üretim biçimiyle getirilmek istenen üretim biçimi arasındaki çelişkinin bu üretim biçimlerinin yansımaları olarak üst yapıda ve ideolojik plânda kendisini göstereceği, toplumun biri var olan üretim biçimini korumaya, öbürü yeni bir üretim biçimini getirmeye çalışan iki karşıt sınıfa ayrılacağı ve bu iki sınıf arasındaki düşmanlığın gittikçe artarak bir sınıf mücadelesinin ve devrimin kaçınılmaz duruma geleceği kabul edilmiştir.

c3) Proleterya diktatörlüğü:

Marksist anlayışta, kapitalist düzende üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazi egemen sınıf olarak nitelendirilip, bunların proleterya üzerinde egemenlik kurmasının yıkılması amaçlanır. Bu görüşten kalkılırsa yapılacak bir devrimle, bu kez proleteryanın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmak olgusu, Marksistlerin kendi felsefeleriyle çelişkiye düşmeleri biçiminde yorumlanabilir. Bu çelişki, sosyalistlerce de açıkça yadsınmamakta, devrimin başarısı için ilk yıllarda işçi egemenliğinin kaçınılmazlığından, sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılmasının sosyalizmin ileri bir aşamasında gerçekleşebileceğinden söz edilmektedir.

Marksist öğretiye göre, geçiş dönemindeki proleterya egemenliği, proleterya diktatörlüğü biçiminde kendini gösterecektir. Proleterya politik üstünlüğünden burjuvazinin elindeki sermayeyi yavaş yavaş söküp almak ve tüm üretim araçlarını devletin, yani egemen Sınıf olarak örgütlenmiş proleteryanın ellerinde toplamak ve hızla üretim güçlerini çoğaltmak için yararlanacaktır. Marx’a göre Sınıf savaşımı zorunlu olarak proleterya diktatörlüğüne götürür. Bu diktatörlük tüm sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma doğru, bir geçiş dönemi oluşturur.

Proleterya diktatörlüğü konusu, özellikle Lenin tarafından işlenmiş ve görüşleri 1917 devriminden sonra Sovyetler Birliği’nde uygulanma olanağı bulmuştur. Lenin’e göre proleterya diktatörlüğü, işçi devriminin asıl özü, proleterlerin sınıf savaşlarının temel sorunu niteliğindedir.

Sınıf diktatörlüğünün çeşitli tanımları yapılmıştır :

“Diktatörlük doğrudan doğruya zora dayanan ve hiçbir yasaya bağlı olmayan bir iktidardır.”

“Proleteryanın devrimci diktatörlüğü, burjuvaziye uygulanan zorla kazanılıp sürdürülen, hiçbir yasaya bağlı olmayan bir iktidardır.”

“Diktatörlük, diktatörlüğü diğer sınıflar üzerinde uygulayan sınıf için demokrasinin zorunlu olarak ortadan kalkması anlamına gelmez; ancak, kendisine diktatörlük uygulanan sınıflar için demokrasi ortadan kalkmış ya da geniş ölçüde sınırlandırılmış demektir.”

Proleterya diktatörlüğü bir geçiş dönemi olarak tasarlanmıştır. Nitekim, Stalin döneminde çıkarılan 1936 Sovyet Anayasası’yla sınıf savaşımının ve buna bağlı olarak işçi sınıfı diktatörlüğünün son bulduğu, devletin bütün halkın devleti olduğu ilan edilmiştir. Ne var ki, bu tarihten sonra da Sovyetler Birliği, bizzat Stalin tarafından kanlı biçimde yürütülen dikta yönetimine sahne olmuş rejim, proleteryanın değil, proleterya üzerinde bürokrasinin diktatörlüğünü sağlamaya yaramıştır. Böylece sınıfsız topluma geçişte devletin de ortadan kalkacağı yolundaki teori pratikte devletin daha da güçlenmesi sonucunu doğurmuştur. Yapılan eski Sınıfları yıkıp yeni sınıflar kurmaktan ibaret kalmıştır.

c4) Sosyalizm :

“Sosyalizm sözcüğünün tek anlamı yoktur. Sosyalist akımlar, bir yelpazenin dilimleri gibi değişik derecelerde sola açılmış düşünceyi anlatır. Bu bakımdan genel olarak “Üretim ve mübadele araçlarının kollektifleştirilmesi yoluyla sosyal sınıfları ortadan kaldırarak insan toplumlarının teşkilatlanmasında köklü reform yapma amacını güden doktrin” olarak tanımlanabilir.

Marksizm zamanla değişik yorumlara konu olmuştur. Demokratik sosyalistler, sosyalistlerin meşru yollardan iktidara gelmesini savunurlar. Bunlara göre sosyalist mücadele, parlementer sistem içinde ve meşrû zeminde yürütülecektir.

Bertrand Russel’e göre, “sosyalizm, toprak ve sermayenin demokratik bir yönetim çerçevesinde ortak mülkiyetidir”. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalistler, görüşlerini teknik ve pratik çözümler üzerinde yoğunlaştırmışlar ve toplumsal refahın artmasıyla etkisini yitiren mülkiyet ve servet konuları yerine, paylaşım ve yönetim sorunlarına eğilmişlerdir. Demokratik sosyalistler, seçimi ve çoğulcu demokrasiyi benimsemişlerdir.

5) Eurokomünizm:

Sınıf savaşımı ve sınıf diktatörlüğü gibi kavramların inandırıcılığını yitirmeleri, 1970’li yıllarda Avrupa komünist partilerini, başta bu kavramlar olmak üzere, Marksizm’e yeni bir yorum getirme arayışı içine çekmiştir. İlk kez 7975 yılı sonlarında “eurokomünizm” sözcüğü ile anlatılan bu kavramın özelliği, uygulamak istediği stratejiden kaynaklanmaktadır. Bu strateji, gelişmiş kapitalizmden sosyalizme geçişin demokrasi yoluyla yapılmasını amaçlar.

Eurokomünizm akımının doğuşuna İtalyan Komünist Partisi önderlik etmiştir. Bu partinin 1973 yılında Hıristiyan Demokrat Parti’yle uzlaşma girişimi bu hareketin başlangıcı olmuştur.

İtalyan Komünist Partisi’nin yeni bir sosyalist model arama yolundaki gayretleri Fransız ve İspanyol Komünist Partilerince de desteklenmiştir. Kasım 1975’te İtalyan ve Fransız Komünist Partisi Genel Sekreterleri Eurokomünizmin temel ilkelerini içeren bir bildiri yayımlamışlardır. Bu bildiri özetle şöyledir:

– Sosyalizm, demokrasi ve özgürlüğün en üst aşaması, demokrasinin en ileri sonuçlarına erişmesi evresidir,

– Sosyalizm yolunda ilerleme ve sosyalist bir toplum kurulması, ekonomik, sosyal ve politik yaşamın sürekli demokratikleşmesi içinde gerçekleşmelidir,

– Toplumun, sosyalist bir topluma dönüşmesi, başlıca üretim ve değişim araçları üzerinde kamu denetimi, bunların kademeli olarak sosyalleştirilmelerini ve ulusal düzeyde demokratik bir plânın ortaya konmasını gerektirir,

– Çok partili siyasal rejim ve siyasi partilere demokratik yollardan iktidar ve muhalefet yollarının açık olması ilkesi kabul edilmiştir,

– Sendikaların özerkliği ve bağımsızca eylemlerini sürdürmeleri sağlanacaktır;

– Halkların büyük savaşımları sonucu elde ettiği, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi tüm özgürlüklerin, geliştirilmesi güvence altına alınacaktır;

-Sosyalist dönüşüm, ancak işçi sınıfının ve onun çevresindeki halk çoğunluğunun oluşturduğu kitlelerin gerçekleştireceği, geniş çaptaki güçlü hareketin ve savaşımın eseri olabilir. Böyle bir dönüşüm, halk egemenliğinin gerçek olarak temsil edildiği demokratik kuruluşların varlığına ve yetkilerinin genişletilmesine ve genel oy hakkının özgürce kullanılmasına bağlıdır. Genel seçim sonuçlarını her zaman saygıyla karşılayan ve karşılayacak olan bu iki parti, ancak belirtilen koşullar içinde emekçi sınıfın devlet yönetimine girebileceği kanısındadır.

Bu ortak bildiri, Şubat 1976’da toplanan Fransız Komünist Partisi XXII. Kongresi’nce onanmıştır. Öte yandan, daha 1975 Temmuzunda, İtalyan ve İspanyol Komünist Partileri, aynı ilkeler çevresinde birleşip, bu ilkeleri yansıtan ortak bir bildiri yayımlamışlardı.

Eurokomünizmin sınıf savaşımı, proleterya diktatörlüğü gibi kavramlar karşısındaki anlayışına gelince:

Yayımlanan ortak bildirilerde sosyalizmin demokrasinin en üst aşaması olduğunu, çok partili rejimin gerekliliğini, genel oy hakkını ve genel seçim sonuçlarını her zaman saygıyla karşıladıklarını, sosyalizme giden tek yolun demokrasi olduğunu vurgulayan bu partiler için, hiç olmazsa ilerlemiş kapitalist ülkelerde, proleteryanın iktidara gelmesinde Sınıf savaşımı, artık geçerli bir yol olmaktan çıkmış gözükmektedir. Komünist partilerin, iktidara, işçi Sınıfının yapacağı bir devrimle değil, bu sınıfın oylarıyla geleceği ilkesi benimsenmiştir.

Aynı biçimde, özgürlükten yana olduklarını belirten eurokomünist partiler proleterya diktatörlüğünü de kabul etmezler. Nitekim, Şubat 1976’da toplanan XXII. Fransız Komünist Partisi Kongresi’nde, proleterya diktatörlüğü kavramının terk edilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir. İspanyol Komünist Partisi Genel Sekreteri, 1976 yılı Komünist Partiler Berlin Konferansı’nda bu konuda şöyle demektedir: “Kırk yıl faşist diktatörlüğe tabi olan bizler özgürlüğün değerini ve enerjik olarak savunulması gerektiğini çok iyi anladık; hiç bir anlayış hiç bir sosyal rejim, hele sosyalizm bunların yitirilmesi düşüncesini bize kabul ettiremez”.

İtalyan ve İspanyol Komünist Partisi liderlerinin Temmuz 1975’de yaptıkları toplantı sonunda yayımladıkları ortak bildiride, bu partilerin demokrasiye ve özgürlüklere bağlılıkları şu sözlerle anlatılmaktadır: “Batı ülkelerinde sosyalizm, ancak tam olarak gelişmiş ve gerçekleştirilmiş demokrasi içinde kendisini kabul ettirebilir. Kişisel ve toplumsal özgürlüklerin değerinin ve demokratikliğinin, karşıt görüşleri özgürce savunan çok partili rejimin, sendika özerkliğinin, din özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün, sanat ve bilim özgürlüğünün teyit ve tasdiki sosyalizmin temelidir.”

Görülüyor ki, bu yeni akımda, Marksizmin klâsik kalıplarına yer yoktur. İşçi sınıfı iktidarının, sınıf mücadelesi yerine, demokrasi içinde özgürce yapılacak seçimlerle kurulması ilkesi benimsenmiştir. Aynı biçimde sosyalizm, özgürlükler rejimi olarak algılanmakta, dogmatik proleterya diktatörlüğü kavramına karşı çıkılmaktadır.

Bu konuda Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Georges Marchais şu açıklamaları yapmıştır.

“Sosyalizm, özgürlükle anlamdaştır”.

“İç savaşı reddediyoruz… Her aşamada, çoğunluk seçimler yoluyla kendini dile getirecektir”.

“… Her aşamada halkımızın genel oy ile özgürce dile getirdiği tercihlerini saygıyla karşılayacağız”.

Diktatörlük “Hitler’in, Mussolini’nin, Salazar ve Franko’nun faşist rejimlerini yani demokrasinin inkârını otomatik olarak akla getirir. Bizim istediğimiz bu değil”.

Bu partilerin ortak bildirilerinde de, demokrasi ve özgürlükler savunulmakla yetinilmemiş, ayrıca komünist partilerin eski tutumları eleştirilmiştir. Devrimci komünist partiler, demokrasiyi burjuva egemenliğiyle eş anlamlı saymakla, burjuva demokrasisini proleter demokrasinin karşıtı olarak görmekle, burjuvazinin demokratik olabileceği kanısını yaratmışlardır. Ancak, uygulamada bununla da kalınmamış, proleterya demokrasisi olarak gösterilen rejimlerde, geniş halk kitlelerine, en temel özgürlükler bile tanınmayıp, sonunda demokrasi fikri, tümüyle terkedilmiş ve demokrasinin ancak kapitalist rejimlerle bağdaşabileceği öne sürülmüştür. Klâsik komünist partiler, demokratik kuruluşlar ve demokrasi mekanizmasını iktidara gelebilmek için bir araç olarak kullanmak istemişler, iktidara geldiklerinde, demokrasiyi yok edip yerine proleter demokrasisini kurmayı tasarlamışlardır.

d) İlgili Anayasa ve Yasa Kuralları :

Anayasa’nın 6. maddesinde egemenliğin kullanılmasının hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye ya da sınıfa bırakılamayacağı, 10. maddesinde hiç bir sınıfa imtiyaz tanınamayacağı, 14. maddesinde, Anayasa’da yer alan hak ve özgürlüklerden hiç birinin sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak amacıyla kullanılamayacağı öngörülmektedir.

Anayasa’nın siyasi partilerle ilgili 68. maddesinin beşinci fıkrasında da “Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasi partiler kurulamaz” açıklığı bulunmaktadır.

Yukarda anılan anayasal kurallara göre hazırlanan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 5. maddesinde, siyasi parti kurma hakkının sosyal bir Sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak ya da herhangi bir diktatörlük türüne dayanan devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamayacağı, 78. maddesinin (c) bendinde, siyasi partilerin, sosyal bir sınıfın diğer sosyal Sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamayacağı ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacağı öngörülmüştür.

e- Davalı Siyasi Partinin Tüzük ve Programının Açıklanan Kurallarına Göre Değerlendirilmesi :

Konuyla ilişkin olarak bu kurallar birlikte ele alındığında siyasi partilere iki temel yasağın getirildiği anlaşılmaktadır :

e1- Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğinin savunulması ve yerleştirilmesinin amaçlanması,

e2 – Herhangi bir tür diktatörlüğün savunulması ve yerleştirilmesinin amaçlanması,

Davalı siyasi partinin yapısı, amacı ve uygulamayı benimsediği yöntem Parti Tüzüğü ile Programında belirtilmiştir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi Tüzüğü’nde Parti’nin niteliğini belirleyen “Karakter ve amaç” başlıklı 2. maddede aynen şöyle denilmektedir :

“Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Türkiye işçi sınıfının, aydınların, Türk ve Kürt bütün çalışanların partisi, Türkiyeli komünistlerin gönüllü birliğidir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, işçi sınıfının devrimci partisi, barışın ve demokratizmin partisi, yurtseverlik ve enternasyonalizmin partisi, aklın hümanizmin ve sosyalizmin partisidir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi, yaratıcı marksist teori temelinde politikasını çizer. Bunu Türkiye ve dünya kültürünün, çağdaş düşünce ve bilimin demokratik, insancıl değerleriyle zenginleştirerek sürekli geliştirmeyi görev bilir. Parti’nin düşünce ve çalışma aracı yaratıcı marksizm, diyalektik yöntemdir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin amacı, demokrasiyi kazanma, geliştirme, ulusal baskı ve eşitsizliğe son verme ve demokrasinin güçlendirilmesi yoluyla kapitalizmi aşarak sosyal adaletin ve sosyal barışın sağlanması, sosyalizmin kurulmasıdır.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi, barışı ve demokrasiyi sürekli güçlendirme yoluyla çoğunluğa dayalı devrimci bir süreçle köklü dönüşümleri gerçekleştirerek barışçıl yoldan sosyalizme geçmeyi öngörür. Sosyalizm de barışı ve demokrasiyi güçlendirerek geliştirecektir.

Türkiye Komünist Partisi, sosyalizmi, bir bütün olarak insanlığın özgürce ve doğal çevre ile uyum içinde geliştiği, bunun önkoşulu olarak kişinin barış içinde, insancıl ve özgür gelişme koşullarının sağlandığı, toplum yaşamının her alanında halkın kendi kendini yönettiği, üreticilerin üretim araçlarına yabancılaşmasının son bulduğu herkesin sosyal güvenlik içinde olduğu, insanlar arası ilişkilerin dayanışmaya, herkes için daha nitelikli yaşam koşulları temeline dayandığı bir düzen olarak görür.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi, ırk, dil, din, mezhep, kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin hangi sınıf ve katmandan gelmiş olursa olsun, Parti’nin tüzük ve programını benimsemiş bütün yurttaşlara saflarını açık tutar.”

Davalı Partinin Programı’nda nasıl bir sosyalizm amaçlandığı da, ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır :

“TBKP’nin temel amacı sosyalizmdir. Sosyalizm, işçi ve öteki emekçilerin, aydınların, genel olarak toplumun iktidara ve mülkiyete yabancılaşmasına ve bu yolla insanın insan tarafından sömürülmesine son verildiği, halkın kendisinin ve ülkenin geleceği konusunda özgürce karar verebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği, kendini çok yönlü geliştirebildiği bir düzendir.” (Program-TBKP’nin temel amacı Sosyalizm).

“Kapitalizmden sosyalizme geçiş için, sosyalist devrimin başarılması zorunludur. Bir dizi ara aşamadan oluşan sosyalist devrim süreci ile kapitalizmden sosyalizme geçilmesi, ancak işci sınıfının ve geniş halk yığınlarının özgür isteği, bilinçli, kararlı ve örgütlü gücüyle gerçekleşebilir. Devrime demokratik ve barışçı yolla, yani geniş demokratik bağlaşıklık ilişkileriyle, çoğunluğun kazanılmasıyla, politik demokrasi zemininde köklü dönüşümler için mücadele yoluyla yaklaşılacaktır. Bugünden yaratılacak katılımcı, özyönetimsel her oluşum sosyalizme yakınlaşmaya hizmet edecektir.

İşçi sınıfının öncülüğünde tüm emekçilerin, tüm çalışanların iktidarıyla kurulacak olan sosyalizm, işçi ve emekçilerin eseri olacaktır.

TBKP, emekçi iktidarının, sosyalizmi amaçlayan diğer politik ve toplumsal güçlerle birlikte, geniş demokratik bağlaşıklık ilişkileri içinde ve geniş toplumsal mutabakatlar zemininde, çoğulcu demokratik rejim kuralları içinde kurulması için çalışacaktır.

Demokrasiyi güçlendirerek sosyalizme geçilecek, sosyalizmi güçlendirerek demokrasi geliştirilecektir. Sosyalizmde çoğulculuk, sosyalizmi benimsemeyen partileri de içerecektir. Sosyalizmin bütün potansiyelinin seferber edilmesi ancak azami demokrasiyle olanaklıdır. Bu koşullarda, toplum, kendi üretim ve paylaşım tarzını, yaşama ve çalışma koşullarını özgürce belirleyebilecektir.”

Program’da dünyadaki son gelişmeler ve gelecekten beklentiler açıklanmakta, sosyalist ülkelerde uygulanan baskıcı rejimler, açık biçimde kınanmaktadır :

“Dünya sosyalizmi, nesnel etkenler ve öznel yanlışların yol açtığı derin bir bunalım yaşamakta, demokratik ve insancıl bir sosyalizm yönünde kendini yenilemeye çalışmaktadır.

Genel olarak bütün insanlığın ve tek tek her halkın karşı karşıya bulunduğu sorunların, ancak farklı sistemler, devletler, Sınıflar, sosyal gruplar, cinsler ve bireyler arasındaki ilişkilerin demokratikleştiği, eşit haklılık ve geniş katılım sağlandığı ve şiddetin dışlandığı koşullarda çözülebilmesi giderek belirginleşmektedir.

Dar grup ya da sınıf çıkarları için, insanı ve doğayı tahakküm altında tutma, baskı ve dayatmayla toplumsal gelişmeyi denetim altına alma politikalarına karşı, bütün dünyada özgürlük ve katılım, sosyal adalet, doğayı koruma ve onunla uyum içinde yaşama mücadelesi yükseliyor.

Bugün eski soğuk savaş dönemine göre tanımlanmış devlet ve zümre çıkarları için, her türlü demokratik gelişmeyi, sınıfların, grupların ve bireyin politik yaşama özgür katılımını engelleyen geleneksel baskıcı otoriter devlet anlayışı ve politikaları, toplumsal gelişmenin önündeki en önemli engeli oluşturuyor.

Karşı karşıya bulunduğu ağır ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve ekolojik sorunları çözebilmesi için Türkiye’nin her şeyden önce, geniş mutabakatlara dayalı çağdaş, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasiye ihtiyacı var. Türkiye dünya gelişmesine de ancak bu yolla katılabilir.

TBKP, ancak çağdışı baskı, şiddet ve tahakküm ilişkilerine karşı, toplumsal yaşamın her alanında evrensel demokratik değerleri bizzat yaşama geçiren bir mücadele anlayışıyla, demokrasinin bir yaşam tarzına, kalıcı bir kültüre dönüşebileceği görüşündedir. TBKP, muhalefette ya da iktidarda, her zaman halkı bu yönde esinlendirecektir.”

Program’da özgürlüklere de geniş yer verilerek, “Toplumsal yaşamın bütün alanlarında ve ülkenin bütün bölgelerinde demokratikleşme için yurttaşlar kendilerini özgür hissetmeli, insan hakları, temel özgürlükler tam olarak yürürlükte olmalıdır. Bunun için :

Kişi ve konut dokunulmazlığı, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, bilgilenme özgürlüğü, vicdan ve din özgürlüğü; kadınların eşit haklılığı, sosyal haklar eksiksiz sağlanmalıdır.” denilmekte ve temel özgürlükler konusunda ayrı ayrı dilekler belirtilmektedir.

Program’da ayrıca klâsik marksist ekonomi anlayışından da vazgeçildiği, anlaşılmakta, örneğin; “ekonominin gelişmesinde piyasanın rolünün vazgeçilmez olduğu, “Türkiye için piyasanın rolünü, planlamanın rolüyle birleştirebilecek bir ekonomik politikaya ihtiyaç bulunduğu” ve “mülkiyetin yaygınlaşması” gereği savunulmaktadır.

Parti Tüzüğü’nün ve Programı’nın, Anayasa’nın ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin yasakladığı Sınıf ve zümre egemenliğini ya da herhangi bir diktatörlüğü savunur nitelikte olmadığı açıktır.

Anayasa Mahkemesi, siyasi partilere ilişkin 8.12.1988 günlü, Esas:1988/1 ve Karar 1988/2 sayılı kararında, sınıf ve zümre egemenliği ile sosyal sınıflara dayalı parti kurulması konusundaki görüşlerini aşağıdaki biçimde açıklamıştır :

“Siyasi partiler, toplumun belirli ya da çeşitli kesimlerinin çıkarlarını temsil ettiklerine göre, toplumda çeşitli Sınıflar bulunduğu gerçeği yadsınamaz. Nitekim Anayasa’nın 14. ve 2820 sayılı Yasa’nın 78. ve 5. maddelerinde “Sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde” denilerek, toplumsal sınıflar sosyal bir olgu olarak kabul edilmektedir. Sınıfların varlığı kabul edildiğinde, siyasi partilerin tabanlarını belirli bir sınıfa veya sınıflara dayandırmaları doğal olur. Böylece iktidarlar da, siyasal bilim açısından belirli bir sınıfın ya da sınıfların iktidarları olabilirler. 1961 ve 1982 Anayasalarında, sınıf gerçeğini ya da bunun iktidara yansımasını önleyici bir hüküm yoktur. Yasaklanan, bu iktidarın bir sınıf egemenliğini kurmak yolunda kullanılması ve bir tek sınıfın öteki sınıflar üzerinde egemenlik kurmasıdır. “Egemenlik” ve “İktidar” kavramları birbirlerine karıştırılmamalıdır. Anayasa’nın 6. maddesine göre, “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” ama, iktidar, bir süre için siyasal partiler yoluyla ağırlıklarını duyuran zümre ya da sınıfların eline geçebilir. Bu maddede yasaklanan, egemenliğin kullanılmasının sürekli ve değişmez bir biçimde bir kişi, zümre veya sınıfa bırakılmasıdır.

Sınıf egemenliği, siyasi iktidarın ve siyasi faaliyetin belli bir sınıfın tekeline geçmesi, toplumdaki diğer sınıfların ve partilerin siyasi hayatın dışına itilmesi, onlara iktidar olma hak ve imkanının tanınmaması olarak tanımlanabilir. Anayasa’nın yasakladığı da budur. Diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmak amaçlamadığı, hukuk devleti ilkesine, çok partili çoğulcu sisteme ve iktidarların seçimlerle değişebilirliği kuralına aykırı bir tutum alınmadığı sürece, sınıf iktidarını istemek ya da bu yolda çalşşmak yasalara aykırı düşmez.

Yukarıdaki açıklamaların ışığında Anayasa’da ve özellikle 2820 sayılı Yasa’nın siyasi partilerin hangi esaslara dayanamayacaklarını öngören 78. maddesinin (b) bendinde, “zümre”, “cemaat” vb. yanında sosyal sınıftan söz edilmemesi karşısında, Siyasi Partiler Yasası’nda, sosyal sınıf esasına dayalı parti kurulmasını engelleyen bir kuralın bulunmadığı kabul edilmelidir.”

Anayasa Mahkemesi’nin kararında açıklanan görüşler ve yapılan yorumlar değinilen konuda davalı parti ve programı için de geçerlidir.

Diğer yandan, önce Batı Avrupa komünist partilerinde başlayan eurokomünizm akımı ve daha sonra doğu Avrupa ülkeleri ile Sovyetler Birliği’nde başlayan demokratikleşme hareketlerinin dünya komünist hareketi ve komünist partileri üzerinde önemli etkileri olmuştur. Son yılların bu önemli ideolojik ve siyasal değişikliklerin etkisi davalı partinin programında ve savunmalarında açıkça görülmektedir.

Davalı Parti, savunmasında, “TBKP kurucuları ve yöneticileri geçmişte farklı partilerde yer almış, marksizm konusunda farklı görüşler savunmuş kişiler olmakla, birlikte, TBKP’nin kurulması, programının belirlenmesi aşamasında yeni bir yorumda birleşmiş kişilerdir.”, “TBKP’nin şiddet karşısındaki tutumu marksizmin bu alandaki geleneksel yaklaşımının köklü bir revizyonuna dayanmaktadır.” denilerek bir tür ideolojik özeleştiri yapılmaktadır.

Parti tüzüğü ve programı ile bu konudaki sözlü ve yazılı savunmaları bir bütün olarak çağdaş gelişmelerin ışığında değerlendirildiğinde, davalı Partinin çoğulcu, katılımcı, çok partili ve halk oyuna dayanan demokratik siyasal kurumları benimsediğini ortaya koymaktadır.

Bu nedenlerle davalı siyasi Parti program ve tüzüğünde sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliği ve herhangi bir diktatörlüğü savunulmadığı ve amaçlanmadığı anlaşıldığından bu konuda yasaklar koyan Anayasa’nın 6., 10., 14. ve 68. maddelerine, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 5. maddesiyle 78. maddesinin (c) bendine aykırılık yoktur.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yerinde görülmeyen bu konudaki isteminin REDDİ gerekir.

2. Kullanılması Yasaklanmış Adla Siyasi Parti Kurulduğu Suçlaması:

İddianamede, Anayasa’nın 68. maddesinin gerekçesindeki, Anayasa … Türkiye’de bundan böyle sınıf ve zümre esasını, komünizmi, faşizmi, teokrasiyi ve herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partilerin kurulamayacağına ilişkin görüşünden hareketle “… komünist adı kullanılmak suretiyle kurulacak siyasi partilerin, sınıf egemenliğini amaçladıklarını var sayarak, partilerin bu adla kurulmasını yasaklamış ve yasa koyucu da bu yasaklama doğrultusunda konuyu 2820 sayılı Kanun’un 96/son maddesinde düzenlendiği” belirtilmiştir. Aynı sav, esas hakkındaki görüşte yinelenmiştir.

Davalı Parti’nin Tüzüğü’ndeki “Ad” başlıklı 1. madde şöyledir: “Parti’nin adı Türkiye Birleşik Komünist Partisi’dir. Kısaltılmış adı TBKP’dir. Merkezi Ankara’dadır.”

2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin son fıkrası da şöyledir:

“Komünist, anarşist, faşist, teokratik, nasyonal sosyalist, din, dil, ırk, mezhep ve bölge adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla da siyasi partiler kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.”

Anayasa tasarısının 77. maddesinde de, “Sınıf ve zümre esasını komünizmi, faşizmi, teokrasiyi ve herhangi bir diktatörlüğü Türkiye’de savunmaya ve yerleştirmeyi esas alan siyasi partiler kurulamaz” denilmekteydi Tasarının 13. maddesinden, “komünizmi, faşizmi, teokrasiyi” sözcüklerinin çıkartılmasına koşut olarak yapılan değişiklikle bu sözcükler 77. maddeden de çıkartılmıştır. İddianamede dayanak olarak gösterilen gerekçe, maddenin değişiklikten önceki durumuna ilişkindir. Anayasa’da “komünist” adıyla parti kurulmasını açıkça yasaklayan bir kural bulunmamasına karşın geçici 15. madde kapsamına giren 2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin son fıkrası bu adla parti kurulmasına engeldir. Fıkra, yalnızca doğrudan komünist adıyla parti kurulmasını değil, aynı anlama gelen adlarla parti kurulmasını ya da parti adında bu sözcüklerin geçmesini de yasaklamıştır. Davalı Parti’nin adında “Komünist” sözcüğü bulunduğuna göre 96. maddenin son fıkrasına aykırılık açıktır. 2820 sayılı Yasa “komünist” adının kullanılmasını sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlamak konusundan bağımsız olarak düzenlenmiştir. Çünkü, bu sonuncu yasaklar aynı Yasa’nın 5. ve 78. maddeleriyle kurala bağlanmıştır. Başka bir anlatımla, Sınıf egemenliği ya da diktatörlük amaçlanmasa da bir parti 96. maddenin sonuncu fıkrası gereği “komünist” adını alamaz ya da bu sözcüğü adında kullanamaz.

Anayasa’nın 69. maddesinin öngördüğü Siyasi Partiler Yasası’nın açık kuralına aykırı ad taşıdığı belirgin olan ve bu Yasa’nın 96. maddesinin açıklığına karşın adında “komünist” sözcüğüne yer veren “Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

3.Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğünü Bozmak:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde, davalı Partinin Tüzük ve Programı’ndan alıntılar yapıldıktan sonra, özetle:

Tüzük ve programda ayrı “dili” ve “kültürü” olan ve özellikle “kendi geleceğini tayin hakkına sahip” Türkiye Cumhuriyeti ülkesi toprakları üzerinde yaşayan bir “kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edilmiştir.

Bir siyasi partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçe’den başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için kendi geleceğini tayin hakkı da dahil olmak üzere kimi haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşıdığından bu eylem, Anayasa’nın 2., 3. ve 14. maddelerinin birinci fıkralarıyla, 68. maddesinin Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), 81 . maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırıdır.

Ön savunmada, bu suçlamaya ilişkin olarak herhangi bir açıklama yer almamakta buna karşılık sözlü açıklamada özetle şu konulara değinilmektedir:

Hakkımızdaki temel sav, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaktır. Anayasa’mızın öngördüğü “millet” kavramı içinde yer alan “Türk vatandaşı” sözcükleri, Anayasa’mıza vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi kapsamaktadır. Bu, etnolojik kökeni anlatan “Türk” kavramından başka bir şeydir. Anayasa’mızın 10. maddesinde “dil, ırk …” denildiğine göre Türk Milleti içinde ırk farkı olabilir. Kürt halkı da Türk vatandaşıdır. Türk Milletine dahildir ama kürttür. TBKP göre sorunun çözümünde her türlü şiddet kullanımının reddi konusunda öncelikle mutabakat sağlanmalıdır. Şiddetin ayrıca, ayrılıkçılığı da körükleyeceğinin bilincindedir. şiddet kullandıkça ayrılıklar körüklenir, derinleşir, arada köprü kurulamaz duruma gelir. İstediğimiz bu değildir. Sorun politiktir, politik olarak çözümlenmelidir. Bu, ancak bir süreç içinde olanaklıdır. Bizim görüşümüz, çeşitlilik içinde birliktir.

2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin, ırk ya da dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyeceklerini, (b) bendi, Türk dilinden ya da Türk kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek, yaymak yoluyla azınlık yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyeceklerini öngörmektedir. Uygulanması hiç bir koşula bağlı olmayan (a) bendi ile bütünlüğü bozmak koşulu arayan (b) bendi arasındaki dengesizliğin, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası çerçevesinde giderilmesi gerekir.

Parti Program ve Tüzüğü’nün 81. maddenin (b) bendine aykırılığı söylenemez. Böyle bir sav, iddianamede yer almamaktadır. Tüzükte, Program’da ülke bütünlüğünü bozmak amacından da söz edilmemiştir.

Anayasa’nın koyduğu kural, birliği ve bütünlüğü korumaktır. O halde, birlik ve bütünlüğün nasıl korunacağını araştırmak, bu konuda değişik öneriler sunmak ve bütünlüğü sağlayabilmek konusunda farklı düşünceleri tartışmak herkesin hakkıdır. İktidar başka, muhalefet başka yollar önerebilir, önermesi gerekir; demokrasi budur.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüş yazısında bu konuda özetle şu hususlara yer verilmektedir :

Anayasa’da, ülke millet bölünmezliğiyle, Devletin tek yapılı olduğunu, çok uluslu olmadığını ve partiler açısından da millet bütünlüğünü bozucu ve vatandaşlar arasındaki etnik farklılıklardan hareketle ayrı bir toplum oluşturarak bunlarda ulusçuluk bilinci yaratılıp, millet bütünlüğünden ayrılmalarına yönelik amaç güdülemeyeceği belirtilmiştir.

Nitekim Anayasamızın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” denilip Türk Milleti’nden sayılabilmek için vatandaşlıktan başka bir öğeye yer verilmeyerek hukuksal plânda millet bütünlüğünün özünü gözler önüne sermiş bulunmaktadır.

2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesiyle Anayasa’da yer alan kurallara uygun biçimde bir hüküm getirilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasi partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 ve 8.5.1980 günlü, Esas 1979/1, Karar 1980/1 sayılı kararlarından alıntılar yapan esas hakkındaki görüşte ayrıca, “… davalı siyasi partinin programının birçok yerinde “Kürt ulusunun varlığı”ndan, “Kürt dili ve kültürü”nden söz edilmekte ve hattâ Programı’nın dördüncü sayfasında “Kürt sorununun âdil, demokratik, barışçı çözümü için” başlıklı bölümünde ise daha da ileri gidilerek “… Kürt halkının varlığının ulusal kimliğinin ve haklarının tanınması … her halkın doğal ve devredilmez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkı…” vurgulanmaktadır. Bu durumda davalı siyasi partinin programının, Anayasa’nın 3., 14. ve 69. maddelerine uygun olarak düzenlenmiş olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78/a ve 81/ab maddelerine aykırı bulunduğu açık olarak anlaşılmaktadır” denilmektedir.

Davalı Parti’nin son savunmasında ise, aynı suçlamaya ilişkin olarak başlıca şu görüşler yer almaktadır :

Gerek 1982 Anayasası, gerek 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasş, siyasi partilerin ülke ve millet bütünlüğüne aykırı amaçları olamayacağını ve bu yönde faaliyette bulunamayacaklarını belirtmişlerdir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin topraklarının bir bölümü üzerinde başka bir devlet kurulmasını amaçlayan partiler kapatılacaktır.

Suçlamaya esas olarak alınan bölümler, program bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, ülke toprakları üzerinde başka bir devletin kurulmasının istenmesinin söz konusu olmadığı görülür, Aksine, ülke toprakları üzerinde, Türk ve Kürtlerin birlikte yaşamaları amaçlanmaktadır. Esas hakkındaki görüşte dolaylı olarak belirtildiği gibi, suçlama ülke bütünlüğüne aykırı amaç güdülmesi olşııayıp, bizzat kürtlerin varlığının kabul edilmesidir.

Anayasa’nın 66. maddesinde kullanılan “Türk” sözcüğünün etnik kökeni anlatmadığı; aksine “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olunmasını öngören, kısaltılarak “Türk” diye nitelendirilen, tamamen hukuksal bir kavram olarak kullanıldığı açıktır.

Esasen artık sosyal, siyasal ve toplumsal gelişmeler çoktan Kürtlerin varlığının tartışılması olgusunu geride bırakmıştır. Bu gün, artık tartışılan “Kürtlerin varlığı ya da yokluğu” değil, ana dillerinde eğitim yapıp yapamayacakları, kültürel olanakların tanınıp tanınamayacağı ve benzeri konulardır.

Kürt sorunuyla diğer partiler de ilgilenmişlerdir. Kürtlerin varlığı ve sorunun çözümü konusunda öneri getiren kişi ve kuruluşlardan yalnızca TBKP hakkında kapatma davası açılmasının kabul edilemeyeceği, bunun hukuk devleti ilkesi ile adalet ve hakkaniyet kavramları ile bağdaştırılamayacağı açıktır.

TBKP, hukuksal bir kavram olan “Türk milletinin” bir parçasını oluşturan “Kürt halkı”nın ayrılığını değil, eşit haklılık ve gönüllülük temelinde birliğini savunmaktadır. Bir başka anlatımla, millî bütünlüğüne aykırı değil, millî bütünlüğü sağlayıcı çözüm önermektedir. Siyasal iktidarın bu sorun konusundaki politikasını eleştirmekte, bu politikanın millet bütünlüğünü bozacağı belirtilmektedir. TBKP programında bu konuda; uygar dünyanın kabul ettiği en temel ilkelerden birisi olan halkların kendi kaderini tayin hakkının, bugüne kadar uygulanan yanlış politikalar sonucu birlik değil, ayrılık şeklinde kullanılması sonucunu doğuracağı tesbit edildikten sonra, birliğin, yani millî birliğin sağlanması için sorunun âdil, demokratik ve barışçı bir yoldan çözülmesi gerektiği belirtilmektedir.

Ayrılığın değil birlikte yaşamanın amaç edinildiği, iddianamedeki görüşün aksine TBKP’nin “Türk ve Kürt marksistlerin partisi olduğunun” programda belirtilmesinden de açıkça belli olmaktadır.

Anayasa’nın 66. maddesinde belirtilen “Hukuksal Türklük bağı” toplumsal olguların ve etnik, azınlık gruplarının varlığının inkâr edilmesi sonucunu doğuramaz. “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı bulunmak” hukuksal durumunu inkâr etmeden ve bu hukuksal bağımlılığın koparılmasını öngörmeden, etnik farklılık iddiasında bulunulabilir.

Anayasa’nın 3. maddesi, Resmî dilin “Türkçe” olduğunu belirtmektedir. Kimi etnik grupların ve azınlıkların kendi dillerini konuşmak istemelerinin, Türkçe’nin resmî dil olmaktan çıkarılması istemini anlatmadığı açıktır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın TBKP’ne uygulanması istenen hükmü (sözü itibariyle) siyasi partilere “azınlık yaratma yasağı” koymaktadır. Siyasi partilerin tamamen toplumsal, sosyolojik bir olgu olan azınlıklar yaratabileceğini düşünmekteki mantığı kavrayabilmek olanaksızdır. Esas olan, ülke-millet bütünlüğünün korunmasıdır. 2820 sayılı Yasa da bu amaçla sınırlı olmak zorundadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı partinin Tüzük ve Programında yer alan görüşlerin, Anayasa hükümlerine uygun olarak düzenlenmiş bulunan 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendinin ilgili bölümü şöyledir: “Siyasi Partiler :

a- Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini…. değiştirmek;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.”

Anayasa’yla bağlantılı olan bu kuralın yollama yaptığı Anayasa’nın Başlangıç kısmında, “Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk Millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve Ülkesiyle bölünmezliği” esası karşısında korunamayacağı, 3. maddesinde Türkiye devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün ve dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi, değişik yönleriyle Anayasa’nın bir çok maddesinde düzenlenmiş olup, Devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmış (madde: 5), bu ilkeyi korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği (madde: 13, 14) kabul edilmiş, aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (madde: 28, 30, 33), gençlerin bu bütünlüğü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması Devlete görev olarak verilmiş (madde: 58), bu alanda bilimsel araştırma özgürlüğüne sınırlama konulmuş (madde: 130), radyo ve televizyon yayınlarının ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacak biçimde yapılması öngörülmüş (madde: 133), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi kabul edilmiş (madde: 135), bu alanda işlenecek suçlar için özel mahkemeler öngörülmüş (madde: 143), aynı konu TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birisini oluşturmuş (madde: 81, 103), siyasi partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır.

Anayasa, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” kavramıyla ilişkili gördüğü dil konusunda da kurallar koymuştur.

Anayasa’nın 3. maddesine göre:

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

Aynı biçimde, Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” denilmekte, 42. maddesinin son fıkrasında ise Türkçe’den başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşma hükümlerinin saklı olduğu kurala bağlanmıştır.

Dil konusunda bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasıdır. “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri … dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.”

Dil ve bütünlük konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Her şeyden önce bu konularda genel ilkeyi koyan 3. madde, Anayasa’nın 4. maddesine göre “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez” bir kuraldır.

Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu kavramlar hakkında düzenleme yapan 14. maddedeki yasaklara aykırı davranan siyasi partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın ilgili kuralları bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda daha kapsamlı bir kural koymuş, siyasi partilerin, diğer yasaklar yanında, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline ilişkin Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirtmiştir. Gerek Anayasa, gerek Siyasi Partiler Yasası, ülke ve millet bütünlüğünü, Devletin bölünmezliğinin temel öğeleri olarak almışlardır. Eylem, ister ülke bütünlüğüne, ister, millet bütünlüğüne yönelik olsun sonuçta, Devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, millet bütünlüğünü; millet bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü zedeleyeceği kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz mutlak olarak korumayı amaçlamıştır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin-devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü yanında, dilinin Türkçe olduğuna ilişkin kuralı da değiştirmek amacını güdemeyecekleri açıklığını taşımaktadır. Dil konusunda, 1961 Anayasası’nın 3. maddesinde “Resmî dili Türkçe’dir” tümcesi yer alırken, bu hüküm Millî Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu’nca, “Değişik yorumlara sebebiyet verilmemesi için”, “Dili Türkçe’dir” biçimine dönüştürülmüştür. Yapılan değişikliğin Türkçenin yalnızca bir resmî dilden ibaret olduğu yolundaki yorumları haksız çıkarmayı amaçladığı anlaşılmaktadır.

Davalı Parti’nin, aykırı davrandığı öne sürülen, 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine de kısaca değinilmesi yerinde olacaktır.

Yasa’nın sözü edilen bu maddesinin;

(a) bendinde “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) bendinde de “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Maddenin gerekçesinde :

“Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.

………………………………

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanlarda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selâmetle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasi partilerin millî ya da dini kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır. Birincisi, ancak Müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkincisi, böyle bir düzenlemenin amacı, Müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasi haklardan yararlanma olanağı sağlanıp, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu belirtilmiştir. Andlaşma’dan bir kaç örnek vermek gerekirse :

“Gayri müslim ekalliyetler, bütün Türk tebaasına tatbik edilen … serbestii seyrü sefer ve hicretten tamamiyle istifade edeceklerdir” (Madde 38, Fıkra: 2),

“Gayri müslim ekalliyetlere mensup Türk tebaası … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve âyini dinîlerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavî bir hakka malik bulunacaklardır” (Madde 40).

Müslüman topluluk arasındaki değişik gruplara, azınlık statüsü tanınmasının söz konusu olmadığı, Lozan Barış Konferansı tutanaklarında birkaç kez belirtilmiştir:

“Alt komisyon, önce, bütün etnik azınlıkların, başka bir deyimle, Müslüman olmayan azınlıklar gibi Müslüman azınlıkların da örneğin; Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmişti. Türk Temsilci Heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir.. Ne olursa olsun, Alt komisyon, bu inandırıcı sözler üzerine, koruma tedbirlerini yalnız, Müslüman olmayan azınlıklara sınırlamayı kabul etmiştir”.

Barış görüşmeleri sırasında Komisyon’da söz alan İsmet Paşa :

“Türkiye’de hiç bir Müslüman azınlık yoktur; çünkü kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da Müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiç bir ayrım gözetilmemektedir” demiştir.

Aynı Konferans’ın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda, Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır :

“Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslüman arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.”

Türk Delegasyonu’nun bu görüşleri Konferans’ça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 Aralık 1922 günlü Tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil” azınlıkları sözcükleri yerini “gayri müslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemeyeceği Lozan Barış Andlaşması ile kabul edilmiştir. Aynı Konferans’ta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle, Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar Türk Delegasyonu’nun, “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderiyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler” yolundaki açıklamalar karşısında kabul görmemiştir.

Dava konusu sorunun çözümlenebilmesi için Anayasa’nın Başlangıcı’nda ve bir çok maddelerinde yer alan “millet” ve “milliyetçilik” kavramları üzerinde durmak gerekir.

“Millet” kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” sözcüğüyle de anlatılan bu yapı bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir.

“Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi” üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta yüce Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları ve onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almışlardır. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “… Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleri kapsamında Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Bu, ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkını, kökeni ne olursa olsun Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram, etnik kökenlerin, kimliklerin bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini de engellememektedir. Dil ve din birliği yanında önemli toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişimi kışkırtma, Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Yasası’nın hoş göreceği bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta, devletin temel öğesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Millet tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Millet, sınırları kanlı mücadele ile çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Millet, vatan üzerinde yaşayan geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına dayanan kültür ve ülkü birliğine dayanır.

“Millet” kavramı, dar çerçeveli ırk, kavim ve ümmet kavramlarından çok farklıdır. Millet, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram değildir. Millet, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan ilkel sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. Ümmet ise, dinden başka toplumsal bir bağ olmayan ve başka öğe aramayan topluluklardır.

Etnik ve dinsel esasa dayanan topluluklar, “millet” kavramının dayandığı geniş öğelere göre basit, ilkel ve tek yönlü yapılardır. Bu esaslar içinde “Türk Milleti” ve “Atatürk milliyetçiliği” kavramlarını ele aldığımızda aşağıdaki tarihsel ve toplumsal gerçeklerle karşılaşırız.

“Misakı Millî” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu topraklar bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda üzerinde yaşayan müşterek geçmişe, tarihe, ahlâka, hukuka ve eşit haklara sahip değişik kökenden gelen insanlarla birlikte bir vatan ve ulus oluşturmuştur.

Onuncu yüzyılda yoğunlaşan Türk göçü ile öncelikle Anadolu’daki insanlar, birlikte, çeşitli devletlerin siyasal çatısı altında yaşamışlar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan sonra ise Kafkaslar, Balkanlar ve Arap Ülkelerine uzanan büyük bir birlik yaratmışlardır. Daha sonra, diğer imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu da parçalanarak Trakya ve Anadolu’ya çekilmiştir. Siyasal hükümranlık, Balkan, Kafkas ve Arap halkıyla uzun yıllar birlikte yaşama, Anadolu insanını yeni yeni kültür ve insanlarla birleştirip kaynaştırmıştır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde ülkenin her karşı toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır. Bu nedenle de Türkiye’de etnik ayrılığa dayanan çoğunluk ve azınlık düşüncesiyle görüşler geliştirmenin tarihsel ve bilimsel temelleri yoktur. Ülkenin her yeri her yurttaşındır.

Kurtuluş Savaşı’ndan önce, Anadolu’nun yer yer işgal edildiği bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta;

“Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.

Atalarımız, tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerinde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de Ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal bir uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma yaşamında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabûl eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmayı başarmıştır.

Türk devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Atalarımız bireysel düzeyde toplumun bütün kesimlerinde gerçekleştirdiği bu kutsal, tarihsel mirasın korunmasına yönelik önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehrinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Bu tarihsel oluşum; “Ülke ve Milletin bölünmez bütünlüğü”, tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleştiği bu kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı, ayrıcalığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Türkiye’de; Türk Ulusu’nun dengeli, tutarlı tutumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği, millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk Milliyetçiliği”dir.

Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir.

“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği ) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde kürt halkının hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken kürt ayırımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasi ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik farkı ve hatta Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”

Anayasa Mahkemesi’nin 27.11.1980 günlü, 1980/59 sayılı kararında da “… Anayasa’da ırkçılık, Turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışının” benimsendiği vurgulanmıştır.

2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi, Anayasa ilkeleri çerçevesinde Devletin kuruluşu aşamasıyla uluslararası alanda gösterilen azınlık yaratmama yolundaki duyarlığın siyasi partilerce de paylaşılmasını sağlamayı amaçlamıştır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi siyasi partilerin Anayasa’nın 3. maddesiyle konulan, Devletin bütünlüğüne ve diline ilişkin ilkeyi değiştirme amacını güdemiyeceklerini öngörmektedir. 81. maddenin (a) bendi, siyasi partilerin, dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun ileri süremeyecekleri kuralını koymuştur. Aynı maddenin (b) bendi ise, siyasi partilerin Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürlerini korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyeceklerini belirtmiştir.

Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri, kimi küçük değişikliklerle önceki 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 89. maddesinden alınmıştır. Anayasa Mahkemesi, 648 sayılı Yasa’nın yürürlükte olduğu dönemde iki kez bu maddeyi uygulayıp kapatma kararı vermiştir. Bunlardan 20.7.1971 günlü, Esas : 1971/3, Karar : 1971/3 sayılı kararında konuyla ilgili şu bölümler dikkat çekmektedir.

“… Türkiye’nin her bölgesinde gelişmiş ve gelişmemiş yerlere rastlandığına göre geri kalmışlığın doğuya özgü ve oradaki birtakım yurttaşların Türkçe’den başka bir dil konuşmalarıyla bağlantılı bir siyasanın sonucu olarak halka sunulması bu yurttaşların bütünden soğutulması ve ayrılması gereğine yönelmiş bir tutumdan başka nitelik göstermez”.

Türkiye Emekçi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin 8.5.1980 günlü, Esas:1979/1, Karar :1980/1 sayılı karardan da ilgili bölümlerin alınması yararlı olacaktır. Adı geçen Parti’nin programında yer alan “Anadili Türkçe olmayan okul çağındaki TC. vatandaşlarına Millî Eğitim Bakanlığı yönetiminde anadil ve kültür eğitiminin sağlanması” tümcesine ilişkin olarak kararda şu görüşler yer almaktadır:

“… Bir kesim vatandaşta kendilerinin azınlık oldukları düşüncesini yaratmaya çalışmak … devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğü temel ilkesine kesinlikle aykırı düştüğünden, böylece azınlık yaratma amacı güden bir siyasal partinin ulus bütünlüğüne ters düşmeyebileceği hele bu yoldan ulus bütünlüğünü sağlamayı amaçlayabileceği biçimindeki savların, Anayasamızın belirtilen yapısı içinde kabulüne olanak yoktur.

Bu bakımdan, 89. maddenin ikinci fıkrasında geçen “… millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.” sözcüklerinin, davada ulus bütünlüğünün bozulması amacının ayrıca kanıtlanması zorunluluğunu belirtmek için değil, yalnızca azınlık yaratmayı amaçlamanın Anayasa’nın 57. maddesindeki anlamda “ulus bütünlüğünün bozulması” sonucunu doğuracağını kesin biçimde göstermek için maddeye konuldukları kuşkusuzdur.”

Bu belirtmeler kapsamında Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin Tüzük ve Programının ilgili kurallarının incelenmesine gelince :

Tüzüğün 2. maddesinde, Parti’nin, “Türk ve Kürt bütün çalışanların” partisi olduğu, Program’ın giriş bölümünde, Parti’nin “Türk ve Kürt Marksistlerin” partisi olduğu belirtilmektedir. “Kürt sorununu âdil, demokratik, barışçı bir çözüme kavuşturmak” davalı partinin hedefleri arasında sayılmakta ve “Kürt sorununun Âdil, Demokratik, Barışçı Çözümü için” başlıklı bölümde de şu görüşler yer almaktadır :

“Ulusal kurtuluş savaşı birlikte yürütüldüğü halde, Kürtlerin ulusal varlığı ve meşru hakları Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana inkâr edilmiştir. Gelişen Kürt ulusal bilincine, egemen güçler yasaklarla, baskı ve terörle yanıt vermiştir. Irkçı, şoven, militarist politikalar, Kürt sorununu keskinleştirmektedir. Bu, aynı zamanda, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde büyük bir engel oluşturmakta ve uluslararasş emperyalist ve militarist odakların, Ortadoğu’da gerginlikleri artırma, halkları birbirine düşman etme, Türkiye’yi askerî maceralara sürükleme planlarına hizmet etmektedir.”

“Kürt sorunu, Kürt halkının varlığının, ulusal kimliğinin ve haklarının tam tanınmamasından kaynaklanan politik bir sorundur. O nedenle bu sorun, baskı ve terörle, askerî yöntemlerle çözülemez. Şiddet, her halkın doğal ve devredilemez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkının, birlik değil, ayrılık biçiminde tek yönlü kullanılmasına yol açar. Sorunun çözümü politiktir. Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve eşitsizliğin ortadan kalkması için, Türk ve Kürtlerin birliğine ihtiyaç vardır.”

“Kürt sorununu çözümü Kürtlerin özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Ortadoğu’da barışa hizmet etmelidir.”

“Kürt sorunu ancak bir süreç içinde çözülebilir. Bugün öncelikle Kürtler üzerindeki politik ve askerî baskıya son verilmeli, Kürt yurttaşların can güvenliği sağlanmalı, olağanüstü hal durumuna son verilmeli, korucu sistemi dağıtılmalı, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar kalkmalı. Sorun özgürce tartışılabilmelidir. Anayasada Kürtlerin varlığı tanınmalıdır.”

Programın “Demokratik Bir Kültür ve Eğitim Politikası İçin”başlıklı bölümünde ise, “Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslam Kültürünün insancıl öğeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel çağdaş kültür ile karşılıklı etkilemişi ile gerçekleşecektir.” denilmektedir.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, davalı Parti’ye yüklenen suç Tüzük ve Programının, Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü paragrafında ifadesini bulan “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne” aykırı olmasından ibaret değildir. Yasakoyucu, bu bütünlüğü korumak amacıyla, bütünlüğü zedelemesi olasılığı bulunan her girişime set çekmek istemiştir. 2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasi partilerin, Anayasa’nın 3. maddesinde anlatılan, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline ilişkin kuralı da değiştirmek amacı güdemeyeceklerini öngörmektedir. Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin programında yeralan, “Anayasada Kürtlerin varlığı tanınmalıdır”, “… Türk ve Kürt halkının Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içinde gönüllülük ve eşit haklılık temelinde birlikte yaşamaları ve devletin ortak çıkarlar temelinde yeniden yapılanması için çalışılacaktır”, “Kürt sorununun çözümü Kürtlerin özgür iradesini temel almalı, Türk ve Kürt uluslarının ortak çıkarlarına dayanmalı …..” “Şiddet, her halkın doğal ve devredilmez hakkı olan kendi geleceğini tayin hakkının, birlik değil ayrılık biçiminde tek yönlü kullanılmasına yol açar” biçimindeki anlatımlarla, bu kurala aykırı davranılmakta, Kürt halkının kendi geleceğini belirleme yolunda özgür istenciyle Anayasa’daki millet bütünlüğü ilkesinden uzaklaşılıp, Türk ve Kürt ulusları ayrımına gidilmek istendiği anlaşılmaktadır. TC. Devleti’nde birden fazla ulus olamaz. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Milleti” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar dinlenemez.

maddenin (a) bendi siyasi partilerin ülke üzerinde ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun ileri sürülemeyeceğini öngörmektedir. Programda yer alan, “Kürtlerin ulusal varlığı ve meşrû hakları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana inkâr edilmiştir”, “Gelişen Kürt ulusal bilincine, egemen güçler yasaklarla, baskı ve terörle yanıt vermiştir.”, “Kürt sorunu, Kürt halkının varlığının, ulusal kimliğinin ve haklarının tanınmasından kaynaklanan politik bir sorundur”, “Kürt halkı üzerindeki ulusal baskı ve eşitsizliğin ortadan kalması için, Türk ve Kürtlerin birliğine ihtiyaç vardır.” gibi tümcelerle, anılan kurala aykırı davranılmıştır.

Yine programda yer alan “Kültürel yenilenme, Türk ve Kürt ulusal kültürel değerleri, Anadolu uygarlıklarının mirası, İslâm Kültürünün insancıl öğeleri, halkımızın çağdaşlaşma mücadelesinde yarattığı tüm değerlerin evrensel çağdaş kültür ile karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşecektir” biçimindeki anlatımlarla 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmakta, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek, yaymak yoluyla azınlık yaratılarak millet bütünlüğünün bozulması amaçlanmaktadır. Bölgelerin ulusal kimliği olamaz. Anayasa, özerklik ve özyönetim yöntemlerine-biçimlerine kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke “TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Lozan Barış Antlaşmasıyla 18 Ekim 1925 günlü “Türkiye ve Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması”nda sayılanlar dışında Türkiye’de “azınlık” ya da “ulusal azınlık” bulunmamaktadır. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri devlet bütünlüğü içinde anlatılmıştır. 21 Kasım 1990 günlü Paris Şartı’nın bağlayıcılığı ve bu Şart’ta Kürt kökenli yurttaşların azınlık sayılmasını gerektiren bir kural yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılmaz. Herkesin, her zaman karşılaşabileceği ve giderilerek hukuk devletinde karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu yeni bir Avrupa için Paris Yasası, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış ve “Güvenlik” ve “Ek-1” bölümlerinde de açık olarak ülke bütünlüğü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu milletlerarası bir çağrı olarak kabul etmiştir. Yasa, kürt kimliği, kürt adı yoluyla kürtçülükle bölücülük yapılmasına olur vermemektedir.

Ülkenin her köşesinde değişik kökenli yurttaşlar aynı koşullar içinde yaşamaktadır. Parti’nin tutumuyla gösterdiği doğrultu ve getirdiği ölçü, ulusu bölmektedir.

Yukarıdaki açıklamalar göre; Anayasa’nın 3. ve 14. maddelerinin ilk fıkraları, 68. maddenin dördüncü fıkrası ile Siyasi Partiler Kanunu’nun 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık nedeniyle davalı siyasi parti, Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmalıdır.

4- Kapatılan Siyasi Partilerin Devamı Olduğunu İddia ve Beyan Etmek Suçlaması :

İddianamede bu konuya ilişkin olarak, “Davalı siyasi parti programının giriş bölümünde, TBKP’nin Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi’nin birleşmesi ile oluştuğu ve Türkiye İşçi Partisi’nin devamı olduğu anlamını taşıyan ibareler yer almaktadır” denilmektedir.

Sözlü açıklama sırasında bu konuda özetle şu görüşler savunulmuştur: Mustafa Suphi’den bu yana komünist ve marksist hareketler ve örgütlenmeler farklıdır. Konu bütün olarak sahip çıkmaktır. Bundan bir partinin devamı olma iddiasını çıkarmak mümkün değildir. Türkiye, dünlerden bugüne geliyor; doğal olarak bir miras üzerine oturmaktadır. Yasaklanan bu değildir. Yasaklanan bir partinin devamı olduğunu söylemektir. TBKP, birlik, yasallık, yenilenme esası üzerine kurulan çağdaş bir marksist parti oluşturmak amacındadır.

Öte yandan, Anayasa’daki siyasi partilerle ilgili sınırlamaları aşan bir sınırlama Yasa yoluyla getirilmiştir. Türkiye İşçi Partisi, Millî Güvenlik Konseyince çıkarılan bir yasayla feshedilmiştir. Kullanılan deyim “fesih”tir, “kapatılma” değildir. Bu bakımdan Siyasi Partiler Yasası’nın 96. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, kapatılan siyasi parti kapsamı içinde düşünülmemesi gerekir. 2533 sayılı Yasa 12 Eylül 1980 günü faaliyetleri durdurulan partileri topluca feshetmiştir. Partilerin varlığına son veren bu yasayı çıkarmakla Milli Güvenlik Konseyi, kendi üzerine almamasına karşın yargı erkini kullanmıştır. Bunun da bir takım sonuçları olması gerekir. İddianamede “birleşme” denildiğine göre artık yeni bir şey doğmuştur. Birleşme, bir partinin devamı olmadığını göstermek içindir.

Kullanılan ifadeler kapatılan bir partimin devamı olduğunu belirtmek için değil tarihsel süreç içinde hareketin dünya ölçüsündeki kazanımlarını kucaklamak içindir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın esas hakkındaki görüş yazısında özetle şöyle denmektedir :

Türkiye İşçi Partisi 2533 sayılı Yasa uyarınca kapatılmıştır. Anılan kanunda partilerin feshinden sözedilmekte olmasına karşılık 2820 sayılı Yasa’nın 96/7. maddesi ise 2533 sayılı Yasa’yla feshedilmiş olan partiler için “kapatılmış” deyimini kullanmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin 28.9.1984 günlü, 1-1 sayılı kararına göre, buradaki “kapatılmış” deyimi kapsamına 2533 sayılı Yasa’yla feshedilmiş olan siyasi partiler de girmektedir.

Davalı siyasi partinin programının giriş bölümünde iki ayrı partinin birliğinden sözedilmekte ve davalı siyasi partinin Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin birleşmesi ile oluştuğu açıkça belirtilmektedir.

Son savunmada aynı konuya ilişkin olarak özetle şu görüşler ileri sürülmektedir:

Programda TBKP’nin, TİP ve TKP’nin birleşmesinden oluşan bir parti olması ile kastedilen nedir’ Bu çok açıktır. Bu tümce ile TBKP’yi oluşturan insan unsurunun, kadroların TİP ve TKP’deki insan unsuru, daha önce TİP ve TKP’de çalışan kadrolar olduğu anlatılmaktadır. Yoksa bu tümceden, TBKP’nin kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğu anlamı, çıkarılamaz. TBKP programıyla, dünyaya bakış açısıyla, yeni marksizm yorumuyla, sorunların çözümüne ilişkin çağdaş demokratik ve barışçı görüşleriyle ülkemiz politik yaşamındaki yerini almış ve toplumsal meşruiyeti tartışılmaz hale gelmiş yeni bir partidir.

TBKP’nin Siyasi Partiler Yasası’nın 96/2. maddesine aykırılığı söz konusu değildir. Kaldıki, Siyasi Partiler Yasası’nın bu hükmü de Anayasa’nın 2., 13/2., 68. ve 69. maddeleriyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9., 10., 11. ve 17. maddelerine açıkça aykırıdır.

Davalı Parti’nin, programında, Türkiye İşçi Partisi’nin devamı olduğunu beyan ettiği ileri sürülerek Siyasi Partiler Yasası’nın 96. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kapatılması istenmektedir.

2820 sayılı Yasa’nın uygulanması söz konusu 96. maddenin ikinci fıkrası, “Kurulacak siyasi partiler, kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar” hükmünü içermektedir.

Savunmada, Türkiye İşçi Partisi 2533 sayılı Yasa’yla feshedildiğine göre “kapatılan siyasi partiler kavramı içinde düşünülmemesi gerekir” denilmektedir. Siyasi Partiler Yasası’ndaki “kapatılan siyasi parti” kavramı, yasaya aykırı davranışları yargı organı tarafından saptanan ve yargı organınca kapatılan siyasi partilerle 2533 sayılı Yasa ile feshedilmiş siyasi, partileri kapsar.

Öbür yandan, siyasi partiler toplumun siyasal yaşamında yalnız hukuksal değil, aynı zamanda sosyolojik bir gerçeğin yapısıdır. İmparatorluk döneminin 1908 yılından sonraki çalkantılı yaşamında siyasal gruplaşmaların ve toplulukların cumhuriyet dönemindeki siyasal yapılaşmaya etkileri açıktır. Cumhuriyet dönemindeki yasal veya yasal olmayan örgütlerin arkasında bulunan siyasal görüşler ve gruplar, etkinliklerini ve varlıklarını bugüne kadar değişik adlarla sürdürmüşlerdir. Cumhuriyet dönemine ilişkin bu siyasal gelişimin akışı, Cumhuriyet Halk Partisi, Serbest Fırka ve Terakkiperver Fırka ile başlamış ve çeşitli siyasal kesintilere karşın bugüne kadar gelmiştir. Marksist hareketlerin çeşitli biçimde temsil edildiği yasal veya yasal olmayan bir çok siyasi parti de, bağlı bulunduğu felsefî düşüncenin benzeri veya değişik yorumlarına bağlı bir gelişme süreci göstermişlerdir.

Ülkemizdeki bir kısım marksist hareketlerin daha önce çoğulcu, çok partili ve seçime dayanan demokratik devlet düşüncesine sahip olmamaları, hattâ Stalinist yorumları benimseyerek Sovyetler Birliği’nde bir dönemdeki katı diktatörlüğü ve insanlık dışı uygulamaları eleştirmemeleri ve Sovyetler Birliği’nin komşu ülkelere askerî müdahalelerini desteklemeleri; bunların düşünce ve eylem boyutunda birbirleri ile ilişkilerini ve tarihin akışında doğal halefiyetle ilgili sosyal ve tarihsel gerçeği değiştiremez. Davalı siyasi partinin daha önce düşünce, siyasal eylem ve hukuksal örgütlenme bağlamında varlık gösteren çeşitli siyasal hareketlerin kültürel mirasına talip olması yada böyle bir savda bulunması son derece doğal ve demokratiktir.

Bundan, davalı partinin kapatılan bir partinin devamı olduğunu beyan ettiği anlamını çıkarma olanağı yoktur. Yalnızca iki partinin birleşmesi ile yetinilmeyip marksist hareketin farklı örgütlenmelerine, siyasal kültürüne ve partilerine ve bunların kültürel mirasına sahip çıkılması, kapatılan bir siyasi partinin devamı olmak değil marksist örgütlenmenin birikim ve deneyiminden yararlanıp yeni bir parti oluşturmaktır.

Bu nedenlerle davalı partinin programında yazılanlar, 2820 sayılı Yasa’nın 96. maddesinin ikinci fıkrasına aykırılık oluşturmamaktadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yerinde görülmeyen bu konudaki isteminin REDDİ gerekir.

VII- SONUÇ :

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 14.6.1990 günlü, SP. 30. Hz.1990/34 sayılı İddianamesi’nde; Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin Anayasa’nın 6., 10., 14. ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. maddesine aykırı olarak sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini kurmayı, Anayasa’nın 2., 3., 14. 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerine aykırı olarak Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı, aynı Yasa’nın 96. maddesine aykırı olarak kullanılmasına yasal olanak bulurımayan bir adla kurulduğu ve kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia ettiği ileri sürülerek, Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

1– Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin adıyla birlikte Tüzük ve Programının Anayasa ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca davalş Parti’nin kapatılmasına,
2- Davalı Parti’nin bütün mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,
3- Gereğinin, Bakanlar Kurulu’nca yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,
16.7.1991 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Başkan

Yekta Güngör ÖZDEN

Başkanvekili

Güven DİNÇER

Üye

Servet TÜZÜN

Üye

Mustafa ŞAHİN

Üye

İhsan PEKEL

Üye

Selçuk TÜZÜN

Üye

Ahmet N. SEZER

Üye

Erol CANSEL

Üye

Erol CANSEL

Üye

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Şeytanın Avukatı

0

Şeytanın Avukatı, baş karakterler Al Pacino ve Keanu ile birlikte soluksuz izlenecek bir başyapıt hukuk filmi olarak öne çıkmaktadır.

Film Özeti

Vizyon Tarihi
30 Ocak 1998
Yapımı
1997 – ABD ,  Almanya
Tür
Dram,  Gerilim ,  Gizem
Süre
144 Dakika
Yönetmen
Taylor Hackford
Oyuncular
Al Pacino ,  Keanu Reeves ,  Charlize Theron ,  Connie Nielsen ,  Delroy Lindo
Senaryo
Tony Gilroy ,  Jonathan Lemkin ,  Andrew Neiderman
Yapımcı
Erwin Stoff ,  Anne Kopelson

Davaların zorluk seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun, başarıya alışkın Kevin, bir şekilde jüriyi tesiri altına almakta ve müvekkilini temize çıkarmayı başarmaktadır. Mutlu bir evlilik süren başarılı avukatın hayatındaki her şey yolunda gibi görünmektedir. Bir gün, müvekkili haksız olduğu halde kazandığı bir dava sonrasında New York’taki çok büyük bir hukuk bürosundan müthiş bir teklif alır. Teklifi yapan dünyanın en büyük hukuk bürolarından birinin lideri olan John Milton’dur. Kevin’ın vereceği ‘evet’ cevabı, hayatını geri dönüşü olmayan bir şekilde değiştirecektir.

Haklı yada haksız gözetmeksizin kazandığı davalarla dikkat çeken Kevin Lomax’in (Keanu Reeves) kendisine gelen bu büyük teklifi reddedemeyince hayatı bir anda kararmaya başlamaktadır. Filmde olaylar hızla gelişmekte Kevin Lomax, Florida’dan New York’a taşınmaktadır. Yeni avukatlık şirketinin patronu John Milton (Al Pacino) adında çok zengin ve hırslı bir adamdır. Kahramanımız, yine de bunda olağanüstü bir durum olmadığı düşüncesindedir ve avukatlığını yaptığı şirketin patronu Milton onu her defasında kazanılması imkansız davalar ile sınamakta ve en iyi olma yolunda şeytanın izinde ısrarlı yürüyüşünü sürdürmektedir.

Başlangıçta her şey güzel görünmektedir, davalar kazanılmaktadır, ama Kevin’in özel hayatı yavaş yavaş kararmaya, eşi Mary Ann (Charlize Theron) ile arası bozulmaya başlamaktadır. Bütün bunlarda John Milton’ın kelimelerle açıklanamayan gizemli bir etkisi vardır.

“Kibir, benim en gözde günahımdır.”
”Sana Tanrı hakkında bir iki sır vereyim.Tanrı, seyretmeyi sever.O bir oyunbazdır. Bir düşünsene.İnsana içgüdüler verir. Sana bu olağanüstü hediyeyi verir,sonra ne yapar dersin? Yemin ederim, sırf kendi eğlencesi için, kendi özel kozmik komedi filmi için tam zıttı kurallar koyar. Bak ama dokunma, Dokun ama tadına bakma, Tat ama yutma, Ve sen sekip dururken o ne yapar ? Hasta kahrolası kıçıyla güler. Cimrinin tekidir. Sadisttir. Görevi başında bulunmayan bir derebeyidir. Ona tapmak mı ? Asla !!! ‘
”Asla! Cennette hizmet etmektense, cehennemde hüküm sürmek daha iyidir. Neden olmasın? Her şey başladığından beri burada, yeryüzünde her işe burnumu sokuyorum! İnsanoğluna bahşedilen her duyguyu onda yeşerttim! İstediklerini ona sağladım ve onu asla yargılamadım! Neden? Çünkü onu asla reddetmedim. Bütün kusurlarına karşın! Ben insanoğlunun taraftarıyım! Ben hümanistim. Belki de son hümanist.” 

Büyük Anadolu Partisi(BAP) Kapatma Kararı-1992

0

Büyük Anadolu Partisi(BAP); 24 Kasım 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi‘nin, “kuruluş amaç ve koşullarını yitirerek organlarını kuramayacak duruma düştüğünden dağılmış sayılmasına” yönelik vermiş olduğu karar sonucunda kapatılmıştır. Gerekçeli karar 30 Ocak 1993 günü Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

4 Mart 1986’da Kemal Bekman’ın başkanlığında kurulmuş, 28 Eylül 1986 tarihinde yapılan milletvekili ara seçimlerinde %0,6 oranında oy almıştır. Bu seçimlerden sonra faaliyet göstermeyen parti hakkında, Cumhuriyet Savcılığı tarafından “Büyük Anadolu Partisi’nin kendiliğinden dağılma halinin ve böylece hukuki varlığının son erdiğinin tespiti” istemiyle Anayasa Mahkemesine açılan dava neticesinde kapatılmıştır.

Büyük Anadolu Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Esas Sayısı:1992/3 (Değişik İşler)
Karar Sayısı:1992/4
Karar Günü:24.11.1992
R.G. Tarih-Sayı:30.01.1993-21481

DAVACI : Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Büyük Anadolu Partisi ( BAP)

DAVANIN KONUSU : Kuruluş amacı ve koşullarını kaybeden, acze düşen Büyük Anadolu Partisi’nin kendiliğinden dağılma durumunun ve böylece hukukî varlığının sona erdiğinin tesbiti istenilmektedir.

I- İDDİANAME :

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 8.7.1992 günlü, 5P.l8.Hz. 1992/67 sayılı iddianamesi aynen şöyledir:
“İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini 14.3.1986 tarihinde vermek suretiyle tüzel kişilik kazanan davalı Büyük Anadolu Partisinin kendiliğinden dağılma halinin ve böylece hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine, aşağıda belirtilen nedenlerle, karar verilmesi için bu davanın açılması gerekli görülmüştür.

A- GİRİŞ :

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 68 ve 69. maddeleri, siyasi partilerin uyacağı esasları belirlemiş, 69/5 madde ve fıkrası, tüzük ve programlarının, kurucuların hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetlemek ve faaliyetlerini takip etmek görevini Cumhuriyet Başsavcılığına vermiş, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu bu ilkeler doğrultusunda düzenlenmiştir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 8, 10, 13, 14, 15, 16, 17, 31. ve 74. maddelerinde siyasî partilerin uyacakları emredici kurallar konulmuş, 9, 75, 101, 102, 104. maddelerinde denetim, faaliyetlerinin izlenmesi, görevlerin yerine getirilmesi yönünden ilişki sağlama ve sonucuna göre yaptırım uygulama ilke ve yöntemleri belirtilmiş, bununla da kalınmayarak 121.madde ile Medeni Kanun ve Dernekler Kanununun, bu kanuna aykırı olmayan hükümlerinin siyasî partiler hakkında da uygulanacağı belirtilmiştir.

Medeni Kanunun 70. maddesinde idare heyetinin nizamnameye tevfikan teşkiline imkan bulunmadığı takdirde cemiyet kendiliğinden münfesih olur” denildiği gibi 2908 sayılı Dernekler Kanununun 51. maddesinde “dernekler, kuruluş amaç ve şartlarını kaybettiği veya acze düştüğü veya yönetim kurulunun tüzük gereğince kurulmasına imkan kalmadığı veya 23. maddede belirtilen yeter sayının bulunmaması, sebebiyle üs tüste iki olağan genel kurul toplantısının yapılamadığı hallerde, kendiliğinden dağılmış sayılır” denilmiştir.

B- DAVALI SİYASİ PARTİNİN DURUMU :

Davalı siyasî parti 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurulmuş, kurucu üyelerden Hulusi Görgü, Ahmet Ekinci, Yunus Çakır ve Cemal Bilici’nin mevcut kesinleşmiş mahkumiyetleri nedeni ile siyasi parti kurucu üyesi olma yeterliliğini taşımadıkları ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 8/1. maddesinin siyasi partilerin bu yeterliliğe sahip 30 kişi tarafından kurulmasını emretmesi sebebiyle adı geçen siyasi partinin kurulmamış sayılması istemi ile Yüksek Mahkemenin nezdinde 14.4.1986 gün ve 59.18 Hz. 1986/157 sayılı iddianamemizle dava açılmıştır. Davalı siyasi parti tarafından 4.8.1986 tarihinde söz konusu 4 kurucu üye yerine yeni 4 üye tespit edilmiştir. Daha sonra da Yüksek Mahkemenizin 21.1.1987 gün ve 522-1 sayılı kararı ile açılan davanın reddine karar verilmiştir.

Davalı siyasi partinin kuruluşundan sonra Hikmet Yüksel, Mustafa Kılıç, Çelik Çetinkaya, Ömer Uluçay, Yalçın Yazar, Ekrem Demirel, Süleyman Engin, Bayram Kapkıner ve Ahmet Mermer isimli kişiler partiye kurucu üye olarak kabul edilmişlerdir. Bu kişilerin ilk dördü kurucu üye olma yeterliliği olmayanların yerine üye kabul edilmişlerdir. Hayati Gürakar isimli kişi kendiliğinden davalı siyasi partinin kurucu üyesi olduğunu iddia etmiş ise de, 24.1.1991 tarihli dilekçesi ile istifa ettiğini bildirmiştir.

Davalı partinin kuruluşundan itibaren bugüne kadar geçen süre içerisinde 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 10/b ve 10/d maddeleri uyarınca herhangi bir yerde teşkilat kurduğuna ve üye kaydı yaptığına dair bir bilgi ve belge Cumhuriyet Başsavcılığımıza intikal etmemiştir. Ancak 18.7.1987 gün ve 4 sayılı yazı ekinde 4.8.1986 günlü kurucular kurulu toplantısında alınan karar örneğini Başsavcılığımıza göndermiştir. Bu karardan, Ahmet Üzümcü, Necla Kamışoğlu, Kemal Berkman, Aydan Akçalı, Hilmi Erfidan, Emin Açıkel, Nazmi Aytemiz, Hilmi Toker, Sami Sakıcı, Abdurrahman Küçükkarakaş, Özden Ulug, Hatip Baydar, Fahrettin Öztürk, Hasan Acar, Hakkı Çiftçi, Cahit Ergün ve Rıza Bozkurt’un Merkez Yönetim Kurulu üyeliklerine seçildikleri anlaşılmaktadır.

Parti kurucu üye yeterliliği bulunmayanlardan Cemal Bilici 7.8.1986 tarihinde, Yunus Çakır 21.2.1991 tarihinde, Hulusi Görgün 3.3.1992 tarihinde parti üyeliklerinden de istifa etmişlerdir. Ayrıca kurucu üyelerden Hasan Acar, Kemal Berkman, Nazmi Aytemiz, Çelik Çetinkaya, Ekrem Demirel, Hatip Baydar, Fahrettin Öztürk, Hilmi Erfidan, Mustafa Erdoğan Bozkaya, Hikmet Yüksel, Bekir Kara, Ahmet Mermer, Nabi Yümer, Hilmi Toker, Hakkı Çiftçi, Yalçın Yazar, Cahit Ergün, Feridun Orhan, Bayram Ali Ustabaşı, Mustafa Kılıç, Bayram Kapkıner ve Rıza Bozkurt muhtelif tarihlerde partiden istifa etmişler, Süleyman Engin 18.5.1988, Mehmet Osmanoğlu 16.2.1989, Sami Sakıcı 30.3.1989 ve Ömer Uluçay 12.12.1989 tarihlerinde ölmüşlerdir. Parti üyesi Ahmet Ekinci’nin kurucular kuruluna katılması mümkün olmadığı gibi merkez yönetim kurulunda üyeliği de söz konusu değildir.

Bu itibarla davalı siyasi partinin kurucu üyesi olarak Emin Açıkel, Necla Kamışoğlu, Ahmet Üzümcü, Abdurrahman Küçükkarakaş, Aydan Akçalı, Özden Uluğ, Nevres Dönmez, Hayrullah Ötlek ve M. Hilmi Doğan’dan kurulu 9 kişiden ibaret kurucular kurulu kalmıştır. Bunlardan ilk beşi Merkez Yönetim Kurulu, üyesidir.

Davalı siyasi parti tüzüğünün 9/3-c maddesinde Merkez Karar ve Yönetim Kurulunun tüzükte, Merkez Yönetim Kurulu olarak geçtiği belirtilmekte ve 32. maddesinde de Merkez Yönetim Kurulunun 15 üyeden oluştuğu ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile toplanacağı ifade edilmektedir.

Bu durumda, davalı siyasi partinin gerek Kurucular kurulunun ve gerekse Merkez Yönetim Kurulunun toplanması ve karar alması yasal olarak mümkün bulunmadığı gibi, fiili olarak da kalan üyelerin faaliyette bulunma isteminde oldukları da saptanamamıştır. Bildirilen genel merkez adresinde davalı siyasi partinin hiç bir faaliyeti ve hiç bir üyesi bulunmadığı gibi başka bir adreste de faaliyette bulunması iradesi saptanamamıştır.

Davalı siyasi partinin faaliyetini devam ettirme iradesinin bulunmayışı bir çok yasal zorunluğun yerine getirilmemiş olmasını da beraberinde getirmiştir. Anılan nedenlerle davalı siyasi partiye bir adresi bulunmadığından, gerek Yüksek Mahkemenizce ve gerekse Cumhuriyet Başsavcılığımızca da herhangi bir tebligat yapılamamıştır.

Bu husus, Ankara Emniyet Müdürlüğünün 15.5.1990 gün ve 072411 sayılı, 15.6.1991 gün ve 95157 sayılı yazıları ve ayrıca istifa eden bir kısım üyelerin beyanı ile halen partinin hem kurucu hem de yönetim kurulu üyesi gözüken Abdurrahman Küçükkarakaş’ın beyanı ile saptanmıştır.

C- DEĞERLENDİRME :

Davalı siyasi partinin 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 8. maddesinde “siyasi partiler … en az otuz Türk vatandaşı tarafından kurulur …” denmesine rağmen, ilk genel kongresini yapmadığı da gözönüne alınarak, kurucu üye sayısı dokuz kişiye düşmüştür. Bu sayıyı yeter sayıya çıkarması da mümkün değildir.

8. maddesinde siyasi partinin kuruluş bildiriminde genel merkez adresini bildirmesini zorunlu kılması ve 31 maddesindeki “… siyasi partilerin merkez teşkilatı Ankara il merkezinde … bulunur” kuralı karşısında Ankara’da genel merkez adresi mevcut değildir. 10. maddesi uyarınca il, ilçe ve beldelerde teşkilat kurduğuna, partiye üye kaydettiğine ve faaliyetlerine ait herhangi bilgi ve belge Cumhuriyet Başsavcılığımızdaki sicil dosyasına intikal ettirilmemiştir.

14/7. maddesindeki “… parti kurucuları ilk büyük kongreyi, parti tüzelkişilik kazanmasından başlayarak iki yıl içinde toplamak zorundadırlar” emredici hükmüne karşın, 14.3.1986 tarihinde tüzelkişilik kazanan davalı siyasi partinin ilk büyük kongresi toplanmamıştır. 7, 10, 13, 15, 16 ve 17. maddelerinde tarif edilen genel başkan ile diğer karar, yönetim, icra ve disiplin organlarını kapsayan merkez teşkilatı oluşturulmamıştır. 74. maddesindeki “siyasi partilerin genel başkanları … kesinhesaplarının onaylı birer
örneğini Haziran ayı sonuna kadar Anayasa Mahkemesine ve bilgi için Cumhuriyet Başsavcılığına vermek …” zorunluluğu yerine getirilemediğinden 75. maddede açıklanan denetim Yüksek Mahkemenizce yapılamamıştır.

9, 102 ve 104. maddelerinde siyasi partilerin uyacakları yasal zorunlukların yerine getirilmesi, eksik bilgi ve belgelerin sağlanması yönünde ilişki kurma ilke ve yöntemleri belirlenmiş sonucuna yaptırım uygulaması açşklanmış ise de; davalı siyasi partiye herhangi bir tebligat yapılamadığından Cumhuriyet Başsavcılığımızca bu yasal yollara başvurulması mümkün olamamıştır.

Bu durumda, Büyük Anadolu Partisinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68 ve 69. maddelerinde gösterilen ilke ve kurallarla, 2820 sayılı Kanunun 3. maddesinde öngörülen siyasi partilerin “… Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propagandaları ile milli iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması …” amacını gerçekleştirmek için gerekli kuruluş şartlarını kaybettiği ve bu bağlamda acze düştüğü Cumhuriyet Başsavcılığının 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 9, 102 ve 104/1. maddesine göre işlem yapması imkanının kalmadığı anlaşılmıştır.

D- İSTEK :

Yukarıda açıklanan nedenlerle, 2820 Sayılı Kanunun 121. maddesi aracılığı ile Medeni Kanunun 70, 2908 sayılı Dernekler Kanununun 51. maddeleri gözönünde tutularak Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş amaç ve şartlarını kaybettiği ve acze düştüğü belirlendiğinden, kendiliğinden dağılma halinin buna bağlı olarak hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine karar verilmesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 69. maddesi uyarınca talep olunur. 8.7.1992″

II- CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ:

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.10.1992 günlü, SP.18 Hz. 1992/67 sayılı esas hakkındaki görüşü aynen şöyledir :

“Davalı siyasi Parti’nin hukuki varlığının sona erdiği 8.7.1992 gün ve aynı sayılı iddianamemizle dava konusu yapılarak bu durumun tespitine karar verilmesi istenilmiştir.

Davalı siyasi Parti’nin bilinen adreslerine iddianamemiz tebliğ edilememiş ancak 22.9.1992 günlü Resmi Gazete’de ilân yoluyla tebliğ edilebilmiştir.

8.10.1992 gün ve 1427 sayılı yazınız uyarınca esas hakkındaki görüşümüz aşağıdaki şekilde sunulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68. maddesi ile “siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları …” olarak kabul edilmiştir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 3. maddesi ile siyasi partilerin “… milletvekili ve mahalli idareler seçimleri yoluyla … millî iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması …”nı amaçlayacağı belirtilmiş ve diğer maddeleri ile uyacağı ve yerine getireceği zorunlu koşullar açıklanmıştır.

Davalı siyasi partinin kuruluş amaç ve şartlarını kaybettiği ve acze düştüğü belirlenip kendiliğinden dağılma halinde bulunduğu 8.7.1992 günlü iddianamemizde ayrıntılı olarak izah edilmiştir.

İddiamızı kanıtlayan diğer bir olgu da, Ankara’da Genel Merkez oluşturmak zorunda bulunan siyasi partiye, Yüksek Mahkemenizce iddianamemizin ancak Resmi Gazete’de ilân yoluyla tebliğ edilebilmesi ve herhangi bir yanıt alınamamış olmasıdır.

İddianamede açıklandığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68 ve 69. maddelerine uygun olarak düzenlenen 2820 sayılı Siyasi Partiler kanununa göre varlığı ve faaliyeti tespit edilemeyen, kanunun emredici hükümlerini yerine getirmeyen davalı siyasi partinin kuruluş amaç ve şartlarını kaybedip acze düştüğü ve böylece kendiliğinden dağılma halinde bulunduğu, buna bağlı olarak hukuki varlığının sona erdiği, kuşkuya yer vermeksizin, saptanmıştır.

SONUÇ : Kuruluş amaç ve şartlarını kaybedip acze düşen ve böylece kendiliğinden dağılma halinde bulunan davalı Büyük Anadolu Partisi’nin, 2820 sayılı Kanunun 121, Medeni Kanunun 70, 2908 sayılı Dernekler Kanununun 51. maddeleri gözönüne alınarak, hukuki varlığının sona erdiğinin tespitine karar verilmesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 69. maddesi uyarınca arz ve talep olunur. 21.10.1992″

III- DAVANIN EVRELERİ :

1. Dava, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 8.7.1992 günlü, SP. 18 Hz . 1992/67 sayılı dilekçesi ile açılmış ve dilekçe 9.7.1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi kaydına geçmiştir.

2. Anayasa Mahkemesi’nin 8.9.1992 günündeki toplantısında, ön sorun olarak bir siyasi partinin kendiliğinden dağılma durumunun ve böylece hukuki varlığının sona erdiğinin tespitinin Anayasa Mahkemesi’nin görevi içinde olup olmadığı tartışılmıştır. Anayasa’da ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nda Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’nde siyasi partiler hakkında tespit davası açılabileceğine ilişkin açık bir kural yoktur. Bu konu daha önce Yüce Görev Partisi’nin hukuki varlığının sona erdiğinin saptanması için Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Anayasa Mahkemesi’nde açılmış olan davanın görülmesi sırasında incelenmiş ve Anayasa Mahkemesi 25.8.1983 günlü, E. 1983/1, K. 1983/1 sayılı kararıyla bir siyasi partinin hukuki varlığının sona erip ermediğini tespit edip karara bağlanmasının kendi görevi içinde olduğunu kabul etmiştir. Bu kararda açıklanan düşünce ve görüşlerle bunların dayanakları bu iş için de geçerli olduğundan Büyük Anadolu Partisi’nin kendiliğinden dağılma
durumunun ve hukuki varlığının sona erdiğinin saptanması isteminin karara bağlanmasının aynı nedenlerle Anayasa Mahkemesi’nin görevi içinde bulunduğu kabul edilmiş ve Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 8.7.1992 günlü SP. 18 Hz. 1992/67 sayılı iddianamesinin onaylı örneğinin alınmasından başlayarak 30 gün içinde ön savunmasını yapmak üzere davalıya tebliğine, tebligatın yapılamaması durumunda ilân yoluyla tebligatın gerçekleştirilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.

3. Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş bildirgesinde gösterdiği adres ile daha sonra Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdiği yeni adrese tebligat yapılamadığından ilânen tebligat yoluna gidilmiş ve 22.9.1992 günlü, 21353 sayılı Resmi Gazete’nin 57. sayfasındaki ilânda iddianamenin 15 gün sonra davalıya, tebliğ edilmiş sayılacağı hususu yer almıştır.

4. Davalı Büyük Anadolu Partisi ilân tarihinden itibaren kendisine verilen 15 günlük süre içerisinde savunma hakkını kullanmadığı için Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’nca 8.10.1992 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan konuya ilişkin esas hakkındaki düşüncesinin bildirilmesi istenmiştir.

5. Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünü 21.10.1992 tarihli dilekçe ile vermiş bu dilekçe Anayasa Mahkemesi kayıtlarına 23.10.1992 tarihinde geçmiştir.

IV- İNCELEME :

Dosyanın esas inceleme raporu, Anayasanın ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun konuya ilişkin hükümleri, davayı ilgilendirebilecek diğer metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Maddi Olgular:

Büyük Anadolu Partisi, kuruluş bildirgesi ve eklerini İçişleri Bakanlığı’na verdiği 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurularak tüzelkişilik kazanmıştır. Kurucu üyelerden dördünün kesinleşmiş mahkumiyetleri bulunduğundan, siyasi parti kurucu üyesi olma yeterliğini taşımadıkları gerekçesiyle bu partinin kurulmamış sayılması istemiyle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne 14.4.1986 tarihli iddianame ile dava açılmıştır. Büyük Anadolu Partisi’nin ilk toplantısı olan 18.7.1986 tarihinde merkez yönetim kurulu üyeleri ile Genel Başkan, Başkan Yardımcıları, Genel Sekreter ve Genel Muhasip seçimleri yapılmıştır Siyasî parti kurucu üyesi niteliği taşımayan dört kişi yerine yeni dört kişi 4.8.1986 tarihinde parti kurucu üyesi olmuşlardır.

Anayasa Mahkemesinde görülmekte olan dava, Mahkemenin 21.1.1987 günlü, E. 1986/522, K. 1987/1 sayılı kararıyla, Cumhuriyet Başsavcılığı isteminin reddi biçiminde sonuçlanmıştır.

Büyük Anadolu Partisi’nin 30.6.1987 tarihli toplantısında, Parti’nin kurucu üye dışında üyesi bulunmadığı, hiçbir il ve ilçede teşkilatlanmadığı, 1986 yılı hesap döneminde gelir ve gideri olmadığı karar altına alınmış, bu karar bilgi için Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.

23.7.1987 tarihinde Parti’nin genel merkez adresi değişmiş, yeni adres “Atatürk Bulvarı 223/10 ANKARA” olarak gösterilmiştir. Parti Başkanı Kemal Berkman partiden 18.9.1987 tarihinde, iki üye 30.9.1987 tarihinde istifa etmişler, başkanlığı Sami Sakıcı devralmıştır. Sami Sakıcı’nın Cumhuriyet Başsavcısı’na 3.2.1988 tarihinde verdiği ifadede, partinin gösterilen adreste faaliyette bulunduğu 30 kurucu üyesinin tamam olduğu, il ve ilçe teşkilatlarının kurulmadığı ve büyük kongrenin yapılmadığı belirtilmiştir. Ancak daha sonra Cumhuriyet Başsavcılığı’nca bazı bilgiler ile kesin hesabın istenmesine ilişkin 6.10.1989 günlü ve 31.1.1990 günlü yazışmalar partiye tebliğ edilememiş, Savcılıkça Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne yazılan 17.4.1990 günlü yazıya verilen cevapta, partinin dağıldığı, feshine ilişkin belgenin kayıtlarında bulunmadığı bildirilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı tarafından 11-12-13 – 26.9.1990 tarihlerinde ifadeleri alınan bazı parti kurucu üyeleri ifadelerinde özetle: Parti ile kimlerin ilgilendiğini, partinin yerini ve durumunu, faaliyette olup olmadığını bilmediklerini söylemişlerdir.

Davalı Parti kurucu üyelerinden 1991-1992 yıllarında 21 kişi istifa etmiş; 1988-1989 yıllarının çeşitli tarihlerinde aralarında başkan Sami Sakacı’nın da bulunduğu dört kişi ölmüştür. Böylece istifa edenler ve ölenlerden sonra Parti’de 9 kişi kalmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin E. 1991 /17 (Siyasî Parti Malî Denetim) sayılı dosyasında, 1988- 1989-1990 yılı birleşik kesinhesaplarını süresinde vermeyen davalı Parti hakkında yapılan işlemler Parti’ye tebliğ edilemediğinden, gereğinin yapılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’na duyuruda bulunulmasına 4.6.1992 tarihinde karar verilmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Ankara Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne yazılan 9.6.1992 tarihli yazıya verilen 15.6.1992 tarihli cevapta şöyle denilmektedir: “Büyük Anadolu Partisi’nin Atatürk Bulvarı No: 223/10 sayılı yerde 1986 yılında Genel Başkan Av. Kemal Berkman tarafından kurulduğu, daha sonra adı geçenin 18.9.1987 yılında Parti Başkanlığı’ndan ve Parti üyeliğinden istifa ettiği, yerine parti yönetiminde bulunan Sami Sakıcı’nın geldiği 30.3.1989 tarihinde vefat ettiği, vefat tarihine kadar Genel Merkez faaliyetlerini Paris Caddesi Paris Apt. No: 64/5 sayılı yerde bulunan Av. Bülent Şimşek Özçelik’e ait yazıhanesinde sürdürdüğü vefatından sonra partinin dağıldığı, kayıtlarımızda herhangi bir yazışma yapılacak mevcut adresinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.” denilmiştir. Bu tarihi izleyen 8.7.1992 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Mahkememize bu dava açılmıştır.

2- Değerlendirme:

Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri gereğince siyasi partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu denetlemek; faaliyetlerini izlemek görevinin Cumhuriyet Başsavcılığı’na ait olduğu belirtilen iddianamede, özetle şöyle denilmektedir:

– Büyük Anadolu Partisi 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurularak tüzel kişilik kazanmıştır.
– Parti kuruluşundan itibaren bu güne kadar herhangi bir yerde teşkilat kurmamıştır, yeni üye kaydetmemiştir.
– Yasal zorunluluklarını yerine getirmemiştir. Örneğin; Parti’nin hesapları denetlenememiştir.
– Partinin gösterdiği adrese tebligat yapılamamaktadır.
– Kurucu üyelerin pek çoğu istifa etmiştir. şu anda Parti’de 9 kişi kalmıştır.

Bu iddialara dayalı olarak Cumhuriyet Başsavcılığı, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 121. maddesi aracılığıyla Medeni Kanunun 70. ve 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 51. maddeleri gözönünde tutularak Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş amaç ve koşullarını kaybettiği, acze düştüğü bu nedenle de hukukî varlığının sona erdiğinin tespitini istemektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 3. maddesine göre , siyasî partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak; milletvekili ve mahallî idareler seçimleri yoluyla, tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda çalışmaları ve açık propaganda ile millî iradenin oluşmasını sağlayarak demokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde ülkenin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amacını güden ve ülke çapında faaliyet göstermek üzere teşkilatlanan tüzelkişiliğe sahip kuruluşlardır. Siyasî partilerin uyacakları esaslar ve taşıması zorunlu bazı nitelikler Yasa’nın izleyen maddelerinde düzenlenmiştir. Şöyle ki : 8. maddede, siyasî partilerin, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip en az otuz Türk vatandaşı tarafından kurulacağı, genel merkezinin Ankara’da bulunacağı belirtilmiştir. 10. maddede ise, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca her siyasî parti için tutulacak sicil dosyasında bulunacak bilgilerin neler olduğu yer almıştır. Siyasî partilerin merkez organlarının büyük kongre, genel başkan ile diğer karar, yönetim icra ve disiplin organlarından ibaret olduğu, 13. maddede; büyük kongre, toplanma süresi, ne şekilde toplanacağı 14. maddede; Genel Başkan seçimi, 15. maddede; merkez karar ve yönetim icra organlarının yapısı ile büyük kongrece seçilecek merkez organlarının herbirinin üye sayısının 15’den az olamayacağı 16. maddede; merkez disiplin kurulunun üye sayısının 7’den az olamayacağı ise 17. maddede düzenlemiştir. Ayrıca aynı Yasa’nın 74. maddesinde, siyasî partilerin genel başkanlarının karara bağlanarak birleştirilmiş bulunan kesinhesap ile parti merkez ve bağlı ilçeleri de kapsayan iller teşkilatının kesinhesaplarının onaylı bir örneğini Haziran ayı sonuna kadar Anayasa Mahkemesine ve bilgi için Cumhuriyet Başsavcılığı’na vermek zorunda oldukları hükme bağlanmıştır.

Yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı gibi BAP 14.3.1986 tarihinde 30 kişi tarafından kurulmuş ancak 1992 yılına gelindiğinde Parti’de 9 kişi kalmıştır. Parti hiçbir yerde teşkilatlanmamış, büyük kongresini yapmamıştır. Sami Sakacı’nın 30.3.1989 tarihinde ölümünden sonra Parti’nin genel başkanı da yoktur. Dolayısıyla Yasa’nın örgördüğü sayılarda Merkez Organları ve Disiplin Kurulu’da oluşturmak mümkün değildir. ayrıca Parti’nin 1989 yılından itibaren Ankara’da genel merkez adresi bulunmamaktadır. Parti’nin 1988-1989-1990 yılı birleşik kesinhesapları süresinde Anayasa Mahkemesi’ne verilmemiştir. Bu durumda anılan partinin Anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu’nda yer alan hükümler çerçevesinde bir siyasî parti niteliği taşımadığı açıktır.

Siyasî Partiler Kanunu’nun 121. maddesi birinci fıkrasında “Türk Kanunu Medenisi ile Dernekler Kanunu’nun ve dernekler hakkında uygulanan diğer kanunların bu kanuna aykırı olmayan hükümleri siyasi partiler hakkında da uygulanır” denilmektedir. Medeni Kanun’un 70., Dernekler Kanunu’nun 51. maddelerinde derneğin kuruluş amacı ve şartların, kaybettiği veya acze düştüğü ve yönetim kurulunun oluşmasına imkan kalmayan durumlarda kendiliğinden dağılmış sayılacağı öngörülmüştür. Bu kurallara göre Büyük Anadolu Partisi dağılmış duruma düşmüştür.

Dernekler Kanunu’nun 55. maddesinde kendiliğinden dağılmış sayılan derneklerin mal, para ve haklarının tasfiyesinin tüzüklerinde gösterilen esaslara göre yapılacağı hususu yer almaktadır Davalı Parti Tüzüğü’nde bu konuda bir düzenleme bulunmamaktadır. Tüzüğün 58. maddesinde tüzükte hüküm bulunmayan hallerde Siyasî Partiler Kanunu, Seçim Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ve Dernekler Kanunu’nun ilgili hükümlerinin uygulanacağı yazılmıştır. Buna göre sözü edilen siyasî partinin varsa mallarının Dernekler Kanunu’nun 55.maddesinin birinci fıkrasına göre Hazineye geçirilmesi gerekmektedir.

V- SONUÇ :

1- Büyük Anadolu Partisi’nin kuruluş amaç ve koşullarını yitirerek organlarını kuramayacak duruma düştüğünden dağılmış sayılmasına;

2- Davalı Parti’nin mal varlığının, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 121. maddesi yoluyla Dernekler Yasası’nın 55. maddesinin birinci fıkrası uyarınca Hazineye geçmesine,

3- Gereğinin, Bakanlar Kurulu’nca yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 24.11.1992 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan Yekta Güngör ÖZDEN
Başkanvekili Güven DİNÇER
Üye Yılmaz ALİEFENDİOĞLU
Üye Servet TÜZÜN
Üye Mustafa GÖNÜL
Üye Mustafa ŞAHİN
Üye İhsan PEKEL
Üye Selçuk TÜZÜN
Üye Ahmet N. SEZER
Üye Haşim KILIÇ
Üye Yalçın ACARGÜN

Uluslararası Şiddetsizlik Günü

0

Uluslararası Şiddetsizlik Günü(International Day of Non-Violance) her yıl 2 Ekim tarihinde düzenlenmektedir.

BM Genel Kurulu tarafından 5 Haziran 2007 tarihinde alınan kararla ilan edilmiştir. Karar, “şiddetsizlik” ilkesinin evrensel olarak hayata geçmesini hedeflemektedir. Barış, hoşgörü, anlayış ve şiddetsizlik kültürünün güvence altına alınması temel amaçtır.

Uluslararası Şiddetsizlik Günü, şiddetin her türlüsüne karşı barışçıl ve şiddetsiz direnişi öne çıkarmaktadır.

Şiddetsizlik küresel barış ve güvenlik için temel bir ilkedir. Tüm dünyada barışın sağlanmasına dikkat çekmek için belirlenmiş özel bir gündür.

Bu özel gün, eğitime ve farkındalık artırmaya adanmıştır. Çatışmaları şiddet yerine diyalog ve müzakere ederek çözme çabaları desteklenmektedir. Dünya genelinde hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve bireyler tarafından düzenlenen etkinliklerle barışa vurgu yapılmaktadır. Ancak, Şiddetsizlik Günü’nde dahi dünyanın bir çok bölgesinde şiddet sarmalı devam etmektedir.

Mahatma Gandhi ve Uluslararası Şiddetsizlik Günü

Mahatma Gandhi, sivil itaatsizliğin, şiddetsizlik felsefesi ve stratejisinin öncüsüdür. Hindistan Bağımsızlık Hareketi lideri Mahatma Gandhi’nin doğum günü,  Uluslararası Şiddetsizlik Günü’dür .

Mahatma Gandhi, şiddet karşısında şiddetsiz kalmanın önemini tüm dünyaya göstermiştir. Şiddetsiz direnişiyle Hindistan’ın bağımsızlık hareketine liderlik etmiştir. Gandhi’ye göre şiddetsizlik insanlığın erişebileceği en büyük güçtür. Şiddetsizlik, diğer tüm silahlardan daha güçlüdür.

BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) başta olmak üzere birçok uluslararası sözleşmede kişilerin yaşam hakları, işkence ve kötü muamele yasağı, şiddetsiz ve barış içerisinde bir yaşam sürme hakları korunmuştur. Uluslararası müktesebata paralel şekilde Anayasa’nın 17. maddesinde de “herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, kişilerin vücut bütünlüklerine dokunulamayacağı, kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı, kimsenin insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamayacağı” güvence altına alınmıştır.

Şiddet kavramı Dünya Sağlık Örgütü tarafından hazırlanan Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’nda; “kişinin kendisine, başka bir kişiye veya bir gruba ya da topluluğa karşı, yaralanma, ölüm, psikolojik zarar, kötü gelişim veya mahrumiyetle sonuçlanan veya sonuçlanma olasılığı yüksek olan, tehditle veya fiili olarak fiziksel güç veya kuvvet kullanımı” olarak tanımlanmıştır. Raporda; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar başta olmak üzere kişilere yönelik şiddetin yaralanma, sakatlık ya da ölümle sonuçlanmasa da fiziksel, psikolojik ve sosyal sorunlara yol açabildiği, sonuçların gizli olabileceği ya da ortaya çıkmasının yıllar sürebileceği, bu nedenle de şiddet tanımının geniş yorumlanması gerektiği ifade edilmiştir.

Lozan Barış Antlaşması

0

Lozan Barış Antlaşması (Traile de Paix-Lozan), 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanmıştır.

Antlaşma metni Türkiye Cumhuriyeti adına, Dışişleri Bakanı ve Edirne Milletvekili İsmet İnönü, Sağlık ve Sosyal Yardım İşleri Bakanı ve Sinop Milletvekili Doktor Rıza Nur Bey ile Eski Bakan ve Trabzon Milletvekili Hasan Bey tarafından imza edilmiştir.

2 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de düzenlenen gizli oturumda Lozan Konferansı’na katılacak heyetin Hükümetçe belirlenmesi kararı alınmış, görüşmeler öncesine yoğun ön hazırlıklar yapılmıştır.

İnönü, heyetten bazıları ile

Lozan Barış Antlaşması yapılıncaya dek, Berlin’deki Büyükelçilikte bırakılan Numan Tahir Bey (Seymen), İsviçre Büyükelçiliğine bağlı olarak, siyasal olmayan işleri yürütmüştür.

Lozan Antlaşmasından sonra, Almanya, Rudolf Nadolny’yi, 1924 yılı haziran ayında Elçi sıfatıyla Türkiye’ye göndermiştir. İstanbul’da göreve başlayan Alman Elçisi 30 Mart 1925 günü Büyükelçi unvanı ile Ankara’da güven mektubunu sunmuştur. Buna karşılık, Türkiye Hükümetinin, Lozan Anrlaşması yürürlüğe girer girmez, Berlin’e Büyükelçi olarak yolladığı Kemalettin Sami Paşa, 21 Haziran 1925 günü güven mektubunu sunarak görevine başlamıştır.

Avusturya ile : Mondros Silah Bırakışılmadan sonra Osmanlı Devleti, Avusturya ile de ilişkilerini kesmek zorunda kalmıştı. Bu arada Avusturya, Macaristan’dan ayrılıp bir Cumhuriyet olmuştu. Osmanlı Devletinin Viyana’daki son Büyükelçisi Hüseyin Hilmi Paşa ile Avusturya – Macaristan’ın İstanbul’daki Büyükelçisi John Von Pallavicini yurtlarına dönmüştü. Lozan Andlaşmasından sonra, Ankara’da ilk Avusturya Elçisi Auguste Kral 25 Kasım 1924 günü ve Türkiye’nin ilk Viyana Elçisi Hamdi Bey (Arpağ) 1925 yılı Haziranında güven mektuplarını sunmuşlardır.

Macaristan ile : I. Dünya Savaşından sonra Avusturya’dan ayrılarak yeni bir Cumhuriyet olan Macaristan’ın Türkiye’ye yolladığı ilk Elçi Dr. Tahy de Tavar 11 Mayıs 1924 günü ve Türkiye’nin ilk Budapeşte Elçisi Hüsrev Bey (Gerede) ise 9 Mayıs 1924 günü güven mektuplarını sunmuşlardır.

Bulgaristan ile : I. Dünya Savaşı sonunda Sofya’daki Osmanlı Elçisi Safa Bey ile İstanbul’daki Bulgar Elçisi Nedelko Koloucheff ülkelerine dönmüşlerdi. Türkiye 1923 Şubatından başlayarak Sofya’da ve Bulgaristan 1924 yılından başlayarak İstanbul’da yarı resmi temsilciler bulundurduktan sonra, ilk Türk Elçisi Servet Cemal Bey (Balısoy) 1924 Ağustosunda Sofya’da ve ilk Bulgar Elçisi Todor Pavlov 5 Mayıs 1927 günü Ankara’da güven mektuplarını sunmuşlardır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Polanya ile : 1. Dünya Savaşından sonra kurulan Polonya Cumhuriyetinin Ankara’ya yolladığı ilk Elçi Romanı Knoll 25 Haziran 1924 günü ve ilk Türk Elçisi İbrahim Tali Bey de, bir kaç gün sonra Varşova’da güven mektuplarını vermişlerdir.

Çek – Slovak Devleti : I. Dünya Savaşından sonra kurulan bu Cumhuriyetin ilk Ankara Elçisi Dr. Rud Svetlik 18 Ekim 1925 günü ve Türkiye’nin ilk Prag Elçisi Vasıf Bey (Çınar) da 22 Ağustos 1925 günü güven mektuplarını sunmuşlardır.

Japonya Yüce İmparatoru :

Soley Levan nişanının birinci rütbesine sahip Roma olağanüstü ve yetkili Büyükelçisi Mösyö Kentaro Otchiai Jusammi;

Yunanlılar Yüce Kralı :

Eski Bakanlar Kurulu Başkanı Sovör nişanının Gran Kruva rütbesine sahip Mösyö Eleftherios K. Vénizelos,

Londra olağanüstü Temsilcisi ve Ortaelçisi Sovör nişanının Komandör rütbesine sahip Mösyö Démètre Caclamanos;

Lozan Barış Antlaşması ve Ekleri ile Birlikte  Orijinal Metni

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Lozan Anlaşmasının Kabuüne Dair Kanunlar

Romanya Yüce Kralı :

Ortaelçi Mösyö Constantin İ.Diamandy,

Ortaelçi Mösyö Constantin Contzesco;

Sırplar – Hırvatlar – Slovenler Yüce Kralı :

Bern olağanüstü Temsilcisi ve Ortaelçisi Mösyö Doktor Vliloutine Yovanovitch;

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti :

Dışişleri Bakanı, Edirne Milletvekili İsmet Paşa, Sağlık ve Sosyal Yardım İşleri Bakanı, Sinop Milletvekili, Doktor Rıza Nur Bey,

Eski Bakan, Trabzon Milletvekili Hasan Bey;

Lozan Barış Antlaşması’ndan Kareler

Sayın kişilerini atamışlardır. Adları anılan bu kişiler, yöntemine uygun ve geçerli görülen, yetki belgelerini sunduktan sonra, aşağıdaki maddeleri kararlaştırmışlardır :

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

BÖLÜM : I
SİYASAL HÜKÜMLER
Madde 1

İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, bir yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp -Hırvat – Sloven Devletleri ve öte yandan Türkiye ve onların uyrukları arasında barış durumu kesinlikle yeniden kurulmuş olacaktır.

Taraflar arasında resmi ilişkiler kurulacak ve onların toprakları üzerinde diplomasi ve konsolosluk memurları, yapılacak özel anlaşmalar bozulmaksızın, devletler hukukunun genel ilkeleriyle belirlenmiş haklara sahip olacaklardır.

KESİM : I
1. TOPRAKLARA İLİŞKİN HÜKÜMLER :
Madde 2

Karadeniz’den Akdeniz’e dek Türkiye’nin sınırı aşağıdaki biçimde saptanmıştır. (Ekli bir numaralı haritaya bakılması) :

Birincisi – Bulgaristan ile :

Rezvaya ağzından Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarının Meriç üzerinde kesiştiği noktaya dek;

Bulgaristan’ın bugün çizilmiş olduğu biçimde güney sınırı;

İkincisi – Yunanistan ile :

Oradan Arda ve Meriç ırmaklarının birleştiği noktaya dek;

Meriç yatağı;

Oradan Arda kaynağına doğru bu ırmak üzerinde ve Çörek -Koyun hemen çevresinde olmak üzere, toprak üzerinde belirlenecek bir noktaya dek;

Arda yatağı :

Oradan güney – doğu doğrultusunda Bosna Köyün bir kilometre yukarısında Meriç üzerindeki bir noktaya dek;

Bosna Köyünü Türkiye’de bırakan belirgin ölçüde düz bir çizgi. Çörek köyü, beşinci Maddede anılan Komisyonca halkın çoğunluğunun Türk ya da Rum olarak belirlenmesine göre, Türkiye’ye, ya da Yunanistan’a verilecektir. 11 Ekim 1922 gününden sonra bu Köye göç etmiş olan halk bu konuda hesaba katılmayacaktır.

Oradan Adalar Denizine dek;

İmza Merasimi

Meriç yatağı :
Madde 3

Karadeniz’den Iran sınırına dek Türkiye’nin sınırı aşağıdaki biçimde saptanmıştır.

Birincisi – Suriye ile;

20 Ekim 1921 günü yapılan Fransa – Türkiye Andlaşmasının 8. Maddesinde tanımlanmış sınır.

İkincisi – Irak ile :

Türkiye ile Irak arasındaki sınır dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir.

Sınır çizgisi konusunda alınacak karara değin, Türkiye ve Britanya Hükümetleri kesin geleceği bu karara bağlı toprakların bugünkü durumunda herhangi bir değişiklik ortaya koyacak nitelikte askersel ya da başka türlü hiç bir eylemde bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler.

Madde 4

İşbu Andlaşmada anılan sınırlar, bu Andlaşmaya bağlı 1/1000.000 ölçeğindeki haritalar üzerinde çizilmiştir. Andlaşma metni ile haritalar arasında aykırılık ortaya çıkarsa Andlaşma metni geçerli olacaktır.

Madde 5

İkinci Maddenin ikinci fıkrasında yazılı sınırı topraklar üzerinde çizmekle bir Sınır Çizim Komisyonu görevlendirilecektir. Bu Komisyon, her Devlet için birer yetkili temsilci olmak üzere, Yunanistan ve Türkiye yetkili temsilcileri ile, bu hükümetlerce bir üçüncü Devletin uyrukları içinden, seçilecek bir Başkandan oluşacaktır.

Söz konusu Komisyon yönetimsel sınırları ve yerel ekonomik çıkarları, olanak bulunduğu ölçüde, gözönünde tutarak, işbu Andlaşmadaki tanımları en, yakından izlemeğe her durumda çaba gösterecektir.

Komisyonun kararları oy çoğunluğu ile alınacak ve bu kararlar ilgili taraflar için uyulması zorunlu olacaktır.

Komisyonun harcamaları ilgili Taraflarca eşit biçimde karşılanacaktır.
Madde 6

Bir ırmak ya da akarsuyun, kıyılarıyla değil de, yatağı ile belirlenen sınıra gelince, işbu Andlaşmanın tanımlarında kullanılan (Cours) yatak veya (Chenal) kanal terimleri, bir yandan, ulaşıma uygun, olmayan ırmaklarda su yatağının ya da başlıca kolunun, öte yandan gidiş gelişe uygun, olan ırmaklarda başlıca ulaşım kanalının orta çizgisi anlamına
gelir.

Bununla birlikte, yatak ya da kanalın olası değişmelerinde, sınır çizgisinin, yukarıda belirtilen biçimdeki çizgiyi mi izleyeceğine, yoksa anılan, yatak ya da kanalın işbu Andlaşmanın, yürürlüğe konulduğu andaki durumuna göre kesinlikle mi belirleneceğine karar vermeğe Sınır Çizim Komisyonu yetkili olacaktır.

Türk Heyeti

İşbu Andlaşmada tersine bir hüküm olmadıkça, deniz sınırları kıyıdan üç milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar.

Madde 7

İlgili Devletler Sınır Çizim Komisyonuna görevi için gerekli her türlü belgeleri, özellikle bugünkü ve eski sınırın çizilmesine ilişkin tutanakların onaylı örneklerini, eldeki büyük ölçekli tüm haritaları, uzaklıklara ilişkin bilgileri, düzenlenip yayınlanmamış uzaklık haritalarını ve sınır boyundaki ırmakların yatak değiştirmesi konusundaki bilgileri vermeyi yükümlenirler. Türk makamlarının elinde bulunan haritalar, uzaklığa ilişkin bilgiler ve hatta yayınlanmamış haritalar, işbu Andlaşma yürürlüğe konulur konulmaz, en kısa süre içinde Komisyon Başkanına İstanbul’da verilecektir.

Bundan başka, ilgili Devletler Komisyona tüm belgelerin, özellikle plânlar ve kadastroların, tapu defterlerinin verilmesi ve anılan Komisyonun, isteği üzerine, mal ve topraklara ve ekonomik durumlara ilişkin tüm bilgilerin ve yararlı başkaca bilgilerin sunulması için, yerel makamlara yönerge vermeği yükümlenirler.

Madde 8

İlgili Devletler Sınır Çizim Komisyonuna, görevlerinin yerine getirilmesi için gerekli ulaştırma, ev, iş kolu ve gereçlere (direkler, sınır işaretleri) ilişkin yardımı gerek doğrudan doğruya, gerek yerel makamlar aracılığı ile yapmayı yükümlenirler.

Özellikle Türkiye Hükümeti, gerektiğinde, görevini yapabilmesi için Sınır Çizim Komisyonuna yardım etmeği, yetenekli teknik personeli vermeyi yükümlenir.

Madde 9

İlgili Devletler Komisyonca konulmuş olan nirengi noktalarını, işaretlerini, direk ya da sınır işaretlerini korumağı yükümlenirler.

Madde 10

Sınır işaretleri birbirinden gözle görülebilecek uzaklıklara yerleştirilecektir. Bunlara numara kon,ulacak, bulundukları yerler ve numaraları bir harita üzerinde
belirtilecektir.

Madde 11

Sınırlamaya ilişkin kesin tutanaklar ve ek haritaları ile belgelerin asılları üç örnek olarak düzenlenecektir. Bunlardan ikisi ortak sınıra sahip devletler hükümetlerine verilecek ve .üçüncü örneği ise, işbu Aııdlaşmayı imza eden devletlere onaylanmış birer örneğini sunacak olan, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine gönderilecektir.

Atatürk ve İnönü

Madde 12

İmroz ve Bozca Adaları ile Tavşan Adaları dışında, Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni, Semendirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin 17/30 Mayıs 1913 günlü Londra Andlaşmasının beşinci ve 1/14 Kasım 1913 günkü Atina Andlaşmasının on beşinci Maddeleri hükümleri uyarınca 13 Şubat 1914
günkü Londra Konferansında alınıp 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Andlaşmanın İtalya’nın egemenliği altına konulan ve on beşinci Maddede yazılı olan
Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile doğrulanmıştır. Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, işbu Andlaşmada tersine hüküm olmadıkça, Türkiye egemenliği altında kalacaktır.

Madde 13

Barışın korunmasını sağlamak amacı ile, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adalarında aşağıdaki önlemlere saygı göstermeği yükümlenirler :

Birincisi : Bu Adalarda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkâm kurulmayacaktır.

İkincisi : Yunan, savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Anadolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması yasaklanacaktır.

Buna karşılık, Türkiye Hükümeti de savaş uçaklarının ve öteki hava araçlarının sözü geçen Adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktır.

Üçüncüsü : Söz konusu Adalarda Yunan, Silâhlı Kuvvetleri, silâh altına alınıp yerinde eğitilebilecek olan normal askersel birlikle ve, tüm Yunanistan topraklarındaki jandarma ve polis sayısı ile orantılı olacak, bir jandarma ve polis örgütü ile sınırlı kalacaktır.

Madde 14

Türkiye egemenliği altında kalan İmroz ve Bozca Adaları, yerel yönetim ve kişi ve malların korunması konusunda, yerli elemanlardan oluşan ve müslüman olmayan yerli halka her bakımdan güven verici özel bir yerel yönetimden yararlanacaktır. Bu Adalarda güvenlik ve düzen, yukarıda sözügeçen yerel yönetim eliyle yerli halk arasından toplanan ve yerel yönetimin emrinde bulunan bir polis tarafından sağlanacaktır.

Rum ve Türk nüfus mübadelesine ilişkin olarak Yunanistan ile Türkiye arasında yapılmış ya da yapılacak bağıtlar İmroz ve Bozca Adaları halkına uygulanmayacaktır.

Madde 15

Türkiye aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçer : Bugün İtalya’nın işgali altında bulunan Astampalya (Astropalia), Kodoş (Rhodes), Kalki (Calki), Skarpanto, Kazos (Casso), Piskopis (Tilos), Misiros (Misyros), Kalimnos (Kalymnos), Lcros, Patmos, Lipsos (Lipso), Sombeki (Simi) ve Istanköy (Koş) Adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve Meis (Castellorizo) Adası (2 numaralı haritaya bakılması).

Madde 16

Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda —ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır- her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar.

İşbu Maddenin hükümleri komşuluk nedeniyle Türkiye ile ortak sınırı bulunan ülkeler arasında kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz.

Madde 17

Türkiye’nin Mısır ve Sudan üzerindeki tüm hukuk ve senetlerinden vazgeçmesine ilişkin hüküm 5 Kasım 1914 gününden başlayarak geçerlidir.

Madde 18

Mısır’dan alınan vergi karşılık gösterilerek sağlanan Osmanlı istikrazlarına, yani 1855, 1891, 1894 istikrazlarına ilişkin tüm bağlantı ve yükümlerden Türkiye aklanmıştır.

İşbu üç istikraz taksitleri için. Mısır’ın yaptığı yıllık ödemeler bugün Mısır Borçları taksitlerinin bir parçasını oluşturduğundan, Mısır Osmanlı Genel Borçlarına ilişkin öteki tüm yükümlerden aklanmıştır.

Madde 19

Mısır Devletinin tanınmasından doğan sorunlar, ilgili devletler arasında sap!anacak koşullara göre sonradan kararlaştırılacak hükümlerle çözümlenecek ve Türkiye’den ayrılan topraklara ilişkin, olan Andlaşma hükümleri Mısır Devletine uygulanmayacaktır.

Madde 20

Türkiye, Britanya Hükümetince Kıbrıs’ın 5 Kasım I914’te açıklanan ilhakını tanıdığını bildirir.

Toplantılardan bir kare

Madde 21

5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs Adasında yerleşmiş olan Türk uyrukları, yerel yasanın belirlediği koşullara göre, İngiltere uyrukluğuna geçecek ve böylece Türk uyrukluğunu yitireceklerdir. Bununla birlikte, bu Türkler, isterlerse, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından bağlayarak iki yıllık bir süre içinde, Türk uyrukluğunu seçebileceklerdir. Bu durumda, seçme haklarını kullandıkları günü izleyen on iki ay içinde Kıbrıs Adasından ayrılmak zorunda kalacaklardır.

İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü Kıbrıs Adasında yerleşmiş bulunup da, yerel yasanın belirlediği koşullara uyularak yapılan işlem üzerine, o gün İngiltere uyruklusunu edinmiş ya da edinmek üzere bulunmuş olan Türk uyrukları da bu nedenle Türk uyrukluğunu yitireceklerdir.

Şurası da kararlaştırılmıştır ki, Kıbrıs Hükümeti, Türkiye Hükümetinin izni olmaksızın Türk uyrukluğundan başka bir uyrukluğu edinmiş olan kimselere İngiltere uyrukluğu tanımayı reddetmek yetkisine sahip olacaktır.

Madde 22

Türkiye, 27. Maddenin genel bükümlerini bozmamak koşulu ile, 18 Ekim 1912 günlü Lozan Andlaşması ve ona ilişkin Bağıtlar gereğince, her ne nitelikte olursa olsun, Trablusgarp (Libya) üzerinde sahip olmuş bulunduğu tüm hak ve ayrıcalıkların kesinlikle kaldırılmış olmasını tanıdığını açıklar.

2. ÖZEL HÜKÜMLER
Madde 23

Bağıtlı Yüksek Taraflar, Boğazlar Rejimine ilişkin bugün yapılmış Sözleşmede açıklandığı üzere, Çanakkale Boğazında, Marmara Denizinde ve Karadeniz Boğazında denizden ve havadan, gerek barış, gerek savaş zamanlarında özgürce geçiş ve gidiş – geliş ilkesini kabul ve açıklama konusunda anlaşmışlardır. Bu Sözleşme, buradaki Yüksek Bağıtlı Taraflar için, işbu Andlaşmada yazılmış olsa idi onun sahip olacağı güç ve değerin tıpkısına sahip olacaktır.

Madde 24

İşbu Andlaşmanın 2. Maddesinde belirtilen sınırın rejimine ilişkin olarak bugün yapılan özel Sözleşme, onun Bağıtlı Yüksek Tarafları için, bu Andlaşmadaki güç ve değerin tıpkısına sahip olacaktır.

Madde 25

Türkiye kendisi ile yanyana savaşmış Devletler ile öteki bağıtlı Devletler arasında yapılan Barış Andlaşmaları ve ona ek Sözleşmelerin geçerliğini tanımağı ve eski Almanya İmparatorluğu, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan toprakları ile ilgili olarak alınmış ya da alınacak kararları kabul etmeği ve böylece belirlenecek sınırları içindeki yeni Devletleri tanımağı yükümlenir.

Madde 26

Türkiye şimdiden Almanya’nın, Avusturya’nın, Bulgaristan’ın, Yunanistan’ın, Macaristan’ın, Polonya’nın, Romanya’nın, Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ve Çek – Slovakya Devletinin sınırlarını, işbu sınırların 25. Maddede anılan Andlaşmalar ya da ek tüm Sözleşmelerle saptanmış ya da saptanacağı biçimde tanıdığını ve kabul ettiğini açıklar.

Madde 27

Türkiye Hükümeti ya da Türkiye makamlarınca, Türkiye toprakları dışındaa, işbu Andlaşmayı imzalayan öteki Devletlerin egemenliği altında ya da koruyuculuğunda bulunan toprakların yurttaşları ile Türkiye’den ayrılan toprakların yurttaşları üzerinde siyasal, yasama ya da yönetimsel konularda, her ne nedenle olursa olsun, hiçbir yetki ya da yargı hakkı kullanılmayacaktır.

Şurası da kararlaştırılmıştır ki, İslam dini makamlarının dinsel yetkilerine bir zarar gelmemektedir.

Madde 28

Bağıtlı Yüksek Taraflar Türkiye’de Kapitülasyonların tümü ile kaldırılmasını, her biri kendisi ile ilgili olarak, kabul ettiklerini açıklarlar.

Madde 29

Fransız uyruklu Faslılar ve Tunuslular Türkiye’de öteki Fransız uyruklarına uygulanan rejimin, her bakımdan tıpkısına bağlı olacaklardır.

Trablusgarp ve Bingazi halkı Türkiye’de öteki İtalyan, uyruklarına uygulanan rejimin her bakımdan tıpkısına bağlı olacaktır.

Bu Madde, kökeni Tunuslu, Trablusgarpb ve Faslı olupta Türkiye’de yerleşmiş bulunanların uyrukluğu konusunda bir hüküm ortaya koymaz

Karşılık olarak, Türk uyrukları da, 1. ve 2. Fıkra hükümlerinden yararlanan halkın yaşadığı ülkelerde, Fransa ve Italya’daki rejimlerin, tıpkısından yararlanacaklardır.

Birinci Fıkradaki hükümlerden halkı yararlanan ülkelerden gelen ya da bu ülkelere yollanan inalların Türkiye’de bağlı olacağı rejim ile buna karşılık Türkiye’den gelen ya da Türkiye’ye yollanan malların söz konusu ülkelerde bağlı olacağı rejim Fransa Hükümeti ile Türkiye Hükümeti arasında bir anlaşma ile belirlenecektir.

KESİM : II
UYRUKLUK
Madde 30

İşbu Andlaşma hükümleri uyarınca Türkiye’den ayrılan topraklarda yerleşmiş Türk uyrukları kendiliğinden ve yerel yasaların koşulları içinde bu toprakların geçtiği Devletin uyruğu olacaklardır,

Madde 31

18 yaşını geçmiş olup da 30. Madde hükümleri uyarınca Türk uyrukluğunu yitiren ve kendiliğinden yeni bir uyrukluk kazanan kişiler, işbu Andlaşma yürürlüğe konulduğu günden başlayarak, iki yıllık süre içinde Türk uyrukluğunu seçmek hakkına sahip olacakdır.

Madde 32

İşbu Andlaşma gereğince Türkiye’den ayrılan topraklarda yerleşmiş ve bu topraklardaki halkın çoğunluğundan soy bakımdan ayrı olan 18 yaşını geçmiş kişiler, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak iki yıllık süre içinde, halkının çoğunlu-kendi soyundan olan Devletlerden birinin uyrukluğunu, o Devletin izni koşulu ile, seçebileceklerdir.

Madde 33

31 ve 32. Maddeler hükümleri gereğince seçme haklarını kullanan kişiler bunu izleyen 12 ay içinde konutlarını seçme hakları lehine kullandıkları devlet topraklarına geçirmek zorundadırlar.

Bu kişiler, seçme haklarını kullanmadan öııce oturdukları öteki eviçtin, topraklarında sahip bulundukları taşınmaz malları elde tutakta serbest olacaklardır.

Bu kişiler her tür taşınır mallarını birlikte götürebileceklerdir, undan dolayı kendilerine ne çıkarma, ne sokma için hiç bir harç ya da resim yüklenmeyecektir.

Madde 34

İşbu Andlaşma hükümleri gereğince Türkiye’den ayrılan bir yerin yerli halkından 18 yaşını geçmiş olan ve işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu sırada yabancı ülkelerde yerleşmiş bulunan Türk uyrukları, Türkiye’den ayrılan ülkeleri yöneten hükümetler ile Yahudilerinin yerleşmiş bulundukları ülkelerin hükümetler arasında yapılmasına gerek görülebilecek anlaşmalar saklı tutulmak üzere, soyları bakımından bu topraklar halkının çoğunluğuna ilintili olmaları ve o toprakları yöneten hükümet de buna izin vermesi koşulu ile, asıl halkından bulundukları topraklarda yürürlükte olan uyrukluğu edinmekte seçme hakkına sahiptirler. Bu seçme hakkı, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, iki yıllık süre içinde kullanılır.

Madde 35

Bağıtlı Devletler işbu Andlaşmada, ya da Almanya, Avusturya, Bulgaristan ya da Macaristan ile yapılan Barış Andlaşmalarında ya da Türkiye dışındaki Bağıtlı Devletler ile ya da onlardan biri ile Rusya arasında ya da kendi aralarında yapılmış bir Andlaşmada açıklanan ve ilgililere kendileri için edinilmesi olanağı bulunan her hangi bir başka uyrukluğu edinme izni veren seçme hakkının kullanılmasına hiçbir biçimde karşı gelmemeği yükümlenirler.

Madde 36

İşbu Kesim hükümlerinin uygulanmasına ilişkin ulun tüm konularda evli kadınlar kocalarının ve 18 yaşından aşağı olan çocuklar da ana babalarının bağlı oldukları
koşullara uyacaklardır.

Görüşmeler Katılan Heyet Temsilcileri

KESİM :III
AZINLIKLARIN KORUNMASI
Madde 37

Türkiye, 38.den 48.e dek Maddelerde belirtilen hükümlerin temel yasalar [Les Lois fondamentales] olarak tanınmasını ve hiç bir yasa, hiç bir yönetmelik ve hiç bir resmi işlemin bu hükümlerle çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve biç bir yasanın, hiç bir yönetmeliğin ve hiçbir resmi işlemin söz konusu hükümlere üstün sayılmamasını yükümlenir.

Madde 38

Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy, ya da din ayırtetmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerimi, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir. :

Türkiye’nin tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerçjc ö/el biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip
olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, Türkiye Hükümetince ulusal savunma ya ila kamu düzeninin, korunması için ülkenin her yerinde ya da bir bölümünde alınan ve tüm Türk
yurttaşlarına uygulanan önlemler saklı kalmak koşulu ile, dolaşım ve göç özgürlüğünden bütünü ile yararlanacaklardır.

Madde 39

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurtdaşları Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklardır.

Türkiye’nin tüm halkı, din ayırtedilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır.

Din, inanç ya da mezhep farkı hiçbir Türk Yurtdaşının medeni ve siyasal haklardan yararlanmasına ve özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına, ya da çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına bir engel sayılmayacaktır.

Herhangi bir Türk yurtdaşının gerek özel ya da ticaret ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır konulmayacaktır.

Resmi dilin varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçeden başka dil ile konuşan Türk yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilecektir.

Madde 40

Müslüman olmayan azınlıklara ilintili olan Türk yurttaşları hukuk bakımından ve fiilen öteki Türk yurttaşlarına uygulanan işlemlerin ve sağlanan güvencelerin
tıpkısından yararlanacaklar ve özellikle, harcamaları kendilerince yapılmak üzere, her türlü yardım, dinsel ya da sosyal kurumları, her türlü okul ve benzeri öğretim ve eğitim kurumları
kurma, yönetme ve denetleme ve buralarda kendi dillerini özgürce kullanma ve dinsel ayinlerini serbestçe yapına bakımından eşit bir hakka sahip bulunacaklardır.

Madde 41

Genel öğretim konusunda Türk Hükümeti, Müslüman olmayan yurttaşların önemli bir oranda yerleşmiş oldukları kentler ve kasabalarda, bu Türk yurttaşlarının çocuklarının ilk okullarda kendi dilleriyle öğretim görmelerini sağlamak üzere, gerekli kolaylığı gösterecektir. Bu hüküm Türk Hükümetinin söz konusu okullarda Türk dilinin öğretilmesini zorunlu kılmasına engel olmayacaktır.

Müslüman olmayan azınlıklara ilintili Türk yurtdaşlarının önemli oranda bulundukları kentlerde ya da kasabalarda, bu azınlıklar Devlet bütçesi Belediye ya da benzeri bütçelerde
eğitim, din, ya da yardım amacıyla genel gelirlerden verilecek paralardan yararlanma ve ödenek ayrılması konusunda hakça bir pay alacaklardır. Söz konusu paralar ilgili kurumların, yetkili temsilcilerine ödenecektir.

Madde 42

Türkiye Hükümeti Müslüman olmayan azınlıkların aile ya da kişi statüleri konusunda, bu sorunların sözügeçeıı azınlıkların törelerine göre çözümlenmesine uygun her türlü hükümleri koymayı kabul eder

İşbu hükümler Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel Komisyonlarda düzenlenecektir. Anlaşmazlık olursa, Türkiye Hükümeti ile Milletler Cemiyeti Meclisi, birlikte, Avrupalı hukukçular arasından bir üst hakem atayacaktır.

Türkiye Hükümeti söz konusu azınlıkların Kiliseleri, Havraları, mezarlıkları ve öteki dinsel kurumlarına her türlü koruyuculuğu göstermeyi yükümlenir. Bu azınlıkların bugün Türkiye’de bulunan Vakıflarına ve dinsel ve yardım kurumlarına her türlü kolaylığı gösterecek ve izinleri verecek ve yeni dinsel ve yardım kurumları kurulması için, benzeri öteki özel kurumlara sağlanmış olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir.

Madde 43

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurttaşları, inançlarına aykırı ya da dinsel ayinlerini bozucu herhangi bir işlem yapmaya zorlanamayacakları gibi, hafta tatilleri gününde Mahkemelerde hazır bulunmaktan ya da herhangi bir yasal işlemin yapılmasından kaçınmaları nedeniyle, onların hiç bir hakkı ortadan kalkmayacaktır. Bununla birlikte, bu hüküm söz konusu Türk yurttaşlarının, kamu düzeninin korunması bakımından, öteki tüm Türk yurttaşlarının bağlı olduğu yükümlerden bağışık kılmayacaktır.

Madde 44

Türkiye, işbu Kesimin yukarıdaki Maddelerinin, Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına ilişkin bulunduğu ölçüde, uluslararası toplumu ilgilendirici nitelikte yükümler getirdiğini ve onların Milletler Cemiyetinin güvencesi altına konulmasını kabul eder. İşbu hükümler Milletler Cemiyeti Meclisindejçoğunhıjkta ahsan, bir karar olmaksızın değiştirilemeyecektir. Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japonya Milletler Cemiyeti Meclisinde işbu Maddeler konusunda, yöntemine uygun biçimde, çoğunlukla kabul edilecek olan her hangi bir değişikliği reddetmemeyi bu Andlaşma ile yükümlenirler.

Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin bu yükümlülüklerden her hangi birine aykırılık olması ya da olma tehlikesi üzerine, buna Meclisin dikkatini çekmeğe yetkili olacağını ve Meclisin, duruma göre, uygun ve etkin sayılacak bir davranışta bulunabileceğini ve yönerge verebileceğini kabul eder.

Bundan başka, Türkiye, işbu Maddelere ilişkin hukuksal ya da edimsel sorunlarda, Türkiye Hükümeti ile bağıtlı öteki devletlerden her hangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her hangi bir devlet arasında görüş ayrılığı ortaya çıkınca bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Andlaşmasının 14. Maddesi uyarınca, uluslararası nitelikte bir anlaşmazlık gibi sayılmasını kabul eder.

Türkiye Hükümeti bu türden olan her hangi bir anlaşmazlığın, öteki Taraf istemde bulunursa, uluslararası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Daimi Divan kararı istinaf edilemeyip Milletler Cemiyeti Andlaşmasının 13. Maddesi uyarınca verilmiş bir kararın güç ve hükmünün tıpkısına sahip olacaktır.

Madde 45

İşbu Kesim hükümleri ile Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan tarafından da, kendi topraklarında bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır.

BÖLÜM : II
PARASAL HÜKÜMLER
KESİM : I
OSMANLI DEVLET BORÇLARI
[Düyunu Umumiyei Osmaniye]
Madde 46

İşbu Kesime ekli çizelgede gösterilen Osmanlı Devlet Borçları, gene bu Kesimde belirtilen koşullar içinde, Türkiye ile 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında yararlarına Osmanlı İmparatorluğu’ndan toprak ayrılmış olan devletler ve işbu Andlaşmanın 12 ve 15. Maddelerinde sözkoııusu olan Adaların ve işbu Maddenin son Fıkrasında belirlenen toprakların kendilerine bırakıldığı devletler ve, son olarak, bu Andlaşma uyarınca Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılarak Asya toprakları üzerinde yeni kurulan devletler arasında bölüşülecektir. Bundan başka, yukarıda anılan devletlerin tümü, 53. Maddede gösterilen günlerden başlayarak, işbu Kesimde belirtilen koşullar içinde, Osmanlı Borçlarının faizli tutarına ilişkin yıllık yüklemlere de katılacaklardır. Türkiye, 53. Maddedede gösterilen günlerden başlayarak, öteki devletlere yükletilmiş katılma paylarından artık hiç bir biçimde sorumlu tutulmayacaktır.

1 Ağustos 1914 günü Osmanlı egemenliği altında olup Türkiye’nin işbu Andlaşmanın 2. Maddesinde belirlenen sınırları dışında bulunan Trakya arazisi Osmanlı Devlet Borçlarının bölüşülmesi konusunda bu Andlaşma uyarınca, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmış gibi sayılacaktır.

Madde 47

Osmanlı Devlet Borçları İdare Kurulu [Meclisi], işbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde gösterilen istikrazlara ilişkin olup ilgili devletlerden her birine düşen yıllık taksitlerin tutarını, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlayarak, 3 ay içinde 50. ve 51. Maddelerde konulan ilkelere göre saptayacak ve bu tutarı sözü geçen devletlere bildirecektir.

Bu devletler Osmanlı Devlet Borçlan İdare Kurulunun bu komi”daki çalışmalarını izlemek üzere İstanbul’a yetkili temsilciler gönderebileceklerdir.

İşbu Maddede yazılı ilkelerin uygulanmalına ilişkin olurak ilgili Taraflar arasında çıkabilecek tüm anlaşmazlıklar 1. Fıkrada; belirtilen bildirimin yapılmasından sonra en çok bir ay içinde Milletler Cemiyeti Meclisinin göstereceği bir Hakeme götürülecek ve bu Hakem en çok üç ay içinde kararını verecektir. Hakeme ödenecek ücret Milletler Cemiyeti Meclisince saptanacak ve öteki Hakemlik harcamalar ile birlikte, ilgili Taraflara yüklenecektir. Hakemin kararları kesin olacaktır. Hakeme başvurma yıllık taksitlerin ödenmelerini geciktirmeyecektir.

Madde 48

İşbu Kesime ekli çizelgenin (A.) Bölümünde gösterilen Osmanlı Devlet Borçlarının aralarında bölüşüleceği devletlerden, Türkiye’den başkaları, 47. Maddede söz konusu olan yıllık taksitlerden kendilerine düşen paylar için, anılan Madde gereğince, onlara yapılacak bildirim gününden başlayarak üç ay içinde, Osmanlı Devlet Borçları idare Kurumuna kendi paylarının ödenmesinin güvencesi olarak, yeterli miktarda sağlanca (rehin) göstereceklerdir. Yukarıda yazılı süre içinde anılan sağlancalar gösterilmez, ya da gösterilen sağlancaların uygun olup olmadığı konusunda anlaşmazlık çıkarsa, işbu andlaşmayı imzalayan her hangi bir Devletçe, Milletler Cemiyeti Meclisine başvurulabilecektir.

Milletler Cemiyeti Meclisi, karşılık olarak gösterilen gelirlerin toplanması işini, Türkiye’nin dışında, aralarında devlet borçlarının bölüşüleceği devletlerde mevcut bulunan uluslararası finans örgütlerine bırakılabilecektir. Milletler Cemiyeti Meclisinin kararları kesin olacaktır.

Madde 49

İlgili devletlerden her birine düşen yıllık taksit tutarının 47. Madde hükümlerine göre kesinlikle saptanmasına gırişildiği günden başlayarak bir aylık süre içinde, işbu Kesime bağlı çizelgenin (A) Bölümünde gösterilen Osmanlı Devlet Borçlarının nominal anaparasının bölüştürülmesi biçimini saptamak üzere Paris’te bir Komisyon toplanacaktır. Bu bölüşme, taksitlerin dağılımı için kabul edilmiş olan oranlara göre ve istikraz sözleşmeleri ile işbu Kesimin hükümleri gözönünde tutularak yapılacaktır.

Birinci Fıkrada anılan Komisyon Türkiye Hükümetinin temsilcisi ile Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kurulunun bir temsilcisinden ve Birleştirilmiş Borçlar ile Rumeli Demiryolu Senetleri [Lots Turcs] dışındaki, borçlarla ilgili olanların bir temsilcisinden ve ilgili devletlerden her birinin atayacağı temsilcilerden oluşacaktır. Komisyonda anlaşmaya varılamayan tüm işler 47. Maddenin 4. Fıkrasında yazılı Hakeme götürülecektir.

Türkiye kendi payı için yeni borç senetleri çıkarmağa karar verirse, Türkiye Hükümeti temsilcisi ile Osmanlı Devlet Borçları İdare Kurulu temsilcisinden ve Birleştirilmiş Borçlar ile Rumeli Demiryolu tahvilleri dışındaki borçlar temsilcilerinden oluşan bir Komite aracılığı ile, her şeyden önce Türkiye’ye ilişkin olmak üzere, Borçların anaparasının bölüşümü yapılacaktır. Yeniden çıkarılacak borç senetleri Komisyona verilecek ve Komisyon, Türkiye’nin aklanmasını ve Osmanlı Devlet Borçlarından kendilerine birer pay yüklenen öteki devletlere karşı senet sahiplerinin haklarını gösteren koşullar içinde, söz konusu senetlerin sahiplerine verilmesini sağlayacaktır. Osmanlı Devlet Borçlarından her devletin payını temsil etmek üzere çıkarılacak senetler, Bağıtlı Taraflar ülkelerinde her türlü damga resminden ya da söz konusu senetlerin çıkarılmasından doğacak başkaca vergilerden bağışık tutulacaktır.

İlgili devletlerden her birine düşen yıllık taksitlerin ödenmesi, nominal anaparanın bölüşülmesine ilişkin bu Maddede yazılı bulunan hükümler nedeniyle, ertelenmeyecektir.

Madde 50

47 nci Maddede yazılı yıllık taksitlerin ve 49. Maddede söz konusu olan Osmanlı Devlet Borçları nominal anaparasının bölüşülmesi aşağıdaki biçimde yapılacaktır :

Birincisi : 17 Ekim 1912 gününden önceki istikrazlar ile onlara ilişkin yüklemler, 1912-1913 Balkan Savaşları sonucunda bulunduğu durumda, Osmanlı İmparatorluğu ile savaş sonunda Osmanlı Devletinden kendilerine toprak ayrılan Balkan Hükümetleri ve işbu Andlaşmanın 12. ve 15. Maddelerinde söz konusu Adaların kendilerine verildiği devletler arasında bölüşülecek ve bu savaşlara son, veren Andlaşmaların ya da daha sonra yapılmış Andlaşmaların, yürürlüğe konulmasından sonra ortaya çıkan toprak değişiklikleri gözönünde tutulacaktır.

İkincisi : Bu ilk bölüşmeden sonra, Osmanlı Devletinin üzerinde kalan istikrazların borç artığı ile onlara ilişkin yıllık taksitler artığına, Osmanlı Devletince 17 Ekim 1912 günü ile 1 Kasım 1914 günü arasında yapılan istikrazlar ve bunlara ilişkin yıllık taksitler eklenince çıkacak toplam Türkiye ve Asya’da yeni kurulmuş olup işbu Andlaşma uyarınca Osmanlı devletinden, kendilerine toprak ayrılan devletler ve sözü geçen Andlaşmanın 46. Maddesinin son -Fıkrasında belirtilen toprak kendisine bağlanan Devlet arasında bölüşülecektir.

Anaparanın bölüşülmesi, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününde her istikrazın anaparasının tutarı üzerinden yapılacaktır.

Madde 51

50. nci Maddede açıklanan bölüşüm sonucu olarak Osmanlı Devlet; Borçlarının yıllık taksitlerinden ilgili devlete düşen pay aşağıdaki gibi saptanacaktır.

Birincisi : 50 nci Maddenin 1. Fıkrasında açıklanan bölüşüm için, önce 12. ve 15. Maddelerde sözü geçen Adalar ile Balkan savaşları sonucunda Osmanlı Devletinden ayrılan toprakların topuna düşecek pay tutarının saptanmasına girişilecektir.

İşbu payın 50. Maddenin birinci fıkrası hükümleri gereğince bölüşülecek yıllık taksitler toplamına göre tutarı, şözkonusu Adalar ve ayrılan ülkelerin, birlikte olarak, genel gelirleri toplamı ortalamasının, 1907 yılında konulan ek gümrük vergisi gelirleri ile birlikte, 1910-1911 ve 1911-1912 bütçe yılları sırasında Osmanlı Devletinin genci gelirler toplamı ortalamasıyla eş oranda olacaktır.

Böylece saplanacak tutar, kendilerine yukarıdaki fıkrada sözü-geçen toprakların verildiği devletler arasında daha sonra bölüşülecek ve, bunun sonucu olarak, söz konusu devletlerden her birine düşecek payın, aralarında bölüşülecek genel toplama oranla tutarı bu devletlerden her birine bağlanan toprakların gelirleri ortalamasının Balkan Savaşları sonucunda Osmanlı Devletinden ayrılan toprakların ve 12. 15. Maddelerde sözü geçen Adaların toplamının 1910-1911 ve 1911-1912 bütçe yılları içindeki genel gelirleri ortalamasıyla eş oranda olacaktır. İşbu Fıkrada söz konusu gelirlerin hesaplanmasında gümrük gelirleri sayılmayacaktır,

İkincisi : 46. Maddenin son fıkrasında sözügeçen topraklarla birlikte, işbu Andlaşma uyarınca Osmanlı Devletinden ayrılan topraklara gelince, ilgili her Devlete düşen payın, 50. Maddenin 2. fıkrası hükümlerine göre bölüşülecek yıllık taksitlerinin genel toplamına oranı, ayrılan ülkenin ortalama gelirinin, 1910-1911 ve 1911-1912 bütçe yıllarında (1907 yılında konulan ek gümrük vergileri gelirleri ile birlikte) topraklar ve Adalar payı çıkarıldıktan sonra bulunacak tutarın oranıyla eş olacaktır.

Madde 52

İşbu Kesime bağlı çizelgenin, (B) Bölümünde yazılı avanslar Türkiye ile 46. Maddede anılan öteki devletler arasında aşağıdaki koşullara göre bölünecektir :

Birincisi : Çizelgede belirli olup 17 Ekim 1912 de mevcut bulunan avanslar konusunda işbu andlaşmanın yürürlüğe konulması gününde ödenmemiş anapara var ise, bu anapara ve 53. Maddenin 1. fıkrasında yazılı günlerden beri toplanmış faizler ile söz konusu günlerden beri yapılan ödemeler, 50. Maddenin 1. ve 51. Maddenin gene 1.fıkrasında belirtilmiş hükümlere göre bölüşülecektir.

İkincisi : İşbu ilk bölüşme sonucunda Osmanlı Devletine düşen paralar ve çizelgede belirtilmiş olup devletin, 17 Ekim 1912 günü ile l Kasım 1914 günü arasında anlaşmaya bağladığı avanslar ve işbu Andlaşmanm yürürlüğe konulması gününde eğer var ise, ödenmemiş olan anapara, ile l Mart 1920 gününe dek toplanmış faizler ve o günden beri yapılan ödemeler 50. Maddenin 2. ve 51. Maddenin 2. fıkralarında belirtilen, hükümlere göre bölüşülecektir.

Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kurulu söz konusu avanslardan ilgili devletlerin her birine düşen pay tutarını, işbu Andlaşmanın, yürürlüğe konulmasından başlayarak, 3 aylık, süre içinde saptayacak ve bu tutarı söz konusu devletlere bildirecektir.

Türkiye dışındaki devletlere yüklenen paralar, söz konusu devletlerce Devlet Borçları Yönetim Kuruluna ödenecek ve bu Kurulca da, ya alacaklılara ya da Türkiye’nin anılan devletler hesabına gerek faiz, gerek anapara akçesi olarak ödemiş bulunduğu paralar tutarını karşılayıncaya dek, Türkiye Hükümeti hesabına gelir yazılacaktır.

Yukarıdaki fıkrada öngörülen, ödemeler, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, eşit 5 yıllık taksit ile yapılacaktır. Bu ödemelerin Osmanlı Devleti alacaklılarına yapılacak bölümü, avans sözleşmesinde yazılı yıllık faizleri içerecek ve Türkiye Hükümetine düşen, bölümü ise faizsiz ödenecektir.

Madde 53

Balkan Savaşları sonunda kendilerine Osmanlı Devletinden toprak ayrılmış olan devletlerin borçlu olup işbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde yazılı Osmanlı Devlet Borçları istikrazlarının yıllık taksitleri, söz konusu toprakların anılan devletlere geçmelerini açıklayan Andlaşmaların yürürlüğe konulması gününden başlayarak ödenmesi gerekecektir. 12. Maddede belirtilen Adalara gelince, bunların yıllık taksitinin 1/14 Kasım 1913 gününden başlayarak ve 15. Maddede söz konusu olan Adaların yıllık taksitin ise 17 Ekim 1912 gününden başlayarak ödenmesi gerekecektir.

İşbu Andlaşma gereğince Osmanlı Devletinden ayrılan Asya’daki topraklar üzerinde yeni kurulmuş devletlerin ve 46. Maddenin son Fıkrasında yazılı topraklar kendisine bağlanan devletin borçlu oldukları yıllık taksitlerin l Mart 1920 gününden başlayarak ödenmesi gerekecektir.

Madde 54

İşbu Kesime ekli çizelgenin (A) Bölümünde sayılan 1911, 1912 ve 1913 Hazine Tahvilleri, Sözleşmelerde saptanan ödeme gününden başlayarak, 10 yıllık bir süre içinde kararlaştırılmış faizleri ile birlikte ödenecektir.

Madde 55

Türkiye; ile birlikte, 46. Maddede anılan, devletler, işbu Kesime bağlı çizelgenin (A) Bölümünde belirtildiği üzere, Osmanlı Devlet Borçlarından kendilerine düşen ve 53. Maddede belirtilen günlerden başlayarak, ödenmesi gerektiği halde ödenmemiş bulunun yıllık taksitler tutarını Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kuruluna ödeyeceklerdir. Bu ödeme işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, 20 yılda eşit taksitler ile ve faizsiz olarak yapılacaktır.

Türkiye’den başka devletlerce Devlet; Borçları İdare Kuruluna ödenen yıllık taksitler bu Kurulca, söz konusu devletler hesabına Türkiye tarafından ödenmiş olan paraların tutarını karşılayınca dek, Türkiye’nin henüz borçlu bulunduğu toplanmış taksitlerden çıkarılacaktır.

Madde 56

Bundan böyle, Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kurulunda Alman, Avusturyalı ve Macar senet sahiplerinin, temsilcileri bulunmayacaktır.

Madde 57

Osmanlı Devlet Borçları istikraz ve avanslarına ve karşılığı Mısır vergisi ile sağlanmış olan, 1855, 1891 ve 1894 Osmanlı istikrazlarına ilişkin faiz kuponlarının sunulması süreleri ile söz konusu istikrazlardan kurası çıkmış olan senetlerin ödenmesi için sünme süreleri, Bağıtlı Yüksek Tarafların topraklarında 29 Ekim 1914 gününden başlayarak, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra 3 ayın bitimine dek ertelenmiş sayılacaktır.

BİRİNCİ KESİME BAĞLI
EK: I
l Kasım 1914 gününden önceki Osmanlı Genel Borçları Çizelgesi

KESİM : II
ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
Madde 58

Bir yandan Türkiye, öte yandan (Yunanistan dışında) öteki Bağıtlı Devletler, gerek Türkiye ile bu Devletlerin, gerek (tüzel kişiler de kapsamı içine girmek üzere) onların uyruklarının 1 Ağustos 1914 günü ile bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü arasında geçen süre içinde, gerek savaş eylemleri, gerek istiraval, el koyma, kullanım ya da zoralım önlemleri yüzünden doğan, kayıp, zarar ve ziyanlar nedeniyle her türlü para istemlerinden, karşılıklı olarak vazgeçerler.

Bununla birlikte, yukarıdaki hüküm işbu Andlaşmanın III. Bölümünde yazılı hükümleri (Ekonomik hükümler) zedelemeyecektir.

Almanya ile yapılan, 28 Haziran 1919 günkü Barış Andlaşmasının 259. Maddesinin. (1) Fıkrası ve Avusturya ile yapılan 10 Eylül 1919 günlü Barış Andlaşmasının 210. Maddesinin (1). Fıkrası gereğince, Almanya ve Avusturya tarafından devredilmiş olan altın para üzerindeki her türlü haklarından, Türkiye (Yunanistan dışarıda kalmak üzere) öteki Bağıtlı Devletler yararına vazgeçer.

Birinci Tertip Türk Tahvilleri konusunda, gerek 20 Haziran 1331 (3 Temmuz 1915) günkü Sözleşme ile, gerek bu Tahvillerin, arkasında yazılı metne göre, Osmanlı Devlet Borçları Yönetim Kuruluna yüklenmiş olan tüm ödeme yükümleri ortadan kaldırılmıştır.

Bunun gibi Türkiye, Osmanlı Hükümetince İngiltere’ye ısmarlanmış olup Britanya Hükümetince 1914 yılında müsadere edilmiş savaş gemileri için ödenmiş bulunan paraların geri verilmesini, ne Britanya Hükümetinden, ne de onun uyruklarından istememeği kabul ve bu konuda her türlü istemlerinden vazgeçer.

Madde 59

Yunanistan, savaş yasalarına aykırı olarak Anadolu’da Yunan Ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımı yükümünü tanır.

Öte yandan, Türkiye, Yunanistan’ın savaşın uzamasından ve onun sonuçlarından doğan parasal durumunu gözönünde tutarak onarım konusunda Yunan Hükümetine karşı her türlü istemlerinden kesinlikle vazgeçer.

Madde 60

Gerek Balkan Savaşları sonucunda, gerek işbu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğundan kendilerine toprak verilmiş ya da verilmekte olan Devletler, Osmanlı İmparatorluğunun işbu topraklar üzerindeki tüm taşınır ve taşınmaz mallarına, karşılık ödemeden, sahip olacaklardır.

Şurası kararlaştırılmıştır ki, 26 Ağustos 1324 (8 Eylül 1908) ve 20 Nisan 1325 (2 Mayıs 1909) günlü iradelerin [Padişah’ın Kararları] Hazine-i Hassa’dan [Saray’ın mal ve mülkü] Devlete geçirilmesini emrettiği taşınır ve taşınmaz mallar ile 30 Ekim 1918 de Hazine-i Hassa’ca kamu hizmetleri için yönetilmekte bulunmuş olan taşınır ve taşınmaz mallar, söz konusu Devletlerin, bu mallara ilişkin, konularda Osmanlı İmparatorluğu yerine geçmeleri gerekeceğinden, bu mallar üzerinde kurulmuş olan Vakıflar geçerli sayılmak üzere, yukarıdaki fıkrada anılan taşınır ve taşınmaz malların kapsamı içine girecektir.

Gerek Balkan Savaşları sonucunda, gerek daha sonra Yunanistan’a geçmiş olan eski Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde bulunup Hazine-i Hassa’dan Devlete geçen taşınır ve taşınmaz mallar konusunda Türkiye Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında çıkan anlaşmazlık, yapılacak bir Hakem anlaşmasıyla ve 1-14 Kasım 1913 günlü Atina Andlaşmasına ekli 2 sayılı Özel Protokol gereğince, La Haye’de bir Hakem Mahkemesine sunulacaktır.

Bu Maddenin hükümleri Hazine-i Hassa adına tescilli ya da onun yönettiği, işbu Maddenin 2. ve 3. Fıkralarında öngörülmeyen, taşınır ve taşınmaz malların hukuksal niteliğini değiştirmiyecektir.

Madde 61

İşbu Andlaşma gereğince Türkiye’den başka bir Devletin uyruğuna geçmiş olup sivil ve askersel emeklilik ve açıkta tutulma, yetim ve dul maaşlarından [Pension] yararlananlar, maaşları nedeniyle Türkiye Hükümetine karşı hiç bir istemde bulunamayacaklardır.

Madde 62

Almanya ile 28 Haziran 1919’da yapılan Versailles Barış Andlaşmasının 261. Maddesi ve 10 Eylül 1919’da Avusturya ile, 27 Kasım 1919’da Bulgaristan ile ve 4 Haziran 1920’de Macaristan ile yapılan Barış Andlaşmalarının koşut Maddeleri uyarınca, Türkiye’den alacaklı bulundukları tüm alacakların öteki Bağıtlı Devletlere geçirilmesini [transfert| Türkiye kabul eder.

Öteki Bağıtlı Devletler, bu konuda Türkiye’ye düşen borçlardan onu aklar.

Türkiye’nin Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Macaristan’dan alacakları da sözü geçen Bağıtlı Devletlere geçirilmiştir.

Madde 63

Türkiye Hükümeti, öteki Bağıtlı Devletlerle anlaşmış olarak, Savaştan sonra Türkiye’ye satılacak malların semenleri için Alman Hükümetinin Türkiye Hükümetince çıkarılan kağıt paraları belirli bir kambiyo fiyatı ile kabul edeceği konusunda Savaş sırasında üstlendiği yüklemlerden Alman Hükümetini akladığını açıklar.

BÖLÜM : III
EKONOMİK HÜKÜMLER
Madde 64

Bu Bölümde “Müttefik Devletler” teriminden anlaşılan Türkiye’nin dışındaki Bağıtlı Devletlerdir. “Müttefikler uyrukları” terimi, Türkiye’nin dışındaki, Bağıtlı Devletler uyruklarından olanların ya da bu Devletlerden birinin koruyuculuğu altındaki bir Devlet ya da ülke uyruklarından olan gerçek kişiler, ortaklıklar, dernekler [associations] ve kuruluşları [etablissements] kapsamaktadır.

Bu bölümün “Müttefikler uyruklarına” ilişkin hükümlerinden, Müttefik Devletler uyruğuna sahip olmamakla”‘ birlikte, gerçekte bu Devletlerce korunmakta bulunmaları nedeniyle, Osmanlı makamlarınca Müttefik uyruğu gibi işleme bağlı tutulmuş ve bu yüzden zarar görmüş olan kişiler de yararlanacaktır.

KESİM : I
MALLAR, HAKLAR VE ÇIKARLAR
Madde 65

29 Ekim 1914 günü Müttefik Devletler uyruğu bulunan kişilerin olup işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu gün Türk kalacak topraklar üzerinde kimliği belirlenecek mallar, haklar ve çıkarlar, bulundukları durumda, hak sahiplerine hemen geri verilecektir.

Buna karşılık, Türk uyruklarının olup 29 Ekim 1914 günü Müttefik Devletlerin egemenliği ya da koruyuculuğu altında bulunan, ya da Balkan Savaşları sonunda Osmanlı İmparatorluğundan ayrılarak bugün söz konusu Devletlerin egemenliği altında tutulan topraklar üzerinde kimliği belirlenebilecek mallar, haklar ve çıkarlar da, bulundukları durumda, hak sahiplerine hemen geri verilecektir.

Bundan başka, bu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmış topraklar üzerinde bulunup Türk uyruklarının olan ve Müttefik Devletler makamlarınca arıtımlara ya da başkaca
olağanüstü önlemlere konu olmuş bulunan mallar, haklar ve çıkarlar konusunda da özdeş işlem uygulanacaktır.

İşbu Andlaşma ile Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bir ülkede bulunup Osmanlı Hükümetince olağanüstü savaş önlemlerine konu olduktan sonra, o ülkede egemenliğini sürdüren Bağıtlı Devletin bugün elinde bulunan kimliği belirlenebilecek mallar, haklar ve çıkarlar meşru hak sahiplerine, bulundukları durumda, geri verilecektir. Sözkoııusu ülke üzerinde egemenliğini sürdüren Bağıtlı Devletçe arıtılmış olan taşınmaz mallara da özdeş işlem uygulanacaktır. Kişiler arasında bunların dışındaki tüm hak istemleri, yetkili yerel mahkemeler önünde ileri sürülecektir.

Üzerinde hak ileri sürülen malların kimliğine ya da geri verilmesine ilişkin tüm anlaşmazlıklar bu Bölümün V. Kesiminde yazılı Karma Hakem Mahkemesine sunulacaktır.

Madde 66

65. Maddenin birinci ve ikinci Fıkraları hükümlerinin yerine getirilmesi için, Bağıtlı Yüksek Taraflar, hak sahiplerini, en ivedi bir yöntem ile, kendilerinin rızası olmaksızın yüklenmiş olabilecek her türlü yüklem ya da yararlanma haklarından [charges ou servitudes] arınmış olarak malları, hakları ve çıkarlarına tasarruf edecek duruma koyacaklardır. Söz konusu mallar, haklar ve çıkarları, geri verme işlemini yapacak olan Hükümetten daha önce doğrudan doğruya ya da dolayısıyla elde etmiş olup da, geri verme yüzünden zarar görmüş bulunacak üçüncü kişilerin zarar- giderimi de o Hükümete düşecektir. İşbu zarar – giderim konusunda ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümlenmesi genel mahkemelerin [Tribunaux de droit commun] yetkisi içine girecektir.

Öteki tüm durumlarda, zarar – giderim için ilgili kişilere karşı dava açmak zarar gören üçüncü kişilere düşecektir.

Bu amaçla, düşman malları, hakları ve çıkarları üzerinde Bağıtlı Yüksek Taraflarca girişilen tüm tasarruf işlemleri ve başkaca olağanüstü savaş önlemleri, arıtma işlemi henüz sona ermemiş ise, hemen kaldırılacak ve durdurulacaktır. Sahiplerinin istemleri, söz konusu mallar, haklar ve çıkarlar, kimliği belirlenir belirlenmez, geri verilmek üzere yerine getirilecektir.

65. Madde ile geri verilmesi öngörülen mallar, haklar ve çıkarlar, işbu Andlaşmanın imzası günü Yüksek Tarafların Hükümetlerinden birinin makamlarınca arıtılmış bulunuyorsa, bu Hükümet, arıtma semenini sahiplerine ödeyerek, söz konusu mallar, haklar ve çıkarları olduğu gibi geri vermek zorunluğundan kurtulacaktır. Eğer sahibinin isteği üzerine, V. Kesimde öngörülen Karma Hakem Mahkemesi, arıtmanın, değer fiatı sağlayacak koşullar içinde yapılmamış olduğuna karar verirse, bu Mahkeme taraflar arasında bir anlaşmaya varılmadığı durumda, haklı göreceği ölçüde arıtma semenini artırabilecektir. Mal sahibi ile, varılacak anlaşma ya da sözü geçen Karma Hakem Mahkemesi kararı gününden başlayarak iki aylık süre içinde ödeme yapılmamış ise, söz konusu mallar ve çıkarlar geri verilecektir.

Madde 67

Bir yandan Yunanistan, Romanya, Sırp – Hırvat-Sloven Devleti, öte yandan Türkiye, kendi Orduları ve yönetim makamlarınca Türkiye topraklarında ya da Yunanistan, Romanya ve Sırp-Hırvat – Sloven Devleti topraklarında bulunan her türlü taşınmaz malların ülkelerinde aranması ve geri verilmesi konusunda hem gerekli yönetimsel önlemler alınması, hem de ilgili tüm belgelerin teslimi yolu ile kolaylık gösterilmesini, karşılıklı olarak, yükümlenirler.

Bu araştırma ve geri verme Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar Orduları ve Yönetim makamlarınca Yunan, Romanya ya da Sırp-Hırvat-Sloven Devleti toprakları üzerinde (saisis on séquestrés) olup ta Türkiye’ye ya da onun uyruklarına geçirilmiş bulunan yukarıda söz konusu eşya ile Yunan, Romanya ya da Sırp-Hırvat-Sloven Devleti Ordularınca Türk topraklarından alınarak ya da haczedilerek Yunanistan’a, Romanya’ya ya da Sırp – Hırvat – Sloven Devletine ya da onların uyruklarına geçirilmiş olan eşya için de yerine getirilecektir.

Bu araştırma ve geri vermeğe ilişkin dilekçeler, Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, altı ay içinde sunulacaktır.

Madde 68

Türkiye’nin Yunan Ordusunca işgal edilmiş bulunan bölgelerimle Yunan makamları ya da yönetimi ile Türk uyrukları arasında yapılmış sözleşmelerden doğan borçlar, işbu sözleşmelerde yazılı koşullar içinde, Yunan Hükümetince ödenecektir.

Madde 69

1 Ağustos 1914’de yararlandıkları rejim gereğince, Müttefik Devletler uyruklarının ve mallarının bağlı olmadığı hiç bir vergi, resim ya da ek resim, 1922-23 Bütçe yılından önceki Bütçe yılları için, söz konusu uyruklardan ya da onların malları üzerinden alınmayacaktır.

1922-23 Bütçe yılından önceki yıllar için 15 Mayıs 1923 gününden sonra vergi alınmış bulunuyor ise, işbu Andlaşma yürürlüğe konulur konulmaz, bu paralar hak sahiplerine geri verilecektir.

15 Mayıs 1923 gününden önce alınan paralar konusunda hiç bir istemde bulunulamayacaktır.

Madde 70

65, 66, 68 ve 69. Maddelere dayanan istemler, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, 6 aylık süre içinde yetkili makamlar önünde ve bu yoldan anlaşmaya varılamazsa, gene bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak 12 aylık bir süre içinde Karma Hakem Mahkemesi önünde ileri sürülecektir.

Madde 71

Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Romanya ve Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ya da onların uyrukları, kendi mal, hak ve çıkarları konusunda 29 Ekim 1914 gününden önce Osmanlı Hükümeti önünde istem ileri sürmüş ya da dava açmış bulunuyorsa, işbu Bölümün hükümleri, söz konusu istemler ya da davaları hiçbir biçimde zedelemeyecektir. Britanya, Fransa, İtalya, Romanya ve Sırp – Hırvat – Sloven Hükümetleri önünde Osmanlı Hükümeti ya da uyruklarınca ileri sürülen istemler ya da açılan davalar konusunda da özdeş işlem yapılacaktır. Bu istemler ya da davalar Türkiye Hükümeti ve bu Maddede adları geçen öteki Hükümetler önünde, Kapitülasyonların kaldırılmış olması da gözönünde tutularak, özdeş koşullar içinde izlenecektir.

Madde 72

Bugünkü Andlaşma ile Türk kalan topraklar üzerinde Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’ın ya da onların uyruklarının olup da işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından önce Müttefik Hükümetlerce alınmış ya da işgal edilmiş bulunan mallar,haklar ve çıkarlar, söz konusu Hükümetler ile Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan Hükümetleri ya da onların ilgili uyrukları arasında gerekli anlaşmaların [arrangcments] yapılmasına dek, Müttefik Hükümetlerin ellerinde kalacaktır. Eğer bu mallar, haklar ve çıkarlar arıtılmış ise, bu arıtma işlemi doğrulanmaktadır.

İşbu Andlaşma ile Türkiye’den ayrılmış olan ülkeleri yöneten [exerçant l’autorité] Hükümetler bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak bir yıl içinde, o ülkelerde bulunan Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ya da onların uyruklarının malları, hakları ve çıkarlarını arıtabileceklerdir.

Şimdiye dek yapılmış olsun, ya da olmasın, arıtmaların semeni, eğer bu mallar Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar Devletlerinin ise, ilgili Devlet ile yapılmış olan Barış Andlaşması uyarınca kurulmuş Onarım Komisyonuna (Commisison de Réparations) ödenecektir. Eğer arıtılan mallar özel kişilerin ise, semenleri doğrudan doğruya sahiplerine verilecektir.

Bu maddenin hükümleri Osmanlı Anonim Ortaklıklarına uygulanamaz.

İşbu maddede öngörülen önlemler nedeniyle Türkiye Hükümeti hiç bir biçimde sorumlu olmayacaktır.

KESİM : II
SÖZLEŞMELER VE SÜRE AŞIMLARI
Madde 73

82. Maddede tanımlandığı üzere, sonradan düşman durumuna gelmiş olan Taraflar arasında o Maddede yazılı günden önce yapılmış olup aşağıda gösterilen türlerdeki sözleşmeler, içerdikleri hükümlere ve işbu Andlaşmanın hükümlerine bağlı bulunmak koşulu ile yürürlükte kalırlar.

a) Taşınmaz malların satışına ilişkin sözleşmeler (satış işlemi yöntemine uygun biçimde henüz gerçekleştirilmiş olmasa bile 82. Madde uyarınca Tarafların düşman durumuna geldiği günden önce teslim işlemi fiilen yapılmış ise);

b) Özel kişiler arasında yapılmış kira, kira bedeli ve kira vaadi sözleşmeleri [baux, contrats de location et promesses de location];

c) Özel kişiler arasında yapılan maden, orman ya da tarım topraklarının işletilmesine ilişkin sözleşmeler;

d) İpotek, sağlanca [gagc] ve inanca [nantissement] Sözleşmeleri;

e) Bağlı oldukları yasaya göre ortaklarının kendilerinden başka bir kişiliği bulunmayan kollektif ortaklıklarına (partnerships) uygulanmamak üzere, ortaklık kurucu sözleşmeleri;

f) Konusu ne olursa olsun, gerçek kişiler ya da Ortaklıklar ile Devlet, iller, Belediye ve benzeri öteki yönetimsel tüzel kişiler arasında yapılan sözleşmeler;

g) Aile hukukuna ilişkin sözleşmeler;

h) Bağışlara ya da, ne nitelikte olursa olsun, kazandırmalara [teberru, libéralités] ilişkin sözleşmeler.

İşbu Madde, sözleşmelere, yapıldıkları sırada kendiliklerinden taşıdıkları değerden başka bir değer verilmesi için ileri sürülemez, işbu Madde ayrıcalık sözleşmelerine uygulanmayacaktır.

Madde 74

Sigorta Sözleşmeleri için işbu Kesimin Ekinde yazılı hükümler uygulanır.

Madde 75

73. ve 74. Maddelerde sayılan Sözleşmeler ve ayrıcalık sözleşmeleri dışarıda tutulmak üzere, sonradan birbiriyle düşman durumuna gelen kişiler arasında yapılmış sözleşmeler, tarafların düşman oldukları günden başlayarak kaldırılmış sayılacaktır.

Bununla birlikle, sözleşmenin bağıtlılarından her biri, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç ay içinde, gerekiyorsa, öteki tarafa sözleşmenin yapıldığı günkü koşullar ile, onun yürürlükle bırakılması istenildiği günkü koşullar arasındaki farkı karşılayacak bir zarar – giderim ödemek üzere, sözleşmenin uygulanması isteminde bulunabilecektir. Bu zarar – giderim, taraflar arasında bir anlaşmaya yarılamazsa, Karma Hakem Mahkemesince saptanacaktır.

Madde 76

İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından önce 73, 74 ve 75. Maddelerde yazılı sözleşmelerin Bağıtlı Devletler uyruklarından olan tarafları arasında ve özellikle bu sözleşmelerin sona erdirilmesi, sürdürülmesi, uygulama biçimi ya da onlarda değişiklik yapılmasıyla ilgili olarak ve ödenecek paranın türüne ya da kambiyo değerine ilişkin anlatmalar da bunun kapsamı, içine girmek üzere tüm işlemlerin [transaction] geçerliliği doğrulanmıştır.

Madde 77

30 Ekim 1918’den sonra Müttefikler uyrukları ile Türk uyrukları arasında yapılmış sözleşmeler geçerli sayılıp genel hukuk hükümlerine bağlı olacaktır. 30 Ekim 1918 gününden sonra, 16 Mart 1930 gününe dek, İstanbul Hükümeti ile, yöntemine uygun biçimde yapılmış sözleşmeler de geçerli sayılıp genel hukuk hükümlerine bağlı olacaktır.

16 Mart 1920’dan sonra İstanbul Hükümeti ile, yöntemine uygun biçimde ve bu hükümetin edimsel yönetimi altındaki ülkelerle ilgili olarak yapılmış tüm sözleşmeler ile anlaşmalar, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç aylık bir süre içinde, ilgililerin istemleri üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulacaktır. Bu sözleşmeler gereğince yapılmış olan ödemeler ödemeyi yapmış olan tarafın kredisine, yöntemine uygun biçimde geçirilecektir.

Onaylanmazsa, ilgili tarafın, eğer gerekiyorsa, doğrudun doğruya ve gerçekten gördüğü zararı karşılayacak ölçüde bir zarar- giderim hakkı olacak ve bu zarar – giderim, anlaşma yolu ile bir çözüm bulunamazsa, Karma Hakem Mahkemesince saptanacaktır,

Bu Maddenin hükümleri ne ayrıcalık sözleşmelerine, ne de ayrıcalığın geçirimine uygulanamaz.

Madde 78

Sonradan düşman durumuna gelmiş taraflar arasında, ayrıcalık sözleşmeleriyle ilgili olarak ortaya çıkan, ya da yukarıda anılan 6 aylık sürenin sona ermesinden önce ortaya çıkabilecek olan tüm anlaşmazlıklar, Karma Hakem Mahkemesince çözümlenecektir. Ancak, tarafsız devletlerin yasalarının uygulanması nedeniyle bu devletlerin ulusal Mahkemelerinin yetkisi içine giren, anlaşmazlıklar bu hükmün dışında kalacaktır.

Bu son durumda, söz konusu anlaşmazlıklar, Karma Hakem Mahkemesince değil, bu ulusal mahkemelerce çözümlenecektir.

Bu madde uyarınca Karma Hakem Mahkemesinin yetkisi içine giren anlaşmazlıklara ilişkin şikayetler, bu Mahkemelerin kuruluşu gününden başlayarak 6 aylık bir süre içinde, yapılmış olmalıdır. Bu süre sona erince, Karma Hakem Mahkemesine sunulmamış olan anlaşmazlıklar, genel hukuk hükümlerine göre yetkili mahkemelerce çözümlenecektir.

Bu Maddede hükümleri, ne savaş sırasında aynı ülkede oturmuş ve kişileri ile mallarına özgürce tasarruf etmiş olan tüm taraflar arasında yapılmış sözleşmelere, ne de Tarafların düşman duruma girdikleri günden önce yetkili bir Mahkemece hükme bağlanmış anlaşmazlıklara uygulanamaz.

Madde 79

Bağıtlı Yüksek Taraflar ülkeleri üzerinde düşmanlar arasındaki ilişkilerde süre aşımına, hakkın yitirilmesi ya da yasal sürenin geçişi nedeniyle davaya bakılması konularında, her türlü süreler, ister savaşın başlamasından önce, ister ondan sonra işlemeğe başlamış olsun, 29 Ekim 1914’den bugünkü Andlaşmanın yürürlüğe konulmasını izleyen üç aylık bir surenin sona ermesine dek durdurulmuş sayılacaktır.

İşbu hüküm, özellikle faiz ve hisse senedi geliri kuponlarının sunulması sürelerine ve kura çıkıp ödenmesi gereken senetlerin ya da ödenecek başkaca herhangi bir senedin sunulma sürelerine uygulanır.

Romanya’ya ilişkin konularda, yukarıda yazılı süreler 27 Ağustos 1916 gününden başlayarak durdurulmuş sayılacaktır.

Madde 80

Düşmanlar arasındaki ilişkilerde, savaştan önce düzenlenmiş olan hiç bir ticaret senedi, yalnızca kabul ya da ödeme için gerekli süre içinde sunulmaması, ya da Savaş sırasında çekicilere ve cirantalara kabul edilmemek ya da ödenmemek nedeniyle bildirim yapılmaması, ya da protesto ve her hangi bir işlemin eksik bulunması nedeniyle geçersiz sayılmayacaktır.

Eğer bir ticaret senedinin kabul ya da ödenmesi için sunulması zorunluğu ya da kabul edilmemesi ya da ödenmemesinin çekici ya da cirantalara bildirimi zorunluğu ya da o senedin protesto edilmesi zorunluğu için gerekli süre, Savaş sırasında sona ermiş ve senedi sunma ya da protesto etme ya da kabul etmeme ya da ödenmemesini bildirmek durumunda olan taraf bunu Savaş sırasında yapmamış ise, senedi sunmak, kabul etmemek ya da ödenmemesini bildirmek ya da protesto da bulunmak için kendisine işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak üç aylık, süre tanınacaktır.

Madde 81

Ödenmesi zamanı gelmiş borçlara karşılık olarak Savaştan önce yapılmış sağlanca ya da ipotekleri paraya çevirmek için Savaş sırasında yapılmış olan satışlar, borçluya haber vermek üzere gerekli işlemler tümüyle yerine getirilmiş olmasa bile, borçlunun her türlü zarar ve ziyanlar konusunda hesapların sonuçlandırılması için alacaklıyı Karma Hakem Mahkemesine çağırabilmesi kesin hakkı saklı kalmak üzere geçerli sayılacaktır.

Mahkeme, taraflar arasındaki hesapları arıtmak,: sağlanca ya da ipotek olarak verilen malın verilme koşullarını incelemek ve eğer alacaklı kötü niyetle davranmış ya da malın satışından kaçınmak için ya da bu satışın hakça bir fiyat ile yapılmasını sağlamak için elinde bulunan her olanağa başvurmamış ise, borçlunun satış nedeniyle uğradığı zararı gidermek gereğini alacaklıya yüklemek ye ikisine sahip bulunacaktır.

Bu hüküm ancak düşmanlar arasında uygulanacak ve yukarıda yazılı işlemlerden 1 Mayıs 1923 gününden sonra yapılmış olanları kapsamayacaktır.

Madde 82

Bu Kesimin anlamına göre, bir sözleşmenin taraflarını oluşturan kişiler, aralarında ticaretin fiilen olanaksız, bulunduğu ya da bu kişilerden birinin bağlı olduğu, yasalar, Hükümet kararları ya da yönetmelikler ile ticaret yasaklandığı ya da yasalara aykırı bir nitelik aldığı günden başlayarak düşman sayılacaktır.

Sözleşme yapanlardan biri, Savaş sırasında, onun için düşman olan bir ülkede oturarak kişi ve mallan ürerinde özgürce tasarrufta bulunabilmiş olduğu bir durumda, Bağıtlı Yüksek Taraftarlardan birinin ülkesi üzerinde, (Ortaklıklar da kapsamı içine girmek üzere) düşman kişiler ve onların temsilcileri [Agents] arasında yapılmış sözleşmeler 73, 74, 75, 79 ve 80. maddeler hükümlerinin, dışında kalarak genel bükümlere bağlı tutulacaktır.

Madde 83

İşbu Kesimin hükümleri Japonya ile Türkiye arasında uygulanmayacak ve bu hükümlere konu olan sorunlar adı geçen, iki ülkenin her birinde yerel yasalar uyarınca çözümlenecektir.

EK
I. YAŞAM SİGORTALARI

(1)  Bir sigortacı ile sonradan düşman olmuş bir kişi arasında yaşam sigorta sözleşmeleri, savaş durumunun başlaması ya da o kişinin düşman olması nedeniyle, ortadan kalkmış sayılmayacaktır.

Yukarıdaki Fıkraya göre ortadan kalkmış sayılmayan bir sözleşme hükümleri uyarınca savaş sırasında ödenmesi gerekmiş olan her sigorta edilmiş paranın savaştan sonra ödenmesi gerekecektir, işbu paraya, ödenmesi gerekli olduğu zamandan ödendiği güne dek, yıllık yüzde beş faiz eklenecektir.

Savaş sırasında sigorta primlerinin ödenmemesinden ya da sözleşme hükümlerinin uygulanmamasından dolayı eğer bir sözleşme hükümsüz ya da etkisiz, kalmış ise, sigortalı kişi ya da vekilleri ya da hak sahipleri, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak oniki ay içinde her zaman poliçenin hükümsüz kaldığı ya da ortadan kalkmış sayıldığı günkü değerini sigortacıdan yıllık yüzde beş faiziyle birlikte isteyebilecektir.

Yaşam sigorta sözleşmeleri, 29 Ekim 1914 gününden önce imza edilip sözleşmelerin hükümlerine göre primlerin ödenmemesinden dolayı, işbu Andlaşmadan önce kaldırılmış ya da miktarı azaltılmış olan Türk uyrukları, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak üç ay içinde ve eğer o sırada yapıyorlarsa, sigorta edilen sermayenin bütünü için poliçelerini yeniden düzenlemeğe yetkili olacaklar ve bu amaçla, sigorta kumpanyası doktorunun yapacağı ve kumpanyanın uygun göreceği bir sağlık muayenesinden, geçtikten
sonra toplanmış primleri, yüzde beş toplanmış faizi ile birlikte, ödemek zorunda kalacaklardır.

(2) Bugün bir Müttefik devlet uyruğu olan Ortaklıklar ile Türkiye uyrukları arasında 1914 yılı 29 Ekim’inden önce yapılmış olup Türk Lirasından başka bir para ile ödenmesi öngörülmüş ve primleri 18 Kasım 1915 gününden önce ve sonra ya da yalnızca o günden önce ödenen yaşam sigortası sözleşmeleri aşağıdaki biçimde sonuçlandırılacaktır.:

Birincisi

18 Kasım 1915 gününden önceki zamanlar için sözleşmede yazılı türde para ile ve bu tür parayı çıkaran ülkenin kuruna göre sigorta edilen kişinin hakları poliçenin genci koşullarına uygun olarak saptanacaktır. Örneğin altın Frank, ya da kâğıt para Frank olarak belirlenen her para Fransız Frankı ile ödenecektir.

İkincisi

18 Kasım 1915 gününden sonraki süre için Türk Lirasının değeri Savaştan önceki değerine eşit sayıldığından Türk kâğıt parasıyla ödenecektir.

Sözleşmeleri Türk parasından başka bir para ile yapılmış olan Türkiye uyrukları, 18 Kasım 1915’den beri primlerini sözleşmelerde yazılı para ile ödediklerini kanıtlarlarsa, söz konusu sözleşmeler 18 Kasım 1915’den sonraki zamanlar için bile işbu parayı çıkarmış olan, ülkenin kuruna göre ödeyecektir.

Bugün Müttefik bir devletin uyrukluğunu taşıyan Ortaklıklarla 29 Ekim 1914 tarihinden önce Türk parasından başka bir para ile yapılmış ve primlerinin ödenmesi dolayısıyla, şimdiye dek yürürlükte kalmış olan sözleşmelerin sahibi Türkiye uyrukları, işbu Andlaşmaıım yürürlüğe konulması gününden başlayarak üç ay içinde, bu söyleşmelerde yazılı para ile ve o parayı çıkaran ülkenin kuruna göre, sermayelerini bütünlemesi için poliçelerini yeniden düzenlemek hakkına sahip olacaklardır. Bunun için, 18 Kasım 1915’den beri süreleri dolmuş olan primleri o para ile ödeyeceklerdir. Buna karşılık, sözügeçen kişilerin o günden sonra Türk parası ile ödedikleri primler kendilerine gene o para ile geri verilecektir.

(3) Türk Lirası olarak yapılmış olan sigorta sözleşmelerinde iso, ödeme Türk parasıyla olacaktır.

(4) Sigorta Ortaklığı ile bir özel sözleşme yaparak poliçelerinin değerini ve primlerinin ödeme biçimini önceden düzenlemiş ohın, sigortalı kişilere ve işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günündü poliçeleri kesinlikle ödenmiş olan kişilere 2. ve 3, Fıkraların hükümleri uygulanmayacaktır.

(5) Yukarıdaki Fıkraların uygulanmasında, tarafların karşılıklı yükümlerini hesaplarken, kişi ömrü tahminleri ile faiz tutarının karışımına dayanan sigorta sözleşmeleri, yaşam üzerine yapılmış sigorta sözleşmesi hükmünde sayılacaktır.

II. DENİZ SİGORTALARI

(6) Tarafların düşman durumuna gelmelerinden önce risk başlamış olması ve sigortacının bağlı olduğu Devlet ya da o Devletin Müttefiklerince girişilmiş savaş eylemleri sonucundaki zararları gidermeye ilişkin bulunmaması koşulu ile, deniz sigorta sözleşmeleri, içerdikleri hükümler geçerli ise, ortadan kaldırılmış sayılmayacaktır.

III. YANGIN SİGORTALARI VE ÖTEKİ SİGORTALAR

(7) Yukarıdaki Fıkrada yazılı koşullarla, yangın ya da öteki tüm sigorta sözleşmeleri ortadan kaldırılmış sayılmayacaktır.

KESİM : III
BORÇLAR

Madde 84 — Bağıtlı Yüksek Taraflar, Savaştan önce yapılmış sözleşmeler gereğince, savaştan önce ya da savaş sırasında ödenmesi zamanı gelmiş olup Savaş nedeniyle ödenmemiş bulunan borçların, sözleşmelerde yazılı koşullar içinde ve üzerinde anlaşılan para ile, o paranın çıkarıldığı ülkedeki kuru üzerinden ödeneceğini kabul ederler.

İşbu Bölümün II nci Kesimi Ekinin hükümlerini bozmamak koşulu ile, şurası kararlaştırılmıştır ki, Savaştan önceki bir sözleşme uyarınca yapılması gereken ödemeler, Savaş sırasında söz konusu sözleşmede gösterilen paradan başka bir para ile, bir parçası ya da bütünüyle alınmış bulunan paraların karşılığı ise, bu ödemeler gerçekte alınmış olan paraları, alındığı para ile ödeyerek yapılabilecektir. Bu hüküm, işbu Antlaşmanın yürürlüğe konulmasından önce, ilgililer arasında uzlaşma yolu ile belirlenmiş olan ona aykırı hükümleri bozmayacaktır.

Madde 85

Osmanlı Devlet Borçlarının işbu Kesimin ve işbu Bölümün (Ekonomik Hükümler) öteki Kesimlerinin dışında bırakılmasında anlaşmaya varılmıştır.

KESİM : IV
SINAÎ, EDEBÎ VE GÜZEL SANATLAR MÜLKİYETİ
Madde 86

İşbu Andlaşma hükümleri nakli tutulmak koşulu ilef sınaî, edebî ya da güzel sanatlar mülkiyet hakları, Bağıtlı Devletlerden her birinin yasaları uygulanarak, 1 Ağustos 1914’te sahip oldukları duruma göre, Bağıtlı Yüksek Taraflar topraklarında, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, bu haklardan savaş durumunun başladığı sırada yararlanmış olan kişilerin ya da onların hak sahiplerinin yararına yeniden tanınacak ya da geri verilecektir. Bunun gibi, eğer Savaş ortaya çıkmasaydı, bir sınaî mülkiyetin, bir edebî ya da güzel sanat yapıtının korunması için yasaya uygun biçimde yapılmış bir istem üzerine, Savaş süresince elde edilebilecek haklar da, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, söz konusu haklara sahip bulunan kişiler yararına olarak tanınacak ve geri verilecektir.

Yukarıda yazılı hükümler gereğince, geri verilecek hakları zedelemeksizin Savaş sırasında Müttefik Devletlerden birinin yasama, yürütme ya da yönetim makamınca alınmış olabilecek önlemlere dayanarak, Osmanlı uyruklarına ilişkin sınaî, edebî ya da güzel sanatlar mülkiyeti konusunda yapılan tüm işlemler (lisans yerilmesi de dahil olarak) yürürlükte kalacak ve hükümleri bütünüyle geçerli olacaktır. Bu hüküm, her hangi bir Müttefik Devlet uyruklarının hakları konusunda Türk Makamlarınca alınmış önlemler için de tıpkısıyla geçerlidir.

Madde 87

1 Ağustos 1914 gününden önce edinilmiş olan, ya da eğer Savaş çıkmasaydı, Savaştan önce ya da Savaş süresince yapılmış bir istem ile o günden beri edinilmesi olanakh bulunan şunaî mülkiyet haklarını elde etme ya da koruma, ya da bu konuda itiraz ileri sürebilmeleri için, öteki her bir Bağıtlı Devlet ülkesinde Türk uyruklarına ve Türkiye’de söz konusu Devletlerin uyruklarına, ek resim ve hiç bir tür ceza olmaksızın, her işlemi ve formaliteyi yapmak, her türlü resimleri ödeme ve, genel olarak, her devletin yasalarının gerektirdiği tüm yükümlülükleri yerine getirmek üzere, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak, en az bir yıl süre tanınacaktır.

Kimi işlemlerin yapılmaması ve kimi formalitelerin bütünlenmemesi ya da bir resimin ödenmemesi nedeniyle düşük sayılmış olan sınaî mülkiye hakları – buluş belgeleri ile çizilmiş planlara ilişkin konularda bunların geçersiz görüldüğü süre içinde, onları işleten ya da kullanan üçüncü kişilerin haklarını korumak için9 her Devletin hak gözetirce zorunlu sayacağı önlemleri alabilmesi koşulu ile — yeniden geçerli duruma getirilecektir.

Bir buluş belgesinin yürürlüğe konulması, ya da fabrika ya da bir ticaret markasının, ya da bir çizilmiş planının kullanılması için verilen sürede, l Ağustos 1914 ile işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü arasındaki zaman hesaba katılmayacak ve ayrıca, 1 Ağustos 1914 gününde geçerli olan hiç bir buluş belgesinin ve fabrika ya da ticaret markasının ya da çizilmiş planın, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak, iki yıl geçmedikçe, yalnızca yürürlüğe konulmaması ya da kullanılmaması nedeniyle, düşük ya da iptal edilmiş sayılmaması kararlaştırılmıştır.

Madde 88

Bir yandan Türkiye uyrukları ile Türkiye’de yerleşmiş olan ya da Türkiye’de sanatlarını yapmakta bulunan kişiler, öte yandan Müttefik Devletlerin uyrukları ile Müttefiklerin ülkelerinde yerleşmiş ya da sanatlarını yapan kişiler ve bu kişilerin Savaş sırasında kimi haklarını devretmiş olduğu üçüncü, kişiler taraflarından, Savaşın başlaması ile işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması günü arasında geçen süre içinde, öteki Tarafın ülkesinde ortaya çıkmış olup Savaş sırasında her hangi bir zamanda mevcut bulunmuş olan ya da 86 ncı Maddeye dayanarak yeniden, tanınması gereken sınaî, edebî ya da güzel sanatlar mülkiyet haklarını çiğnemiş gibi sayılabilen eylemeler nedeniyle bir dava açılamayacak ve hiç bir istemde bulunulamayacaktır.

Yukarıda söz konusu eylemler içine, Bağıtlı Yüksek Taraflar Hükümetleri ya da onlar hesabına ya da onların izni ile öteki kişilerce sınaî, edebî, ya da güzel sanatlar mülkiyet haklarının kullanılması ve bu haklara ilişkin ürünler, araçlar, gereçler ya da her türlü eşyanın satışı, satışa çıkarılması ya da kullanılması eylemleri de girmektedir.

Madde 89

Sınaî mülkiyet haklarından yararlanma, ya da edebiyat ya da güzel sanatlar alanlarındaki yapıtları çoğaltma konusunda, bir yandan Müttefik Devletler uyrukları ya da
onların ülkelerinde oturan ya da orada sanatlarını sürdürmekte olan kişiler ile, öte yandan Osmanlı uyrukları arasında savaş durumundan önce yapılmış olan Lisans Sözleşmeleri,
Türkiye ile Müttefik Devletler arasında başlayan savaş durumu gününden sonra ortadan kaldırılmış sayılacaklardır.

Bununla birlikte, her durumda, bu tür bir sözleşmeden yararlanmış olan kimse, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlamak üzere altı ay içinde, hak sahibinden yeni
bir lisans isteyebilecek ve bunun koşulları, Taraflar arasında anlaşma yolu ile kararlaştırılmazsa, işbu Bölümün beşinci Kesiminde yazılı Karma Hakem Mahkemesince saptanacaktır. O zaman, Mahkeme, gerekiyorsa, Savaş sırasında haklarının kullanılması nedeniyle, haklı göreceği ödenmesi gereken parayı saptayabilecektir.

Madde 90

İşbu Andlaşma uyarınca Türkiye’den ayrılan ülkeler halkı, gerek bu ayrılışa, gerek onun sonucu olarak doğacak uyrukluk değişikliğine karşın, Osmanlı yasalarına göre, bu değişiklik sırasında sahip oldukları sınaî, edebî ve güzel sanatlar mülkiyet haklarından Türkiye’de bütünüyle yararlanmayı sürdüreceklerdir.

Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye’den ayrılan ülkelerde, bu ayrılış sırasında yürürlükte olan ya da 86 ncı Madde gereğince yeniden yerine getirilecek ya da geri verilecek olan sınaî, edebî ve güzel sanatlar mülkiyet hakları, söz konusu toprakların geçeceği Devletçe tutanacak ve Osmanlı yasalarının tanıdığı süre boyunca bu ülkeler üzerinde yürürlükte kalacaktır.

Madde 91

Osmanlı İmparatorluğu Hükümetinin İstanbul’da ya da başka yerlerde 30 Ekim 1918 gününden beri, yöntemine uygun biçimde, vermiş olduğu buluş belgeleri ya da fabrika markaları koiaısunda yapılan tescil işlemleri ve bunun gibi, işbu buluş belgeleri ile fabrika markalarının, devir ve teslimine ilişkin her türlü kayıt ya da tescil işlemleri, ilgililerin işbu Andlaşmanın yürürlüğe sokulması gününden başlayarak üç ay içinde, verecekleri dilekçeler üzerine, Türkiye Hükümetine bildirilecek ve bu Hükümetçe tescil edilecektir, işbu tescilin hükmü, önceki tescil gününden başlayarak geçerlidir.

BÖLÜM : V
KARMA HAKEM MAHKEMESİ
Madde 92

Bir yandan Müttefik Devletlerden her biri, öte yandan Türkiye arasında, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlayarak üç aylık süre içinde, birer Karma Hakem Mahkemesi kurulacaktır.

Bu Mahkemelerden her biri, ikisi ilgili Hükümetlerin her birince atanmak üzere, üç üyeden oluşacaktır. Bu Hükümetler birden fazla kişiyi atamak yetkisine sahip olacaklar ve Mahkemede üye sıfatıyla bulunacak kişiyi, duruma göre, bunlar arasından, seçeceklerdir. Başkan ilgili iki Hükümet arasında anlaşılarak atanacaktır.

Bu Andlaşmanın yürürlüğe konulduğu günden başlayarak iki aylık süre içinde bu anlaşma gerçekleştirilemezse, söz konusu Başkan, ilgili Hükümetlerden birisinin istemi üzerine, Lahey Uluslararası Sürekli Adalet Mahkemesi Başkanınca, Savaş sırasında tarafsız kalmış olan Devletler uyrukluğımdaki kişiler arasından atanacaktır.

Eğer bu iki ay içinde ilgili Hükümetlerden biri kendisini Mahkemede temsil edecek üyeyi seçemeyecek olursa, öteki ilgili Hükümetin istemi üzerine, söz konusu üyenin atanması
Milletler Cemiyeti Meclisince yapılacaktır.

Mahkeme üyelerinden biri ölür ya da çekilirse, ya da görevlerini herhangi bir nedenle, yapamayacak bir durumda bulunursa, atama için saptanmış yönteme göre, yerine ötekinin atanması yoluna gidilecektir. Bu iki aylık süre ölümün, çekilmenin ve görev yapılması olanaksızlığının, yöntemine göre, kanıtlanmış bulunduğu günden başlayacaktır.

Madde 93

Karma Hakem Mahkemelerinin merkezi İstanbul olacaktır. Eğer sorunların nicelik ve niteliği gerekli kılarsa, ilgili Hükümetler her Mahkemede bir ya da birkaç Şube kurmak yetkisine sahip olacaklardır. Bu Şubelerden, her birinin toplanması için duruma göre, her hangi bir yer saptanabilecektir. Şubelerden her biri bir ikinci Başkan ile, 92. Maddenin 2 ilâ 5. Fıkralarında yazılı olduğu üzere atanmış iki üyeden oluşacaktır.

Her Hükümet Mahkeme önünde kendisini temsil etmek için bir ya da bir kaç memur (Ajan) atayacaktır.

Eğer Karma bir Hakem Mahkemesinin ya da Şubelerinden birisinin kuruluşundan başlayarak iki yıl sonra işbu Mahkeme ya da Şube işlerini bütünlememiş olursa ve o Mahkeme ya da Şubenin toplandığı yerin bulunduğu topraklara sahip olan Devlet istemde bulunursa söz konusu Hakem Mahkemesi ya da Şubesi bu toprakların dışına taşınacaktır.

Madde 94

92. ve 93. Maddeler uyarınca kurulan Karma Hakem Mahkemeleri, işbu Andlaşma gereğince kendi yetkilileri içine giren anlaşmazlıklar konusunda hüküm vereceklerdir.

Üyelerinin çoğunluğunun verdiği karar Mahkemenin kararı olacaktır.

Bağıtlı Yüksek Taraflar, Karma Hakem Mahkemelerinin kararlarını kesin saydıklarını ve kendi uyrukları için bunların uyulmasını zorunlu kılacaklarını ve Mahkeme kararları kendilerine bildirilir bildirilmez hiç bir uygulama [tenfiz] kararı alınmasına gerek olmaksızın, bunların tüm toprakları üzerinde yerine getirilmesini sağlamayı kabul etmişlerdir.

Bundan başka, Bağıtlı Yüksek Taraflar özellikle Mahkeme kararlarının iletilmesine ve kanıtların toplanmasına ilişkin konularda kendi Mahkeme ve makamlarının. Karma Hakem Mahkemelerine ellerinden gelen, her türlü yardımı doğrudan doğruya yapmağı üstlenirler.

Madde 95

Karma Hakem Mahkemeleri adalete, hak gözetirliğe ve iyiniyete uygun biçimde çalışacaklardır.

Her Mahkeme, önünde kullanılacak dili saptayacak ve sorunları iyice anlayabilmek üzere, gerekli çevirileri yaptıracak ve izlenecek yargılama yöntem kurallarını ve sürelerini belirleyecektir. Bu kuralların düzenlenmesinde, aşağıdaki ilkelere uyulacaktır.

(1) Yargılama yöntemi, bir tasarı [lâyiha] ve buna bir karşılaşan verilmesini öngörecek, ayrıca bir karşı- tasarının yumlı ile onun da yanıtının verilmesi olanağım içerecektir. Eğer taraflardan biri sözlü düşünceler ileri sürmek ya da sürdürmek isteminde bulunursa, öteki tarafa da, böyle bir durumda, aynı biçimde davranma yetkisi tanınması koşulu ile, buna izin verilecektir.

(2) Mahkeme soruşturma yapılmasını, belgeler sunulmasını, bilirkişiye başvurulmasını emretmek; yerinde keşif [experlise] ye incelemede bulunmak, her türlü bilgiyi islemek, tanıkları dinlemek ve taraflardan ya da temsilcilerinden her türlü sözlü açıklama istemek konularında tüm yetkiye sahip olacaktır.

(3) İşbu Andlaşmada yazılı tersine hükümler dışanla tutulmak üzere, Mahkemenin kuruluşu gününden başlayarak altı aylık sürenin bitiminden sonra, söz konusu Mahkemenin bir kararı ile verilmiş ve uzaklık ya da zorlayıcı nedenlerle, kural – dışı olarak haklı görülmüş bir özel izin bulunamadıkça, hiç bir istem ve sav kabul edilmeyecektir.

(4) Bir yıl içinde, toplamı sekiz haftaya geçmeyecek olan tatil dönemleri dışında, işlerin ivedilikle görülmesini sağlamak üzere, her hafta yeterince toplantı yapmak Mahkemenin görevi olacaktır.

(5) Hükümler, işin Mahkemece görüldüğünü gösteren yargılamanın bitiminden başlayarak en geç iki ay sonra verilmiş olmalıdır.

(6) Konunun gerektirdiği duruşmalar ve her durumda, hükümlerin okunması açık celsede olacaktır.

(7) Her Karma Hakem Mahkemesi, işlerin iyi biçimde yürütülmesine yararlı görürse, çalışma yeri dışında bir ya da bir kaç toplantı yapmak yetkisine sahip olacaktır.

Madde 96

İlgili Hükümetler her bir Mahkeme için, aralarında anlaşarak, bir genel Sekreter atayacak ve her biri ona bir ya da birkaç Sekreter verecektir. Mahkemenin, ilgili Hükümetlerin onayı ile, yardımlarına gerek göreceği kişileri tutabilmesi bakımından, Genel Sekreter ve Sekreterler onun emri altında bulunacaktır.

Her Mahkeme Sekreterliğinin Büroları İstanbul’da olacaktır. Başka herhangi bir yerde yardımcı Büro kurmak ilgili Hükümetlerin işidir.

Her Mahkeme kendisine verilecek olan işlere ilişkin arşivleri, yazı ve belgeleri kendi Sekreterliğinde saklayacak ve görevinin bitiminde bunları toplantı yerinin bulunduğu Hükümetin Arşiv Dairesine verecektir. Bu arşivler ilgili Hükümetlere her zaman açık olacaktır.

Madde 97

Her Hükümet atadığı Karma Hakem Mahkemeleri üyeleri ile atayacağı memur ya da Sekreterlerin ücret ve ödeneklerini ödeyecektir.

Başkan ile Genel Sekreterin ücret ve ödenekleri ilgili Hükümetlerce, aralarında anlaşarak, saptanacak ve bu ücret ve ödenekler ile Mahkemenin ortak harcamaları her iki Hükümetçe yarı yarıya ödenecektir.

Madde 98

İşbu Kesim Japonya ile Türkiye arasında ortaya çıkmış olup; bu Andlaşma uyarınca Karma Hakem Mahkemesinin yetkisi içinde bulunması gereken işlere uygulanmayacaktır; bu işler iki Hükümet arasında anlaşma yolu ile çözümlenecektir.

KESİM : VI
ANDLAŞMALAR
Madde 99

İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra ve onun içerdiği hükümler bozulmaksızın; aşağıda sayılan ekonomik ya da teknik nitelikteki çok taraflı Andlaşmalar, Sözleşmeler, Anlaşmalar; Türkiye ile öteki Bağıtlı Devletlerden, bunlara taraf olanlar arasında yeniden yürürlüğe gireceklerdir.

(1) Denizaltı kablolarının, korunmasına ilişkin 14 Mart 1884, l Aralık 1886 ve 23 Mart 1887 günlü Sözleşmeler ile 7 Temmuz 1887 günlü bütünleyici [de clôture] Protokol;

(2) Gümrük tarifelerinin yayımlanmasına ve gümrük tariflerinin yayımlanması için uluslararası bir Birlik kurulmasına ilişkin 5 Temmuz 1890 günkü Sözleşme;

(3) Paris’te Uluslararası Sağlık Ofisi kurulmasına ilişkin, 9 Aralık 1907 Anlaşması [Arrangement];

(4) Roma’da uluslararası bir Tarım Enstitüsü kurulmasına ilişkin 7 Haziran 1905 günlü Sözleşme;

(5) Escaut Irmağı üzerinde geçiş resminin satın alınmasına ilişkin 16 Temmuz 1863 günlü Sözleşme;

(6) İşbu Andlaşmanın 19. Maddesindeki özel hükümleri saklı kılmak koşulu altında, Süveyş Kanalının özgürce kullanılmasını güvence altına alacak bir rejim saptanmasına ilişkin 29 Ekim 1888 günlü Sözleşme;

(7) 30 Kasım 1920 günlü Madrit’te imzalanan Sözleşme ve Anlaşmalarla birlikte, Evrensel Posta Birliğine ilişkin Sözleşme ve Anlaşmalar;

(8) 10/12 Temmuz 1875 günü Sen-Petersburg (bugünkü Leningrad) da imzalanan Uluslararası Telgraf Sözleşmeleri ve 11 Haziran 1908 de Libzon’da Uluslararası Telgraf Konferansında kararlaştırılan Tüzükler ve Tarifeler;

Madde 100

Türkiye aşağıda sayılan Sözleşmelere ya da Anlaşmalara katılmağı ve onları onaylamağı yükümlenir.

(1) Otomobillerin uluslararası dolaşımına ilişkin 11 Ekim 1909 günlü Sözleşme;

(2) Gümrük resmine bağlı vagonların kurşunlanarak kapatılmasına ilişkin 15 Mayıs 1886 günlü Anlaşma ve 18 Mayıs 1907 günkü Protokol;

(3) Denizlerde çarpışına, yardım ve kurtarma işlerine ilişkin kimi kuralların birleştirilmesiyle ilgili 23 Eylül 1910 günlü Sözleşme;

(4) Hastahane gemilerinin limanlarda resim ve vergilerden bağışıklığına ilişkin 21 Aralık 1904 günlü Sözleşme;

(5) Kadın ticaretinin yasaklanmasına ilişkin 18 Mayıs 1904, 4 Mayıs 1910 ve 30 Eylül 1921 günlü Sözleşmeler;

(6) Fuhuş ile ilgili yayınların yasaklanmasına ilişkin 4 Mayıs 1910 günlü Sözleşme;

(7) 54, 88 ve 90. Maddelerin saklı kalması koşulu ile9 17 Ocak 1912 günlü Sağlık Sözleşmesi;

(8) Filoksera hastalığına karşı alınacak önlemlere ilişkin 3 Ekim 1881 ve 15 Nisan 1889 günlü Sözleşmeler;

(9) Afyon konusunda 23 Ocak 1912 günü La Hayc’de imzalanan Sözleşme ile 1914 Ek Protokolü;

(10) 5 Temmuz 1912 günlü Uluslararası Telsiz Telgraf Sözleşmesi;

(11) Afrika’da alkollü maddelerin bağlı tutulacağı rejime ilişkin Saint – Germain-en-Laye’de imzalanan 10 Eylül 1919 günlü Sözleşme;

(12) 26 Şubat 1885 günlü Berlin Genel Bağıtı ile 2 Temmuz 1890 günlü Brüksel Demeci ve Genel Senedinin yeniden incelenmesi konusunda Saint – Germain – en – Laye’de imzalanan 10 Eylül 1919 günlü Sözleşme;

(13) Eğer Türkiye 1 Mayıs 1920 günlü Protokol hükümlerinin uygulanmasıyla coğrafya durumunun, gerektirdiği değişikliklere kavuştuğunu görürse. Havayolu ile Gezilerin Düzenlenmesine ilişkin 13 Ekim 1919 günkü Sözleşme;

(14) Kibrit yapımımla beyaz fosfor kullanılmasının yasaklanmasına ilişkin, 26 Eylül 1906 günü Berne’de imzalanan Sözleşme, Türkiye, bunlardan başka, telli ve telsiz telgraflara ilişkin uluslararası yeni Sözleşmelerin düzenlenmesine katılmağı yükümlenir.

BÖLÜM: IV
ULAŞIM YOLLARI VE SAĞLIK İŞLERİ
KESİM : I
ULAŞIM YOLLARI
Madde 101

Türkiye, transitin serbestliğine ilişkin, Barselona Konferansında 14 Nisan 1921 günü kabul edilmiş olan Sözleşme ile Statüye ve uluslararası nitelikte, gidiş – gelişe elverişli su yollarına uygulanacak rejime ilişkin anılan Konferansça 19 Nisan 1921 günü kabul edilmiş bulunan Sözleşme ve Statü ile Ek Protokole katıldığını açıklar.

Böylece, Türkiye işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlamak üzere, bu Sözleşme, Statü ve Protokoller hükümlerinin yürürlüğe konulmasını yükümlenir.

Madde 102

Türkiye, deniz kıyısı bulunmayan Devletlerin gemi bayrağına sahip olma haklarının tanınmasına ilişkin 20 Nisan 1921 günlü Barselona Deklarasyonuna katıldığını açıklar.

Madde 103

Türkiye, 20 Nisan 1921 günlü Barselona Konferansının uluslararası rejime bağlı limanlara ilişkin öğütleme Kararlarına katıldığını açıklar.

Türkiye bu rejini altına konulacak limanları daha sonra bildirecektir.

Madde 104

Türkiye, 20 Nisan 1921 günlü Barselona Konferansının uluslararası demiryollarına ilişkin öğütleme kararlarına katıldığını açıklar. Bu öğütlemeler işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmadı gününden başlayarak, Türk Hükümetince, karşılıklı olmak koşulu ile uygulanacaktır.

Madde 105

Türkiye, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından sonra, 14 Ekim 1890, 20 Eylül 1893, 16 Temmuz 1895, 16 Haziran 1898 ve 19 Eylül 1906 günlerinde Bern’de imza edilen Demiryolları ile eşya taşınmasına ilişkin Sözleşmelere ve Düzenlemelere [Arrangements] katılmağı yükümlenir.

Madde 106

Yeni sınırların geçeceği yerler nedeniyle, bir ülkenin iki bölümünü birbirine bağlayan bir demiryolu öteki ülkeyi kesiyor ya da bir ülkeden başlayan bir demiryolu kola başka bir ülkede- son buluyorsa, iki ülke arasındaki ulaşıma ilişkin konularda işletme koşulları, özel olarak kararlaştırılan hükümler saklı kalmak üzere, ilgili Demiryolu Yönetimleri arasında yapılacak bir anlaşma ile düzenlenecektir; bu Yönetimler anlaşma koşulları üzerinde uyuşmazlarsa, bunlar hakem yolu ile belirlenecektir.

Türkiye ve onunla sınırı olan Devletler arasındaki sınır üzerinde tüm tren istasyonlarının kurulması ve bu istasyonlar arasındaki demiryolların işletilmesi özdeş koşullar içeren anlaşmalarla düzenlenecektir.

Madde 107

Geldiği ya da gittiği yer Türkiye ya da Yunanistan olup Yunan-Bulgar sınırı ile, Kuleliburgaz yakınına düşen Yunan-Türk sınırı arasındaki Doğu Demiryollarının üç kesiminden transit olarak yararlanan yolcular ve ticaret eşyasından işbu transit nedeniyle hiç bir resim ya da harç alınmayacak ve hiç bir pasaport ya da gümrük kontrolü işlemi yapılmayacaktır.

İşbu Maddenin uygulanması Milletler Cemiyeti Meclisinin seçeceği bir Komiserce sağlanacaktır.

Yunan ve Türk Hükümetleri bu Komiser katında yukaııda sözüedilcn hükümlerin uygulanmasına ilişkin her soruna Komiserin ilgisini çekmekle görevli ve bu görevin yapılması için gerekli tüm kolaylıklardan yararlanacak bir temsilci atamak hakkına sahip olacaklardır. Bu Temsilciler, gereksinim duyacakları alt memurların sayısı ve niteliği konusunda Komiserle anlaşacaklardır,

Söz konusu hükümlerin uygulanmasına ilişkin olup çözümlemeği başaramadığı her sorunu, Milletler Cemiyeti Meclisinin kararına sunmak bu Komiserin yetkisi içinde bulunacaktır. Yunanistan ve Türkiye Hükümetleri, çoğunlukla karar alacak olan işbu Meclislin her kararına uymağı yükümlenirler.

Bu Komiserin maaşı ve yapacağı hizmete ilişkin harcamaları Yunan ve Türk Hükümetlerince eşit biçimde karşılanacaktır.

Türkiye daha sonra Edirne’yi Kuleliburgaz ile İstanbul arasındaki demiryoluna bağlayan bir demiryolu yaparsa, işbu Maddenin, Kuleliburgaz ve Bosnaköy yanındaki Yunanistan – Türkiye sınır noktaları arasında, iki yönlü transite ilişkin hükümleri geçersiz kalacaktır.

İlgili Hükümetlerden her biri, bu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlamak üzere, beş yıllık bir süre sonunda işbu Maddenin 2-5. Fıkralarında öngörülen denetlemeği sürdürmeğe neden olup olmadığı konusunda bir karar vermesi için Milletler Cemiyeti Konseyine başvurmak hakkına sahip olacaklardır. Bununla birlikte, Yunan – Bulgar sınırı ile Bosnaköy arasında bulunan Doğu Demir-yollarının iki kesimi üzerindeki transite ilişkin olan 1. Fıkra hükümlerinin yürürlükte kalması kararlaştırılmıştır.

Madde 108

Gerek Osmanlı Hükümetinin ya da özel Ortaklıkların olup işbu Andlaşma uyarınca Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan topraklarda bulunan limanlar ile demiryollarının geçirimine ilişkin, gerek Bağıtlı Devletler arasında ayırcalık hakkı sahiplerine ve memurlarının emeklilik işlerine ilişkin olarak önceden konulmuş ya da konulacak özel hükümler saklı kalmak üzere, demiryollarının geçirimi aşağıdaki koşullara göre yapılacaktır.

1°. Tüm demiryolları için yapılmış yapıt ve tesisler bütünüyle ve olanaklı olduğu ölçüde iyi durumda bırakılacaktır.

2°. Kendisinin yürüyücü gereçleri (matériel roulant) bulunan bir demiryolu ağının tümü devredilmiş bir toprak üzerinde ise, bu gereçler 30 Ekim 1918 günlü son envantere göre bütünü ile bırakılacaktır.

3°. İşbu Andlaşma gereğince yönetimleri ayrılacak demiryollarının yürüyücü gereçlerinin bölüşülmesi, çeşitli parçaları kendilerine verilen Yönetimler arasında dostça anlaşma yolu ile saptanacaktır. Bu anlaşma, 30 Ekim 1918 günlü son envantere göre, söz konusu demiryolu üzerindeki kayıtlı gereçlerin önemini, servis yolları ile birlikte, demiryollarının uzunluğunu, ulaşımın nitelik ve niceliğini hesaba katacaktır. Anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlıklar hakem yolu ile çözümlenecektir. Hakem kararı, gerekiyorsa, her kesimde bırakılması gereken lokomotifleri, yolcu ve yük vagonlarını gösterecek, bunların devralınması koşullarını belirleyecek ve eldeki atölyelere götürülen gereçlerini kısa bir süre içinde, bakımını sağlamak için zorunlu görülecek düzenlemeleri ortaya koyacaktır.

4°. Ana maddeler, oturma eşyası ve aletler, yürüyen gereçlerin bağlı tutulduğu koşulların tıpkısına bağlı olacaktır,

Madde 109

Tersine hükümler olmadıkça, eğer yeni bir sınırın çizilmesi yüzünden bir Devletin sularının düzeni (kanallar açılması, su baskınları, sulama, drenaj, ya da onların benzeri işler) öteki bir Devletin toprağında yapılacak işlere bağlı bulunduğu, ya da bir Devletin toprakları üzerinde, Savaştan önceki yapılacak işlere öteki bir Devletin topraklarından çıkan sular ya da idrolik enerji kullanılıyorsa, ilgili Devletler arasında, her birinin çıkarlarını ve kazanılmış haklarını koruyacak nitelikte, bir anlaşma yapmaları gerekir.

Anlaşma olmazsa sorun hakem yolu ile çözümlenecektir.

Madde 110

Romanya ve Türkiye, Köstence – İstanbul [telgraf] kablosunun işletme koşullarını hakça saptamak üzere, aralarında anlaşacaklardır. Anlaşma olmazsa, sorun hakem yolu ile çözümlenecektir.

Madde 111

Türkiye, gerek kendi, gerek uyrukları adına, artık kendi topraklarına erişmeyen kabloların tümü ya da parçaları üzerinde, ne nitelikte olursa olsun, tüm hak ya da ayrıcalıklardan vazgeçer.

Eğer yukarıdaki Fıkra gereğince geçirimi yapılmış olan kablolar ya da kabloların bir bölümü özel mülkiyetten ise sahiplerinin zararlarının giderimi, mülkiyetin geçtiği Hükümlerce karşılanacaktır. Zarar giderimin tutarında anlaşma olmazsa, bu tutar hakem yolu ile saptanacaktır.

Madde 112

Türkiye kendi topraklarında en az bir bağlantısı olan kablolar üzerinde daha önce sahip olduğu mülkiyet haklarını koruyacaktır.

Bu kabloların Türk topraklarına giriş haklarının kullanılması ve onların işletilmesi koşulları ilgili Devletlerce, dostça anlaşarak, düzenlenecektir. Anlaşma olmazsa, anlaşmazlık hakem yolu ile çözümlenecektir.

Madde 113

Bağıtlı Yüksek Taraflar, her biri kendisiyle ilgili olarak, Türkiye’de yabancı postahaneleriıı kaldırılmasını kabul ettiklerini açıklarlar.

KESİM : II
SAĞLIK İŞLERİ
Madde 114

İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kurulu (Conseil Supérieur de Santé de Constantinople) kaldırılmıştır. Türkiye’nin kıyıları ve sınırlarının sağlık örgütüyle Türk yönetimi görevlidir.

Madde 115

Oranları ve koşulları hakça olacak tek düzen bir sağlık tarifesi, Türk bayrağı ile yabancı bayrakları ayırt etmeksizin, tüm gemilere ve Türkiye uyruklarına uygulanan özdeş koşullarla, yabancı Devlet uyruklarına uygulanacaktır.

Madde 116

Türkiye, açıkta kalmış olan eski sağlık memurlarının, İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kurulunun paralarından ayrılarak verilmek üzere, zarar giderimi haklarına ve işbu Kurulun bugünkü eski memurlarının ve onların yerine geçen hak sahiplerinin, kazanılmış öteki tüm haklarına bütünüyle saygı göstermeği üstlenir. İşbu haklara, eski İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kurulu’nun yedek akçesinin, ayrılması biçimine ve eski Sağlık Yönetiminin kesin arıtımına ilişkin tüm işler ile onlara benzer ya da bağlı olan öteki tüm sorunlar, özel (ad hoc) bir Komisyonca çözümlenecektir. Bu Komisyon, Almanya, Avusturya ve Macaristan dışındaki İstanbul Sağlık İşleri Yüksek Kuruluna katılmış olan devletlerden her birinin bir temsilcisinden oluşacaktır. Gerek yukarıda sözü edilen arıtma, gerek bu arıtımdan sonra kalan paraların tahsis yönüne ilişkin olarak, işbu Komisyonun üyeleri arasında anlaşmazlık çıkarsa, Komisyonda temsil edelin Devletlerden her biri, son kararı alacak olan Milletler Cemiyeti Meclisine başvurma hakkına sahip bulunacaktır.

Madde 117

Türkiye ile Mekke’de Hac ödevinin, Kudüs ziyaretinin ve Hicaz Demiryollarının korunmasında ilgili bulunun Devletler, uluslararası Sağlık Sözleşmelerinin hükümleri uyarınca, özel önlemler alacaklardır. Uygulamada eksiksiz bir tekdüzen sağlamak amacıyla, bu devletler ile Türkiye, Hac ve ziyaretlere ilişkin sağlık Eşgüdüm Komisyonu kuracaklardır. Bu Komisyonla Türkiye Sağlık Daireleri ve Mısır Deniz ve Karantina Sağlık Kurulu temsil edilecektir.

Bu Komisyon, toprakları üzerinde toplanacağı Devletin önceden iznini alacaktır.

Madde 118

Hac ve ziyaretlere ilişkin Sağlık İşleri Etüdüm Komisyonu’nun çalışmaları konusunda, gerek Milletler Cemiyeti Sağlık Komitesine ve Uluslararası Genel Sağlık Ofisine, gerek Hac ve ziyaretle ilgili her ülkenin istemde bulunacak Hükümetine raporlar gönderilecektir. Komisyon, kendisine Milletler Cemiyetince, Uluslararası Genel Sağlık Ofisine ya da ilgili Hükümetlerce yöneltilecek tüm sorular üzerine görüşünü bildirecektir.

KESİM: V
ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
1. SAVAŞ TUTSAKLARI
Madde 119

Bağıtlı Yüksek Taraflar, ellerinde kalmış olan savaş tutsakları ile sivil tutukluları hemen ülkelerine geri yollamağı yükümlenirler.

Yunanistan ve Türkiye’nin, her birinin elinde bulunan savaş tutsakları ve sivil tutukluların mübadelesi bu Hükümetler arasında 30 Ocak 1923 günü Lozan’da imza edilmiş olan özel Anlaşmanın konusunu oluşturmaktadır.

Madde 120

Disipline aykırı eylemler nedeniyle cezaya çarptırılması gereken ya da çarptırılmış olan savaş tutsakları ve sivil tutuklular, cezalarının bütünlenmesine ya da onlara ilişkin yasal kavuşturmanın sona ermesine bakılmaksızın, geri yollanacaktır.

Disiplin cürümleri dışındaki eylemeleri nedeniyle cezaya çarptırılması gereken ya da çarptırılmış olanların tutuklulukları sürdürülebilecektir.

Madde 121

Bağıtlı Yüksek Taraflar, kaybolanların aranması ya da geri gönderilmeme isteğinde bulunmuş olan savaş tutsakları ve sivil tutukluların kimliklerinin belirlenmesi için, her biri kendi toprakları üzerinde, her türlü kolaylığı göstermeği yükümlenirler.

Madde 122

Bağıtlı Yüksek Taraflar, işbu Andlaşma yürürlüğe konulur konulmaz; savaş tutsakları ve sivil tutukluların olduğu ya da olmuş bulunduğu halde alıkonulmuş tüm eşya, para, hisse senetleri, tahviller, belgeler ya da her türlü kişisel eşyanın geri verilmesini yükümlenir

Madde 123

Bağıtlı Yüksek Taraflar, kendi Ordularınca ele geçirilmiş olan savaş tutsaklarının geçimleri için harcanan paraların ödenmesinden karşılıklı olarak vazgeçtiklerini açıklarlar.

2. MEZARLIKLAR
Madde 124

Aşağıda 126 Maddenin özel hükümleri zedelenmeksizin, Bağıtlı Yüksek Taraflar, içlerinden her birinin 29 Ekim 1914’ten beri savaş alanında, ya da yaralanma, kaza ya da hastalık sonucunda ölen kara ve deniz askerleri ile o günden beri, tutsaklık sırasında ölmüş savaş tutsakları ve sivil tutukluların, kendi egemenlikleri altında bulunan topraklar üzerindeki mezarlıklarına, mezarlarına, toplu ceset çukurlarına ve adlarına dikilen anıtlara saygı gösterecek ve onların bakımını yapacaklardır.

Bağıtlı Yüksek Taraflar, içlerinden her birinin söz konusu mezarlıkları, mezarları ve toplu ceset çukurlarını belirlemek, kaydını yapmak, yönetmek ve bunların bulundukları yerlerde uygun anıtlar dikmekle görevlendirecekleri Komisyonlara, kendi toprakları üzerinde görevlerini yapmak için, tüm kolaylıkları gösterme konusunda anlaşacaklardır. Bağıtlı Taraflar, yukarıda sözügeçen kara ve deniz askerlerinin kemiklerinin yurtlarına geri gönderilmesi konusundaki istemleri yerine getirebilmek için, ulusal yasalar hükümleri ve genel sağlığın gerekleri saklı kalmak koşulu ile, her türlü kolaylığı, karşılıklı olarak göstermeye söz verirler.

Madde 125

Bağıtlı Yüksek Taraflar,

Birincisi : Tutsak iken ölen savaş tutsakları ve sivil tutukluların, kimliklerinin belirlenmesi için yararlı tüm bilgilerle birlikte eksiksiz bir listesini;

İkincisi : Kimlikleri belirlenmeksizin gömülmüş ölülerin, mezarlarının sayısı ve yerleri konusunda her türlü bilgileri, karşılıklı olarak, birbirlerine vermeği yükümlenirler.

Madde 126

Romanya topraklarında 27 Ağustos 1916’dan beri ölen Türk kara ve deniz askerleri ve savaş tutsaklarının mezarları, toplu ceset çukurları ve adlarına dikilen anıtların bakımı ile sivil tutuklulara ilişkin 124. ve 125. Maddelerden doğan başkaca herhangi bir yükümlülük için Romanya Hükümeti ile Türkiye Hükümeti, arasında özel bir Andlaşma yapılacaktır.

Madde 127

124. ve 125. Maddelerin genel nitelikteki hükümlerini bütünlemek için, bir yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya Hükümetleri, öte yandan Türkiye ve Yunanistan Hükümetleri 128.den 136’ya dek olan Maddelerdeki özel hükümleri kararlaştırmışlardır.

Madde 128

Türkiye Hükümeti, Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya Hükümetlerine karşı kendi toprakları, üzerinde onlann savaş alanında ya da yaralama, kaza, ya da hastalık sonucu ölmüş olan kara ve deniz askerleri ile tutsak iken ölen savaş tutsakları ve sivil tutukluların mezarları, mezarlıkları, toplu ceset çukurları ve adlarına dikilmiş anıtlarının üzerinde bulunduğu arsaları o devletlere ayrı ayrı ve süresiz olarak bırakmağı yükümlenir.

Bundan başka söz konusu mezarlara, mezarlıklara, toplu ceset çukurlarına ve anıtlara serbestçe girilmesine ver gerekiyorsa, cadde ve yolların yapılmasına izin vermeği yükümlenir. Yunan Hükümeti, kendi topraklarına ilişkin .olarak, özdeş yükümlülükleri üstlenir.

Yukarıdaki hükümler, verilen arsalarda Türk egemenliğini ya da, duruma göre, Yunan egemenliğini zedelemez.

Madde 129

Türkiye Hükümetince verilecek arsalar içinde, özellikle Britanya İmparatorluğu için 3 sayılı haritada gösterilmiş olan Anzak adlı kesim (Arıburnu) de bulunacaktır.

Britanya İmparatorluğunun yukarıda belirtilen arsalardan yararlanması şu koşullar içinde olacaktır :

(1) Bu arsalar, işbu Andlaşma ile belirlenen kullanma amacından başka bir biçimde kullanılmayacak; böylece hiç bir askersel ya da ticarî amaçla ya da verilmesine neden olan yukarıda belirli amaca aykırı, başkaca hiç bir amaçla kullanılmayacaktır.

(2) Türkiye Hükümeti, mezarlıklarla birlikte, söz konusu arsaları her zaman denetlemek hakkına sahip bulunacaktır.

(3) Mezarlıkların korunmasında sivil bekçilerin sayısı, her mezarlık için bir bekçiyi geçmeyecektir. Mezarlıkların dışındaki arsalar için özel bekçiler olmayacaktır.

(4) Söz konusu arsalarda, mezarlıkların gerek içinde, gerek dışında, bekçiler için zorunlu konutlardan başka hiç bir konut yapılmayacaktır.

(5) Söz konusu arsaların deniz kıyısı üzerinde, kişi ve inal indirip bindirmeğe yararlı hiç bir rıhtım, mendirek, ya da iskele yapılmayacaktır.

(6) Gerekli tüm resmî işlemler yalnız Boğazların iç kıyılarında yapılabilecek ve arsalara ancak bu işlemlerin yapılmasından sonra girilebilecektir. Türk Hükümeti, olanaklı bulunduğu ölçüde, kolay olması gereken bu işlemlerin, işbu Maddenin öteki hükümleri zedelenmemek koşulu ile, Türkiye’ye giden başka yabancılar için konulmuş işlemlerden daha zor olmamasını ve her türlü yersiz gecikmeyi önleyici biçimde yapılmasını kabul eder.

(7) Söz konusu yerleri ziyaret etmek isteyen kişiler silâhlı olmayacaklardır. Türk Hükümeti işbu kesin yasaklamanın, uygulanmasını izlemek hakkına sahip bulunacaktır.

(8) 150 kişiden fazla olan her ziyaretçi kafilesinin varışından en az bir hafta önce Türk Hükümetine bilgi verilmesi gerekecektir.

Madde 130

Mezarlara, mezarlıklara ve toplu ceset çukurlarına ve anıtlara ilişkin sorunları yerinde çözümlemekle görevli olarak Büyük Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetlerinden her biri birer Komisyon atayacaktır. Bu Komisyonlarda Türk ve Yunan Hükümetleri de birer temsilci bulunduracaktır.

İşbu Komisyonlar özellikle :

(1) Cesetlerin gömüldüğü ya da gömülmüş olabileceği bölgeleri bulmak ve mezarları, toplu ceset çukurlarını ve anıtları saptamak;

(2) Mezarların, gerekiyorsa, bir arada toplanmadı koşullanın saplamak; Türk topraklarında Türk temsilcisi ve Yunan topraklarında Yunan temsilcisi ile anlaşarak, toplu mezarlıklar ile çukurların ve dikilecek anıtların yerlerini belirlemek; kullanılacak arsa genişliğini, zorunlu en düşük düzeyde tutarak, bu yerlerin sınırlarını belirlemek;

(3) Kendi uyrukları irin yapılmış ya da yapılacak mezarlıkların, çukurların ve anıtların kesin planlarını, bağlı oldukları Hükümetleri adına; Türk ve Yunan Hükümetlerine bildirmekle görevlidirler.

Madde 131

Kendilerine arsa ayrılan Hükümetler, işbu toprakları yukarıda öngörüldüğünden başka biçimde kullanmamağı ve kullanmağa izin vermemeği yükümlenir. Söz konusu arsalar deniz kıyısında bulunuyorsa, kıyı toprakları verildiği Hükümetlerce her hangi bir kara ve deniz gücü için ya da ticaret amacıyla kullanılmayacaktır. Üzerinde mezarlar ve mezarlıklar yapılmasından vazgeçilecek ve anıt dikilmesi için kullanılmayacak topraklar yine Türk ya da, duruma göre Yunan Hükümetine kalacaktır.

Madde 132

128. inciden 130. uncuya kadar olan Maddelerde yazılı arsaların süresiz olarak ve bütünüyle yararlanmaları için Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetlerine bırakılmasına ilişkin yasal ve yönetimsel gerekli önlemler, Türk Hükümeti ve Yunan Hükümetince, 130. Maddenin 3. Fıkrasında öngörülen bildirimi izleyecek olan altı ay içinde alınacaktır.

Eğer kamulaştırmak yoluna, gitmek gerekirse, Türk ve Yunan Hükümetleri bu kamulaştırımları, her biri kendi toprakları, üzerinde, giderlerini kendileri karşılayarak yapacaktır.

Madde 133

Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri, uyruklarının mezarlarının, mezarlıklarının, toplu ceset çukurlarının ve anıtlarının yapımı, düzenlenmesi ve bakımı islerini uygun, görecekleri her hangi bir Kuruma bırakmakta özgür olacaklardır. Bu Kurumlar askersel bir nitelikle bulunmayacaktır. Mezarların bir araya getirilmesini, mezarlık ve toplu ceset çukurlarının kurulmasını sağlamak üzere, cesetlerin mezarlardan çıkarılması ve başka bir yere götürülmesi ve kendilerine arsa ayrılan Hükümetlerce yurtlarına geri yollanması kararlaştırılacak cesetlerin mezarlardan çıkarılıp taşınması işlerini yaptırmak hakkına yalnız bu kurumlar sahip olacaktır.

Madde 134

Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri Türkiye’de bulunan mezarların, mezarlıkların, toplu ceset çukurlarının ve anıtların korunması işini kendi uyrukları arasından atanmış bekçilerle sağlama hakkına sahip olacaklardır. Türk makamlarınca tanınacak olan bu bekçiler mezarların, mezarlıkların, toplu ceset çukurlarının ve anıtların korunmasını sağlamak üzere, bu makamlardan yardım göreceklerdir. Bekçilerin, hiç bir askersel niteliği olmayacaktır; ancak kendilerini savunmak için bir tabanca ya da otomatik tabanca taşıyabileceklerdir.

Madde 135

128. inciden 131. inceye dek Maddelerde söz konusu arsalar Türkiye ve Türk makamları ve duruma göre, Yunanistan ve Yunan makamlarınca hiç bir kira bedeline, resim ya da vergiye bağlı tutulmayacaktır. Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri temsilcileri ile mezarları, mezarlıkları, toplu ceset çukurlarını ve anıtları ziyaret isteğinde bulunan kişiler için oralara girmek her zaman serbest olacaktır. Türk Hükümeti ve Yunan Hükümeti söz konusu arsalara çıkan yolların bakımını süresiz biçimde üstleneceklerdir.

Türk Hükümeti ve Yunan Hükümeti yukarıda sözü edilen mezarların, mezarlıkların, toplu ceset çukurlarının ve anıtların bakımıyla görevli kişilerin gereksinimleri ve toprakların sulanması için yeterince suyu sağlayabilmeleri konusunda Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetinlerine her türlü kolaylığı göstermeği yükümlenirler.

Madde 136

Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri, Türkiye’den ayrılan topraklarda bulunanlarla kendi Hükümetlerine bağlı topraklarda gömülü Türk kara ve deniz askerleri için mezarlar, mezarlıklar, toplu ceset çukurları ve anıtlar kurulması için 128. Madde ile 130. uncudan 135. inciye dek olan Maddeler hükümlerinden yararlanmak hakkını Türkiye Hükümetine tanımayı yükümlenirler.

3. GENEL HÜKÜMLER
Madde 137

Bağıtlı Yüksek Taraflar arasında tersine kararlaştırılan hükümler dışında, 20 Ekim 1918 gününden başlayarak işbu And-laşmamu yürürlüğe konulmasına dek İstanbul’u
işgal eden Devletler uyruklarının, yabancıların ya da Türk uyruklarının hakları, malları ve çıkarları ve bunlardan her birinin Türk makamları ile olan ilişkileri konusunda adıgcçen devletler makamlarınca ya da onlarla anlaşarak alınmış kararlar ya da verilen buyruklar geçerli sayılacak ve bunlar nedeniyle adı geçen Devletler ya da onların makamları aleyhine hiç bir istem ileri sürülemeyecektir.

Yukarıda sözü edilen kararlar ya da buyruklar nedeniyle uğranılan bir zarardan, doğan başkaca tüm istemler Karma Hakem Mahkemesine götürülecektir.

Madde 138

Genel affa ilişkin bugünkü Demecin IV. ve VII. paragrafların hükümleri zedelenmemeli koşulu ile, yargısal konularda 30 Ekim 1918 gününden başlayarak işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasına dek, Türkiye’de İstanbul’u işgal eden Devletlerin yargıçları, mahkemeleri ya da makamlarınca ve 8 Aralık 1921 günü kurulan Karma Yargı Komisyonunca Türkiye’de verilen kararlar ve emirler, uygulanmaya ilişkin önlemlerle birlikte, geçerli olacaktır.

Şu da var ki, bir askersel mahkeme ya da bir polis mahkemesince hukuksal konularda verilen ve kendisini yararlandıran bir yargısal karar nedeniyle her hangi bir kişi, karşılaştığı bir zararın giderimi için bir istemde bulunursa, işbu istem Karma Hakem Mahkemesine sunulacak ve bu Mahkeme de, gerekiyorsa, bir zarar giderimi ödenmesine ya da geri verme işlemine karar verebilecektir.

Madde 139

Sivil yönetime, yargısal ya da maliye makamlara ya da Vakıflar Yönetimine ilişkin olup, Türkiye’de bulunmakla birlikte, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bir toprağın Hükümetini özellikle ilgilendiren arşivler, sicil defterleri, planlar, senetler ve öteki belgeler ile, buna karşılık olarak, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılan bir toprak üzerinde bulunup Türk Hükümetini özellikle ilgilendiren arşivler, planlar, senetler ve öteki belgeler, karşılıklı olarak, birbirlerine geri verilecektir.

Yukarıda sözügeçen arşivler, sicil defterleri, planlar, senetler ve öteki belgeleri elinde bulunduran Hükümet, kendisini de bunlarla ilgili görüyorsa; ilgili öteki Hükümete, istem üzerine, onların fotokopilerini ya da onaylı örneklerini vermek karşılığında, asıllarını alıkoyabilecektir. Gerek Türkiye’den, gerek ayrılan topraklardan alınıp götürülmüş olan arşivler, sicil defterleri, planlar, senetler ve öteki belgeler özellikle alındıkları topraklara ilişkin ise, bunların geri verilecektir. İşbu işlemlerin gerektirdiği harcamalar, istemde bulunan Hükümetçe yapılacaktır. Yukarıdaki hükümler, eski Osmanlı İmparatorluğunun iken 1912 yılından sonra Yunanistan’a geçen yerlede bulunan taşınmaz mallar ya da Vakıflara ilişkin sicil defterlerine de özdeş koşullarla uygulanır.

Madde 140

Türkiye ile öteki Bağıtlı Devletler arasında, Savaş sırasında ve 30 Ekim 1918 gününden önce, her birinin ele geçirdiği deniz ganimetleri, birbirlerine karşı hiçbir işlem ve sav konusu olmayacaktır. İstanbul’u işgal eden Devletlerce anılan günden sonra, Silah Bırakışımının bozulması nedeniyle, elkonulan mallar [saisies] konusunda da bu hüküm geçerli olacaktır.

Şurası kararlaştırılmıştır ki, İstanbul’u işgal eden Devletlerin Hükümetleri ya da Türk Hükümetince, 29 Ekim 1914 gününden 1 Ocak 1925 gününe dek, kendi limanlarında kullanılmış olan her türlü tekneler, küçük tonajlı gemiler, yatlar ve mavunalar konusunda gerek sözü edilen Devletlerin Hükümetleri ve uyruklarınca, gerek Türk Hükümeti ve uyruklarınca hiçbir istem ileri sürülmeyecektir. Bununla birlikte, işbu hüküm, genel affa ilişkin bugünkü Demecin, IV. Paragrafı hükümlerini zedelemediği gibi, 29 Ekim 1914 gününden önceki haklara dayanarak, kişilerce başka kişilere karşı ileri sürülecek istemleri de bozmayacaktır. Yunan kuvvetlerince 30 Ekim 1918 gününden sonra zaptolunan Türk bayraklı gemiler Türkiye’ye geri verilecektir.

Madde 141

İşbu Andlaşmanın 25. Maddesinin ve 28 Haziran 1919 günkü Versay Barış Andlaşmasının 155. 250. ve 440. Maddeleri ile VIII. Bölümünün (Onarım), III. Ekinin uygulanmasıyla ilgili olarak Savaş sırasında Alman Hükümeti ya da uyruklarınca Osmanlı Hükümeti ya da uyruklarına devredilmiş olan tüm Alman gemileri için Alman Hükümetine ya da uyruklarına karşı doğmuş olabilecek her türlü yükümlülüklerden Türkiye Hükümeti ve uyrukları, şimdi o gemileri elinde bulunduran Müttefik Hükümetlerin izni gerekmeksizin, aklanmıştır. Türkiye ile onun yanında savaşmış olan öteki devletlerin ilişkilerinde de, gerekiyorsa bu hüküm geçerlidir.

Madde 142

Yunanistan ile Türkiye arasında Rum ve Türk nüfus mübadelesine ilişkin 30 Ocak 1923 günü yapılan özel Sözleşme; bu iki Bağıtlı Yüksek Taraf arasında, işbu Andlaşmanın bir parçası imiş gibi, onun güç ve değerinde olacaktır.

Madde 143

İşbu Andlaşma, olanaklı olduğunca, kısa bir süre içinde onaylanacaktır. Onay belgeleri Paris’te sunulup saklanacaktır. Japon Hükümeti onayın yapılmış olduğum Paris’teki Siyasal Temsilcisi aracılığı ile Fransız Cumhuriyeti Hükümetine bildirmekle yetinebilecek ve bu durumda, onay belgesini de, olanaklı olduğunca, ivedilikle sunacaktır. İmzacı her bir Devlet, Andlasmayı kendisine imza edilmiş ve Lozan Konferansının Son Senedinde gösterilmiş olan Bağıtlarla birlikte -eğer bunlar da onayı gerektiriyorsa- bir tek belge ile onaylayacaktır. Bir yandan Türkiye, öte yandan Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya ya da onların arasından üçü, onay belgelerini sunar sunmaz, ilk sunuş tutanağı düzenlenecektir.

Bu ilk sunuş tutanağı gününden başlayarak, Andlaşma böylece, onu onaylamış olan, Bağıtlı Yüksek Taraflar arasında yürürlüğe girecektir. Öteki Devletler için, daha sonra onay belgelerinin sunma gününde yürürlüğe girecektir. Bununla birlikte, Yunanistan ve Türkiye ile ilgili olarak, 1. Madde ve 2. Maddenin 2 sayılı Fıkrası ile 5-11. Maddeleri; hükümleri Yunan ve Türk Hükümetleri kendi onay belgelerini sunar sunmaz, yukarıda sözü geçen tutanak daha düzenlenmemiş olsa bile yürürlüğe girecektir. Fransa Hükümeti onay belgelerinin sunuş tutanaklarının, aslına uygun, birer örneğini tüm imzacı Devletlere verecektir. Yukarıdaki hükümlere olan inançla, yetkili Temsilciler işbu Andlaşmayı imza etmişlerdir.

Yirmi dört Temmuz bin dokuz yüz yirmi üç günü, Lozan’da yalnız bir örnek olarak düzenlenmiş olup; bu örnek Fransız Cumhuriyeti Arşivlerinde saklanacak ve bu Hükümet Bağıtlı Devletlerden her birine onun aslına uygun bir örneğini verecektir.

HORALCE RUMBOLD
PELLÉ
GARRONI
C. C. MONTAGNA
K. OTCHIAI
E. K. VÉNISÉLOS
CONSTANTİN DLAMANDY
CONSTANTİN CONTZESCO

Lozan Barış Antlaşması Türk Heyeti

M. İSMET
DR. RIZA NUR
HASAN

Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi Anlaşması

0

Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi Anlaşması, 30 Ocak 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanmıştır. Sözleşmeye göre, Türkiye’de bulunan Ortodoks Rumlarla, Yunanistan’da bulunan Müslüman Yunan uyrukları, 1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren zorunlu göçe tabi tutulacak ve zorunlu göçe tabi tutulanlar Türk ve Yunan makamlarının izni olmadıkça geldikleri ülkelere yerleşmek amacıyla tekrar dönemeyeceklerdir.

Lozan Antlaşmasının 14. maddesine göre, Rum ve Türk nüfus mübadelesine ilişkin olarak Yunanistan ile Türkiye arasında yapılmış ya da yapılacak bağıtlar İmroz ve Bozca Adaları halkına uygulanmayacaktır. Lozan Antlaşması, savaş esirlerinin mübadelesine ilişkin olarak ise, Yunanistan ve Türkiye’nin, her birinin elinde bulunan savaş tutsakları ve sivil tutukluların mübadelesini 30 Ocak 1923 günü Lozan’da imza edilen özel Anlaşma hükümlerine bağlamıştır.

Mübadelede; Drama, Girit, Kavala, Selanik, Vodina ve Yanya’dan Türkiye’ye gelen nüfus Doğu Trakya ve Batı Anadolu’da Rum azınlığın ayrılışı ile boşalan yerlere iskan edilmişlerdir. Mübadillerin yoğun olarak iskan edildikleri şehirler Adana, Balıkesir, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Edirne, İstanbul, İzmir, Kırklareli, Kocaeli, Manisa, Mersin, Samsun ve Tekirdağ olmuştur. 

Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi Anlaşması

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ İLE YUNAN HÜKÜMETİ, aşağıdaki hükümler üzerinde anlaşmaya varmışlardır:

MADDE 1

Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine (exchange obligatoire) girişilecektir.

Bu kimselerden hiç biri, Türk Hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye, ya da Yunan Hükümetinin izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyecektir.

MADDE 2

Birinci Maddede öngörülen mübadele:

a) İstanbul’da oturan Rumları (İstanbul’un Rum ahalisini);
b) Batı Trakya’da oturan Müslümanları (Batı Trakya’nın Müslüman ahalisini) kapsamayacaktır.

1912 Kanunuyla sınırlandırıldığı biçimde, İstanbul Şehremaneti daireleri içinde, 30 Ekim 1918 tarihinden önce yerleşmiş (etablis) bulunan bütün Rumlar, İstanbul’da oturan Rumlar (İstanbul’un Rum ahalisi) sayılacaklardır.

1913 tarihli Bükreş Andlaşmasının koymuş olduğu sınır çizgisinin doğusundaki bölgeye yerleşmiş (etablis) bulunan Müslümanlar, Batı Trakya’da oturan Müslümanlar (Batı Trakya’nın Müslüman ahalisi) sayılacaklardır.

MADDE 3

Karşılıklı olarak, Rum ve Türk nüfusu mübadele edilecek olan toprakları 18 Ekim 1912 tarihinden sonra bırakıp gitmiş olan Rumlar ve Müslümanlar, 1 nci Maddede öngörülen mübadelenin kapsamına girer sayılacaklardır.

İşbu Sözleşmede kullanılan “göçmenler” (emigrants) terimi, 18 Ekim 1912 tarihinden sonra göç etmesi gereken ya da göç etmiş bulunan bütün gerçek ya da tüzel kişileri kapsamaktadır.

MADDE 4

Aileleri Türk ülkesini daha önce bırakıp gitmiş olup da kendileri Türkiye’de alıkonulmuş bulunan Rum halkından vücutça sağlam erkekler, işbu Sözleşme uyarınca, Yunanistan’a gönderilecek ilk kafileyi meydana getireceklerdir.

MADDE 5

İşbu Sözleşmenin 9 ncu ve 10 ncu Maddelerindeki çekinceler (ihtirazi kayıtlar) saklı kalmak üzere, işbu Sözleşme uyarınca yapılacak mübadele yüzünden, Türkiye’deki Rumların ya da Yunanistan’daki Müslümanların mülkiyet haklarına ve alacaklarına hiç bir zarar verdirilmeyecektir.

MADDE 6

Mubadele edilecek halklara mensup bir kimsenin gidişine, herhangi bir nedenle olursa olsun, hiç bir engel çıkartılmayacaktır. Bir göçmenin, kesinleşmiş bir hapis cezası bulunduğu, ya da henüz kesinleşmemiş bir cezaya çarptırıldığı, ya da kendisine karşı ceza soruşturması yürütüldüğü du rumlarda, söz konusu olan göçmen, cezasını çekmek ya da yargılanmak üzere, kendisine karşı kovuşturmada bulunan ülkenin makamlarınca, gideceği ülkenin makamlarına teslim edilecektir.

MADDE 7

Göçmenler, bırakıp gidecekleri ülkenin uyrukluğunu yitirecekler ve varış ülkesinin topraklarına ayak bastıkları anda, bu ülkenin uyrukluğunu edinmiş sayılacaklardır.

İki ülkeden birini ya da ötekini daha önce bırakıp gitmiş olan ve henüz yeni bir uyrukluk edinmemiş bulunan göçmenler, bu yeni uyrukluğu, işbu Sözleşmenin imzası tarihinde edinmiş olacaklardır.

MADDE 8

Göçmenler, her çeşit taşınır mallarını yanlarında götürmekte ya da bunları taşıttırmakta serbest olacaklar ve bu yüzden kendilerinden çıkış ya da giriş vergisi ya da başka herhangi bir vergi alınmayacaktır.

Bunun gibi, işbu Sözleşme uyarınca, bağıtlı Devletlerden birinin ülkesini bırakıp gidecek her topluluk (cemaat, communaute) üyesinin (camiler, tekkeler, medreseler, kiliseler, manastırlar, okullar, hastahaneler, ortaklıklar, dernekler, tüzel kişiler ya da ne çeşit olursa olsun başka tesisler personelini de kapsamak üzere) kendi topluluklarına ait taşınır malları yanlarında serbestçe götürmek ya da taşıttırmak hakkı olacaktır.

11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyonların tavsiyesi üzerine, her iki ülke makamlarınca, taşıma işlerinde en geniş kolaylıklar sağlanacaktır.

Taşınır mallarının tümünü ya da bir kısmını yanlarında götüremeyecek olan göçmenler, bunları, oldukları yerde bırakabileceklerdir. Bu durumda, yerel makamlar, bırakılan taşınır malların dökümünü (envanterini) ve değerini, ilgili göçmenin gözleri önünde saptamakla görevli olacaklardır. Göçmenin bırakacağı taşınır malların çizelgesini ve değerini gösteren tutanaklar dört nüsha olarak düzenlenecek ve bunlardan biri yerel makamlarca saklanacak, ikincisi, 9 ncu Maddede öngörülen tasfiye işlemine esas alınmak üzere 11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyona sunulacak, üçüncüsü göç edilecek ülkenin Hükümetine, dördüncüsü de göçmene verilecetir.

MADDE 9

8nci Maddede öngörülen göçmenlerin ve toplulukların kent ve köylerdeki taşınmaz mallarıyla, bu göçmenlerin ya da toplulukların bırakmış oldukları taşınır mallar, 11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyonca, aşağıdaki hükümler uyarınca tasfiye edilecektir.

Zorunlu mübadele uygulanacak bölgelerde bulunan ve mübadele uygulanmıyacak bir bölgede yerleşmiş toplulukların din ya da hayır kurumlarına ait olan mallar da, aynı şartlar içinde, tasfiye edilecektir.

MADDE 10

Bağıtlı Tarafların ülkelerini daha önceden bırakıp gitmiş olan ve işbu Sözleşmenin 3 ncü Maddesi uyarınca nüfus (halkların) mübadelesinin kapsamına girer sayılan kimselere ait taşınır ya da taşınmaz malların tasfiyesi, 9 ncu Madde uyarınca, Türkiye ile Yunanistan’da, 18 Ekim 1912 tarihinden bu yana yürürlüğe konmuş kanunlarla her çeşit yönetmeliklere (tüzüklere) göre ya da başka herhangi bir zoralım (müsadere), zorunlu satış, v.b. gibi, işbu mallar üzerindeki mülkiyet hakkını herhangi bir yoldan kısıtlayıcı nitelikte hiç bir tedbire konu olmaksızın yürütülecektir. İşbu Madde ile 9 ncu Maddede öngörülen mallar, bu çeşit bir tedbire konu olurlarsa, bu mallara, 11 nci Maddede öngörülen Komisyonca, bu tedbirler uygulanmamışçasına, değer biçilecektir.

Kamulaştırılmış mallara gelince, Karma Komisyon, her iki ülkede mübadele kapsamına girecek kimselere ait olup da, mübadele uygulanacak topraklarda bulunan ve 18 Ekim 1912 den sonra kamulaştırılmış olan bu mallara yeniden değer biçecektir. Komisyon, bir zarar verilmiş olduğunu görürse, bu zararı mal sahiplerinin yararına onaracak bir zarar-giderim (tazminat) saptayacaktır. Bu zarar-giderimin tutarı, mal sahiplerinin alacak hesabına ve kamulaştıran ülke Hükümetinin borç hesabına geçirilecektir.

8 nci ve 9 ncu Maddelerde göz önünde tutulan kimseler, şu ya da bu yoldan, yararlanmadan yoksun bırakıldıkları malların gelirlerini elde edememişlerse, bu gelirlerin tutarlarının kendilerine geri verilmesi, savaş öncesi ortalama gelir esas alınarak ve Karma Komisyonca saptanacak yol ve yöntemler uyarınca, sağlanacaktır.

Yunanistan’daki Vakıf mallarının ve bunlardan doğan hak ve çıkarların, ve Türkiye’de Rumlara ait benzer tesislerin tasfiyesine girişirken, 11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyon, bu tesislerin ve bunlarla ilgili bulunan özel kişilerin haklarını ve çıkarlarını tam olarak korumak amacıyla, daha önce yapılmış Andlaşmalarda kabul edilmiş ilkelerden esinlenecektir.

11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyon, bu hükümleri uygulamakla görevli olacaktır.

MADDE 11

İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girişinden başlayarak bir aylık bir süre içinde, Bağıtlı Yüksek Tarafların her birinden dört ve 1914-1918 savaşına katılmamış Devletlerin uyrukları arasından Milletler Cemiyeti Meclisince seçilecek üç üyeden oluşan ve Türkiye’de ya da Yunanistan’da toplanacak olan bir Karma Komisyon kurulacaktır. Komisyonun Başkanlığını, tarafsız üç üyeden her biri sıra ile yapacaktır.

Karma Komisyon, gerekli göreceği yerlerde, bir Türk ve bir Yunanlı üye ile, Karma Komisyonca atanacak tarafsız bir Başkandan oluşacak ve Karma Komisyona bağlı olarak çalışacak Alt-komisyonlar kurmaya yetkili olacaktır. Karma Komisyon, alt-komisyonlara verilecek yetkileri kendisi saptayacaktır.

MADDE 12

Karma Komisyon, işbu Sözleşmede öngörülen göçü denetlemek ve kolaylaştırmak ve 8 nci Madde ile 9 ncu Maddede öngörülen taşınır ve taşınmaz malların tasfiyesine girişmekle yetkili olacaktır.

Karma Komisyon, göçün ve yukarıda belirtilen tasfiyenin yol ve yöntemlerini saptayacaktır.

Karma Komisyon, genel olarak, işbu Sözleşmenin uygulanmasında gerekli göreceği tedbirleri almağa ve bu Sözleşme yüzünden ortaya çıkabilecek bütün sorunları karara bağlamaya tam yetkili olacaktır.

Karma Komisyon kararları oy çokluğu ile alınacaktır.

Tasfiye edilecek mallara, haklara ve çıkarlara ilişkin bütün itirazlar Karma Komisyonca kesin olarak karara bağlanacaktır.

MADDE 13

Karma Komisyon, ilgilileri dinledikten ya da dinlemeğe gereği gibi çağırdıktan sonra, işbu Sözleşme uyarınca tasfiye edilmesi gereken taşınmaz mallara değer biçme işlemine girişmek için tam yetkili olacaktır.

Tasfiye olunacak mallara değer biçilmesinde, bunların altın para ile olan değeri esas alınacaktır.

MADDE 14

Komisyon, ilgili mal sahibine, elinden alınan ve bulunduğu ülkenin Hükümeti emrinde kalacak olan mallardan dolayı borçlu kalınan para tutarını belirten bir bildiri belgesi verecektir.

Bu bildiri belgeleri esas alınarak borçlu kalınan para tutarları, tasfiyenin yapılacağı ülke Hükümetinin, göçmenin mensup olduğu Hükümete karşı bir borcu olacaktır. Göçmenin, ilke olarak, göç ettiği ülkede, kendisine borçlu bulunulan paraların karşılığında, ayrıldığı ülkede bırakmış olacağı mallarla aynı değerde ve aynı nitelikte, mal alması gerekecektir.

Yukarıda belirtilen biçimde bildiri belgeleri esası üzerinden, her iki Hükümetçe ödenmesi gereken paraların hesabı, her altı ayda bir çıkartılacaktır.

Tasfiye işlemi tamamlandığı zaman, karşılıklı borçlar biribirine eşit çıkarsa, bununla ilgili hesaplar denkleştirilmiş (takas ve mahsup edilmiş) olacaktır. Bu denkleştirme işleminden sonra, Hükümetlerden biri ötekine borçlu kalırsa, bu borç peşin para ile ödenecektir. Borçlu Hükümet, bu ödeme işine süre tanınmasını isterse, yıllık en çok üç taksitle ödenmek şartıyla, Komisyon bu süreyi ona tanıyabilecektir. Komisyon, bu süre içinde ödenmesi gereken faizleri de saptayacaktır.

Ödenecek para oldukça önemli ise ve daha uzun sürelerin tanınmasını gerektirmekteyse, borçlu Hükümet, borçlu olduğu paranın yüzde yirmisine kadar Karma Komisyonca saptanacak bir parayı peşin olarak ödeyecek, geri kalan borç için de, Karma Komisyonca saptanacak oranda faizli ve yirmi yıllık bir süre içinde anaparaya çevrilebilecek (amortise edilebilecek) borçlanma bonoları (istikraz tahvilleri) çıkarabilecektir. Borçlu Hükümet, bu borç için, Komisyonca kabul edilecek sağlancalar (rehinler) gösterecektir. Bu sağlancalar, Yunanistan’da Uluslararası Komisyonca, İstanbul’da Devlet Borcu (Düyun-u Umumiye) Meclisince yönetilecek ve gelirleri toplanacaktır. Bu sağlancalar konusunda anlaşmaya varılamazsa, Milletler Cemiyeti Meclisi bunlarısaptamaya yetkili olacaktır.

MADDE 15

Göçü kolaylaştırmak amacıyla, ilgili Devletlerce, Karma Komisyonun saptayacağı şartlarla, Komisyona öndelik (avans) olarak ödemede bulunacaktır.

MADDE 16

Türkiye ve Yunanistan Hükümetleri, işbu Sözleşme uyarınca, ülkelerini bırakıp gidecek olan kimselere yapılacak bildirilerle, bu kimselerin varış ülkesine taşınmak üzere yönelecekleri limanlara ilişkin bütün sorunlar üzerinde, 11 nci Maddede öngörülen Karma Komisyonla anlaşmaya varacaklardır.

Bağıtlı Taraflar, mübadele edilecek halklara, gidişleri için konmuş tarihten önce yurtlarını bırakıp gitmelerine yol açacak, ya da mallarını ellerinden çıkartmak üzere doğrudan ya da dolaylı hiç bir baskıda bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler. Bağıtlı Taraflar, ülkeyi bırakıp giden ya da gidecek olan göçmenleri hiç bir vergiye ya da olağanüstü bir resme bağlamamayı yükümlenirler. 2 nci Madde uyarınca mübadele dışı bırakılacak bölgelerde oturanların, bu bölgelerde kalmak ya da oralara yeniden dönmek haklarıyla, Türkiye ve Yunanistan’da özgürlüklerinden ve mülkiyet haklarından serbestçe yararlanmalarına hiç bir engel çıkartılmayacaktır. Bu hüküm, mübadele dışı bırakılacak söz konusu bölgelerde oturanların mallarını başkalarına geçirmelerine ve bu kimselerden Türkiye’yi ya da Yunanistan’ı kendi istekleriyle bırakıp gitmek isteyeceklerin gidişine engel olma vesilesi olarak öne sürülmeyecektir.

MADDE 17

Karma Komisyonun çalışmaları ve işlerinin yürütülmesi için gerekli giderler, Komisyonca saptanacak oranlar içinde, ilgili Hükümetlerce karşılanacaktır.

MADDE 18

Bağıtlı Taraflar, işbu Sözleşmenin uygulanmasını sağlamak üzere, yasalarında gerekli değişiklikleri yapmağı yükümlenirler.

MADDE 19

İşbu Sözleşme, Bağıtlı Yüksek Taraflar bakımından, Türkiye ile yapılacak Barış Andlaşmasının bir paçasıymış gibi, aynı güç ve aynı değerde sayılacaktır. İşbu Sözleşme, söz konusu Andlaşmanın Bağıtlı Yüksek Taraflardan her ikisince onaylanmasından hemen sonra yürürlüğe girecektir.

BU HÜKÜMLERE OLAN İNANÇLA, yetki belgelerinin, karşılıklı olarak, usulüne uygun olduğu görülmüş ve aşağıda imzaları bulunan Tamyetkili Temsilciler, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır. LAUSANNE’da, otuz Ocak bin dokuz yüz yirmi üç tarihinde, üç nüsha olarak düzenlenmiştir. Bu nüshalardan biri Yunanistan Hükümetine, biri Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine verilecek, üçüncüsü de doğruluğu onaylanmış birer örneğini, Türkiye ile yapılmış Barış Andlaşmasını imzalayan Devletlere yollayacak olan, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine, bu Devletin arşivlerine konulmak üzere, teslim edilecektir.

(L.S.)E.K. VENİSELOS.
(L.S.)M. İSMET
(L.S.)D. CACLAMANOS.
(L.S.)Dr. RIZA NUR.
(L.S.)HASAN.

30 Ocak – Hukuk Takvimi

0

30 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

133
Roma İmparatoru Didius Julianus doğdu. (ö. 193)
1648
Hollanda ile İspanya arasında, Münster Antlaşması imzalandı ve Seksen Yıl Savaşı sona erdi.
1649
İskoçya, İngiltere ve İrlanda’nın kralı I. Charles yaşamını yitirdi. (Doğumu: 19 Kasım 1600) 1625’te babası James ölünce Charles İskoçya ve İngiltere ile İrlanda krallıkları tahtına çıktı. I. Charles döneminde parlamentonun yetkilerinin azaltılması konusunda fikirlerin yaygınlaşmasıyla İngiliz Haklar Bildirgesi (Petition Of Rights) 17 Haziran 1628 tarihinde, kralın direnişine rağmen kabul edildi. Mutlak monarşiye karşı çıkanlar tarafından, 30 Ocak 1649 günü, Londra’daki Whitehall Sarayı önünde başı kesilerek idam edildi.
1879
Avukat François Paul Jules Grévy, Fransa Cumhurbaşkanı seçildi. Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet’in (1870-1940) yerleşmesini sağlayan Grévy 15 Ağustos 1807’de doğdu. (Ölümü: 9 Eylül 1891) Paris Hukuk Fakültesi’ni bitirdi ve avukat 1827’de oldu. 1848 Kurucu Meclisi’nde görev aldı ve 1849’da Ulusal Meclis Başkan Yardımcısı seçildi. Yürütme erkinin zayıf tutulması ve denetlenmesi gerektiği görüşünü savundu, bu görüşünü siyaset yaşamı boyunca hiç değiştirmedi. 1851-1868 arasında devlet görevi almadı. Bu dönemde hukukçu olarak çalıştı; ayrıca cumhuriyetçi etkinliklere katıldı. 1868’de yasama organına seçildi ve hızla liberal muhalefetin önderleri arasına girdi. Paris Komünü’nün sosyalist ayaklanmasına karşı çıktı. 1870’te Yeni Ulusal Meclis’in başkanı (1871-1873) ve Temsilciler Meclisi Başkanı (1876) olarak görev yaptı. Thiers’in Eylül 1877’de ölümünün ardından, Cumhuriyetçi Parti’nin başına geçti. 30 Ocak 1879 ile 2 Aralık 1887 arasında Fransa Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı, görevi sırasındayken de yürütmenin yetkilerinin azaltılmasını ve güçlü parlamentoyu savundu.

François Judith Paul Grevy
1882
Amerikan hukukçu ve politikacı Franklin Delano Roosevelt doğdu. (Ölümü: 12 Nisan 1945) New York’ta Columbia Hukuk Okulu‘nda eğitim gördü. Baro sınavını geçtikten sonra ayrıldı. 1910’da New York Eyalet Senatosu’na seçildi ve daha sonra I. Dünya Savaşı sırasında Başkan Woodrow Wilson altında Deniz Kuvvetleri Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı. 1929’dan 1933’e kadar vali olarak görev yaptı ve ABD’yi kuşatan ekonomik krizle mücadele programlarını teşvik etti. 1933’ten 1945’teki ölümüne kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin 32. başkanı olarak görev yaptı. ABD’de modern liberalizmi tanımlayan New Deal Koalisyonu’nu kurdu. 20. yüzyılın ilk yarısında dünya olaylarında merkezi bir figür haline geldi.
1919
Paris Barış Konferansı: İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını kararlaştırdı.
1919
  • İttihat ve Terakki Partisi mensuplarından Kara Kemal, İsmail Canpolat, Hüseyin Cahit Yalçın ve Ziya Gökalp’in de aralarında olduğu 27 kişi İngiliz kuvvetlerinin isteği üzerine tutuklandı.
  • Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında 7 Ocak 1919 tarihinde gözaltına alınan Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey 30 Ocak 1919’da İstanbul’a getirilerek Divan-ı Harbi Örfi’ye çıkarıldı. de yargılandı.

    Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey
1923
  • Yunanistan ile Ahali Mübadelesi Antlaşması yapıldı. Aralık 1923’te başlayıp 1927 yılına kadar süren uygulamayla, 400 bin Türk ve 1 milyonu aşkın Rum yer değiştirdi.
  • Sivil Mevkufinin İadesiyle Harb Esirlerinin Mübadelesine Dair Türk-Yunan İtilafnamesi: Yunanistan ve Türkiye, her birinin elinde bulunan savaş tutsakları ve sivil tutukluların mübadelesi bu Hükümetler arasında teslimi için Lozan’da özel bir Anlaşma imzaladı.
1925
Türk Hükûmeti, Piskopos VI. Konstantin’in İstanbul dışına çıkarılmasını kararlaştırdı.
1926
Türkiye – Şili dostluk antlaşması imzalandı.
1927
İsveçli hukukçu ve sosyal-demokrat siyasetçi Olof Palme doğdu. (Ölümü: 28 Şubat 1986) Stockholm Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1949’da İsveç Sosyal Demokrat Partisi’ne üye oldu. Üniversitede geçirdiği süre boyunca İsveç Ulusal Öğrenci Birliği ile birlikte çalışarak öğrenci siyasetine dahil oldu. 1953’te sekreterliğinde çalışmak üzere sosyal demokrat başbakan Tage Erlander tarafından işe alındı. 1955’ten itibaren İsveç Sosyal Demokrat Gençlik Ligi’nin yönetim kurulu üyesi oldu. Gençlik Ligi Koleji Bommersvik’te ders verdi. 1957’de parlamento üyesi olarak seçildi. 1969–1976 ve 1982–1986 yılları arasında iki dönem İsveç Başbakanı olarak görev yaptı.  Silahsızlanmayı destekleyen en önemli politikacılardan biri oldu. Üçüncü dünya ülkelerinin ihtiyaçlarının göz önüne alınması için çaba gösterdi.
1931
Kanadalı siyasetçi ve hukukçu John Carnell Crosbie dünyaya geldi. (30 Ocak 1931-10 Ocak 2020) Dalhousie Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kanada Barolar Birliği tarafından Vikont Bennett Bursu ile ödüllendirildi. 1956-1957 yıllarında Londra Üniversitesi İleri Hukuk Araştırmaları Enstitüsü ve London School of Economics’te lisansüstü eğitim aldı ve 1957’de Newfoundland Barosu’na çağrıldı. 1966 yılında Belediye ve İskan Bakanı oldu. Bakan olarak Newfoundland ve Labrador Konut Şirketi’nin kurulmasından sorumlu oldu.  1967’de  Sağlık Bakanı olarak görev  yaptı. Moore hükümetinde Maliye Bakanı, Hazine Kurulu Başkanı ve Ekonomik Kalkınma Bakanı görevlerinde bulundu. Newfoundland ve Labrador  kentinde  12. vali yardımcısı olarak görev yaptı. 10 Ocak 2020’de yaşamını yitirdi.
1936
Hukukçu ve diplomat Ahmet Galip Balkar doğdu. (Ölümü: 11 Mart 1983) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördükten sonra avukatlık stajını tamamladı. 1959 yılında Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. 1961 yılında Türkiye’nin NATO nezdindeki daimi temsilciliğine üçüncü katip olarak atandı. 1966-1969 yılları arasında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın özel kalem müdürlüğü görevinde bulundu. 1969’da Londra Büyükelçiliği başkatipliğine atandı ve buradaki görevi sırasında büyükelçilik müsteşarlığına terfi etti. Merkezde Müşterek Güvenlik Dairesinde genel müdür yardımcılığı ve daire reis vekilliği görevlerinde bulundu. Türkiye’nin NATO nezdindeki daimi temsilciliğine birinci müsteşar olarak atandı. 1981’de Türkiye Büyükelçisi olarak Belgrad’a gitti. Belgrad Büyükelçisi olarak görev yaptığı sırada ESAK(Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları) tarafından düzenlenen terörist saldırı sonucunda yaşamını yitirdi.
1942
İkinci Dünya Savası devam ediyor: Türkiye’de pasta yapımı ve ticareti yasaklandı.
1943
Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill ile Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Adana Görüşmesinde buluştu. (Adana Mülakatı-Yenice Mülakatı) Görüşme, Yenice Tren İstasyonu’nun bir tren vagonunda gerçekleştirilmiştir. Türkiye’nin savaşa girip girmeyeceğiz müzakere edilmiştir.
1946
Macaristan’da cumhuriyet ilan edildi.
1948
Hindistan’ın ve Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin siyasi ve ruhani lideri Mahatma Gandi, Yeni Delhi’de öldürüldü. (Doğumu: 2 Ekim 1869) Satyagraha felsefesinin öncüsüdür. Bu felsefe Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu ve dünya üzerinde vatandaşlık hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu. Hindistan’da resmî olarak “Ulusun Babası” ilan edildi ve doğum günü olan 2 Ekim Gandhi Jayanti adıyla ulusal tatil ilan edildi. 15 Haziran 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile 2 Ekim gününü “Dünya Şiddetsizlik Günü” olarak ilan etti.  Gandi, hakkında en fazla eser yazılan kişiler listesinde 8. sırada yer almaktadır.
1972
Vatan Partisi, 30 Ocak 1957 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Hakimliği kararıyla kapatıldı.
1972
  • Pakistan, İngiliz Milletler Topluluğu’ndan ayrıldı.
  • İngiliz askerleri, Kuzey İrlanda’da gösteri yapanların üzerine ateş açarak, 14 insan hakları savunucusunun ölümüne neden oldu. Bugün Birleşik Krallık tarihine Kanlı Pazar olarak geçti.
1978
İstanbul Adliyesindeki devam eden siyasi davanın duruşması nedeniyle çıkan arbedeler sonucunda yargıçlar adliyede 1.5 saat mahsur kaldı.
1979
İstanbul’dan sürgün olarak gönderilen mahkumlar, Sinop hapishanesini ateşe verdiler.
1981
20 Ocak’ta gözaltına alınan CHP Ordu eski milletvekillerinden Ertuğrul Günay ve Temel Ateş “Dev-Yol örgütüne Fatsa’da destek sağladıkları” iddiasıyla askeri mahkemece tutuklandı.
1980
Yabancı bankaların Türkiye’de şube açmaları Yabancı Sermaye ile ilgili kanun kapsamına alındı. Banka şubelerine kârlarını transfer etme hakkı tanındı.
1983
Nijerya Hükûmeti, 1 milyondan fazla Ganalı ve 700 bine yakın Batı Afrikalı işçiyi sınır dışı etti.
1983
12 Eylül Darbesi’nin 36. İdamı gerçekleşti. 22 Mayıs 1979’da dükkânında çalışmakta olan sol görüşlü bakkal Battal Türkaslan’ı 6-7 el ateş ederek öldüren sağ görüşlü militan Ahmet Kerse, idam edildi.
1987
Bakanlar Kurulu, 1111 Sayılı Askerlik Kanunundaki yeni düzenlemeyi onayladı. Bedelli askerlik düzenlemesini de içeren ve daha sonra yasalaşan tasarı askerlikteki yaş haddini 46’dan 41’e indirdi.
1987
Gökyüzü dergisinin gerçekleştirdiği “Gökyüzü Bizim Olsun” adlı gece için açılan soruşturma nedeniyle Yazı İşleri Müdürü Deniz Öğüt gözaltına alındı. Geceye katılan Sadık Gürbüz, Sevinç Eratalay ve Ozan Telli’nin de bulunduğu müzisyen ve ozanlara da soruşturma açıldı.
1990
İstanbul’da demokratik kitle örgütlerine yönelik baskıları protesto için Valiliğe dilekçe vermek isteyen 300 kişiden 50’si tutuklandı.
1993
Büyük Anadolu Partisi (BAP); 24 Kasım 1992 tarihinde Anayasa Mahkemesi‘nin, “kuruluş amaç ve koşullarını yitirerek organlarını kuramayacak duruma düştüğünden dağılmış sayılmasına” yönelik vermiş olduğu karar sonucunda kapatıldı. Gerekçeli karar 30 Ocak 1993 günü Resmî Gazetede yayınlandı.
1994
Yargıtay 7. Ceza Dairesi, Eğitim-İş Sendikası’nın tüzel kişiliğe sahip olmadığını belirten Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını bozdu. Yargıtay’ın kararında uluslararası sözleşmeler dayanak gösterildi. Böylece Yargıtay ilk kez bir memur sendikasının varlığını (hukuki olarak) kabul etmiş oldu.
1998
1998
Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Av. Aydın Erdoğan, RP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı R.Tayyip Erdoğan’ın 23 Ocak’ta verdiği iftar yemeğine katılan yargıç ve savcılar hakkında suç duyurusunda bulundu. Erdoğan yemekte Anayasa Mahkemesi’nin RP’yi kapatma kararını eleştirmişti.
2000
Hizbullah operasyonunda Diyarbakır’da iki evde altı ceset bulundu. Hizbullah’ın işkenceyle öldürerek gömdüğü kurbanlarının sayısı 48’e ulaştı.
2001
TBMM’deki iç tüzük görüşmeleri sırasında çıkan arbedede DYP Milletvekili Fevzi Şıhanlıoğlu, kalp krizi geçirerek öldü.
2001
Fransız parlamentosunun kabul ettiği “Fransa Ermenilerin 1915’te soykırıma uğradığını resmen tanır” ifadesinden ibaret yasayı, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac onayladı. Yasa Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
2003
Belçika’da aynı cinsiyetteki çiftlerin evlenmesine izin veren yasa kabul edildi, böylece Belçika, Hollanda’dan sonra bu yasayı çıkartan ikinci ülke oldu.
2003
  • AKBİL davasında 37 sanığın yargılanmasına devam edildi. Mahkeme, milletvekili seçilen İdris Naim Şahin, M.M.Açıkalın ve M.Arslan’ın dosyalarını ayırdı.
  • SINIRAŞAN ÖRGÜTLÜ SUÇLARA KARŞI BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÖZLEŞMESİ (Palermo Konvansiyonu) Organize suçlarla mücadelede ilk uluslararası düzenlemedir. 15 Kasım 2000’de BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş, 12-15 Aralık 2000 tarihinde de Palermo’da imzaya açılmıştır. Türkiye sözleşmeyi 30 Ocak 2003 tarih ve 4800 sayılı Kanun ile kabul etmiştir.
2004
Kayıp Trilyon Davasında yüz kızartıcı suçtan dolayı hapis cezası ve ömür boyu siyaset yasağı alan Saadet Partisi  lideri Necmettin Erbakan parti üyeliğinden istifa etti.
2005
Irak’ta son elli yılın ilk genel ve yerel seçimleri yapıldı.
2009
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) eski başkanlarından Kemal Türkler’in öldürülmesiyle ilgili davada, Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ünal Osmanağaoğlu hakkında verilen beraat kararını bozdu.
2011
Güney Sudan’da önceki haftalarda yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 99’unun kuzeyden bağımsızlık yönünde oy kullandıkları açıklandı.
2017
2018
2002-2008 yılları arasında İstanbul Barosu başkanlığı yapan Av. Kazım Kolcuoğlu’ 30 Ocak 2018 günü 73 yaşındayken Çatalca’daki evinde yaşamını yitirdi.
2025
‘Örgüt kurma ve yönetme’, ‘nitelikli dolandırıcılık’ gibi farklı suçlardan 11 bin 462 yıla kadar hapsi istenen Thodex kurucusu Faruk Fatih Özer, örgüt suçundan tahliye edildi.
2025
Hamas ile İsrail arasında yapılan ateşkes anlaşması kapsamında üçüncü tur rehine takası başladı. Hamas, Gazze’de tutulan 8 kişiyi serbest bıraktı. İsrail, takasın tek taraflı olarak askıya alındığını bildirdi.
2025
Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve Alevi Bektaşi Federasyonu, ortak açıklama ile BM’i göreve çağırdı: “Suriye’deki Alevi katliamını durdurmak için Birleşmiş Milletler Acil Göreve”
2025
Adana’da dünyaya gelen bebekten topuk kanı aldırmayan ve aşılarını yaptırmayan aileye açılan dava sonucu 2.5 aylık bebeğe kayyım atandı.

SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER

0

SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER, CEPEJ (Avrupa Adaletin Etkililiği Komisyonu) tarafından hazırlanarak 8 Aralık 2011 tarihinde Strasbourg’da kabul edilmiştir. (IMPLEMENTING THE SATURN TIME MANAGEMENT TOOLS IN COURTS) CEPEJ’in SATURN Merkezi davaların uzunluğuna ilişkin sorunların daha iyi anlaşılması için çalışmaktadır.

AVRUPA ADALETİN ETKİLİLİĞİ KOMİSYONU (CEPEJ)

MAHKEMELERDE SATURN ZAMAN YÖNETİMİ ARAÇLARININ UYGULANMASI

REHBER

Bu Rehber, CEPEJ tarafından mahkemelerde zaman yönetimini iyileştirmek ve böylelikle adli işlemlerin sürelerini en uygun hale getirmek için tasarlanan araçları somut bir şekilde uygulamaya istekli mahkemeleri ve mahkeme çalışanlarına yardımcı olmayı hedef almaktadır.

CEPEJ’in SATURN Merkezi tarafından yargıda zaman yönetimi hakkında, SATURN Merkezi Yürütme grubunun bir üyesi olan Jon T. JOHNSEN (Norveç) ile birlikte Yürütme grubunun diğer üyeleri ve altı üye devletten yedi pilot mahkemenin gerçekleştirdiği hazırlık niteliğindeki uygulama çalışması temel alınarak tasarlanmıştır.

1. REHBERİN AMACI
MOTİVASYON

1. Davaların çok uzun sürmesi, çoğu Avrupa ülkesinde karşılaşılan önemli bir sorundur. Çeşitli anketler(1) yargı süreçlerinde yaşanan gecikmelerin yalnızca kamuoyu değil bire bir mahkeme tecrübesi olan kişiler tarafından da bir numaralı sorun olarak algılandığını göstermiştir. Bu durum, adli sistemdeki “konumları” ne olursa olsun tüm kullanıcılara zarar vermektedir: davacılar, sanıklar, mağdurlar, tanıklar, jüri üyeleri, vb. (işlemlerin uzun zaman almasından çıkarları olanlar hariç).

2. Mahkemeler çalışmalarını ve işlemlerini tüm davaları en uygun ve öngörülebilir süre içerisinde tamamlamak hedefi çerçevesinde düzenleyebilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6.1. Maddesinde öngörülen ‘makul süre’ kavramı bir (Sözleşmenin ihlal edilmiş veya ihlal edilmemiş olması arasındaki sınır çizgisini çizen) “alt sınırdır”. Ancak mahkemeler, Sözleşmede belirtilen asgari seviyeye ulaştıklarında dahi zaman kullanımlarını daha da iyileştirmek için çalışmalarını sürdürmelidir.

3. Yargılama işlemlerinde en uygun ve öngörülebilir sürelerin elde edilmesinde ulusal düzeyden mahkemeler düzeyine kadar birçok yetkili rol oynar: yargılama işlemlerinin uzunluğuna ilişkin teklifler bu ilgililerin aktif katılımı ile hazırlanmalıdır. Yargının kendine has tabiatı, gecikmeleri haklı çıkaracak bir argüman olarak görülemez. Bu nedenle işbu Rehber daha ziyade mahkemelere ve mahkemelerde çalışanlara yönelik olarak hazırlanmıştır.

[box type=”success” align=”” class=”” width=””] CEPEJ’in SATURN Merkezi

CEPEJ’in SATURN(2) Merkezi, Avrupa’daki mahkemelerde zaman yönetiminin nasıl gerçekleştirildiğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda esas hedef, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde ‘makul süre’ standardına (AİHS 6. Madde) ilişkin ihlalleri önlemeye yönelik tedbirlerin uygulanmasında üye devletlere yardımcı olabilecek şekilde, yargılama sürelerinin kullanımı hakkında bilgi toplamaktır. Merkez, aynı zamanda üye devletlerin kendi yargılama sürelerini daha iyi izlemelerini sağlayacak araçlar geliştirmekte ve üye devletlerin uygun zaman yönetimi araçlarını kullanmasını teşvik edip değerlendirmektedir. SATURN Merkezi aracılığıyla CEPEJ mahkemelerde zaman yönetimini iyileştirmeyi hedefleyen çeşitli araçlar ve tedbirler geliştirmiştir (aşağıdaki 3. bölüme bakınız).[/box]

4. Uygulama programının temelinde yatan iki esas fikir şunlardır:

  • İyileştirmeye yönelik bir ihtiyaç bulunduğu açık olduğu halde üye devletlerdeki mahkemelerde ilgili SATURN araçlarının neden uygulanmadığını tespit etmek;
  • Mahkemelerin kendi başlarına uygulayabilecekleri araçları tespit etmek, bu konuda onları teşvik etmek ve ilgili araçların tespit edilmesine ve uygulanmasına ilişkin süreci araştırmak.

5. Mahkemelerin bazı araçları neden diğerlerinden önce uygulamayı istediklerini, uygulama sürecinde mahkemelerin karşılaştığı engeller ile bunun, sonuçlarını ve tek bir mahkemenin deneyimlerinin, hem aynı yargı alanında yer alan mahkemeler hem de farkı alanlardaki mahkemelere örnek teşkil etmesinin ne derece mümkün olduğunu öğrenmek önem arz eder.

6. CEPEJ araçlarının ilgililiğine ve kullanılabilirliğine ilişkin bir harita çıkarmada ilave bir yol olarak uygulama programı kullanmak başarılı uygulamaların tamamının katılımcı mahkemenin zaman yönetiminde iyileştirilme sağlanmasında fayda sağlayacaktır. Ayrıca, bu durum CEPEJ’in SATURN Merkezinin genel amacına, yani daha geniş ölçekte mahkemelerin zaman yönetiminin iyileştirilmesine de katkıda bulunur. Raporlar aynı yargı alanı içindeki diğer mahkemelerin yanı sıra politika yapıcılar ile yargı alanındaki yöneticiler için de örnek teşkil edebilir. Aynı durum diğer yargı alanları için de söz konusu olabilir.

7. Planlanan uygulama süreçlerinin münferit şekilde incelenmesi sayesinde araçların uygulamada başarı sağlamaları halinde üstesinden gelinecek zorluklar ve engeller ile çarelere ilişkin kapsamlı ve ayrıntılı bir tablo ortaya çıkacaktır. Bu nedenle uygulama projeleri SATURN Merkezi ile Avrupa’daki mahkemeler arasında çok kullanışlı bir diyalog fırsatı sunar.

KANITLANMIŞ BİR ÇERÇEVE

8. Bu basit Rehber, seçilen SATURN araçlarının doğru uygulanmasını değerlendirmede ve eksiklikler tespit edildiğinde uygulamalarını iyileştirmelerinde mahkemelere ve mahkeme çalışanlarına yardım etmeyi hedefler. Ayrıca rehber, uygulamaların CEPEJ’e bildirilmesini öneren rehber ilkeler sayedinde söz konusu uygulama örneklerinden de öğrenmeyi hedefler, böylece SATURN Merkezi’nin yanı sıra ulusal adli makamlar da uygulama sonuçlarını daha kapsamlı yararlanma için dikkate alabilirler.

9. Bu Rehber’deki metodoloji, ilk önce aşağıda belirtilen yedi pilot mahkemede (altı üye devletten) denenmiş ve tartışılmıştır:

  • Nedre Romerike İlk Derece Mahkemesi, Norveç
  • Prag 1 Bölge Mahkemesi, Çek Cumhuriyeti
  • Yüksek Adalet Mahkemesi Queen’s Hakimliği ve Merkez Londra Hukuk Mahkemesi, İngiltere ve Galler (Birleşik Krallık)
  • Tiflis Temyiz Mahkemesi, Gürcistan
  • Turin İlk derece Mahkemesi, İtalya
  • Dorneck-Thierstein Bölge Adliye Mahkemesi, İsviçre

10. Pilot projelerden elde edilen sonuçlar, “SATURN zaman yönetimi araçlarının uygulanması – yedi deneme projesine ait sentez raporu” (CEPEJ-SATURN(2011)2) (3) adlı belgede sunulmaktadır.

Aşağıda önerilen metodoloji, yedi pilot projeden elde edilen deneyimler ışığında tadil edilmiş ve
tamamlanmıştır.

2. AHKEMELERDE SATURN ARAÇLARININ UYGULANIŞININ DENETLENMESİNE İLİŞKİN METODOLOJİ
SATURN ÖNCELİKLERİ

11. CEPEJ, Avrupa mahkemelerinde zaman yönetimini iyileştirmek adına çok sayıda araçlar geliştirmiştir (aşağıdaki 3. bölüme bakınız). Bunlardan “Yargıda zaman yönetimi için SATURN Rehber İlkeleri” (CEPEJ 2008)8Rev) Rehbere temel teşkil etmesi için seçilmiştir. SATURN Merkezi altmıştan fazla rehber ilke arasından başlangıç noktası olarak on beş rehber ilke seçmiştir. Sözü edilen rehber ilkeler bu Rehberde “SATURN öncelikleri” olarak anılacaktır.

Bunların tamamının mahkemelerin kendi özerklikleri çerçevesinde uygulanmaya müsait oldukları düşünülmektedir.. İstisnala mümkün olsa da, bu rehber ilkelerin hiçbirisi diğer adli makamların aktif katılımını gerektirmez, yalnızca muvafakat vermeleri yeterlidir.

12. Sözü edilen rehber ilkeler aşağıda gösterilmiştir:

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Planlama ve veri toplama

Rehber İlke 1

Yargı işlemlerinin ne kadar zaman alacağı hem genel düzeyde (belirli dava türlerinin standart/ortalama süresinin veya belirli mahkeme türlerinin yürüttüğü işlemlerin standart/ortalama süresinin planlanması) hem de somut işlemler düzeyinde planlanmalıdır. (4) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke I.C.1).

Rehber İlke 2

Yargılama sürecinin zaman yönetimi ve tarihlerin belirlenmesi veya usule ilişkin olarak atılması planlanan tüm adımların zamanlamasının hesaplanması konusunda adliye kullanıcıları ile irtibat kurulmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke I.C. 2 [/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Müdahale

Rehber İlke 3

Yargıda zaman çizelgelerine ilişkin standartlar veya hedeflerden sapmalar olduğunun fark edilmesi veya sapmalar olacağının öngörülmesi halinde, bu sapmaların nedenlerini ortadan kaldırmak adına derhal harekete geçilmelidir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke III.C.1).

Rehber İlke 4

Toplam süreleri nedeniyle kişilerin makul bir zaman zarfında yargılanma haklarının ihlal edilmesine yol açabilecek davalara özel ihtimam gösterilmelidir. (5) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke III.C.2).

Rehber İlke 5

Yargı işlemlerinde herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmediği sürelerin (bekleme süresi) çok uzun olmamasını sağlamak adına izleme yapılmalı ve bu tür uzun sürelerin söz konusu olması halinde işlemin hızlandırılması ve gecikmenin telafi edilmesi için özel çaba gösterilmelidir. (6)  (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke III.C.3).

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Bilgilerin Toplanması
Rehber İlke 6

Adliye müdürleri, adli süreçlerin önemli basamaklarına ilişkin bilgiler toplamalı ve bu basamaklar arasında geçen süreyi kayıt altına almalıdır. İzlenen bu basamaklar çerçevesinde Zaman Yönetim Kontrol Listesinin Dördüncü Göstergesi işlenmelidir(7) . (CEPEJ(2008)8 belgesi
Rehber İlke IV.A.1)

Rehber İlke 7

Toplanan bilgiler, çalışmalarında kullanmaları adına adaletin yönetiminden sorumlu olan adliye idarecileri, hakimler ve merkezi makamlara temin edilmelidir. Bilgiler uygun formatta olmak kaydıyla taraflar ve kamuoyuyla da paylaşılmalıdır. (8) (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.A.2).

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Sürekli Analiz
Rehber İlke 8

Toplanan tüm bilgiler sürekli olarak analiz edilmeli ve performansın izlenmesi ve geliştirilmesi alanında kullanılmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.B.1)

Rehber İlke 9

Analizlerin sonuçlarına ilişkin en az yılda bir kez olmak kaydıyla periyodik raporlar hazırlanmalı ve bu raporlarda uygun tavsiyelere yer verilmelidir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.B.3)

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Hedeflerin Belirlenmesi
Rehber İlke 10

Daha üst düzeyde (ulusal, bölgesel) belirlenen standart ve hedeflerin yanı sıra, bireysel olarak mahkemeler düzeyinde de özel hedefler belirlenmelidir. Bu hedeflerin belirlenmesi sürecine aktif şekilde önderlik etmeleri veya katılmaları adına, adliye müdürlerine gereken yetki ve bağımsızlık tanınmalıdır. (9)  (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.C.1).

Rehber İlke 11

Hedefler amaçların açık tanımını içermeli ve ulaşılabilir olmalıdır. Hedefler yayımlanmalı ve periyodik olarak yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber

İlke IV.C.2).
Rehber İlke 12

Hedefler, mahkemenin performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir. Hedeflere ulaşılamaması halinde, durumun telafi edilmesi adına somut adımlar atılmalı ve eylemler gerçekleştirilmedir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.C.3).

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Kriz Yönetimi
Rehber İlke 13

Mahkeme düzeyinde belirlenmiş olan hedeflerden önemli derecede sapma olması halinde,
sorunun nedeninin hızlı ve yeterli şekilde ele alınmasına yönelik özel araçlar mevcut olmalıdır.
(CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke IV.D.1)

[/box]

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Taraflarla ve avukatlarla zamanlama konusunda anlaşılması
Rehber İlke 14

Mümkünse hakim usule ilişkin takvim konusunda tüm taraflarla anlaşmaya varmaya çalışmalıdır. Bu çerçevede, kendisine gereken nitelikteki adli personel (katip) ve bilgi teknolojileri temin edilmelidir. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke V.B.2).

Rehber İlke 15

Üzerinde anlaşmaya varılan takvime mümkün mertebe sadık kalınmalı ve sapmalar önemli gerekçesi olan nedenlerle sınırlı kalmalıdır. Esasen, önceden belirlenmiş olan sürenin uzatılması yalnızca tüm tarafların kabul etmesi veya adaletin menfaatinin gerektirmesi halinde mümkün olmalıdır. (CEPEJ(2008)8 belgesi Rehber İlke V.B.3).

[/box]

13. SATURN öncelikleri uygulama metodolojisinin odağında yer alır.

1. Adım- Mahkemelerin çalışmalarında SATURN Rehber İlkelerinin mevcut uygulamasına ilişkin değerlendirme

Saturn öncelikleri: ilk adım olarak mahkemelere SATURN önceliklerine odaklanmaları tavsiye edilir.

Değerlendirme: mahkemeler için ilk adım, on beş SATURN önceliğinin her biri ile kendi mevcut zaman yönetimi uygulamaları arasında kapsamlı bir kıyaslamaya tabi tutmak ve bu güne kadar ne dereceye kadar uygulandıklarını değerlendirmektir. Mahkeme personeli öncelikle seçilen on beş rehber ilkenin mahkeme dahilinde ne düzeyde uygulandığını belirlemelidir. Bu analiz ile tespit edilmesi hedeflenen seçilen rehber ilkelerin:

– hiç uygulanmadığı;
– kısmen uygulandığı ;
– tam olarak uygulandığı;
-belirtilen şekilde uygulanmadığı ancak aynı sonucun elde edilmesini sağlayan bir başka uygulama/usulün bulunduğu;
– şimdiye kadar uygulanmadığı ancak uygulamasının planlandığı

Mahkeme personeli daha sonra SATURN önceliklerindeki on beş rehber ilkenin uygulamasını (ya da tam olarak uygulanmasını) engel olan unsurları analiz etmelidir.

Yedi pilot projeden elde edilen deneyimler hemen tüm mahkemelerin on beş rehber ilkenin uygulanmasına ilişkin bir takım eksiklikler tespit ettiklerini göstermektedir.

SATURN Rehber İlkeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin uygulamalarını esas alır. Gereken şekilde yapılan bir değerlendirme sayesinde mahkeme SATURN önceliklerinin kapsamına giren alanlarda AİHS ihlallerine ilişkin riskleri açıkça görebilir. Değerlendirmenin gereken şekilde yapılabilmesi için mahkemenin on beş Rehber İlkenin amaçları ve işlevlerini tam anlamıyla kavramış olması gerekmektedir.

Çeviri: SATURN önceliklerinin mahkemenin tüm aktörleri tarafından net bir şekilde anlaşılması
gerektiğinden, mahkeme gerekirse bu rehber ilkelerin ulusal dile çevirisini temin etmelidir. Çeviri
yapılırken Adalet Bakanlığı veya Dışişleri Bakanlığı ile işbirliğinden faydalanılabilir. Mahkeme ayrıca söz konusu çevirilerin gerçekleştirilmesine ilişkin imkanları CEPEJ Sekretaryası ile görüşebilir.

Uzman yardımı: değerlendirmeyi kendi başlarına yapmak yerine mahkemeler CEPEJ’den bir uzmanın desteğini talep edebilirler. Uzman da uygulamalarda ve günlük çalışmalarda SATURN önceliklerine hangi düzeyde uyulduğu konusunda mahkeme ile kapsamlı bir görüşme yapabilir. Pilot projelerden örneklere Ek II’de ve CEPEJ(2011)2 belgesinde yer verilmiştir.

2. Adım- SATURN önceliklerinin uygulanması

Mahkemeler Rehber İlkelerden bir veya daha fazlasının tam olarak uygulanmadığını tespit etmesi halinde bir sonraki adım bunların uygulanmasına ilişkin projeler oluşturmak olacaktır. Kapasiteleri ve öncelikleri çerçevesinde, mahkemeler uygulanmayan bir veya daha fazla Rehber İlkeyi seçer.

Kullanıcılara yönelik iyileştirmeler, mevcut kaynaklar ve başarı olasılıkları seçim yaparken başvurulacak kriterler olabilir.

Seçilen araçlara ilişkin gerekli adımları içeren ve mahkemenin nitelikleri dikkate alınarak hazırlanmış bir uygulama planı geliştirilmelidir. Bu planlar seçilen rehber ilkeler ile bunların işler hale gelmesi için gerekli görülen farklı adımları göstermelidir – bilgisayar sisteminin güncellenmesi, zaman planlaması sürecine tarafların dâhil edilmesi için yeni tedbirler, kuyrukların kısaltılmasına ilişkin tedbirler gibi.

Planlarda ayrıca farklı adımların gerçekleştirilmesine ilişkin bir takvime de yer verilmelidir. Uygulama süreci birkaç ay, hatta birkaç yıl sürebilir. Bir Rehber İlkenin uygulanmasında gösterilecek gayret elbette mahkemeler arasında farklılık gösterecektir.

Uzman yardımı: bir uygulama planının geliştirilmesinde mahkemeler, kendi başlarına çalışmak yerine, CEPEJ’den bir uzmanın desteğini talep edebilirler.

3. Adım- Raporlama

SATURN Merkezinin CEPEJ araçlarının hayata geçirilmesinin önündeki uygulamaya ilişkin engellerin daha iyi anlaşılması için raporlama yapılmalıdır. Raporlama, benzer yenilikler yapmayı planlayan diğer mahkemeler ve yargı idareleri için de faydalı olacaktır. Raporlama diğer iki adımla paralel gitmelidir.

Raporlar, iyi yapılandırılmış olmalı ve tercihen tüm mahkemelerde ortak bir şablon üzerinden gerçekleştirilmeli. (Ek I’e ve CEPEJ-SATURN(2011)2 belgesine bakınız) ve aşağıdaki unsurları  barındırmalıdır:

– Mahkemenin genel tarifi.
– Uygulanacak CEPEJ araçlarının seçilmesine ilişkin sürecin ayrıntılı açıklaması.
– Uygulama sürecinin açıklaması.
– Sonuç.
– Zaman kullanımı.
– Harici işbirliği.
– Tavsiyeler.

Daha fazla bilgi için Ek 1’de yer alan şablona bakınız.

Mahkeme raporlamayı kendisi yapabileceği gibi ulusal yargı idaresinden yardım da isteyebilir. Diğer adımlarda olduğu gibi raporlamada da SATURN Merkezinin desteği istenebilir. Bir CEPEJ üyesi, bir SATURN uzmanı veya CEPEJ tarafından görevlendirilen bağımsız bir uzman gerekli yardımı sunabilir ve SATURN Merkezinin çalışmaları için bu adımı daha uygun hale getirebilir.

Raporlar, gerekiyorsa CEPEJ Sekretaryasının desteği ile İngilizceye veya Fransızcaya tercüme edilmelidir.

CEPEJ, raporlamanın bir mahkemeye ek bir yük getirdiğinin ve mahkemedeki uygulamaların iyileştirilmesinde kati surette gerekli olmadığının bilincindedir. Ancak pilot projelerden elde edilen deneyimler sözü edilen raporların oldukça faydalı bilgiler sağladığını göstermektedir. Rehber İlkeler ve bunların uygulanmasına ilişkin yöntemler, çıkarılan dersler ışığında daha da geliştirilebilir. Bu rehbere göre yürütülen uygulama projelerinden Avrupa’da daha iyi adli sistemlerin geliştirilmesi için benzer kazanımlar beklenmektedir ve mahkemeler açıklandığı gibi uygulama projelerini yapmanın herhangi bir unsuru hakkında SATURN Merkezine danışma konusunda tereddüt etmemelidir.

Talep veya sorularınız için mahkeme CEPEJ Sekretaryası ile irtibata geçiniz: Avrupa Konseyi – F 67075 Strasbourg Cedex- cepej@coe.int- tel: 33 3 88 41 35 54.

4. DİĞER SATURN ARAÇLARI NA İLİŞKİN UYGULAMA PROJELERİ

14. CEPEJ, mahkemelerde zaman yönetimini iyileştirmeyi amaçlayan bir dizi araç ve yöntem geliştirmiştir. Yukarıda anlatılan birinci adım çerçevesinde öngörülen değerlendirmenin mahkeme uygulamalarının SATURN önceliklerine gereken şekilde uyduğunu göstermesi halinde SATURN araç kutusundan seçilecek diğer zaman yönetimi tekniklerinin uygulanması düşünülebilir.

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

SATURN araç kutusu

  •  “Zaman Yönetimi Kontrol Listesi” (CEPEJ(2005)12Rev) 2005’te kabul edilmiştir. Usule aykırı gecikmelerin azaltılması, işlemlerin etkililiğinin artırılması ve adalet sistemini kullananlara şeffaf ve öngörülebilir bir ortamın sağlanmasına yönelik olarak adalet sisteminin gerekli bilgileri toplamasına ve adli işlemlerin süresine ilişkin unsurları analizi etmesine yardımcı olmayı amaçlayan paydaşların kurum dahilinde kullanacakları bir araçtır.
  • Çalışma: “Yargılama sistemlerinde zaman yönetimi: bir Kuzey Avrupa çalışması” (CEPEJ Çalışmaları No.2, 2006); Kuzey Avrupa devletlerinin devlet raporlarında belirtilen zaman yönetimi stratejilerine ilişkin geniş bir derlemeyi barındırır. Araçların çoğu politika yapıcılarına ve yargılama sisteminin idarecilerine yöneliktir ancak araçlardan birkaçı aynı zamanda mahkemelere de hitap etmektedir. II. Bölüm polis ve savcılıkların ilgilendiği ceza davalarında zaman yönetimine yönelik olarak geliştirilmiş araçları içerir ancak bunların büyük çoğunluğu uyarlanarak mahkemelerin de kullanabileceği araçlara dönüştürülebilir.
  • Martinez Calvez tarafından hazırlanan “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadına göre Avrupa Konseyi’ne üye devletlerde yargılama işlemlerinin süresi” adlı rapor (CEPEJ Çalışmaları No. 3, 2006). Makul süre” standardına (AİHS Madde 6) temel teşkil eden başlıca değerlendirmeleri analiz eder ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarından çıkarılabilecek zamanaşımı sürelerini gösterir.
  • 2006’da kabul edilen “Yargılama işlemlerde zaman yönetimi alanında “en iyi uygulamalar”a ilişkin özet” (CEPEJ(2006)13). Özet, mahkemelerin yanı sıra yargılama sistemlerdeki politika yapıcılar ve idari makamlar için de “en iyi uygulamaları” içerir.
  • 2008’de kabul edilen “Yargıda zaman yönetimi için SATURN Rehber İlkeleri” (CEPEJ(2008)8Rev). Hem mahkemeler hem de politika yapıcılar ve idari makamlara yönelik tedbirler içerir. Rehber İlkeler belgesinin ekinde Yargılama sürelerinin izlenmesine ilişkin Avrupa tek tip rehber ilkeleri – (EUGMONT).isimli zaman yönetimi istatistiklerine de yer verilmiştir.

Birlikte ele alındıklarında bu belgeler mahkemelerin kendi zaman yönetimlerini iyileştirmek için kullanabilecekleri çok çeşitli araçları sunmaktadır (“SATURN araç kutusu”). Önemli sayılabilecek gecikmeler yaşayan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından “makul süre” kriterini (AİHS Madde 6-1) ihlal ettikleri tespit edilen tüm mahkemeler bu konuda reforma gitmeyi planlamaları halinde, SATURN zaman yönetimi araçlarından pek çoğundan faydalanabileceklerini göreceklerdir.

[/box]

15. Rehberde ayrıntılı olarak gösterilen yöntem diğer zaman yönetimi araçlarına da uyarlanabilir.

CEPEJ-SATURN, SATURN araçlarının herhangi birisi ile ilgili olarak gerçekleştirilecek tüm projeleri teşvik etmeyi arzu eder. Mahkemelerin söz konusu uygulama projeleri hakkında CEPEJ’e danışmaları memnuniyetle karşılanmaktadır.

Ek I
Model Rapor

[box type=”success” align=”aligncenter” class=”” width=””]

Mahkemelerin kendi deneyimleri hakkında CEPEJ dâhil olmak üzere çeşitli makamlara raporlama yaparken bu modeli kullanmaları tavsiye edilmektedir. [/box]

1. MAHKEMENİN GENEL TANIMI

Adı:

Türü:

  • Genel yargı alanı
    – Hukuk
    – Ceza
    – Diğer
  • Özel mahkeme: hangi alan?

Yer:

    • Personel:
    • Uzman hâkim sayısı (tam gün istihdam edilen)
    • Uzmanlığı bulunmayan hâkim sayısı
    • Geçici hâkim sayısı
    • Mahkemeye bağlı savcı sayısı
    • Hâkimlere bağlı kâtip sayısı
    • Savcılığa bağlı kâtip sayısı
    • Diğer idari personelin (teknik personel, şoförler, güvenlik görevlileri, vb.) sayısı

Ekipman ve alt-yapı

Yetki bölgesi:

Dava yükü yapısı (derdest davalar, yeni davalar, vb.), biriken dava yükü v.s:

2. UYGULANACAK CEPEJ ARAÇLARININ SEÇİLMESİNE İLİŞKİN SÜRECİN AYRINTILI
AÇIKLAMASI

Araçların seçilmesi veya seçilmemesine ilişkin sebepler ayrıntılı olarak kayıt altına alınmalıdır.

Seçim süreci hakkında açıklama: [belirli rehber ilkelere ve araçlara nasıl ve neden öncelik aavermeyi
seçtiniz?]

Uygulama sürecinin açıklaması: [farklı şekilde atılacak adımlar belirtilmeli ve şu sorular açıklığa kavuşturulmalıdır: Ne gibi zorluklarla karşılaşıldı ve hangileri sorunsuz olarak halledildi? Uygulama ne dereceye kadar başarılı oldu? Başarısızlıkların altında yatan sebepler nelerdi?]

Sonuç: [başarılı uygulamalar mahkemenin zaman yönetiminde gibi bir iyileşme sağladı? Lütfen seçilen her ilke için ayrı ayrı cevap veriniz]

Planlama ve verilerin toplanması ile ilgili olarak

Rehber İlke 1: Yargılama işlemlerinin ne kadar zaman alacağı hem genel düzeyde (belirli dava türlerinin standart/ortalama süresinin veya belirli mahkeme türlerinin yürüttüğü işlemlerin standart/ortalama süresinin planlanması) hem de somut işlemler düzeyinde planlanmalıdır

Rehber İlke 2: Yargılama sürecinin zaman yönetimi ve tarihlerin belirlenmesi veya usule ilişkin olarak atılması planlanan tüm adımların zamanlamasının hesaplanması konusunda adliye kullanıcıları ile irtibat kurulmalıdır. Müdahale ile ilgili olarak

Rehber İlke 3: Yargıda zaman çizelgelerine ilişkin standartlar veya hedeflerden sapmalar olduğunun fark edilmesi veya sapmalar olacağının öngörülmesi halinde, bu sapmaların nedenlerini ortadan kaldırmak adına derhal harekete geçilmelidir.

Rehber İlke 4: Toplam süreleri nedeniyle kişilerin makul bir zaman zarfında yargılanma haklarının ihlal edilmesine yol açabilecek davalara özel ihtimam gösterilmelidir.

Rehber İlke 5: Yargılama işlemlerinde herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmediği sürelerin (bekleme süresi) çok uzun olmamasını sağlamak adına izleme yapılmalı ve bu tür uzun sürelerin söz konusu olması halinde işlemin hızlandırılması ve gecikmenin telafi edilmesi için özel çaba gösterilmelidir.

Bilgilerin toplanması ile ilgili olarak

Rehber İlke 6: Adliye müdürleri, adli süreçlerin önemli basamaklarına ilişkin bilgiler toplamalı ve bu basamaklar arasında geçen süreyi kayıt altına almalıdır. İzlenen bu basamaklar çerçevesinde Zaman Yönetim Kontrol Listesinin Dördüncü Göstergesi işlenmelidir.

Rehber İlke 7: Toplanan bilgiler, çalışmalarında kullanmaları adına adaletin yönetiminden sorumlu olan adliye idarecileri, hakimler ve merkezi makamlara temin edilmelidir. Bilgiler uygun formatta olmak kaydıyla taraflar ve kamuoyuyla da paylaşılmalıdır.

Sürekli analiz ile ilgili olarak

Rehber İlke 8: Toplanan tüm bilgiler sürekli olarak analiz edilmeli ve performansın izlenmesi ve geliştirilmesi alanında kullanılmalıdır.

Rehber İlke 9: Analizlerin sonuçlarına ilişkin en az yılda bir kez olmak kaydıyla periyodik raporlar hazırlanmalı ve bu raporlarda uygun tavsiyelere yer verilmelidir.

Saptanan hedeflerle ilgili olarak

Rehber İlke 10: Daha üst düzeyde (ulusal, bölgesel) belirlenen standart ve hedeflerin yanı sıra, bireysel olarak mahkemeler düzeyinde de özel hedefler belirlenmelidir. Bu hedeflerin belirlenmesi sürecine aktif şekilde önderlik etmeleri veya katılmaları adına, adliye müdürlerine gereken yetki ve bağımsızlık tanınmalıdır.

Rehber İlke 11: Hedefler amaçların açık tanımını içermeli ve ulaşılabilir olmalıdır. Hedefler yayımlanmalı ve periyodik olarak yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır.

Rehber İlke 12: Hedefler, mahkemenin performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir. Hedeflere ulaşılamaması halinde, durumun telafi edilmesi adına somut adımlar atılmalı ve eylemler gerçekleştirilmedir.

Kriz yönetimi ile ilgili olarak

Rehber İlke 13: Mahkeme düzeyinde belirlenmiş olan hedeflerden önemli derecede sapma olması halinde, sorunun nedeninin hızlı ve yeterli şekilde ele alınmasına yönelik özel araçlar mevcut olmalıdır.

Taraflar ve avukatlarla zamanlama konusunda anlaşılması ile ilgili olarak

Rehber İlke 14: Mümkünse hakim usule ilişkin takvim konusunda tüm taraflarla anlaşmaya varmaya çalışmalıdır. Bu çerçevede, kendisine gereken nitelikteki adli personel (katip) ve bilgi teknolojileri temin edilmelidir.

Rehber İlke 15: Üzerinde anlaşmaya varılan takvime mümkün mertebe sadık kalınmalı ve sapmalar önemli gerekçesi olan nedenlerle sınırlı kalmalıdır. Esasen, önceden belirlenmiş olan sürenin uzatılması yalnızca tüm tarafların kabul etmesi veya adaletin menfaatinin gerektirmesi halinde mümkün olmalıdır.

3. SONUÇ YORUMLARI

Zaman kullanımı: [başarılı uygulamalar ne kadar zaman almıştır? Zaman kullanımını etkileyen faktörler listelenmelidir ve uygulamada kullanılan zamanı azaltmanın yolları tartışılmalıdır.]

Harici işbirliği: [her bir aracın uygulanmasında merkezi yargı makamları ile ne düzeyde işbirliği yapılmıştır? Söz konusu işbirliği nasıl gerçekleştirilmiştir?]

Tavsiyeler: [CEPEJ zaman yönetimi araçlarının uygulanması ve kullanımı üzerinde etki eden faktörler hakkındaki önemli tespitler, ileride gerçekleştirilecek diğer reformlar dikkate alınarak değerlendirmeye tabi tutulmalıdır: Uygulanan araçlar zaman yönetimini nasıl etkilemiştir? Kazanımlar nelerdir? Bulgular diğer CEPEJ zaman yönetimi araçlarına uygulanabilir mi? Bunlar mahkemenin yargı alanındaki diğer mahkemelere ve diğer yargı alanlarındaki mahkemelere uygulanabilir mi?]

Diğer yorumlar:

………………………….

Ek II
Rapor örneği

Burada yalnızca bir pilot mahkeme örnek olarak verilmiştir. Diğer örneklere CEPEJ(2011)1 belgesinde yer verilmiştir.

CEPEJ SATURN araçlarının uygulanmasına yönelik protokole ilişkin pilot deneme.

Nedre Romerike tingrett, Norveç.
17 Mart 2010, Çarşamba

Katılımcılar:

Sorenskriver (Baş Hakim) Bernt Bahr
Administrasjonssjef (Baş idareci) Heidi Bruvoll
Profesör Jon T. Johnsen, CEPEJ Uzmanı.

1 .GİRİŞ

9-11 Eylül 2009 tarihinde gerçekleştirilen SATURN toplantısında Jon T. Johnsen, çeşitli CEPEJ belgelerinde sözü edilen ve ‘mahkeme dahilinde denemelere” tabi tutulabilecek ilgili zaman yönetimi araçlarını belirlemek ve bir İskandinav ülkesinden seçilmiş bir mahkeme ile pilot protokol hazırlamak üzere görevlendirilmiştir. Johnsen, söz konusu araçların seçilmesi ve pilot mahkemelerle uygulama projelerinin geliştirilmesinde kullanılacak metodolojiye ilişkin bir taslak teklif hazırlamıştır; bkz. “Seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarına yönelik uygulanma testi”. (Johnsen, ayrıca pilot mahkemelere yönelik olarak bir de kısaltılmış versiyon hazırlamıştır.

İşbu rapor, sözü edilen belgeyi esas almaktadır ve Johnsen ve Nedre Romenike tarafından Norveç’te yürütülen çalışmanın, önerilen metodunun pilot testinin sonucunu açıklamaktadır. Rapor, Johnsen tarafından yazılmıştır ve hem toplantıya ait kendi kayıtlarından hem de toplantıdan sonra mahkemenin protokoldeki her bir rehber ilke hakkındaki kendi görüşlerini esas almaktadır. Zaman baskısı, raporun nihai metni hakkında kapsamlı değişimi imkânsız kılmıştır. Her ne kadar mahkemenin kendi tepkileri ve düşüncelerinin tam bir resmi verilmek istense de raporun zorunlu olarak mahkemenin görüşünü değil uzmanların gözlemlerini ve muhakemesini ifade ettiği akılda bulundurulmalıdır. Bazı hatalar da olabilir.

Pilot denemenin amacı CEPEJ tarafından daha fazla değerlendirmek için önerilen metodoloji hakkında geri bildirim almak olduğundan Johnsen prosedürün kabul edilebilir olduğunu düşünmüştür.

Metodoloji önerisi(10) için taslak hazır olduğunda Johnsen bunu Norveç’teki Ulusal mahkeme idaresine gönderdi ve metodolojinin Norveç’teki pilot mahkemelerden biriyle denenmesi için yardım talep etmiştir. Esasen, Johnsen’in yaşadığı Oslo’ya yakın olduğu, bu nedenle yolculuk süresi ve masrafları önemsiz kalacağı için Nedre Romerike tingrett’i istemişti. Ulusal mahkeme idaresi ve mahkeme yardımcı olarak Johnsen’in talep ettiği şekilde denemeyi ayarladı.

Nedre Romerike tingrett, kentsel-kırsal alan karışımı bir bölgede, Norveç’in Güney doğusunda bir ilk derece mahkemesidir. Yargı yetkisi 160.000 kişi ile 8 belediyeyi kapsar. On ikisi hakim on yedisi idari çalışan olmak üzere yirmi yedi personeli vardır. Mahkeme bir baş hakim ve bir de baş idareciye sahiptir. Yıllık dava yükü sayma yöntemine bağlı olarak 2000’in biraz üzerindedir.  Toplantı mahkemede 17 Mart 2010’da gerçekleştirilmiştir.

Johnsen önce kısa bir şekilde neden Avrupa Komisyonu Adaletin Etkililiğinin kurulduğunu, organizasyon yapısını ve temel amaçlarını anlatmıştır. Daha sonra SATURN’ün görevleri ve pilot mahkemelerin rolünü belirtmiştir. Kısaca ‘mahkemedekidenemelerin’ arkasındaki fikirleri ve toplantı için gündemini ve bu toplantıya yönelik amacını açıklamıştır. Mahkeme, toplantıdan önce “Seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarının uygulama denemesi” konusundaki taslak dokümanı almıştır. Pilot mahkeme olarak yeni rolünü alan mahkeme o zamana kadar CEPEJ görevleri ile ilgili deneyimlerini anlatmış ve EUGMONT istatistikleri ile çalışmanın meşakkatli bir iş olduğunu söylemiştir.

Bilgi alışverişi hem mahkeme hem de CEPEJ uzmanı tarafından beğenilmiştir. Görüşme daha sonra Johnsen tarafından önerilen taslağının 6. bölümünün 12-14. sayfalarındaki mahkeme tarafından seçilmesi için teklif edilen on beş zaman yönetimi aracına dönmüştür.

2. ON BEŞ REHBER İLKENİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Rehber İlke 1: Adli işlemlerin ne kadar zaman alacağı hem genel düzeyde (belirli dava türlerinin standart/ortalama süresinin veya belirli mahkeme türlerinin yürüttüğü işlemlerin standart/ortalama süresinin planlanması) hem de somut işlemler düzeyinde planlanmalıdır.

Pilot mahkeme, tüm hukuk davalarında, dava mahkemeye geldikten hemen sonra planlama toplantıları programlamaktadır. Bu toplantıya, tarafların avukatları ve davaya bakan hakim – taraflar hariç – katılır ve toplantıların, dava tamamlanana kadarki tüm gerekli adımları planlaması beklenir.

Toplantı, tarafların iddialarını, temel destekleyici argümanlarını ve sundukları delilleri netleştirir. Toplantı sırasında davanın ilerleyişi planlanır, son süreler belirlenir ve ana duruşma için tarihler ve
gereken gün sayısı tespit edilir. Norveç’te ana duruşmadan fazla duruşma programlamak istisnadır.

Delillerin tamamı saptanan tarihten önce hazır olmalıdır ve bu yüzden taraflar delilleri toplama ve sunumlarını buna göre planlamalıdır. Duruşma günleri mahkemeler tarafından zaman kullanımına dair genel standartlara göre saptanır; bu, olağan hukuk yargılamaları için 6 ay ve küçük miktarlı davalar için 3 aydır.(11) Daha sonraki bir tarihe gün vermek özel gerekçe gerektirir ve nadiren yapılması beklenir.

Neredeyse tüm ceza davalarında planlama savcılık tarafından ve mahkemenin sorumluluğunun dışında yürütülür. Savcılık sanığı ve tanıkları celp eder ve teknik delilleri hazırlar. Mahkeme, savcılığın hazırlıklarına nezaret eder ve değişiklikler emredebilir. Ceza davaları da bir ana duruşmada tamamlanır ve hükmün hemen ardından yazılması gerekir.

Ceza davalarında da mahkemenin zaman kullanımı için ulusal standartlar vardır ve mahkeme ana duruşmaları buna göre programlar. İstisnai bir kaç davada ana duruşma haftalar ve hatta aylar sürebilir. Daha sonra hakim, savcılık ve davalının katılımıyla bir planlama toplantısı düzenler.

Gayrimenkul taksimi, iflas ve icra davalarında planlama toplantıları yapılmaz; daha fazla tartışma için aşağıda rehber ilke III B 1 ve IV B 1’e bakınız.

Sonuç: Olağan hukuk ve ceza davaları için zaman planlama araçları hâlihazırda mevcuttur. Ulusal son süreler mevcuttur ve pilot mahkemede bu süreler yeterli görülmüştür; aşağıdaki rehber ilke III B 1’e bakınız. Bunlar hep birlikte etkili bir planlama sistemi oluşturmaktadır. Her ne kadar yapısı

CEPEJ rehber ilkesinin ardındaki fikirlerden biraz farklı olsa da rehberle amaçlanan sonuçları vermektedir.

Rehber İlke 2: Adli sürecin zaman yönetimi ile tarihlerin belirlenmesi veya usule ilişkin olarak atılması planlanan tüm adımların zamanlamasının hesaplanması konusunda adli sistemin kullanıcıları ile irtibat kurulmalı ve danışılmalıdır.

Yukarıda bahsedildiği gibi, mahkeme hukuk davalarında planlama toplantılarını düzenler ve savcılık ceza davalarında benzer planlama işlevlerini yerine getirmektedir. Avukatlara ilaveten toplantılara bilirkişiler de katılmaktadır. Ama öyle görünüyor ki mahkemenin planlaması, eğer vekil ile temsil edilmiyorlarsa, tarafların kendileri ile istişareleri içermez. Avukatların taraflarla istişare etmesi ve müvekkillerinin menfaatlerini avukatların iyi uygulama kurallarına göre ileri sürmeleri beklenir. SATURN rehber ilkelerinin neden avukatları bu konuda tarafları temsil etmekle görevlendirmediğini görüştük ve Johnsen avukatların ve müvekkillerinin zaman kullanımı bakımından menfaatlerinin çatışabileceğini ileri sürmüştür.

Avukatların ileride hatırı sayılır bir zaman dilimi için müvekkillerinden kazançlı işlerle kapasitelerini doldurma ve zamanlarını boş zaman geçirerek gelirlerini kaybetmeme konusunda menfaatleri vardır. Çoğu müvekkil davalarının mümkün olduğunca kısa zamanda sona erdirilmesini tercih eder ve zaman zaman bunu istemeseler de karşı taraf bunu ister.

Ancak, mahkeme, Norveç’teki anlayışa göre davaların hızlı ilerlemesinin kamu yararına olduğunu ileri sürmektedir. Her iki taraf ve avukatları davanın gecikmesinin faydalı olacağında hemfikir olsa bile kamu menfaati ihtilafın sona erdirilmesi ve tarafların yaşamlarına devam etmeye teşvik edilmelerini gerektirir.

Tüm davaların kısa süreler içerisinde programlanması, avukatlar ve taraflar arasında takvim hakkında müzakere için çok az alan bırakır. Norveç’te zaman planlanmasındaki konu, ulusal makamlar tarafından saptanan süre standartları ile belirlenen yargılamanın uzunluğunu müzakere etmek değil yalnızca belirlenen standartlara uyacak şekilde yargılamanın nasıl yürütüleceğini planlamaktır. Söz konusu planlama işleri esasen tekniktir ve tarafların katkısı çok az olabilir.

Sonuç: Hem taraflar hem de avukatları bakımından davaları geciktirmek için sınırlı olan alan nedeniyle rehber ilkenin amaçları tarafları dahil etmeden karşılanmaktadır.

Rehber İlke 3: Yargıda zaman çizelgelerine ilişkin standartlar veya hedeflerden sapmalar olduğunun fark edilmesi veya sapmalar olacağının öngörülmesi halinde, bu sapmaların nedenlerini ortadan kaldırmak adına derhal harekete geçilmelidir.

Ulusal, elektronik dava yürütme sistemi (LOVISA) dava kaydedilir edilmez hukuk davalarında bir dizi dönüm noktası belirler. Dönüm noktaları şunlardır:

– Davacının davetiyesinin davalıya gönderilmesi için zaman sınırı
– Davalının cevap layihasının alınması için zaman sınırı
– Planlama toplantısının programlanması için son süre
– Ana duruşmanın programlanması için zaman sınırı
– Hükmün yazılması için son süre

Mahkeme daha sonra hukuk davalarının işlenmesi sırasında dönüm noktalarını nasıl kullandığını ve elektronik dava yürütme sisteminden üretilen aylık raporlarla dönüm noktalarına göre her bir davanın ilerleyişinin nasıl izlendiğini göstermiştir. Bu raporlar mahkeme başkanı ve baş idareci tarafından denetlenmektedir ve ayrıca davalarının ilerleyişi hakkında bilgilerini güncellemek üzere
hakimlerin her birine gönderilmektedir. Bazıları nazik bir şekilde raporların bir parça stres kaynağı
olduğunu ve hızdan çok kararın kalitesinin önemli olduğunu ifade etseler de hakimler bunları faydalı bulmuştur. Dönüm noktalarından önemli sapmalar olduğunda mahkeme başkanının müdahale etme yetkisi vardır ve müdahale için daha kapsamlı yetkilere ihtiyacı olmamıştır.

Ceza davalarında ulusal elektronik dava yürütme sistemi yalnız ortalama dava yürütme süresi hakkında istatistikler üretmektedir ve mahkeme bunları üç aylık izlemeler için kullanmaktadır. Ayrıca gayrimenkullerin taksimi, iflas ve icra davalarındaki dönüm noktaları da tartışılmıştır.

Ulusal elektronik dava yürütme sistemi, olağan hukuk davalarından çok daha az detaylı bir şekilde, iflas konusunda bazı dönüm noktaları içermektedir. Johnsen bu yüzden mahkemenin hukuk davalarında kullandığı zaman planlama rejiminin gayrimenkullerin taksimi ve icra davalarına da uyarlamasının düşünülüp düşünülmeyeceğini sormuştur.

Ancak ulusal elektronik sistem her bir mahkemenin kendi son sürelerini ulusal olanlara ilaveten girmesine izin vermektedir. Pilot mahkeme bu imkanı her üç dava türünde de kullanmaktadır.

Örneğin, icra ile ilgili davalarda mahkeme şunlar için son süreler eklemiştir:

– icra memurunun tarafa (borçlu) bildirimi
– borçlunun talebi yerine getirmek için bir aylık mühleti
– el konulan malın zorunlu satışı hakkında kararın alınması
– icra memurunun bunu satmak için dört aylık sınırı
– tarafların satışa itiraz etmek için iki haftalık sınırı

– Elektronik sistem, son süreler aşıldığında uyarılar veriyor.

Ayrıca ulusal dönüm noktası sisteminin değişikliklere ihtiyacının olup olmadığını tartıştık.

Sonuçlar: Ulusal dönüm noktaları ve mahkeme tarafından tespit edilen ilave dönüm noktaları tüm hukuk davaları için rehberin gereklerini karşılamaktadır. Ceza davalarını izlemek için kullanılan ortalama dava yürütme süresi yetersiz görülebilir ve hukuk davalarında kullanılanlara benzer dönüm noktaları getirilmelidir. Ulusal dönüm noktası sistemine daha fazla dönüm noktası da getirilebilir ama böylesi bir çare mahkemenin özerkliğinin dışındadır.

Rehber İlke 4: Toplam süreleri nedeniyle kişilerin makul sürede yargılanma haklarının ihlal edilmesine yol açabilecek davalara özel ihtimam gösterilmelidir.(12)

Mahkeme, kısa ortalama zaman kullanımının hem hukuk hem ceza davalarında muhtemel “makul süre” ihlallerinden kendisini koruduğunu düşünmüştür. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi standartlarının güncellenmiş bir yorumunu talep etmiştir.

Johnsen, CEPEJ internet sitesinde bulunan Calvez çalışmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca Mahkeme’nin değerlendirmesinin takdiri karaktere sahip karmaşık bir analize bağlı olduğunu doğrulamıştır. Bu çalışma kullanılan kriterleri kapsamlı bir şekilde tanımlamaktadır ve aynı zamanda aşılmaları durumunda davayı “makul süre” kriterinin ihlal edilmesine yatkın hale getirecek bazı sabit süre sınırlamaları koymaktadır.

Tartışma ayrıca esasen ortalama zaman kullanımına odaklanan istatistiklerin birkaç atipik davada istisnai uzun müddeti zorunlu olarak açığa çıkarmadığı olgusuna odaklanmaya da yardımcı olmuştur.

Davalar tek tek denetlenmelidir.

Ayrıca mahkemenin ceza davalarında poliste ve savcılıkta zaman kullanımını izlemediği olgusunun etkilerini de tartıştık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “makul süre” tespitinde, belirli bir şüpheliye yoğunlaşma anından itibaren süreyi hesaplamasını göz önüne alarak, en iyi uygulamanın
mahkemenin dava mahkemeye ulaşıncaya kadar geçen süre için de savcıdan bilgi istemesi ile sağlanacağını belirledik. Pilot mahkeme daha sonra yargılama öncesi aşamada yavaş bir şekilde ilerlemiş ceza davalarının işleyişini hızlandırabilirdi. Bu strateji toplam zaman kullanımının eksik
ölçümü ve bilgisine bağlı olarak istenmeyen ihlalleri önleyebilirdi.

Sonuç: Şimdiye kadar açıklanan hukuk davalarının münferit izlenmesi, AİHS Madde 6’daki “makul süre” standardını ihlal edebilecek süreleri ortaya çıkarmada yeterli görülmüştür. Diğer yandan ceza davalarında yalnız ortalama sürenin izlenmesi, her ne kadar ceza davalarını nihai olarak elden çıkarılması hakkındaki kati ulusal son süreler önemli derecede yardımcı olsa da kısmen yetersiz görülmektedir. Bu SATURN rehber ilkesi elektronik dava yürütme sistemine daha fazla ulusal dönüm noktası getirmek hakkında Ulusal mahkeme idaresine danışılacak bir başka argümandır. Pilot mahkeme, savcılık davayı mahkemeye ilettiğinde, polis soruşturması ve savcılıktaki karar alma sürecindeki zaman kullanımı hakkında da daha fazla bilgi talep etmeyi düşünmektedir.

Rehber İlke 5: Adli işlemlerde herhangi bir faaliyetin gerçekleştirilmediği sürelerin (bekleme süresi) çok uzun olmamasını sağlamak adına izleme yapılmalı ve bu tür uzun sürelerin söz konusu olması halinde işlemin hızlandırılması ve gecikmenin telafi edilmesi için özel çaba gösterilmelidir.(13)

Johnsen “bekleme süresi” kavramını netleştirmiştir ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, “makul süre” kriterinin ihlal edildiği iddialarını değerlendirirken “bekleme süresi” veya “hareketsiz” süre – bir davada hiçbir şeyin olmadığı dönemler – miktarına özel vurgu yaptığını söylemiştir. Hareketsiz süre fikrinin ve muhtemelen çalışma süresine karşınhareketsiz süreyi azaltmanın daha az komplike olduğu varsayımını tartıştık.

Hâlihazırda mahkemenin açıkça hareketsiz süreye odaklanan hiçbir usulü bulunmamaktadır.

Mahkeme bu düşünceyi ilginç bulmuştur ve bekleme süresinin tespit edilmesi için kullanılabilir olup olmadıklarını görmek için kendi araçlarını inceleyecektir. Ama toplam kullanılacak zamanın kısalığına bağlı olarak bekleme süresi dönemlerinin aşırı derecede uzun olmayacağını varsaymak mümkün görünmektedir. Elektronik dava yürütme sistemi ana duruşmaların ne kadar hızlı programlandığını ve bitmemiş davaların ne kadar ilerlediğini bildiren bir yığılma listesi sağlamaktadır. Dava idarecileri bunları davanın ilerlemesini kontrol etmek için kullanmaktadır. Bunlar bekleme süresinin hesaplanması için de kullanılabilir.

Sonuç: Mahkeme, bekleme süresinin daha kapsamlı bir haritasını çıkarmayı düşünecektir.

Rehber İlke 6: Adliye yöneticileri, adli süreçlerin önemli aşamalarına ilişkin bilgiler toplamalı ve bu aşamalar arasında geçen süreyi kayıt altına almalıdır. İzlenen bu aşamalar çerçevesinde Zaman Yönetim Kontrol Listesinin Dördüncü Göstergesi işlenmelidir. (14)

Yukarıda açıklandığı gibi pilot mahkeme – diğer Norveç mahkemeleri gibi – davaların ilerleyişini izlemek için ulus genelinde elektronik sistemi kullanmaktadır. Bu bilgiler, hem mahkeme idarecileri hem de hakimler tarafından kullanılabilir.

Olağan hukuk davalarında elektronik dava yürütme sistemi, Zaman yönetimi kontrol listesindeki dördüncü göstergede belirtilen ilk on bir ilerleme noktasının (veya aşamasının) tamamını kaydetmektedir. Muhtemelen listedeki diğer noktaları da içermektedir ama bir ilk derece mahkemesi olan pilot mahkeme, işlemlerin daha sonraki aşamaları ile ilgilenmemektedir. Yukarıda ifade edildiği gibi sistem aynı zamanda son süreler aşıldığında elektronik uyarılar da vermektedir.

Sonuç: Mevcut dönüm noktaları hukuk davalarında rehber ilkeye uymaktadır ama ceza davalarında iyileştirmeye ihtiyacı vardır; yukarıya bakınız.

Rehber İlke 7: Toplanan bilgiler, çalışmalarında kullanmaları adına adaletin yönetiminden sorumlu olan adliye idarecileri, hakimler ve merkezi makamlara temin edilmelidir. Bilgiler uygun formatta olmak kaydıyla taraflar ve kamuoyuyla da paylaşılmalıdır.(15)

Hem mahkeme personeli hem de Ulusal mahkeme idaresi yukarıda açıklandığı gibi bilgilere erişebilir.

Mahkeme ayrıca internetten16 indirilebilecek yıllık bir rapor da yayımlamaktadır.

Ayrıca mahkemenin internet sitesi ortalama dava yürütme süresi ve aşağıda aktarılmış olan Norveç parlamentosu tarafından saptanmış ulusal standartları içermektedir:(17)

Davanın İlerlemesi (18)

Mahkemenin davayı yürütmesi memnun edici bir hızla ilerlemektedir. Önemli bir yığılma bulunmamaktadır. Mahkeme için mahkemede dava yürütme süresini mümkün olduğunca düşük tutmak ana hedeflerden biridir. Mahkemenin dava yürütme süresi mahkemeye geliş tarihinden dava hakkında mahkeme tarafından karar verilene kadar ölçülmektedir. Önemli dava kategorileri için kullanılan ortalama süre aşağıdaki şekildedir:


Ortalama davaya bakma sürelerinin yıllık güncellemesinin yeterli olup olmadığını tartıştık. Mahkeme internet sitesi rakamlarının üç ayda bir güncellenmesini önermiştir.

Sonuç: Halka sunulan temel bilgiler rehber ilkeye uygundur. Mahkeme ortalama davaya bakma süresini daha sık güncellemeyi düşünecektir.

Rehber İlke 8: Toplanan tüm bilgiler sürekli olarak analiz edilmeli ve performansın izlenmesi ve geliştirilmesi amacıyla kullanılmalıdır.

Olağan hukuk davaları ve ceza davaları hakkında raporlar mahkemede lider ekip toplantılarında aylık olarak görüşülmektedir. Gayrimenkul ve icra davaları hakkında raporlar üç ayda bir veya özel koşullar gerektirdiğinde daha sık olarak görüşülmektedir. Bu duruma örnek olarak iflas davalarında bir artışa yol açabilecek mevcut ekonomik kriz verilebilir. Zaman kullanım hedeflerinden önemli sapmalar ortaya çıkarıldığında harekete geçilmektedir – örneğin hakimler arasında davaların yeniden dağıtılması.

Pilot mahkeme için davalara hızlı bir şekilde bakılması en önemli amaçlardan olduğu için bu amaca varmak üzere istatistikler ve diğer bilgileri analiz etmek için çaba harcanmaktadır. Örnekte bahsedildiği gibi analiz, istatiksel bilgilerle sınırlı değildir. Bir başka örnek: 2009’da ülke çapında fazla mesai konusunda polislerin greve gitmesi ceza davalarının soruşturmasını önemli ölçüde yavaşlatmıştır ve poliste büyük bir yığılma ile sonuçlanmıştır. Ceza davalarının akışında büyük bir fazlalığın ortaya çıkmasına hazırlıklı olmak için mahkeme, yerel polis ve savcılıkta yığılmanın nasıl boşaltıldığı hakkında kendisini güncellemeye çalışmaktadır.

Sonuç: Mahkemenin uygulaması rehber ilkeye uygundur.

Rehber İlke 9: Analizlerin sonuçlarına ilişkin en az yılda bir kez olmak kaydıyla periyodik raporlar hazırlanmalı ve bu raporlarda uygun tavsiyelere yer verilmelidir.

Sonuç: Mahkeme aylık istatistikler ve yıllık raporlar hazırlamaktadır; yukarıya bakınız.

Rehber İlke 10: Daha üst düzeyde (ulusal, bölgesel) belirlenen standart ve hedeflerin yanı sıra, bireysel olarak mahkemeler düzeyinde de özel hedefler belirlenmelidir. Bu hedeflerin belirlenmesi sürecine aktif şekilde önderlik etmeleri veya katılmaları adına, adliye yöneticilerine gereken yetki ve özerklik tanınmalıdır.(19)

Mahkeme, yıllık planında dava yürütme süresi için ulusal standartlara açıkça bağlıdır ve ayrıca bir dereceye kadar bunları daha fazla özelleştirmektedir. Zaman kullanımına yönelik olarak ulusal standartlarda eksiklik olduğunda mahkeme kendi hedefleriyle takviye yapmaktadır. Mahkemenin yıllık planındaki hedefe göre olağan hukuk davalarının yüzde 95’i 180 gün içerisinde ve tüm küçük miktarlı davaların yüzde 75’i 90 gün içinde elden çıkarılacaktır. Pilot mahkeme ayrıca davaların hızlı bir şekilde elden çıkarılmasında Norveç’teki en iyi ilk derece mahkemeleri arasında olma arzusuna da sahiptir.

Ulusal istatistikler diğer mahkemelerle karşılaştırma yapmak için kullanılmaktadır.

Sonuç: Mahkeme, rehber ilkede önerildiği şekilde hedefleri kullanmaktadır.

Rehber İlke 11: Hedefler amaçların açık tanımını içermeli ve ulaşılabilir olmalıdır. Hedefler yayımlanmalı ve periyodik olarak yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır.

Zaman kullanımı hakkındaki ulusal hedefler ulusal makamlar (Parlamento, Adalet Bakanlığı,

Ulusal Mahkeme idaresi) tarafından düzenli olarak teyit edilmekte veya revize edilmektedir. Ulusal mahkeme idaresi her altı ayda bir tüm ilk derece mahkemeleri ile ilgili raporlar yayınlamaktadır. Mahkeme de yılda bir kez yıllık planında saptanan hedeflerin gerçekleştirilmesi hakkında Ulusal mahkeme idaresine rapor sunmakta ve metindeki rakamlar hakkında yorum ve açıklama sunmaktadır. Yıllık rapor diğer hususlarda da yorumlar içermektedir.

Sonuç: Mahkeme rehber ilkeyi uygulamaktadır.

Rehber İlke 12: Hedefler, mahkemenin performansının değerlendirilmesinde de kullanılabilir. Hedeflere ulaşılamaması halinde, durumun telafi edilmesi adına somut adımlar atılmalı ve eylemler gerçekleştirilmedir.

Yukarıda açıklandığı gibi mahkeme hem ulusal hedeflerin hem de kendisi tarafından yıllık planında saptanan hedeflerin yerine getirilmesi konusunda düzenli olarak rapor hazırlamaktadır. Önemli sapmalar harekete geçilmesine yol açabilir.

Sonuç: Mahkeme rehber ilkeyi uygulamaktadır.

Rehber İlke 13: Mahkeme düzeyinde belirlenmiş olan hedeflerden önemli derecede sapma olması halinde, sorunun nedeninin hızlı ve yeterli şekilde ele alınmasına yönelik özel araçlar mevcut olmalıdır.

Kriz, kaynakları dahili olarak yeniden tahsis ederek ve bunun yetersiz olması durumunda bir süreliğine ulusal havuzdan yedek hakim ya da personelde daimi artış talebinde bulunarak halledilebilir.

Mahkeme şimdilik yeterli personele sahiptir ve hakim ödünç vererek diğer mahkemelere yardım etmektedir. Şimdiki yönetim kurum içi kaynaklarla üstesinden gelinemeyen önemli bir kriz yaşamamıştır.

Sonuç: Mahkeme öngörülebilir zorluklarla karşılaştırıldığında makul görünen bir krize karşı hazırlıklıdır.

Rehber İlke 14: Mümkünse hakim usule ilişkin takvim konusunda tüm taraflarla anlaşmaya varmaya çalışmalıdır. Bu çerçevede, kendisine gereken nitelikteki adli personel (katip) ve bilgi teknolojileri temin edilmelidir.

Yukarıda rehber ilke 1C2’de açıklandığı gibi, Norveç’te ulusal son süreler zorunludur. Ne mahkeme ne de avukatlar veya taraflar bunlardan sapmalıdır. Her ne kadar genellikle hızlı yürütmeyi onaylasalar da bazen davalar tarafların tercih ettiğinden daha hızlı görülür.

Sonuç: Norveç mahkemelerin zaman kullanımı, aktörler arasındaki anlaşmalara göre sapmalar için sınırlı alan bırakan resmi son süreler tarafından yönetilir.

Rehber İlke 15: Üzerinde anlaşmaya varılan takvime mümkün mertebe sadık kalınmalı ve sapmalar önemli gerekçesi olan davalarla sınırlı kalmalıdır. Esasen, önceden belirlenmiş olan sürenin uzatılması yalnızca tüm tarafların kabul etmesi veya adaletin menfaatinin gerektirmesi halinde mümkün olmalıdır.

Mahkemenin dava idarecileri davaları saptanan son süreler ve hedefler içerisinde programlamak ile ilgili olarak aktif bir şekilde çalışmaktadır. Yargılamayı başlatan veya bir davalıyı savunan avukatın
davayı resmi kesin süreler içerisinde yürütmesi gerekir. Eğer avukat müsait değilse idareciler davanın firmadaki bir başka avukata havale edilmesi için baskı yaparlar. Mahkemenin ertelemeler hakkındaki uygulaması kısıtlayıcıdır ve esasen doktor tarafından belgelenen hastalıkla sınırlıdır.

Sonuç: Mahkeme rehber ilkeyi uygulamaktadır.

3 BAZI SONUÇ YORUMLARI

Önerilen protokolün müzakeresi hızlı yapılmalıdır ve metodoloji CEPEJ tarafından kabul edilir ve daha geniş ölçekte uygulanırsa daha fazla zaman harcanmalıdır. Toplantının sonuçları konusunda mahkeme takibi için süre imkan tanımamıştır, çünkü bu raporun toplantıdan hemen sonra yazılması gerekmekteydi.

Yine de bu raporun Norveç mahkemeleri için seçilen zaman yönetimi araçlarının kullanışlılığı hakkında SATURN’ün daha önce sahip olduğundan iyi ve daha doğru bir tablo sunduğunu düşünüyorum.

Beklenebileceği gibi uygulama denemesi seçilen rehber ilkelerden herhangi bir büyük sapmayı ortaya çıkarmamıştır ama dikkat çekilmeye değer bazı sonuçlar vardır:

– Rehber ilkelerin çoğunda mahkeme zaten seçilen rehber ilkelere uyan yerleşik bir uygulamaya sahipti – açıkça rehber ilkelerin etkisi kaynaklı olmayarak, rehber ilkelerden bağımsız olarak benimsenen ulusal uygulamalar nedeniyle.
– Bazı rehber ilkelerde ulusal uygulama farklıdır ama yine de CEPEJ araçlarına eşit sonuçlar ürettikleri düşünülmektedir.
– Birkaç rehber ilkede ulusal uygulama yetersiz görünmektedir ve mahkeme rehber ilkelere daha iyi uymaya ilgi göstermiş ve ayrıca bazı olası hareket tarzlarını önermiştir.

Rapor, yalnızca Johnsen’in “seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarının uygulama denesi” belgesinde önerilen uygulama sürecindeki ilk aşamayı açıklamaktadır. Bu belgenin 7. Bölümünde önerilen metodolojiye göre pilot mahkeme tarafından seçilen CEPEJ araçlarının uygulanma sürecinin sonucu, uygulama sürecinin süresi ve harici işbirliği hakkında açıklamalarla kaydedilmesi de gerekmektedir. Uygulamayı etkileyen başlıca faktörler belirlenmeli ve analiz edilmeli ve diğer CEPEJ araçları ile hem yargı alanındaki diğer mahkemeler hem de diğer yargı alanları üzerinde tespitlerin uygulanabilirliği hakkında tavsiyelerde bulunulmalıdır.

Mahkeme günlük çalışmasında CEPEJ rehber ilkelerini kullanmamıştır. Ulusal zaman yönetimi ideolojisi, düşünce şeklini yönetti. Mahkemenin pilot mahkeme olarak yeni olduğu ve daha önceki CEPEJ pilot mahkeme toplantılarına katılmadığı belirtilmelidir.

Fikir alışverişinin etkililiği CEPEJ uzmanının ulusal adli sistem hakkında özel bilgisi olan bir Norveçli olması gerçeği ile artmıştır. İletişimde Norveççe kullanıldı ve CEPEJ tarafından kullanılan ilgili İngilizce kavramlar kolayca tercüme edilip açıklanabildi.

Mahkeme diyalogun CEPEJ’in beklentilerinin karşılanmasında ve bir pilot mahkemenin görevlerinin anlaşılmasında çok yararlı olduğunu bildirmiştir. Fikirlerin biraz derinleştirilmesiyle her bir rehber ilkenin ayrı ayrı müzakeresi son derece faydalıydı. Mahkemenin uygulamaya değer bulduğu rehber ilkeleri seçip bunlara odaklanma özgürlüğü açıkçası mahkeme için faydası sınırlı görünen istatistikler için raporlamadan daha fazla motive edicidir.

Bu fikir alışverişi, CEPEJ uzmanı olarak Johnsen’in Norveç’teki mahkemelerin nasıl düşündüklerini ve rehber ilkelerin onlara nasıl iletilebileceklerini daha iyi anlamasına yardımcı olmuştur. Metodolojinin “pilot denemesi” olarak tartışmanın derinliği oldukça tatmin ediciydi. CEPEJ adına Johnsen sürece katılımdaki istekliliği ve tartışmalar sırasında CEPEJ fikirlerine gösterdiği açıklık için pilot mahkemeye saygılarını sunar.

Dipnotlar: 
  1. Bakınız, örneğin, La qualité de la justice, Marie-Luce Cavrois, Hubert Dalle, Jean-Paul Jean, La Documentation Française, Paris, 2002, sayfa 30: “Fransız vatandaşlarının çoğunluğune göre yargı sisteminin işleyişi zayıf (%66) ve çok yavaştır (%73)”.
  2. Sürelerin İncelenmesi ve Analizi Birim Araştırma Ağı
  3. 3 Bu belgeye çevrim içi olarak www.coe.int/cepej internet adresinden erişilebilir.
  4. Rehber ilke, hem mahkemelere hem de diğer adli makamlara gönderme yapar. Rehber ilkelerin Mahkemeler tarafından bağımsız olarak uygulayabilecek bölümleri gösterilmiştir.
  5. Bakınız, CEPEJ Çalışmaları No.3: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre Avrupa Konseyi’ne üye devletlerde yargılama işlemlerinin süresi”.
  6. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesi ile ilgili içtihadına göre, faaliyet gerçekleştirilmeyen dönemlere (bekleme süresine) özel önem gösterme görevi mahkemelere ve diğer devlet makamlarına aittir.
  7.  Zaman Yönetimi Kontrol Listesi (CEPEJ (2005)12Rev).
  8. Örneğin adliyenin internet sitesi.
  9. Bu rehber ilke, hem mahkemeleri hem de diğer adli makamları ilgilendirmektedir. Rehber ilkenin pilot mahkemelerin bağımsız olarak uygulayabileceklerini varsaydığım kısmını işaretledim.
  10. “Seçilen pilot mahkemelerde SATURN araçlarının uygulama denemesi”
  11. Küçük miktarlı davalarındeğeri 15 000 Euro’dan az davadır.
  12. Bakınız, CEPEJ Çalışmaları No. 3, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre Avrupa
    Konseyi’ne üye devletlerde mahkeme işlemlerinin süresi”
  13. Mahkemelere ve diğer devlet makamlarına atfedilebilen hareketsizlik dönemlerine özel ilgi gösterme görevi aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi ile ilgili içtihadından da doğmaktadır.
  14. Zaman Yönetimi Kontrol Listesi (CEPEJ (2005)12Rev)
  15. Örneğin mahkemenin internet sitesi üzrinden paylaşılabilir.
  16. Bakınız, http://www.domstol.no/DAtemplates/Article____13797.aspx?epslanguage=NO
  17. 19 Mart 2010’da ziyaret edilmiştir.
  18. See http://www.domstol.no/DAtemplates/Article____10474.aspx?epslanguage=NO
  19. Bu rehber ilke, hem mahkemeleri hem de diğer adli makamları ilgilendirmektedir. Rehber ilkenin pilot mahkemelerin bağımsız olarak uygulayabileceklerini varsaydığım kısmını belirginleştirdim.

İrfan Baştuğ

0
İrfan Baştuğ

Prof. Dr. İrfan Baştuğ, Emine Düriye Hanımefendi ile M. Hamdi BAŞTUĞ’un oğlu olarak 05.10.1930 tarihinde Bursa’da dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini Bursa’da yapmış, 1949 yılında Bursa Erkek Lisesi’ni bitirerek aynı yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolmuştur. Baştuğ, 1954-Haziran ayında fakülteyi bitirip dövizli özel öğrenci olarak Almanya’ya doktora tahsiline gitmiş, Goethe Enstitüsü’nde dilbilgisi kursuna katılmıştır.

Prof. Dr. İrfan Baştuğ, Münih/Almanya’da Ludwig Maximillian Üniversitesi’nden doktora derecesi ile mezun olmuştur. Prof. Dr. Alfred Hueck’in doktora seminerlerini tamamlamış, “Kollektif Şirketin Tasfiyesi” adlı doktora tezinin kabulü ile gerekli sınavları da vererek 1960 yılı mayıs ayında Türkiye’ye dönmüştür.  Baştuğ, 1960 yılı haziran ayında başladığı askerlik görevini Milli Savunma Bakanlığı İlmi İştişare (ARGE) Başkanlığı’nda tamamlamış ve 1962 yılında terhis olmuştur.

Başbuğ, 1961 yılında İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde Prof. Şükrü E. Postacıoğlu’nun yanında Kara Ticaret Hukuku kürsüsüne asistan olarak çalışmaya başlamış,1965 yılında hukuk doçenti olmuştur.

 Baştuğ’un doçentlik tezi “Limited Şirkette Ortağın Çıkması ve Çıkarılması”dır. Eser, İzmir İTİA Yayınları tarafından 1973 yılında basılmıştır. Takdim ve tezi “Türk Ticaret Hukukunda Limited Şirket”tir.

Akademik Kariyeri

Prof. Dr. İrfan Baştuğ, akademinin Mayıs 1969’de Ege Üniversitesine İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi olarak bağlanması üzerine bu üniversiteye intikal etmiştir. Baştuğ, 1973 yılında profesörlüğe yükseltilmiştir.

İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesinin üç yeni fakülteye bölünerek 01.03.1978 tarihinde kapanması ile kurulan Hukuk Fakültesi kadrosunda Prof. Dr. İrfan Baştuğ, 18.04.1978’de Senato üyeliğine ve Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir.

28.04.1981 tarihinde Dekan Yardımcısı seçilen Prof. Dr. İrfan Baştuğ, 20.07.1982 tarihinde yürürlüğe giren 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 18. maddesi hükmü ile Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesinin Dokuz Eylül Üniversitesine bağlanması üzerine bu yeni üniversiteye intikal etmiştir.

Baştuğ, uzun yıllar boyunca Özel Hukuk Bölüm Başkanlığı görevini yürütmüş, “Şirketler Hukuku ve Borçlar Hukuku”, “Özel Borç İlişkileri” dersleri vermiştir.

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Ticaret Hukuku öğretim üyesi iken yaş haddinden emekli olan Baştuğ, 4 kitap yazmış ve hukuk alanında birçok makale yazarak bilimsel dergilerde yayınlamıştır.

Evli ve bir çocuk babası olan Prof. Dr. İrfan Baştuğ, Temmuz 2004 tarihinde vefat etmiştir.

İrfan Baştuğ’a Armağan

Prof. Dr. İrfan Baştuğ yaklaşık 40 yıl süren eğitim hayatı boyunca yüzlerce hukuk öğrencisi yetiştirmiş, yetiştirdiği öğretim üyeleri tarafından minnet ve şükran duygularını yansıtan Prof. Dr. İrfan Baştuğ’a Armağan eseri ile unutulmaz kılınmıştır.

Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşmeye Ek Protokol

0

Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşmeye Ek Protokol, 18 Aralık 1997’te Strasbourg’ta imzalanmıştır.  (Additional Protocol to the Convention on the Transfer of Sentenced Persons)

Avrupa Konseyi üye Devletleri ve diğer imzacı Devletler tarafından, 1983 tarihinde imzalaan “Hükümlülerin Nakline Dair Avrupa Sözleşmesi“ne EK olarak hazırlanmıştır. Ek Protokol, 21 Mart 1983’te imzaya açılan Sözleşme’nin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla hazırlanmıştır. Ceza adalet ve infaz sisteminin insan haklarına daha uygun şekilde işleyişini sağlamak amacıyla ek standartlar getirmiştir.  Protokol, özellikle kabul edilen hükümlülerin sosyal rehabilitasyonunu ve adaletin işlemesini desteklemeyi amaçlamaktadır.

Hükümlülerin Nakline Dair Avrupa Sözleşmesi (1983, ETS No. 112) kendi ülkelerinden başka bir ülkede hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm edilen şahısların belli şartlar altında cezalarının kendi ülkelerinde infazına imkân tanımaktadır.

Hükümlülerin Nakline Dair Avrupa Sözleşmesi

29/1/2016 tarihli ve 6666 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli “Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşmeye Ek Protokoi”ün, beyanda bulunulmak suretiyle onaylanması; Dışişleri Bakanlığının 5/3/2016 tarihli ve 10594246 sayılı yazısı üzerine, 31/5/1963 tarihli ve 244 sayıl! Kanunun 3 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 2 ( / 3 /2016 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Ek Protokol’ün onaylanmasına dair kanun 29 Ocak 2016 tarihinde kabul edilmiş, 18 Şubat 2016’da Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Hükümlülerin Nakline Dair Avrupa Sözleşmesi  ve Ek Protokol hakkında Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan bilgi notu her iki metni kıyaslayarak anlatmaktadır.

Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşmeye Ek Protokol

Strasbourg, 18 Aralık 1997

Önsöz

Avrupa Konseyi üye Devletleri ve işbu Protokolü imzalayan diğer Devletler,

21 Mart 1983 tarihinde Strasbourg’da imzaya açılan Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşme’nin (Bundan böyle “Sözleşme” olarak sözü edilecek) uygulanmasını kolaylaştırma arzusuyla ve özellikle kabul edilen hükümlülerin sosyal rehabilitasyonunu ve adaletin işlemesini genişletme amaçlarını takip ederek;

Pek çok Devletin kendi vatandaşlarını iade edemeyeceğinin farkında olarak;

Belirli konularda Sözleşme’nin desteklenmesinin istendiğini düşünerek,

Aşağıdaki şekilde anlaşmışlardır:

Madde I — Genel hükümler
  1. İşbu Protokol’de kullanılan kelimeler ve ifadeler Sözleşme’nin anlamı içinde yorumlanır.
  2. Sözleşme’nin hükümleri işbu Protokol’ün hükümlerine uyumlu olduğu ölçüde geçerlidir.
Madde 2 — Hüküm Devletinden kaçan kişiler

1.Taraflardan birinin nihai bir kararın parçası olarak diğer bir Tarafin ülkesinde hükmedilen bir cezaya konu vatandaşının, hüküm Devletinde cezanın uygulanmasını veya cezanın daha fazla uygulanmasını önlemek amacıyla, cezası tamamlanmadan önce vatandaşı olduğu ülkeye kaçması halinde, hüküm Devleti diğer Tarafin cezanın uygulanmasını üstlenmesini talep edebilir.

2.Hüküm Devletinin talebi üzerine, yerine getiren Devlet, talebi destekleyen belgelerin alınmasından önce veya bu talep hakkındaki karardan önce. hükümlüyü veya talep konusunda karar verilmesini bekleme üzere hükümlünün ülkesinde kalmasını sağlamak için herhangi bir tedbiri alabilir. Geçici tedbirlere ilişkin talepler Sözleşme’nin 4. Maddesinin 3. Fıkrasında sözü edilen bilgileri kapsar. Hükümlünün ceza durumu, bu fıkra nedeniyle gözaltında geçirilen sürenin sonucu olarak ağırlaştırılamaz.

3. Cezanın uygulanmasının nakli için hükümlünün rızası gerekmez.

Madde 3 — İhraç veya sınır dışı emrine konu hükümlüler

1.Hüküm Devleti tarafından talep edilmesi üzerine, yerine getiren Devlet, işbu Madde hükümlerine bağlı olarak, yerine getiren Devlette verilen hükmün veya bu hükümle sonuçlanan herhangi bir idari kararın ihraç veya sınır dışı emri veya kişi cezaevinden salındıktan sonra hüküm Devleti ülkesinde kalmasına izin verilmemesi tedbiri içermesi halinde kişinin rızası olmadan hükümlünün naklini kabul edebilir.

2.Yerine getiren Devlet, hükümlünün görüşünü göz önünde bulundurmadan, 1. Fıkrada belirtilen amaçlar için onay veremez.

3.Bu Maddenin uygulanması amacıyla, hüküm Devleti, yerine getiren Devlete aşağıdaki belgeleri sunmalıdır:

a. önerilen nakle ilişkin hükümlünün görüşünü içeren bir beyanname, ve

b. ihraç veya sınır dışı emri veya cezaevinden salındıktan sonra hükümlünün hüküm Devleti ülkesinde kalmasına izin verilmeyeceğini belirtir nitelikte herhangi bir emir.

4.Bu Madde gereğince nakledilen kişi mahkumiyetine konu nakilden önce işlediği herhangi bir suç nedeniyle verilen bir mahkumiyet veya tutuklama emrini yerine getirmek amacıyla dava edilemez, mahkum edilemez veya tutuklanamaz, veya herhangi bir sebeple, aşağıdaki haller haricinde, kişisel özgürlüğü kısıtlanamaz:

a. Hüküm Devletinin yetki vermesi halinde: tüm ilgili belgeler ve hükümlü tarafından verilen herhangi bir ifadenin yasal kaydıyla birlikte yetki talebi gönderilir; yetki, talebe konu suçun hüküm Devleti kanunu gereğince iadeye konu oluşturması veya iadenin sadece cezanın miktarı nedeniyle hariç tutulabilmesi halinde verilir;

b. Yerine getiren Devlet topraklarını terk etme olanağına sahip olan hükümlünün son salıverilmesinden sonraki 45 gün içinde terk etmemesi veya terk ettikten sonra o ülkeye geri dönmesi halinde.

5. 4.Maddenin hükümlerine bakılmaksızın, yerine getiren Devlet, yokluğunda yargılama dahil olmak üzere zamanaşımının yasal etkilerini önlemek için kanunları uyarınca gereken diğer tüm önlemleri alabilir.

6. Akit Taraflardan her biri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben bir beyanname yoluyla, bu Maddede tanımlanan şartlar altında cezaların uygulanmasını devralmayacağım belirtebilir.

Madde 4 — İmza ve yürürlüğe girme
  1. İşbu Protokol Avrupa Konseyi üye Devletlerinin ve Sözleşme’ye taraf diğer Devletlerin imzasına açılır. Tasdik, kabul veya onaya tabidir. Daha önce veya aynı zamanda Sözleşmeyi tasdik veya kabul etmemiş veya onaylamamış bir imza sahibi işbu Protokol’ü tasdik veya kabul etmeyebilir veya onaylamayabilir. Tasdik, kabul veya onay belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilir.
  2.  İşbu Protokol, üçüncü tasdik, kabul veya onay belgesinin tevdiinden sonraki üç aylık sürenin bitimi ardından gelen ayın birinci günü yürürlüğe girer.
  3. Tasdik, kabul veya onay belgesini sonradan tevdi eden imza sahibi Devletlere ilişkin olarak, Protokol, tevdi tarihinden sonraki üç aylık sürenin bitimi ardından gelen ayın birinci günü yürürlüğe girer.
Madde 5 — Katılım

1.Sözleşme’ye katılan tüm üye olmayan Devletler, yürürlüğe girdikten sonra işbu Protokol’e katılabilirler.

2.Katılan Devletlere ilişkin olarak, Protokol, katılım belgesinin tevdii tarihinden sonraki üç aylık sürenin bitimi ardından gelen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 6 — Bölgesel uygulama

1.Devletler imza sırasında veya tasdik, kabul, onay veya katılım belgesini tevdi ederken, Protokol’ün geçerli olduğu bölge veya bölgeleri belirtebilir.

2. Akit Devletler, sonraki herhangi bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben bir beyannameyle, işbu Protokol’ün uygulama alanını beyannamede belirtilen diğer herhangi bir bölgeye genişletebilir. Bu bölgeye ilişkin olarak, Protokol, Genel Sekreter tarafından bu beyannamenin alınması tarihinden sonraki üç aylık sürenin bitimi ardından gelen ayın birinci günü yürürlüğe girer,

3. Önceki iki fıkra uyarınca yapılan herhangi bir beyan, bu beyanda belirtilen bölgeye ilişkin olarak, Genel Sekretere hitaben gönderilen bir ihbarla geri çekilebilir. Geri çekme, Genel Sekreter tarafından bu ihbarın alınması tarihinden sonraki üç aylık sürenin bitimi ardından gelen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 7 — Zaman bakımından uygulama

İşbu Protokol, yürürlüğe girmesinden önce veya sonra hükmedilen cezaların uygulanmasında geçerlidir.

Madde 8 — Feshin bildirilmesi
  1. Akit Devletler herhangi bir zamanda işbu Protokol’ü Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben gönderilen bir ihbar yoluyla yürürlükten kaldırabilir.
  2. Bu yürürlükten kaldırma Genel Sekreter tarafindan bu ihbarın alınması tarihinden sonraki üç aylık sürenin bitimi ardından gelen ayın birinci günü yürürlüğe girer.
  3. Ancak, işbu Protokol, bu yürürlükten kaldırma gerçekleşmeden önceki bir tarihte hem Sözleşme hem de Protokol hükümlerine uyumlu olarak nakledilen kişilerin cezalarının uygulanmasında geçerli olmaya devam eder.
  4. Sözleşme’nin yürürlükten kaldırılması otomatik olarak işbu Protokol’ün yürürlükten kaldırılmasına yol açar.
Madde 9 — İhbarlar

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri; Avrupa Konseyi üye devletlerini, imza sahiplerini, Sözleşme’ye katılmak üzere davet edilen tarafları ve diğer Devletleri aşağıdaki konulardan haberdar eder:

a.herhangi bir imza,

b. herhangi bir tasdik, kabul, onay veya katılım belgesinin tevdii,

c, 4. ve 5. maddeler uyarınca işbu Protokol’ün yürürlüğe girme tarihi,

c. işbu Protokol’e ilişkin herhangi bir faaliyet, beyanname, ihbar veya yazışma.

Yukarıdaki hükümlerin kanıtı olmak üzere, usulüne uygun olarak yetkili kılınan aşağıda imzası bulunan temsilciler işbu Protokol’ü imzalamışlardır.

İşbu Protokol 18 Aralık 1997 tarihinde Strasbourg’da, Fransızca ve İngilizce her iki metin aynı derecede geçerli olmak üzere, tek nüsha halinde tanzim edilmiştir ve bir kopyası Avrupa Konseyi arşivlerine tevdi edilecektir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri onaylı bir kopyasını her bir Avrupa Konseyi üye devletine, diğer Sözleşme’de imza sahibi devletlere ve Sözleşme’ye katılmak üzere davet edilen devletlere yollayacaktır.

Eşber Yağmurdereli

0

Avukat, yazar, senarist, şair, öykü yazarı, aktivist Eşber Yağmurdereli 1945 yılında Erzurum–Tortum’da dünyaya geldi. İlkokulu bitirinceye kadar Tortum’da yaşadı. 1955 yılında, Erzurum Lalapaşa parkındaki boş havuza düşmesi sonucu görme yetisini yitirdiği ve 10 yaşından itibaren gözleri görmediği için, o dönemdeki iki körler okulundan biri olan Ankara Körler Okulunda, 1958 yılında orta öğrenimine başladı. Ankara Radyosu İnce Saz Faslı’nı yöneten İbrahim Tuğberk’ten sanat dersleri aldı.

Avukat Eşber Yağmurdereli

Lise yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Aydınlığa Doğru ismi ile yayınlanan bir dergi çıkardı ve William Saroyan’ın Yoksul İnsanlar adlı kitabından uyarladığı Yüreği Dağlarda Olan Adam öyküsünü Bursa Halkevi Oda Tiyatrosunda sahneledi. Ankara Radyosu spikerlerinden Jülide Gülizar’ın “Ne göz göze gelelim/Ne içimiz burkulsun/Bir damla suda batsın bütün emellerimiz/Varsın gönlün neşeyi bir başka yerde bulsun/Ve artık birbirine değmesin ellerimiz.” şiirini besteledi.

1963 yılında üniversite merkezi sınavını üçüncülükle kazandı ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdı. Fakültede iken, Hüseyin Cevahir, Arkadaş Zekai Özger, Ahmet İnan, Haluk Şahin, Metin Güven, Gursen Topses ve Gün Zileli gibi arkadaşlarıyla birlikte Yeni Eylem adıyla bir dergi çıkardı.

1972 yılında, Samsun’un Havza ilçesinde avukatlığa başladı. DİSK ve TÖBDER kuruluşların ve üyelerinin yargılanmalarında savunma avukatlığını üstlenmesi ile bilindi.

1977 yılında avukatlık yaptığı Bursa’da evlendi.

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi/Acilciler” grubunun kurucusu ve lideri olduğu iddiasıyla 13 Mart 1978’de tutuklandı. Eski Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) “Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirme” suçunu düzenleyen 146. maddesinin 1. fıkrası uyarınca Samsun Ağır Ceza Mahkemesi’nce müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bursa cezaevinde Nazım Hikmet’in ranzasında yattıktan bir ay sonra kesintisiz 14 yıl süren cezaevi süreci başladı. Sırasıyla; Bursa, Samsun, Trabzon, Adıyaman, Amasya, Mardin, Diyarbakır, Mardin, Sinop, Samsun ve Bursa cezaevlerinde yattı. 29 ocak 1982’de Sinop kalesi ceza evine sürgüne gönderildi ve uzun süre hücreye kapatıldı. Sinop’tan Samsun’a ve birkaç yıl sonra tekrar Bursa cezaevine nakledildi. Tecrit  ve hücre yılları 7 yıl sürdü.

Cezaevi yıllarında yazdığı kısa öyküleri ve tiyatro oyunlarını gizlice dışarı ulaştırdı. “Pek firaklı bir dağ masalı” adlı öyküsü 1986 yılında bir yarışmada birinci oldu. “Cezaevi Şiirleri Antolojisi” Londra’da İngilizce olarak yayınlandı.

Uluslararası Af Örgütü, 1990 yılında “Avukat Eşber Yağmurdereli’nin adil olmayan yargılanması” başlıklı raporu yayınlayarak tüm hükümetlere yolladı ve dünyanın dikkatini Yağmurdereli’nin durumuna çekti. Hapse girmesinden 13 yıl sonra, şartlı tahliyeden yararlanarak, 1 Ağustos 1991 tarihinde serbest bırakıldı. Hapishaneden çıktıktan sonra İstanbul’a taşındı.

8 Eylül 1991’de İnsan Hakları Derneği’nin düzenlediği mitingindeki konuşması nedeniyle Atilay Ayçin’le birlikte TMY 8/1.md’deki “devletin bütünlüğü aleyhine propaganda”dan10 ay hapis cezasına mahkum edildi. Karar, Yargıtay tarafından onandı ve daha önce, “şartlı tahliye” edilmesi nedeniyle 10 aylık hapis cezası daha önceki cezasının geri kalanıyla birleştirildi. 7 kasım 1995 tarihinde Ümraniye Cezaevi’ne konuldu. TMY değişikliği nedeniyle 30 Kasım günü İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde yeniden duruşmaya çıktı. Yağmurdereli, ”1991’de yaptığı konuşmada öngördüğü her şeyin gerçekleştiğini, ülkenin şiddet toplumu olduğunu, hapis cezası ile korkutulmaya çalışıldığını, düşüncelerinin değişmediğini” söyledi.

Yağmurdereli, Barış için 1 Milyon İmza kampanyasının sözcülüğünü yürüttü. Topladığı bir milyon imzalı dilekçeyi 17 mayıs 1997 yılında TBMM başkanına teslim etti.

19 Ekim 1997’de Kanal D’de TBMM başkanı Hikmet Çetin’le birlikte yer aldığı programdan sonra canlı yayında gözaltına alınarak Çankırı Cezaevi’ne gönderildi. 9 Kasım 1997’de, ceza infazı 1 yıl süreyle ertelenerek serbest bırakıldı. 1 Haziran 1998’de yeniden tutuklandı ve 18 Ocak 2001’de serbest bırakıldı

Tekrar toplumsal tepki gündeme gelince, hükümet gözlerinin görmemesini bahane ederek, Cumhurbaşkanı tarafından affedilmesi yoluna gidilmesini istedi ama Yağmurdereli bu özel affı kabul etmedi. bunun yerine düşünceyi suç olmaktan çıkaran yasal düzenlemelerin bir an önce yapılmasını istedi. Hükümet; “cezaevinde bulunuşu hastalıklarının tedavisini imkansız kıldığından bu durum cezaevinde ölüm sonucu yaratır” gerekçesiyle inisiyatifi dışında tahliye etti.

Cezaevi günlerinde yazdığı “Akrep” oyunu Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahneledi. Akrep oyunu, 1998 yılında Sanat Kurumu’ndan bütün zamanların en iyi yazılmış oyunlarından biri seçildi ve 1999 yılında Yağmurdereli’ye İsmet Kuntay En İyi Oyun Yazarı ödülünü kazandı. Akrep; Altan Erkekli ve Fikret Kuşkan tarafından bir albüm olarak yayınlandı.

1985 yılında Nelson Mandela‘nın kazandığı, Fransa’nın Bordeaux kentindeki İnsan Hakları Enstitüsü ile Avrupalı Avukatlar Derneği’nin verdiği Ludovic Trarieux Ödülü, 2000 yılında Yağmurdereli’ye tevcih edildi.

Avukat Ludovic Trarieux, 1898 yılında Fransa’da ilk insan hakları derneğini kuran kişi olarak tanınmaktadır. Dernek, dünyadaki ilk insan hakları derneği olarak biliniyor. Ludovic Trarieux Ödülü, Bordeaux kentindeki İnsan Hakları Enstitüsü ve Avrupalı Avukatlar Derneği tarafından iki yılda bir veriliyor.. Ödül, ilk defa 1985 yılında Nelson Mandela’ya verilmişti.

Bestelerinden oluşan “Eşber Yağmurdereli Şarkıları/Ey Hayat Aşkla Terbiye Et Beni” isimli albüm, sanatçı Melihat Gülses tarafından seslendirildi.

2001 yılında katıldığı, görme engelliler satranç turnuvasında beşinci oldu.

2008 yılında ölen Devlet Sanatçısı ve Milletvekili Osman Yağmurdereli’nin kuzenidir.

Halen, İstanbul Kınalıada’da yaşamaktadır.

2013 yılında Paris, 2015 yıllında da Van’daki konuşmalarında terör örgütü propagandası yaptığı iddiasıyla yargılandığı İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı dava 28 Nisan 2022’de beraat ile sonuçlanmıştır. 

Yağmurdereli, 2023 yılı Ağustos ayında İzmir’de beyin kanaması geçirmiş, önce Menemen’e ardından İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürülerek yoğun bakımda tedavi edilmiştir. .

Şair Can Yücel, hakkında birçok şiir yazmıştır. Türkiye’de düşünce suçundan ötürü en çok hapiste kalan kişidir ve kıdemli mahpus olarak bilinmektedir.

“Yağmurdereli’nin “Akrep” oyununu okuduktan sonra, her idamın cinayet olduğuna bir daha inandım. İdamların insanlık için ne büyük çöküntülere sebep olduğunu burada sayıp dökmeyeceğim, idama karşı olanların, idama karşı savaşmayanların, kim olursa olsunlar, yürekleri kabuk bağlamıştır. İşte bu oyunu seyredenler yürekleri ne kadar çabuk kabuk bağlamış olursa olsunlar, insanlığın bu en korkunç uygulamasına karşı koyacaklardır. Yağmurdereli’nin belki de ilk oyunudur bu. Yazar, bu oyununda konuya uygun, usta bir biçim yaratmıştır. Yağmurdereli’nin dili, biçiminden de ilerde erişilmesi güç, güzel bir Türkçedir. Bir başeser olan oyun yalnız Türkiye’de değil, dünyada oynandığı her yerde gücünce karşılanacak, insanlığın en utanılacak yarası olan idama karşı insanları harekete geçirecek, en azından kabuk bağlamış yürekleri sağaltacaktır.” Yaşar Kemal

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu

0
Hıfzı Veldet Velidedeoğlu

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, 24 Ağustos 1904 tarihinde İstanbul’da doğmuş ve 24 Şubat 1992 tarihinde yine İstanbul’da vefat etmiştir. Türk hukukunun gelişimine önemli katkıları bulunan bir bilim ve düşünce insanıdır.

Büyük hukukçu ve Cumhuriyet aydını Velidedeoğlu, ilk ve orta öğrenimini Çorum ve Yozgat şehirlerinde tamamlamış, lise eğitimine Ankara ve Konya’da devam etmiş, 1924 yılında Trabzon Lisesinden ve 1928 yılında Ankara Üniversitesi Adliye Hukuk Mektebi‘nden (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi) mezun olmuştur.

Ankara’da lise eğitimi aldığı sırada TBMM’de memur olarak çalışmaya başlamış ve bu görevi aralıklarla 1929 yılına kadar kadar sürdürmüş, ilk mecliste katip olarak görev yapmıştır.

Mezuniyetin artından Adalet Bakanlığı tarafından açılan sınavı kazanarak hukuk doktorası yapmak üzere devlet bursu ile İsviçre’ye gönderilmiş, İsviçre’de Nuechatel Hukuk Fakültesi’nde doktora sınavını vererek Hukuk Doktoru unvanını kazanmış ve oradan İtalya’ya geçerek Roma Hukuk Fakültesi’nde Ceza Hukuku konusunda yüksek ihtisas yaparak sertifika almıştır. Bu sayede Velidedeoğlu Avrupa’da bulunduğu süre boyunca Avrupa Hukukunu derinlemesine inceleme imkanına kavuşmuştur.

Velidedeoğlu, Türk Medeni Kanununun iktibas edildiği İsviçre’de doktora çalışmasını tamamlamış, 1934 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine asistan olarak atanmış ve akademik hayatına İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde başlamış, fakültede doçent olarak hizmet vermeye devam etmiş, 1942 yılında ise profesör kadrosuna atanmıştır.

Velidedeoğlu, 1946-1948 ve 1952-1953 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde iki dönem dekan olarak görev yapmıştır.

Ülke tarihinde az sayıda bilim insanının sahip olduğu Ordinaryüs Profesör unvanını 1948 yılında kazanan Velidedeoğlu 1975 yılında üniversiteden emekli olmuş ancak bilimsel ve akademik çalışmalarına ölene kadar devam etmiştir.

1959 yılında “Kat Mülkiyeti Kanunu” ön tasarısını hazırlamış ve bu tasarı 1965 yılında kanunlaştırılmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri İsmet Giritli, Tarık Zafer Tunaya, Hüseyin Nail Kubalı, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sıddık Sami Onar, Naci Şensoy ve Ragıp Sarıca

1960 İhtilali sonrasında kurulan Kurucu Meclis’te Millî Birlik Komitesi Temsilciliği yapmış, aynı mecliste 1961 Anayasası‘nı hazırlayan komisyonun üyeliğini yürütmüş, 1961 Anayasası için tasarı hazırlayan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeleri İsmet Giritli, Tarık Zafer Tunaya, Hüseyin Nail KubalıSıddık Sami Onar, Naci Şensoy ve Ragıp Sarıca ile bu görevi tamamladıktan ve 1961 Anayasasının referandum sonucunda halk tarafından kabul edilerek yeni meclisin bu anayasaya bağlı olarak seçilmesinin ardından kurucu meclisteki görevinden ayrılmış ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne dönmüştür.

Türkçeyi özenle kullanan Velidedeoğlu, 1970 yılında Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan iki ciltlik eserde Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu hükümlerini günümüz Türkçesi ile sade ve anlaşılabilir hale getirmiştir.

1980 darbesi öncesindeki tüm siyasi partilerin isteği ile Cumhurbaşkanlığı’na aday olması istenmişse de bu öneriyi “Bilim adamlığı şahsiyetinde, siyasetin yeri yoktur.” diyerek kabul etmemiştir.

Atatürkçü Düşünce Derneği kurucularındandır ve dernek tarafından onursal başkan seçilmiştir. Yaşamı boyunca birçok eser üretmiş, binlerce yazı ve makale yayınlanmış, araştırma ve röportajları gazetelerde basılmıştır.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu parkının adının değiştirilmesi üzerine yapılan protesto

Çorum şehrinde adının verildiği parkın 2012 yılında Çorum Belediye Meclisi tarafından Yunus Emre Parkı olarak değiştirilmesi tepki ile karşılanmıştır.

Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Eserleri

Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun, Türk Medeni Hukuku, Hayat, Hukuk ve Cemiyet, Bir Lise Öğrencisinin Millî Mücadele Anıları, 1961 Anayasası‘nın Dili, Türkiye’de Üç Devir, Sağsız Solsuz Demokrasi, Devirden Devire, Türk Yurttaşlar Yasası ve Borçlar Yasası Terim ve Sözlükler Kılavuzu, Ailenin Çilesi Boşanma, İnsancı Yolcular, Anıların İzinde, Mustafa Kemal Atatürk: SöylevMillî Mücadele Anıları, Yol Kesen Irmak, Çağdaş Düşünce, 12 Mart Faşizminin Felsefesi ve 12 Eylül-Karşı Devrim adıyla yayınlanmış eserleri bulunmaktadır.

Velidedeoğlu, kuruluş yıllarında TBMM’de çalışmış olmanın verdiği deneyimle Millî Mücadele Anıları kitabını 1970 yılında yazmış, tanık olduğu önemli tarihsel olayları kitabında anlatmıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Türk Kurtuluş Savaşını bu kitapta anlatmıştır. Anıların İzinde isimli eserinde yaşadığı dönemdeki Türk ve Batı toplumlarının yaşam ve yönetim biçimlerini ele almış, kişisel gözlem ve tecrübelerini aktarmıştır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yazmış olduğu Nutuk’u sadeleştirmiş ve dayanak belgeleri ile birlikte yayınlamıştır. Eser, Nutuk’taki olayların daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.

“Her donemde denenmiş, küçük hesaplara, kişisel çıkarlara kapılmamış”, saygın bir kişilik, radikal uçların ve irticanın karsısında iflah olmaz bir Atatürkçü olarak sanırız tüm kuşaklar boyu hatırlanacaktır.” Muammer Aksoy

Savcı Doğan Öz

0
Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz

Savcı Doğan Öz, 1934 yılında doğmuştur.

Savcı Doğan Öz Ailesi ile

Meslek yaşamına ve Cumhuriyet Savcılığına 1962 yılında Diyarbakır’ın Çermik ilçesinde başlamış, 1968 yılında Konya’da görevdeyken “Mücadele Birliği” adlı örgütün kapanmasına yol açacak dosyayı hazırladığı için belli toplum kesimlerinin tepkisini çekmiştir. 1970 yılında Türk Hukuk Kurumu tarafından yılın hukukçusu seçilmiş, idam cezalarının kaldırılması yönünde bir dilekçeye imza atması nedeniyle idari soruşturmaya uğramıştır.

İnebolu’da görevli olduğu 1973 yılında Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin (DGM) kuruluş kanununa karşı adli teşkilatta imza kampanyası açmış, DGM’lerin doğal yargıç ilkesine aykırı olduğunu savunmuş ve hukukçuları bu yasaya karşı çıkmaya çağırmış fakat destek bulamamıştır.

Savcı Doğan Öz, 1978 yılında Kontrgerilla soruşturması başlatmış, devlet görevindeyken karşısına çıkan olayları, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarla birlikte değerlendirmiş ve ulaştığı bilgilen iki sayfalık bir raporda toplamıştır.

Savcı Doğan Öz

Savcı Doğan Öz, 19 Ocak 1978 tarihinde Ankara Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinden birinin öldürülmesi üzerine, şüphelilerin Site Öğrenci Yurduna kaçtığını öğrenmiş, bu yurdun aranmasına karar vermiş, illegal öğrenci gruplarının karargah olarak kullandığı Site Yurdunun aranması sırasında görevli polisler kendisi gelmeden önce yurdun arandığını ve bir şey bulamadıklarını söylemişler, Savcı Öz, kendisi olmadan yapılan aramayı kabul etmeyeceğini bildirerek kendisinin de bizzat katıldığı ikinci bir arama yapmış, ilk aramada temiz çıkan öğrenci yurdunda yapılan usulüne uygun ikinci aramada dolaplarda saklanmış tabanca ve bıçak bulunmuş, bu durum bazı kesimleri rahatsız etmiş, Doğan Öz TBMM’de suçlanmıştır. Savcı Öz, 6 Mart 1978 günü, yurtta kalan öğrencilerden 70’i hakkında, Levent Özyörük’ü öldürmek, yasalara aykırı toplantı düzenlemek ve yasal olmayan yürüyüş yapmak suçlarından dava açmıştır.

Levent Özyörük davası Doğan Öz un açtığı son dava olmuştur. Savcı Doğan Öz, Ankara Cumhuriyet Savcısı iken 24 mart 1978’de, evinden çıkarak Anadol marka otomobiline bindiği sırada aracın ön tarafında beliren suikastçı tarafından açılan 6 el ateş sonucunda öldürülmüştür.

Savcı Doğan Öz’ün, 1978 yılında başlattığı Kontrgerilla soruşturması kapsamında hazırladığı iki sayfalık raporun kopyası öldürüldükten sonra çekmecesinden çıkmıştır. Eşi Sezen Öz, savcının bu sebeple öldürüldüğüne kanaat getirerek raporun kopyasını dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e ulaştırmıştır.

Doğan Öz’ü vuran kişi olduğunu itiraf eden İbrahim Çiftçi, dava dosyasına giren ifadesinde: “Doğan Öz’ü, … eski Ankara Ülkü Ocakları İkinci Başkanı Hüseyin Demirel ve halen Muzaffer Üstünel adlı şahsı öldürmek suçundan hakkında gıyabi tutuklama müzekkeresi bulunan Hüseyin Kocabaş adlı şahsın verdikleri talimat üzerine öldürdüm. Suçta kullandığım tabancayı Hüseyin Demirel verdi. Kullandıktan bir gün sonra tekrar aynı şahıs tabancayı benden geri aldı. Bu şahıslar bana Doğan Öz’ün Site Yurdunu arattığını ve ayrıca Ülkü Ocaklarını kapattırmak için çalıştığını ve Ülkü Ocakları için tahkikat açtığını söylediler. Bu nedenle savcının öldürülmesi için bana talimat verdiler… Hatırladığıma göre 6 el ateş etmiştim.” demiştir.

Dava, Ankara Savcılığınca 26 Aralık 1978’de Ağır Ceza Mahkemesine, “tasarlayarak adam öldürmek’ten açılmış, 12 Eylülde sıkıyönetim ilanı  üzerine bu mahkeme tarafından görevsizlik kararıyla Ankara Sıkıyönetim Askeri Mahkemesine gönderilmiş, 1 No’lu Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi, hepsi bir üst mahkemede bozulan dört idam hükmü vermiştir. Sıkıyönetim Mahkemesi son kararında İbrahim Çiftçi için dördüncü kez idam, Hüseyin Kocabaş için de 12 yıl ağır hapis cezası vermiş, kararın bozulması üzerine 1 Nolu Ankara Askeri Mahkemesinin verdiği beraat kararı sonucunda hukuki zorunluluk nedeniyle sanık İbrahim Çiftçi’nin beraatına karar verilerek tahliye edilmiştir.

Davayı başından sonuna izleyen Avukat Veli Devecioğlu, Askeri Yargıtay Başsavcılığı’na verdiği dilekçede “Bu dava böyle biterse adalet onulmaz bir yara alacaktır. Sesimiz, adalet arayan mağdurların çığlığıdır. Bu haksızlığı her yerde haykıracağız.” demiştir.

Savcı Doğan Öz’ün, 1978 yılında kontrgerilla hakkında şunları yazmıştır:

“Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç, demokrasi umudunu yok etmek; onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. Böylece ABD ve çokuluslu ortaklıklar, Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. Bize göre bu sonuca ulaşmada CIA, kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır. Bu örgütler, devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir.”

Savcı Doğan Öz’ün yazdığı şiirler öldürülmesinden sonra derlenerek 45 şiirden oluşan “Biz Ölmeyiz” adlı kitapta yayınlanmıştır.

Evli Kadının Uyrukluğu Sözleşmesi

0

Evli Kadının Uyrukluğu Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilerek 20 Şubat 1957 tarihinde, New York’ta imzalanmış uluslararası bir sözleşmedir. Sözleşme, 1958 yılında yürürlüğe girmiştir. 2013 yılı itibariyle 74 devlet sözleşmeyi onaylamıştır.

Evli Kadının Uyrukluğu Sözleşmesi

Madde 1

Sözleşen devletler, kendi uyruklarından birinin yabancıyla evlenmesinin veya böyle bir evliliğin sona ermesinin veya evlilik sırasında kocanm uyrukluğunda ortaya çıkabilecek değişikliğin, karının uyrukluğu üzerinde kendiliğinden (otomatik olarak; ipso facto) bir etkisi olmayacağı konusunda anlaşmışlardır.

Madde 2

Sözleşen devletler, uyruklarından birinin başka bir devletin uyrukluğunu isteğiyle kazanmasının veya uyrukluğundan vazgeçmesinin (renunciation), bu kişinin karısının, kendi uyrukluğunu muhafaza etmesine engel olmayacağı konusunda anlaşmışlardır.

Madde 3

1. Sözleşen devletler, uyruklarından biriyle evlenen yabancı kadının, isteği üzerine, özel olarak kolaylaştırmış telsik (naturalization) usullerinden yararlanarak kocasının uyrukluğunu kazanabilmesi; bu yoldan uyrukluk verilmesinin ulusal güvenlik veya kamu düzeni (public policy) nedenleriyle konulmuş kısıtlamalara bağlı kılınabilmesi konularında anlaşmışlardır.

2. Sözleşen devletler bu Sözleşmenin, uyruğun yabancı karısına, kocasmm uyrukluğunu, isteği üzerine, bir hak olarak (as a matter of right) kazandırmakta olan yasaları veya yargısal uygulamaları etkileyecek biçimde yorumlanmayacağı konusunda anlaşmışlardır.

CONVENTİON ON THE NATİONALİTY OF MARRIED WOMEN
(New York, 20 February 1957)
Article 1

 Each Contracting State agrees that neither the celebration nor the dissolution of marriage between one of its nationals and an alien, nor the change of nationality by the husband during marriage, shall automatically affect the nationality of the wife.

Article 2

Each Contracting State agrees that neither the voluntary acquisition of the nationality of another State nor the renunciation of its nationality by one of its nationals shall prevent the retention of its nationality by the wife of such national.

Article 3

1. Each Contracting State agrees that the alien wife of one of its nationals may, at her request, aequire the nationality of her husband through specially privileged naturalization procedures; the grant of such nationality may be subject to such limitations as may be imposed in the interests of national security or public policy.

2. Each Contracting State agrees that the present Convention shall not be construed as affecting any legislation or judicial practice y which the alien wife of one of its nationals may, at her request acquire her husband’s nationality as a matter of right.

29 Ocak – Hukuk Takvimi

0
29 Ocak – Hukuk Takvimi
1750 1788’de Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nı kabul eden konvansiyonun üyesi olarak görev yapan milletvekili ve devlet adamı Bailey Bartlett (29 Ocak 1750 – 9 Eylül 1830) doğdu.
1843 Amerikalı hukukçu ve siyasetçi William McKinley doğdu. (Ölümü: 14 Eylül 1901) Albany Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Canton’da küçük bir ofis kurdu ve avukatlık yaptı. Mount Union College’da yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 1876’da tutuklanan bir grup grevci kömür madencisini savundu. Madencilerden biri dışında herkesi beraat ettirdi. 1876’da Kongre’ye seçildi. Üreticiler ve fabrika işçilerini rekabetten korumak için Dingley Sandart Yasa’nı destekledi. 1891-1896 yılları arasında Ohio eyaletinin valisi seçildi. 3 Kasım 1896 yılında yapılan Başkanlık seçiminde ABD Başkanlığını kazandı. Başkanlığı döneminde, Amerika kıtasındaki koloniler konusundaki bir anlaşmazlık sonucu 1898 yılında İspanya’ya savaş ilan etti. Savaş sonucu Küba’ya bağımsızlık verildi. 14 Eylül 1901’de yaşamını yitirdi
1860 Rus oyun ve kısa öykü yazarı Anton Pavloviç Çehov (Ölümü: 15 Temmuz 1904) Ailesini desteklemek ve harç ücretlerini ödemek için “Antoşa Çehonte” ve “Dalaksız Adam” gibi takma isimler altında çağdaş Rus hayatına dair günlük kısa, komik skeçler ve vinyetler yazdı. İlk başta sadece maddi kazanç için yazılar yazdı ancak sanatsal hırsları arttıkça modern kısa öykünün evrimini etkileyen biçimsel yenilikler yaptı. Olağanüstü çıkışıyla yavaş yavaş Rus sokak yaşamının hicivli bir tarihçisi olarak ün kazandı ve 1882’de o zamanın önde gelen yayıncılarından Nikolai Leykin’in sahibi olduğu Oskolki için yazdı. 1896’daki Martı gösteriminden sonra tiyatroyu bıraktı. Oyun yazarı olarak kariyerinde dört klasik eser üretti. Henrik Ibsen ve August Strindberg ile birlikte çoğu zaman tiyatroda erken modernizmin doğuşundaki üç yaratıcı figürden biri olarak anıldı.
1861 Kansas, 34. eyalet olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne katıldı.
1888 Çinli hukukçu ve Çin Cumhuriyeti’nin ilk diplomatı Wellington Koo doğdu. (Ölümü: 14 Kasım 1985) Saint John’s Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi‘nde Liberal Sanatlar ve Edebiyat okudu. Siyaset Bilimi alanında yüksek lisans yaptı. 1912’de uluslararası hukuk ve diplomasi alanında doktora derecesi aldı. Paris Barış Konferansı’nda Çin Heyeti’nin üyeleri arasında yer aldı. Bu heyet Versay Antlaşması‘nı imzalamayan tek heyet oldu. 1936-1940 yılları arasında Çin’in Fransa Büyükelçisi olarak görev yaptı. 1945’te Birleşmiş Milletler‘in kurucu delegelerinden biri oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nde Çin büyükelçisi görevini üstlendi. Uluslararası Adalet Divanında hakimlik görevinde bulundu. 
1914 Kanunu Esasi‘de değişiklikler yapıldı. 29 Ocak 1330 (1914)
1923 Mustafa Kemal Paşa, hukukçu Latife Hanım‘la İzmir’de evlendi. Mareşal Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir Mustafa Kemal’in, Mustafa Abdülhalik Renda ile Salih Bozok ise Latife’nin nikah tanığı oldu.
1928 Bursa Amerikan Kız Koleji, Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı. Okulda Hıristiyanlık propagandası yapıldığı iddia edildi.
1931 Menemen Olayı davasında 37 kişi idama mahkûm edildi ve karar TBMM’nin onayına sunuldu. Olay İzmir’in Menemen ilçesinde, askerliğini yedek subay olarak yapmakta olan Öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın ve yardımına koşan bekçiler Hasan ve Şevki’nin şeriat isteyen bir grup tarafından öldürülmesidir. Şeriat ile laiklik arasındaki mücadeleyi vurgulaması açısından Cumhuriyet tarihinin önemli olaylarından biri kabul edilmektedir.
1937 Sovyetler Birliği’nde Stalin muhalifi 13 kişi ölüm cezasına çarptırıldı.
1946 Çalışma Bakanlığı’nın Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun TBMM’de kabul edildi.
1957 Evli Kadınların Uyrukluğu sözleşmesi imzaya açıldı. Türkiye bu sözleşmeyi onaylamadı.
1963 Cumhuriyet Gazetesi’nin “Sosyalizm mi, Liberalizm mi?” konulu makale yarışmasına Şadi Alkılıç’ın gönderdiği makaleyi gazetede yayınlayan ve bu nedenle yargılanan Yazı İşleri Müdürü Kayhan Sağlamer tahliye edildi; Şadi Alkılıç’ın tahliye talebi reddedildi.
1967 Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil, Kızılırmak adlı şiir kitabında komünizm propagandası yapmakla suçlanarak tutuklandı.
1970 Emekli Sandığı Kanunu ile Sigorta Kanunu’na bağlı işyerlerinde çalışmış olanların bu işlerde geçen hizmet sürelerinin birleştirilmesine ilişkin kanun tasarısı da kabul edildi.
1971 Türk Hukuk Kurumu, aralarında Konya Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ün de bulunduğu üç savcı ile Ord. Profesör Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Profesör Bahri Savcı’yı “Yılın Hukukçuları” olarak seçti.
1971 Anayasa Hukuku Profesörü Turhan Feyzioğlu liderliğindeki Güven Partisi adını Millî Güven Partisi olarak değiştirdi.
1974 Sabotajlar Davası olarak anılan, 1970’de Atatürk Kültür Merkezi’nin yakılması, 1972’de Marmara yolcu gemisi ve Eminönü arabalı vapurunun batması olaylarıyla ilgili sıkıyönetim mahkemesinde sanıklarının büyük çoğunluğu hakkında idam istemiyle açılan davada yargılanan 22 kişi beraat etti.
1978
  • Türkiye İşçi Köylü Partisi (TİKP) 29 Ocak 1978’de kuruldu. 12 Eylül Darbesinden sonra 16 Ekim 1981’de diğer partilerle birlikte kapatıldı.
  • İsveç, ozon tabakasına zarar vermesi nedeniyle aerosol spreylerin kullanımını yasakladı ve bu tür bir yasak getiren ilk ülke oldu.
1979 Çin Başkan Yardımcısı Deng Şiao-ping, ABD Başkanı Jimmy Carter ile Çin ve ABD arasındaki düşmanlığa son veren tarihi anlaşmayı imzaladı.
1981 MHP Şişli İlçe Teşkilatı’nda planlayıp uyguladıkları cinayet dahil çeşitli eylemlerden dolayı Ferhat Tüysüz ve MHP Şişli Gençlik Kolları Başkanı Yunus Meral 36’şar yıl, diğer 8 sanık ise 1 yıl ile 36 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.
1982 Avukat ve yazar Eşber Yağmurdereli, Sinop kalesi ceza evine sürgüne gönderildi ve uzun süre hücreye kapatıldı.
1983

Direniş Hareketi militanları olarak yargılanan Ramazan Yukarıgöz, Ömer Yazgan, Erdoğan Yazgan ve Mehmet Kambur İzmit’te idam edildi. 1981 yılında mensubu oldukları komünist örgüte para bulmak için giriştikleri kuyumcu soygununda kuyumcunun oğlu Hasan Kahveci’yi ve polis memuru Mustafa Kılıç’ı öldüren, emniyet kuvvetlerine ve halka ateş açan, polis otosunu tarayan sol görüşlü militanlar 12 Eylül Darbesi’nin 32, 33, 34 ve 35. idamları olarak infaza gitti.

1986 Polis 1953 tarihli bir yasağa dayanarak Nazım Hikmet’in “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu” adlı kitabına tedbir koydurup satışını yasaklattı.
1986 Cumhuriyet’teki “Kurtarıcı” başlıklı yazıda “Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve devlet büyüklerine hakaret edildiği” iddiasıyla İlhan Selçuk ve Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin’in ifadeleri alındı.
1988
  • Dolar 1.385 liraya fırladı. Polis Tahtakale’yi bastı ve döviz alışverişini engelledi.
  • Tek tip öğrenci derneği yasa tasarısına karşı izinsiz yürüyüş suçundan 66 öğrencinin DGM’de yargılanmasına devam edildi.
1991 Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya yaşamını yitirdi. (1916, İstanbul – 29 Ocak 1991, İstanbul),
1995 Tansu Çiller’in başkanlığındaki DYP-SHP hükümetince Kuran Kursları Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle kursların açılması kolaylaştırıldı, ders saatleri arttırıldı, kurs binalarının açılması ve seçmeli dersler konusunda müftülüklere geniş yetki verildi.
1995 8 aydır cezaevinde bulunan Petrol-İş eski Genel Başkanı Münir Ceylan tahliye edildi.
1995 ÖZDEP, hakkında 29 Ocak 1993 tarihinde kapatma davası açıldı. 19 Ekim 1992’de kurulan Parti, kapatma kararının sonuçlarından etkilenmemek için 30 Nisan 1993’te kendini feshetti. Anayasa Mahkemesi, 14 Temmuz 1993’te kapatma kararı verdi. ÖZDEP, 21 Mart 1994’te Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvurdu. Anayasa Mahkemesinin kapattığı partilerden biri olan ÖZDEP hakkında AİHM 8 Aralık 1999 günü, Türkiye aleyhine karar verdi ve Türkiye’nin Sözleşmenin 11. maddesini ihlal ettiğini saptadı.
1999 Gazi Katliamı’nda öldürülenlerden ikisinin vücutlarından çıkan mermi çekirdeklerinin İstanbul’da emanet altındayken kaybolduğu öğrenildi.
1999 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, HADEP hakkında “PKK’nın yan kolu gibi çalıştığı” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı.
2002 ABD Başkanı Bush, Azerbaycan’a 1992’den beri uygulanan yaptırımları kaldıran kararnameyi imzaladı. Gerekçe olarak teröre karşı mücadelede Azeri hükümetinin desteğine gerek olması gösterildi.
2010 Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, Irak savaşına gidilen dönemde İngiltere’nin 2003’teki işgal öncesi ve sonrasındaki politikalarıyla ilgili olarak ilk kez ifade verdi.
2010
  • Ergenekon Davasında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emin Gürses, Doç. Dr. Ümit Sayın ile Muhammet Yüce’yi tahliye etti.
  • İBB’nin metrobüs zammına karşı Halkevleri’nin açtığı davada verilen “yürütmeyi durdurma” kararına karşı bir üst mahkemeye yapılan itiraz reddedildi. Halkevleri’nden bir grup İBB önüne gidip Selda Bağcan’ın “Yuh yuh” şarkısını dinleterek kararı kutladı.
2016 16 Haziran Örgütünün kurucusu olduğu gerekçesiyle müebbet hapse mahkum edilen Sarp Kuray yeniden yargılandığı davada hakim karşısına çıktı. Yargıtay kararıyla ömür boyu hapsi kesinleşen ve 4 yıldır cezaevinde olup AİHM’in hak ihlali’ kararı gereği yeniden yargılanan Sarp Kuray’ın Çağlayan’daki duruşmasında tahliye kararı çıkmadı.
2016 Hükümlülerin Nakline Dair Sözleşmeye Ek Protokol’ün onaylanmasına dair kanun 29 Ocak 2016 tarihinde kabul edilmiş, 18 Şuat 2016’da Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
2016 Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin “hak ihlali” yönünde verdiği kararın ardından yeniden görülen İstanbul’daki “askeri casusluk” davasında tüm sanıkların beraatine karar verdi.
2025

Türkiye Futbol Federasyonu’nun, eski başkan Mehmet Büyükekşi hakkında “Haziran 2023 ile 31 Mayıs 2024 dönemini kapsayan hesap ve faaliyetleri ibra oylamasına sunulan mali rapor için alınan yönetim kurulu karar defterinde dönemin TFF Başkanı Mehmet Büyükekşi’nin imzasının olmadığı” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunacağı açıklandı. 

 2025

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Yargıtay Birinci Başkanı Ömer Kerkez’e ‘hayırlı olsun’ ziyaretinde bulundu. Kerkez, 14 Mayıs’ta Yargıtay Birinci Başkanı olmuştu.

2025 Cumhuriyet Gazetesi yazarı Barış Pehlivan, Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş ile Program Koordinatörü Kürşad Oğuz, tutuklanmaları talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk edildi. Serhan Asker ve Seda Selek ise haklarındaki soruşturma kapsamında verdikleri ifadenin ardından adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı.
2025

Ankara’da anneannesi Leyla Çetiner’i (80) tabancayla öldüren ve annesi Berrin Şener’i ise öldürmeye teşebbüs eden eski bakanlardan Abdüllatif Şener’in oğlu Bedirhan Şener (42) hakkında Ankara 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görülen davanın 3’üncü duruşmasında, savcı esas hakkındaki mütalaasını açıklayarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis ile 14 yıldan 23 yıla kadar hapis talep etti. Mahkeme Başkanı, Adli Tıp Kurumu 4’üncü İhtisas Dairesi’nden sanık Şener’in cezai ehliyetinin tam olduğuna dair raporun dosyaya geldiğini bildirdi.

2025 Gazete Duvar’a bir söyleşi veren İstanbul Barosu Bakanı İbrahim Kaboğlu “Gezi’nin özeti hukuki olarak anayasal düzeni sahiplenmekti. Anayasal düzeni yok etmeden çok sahiplenme var. Gezi, özü itibariyle barışçıl bir harekettir.” dedi. 

Bakanlar Kurulu

1
Bakanlar Kurulu

Bakanlar Kurulu, Anayasa’ya göre, Cumhurbaşkanınca atanan bir Başbakanca TBMM üyeleri ya da milletvekili seçilme yeterliğine sahip olanlar arasından seçilen ve Cumhurbaşkanınca atanan bakanlardan oluşan, yürütme erkinin bir organıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı günde yapılmakta, seçimlerin ardından kabine Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır.

Kavram, hükümet ya da kabine olarak adlandırılmaktadır. Türkiye’de 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği sonucunda Bakanlar Kurulunu kurma yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir. Cumhurbaşkanı kurula başkanlık etmektedir. Her bakan kendi bakanlığını ilgilendiren işlerden ve emri altında çalışanların yerine getirdikleri iş ve eylemlerden sorumludur.

Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ve 16 bakandan oluşan Kurul kararlarını oy birliğiyle almakta, bakanlar anayasaya göre milletvekili olamamaktadır. Eğer bir milletvekili bakan olarak atanırsa milletvekilliği görevinden istifa etmek zorundadır.

Parlamenter Sistemin uygulandığı ülkelerde kabine genellikle mecliste en çok üyesi bulunan partiler tarafından kurulmakta, meclis tarafından denetlenmektedir. Kurul, yürütme organının bir parçası olarak görev yapmış olan, başbakan ve bakanlardan oluşan bir kurul idi.

2017’de gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri sonrasında Türkiye’de hükümet sistemi değişti ve parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi‘ne geçildi. Bu değişiklikle birlikte Bakanlar Kurulu kaldırıldı. Bu kurulun yerine Cumhurbaşkanlığı Kabinesi aldı. Her bakan, kendi bakanlığını ilgilendiren iş ve emri altındaki kamu personelinin yerine getirdikleri işlem ve eylemlerinden sorumlu olmakla birlikte sistemin ana unsuru ve yöneticisi Cumhurbaşkanıdır. Kurul, milletvekili olmayan atanmışlardan teşekkül etmektedir. Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atanan kişi milletvekilliği görevinden istifa etmek zorundadır.

Latife Hanım

0

Latife Hanım 1898 yılında İzmir’de doğmuş, İzmir Lisesini bitirmiş, Paris ve Londra’da Hukuk okumuştur.

İzmir’in tanınmış ailelerinden olan Uşak kökenli Uşakizade (sonra Uşşaklı) Muammer Bey ile Adeviye Hanım’ın kızı olan Latife, Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesinde eğitim alıp yurda dönmüştür.

Atatürk İle Tanışması ve Evliliği

Türkiye’de Kurtuluş Savaşının henüz bitmediği bu dönemde Türk Ordusu İzmir’e girmiş, Mustafa Kemal’in kente geldiğini duyan Latife, karargaha giderek Atatürk’ten Göztepe’deki konaklarında kalmasını istemiştir. Ailesi yurt dışında olan ve köşkte babaannesiyle birlikte kalan Latife Hanım’ın çağrısını Atatürk memnuniyete karşılamış ve teklifi kabul etmiştir. Bu tanışma sonucunda ilişkileri gelişmiş ve 29 Ocak 1923’te İzmir’de Latife Hanım Mustafa Kemal ile evlenmiştir. Mareşal Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir Mustafa Kemal’in, Mustafa Abdülhalik Renda ile Salih Bozok ise Latife’nin nikah tanığı olmuştur.

Mustafa Kemal’i isteği üzerine TBMM’deki oturumları izlemeye giden Latife Hanım, TBMM’ye giren ilk Türk kadını olmuştur ve yurt gezilerinde Atatürk’e eşlik etmiştir.1925 yazında Doğu Anadolu gezisi sırasında aralarında geçen tatsız bir tartışmadan sonra 5 Ağustos 1925 tarihinde boşanmışlardır. Latife Hanım 29 Ocak 1923-5 Ağustos 1925 tarihleri arasında iki buçuk yıl Mustafa Kemal Atatürk ile evli kalmıştır.

Latife Hanım, 1975 yılında ölene kadar İzmir ve İstanbul’da yaşamış, tüm ısrarlara rağmen anılarını ve Atatürk ile yaşadığı olayları anlatmamıştır. 12 Temmuz 1975’te İstanbul’da 77 yaşındayken göğüs kanserinden hayatını kaybetmiştir. Dönemin İstanbul valisi Namık Kemal Şentürk’ün gayretiyle kara, hava ve deniz birliklerinden oluşan bir şeref kıtasının katıldığı cenazesi Teşvikiye Camiinden kaldırılmış, Edirnekapı Şehitliğindeki aile mezarlığına defnedilmiştir.

Latife Hanımın Anıları

Latife Hanımın anıları ve sakladığı değerli belgeler Türk Tarih Kurumunda saklanmaktadır. Latife Hanım’a soyadı kanunundan sonra bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından “Uşşaki” soyadı verilmiştir. Latife Hanım’ın ailesinin soyadı “Uşaklıgil”dir.

İzmir’de ailesi tarafından yaptırılmış ve sonradan Latife Hanım’ın mülkiyetine geçmiş iki köşk bulunmaktadır. Bunlardan günümüzde Göztepe’deki İzmir Özel Türk Koleji kampüsü içinde yer alan aile malikanesi müze olarak hizmet vermektedir. Karşıyaka Belediyesi tarafından restore edilmiş olan Karşıyaka’daki ikinci köşk ise kültürel amaçla kullanılmaktadır.

Latife Hanım 29 Ocak 1923-5 Ağustos 1925 tarihleri arasında iki buçuk yıl Mustafa Kemal Atatürk ile evli kalmıştır. Nişanın ertesi günü Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım vefat etmiştir.

Türk aydınlanmasının önemli isimlerinden Latife Hanım, Türkiye Büyük Millet Meclis’indeki oturumları izlemeye gitmiş ve meclise giren ilk Türk kadını olmuştur. Yurt gezilerinde Atatürk’e eşlik etmiştir.

Bir yurt gezisi

Latife Hanım Müzesi

Adana Vilayet Konağına gireken

Hakkındaki Bazı Eserler 

Gazi ve Latife – İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, 1991. Mustafa Kemal’le 1000 Gün Latife Hanım’ın Atatürk’le Yaptığı Kısa Süren Evliliğin Öyküsü – Nezihe Araz, Dünya Yayıncılık, 2005. Latife Hanımın Sırları ve Türk Sosyetesi – Mehmet Barlas, Birey Yayıncılık, 2005. Latife Hanım – İpek Çalışlar, Doğan Kitap, 2006. Latife Hanım’ın Kağıtları – Fatih Bayhan, Pegasus Yayınları, 2007. Teyzem Latife – Fatih Bayhan, M. Sadık Öke, Pegasus Yayınları, 2011. Sen Latife Değil Latifsin – Nezihe Araz, Özgür Yayınları, 2002.

Eurojust – Avrupa Birliği Cezai Konularda Adlî İş Birliği Ajansı

0
Eurojust - Avrupa Birliği Cezai Konularda Adlî İş Birliği Ajansı

Eurojust, Avrupa Birliği Cezai Konularda Adlî İş Birliği Ajansı (European Union Agency for Criminal Justice Cooperation) 2002/187/JHA sayılı Avrupa Konseyi Kararı ile kurulmuştur. 28 Şubat 2002 tarihli Avrupa Konseyi Kararı ile geçici statüsü sona erdirilerek sürekli bir yapıya dönüşmüştür.

Genel merkezi Hollanda’nın Lahey kentinde bulunmaktadır. Birlik üyesi ülkelere mensup savcı yargıç ve polis memurlarından oluşmaktadır. Tüzel kişiliği bulunmaktadır. Eurojust, yetkilerini öncelikle Üye Devletlerin topraklarında kullanmakta, üçünü ülkelerle işbirliği anlaşması. yapılması gerekmektedir. Eurojust ile Türk adli kurumları arasında işbirliğin güçlendirilmesi konusunda taraflar uyum içindedir. 

Yasal Çerçevesi

Avrupa Birliği Cezai Konularda Adlî İş Birliği Ajansı Avrupa Birliği Ceza Adaleti İşbirliği Ajansı (Eurojust), Lizbon Antlaşması’nın 85. maddesi ve 12 Aralık 2019 tarihinde yürürlüğe giren Eurojust Tüzüğü temelinde faaliyet göstermektedir. Tüzük, Eurojust’ın yetkilerini, yönetim yapısını, veri koruma rejimini ve AB dışı ülkelerle anlaşmalar yapma çerçevesini belirleyerek Tüzük, yeni bir yönetim sistemi kurmuştur. Ayrıca, Eurojust’ın yetkili olduğu ağır suçlara soykırım ve savaş suçları da eklenmiştir

Ayrıca Eurojust, mali düzenleme, iç prosedürler, veri koruma kurallarının uygulanması ve Ajansın nerede bulunacağını ve belgelere erişimi belirleyen Eurojust merkez kararını içeren bir iç yasal çerçeve benimsemiştir. Çalışma performansı izlenmekte, periyodik raporlama youyla denetimi sağlanmaktadır.

Görevi ve Amacı 

  • AB Üye Devletleri arasında yargısal işbirliğini arttırmak
  • Sınır aşan suçlarla ilgili uzun yılara dayalı stratejiler geliştirmek
  • Sınır ötesi suçlarla mücadelede çalışan savcılara ve hakimlere doğrudan destek sağlamak
  • Ulusal yargı mercilerinin yetkinliğini artırmak ve sınır ötesi ve organize suçların soruşturmalarını yürütmek; uzmanlığı, ortaklıkları ve modern dijital araçlarıyla, ulusal sınırların suçun kovuşturulması ve adaletin sağlanması önünde engel teşkil etmemesini sağlamak 
  • Ulusötesi suçları soruşturma ve kovuşturmada ulusal makamların (AB Üye Devletleri ve üçüncü Devletler) çalışmalarını koordine ederek Avrupa’yı daha güvenli bir yer haline getirmek
  • Üçüncü devletler ve diğer AB ajansları ile adli bilgi ve kişisel veri alışverişine izin veren işbirliği anlaşmalarını müzakere etmek
  • Görevi, bir veya daha fazla devletin karıştığı sınır aşan organize suçların (yasadışı uyuşturucu trafiği, kara para aklama, insan kaçakçılığı ve ticareti, radyoaktif madde ticareti, motorlu taşıtlarla ilgili suçlar, siber suçlar, yolsuzluk, dolandırıcılık suçları, çevre suçları vb.) araştırılması ve soruşturulmasında yetkili ulusal makamlar arasında işbirliğini geliştirmek,
  • Üye Devletlere ve AB Konseyine gerekli uzmanlık bilgisi sağlamak
  • Özellikle bir veya daha fazla AB üyesi devletin yargı yetkisine giren sınır aşan suçlar ile organize suçların araştırılması ve soruşturulmasında yetkili ulusal makamlar arasında iş birliğini geliştirmek, adlî soruşturmaları teşvik ve koordine etmek 

Yolsuzluk: İstikrarlı ve Adil Kalkınmaya Bir Engel

0
Businessman receive money in the envelope offered in file - anti bribery and corruption concepts

Yolsuzluk: İstikrarlı ve Adil Kalkınmaya Bir Engel, başlıklı bildiri Dünya Bankası tarafından 7 Ekim 1996 tarihinde yayınlanmıştır.

Yolsuzluk: İstikrarlı ve Adil Kalkınmaya Bir Engel

Yolsuzluk ekonomik verimliliği azaltır, kaynakları fakirlerden zenginlere aktarır, iş hayatının çalışma maliyetini artırır, kamu harcamalarında sapmalara yol açar ve yabancı yatırımcıları caydırır. Kalkınma programları ve insani yardım için gerekli olan unsurları aşındırır. Resmi kalkınma yardımları gittikçe artan bir baskı altında kaldığından dolayı bu fonların nasıl kullanıldığı konusuna büyük bir önem verilmektedir.

Dünya Bankası, üyesi olan ülkelerin siyasi işlerine müdahale etmezken, kurulduğundan beri, borç verdiği fonların hedeflenen amaçlar doğrultusunda kullanılmasını ve mal ve hizmetlerle ilgili sözleşmelerin şeffaf ve maliyet-etkin bir çerçevede verilmesini sağlamayı istemektedir. Ancak, günümüzde, Banka, bunun da ötesine gitmekte; yolsuzluk ile mücadele etmeyi isteyen hükümetlere destek sağlamakta ve desteklediği programlarda yolsuzluğa hoşgörü ile yaklaşılmaması üzerinde önemle durmaktadır.

Yolsuzluğun Kontrol Edilmesinde Banka’nın Yaklaşımı

Yönetimin iyileştirilmesi ve yolsuzluğun kontrol edilmesi Banka faaliyetlerinin dört temel alanında desteklenmektedir: iktisat politikası reformu, kurumsal reform, güvene dayalı kontrol ve çok taraflı ortaklık.

İktisat Politikası Reformu

Banka’nın desteklediği iktisat politikası reformu, yönetimin iyileştirilmesine ve yolsuzluk uygulamalarında azalmaya yol açan beş alandaki reformları yürüten banka müşterilerine yapılan teknik yardımları, önerileri ve mali desteği içerir:

İktisadi Reform: Ticaret rejiminin, mali sektörlerin ve yatırımla ilgili kanunların reformu, ihracat lisansları, döviz ve banka kredi tahsisleri gibi idari mekanizmalar yerini piyasa mekanizmasına bırakarak “rant kollama”nın etkilerini hafifletir.

Vergi Reformu: Vergi sistemlerinin basitleştirilmesi ve güçlendirilmesi ile vergi toplama kapasitesinin kuvvetlendirilmesi gümrüklerde ve vergi idaresindeki yolsuzluğu azaltır.

Düzenleyici Reformlar: Fiyat kontrollerinin ortadan kaldırılması, kamusal düzenlemelerin basitleştirilmesi ve rekabetçi olmayan piyasalarda faaliyette bulunan özel işletmeler ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile ilgili düzenlemelerin güçlendirilmesi şeffaflığı ve kanunlara uymayı artırır.

Özelleştirme: Kamunun sahip olduğu varlıkların özel sektör mülkiyetine devri yolsuzluk riskinin ortaya çıkmasına neden olduğundan Banka, özellikle piyasa ekonomisine geçiş yapmakta olan ülkelerde bu sürecin şeffaf ve açık olması için yardımcı olmaya çalışmaktadır.

Sektörel Politikalar: İyi düzenlenmiş çevresel ve sosyal hizmet politikaları yolsuzluk fırsatını azaltır. Banka müşterilerine bu alanlarda önemli başarılar göstermiş diğer borçluların tecrübelerine dayanarak en iyi uygulamalarla ilgili olarak önerilerini sunmaktadır.

Kurumsal Reform

Güçlü kamu ve özel sektör kurumlarının varlığı iyi yönetim ve yolsuzluğun caydırılması açısından son derece gereklidir. Banka aşağıdaki yollarla müşterilerinin kurumlarını güçlendirmelerine yardımcı olmaktadır:

Kamu Mali Yönetim Reformu: Banka gittikçe artan bir oranda bütçelerini, mali yönetimlerini, muhasebe ve denetim sistemlerini modernize etmeleri için müşterilerine yardımcı olmaktadır.

Kamu Hizmetleri Reformu: Ödeme ve istihdam koşulları, eğitim ve personel yönetimi gibi konulara önem vermek suretiyle Banka son on yıldır kamu hizmetleri alanında reform yapmaları için 40 ülkeye yardım etmektedir.

Kamu Alımları: Kamu alımları ile ilgili yeni yasa ve düzenlemelerin planlanmasına ve bu düzenlemeleri uygulayacak kamu görevlilerin eğitimine yönelik Banka desteği üye ülkelerde şeffaflığın ve rekabetin artmasına yol açmaktadır.

Yönetim: Hukuki, yargısal ve düzenleyici reformların yapılmasına yönelik Banka Desteği yolsuzluğun kontrol edilmesine yardımcı olmaktadır.

Gazetecilere yönelik eğitim seminerleri türünden çalışmalar kamu yönetiminin tüm alanlarını basının dikkatle inceleyip bulgularını bildirmesi kabiliyetinin güçlenmesine yardımcı olmaktadır.

Güvene Dayalı Kontrol

İyi yönetim ve yolsuzluğun azaltılmasına yönelik Banka desteği Banka’nın kredilerindeki üst düzeydeki şeffaflığın ve Banka personelinin ahlak standartlarının sürdürülmesi çabaları sayesinde başarılmaktadır.

Banka Projelerindeki Yolsuzluğa Karşı Korunma: Ekonomi, verimlilik ve saydamlık ilkelerine dayanarak Banka’nın uzun bir süreden beri yerleşik olan kamu alımları, ödeme, rapor etme ve denetim ile ilgili prosedürleri ikinci bir kişide olmayan prosedürlerdir ve dünyanın her tarafında uluslararası kurumlar ve devletler tarafından kopya edilmektedir. Banka kredilerinin himayesindeki finansal raporlar son zamanlarda denetimin tamamlanması için gerekli olan zamanı daraltmak suretiyle güçlendirilmiştir.

Kamu Alımları İle İlgili Kurallar

Banka’nın İcra Direktörleri Kurulu Banka kredileriyle alakalı dokümanlar ile kamu alımlarına yönelik kurallarla ilgili önemli iyileştirmeleri yakın bir zamanda onayladı.

Banka’nın Yeni Kuralları
  • Banka, mevcut duruma çözüm bulmak amacıyla Banka’nın uygun gördüğü eylemler yapılmak-sızın ya da borçlu tarafından tam zamanında uygun tedbirler alınmaksızın sözleşmenin uygulanması sırasında borçlunun temsilcileri veya kamu alımları süresince krediden faydalananların yolsuzluk veya hileli bazı uygulamalar ile uğraştığı tespit edilirse kredinin uygun bir miktarını iptal edebilir;
  • Banka’nın, sözleşmelerin performansı ile ilgili olarak sözleşme sahiplerinin ve vekillerin kayıtlarını ve hesaplarını teftiş etme ve Banka tarafından atanan denetçiler tarafından tam bir denetim yapmaya hakkı vardır;
  • Banka, kendisi tarafından finanse edilen sözleşmelerin uygulanması ya da bu sözleşmeler için rekabet edilmesi sırasında yolsuzluğa yönelik veya hileli nitelik taşıyan bazı uygulamalara bulaşan firmaları tespit etmesi durumunda, bu firmaları belirli bir süre için ya da süresiz olarak, Banka tarafından finanse edilen sözleşmelerden çıkarabilir;
  • Banka Personeli Arasındaki Ahlaki Standartlar: Banka dışından elde edilecek çıkarlar konusunda Banka personeline yönelik olarak yerleşik ve katı bir biçimde uygulanan kurallar ile disiplin tedbirleri Banka personelince sürdürülen en yüksek ahlaki standartları ortaya çıkarmaktadır.
  • Banka İçi Prosedürlerdeki Değişimler: Banka tarafından yürütülen projelere kamunun ulaşabilmesi, Bağımsız Teftiş Heyetinin oluşturulması ve Banka projelerinin dizaynına, hazırlanmasına, uygulanmasına ve tahminine daha fazla katılımcı bir yaklaşımın söz konusu olması portfolyo yönetimi ve denetleme ile performans ölçümüne daha çok önemin verilmesine yol açmaktadır.
Çok Taraflı Ortaklıklar

Yolsuzluğu azaltmak hükümetler, diğer çok taraflı kurumlar ve özel sektör ve sivil toplumdaki diğer ortaklar ile koordineli faaliyetlerin gerçekleştirilmesi sayesinde hızlandırılabilir.

Yolsuzluğun olumsuz etkileri ulusal sınırların ötesine ulaştığından dolayı uluslararası topluluğun işbirliğine dayalı ilgilerini gerektirmektedir. Aralarında İktisadi işbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Avrupa Konseyi ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS)’nün de olduğu önemli uluslararası organizasyonlar da yolsuzluk ile mücadeleye yönelik adımlar atmaktadırlar. Bu tip uluslararası örgütlerin gösterdikleri çabalar uluslararası anlaşmalar ile üyelerine yaptıkları tavsiyeler gibi uluslararası enstrümanların kullanımını içermektedir.

Yolsuzluğa karşı inisiyatifler global iş örgütleri ile hükümet-dışı organizasyonlar tarafından da yürütülmektedir. Yolsuzluk ile mücadele eden ülkelere en geniş ölçekte desteğin verilmesini sağlamak amacıyla Banka işbirliği içinde çalışmayı ve iki taraflı ve çok taraflı inisiyatifler ile çabalarını koordine etmeyi istemektedir.

İnternet Gazeteciliği Deklarasyonu

0
İnternet Gazeteciliği Deklarasyonu

Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği Yönetim Kurulu, diğer meslek örgütleriyle de ilişkiye geçerek, 2913 yılında bu örgütlerle birlikte Medya Etik Kurulu Deklarasyonu’nu hazırlamıştır Metin daha sonra geliştirilmiştir.

İnternet Gazeteciliği Deklarasyonu

1. Gazetecilik meslek ilkeleri, internet haber siteleri için de geçerlidir. Künyede, “bu haber sitesi, gazetecilik meslek ilkelerine uygun davranır” şeklinde bir ifadeye yer verilir.
2. Haber siteleri, künye ve iletişim bilgilerini yayımlamakla yükümlüdür. Künyede, haber sitesinin sorumlu müdürünün kim olduğu açıkça belirtilir.
3. Başka bir medya kuruluşundan alınarak yayımlanan haberlerde kaynağın belirtilmesi ve medya kuruluşunun kendi imkânlarıyla ürettiği özel haberlerin tamamının kullanılmayıp haberi üreten medya kuruluşuna link verilmesi esastır.
4. Bir gazetede ya da internet haber sitesinde yayımlanan köşe yazısı ancak yazarın ve yayımcının izniyle haber sitesine konulabilir.
5. İnternet haber sitelerinin sorumluları, gazetecilik kaygısıyla hareket ederler.
6. İnternet haber siteleri, haberlerin ve yazıların okunma sayılarını verirken dürüstlükten ödün vermezler.
7. İnternet haber siteleri, insan haklarına, evrensel değerlere uygun yayın yaparlar; nefret söyleminden uzak dururlar.
8. İnternet haber sitelerinde insan bedeninin metalaştırılmasına hizmet edecek ve toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı şekilde yayın yapılmaz.
9. Sırf haberin tıklanması için, içeriği yansıtmayan, çarpıtılmış, sansasyonel haber başlıkları kullanmak doğru değildir.
10. Haber ve köşe yazılarının altına yazılan okur yorumlarında gerçek isimlerin kullanılması esastır. Haber sitesi, takma isimlerin kullanılmasına izin verse bile, yorumları yayımlanmadan önce küfür ve hakaret içermemesi için denetlemesi gerekir. Haber sitesi, okur yorumları dahil, yayımladığı her içeriğin sorumluluğunu alır.

İnternet Gazeteciliği Deklarasyonu

1. Gazetecilik meslek ilkeleri, internet haber siteleri için de geçerlidir. Künyede, “bu haber sitesi, gazetecilik meslek ilkelerine uygun davranır” şeklinde bir ifadeye yer verilir.

2. Haber siteleri, künye ve iletişim bilgilerini yayımlamakla yükümlüdür. Künyede, haber sitesinin sorumlu müdürünün kim olduğu açıkça belirtilir.

3. Başka bir medya kuruluşundan alınarak yayımlanan haberlerde kaynağın belirtilmesi ve medya kuruluşunun kendi imkânlarıyla ürettiği özel haberlerin tamamının kullanılmayıp haberi üreten medya kuruluşuna link verilmesi esastır.

4. Bir gazetede ya da internet haber sitesinde yayımlanan köşe yazısı ancak yazarın ve yayımcının izniyle haber sitesine konulabilir.

5. İnternet haber sitelerinin sorumluları, gazetecilik kaygısıyla hareket ederler.

6. İnternet haber siteleri, haberlerin ve yazıların okunma sayılarını verirken dürüstlükten ödün vermezler.

7. İnternet haber siteleri, insan haklarına, evrensel değerlere uygun yayın yaparlar; nefret söyleminden uzak dururlar.

8. İnternet haber sitelerinde insan bedeninin metalaştırılmasına hizmet edecek ve toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı şekilde yayın yapılmaz.

9. Sırf haberin tıklanması için, içeriği yansıtmayan, çarpıtılmış, sansasyonel haber başlıkları kullanmak doğru değildir.

10. Haber ve köşe yazılarının altına yazılan okur yorumlarında gerçek isimlerin kullanılması esastır. Haber sitesi, takma isimlerin kullanılmasına izin verse bile, yorumları yayımlanmadan önce küfür ve hakaret içermemesi için denetlemesi gerekir. Haber sitesi, okur yorumları dahil, yayımladığı her içeriğin sorumluluğunu alır.

11- İnternet gazeteleri, insan onurunu zedeleyici, şiddet pornografisi niteliği taşıyan, mağdurların yakınlarını olumsuz yönde etkileyebilecek veya toplumda travmatik etki yaratabilecek görüntü ve içerikleri yayımlamaz. Gazeteler, trafik kazaları, intihar, cinsel saldırı, cinayet gibi olaylarda her türlü şiddeti; kan, ceset ve/veya yaralı beden görüntülerini doğrudan ve filtresiz biçimde paylaşmaz.

12- İnternet gazeteleri, yapay zeka uygulamalarından yararlanılarak üretilen içerikleri, gerçeklik algısını zedeleyecek, etik dışı haber niteliği taşıyacak ya da kamuoyunda yanıltıcı etki yaratacak şekilde kullanmaz. Yapay zeka veya benzeri dijital teknolojilerle üretilen ya da manipüle edilen görsel, metin ve video içeriklerinin kullanılması durumunda, içeriğin dijital teknolojiler aracılığıyla oluşturulduğu bilgisi okuyucuya açık, anlaşılır ve görünür biçimde belirtilir.

13- İnternet gazeteleri, yanlış veya yanıltıcı bilgi içeren içeriklerin yayılmasını önlemek amacıyla gazetecilik meslek etik ilkelerine uygun hareket eder. Cevap ve düzeltme hakkının kullanılması veya başka yollarla bilgilenme sonucu yayımlanan içerikte gerçeğe aykırı bilgi tespit edilmesi halinde, ilgili haberle açık şekilde ilişkilendirilerek en geç 24 saat içinde kamuoyuna doğru bilgi ulaştırılır. Düzeltme metni, söz konusu haberin yayımlandığı mecrada, eşit erişilebilirlik ve görünürlükte yayımlanır.

14- İnternet gazeteleri, kullanıcılarının dijital güvenliğini ve kişisel verilerinin gizliliğini korumakla yükümlüdür. Kullanıcıya ait kişisel bilgiler, açık rızası olmaksızın hiçbir kişi, kurum veya kuruluşla paylaşılmaz; ticari, politik veya başka herhangi bir amaçla kötüye kullanılmaz. İnternet gazeteleri, kullanıcı verilerinin güvenliğine ilişkin gerekli teknik ve idari önlemleri alır.

15- İnternet gazeteleri, doğal afetler, salgın hastalıklar, toplumsal olaylar veya diğer kriz anlarında kamuoyunu yanıltabilecek bilgi kirliliğini önleyecek titizlikle yayıncılık faaliyetini yürütür. Olağanüstü durumlarda yayımlanan içeriklerin gerçek, doğrulanmış ve kamu yararına uygun olmasını gözetir. İnternet gazeteleri, kriz anlarında spekülatif, doğruluğu teyit edilmemiş, kamuoyunda panik, korku veya yanlış algı yaratabilecek haberleri yayımlamaz.

16- İnternet gazeteleri, sosyal medya platformlarında yayılan içeriklerin de doğruluğunu kontrol etmekle yükümlüdür. Sosyal medya kaynaklı içerikler, haberleştirilmeden önce etik değerlere ve gazetecilik ilkelerine uygunluk açısından editoryal denetime tabi tutulur. Reşit olmayan bireylere ait sosyal medya içerikleri kullanılacaksa yasal temsilcilerinin izni alınır.

17- İnternet gazeteleri, sosyal medyada içerik üretimi ve paylaşımında manipülatif, yanıltıcı veya spekülatif unsurların yayılmasını önlemek amacıyla kurumsal tutum ve değerlendirme kriterlerini evrensel gazetecilik etik ilkelerine dayalı olarak belirler.

18- İnternet gazeteleri, dijital zorbalık, hakaret, taciz, tehdit veya nefret söylemi içeren kullanıcı / takipçi / izleyici yorumları, gönderileri ve sosyal medya etkileşimlerine karşı önleyici tedbirler alır. Bu tür içeriklerin tespit edilmesi hâlinde, internet gazeteleri söz konusu içeriklerle ilgili gerekli düzenlemeyi yapar.

19- İnternet gazeteleri, mağduriyet içeren olayları haberleştirirken insan onurunu, mağdur kişilerin ve ailelerinin hassasiyetlerini, kişisel gizlilik haklarını gözetmekle yükümlüdür. Haber içerikleri sansasyon yaratma amacıyla değil, kamu yararı gözetilerek, mağduriyetin yeniden üretilmesine yol açmayacak biçimde hazırlanır. Bu tür olaylara ilişkin bilgilerin doğruluğu ve zamanlaması özenle kontrol edilir; haber dili, empati ve etik sorumluluk bilinciyle oluşturulur.

20- İnternet gazeteleri, bireylerin “unutulma hakkı”na saygı gösterir. Güncelliğini yitirmiş veya kamu yararı taşımayan içeriklerin kaldırılması ya da erişimin sınırlandırılması yönündeki talepleri dikkate alır. Bu talepler, özel hayatın gizliliği, kişisel verilerin korunması ve kamu yararı dengesi gözetilerek değerlendirilir. İnternet gazeteleri, içeriğin kaldırılması taleplerine ilişkin süreci hızlı, şeffaf ve ücretsiz olarak yürütür. Talebin reddedilmesi hâlinde, gerekçeler ilgili kişiye açıkça bildirilir. Bu süreçte gazetecilik meslek etik ilkeleri ve bireysel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler esas alınır.

21- Gazeteciler, mesleki bağımsızlıklarını ve içerik üretimindeki dürüstlüklerini tehlikeye atacak herhangi bir çıkar çatışmasına girmez. Gazetecilik faaliyeti dışında, içerik üretiminde bağımsızlık ilkesini zedeleyebilecek herhangi bir maddi menfaat, hediye, bağış veya ayrıcalığı kabul etmez.

22- İnternet gazeteleri, etnik kimlikler, göçmenler, mülteciler, kadınlar, çocuklar, LGBTQI+ bireyler, engelliler, yaşlılar, hayvanlar ve benzeri grupları konu alan haberlerde, ayrımcılığı teşvik etmeyen, nefret söylemine yer vermeyen bir yayın anlayışı benimser. Haber dili, cinsiyetçi ve ayrımcı ifadeler kullanılmaksızın; kapsayıcı, çeşitliliğe saygılı ve ötekileştirmeyen bir üslupla oluşturulur.

Arap Ülkelerindeki Mültecilerin Durumunu Düzenleyen Arap Birliği Sözleşmesi

0
Arap Ülkelerindeki Mültecilerin Durumunu Düzenleyen Arap Birliği Sözleşmesi

Arap Ülkelerindeki Mültecilerin Durumunu Düzenleyen Arap Birliği Sözleşmesi, 1994 yılında kabul edilmiştir. (Arab Convention on Regulating Status of Refugees in the Arab Countries Adopted by the League of Arab States) Sözleşme Arap Birliği tarafından kabul edilen insan hakları sözleşmelerindendir.

Birlik konseyi

  •  BM Sözleşmesi’ni,
  •  Arap ülkelerinde mültecilerin durumunu düzenleyen Arap Sözleşmesi taslağını,
  •  Daimi Hukuk Konseyi’nin 30/01-02/02/94 tarihleri arasındaki toplantılarında aldığı tavsiye kararlarını, ve
  •  Hukuksal İşler Konseyi’nin tavsiye kararlarını inceledikten sonra

1. Aşağıda 1,2,3,4,5,6,7,8 biçiminde yer alan, Arap ülkelerinde mültecilerin durumunu düzenleyen Arap Sözleşmesi’ni onaylamaya;

2. Arap Ülkeleri Birliği Genel Sekreterini, Arap devletlerini Sözleşmeyi imzalamaya çağırma konusunda yetkilendirmeye karar vermiştir.

Bağlılık

1.Birlesik Arap Emirlikleri taslak sözleşmeye daha önceki bağlılığını teyit eder.
2.Bahreyn Devleti taslak sözleşmeye daha önceki bağlılığını teyit eder.
3.Suudi Arabistan Krallığı bu karara bağlıdır.
4.Irak Cumhuriyeti taslak sözleşmenin sekizinci maddesinin ilk paragrafının içeriğine daha önceki bağlılığını teyit eder.
5.Umman Devleti taslak sözleşmenin sekizinci ve onuncu maddelerine bağlıdır.
6.Katar Devleti taslak antlaşmaya bağlıdır.
7.Kuveyt Devleti, 1951 tarihli Mültecilerin Durumuna İlişkin Özel Sözleşme ve Mültecilerin Durumuna İlişkin Özel Protokol Arap devletlerinin çoğunun dahil olmaması nedeniyle, taslak sözleşmeyle ilgili tartışmanın ertelenmesine ilişkin daha önceki talebini teyit eder.

İkincil bağlılık

8.Fas Delegasyonu aşağıdakileri teyit eder…

a. Taslak sözleşmenin birinci maddesinin hükümlerine göre mülteci tanımı; Cenevre sözleşmesindeki tanımdan daha geniştir ve doğal afet nedeniyle sığınma arayanları da kapsar. Belki de mülteci kavramının genişletilmesi kitlesel nüfus akınlarını artıracak ve istemeden de olsa de jure /hukuki sığınma yerine de facto /fiili sığınmaya yol açacaktır.

b. Taslak sözleşmenin sekizinci maddesi, mültecinin ihraç kararına itirazlarını yaptıkları bölgesel yetkililerden bahsetmektedir ve bu, konseyini ihraç konusunda bağlayıcı karar alma yetkisine sahip olan dışişleri ve adalet bakanları ile bir BMMYK temsilcisinden oluşturulmak üzere yetkilendiren Fas beyanatı da dahil olmak üzere Dünya devletlerinin çoğunun çalışmalarını içeren beyanata uygun değildir.

Bu nedenle, sözleşmenin sekizinci maddesini; üslup olarak Cenevre Sözleşmesi’nin ilgili taraflara itirazda bulunmanın önünü açan 32. Maddesiyle uyumlu olacak biçimde değiştirmek daha uygundur.

Arap Ülkeleri Birliği
Genel Sekreterlik Ofisi
Hukuksal İşler Genel Yönetimi

 

Arap Ülkelerindeki Mültecilerin Durumunu Düzenleyen Arap Birliği Sözleşmesi

Arap Ülkeleri Birliği’ne üye devletlerin hükümetleri:

– dini inançlarından, Arap ve İslam tarihinin köklerine dek uzanan ve insana yüce değerler ve yüksek hedefler ile hak ve özgürlükler atfeden ahlaki kurallardan esinlenerek;

  • Bunların insanlık tarihinin farklı aşamalarında var olan uygarlık değerlerini temsil ettikleri ve daima olayların yönlendirilmesinde hem etkileyen hem de etkilenen olarak ayır edici bir role sahip oldukları gerçeğinden yola çıkarak;
  • İnsan haklarını yönlendiren genel Dünya kamuoyunun yargıları ile kişisel ve siyasal haklara ilişkin uluslararası antlaşmaları, ve ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin uluslararası antlaşmaları ve 1951 tarihli Mültecilerin Durumunu Düzenleyen Özel Sözleşmeyi ve 1967 tarihli Mültecilerin Genel Durumunu Düzenleyen Özel Protokol’ü, ve 1992 tarihli Arap Dünyasında Mültecilerin ve Göçmenlerin Korunmasına İlişkin Kahire Bildirgesi’ni teyit ederek;
  • ve antlaşmaya imza atan devletlerin karşılıklı kardeşlik bağı içinde olmalarını dileyerek;

aşağıdakiler üzerinde anlaşmaya varmışlardır:

GENEL ILKELER
1. Madde

Bu antlaşmanın kapsamı içindeki bir mülteci:

1. Vatandaşı olduğu ülke veya bir vatandaşlığa sahip değilse sürekli ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan, ırkı, dini, etnik kökeni, milliyeti ya da belirli bir toplumsal gruba aidiyeti, ya da siyasi fikirleri nedeniyle zulüm görmekten haklı nedenlere dayalı bir korku duyan, ve ülkesinde korunma arayamayan ya da ülkesine geri dönemeyen, ya da korkusu nedeniyle koruma aramak veya dönmek istemeyen herhangi bir kimse.

2. Ülkesine yönelik savaş, işgal ya da yabancı denetimi, ya da ülkenin bütününde ya da bir bölümünde kamu düzeninin ciddi biçimde bozulmasıyla sonuçlanan doğal afet ya da yıkıcı olayların meydana gelmesi nedenleriyle, mense ülke, yer veya daimi ikameti dışında bir ülkede sığınma aramak zorunda kalan herhangi bir kimse.

2. Madde

Bu sözleşmenin hükümleri,

1. uluslararası sözleşmelerde ve antlaşmalarda belirtilen tarzda bir savaş suçu, ya da insanlığa karsı bir suç, ya da bir terör suçu islemiş,

2. mülteci statüsü kazanmadan önce korunduğu ülke dışında siyasi olmayan ciddi bir suç islemiş, ve hakkında bağlayıcı ve nihai bir karar olan beraat kararı alınmadan gelmiş herhangi bir kimse için uygulanamaz.

3. Madde

Taraf devletler, ulusal yasaları çerçevesinde mültecileri 1. Madde ‘de tanımlandığı biçimde kabul etmek için; mümkün olan her türlü çabayı sarf edeceklerini bu Sözleşmede taahhüt ederler.

4. Madde

Bu sözleşmesinin hükümleri:

1. vatandaşı olduğu ülkede kendi tercihiyle korunma aramak üzere başvuruda bulunan;
2. koruması altında bulunduğu devletten yeni vatandaşlık elde eden;
3. zulüm görme korkusuyla terk ettiği ülkeye kendi isteğiyle ikamet etmek üzere geri dönen
4. vatandaşlığını kaybettikten sonra kendi isteğiyle yeniden elde eden;
5. mülteci sayılmasına neden olan koşullar ortadan kalktığı için, vatandaşı olduğu ülke devletinin korumasını sürekli olarak reddederek mülteci olma hakkını yitiren;
6. mülteci olarak tanınmasına neden olan koşullar ortadan kalktığında vatandaşlığını yitiren, ve böylece normal olarak ikamet ettiği ülkeye dönebilen herhangi bir mülteciye uygulanamaz.

5. Madde

Sözleşmeye taraf devletler, mülteci muamelelerini ve kendi bölgelerinde yasayan yabancılara yönelik muamelelerden ileri olmayan muameleleri güvence altına almak için güçleri dahilindeki her şeyi yapmayı taahhüt ederler.

6. Madde

Sığınma hakkı verilmesi barışçıl ve insani bir eylemdir, ve hiçbir devlet bu eylemi kendisine karsı yapılmış düşmanca bir eylem olarak görmemelidir.

7. Madde

Bu Sözleşmeye taraf devletler, mültecilere ırk, din, etnik köken, mense ülke ya da siyasi ya da sosyal bağlantılar nedeniyle ayrımcı davranmamayı taahhüt ederler.

8. Madde

(a)- Sözleşmeye taraf bir devletin ülkesinde yasal statü ile ikamet eden mülteci, ülkenin güvenliğini ya da kamu düzenini bozma dışında nedenlerle sınır dışı edilemez.

Sınır dışı etme konusunda kararı verme yetkisi olan bölgesel yetkililere karsı itirazda bulunan mülteciyle ilgili olarak, söz konusu devlet, mülteciye bir başka ülkeye yasal olarak girmesine olanak tanıyacak makul bir mühlet vermekle yükümlüdür. Bu mühlet boyunca, söz konusu devlet gerekli bulduğu iç önlemleri uygulamaya yetkilidir.

(b)- Mültecinin sınır dışı edilmesi ya da reddedilmesi yaşamını ya da özgürlüğünü tehlikeye sokacaksa, söz konusu devlet mülteciyi kabul etmekle yükümlüdür.

9. Madde

Bu Sözleşme’nin dördüncü maddesi kapsamında, mense ülkeye geri dönme isteği her koşulda ilke olarak desteklenmelidir, ve mülteci kendi isteğine aykırı olarak mense ülkesine geri gönderilemez.

Sığınma ülkesi, mense ülke ile işbirliği içinde; anavatanlarına dönmeyi kendileri isteyen mültecileri ülkelerine geri göndermek için uygun düzenlemeleri yapmalıdır.

10. Madde

Taraf devletler, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne ve mültecilere ilişkin özel önlemlerine uygun olarak, ülke güvenliğini ya da kamu düzenini bozan zorlayıcı nedenler bunu olanaksızlaştırmadıkça, ülkelerinde yasayan mültecilere, ülke dışına seyahat etmeleri ve geri dönmeleri için gerekli yasal kimlik belgelerini ve seyahat belgelerini sağlayacaktır.

11. Madde

Mülteci, ev sahibi ülkenin yasalarına ve sistemlerine, ve geleneklerine ve düzenlemelerine saygı göstermek zorundadır.

12. Madde

Mültecinin, mense ülke de dahil olmak üzere; herhangi bir devlete karsı herhangi bir terörist ya da yıkıcı eylemde bulunması yasaktır.

13. Madde

Mülteci, düşünce ve ifade özgürlüğünü gerçekleştirirken, mense ülkesi dahil olmak üzere, herhangi bir ülke devletine saldırmaktan, ya da ev sahibi devlet ile herhangi başka bir devlet arasında gerilime yol açabilecek fikir ya da yayınları herhangi bir biçimde açıklamaktan kaçınmalıdır.

14. Madde

Eğer taraf devletlerden herhangi biri, ülkeye ani ya da kitlesel girişler ya da herhangi başka zorlayıcı nedenlerle, sığınma hakkını bu Sözleşmeye uygun olarak vermekte ya da vermeyi sürdürmekte güçlüklerle karşılaşırsa, diğer taraf-devletler, söz konusu devletin talebi üzerine, sığınma hakkı veren taraf-devletin üzerindeki yükü hafifletmek için tekil ya da grup olarak uygun önlemler alırlar.

15. Madde

Arap Ülkeleri Birliği genel sekreteri bu Sözleşme’min uygulanmasını izleyecektir, ve bu görevi yerine getirirken, taraf-devletlerin hükümetlerinden mültecilere ilişkin olarak çıkardıkları yasa, tüzük ve kararnamelerin kopyalarını isteyecektir. Ayrıca bu hükümetlerden mültecilerin yasam standartları ve ikametlerine ilişkin her türlü özel bilgi ve raporlar isteyecektir.
Bu raporlar Birlik Konseyi’ne sevk edilecektir.

16. Madde

Bu Sözleşme’nin tarafları arasında yorumlama ya da uygulamaya ilişkin bütün sorunlar pazarlık ya da hakem tavsiyesi yoluyla çözülecektir. Eğer bu kanallar yoluyla çözüm süreci üzerinde anlaşılamazsa; o zaman Arap Ülkeleri Birliği Konseyi, anlaşmazlığı Birlik Antlaşması hükümlerine göre çözmelidir.

17. Madde

İmzacı devletler, antlaşmaya bağlılıklarını, anayasal düzenlemeleriyle uyumlu bir biçimde gerçekleştireceklerdir, ve Arap Devletleri Birliği’nin genel güvenliğine bağlılıklarının güvencelerini saklı tutacaklardır, ve Sözleşmeye imzacı olmayan devletler; taraf-devletler tarafından belirlenerek atanan Birlik Genel Sekreteri’ne gönderecekleri bağlılık bildirimiyle Sözleşmeye dahil olabilirler.

Bu Sözleşme onay belgelerinin ya da ek katılımların, Arap Ülkeleri Birliği Genel Sekreteri huzurunda Arap Ülkeleri Birliği’ne üye üçüncü taraf-devletler tarafından imzalanmasından itibaren otuz gün geçtikten sonra geçerli hale gelecektir.

Avukatlar İçin Sosyal Medya Etik Rehberi

0

Avukatlar İçin Sosyal Medya Etik Rehberi, Avukat Hakları Grubu tarafından 2022 yılı Haziran ayında hazırlanarak taslak bir metin olarak kamuoyunun tartışmasına açılmıştır. Nihai metin oluştuğunda, Avukatlar için Sosyal Medya Etik Rehberi yayımlanmak üzere İstanbul Barosu, Ankara Barosu, İzmir Barosu ve Samsun Barosu’na bilgi verilerek Türkiye Barolar Birliği ile paylaşılacağı açıklanmıştır. Taslak metnin oluşturulmasında, çeşitli ülkelerdeki barolar tarafından yayınlanan ve Dr. Mehmet Bedii Kaya tarafından Türkçe’ye çevirisi yapılan etik rehberlerden faydalanılmıştır. Etik rehber, avukatlar için tavsiye niteliğinde olup yol gösterici ilkelerden oluşmaktadır.

AVUKATLAR İÇİN SOSYAL MEDYA ETİK REHBERİ

Dijitalleşmeyle birlikte bilgiye ulaşma hızı artmış, coğrafi sınırlar ortadan kalkmıştır. Bugün artık her birey dünyanın herhangi bir yeri ile sürekli iletişim halindedir. Bu durum, küreselleşmenin en kapsamlı versiyonudur. Özellikle son yıllarda yakınsama kavramıyla birlikte mobil olarak internete ulaşımın sağlanması, bireylerin dijital dünya ile bağlarının daha da güçlenmesine sebebiyet vermiştir. Devamlı şekilde gelişen internet ortamı sosyal medya platformlarını doğurmuşgerçek yaşamla bütünleşik hale gelen bu platformlar ise artık dijital küresel dünyada günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Sosyal medya kullanımı; içerik üretmeyi, paylaşmayı, iletmeyi, ağ oluşturmayı ve bu yollarla tanıtım yapmayı da içermektedir. Her birey gibi avukatlar da sosyal medya içerisinde yer almakta, hem şahsi hem de mesleki amaçlı olarak bu mecraları kullanmaktadırlar.

Yapısı gereği sosyal medya, fark edilmek, beğenilmek ve etkileşim sağlamak üzerine kurulu olduğundan bir çeşit sosyal rekabet doğurmaktadır. Bu sosyal rekabet ortamı ise hukuki ve etik çeşitli sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenle sosyal medya kullanımlarında avukatlar, sahip oldukları ifade hürriyeti yanında, yargının savunma ayağını ve mesleğini de temsil ettiğini göz ardı etmemelidirler.

Meslek kuralları ve etik ilkeler çerçevesinde hazırlanan aşağıdaki rehber, avukatlar için tavsiye niteliğinde olup yol gösterici ilkelerden oluşmaktadır. Unutulmamalıdır ki; bu ilkeler oluşacak yeni şartlar uyarınca her zaman geliştirilmeye açıktır.

Avukatlar;

1. Sosyal medya kullanımlarında yasal zorunluluklara, mesleki ve etik kurallara uymakla yükümlü olduklarının bilinci ile hareket ederler.

2. Paylaşımlarında toplum nezdinde mesleğe duyulan güven ve itimat duygusunu zedeleyebilecek davranışlarda bulunmaktan kaçınırlar.

3. Toplum içindeyken yapmayı veya söylemeyi uygun bulmadıklarını sosyal medyada da paylaşmaktan kaçınırlar.

4. Sosyal medya vasıtasıyla meslektaşları, müvekkilleri, yargının diğer unsurları ve mesleğin ifası sırasında temas edebilecekleri üçüncü kişilerle iletişime girebileceklerinin farkındalığı ile bu durumun yaratabileceği muhtemel sonuçları dikkate alır ve buna uygun davranırlar.

5. Avukat kimliği ile oluşturdukları sosyal medya hesaplarında yaptıkları tüm paylaşımlarda mesleğin onurunu koruma bilinci ile hareket ederler.

6. Sosyal medyada oluşturdukları anonim hesapları mesleki amaçlı kullanmaları halinde bu hesaplardan yaptıkları paylaşımların da etik ve mesleki kurallara uygun olmasını sağlarlar.

7. Sosyal medya üzerinden yaptıkları paylaşımlarda ırk, dil, etnik köken, inanç, cinsiyet, sosyo-ekonomik durum, yaş, fiziki görünüm ve engellilik konularında ayrımcılığa yönelik mesajlar vermezler.

8. Dahil oldukları veya kullanmayı düşündükleri sosyal medya araçlarının hedef kitlesini ve amacını dikkate alarak ilgili platformların uygunluğunu gözetirler ve mesleki anlamdaki paylaşımlarını amacına en uygun platformda yapmaya dikkat ederler.

9. Meslek gereği edindikleri bilgilerin gizli kalması gerektiğini bilerek bu konuda toplum nezdinde mesleğe duyulan güveni zedeleyecek sosyal medya paylaşımlarından kaçınırlar, avukat-müvekkil gizliliğini sağlamakla yükümlü olduklarının farkındadırlar.

10. Yürütülen iş ile ilgili bilgi ve belgelerin sosyal medya üzerinden müvekkillerine veya danışanlarına gönderilmesinin uygun olmadığının bilincindedirler.

11. Sosyal medya araçlarının gizlilik/güvenlik politikalarının farklılık gösterebileceği ve sosyal medya araçlarıyla doğrudan mesaj ve benzeri şekillerde kurulan bağlantıların üçüncü kişiler tarafından erişilebileceğini dikkate alarak, müvekkillerinin izni veya talebi dahi olsa  avukat – müvekkil gizliliğini korumak üzere doğrudan mesaj ve benzeri bağlantılardan kaçınırlar.

12. Sosyal medya araçları ile coğrafi konum bilgisi verdikleri taktirde bu coğrafi etiketlemenin müvekkillerinin gizliliğini ihlal sonucunu doğurabileceğini, müvekkilleriyle yaptıkları görüşme esnasında ya da müvekkilleri adına üstlendikleri işleri yaparken sosyal medya araçlarıyla zamansal ve coğrafi olarak yerlerini bildirmelerinin müvekkilleri tarafından istenmeyebileceğini dikkate alarak hareket ederler.

13. Coğrafi konum, adres bilgisi veya fotoğraf paylaşımlarının kendileri, müvekkilleri ve meslektaşlarının güvenliğini tehlikeye düşürebilecek nitelikte olmasından kaçınırlar.

14. Paylaşımlarında müvekkilleri ve üçüncü kişilerin kişisel verilerinin, ilgili kişilerin izni veya rızası olmaksızın kullanılmaması gerektiğinin bilincindedirler.

15. Sosyal medya üzerinden müvekkilleri adına yaptıkları paylaşımların meslek kurallarına uygun olmasına dikkat ederler.

16. Paylaşımlarında özel hayatın gizliliği uyarınca üçüncü kişilere ait görselleri veya bilgileri rızaları olmaksızın paylaşmaz ve etiketlemezler.

17. Sosyal medya kullanımlarında kendileri ve mesleki çalışmaları hakkında verdikleri tüm bilgilerin doğruluk ve dürüstlük ilkesine uygun olmasını sağlarlar.

18. Sosyal medya araçları vasıtasıyla mesleklerine yönelik yaptıkları tanıtım faaliyetlerine dair paylaşımların tabi oldukları mevzuat hükümlerine uygun olmasına dikkat ederler.

19. Sosyal medya kullanımlarında, ticari reklam sayılabilecek paylaşımlardan ve kendilerine iş sağlama amacı taşıyan davranışlardan uzak dururlar. Bunlarla sınırlı olmamak üzere aşağıda belirtilen paylaşım şekilleri ve benzerlerinin iş sağlama ve ticari reklam niteliği taşıdığını bilir ve bu türden paylaşımlar yapmazlar.

 Sponsorlu reklam paylaşımı

 Meslektaşlarından farklı ve üstün nitelikleri olduğu iddiası içeren “en iyi”, “en başarılı” ve benzeri ifadelerin kullanımı

 Aynı nitelikteki işi meslektaşlarından daha farklı ve daha çabuk yaptığı izlenimi doğuran paylaşımlar

– Meslektaşları ile olumlu ya da olumsuz karşılaştırma içeren ifadeler

 Meslektaşlarından daha fazla işi olduğu, daha fazla çalıştığı izlenimi yaratacak paylaşımlar

– Toplum tarafından ilgi gören davalara ilişkin, ücretsiz avukatlık hizmeti verildiğine ya da verileceğine dair paylaşımlar

 Sosyal medya üzerinden meslektaşlarını kötüleyici, küçümseyici, itibarını zedeleyici ve bu şekilde haksız rekabete yol açacak paylaşımlar

20. Sosyal medya üzerinden meslektaşlarının mesleki yetkinliklerini ve saygınlıklarını tartışmaya açmazlar.

21. Müvekkilleri ya da üçüncü kişiler tarafından sosyal medya üzerinden meslek ve reklam kurallarına aykırı olacak şekilde kendisine yöneltilen övgü, iltifat veya yüceltme anlamı taşıyan paylaşımları mümkün olabildikçe denetler ve kaldırılması için çaba harcarlar.

22. Hukuki konularda bilgilendirme amaçlı paylaşımlar yaparken bu paylaşımların hukuki danışmanlık mahiyetinde olmamasına ve avukat-müvekkil ilişkisi doğurmamasına dikkat ederler.

23. Paylaşımlarında verdikleri hukuki bilgilerin doğru, güncel ve bağlamına uygun olduğunu kontrol ederler.

New York Barosu Birliği Sosyal Medya Etik Rehberi

0
New York Barosu Birliği Sosyal Medya Etik Rehberi (New York State Bar Association Social Media Ethics Guidelines), Doç. Dr. Mehmet Bedii Kaya tarafından tercümesi yapılarak Türkçe’ye kazandırılmıştır.

New York Barosu Birliği Sosyal Medya Etik Rehberi, en iyi uygulamaları göstermek yerine yol gösterici ilkeler olarak kaleme alınmıştır.

New York Barosu Birliği Sosyal Medya Etik Rehberi, avukatların sosyal medya kullanımında uyması gereken etik kuralları belirlemektedir. Rehber, gizlilik, reklam kuralları ve bilgi güvenliği, avukatların sosyal medyada profesyonel sınırları koruması ve hukuki danışmanlıkla etik sınırlara vurgu yapmaktadır.

Ayrıca Rehber, yargı süreçlerine ve mesleki itibara zarar verebilecek paylaşımlardan kaçınılması gerektiğini hatırlatmaktadır.

New York Barosu Birliği Sosyal Medya Etik Rehberi

I. Giriş

Sosyal medya, avukatlar tarafından hem mesleki hem de kişisel amaçlarla yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu yaygın kullanım Amerikalı avukatlar için de geçerlidir. Amerikan Barolar Birliği’nin (“American Bar Association”) güncel istatistiğine göre avukatların %75’inin LinkedIn hesabı vardır; %10’unun Twitter hesabı vardır; %26’sı ise özellikle Facebook’ta aktiftir.[1] Amerikan Barolar Birliği, sosyal medyaya ilişkin de kapsamlı bir politika hazırlığındadır.

https://hukukansiklopedisi.com/mehmet-bedii-kaya/

New York Barosu Birliği, avukatların mesleki amaçlarla artan sosyal medya kullanımını dikkate alarak ilk defa 2014 yılında yayınladığı ve temel bir başvuru kaynağı olan Sosyal Medya Etik Rehberi’ni 2019 yılında güncellemiştir.[2] Bu güncellemenin temel amacı, avukatların teknolojik yetkinlik yükümlülüklerine, avukatların reklam yapmalarına, devam eden davalara ilişkin avukatların anonim içerik paylaşımlarına, jüri üyelerinin sosyal medya kullanımlarına ilişkin online araştırma yapma süreçlerine, avukatlar ile hakimler arasındaki sosyal medya bağlantılarına ilişkin ilave kurallar getirmektir.

II. NEW YORK COUNTY LAWYERS ASSOCIATION: 10 MART 2015 TARİHLİ LINKEDIN ETİK KARARI

New York Barosu Birliği dışında, farklı kuruluşlar tarafından da sosyal medyadaki avukatlık işlemlerine ilişkin spesifik bazı konular ve sosyal mecralar için etik kararlar yayınlamıştır. Örneğin, New York County Lawyers Association tarafından 10 Mart 2015 tarihinde LinkedIn için yayınlanan etik kararda, uzmanlaşma, onaylar ve tavsiyeler, LinkedIn profillerinin avukatlık tanıtım niteliği ve uygun sorumluluk reddi bilgileri gibi konularda yol gösterici öneriler yer almaktadır.[3] Bu etik kararının özü, sosyal medya görünürlüğündeki belki basit görünecek bir onay veya başka kullanıcının yazdığı tavsiye gibi tüm bilgiler için avukatların özenli davranmasıdır. Sosyal medya hesapları, mesleki kimliklerin ayrılmaz bir parçası olarak görülmektedir. Müstakil bir incelemeyi hak eden bu etik kararın sonuç kısmını alıntılamak gerekirse:

Avukatlar, LinkedIn hesabı sahibi olabilirler ve bu hesapta eğitim, iş geçmişi, çalışma alanları, beceriler ve başka LinkedIn kullanıcıları tarafından yazılan tavsiyeler yer alabilir. Sadece bir kişinin eğitimi ile mevcut ve geçmiş iş tecrübesi yer alan bir LinkedIn profili “Avukat Reklamı” olarak nitelendirilemeyecektir. Bir avukat profiline, çalışma alanlarına ilişkin tanım veya belirli beceriler veya onaylar gibi ilave bilgiler eklerse, profil Avukat Reklamı olarak nitelendirilebilir ve 7.1 numaralı Kuralda yer alan sorumluluk reddini içermelidir. Belirli bilgileri “Beceriler” veya “Onaylar” başlığı altında sınıflandırmak 7.4 numaralı Kural bağlamında “Uzman” iddiası olarak nitelendirilmez ve bu doğrultuda yasaklanmaz, yeter ki bilgi gerçek ve doğru olsun. Avukatlar, LinkedIn profillerindeki onaylar ve başka LinkedIn kullanıcı tarafından yazılan tavsiyeler dahil tüm bilgilerin, doğru ve yanıltıcı olmamasını temin etmelidir. Bir avukat bir onayın veya yazılan tavsiyenin doğru olmadığını düşünüyorsa, avukat profilinden bu bilgiyi çıkarmalıdır. New York avukatları LinkedIn profillerindeki bilgilerin doğruluğunu belirli aralıklarla takip etmek ve gözden geçirmek zorundadır.

III. KOLOMBİYA BAROSU 370 SAYILI SOSYAL MEDYA ETİK KARARI

Kolombiya Barosu, Kasım 2016’da yayımlamış olduğu 370 sayılı Etik Kararında sosyal medyanın avukatlar tarafından reklam amaçlı ve şahsi kullanımına ilişkin yol gösterici kurallar ortaya koymuştur.[4] Bu kararla sosyal medyanın izin verilen kullanım şeklinin çerçevesi çizilmeye çalışılmıştır. Avukatların müvekkilleri, önceki müvekkilleri ve diğer avukatlarla sosyal medya siteleri üzerinden iletişim kurabileceğini belirten kararda, avukatların bu mecraları kullanırken dikkatli olmaları gerektiği belirtilmiştir. Bu kapsamda, istemsiz gelişebilecek avukat-müvekkil ilişkisi oluşturulmasından kaçınılması, menfaat çatışması oluşmasından imtina edilmesi ve müvekkillerinin gizliliklerini ve mahremlerini korumaları gerektiği hatırlatılmıştır.

Kolombiya Barosu, avukatların sosyal medya, blog sayfalarında veya İnternet temelli diğer yayınlarda ancak müvekkillerinin aydınlatılmış onayıyla davaları hakkında bilgiler paylaşabileceğinin altını çizmiştir. Keza, avukatların müvekkillerinin online platformda yazılan yorumları ve değerlendirmelerine ihtiyatla yanıt vermesi gerektiği hatırlatılmaktadır.

Sosyal Medya Etik Kararı uyarınca, bir avukat veya avukatlık bürosu sosyal medyada kendisine ilişkin “uzmanlık”, “beceriler” ve “tecrübeler” bilgileri paylaşabilir, yeter ki bu tür nitelendirmeler yanlış veya yanıltıcı olmasın.

Tıpkı New York County Lawyers Association tarafından yayınlanan10 Mart 2015 tarihli LinkedIn Etik Kararı gibi Kolombiya Barosu da avukatların sosyal medyadaki görünürlüklerini doğruluğunu temin etmek adına düzenli olarak hesaplarını gözden geçirmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır.

Fikrimce, Kolombiya Barosu’nun etik kararının en önemli kısmı, teknolojik yetkinliğe ilişkin olan hatırlatmadır. Kolombiya Barosu, sosyal medyada kişisel veya mesleki amaçlarla görünür olmayı tercih eden bir avukatın kullanılan teknolojiye ilişkin yetkinliğini sağlaması ve bu yetkinliği Mesleki Davranış Kurallarına uygun şekilde muhafaza etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Diğer bir deyişle, kullanılan sosyal mecranın teknik olarak ne tür imkanlar sunduğu ve riskler barındırdığına ilişkin teknik yetkinlik sağlanması sosyal medya kullanan avukatın en önemli yükümlülüğü.

Son olarak ise, Kolombiya Barosu sosyal meydanın dinamik bir mecra olduğunu ve piyasaya sürülen yeni uygulamalarla sürekli biçim değiştirdiğini belirtmiştir. Bu dinamikliğe ve değişime uygun şekilde de en iyi uygulamalar ve etik rehberlerin bu tür gelişmeleri yakalamak için sürekli bir değişim içerisinde olduğunun altını çizmiştir.

IV. NEW YORK BAROSU BİRLİĞİ SOSYAL MEDYA ETİK REHBERİ: GENEL OLARAK

New York Barosu Birliği, Sosyal Medya Etik Rehberi, en iyi uygulamalardan ziyade yol gösterici ilkeler olarak kaleme alınmıştır. Her bir ilkenin altında detaylı yorumlar, düzenlemelere ve içtihatlara çapraz-atıflar yer almaktadır. Bu çalışmada, Sosyal Medya Etik Rehberi’nin giriş kısmına, yorumlardan bağımsız şekilde ilkelere ve Türkçe tercümesine yer verilmiştir. Rehberde öne çıkan hususlara ilişkin kısa kısa yorumlar yapmak gerekirse:

(1) Platformlar çeşitlenmekte ve karmaşıklaşmakta.

(2) Avukatların, sosyal medyayı etik kullanımının temel noktası avukatların teknolojik yetkinliği. Bir avukatın sosyal medyaya ilişkin haberleşme, reklam, araştırma ve soruşturma amacıyla kullanımı dahil faydalarını, risklerini ve olası etik etkilerini bilme yükümlülüğü vardır. Diğer bir deyişle, bilişim sistemleri ancak gerekli yetkinlik sağlanması durumunda kullanılmalıdır, teknoloji içselleştirilmelidir. Bir avukat bir hizmetin, aracın veya uygulamanın nasıl çalıştığını aktif olarak kullanmadan önce öğrenmelidir ve herhangi bir aktivitenin kullanıcı bilgisini ve gizliliğini riske atıp atmayacağını değerlendirmelidir.

Daha detay bazı örnekler vermek gerekirse, anonim bir sosyal medya etkileşimi pekâlâ bir avukatın “parmak izini” açığa vurabilir ve alıcı avukatın hem kimliğini hem de konumunu teknik imkanlarla tespit edilebilir.[5] Keza, bir avukat bir mobil cihaz kullanarak sosyal medya platformu üzerinden haberleştiği durumda, gizli veya özel bilgiler bu cihaz üzerinden erişilebilir. Yetkinliğin bir uzantısı da bağlantı yapılan alana ilişkindir. Bir otel, konferans alanı, havalimanı veya başka kamusal alanlardan İnternet erişildiği durumlarda, başkalarının bu haberleşmenin içeriğine erişebileceği ve hatta sisteme izinsiz girebileceği dikkate alınmalıdır.

(3) Bu Rehberler, “en iyi uygulamalar” olarak değil yol gösterici ilkeler olarak okunmalıdır.  Sosyal medya dünyası hızla değişmektedir ve “en iyi uygulamalar” bu tür gelişmelere uyum sağlamak için değişmeye devam edecektir.

(4) Etik sorunlar en fazla dava öncesi veya sırasındaki bilgi toplama aşamasında ortaya çıkmaktadır.

(5) Bir avukat büyük bir sosyal medya grubunda etkileşime girdiği zaman, kısıtlanmış veya gizli bilgiler istemeden hedeflenen alıcının ötesine ifşa edilebilir.
(6) Avukatlar sosyal medya etkileşimleri sırasında istemsizce gelişebilecek bir avukat-müvekkil ilişkisi kurmaktan çekinmelidir.

(7) Çok fazla bilgi kaynağı var (web sitesi, hesap, profil veya gönderi gibi) ve hepsi farklı hukuki statüdedir.

(8) Sosyal medyada “uzman” ifadesinin kullanımının yasaklanması en önemli kısıtlamalardan birisi.

(9) Bir avukat, sosyal medya sitesinde veya profilinde paylaştığı tüm içerikten sorumludur.

(10) Avukatlar, İnternet ortamındaki tüm süreçlerde avukat-müvekkil gizliliğinin temin etmekle yükümlüdür.

V. NEW YORK BAROSU BİRLİĞİ SOSYAL MEDYA ETİK REHBERİ: TÜRKÇE ÇEVİRİ
TAKDİM

LinkedIn, Twitter, Instagram ve Facebook gibi sosyal medya ağları, hukukçular ve iletişim kurdukları kişiler için vazgeçilmez araçlardır. Sosyal medyanın avukatlar ve müvekkilleri tarafından kullanımı yaygınlaşmaya devam etmekte ve sosyal medya ağları çeşitlenip daha karmaşık hale geldikçe, avukatları bekleyen etik sorunlar da aynı ölçüde çeşitlenmekte ve karmaşık hale gelmektedir. Bu doğrultuda, New York Eyalet Baro Birliği’nin Ticari ve Federal Yargılama Dairesi (“NYSBA”) ilk defa 2014 yılında yayımladığı sosyal medya rehberini Daire’nin etik yol göstericiliğe ihtiyaç duyulduğuna inandığı yeni etik görüşler ve ilave ilkeler eklemek için güncellemektedir. Özellikle, bu Rehberler avukatların teknolojik yetkinliğine, avukat tanıtımlarına, devam eden yargılamalara ilişkin avukatların anonim yorumlarına, jüri üyelerinin sosyal medya kullanımına ilişkin online araştırma yapmaya, jürilerin görevini kötüye kullanmasına, avukatlar ve hakimler arasındaki sosyal medya bağlantılarının niteliğine ilişkin yeni ilave kurallar içermektedir.

Bu Rehberler, “en iyi uygulamalar” olarak değil yol gösterici ilkeler olarak okunmalıdır.

Sosyal medya dünyası hızla değişmektedir ve “en iyi uygulamalar” bu tür gelişmelere uyum sağlamak için değişmeye devam edecektir. Amerika Birleşik Devletleri’nde avukatların uyması gereken etik kuralları düzenleyen birden fazla etik kural olduğu için, bu Rehberler her bir eyaletin iç hukukunda uygulanacak evrensel “en iyi uygulamalar” setini tanımlamaya çalışmamaktadır. Esasında farklı eyaletlerde neredeyse birebir aynı şekilde etik kurallar kabul edilmiş olsa da aynı konuya ilişkin söz konusu bireysel etik görüşler, farklı sosyal ihtiyaçlar, demografik nüfustaki öncelik farklılıkları ve farklı yerlerdeki etik kurallar ve görüşlere ilişkin tarihi farklılıklar sebebiyle değişiklik gösterebilmektedir.

New York eyaletinde, etik görüşler New York Eyalet Baro Birliği tarafından ve ayrıca eyaletteki diğer yerel baro birlikleri tarafından verilebilmektedir.

Bu Rehberler, New York Mesleki Davranış Kuralları (The New York Rules of Professional Conduct – NYRPC) ve New York baro birlikleri tarafından bu kuralları yorumlamak için yayınlanmış etik kurallar üzerine inşa edilmiştir. İlave olarak, tamamlayıcı diğer hukuki yetki alanındaki etik görüşler, örneğin New York etik görüşünün belirli bir durumu adreslemediği veya diğer hukuki yetki alanının etik görüşünün New York etik otoritelerinin NYRPC’yi yorumlamasından farklı olduğu durumlarda muhtelif yerlerden alıntılanmıştır.

Birden fazla eyaletin hukuki yetki alanına giren sosyal medya iletişimi, başka eyaletlerin etik kurallarının uygulanmasına neden olabilir. Bu tür kurallar NYRPC’den farklı olabilir. Avukatlar, mesleklerini icra ettikleri hukuki yetki alanındaki denetleyici etik yükümlülükleri dikkate almalıdır.

NYRPC kapsamında ele alınan etik sorunlar en fazla dava öncesi veya sırasındaki bilgi toplama aşamasında ortaya çıkmaktadır.

Avukatlar için bir tarafa, tanığa, jüri üyesine veya başka kişiye ilişkin resmi keşif süreci işletmeden soruşturma ve bilgi toplamaya ilişkin en iyi yöntem kişinin sosyal medya hesabını, profilini ve gönderilerini incelemektir. Avukatlar bu etik kurallar ve görüşlerin bu tür sosyal medya içeriğinin kullanılıp kullanılamayacağı ve kullanılacaksa nasıl kullanılacağını düzenlediğini hatırlamalıdır. Örneğin, bir avukat araştırma yaptığı zaman, istemeden yapılan bir sosyal medya haberleşmesi veya bir avukatın araştırma yaptığına ilişkin sosyal medya hesabını kullanıcısının aldığı elektronik bildirim etik sonuçlar doğurabilir.

Öte yandan, sosyal medya paylaşımları çoğu zaman tek bir kişiye yönelik değil de genellikle büyük bir gruba yönelik olduğu için ve hatta tüm İnternet “topluluğu”na yönelik olabildiği için, bir avukat sosyal medya kullandığı zaman avukat reklam kuralları ve diğer etik kurallar dikkate alınmalıdır. Keza, bir avukat büyük bir sosyal medya grubunda etkileşime girdiği zaman, kısıtlanmış veya gizli bilgiler istemeden hedeflenen alıcının ötesine ifşa edilebilir. Benzer şekilde, avukatlar sosyal medya etkileşimleri sırasında istemsiz bir avukat-müvekkil ilişkisi kurmaktan imtina etmelidir. Son olarak, bir avukatın bir müvekkilinin kendi sosyal medya gönderilerine ve bu gönderilerin kaldırılması veya silinmesine ilişkin görüş verdiği durumlarda, bu tür gönderiler bir yargılama veya düzenleyici bir kural bağlamında saklama yükümlülüğüne tabiyse bazı etik yükümlülükler doğmaktadır.

Bu Rehberler kapsamında bir avukat tarafından görüntülenebilecek elektronik veri kaynaklarını vurgulamak amacıyla “web site”, “hesap”, “profil”, ve “gönderi” kavramları müstakil olarak kullanılmıştır. Bu kavramların tanımı değişecektir ve teknoloji geliştikçe yenileri oluşturulacaktır. Yine de bu Rehberlere uyum sağlamak amacıyla, bu kavramlar birbiriyle değiştirilebilir ve birine yapılan atıf gözetilmesi gereken tüm etik kurallara atıf olarak anlaşılmalıdır. NYRPC’nin uygulanabilir kurallarına yapılan atıflar ve ilgili etik görüşlere atıflar her bir Rehberde belirtilmiştir ve bu Rehberlerde kullanılan önemli kavramların tanımlarına EK’te ayrıca yer verilmiştir.

1. Avukat Yetkinliği
A: Avukatın Sosyal Medya Yetkinliği

Bir avukatın sosyal medyaya ilişkin haberleşme, reklam, araştırma ve soruşturma amacıyla kullanımı sırasında mecranın faydalarını, risklerini ve etik olası etkilerini bilme yükümlülüğü vardır.

2. Avukat Tanıtımı ve Avukatın Hizmetlerine İlişkin Haberleşmeler
A: Reklam Kurallarının Uygulanabilirliği

Bir avukatın sosyal medya profili -mesleki amaçlı, şahsi ve her iki amaçla kullanılan- avukatlara ilişkin reklam ve danışmanlık kurallarına tabidir. Eğer avukat kendi sosyal medya profilini kullanarak hizmetlerine ilişkin bir etkileşim yaparsa, avukatlara ilişkin reklam ve danışmanlık kurallarına uyum sağlamalıdır.

B: Sosyal Medyada “Uzman” (=Specialists) İfadesinin Yasaklı Kullanımı

Avukatlar, sosyal medya platformlarının mesleki çalışma alanları başlığı altında “uzman” ifadesini kullanmamalıdır, meğer ki avukat o belirli alandaki yetkili akreditasyon kurumu tarafından bu uzmanlığa ilişkin onay almış olsun.

C: Avukatın Kendi Sosyal Medya Sayfasında Yer Alan Başkalarına Ait Sosyal Medya İçeriğini Kontrol Etme veya Kaldırma Sorumluluğu

Sosyal medya profili olan bir avukat, özellikle başkalarını sosyal medya hesabını, blog sayfasını veya profilini görüntülemesi için davet ettiği durumlarda vereceği danışmanlıklara ve başkaları tarafından kendisine yönelik tavsiyelere ilişkin etik kısıtlamalara dikkat etmelidir.

Bir avukat, sosyal medya sitesinde veya profilinde paylaştığı tüm içerikten sorumludur. Bir avukat, sosyal medya profili (profilleri) veya blog sayfasındaki (sayfaları) yorumları, onayları veya tavsiyeleri bu tür üçüncü taraflara ait gönderilerin etik kuralları ihlal etmediğini temin etmek için periyodik olarak kontrol etmekle yükümlüdür. Avukata bağlı olmayan bir kişi tarafından tek taraflı bir şekilde avukatın sosyal medya hesabında, profilinde veya blog sayfasında etik kuralları ihlal eden bir içerik paylaşılırsa, avukat bu tür bir içeriği eğer ki kaldırmak avukatın yetkisindeyse kaldırmak veya gizlemekle yükümlüdür ve eğer ki içeriği kaldırmak için avukatın yetkisi yoksa, bu kişiye içeriği kaldırmasını için talepte bulunmalıdır.

D: Avukat Onayları

Bir avukat, sosyal medya profilinde paylaşılan üçüncü tarafların hukuki onaylarının, tavsiyelerinin veya online kritiklerin doğruluğundan emin olmalıdır. Bu bağlamda, avukat periyodik olarak bu tür gönderilerin doğruluğunu kontrol etmeli ve gözden geçirmelidir ve müvekkilleri veya diğer üçüncü taraflarca paylaşılan yanıltıcı veya yanlış bilgileri düzeltmelidir.

E: Avukat Tanıtımlarında Duruma Bağlı Çatışmalar

Hukuki gelişmelere ilişkin sosyal medya veya geleneksel medya üzerinden güncel konular ve hukuki gelişmelerle ilgili danışmanlık verildiği ve pozisyon belirlendiği durumlarında, bir avukat güncel konular ve hukuki gelişmelere ilişkin paylaşmış olduğu görüşünün müvekkilleri adına ve avukatlık bürosunun müvekkillerine ilişkin vermiş olduğu görüşlerle çelişeceği durumlardan kaçınmalıdır.

3. Sosyal Medya Kanalıyla Hukuki Danışmanlık Verme
A: Genel Bilgi Sağlanması

Bir avukat, sosyal medyada sorulan hukuki sorunlara genel yanıtlar verebilir. Ancak bir avukat, sosyal medya ağı üzerinde spesifik bir hukuki tavsiyede bulunamaz, zira bir avukatın yanıt vermesi kapsamındaki etkileşimi avukat-müvekkil ilişkisi oluşturabilir ve danışmanlık, avukat-müvekkil gizliliği kapsamında korunan bilginin izin verilmeyen şekilde ifşasına yol açabilir.

B: “Canlı” İletişim Aracılığıyla Kamusal İş Kovalamaca Yasaktır

Bir sohbet odası aracılığıyla iletilen anlık mesajlaşma ve haberleşme başta olmak üzere, gerçek-zamanlı veya interaktif bilgisayar-temelli haberleşmenin “canlı” niteliği sebebiyle, bir avukat kamuya açık bu tür kanallar aracılığıyla kamudan iş talep edemez.

Gerçek-zamanlı bir sosyal medya iletişim sırasında avukat tutma niyetinde olan potansiyel bir müvekkilden özel bir taleple gelirse, bir avukat bu tür bir talebe yanıt verebilir.  Ancak, bu tür bir talep kamusal olmayan kanallarla yanıtlanmalı ve haberleşme elektronik veya başka bir diğer formatta olsun gizli tutulmalıdır. E-posta ve bir web sitesi aracılığıyla veya Twitter gibi sosyal medya platformları üzerinden gerçekleştirilen avukat haberleşmeleri gerçek-zamanlı ve interaktif haberleşme olarak nitelendirilemez. Bu Rehberler, alıcı yakın bir arkadaş, akraba, eski müvekkil veya mevcut müvekkil ise uygulanmayacaktır.

C: Müvekkillerle Sosyal Medya Haberleşmelerinin Muhafazası

Bir avukat sosyal medyayı müvekkiline ilişkin hukuki temsil kapsamında kullanırsa, avukat bu haberleşmenin kaydını sanki bu görüşme fiziksel şekilde gerçekleşiyor gibi kaydedilmelidir.

4. Sosyal Medya Delillerinin Kullanımı ve Denetimi
A: Sosyal Medya Sitesinin Kamuya Açık Bir Kısmını Görüntüleme

Bir avukat bir kişinin kamuya açık sosyal medya profilini veya kamuya açık gönderilerini bu kişi başka bir avukatla temsil ediliyor olsa bile görüntüleyebilir.

B: Temsil Edilmeyen Tarafla İletişim ve/veya Kısıtlı Sosyal Medya Sitesini Görüntülemeyi Talep Etme

Bir avukat temsil edilmeyen tarafla iletişim kurabilir ve temsil edilmeyen tarafın sosyal medya profilinin kamuya açık olmayan kısmını görüntülemek için izin talep edebilir. Ancak, avukat tam adını ve gerçek profilini kullanmalıdır ve kimliğini gizlemek için sahte bir profil oluşturmamalıdır. Eğer ki temsil edilmeyen taraf, iletişim veya erişim yetkisi talebi üzerine avukattan ilave bilgi talep ederse, avukat temsil edilmeyen tarafça talep edilen bilgiyi doğruca sağlamalıdır veya aksi takdirde tüm iletişimi kesmeli ve uygunsa, talebi geri çekmelidir.

C: Temsil Edilen Tarafla İletişim ve/veya Kamusal Olmayan Bir Sosyal Medya Sitesini Görüntüleme

Bir avukat, temsil edilen bir tarafla iletişime geçmemelidir veya temsil edilen tarafın sosyal medya profilinin kamuya açık olmayan kısmını görüntülemeye erişmeyi talep etmemelidir meğer ki temsil edilen tarafın avukatının açık rızası olsun.

D: Avukatın Temsil Edilen Tarafla İletişim İçin Temsilci Kullanması

Bir tarafın sosyal medya hesabını görüntülemeye ilişkinse, bir avukat böyle bir davranış avukat tarafından gerçekleştirilmiş olsaydı herhangi bir etik kuralı ihlal edecekse böyle bir davranış için bir temsilciye emir veya talimat vermemelidir.

5. Müvekkillerle Haberleşme
A: Mevcut Sosyal Medya Bilgisinin Kaldırılması

Bir avukat bir müvekkiline mahremiyet ve/veya güvenlik ayarlarını değiştirmeye ilişkin tavsiye dahil sosyal medya hesabında hangi tür içeriğin muhafaza edilmesi veya kamuya kısıtlı hale getirilmesi konusunda tavsiyede bulunabilir. Bir avukat ayrıca müvekkiline, müvekkil veya başkası tarafından paylaşılmış olan bu tür içerik dahil, hangi tür içeriğin “indirileceği” veya kaldırılacağı konusunda da tavsiyede bulunabilir. Ancak, avukat müvekkili için ve/veya olaya uygulanabilecek bilginin muhafazasına ilişkin kanuni el koyma yükümlülükleri dahil tüzük, kural, düzenleme veya ortak hukuk muhafaza yükümlülüklerini göz önünde bulundurmalıdır. Sosyal medya içeriğinin uygun kaydı muhafaza edilmediği sürece, taraf veya taraf olmayan kişi muhafaza yükümlülüğüne tabi bir sosyal medya hesabından bilgi silemez.

B: Yeni Sosyal Medya Hesabı İçeriği Eklemek

Bir avukat, bir müvekkiline sosyal medya hesabında tavsiyede bulunabilir, yeter ki önerilen içerik avukat tarafından yanlış olduğu bilinmiyor olsun. Bir avukat “müvekkilinin bir ihtilafa ilişkin olabilecek yanlış veya yanıltıcı bilgi yayınlaması için yönlendiremez veya kolaylaştıramaz”.

C: Yanlış Sosyal Medya Beyanları

Bir avukat, müvekkilinin sosyal medya gönderisinden müvekkilinin davasının esaslı maddi hatalı beyanlar veya bu çıkarımı destekleyen böyle bir delil içerdiğini öğrenirse ve düzgün bir soruşturmayla müvekkil bu çıkarımı inkâr etmezse, bu tür yanlış beyanları önermesi, desteklemesi veya kullanması yasaktır.

D: Bir Avukatın Müvekkili Tarafından Sağlanan Sosyal Medya Bilgisini Kullanımı

Bir avukat, müvekkili tarafından sağlanan temsil edilen kişinin kamuya açık olmayan sosyal medya bilgisini inceleyebilir, yeter ki avukat:

(i) temsil edilen kişiden kamuya açık olmayan bilgiyi uygun olmayan şekilde elde etmemiş olsun;

(ii) temsil edilen kişiyi avukatından tavsiye almaksızın işlem yapmaya davet etmemiş olsun; veya

(iii) temsil edilen kişiye karşı başka türlü bir hileli davranışta bulunmamış olsun.

E: Müvekkil Gizliliğini Sağlama ve Gizli Bilgi

Avukat-müvekkil gizliliği kurallarına tabi olarak, bir avukatın, bir müvekkilinin hukuki temsiline ilişkin olarak müvekkilinin mahremiyetini ve gizli bilgilerini ifşa etmesi yasaktır, meğer ki müvekkili aydınlatılmış bir rıza vermiş olsun. Sosyal medya aktiviteleri ve bir avukatın web sitesi veya blog sayfası bu kurallarla uyumlu olmalıdır.

Bir avukat sosyal medya hizmetleriyle, araçlarıyla veya uygulamalarıyla oluşan ve bağlantıları içe aktaran veya platformları bağlayarak yeni kullanıcı bağlantısı oluşturmaya çalışan potansiyel risklerin farkında olmalıdır. Bir avukat bir hizmetin, aracın veya uygulamanın nasıl çalıştığını kullanmadan önce öğrenmelidir ve herhangi bir aktivitenin kullanıcı bilgisini ve gizliliğini riske sokup sokmayacağını değerlendirmelidir.

Bir müvekkil, bir avukat veya sunmuş olduğu hizmetler hakkında online bir değerlendirme içeriği paylaşmışsa, avukatın yanıtı varsa, müvekkilin temsiline ilişkin gizli bilgileri açığa vurmamalıdır. Bir avukat müvekkiliyle iletişim kurmak için veya müvekkilin gizli bilgilerini muhafaza için sosyal medya hesabı kullanırsa, avukat böyle bir hesaba ihmal sonucu gerçekleşen veya yetkisiz ifşayı veya kullanımı veya yetkisiz erişimi önlemek için makul çabayı göstermelidir.

6. Jüri Üyelerini Araştırma ve Jüri Üyelerinin Görevi Kötüye Kullanmalarını Raporlama
A: Avukatlar Jüri Üyelerine İlişkin Sosyal Medya Araştırması Yapabilirler

Bir avukat, müstakbel veya mevcut jüri üyesinin kamuya açık sosyal medya profilini ve kamuya açık gönderilerini herhangi bir yerel kuralı veya mahkeme kararını ihlal etmediği sürece araştırabilir.

B: Bir Jüri Üyesinin Sosyal Medya Profili Jüri Üyesiyle Herhangi Bir İletişim Gerçekleştirilmediği Sürece Görüntülenebilir

Bir avukat, müstakbel veya mevcut jüri üyesinin sosyal medya profilini söz konusu jüri üyesiyle herhangi bir iletişim (avukat tarafından veya temsilcisi tarafından veya otomatik olarak oluşturulan bir sosyal medya ağı tarafından başlatılması fark etmeksizin) gerçekleştirmediği sürece görüntüleyebilir.

C: Jüri Üyesinin Sosyal Medya Hesabını Görüntülemek İçin Hileli Davranışlarda Bulunulmamalıdır

Bir avukat, müstakbel veya mevcut bir jüri üyesinin sosyal medya profilini görüntülemek için yalan beyanda bulunmamalı veya hileli yöntemlere başvurmamalıdır ve de bir avukat başkalarının bunu yapması için talimat vermemelidir.

D: Yargılama Sırasında Jüri Üyesiyle İletişim

Bir jüri üyesi yemin ettikten sonra ve yargılama sırasında bulunduğu sürece, bir avukat jüri üyesinin sosyal medya profilini ve gönderilerini görüntüleyebilir veya kontrol edebilir yeter ki (avukat tarafından veya temsilcisi tarafından veya otomatik olarak oluşturulan bir sosyal medya ağı tarafından başlatılması fark etmeksizin) jüri üyesiyle bir haberleşme gerçekleştirilmiyor olsun.

E: Jürinin Görevini Kötüye Kullanması

Bir avukat, mevcut bir jüri üyesinin muhtemel görevini kötüye kullanmasından jüri üyesinin sosyal medya profili veya gönderileri veya başkaca bir şekilde haberdar olursa, derhal bu durumu mahkemenin bilgisine sunmalıdır.

7. Sosyal Medyayı Bir Yargı Görevlisiyle İletişim İçin Kullanmak

Bir avukat, bir yargı görevlisini kendi görevini icra kapsamında etkileme niyetiyle bir yargı görevlisiyle sosyal medya üzerinden iletişim kurmamalıdır.

Sosyal Medya Kullanımı Hakkında HSK Kurumsal Duyurusu

0
Hakimler ve Savcılar Kurulu

HSK’nın sosyal medya kullanımıyla ilgili kapsamlı hatırlatması, 26 Ocak 2026 tarihli resmi yazı ve “Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi” temel alınarak hazırlanmıştır. ıların mesleki ve kişisel davranışlarıyla da korunması gerektiği belirtilmiştir. Dijital platformlarda yapılan paylaşımların yargı mensubunun kimliğiyle doğrudan ilişkilendirildiği, bu nedenle tarafsızlık ve bağımsızlık görünümünün korunmasının zorunlu olduğu ifade edilmiştir. Özellikle devam eden veya muhtemel yargısal süreçlere ilişkin bilgi ve belgelerin ifşasından kaçınılması, sosyal medya etkileşimlerinin yargıya olan güveni zedeleyecek biçimde algılanmaması gerektiği vurgulanmıştır. Hâkim ve savcıların, Türk Yargı Etiği Bildirgesi ve Sosyal Medya Kullanım Rehberi doğrultusunda, dijital mecralarda azami özen göstermeleri ve yargının itibarını koruyacak şekilde hareket etmeleri önemle hatırlatılmıştır. Hatırlatma yazısı Başkanvekili Fuzuli AYDOĞDU imzasıyla tüm ilgili birimlere gönderilmiştir.

T.C. HÂKİMLER VE SAVCILAR KURULU

Genel Sekreterliği

Sayı : E.87742275-010.10-0019-2026-63/6603

26.01.2026

Konu : Sosyal Medya Kullanımı

DAĞITIM YERLERİNE

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılacağını, hâkimlerin görevlerinde Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar vereceklerini güvence altına almıştır. Anayasa’nın 9’uncu ve 138’inci maddelerinde ifadesini bulan bu güvence, yargı yetkisinin hiçbir organ, makam, merci veya kişinin müdahalesine açık olmadığını ortaya koymaktadır.

Ancak hâkimlere tanınan bu anayasal güvence, bir ayrıcalık olmayıp yargıya duyulan güvenin korunması amacıyla yüklenmiş bir sorumluluğun ifadesidir. Bundan dolayıdır ki yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, yalnızca yargısal faaliyet sonucunda verilen kararlarla değil, hâkimlerin ve savcıların mesleki ve kişisel davranışlarının tamamında sergiledikleri etik duruşla anlam ve değer kazanmaktadır.

6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu uyarınca, yargı etiği ilkelerinin belirlenmesi Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun görev ve yetkileri arasında yer almaktadır. Bu kapsamda kabul edilmiş olan Türk Yargı Etiği Bildirgesi, hâkimlerin ve savcıların görevlerini ifa ederken uymakla yükümlü oldukları etik çerçeveyi açık, sistematik ve bağlayıcı biçimde ortaya koymakta; adaletin en hassas ve doğru biçimde tecellisini sağlama sorumluluğunu taşıyan yargı mensuplarının, tüm işlem, karar ve davranışlarının insan ve toplum hayatı üzerindeki etkilerini gözeterek hareket etmelerini esas almaktadır.

Bu kapsamda, hâkimlerin ve savcıların toplum nezdindeki saygınlıklarının ve güvenilirliklerinin korunmasının aynı zamanda Türk yargısının itibarını doğrudan güçlendirdiği özellikle vurgulanmaktadır.

Dijital iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, sosyal medya ve benzeri dijital ağlar yargı mensuplarının söz, davranış ve tutumlarının görünürlüğünü ve etkisini önemli ölçüde artırmıştır. Hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde güvence altında bulunmaktadır. Bununla birlikte, hâkimlik ve savcılık mesleğinin kendine özgü yapısı nedeniyle hâkimler ve savcıların ifade özgürlüğü bakımından birtakım sınırlamalar ve şekil kurallarının öngörülmesi, uluslararası hukuk uygulamalarında da üzerinde önemle durulan bir husustur.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi’nde de açıkça ifade edildiği gibi; sosyal medya başta olmak üzere kitle iletişim araçları vasıtasıyla yapılan yorum, değerlendirme, paylaşım, beğeni ve etkileşimler çoğu zaman yargı mensubunun kişisel alanıyla sınırlı kalmamakta, kolaylıkla bağlamından koparılabilmekte ve yargıya duyulan güven üzerinde doğrudan etkili olabilmektedir. Bu itibarla, hâkimlerin ve savcıların sosyal medya kullanımında yalnızca fiilî tarafsızlık ve bağımsızlıkla yetinmeyip, her durumda tarafsızlık ve bağımsızlık görünümünü koruma yükümlülüğünü de gözetmeleri büyük önem taşımaktadır.

Sosyal medya ve dijital ağları kullanırken yaşanabilecek tereddütleri gidermek ve hâkimler ile savcılara yol göstermek amacıyla hazırlanan “Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi”, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulu’nun 08.03.2022 tarihli ve 639 sayılı kararı ile kabul edilmiş olup, 21.04.2022 tarihli ve 31816 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi’nde de ayrıntılı biçimde düzenlendiği üzere sosyal medya ve dijital ağlardaki hesapların oluşturulmasından, paylaşımların içeriğine, sanal arkadaşlık, takip ve etkileşim ilişkilerinden, fotoğraf, video ve benzeri görsel paylaşımlara kadar dijital dünyadaki tüm davranışlarında, hâkim ve savcıların yargıyı temsil ettiklerinin bilinciyle, seçici, ihtiyatlı ve özenli hareket etmeleri beklenmektedir. Ayrıca, bu mecralarda yapılan paylaşımların, silinmiş olsalar dahi dijital dünyada varlıklarını sürdürebileceği ve uzun süre kamuoyu algısı üzerinde etkili olabileceği hususu da göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu kapsamda, Kurulumuza intikal eden bazı başvurular ile yazılı ve görsel basında yer alan değerlendirmelerden, hâkim ve savcılarımızın sosyal medya kullanımına ilişkin ilke ve sınırlar konusunda zaman zaman tereddüt yaşayabildikleri anlaşılmaktadır. Bu durum, Türk Yargı Etiği Bildirgesi ile Sosyal Medya Kullanım Rehberi’nin yol gösterici niteliğinin bir kez daha hatırlatılmasını ve mesleki hassasiyetlere ilişkin farkındalığın güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

Bu çerçevede özellikle;

• Sosyal medya ve dijital ağlarda yapılan paylaşımların, yorumların, beğeni ve etkileşimlerin, hâkimlerin ve savcıların kişisel alanıyla sınırlı olmadığı; bunun yargı mensubu kimliği ve yargısal statüden bağımsız düşünülemeyeceği ve yargıya duyulan güveni doğrudan etkileyebileceği,

• Devam eden veya ileride görülmesi muhtemel soruşturma ve davalara, taraflara, vekillere ya da toplumsal ve siyasi nitelik taşıyan olaylara ilişkin paylaşımların, tarafsızlığı ve tarafsızlık görünümünü zedeleyebileceği,

• Yargısal sıfatla kullanılan mekânların, duruşma salonlarının, adliye binalarının ve yargısal otoriteyi temsil eden cübbe, kürsü ve benzeri sembollerin sosyal medya paylaşımlarına konu edilmesinin, paylaşımın amacı ve içeriğinden bağımsız olarak makul ve bilgili bir gözlemci nezdinde yargı yetkisinin kişisel veya sosyal ilişkilere konu edildiği izlenimini doğurabileceği ve bu nedenle bu tür paylaşımlarda ayrıca hassasiyet gösterilmesi gerektiği,

• Yargısal süreçlere, gizli kalması gereken bilgi ve belgelere veya kişisel verilere ilişkin hususların, sosyal medya ya da başka bir dijital mecrada doğrudan veya dolaylı şekilde ifşa edilmemesi gerektiği,

• Sosyal medya üzerinden kurulan arkadaşlık, takip ve etkileşim ilişkilerinin, hâkim ve savcıların işlem ve kararlarının bu ilişkilerden etkilendiği ya da etkilenebileceği yönünde bir izlenim doğurmaya elverişli hâle gelmemesi; bu tür dijital ilişkilerin kamuoyunda nasıl algılanabileceği hususunun da gözetilerek ihtiyatlı olunmasının etik sorumluluğun doğal bir gereği olduğu,

hususları özellikle dikkate alınmalıdır.

Bu kapsamda, hâkim ve savcılarımızın; Türk Yargı Etiği Bildirgesi, Türk Yargı Etiği Bildirgesi Rehberi ve Sosyal Medya Kullanım Rehberi’ni birlikte dikkate alarak, sosyal medya ve dijital ağların kullanımında azami dikkat ve özeni göstermeleri; fiilî tarafsızlığın yanı sıra tarafsız görünme yükümlülüğünü de her hâl ve şartta gözetmeleri; yargının bağımsızlığına, tarafsızlığına ve toplum nezdindeki güvenilirliğine zarar verebilecek her türlü paylaşım ve etkileşimden titizlikle kaçınmaları hususu önemle hatırlatılmaktadır.

Keyfiyetin nezdinizde görev yapan tüm hâkim ve savcılara duyurulması hususunda bilgilerini ve gereğini arz ve rica ederim.

Fuzuli AYDOĞDU 

Başkanvekili

Dağıtım:
Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğine (Hâkim ve savcılar yönünden)
Yargıtay Genel Sekreterliğine (Yargıtay tetkik hâkimleri ve Yargıtay savcıları yönünden)
Danıştay Genel Sekreterliğine (Danıştay tetkik hâkimleri ve Danıştay savcıları yönünden)
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Sekreterliğine (Hâkim ve savcılar yönünden)
Adalet Bakanlığına (Hâkim ve savcılar yönünden)
Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliğine
Hâkimler ve Savcılar Kurulu Teftiş Kurulu Başkanlığına
Adlî Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlıklarına
Cumhuriyet Başsavcılıklarına
Bölge Adliye Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlıklarına
Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılıklarına
Bölge İdare Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlıklarına

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

1

İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır. Kısa adıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini amaç edinir. AİHS hazırlık aşamasında Avrupa’daki demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir.

AİHS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik hakların korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren ‘Avrupa Sosyal Şartı’ izlemiştir. Türkiye 10 Mart 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. AİHS, 45 Avrupa Konseyi üyesi devletin 44’ü tarafından onaylanmıştır.

5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesinin bir araya gelmesiyle oluşturulan Avrupa Konseyi, insan hakları ve özgürlüklerinin devletlerce korunmasına ve geliştirilmesine vurgu yaparak insan haklarına saygı yükümlülüğünü üyelik koşulu olarak belirtmiştir. Avrupa Konseyi’nin bu anlamda ilk adımı 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan ve 3 Eylül 1953’te yürürlüğe giren İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi‘dir.

İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi

Kabul Tarihi: 4 Kasım 1950
Yürürlüğe Giriş Tarihi: 3 Eylül 1953
11. Protokol ile değiştirilen metin

Sözleşme metni, 21 Eylül 1970’te yürürlüğe giren 3 nolu Protokol’ün, 20 Aralık 1971’de yürürlüğe giren 5 nolu Protokol’ün ve 1 Ocak 1990’da yürürlüğe giren 8 nolu Protokol’ün düzenlemelerine uygun olarak değiştirilmiştir. Ayrıca, yürürlüğe girdiği 21 Eylül 1970’ten bu yana 5. maddesinin 3. fıkrasına uygun olarak Sözleşme’nin bir parçası olan 2 nolu Protokol’ün metnini içermekteydi. Protokollerin getirdiği bütün bu değişikliklerin veya eklemelerin yerini, yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Kasım 1998’den itibaren 11 nolu Protokol almaktadır. Bu tarihten itibaren, 1 Ekim 1994’te yürürlüğe giren 9 nolu Protokol yürürlükten kaldırılmıştır.

(Yürürlüğe giriş tarihi: Eylül 2003)
Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi hükümetler,
 
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni, bu Bildiri’nin, metninde açıklanan hakların her yerde ve etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamayı hedef aldığını,
 
Avrupa Konseyi’nin amacının, üyeleri arasında daha sıkı bir birlik kurmak olduğunu ve insan hakları ile temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinin bu amaca ulaşma yollarından birini oluşturduğunu göz önüne alarak,
 
Dünyada barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi, her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejime, diğer yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir kez daha tekrarlayarak,
 
Aynı inancı taşıyan ve siyasal gelenekler, idealler, özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü konularında ortak bir mirası paylaşan Avrupa devletlerinin hükümetleri sıfatıyla, Evrensel Bildiri’de yer alan bazı hakların ortak güvenceye bağlanmasını sağlama yolunda ilk adımları atmayı kararlaştırarak,
aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:
Madde 1
İnsan haklarına saygı yükümlülüğü
Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar.
 
BÖLÜM I
HAKLAR VE ÖZGÜRLÜKLER
Madde 2
Yaşama hakkı
1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunması için;
b) Usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;
c) Ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için.
Madde 3
İşkence yasağı
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
Madde 4
Kölelik ve zorla çalıştırma yasağı
1. Hiç kimse köle ve kul halinde tutulamaz.
2. Hiç kimse zorla çalıştırılamaz ve zorunlu çalışmaya tabi tutulamaz.
3. Aşağıdaki haller bu maddede sözü geçen “zorla çalıştırma veya zorunlu çalışma”dan sayılmazlar:
 
a) Bu Sözleşme’nin 5. maddesinde öngörülen koşullar altında tutuklu bulunan kimseden tutukluluğu veya şartlı salıverilmesi süresince olağan olarak yapılması istenen çalışma;
b) Askeri nitelikte bir hizmet veya inançları gereğince askerlik görevini yapmaktan kaçınan kimselerin durumunu meşru sayan ülkelerde, bu inanca sahip kimselere zorunlu askerlik yerine gördürülecek başka bir hizmet;
c) Toplumun hayat veya refahını tehdit eden kriz ve afet hallerinde istenecek her hizmet;
d) Normal yurttaşlık yükümlülükleri kapsamına giren her türlü çalışma veya hizmet.
Madde 5
Özgürlük ve güvenlik hakkı
1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
a) Yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine bir kimsenin usulüne uygun olarak hapsedilmesi;
b) Bir mahkeme tarafından yasaya uygun olarak verilen bir karara riayetsizlikten dolayı veya yasanın koyduğu bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak için bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulması;
c) Suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
d) Bir küçüğün gözetim altında eğitimi için usulüne uygun olarak verilmiş bir karar gereği tutulması veya yetkili merci önüne çıkarılmak üzere usulüne uygun olarak tutulması;
e) Bulaşıcı hastalık yayabilecek bir kimsenin, bir akıl hastasının, bir alkoliğin, uyuşturucu madde bağımlısı bir kişinin veya bir serserinin usulüne uygun olarak tutulması;
f) Bir kişinin usulüne aykırı surette ülkeye girmekten alıkonması veya kendisi hakkında sınır dışı etme ya da geri verme işleminin yürütülmekte olması nedeniyle usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulması;
 
2. Yakalanan her kişiye, yakalama nedenleri ve kendisine yöneltilen her türlü suçlama en kısa zamanda ve anladığı bir dille bildirilir.
 
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılmalıdır; kişinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.
 
4. Yakalama veya tutulma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde, kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
 
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.
Madde 6
Adil yargılanma hakkı
1. Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. Hüküm açık oturumda verilir; ancak, demokratik bir toplumda genel ahlak, kamu düzeni ve ulusal güvenlik yararına, küçüklerin korunması veya davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde veya davanın açık oturumda görülmesinin adaletin selametine zarar verebileceği bazı özel durumlarda, mahkemenin zorunlu göreceği ölçüde, duruşmalar dava süresince tamamen veya kısmen basına ve dinleyicilere kapalı olarak sürdürülebilir.
 
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.
 
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:
a) Kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak ve eğer avukat tutmak için mali olanaklardan yoksunsa ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek;
e) Duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşmadığı takdirde bir tercümanın yardımından para ödemeksizin yararlanmak.
Madde 7
Cezaların yasallığı
1. Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez. Yine hiç kimseye, suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
2. Bu madde, işlendiği zaman uygar uluslar tarafından tanınan genel hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir fiil veya ihmal ile suçlanan bir kimsenin yargılanmasına ve cezalandırılmasına engel değildir.
Madde 8
Özel hayatın ve aile hayatının korunması
1. Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.
Madde 9
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.
2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü ancak kamu güvenliğinin, kamu düzenin, genel sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir.
Madde 10
İfade özgürlüğü
1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.
Madde 11
Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü
1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.
2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir.
Madde 12
Evlenme hakkı
Evlenme çağına gelen erkek ve kadın, bu hakkın kullanılmasını düzenleyen ulusal yasalar uyarınca evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir.
Madde 13
Etkili başvuru hakkı
Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.
Madde 14
Ayrımcılık yasağı
Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrımcılık yapılmadan sağlanır.
Madde 15
Olağanüstü hallerde askıya alma
1. Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.
2. Yukarıdaki hüküm, Yüksek Sözleşmeci Taraf’ı, meşru savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında, 2. madde ile 3. ve 4. maddeler (fıkra 1) ve 7. maddeyi hiçbir suretle ihlale mezun kılmaz.
3. Bu maddeye göre aykırı tedbirler alma hakkını kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tam bilgi verir. Bu Yüksek Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı tarihi de Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.
Madde 16
Yabancıların siyasal etkinliklerinin kısıtlanması
10, 11 ve 14. maddelerin hiçbir hükmü, Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın yabancıların siyasal etkinliklerini sınırlamalarına engel sayılmaz.
Madde 17
Hakların kötüye kullanımının yasaklanması
Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz.
Madde 18
Hakların kısıtlanmasının sınırları
Bu Sözleşme’nin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.

BÖLÜM II

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

Madde 19 Mahkeme’nin kuruluşu
Bu Sözleşme ve protokollerine, Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ca kabul edilen yükümlülüklere uyulmasını sağlamak için, aşağıda “Mahkeme” olarak anılacak bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kurulur. Mahkeme devamlı görev yapar.
Madde 20
Yargıç sayısı
Mahkeme, Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın sayısına eşit sayıda yargıçtan oluşur.
Madde 21
Görev için aranan koşullar
1. Yargıçlar üstün ahlaki vasıflara ve yüksek bir hukuki göreve atanmak için gerekli niteliklere sahip veya ehliyetleriyle tanınmış hukukçu olmalıdırlar.
2. Yargıçlar Mahkeme’ye kendi adlarına katılırlar.
3. Yargıçlar görev süreleri içinde bağımsızlıkları, tarafsızlıkları ve daimi görevin gerekleri ile bağdaşmayan herhangi bir görev üstlenemezler; bu fıkranın uygulanmasından doğan sorunlar Mahkeme tarafından karara bağlanır.
Madde 22
Yargıçların seçimi
1. Yargıçlar, her Yüksek Sözleşmeci Taraf için, o Yüksek Sözleşmeci Taraf tarafından gösterilen ve üç aday içeren bir liste üzerinden Parlamenterler Meclisi tarafından oy çokluğu ile seçilirler.
2. Yeni Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın bu Sözleşme’ye katılmaları halinde Mahkeme’yi tamamlamak ve boşalan üyelikleri doldurmak için aynı usul izlenir.
Madde 23
Görev süreleri
1. Yargıçlar altı yıl için seçilirler. Tekrar seçilmeleri mümkündür. Bununla beraber ilk seçilen yargıçlardan yarısının görev süresi üç yılın sonunda sona erecektir.
2. İlk üç yıllık sürenin sonunda görevleri sona erecek olan üyeler, ilk seçimlerin yapılmasından hemen sonra, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından kura çekmek süretiyle saptanır.
3. Yargıçların imkan ölçüsünde yarısının her üç yılda bir yenilenmesini sağlamak için, Parlamenterler Meclisi bir sonraki seçime geçmeden önce seçilecek yargıçlardan bir veya birkaçının görev süresinin veya sürelerinin üç yıldan az veya dokuz yıldan çok olmamak şartı ile, altı yıl dışında bir süre olmasına karar verebilir.
4. Birden fazla üyenin görev süresinin söz konusu olduğu durumlarda ve Parlamenterler Meclisi’nin yukardaki fıkrayı uygulaması halinde, görev sürelerinin üyelere dağılımı, Genel Sekreter’in seçimden hemen sonra yapacağı kura sonucu belirlenir.
5. Görev süresi bitmemiş bir yargıcın yerine seçilen yargıç, selefinin görev süresini tamamlar.
6. Yargıçların görev süreleri 70 yaşında sona erer.
7. Yargıçlar, yerlerine başkası seçilinceye kadar görev yaparlar. Yerlerine başkası seçildikten sonra da kendilerine havale edilmiş olan davalara bakmaya devam ederler.
Madde 24
Görevden alınma

Bir yargıç ancak, diğer yargıçlar tarafından, artık gerekli koşulları taşımadığına ilişkin üçte iki çoğunluk ile alınacak kararla görevden alınabilir.

Madde 25
Yazı İşleri ve hukukçular
Mahkeme’de, görev ve kuruluşu Mahkeme içtüzüğünde belirlenen bir Yazı İşleri Müdürlüğü bulunur. Mahkeme’ye yazı işlerinde görevli hukukçular yardım eder.
Madde 26
Mahkeme’nin Genel Kurul halinde toplanması
Genel Kurul halinde toplanan Mahkeme,
a) üç yıllık bir süre için başkanını ve bir veya iki başkan yardımcısını seçer, bu kişilerin tekrar seçilmeleri mümkündür;
b) belirli süreler için Daire’ler kurar;
c) Mahkeme, Daire başkanlarını seçer, bu kişilerin tekrar seçilmeleri mümkündür;
d) Mahkeme içtüzüğünü kabul eder;
e) Yazı İşleri Müdürü’nü ve bir veya birden fazla müdür yardımcısını seçer.
Madde 27
Komiteler, Daire’ler ve Büyük Daire
1. Mahkeme, önüne gelen başvuruları incelemek üzere üç yargıçlı komiteler, yedi yargıçlı Daire’ler ve onyedi yargıçlı bir Büyük Daire şeklinde toplanır. Mahkeme’nin Daire’leri belirli bir süre için komiteleri oluşturur.
2. Başvuruya konu olan Taraf Devlet adına seçilmiş yargıç, Daire ve Büyük Daire’de vazifeten yer alır; bu yargıcın yokluğunda veya katılması mümkün olmayan durumlarda, anılan devletin belirleyeceği bir kişi yargıç sıfatıyla Daire ve Büyük Daire’de yer alır.
3. Büyük Daire ayrıca Mahkeme başkanı, başkan yardımcıları, Daire başkanları ve Mahkeme içtüzüğüne göre seçilecek diğer yargıçlardan oluşur. 43. madde uyarınca Büyük Daire’ye sevk edilen başvuruların incelenmesi sırasında, Daire başkanı ve başvuruda konu edilen devletin yargıcı dışında, bu kararı veren Daire yargıçları Büyük Daire’de yer alamazlar.
Madde 28
Komitelerin kabul edilemezlik kararları
Bir Komite, 34. madde uyarınca yapılan kişisel başvurunun daha fazla incelemeyi gerektirmediği hallerde, oybirliği ile kabul edilemezliğine veya kayıttan düşürülmesine karar verebilir. Bu karar kesindir.
Madde 29
Daire’lerin kabul edilebilirlik ve esasa ilişkin kararları
1. 28. madde çerçevesinde karar verilmediği takdirde, bir Daire, 34. Madde uyarınca yapılan kişisel başvuruların kabul edilebilirliği ve esası hakkında karar verir.
2. Bir Daire, 33. madde uyarınca yapılan devlet başvurularının kabul edilebilirliği ve esası hakkında karar verir.
3. Mahkeme, istisnai hallerde aldığı aksine kararlar hariç, kabul edilebilirlik konusundaki kararları ayrı olarak alır.
Madde 30
Yargılamanın Büyük Daire’ye gönderilmesi
Daire önünde görülen dava, işbu Sözleşme’nin ve protokollerinin yorumu konusunda ciddi sorunlar doğuruyorsa ya da sorunun çözümü Mahkeme tarafından önceden verilmiş bir karar ile çelişme ihtimali taşıyorsa, Daire, hüküm vermediği süre içerisinde ve taraflar itiraz etmedikçe, yargı yetkisinden Büyük Daire lehine vazgeçebilir.
Madde 31
Büyük Daire’nin yetkileri
Büyük Daire,
1. Daireler tarafından 30. madde uyarınca kendisine gönderilen veya 43. madde uyarınca önüne gelen ya da 33. veya 34. maddeler uyarınca yapılan başvuruları ve,
2. 47. maddede öngörülen görüş bildirme taleplerini inceler.
Madde 32
Mahkeme’nin yargı yetkisi
1. Mahkeme’nin yargı yetkisi, 33., 34. ve 37. maddeler uyarınca kendisine intikal eden, işbu Sözleşme’nin ve protokollerinin yorumu ve uygulamasına ilişkin tüm konuları kapsar.
2. Mahkeme’nin yargı yetkisinin olup olmadığı hakkında ihtilaf durumunda, karar Mahkeme’ye aittir.
Madde 33
Devlet başvuruları
Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, işbu Sözleşme ve protokolleri hükümlerine vâki ve kendisinin diğer Yüksek Sözleşmeci Taraf’a isnat edilebileceğine kanaat getirdiği herhangi bir ihlalden dolayı Mahkeme’ye başvurabilir.
Madde 34
Kişisel başvurular
İşbu Sözleşme ve protokollerinde tanınan hakların Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan biri tarafından ihlalinden zarar gördüğü iddiasında bulunan her gerçek kişi, hükümet dışı her kuruluş veya kişi grupları Mahkeme’ye başvurabilir. Yüksek Sözleşmeci Taraflar bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasına hiçbir suretle engel olmamayı taahhüt ederler.
Madde 35
Kabul edilebilirlik koşulları
1. Uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen prensiplerine göre, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve kesin karardan itibaren altı aylık süre içinde Mahkeme’ye başvurulabilir.
 
2. Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan herhangi bir kişisel başvuruyu aşağıdaki hallerde kabul etmez:
a) Başvuru imzasız ise veya;
b) Başvuru Mahkeme tarafından daha önce incelenmiş veya uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine sunulmuş başka bir başvurunun konusuyla esas itibariyle aynı ise ve yeni olaylar içermiyorsa.
 
3. Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan herhangi bir kişisel başvuruyu işbu Sözleşme ve protokolleri hükümleri dışında kalmış, açıkça dayanaktan yoksun veya başvuru hakkının suistimali mahiyetinde telakki ettiği takdirde, kabul edilemez bulur.
 
4. Mahkeme işbu maddeye göre kabul edilemez bulduğu her başvuruyu reddeder. Yargılamanın her aşamasında bu karar verilebilir.
Madde 36
Üçüncü tarafın müdahalesi
1. Daire ve Büyük Daire önündeki tüm davalarda, vatandaşlarından birinin başvuran taraf olması halinde, Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın yazılı görüş sunma ve duruşmalarda bulunma hakkı vardır.
2. Mahkeme başkanı, adaletin sağlanabilmesi amacıyla, yargılamada taraf olmayan herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ı ya da başvurucu dışında ilgili herhangi bir kişiyi yazılı görüş sunmaya veya duruşmalarda taraf olmaya davet edebilir.
Madde 37
Başvurunun kayıttan düşmesi
1. Yargılamanın herhangi bir aşamasında, Mahkeme, aşağıdaki sonuçlara varılması halinde başvurunun kayıttan düşürülmesine karar verebilir:
a) Başvuru sahibi başvurusunu takip etme niyetinde değilse veya
b) Sorun çözümlenmişse veya
c) Başka herhangi bir nedenden ötürü, başvurunun incelenmesine devam edilmesi hususunda artık haklı bir gerekçe görmezse.
Ancak işbu Sözleşme ve protokollerinde tanımlanan insan haklarına saygı esası gerekiyorsa, Mahkeme başvurunun incelemesine devam eder.
 
2. Mahkeme, koşulların haklı kıldığı kanısına varırsa, bir başvurunun yeniden kayda alınmasını kararlaştırabilir.
Madde 38
Davanın incelenmesi ve dostane çözüm süreci
1. Mahkeme, kendisine gelen başvuruyu kabul edilebilir bulduğu takdirde,
a) olayları saptamak amacıyla tarafların temsilcileriyle birlikte başvuruyu incelemeye devam eder ve gerekirse, ilgili devletlerin, etkin olarak yürütülmesi için gerekli tüm kolaylıkları sağlayacakları bir soruşturma yapar;
b) işbu Sözleşme ve protokollerinde tanımlanan şekliyle insan haklarına saygı esasından hareketle, davanın dostane bir çözüm ile sonuçlandırılması için ilgili taraflara hizmet sunmaya hazır olacaktır.
2. 1.b hükümlerine göre yürütülen usul gizlidir.
Madde 39
Dostane çözüme varılması
Dostane çözüme varılırsa, Mahkeme olaylarla ve varılan çözümle sınırlı kısa bir açıklamayı içeren bir karar vererek başvuruyu kayıttan düşürür.
Madde 40
Duruşmaların kamuya açık olması ve belgelere ulaşabilme
1. Mahkeme istisnai durumlarda aksini kararlaştırmadıkça, duruşmalar kamuya açıktır.
2. Mahkeme başkanı aksine karar vermedikçe, Yazı İşleri Müdürü’ne emanet edilen belgeler kamuya açıktır.
Madde 41
Hakkaniyete uygun tatmin
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.
Madde 42
Dairelerin kararları
Dairelerin kararları, 44. maddenin 2. fıkrası hükümleri uyarınca kesinleşir.
Madde 43
Büyük Daire’ye gönderme
1. Bir Daire kararının verildiği tarihten itibaren üç ay içinde ve istisnai durumlarda, dava taraflarından her biri davanın Büyük Daire’ye gönderilmesini isteyebilir.
2. Büyük Daire bünyesinde beş yargıçtan oluşan bir kurul, dava, Sözleşme ve protokollerinin yorumuna ya da uygulanmasına ilişkin ciddi bir sorun doğuruyorsa ya da genel nitelikli ciddi bir konu teşkil ediyorsa, istemi kabul eder.
3. Kurul istemi kabul ederse, Büyük Daire bir hüküm ile davayı sonuçlandırır.
Madde 44
Kesin hükümler
1. Büyük Daire’nin kararı kesindir.
 
2. Bir Daire’nin kararı aşağıdaki durumlarda kesinleşir:
a) Taraflar davanın Büyük Daire’ye gönderilmesini istemediklerini beyan ederlerse, veya
b) Karardan itibaren üç ay içinde davanın Büyük Daire’ye gönderilmesi istenmezse, veya
c) Kurul 43. maddede öngörülen istemi reddederse.
 
3. Kesin karar yayınlanır.
Madde 45
Hükümlerin ve kararların gerekçeli olması
1. Hükümler ve başvuruların kabul edilebilirliğine veya kabul edilemezliğine ilişkin kararlar gerekçelidir.
2. Hüküm, tamamen veya kısmen yargıçların oybirliğini içermediği takdirde, her yargıç kendi ayrı görüşünü belirtme hakkına sahiptir.
Madde 46
Kararların bağlayıcılığı ve uygulanması
1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt ederler.
2. Mahkeme’nin kesinleşmiş kararı, kararın uygulanmasını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.
Madde 47
Görüş bildirme
1. Mahkeme, Bakanlar Komitesi’nin istemi üzerine, Sözleşme ve protokollerinin yorumlanması ile ilgili hukuki meseleler üzerinde görüş bildirebilir.
2. Ancak bu görüşler, ne Sözleşme’nin 1. bölümünde ve protokollerinde belirlenen hak ve özgürlüklerin içeriği veya kapsamı ile ilgili sorunlara, ne de Mahkeme veya Bakanlar Komitesi’nin Sözleşme’de öngörülen bir başvuru sonucunda karara bağlamak durumunda kalabileceği diğer sorunlara ilişkin olabilir.
3. Bakanlar Komitesi’nin Mahkeme’den görüş isteme kararı, Komite’ye katılma hakkına sahip temsilcilerin oy çoğunluğuyla alınır.
Madde 48
Mahkeme’nin görüş bildirme yetkisi
Bakanlar Komitesi’nden gelen görüş talebinin, 47. Maddede tanımlandığı biçimiyle Mahkeme’nin yetki alanına girip girmediğini Mahkeme kararlaştırır.
Madde 49
Bildirilen görüşün gerekçeli olması
1. Mahkeme’nin verdiği görüş gerekçelidir.
2. Görüş, tamamen veya kısmen yargıçların oy birliğini içermediği takdirde, her yargıç kendi ayrı görüşünü belirtme hakkına sahiptir.
3. Mahkeme’nin verdiği görüş Bakanlar Komitesi’ne bildirilir.
Madde 50
Mahkeme’nin masrafları
Mahkeme’nin masrafları, Avrupa Konseyi tarafından karşılanır.
Madde 51
Yargıçların ayrıcalık ve dokunulmazlıkları
Yargıçlar vazifelerinin ifasında Avrupa Konseyi Statüsü’nün 40. maddesinde ve bu madde uyarınca akdedilen anlaşmalarda öngörülen ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar.
BÖLÜM III ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER
Madde 52
Genel Sekreter tarafından yapılan incelemeler
Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin istemesi üzerine, bu Sözleşme’nin bütün hükümlerinin fiilen uygulanmasının kendi iç hukukunca nasıl sağlandığı konusunda açıklamalarda bulunur.
Madde 53
Tanınan insan haklarının korunması
Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın yasalarına ve onun taraf olduğu başka bir Sözleşme’ye göre tanınabilecek insan haklarını ve temel özgürlükleri sınırlayamaz veya onlara aykırı düşecek şekilde yorumlanamaz.
Madde 54
Bakanlar Komitesi’nin yetkileri
Bu Sözleşme’nin hiçbir hükmü, Avrupa Konseyi Statüsü’nün Bakanlar Komitesi’ne tanıdığı yetkileri olumsuz yönde etkilemez.
Madde 55
Diğer çözüm yollarının dışlanması
Yüksek Sözleşmeci Taraflar, bu Sözleşme’nin yorum veya uygulamasından doğan bir anlaşmazlığı, başvuru yoluyla bu Sözleşme’de öngörülenlerin dışında bir çözüme bağlamak hususunda aralarında mevcut anlaşma, sözleşme veya bildirilerden, özel uzlaşma halleri dışında yararlanmaktan karşılıklı olarak vazgeçmeyi kabul ederler.
Madde 56
Ülkesel uygulama
1.Her devlet, onaylama sırasında veya daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne göndereceği bir bildirimle bu Sözleşme’nin, uluslararası ilişkilerinden sorumlu bulunduğu bütün ülkelere veya bunlardan herhangi birine, işbu maddenin 4. fıkrası saklı kalmak kaydıyla, uygulanacağını beyan edebilir.
2. Sözleşme, bildirimde belirtilen ülke veya ülkelerde, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’nin bu bildirimi aldığı tarihten itibaren otuz gün sonra uygulamaya konur.
3. Bu Sözleşme’nin hükümleri sözü geçen ülkelerde yerel şartlar dikkate alınarak uygulanır.
4. Bu maddenin birinci fıkrası uyarınca bildirimde bulunmuş olan her devlet, sonradan herhangi bir zamanda, bildiriminde belirtmiş olduğu ülke veya ülkelerdeki gerçek kişilerin, hükümet dışı kuruluşların veya kişi gruplarının başvuruları konusunda bu Sözleşme’nin 34. Maddesine uygun olarak Mahkeme’nin yetkisini kabul ettiğini beyan edebilir.
Madde 57
Çekinceler
1. Bu Sözleşme’nin imzası ve onaylama belgesinin sunulması sırasında her devlet, Sözleşme’nin belirli bir hükmü hakkında, o sırada kendi ülkesinde yürürlükte olan bir yasa bu hükme uygun olmadığı ölçüde, bir çekince kaydı koyabilir. Bu madde genel nitelikte çekinceler konmasına izin vermez.
2. Bu maddeye uygun olarak konulacak her çekince, sözü edilen yasanın kısa bir açıklamasını içerir.
Madde 58
Feshi ihbar
1. Bir Yüksek Sözleşmeci Taraf, bu Sözleşme’yi ancak Sözleşme’ye taraf olduğu tarihten itibaren geçecek beş yıllık bir süre sonunda ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne altı ay önceden haber verilecek bir ihbarla feshedebilir. Genel Sekreter bunu, diğer Yüksek Sözleşmeci Taraflar’a bildirir.
2. Bu fesih işlemi, feshin geçerli sayıldığı tarihten önce işlenmiş ve yükümlülüklerin ihlali niteliğinde sayılabilecek olan bir fiil dolayısıyla, ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerinden kurtulması sonucunu doğurmaz.
3. Aynı şartlarla, Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, bu Sözleşme’ye de taraf olmaktan çıkar.
4. Sözleşme, 56. madde gereğince uygulanacağı beyan edilmiş olan ülkelerle ilgili olarak, yukarıdaki fıkraların hükümleri uyarınca feshedilebilir.
Madde 59
İmza ve onay
1. Bu Sözleşme, Avrupa Konseyi üyelerinin imzalarına açıktır. Sözleşme onaylanacaktır. Onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilecektir.
2. Bu Sözleşme, on onaylama belgesinin verilmesinden sonra yürürlüğe girecektir.
3. Sözleşme’yi daha sonra onaylayacak olan imzacılar için Sözleşme, onaylama belgesinin verilmesinden itibaren yürürlüğe girecektir.
4. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Sözleşme’nin yürürlüğe girdiğini, Sözleşme’yi onaylayan Yüksek Sözleşmeci Taraflar’ın adlarını ve daha sonra gelecek olan onaylama belgelerinin verilişini bütün Avrupa Konseyi üyelerine bildirecektir.
 
Bu Sözleşme, Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 4 Kasım 1950’de Roma’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye Ek Protokol Paris, 20 Mart 1952

Bu Protokol’ü imzalayan Avrupa Konseyi üyesi hükümetler, Roma’da 4 Kasım 1950 tarihinde imza edilmiş bulunan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (aşağıda “Sözleşme” diye anılmıştır) birinci bölümünde belirtilenler dışında bazı hak ve özgürlüklerin ortak güvenceye bağlanmasını sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri almayı kararlaştırarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Mülkiyetin korunması

Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.

Madde 2
Eğitim hakkı

Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir.

Madde 3
Serbest seçim hakkı

Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler.

Madde 4
Ülkesel uygulama

Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, bu Protokol’ün imzası veya onaylanması sırasında ya da daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ve sözü geçen bildirimde belirttiği ülkelerde bu Protokol hükümlerinin ne ölçüde uygulanacağını taahhüt ettiğini açıklayabilir.

Yukarıdaki fıkra uyarınca bir bildirimde bulunmuş olan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, zaman zaman yapacağı yeni bildirimlerle daha önceki beyanlarının koşullarını değiştirebilir veya bu Protokol hükümlerinin bu tür herhangi bir ülkede uygulanmasına son verildiğini bildirebilir.

Bu madde uyarınca yapılmış olan bir bildirim, Sözleşme’nin 56. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak yapılmış sayılır.

Madde 5
Sözleşme ile bağlantı

Yüksek Sözleşmeci Taraflar, bu Protokol’ün 1, 2, 3 ve 4. Maddelerini Sözleşme’ye ek maddeler olarak kabul ederler ve Sözleşme’nin bütün hükümleri buna göre uygulanır.

Madde 6 İmza ve onay

Bu Protokol, Sözleşme’yi imza eden Avrupa Konseyi Üyeleri’nin imzalarına açıktır. Bu Protokol, Sözleşme ile birlikte veya ondan sonra onaylanacaktır. Protokol on onaylama belgesinin verilmesinden sonra yürürlüğe girecektir. Daha sonra onaylayan imzacı devletler bakımından Protokol, onaylama belgesinin verildiği tarihten itibaren yürürlüğe girer.

Onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilecek, o da onaylayan devletlerin adlarını bütün üyelerine bildirecektir.

Bu Protokol, Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 20 Mart 1952’de Paris’te düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ile bu Sözleşme’ye ek birinci Protokol’de tanınmış bulunan haklardan ve özgürlüklerden başka haklar ve özgürlükler tanıyan Protokol No. 4 Strasburg, 16.IX.1963

Bu Protokol’ü imzalayan Avrupa Konseyi üyesi hükümetler, Roma’da 4 Kasım 1950 tarihinde imza edilmiş bulunan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (aşağıda “Sözleşme” diye anılmıştır) birinci bölümünde ve 20 Mart 1952 tarihinde Paris’te imzalanmış olan Sözleşme’ye Ek Birinci Protokol’ün 1, 2 ve 3. maddelerinde tanınmış bulunanlardan başka bazı hak ve özgürlüklerin ortak güvenceye bağlanmasını sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri almayı kararlaştırarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Borçtan dolayı özgürlüğünden yoksun bırakılma yasağı

Hiç kimse, yalnızca akdî ilişkiden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememiş olmasından dolayı özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.

Madde 2
Serbest dolaşım özgürlüğü

1. Bir devletin ülkesi içinde usulüne uygun olarak bulunan herkes, orada serbetçe dolaşma ve ikametgahını seçebilme hakkına sahiptir.

2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etmekte serbesttir.

3. Bu haklar, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlık ve ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler olarak ve yasayla öngörülmüş sınırlamalara tabi tutulabilir.

4. Bu maddenin 1. fıkrasında sayılan haklar, belli yerlerde, yasayla konmuş ve demokratik bir toplumda kamu yararının gerektirdiği sınırlamalara tabi tutulabilir.

Madde 3
Vatandaşların sınır dışı edilmeleri yasağı

1. Hiç kimse, tek başına ya da toplu olarak, uyruğu bulunduğu devletin ülkesinden sınır dışı edilemez.

2. Hiç kimse, uyruğunda bulunduğu devletin ülkesine girme hakkından yoksun bırakılamaz.

Madde 4
Yabancıların topluca sınır dışı edilmeleri yasağı

Yabancıların toplu olarak sınır dışı edilmesi yasaktır.

Madde 5
Ülkesel uygulama

1. Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, bu Protokol’ün imzalanması veya onaylanması sırasında ya da daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle, uluslar arası ilişkilerinden sorumlu olduğu ve sözü geçen bildirimde belirttiği ülkelerde bu Protokol hükümlerinin ne ölçüde uygulanacağını taahhüt ettiğini açıklayabilir.

2. Yukarıdaki fıkra uyarınca bir bildirimde bulunmuş olan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, zaman zaman yapacağı yeni bildirimlerle, daha önceki beyanlarının koşullarını değiştirebilir veya bu Protokol hükümlerinin bu tür herhangi bir ülkede uygulanmasına son verildiğini bildirebilir.
3. Bu madde uyarınca yapılmış olan bir bildirim, Sözleşme’nin 56. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak yapılmış sayılır.

4. Onaylama veya kabul sonucunda bu Protokol’ün uygulandığı herhangi bir devletin ülkesi ve bu madde uyarınca sözü geçen devlet tarafından yapılmış bildirime göre bu Protokol’ün uygulandığı ülkelerin her biri, 2. ve 3. maddelerde sözü edilen devlet ülkesi deyimi bakımından ayrı ayrı ülkeler olarak kabul edilir.

5 . Bu maddenin 1. ve 2. fıkraları uyarınca beyanda bulunan her devlet, sonradan her zaman bu beyanın ilgili olduğu ülke veya ülkeler lehine, Mahkeme’nin, işbu Protokol’ün 1, 2, 3 ve 4. maddelerinden herhangi birine ya da hepsine ilişkin olarak her gerçek kişiden, hükümet dışı her kuruluştan veya her kişi grubundan Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca başvuruları alma yetkisini kabul ettiğini beyan edebilir.

Madde 6
Sözleşme ile bağlantı

Yüksek Sözleşmeci Taraflar, bu Protokol’ün 1’den 5’e kadar olan maddelerini Sözleşme’ye ek maddeler olarak kabul ederler ve Sözleşme’nin bütün hükümleri buna göre uygulanır.

Madde 7
İmza ve onay

1. Bu Protokol, Sözleşme’yi imza eden Avrupa Konseyi üyelerinin imzalarına açıktır. Bu Protokol, Sözleşme ile birlikte veya ondan sonra onaylanacaktır. Protokol beş onaylama belgesinin verilmesinden sonra yürürlüğe girecektir. Daha sonra onaylayan imzacı devletler bakımından Protokol, onaylama belgesinin verildiği tarihten itibaren yürürlüğe girer.

2. Onaylama belgeleri, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilecek, o da onaylayan devletlerin adlarını bütün üyelere bildirecektir.

Bu Protokol, Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 20 Mart 1952’de Paris’te düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

Bu Protokol, imza yetkisini haiz kişilerce imzalanmış olup,

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 16 Eylül 1963’te Strasburg’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek, ölüm cezasının kaldırılmasına dair Protokol No. 6 Strasburg, 28.IV.1983

Roma’da 4 Kasım 1950’de imzalanan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’yi (aşağıda “Sözleşme” diye anılmıştır) imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler, Avrupa Konseyi üyesi devletlerin birçoğunda yer alan gelişmelerin ölüm cezasının kaldırılması yolunda genel bir eğilimi ifade ettiğini göz önünde bulundurarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Ölüm cezasının kaldırılması

Ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz ve idam
edilemez.

Madde 2
Savaş zamanında ölüm cezası

Bir devlet, yasalarında savaş veya yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş olan fiiller için ölüm cezasını öngörebilir; bu ceza ancak yasanın belirlediği hallerde ve onun hükümlerine uygun olarak uygulanabilir. İlgili devlet, söz konusu yasanın bu duruma ilişkin hükümlerini Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirir.

Madde 3
Askıya alma yasağı

Sözleşme’nin 15. maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümleri ihlal edilemez.

Madde 4
Çekince koyma yasağı

Sözleşme’nin 57. maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümleriyle ilgili hiçbir çekince konulamaz.

Madde 5
Ülkesel uygulama

1. Her devlet, imza sırasında veya onaylama, kabul ya da katılma belgesinin verilmesi sırasında, bu Protokol’ün uygulanacağı ülkeyi veya ülkeleri belirleyebilir.

2. Her devlet, daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle belirteceği başka herhangi bir ülkenin bu Protokol’ün uygulanma kapsamına alınmış olduğunu beyan edebilir. Bu ülke bakımından Protokol, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınışını izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

3. Yukarıdaki iki fıkra uyarınca yapılan her bildirim, Genel Sekreter’e gönderilecek bir ihbarla, bildirimde belirtilen ülkeyle ilgili olarak geri alınabilir. Geri alma, Genel Sekreter’in ihbarı alışını izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 6
Sözleşme ile bağlantı

Taraf Devletler bu Protokol’ün 1’den 5’e kadar olan maddelerini Sözleşme’ye ek maddeler olarak kabul ederler ve Sözleşme’nin bütün hükümleri buna göre uygulanır.

Madde 7
İmza ve onay

Bu Protokol, Sözleşme’yi imzalamış olan Avrupa Konseyi üyesi devletlerin imzalarına açıktır. Protokol, onaylama, kabul veya uygun bulmaya sunulacaktır. Avrupa Konseyi üyesi bir devlet, aynı zamanda veya daha önceden Sözleşme’yi onaylamadıkça, bu Protokol’ü onaylayamaz, kabul edemez veya uygun bulamaz. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilir.

Madde 8
Yürürlüğe giriş

Bu Protokol, beş Avrupa Konseyi üyesi devletin 7. madde hükümleri uyarınca Protokol’le bağlanma hususundaki rızalarını bildirdikleri tarihi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 9
Saklama işlevleri

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri,

a) her imzalamayı,

b) her onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinin verilişini,

c) 5 ve 8. maddeler uyarınca bu Protokol’ün her yürürlüğe giriş tarihini,

d) bu Protokol’e ilişkin başka her türlü işlem, ihbar veya bildirimi

Konsey üyesi devletlere bildirir.

Bu Protokol,
İmza yetkisini haiz kişilerce imzalanmış olup,

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 28 Nisan 1983’te Strasburg’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek 7 Numaralı Protokol Strasburg, 22.XI.1984

4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme (bundan böyle “Sözleşme” diye anılmıştır) yoluyla belirli hak ve özgürlüklerin ortak güvenceye bağlanmasını sağlamak için daha ileri adımlar atmayı kararlaştıran ve burada imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi ülkeler,Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Yabancıların sınır dışı edilmelerine ilişkin usuli güvenceler

1. Bir devletin ülkesinde kurallara uygun olarak ikamet eden bir yabancı, yasaya uygun şekilde verilmiş bir kararın uygulanması dışında sınır dışı edilemez ve bu durumda bir kimse,

a) sınır dışı edilmesine karşı gerekçeler öne sürebilme,

b) durumunu yeniden inceletme,

c) yukarıdaki amaçlarla, yetkili bir merci önünde veya bu merci tarafından tayin edilecek biri ya da birileri önünde kendini temsil ettirme hakkını haiz olacaktır.

2. Sınır dışı edilmenin kamu düzeni yararı ya da ulusal güvenlik nedenleri açısından gerektiği hallerde, bir yabancı yukarıdaki 1. maddenin a, b ve c bentlerinde öngörülen haklarını kullanmadan sınır dışı edilebilir.

Madde 2
Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı

1. Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir.

2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir.

Madde 3
Adli hata halinde tazminat hakkı

Bir kişinin, kesin bir kararla cezai bir suçtan mahkum edilmesi ve sonradan yeni veya yakın zamanda keşfedilmiş bir delilin kesinlikle yanlış bir adalet uygulaması olduğunu göstermesi veya kişinin affedilmesi nedeniyle cezai kararın iptal edilmesi halinde, bilinmeyen delilin açıklanmamış olmasının tamamen veya kısmen o kişiye
atfedildiğinin ispatlandığı haller dışında, böyle bir mahkumiyet sonucunda cezaya maruz kalan kişi, ilgili devletin yasası ve uygulamasına göre tazmin edilecektir.

Madde 4 Aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkı

1. Hiç kimse bir devletin ceza yargılaması usulüne ve yasaya uygun olarak kesin bir hükümle mahkum edildiği ya da beraat ettiği bir suçtan dolayı aynı devletin yargısal yetkisi altındaki yargılama usulleri çerçevesinde yeniden yargılanamaz veya mahkum edilemez.

2. Yukarıdaki fıkra hükümleri, yeni veya yakın zamanda ortaya çıkarılan delillerin veya önceki muamelelerde davanın sonucunu etkileyebilecek esaslı bir kusurun varlığı durumunda, ilgili devletin ceza yargılaması usulü ve yasasına uygun olarak davanın yeniden açılmasını engellemez.

3. Sözleşme’nin 15. maddesi çerçevesinde bu madde ile derpiş olunan yükümlülüklere aykırı hiçbir tedbir alınamaz.

Madde 5 Eşler arasında eşitlik

Eşler evlilikte, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesi durumunda, kendi aralarında ve çocukları ile ilişkilerinde medeni haklar ve sorumluluklardan eşit şekilde yararlanırlar. Bu madde devletlerin çocuklar yararına gereken tedbirleri almalarını engellemez.

Madde 6
Ülkesel uygulama

1. Her devlet imzalama veya onay, kabul ya da uygun bulma belgesinin verilmesi sırasında bu Protokol’ün uygulanacağı toprak ya da toprakları belirtir ve bu toprak veya topraklara uygulayacağı işbu Protokol hükümlerini ne ölçüde yükümlendiğini ifade eder.

2. Her devlet daha sonraki herhangi bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben yapacağı bir beyanla, bu Protokol’ün uygulanmasını, beyanda belirtilen herhangi diğer bir toprağa da genişletebilir. Bu durumdaki bir toprak bakımından, Protokol, Genel Sekreter’in böyle bir beyanı teslim aldığı tarihten itibaren iki aylık bir sürenin bitişini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.

3. Yukarıdaki iki fıkra uyarınca yapılan herhangi bir beyan, böyle bir beyanda belirtilen toprak açısından, Genel Sekreter’e hitaben yapılan bir bildirim ile geri alınabilir veya değiştirilebilir. Geri alma veya değiştirme, bildirimin Genel Sekreter’e tesliminden sonraki iki aylık sürenin bitimini izleyen ay başında yürürlüğe girer.

4. Bu madde uyarınca yapılan beyan, Sözleşme’nin 56. maddesinin 1. fıkrası uygun olarak yapılmış sayılır.

5. Onaylama, kabul ya da uygun bulma işlemi sonucu bu Protokol’ün uygulanacağı herhangi bir devlet toprağı ve bu madde uyarınca o devlet tarafından yapılan beyana binaen bu Protokol’ün uygulanacağı topraklardan her biri, 1. maddede atıfta bulunulan anlamıyla bir devletin ülkesinden ayrı topraklar olarak mütalaa edilebilir.

6. Bu maddenin 1. ve 2. fıkraları uyarınca beyanda bulunan her devlet, sonradan her zaman bu beyanın ilgili olduğu ülke veya ülkeler lehine, Mahkeme’nin, işbu Protokol’ün 1’den 5’e kadar olan maddelerinden herhangi birine ya da hepsine ilişkin olarak her gerçek kişiden, hükümet dışı her kuruluştan veya her kişi grubundan Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca başvuruları alma yetkisini kabul ettiğini beyan edebilir.

Madde 7
Sözleşme ile bağlantı

Taraf devletler, bu Protokol’ün 1’den 6’ya kadar olan maddelerini Sözleşme’nin ek maddeleri olarak değerlendireceklerdir ve Sözleşme’nin tüm hükümleri buna göre uygulanacaktır.

Madde 8
İmza ve onay

Bu Protokol, Sözleşme’yi imza eden Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin imzasına açıktır. Bu Protokol onaylama, kabul ya da uygun bulma ile yürürlüğe girecektir. Avrupa Konseyi üyesi bir devlet aynı anda ya da daha önceden Sözleşme’yi onaylamadan bu Protokol’ü onaylayamaz, kabul edemez ya da uygun bulamaz. Onay, kabul ya da uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.

Madde 9
Yürürlüğe giriş

1. Bu Protokol, Avrupa Konseyi üyesi yedi devletin 8. madde hükümlerine uygun bir şekilde bu Protokol’e bağlı kalacaklarını ifade ettikleri tarihten itibaren iki aylık bir sürenin bitişini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

2. Herhangi bir üye devletin sonradan bu Protokol’e katılması durumunda, Protokol, o devlet açısından onaylama, kabul ya da uygun bulma belgesinin tevdi edildiği tarihten itibaren iki aylık bir sürenin bitişini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.

Madde 10
Saklama işlevleri

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri,

a) her imzalamayı,

b) onay, kabul veya uygun bir şekilde bu Protokol’ün yürürlülük kazanacağı her tarihi,

c) 6. ve 9. maddelere uygun bir şekilde bu Protokol’ün yürürlülüğe gireceği her tarihi,

d) bu Protokol ile ilgili her türlü başka işlemi, bildirimi ya da beyanı,

Konsey üyesi devletlere bildirir.

Bu Protokol,

İmza yetkisini haiz kişilerce imzalanmış olup,

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 22 Kasım 1984’te Strasburg’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bunun tasdikli örneklerini imza eden bütün devletlere gönderecektir.

İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek 12 Numaralı Protokol Roma, 4.XI.2000

Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi Devletler,Tüm insanların hukuk ön& uum ;nde eşit oldukları ve hukuk tarafından eşit derecede korunma hakkına sahip oldukları temel ilkesinden hareketle;

Roma’da 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanmış olan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme (aşağıda “Sözleşme” olarak anılacaktır.) çerçevesinde, ayrımcılığın genel olarak yasaklanmasının topluca uygulanması yoluyla herkesin eşit olduğunun vurgulanması için gerekli tedbirleri almayı kararlaştırarak;

Ayrımcılık yapılmaması ilkesinin, Taraf Devletleri, tam ve etkin bir eşitlik sağlamak amacıyla objektif ve makul gerekçelere dayanan tedbirler almaktan al koymadığını vurgulayarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Ayrımcılığın genel olarak yasaklanması

1. Hukuken temin edilmiş olan tüm haklardan yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer kanaatler, ulusal ve sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, servet, doğum veya herhangi bir diğer statü bakımından hiçbir ayrımcılık yapılmadan sağlanır.

2. Hiç kimse, 1. paragrafta belirtildiği şekilde hiçbir gerekçeyle, hiçbir kamu makamı tarafından ayrımcılığa maruz bırakılamaz.

Madde 2
Ülkesel uygulama

1. Her Devlet imzalama veya onay, kabul ya da uygun bulma belgesinin verilmesi sırasında bu Protokol’ün uygulanacağı toprak ya da toprakları belirtir.

2. Her Devlet daha sonraki herhangi bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben bulunacağı bir beyanla, bu Protokol’ün uygulanmasını, işbu beyanda belirtilen diğer bir toprağa genişletebilir. Bu durumda, Protokol, Genel Sekreter’in böyle bir beyanı teslim aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü belirtilen toprak bakımından yürürlüğe girer.

3. Yukarıdaki iki fıkra uyarınca bulunulan herhangi bir beyan, böyle bir beyanda belirtilen toprak açısından, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne hitaben yapılan bir bildirim ile geri alınabilir veya değiştirilebilir. Geri alma ve değiştirme, Genel Sekreter’in bu bildirimi teslim aldığı tarihten sonraki üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.

4. Bu madde uyarınca bulunulan bir beyan, Sözleşme’nin 56. Maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak gerçekleştirilmiş sayılır.

5. Bu Madde’nin 1. veya 2. fıkraları uyarınca beyanda bulunan her Devlet, daha sonraki herhangi bir tarihte, bu beyanda belirtilen ülke veya ülkelerle ilgili olarak, Mahkeme’nin, her gerçek kişiden, sivil toplum kuruluşundan veya her kişi grubundan Sözleşme’nin 34. Maddesine göre ve işbu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca başvuruları alma yetkisini kabul ettiğini beyan edebilir.

İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek, ölüm cezasının her durumda kaldırılmasına dair 13 Numaralı Protokol Vilnius, 3.V.2002

Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi üyesi Devletler,

Demokratik bir toplumda herkesin yaşama hakkının temel bir değer olduğu ve ölüm cezasının kaldırılmasının bu hakkın korunmasında ve tüm insanların sahip olduğu onurun tanınmasında büyük önem taşıdığı inancıyla;

Roma’da 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (aşağıda “Sözleşme” olarak anılacaktır.) teminat altına aldığı yaş ma hakkının korunmasını pekiştirmek dileğiyle;

Strazburg’da 28 Nisan 1983 tarihinde imzalanan Sözleşme’ye Ek, Ölüm Cezasının Kaldırılmasına Dair 6 Numaralı Protokol’ün savaş ya da yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş olan fiiller için verilen ölüm cezalarını Sözleşme dışı tuttuğunu göz önünde bulundurarak;

Ölüm cezasını her tür durumda kaldırmak için son adımı atmaya karar vererek,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde 1
Ölüm cezasının kaldırılması

Ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz ve idam edilemez.

Madde 2
Askıya alma yasağı

Sözleşme’nin 15. maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümleri askıya alınamaz.

Madde 3
Çekince koyma yasağı

Sözleşme’nin 57. maddesine dayanılarak bu Protokol’ün hükümleriyle ilgili hiçbir çekince konulamaz.

Madde 4
Ülkesel uygulama

1. Her devlet, imza sırasında veya onaylama, kabul ya da uygun bulma belgesinin verilmesi sırasında, bu Protokol’ün uygulanacağı ülkeyi veya ülkeleri belirleyebilir.

2. Her devlet, daha sonra herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle belirteceği başka herhangi bir ülkenin bu Protokol’ün uygulanma kapsamına alınmış olduğunu beyan edebilir. Bu ülke bakımından Protokol, bildirimin Genel Sekreter tarafından teslim alınışından sonra üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

3. Yukarıdaki iki fıkra uyarınca yapılan her bildirim, Genel Sekreter’e gönderilecek bir ihbarla, bildirimde belirtilen ülkeyle ilgili olarak geri çekilebilir ya da değiştirilebilir. Geri çekme ya da değiştirme, ihbarın Genel Sekreter tarafından teslim alınışından sonra üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 5
Sözleşme ile bağlantı

Taraf Devletler bu Protokol’ün 1’den 4’e kadar olan maddelerini Sözleşme’ye ek maddeler olarak kabul ederler ve Sözleşme’nin bütün hükümleri buna göre uygulanır.

Madde 6
İmza ve onay

Bu Protokol, Sözleşme’yi imzalamış olan Avrupa Konseyi üyesi devletlerin imzalarına açıktır. Protokol, onaylama, kabul veya uygun bulmaya sunulacaktır. Avrupa Konseyi üyesi bir devlet, aynı zamanda veya daha önceden Sözleşme’yi onaylamadıkça, bu Protokol’ü onaylayamaz, kabul edemez veya uygun bulamaz. Onaylama, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne verilir.

Madde 7
Yürürlüğe giriş

1. Bu Protokol, on Avrupa Konseyi üyesi devletin 6. madde hükümleri uyarınca Protokol’ün bağlayıcı olması hususundaki rızalarını bildirdikleri tarihten itibaren üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

2. Bu Protokol’le bağlanma hususundaki rızalarını daha sonra bildiren üye Devletler için Protokol, onay, kabul ya da uygun bulma belgesini teslim ettikleri tarihten itibaren üç aylık bir süreyi izleyen ayın birinci günü yürürlüğe girer.

Madde 8
Saklama işlevleri

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri,

a) her imzalamayı,

b) her onaylama, kabul veya uygun bulma belgesinin verilişini,

c) bu Protokol’ün 4. ve 7. maddeler uyarınca her yürürlüğe giriş tarihini,

d) bu Protokol’e ilişkin başka her türlü işlem, ihbar veya bildirimi

Konsey üyesi devletlere bildirir.

Bu Protokol,

İmza yetkisini haiz kişilerce imzalanmış olup,

Avrupa Konseyi arşivlerinde saklanmak ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere Fransızca ve İngilizce tek bir nüsha halinde 3 Mayıs 2002 tarihinde Vilnius’da düzenlenmiştir. Genel Sekreter bu Protokol’ün tasdikli örneklerini imza eden bütün Avrupa Konseyi üyesi Devletlere gönderecektir.

28 Ocak – Hukuk Takvimi

0
28 Ocak Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde bu güne ilişkin önemli olaylar. Kanun değişiklikleri, sözleşmeler, davalar, yargılamalar, idamlar, tutuklamalar, infazlar ve diğer hukuki gelişmeler. Ayrıca, diplomatik ilişkilerdeki dönüm noktaları. Ulusal ve uluslararası hukuk kuruluşlarına ait gelişmeler, bildirgeler ve hukukçuların doğum ve ölüm günlerine dair detaylı bilgiler.

28 Ocak – Hukuk Takvimi

1621 Papa V. Paulus yaşamını yitirdi. (Doğumu: 17 Eylül 1552) Perugia Üniversitesi ve Padova Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Papalık Hukuku konusunda uzmanlaştı. 1596’da Papa VIII. Clemens tarafından Sant’Eusibio Kardinalı olarak atandı ve Roma Şehir Papazı oldu. 1597-15099 döneminde Jesi Piskoposu, 1602-1605 döneminde San Crisogno Kardinalı, 1599-1602 döneminde Santi Giovanni  ve Paolo Kardinalı unvanlarını taşıdı.

Papa V. Paulus
1865 Hukukçu ve Finlandiya Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı Kaarlo Juho Ståhlberg doğdu. (Ölümü: 22 Eylül 1952) Helsinki Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. Birçok seçim periyodunda Fin eyalet meclisine seçildi ve mecliste Fin liberal görüşlü parti olan Gelişim Partisi’ni temsil etti. 1908 ile 1918 yılları arasında Helsinki Üniversitesi‘nde profesör olarak görev aldı. İdare Mahkemesi Başkanlığı görevinde bulundu. 1919-1925 yılları arasında devlet başkanlığı görevini üstlendi. Hukuki alandaki yeni reformlar için çalışmada bulundu.

Kaarlo Juho Ståhlberg
İngiltere’nin hukukçu başbakanlarından Robert Gascoyne-Cecil’in 23 Haziran 1885 tarihinde başlayan birinci görev süresi 28 Ocak 1886’te sona erdi. Ardından, 25 Temmuz 1886 – 11 Ağustos 1892 ve 25 Haziran 1895–11 Temmuz 1902 arasında iki defa daha görev yaptı.
1890 Alkatraz Kuşçusu lakabıyla tanınan ve aynı adlı filme ilham kaynağı olan ünlü Amerikalı mahkûm Robert Franklin Stroud doğdu. (Ölümü: 21 Kasım 1963) Alkatraz hapishanesine naklinden önce Leavenworth’de kuş beslemekteydi.  Ornitolog olan Stroud’un Alkatraz’da hayvan beslemesine izin verilmedi.
1913 Osmanlı dönemi Danıştay başkanlarından Kamil Paşa’nın görev süresi sona erdi. Yerine, aynı tarihte Sait Halim Paşa geldi.
1920 Fransız hukukçu ve büyükelçi Xavier de La Chevalerie doğdu. (Ölümü: 21 Ağustos 2004) Paris Hukuk Fakültesi ve Hür Siyasal Bilgiler Okulu’nu bitirdi. 1940 yılında Fransız Direniş Hareketi’ne dahil oldu. Meksika, Senegal, Gine, Kanada, Japonya, Vatikan ve Fransa büyükelçiliği yaptı. 1967’de Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle tarafından Cumhurbaşkanlığı kabine direktörü olarak atandı ve bu görevi 1969 tarihine kadar yürüttü.

Xavier de La Chevalerie
1920 Misak-ı Milli, 1876 yılında Osmanlı Devletinin yasama organı olarak kurulan, İstanbul’da varlığı devam eden ve son toplantısını 28 Ocak 1920 tarihinde yapan Meclis-i Mebûsan tarafından altı maddelik bir siyasi bildiri oy birliği ile kabul edildi ve 17 Şubat 1920 tarihinde ilan edildi. Misak-ı Milli, Milli Misak, Milli Yemin ve Ulusal Ant anlamına gelmektedir.

Misak-ı Milli’ye göre Türkiye Haritası
1921 Hukukçu ve Türkiye Komünist Partisinin ilk Merkez Komitesi Başkanı Mehmed Mustafa Subhi öldürüldü. Doğumu: 4 Ağustos 1882) İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun oldu. 1905 yılında İstanbul Hukuk Mektebi‘nden mezun olduktan sonra Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu kazandı. Tanin, Servet-i Fünûn ve Hak gazetelerine yazılar yazdı. Ticaret Mekteb-i Alisi’nde, Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat dersleri verdi. 1912 yılında Ahmet Ferit’in başkanlığında kurulan Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı. Sinop’a sürgün edildi ve buradan Rusya’ya kaçtı. 1915 yılında Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) üyesi oldu. 1921’de 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede Kayıkçılar Kahyası Yahya Kahya tarafından öldürüldü.

Mehmed Mustafa Subhi
1923 İçişleri Bakanlığı, İzmit ilinin adını Kocaeli olarak değiştirdi.
1924 Türkiye-Avusturya dostluk, ticaret ve ikamet antlaşmaları İstanbul’da imzalandı.
1926 Japon hukukçu ve siyasetçi Katō Takaaki yaşamını yitirdi. (Doğumu: 3 Ocak 1860 ) Tokyo Imperial Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü ve sınıfının en iyisi olarak mezun oldu. İngiliz ortak hukuku(Anglo-Sakson Hukuk Sistemi) konusunda uzmanlaştı. 1887’de  Dışişleri Bakanı olan Ōkuma Shigenobu’nun özel sekreteri oldu ve eşit olmayan anlaşmaların gözden geçirilmesi konusunda çalıştı. Daha sonra Maliye Bakanlığı’nda Bankacılık Bürosu Müdürü olarak görev yaptı.  1894’ten 1899’a kadar Birleşik Krallık elçisi olarak görev yaptı. 1906 yılında  Dışişleri Bakanı olarak atandı, kısa bir aradan sonra kabinenin onayladığı özel demiryollarının millileştirilmesine karşı çıkarak istifa etti. Daha sonra Londra’da büyükelçilik görevini üstlendi. Onursal GCMG ödülünü aldı ve genç devlet adamları arasında en güçlülerinden biri olarak ün kazandı. Japonya’nın 24. başbakanı olarak 11 Haziran 1924 ile 28 Ocak 1926 tarihleri arasında görev yaptı.

Katō Takaaki
 1929 İstanbul’da bir otomobil montaj fabrikası kurmak için Ford şirketi ile Maliye Vekaleti arasında imzalanan anlaşma Meclis’te kabul edildi.
 1932 Balkan Konferansı İstanbul’da açıldı. Konferans 31 Ocak’ta kapandı.
 1935 İzlanda, kürtajı yasallaştıran ilk ülke oldu.
 1955 Fransız avukat ve siyasetçi Nicolas Sarkozy doğdu. Paris Batı Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. İş ve Aile Hukuku alanında avukatlık yaptı. Édouard Balladur Hükümeti’nde Bütçe Bakanı ve hükûmet sözcüsü oldu. 1995 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Édouard Balladur’ü destekledi ve kampanya sözcülüğünü üstlendi. Jean-Pierre Raffarin’in ilk hükûmeti  ve Dominique de Villepin Hükümeti’nde İçişleri Bakanı ve 3. Jean-Pierre Raffarin Hükümeti’nde Maliye Bakanı oldu. 2011 yılında patlak veren Libya İç Savaşı sürecinde aktif rol oynadı. 16 Mayıs 2007–15 Mayıs 2012 tarihleri arasında Fransa Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Görevi sırasında ve görevden ayrıldıktan sonra hakkında skandal haberler çıktı.

Nicolas Sarkozy
1957  Nezahat Martı ve Şükran Esmerer, Danıştay‘a ilk kez iki kadın üye olarak seçildiler.
1958 Kıbrıs’ta Türklerin düzenlediği miting sırasında İngiliz askerlerinin ateş açması ve bir kamyonun kasten halkın üzerine sürülmesi sonucu 8 kişi öldü. TBMM, 31 Ocak’ta Birleşik Krallık’ı kınama kararı aldı
1971  İzmir’de, ABD’nin 6. Filosu protesto edildi, 20 genç gözaltına alındı
 1981 Avrupa Konseyi 108 No’lu Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireyleri Korunması Sözleşmesi, 1970’li yıllardan itibaren başlayan kişisel verilerin korunması alanındaki çalışmalar neticesinde 28 Ocak 1981 tarihinde Strazburg’da imzaya açılarak kabul edildi ve 1 Ekim 1985 tarihinde yürürlüğe girdi. Türkiye, Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireyleri Korunması Sözleşmesi’ni  28 Ocak 1981 tarihinde imzalayan ilk ülkelerden birisi olmuştur. Sözleşmenin kabul edildiği 28 Ocak, Veri Koruma Günü(Veri Gizliliği Günü) olarak kutlanmaktadır.
 1982 Hukukçu ve diplomat Kemal Arıkan yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1927) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Harvard Üniversitesi’nde eğitim gördü. 1946’da Basın-Yayın Umum Müdürlüğü’nde aday memur olarak göreve başladı. 1955 yılında Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı‘nda meslek memuru olarak çalıştı.  1957 yılında Prag Büyükelçiliği İkinci Katipliğine atandı. 1960 yılında Başkatipliğe yükseldi. 1962’de İkinci Daire Umum Müdürlüğü’nde görevlendirildi. Ertesi yıl Üçüncü Daire Umum Müdürlüğü’nde Şube Müdür oldu. 1964 yılında Şikago Başkonsolosluğunda Birinci Sınıf Konsolos görevine atandı. 1970 yılında Avustralya’ya, Kanberra Büyükelçiliği Müsteşarlığına atandı. 1973 yılında Sidney Başkonsolosluğu görevine tayin edildi. 1978’de Los Angeles Başkonsolosu olarak atandı. Bu dönemde, 28 Ocak 1982 sabahı Ermeni Hampig Sasunyan ve Krikor Saliba‘nın suikastına uğrayarak öldürüldü. ‘Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları’ (JCAG) terör örgütü üyesi olan Hampig Sasunyan, 2019 yılında şartlı tahliye edildi. 

Kemal Arıkan
 1982 İdamdan hükümlü firari sağ eylemci İsa Armağan, İran’da tutuklandı.
 1983 12 Eylül Darbesi’nin 31. idamı gerçekleşti. 9 kişinin öldüğü, 72 kişinin yaralandığı, 7 Ağustos 1982 tarihinde gerçekleşen Esenboğa Havalimanı saldırısını yapan ASALA militanlarından Levon Ekmekçiyan Ankara Kapalı Cezaevi’nde asılarak idam edildi.

Levon Ekmekçiyan
 1987 Türkiye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi kapsamında, 28 Ocak 1987’de bireysel başvuru hakkını çekince koymak suretiyle kabul etti. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etti. Sözleşme, 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmış ve Türkiye, 10 Mart 1954’te sözleşmeyi onaylamıştı. 
 1986 Türk Havayolları (THY), iç hatlarda ve altı saatin altındaki dış hat seferlerinde sigara içilmesini yasakladı.
 1988 Avrupa Topluluğu Barolar ve Hukuk Kurumları Konseyi (Council of the Bars and Law Societies of the European Community/CCBE) 28 Ocak 1988 tarihinde Avrupa Topluluğundaki Avukatlar İçin Davranış Kuralları’nı kabul etti.
 1992 Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kapatma Kararı, Anayasa Mahkemesi tarafından 16 Temmuz 1991 günü açıklandı ve Resmi Gazetenin 28 Ocak 1992 günlü sayısında yayınlandı. Türkiye Birleşik Komünist Partisi, adının, Tüzük ve Programının Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olması gerekçesiyle ve  2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmış, Parti’nin bütün malları 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmiştir.
 1997 Promosyon Yasası yürürlüğe girdi. Süreli yayın kuruluşları kültürel amaçlar dışında promosyon yapamayacak.
 1997 Güney Afrika’da ırkçı yönetim döneminde görevli dört polis, devrimci öğrenci lideri Steve Biko’yu 1977’de öldürdüklerini resmen itiraf etti.
2002 Türk yayıncı, yazar ve insan hakları savunucusu Ayşenur Zarakolu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1946)
 2004 Türk Lirası’ndan altı sıfır atılmasını ve para biriminin Yeni Türk Lirası olmasını öngören yasa tasarısı, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.

28 Ocak – Hukuk Takvimi