Türk Yargısı ve Etik Değerler: Kaf Dağının Ardı / Av. Ergin Cinmen
Yargının, yasama ve yürütmeden ama illa da yürütmeden bağımsız olması gereğinin adil bir toplum düzeni için şart olduğu Montesquieu’den beri kabul görmektedir.
Bunun için Anayasalar yapılmıştır. 1789 Devriminin ateşleri içinde yapılan 1791 Fransız Anayasası bu nedenle insan derisiyle ciltlenip bir müzede sergilenmeye başlanmıştır.
Benim kişiliğime çok şey katan sevgili hocam Tarık Zafer TUNAYA “İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa” adlı kitabının ön sözünde şöyle diyor: “Paris’in şirin müzelerinden birinde, Karnavale’de, Fransız İhtilali’ne ilişkin eşyaları ve belgeleri seyrediyordum. Gözlerim salonun bir köşesine özenle yerleştirilmiş küçük bir kitaba takıldı. 1791 Anayasası. Fransa’nın ilk yazılı anayasası. Biraz daha dikkatle bakınca alt satırdaki şu müthiş cümle beni dondurdu. ‘İnsan derisi ile kaplanmıştır.’ Bu küçücük, rengi sararmış kitap karşısında hürriyet savaşlarının derinliğini uzunluğunu, özgürlük denilen şeyin bedava olmadığını insan bir kere daha anlıyor.”
Fransız Devrimi çok kanlı oldu. Birçok masum insan bu Devrim’in yaktığı ateşte belki yandı. Belki bu süreçte birçok insan büyük adaletsizliklerle giyotinde can verdi. Ama bir paradoks da yaşandı evet binlerce insan öldü ama uygarlığın temelleri de bu devrimin ateşlediği fikirlerle atıldı. Ama ne yazık ki 1789 hala aşılamadı.
Hala ifade özgürlüğü, hala kuvvetler ayrılığı, hala bağımsız ve tarafsız yargı için mücadele etmek gerekiyor.
İsrail’de Adil Yargı için, Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerinin siyasi iktidar tarafından budanmaması için halk aylardır sokaklarda.
Türkiye için adil yargı, ifade özgürlüğü gibi temel haklar hep gündemde kaldı. Maalesef artan bir ivmeyle gündemde kalmaya devam ediyor.
Uzunca bir süredir anı defteri tutmaya çabalıyorum. Kendimi disipline ettiğim zamanlarda günü gününe yazmayı başarıyorum. Ancak bazen bir bakıyorum ki aradan geçen iki ay boyunca bir şey yazmamışım. Sonra nedenini anladım; birazı tembelliğimden olsa da çoğu memleket gündeminin tıklım tıkış dolu olmasından…
Bu doluluk, ülke yargısının siyasete bağlı olmasından yani yargıda etik kavramının Türkiye versiyonunun çok sorunlu olmasından kaynaklanıyor.
Bu ülke anayasasının 90. Maddesine göre tanınmış olan AİHM’nin kararlarına rağmen; Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş altı yılı aşkın bir süredir hala tutuklu bulunduruluyorsa; ülkenin güneydoğusunda ve oranın halkı tarafından seçilmiş olan belediye başkanları yıllardır içeride tutuluyorsa ve belediye başkanı diye yerlerine valiler atanıyorsa; salt gazetecilik mesleğinin icrası nedeniyle insanlar televizyon ekranlarından alınıp hapishaneye konuluyorsa; ifade ve düşünce özgürlüğü ortadan kaldırılmışsa; “Gezi tutukluları” hala tutukluysa; seçilmiş milletvekili mecliste değil de hapishanede tutuluyorsa; Anayasa Mahkemesi’nin onca kararına rağmen en küçük bir toplantı bile yasaklanıyorsa, itiraz edene cop ve cezaevi gösteriliyorsa ve daha bir çok hukuksuzluk neredeyse müesses nizam haline getirilmişse, bu uygulamalar beraberinde büyük bir oto sansüre tabi tutuluyorsa ve bu uygulamaların hemen hepsinin yasaların yargı etiğine aykırı “uygulamalarından” kaynaklanıyorsa; tüm bunların aşağıda detaylarıyla değineceğim Yargı Etiğinin adeta hunharca ihlalinden kaynaklandığını rahatlıkla, üzüntüyle, hatta bu ülkenin bir yurttaşı olarak “utançla” söyleyebilirim.
Şunu kabul edelim, 2002’de iktidara gelip hala iktidarda bulunan ve son seçimlerden sonra oluşan, Cumhuriyet tarihinin en sağ iktidarının büyük ortağı AKP’nin, iktidara geldikten hemen sonra dinci/şeriatçı suçlamalarını savmak ve o süreç içinde yer alan militarist tehditleri savuşturmak için AB ile yakınlaşması sonucu yasalarımız ve Anayasamız oldukça demokratik hükümlere kavuşmuştu. Ancak özellikle 15 Temmuz “tuhaf” darbe girişiminin ardından yargının tamamen yürütmenin kontrolüne girmesinden sonra popülizm, post thruthizm yoluyla sahip olduğu medya ve sosyal iletişim ağlarıyla her türlü demokratik muhalefet etkisiz hale getirildi. Bu etkisizleştirmede yargı aygıtının oynadığı rolü irdelemeden yargı etiğini tartışmak havanda su dövmektir.
Özellikle değinirsek; Cumhuriyet Gazetesi davasında, Güney Doğu Anadolu Bölgesi belediye başkanları davalarında, Kavala, Demirtaş ve Gezi Davası adıyla anılan davalarda ve daha bir çok davada etkisizleştirilmelerine karar verilen kişiler önce medya yoluyla halkın gözünde itibar suikastlarına uğrayıp sabaha karşı yapılan şafak baskınlarıyla (sanki çok tehlikeli kişilermiş gibi) gözaltına alındıktan sonra açılan soruşturmalara Sulh Ceza Hakimlikleri tarafından konan gizlilik kararı neticesinde ortalama bir yıl haklarındaki suçlamalara dayanak olan belgeleri göremedikleri bir yana, gerçekliği şüpheli kanıtları avukatlarıyla birlikte –her türlü ahlak kuralına aykırı olarak- ancak medyadan öğrendiler.
Aynı süreç içinde yürütme organı, yaptığı anayasal değişikliklerle başta HSK, AYM, Yargıtay ve Danıştay olmak üzere tüm yargıyı kendisine bağlamıştır. Yani iki yüz elli yıllı aşan kuvvetler ayrılığı, bağımsız ve tarafsız yargı kuralları; etik değerlerin hepsine aykırı olarak ihlal edilmiştir ve hala da ihlal edilmektedir.
Konumuz yargı etiği olduğu için yukarıdaki ahvali yargı etiği ilkeleriyle de irdelemek bugünü daha iyi olarak anlamamıza yardım edecektir.
Nedir bu Yargı Etiği veya Bangalore değerleri?
“Etik” kelimesi sözlük anlamı itibarıyla şöyle tanımlanıyor: “Töre bilimi, ahlak bilimi, ahlaki, ahlakla ilgili olarak tanımlanmaktadır Etik; ahlaki olanın özünü ve temellerini araştıran bilim, insan davranışları ile ilgili problemleri inceleyen felsefe dalı.”
Bu tanımı akılda tutarak yazımıza devam edelim.
Yargı Etiğinin ne olduğu, hangi nedenlerle yargı ahlakının bir sorun olarak dünyanın ve Türkiye’nin gündeminde bulunduğunu anlamak için aşağıda açıkladığım süreci ve sürecin hangi yerli ve yabancı aktörlerle yürüdüğünü gözlemlemek gerekiyor.
Toplantının katılımcıları Bangladeş’ten Yüksek Mahkeme Başkanı Latifur Rahman, Hindistan Karnataka Eyaleti’nden Yüksek Mahkeme Başkanı Bhaskar Rao, Nepal’den Yargıç Govind Bahadur Shrestha, Nijerya’dan Başyargıç Uwais, Güney Afrika Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Langa, Tanzanya’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Nyalali ve Uganda’dan Yargıç Odoki olmuştur.
Söz konusu toplantıda alınan kararlar çerçevesinde 2002 yılında, daha sonra karar altına alınan ilkelere mesnet olacak ve anlaşıldığı kadarıyla içeriği çok önemli aşağıda yazılı belgeler dikkate alınarak çalışmalar tamamlanır.
Diğer bir deyişle Bangalore Etik değerleri dünya yargı uygulamalarının 2002’ye kadar oluşan toplamından ortaya çıkan bir yargı manifestosudur. Tespit edilecek etik kurallara ulaşmak için yararlanılan bu belgeler şöylece sıralanır:
Amerikan Barolar Birliği Delegeler Meclisi tarafından kabul edilen Yargı Etiği İlkeleri, Ağustos 1972.
Avustralya Eyaletleri ve Bölgeleri Yüksek Mahkeme Başkanları tarafından yayınlanan Yargı Bağımsızlığı İlkeleri Bildirgesi, Nisan 1997.
Bangladeş Halk Cumhuriyeti Anayasası Madde 96(4)(a) kapsamında sağlanan yetkinin kullanılmasında Yüksek Yargı Kurulu tarafından öngörülen Bangladeş Yüksek Mahkeme Hâkimleri için Etik İlkeler, Mayıs 2000.
Kanadalı Hâkimler Konferansı iş birliğinde hazırlanan ve Kanada Yargı Konseyi tarafından tasdik edilen Hâkimler için Etik İlkeler, 1998.
Hindistan Yüksek Mahkeme Başkanları Konferansı tarafından kabul edilen Yargı Hayatının Değerlerinin Yeniden Belirlenmesi, 1999.
Iowa Yargı Etiği İlkeleri.
Kenya Yargı Görevlileri için Etik İlkeler, Temmuz 1999.
Malezya Federal Anayasası Madde 125(3A) tarafından verilen yetkilerin kullanılmasında, Yüksek Mahkeme Hâkimi, Temyiz Mahkemesi Başkanı ve Yüksek Mahkeme Başkanları’nın tavsiyesi üzerine Yang di-Pertuan Agong tarafından öngörülen Malezya Hâkimlerinin Etik İlkeleri, 1994.
Namibya Sulh Hâkimleri için Etik İlkeler.
Yargı Etiğini Düzenleyen Kurallar, New York Eyaleti, ABD.
Nijerya Federal Cumhuriyeti Yargı Görevlileri için Etik İlkeler.
Pakistan Yüksek Mahkemesi ve Üst Mahkemelerin Hâkimleri tarafından uyulacak Etik İlkeler.
Filipinler Yargı Etiği İlkeleri, Eylül 1989.
Filipinler Barolar Birliği tarafından teklif edilen, Manila Asliye Hâkimleri tarafından onaylanan ve belediye hâkimleri ile şehir hâkimleri de dahil olmak üzere Yüksek Mahkemenin idari gözetimi altındaki hâkimler tarafından uyulmak ve onlara rehberlik etmek üzere kabul edilen Filipinler Yargı Etiği Kuralları.
Yandina Bildirisi: Solomon Adaları’nda Yargının Bağımsızlığı İlkeleri, Kasım 2000.
Yüksek Mahkeme Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Yüksek Mahkemeler, İş Temyiz Mahkemesi ve Arazi Alacakları Mahkemesi Başkanları tarafından kabul edilen Güney Afrika Hâkimleri için Rehber İlkeler, Mart 2000.
Hâkimler ve Sulh Hâkimleri Konferansı tarafından kabul edilen Tanzanya Yargı Görevlileri için Etik İlkeler, 1984.
Teksas Yargı Etiği İlkeleri.
Yüksek Mahkeme ve Üst Mahkeme Hâkimleri tarafından kabul edilen Uganda Hâkimleri, Sulh Hâkimleri ve Diğer Yargı Görevlileri için Etik İlkeler, Temmuz 1989.
Amerika Birleşik Devletleri Yargı Konferansı Etik İlkeleri.
Virginia Yüksek Mahkemesi tarafından kabul edilen ve ilan edilen Virginia Eyaleti için Yargı Etiği Kuralları, 1998.
Washington Eyaleti Yüksek Mahkemesi tarafından kabul edilen Yargı Etiği İlkeleri, ABD, Ekim 1995.
Zambiya Parlamentosu tarafından kabul edilen Yargı (Etik İlkeleri) Kanunu, Aralık 1999
Uluslararası Ceza Hukuku Birliği, Uluslararası Hukukçular Komisyonu ile Yargıçların ve Avukatların Bağımsızlığı Merkezi tarafından toplanan bir uzmanlar komitesinin hazırladığı Yargı Bağımsızlığına İlişkin Taslak İlkeler (“Siracusa İlkeleri”), 1981.
Yargı Bağımsızlığı Çalışmaları Özel Raportörü Dr. L.V. Singhvi tarafından hazırlanan Yargı Bağımsızlığı Evrensel Bildirgesi Taslağı (“Singhvi Bildirgesi”), 1989.
Altıncı Yüksek Mahkeme Başkanları Konferansı’nda kabul edilen Lawasia Bölgesi’nde Yargının Bağımsızlığı İlkelerine İlişkinPekin Bildirisi, Ağustos 1997.
Harare (Zimbabve başkenti) İlkeleri’nin etkin biçimde uygulanması için iyi yönetişim, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını teşvik eden ve yürütme, parlamento ve yargı arasındaki ilişkileri düzenleyen iyi uygulamalara ilişkin Uluslar Topluluğu için Latimer House Rehber İlkeleri, 1998.
Yargıçların ve Avukatların Bağımsızlığı Merkezi tarafından toplanan uzmanlar grubunun kabul ettiği Yargı Sisteminin Tarafsızlığını Sağlamaya, Yolsuzluğu Önlemeye ve Yok Etmeye Dair Politika Çerçevesi, Şubat 2000.
Yargı Grubu’nun ikinci toplantısı Bangalore’da, Şubat 2001 tarihinde yapılmıştır. Bu toplantıya katılanlar arasında Bangladeş’ten Yüksek Mahkeme Başkanı Mainur Reza;
Chowdhury, Kanada’dan Yargıç Claire L’Heureux Dube, Hindistan Karnataka Eyaleti’nden Yüksek Mahkeme Başkanı Reddi, Nepal’den Yüksek Mahkeme Başkanı Upadhyay,
Nijerya’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Uwais, Güney Afrika’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Vekili Langa, Sri Lanka’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Silva, Tanzanya’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Samatta ve Uganda’dan Yüksek Mahkeme Başkanı Odoki bulunmaktadır.
Hâkim Weeramantry başkanlığı üstlenirken Yüksek Yargıç Kirby raportör olarak görev almıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi Başkanı Yüksek Yargıç Bhagwati de toplantıya katılmış ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ni temsil etmiştir.
Bu toplantıda Grup, daha önce hazırlanan taslağı inceleyerek ilerlemek suretiyle temel değerleri belirlemiş, ilgili ilkeleri geliştirmiş ve Bangalore Yargı Etiği İlkeleri Taslağı üzerinde anlaşmaya varmıştır. Ancak Yargı Grubu, Bangalore Taslağı’nın çoğunlukla gelenek hukuku ülkelerinin hâkimleri tarafından geliştirilmiş olması nedeniyle uygun biçimde onaylanmış uluslararası yargı etiği ilkeleri statüsünü kazanabilmesi için diğer hukuki geleneklerden gelen hâkimler tarafından da incelenmesinin gerekli olduğunu kabul etmiştir.
Bangalore Taslağı hem gelenek hukuku hem de Kıta Avrupası hukuku sistemlerinden hâkimler arasında geniş çapta yaygınlaştırılmış ve çeşitli yargı konferanslarında tartışılmıştır.
Taslak metin, Haziran 2002 tarihinde Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi Çalışma Grubu (CCJE-GT) tarafından incelenmiştir. Toplantıya katılanlar arasında Avusturya Hâkimler Birliği Başkan Yardımcısı Reissner, Çek Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi’nden Hâkim Fremr, Fransa Cour d’Appel de Paris [Paris İstinaf Mahkemesi] Başkanı Lacabarats, Almanya Federal İdare Mahkemesi’nden Hâkim Mallmann, İtalya’dan Sulh Hâkimi Sabato, Litvanya Temyiz Mahkemesi’nden Hâkim Virgilijus, Lüksemburg Cour d’Appel [İstinaf Mahkemesi] Başmüşaviri Wiwinius, Portekiz Temyiz Mahkemesi’nden Müşavir Afonso, Slovenya Yüksek Mahkemesi’nden Yargıç Ogrizek, İsveç Svea Temyiz Mahkemesi Başkanı Hirschfeldt ve Birleşik Krallık’tan Yüksek Yargıç Mance bulunmuştur.
Amerikan Barolar Birliği’nin girişimiyle, Bangalore Taslağı ulusal dillere çevrilmiş, özellikle Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Kosova, Romanya, Sırbistan ve Slovakya olmak üzere Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki hâkimler tarafından incelenmiştir.
Bangalore Taslağı, Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi Çalışma Grubu’ndan alınan yorumlar ve yukarıda bahsedilen diğer görüşler; Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi’nin yargının bağımsızlığına ilişkin standartlarla ilgili Görüş Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi’nin hâkimlerin profesyonel davranışlarını, özellikle de etik, uygunsuz davranışlar ve tarafsızlık konularını düzenleyen ilkeler ve kurallara ilişkin taslak Görüşü ışığında tekrar gözden geçirilmiş ve Haziran 2002 tarihinde Avustralya Yüksek Mahkeme Başkanları Konseyi tarafından yayınlanan Yargı Etiği Rehberi ile Baltık Devletleri Hâkimleri için Model Etik İlkeler, Çin Halk Cumhuriyeti Hâkimleri için Yargı Etiği İlkeleri ve Makedonya Hâkimler Birliği’nin Yargı Etiği İlkeleri gibi daha yakın zamanlı ilkelere atıfta bulunulmuştur.
Bangalor Taslağı’nın gözden geçirilmiş hâli Kasım 2002 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı’nın merkezi olan Lahey, Hollanda’da yer alan Peace Palace’ta düzenlenen Hâkim Weeramantry’nin başkanlık ettiği Kıta Avrupası hukuku ülkelerinden Yüksek Hâkimler (veya temsilcilerin) Yuvarlak Masa Toplantısı’nda sunulmuştur.
Katılımcılar arasında Brezilya Federal Temyiz Mahkemesi’nden Hâkim Vladimir de Freitas, Çek Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi Başkanı Iva Brozova, Mısır Yüksek Anayasa Mahkemesi Başkanı Mohammad Fathy Naguib, Fransa Cour de Cassation [Yargıtay] Müşaviri Christine Chanet, Meksika Suprema Corte de Justicia de la Nacion [Ulusal Yüksek Adalet Divanı] Başkanı Genaro David Gongora Pimentel, Mozambik Yüksek Mahkemesi Başkanı Mario Mangaze, Hoge Raad der Nederlanden [Hollanda Yüksek Mahkemesi] Başkanı Pim Haak, Norveç Yüksek Mahkemesi’nden Yargıç Trond Dolva ve Filipinler Yüksek Mahkemesi Başkanı Hilario Davide bulunmuştur. Ayrıca oturumlardan birine Uluslararası Adalet Divanı üyeleri: Hâkim Ranjeva (Madagaskar), Hâkim Herczegh (Macaristan), Hâkim Fleischhauer (Almanya), Hâkim Koroma (Sierra Leone), Hâkim Higgins (Birleşik Krallık), Hâkim Rezek (Brezilya), Hâkim Elaraby (Mısır) ve Özel Hâkim Frank (ABD) de katılmıştır. BM Özel Raportörü de toplantıya iştirak etmiştir.
Görüldüğü gibi, toplantılara katılan bunca ülkenin arasında ülkemizin bulunmaması önemli bir sorundur.
Ülkemizin ilgili kurumlarından hiçbir yargıç davet edilmemiş midir yoksa davet gelmiş de icabet mi edilmemiştir? İcabet etmek isteyen yargıçlarımız varsa; hangi nedenlerle engellendikleri çok geç de olsa irdelenmek zorundadır. Çünkü bugün yaşanan sorunların altında yatan gerçek nedenlerden birinin erki kullanan kimi hukuk uygulayıcıların kişiliksizleştirilmesi olduğu kanısını taşıyorum.
Bunun tartışması yazının ileriki bölümünde yapılacaktır; ondan önce Bangalore değerlerinin neler olduğuna bakalım.
Bangalore Değerleri:
Burada yalnızca değerlerin neler olduğuna değineceğim. Bunların alt paragrafları akademik alanı kapsadığından başka bir yazarın ve yazının konusu olacaktır.
1-Değer: BAĞIMSIZLIK İlkesi: Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün ön koşulu ve adil yargılanmanın temel garantisidir. Bu nedenle hâkim hem bireysel hem de kurumsal yönleriyle yargı bağımsızlığını korumalı ve bu konuda örnek teşkil etmelidir.
Değer: TARAFSIZLIK İlkesi: Tarafsızlık, yargı görevinin doğru bir şekilde yerine getirilmesine esas teşkil eder. Bu ilke sadece kararlar için değil, kararların oluşturulduğu süreç açısından da geçerlidir.
Değer: DOĞRULUK İlkesi: Doğruluk, yargı görevinin düzgün bir şekilde yerine getirilmesinde esastır.
Değer: DÜRÜSTLÜK İlkesi: Dürüstlük ve dürüstlük görüntüsü, bir hâkimin tüm faaliyetlerinin icrasında esaslı bir unsurdur.
Değer: EŞİTLİK İlkesi: Mahkemeler önünde herkese eşit muamele gösterilmesi, hâkimlik görevinin gereğince yerine getirilmesi için elzem bir unsurdur.
Değer: EHLİYET VE LİYAKAT İlkesi: Ehliyet ve liyakat, yargı görevinin gereğince yerine getirilmesinin ön koşullarıdır.
UYGULAMA: Yargı vazifesinin doğası gereği, hâlihazırdaki hukuk sistemlerinde bu ilkeleri uygulamaya yönelik mekanizmaları bulunmayan ulusal yargı teşkilatları, bu mekanizmaları temin etmek için etkili tedbirler almalıdır.
Yukarıda yazılı Yargı Etiği normlarına uyması yargıcın görevidir. Ancak yargıcın bu görevini yerine getirmesi için gereken sistemi devletin kurması gerekmektedir. Etik değerlerin “Uygulama” maddesi Devletin bu yükümlülüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
—————————-
Yukarıda belki de okuyucuyu yoracak listeler verdim.
Ancak bu listeleri teşkil eden ülkelerin siyasal ve sosyal durumu, içinde bulundukları kümeler değerlendirilmezse memleketimizin yargısının etikasının anlaşılması bir az zor olacak.
Birinci listenin katılımcıları Bangladeş, Hindistan, Nepal,Nijerya,Güney Afrika,Tanzanya, Uganda’dan gelen yargıçlar. Bu yargıçlar kendi sorunlarını çözmek için bulundukları yerden çok uzakta; Viyana’da, Avrupa hukukunun temsilcilerinin bir anlamda gözetimi altında toplanırlar. Ve Etik kuralların tespiti için başka bir toplantının yapılması gereğini karar altına alınlar.
Yapılacak bu toplantıda artık tüm dünya hukukçularına önerilen Etik Değerler tespit edilecektir.
Ancak bu etik değerlerin tespiti için katılımcı ülkelerin pratiklerinin tespitine gerek bulunmaktadır.
Yukarıda listesini verdiğim pratikler ilgili ülkelerin deneyiminden süzülüp gelmiş belgelerdir.
Görüldüğü üzere nüfusu iki milyona varmayan, zamanında demokrasileri çok gelişmemiş ülkelerin yargıçlarının bir araya gelip toplanıp tespit ettiği etik ilkeler bulunuyormuş.
Peki bizim etik ilkelerimiz var mı?
Anlaşıldığı kadarıyla “değerlerin” oluşumunda şu veya bu nedenlerle hiçbir katkısı bulunmayan ve bu durumdan alınan Türk yargı sistemi derhal kollarını sıvamış ve hem de Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkelerinin en yoğun olarak ihlal edildiği 2014-2018 yılları arasını kapsayan 10. Kalkınma Planı’nda Yargı Reformu Stratejisi’nde yargı etiği kodlarının belirlenmesi hedefleri öne çıkmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda, Cumhurbaşkanının atadığı Adalet Bakanı Başkanlığında Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) Mart 2019’da Türk Yargı Etiği Bildirgesini duyurmuştur. Ayrıca 2018’de tamamlanan Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi’nin sonunda da Yargıtay Etik Kodlarının belirlenmiş olduğu görülmektedir.
Ancak bu etik kodlar incelendiğinde görülmüştür ki; onlarca akademisyen, Yargıtay üyesi, tetkik hâkimi, savcı ve Yargıtay personelinin katıldığı, 1.000.000 ABD Doları bütçeli bir projenin sonuç bildirisi olarak ortaya çıkan Yargıtay Etik İlkeleri’nin, hali hazırda tüm dünyada kabul görmüş ve bilinen bir metin olan Bangalore Yargı Etiği İlkeleri ile değerler, ilkeler ve uygulamalı örnekler bazında benzerliği aşan derecede paralellik göstermesi bazı araştırmacılarda hayal kırıklığı yaratmıştır. (2)
Oysaki, etik değer dediğimiz kurallar HSK gibi bir devlet kurumu tarafından değil doğrudan doğruya mesleği icra eden yargıçların oluşturduğu kurullar tarafından saptanmalıdır.
Ancak Ülkemizde böyle bir gelenek bulunmadığı için neticede devletin Cumhurbaşkanı tarafından üyeleri atanan HSK tarafından Bangalore Etik Kuralları Türk yargıcının etik kuralları olarak ilan edilivermiştir.(!)
———————————
Bence Türk yargısının “etik kurallarını” tespit etmek için önce yargımızın bünyesel/sosyolojik kodlarını tespit etmek gerekmektedir.
I-Öncelikle belirtelim ki Cumhuriyet tarihimiz olağanüstü yargı uygulamaları ile geçmiştir ve bu durum halen devam etmektedir.
Hemen ardından zamanın “Örfi İdare Mahkemeleri (Sıkıyönetim)” zuhur etmiştir. Yargıçları doğrudan zamanın Millî Savunma Bakanlığı tarafından atanan bu mahkemelerde tabi ki bağımsızlık ve tarafsızlık aramak mümkün değildir. Ancak halk indinde bu kurumlar da birer mahkemedir.
Yüksek Adalet Divanı 1961 yılında bir özel mahkeme olarak bir başbakan iki de bakanın idamına kadar vermiştir. Beş yıl sonra aynı maddeden mahkûm olup cezaları müebbet hapse çevrilenler çıkarılan af nedeniyle salıverilmişlerdir. Halk indinde bu kurum da bir mahkeme sayılmıştır.
Ardından gelen 12 Mart Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri üç gencin idamına karar vermiştir. İdam cezaları infaz edilmiştir. Ayrı fiillerle müebbet ağır hapisle cezalandırılanlar beş yıl sonra çıkarılan af kanunuyla salıverilmişlerdir. Halk indinde bunlar da bildik “mahkeme” olarak addedilmiştir.
12 Eylül.1980 darbesiyle Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri yeniden gündeme gelmiştir. 1984 tarihine kadar yargılanıp cezası kesinleşen 50 insan idam edilmiştir. 1984 yılından sonra özellikle batıdan gelen baskılar sonucu verilmiş olan idam cezaları infaz edilmemeye başlanmıştır. Aynı fiilden yargılanıp kararları 1984 tarihinden sonra kesinleşen insanlar 3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasanının geçici birinci maddesiyle 10 yıl cezaevinde kalıp salıverilmişlerdir. İnsanın kanını donduran pratik ise idam cezasını gerektiren suç işleyen iki kişiden birinin derhal yakalanıp 1984 yılına kadar yargılanıp idam cezasına mahkûm edilip cezası infaz edilirken, diğerinin daha sonra yakalanıp cezasının 1984 yılından sonra kesinleşme halidir. 1984 yılından sonra idam cezaları infaz edilmediği için 10 yıllık bir hapis süresi sonunda insanlar tahliye edildiler. Yani kaçmak fiilen mükafatlandırıldı. Yani sistem kendisi içinde de çürümüştü. Ve Halk böyle kararları veren kuruluşları da mahkeme olarak tanıdı.
Ardından kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin (DGM) dağıttığı “şeyin” adalet olmadığı çok açıktı. Sırf mahkeme üyelerinden birisinin asker olması nedeniyle verilmiş olan her hükümle ilgili olarak AİHM tarafından ihlal kararı veriliyordu.
DGM’ler, daha sonra yerini kendilerini özgürlük mahkemeleri diye tanıtan Sulh Ceza Hakimliklerine bıraktı. Özellikle 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi bahane edilerek bugün yaşamımızda yer alan ve DGM’lerin devamı niteliğindeki fiili İhtisas Ağır Ceza Mahkemeleri ve yalnızca tutuklama kararı verdiği algısı oluşan Sulh Ceza adlı hakimlikler bugün bana göre yalnızca yukarıda saydığım geleneksel düzlemin devamı mahiyetindedir. Yukarıda da değindiğim, Osman Kavala. Selahattin Demirtaş, Güneydoğulu belediye başkanlarına açılan ve hepsi de tutuklu olarak görülen davalar, gazetecilere açılan dava ve tutuklamalar ve bu günlerde yaşadığımız “adalet(sizlik)” bu mahkemeler eliyle dağıtılmaktadır.
II–Olağanüstü koşulların tabi ki olağanüstü yargılamaları da olur. Ancak o ülkenin Anayasası bu durumu önceden hüküm altına alır ve ölçüt belirterek öngörülebilirlik sağlar. Bu ölçüt Anayasa’da yazılır, yazılmakla kalınmaz uygulanır da. Ancak ülkemizde olağan koşullara bir türlü geçilemediğinden olağanüstü siyasi hat yargıyı da kapsamaktadır. Zaten onun içindir ki, kurallara açıkça aykırı olmasına rağmen devletin Cumhurbaşkanı ve iktidar ortakları hiç çekinmeden yargının elindeki davalarla ilgili görüş beyan edebilmektedir.
Söz konusu kişiler, bu toplumun en az yarısı için idol kişilerdir. O zaman halkın hatta yargıçların ve özellikle savcıların adalete ve mahkemelere yüklediği değer de devleti teşkil edenlerin vermiş olduğu değer kadar olmaktadır.
Zaten bu nedenledir ki zamanında darbenin lideri Kenan Evren’in karşısına dizilmiş olan Anayasa Mahkemesi başkan ve üyelerinin fotoğrafı akıllardan hiç gitmez.
İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünün Kenan Evren’e vermiş olduğu fahri hukuk doktorası toplumsal hafızaya adeta kazınmıştır.
Adli yıl açılışının önceki yıllarda Baştepe’de yapılması yargıcı, savcıyı rahatsız etmemişse etik kodlarımızın bir kez daha gözden geçirilmesi gerekmektedir. 2023-2024 yılı açılışının Yargıtay’da yapılması bu hatadan dönüldüğünü göstermesi bakımından önemlidir.
Yani anayasada istediği kadar devletimizin bir hukuk devleti olduğu yazsın; devlet, çocuğunu istediği zaman seven, istediği zaman döven bir “Devlet baba” pozisyonundadır. Bu yalnızca halk indinde de değildir. Özellikle yargıç ve savcılarda da bu anlayış söz konusudur.
Hukukun mu devletin mi yargıcı?
Bu soru kipine yanıt vermek için Yargıtay ve Danıştay dahil yüksek yargının AİHS’ye ve AİHM’ye bakışlarını, bu iki değere yaklaşımlarını irdelemek gerekiyor.
Bilindiği üzere Türkiye AİHS’yi 4 Kasım 1950 tarihinde imzalamış 10 Mart 1954 tarihinde ise Onay Belgesini Avrupa Konseyi Genel sekreterliğine vermiştir. Doğal olarak 1954 tarihinden itibaren AİHS hükümlerini iç hukukunda uygulama sözü vermiştir.
Siyasi iradenin çıkardığı yasalara rağmen yargı sistemimiz AİHS’yi ve onu yaşama geçiren AİHM kararlarını hiçbir zaman sindirememiştir.
Yine siyasi irade uluslararası ortamda gelen eleştirileri savuşturmak için Anayasanın 90. Maddesinde değişikliğe gitmiş, 2004 tarihinde yapılan düzenleme ile “usulüne göre yürürlüğe konan uluslararası antlaşmaların anayasaya aykırılığı nedeniyle iptali için başvurulamayacağını hüküm altına almanın dışında “ulusal yasalarla uluslararası antlaşmalar farklı hükümler içerdiğinde uluslararası antlaşmaların uygulanacağı” belirtilmiştir.
Tüm bunlara rağmen içinde Yargıtay ve Danıştay olarak bildiğimiz yüksek yargı AİHM kararlarını iç hukuk olarak hiçbir zaman tam olarak benimseyemedi. AİHM içtihatlarını uygulamadı ve kararlarını da iç hukuka rağmen uygulamaktan hep kaçındı.
Bunun sonunda Türkiye Avrupa Konseyine üye devletler arasında AİHM tarafından tüm zamanların en fazla ihlal kararı verilen ülkesi oldu.
Buna göre AİHM ile Anayasada yazılı aynı konuya ilişkin bir hakkın ihlal edilmesi iddiası ile AYM’ye bireysel başvuruda bulunabileceksiniz.
Yani AİHM’nin önüne gidebilmek için bir de AYM başvurusunu tüketmeniz gerekecektir.
İşte bu süreç içinde AYM ihlal kararları vermeye başladıktan sonra zamanında AİHM kararlarına direnen yüksek yargı bu kez de AYM ihlal kararlarına direnmeye başladı. İşte şimdi tam da bu durumu günümüzde yaşamaya başladık.
Başta 20 yıldır iktidarda olan AKP ve iktidarın ortağı MHP, mahkemenin önündeki dosyalarla ilgili olarak açıktan ve tehdide varan açıklamalarda bulundular.
28 Şubat 2016 tarihli haberde Tayyip Erdoğan’ın AYM’nin Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili ihlal kararı nedeniyle yapmış olduğu açıklama şöyleydi:“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin tutuklu gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül için verdiği tahliye kararı için “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar ama onu kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum.”
MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin 6 Temmuz.2021 tarihinde yaptığı konuşmanın ilgili bölümü aynen şöyle:“Terör propagandası nasıl oluyor da hak ihlali olarak değerlendiriliyor? Günü geldiğinde dağdaki eşkıya için de hak ihlali kararı verilecek midir? AYM bu tip davalara terör örgütlerinin hücre evinden ya da mağara deliklerinden mi bakıyor? Hiç kimse bugünkü sıfatlarına güvenip de yanlışa ortak olmamalıdır. Volkan olsalar bile sonları elbette bir avuç küldür.”
Bu örnekler çoğaltılabilir.
Yüksek yargının ve siyasetin hukuka bakışı iki yönden değerlendirilebilir.
Birincisi Türk yargısı kahir ekseriyetiyle hukukun evrensel değerlerini bugün dahil hiçbir şekilde içselleştirememiştir.
İkincisi ise Türk yargısı kahir ekseriyetiyle güncel milliyetçi ve güvenlikçi atmosferden derhal etkilenebilmektedir. Zamanın ruhuna derhal kapılabilmektedir.
Zaten bu nedenle yargı mensuplarının bağımsız yargı diye bir sorunları bulunmamaktadır. Çoğunlukla kendilerini devletin diğer memurları gibi olarak görürler ve öylece çalışırlar. Türk İslam sentezi fikri onları diğer çoğunluk gibi düşünmeye itmektedir. Sosyolojik açıdan milliyetçi oldukları gibi hukukta da milliyetçiliği şiar kabul ederler. O nedenle de uluslararası hukuk ölçütlerine hep mesafelidirler.
Bu nedenledir ki her yıl yapılan adli yıl açılış toplantılarında Yargıtay Birinci Başkanlarının konuşmalarında çoğunlukla hukuk pırıltısı göremezsiniz. O yıl kim Yargıtay 1. Başkanı ise sığ bir memur psikolojisiyle, kuru bir üslupla ne yargı bağımsızlığı ne de yargının sistemsel sorunları ile ilgilenilmez. O nedenle de Yargıtay birinci başkanı dendi mi hala akla ya Sami Selçuk’tan ya da Ahmet Necdet Sezer’den başkasının adı pek gelmez.
Onun içindir ki Bangalore’de belirlenen değerler tespit edilirken Türkiye’den hiçbir yargıç ya çağrılmaz ya da çağrılır da kimse gitmez.
Onun içindir ki 3. Dünya Ülkelerinde dahi yargıçlar kendi aralarında toplanarak ilkesel kararlar verip manifestolar yazarlarken Türkiyeli yargıçların böyle bir gaileleri olmamıştı.
Olsa bile “Yargıtay Etik İlkeleri” adıyla ortaya konan kopya ilkelerle yargımız geçinir gider.
Bana göre Türk Yargı Etiği İlkeleri bundan ibarettir bana göre! Maalesef.
İşin diğer araştırmaya değer meselesi de hangi nedenlerle yargının bir de etik/ahlak ilkelerine ihtiyacı olduğudur.
Öyle ya örneğin bildiğimiz yargı bağımsızlığı, yargıç tarafsızlığı, eşitlik ilkesi bizde olduğu gibi her ülkenin önce Anayasasında ve sonra da o ülkenin mahkeme ve yargıç statüsünü belirleyen yasalarında yer alır.
Yani demem odur ki; objektif ve nitelikli yasalar aynı zamanda Bangalore kurallarını uygulamayı şart koşmasına rağmen ne oldu da dünyanın hemen hemen tüm bölgelerine dağılmış olan ülke yargıçları ve onların devletleri bir de “etik” kaygısına düşmüşler.(!) Onların iç işleyişlerini bilemem!
Bizim ülkemizde eskiden beri yürütülen ve dönem dönem değme otoriter ülke yargılamalarına bile rahmet okutan uygulamalar nedeniyle gerçekten de yargı kurumunu etikten önce Anayasa ve kanunlardaki emredici kurallara uymaya davet etmek istiyorum.
Kaynaklar:
Orijinal anlatım Yargıtay tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
TUĞAN, E.N, ÖMÜRGÖNÜLŞEN, U. (2020). Türkiye’de Yargı Etiği İlkeleri Üzerine Bir İnceleme. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 24 (Aralık Özel Sayı), 85-100.
Mahzen, genellikle binaların bodrum katında bulunan ve depo olarak kullanılan kısımdır.
Kavram hukuk alanında; takipsiz kalmış, zamanaşımına uğramış yahut işlemden kaldırılmış dava ve icra dosyalarının tutulduğu arşiv ve depoya verilen isimdir. Teknik altyapının olmadığı ve elektronik tarama sisteminin bulunmadığı eski dönemde adliyelerde sıkça kullanılan bir kavramdır. Dosyanın mahzende olması, o dosya hakkında yargılama faaliyetinin aktif olarak yürütülmediği ya da tamamen sona erdiği anlamı taşımaktaydı.
Mahzende olan dosyalar erişim için daha fazla zaman ve çaba gerektirmektedir. Dosyanın arşivde olması durumuna göre daha düzensiz bir depolama söz konusudur. Dosyanın SEKA‘ya gönderilmiş olması durumu ise fiziken tamamen imha edildiği ve özet bilgiler ile gerekçeli karar dışında dosyaya erişimin mümkün olmadığı anlamı taşımaktadır.
1869-1917 arasında ABD’de faaliyet göstermiş olan ve isçi haklarını savunan bir örgüttür. 1869’da Amerika’da gizli olarak kurulmuştur. Philadelphia’da terzilerin öncülüğünde oluşmuştur. kurucu lider Uriah Smith Stephens, üyelerini işveren misillemelerinden korumak üyeler gizlilik üzerinden örgütlemiştir. Üyeleri arasında kadın ve erkek, beyaz ve siyah, kalifiye ve kalifiye olmayan terzilerin yer aldığı emek şövalyeleri endüstriyel demokrasinin temel ilkelerini desteklemiştir.
Uriah Smith Stephens – Emek Şövalyeleri Lideri
Emek Şövalyelerinin amacı, çalışanların haklarını savunmaktır. Teşkilat kısa zamanda başarılar kazanmış ve 1880 yılına kadar gizliliğini sürdürmeye ihtiyaç duymayacak derecede kuvvetlenmiştir. Günlük çalışma saatlerinin düzenlenmesi ve çocukların çalıştırılmasının engellenmesi ile eşit gelir düzeninin elde edilmesi temel amaç olmuştur. İlk genel kurulunu 1878’de toplamıştır. 1886’da Şikago’daki bir bomba olayı. Emek Şövalyelerinin itibarını kırmıştır. Haymarket Olayından sonra önemini yavaş yavaş kaybetmiştir. 1917 de faaliyetini durdurmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin yanı sıra Kanada’da da faaliyet göstermiştir. Büyük Britanya ve Avustralya’da da şubeleri vardır. Yeniden yapılanma dönemi Amerika’sının en önemli işçi örgütüdür.
1. Her üretken endüstri departmanını örgüte dahil etmek, bilgiyi eylem için bakış açısı haline getirmek ve ülkenin ve bireylerin ilerlemesi için doğru standartları, endüstriyel ve moral değerleri oluşturmak.
2. Çalışanların ürettikleri refahtan uygun bir pay almalarını sağlamak; hak ettikleri şekilde daha fazla boş vakti sağlamak; daha fazla toplumsal avantajı, imtiyazı ve ücreti sağlamak; bütün bu haklar ve imtiyazlar onların bu dünyada iyi bir devleti savunmalarında, idame ettirmelerinde ve sevmelerinde gereklidir.
3. Çeşitli hükümetlerden çalışma hayatı ile ilgili istatistik bürosunun kurulmasını talep ederek üretici kitlelerin eğitim, moral ve mali alandaki gerçek durumlarını ortaya koymak
4. Koordinasyon görevini üstlenecek kurumların oluşturmak.
5. Geleceğe miras olan kamu arazilerinin bir hektarının bile demiryollarına ve spekülatörlere bırakmayıp gerçek sahiplerine vererek korumak
6. Emek ve sermaye arasında eşitliği gözetmeyen tüm kanunların iptal edilmesi, adaletle ilgili haksız ayrıntıların, gecikmelerin ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve madencilik, imalat ya da inşaat işleri ile uğraşanların sağlık koşullarını iyileştirmek için gerekli olan tedbirlerin kabul edilmesi.
7. İmtiyazlı şirketleri, ülkenin geçerli parası ile bir önceki hafta gerçekleştirilen çalışmanın karşılığının tamamını haftalık olarak işçilere ödemeye zorlayacak kanunları çıkarmak.
8. Teknisyen ve işçilere bir ücretlerinin tamamı kadar bir başlangıç ücretini veren bir yasanın çıkartılması.
9. Merkezi hükümet, eyaletler ve belediye işlerinde sözleşme sisteminin ilga edilmesi.
10. İşçi ve işverenlerin sorunlarını adil bir çerçevede müzakere etmeye istekli oldukları her durumda ve her yerde grevlerin uzlaşma ile halledilmesini sağlama.
11. On dört yaşına varmadan çocukların işyerlerinde, madenlerde ve fabrikalarda çalışmalarının yasaklanması.
12. Hapishanelerimizdeki ya da ıslah evlerimizdeki mahkumların sözleşme ile dışarıda çalıştırılması sisteminin ortadan kaldırılması.
13. Her iki cins için eşit işe eşit ücretin verilmesini sağlamak
14. İşçilerin sosyal faaliyetleri ve fikri gelişimleri için daha fazla vakte sahip olmalarının sağlanması ve insanların beyinleri tarafından yaratılan zahmeti azaltan makinelerin sağladığı avantajların semerelerini alabilmeleri için günlük çalışma saatinin sekiz saate indirilmesi.
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklığa İlişkin Ankara Antlaşması
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklığa İlişkin Ankara Antlaşması, 12 Eylül 1963 tarihinde toplanan tam yetkili temsilciler tarafından Ankara’da imzalanmıştır.
Antlaşmayı imzalayan Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin
Avrupa Ekonomik Topluluğu Bakanlar Konseyi, Türkiye’nin yapmış olduğu üyelik başvurusunu kabul etmiş, üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olmak üzere bir ortaklık anlaşması imzalanmasını önermiş, Anlaşma 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanmış ve 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Antlaşmanın nihai amacı Türkiye’nin Avrupa Topluluğuna tam üye olmasıdır.
Ankara Antlaşması, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin hukuki temelini oluşturmaktadır. Başbakan İsmet İnönü, Avrupa Birliği’ni, “Beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser” olarak tanımlamıştır.
Ankara Antlaşmasının ardından 23 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye Arasında Ortaklık İlişkisi Kurulmasına Dair Anlaşmaya Katma Protokol ile birlikte, Ankara Antlaşması’nda öngörülen hazırlık dönemi sona ermiş ve Geçiş Dönemine ilişkin koşullar belirlenmiştir. Bu dönemde taraflar arasında sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ve Gümrük Birliği’nin tamamlanması öngörülmüştür.
Türkiye, topluluğa üye olamamış ancak 1995 yılında Gümrük Birliği Kararı kabul edilmiş ve Avrupa Birliği sanayi mallarına uygulanan gümrük vergilerini kaldırmıştır.
Ankara Antlaşması İmza Töreni- 1963
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Ortaklığa İlişkin Ankara Antlaşması
BAŞLANGIÇ
Bir yandan,
Türkiye Cumhurbaşkanı,
Öte yandan,
Majeste Belçika Kralı,
Federal Almanya Cumhurbaşkanı,
Fransa Cumhurbaşkanı,
İtalya Cumhurbaşkanı,
Altes Ruayal Lüksemburg Büyük Düşesi,
Majeste Hollanda Kraliçesi,
ve Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyi,
Türk halkı ile Avrupa Ekonomik Topluluğu içinde bir araya gelmiş halklar arasında gittikçe daha sıkı bağlar kurmaya AZİMLİ OLARAK;
Türkiye ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’ndaki yaşama şartlarının, hızlandırılmış bir ekonomi ilerleyişi ve uyumlu bir alış veriş genişlemesi ile devamlı olarak iyileşmesini, böylece Türkiye ekonomisi ile Topluluk üyesi Devletlerin ekonomileri arasındaki arayı azaltmayı sağlamaya KARARLI OLARAK;
Türk ekonomisinin kalkınmasının ortaya koyduğu özel sorunları ve belli bir sürede Türkiye’ye bir ekonomik yardım yapılması gerekliliğini GÖZÖNÜNDE BULUNDURARAK;
Türk halkının yaşama seviyesini iyileştirme çabasına, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun getireceği desteğin, ileride Türkiye’nin Topluluğa katılmasını kolaylaştıracağını KABUL EDEREK;
Avrupa Ekonomik Topluluğunu kuran Antlaşma’nın esindiği ülküyü birlikte izliyerek, barış ve hürriyet güvencesini pekleştirmeye AZMEDEREK;
Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Antlaşma’nın 238. maddesi uyarınca Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında ortaklık yaratan bir anlaşma aktini KARARLAŞTIRMIŞLAR ve bunun için
TÜRKİYE CUMHURBAŞKANI:
Dışişleri Bakanı Bay Feridun Cemal ERKİN’i
MAJESTE BELÇİKA KRALI:
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Bay Paul Henri SPAAK’ı
FEDERAL ALMANYA CUMHURBAŞKANI
Dışişleri Bakanı Bay Gerhard SCHROEDER’i
FRANSA CUMHURBAŞKANI:
Dışişleri Bakanı Bay Maurce COUVE de MURVILLE’i
İTALYA CUMHURBAŞKANI:
Hazine Bakanı Bay Emilio COLOUMBO’yu
ALTES RUAYAL LÜKSEMBURG BÜYÜK DÜŞESİ:
Hükümet Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Bay Eugène SCHAUS’u
MAJESTE HOLANDA KRALİÇESİ:
Dışişleri Bakanı Bay Joseph M. A. H. LUNS’u ve AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞU KONSEYİ:
Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyinin şimdiki Başkanı ve Hollanda Dışişleri Bakanı Bay Joseph M. A. H. LUNS’u
tam yetki ile atamışlardır. Adları geçenler, yetki belgelerinin karşılıklı olarak verilmesinden ve bunların usul ve şekil bakımından uygunluklarının anlaşılmasından sonra, aşağıdaki hükümler üzerinde uyuşmuşlardır;
KISIM: I
İlkeler
Madde – 1
Bu Antlaşma ile Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık kurulmuştur.
Madde – 2
Anlaşma’nın amacı, Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalıştırılma seviyesinin ve yaşama şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümü ile gözönünde bulundurarak, Taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için 3, 4 ve 5. maddelerde gösterilen şartlara ve usullere göre bir gümrük birliğinin gittikçe gelişen şekilde kurulması öngörülmüştür.
Ortaklığın:
a) Bir hazırlık dönemi,
b) Bir geçiş dönemi,
c) Bir son dönemi,
vardır.
Madde – 3
Hazırlık döneminde Türkiye, geçiş dönemi ve son dönem boyunca kendisine düşecek yükümlülükleri üstlenebilmek için, Topluluğun yardımı ile ekonomisini güçlendirir.
Bu hazırlık dönemine ve özellikle Topluluğun yardımına ilişkin uygulama usulleri, Anlaşma’ya ekli Geçici Protokol ile Mali Protokol’de belirtilmiştir.
Hazırlık döneminin süresi, Geçici Protokol’de öngörülen usullere uygun uzatma dışında, beş yıldır.
Geçiş dönemine, Geçici Protokol’ün 1. maddesinde öngörülen şartlara ve usullere uyularak geçilir.
Madde – 4
Geçiş döneminde Akit Taraflar, karşılıklı ve dengeli yükümlülükler esası üzerinden:
– Türkiye ile Topluluk arasında bir gümrük birliğinin gittikçe gelişen şekilde yerleşmesini,
Ortaklığın iyi işlemesini sağlamak için Türkiye’nin ekonomik politikalarının Topluluğunkilere yaklaştırılmasını, bunun için de gerekli ortak eylemlerin geliştirilmesini sağlar.
Bu dönemin süresi, birlikte öngörülebilecek istisnalar saklı kalmak üzere, on iki yılı geçemez. Bu istisnalar, gümrük birliğinin makûl bir süre içinde kurulup tamamlanmasına engel olamaz.
Madde – 5
Son dönem gümrük birliğinin dayanak ve Akit Tarafların ekonomi politikaları arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesini gerektirir.
Madde – 6
Ortaklık rejiminin uygulanmasını ve gittikçe gelişmesini sağlamak için Akit Taraflar, Anlaşma ile verilen görevlerin sınırları içinde eylemde bulunan bir Ortaklık Konseyi’nde toplanırlar.
Madde – 7
Akit Taraflar, bu Anlaşma’dan doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlayıcı her türlü genel ve özel tedbirleri alırlar.
Taraflar, Anlaşma hedeflerinin gerçekleştirilmesini tehlikeye düşürülebilecek her türlü tedbirden sakınırlar.
KISIM: II
Geçiş döneminin uygulanmaya konması
Madde – 8
maddede anılan amaçların gerçekleşmesi için Ortaklık Konseyi, geçiş döneminin başlamasından önce ve Geçici Protokolün 1. maddesinde öngörülen usule göre, Topluluğu kuran Antlaşma’nın kavradığı ve gözönünde bulundurulması gereken alanlarla, özellikle bu kısımda gözetilenlere mahsus hükümlerin uygulama şartlarını, usullerini, sıra ve sürelerini yararlı görülecek her türlü korunma kurallarını tespit eder.
Madde – 9
Akit Taraflar, Anlaşma’nın uygulanma alanında, 8. maddenin uygulanması ile ilgili olarak ortaya konabilecek özel hükümler saklı kalmak üzere, uyrukluk dolayısıyla uygulanan her türlü ayrımın, Topluluğu kuran Anlaşmanın 7. maddesinde anılan ilke uyarınca yasak olduğunu kabul ederler.
– Topluluk üyesi Devletlerle Türkiye arasında, ithalâtta olduğu gibi ihracatta gümrük vergileri ve eşit etkili resimlerin ve miktar kısıtlamalarının, milli üretime, Anlaşmanın hedeflerine aykırı bir koruma sağlamayı gözeten eşit etkili başka her türlü tedbirin yasaklanmasını;
– Türkiye’nin üçüncü memleketlerle ilişkilerinde Topluluğun Ortak Gümrük Tarifesi’nin kabulünü ve Toplulukça dış ticaret konusunda uygulanan sair mevzuata yaklaşmayı kapsar.
BÖLÜM: 2
Tarım
Madde – 11
Ortaklık rejimi, Topluluğun ortak tarım politikasını gözönünde bulunduran özel usullere göre, tarımı ve tarım ürünleri alış verişini de kavrar.
Tarım ürününden, Topluluğu kuran Antlaşma’nın II. Ekinin konusu olan ve sözü edilen Antlaşma’nın 38. maddesinin 3. fıkrası hükümlerinin uygulanması ile halen tamamlanmış bulunan listede sayılı ürünler anlaşılır.
BÖLÜM: 3
Ekonomik nitelikteki sair hükümler
Madde – 12
Akit Taraflar, aralarında serbest işçi akımını kademeli olarak gerçekleştirmek için, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 48, 49 ve 50. maddelerinden esinlenmekte uyuşmuşlardır.
Madde – 13
Akit Taraflar, yerleşme serbestliği kısıtlamalarını aralarında kaldırmak için, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 52 ilâ 56. (Dahil) maddeleri ile 58. maddesinden esinlenmekte uyuşmuşlardır.
Madde – 14
Akit Taraflar, hizmet edimi serbestliği kısıtlamalarını aralarında kaldırmak için, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 55, 56 ve 58 ilâ 65. (Dahil) maddelerinden esinlenmekte uyuşmuşlardır.
Madde – 15
Topluluğu kuran Antlaşma’nın ulaştırma ile ilgili hükümlerinin ve bunların uygulanması dolayısıyla girişilmiş olan tasarrufların Türkiye’ye teşmili şartları ve usulleri, Türkiye’nin coğrafya durumu gözönünde bulundurularak düzenlenir.
Madde – 16
Akit Taraflar, Topluluğu kuran Antlaşma’nın üçüncü büyük bölümünün 1. kısmında yer alan rekabet, vergileme ve mevzuatın yaklaştırılması ile ilgili hükümlerde anılan ilkelerin, ortaklık ilişkilerinde uygulanması gerektiğini kabul ederler.
Madde – 17
Anlaşma’ya Taraf olan her Devlet, ekonomisine, fiyat seviyesi kararlılığı içinde devamlı ve dengeli bir genişleme sağlarken, genel ödeme bilançosuna denge sağlamak ve parasına olan güveni devam ettirmek için gerekli ekonomi politikasını uygular.
Taraf Devlet, bu hedeflere ulaşmak için konjonktür politikası ve özellikle mali politika ve para politikası uygular.
Madde – 18
Anlaşma’ya Taraf olan her Devlet, kambiyo kurları konusunda Ortaklık amaçlarının gerçekleştirilmesini sağlamaya elverişli bir politika uygular.
Madde – 19
Türkiye ve Topluluk üyesi Devletler, Anlaşma’nın uygulanmasında mal, hizmet, sermaye ve kişi akımının aralarında serbestleştirildiği ölçüde, mal, hizmet ve sermaye alış verişlerine ilişkin ödeme veya transferlerle ücret ve sermaye transferlerinin, alacaklının veya faydalananların ikamet ettikleri memleket parasıyla yapılmasına müsaade ederler.
Madde – 20
Akit Taraflar, Anlaşma amaçlarının gerçekleştirilmesine yarayan Türkiye ile Topluluk üyesi Devletler arasındaki sermaye hareketlerini kolaylaştırmak için aralarında danışırlar.
Akit Taraflar, Topluluk memleketlerinden gelen ve Türk ekonomisinin kalkınmasına yardımı olabilecek sermayelerin Türkiye’de yatırımını teşvik eden her çeşit aracı araştırmaya çabalarlar.
Her üye Devlet ülkesinde ikamet edenler, Türkiye’nin başka bir üye Devlete veya üçüncü bir memlekete tanıdığı bütün kolaylıklardan, özellikle yabancı sermaye eylemi ile ilgili kambiyo ve vergi konularındaki kolaylıklardan yararlanırlar.
Madde – 21
Akit Taraflar, üçüncü memleketlerin ileride Topluluğa katılmaları veya ortak olmaları halleri de dahil olmak üzere, üçüncü memleketler karşısındaki ticaret politikalarının koordinasyonunu ve bu alandaki karşılıklı çıkarlarının korunmasını sağlamaya elverişli bir danışma usulünü hazırlama konusunda uyuşmuşlardır.
KISIM: III
Genel ve son hükümler
Madde – 22
Anlaşma ile belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için, Anlaşma’nın öngördüğü hallerde Ortaklık Konseyi’nin karar yetkisi vardır. İki taraftan her biri, verilmiş kararların yerine getirilmesinin gerektirdiği tedbirleri almakla yükümlüdür. Ortaklık Konseyi yararlı tavsiyelerde de bulunabilir.
Ortaklık Konseyi, Anlaşma’nın hedeflerini gözönünde tutarak, ortaklık rejimi sonuçlarını belli aralıklarla inceler. Bununla beraber, hazırlık dönemi boyunca bu incelemeler bir görüş teatisi sınırları içinde kalır.
Geçiş döneminin başlaması ile, ortaklık rejiminin gerçekleşmesi yolunda, Anlaşma amaçlarından birine ulaşmak için, Akit Taraflar’ın bir ortak davranışı gerekli görüldüğü takdirde, Anlaşma bunun için gerekli davranış yetkisini öngörmese bile, Ortaklık Konseyi uygun kararları alır.
Madde – 23
Ortaklık Konseyi’ni, bir yandan Türkiye Hükümeti’nden üyeler, öte yandan, Topluluk üyesi Devletler Hükümetleri’nden, Konseyi’nden ve Komisyonu’ndan üyeler meydana getirir.
Ortaklık Konseyi üyeleri, İçtüzüğün öngördüğü şartlarla kendilerini temsil ettirebilirler.
Ortaklık Konseyi, kararlarını oy birliği ile alır.
Madde – 24
Ortaklık Konseyi başkanlığı, altışar aylık süreler için Türkiye ile Topluluk temsilcilerinden biri tarafından, sıra ile yapılır. İlk başkanlık süresi Ortaklık Konseyi kararı ile kısaltılabilir.
Ortaklık Konseyi İçtüzüğünü yapar.
Ortaklık Konseyi, görevlerinde kendisine yardım edebilecek her komiteyi ve özellikle Anlaşma’nın iyi yürütülmesi için gerekli işbirliği devamlılığını sağlayacak bir komite kurmaya karar verebilir.
Ortaklık Konseyi bu komitelerin görev ve yetkilerini belirtir.
Madde – 25
Her Akit Taraf, Anlaşma’nın uygulama ve yorumu ile ilgili ve Türkiye’yi veya Topluluğu, Topluluk üyesi bir Devleti ilgilendiren her anlaşmazlığı Ortaklık Konseyine getirebilir.
Ortaklık Konseyi Anlaşmazlığı karar yolu ile çözebilir; keza, anlaşmazlığı Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’na ve mevcut herhangi bir başka yargı merciine götürmeyi kararlaştırabilir.
Taraflardan her biri, kararın veya hükmün yerine getirilmesinin gerektirdiği tedbirleri almakla yükümlüdür.
Anlaşmazlık, işbu maddenin 2. fıkrasına göre çözülememiş ise, Akit Taraflar’ın geçiş dönemi ve son dönemde başvurabilecekleri tahkim ve sair yargı usulü yollarını, Anlaşma’nın 8. maddesi uyarınca Ortaklık Konseyi düzenler.
Madde – 26
Anlaşma’nın hükümleri, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun yetki alanına giren maddelere uygulanmaz.
Madde – 27
Ortaklık Konseyi, bir yandan Avrupa Parlamenter Asamblesi, Topluluğun Ekonomik ve Sosyal Komitesi ve öteki organları ile, öte yandan, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye’nin yukarıdaki maddeleri karşılayan organları arasında işbirliğini ve temasları kolaylaştırmak için her türlü yararlı tedbiri alır.
Bununla beraber, hazırlık dönemi süresince, bu temaslar, yalnız Avrupa Parlamenter Asamblesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasındaki ilişkilerle sınırlanır.
Madde – 28
Anlaşma’nın işleyişi, Topluluğu kuran Antlaşma’dan doğan yükümlerin tümünün Türkiye’ce üstlenebileceğini gösterdiğinde, Akit Taraflar, Türkiye’nin Topluluğa katılması olanağını incelerler.
Madde – 29
Anlaşma bir yandan Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde, öte yandan Belçika Krallığı, Federal Almanya Cumhuriyeti, Fransa Cumhuriyeti, İtalya Cumhuriyeti, Lüksemburg Büyük Dükalığı ve Hollanda Krallığının ülkelerinde uygulanır.
Genel Anlaşma, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 227. maddesinin 2. fıkrasının 1. bendinde gözetilenleri karşılayan alanlar bakımından Fransız denizaşırı illerine de uygulanır.
Anlaşma’nın başka alanlarla ilgili hükümlerinin, sözü geçen illerde uygulanma şartları, Akit Taraflar arasında ileride varılacak anlaşma ile belirlenir.
Madde – 30
Akit Taraflarca Anlaşma’ya eklenmesi uygun bulunan protokoller, Anlaşma’nın ayrılmaz parçalarıdır.
Madde – 31
Anlaşma, imza eden Devletlerin kendi anayasa usullerine uyularak onaylanır; Topluluk yönünden Konseyce, Topluluğu kuran Antlaşma hükümleri uyarınca bir karar alınması ve bunun Akit Taraflar’a tebliği ile, geçerli olarak aktedilmiş olur.
Yukarıdaki fıkrada anılan akdin tasdik ve tebliğ belgeleri Brüksel’de karşılıklı olarak verilir.
Madde – 32
Anlaşma, 31. maddede sözü geçen tasdik belgelerinin karşılıklı olarak verilmesi tarihini kovalayan ikinci ayın ilk günü yürürlüğe girer.
Madde – 33
İşbu Anlaşma, her metin eşitlikle geçerli olmak üzere, Türk, Alman, Fransız, İtalyan ve Hollanda dilleri ile ikişer nüsha olarak yazılmıştır.
Türk ekonomisi için, özellikle hazırlık döneminde, tütün, kuru üzüm, kuru incir ve fındık ihracatının önemine inanarak,
Ortaklık Anlaşmasının 3. maddesinde öngörülen Geçici Protokolü tesbit etmek isteğiyle,
Aşağıdaki hükümler üzerine uyuşmuşlardır:
Madde – 1
Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden dört yıl sonra, Ortaklık Konseyi, Türkiye’nin ekonomik durumunu gözönünde bulundurarak, Anlaşmanın 4. maddesinde gözetilen geçiş döneminin gerçekleşme şartları, usulleri, sıra ve süreleri ile ilgili hükümlerin, bir Katma Protokol ile tespit edip edemeyeceğini inceler.
Katma Protokol Akit Taraflar’ca imzalanacak ve her birinde uyulması gereken anayasa usullerinin tamamlanmasından sonra yürürlüğe girecektir.
Beşinci yılın sonunda Katma Protokol tespit edilememiş ise, Ortaklık Konseyi’nde kararlaştırılarak ve 3 yılı geçmeyecek bir süreden sonra 1. fıkrada öngörülen usule yeniden başvurulur.
Bu protokol hükümleri, Katma Protokol yürürlüğe girinceye ve en geç onuncu yılın sonuna değin uygulanır.
Bununla beraber, Katma Protokol tespit edilmiş, fakat onuncu yıl sonunda yürürlüğe girememiş ise, Geçici Protokol en çok bir yıllık bir süre için uzatılır.
Not- 1.9.1971 tarihine kadar geçerli olan işbu Geçici Protokol yerine, 1.9.1971-31.12.1972 devresinde 7/2905 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile tasdik edilen Geçici Anlaşma kaim olmuş ve 1.1.1973 tarihinden itibaren de Katma Protokol yürürlüğe girmiştir.
Katma Protokol dokuzuncu yılın sonunda tespit edilemediği takdirde, Ortaklık Konseyi, hazırlık döneminin onuncu yılının bitiminden sonra uygulanacak rejimi kararlaştırır.
Madde – 2
İşbu Protokolün yürürlüğe girişi ile birlikte Topluluk Üyesi Devletler, Türkiye kaynaklı ve Türkiye çıkışlı ithalatları için aşağıdaki yıllık tarife kontenjanlarını açarlar:
a) 24.01 – Ham ve mamul olmayan tütün: Tütün döküntülüri
Belç. – Lüks. Eko. Birl. 1.250 ton
Federal Almanya Cumhuriyeti 6.600 ”
Fransa 2.550 ”
İtalya 1.500 ”
Hollanda 600 “
Bu tarife kontenjanlarının sınırı içinde her üye Devlet, Toplulukça 9 Temmuz 1961 tarihinde imzalanan Ortaklık Anlaşması çerçevesinde aynı ürünler ithalatına uyguladığına eşit bir gümrük vergisi uygular.
b) 08.04 – Yalnız kuru üzüm (İçinde 15 Kg. veya daha az mal bulunan ambalajlarla)
Belç. – Lüks. Eko. Birl. 3.250 ton
Federal Almanya Cumhuriyeti 9.750 ”
Fransa 2.800 ”
İtalya 7.700 ”
Hollanda 6.500 “
Bu tarife kontenjanlarının sınırı içinde her üye Devlet, Toplulukça 9 Temmuz 1961 tarihinde imzalanan Ortaklık Anlaşması çerçevesinde aynı ürünler ithalatına uyguladığına eşit bir gümrük vergisi uygular.
c) 08.03 – Yalnız kuru incir (İçinde 15 Kg. veya daha az mal bulunan ambalajlarla)
Belç. – Lüks. Eko. Birl. 840 ton
Federal Almanya Cumhuriyeti 5.000 ”
Fransa 7.000 ”
Hollanda 160 “
Bu tarife kontenjanları çerçevesinde Topluluk üyesi her Devlet, milli gümrük vergilerinin kuru incir için Ortak Gümrük Tarifesi’nde son yaklaşma anına kadar, Topluluğu kuran Antlaşma’nın 14. maddesinin 1. fıkrası anlamındaki esas vergiden, Topluluk üyesi Devletlerin kendi aralarında yaptıkları indirimlerin yarısının düşülmesi ile elde edilene eşit bir gümrük vergisi uygular.
Geçici Protokol hükümleri, Topluluk üyesi Devletler milli gümrük vergilerinin kuru incir Ortak Gümrük Tarifesine son yaklaşma anında yürürlükte bulunuyorsa, Topluluk, 3. madde hükümlerini gözönünde bulundurarak, yukarıdaki bent gereğince Türkiye’ye sağlananlara eşit ticari faydaların saklı tutulması için gerekli tarife tedbirlerini alır.
d) 08.05 – Dış ve iç kabukları çıkarılmış olanlar da dahil olmak üzere yaş veya kuru sert kabuklu meyvalar: Yalnız fındık
Belç. – Lüks. Eko. Birl. 540 ton
Federal Almanya Cumhuriyeti 14.500 ”
Fransa 1.250 ”
Hollanda 710 “
Bu tarife kontenjanları çerçevesinde Topluluk Üyesi her Devlet %2,5 ad valorem gümrük vergisi uygular.
Bunun dışında, Topluluk Üyesi Devletler, Anlaşma’nın yürürlüğe girmesi ile birlikte bu ürün için, Topluluk içi gümrük vergilerinin tamamen kaldırılmasını ve Ortak Gümrük Tarifesi’nin tüm olarak uygulanmasını gerçekleştirirler.
Madde – 3
maddede gösterilen ürünler için, Topluluk Üyesi Devletler milli gümrük vergilerinin Ortak Gümrük Tarifesi’ne son yaklaşmasından itibaren, Topluluk her yıl, Türkiye yararına o tarihte açılmış milli tarife kontenjanlarının tutarına eşit hacimde tarife kontenjanları açar. Bu usul Ortaklık Konseyi’nce ertesi takvim yılı için, 4. madde gereğince alınan kararlara zarar vermeksizin uygulanır.
Bununla beraber, fındık bakımından bu usul, ancak Topluluk Üyesi Devletler’in milli gümrük vergilerinin öteki üç ürünün tümü ile Ortak Gümrük Tarifesi’ne uyumu anında uygulanır.
Madde – 4
Anlaşma’nın yürürlüğe girişini kovalayan ikinci yıldan başlayarak, Ortaklık Konseyi 2 ve 3. maddelerde gösterilen tarife kontenjanlarının hacmini artırmayı kararlaştırabilir. Ortaklık Konseyi’nin aksine kararı olmadıkça, bu artırmalar iktisap edilmiş olur. Her artırma, ancak ertesi takvim yılından başlayarak uygulanır.
Madde – 5
Anlaşma’nın yürürlüğe girişi, takvim yılı başına rastlamaz ise, Topluluk Üyesi Devletler, Anlaşma’nın yürürlüğe girişinden, ertesi takvim yılının başına kadar ki süre için, bu sürenin beher ayı hesabıyla, 2. maddede anılan miktarların onikide birini karşılayan hacimde tarife kontenjanları açarlar.
Bununla beraber, Ortaklık Konseyi, Anlaşma yürürlüğe girer girmez, sözü geçen ürünler ihracatının mevsimlik niteliğini gözönünde tutarak, yukarıdaki bendin uygulanması ile elde edilen tarife kontenjanları hacimlerinin artırılmasını kararlaştırabilir.
Madde – 6
Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden itibaren üçüncü yılın bitiminde Ortaklık Konseyi, 2. maddede gösterilenlerden başka ürünlerin Topluluk pazarında sürümünü teşvike elverişli tedbirleri kararlaştırabilir.
Madde – 7
Tütün, fındık veya kuru incir için ortak tarım politikasının uygulanmaya konması ile birlikte, Topluluk, işbu Protokol gereğince Türkiye’ye sağlananlara eşit ihracat imkanlarını saklı tutmak üzere, bu ortak tarım politikası için öngörülen rejimi gözönünde bulundurarak, gerekebilecek tedbirleri alır.
Madde – 8
İşbu Protokol’ün 2. maddesinde gösterilen ürünler için Toplulukça tarife kontenjanları açılması halinde, bu tarife kontenjanları çerçevesinde uygulanacak gümrük vergileri seviyesi bakımından, Türkiye’ye anlaşmaya taraf olmayan bir memleketten daha az elverişli bir işlem yapılamaz.
Madde – 9
Türkiye, Topluluk Üyesi Devletlerden birine veya bir kaçına tanıdığı en elverişli işlemi üye Devletlerin hepsine teşmile gayret eder.
Madde – 10
Her Akit Taraf, hazırlık dönemi ile birlikte, yerleşme hakkı, hizmet edimi, ulaştırma ve rekabetle ilgili her çeşit güçlükleri Ortaklık Konseyi’ne getirebilir. Ortaklık Konseyi gerekirse, bu güçlükleri gidermek için, Akit Taraflar’a her türlü yararlı tavsiyelerde bulunabilir.
Ortaklık Anlaşması amaçlarının izlenmesini kolaylaştırmak için Türk ekonomisinin hızlandırılmış bir şekilde kalkınmasına faydalı olmak KAYGISIYLA, aşağıdaki hükümler üzerinde UYUŞMUŞLARDIR:
Madde – 1
Türk ekonomisinin verimliliğini artırmaya yardımcı, Anlaşma’nın amaçlarının gerçekleştirilmesine faydalı olan ve Türk kalkınma planı çerçevesinde yer alan yatırım projeleri için finansman işlemleri, Türk Devleti ile Türk teşebbüsleri tarafından, Avrupa Yatırımlar Bankası’na sunulabilir. Banka, bunların tabi tutulacağı işlemden müracaat sahiplerine bilgi verir.
Madde – 2
Olumlu bir sonuca bağlanan istemler ödünçler vasıtasıyla finanse edilir. Bu ödünçlerin tutarı 175 milyon hesap birimine erişebilir ve Anlaşma’nın yürürlüğe girişini kovalayan beş yıl içinde bağlanabilir.
Madde – 3
Finansman istemleri, Türk teşebbüslerinden geldiği zaman, ancak Türk Hükümeti’nin oluru ile olumlu sonuca bağlanabilir.
Madde – 4
1 – Ödünçler, finansmanına ayrıldıkları projelerin ekonomik özelliklerine göre verilir.
2 – Özellikle kârlılığı uzun vadeli veya yazılı yatırımlara ilişkin ödünçler, indirilmiş faiz haddi, uzatılmış ödeme süresi, ödemesiz dönem gibi özel şartlar ve gereği halinde, bu ödünçlerin Türkiye tarafından ödenmesini kolaylaştırabilecek başka özel ödeme şartları ile donatılabilir.
3 – Bir ödünç, Türk Devleti’nin dışında bir teşebbüs veya topluluğa verildiği zaman, Türk Devleti’nin garantisine bağlanır.
Madde – 5
Banka, bu ödünçlerin verilmesini, ihale veya teklif almalar düzenlenmesine bağlayabilir. Bu ihale veya teklif almalara katılma, Türkiye ve Topluluk Üyesi Devletler uyruklu her gerçek veya tüzel kişiye eşit rekabet şartları ile açıktır.
Ödünçler, kabul edilen yatırım projelerinin gerçekleşmesi için gerekli ithalat giderleri kadar iç giderlerin karşılanmasında da kullanılabilir.
Banka, fonların en rasyonel şekilde ve Anlaşma hedeflerine uygun olarak kullanılmasını gözetir.
Madde – 6
Türkiye, bu ödünçlerden faydalanan borçluların, ödünçlerin ana para ve faizlerinin ödenmesinin gerektirdiği dövizleri edinmelerine imkan vermekle yükümlüdür.
Madde – 7
Bazı projelerin gerçekleştirilmesi için bu Protokol çerçevesinde yapılacak yardım, özellikle üçüncü devletler, milletlerarası mali kuruluşlar veya Türkiye ya da Topluluk Üyesi Devletler kalkınma ve kredi müesseseleri ve resmi makamlarının dahil olacakları finansmanlara katılma şeklinde olabilir.
Madde – 8
Anlaşma’da ve bu Protokol’de gösterilen şartlarla Türkiye’nin ekonomik ve sosyal kalkınmasına getirilen yardım, Türk Devletininkini tamamlayıcı bir çaba teşkil eder.
Bir yandan,
Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ve
Öte yandan,
Majeste Belçika Kralının,
Federal Almanya Cumhurbaşkanı’nın,
Fransa Cumhurbaşkanı’nın,
İtalya Cumhurbaşkanı’nın
Altes Ruayal Lüksemburg Büyük Düşesi’nin,
Majeste Hollanda Kraliçesi’nin
ve Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyi’nin
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık yaratan Anlaşma’nın imzası için Ankara’da 12 Eylül 1963 gününde toplanan tam yetkili temsilcileri aşağıdaki metinleri tespit etmişlerdir:
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık yaratan ANLAŞMA ile aşağıda sayılan protokolleri:
Protokol no. 1: Geçici Protokol
Protokol no. 2: Mali Protokol
Tam yetkili temsilciler bundan başka
Aşağıda sayılan ve işbu Senede ekli:
Geçici Protokol’ün 2. maddesi ile ilgili olarak kuru üzüme ilişkin niyet bildirisini;
Mali Protokol’ün 2. maddesinde sözü geçen hesap biriminin değerine ilişkin yorum bildirisini;
Ortaklık Anlaşmasında geçen “Akit Taraflar” deyiminin yorumu ile ilgili bildiriyi kabul etmişler;
Ve Federal Almanya Cumhuriyeti Hükümeti’nin aşağıda sayılan ve işbu Senede ekli bulunan bildirilerini not etmişlerdir:
Alman uyrukluların tanımı ile ilgili bildiri;
2. Anlaşma’nın Berlin’e uygulanmasına ilişkin bildiri.
Tam yetkili temsilciler işbu Senede ekli bildirilerin icabında Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık yaratan Anlaşma ile aynı şartlarda geçerliklerinin sağlanması için gerekli usullere tabi tutulacağı hususunda uyuşmuşlardır.
BUNUN BELGESİ OLARAK, aşağıda adları yazılı tam yetkili temsilciler işbu son Senedin altına imzalarını atmışlardır.
Ankara’da 12 Eylül 1963 gününde yapılmıştır.
Türkiye Cumhurbaşkanı adına:
Feridun Cemal ERKİN
Majeste Belçika Kralı adına:
Paul Henri SPAAK
Federal Almanya Cumhurbaşkanı adına:
Gerhard SCHROEDER
Fransa Cumhurbaşkanı adına:
Maurice COVUE de MURVİLLE
İtalya Cumhurbaşkanı adına:
Emillo COLOMBO
Altes Ruayal Lüksemburg Büyük Düşesi adına:
Eugène SCHAUS
Majeste Hollanda Kraliçesi adına:
Joseph M. A. H. LUNS
Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyi adına:
Joseph M. A. H. LUNS
Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Antlaşma’da gereken usullerin yerine getirildiğinin, özellikle Avrupa Parlamenter Asamblesi’ne danışıldığının Öteki Akit Tarafa bildirilmesinden sonra ancak Topluluğu kesin olarak bağlayacağı ihtiyat kaydı ile
GEÇİCİ PROTOKOL’ÜN 2. MADDESİ İLE İLGİLİ OLARAK KURU ÜZÜME İLİŞKİN NİYET BİLDİRİSİ
Topluluk, kuru üzüm için ortak bir pazar örgütü kurmayı tasarlamadığını bildirir.
MALİ PROTOKOL’ÜN 2. MADDESİNDE SÖZÜ GEÇEN HESAP BİRİMİNİN DEĞERİNE İLİŞKİN YORUM BİLDİRİSİ
Akit Taraflar aşağıdaki hususları bildirirler:
Mali Protokol’ün 2. maddesinde öngörülen tutarın açıklanmasında kullanılan hesap biriminin değeri 0.88 867 088 gram saf altındır.
1. fıkrada tanımlanan hesap birimi bakımından Topluluk üyesi bir devletin para paritesi, bir hesap biriminin içindeki saf altının ağırlığı ile Milletlerarası Para Fonu’na bu para için bildirilmiş olan pariteye tekabül eden saf altın ağırlığı arasındaki orandır. Bildirilmiş bir paritesi yoksa veya cari işlemlerde Para Fonu’nun müsaade ettiği sınırın dışında pariteden uzaklaşan kur uygulaması varsa, paranın paritesine tekabül eden altın; dolaylı veya dolaysız olarak tamamlanmış ve altına çevrilebilen bir paranın Fon’a bildirilmiş paritesi esası ile, hesap gününde Üye Devlet’e, cari ödemeler için sözü edilen altına çevrilebilir paraya uygulanmakta olan kambiyo rayicine göre hesaplanır.
Yukarıdaki 1. fıkrada belirtilen hesap birimi Mali Protokol’ün uygulama süresince değişmeyecektir. Bununla beraber, uygulama süresinin bitiminden önce Milletlerarası Para Fonu’nca, Statülerinin 7. Kısmının 4. maddesi gereğince bütün paraların seyyanen altına olan paritelerinin aynı oranda değişmesi kararlaştırılırsa, hesap biriminin saf altın ağırlığı bu ayarlamanın ters fonksiyonuna göre değiştirilecektir.
Topluluk Üyesi Devletler’den birinin veya bir kaçının, Milletlerarası Para Fonu’nun yukarıdaki bendde öngörülen kararını uygulamaması halinde hesap biriminin saf altın ağırlığı, Milletlerarası Para Fonu’nca kararlaştırılmış ayarlamanın ters fonksiyonuna göre değiştirilecektir. Ancak, Avrupa Ekonomik Topluluğu Konseyi böylece ortaya çıkan durumu inceleyecek ve Komisyonun önermesi üzerine ve Para Komitesi’nin görüşü alınarak gerekli tedbirleri mevsuf çoğunlukla kararlaştıracaktır.
ORTAKLIK ANLAŞMASI’NDA GEÇEN “Akit Taraflar” DEYİMİNİN YORUMU İLE İLGİLİ BİLDİRİ
Akit Taraflar, Ortaklık Anlaşması’nın, metinde geçen “Akit Taraflar” deyimine, bir yandan Türkiye Cumhuriyeti, öte yandan, Topluluk ile Üye Devletler veya sadece, ya Üye Devletler ya da Topluluk anlamı verilmek suretiyle, yorumlanması hususunda anlaşmışlardır. Bu deyime her defasında verilecek anlam, Anlaşmanın bunları karşılayan hükümlerinden çıkarılacaktır. Bazı hallerde “Akit Taraflar” deyimi, Topluluğu kuran Antlaşma’nın geçiş dönemi süresince Üye Devletler, bu dönemin bitiminden sonra Topluluk anlamına gelebilecektir.
FEDERAL ALMANYA CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ’NİN BİLDİRİLERİ
Alman uyrukluların tanımı ile ilgili bildiri:
Federal Almanya Cumhuriyeti Temel Kanunu anlamında bütün Almanlar Federal Almanya Cumhuriyeti uyruğunda sayılır.
Anlaşma’nın Berlin’e uygulanmasına ilişkin bildiri:
Federal Almanya Cumhuriyeti Hükümeti’nce üç aylık bir süre içinde Akit Taraflar’a aksine bir bildiri de bulunmadıkça, Ortaklık Anlaşması Berlin Eyaletine de uygulanır.
Mektup: Avrupa Ekonomik Topluluğu Heyeti Başkanı B. Günther SEELIGER’den Türk Heyeti Başkanı, Büyükelçi B. Hasan Esat IŞIK’a
Tarih: 12 Eylül 1963
Konu: Türkiye’deki iş gücüne ilişkin sorunlar
Bay Başkan, Ankara, 12 Eylül 1963
Bu müzakereler sırasında belirttiğiniz isteğe uymak üzere, Ortaklık Anlaşması’nın 4 ve 12. maddeleri hükümleri gözönünde bulundurularak, Ortaklık Konseyinin, Türkiye’deki iş gücüne ilişkin sorunlar hazırlık döneminden itibaren inceleyebilmesini Topluluğun kabul eylediğini size bildirmekle şeref duyarım.
Bu mektubun alındığının lütfen bildirilmesini rica ederim.
En üstün saygılarımın kabulünü dilerim Bay Başkan.
Günther SEELIGER
Avrupa Ekonomik Topluluğu
Heyeti Başkanı
_________________________________________
Mektup: Türk Heyeti Başkanı, Büyükelçi B. Hasan Esat IŞIK’tan Avrupa Ekonomik Topluluğu Heyeti Başkanı, B. Günther SEELIGER’e
Tarih: 12 Eylül 1963
Konu: Avrupa Ekonomik Topluluğu Heyeti Başkanı’nın mektubuna cevap
Bay Başkan, Ankara, 12 Eylül 1963
12 Eylül 1963 günlü mektubunuzla, bana aşağıdaki hususu bildirmek lütfunda bulunmuştunuz:
“Bay Başkan,
Bu müzakereler sırasında belirttiğiniz isteğe uymak üzere, Ortaklık Anlaşması’nın 4 ve 12. maddeleri hükümleri gözönünde bulundurularak, Ortaklık Konseyinin, Türkiye’deki iş gücüne ilişkin sorunları hazırlık döneminden itibaren inceleyebilmesini Topluluğun kabul eylediğini size bildirmekle şeref duyarım.
Bu mektubun alındığının lütfen bildirilmesini rica ederim.”
Bu mektubun alındığını bildirmekle şeref duyarım.
En üstün saygılarımın kabulünü dilerim Bay Başkan.
Hasan Esat IŞIK
Türk Heyeti Başkanı
“Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık Yaratan Anlaşma” ya ekli “Geçici Protokol” ün birinci maddesi uyarınca 23 Kasım 1970 tarihinde Brüksel’de imzalanmış olan Katma Protokol ve Ekleri ile Mali Protokol, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu yetki alanına giren maddelerle ilgili Anlaşma ve Son Senet’in onaylanmasının uygun bulunduğuna dair Kanun
Kanun No. 1448 R. Gazete No. 13915
Kabulü: 22.7.1971 R.G. Tarihi: 3.8.1971
Madde 1 – 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara’da imzalanmış, 4/2/1964 tarih ve 397 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş 22/10/1964 tarih ve 6/3820 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmış, 20/11/1964 tarih ve 6/3930 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe girmiş olan “Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Bir Ortaklık Yaratan Anlaşma” ya ekli “Geçici Protokol”ün birinci maddesi uyarınca, bahis konusu Anlaşma’nın 4. maddesinde gözetilen geçiş döneminin gerçekleşme şartları, usulleri, sıra ve süreleri ile ilgili hükümlerini tespit etmek üzere 23 Kasım 1970 tarihinde Brüksel’de imzalanmış olan “Katma Protokol ve Ekleri” ile “Mali Protokol”, “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Yetki Alanına Giren Maddelerle İlgili Anlaşma” ve “Son Senet” in onaylanması uygun bulunmuştur.
Madde 2 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 3 – Bu Kanun’un hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Ortaklık Yaratan Anlaşma’ya ekli geçici Protokol’ün birinci maddesi uyarınca, Hükümetimizle Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında 23 Kasım 1970’de imzalanmış ve 22 Temmuz 1971 tarih ve 1448 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunmuş olan “Katma Protokol”, “Mali Protokol”, “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun Yetki Alanına Giren Maddelerle İlgili Anlaşma” ve “Son Senet”in, 1 Ocak 1973 tarihinden itibaren yürürlüğe girmek üzere onaylanması; Dışişleri Bakanlığı’nın 15 Aralık 1972 tarih ve ESGM (ESAD) 760.430/72-1284 sayılı yazısı üzerine, 31 Mayıs 1963 tarih 244 sayılı Kanunun 2 ve 3. maddeleri uyarınca Bakanlar Kurulu’nca 21/12/1973 tarihinde kararlaştırılmıştır.
İstanbul Üniversitesinin tarihi, İstanbul’un fethinden hemen sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından Zeyrek’te açılan İstanbul’un ilk medresesine kadar gitmektedir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi de bu mirasın parçasıdır. Modern hukuk eğitimi, Osmanlı modernleşmesi bağlamında devletin merkezîleştirilmesi fikrinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Tanzimat reformlarını uygulayacak devlet memurları yetiştirmek maksadıyla kurulan Mekteb-i Maarif-i Adliye (1839) ve Mekteb-i Ulûm-ı Edebiye (1839) adlı okullar, hukuk mekteplerinin hazırlayıcısıdır. Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne’nin (1877) temelini oluşturan Mekteb-i Fünûn-ı Mülkiye (1859) ve programında hukuk öğretimine geniş yer veren Tercüme Odası hukuk fakültesinin temellerini atmıştır.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Tarihçesi
Türkiye’de ilk hukuk okulu, Şeyhülislâmlık tarafından Muallimhane-i Nüvvâb (1855) adıyla açılmıştır. Divan-ı Ahkâm-ı Adliye (1868) ve nizamiye mahkemelerinin kurularak tanzim edilmesinin ardından modern hukuk müfredatlı bir hukuk eğitimi ortaya çıkmıştır. Divan-ı Ahkâm-ı Adliye Nezareti bünyesinde açılan Kavânîn ve Nizamât Dershanesi (1870), bu çerçevedeki ilk hukuk okuludur. Ardından Mekteb-i Sultanî bünyesinde açılan yüksek mekteplerden biri olan Mekteb-i Hukuk-ı Sultanî (Mekteb-i Sultanî Hukuk Mektebi, 1874) gelmektedir. Uzun ömürlü olmayan bu girişimler hukuk mektebi fikrinin gelişimi açısından fevkalâde önemlidir.
Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne hemen bütün hukuk sahalarının tedvin edildiği, mahkeme teşkilatının baştan sona tanzim edildiği ve meşrutî idare tecrübesinin geçirildiği bir ortamda 7 Kasım 1878 tarihinde kurulmuştur. Sultanahmet ve Ayasofya Camileri arasında, Adliye Nezareti’nin bahçesindeki binası iki yıl içinde inşa edilmiş ve 17 Haziran 1880 Perşembe günü öğretime başlanmıştır. Mekteb-i Hukuk, ülkemizdeki hukuk mektepleşmesinde istikrarın yakalandığı bir tecrübe olarak dikkat çekmektedir. Bu tecrübeden ileriki yıllarda Selânik, Konya, Bağdat, Beyrut ve Ankara hukuk mektepleri de pay alacaktır. Bununla beraber Mekteb-i Hukuk’un mirası, kurumsal devamlılık açısından İstanbul Hukuk Fakültesi’nde toplanmaktadır. Tanzimat sonrası gelişmeler, Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılama kapasitesine sahip ve Avrupa hukuk fakültelerinin eğitim standardını yakalamış bir fakülte oluşturma amacını sağlamaya dönüktür. İstanbul Hukuk Fakültesi, Cumhuriyet’in ilanı öncesinde hukuk eğitimine ait bütün gelişme ve yenilikleri kendi bünyesinde toplamış ve bütünleştirmiştir.
Kuruluşuna dair resmî belgelerde açık seçik belirtildiği üzere Mekteb-i Hukuk kuruluşundan itibaren Darülfünun’un bir şubesi olarak düşünülmüştür. Darülfünun açma girişimlerinin başarısızlığı nedeniyle 22 yıl bağımsız olarak faaliyet gösteren Mekteb-i Hukuk, II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılı münasebetiyle Darülfünun-ı Şâhâne (1900) kurulunca Darülfünun’un bir şubesi sayılmış; Darülfünun’dan önce kurulup kendi teamüllerini oluşturmuş bir şube olarak yeni kurulan diğer şubelere (Edebiyat, Tabiiye ve Riyaziye, İlahiyat) model olmuştur.
Fakültenin adı, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Darülfünun-ı Osmanî Hukuk Fakültesi / Şubesi; 1919 Darülfünun Nizamnamesi’nden sonra Hukuk Medresesi; Cumhuriyet’in ilanından sonra ise 1924 tarihli ve 493 sayılı Kanun ile İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi olarak değiştirilmiştir. Fakülte, 1919 Nizamnamesiyle tüzel kişilik kazanarak özerk bir yapıya kavuşmuş; 1924 tarihli Kanun, bu özerk yapıyı teyit etmiştir. İsviçreli Prof. Dr. Albert Malche’nin 29 Mayıs 1932 tarihli raporuna dayanılarak 31 Temmuz 1933 tarihinde, 2252 sayılı kanunla Darülfünun ilga edilmiş ve İstanbul Üniversitesi örgütlenmiştir.
1933 Reformu Sonrası İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Hukuk Fakültesi 1933 Reformu olarak bilinen bu değişiklikten sonra Darülfünun’dan Üniversite’ye nakledilenler, Almanya’dan ayrılmak zorunda kalarak Türkiye’ye sığınan profesörler ve genç kuşak akademisyenlerle yeni bir döneme girmiştir. İstanbul Hukuk Fakültesi, bu dönemde de akademik çalışmalar, kanunlaştırma hareketleri ve hukuk eğitimi konusundaki öncü rolünü sürdürmüştür.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, tüm idari ve akademik birimleriyle üniversitenin Beyazıt Merkez Kampüsünde yer almaktadır. Fakültenin idari ve akademik birimleri, Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde Harbiye Nezareti olarak yapılan ve kullanılan, bugün Merkez Bina olarak bilinen üç katlı yapı ile bu binaya 1950’lerde yapımı tamamlanarak eklenen iki blokta faaliyetlerini sürdürmektedir. Fakülte Dekanlığı; halen, merkez binanın ikinci katında yer almaktadır. Bu iki bloktan ilki; amfiler olarak hizmet vermekte, lisans eğitiminin sürdürüldüğü ve tamamına Fakültenin emekli hocalarının adının verildiği toplam sekiz amfi bulunmaktadır. Ayrıca öğrenci işleri bürosu, öğrencilerin boş zamanlarını geçirebilecekleri kantin, öğrenci kulüplerine tahsis edilen odalar da bu blokta yer almaktadır.
Amfilerin tam karşısında enstitüler binası bulunmakta, öğretim üye ve yardımcılarının odaları ile fakülteye bağlı araştırma ve uygulama merkezlerinin bulunduğu ikinci blok yer almaktadır. Birinci katında; fakülte sekreterliği, personel bürosu, muhasebe bürosu, Avrupa Hukuku ve Mukayeseli Hukuk Araştırma ve Uygulama Merkezlerinin bulunduğu binanın ikinci katında, Ceza Hukuku ve Kriminoloji, Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar İdare Hukuku, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Münasebetler, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezleri yer almaktadır.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrenci Kulüpleri
Uluslararası Hukuk Kulübü (ILSA)
Cumhuriyetçi Hukukçular Kulübü
Toplumcu Hukukçular Kulübü
Hukuki Araştırmalar Kulübü
Girişimcilik Kulübü
Özgür Düşünce ve Hukuk Kulübü
Bilişim Hukuku Kulübü[13]
İdeal Hukuk Kulübü
Hukuk Atölyesi Kulübü
Mezopotamya Kültür Kulübü
Hukuk Mektebi Kulübü
Fikir Köprüsü Kulübü
Sosyal Farkındalık Kulübü
Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri Kulübü
Beyazıt Hukuk Kulübü
İstanbul Hukuk Müzik Kulübü
Halkçı Hukuk Kulübü
Hukuk ve Dayanışma Kulübü
Akademi Kulübü
Hukuksal Farkındalık Platformu Kulübü
Uyuşmazlık Çözümleri Kulübü (DRC, Dispute Resolution Club)
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kampüsü
Türkiye’de; üniversite denildiğinde akla gelen ilk bina Beyazıt Meydanındaki Üniversitenin ana giriş kapısıdır. Beyazıt Kapısı denilen kapının iki yanı nizamiye karakolu olarak planlanmıştır. Bu binalar halihazırda “İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Enstitüsü” ve “Profesörler Evi” olarak hizmet vermektedir.
Enstitülerin bulunduğu binanın önünde fakülte kütüphanesi yer almaktadır. Projesi yarışmayla çizdirilen kütüphane Türkiye’nin en önemli hukuk kütüphanesidir.
Merkez kampüsün sağ uç köşesinde, fakülte ile beraber merkez kampüsteki diğer fakültelere de, hizmet veren Turan Emeksiz yemekhanesi, Merkez Binanın sağında da öğrenciler için hazırlanmış basketbol ve futbol sahaları yer almaktadır.
Üniversite Kampüsünün; İstanbul’un ulaşım merkezlerine yakın olması, ulaşım sorununu önemli ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Beyazıt ve Vezneciler’de bulunan İETT merkez durakları, İstanbul’un Avrupa yakasının önemli bir bölümüne tek vasıtayla gitme imkanını öğrencilere sağlamaktadır. Anadolu yakası ve Avrupa yakasının boğaz kıyılarında yerleşik diğer semtleri için Eminönü- Zeytinburnu arasında çalışan cadde tramvayı, Aksaray- Atatürk Havalimanı arasındaki hafif metro hattı trafik sorununu ciddi ölçüde çözmektedir.
Yurtlar ve Vakıflar
İstanbul dışından fakülteye gelen öğrenciler için üniversite çevresinde, Kredi ve Yurtlar Kurumuna bağlı pek çok yurt bulunmaktadır. Kampüs çevresinde bulunan Vezneciler ve Çemberlitaş Kız, Edirnekapı ve Kadırga Erkek Öğrenci Yurtları ile Atatürk Öğrenci Sitesi öğrencilerin barınma ihtiyaçlarına hizmet eden yurtlardır.
Fakültede faaliyet gösteren vakıflar bulunmakta ve bu vakıflarca öğrencilere burslar verilmektedir. Vedat Ardahan Vakfı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Eğitim Öğretim ve Yardımlaşma Vakfı, Tahir Taner Vakfı, Kemal Halil Tanır Vakfı ve Tinçel Kültür Vakfı İstanbul Hukuk Fakültesi çatısı altında ya da fakülte ile bağlantılı olarak faaliyet gösteren vakıflardır. Dr. Ziya Gün Vakfı, 170 öğrenciye 12 ay boyunca burs vermektedir.
Kulüpler ve Sosyal İmkanlar
Öğrenciler Mediko Sosyal Sağlık Tesislerinden her türlü sağlık hizmetini almakta, bu tesislerde çözülemeyen sağlık problemlerinde ise İstanbul Üniversitesine bağlı İstanbul Tıp Fakültesi ya da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanelerine sevk edilerek tedavileri sağlanmaktadır.
Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nın da içinde bulunduğu Beyazıt Kampusünün Ana Giriş Kapısından içeri girildikten hemen sonra sağ tarafta postane yer almaktadır. Çalışma saatleri hafta içi: 08:30-12:30 ve 13:30-16:00 saatleri arasındadır.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi pek çok farklı alanda öğrenci kulüplerinin açılmasını ve faaliyet göstermesini desteklemektedir. Fakültede kurulu öğrenci kulüpleri, kendi belirledikleri bir danışman öğretim üyesi ile Dekanlığa başvurmakta ve faaliyete başlamaktadır. Fakültede, Kültür ve Spor Kulübü, Hukuksal Analizler Kulübü, Dans Kulübü, Genç Hukukçular Kulübü, Gösteri Sanatları Kulübü, Kuramsal Hukuk Araştırmaları Kulübü, Fikir ve Sanat Kulübü, Evrensel Hukuk Kulübü, Cumhuriyetçi Hukukçular Kulübü, Anadolu Hukuk Kulübü ve Ilsa Uluslararası Hukuk Kulübü faaliyet göstermektedir.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mensuplarıyla ve öğrencilerin birbirleri ile bağlarını kopartmamak ve mezuniyet sonrası yaşamlarında kurumlarıyla ilgilerini devam ettirmek amacıyla 2000 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunlar Derneği kurulmuştur.
Dernek ilk iş olarak Fakülte kütüphanesinin yenilenmesi işine başlamıştır. Fakülte kütüphanesi adeta yeniden inşa edilmiş, bilgisayar sisteminin de faaliyete sokularak modenizasyonu sağlanmıştır. Mezunlar derneğinin çabası ile öğrenciler için de kütüphanede bir bilgisayar sistemi hazırlanarak hizmete sokulmuştur. Bu sistem; halen, öğrenciler tarafından yoğun olarak kullanılmaktadır.
Amerika Birleşik Devletlerinde düzenlenen ve ILSA Uluslararası Hukuk Kulübünün Türkiye’yi temsil ettiği farazi mahkeme yarışması için kaynak dernek tarafından sağlamış ve yarışmaya katılanlara destek olmuştur.
Mezunlar Derneği, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Münasebetler Araştırma ve Uygulama Merkezinin yayını olan Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni’nin yayınlanmasını sağlamaktadır.
Fakültein Erasmus + öğrenci değişim programı kapsamında 2017 yılı itibariyle 62 üniversite ile anlaşması bulunmaktadır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, aynı zamanda 9 uluslararası işbirliği protokolüne de taraf olmuştur.
Fakülte Tarafından Yayınlanan Dergiler
1. Annales de la Faculte de Droit d’Istanbul
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi bünyesinde çıkarılan ve yabancı dilde yayınlanan “Annales de la
Faculté de Droit d’Istanbul” dergisinin ilke baskısı 1951 yılında yayınlanmıştır.
2. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi bünyesinde çıkarılan ve Türkçe olarak yayınlanan “Hukuk Fakültesi
Mecmuası” dergisi 1935 yılında yayına başlamıştır.
3. Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni
Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Araştırma ve Uygulama Merkezi bünyesinde 1981 yayınlanmaya başlanmıştır.
4. İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi
Hukuk Fakültesi Ord. Prof.Dr. Sıddık Sami Onar İdare Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi bünyesinde 1980 yılından itibaren yayınlanmaya başlanmıştır.
5. Mukayeseli Hukuk Araştırma Dergisi
Hukuk Fakültesi Mukayeseli Hukuk Araştırma ve Uygulama Merkezi bünyesinde 1957-1996 yılları arasında yayınlanmıştır.
6. Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi
Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğünce 1978-1979 yıllarında yayınlanmıştır.
Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi (Criminal Law Convention on Corruption), Avrupa Konseyi üyesi ülkeler tarafından, Strazburg’da 27 Ocak 1999 tarihinde kabul ve ilan edilmiş, 1 Temmuz 2002’de onaylanmıştır. Sözleşme, yolsuzluğun uluslararası eşgüdüm içerisine suç olarak tanımlanması için düzenlenen en önemli sözleşmelerdendir.
Bu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi üyesi Devletler ve diğer Devletler,
Avrupa Konseyinin amacının üyeleri arasında daha sıkı bir birliği gerçekleştirmek olduğunu dikkate alarak,
Bu Sözleşme’ye imza atan diğer Devletlerle işbirliğini kuvvetlendirmenin önemini kabul ederek,
Uygun bir mevzuatın ve eksiksiz koruyucu önlemlerin kabulü de dahil olmak üzere, bir öncelik olarak, toplumun yolsuzluğa karşı korunmasını hedefleyen ortak bir ceza politikası izlenmesi gerekliliğinin bilincinde olarak,
Yolsuzluğun, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları için bir tehdit oluşturduğunun, iyi yönetim, hakkaniyet ve sosyal adalet ilkelerini temelden yıktığının, rekabeti bozduğunun, iktisadi gelişmeyi kösteklediğinin ve demokratik kurumların istikrarını ve toplumun ahlaki temellerini tehlikeye attığının altını çizerek,
Yolsuzlukla mücadelede etkinliğin, ceza hukuku alanındaki yoğun, hızlı ve uyumlu bir uluslararası işbirliğinden geçtiğinin bilincinde olarak,
Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Amerikan Devletleri Kuruluşu, İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı ve Avrupa Birliği tarafından yürütülen faaliyetler de dahil olmak üzere, yolsuzlukla mücadelede bilinçlenmeyi ve uluslararası seviyede işbirliğini geliştirmeye yönelik yeni gelişmeleri kutlayarak, La Valetta’da 1994 yılında yapılan 19 uncu Avrupa Adalet Bakanları Konferansı tavsiye kararları doğrultusunda Kasım 1996’da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen Yolsuzluğa Karşı Eylem Programını göz önünde bulundurarak,
Bu doğrultuda, Avrupa Konseyi’nin yolsuzluğa karşı faaliyetlerine, Konsey’e üye olmayan Devletlerin katılımının önemini hatırda tutarak ve Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’nın ortaya çıkarılmasındaki değerli katkıları için onları kutlayarak,
Öte yandan, 1997 yılında Prag’da yapılan 21 inci Avrupa Adalet Bakanları Konferansı’nda kabul edilen l numaralı Kararın, Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’nı yürürlüğe koyma yolunda çağrıda bulunduğunu ve özellikle üye Devletler ve üye olmayan Devletlere eşit haklar tanıyacak şekilde açık olan, yolsuzluk eylemlerini eşgüdümlü olarak suç haline getiren, bu nevi suçların kovuşturulmasında kuvvetli bir işbirliği ve etkin bir takip mekanizması öngören bir ceza hukuku sözleşmesinin hazırlanmasını tavsiye ettiğini anımsayarak, 10 ve 11 Ekim 1997 tarihlerinde Strazburg’da yapılan İkinci Zirve Toplantısı sırasında Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanlarının, yolsuzluğun yaygınlaşmasının doğurduğu
tehlikelere ortak çözümler aranmasını kararlaştırdıkları ve Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’na uygun olarak, örgütlü suç ve karapara aklama ile olan ilişkileri de dahil olmak üzere, yolsuzluğa karşı mücadeledeki işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla Bakanlar Komitesi’ni, özellikle uluslararası hukuki belgelerin hazırlanması çalışmalarını hızlı bir biçimde sonuçlandırmak ile görevlendiren bir eylem planını kabul ettikleri hatırda tutularak, Bakanlar Komitesi’nin 101 inci toplantısı sırasında 6 Kasım 1997’de kabul ettiği Yolsuzlukla Mücadelede 20 Temel İlke’yi içeren ve Yolsuzluğa Karşı Eylem Programı’nın icrası için uluslararası hukuki belgelerin hazırlanmasının hızla sonuçlandırılması gerekliliğinin altını çizen (97) 24 sayılı Tavsiye Kararı’nı ayrıca dikkate alarak, Bakanlar Komitesi’nin 4 Mayıs 1998 tarihindeki 102 nci dönem toplantısı sırasında, üyelerinin bu alandaki taahhütlerini yerine getirmelerine dikkat ederek, yolsuzlukla mücadeledeki kapasitelerini geliştirmeyi amaçlayan Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO)’nu kuran kısmi ve genişletilmiş anlaşmayı teyit eden (98) 7 sayılı kararının kabulü göz önünde bulundurularak,
Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.
Bölüm I- Tanımlar Madde 1- Tanımlar
Bu Sözleşme’nin amacına uygun olarak:
a)“Kamu görevlisi” deyimi; Devletin ulusal kanunlarına göre bu görevi ifa ettiği ve ceza kanunu uygulamasında da “memur”, “devlet memuru”, “belediye başkanı”, “bakan” veya “hakim” olarak yapılan tanım çerçevesinde değerlendirilmelidir;
b)Yukarıdaki fıkrada geçen “hakim” sözcüğü savcıları ve yargı görevini ifa edenleri kapsar;
c)Bir diğer Devletin kamu görevlisini alakadar eden kovuşturma hallerinde, kovuşturmayı yapan Devlet, kamu görevlisi tanımını, bu tanımın kendi milli hukuku ile bağdaştığı ölçüde uygulayabilir;
d) “Tüzel kişi” teriminden, Devletler, Devlet yetkisini kullanan diğer kamu birimleri ve uluslararası kamu kuruluşları hariç kalmak kaydıyla, uygulanan milli hukuk gereğince bu statüye sahip tüm kişiler anlaşılır.
Bölüm II- Ulusal seviyede alınacak önlemler Madde 2- Ulusal kamu görevlilerine rüşvet verilmesi
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, kamu görevlilerinden birine, bizzat kendisi veya bir başkası için, doğrudan ya da dolaylı olarak, görevlerinin ifasıyla ilgili bir işi yapmak veya yapmaktan kaçınması için, her türlü haksız menfaati vaat ve teklif etme veya verme fiilini, bilerek işlenmesi halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 3- Ulusal kamu görevlilerinin rüşvet alması
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, kamu görevlilerinden birinin, görevlerinin ifasıyla ilgili bir işi yapmak veya yapmaktan kaçınmak için her türlü haksız menfaati, doğrudan ya da dolaylı olarak, bizzat kendi veya bir başkası için istemesi veya almasını veya bu konuda bir teklif ya da vaadi kabul etmesini, fiilin bilerek işlenmesi halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 4- Ulusal kamu meclisleri üyelerinin yolsuzluğu
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerle ilgili fiillerin, yasama veya idari yetkiyi kullanan herhangi bir ulusal kamu meclisi üyesi olan bir şahısla ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 5- Yabancı kamu görevlilerinin yolsuzluğu
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerle ilgili fiillerin, bir başka Devletin kamu görevlisi ile ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 6- Yabancı kamu meclislerinin üyelerinin yolsuzluğu
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerle ilgili fiillerin, bir başka Devletin yasama veya idari yetkiyi kullanan herhangi bir kamu meclisi üyesi olan bir şahısla ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 7- Özel sektörde rüşvet verilmesi
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, bir ticari etkinlik çerçevesinde, özel sektördeki bir kurumu yöneten veya o kurum için çalışan bir kimseye, bizzat kendisine veya bir başkasına, görevlerine aykırı bir işi yapmak ya da göreviyle ilgili bir işi yapmaktan kaçınması için her türlü haksız menfaati, doğrudan veya dolaylı olarak vermeyi vaat etme veya verme fiilinin, bilerek işlenmesi halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 8- Özel sektörde rüşvet alınması
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, bir ticari etkinlik çerçevesinde, özel sektördeki bir kurumu yöneten veya o kurum için çalışan bir kimsenin, bizzat kendisi veya bir başkası için görevlerine aykırı bir işi yapmak ya da göreviyle ilgili bir işi yapmaktan kaçınması için haksız bir menfaati, doğrudan ya da üçüncü bir kişi vasıtasıyla, istemesi veya almasını veya bu konudaki bir teklifi veya vaadi kabul etmesini, fiilin bilerek işlenmesi halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 9- Uluslararası örgüt görevlilerinin yolsuzluğu
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerle ilgili fiillerin, Tarafların üyesi olduğu her türlü uluslararası veya ulus-üstü bir örgüt ya da birimde, örgütün personel yönetmeliğine uygun olarak, memur ya da sözleşmeli görevli sıfatına sahip kişi ve ayrıca bu tür bir örgüt bünyesinde görevli olsun ya da olmasın, yukarıda anılan memur ya da görevlilerle aynı faaliyetleri yürüten her türlü şahısla ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemler alırlar.
Madde 10- Uluslararası parlamentolar üyelerinin yolsuzluğu
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 4 üncü maddeyle ilgili fiillerin Tarafların üyesi olduğu bir uluslararası ya da ulus-üstü kuruluşun parlamenter meclisi üyesi ile ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 11- Uluslararası mahkemelerin hakim ve görevlilerinin yolsuzluğu
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, 2 ve 3 üncü maddelerde belirtilen fiillerin, adli görevler ifa eden bütün şahıslar ya da yargı yetkisi Taraflarca kabul edilmiş mahkemelerin görevlileri ile ilgili olması durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 12- Nüfuz ticareti
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, her türlü haksız menfaati doğrudan ya da dolaylı olarak, 2, 4 ila 6 ve 9 ila 11 inci maddelerde belirtilen, karar almaya muktedir herhangi bir kişi üzerinde bir etki yaratma yeteneğine sahip olduğunu belirten veya teyit eden herhangi bir kimseye, o şahıs ya da bir başka kişi için olsun ya da bu etkiyi sağlamak için ve etkinin ifade edilip edilmediğine ya da var sayılan etkinin istenen sonucu doğurup doğurmadığına bakılmaksızın, haksız bir menfaati bir karşılık olmak kaydıyla, vaat etmek, teklifte bulunmak ve vermek fiilini, bilerek işlenme halinde, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal önlemleri alırlar.
Madde 13- Yolsuzluk suçlarından elde edilen gelirlerin aklanması
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, Avrupa Konseyi’nin Suçtan Kaynaklanan Gelirlerin Aklanması, Araştırılması, Ele Geçirilmesi ve Elkonulmasına İlişkin Sözleşmesi (Sözleşme No. 141) gereğince, anılan Sözleşme’nin 6 ncı maddesinin l ve 2 nci maddelerinde yazılı suçlardan birinden oluşması durumunda ve Tarafların bu suçlara ilişkin olarak çekince veya bildirim ileri sürmemesi veya bu suçları karapara aklama mevzuatı çerçevesinde vahim suçlar olarak addetmemeleri durumunda, bunları cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal önlemleri alırlar.
Madde 14- Muhasebe suçları
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak ve çekince koymamaları veya bildirimde bulunmamaları ölçüsünde, aşağıda yazılı ve 2 ila 12 nci maddelerde belirtilen suçları işlemek, gizlemek ya da niteliğini değiştirmeye yönelik fiil ve ihmallerin, bilerek işlenmeleri halinde, cezai ya da diğer çeşit yaptırımlar gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla, gerekli görülen yasal önlemleri alırlar:
a) yanlış ya da eksik bilgiler içeren bir fatura veya her türlü belge veya muhasebe kaydını düzenlemek veya kullanmak;
b) bir tediyeyi muhasebe kayıtlarına dahil etmeyi haksız şekilde ihmal etmek.
Madde 15- İştirak fiilleri
Taraflar, kendi iç hukuklarına uygun olarak, bu Sözleşme gereğince düzenlenen suçlara her türlü iştirak fiilini, cezai yaptırım gerektiren bir suç haline getirmek amacıyla gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 16- Dokunulmazlık
Bu Sözleşme’nin düzenlemeleri, herhangi bir sözleşmenin, protokolün veya statünün ve onların uygulama metinlerinin, dokunulmazlıkların kaldırılması hakkındaki düzenlemelerine halel getirmez.
Madde 17- Yetki
l – Taraflar :
a) suçun kısmen veya tamamen kendi toprakları üzerinde işlenmesi durumunda,
b) suçun failinin vatandaşlarından, kamu görevlilerinden veya ulusal kamu meclislerinin üyelerinden biri olması halinde,
c)suçun kapsamına, aynı zamanda vatandaşları olduğu, kamu görevlilerinden veya ulusal kamu meclislerinin üyelerinden veya 9 ila 11 inci maddelerde belirtilen şahıslardan birinin, dahil olması halinde,
bu Sözleşme’nin 2 ila 14 üncü maddelerinde belirtilen suçlarla ilgili olarak, yetkilerini düzenlemek için gerekli görülen yasal ve diğer önlemleri alırlar.
2-Taraflar, imza sırasında veya onay, kabul, tasvip veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacakları bir bildirim ile bu maddenin l/b ve l/c fıkralarında veya bu fıkraların herhangi bir bölümünde açıklanan yetki kaidelerini uygulamama ya da özel şartlar ya da hallerde uygulama hakkını saklı tuttuklarını belirtebilirler.
3-Taraflardan biri bu maddenin 2 nci fıkrasında öngörülen çekince olanağını kullandığı takdirde, suçun faili olarak kabul edilen kişinin ülkesinde bulunması ve diğer bir Taraf ülkesine iadesinin, yalnızca vatandaşı olması sebebiyle kabul edilmemesi durumunda, yetkisini bu Sözleşmede öngörülen suçlarla ilgili düzenlemek için gerekli gördüğü önlemleri alır.
4-Bu Sözleşme, Tarafların kendi iç hukuklarına uygun olarak düzenledikleri cezai konulardaki yetkilerinin ifasına mani olmaz.
Madde 18- Tüzel kişilerin sorumluluğu
l- Taraflar, bu Sözleşme gereğince düzenlenen rüşvet verme, nüfuz ticareti ve karapara aklama suçlarından dolayı, bu suçların, tüzel kişinin çıkarları doğrultusunda, o tüzel kişilikte etkili bir konumda bulunan herhangi bir gerçek kişi tarafından, kişisel ya da tüzel kişiliğin uzvunun bir parçası olarak:
-tüzel kişiliği temsil etme; ya da, -tüzel kişilik adına karar alma; ya da,
– tüzel kişilikte denetim icra etme,
yetkisine dayanarak işlenmesi ve ayrıca, böyle bir tüzel kişinin yukarıda zikredilen suçlara tahrik veya teşvik etmek suretiyle iştirak etmesi halinde, tüzel kişilerin sorumlu tutulabilmelerini sağlamak amacıyla gerekli yasal ve diğer önlemleri alırlar.
2-Birinci fıkrada belirtilen hallerin haricinde, Taraflar, bir tüzel kişinin l inci fıkrada belirtilen bir gerçek kişi tarafından gözetim ve kontrol eksikliği nedeniyle aynı fıkrada belirtilen suçların anılan tüzel kişi namına onun otoritesindeki bir gerçek kişi tarafından işlenmesinin mümkün olması halinde, sorumlu tutulabilmesinin sağlanması amacıyla gerekli önlemleri alırlar.
3- Bir ve iki numaralı fıkralar gereğince tüzel kişinin sorumluluğu, birinci fıkrada belirtilen suçların faili, azmettireni veya iştirakçisi durumundaki gerçek kişiler hakkında ceza kovuşturması yapılmasını engellemez.
Madde 19- Yaptırımlar ve Önlemler
1-Bu Sözleşme gereğince düzenlenen suçların vahameti dikkate alınarak, Taraflar, 2 ila 14 üncü maddelerde düzenlenen suçlara ilişkin olarak, bunların gerçek kişiler tarafından işlenmeleri halinde, iadeye cevaz verecek hürriyeti bağlayıcı cezaları da içeren etkin, orantılı ve caydırıcı cezai ve cezai olmayan yaptırımlara tabi önlemleri öngörürler.
2-Taraflar, 18 inci maddenin l ve 2 numaralı fıkraları uyarınca düzenlenen sorumlulukla ilgili olarak, tüzel kişilerin para cezaları da dahil olmak üzere, etkili, orantılı ve caydırıcı cezai ve cezai olmayan yaptırımlara tabi tutulmasını sağlarlar.
3-Taraflar, bu Sözleşme ile düzenlenen suçlarla ilgili olarak elde edilen vasıta ve gelirleri, ya da bu gelirlere eşdeğer malvarlığını müsadere etmek ve onlardan yoksun bırakmak amacıyla gerekli gördükleri yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 20- Uzman makamlar
Taraflar, şahısların ve kurumların rüşvetle mücadelede uzmanlaşması için gerekli gördükleri önlemleri alırlar. Bunlar, yetkilerini her türlü yasadışı baskıdan uzak ve etkili olarak ifa etmek için, Tarafların hukuk sistemlerinin temel ilkeleri çerçevesinde gerekli bağımsızlığa sahip olacaklardır. Taraflar, bu makamların personelinin ifa ettikleri görevlere uyumlu bir formasyona ve mali kaynaklara sahip olmalarını gözetirler.
Madde 21- Ulusal makamlar arasında işbirliği
Taraflar, kamu makamlarının ve bu arada tüm kamu görevlilerinin, ulusal hukuka uygun olarak,
a)2 ila 14 üncü maddelerde düzenlenen suçlardan birinin işlendiği yolunda makul sebeplerin varlığının bulunması durumunda, soruşturma ve kovuşturma ile ilgili makamları, kendi girişimleri ile haberdar etmeleri,
b) talep doğrultusunda, bahse konu makamlara gerekli bilgileri sağlamaları, suretiyle, suçların soruşturulması ve kovuşturulması ile görevli makamlarla işbirliği yapmaları için gerekli gördüğü uygun önlemleri alırlar.
Madde 22- Adaletle işbirliği yapanların ve tanıkların korunması
Taraflar,
a)2 ila 14 üncü maddelerde düzenlenen suçlara ilişkin olarak bilgi sağlayan ya da bir başka şekilde soruşturma ve kovuşturma makamları ile işbirliği yapan kişilerin,
b)bu nevi suçlarla ilgili olarak ifade veren tanıkların, etkin ve uygun şekilde korunmalarını sağlamak amacıyla gerekli gördükleri yasal ve diğer önlemleri alırlar.
Madde 23 – Delillerin toplanmasını ve suçtan kaynaklanan gelirlerin müsaderesini kolaylaştırmaya yönelik önlemler
1-Taraflar, 2 ila 14 üncü maddelerde düzenlenen suçlara ilişkin delillerin toplanmasını kolaylaştırmak amacıyla ve bu Sözleşme’nin 19 uncu maddesinin 3 üncü fıkrasında zikredilen tedbirlere maruz olan yolsuzluk vasıta ve gelirlerini, yahut bu gelirlere eşdeğer malvarlıklarını belirlemek, aramak, dondurmak ve el koymak için ulusal hukuka uygun olarak, hususi soruşturma tekniklerinin kullanımını gerektirecekler de dahil olmak üzere, yasal ve diğer önlemleri alırlar.
2- Taraflar, mahkemelerini veya diğer yetkili makamlarını, bu maddenin birinci paragrafında belirtilen önlemleri kullanmaları amacıyla, bankacılık, finansal ve ticari dosyaların iletilmesine ya da zaptına emir vermeleri için yetkili kılmak üzere gerekli gördükleri yasal ve diğer önlemleri alırlar.
3- Bankacılık sırrı bu maddenin l ve 2 numaralı fıkralarında belirtilen önlemlere bir engel teşkil etmez.
Bölüm III- Uygulamanın Takibi
Madde 24- Takip
Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) bu Sözleşme’nin Taraflarca uygulanmasını takip eder.
Bölüm IV- Uluslararası işbirliği
Madde 25- Genel ilkeler ve uluslararası işbirliğinde uygulanacak önlemler
1-Taraflar, yürürlükteki cezai konularda uluslararası işbirliği hakkındaki uluslararası belgelerin hükümlerine, yahut tek ya da karşılıklı mevzuat temelinde anlaşılan düzenlemelere ve ulusal hukuklarına uygun olarak, bu Sözleşme’nin uygulama alanına giren suçlara ilişkin soruşturma ve yargılama hususlarında, birbirleriyle mümkün olan en geniş biçimde işbirliği yaparlar.
2-Yukarıdaki l inci fıkrada belirtilen türden hiçbir uluslararası belgenin ya da düzenlemenin Akit Taraflar arasında yürürlükte bulunmaması durumunda, 26 ila 31 inci maddeler uygulanır.
3-Bu bölümün 26 ile 31 inci maddeleri, yukarıdaki l inci maddede belirtilen uluslararası belge veya düzenlemelerin hükümlerinin kapsamlarından daha elverişli olmaları halinde aynı şekilde uygulanır.
Madde 26- Karşılıklı yardımlaşma
1-Taraflar, kendi ulusal kanunlarına göre, bu Sözleşme’nin uygulama alanına giren suçları soruşturmak ve kovuşturmak yetkisine sahip makamlardan gelecek talepleri mümkün olan en geniş şekilde, gecikmeksizin yerine getirmek için yardımlaşırlar.
2-Bu maddenin birinci fıkrası anlamındaki yardımlaşma, talebi alan Tarafın, talebin ifasının, temel çıkarlarına, ulusal egemenliğine, ulusal güvenliğine veya kamu düzenine halel getireceği düşüncesinde olması durumunda reddedilebilir.
3-Taraflar, bu bölüm düzenlemeleri çerçevesinde, banka sırrını öne sürerek yardımlaşmayı reddedemeyeceklerdir. Kendi iç hukukları öngördüğü takdirde, Taraflar, banka sırrının kaldırılmasını içerecek bir işbirliği talebine, cezai konularda yetkili olan bir hakim, ya da savcı dahil diğer bir yargı makamı tarafından izin verilmesini talep edebilir.
Madde 27- İade
1-Bu Sözleşme’nin uygulama alanına giren suçlar, Taraflar arasında yürürlükte bulunan iade sözleşmeleri kapsamları içerisinde yer alan, iadeye cevaz veren suçlar olarak addedilir.
Taraflar, aralarında akdedecekleri bütün iade anlaşmalarına, bu nevi suçları, iadeye cevaz veren suç olarak dahil edecekleri konusunda taahhütte bulunurlar.
2-İadeyi bir sözleşmenin mevcudiyetine bağlayan Taraflardan biri, kendisi ile iade sözleşmesi akdetmediği bir diğer Taraftan bir iade talebi aldığı takdirde, bu Sözleşme’ye uygun olarak ortaya konmuş bütün suçlar için, bu Sözleşme’yi iade için yasal bir temel olarak addedebilir.
3-İadeyi bir sözleşmenin mevcudiyetine bağlamayan Taraflar, bu Sözleşme’ye uygun olarak ortaya konmuş suçları iadeye cevaz veren suçlar olarak addederler.
4-İade, talebi alan Tarafın hukukunca öngörülen şartlara veya talebi alan Tarafın iadeyi reddedebileceği sebepler de dahil olmak üzere, uygulanabilir iade sözleşmelerine bağlıdır.
5-Bu Sözleşme’yle düzenlenen bir suç nedeniyle talep olunan iade, yalnızca talep konusu kişinin uyrukluğu nedeniyle reddediliyorsa veya talebi alan Taraf iadeye konu suçla ilgili olarak kendini yetkili görüyorsa, talebi alan Taraf, talepte bulunan Taraf ile başka bir anlaşmaya varılmadıkça, olayı kovuşturulması için yetkili makamlarının önüne getirir ve alınacak kesin sonuçtan talep eden Tarafı uygun bir sürede haberdar eder.
Madde 28- Talep olmadan iletilen bilgiler
Kendi yürüttüğü soruşturma ve yargılamalara halel gelmeksizin, Taraflardan biri, önceden mevcut bir talep olmaksızın, bu bilgilerin açığa çıkmasının bu Sözleşme’ye uygun olarak ortaya konmuş suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturmalara başlamak veya tamamlamak üzere bilgileri alacak Tarafa yardımcı olacağını ya da o Tarafı bu bölüm dahilinde bir talepte bulunmaya sevk edeceğini farz ederek, bu Tarafa olaylara ilişkin bilgileri iletebilir.
Madde 29- Merkezi makam
1-Taraflar, bu bölüm uyarınca düzenlenecek talepleri göndermekle, onları cevaplamakla, ifa etmekle veya onları ifaya yetkili makamlara iletmekle yükümlü bir veya gerektiğinde birkaç merkezi makamı belirleyecektir.
2-Taraflar, imza anında veya onay, kabul, uygun bulma ya da katılma belgelerinin tevdii sırasında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bu maddenin birinci fıkrasının uygulaması ile ilgili olarak belirlenen makamları ve adreslerini iletirler.
Madde 30- Doğrudan iletişim
1-Merkezi makamlar birbirleriyle doğrudan haberleşirler.
2-Acil hallerde, adli yardım talepleri ve buna ilişkin iletişimler doğrudan talep eden Tarafın, savcılıkları da dahil olmak üzere, adli makamlarınca, talep olunan Tarafın benzer seviyedeki makamlarına gönderilebilir. Bu durumda, talep eden Tarafın merkezi makamı tarafından talebin bir kopyası aynı anda talep edilen Tarafın merkezi makamına gönderilmelidir.
3- Bu maddenin l inci ve 2 nci fıkralarının uygulanmasına ilişkin düzenlenen tüm talep ve iletişimler INTERPOL aracılığıyla da gönderilebilir.
4-Talep, bu maddenin 2 nci fıkrası uyarınca sunulmuşsa ve gereğini ifa için talebi alan makam yetkili değilse, talebi alan makam onu yetkili makamına iletir ve bu durumdan talep eden Tarafı doğrudan haberdar eder.
5-Bu maddenin 2 nci fıkrası uyarınca takdim edilen, zecri tedbirler içermeyen talep veya iletişimler talep edilen Tarafın yetkili makamına, talep eden Tarafın yetkili makamı tarafından doğrudan gönderilebilir.
6-Taraflar, imza anında veya onay, kabul, uygun bulma ya da katılma belgelerinin tevdii sırasında, bu bölümün uygulamasına ilişkin olarak yapılacak taleplerin, etkinliği sağlama düşüncesiyle, merkezi makamlarına yapılmasını Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bildirebilirler.
Madde 31- Bilgi verme
Talebi alan taraf, talep eden Tarafı, vakit geçirmeksizin bu bölüm dahilinde alınan bir talep üzerine, yapılan işlem ve bu işlemin nihai neticesinden derhal haberdar eder. Talep edilen Taraf ayrıca talep eden Tarafı, istenen işlemlerin ifasını imkansız hale getiren veya ifasını hatırı sayılır ölçüde geciktirecek bütün durumlardan vakit geçirmeksizin haberdar eder.
Bölüm V- Nihai hükümler Madde 32- İmza ve yürürlüğe giriş
1-Bu Sözleşme Avrupa Konseyi üyesi Devletlerin ve hazırlanmasına katılan üye olmayan Devletlerin imzasına açıktır. Bu Devletler:
a)onama, kabul etme veya uygun bulmaya ilişkin bir çekince ileri sürmeksizin imza ile; ya da,
b)müteakiben onama, kabul etme veya uygun bulma işlemleri ikmal edilmek üzere, onama, kabul etme veya uygun bulmaya bağlı imza ile,
Sözleşme’yle bağlanmaya ilişkin rızalarını belirtebilirler.
2-Onama, kabul ve tasdik belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdii edilecektir.
3-Bu Sözleşme, ondört Devletin, l inci fıkra hükümleri uyarınca, Sözleşme’yle bağlı oldukları yolundaki muvafakatlerini ifade ettikleri tarihten sonraki üç ayı takip eden ayın ilk gününden itibaren yürürlüğe girecektir. Onama anında Yolsuzluğa Karşı Devletler Topluluğu’na (GRECO) üye olmayan böyle bir Devlet, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden bu Topluluğa üye olacaktır.
4-Sözleşme’yle bağlı olduğu yolundaki muvafakatini bilahare ifade edecek olan her imzacı Devlet için, Sözleşme, l inci fıkra hükümlerine uygun olarak, Sözleşme ile bağlı olduğu yolundaki muvafakatini bildirdiği tarihten üç ay sonraki ayın ilk gününden itibaren yürürlüğe girecektir. Onama anında Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO)’ya üye olmayan imzacı Devlet Sözleşme’nin kendisi için yürürlüğe girdiği gün bu Gruba kendiliğinden üye olacaktır.
Madde 33- Sözleşmeye katılım
1-Bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Sözleşme’ye taraf Devletlere danıştıktan sonra, Avrupa Topluluğu’nu ve Sözleşme’nin hazırlanmasına katılmamış bütün üye olmayan Devletleri, Avrupa Konseyi’nin Statüsü’nün 20/d maddesinde öngörülen çoğunluk kararıyla ve Bakanlar Komitesi’nde temsil edilmeye hakkı olan taraf Devletler temsilcilerinin oy birliği ile, bu Sözleşme’ye katılmaya davet edebilecektir.
2-Avrupa Topluluğu ve bütün katılımcı Devletler için, Sözleşme, katılım belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne tevdiinden sonrasını takip eden üç aylık sürenin bitimindeki ayın ilk gününden itibaren yürürlüğe girecektir. Avrupa Topluluğu ve bütün katılımcı Devletler, katılım anında üye değillerse, GRECO’ya bu Sözleşme’nin kendileri için yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden üye olacaklardır.
Madde 34- Bölgesel uygulama
l- Her Devlet, imza veya onay, kabul, tasdik veya katılım belgesinin tevdii sırasında bu Sözleşme’nin uygulanacağı bölge ya da bölgeleri belirleyebilir.
2- Taraflar, daha sonraki bir tarihte, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacakları bir bildirimde, belirlediği diğer bir bölge için bu Sözleşme’nin uygulamasını genişletebilir.
Sözleşme bu bölge için bu bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasını takip eden üç ayın bitimindeki ayın ilk günü yürürlüğe girecektir.
3-Daha önceki iki paragraf uyarınca yapılmış olan, her bölgeyle ilgili olarak yapılan bildirimler, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yönelik olarak yapılacak ihbar ile geri çekilebilecektir. Geri çekme, anılan ihbarın Genel Sekreter tarafından alınmasını takip eden üç ayın bitimindeki ayın ilk günü hüküm doğuracaktır.
Madde 35- Diğer Sözleşme ve anlaşmalarla ilişki
1- Bu Sözleşme, özel sorunları düzenleyen çok taraflı uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan hak ve yükümlülüklere halel getirmez.
2- Sözleşme’ye Taraf olanlar, aralarında, bu Sözleşme’yle ilgili sorunları düzenleyen ikili ya da çok taraflı anlaşmaları, bu Sözleşme’nin düzenlemelerini tamamlamak ya da kuvvetlendirmek veya ilgili olduğu konulardaki ilkelerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla akdedebilirler.
3-İki veya daha fazla Tarafın, daha önceden bu Sözleşme ile düzenlenen bir konuda bir anlaşma veya andlaşma akdetmiş, ya da bu konuyla ilgili olarak ilişkilerini bir başka şekilde düzenlenmiş olması halinde, uluslararası işbirliğini kolaylaştırdığı ölçüde, bu Sözleşme yerine anılan anlaşma ya da andlaşmayı tatbik etmeye, yahut ilişkilerini aynı şekilde sürdürmeye yetkilidir.
Madde 36- Bildirimler
Her Devlet, imza veya onay, kabul veya katılım belgesinin tevdii sırasında, 5 inci maddeyle ilgili olarak yabancı kamu görevlilerinin, 9 uncu maddeyle ilgili olarak uluslararası örgütlerin görevlilerinin veya 11 inci maddeyle ilgili olarak uluslararası mahkemelerin hakimleri ve memurlarının rüşvet almalarını ve vermelerini, kamu görevlisi veya hakimin işlemde bulunmak ya da bulunmamak suretiyle görevini ihlal etmesi haline münhasır olacak biçimde suç haline getireceği yolunda bildirimde bulunabilir.
Madde 37- Çekinceler
1-Her Devlet, imza veya onay, kabul, uygun bulma veya katılım belgesinin tevdii sırasında, 4, 6 ila 8, 10 ve 12 nci maddelerde belirtilen fiilleri veya 5 inci maddede belirtilen rüşvet suçlarını iç hukukuna uygun olarak, tamamen veya kısmen suç haline getirmeyeceğine ilişkin çekince koyabilir.
2-Her Devlet, imza veya onay, uygun bulma, kabul veya katılım belgesinin tevdii sırasında, 17 nci maddenin 2 nci fıkrasındaki çekinceyi kullanacağını bildirebilir.
3- Her Devlet, imza veya onay, uygun bulma, kabul veya katılım belgesinin tevdii sırasında, 26 ncı maddenin l inci fıkrası uyarınca yapılan bir adli yardım talebini, talebin talep edilen Tarafça siyasi bir suç olarak addedilmesi durumunda reddedebileceğini bildirebilir.
4-Bir Devlet, bu maddenin l, 2 ve 3 üncü fıkralarının uygulamasından, anılan fıkralarda belirtilen beşten fazla düzenlemeye çekince koyamaz. Başka hiçbir çekince kabul edilemez.
Aynı türdeki 4, 6 ve 10 uncu maddelere ilişkin çekinceler tek bir çekince olarak addedilecektir.
Madde 38- Bildirim ve çekincelerin geçerliliği ve incelenmesi
1- 36 ncı maddede öngörülen bildirimler ve 37 nci maddede öngörülen çekinceler ilgili Devlet tarafından Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl geçerlidir. Ancak, bu çekinceler aynı müddetteki süreler için yenilenebilir.
2-Bildirim ya da çekincenin müddetinin dolmasından on iki ay evvel, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, bu müddetin dolması ile ilgili olarak ilgili Devleti bilgilendirir. Müddetin bitiminden en az üç ay önce Devlet, Genel Sekreter’e, bildirim ya da çekinceyi muhafaza edeceğini, değiştireceğini veya geri çekeceğini tebliğ eder. Aksi halde, Genel Sekreter, bu Devleti, bildiriminin veya çekincesinin altı aylık bir süre için kendiliğinden uzamış sayılacağı yolunda bilgilendirir. Eğer, ilgili Devlet bu sürenin bitiminde çekincelerini muhafaza etmek veya değiştirmek kararını tebliğ etmezse, çekince veya çekinceler ortadan kalkar.
3-Taraflardan biri, 36 ve 37 nci maddelere uygun olarak bir bildirim veya bir çekince açıklamışsa, yenileme sırasında bunları ya da talep üzerine, muhafaza ediş sebeplerini doğrulayan açıklamaları, GRECO’ya bildirir.
Madde 39- Değişiklikler
1-Bu Sözleşme ile ilgili değişiklikleri bütün Taraflar teklif edebilir ve her talep Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından Avrupa Konseyi üyesi ülkelere ve 33 üncü maddedeki düzenlemeler doğrultusunda bu Sözleşme’ye katılan veya katılmaya davet edilen her üye olmayan Devlete iletilir.
2-Taraflardan birine teklif edilen her değişiklik, bu teklifi kendi görüşü ile birlikte Bakanlar Komitesi’ne sunacak olan Avrupa Suç Sorunları Komitesi’ne (CDPC) iletilir.
3- Bakanlar Komitesi teklif edilen değişikliği ve CDPC’nin görüşünü inceler ve bu Sözleşme’ye taraf olan Konsey üyesi olmayan Devletlere danıştıktan sonra değişikliği kabul edebilir.
4-Bu maddenin 3 üncü fıkrasına uygun olarak, Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen her değişiklik metni kabulleri için Taraflara iletilir.
5-Bu maddenin 3 üncü fıkrasına uygun olarak kabul edilen her değişiklik Tarafların tümünün onu kabul ettiklerini Genel Sekreter’e bildirmelerinden otuz gün sonra yürürlüğe girer.
Madde 40- İhtilafların halli
1-Avrupa Konseyi Suç Sorunları Komitesi bu Sözleşme’nin yorumlanması ve uygulanmasından bilgi sahibi edilecektir.
2-Bu Sözleşme’nin yorumlanması veya uygulanmasına ilişkin olarak Taraflar arasında ihtilaf bulunması halinde, Taraflar ihtilafı, aralarındaki ortak bir anlaşma çerçevesinde görüşme yoluyla veya Avrupa Suç Sorunları Komitesi’ne, ihtilaf halindeki Tarafları alacağı kararlarla bağlayacak bir hakem mahkemesine ya da Uluslararası Adalet Divanı’na götürmek de dahil olmak üzere, kendi seçtikleri diğer barışçı bir vasıtayla halletmeye çalışacaklardır.
Madde 41- Fesih
1-Taraflar, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacakları bir tebligat ile her zaman bu Sözleşme’yi feshettiklerini bildirebilirler.
2-Fesih tebligatı, tebligatın Genel Sekreter tarafından alınmasından itibaren geçen üç ayın başlangıcındaki ayın birinci günü etki doğuracaktır.
Madde 42- Tebligatlar
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri bütün Avrupa Konseyi üyesi Devletlere ve bu
Sözleşme’ye katılmış bütün Devletlere :
a) bütün imzalamaları,
b)bütün onama, kabul, tasvip ve katılım belgelerinin tevdiini,
c)32 ve 33 üncü maddelerine uygun olarak bu Sözleşme’nin bütün yürürlüğe giriş tarihlerini,
d)36 ve 37 nci maddeler gereğince yapılan bütün bildirim ve çekinceleri,
e)bu Sözleşme ile ilgili diğer bütün fiil, bildirim ve iletişimleri, tebliğ edecektir.
Bu konuda gereğince yetkili kılınmış aşağıda imzası bulunanlar bu Sözleşme’yi imzalamışlardır.
Bu Sözleşme Fransızca ve ingilizce dillerinde ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak üzere, Avrupa Konseyi’nin arşivinde saklanacak tek nüsha halinde Strazburg’da 27 Ocak 1999 tarihinde yapılmıştır. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri bu nüshanın onaylı bir örneğini bütün Avrupa Konseyi üyesi Devletlere, Sözleşme’nin hazırlanmasına katılmış üye olmayan Devletlere ve ona katılmaya davet edilmiş bütün Devletlere gönderecektir.
ÇEKİNCE
Türkiye Cumhuriyeti Sözleşme’nin 37 nci maddesinin 1 inci fıkrasına göre, Sözleşme’nin 4, 7, 8 ve 10 uncu maddelerinde yer verilen fiillere ulusal mevzuatında kısmen veya tamamen cezai yaptırımı gerektiren bir suç olarak yer vermeme hakkını saklı tutar.
Not : Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca Sözleşmenin çekince kaldırılmak suretiyle onaylanması uygun bulunmuştur.
Dünya Mantık Günü(World Logic Day), Rio de Janeiro Üniversitesi öğretim üyesi Jean-Yves Béziau’nun önerisi ve girişimi ile 32 ülkenin katılımı sonucunda 14 Ocak 2019 tarihinden itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Dünya Mantık Gününün belirlenmesinde, Alfred Tarski’nin doğum günü ve Kurt Gödel’in ölüm günü olması etkili olmuştur.
Etkinlik UNESCO himayesindedir. 2020 Dünya Mantık Günü, 35 ülkede yaklaşık altmış etkinlikle kutlanmıştır. Dünya Mantık Günü’nün üçüncüsü, Türkiye’de 14 Ocak 2021 tarihinde, 21. yüzyılda mantığın Türkiye’de kurumsallaşmasının öncülerinden biri olan Prof. Dr. Şafak Ural‘ın Dünya Mantık Günü Bildirisi ile kutlanmış, bildiri üzerinden, mantığın günümüz koşullarındaki yeri ve imkânı tartışılmıştır.
Ali Şafak Ural – Temel Mantık
Uluslararası Felsefe ve Hümanist Araştırmalar Konseyi(International Council for Philosophy and Humanistic Studies-CIPSH) tarafından UNESCO’ya önerilmiş, UNESCO Yürütme Kurulu tarafından 2019 yılı Ekim ayındaki 207. oturumda tartışılarak kabul edilmiş, UNESCO’nun 40. Genel Konferansı tarafından ilan edilmiştir. UNESCO’nun ilk Dünya Mantık Günü’nü ilan etmesinin ardından UNESCO Genel Direktörü Audrey Azoulay , mantığın önemini vurgulayan bir bildiri yayınlamıştır. Girişim, Bilim ve Teknoloji Felsefesi Birliği’nin (IUHPST-International Union of History and Philosophy of Science) tarafından da desteklenmektedir.
Günün amacı, mantığı olması gereken yere ve birinci sıraya taşımaktır. Bütün mantıkçılar, mantık yapmaya ve mantığı konuşmaya davet edilmekte; bilime yönelik ve bilim dışı tehditlerle mücadele etmek, toplumun tüm kesimlerinde ve politika yapıcılar arasında bilime güven oluşturmak için dünya çağında kampanya fırsatı sağlamaktadır. Bilginin, bilimlerin ve teknolojinin gelişimine rağmen, önemi kavranmayan mantık bilimi konusunda kamuoyundaki duyarlılığın yükseltilmesi hedeflenmektedir. Dünya Mantık Günü kutlaması, uluslararası işbirliğini teşvik etmeyi, araştırma ve öğretimde mantığın gelişimini teşvik etmeyi, derneklerin, üniversitelerin ve mantıkla ilgili diğer kurumların faaliyetlerini desteklemeyi ve halkın mantık anlayışını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bilim, teknoloji ve yenilikler çağında, eğitim ve bilimin ilerlemesine dayalı bir barış, diyalog ve karşılıklı anlayış kültürünün geliştirilmesine katkı sağlamak diğer amaçlardandır.
Dünya Mantık Gününün Amaçları
Mantıksal araştırmaların gelişimini teşvik etmek
Mantığa ilgi duyan insanlar arasındaki etkileşimi teşvik etmek ve güçlendirmek
Tüm bilimsel alanların araştırmacıları arasında daha iyi bir mantıksal birlik kurmak
Mantıkçıların çalışmalarını dünya çapında bilinir kılmak
Dünyada mantığı geliştirmek, tanıtmak ve bilinir kılmak
14 Ocak Dünya Mantık Günü için etkinlikler planlamak, konferans, çalıştay, bilimsel toplantı, sempozyum ve kolokyumlar düzenleme
MANTIK
Mantık, dünyayı ve insanı anlamaya dönük rasyonel yaklaşım modelidir. Mantık çağdaş bir evrenseldir. Geleneksel olarak felsefe ve matematiğin bir bileşenidir. Doğa ve sosyal bilimler içinde merkezi bir roldedir. Doğru ve yanlışı akıl yürütme ve bilimsel bakımdan inceleyen temel disiplindir. Mantığın esas amacı doğru düşünceyi bulmaktır. Kendine özgü bilimsel formülleri ve önermeleri bulunmaktadır. Bilimsel araştırmada mantığın yerleşik kuralları bulunmaktadır.
“Mantık Derneği olarak V. Dünya Mantık gününü kutlamaktan büyük bir mutluluk duyuyoruz.
Mantığın bir disiplin olarak kurulması Aristoteles’in çalışmalarına yani yaklaşık 2500 yıl geriye gitmektedir. Bu süreç içinde mantık, XIX.yüzyıla kadar, temel ilkelerini hep korumuştur. Fakat VI. yüzyılda İslam Dünyasında yapılan çalışmalar yeni bir evrenin de başlangıcını oluşturur. Bu dönemde gramerciler (nahivciler) ile mantıkçılar arasında ortaya çıkan tartışmaların konusu ve amacı, kutsal kitabı doğru anlayabilmektir. Böylece mantık bu dönemde anlamaya yönelik bir işlev kazanmış, yani yeni bir uygulama alanı bulmuştur: İslam Dünyasında mantık, bir organon (aklın bir aleti) olarak sadece kutsal kitabı anlamak için değil, teolojinin inşasında da Farabi, ibn Sina, ibn Rüşt gibi düşünürler tarafından kullanılmıştır.
Aristoteles dışında yeni bir mantık kurulması ve bir ‘organon’ olarak kullanılması arzusu, özellikle R. Bacon ve G. W. Leibniz örneğinde görüldüğü gibi, birçok düşünürün rüyasını süslemiştir. Horatius’un (Epistulae, 1.2.40-41): “dimidium facti qui coepit habet; sapere aude; incipe/başlanmış iş bitmiş iştir; bilge olmaya cesaretin olsun; başla!” sözü, Kant’ın elinde Aydınlanma Çağı’nı ifade eden “bilmeye (aklını kullanmaya) cesaret et!” özdeyişi halini almıştır. G. Frege ile özdeşleşen yeni mantık çalışmaları, Viyana Çevresi düşünürleri aracılığıyla felsefi bir boyut kazanmış, giderek evrilmiş ve günümüzde “bilgisayar çağı” adı altında yepyeni bir döneme adını vermiştir.
Düşünce tarihi içinde uygulamaya yönelik başarıların, hatta bugünün teknoloji medeniyetinin arkasında, doğrudan veya dolaylı olarak, matematik, geometri ve mantık gibi soyut düşünebilme becerisinin katkısını görmek mümkündür. Şüphesiz özellikle mantık, sadece doğru düşüncenin kurallarını veren bir disiplin değildir; bu özelliği sayesinde o aynı zamanda soyut düşünebilme becerisi de kazandırır. Soyut düşünebilmek ise farklı bakabilmenin ve eleştirel olabilmenin temel koşuludur.
Farklı düşünebilmenin ve eleştirel bakabilmenin çok iyi bilinen diğer bir özelliği, kişileri ve toplumları öfkelerden, kızgınlıklardan uzaklaştırabilmesi ve sorunun çözümüne odaklanmayı sağlayan bir alet olmasıdır. Hiç şüphe yok ki günümüzde bu alete -mantığa- her zamankinden çok ihtiyaç duyuyoruz.
14 Ocak’ın 2019’da UNESCO tarafından Dünya Mantık Günü olarak kabul edilmesini sağlayan Jean-Yves Beziau‘ya sonsuz teşekkürler. Prof. Dr. Şafak URAL / Mantık Derneği Başkanı”
Yunanistan’ın ikinci başbakanı ve Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın kahramanı Atanasios Kanakaris yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1760)
1834
Bağımsız Bulgaristan’ın ilk Başbakanı Todor Stoyanov Burmov doğdu. (Ölümü: 7 Kasım 1906)
1875
1952 Nobel Barış Ödülü sahibi Alman humaniter doktor, filozof, müzisyen, teolog, hayvan sever ve anti-nükleer aktivist Albert Schweitzer doğdu. (Ölümü: 4 Eylül 1965) Gabon’da bir hastane kurdu ve yaşamını yöre halkının sağlığına adadı. Geliştirdiği “yaşama saygı felsefesi” ile günümüzdeki çevreci ve hayvansever hareketlerin öncüsü kabul edildi.
1898
İngiliz çocuk edebiyatı yazarı Lewis Carroll yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Ocak 1832) Alice Harikalar Diyarında ve onun devamı olan Aynanın İçinden adlı meşhur kitapların yazarıdır.
1914
Diplomat Selahattin Ülkümen doğdu. (Ölümü: 7 Haziran 2003) 1943’te Rodos Başkonsolosluğu görevine getirildi. Holokost sırasında, Rodos’tan sınır dışı edilmemeleri için Yahudilere Türk vatandaşlığı verip onların hayatlarını kurtarmasıyla tanındı. Bu davranışından ötürü 1989’da Yad Vaşem’de, İsrail tarafından Uluslararası Dürüstler Madalyası ile onurlandırıldı.
1932
Amerika Birleşik Devletlerinde işsiz sayısının 8,2 milyona ulaştığı açıklandı.
1938
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Kuruluş Kanunu kabul edildi.
1938
Türkiye-Irak-İran-Afganistan arasında yapılan Sadabat Paktı, TBMM’de onaylandı.
1941
İstanbul Valiliği, Üniversite Talebe Birliği tüzüğünü onayladı. Talebe Birliği faaliyete geçti.
1942
İkinci Dünya Savaşının etkileri nedeniyle Türkiye’deki ilk karneli ekmek uygulaması İstanbul’da başladı. Yetişkinler için yarım, ağır işçiler için tam ekmek verildi.
1964
Meclis, 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan Ortak Pazar Anlaşmasını onayladı.
Sendikacı ve TÜRK-İŞ Konfederasyonu eski Başkanı Seyfi Demirsoy yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1920) TÜRK-İŞ yönetimiyle beraber işçi çalışma düzeni, sosyal güvenlik, işçi eğitimi ve parlamento ile müşterek ülke menfaati ön planda tutularak toplu sözleşme kanunlarını hayata geçirdi.
1975
Tüm Üniversite, Akademi ve Yüksek Okullar Asistanları Birliği (TÜMAS) kuruldu.
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, beş Bosnalı Hırvat’ı, 1993 yılında Ahmiçi köyünde en az 103 Müslüman’ı katledilme suçundan 25 yıl hapse mahkûm etti.
2004
Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesi (Criminal Law Convention on Corruption) Türkiye, tarafından Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesinin Onaylanması Uygun Bulunduğuna Dair 5065 Sayılı Kanun ile 14 Ocak 2004 tarihinde TBMM’de kabul edildi. Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi ülkeler tarafından Strazburg’da 27 Ocak 1999 tarihinde kabul ve ilan edildi. 1 Temmuz 2002’de onaylandı. Sözleşme, yolsuzluğun uluslararası eşgüdüm içerisine suç olarak tanımlanması için düzenlenen en önemli sözleşmelerdendir.
2004
Çocukların Korunması ve Ülkelerarası Evlat Edinme Konusunda İşbirliğine Dair Sözleşme, Türkiye tarafından 5 Aralık 2001 tarihinde sözleşmeyi imzalandı. 5049 Sayılı Yasa ile 14 Ocak 2004 tarihinde sözleşme kabul edildi ve onay işlemi 27 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleşti. Sözleşme, 29 Mayıs 1993 günü Lahey’de düzenlendi. (The Convention of 29 May 1993 on Protection of Children and Co-operation in Respect of Intercountry Adoption)
2011
Tunus’ta bir kişinin kendini yakmasıyla başlayan gösterilerin ardından, Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali ülkeden kaçtı ve geçiş hükûmeti kuruldu.
2014
Nijerya Devlet Başkanı Goodluck Jonathan, aynı cinsiyetten kişilere evlenme yasağı getiren yasayı onayladı.
2019
Dünya Mantık Günü (World Logic Day), Rio de Janeiro Üniversitesi öğretim üyesi Jean-Yves Béziau’nun önerisi ve girişimi ile 32 ülkenin katılımı sonucunda 14 Ocak 2019 tarihinden itibaren kutlanmaya başlandı. Dünya Mantık Gününün belirlenmesinde, Alfred Tarski’nin doğum günü ve Kurt Gödel’in ölüm günü olması etkili oldu.
2019
Kemal Kurkut davasında mahkeme heyeti, sanık polis Yakup Ş.’nin tutuklama talebini reddetti. Mahkeme heyeti ATK Genel Kurulu’nun hazırlayacağı bilirkişi raporunun beklenmesine karar vererek duruşmayı 14 Ocak 2020’ye erteledi.
2025
İstanbul Barosu, yönetim kurulu hakkında hukuk dışı bir şekilde başlatılan savcılık soruşturması işlemine karşı idare mahkemesinde dava açtığını duyurdu.
2025
İstanbul Barosu hakkında yürütülen soruşturma kapsamında, Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ile yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle dava açıldı. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Amaçları dışında faaliyet gösteren barolar ile Türkiye Barolar Birliği sorumlu organlarının görevlerine son verilmesine ve yerlerine yenilerinin seçilmesine, Adalet Bakanlığının veya bulundukları yer Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince basit usule göre yargılama yapılarak karar verilir ve dava en geç üç ay içerisinde sonuçlandırılır.” şeklindeki maddesi uyarınca, Kaboğlu ile yönetim kurulu üyeleri Rukiye Leyla Süren, Hürrem Sönmez, Ahmet Ergin, Metin İriz, Mehmedali Barış Beşli, Yelda Koçak Urfa, Fırat Epözdemir, Ezgi Şahin Yalvarıcı, Ekrem Bilen Selimoğlu ile Bengisu Kadı Çavdar’ın görevlerine son verilmesi, yeni baro başkanı ile yönetim kurulu üyelerinin seçilmesi talepli davanameyle birlikte İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesine dava açıldı.
2026
Önceki dönem İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şube Başkanı Avukat AliAydın, İzmir’in Çiğli ilçesinde sabah yürüyüşü yaptığı sırada uğradığı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Aydın’ın cesedi olay yerindeki incelemenin ardından İzmir Adli Tıp Kurumu morguna kaldırıldı. İHD Genel Başkanı Eren Keskin, saldırganın yakalandığını belirtti. Katil zanlısı M.D.E., emniyetteki ifadesinde uyuşturucu ve uyarıcı madde etkisi altında Aydın’ı öldürdüğünü söyledi.
Türkiye’de savunma mesleğini düzenleyen ilk yazılı metin olan Mehakimi Nizamiye Davavekilleri Hakkında Nizamname, Takvim-i Vekayi’nin tamamlayıcısı mahiyetindeki Düstur’da 16 Zilhicce 1292 (13 Ocak 1876) tarihinde yayınlandı. Nizamname, 17 Kasım 1875 (18 Şevval 1292 – 5 Teşrinisani 1291) tarihinde düzenlenmişti. (Düstur: Belirli zamanlarda kabul edilen mevzuatın taşıdığı tarihlerin sırasına göre hazırlanarak tertiplere ayrılan ve her tertibi de muhtelif ciltlerden oluşan kanun külliyatıdır. Resmi Gazete‘nin(Takvim-i Vekayi) tamamlayıcısıdır.)
1898
Emile Zola, Fransa Cumhurbaşkanı Félix Faure’a yazdığı “İtham ediyorum!” başlıklı açık mektubunu içeren L’Aurore gazetesinde yayımladı. Mektup, Dreyfus Davası‘nı kamuoyu gündemine taşıdı.
1923
Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey (Orbay), TBMM’de Lozan Konferansı’yla ilgili olarak Hükümet görüşünü açıkladı
1929
Amerikalı kanun adamı Wyatt Earp öldü (Doğumu 1848)
1943
Maarif Vekaletine bağlı olmak üzere, 4357 Sayılı Kanun ile İlkokul Öğretmenleri Sağlık ve Sosyal Yardım Sandığı (İlksan) kuruldu
1944
Birleşik Krallık’a sipariş edilmiş olan denizaltıları ve uçak filosunu teslim almakla görevli olan personeli taşıyan “Refah” şilebinin 23 Haziran 1941 tarihinde batırılması olayından sonra sorumlular hakkında açılan Refah Faciası Davası sona erdi. Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde 29 Nisan 1943’te açılan dava sonunda bütün sanıklar beraat etti.
1956
Adnan Menderes ve Namık Gedik hakkında 6-7 Eylül Olayları nedeniyle soruşturma açılmasını isteyen önerge reddedildi
1957
Osmanlı Devleti’nin son dönem, Türkiye’nin ise ilk dönem hukukçularından olan. Ebül’ula Mardin 75 yaşında hayatını kaybetti. (Doğumu 1881) 1903 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hayatı boyunca öğretim üyeliği yaptı ve 1951 yılında Medeni Hukuk alanında ordinaryüs profesör oldu. 1914-1919 yıllarında Niğde, 1920’de Mardin mebusu olarak Osmanlı Mebusan Meclisi’nde bulundu.
1959
Kadın avukatlar, “Bir Kilo Namus” adlı eserinde kadınların şeref ve haysiyetlerinin zedelendiğini ileri sürerek Refik Erduran aleyhine dava açtı
1986
İşkence yapanlara verilen cezaların arttırılması ve sorgu sırasında sanık avukatlarının da hazır bulunmasını öngören yasa önerisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde reddedildi
Susurluk Skandalı sonrası açılan soruşturması kapsamında özel tim görevlisi polisler Ayhan Çarkın, Oğuz Yorulmaz ve Ercan Ersoy, tutuklanarak ceza evine gönderildi.14 Ocak’ta ise Sedat Bucak’ın 3 koruma polisi ile şoförü de, Devlet Güvenlik Mahkemesine sevk edildi. Koruma polisi Ömer Kaplan, savcılık tarafından serbest bırakıldı. 2 polis ile şoför tutuklandı.
2004
Sağlık Hizmetlerine İlişkin ILO Sözleşmesi, Resmi Gazetenin 13 Ocak 2004 tarihli sayısında yayınlandı. Sözleşme 7 Haziran 1985 tarihinde kabul edilmiş ve 5039 Sayılı yasa ile onaylanmıştı.
İş Sağlığı ve Güvenliği ve Çalışma Ortamına İlişkin ILO Sözleşmesi, Resmi Gazetenin 13 Ocak 2004 tarihli sayısında yayınlandı. Sözleşme, ILO tarafından 3 Haziran 1981 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye 07 Ocak 2004 tarihli ve 5038 sayılı yasa ile sözleşmeyi uygun bulmuştu.
2012
Hukuk ve KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş yaşamını yitirdi. (Doğumu 1924) Yargıç Raif Bey’in oğlu olan Denktaş,1944 yılında hukuk eğitimi için Lincoln’s Inn’de okumak üzere Birleşik Krallık’a gitti. 1947 yılında adaya döndü ve Kıbrıs Cumhuriyetinde avukatlığa başladı. Daha sonra savcılık yaptı ve 1956 yılında başsavcılığa yükseldi. KKTC’nin kurulmasının ardından Kurucu Cumhurbaşkanı oldu ve 5 Mayıs 1985 tarihinde Halkoylamasına sunulup kabul edilen KKTC Anayasasını yürürlüğe koydu. 1983’ten 2005’e kadar toplamda 21 yıl 5 ay 9 gün cumhurbaşkanlığı yaptı. Vefatının ardından Türkiye ve KKTC’de ulusal yas ilan edildi. 17 Ocak 2012 günü, yapılan devlet töreniyle Lefkoşa’daki Cumhuriyet Parkı’nda defnedildi.
2025
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı “Aziz İhsan Aktaş’ın elebaşılığını yaptığı öne sürülen bir suç örgütünün belediyelere rüşvet vererek ihale organize ettiği” gerekçesiyle başlatılan soruşturma kapsamında Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın da aralarında olduğu toplam 47 kişi hakkında gözaltı kararı verildiğini açıkladı. Soruşturma kapsamında, daha önce tutuklanarak yerine kayyım atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer için de gözaltı kararı verildi.
Mersin’in Akdeniz ilçesinin DEM Partili Belediye Eş Başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, Akdeniz ilçe belediyesine Akdeniz Kaymakamı Zeyit Şener’in vekalet edeceğini açıkladı.
‘Cumhurbaşkanına hakaret’ iddiasıyla açılan soruşturmada hakkında yurtdışına çıkış yasağı ve adli kontrol kararı verilen BTP lideri Baş, karakola giderek imza verdi, “Adalet herkese lazım” dedi.
Adalet Bakanlığının Resmi Gazete’de yayımlanan kararına göre 4 ilde idare, 2 ilde ise vergi mahkemesi kuruldu. İdare mahkemesi kurulu il sayısı 65’e, vergi mahkemesi kurulu il sayısı 38’e yükseldi.
Mehakimi Nizamiye Davavekilleri Hakkında Nizamname
Mehakimi Nizamiye Davavekilleri Hakkında Nizamname; Türkiye’de savunma mesleğini 17 Kasım 1875 (18 Şevval 1292 – 5 Teşrinisani 1291) tarihinde düzenleyen ilk yazılı hukuki metindir.
Nizamname, 13 Ocak 1876 (16 Zilhicce 1292) ) tarihli 1. Tertip Düstur’da yayınlanmıştır. Osmanlı Devleti’nde Batıdaki anlamıyla avukatlık kurumu, Tanzimat dönemindeki gelişmelerle uyumlu biçimde bu nizamname ile hukuk sistemi içerisine girmiştir.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””](Düstur: Belirli zamanlarda kabul edilen mevzuatın taşıdığı tarihlerin sırasına göre hazırlanarak tertiplere ayrılan ve her tertibi de muhtelif ciltlerden oluşan kanun külliyatıdır. Resmi Gazete‘nin(Takvim-i Vekayi) tamamlayıcısıdır. )[/box]
Mehakimi Nizamiye Davavekilleri Hakkında Nizamname
FASLI EVVEL
Dava vekâleti silkine duhul ve kabulün şeraiti beyanındadır
Madde 1
Bizzat ikamei dava etmek istemiyenlerin müteallikat ve akrabasından ve kendilerile hukukça müşarik olanlardan tayin edebilecekleri vekiller müstesna olmak şartile işbu nizamname mucibince divanı ahkâmı adliye nezareti celilesinin ruhsatı resmiyesini istihsal etmiyenlerin mehakimî nizamiyede dava vekâleti etmeleri memnudur.
Madde 2
Mehakimi nizamiyede dava vekâleti edecek olanların evvelâ mektebi hukuka devam ve tahsili fünun ile bil imtihan ruus alması veyahud harîçde tahsili ilmihukuk etmiş olubda mektebi hukuk nezdinde işbatı malûmat ile yedinde bulunacak ruus veya şahadetnameyi tasdik etdirmiş olması, saniyen yirmi bir yaşına baliğ olmuş bulunması, salisen memuriyeti devletde bulunmaması, rabian mücazatı terziiiye veya terhibiye ile mahkûmen ceza görmemiş olması, hamisen tüccar ve sarraf silkinde bulunmuş olubda resmen izharı iflâs etmemiş veyahud izharı iflâs eyledikden sonra kanunen iadei itibar etmiş olması meşrutdur.
Madde 3
Maddei sabıkada muharrer malûmat ve sıfatı haiz olarak dava vekâleti silkine dahil olmak isteyenler divanı ahkâmı adliye nezareti celilesi dairesinde bulunan komisyona tercümei hallerini ve menşe ve mesleklerini havi bir lâyiha itasile ittihaz olunacak cedvele isimlerini kaydetdirmeğe ve kaidei mahsusası mucibince koçanlı ve numaralı ve nezaret tarafından mühürlü ruhsatname istihsal etmeğe mecburdurlar.
Madde 4
Gerek mektebi hukukden neşetle ve gerek mektebin usulü tedrisine muvafık olmak üzere isbatı malûmat ile dava vekâleti silkine dahil olacaklara verilecek şahadetnamelerin beherinden bir defalık olarak komisyon marifetile beş aded yüzlük osmanlı altını harc alınıb işbu dava vekâleti umurundan dolayı komisyonun vukubulacak masarifine karşılık sermaye olmak üzere divanı ahkâmı adliye veznesine teslim olunacakdır.
Madde 5
Ruhsatnameli davavekilleri beher sene martı hululünde komisyona bilmüracaa faslı salisde beyan olunan cemiyetin tahtı tasdikinde olmak üzere kayıdlarını tecdid etdirecekler ve bunun için yalnız varakı baha ita edeceklerdir.
Madde 6
Eshabı deavinin ekarib ve mensubat ve şürekâsından tayin edecekleri vekillerin müvekkillerine ciheti karabet ve münasebetlerini ve davada alâka veya müşareketlerini mübeyyin ilmühaber veya senedatı saire ibrazile işlerinin havale olunduğu mahkeme nezdinde icrayı vekâlete istihkaklarını isbat etmeleri lâzımgelir. Şukadar ki o misillû vekillerin sahibi davaya nisbet ve karabetleri ve esasi maddede medhal ve müşareketleri müddeialeyh tarafından mahkeme huzurunda tasdik olunduğu veyahud mahkemece malûm olduğu takdirde bunun için ilmühaber ve senedat talebinden sarfınazar kılınır.
FASLI SANİ
Davavekillerinin vezaifine ve mesuliyetlerinin derecatına dairdir
Madde 7
Ruhsatnameyi haiz olan her davavekili deruhde eylediği davaya vekâleti hususî ise ol davanın havale olunacağı mahkemeye kablelmuhakeme vekâletnamesini aynen ibraz ve itaya ve eğer vekâleti umumî ise vekâletnamesinin sureti musaddakasını vermeğe mecburdur.
Madde 8
Bir davaya tayin olunan vekilin umumî veya hususî vekâletnamesi bulunmadığı veyahud kablelmuhakeme müvekkili mahkeme huzurunda anı tevkil etmiş olmadığı halde anden evvel bilâ vekâlet icra eylediği kâffei muamelât keenlemyekün addolunacağı ibi bundan mutazarrır olan tarafın istidası üzerine tebeyyün eden zarar ve ziyan ve masarifi saire ol vekile tazmin etdirilecek ve bu misillûlerden derecei muamelâta göre bir adedden üç aded Osmanlı altınına kadar cezayinakdî alınacakdır ve eğer vekil dava vekâlet silkine dahil olanlardan ise tazminat ve cezayinakdiden başka icrayı vekâlet istihkakının sekiz günden altı aya kadar muvakkaten refile mücazat olunacakdır.
Madde 9
Vekillerin müvekkillerinden alacaktan vekâletnameler isim ve şöhret ve mahalli ikametlerini ve vekili oldukları davanın aslını ve mercii rü’yetini derc ve tahrir ve eğer diğerini tevkile mezun olurlar ise anı dahi tasrih etdirmeleri lâzımgelir.
Madde 10
Mecellei ahkâmı adliyenin kitabülvekâiesinde münderic şurut ve ahkâmı umumiye muktezasınca hududu vekâlet dairesinde olan mevaddan ve aslen ve fer’an bir davaya müteallik evrakın tasdiki ve yemin teklifi veya reddi gibi muamelâtı tabiiyeden vekâletnamesinin sarahaten nebi eylediği maddeyi icraya vekilin salâhiyeti yokdur.
Madde 11
Davavekilleri vekâletnamelerinde mezuniyeti sariha olmadıkça iadei muhakeme ve itirazı alelhükem ve istinaf ve temyiz gibi hukuku kanuniyeden huzuru mahkemede sarfınazar etmeğe ve müvekkiline izafetle istinaf ve temyizi dava ve iadei muhakeme ve bir mahkeme heyetinin mecmuu veya içinden biri hakkında istika ve akçe kabız ve ita eylemeğe ve hakem tayinine muktedir olamaz.
Madde 12
Her davavekili müteahhid olduğu davadan dolayı müvekkilinden ne kadar akçe almış ise hitamı vekâletde anın hesabını vermeğe ve müvekkili tarafından veya anın namına almış olduğu nukud ve evrak ve senedatı iade ve teslim etmeğe mecburdur.
Madde 13
Vekilin ihmali ve tekâsülünden ve vazifesini tecavüzden veyahud iadeye mecbur olduğu nukud ve senedatın tehir ve tediye ve itasından mutazarrır olan müvekkilin davası üzerine zarar ve ziyan ve masarifi sairesi vekile tazmin etdirilir ve yarım altından üç aded Osmanlı yüzlük altınına kadar cezayinakdî alınır eğer mahkûm olan kimse dava vekâleti silkine dahil olanlardan ise icrayı vekâlet hakkı muvakkaten refolunur.
Madde 14
Bir kimsenin icrayı vekâlet etmiş olduğu davada nizamen şayanı kabul olan masarifini müvekkilinden mutalebeye hakkı ve bunun istihsaline kadar on ikinci madde mucibince yedinde bulunacak akçe ve senedatı tevkife salâhiyeti vardır.
Madde 15
Bir davavekilinin haiz olduğu hakkı vekâletin hitamı kitabülvekâlede münderiç esbabın vücudüne ve eğer ruhsatnameli vekillerden ise on yedinci maddede muharrer ahvalden dolayı mahkemece azli veyahud üç aydan ziyade mezuniyetinin mahkeme kararile ref’i maddelerin’ den birinin vukuuna mevkufdur.
Madde 16
Bilâ sebeb meşruh vekilin istifası mülâbesesile vukubulan teahhurat rü’yeti davaca hukuku kanuniyeden olan bir müddetin inkizasım müstelzim olur ise müvekkiline nizamen terettüb edecek zarar ve ziyan ve masarifin bilâ özür istifa etmiş olan vekilden tahsiline hükmolunur.
Madde 17
Mahkemede rü’yeti dava olunur iken gerek şifahen ve gerek tahriren mahkemenin kadrü namusuna ve idarei devlete dokunacak akval ve efalde bulunan davavekilleri usulü muhakeme! ticaretin üçüncü faslı ahkâmına tatbikan mesul olacaklardır.
Madde 18
Ruhsatnameli davavekiii yedinde mevcud olan evrak ve senedatı asliyenin ledeliktiza mümzi suretlerini ihraç ve ita etdikleri halde asıllarına mutabakatı elzem olub bu makule evrakın asıllarına ademi mutabakatları failleri hakkında mucibi mesuliyetdir.
Madde 19
Dava vekâleti sınıfına dahil olanların vekâleten deruhde etdikleri deaviye dair kaleme aldıkları muharrerat müsveddeleri aynile mahfuz olacağı gibi müvekkillerile olan muhasebelerine mahsus olmak ve deavi kalemi veya mahkeme reisi tarafından adeddi sahifelerİ rnusaddak ve mümzi bulunmak üzere bir kıt’a defter tutmaları dahi icabedecekdir.
FASLI SALÎS
Davavekilieri ücretlerinin sureti tahdid ve tahsiline dairdir.
Bir davanın sahibi badelmuhakeme isbatı müdde aeyledikde ol davanın rü’yeti için tayin etmiş olduğu vekilin tarife mucibince lâzımgelen ücretini mahkûmualeyhden talebe haklı olduğu gibi işbu ücreti doğrudan doğruya mahkûmu aleyhden taleb ve istihsale vekilin dahi salâhiyeti vardır.
Madde 22
Bir dava vekili haiz olduğu mezuniyet üzerine davayı sulhan tesviye etdiği veya hakem sıfatına aid muamelâtı icra eylediği halde ol dava bidayet mahkemesine müteallik ise tarifede gösterilen bidayet ücretini ve istinaf veya temyiz mahkemesine aid ise işbu mahkemelerde görülen deavi için kezalik tarifede muharrer ücreti müvekkilinden mutalebe edeceği gibi nizamen derecei ulâda hükmolunması lâzımgeien bir dava tarafeynin rızası üzerine bidayet mahkemesinde sureti kafiyede faslu rü’yet olunmuş ise davavekilinin istinaf mahkemesi huzurunda vukubulan muamelâta mahsus ücreti almağa hakkı olacakdır.
Madde 23
Davavekilini azleden veya yedinde bulunan evrakı istirdad eyliyen müvekkil vekilin vaki olan icraatından veya tanzim eylediği muharreratdan dolayı alacağı ücreti mükanneneyi ve sair nizamen şayanı kabul olacak esbab üzerine vukubulmuş olan masarifini tediye etmeğe mecburdur vekilin azli rü’yeti dava için tarafeynin celbine mahkemece karar verildikden sonra kablelmuhakeme vukubulur ise vekilin bir defa muhakeme icrası için tarife mucibince alması lâzımgelen ücretin nısfını mutalebeye hakkı olur.
Madde 24
Davavekillerinin deruhte etdikleri davalardan dolayı alacakları ücretlerin mikdarı tarifenin kaçıncı kısmına müteallik ise, ol kısmı tanzim edecekleri muharrerata dercetmeleri lâzım geleceği misillû yirmi altıncı maddeye tatbikan kaleme alacakları müfredat defterlerinin her kaleminde dahi beyan ve işaret kılınacakdır.
Madde 25
Davavekillerinin ücuratı mukannenesinden başka nizamı dairesinde vukubulan masarif müsbitelerini müvekkillerinden istihsale hakları olduğu gibi icrayi vekâlet ettikleri davaların neticei hükmü müvekkillerinin aleyhinde zuhur etse bile tarife mucibince lâzım gelen ücreti kezalik müvekkillerinden taleb ve tahsile salâhiyetleri olacakdır.
Madde 26
Ücreti mukannenesini mutalebe edecek olan davavekili müvekkilinin imtinaı takdirinde davanın faslolunduğu mahkemeye bir istidaname ile bir kıt’a müfredat defteri ve bunları teyid edecek evrakı ita ederek taleb olunan ücret tarafeyn muvacehesinde mahkemece tedkik ve tasdik olundukdan sonra kaç kuruşa baliğ olur ise yekûnu istidaname üzerine rakkam ve ibare ile yazılarak mucibince tahsili işaret ve vaz’ı tarih olundukdan sonra reisi mahkeme canibinden imza ve mahkeme mührile tahtim edilecek ve mahkûmbih olan ücret icra cemiyeti tarafından tahsil ki kılınacakdır.
Madde 27
Davavekillerinin tanzim edecekleri muharrerat ile verecekleri evrak ve senedat suretleri varakai sahihe üzerine yazılmamış bulunur ise hiç bir mahkemede kabul olunmıyacakdır.
Madde 28
Tarife mucibince istihsal olunacak ücretler sim mecidiye yirmi kuruş itibarile hesab olunacakdır.
Madde 29
Davavekillerinin müvekkillerinden mukavelei mahsusa tahtında ücret almaları dahi caiz olub fakat beş bin kuruş kadar olan davalar için mukavele eyledikleri ücretlerin tarifede muayyen mikdarı tecavüz etmemesi ve beş bin kuruşdan ziyade olan davalar için mukavele tahtına aldıkları ücretlerin kemiyeti dahi meblâğı müddeanın nihayet yüzde yirmisini geçmemesi meşrutdur.
FASLI RABİ
Davavekilleri cemiyetinin sureti teşkil ve vezaifi beyanındadır
Madde 30
Davavekillerinin umur ve hususahna bakmak ve nezaret ahkâmı adliye tarafından icra olunacak tebligatı resmiyeye
vasıta ittihaz kılınmak üzere bir cemiyeti daime tesis olunacakdır.
Madde 31
İşbu cemiyet bir reisi evvel ve bir reisi sani ve dört azadan ibaret olub bunlar Dersaadetde mukim ve icrayi vekâlete mezun bulunmak şartile davavekilleri tarafından ekseriyeti ara ile intihab olunacakdır.
Madde 32
Reis ve azanın müddeti memuriyetleri iki sene olub beher sene azanın nısfı tebdil olunarak yerlerine diğerleri intihab olunmak üzere ilk senenin hitamında çıkacak iki aza için kura keşide olunarak ve diğer sene eskileri çekilerek yerlerine başkaları intihab kılınacak ve ikinci sene hitamında reislerin dahi müddeti memuriyeti munkaziye olmuş bulunacakdır.
Madde 33
Maddei sabıkada beyan olunan suretle çıkacak aza aradan bir sene mürur etmedikçe yeniden intihab olunamayıb fakat reislerin tekrar intihabı caiz olacakdır vefevvel beevvel reislerin ve badehu azanın bir defada intihabı icra olunarak hitamında cemiyetin reisi evveli kendisinin ve reis sani ile azayi sairenin intihabını batakrir ahkâmı adliye nezaretine iş’ar eyliyecekdir.
Madde 34
Reis ve aza intihabında esas ittihaz olunmak üzere davavekillerine dair ahkâmı adliyede mahfuz cetvelin sureti musaddakası cemiyete verileceği gibi ileride işbu cedvele kayid veyahud kayidleri terkin olunan davavekillerinin isimleri dahicemiyete tebliğ kılınacakdır.
Madde 35
Heyeti cemiyetin efradı intihab olundukdan sonra kendileri içlerinden birisini kâtib ve sandık emini olmak üzere ekseriyeti ara ile tayin edeceklerdir.
Madde 36
Cemiyeti daimede reisden maada öç aza bulunmadıkça müzakereye şuru olunmıyacak ve tesavii ara vukuunda reisin bulunduğu taraf ağleb addolunacakdır.
Madde 37
Cemiyetin vezaifi evvelâ divanı ahkâmı adliye nezareti cililesinden davavekillerinin muamelâtı hakkında ittihaz olunacak kararların tebliği saniyen vekiller namına lâzımgelen mevaddm nezareti müşarünileyhaya bamazmata ifadesi salisen davavekillerine mahsus nizamatın tamamii icrası rabian davavekilleri beyninde sınıf ve sıfatlarına dair tahaddüs eden münaziatın sulhen tesviyesi ve mümkün olamadığı takdirde netayicinin beyanı hamisen davavekillerinin ücret ve masarifi hakkında olan tarifeden dolayı müşkülât ve ihtilâfati zuhurunda izahat itası sadisen fukaradan olan esbabı deavinin cemiyete müracaatlarında meccanen tedkiki davalarile lâzımgelen muamelâtı kanuniyenin teshil ve iraesi ve sureti aharı ile muaveneti lâzımenin icrası sabian dava vekâleti silkine dahil olmak istiyenlerin beşinci maddede gösterildiği üzere tecdidi kayıdları için beher sene divan ahkâm adliye nezaretine bir defter itası hususlarından ibaretdir.
Madde 38
Deavi esbabından fakirülhal olanların teshil ve tedkiki masalihi cemiyet marifetile vekillerin münasiblerinden mürekkeb bir heyete havale olunacakdır.
Madde 39
Hilafı nizam hareket eden davavekilleri haklarında cemiyetin ittihaz edeceği muamelât evvelâ ihtarı vazife etmek saniyen tazir ve itaba yalnız karar verilmek salisen müstahakı tazir olan vekil cemiyetin huzurunda reisi cemiyet marifetile tekdir olunmak rabian cemiyetin mahalli mahsusuna kabulden mahrum edilmek hususlarından ibaret bulunacakdır.
Madde 40
Bir davavekili hakkında cemiyetçe vukubulan şikâyatın ehemmiyeti olubda icrayi vekâlet mezuniyetinin kendisinden ref’ini müstevcib olacağı cemiyetçe müşahede olunur ise esbab ve keyfiyatını ve refi mezuniyetin müddetini havi bir mazbata yapılarak divanı ahkâmı adliye nezareti celilesinr irsal olunacakdır.
Mevaddı muvakkate
İşbu nizamnamenin neşir ve ilânından mukaddem dava vekâleti edenler ve hukuk mektebi talebesinin müddeti tahsiliyesi hitamından evvel dava vekâletine salik olanlar divanı ahkâmı adliye nezareti dairesinde bulunan komisyona bilmüracaa imtihan olunmadıkça ruhsatname istihsaline kesbi istihkak edemezler. İmtihan edilecek davavekillerinin mutlaka türkce okuyub yazmağa ve türkce kitabeti yoksa diğer bir lisanda meramını kaleme almağa muktedir olması meşrut olub imtihan dahi kavanini adliyei devleti âliyeden ve usulü muhakemeden icra kılınacakdır.
İmtihan için komisyona müracaat edecek olanlar işbu nizamnamenin üçüncü ve beşinci maddeleri mucibince isimlerini kayd ve ruhsatname aldıktan sonra kayıdlarını her sene tecdid etdirmeğe ve kablelimtihan ikinci maddede tasrih olunan ahvalden beraatlarını mübeyyîn devletçe muteber bir şehadetname ibraz etmeğe mecbur olacaklardır.
İmtihanları icra olunanlar meratibi ehliyetlerine göre üç sınıf itibar olunarak sınıfı evvele kaydolunanların ruhsatnamelerinden bir defalık olarak beşer ve sınıfı sani ruhsatnamelerinden dörder ve sınıfı salis ruhsatnamelerinden üçer aded Osmanlı altını resim istihsal olunacak ve tecdidi kayıd için beşinci madde mucibince yalnız varaka baha alınacakdır.
Birinci sınıf dava vekilleri bilâ istisna mehakimi nizamiyenin her derecesinde yani bidayet ve istinaf mahkemelerile temyiz hukuk mahkemesinde ve ikinci ve üçüncü sınıf davavekilleri bidayet ve istinaf mahkemelerinde icrayı vekâlet edeceklerdir. Fakat Üçüncü veya ikinci sınıfa dahil olubda aradan bir sene mürurundan sonra; mafevkindeki sınıfa nakil muradında bulunanlar komisyona bilmüracaa yeniden imtihan olacaklardır.
Cemiyeti daimenin reislerile iki azası birinci ve diğer iki azası dahi ikinci ve üçüncü sınıf davavekillerinden alınacakdır.
Bidayet mahkemelerinin birinde riyaset ve istinaf mahkemelerinde azalık memuriyetile bir sene istihdam olunubda istifa veya infisali vukuundan sonra dava vekâletinde bulunmak istiyenler imtihandan muaf tutularak birinci sınıfa kaydolunacaklardır.
Mektebi Hukukdan birinci defa olarak bilimtihan ruus ile talebe çıkdığı tarihden sonra komisyonda imtihan icrasını terk ile dava vekâleti silkine duhul mutlaka mektebi mezkûre devama veyahud mektebin tedrisatına muvafık suretle mekteb nezdinde bilimtihan isbatı malûmata mevkuf tutulacakdır.
Hateme
İşbu nizamnamenin ahkâmı yalnız Dersaadetde Divanı Ahkâmı Adliye nezareti celilesine merbut mehakimi nizamiyede icrayı vekâlet edecek olanlara mahsustur ve faslı salisde gösterilen cemiyeti daimenin evkat ve mahalli ictimaile masarifi muktaziyenin tesviyesi için dava vekâleti sınıfına dahil olanların verecekleri iane vesair bu gibi sermayenin sureti idaresini şamil cemiyet marifetile bir kararname lâyihası kaleme alınarak licelittedkik Divanı Ahkâmı Adliye nezareti celilesine ita kılınacakdır.
Bidayet mahkemelerinde rü’yet olunan deaviye müteallik ücretlerin derecatı Birinci kısım bir dava sahibinin müddeası hakkında vukubulacak müracaati üzerine ruhsatnameli vekil tarafından verilecek reyname için elli kuruş.
İkinci kısım asıl davayı havi bidayet mahkemesine resen ve cevaben verilecek istidaname ile huzuru mahkemede dermeyan olunacak ifadat ve itirazatı şamil tanzim edilecek lâyihalar için yüz elli kelimeyi tecavüz etmediği halde otuz kuruş ve yüz elli kelimeyi tecavüz eylediği takdirde fazlası için her yüz kelimede beş kuruş.
Üçüncü kısım mezkûr neviden olarak mahkemeye veyahud jüj komiser gibi mahkeme canibinden tayin olunan memurlara verilecek istidaname ve protesto ve hacizname ve vekâletname gibi evrak ve senedatın tanzimi için yirmi kuruş.
Dördüncü kısım ilâmat hakkında itirazı alelhüküm istidanamesi tahriri için yirmi beş kuruş.
Beşinci kısım sureti kat’iyede bidayeten rü’yet olunacak deaviden dolayi her muhakeme için otuz ve kabili istinaf olmak üzere faslolunacak deavinin kezalik her muhakemesi için elli kuruş ücret ita
kılıcakdır.
Altıncı kısım haciz gibi deavii müstacele ile müzekkere üzerine vukubulan her muhakemede ve gıyaben hükmolunan davalarda beşinci kısımda tahdid edilen ücretin nısfı verilecekdir.
Yedinci kısım celb veya ihzar puslası irsal etdirmek ve nizamen lâzım gelen kefaletnameyi veya kablelmuhakeme verilmesi iktiza eden cezayinakdiyi teslim etmek misillû mahkemeye gelen davavekiline on beş kuruş ita edilecekdir.
Sekizinci kısım keşfiyat ve tahkikat icrası ve istintak ve şuhud istimaı ve emval ve eşyanın sebti defter olunması ve bir ilâmın icrayi hükmü gibi muamelâtda bizzat hazır olacak davavekiilerine her iki saat için yirmi kuruş ücret verilecekdir. Fakat mahkeme huzurunda vukubulacak muhakeme ücreti beşinci kısım mucibince başkaca tesviye olunmak lâzımgelir.
Dokuzuncu kısım davavekillerinin indeiicab verecekleri evrak ve senedat suretleri için ikinci kısımda gösterilen rüsumun sülüsü verilecekdir.
Mehakimi istinafiye ile mahkemei temyizde rü’yet olunan deaviye müteferri ücretlerin mikdarı
Onuncu kısım istinaf ve temyiz ve iadei muhakeme istidalarile istinaf ve temyize dair resen ve cevaben tanzim olunacak lâyihalar için yüz elli kelimeyi tecavüz etmediği halde elli kuruş verilerek yüz elli kelimeyi tecavüz eylediği takdirde fazlası için her yüz kelimede on kuruş ilâve olunacakdır.
On birinci kısım istinaf ve temyiz mahkemesinde vukubulacak her muhakeme için altmış kuruş ita kılınıb fakat verilen hüküm ise ücreti mezkûrenin yalnız sülüsam verilecekdir.
On ikinci kısım istinaf mahkemelerile mahkemei temyize müteallik davalardan dolayı itirazı alelhüküm istidanamesini tanzim eden ve celb ve ihzar muamelâtını icra etdiren vekillere bidayet mahkemelerinde bu muamelâtı icra için beşinci ve yedinci kısımlarda tahdid olunan mikdara göre ücret ita kılınacakdır.
Fıkrai mahsusa
İşbu tarifenin hükmü muvakkat olub icabı halde tadil ve tebdili caiz olacakdır.
18 Şevval 1292, 3 Teşrinisani 1291
(Not: Biz 3 değil 5 Teşrinisanı 1291 olarak hesapladık)
[1] Düstur, tertip: I, cilt: 3, sah: 168
Not: 3 Nisan 1340 tarihli muhamat (Avukatlar) kanununa muhalif olan ahkamı mezkûr kanunun 15. maddesinde muharrerdir, C Sicilli Kavanin. cilt: 1, sah: 493)
3 Eylül 1325 tarihli davavekillerl hakkındaki kanunu muvakkati; (Düstur, tertib : II, cilt: 1, sah: 761) 3 Nisan 134O tarihli avukatlık kanununun dava vekâleti edebileceklerine müteallik ahkamda zımnen mülga ve işbu 1292 tarihli nizamnamenin 4. maddesine müzeyyel 2 Nisan 1335 tarihli mevaddı nizamiye (Düstur, tertip: II. cilt: 11, sah: 185} ise; davavekilleri cemiyetlerile mehakimi Istinafiyenin ilgası dolayısile bilfiil metrukdur.
Ordinaryüs Profesör, Türk üniversitelerinde Alman akademik sisteminden aktarılarak 1933 reformu ile oluşturulan akademik unvandır.
Ordinaryüs kavramının kökeni Almanca Ordinarius kelimesine dayanmaktadır. Profesörlerin hocası ya da hocaların hocası anlamlarında kullanılmıştır. Günlük dilde bir meslek veya sanatın ileri derecede uzmanı olarak anlamlandırılmıştır. Ordinaryüs profesörler, profesörlerin bilimsel araştırmaları ve orijinal yayınlarıyla tanınmış, bir kürsüde çalışma beraberliği ve yetiştirme görevlerini başaracak pedagoji ve yönetim yetkisi belli olmuşları arasından seçilmişlerdir.
Ordinaryüs profesörün olmadığı üniversite kürsüleri profesörlere bırakılmıştır. Ordinaryüslük unvanı bir kere kazanıldıktan sonra, profesörlük gibi. şahsa bağlı unvan olarak kalmıştır.
Doktor, doçent doktor ve profesör doktor unvanlarından sonra erişilebilen Ordinaryüs profesörlük payesi en az beş yıl profesörlük yapmış, bilimsel çalışmalarıyla kendini tanıtmış öğretim üyeleri arasından seçilerek bir kürsünün yönetimiyle görevlendirilen bilim insanlarına verilmiştir. Aynı anda iki anabilim dalında ders veren profesörlere bu unvan verilmiştir. Ordinaryüs unvanı 1981 yılında çıkarılan 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu ile lağvedilmiştir.
Alman sistemindeki `professor extraordinarius` unvanının zıddı olup, Türkiye de nizami profesör anlamında kullanılmıştır.
Son ordinaryüs profesör Reşat Kaynar 1954 yılında unvanını kazanmıştır. 2006 yılına vefat etmiştir.
Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı, ordinaryüs profesörlüğü reddetmiş, bu akademik unvanın kaldırılmasını üniversite senatosuna rapor vererek teklif etmiştir.
Kitle imha silahlarının yasaklanmasına dönük ilk oluşum 1968 yılında 18 ülkenin katıldığı Silahsızlanma Komitesi ile başlamıştır. Oluşumun adı 1984 tarihinde Silahsızlanma Konferansı olmuştur.
Silahsızlanma Konferansı 2 Eylül 1992 tarihinde “Kimyasal Silahların Geliştirilmesinin, Üretiminin, Stoklanmasının ve Kullanımının Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme” raporunu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunmuştur.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 30 Kasım 1992 tarihinde sözleşmeyi onaylamıştır. BM Genel Sekreteri de 13 Ocak 1993 tarihinde Paris’te sözleşmeyi imzaya açmış ve Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) yürürlüğe girmiş, tüm devletler sözleşmeye imza vermeye davet edilmiş ve 1997’ye kadar imzaya açık kalmıştır.
Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi, sözleşme ile amaçlanan hedeflere paralel olarak 2004 yılında “Devlet dışı aktörlerin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ve bunları atma vasıtalarını üretme, sahip olma, satın alma, geliştirme, nakletme veya kullanımını yasaklayan etkili yasaların çıkartılması ve nükleer tesislerin güvenlik önlemlerinin alınması” yönünde 1540 sayılı kararını almıştır.
Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC) ve Türkiye
Kitle İmha Silahlarının yayılma riskinin yüksek olduğu bölgelere yakın bir konumda bulunan Türkiye, BM Güvenlik Konseyinin nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ile bunların fırlatma vasıtalarının yayılmasının önlenmesine ilişkin 1540 sayılı Kararını desteklemiştir.
Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC)’nin yedinci maddesi kapsamında 5564 sayılı “Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanun” 14 Aralık 2006 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edilmiş ve 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, uluslararası hukuk kapsamında yürütülen silahsızlanma çabalarında tarihsel bir öneme sahiptir. Devletlerarası savaşta yahut iç savaşta kullanıldığı tarihsel bir gerçek olan kimyasal silahlar, kimyasal katliamlara neden olmakta, insanlık suçu oluşturmaktadır. Hukuk denetiminin olmadığı otoriter devlet yönetimlerinin kendi halklarına karşı kimyasal silah kullanması ihtimali, sözleşme imzacısı ülkelere küresel bir denetim yapma yönünde ahlaki bir görev de vermektedir.
Büyükelçi Ahmet Üzümcü Lahey’deki Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü (OPCW) başkanlığına 2010 yılında seçilmiştir.
Kitle imha silahlarının 21. yüzyılda sonsuza kadar ortadan kaldırılması için hazırlanan Kimyasal Silahlar Sözleşmesi, sözleşme hükümlerinin etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla uygulama ve denetim mekanizması oluşturmuştur.
Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi (CWC) Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü (OPCW) tarafından uygulanmakta ve yönetilmektedir. Örgüt Birleşmiş Milletler’in bir organı değildir ancak Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütlerle yakın işbirlikleri kurmaktadır. Örgütün merkezi Hollanda’nın Lahey kentindedir ve üye sayısı 192’yi geçmiş olup imza atmayan az sayıda ülke kalmıştır.
Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (KSYÖ), kimyasal silahların taraf devletlerce geliştirilmesini, üretilmesini, satışını, stoklanmasını ve kullanılmasını engellemek ve kimyasal silahların imhasını yürütmekle görevlidir.
Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (KSYÖ), Birleşmiş Milletler ile işbirliği çerçevesinde Suriye’nin kimyasal silahlarının imhasına ilişkin çalışmalar yürütmüş; bu çalışmalarından dolayı 2013 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştür.
Sözleşmenin Amacı
Kitle imha silahlarının kullanıldığı kullanıldığı bazı olaylar sonucunda; tekrar aynı trajik olayların yaşanmaması için biyolojik ve kimyasal silahlarla etkin bir şekilde mücadele edilmesi amaçlanmıştır. Soğuk savaş sonrasında Biyolojik Silahlar Sözleşmesi ve Kimyasal Silahlar Sözleşmesi düzenlenmiştir.
Taraf devletler, dünyadaki tüm stokların 2012 yılına kadar yok edilmesi için bir takvim hazırlamış, ancak bu amacın kısa vadede gerçekleşemeyeceği anlaşılmıştır.
Sözleşme sonucunda, sözleşmeye imza atan taraf devletler her koşulda ve her zaman; Kimyasal Silah geliştirmemeyi, üretmemeyi, bir başka şekilde elde etmemeyi, stoklamamayı, elde tutmamayı ve doğrudan veya dolaylı yoldan bir başkasına devretmemeyi, kimyasal silah kullanmamayı; kimyasal silah kullanımı amacıyla herhangi bir askeri hazırlık içinde yer almamayı; hiç kimseye, bu sözleşme çerçevesince bir taraf devlete yasaklanmış bulunan herhangi bir faaliyetle iştigal etmekte yardımcı olmamayı, bu yönde cesaret vermemeyi veya teşvik etmemeyi taahhüt etmişlerdir.
Bu yasaklar, taraf devletlerin bizzat uyması gereken yasaklar olduğu gibi; kendi ülkelerindeki gerçek ve tüzel kişilerin de bu yasaklara uymasını sağlamayı ve gereken yasal düzenlemeleri yapmayı içermektedir.
Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC)’nin getirdiği yasaklar gereğince Türkiye 5564 sayılı Kimyasal Silahların Geliştirilmesi, Üretimi, Stoklanması ve Kullanımının Yasaklanması Hakkında Kanunu çıkarılmıştır. Yasa, sözleşmenin ülke çapında uygulanabilmesi amacıyla idari ve cezai hükümler barındırmaktadır.
Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) KBRN Uzmanları 2016 yılında Kimyasal Silahlar Sözleşmesine taraf olan birçok ülkeden Türkiye’ye gelen katılımcılara, olası bir kimyasal tehdit karşısında, ülkelerindeki sivil vatandaşların güvenliğinin sağlanması amacıyla eğitim vermiştir. AFAD, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü ile işbirliği içinde kimyasal tehditler, numune alma, keşif, tespit, arındırma işlemleri ve kimyasal silahların etkileri konusunda çalışma yapılmıştır.
AFAD Kimyasal Silahlara Karşı Korunma Eğitimi vermiştir.
ILO 153 No'lu Karayolları Taşımacılığında Çalışma Saatleri ve Dinlenme Sürelerine İlişkin Sözleşme
Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri
Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri, ILO tarafından kabul edilmiş olan ve Türkiye tarafından uygulanan 59 adet sözleşmeden oluşmaktadır. Sekiz adet temel sözleşmenin tamamı, yönetişim sözleşmelerinden öncelikli olan dört sözleşmeden üçünü, 177 teknik sözleşmeden 48’i onaylanmıştır. Türkiye tarafından onaylanan 59 Sözleşmeden 55’i yürürlüktedir, 4 Sözleşmeye karşı çıkılmıştır.
ILO-2 No’lu İşsizlik Sözleşmesi, 29 Ekim 1919 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 916.02.1950 tarihinde 5543 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 18.02.1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, merkezi bir makamın kontrölüne tabi resmi parasız iş bulma büro sistemi kurulmasını öngörmüştür.
ILO 11 No’lu Örgütlenme Özgürlüğü (Tarım) Sözleşmesi, 25 Ekim 1921 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 24.10.1960 tarihinde 110 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 28.10.1960 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, kadınların maden ocaklarında yeraltı işlerinde çalıştırılmasını yasaklamıştır.
ILO 14 No’lu Haftalık Dinlenme (Sanayi) Sözleşmesi 25 Ekim 1921 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4865 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.
ILO 15 No’lu Asgari Yaş (Trimciler ve Ateşçiler) Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 29 Ekim 1921 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 25 Mayıs 1959 tarihli ve 7292 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 2 Haziran 1959 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
26 No’lu ILO Asgari Ücret Belirleme Yöntemi Sözleşmesi 30 Mayıs 1928 tarihinde ILO tarafından kabul edilmiş, Türkiye tarafından 25 Haziran 1973 tarihinde onaylanmış, Resmi Gazetenin 03 Temmuz 1973 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO 29 No’lu Zorla Çalıştırma Sözleşmesi, 6 Haziran 1930 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 23 Ocak 1998 tarihinde 4333 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 23 Haziran 1998 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.
ILO 34 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1933 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 11 Şubat 1946 tarihli ve 4866 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, aynı konudaki 96 sayılı sözleşmenin onaylanması sonucu yürürlükten kalkmıştır.
ILO 42 No’lu İşçinin Tazmini (Meslek Hastalıkları) Sözleşmesi (Revize), 4 Haziran 1934 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 11 Şubat 1946 tarihinde 4864 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 16 Şubat 1946 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.
ILO 45 No’lu Yeraltı İşleri (Kadınlar) Sözleşmesi, 4 Haziran 1935 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 9 Haziran 1937 tarihinde 3229 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 23 Haziran 1937 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, kadınların maden ocaklarında yeraltı işlerinde çalıştırılmasını yasaklamıştır.
ILO 53 No’lu Ticaret Gemilerinde Çalışan Kaptanlar Ve Gemi Zabitlerinin Meslekî Yeterliliklerinin Asgari İcaplarına İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 25.6.2003 tarihinde 4906 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşme ile, gemilerde; kaptan, nöbetçi güverte zabiti, çarkçıbaşı, nöbetçi çarkçı gibi işlerde, bu geminin kayıtlı olduğu ülkenin yetkili makamınca verilen veya onaylanan ve bu işler için yeterli olduğunu gösteren bir belge olmadan kimsenin işe alınamamasını ve çalıştırılamamasını öngörmektedir.
ILO 55 No’lu Gemiadamlarının Hastalanması, Yaralanması ya da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme, 6 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 15.7.2003 tarihinde 4942 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşme, Armatörlerin, hasta ya da yaralı olan gemi adamlarının iyileşinceye veya hastalığı ya da iş göremezliği sürekli olarak kabul edilinceye kadar tıbbi bakim ve maişet ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğunu öngörmektedir.
ILO 58 No’lu Asgari Yaş (Deniz) Sözleşmesi (Revize), 22 Ekim 1936 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 25 Mayıs 1959 tarihinde 7293 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 2 Haziran 1959 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, gemilerde çalışan çocukların durumuna ilişkin hükümler taşımaktadır.
ILO 59 No’lu Asgari Yaş (Sanayi) Sözleşmesi (Revize), 3 Haziran 1937 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 26 Kasım 1992 tarihinde 3849 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, onbeş yaşın altındaki çocukların kamu ve özel sektör sanayi işletmelerinde ya da bunların alt birimlerinde istihdam edilmelerini veya çalıştırılmalarını yasaklamıştır.
ILO 68 No’lu Gemilerde Mürettebat İçin İaşe ve Yemek Hizmetlerine İlişkin Sözleşme, 6 Haziran 1946 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 15 Temmz 2003 tarihinde 4943 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşme, yük veya yolcu taşıyan her tür ticari amaçlı açık deniz gemilerinde çalışan mürettebatın iaşe ve yemek hizmetleri için uygun standartları düzenlemektedir.
ILO 69 No’lu Gemi Aşçılarının Mesleki Ehliyet Diplomalarına İlişkin Sözleşme, 6 Haziran 1946 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 15.7.2003 tarihinde 4944 sayılı yasa ile onaylamıştır.
Sözleşme, ticaret maksadıyla yük veya insan taşımaya tahsis edilmiş denizaşırı sefer yapan gemilerde tayfanın yemeklerini hazırlamaktan doğrudan doğruya sorumlu olan gemi aşçılarının statüsüne dair hükümleri düzenlemektedir.
ILO 73 No’lu Gemiadamlarının Sağlık Muayenesine İlişkin Sözleşme 6 Haziran 1946 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 15.7.2003 tarihinde 4908 sayılı yasa ile onaylamıştır.
Sözleşme, ticaret maksadıyla yük veya insan taşımaya tahsis edilmiş denizaşırı sefer yapan gemilerde çalışan personelin sağlık muayenesine ilişkin hükümleri düzenlemektedir. Sözleşmenin kapsamına giren kişiler, bir pratisyen doktorun imzaladığı sağlık raporu olmadıkça açık denizlerde sefer yapan gemilerde çalışamaz.
ILO 77 No’lu Gençlerin Tıbbi Muayenesi (Sanayi) Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 19 Eylül 1946 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 16.08.1983 tarihli ve 2878 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 18.08.1983 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, kamusal veya özel sınai işyerlerinde veya bu işyerleriyle ilgili işlerde çalıştırılan veya çalışılan çocuklar ve gençlere uygulanmak üzere kabul edilmiştir.
ILO 80 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, 19 Eylül 1946 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 24.05.1949 tarihinde 5393 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 28.05.1949 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyetinin feshi ve Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Statüsünün değiştirilmesi sebebiyle Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kabul edilmiş sözleşme metinlerindeki bazı kavramların yeni literatüre göre değiştirilmesini öngörmektedir.
ILO 81 No’lu İş Teftişi Sözleşmesi, 19 Haziran 1947 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 13.12.1950 tarihinde 5690 sayılı yasa ile onaylamıştır. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 22.12.1950 tarihli sayısında yayınlanarak sözleşme yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, sınai iş yerlerinde ve ticari iş yerlerinde teftişi düzenlemekte, tüm iş yerlerinde teftişi düzenleyen bir teftiş sistemi kurulmasını öngörmekte ve bu teftiş sisteminin standartlarını belirlemektedir.
ILO 87 No’lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir.
Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihli ve 3847 sayılı kanun ile kabul edilmiş; Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, çalışanların ve işverenlerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurma ve bu kuruluşlara üye olma hakkını garanti altına almış, örgütlenme hakkını ve sendikal özgürlükleri düzenlemiştir.
ILO 88 No’lu İş ve İşçi Bulma Servisi Kurulması Sözleşmesi Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 17 Haziran 1948 tarihinde kabul edilmiştir. Sözleşme Türkiye tarafından 30.11.1949 tarihinde 5448 sayılı yasa ile kabul edilerek Resmi Gazetenin 07.12.1949 tarihli sayısında yayınlanmış ve yürürlüğe girmiştir.
ILO 92 No’lu Mürettebatın Gemide Barınmasına İlişkin Sözleşme, 8 Haziran 1949 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiş, Türkiye sözleşmeyi 25.6.2003 tarihinde 4907 sayılı yasa ile onaylamıştır.
Sözleşme, kamu veya özel mülkiyetindeki her türlü ticari amaçlı yük veya yolcu gemilerine uygulanmak üzere kabul edilmiştir. Mürettebatın barınacağı yerlerin güvenlik ve sağlık bakımından standartlar getiren sözleşme kalite ve hijyen kurallarını da belirlemiştir.
ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye tarafından 14.12.1960 tarihli ve 161 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 21.12.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesine göre, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılan ihaleleri kazanan işverenlere ait işyerlerinde çalışan işçiler, toplu iş sözleşmesine taraf sendika üyesi olup olmadıklarına bakılmaksızın ve bir teşmil karan gerekmeksizin, yürürlükteki toplu iş sözleşmesinin, ücret, çalışma süreleri ve diğer çalışma şartlarına ilişkin haklarından aynen yararlanabilmektedir.
ILO 95 No’lu Ücretlerin Korunması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde Cenevre’de kabul edilmiş, Türkiye tarafından 24.10.1960 tarihli ve 109 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 28.10.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, yapmış olduğu çalışmalar karşılığında kendisine bir ücret ödenen yada ödenmesi gereken herkes için uygulanmak üzere kabul edilmiştir. Prensip olarak ücretlerin doğrudan işçiye ödenmesi, başka kişilere ödeme yapılamaması, ücretin nakit olarak ödenmesi ve nakit dışı ödemelerin yasaklanması öngörülmüştür.
ILO 96 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesi, ILO 34 No’lu Ücretli İş Bulma Büroları Sözleşmesinin revize edilmesi yoluyla, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 8 Ağustos 1951 tarihli ve 5835 sayılı kanun ile kabul edilmiş, Resmi Gazetenin 14 Ağustos tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
98 No’lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi, ILO’nun temel haklara ilişkin 8 sözleşmesinden biridir ve Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri arasındadır.
98 No’lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi, 18 Haziran 1949 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 8 Ağustos 1951 tarihli ve 5834 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 14 Ağustos 1951 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO 99 No’lu Asgari Ücret Tespit Mekanizması (Tarım) Sözleşmesi, 6 Haziran 1951 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 30 Nisan 1969 tarihli ve 1168 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 26 Mart 1970 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO 102 No’lu Sosyal Güvenlik (Asgari Standartlar) Sözleşmesi, 28 Haziran 1952 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 29 Temmuz 1971 tarihli ve 1451 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 15 Ekim 1974 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO-105 No’lu Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından 5 Haziran 1957 tarihinde kabul edilmiştir. Türkiye tarafından 14.12.1960 tarihli ve 162 sayılı kanun ile kabul edilmiş; Resmi Gazetenin 21.12.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeyi imzalayan ülkeler zorla ve mecburi çalıştırmanın derhal ve tamamen ortadan kaldırılmasını sağlama için etkin tedbirler almayı taahhüt etmişlerdir.
108 No’lu Gemi adamları Ulusal Kimlik Katlarına İlişkin Sözleşme
ILO 115 No’lu Radyasyondan Korunma Sözleşmesi, 1 Haziran 1960 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 7.3.1968 tarihli ve 1033 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 25.7.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, işçilerin çalışmaları sırasında iyonizan radyasyonlara maruz kalmalarına sebep olan bütün faaliyetler hakkında uygulanmak düzenlenmiştir.
ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, 7 Haziran 1961 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 04.05.1967 tarihli ve 862 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 28.08.1968 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. ILO 116 No’lu Son Maddelerin Revizyonu Sözleşmesi, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansının ilk otuziki toplantı döneminde kabul edilen Sözleşmelerin kısmen değiştirilmesi hakkındadır.
ILO 118 No’lu Muamele Eşitliği (Sosyal Güvenlik) Sözleşmesi 28 Haziran 1962 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 19.7.1971 tarihli ve 1453 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 09.06.1973 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmaya paralel olarak hayat seviyesini yükseltmek iş gücünün sosyal güvenceye kavuşmasını temin etmek amacıyla mükellefiyetler getirmektedir. Her ülke, kendi vatandaşları hakkında fiilen Sağlık yardımları, Hastalık ödenekleri, Analık yardımları, Malüllük yardımları, Yaşlılık yardımları, Ölüm yardımları, İş kazaları ve meslek hastalıkları yardımları, İşsizlik yardımları ve Aile yardımlarına ilişkin hükümleri uygulamak zorundadır.
ILO 119 No’lu Makinaların Korunma Tertibatı ile Techizi Sözleşmesi, 5 Haziran 1963 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 23.5.1967 tarihli ve 872 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 22.8.1967 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO 122 No’lu İstihdam Politikası Sözleşmesi, 17 Haziran 1964 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 9.11.1976 tarihli ve 2027 yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 23.10.1977 tarihli sayısı ile yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, iktisadi gelişme ve kalkınmayı teşvik etmek, hayat seviyesini yükseltmek iş gücü ihtiyaçlarını karşılamak ve işsizlik ve eksik istihdam sorununu çözümlemek amacıyla, tam ve verimli istihdama ve işin serbestçe seçilmesi amacıyla aktif bir politikayı öngörmektedir.
ILO 123 No’lu Asgari Yaş (Yeraltı İşleri) Sözleşmesi, 22 Haziran 1965 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 08.051991 tarihli ve 3729 sayılı yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 02.10.1991 tarihli sayısı ile yayınlanarak 08.12.1992 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
ILO 127 No’lu Azami Ağırlık Sözleşmesi, 28 Haziran 1967 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 30.11.1972 tarihli ve 1635 sayılı yasa ile onaylanarak Resmi Gazetenin 14.11.1974 tarihli sayısı ile yayınlanarak 13.11.1975 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
133 No’lu Mürettebatın Gemide Barındırılmasına İlişkin Sözleşme (İlave Hükümler)
ILO 134 No’lu İş Kazalarının Önlenmesine (Gemiadamları) İlişkin Sözleşme, 14 Ekim 1970 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından kabul edilmiş, 15.7.2003 tarihli ve 4935 yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, gemi adamlarının çalışmaları sırasında uğrayabilecekleri iş kazalarına ilişkin önlemleri düzenlemiş, iş kazaların önlenmesi ve sağlığın korunması ile ilgili tüm genel kurallara atıfta bulunarak denizcilik işlerine özgü kazaların önlenmesi için hükümler getirmiştir.
ILO 135 No’lu İşçi Temsilcileri Sözleşmesi, 2 Haziran 1971 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25. 11. 1992 tarihinde 3845 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25. 02.1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, sendika özgürlüğünü korumak, her türlü ayrımcılığa karşı işçileri korumak, örgütlenme ve toplu pazarlık hakkına uygun şekilde işletmelerdeki işçi temsilcilerinin görevlerini hızlı ve etkin şekilde yapmasını sağlamak üzere kabul edilmiştir.
ILO 138 No’lu Asgari Yaş Sözleşmesi, 6 Haziran 1973 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 23 Ocak 1998 tarihinde onaylanmış, Resmi Gazetenin 27 Ocak 1998 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO 142 No’lu İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi, 4 Haziran 1975 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 26.11.1992 tarihinde 3850 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25.2.1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, ILO üyelerinin, istihdam ile yakından ilişkili olarak kapsamlı ve koordineli mesleki rehberlik ve mesleki eğitim politika ve programları kabul ederek geliştirmesini öngörmektedir. Sözleşmeyi kabul eden her üye ülke, geliştireceği politika ve programlarla toplumun ihtiyaçlarını dikkate alarak kişilerin kendi çıkarlarına ve beklentilerine uygun olarak çalışma kabiliyetlerini geliştirip kullanmalarını eşitlik esasına dayalı ve herhangi bir ayırım gözetmeksizin teşvik edecek ve vatandaşlarına bu imkanı verecektir.
ILO 144 No’lu Üçlü Danışma (Uluslararası Çalışma Standartları) Sözleşmesi, 2 Haziran 1976 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 26 Kasım 1992 tarihinde 3851 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, işveren ve işçilerin serbest ve bağımsız teşkilatlar kurma haklarını, Uluslararası Çalışma Standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere üçlü mekanizma oluşturulmasını ve çalışma standartlarının uygulanmasını geliştirmek üzere bazı önerilerin kabulünü içermektedir.
ILO 146 No’lu Gemiadamlarının Yıllık Ücretli İznine İlişkin Sözleşme, 13 Ekim 1976 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 15 Temmuz 2003 tarihinde 4940 sayılı yasa ile onaylanmış; Resmi Gazetenin 02.12.2003 tarihli sayısında yayınlanarak 28 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
ILO 151 No’lu Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi, 7 Haziran 1978 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 25 Kasım 1992 tarihinde 3848 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 25 Şubat 1993 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
152 No’lu Liman İşlerinde Sağlık ve Güvenliğe İlişkin Sözleşme
ILO 153 No’lu Karayolları Taşımacılığında Çalışma Saatleri ve Dinlenme Sürelerine İlişkin Sözleşme, 6 Haziran 1979 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 15.7.2003 tarihinde 4933 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi, 2 Haziran 1982 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 9 Haziran 1994 tarihinde 3999 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 12 Ekim 1994 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
159 No’lu Mesleki Rehabilitasyon ve İstihdam (Sakatlar) Sözleşmesi
ILO 164 No’lu Gemiadamlarının Sağlığının Korunması ve Tıbbi Bakımına İlişkin Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 24 Eylül 1982 tarihinde kabul edilmiş, 15.7.2003 tarihli ve 4945 sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazete’de yayımlanarak Türkiye’de de yürürlüğe girmiştir.
166 No’lu Gemi adamlarının Ülkelerine Geri Gönderilmesine İlişkin Sözleşme
167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edilmiş, 11 Ocak 1991 tarihinde de yürürlüğe girmiş, 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile de Türkiye tarafından onaylanmıştır. Türkiye’nin Onayladığı ILO Sözleşmeleri arasında yer alan 167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, inşaat alanındaki her türlü iş, işlem, faaliyet ve nakliye dahil, inşaat sahasının hazırlanması, yıkım işleri, bina yapımı, mühendislik, montaj ve sökme işleri gibi tüm inşaat işlerini ve bu işlerde çalışan kişileri kapsamaktadır.
176 No’lu Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi
ILO 182 No’lu En Kötü Biçimlerdeki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Eylem Sözleşmesi, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 17 Haziran 1999 tarihinde kabul edilmiş, Türkiye tarafından 25 Ocak 2001 tarihli ve 2528 sayılı kanun ile kabul edilmiş,27 Haziran 2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
ILO 187 No’lu İş Sağlığı ve Güvenliğini Geliştirme Çerçeve Sözleşmesi, 15 Haziran 2006 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 20 Şubat 2009 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşme iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin prensipleri belirlemiştir. Sözleme, ulusal politika, ulusal sistem ve ulusal program geliştirme yoluyla iş kazalarını, meslek hastalıklarını ve ölümleri önlemek için iş sağlığı ve güvenliğinin sürekli geliştirilmesini sağlamayı amaçlamaktadır. ILO üyeleri, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı tesis etmek için tüm etkin tedbirleri almayı; en fazla temsil kabiliyetine sahip işçi ve işveren kuruluşları temsilcilerine danışarak, iş sağlığı ve güvenliği hakkında alınabilecek tedbirleri periyodik olarak gözden geçirmeyi taahhüt etmiştir.
ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi
ILO 161 No’lu Sağlık Hizmetlerine İlişkin Sözleşme, 7 Haziran 1985 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine, Cenevre’de yaptığı Yetmiş birinci Oturumunda, Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı tarafından kabul edilmiştir.
ILO Kabul Tarihi: 7 Haziran 1985
Kanun Tarih ve Sayısı: 07.01.2004 / 5039
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 13.01.2004 / 25345
Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu’nun daveti üzerine, 7 Haziran 1985 tarihinde Cenevre’de yaptığı Yetmiş birinci Oturumunda, Uluslararası Çalışma Örgütü Genel Konferansı;
İşçinin işinden kaynaklanan rahatsızlık, hastalık ve yaralanmaya karşı korunmasının, Anayasası gereğince, Uluslararası Çalışma Örgütü’ne verilmiş görevlerden biri olduğunu işaret ederek,
İlgili uluslararası çalışma Sözleşme ve Tavsiye Kararlarını, özellikle, ulusal düzeydeki politika ve eylem prensiplerini oluşturan 1953 tarihli İşçilerin Sağlığını Korumaya İlişkin Tavsiye Kararı, 1959 tarihli İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin Tavsiye Kararı, 1971 tarihli İşçi Temsilcileri Sözleşmesi ve 1981 tarihli İş Güvenliği ve Sağlığı Sözleşmesi ve Tavsiye Kararını dikkate alarak,
Oturum gündeminin 4 üncü maddesini oluşturan İş Sağlığı Hizmetlerine İlişkin bazı tekliflerin kabulüne ve bu tekliflerin bir uluslararası sözleşme şeklini almasına karar vererek,
Bin dokuz yüz seksen beş yılı Haziran ayının yirmi altıncı günü, İş Sağlığı Hizmetleri Sözleşmesi, 1985 olarak adlandırılacak olan aşağıdaki sözleşmeyi kabul eder.
BÖLÜM I
ULUSAL POLİTİKANIN PRENSİPLERİ
Madde 1
Bu sözleşmenin amacı bakımından:
“İş Sağlığı Hizmetleri” terimi esas olarak önleyici işlevlere sahip olan ve işletmedeki işveren, işçiler ve onların temsilcilerine;
İşle ilgili en uygun fiziksel ve zihinsel sağlık koşullarını karşılayacak düzeyde, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı oluşturmak ve bunu sürdürmek için gereksinimler,
İşin, işçilerin fiziksel ve zihinsel sağlık durumlarını dikkate alacak şekilde, onların yeteneklerine uygun biçimde uyarlanması,
konularında tavsiyede bulunma sorumluluğu olan hizmetlerdir.
“İşçilerin işyerindeki temsilcileri terimi“, ulusal mevzuat veya uygulamaya göre bu şekilde tanımlanan kişileri ifade eder.
Madde 2
Her üye, ulusal şartları ve uygulamaları ışığında ve bulunmaları durumunda, en fazla temsil yetkisine sahip işçi ve işveren kuruluşlarına danışmak suretiyle, iş sağlığı hizmetleri konusunda uygun bir ulusal politika geliştirecek, uygulayacak ve periyodik olarak gözden geçirecektir.
Madde 3
Her Üye, bütün ekonomik faaliyet dallarında ve tüm işletmelerde , kamu sektörü ve üretim kooperatifleri üyelerini de kapsayan, bütün işçiler için, iş sağlığı hizmetlerini sürekli bir şekilde geliştirmeyi üstlenir. Sağlanan hizmet, işletmelerin kendine has risklerini karşılamaya yeterli ve uygun olmalıdır.
Eğer, tüm işletmeler için iş sağlığı hizmetleri hemen oluşturulamıyorsa, ilgili her üye, bulunmaları durumunda, en fazla temsil yetkisine sahip işçi ve işveren kuruluşlarına danışarak bu hizmetlerin oluşturulması için planlar hazırlayacaktır.
İlgili her Üye, Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasası’nın 22 inci maddesi uyarınca Sözleşmenin uygulanmasıyla ilgili olarak vermek durumunda olduğu ilk uygulama raporunda, bu Maddenin 2 inci paragrafı gereği hazırladığı planları belirtecek, daha sonraki raporlarında da, bunların uygulanması konusundaki gelişmeleri gösterecektir.
Madde 4
Yetkili makam, bu Sözleşme hükümlerinin yürürlüğe konulması için alınması gereken önlemler konusunda, bulunmaları durumunda, en fazla temsil yetkisine sahip işçi ve işveren kuruluşlarına danışacaktır.
BÖLÜM II
GÖREVLER
Madde 5
Her işverenin istihdam ettiği işçilerin sağlık ve güvenliği için sorumluluğu saklı kalmak kaydıyla ve işçilerin iş sağlığı ve güvenliği konusunda katılımının gerekliliği göz önüne alınarak, iş sağlığı hizmetleri, işletmedeki iş risklerine uygun ve yeterli olacak şekilde aşağıdaki görevleri kapsayacaktır.
İşyerlerinde sağlığa zararlı risklerin tanımlanması ve değerlendirilmesi;
Sağlık üniteleri, kantinler, yatakhaneler ve işveren tarafından bu tür hizmetlerin sunulduğu yerler dahil olmak üzere, işçinin sağlığını etkileyebilecek çalışma ortamında ve iş uygulamalarındaki faktörlerin gözetimi;
İşyerlerinin tasarımı, makine ve diğer teçhizatın durumu, bakımı ve seçimi ve çalışma sırasında kullanılan maddeler dahil olmak üzere işin planlanması ve organizasyonu konusunda tavsiyede bulunma,
Yeni teçhizatın sağlık açısından değerlendirilmesi ve test edilmesi gibi iş uygulamalarının iyileştirilmesine yönelik programların geliştirilmesine katılım,
İş sağlığı, güvenliği, hijyen ve ergonomi, kişisel ve müşterek koruyucu donanım konularında tavsiyede bulunma,
İş ile ilişkisi bakımından, işçilerin sağlığının gözetimi,
İşin işçiye uygunluğunun geliştirilmesi,
Mesleki rehabilitasyon önlemlerine katkıda bulunma,
İş sağlığı, hijyen ve ergonomi alanlarında bilgi, eğitim ve öğretim sağlamada işbirliği;
İlk yardım ve acil durum tedavi hizmetlerini örgütleme;
İş kazaları ve meslek hastalıklarının analizine katılma;
BÖLÜM III
ÖRGÜTLENME
Madde 6
İş sağlığı hizmetlerinin oluşturulması,
Mevzuat ile; yada,
Toplu sözleşmeler veya ilgili işçiler ve işverenlerin üzerinde anlaştığı başka bir şekilde; veya,
Yetkili makamın ilgili işçi ve işverenlerin temsilcisi olan kuruluşlara danışarak belirlediği herhangi bir şekilde;
yapılacaktır .
Madde 7
İş sağlığı hizmetleri, duruma göre, tek bir işletmeye hizmet biçiminde olacağı gibi, çok sayıda işletme için genel bir hizmet biçiminde de örgütlenebilir.
Ulusal şartlara ve uygulamaya göre, iş sağlığı hizmetleri;
İşletmeler veya ilgili işletme grupları;
Kamu otoriteleri veya resmi servisler;
Sosyal güvenlik kurumları;
Yetkili makamın görevlendirdiği diğer organlar;
Yukarıdakilerin bir birleşimi;
tarafından düzenlenebilir.
Madde 8
İşveren, işçiler ve bulunmaları durumunda onların temsilcileri, eşit şekilde iş sağlığı hizmetlerine ilişkin örgütsel ve diğer önlemlerin uygulanmasına katılacak ve işbirliği yapacaklardır.
BÖLÜM IV
ÇALIŞMA KOŞULLARI
Madde 9
Ulusal hukuk ve uygulamalara uygun olarak iş sağlığı hizmetleri çok disiplinli olmalıdır. Personelin katılımı, yerine getirilecek görevlerin niteliğine göre belirlenecektir.
İş sağlığı hizmetleri, işletmedeki diğer hizmetlerle eşgüdümlü bir şekilde yürütülecektir.
Ulusal hukuk ve uygulamalar çerçevesinde, iş sağlığı hizmetleri ile sağlık hizmetlerinin sağlanmasından sorumlu diğer organlar arasında yeterli işbirliği ve koordinasyonun sağlanmasına yönelik önlemler alınacaktır.
Madde 10
İş sağlığı hizmetlerini sunan personel, 5 inci Madde sıralanan görevlere ilişkin olarak, işveren, işçi ve bulunmaları durumunda bunların temsilcilerinden mesleki anlamda tam bir bağımsızlığa sahip olarak çalışacaklardır.
Madde 11
Yetkili makam, yerine getirilecek görevlerin niteliğine ve ulusal hukuk ve uygulamaya göre, iş sağlığı hizmetlerini sağlamakla görevli personelde aranan nitelikleri belirleyecektir.
Madde 12
İşçilerin işle ilgili sağlığının gözetimi, onların ücretlerinde herhangi bir azalmaya neden olmayacak, ücretsiz yapılacak ve mümkün olduğu ölçüde çalışma saatleri içerisinde yerine getirilecektir.
Madde 13
Bütün işçiler, yaptıkları işin ihtiva ettiği sağlık tehlikeleri hakkında bilgilendirileceklerdir.
Madde 14
İşveren ve işçiler, çalışma ortamında bulunan ve işçilerin sağlığını etkilediği bilinen ve etkileyebileceğinden şüphe edilen etkenler hakkında iş sağlığı hizmetlerini verenleri haberdar edeceklerdir.
Madde 15
Sağlık sorunları ve bu nedenle işe gelememe ile işyerinde var olabilecek sağlık tehlikeleri arasında herhangi bir ilişkinin olup olmadığının tespiti için, işçilerin sağlık sorunları ve bu nedenle işe gelememe durumları hakkında iş sağlığı hizmetlerine bilgi verilecektir. İşveren, İş sağlığı hizmeti veren personele işe gelememe nedenlerini incelemesi talebinde bulunamaz.
BÖLÜM V
GENEL HÜKÜMLER
Madde 16
İş sağlığı hizmetleri oluşturulduğunda, bu hizmetlerin hem denetlenmesi hem de yönlendirilmesinden sorumlu makam veya makamlar ulusal yasa ve yönetmeliklerle belirlenecektir.
Madde 17
Bu Sözleşme’ nin resmi onay belgeleri, tescili için Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecektir.
Madde 18
Bu Sözleşme sadece, onay belgeleri Genel Müdür tarafından tescil edilen Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlayacaktır.
Bu sözleşme , iki Üyenin onayının Genel Müdür tarafından tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
Bu sözleşme, daha sonra, sözleşmeyi onaylayan her üye için, onay belgesinin tescil edildiği tarihten on iki ay sonra yürürlüğe girecektir.
Madde 19
Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye, sözleşmeyi, ilk yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıllık bir süre sonunda, tescil için Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilecek bir işlem ile feshedebilir. Fesih, tescil tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır.
Bu Sözleşmeyi onaylamış olup da, bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık sürenin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde bu maddede öngörüldüğü şekilde feshetmeyen her üye, yeniden on yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi, her on yıllık süre bitiminde, bu maddede öngörülen şartlar içinde feshedebilecektir.
Madde 20
Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine gönderilen bütün onay ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine bildirecektir.
Genel Müdür, kendisine gönderilen Sözleşmenin ikinci onay belgesinin kaydedildiğini örgüt üyelerine duyururken bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarihe Örgüt Üyelerinin dikkatini çekecektir.
Madde 21
Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince, tescil ettiği bütün onay ve fesihlere ilişkin tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.
Madde 22
Uluslararası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zaman bu Sözleşmenin uygulanması hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve bu Sözleşmenin tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun Konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verecektir.
Madde 23
Konferans, bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşmeyi kabul etmesi halinde ve bu yeni Sözleşme aksini öngörmediği takdirde;
Değiştirici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onaylanması durumu, yukarıdaki 19 uncu madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olması kayıt ve şartıyla, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.
Değiştirici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren, bu Sözleşme Üyelerin onaylamasına kapanmış olacaktır.
Bu Sözleşme, onu onaylayıp da değiştirici Sözleşmeyi onaylamamış üyeler için, her halükarda şimdiki şekil ve içeriği ile geçerli olmakta devam edecektir.
Madde 24
Bu sözleşmenin İngilizce ve Fransızca metinlerinin her ikisi de aynı şekilde geçerlidir.
Türkiye’de Batılı tarzda ilk askeri müzik topluluğu olan Osmanlı Saray Bandosu’nu, Sultan II. Mahmut’un talimatıyla 1828 yılında Giuseppe Donizetti (1788-1856) kurmuştur.
İrâde Dâhiliye 41045
‘Atûfetlü Efendim Hazretleri,
Ordû-yı hümâyûnlar alayları muzıka bandolarının mevcûdlarıkadîmden tâm tertîb olarak seksen neferden mürekkeb olduğu halde muahharen bir aralık nısf tertîb olmak üzere ma’a-zâbitân kırkar nefere kasru tenzîl olunmuş ve bu mevcûdun kâfî olamaması hasebiyle bir müddetten berû muvakkaten alaylarda bulunan neferâttan ol-miktâr daha ahz u zamm ile istihdâm kılınmakta bulunmuş ise de ‘acemî neferât alınması muzıka bandolarınca müttehiden icrâsı iktizâ eden usûl ü nagamâta halel verdiği misillû neferât-ı ‘askeriyyenin dahî taburlarınca ta’lîm ü te’allümlerine mâni’ olduğundan ba’demâ alaylar efrâdından muvakkaten neferât ahzına hâcet kalmamak evvel-be-evvel hâssa ordû-yı hümâyûnu birinci ve üçüncü ve dördüncü alaylarıyla beşinci talî’a taburu bandolarından bed’ ile ba’dehû ordû-yı mezkûrun sâir alaylarında ve daha sonra diğer ordû-yı hümâyûnlar alayları muzıka bandolarında ta’mîmen icrâ olunmak üzere işbû muzıka bandoları mevcûdunun ma’a-zâbitân seksener nefere iblâğı ile zâbitân ve neferâtının sâye-i ma’âlî-vâye-i hazret-i pâdişâhîde nâil olacakları rütbe ve mükâfâta ve müteferri’âtına dâir tezkire-i ‘aliyye-i cenâb-ı sipeh-sâlârî melfûfuyla berâber ‘arz u takdîm kılınmış olmağla ol-bâbta her ne-veçhile emr ü fermân-ı hazret-i tâc-dârî şeref-sünûh u sudûr buyurulur ise ana göre hareket olunacağı beyânıyla tezkire-i senâ-veri terkîmine ibtidâr kılındıefendim. Fî 3 Muharrem sene 86
Ma’rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki,
Resîde-i dest-i ta’zîm olan işbû tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle evrâk-ı ma’rûza manzûr-ı ‘âlî-i hazret-i şehen-şâhî buyurulmuş ve husûsât-ımeşrûhanın ber-vech-i istîzân icrâ-yı mukteziyyâtışeref-sünûh u sudûr buyurulan emr ü irâde-i seniyye-i hazret-i mülûkâne mantûk-ı münîfinden olarak evrâk-ı merkûme yine savb-ı sâmî-i hîdîvîlerine i’âde kılınmış olmağla ol-bâbta emr ü fermân hazret-i veliyy’ül-emrindir. Fî 4 Muharrem sene 86. Evvel-be-evvel Der-‘aliyye’de bulunup selamlık resm-i ‘âlîsinde bulunmaları mu’tâd olan ve Bâb-ı Vâlâ-yı Ser-askerî’de bulunan hassa birinci ordû-yı hümâyûnu birinci ve üçüncü ve dördüncü alaylarıyla beşinci talî’asında müstahdem dört bando hakkında serî’an îfâ ve ba’dehû birinci ordû-yı hümâyûnun sâir alaylarının ve ândan sonra sırasıyla diğer ordû-yıhümâyûnlar alaylarının muzıka bandolarında icrâ olunmak üzere asâkir-i hazret-i mülûkâne muzıka bandolarının nizâmnâmesidir:
Birinci Bend: Muzıka bandolarının mevcûdları bir müddetten berû nısf tertîb olarak ma’a-zâbitân kırkar neferden ibâret olup bunun ‘adem-i kifâyesinden nâşî alaylar tüfenk-endâz takımından muvakkat sûretiyle muzıkalara mevcûdlarının birer misli ve andan ziyâde neferât alınarak idâre olunmakta olduğundan ba’demâ alaylardan öyle muvakkat sûretiyle nefer alınmak taht-ı memnû’iyette tutulmak üzere bandolar mevcûdları ma’a-zâbitân seksener nefere iblâğ kılınacak yani beher bando mevcûdu bir yüzbaşı ve evvel ve sânî olarak iki mülâzım ve bir ser-çavuş ve altı sıra çavuşu ve bir bölük emîni ve on iki onbaşı ve elli yedi neferden ibâret olacak ve bundan böyle bu râddede tutulacaktır. Bandolardan ‘adem-i isti’dâd ve muzıkaca kusûr-ı fehm ve idrâklari muahharen tebeyyün ederek tüfenk-endâz silkine ilhâk ve iâdelerine mecbûriyet hâsıl olanlardan mâ’adâ tüfenk-endâz olan bölüklere nefer ve onbaşı ve bölük emîni ve çavuş nakli hiçbir sûretle câiz olmayacaktır.
İkinci Bend: Bandolar efrâdının icrâ-yı istibdâllerinde şerâit-i mu’teberesine tatbîkan beş sene müddet daha hizmet etmek üzere terk-i tezkere edenlere ‘atiyye olarak i’tâ olunmakta olan beşer yüz kuruşa beşer yüz kuruş daha zamm olunacağından işbû nizâmnâmenin târih-i tesîsinden sonra istibdâli icrâ olunanlardan ol-veçhile beş sene müddet daha hizmet etmek üzere rızâlarıyla terk-i tezkere edenler olup da hüner ve ma’lûmâtıelverişli oldukları mu’allimleri tarafından tasdîk ve tensîb olunduğu halde o misillûlara ‘atiyye-i şâhâne olarak biner kuruş ihsân olunacak ve nısf maaşları dahî zamm edilecektir ve bu sûretle tâm on sene hizmet etmiş olanların redîflik müddetleri dahî ber-mûceb-i nizâm mu’af olacaktır. Üçüncü Bend: Bandolara lüzûmu hâlinde alınacak neferât alaylar malı olup müsâferet sûretiyle el-yevm bandolarda müstahdem olanların münâsiblerinden ve hasbe’n-nizâm alaylara dâhil olmuş ve duhûlleri henüz bir seneye varmamış olan mücedded neferâtın muzıkaca isti’dâd u kâbiliyeti rû-nümâ olanlarından muzıkalardan istibdâl olunmuş olan takımın isteklü ve sıfât-ı matlûbede olup her vechile muzıkaya elverişlü olanlarından ve hâriçten gönüllü olarak istek edenlerin fenn-i mûsikî ve usûl-i sâz-kârîye âşinâ bulunanlarından bi’l-imtihân intihâb olunacak ve mu’âyene-i tıbbiyyeleri dahî ba’d’el-icrâ alil ve ‘ilel ve eskâmdan sâlim oldukları halde ahz u kabûl kılınacaktır
Dördüncü Bend: Alınacak neferât-ı müstebdele meyânında mukaddemâ bölük emîni veyâ onbaşılık veyâhut çavuşluk rütbelerini ihrâz etmiş olanlar bulunduğu halde mukaddemki rütbesi maaşıyla alınarak münhal mahal vukû’unda sırasıyla yerleştirilecektir ve bu rütbeliler vaktiyle ba’d’el-istibdâl muahharen bedel yazılarak bandoya gelmiş veyâhut ‘inde’l-lüzûm akçesi bedelât-ı nakdiyyeden îfâ olunarak alınmış bedellerden iseler neferlikle ve nefer maaşıyla kayd u tahrîr olunacaktır.
Beşinci Bend: Bandolar zâbitânının terfî-‘i rütbelerinin terfî-‘i rütbe kânûnnâme-i hümâyûnu ve nizâm-ı mahsûs ahkâmına tevfîkan kemâ-kân icrâsına aslâ hâil ü mâni’ yoğise de hasb’el-kader nâil oldukları rütbelerde şâyet terfî-‘i rütbe edemeyip müddet-i istihkâkiyyelerinden hayli ziyâde kalanlar olur ise anlara dahî bir mükâfât icrâsı lâzimeden olduğundan mezkûr bandolarda bulunan yüzbaşılardan on sene rütbe-i hâliyyesinde kalmışolanlara on sene hitâmında almakta olduğu yüzbaşılık ta’yîninin kolağalık ta’yînine iblâğıyla kolağası ta’yîni i’tâ olunacak ve bu on seneden sonra üç sene daha terfî-‘i rütbe edemeyip de yine yüzbaşılıkta kalanların bu üç sene hitâmında almakta oldukları yüzbaşılık maaşına yüzbaşılık maaşıyla solkolağalık maaşı beyninde olan tefâvütün birer nısfı ve bundan sonra iki sene daha yüzbaşılıkta kalmış olanların maaşına tefâvüt-ü meşrûhanın birer nısfıdaha zamm olunarak bu sûrette muzıka bandolarında on beş sene mütevâliyen bir rütbede olarak hizmet etmiş bir yüzbaşının ma’a-zamâim maaş u ta’yîni tam sol kolağalık muhassasâtına bâliğ olacağından kemâ-kân yüzbaşılık hizmetini îfâ etmek üzere münhal mahal olsun olmasın rütbe-i hâliyyesi sol kolağalığa ve ber-vech-i meşrûh on sene rütbe-i hâliyyesinde kalan mülâzım-i evvelin on sene mürûrunda ta’yîni yüzbaşı ta’yînine iblâğolunup ba’dehû üç sene daha terfî-‘i rütbe edemediği sûrette maaşına mülâzım-ı evvel maaşıyla yüzbaşı maaşı beyninde olan tefâvütün bir nısfı ve bundan sonra iki sene daha yine ol-rütbede kalur ise diğer bir nısfı zamm olunarak yine mülâzımlık hizmetini îfâ etmek üzere rütbesi yüzbaşılık rütbesine ve mülâzım-ı sânînin on sene mürûrunda ta’yîni yüzbaşı ta’yînine ba’d’el-iblâğ bundan sonra dört sene daha terfî-‘i rütbe edemediği halde maaşına mülâzım-ı sânî maaşıyla yüzbaşılık maaşı beyninde olan tefâvütün bir nısfı ba’demâ üç sene daha rütbesinde kaldığı takdîrce tefâvüt-i mezkûrenin diğer bir nısfı zamm edilerek yine hizmet-i sâbıkasına bakmak üzere rütbesi kezâlik yüzbaşı rütbesine terfî’ olunacaktır.
Altıncı Bend: Mezkûr muzıka bandolarında kadîmden mevcûd ve müstahdem olup da işbû nizâmnâmenin ba’d’et-te’sîs neşrinde muzıkalarda olmak üzere on veya on üç veyâhut on beş ve daha ziyâde seneler bir rütbede kalarak hizmet etmiş olan yüzbaşı ve mülâzım-ı evvel ve sânîlere yalnız bend-i sâbıkta on seneye mahsûs olarak gösterilen ta’yînler sâlif’üz-zikr târih-i nizâmnâmeden itibâren zamm u îfâ kılınacak yani bunlar hakkında şimdiden yalnız on sene zamâimiyle mükâfât olunup andan fazla seneler bu defalık gayr-ı mu’teber olarak bundan böyle yüzbaşı ve mülâzım-ı evvelin üç ve sânînin dört sene daha terfî-‘i rütbe etmeksizin bir rütbede hizmetleri vukû’a geldikte zikr olunan senelere mahsûs zamîmeler bend-i sâbıkta gösterildiği vechile i’tâ olunacaktır. Fî 2 Zi’l-ka’de sene 285.
Hukuki terim olarak, Eski Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda “meşhut suç” olarak kullanılmıştır. 1982 Anayasası’nda ise “suçüstü” olarak tanımlanmıştır.(AY. m.19)
Cürmümeşhut; şahit olunan cürüm, işlenirken başkaları tarafından görülen suç, göz önünde işlenen suç şeklinde tanımlanmaktadır. Kavram eski dönemde halk arasında yaygın olarak “cürmümeşhut” olarak bilinmiştir.
Suçüstü; bir kişinin suçu işlemekte iken yahut işledikten kısa bir süre sonra yakalanmasıdır.
Roma Hukukunda gelen bu kavramın Türk Hukuku’ndaki karşılığı “suçüstü hali”dir.
Suçüstü;
İşlenmekte olan veya henüz işlenmiş olan bir suçu,
Suçun işlenmesinden hemen sonra takip edilen veya suçun az önce işlendiğine dair eşya ya da delille yakalanan kimsenin işlediği suçları kapsamaktadır.
Suçüstü hali durumlarında kolluk kuvvetleri, suçluyu herhangi bir adli karara ihtiyaç duymaksızın alıkoyma yetkisine sahiptir. Bu hususu Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 90. maddesi düzenlemiştir. Suçüstü bir fiilden dolayı izlenen kişinin kaçması olasılığının bulunması veya hemen kimliğini belirleme olanağının bulunmaması” halinde yakalama ve gözaltı yapmak mümkündür. Suç fiili devam ediyorsa yakalamayı herkes yapabilir. Ancak en kısa sürede kolluk kuvvetlerine haber verilmesi zorunludur.
Dokunulmazlığı olan milletvekilleri bakımından suçüstü halinde, istisnai haller öngörmektedir. Anayasa’nın 83/2. maddesi bu istisnayı açıklamaktadır. “…Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali”nde, muhakeme engeli olan dokunulmazlık söz konusu olmamaktadır.
Üye devletlerin belirli alanlarda devrettikleri egemenlik hakları üzerine kurulan Avrupa Topluluğu, ulusal üstü bir anayasal düzene doğru evrilirken ulusal düzeyde egemenlik yetkilerinde önemli bir azalmaya neden olmuştur. Bu azalma, devletin, egemenliği kullanan, yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tümünde söz konusudur. Topluluğun kullandığı ulusal üstü iktidardan en çok Parlamentolar ve düzenleme aleti olarak yasanın etkilenmesi ulusal egemenlik ilkesinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmakta, topluluk hukukunun iç hukukun belirlediği normlar hiyerarşisini kökten değiştirmesi ise, anayasa hukuku-topluluk hukuku ilişkisinde, birincinin ikinciye bağımlı hale gelmesi olgusunu ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, Toplulukta “egemen devlet” ve niteliklerinin yeniden düşünülmesi gerekmektedir.
Devletin bir temel niteliği olarak, öncelikle üzerinde durulması gereken, egemenlik kavramı gerek iç kamu hukukunun gerek uluslararası hukukun en soyut ve tartışmalı kavramlarıdır. Esas olarak, 16. yüzyılda geliştirilen bir kavram olarak egemenlik; bölünmez, mutlak ve sürekli iktidarı olarak kralın iktidarını ifade etmektedir. Bu anlamda, egemenlik kralın kişiliğinde somutlaşmaktadır. 18 yüzyılda, burjuvazinin iktidarının yapısını değiştirmesiyle ulus-devlete geçilirken, egemenlik de halk-ulus egemenliği kimliğine bürünmüştür.
Rousseau’nun ortaya koyduğu halk egemenliği uyarınca, egemenlik genel iradenin kullanılması anlamına gelmekte, çoğunluğun iradesi olarak genel irade ise yasa biçiminde belirmektedir. Birey iradelerinin toplamından oluşan halk egemenliği, kendisini oluşturan bireylerden ayrı bir hukuki varlığa sahip değildir. Halk egemenliği devredilememekte, bu durumda, halk iradesinin temsili de söz konusu olamamaktadır.
Selâm verdim rüşvet değildir deyü almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.
Dedim: – Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?
Dediler: – Bizim adetimiz böyledir.
Dedim: – Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.
Dediler: – Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.
Dedim: – Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebaldir.
Dediler: – Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.
Dedim: – Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.
Dediler: – Bu hesap, kıyamette sorulur.
Dedim: – Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.
Dediler: – Ondan dahi korkumuz yoktur, katipleri razı etmişiz.
Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey’us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim.
Özdemir Asaf
Adalet
İnsansız adalet olmaz
Adaletsiz insan olur mu?
Olur, olmaz olur mu!
Ama, olmaz olsun
Özdemir Asaf
Bertolt Brecht
Halkın Ekmeği
Bilin: Halkın ekmeğidir adalet. bakarsınız bol olur bu ekmek, bakarsınız kıt, bakarsınız doyum olmaz tadına, bakarsınız berbat. Azaldı mı ekmek, başlar açlık, bozuldu mu tadı, başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.
Bozuk adalet yeter artık! Acemi ellerle yoğurulan, iyi pişirilmemiş adalet yeter! Yeter katıksız, kara kabuklu adalet! Dura dura bayatlayan adalet yeter!
Bolsa insanın önünde ekmek, lezzetliyse, gözler öbür yiyeceklere yumulsa da olur. Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire… Bilirsiniz, nasıl bolluk doğurur ekmek: Adaletin ekmeğiyle beslene beslene.
Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl, adalet de gerekli her gün, hem o, günde bir çok kez gerekli.
Sabahtan akşama dek, iş yerinde, eğlencede, hele çalışırken canla başla, kederliyken, sevinçliyken, halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe, günlük, has ekmeğine adaletin.
madem adaletin ekmeği bu kadar önemli, onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?
Öteki ekmeği kim pişiren?
Adaletin ekmeğini de kendisi pişirmeli halkın, gündelik ekmek gibi.
Bol, pişkin, verimli.
Bertolt Brecht
Seyrani
Boynu Eğri Olmamıştık Kafire
Boynu eğri olmamıştık kafire bi’l ittifak Müslümanın kalmadı iş erlerinde baş ayak
Olmağa vareste gerdan-bestelerden yok ümid Söndü ümmidi adalet kalmadı ızhar-ı Hak
Pençe-i zalimlerin attı o şahinler bugün Yoldular mazlum kebuterlerde bitti tüy tozak
Mürtekipler seddi bend etti adalet kal’asın Feth-i bab etmez tüfenk top yay kılınç okla bıçak
Bul adalet çeşmesinin katresinden bir eser Yandı tüttü bende zulmün ateşinden dil dudak
Doldu zulmün çillesi halk oldu yarım müslüman Şeyhulislamlar zemane başına versin sebak
Lafzı var manası yok ahkam-ı şer’in şimdilik İsmini yad etmeğe dillerde resmen bir tuzak
Vah yazık Tuba-yı adl-i saltanatta hasılı Kalmadı Seyrani’ye meyve verir bir dal budak
Seyrani
Paul Eluard
Asıl Adalet
İnsanlarda tek sıcak kanun, üzümden şarap yapmaları, kömürden ateş yapmaları, öpücüklerden insan yapmalarıdır.
İnsanlarda tek zorlu kanun, savaşlara, yoksulluğa karşı kendilerini ayakta tutmaları, ölüme karşı yaşamalarıdır.
İnsanlarda tek güzel kanun, suyu ışık yapmaları, düşü gerçek yapmaları, düşmanı kardeş yapmalarıdır.
Hep var olan kanunlardır bunlar, bir çocukcağzın tâ yüreğinden başlar, yayılır, genişler, uzar gider tâ akla kadar.
Çeviren: A. Kadir / Paul Eluard
Abdurrahim Karakoç
HAKİM BEĞ
Gene tehir etme üç ay öteye, Bu dava dedemden kaldı hâkim beğ. Otuz yıl da babam düştü ardına; Siz sağ olun, o da öldü hâkim beğ.
Kırk yıl önce; yani babam ölünce, Kadılıklar hâkimliğe dönünce, Mirasçılar tarla, takım bölünce, İrezillik beni buldu hâkim beğ.
Yaşım yetmiş iki, usandım gel-git; Bini buldu burda yediğim zılgıt. Eğer diyeceksen: ‘bana ne, öl git!’ Oğlumun bir oğlu oldu hâkim beğ.
Sekiz evlek tarla, bir geverlik su, Yüz yılda höküme bağlanmaz mı bu? Kazanmasam da hu, kazansam da hu! Canım ta burnuma geldi hâkim beğ.
Keşife-meşife, damgaya, harc’a Kanımız kurudu harca da, harca.. Sayenizde avukatlar yıllarca, Fakiri yoldu da yoldu hâkim beğ.
Mübaşir itekler, kâtip zavırlar; Değişti bizde de göya devirler. Yüz yıl önce adam yiyen gâvurlar, Tapucuyu aya saldı hâkim beğ.
Kabahat sizde mi, kanunlarda mı? Şaşırdım billâhi yolu yordamı.. Kızma sözlerime alam kadanı, Sıkıntıdan içim doldu hâkim beğ.
Mülkün temeliydi adalet hani?… Bizim hak temelde saklı mı yani? Çıkartıp ta versen kim olur mâni? Yoksa hırsızlar mı çaldı hâkim beğ?!
Hem davacı pişman, hem de davalı.. Bu yolda tükettik çulu, çuvalı. Sabret makamından çalma kavalı, Sürüler ekine daldı hâkim beğ.
Abdurrahim Karakoç
Mahzuni Şerif
Adaletsiz Dünya
Ağaçlan uzun kısa O da biter kese kese Geniş değildir herkese Adaletsiz yalan dünya
Fil de canlı karınca da Kimi yerde kimi dalda İyi kötü bu dünya da Adaletsiz zalim dünya.
Toprakların altın bakır O da bizde yoktur şükür Kimi zengin kimi fakir Adaletsiz fani dünya.
Mahzuni de senden uçar Belki yıldızlara geçer Seni eken bir gün biçer Adaletsiz yalan dünya.
kimi aklar kimi suçlarız kimi bağışlar kimi asarız kendimizi başkasında
hergün bıçak saplı birinin arkasında vurulan da biziz vuran da
Bülent Ecevit
Sezen Aksu
Hakim Bey
Şikâyetim var cümle yasaktan Dillerimi hâkim bey bağlasan durmaz Gelsin jandarma, polis karakoldan Fikrim firarda, mapusa sığmaz eyvah Mapusa sığmaz eyvah
Gün olur yerle yeksan olurum Gün olur şahım devri devranda Kanun üstüne kanun yapsalar Söz uçar yazı iki cihanda eyvah İki cihanda eyvah
Sussan olmuyor, susmasan olmaz Dil dursa hâkim bey tende can durmaz Yazsan olmuyor, yazmasan olmaz Kaleme tedbir koma, tek durmaz
Şikâyetim var cümle yasaktan Dillerimi hâkim bey bağlasan durmaz Gelsin jandarma, polis karakoldan Fikrim firarda, mapusa sığmaz eyvah Mapusa sığmaz eyvah
Gün olur yerle yeksan olurum Gün olur şahım devri devranda Kanun üstüne kanun yapsalar Söz uçar yazı iki cihanda eyvah İki cihanda eyvah
Sussan olmuyor,…
Sezen Aksu
Tevfik Fikret
HAN-I YAĞMA
Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır; Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır! Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir? Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir! Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray, Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay; Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var. Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar. Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini. Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak! Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak, Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Tevfik Fikret
Dünya Adaletsiz Çocuk!
Çıkar boynundan at o ipi çocuk! Salıncaklar mı yok sana? Kalk hadi o soğuk betondan, Yatacak başka yer mi yok sana? En sevdiklerimi verdim ölüme de; Ben bu yaşımda gitmenin böylesini görmedim. Kırılan bir boyun gibi orta yerinden kırıldığını ömrün… Görmedim Ademoğlunun dalından koparılır gibi koparıldığını… …ve böylelikle umut etme kabiliyetimizi aldılar elimizden. Ne diyeyim, dilerim ihtiyacı olan birine gidiyordur bizden aldıkları umut! Dünya adaletsiz çocuk! Dünya zorba. Elbet eşitleneceğiz o gün kıyamda. Bu kekeme, toz ve duman sözlerimi iyi belle, Bahara kalmaz, gelirim yanına.
salı gecesi
kara bir balta buldu akşam vuracak noktayı
hücreler doldu bir ıslık en yakın maçka tramvayı
kim bırakmış yalnızlığıma bu hüzzâm şarkıyı
kimin bu karanlık kimler sürgülemişler kapıyı
insan olan bağlar her koptuğu yerden yaşamayı
daktilolar camları bulutlu sorgu odalarında
didiklemez mi özgürlüğünü sansaryan hanı'nda
küflenir suyun bir bakır çalığı birikir ağzında
kendini öldürmeyi belki bin kere tasarlarsın da
bir kere aklından geçmez bitirmeden ölmek şarkıyı
gönlünde büyüttüğün o müthiş ünlem içindir ki
seni kapattıkları öyle rezil o kadar çirkindir ki
çıplak bir lâmba mısın dört duvar içindeki
ne lâmbası/söndürülen bütün ilk gençliğindir ki
gözlerin zehirlense de suç sayarsın ağlamayı
görülmez dev böceklerdir sanki büyülü duyargalar
uçaksavar ışıldakları gökyüzünde bir yanlış arar
tophane rıhtımı'nda acı acı gemiler kalkar
hücreleri akşam olur haydut öfkeleri kaplar
ezerim sanırsın vurursan tek bir yumrukta dünyayı
tutanak 2
elektrik elletirler kıvılcım yalatırlar
tuzruhu damlatırlar kulak boşluğuna
çekip alınlar kerpetenle tırnaklarını
öğrenmek istedikleri aslında bildikleridir
geceleri rüyalarına girip uykularını kaçıran
insanın insanı soyduğu derisini yüzdüğü
duruşma arası
( o varsa kırılır buzlu camları kışın
anlamı yoğunlaşır anlamsız bir yaşayışın
gerçi farkındayız adı belirsiz bir yanlışın
acaba ben çok mu esmerim o çok mu sarışın
yansımaz oldu aydınlığı yüzüme haftalardır
yazdıklarında bile gizli bir uzaklık vardır
eylem bir dağıldı mı bütün boğazlar daralır
ben başka bir erkek olurum o başka bir kadın)
gereği düşünüldü
mahcup yaseminler son balkonların süsü
özgürlük özlemleridir genişletir gönlümüzü
savcılar ağır sürgünlerden yankılansa da
bir yer gelir ki artık ne savunma içgüdüsü
ne heyecandır kalır ne de yürek üzüntüsü
yalnız bir daktilo çıplak bir masada
toplumcularız karakollarda açtık gözümüzü
verirse halklar verir tarihte hükmümüzü
gizle de yargılansak 3.ağırceza'da
Attila İLHAN
Asıl Adalet
İnsanlarda tek sıcak kanun, üzümden şarap yapmaları, kömürden ateş yapmaları, öpücüklerden insan yapmalarıdır.
İnsanlarda tek zorlu kanun, savaşlara, yoksulluğa karşı kendilerini ayakta tutmaları, ölüme karşı yaşamalarıdır.
İnsanlarda tek güzel kanun, suyu ışık yapmaları, düşü gerçek yapmaları, düşmanı kardeş yapmalarıdır.
Hep var olan kanunlardır bunlar, bir çocukcağzın tâ yüreğinden başlar, yayılır, genişler, uzar gider tâ akla kadar.
Paul Eluard (Çeviren: A. Kadir)
“Adldir mûcib-i salâh-ı cihan
Cihan bir bağdır dîvarı devlet
Devletin nâzımı şeriattır
Şeriata olamaz hiç hâris illâ mülk
Mülk zapt eyleyemez illâ leşker
Leşkeri cem edemez illâ mal
Malı cem eyleyen râiyettir
Râiyeti kul eder pâdişah-ı âleme adl.”
“1. İnsanoğlu tek başına yaşayamaz
2. Cemiyet halinde yaşayan insana bütün fertlerin tâbi olacağı bir mevzuat lazımdır. Bu töre olabilir; kanun, örf, şeriat olabilir.
3. Bu mevzuatı ayakta tutacak (ona uyulmasını sağlayacak) bir organizasyona ihtiyaç vardır. Bu padişahtır, devlettir, hükümettir.
4. Fertler cemiyet halinde yaşayabilmek için, yani medeni olabilmek için kanuna, örfe, padişaha, devlete, hükümete itaat etmek zorundadırlar.
5. Padişaha (devlete-hükümete) itaati mümkün ve zaruri kılan padişahın (devletin-hükümetin) âdil olmasıdır.
6. Çünkü adalet mülk ve devletin salâhının teminatıdır (Adalet mülkün temelidir).
7. Mülkü korumak için askere ihtiyaç vardır.
8. Askerin varlığı için mal (toprak-mahsul-üretim) ve para lazımdır.
9. Üretimi yapan, toprağı ihya eden ve parayı sağlayan (vergi veren) râiyettir (yani halktır).
11. Cihanın ayakta durmasının (yani nizâm-ı âlemin) asıl sebebi adalettir.”
Kınalızâde – Ahlâk-ı Alâi
BEN AVUKATIM LOIS LANDE, WASHINGTON DC (Çeviren: Av. Fahrettin KAYHAN – Ankara Barosu)
Ben avukatım. Kaba gücün yerine merhameti, adaleti, hakkaniyeti koydum. İnsanoğluna diğerlerinin hakkına, mülkiyetine, hürriyetine, saygıyı; vicdan, ifade ve toplanma özgürlüğünü ben öğrettim. Haklı davaların sözcüsü; Yoksulun, mazlumun, dul ve yetimin savunucusuyum. Çarşıda, pazarda onuru sürdürürüm. Halkın sevmediği, popüler olmayan davaların şampiyonuyum ben. On Emre giden yolu ben hazırladım Yunanistan’da kölelerin, Roma’da esirlerin özgürlüğü için savaştım. Stamp Ack’la mücadele ettim İnsan Hak ve Özgürlükleri Bildirgesi’ni ben yazdım. Köleleri ben savundum. Kölelik karşıtıyım. Kölelikten kurtuluş bildirgesini yayınlayan bendim. Her ülkede, her iklimde haini cezalandırır, masumu korur, düşeni kaldırır, adaletsizliğe ve vahşete karşı çıkarım. Tüm savaşlarda özgürlük için savaşan bendim. Aynı şekilde, halkın yaygarasına ve çoğunluğun despotluğuna karşı duran benim. Adaletin gerçekleşmesini engelleyen önyargı olmasın diye, zenginleri de savunur, yoksulun tüm hak ve imtiyazları teslim edilsin diye davasında ısrar ederim. Irk, renk, sınıf, cinsiyet ya da din ayrımı yapmaksızın insanlığın eşitliği için çalışırım. Hilebazlık, dalavere ve sahtekarlıktan nefret ederim. Adaletten ödün vermekten ya da menfaati zıt iki işverene hizmet etmekten yasaklıyım. Geçmişin muhafazakarı, bugünün liberali, geleceğin radikaliyim. Adalet ve hakkaniyet gerçekleştirmek için uzlaşmaya inanırım; fakat aynı nedenle şekilcilik ve kırtasiyeciliğin Gordium düğümünü kesip, atarım. Tüm buhranlarda insanlığın lideriyim. Dünyanın günah keçisiyim. İnsanlığın haklarını avucumun içinde tutarım da, kendi haklarımı sağlamayı bir türlü beceremem. Ben öncüyüm (ama) geçmişten vazgeçecek ve bugünü (varolanı) yıkmak isteyecek son kişiyim. Ben, adil hükümdar, dürüst yargılayıcıyım Mahkûm etmeden önce dinler, herkes için en iyiyi araştırırım.
Türkiye’nin taraf olmadığı Sözleşme 9 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme metni, Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği Merkezi adına Defne Orhun tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.
Sözleşmenin Hedefleri
Evliliğe zorlamanın ve baskının yasaklanması,
Evliliklerde tarafların tam ve özgür rızasının sağlanması, tarafların eşit haklara sahip olması,
Asgari evlenme yaşının belirlenmesi ve uygulanması.
Çocuk evliliklerinin önlenmesi ve genç kızların ergenlik çağında nişanlanmalarının yasaklanması,
Resmi sicile bütün evliliklerin kaydedilmesi,
Evliliğin yetkili merciler ve şahitler huzurunda şeffaf bir şekilde yapılması,
Evlilik süreçlerinde uluslararası hukuki düzenlemelere uyum,
Geleneksel evlilik uygulamalarının modern insan hakları normlarına uygun hale getirilmesi,
Irk, din, dil ve cinsiyet ayrımcılığı olmaksızın evlilik hakkının korunması,
Aile kurma hakkının evrensel bir insan hakkı olarak kabul edilmesi.
Evliliğe Rıza Gösterilmesi, Asgari Evlenme Yaşı ve Evliliğin Tesciline Dair Sözleşme
Sözleşmeci Devletler,
Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak, ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımcılığı yapılmaksızın herkesin insan hak ve özgürlüklerine evrensel olarak saygı gösterilmesini ve riayet edilmesini teşvik etmeyi arzulayarak,
(1) Evlilik çağına varan her erkek ve kadın, ırk, uyrukluk veya din bakımlarından hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın evlenmek ve aile kurmak hakkını haizdir. Her erkek ve kadın evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hakları haizdir.
(2) Evlenme akdi ancak müstakbel eşlerin serbest ve tam rızasıyla yapılır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, 17 Aralık 1954’te 843 (IX) sayılı kararla, evlilik ve aileyle ilgili belirli bazı geleneklerin, eski yasaların ve uygulamaların, Birleşmiş Milletler Şartı ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde sayılan ilkelerle bağdaşmadığını dile getirdiğini hatırlayarak,
Kendini yönetemeyen ve vesayet altındaki ülkelerin bağımsızlıklarını kazanana dek idaresini yürüten veya bundan sorumlu olduğu varsayılan Devletler de dahil olmak üzere tüm Devletlerin, diğerlerinin yanı sıra, eş seçimi konusunda tam özgürlük sağlayarak, çocuk evliliklerini ve genç kızların ergenlik çağına gelmeden nişanlanmalarını ortadan kaldırarak, gerekli olan hallerde uygun cezalar getirerek ve tüm evliliklerin kaydının tutulacağı mülki veya başka nitelikte bir sicil oluşturarak, söz konusu gelenekleri, eski yasaları ve uygulamaları yürürlükten kaldırmak amacını taşıyan tüm uygun tedbirleri almaları gerektiğini yeniden teyit ederek,
Hiçbir evlilik, her iki tarafın da tam ve özgür rızası olmadan resmen akdedilemeyecektir; bu rıza, yasayla öngörüldüğü şekilde, gereken biçimde duyurulduktan sonra ve nikâh kıymaya yetkili merci ve şahitlerin huzurunda taraflarca dile getirilmelidir.
Yukarıdaki 1. fıkrada yer alan ifadelere bakılmaksızın yetkili mercinin istisnai koşullar bulunduğu ve tarafın, yetkili bir merci huzurunda ve yasayla öngörülmüş olabilecek şekilde rızasını açıklamış ve geri çekmemiş olduğu konusunda ikna olması halinde taraflardan birinin hazır bulunması gerekli olmayacaktır.
Madde 2
İşbu Sözleşme’ye Taraf Devletler, evlilik için asgari yaş belirlemek üzere yasama tedbirleri alacaklardır. Yetkili bir mercinin, ciddi gerekçelere dayanarak, müstakbel çiftlere yaş konusunda bir muafiyet tanıdığı durumlar haricinde bu yaşın altındaki hiç kimse tarafından resmi bir evlilik akdi gerçekleştirilemez.
Madde 3
Tüm evlilikler, yetkili merci tarafından uygun bir resmi sicile kaydedilecektir.
Madde 4
İşbu Sözleşme, 31 Aralık 1963 tarihine dek, tüm Birleşmiş Milletler’e Üye Devletler veya uzmanlaşmış kurumların mensupları ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından bu Sözleşme’ye Taraf olmak üzere davet edilmiş başka bir Devlet adına imzaya açık tutulacaktır.
İşbu Sözleşme onaylama işlemine tabidir. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne sunulacaktır.
Katılım, katılım belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesiyle yürürlük kazanacaktır.
Madde 6
İşbu Sözleşme, sekizinci onay veya katılım belgesinin tevdi edildiği tarihi izleyen dokuzuncu günde yürürlüğe girecektir.
İşbu Sözleşme, sekizinci onay veya katılım belgesinin tevdiinden sonra Sözleşme’yi onaylayan veya Sözleşme’ye katılan her Devlet açısından söz konusu Devlet’in onay veya katılım belgesini tevdi etmesini izleyen dokuzuncu günde yürürlüğe girecektir.
Madde. 7
Herhangi bir Sözleşmeci Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yazılı bildirimde bulunarak işbu Sözleşme’yi feshedebilirler. Bu fesih ihbarı, bildirimin Genel Sekreter’e ulaştığı tarihten bir yıl sonra yürürlük kazanacaktır.
İşbu Sözleşme’nin yorumlanması veya uygulanması konusunda iki veya daha çok sayıdaki Sözleşmeci Devlet arasında çıkabilecek ve müzakere yoluyla çözülemeyen herhangi bir uyuşmazlık –eğer taraflar başka bir çözüm usulünde anlaşmamışlarsa– uyuşmazlığın bütün taraflarının talebi ile karara bağlanmak üzere Uluslararası Adalet Divanı’na götürülecektir.
Madde 9
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, tüm Birleşmiş Milletler’e Üye Devletlere ve işbu Sözleşme’nin 4. maddesi 1. fıkrasında öngörülmüş olan üye olmayan Devletlere aşağıdaki hususlarda bildirimde bulunacaktır:
(a) 4. madde uyarınca edinilen imzalar ve onay belgeleri;
(b) 5. madde uyarınca edinilen katılım belgeleri;
(c) 6. madde uyarınca Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihi;
Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinlerinin eşit derecede geçerli olduğu işbu Sözleşme, Birleşmiş Milletler arşivlerine tevdi edilecektir.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Sözleşme’nin tasdikli suretini tüm Birleşmiş Milletler’e Üye Devletlere ve 4. madde 1. fıkrada öngörülmüş olan üye olmayan Devletlere iletecektir.
Erdal Eren hakkındaki idam kararı Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi tarafından 19 Mart 1980 tarihinde verilmiştir. Yerel mahkemenin bu kararı Askeri Yargıtay Daireler Kurulu tarafından 20 Kasım 1980 tarih ve 1980/111 Esas, 1980/111 Karar sayılı ilam ile onanmıştır.
İdam cezasının sebebi 2 Şubat 1980 tarihinde öldürülen Ankara Merkez Komutanlığı İnzibat erlerinden Zekeriya Önge’nin katili olduğu iddiasıdır. İlk duruşması 13 Şubat’ta gerçekleşen yargılamada üç celsede karar verilmiştir.
İdam kararı Askerî Yargıtay 3. Dairesi tarafından önce usul yönünden, daha sonra ise esastan bozulmuş, nihai kararı Askeri Yargıtay Daireler Kurulu vermiştir. Askeri Yargıtay 3. Daire, Erdal Eren hakkında verilen ölüm cezası kararını TCK‘nın 59. maddesine göre hafifletici sebeplerle hapis cezası uygulanmadığı gerekçesiyle bozmuş ancak bu karara daha sonra itiraz edilmiş ve karar Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nca onanmıştır.
Ölüm cezası Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nca tekrar onanan Erdal Eren’in avukatları Eren’in isnat edilen suçun gerçek suçlusu olmadığı ve yargılamanın usulsüz yapıldığı gerekçesiyle kararın düzeltilmesi talebinde bulunmuşsa da nihai hüküm değişmemiştir.
Temyiz kararında sadece bir yargıcın muhalif oyu bulunmaktadır.
12 Eylül Darbe rejimi tarafından kabul edilen 12 Aralık 1980 tarihli ve 2360 sayılı Kanun ile idam cezasının infazına karar verilmiştir. Kanun, Kenan Evren başkanlığındaki Millî Güvenlik Konseyi tarafından çıkarılmıştır.
Erdal Eren, suç işlediğinde 18 yaşından küçük olduğunun avukatı tarafından iddia edilmesine rağmen itirazlar dinlenmemiş, 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde(Ulucanlar) asılarak infaz edilmiştir. Suçu işlediği tarihte reşit olup olmadığı konusu halen tartışılmaya devam etmektedir. Ancak mahkeme kararında ve gerekçede Eren’in yaşına dair bir tartışma bulunmamaktadır.
Resmî Gazete Sayı 17188 / Kanun No. 2360 / Kabul Tarihi: 12/12/1980
Madde 1
Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 20 Kasım 1980 tarih ve 1980/111 Esas, 1980/111 Karar sayılı ilamıyla kesinleşen, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesinin, 19/3/1980 tarih, 1980/1292 Esas, 1980/83 Karar sayılı hükmü ile Türk Ceza Kanununun 450/9 maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkûm edilmiş bulunan, sicilli nüfusta Giresun İli, Şebinkarahisar Ta Mahallesi Hane 182, Cilt 4/B, Sayfa 10’da kayıtlı Ahmet oğlu, Berire Şadan’dan olma 25.9.1961 Şebinkarahisar doğumlu Erdal Eren hakkındaki ölüm cezası yerine getirilir.
Madde 2
Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 3
Bu Kanunu Adalet Bakanı yürütür. 12/12/1980
ERDAL EREN HAKKINDAKİ YEREL MAHKEME’NİN İDAM KARARI
Türk Milleti adına yargılama yapıp karar vermeye yetkili ve görevli Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi:
Başkan: Top. Alb. Turan FIRATGİL
ÜYE: Hak. Kd. Bnb. Vural ÖZENİRLER
ÜYE : Hak. Bnb. İ. Uğur YILMAZ
İDDİA MAKAMI : Hak. Yzb. Yavuz YALÇIN
TUTANAK KÂTİBİ : Hv. Başçvş. Cihan CÜLCÜLOĞLU
SUÇ : Adam öldürmek (Kendisinin yahut başkasının cezadan kurtulmasını temin maksadıyla) 136 sayılı kanuna muhalefet, 171 ve 1402 sayılı yasaya aykırılık
SUÇ TARİHİ : 2 Şubat 1980
SANIK :Erdal EREN, Ahmet oğlu 25.9.1961 D.lu Giresun Şebinkarahisar kazası Taş mahallesi Hane no: 132 de nüfusa kayıtlı. Ankara Dikmen Karşıyaka Sokak 74/l2de oturur. Ankara Yapı Meslek Lisesi 2. sınıfta 395 No.lu öğrenci. Sabıkasız Yüklenen suçtan Özel Askeri Ceza ve Tutukevinde tutuklu.
MAKTUL : ZEKERİYA ÖNGE, Aziz oğlu 1959 D.lu Giresun Alucra kazası Kurukol köyünde nüf. Kayıtlı. Ankara Merkez Komutanlığı İnzibat erlerinden.
Yukarıda yüklenen suçları ve açık kimliği yazılı sanık Erdal EREN hakkında 19.3.1980 günü yapılan açık ve yüze karşı duruşmada tarafların iddia ve savunmaları öne sürülen ve elde edilen delillerin değerlendirilmesi sonunda hâsıl olan vicdani kanı ile aşağıda yazılı gerekçeli karara varıldı.
NETİCE VE HÜKÜM:
Yukarıda etraflıca izah edildiği gibi:
26 Aralık 1978 tarihinde Anayasa’nın 124 üncü maddesindeki koşulların varlığı nedeniyle ülkemizin muhtelif illerinde ilan edilmiş bulunan Sıkıyönetimin 1402 sayılı yasa gereği olarak Sıkıyönetim ilan edilen illerden biri olan ANKARA ilinde Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi kurulmuştur.
Mahkememiz çeşitli yasadışı eylem ve ideolojik görüş içerisindeki kişilere göre etiketlendirilen bir kuruluş olmayıp Anayasa, kanun, hukuka ve vicdani kanaatlerine göre hüküm vermekle yetkili, görevlerine de bağımsız kişilerden oluşmuş, Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan yargılama kuruluşudur.
Türk Milleti kendisi için devlet şeklini ve niteliklerini belirleyen Anayasamızı kabul etmiş olup bunun bütünlüğü doğrultusunda ve belirlenen genel koşullarına uygun insanca yaşama, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimini sağlama amacına yönelik uğraş içerisinde bir toplumdur. Mahkememiz insan sevgisine ve doğal olan yaşama hakkına yer vermeyen insanların: Bunun dışında bazı kutsal değerlerin savunuculuğunu da yapamayacağının keza hiçbir görüş ve düşünce içerisinde dahi insanın doğal olan yaşama hakkının elinden alınmasına izin veren ilkenin bulunmadığının bilincindedir.
Bu durumlar içerisinde yargılamasını sürdüren Mahkememiz hakkında kendisinin yahut başkasının cezadan kurtulmasını temin maksadıyla adam öldürmek, ruhsatsız silah taşımak, 171 sayılı kanuna muhalefet ve Sıkıyönetim Komutanlığı emirlerine aykırı davranmak suçlarından dolayı kamu davası açılan sanık Erdal EREN hakkında yapılan yargılama sonunda Anayasa ve yasalarımızın gereği herhangi bir kişi veya da kuruluştan emir ve direktif almaksızın delillerin değerlendirilmesi ve oluşan vicdani kanı ile; Türk Ulusunun asırlar boyunca varlığını, bağımsızlığını ve bütünlüğünü sağlayıp bugünlere getiren, ulusal kurtuluş savaşında çeşitli cephelerde emperyalist ordularına karşı savaşıp kesin zafer kazanan ve Cumhuriyetimizi kuran, savaş zamanı cephede, barış zamanı iç tehlikelerin baş göstermesi halinde Ülke ve Millet bütünlüğünü korumada, doğal afet günlerinde halkının acı ve yaralarının sarılmasında canını ve kanını, gücünü ve kuvvetini, feragat ve fedakârlığını esirgemeyen devlet, millet, ülkü, hürriyet, onur ve ödev gibi kutsal duygularla dopdolu olarak emir ve komuta zinciri içerisinde yer almış öz ve öz ulusunun evlatlarından oluşmuş şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerinin içerisinde yer almış ve alacak milyonlardan biri olan Mehmetçiklerden inzibat eri Zekeriya ÖNGE’nin olay günü olan 2 Şubat 1980 günü saat 16.30 sıralarında ülkemizde ilan edilmiş bulunan Vatan ve Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren veya Anayasanın tanıdığı Hür Demokratik düzeni temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelen yaygın şiddet hareketleri hakkında kesin belirtilerinin ortaya çıkması nedenlerine dayalı Sıkıyönetimin bir icraatı olarak Ankara Yukarı Ayrancı Hoşdere Caddesinde yasadışı yapılan, içerisinde 1000 dolayında kişinin bulunduğu toplantı ve gösteri yürüyüşüne Atğm. Ömer KILIÇ komutasındaki MERİÇ 21 Timinde müdahalede bulunmak üzere görev aldığı, anılan Timin olaya yasal ve insancıl biçimde müdahale edip toplantıya katılanlardan 20-30 kişilik bir grubu haklarında yasal cezai kovuşturmaya tabi tutulmak üzere çembere alıp yakaladılar keza aynı toplantıya ruhsatsız taşıdığı silahı ile gelen sanık Erdal EREN’in kendisinin de yakalanma olasılığı belirdiğinde, gerek cezadan kurtulmasını temin maksadıyla taşıdığı ruhsatsız 7,65 çaplı Çekoslovak yapısı CESKA VİZOR marka tabancasını çekip timde görevlileri hedef gözeterek 3 el ateş ettiği, anılan kurşunlardan arkası dönük bulunan inzibat eri Zekeriya ÖNGE’nin sırt hafif yukarı seyir takibi ile kalbini delip vücudu terk etmeksizin sol meme altı ve derinin iç kısmında kaldı. İnzibat eri Zekeriya ÖNGE’nin kurşunla kalbinin delinmesi sonucu aşırı kan kaybına dayalı ani ölümle şehit olduğu, böylece sanık Erdal EREN’in yüklenen suçu işlediği anlaşıldığından;
Eylemine uyan TCK’ nun 450/9 maddesi gereğince; ÖLÜM CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,
Sanık Erdal EREN’in ruhsatsız silah taşımak suçu da sabit görüldüğünden eylemine uyan 6136 sayılı kanunun 13. maddesi gereğince BİR YIL SÜRE HAPİS VE ÜÇBİN LİRA AĞIR PARA CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,
Sıkıyönetim Askeri savcılık 1980/65 Emanet Eşya makbuzu deposunda kayıtlı sanığa ait tabanca ve eklerinin TCK’ nun 36. Maddesi gereğince ZORALIMINA,
Fiilde ve failde takdire dayalı hafifletici bir neden görülmediğinden TCK’nun 59. maddesinin uygulanmasına ilişkin sanık vekilinin isteminin REDDİNE, Sanığın TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA,
Sanık hakkında açılan 171 sayılı kanuna muhalefet ve Sıkıyönetim komutanlığı emirlerine aykırı davranmak suçlarından dolayı diğer suçları ile birlikte hükme varılmasında hukuki yarar görülmediğinden 353 sayılı kanunun 137. maddesi uyarınca bu davaların tefriki ile yeni bir esas numara üzerinden ayrı bir dava olarak görülüp hükme varılmasına, Temyiz yolu kendiliğinden açık olmak üzere oybirliği ile karar verilmiş işbu karar iddia makamında As. Savcı Hak. Yzb. Yavuz YALÇIN, tutanakta Hv. Bşçvş. Cihan CÜLCÜLOĞLU hazır oldukları halde sanık Erdal EREN’in ve vekili Av. Nihat TOKTAY’ın YÜZLERİNE KARŞI açıkça ve usulen tefhim kılınıp kanun yol ve süresi anlatıldı. 19.3,1980
ERDAL EREN HAKKINDA YEREL MAHKEMENİN VERMİŞ OLDUĞU KARARIN ONANMASI
ASKERİ YARGITAY DAİRELER KURULU KARARI / Esas No: 1980/111 Karar No:1980/111
Milleti adına adalet dağıtan Askeri Yargıtay Daireler Kurulu, Askeri Yargıtay Kanununun 6/2 maddesi gereğince:
Bşk. Hak. Tuğa. Yusuf Eryılmaz
Üye Hak. Alb. Hüsamettin Yavuzel
Üye Hak. Alb. Hikmet Tavukçuoğlu
Üye Hak. Alb. Akdemir Akmut
Üye Hak. Alb. Hakkı Erkan
Üye Hak. Alb. Keramettin Çelebi
Üye Hak. Alb. Yaşar Saraç
Üye Hak. Alb. Erdoğan Başekim
Üye Hak. Alb. Faruk Marşan
Üye Hak. Alb. Necati Akagündüz
Üye Hak. Alb. Said Danak
Üye Hak. Alb. Hasan Çelikkale
Üye Hak. Alb. Besim Doğuşlu
Üyelerden müteşekkil olarak Ankara’da Askeri Yargıtay‘ın mahsus salonunda toplandı.
Üye Hak. Alb. A. Akmut dinlendi.
Sanık Erdal EREN’in, HALKIN KURTULUŞU isimli yasa dışı aşırı sol örgüt tarafından 02.02.1980 günü düzenlenen korsan mitinge, ruhsatsız tabancasını ve ayrıca içinde 7 adet mermi bulunan yedek şarjörünü de yanına alarak iştirak ettiği ve bu arada; kanunsuz olarak yapılan bu mitingi dağıtmak ve iştirak edenleri yakalamak isteyen görevli askeri inzibat timine mensup er Zekeriya ÖNGE’yi (kendisinin ve arkadaşlarının cezadan kurtulmasını temin maksadıyla öldürdüğü) hususunda herhangi bir tereddüt mevcut olmayıp, Askeri Yargıtay Başsavcılığının itirazı, yalnızca Askeri Yargıtay 3’üncü Dairesinin, TCK’nun 59. maddesine ilişkin uygulama yönünden vaki bozma kararına yönelik bulunduğundan bu husus inceleme ve karar konusu yapılmıştır:
Mahal mahkemesi, TCK’nun 59. maddesinin uygulanması taleplerini; Sanık Erdal EREN’in, gerçekleştirdiği eylem içerisindeki durumunda herhangi bir hafifletici sebep görülmediği;
Olaydan pişmanlık duyduğuna dair beyanın, savunması muvacehesinde samimi olmadığı ve dolayısıyla, fiil ve fail yönünden mahkeme kurulunca sanık lehine hafifletici bir sebep tespit edilmediği; şeklindeki gerekçelerle ret etmiştir.
Sanık Erdal EREN’in, HALKIN KURTULUŞU isimli yasadışı örgüt tarafından düzenlenen korsan mitinge silahlanarak gitmesi ve bu kanunsuz mitingi dağıtarak suçluları yakalamaktan ibaret görevini yapan ve kendisine durmasını ihtar eden bir ere ateş ederek onu öldürmesi şeklinde oluşan olayın vahameti açıktır.
Sanık Erdal EREN’in yasa dışı örgütün talimatına uyarak korsan mitinge iştirak ederken, yanına ruhsatsız tabancasını dolu olarak aldıktan başka, içinde 7 adet mermi bulunan yedek şarjörünü de almış olması, daha başlangıçtan beri taşıdığı kastı ifade etmektedir.
Bu itibarla, mahal mahkemesinin fiil ve fail yönünden, hafifletici sebep bulunmadığı yolundaki gerekçesi ret edilemez.
Sanık Erdal EREN ifadelerinde (Ben özellikle askerlere ateş etmek amacıyla tabancayı yanıma almamıştım) (Heyecan ve paniğe kapılarak askerlere doğru ateş ettim) (Er Zekeriya ÖNGE’nin ölümüne sebep olduğum için pişmanlık duymaktayım) dediği ve yazılı savunmasında (Benim bu şartlar içinde bir eri öldürmek siyasi inancıma da terstir. Kaldı ki, eğer isteyerek öldürmüş olsaydım bu öldürme olaylarını sürdürecek durumdaydım) demiş olduğu görülmektedir.
Mahal mahkemesi, sanığın pişmanlık ifade eden bu beyanlarının samimi olmadığını, savunması ile çeliştiği görüşündedir.
12 Eylül’de tek tip giysiyi reddeden tutukluların mahkeme protestosu Askeri Yargıtay 3’üncü Dairesinin bozma kararında ise, sanığın savunmasındaki sözlerin (aslında yasalara uygun olarak yapılan, fakat süratli olması nedeniyle kendisinin korku, kuşku ve endişelenmesine neden olan yargılama yöntemine ilişkin sözlerin, olaydan duyulan üzüntü ve pişmanlığın ret ve inkârı anlamına gelmediği) şeklinde bir yoruma gidilmiştir.
Başsavcılığın itiraz gerekçesinde de belirtildiği üzere, yapılan yargılama usul kanunlarına uygundur.
Uzun talikler verilerek, duruşmalar sürüncemede bırakılarak yapılan yargılama değil, savunma hakkına riayet olunarak seri şekilde yapılan yargılama usul kanunlarına uygundur.
3’üncü Dairenin son bozma kararı bu konuda: (Aslında yasalara uygun olarak yapılan, fakat süratli olması nedeniyle kendisinin korku, kuşku ve endişelerine neden olan Yargılama Yöntemine ilişkin sözlerin…) denilmek suretiyle, uygulanan yargılamanın kanuna uygunluğu kabul edildiği halde ve sanık tarafından sarf edilen sözlerin ifade ettikleri anlam açık iken, bu sözlerin (Olaydan duyulan üzüntü ve pişmanlığın ret ve inkârı anlamına gelmediğini) kabul etmek, bir yönüyle çelişkili olacaktır.
Zira sanık, 04.01.1980 tarihli ifadesinde (eylemin yapılacağı gün tabancayı dışarıdan herhangi bir saldırıya karşı kullanmak maksadıyla ve can emniyeti için yanıma almıştım) demekte ise de, yasa dışı bir örgüt tarafından düzenlenen yasa dışı bir korsan mitinge iştirak eden bir kimsenin karşılaşacağı engel (güvenlik kuvvetleri) olduğuna göre, dolu bir tabancanın ve ayrıca 7 mermi sürülü yedek bir şarjörün (saldırıya karşı ve can emniyeti için) taşıdığını kabul etmek mantıki değildir. Kaldı ki, sanık dava dosyasının 37. sırasında bulunan başka bir ifadesinde: (Şahsi görüşüm ve bu güne kadar öğrendiklerimden, ülkemizde devrim yapılabilmesi, yani var olan iktidarı, işçilerin ve köylülerin katılması ile halk savaşı sonucu silahla devirmek suretiyle sosyalizm rejimini getirmektir. Ben de bu görüşü benimsiyor ve katılıyorum) demektedir.
Duruşmanın sonunda sanık tarafından verilen yazılı savunmada ise, politik ve ideolojik temayüllerini belirten pasajlar yer almakta ve “Her türlü demokratik hakkın hâkim sınıflar ve sıkıyönetim tarafından ayaklar altına alındığı şu dönemde, biz devrimcilerin, alçakça katledilen yoldaşlara son saygı görevini, yasaları da çiğneyerek yapması meşrudur. Meşru olmayan şey, sıkıyönetimin ta kendisidir…” “En büyük terörist ve katil devlettir…” denilmektedir.
Sanığın düşüncelerini ve eyleminin gerekçesini yansıtan bu sözler karşısında, İnz. Eri Zekeriya ÖNGE’nin öldürülmesi basit bir (Korku ve paniğe kapılma sonucu) olduğunu kabul etmek mümkün olmadığı gibi, bir (Erin) öldürülmesinden üzüntü duyduğunu ifade eden pasajları da; mahal mahkemesinin kararında da işaret edildiği gibi, sanığın ideolojisinin ve davranışlarının temelinde yatan düşünce karşısında samimi kabul etmek isabetli bir yorum olamaz. Öldürülen görevlinin inzibat eri olması ile görevli bir subay veya polis memuru olması arasında esasen fark yoktur.
Sanığın daha vahim sonuçlara yol açması mümkün iken, bundan iradesi ile vazgeçmiş olduğu, başka bir ifade ile daha çok sayıda görevliyi öldürmesi imkanı olduğu halde öldürmediği de (dava dosyasındaki delillere göre) iddia ve kabul olunamaz.
Zira kendisine yapılan ihtara rağmen, İnz. Eri Zekeriya ÖNGE’ye ateş ederek onu öldüren sanığa, diğer görevli erler tarafından ateş açılmış, fakat isabet ettirilememiştir. İnzibat erlerinin komutanı olduğu anlaşılan tanık Atğm. Ömer KILIÇ bu konuda; (…Kalaslar arasından bir kişinin ateş ettiğini gördüm. Hemen KENDİMİZİ EMNİYETE ALDIK, bu atış neticesi İnz. Erlerinden Zekeriya ÖNGE yaralanarak yere düştü, Biz ateş edilen yer civarında TERTİBAT ALDIK ve aynı zamanda bu şahsı gözaltında bulundurduk. Havacı inzibat eri Hüseyin PİŞKEN, kalaslar arasında gizlendiği yere doğru ateş etmeye başladı. Bunun üzerine, gizlenen şahsın tabancayı attığını görünce hemen üzerine çullandık ve yakaladık.) (Sıra no.23) demekte ve tanık İnz. Eri Abdurrahman ÖZDEMİR (Sıra no.24) Hüseyin PİŞKEN (Sıra no.25) Hasan TIKMAN ve Ümmet KOÇ’un (sıra no.26) ifadelerinden de sanığın, diğer görevlilere karşı öldürme girişiminde bulunmasına esasen imkân olmadığı anlaşılmaktadır.
Bu nedenlerle, sanık hakkında T.C.K’nun 59. maddesinin uygulanmaması için mahal mahkemesince gösterilen gerekçede, bir takdir zaafına düşüldüğünü ve dolayısıyla bozmayı gerektirir bir husus bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.
Askeri Yargıtay Başsavcılığının bu konuya ilişkin İTİRAZININ KABULÜNE, Askeri Yargıtay 3’ncü Dairesinin bozma kararının KALDIRILMASINA ve sanık Erdal EREN hakkında Ankara Sıkıyönetim K.lığı Askeri Mahkemesince verilen 19.3.1980 gün ve 980/1292-83 sayılı hükmün ONANMASINA 20.11.1980 tarihinde Üye Hak. Alb. Hakkı ERKAN’ın karşı oyuyla ve Üye Hak. Alb. Erdoğan BAŞEKİM’ in kısmen değişik gerekçeye dayanan görüşü saklı kalmak üzere OYÇOKLUĞUYLA karar verildi.
Başkan Hak. Tuğ A. Y. Eryılmaz
Üye Hak. Alb. H. Tavukçuoğlu
Üye Hv. Hak. Alb. H. Erkan (Muhalif)
Üye Hak. Alb. Y. Saraç
Üye Hak. Alb. F. Marşah
Üye Hak. Alb. S. Dabak
Üye Hak. Alb. H. Yavuzel
Üye Hak. Alb. A. Akmut
Üye Hak. Alb. K. Çelebi
Üye Hak. Alb. E. Başekim
Üye Hak. Alb. N. Akagündüz
Üye Hak. Alb. H. Çelikkale
Üye Hak. Alb. B. Doğuşlu
Değişik Gerekçe:
“CMUK’nun 307’nci ve As. M. K. ve YUK’nun 207’nci maddelerinde belirtildiği gibi temyiz ancak; “hükmün kanuna muhalif olması” sebebine müstenit olur. T.C.K.’nun 59. maddesi “ ….fail lehine cezayı hafifletecek takdiri sebeplerin kabulünü…” hükmü veren mahkemenin mutlak takdirine bırakmıştır. Bu takdir yetkisini kullanan hakime bir ölçü verilmediği gibi nelerin, hangi hallerin takdiri tahfif sebebi sayılacağı hususu da kanunen belirtilmediğinden TCK’nun 59. maddesinin mahkemece gösterilen sebeplerle uygulanması veya uygulanmaması kanuna muhalefet teşkil edemeyeceğinden Mahkeme Hükmünün TCK’nun 59. Maddesinin uygulanmaması nedeni ile temyiz edilemeyeceği görüşündeyim.”
Üye Hak. Albay / E. Başekim
KARŞI OY YAZISI
“Ceza Hukukunun cayılmaz kurallarından biri olan fiile ve faile en uygun olan cezanın saptanmasında, fiile ve faile bağlı olan bazı hususlar hafifletici neden olarak kabul edilip, T.C.K.’nun 59. Maddesinin uygulandığı bilinen bir keyfiyettir.
Gerek askeri gerekse genel yargıda, suçun samimi olarak itirafı, suçtan pişmanlık duyma gibi ve buna benzer haller, T.C.K.’nun 59. maddesinin uygulanmasında gerekçe olarak kabul edildiği de bir gerçektir. Daire kararında etraflıca açıklandığı ve dosya içindeki ifade zabıtlarına ayrı ayrı işaret edildiği üzere, soruşturmanın başından sonuna kadar sanık, “paniğe kapılarak” ateş ettiğini ve olaydan “pişmanlık” duyduğunu tekrarlamıştır. Nitekim gerekçeli kararın 3’ncü sayfasında aynen “… Bu gösteriye katılmak üzere gittiğini, giderken bir sene kadar önce Şebinkarahisar’dan satın aldığı CESKA marka tabancayı da herhangi bir saldırıya karşı yanına aldığını ve İNZİBATLARIN KENDİSİNİ VE ARKADAŞLARINI YAKALAYACAKLARINI ANLAYINCA PANİĞE KAPILARAK İNZİBAT ERLERİNE DOĞRU ATEŞ ETTİĞİNİ ve DAHA SONRA KALABALIĞIN ARASINA GİDEREK SAKLANDIĞINI, TABANCAYI KALASLARIN ARKASINA ATTIĞINI SAMİMİ OLARAK İFADE ETMİŞ…..” şeklindeki bir ifade sanığın, suçunu samimi olarak ikrar ettiği mahkemece de kabul edilmiştir.
Bu kabule karşın, 59. maddenin uygulanmasına ilişkin talep ise gerekçeli kararın 6. Sayfasında aynen “Sanık Erdal EREN’in gerçekleştirdiği eylem, içerisindeki durumu dikkate alındığında hafifletici herhangi bir neden görülmediğinden,
AYRICA SANIK ERDAL EREN’İN OLAYDAN PİŞMANLIK DUYDUĞUNA İLİŞKİN BİR BEYANI YAPMIŞ BULUNDUĞU SAVUNMA İLE SAMİMİ BİR DURUM OLARAK MAHKEME KURULUNDA KANI MEYDANA GETİRMEDİĞİNDEN…” biçimindeki bir gerekçe ve biraz evvelki kabule ters düşen bir düşünce ile reddedilmiştir. Bu gerekçeden şöyle bir anlam çıkmaktadır: sanığın duruşma sonunda yapmış olduğu savunmasından mahkeme, daha evvelki ifadelerin samimi olmadığı kanaatine varmıştır. Şu halde, şayet sanık böyle bir savunma yapmamış olsaydı, samimi ikrarına ve olaydan pişmanlık duyduğuna dayalı olarak hakkında T.C.K’nun 59. maddesini uygulayacaktı. Bu itibarla sanığın son savunmasındaki beyanlarının, daha evvelki ifadelerinde samimi olmadığı kanısını doğurmaya elverişli olup olmadığının; başka bir anlatımla mahkemenin bu kanaatinin makul, mantıki, inandırıcı bulunup, bulunmadığının tartışılması gerekecektir.
Söz konusu edilen ve dosyanın 86. dizisinde bulunan yazılı savunmada; bazı hususların soruşturulmasına ilişkin taleplerini kabul edilmemesinden kaynaklanan endişe ve korku altında sanığın, mahkeme heyetine taarruz ettiği bir gerçektir. Ancak T.C.K.’nun 486. Maddesindeki savunma dokunulmazlığı hükmü karşısında, suç sayılıp sayılmayacağı tartışma konusu yapılabilecek olan bu tarz bir savunmanın, eski beyanların samimi olmadığı kanaatini doğurmaya elverişli olmadığı en ufak bir duraksamaya yer olmayacak kadar açık seçiktir.
Sanık savunmasında dahi, ”… Benim bu şartlar içinde bir eri öldürmek siyasi inancıma da terstir. Kaldı ki eğer isteyerek öldürmüş olsaydım, bu öldürme olaylarını sürdürmek durumundaydım. Her şeyden belli olduğu gibi sadece panikten ve heyecandan dolayı havaya iki el ateş ettim. Tabancamda beş mermi vardı ve ayrıca yedek şarjörde dolu idi. Askerlerin hepsi benim hedef sınırlarım içerisinde olmasına rağmen, ne öleni, ne de başkasını öldürme kastım olmadığından ateş etmedim. Kaldı ki o panik içinde askerler de bol miktarda mermi sıktılar…” demek suretiyle eski beyanlarını tekrarlamıştır. Sanığın kaçamaz bir durumda ve inzibat erlerinin de ateş ettiği bir sırada ateş etmesi, bu itibarla olayın oluşu bu beyanında samimi olduğunu göstermektedir. Yukarıda açıklanan nedenlerle sanığın son savunması, daha evvelki sorgularındaki, “paniğe kapıldığına” ve “sonuçtan pişmanlık” duyduğuna ilişkin beyanlarının samimi olmadığına bir karine teşkil etmeyeceği kanısı ile buna dayalı olan sanık hakkında T.C.K.’nun 59. maddesinin uygulanmaması gerektiği düşüncesine katılmadığımdan çoğunluk kararına karşıyım.
Üye Hv. Hâkim Albay Hakkı Erkan
Ankara Merkez Komutanlığı İnzibat erlerinden Zekeriya Önge
Kosova Cumhuriyeti Anayasası, Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde Kosova Meclisi‘nde oybirliği ile kabul edilen bağımsızlık ilanından sonra hazırlanarak 15 Haziran 2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Kosova Anayasası, 26 Mart 2007 tarihinde Kosova’nın uluslararası statüsü için hazırlanan ve Nobel Barış Ödülü kazanan Martti Oiva Kalevi Ahtisaari tarafından önerilerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Ahtisaari planı (The Comprehensive Proposal for the Kosovo Status Settlement-Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması) çerçevesinde hazırlanmıştır.Plan, uluslararası denetim şartı ile Kosova’ya bağımsızlık vermiş ancak Sırbistan, Kosova’nın bağımsızlığını tanımamış, kendisine bağlı özerk bir bölge olduğu iddiasından vazgeçmemiştir.
Kosovalılar daha önce, Y1990 yılında Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Kaçanik Anayasası olarak bilinen Kosova Cumhuriyeti Anayasası’nı Kaçanik’te onaylanmış ancak bu anayasayı kabul eden Kosova, Sırbistan tarafından ağır bir işgale uğramıştır. 7 Eylül 1990’da Kosovalı Arnavut siyasi kurumlar tarafından ilan edilen Kosova Bağımsızlık Bildirgesinin yıldönümü olması nedeniyle Kosovalılar 7 Eylül gününe büyük önem vermektedir.
Kosova Cumhuriyeti Anayasası
Biz, Kosova Halkı,
Tüm yurttaşlarının anavatanı olacak Kosova’nın özgür, demokratik ve barışsever bir ülke olarak geleceğini bina etmeye kararlı;
Her yurttaşın haklarını, özgürlüklerini ve kanun önünde tüm yurttaşların eşitliğini sağlayacak bir eşit yurttaşlar devletinin yaratılmasına kendimizi adamış;
Kosova’nın, ekonomik refah ve sosyal huzur devleti olmasını üstlenmiş;
Kosova Devletinin, tüm komşu ülkelerle iyi komşuluk ve işbirliği ilişkileri kurarak, bölge ve Avrupa istikrarına katkıda bulunacağından emin;
Kosova Devletinin, Dünya barışsever ülkeler ailesine layık üye olacağına inançlı;
Kosova Devletinin Avro – Atlantik entegrasyon süreçlerine kapsanmasını amaçlayarak Kosova Cumhuriyeti Anayasasını resmi bir şekilde kabul ediyoruz.
Kısım I Temel Hükümler
Madde 1
Devletin Tanımı
1. Kosova Cumhuriyeti, bağımsız, egemen, demokratik, ünik ve bölünmez devlettir.
2. Kosova Cumhuriyeti, kendi vatandaşlarının devletidir. Kosova Cumhuriyeti, vatandaşlarının ve kendi sınırları içerisinde bulunan tüm bireylerin hak ve özgürlüklerine saygı gösterme esasına göre otoritesini uygular.
3. Kosova Cumhuriyetinin, herhangi bir ülkenin veya ülke kısmının toprak bütünlüğü üzerinde hak iddiası yoktur ve herhangi bir ülke veya ülke kısmı ile birleşmeyi talep etmeyecektir.
Madde 2
Egemenlik
1. Kosova Cumhuriyetinin egemenliği halktan gelir, halka aittir ve Anayasaya uygun şekilde seçilmiş temsilciler aracılığıyla, referandum ve bu Anayasanın hükümlerine uygun başka şekillerle uygulanır.
2. Kosova Cumhuriyeti egemenliği ve toprak bütünlüğü dokunulmaz, değiştirilmez ve bölünmezdir ve Anayasayla yasalarla belirlenen tüm araçlarla savunulur.
3. Kosova Cumhuriyeti, barışın ve ülke çıkarlarının korunması amacıyla, uluslararası güvenlik sistemine katılabilir.
Madde 3
Kanun Önünde Eşitlik
1. Kosova Cumhuriyeti, hukukun üstünlüğü ilkesine tam uyarak kendi yasama, yürütme ve yargı kurumlarıyla demokratik şekilde yönetilen, Arnavutlar ve diğer toplulukların oluşturduğu çok etniklidir toplumdur.
2. Kosova Cumhuriyeti Kamu Otoritesi, uluslararası toplum tarafından kabul edilmiş temel insan hak ve özgürlüklerine tam saygı gösterilerek, tüm bireylerin kanun önünde eşitlik ilkesine ve tüm topluluklar ile mensuplarının haklarının koruması ve katılımının sağlanması ilkesine dayandırılmasıyla uygulanır.
Madde 4
Yönetim Şekli ve Yetki Paylaşımı
1. Kosova, bu Anayasayla belirlendiği şekilde, yetki paylaşımı ve paylaşım kontrolü ile dengesi ilkesine dayanan demokratik Cumhuriyettir.
2. Kosova Cumhuriyeti Meclisi yasama yetkisini uygular.
3. Kosova Cumhurbaşkanı halkın birliğini temsil eder. Kosova Cumhurbaşkanı, içerde ve dışarıda ülkenin yasal temsilcisi ve Kosova Cumhuriyeti kurumlarının, bu Anayasaya uygun şekilde demokratik işleyişinin güvencesidir.
4. Kosova Cumhuriyeti Hükümeti, yasaları ve devlet politikalarını uygulamakla yükümlü olup parlamenter denetime tabidir.
5. Yargı yetkisi ünik ve bağımsız olup, mahkemelerce uygulanır.
6. Anayasa Mahkemesi, anayasal uygunluğun korunmasını sağlayan bağımsız organdır ve Anayasayı nihai yorumlamasını yapar.
7. Kosova Cumhuriyetinin anayasal otoritesi emrinde işleyen ve kendi anayasal düzenini, toprak bütünlüğünü, kamu düzen ve asayişini koruyacak demokratik kurumları vardır.
Madde 5
Diller
1. Kosova Cumhuriyeti resmi dilleri Arnavutça ve Sırpçadır.
2. Türkçe, Boşnakça ve Romca belediyeler seviyesinde resmi statüye sahiptir veya yasaya uygun şekilde her hangi bir seviyede resmi kullanımda olacaklardır.
Madde 6
Simgeler
1. Bayrak, arma ve marş, Kosova Cumhuriyetinin çok etnikli yapısını yansıtan devlet simgeleridir.
2. Bayrak ve ülkenin diğer simgelerinin görünümü, kullanım ve korunma şekli yasayla düzenlenir. Milli simgelerin kullanım ve korunma şekli yasalarla düzenlenir.
Madde 7
Değerler
1. Kosova Cumhuriyetinin Anayasal Düzeni özgürlük, barış, demokrasi, eşitlik, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü, ayrımcılığının yapılmaması, mülkiyet hakkı, çevre koruma, sosyal adalet, çoğulculuk, devlet yetkilerinin paylaşımı ve piyasa ekonomisi ilkelerine dayanır.
2. Kosova Cumhuriyeti, demokratik toplumun gelişimi için temel değer olarak cinsiyet eşitliğini, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve sosyal yaşamın diğer alanlarında kadın ve erkeklerin eşit fırsatlarla katılımını sağlar.
Madde 8
Laik Devlet
Kosova Cumhuriyeti laik devlet olup, din ve vicdan meselelerinde tarafsızdır.
Madde 9
Kültürel ve Dini Miras
Kosova Cumhuriyeti, kendi kültürel ve dini mirasının korunmasını ve güvenliğini sağlar.
Madde 10
Ekonomi
Kosova Cumhuriyeti Ekonomik Düzeninin temeli, serbest rekabetli piyasa ekonomisidir.
Madde 11
Para Birimi
1. Kosova Cumhuriyetinde kıymetli ödeme aracı olarak tek bir para birimi kullanılır.
2. Kosova Merkezi Bankacılık İdaresi bağımsızdır ve adı Kosova Cumhuriyeti Merkez Bankasıdır.
Madde 12
Yerel Yönetim
1. Kosova Cumhuriyeti yerel özyönetim temel bölgesel birimleri belediyelerdir.
2. Yerel özyönetim temel birimlerin yapısı ve yetkileri yasayla düzenlenir.
Madde 13
Başkent
1. Kosova Cumhuriyetinin başkenti Priştine’dir.
2. Başkentin statüsü ve yapısı yasayla düzenlenir.
Madde 14
Vatandaşlık
Kosova Cumhuriyeti vatandaşlık hakkının kazanılması ve kaybedilmesi yasayla düzenlenir.
Madde 15
Yurtdışındaki Vatandaşlar
Kosova Cumhuriyeti, yurtdışında yaşayan vatandaşların çıkarlarını, yasayla belirtilen şekilde
korur.
Madde 16
Anayasanın Üstünlüğü
1. Kosova Cumhuriyetinin en yüksek yasal hükmü Anayasadır. Yasalar ve diğer yasal hükümler bu Anayasayla uyumlu olmalıdır.
2. Yönetim yetkisi Anayasadan gelir.
3. Kosova Cumhuriyeti, uluslararası hukuka uyar.
4. Kosova Cumhuriyetindeki her birey ve organ, Anayasa hükümlerine tabidir.
Madde 17
Uluslararası Anlaşmalar
1. Kosova Cumhuriyeti uluslararası anlaşmalar yapar ve uluslararası kuruluşlara üye olur.
2. Kosova Cumhuriyeti, barış, güvenlik ve insan haklarının teşvik edilmesi ve korunması için uluslararası işbirliğine katılır.
Madde 18
Uluslararası Anlaşmaların Onaylanması
1. Kosova Cumhuriyeti Meclisi üye tam sayısı üçte ikisinin (2/3) oyuyla aşağıdaki konularla ilgili uluslararası anlaşmaları onaylar:
(1) ülke (toprakları), barış, ittifaklar, siyasi ve askeri meseleler;
(2) temel hak ve özgürlükler;
(3) uluslararası kuruluşlara Kosova Cumhuriyetinin üye olması;
(4) Kosova Cumhuriyetinin mali sorumluluk üstlenmesi.
2. Fıkra dışındaki uluslararası anlaşmalar, Kosova Cumhurbaşkanının imzalamasından sonra onaylanır.
3. Her ne zaman uluslararası bir anlaşma imzalanırsa Kosova Cumhurbaşkanı veya Başbakan, Meclise bilgi verir.
4. Uluslararası anlaşmaların değiştirilmesi veya çekilmesi sırasında, uluslararası anlaşmaların onaylanması sırasında uygulanan prosedürün aynısı uygulanır.
5. Uluslararası anlaşmaların onaylanması veya reddedilmesi ilke ve süreçleri, yasayla belirlenir.
Madde 19
Uluslararası Hukukun Uygulanması
1. Kosova Cumhuriyeti Tarafından onaylanan uluslararası anlaşmalar, Kosova Cumhuriyeti Resmi Gazetesinde yayımlandıktan sonra yerel hukuk sisteminin parçası olurlar. Kendi kendine uygulanabilir olmadığı ve uygulanması için ayrı yasa gerektiren anlaşmalar dışında kalanlar doğrudan uygulanır.
2. Onaylanan uluslararası anlaşmalar ve hukuken bağlayıcı olan uluslararası hukuk normlarının, Kosova Cumhuriyeti yasalarına göre üstünlüğü vardır.
Madde 20
Egemenliğin Aktarılması
1. Kosova Cumhuriyeti onayladığı uluslararası anlaşmalar uyarınca, belli konulardaki devlet yetkilerini uluslararası kuruluşlara aktarabilir.
2. Kosova Cumhuriyetinin uluslararası bir kuruluşa katılımı ile ilgili onaylanan bir anlaşmada, açık bir şekilde ilgili kuruluş normlarının uygulanmasını gerektiriyorsa, bu anlaşmayı onaylama yasası Meclis üye tam sayısının üçte ikisinin (2/3) oyuyla kabul edilmelidir ve söz konusu normların Kosova Cumhuriyeti yasalarına göre üstünlükleri vardır.
Kısım II Temel Hak ve Özgürlükler
Madde 21
Genel Esaslar
1. İnsan temel hak ve özgürlükleri bölünmez, değiştirilmez ve dokunulmaz olup Kosova Cumhuriyeti hukuk düzeninin temelini oluşturur.
2. Kosova Cumhuriyeti, bu Anayasayla öngörülen insan hakları ve temel özgürlüklerini korur ve güvenliğini sağlar.
3. Başkalarının insan hakları ve temel özgürlüklerine saygı göstermek herkesin görevidir.
4. Anayasada öngörülen insan hakları ve temel özgürlükleri, uygulanabildiği ölçüde tüzel kişilikler için de geçerlidir.
Madde 22
Uluslararası Anlaşma ve Belgelerin Doğrudan Uygulanması
Aşağıdaki uluslararası anlaşma ve belgelerle güvence altına alınmış olan insan hak ve özgürlükleri, bu anayasayla de güvencesi sağlanmış olup, Kosova Cumhuriyetinde doğrudan uygulanır ve yasa ya da kamu kuruluşlarına ait diğer yasal hükümlerle çelişmesi durumunda, aşağıdaki belgelerin önceliği vardır:
(1) Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi;
(2) Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Koruma Sözleşmesi ve Protokolleri;
(3) Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve Protokolleri;
(4) Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi;
(5) Her Türlü Irksal Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi;
(6) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi;
(7) Çocuk Hakları Sözleşmesi;
(8) İşkence, Vahşet, İnsanlık dışı ve Onur Kırıcı Ceza ve Muamelelere Karşı Sözleşme.
Madde 23
İnsanlık Onuru
İnsanlık onuru dokunulmazdır ve tüm insan hakları ve temel özgürlüklerinin temelidir.
Madde 24
Kanun Önünde Eşitlik
1. Tüm insanlar kanun önünde eşittir. Ayrım yapılmaksızın herkes, eşit yasal koruma hakkına sahiptir.
2. Hiç kimseye ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi görüş veya milli köken, sosyal sınıf, bir topluluğa olan bağlılık, mülk, ekonomik ve sosyal durum, cinsel tercih, doğum, özürlü veya başka herhangi bir statüden dolayı ayrım yapılamaz.
3. Eşit yasal koruma ilkeleri, eşit konumda olmayan birey ve grupların haklarının korunması ve geliştirilmesi için gerekli önlemlerin alınmasını engellemez. Böyle önlemlerin uygulanması, ancak konulma amacına ulaşılıncaya kadar sürer.
Madde 25
Yaşam Hakkı
1. Her birey yaşam hakkına sahiptir.
2. Ölüm cezası yasaklanmıştır.
Madde 26
Kişisel Bütünlük Hakkı
Her kişi, aşağıdakileri de kapsayan, kendi bedensel ve zihinsel bütünlük hakkına sahiptir:
(1) Yasaların öngördüğü kural ve süreçlere uygun şekilde üreme kararı verme hakkı;
(2) Yasalara uygun şekilde kendi bedenini kontrol etme hakkı;
(3) Yasalara uygun şekilde, kendi iradesi dışında tıbbi tedaviye tabi tutulmaması hakkı;
(4) Kendi iradesiyle onay vermeden tıbbi ve bilimsel deneylere alınmaması hakkı;
Madde 27
İşkence, Şiddet, İnsanlık Dışı ve Onur Kırıcı Muamelelerin Yasaklanması
Hiç kimse işkence, şiddet, insanlık dışı ve onur kırıcı muamelelere maruz kalmaz.
Madde 28
Kölelik ve Zorla Çalıştırılmanın Yasaklanması
1. Hiç kimse esirlik veya esirliğe benzer durumda tutulamaz.
2. Hiç kimse zorla iş yapmaya mecbur ettirilemez. Mahkeme kararıyla hüküm giymiş kişilerin cezalarını çekerken veya bu Anayasanın kurallarına uygun şekilde olağanüstü hal ilan edildiğinde, yaslarla belirlendiği şekilde yaptırılan iş ve hizmetler, zorla çalıştırılma sayılmazlar.
3. İnsan kaçakçılığı yasaktır.
Madde 29
Özgürlük ve Güvenlik Hakkı
1. Herkesin özgürlük ve güvenlik hakkı güvenceye bağlıdır. Aşağıdaki durumlarda yasaların öngördüğü ve yetkili mahkemenin yasalara uygun şekilde aldığı kararlar dışında hiç kimse özgürlükten yoksun bırakılamaz:
(1) İşlenen suçtan dolayı hapis cezasının verilmesi;
(2) Bir esasa göre zanlı olup, başka bir suçun işlenmesinin önlenmesi için gerekli ve zorunlu olduğu gerekçesiyle, mahkemeden önce, yasaların öngördüğü şekilde belli bir süre için geçici olarak özgürlüğünün kısıtlanması;
(3) Yetkili bir kurum tarafından, yasal bir emre uygun şekilde reşit olmayanların eğitim ve sosyalleşmesi amacıyla gözetim altında tutulması;
(4) Hastalıktan dolayı toplum için tehlike oluşturan kişinin gözetim altında tutulması;
(5) Kosova Cumhuriyetine yasal olmayan yollarla girişten dolayı ya da yasal iade veya çıkartma emri çıkartıldıktan sonra özgürlüğün kısıtlanması.
2. Özgürlükten yoksun bırakılan herkese, kendi anlayacağı dilde, özgürlükten yoksun bırakılmasının nedenleri bildirilmelidir. Yazılı olarak özgürlük kısıtlamasının nedenleri, mümkün olan en kısa sürede bildirilmelidir. Mahkeme emri olmaksızın özgürlüğü kısıtlanan herkes, alıkonduğu andan itibaren en geç 48 saat içerisinde yargıç karşısına çıkartılmalı; karşısına çıkarıldığı andan itibaren yargıç, en geç 48 saat içerisinde tutuklanmasına veya serbest bırakılmasına karar verir. İlgili kişinin toplum için tehlike oluşturduğu veya yargılanmadan kaçacağı tehlikesi olduğu yönünde yargıcın karar vermesi dışındaki durumlarda, tutuklanan herkes, makul bir süre içerisinde mahkemeye çıkartılma veya yargılanmak üzere serbest bırakılma hakkına sahiptir.
3. Özgürlükten yoksun bırakılan herkese, herhangi bir beyanda bulunmama süresinin ne kadar olduğu, tercihine göre müdafaa ve gecikmeden bununla ilgili kendi seçeceği kişiyi bilgilendirme hakkına sahip olduğu bildirilmelidir.
4. Tutuklama veya alıkoyma ile özgürlüğü kısıtlanan herkes, tutuklama veya alıkoymanın yasallığına karşı koymak için yasal araçlardan yaralanma hakkına sahiptir. Dava mahkeme tarafından en kısa sürede karara bağlanacak ve tutuklama veya alıkoymanın yasal olmaması halinde, kişinin serbest bırakılmasına emredilecektir.
5. Bu madde hükümlerine aykırı şekilde tutuklanan veya alıkonan kişi, yasanın öngördüğü şekilde tazminat hakkına sahiptir.
6. Cezasını çeken kişi, özgürlükten yoksun bırakılma koşullarıyla ilgili, yasayla belirlenen şekilde şikâyette bulunma hakkına sahiptir.
Madde 30
Sanık Hakları
Ceza gerektiren suçlarla suçlanan herkes, aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
(1) Kendi anladığı dilde, kendine yönelik suçlamanın türü ve nedeni hakkında bilgilendirilme;
(2) Yasal hakları hakkında bilgilendirilme;
(3) Savunmasını hazırlayacak yeterli süre, olanak ve araçlara sahip olma;
(4) Yargılamanın yapıldığı dili anlamadığı veya konuşmadığı durumlarda, ücretsiz tercüme desteğine sahip olma;
(5) Kendi seçtiği bir müdafinin yardımını alma, onunla rahat iletişim kurma ve yeterli parası olmadığı zaman ücretsiz müdafaanın sağlanması;
(6) Kendi kendine karşı tanıklık etmesi veya suçluluğunu kabul etmesi için sıkıştırılmaması.
Madde 31
Doğru ve Tarafsız Yargılanma Hakkı
1. Herkesin mahkeme, diğer devlet organları ve kamusal yetkiye sahip kurumların nezdinde eşit muamele haklarının korunması güvenceye bağlıdır.
2. Herkes, yasalara göre kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkemenin makul bir süre içerisinde kendisi hakkında kararlaştırdığı hak ve sorumlulukları veya işlediği herhangi bir suç duyurusu duruşmasının kamuya açık yapılması hakkına sahiptir.
3. Mahkemenin özel durumlarda adaletin yerini bulması için, kamu düzeni ve ulusal güvenlik için, reşit olmayanların çıkarlarının korunması için veya tarafların özel yaşamlarının korunması için, yasanın belirlediği şekilde halk ve basın mensuplarının duruşmadan çıkartılmasını gerekli gördüğü durumlar dışında, duruşmalar kamuya açıktır.
4. Ceza gerektiren suçla suçlanan herkes tanıklara soru sorabilir ve tanıkların, uzmanların ve kanıtları açığa çıkartabilecek diğer kişileri zorunlu katılımını talep edebilir.
5. Ceza gerektiren suçla suçlanan herkes, yasalara uygun şekilde suçluluğu ispatlanmadıkça, suçsuz sayılır.
6. Yeterli maddi kaynakları olmayanlara, adalete etkin bir yaklaşım sağlanması için hukuk danışmanlığı zorunlu ise, ücretsiz müdafaa sağlanır.
7. Reşit olmayanları kapsayan muhakeme usulleri, reşit olmayanlara yönelik özel kural ve usullere uyarak yasayla düzenlenir.
Madde 32
Hukuki Araçlara Başvurma Hakkı
Her kişi, yasayla belirlenen hak ve çıkarlarına tecavüz eden mahkeme ve yönetim kararlarına karşı hukuki araçlara başvurma hakkına sahiptir.
Madde 33
Suç Davalında Yasallık ve Orantılılık İlkesi
1. Uluslararası hukuka göre soykırım, savaş suçu veya insanlık suçu sayılan filler dışında, işlendiği anda yasaya göre ceza gerektiren suç olarak belirlenmemiş hiçbir fiil için hiç kimse suçlanamaz ve yargılanamaz.
2. Ceza gerektiren suç için verilecek ceza, işlendiği anda yasaya göre belirlenenden daha ağır olamaz.
4. İşlenen suçlar için verilen cezalar, suç işlendikten sonra çıkartılan yasların suçlu lehine olduğu durumlar dışında, suçun işlendiği anda yürürlükte olan yasalara göre belirlenir.
Madde 34
Aynı Suçtan İki Defa Yargılanmama Hakkı
Hiç kimse aynı suç için bir kereden fazla yargılanamaz.
Madde 35
Hareket Özgürlüğü
1. Kosova Cumhuriyeti vatandaşları ve Kosova’da yasalara uygun şekilde ikamet eden yabancılar, Kosova Cumhuriyetinde özgür hareket etme ve ikametgâhını seçme hakkına sahiptirler.
2. Her birey ülkeden ayrılma hakkına sahiptir. Bu hakkın kısıtlanması, muhakeme usulünün, mahkeme kararının yürütülmesi veya ülke savunması görevinin yerine getirilmesi için gerekli olduğu durumlarda, yasalarla belirlenir.
3. Kosova Cumhuriyeti vatandaşlarına Kosova’ya girişi yasaklanamaz.
4. Yasalar ve uluslararası anlaşmalarla başka türlü öngörülmedikçe Kosova Cumhuriyeti vatandaşları kendi isteği dışında hiçbir başka ülkeye iade edilemez.
5. Yabancıların Kosova Cumhuriyetine giriş ve yerleşme hakları yasayla düzenlenecektir.
Madde 36
Mahremiyet Hakkı
1. Herkes, özel ve aile yaşamına saygı gösterilmesi, konutunun dokunulmazlığı ve mektuplaşma, telefon veya diğer haberleşme şekillerinin gizliliği hakkına sahiptir.
2. Suçun sorgulanması için zorunlu olduğu düşünülen herhangi bir konut veya şahsa ait binanın kontrolü, kontrol zorunluluğunun açıklandığı onaylanmış mahkeme kararıyla ve sadece zorunlu olan dereceye kadar yapılabilir. Yasal tutuklama, kaybolma tehlikesi olan delillerin toplanması ve insanları veya malları doğrudan tehdit eden tehlikelerin bertaraf edilmesi için yaslarla belirlendiği şekilde, bu kuraldan feragat edilebilir. Böyle faaliyetleri mahkeme geriye dönük şekilde onaylamalıdır.
3. Mektuplaşma, telefonlaşma ve diğer haberleşme şekilleri dokunulmaz bir haktır. Bu hak, yargı davasının seyri veya ülke güvenliği için zorunlu olduğu durumlarda, yasayla öngörüldüğü şekilde mahkeme kararıyla geçici olarak kısıtlanabilir.
4. Her birey, kişisel bilgilerinin saklı tutulması hakkına sahiptir. Bu bilgilerin toplanması, düzeltilmesi, korunması, kullanılması ve bilgilere erişim yasayla düzenlenir.
Madde 37
Evlilik ve Aile Kurma Hakkı
1. Yasalara uygun şekilde herkes, evlenme ve aile kurma hakkına sahiptir.
2. Evlenme ve boşanma yasayla düzenlenmiş olup, eşlerin eşitliği esasına dayanır.
3. Aile, yasayla düzenlendiği şekilde devletin himayesi altındadır.
Madde 38
İnanç, Vicdan ve Din Özgürlüğü
1. İnanç, vicdan ve din özgürlüğü güvenceye bağlıdır.
2. İnanç, vicdan ve din özgürlüğü, dini kabul etme ve beyan etme hakkını, kişisel inançları ifade etme hakkını ve herhangi bir dini cemaat veya grubun mensubu olma veya reddetme hakkını kapsar.
3. Hiç kimse, kendi vicdanına aykırı şekilde, dini vecibeleri yerine getirme ve inanç ile dinini beyan etme konusunda zorlanamaz veya engellenemez.
4. Din, inanç ve vicdanı açıkça beyan etme özgürlüğüne, kamu ve devlet güvenliği ve düzenin korunması ve başkalarının kişisel haklarının korunması için zorunlu ise, yasayla sınırlama konabilir.
Madde 39
Dini Cemaatler
1. Kosova Cumhuriyeti, kendi sınırları içerisinde dini özerkliği ve dini anıtların güvenliğini sağlar ve korur.
2. Dini cemaatler, kendi iç yapılanmasını bağımsız düzenlemekte, dini faaliyetler ve törenler yapmakta özgürdürler.
3. Dini cemaatler, bu Anayasa ve yasalara uygun şekilde dini okullar ve yardım kuruluşları kurabilirler.
Madde 40
İfade Özgürlüğü
1. İfade özgürlüğü güvenceye bağlıdır. İfade özgürlüğü, kimse tarafından engellenmeden bilgi, düşünce ve iletilerin ifade edilmesi, yayılması ve alınması hakkını kapsar.
2. İfade özgürlüğüne ırk, ulus, etnik köken veya dini nefret esaslı şiddet ve düşmanlığın kışkırtılmasının önlenmesi için zorunlu olduğu durumlarda, sınırlama konabilir.
Madde 41
Resmi Belgelere Erişim Hakkı
1. Her birey, resmi belgelere erişim hakkına sahiptir.
2. Kişisel mahremiyet, ticari gizlilik veya tasnif edilmiş güvenlik bilgilerinden dolayı, yasalara uygun şekilde, sınırlı erişim dışında kalan kamu kuruluşları ve devlet kurumlarının tuttukları belgeler kamuya açıktır.
Madde 42
Basın Özgürlüğü
1. Basın özgürlüğü ve çoğulculuğu güvenceye bağlıdır.
2. Sansür yasaktır. Irk, ulus, etnik köken veya dini nefret esaslı şiddet ve düşmanlığın kışkırtılmasının önlenmesi için zorunlu olduğu durumlar dışında, basın aracılığıyla bilgi veya düşünceleri yaymayı kimse engelleyemez.
3. Herkes, kendi yasal hak veya çıkarlarına tecavüz eden yayımlanmış yalan, eksik veya yanlış bilgiyi, düzeltme hakkına sahiptir.
Madde 43
Toplantı Özgürlüğü
Sakin toplantı özgürlüğü güvenceye bağlıdır. Her birey toplantı, protesto ve gösteri düzenleme ve bunlarda yer alma hakkına sahiptir. Bu haklar, kamu düzeni, kamu sağlığı, ulusal güvenlik veya başkalarının haklarının korunması için zorunlu olduğunda, yasalarla kısıtlanabilir.
Madde 44
Birleşme Özgürlüğü
1. Birleşme özgürlüğü güvenceye bağlıdır. Birleşme özgürlüğü, herkesin, bir kuruluşun üyesi olsun veya olamasın ve de bir kuruluşun etkinliklerine katılmış olsun veya olması, izin alınmaya gerek kalmaksızın kuruluş kurma hakkını kapsar.
2. Sendika kurma ve çıkarların korunması amacıyla örgütlenme özgürlüğü güvenceye bağlıdır. Bu hakka sınırlamanın konması, çalışanların özel kategorileri için yasalarla yapılabilir.
3. Anayasal düzene tecavüz etme, insan hak ve özgürlüklerini ihlal etme veya ırksal, ulusal, etnik ve dini nefreti uyandırma amacı olan kuruluş veya faaliyetler, yalnız yetkili mahkemenin kararıyla yasaklanabilir.
Madde 45
Seçme ve Seçilme Hakkı
1. Mahkeme kararıyla bu hakka sınırlama konmadıkça, Kosova Cumhuriyetinin, seçim gününde bile olsa, on sekiz yaşını tamamlamış her vatandaşı, seçme ve seçilme hakkına sahiptir.
2. Oy kişiye has, eşit, serbest ve gizlidir.
3. Devlet kurumları, herkesin kamusal faaliyetlere katılma olanaklarını ve kamusal organların kararlarını demokratik şekilde etkileme hakkını desteklerler.
Madde 46
Mal Güvenliği
1. Mal güvenliği güvenceye bağlıdır.
2. Maldan yararlanma hakkı, kamu çıkarlarına uygun şekilde yaslarla düzenlenir.
3. Hiç kimse keyfi olarak kendi mülkünden yoksun bırakılmaz. Kosova Cumhuriyeti veya Kosova Cumhuriyetinin kamu otoritesi, kamusal çıkarların desteklenmesi için belirlenmiş kamusal hedeflere uygun ve gerekli olması halinde ve yasa buna yetki veriyorsa, kamulaştırılan mülk sahip veya sahiplerine hemen ve uygun bir tazminat sağlanması durumunda ilgili mülkü kamulaştırabilir.
4. Kamulaştırılmaya çalışılan mülkle ilgili Kosova Cumhuriyeti veya Kosova Cumhuriyeti kamu otoritesiyle ortaya çıkan anlaşmazlıklar, yetkili mahkeme tarafından tahkim edilecektir.
5. Gayri maddi mallar yasayla korunur.
Madde 47
Eğitim Hakkı
1. Her birey ücretsiz temel eğitim hakkına sahiptir. Zorunlu eğitim yasayla düzenlenir ve kamusal fonlardan finanse edilir.
2. Kamu kuruluşları, herkesin yetenek ve özel gereksinimlerine göre eşit eğitim olanakları sağlayacaktır.
Madde 48
Sanat ve Bilim Özgürlüğü
1. Sanatsal ve bilimsel yaratıcılık özgürlüğü güvenceye bağlıdır.
2. Akademik özgürlük güvenceye bağlıdır.
Madde 49
Çalışma ve Mesleğini Yerine Getirme Hakkı
1. Çalışma hakkı güvenceye bağlıdır.
2. Her birey meslek ve işyerini seçmede özgürdür.
Madde 50
Çocuk Hakları
1. Çocuklar, onların refahı için korunma ve zorunlu bakım hakkına sahiptirler.
2. Evlilik dışı doğan çocukların hakları, evlilikten doğan çocuklarınkilerle eşittir.
3. Her çocuk şiddet, kötü muamele ve istismardan korunma hakkına sahiptir.
4. Kamu kuruluşları veya özel kurumlar tarafından olsun, çocuklarla ilgili üstlenilen tüm faaliyetler, çocukların en iyi çıkarlarından yana olacaktır.
5. Böyle bir şeyin çocuğun en iyi çıkarları ile çeliştiği yetkili kurum tarafından belirlenmedikçe, her çocuk ebeveyniyle düzenli kişisel ilişkiler geliştirme ve doğrudan temasta olma hakkına sahiptir.
Madde 51
Sağlık Güvenliği ve Sosyal Güvenlik
1. Sağlık güvenliği ve sosyal güvenlik yasayla düzenlenir.
2. İşsizlik, hastalık, özürlülük ve yaşlılıkla ilgili temel sosyal güvenlik, yasayla düzenlenir.
Madde 52
Çevre Sorumluluğu
1. Doğa ve biyodiversite, çevre ve ulusal miras herkes için sorumluluktur.
2. Kamu otoritesi kurumları, kendi yaşadıkları çevre ile ilgili kararlara herkesin etki edebilme olanağının güvenceye bağlaması için çaba sarf ederler.
3. Yaşamsal çevreye etki etme, kamu kurumlarınca karar alma süreçlerinde dikkate alınacaktır.
Madde 53
İnsan Hakları Hükümlerinin Yorumlanması
Bu anayasayla güvenceye bağlanan insan hak ve temel özgürlüklerinin yorumlanması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla uyumlu şekilde yapılır.
Madde 54
Hakların Yargı Yoluyla Korunması
Herkesin, bu anayasa ve yasayla güvenceye bağlanmış hakların ihlali veya yok sayılması durumunda yargı yoluyla koruma ve böyle bir hakkın ihlali tespit edildiği durumda etkin yasal araçlara başvurma hakkı vardır.
Madde 55
Temel Hak ve Özgürlüklerin Kısıtlanması
1. Bu Anayasayla güvenceye bağlanmış hak ve temel özgürlükler, yalnız yasayla kısıtlanabilir.
2. Bu Anayasayla güvenceye bağlanmış temel hak ve özgürlükler, açık ve demokratik bir toplumda kısıtlama amaçlarına ulaşacak şekilde, yalnız zorunlu olduğu ölçüde kısıtlanabilir.
3. Bu Anayasayla güvenceye bağlanmış hak ve temel özgürlüklerin kısıtlanması, belirlenen amaçlardan başka bir amaç için yapılamaz.
4. İnsan haklarının kısıtlanması ve söz konusu hakların yorumlanması sırasında tüm kamu otoritesi kurumları ve özellikle mahkemeler, kısıtlanan hakkın özüne, sınırlama amacının önemine, sınırlama türü ve miktarına, sınırlama ile ulaşılmaya istenen amaç arasındaki ilişkiye önem vermeli ve söz konusu amaca asgari kısıtlamalarla ulaşma olanaklarını gözden geçirmelidirler.
5. Bu Anayasayla güvenceye bağlanmış hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, hiçbir şekilde güvenceye bağlanmış hakkın özünü reddetmemelidir.
Madde 56
Olağanüstü Hal Süresince Temel Hak ve Özgürlükler
1. Anayasayla korunmuş temek hak ve özgürlüklerden kaçma, yalnız bu Anayasaya uygun göre olağanüstü hal ilan edildiğinde ve oluşan koşulların zorunlu kıldığı ölçüde yapılabilir.
2. Anayasanın 23, 24, 25, 27, 28, 29, 31, 33, 34, 37 ve 38. maddeleriyle güvenceye bağlanmış temel hak ve özgürlüklerden kaçmak, hiçbir koşulda izin verilmez.
Kısım III
Topluluklar ve Topluluk Mensuplarının Hakları
Madde 57
Genel Esaslar
1. Herhangi bir ulusal veya etnik, dilsel veya dini gruba (topluluk) mensup olup Kosova Cumhuriyetinde geleneksel olarak bulunan mukimler, bu Anayasanın II. Kısmında belirlenen temel hak ve özgürlüklerin yanı sıra, bu Anayasayla belirlenen özel haklara da sahip olacaklardır.
2. Her topluluk mensubu, tercihine göre topluluk mensubu olarak muamele görme veya görmeme hakkına sahip olup, bu tercihe bağlı olarak herhangi bir haktan yararlanma konusunda ayrımcılığa neden olmayacaktır.
3. Topluluk mensupları, kimliklerini ve özniteliklerini ifade etme, besleme ve geliştirme hakkına sahip olacaklardır.
4. Bu hakların uygulanması, Kosova Cumhuriyeti yasalarına uygun şekilde davranma ve başkalarının haklarına tecavüz etmeme sorumluluklarını de beraberinde getirmektedir.
Madde 58
Devletin Sorumlulukları
1. Kosova Cumhuriyeti, toplulukların ve topluluk mensuplarının kendi kimliklerini koruma, güvenceye bağlama ve geliştirme için gerekli koşulları sağlar. Hükümet, mali yardımlar dâhil, topluluk ve topluluk mensuplarının kültürel girişimlerini ayrıca destekleyecektir.
2. Kosova Cumhuriyeti, hoşgörü ve diyalog havasını teşvik edecek, topluluklar arasında barışmayı destekleyecek ve Avrupa Konseyi Ulusal Topluluklar Çerçeve Sözleşmesi ile Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dilleri Bildirgesi ile belirlenen standartlara saygı gösterecektir.
3. Kosova Cumhuriyeti, milli, etnik, kültürel, dilsel veya dinsel kimliklerinden dolayı tehdit veya ayrımcılık, düşmanlık veya şiddete maruz kalabilecek kişilerin korunması için, tüm gerekleri önlemleri alacaktır.
4. Kosova Cumhuriyeti, topluluk mensupları arasında ekonomik, toplumsal, siyasi ve kültürel yaşamın tüm alanlarında tam ve etkin bir eşitliği teşvik etmek için, gerekli olması durumunda uygun önlemleri onaylayacaktır.
5. Kosova Cumhuriyeti, tüm toplulukların dini ve kültürel mirasının, Kosova mirasının yapısal kısmı olarak korunmasını teşvik edecektir. Kosova Cumhuriyetinin, toplulukların kültürü ve dini açısından önemli olan yapı ve anıtların bütünlüğünü etkin bir şekilde korunmasını sağlamak için, ayrı bir görevi olacaktır.
6. Kosova Cumhuriyeti, topluluk mensuplarının haklarından yararlanmayı engelleyen herkese karşı etkin eylemler üstlenecektir. Kosova Cumhuriyeti, topluluk mensubu kişilerin iradeleri dışında, asimilasyon amacı güden politika ve uygulamalardan kaçınacak ve söz konusu kişileri, asimilasyon amaçlı her çeşit etkinliklerden koruyacaktır.
7. Kosova Cumhuriyeti, ayrımcı olmayan esaslara göre tüm topluluk ve mensuplarının, bu Anayasayla belirlenmiş haklardan yararlanmalarını güvenceye bağlar.
Madde 59
Topluluk ve Topluluk Mensuplarının Hakları
Topluluk mensupları bireysel veya topluluk olarak:
(1) Kültürlerini beyan etme ve geliştirme ve kimliklerinin özniteliklerini yani din, dil, gelenek ve kültürlerini koruma;
(2) Kendi tercihlerine göre Kosova Cumhuriyeti resmi dillerinden birinde, devlet okullarının her seviyesinde öğrenim görme;
(3) Yasalarla belirlendiği ölçüde kendi dillerinde ilk ve ortaöğretim seviyesinde öğrenim görme. Bu amaca yönelik kurulacak sınıf şubeleri veya ayrı okullar için gerekli sayı sınırı, sıradan eğitim kurumları için belirlenenden daha düşük olacaktır;
(4) Kamusal finansman desteği verilebilecek olan, yaslara ve uluslararası hukuka uygun özel eğitim ve öğretim kurumları kurma ve işletme;
(5) Özel ve kamusal yaşamda dillerini ve yazılarını özgürce kullanma;
(6) İlgili alanlarda nüfusun yeterli bir kısmını temsil ettikleri yerlerde, yaslara uygun şekilde belediye otoriteleri veya merkezi yönetimin yerel ofisleriyle olan ilişkilerinde dillerini ve yazılarını kullanma;
(7) Yasalara ve uluslararası standartlara uygun şekilde topluluk simgelerini kullanma ve sergileme;
(8) Kişi isimlerini, kendi dillerinde yazıldığı asıl şekliyle kayıt ettirme ve zorla değiştirilmiş isimleri asıl şekline dönüştürme;
(9) İlgili bölgenin çok etnikli ve çok dilli yapısını yansıttığı ve duyarlı oldukları yerel isimler, cadde isimleri ve diğer topografya göstergelerine sahip olma;
(10) Yasa ve uluslararası standartlara uygun şekilde kamusal yayım araçlarına ve kendi dillerinde yayımlara erişim ve bu araçlarda temsil edilme güvencesine sahip olma;
(11) Yasa ve uluslararası standartlara uygun şekilde kendi dillerinde bilgi sunan basım yayım araçlarını kurma, günlük gazete, kablolu yayım ve elektronik haberleşme için ayrılacak bir frekans bandından yararlanma; Sırpça yayım yapan lisanslı ve tüm Kosova’yı kapsayacak bir televizyon kanalına Kosova’daki Sırp topluluğunun tamamının erişimini sağlamak amacıyla Kosova Cumhuriyeti, bir uluslararası frekans planın sağlanması için tüm gerekli önlemleri alacak.
(12) Kosova Cumhuriyeti içerisinde engellenmeden aralarında ilişki kurma ve özellikle ortak etnik, kültürel, dilsel ve dini kimliğe sahip herhangi bir ülkedeki kişilerle, yasayla uluslararası standartlara uygun şekilde özgürce ilişki kurup, mevcut ilişkileri koruma;
(13) Engellenmeden ilişki kurma ve ayrım yapılmadan yerel, bölgesel ve uluslararası hükümet dışı kuruluşların etkinliklerine katılma;
(14) Kültür, sanat, bilim ve eğitim dernekleri kurma ve araştırma veya kendi kimliklerini ifade etme, besleme ve geliştirme dernekleri kurma hakkına sahiptirler.
Madde 60
Topluluklar Danışma Kurulu
1. Kosova Cumhurbaşkanını otoritesi altında, tüm toplulukların temsil edildiği bir Topluluklar Danışma Kurulu görev yapar.
2. Diğerleri yanı sıra, Topluluklar Danışma Kurulu, Topluluk Dernekler Birliği Temsilcilerinden oluşacaktır.
(1) Topluluklar ve Kosova Hükümeti arasında düzenli bir değiş tokuş mekanizması sunma;
(2) Hükümetin hazırlayacağı yasama ile ilgili ve siyasi girişimleri, topluluklar tarafından erken safhalarda yorumlama, bu tür girişimleri önerme ve ilgili proje veya programlarda onların kapsanmalarına yönelik görüşlerini alma olanağı sunma;
(3) Yasalara uygun tüm diğer sorumluluk ve görevler.
Madde 61
Kamu Kuruluşlarında Temsil ve İstihdam Edilme
Topluluklar ve mensupları, her seviyedeki tüm kamu kurum ve kuruluşlarında, kamu yönetimi yetki ve yönetim bütünlüğü ile ilgili kurallara uyarak, ilgili toplulukların yaşadığı bölgelerde, özellikle polis hizmetlerinde istihdamda eşit şekilde temsil hakkına sahip olacaklardır.
Madde 62
Yerel Yönetim Organlarında Temsil
1. Topluluk mensuplarının çoğunlukta olmadığı, ancak nüfusun en az yüzde onunu (10 %) oluşturdukları belediyelerde, belediye meclisi topluluklar başkan yardımcılığı makamı, ilgili topluluktan bir temsilciye ayrılacaktır.
2. Başkan yardımcılığı makamına, açık listeli belediye meclisi seçimlerinde çoğunluk olmayan nüfus adaylarından en fazla oyu alan getirilecektir.
3. Topluluklar başkan yardımcısı, topluluklar arası diyalogu teşvik edecek ve belediye meclisi oturumlarında ve çalışmalarında görüşülmek üzere, çoğunluk olmayan topluluğun sıkıntı ve çıkarlarının iletildiği resmi temas noktası görevi yapacaktır. Başkan yardımcısı, belediye meclisinin aldığı kararlar ve çıkarttığı emirlerin, topluluk mensuplarının Anayasayla güvenceye bağlanmış olan haklarına tecavüz edilip edilmediğini ve onların söz konusu karar ve emirlerle ilgili şikâyetlerini görüşmekle yükümlüdür. Başkan yardımcısı, alınan kararların tekrar gözden geçirilmesi için, söz konusu meseleleri, belediye meclisine havale eder.
4. Belediye Meclisi kendi karar ve hükmünü gözden geçirmemeye karar verir veya başkan yardımcısı gözden geçirmeden sonra anayasal haklara tecavüzün devam ettiği değerlendirmesini yaparsa, ilgili mesele başkan yardımcısı tarafından Anayasa Mahkemesine iletilir. Mahkeme, davayı ele alıp almayacağına karar verebilir.
5. İlgili belediyelerin yürütme organlarında çoğunluk olmayan toplulukların temsili, Kosova Cumhuriyetinde güvenceye bağlanmıştır.
Kısım IV Kosova Cumhuriyeti Meclisi
Madde 63
Genel Esaslar
Meclis, doğrudan halk tarafından seçilmiş ve Kosova Cumhuriyetinin yasa koyucu kurumudur.
Madde 64
Meclisin Yapısı
1. Meclisin, açık liste usulüyle gizli oylamayla seçilmiş yüz yirmi (120) üyesi vardır. Meclis sandalyeleri, tüm parti, koalisyon, yurttaş hareketi ve bağımsız adaylar arasında, meclis seçimlerinde kazandıkları geçerli oy sayısına göre paylaştırılır.
2. Bu paylaşım çerçevesinde yüz yirmi (120) sandalyeden, yirmi (20) tanesi Kosova’da çoğunluk olmayan toplulukları temsil için, aşağıda gösterildiği şekilde, güvenceye bağlanmıştır:
(1) Sırp topluluğunu temsil ettiklerini beyan eden parti, koalisyon, yurttaş hareket ve bağımsız adayların, Meclis seçimlerinde kazandıkları sandalye sayısı ondan (10) az ise, mecliste en az on (10) sandalyeye sahip olmaları güvenceye bağlanmıştır.
(2) Meclis seçimlerinde diğer toplulukları temsil ettiklerini beyan eden parti, koalisyon, yurttaş hareket ve bağımsız adayların, aşağıda belirtilen en az sandalye sayılarına sahip olmaları güvenceye bağlanmıştır. Her topluluk için güvenceye bağlanan sayıdan az sandalye kazanılmışsa, Rom topluluğu bir (1) sandalye; Aşkali topluluğu (1) sandalye; Mısırlı topluluğu (1) sandalye ve Rom, Aşkali ile Mısırlı topluluklarından en çok oyu alana artı bir (1) sandalye; Boşnak topluluğu üç (3) sandalye; Türk topluluğu iki (2) sandalye ve Goralı topluluğu bir (1) sandalye güvenceye bağlanmıştır.
Madde 65
Meclisin Yetkileri
Kosova Cumhuriyeti Meclisi:
(1) Yasa, karar ve diğer genel hükümleri onaylar;
(2) Kosova’da çoğunluk olmayan topluluklara ayrılmış ve güvenceye bağlanmış üye tam sayısının üçte ikisi dâhil, üye tam sayısı üçte ikisinin (2/3) onayıyla Anayasayı değiştirmeye karar verir;
(3) Yaslara uygun şekilde referandum kararını ilan eder;
(4) Uluslararası anlaşmaları onaylar;
(5) Kosova Cumhuriyeti Bütçesini onaylar;
(6) Meclis başkanı ve başkan yardımcılarını seçer ve görevden alır;
(7) Bu Anayasaya uygun şekilde Kosova Cumhurbaşkanını seçer ve görevden alabilir;
(8) Hükümeti seçer ve güvensizlik oyu verir;
(9) Hükümeti ve Anayasayla yaslara göre Meclise rapor sunan kamu kurum ve kuruluşlarını denetler;
(10) Bu Anayasaya uygun şeklide Kosova Yargı Kurulu ve Kosova Savcılık Kurulunun üyelerini seçer;
(11) Anayasa Mahkemesi yargıçlarını önerir;
(12) Dış politika ve güvenlik politikasını denetler;
(13) Cumhurbaşkanının Olağanüstü Hal Kararnamesine onay verir;
(14) Yasalarla belirlenen umumi çıkarlarla ilgili kararlar alır.
Madde 66
Meclisin Seçilmesi ve Görev Süresi
1. Kosova Meclisi, seçim sonuçlarının resmen ilan edilmesinden sonra, otuz (30) gün içerisinde yapılan kurucu genel kurulun toplandığı tarihten itibaren, dört yıllık süre için seçilir.
2. Olağan meclis seçimleri, görev süresinin dolmasından en geç otuz (30) gün önce, meclisin dağılması durumunda ise en geç kırk beş (45) günü geçmeden yapılır.
3. Kosova Cumhurbaşkanı ilk meclis oturumunu çağırır. Kosova Cumhurbaşkanı ilk oturumu çağırmayacak durumda ise, Cumhurbaşkanı katılmadan Meclis toplanacaktır.
4. Kosova Meclisinin görev süresi, yalnız Olağanüstü Hallerde saldırıdan korunmaya karşı alınacak acil önlemler için veya Kosova Cumhuriyeti anayasal ve güvenlik düzenine karşı beliren tehlike durumunda ve Anayasayla düzenlendiği şekilde Olağanüstü Halin sonuna kadar uzatılabilir.
5. Seçim koşulları, bölgeleri ve süreçleri, yasayla düzenlenir.
Madde 67
Başkan ve Başkan Yardımcılarının Seçimi
1. Kosova Meclisi, kendi üyelerinden Başkanı ve beş (5) başkan yardımcısını seçer.
2. Meclis Başkan, en büyük parlamento grubundan önerilir ve üye tam sayısının oy çoğunluğuyla seçilir.
3. Üç en büyük parlamento gurubu tarafından önerilen üç (3) başkan yardımcısı, Meclis üye tam sayısının oy çoğunluğuyla seçilir.
4. İki (2) başkan yardımcısı, Mecliste çoğunluk olmayan toplulukları temsil eder ve üye tam sayısının oy çoğunluğuyla seçilir. Başkan yardımcılarından biri, güvenceye bağlı sandalyeye sahip Sırp topluluğundan, diğeri ise çoğunluk olmayan diğer topluluklara ait güvenceye bağlı sandalyeye sahip üyelerden olmalıdır.
5. Meclis başkanı ve başkan yardımcıları, üye tam sayısının üçte ikilik (2/3) oy çoğunluğu ile görevinde alınır.
6. Başkan ve başkan yardımcıları, Meclis Başkanlığını oluştururlar. Başkanlık, Meclis Tüzüğünde belirtildiği şekilde Meclisin idari işleyişinden sorumludur.
7. Meclis Başkanı:
(1) Meclisi temsi eder;
(2) Gündemi belirler, meclisi çağırır ve oturumlara başkanlık eder;
(3) Meclis tarafından onaylanan kararları imzalar;
(4) Bu Anayasa ve Meclis Çalışma Tüzüğüne uygun diğer işleri yürütür.
8. Meclis Başkanının oturuma katılmaması veya görevini yerine getirememesi durumunda, başkan yardımcılarından biri tarafından vekâlet edilir.
Madde 68
Oturumlar
1. Kosova Meclisi Oturumları kamuya açıktır.
2. Kosova Meclisi Oturumları, Kosova Cumhurbaşkanın, Başbakanının veya milletvekilleri üçte birinin (1/3) talebi üzerine Meclis Çalışma Tüzüğünde öngörülen durumlarda kapalı olarak yapılabilir. Karar, açık ve şeffaf bir şekilde, milletvekili mevcut ve oy kullanabilenlerin sayısının üçte ikisinin (2/3) oyuyla alınır.
Madde 69
Oturum Programı ve Yeterli Çoğunluk
1. Kosova Meclisi yıllık çalışmalarını iki dönemde yapar.
2. Bahar Dönemi Ocak ayının üçüncü Pazartesi günü, Güz Dönemi ise Eylül ayının ikinci Pazartesi günü başlar.
3. Milletvekili tam sayısının yarısından fazlası mevcut olduğunda, Mecliste yeterli çoğunluk sağlanır.
4. Kosova Meclisi olağanüstü toplantıya, Cumhurbaşkanı, Başbakan veya milletvekilleri üçte birinin (1/3) talebiyle toplanır.
Madde 70
Milletvekillerinin Görev Süresi
1. Milletvekilleri halkın temsilcileridir ve hiçbir zorunlu görev süresine tabi tutulmazlar.
2. Kosova Meclisi Milletvekillerinin görev süresi, seçim sonuçlarının onaylandığı tarihten başlar.
3. Milletvekilinin görevi aşağıdaki durumlarda biter veya geçersiz olur:
(1) Ant içmezse;
(2) İstifa ederse;
(3) Kosova Hükümeti üyeliğine atanırsa;
(4) Meclisin görev süresi biterse;
(5) Meclis toplantılarına altı (6) ay süreyle katılmazsa. Özel durumlarda Kosova Meclisi farklı karar alabilir;
(6) Ceza gerektiren suçlardan dolayı, mahkeme kararıyla bir (1) yıldan çok hapis cezası kesinleşirse;
(7) Ölürse.
4. Meclisteki milletvekilleri sandalyeleri boşaldığında, bu Anayasa ve yasalara uygun şekilde doldurulur.
Madde 71
Yeterlik ve Cinsiyet Eşitliği
1. On sekiz (18) yaşını tamamlamış ve yasal kriterleri yerine getiren her Kosova Cumhuriyeti vatandaşı, milletvekili adayı olabilir.
2. Kosova Meclisinin yapısı, uluslararası esaslara göre kabul edilen cinsiyet eşitliği ilkelerine uygun olacaktır.
Madde 72
Bağdaşmazlık
Kosova Meclisi Milletvekilleri, kamu yönetiminde veya kamu mülkiyetli şirketlerde herhangi bir yürütme görevinde bulunamaz ve yaslarla belirlendiği şekilde başka herhangi bir yöneticilik görevi yapamaz.
Madde 73
Adaylık Hakkı Olmama
1. Aşağıda belirtilen görevleri yapanlar, istifa etmeden milletvekili adayı olamaz ve seçilemezler:
(1) Yargıç ve savcılar;
(2) Kosova Güvenlik Kuvvetleri mensupları;
(3) Kosova Polisi mensupları;
(4) Kosova Gümrük mensupları;
(5) Kosova Haber Alma Teşkilatı mensupları;
(6) Bağımsız idare (ajans) yöneticileri;
(7) Diplomatik temsilciler;
(8) Merkez Seçim Komisyonu başkanları ve mensupları.
2. Kesinleşmiş mahkeme kararıyla yasal yeterlikten yoksun olan kişiler, milletvekili adayı olamazlar.
3. Belediye başkanları ve belediye çapında yürütme görevi yapan yüksek memurlar, görevinden istifa etmeden milletvekilliğine seçilemezler.
Madde 74
Görevi Yerine Getirme
Kosova Meclisi milletvekilleri, görevlerini Anayasa, yasalar ve meclis çalışma kurallarına uygun şekilde, Kosova Cumhuriyetinin en iyi çıkarları için yerine getirirler.
Madde 75
Dokunulmazlık
1. Meclis üyeleri, Meclisteki sorumluluk alanlarıyla ilgili işledikleri fiil ve aldıkları kararlardan dolayı yasal kovuşturma, suç duyurusunda bulunma veya görevden alınmaya karşı dokunulmazlık hakkına sahiptirler. Dokunulmazlık hakkı, Meclis üyesi olarak sorumluluk alanları dışında işledikleri fiillerden dolayı yasal kovuşturmaları engellemez.
2. Meclisteki görevini yerine getirmekte olduğu sırada Meclis üyesi, Meclis üye tam sayısı çoğunluğunun onayı olmaksızın tutuklanamaz ve alıkonamaz.
Madde 76
Meclis İçtüzüğü
Meclis içtüzüğü, üye tam sayısının üçte ikisinin (2/3) oyuyla onaylanır ve Meclisin iç düzenin ve çalışma şeklini düzenler.
Madde 77
Komisyonlar
1. Kosova Meclisi, Meclisin siyasi yapısını yansıtan daimi, işlevsel ve geçici komisyonları atar.
2. Meclis, üye tam sayısı üçte birinin (1/3) talebiyle, soruşturma meseleleri dâhil, özel amaçlara yönelik komisyonlar belirler.
3. Meclis komisyonları başkan yardımcılarında en az biri, komisyon başkanının olmadığı topluluktan olacaktır.
4. Komisyonların yetki ve prosedürleri, Meclis İçtüzüğüyle tanımlanır.
Madde 78
Topluluklar Hak ve Çıkarları Komisyonu
1. Topluluklar Hak ve Çıkarları Komisyonu, Meclisin daimi komisyonudur. Bu komisyon Mecliste Sırp topluluğu için ayrılmış ve güvenceye bağlanmış üye sayısının üçte biri (1/3), çoğunluk olmayan diğer topluklar için ayrılmış ve güvenceye bağlanmış sandalye sayısının üçte biri (1/3) ve çoğunluk topluluğu temsil eden üye sayısının üçte birinden (1/3) oluşur.
2. Meclis Başkanlığı üyelerinden herhangi birinin talebiyle, her yasa önergesi Topluluklar Hak ve Çıkarları Komisyonuna teslim edilecektir. Komisyon, iki hafta içerisinde, üye sayısı çoğunluğunun oyuyla önergeyle ilgili kendi önerilerini verip vermeyeceğine karar verir.
3. Topluluk hak ve çıkarlarının gerektiği şekilde dile getirildiğine emin olmak için Komisyon, diğer ilgili komisyona veya Meclise öneri sunabilir.
4. Komisyon, kendi girişimiyle Meclisteki yetki sınırları çerçevesinde, topluluk çıkarlarını dile getirmek için gerekli olduğunu düşündüğü yasa ve önlemleri önerebilir. Komisyon üyeleri bireysel düşünceler sunabilirler.
5. Herhangi bir konu, görüşlerini almak üzere Meclis başkanlığı tarafından Komisyona, başka bir komisyona veya en az on (10) meclis üyesinden oluşan bir gruba gönderilebilir.
Madde 79
Yasa Girişimi
Yasa teklifi verme girişiminde, yaslarla belirtildiği şekilde kendi görev alanıyla ilgili Kosova Cumhurbaşkanı, Hükümet, Meclis üyeleri veya en az on bin vatandaş bulunabilir.
Madde 80
Yasaların Onaylanması
1. Yasalar, kararlar ve diğer hükümler, bu Anayasayla başka türlü belirlenmedikçe, Meclis tarafından, mevcut ve oy kullanan üyelerin oy çoğunluğuyla onaylanır.
2. Meclis tarafından onaylanan yasaları, Kosova Meclisi Başkanı tarafından imzalanır ve kabul ettiği günden sekiz (8) gün içerisinde imzaladıktan sonra, Kosova Cumhurbaşkanı tarafından ilan edilir.
3. Cumhurbaşkanı yasayı Meclise iade ederse, iade gerekçelerini bildirmelidir. Kosova Cumhurbaşkanı, bir yasayı yalnız bir defa Meclise iade edebilir.
4. Cumhurbaşkanının iade ettiği yasayı Meclis, üye tam sayısı çoğunluğuyla onayına karar verir ve ilgili yasa ilan edilmiş sayılır.
5. Kosova Cumhurbaşkanı, aldığı yasayla ilgili sekiz (8) gün içerisinde imza veya iade kararı almazsa, onun imzası olmadan yasa ilan edilmiş sayılır ve Resmi Gazetede yayımlanır.
6. Yasanın kendisinde başka türlü belirlenmedikçe, Resmi Gazetede yayımlandığı tarihten on beş (15) gün sonra yürürlüğe girer.
Madde 81
Yaşamsal Öneme Sahip Yasalar
1. Aşağıda verilen yasaların onaylanması, değiştirilmesi veya yürürlükten kaldırılması için, Meclis üyeleri mevcut ve oy kullanabilenlerin çoğunluğunun oyu ve çoğunluk olmayan topluluklara ayrılmış ve güvenceye bağlanmış sandalyelere sahip mevcut ve oy kullanabilen Meclis üyelerinin çoğunluğunun oyu gereklidir:
(1) Belediye sınırlarını değiştirme, belediye kurma veya kapatma, belediye yetkilerini ve sınır ötesi belediyelerle belediyeler arası ilişkiler kurmayı tanımlayan yaslar;
(2) Anayasayla belirlenmiş yasalar dışında, topluluk ve mensuplarının haklarını uygulamaya koyan yasalar;
(3) Dillerin Kullanımı Yasası;
(4) Yerel Seçimler Yasası;
(5) Kültürel Mirası Koruma Yasası;
(6) Dini Özgürlükler veya Dini Topluluklarla Anlaşma Yasası;
(7) Eğitim Yasası;
(8) Topluluk Simgeleri dâhil, Simgelerin Kullanımı ve Resmi Bayramlar Yasası;
2. Yaşamsal Öneme Sahip Yasların hiçbiri halkoylamasına sunulamaz.
Madde 82
Meclisin Feshedilmesi
1. Meclis şu durumlarda feshedilir:
(1) Eğer Kosova Cumhurbaşkanı tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilen kişinin görevi aldığı günden, altmış (60) gün içerisinde Hükümet kurulamadığı zaman;
(2) Eğer Meclisin feshi için Meclis üye tam sayısının üçte ikisi (2/3) oy verirse, Kosova Cumhurbaşkanının kararıyla Meclis feshedilir;
(3) Eğer, Kosova Cumhurbaşkanı seçim sürecinin başladığı günden altmış (60) gün çerisinde Cumhurbaşkanı seçilmezse.
2. Hükümet hakkında başarılı güvensizlik oylamasından sonra, Kosova Cumhurbaşkanı tarafından meclis feshedilebilir.
Kısım V Kosova Cumhurbaşkanı
Madde 83
Cumhurbaşkanının Statüsü
Cumhurbaşkanı, Kosova Cumhuriyeti halkının birliğini temsil eder ve devletin başıdır.
Madde 84
Cumhurbaşkanının Yetkileri
Kosova Cumhurbaşkanı:
(1) Kosova Cumhuriyetini yurtiçinde ve dışında temsil eder;
(2) Bu Anayasayla belirlenmiş kurumların anayasal işleyişini güvenceye bağlar;
(3) Kosova Meclisi seçimlerini ilan eder ve kurucu genel kurulu toplanmaya çağırır;
(4) Anayasal yetkilerine uygun kararlar çıkartır;
(5) Kosova Cumhuriyeti Meclisinin onayladığı yasları ilan eder;
(6) Onaylanan yasaların, Kosova Cumhuriyeti veya topluluklardan birinin veya daha fazlasının yasal çıkarları açısından zararlı olduğuna kani olduğu durumlarda, yeniden gözden geçirilmek üzere iade eder. Bir yasayı iade etme hakkından bir defa yararlanabilir.
(7) Bu Anayasaya uygun uluslararası anlaşmaları imzalar
(8) Bu Anayasayla ilgili değişiklik önergeleri verir;
(20) Başbakanın önerisinden sonra Kosova Güvenlik Güçleri Komutanını atar;
(21) Başbakanla işbirliği içerisinde, Kosova Haber Alma Teşkilatı Müdürü, Müdür Yardımcısı ve Genel Müfettişini atar;
(22) Başbakanla istişare ederek Olağanüstü Hal ilanına karar verir;
(23) Kosova Güvenlik Kurulunun toplanmasını talep edebilir ve Olağanüstü Halde kurula başkanlık eder;
(24) Başbakanla yaptığı istişare doğrultusunda, Kosova Cumhuriyeti diplomatik ve konsolosluk misyonlarının kurulmasına karar verir;
(25) Hükümetin önerisiyle, Kosova Cumhuriyeti diplomatik misyon şeflerini atar ve görevden alır;
(26) Merkez Seçim Komisyonu Başkanını atar;
(27) Yönetim Müdürü olarak görev yapacak olan Kosova Cumhuriyeti Merkez Bankası Başkanını ve Banka Yönetim Kurulu üyelerini atar;
(28) Yasalara uygun şekilde madalya, takdirname ve ödüller verir;
(29) Yasalara uygun şekilde bireysel af ilan eder;
(30) Yılda en az bir defa, kendi çalışmalarıyla ilgili Kosova Meclisine hitap eder.
Madde 85
Cumhurbaşkanlığı Seçimi Yeterliliği
Otuz beş (35) yaşını tamamlayan her Kosova Cumhuriyeti vatandaşı, Kosova Cumhurbaşkanlığına seçilebilir.
Madde 86
Cumhurbaşkanı Seçimi
1. Kosova Cumhurbaşkanı, gizli oylamayla Meclis tarafından seçilir.
2. Kosova Cumhurbaşkanı seçimi, mevcut Cumhurbaşkanın görev süresi dolamsından en geç otuz (30) gün önce yapılmalıdır.
3. Kosova Meclisi Milletvekillerinden en az otuzundan (30) imza sağlayan her Kosova Cumhuriyeti vatandaşı, Kosova Cumhurbaşkanlığına aday olabilir. Meclis üyeleri, yalnız bir Kosova Cumhurbaşkanı adayı için imza verebilirler.
4. Cumhurbaşkanı seçimi, Meclis üye tam sayısının üçte ikisinin (2/3) oyuyla yapılır.
5. Eğer ilk iki seçim turunda adaylardan hiçbiri üçte ikilik (2/3) oy çoğunluğunu sağlayamazsa, ikinci turda en yüksek oyu alan iki adayın yarıştığı üçüncü tur yapılır ve mevcut ve oy kullanabilen üye oylarının çoğunu alan aday, Kosova Cumhurbaşkanı seçilir.
6. Eğer üçüncü turun sonunda adaylardan hiçbiri Kosova Cumhurbaşkanlığına seçilemezse, meclis feshedilir ve kırk beş gün içerisinde yapılması gereken erken seçimler ilan edilir.
Madde 87
Görev Süresi ve Yemin Töreni
1. Kosova Cumhurbaşkanının görevi, Kosova Meclisinde yemin ettikten sonra başlar. Yemin metni, yasayla düzenlenir.
2. Cumhurbaşkanının görev süresi beş (5) yıldır.
3. Cumhurbaşkanının birinci dönem süresi tamamlandıktan sonra, yalnız bir dönem daha seçilebilir.
Madde 88
Bağdaşmazlık
1. Cumhurbaşkanı, başka bir kamu görevinde bulunamaz.
2. Seçildikten sonra Cumhurbaşkanı, siyasi partilerde hiçbir görev yürütemez.
Madde 89
Dokunulmazlık
Kosova Cumhurbaşkanın, kendi görev alanıyla ilgili fiil ve karalardan dolayı hukuki kovuşturma, suç duyurusunda bulunma veya görevinden alınma konusunda dokunulmazlığı
vardır.
Madde 90
Cumhurbaşkanının Geçici Yetersizliği
1. Cumhurbaşkanı geçici olarak sorumluluklarını yerine getiremeyecek durumda olduğunda, yetkilerini Kosova Cumhurbaşkanlığını vekâleten yürütecek Kosova Cumhuriyeti Meclis Başkanına kendi rızasıyla devredebilir. Sorumlulukların devredilmesi kararı, devir gerekçelerini ve biliniyorsa devir süresi ile ilgili bilgileri içermelidir. Kosova Cumhurbaşkanı sorumlulukları yeniden üstlenebilir duruma geldiğinde görevinin başına geçer ve aynı anda Meclis Başkanının vekâlet görevi son bulur.
2. Rıza sağlanıp sorumluluklar devredilmediyse Kosova Cumhuriyeti Meclisi, hekim heyetiyle danıştıktan sonra, üye tam sayısı üçte ikisinin (2/3) oyuyla Cumhurbaşkanının geçici yetersizliğine karar verilir. Kosova Meclisi Başkanı, göreve yeniden başlayabilir hale gelmesine kadar, Cumhurbaşkanına vekâlet eder.
3. Kosova Cumhurbaşkanlığı vekâlet görevi altı (6) aydan uzun bir sürede yapılamaz.
Madde 91
Cumhurbaşkanının Görevden Alınması
1. Kosova Cumhurbaşkanı ağır bir suçtan yargılanırsa veya ağır bir hastalıktan sorumluluklarını yerine getiremeyecek durumda olursa ya da Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanının ağır anayasa ihlali işlediğine karar verirse Meclis tarafından görevden alınabilir.
2. Kosova Cumhurbaşkanının görevden alınma süreci, Meclis üyelerinin üçte biri (1/3) tarafından imzalanacak ve görevden alınma gerekçelerinin açıklamalarını içeren toplu dilekçe ile başlatılabilir. Toplu dilekçede ağır hastalık durumu öne sürülmesi halinde Meclis, Cumhurbaşkanının sağlık durumuyla ilgili bir hekim heyetinin görüşüne başvurur. Şayet toplu dilekçede ağır Anayasa ihlali öne sürüldüyse, dilekçe hemen Anayasa Mahkemesine gönderilmeli, Mahkeme dilekçeyi aldığı andan yedi (7) gün içerisinde görüşüp karara bağlamalıdır.
3. Cumhurbaşkanı ağır bir suçtan dolayı ceza aldığında veya bu maddeye göre Meclis, ağır hastalıktan dolayı Cumhurbaşkanını sorumluluklarını yerine getiremeyeceğini tespit ettiğinde ya da Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanının ağır Anayasa ihlali işlediğini tespit ettiğinde, üye tam sayısı üçte ikisinin (2/3) oyuyla Meclis, Cumhurbaşkanını görevden alabilir.
Kısım VI
Kosova Cumhuriyeti Hükümeti
Madde 92
Genel Esaslar
1. Kosova Hükümeti Başbakan, Başbakan yardımcıları ve bakanlardan oluşur.
2. Kosova Hükümeti, Anayasa ve yasalara uygun şekilde yürütme görevini yerine getirir.
3. Hükümet, Meclis tarafından onaylanan yasa ve diğer kararları uygular ve Anayasayla yasalarla belirlenen diğer faaliyetleri yerine getirir.
4. Hükümet, bu Anayasa ve yasalara uygun kararlar alır, yasa tasarıları ve mevcut yasayla diğer yasa hükmünde kararlar hakkında değişiklik önergeleri verir ve kendisi tarafından önerilmeyen yasa tasarıları hakkında görüş bildirebilir.
Madde 93
Hükümetin Yetkileri
Hükümet şu yetkilere sahiptir:
(1) Ülke iç ve dış politikasını önerir ve uygular;
(2) Ülkenin ekonomik kalkınmasına olanak sağlar;
(3) Meclise yasa tasarıları ve diğer kararları önerir;
(4) Yasaların uygulanması için kararlar ve yasal hükümler çıkartır;
(5) Kosova Cumhuriyeti Bütçesini önerir;
(6) Yönetim organlarının çalışmasını yönlendirir ve denetler;
(7) Kamu hizmetleri faaliyetlerine ve onların gelişmesine rehberlik eder;
(8) Kosova diplomatik misyon şeflerinin atanması ve görevden alınması için Kosova Cumhurbaşkanına teklif sunar.
(9) Anayasa değişiklik önergesi verir;
(10) Anayasal konuları Anayasa Mahkemesine gönderebilir;
(11) Diğer merkezi veya yerel organlara verilmemiş yürütme işleri yapar.
Madde 94
Başbakanın Yetkileri
Başbakanın şu yetkileri vardır:
(1) Hükümeti temsi eder ve yönetir;
(2) Tüm bakanlıkların hükümet politikalarına uygun davranmalarını sağlar;
(3) Yasaların ve Hükümetin belirlediği politikaların uygulanmasını sağlar;
(4) Meclisin onayını almaksızın Hükümet üyelerini değiştirir;
(5) Kosova Güvenlik Kuruluna başkanlık eder;
(6) Kosova Polisi Genel Müdürünü atar;
(7) Haber alma meseleleri hakkında Cumhurbaşkanıyla istişare eder;
(8) Cumhurbaşkanıyla birlikte Kosova Haber Alma Teşkilatı Müdürünü, Müdür Yardımcısını ve Genel Müfettişini atar;
(9) Ülke dış politikasının uygulanması için Cumhurbaşkanıyla istişare eder;
(10) Anaysa ve yasalarla öngörüle diğer işleri yapar.
Madde 95
Hükümetin Seçilmesi
1. Seçimlerden sonra Kosova Cumhurbaşkanı, hükümet kurmak için gerekli Meclis çoğunluğu sağlayan siyasi parti veya koalisyon ile istişare ederek Meclise Başbakan adayını önerir.
2. Hükümeti kurmakla görevlendirilen Başbakan adayı, en geç on beş (15) gün içerisinde Meclise hükümette yer alacakları sunar ve Meclis tarafından onaylanmasını talep eder.
3. Hükümet, Kosova Meclisi üye tam sayısı oy çoğunluğunu sağlarsa, seçilmiş sayılır.
4. Önerilen Kabine gerekli oy çoğunluğunu sağlayamazsa Kosova Cumhurbaşkanı on (10) gün içerisinde, aynı prosedürle başka bir adayı hükümeti kurmakla görevlendirir. İkinci seferde de hükümet seçilmezse Kosova Cumhurbaşkanı, ilan gününden kırk (40) gün içerisinde yapılacak olan seçimleri ilan eder.
5. Eğer Başbakan istifa eder veya başka nedenle makamı boşalırsa, Kosova Cumhurbaşkanı, Mecliste çoğunluğa sahip siyasi parti veya koalisyon ile istişare ederek, Hükümeti kurmak üzere yeni adayı görevlendirir.
6. Kabine üyeleri seçildikten sonra, Mecliste yemin ederler. Yemin metni yasayla düzenlenir.
Madde 96
Bakanlıklar ve Toplulukların Temsili
1. Bakanlıklar ve diğer yürütme organları, ihtiyaca bağlı olarak Hükümet yetkileri çerçevesinde işlevlerini yerine getirmek üzere kurulurlar.
2. Kabine üye sayısı kendi içtüzüğüyle belirlenir.
3. Kabinede Sırp topluluğuna en az bir (1) Bakanlık ve Kosova’da çoğunluk olmayan diğer topluluklara bir (1) Bakanlık verilecektir. Kabinede on ikiden çok bakan bulunursa Hükümette, Kosova’da çoğunluk olmayan toplulukları temsilen üçüncü bir bakanı olacaktır.
4. Kabinede Kosova Sırp topluluğuna mensup en az iki (2) bakan yardımcısı ve Kosova’da çoğunluk olmayan topluluklardan iki (2) bakan yardımcısı yer alacaktır. Kabinede on ikiden çok bakan bulunursa Hükümette, Sırp topluluğunu temsil eden üçüncü bir bakan yardımcısı ve Kosova’da çoğunluk olmayan diğer toplulukları temsil eden bir bakan yardımcısı daha olacaktır.
5. Söz konusu bakan ve bakan yardımcılarının seçilmesi, Kosova’da çoğunluk olmayan toplulukları temsil eden siyasi partiler, koalisyonlar veya gruplara danışılarak kararlaştırılır. Bakanlık ve bakan yardımcılığına getirilecek bu adayları Meclis üyeleri dışından belirlenirse, Mecliste bu toplulukları temsil ettiklerini beyan etmiş olan siyasi parti, koalisyon, yurttaş hareketi ve bağımsız adayların çoğunluğunun resmen onaylaması talep edilir.
6. Kabineye Başbakan, başbakan yardımcıları ve bakanlar, Kosova Meclisi Milletvekillerinden veya meclis üyesi olmayıp ehil kişilerden seçilebilir.
7. Kabine üyelerinin işlevleriyle ilgili bağdaşmazlık yasayla düzenlenir.
Madde 97
Sorumluluklar
1. Hükümet, Meclise karşı sorumludur.
2. Başbakan, başbakan yardımcıları ve bakanlar, Hükümetin aldığı kararlardan ve sorumluluk alanlarıyla ilgili aldıkları bireysel kararlardan sorumludurlar.
Madde 98
Dokunulmazlık
Kosova Hükümeti üyelerinin, Kabine üyesi olarak kendi görev alanıyla ilgili fiil ve kararlardan dolayı hukuki kovuşturma, suç duyurusu veya görevden alınma konusunda dokunulmazlığı vardır.
Madde 99
Prosedürler
Hükümetin çalışma şekli ve karar prosedürleri yasa ve yönetmelikle belirlenir.
Madde 100
Güven Oylaması Önergesi
1. Hükümete karşı güvensizlik oylaması önergesi, Meclis üye tam sayısı üçte birinin (1/3) önerisiyle verilebilir.
2. Hükümet için güvenoyunu Başbakan talep edebilir.
3. Hükümete güvensizlik oylaması önergesi, verildiği tarihten en erken iki (2), en geç beş (5) gün sonra Meclis gündemine konur.
4. Kosova Meclisi üye çoğunluğunun lehte oy kullanmaları durumunda, güvensizlik oyu önergesi kabul edilmiş sayılır.
5. Eğer güvensizlik oylaması önergesi başarısız olursa, ikinci bir önerge, izleyen doksan (90) içerisinde verilemez.
6. Eğer güvensizlik oyu önergesi Hükümetin tamamı için oylanırsa, Hükümet görevden alınmış sayılır.
Madde 101
Kamu Görevi
1. Uluslararası olarak kabul edilen cinsel eşitlik ilkelerini dikkate alarak, kamu görevi Kosova halkının çeşitliliğini yansıtacaktır.
2. Kamu göreviyle ilgili bir Bağımsız Denetleme Kurulu, kamu görevini düzenleyen ve Kosova halkı çeşitliliğini yansıtan kural ve ilkelere uyulmasını güvenceye bağlar.
Kısım VII
Yargı Sistemi
Madde 102
Yargı Sistemi Genel Esasları
1. Kosova Cumhuriyetinde yargı yetkisi mahkemelerce uygulanır.
2. Yargı yetkisi tek, bağımsız, doğru, siyasetten ayrı ve tarafsız olup, mahkemelere eşit erişimi sağlar.
3. Mahkemeler Anayasa ve yasalara göre yargılama yaparlar.
4. Yargıçlar, görevlerini yaparken bağımsız ve tarafsız olmalıdırlar.
5. Yasalarla başka türlü belirlenmedikçe, mahkeme kararına itiraz hakkı güvenceye bağlanmıştır. Olağanüstü hukuk araçlarının kullanılması hakkı yaslarla düzenlenir. Yasalarla bir davanın doğrudan Yüksek Mahkemeye gönderilmesine izin verilebilir. Böyle davalar için itiraz hakkı yoktur.
Madde 103
Mahkemelerin Örgütlenmesi ve Yargı Hakkı
1. Yüksek Mahkeme ve diğer mahkemelerin örgütlenmesi, işleyişi ve yargı hakkı yasayla düzenlenir.
2. Kosova Yüksek Mahkemesi en yüce yargı otoritesidir.
3. Üç (3) yargıçtan az olmamak koşulu ile Yüksek Mahkeme yargıçlarının en az yüzde on beşi (% 15), Kosova’da çoğunluk olmayan topluluk mensubu olmalıdır.
4. Yüksek Mahkeme Başkanını, Kosova Yargı Kurulunun, Yüksek Mahkeme Yargıçlarından ilgili adayın Başkanlık görevine atanması veya görevden alınması önerisi doğrultusunda, Kosova Cumhurbaşkanı atar veya görevden alır. Yüksek Mahkeme Başkanının görev süresi yedi yıldır ve tekrar atanamaz.
5. Tüm diğer mahkeme başkanları, yasanın belirlediği şekilde atanır.
6. Temyiz yargı hakkı ile kurulmuş tüm diğer mahkeme yargıçlarının, ikiden (2) az olmamak koşulu ile en az yüzde on beşi (% 15), Kosova’da çoğunluk olmayan topluluk mensubu olmalıdır.
7. Gerekli olduğu zaman uzman mahkemeler yasayla kurulabilir, fakat olağanüstü mahkemeler hiçbir şekilde kurulamazlar.
Madde 104
Yargıçların Atanması ve Görevden Alınması
1. Yargıçları, Kosova Yargı Kurulunun önerileri doğrultusunda Kosova Cumhurbaşkanı atar, yeniden görevlendirir ve görevden alır.
2. Yargının yapısı, uluslararası olarak kabul edilen cinsel eşitlik ilkelerini dikkate alarak, Kosova halkının çeşitliliğini yansıtır.
3. Mahkemelerin yapısı, ilgili mahkemenin yargı yetkisi bölgesinin etnik yapısını yansıtır. Kosova Yargı Kurulu atanma veya yeniden atama ile ilgili önerisini sunmadan önce, ilgili mahkeme ile istişare eder.
4. Yargıçlar, ağır suç işlemeleri veya görevini ağır şekilde ihlal etmeleri durumunda görevden alınabilirler.
5. Yargıçlar, görevden alınma kararı ile ilgili, doğrudan Kosova Yüksek Mahkemesine itirazda bulunabilirler.
6. Yargıçlar, yasalarla başka türlü öngörülmedikçe, yargının daha etkin işleyişi veya disiplin cezalarından dolayı, kendi iradesi dışında nakledilemezler.
Madde 105
Görev Süresi ve Yeniden Atanma
1. Yargıçların başlangıç görev süresi üç yıldır. Yeniden atanması durumunda, yasalara uygun şekilde görevden alınmadıkça, yasayla belirtildiği şekilde görev süresi emekliliğe kadar devam edecektir.
2. Bir yargıcın yeniden atanması kriter ve prosedürleri Kosova Yargı Kurulu tarafından belirlenir ve yargıçların görevden alınması için kullanılan kriterlerden kademeli olarak farklı olabilirler.
Madde 106
Bağdaşmazlık
1. Yargıç, devlet kurumlarında yargı görevi dışında başka bir görevde bulunamaz, siyasi etkinliklere katılamaz veya yaslarla yasaklanmış başka etkinliklere katılamaz.
2. Yargıçların, sahip oldukları bağımsızlık ve tarafsızlık rolü ilkeleri ile bağdaşmayan herhangi bir sorumluluk üstlenmeleri veya görev yürütmelerine izin verilmez.
Madde 107
Dokunulmazlık
1. Yargıçlar ve jüri üyelerinin, kendi görev ve sorumluluk alanlarıyla ilgili aldıkları karar, yaptıkları oylama, beyan ettikleri düşünce ve diğer fiillerle ilgili haklarında yasal kovuşturma başlatma, suç duyurusunda bulunma ve görevden alınmaya karşı dokunulmazlıkları vardır.
2. Yargıçlar ve jüri üyeleri, yasaları kasten ihlal ettiklerinde dokunulmazlıkları yoktur ve
görevden alınabilirler.
3. Bir (1) yargıç suçlandığında veya tutuklandığında, gecikmeden Kosova Yargı Kurulu bilgilendirilmelidir.
Madde 108
Kosova Yargı Kurulu
1. Kosova Yargı Kurulu yargı sisteminin bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlar.
2. Kosova Yargı Kurulu işlevini yerine getirmede tamamen bağımsız bir kurumdur. Kosova Yargı Kurulu, Kosova’daki mahkemelerin bağımsız, profesyonel ve tarafsız olmalarını sağlar ve cinsiyet eşitliği ilkelerini gözeterek Kosova Cumhuriyetinin çok etnikli yapısını tamamen yansıtır. Konsey, yasalarla belirlendiği şekilde, temsilde geri kalmış topluluk üyelerine öncelik tanıyacaktır.
3. Kosova Yargı Kurulu mahkemelerdeki görevlere atanmak ve yeniden atanmak üzere adayları toplamak ve önermekle sorumludur. Kosova Yargı Kurulu aynı şekilde yargıçların nakli ve disiplin kurallarından de sorumludur.
4. Yargıç atamalarının önerilmesi, adayların liyakatlerine göre açık önerme usulüyle yapılmalı ve cinsiyet eşitliği ilkelerini gözeterek ilgili mahkemenin yargı yetki bölgesinin etnik yapısını yansıtır. Tüm adayların, yasalarla öngörülmüş kriterleri yerine getirmeleri gerekir.
5. Kosova Yargı Kurulu, yargı teftiş, yargı yönetimi, mahkemelere yönelik yasalara uygun kuralları belirleme, mahkeme yöneticilerini işe alma ve denetleme, yargı bütçesini hazırlama ve denetleme, her yargı bölgesi için gerekli yargıç sayısını belirleme ve yeni mahkemelerin kurulmasını tavsiye etmekle yükümlüdür. Yeni mahkemelerin kurulması yasalarla gerçekleşir.
6. Kosova Yargı Kurulu, mesleki yeterliliğe ve deneyime sahip on üç (13) üyeden oluşur.
Üyeler beş yıllık bir süre için atanır ve şu şekilde seçilir:
(1) Adaylardan beşi (5) yargı üyelerinden seçilmiş yurttaşlar olacaktır;
(2) Adaylardan dördünü (4), genel dağılım sırasında kazandıkları yerleri muhafaza edenlerden, Meclis üyeleri seçer. Dört (4) adaydan en az ikisi (2) yargıç, biri (1) de Kosova Barosu üyesi olmalıdır;
(3) Adaylardan ikisini (2), Kosova’daki Sırp topluluğuna ayrılmış ve güvenceye bağlanmış sandalyelere sahip olan Meclis üyeleri seçer. İki adaydan en azından biri yargıç olmalıdır;
(4) Adaylardan ikisini (2), Kosova’da çoğunluk olmayan diğer topluluklara ayrılmış ve güvenceye bağlanmış sandalyelere sahip olan Meclis üyeleri seçer. İki adaydan en azından biri yargıç olmalıdır;
(5) Yargı Kurulu üyelik bağdaşmazlığı yasalarla düzenlenir.
7. Kosova Yargı Kurulu kendi üyelerinden, üç yıllığına kurul başkanı ve kurul başkan yardımcısını seçer. Bu görevlere seçilmiş olma, hiçbir şekilde Kurul Üyeliği görev süresini uzatmaz.
8. Kosova Yargı Kurulu Başkanı Kosova Meclisine, yılda en azından bir defa Yargı Sistemi ile ilgili seslenir.
9. Kosova’da çoğunluk olmayan topluluklar için ayrılmış yargı görevlerine adaylar, Mecliste Kosova’da çoğunluk olmayan topluluklara ayrılmış ve güvenceye bağlanmış yerlere sahip Milletvekillerinin seçtiği Kurul üyeleri tarafından atanmaya önerilebilir. Söz konusu Kurul üyeleri gurubu, Kurulun bir birini izleyen iki oturumun sonunda ilgili yargı görevine adayını önermezlerse, o zaman Kurulun herhangi bir üyesi söz konusu yargı görevine aday önerme hakkına sahiptir.
10. Kosova’da Sırp topluluğunun nüfus çoğunluğunu oluşturduğu bir veya daha fazla belediyeyi kapsayan yargı yetkisi bölgeleri temel mahkemelerindeki yargı görevlerine, Mecliste, Kosova Cumhuriyeti Sırp topluluğuna ayrılmış ve güvenceye bağlanmış yerlere sahip üyelerin birlikte ve oybirliği ile seçecekleri Kuruldan sadece ikişer (2) üye, atanmalar için önerilebilir. Bu iki üye Kosova Yargı Kurulunun birbirini izleyen iki oturumu süresince ilgili yargı görevine adaylarını önermezse, o zaman Kosova Yargı Kurulunun herhangi bir üyesi söz konusu yargı görevine aday önerme hakkına sahiptir.
Madde 109
Devlet Savcılığı
1. Devlet Savcılığı bağımsız, otoriteye sahip ve yasayla düzenlendiği şekilde ceza gerektiren suçla veya diğer fiillerle suçlanan kişilerin yasal kovuşturmalarını yürütmekle sorumlu kurumdur.
2. Devlet Savcılığı tarafız kurum olup, Anayasa ve yasalara göre çalışır.
3. Devlet Savcılığı örgütlenmesi, yetkileri ve görevleri yasayla düzenlenir.
4. Devlet Savcılığı, Kosova Cumhuriyetinin çok etnikli yapısını yansıtacak ve cinsiyet eşitliği ilkelerine saygı gösterecektir.
5. Savcının başlangıç görev süresi beş yıldır. Yeniden atanma durumunda görev süresi, yaslara uygun şekilde görevden alınmadıkça, yasalarla belirlendiği şekilde emekliliğe kadar daimi olacaktır.
6. Savcılar, işlediği ağır suçtan yargılandığında veya görevini ağır ihlalden dolayı görevinden alınabilir.
7. Devlet Başsavcısı, Kosova Savcılık Kurulunun önerisine dayanarak Kosova Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve görevinden alınır. Devlet Başsavcısının görev süresi yedi yıldır ve tekrar atanamaz.
Madde 110
Kosova Savcılık Kurulu
1. Kosova Savcılık Kurulu, işlevini yaslara uygun şekilde yapmada, tamamen bağımsız bir kurumdur. Kosova Savcılık Kurulu, Kosova’daki herkes için adalete eşit erişim sağlar. Kosova Savcılık Kurulu Devlet Savcısının bağımsız, profesyonel ve bağımsız olmasını sağlar ve Kosova’nın çok etnikli yapısını ve cinsiyet eşitliği ilkelerini yansıtır.
2. Kosova Savcılık Kurulu, yasalarla düzenlendiği şekilde savcıları toplar, önerir, terfi ettirir, nakleder, eğitir. Kurul, yaslarla belirlendiği şekilde temsilde yetersiz kalmış topluluk üyelerine öncelik tanıyacaktır. Tüm adayların, yasalarla belirlenen kriterleri yerine getirmeleri gerekir.
3. Savcı atamalarının önerilmesi, adayların liyakatlerine göre açık önerme usulüyle yapılmalı ve cinsiyet eşitliği ilkelerini gözeterek ilgili yargı yetki bölgesinin etnik yapısını yansıtır.
4. Kosova Savcılık Konseyinin oluşumu ve atama, görevden alma, görev süresi, yapısı ve muhakeme usulü yasayla düzenlenir.
Madde 111
Avukatlık
1. Avukatlık bağımsız bir meslektir ve yasalarla düzenlendiği şekilde hizmetler sunar.
2. Avukatlık görevini yapma yetkisini elde etme ve bu yetkinin geri alınması şekli yasalarla düzenlenir.
Kısım VIII
Anayasa Mahkemesi
Madde 112
Genel Esaslar
1. Anayasa Mahkemesi, Kosova Cumhuriyetinde Anayasa ve yasların Anayasa uygunluğunu yorumlanmasını yapan nihai otoritedir.
2. Anayasa Mahkemesi sorumluluklarını yerine getirmede tamamen bağımsızdır.
Madde 113
Yargı Yetkisi ve Yetkili Makamlar
1. Anayasa Mahkemesi, yasal şekilde sadece yetkili makamlarca açılmış davalar hakkında karar verir.
2. Kosova Meclisi, Kosova Cumhurbaşkanı, Hükümet ve Halk Avukatı yetkili makamlar olup aşağıdaki davaları açabilir:
(1) Yasalar, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın kararları ve Hükümet kararlarının Anayasaya uygunluğu ile ilgili konular;
(2) Belediye Yönetmeliğinin Anayasayla uygunluğu.
3. Kosova Meclisi, Kosova Cumhurbaşkanı ve Hükümet aşağıdaki davaları açmaya yetkilidir:
(1) Kosova Meclisi, Kosova Cumhurbaşkanı ve Kosova Hükümeti arasında anayasal yetki çatışması;
(2) Önerilen halkoylamasının anayasal uygunluğu;
(3) Olağanüstü Hal ilanı ve Olağanüstü Hal süresince atılan adımların anayasal uygunluğu;
(4) Bu Anayasa hakkında verilen değişiklik önergelerinin, bu Anayasaya göre onaylanan bağlayıcı uluslararası anlaşmalara uygunluğu ve izlenen prosedürlerin anayasallığının gözden geçirilmesi;
(5) Meclis seçimleri süresince Anayasanın ihlali durumu.
4. Belediyeler, ilgili yasa veya karardan zarar görmeleri durumunda, belediye yetkilerine zarar veren veya gelirlerini azaltan yasa veya Hükümet kararlarının anayasallığına tartışma yetkisine sahiptir.
5. Kosova Meclisinin on (10) veya daha fazla üyesi, onaylandığı günden itibaren sekiz (8) gün içerisinde Kosova Meclisinde onaylanan her türlü yasa veya karara, içerik veya usul açısından itiraz edebilirler.
6. Kosova Cumhurbaşkanının ciddi yasa ihlali işlemesi durumunda, Kosova Meclisinin otuz (30) veya daha fazla üyesi, hakkında dava açma yetkisine sahiptirler.
7. Yasalarla belirlenen tüm yasal yollar tükendikten sonra bireyler, kamu otoriteleri tarafından kendi bireysel hak ve özgürlükler ihlal edildiğinde dava açma haklarına sahiptirler.
8. Mahkemeler, yargı süreci süresince görülen herhangi bir davada başvurulan bir yasanın Anayasayla uyuşmazlığı gündeme geldiyse ve itiraz edilen yasanın Anayasal uyuşmazlığı konusunda mahkeme emin olmadığı zaman ve ilgili mahkemenin kararı söz konusu yasanın Anayasal uygunluğuna bağlı ise, davayı Anayasa Mahkemesine gönderme hakkına sahiptirler.
9. Kosova Meclisi Başkanı, verilen anayasal değişiklik önergelerinin Mecliste onaylanmasından önce, bu Anayasanın II. Kısmında güvenceye bağlanmış hak ve özgürlükleri kısıtlamadığını belirlemek amacıyla önergeye başvurmalıdır.
10. Ek yasama yetkisi yasalarla düzenlenir.
Madde 114
Anayasa Mahkemesi Oluşumu ve Görev Süresi
1. Anayasa Mahkemesi, en az on yıl (10) mesleki deneyimi olan saygın hukukçu ve yüksek ahlaki değerlere sahip dokuz (9) yargıçtan oluşur. Diğer yeterlikler yasayla düzenlenir. Cinsiyet eşitliği ilkelerine uyulacaktır.
2. Yargıçlar, Meclisin önerisiyle, uzatma imkânı olmayan dokuz (9) yıl süreli göreve, Kosova Cumhurbaşkanı tarafından atanırlar.
3. Yedi (7) yargıcın önerilmesi için gerekli olan karar, mevcut ve oy kullanabilen Meclis üyelerinin üçte ikisinin (2/3) oyuna bağlıdır. Geri kalan diğer iki (2) yargıcın önerilmesi kararı ise, Kosova’da çoğunluk olmayan topluluklara ayrılmış ve güvenceye bağlanmış yerlere sahip üye çoğunluğunun onayı sağlandıktan sonra, mevcut ve oy kullanabilen Meclis üyelerinin oy çoğunluğuyla alınır.
4. Normal görev süresi dolmadan yargıcın görevi biterse, yeni yargıç bu maddede öngörüldüğü şekilde, uzatma imkânı olmadan tam bir görev süresi için seçilir.
5. Anaysa Mahkemesi Başkanı ve Başkan yardımcısının seçimi, Anayasa Mahkemesi yargıçları tarafından gizli oylama ile üç yıllığına seçilir. Bu görevlere seçilme, yargıcın görev süresini uzatmaz.
Madde 115
Anayasa Mahkemesinin Örgütlenmesi
1. Anaysa Mahkemesi kendi iç örgütlenmesini, içtüzüğünü, karar alma süreçlerini ve diğer örgütlenme konularını, yasalara uygun şekilde kendisi belirler.
2. Anayasa Mahkemesi yıllık rapor yayımlar.
Madde 116
Kararların Yasal Etkisi
1. Anayasa Mahkemesi kararları, Kosova yargı kurumları, tüm bireyler ve kurumlar için bağlayıcı niteliktedir.
2. Tartışmalı fiil veya yasanın uygulanmasının tamiri olmayan zararlara neden olacağı düşünülürse, Anayasa Mahkemesinde süreç tamamlanmadan, Mahkeme tarafından karar alınıncaya kadar söz konusu fiil veya yasayı geçici olarak askıya alabilir.
3. Anayasa Mahkemesinin kararıyla başka türlü belirlenmedikçe, yasa, karar veya fiilin yürürlükten kaldırılması, Mahkeme kararı ilan edildiği günde yürürlüğe girer.
4. Anayasa Mahkemesi Kararları Resmi Gazetede ilan edilir.
Madde 117
Dokunulmazlık
Anayasa Mahkemesi yargıçlarının kendi görev ve sorumluluk alanlarıyla ilgili aldıkları karar, yaptıkları oylama, beyan ettikleri düşünce ve diğer fiillerle ilgili haklarında yasal kovuşturma başlatma, suç duyurusunda bulunma ve görevden alınmaya karşı dokunulmazlıkları vardır.
Madde 118
Görevden Alma
Anayasa Mahkemesi yargıçları, işledikleri ağır suçlardan ve görevini yerine getirmemekten dolayı, Anaysa Mahkemesi yargıçları üçte ikisinin (2/3) önerisiyle, Kosova Cumhurbaşkanı tarafından görevden alınır.
Kısım IX
Ekonomik İlişkiler
Madde 119
Genel Esaslar
1. Kosova Cumhuriyeti, piyasa ekonomisi, ticari faaliyet özgürlüğü ve kamu ile özel mülkiyet güvenliği lehinde olan yasal ortamı sağlar.
2. Kosova Cumhuriyeti, yerli ve yabancı tüm yatırımcı ve işletmeler için eşit yasal haklar sağlar.
3. Açıkça yasalarla izin verilmedikçe, yerleşerek veya yetkin konumu kötüye kullanarak ya da rekabeti sınırlayan uygulamalarla serbest rekabeti sınırlamak yasaktır.
4. Kosova Cumhuriyeti, kalıcı ekonomik gelişimi teşvik ederek tüm yurttaşların refahına destek verir.
5. Piyasa, kamu çıkarlarını kendi kendine yeterli ölçüde koruyamadığı zaman Kosova Cumhuriyeti, piyasa düzenleme organlarını kuracaktır.
6. Yabancı yatırımcıların, yasalara uygun şekilde kâr ve yatırdıkları sermayeyi yurtdışına serbest çıkartmaları güvenceye bağlanmıştır.
7. Tüketicilerin yasalara uygun şekilde korunması güvenceye bağlanmıştır.
8. Herkes, yasalarla öngörülmüş tüm vergi ve diğer katkıları ödemekle görevlidir.
9. Kosova Cumhuriyeti, şirketlerin uzun vadeli değerini en yükseğe çıkartmak amacıyla, kamusal çıkarlara uygun şekilde kontrol ettiği her şirket üzerinde mülkiyet hakkını uygular.
10. Doğru tazmin şeklini belirlemesi gereken yasaya uygun şekilde, bu şirketlere, zorunlu kamu hizmetleri vergileri konabilir.
Madde 120
Kamu Maliyesi
1. Kamu harcamaları ve kamu gelirlerinin toplanması, hesap verme, etkililik, yararlılık ve şeffaflık ilkelerine dayanmalıdır.
2. Hükümetin her seviyesinde mali politikaların yönetimi, düşük enflasyon ve kalıcı ekonomik gelişme koşullarına ve istihdam yaratmaya uygun olmalı.
3. Kamu borçları yasayla düzenlenmeli ve ekonomik istikrar ile mali dayanıklılığa uygun olmalıdır.
Madde 121
Mülkiyet
1. Mülkiyet türleri yasayla düzenlenir.
2. Yabancı gerçek kişiler ve yabancı kuruluşlar taşınmaz mallarla ilgili, yaslarla veya uluslararası anlaşmalarla belirlenebilen makul koşullarda hak sağlayabilirler.
3. Yabancı gerçek kişiler ve yabancı kuruluşlar, doğal kaynaklar ve kamu mülkiyetli altyapı kaynaklarından yasalarla belirlenmiş makul koşullar altında, imtiyaz, yararlanma ve/veya değerlendirme hakkı sağlayabilirler.
Madde 122
Doğal Zenginlik ve Kaynakların Kullanımı
1. Kosova Cumhuriyeti Halkı, yaslara uygun makul koşullar altında Kosova Cumhuriyetinin doğal kaynaklarına sahip olabilir, ancak uluslararası anlaşmalarla ortaya çıkan sorumlulukları ihlal edemezler.
2. Yasayla Kosova Cumhuriyeti için yararlı oldukları belirlenen sular, hava sahası, maden zenginlikleri ve diğer zenginlikler ve de arazi, ormanlar, bitki örtüsü ve hayvan âlemi, doğanın diğer kısımları gibi doğal zenginlikler, taşınmazlar ve diğer kültürel, tarihi, ekonomik ve ekolojik zenginlikler, yaslara uygun özel korumaya sahiptirler.
3. Mülk sahiplerinin haklar ve Kosova Cumhuriyeti için ayrı öneme sahip zenginliklerden yararlanma haklarının kısıtlanması ve bunun gibi kısıtlamaların tazmini yasayla düzenlenir.
Kısım X
Yerel Yönetim ve Bölgesel Düzenleme
Madde 123
Genel Esaslar
1. Yerel özyönetim hakkı yasayla düzenlenir ve güvenceye bağlanır.
2. Yerel özyönetim, eşit, özgür ve doğrudan ve de gizli oylamayla yapılan genel seçimlerde seçilen temsil edici organlar tarafından uygulanır.
3. Yerel özyönetim organlarının etkinliği, Kosova Cumhuriyeti Anayasası ve yasaları esasına dayanır ve imzalayan ülke tarafından istendiği ölçüde Avrupa Yerel Özyönetim Anlaşmasını uygular. Kosova Cumhuriyeti Avrupa Yerel Özyönetim Anlaşmasını, imzalayan ülke tarafından talep edildiği ölçüde dikkate alır ve uygular.
4. Yerel özyönetim, çoğunluk olmayan toplulukların gereksinim ve özellikli kaygılarına özel özen göstererek kamu hizmeti sunmada iyi yönetim, şeffaflık, faydalılık, etkililik esasına dayanır.
Madde 124
Yerel Özyönetimin Organize Edilmesi ve İşleyişi
1. Kosova Cumhuriyetinde yerel özyönetim temel birimi belediyedir. Belediyeler, ileri derecede yerel özyönetim hakkına sahiptirler ve belediye organlarının karar alma süreçlerine tüm yurttaşların etkin katılımını yüreklendirir ve sağlar.
2. Belediyelerin kurulması, sınırları, yetkileri, örgütlenme şekli ve işleyişleri yasayla düzenlenir.
3. Belediyelerin genişletilmiş ve yaslara göre devredilmiş öz yetkileri vardır. Yetkileri devreden devlet otoritesi, devretme giderlerini karşılar.
4. Belediyelerin, yasalara uygun şekilde belediyeler arası ve sınırla arası işbirliği hakları vardır.
5. Belediyelerin, yasalara uygun şekilde kendi gelirlerini kararlaştırma, belirleme, toplama ve harcamaya ve de merkezi Hükümetten fonlar sağlamaya hakkı vardır.
6. Belediyelerin, Anayasa ve yasalara uyma ve yargı kararlarını uygulama zorunlulukları vardır.
7. Kendi yetki alanlarıyla ilgili belediye kararlarının merkezi otoriteler tarafından idari gözden geçirilmesi, Kosova Cumhuriyeti Anayasası ve yasalara uygunluğun sağlanması ile sınırlıdır.
Kısım XI
Güvenlik Sektörü
Madde 125
Genel Esaslar
1. Kosova Cumhuriyetinin, yasaları uygulama, güvenlik, hukuk, kamu güvenliği, haber alma, sivil acil durum organları ve kendi sınırlarının kontrolü hakkı vardır.
2. Kosova Cumhuriyeti güvenlik kurumları, kamu güvenliğini ve herkesin haklarını korurlar. Kurumlar tam bir şeffaflık ve uluslararası olarak kabul edilen demokratik standartlar ve insan haklarına uygun şekilde görev yaparlar. Güvenlik kurumları, Kosova Cumhuriyetinin etnik çeşitliliğini yansıtmalıdırlar.
3. Kosova Cumhuriyeti, uygulanabilir olan tüm uluslararası anlaşmalara ve ilgili uluslararası yasalara tamamen uyar ve uluslararası güvenlik organları ile bölge muadilleriyle işbirliği yapar.
4. Güvenlik kurumlarının sivil ve demokratik denetimi güvenceye bağlanmıştır.
5. Kosova Cumhuriyeti Meclisi, yasalarla düzenlendiği şekilde, güvenlik kurumlarının bütçesini ve politikalarını denetler.
Madde 126
Kosova Güvenlik Kuvvetleri
1. Kosova Güvenlik Kuvvetleri, Kosova Cumhuriyetinin ulusal güvenlik kuvvetidir ve kendi mensuplarını uluslararası sorumluluklarına tamamen uygun şekilde yurtdışına gönderebilir.
2. Kosova Güvenlik Güçleri, yasalarla belirlenen yetkiler esasınca Kosova Cumhuriyeti yurttaşlarını ve topluluklarını korur.
3. Kosova Cumhurbaşkanı, demokratik şekilde seçilmiş sivil otoritenin her zaman kontrolüne tabi olan Kosova Güvenlik Kuvvetlerinin Başkomutanıdır.
4. Kosova Güvenlik Kuvvetleri profesyoneldir, Kosova Cumhuriyeti halkının etnik çeşitliliğini yansıtır ve Kosova Cumhuriyeti vatandaşları göreve alınır.
5. Kosova Güvenlik Kuvvetleri Komutanını, Hükümetin önerisi üzerine Kosova Cumhurbaşkanı atar. Kosova Güvenlik Güçlerinin iç örgütlenmesi yasayla düzenlenir.
Madde 127
Kosova Güvenlik Kurulu
1. Kosova Cumhuriyeti Güvenlik Kurulu, Kosova Cumhurbaşkanı ve Hükümetle işbirliği içerisinde, Kosova Güvenlik Stratejisini hazırlar. Kosova Güvenlik Kurulunun, Kosova Cumhuriyeti güvenliği ile ilgili tüm konularda danışmalık rolü de vardır.
2. Kosova Cumhuriyeti Güvenlik Kuruluna, Anayasayla öngörüldüğü gibi Olağanüstü Haller dışında, Hükümetin desteği ile Başbakan başkanlık eder.
3. Kosova Cumhurbaşkanı, Kosova Güvenlik kurulu ile toplantı talep edebilir ve Kurul, kendi çalışmalarını Cumhurbaşkanıyla yakın bir koordinasyon çerçevesinde yapmakla yükümlüdür. Kosova Güvenlik Kurulu uluslararası otoritelerle sıkı işbirliği yapacaktır.
4. Kosova Güvenlik Kurulu üyeleri yasayla belirlenen şekilde atanır ve görevden alınır.
Madde 128
Kosova Polisi
1. Kosova Cumhuriyeti Polisi, Kosova Cumhuriyetinin tamamında kamu düzeni ve güvenliğini korumakla sorumludur.
2. Kosova Cumhuriyeti Polisi profesyoneldir ve Kosova Cumhuriyeti halkının etnik çeşitliliğini yansıtır.
3. Kosova Cumhuriyeti Polis Genel Müdürünü, Hükümetin önerisi ve yasalara uygun şekilde Başbakan atar. Kosova Polisinin iç örgütlenmesi yasayla düzenlenir.
4. Kosova Cumhuriyeti Polisinin, görev sahası belediye sınırlarıyla aynı olan polis istasyonları aracılığıyla Kosova Cumhuriyetinin tamamı üzerine yayılan tümleşik komuta zinciri vardır. Kosova Polisi, yasayla düzenlendiği şekilde kuracağı Yerel Konseyler aracılığıyla, belediye organları ve birlik yöneticileriyle işbirliğini kolaylaştıracaktır. Belli bir belediyedeki polisin yapısı, mümkün olduğu en ileri seviyede belediye halkı etnik yapısını yansıtmalıdır.
5. Kosova Cumhuriyeti Polisi, yerli ve uluslararası otoritelerle doğrudan işbirliği içerisinde, sınırı kontrol etmekle sorumludur.
Madde 129
Kosova Haber Alma Teşkilatı
1. Kosova Haber Alma Teşkilatı, Kosova Cumhuriyeti güvenliğine karşı tehditleri açığa çıkarır, araştırı ve denetler.
2. Kosova Haber Alma Teşkilatı profesyonel, siyasi anlamda tarafsız, çok etniklidir ve yasayla belirlenen şekilde Meclisin denetimine tabidir.
3. Hükümetle danıştıktan sonra Kosova Cumhurbaşkanı ve Başbakan birlikte, Kosova Haber Alma Teşkilatının Müdür, Müdür Yardımcısı ve Başmüfettişini atarlar. Yeterlikler ve görev süresi yasayla düzenlenir.
4. Kosova Cumhurbaşkanı ve Başbakan istihbaratla ilgili aynı haberleri alırlar.
Madde 130
Sivil Havacılık İdaresi
1. Kosova Cumhuriyeti Sivil Havacılık İdaresi, Kosova Cumhuriyeti sivil havacılık işlerini düzenler ve yasayla belirlendiği şekilde uçuş seferleri hizmetleri verir.
2. Sivil Havacılık İdaresi, yasayla belirlendiği şekilde ilgili uluslararası ve yerli otoritelerle tam işbirliği yapar.
Madde 131
Olağanüstü Hal
1. Cumhurbaşkanı, aşağıdaki durumlarda Olağanüstü Hal ilan edebilir:
(1) Savunmayla ilgili acil önlemlerin alınması gerektiğinde;
(2) Anayasal düzen ve kamu güvenliğine karşı iç tehlike belirdiğinde;
(3) Kosova Cumhuriyetinin tamamını veya bir kısmını etkisi altına alan doğal afetler meydana geldiğinde.
2. Olağanüstü Hal süresince Kosova Cumhuriyeti Anayasası askıya alınmaz. Güvenceye bağlanmış hak ve özgürlükler, tamamen bu Anayasaya uygun şekilde mümkün olduğunca en kısa süre için ve yalnız gerekli olan seviyeye kadar kısıtlanır. Olağanüstü Hal süresince Meclis ve Belediye seçimleri yasaları değiştirilemez. Olağanüstü Hal süresince kamu kuruluşlarının çalışma düzeni yasayla düzenlenir, ancak bu maddenin hükümlerine aykırı olmayacaktır.
3. Savunmayla ilgili acil önlemlerin alınması gereksinimi belirdiğinde, Başbakanla istişare ettikten sonra Kosova Cumhurbaşkanı, Olağanüstü Hal ilan eder. Olağanüstü Hal ilanından hemen sonra Kosova Cumhurbaşkanı, tehdidin yapısını ve her çeşit hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını belirleyen bir karar yayımlar. Kırk sekiz (48) saat içerisinde Meclis, mevcut ve oy kullanan üyelerin üçte ikisinin (2/3) oyuyla kararı onaylar. Onay verilmezse Cumhurbaşkanı kararının gücü ve etkisi yoktur.
4. Eğer Kosova Cumhuriyeti anayasal düzeni ve kamu güvenliğine karşı tehlike belirmiş veya Kosova Cumhuriyetinin tamamı veya bir kısmını kaplayan doğal afet meydana gelmişse, Başbakanla istişare ederek Kosova Cumhurbaşkanı, Olağanüstü Hal ilan edebilir. Olağanüstü Hal ilanından hemen sonra Kosova Cumhurbaşkanı, acil durumun yapısını ve her çeşit hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını belirleyen bir karar yayımlar. Kırk sekiz (48) saat içerisinde Meclis, mevcut ve oy kullanan üyelerin oy çoğunluğuyla kararı onaylar. Onay verilmezse Cumhurbaşkanı kararının gücü ve etkisi yoktur.
5. Olağanüstü Hal, tehlike devam ettiği sürece devam eder ve altmış (60) günden daha uzun bir süre devam edemez. Mecliste mevcut ve oy kullanabilen üyelerin oy çoğunluğuyla, gerekli olması durumunda Olağanüstü Hal, otuzar (30) günlük dönemler Halide uzatılabilir; ancak uzatma, toplam doksan (90) günü geçemez.
6. Meclis, gerekli olduğu durumlarda Olağanüstü Hal süresi ve derecesi ile ilgili sınırlama kararları verebilir. Cumhurbaşkanı, Kosova’ya yönelik tehlikenin olağanüstü yapıya sahip olduğu sonucuna vardığı zaman, Olağanüstü Halin yüz elli (150) günden uzun sürmesine, ancak Meclis üye tam sayısının üçte ikisinin (2/3) oyuyla karar verilebilir.
7. Kosova Cumhurbaşkanı, Hükümet ve Meclisle istişare ettikten sonra, Olağanüstü Halin geçilmesine yardım etmeleri için, Kosova Güvenlik Kuvvetlerinin seferberliğini emredebilir.
8. Kosova Cumhuriyeti Güvenlik Kurulu, sadece Olağanüstü Hal süresince ve özellikle Olağanüstü Hal ile ilgili sınırlı kalan görevlerde, yürütme görevi yapabilir. Olağanüstü Hal süresince Kosova Cumhuriyeti Güvenlik Kurulu, yasayla düzenlendiği şekilde Kosova Cumhurbaşkanı tarafından yönetilecektir. Olağanüstü Hal süresince Kosova Cumhuriyeti Güvenlik Kurulu, Hükümet, Meclis ve diğer uluslararası otoritelerle yakın işbirliği içerisinde olacaktır.
9. Olağanüstü Halin sonucu olarak getirilen sınırlamalardan ortaya çıkan zarar alanları ve tazmini ilkeleri yasayla belirlenir.
10. Kısım XII
Bağımsız Kuruluşlar
Madde 132
Halk Avukatının Rolü ve Yetkileri
1. Halk Avukatı, kamu otoritelerinin yasal olmayan ve kuraldışı fiillerinden veya fiilsizliklerinden bireylerin hak ve özgürlüklerini denetler ve korur.
2. Halk Avukatı, görevini yerine getirmede bağımsızdır ve Kosova Cumhuriyeti yetkili organlarının, kurumların veya otoritelerin tavsiye ve müdahalelerini kabul etmez.
3. Kosova Cumhuriyetinde yasal yetkiye sahip tüm diğer organ, kurum veya otoriteler, Halk Avukatının taleplerine cevap vermekle ve yasalara uygun şekilde istenen tüm belge ve bilgileri sunmakla yükümlüdür.
Madde 133
Halk Avukatlığı Makamı
1. Halk Avukatlığı Makamı bağımsızdır ve yaslara uygun şekilde kendi yöneticisini ve bütçesini önerir.
2. Halk Avukatının bir (1) veya daha çok yardımcısı vardır. Görevli sayısı ve onların seçilme şekli, Halk Avukatı yasasıyla düzenlenir. Halk Avukatı yardımcılarından en az biri (1), Kosova’da çoğunluk olmayan topluluk mensubudur.
Madde 134
Halk Avukatının Yeterliliği, Seçimi ve Görevden Alınması
1. Halk Avukatı, Kosova Meclisi üye tam sayısının oy çoğunluğuyla, yeniden seçilme imkânı olmaksızın, beş (5) yıllık görev süresiyle seçilir.
2. Halk Avukatlığına, yükseköğrenimi tamamlamış, yüksek ahlaki niteliklere sahip, insan hakları alanında ileri deneyim ve bilgisi olan her Kosova Cumhuriyeti vatandaşının seçilme hakkı vardır.
3. Halk Avukat ve yardımcıları, hiçbir siyasi partini üyesi olamaz; siyasi ve kamu veya özel sektörde mesleki faaliyetlerde bulunamaz; sivil, ekonomik ve ticari kuruluşların yönetim organlarında yer alamaz.
4. Halk Avukatının, Halk Avukatı yetki alanıyla ilgili fiil veya kararlardan dolayı yasal kovuşturma, suç duyurusu veya görevden alınmaya karşı dokunulmazlığı vardır.
5. Halk Avukatı, Meclis üye tam sayısı üçte birinden (1/3) çok üyenin talebiyle ve üye tam sayısı üçte ikisinin (2/3) oyuyla görevden alınabilir.
Madde 135
Halk Avukatının Rapor Sunması
1. Halk Avukatı, Kosova Cumhuriyeti Meclisine yıllık rapor sunar.
2. Meclisin talebi üzerine Halk Avukatı, Meclise dönemsel ve başka raporlar sunmalıdır. Halk Avukatının talebi üzerine, Meclisin kendisini dinlemesine izin verilir.
3. Kamu yönetimi ve diğer devlet organları tarafından insan hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini fark etmesi durumunda Halk Avukatı, tavsiyede bulunma ve önlemler önerme hakkına sahiptir.
4. Halk Avukatı, bu Anayasanın hükümlerine uygun şekilde, davaları Anayasa Mahkemesine gönderme hakkına sahiptir.
Madde 136
Kosova Genel Denetçisi
1. Kosova cumhuriyeti Genel Denetçisi, en üst ekonomik ve mali denetim kurumudur.
2. Kosova Cumhuriyeti Genel Denetçisinin örgütlenmesi, çalışması ve yetkileri, Anayasa ve yasalarla belirlenir.
3. Kosova Cumhuriyeti Genel Denetçisi, Kosova Cumhurbaşkanının tavsiyesiyle, Meclis üye tam sayısı oy çoğunluğuyla seçilir.
4. Kosova Cumhuriyeti Genel Denetçisi, Kosova Cumhurbaşkanının tavsiyesi veya Kosova Cumhuriyeti Meclis üyeleri üçte birinin (1/3) girişimi sonucu, Meclis üye tam sayısı üçte ikisinin (2/3) oyuyla görevden alınır.
5. Kosova Cumhuriyeti Genel Denetçisinin görev süresi, yalnız bir kez daha seçilebilme hakkıyla, beş (5) yıldır.
Madde 137
Kosova Genel Denetçisinin Yetkileri
Kosova Cumhuriyeti Genel Denetçisi şunları denetler:
(1) Kamu kuruluşları ve diğer tüzel kişiliklerin iktisadi faaliyetlerini;
(2) Merkezi ve yerel yönetim organları tarafından kamusal fonların kullanımı ve korunması; (3) Hisselerinin bir kısmının sahibi devletin olduğu veya kredi borcu ve yükümlülüklerini devletçe güvenceye bağlanan kamu şirketlerinin ve diğer tüzel kişiliklerin iktisadi faaliyetlerini;
Madde 138
Kosova Genel Denetçisinin Rapor Sunması
1. 1.Kosova Cumhuriyeti Genel Denetçisi Meclise:
(1) Devlet Bütçesinin uygulanması raporunu;
(2) Meclis tarafından onaylanmadan önce, Hükümetin bir önceki mali yıla ait harcamalarla ilgili sunduğu rapor hakkında görüşlerini;
(3) Meclis tarafından her istendiğinde, denetçilerin denetim sonuçlarıyla ilgili bilgileri sunar.
2. Kosova Cumhuriyeti Genel Denetçisi yıllık çalışma raporunu Meclise sunar.
Madde 139
Merkez Seçim Komisyonu
1. Merkez Seçim Komisyonu, seçim ve halkoylaması süreçlerini hazırlama, denetleme, yürütme ve doğrulama ve bu süreçlerin sonuçlarını ilan etme işlerini yapan daimi organdır.
2. Komisyon on bir (11) üyeden oluşur.
3. Merkez Seçim Komisyonu Başkanını, Yüksek Mahkeme yargıçlarından ve temyiz yargı yetkisi olan mahkeme yargıçlarından, Kosova Cumhurbaşkanı atar.
4. Altı (6) adayın atanması, Mecliste ayrılmış yerlere sahip olma hakkı olmayan ve Mecliste en çok temsilcisi olan altı parlamento grubu üyelerinden yapılır. Mecliste daha az sayıda grup temsil ediliyorsa, en büyük grup veya gruplar ek üye atayabilirler. Mecliste Kosovalı Sırplara ayrılmış ve güvenceye bağlanmış yerlere sahip olanlardan bir (1) üye ve Kosova’da çoğunluk olmayan topluluklara ayrılmış ve güvenceye bağlanmış yerlere sahip olanlardan üç (3) üye atanır.
Madde 140
Kosova Merkez Bankası
1. Kosova Cumhuriyeti Merkez Bankası bağımsız bir kuruluş olup, yalnız Kosova Meclisine karşı sorumludur.
2. Kosova Cumhuriyeti Merkez Bankası yetki ve otoritesini, yalnız Anayasa ve uygulanabilir diğer yasal araçlara uygun şekilde kullanır.
3. Kosova Cumhuriyeti Merkez Bankası Başkanı, aynı zamanda İcra Kurulu Başkanlı görevini de yapar.
4. Kosova Cumhuriyeti Merkez Bankası yönetilmesi ve Kosova Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyelerinin seçimi ve atanması, onun bağımsızlığını ve özerkliğini sağlayacak yasayla düzenlenir.
Madde 141
Bağımsız Medya Komisyonu
1. Bağımsız Medya Komisyonu, Kosova Cumhuriyetinde yayın bandı frekanslarını düzenleyen, kamu ve özel yayıncıların lisansını veren, yayın politikalarını belirleyip uygulayan ve yasalarla belirlenmiş diğer yetkileri uygulayan bağımsız bir organdır.
2. Bağımsız Medya Komisyonu üyeleri, yaslara uygun şekilde şeffaf bir süreçle seçilir.
Madde 142
Bağımsız Ajanslar (İdareler)
1. Kosova Cumhuriyeti bağımsız ajansları, bunların kuruluşunu, çalışma şeklini ve yetkilerini düzenleyen ilgili yaslara göre, Meclis tarafından kurulan kuruluşlardır. Bağımsız ajanslar, Kosova Cumhuriyetindeki tüm organ veya otoritelerden bağımsız olarak kendi görevlerini yerine getirirler.
2. Bağımsız ajansların, bağımsız bir şekilde yaslara uygun yönetilen kendi bütçeleri vardır.
3. Bağımsız ajanslar yasalara uygun şekilde yasal yetkilerini uygularken, Kosova Cumhuriyetinde yasal yetkiye sahip her kurum veya otorite, bunlarla işbirliği yapma ve bunların taleplerine cevap vermekle yükümlüdürler.
Kısım XIII
Nihai Hükümler
Madde 143
Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması
Bu Anayasanın diğer hükümlerinden bağımsız olarak:
1. Kosova Cumhuriyetindeki tüm otoriteler, 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Önerisine Anlaşmasına göre Kosova Cumhuriyeti yükümlülüklerine uygun şekilde hareket ederler. İlgili kurumlar söz konusu sorumlulukların yerine getirilmesi için gerekli olan tüm faaliyetleri yapacaklardır.
2. 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Önerisi Anlaşması hükümlerinin Kosova’daki tüm yasal hükümlere göre üstünlüğü vardır.
3. Kosova Cumhuriyeti Anayasası, yasları ve diğer yasal hükümleri 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşmasına uygun şekilde yorumlanır. Kosova Cumhuriyeti Anayasası, yasaları ve yasal hükümleri ile Anlaşma hükümleri arasında bağdaşmazlık olması durumunda, Anlaşmanın üstünlüğü olacaktır.
Madde 144
Değişiklikler
1. Meclis içtüzüğüne göre Hükümet, Cumhurbaşkanı veya Meclis üyelerinin dörtte biri (1/4) tarafından bu Anayasayla ilgili değişiklik ve düzeltme önergesi verebilirler.
2. Her değişiklik için, Kosova Cumhuriyetinde çoğunluk olmayan topluluklara ayrılmış ve güvenceye bağlanmış yerlere sahip olanların üçte ikisi (2/3) dâhil, Meclis üye tam sayısının üçte ikilik (2/3) çoğunluğu gerekli olacaktır.
3. Anayasa değişikliği, Meclis Başkanının ilgili değişiklik önergesinin, önceden bu Anayasanın II. Kısmında belirlenen herhangi bir hak veya özgürlüğün kısıtlamadığını değerlendirmek üzere Anaysa Mahkemesine gönderilmiş olması durumunda, oylanabilir.
4. Anayasa değişiklikleri, Kosova Cumhuriyeti Meclisinde onaylandıktan hemen sonra yürürlüğe girer.
Madde 145
Uluslararası Anlaşmaların ve Yürürlükteki Yasaların Sürekliliği
1. Bu Anayasanın yürürlüğe girdiği gün yürürlükte olan uluslararası anlaşmalar ve uluslararası işbirliği ile ilgili diğer hükümler, söz konu anlaşma ve hükümlerin tekrar müzakere edildiği, anlaşma veya hüküm koşullarıyla geri çekildiği veya ilgili anlaşma veya hükmün kapsadığı alanla ilgili ve bu Anayasaya uygun şekilde onaylanan yeni uluslararası anlaşma veya hükümlerle yeri değiştirilinceye kadar yürürlükte kalmaya devam edeceklerdir.
2. Bu Anayasanın yürürlüğe girdiği gün yürürlükte olan mevcut yasalar, bu Anayasaya göre yürürlükten kaldırıldığı, yerine başkasının getirildiği veya değiştirildiği zaman kadar, bu Anayasaya uyduğu ölçüde uygulanacaktır.
Kısım XIV
Geçici Hükümler
Madde 146
Uluslararası Sivil Temsilci
1. 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması uyarınca görevlendirilen Uluslararası Sivil Temsilci ve diğer kurum ile kuruluşların, yasal yeterlik, imtiyaz ve dokunulmazlıkları da dâhil olmak üzere, görev süreleri ve yetkileri Geniş Kapsamlı Anlaşmayla belirlenmiştir.
2. Kosova’daki tüm otoriteler, 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması uyarınca görevlendirilen Uluslararası Sivil Temsilci ve diğer kurum ile kuruluşlarla sıkı işbirliği yaparak onların karara ve hükümlerine yasal güç sunarlar.
Madde 147
Uluslararası Sivil Temsilcinin Nihai Otoritesi
Bu Anayasa hükümlerinden bağımsız olarak Uluslararası Sivil Temsilci, 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması uyarınca Geniş Kapsamlı Anlaşmadaki sivil meseleleri yorumlamada nihai otoritedir. Kosova Cumhuriyetinin hiçbir otoritesinin, 146. maddede ve bu maddede belirlenen görev süresi, yetki ve yükümlülükleri gözden geçirme veya azaltmak için yargı yetkisi yoktur.
Madde 148
Kosova Meclisi ile İlgili Geçici Hükümler
1. İlk iki seçim döneminde Kosova Cumhuriyeti Meclisinde, Kosova’da çoğunluk olmayan toplulukların temsili için yirmi sandalye ayrılacak ve dağılımı şu şekilde olacaktır: Sırp topluluğunu temsil ettiklerini beyan eden parti, koalisyon, yurttaş hareket ve bağımsız adaylara, on (10) sandalye ve diğer topluluklara ayrılan diğer on (10) sandalyenin dağılımı şöyle olacak: Rom topluluğu bir (1) sandalye; Aşkali topluluğu (1) sandalye; Mısırlı topluluğu (1) sandalye ve Rom, Aşkali ile Mısırlı topluluklarından en çok oyu alana artı bir (1) sandalye; Boşnak topluluğu üç (3) sandalye; Türk topluluğu iki (2) sandalye ve Goralı topluluğu bir (1) sandalye. Seçimlerde kazanılan her sandalye, Kosovalı Sırp topluluğuna ve diğer topluluklara ayrılan onar (10) sandalyelere ilave olacaktır.
2. Bu Anayasa yürürlüğe girdiği andan Meclisin görev süresi en az iki yıl sürmesi halinde, bu maddenin 1. fıkrasından bağımsız olarak, Meclisin ilk seçim dönemi sayılacaktır.
Madde 149
Başlangıçta Yaşamsal Öneme Sahip Yasaların Onaylanması
Bu Anayasanın 81. maddesi hükümlerinden bağımsız olarak, söz konusu maddede sıralanan Yaşamsal Öneme Sahip Yasalar, başlangıçta Mecliste mevcut ve oy kullanabilen üyelerin oy çoğunluğuyla onaylanacaktır.
Madde 150
Yargıç ve Savcıların Atanma Süreci
1. Kosova genelinde tüm yargıç ve savcı adaylarının, yasayla belirlenen emeklilik yaşına kadar atanmalarının uygunluğunu kapsayan görüşülmesi, 2008/2 sayılı Genelgeye uygun şekilde devam edecektir ve UNMIK’in görev süresinin bitmesi veya bu Anayasanın yürürlüğe girmesinden etkilenmeyecektir.
2. Genel Sekreter Özel Temsilcisi tarafından yargıç ve savcılık görevine atanan veya yeniden atanan başarılı adaylar, yargıda atama sürecinin bir parçası olarak, görev süreleri tamamlanıncaya kadar veya yasalara uygun şekilde görevlerine son verilinceye kadar, atandıkları makamlarda hizmet etmeye devam edeceklerdir.
3. Bağımsız Yargı ve Savcılık Komisyonu, yargıç ve savcıların atanmaları ve yeniden atanmaları için Kosova Cumhurbaşkanına önerilmek üzere, atanacak veya yeniden atanacak yargıç ve savcı adaylarıyla ilgili tavsiyelerini, nihai yargı yetkisine sahip Kosova Yargı Kuruluna yazılı olarak bildirir.
4. Kosova Yargı Kurulunun önerisine göre Kosova Cumhurbaşkanı tarafından yargıç ve savcılık görevine atanan veya yeniden atanan başarılı adaylar, yargıda atama sürecinin bir parçası olarak, görev süreleri tamamlanıncaya kadar veya yasalara uygun şekilde görevlerine son verilinceye kadar, atandıkları makamlarda hizmet etmeye devam edeceklerdir.
5. Bu Anayasanın 81. madde hükümlerinden bağımsız olarak, bu maddeyle belirlendiği şekilde atama sürecini başarılı şekilde geçen yargıç ve savcıların ve bu maddeye göre atanmadan önce iki yıl süreyle görev yapanların görev süreleri, yasaya uygun şekilde görevden alınmadıkça, yasayla belirlendiği şekilde emeklilik yaşına kadar devam edecektir.
Madde 151
Kosova Yargı Kurulunun Geçici Oluşumu
Kosova Yargı Kurulu oluşumu, 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşmasının uygulanmasının uluslararası denetiminin sonuna kadar şöyle olacaktır:
1. Bağımsız Yargı ve Savcılık Komisyonunun beş (5) üyesi, 2008/2 sayılı Genelgeye uygun şekilde atama sürecinin birinci ve ikinci safhalarının bir parçası olarak Bağımsız Yargı ve Savcılık Komisyonu tarafından doğrulanan Kosovalı üyelerdir. Bu beş (5) üyeden kurayla seçilmiş bir (1) yargıç ve bir (1) savcı, görev sürelerinin olağan bitimine kadar Kosova Yargı Konseyinde görev yapacaklar ki görev süreleri tamamlanınca, Bağımsız Yargı ve Savcılık Komisyonunun doğruladığı ve yargı ve savcılık hizmetlerinin, mümkün olan en iyi şekilde temsilini sağlamak amacıyla uyulan yöntemlerle meslektaşları tarafından seçilen bir (1) yargıç ve bir (1) savcı ile yerleri doldurulur. Bağımsız Yargı ve Savcılık Komisyonunun Kosovalı üyelerinden geriye kalan iki (2) yargıç ve bir (1) savcı, görev sürelerinin olağan bitiminde Kosova Yargı Kurulunda bir yıl sürecek tamamlayıcı görev süresince hizmet vereceklerdir ki süreleri tamamlandığında, Bağımsız Yargı ve Savcılık Komisyonundan meslektaşlarının tabi tutuldukları aynı prosedürle yerleri doldurulacaktır. Savcı atama, disiplin ve görevden alma meseleleriyle ilgili bir yetkili oluşumun kurulması halinde, Kosova Yargı Kurulunun geri kalan tüm üyeleri yargıç olacaklardır.
2. Meclisteki yerlerin genel dağılımı sırasında kazanılan yerlere sahip temsilciler tarafından seçilen dört (4) üyeden ikisi (2), Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası misyonunun tavsiyesi uyarınca, uluslararası görevlilerden Uluslararası Sivil Temsilci tarafından seçilen üyeler dışında, Kurulun kalan sekiz (8) üyesi, bu Anayasayla belirlenen şekilde, Kosova Meclisi tarafından seçilir. Uluslararası üyelerden biri yargıç olmalıdır.
Madde 152
Anayasa Mahkemesinin Geçici Oluşumu
Anayasa Mahkemesinin oluşumu, 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşmasının uygulanmasının uluslararası denetiminin sonuna kadar şöyle olacaktır:
1. Dokuz (6) yargıçtan altısı (6), Meclisin tavsiyesi uyarınca Kosova Cumhurbaşkanı tarafından atanır.
2. Altı (6) yargıçtan ikisi (2), tekrar seçilme imkânı olmaksızın, üç yıllık süreyle görev yapacaklar; ikisi (2) de tekrar seçilme imkânı olmaksızın, dokuz yıllık süreyle görev yapacaklar. Yargıçların görev süreleri, atanmalarından hemen sonra Kosova Cumhurbaşkanı tarafından kurayla belirlenecek.
3. Altı (6) yargıçtan dördü (4), Mecliste mevcut ve oy kullanabilen üyelerin üçte ikisinin (2/3) oyuyla seçilir. İki (2) üye, Kosova’da çoğunluk olmayan topluluklara ayrılmış ve güvenceye bağlanmış yerlere sahip üyelerin onayından sonra, Meclis üyelerinin oy çoğunluğuyla seçilir.
4. Üç (3) uluslararası yargıç, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı ile istişare edildikten sonra Uluslararası Sivil Temsilci tarafından atanır. Bu üç (3) yargıç, Kosova veya komşu bir ülkenin yargıçları olmayacaktı.
5. Uluslararası yargıçların görev sürelerinin tamamlanmasını Uluslararası Sivil Temsilci belirleyecek ve yargıçlar Anayasayla öngörüldüğü şekilde değiştirilecektir.
Madde 153
Uluslararası Askeri Mevcudiyet
Uluslararası Askeri Mevcudiyetin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1244 sayılı Kararı ve 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması da dâhil olmak üzere, ilgili uluslararası kararlarla belirlenmiş görev süresi ve yetkileri vardır. 26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşması uyarınca Uluslararası Askeri Mevcudiyetin yönetimi, söz konusu anlaşmadaki Uluslararası Askeri Mevcudiyetin görev bölgesi ile ilgili meselelerin yorumlanmasında nihai otoritedir. Kosova Cumhuriyetinin hiçbir otoritesinin, bu maddede zikredilen görev süresi, yetki ve yükümlülükleri gözden geçirme veya azaltmak için yargı yetkisi yoktur.
Madde 154
Kosova Savunma Birlikleri
Kosova Savunma Birlikleri, bu Anaysa yürürlüğe girdiği tarihten, bir yıl içerisinde dağılacaktır.
Dağılıncaya kadar Uluslararası Askeri Mevcudiyet, Uluslararası Sivil Temsilci ve Kosova Cumhuriyeti ile istişare ederek Kosova Savunma Birlikleri üzerinde yürütme yetkisine sahip olacak ve dağılma hızı hakkında karar verecektir.
Madde 155
Vatandaşlık
1. Bu Anayasanın onaylandığı tarihte Kosova’nın yasal mukimi olan herkes, Kosova Cumhuriyeti vatandaşlığı hakkına sahiptir.
2. Kosova Cumhuriyeti, mevcut ikametgâhı ve vatandaşlığı ne olursa olsun, 1 Ocak 1998 yılına kadar Kosova’da yasal olarak ikamet etmiş tüm eksi Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti vatandaşlarına ve birinci dereceden haleflerine, Kosova Cumhuriyeti vatandaşlık hakkını tanımaktadır.
Madde 156
Mülteci ve İçgöçte Olan Kişiler
Kosova Cumhuriyeti, mülteci ve içgöçte olanların güvenli ve onurlu dönüşlerini destekler ve kolaylaştırır ve onların kendi mülk ve varlıklarına dönmelerine yardımcı olur.
Madde 157
Kosova Genel Denetçisi
26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşmasının uygulanmasının uluslararası denetiminin sonuna kadar Kosova’nın Genel Denetçisi, Uluslararası Sivil Temsilcinin atayacağı uluslararası bir yetkili olacaktır.
Madde 158
Merkezi Bankacılık İdaresi
26 Mart 2007 tarihli Geniş Kapsamlı Kosova Statüsü Çözüm Anlaşmasının uygulanmasının uluslararası denetiminin sonuna kadar Kosova Cumhuriyeti Merkez Bankası Başkanı, Uluslararası Sivil Temsilcinin onayı alındıktan sonra Kosova Cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Madde 159
Mülkler ve Kamu Mülkiyetli Şirketler
1. Bu Anayasa yürürlüğe girmeden önce, tamamen veya kısmen kamu mülkiyetli olan şirketler, yasalara uygun şekilde özelleştirilecektir.
2. Kosova’da kamu mülkiyeti, mülk ve şirketler üzerindeki çıkarlar, Kosova Cumhuriyeti mülkiyetinde olacaktır.
Madde 160
Kamu Mülkiyetli Şirketler
1. Kosova Cumhuriyetinde kamu mülkiyetli tüm şirketler, Kosova Cumhuriyeti mülkiyetinde olacaktır. Mülkiyet haklarıyla ilgili tüm yükümlülükler, Kosova Cumhuriyetinin yükümlülükleri olacaktır. Kosova Hükümeti, Kamu Mülkiyetli Şirketleri yasayla düzenlendiği şekilde özelleştirebilir, imtiyaz hakkını devredebilir veya kiraya verilebilir.
2. Yalnız spesifik bir belediyede veya sınırlı sayıda belediyelerde hizmet sunan Kamu Mülkiyetli Şirketlerle ilgili mülkiyet hakları, söz konusu belediyenin veya belediyelerin mülkiyet hakkı olacaktır. Mülkiyetle ilgili yükümlülükler, söz konusu belediyenin veya belediyelerin yükümlülükleri olacaktır. Meclis, yasayla böyle şirketleri ve mülkiyet hakkı olan belediye veya belediyeleri ve bunlarla ilgili yükümlülükleri belirleyebilir. Yasayla belirlenirse söz konusu belediye veya belediyeler, Kamu Mülkiyetli Şirketleri özelleştirebilir, imtiyaz hakkını devredebilir veya kiraya verebilir.
Madde 161
Kurumların Geçiş Dönemi
1. Anayasanın başka bir geçiş süreci belirlediği durumlar dışında, bu Anayasayla belirlenmiş tüm yetki, sorumluluk ve yükümlülükler, bu Anayasanın yürürlüğe girdiği gün söz konusu kurumlara geçecektir. Bu Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce her kurumun görev süresi, olağan şekilde bitmesine veya yeni seçimlerin yapılmasına kadar dokunulmadan ve değişmeden kalacaktır.
2. Bu Anayasanın yürürlüğe girdiği andan ilk parlamento seçimlerine kadar, Meclis başkanlığı, mevcut dönemde öngörülen yetkilerle kalacaktır. Bu Anayasa yürürlüğe girdikten sonra yapılacak ilk Kurucu Genel Kuruldan sonra Meclis Başkanlığı, bu Anayasanın hükümlerine uygun şekilde yeniden yapılandırılır.
3. Madde 70.3. (3)’teki hükümler, bu Anayasa yürürlüğe girdikten sonra yapılacak ilk parlamento seçimleri sonucundan toplanacak Kurucu Genel Kurula kadar uygulanmayacaktır.
4. Kosova Savcılık Kurulu kuruluncaya kadar, onun görev ve sorumluluklarını Kosova Yargı Kurulu yürütecektir.
Madde 162
Yürürlüğe Konma
Kosova Cumhuriyeti Anayasası 15 Haziran 2008 tarihinde yürürlüğe girecektir.
Saf köylünün mahkemede davası varmış. Bir avukat bulup ona vekalet vermiş ama davayı kazanacağından emin değil.
Avukata danışmış: – Acaba hakime bir çift kaz yollasam mi?
“Kat’iyen” demiş avukat, “İşte o zaman davayı kesin kaybederiz. Rüşvet konusunda en titiz yargıçtır o”
Gel zaman git zaman… Dava sona ermiş. Avukatının kötü savunmasına rağmen saf köylü davayı kazanmış. Avukat sonuca inanamamış.
Bizim saf köylü: Dua et bana, bir çift kaz göndermesem bu davayı kaybedecektim. Avukat: Ne diyorsun sen, yargıca kaz m gönderdin? Köylü: Tabii, ama karşı taraf adına.
Avukat Temel
Temel isimli bir avukata sorarlar: “Bir daha dünyaya gelsen Avukat mı, yoksa imam mı olmak istersin?”
“İmam.” demiş.
Nedenini sormuşlar:
“Mevzuat hep aynı, hiç değişmiyor.”
Yaratıcı Savunma
Avukat, hırsızlıkla suçlanan müvekkilini yaratıcı bir savunma ile hapisten kurtarmak istemektedir. Yargıca hitaben “Müvekkilim, arabanın camından içeri sadece kolunu sokup çantayı almıştır. Müvekkilimin kolu, müvekkilimin bizzat kendisi değildir. Sadece bir kol tarafından işlenen bir suç için niye bütün bir kişiyi cezalandırıyorsunuz?” der. Yargıç, gülümseyerek “Peki o zaman aynı mantıkla gidiyorum ve müvekkilinizin kolunu 1 yıl hapse mahkum ediyorum. Müvekkiliniz isterse ona eşlik edebilir.” der.
Müvekkil gülümser. Avukatın yardımıyla takma kolunu çıkartırlar ve dönüp giderler
Merak
Bir gece vatandaş kümesten tavuk civciv ve yumurta çalarken jandarma tarafından suçüstü yakalanır kümes sahibi şikayetçi olur ve adam hakim karşısına çıkarılır. Anlat der hakim. Sanık “ben avukatımı bekleyeceğim savunmamı onunla beraber yapacağım” der.
Hakim; “Evladım bir koltuğunda tavuklar, bir koltuğunda horozlar, bir cebinde civciv diğerinde yumurta varken almış jandarma seni avukat ne diyecek duruma!
Adam cevap verir: “Ben de onun ne söyleyeceğini merak ediyorum hakim bey”
Masal
Dede torununa masal anlatıyormuş: Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde anlı şanlı bir ülke varmış. Bu ülkenin insanları çalışkan ve doğru, hakimleri adil ama avukatları yalancı imiş.”
Torun birden söze girmiş. “Ay dede burası çok komik, bunu bir daha tekrar etsene.”
Danışma Ücreti
New York’ta bir partide ünlü bir estetik cerrah, tanınmış bir avukatın yanına yaklaşıp sormuş:
“Üstadım şu az ötedeki sarışını görüyorsunuz değil mi? Az önce bana mesleki konuda önemli bir bilgi danıştı. Sizce verdiğim yanıt için ücret talep etmem hukuka uygun olur mu?”
Avukat: “Elbette” demiş. “Kesinlikle bir danışma ücretine hak kazanmış oluyorsunuz”
Doktor, ertesi sabah kliniğine gider gitmez gönül ferahlığı ile 500 dolarlık bir fatura kesip sarışın kadına yollamış.
Öğleden sonra kahvesini yudumlarken bir kargo gelmiş. Açtığında ne görsün: Avukatın ofisinden gönderilmiş 1000 dolarlık bir fatura!
Danışma Ücreti
Avukatın yazıhanesinin duvarında büyük harflerle şu uyarı yer almaktadır:
“Danışmadan ücret alınmaz.”
Vatandaş, buna güvenerek sorununu avukata anlatır, avukat da gerekli bilgileri vatandaşa verir.
Vatandaş, avukata teşekkür ederek kapıya yönelir. Tam çıkmak üzereyken avukatın ikazıyla yerinde kalakalır: “Danışma ücretini vermediniz”
Vatandaş şaşırmıştır. “Avukat bey, duvarda danışmadan ücret alınmadığı yazıyordu” der.
Temel boşanma davası için avukata gider. Evliliğinin artık çekilmez hal aldığını ve boşanmak istediğini söyler. Bunun üzerine avukat şiddetli geçimsizlikten dava açılacağını bildirerek bir dilekçe hazırlar. Dilekçeyi Temel’e okumaya başlar. Okudukça Temel gerilir, okudukça gerilir. Sonra Temel hızla ayağa kalkıp kapıya yönelir.
Avukat sorar: “Dur nereye gidiyorsun.”
Temel arkasına bakmadan yanıt verir. “Bu kadın bana ne eziyetler etmişte farkında değilmişim. Ben onu bir güzel döveyim, yüreğim soğusun da o zaman dava açalım.”
Avukat Başkasını Savunuyor
Avukat, duruşmada söz alarak kürsüye doğru ilerleyip: “Sayın mahkeme heyeti” demiş, “Müvekkilim anne ve babasına son derece saygılı, küçükleri seven, hayatta hiçbir kötülük yapmamış, altın kurallarla yaşamış, bir onur, bir dürüstlük ve centilmenlik abidesidir. Onu herkes sever ve…”
Sanık, yanındaki diğer sanığın kulağına eğilip; “Rezaleti görüyor musun?..” demiş, “Adama çuvalla para verdik, herif gidip bir başkasını savunmaya başladı!..”
Şimdi Ben de İnanıyorum
Hakim sanığa sormuş: “Karakoldaki ifadende suçunu itiraf etmişsin, peki şimdi neden inkar ediyorsun?
Sanık: O zaman avukatım yoktu. Şimdi suçsuz olduğuma ben bile inandım.
Trafik Kazası
Bir avukat ile doktor yolda trafik kazasına karışırlar. Aracından inen avukat, doktorun aracının yanına giderek, “geçmiş olsun bir şeyin var mı” diye sorar.
Doktor: Önemli bir şeyim yok, ufak tefek sıyrıklar.
Avukat arabadan bir içki çıkarır ve doktora: “Çek bir fırt rahatlarsın” der.
Doktor avukatın nezaketini kırmaz ve içkiden içer. Doktor bir taraftan konuşur bir taraftan içmeye devam eder. Ve birden görgüsüzlük yaptığını düşünerek avukata; “Sen de alsana birkaç yudum” der.
Avukat: “Hayır teşekkür ederim ben trafik polisleri geldikten sonra içeceğim…”
Televizyonu Mahkemeye Veren Temel
Bizim Temel, bir TV kanalında yarışmaya katılır. Kazandığı parayı eksik verirler. Temel sebebini sorar.
“E, öyle vergi kesiyoruz” cevabını alır. Bunun üzerine Temel, avukata başvurur. Avukat ona Televizyonu mahkemeye ver der. Aradan zaman geçer avukat yolda Temeli görür, ona sorar. Ula televizyonu mahkemeye verdin mi ? Temel cevaplar. Verdim ama ertesi cün keri ketirdim oni… İnsan yine de televizyonsuz yapamayi! Sonradan geri aldim oni.
Bodrum’daki Yargıtay
Eşleri avukat olan kadınlar altın gününde toplanmışlar. Börekler çaylar derken sohbet koyulaşmış. Herkes kocasının nasıl da önemli bir avukat olduğunu anlatmaya başlamış.
Kadınlardan biri; “Benim kocam hep ağır ceza davalarına bakar.” demiş. Diğer bir kadın atılmış; “Benim kocam da ipten az adam almamıştır.” Her biri kocalarının maharetlerini anlatıp durmuşlar. Yaşı oldukça ileri olan kadınlardan biri: “Benim kocamın işi zor vallahi, davaları hep Yargıtay’da oluyor, yıllardan beri Ankara’ya gidip gelmekten yoruldu.” demiş.
Mücevherlerini göstererek öne atılan genç kadın: “O da bir şey mi, benim kocam her hafta Bodrum’daki Yargıtayda duruşmada”
Lokanta
İki avukat birlikte bir lokantaya gitmişler, çantalarından birer sandviç çıkarıp yemeye başlamışlar.
Masaya gelen garson: Burada kendi yiyeceklerinizi yiyemezsiniz.
Sandviçlerini birbirlerine verip değiş tokuş yapmış avukatlar.
“Afedersiniz,bilmiyorduk”
Uyanık Avukat
Avukat hırsızlıkla suçlanan müvekkilini etkileyici bir savunma ile hapisten kurtarmak istemektedir.
Avukat yargıca hitaben:
“Müvekkilim, arabanın camından içeri sadece kolunu sokup çantayı almıştır. Müvekkilimin kolu, müvekkilimin bizzat kendisi değildir. Dolayısıyla sadece bir kol, yani bir organ tarafından işlenen bir suç için niye bütün bir kişiyi, tüm bir organizmayı cezalandırıyorsunuz?” der.
Yargıç, gülümseyerek; “Peki, o zaman aynı mantıkla gidiyorum ve müvekkilinizin kolunu 1 yıl hapse mahkum ediyorum. Müvekkiliniz isterse ona eşlik edebilir.” der.
Müvekkil gülümser. Avukatın yardımıyla cezaya çarptırılan takma kolu çıkartıp mübaşire verirler ve keyifle mahkeme salonunu terk ederler.
Müracaata Kalan Dosya
Duruşma salonunda duruşma bekleyip aynı anda elinde telefonla oyun oynarken duruşmayı kaçıran bir avukat hakime; “Hakim bey bizim dosya ne oldu?” der. Hakim: Müracaata bıraktık sayın avukatım. Avukat dışarı çıkar, adliyeyi araştırdıktan sonra; “Hakim bey adliyeyi gezdim müracaatı bulamadım.”
Avukat ve Sorgu Meleği
Avukatın biri ölür ve öteki tarafa göçer. Cennetin kapısında sorgu meleği avukatın günahlarını dinlemeye başlar:
1) Çevreyi kirleten büyük bir şirketi, suçlu olduklarını bildiğim halde savundum ve beraat ettirdim.
2) Bir seri cinayet katilini, yüksek ücret ödediği için savundum ve idamdan kurtardım.
3) Birçok müşterimden fahiş fiyat aldım.
4) Parası olmayan kadınları savunmak için onlara seks teklif ettim.”
Ve liste uzadıkça uzar. Melek, “Bitti mi?” diye sorunca avukat telaşla atılır: -“Evet! Yalnız bir dakika! Bu yaptığım iyilikler ne olacak?”.
Bunun üzerine Melek bir süre düşünür; “Hmm dur bir bakalım. Bir tarihte dilencinin birine para vermişsin.”
Avukat sevinir: “Evet! evet!”
-“Hmmm” der melek, ”Bir başka tarihte de boyacı çocuğa bahşiş vermişsin…”
Avukat yüzünde büyük bir sırıtmayla cevap verir;“Evet! tabii ki!”
Melek, yanında duran yardımcısına döner ve söyle söyler; “Bu herife parasını verin ve derhal cehenneme atın!”
Avukat ile Doktorun Trafik Kazası
Avukat ıssız bir kasaba yolunda arabası ile seyrederken manzaraya dalar, tam önünde giden doktorun arabasına arkadan şiddetle çarpar. Her ikisi de hışımla araçlarından inerler.
Doktor elleri ayakları titrer bir vaziyette avukata bağırarak; “Kör müsün be adam, bütün kabahat sende, ben doktorum bunun hesabını sana ödeteceğim, gitti güzelim arabam…” diye serzenişte bulunur.
Avukat sakin bir şekilde arabasının bagajını açar, oradan bir şişe viski çıkarır. “Bak doktor bey ben de avukatım, dua et canımıza bir şey olmadı, sakin ol, al şu içkiden iç o zaman sakin sakin konuşuruz” der.
Doktor avukatın nezaketini kırmaz ve içkiden içer. Doktor bir taraftan konuşur bir taraftan içmeye devam eder. Ve birden görgüsüzlük yaptığını düşünerek; “Avukat bey siz de içmez misiniz?
Cevap: “Hayır teşekkür ederim ben trafik polisleri geldikten sonra içeceğim…”
Uyanık Avukat
ABD’nin bir eyaletinde trafik yoğunluğunu azaltmak için yeni bir düzenleme yapılmış, bu düzenlemeye göre her bir araçta seyir halinde en az iki yolcu olmalı kuralı getirilmiş.
Trafik polisi kullandığı araçta tek başına yolculuk yapan kadın ceza yazmış. Kadın konuyu zeki avukatına, avukat da mahkemeye taşımış.
Avukat cezaya itiraz etmiş: Müvekkilim hamile olduğu için araçta yalnız değildir, araçta iki kişi bulunmaktadır.
Mahkeme itirazı kabul etmiş, ceza kaldırılmış.
Aradan bir süre geçtikten sonra polis ofisinden yeni bir tebligat gelmiş: Sürücü koltuğunda iki kişinin oturması nedeniyle…
Danışma Ücretlidir
Amerikalı ünlü avukatın ofisine bir müşteri gelmiştir. – Sizden bazı konularda akıl almak istiyorum. – Soracağınız iki soru için 100 dolarınızı alırım. – İki soru için 100 dolar çok değil mi? – Olabilir dostum. Şimdi daha sağlam olduğunu düşündüğüm ikinci sorunuzu bekliyorum.
Karşılıksız çek
Avukat, cezaevinde sanıkla görüşmektedir. Sanık: ‘Aman avukatım, ne olursun beni kurtar’ der. Avukat da parası olup olmadığını sorar.
Sanık bunun üzerine: ‘Ne demek beyefendi, çekinizi hemen yazayım, dışarı çıkınca da yine bir çek daha keseyim’ der.
Avukat: ‘E, o zaman davanı alabilirim, söyle bakalım, seni neyle suçluyorlar?’
Sanık : Karşılıksız çek keşide etmek.
Neye dayanıyorsun?
Dar bir Hakim odasında çok taraflı bir dava görülmektedir. Odanın içi davacı, davalı, tanıklar ve Avukatlarla hınca hınç doludur Hakim, davacıdan delillerini sorar. O da, tanık beyanlarına, keşfe ve tapu kayıtlarına dayandığını ifade eder. Bu arada söz sırası davalıya gelir. Hakim, davalıya “sen neye dayanıyorsun” diye sorar. Davalı da odanın en dip kenarından hakime cevap verir “Ben kapıya dayanıyorum efendim”
Yalan Makinası
Mahkemede görülen boşanma davasında davacının Avukatı karşı tarafın getirdiği yalancı şahitlerin beyanlarından bıkmıştır. Davacı aile dostu olduğundan dolayı, olayların iç yüzünü bilmektedir ve yalancı şahitlerin beyanlarından dolayı çok kızmıştır. Zira bu beyanlardan dolayı davayı kaybetmek üzeredir. Hakimden söz alır ve “Hakim Bey, keşke tarafları ve tanıkları bir yalan makinasına bağlama imkanı olsa , o zaman bütün hakikat çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır” der. Hakim bey gereği düşünüldü der ve ekler: Davacı vekilinin yalan makinasına bağlanma talebinin reddine..”
Sokrates İyi Adamdır
Bir grup entelektüel avukat bir araya gelip sohbet ederlermiş. İçlerinden biri pek okumaz, sadece muhabbet olsun diye katılırmış toplantılara. Ne var ki herkes entel-dantel konuştuğu halde bizimki hep sessiz kaldığını fark edince içerleyip kendi kendine söz vermiş “Mevzu neyse ben de konuşacağım yeter artık” diye.
O gün, konu haksız yere mahkûm olan ünlülerden açılmış: Sokrat’tan, Galile’den, Bruno’dan örnekler veriliyor, “Böyle büyük adamlara haksız yere ceza verilir mi arkadaş?” diye konuşulmakta. Mevzu bir ara Sokratesin Savunması üzerinde yoğunlaşınca bizimki lâfa karışacak gibi olmuş ama yok ki dağarcığında bir şey. Dayanamamış, tam herkes dağılırken sesini yükseltmiş:
-Şöyledir böyledir ama, iyi adadır ha!
Ona Lolo Buna Lolo
Kavga esnasında adamın birisi kavga ettiği kişiye ağır küfürler ve hakaretler etmiş. Küfür ve hakarete maruz kalan şikayetçi olmuş, adam hakkında ceza mahkemesinde dava açılmış. Ceza alacağından korkan adam kendini savunması için bir avukat ile anlaşmış. Avukat dediklerini yapması halinde adama beraat ettireceğini söylemiş. Adam avukatın şartını ve istediği ücreti kabul etmiş.
Avukat adama: “Mahkemede hiç konuşmayacaksın, hakim sana soru sorduğunda LOLO LOLO LOLO diyeceksin, sana ne sorarsa dilsiz taklidi yap ve hep lolo de demiş.. Zinhar konuşmak yok tamam mı?
Avukatın dediğini yapmış sanık. Sonra avukatı söz almış ve “Gördüğünüz gibi müvekkilim dilsizdir, hep lolo diyor, bu şekilde birine hakaret etmesi olanaksız ve bu davada Müvekkilimin beraatını talep etmekteyim” demiş.
Sonunda hakim sanığın beraatına karar vermiş. Dışarı çıkmışlar, Avukat, hadi demiş senin işin tamam hallettik, şimdi gelelim vekalet ücretine deyince; bizimki sadece Lolo Lolo diye cevap vermiş..
Avukatın tepesi atmış: “Seni utanmaz! Ona lolo buna lolo, bize de mi lolo ulan!”
Cinayet
Avukat Temel, cinayet sanığını savunmaktadır.
– Müvekkilim masumdur Hakim Bey. Cinayet kaza ile olmuştur.
– Kaza olur mu? Sanık maktule tam 6 kurşun sıkmış.
– Hakim Bey, müvekkilimin kulakları az işitir de!
Marsa Gidecek Avukat
NASA Mars’a adam gönderecekmiş. Sadece bir kişi gidebilecek, giden de geri dönemeyecekmiş.
İlk aday olan mühendise bu iş için ne kadar isteyeceğini sormuşlar: “Bir Milyon Dolar…” demiş ve eklemiş “MIT’ye bağışlayacağım” İkinci aday olan doktora da aynı soruyu sormuşlar. Doktor: “İki Milyon Dolar” demiş. “Bir milyonunu aileme, bir milyonunu da tıbbi araştırmalara bağışlayacağım.”
Üçüncü aday olan avukat aynı soruya; Üç Milyon Dolar” diye cevap verince yetkililer; “Diğerleri bu kadar az isterken sen neden üç milyon istiyorsun”demişler.
Avukat yetkililere doğru eğilmiş, kısık bir sesle:
“Bir milyonunu ben alırım, bir milyonunu size veririm, mühendisi de Mars’a göndeririz.”
Cinayet Davası
Mahkemede bir cinayet davası görülüyormuş. Adamın katil olduğu neredeyse kesinmiş. Bunu fark eden davalı avukatının aklına bir şeytanlık gelmiş; “Bayanlar baylar! Hepinize bir sürprizim var!” diyerek saatine bakmış. “Tam bir dakika sonra, müvekkilim tarafından öldürüldüğü iddia edilen kişi bu mahkeme salonundan içeri girecek.”
Bunun üzerine hakim, seyirciler, bütün kafalar mahkeme salonunun kapısına dönmüş… 1 dakika geçmiş… Hiçbir şey olmamış…
Bunun ardından avukat: “Bakın…Ortaya bu iddiayı attım ve hepiniz heyecan içinde kapıya bakıp 1 dakika boyunca beklediniz. Bu gösteriyor ki, gerçekten ortada bir ölü olduğuna ve dolayısıyla müvekkilimin katil olduğuna sizler de inanmıyorsunuz.”
Bu sözün ardından hakim kararını açıklamış ve adamı mahkum etmiş.
Avukat şok içinde: “Ama nasıl olur? Az önceki gösteriden hepiniz etkilendiniz… Hepinizin kapıya baktığını gördüm!”
Hakim: “Evet doğru… Hepimiz baktık… Ama müvekkiliniz bakmadı!”
Rahip, Doktor ve Avukat
Bir rahip, bir doktor ve bir avukat deniz kazası sonucu okyanusta anakarayı gören ıssız bir adada mahsur kalmışlar. Adadan kurtulabilmek için tek yol yüzerek karaya çıkmakmış ancak deniz köpekbalıklarıyla doluymuş.
Başka çare olmadığını anlayan üçlüden önce doktor karaya yüzmeye karar vermiş. Aahip ve avukata dönerek, “”Ben hayatımı insanları kurtarmaya adadım, bu yüzden de Tanrı yardım eder.” demiş ve okyanusa atlamış. Daha bir kulaç atamadan köpekbalıkları doktoru yemişler.
Sıra rahibe gelmiş. Rahip avukata, “Ben tüm ömrümü Tanrıya adadım, o bana yardım edecektir, burada ölemem” demiş ve atlamış. Tabii köpekbalıkları rahibi de oracıkta yemişler.
Avukat olanları görünce bir değerlendirme yapmış, bu iki adam hayatlarını insanlığa ve tanrıya adadıkları halde öldüler, ben de hep adalet sistemi için çalıştım bu köpek balıkları beni de kesin yer, ama burada aç susuz ölmektense atlayıp hemen ölürüm” diye düşünmüş ve kendini okyanusa atıvermiş.
Denizde olağandışı bir hareketlenme olmuş, bütün köpek balıkları “Buyur üstat” demişler ve avukatın geçeceği yolda bir kordon oluşturmuşlar.
Matematikçi, Fizikçi ve Avukat
Önemli bir iş için mülakat yapılacakmış. Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir de avukat başvurmuş. Önce matematikçiyi içeriye almışlar ve bir masaya oturtup, sormuşlar: ”2 kere 2 kaç eder.”
Matematikçi bir süre düşünmüş, önüne kağıt kalemi almış, uzun uzun düşünüp hesapladıktan sonra; ‘Eminim ki dört eder.” demiş.
Sonra fizikçiye aynı soruyu sormuşlar. Fizikçi de önce düşünmüş, sonra bir deney düzeneği kurmuş, sağa sola toplar fırlatmış. yarım saat sonra; ”Yaptığım deneylere göre 3,9 ama 0,2’lik bir hata payı olabilir.’
Sıra avukata gelmiş. Avukatı almışlar içeriye, sormuşlar aynı soruyu. Avukat hiç düşünmeden etrafına sinsi sinsi bakmış ve sormuş: ”Kaç olmasını istersiniz.”
Mahkemede Poz Yapmak
Bir Demiryolu işçisi tren kazasında sakat kalmış, işçinin avukatı da davalı şirkete tazminat davası açmış.
Davayı anlatıyormuş avukat: “Müvekkil işçi poz yaparken tren kazası olmuş ve sakat kalmıştır.”
Bu sözle ciddi bir açık yakaladığını düşünen şirketin çaylak avukatı atılmış:
—Orası film stüdyosu mu? Poz yapacağına işine gücüne baksaydı.
Zimmet
Başarılı Avukat Hüsnü Niyetli mahkeme sonunda beraat eden müvekkiline dönüp: “Artık duruşmalar bitti, bana doğruyu söyleyebilirsin, gerçekten o parayı zimmetine geçirdin mi?” diye sormuş.
Adam “Vallahi…” demiş. “Ben geçirdiğimi zannediyordum ama savunmanızdan sonra içime ciddi bir kuşku düştü…”
İş Bitirici Avukat
Cep telefonlarının olmadığı, avukat ofislerine yazıhane denildiği dönemde Avukat Satılmış İşbilmez kentin en iyi semtinde bürosunu kurmuş ve avukatlığa başlamıştır. Sabahın ilk saatlerinde kapı çalmış, sekreter giren kişiyi avukatın odasına buyur etmiştir.
Yeni müşteriyi ikna etmek isteyen avukat hemen telefona sarılmış “O iş bitti, zaten ben aldığım her davayı kazanırım.” minvalinde uzun uzun konuştuktan sonra telefonu kapatır.
Sonra sekreterin odaya aldığı kişiye dönmüş; “‘Kusura bakmayın, sizi beklettim. Ama görüyorsunuz ki işler çok yoğun. Sizin davanız neydi?’
Cevap: Telefonu tamir etmeye gelmiştim.
Papazın Vasiyeti
Bir papaz, bir doktor, bir öğretmen ve bir avukattan oluşan sıkı bir arkadaş grubu, yine bir araya geldikleri bir gün, papaz cebinden 30.000 dolar çıkarır ve her birine 10.000 dolar vererek, öldüğünde bu paraların da mezarına gömülmesini onlardan rica eder.
Bir süre sonra papaz ölür. Öğretmen, doktor ve avukat mezarına birer zarf gömerler. Cenaze sonrası üç arkadaş meyhaneye gidip efkar dağıtmaya karar verir.
Boşalan kadehler arttıkça hepsini sıkıntı kaplamaya başlar ve ilk önce öğretmen atlar; “Arkadaşlar, çok utanıyorum ama itiraf etmek zorundayım. Papazın verdiği paranın bir kısmını okul için kullandım, ama mecburdum. Sonuçta bir hayır işi. Mezara 7.500 dolar bıraktım. Özür dilerim”
Doktor kendine ortak bulmuştur; “Sorma, ben de ne yazık ki 5.000 dolar koyabildim, hastanenin bir takım şeylere ihtiyacı vardı.”
Avukat kendinden emin ve arkadaşlarına sinirli; “Sizlere inanamıyorum, bu yaptığınız çok çirkin! (Ellerini yukarı açarak) Eyy papaz arkadaşım, hiç merak etme ben paranın tamamını gönderdim yanına, 10.000 dolar değerinde çek kefenin sağ cebinde, nur içinde yat!”
ADLİYENİN YOLUNU BİLMEZDİN
Bir avukat sabah erken saatlerde Manisa’da hacze gitmek için otelden çıkmış. Fakat adliyenin nerede olduğunu bilmiyormuş. Yolda bir oto tamircisine rastlamış, sormuş:
— “Hemşerim, adliye nerede acaba?”
Tamirci gayet ilgili bir şekilde tarif etmiş: — “Şuradan dümdüz git, sağda göreceksin.”
Avukat teşekkür edip adliyeye varmış, icra memurlarıyla birlikte hacze gitmiş. Kapı açılınca karşısına kim çıksın? Sabah yol sorup tarif aldığı oto tamircisi!
Tamirci bir anda sinirlenmiş: — “Yahu kardeşim! Daha sabah adliyenin yolunu bilmezken ben sana öğrettim. Şimdi geldin sabah sabah benim dükkânı hacze! Bu ne iştir?”
Memurlar kahkahaya boğulmuş, avukat ise mahcup bir tebessümle kalakalmış.:
— Ustam, sabah adliyenin yolunu sen öğrettin… Şimdi de ben sana haczin yolunu öğreteyim gari.
Boşanma
Boşanma davası sonuçlanmış, hakim kararı okumuş, davalı koca kararı anlamadığını belirtince, hakim açıklama yapmış:
– Sizi boşadım, çocuğu anneye verdim, eşinize de ayda 1000 TL nafaka verdim.
Davalı Koca: “Allah razı olsun hakim bey, ben de ayda 500 TL veririm, gül gibi geçinip giderler”
Yerli Halklar Hakları Bildirisi, Birleşmiş Miletler İnsan Hakları Konseyi tarafından düzenlenmiş ve Genel Kurul tarafından 13 Eylül 2007 tarihinde kabul ve ilan edilmiştir. Bildirge, yerli ve kabile halklarının kendi geleceklerini tayin hakkı ile insana yakışır bir yaşam sürmelerini ve sosyal adalet ilkelerini öngörmektedir. Yerel dillerin ve geleneklerin korunması ile eskiden beri sahip oldukları toprakların korunması bildirgenin diğer amaçlarındandır. İnsanlığın ortak vicdanı olan Birleşmiş Milletler, yerli halkların, özgürlük, barış ve güvenlik içinde yaşama hakkını tüm dünyaya ilan etmekte; bu halkların öz kültürlerini, tarihsel hafızalarını, sosyo-politik yapılarını ve dillerini korumayı hedeflemektedir.
9 Ağustos Dünya Yerli Halklar Günü(International Day of the World’s Indigenous Peoples)
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] 9 Ağustos Dünya Yerli Halklar Günü(International Day of the World’s Indigenous Peoples), Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 1982 yılında Cenevre’de düzenlenen BM Yerli Halklar Çalışma Grubu toplantısında ilan edilmiştir. Yerel halk ve toplulukların ihtiyaçlarına yönelik farkındalığı artırmak, 9 Ağustos’un özel bir gün ilan edilmesinin temel amacıdır ve her yıl ayrı bir tema ile kutlanmaktadır. Dünyada 90 ülkede yaşayan yaklaşık 370 milyon yerli halk bulunmakta ve bu yerli haklar yaklaşık 7 bin civarında dile sahip bulunmakta, dünya nüfusunun yüzde beşini ve 5 bin civarında farklı kültürü temsil etmektedir. [/box]
Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi
Genel Kurul’un 61/295 Sayılı Kararı: Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi
Genel Kurul,
İnsan Hakları Konseyinin, Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildiri metnini kabul ettiği 1/2 sayı ve 29 Haziran 2006 tarihli kararını not eder,
Bildiri üzerinde çalışmaların sürdürülmesi ve 61. Dönem sonuna kadar bu konuda bir karara varılmasını öngören 61/178 sayı ve 20 Aralık 20061 tarihli kararını hatırlatır,
Bu kararının ekinde yer aldığı şekliyle Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisini kabul
ettiğini belirtir.
107. Oturum :13 Eylül 2007
Ek Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi
Genel Kurul,
Birleşmiş Milletler Anlaşmasında belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda ve Devletlerin BM Anlaşması kapsamında yüklendikleri sorumlulukları iyi niyetle yerine getirme amacıyla,
Yerli (indigenous) halkların diğer halklarla eşit olduklarını teyid ederken diğer yandan da halkların haklarının farklı olabileceğini, halkların kendilerini farklı adledebileceklerini ve onlara bu özellikleriyle saygı gösterileceğini teyid eder,
İnsanlığın ortak mirasını teşkil eden medeniyet ve kültür zenginliklerimize tüm halkların katkı yaptığını bildirir,
Ulusal, ırksal, dini, etnik ve kültürel farklılıklar temelinde bazı halkların veya bireylerin diğerlerinden üstün oldukları temeline dayalı veya böyle bir iddiada bulunan tüm doktrin, politika ve uygulamaların ırkçı, bilimsel olarak yanlış, yasal olarak geçersiz, ahlaki olarak kınanacak ve toplumsal yönden haksız olduğunu beyan eder,
Yerli halkların kendi haklarını kullanırken her türlü ayrımcılıktan uzak olmaları gerektiğini bir kez daha vurgular,
Yerel halkların tarih boyu haksızlığa uğraması ve bu arada sömürgeleştirilmeleri ve topraklarına ve kaynaklarına sahip çıkamamaları sonucu özellikle kalkınma haklarını kendi ihtiyaç ve çıkarlarına uygun bir şekilde kullanamamalarının yarattığı kaygıdan dolayı,
Yerli halkların başta toprakları ve kaynakları olmak üzere siyasi, ekonomik ve sosyal yapılarından ve kültürlerinden gelen, doğuştan sahip oldukları haklarına saygı gösterilmesine ve bu hakların korunmasına acilen ihtiyaç duyulduğunu kabul eder,
Ayrıca, yerli halkların Devletlerle yapmış oldukları anlaşma, akit ve diğer yapıcı düzenlemelerden kaynaklanan haklarına da saygı gösterilmesi ve korunması gerekitiğini kabul eder,
Yerli halkların ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan cazibe merkezi olmak ve nerede olursa olsun her türlü ayrımcı ve baskıcı davranışı sona erdirmek için örgütlendiklerini görmekten memnuniyet duyar,
Topraklarını, ülkelerini ve kaynaklarını etkileyen gelişmelerin kendi kontrollerinde olmasının, yerel halkların kendi kurum, kültür ve geleneklerini muhafaza etmelerini ve güçlendirmelerini; ve kalkınmalarını kendi gaye ve ihtiyaçları doğrultusunda teşvik etmelerini sağladığını düşünür,
Yerli halkların bilgi, kültür ve geleneksel uygulamalarına saygı gösterilmesinin sürdürülebilir ve eşitlikçi bir kalkınmaya ve çevrenin doğru yollardan korunmasına katkı sağladığını kabul eder,
Yerli halkların ülkelerinin ve topraklarının askerlerden arındırılmasının barışa, ekonomik ve sosyal ilerleme ve kalkınmaya ve dünya milletleri ve halkları arasında karşılıklı anlayış ve dostane ilişkilere yapacağı katkılara dikkat çeker,
Yerli ailelerin ve toplulukların, çocuk haklarına aykırı düşmemek şartıyla, kendi çocuklarını, yetiştirme, eğitme, öğretme ve refahlarını sağlama hakkına sahip olduğunu kabul eder,
Yerli halkların Devletlerle yaptıkları anlaşma, akit ve diğer yapıcı düzenlemelerin bazı durumlarda uluslararası düzeyde endişe, ilgi, sorumluluk ve özellik gösterdiklerini değerlendirir,
Anlaşma, akit ve diğer yapıcı düzenlemelerin ve bunların temsil ettikleri ilişkilerin yerli halklar ile Devletler arasındaki ortaklıkları güçlendirmek için bir temel olduğunu düşünür,
Birleşmiş Milletler Anlaşmasının, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesiyle, Viyana Bildirisi ve Eylem Programı tüm halklara, kendi siyasi statusünü belirlemekte ve ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmalarını sağlamakta özgür oldukları anlamına gelen kendi geleceklerini kendileri belirleme hakkını verdiğini kabul eder,
Uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde kullanılan kendi geleceğini kendisinin belirleme hakkının, bu bildirgenin tamamı veya bir bölümü ileri sürülerek engellenemeyeceğini unutmadan,
Bu bildirgede yer alan yerli halklar haklarının tanınmasıyla Devlet ile yerli halklar arasında adalet, demokrasi, insan haklarına saygı, ayrımcılığa son ve iyi niyet ilkelerine dayalı uyumlu ve işbirliğine yönelik ilişkilerin daha da ileri götürüleceğinden emin olarak,
Devletleri ilgili halklar ile görüşerek başta insan hakları konusundakiler olmak üzere uluslararası enstrümanlara uymaya ve bunları etkin bir şekilde uygulamaya koymaya davet eder,
Birleşmiş Milletlerin yerli halkların haklarını koruma ve geliştirmede önemli ve özel bir rol oynamaya devam ettiğini vurgular,
Bildirinin yerli halkların haklarının ve özgürlüklerinin tanınması, güçlendirilmesi ve korunmasına ve Birleşmiş Milletlerin bu alanda yaptığı benzer çalışmaların daha güçlenmesine yönelik önemli bir adım olduğuna inanır,
Yerli halkların ayrımcılığa maruz kalmadan uluslararası hukukun belirlediği tüm insan haklarına sahip olduklarını ve yerli halkların var oluşları, refahları ve bir halk olarak tam kalkınmaları için müşterek haklara sahip olduklarını kabul ve teyid eder,
Yerli halkların bölgeden bölgeye ve ülkeden ülkeye farklılık gösterdiğini, bölgesel ve ülkesel farklılıkların ve çeşitli tarihi ve kültürel altyapının dikkate alınması gerektiğini kabul eder,
Ortaklık ruhu ve karşılıklı saygı anlayışı içerisinde bir başarı standardı olarak aşağıdaki Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Sözleşmesini resmen ilan eder:
Madde 1
Yerli halklar toplu veya bireysel olarak Birleşmiş Milletler Antlaşması, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve ululararası insan hakları hukukunda belirtilen tüm insan hakları ve temel özgürlükleri tam olarak yaşama hakkına sahiptir.
Madde 2
Yerli halklar ve diğer bireyler özgürdürler ve diğer tüm halklarla eşittirler ve başta kendi yerel kökenlerinden gelenler olmak üzere hakları hiçbir ayrımcılığa maruz kalmadan hayata geçirebilmelidirler.
Madde 3
Yerli halklar kendi geleceklerini kendileri belirleme hakkına sahiptir. Bu hakkın tabiatı dolayısıyla kendi siyasi statülerini belirleme ve ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma için izlenecek yolu özgürce seçme hakkına sahiptirler.
Madde 4
Yerli halklar kendi geleceklerini belirleme haklarını kullanırken iç ve yerel işleriyle ilgili olarak otonomi veya kendi kendini yönetme, ayrıca otonom etkinliklerini finanse etmek için gerekli tahsisatı temin etme hakkına sahiptir,
Madde 5
Yerli halklar, istedikleri takdirde ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamında tam olarak yer alma haklarının yanı sıra kendilerine has siyasi, yasal, ekonomik, sosyal ve kültürel kurumlara sahip olma ve bunları güçlendirme hakkına sahiptir.
Madde 6
Her yerli halk mensubunun bir vatandaşlığa sahip olma hakkı vardır.
Madde 7
1. Her yerli birey, yaşama, fiziksel ve zihinsel bütünlüğe, özgürlüğe ve kişisel güvenlik haklarına sahiptir.
2. Yerli halklar, ayrı bir halk olarak, özgürlük, barış ve güvenlik içinde yaşama hakkına sahiptir ve çocuklarının zorla alınarak başka gruplara verilmesi dahil hiçbir soykırım hareketi veya şiddet içeren muameleye maruz kalmamalıdır.
Madde 8
1. Yerli halklar ve bireyler asimilasyona zorlanmama veya kültürlerinin yok edilmesine maruz kalmama hakkına sahiptir.
2. Devletler aşağıdaki hususların önlenmesi ve tazmini için etkin çözümler bulmalıdır:
(a) Yerli halkları, ayrı bir halk olma bütünlüklerinden veya kültürel değerleri veya etnik kimliklerinden mahrum edecek her türlü hareket;
(b) Yerli halkları toprakları, bölgeleri veya kaynaklarından ayırmayı amaçlayan veya hedefleyen her türlü hareket;
(c) Yerli halkların haklarını ihlal etme amacı veya gayesiyle büyük nüfus gruplarının yer değiştirmeye zorlanması;
(d) Asimilasyon ve entegrasyona zorlayan her türlü hereket;
(e) Yerli halklara karşı ırk ve etnik kökene dayalı ayrımcılığı körükleyecek her türlü propaganda.
Madde 9
Yerli halklar ve bireyler, yerli bir topluluğa veya millete, ilgili topluluk veya milletin gelenek ve göreneklerine uygun olmak koşuluyla, ait olma hakkına sahiptir. Böyle bir hakkın kullanımında hiç bir ayrımcı davranış ortaya çıkmamalıdır.
Madde 10
Yerli halklar, toprakları veya arazilerinden zorla uzaklaştırılmamalıdır. Yerli halkların gerekli bilgilere sahip olarak özgürce verecekleri ön onay alınmadan ve mümkün olması halinde toraklarına geri dönmeleri seçeneğini de barındıran adil ve dürüst bir tazminat anlaşması yapılmadan yerlerinden edilmemelidir.
Madde 11
1. Yerli halklar kendi kültürel gelenek ve göreneklerini yaşamak ve yaşatmak hakkına sahiptir.
Bu haklar, arkeolojik alanlar, tarihi eserler, desenler, törenler, teknolojiler ve görsel ve sahne sanatları ve edebiyat gibi kendi kültürlerinin geçmiş, günümüz ve gelecekteki tezahürünü koruma, kollama ve geliştirme haklarını da kapsar.
2. Devletler, yerli halkların gerekli bilgilere sahip olarak özgürce verecekleri ön onay alınmadan ellerinden alınan kültürel, entelektüel, dini ve ruhani varlıkların, etkin mekanizmalar aracılığıyla, tazmin etmelidir.
Madde 12
1. Yerli halklar ruhani ve dini geleneklerini, töre ve törenlerini beyan etme, hayata geçirme, geliştirme ve öğretme hakkına; dini ve kültürel mekanlarını koruma, kollama ve bu mekanları mahrem bir şekilde kullanma hakkına; tören aletlerini kullanma ve kontrol etme hakkına; ölülerini geri alma hakkına sahiptir.
2. Devletler, ilgili yerli halklarla birlikte geliştirilecek adil, saydam ve etkin mekanizmalar aracılığıyla, yerli halkların tören aletleri ve ölülerine ulaşma/veya bunların iadesinin sağlanması yollarını aramalıdır.
Madde 13
1. Yerli halklar, kendi tarihlerini, dillerini, sözel geleneklerini, filozofilerini, yazı sistemlerini ve edebiyatlarını yaşatma, kullanma, geliştirme ve gelecek kuşaklara aktarma ve toplumlarının, yerleşim yerlerinin ve insanların isimlerini belirleme ve bu isimleri kullanma hakkına sahiptir.
2. Devletler bu hakların korunduğunu garanti altına alacak etkin önlemleri almalı ve yerli halkların, gerektiğinde tercüme veya diğer gerekli uygulamalar marifetiyle hukuki ve idari işlemler sırasında olup biteni anlamaları ve karşı tarafça anlaşılmalarını sağlayacak önlemleri oluşturmalıdır.
Madde 14
1. Yerli halklar kendi eğitim ve öğretim kültürlerine uygun bir şekilde kendi dillerinde eğitim veren eğitim sistemleri ve kurumlarını kurma ve kontrol etme hakkına sahiptir.
2. Yerli bireyler, özellikle de çocuklar Devletin sağladığı eğitim imkanlarından hiçbir ayrımcılığa maruz kalmadan yararlanma hakkına sahiptir.
3. Devletler, başta çocuklar olmak üzere kendi toplumlarından uzakta yaşayanların mümkün olduğu takdirde kendi kültürleri ve dillerinde eğitim imkanına ulaşmalarını sağlayacak önlemleri yerli halklarla birlikte almalıdır.
Madde 15
1. Yerli halklar, eğitim ve kamuya verilen bilgilerde doğru olarak yansıtılması gereken kendi kültürlerinin, geleneklerinin, tarihlerinin ve özlemlerinin saygınlığı ve çeşitliliği hakkına sahiptir.
2. Devletler önyargılarla mücadele ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve yerli haklarla toplumun diğer tüm kesimleri arasında tolerans, anlayış ve iyi ilişkilerin güçlendirilmesi için ilgili yerli halklarla görüşerek ve işbirliği yaparak etkili önlemler almalıdır.
Madde 16
1. Yerli halklar kendi medyalarını kendi dillerinde oluşturma ve diğer medya kuruluşlarına hiç bir ayrımcılığa maruz kalmadan ulaşma hakkına sahiptir.
2. Devletler, yerli halkların çok kültürlülüğünün kamuya ait medya kuruluşları tarafından yansıtılması için etkin önlemler almalıdır. Devletler, önyargıdan uzak bir şekilde ifade özgürlüğünü tam olarak oluşturmak için özel televizyon kanallarını da yerli halkların çok kültürlülüğünü yansıtmaya teşvik etmelidir.
Madde 17
1. Yerli bireyler ve halklar ulusal ve uluslararası tüm çalışma yasalarından tam olarak yararlanma hakkına sahiptir.
2. Devletler yerli halklarla istişare ve işbirliği halinde yerli çocuğun, özel durumunu gözeterek ve eğitimin (çocuğun) konumunu güçlendirmesi açısından ne kadar önemli olduğunu unutmadan, ekonomik olarak istismarını önlemek, eğitimine engel teşkil edecek veya sağlığın zarar verici veya fiziksel, zihinsel veya sosyal gelişimine zararlı her hangi bir iş yapmaktan korumak üzere özel önlemler almalıdır.
3. Yerli bireyler, istihdam ve maaş dahil, çalışma koşulları açısından her hangi bir ayrımcılığa uğramama hakkına sahiptir.
Madde 18
Yerli halklar, kendi karar mekanizmalarına sahip olma ve bunları geliştirmenin yanı sıra, kendilerini ilgilendiren konulardaki karar alma süreçlerine kendilerinin belirleyeceği temsilciler aracılığıyla katılma hakkına sahiptir.
Madde 19
Devletler yerli halkları etkileyebilecek yasal veya idari önlemleri kabul edip, uygulamaya koymadan önce yerli halkların gerekli bilgilere sahip olarak özgürce verecekleri ön onayı almak için iyi niyetle yerli halklarla istişare ve işbirliği yapmalıdır.
Madde 20
1. Yerli halklar kendi siyasi, ekonomik ve sosyal sistemlerine ve kurumlarına sahip olma ve bunları geliştirme, varlık ve kalkınma araçlarına güvenle sahip çıkma ve geleneksel ve diğer ekonomik faaliyetlerini özgürce sürdürme hakkına sahiptir.
2. Varlık ve kalkınma araçlarından mahrum edilen yerli halklar adil bir tazminat almaya hak kazanır.
Madde 21
1. Yerli halklar ayrımcılığa uğramadan ekonomik ve sosyal koşullarını iyileştirme hakkının yanı sıra, eğitim, istihdam, mesleki eğitim ve meslek içi eğitim, barınak, kanalizasyon, sağlık ve sosyal güvenlik haklarına da ayrım gözetilmeksizin sahiptir.
2. Devletler, yerli halkların ekonomik ve sosyal koşullarının sürekli iyileşmesi için uygun durumlarda etkin önlemler almalıdır.
Madde 22
1. Bildirinin uygulanması esnasında yaşlı, kadın, çocuk ve engelli yerli halk mensuplarının haklarına ve özel ihtiyaçlarına ayrı önem verilmelidir.
2. Devletler, yerli kadın ve çocukların her türlü şiddet ve ayrımcılığa karşı tüm koruma ve garantilere sahip olmasını yerli halklar ile birlikte alınacak kararlar ile sağlamalıdır.
Madde 23
Yerli halklar kalkınma haklarını kullanmak üzere kendi önceliklerini ve stratejilerini belirleme ve geliştirme hakkına sahiptir.Yerli halklar özellikle kendilerini etkileyen sağlık, barınak v diğer ekonomik ve sosyal programların geliştirilmesinde ve belirlenmesinde etkin olarak yer alma ve mümkün olan en yaygın şekilde bu programları kendi kurumları aracılığıyla yürütme hakkına sahiptir.
Madde 24
1. Yerli halklar, ilaç niyetine kullanılan önemli bitki, hayvan ve madenler dahil geleneksel ilaçlara sahip olma ve sağlık uygulamalarını sürdürme hakkına sahiptir. Yerli bireyler her hangi bir ayrımcılığa uğramadan tüm sosyal ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkına sahiptir.
2. Yerli bireyler fiziksel ve zihinsel sağlığa, olabilecek en üst seviyede sahip olma konusunda eşit hakka sahiptir. Devletler bu amaca ulaşılmasını sağlamak üzere tüm gerekli adımları atmalıdır.
Madde 25
Yerli halklar, geleneksel olarak kendilerine ait veya bir şekilde onlarca kullanılan arazi, toprak, su ve kıyı şeridi ve diğer kaynaklarla olan kendilerine has ruhani ilişkiyi sürdürme ve geliştirme ve gelecek nesillere aktarma sorumluluklarını yerine getirme hakkına sahiptir
Madde 26
1. Yerli halk geleneksel olarak sahip oldukları, işgal ettikleri veya başka bir şekilde kullandıkları ya da elde ettikleri arazi, toprak ve kaynaklara sahip olma hakkına sahiptir.
2. Yerli halk, geleneksel olarak sahip olduğu veya kullandığı ve diğer yollardan elde ettiği arazi, toprak ve kaynakları işletme ve kontrol etme hakkına sahiptir.
3. Devletler söz konusu arazileri, toprakları ve kaynakları yasal olarak tanımalıdır. Bu tanıma işlemi yerli halkların geleneklerine, göreneklerine ve iltizam sistemlerine gerekli saygı gösterilerek yapılmalıdır.
Madde 27
Devletler yerli halkların geleneksel olarak sahip oldukları veya diğer yollardan işgal ettikleri veya kullandıkları araziler üzerinde yerli halkların sahip olduğu hakları tanımak ve bu konuda hükme varmak için, yerli halkların yasalarına, geleneklerine, göreneklerine ve iltizam sistemlerine saygılı bir şekilde ilgili yerli halklarla birlikte adil, bağımsız, tarafsız, açık ve saydam bir süreç oluşturmalı ve uygulamalıdır. Yerli halklar bu sürece katılma hakkına sahip olmalıdır.
Madde 28
1. Yerli halklar, geleneksel olarak sahip oldukları veya diğer bir yoldan işgal ettikleri ve gerekli bilgilere sahip olarak özgürce verecekleri ön onayları olmaksızın ellerinden alınan, el konan, işgal edilen, kullanılan veya zarar verilen arazi, toprak ve kaynaklar için geri iadelerini kapsayacak şekilde tazminat almak hakkına sahiptir. Bunun mümkün olmaması halinde adil, adilane ve adaletli bir bedel almaya hakkı vardır.
2. İlgili halklar özgür iradeleriyle aksi yönde bir karar almadıkça tazminat aynı miktarda, özellikte ve yasal statüye sahip arazi, toprak ve kaynaklardan oluşmalı veya maddi bedel ödenmeli ya da diğer uygun tazminat yolları seçilmelidir.
Madde 29
1. Yerli halklar çevrelerinin ve arazilerinin veya topraklarının ve kaynaklarının verimliliğini koruma ve kollama hakkına sahiptir. Devlet, yerli halklara yardım amacıyla, her hangi bir ayrımcılığa yol açmadan, arazilerin veya toprakların ve kaynakların verimliliğini koruma ve kollama programları oluşturmalı ve uygulamalıdır.
2. Devletler, yerli halkların gerekli bilgilere sahip olarak özgürce verecekleri ön onay olmaksızın topraklarında veya arazilerinde tehlikeli maddelerin veya atıkların depolanmasının önüne geçmek için gerekli önlemleri almalıdır.
3. Devletler, gerektiğinde, zararlı maddeler nedeniyle sağlık sorunu çeken kişilere uygulanan sağlık hizmetleriyle aynı olmak üzere yerli halkların sağlık durumlarını gözlemleyecek, koruyacak ve yeniden sağlıklarına kavuşmalarını sağlayacak programların oluşturulmasını sağlayacak etkin önlemler almalıdır.
Madde 30
1. Haklılığı kabul edilebilir bir toplumsal yarar veya yerli halkların kendilerinin özgürce verecekleri bir karar ve onlardan gelecek bir talep olmadığı sürece yerli halkların topraklarında veya arazilerinde askeri faaliyetlere yer verilmez.
2. Devletleri arazilerin veya toprağın askeri faaliyetler için kullanılmasından önce, ilgili yerli halklarla uygun yollardan ve özellikle de yerli halkların kendi temsil kurumlarıyla etkin bir istişare başlatmaları gerekir.
Madde 31
1. Yerli halklar, insan ve genetik kaynaklar, tohum, ilaç, hayvan ve bitki örtüsü, sözlü gelenekleri, edebiyatları, tasarım, spor ve geleneksel oyunları ve görsel ve sahne sanatları dahil olmak üzere bilim, teknoloji ve kültürlerinin dışavurumunun yanı sıra kültürel mirasları, geleneksel bilgileri ve geleneksel kültürel kendini ifade yöntemlerini korumak, kollamak, kontrol etmek ve geliştirmek hakkına sahiptir.
2. Devletler, yerli halklarla bağlantılı olarak bu hakların tanınması ve korunmasına yönelik etkin önlemler almalıdır.
Madde 32
1. Yerli halklar kendi toprak, arazi ve kaynaklarının geliştirilmesi ve kullanılmasına yönelik olarak öncelikler ve stratejiler belirleme ve geliştirme hakkına sahiptir.
2. Devletler, yerli halkın arazisini, topraklarını ve kaynaklarını, başta maden, su ve diğer kaynakların çıkarılması amacıyla kullanmayı öngören projeler konusunda, ilgili yerli halkın özgür ve tüm bilgiye sahip olduktan sonra vereceği onayı almak üzere yerli halkın temsil kurumlarıyla iyi niyetli bir şekilde istişare eder ve işbirliği yapar.
3. Devletler bu gibi faaliyetler için adil ve adilane tazminatı mümkün kılacak etkin mekanizmaları oluşturmalı, oluşabilecek olumsuz çevresel, ekonomik, sosyal, kültürel veya manevi sonuçların etkilerini hafifletecek uygun önlemleri almalıdır.
Madde 33
1. Yerli halklar kendi kimliklerini seçme veya kendi gelenekleri ve görenekleri doğrultusunda bir yere ait olma hakkına sahiptir. Bu yerli halkların yaşadıkları ülkenin vatandaşlığını almalarına bir engel teşkil etmez.
2. Yerli halk kendilerine ait kurumların yapılarını ve üyelerini kendilerince belirlenen işlemler sonucu tayin etme ve seçme hakkına sahiptir.
Madde 34
Yerli halklar kendilerine ait kurumsal yapıları ve kendilerine ait gelenekleri, görenekleri, dini inançları, süreçleri, uygulamaları ve var olmaları halinde yasal sistem ya da töreleri, uluslararası hukuka uygun olmak koşuluyla, teşvik etmek, geliştirmek ve korumak hakkına sahiptir.
Madde 35
Yerli halk, bireylerin toplumlarına karşı ne tür sorumlulukları olduğunu belirleme hakkına sahiptir.
Madde 36
1. Başta uluslararası sınırlarla ayrılmış olanlar olmak üzere yerli halklar, sınırın diğer tarafında kalan hem kendi topluluğunun üyesi hem de diğer insanlarla ruhani, kültürel, siyasi, ekonomik ve sosyal amaçlı faaliyetler de dahil olmak üzere irtibat kurma, temasta bulunma ve işbirliği yapma hakkına sahiptir.
2. Devletler yerli halklarla istişare ve işbirliği halinde yukarıda belirtilenlerin hayata geçirilmesini kolaylaştırmak ve söz konusu hakkın uygulanmasını sağlamak için etkili önlemler almalıdır.
Madde 37
1. Yerli halklar, Devletler ve onların ardıllarıyla yaptıkları anlaşmaların, sözleşmelerin, akitlerin ve diğer yapıcı düzenlemelerin kabul edilme, riayet edilme ve uygulanma ve Devletleri bu anlaşmalara, sözleşmelere, akitlere ve diğer yapıcı düzenlemelere saygı göstermeye çağırma hakkına sahiptir.
2. Bu Bildiride yer alan hiç bir ifade, yerli halkların anlaşmalar, sözleşmeler, akitler ve diğer yapıcı düzenlemelerden kaynaklanan haklarını azaltacak veya yok edecek şekilde yorumlanamaz.
Madde 38
Devletler, Bildirinin amacına ulaşılabilmesi için yerli halklarla istişare ve işbirliği yaparak yasal önlemler dahil gerekli önlemleri almalıdır.
Madde 39
Yerli halklar, Bildiride yer alan hakları tam olarak kullanabilmek için Devletler ve uluslararası işbirliği yoluyla mali ve teknik yardıma ulaşma hakkına sahiptir.
Madde 40
Yerli halklar, Devletler ve diğer taraflarla olan ihtilaf ve anlaşmazlıklarının sonuçlandırılması için adil ve adilane süreçler sonucu hüküm elde etme veya bir hükme varılmasını talep etme, ayrıca zarar gören bireysel veya toplum haklarının tazmin edilmesini isteme hakkına sahiptir.
Söz konusu hüküm hem ilgili yerli halkların gelenekleri, görenekleri, kuralları ve yasal sistemleri hem de uluslararası insan hakları hukuku gözetilerek verilmelidir.
Madde 41
BM kuruluşları ve sivil toplum örgütleri, mali işbirliği ve teknik yardımı seferber ederek Bildirgede yer alan hususların tam olarak yaşama geçirilmesine katkıda bulunmaları gerekmektedir. Yerli halkların kendilerini ilgilendiren konulara katılımda bulunmalarını sağlamak üzere mali tedbir alınmalıdır.
Madde 42
Birleşmiş Milletler ve Yerli Halklar Daimi Forumu dahil olmak üzere tüm BM kuruluşları ve BM ülke temsilcilikleri ve Devletler Bildirgedeki hususlara saygı gösterilmesini ve tam olarak hayata geçirilmesini teşvik etmeli ve Bildirgenin etkinliğini takip etmelidir.
Madde 43
Burada kabul edilen haklar dünya yerli halklarının yaşamlarını sürdürebilmeleri, saygınlıklarını koruyabilmeleri ve refahlarını sağlayabilmeleri için gerekli olan asgari standartları teşkil eder.
Madde 44
Burada belirtilen haklar erkek ve kadınlara eşit olarak garanti edilmiştir.
Madde 45
Bu Bildirgedeki hiçbir şey yerli halkların bugün sahip oldukları veya ileride sahip olacakları hakları azaltmak veya yok etmek için kullanılamaz.
Madde 46
1. Bu Bildirgedeki hiçbir şey, her hangi bir Devlet, halk, grup veya insanın, Birleşmiş Milletler Anlaşmasına aykırı veya egemen ve bağımsız bir Devletin toprak bütünlüğünün veya siyasi birliğinin tamamen veya kısman parçalanmasını isteyen veya cesaretlendiren bir harekette bulunmasına yol açacak şekilde yorumlanamaz
2. Bu Bildiride ilan edilen haklar yerine getirilirken tüm insan hakları ve temel özgürlüklere saygı gösterilmelidir. Bu Bildiride belirtilen haklar, sadece kanun ile belirlenen ve uluslararası insan hakları hukukunun gerektirdiği şartlarda bazı kısıtlamalara maruz kalabilir. Söz konusu kısıtlamalar ayrımcı olmamalı ve kesinlikle sadece demokratik bir toplumun gerektirdiği şekilde başkalarının adil taleplerini garanti altına almayı amaçlamalıdır.
3. Bu Bildiri maddeleri adalet, demokrasi, insan haklarına saygı, eşitlik, sıfır ayrımcılık, iyi yönetim ve iyi niyet ile yorumlanmalıdır.
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Kaos GL / Türkiye davasında,
Görevde olan Başkan,
Nebojša Vučinić,
Yargıçlar,
IşılKarakaş, PaulLemmens, ValeriuGriţco, KsenijaTurković, JonFridrikKjølbro, GeorgesRavarani, ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü, Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 18 Ekim 2016 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk hukukuna tabi bir dernek olan Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği’nin (“başvuran”) 26 Ocak 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 4982/07) bulunmaktadır.
Başvuran, Ankara Barosu’na bağlı Avukat, O. Aydın Göktaş tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Başvuran özellikle, gey ve lezbiyen kültürünü tanıtmak amacıyla yayınladığı derginin 28. sayısının tüm nüshalarına yerel makamlar tarafından el konulması nedeniyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Başvuru, 16 Haziran 2009 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.
Başkan’ın davaya müdahil olmalarına izin verdiği, Madde 19 (Article 19), Küresel Mücadeleler ve Hukuk için Miller Enstitüsü (The Miller Institute for Global Challenges and the Law) ve İnsan Hakları İzleme (Human Rights Watch) örgütlerinden görüşler alınmıştır (Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 44. maddesinin 2. fıkrası). Hükümet, bu görüşlere cevap vermiştir (İçtüzüğün 44. maddesinin 5. fıkrası).
OLAYLAR
I.DAVANIN KOŞULLARI
1994 yılında kurulan başvuran derneğin merkezi Ankara’da bulunmaktadır. Başvuran, Türkiye’de lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel topluluğun (LGBT) haklarını desteklemeyi amaçlamaktadır. Başvuran, 1994 yılından beri Türk LGBT topluluğunu ilgilendiren konuları ele alan, Kaos GL isimli üç aylık bir dergi yayımlamaktadır.
A. Kaos GL dergisinin 28. sayısına el konulması
Ankara Cumhuriyet Savcısı, 21 Temmuz 2006 tarihinde, Basın Kanunu’nun 25. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, yayımlanmadan önce Kaos GL dergisinin 28. sayısının üç nüshasına el koymuştur. Derginin bu sayısı, “Cinselliğin görselliği, görselliğin cinselliği: pornografi” konusuna yer vermiştir. Söz konusu sayı, bazılarına göre açık resimlerin bulunduğu, homoseksüalite ile ilgili pornografi hakkında yazılar ve röportajlar içermekteydi.
Aynı gün, Ankara Cumhuriyet Savcısı, Anayasa’nın 28. maddesine ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 162. maddesine dayanarak, yayımlanmadan önce Kaos GL dergisinin 28. sayısının tüm nüshalarının toplatılmasına karar verilmesi için Ankara Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurmuştur.
Yine aynı gün, Sulh Ceza Mahkemesi, savcının talebini kabul etmiş ve ceza soruşturması için derginin 28. sayısının tüm nüshalarının toplatılmasına karar vermiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, bu sayının “pornografi” dosyası çerçevesinde yayımlanan bazı yazı ve resimlerin içeriğinin genel ahlakın korunması ilkesine aykırı olduğu kanaatine varmıştır.
24 Temmuz 2006 tarihinde, Kaos GL dergisinin 28. sayısının 375 nüshasına el konulmuştur.
Belirtilmeyen bir tarihte, başvuranın avukatı bu karara karşı Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde itiraz etmiştir. Başvuranın avukatı öncelikle, ihtilaf konusu yazıların, pornografinin bilimsel, kültürel ve sanatsal bir eleştirisi olduğunu ve söz konusu yazıların, pornografinin niteliği ve ortaya çıkma şekilleri, pornografi ve homoseksüalite arasındaki ilişkiler ve aynı zamanda kadınların pornografiye bakışı hakkındaki bir düşünceyi içerdiğini ileri sürmüştür. Avukat, bu sayının gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve sanatçılara bu konu hakkında kendi düşüncelerini ifade etme imkânı verdiğini ve dolayısıyla söz konusu yazıların Sözleşme’yle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının koruması altında olduğunu ifade etmiştir. Mahkeme’nin konuya ilişkin içtihadına atıfta bulunarak, söz konusu avukat, pornografiye ilişkin yasakların yalnızca, kişilerin bilhassa reşit olmayanların cinsel istismara uğramasını ve şiddeti önleme amacı taşıması halinde kabul edilebilir olduğunu ileri sürmüştür.
Avukat ayrıca, derginin nüshalarının toplatılmasının Basın Kanunu’nun 25. maddesine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Avukat, yukarıda belirtilen hükmün, kendi ifadesine göre, bir yandan, ceza soruşturmasının açılması amacıyla Cumhuriyet savcısı veya polis tarafından bir yayının üç nüshasının toplatılması ve diğer yandan, Atatürk aleyhine ve Atatürk’ün devrim kanunlarına karşı işlenen suçlar ve anayasal düzeni devirme, askeri kanunlara riayet etmeme, halkı askerlik hizmetini yerine getirmemeye teşvik etme ve halkı kine, düşmanlığa ve suç işlemeye teşvik etme suçları nedeniyle açılan bir ceza soruşturması ya da ceza davası çerçevesinde bir yayının tüm nüshalarının toplatılması yönünde yayınların toplatılmasına ilişkin iki olasılığı öngördüğünü belirtmiştir.
Avukat ayrıca, müstehcenlik suçunun bir derginin tüm nüshalarının toplatılmasına yol açabilecek suçlara ilişkin listede yer almadığını ifade etmiştir.
Son olarak, başvuranın avukatı, Sulh Ceza Mahkemesi’nin, derginin nüshalarının toplatılması yönündeki kararında, kendi bakış açısına göre çok soyut olan genel ahlaka aykırılık gerekçesine dayanmasından şikâyet etmiştir. Avukat, mahkemenin söz konusu yayında yer alan hangi yazı ve hangi resmin genel ahlaka aykırı olduğunu belirtmesi ve bunların neden genel ahlaka aykırı olduğunu açıklaması gerektiğini ileri sürmüştür.
Ankara Asliye Ceza Mahkemesi, 28 Temmuz 2006 tarihinde itirazı reddetmiştir. Gerekçelerinde, söz konusu mahkeme, dosyanın içeriğini ve Sulh Ceza Mahkemesi’nin gerekçesini dikkate alarak, toplatma kararının usul ve kanuna uygun olduğunu belirtmiştir.
B.Derneğin başkanı ve derginin yazı işleri müdürü hakkında açılan ceza davası
18 Kasım 2006 tarihli iddianameyle, Ankara Cumhuriyet Savcısı, başvuran derneğin başkanı ve Kaos GL dergisinin yazı işleri müdürü olan Umut Güner’i, Ceza Kanunu’nun 226. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, basın yoluyla müstehcen görüntüler yayımlamakla suçlamıştır. Ankara Cumhuriyet Savcısı, derginin 28. sayısının 15. sayfasında yayımlanan resmin açıkça müstehcen ve pornografik nitelikte olduğu ve kendi ifadesine göre, bilirkişi incelemesini gerektirmediği kanaatine varmıştır. Savcı, bu resmin cinsel organları görünen iki erkek arasındaki bir cinsel eylemi gösterdiği ve bununla birlikte, söz konusu resmin Cumhuriyet savcısının bakış açısına göre, içeriği antipornografik olan bir yazıda yer aldığını belirtmiştir.
Yazıyı kaleme alan ve ihtilaf konusu resmi yapan Taner Ceylan, 8 Şubat 2007 tarihinde Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde ifade vermiştir. Taner Ceylan, söz konusu yazıyı ve resmi dergiye gönderdiğini, bu resmin daha önce 18 yaşından küçük olanlara yönelik bir uyarıyla birlikte gösterildiğini ve dergiye bu türden bir uyarı bulunmaksızın bu resmi yayımlaması için izin ya da onay vermediğini ifade etmiştir.
Ankara Asliye Ceza Mahkemesi, 28 Şubat 2007 tarihinde, Umut Güner’in atfedilen suçtan beraat etmesine karar vermiştir. Ankara Asliye Ceza Mahkemesi öncelikle, resmi yapan kişinin beyanlarını, dosyanın içeriğini ve Yargıtay’ın konuya ilişkin yerleşik içtihadını göz önünde bulundurarak, derginin 18 yaşından küçük olanlara yönelik bir uyarıyla birlikte yayımlanması gerektiği kanısına varmıştır. Aynı mahkeme ardından, söz konusu suçu oluşturan unsurların bir araya gelmediği, zira derginin nüshalarına yayımlanmadan önce el konulduğu kanaatine varmıştır. Söz konusu mahkeme ayrıca karar kesinleştiğinde, derginin el konulan 378 nüshasının sanığa teslim edilmesine karar vermiştir.
Yargıtay, 29 Şubat 2012 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararını onamıştır.
II.İLGİLİ İÇ HUKUK
A.Anayasa
Anayasa’nın sırasıyla “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”, “Bilim ve sanat hürriyeti” ve Basın hürriyeti” başlıklı 26, 27 ve 28. maddelerinin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 26
“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.
Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.
(…)”
Madde 27
“Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.
(…)”
Madde 28
“Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz.
Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.
Basın hürriyetlerinin sınırlanmasında, anayasa’nın 26 ve 27nci maddeleri hükümleri uygulanır.
(…)
Süreli veya süresiz yayınlar, kanunun gösterdiği suçların soruşturma veya kovuşturmasına geçilmiş olması hallerinde hâkim kararıyla; Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel ahlâkın korunması ve suçların önlenmesi bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle toplatılabilir. Toplatma kararı veren yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hâkime bildirir; hâkim bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, toplatma kararı hükümsüz sayılır.
Süreli veya süresiz yayınların suç soruşturma veya kovuşturması sebebiyle zapt ve müsaderesinde genel hükümler uygulanır (…)”
B. Ceza Muhakemesi Kanunu
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Soruşturmada Cumhuriyet savcısının hâkim kararı istemi” başlıklı162. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Cumhuriyet savcısı, ancak hâkim tarafından yapılabilecek olan bir soruşturma işlemine gerek görürse, istemlerini bu işlemin yapılacağı yerin sulh ceza hâkimine bildirir. Sulh ceza hâkimi istenilen işlem hakkında, kanuna uygun olup olmadığını inceleyerek karar verir ve gereğini yerine getirir.”
C. Basın Kanunu
9 Haziran 2004 tarihli Basın Kanunu’nun “El koyma, dağıtım ve satış yasağı” başlıklı 25. maddesinin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“Soruşturma için sübut vasıtası olarak her türlü basılmış eserin en fazla üç adedine Cumhuriyet savcısı, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kolluk el koyabilir.
Soruşturma veya kovuşturmanın başlatılmış olması şartıyla 25.7.1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda, Anayasanın 174 üncü maddesinde yer alan inkılâp kanunlarında, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 146 ncı maddesinin ikinci fıkrasında (devletin güçlerine karşı suç), 153 üncü maddesinin birinci ve dördüncü fıkralarında (askeri kanunlara karşı suç), 155 inci maddesinde (halkı kanuna uymamaya ve askerlik görevini yerine getirmemeye tahrik) ve, 311 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında (suç işlenmesine tahrik), 312 nci maddesinin ikinci ve dördüncü fıkralarında (halkı kin ve düşmanlığa tahrik), 312/a maddesinde (halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit) ve 12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin ikinci ve beşinci fıkralarında (terör örgütü lehine propaganda) öngörülen suçlarla ilgili olarak basılmış eserlerin tamamına hâkim kararıyla el konulabilir. (…)”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak başvuran, Kaos GL dergisinin 28. sayısının toplatılmasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, derneğin başkanı ve derginin yazı işleri müdürü olan Umut Güner hakkında açılan ceza davasının, ilgilinin kendi ifadesine göre, gelecekteki editoryal faaliyetleri üzerinde oluşturabileceği caydırıcı etki nedeniyle ifade özgürlüğü hakkına ağır bir müdahale teşkil ettiğini ileri sürmektedir.
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından, başvuran, yerel mahkemeleri toplatmaya ilişkin kararlarını yeterince gerekçelendirmemekle suçlamaktadır.
Olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, bu şikâyetlerin yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesinin uygun olacağı kanısına varmaktadır. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (…)
2.Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda (…) ahlakın korunması (…) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinden birinin, derneğin başkanı ve Kaos GL dergisinin yazı işleri müdürü olan Umut Güner hakkında açılan ceza davasıyla ilgili olduğunu kaydetmektedir.
Mahkeme, yerleşik içtihadından, bir derneğin, Sözleşme’nin kendi üyelerine tanıdığı haklara zarar veren tedbirler nedeniyle mağdur olduğunu ileri süremeyeceğinin anlaşıldığını hatırlatmaktadır (bakınız, gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla (mutatis mutandis), Otto-Preminger-Institut/Avustırya, 20 Eylül 1994, § 39, A serisi No. 295‑A, İzmir Savaş Karşıtları Derneği ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 46257/99, 23 Eylül 2004, Chambovet ve diğerleri/Fransa (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 11382/85, 12 Ekim 1988, Noack ve diğerleri/Almanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 6346/99, AİHM 2000-IV, Otomobil Satıcılarını Koruma Derneği ve Birliği, Abîd ve diğer 646 başvuru/Romanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 34746/97, 10 Temmuz 2001, ve Associação dos Investidores do Hotel Apartamento Neptuno ve diğer 220 başvuru/Portekiz (kabul edilebilirlik hakkında karar) No. 46336/09, 27 Eylül 2011; yine bakınız, F. Santos Lda. ve Maria José Fachadas/Portekiz (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 49020/99, AİHM 2002-X).
Mahkeme dolayısıyla, somut olayda başvuranın Umut Güner hakkında açılan ceza davası nedeniyle mağdur olduğunu ileri süremeyeceği sonucuna varmaktadır.
Başvurunun Umut Güner hakkında açılan ceza davasına ilişkin kısmının, Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmadığı ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
Başvurunun geri kalan kısmının Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka açılardan bakıldığında herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek Mahkeme, bu kısmın kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.
B.Esas hakkında
1.Tarafların iddiaları
a)Başvuran
Başvuran öncelikle, Kaos GL dergisinin 28. sayısının “Cinselliğin görselliği, görselliğin cinselliği: pornografi” konusuna yer verdiğini, pek çok yazar, akademisyen, feminist militan, ressam ve fotoğrafçının katkılarını içerdiğini ve katkıda bulunan bu kişilerin, LGBT topluluğuna mensup kişilerin hayatında pornografinin yerini eleştirel bir biçimde ele aldıklarını ifade etmektedir. Başvuran, yerel makamlar tarafından söz konusu sayının sansürlenmesine derginin 15. sayfasında yayımlanan bir resmin sebep olduğunu ve bu resmin “Dokunmadan aşk” başlıklı yazıda yer aldığını belirtmektedir. Başvuran, ihtilaf konusu yazının ve resmin Taner Ceylan’ın eseri olduğunu, ilgilinin tanınmış bir ressam olduğunu, eserlerinin birçok ülkede sanat sergileri vesilesiyle gösterildiğini ve ilgilinin aynı zamanda, İstanbul Güzel Sanatlar Fakültesi’nde konferansçı olduğunu ifade etmektedir. Başvuran ayrıca, “Taner Taner” başlıklı söz konusu resmin, Başbakan ve Kültür Bakanı’nın himayesi altında Eylül-Kasım 2005 tarihleri arasında yapılan 8. İstanbul Bienali’nde sergilendiğini belirtmektedir.
Başvuran, ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik yapılan müdahaleden dolayı mağdur olduğunu ve bu türden bir müdahalenin kanunla öngörüldüğünün kabul edilemeyeceğini ileri sürmektedir. Nitekim başvurana göre, Ceza Kanunu’nun 226. maddesinin içeriği, özellikle yerel mevzuat ve içtihatlar tarafından tanımlanmayan müstehcenlik kavramı bakımından belirsiz ve muğlâktır. Başvuran, sonuç olarak bu hükmün öngörülebilir olarak görülemeyeceği kanısına varmaktadır.
Başvuran üstelik derginin nüshalarının toplatılmasının yasal olmadığını, zira kendi ifadesine göre, müstehcenlik suçunun, Basın Kanunu’nun 25. maddesinin 2. fıkrasında, ceza soruşturması çerçevesinde bir yayının bütün nüshalarının toplatılmasına imkân veren suçlara ilişkin listede yer almadığını ileri sürmektedir. Başvuran, bu iddiayı, toplatma kararına ilişkin yapılan itiraz sırasında sunduğunu ve Asliye Ceza Mahkemesi’nin bu hususu dikkate almadığını eklemektedir.
Başvuran aynı zamanda, ihtilaf konusu yayın hakkında yerel makamlar tarafından alınan tedbirlerin tek amacının, reşit olmayanların ve genel ahlakın korunması bahanesiyle, Türkiye’de LGBT topluluğunu ilgilendiren konular hakkında toplumsal tartışmayı önlemek olduğunu savunmaktadır. Başvuran ayrıca Hükümeti, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasına uygun olan ve ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında maruz kaldığını iddia ettiği müdahaleyi haklı gösteren meşru bir amacı belirtmemekle suçlamaktadır.
Başvuran aynı zamanda, yerel mahkemelerin, derginin nüshalarına el konulmasını reşit olmayanların ve genel ahlakın korunmasıyla haklı göstermelerinden ve mahkemelerin herhangi bir gerekçe ya da incelemeyle, söz konusu yayının kendi ifadesine göre soyut olan bu kavramlar bakımından önemli bir zarara yol açtığını kanıtlamamalarından şikâyet etmektedir. Başvuran, Hükümete göre, kendisinin başkasının özgürlüklerinin yok edilmesini amaçladığını, bir dergi yayımlayarak toplumun tamamına hitap ettiğini ve bu nedenle, artan görev ve sorumluklarının bulunduğunu ifade etmektedir. Başvuran, Hükümeti kendi görüşleri çerçevesinde bu bağlamda herhangi bir açıklama sunmamakla suçlamaktadır.
Başvuran, derginin 15. sayfasında yayımlanan ihtilaf konusu resmi müstehcen olarak değerlendirmemekte ve yalnızca bu resmin yayımlanmasının, derginin tamamını reşit olmayanlar için tehlikeli bir hale getirmediği kanaatine varmaktadır. Başvurana göre, ihtilaf konusu resim, her ikisi de ressamın kendisi olan iki erkek arasındaki cinsel eylemi mecazi şekilde göstermekte, sanatsal nitelikler taşımakta ve uygunsuz şekilde bir cinsel eylem sahnesini teşkil etmemektedir. Başvuranın bakış açısına göre, bu resmi yapan kişi, kendi sanatı aracılığıyla, pornografinin, tıpkı resim gibi, içsel arayışın bir sonucu olduğu yönündeki fikri anlatmaya çalışmıştır. Başvurana göre, derginin söz konusu resme odaklanmış bir şekilde değil, bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
Başvuran diğer yandan, Kaos GL’nin uzmanlaşmış bir dergi olduğunu, Türkiye’deki LGBT topluluğunu ve dolayısıyla bilgili ve belirli bir toplumu hedeflediğini belirtmektedir. Başvuran, derginin çok sayıdaki nüshasının kapalı zarf içinde abonelere ulaştırıldığını ve bu nüshaların yalnızca küçük bir kısmının Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerde gazete bayilerinde satıldığını ifade etmektedir. Başvuran dolayısıyla, derginin çocukların eline geçme veya halkın protestosuna yol açma ihtimalinin göz ardı edilebilir olduğunu ileri sürmektedir.
Başvuran son olarak, her halükarda, derginin bütün nüshalarının toplatılmasının orantısız bir tedbir olduğunu ve toplumun söz konusu yayına ulaşmasını kesin olarak engelleyen ağır bir müdahale teşkil ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, merciler tarafından el konulan nüshaların, kendi görüşlerini gönderdiği 23 Mart 2010 tarihinde halen kendisine geri verilmemiş olduğunu ve her halükarda, ihtilaf konusu sayının nüshalarının iade edilmesinin müdahaleye ilişkin etkin bir telafi yolu teşkil edemeyeceğini, zira kendi ifadesine göre, söz konusu sayının içeriğinin yayımlanmak için çok eski olduğunu belirtmektedir.
b)Hükümet
Hükümet öncelikle, ifade özgürlüğü bahanesiyle başkasının özgürlüklerinin yok edilmesini amaçlayan eylemlere müsamaha gösterilemeyeceğini ve bazı koşullarda, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamanın demokratik bir toplumda gereklilik arz ettiğini belirtmektedir. Hükümet ardından, başvuranın, yayımladığı dergi aracılığıyla toplum genelinde fikirlerini açıkladığını ve bu nedenle, ilgilinin ifade özgürlüğünü kullanması çerçevesinde artan görev ve sorumluluklara sahip olduğunun kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
Hükümet, başvuranın dergisi hakkında yerel mahkemeler tarafından karar verilen toplatma tedbirinin kanunla öngörüldüğü, ahlakın korunması yönünde meşru bir amaç izlediği ve izlenen amaçla orantılı olduğu kanaatine varmaktadır. Hükümet dolayısıyla, başvuran hakkında alınan tedbirin Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasına uygun olduğu kanısına varmaktadır.
Müdahil taraflarca sunulan görüşler konusunda Hükümet, bu görüşlerin yalnızca genel yorumlar içerdiğini ve görüşlerde, müdahil tarafların mevcut davayla neden ilgilendiklerinin belirtilmediğini iddia etmektedir. Dolayısıyla, Hükümet, Mahkeme’den bu görüşleri dikkate almamasını talep etmektedir.
Hükümet ayrıca, Anayasa’nın 10. maddesi uyarınca, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep veya benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu belirtmektedir.
Hükümet, Anayasa’nın adli organlara ayrımcılıkla ilgili davalarda önemli ve genişletilebilir bir takdir yetkisi verdiğini ve Anayasa’nın öngördüğü temel hak ve özgürlüklerin herhangi bir ayrımcı muameleye imkân vermediğini eklemektedir.
c) Müdahil taraflar
Madde 19 (Article 19), Küresel Mücadeleler ve Hukuk için Miller Enstitüsü (The Miller Institute for Global Challenges and the Law) ve İnsan Hakları İzleme (Human Rights Watch) örgütleri, genel ahlak kavramının gelişimci niteliği bakımından, bu kavramın yalnızca çoğunluğun menfaatlerini değil, tüm toplumun menfaatlerinin çeşitliliğini yansıtması gerektiğini ileri sürmektedirler. Örgütler, çoğulcu bir demokrasinin genel ahlakın değiştirilemez tek bir vizyonunu desteklememesi ve bu türden bir bakış açısını kabul ederek, ifade özgürlüğünü sansürlememesi gerektiği kanısına varmaktadırlar.
Müdahil taraflar ayrıca, Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin ve diğer dünya ülkelerinin uygulaması çerçevesinde ve uluslararası ve bölgesel kuruluşların bünyesinde konuya ilişkin gözlemlenen uluslararası eğilime göre, yalnızca genel bir şekilde dile getirilen genel ahlak kavramına dayanan ve herhangi bir delile dayanmayan sınırlayıcı tedbirlerin, hâlihazırda kabul edilemez olarak değerlendirildiğini ileri sürmektedirler. Müdahil taraflar, bu görüşe göre, genel ahlak kavramına başvurulmasının, yalnızca topluma yönelik gerçek ve özel bir zararın varlığının kanıtlanabilmesi ve alınan tedbirlerin bu zarar bakımından orantılı olması halinde haklı gösterildiğini ifade etmektedirler. Bu eğilimi dikkate alarak, söz konusu taraflar, ulusal makamların suçlamalarda bulunamayacaklarını ve yayınların belirli bir tarihte ve yerde toplumun bir kısmına yönelik oluşturabileceği özel ve bireysel zararı kanıtlamaksızın, yayınlara el koyamayacaklarını ileri sürmektedirler.
Müdahil taraflar öte yandan, bölgesel ve uluslararası modern standartlara göre, genç halkın cinsel içerikli araçlara erişimine ve bu araçları kullanmalarına yönelik getirilen mutlak yasakların kabul edilebilir olmadığını belirtmekte ve genç halkın bazı araçlara erişim hakkına sahip olmaları gerektiğini eklemektedirler. Dolayısıyla taraflar, reşit olmayanların korunmasının bu konuya ilişkin geniş ve mutlak bir yasağı haklı gösteremeyeceği ve bu tür bir tedbir alınmadan önce, makamların yayının reşit olmayanlar üzerinde yol açabileceği olumsuz sonuçlara dair delil sunmaları gerektiği kanısına varmaktadırlar. Taraflar, somut olayda, çocukların istismara karşı korunması meşru bir gerekçe olsa bile, Hükümetin Kaos GL dergisinin bütün nüshalarına el konulmasının nasıl bu amaca hizmet edebildiğini kanıtlaması gerektiğini savunmaktadırlar.
Avrupa ve Amerika hukuk sistemlerinin karşılaştırmalı bir incelemesine dayanarak, müdahil taraflar, müstehcenlik nedeniyle sınırlamaları öngören hükümlerin, belirsiz, mutlak ve soyut nitelikte olduğu, ifade özgürlüğüne sınırlamalar getirmek için kullanıldığı ve bu hükümlerin özellikle LGBT topluluğu gibi ayrımcılığa maruz kalan bir azınlığın bastırılmasını sağladığında, cinselliğin temel hak olarak ifade edilmesi konusunda çağdaş hukuka uygun olmadığı kanaatine varmaktadırlar. Taraflar son olarak, homoseksüel ilişkiler konusunda ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamanın genel ahlakın korunması açısından gerekli olarak değerlendirilemeyeceği kanısına varmaktadırlar.
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi
a) Genel ilkeler
Mahkeme öncelikle, ifade özgürlüğü konusundaki yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır (bk., diğer kararlar arasında, Morice/Fransa [BD], No. 29369/10, § 124, 23 Nisan 2015, Delfi AS/Estonya [BD], No. 64569/09, § 131, AİHM 2015, ve Perinçek/İsviçre [BD], No. 27510/08, § 196, AİHM 2015 (özetler)).
Mahkeme ardından, Sözleşme’nin 10. maddesinin – özellikle haber ve görüş alma ve verme özgürlüğü çerçevesinde – her çeşit kültürel, siyasi ve sosyal bilgi ve görüşlerin toplumda karşılıklı olarak ifade edilmesine imkân veren sanatsal ifade özgürlüğünü kapsadığını hatırlatmaktadır (Müller ve diğerleri/İsviçre, 24 Mayıs 1988, § 27, A serisi No. 13). Mahkeme yine, bir sanat eseri yapan, bunu yorumlayan, yayımlayan veya sergileyen kişilerin, demokratik bir toplumda kaçınılmaz olan görüş ve fikir alışverişine katkıda bulunduklarını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, devlet ilgililerin ifade özgürlüklerine haksız olarak müdahale etmemekle yükümlüdür (bk., diğer kararlar arasında, Vereinigung Bildender Künstler/Avusturya, No. 68354/01, § 26, AİHM 2007‑II, ve yukarıda anılan Müller kararı, §§ 32-33).
Mahkeme, sanatçı ve bu sanatçının eserlerini destekleyen kişilerin Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen sınırlamalara maruz kalabileceklerini yeniden ifade etmektedir. İfade özgürlüğünden yararlanan bir kişi, gerçekte, bu fıkrada yer alan ifadelere göre, kapsamı duruma ve kullanılan yönteme bağlı olan “görev ve sorumluluklar” üstlenmektedir; Mahkeme, demokratik bir toplumda ihtilaf konusu cezanın gerekliliğini denetlerken bu durumu göz ardı edemeyecektir (Akdaş/Türkiye, No. 41056/04, § 26, 16 Şubat 2010).
Ahlakın korunmasına ilişkin olarak, Mahkeme, Müller kararının (yukarıda anılan karar, § 35) verildiği tarihte olduğu gibi hâlihazırda, çeşitli Sözleşmeci devletlerin hukuki ve sosyal düzeninde bu bağlamda benzer bir kavram aramalarının bir sonuç vermeyeceğini yeniden ifade etmektedir. Devletlerin ahlaki gereklilikler konusundaki fikri, zaman ve mekâna göre farklılık göstermekte ve genellikle, aynı devletin bünyesinde, çeşitli kültürel, dini, hukuki veya felsefi toplulukların varlığının göz önünde bulundurulmasını gerektirmektedir. Kendi ülkelerinin zinde kuvvetleriyle doğrudan ve sürekli temas halinde olmaları sayesinde, devlet makamları, ilke olarak, buna cevap vermeye yönelik bir “sınırlamanın” veya “cezanın” “gerekliliği” hakkında olduğu gibi, bu gerekliliklerin tam içeriği hakkında da karar vermek için uluslararası hâkime nazaran daha iyi konumda bulunmaktadırlar (yukarıda anılan Akdaş kararı, § 27).
Mahkeme son olarak, Sözleşme’nin 10. maddesinin, yayımlamaya daha önceden getirilen her türlü sınırlamayı yasaklamadığını hatırlatmaktadır. Söz konusu maddede yer alan “koşullar, “sınırlamalar”, “engellemek” ve “önleme” şeklindeki ifadeler ile Sunday Times/Birleşik Krallık (No. 1)(26 Nisan 1979, A serisi No. 30) ve markt intern Verlag GmbH ve Klaus Beermann/Almanya (20 Kasım 1989, A serisi No. 165) kararları da bu hususu kanıtlamaktadır. Bu türden sınırlamalar, bununla birlikte, Mahkeme tarafından daha titiz bir inceleme yapılmasını gerektirecek kadar büyük tehlikeler sunmaktadır (Ekin Derneği/Fransa, No. 39288/98, § 56, AİHM 2001‑VIII). Bilgi geçicidir ve kısa bir süre için bile olsa yayımlanmasının gecikmesi, bilginin değerinin ve yararının büyük ölçüde azalmasına sebep olabilecektir (Ahmet Yıldırım/Türkiye, No. 3111/10, § 47, AİHM 2012).
b) Yukarıda belirtilen ilkelerin somut olaya uygulanması
Mahkeme, Kaos GL dergisinin 28. sayısının bütün nüshalarının toplatılmasının, Sözleşme’nin 10. maddesinin 1. fıkrasıyla korunan, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahale teşkil etmesinin taraflar arasında tartışma konusu yapılmadığını tespit etmektedir. Bu türden bir müdahale “kanunla öngörülmediği”, 10. maddenin 2. fıkrasında sıralanan meşru amaçlardan birini ya da birkaçını hedeflemediği ve “demokratik bir toplumda gerekli” olarak kabul edilemediği sürece Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal etmektedir.
i. Kanunla öngörülen müdahale
Mahkeme, yerel makamların Anayasa’nın 28. maddesi ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 162. maddesi uyarınca Kaos GL dergisinin 28. sayısının nüshalarına el koyduklarını kaydetmektedir (yukarıda 8-9. paragraflar). Dolayısıyla Mahkeme, öngörülebilirliği başvuran tarafından şikâyet konusu edilen Ceza Kanunu’nun 226. maddesine yapılan atıfın somut olayla herhangi bir ilgisinin bulunmadığı kanısına varmaktadır.
Mahkeme ardından, derginin nüshalarının toplatılmasının, Basın Kanunu’nun 25. maddesinin 2. fıkrasının müstehcenlik suçu nedeniyle bu türden bir tedbire izin veremeyeceği gerekçesiyle yasaya aykırı olduğu yönündeki başvuranın argümanının, Türk hukukunda üstün bir hükmün varlığının tespitine dayanmadığı kanaatine varmaktadır (yukarıda 21. paragraf). Mahkeme gerçekte, Anayasa’nın 28. maddesinin, bir yandan, soruşturma veya kovuşturmaların kanunda belirtilen suçlardan biri çerçevesinde açılması durumunda hâkimin kararı üzerine ve diğer yandan, gecikmenin, diğerlerinin yanı sıra genel ahlâkın korunması açısından sakıncalı olması halinde bu amaçla kanun tarafından açıkça yetkili kılınan merciin emri üzerine, süreli veya süresiz bir yayına el koyma imkânını öngördüğünü tespit etmektedir (yukarıda 19. paragraf).
Bu nedenle Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında kanunla öngörüldüğü kanaatine varmaktadır.
ii. Meşru bir amaç izleyen müdahale
Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin genel ahlakının korunması yönünde meşru bir amaç izlediğini kabul edebilmektedir (yukarıda anılan Müller ve diğerleri kararı, § 39).
iii. “Demokratik bir toplumda gerekli olan” müdahale
Mahkeme öncelikle, somut olayda, başvuran tarafından yayımlanan Kaos GL dergisinin 28. sayısının bütün nüshalarına 24 Temmuz 2006 tarihinde yerel makamlar tarafından el konulduğunu kaydetmektedir. Mahkeme bu bağlamda, toplatma kararını veren Sulh Ceza Mahkemesi’nin, söz konusu sayının “pornografi” dosyası çerçevesinde yayımlanan bazı yazı ve resimlerin içeriğinin genel ahlakın korunması ilkesine aykırı olduğu kanısına vardığını saptamaktadır (yukarıda 9. paragraf). Mahkeme ardından, derginin nüshalarına el konulmasına yalnızca, derginin yazı işleri müdürü hakkında açılan ceza davası çerçevesinde, Asliye Ceza Mahkemesi’nin 28 Şubat 2007 tarihli kararının kesinleşmesi halinde son verilmesi gerektiğini kaydetmektedir (yukarıda 17. paragraf). Mahkeme yine, söz konusu kararın 29 Şubat 2012 tarihli Yargıtay kararının ardından kesinleştiğini tespit etmektedir (yukarıda 18. paragraf).
Başvuranın ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamanın “gerekliliğinin” mevcut davada ikna edici bir şekilde ortaya konulup konulmadığını değerlendirmek için Mahkeme esasen, ulusal hâkim tarafından kabul edilen gerekçeyi göz önünde bulundurmalıdır (Sapan/Türkiye, No. 44102/04, § 37, 8 Haziran 2010). Oysa somut olayda, yerel mahkemelerin kararlarından hareketle, derginin ilgili sayısında yer alan hangi yazı ya da hangi resmin ne sebeple genel ahlaka zarar verdiğini belirlemek mümkün değildir. Gerçekte, Sulh Ceza Mahkemesi’nin toplatma kararı, hâkimin, derginin içeriğinin genel ahlakın korunması ilkesine uygunluğunu ayrıntılı şekilde incelemeye özen gösterdiğinin düşünülmesini sağlayacak herhangi bir unsur içermemektedir. Sulh Ceza Mahkemesi, derginin bu sayısında yer alan hangi yazı ya da hangi resmin genel ahlaka aykırı olduğunu açıklamamaktadır (yukarıda 9. paragraf). Başvuran tarafından toplatma kararına karşı yapılan itirazı reddeden Asliye Ceza Mahkemesi kararı, bu bağlamda herhangi bir ayrıntı veya gerekçe de içermemektedir (yukarıda 14. paragraf).
Dolayısıyla, verilen kararlar gerekçelendirilmediğinden, ulusal hâkimin başvuranın ifade özgürlüğünü sınırlamadan önce dikkate alınması gereken kriterleri gerektiği gibi incelediği yönündeki iddia kabul edilemeyecektir. Bu nedenle Mahkeme, genel ve nedensiz bir şekilde ileri sürülen genel ahlakın korunması yönündeki gerekçenin, beş yıldan fazla bir süre boyunca derginin 28. sayısının bütün nüshalarına ilişkin toplatma ve el koyma tedbirini haklı göstermek için yeterli olmadığı kanaatine varmaktadır.
Bu sonucun ötesinde, ihtilaf konusu yayını bizzat inceleyerek (benzer bir yaklaşım için bakınız, Gözel ve Özer/Türkiye, No. 43453/04 ve 31098/05, § 56, 6 Temmuz 2010) Mahkeme, derginin söz konusu sayısının bir bütün olarak değerlendirildiğinde, eleştirel ve analitik yazılar aracılığıyla, farklı yaklaşımlara ve özellikle LGBT kişilerin yaklaşımlarına göre pornografi konusunu ele aldığını tespit etmektedir. Mahkeme, ihtilaf konusu yayının aynı zamanda, açık içerikli birkaç resmi, bilhassa her ikisi de ressamın kendisini temsil eden iki erkeğin cinsel eylemini gösteren ve 15. sayfada yayımlanan bir resmi içerdiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, bu resimlerin, özellikle söz konusu resmin, entelektüel ve sanatsal niteliğine rağmen, bilgi sahibi olmayan bir toplumun duyarlılığını zedeleyecek nitelikte olduğunun değerlendirilebileceği kanısına varmaktadır. Mahkeme’ye göre, LGBT topluluğunun cinselliğini konu edinen yazıların içeriği ve kullanılan bazı resimlerin açık niteliği dikkate alındığında, derginin 28. sayısı, toplumun belirli bir zümresini hedefleyen spesifik bir yayın olarak değerlendirilebilmektedir.
Yukarıda belirtilenleri göz önünde bulundurarak Mahkeme, söz konusu derginin tüm topluma uygun olmadığı ve öte yandan başvuranın bu durumu kabul ettiği kanısına varmaktadır (yukarıda 36. paragraf). Dolayısıyla Mahkeme, derginin nüshalarının yalnızca küçük bir kısmının gazete bayilerinde satışı amaçlanmış olsa bile, bazı kişi gruplarının özellikle de reşit olmayanların bu yayına erişimini önlemek için alınan tedbirlerin zorunlu bir sosyal ihtiyaca karşılık gelebileceğini kabul etmektedir.
Mahkeme bununla birlikte, verilen cezaların niteliği ve ağırlığının da müdahalenin orantılılığının değerlendirilmesi söz konusu olduğunda dikkate alınması gereken unsurlar olduğunu hatırlatmaktadır (bakınız, örnek olarak, Sürek/Türkiye (No. 1) [BD], No. 26682/95, § 64, ikinci bent, AİHM 1999-IV, ve Chauvy ve diğerleri/Fransa, No. 64915/01, § 78, AİHM 2004-VI). Mahkeme, mevcut davada, toplumun bir kısmının bilhassa reşit olmayanların duyarlılığını koruma gerekliliği genel ahlakın korunması bakımından kabul edilebilir olsa da, toplumun tamamının derginin ihtilaf konusu sayısına erişiminin engellenmesinin haklı gösterilmediği kanısına varmaktadır. Mahkeme bu bağlamda, yerel makamların, bilgi sahibi olmayan bir toplumun söz konusu dergiye erişimini engellemek amacıyla sayının bütün nüshalarının toplatılmasına nazaran daha hafif nitelikte önleyici bir tedbiri uygulamaya çalışmadıklarını vurgulamaktadır. Bu türden bir tedbirin, örnek olarak, abonelere yönelik nüshaların toplatılması şeklinde değil, 18 yaşın altında olanlara satış yasağı veya 18 yaşın altında olan kişilere yönelik bir uyarı içeren özel bir ambalaj içinde dergiyi satma yükümlülüğü, hatta bir şekilde, bu yayının büfelerden geri çekilmesi biçiminde uygulanması mümkündür.
28 Şubat 2007 tarihli Ankara Asliye Ceza Mahkemesi kararının düşündürdüğü üzere (yukarıda 17. paragraf), el konulan sayının 18 yaşından küçük olanlara yönelik bir uyarıyla birlikte yayımlanmasının, derginin yazı işleri müdürü hakkında yürütülen ceza davasının sonunda el konulan nüshaların iade edilmesinden sonra, yani 29 Şubat 2012 tarihli Yargıtay kararının ardından mümkün olduğu varsayılsa bile, Mahkeme, derginin nüshalarına el konulmasının ve derginin yayımlanmasında meydana gelen beş yıl yedi aylık gecikmenin izlenen amaçla orantılı olarak değerlendirilemeyeceği kanısına varmaktadır (bakınız, gerekli değişikliklerin yapılması koşuluyla (mutatis mutandis), Alınak/Türkiye, No. 40287/98, § 46, 29 Mart 2005 ve Vereinigung Bildender Künstler/Avusturya, No. 68354/01, § 37, 25 Ocak 2007).
Yukarıda belirtilenleri göz önünde bulundurarak Mahkeme, Kaos GL dergisinin 28. sayısının bütün nüshalarının toplatılmasının, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik orantısız bir müdahale olarak değerlendirildiği ve Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında “demokratik bir toplumda gerekli” görülmediği kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
Sözleşme’nin 10. maddesiyle birlikte 14. maddesine dayanarak, başvuran, üyelerinin cinsel yönelimine dayalı bir ayrımcılığa maruz kalmasından şikâyetçi olmaktadır.
Tek başına değerlendirilen Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği yönünde vardığı sonucu dikkate alarak Mahkeme, Sözleşme’nin 14. maddesi bağlamındaki şikâyetin kabul edilebilirliği ve esası hakkında inceleme yapılmasına gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (Özgür Radyo-Ses Radyo Televizyon Yayın Yapım Ve Tanıtım AŞ./Türkiye, No. 64178/00, 64179/00, 64181/00, 64183/00 ve 64184/00, § 86, 30 Mart 2006).
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Başvuran, herhangi bir adil tazmin talebi sunmamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, başvurana bu bağlamda herhangi bir meblağ ödenmesinin gerekmediği kanısına varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
Başvurunun, başvuran tarafından yayımlanan derginin 28. sayısının nüshalarının toplatılmasına ilişkin Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetle ilgili kısmının kabul edilebilir olduğuna;
Sözleşme’nin 10. maddesiyle birlikte 14. maddesi bağlamındaki şikâyetin kabul edilebilirliği ve esasının incelenmesine gerek olmadığına;
Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 22 Kasım 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithNebojša Vučinić Yazı İşleri MüdürüGörevde olan Başkan
Güvenlik tedbirleri özellikle tehlikeli bir takım suçlular veya isnat yeteneği yahut ceza sorumluluğu bulunmayan failler için uygulanan ve özünde iyileştirme, ıslah ve sosyalleştirme amacı bulunan tedbirlerdir.
Bu tedbirler bütün suçlular için değil ancak belli tehlikelilik arz eden suçlular ve şahsi durumları gereği haklarında ceza verilemeyecek kişilere uygulanabilir. Tüzel kişilerin isnat yeteneği veya kusurundan bahsedilemeyeceği için bunlar hakkında ceza verilemez; bunun yerine güvenlik tedbiri uygulanabilir (5237 sayılı Kanun m.53-60).
Güvenlik Tedbirleri,
Mahkemece verilen cezaya ek bir yaptırım olarak,
Mahkemece verilecek cezanın yerine geçmek üzere,
Müstakil bir yaptırım olarak, uygulanabilir.
Güvenlik Tedbirinin birinci amacı, suç işleyen kişileri ıslahını sağlayarak topluma kazandırmaktır. Suçlunun yeniden suç işlemesinin önüne geçmek ikinci temel amaçtır.
Güvenlik tedbiri, suçun işleyen failin tehlikeli durumu dikkate alınarak uygulanmaktadır. Bu yatırım türüne mahkeme kararı ile hükmedilmektedir. Özellikle akıl hastaları ve uyuşturucu bağımlıları bakımından uygulama alanı bulmaktadır.
Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.
TCK Madde 32: Akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolunur. Mahkûm olunan ceza, süresi aynı olmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.
Tüzel Kişiler Hakkında Güvenlik Tedbirinin Uygulanması
Tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamamaktadır. Ancak, gerçek kişilerin işledikleri suçlar yahut tüzel kişiliğin faaliyetleri dolayısıyla kanunda öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımlar uygulanabilmektedir. Bu tedbir, tüzel kişinin yetkililerinin işlediği suçlar yahut tüzel kişiliğin çiğnediği normlar nedeniyle gündeme gelmektedir. Tehdit, şantaj, cebir veya kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, hırsızlık, müstehcenlik, kumar oynanması için yer ve imkan sağlama, rüşveti evrakta sahtecilik, güveni kötüye kullanma ve dolandırıcılık suçlarının işlenmesi, suretiyle haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında, bunlara özgü güvenlik tedbirler uygulanmaktadır.
Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde de aynı tedbirler uygulanmaktadır. Özellikle, örgütlü suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar, devletin güvenliğine karşı suçlar, insan ticareti, organ ticareti, insan üzerinde deney, soykırım suçları bakımından bu tedbir uygulanabilmektedir.
İhaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, fiyatları etkileme, kamuya gerekli şeylerin yokluğuna neden olma, “Ticarî sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması”, mal veya hizmet satımından kaçınma, tefecilik suçlarına karışanlar ile çevreye zarar veren tüzel kişilere de yaptırım uygulanmaktadır.
Türk Ceza Kanununda Güvenlik Tedbirleri
Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma
Madde 53- (1) Kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak;
a) Sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya veya seçime tabi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten,
b) Seçme ve seçilme ehliyetinden (…),
c) Velayet hakkından; vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan,
d) Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan,
e) Bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten,
yoksun bırakılır.
(2) Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz.
(3) Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezası infaz edilen ya da koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezası infaz edilen ya da koşullu salıverilen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz konusu edilen hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir.
(4) Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.
(5) Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet halinde, ayrıca, cezanın infazından sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar.
(6) Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet halinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar.
Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri
Madde 57- (1) Fiili işlediği sırada akıl hastası olan kişi hakkında, koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilen akıl hastaları, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve tedavi altına alınırlar.
(2) Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilmiş olan akıl hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi üzerine infaz hâkimi kararıyla serbest bırakılabilir.
(3) Sağlık kurulu raporunda, akıl hastalığının ve işlenen fiilin niteliğine göre, güvenlik bakımından kişinin tıbbi kontrol ve takibinin gerekip gerekmediği, gerekiyor ise, bunun süre ve aralıkları belirtilir.
(4) Tıbbi kontrol ve takip, raporda gösterilen süre ve aralıklarla, Cumhuriyet savcılığınca bu kişilerin teknik donanımı ve yetkili uzmanı olan sağlık kuruluşuna gönderilmeleri ile sağlanır.
(5) Tıbbi kontrol ve takipte, kişinin akıl hastalığı itibarıyla toplum açısından tehlikeliliğinin arttığı anlaşıldığında, hazırlanan rapora dayanılarak, infaz hâkimliğince yeniden koruma ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Bu durumda, bir ve devamı fıkralarda belirlenen işlemler tekrarlanır.
(6) İşlediği fiille ilgili olarak hastalığı yüzünden davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişi hakkında birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre yerleştirildiği yüksek güvenlikli sağlık kuruluşunda düzenlenen kurul raporu üzerine, mahkûm olduğu hapis cezası, süresi aynı kalmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, infaz hâkimi kararıyla akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.
(7) Suç işleyen alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlısı kişilerin, güvenlik tedbiri olarak, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılarına özgü sağlık kuruluşunda tedavi altına alınmasına karar verilir. Bu kişilerin tedavisi, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığından kurtulmalarına kadar devam eder. Bu kişiler, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca bu yönde düzenlenecek rapor üzerine infaz hâkimi kararıyla serbest bırakılabilir.
Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri
Madde 60- (1) Bir kamu kurumunun verdiği izne dayalı olarak faaliyette bulunan özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcilerinin iştirakiyle ve bu iznin verdiği yetkinin kötüye kullanılması suretiyle tüzel kişi yararına işlenen kasıtlı suçlardan mahkûmiyet halinde, iznin iptaline karar verilir.
(2) Müsadere hükümleri, yararına işlenen suçlarda özel hukuk tüzel kişileri hakkında da uygulanır.
(3) Yukarıdaki fıkralar hükümlerinin uygulanmasının işlenen fiile nazaran daha ağır sonuçlar ortaya çıkarabileceği durumlarda, hakim bu tedbirlere hükmetmeyebilir.
(4) Bu madde hükümleri kanunun ayrıca belirttiği hallerde uygulanır.
Görüşü hazırlamakla görevli çalışma grubu ilk toplantısını 26-28 Mart tarihleri arasında, ikinci toplantısını ise 18-20 Haziran 2012 tarihleri arasında Strazburg’da gerçekleştirerek raporlar hazırlamıştır. Bu raporlar çerçevesinde hazırlanan hukuki görüş, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 13 Kasım 2012 tarihinde onaylanarak üye devletlere ilan edilmiştir.
Belgeyi hazırlayan komitede, Durro SESSA (Hırvatistan), Jean-Claude WIWINIUS (Lüksemburg), Niels ENGSTAD (Norveç), Orlando AFONSO (Portekiz), Nina BETETTO (Slovenya), José COBO SAENZ (İspanya), Bernard CORBOZ (İsviçre), Aneta ARNAUDOVSKA (Makedonya Cumhuriyeti), Richard AIKENS (Birleşik Krallık), nes RIEDEL (Almanya) ve Alain LACABARATS (Fransa) yer almıştır. Belgenin çevirisi, İdari Yargının Etkinliğinin Artırılması ve Danıştay’ın Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi projesi kapsamında Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortak şekilde finanse edilmiştir.
Adaleti tesis etmek için son kararı veren hâkimlerin tüm hukuk alanlarında uzmanlaşması imkansızdır. Bu nedenle hâkimlerin belli alanlarda bilgi ve deneyimlerini yoğunlaştırmaları onların verecekleri kararlarının kalitesini artıracak, mahkemelerin etkinliğini artıracak ve yargı yükünü azaltacaktır. Sadece belirli dava türleriyle ilgilenen ihtisas mahkemelerinin kurulması mahkemenin yeterliliğini ve verimliliğini artıracaktır.
15 No.lu Görüş (2012) HÂKİMLERİN UZMANLAŞMASI CCJE 13. Genel toplantısında kabul edilmiştir (Paris, 5-6 Kasım 2012)
Giriş
1. Bakanlar Komitesi tarafından belirlenen iş tanımı uyarınca, Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), 2012 yılında hâkimlerin uzmanlaşması hakkında bir Görüş hazırlamaya karar vermiştir.
2. İşbu Görüş, daha önceki CCJE Görüşleri, Hâkimlerin Magna Cartası, CCJE tarafından hâkimlerin uzmanlaşması hakkında hazırlanan ankete üye devletlerin yanıtları ve CCJE uzmanı Sayın Maria Guilana Civinini (İtalya) tarafından yazılan ön rapora dayanılarak hazırlanmıştır.
4. Üye devletlerin anketlere verdiği yanıtlar ve uzmanın hazırladığı anket, üye Devletlerde uzmanlaşmış hâkimlerin ve/veya ihtisas mahkemelerinin yaygın olduğunu göstermiştir. Bu tür uzmanlaşmalar gerçekten var olmakla birlikte, hâlihazırda var olan mahkemeler arasında ihtisas daireleri ya da ayrı ihtisas mahkemeleri oluşturulmasını içeren çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Bu eğilim, Avrupa çapında yaygınlaşmıştır [2].
5. İşbu Görüş çerçevesinde, “uzmanlaşmış hâkim” hukukun sınırlı alanıyla (örneğin: Ceza hukuku, vergi hukuku, aile hukuku, ekonomi ve finans hukuku, fikri mülkiyet hukuku, rekabet hukuku) ilgilenen veya belirli alanlarda (örneğin: Sosyal, ekonomik ve aile hukuku ile ilgili) belirli vaziyetlere ilişkin davalara bakan hâkimdir.
6. Ceza davalarında yer alan jüri üyeleri[3], yukarıda bahsedilen “uzmanlaşmış hâkimler” tanımı kapsamında değerlendirilmemiştir. Jüri üyeleri, tüm ceza davalarında yer almamaktadır. Düzenli hâkimlik yapısının bir parçası olan hâkimlerle aynı kurallar ve kanunlara tabi olmamakla birlikte yargı hiyerarşisinin bir parçası veya disiplin ve etik kurallarına da tabi değildirler.
7. İşbu Görüşün amacı, temel hakların korunmasının yanı sıra adaletin niteliği ve hâkimlerin statüsünün güvenceye alınmasına duyulan üstün ihtiyaç gereğince uzmanlaşma ile ilgili temel sorunları incelemektir.
A. Uzmanlaşmanın olası avantajları ve dezavantajları
a. Uzmanlaşmanın olası avantajları
8. Uzmanlaşma sıklıkla, herhangi bir kasıtlı tercihten ziyade, kanunlardaki değişikliklere uyum sağlama ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Sürekli olarak uluslararası, Avrupa veya ulusal seviyede yeni mevzuat benimsenmesi ve içtihat ile doktrin değişiklikleri, hukuk bilimini son derece karmaşık ve geniş bir hale getirmektedir. Bir yandan toplum ve davaların tarafları mahkemelerden gittikçe artan bir şekilde profesyonellik ve verimlilik beklerken, hâkimlerin tüm bu alanlara hâkim olması zordur. Hâkimlerin uzmanlaşması, kendi yetki alanlarında gerekli bilgi ve deneyime sahip olmalarını sağlayabilir.
9. Söz konusu hukuki alanda derinlemesine bilgiye sahip olmak, bir hâkimin vereceği kararların niteliğini iyileştirebilir.
Uzmanlaşmış hâkimler, belirli alanlarda daha fazla deneyim kazanırken bu durum, mahkemelerinin yetkinliğini artırabilir.
10. Dava dosyalarının, seçilen bir grup uzmanlaşmış hâkimde toplanmasını sağlamak, yargı kararlarında istikrarı ve en nihayetinde de yasal kesinliği mümkün kılabilir.
11. Sürekli olarak benzer dosyalara bakmak, hâkimlerin kendilerine verilen davalar hakkındaki olguları teknik, sosyal veya ekonomik düzeyde daha iyi anlamalarına ve böylece söz konusu olgulara daha uygun çözümler bulmalarına yardımcı olabilir.
12. Hukuktan farklı bir bilime ilişkin bilgi sağlayan uzmanlaşmış hâkimler, uzlaşmazlık konusu olan sorunlara çoklu disiplinli bir yaklaşım benimseyebilir.
13. Belirli bir hukuki alanda daha fazla deneyim ile elde edilen uzmanlaşma, sürekli artan dava sayıları dikkate alındığında, mahkemelerin verimliliği ve dosya yönetiminin iyileştirilmesine yardımcı olabilir.
b. Uzmanlaşmanın olası kısıtları ve tehlikeleri
14. Pek çok farklı sebepten dolayı yargıda uzmanlaşma arzu edilir bir durum olsa da çeşitli tehlikeleri de barındırmaktadır. Yargıda uzmanlaşmanın taşıdığı temel risk, uzmanlaşmış hâkimlerin, genel hâkim yapısından ayrılması ihtimalidir.
15. Hâkimlerin, uzmanlaşma sebebiyle daha önce aynı konularda verdiği kararları tekrarlama eğiliminde olması, içtihadın toplumun ihtiyaçlarına göre gelişmesini engelleyebilir. Bu tehlike ayrıca, belirli bir alandaki kararların daima aynı ve belirli hâkim grubu tarafından alınması durumunda da ortaya çıkmaktadır.
16. Uzmanlaşmış hukukçular, kendi alanlarına özgü ve (genellikle) diğer hukukçuların bilmediği kavramlar geliştirmeye eğilimlidir. Bu da kanun ve usulün ayrışmasına, uzmanlaşmış hâkimlerin diğer alanlardaki gerçekliklerden kopmasına ve genel ilkeler ile temel haklardan uzaklaşmaları ihtimaline neden olabilir. Bu ayrışma, yasal kesinlik ilkesini zayıflatabilir.
17. Toplum, uygulamada mümkün olmasa da, uzmanlaşmış hâkimler olmasını bekleyebilir. Uzmanlaşma, yalnızca, mahkemelerin yeterli boyuta ulaştığı durumlarda mümkün olabilir. Küçük mahkemeler ihtisas daireleri kurabilmeyi veya bu gibi dairelerden yeterli sayıda kurabilmeyi imkânsız bulabilir. Bu da hâkimleri çok yönlü olmak ve böylece çok farklı uzmanlık konularına bakabilme yeteneğine sahip olmak zorunda bırakır. Hâkimlerin aşırı derecede bireysel uzmanlaşması, gerekli olan bu çok yönlülüğe zarar verecektir.
18. Bazı durumlarda, hâkimlerin uzmanlaşması, yargı birliğine zararlı olabilir. Uzmanlaşma, hâkimlere, uzmanlık alanlarındaki deneyimlerinin onları diğerlerinden farklı bir üst gruba dahil ettiği hissini verebilir. Genel halka da bazı hâkimlerin “süper hâkim” olduğu veya tam tersine, bir mahkemenin esas yargı sisteminden ayrı, tamamen teknik bir organ olduğu izlenimini verebilir. Bu durum, yeterince uzmanlaşmış olmadığı düşünülen mahkemelere kamunun güvenmemesi sonucunu doğurabilir.
19. Yüksek uzmanlığa sahip bir mahkemenin kurulması, hâkimlerin yargının geri kalanından ayrılması ve bu kişilerin taraflar, menfaat grupları veya diğer Devlet güçlerinden baskıya açık kalması amacı veya etkisi de taşıyabilir.
20. Hukukun herhangi bir alanında; ortak eğitimlerde, konferanslarda veya toplantılarda hâkimler, avukatlar ve savcıların aşırı yakınlaşmasının bıraktığı izlenimin yarattığı tehlike gerçekten mevcuttur. Bu, yalnızca yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin imajın lekelenmesine neden olmakla kalmamakta, aynı zamanda hâkimleri gizli bir etkiye ve bu sayede de kararlarının doğrultusunu gerçek bir riske açık bırakmaktadır.
21. Mahkemelerin kabul edilebilir bir iş yükü olması gerektiğinden, çok kısıtlı bir alanda uzmanlaşmış bir mahkeme kurulması, ilgili alandaki dosyaların tüm ülke veya bölge içerisinde tek bir mahkemede yoğunlaşmasına neden olabilir. Bu da mahkemelere erişimi engelleyebilir veya hâkim ve davanın tarafları arasında ciddi bir mesafeye neden olabilir.
22. Bir kürsünün parçası olan ve belirli bir teknik veya uzman görüşü sağlamaktan sorumlu olan uzmanlaşmış bir hâkimin, tarafların savunması için sunulmadan önce meslektaşlarına kişisel görüşü veya olguları ifade etmesi tehlikesi bulunmaktadır[4].
23. Kamunun endişelerine karşılık vermek amacıyla ihtisas mahkemeleri kurulması (örn. Terörle Mücadele
Mahkemeleri) [5], resmi makamların diğer mahkemelerde olmayan materyal ve insan kaynaklarını bu mahkemelere sağlamasıyla sonuçlanabilir.
B. Genel ilkeler – temel hak ve ilkelere saygı: CCJE’in duruşu
24. CCJE, genel veya uzmanlaşmış tüm hâkimlerin, her şeyden önce, yargılama sanatında uzman olması gerektiğini vurgular. Hâkimlerin, olguların ve kanunların nasıl incelenmesi ve değerlendirilmesi gerektiğini ve çok çeşitli alanlarda karar vermeleri gerektiğini bilmeleri gerekmektedir. Bunu yapabilmek için yasal kurumlar ve ilkelere ilişkin geniş bilgiye sahip olmaları gerekmektedir.
25. Üye Devletlerin yanıtları ve uzmanın raporu, mahkemelere gelen davaların pek çoğuna uzmanlaşmamış hâkimlerin baktığını ortaya koymuş ve bu hâkimlerin üstlendiği etkin rolü vurgulamıştır.
26. Kural olarak, hâkimlerin tüm alanlarda davalara karar verme yetisinin olması gerekmektedir. Kanunlara ve altında yatan ilkelere ilişkin genel bilgileri, sağduyuları ve hayatın gerçekleri hakkındaki bilgileri, uzmanlaşma alanları da dahil olmak üzere, gerektiğinde bilirkişi desteğiyle onlara, tüm alanlarda kanunları uygulama yeteneğini vermektedir [6].
“Uzmanlaşmamış hâkimlerin” rolü asla hafife alınamaz.
27. Herhangi bir mahkemede, uzmanlaşmamış hâkimler genellikle çeşitli uzmanlık sektörlerine atanmakta ve kariyerleri boyunca birçok kez farklı alanlarda görev almaktadır. Bu da onlara çok çeşitli hukuki alanlarda geniş bir deneyim sunmakta ve böylece yeni görevlerine alışmalarını ve davanın taraflarının ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlamaktadır. Bu yüzden, belirli derecede uzmanlaşma gerektirenler de dahil olmak üzere, çok büyük çeşitlilik gösteren konulara bakması gereken genel bir mahkemenin ihtiyaçları ile başa çıkabilmek için gereken esneklik ve çok yönlülüğü edinmek üzere, en başından itibaren tüm hâkimlerin genel bir eğitim alması hayati öneme sahiptir.
28. Yine de bazı alanlarda kanunlar o kadar karmaşık veya spesifik hale gelmiştir ki bu alanlardaki davalara uygun bir şekilde bakabilmek için daha yüksek bir uzmanlaşma gerekmektedir. Bu sebeple, belirli alanlardan sorumlu olan uygun niteliğe sahip hâkimlerin sağlanması tavsiye edilir.
29. Tüm hâkimler gibi uzmanlaşmış hâkimler de İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması hakkında
Sözleşmenin (Sözleşme – AİHS) 6. Maddesinde belirtilen bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerini karşılamalıdır.
Uzmanlaşmış hâkimler ve mahkemelerin Sözleşmenin bu hükmünde belirtilen diğer tüm koşulları da karşılaması gerekmektedir: mahkemeye erişim, uygun süreç, adil yargılanma hakkı ve makul sürede duyulma hakkı. Bu gerekliliklere saygı çerçevesinde ihtisas dairelerinin düzenlenmesi mahkemelerin yükümlülüğüdür.
30. CCJE, ihtisas daireleri veya mahkemelerinin kurulmalarının katı bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini düşünmektedir.
Bu organların, uzmanlaşmamış hâkimlerin liyakatini göz ardı etmemesi ve her koşul altında aynı güvence ve kaliteyi temin etmesi gerekmektedir. Aynı zamanda, mahkemenin büyüklüğü, hizmet gereklilikleri ve hâkimlerin tüm hukuki alanlara hâkim olmasının gittikçe zorlaştığı gerçeği ve uzmanlaşmanın maliyeti gibi bir hâkimin işine hükmeden tüm kıstaslar da dikkate alınmalıdır.
31. Uzmanlaşma asla, her hâkimin karşılaması gereken kalite gerekliliklerinin önüne geçmemelidir. CCJE, bu gerekliliklerin yargı kararlarının kalitesi hakkında 11 No.lu Görüşü (2008) içerisinde yer aldığını ve gerekliliklerin, uzmanlaşmış hakimler de dahil olmak üzere, tüm hâkimler için geçerli olduğunu belirtir. İhtisas mahkemelerinde yargının idaresi için ideal şartların temin edilmesi için gerekli olan her şey yapılmalıdır.
32. İlke olarak, genel usul kuralları ihtisas mahkemeleri için de geçerli olmalıdır. Her bir ihtisas mahkemesine özgü usuller getirilmesi, bu usullerin yaygınlaşarak, adalete erişim ve hukukun kesinliği konularında riskler oluşturma eğilimini doğurur. Mahkemeye özgü usul kurallarına yalnızca, ihtisas mahkemesinin kurulmasına neden olan ihtiyaçlardan birine (örneğin: Çocukların menfaatini güvence altına almak için oluşturulan ve spesifik kurallara tabi olarak muayenesini sağlayan aile hukukuna ilişkin usuller) karşılık gelmesi halinde izin verilebilir.
33. Mahkemenin bir bütün olarak tarafsızlığı ve hâkimin delilleri değerlendirmedeki özgürlüğünden oluşan adil yargılanma ilkelerine uyulmasının sağlanması elzemdir. Mahkeme heyetinin bir parçası olarak bir bilirkişi veya hâkim yardımcısının görev aldığı sistemlerde, hukuk eğitimi almış bu hâkime söz konusu bilirkişi veya yardımcı tarafından verilen tavsiyelere tarafların yanıt verme haklarını muhafaza etmeleri de önemlidir. Aksi takdirde, taraflara sorgulama veya karşı çıkma fırsatı tanınmadan bilirkişi görüşü karara dahil edilebilir. CCJE, hâkimlerin bir bilirkişi tayin ettiği ya da tarafların bilirkişileri tanık olarak çağırdığı ve tarafların hâkim önünde, bu bilirkişinin bulgularına ve çıkardığı sonuçlara itiraz edebileceği ve tartışabileceği bir sistemi tercih edilebilir olarak değerlendirmektedir.
34. Bir ihtisas mahkemesinde olsun ya da olmasın mahkemedeki tüm dosyalar aynı özenle incelenmelidir. İhtisas mahkemelerinin baktığı davaları önceliklendirmek için sebep yoktur. Yalnızca nesnel ihtiyaca dayanan, özgürlükten yoksun bırakılma veya çocuk velayetine ilişkin acil tedbirler, kişi veya mülkün korunması, çevre, kamu sağlığı, kamu düzeni veya güvenliği gibi hususları içeren davalarda önceliklendirmelere izin verilebilir.
35. İhtisas mahkemelerinin yeterli insan, idari ve materyal kaynağından yararlanması gerekirken, bu durum kaynaklar açısından aynı koşullara sahip olması gereken diğer mahkemelerin zararına olmamalıdır.
36. CCJE, hâkimler açısından daha fazla hareketlilik ve esnekliğin olmasının, uzmanlaşmaya ilişkin yukarıda bahsedilen dezavantajların giderilmesine yardımcı olabileceğini düşünmektedir. Hâkimlerin kariyerleri boyunca mahkeme veya uzmanlık değiştirme ve hatta uzmanlaşma görevlerinden genel görevlere geçme veya tam tersini yapma hakkı bulunmalıdır.
Hareketlilik ve esneklik, hâkimlere daha çeşitli ve farklı kariyer fırsatları sunmanın yanı sıra durumlarını değerlendirerek, içtihat ve genel olarak hukukun gelişmesini sağlayan diğer hukuki disiplinlere geçmelerine imkân tanıyacaktır. Ancak, bu hareketlilik ve esneklik, hâkimlerin bağımsızlığı ve azledilemezliği ilkelerini tehlikeye atmamalıdır [7].
37. Belirli hukuki alanlarda ortaya çıkan karmaşıklık veya özel gereksinimleri karşılamak için uzmanlaşmış hâkimlerin sağlanması, bireysel veya belirli koşullar gereğince özel, geçici veya olağanüstü mahkemelerin kurulmasından farklı bir durumdur. Bu mahkemelerin, Sözleşmenin 6. Maddesinde yer alan tüm güvenceleri sağlayamamasına ilişkin olası bir tehlike mevcuttur. CCJE halihazırda bu gibi mahkemelerin kurulmasına karşı itirazlarını ifade etmiş ve bu aşamada terörizm bağlamında hukukun üstünlüğü ve insan haklarının korunmasına ilişkin hâkimlerin rolü hakkında 8 No.lu Görüşünün (2006) içeriğine atıfta bulunmaktadır. Her halükârda, CCJE bu gibi mahkemelerin var olması halinde de, olağan mahkemelerin
yükümlülüğü olan tüm güvenceleri karşılamaları gerektiğini vurgular.
38. Özetlemek gerekirse, CCJE uzmanlaşmanın, yalnızca adaletin idaresini desteklemesi halinde, yani hem davaların hem de yargı kararlarının nitelikli olmasını temin etmek için tercih edilebilir olduğunun ispatı durumunda meşru olabileceğine inanmaktadır.
C. Uzmanlaşmanın belirli yönleri
1. Hâkimlerin uzmanlaşması
39. CCJE’ye göre, işbu Görüşün ilkeleri, aşağıda dikkate alınan ihtisas mahkemesi tipleri için geçerlidir.
40. Ankete verilen yanıtlar, “ihtisas” mahkemelerinde kullanılan hâkim tiplerine ilişkin üye devletler arasında belirgin farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur.
41. Uzmanlaşma, farklı araçlarla hayata geçirilebilir. İlgili devletin yasal çerçevesinin müsaade ettiği sınırlara göre, yargının genel teşkilatlanmasından ayrı ve farklı ihtisas mahkemeleri olabileceği gibi, genel yargı sisteminin bir parçası olan ihtisas mahkemeleri veya daireleri de olabilir. İhtisas mahkemeleri veya dairelerinin yargı yetkisi sıklıkla, uzmanlaşmamış mahkemelerden farklı olacaktır; ihtisas mahkemesi genellikle çok daha az sayıda olmakla birlikte, bazen sadece ülkenin başkentinde yer alır. İhtisas mahkemeleri ve dairelerinde hâkim yardımcıları yer alabilir.
42. Uzmanlaşmanın elde edilmesinde kullanılan en yaygın araç, uzmanlaşmış dava dairelerinin kurulmasıdır. Bu genellikle dahili mahkeme kuralları aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Uzmanlaşmada ana alanlar; aile ve çocuk hukuku, fikri mülkiyet hukuku, ticaret hukuku, iflas hukuku, ağır suçlar, suç soruşturması ve cezai müeyyidelerin infazı olarak sıralanabilir.
i. “Hukukçu olmayan hâkimler”
43. Pek çok üye devlette, hukuk eğitimine sahip bir veya birden fazla hâkimin yanı sıra hukukçu olmayan bir veya birden fazla mahkeme üyesinden oluşan ihtisas mahkemeleri bulunmaktadır. Bu gibi “hukukçu olmayan hâkimler” çok çeşitli olup, bu konuya ilişkin detaylı incelemeyi burada sunmak mümkün değildir. Söz konusu “hukukçu olmayan hâkimler” sıklıkla, belirli bir menfaat grubunu (örneğin: İşçiler veya işverenler, mülk sahipleri ve kiracılar, belediye meclisleri) temsil eder ya da ilgili ihtisas mahkemesinin konusuna özgü uzmanlığa sahiptirler.
ii. Profesyonel hâkimler
44. Profesyonel hâkimler, birkaç farklı yöntemle uzmanlaşmış hâkim olabilir. Hâkim olarak atanmadan önce
uzmanlaşmış bir avukat olarak elde ettikleri deneyimler veya hâkim olarak atandıktan sonra uzmanlaşma çalışmalarıyla elde ettikleri deneyimlerin sonucunda olabilirler. Alternatif olarak, uzmanlaşmış bir hâkim, hukukun bir uzmanlık alanına veya hukuki olmayan bir alana özgü eğitim almış ve daha sonra bir ihtisas mahkemesine atanmış veya genel bir mahkemede uzmanlık davalarına bakıyor olabilir.
45. Mahkeme yapısının daha yüksek seviyelerinde hâkimlerin uzmanlaşmasının söz konusu olduğu durumlarda, daha yüksek seviyelerde de tüm dosya tiplerine bakabilme esnekliği olabilmesi için hâkimlerin belirli bir düzeyde çok yönlü olabilmesi gerekmektedir. İstinaf ve temyiz mahkemelerinin hukuki ve anayasal görevi olan mevzuat ve içtihadın yorumlanması ve uygulanmasında tutarlılığın yerine getirilmesinin temini için bu esneklik gereklidir. Ayrıca bu esneklik, belirli alanların istinaf ve temyiz seviyesinde kendi görüşlerini dayatacak bir pozisyonda olup, ilgili alanda kanunun gelişmesinin engellenmesine neden olabilecek çok küçük bir hâkim grubu tarafından ele alınmamasını da temin edecektir.
2. Belirli mahkemelerin veya daha büyük bir grup içerisindeki mahkemelerin uzmanlaşması
46. Bazı yargı çevrelerinde, olağan mahkemelerin haricinde ihtisas mahkemeleri bulunmaktadır [8]. Bazı durumlarda, ayrı olan bu ihtisas mahkemeleri, ihtisas mahkemelerinin veya daha büyük yargı çevrelerinde mahkeme ihtisas dairelerinin kurulmasını sağlayan AB araçlarının sonucu olarak kurulmuştur [9]. Diğer durumlarda ise ihtisas mahkemeleri, daha büyük bir mahkeme grubunun parçası olabilir[10].
Her durumda, mahkemenin kendisi de, davalardan sorumlu olan hâkimler de uzmanlaşmıştır. Her ülkede benimsenen yapı, kısmen tarihsel gelişmenin, kısmen de söz konusu yargı çevresinde uzmanlaşmış bir mahkeme veya hâkime yönelik talebin bir sonucudur.
3. Uzmanlaşmış hâkimlerin bölgesel dağılımı
47. Bazı ileri derecede uzmanlık alanlarında, mahkemeye gelen dosya sayısının çok düşük olduğunu göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bu durumda, hâkim başına dengeli bir iş yükü düşmesi ve uzmanlaşma gerektirmeyen diğer dosyalara da bakmalarını mümkün kılmak için uzmanlaşmış hâkimleri bir mahkemede toplamak gerekebilir. Ancak, eğer aynı mahkemede toplamaya yönelik yapılan bu işlem daha ileriye götürülürse, ihtisas mahkemesinin mahkeme kullanıcılarından uzaklaşması riski ortaya çıkacaktır ve CCJE’ye göre bu sorundan kaçınılması gerekmektedir.
4. İnsan kaynakları, materyal ve mali kaynaklar
48. Uzmanlaşmış hâkimler ve mahkemelere yeterli insan ve materyal kaynağının, özellikle de bilgi işlem teknolojisinin sağlanması elzemdir.
49. İhtisas mahkemelerinde beklenen dava yükünün diğer mahkemelere göre düşük olması halinde, birkaç ihtisas mahkemesi ve hatta mümkünse tüm mahkemeler tarafından birlikte kullanılabilecek kaynaklar ve teknolojilerin geliştirilmesi ve kullanılmasına dikkat edilmelidir. İnsan ve materyal kaynaklarının bir araya getirilmesi, uzmanlaşmanın düzenlenmesi ile bağlantılı sorunlardan kaçınmak için bir yöntem olabilir. Genel ve ihtisas mahkemelerini ve heyetlerini içeren büyük “adalet merkezleri” kurulması ise mahkemelerin yerleri arasında gittikçe artan mesafelerle, mahkemeye kolay erişimin önüne geçebilir.
50. Uzmanlaşmış mahkemeler ve hâkimlerin gereksinimleri ve maliyetleri, özel tedbirlerin gerekmesi, dosyaların hacimli olması veya duruşmalar ve kararların uzun olması gibi sebeplerle olağan mahkemeler ve hâkimlere kıyasla daha fazla olabilir.
51. Belirli bir uzmanlık alanında bunun gibi ek maliyet unsurları tespit edilebilirse, bu fazladan maliyetlerin bir kısmını veya tamamını karşılamak için davanın belirli bir tarafının daha yüksek masraf ödemesi gerekçelendirilebilir. Bu durum, örneğin ticari veya endüstriyel inşaat davaları veya patent ya da rekabet davaları için uygun olabilecekken, çocuk velayeti davaları, iştirak nafakası davaları veya diğer aile hukuku dava tipleri gibi davalar için uygun olmayacaktır. Uzmanlık gerektiren davalar için daha yüksek maliyetler olması mahkemelerin üstlendiği ilave işten daha fazla olamaz ve hem mahkemeler hem de dava tarafları için mahkemelere yüklenen iş ile uzmanlaşmanın getirdiği faydaya orantılı olmalıdır. Aynı şekilde, yalnızca daha fazla kâr elde etmek amacıyla ihtisas mahkemelerinin kurulması da makul ya da meşru görünmemektedir.
D. Hâkimin uzmanlaşması ve statüsü
1. Uzmanlaşmış hâkimin statüsü
52. Yukarıda adı geçen tüm uzmanlaşma tiplerinde, yargının bir üyesi olarak hâkimin rolü değişmez. Hâkimlerin uzmanlaşması, yargının bağımsızlığı ilkesinden herhangi bir şekilde sapılmasını hiçbir yönüyle gerektiremez ve meşru kılamaz (mahkemelerin ve bireysel hâkimlerin bağımsızlığı, bkz. 1 No.lu Görüş (2001)).
53. Buradaki kılavuz ilke, uzmanlaşmış hâkimlere statüleri bakımından uzmanlaşmamış hâkimlerden hiçbir şekilde farklı davranılmaması olmalıdır. Dolayısıyla atama, görev süresi, azledilemezlik ve disipline ilişkin kanun ve kurallar uzmanlaşmış hâkimler için de diğer hâkimlerle aynı olmalıdır.
54. Bunu en iyi şekilde sağlamak için hem uzmanlaşmış hem de uzmanlaşmamış hâkimlere yönelik tek bir seçim organının varlığı gereklidir. Hâkimlere ilişkin tek bir yapı olması, evrensel olarak geçerli olması gereken temel haklar ve ilkelere tüm hâkimlerin saygı duymasını temin edecektir. Aynı doğrultuda, CCJE, farklı hâkimlerin farklı kuruluşlarda farklı kurallara tabi olmasına neden olabilecek, belirli uzmanlıklara göre farklı yargı organları ve sistemlerinin oluşturulması taraftarı değildir.
55. CCJE, pek çok Avrupa ülkesinde geleneksel olarak birkaç farklı yargı hiyerarşisi olduğunu bilmektedir (örneğin; olağan ve idare mahkemelerinde). Bunlar, hâkimlerin statüsündeki farklılıklar ile de ilişkilendirilebilir. CCJE, bu gibi ayrı hiyerarşilerin yargının idaresi ve adalete erişimi karmaşık hale getirebileceğini düşünmektedir.
56. CCJE’ye göre:
– Yargı yetkisine ilişkin uyuşmazlıkların adalete erişimi engellememesi veya Sözleşme’nin 6. Maddesine aykırı olarak gecikmelere neden olmamasını; – Diğer yargısal hiyerarşilere, ihtisas mahkemelerine, birimlerine ve görevlerine uygun bir şekilde erişimin tüm hâkimler için açık olmasını; – Aynı kıdeme sahip tüm hâkimlerin, özel görevlere yönelik ek ücretler istisna olmak üzere, aynı maaşı almasını temin etmelidir (bkz. bir sonraki fıkra).
57. Uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimlerin eşit statüsü ilkesi, maaşlar için de geçerli olmalıdır. Bakanlar Komitesinin Rec(2010)12 Sayılı Tavsiyesinin 54. Maddesine göre hâkimlerin maaşları, “meslekleri ve sorumlulukları ile orantılı olmalı” ve diğerlerinin yanı sıra “kararlarını etkilemeye yönelik teşviklere karşı koruyacak yeterlilikte olmalıdır”[11].
Bu doğrultuda, yalnızca hâkimin uzmanlaşmasına binaen verilen herhangi bir ek maaş veya diğer ücretler, mesleğin özellikleri ve sorumluluklarının ağırlığı genel bir kural olarak uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler için eşit olduğundan, meşru görünmemektedir. Uzmanlaşmış hâkimin mesleğinin özellikleri veya sorumluluklarının ağırlığı (uzmanlık görevine atanmanın getirdiği kişisel sorumluluklar da dahil olmak üzere) bir tazminin gerektiği sonucunu doğuran özel sebeplerin tespit edilebildiği durumlarda ek maaş, diğer ücretler veya bazı ödemeler (örneğin gece mesaisi durumunda) meşrulaşabilir.
58. Hâkimlerin etik, cezai, hukuki ve disiplin sorumlulukları uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler arasında farklılık göstermemelidir. CCJE’nin 3 No.lu Görüşünde belirtilen hâkimlerin mesleki davranışlarına ilişkin standartlar, uzmanlaşmış ve uzmanlaşmamış hâkimler için eşit derecede geçerlidir. Herhangi farklı bir muamele için yeterli gerekçe tespit edilmemiştir.
59. Uzmanlaşmış bir hâkimin yalnızca küçük ve uzmanlaşmış bir grup avukatla ve hatta dava taraflarıyla ilgilenme olasılığının olması halinde tarafsızlık ve bağımsızlığını temin etmek için kendi davranışlarında dikkatli olması gerekebilir.
2. Değerlendirme ve terfi
60. Bir hâkimin çalışma performansının değerlendirilmesinde kıstaslar çok çeşitlidir ve iyi bilinmektedir (bkz. 3 ve 20(2007) No.lu CCJE Görüşleri). Uzmanlaşma tek başına, uzmanlaşmış hâkimin çalışmasına daha yüksek değer vermeyi meşru kılmaz. Bir veya daha fazla uzmanlaşma alanının kabulünde gösterilen esneklik, bir hâkimin çalışma performansının değerlendirilmesinde önemli bir unsur olabilir.
61. Bu sebeple, yargı konseyi veya hâkimlerin performansının değerlendirilmesinden sorumlu başka bir bağımsız kurum, uzmanlaşmış bir hâkimin bireysel performansının, uzmanlaşmamış bir hâkimin performansı ile kıyaslanıp kıyaslanamayacağı veya hangi oranda kıyaslanabileceğini belirlerken çok dikkatli olmalıdır. Küçük bir grubun parçası olabilecek ve çalışmaları değerlendiren kişi için şeffaf veya bilindik olmayabilecek bir uzmanlaşmış hâkime kıyasla, uzmanlaşmamış bir hâkimin performansına ilişkin net bir fikir edinmek genellikle daha kolay olduğundan, bu değerlendirme özel bir dikkat ve özen gerektirmektedir.
62. Terfi konusunda da benzer durumlar geçerlidir [12]. CCJE’ye göre, yalnızca uzmanlaşmaları sebebiyle uzmanlaşmış hâkimlere daha erken terfi imkânı tanımak meşrulaştırılamaz.
3. Eğitim ve uzmanlaşma imkânı
63. CCJE’nin genel eğitim hakkında 4 No.lu Görüşü’ndeki (2003) ilkeler uzmanlaşma eğitimi için de eşit derecede geçerlidir. Bu bağlamda, hâkimlerin bağımsızlığının güvence altına alınması ve mümkün olan en nitelikli eğitimin sağlanmasına ilişkin tüm gereklilikler, ilke olarak hem uzmanlaşmamış hem de uzmanlaşmış hâkimler açısından geçerli olduğundan, bu iki tip hakim grubu arasında statü farkı bulunmamaktadır. Genel olarak, eğitimler tüm hâkimlere açık olmalıdır.
64. İlke olarak, bir hâkimin uzmanlaşma isteğine saygı duyulmalıdır. Bu bakımdan CCJE, 10 No.lu Görüşüne ve bu görüşün bilhassa hâkimlerin seçilmesine ilişkin olan hükümlerine atıfta bulunur. Aynı şekilde, böyle bir istek bildirildiğinde, makul süre içerisinde yeterli eğitim [13] verilmelidir.
Bu eğitim, hâkimin uzmanlaşma alanına atanmasından önce verilmeli ve yeni görevine başlamadan önce tamamlanmalıdır.
65. Eğitim gereksinimleri ve bunların faydası ile mevcut kaynaklar arasında bir denge olmalıdır. Bu nedenle, örneğin söz konusu eğitim için kaynakların sağlanamayacağı veya yalnızca daha önemli eğitim ihtiyaçlarından vazgeçilerek yapılabileceği durumlarda bir uzmanlık eğitimi beklenemez. İlgili alandaki dava yükünün ihtisas mahkemeleri veya heyetlerinin varlığını gerekçelendiremeyecek kadar düşük olması gibi durumlarda da bir uzmanlık alanına atama talep edilemez. Mahkemenin, yetki kapsamının, bölgenin ve hatta devletin büyüklüğü uzmanlaşma ve uzmanlık alanlarında eğitime ilişkin farklı çözümleri gerektirebilir. Ancak, uygun olan hallerde ulusal sınırlar içerisinde sürekli eğitim konusunda iş birliği faydalı olabilir.
4. Yargı Konseyinin Rolü
66. Var olması halinde yüksek yargı konseyi veya dengi bir kurumun yetki ve sorumluluklarının, uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler için aynı şekilde uygulanması gerekmektedir. Uzmanlaşmış hâkimlerin, uzmanlaşmamış hâkimler gibi temsil edilmesi veya sorunlarını sunma fırsatına sahip olması gerekmektedir. Kamu yararı göz önünde bulundurularak, herhangi bir gruba ayrıcalıklı muameleden kaçınılmalıdır.
5. Uzmanlaşma ve hâkim birliklerine katılım
67. Uzmanlaşmış hâkimler, hâkim birliklerine üye olmak ve üyeliklerini devam ettirmek konusunda tüm diğer hâkimlerle aynı hakka sahip olmalıdır. Yargı organının bir bütün olarak tutarlılığı adına, uzmanlaşmış hâkimlere yönelik özel birlikler oluşturulması arzu edilmez. Uzmanlaşmış hâkimler olarak, mesleki fikir teatisi, konferanslar ve toplantılar gibi kendi alanlarına yönelik menfaatleri kendilerine sağlanmalı ancak, statülerine ilişkin menfaatleri genel bir hâkimler birliği tarafından güvence altına alınabilir ve alınmalıdır.
Sonuçlar
i. CCJE, genel veya uzmanlaşmış tüm hâkimlerin, her şeyden önce, yargılama sanatında uzman olması gerektiğini vurgular.
ii. İlke olarak, hukuki yargılamada baskın rol, “uzmanlaşmamış” hâkimler tarafından üstlenilmelidir.
iii. Uzmanlaşmış hâkimlik ve ihtisas mahkemeleri, kanunun ve olguların karmaşık ve spesifik olmasından ve bu sebeple adaletin uygun idaresinden dolayı gerekli olması halinde getirilmelidir.
iv. Uzmanlaşmış hâkimler ve ihtisas mahkemeleri, daima bir bütün olarak tek bir yargı organının parçası olarak kalmalıdır.
v. Uzmanlaşmış hâkimler, uzmanlaşmamış hâkimler gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesi uyarınca bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerini karşılamalıdır.
vi. İlke olarak, uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler eşit statüde olmalıdır. Etik kuralları ve hâkimlerin yükümlülüğü, herkes için aynı olmalıdır.
vii. Uzmanlaşma, olağan mahkemelerde veya ihtisas mahkemelerinde adaletin kalitesini azaltmamalıdır.
viii. Hâkimlerin hareketliliği ve esnekliği, uzmanlaşmaya ilişkin gereksinimleri karşılamak için genellikle yeterli olacaktır. İlke olarak, uzmanlaşma ve eğitim alma fırsatı bu sebeple tüm hâkimler için mümkün olmalıdır. Uzmanlık eğitimi, kamusal yargı eğitim kurumları tarafından düzenlenmelidir.
ix. Hukukçu olmayan uzman hâkim yardımcılarının, hâkim uzman heyetinde yer almasından ziyade, bilirkişilerin mahkemeler veya taraflarca seçilmesi ve bu bilirkişilerin görüşlerinin tarafların itirazına ve rızasına tabi olması tercih edilir.
x. Yargı konseyi veya benzer bir organın yetkileri ve sorumlulukları, uzmanlaşmamış ve uzmanlaşmış hâkimler için eşit derecede uygulanmalıdır.
Dipnotlar:
[1] Her ne kadar bu referans belgeleri, özel olarak hâkimlerin uzmanlaşması ile ilgili olmasa da belirttikleri ilkelerin tüm hâkimler için geçerli olmasıyla uzmanlaşmış hâkimleri de içermektedir. [2] CCJE’nin anketinde aşağıdaki uzmanlık alanları, pek çok Avrupa ülkesinde yaygın örnekler olarak tespit edilmiştir: Aile Mahkemeleri, Çocuk Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri / Danıştay, Göç/Mülteci Mahkemeleri, Kamu Maliyesi Mahkemeleri, Askeri Mahkemeler, Vergi Mahkemeleri, İş/sosyal Mahkemeleri, Tarım Sözleşmeleri Mahkemeleri, Tüketici Alacakları Mahkemeleri, Küçük Alacaklar Mahkemeleri, Vasiyet ve Miras Mahkemeleri, Patent/Telif/Marka Mahkemeleri, Ticari Mahkemeler, İflas Mahkemeleri, İmar Mahkemeleri, Tahkim, Ağır Ceza Mahkemeleri, Ceza Soruşturması Gözetim Mahkemeleri (örn. yakalama emri, teknik takip vb.), Ceza İnfaz ve Tutukevleri İzleme Mahkemesi. Avrupa Birliği hukuku, Topluluk markaları (Topluluk Markaları Mahkemeleri, Topluluk markaları hakkında (EC) 40/94 sayılı ve 20 Aralık 1993 tarihli Konsey Tüzüğü’nün 90. Maddesi) ve Topluluk tasarımları (Topluluk Tasarımları Mahkemesi, tasarımları hakkında (EC) 6/2022 sayılı ve 12 Aralık 2001 tarihli Konsey Tüzüğü’nün 80. Maddesi) gibi belirli yasal alanlarda ihtisas daireleri veya mahkemelerinin kurulması şartını getirir. [3] Örneğin, Ağır Ceza Mahkemelerinde birkaç üye Devlette “hâkim yardımcıları”, bir mahkemenin yasal olmayan eğitim almış üyeleri olarak yer alan kişilerin aksine, bir jüriye dahil olmak için rastgele seçilen insanlar olarak tanımlanmaktadır, bkz. fıkra 43. Bu hâkim yardımcıları, ceza davalarında hükmün yanı sıra bir davalının suçluluğu hakkında karar verirken, hukuk davalarında zararlara ilişkin karar verebilir. [4] Buna, spesifik teknik bilgiye sahip hukukçu olmayan hâkimlerin yer aldığı patent mahkemeleri örnek olarak verilebilir. [5] “İhtisas mahkemeleri” olağanüstü veya “geçici” mahkemelerden ayrı tutulmalıdır – bkz. fıkra 37. [6] Buna; sağlık, iş kazaları, yangın, inşaat, teknolojik işler vb. örnek gösterilebilir. [7] Bkz. CCJE 1 No.lu Görüş (2001), fıkralar 57, 59 ve 60. [8] Buna örnek olarak Fransa’da tribunaux de commerce, Belçika’da iş mahkemeleri ve Birleşik Krallık’ta İstihdam Mahkemeleri gösterilebilir. [9] Bkz. dipnot 2’de yer alan örnekler. [10] İngiltere ve Galler’de, Patent Mahkemesi, daha ziyade mülkiyet ve vergi uyuşmazlıklarına bakan Yüksek Mahkemenin bir parçasıdır. Ticaret Mahkemesi, sözleşme, kabahatlere ilişkin uyuşmazlıklar ve idare hukuku dosyalarına bakan Kraliçe Hakemler Kürsüsünün bir parçasıdır. [11] Ayrıca bkz. CCJE 1 No.lu Görüş, fıkra 61. [12] Ayrıca bkz. CCJE 1 No.lu Görüş, fıkra 29. [13] Ayrıca bkz. CCJE 4 No.lu Görüş, fıkra 30.
TBMM Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder’in 16 Mart 2018’de yargılandığı ağrı ceza mahkemesinde yaptığı savunmadır.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in, Selahattin Demirtaş ile birlikte yargılandığı davanın duruşması İstanbul Silivri’de yapılmıştır. Yargılamada Önder’e, 17 Mart 2013 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Newroz kutlamalarında yaptığı konuşmadan çtürü “terör örgütü propagandası yapma” suçlaması yöneltilmiştir. [/box]
Carlos Saavedra Lamas, 1 Kasım 1878’de doğdu. Lacordaire Kolejini bitirdi ve 1903 yılında Buenos Aires Üniversitesinde, hukuk alanında doktorasını tamamladı. Buenos Aires Üniversitesi‘nden (UBA) avukat olarak mezun oldu. İş Hukuku ve Uluslararası Hukuk konusunda uzmanlaştı. Seçkin bir öğrenci olarak bilindi, okulu bitirdikten sonra 1907’de Buenos Aires belediyesinde sekreterlik görevine getirildi.
Akademik kariyerine devam etti ve La Plata Üniversitesi’nde anayasa tarihi profesörlüğü yaptı. Buenos Aires Üniversitesi’nde sosyoloji alanında dersler verdi, üniversitenin Hukuk Fakültesi’nde politik ekonomi ve anayasa hukuku derslerine devam etti ve aynı üniversitenin rektörlüğüne getirildi.
Devlet Görevleri, Uluslararası Hukuk ve Barış Alanındaki Çalışmaları
Carlos Saavedra Lamas, siyasi kariyerine, 1908-1912 yıllarında Ulusal Kongreye seçildi ve iki dönem senatör olarak görev yaptı. Yerli şeker üreticilerini yabancı rekabetten koruyan 1912 tarihli kendi adıyla anılan Saavedra Lamas Yasasını çıkardı.
1915 yılında Adalet ve Halk Eğitim Bakanlıklarını üstlendi. .
Çalışma hayatına ilişinde uluslararası mevzuatın oluşmasında ve İş Hukuku alanında öncülük yaptı. 1919 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO)’nün kuruluşuna katkıda bulundu ve örgütteki Arjantin delegasyonunun lideri olarak görev yaptı. Cenevre’deki 1928 ILO(Uluslararası Çalışma Örgütü) Konferansına başkanlık etti.
1932-1938 yıllarında Arjantin Dışişleri bakanı olarak görev yaptı. Arjantin’in yeniden katıldığı Milletler Cemiyetinde ülkesini temsil etti ve Milletler Cemiyeti Meclisi’ne başkanlık yaptı. Bolivya ve Paraguay arasında, 1932–1935 yıllarında devam eden Chaco Savaşının sona erdirilmesi için çalıştı. Brezilya, Şili, Peru, Uruguay ve ABD arasında daha sonra kendi adıyla anılan kalıcı Barış Antlaşmasına dönüşecek, 2 Haziran 1935 tarihli ateşkese antlaşmasın öncülük etti. Dışişleri Bakanlığı görevine getirildikten sonra bu anlaşmazlığın müzakere yoluyla çözülmesi için diplomatik misyon üstlendi.
Buenos Aires Üniversitesi’nde, 1941’den 1943’e kadar rektörlük yaptı. İş Hukuku profesörü olarak dersler verdi. Lahey’deki Daimi Tahkim Mahkemesi üyesi olarak görev aldı.
Ömrü boyunca hukuka, adalete ve barışa hizmet eden Lamas, 5 Mayıs 1959’da, 80 yaşında, doğduğu yer olan Buenos Aires’de, beyin kanamasından ötürü yaşamını yitirdi.
Barış Ödülleri
Uluslararası Çalışma Örgütü, Nobel Barış Ödülünü kazanan ilk Güney Amerikalı oldu. 10 Aralık 1936’da Oslo’da düzenlenen Nobel ödül törenine, Buenos Aires’te toplanmakta olan Barışın Korunması için Amerika Kıtası Konferansı’na başkanlık etmesi nedeniyle katılamadı. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin her yerinde izlenebilen bir konuşma yaptı.
1802 yılında Napolyon Bonapart tarafından başlatılan ve sonraki tüm Fransız hükümetleri ve rejimleri tarafından devam ettirilen Fransız Devlet Nişanı sahibi oldu.
Carlos Saveedra Lamas’ın Eserleri
Uluslararası hukukta, “La crise de la codification et la doctrine Argentine du droit international” isimli eserini 1931 yılında yazdı. Sığınma hakkı, kolonizasyon, göç hukuku, tahkim ve uluslararası barış gibi uluslararası sonuçları olan pek çok konuda çalışmalarda bulundu ve yasa tasarıları hazırladı. 70 yaşında iken, Vida Internacional isimli eserini yazdı ve yaşamındaki çalışmaları özetledi. Sığınma Hakkı, Amerika Kıtası Barışı ve Uluslararası Yaşam isimleri ile eserler bıraktı.
La crise de la codification et la doctrine Argentine du droit international
Derpiş Etmek: Göz önünde tutma ve öngörme anlamında kullanılmaktadır. Ancak günümüzde bu kelime yaygın olarak kullanılmamaktadır.
Önceden verilen bir kararı tanımlamamaktadır. Belli bir konuda önceden düşünmeyi ve tasarlamayı ifade etmektedir. Bir şeyin gerçekleşebileceğini önceden düşünmek, planlamak ya da göz önüne almaktır.
Uluslararası hukukta ve eski sözleşme metinlerinde ve sözleşme teatilerinde sıkça kullanılan bir kavramdır.
Göz önünde bulundurmak
Göz önünde tutmak
Uygun görmek, öngörmek, tasarlamak” anlamına gelmektedir. Osmanlı Türkçesi’nde daha çok resmi yazışmalarda yahut diplomaside kullanılmış bir ifadedir.
Askerî Yargıtay’ın Kuruluş Kanunu (237 Sayılı Divan-ı Temyiz-i Askeri Teşkiline Dair Kanun), 6 Nisan 1914 tarihinde, Osmanlı döneminde kurulan Askerî Yargıtay‘ın yeniden şekillendirilmesini sağlayan kanundur. Ankara Hükümeti döneminde çıkarılan kanun ile Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri yargı alanındaki temyiz mahkemesi 20 Mayıs 1922 tarihinde kurulmuştur.
Askerî Yargıtay, 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa değişikliği sonucunda Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) ile birlikte kapatılmış, görevleri Yargıtay‘a devredilmiştir Askeri Yargıtay, Türk Yargı Sistemi içinde askerî ceza yargısı yapan bir kurum olarak yer aldığı dönemde, askeri mahkemeler tarafından verilen karar ve hükümlerin temyiz incelemesini yapmakla görevli mahkeme olmuştur. Ayrıca, askerlerin yasayla belirlenmiş bazı davalarına ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmıştır.
Askerî Yargıtay’ın Kuruluş Kanunu – Divan-ı Temyiz-i Askeri Teşkiline Dair Kanun
Madde 1
Bir reis ile dört azadan mürekkep bir Divan-ı Temyiz-i Askerî teşkil olunmuştur.
Madde 2
Divanın reis ve azası Müdafaa-i Milliye Vekâletinden inha ve İcra Vekilleri Heyetince tayin olunur. Reis ile iki aza erkân ve ümera-yı askeriyeden ve diğer ikisi müntesibin-i adliyeden olacaktır. Bundan başka biri ümera-yı askeriyeden ve diğeri müntesibin-i adliyeden iki aza mülâzımı bulunur. İşbu aza mülâzımları sınıflarına göre aza noksanını ikmal ederler. Asker olan azadan birinin veya aza mülâzımının ümera-yı bahriyeden olması şarttır.
Madde 3
Divan-ı Temyizin müntesibin-i hukuktan bir müdde-i umumisi ve bir de muavini bulunur.
Madde 4
Reis ve müddeiumumî Usul-i Muhakemat-ı Cezaiye Kanununun rüesa ve müddeiumumilere bahşeylediği hukuk ve vezaifi ifa ederler.
Madde 5
Temyizen icra edilecek tetkikat usul-i muhakemenin ve yahut kavanin-i cezaiye ahkâmının ihlâl edilip edilmediğine münhasır olduğu takdirde askerî azadan birinin yerine müntesibin-i hukuktan olan aza mülâzımı bulunur.
Madde 6
Divan-ı Temyiz-i Askerî riyasetine ordu ve kolordu ve askerî azalığına kolordu veya fırka ve askerî aza mülâzımlığına alay kumandanlığını bilfiil ifa etmiş ve sicillâtı her türlü şaibeden müberra ve evsaf-ı lâzımeyi haiz bulunan zevatın tâyini şarttır.
Madde 7
Divan-ı Temyiz-i Askerinin reisi ile askerî azası ve aza mülâzımının müddet-i hizmetleri üç senedir. İşbu müddet ordudaki hizmetlerinden addolunur.
Madde 8
Divan-ı Temyize aza ve müddeiumumî olabilmek için kanun-ı mahsusuna tevfikan Mahkeme-i Temyize aza olabilmek evsafını haiz bulunmak lâzımdır. Müşavir-i adlilerden bu evsafı haiz olanlar tercihan intihap olunur.
İşbu kanun tarih-i neşrinden itibaren merʻiyyü’l-icradır.
Madde 11
İşbu kanunun icra-yı ahkâmına Müdafaa-i Milliye ve Adliye Vekilleri memurdur.
KANUNUN MÜZAKERESİNE İLİŞKİN TBMM ZABIT CERİDESİ KAYITLARI
B. M. M. Riyaset-i Celilesine
Hâlen merʻi ve ahkâmı cari 6 Teşrinievvel 1332 tarihli Divan-ı Temyiz-i Askerî Kanununun kırkıncı maddesindeki sarahate nazaran kumandanlar tarafından beray-ı tashih iade kılınan evrak-ı hükmiye üzerine divan-ı harblerin hükm-i sabıkta ısraren ita-yı karar eylemek salâhiyetini haiz bulunmalarına mebni işbu ısrar kararlarının temyizen tetkikine mecburiyet-i kanuniye tahaddüs etmekte ve Divan-ı Temyizin halen müteşekkil olmamasından dolayı maznunin-i askeriyeye ait birçok evrak teraküm ve divan-ı harbler tarafından mücazat-ı terhibiyeyi müstelzim efal ile mahkûm edilen mensubin-i askeriyeye mütedair evrak-ı hükmiye hakkında dahi tetkikat-ı temyiziye icra edilememesi hasebiyle mevkufiyetleri temadi eylemekte olduğundan bahis ile müracaat ve şikayât-ı mütevaliye vâki olmakta bulunduğu, muamelât-ı cariyeden müsteban olmakta bulunduğu 25 Kânunusani 1338 tarihinde savb-ı sami-i riyaset-penahilerine arz edilmiş ve divan-ı temyiz-i askerînin teşkiline mütedair kanun Büyük Millet Meclisince müstaceliyet kararıyla ruzname-i müzakerata ithal kılınmış idi. Filhakika; divan-ı harblerce mahkûm edilen zâbitan ve efradın ve salâhiyettar makamatın tarik-i temyize müracaat ederek ihkak-ı hak ve madelet eylemeleri ahkâm-ı mevcude-i kanuniyenin bahşeylediği hukuk-ı muktesebe cümlesinden iken bu hakk-ı kanuninin esbab-ı marazadan dolayı halen istimaline imkân verilmemesi tevzi-i adalet kaziye-i mutenasını sektedar eylediği gibi bazen de zamanında tatbik ve icrası lâzım gelen hükümlerin temyizen tetkikat icrasına intizaren mahfuz tutulması neticesinde hükûmete ait bâzı nevi mesail-i hariciye dahi tahaddüs eylemekte olduğundan Divan-ı Temyiz-i Askerînin teşkiline olan ihtiyacı seri zat-ı sami-i riyaset-penahilerince de takdir ve teslim buyurulacağı derkâr bulunduğundan mukaddema ruzname-i müzakerata ithaliyle müstaceliyeti daha o zaman tasdik kılınan lâyiha-i kanuniyenin sürat-i müzakeresiyle mevki-i meriyete vaz’ı esbabının istikmaline müsaade buyurulması be-tekrar arz ve istirham olunur efendim.
Ali Rıza Bey (İstanbul) — Arkadaşlar! Divan-ı Temyiz-i Askerî Kanununun süratle müzakeresi herhalde elzemdir. Çünkü birçok zâbitan vardır ki bunlar hakkında hüküm verilmiştir. Fakat Divan-ı Temyiz-i Askerînin mevcut olmamasından dolayı bu hükümler kesb-i katiyet edememiştir. İki yüzü mütecaviz zabit tabiatıyla hizmete sevk edilemiyor ve devlet bunların hizmetinden istifade edemiyor ve bunların içerisinde tardı icap edenler var. Bunlar tard edilemiyor ve beyhude yere maaş veriliyor. Ve bu hale suret-i katiyede nihayet vermek zarureti vardır. Bundan dolayı bu kanunun tercihan müzakeresini teklif ediyorum.
Hamid Bey (Biga) — Malûm-ı ihsanınız Heyet-i Celilenizden tanzim buyurulan bir madde-i kanuniye ile İstanbul’un tarih-i işgalinden evvel merʻi olan kavanin ve nizamatın meriyeti kabul buyurulmuştu. Divan-ı Temyiz-i Askeriyi teşkil eden kanun da bu zümredendir. Fakat Heyet-i Celileniz İstanbul teşkilâtından daima tebaut ve bu teşkilâta şebih teşkilâttan cidden mütevakki olduğu için Müdafaa-i Milliye Vekâleti bunu takdir ederek Heyet-i Celilenin bu arzusuna tebaan Heyet-i Celilenizden bir müsaade almaksızın Divan-ı Temyizi teşkile cesaret edememiş. Onun için eski kanunu muaddil bir şekilde bir lâyiha-i kanuniye tertip ediyorlar. Bu hakikaten eski kanunu muaddil bir şekildedir. Malûm-ı âliniz eski kanun Divan-ı Temyiz-i Askerîyi iki daireye ayırmıştı. Biz bunu bir daireye kalbettik ve yine aynı zamanda Divan-ı Temyiz-i Askerî Riyasetinde bulunan zat yalnız Harbiye Nazırının vekili sıfatıyla ifa-yı vazife edermiş, hâlbuki biz buna bir sıfat-ı kazaiye vermek şartıyla, daha adlî, daha kanuni bir şekil vermiş oluruz. Müdafaa-i Milliye Vekâletinin, bu mahkemenin sürat-i teşkili hakkında esbab-ı mucibe olarak gösterdiği esbap cidden nazar-ı dikkate alınmaya sezadır ve cidden adlî ve hayati mesailden bahistir. Teşkilâtın teehhürü iki mahzuru tevlit ediyor. Bir kere hakkında sudur eden hüküm iktisab-ı katiyet etmediği için açıkta bulunan zâbitana Hazine-i Maliye bilâ-vazife maaş veriyor. Sonra orduyla alâkası kesilmemiş olan bir adam üzerinde vazife-i askeriye ve sıfat-ı resmiyesi bulundukça bir hizmete sevk olunamıyor. Binaenaleyh şu ifratla tefriti halledebilmek için şu kanunun neticelendirilmesi lâzımdır.
Cezaevi Çalışmaları ve İskandinav Ceza İnfaz Sistemi isimli eser, Yazar İpek Özel tarafından kaleme alınmıştır. Kitap, On İki Levha Yayıncılık tarafından 2021 yılı Ekim ayında basılmıştır.
Yazar, İnsan Hakları Hukuku alanında uzun yıllardır çalışan ve akademisyenlik yapan öğretim üyesidir.
Cezaevi Çalışmaları ve İskandinav Ceza İnfaz Sistemi
Hapis cezalarının nasıl infaz edildiği, bu cezaların hakkaniyetli verilip verilmediğinden bile daha hayatidir! Zira hükmedilen yaptırımın, hakkaniyetinden şüphe olmadığı durumlarda bile özgürlüğü bağlayıcı cezaların infazına geçildiği andan itibaren son derece kritik, yeni bir süreç başlar. Bu süreç hükümlünün kendisiyle yüzleştiği, yasalara uygun yaşayacak becerilere sahip olmayı öğrendiği, toplumun ise bir daha suç işlenmemesi için kendisini yeniden düzenlediği bir dönemdir. İskandinavlar bu süreçte, Türkiye’dekine benzer infaz yasalarıyla benzersiz bir uygulama ortaya koyarlar. Yasalarındaki farkla değil asıl hapis cezasının infazına yönelik uygulamalardaki inceliklerle cezaevi paradigmasını tersine çevirirler. Özgürlüğü bağlayıcı cezaları infaz ederken insan haklarından ödün vermeyerek, aksine bu süreçte insan haklarını da geliştirerek, cezaevinin, en ağır suçları işlemiş hükümlüler için bile, pekala insani gelişimi mümkün kılan yerler haline gelebileceğini kanıtlarlar. Bu öğreti cezaevine bakışı yeniden gözden geçirmek suretiyle, dünyanın diğer coğrafyalarında da cezaevi duvarları içindeki iklimin cezaevi duvarları dışındaki dünyanın da lehine olacak şekilde değiştirilmesinin mümkün olabileceğini gösterir. Kitabımın bu bağlamda Türkiye cezaevi çalışmaları alanında yeni bir tartışma başlatmasını dilerim.(ARKA KAPAKTAN)
Yazar İpek Özel Hakkında:
20 senedir Advocacy Management (Misyon / Dava Savunuculuğu), Stratejik iletişim yönetimi, Marka yönetimi, stratejik planlama, liderlik, inovasyon yönetimi, etnografik araştırma alanlarında lisans, ön lisans ve lisans üstü seviyelerde dersler vermektedir. 1997-2016 yılları arasında Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesinde, 1997-2006 yılları arasında da Yeditepe Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmış, dönem dönem de misafir öğretim görevlisi olarak davet aldığı, İTÜ Tasarım Yönetimi Bölümü, İstanbul Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültelerinde dersler vermiştir. Akademik kariyeri yanı sıra gerek iş dünyasında gerek Uluslararası İnsan hakları örgütlerine yönelik projelerde aktif rol almaştır. CEO ve Yönetim Kurulu seviyesinde dava ve misyon savunuculuğu, liderlik, marka yönetimi, strateji geliştirme, kurumsal iletişimi yönetme, inovasyon kültürü, kurumsal iklim geliştirme alanlarında güncel gelişmelerin teorik ve dünya çapında uygulamaların birleştiği projeleri planlamış, uygulamış ve yönetmiştir. Etnografik araştırmacı ve yazar olarak ise yerel ve küresel projeler için stratejik karar alma yolunda konsept, yaşam biçimleri, tavır, inanç, eğilim ölçümleri alanlarında araştırmaları planlamış, uygulamış ve yönetmiştir. Yönetim Kurulu ve orta kademe yöneticilerin strateji geliştirme, karar alma, stratejileri uygulama, sorun çözme süreçlerine destek olmuş, Davos, BM, World Economic Forum gibi konferans ve buluşmalarda yaptıkları sunuşlara yönelik konuşmalar ve raporlar hazırlamıştır.
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ
BİRİNCİ BÖLÜM
I. Cezaevi Çalışmaları ve Ceza İnfaz Sisteminde İnsan Hakları Yaklaşımı
A. Özgürlüğü Bağlayacı Cezaların İnfazında İlkeler
B. Suçla Mücadelede Cezaevlerinin Rolü
İKİNCİ BÖLÜM
II. Cezaevi Paradoksu
A. Cezaevinin Başarısızlığının Nedenleri
B. Cezaevi Yönetmenin Artan Maliyeti
C. Kapatılmanın Doğası Gereği Yarattığı Etkiler
D. Cezaevindeki Hak İhlallerinin Ekstra Sonuçları
E. Türkiye Cezaevleri
F. Türkiye Cezaevlerinde Karşılaşılan Sorunlar
G. Suç gruplarına göre hükümlülerin sınıflandırılması
H. Cezaevinde Sağlık ve Bakım Hizmetleri
I. Cezaevi Yönetim ve Denetimi
J. Rehabilitasyon programları
K. Eğitim Hizmetleri
L. İletişim Hak İhlalleri
M. Kötü muameleye ve işkence yasağına yönelik ihlaller
N. Cezaevlerinde Açlık grevleri ve ölüm oruçları
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
III. İskandinav Ceza İnfaz Sistemi
A. İskandinav Ceza Sisteminin İstisnaliği (Scandinavian Exceptionalism)
B. İskandinav Ceza İnfaz Sisteminin Yapı Taşları
C. Cezalandırıcı Değil Onarıcı Adalet Yaklaşımı
D. Dışlanmış Tutukludan İnsan Tutukluya Geçiş
E. İskandinav Ceza İnfaz Sistemi Pratiği: Halden Cezaevi Örneği
F. İskandinav İstisnaliğine Yönelik Eleştiriler
SONUÇ VE DEĞERLENDİRMELER
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] İpek Özel:Üniversite ve cezaevleri ile diplomatik kanalları çalıştırıyorum ki sınava girebilsinler, ders notlarına, kitaplarına erişebilsinler. Çünkü üniversiteler güvenlik gerekçesiyle onları sınava kabul etmekten çekinebiliyor. Sadece ders kitabı değil kendi kişisel gelişimlerine katkıda bulunacak bir çok kitap, dergi ya da yayını da onlara ulaştırıyorum. Sınavlara girmeleri kabul edildiğinde üniversiteye nakledilmeleri için gereken lojistik işlemleri de yapıyorum. Çevremdeki herkese akademisyenlere, psikologlara, sanatçılara, sıradan insanlara, gazetecilere, kendi öğrencilerime, dostlarıma, öğrencilerin çok uzun yıllar hüküm giyip, cezaevinde yaşadığı zorlukları anlatmaya çalışıyorum. Herkes bu meselenin farkına varsın, duyarlılık göstersin istiyorum.[/box]
Can Atalay Savunması, tutuklu iş insanı Osman Kavala ve akademisyen Yiğit Aksakoğlu dahil 16 şüphelinin ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılandığı davanın ilk duruşmasının ikinci gününde, 25 Haziran 2019 tarihinde mahkemeye yapılan sözlü savunmadır.
Can Atalay Gezi Davası Savunması
En sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Bu iddianame esas olarak Türkiye tarihinin, topraklarının en onurlu toplumsal olaylarından birini karalama çabasının en güncel örneği. Bu iddianame uzun yıllar boyunca siyasi ve toplumsal hayatı, ceza yargılamasını basit bir aracı haline getiren bir örnektir, yamalı bir bohçadır.
İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın anayasal düzenden ne anladığını anlamadık. Savcılık, anayasal düzenden sadece Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 8’inci Maddesi’ni anlıyor. İddianame, anayasal düzenin diğer unsurlarıyla ilgilenmediği gibi hükümetin yükümlülükleriyle de ilgilenmemiş ve hiç-bir şey dememiştir. Anayasal düzenden bahsederken 25.’inci maddeyi, 28’nci maddeyi 33’üncü maddeyi konuşmayacak mıyız? Anayasal düzenden bahsederken herkesin izin almaksızın gösteri düzenlemekten, konut hakkından, sağlıklı çevre hakkından, sosyal güvenlik hakkından bahsetmeyecek miyiz?
Mücella Yapıcı’nın neredeyse tüm ömrü kültür ve tabiat varlıklarını korumakla geçti. İddianame eksiktir, yamalı bohçadır, esaslı bir yöntem sorununa sahiptir. Böylesi bir iddianamede, savcılık bizler için ağırlaştırılmış müebbet istiyor. Ama kendi tezinde ce-bir ve şiddet unsuru o kadar zayıf ki Türkiye’nin dört bir yanında kırılan camı çerçeveyi, öldürülen hayvanları bizim hanemize yazıyor. Bize bu cebir ve şiddet unsurunu oluşturmak için sıraladıklarından ortaya karışık 30-50 verseniz, kimimiz çok yaşlılıkta ceza-evinden çıkarız ya da hiç çıkamayız. Sizin (heyet) dünkü yumuşak tavrınız, bu iddianamenin ağırlığını ortadan kaldırmıyor. Burada toplumsal hayata müdahale için yargının araçlaştırılmasını izliyoruz. Bunu Fethullahçı çetenin AKP ile nasıl yaptığını biliyorum.
Karşı karşıya kaldığımız tehlikenin farkındayım.
Ağırlaştırılmış müebbet isteyen bir savcı, hukuk fakültesi mezunuysa TMK7/2’nin un-surları oluşmamışken bize, Taksim Dayanışma ’ya ağırlaştırılmış müebbet isteyemez. İddianamede bir tane TMK7/e oluşmuştur diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Tek bir örnek gösteremezsiniz.
Mücella Yapıcı beraat etti. 2911’den beraat etti. Ama sizin şunu tartışmanız gerek: nasıl başladı? 27 Mayıs’ta, 31 Mayıs’ta nasıl başladı? O günden beri 2911 ihlal edildi mi? Suçun nitelikli halleri oluştu mu? OLUŞMADI! Çünkü yapılan inşaat yasak! İmar planına aykırı! Yayalaştırma projesi diyorlar, yaya kaldırımı yapmayı unutuyorlar. Bir gece İstanbul büyükşehir belediyesindeki taşeron kardeşlerimizle oradaki ağaçları sökmeye çalışıyorlar. 28 Mayıs sabahı, kim olduğu belli olmayan 50 erkek, herkesin üzerine hücum ediyor, insanlar onlara itiraz ediyor. Elektrik tesisatı kopuyor, Bunların hiçbirinden bahis yok. Taşeron işçilerin ardından insanların üzerine taarruz eden kolluk kuvvetlerinden bahis yok ama bize 2911’den ceza istiyor.
İddianamenin açıklanmasından sonra savcılık bize ve müdafilerimize laf yetiştirdi. Biz konuşabiliriz ama devlet güçleri, ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan insanlara yanlış bilgi vererek açıklama yapamaz.
Biz iddianameyi öğrendikten sonra savcılık bize tezvirat yaparak yanıt verdi: ‘Biz Fethullahçı çeteye mensup hakimler, savcıların dinleme kararlarıyla ilgili yeniden kıymetlendirme yaptık’ diyerek. Yeniden kıymetlendirme kabul edilebilir bir unsur değildir. Neyi yeniden kıymetlendiriyor? Bu kadar önemli bir toplumsal olayda, içinde onurla bulunduğunu söyleyen insanlar olarak, Taksim Dayanışmasında olduğunu bir gün reddetmemiş insanlara diyor ki ‘Sizinle ilgili soruşturma 15 Haziran 2013’te başladı.’ 27 Mayıs’ta başlayan, 28 Mayıs’taki ağır polis şiddetiyle başka bir kriz haline dönüşen bir olay. Her gün olayın vahametini anlatıyoruz.
Kimse bizi soruşturmanın 15 Haziran’da başladığına inandıramaz. Bu dosyadaki ilk işlem İstanbul’da başlamıyor. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı 1. Sınıf Emniyet Müdürü Mehmet Yeşilkaya’nın İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne 15 Haziran 2013’teyazdığı ‘Gezi Parkı Olayları’ konulu bir yazı var. Yazı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde Nazmi Ardıç tarafından karşılanıyor. Bu Fethullahçı çetenin en örgütlü olduğu iki yerden biri.
İddianamenin özeti, imzasız Fethullahçı çete ve AKP işbirliği ile hazırlanmış bir rapordur. Gezi direnişini anlayamadığınız, anlamazdan geldiğiniz gibi, tıpkı AKP ve Fethullahçı çete gibi Taksim Dayanışmasını da anlayamazdınız. Taksim Dayanışması bir bütündür. Neden 135. maddeden bahsetmiyoruz? Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere yani barolar, TMMOB’a bağlı tüm odalar, hizmet yönünden yerin-den yönetim kuruluşlarıdır. Tıpkı hükümet ve dönemin İBB’si gibi anayasal kuruluşlardır.
Ben anayasal düzeni beğenmeyebilirim, eşitlikçi özgürlükçü bir anayasal düzen isteyebilirim. Ama mevcut anayasal düzen, Şehir Plancıları Odası neyse Beyoğlu Belediyesi de odur, diyor. Bu anayasal kuruluşların itirazları, devlet yönetimine katılma biçimleri suçlulaştırılamaz.
1980’lerde 12 Eylül’ün sonrasında neoliberalizmin cisimleştiği uygulamalarla birlikte, İdari Yargılama Usulü Kanunda 1994’ te yapılan değişiklikten bu yana meslek örgütlerinin kamu yararını korumasının önüne geçmeye çalışılmıştır. Bu ideolojik-hukuki kamusallık karşıtı kampanyanın en önemli adımlarından birisinin 2010 tarihli Anayasa referandumu olduğunu, yargının kritik tüm noktalarının tamamıyla Fethullahçılara teslimidir. 2010’da ceza yargılamasında Fethullahçı çetenin önündeki son engel kaldırıldıktan sonra gözümüzün önünde idari yargı çöküyor.
Nükleere karşı çıkmak bir suç olarak nitelendirilebilir mi Hakim Bey?
Sağlık hakkımızın gaspına, su kaynaklarının ticarileştirilmesine, tarım hakkımızın elimizden alınmasına kulp takma çabası beyhudedir.
Biz bunların hepsini yaptık. Bunların hiçbirinde suç yoktur, burada da suç olarak nitelendirilemez!
Eğer bugün Haydarpaşa Garı rantçılara peşkeş çekilemediyse ve orası hala trenlerini bekleyen bir gar ise bu Haydarpaşa Dayanışması’nın mücadelesiyledir. Suç mudur? Türkiye kamunun yararını korumak suç mudur?
Özcesi, Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası kamu yararını korumak için tüm yurttaşlara ve yurttaşların meşru örgütlerine çağrıda bulunmuştur: ‘Gelin İstanbul’un kent merkezindeki son müşterek kamusal yeşil alana, son afet sonrası toplanma alanına sahip çıkalım’ demiştir.
Savcılığın esas motivasyonu gezi direnişinin karalanmasıdır. Milyonlarca insanın ortak kararının, bu ülkenin geleceğine ilişkin sözünü karalamak istiyor savcı. Bakanlıklar, çeşitli fonlar kullanmasına rağmen fon kullanımını suçlaştırıyor. Fon kullanımı suç değil.
Ama diyor ki: Gezi fonlarla finanse edilmiştir. Yalan!
Tek bir kör kuruşun benim ya da Tayfun Kahraman’ın ya da Mücella Yapıcı’nın cebine girdiğinin delili yok. Mimarlar odası TMMOB’a bağlıdır. Tek kuruş fon kullanılmaz.
Tekrar ediyorum, fon kullanımı suç değildir. Ama Gezi direnişinde sokağa çıkanları, fon kullanan garibanlar olarak resmetmek hiç kimsenin haddi değildir.
Biz bilmiyor muyduk, geziden sonra bize yönelineleceğini? Fısıldamıyorlar mıydı kulağımıza? Taksim Dayanışması bir ilk miydi? Biz bilmiyor muyduk, geziden sonra bize yönelineleceğini? Fısıldamıyorlar mıydı kulağımıza? Taksim Dayanışması bir ilk miydi? Haydarpaşa Dayanışması ha keza.
Kuzey Ormanları’na sahip çıkmamız suç olabilir mi?
İstanbul’un Anayasası olarak adlandıran İstanbul Çevre Düzeni Planı kuzeye doğru genişleyen her şeyi ihanet olarak tanımlar. Bu 2009 tarihli bir plan.
Kuzey Ormanları’na, AKM’ye sahip çıkışımız suç olabilir mi?
Türkiye’nin kamu kaynaklarının, bir insanın hırsları nedeniyle kaderine terk edilip yıkılmasına karşı çıkmak suç mu?
Biz, AKM’nin nasıl yıkıma terk edildiğini izledik.
Vapurlara sahip çıkmak suç olabilir mi?
Demokrasi dediğimiz şey sadece sandık olabilir mi? Kaldı ki bazen o bile olmayabilir. Demokrasi sandığa sıkıştırılabilir mi? Devlet yönetimine katılmanın tek yolu sandık olabilir mi? Dava açarak, imza toplayarak, dilekçe yazıp, telefonla, görüşmeyle, sokakta itiraz ederek devlet yönetimine katılmaya çalışıyoruz.
Geçtiğimiz yıl kapitalist metropollerin tümünde, Avrupa’nın neredeyse tüm başkentlerinde, küresel iklim krizine dikkat çekmek isteyen lise öğrencileri eğitimi durdurdular, boykot yaptılar. Haftalarca sürdü. Anayasal düzeni cebir ve şiddetle değiştirmek istedikleri iddiası kimsenin aklına gelir mi?
Demokrasi tüm kurum kuruluş ve kurallarıyla bir bütündür. Sadece sandığa indirgenemez. Demokrasi bir bütündür bölünemez.
Sayın heyet, Gezi direnişi esas olarak iki ana kavramla özetlenebilir. Gezi direnişi kurucu bir iradedir. Demokrasinin yeniden kurulmasının, nasıl olması gerektiğinin bir iradesidir.
Gezi direnişi bir itiraz hareketidir. Anayasal hakkı kullanarak itiraz hareketidir.
Taksim neden önemlidir? Taksim, İstanbul’un daha doğrusu Türkiye’nin meydanıdır. Emek ve Cumhuriyet Meydanı’dır. Resmi adı önemlidir. İnsanlar sevinçlerini, üzüntülerini Türkiye’nin meydanında yapmak isterler. Yasaklanana kadar Polis Günü de futbol şampiyonluğu da burada kutlanırdı. Artık polis gününde serbest, diğer herkese şiddet serbest. Bazı meydanlar meydan olmaktan çıkarılmıştır. Sultanahmet Meydanı mesela. Tüm toplumsal olaylarda Taksim meydanı önemli bir bahisti.
1969’da Türkiye’nin emperyalizmle olan bağlarının koparılması istemiyle yapılan mitinge, önce 6. Filo’ya doğru namaz kılanların saldırmasıyla öldürülen iki işçi Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan orada can verdi. 1 Mayıs katliamı sonrasında katliamın 30 yılında, 1 Mayıs’larda Taksim’de toplama kararı açıklandı ve milyonlarca insan yıllar boyunca Taksim’e aktı.
Dünyanın her yerinde mekan önemlidir.
Muhalefetin itiraz seslerini kent merkezinden sürme çabasında AKP yalnız değil. Olmuş ve olan tüm neoliberal liderler muhalefeti kent merkezinden sürmek istiyor. Taksim Gezi’si, kent merkezindeki son yeşil kamusal alan, afet sonrası toplanma alanı, tek boş alan, kent merkezinde farklı sınıfların karşılaşmasını mümkün kılan, evsizlere ev alan, canınız sıkıldığında para harcamaksızın vakit geçirebileceğiniz bir alan. Bu meta dışındaki alanın betonlaşmasına, sermaye düzenine tabi kırılmasına bir reddi-yedir Gezi.
Gezi direnişi, bu ağacı kesmek isteyenlere NO PASARAN çizgisi çekmiştir. Savcılığa teşekkür ederim bizi bu kadar mahir gördüğü için. İştirakçisi olmaktan mutluyum. 28’inde taşeron işçi ve kollukla üzerimize saldıran, 30’undaki şafak baskınında, 30 Mayıs -31 Mayıs’tan ölü çıkmaması şanstır. 31 Mayıs akşamı itibariyle her bir kent yurttaşı kent meydanına itiraza geldi
. Türkiye tarihinde bu kadar farklı toplumsal kesimin yan yana gelip kardeşleştiği başka bir örnek yoktur.
O kadar ilgi çekicidir ki Türkiye’de son 10 yılda sendika hakkı ortadan kaldırıldığı için o kadar çok işçi direnişi gerçekleşti. Kadın kurtuluş hareketini bu kadar güçlendiren şey bu son 10 yıllık durumdur Kadınların, Benim bedenim benim kararım sözü. Benim bedenimle ilgili konuşmak hiçbir kimsenin haddi değildir. Onur Yürüyüşü, LGBTİ bireylerin artarak gerçekleştirdikleri onur yürüyüşü, hayvan hakları eylemi, internet yasağına karşı eylemler… O kadar büyük bir tepki vardı ki… AKP iktidarı neoliberal iktidarların biricik örneği değil. Hepsi kendi yurttaşlarına ve insanların ortak kazanımlarına zarar veriyorlar. AKP bunun özel bir örneği, çünkü dinbaz. Kapitalizmin değersizliğini dinbazlığın içinden geçirmeye çalışan neoliberal bir otoriteryenlik. Peki Gezi’nin kurucu yönü?
Gezi kurucudur. Demokrasinin nasıl bir şey olması gerektiğine ilişkin somut bir işarettir. Gezi, bugün parayı esas alan sermayenin biricik değer olarak saptandığı dünyaya karşı başka bir dünyanın olduğunu gösteren bir kurucudur. Geziye Komün denmesi boşuna değildir. Sandviç göndermişler, öyle diyor iddianame. Ben hayatımda yediğim en güzel börekleri, en güzel dolmaları gezide yedim. O el yapımı börekleri Osman Kavala fonlamadı.
Geziyi finanse etmek Kavala’nın, Mücella Yapıcı’nın ya da Can Atalay’ın haddi değildir!
Gezinin 1. gününde kafa travması ne kadar biliyor musunuz? Kimse bilmiyor TTB’nin erken tarihli açıklamasına göre 1500’ün üstünde. Ense köklerine, kafaya atılan atışların sonucu. İnsanlar bunu göze alarak geldiler. Göz kayıplarının çoğu ilk iki günde oldu İnsanlar bunu göze alarak geldi. Adalet ve Kalkınma Partisi diliyle konuşuyorum ama: Böyle bir şey olabilir mi? Gezi’nin altına bostan kurdular, fide ekiyorlardı insanlar. Gezi’den sonra kaç tane kent bostanı kuruldu biliyor musunuz? Savcılık bakmamış bile. Emperyalizmin göbeğinde itirazını yükselten Occupy hakkında kimsenin aklına anayasal düzeni cebirle değiştirme suçlaması gelmedi.
Vietnam Savaşı sırasında asker olmayacağız diyen gençler, İsrail’in Filistin’i işgalini protesto edenler… Suç mu bunlar?
Arap Baharı’ndan bahsediliyor. AKP iktidarı Arap Baharı’nın en büyük destekleyicisi değil miydi? Tunus’ta, Mısır’da ilk desteği AKP yapmadı mı? Libya’da ‘Fransa’ya ne oluyor? Biz ordumuzu göndereceğiz’ diyen Erdoğan değil miydi? Gezi direnişi sırasında biz buradaydık. Erdoğan ise o tarihte Tunus’taydı. Aklımızla dalga mı geçiyorlar?
Biz kamu yararı için gücümüz yettiğini yapmaya devam ettik.
Abdülhamit tarafından tüm İstanbullulara tahsis edilmiş olan bir yeşil alana Gökkafes’in dikilmesine itiraz suç olabilir mi? Köprüler… 1/25 ölçekli 2. köprü planında Birinci Köprü’nün İstanbul için hayırlı olmadığı söylenmiştir. Üçünü Köprü’de ‘Şehircilik bilimi çok ilerledi, 3. köprüde aynı olmayacaktır.’ dediler. Ben ne olursa olsun Zap’a Köprü diyenlerin haklı olduğunu düşünüyorum.
Akkuyu Nükleer Enerji Santrali Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüklerden biri. Bergama. Bergama’da köylülerin direnişi suçlanabilir mi? Alman ajanlığından yargılanıp beraat ettiler. Sonra ne oldu? Fethullahçı çeteye teslim edilen en verimli alanlardan biri oldu. Fethullahçıları köşe etmek için oradaki insanların itirazlarını yerle yeksan ettiler.
Geziden sonraki Cerattepe direnişi… Çok isim not aldım. Türkiye’de avukatlık böyle bir şey. Türkiye’deki avukatlık geleneğimiz, Türkiye’nin yüz aklarından biridir.
Tahir Elçi, dört ayaklı minareye zarar vermeyin derken bir kurşunla öldürülmüştür. Türkiye’de tüm toplumsal mücadelelerde avukatlığın özel bir konumu olmuştur. Benim kendime ait gördüğüm avukatlık geleneği budur.
Biz para kazanmak için değil doğru bildiğimizi yapmak, toplumsal mücadelelere katkıda bulunmak için avukatlık yapıyoruz. 1908’in o sloganı gibi, istibdatın karşısına dikilen milyonlar gibi: eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalet…
Mimarlar Odası avukatı olarak yaptığım işlerin bir bölümünü almış savcı. Ben sayayım: 2004’te ‘NATO hukuka karşıdır, biz de NATO’ya karşı avukatlarız.’ dedik. Duruşma kapısında linç edilen aydınlarımızın, üstlerine gaz boşaltılan halkın yanında olmaya çalıştık.
2009’da IMF’nin toplantısının İstanbul’da yapılmasını istemedik. Emperyalizm suçlaması var ya, ondan diyorum. O dönemde tüm hakları ihlal edilen vatandaşların avukatlığını yaptık.
Meselenin muhatabı olmamasına rağmen, kendisini muhatap haline getirmiş bir hükümete, seçilmiş olması hukuka aykırı, anayasaya aykırı davranma, hukuku bir araç haline getirme, insanlığın yüzyıllar içinde elde ettiği kazanımları çiğneme hakkı vermez.
Hukuk konserve açacağı değildir! ‘Hükümet istifa’ sloganı taleplerde yazmıyordu. Ama 2013’ün o yazında ‘Hükümet istifa’ sloganı herkese anasının ak sütü gibi helaldir! ‘Hükümet istifa’ sloganı Türkiye’deki her siyasi görüşün, her dili konuşan insanların kardeşleşmesi oldu. Bu slogan ‘anayasal düzeni cebirle değiştirmek’ değildir. Dediğim gibi demokrasi bir bütündür bölünemez. İddianamede ‘Anayasal düzene şirk koşmak’ diyor. Şirk koşmak, ticaret hukukunun, ceza ya da anayasal hukukun bir kavramı değildir. Şirk koşmak dini bir kavramdır. 17 Ağustos depreminde Geziciler, çapulcular olarak oraya koştuk. Çok büyük dayanışma gösterdik. Taş kaldırdık, koli taşıdık, arama kurtarma yaptık ve kimse bize anayasal düzene şirk koşuyorsun demedi. Biz yurttaş olarak görevimizi yerine getirdik.
Gezi direnişi bu ülkenin en önemli toplumsal deneyimidir.
Gezi, Türkiye’de biriken gerilimin fayının kırılmasıdır. Biz kırmadık o fayı. Gerilime karşı her şeyi yaptık. Doğal fay kırılınca deprem bölgesine dayanışmaya koşanlar, toplumsal fay kırılınca anayasal şirk koşuyor mu diyeceksiniz? Gezi direnişini Taksim Dayanışması’na sıkıştırmak mümkün mü? Değil! Taksim Dayanışması hiçbir şiddet çağrısı yapmadan tercümanlık vazifesi yaptı. Fakat milyonlarca insanın sokağa çıktığı hali Taksim Dayanışması’na sıkıştıramayız, Taksim Dayanışması’nın gerçekliği bu değil. 29 Mayıs’ta yürütmenin durdurulması için dilekçe verdim. “Bakın bu iş başka iş oluyor” dedik ama hakim karar vermedi. Uzun süre karar vermedi. 15’inde parktan çıkartıldık. 18’inde salı günü Ulusal Yargı Ağı’na giriyorum ve orada bir görüşme tutanağı görüyorum. Başkan ve üyeler, iptal yazıyor. Bütün arkadaşlarıma diyorum ki “görüşme tutanağını gördüm iptal yazıyor. Ama benim önerim, gerekçeyi görmeden açıklama yapmayalım. Birincisi hakime ayıp olur. İki gerekçesini görmedik, o nedenle iptalin niteliğini bilemeyiz”
İdari yargıda gerekçesiz karar hiçbir şey ifade etmez.
Üçüncüsü biz gerekçe yazılmadan bunu açıkladığımız için heyete baskı kurabilirler ve gerekçe değişebilir. Sonra uzun bir ara geçti. 3 Temmuz’da Zaman Gazetesi muhabiri aradı. Başka bir kararda bu davanın bilgisini gördü. Bence o kararı kendisi de gördü. Tabi ki Fethulahçı, tabii ki suç ortağı, o dönemki iktidarla kader birliği içinde. Ben de asker arkadaşımla konuşuyormuş gibi olabildiğince açıklamaya çalışıyorum. 4 Temmuz’dan sonra Zaman Gazetesi’ne bakın, şahsım kaç defa hedef gösterilmiş. Ama savcılık bir suç ortaklığı var gibi anlatmaya çalışıyor ama mümkün değil. 3 Temmuz’daki bu konuşmanın ardından, yalvardım vermediler kararı, 3’ü akşamı meydana gidip kararı açıkladık. Ferahladı mı? Biraz ferahladı.“ Ama iddianame o kadar AKP-Fethullahçı suç ortaklığının bugünkü ifadesidir ki, 15 Temmuz’da kamuflajıyla tanktan çıkan Mithat’ın hakkını savunuyor. Savcı, Fethullahçılara inanarak karara kağıt parçası diyor. Tankçı Mithat’a inanıyor, hakim kararına kağıt parçası diyor. 6 Temmuz’da o kadar panikliyorlar ki 8 Temmuz’da Taksim Dayanışması üyeleri panikle gözaltına alınıyor.
Ben Ocak 2014’ten beri bizim hakkımızda gözaltı kararı çıkarma planları olduğunu biliyorum.
16 Temmuz’da İBB’nin kararın durdurulduğuna dair bize tebliğ yok dediği yazısı var. Kadir Topbaş neden görevden alınmadı bilmem ama Fethullahçılarla da emperyalistlerle de iş tutanlar bellidir ve bizimle bunun bir alakası yoktur.
Gezi direnişi, emperyalizmin parçası olamayacağı gibi, Fethullahçıların temsil ettiği karanlığın da tam karşısındadır.
Akif Beki isimli gazeteci kılığındaki iş takipçisinin, utanmazın ismini neden iddianameden çıkartıyorsunuz? Her gün CNNTürk’de şahsıma ve Taksim Dayanışması’na hakaret etti. KCK’dan, Ergenekon’dan biliriz. Fethullahçı alçaklar TV ve basından hönkürür ardından operasyon başlar. Neden Akif Beki’nin ismini mahlaslıyor, çıkartıyorsunuz da onunla ilgili yazılan sözlere yer veriyorsunuz? Garaj İstanbul toplantısıyla ilgili kim neyin toplantısını yaptığını bilmiyoruz. O dönem herkes Geziyle ilgili bir şeyler yapıyordu. Yiğit Aksakoğlu’nun fotoğrafını görmeden kim olduğunu hatırlamadık mesela.
Ben Kavala’yı tanırım. Herkes gibi basından tanırım.
Konuşmamızda bir tek para pul meselesi yok ki mahkeme kararıyla dinlenmiş bir sürü telefon görüşmesi var. Alman Konsolosluğu ile konuşma meselesi… Bu iki metreden çekilen fotoğrafı hatırlıyorum. Bokunu çıkardınız, dedim. Mahkeme kararını veriyorum orada. Neden Türkiye’nin en önemli toplumsal meselesiyle ilgili bilgi alma ihtiyacı olarak görmüyoruz? Randevuyu Taksim Hill’e verdim. Neden? Tüm görüşmeler Gezi Cafesi’nde ya da Taksim Hill’de bu kadar polisin olduğu yerde? Murat Pabuç meselesi… Murat Pabuç’un nasıl ifadesi alınmış bunu soruyor mu savcı? Murat Pabuç’un dilinin çamurunu bize sıçratmaya hakkı yoktur! Murat Pabuç ya da mensubu olduğu parti kendi rezilliğini kendi kapatsın ama savcılık bunu alıyorsa bu ifadenin hukukiliğini tartışsın. Hanzade Germiyanoğlu ile ilgili de dediğim gibi fon kullanmak suç değil.
Fakat biz fon kullanarak çalışmıyoruz. Taksim Dayanışması’nın bir tek kuruş yabancı para kullandığına ilişkin tek ima yok.
Kişisel olarak kursağımızdan tek kör kuruş geçmedi, ki mimarlar odasının da genel kurul ilanı var. Ama şu itirazı da söylemek istiyorum: Bu şahıs, Gezi sürerken, Ethem, Berkin, Ali daha hastanedeyken Ahmet daha sağken Gezi vesilesiyle para kazanmaya niyetlenmiştir, bizimle de ahlaken de uzak yakın ilgisi yoktur. Bizimle alakası olamayacak meselelerle ilgili bu kadar açık kuvvetli konuşması ceza yargılaması açısından bana biraz manidar geliyor…
Ben 2013 haziranı itibariyle Mısır’da şeriatçı Mursi ile darbeci Sisi arasında tercih yapmak zorunda mıyım?
Mısır’da da Tunus’ta da ne şeriatçılardan ne darbecilerden yana değiliz. Biz üçüncü tarafız: demokrasiden, eşitlikten tarafız. Gezi direnişi anti faşisttir, polis şiddetine geçit yok, no pasaran demektir.
Gezi emperyalizme karşıdır. Hiçbir yabancı oyunu ile ‘komplo’ ile izah edilemez.
Bu başından beri geziyi anlamama-anlayamama-anlamazlıktan gelme halinin devamıdır. Bu memleketin ağacına, ormanlarına sahip çıkmak, tarım topraklarının tarumar edilmesine itiraz etmek, akan suyunun bütün ekosistemi bozar şekilde talan edilmesini kabul etmemek, işçisinin ölüm koşulunda çalıştırılmasına karşı direnmek, çocuğunun eğitim hakkından mahrum edilmesi sonucunda kaçak cemaat yurtlarında öldürülmesinin peşini bırakmamak esas yurtseverlik budur.
Emperyalizm dahi diyemeyip kırk dereden su getirenler geziyi karalayamaz.
1960’da 6. filoyu kıble alıp namaz kılanlar bize antiemperyalizmi anlatamaz. İddianamede Kadıköy’de akla ziyan gaz kullanımı ile öldürülen Elif Çermikli ablamızdan söz edilmiyor. Parktaki pankartta yazdığı gibi, mahalleme, meydanıma, ağacıma, suyuma, toprağıma, evime, tohumuma, ormanıma, köyüme, kentime, bedenime dokunma.
Ben sıradan bir vatandaş olarak, emeği ile geçinen bir yurttaş olarak kendi kaderime karar vermek istiyorum.
Haklardan bahsetmeden kurallardan bahseden hukuk düzenine itiraz ediyorum.
Türkiye’de hangi dili konuşuyor konuşsunlar, hangi inancı yaşıyor olsalar da, hangi görüşten olsalar da bu kadar kardeşleştiği başka bir pratik yaşamadık. Gezi’nin bu kadar güzel anımsanmasının sebebi budur. GEZİ, insanın kendi kaderini eline alma iradesi, kararlılığıdır.
GEZİ, bu ülkenin Ortadoğu’nun karanlıktan çıkacağını ihtimalidir.
GEZİ, bu memleketin eşitlik, özgürlük ve adalet umududur.”
Devlet Denetleme Kurulu Başkanlığı’nın Yolsuzlukla Mücadeleye Yönelik Önerileri
I. Kamu Kaynaklarına İlişkin Öneriler
a.1050 Sayılı Yasa kamu sektörünün performansına, programların hedef ve sonuçlarına, kaynakların verimli kullanımına önem veren ve kamu sektörünü kavrayan yeni bir yapıya kavuşturularak, kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde kamu kaynaklarını kullanan idareler için ortak bir düzenlemeye gidilmelidir.
b. Bütçe hazırlama ve uygulaması ile hazine işlemlerinin bir arada yürütülmesi sağlanmalıdır.
c. Bütçe hazırlık ve uygulamasında bütçe büyüklükleri, program bütçenin gerekleri ve program hedefleri doğrultusunda gerçekçi olarak tespit edilmeli, harcamalarda toplam bütçe ödenekleri aşılmamalı, harcamacı kuruluşların ödenek serbest bırakma programları önceden tespit edilerek, nakit ihtiyacı buna göre zamanında karşılanmalıdır.
d. Bütçenin kapsayıcı ve belirleyici olması açısından, üniversiteler dışındaki katma bütçeli kuruluşlar ile hizmetlerini genel ve katma bütçelerin transfer tertiplerinden aldıkları ödeneklerle yürüten kuruluşlar, genel bütçe dışında yönetilmesinde anayasal zorunluluk bulunanlar ile sanat faaliyetinde bulunanlar hariç, genel bütçe kapsamına alınmalıdır.
e. Fonlar, döner sermayeli işletmeler ve özel kanunlarla kurulmuş kamu kurumlarının saymanlık hizmetleri Maliye Bakanlığı’nca yürütülmeli; bu yolla usule uygun olmayan harcamaların, sayman denetimiyle engellenmesi ve idarelerin saymanlar üzerindeki muhtemel olumsuz etkilerinin kaldırılması sağlanmalıdır.
f. Kamu kurumlarınca veya personelince kurulmuş olan vakıflar incelenerek, vakıf niteliği taşımayan, kurumun hizmet sürecinde yer alan ve bu yolla kaynak yaratan vakıflar tasfiye edilmelidir.
g. KİT üst yönetimi ve yönetim kurullarına atanmada ve görevin devamında liyakat, başarı ve performans ölçüleri esas olmalı; KİT yönetimleri her türlü siyasal etkiden korunarak özerkleştirilmelidir.
h. Vergi idaresinin etkinliğini ve vergi tahsilatını artırabilmek için, vergi daireleri eğitilmiş personel ile takviye edilmeli, maddi ihtiyaçları karşılanmalı, politik ve yerel müdahalelerden korunmalı ve vergi istihbarat imkanları artırılmalıdır.
i. Vergi kayıp ve kaçaklarını en aza indirmek ve vergilemede adaleti sağlayabilmek için; her Türk vatandaşına bir vergi numarası verilerek vergiye tabi faaliyetler ile mal edinmelerin bu numara ile işlem görmesi sağlanmalı; “servet ve gider beyanı” esasları yeniden vergi mevzuatına alınmalı; mükelleflerin kendi aralarındaki vergiye tabi işlemlerine ait her türlü ödeme ve tahsilatları banka yoluyla gerçekleştirilmeli; tüm ticari senetlerin düzenlenmesinde fatura nizamına paralel hükümler getirilmeli, götürü vergileme kaldırılmalıdır.
j. Vergi denetiminde etkinliğin artırılması için özel sektörden daha çok yararlanılmalı, bu amaçla yeminli mali müşavir ve serbest muhasebeci ve mali müşavirlerin her türlü beyannameyi tasdik etmeleri sağlanmalıdır.
k. Tarımda şirketleşmeyi ve arazi tapulaştırılmasını sağlamak, küçük ölçekli bireysel tarımsal işletmeciliğin neden olduğu verimsizliği ve kaynak israfını ortadan kaldırmak amacıyla, vergiden muaf çiftçilerin sahip oldukları arazi veya tarım araç gereçlerini sermaye olarak koymak suretiyle kuracakları kooperatif veya sermaye şirketlerinin belli bir süre kurumlar vergisinden muaf tutulmaları ve daha sonra da Gelir Vergisi Kanunu’nun zirai kazancın tespiti şekillerinden sayılan “Götürü Gider Usulü”nün bu kurumlar için de geçerli olması sağlanmalıdır.
l. Kaçakları önleyici tedbirlere önem verilerek vergi gelirleri arttırılmalı, kamu görevlisine uzlaşma imkanı tanıyan hükümler en aza indirilmeli, mümkünse kaldırılmalıdır.
m. Belediyelerde, tüm tahakkuk , tahsilat ve ödeme işlemlerinden, nitelikleri merkezi idare tarafından belirlenen bir Hesap İşleri Müdürü sorumlu ve yetkili olmalı; tahsilat işlemleri olabildiğince bankalar ve PTT aracılığıyla yapılarak tahsildar uygulaması en aza indirilmelidir.
n. Gecikme olması durumunda faiz uygulaması yapılması gibi vergilerin erken ödenmesi durumunda da indirim uygulanmalıdır.
o. Ücretlilere vergi iadesinde geçerli mal ve hizmet kapsamı genişletilerek özellikle temel ihtiyaçlara yönelik vergi oranları da düşük tutularak belgelendirme sistemi genişletilmelidir.
p. Hayali kazanılmış paraların geri alınmasını engelleyen zamanaşımı süreleri ya arttırılmalı ya da tamamen kaldırılmalıdır.
q. Yıl içinde harcanamayan ödeneklerin tenkis edilmeyerek ertesi yıl kullanılmasına imkan veren yeni bir bütçe anlayışı getirilmelidir.
II. Personel Rejimine İlişkin Öneriler
a. Kamu hizmetlerinde başarılı, bilgili, beceri sahibi doğru karar verebilen ve uygulayabilen yöneticilere ihtiyaç olduğu göz ardı edilmeksizin atamalarda ehliyet ve liyakatten sapılmayarak görev değişikliklerini sınırlandırıcı tedbirler getirilmelidir.
b. Siyasal görevler yasal olarak belirlenip siyasal iktidarlara yalnızca bu görevleri yapanları değiştirme imkanı sağlanarak bürokrasinin politize olması azaltılmalı ve bu kadroların nitelikleri de önceden saptanmalıdır.
c. Yolsuzluk olaylarına karşı hizmet içi eğitimle devlet memuru olmanın getirdiği yüksek sorumluluk fikri zihinlere yerleştirilmeli; hizmet içi eğitimlerde etkin programlar uygulanarak boşalan her kademedeki yönetim görevi teşkilata duyurularak bu görevlere atanmada sınav esası getirilmeli, hizmet içi eğitim mutlaka terfilerde rol oynamalı, üst yöneticiler için lisansüstü eğitim aranmalı, teftiş kurulları da yönetici yetiştiren kaynak olarak görülmelidir. Üst görevlere atanmada, mal bildirimi ve sicil mutlaka birlikte değerlendirilmelidir.
d. Özellikle paraya taalluk eden işlerde görev verilecek kişilerin memuriyet geçmişleri çok iyi incelenmeli, memuriyet süresi içinde ahlaki zaafiyet gösterdiği tespit edilenler ile soruşturmaya uğrayıp suçlu veya kusurlu bulunanlar aktif görevlere getirilmemelidir.
e. Tayin ve nakiller mutlaka belirlenen şekil ve usule uygun olarak belirli planlamalar dahilinde yapılmalı, standart kadro üstünde tayin yapılması önlenmeli ve liyakate önem verilerek işe göre adam prensibine bağlı kalınmalıdır.
f. Etkin görevlere atanacak olanların seçimindeki kriterleri belirleyici düzenleme yapılmalı, ihaleye yönelik veya diğer komisyonlarda görevlendirileceklerin seçiminde memurun sicil raporları da mutlaka dikkate alınmalıdır.
g. Özellikle yolsuzluk gizli gücü taşıyan konumlarda bulunanların ekonomik durumlarının yolsuz uygulamaları özendirmeyecek bir düzeye çıkarılması diğer tamamlayıcı önlemler ile birlikte düşünülmelidir.
h. Uzmanlık ve özel meslek bilgisi gerektiren ve geçici süreli görevler ile çalıştırılacak personelin nitelik ve nicelikleri de önceden tanımlanarak sözleşmeli personel çalıştırılması buna göre yapılmalıdır.
i. Görev ve iş bakımından halkla ve iş sahipleriyle doğrudan ilişkide bulunan personelin seçiminde psikolojik yöntemler uygulamaya geçirilmelidir.
j. Yolsuzluk olaylarına karşı hızlı bir disiplin mekanizması harekete geçirilmeli, yolsuzluğa karışan görevli mutlaka cezasız kalmamalı, özellikle yolsuzluğa duyarlı pozisyonlardaki memurların servet ve yaşam biçimlerini denetleyici mekanizmalar geliştirilmeli; disiplin uygulamasına yönelik zamanaşımı
süreleri arttırılmalıdır.
k. Memur seçiminde mutlaka merkezi sistem uygulanmalı, değişik meslek gruplarına göre sistem geliştirilerek özellikle denetime yönelik tüm birimlere dağılım tek elden yapılmalı, yazılı ve uygulamalı sınavların zorunluluğu hükme bağlanmalı, sözlü sınavlar için objektif kriterler geliştirilmelidir.
l. Verimliliğin arttırılması ve niteliğin korunması açısından sivil kamu yönetiminde de askeri personele uygulanan benzer bir yöntem geliştirilerek yükselme ve emekli edilmelerde bu yöntem geçerli kılınmalı; belirlenen hedefleri gerçekleştiremeyen yöneticilerden bunun hesabı sorulmalıdır.
m. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun menfaat sağlama amacıyla hediye kabul etmeyi ve iş sahiplerinden borç isteme ve almayı yasaklayan 29’uncu maddesi değiştirilerek yasak kapsamına girecek hediyelerin nitelik ve değerleri belirlenmeli, bunun üzerindeki hediye kabulü de olmak üzere menfaat sağlama amaç ve kastı şart koşulmaksızın ağır cezai yaptırımlar öngörülmelidir. Konu bir yönetmelikle ayrıntılı olarak çözüme kavuşturulmalıdır.
n. Dürüst, çalışkan, başarılı memurların manen ve maddeten ödüllendirilmeleri usulüne işlerlik kazandıracak yeni esaslar getirilmelidir.
o. Disiplin suç ve cezaları günün koşullarına uygun ve caydırıcı niteliği arttırılmış şekilde yeniden düzenlenmeli disiplin cezalarının belli süreler sonunda silinmesi hususu göz önünde bulundurularak sık sık disiplin affı getirilmesinden vazgeçilmelidir.
p. Emekli Sandığı Kanunu’na göre; vazife malüllüğü aylığı bağlananlardan adi malül oldukları üç yıl içinde anlaşılanlar hakkında işlem yapılacağına ilişkin 63’üncü madde değiştirilerek süre kısıtlaması kaldırılmalıdır.
q. Mahiyetinde çalışan memurlara kanuna aykırı emir vererek yapılmasını sağlayan ve/veya maiyetindeki memurdan özel menfaat teminine yönelik talepte bulunan amirler hakkında da işlem yapılabilmesini kolaylaştıracak düzenlemeler yapılarak bazı hallerdeki müracaat ve/veya şikayetlerin silsile yolu ile yapılmasından vazgeçilmelidir.
r. İstisnai memuriyetlerin kapsamı daraltılarak bu görevlere getirileceklerin nitelikleri de önceden belirlenmeli, bunlarla kadro karşılığı olmaksızın sözleşme yapılarak bu yöntemle devlet memuriyetine giriş önlenmelidir.
s. Harcırah Kanunu uyarınca verilmekte olan gündelik miktarlarının düşük seviyelerde olmasını önleyici tedbirlere önem verilerek özellikle kontrol amaçlı görevlerde bulunanların iş sahipleriyle olan ilişkileri nedeniyle mağduriyetlerini önleyici bir gündelik ile birlikte geceleme giderlerini de alabilmeleri sağlanmalı, hatta belirli belge ve izinler vermeye yönelik kontrol ve denetim görevinde bulunanların harcırahlarının iş sahiplerinden alınmasına yönelik yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
t. Aynı hizmet birimlerinde çalışılmasına rağmen farklı tazminatlar ödenmesi uygulamalarından vazgeçilmelidir.
III. Kamu Örgütlenmesi ve İşlemlerine İlişkin Öneriler
a. Planlama işleri bakımından, Araştırma-Planlama Kurulları’nın (APK) kuruluş amaç ve fonksiyonlarına uygun nitelikte kadrolar ile donatılarak bunların yaptıkları işlerin, DPT’nin işlemlerinin özünü oluşturması ve yapılan genel planlara uyularak daha iyisi geliştirilmedikçe değiştirilmesine meydan verilmeyecek bir mevzuat düzenlemesine gidilmelidir.
b. Genel olarak kamuda özel olarak kurum içinde aynı işleri gören birimler birleştirilerek, ortada kalan fonksiyonlarını üstlenecek kurum veya birimler açıkça tespit edilmeli, koordinasyon gerektirecek durumlarla ilgili koordinasyon görevinin kime verildiği de açıkça belirtilerek ona bu yetkiyi kullanabileceği pozisyon kazandırılmalıdır. Kırtasiyecilikle mücadelede siyasal kararlılık ve irade yaratılmalıdır.
c. Süratli, etkin, yapıcı ve projeler üreten, uzmanlığa yönelik çalışmalar yapabilen bir kamu yönetimi kurulmalı, merkezi yönetimden yerinden yönetime geçecek yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
d. Özel olarak gümrük teşkilatında yeni bir yapılanmaya gidilerek personel politikası değiştirilip hizmet-içi eğitime ve niteliğe önem verilmeli; gümrük muhafaza ayrı bir teşkilatlanmaya gitmeli; yurt dışı giriş-çıkışın yapıldığı hava limanı, sınır kapıları ve limanlarda bütün hizmetleri tek elden yürüten bir
otorite tesis edilmelidir.
e. Kamu görevlilerinin işleri, yetkileri ve sorumlulukları önceden tanımlanarak şematize edilmeli, para ve mal hareketleri şeffaf hale getirilmeli ve önceden açıklanmalı, yürütülmesi ve sonuçları takibe açık hale getirilmelidir.
f. Bürokratik örgütlenme belli bir sistem dahilinde yeniden düzenlenmeli ve öncelikle yapılacak iş tanımlanarak görev ve unvanlar belirlenmeli, belirlenen görevlere yönelik birimlerin örgütlenme içinde nasıl birbirine bağlanacağı analiz edilerek yolsuzluk olasılığı içeren kararlara ilişkin süreçlerin ve kararların azaltılması yoluna gidilmeli, işlemlerde biçimden çok öze ağırlık verilerek iş akışı hızlandırılmalıdır.
g. Bir idari işlemin bir dairede veya ilgili memurda sonuçlandırılma süresi önceden belirlenerek iş sahiplerinin görebileceği bir biçimde ilan edilmeli, bu süreleri aşan gecikmelerden memur sorumlu tutulmalıdır.
h. Kamu kurumlarının giriş katlarındaki elverişli bir yeri halkla ilişkiler hizmetinin yürütülmesine tahsis edilerek, burada halka gerekli olabilecek her türlü doküman bulundurulup, dahili telefonlarla iş sahiplerinin servislerle temas kurmaları sağlanmalıdır.
i. Hileli veya diğer şekillerde iflas etmiş, hayali ihracat veya diğer kaçakçılık olaylarına karışmış, sahte ve yanıltıcı belge düzenlemiş, daha önce verilen teşviklerde suiistimallerde bulunmuş ticari suçlardan hüküm giymiş, gümrük yolsuzluklarına karışmış kişiler ve bu tür kişilerce kurulmuş şirketlerin yakından izlenmesi ve neden olabilecekleri çeşitli suiistimallerin önlenmesi amacıyla Başbakanlığa bağlı merkezi bir “Risk Santrali” kurulmalı ve bu amaçla bir yasa düzenlenmelidir.
j. Hileli iflas ve/veya diğer ticari suçlardan hüküm giyen şirket ortaklıkları hakkında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nda tutulacak sicil kaydına işlenmesinin temini ile gerek bu bilgilerin gerekse adı geçen bakanlıkça, ortaklıklar nezdinde yapılan mutad denetim sonuçları da kurulacak risk santraline
aktarılmalıdır.
k. Gümrükler Genel Müdürlüğü İstatistik ve İzleme Şubesi; gümrük yolsuzluklarına karışmış kişi ve kuruluşlarla, gümrük işlemlerine ilişkin çeşitli bilgilerin kaydedileceği bir bilgi toplama ve arşiv merkezi haline getirilmeli; kurulacak risk santraline de kaynaklık edecek bu merkezin kuruluş ve işleyiş esasları bir yönetmelikle belirlenmelidir.
l. Yolsuzlukların soruşturulması ve kovuşturulması ile ilgili olarak Yargıtay’da ve il savcılıklarında uzmanlaşmayı sağlayacak şekilde özel birimler kurulmalı ve yine bu konu ile ilgili olarak istihbarat örgütlerinde de bu amaca yönelik özel birimler/gruplar oluşturulmalıdır.
m. Kamu hizmetinde ahlakiliğin düzenlenmesi ve geliştirilmesi için yeni yasal düzenlemeler yapmak ve mevcut yasaları daha da geliştirmek gerekmektedir. Göreve yeni başlayanlar için var olan “yemin” sistemine işlerlik ve anlamlılık kazandırılmalıdır.
IV. Yolsuzluk Riski Taşıyan Alanlara İlişkin Öneriler
1. Dış Ticaret-Kambiyo-Yatırım Teşvik Sistemlerine İlişkin Öneriler
a. İdari müeyyidelerle ilgili olarak; firmaların müeyyidelendirilmesi açısından netlik ve yeknesaklık sağlanması için idareye takdir yetkisi sağlayan çok seçenekli müeyyide maddeleri ile “…kaldırılabilir, ……..alınabilir” gibi ifadelerin bulunduğu müeyyide düzenlemeleri kaldırılarak, yerine suç teşkil eden fiilleri açıkça tanımlayan ve bunlara uyulmaması halinde uygulanacak müeyyideleri kesin ifadelerle belirten düzenlemeler yapılmalıdır.
b. “Faaliyetten Men” cezasına cezasının etkili olabilmesi için “İhracat Belgesi İptali”, “İthalattan Men” ve “Teşvik Belgesinin İptali” gibi müeyyidelerin uygulandığı firma ortaklarının bir başka unvan ile kurdukları firma aracılığı ile aynı konuda yeniden faaliyete başlamasını ya da teşviklerden yararlanmasını engelleyecek düzenlemeler yapılmalıdır.
c. Dış ticaret faaliyetinde bulunan, teşvik belgesi verilen firmalar hakkında Dış Ticaret Müsteşarlığına intikal eden tüm bilgilerin kurulacak “Risk Santrali”ne iletilmesi sağlanmalıdır.
d. Geçmiş uygulamalarda değerlendirilmek suretiyle dış ticaret rejimiyle ilgili tek bir yasa çıkarılmalı; ihracat ve ithalata yönelik bilgi merkezi oluşturularak, özel sektör bilgilendirildiği gibi belgelerdeki rakamların doğruluğu bu merkezce irdelenmelidir.
e. İhracat teşviklerinde vergi iadesi uygulaması yapılması halinde özellikle fatura istenilmeli, faturayı veren firmayla irtibat kurularak fatura içeriğinin doğruluğu teyit ettirilmelidir.
f. Dövize ilişkin işlemlerin sağlıklı bir biçimde izlenebilmesi ve denetlenebilmesi için, bankalar ve özel finans kurumlarının yaptıkları işlemlerin ortak bir merkezde kayıtlanması sağlanmalıdır. Bu uygulamanın etkinliği ve sistemdeki kaçakların asgariye indirilmesi açısından ise örneğin; yolcu beraberi getirilen ihracat bedeli peşin dövizlerin deklare edilmesinden sonra döviz tevdiat hesabına yatırılması ayrıca, yurt dışına döviz transferindeki US $ 50.000’lık izleme sınırı aşağıya indirilerek yurt dışına döviz transfer işlemlerindeki kayıtlama uygulamasının genişletilmesi şeklindeki düzenlemeler de yapılmalıdır.
g. Bankalar, özel finans kurumları ve yetkili müesseselerin kambiyo işlemlerinin periyodik olarak denetlenmesi sağlanmalı ve yapılan denetimlerin etkin olabilmesi için Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki 1567 Sayılı Kanun’da yer alan ancak, caydırıcılığını yitirmiş olan cezalar mutlaka arttırılmalıdır.
h. Firma ve kuruluşlara “uyarı” cezası bir kez verilmeli ve tekerrürü halinde daha ağır müeyyidelendirilmelidir.
i. Yatırım teşvik konularının sınırları kesin olarak mevzuat ile belirlenmeli ve bu kapsam dışındaki konulara teşvik verilmesi engellenmelidir.
j. Teşvikler verilirken, siyasi sistemin bir parçası olmaktan uzak tutularak, yatırımın ekonomik olup olmadığı, firmaların mali yapıları, kullanılacak teknoloji, fiyat analizi gibi konular detaylı olarak araştırılmalı ve teşvik verilen firmalar, yatırım takip formları yanında periyodik olarak yerinde yapılacak incelemeler ile de izlenmelidir.
2. Sübvansiyon Ödemelerine İlişkin Öneriler
a. Tarımsal destekleme konularında öncelikle fayda-maliyet analizi yapılmalı ve ödemeler yapılmadan önce, usulsüz belge düzenleyerek haksız yere destekleme primlerinden yararlanılmasını engellemek için ekim alanları ile sahipleri Tarım İl/İlçe Müdürlükleri tarafından tespit edilmeli ve geçmiş yıllar rekolteleri dikkate alınarak tahmini ürün miktarları belirlenmelidir.
b. Hazinenin yapacağı ödemelerle ilgili olarak; usulsüz ve haksız kazançların engellenebilmesi için mevzuatın hazırlık aşamasında mutlaka denetim birimlerinin de katkısı sağlanmalıdır.
3. Bankacılık Sistemine İlişkin Öneriler
a. Bankacılık konusunda düzenleme yapma yetkisinin Hazine Müsteşarlığı ile Merkez Bankası arasında dağıtılması ve koordinasyonunun sağlanamaması nedeniyle, bazı bankacılık düzenlemelerinin sonuç ve uygulamaları takip edilememekte ve denetim dışı alanlar oluşmaktadır. Bu nedenle; bankacılık düzenlemelerinin etkinleştirilmesi ve bankalar üzerindeki kamu denetim ve gözetiminin daha iyi yapılabilmesi için bu fonksiyonların Hazine Müsteşarlığı bünyesinde toplanması sağlanmalıdır.
b. Bankaların gözetimi için, aylık ve üç aylık hesap dönemleri itibariyle Merkez Bankası’na gönderilen yaklaşık 50 periyodik cetvel gereksiz ve aşırı bilgilerden arındırılmalı ve bu bilgiler zamanında Hazine Müsteşarlığına intikal ettirilmelidir.
c. Bankaların mali yapıları hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi açısından, bağımsız dış denetçilerin tasdik ettikleri banka bilançolarının yayımının yanı sıra bu kuruluşların düzenledikleri raporlar ile bilanço dipnotları da açıklanmalı ve ayrıca bağımsız dış denetim uygulaması, yeniden gözden geçirilerek kamuoyunu aydınlatma ve şeffaflık sağlama bakımından, daha fonksiyonel hale getirilmelidir.
d. Bankacılıktaki “Sırdaş Hesap” uygulaması sınırlandırılmalıdır.
e.“TC.Merkez Bankası Krediler Genel Müdürlüğü” Risk Santralizasyon Müdürlüğü kurularak merkezi “Risk Santral”ine bilgi sağlayacak bir kaynak olarak değerlendirilmelidir.
4. Kamu Borçlanmasına İlişkin Öneriler
a. Belediyelerin mali güçlerini aşmayacak oranlarda kredi alıp borçlanabilmeleri ve aldıkları kredinin belli bir miktarını kendi görev süreleri içinde ödemekle yükümlü kılmaları sağlanmalıdır. Kredili işler, titizlikle denetlenmelidir.
b. Devletin iç ve dış borçlanmasına ilişkin genel esaslar ve sınırlamalar anayasa veya yasalar ile belirlenmelidir.
5. Devlet İhale Sistemine İlişkin Öneriler
a. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarının ya belli bedeli aşan ihaleleri ihale kanunu kapsamına alınmalı ya da özerk kuruluşların ihale yönetmelikleri genel ihale kanununa tabi olacak biçimde yeniden düzenlenmelidir.
b. Muhammen bedeli belirli limitin üzerindeki kamu ihaleleri ve sonuçları kitle iletişim araçlarıyla da duyurulmalı, ihaleler ilansız yapılmamalıdır.
c. Satın alma ile ilgili bütün mevzuat standart hale getirilerek satın almalar öncelikle iç ve dış satın alma olarak ikiye ayrılmalı ve rekabeti teşvik edici kapsamda hazırlanarak, iş mutlaka uzman kadrolar eliyle yaptırılmalıdır.
d. Satın alınması düşünülen mal ve hizmetlerin maliyet analizleri yaptırılarak çıkan maliyetlerin çok üstünde bir fiyatla alım yapılması önlenmelidir.
e. Yapım ihalelerinde avam proje ve buna dayalı keşif yerine kesin proje veya varsa uygulama projesi aranmasını sağlayacak düzenleme ile birlikte kesin plankote, vaziyet planı ve kazıdan çıkacak malzemenin döküm yerinin ihaleden önce ve ilk keşfe esas olacak biçimde tespit edilmesi yasal düzenlemeye kavuşturulmalıdır.
f. Uygun bedeli ilk aşamada belirleyecek olan ihale komisyonlarının, tahmini bedeli ilan aşamasından önce incelemelerini sağlayacak düzenleme yapılmalıdır.
g. İhale komisyonlarında görev alacak personel iyi seçilmeli, sicil raporları göz önünde bulundurulmalı, ihale ve muayene komisyonlarında görev almış fakat haklarında adli, inzibatı ve idari yönden müeyyide teklif edilenlere aklanana kadar bu komisyonlarda görev verilmemeli, üyeler hep farklı kişilerden seçilmeli ve görevler süreli olmalıdır.
h. Teknik şartnameler mutlaka, ihalenin konusu olan mal ve hizmet ile ilgili ehliyetli personel tarafından hazırlanmalı, hem ihale hem de kabul ve muayene komisyonlarında aynı personelin bulunması gibi yanlışlıklar önlenmelidir.
i. Özelliği bulunan yapım işlerine sınırlama getirilmeli, pazarlık usulü ile satın almanın kapsamı da daraltılmalıdır.
j. “Anahtar Teslimi Götürü Bedel” ile “Fiyat ve Teklif İsteme” usullerinin de Devlet İhale Kanunu’na girmesi sağlanmalıdır.
k. Kapalı teklif usulüyle gerçekleştirilen yapım ihalelerinde teklif mektubunu içeren “iç zarf”, istenen diğer belgelerin yeraldığı “dış zarf”la beraber ve firmaların yeterliliklerini gösteren belgelerin yer aldığı ikinci bir zarf idareye aynı anda verilmeli; bu zarflar, ihale komisyonuna alında belgesi karşılığı teslim edilmeli; teklif mektubunu içeren iç zarfın yer aldığı dış zarflar ihale komisyonunca, ilanda belirtilen ihale gün ve saatinde açılmak üzere muhafaza edilirken, ihale komisyonuna bağlı olarak görev yapacak yeterlik komisyonu, isteklilerin yeterliğini belirlemeli; ihale komisyonu, ihale gün ve saatinde ihaleye katılan herkesin huzurunda teklif mektuplarının bulunduğu torbayı açarak öncelikle yeterli görülmeyenlerin zarflarını iade etmeli, daha sonra yeterli görülenlerin zarfları açılarak ihale sonuçlandırılmalıdır.
l. İhale komisyonlarının geçici ihale kararlarının ihale onay merciince onaylanmaması halinde gerekçe göstermek zorunlu hale getirilmelidir. İhale kararlarının onaylanmaması durumunda ihale komisyonu ve onay merciinin sorumlulukları yasada belirlenmeli ve kesinleşen ihale kararlarının ilan edilmesi yasal düzenlemeye kavuşturulmalıdır.
m. Bugün hemen hemen herkesin yapmasının mümkün olduğu taşeronluk ve müteahhitlik mesleği disiplin altına alınmalı; müteahhitlerinde “oda” halinde teşkilatlanmaları suretiyle kendi iç denetimlerini yapmaları sağlanmalı; müteahhitlik karnesini devreden teknik elemanın ilgili firmadaki teknik müdürlük görevinin kağıt üzerinde kalması önlenmeli; bunun için karnesini devreden kişiye yürütülen işle ilgili sorumluluk verilmesi ile şirkete uygulanan ceza ve yasakların karne ve karneyi devredene de yansımasını sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır.
n. İhaleye katılmada geçici yasaklamalar en az altı aydan başlamak üzere artırılmalı, yasaklanan kişilerin ihalelere dolaylı yollardan katılmaları önlenmeli; durum sözleşmeden sonra fark edilmişse bile sözleşmenin iptali ve işin tasfiyesini sağlayıcı hükümleri getirilmeli; ve bütün bu hususların Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nda tutulacak meslek sicillerine işlenmesi sağlanmalıdır.
o. Yapım ve satım, kira ve yapım, intifa ve yapım, işletme ve yapım karakterindeki karma nitelikli sözleşmelerin akdine ve bu sözleşmelerin çerçevesinde iş yaptırılmasına esas olacak ihalelerin usul ve esaslarını tespit etmek üzere yeni bir ihale usulü ihdas edilmelidir.
p. Kanuna tabi idarelerin, kanun kapsamından kurtulmak amacıyla vakıf, fon veya iktisadi teşekkül kurmaları ve bazı ihtiyaçlarını buralardan temin etmeleri yolundaki uygulamaya, kanunda bu tür idarelere hızlı, esnek ve ticari esaslara göre hareket edebilme imkanı verecek düzenlemeler getirilmek suretiyle son verilmelidir.
q. İhale komisyonlarının ihaleyi sonuçlandırma aşamasında çalışma mahallinde teklif verenlerin dışında kimsenin bulunamayacağına ilişkin hüküm değiştirilerek bazı istisnalar dışında, ilgisi olan herkesin, özellikle medya mensuplarının ihaleleri izlemeleri sağlanmalıdır.
r. Uluslararası ihalelerin, 2886 Sayılı İhale Kanunu’na tabi kurum ve kuruluşlarda Bakanlar Kurulu’nun 10.4.1985 tarih ve 85/9342 sayılı kararında yer alan usuller çerçevesinde yürütülmekte olduğu; belirlenen belli usul ve esaslar dışında kalanların 2886 Sayılı Kanunla, bu Kanun uyarınca yürürlükte bulunan mevzuata ve bu karar esaslarına aykırı olmamak kaydı ile ilgili kurum veya kuruluşlar tarafından işin özelliğine bağlı olarak serbestçe düzenlenip şartnamelerine dahil edilebildiği; 2886 Sayılı Kanun kapsamında bulunmayan idarelerin açacakları uluslararası ihalelerin usul ve esaslarını kendi mevzuatları çerçevesinde belirledikleri dikkate alınarak belli bir standardizasyona kavuşturulması açısından uluslararası ihaleler konusunda da bütün kamu kuruluşlarını kapsayacak şekilde yasal düzenleme yapılmalıdır.
s. İhalesi yapılan işlere ait istihkak ödemelerinde özellikle nakit durumunun müsait olmadığı hallerde, bütün ödemeler önceden saptanan bir kural dahilide ve şeffaf olarak yapılmalıdır.
t. Özellikle büyük inşaat işleri ile ilgili ihalelerin kontrollük hizmetinin bağımsız mühendislik firmalarına yaptırılması hususu değerlendirilmelidir.
u. Özellikle belli miktarı aşan işlerin şartnameye uygun olarak yapılıp yapılmadığı konusunda aralarında meslek odaları temsilcilerinin de bulunacağı, uzman heyetlerin zaman zaman kontrol yapabilme olanakları sağlanmalıdır.
v. İşin gecikmeyle bitirilmesi durumunda gecikme cezalarında yalnızca ihale bedeli değil varsa keşif artışı ile fiyat farkları da hesaba katılmalı ve cezalardaki artışlar mutlaka fiyat farkı artışlarından yüksek olmalıdır.
w. İhale Kanunu uyarınca; isteklilerde aranacak nitelikler ve istenecek belgeleri belirleyecek “tüzük”ün çıkarılmaması dolayısıyla bu hususların bir kısmına her yıl yayımlanan tebliğlerde yer verilmesi nedeniyle bu tebliğe aykırı hareket edenlere verilecek cezalarda bu tebliğde yer aldığından; sözleşme yapılmış gerçek ve tüzel kişilerle ortaklıkların, kanun metninde yer almadığı halde cezai bir düzenleme de getiren tebliğ veya tebliğlere aykırı eylem ve işlemleriyle ilgili sözleşme sonuçlarına ilişkin müeyyidelerin mutlaka kanunda yer alması sağlanmalıdır.
x. Ülkemizde üretilen mal ve hizmetlerle ilgili olarak öncelikle üretici ve tüketiciler tarafından uyulması gereken ulusal standartlar tespit edilmeli, bu ulusal standartların Avrupa ve dünya standartlarına ulaşması yolunda gerekli yasal düzenlemeler getirilmelidir.
y. “Kontrol Mühendisliği” kavramı geliştirilerek ayrı bir denetim birimi hüviyetinde organize edilmeli ve diğer mühendislik hizmetlerinden uzak tutulmalıdırlar.
V. Denetim Sistemine İlişkin Öneriler
a. Mevcut denetim elemanlarının etkinliğini arttırmak, idarede verimlilik, etkinlik ve tutumluluk anlayışını yerleştirmek üzere halen yapılmakta olan düzenlilik denetimleri yapılacak performans denetimleriyle desteklenmeli, gerek düzenlilik gerekse performans denetimlerinin yapılmasında toplu (sistem tabanlı) denetim teknikleri kullanılmalıdır.
b. Orta düzey yöneticiler adına yürütülen denetimlerde göz ardı edilebildiği düşüncesinden hareketle; denetim görevinin planlanması, programlanması ve yürütülmesinde adına hizmet yapılan makamdan talimat almamak, denetlenecek hususların önceliklerini tespit etmek ve yapılacak denetimlere uygun yöntemleri seçmekte serbest olmak; yetkili makamın talebi üzerine yerine getirilecek işlerin nasıl yapılacağına karar vermek; yapılan denetimin kapsamını ve biçimini değiştirmeye, denetim bulgularını, sonuç ve önerilerini örtbas etmeye zorlanmamak ve bunları temin maksadıyla uygun teminatlarla teçhiz edilmek anlamında uluslararası denetim standartlarında da belirtilen denetimde bağımsızlık ilkesi, görevini meslek mensupları eliyle yerine getiren tüm denetim birimlerine tanınmalıdır.
c. Denetim birimleri arasında iletişimi sağlamak, ulusal denetim standartlarını yayımlamak, ilgili mercilere tavsiyelerde bulunmak ve böylece denetimde bağımsızlık ve mesleki özen ilkelerini gerçekleştirmek üzere bağımsızlığı ve teminatı anayasa ile güvence altına alınmış Sayıştay Başkanı’nın başkanlığında bir “Milli Denetim Komitesi” kurulmalıdır.
d. Denetim hizmetlerinin de ayrı bir meslek olduğunun kabulü açısından, Devlet Memurları Kanunu’na; “Teftiş ve Denetim Hizmetleri Sınıfı” ilave edilerek denetim görevlileri mali ve idari yönden güçlendirilmeli, meslek elemanları arasındaki özellikle ücret konusundaki büyük farklılıklara son verilmelidir.
e. Hiyerarşik denetime de önem ve öncelik verilerek yönetici pozisyonunda bulunanların sahip oldukları denetim yetkisini kullanmaları sağlanarak bunu yerine getirmeyen yöneticilere de yaptırım uygulanmalıdır.
f. Her kamu örgütünde bulunacak yakınma büroları aracılığıyla halkın dilek ve şikayetleri yönetime aktarılarak bu sorunlara en alt düzeyde çözüm getirilmeye çalışılmalıdır.
g. Merkezi idarenin mahalli idareler üzerindeki vesayet denetimi sınırlandırılarak, vesayet denetimi; kamu parasının kullanımı ile, mahalli idarelerin, idarelerin bütünlüğü çerçevesinde ve hukuka uygun işlemesini sağlayıcı amaçlar doğrultusunda kullanılmalı ve mahalli idareler etkili iç denetim mekanizmalarına kavuşturulmalı; mahalli idareler de kurulacak “Bölge Sayıştayları” aracılığıyla Sayıştay denetimine alınmalıdır.
h. Devlet ya da büyük halk kitlelerine ait kaynakların kullanıldığı ancak yeterince denetlenmemeleri nedeniyle büyük ölçüde yolsuzluk riskine maruz kalan kamu işletmeleri, dernekler, vakıflar, kooperatifler ve teşvikle ilgilendirilen her türlü özel sektör işlemlerinin denetiminde, raporlarını ilgili kamu merciine vermek üzere serbest dış denetçilerden yararlanılması ile birlikte bu süreç oluşuncaya kadar dernek, kooperatif ve vakıfların, kuruldukları kuruluşların denetim birimlerince de denetlenmeleri
sağlanmalıdır.
i. Kamuda görevli tüm denetim elemanlarıyla bazı üst düzey yöneticilere kendi konuları dışındaki hususlarda da temel bilgiler verilerek, günlük yaşamlarında rastladıkları konularda ilgili kuruma ihbarda bulunma mekanizması uygulamaya konulmalıdır.
j. Birçok batı ülkesinde örnekleri bulunan “Kamu Denetçiliği” (Ombudsman) müessesesinin ülkemizde de kurulması için yasal olanaklar araştırılmalı; trafik, halk sağlığı ve çevre sorunlarında fahri halk denetçiliğinden de yararlanılmalıdır.
k. Çok sayıda yasa, tüzük, yönetmelik ve idari talimatlarla tanımlanan faaliyetlerin kolayca kavranması, öngörülen sürecin maliyeti ve faydasının tartışılması, yolsuzluk, riskini arttıran aşamaların tespiti, yapılabilecek iyileştirmeler için muhakeme yürütme imkanı sağlanması; görevlilerin işlerini kolayca öğrenmeleri, kamu hizmet ve faaliyetinin yurdun her tarafında aynı standartta yerine getirilmesine yardım, denetimde kolaylık gibi birçok yararı olabilecek iç kontrol yapısının genel hedeflerine varmak amacıyla kurum, kuruluş ve işletmelerin faaliyetlerini yürütürken amaçlarını gerçekleştirmek ve otokontrolü sağlamak üzere uygulanan usul ve mekanizmaların tümünü ifade eden iç kontrol sisteminin belgelendirilmesi; bu suretle bütün kamu kurum ve kuruluşlarının verimli, etkin, tutumlu çalışma ve yolsuzluklarla mücadele etme konusunda harekete geçirilmesi sağlanmalıdır.
l. Sayıştay denetiminde sürat ve güncelliği sağlamak, denetim gücünü verimli biçimde kullanmak amacıyla sayman hesapları sektör, program, proje veya konu itibariyle kısmı olarak inceleme ve denetime tabi tutulabilmelidir.
m. TBMM’nin talebi ya da Sayıştay’ın kendiliğinden gerek görmesi hallerinde özelleştirme uygulamaları da dahil olmak üzere, bütün kamu kurum ve kuruluşları Sayıştay’ca klasik denetim usullerinin dışında da incelenebilmeli ve araştırmaya tabi tutulabilmelidir.
n. Denetimi yapılan kuruluşların iç kontrol sistemlerinin amaçlarına uygun ve etkin bir şekilde işleyip işlemediği denetlenmeli, iç kontrol mekanizmalarının yeterli olduğu tespit edilen alanlar kısmen veya tamamen inceleme dışında bırakılabilmelidir.
o. Uluslararası düzeyde kabul görmüş iç kontrol standartlarına uygun olarak belgelendirilmiş iç kontrol sisteminin kurulmasını teminen; Başbakanlık İdareyi Geliştirme Başkanlığı, ya da Devlet Planlama Teşkilatı koordinatörlüğünde bütün araştırma-planlama ve koordinasyon kurulu başkanlıkları görevlendirilmeli; hiyerarşik yapıya uygun olarak bütün birimlerden anket ya da doğrudan sorma yöntemiyle görüş alınmalıdır.
VI. Yasalara İlişkin Öneriler
1. Türk Ceza Kanunu İle İlgili Olarak
a. Memurların kadro görevleri dışında çalıştırılmalarının yaygınlaşması ve para, çek, mal gibi kaynaklara ulaşmada gerekli sınırlamanın yapılmaması sonucunda, kendisine teslim edilen şeyleri aşıranlar, cezası daha hafif olan emniyeti suiistimal suçundan hüküm giymekte olduklarından ceza kanununda buna yönelik tedbirler alınmalıdır.
b. İrtikap cürmü de en az rüşvet kadar yaygın olmasına rağmen; yasal işlemlerini yaptırmak için memurlara para vermek zorunda kalan kişilerin, oluşan suçu irtikap yerine rüşvet olarak değerlendirip kendilerini de suçlu addederek şikayetten kaçınmaları nedeniyle, irtikap suçunu işleyenlerin açığa çıkarılamadığı gözlendiğinden rüşvet ve irtikap arasındaki fark belirgin hale getirilmeli ve halk bu konuda aydınlatılmalıdır.
c. Devletin resmi görevlilerinin birtakım dernek, vakıf veya birlikler adına yardım toplamaları, devlet hizmetlerini paralı hale dönüştürücü ve zimmet, irtikap, görevi suiistimal gibi ağır suçları örtecek nitelikteki yasal dayanaktan yoksun eylemler olarak görülmeli ve “amme itibarını” sarsacak mahiyette olması nedeniyle, yaptırıma yönelik düzenlemelerle önlenmelidir.
d. Ceza kanununda, toplumdaki sosyo-ekonomik gelişmelerin neden olduğu yeni ekonomik ve teknolojik suç kavramlarına da yer verilerek günümüzde işlenen bu nevi suçların da cezasız kalması önlenmelidir.
e. “İhaleye fesat karıştırma” suçu ile ilgili maddeler yalnızca “2886 Sayılı Devlet İhale Kanunu”na tabi olan kurumlarda çalışanlar için söz konusu edilebildiğinden, tüm kamu çalışanlarını kapsayacak bir düzenlemeye gidilerek yaptırım alanı genişletilmelidir.
2. Kanuna Mugayir Tahakkuk ve Tediye Muamelatını İhbar Edenlere İkramiye İtasına Dair Kanun
Usulüne uygun tahakkuk ettirilerek ödenen veya tediye emrine bağlanarak ödenmesi gerekir hale gelen bir masrafın verilmemesi gerektiğini ihbar edenlere, ihbarlarının doğru çıkması halinde söz konusu meblağın bir bölümünün ikramiye olarak verilmesi maksadıyla 1927 tarihinde yürürlüğe sokulan ancak bugün için uygulamada yer verilmeyen bu kanuna işlerlik kazandırılmalı; yasal düzenlemelere aykırı olarak kamu kaynaklarının azalmasına yol açan her türlü uygulamanın ortaya çıkmasında yardımcı olan
gerek kamu görevlisi gerekse diğer şahısların ödüllendirilmesi ile yanlış uygulamaya sebep olanların cezalandırılmasına yönelik tedbirleri içerecek bir tarzda yeniden düzenlenmesi sağlanmalıdır.
3. Kamu Görevlerinden Ayrılanların Yapamayacakları İşler Hakkında Kanun
a. Kanunun saydığı ve hemen hemen bütün kamu kurum ve kuruluşlarından ayrılan personeli kapsayan yasaklamanın; son iki yılda çalışılan yerdeki görev ve faaliyet alanları ile ilgili ibarenin yeteri kadar anlaşılamamasını da dikkate alarak kanuna ilişkin ayrıntılar ve uygulama ilkeleri bir yönetmelikle düzenlenmelidir.
b. Bu düzenleme çerçevesinde hangi kamu görevlerinde bulunanların hangi tür işlerde bulunamayacaklarının belirlenmesi ve “görev ve faaliyet alanları” hususu ilgili kişinin kamu görevinde bulunurken bir takım karşılıklı taahhütlerde bulunduğu özel sektör kuruluşları ile sınırlandırılmalıdır.
c. Kamu görevlerinden ayrılarak özel sektöre geçen veya özel iş kuran şahıslara, durumlarını ayrıldıkları kuruma bildirme zorunluluğu getirilmeli, bu zorunluluğa beraber çalıştıkları özel kesim yetkilisi de dahil edilmelidir.
d. Kamu sektöründen özel sektöre geçiş için konulan kısıtlamalar özel sektörden kamu sektörüne geçiş için örnek alınarak yasa, kamu ve özel sektörde görev almanın koşullarını belirleyen bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Özel sektörde çalışanların kamu üst yönetiminde görev alabilmeleri, aralıksız kamuda üç yıl süreyle görev yapmaları koşuluna bağlanmalıdır.
4. TBMM Üyeliği ile Bağdaşmayan İşler Hakkında Kanunla İlgili Olarak
a. Yolsuzluklarla mücadele açısından önem arz eden yasamanın yürütmeden ayrılması ve bürokrasinin politize olmaması görüş ve düşüncesine yardımcı olan bu kanuna, uyulama işlerliği kazandıracak düzenlemeler de yapılmalı; kanuna; kamu görevlerinden ayrılanların yapamayacakları işler ile ilgili kanuna benzer bir nitelik kazandırılmak suretiyle seçilemeyen milletvekillerinin nüfuz ticareti yapmaları önlenmelidir.
b. Kanunda sayılan kurum ve kuruluşlarda “ücret karşılığı iş takipçiliği, komisyonculuk, müşavirlik yapamazlar” hükmünde yer alan “ücret karşılığı” ibaresi metinden çıkarılmalı ya da “ücretsiz veya ücret karşılığı” şeklinde değiştirilmelidir.
5. Memurun Muhakematı Hakkında Kanunla İlgili Olarak
a. Memurun Muhakematı Hakkındaki Kanun’da tanımlanmamış olması nedeniyle; TBMM’nin 8.12.1941 tarih ve 1255 sayılı tefsir kararı; TCK’nin 279’uncu maddesindeki memur tanımı, ilgili kurumların kuruluş kanunlarındaki ilgili hükümler ve yargı kararlarına dayanılarak yapılan “memur” tanımlarından esinlenerek Memurun Muhakematı Hakkındaki Kanun’a göre yargılanması gereken memur kavramına açıklık getirilmelidir.
b. Doğrudan soruşturma yapabilecek veya soruşturma emri verebilecek makamların, işlenen bir suça rağmen soruşturma izni vermediği veya bizzat soruşturma yapmadığı zaman ne yapılması gerektiği hususlarında da düzenleme yapılmalıdır.
c. Gerek soruşturmanın gerekse yargılama kurulu üyelerinin nitelikleri kesin olarak belirlenmeli, soruşturmacılarda ve üyelerde mutlaka hukuk formasyonu aranmalıdır.
d. Danıştay’ın ve Bölge İdare Mahkemeleri’nin iş yükü araştırması yapılarak zaman içerisinde memur yargılama kurulları kaldırılmalı, bu işi idari yargı mekanizmalarının yerine getirmesi sağlanmalıdır.
e. Memur suçlarıyla ilgili olarak idarenin yapacağı inceleme ve soruşturmalar için bir süre belirlenerek işin adli makamlara intikali hızlandırılmalı, adli yargıda da süre sınırlamasına gidilmeli ve sorumluların hak ettikleri cezayı buldukları kanısı yaygınlaştırılmalıdır.
f. Yargının gecikmemesi amacıyla, bir memurun mahkemeye gönderilmesini gerektiren suçu ne ise yalnız o suçtan dolayı yargılanmasına ilişkin hüküm değiştirilerek, savcı farklı bir maddeden dava açılmasını gerekli görmüşse tekrar izin alması gerekmemeli ancak bu değişiklik itiraz hakkı olmak üzere idareye bildirilmelidir.
6. Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklara Mücadele Kanunu ile İlgili Olarak
a. Siyasi partilerin merkez yönetimleri ile il ve ilçe örgütlerinde başkan ve üye olarak görev alanlarda mal bildirimi vermek zorunda olan kişiler kapsamına alınmalıdır.
b. Özellikle kamu sektörü dışında kalan yükümlülerin belirlenerek öncelikle yükümlülüklerini yerine getirip getirmedikleri tespit edilip daha sonra da mal bildirimleri karşılaştırılarak gerçeğe aykırı bildirimde bulunma veya haksız mal edinildiğinin nasıl ortaya çıkarılacağına ilişkin açıklayıcı düzenlemeler getirilmelidir.
c. Mal bildiriminde bulunanların sosyal yaşantıları bakımından geliriyle uygun olduğu kabul edilemeyecek harcamalarda bulunmasının nasıl tespit edileceği ve bu tespiti kimlerin, ne şekilde yapacağı hususunda da açıklayıcı düzenlemeler yapılmalıdır.
d. Kanunun üçüncü maddesiyle getirilen; kamu görevlilerinin genel anlamıyla Türk uyruğunda olmayan herhangi bir özel veya tüzel kişi veya kuruluştan aldıkları belli bir değerin üzerinde değere sahip hediyelerini kendi kurumlarına teslim etme zorunluluğuyla ilgili düzenleme Türk uyruğunda olan kişi ve kuruluşlardan kabul edilebilecek hediyeler içinde yapılmalıdır.
e. Günümüz ekonomik koşullarında günden güne değer kaybeden tasarruflarını çeşitli şekillerde değerlendirmeye çalışan kamu görevlileri mal varlığında meydana gelebilecek böylesi bir değişikliği kanuna göre bir ay içinde bildirmek durumunda olduklarından sık sık mal bildirimi vermek durumunda kalabilecekleri düşüncesinden hareketle, söz konusu mükellefiyet daha makul hale getirilmeli, örneğin; mal varlığında bir yıl içinde meydana gelebilecek artışlar için yeni mal bildirimi verme zorunluluğu getirilmelidir.
f. Mal bildiriminin beş yılda bir yenilenmesi orta ve üst düzey yöneticilerle yolsuzluk açısından hassas sayılabilecek görevlerde bulunanlar için iki yıla indirilmelidir.
g. Mal bildirim formları, önceki bildirimler ile kıyaslamaları içerecek ve artışların kaynaklarını da gösterecek bir yapıya kavuşturulmalıdır.
h. Mal bildirimlerini, üst görevlere atamalarda değerlendirilen, atama kararlarını etkileyen ve işlemin vazgeçilmez koşulu haline getiren yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
i. Görevden ayrılma halinde verilecek bildirimlerde üst yöneticiler tarafından eski bildirimle karşılaştırılmalı ve kamuoyuna açıklanabilmelidir.
j. Mal bildirimleri bilgisayara yüklenerek tapu, trafik tescil gibi bilgiler entegre edilmeli; mal bildirimlerinin müfettişler tarafından periyodik olarak incelenmesi sağlanmalıdır.
k. Mal bildiriminin verilmesindeki etkiyi arttırabilmek için mal varlığında bir değişiklik olduğunda ilgili merciin ihtarına gerek olmadan yeni bildirimde bulunmayana da daha ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.
l. Beldelerden başlamak üzere tüm belediye meclis üyeleriyle belediye başkanlarının mal bildirimlerini verecekleri merciler kaymakamdan İçişleri Bakanlığı’na uzanan bir yapıya kavuşturulmalıdır.
7. Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanunla İlgili Olarak
a. 3071 sayılı bu Kanun uyarınca; Meclis İçtüzüğü’yle gerekli düzenlemeler yapılarak Dilekçe Komisyonu’nun çalışmalarına işlerlik kazandırılmalıdır. b.Raporumuzun ilgili bölümünde önerdiğimiz Milli Denetim Komitesi ile Dilekçe Komisyonu arasında bir bağ oluşturularak alt düzeylerde çözüme kavuşturulamayan sorunlara bu Komite veya Dilekçe Komisyonunca kesin çözüm bulunabilmesi yönünden yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
c. Dilekçe Komisyonu’nun adli, idari veya askeri yargı mercilerinin kararlarını gerektiren durumlarda başvuruları işleme koymaması yerine; yargıdaki gecikmelerden, yasal boşluklar veya günün şartlarına uymayan hükümler nedeniyle mağdur olduklarını ileri sürenlerden doğrudan bilgi sahibi olmak suretiyle yasama görevine katkı sağlamak amacıyla inceleme ve değerlendirilmesini sağlayıcı yasal değişiklik yapılmalıdır.
d. Özellikle, aynı kurum içinde olup da birtakım yolsuz ve usulsüz uygulamalardan haberdar olduğu halde isminin deşifre olmasından çekinen kamu görevlileri veya kurumla devamlı iş ilişkisi içinde bulunan ve bu nedenle isim ve adreslerini saklama gereği duyan şahısların da bulunacağı göz ardı edilmeyerek birtakım delil örneklerinin veya yolsuzluğu ortaya çıkarıcı yolların gösterildiği ihbar ve şikayetler de değerlendirilmelidir.
8. Taşıt Kanunu İle İlgili Olarak
a. Merkezi idare dışında taşıtların dağıtım, idare ve denetimi valiler ve kaymakamlar tarafından yerine getirilmeli; taşıtların, gerektiğinde çevrilerek görev belgelerinin sorulması düzenlenmelidir.
b. Makam hizmetlerine tahsis edilen araçlarla emir ve zat’a tahsis olunan araçların kullanım esasları, aradaki farkı belirleyecek nitelikte açık ve net olarak düzenlenmelidir.
c. Bugünkü gelişmeler çerçevesinde oldukça kısıtlı kaldığı görüşünden hareketle emir ve zat’larına binek otomobili verilecekler ile taşıtların tahsis edileceği makam hizmetlerinin kapsamı genişletilmelidir.
d. Bazı hizmetlere ilişkin olarak şoförsüz taşıt tahsisi uygulamasına geçilmeli; taşıtların kullanıldığı mesafelerin gerekçeleriyle yazıldığı ve rutin teftişlerde denetlenebilir formlar geliştirilmelidir.
e. Taşıtları usulsüz olarak kullanan veya kullanılmasına izin verenlerden, mevcut yaptırımlara ilave olarak, yapılan masraflar misliyle geri alınmalıdır.
9. Mevzuatla İlgili Genel Öneriler
a. Mevzuatın objektif ve kesin hükümler taşıyan basit ve anlaşılabilir olması sağlanarak; herhangi bir konuda mevzuat düzenlenirken, uygulamada aksaklıklar olmaması için, muhatapla yüz yüze gelen uygulayıcıdan başlayarak ilgili tüm kuruluş ve meslek odalarıyla, örgütün genel işleyişini ve sistem sapmalarını tarafsız bir gözle değerlendiren denetim birimlerinin görüşleri de alınmalıdır.
b. Ceza hükümleri içeren bütün kanunlarda yer alan para ve hapis cezalarının alt ve üst limitleri arasındaki fark oldukça açık tutularak suç niteliği taşıyan eylemin nitelik ve niceliğine göre yargıya geniş takdir yetkisi bırakılmak suretiyle cezalandırmada hakkaniyet temin edilmeli, para cezaları içeren hükümler bir gösterge rakamından ibaret kılınarak her yıl değişen katsayılar uygulanmalı ve böylece sık sık değişmesi gündeme gelen para cezalarına ilişkin hükümlerle ilgili bu durumda önlenerek ödenecek bedellerle caydırıcılık artırılmalıdır.
c. Kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük ve yönetmelik ve tebliğlerin hazırlanmasında uyulacak esaslar ve şekil kuralları için bir düzenleme yapılmalı, özellikle tebliğ ve yönetmelikler içinde idari yargıdan veya hukuk müşavirliklerinden yasalara uygunluk görüşü alınmalıdır.
d. Çeşitli konularda yer alan komisyonlarda (takdir komisyonu, uzlaşma komisyonu gibi) üye olarak görev yapacak olanların nitelikleri kesin olarak belirlenmeli; bu nitelikleri haiz kişilerin sayısının fazla olması durumunda komisyon üyeleri belli sürelerle görev yapmalı ve süre sonunda değişmeli, takdire yönelik komisyonlarda üyelik yapanların ücretleri belli limitler dahilinde, hakkında karar verilen kıymetin yasal değerine göre belirlenmelidir.
e. Neredeyse yargı yerine karar verir hale gelen ve ayrı bir meslek gibi görülmeye çalışılan “bilirkişilik” müessesesini ıslah edici çalışmalar yapılarak bunların seçimi merkezileştirilmeli ve bilirkişilik ücretleri davaların nitelik ve niceliğine göre değişen miktarlarda belirlenmelidir.
VII. Siyasal Sisteme İlişkin Öneriler
Türk Milleti yaşam tarzı olarak demokratik rejimi seçmiştir. Her türlü kapalı rejime göre belirli üstünlükleri olan Demokratik rejim, yolsuzluklarla mücadele yönünden farklı ve etkin olanaklar sunmaktadır. Bu itibarla Türk Demokrasisi geliştikçe, yolsuzluklarla mücadele yönünden başarılı olmak
önemli ölçüde kolaylaşacaktır.
Demokrasi, öncelikle bir katılım ve çoğulculuk rejimi ve bunu amaçlaması gereken bir seçimler sistemidir. Bu nedenle, yasama meclisi ve siyasi yönetime seçilmenin koşullarını düzenleyen mevzuatın, seçme ve seçilme haklarını en demokratik yöntemlerle kullanılmasına olanak verecek kurallara kavuşturulması, rejiminin niteliği açısından son derece önemlidir.
Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasal partilerin, demokratik doğma ve sınırlamalar dışında, etkinliklerini sürdürülebilmeleri, egemenliğin koşulsuz “millete ait olmanın” gereği iktidarları münhasıran millet iradesinin belirlemesi, demokratik rejimin işlevlerini yerine getirebilmesinin kesin koşullarıdır.
Parlamenter demokratik sistemde, yasama, yargı ve yürütme organlarının ayrışık ve olumlu çalışmaları, siyasal, yargı ve yürütme alanındaki denetimlerin etkinlik oranı, yolsuzluklarla mücadele alanında yeni umutlar yaratabilecektir.
Bunun için;
a. Demokratik toplumların vazgeçemeyecekleri temel bir faaliyet olan siyasal faaliyet masraflı olmaktan çıkarılmalı, siyasal örgütlerin ve siyaset yapanların gelir kaynakları ve harcamalarını kamuoyunun bilgisine sunacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
b. Seçim sistemlerinde gerekli düzenlemeler yapılarak parlamentonun kapısı gerçek anlamıyla halka açık hale getirilmelidir.
c. Siyasal sistemde, yasal otoritenin halkın iradesi demek olduğu, otoriteyi kullananlar ve halka bir bilinç olarak yerleştirilmeli; bunun için gerekli demokratik mekanizmalar geliştirilmeli; otoritenin kaynağının halk olduğu bilinci kamu yönetimine de yerleştirilerek, yönetici kendini halkın efendisi değil hizmetkarı olduğuna alıştırmalıdır.
VIII. Diğer Öneriler
1.Şeffaf İdare
Dürüst ve saydam devlet yapısı oluşturulmalıdır. Bu amaçla halkın bilgi alma, bilgiye ulaşma ve bilgilendirme hakkı güvence altına alınmalıdır. Şeffaflık veya yönetimde açıklık, yönetimin yeniden düzenlenmesi ve bürokratik kişiliğin özelliklerinden bazılarını tartışma ortamına çıkaran bir kavramdır.
Söz konusu kavram, açık bir düzeni sağlamak yanında, karmaşık işleri düzenlemeyi, gizli kalmış muhtemel kimlik dışı davranışları açığa çıkarmayı ve bunların doğrusunu gösteren açıklamaların yapılmasını ifade eder.
2.Devletin Ahlak Yasası
“Devlet Ahlak Yasası” adı altında saydam devlet kavramını tanımlayan, bürokratik etik değerlerin onarımlarını belirleyen ve bu normlara aykırı davranışlara karşı yaptırımlar geliştiren bir yasa hazırlanmalıdır. Zira devletin ahlak yönünden yükselen kurallara göre yönetilmesi, yolsuzluklarla mücadele açısından çok değer taşımaktadır.
Yasalar genellikle bu ihtiyaca cevap vermek üzere düzenlenmesine rağmen, özellikle siyasal ve devletin üst yönetim kadrolarının uymaları gereken tüm kuralları bir arada toplayan “Devlet Ahlak Yasası”na büyük ihtiyaç duyan yazarlar vardır. Bu yazarlara göre, mal bildiriminde bulunma zorunluluğu, şeffaflık ilkeleri, siyaset ve bürokraside yüksek düzeyde hizmet edenlerin gelir ve maddi varlıklarını kayyuma bırakmaları gibi hususları kapsayan bir “Devlet Ahlak Yasası” mutlaka düzenlenmelidir.
3.Eğitim ve Kültüre İlişkin Olanlar
-Milli Eğitim Temel Kanunu’nda belirtilen temel ilkeler doğrultusunda eğitime ağırlık verilmeli; uluslararası ilişkiler, yakın tarih, felsefe ve toplumbilim dersleri orta dereceli okullarda ders programına alınmalıdır.
-Öğretmenlik mesleğine atanacak olanlara yeterli ölçüde mutlaka mesleki formasyon verilmelidir.
-Kültürel düzeyde yolsuzluklara karşı günah kavramına yardımcı değer yargıları geliştirilmelidir.
-İyi ve kötü şeyleri, yasalar karşısındaki sorumlulukları, topluma zarar vermeyecek hal ve hareketleri, devlet malının kullanılmasında dikkat edilecek hususları, insani ilişkileri, kamu kurumları ile olan ilişkilerdeki hareket tarzları gibi hususlar, eğitim kurumlarında ders olarak verilmelidir.
-Özel kurslarla alınmaya çalışılan bilgi ve becerilerin parasal olanaklara dayalı farklı bir eğitimle alındığını, ekonomik durumu bozuk olanların bu kabiliyet gelişimini sağlayamayacağını, fırsat eşitliğinden yararlanamayacağını gören ve anlayan çocuklarımızla bu durumdan etkilenen aileleri psikolojik bozulmalardan, yolsuzluğa yol açıcı düşüncelerden uzaklaştırmak bakımından özel okul, kurs gibi yöntemlerden arındırılmış bir milli eğitim politikası oluşturulmalıdır.
4.Sosyo-Ekonomik Nedenlere İlişkin Olanlar
-Hızlı ve çarpık kentleşmeyle birlikte işsizlik ve suça yönelmeyi de beraberinde getiren köyden kente göç olgusunu önleyebilmek açısından köyler birleştirilerek her bölgede cazibe merkezleri oluşturulmalı, buralarda tarıma dayalı sanayi yatırımlarına yönelerek emek yoğun yatırımlara ağırlık verilmelidir.
-İşsizliğin getirdiği veya iş bulmaya yönelik yolsuzlukların önlenebilmesi ve istihdama çare olunabilmesi açısından nüfus planlamasına yönelik çalışmalar teşvik edilmelidir.
5.Medya İle İlgili Olanlar
-Tüm toplumda; “iyi insan iyi vatandaş” olma şuuru tüm iletişim araçlarının ve medyanın da yardımı ile uyandırılmalı, ahlaki değerler yeniden ön plana çıkarılmalı ve bunlar yapılırken topluma örnek olunmalıdır.
-Kamu kurum ve kuruluşlarında ortaya çıkarılan yolsuzluk olayları bütün ayrıntılarıyla basın-yayın organları aracılığı ile duyurulmalıdır.
-Tüketiciyi aldatan esnafa ve vergisini vermeyenlere ağır para cezaları yanında medya aracılığı ile teşhir edilmelerini sağlayan düzenlemeler yapılmalıdır.
Aydın Sefa Akay Kararı : Birleşmiş Milletler Yargıcına Uygulanan Tutuklama Tedbirinin Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkını İhlali İddiasının Kabul Edilemez Olduğu
Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü 12/9/2019 tarihinde, Aydın Sefa Akay (B. No: 2016/24562) başvurusunda Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
Olaylar
Emekli büyükelçi olan başvurucu, olay sırasında Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizması (IRMCT) yargıçlığı görevini yürütmektedir. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra başvurucu hakkında FETÖ/PDY hiyerarşik yapılanmasında yer aldığı iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır. Başvurucu ifadesinde diplomatik dokunulmazlığı olduğunu ve tutuklama koşullarının bulunmadığını söylemiştir. Sulh Ceza Hâkimliğinin kararıyla tutuklanan başvurucunun karara yaptığı itiraz reddedilmiş, bunun üzerine bireysel başvuruda bulunulmuştur.
Öte yandan Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesi ile başvurucunun cezalandırılması istemiyle Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır. Yapılan yargılama sonucunda başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Hükme karşı yapılan istinaf başvurusu Bölge Adliye Mahkemesi tarafından esastan reddedilmiştir. Başvurucu, İstinaf Mahkemesinin kararına karşı temyiz yoluna başvurmuş olup bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla davanın temyiz incelemesi devam etmektedir.
İddialar
Başvurucu; darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak yürütülen soruşturmada uygulanan yakalama, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Mahkemenin Değerlendirmesi
Başvurucu, görevinden kaynaklanan diplomatik dokunulmazlık güvencelerine riayet edilmeksizin tutuklandığını iddia etmiştir.
BM Uluslararası Ceza Mekanizması bünyesinde yargıç (hâkim) statüsünde bulunan kişiler uluslararası hukuk uyarınca diplomatik temsilcilere sağlanan ayrıcalık, bağışıklık, muafiyetler ile imkânlardan yararlanacaklardır. Ancak konuyla ilgili düzenlemelerde belirtilen muafiyet ve dokunulmazlıklar görevli olduğu devlet makamları nezdinde sağlanmaktadır. Uyruğu olduğu, temsilciliğini yaptığı devlet makamlarına karşı belirtilen muafiyet ve dokunulmazlıklar ileri sürülemeyeceğinden, soruşturma genel hükümlere göre yürütülecek ve bu soruşturmada tutuklama tedbirine genel yetkili yargı organı olarak sulh ceza hâkimliklerince karar verilebilecektir.
Bu nedenle somut olayın koşullarında başvurucunun IRMCT hâkimi olması nedeniyle uluslararası hukuktan kaynaklanan güvencelere uyulmaksızın kanuna aykırı olarak tutuklandığı iddiası yerinde değildir. Bu itibarla başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin kanuni dayanağı bulunmaktadır.
Tutuklama kararının verildiği andaki genel koşullar ve somut olayın özel koşulları ile Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararın içeriği birlikte değerlendirildiğinde başvurucunun tutuklama nedenlerinin olgusal temelleri vardır.
Somut olayın tüm özellikleri dikkate alındığında Sulh Ceza Hâkimliğinin, isnat edilen suç için öngörülen yaptırımın ağırlığını, işin niteliğini ve önemini de gözönünde tutarak başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu ve adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı sonucuna varmasının keyfî ve temelsiz olduğu söylenemez. Tüm bu nedenlerle tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına ilişkin olarak bir ihlalin bulunmadığı açıktır.
Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasının kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
A. 1. Adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Özel hayata saygı ve konut dokunulmazlığı haklarının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
3.Yakalama ve gözaltı kararının hukuka aykırı olması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
4. Tutuklamanın hukuki olmaması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
5. Tutukluluğun makul süreyi aşması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarınıntüketilmemiş olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA 12/9/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Şart’ın 17. Maddesi uyarınca kurulan bağımsız uzmanlar Komitesi, Şart’a taraf devlet sayısı kadar uzman üyeden oluşmaktadır ve üyelerinin görev süresi altı yıl olarak belirlenmiştir. Komite üyeleri, Şart’a konu edilen konularda en yüksek dürüstlüğe ve yetkinliğe sahip kişiler arasından atanırlar. Altı yıl sonunda uzmanların yeniden atanması mümkündür. Uzmanlar çalışmalarını tam bir bağımsızlıkla yapmakta, hükümetlerden talimat almama konusunda yüksek etik standartlara sahip olmaları beklenmektedir.
Komite, her devletteki bölgesel veya azınlık dillerinin gerçek durumunu inceleyerek tarafların taahhütlerine uygunluğa ilişkin değerlendirme raporları hazırlamakta ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine rapor etmektir. Raporların hedefi Şart’a uyumu güçlendirmektir.
Şart’ın temel hedefleri; bölgesel veya azınlık dillerin kültürel zenginliğin bir parçası olduğunun devletler tarafından kabul edilmesi, her bölgesel veya azınlık dilinin coğrafi alanına saygı gösterilmesi, bu tür dillerin konuşma ve yazıda, kamusal ve özel yaşamda kullanımının kolaylaştırılması ve teşvik edilmesi, bu dillerin öğretilmesi için çaba gösterilmesi, bu dillerin kullanımının yok olmasına yönelik ayrımcılık, dışlama ve kısıtlamaların ortadan kaldırılmasıdır.
Şart’a taraf olan devletler, ilk bir yıl içinde ve daha sonraki yıllarda ise periyodik olarak her üç yılda bir Uzmanlar Komitesi’ne rapor sunmakla soruludur.
Devletler tarafından Komite’ye sunulacak raporlar kamuya açıktır ve komite tarafından incelendikten sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne değerlendirme raporu sunulmaktadır.
Ahmet Altan tarafından, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 17 sanığın yargılandığı davanın 22 Haziran 2017 tarihli duruşmasında yapmış olduğu savunmadır.Altan, “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya çalışmak” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya çalışmak” suçlamalarıyla 4 yıl 7 ay tutuklu olarak yargılandı. 14 Nisan 2021 tarihinde Silivri Cezaevinden tahliye edildi.
Sayın Yargıç,
İddianame olduğu ileri sürülen, zekâdan ve hukuktan yoksun, ağırlaştırılmış müebbet gibi heybetli bir cezayı taşımaya mecali yetmeyen bu cılız metin ciddi bir savunmayı asla hak etmiyor.
Ama benim hakkımda söylenen yalanları gördüğümde 15 Temmuz’dan sonra hapse atılan binlerce insanın nasıl bir hukuk katliamının kurbanı olduklarını daha iyi anladım. Hakkında yalan söylenen tek insan ben olamayacağıma göre bu tür yalan dolu iddianamelerin zehirli bir sarmaşık gibi yargıya dolanıp onu boğduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Bu iddianameyi yazan savcının yalan söyleme ve saçmalama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargı sisteminde bir alışkanlık hâline geldiğini kanıtlıyor.
Bu iddianameyi okuduğunuzda, içinde sanıkların, sanık sandalyelerinin, avukat sıralarının, silahlı jandarmaların, kürsülerin, cübbelerin bulunduğu ve Adliye Sarayı diye adlandırılan yerlerin nasıl bir hukuk mezbahasına döndürüldüğünü rahatça kavrıyorsunuz.
Mehmet Altan’ın çok sevdiği bir sözü vardır, “bir damla kana baktığında bünyedeki bütün hastalıkları görürsün” der.
Şimdi bu iddianameyi, bu bir damla kanı incelediğimizde, hukuk sisteminin cüzzama yakalandığını, etlerinin lime lime döküldüğünü bütün dünyayla birlikte göreceğiz.
Size, hukuk sisteminin yakalandığı korkunç hastalığı, bu iddianameyi madde madde inceleyerek göstereceğim.
Bunu, Türkiye’de şu anda bağımsız ve âdil bir yargı bulunduğunu sanmak gibi safça bir yanılgıya düştüğüm için yapmayacağım.
Mahkeme tarafından tahliye edilen insanların aynı mahkemenin kapısında yeniden tutuklandığı bir utanç ve zorbalık çağında yaşadığımızın, hukukun bizzat hukukçular tarafından katledilmeye çalışıldığı bir zorbalık döneminin tanığı ve sanığı olduğumun elbette farkındayım.
Ama ben, “hukuk bazen uyur ama asla ölmez” diyen atasözüne inanırım. Bugün vurulan, yaralanan, kanayan, komaya sokulan hukukun bir gün sağlığına kavuşup geri döneceğini biliyorum.
Şu anda iktidarda bulunan siyasetçilerle hukukçuların yalnızca bugünü düşünmelerine, 28 Şubat generalleri gibi “bugünün bin yıl süreceğini” sanmalarına karşın ben yarının geleceğini, daima geldiğini bilirim.
Bu nedenle, iddianame olduğu söylenen bu köksüz ve temelsiz metni parça parça ederek, baskının biteceği, hukukun geri geleceği güne şimdiden bir belge bırakmak, bu iddianameye cevaben bir karşı iddianame yazmak için anlatacağım anlatacaklarımı.
Şimdi gelelim iddianame olduğu söylenen bu hukukî garabete.
Ne diyor iddianame?
Birkaç yazımla, bir televizyon konuşmam dışında bu iddianamenin “darbeciliğimize” temel dayanak olarak sunduğu iddia şu: Biz, darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıyormuşuz.
Bu özetin sizin kulağınıza bile gülünç geldiğine inanıyorum ama suçladığı birkaç yazımla bir konuşmam dışında üstüne yerleştiği temel, bu garip ve gülünç iddia.
Bu darbeyi yönlendiren bazı adamlar varmış… Onları tanıyan bazı adamlar da varmış… Biz de onları tanıyan adamları tanıyormuşuz.
İnanmak çok güç biliyorum ama bu iddianame sayfalarca bunu anlatıyor.
Önce şunu sorayım, birini “tanımak” nasıl bir suç kanıtı olarak kabul edilebilir?
Bir suçluyu tanıyorsanız bu size suçlu yapar mı?
Komşunuz kalpazanlıktan yargılanırsa siz de onu tanıdığınız için kalpazanlıktan yargılanır mısınız?
Ya da komşunuz karısından boşanırsa, onu tanıdığınız için siz de karınızdan boşanmış sayılır mısınız?
Bir eylemden dolayı suçlanabilmeniz, o eylemden sorumlu tutulabilmeniz için bizzat o eylemi yapmış ya da o eyleme katılmış olmanız gerekmez mi?
O eyleme katıldığınızın kanıtlanması gerekmez mi?
Elbette gerekir.
Peki var mı öyle bir kanıt?
Tabii ki yok.
Sadece yalanlara dayanan bir laf kalabalığı var.
Gerçek olsa bile suça kanıt olmayacak bir iddianın kendisi bile tamamen yalan.
İddianame, “terör örgütü yöneticilerinden” Said Sefa’ya ait bir haber sitesinde haftada bir yazı yazdığımı söyleyerek başlıyor.
Said Sefa hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok bildiğimiz kadarıyla. Ama savcı söze böyle kesin bir hüküm varmış gibi giriyor.
Buna hukuk değil, algı operasyonu deniliyor genellikle.
Hadi diyelim ki Said Sefa suçlu.
Eeee?
Bir gazete sahibi dolandırıcılık yaparsa, ya da karısını vurursa ya da darbeye karışırsa onun yönettiği yayın organında yazı yazan ya da haber yapan herkes otomatikman suç ortağı mı sayılıyor?
“Suçun şahsîliği” diye bir kavram duymuş olduğumu hatırlıyorum.
Hukuku vururken bu kavramı da mı öldürdünüz?
İddianamenin açılışını böyle yapabilmeniz için önce Said Sefa’nın suçunu kanıtlayıp kesinleştirmeniz sonra da benim bu suça iştirak ettiğimi kanıtlamanız gerekir.
Var mı böyle bir kanıt?
Elbette yok.
Zaten bu iddianameyi yazan savcı, bütün iddianame boyunca göreceğimiz üzere öyle “kanıt” falan gibi ayrıntılarla uğraşmak zorunda hissetmiyor kendini.
O suçluyor ya, yeter işte, daha ne kanıtı istiyorsunuz?
Bu iddianamede kanıt yerine sadece savcının suçlamaları var, onlar da yalan.
Girişin ardından Ahmet Keleş diye birinin tanıklığı geliyor. Karmakarışık yazıldığı için bu tanığın ne dediğini anlamak epey zor.
Anladığım kadarıyla bu Ahmet Keleş, Gezi olaylarının bir komplo olduğunu ve “Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın yazıları okunduğunda” bunun daha net anlaşılacağını söylüyor.
Burada küçük bir sorun var.
Gezi olayları sırasında ben Taraf Gazetesi’nden çoktan ayrılmıştım. Eve kapanmış roman yazıyordum.
Eğer Gezi olaylarının gelişimini benim yazılarımdan anlamaya kalkarsanız biraz zorlanırsınız. Çünkü Gezi öncesinde ben yazı yazmıyordum.
Elbette savcı da yalancı şahidi de böyle küçük ayrıntılara aldırmıyorlar.
Ben Taraf’tan 2012’de ayrılmışım, onlar hâlâ benim 2013’teki Gezi olayları kapsamında Taraf’taki yazılarımdan, yani olmayan yazılarımdan söz edip, bir de utanmadan bunu iddianameye yazıyorlar.
Ben o dönemde Taraf’ta yazmıyordum ama yazsaydım kesinlikle Gezi’yi desteklerdim. Gezi olaylarının devletin ve halkın vicdanına seslenen bir hareket olduğuna inanıyorum. Devletin vicdanında, eğer öyle bir vicdan varsa, Gezi kendine bir yer bulamadı ama halkın vicdanında bir yer buldu. Örgütsüz, lidersiz, halkın içinden kabaran, zeki, cesur ve barışçı bir hareketti. Tarihimizde bir örneği de yoktur bildiğim kadarıyla.
Savcı böyle yalanlar yazmak yerine bana Gezi olayları hakkındaki fikirlerimi sorsaydı ona da bunları söylerdim. Yalan olduğu bu kadar kolay kanıtlanacak yalanları iddianameye yazıp kendini rezil etmezdi.
Aynı tanık benim Uludere olayları sırasında “Devlet halkını bombaladı” diye manşet attığımı da söylemiş.
Bunun için tanığa gerek yok. O başlığı ben 2011’de attım, başlık gazetenin üstünde duruyor. Yargılandım, mahkûm oldum. Roboskî olaylarından dolayı mahkûm olan tek insan benim. Bombalayanlar, bombalama emrini verenler değil ben mahkûm oldum.
Ve, evet, bugün de aynen böyle düşünüyorum, devlet halkını bombaladı. Zavallı insanları öldürdü.
Ama bunun 15 Temmuz darbesiyle ne ilgisi var? Bu iddianamede bu konu ne arıyor? Onu da kafası epey karışık olan savcıya soracaksınız artık.
Bu Ahmet Keleş bir şey daha söylemiş.
Keleş’in söylediğine göre Gezi olaylarından önce bir adam gelip “dolarla borçlanma” demiş. Haberi gönderen de “Hocaefendi” denilen örgüt lideriymiş.
Savcı karmakarışık yazdığı için bu haberin Ahmet Keleş’e mi yoksa bana mı gönderildiğini tam anlamadım.
Eğer haberi Keleş’e gönderdiyse bundan bize ne? Hakkımdaki iddianameyle bunun ne alakası var?
Yok, haberi bana gönderdiği iddia ediliyorsa, o zaman iş epeyce gülünçleşiyor.
Fethullah Gülen neden evinde oturmuş roman yazan bir adama “dolarla borç alma” diye haber göndersin?
Ayrıca ben niye dolarla borç alayım? Müteahhit miyim ben? Ne dolarla ne başka parayla hayatımda borç almadım ben. Ne kadar param varsa o kadarlık yaşarım, borç almam.
Taraf Gazetesi için borç almaktan söz ediyorlarsa o tarihte ben Taraf’tan ayrılalı çok olmuştu.
Neresinden tutsanız anlaşılmıyor. Ama savcının anlaşılır olmak gibi bir derdi de yok. Aklına geleni yazmış. İddianame de karmakarışık bir yalan çorbasına dönmüş.
Onun hemen altında Osman Bey isimli bir gizli tanığın sözleri yer alıyor.
Osman Bey, Gezi sırasında Cemaat’ten insanların gizli hesaplardan hükümet aleyhtarı twitler attığını söylemiş.
Hükümet aleyhtarı twit atmanın niye darbecilik suçu olduğunu anlamadım.
Bunun benimle alakasını ise hiç anlamadım.
Gizli ya da açık, ben hayatımda tek twit bile atmadım.
Bu olayın benimle ya da bu iddianameyle ilişkisi ne? Anlayan beri gelsin.
Bu tür saçmalıklarla biz aylardır hapis yatıyoruz, üstelik bir de müebbet hapis isteniyor hakkımızda.
İşte, bu duruma hukuk deniyor bugün.
Bütün bunları böyle ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum çünkü bu savcının ve benzerlerinin nasıl bir pervasızlıkla insanların hayatlarını kararttıklarını, görevlerini nasıl kötüye kullandıklarını herkes görsün ve hukuk bir gün uyandığında bütün bunlar belge olsun istiyorum.
Osman Bey’in ardından da Nurettin Veren isimli bir adamın tanıklığı geliyor. Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımıza dair ilk tanıklık.
Bu Nurettin Veren, Alaattin Kaya’nın benimle, Mehmet Altan’la, Nazlı Ilıcak’la Fethullah Gülen arasındaki ilişkiyi sağladığını ve bizim Alaattin Kaya ile sık olarak görüştüğümüzü bildiğini söylüyor. Dikkat edin, “bildiğini” söylüyor.
Şimdi ben bu Nurettin Veren’i tanımıyorum ama onun bir sahtekâr olduğunu biliyorum. Bir sahtekâr olduğunu size hemen kanıtlayacağım.
15 Temmuz’dan sonra ben bu adamı televizyonda bir canlı yayında izledim.
O programda benim Cemaat’in televizyonlarından birinde, adını tam hatırlamıyorum, ya Mehtap dedi ya Samanyolu, haftada iki program yaptığımı, program başına 3 bin dolar aldığımı söyledi.
Bunu öyle bir güvenle, gözünü bile kırpmadan söyledi ki parayı bizzat kendisinin ödediğini sanırdınız. Sonradan gördüm ki aynı yalanı iddianameye giren ifadesinde de söylemiş.
Şimdi söyleyeceğime lütfen dikkat buyurun.
Ben yirmi yıldır tek bir televizyon programı yapmadım.
Bu kadar rahat yalan söyleyebilen bir adamın ifadesini savcı iddianameye koyabiliyor.
Bu adam, Alaattin Kaya’nın Gülen’le bizim aramızda ilişki kurduğunu, bizim Kaya ile sık sık görüştüğümüzü “bildiğini” söylüyor.
Ve bizim savcı, “nereden biliyorsun” diye sormuyor.
“Kanıtın var mı” diye sormuyor.
Sormadığı gibi kendisi de bu iddiayla ilgili tek bir kanıt koymuyor iddianameye.
Savcı şaşkın olduğu için bu ifadeyi iddianameye yazıyor, sonra aynı iddianamenin içine koyduğu bir belgeyle bu sözlerin yalan olduğunu kanıtlıyor.
Kendi yazdığı iddianameyi okusa yalan olduğu açıkça belli olan bu lafları o iddianameden çıkarırdı. Ama savcı kendi yazdığı iddianameyi bile okumak zahmetine katlanmıyor.
Şimdi burayı da lütfen dikkatle dinleyin.
Mehmet Altan’la benim 10 yıllık telefon kayıtlarımızı incelemişler ve Alaattin Kaya’yla görüşmelerimizin yekûnunu da çıkarıp iddianameye koymuşlar.
Biz “sık sık görüştüğümüz” söylenen Alaattin Kaya ile 10 yılda kaç kere görüşmüşüz, biliyor musunuz?
Mehmet Altan 10 yılda sadece bir kere görüşmüş Kaya ile. O da 2008 yılında.
Ben de sadece iki kez 2010 ve 2012 yılında konuşmuşum.
Daha sık görüştüğümüz bir adam da olabilirdi, bu herhangi bir suçun kanıtı olmazdı.
Ama suç olmayan bir eylem hakkında söyledikleri bile yalan.
On yılda bir adamla bir ya da iki kere konuşmak nasıl “sık sık” görüşmek oluyor?
Artık hukuktan vazgeçtim biraz utanma duygusu arıyorum. Ama o da yok. Zaten hukukun ırzına geçmek için önce hukukçuların utanma duygusunu kaybetmesi gerekiyor. Hukukçular utanma duygusunu kaybetmeseler bu kadar rahatça yalan söylemezler, hukuka ve adalete bu kadar rahat düşmanlık etmezlerdi.
Bizim savcı o kadar kendinden geçmiş ki Nurettin Veren’in ifadesini iddianamenin içine iki kere yazmış. Yalana doymuyor anlaşılan.
Savcının kafası karışık olduğu için iddianameyi de hoplaya zıplaya, daldan dala atlaya atlaya yazmış. Bu kadar yalan yazmak kolay değil tabii.
Onun yerine ben iddianameyi bir düzene sokarak anlatacağım, bu “tanışıklık” konusunu iyice ortaya çıkartıp Balyoz ve Ergenekon konularına geleceğim.
İddianamenin içinde bir anlatım disiplinini, sıradan bir kompozisyon ödevinin gerektirdiği konu sıralamasını beceremeyen savcı, benim yazılarımdan, Balyoz’dan, Ergenekon’dan söz ettikten sonra tekrar en sevdiği konuya “darbeyi yönettikleri iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları bizim tanıdığımız” iddiasına dönüyor.
Bu konudaki en favori ismi de anlaşılan Alaattin Kaya.
Bu konuda yalan söylemeye hakikaten doymuyor.
Şimdi gizli bir tanık çıkıyor karşımıza, kod adı Söğüt. Pek de güzel, pek de zarif bir isim seçmişler.
Bu Söğüt, Alaattin Kaya’yı Taraf Gazetesi’ne getirip götürüyor, ifadesine göre kendisi aşağıda bekliyor.
Ve, her 15 günde bir Alaattin Kaya’nın Başar Arslan’la, benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü söylüyor.
Basit bir soru çıkıyor burada karşımıza.
Aşağıda bekleyen adam, Alaattin Kaya’nın yukarıda benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü nasıl bilebiliyor?
Bakın, Taraf Gazetesi bir binanın tek katında hazırlanırdı. Başar Arslan’ın odası üst kattaydı ama ben de dahil gazeteyi hazırlayan herkes bir alt katta çalışırdı. Benim bir odam vardı. Gazetede çalışan herkes her zaman gelebilirdi. Herkes iç içeydi.
Biz sabah toplantılarını gazetenin stajyerlerinin bile izleyebilmesi için gazetenin ortasında yapardık. Gazetede çalışan herkes haberlerle ilgili fikirlerini söyleyebilirdi.
Gazetenin birinci sayfasını herkesin rahatça girip çıktığı yazı işleri odasında hazırlardık.
Taraf Gazetesinin yayını konusunda gizli bir şey olma ihtimali yoktur.
Savcı, Taraf Gazetesi’nde çalışan kime sorsa bunları öğrenebilirdi.
Niye sormamış?
Ya da sormuş da öğrendiklerini buraya yazmamış mı?
Ben Alaattin Kaya’yı hayatımda ya iki kere ya üç kere gördüm.
Onunla görüştüğümü de yazdım zaten.
Babam, bir konuşmasında “ben en gizli lafımı Taksim Meydanı’nda söylerim” demişti, bize de öyle öğretti. Bizim gizli işimiz yoktur. Özel hayatımız dışında her şeyi okuyucularla paylaşırız. Hep öyle yaptık.
Mehmet Altan da ben de yıllarca devletin istihbarat birimleri tarafından resmen izlendik.
Bizim hayatımızda toz zerresi kadar gizli bir iş olsaydı bunu çoktan yüzümüze çarparlardı.
Zaten bu yüzden savcı bir türlü bizi suçlayabileceği somut bir şey bulamıyor. Kıvranıp duruyor.
Bu gizli tanık Söğüt’ün ifadesinde beni öfkelendiren bir iddia gördüm. Kızdığım çok şey var da ben birini söyleyeceğim.
Alaattin Kaya’nın gazeteye her gelişinden sonra biz AKP’yi eleştiren yayın yapıyormuşuz.
AKP aleyhinde yayın yapmak ne zamandan beri suç? AKP’yi eleştirmem, bir siyasî partiyi hataları konusunda uyarmam nasıl olur da darbecilik kanıtı olarak bir iddianameye yazılabilir?
Ama kızdığım o değil.
Kızdığım, savcının benim “birisinin” talimatıyla AKP’yi eleştirdiğimi söylemesi. İnsan utanır bunu söylemeye.
Ben otuz beş yıldır bu ülkede yazı yazıyorum. Çizgim milim değişmemiştir. Demokrasi ve hukuk isteyen herkesi destekler, demokrasi ve hukuka karşı çıkan herkesi eleştiririm.
İnsan, iddianamesine böyle şeyler yazmadan önce benim 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl önce yazdıklarıma bir bakar. Hakkında üç müebbet istediği adam hayatı boyunca ne yazmış bir okur.
Ben ilk defa yargılanmıyorum. 300’e yakın davadan geçtim. Yazılarım nedeniyle yargılandım.
O yazıları kimin emriyle yazmışım?
Kim bana bunca davadan geçmeme yol açacak yazıları yazdırmış?
Askerî vesayetle kimin emriyle mücadele etmişim? Benim AKP’yi eleştirmek için birisinin lafına mı ihtiyacım var? Son beş yıldır yanlış politikalarıyla koca ülkeyi çökertmiş bir partiyi eleştirmek için neden bir talimata gerek olsun?
Beni hapse atabilirsiniz, hukuku hiçe sayabilirsiniz ama böyle terbiyesiz, saygısız davranamazsınız. İzin de vermem zaten.
Benim kitaplarım milyonlarca okura ulaştı, 17 dile çevrildi, son romanım ben hapisteyken peş peşe İtalya’da ve Amerika’da yayımlandı.
Ben bunca kitabı, izansız bir savcının saygısızlıklarına muhatap olmak için yazmadım.
Bir iddianamenin kompozisyonunu düzenlemekten aciz, anadilini bile düzgün yazamayan bir adam kalkmış 35 senelik yazara “yazılarını emirle yazdın” diyor.
Hukuku unuttuk bari terbiyeyi unutmayalım.
Bu savcı öyle bir iddianame yazmış ki neresinden tutsan elinde kalıyor.
Söğüt’ün iddianamedeki ifadesine göre benim Alaattin Kaya’yla ilişkilerim 17-25 Aralık 2013’e kadar devam etmiş. Kaya, o tarihe kadar Taraf Gazetesi’nde bana dosyalar ve kapalı zarflar getirmiş.
17-25 Aralık 2013’te ben Taraf Gazetesi’nden ayrılalı bir yıldan fazla olmuştu.
Bu kadar net.
Bu iddianameyi yazan savcı “bu Ahmet Altan Taraf Gazetesi’nden ne zaman ayrıldı” diye hiç mi merak etmez?
Bu kadar açık bir yalanı iddianamesine nasıl yazabilir?
Hukukun ve hukukçuların bugün içine düştüğü durum bu işte. Alabildiğine bir pervasızlık, alabildiğine yalan, alabildiğine utanmazlık.
Yalanının bu kadar çabuk ortaya çıkacağından bile endişe etmiyor. Onun için söylediklerinin doğru olup olmadığı önemli değil çünkü. Onun için önemli olan bizi hapiste tutmak. Bu yalanların bizi hapiste tutmaya yeteceğini düşünüyor. Hakikaten de bu yalanlarla bizi hapiste tutabiliyor.
Türkiye’de hukukun geldiği yer burası işte.
Bir de uzun uzun Başar Arslan’la Alaattin Kaya arasındaki iş ilişkilerini anlatmış iddianamesinde. Aralarında bir matbaa alışverişi olmuş.
Başar Arslan, bir dönem benim kitaplarımın yayıncısıydı. Ayrıca benim 2012’ye kadar genel yayın müdürlüğünü yaptığım Taraf Gazetesi’nin sahibiydi.
Başar zeki, esprili, çalışkan ve arkadaşlığından her zaman zevk aldığım biriydi. Benimle birlikte çalışmak zordur, beş yıl birlikte çalıştıktan sonra dostluğumuz yoruldu, 2012’de gazeteden ayrıldım, bir daha da görüşmedik.
Başar Arslan’ın darbeyle ya da darbecilerle bir ilgisi olduğuna asla inanmıyorum. Somut kanıtlar ortaya konana kadar da inanmayacağım.
Ayrıca, 2012 yılından sonra bir daha hiç görmediğim, karşılaşmadığım, konuşmadığım bir iş adamının bir başka iş adamı ile arasındaki iş ilişkisinden bana ne?
İş ilişkilerinde yasadışı bir uygulama varsa Ticaret Mahkemesine gidin.
Hayatımda gitmediğim, görmediğim, nerede olduğunu bilmediğim bir matbaanın el değiştirmesinin benimle ilgili bir iddianamede yeri ne?
Savcı, Taraf Gazetesi’nin “terör örgütü lehine süreklilik arz eden yayınlar yaptığını” da iddia ediyor.
Bayılıyorum böyle muğlak, afaki, boş lafların hukuk diye ortaya konmasına.
“Terör örgütü” dediği benim gazetecilik yaptığımda adı “Cemaat” olan örgüt.
Onun “lehine süreklilik arz eden” yayınlar yaptığımı ileri sürüyor. Bir başkası da kalkıp “cemaat aleyhine süreklilik arz eden” haberler yaptığımı söyleyebilir.
Cemaat’in bizim yayınlarımızdan şikâyetçi olduğunu, bize bunun için üyelerini gönderdiğini zaten ben açıkça yazıp okuyucularımıza duyurmuştum.
Şimdi gelelim hukuka.
Bu iddianamenin temelini oluşturan suç ne?
Askerî darbe.
Suç tarihi ne?
15 Temmuz 2016.
Ben gazeteciliği ne zaman bırakmışım?
2012’de.
En yenisi suç tarihinden 4 yıl önce yapılmış haberler suça kanıt olabilir mi?
Taraf Gazetesi, hiçbir dönemde Cemaat “lehine süreklilik arz eden” haberler yapmadı.
Cemaatin örgütlediği bir toplantıda Fethullah Gülen’e “muhabbetlerini” sunan Tayyip Erdoğan’a bakacak. Meclis kürsüsünden Gülen’i kendini parçalayarak savunan bugünkü Adalet Bakanı’na bakacak.
Cemaati sürekli savunanlar onlar.
Bu bir suçsa onlar neden tutuklu değil? Suç değilse bu boş laf bu iddianamede ne arıyor?
Bu sorunun tutarlı bir cevabı var mı?
Yok.
Tutarsız bir hukuk olabilir mi?
Olamaz.
Hiçbir tutarlılığı olmayan, kanıtlara dayanmayan suçlamalar ileri sürmek, bunları iddianameye yazmak hukukun ırzına geçmektir.
Zaten bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş.
“Darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımız” iddiasıyla ilgili iki isim daha var.
Biri Önder Aytaç.
Ben Önder Aytaç’la karşılaştığımda AKP hükümetinin danışmanı ve Polis Akademisi’nin öğretim görevlisiydi.
Bana Taraf Gazetesi’nde yazmak istediğini söyledi. Ben de mümkün olduğunca geniş yelpazeli bir yazı kadrosu istediğimden “olur” dedim.
Savcının, beni darbeyle ilişkilendirmek için adını iddianameye yazdığı Önder Aytaç, benim işine son verdiğim sanırım tek yazar.
“Apo idam edilsin” dediği için yazılarına son verdim. Taraf Gazetesi’nde her görüşe yer vardı ama insanların ölümünü, öldürülmesini, devletin cinayet işlemesini isteyenlere yer yoktu.
Savcı benim Önder Aytaç’la telefonda konuştuğumu yazmış ama ne zaman, kaç defa konuştuğumu yazmamış.
Niye yazmamış?
Yazsa, iddiasının saçmalığı iyice ortaya çıkacak, herhalde ondan yazmadı.
Üçüncü isim de Ekrem Dumanlı.
Şimdi benim Alaattin Kaya’yla, Önder Aytaç’la bir ahbaplığım yoktur ama Ekrem Dumanlı’yla vardır.
Ekrem, edebiyattan, sinemadan, bokstan, futboldan, benim de sevdiğim bu konulardan anlayan ve hoşlanan bir gazetecidir.
Onunla sohbet etmekten her zaman hoşlandım. Bir iki kere buluşup yemek yedik, bir kere de beraber Beşiktaş maçına gittik.
Ekrem Dumanlı’yla telefonda konuştuğum için üç müebbedi hak ediyorsam Beşiktaş maçına gittiğim için herhalde elli kere falan müebbedi hak ediyorumdur.
Biz konuştuğumuzda ben Taraf Gazetesi’nin genel yayın müdürüydüm, Ekrem de Zaman Gazetesi’nin genel yayın müdürüydü.
Ben o sıralarda sadece Zaman’ın değil Sabah’ın, Star’ın yöneticileriyle de konuşuyordum. Taraf Gazetesi’nin sıkıntıları vardı. Kâğıt, matbaa, dağıtım olanakları arıyorduk. Doğrusu kimse de doğru dürüst yardım etmedi, belki de edemedi. Bizim sıkıntılarımız hiç bitmedi.
Şimdi bu “tanışıklıklar” konusunda iki şey söyleyeceğim.
Birincisi, “tanımamız” sanki büyük bir suçmuş gibi iddianameye yazılan bu adamlar, celep, kabzımal, inşaatçı değil.
Bu insanlar medya dünyasının içindeki insanlar. Medya dünyasında herkes herkesi tanır biraz, karşılaşır, konuşur.
Aynı meslekî dünyada dolaşanların birbiriyle konuşmasında bir tuhaflık, bir anormallik, bir suç yoktur.
Hayatın doğal akışına uygundur.
İkinci söyleyeceğim de şu:
Bir bakın, eğer benim Ekrem Dumanlı ile konuşma sayım, Ekrem’in Tayyip Erdoğan’ın uçağına binme sayısından fazlaysa gelin Dumanlı ile konuşma suç mu değil mi tartışalım.
Ama eğer Dumanlı, Erdoğan ile benle konuştuğunun on misli konuştuysa o zaman benim karşıma bu saçmalıklarla gelmeyin.
Erdoğan’ın herhangi biriyle konuşması suç değil ama benim aynı insanla konuşmam suç, öyle mi?
Hukuk mu bu, mantık mı, akıl mı?
Saçmalıktan başka ne bu?
Bu konuda son bir şey söyleyip daha ciddi konulara geleceğim.
Bizim savcı da dahil birçok savcı son zamanlarda “suçlanan” insanlarla “konuşmayı” suç sayıyor.
Bir suç ortaklığının “kanıtlarını” ortaya koymuyorlar.
Bizatihi “konuşmayı” suç sayıyorlar.
Suçlanan hattâ mahkûm olan insanlarla konuşmak suç değildir. Öyle olsaydı hapishanelerdeki mahkumları ziyaret eden herkes yargılanırdı.
Suçlanan insanlarla konuşmayı suç sayan bir hukuk yoktur.
Son zamanlardaki bu uygulamanın karşılığını hukukta bulamayız.
Bunun karşılığını sadece Katolik Kilisesi’nin “aforoz etme” müessesinde bulabiliriz.
2017 yılında bizim hukuk sistemi, Katolik Kilisesi’nin Ortaçağ’daki uygulamalarını mı kendine örnek alıyor Sayın Yargıç?
Savcıların suçladıkları “aforoz” mu ediliyor? Hukuk bu hâle mi geldi?
Şimdi gelelim biraz daha ciddi konulara.
Önce şu Balyoz meselesinden başlayalım.
Bakalım bu Balyoz neymiş, öyle herkesin ağzını doldura doldura söylediği gibi “kumpas” mıymış?
15 Temmuz 2016’da darbe yapan generalleri o mevkilere kim getirmiş, nasıl getirmiş?
Onları o mevkilere getirme “suçunu” kim işlemiş?
Benim hakkımda bir iddianame yazılır gibi yazılıp aslında kimin için iddianame yazılmış?
Savcı, beni suçladığını söylerken aslında kimi suçluyormuş?
Bir görelim bakalım neler oluyormuş.
Savcı, iddianamenin genelindeki savruk zekâsızlığa hiç benzemeyen, derin bir hazırlığı düşündüren, fevkalâde stratejik bir açılışla giriyor Balyoz konusuna.
Benimle hiç ilgisi olmadığını biraz sonra sizin de göreceğiniz çok ilginç bir suç tanımını benim iddianamemin içine yerleştiriyor.
Şimdi başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri ve Yüksek Askerî Şûra üyeleri dikkatle dinlesinler.
Çünkü bu bölüm benden çok onları ilgilendiriyor.
Savcının, Taraf Gazetesi’ndeki Balyoz darbesiyle ilgili başlıkları sıraladıktan sonra yazdığı o çok ilginç suç tanımını bir daha birlikte okuyalım:
“Bu şekilde Balyoz soruşturmasının başlatılarak Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki terör örgütü mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirildiği ve devam eden süreçte örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bu sözde soruşturmalarla kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirdiği ve 15/7/2016 tarihli darbe girişimi için örgütün kendi zeminini hazırladığı…”
Savcının tarif ettiği suç ne?
“Terör örgütü” mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirilmesi… Ve örgütün “bu süreçte” kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirerek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlaması…
Suç bu.
Örgüt mensubu olmayan subayların tasfiyesi, yerine örgüt mensuplarının yerleştirilmesi ve darbe zemininin hazırlanması.
Savcı bu suç tarifinin içine çok da ilginç bir kelime yerleştiriyor:
“Bu süreçte…”
Hangi süreç bu?
2010’dan 2016’ya uzanan 6 yıllık bir “süreçten” söz ediyor?
Suç, bu 6 yıllık “süreçte” işlenmiş.
Bu 6 yıllık süreçte “suçlular” bazı askerleri tasfiye, bazı askerleri tayin ederek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlamışlar.
Savcı cevap verilmesi gereken bir soruyu getirip koyuyor önümüze:
6 yıllık bu süreçte bu suçu kim işledi?
Savcı akılları zorlayan bir “saflıkla” bu suçu benim işlediğimi söylüyor.
Zekice bir soruya aptalca bir cevap veriyor ama cevabın saçmalığı sorunun yakıcılığını ortadan kaldırmıyor.
Balyoz darbe haberlerini ben yayınladım. O haberlerin yayınlanmasının tek sorumluluğu bana aittir. O gazetenin genel yayın müdürü bendim, benden başka kimse o haberlerin yayınlanmasına karar veremezdi.
“O haberleri yayınlamak suç mudur, değil midir” sorusuna cevap vereceğim daha sonra.
Ama önce savcının “6 yıllık süreçte” işlendiğini söylediği “tasfiye ve terfi” işlemlerinin “suçlusunun” kim olduğunu bir bulalım.
İzninizle önce bir soru sorayım.
Bir gazete, 2010 yılında yayınladığı bir haberle 2016’ya kadar 6 yıllık süreçteki bütün askerî tasfiye, tayin, terfi işlemlerini yapacak bir güce sahip midir?
Ben, 2010’da bir haber yayınlayarak 2016’ya kadar bütün tayin ve terfileri gerçekleştirebilir miyim?
Üstelik de 2012’de gazeteciliği bırakarak bunu yapabilir miyim?
Ne kadar şeytanî bir zekâya, ne kadar stratejik bir dehaya, ne kadar ölümcül bir kötü niyete sahip olursa olsun hiç kimse altı yıllık süreci tek başına belirleyemez.
Hele bir gazeteci bunu hiç yapamaz.
Altı yıllık süreçte bu kadar tayin, terfi, tasfiye yapılabilmesi için devletin içinde büyük yetkilere sahip insanların organize bir çalışma yapması gerekir.
Altı yıllık süreçte bu organize çalışmayı kim yaptı peki?
Bunun cevabını bulmak zor değil. Cevap çok açık.
Bu tayinlerin, terfilerin altında kimlerin imzaları varsa onlar yaptı.
O tayin ve terfilerin altında benim imzam var mı?
Yok.
Kimlerin imzası var peki?
Bu “süreçte” görev yapmış genelkurmay başkanlarının, Yüksek Askerî Şûra üyesi generallerin, hükümet üyelerinin, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının.
Ve bu altı yıllık süreçte hiç değişmeyen tek bir imza var.
Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak Tayyip Erdoğan’ın imzası.
Savcı suçu tarif ediyor, bu suçun bir “süreçte” işlendiğini söylüyor, suçluların kim olduğunu işaret ediyor, sonra da dönüp benim cezalandırılmamı istiyor.
Bir daha soruyorum, savcının tarif ettiği suç ne?
2016 yılında darbe yapacak generalleri kritik görevlere terfi ettirip, diğer subayları tasfiye etmek.
Ben generallerin terfi ya da tasfiye edilmelerini sağlayabilir miyim? Böyle bir gücüm ya da yetkim var mı?
Yok.
Bu “suç” hangi süreçte işlenmiş?
2010-2016 arasında.
O süreçte benim herhangi bir rolüm var mı?
Yok.
Üstelik “askerî tasfiye yasası” 2015’de geçirilmiş. Bunu CHP Milletvekili Muammer Erkek 6 Haziran Salı günü CNN’de yaptığı konuşmada bir kere daha hatırlattı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise hazırladığı iddianamede, 17-25 Aralık’tan sonra çıkarılan iki yasa ile hem askerî tasfiyelerin kolaylaştırıldığını hem de darbeci subaylara generallik yolunun açıldığını yazmış.
Bunu da Mehmet Tezkan 7 Haziran 2017’de yazdığı yazıda hatırlattı.
Bizim savcı bunları bilmiyor mu?
2015’de çıkarılan yasadan ben sorumlu olabilir miyim?
Suçu işleyen ben değilim, suçun işlendiği süreçte ben yokum. Peki, bu savcı benle hiçbir ilgisi olmayan bir suçlamayı neden benimle ilgili bir iddianameye koyuyor?
Buna mantıklı bir cevap verebilecek kimse var mı?
Olduğunu sanmıyorum.
Bu suçlama, başka bir iddianameden firar edip, bir süreliğine benim iddianameme saklanmış bir suçlama gibi gözüküyor.
Ha, bu suçlamanın benim iddianamemde olmasını açıklayacak benimle ilgili tek bir neden olabilir.
Savcı, Erdoğan’dan, AKP’li bakanlardan ve generallerden oluşan bir örgütün gizli liderinin ben olduğumu iddia edebilir.
Böyle bir suçlamanın benim iddianamemde yer almasını ancak bu açıklayabilir.
İtiraf edeyim, bu, bütün dünyanın ilgisini çekecek çok ilginç bir iddia olur.
Ama savcının böyle bir şey söyleyebileceğini hiç sanmam.
Öyleyse bu mesele benim iddianamemde ne arıyor?
Böyle bir suçlamanın benim iddianamede bulunmasının saçmalığını da gördükten sonra şimdi gelelim Balyoz darbesinin benimle gerçekten ilgili olan kısmına. Şu “kumpas” denilen benim yayınladığım Balyoz haberine.
Savcı da Balyoz’a “kumpas” diyor ve benim bu haberi yayınlayarak “darbecilik” suçu işlediğimi ileri sürüyor.
Anayasa Mahkemesi’nin bu tür haberlerin suç olmayacağını belirten kararına hiç değinmeyeceğim bile. O konuyu avukatlarım söyler.
Ben daha net, daha açık, daha kesin biçimde, Balyoz haberine “kumpas” diyen bu savcı da dahil herkesle bir hesaplaşacağım.
Önce “Balyoz” denilen olay neydi, ne zaman, ne şartlar altında yapılmıştı ona bakalım.
Balyoz 2003 yılında yani dönemin MİT Başkanı Şenkal Atasagun’un Mustafa Balbay’a “Birinci Ordu darbeye hazır” dediği, dönemin genelkurmay başkanının Birinci Ordu komutanına “Sen darbeye mi hazırlanıyorsun” diye sorduğu dönemde yapılan bir “sıkıyönetim hazırlığı” semineri.
Genelkurmay, Birinci Ordunun hazırlıklarının farkında olduğu için “asla sıkıyönetim hazırlıklarını görüşmeyeceksin, asla iç sorunlarla ilgili hazırlık yapmayacaksın” diye kesin emir veriyor.
Bir emir yetmiyor, aynı konuda ikinci bir emir daha gönderiyor.
Birinci Ordu’nun generalleri ne yapıyor?
İki emre de uymuyorlar.
Açıkça emre itaatsizlik ediyorlar.
Olay, generallerin emre itaatsizliği ile başlıyor.
Generaller toplanıp ne tür hazırlıklar yapıyorlar peki?
Bütün siyasî parti liderlerini gözaltına almak, isim isim saydıkları belediye başkanlarını değiştirmek, tutuklayacakları 200 bin kişiyi yerleştirecekleri stadyumları belirlemek, “halkı yanlarına çekmek” amacıyla Yunanistan’la bir çatışma çıkarmak için hazırlıklarını ve planlarını görüşüyorlar.
Hazırlıklarını yaptıkları daha epey konu var ama bence bu kadarını saymak bile yeterli.
Bu hazırlıkları belirleyen konuşmaları da komutanlarının emriyle kaydedip kasete alıyorlar.
Benim generallerin bu hazırlıkları yaptıklarına dair kanıtım, gerçekliği tartışmalı olan CD’ler değil. Bizzat kendileri tarafından kayda alınan konuşmalar.
O konuşmaları dinleyen herkes bu hazırlıkları dehşetle görür.
2010 yılında Mehmet Baransu gelip “bir darbe hazırlığı yapılmış olduğunu” söyledi.
“Belgesi var mı” dedim.
“Var” dedi.
“Belgesi varsa getir, bakalım” dedim.
Birkaç gün sonra bu konuşma kayıtlarını ve içinde yazılı belgelerin bulunduğu CD’leri getirdi.
Konuşma kayıtlarını dinledik, CD’lerdeki yazılı belgeleri inceledik.
Doğru olduklarına kanaat getirdik ve yayınladık.
Olay bu.
Şimdi Balyoz haberine “kumpas” diyen herkesin cevap vermesi gereken bir soru var.
Basit bir soru.
Şu soruya bu iddianameyi yazan savcı da, bu salonda bulunanlar da, Balyoz haberine “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler de cevap versinler:
Bugün Birinci Ordu’nun generallerinin toplanıp, Genelkurmay’ın “asla iç meselelerle ilgili hazırlık yapmayacaksın” emrine açıkça karşı gelerek, “bütün siyasî partilerin liderlerini” gözaltına alma hazırlıkları yapmaları yasal ve doğal mıdır?
“Bugün Birinci Ordu’nun generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma, belediye başkanlarını değiştirme, 200 bin kişiyi tutuklayıp stadyumlara doldurma, Yunanistan’la çatışma planları yapabilirler, kimse karışamaz” diyor musunuz?
Buna gür bir sesle ve açıkça cevap vereceksiniz.
“Bugün Birinci Ordu generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma planları yapma hakkına sahiptir” diyor musunuz?
“Evet, tabii böyle planlar yapabilirler, elbette Genelkurmay’ın emirlerine itaatsizlik edebilirler” diyorsanız bunu açıkça söyleyin.
Söyleyin, herkesle birlikte ben de duyayım.
Ama bunu söyleyemiyorsanız, “olur mu öyle şey, generaller nasıl siyasetçileri gözaltına alma hazırlığı yapabilirler” diyorsanız, o zaman Balyoz haberlerine “kumpas” diyemezsiniz.
Hiçbiriniz diyemezsiniz.
Bu savcı da diyemez.
Eğer bugün generallerin böyle hazırlıklar yapmalarının suç olduğunu kabul ediyorsanız, bunun 2003 yılında yapılmış olmasının suç olduğunu da kabul etmek zorundasınız.
Ve bir suçun belgelerini bulan gazetecinin o belgeleri yayınlaması hem hakkı hem görevidir.
Şu soruyu da sorayım:
Bugün bir gazeteci, generallerin böyle hazırlıklar yaptıklarının belgelerini bulursa yayınlamalı mı?
Yoksa susmalı mı?
Bu sorulara herkes açıkça ve gür bir sesle cevap versin.
Bu sorulara cevap vermeden Balyoz haberlerine “kumpas” demek kimsenin haddi değildir, bu savcının da haddi değildir.
Üstelik bugünkü başbakan da, Adalet Bakanı da, Yargıtay Başsavcısı da o haberlerin kumpas olmadığını düşünüyorlar. Bunu açıkça beyan ediyorlar.
Onlarla aynı fikirde olduğum nadir konulardan biri bu.
Balyoz seminerine “darbe hazırlığı” dediğim için beni darbecilikle suçlamaya kalkan savcı, Başbakan, Adalet Bakanı, Yargıtay Başsavcısı için suç duyurusu yapmıyor.
Neden yapmıyor?
Benim söylediğim suçsa onların söylediği de suç. Onların söylediği suç değilse benim söylediğim de suç değil.
Çok net ve açık.
Karışık bir tarafı yok bu konunun.
Bütün bu gerçekler ortadayken siz nasıl kalkıp Balyoz planlarını yayınladığım ve Balyoz seminerine darbe hazırlığı dediğim için beni suçlayabilirsiniz?
Bana bu çelişkinin hukukî ve mantıkî nedenlerini açıklayın, açıklayabilirseniz.
Açıklayamazsınız.
Çünkü bu saçmalığın hukukî ve mantıkî bir açıklaması yok.
Ne bu savcı, ne bu habere “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler bu sorulardan kurtulabilir.
Beni hapse atmak onları bu sorulardan kurtarmaya yetmez.
Ayrıca bu savcıya ve herkese şunu da hatırlatayım, Tayyip Erdoğan Balyoz seminerindeki konuşmalar için “o konuşmaları dinleyince şoke oldum” demişti. Gidin bir sorun bakalım niye “şoke” olmuş.
Generallerin Genelkurmay’ın emirlerine karşı gelmesine aldırmadan, yaptıkları tüyler ürpertici konuşmaları dinlemeden, isim isim düzenlenen tutuklama listelerine bakmadan kolayından “kumpas” deyip geçiyor, bir de bu saçmalıkla beni suçlamaya kalkıyorsunuz.
Benim sorduğum sorulara cevap vermeden beni kim, ne hakla yargılayacak?
Var mı bu sorulara cevap vermek isteyen?
Bu salonda demiyorum, bu ülkede var mı benim sorularıma cevap vermek isteyen?
Bunlara net ve açık cevap verecek, verebilecek birinin çıkacağını, çıkabileceğini hiç sanmıyorum.
Sayın Yargıç,
Ben “Balyoz” haberlerini yayımladığımda askerî vesayet hâlâ devam ediyordu.
Bugün AKP’nin medyası olduğu gibi o zaman da askerî vesayetin medyası vardı.
Bugün korkak ve çıkarcı gazetecilerin AKP’ye yaranmaya çalışması gibi o gün de korkak ve çıkarcı gazeteciler generallere yaranmaya çalışıyorlardı.
Eğer benim yayımladığım Balyoz haberlerinin benzerlerini daha önce yayımlama cesaretini göstermiş olsalardı bu ülke böyle bir darbe çöplüğüne dönmezdi.
Bu cesareti hiçbir zaman gösteremediler.
Askerî vesayetin baskısı altında ezilen solcuların, Kürtlerin, aydınların, yazarların, gerçek dindarların acılarına sırtlarını döndüler.
Şimdi medyanın önemli bölümü aynı utanmazlığı AKP döneminde sergiliyor.
Balyoz haberi gibi haberleri yayımlamak bir gazetecinin en önemli görevlerinden biridir.
O haberi yayımlamayan bir gazeteci kendine, mesleğine, insanlarına ihanet etmiş demektir.
Ben kendime, mesleğime, insanlarıma ihanet etmediğim için askerî vesayet döneminde de yargılandım, bugün de yargılanıyorum.
Ne yazık ki bu ülkede demokrasi isteminin bedeli budur.
Savcı, benimle ilgili iddianamede Ergenekon ve Askerî Casusluk davalarından da söz etmiş. Türkçeyi doğru dürüst yazamadığı için ne dediğini anlamak epey zor.
İddianamede lafını geçirdiğine göre herhalde beni bunlarla da suçluyor deyip kısaca cevap vereceğim.
Askerî Casusluk konusundaki haberleri Taraf Gazetesi çıkarmadı. O meseleyi çok iyi anlamadığımız için biz o konuyla ilgili çok fazla haber yapmadık.
Bizim gazeteyle ilgili bir konu değil. Niye savcı o davadan söz etmiş, anlamadım.
Ergenekon davalarına gelince…
Ergenekon soruşturmaları Taraf Gazetesi açılmadan çok önce başladı.
Biz daha sonra o davanın haberlerini diğer gazetelerle birlikte verdik.
Ergenekon’un varlığına kesinkes inanıyorum. Ergenekon dediğimiz devletin içine yerleşmiş suç çeteleri. Susurluk çetesi gibi, 17 bin insanı faili meçhul cinayetlerle kurban edenler gibi, Danıştay saldırısını örgütleyen güç gibi, Malatya Zirve katliamını kışkırtanlar gibi, öldürdükleri insanları “Sapanca ölüm üçgenine” atanlar gibi, Hrant Dink cinayeti gibi… Daha böyle epey suç sayabilirim.
Ben bu çetelerin ortaya çıkarılmasını kesinlikle destekliyordum. Bugün de destekliyorum.
Ne yazık ki bizim iddianameyi yazan savcının 15 Temmuz soruşturmasını sulandırıp ana mecrasından saptırması gibi birileri de Ergenekon soruşturmasını sulandırıp çarpıttı.
Suç örgütlerini devletin içinden temizleme imkânı yok edildi.
Yazık oldu.
“Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları” tanıdığımızın iddia edilmesi gibi saçmalıkları, Balyoz konusundaki çarpıtmaları cevapladığımıza göre geriye kaldı benim üç yazımla Can-Erzincan televizyonundaki konuşma.
Şimdi bir savcı düşünün ki üç yazıyla bir konuşmadan müebbetlik darbecilik suçu çıkartsın. Üstelik de evrensel hukuk, yazılarla konuşmalardan “suç çıkmaz” diye açıkça yazarken.
Yazılarımla konuşmalarımın darbecilikle ilgili olduğu iddialarının ciddiye alınacak bir yanı yok aslında ama bugünkü hukuk sisteminin ciddiyetsizliğini, insanların nasıl kolayca hapse atıldığını göstermek için o iddialara da teker teker cevap vereceğim.
Şimdi bu savcıya da acımıyor değilim. Ona yazarları hapse atmasını ve onları orada tutmasını söylemişler. O da bunu yapabilmek için bir imkânsızlığın peşine düşerek bizi 15 Temmuz darbesiyle ilişkilendirmeye uğraşmış.
Önce “darbeci olduğu söylenen adamları tanıdıkları söylenen adamları tanıyorsunuz” diye bir saçmalıktan giriyor.
Daha önce kanıtladığım gibi bu tez yürümüyor. Kendi iddianamesinin içine kendini yalanlayan paragraflar yazmak zorunda kalıyor.
Sonunda geliyor, “Siz darbe olacağını biliyordunuz” tezine dayanıyor.
Anladığım kadarıyla kurduğu mantık silsilesi şöyle işliyor:
“Darbenin olacağını biliyordunuz, demek darbeciler size darbe olacağını söyledi, darbeciler bunu size söylediğine göre demek sizin darbecilerle doğrudan ilişkiniz var, doğrudan ilişkiniz olduğuna göre demek siz darbenin destekçisi ve parçasısınız.”
Kurduğu mantık silsilesi bu.
Peki, bu mantık silsilesinin dayandığı bir kanıt var mı?
Hayır, tek bir kanıt bile yok.
Peki, ne var?
Savcının “kanaati” var, “ben öyle hissettim” demeye getiriyor.
Savcının hissiyatı bizim davada kanıt yerine geçiyor.
Savcı öyle hissetmiş, o zaman yazarları hapse atalım.
Hukukun geldiği nokta bu işte.
Şimdi bakalım bizim hisli savcımızın hissiyatı nereye dayanıyor.
Ortada üzerinde konuşacağımız bir kanıt olmadığı için savcının hissiyatını dayandırdığı konuşmayı inceleyeceğiz.
Kanıtla, belgeyle ilişkisi olmayan savcımızın “hissiyatının” da yanlış olduğunu ortaya koyacağız.
İşe bakın, bir “hissiyat” davasında biz müebbetle yargılanıyoruz.
Savcının “hissiyatını” hareketlendiren şey benim Can-Erzincan Televizyonunda Nazlı Ilıcak’la Mehmet Altan’ın ev sahipliğini üstlendiği programda yaptığım konuşma.
Bizi hapse attırmak için kıvranıp duran savcı, biliyorsunuz bizi önce o konuşmada “subliminal mesaj” verdiğimiz gerekçesiyle gözaltına aldırıp tutuklattı.
“Subliminal mesaj” gerekçesi sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı güldürüp alay konusu olunca bu “subliminal” lafı hokkabaz topu gibi birden ortadan kayboluyor.
Sanki savcı hiç böyle bir iddia ileri sürmemiş, sanki biz 12 gün Terörle Mücadele Şubesinin nezarethanesinde bu iddiayla tutulmamışız gibi “subliminal” lafı unutuluyor.
Onun yerine sahneye “siz darbeyi biliyordunuz” iddiası çıkıyor. Savcının yazdığı saçmalıklar tiyatrosunun yeni aktörü bu iddia oluyor.
Bir savcı, kanaatine göre, hissiyatına göre bir iddianame yazabilir mi?
Savcı öyle hissetti diye insanlar hapislerde yatabilir mi?
Bir savcının hissiyatı gereği, insanlar için “ağırlaştırılmış müebbet” hapis istenebilir mi?
Hukuka göre bunların hepsinin cevabı “hayır.”
Hukuka göre ortada hiçbir kanıt olmadan sadece savcının “hissiyatına” dayanan bir dava olamaz.
Ama burada oluyor.
Biz de bu saçmalıklara cevap vermek zorunda kalıyoruz.
Gayriciddi iddialara ciddi cevaplar vermek zorunda kaldığımız için hukuk tanrısı bizi affetsin deyip gelelim o konuşmaya.
Sayın Yargıç,
Biliyorsunuz bu tür konuşma programlarında gündemi genellikle konuğun özellikleri belirler.
Benim programa davet edilmemin iki güncel nedeni vardı.
Birincisi, yeni yayınlanan Ölmek Kolaydır Sevmekten isimli son romanım.
Bu roman, Balkan Savaşlarını ve iktidara gelen İttihatçıların beceriksizliklerini, ülkeyi yönetmekteki yetersizliklerini saklayabilmek için uyguladıkları zorbalıkları anlatır kişisel maceraların arka planında.
O nedenle o dönemdeki İttihatçılar ve bugünkü uygulamaları ile o ittihatçılara çok benzeyen AKP iktidarı konuşuldu.
İkinci güncel konu ise o programdan yaklaşık bir buçuk ay sonra başlayacak olan ve benim 52 yılla yargılandığım Balyoz davası idi.
Balyoz konusu da bu nedenle konuşuldu.
O nedenle de konuşma bu iki konu ve bu konuların güncel siyasetle ilişkisi üzerinden ilerledi.
O gün söylediklerimi bugün de aynen düşünüyorum. Düşüncelerimde en küçük bir değişiklik yok. Üstelik bütün gelişmelerin de benim öngörülerimi doğru çıkarttığını görüyorum.
O konuşmada bugünkü AKP iktidarının İttihatçılara çok benzediğini, iktidara gelebildiklerini ama ülkeyi yönetemediklerini söylüyorum.
Durum tam da bu.
AKP’liler “dinbaz İttihatçılara” dönüştüler. Baskıyı artırdılar ve ülkeyi yönetemiyorlar.
AKP iktidarında Türkiye her gün biraz daha çöküyor.
Enver Paşa ile Erdoğan’ın benzediğini söylüyorum. Çok benziyorlar gerçekten de. Enver dünyadaki Türklerin lideri olma hayaliyle Osmanlı’yı çökertti. Erdoğan da dünyadaki Müslümanların lideri olma hayaliyle Türkiye’yi tam bir çöküntüye soktu.
Erdoğan’ın Suriye ve Ortadoğu politikalarına bugün Erdoğan’ın kendisi bile sahip çıkmıyor. Hata ettiklerini AKP yöneticileri bile söylüyorlar.
Cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmamış bir dış politika faciası yaşanıyor.
Erdoğan’ın “bütün yargı bana bağlıdır” sözünü eleştiriyorum o konuşmada. Yargının bir adama bağlı olmasına bugün de sonuna kadar karşıyım.
Hukuka değer veren herkes de buna karşı çıkar zaten.
Şimdi geliyorum savcının büyük harflerle yazdığı iki cümleme.
“Erdoğan’ın ben başkan oldum demesi suç, ki ileride birisi buna hatırlayacak” diyorum.
Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazdığını hiç anlamadım.
Erdoğan, “fiilî başkan” olduğunu söyledi. Bu söz, anayasanın dışına çıktığının itirafı.
Anayasanın dışına çıkmak, anayasayı ve anayasal düzeni yok saymak suçtur. Erdoğan bu suçu işlediğini kendisi açıkça kabul ediyor.
Elbette ki bir devlet, eğer gerçekten devletse, işlenen bir suçu unutmaz. Unutamaz.
Bunu söylemekten, bu gerçeği hatırlatmaktan daha doğal ne olabilir?
Hukuku ve yargıyı hatırlatmak, bunların varlığını vurgulamak nasıl suç olabilir?
Suçu Erdoğan işliyor. Onun suç işlediğini söylediğim için ben yargılanıyorum.
Buna da “adalet” deniyor.
“Fiilî başkanlığını” ilan etmek anayasal bir darbedir.
Zaten bu son anayasa değişikliğine Erdoğan’ın işlediği suçu yasallaştırmak için gittiklerini kendileri de söylemediler mi?
Devlet Bahçeli, “fiilî durumu” anayasaya uydurmak gerektiğinin altını çizmedi mi?
Yapılan eylem anayasaya uygun olsa, o eylemi anayasaya uydurmak için yeni bir anayasa yapmak neden gereksin?
Doğru dürüst bir devlette “fiilî duruma” izin verilmez, herkes yasaların içinde kalmaya zorlanır.
Bizde ise siyasetçi yasaya uymuyor, yasa siyasetçiye uygun hâle getiriliyor.
Savcının büyük harflerle yazdığı bir cümle daha var.
“Yasadışı, gayrimeşru bir suça bir toplum ve devlet direnmezse sonucu iyi olmuyor” diyorum.
Bu cümle suç değil.
Bu cümlenin tersini söylemek abes.
Bir toplumun ve devletin suça direnmesi gerektiğini söylemek neden suç oluyor?
Eğer bunun suç olduğunu düşünüyorsanız bu cümlenin tersini yüksek sesle söyleyin bakayım.
“Yasadışı suçlara toplum ve devlet direnmesin, teslim olsun,” deyin.
Diyebilir misiniz?
Eğer derseniz, “yasadışı bir suç olan darbeye” direnmeyi nasıl savunacaksınız?
Savunamazsınız.
Konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:
“Bence bugün askerî vesayetle el ele çalışıyorlar. Askerî vesayetin kendi tarihi boyunca özlediği ama hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleştiremediği her türlü fantezisini Erdoğan ve adamları gerçekleştiriyor.”
Evet, durum tam da bu.
Askerî vesayetin paşaları Türkiye’yi gelişmiş dünyadan koparmak istiyordu. Erdoğan ve AKP bugün bunu gerçekleştiriyor.
Paşalar yargıyı ve hukuku yok etmek istiyordu. Bugün yapılan aynen bu.
Paşalar bütün muhalifleri, bütün demokratları hapsetmek istiyordu. Bugün yapılan bu.
Paşalar bütün medyayı denetim altına almak istiyordu. Bugün gerçekleşen bu.
Daha sayayım mı?
Bunları söylemenin, bu benzerlikleri dile getirmenin suçla, darbeyle ne ilgisi var?
Askerî vesayet günlerine dönmeye karşı çıkmak nasıl askerî bir darbenin destekleyiciliği olarak algılanabilir?
Bu arada savcı benim konuşmamda geçen her “Erdoğan” sözcüğünü de iddianamede büyük harflerle yazmış.
Niye?
Çünkü benim Erdoğan’ı eleştirdiğimi ve bunu yaptığım için hapsedilmem gerektiğini söylemek istiyor.
Erdoğan’ı eleştiriyorum, siz de beni hapse atıyorsunuz.
Bu, hukuk değil.
Bu ne?
Bu, fiilî başkanlığa uygun düşen “fiilî” hukuk.
Hukuk adına suç işlemek bu.
Ben suçlu olduğum için değil, “suçluların hukuku” iktidarda olduğu için hapisteyim.
Bazen olur böyle şeyler. Hukuku savunduğun, haklı olduğun için hapse girersin. Suçu işleyen de savcı rolüne girebilir.
Ama kimse korkmasın, telaşlanmasın. Bu çok uzun sürmez. Hukuk bir gün uyanır.
Konuşmamdan savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümlemi okuyorum şimdi:
“Öyle bir anlatıyorlar ki Erdoğan sanki hayatı boyunca burada kalacak. Erdoğan iki sene sonra gidecek. Seçim geliyor, iki sene sonra seçimde ne olacağını kimse bilemez.”
Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazmadığını anlıyorsunuz herhalde.
“Ertesi gün darbe olacağını bildiğini” iddia ettiği adamlar, iki sene sonra Erdoğan’ın seçimle gideceğini konuşuyorlar.
Ertesi gün darbe olacağını bilen adam nasıl oluyor da “Erdoğan’ın iki sene sonra seçimle gideceğini” söyleyerek “subliminal” darbe mesajı veriyor?
Bir siyasetçinin “seçimle gideceğini” söylemek suç mu?
Ne suçu?
Üstelik bugün de aynen böyle düşünüyorum.
Erdoğan seçimle gidecek.
Erdoğan’ın iktidardan gitmesi için darbeye ihtiyaç yok ki, Erdoğan izlediği siyasetle zaten gidişini hazırlıyor.
Erdoğan’ı darbe falan değil ekonomi indirecek iktidardan. Bunun nasıl olacağını da anlatacağım daha sonra.
Biz şimdi iddianamedeki konuşmamızı izlemeyi sürdürelim.
Savcı, Mehmet Altan’ın bir cümlesini büyük harflerle yazıyor iddianamesine.
Mehmet Altan “iki seneye kadar da ne olacağı belli değil bu ülkede” diyor.
Ben cevap veriyorum:
“Belli değil, elli tane AKP’li milletvekili biz Akşener’le parti kuruyoruz dese, ayrılsa bütün sistem sarsılıyor. Bu adam sağlam bir zeminde durmuyor.”
Meral Akşener’in adı durduk yerde geçmedi elbette.
Akşener’le arkadaşları parti yönetimini değiştirecek bir kongrenin toplanması için çalışmalarını sürdürüyordu o günlerde.
Parti tabanında güçlü oldukları görülüyordu.
Aradan daha bir yıl geçmeden söylediklerimizin ne kadar gerçekçi bir ihtimale dayandığı ortaya çıktı.
Erdoğan ve AKP yöneticileri MHP’yle birleşerek % 65’lik bir seçmeni yanlarına alıp ebediyen iktidarda kalacaklarını hayal ediyorlardı.
Ne oldu 16 Nisan referandumunda?
AKP ile MHP bütün hilelere, kanunsuzluklara, baskılara, yasaklara rağmen zor bela % 51’i bulabildiler.
Meral Akşener arkadaşlarıyla birlikte MHP tabanını alıp götürdü.
Akşener liderliğindeki bazı MHP’liler, bazı AKP’liler, Saadet Partililer, HDP’li Kürtler, Vatan Partililer, birçok küçük partinin seçmeni CHP öncülüğünde bir araya gelip Erdoğan’a da baskıcı rejimine de “hayır” dediler.
Erdoğan’ın üstünde durduğu zemin sağlam mıymış?
Toplumun yarısı sinmedi, korkmadı, dimdik ayakta durdu. Ve AKP’lilerin hiç hesap etmediği yepyeni bir “demokrasi platformu” oluştu.
Bu arada gözümüzün önünde bir rol değişiminin yaşandığını gördük.
Bir zamanlar askerî vesayetin ve baskının partisi olan CHP, Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde demokrasinin temsilcisi hâline gelirken, “cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmayı” bir proje hâline getirirken, bir zamanlar demokrasinin temsilcisi olan AKP baskının, zorbalığın, vesayetin temsilcisi hâline geldi.
Bunun sonucunda AKP ilk kez Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya, Adana ve Mersin’i aynı seçimde kaybetti.
Gençleri kaybetti.
Kadınları kaybetti.
Büyük şehirleri, gençleri, kadınları kaybeden hiçbir parti, hiçbir lider iktidarda kalamaz.
Yüzde ellinin baskıya “hayır” dediği cesur bir toplumda zorbalık rejimi çok uzun süremez.
Söylediklerimiz daha bir yıl geçmeden gerçekleşiyor.
Savcı bizi neyle suçluyor?
Gerçekleri ve gelişmeleri görmekle mi?
Gerçekleri söylemekle mi?
7 Haziran seçimleri bütün bu gelişmelerin işaretini vermişti zaten.1 Kasım yapay bir seçimdi. Yapay bir sonuçtu.
7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki değişim 600’den fazla insanın ölümünün yarattığı dehşetle gerçekleşti.
Ama bir noktadan sonra ölüm de şiddet de siyasetçilerin beklediği iktidarı sağlamaz onlara.
İnsanlar ölümden yorulur, ölümden bıkar, ölümle özdeşleşmeye başlayan partiden uzaklaşır.
Askerî vesayet aynen böyle yıkıldı.
Hayatla değil ölümle özdeşleşti. Ölümü yüceltti, ölümü kutsadı.
Toplumu yordu, bıktırdı ve yıkıldı.
Şimdi aynı şeyi AKP yapıyor.
Ölümü kutsuyor, ölümü yüceltiyor, sürekli şehadet propagandası yapıyor, gençlere hayat yerine ölüm vaat ediyor.
Ölümün ürkütücü karanlığına sokuyor bütün ülkeyi.
Yoruyor, bıktırıyor toplumu.
Onun için de gidecek iktidardan.
O gün de böyle düşünüyordum, bugün de böyle düşünüyorum.
Suç mu böyle düşünmek?
Darbecilik mi?
Değil tabii.
Sadece iktidar ve onun savcıları gerçeklerin söylenmesini istemiyor. Onun için de bizim gibi insanları hapse atıyor.
İstediği kadar hapse atsın.
Gerçekleri ve geleceği değiştiremez.
İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:
“MİT TIR’ları denilen, Can Dündar’ı mahkûm ettirdiler kendi mahkemelerinde. Ama uluslararası suç sayılabilecek bir tuhaflık duruyor ortada. Bütün darbecilerle, Ergenekoncularla işbirliği var. Yolsuzluk davaları var.”
Can Dündar mahkûm edildi.
Peki ne oldu?
MİT TIR’larının ne olduğunu öğrenebildik mi? Mesele şeffaf bir şekilde ortaya çıktı mı? O TIR’ların içinde ne olduğunu anladık mı?
O TIR’ları kimin gönderdiğini, kime gönderdiğini biliyor muyuz?
Bunlar şeffaf bir siyasî iktidarın yapacağı işler mi?
Bunlar tam da “Ergenekon” dediğimiz “derin devletin” yapacağı işler.
Derin devleti yeniden hatırlattılar.
“Öyle değil” diyen varsa o TIR’larda ne olduğunu, olayın içyüzünü anlatsın bu halka.
Yolsuzluk davaları olduğunu söylüyorum.
O davalar burada bitti ama Amerika’da devam ediyor. Amerikalı yetkililer o davaların üzerinden Erdoğan’la pazarlık ettiklerini açıklıyorlar.
Neyin pazarlığını ediyorlar?
Ne verip karşılığında ne istiyorlar?
Biliyor muyuz?
Hayır.
Bilme hakkına sahip miyiz?
Evet.
Neden bilmiyoruz? Neden bu gerçekleri Amerikalılardan öğreniyoruz?
Bunları söylemek nasıl oluyor da darbecilik suçu sayılıyor?
Devletin şeffaf olmasını istemek darbecilik mi?
İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:
“Türkiye’de gerçekleşmiş askerî darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise, Erdoğan bugün aynı kararları vererek o yolları teker teker açıyor. Şehirlerin yönetiminde mesela generallere sivillerden öncelik tanıyan bir yasa çıkarttı. İsterse general şehri yönetecek. Bu, EMASYA denilen planı bir daha canlandırdı. Ayrıca sen askerlerin yargılanmasını izne bağlarsan adam darbe hazırlığını çok daha rahat yapar.”
Şimdi, bu cümlelerden bir darbecilik çıkartabilmek için zekâsızlık yetmez, ölümcül bir kötü niyet de gerekir.
Bunlar benim 30 yıldır savunduğum düşünceler. Hukukun önemini, askerlere ayrıcalık tanımanın tehlikesini vurgulayan cümleler.
“EMASYA” denilen ve şehirlerin yönetiminde askerlere öncelik tanıyan uygulamayı AKP kaldırmış ve bunu yapmakla çok övünmüştü.
Bu uygulama iyiyse niye kaldırdı, kötüyse niye getirdi?
Askerî vesayet dönemine benziyor dediğimiz bu işte.
Sonuçlarını da görüyoruz.
Türkiye hızla bir çöküşe gidiyor.
“Bunu yapmayın” dediğimiz için mi darbeci oluyoruz?
Bu sözlere darbecilik demek için “biz mantıkla, akılla, hukukla bağlarımızı kestik” demek gerekir ki savcı da onu diyor aslında.
Nazlı Ilıcak, “ben görüyorum ki bugünkü şartlar değişecek, bunu da çok güzel anlattınız” diyor bana.
Savcı, Ilıcak’ın sözlerini de büyük harflerle yazmış iddianamesine.
“Bu şartlar değişecek” sözünü tehlikeli ve suç nedeni olarak görüyor anlaşılan.
“Aynı suda iki kere yıkanılmaz” diyerek hayatın sürekli değiştiğini söyleyen Heraklit’i bulsa asacak herhalde.
Mehmet Altan da, “mümkün değil gitmesi” diyor. Savcı bu üç kelimeyi de büyük harflerle yazmış.
Mümkün mü peki böyle gitmesi?
Gidiyor mu?
Ekonomideki rakamlara bakın, referandum sonuçlarına bakın, “böyle gitmesinin” mümkün olup olmadığını görürsünüz.
İddianamedeki konuşmamda savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümle söylüyorum.
“Zorbalık yapabilirsiniz ama eğer bu hukuka aykırıysa yenilirsiniz” diyorum.
Bugün de aynen böyle düşünüyorum.
Zorbalık, eline silah geçirmiş zayıflıktır. Zorbalık arttıkça zayıflık da artar.
Sonunda zorbalık yenilir, hukuk galip gelir.
Savcının bizi tutuklatma nedeni olan bu konuşmanın neredeyse her satırında hukuka sahip çıkıyoruz, neredeyse bütün konuşma bir hukuk savunması ama hukuku savunmak savcı tarafından darbecilik sayılıyor.
Ve biz hapis yatıyoruz.
Bu ülkede hapis yatmamak için hukuk düşmanı mı olmak gerekiyor?
Galiba savcı, hukuku savunanın hapse gireceğine dair hiç de “subliminal” olmayan fevkalâde açık bir mesaj veriyor Türkiye’ye.
Gene iddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle:
“Haklı adamlar hapisten de mücadeleyi kazanır. Haksız adamlar sarayda da kaybeder.”
Büyük harflerle yazdığına göre savcı bu cümlede de suç buluyor.
Savcı bu cümlede neye itiraz ediyor?
Haklıların kazanamayacağını mı, haksızların kaybetmeyeceğini mi düşünüyor?
“Haksızlar kaybeder” demeyi mi yasaklamaya çalışıyor?
Şu hâle bakın, hakkı, haklıyı, hukuku savunan bir konuşmadan dolayı biz yargılanıyoruz.
Hiç utanmadan “hukuku savunmanın” darbecilik olduğunu söylüyorlar.
Aslında savcının söylemek istediği şu:
“Hukuku savunan herkesi bundan sonra hapse atacağız.”
Aferin sana. At gitsin.
Zaman senin zamanın.
Ama zaman değişir, zaman hep değişir.
İktidarların, zorbaların sorunu da bu gerçeği bir türlü görmemeleridir.
28 Şubat’ın generalleri de “28 Şubat’ın bin yıl süreceğini” sanıyorlardı. O generallerin savcıları da insanları içeri atıyordu.
Biz o zaman da “bu böyle gitmez, hukuksuz davranmayın, hukuka dönün” diyorduk.
Böyle söylediğim için defalarca yargılandım.
Ne oldu?
Sürdü mü?
Sürmedi. Süremezdi.
Bugünkü zorbalıklar, baskılar, haksızlıklar, hukuksuzluklar da süremez.
Baskı rejimleri kibrite benzer. Etrafı yakıp kül ederken kendileri de kendi ateşleriyle tutuşup tükenirler.
Hukukla ekonomi arasında ciddi bağlar vardır çünkü.
Siz baskıyı artırıp hukuku boğdukça ülkenin güvenilirliği yok olur. Hukuksuz ve güvenilmez ülkelerde iç ve dış yatırımlar durur. Ekonomi çöküşe geçer. Enflasyon, işsizlik patlar gider.
İnsanlar çocuklarına tek bir köfte yediremez, bir muz alamaz.
Çocuklarının lokantalara, pastanelere, manavlara o arzu dolu sessiz bakışları karşısında çaresizce acı çeker, kendi çocuklarından utanır hâle gelirler.
Sonunda çocuklarının aç bakışlarına dayanamaz ve bütün bunlara neden olan siyasî iktidarı gönderirler.
Bugün bu ülkede yaşanan süreç tam da budur.
Bizim gibi insanları hapse atacağız derken hukuku yok edip ekonomiyi batırıyorlar.
Avrupa Konseyi, Türkiye’yi 2004’den beri ilk defa “denetime” aldı. Darbe döneminin Türkiye’sine davrandıklarını gibi davranıyorlar çünkü bugünkü siyasî iktidar darbeci askerlerin zorbalığını benimsedi.
Avrupa’nın değerlerinden uzaklaşmanın faturası bu ülkeyi ekonomik bir cehenneme çevirecek.
İşsizlik, pahalılık, çaresizlik, açlık artacak.
Siz sürebilir mi sanıyorsunuz bir iktidar bu şartlarda?
Sürmeyeceğini, süremeyeceğini göreceksiniz.
Bizi hapse atmak, yalan dolu iddianameler yazmak kurtarmaya yetmez bu iktidarı.
Bu iktidar Türkiye’yi yakarken kendini de tutuşturup yok ediyor.
Her gün kendi ateşiyle tükeniyor.
Kendilerini de Türkiye’yi de yakmamaları için çok uyardık, hâlâ da uyarıyoruz.
Onların cevabı da savcılarıyla polislerini gönderip bizi hapse atmak oluyor.
Bunları söylemek, hukuka dönün, zorbalığı bırakın demek darbecilik mi oluyor?
İktidarın artık hiçbir eleştiriye dayanamayan zavallı çaresizliği bu. Türkiye’yi yakarken kendilerini de öyle bir yaktılar ki cılk yara oldu her yanları.
En küçük bir eleştiri tenlerine değdiğinde canlarını delice acıtıyor, cevap veremiyor, polisleriyle savcılarını gönderiyorlar.
Bugün yaşadığımız maceranın özeti bu zavallılık işte.
Hapiste olanların değil, hapse atanların zavallılığı.
O zavallılığın somut bir ifadesi olan bu iddianameyi okumaya devam edelim.
Benim konuşmamdan savcının büyük harflerle yazdığı cümle şu:
“Bu hırsız iktidar orada çok fazla kalamaz, bu hırsız iktidar hukuka karşı geliyor, hakka karşı geliyor, ahlaka karşı geliyor, hattâ siyasete karşı geliyor, siyaset dışı işler yapıyor…”
Bu cümlenin “küçük harflerle” yazılan devamı da şöyle:
“Bu orada duramaz, bunun sihri haksızlığa uğrayanların bir araya gelmesi, dayanışması, birbirine sahip çıkması, omuz vermesi ve hukuku talep etmesi.”
Savcı, “hırsız iktidar” sözünü darbeciliğe kanıt gösteriyor anladığım kadarıyla. Buna karşı insanların bir araya gelip hukuk talep etmelerini önermem de bu iktidarın savcılarına göre darbeciliğe giriyor herhalde.
İktidarın hırsızlık yaptığını düşünüyorum ve söylüyorum. Yasalarımıza göre bunu söylemek suç değildir. Darbecilik hiç değildir.
Her ne kadar ahir zaman şeyhülislamları, dini de, ahlâkı da ayaklar altına alarak “yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvası verse de, bu fetva yolsuzluğun hırsızlık olmadığını değil, o fetvayı verenin dinle de ahlâkla da bağının kalmadığını gösterir.
Yolsuzluk hırsızlıktır.
Bu iktidar yolsuzluk yapıyor. Sadece şu köprüleri yaparken devlet kesesinden müteahhitlere ödedikleri milyonlarca dolar yeter onların yolsuzluktan yargılanmasına.
Savcı bunları söylememi istemiyor.
Savcıya mı soracağım ne söyleyeceğimi?
Paraları çalsınlar, sonra da çalmayın diyenleri darbeci diye hapse atsınlar.
Biz de buna hukuk diyelim.
Savcı, iddianameye aldığı konuşmada Nazlı Ilıcak’ın da bir cümlesini büyük harflerle yazıp, suç olduğunu işaret etmiş.
Ilıcak, “fiilî durumun mutlaka hesabı sorulacak, bu anayasa ihlallerinin, sadece yolsuzluklar değil bir de açık anayasa ihlalleri var. Bir gün mutlaka bunun hesabı sorulacak” diyor.
Savcı buna kızmış.
Bizim savcının en tahammül edemediği laf galiba “hukuksuzlukların hesabı sorulacak” lafı.
Nasıl bir hukuk adamıysa, hukukun hiçbir yolsuzluğun, hukuksuzluğun, suçun hesabını soramayacağı bir düzen istiyor.
Bu savcının istediği düzende suç işleyenler değil, “suç işleyenlere hesap sorulacak” diyenler cezalandırılıyor.
AKP, aradığı savcıyı bulmuş.
Bunlardan kaç tane daha var acaba? Yargı sisteminin içinde daha kaç kişi bu ülkenin hukukunu ve ekonomisini çökertmek için faaliyet gösteriyor?
Sonra gene geliyoruz benim büyük harflerle yazılmış cümlelerime.
Menderes’le onun genelkurmay başkanı Rüştü Erdelhun’un ilişkilerini örnek göstererek şöyle diyorum:
“Bu ülkelerde sivil siyasetçiler askerle oyun oynamaya başladıkları zaman darbenin önünü açarlar.”
Mehmet Altan, kendisini güvenceye almak için General Sisi’yi göreve getiren ve Sisi tarafından devrilen Mısır Devlet Başkanı Mursî’yi örnek göstererek, “Mursî, Sisi’yle oynadı” diyor.
Ben de devam ediyorum:
“Askerle oynadı. Askerle oynamak darbenin önünü açmaktır. Asker olmayan biri kendi iktidarı için askeri kullanamaz.”
Savcı “suç” diye bu satırları iddianamede büyük harflerle yazmış.
Bizim savcı, darbecilikle suçladığı adam daha önce neler yazmış diye hiç merak etmediğinden benim 30 yıldır bu konuda yazılar yazdığımı, AKP’den önceki iktidarları da askerden kendi iktidarları için destek almaya kalkışmamaları için uyardığımı bilmiyor.
Sanıyor ki biz ilk kez bu konuları o programda konuştuk.
Bir siyasî iktidar meşruiyetini ve gücünü halktan ve hukuktan alır.
İşleri ellerine yüzlerine bulaştırmaya, bu durumu saklamak için baskı yapmaya ve bu baskı için de askeri kullanmaya kalktıklarında darbe olur.
Bu, her zaman böyle olmuştur.
1960’da da böyle oldu, 70’de de, 80’de de…
Siz hukukun dışına çıkıp askerin silahı ile iktidarınızı pekiştirmeye kalktığınızda, asker de “iktidar benim silahımın ucunda duruyorsa, o zaman o silahı tutan güç olarak o iktidarı ben hak ediyorum” der ve darbe yapar.
Demirel kendini güvenceye almak için Kenan Evren’i, Mursî kendini güvenceye almak için Sisi’yi genelkurmay başkanı yaptı.
İkisi de kendi getirdikleri generaller tarafından devrildiler.
Bir sivil iktidarı bu açık tehlikeye karşı uyarmak nasıl suç oluyor?
Nasıl darbecilik oluyor?
Akıldan, mantıktan, hukuktan kopmadan bunu açıklayabilecek kimse var mı?
Savcının o televizyon konuşmasında suç olarak gördüğü cümleler bunlar işte.
Hepsi de hakkı, hukuku, adaleti, dürüstlüğü, şeffaflığı savunan cümleler.
Şu anda Türkiye’de savunulması en tehlikeli olan, siyasî iktidarın yok etmek için çırpındığı değerler bunlar.
Şimdi gelelim savcının bu konuşmayı suçlamak için yazdığı sonuç bölümüne.
İlk cümlesine bayıldım.
Çaresizlikten aklı karışmış bu savcı bende bazen bir acıma ve sempati duygusu uyandırmıyor da değil.
Savcı, bizi programda “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet üyeleri hakkında tehdit ve hakaretvari söylemlerde bulunmakla” suçluyor.
Anlatımın kusuruna bakmayın. Anadilini düzgün kullanamadığı için cümleyi böyle yazmış.
Bizim Erdoğan’ı ve hükümeti tehdit edecek bir güce sahip olduğumuzu düşünmesi çok sevimli değil mi gerçekten?
Adamlar hukuk falan tanımadan bizi sallasırt edip hapse atmışlar, savcı “bunlar Erdoğan’ı tehdit ediyorlar” diyor.
Nasıl tehdit ediyorum ben Erdoğan’ı?
“Hukuk vardır” diyerek mi?
“Böyle giderse seçimi kaybedeceksin” diyerek mi?
Nasıl tehdit ediyorum?
Gerçekten benim onları tehdit edecek bir güce sahip olduğumu düşünüyorlarsa, benden bu kadar korkuyorlarsa, bunu eğlenceli bulurum doğrusu, onu da söyleyeyim.
Bunu eğlenceli bulmayacak birinin çıkacağını da sanmıyorum.
Bir de şu “hakaretvari söylemler” lafını çok sevdim.
Ne demek “hakaretvari” Sayın Yargıç?
Bu kavramın yasalardaki karşılığı ne?
Eğer hakaret ettiysem “hakaret” demesi gerekir, ki bu eylemin ceza kanununda başka bir maddesi var zaten. Darbecilikle ilgili bir suç değil.
“Hakaret” demiyor. Belli ki hakaret etmediğimi o da görüyor.
Peki, “hakaretvari” demek sert eleştirmek mi?
Eleştirmek suç değil.
E, bu “hakaretvari” ne demek?
Suç uyduracağım derken savcının aklı iyice karışmış gözüküyor.
Sonra diyor ki bu siyasî iktidarın “yaptıkları iş ve işlemlerin hukuka aykırı olduğunu söylüyorlar.”
Bu siyasî iktidarın hukuka aykırı işler yaptığını söylüyormuşuz.
Evet, aynen öyle söylüyorum.
Bir siyasî iktidarın hukuksuz işler yapmasını eleştirmek, “yapma” diye uyarmak suç mu?
Benim iktidarın hukuksuzluklarını eleştirmem savcıyı hiç ilgilendirmez.
Onun işi iktidarın hukuksuzluklarını izlemek, soruşturmak, kanıt bulduğunda dava açmak. Ama nerede onda bu cesaret…
O, hukuksuzluğun değil, hukuksuzluğu eleştirenlerin peşine düşüyor. Tipik bir AKP dönemi savcısı.
“Kısa süre içinde ülke yönetiminden gideceğini söylüyorlar bu iktidarın” diyor.
Evet, aynen öyle söylüyorum.
İlk başkanlık seçimlerini de kaybedeceklerini düşünüyorum.
Bir siyasî iktidarın gideceğini söylemek suç değildir. Sorunlu olan, ne olursa olsun iktidarın asla gitmeyeceğini söylemektir.
İktidarlar gelir gider.
Siyaset budur, demokrasi budur.
Bir savcı, “iktidarın gideceğini söylemek darbeciliktir” dediği anda yasaları çiğnemiş, iktidarın seçimle değişebileceği kuralını reddetmiş ve çok ciddi bir suç işlemiş olur ki bu savcı bu ciddi suçu işliyor.
Bu iddianamenin, bu iddianameyi yazan savcıya karşı bir suç kanıtı olarak kullanıldığını ileride göreceksiniz.
“Yargılanacaklarını söylüyorlar,” diyor.
Bu iktidarın yargılanacağını söylüyormuşum.
Evet, söylüyorum.
Suç işledilerse neden yargılanmasınlar?
AKP iktidarı hukukun üstünde mi?
Savcı, onları hukukun ve yargının üstünde mi görüyor?
Asla yargılanmayacaklarına mı inanıyor?
Bu inancın hukukî dayanağı nedir?
Savcının ne bu inancının ne de iddialarının hukukî bir dayanağı var. Savcı, hukuku açıkça çiğneyerek “bu iktidarı eleştiremezsiniz, eleştirirseniz hapse atarım” diyor.
Şimdi en güzel yere geldik.
AKP iktidarının ülke yönetiminden gideceğini söyleyerek, “bu söylemler kapsamında darbenin gerçekleşeceğini” beyan etmişiz.
Darbe girişimini terör örgütüyle fikir ve eylem birliği içinde olmadan bilmemiz mümkün değilmiş. Amacımız gerçekleşecek darbe girişimini meşrulaştırmakmış.
Ve böylece maskesini indirip ağzındaki baklayı çıkarmış oluyor.
Bu savcı, sayfalarca süren laf salatasından ve saçmalıklardan sonra asıl söylemek istediğini nihayet söylemiş oluyor okuduğum bu son paragrafta.
Savcı, 15 Temmuz’da darbe olacağını bildiğimizin ve darbecilerle “fikir ve eylem birliği içinde olduğumuzun” kanıtı olarak hangi sözümü kanıt gösteriyor?
“AKP iktidarı ülke yönetiminden gidecek” demişim.
Aynen böyle düşünüyorum.
Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek nasıl darbecilerle “eylem birliği” içinde olduğumuzu kanıtlıyor?
Daha önce de sordum, bir daha soruyorum:
Bu savcı ne düşünüyor? AKP’nin asla iktidardan gitmeyeceğini mi?
Neye dayanarak böyle düşünüyor?
Ekonomi cehenneme dönmüş, turizm batmış, işsizlik patlamış, hukuka güvensizlik had safhaya varmışken, bütün bunların sebebi olan siyasî iktidarın asla ülke yönetiminden gitmeyeceğini düşünmesinin dayanağı ne?
Bu savcıya göre AKP seçimle işbaşından gidemez mi? Neden seçimle gidemez?
Savcı bizi darbecilikle suçlamadan önce bunu açıklamak zorunda.
Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin asla iktidardan seçimle gitmeyeceğini iddia edebiliyor?
Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin gideceğini söyleyen herkesin darbeci olduğunu iddia edebiliyor?
AKP yöneticileri “biz asla seçimle gitmeyeceğiz” mi dediler, savcıyı buna mı inandırdılar?
Nedir?
Birisi bana bu savcının mânâsız, mesnetsiz iddialarının gerekçesini açıklasın.
Bakın bir daha söylüyorum, bir partinin iktidardan gideceğini söylemek asla suç değildir. Gitmeyeceğini söylemek suçtur.
Sayın Yargıç,
Bu savcının, lafı evirip çevirip bizimle ilgili iddianamenin sonunda “darbecilerle eylem birliği içinde olduğumuzun kanıtı” diye ortaya koyduğu benim söylediğim iki cümle.
“AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar” cümleleri.
“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” demişim.
Böyle diyorum.
Bir hukuk devletinde gerçekleşmesi fevkalâde muhtemel iki meşru ihtimal bunlar.
Bu iki meşru ihtimalin bir hukuk devletinde asla gerçekleşmeyeceğini söyleyebilir misiniz?
“AKP asla iktidardan gitmeyecek ve asla yargılanmayacak” diyebilir misiniz?
Bir hukuk devletinde fevkalâde meşru iki ihtimali dile getirmek nasıl “darbecilerle eylem birliği içinde” olmanın kanıtı olarak gösterilebilir?
Savcının kanıt olarak ortaya koyduğu sadece bu iki cümle.
“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacak” dediğim için biz aylardır hapis yatıyor ve müebbetle yargılanıyoruz.
Ülkenin, hukukun, adaletin geldiği noktaya bakın.
Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek artık “darbecilerle eylem birliği içinde olmanın kanıtı” sayılıyor.
Savcı, bizi darbecilerle “eylem birliği” içinde olmakla suçluyor. “Eylem” hareket demek.
İki söz, iki cümle nasıl “eylem birliği” sağlıyor?
Söz ve eylem arasında hiçbir fark kalmadı mı artık?
Hukuksuzluk, zorbalık bu dereceye mi vardı? AKP’nin iktidardan gideceğini söylemek “darbe eylemi” mi sayılıyor?
“AKP iktidardan gidecek” demek “darbe eylemi” ise Meclis’i bombalamak ne?
“AKP iktidardan gidecek” sözü ile Meclis’i bombalama eylemi arasındaki farkları tümüyle ortadan kaldırıyor muyuz?
“AKP gidecek” demek, Meclis’i bombalamak kadar ağır bir suç mu artık?
Savcıya göre öyle.
Şu siyasî iktidarın ülkeyi getirdiği hâle bakın. Kelimeleri bombalarla eşdeğer tutuyorlar.
Şimdi durumun korkunçluğunu, rezaletin boyutlarını, yargının içine düşürüldüğü faciayı iyice vurgulamak için bir daha söylüyorum:
Benim “AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” sözlerim, 15 Temmuz darbesine katıldığımızın, darbecilerle “eylem birliği” yaptığımızın, 15 Temmuz’da darbecilerle birlikte hareket ettiğimizin “kanıtı” olarak sunuluyor iddianamenin sonunda.
Kanıt, benim söylediğim dört kelime.
AKP’nin iktidardan gideceğini söylediğim için savcı üç kere ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılmamızı istiyor.
Üç müebbet bana az geldi. Bunu altı müebbede çıkarmak için bir daha söyleyeyim:
AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar.
Üstelik büyük bir ihtimalle bu ilk seçimde olacak. Referandum sonuçları bunun ilk işaretlerini verdi zaten.
İyice gülünçleşen, ciddiyetini, önemini, güvenilirliğini, ağırlığını kaybeden hukuk sisteminin açık bir örneği olan bu davadaki başka bir garabete daha işaret etmek istiyorum.
Benim katıldığım televizyon programında ev sahipliğini Nazlı Ilıcak ile Mehmet Altan yapıyordu.
Ilıcak ile Altan ev sahibi oldukları için büyük bir kibarlık göstererek konuşma hakkını bana verdiler. Bu nedenle programın çok büyük bölümünde ben konuştum.
Zaten savcının iddianameye koyduğu konuşma metninin neredeyse yüzde doksanından fazlası benim sözlerimden oluşuyor.
Suç diye büyük harflerle yazdığı cümlelerin yüzde doksanından fazlası da bana ait.
Savcının “kanıt” diye gösterdiği o dört kelimelik cümleyi de ben söyledim.
Peki, konuşmayı ben yaptığım, kanıt olduğu ileri sürülen cümleleri ben söylediğim hâlde neden Mehmet Altan benimle birlikte gözaltına alınıp tutuklandı?
Mehmet Altan’ın tutuklanması sadece kendisini ilgilendirmiyor. Onun tutuklanması bu davanın altında yatan gerçeği bütün çıplaklığıyla gösteriyor.
Şimdi bu davada bizimle ilgili tek bir kanıt bile yok. Olamaz da zaten.
Benim tutuklanmam için ileri sürülen bir “bahane” var. Söylediğim dört kelime.
Benim için kanıt yok ama bahane var.
Mehmet Altan için “bahane” bile yok.
İddianamenin ona ayrılan 2,5 sayfasını da dikkatle okudum. İki buçuk sayfanın bir sayfası onun “hukuk ve demokrasi olmadan olmaz” diye biten bir yazısına ayrılmış.
O iki buçuk sayfada bir “bahane” bile bulunmuyor.
Çöken bu hukuk sisteminin herhangi bir kanıt bulmasından vazgeçtik, artık bir bahaneye bile razıyız ama Mehmet Altan için o bahane bile bulunamıyor.
Peki Mehmet Altan niye tutuklandı?
Ve onun tutuklanıp bir bahane bile olmadan müebbetle yargılanması bize neyi gösteriyor?
Bizim tutuklanmamızın kanıtla, bahaneyle, darbeyle bir alakası yok. Bize bunu gösteriyor.
Biz AKP’yi ve izlediği politikaları eleştirdiğimiz için tutuklandık. Bu yüzden müebbetle yargılanıyoruz.
Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” dediği 15 Temmuz darbe girişimi, AKP ve onun savcıları tarafından bir fırsat olarak değerlendiriliyor.
Sadece biz değil, muhalefet eden herkes saçma sapan gerekçelerle hapse atılıyor.
Amaç, bizi susturmak değil sadece. Sesimizi duyurabileceğimiz, politik görüşlerimizi dile getirebileceğimiz bir mecra da yok zaten.
Amaç, biz ve bizim gibi insanlara uygulanan hukuk ve mantık dışı şiddetle bütün toplumu korkutup sindirmek.
Ama bu amaçlarına ulaşamadılar.
Referandum sonuçları, bu amaçlarına ulaşamadıklarını, toplumu korkutamadıklarını herkese gösterdi.
Bu utanç verici davalarla Türkiye’yi dünyaya rezil ettiler, koca ülkeyi dünyanın şamar oğlanına çevirdiler.
Tek sonuç bu oldu.
Sayın Yargıç,
Savcının bir iki mânâsız iddiası daha var, izninizle onlara da değineceğim.
Savcı benim sadece “darbeci” olduğumu iddia etmekle yetinmemiş. “Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için “PKK terör örgütü lehine kaos ortamı oluşturulmaya çalışılması faaliyetleri doğrultusunda dezenformasyon faaliyetinde bulunduğumu” da iddia ediyor.
Cümle çok çetrefil ama aldırmayın. Adam Türkçe yazamıyor.
Onun söylemek istediğini ben size sadeleştirerek söyleyeyim.
“Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için PKK lehine çalışmışım. Kaos ortamı oluşturmaya çalışmışım. Dezenformasyon yapmışım.
Duyan da Cizre’de kimse öldürülmedi sanır.
Cizre’de insanlar öldürülmedi mi? Yaşlı kadınlar, bebekler vurulmadı mı?
Gerçek bu değil mi?
Gerçekleri söylemek neden kaos ortamı oluşturmak olsun?
Gerçekleri söylemek neden dezenformasyon olsun?
Savcının bizden talebi hep aynı:
“Gerçekleri söylemeyin.”
Tehdidi hep aynı:
“Gerçekleri söylerseniz sizi hapse atarım.”
Benim de savcıya cevabım şu:
Senin hapishanen bana vız gelir, ben gerçekleri söylerim. Siz söylenmesinden korkacağınız işler yapmayın. Masum insanları öldürmeyin, yolsuzluk, hırsızlık, adaletsizlik yapmayın.
Ben hayatım boyunca gerçekleri söyledim, bundan vazgeçecek değilim.
Benim hapishaneden korkacağımı, önümde kalan birkaç yılı hapiste geçirmek fikrinden dehşete düşeceğimi bekleyenler varsa, onlara da cevabım şu:
Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim.
Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri de değilim.
Ayrıca Hüseyin Cahit’in ünlü sözünü biraz değiştirerek şunu da söyleyeyim:
Böyle bir davanın iddianamesini yazan savcı olmaktansa, böyle bir davanın sanığı olmayı, hayatımın geri kalanını hapiste geçirmeyi daha onurlu bulurum.
Savcı 14 Temmuz gecesi programına katıldığım Can-Erzincan TV’nin 15 Temmuz’dan sonra bir KHK ile kapatıldığını söyleyip bu televizyonun “terör örgütü ile iltisaklı” olduğunu ileri sürüyor.
Bu iddialar benim iddianamemde ne arıyor?
Biz orada konuştuğumuzda televizyon yasal ve meşru değil miydi?
Bu nasıl bir mantık?
Televizyonun daha sonra kapatılmış olması nasıl bizim suçlu olduğumuzun belirtisi olarak sunulabilir?
Sadece bu örnek bile hukuka nasıl tasallut edildiğini göstermeye yeter.
Savcının çok hoşuma giden bir suçlaması var, ona da cevap verip yavaş yavaş ifademi bitireceğim.
Savcı, konuşmamda Mehmet Baransu’yu savunduğumu, “bu şekilde ülkemizde ifade özgürlüğünün olmadığı şeklinde yorumlarda bulunarak örgütsel amaç doğrultusunda soruşturmaları itibarsızlaştırmaya çalıştığımı” söylüyor.
Ben ifade özgürlüğünün olmadığını söyleyerek, soruşturmaları “örgütsel amaç doğrultusunda” itibarsızlaştırmaya çalışmışım.
Utanmazlığın bir sınırı yok gördüğünüz gibi…
Savcıya göre “örgütsel amacı” olmayan biri “ifade özgürlüğü yok” demez.
Bu söylediklerine kendisi de inanıyor mu onu da merak ediyorum gerçekten. Eğer gerçekten inanıyorsa, o zaman hukuku değil tıbbı ilgilendiren bir vak’a var karşımızda demektir.
Ben “fikir özgürlüğü yok” diyerek soruşturmaları da itibarsızlaştırıyormuşum.
Önce savcıya kötü haberi vereyim.
Soruşturmalarınızın en küçük bir itibarı yok. Ne Türkiye’de ne dünyada.
Soruşturmalarınızı itibarsızlaştırmak için kimseye de ihtiyacınız yok. İddianame diye yazdığınız yalanlarla bu işi bizzat kendiniz yapıyorsunuz zaten.
İtibarsızsınız.
“Fikir özgürlüğü yok” demek suçmuş.
160’tan fazla gazeteciyi hapse atacaksınız, binlerce akademisyeni tek bir kararnameyle işten çıkaracaksınız, bir de “fikir özgürlüğü var” diyeceksiniz, öyle mi?
Fikir özgürlüğünün zerresi yok bu ülkede.
Askerî vesayet günlerinden bile daha beter, daha rezilâne bir baskı düzeni var sadece.
Fikir özgürlüğü olsa ben yaptığım konuşmalar, yazdığım yazılar nedeniyle müebbetle yargılanır mıydım?
Mehmet Altan, hakkında bir “bahane” bile olmadan bir şafak vakti tutuklanır mıydı?
Ne fikir özgürlüğü?
Hangi fikir özgürlüğü?
Savcıların yalan söyleme özgürlüğünden başka özgürlük kalmadı bu ülkede.
“Fikir özgürlüğü yok” demeyecekmişim.
Savcı beyimiz “dünya dönüyor” demeyi de yasaklasın bari.
Engizisyon savcılarını geçti bu savcı. Her türlü gerçeğe düşman.
Bu ülkede fikir özgürlüğü yok Sayın Yargıç.
Benim bu mahkemede yargılanmam bile fikir özgürlüğü olmadığını kanıtlamaya yeter.
Aralarında büyük görüş farklılıkları olan bu insanların ortak özelliği ne?
AKP muhalifi olmak.
Sadece bu tablo bile bugün fikir özgürlüğünün ve hukuk sisteminin bu ülkede ne hâlde olduğunu ortaya koyuyor işte.
Bu gerçeği bütün dünya görüyor.
Türkiye’de fikir özgürlüğü olduğunu iddia eden bu savcı, beni darbecilikle suçlamak için üç de yazımı almış iddianameye.
Fikir özgürlüğü var ama yazılar darbecilik sayılıyor.
Sevsinler fikir özgürlüğünü.
“Mutlak Korku” başlıklı yazıda Erdoğan’ın anayasaya uymadığını, bütün yasaları çiğnediğini söylemişim. Yasama, yürütme ve yargıyı denetim altına alan bir diktatör olduğunu, siyasî hayatının sonuna geldiğini söylemişim.
Ve, “sanırım kötü bir piyesin son perdesini seyrediyoruz. Bedeli biraz ağır oluyor ama biteceğini bilmek gene de iyi” diye yazmışım.
Kendimle tamamen aynı fikirdeyim.
Erdoğan, “fiilî” başkan olduğunu söyleyerek, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığını söyleyerek anayasayı çiğnedi.
Güçleri tek elde toplamaktan bahseden de zaten kendisi. Güçleri tek elde toplayan siyasetçiye de diktatör denir.
Evet, kötü bir piyesin sonuna geliyoruz. Evet, bedeli ağır oldu. Evet, yakında bu bitecek.
İlk seçimde Erdoğan çok büyük bir ihtimalle iktidarı kaybedecek.
Bunun bütün ipuçları da referandumda görülüyor zaten.
Bunları söylemek neden darbecilik oluyor?
Erdoğan’ı eleştirmeyi, onun iktidarı kaybedeceğini söylemeyi bu savcı neden darbecilikle eşdeğer hâle getirmek istiyor?
Hangi yetkiyle bir siyasetçinin eleştirilmesini önlemeye çalışıyor?
Bir siyasetçiyi eleştirmeyi darbecilikle eşdeğer tutmanın hukukî açıklaması nedir?
Böyle bir hukukî açıklama yoktur.
“Ezip Geçmek” başlıklı yazımda da Erdoğan’ın iç savaş istediğini söyleyip “saray duvarları top mermileriyle çöktüğünde iç savaşın ne olduğunu anlar ama geç olur” demişim.
Bir yazar, Erdoğan’ın bir eski bürokrata “iç savaş çıkarsa çıksın, ezer geçeriz” dediğini yazdı. Bürokratın kendisi ona anlatmış. Bu yazı yalanlanmadı. Belli ki Erdoğan bunu söylemiş.
Bir cumhurbaşkanı ülkesinde iç savaş çıkmasını nasıl isteyebilir, nasıl “iç savaş çıkarsa çıksın” diyebilir?
İç savaş korkunç bir şeydir.
Hiç kimse ülkede “iç savaş çıkarsa çıksın” diyemez.
Bunu eleştirmek değil, bunu söylemek suçtur.
Tabii ki bunu eleştirdim.
Bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu anlattım.
15 Temmuz’da bunun küçük bir örneğini yaşadık.
Erdoğan’ın sarayı değil ama Meclis bombalandı.
Bunun nasıl dehşet verici bir iş olduğunu görmediniz mi?
“İç savaş istemeyin” demek nasıl suç sayılabilir?
Biri “iç savaş çıkarsa çıksın” diyor, ben de “böyle şeyler söyleme, iç savaş korkunçtur” diyorum.
Ve savcıya göre suç işleyen ben oluyorum.
Savcının hoşuna gitmek için ben de mi “iç savaş çıkarsa çıksın” demeliyim?
Bu nasıl suçlama?
Delirmiş mi bu savcı?
Benim bu yazım Osman Özsoy diye birinin Erdoğan’ı “tehdit ettiği” döneme rastlamış. Savcının karışık Türkçesinden ne dediğini tam anlamadım ama sanırım bunu söylemek istiyor.
Osman Özsoy’u tanımıyorum.
Erdoğan’ı tehdit etti mi etmedi mi hiçbir fikrim yok.
Ama bir başkasının sözleriyle ben nasıl suçlanabilirim?
Bizim savcı ipi kopmuş uçurtma gibi, uçup gidiyor. Birisinin bir şey söylediğini iddia ediyor, bunu da benim hakkımdaki iddianameye koyuyor.
Hiç tanımadığım birinin söylediğini iddia ettiği sözlerle benim suçlu olduğumu kanıtlamaya kalkıyor.
Ben Erdoğan’ı tehdit etmiyorum, uyarıyorum. “İç savaş isteme” diyorum.
Aynı şeyi şimdi de söylüyorum.
İç savaş korkunçtur.
Suç mu bunu söylemek?
Üçüncü yazım da “Montezuma” başlıklı yazım.
Erdoğan’ın askerî vesayet isteyen ulusalcılar tarafından esir alındığını söylemişim.
Evet, söyledim.
Şimdi de söylüyorum.
Erdoğan’ın Rusya ve Suriye politikalarını belirlediklerini, arabuluculuk yaptıklarını zaten ulusalcıların kendileri de açıklıyor.
Bunu söylemenin darbecilikle ne ilgisi var?
Savcı hep aynı noktaya geliyor:
“Erdoğan’ı eleştirmek darbeciliktir” diyor.
Ben de “hayır” diyorum.
Bir siyasetçiyi eleştirmek darbecilik değildir. Erdoğan bir siyasetçi. Son beş yılda çok fazla hata yapmış bir siyasetçi.
Tabii ki eleştirilecek.
Ülke gözümüzün önünde çöküyor bu yanlış politikaların sonucunda.
Bunu eleştirmeyeceğiz de neyi eleştireceğiz?
Savcı savcılık yapmıyor.
Bir yasakçılığın sözcülüğünü üstleniyor, görevini kötüye kullanıp bir siyasetçinin fedailiğine soyunarak herkesi tehdit ediyor.
Bütün bu iddianamenin, bu iddianamenin içindeki yalanların özeti bu.
Bu iddianamedeki yalan dolu suçlamalara vereceğim cevaplar bunlar.
Bir tek kanıt bile ortaya koyamayan bu yalan dolu iddianamenin tek amacı insanları korkutmak ve susturmak.
Dünyanın hiçbir gelişmiş demokratik ülkesinde insanlar bu suçlamalarla hapse atılıp yargılanmaz.
Sırf fikirlerimizden ve eleştirilerimizden dolayı bizi hapse atıp yargılamak bu ülkenin ve bu ülkenin yargı sisteminin utancıdır.
İnsanları nedensiz yere tutuklayan, yalan dolu iddianamelerle insanları yargılayan bugünkü adalet sistemine güvenim yok.
O nedenle bir talebim de yok.
Vereceğiniz kararın benimle bir ilgisi olmayacak.
John Fowles, bir romanında “dünyadaki bütün yargıçlar verdikleri kararlarla yargılanır” der.
Doğru bir söz.
Bütün yargıçlar kendi kararlarıyla yargılanır.
Siz de kendi kararlarınızla yargılanacaksınız.
Nasıl yargılanmak istiyorsanız, hakkınızda nasıl hüküm verilmesini istiyorsanız, nasıl hatırlanmak istiyorsanız öyle karar verin.
Bulgaristan’ın Balkan Paktı’na Katılmasına İlişkin Antlaşma, 31 Temmuz 1938 tarihinde Selanik’te imzalanmıştır. Antlaşmanın tarafları, 1934 yılında Balkan Misakı’nı imzalayan devletler ile Bulgaristan’dır.
Antlaşmanın onaylanmasına dair kanun 4 Ocak 1939’da TBMM’de kabul edilmiş, 12 Ocak 1939’da Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
Bulgaristan’ın Balkanlarda sulhun kuvvetlendirilmesi siyasetine bağlı olduğunu ve Balkan Devletleri ile iyi komşuluk ve samimî teşriki mesai münasebetleri idame etmek arzusunu beslediğini, ve Balkan itilâfı Devletlerinin de Bulgaristan’a karşı aynı müsalemet fikrile ve aynı teşriki mesai arzusu ile mütehalli olduklarını nazarı itibare alan, aşağıda vaziyülimza,
Bir taraftan, bütün Balkan İtilâfı Devletleri namına hareket eden
Balkan İtilâfı Daimî Konseyinin halen Reisi sıfatile Yunanistan Başvekili ve Hariciye Nazırı Ekselans Mösyö Metaksas,
Ve diğer taraftan, Bulgaristan Başvekili ve Hariciye nazırı Ekselans Mösyö Köseivanof, temsil ettikleri Devletlerin, bunlardan her birinin ademi tecavüz hususunda dahil oldukları anlaşmalara tevfikan, yekdiğerlerile karşılıklı münasebetlerinde kuvvete müracaattan istinkâf etmek taahhüdünü aldıklarını bu Devletler namına beyan ederler ve Nöyyi muahedesinin IV. faslının (Askerî, bahrî ve havaî hükümler) ihtiva ettiği hükümlerle kezalik 24 temmuz 1923 de Lozan‘da imza edilmiş olan Trakya hududu hakkındaki mukavelenin ihtiva ettiği hükümlerin, kendilerine müteallik olarak, tatbikatından sarfınazar edilmesini kararlaştırırlar.
Selânikde 31 temmuz 1938 tarihinde iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.
Selanik Anlaşması, 31 Temmuz 1938 tarihinde imzalanmıştır. Anlaşma; Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarındaki askersizleştirme yükümlülüğünü ortadan kaldırmıştır.
Taraf devletler, Trakya hudutlarına ilişkin olarak 24 temmuz 1923 tarihinde Lozan‘da imza edilen mukavelenin tatbikatından sarfınazar etmişlerdir. Balkan itilâfı daimî konseyi başkanı Yunan Başvekili ve Hariciye Nazırı Metaksas ile Bulgaristan adına Başvekil ve Hariciye Köseivanof antlaşmaya imza atmışlardır.
BALKAN İTİLÂFI DEVLETLERİ İLE BULGARİSTAN ARASINDA ANLAŞMA
Bulgaristan’ın Balkanlarda sulhun kuvvetlendirilmesi siyasetine bağlı olduğunu ve Balkan Devletlerile iyi komşuluk ve samimî teşriki mesai münasebetleri idame etmek arzusunu beslediğini, ve
Balkan İtilâfı Devletlerinin de Bulgaristan’a karşı aynı müsalemet fikrile ve aynı teşriki mesai arzusu ile mütehalli olduklarını nazarı itibare alan, aşağıda vaziyülimza,
Bir taraftan, bütün Balkan İtilâfı Devletleri namına hareket eden Balkan İtilâfı Daimî Konseyinin halen Reisi sıfatile Yunanistan Başvekili ve Hariciye Nazırı Ekselans Mösyö Metaksas,
Ve diğer taraftan, Bulgaristan Başvekili ve Hariciye nazırı Ekselans Mösyö Köseivanof, temsil ettikleri Devletlerin, bunlardan her birinin ademi tecavüz hususunda dahil oldukları anlaşmalara tevfikan, yekdiğerlerile karşılıklı münasebetlerinde kuvvete müracaattan istinkâf etmek taahhüdünü aldıklarını bu Devletler namına beyan ederler ve Nöyyi muahedesinin IV. faslının (Askerî, bahrî ve havaî hükümler) ihtiva ettiği hükümlerle kezalik 24 temmuz 1923 de Lozan’da imza edilmiş olan Trakya hududu hakkındaki mukavelenin ihtiva ettiği hükümlerin, kendilerine müteallik olarak, tatbikatından sarfınazar edilmesini kararlaşdırırlar.
Selânikde 31 temmuz 1938 tarihinde iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.
Platon ve Ksenophon’un Şölen’lerinde Yürümek ve İçmek Üzerine – Hilmi Şeker
Şarap, Ağrı Dağı’nın eteklerindeki asmaların, Babil’e taşınmasıyla var olur. Anavatanı Ağrı’dır yani. Trampa gücü yüksek, bebekten tutun, krala kadar herkesin içeceği, ilk para birimi Bira’ya göre dünkü çocuktur şarap. Bira, Babil’in ilk göz ağrısı, Güney Mezopotamyalı Enkidu’yu uygarlıkla tanıştıran esrarengiz içecektir. Uygarlaştıran ve uygarlığı temsil edendir. Hiç kimsenin olmadığı, için, herkesin içeceğidir. Şarap, Zagros’lu egzotik yabancıdır. Yüzünü nadiren gösterdiği için prestij sahibidir.
Şarabın, Ararat’ta başlayan yürüyüşüne, zamanın otantik halkları da iştirak eder. Ksenofon, Anabasis’ten arta kalan ordusunu Karadeniz’e sürerken, şarabın otantik, özgül, özge ve özgün izlerine de rastlar. Ermenilerin(Hayér) kokulu şarapla metali birleştiren eşsiz estetiğini tasvir etmeyi ihmal etmez.
Kurmanc, Acem ve Bedeviler’le tanışır. Dicle ve Fırat’ın Kelek’leriyle (antik sal) zenginliğini ulaşabildiği herkesle paylaşır. Adına Yanmış Şarap dense de Bedevi yarımadasında damıtılarak Brendi’ ye evirilir. Hafifler, sertleşir ve özüne döner. Şarabı özüyle buluşturan Bedevi’lerdir anlayacağınız. Çok sonraları, doğum yerinden hayli uzaklarda bira-viski ikilisinin de bu akıbeti paylaşacaklarına tanık olacağız.
Ksenophon Hellen ordusunun bir neferi olarak Onbinler’e katılır. Onbinlerin dönüş yolculuğu, şarabın anavatanına yönelen zorunlu yoluculuk manasına da gelmektedir. Ordu, Kardukh’u yedi günde geçer. Muharrir Ksenophon, geçit vermeyen bu topraklarda savaşsız ve çatışmasız bir gün olmadığını kayıtlar. Zırh delen mızrak, ok, yay ve sapan ustası savaşçılar, güzel evler ile duvarları sıvalı sarnıçlarda saklanan bereketli şarap savaş güncesinin unutulmazları arasındadır. Şarap, hiç olmadığı kadar boldur.
Kardukh’larla vedalaşan ordu, komşu Batı Armenia’ın başlangıcı Bitlis ırmağına, ardından da Murat nehrini besleyen Karasu’ya varır. Kar, rüzgâr ve süvarileri, nefis içecek, davar, kuru üzüm, sebze, buğday ve hoş kokulu yıllanmış şarap bu toprağın özelliklerinden, verdiklerinden ve yaşadıklarından bazılarıdır. Zeytin yağı yerini usulca domuzyağı, susam, acıbadem, sakızyağı ile bunlardan elde edilen hoş kokulu sıvılara bırakır.
Arpa, buğday ile testilerde demlenmiş ve taneleri yüzeyde gezinen arpa şarabı Armenia uygarlığının bir başka varsıllığıdır. Bu topraklarda arpa şarabı küp ve testilerde saklanır, içine sarkıtılan kamışlarla ikrama hazır tutulurdu. Ksenophon’un arpa şarabı dediği şey; saklanma biçimi, hammaddesi ve içime arz formu nazara alındığında, Sümer Ülkesi’nin gözdesi, uygarlığın muştusu biradan başkası değildir.
Mezopotamya’ya sığmayan şarap, en az iki koldan Avrupa’ya göç eder. Hicretten önce, altın kâse ile simbiyotik ilişki kurar, refahın sembolü olur. Güç, şiddet ve adaleti temsil eden kılıçla ittifak kurar. Taşlara şekil ve şemailini nakşeder, adını yazdırır. İktidar bileşeni olduğunu dost ve düşman herkese ilan eder. Mısır uygarlığıyla buluşur. Firavun ile dost olur, dünyevi zevki ve ahiret yolculuğuna refakat ederek misyon geliştirir.
Şarabın göçü tıpkı, otantik/doğulu müziğin batıya yolculuğu gibidir. Davud’un oğlu Süleyman’ın şehri mucize Tadmur(Palmira) garbe yolculuğun önemli kavşak ve güzergahlarından birisidir. Mucize Şehrin tacirleriyle, Hellen topraklarına temellük eden şarap, tanrılarla tanışır. Kimine göre de tanrı, içeceğini değiştirir. Kadim içecek Bal Nektarı gözden düşer. Antik günlerin gözdesi olur. Yerlisi olacağı yurdunda eğlenme, dinlenme, yeme ve neşenin sevgilisi olmakla yetinmez Şarap.
Düşünceye altın çağını yaşatacak düşler kurar. Tıpkı, kahvenin aydınlanma çağıyla ilgili hayalleri gibi. Çok geçmez zamanın nükte, şiir ve retorik konağı Şölen’lerin (Sympossion) favorisi olur. Tanrı içeceği soluklanır, demlenir, en nihayet düşünceye yar ve yarenlik eder. Şölen; şarabın gevşeten, yatıştıran, ferahlatan, korku ve kaygı gideren sedatif karakteriyle tanışır. İddia odur ki zeytinle birleşir ve Helenleri barbar olmaktan çıkarır.
“İ.Ö 416 yılında, ilk tragedyasıyla birincilik kazandığı günün ertesi akşamı, Atinalı tragedya şairi Agathon bir ziyafet verir evinde. Başta Sokrates, Aristophanes ve Alkibiades olmak üzere dönemin ünlü siyasetçilerinin, bilim adamlarının, sanatçılarının ve felsefecilerinin bir araya geldiği bu toplantıda konuşulanlar Platon’un ahlak konulu metinlerinden birine, aşk konusunun sanatla, ahlakla, siyasetle, bilimle ve felsefeyle olan ilişkisinin incelikli bir üslupla ele alındığı; sanatla felsefenin, edebiyatla bilimin içi içe örüldüğü bir edebiyat şaheserine temel olur. Derin düşüncelerle eğlendirici hikâyelerin karışıp kaynaştığı, sanatın bilin ve felsefeyle buluştuğu bu eser, insana dair en esasi konulardan birini, aşkı el almakta ve Platon felsefesine olduğu kadar Yunan düşüncesine de bir giriş niteliği taşımaktadır.”
Şarap, düşünceyi ayak bağından ve ağırlığından kurtararak dile gelmesini sağlayan ve kolaylaştırandır. Birey, toplum ve kamuyla ilişkilerini yoluna koyar, rayında tutar. İyicil ve habis yönlerini büyüteç altında tartar, sayar ve derecelendirir. Düşünce, en nihayet şaraptan optimum istifadenin yer, zaman ve miktarını belirler. İçmesini bilmeyenleri barbar olarak tasnif eder, ayıklardı. Şarap yabanla, uygar olanı geliştirdiği testlerle sınayan bir ayraçtı aynı zamanda.
Hellen’lerde düşünceye sadece Şölen değil, yürüme de eşlik eder. Şölen, yürümenin demidir. Ya da bir eylem olarak yürümenin, düşünce ile kadim dost olduğunu söylesek yeridir. Sokrates, Aristodemos’la Şölen’ e doğru “yan yana giderken, baş başa verip ne diyeceğimizi düşünelim hele bir yürüyelim” derken, esasında baş başa vermenin diyalogdan öte bir diyalektik çağrısı olduğuna vurgu yapar. Dahası, yürümenin “baş başa vermenin” öncülü yahut ayak sesleri olduğunu benimser.
Felsefeye yarenlik eden yürümeyi, çağcıl felsefe de unutmaz. Yürümeyi düşünerek, geliştirdiği özellik ve anlam üzerine kafa yorar. Vefalıdır. Ondan aldıklarını, felsefesini yaparak aslına rücu eder. “Her almak, bir vermektir” özdeyişi, bu zaman mekân ve kişilerde anlamına ve tadına kavuşur. Yürümek, ruhi ve fiziki daralarından kurtulmak, rafine hale gelmek, özüne dönmektir. İnsanın kendisiyle konuşması, doğru ve gerçeği arama ihtiyacına özgülenen kadim diyalog ve diyalektik formudur.
Platon; Sokrates’i Aristodemos’u, Agathon’u, Eryksimakhos ve nice bilge ve genci idmanlardan sonra veya sokak aralarında yakalayarak, antik dere ve nehirlerin dingin, berrak sularının eşlik ettiği doğada, limanı kentle buluşturan şehir yolunda, Atina Burçlar’ının yanı başında bir zeytin ağacının altında, idmanlardan sonra ikindi vaktinde yürüterek tartıştırmayı unutmaz. Yol hem konuşturan hem dinlendiren hem de dillendiren bir rahatlatıcı, Şölen kadar olmasa da doğurgandır. Eflatun, yürümenin farkındadır ve Apollodoros’u “Bir arkadaşla” bilhassa limanı şehre bağlayan yokuşta konuşturur.
Şölen, yer ve zamanına göre misafir ve bilgeleri yedirip içirir, dinlendirerek düşünmeye hazırlar. Sosyal ve politik ilişkilerin örüldüğü ağın bir parçasıdır. Biyolojik dürtülerin iradeyi kırma potansiyelini eğlenerek enterne eder. İkindi vakti günü karşılayan şölen, ritüellerle işine devam eder. Şölen iyilere açıktır. Düşüncelileri değil, düşünenleri kapıda ağırlar, baş tacı ederdi. Agathon’un, Arsitodemos’a “başka bir iş için geldiysen sonraya bırak demesi” bundandır. Şölen, başka işlerle meşgul düşüncelilere kapalı, düşünen iyilerden oluşan çoğulcu ve nesnel bir ortamdı.
Mesela Apollodoros’la ile Arkadaş’ın diyaloğunda Platon, sürüp sürmeleyerek güzelleştirdiği Sokrates’i Agathon’a doğru yürütürken hızını azaltır, yolunu uzatır, düşünceye daldıkça yükünü ağırlaştırır. Yol azaldıkça, yük çoğalır. Düşünceye yol verir yürüme, bir zaman gelir yol kütleye direnemez hale gelir. Sokrates, kendisiyle konuştukça Aristodemos ile arasındaki mesafe açılır, yürüyemez hale gelir. Hız, yoğunlaşarak özüne dönen düşünceye yenilir.
Yürüme düşündürmekle kalmaz, düşünceli hale de getirir. Sokrates, Aristodemos’a sen durma yürü derken, yürümeyi yüceltmekle kalmaz, yolu yoldaşıyla üleşerek, yarışacak düşünceyi de Şölen’e hazırlar. Maksadı düşünceyi özge, özgün hale getirip özerkleştirmektir. Sokrat, iyilerin sofrasına, davetsiz iyileri önden yürüterek Homeros’un, iyilerle kötüleri yer değiştiren mitosuna gönderme yapar.
Agathon, kaybolan Sokrates’i buldurur. Öylece durmaktadır komşu avluda. Hareket, devinimle yer değiştirmiştir bu kez. Komşu avluda düşünce, devinerek doruğa ulaşmanın hazzını yaşamaktadır. Hülasa durmak, düşünceyi kendinden geçirmektedir. Anlayacağınız yürümek, durmakla özdeştir Antik Dünya’da.
Sokrates, komşu avluda maddi olandan uzaklaşıp, düşüncenin dümen suyuna girerken, beri taraf tekmil şölene hazırlanmaktadır. Kölelerden biri, Aristodemos’u karşılar. Ötekisi ellerini temizlemesi için su tutar. Bir diğeri, Sokrates’in izini sürer. Şölen, karşılama ve arınmayla işine koyulur. Ortada herkese yakın, ancak hiçbirine ait olmayan bir sofra vardır. Değerli misafir, nal formunu alan sedirlerde, ev sahibinin sağında konuşlanır. Sağına almak: kıymet yaratan antik bir değerlendirme biçimi, kadim bir onurlandırma ölçütüdür. Solda kalan, sağındakini övecek kadar sever. Birinin sağ kolu olmakla, onun sağında oturmak özdeş değildir.
Yuyulan beden, doyurularak açlığın elinden alınır. Ev sahibi emek, maharet ve tercihe saygılıdır, mutfaktan uzak kalır. O yüzden mutfağın özerkliği gelenektendir ve adeti biçimlendiren beğenidir. Köleyi özerk kılan maharetidir. Ağırlayan köle olsa da dimağ ve damağına güvenilen, işlerine karışılmadığında “canlarını çekeni getiren”, şöleni çekip çeviren, “yemediklerini yedirmeyen” evin çocuklarıdır.
Yemek; adetlerin yerine getirildiği, ritüelleri olan, şiirli, şarkılı, çalgılı uzun bir fasıldır. Bu fasıl Dionysos’a dökülen şarapla yerini yavaş yavaş Şölen’e bırakır. Nysa Dağı’nın antik üzümlerini şaraba tahvil eden Tanrı Dionysos’a şarap adamak, âdetten öte şükürdür. Şarap, mucidi ile her fırsatta buluşur. Onsuz yenmez, içilmez ve tartışılmaz bu sofralarda.
Doğum yeri değişse de doğacak yeni bir dağ bulmaktadır. Şarap dağlıdır. Ovalarla tanışıklığı çok sonradır. Mitleri akraba yapan, şarabın değişmeyen öyküsüne sadakattir. Şarap zamana, dağlara ve mitlere direnmektedir. Şarap gibi olmak: zamanı hafife alan sürdürülebilir yenilik veya güzelliğe tekabül eden uygarlıktır.
Eğlendirir, baş döndürür, neşelendirendir, hüzünlendirir. Yeri gelir yollara düşürüp delirtir ya da düşündürerek abdala dönüştürür. Şarap Tanrısı Dionysos’a deli denmesi, icadına olan tutkusundandır. İki yüzlü ve işlevlidir. Delirten bir sarhoşluk yapabileceği gibi, düşünceye yol vererek barışçıl, sosyal kolaylaştırıcı veya buluşçu da olabilmektedir.
Dionysos’sız şarap içilmez, yemek sonlanmaz. Şarap dökmek; hem adamak hem de tanrıyla paylaşmak, ondan geleni ona vermek demektir. Agathon, sağındaki Sokrates’e “birazdan bilgi bahsinde Dionysos’un hakemliğinde kozlarını paylaşacaklarını” söyler. Dionysos düşünenleri yarıştırmakla kalmaz, üçüncü göz sıfatıyla yarışı sevk ve idare de eder. Dahası ve mühimi, içilecek şarabın debisini belirleyerek, şarabı bilincin biçimlendirdiği bilgi ve erdemin emrine verir. Şarap içmek, kaideten yemekten şölene geçildiğine yahut düşünsel ve estetik şölene ramak kaldığına delalet eder.
Şölen devam ederken sözü Agathon’u seven Pausanias alır, “dostlar hepimiz dünden kalmayız, çoğumuz aynı durumdayız” der ve hep birlikte düşünüp, içmenin en zararsız yolunu bulmayı teklif eder. Sokrates, Pausanias’ teyit eder. Agathon, “ben de hal yok” der ve sözü uzatmadan, Eryksimakhos’a bırakır. Eryksimakhos, beden eğitimi taraftarı bir hekimdir. Atası ve ustasından aldığı elle, “sarhoşluk insan için zararlıdır” der ve aşkınlığa haddini bildirir. Durulması ve işin tadında bırakılması gereken yeri ima eder. Kafası tütsülü olanlara içmekten ırak durmalarını önerir.
Çünkü, içki hafife alındığında şölenden vandal çıkarma gizil gücüne sahipti. Antik akşamcılar bunu bilirlerdi. İsa’dan önceki Beşinci Yüzyılın siyasetçilerinden Perikles, kariyeri için riskli bulduğu için şölenle arasına olabildiğince mesafe koyardı. Mesafeyi motive eden şölenin tanrı tanımaz özerkliğiydi. Züppeler ile tanrıtanımazlara ev sahipliği yapan bir şölen, yoksullar demokrasisinin müstakbel önderleri için sevimsizliğe yol açabilirdi.
Söz sırası Eflatun’un adına “güzellik diyalogunu” adadığı, ince yapılı ve yakışıklı delikanlı Phaidros gelir. Phaidros, misafirleri bilhassa Eryksimakhos’u dinlemeye davet eder. Söz etkilidir, topluluk, öneriyi benimser ve içkiyi tadında bırakmaya, işi sarhoşluğa vardırmamaya karar verir. Tadında bırakma; sarhoşluğa geçişi yasaklayan, ölçüsüzlüğü haber veren bir uyarıdır. Yarar ile zarar arasındaki rekabet, sınırsız skalada tehlikenin dayandığı yer, zaman ve debiye tekabül eder.
İçmenin yazgısı, birlikte ve ortaklaşa kararla çizilirken, bireysel özerkliğin korunuyor olması şölenin demokratik ve çoğulcu motiflerini açığa çıkarıyordu. Nihayetinde seçkin erkekler, içmenin serbest, sarhoşluğun yasak, edebin de hadle tahdit edildiği yerde ittifak ederler. Durulacak yer, içkinin tadında bırakılacağı yer olur. Metaforik bu söylem, tekrarın yarattığı sıradanlığın, yozlaşma önleyen nirenginin, dilin körleştirdiği, aşınmanın yarattığı hissizliğin, tekrarın yarattığı tatsızlığın, utangaçlığın ahraz bıraktığı, sarhoşluğun düşünceyi sindirdiği yer ve zamanın adıdır.
Eryksimakhos, içkinin değil, sarhoşluğun zararlı olduğuna hükmeder. İçmek ile sarhoşluk arasındaki farkı ortaya koyar. Sarhoşluk: sağlık, huzur ve uykudan uzaklaşarak, fiziki ve psikolojik saldırganlığa geçişe tekabül eder. Ne kendisi ne de başkası için istediği gerçeğine vurgu yapar. Kişi, yer ve zaman üstü bir aşkınlık formu olarak mimler. Ona göre, sarhoşluk, zarar veren bir içme biçimidir. Zarar görmek istemediği gibi, vermek ve verilmesini de reddeder. Sıra “kafası dünden tütsülü olanlara” gelince, cümlenin önüne konulan “hele” bağlacıyla yasağı özneler için koyduğu tahditle pekiştirir. Dünün mestliğini ve sermestlerini, kendinden geçik esriklerini şölenin irfanından uzak tutar.
Eryksimakhos, bir dileği olduğunu söyler. Yemeğe flütü ile eşlik eden kıza izin verilmesini önererek, çalgıyı şölenden uzaklaştırmayı teklif eder. Böylelikle flüt, yerini konuşmaya bırakır. Çalgının, düşüncenin dikkatini dağıtmasına izin verilmemektedir. Çalgı; dikkat dağıtıp yoğunlaşmayı önlerken, şarap; yarattığı rahatlıkla, düşüncenin yoğunlaşmasına destek olur. Flüt, resital yapmak için mahremine çekilirken, Eryksimakhos, Euripides kaybolan tragedyası Melanippesi’ndeki, “hayır ben değilim bu sözleri söyleyen” mısrası aracılığıyla; sözü, sofranın sağ başında uzanmakta olan Phaidros’a bırakır. Böylece sözü Phaidros’un tanrısal bir sevgi formu olan övgüye getirerek, şöleni tahrik eder.
Şölen, sevginin görünüm biçimleri üzerine ivme kazanır. Söz, Pausanias’a bırakılır. Pausanias, hangi sevginin övülmesi gerektiği meselesinden önce, sevginin nasıl övülmesi gerektiği meselesine odaklanır. Akabinde Tanrıyı gereğince övmeye geçeceğini açıklar. Bu, sonuç ile yöntem arasındaki kadim ilişkinin, bir başka yer ve zamanda dile geliş biçimidir.
Afrodit’in soyut ve somut görünümü ile özdeşleşen yahut Tanrı’nın ikiliği aracılığıyla çoklu sevgiyi tasnif eder. Sevgiden hisselerine düşeni almaları haktır. Övebilmek için sevgiyi bilmek gerekir. Ona göre sonuç, yöntemin eseridir. Yöntem, özerk bir kıymettir. Usul, güzel ve çirkini tek başına ve onlardan bağımsız olarak belirleme tekeline sahiptir.
Övebilmek için sevmek, sevmek için sevgiye giden yol/yordamı bilmek ve sevmek gerekir. Sevginin var ettiği sevgi, övülecek olandır. Yaratanı ve yaratılanı sevgi olan şey övülecek sevgidir. Övgü bu ikilinin yaratısıdır. İş, tek başına ne güzel ne de çirkindir. İçki içmek, şarkı söylemek gibi, konuşmak da tek başına güzel değil, onları güzelleştiren yöntemle üslubun güzelliğidir. Şöleni övülesi hale getiren izlediği yöntem ve kullandığı araçlardır. Övgü, salt sevgiye değil, sevgiyi yaratanadır. Övülesi sevgi, sevgiden neşet edendir. Sevginin yolu, sevgiden geçer ve sevgisiz yaratı hiçtir. Varsa da çirkindir.
Şölen bir başına hiçtir. Varlık; üslubunca düşünmeyi, sorgulamayı, konuşmayı, tartışmayı, içmeyi ve söylemeyi bilmekle mümkündür. Şölen geride tutulur. Akıl, yöntem ve araç öne çıkarılarak yüceltilir. İçmek; erdeme giden yolu korku, endişe, sıkılganlık, utancın baskısından arındırıp özgürleştirir. Korku azalır, irade merak bağımlısı olur.
Şöleni, nadiren sarhoşlar da ziyaret eder. Şölen, davetsiz misafiri özgün savuşturma teknikleriyle reddetmesini öğrenmiştir. Red yahut benimseme, gelenin kim olduğuna bağlıdır. Şölen, sevginin peşi sıra giderken sevgi, kendisine atfedilen anlam ve değerle dilden dile dolaşır. Sokrates, sevginin bir yarına kalma formu olarak, her daim saygıyı hakkettiğini, dolayısıyla toplumsal bir meşguliyetin konusu olması gerektiğine vurgulayarak gücünü de över.
Bu sırada avlunun kapısı sarsılır. İçeriye bir alay sarhoşla çalgıcı kadının patırtı ve velvelesi girer. Konuklardan biri bilindiktir. Agathon, çocuklara seslenir. Bakın tanıdık ise içeri alın değilse, içkiyi bitirdik yatıyoruz deyin” der. Varanlar tasnif edilir, içlerinden biri meclise alınır, diğerleri elimine edilir. Bu fikri şölenin seçiciliğinin bir başka kanıtıdır.
Şölen, esrikliğe kapadığı kapıyı, Alkibides ile istisnaya uğratır. Şölen, güvenilmez içicilere kapalıdır. Çalgıcı kadın ve ahbaplarının desteğiyle ayakta kalabilen Alkibides, içmek için seçkinlerden destur istemekte, davet beklemektedir. Alkibides gülüşmelere eşlik eden selamlarla sedirdeki yerini alır.
Alkibides, Agathon ile Sokrates’ in arasına oturur. “Hey dostlar pek ayık duruyorsunuz” der. İçmenin hızını ve gidişatını beğenmez. Gevşemek yerine, içmeyi salık verir. Geleneğe inat, emrivaki yapar ve içki başkanlığına el koyar. Agathon’a kocaman bir kâse getirtmesini söyler. Kâse ’den kasıt; cam, metal, balçık veya kilden yapılmış, kulpsuz, üzeri siyah motiflerle bezeli derince kaptır. Akabinde bundan vazgeçer ve “lan” diyerek çocuklara kil ya da metalden yapılı, yayvan ve küçük buz çanağını işaret eder.
İçki ve içen, şölenin markajındadır. Şölen davetlileri, Başkan olarak tabir edilen Mazi’ nin Sakisi ’ne teslim eder. Başkan: (Symposiarkh) demokratik yöntemle seçilen davetli ya da Şölenin Kralı olarak tabir edilen ev sahibiydi. Vazifesini bihakkın bazen de uşak vasıtasıyla yerine getiren başkan, şarabın kim tarafından nasıl ve ne şekilde içileceğinin yol ve yordamını yapardı. Kimine göre Sympossion’un sorumlusu olarak; Şarap ile suyun düetini tıpkı orkestra şefi gibi elindeki baget, jest ve stillerle sevk ve idare eder, icabında su ve şaraba repertuar sunar, yaratıcı performanslarını sergilemelerine zemin hazırlardı. Şölenin gündemini belirlemek, felsefe edebiyat ve siyaset arasındaki seçimi yapmak ve sapmaları önlemek görev tanımı dahilindeydi.
Başkan salt servisi yönetmemekte, mürşid-i kâmil olmasa da sohbetin ilerlemesini kolaylaştırmakta, düşünce şöleninin zihni skalasını renklendirmekte, motive etmekte dahası ve mühimi bir elinde, Hydria diğer elinde Krater ile ayıklık ile sarhoşluk arasında sürdürülebilir ahenkle denge inşa ederdi.
Kase’nin diğer adı Krater’di. Şölen, şarabı sek değil, su katarak ikram ederdi. Sek içmek, Trakyalılar ile İskitler hariç Tanrı Dionysos’a mahsustu. Hydria üç tutacaklı, suyu serin tutan bir testiydi. Hydria, Krater ’in talebiyle bağlıydı. İstediği yer ve zamanda talebiyle uyumlu suyu arz etmekle ödevliydi. Yükümlülüğünü azaltma veya bertaraf etme şansı, ihtimali ve olanağı yoktu.
Bu oran, asla birebir veya eşit olmazdı. Her su şaraba katılmazdı. Uranüs’ün bahşettiği, perilerin mekân edindiği sular Şölen’in tercihiydi. Mütesavi terkip, sert yahut saf şarap addedilirdi. Şarap, suyu dengi saymaz, eşitliği kabul etmez, ayağına asla gitmez, ağırlığını her daim muhafaza ederdi. Tanrı olmasa da tanrısaldı. Kimin, nasıl ve ne kadar sarhoş olacağını, sunu ustası barmenlerin antik versiyonu saki tayin ederdi.
Alkibides’in zikrettiği çanak sekiz kotyl’ den fazlasını alırdı. Güncel ölçekle iki litreden fazlası demekti. Bu alkolü hatırı sayılır debiye çıkarırdı. Şarap, kâseyle içilir, buz çanağa konulurdu. Sıcak Hellen akşamlarında; şarap, buz çanağında soğutulur, kâse ve çanak ikilisinden yudumlanırdı. Vazodan içmek, Dionysos’a mahsustu. Bunaltıcı havalarda şarap, samana sarılan karla kuytu, koyak ve kuyularda korunur, soğutulurdu.
Sokrates’in iki litreden fazla içmesine rağmen sarhoş olmadığını, Platon’un sufle verdiği Alkibiades’ ten duyuyoruz. Platon, Alkibiades aracılığıyla şarap ile suyun ya da iyi ile kötünün ideal karışımının Sokrates’te vücut bulduğunu izaha çalışır. Benzerini Ksenophon ‘un de Şöleni de tecrübe eder.
Sokrates’in sarhoş olduğu duyulmamıştı, tanıklık eden de yoktu. Eryksimakhos, her şeye rağmen, yetkinliğinden aldığı kudretle vaziyete el koyar. Aşkınlığın, şölene hükmederek yozlaştırma girişimine izin vermez. Misafirler, yastıklarından aldıkları destekle saz, haz ile sözün etrafında uzanmaya davet ederler. Alkibiades, sohbetin raydan çıkmasını, tecrübeden neşet bilginin karizmasına yaslanarak önler. “Bir hekim tek başına birçok insana bedeldir” der ve Hekim’den müstakbel muhabbetin temasını belirlemesini ister.
Şu gerçektir ki Şölen dünden tütsülülerin de düşünme, konuşma ve felsefe yapmalarına imkân tanıyan koşulları hazırlama becerisine sahiptir. Çekinik bırakılma, ötelenme ve dışlanma ayrıksıdır. Bu konuda hem yetenekli hem de deneyimlidir. En çetin konuları tartışmaya açarak, akşamcıları yörüngede tutabilmektedir.
Alkibiades, Sokrates’e sevdalı olduğunu gizlemez. Sevgisini, meziyetlerine geçit yaptırıp, övgüye dönüştürecek zorlu bir sohbete adım atar. Sevgi ve methiye bu kez Sokrates’te tecessüm eder. Sokrates’i, tanrısal tınıların ustası Olympos ve Olympos’un üflediği kavalın mucidi Anadolu’lu Marsyas ile özdeşleştirir. Ona göre Sokrates, sırlara ve tanrılara erişmek isteyenleri deşifre eden çalgısız ve kavalsız Marsyas’tır.
Şarap, insana doğruyu söyletmektedir. Bir bakıma doğrunun adıdır Şarap. Ha çocuk ha şarap fark etmez, ikiliyi aynı paydada buluşturan yarattıkları saflıktır. Düşünce, her daim arılığa, duruluğa ve arınmaya muhtaçtır. Şölen çığ gibidir. Nerede, ne zaman duracağını kestirmek mümkün değildir. İlerleyen gece berisinde Agathon, Sokrates ve Aristophanes’i bırakır. Gece yorulsa da dur durak tanımayan kâse, üçlü arasında soldan, sağa doğru dolanmaya, dolaşmaya devam edecektir.
Sokrates, sevenlerini ve övdüklerini yatırmadan önce, onları aynı kişinin hem tragedya hem komedya yazabileceğine ikna eder. Gün ağarırken önce Agathon, ardından da Aristophanes uykuya yenilir.
Sokrates, Atina surlarının ötesindeki Lykeion’a gider. Yıkanır ve idman yapar. Gyimnasion, idman alandır. İdman: bedeni ve zihni eğitip, arındırarak yaratı döngüsüne hazırlayan yaşama biçimidir. Şarap, sabahın köründe anlatılanlarla, Sokrates aracılığıyla ideal içicinin hem güncesini tutar hem portresini çizer.
Gelelim, Ksenophon’ un Şölen’ine. Ksenophon meşhur Anabasis’in yaşayanı, yaratıcısı ve yazanıdır. Anabasis iki kardeşin bahane ile peçeledikleri iktidar savaşının anlatısı, Ksenophon ise öyküye konu ordunun lejyoneri, müşahidi ve vuslatın mimarıdır. Verimli Hilali içine alan sürprizlerle dolu seferin başında, başsız kalan ordunun başına geçer. Şarabı doğuran otantik toprakla tanışır, hisseder ve arşınlar. Güney batıyı, kuzeyle buluşturarak Karadeniz’e varan, görece sahili izleyerek, Trakya’da sonlanan güzergahın kâşifi, Onbinler’in artığı rical ordusunu, vatanıyla buluşturan komutandır.
Platon’un çağdaşı Ksenophon, sosyo politik ve kültürel bu kurumunun bir de kendi perspektifinden görülmesini ister. Hellenler’ de şölen çok çehreli, erekli ve karakterliydi. Kimi zaman eğitim, öğretim, eğlence bazen de Platon ve Ksenophon’un aktardıkları şekliyle güncel felsefenin temellerini atmaya özgülenirdi. Ksenophon da aralarında Sokrates’in de bulunduğu aktörleri bir başka yer ve zamanın şöleninde buluşturur. Kurguyu, felsefeciler onurlandırsa da Ksenophon’u tahrik eden; yemek, içmek, eğlenmek, oynamak ve düşünmekten ziyade, bunların yöntem ve araçlarıyla yarını tanıştırmaktır. Ksenophon, anı istikbale naklederek, dem ile devranı yaşatma ve var olmanın peşindedir.
Bu kez ev sahibi Kallias’ tır. Kallias, tutkulusu Autolykos ve babası şerefine şölen yapma hazırlığındadır. Şölenin sevgiliye ’ya adanması, katılımcı kompozisyonunu da özel ve özgün hale getirir. Şölen öncekileri aratmayacak, sonrakileri özletecektir. Ev sahibi, rastladığı Sokrates ve arkadaşlarını şölenin konağı androna davet eder.
Kallias ‘ın sabıkalı kibri ve şımarıklığı, iştirakin kabulünü güçleştirse de çağrıya icabet edilecektir. Davetliler heyecanlıdır. Bazıları olasılıkla Gyimnasion ’da idman yapar, yıkanır, dinlenir ve şöleni onurlandırırlar. Şölen; şıklık, temizlik, gösteriş, tatlı bakış, yumuşak seslerin, soylu bakışlarla hoş kokuların geçit resmi yaptığı zaman, yer ve mekândır aynı zamanda.
Yemek başlar. Sessizliği, Philippos’un patavatsızlığı bozar. Gelen, şölenin soytarısıdır. Sedirde bulduğu yere ilişir. Yoksulluğunu sermaye yapar ancak beklediği ilgiyi bulamaz. Yüzü düşer, mahzunlaşır. Umarını yarına erteler ve payına odaklanır. Maskara, şölenin gülen yüzü, katılımcıların neşesi, davetsiz misafiri veya günah keçisiydi. Seçkinleri jest, mimik ve esprileriyle güldürüp, eğlendirmekle ödevliydi. Kültürel sermayesini felsefeye tahvil ettiği için düşünür de sayılırdı.
Şölen, duasız, adaksız, hatta anmasız olmazdı. Bu vesileyle tanrıların şerefine içilen şarap, ilahiler eşliğinde Tanrıya da sunulurdu. Şarap dökme; göksel bir ikram olarak, onurlandırma ve şükranın Grek varyantıydı. Başlamakta olan yersel faslın da girizgahıydı. Takdim; maddi doyumdan görme, hissetme, duyma ve dokunmanın tatminine geçişin işaretiydi. Şarap, Platon’da Dionysos’a dökülürken, Ksenophon ’da tanrılara sunulurdu.
Sahneyi biri dansör, diğeri flüt çalan iki kız, Kithara çalıp raks edebilen bir delikanlı alır. Dans, gösteri ve akrobasi bahşiş mukabiliydi. Platon’un şöleninde eğlenceye flüt eşlik ederken, ardılı şölende flüt yanına gitarın atası ve Lir’i de almayı ihmal etmezdi. Yetenek, bedene beceri de ritim ve ahenge eşlik ederdi. Demem odur ki, tel ve nefes, Antik Dünya’nın düet yapan maruf ve meşhur ikilisiydi.
Şölen eğlenceye doyduktan sonra, Sokrates ev sahibine teşekkür eder. Ev sahibi, gecenin “hoş kokudan” yoksunluğunu ima ederek, felsefeye eyleyeceği bir başka konu sunar. Sözü Sokrates alır. Ona göre koku göreceli, öznel ve özgündür. Esasında güzel koku da yoktur. Koku her bedende farklı bir hal ve tat alır. Güzellerin kokusu hastır ve doğuştandır, tabiatıyla yapay kokuya gereksinimleri yoktur. Suni koku, aynılaştırır. Köle ile özgür kişi arasındaki farkı bertaraf eder. İdman sahasının ürettiği kokunun; doğal, çekici ve şehvetin ulağı olduğunu ima eder. Yaşlılara kalan ise iyilik ve soylulukla özdeşleşen kokudur. Muhabbet Antik Parfüm, zeytinyağını anmayı da unutulmaz.
Kız dans eder, dans akrobasiye dönüşür. Kızın tehlikeyle dansı, cesaretin öğretilebilirliği üzerinden felsefeye keyif alacağı bir tat ve alan bahşeder. Kızla yer değiştiren oğlanın güzelliği, dansını peçelese de Sokrates ve dostları güzel vücudun, sağlığa ve egzersize ödüncü üzerine yeni bir fasıl açarlar.
Philippos’un, dansı sulandıran maskaralıklarını müteakip şarap istemesi, Sokrates’i, şarabın rol ve işlevi üzerine nutuk atmaya teşvik eder. Sokrates, “şarap tıpkı adamotu gibidir. Hem ruhları ıslatıp, acıları dindirir hem de insanları uyutur ”der. Şarapla, adamotunu aynılaştırarak, anestezik ajanların antik köklerini selamlar. Zeytin yağının ateşi körüklediği gibi, şarabın da tutkuları tahrik ettiğini vurgular, afrodizyak yanını hatırlatır.
Şarap, kontrol edilmez ise önce aklı sonra da bedeni yoldan çıkarır. Soluksuz kalmamak ve konuşabilmek için, şarabın küçük kadehlerle sıklıkla ve az olarak içilmesi gerektiği salık verilir. Sarhoşlukla baş edebilme ve neşelenmenin yegâne yolu; şarabın, insanın “hakkından gelmesini” önlemektir. Şarabı erdem, bilgelik yiğitlik ile müptezel ve müptelalık arasına hapsetmek ve burada tutmak bir Hellen buluşuydu. Kadehlerin kulağı, adete aşinaydı ve kaselerin sedirleri dolaşan duyarlılığı çoktan başlamıştı. Şölen, şarabın şahsında bireyin ve şölenin prestijinin korunmasına dair tecrübeyi yineleyip, toplulukla üleşiyordu.
Platon’la Ksenophon’un bileşkesi, şarabın içki adıyla Şölen’in odağına taht kurması ve burada eylemesidir. Şarap, düşünceyi düşünce ile sınayıp, karşı ve karşıttan birlik devşirirken birkaç adım ötede felsefenin konuğu ve konusu da olabiliyordu. Ksenophon, Sokrates’e, Sokrates’ de Hermogenes’e “içki taşkınlığının ne olduğunu?” sorarak, sarhoşluğun yarattığı sapma biçimlerine neşter atar. Ksenophon da tıpkı önceli Platon gibi, duygularla şahsiyeti şarapla sınayarak, onun felsefe ve muhabbete olan katkısını, yarar ve zararlarını açığa çıkarıyordu.
Fikri şölenin kaide, standart ve rehberi vardı.Andron’un duvarları, soyunun özelliklerini çağırmak üzere hafızasına kazımıştı. Bellek, kraterin ilkini sağlığa, ikincisini aşk ile hazza üçüncüsünü uykuya ayırıyordu. Bakiye yedi kerte, aşkınlığın türevleri arasında üleşiliyordu. Şarap, hem kuramsal hem de teorik bir fon eşliğinde, sosyo-kültürel bir idrake malzeme taşıyordu.
Hermogenes taşkınlığı: şarabın etkisiyle can sıkmak olarak tanımlar. İçki, şarapla özdeştir ve içki ile aynılaşan bir başka alternatiften söz edilmemektedir. Sokrates, “şu anda susarak bizlerin canını sıktığının farkında olup olmadığını” Hermogenes’e sorar. Susmanın taşkınlık şekli olduğunu ima edip ortamı tahrik eder, tartışmayı ateşler. Amaç taşma formlarını deşifre etmek, sohbetle buluşturmaktır. Örfe göre içmemek ile müptelalık özdeştir. Antik Yunan, içmeyenleri de sarhoş olanlarla aynı kefeye koyardı. İçmek; eylemekti. Susmak, yoksamak veya benimsemek değildi.
Şölen, sempozyumun atasıdır. Şarapla özdeşleşen toplantı olarak da anılırdı. Şölen soylu erkeklere münhasır, belli amaç ve hedefleri olan mahsus bir toplantıydı. Andron denen özel ve özgün bir odada gerçekleşirdi. Andron, evin kalbinin attığı yerdi. Mimari açıdan öncüydü. Diğer bileşenlerin kıblesi, her şey ve herkesin buraya göre konuşlandığı, şekillendiği ve tasarlandığı nevi şahsına münhasır bir mekandı.
Şarap, yemeğe nadiren eşlik ederdi. Gözü kulağı düşünsel şenlikte, hakikat arayışının yarattığı heyecandaydı. Kendisini ışıkla buluşacak nesneye ve nesneyle kurulacak temas anına hazırlardı. Enerjisini düşünce ile yapacağı mesaiye ayırırdı. Vargı, bugünün hasımlı yargısının da rahmiydi. Şarap kadirşinastı, Tanrıya ibadeti bilir ve kahramanları anmayı asla unutmazdı. Bu üçlüye olan borç, defaten ve tamamen ödemeden şölene başlamak mümkün olmazdı.
Asıl şölen, karnı tok yapılır ve açlığın sırrın ve gizin arkeolojisini engellemesini önlerdi. Şarap, tıpkı spatula, mala gibi sosyal bu kazının duyarlı malzemesiydi. Hakikat, şölensiz, şölen şarapsız açığa çıkmazdı. Şölenden, şölene fark vardı.
Güncel sempozyum varlığını atası Sympossion’a borçludur. Günümüz bilgi şölenlerine el vermiş, isim babalığı yapmış, genetik nüvelerini armağan etmiştir. Roma’nın aklı Sympossion’ da kalmıştır. Yarattığı Convivium’la Şöleni yaşatmaya çalışsa da Roma, asla Hellen olamamıştır. Convivium ne hakikat arayışına kaynaklık etmiş ne estetikle temas kurmuş ne de demokratik işleyişe ev sahipliği yapmıştır.
Aksine yavan, sığ dünyevi bir gösterişin kol gezdiği, kibrin yarıştığı, farklılıkların derinleşerek yayıldığı, felsefenin nesnelerin gölgesinde çoraklaştığı, yemeğin iradeyi esir aldığı görsel şölenden öteye gidememiştir.
Convivium, şarabın cinsi, kalitesi, yaşı, tadı, kokusu üzerinden yaratılan farklılıkların yüzeye çıktığı aristokratik bir ziyafetti. Antik sermayenin tüketildiği, genetik özelliklerini yitiren bu yerde, düşüncenin uç vermesi mümkün değildi.
Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul
Kaynakça:
Thomas R. Martin; Perikles , İş Bankası Yayınları Kültür Yayınları, İstanbul, 2021
Platon; Şölen ve Dostluk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2008
Ksenophon; Şölen, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2022
Ksenophon; Anabasis, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 2010
Amerikalı kadın yargıç Patricia Wald 16 Eylül 1928 tarihinde Connecticut’ta doğdu. (Ölümü: 12 Ocak 2019)
Alesinden üniversiteye giden ilk kişi olarak lisans derecesini Connecticut College’den aldı. Üniversiteyi birincilikle bitirdi.
1951 yılında Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu ve 1952’de sınıf arkadaşı Robert L. Wald ile evlendi. 180 kişilik sınıfta on kadından biriydi. Fakültede, Yale Hukuk Dergisi’nin editörlüğünü yaptı.
1951-1952 yıllarında ABD İkinci Temyiz Dairesinden Yargıç Jerome N. Frank’in katipliğini yürüttü.
1967’de Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. Başkan Carter döneminde Adalet Bakanlığı Yasama İşleri Dairesi’nde başsavcı yardımcısı olarak görev aldı. 1968’den 1970’e kadar Washington DC’de Şiddetin Nedenleri ve Önlenmesi Ulusal Komisyonunda danışman olarak görev yaptı.
1970 yılında Ford Vakfı’nın Uyuşturucu Bağımlılığı Araştırma Projesi’nin eş-yöneticiliği grevinde bulundu. Daha sonra Hukuk ve Sosyal Politika Merkezi’nde ve 1971-1972 yılları arasında Ruh Sağlığı Hukuku Projesi’nde çalıştı.
1977’de yasama işlerinden sorumlu ABD başsavcı yardımcılığına atandı.
30 Nisan 1979’da Başkan Jimmy Carter tarafından Amerika Birleşik Devletleri Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi yargıcı olarak atandı ve 1986’dan 1991’e kadar baş yargıç olarak görev yaptı. Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesine atanan ilk kadın yargıç ve 1986 yılında da ilk baş yargıç oldu. Uzun yıllar çalıştıktan sonra 1999 yılında emekli oldu.
Yargıç Patricia Wald, 1994 yılında Amerikan Barolar Birliği’nin, eski Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra yeni kurulan demokrasilerde yargı sistemlerinin kurulmasına yönelik tavsiyeler vermek üzere çalışan Orta ve Doğu Avrupa Hukuk Girişimi’nde aktif olarak yer aldı.
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi hakimi Hollanda’nın Lahey kentinde 1999’dan 2001’e kadar görev yaptı. Yargı alanındaki kariyerini Uluslararası Ceza Mahkemesinde tamamladı
Yargıçlıktan emekli olduktan sonra, yurtdışında insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü destekleyen Açık Toplum Vakfı Adalet Girişimi’nin yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı.
Yargıçlık mesleğinde insancıl hukuk alanındaki kararları ile adından söz ettirdi, bireysel haklar ve anayasal özgürlüklerle ilgili 800’den hukuki mütalaa, karar ve şerhe imza attı.
Amerikan Barolar Birliği Uluslararası Ceza Hukuku Bölümünde çalışmalar yaptı. Amerikan Hukuk Enstitüsü’nde Başkan Yardımcısı ve Amerikan Anayasa Topluluğu yönetim kurulu üyesi görev aldı.
(ALI) ve Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi Üyesiydi.
2004 yılında Başkan Bush tarafından, Kitle İmha Silahları Komisyonuna üye olarak atandı.
2011 yılında Obama tarafından The Privacy and Civil Liberties Oversight Board‘a aday gösterildi ve 2017’ye kadar görev yaptı.
Amerikan Hukuk Enstitüsü, Amerikan Felsefe Derneği, ve Whitney R. Harris Dünya Hukuk Enstitüsü’nün üyesiydi. Amerikan Barolar Birliği‘nden Amerikan Barolar Birliği(ABA) Margaret Brent Kadın Avukatlar ödülünü aldı.
Yargıç Wald, hukuk alanında kadınlar için bir öncüydü. Avukatlık yapan Robert Wald’la evli ve beş çocuk annesiydi. 12 Ocak 2019’da pankreas kanseri nedeniyle Washington, DC’de yaşamını yitirdi.
Hukuki konularda geniş bir yelpazede çok sayıda makalesi yayınlanmıştır. Ulusal ve uluslararası ceza hukuku, anayasa hukuku ve insan haklarına ilişkin 100’ün üzerinde makalesi ve 4 kitabı bulunmaktadır.
Yazıya, değerli emekli yargıç İbrahim Fikri Talman’ın bu yazı serisi için yazdığı yazının başlığı ile başlamak geliyor içimden. “Yargı etiği mi o da ne?”, ama sonra susuyorum. Aslında anlatacağım, büyük oranda da yakınacağım konuların hepsi geliyor, sonunda etiğe dayanıyor; zaten orada da bitiyor, kalıyor, tıkanıyor. Yani, “yargı etiği mi o da ne?”den, “her şeyin başı etik”e bir yolculuk bizimkisi.
26 yıllık bir avukat olarak, yargı etiği ve ilkeleri sorununa, ister istemez biraz mesleksel perspektiften bakmak zorundayım. Yaşadıklarımı, gözlemlediklerimi, okuduklarımı ve artık yavaş yavaş hevesimi yitirmeye başlasam da olması gerekenler için çabalarımı birleştirince, doğrusu ortaya pek de sevimli olmayan bir tablo çıkıyor
Klişeleşmiş Sacayağı Meselesi
İnsan hukuk fakültesini bitirdiğinde, mevzuatta yazan, aslında fena da yazmayan ve biraz okumaya meraklıysa, hukuk felsefesi tarihi ve karşılaştırmalı hukuktaki örneklerine de bakarak, zihnindeki avukatlık mesleğini anlamlandırmaya ve biçimlendirmeye çalışıyor. Bu sırada çok şık bir söz geliyor karşısına, sonra da diline pelesenk oluyor; “yargının üç sacayağı vardır, bunlardan biri de avukatlıktır.”
Açıkça söylemek gerekirse; yinelene yinelene sıradanlaşmış, yasak savmak için söylenir hale gelmiş, böyle olduğu her halinden belli olduğu için değerini oldukça yitirmiş bir klişe artık bu söz. “İddia-savunma-hüküm” üçlemesindeki savunmanın öneminin altını çizmek için söylendiği anlaşılan “yargının üç sacayağı vardır” tümcesinin arkasından “biri de” eklemesiyle söylenmesi bile, biraz kerhen, biraz zorunluluktan söylendiğini ortaya koyuyor aslında.
Kimse alınmasın ama, bu “yargı etiği” konusu da biraz öyle. “Yargı etiği” deyince, daha çok yargıçların etik davranışlarına odaklanıldığını görüyoruz.[1] “İşin doğası böyle” denecek bu yazdıklarıma karşı, belki de haklı olacak bu itiraz, ama bu yargı işinde en basit yerden etik kavramını irdelemeye başlasak, daha yerinde olacak diye düşünüyorum.
Dışlanan Bir Savunma, Dışlanan Bir Avukatlık
27 yıl olmuş adliyenin kapısından içeri gireli, avukatlık stajına başlayalı. Eğip bükmeden söyleyeyim, adliyenin kapısından girdiğim andan itibaren her yana sinmiş bir koku ile karşılaştım, yok yok tozlu dosya, eskimiş raf kokusu değil bu. Bu kokuyu anlatmışlardı bana, ama şöyle burnunu çeke çeke duymak, duyumsamak oldukça başka tabi. Avukatlara verilmek istenen bir duygu var hep, “dışlanmışlık”. İncelikli olmayan (amiyane) biçimde ifade edersek; “biz burada ne güzel yapıyoruz işleri, avukata ne gerek var?” duygusu.
Bütün genellemeler gibi oldukça fazla ayrık durum (istisna) içeriyor söylediklerimiz doğal olarak, söylediklerimiz genel geçer bu tavra yenilmemiş yargıçlar, savcılar, adliye personeline değil tabi ki. Ama yargıcıyla, savcısıyla, adliye personeliyle, cezaevi görevlisiyle, avukatın işi nedeniyle muhatap olduğu kamu kurumlarındaki görevlileriyle; bu tavır hep var.
Tam da burada haklı olarak, bu tavrın sadece avukatlara karşı olmadığı, devlet aygıtının içinde yer almayan her yurttaşa karşı olduğu, ülkemizde Osmanlı döneminden gelen kamu görevlisi olmanın, kamu görevlisi sıfatıyla bir masanın arkasına geçmenin yarattığı üstünlük hissi ve toplumsal yapımızın hiyerarşiye ve kamusal sıfatlara verdiği aşırı önem ile ilgili olduğu söylenebilir. Bunun hukuksal olmanın çok ötesinde kültürel bir sorun olduğunu söyledikten sonra, bu genel soruna sadece değinerek geçmek zorunda olduğumuzu; bu yazıdaki konumuzun avukatlık olduğunu vurgulayalım.
Avukatlığın Farkı
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız dünyayı ve atmosferi bir daireye benzetirsek ve kabaca merkezinden dış çeperlerine kadar her yönüyle (yönetsel, ekonomik vb.) devlet aygıtının içinde yer aldığını söylersek sanırım yanılmış olmayız. Avukatlık işte tam olarak devlet aygıtının içinde yer almayan yönüyle, tüm bu dünya ve atmosferden konumsal olarak ayrılıyor. Bence en önemli farkı da burada doğuyor. O nedenle belki de, artık klişe “sacayağı” söyleminden uzaklaşıp, avukatlığı sacayağının bir parçası olmaktan çıkarıp ayrı bir yerde tanımlamamız daha doğru olacak.[2]
Bu kadar uzun laftan sonra yazı dizisinin konusu olan yargı etiğine dönmek gerekirse; bizim yargı sistemimizde ve uygulamamızda etik kavramının önce kendisine vurgu yapmamız doğru olacak ve kanımca yargı etiği ilkelerini tartışmak bakımından önemli bir altyapı oluşturacaktır. O zaman da felsefe tarihinin biraz derinliklerine girip Aristoteles’in “erdem kuramı”na uzanmak gerekecek. Dolayısıyla da yargı etiği ilkelerini uygulayacak yargı ögelerinin, özellikle de yargıçların temel ve asgari bir erdemlilikle donatılmadıkça, yargı etiği ilkelerinin yaşama geçirilmesini beklemek boşuna olacaktır. Burada eski hukukumuzdaki Mecelle’de bir yargıcın sahip olması gereken nitelikleri yeniden anımsarsak, sanırım anlatmak istediğimiz konu daha net ortaya çıkacaktır. Mecelleye göre bir yargıcın “anlayışlı (fehim)”, “sağlam (metin)”, “güvenilir (emin)”, “doğru (müstakim)”, “temkinli (mekin)”, “hakim” olması gerekir.
Evet, yazması kolay yaşaması ve yaşama geçirilmesi zor olan bu erdemlerin hukuksal ve yargısal yönünden önce; kişisel, ailevi, toplumsal, psikolojik ve karakterle ilgili yönleri bulunuyor ve ilk bakıldığında, yargılama etiğiyle de doğrudan ilgili görünmüyor, ama üzerinde biraz düşünürsek, yargılama etiği tam da burada başlıyor kanımızca.
“Kötü kanun iyi uygulayıcının elinde en iyi kanun, iyi kanun kötü uygulayıcının elinde en kötü kanun haline gelebilir” eklindeki ünlü sözün içeriğine yaklaştığımız bu yerde bir avukat olarak “avukatlar yargının gören gözü, duyan kulağı, konuşan ağzıdır.” söyleyişine uygun olarak gözlemlerimizi aktarmaya çalıştık.
[1] Tuğan Esra Nur/ÖmürGönülşen, Uğur; “Türkiye’de Yargı Etiği İlkeleri Üzerine Bir İnceleme”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 24 (Aralık Özel Sayı), s. 90
[2] Bu yazımızdan bir avukatlık güzellemesi yapmaya çalıştığımız sonucu çıkarılsın istemeyiz. Yargıda görev yapan her meslek ayrı ayrı değerli ve birbirleri ile kıyaslanmaları zaten olanaksız. Avukatlığın hem uluslararası düzeyde ve geleceği ile ilgili sorunlar var, hem de ülkemize özgü ağır sorunları var. Ayrıca mesleği yapan biz avukatlardan kaynaklanan da önemli sorunları var.
MURAT FATİH ÜLKÜ HAKKINDA
1975 Balıkesir doğumludur. 1996 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde mezun oldu. 1998’den itibaren İzmir’de serbest avukatlık yapmaktadır. 2008-2010 döneminde İzmir Barosu Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır. Hukuk ve sosyal bilimler üzerine makaleleri çeşitli ulusal ve yerel gazetelerde yayınlanmakta, Cumhuriyet Gazetesindeki “Olaylar ve Görüşler” sayfasında görülerini dile getirmektedir. “Sözüm Var Sarıasmalara” adlı şiir kitabı bulunmaktadır. 203 yılında yazdığı “Pekünlü Dosyası” isimli kitap Bilim ve Gelecek Yayınlarından çıkmıştır.
İktidarların, egemen güçlerin hukukun üzerindeki etkisi ile ülkelerin gelişmişlikleri ve bireylerin haklarının güvencede olması arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Yargının bağımsız, tutarlı ve öngörülebilir kurallar üzerinde hareket ettiği ve bireylerin kendilerini hukuken güvende duyumsadıkları ülkelerde; gelişmişlik, temel insan haklarının güvencede olması ve hukuk kültürü üzerine olumlu sözler söylenebilir ancak. Tabi, bir de bu söylenenlerin lafta kalmaması, eylemli olarak yaşama geçmesi, yargı sisteminin ve uygulayıcıların bu söylenenleri içselleştirmiş olmaları gerekir. “Pekünlü Dosyası”nın ülkemizdeki hukuk devleti, laiklik, üniversite kavramlarının hallaç pamuğu gibi dağıtılmasında yarattığı önemli etkiler gözler önüne seriliyor bu çalışmada. Gölgede kalmış, gölgede kalması da istenmiş, yitikleştirilmiş bir kumpas davasını inceleyen “Pekünlü Dosyası”nı okudukça, içerdiği hukuksuzlukların, adaletsizliklerin; son yıllarda yaşadıklarımızın habercisi olduğunu görecek ve zamanında atılan çığlığa yeniden tanıklık edeceksiniz. “Pekünlü dosyasına sessiz kalamazsınız.” “Kim bilir, gelecekte yine başka bir günün birinde, yetkili makamlarda bir Picquart çıkar, Pekünlü Dosyası’nda hukuksuzluk olduğunu söylemekten; bir Emile Zola çıkar, Pekünlü’nün yaşadığı haksızlığı yazmaktan çekinmez, 21. yüzyılın Dreyfus’una benzetilebilecek Rennan Hoca’nın hukuk önündeki yenilgisi ortadan kaldırılır. Zaten bu yenilgi, ‘hiç önemli değil, ülkemizde bunca insan haksız yere yatarken, Silivri dolup taşarken, ben 4-5 ay yatmışım, hiç önemli değil şeref duyarım’ diyen Rennan Hoca için onur, Türk yargı sistemi ve hukuku üzerinde bir yüktür, yeni Picquart ve Zola’lar aslında Türk yargı sistemini ve hukukunu bu yükten kurtaracaklardır. Günün birinde Bibikov’lar çıkacaktır mutlaka son dönemde en çok çağrı yapılan yargı kesiminden, savcılardan, yargıçlardan.”
Düşünce sistemine dayalı bir açıklama şekli olan argümantasyon, belirli bir düşünceyi kanıtlayıcı şekilde sunmayı amaçlayan ve bu amaçla düşünceye dayanak bulmaya ve göstermeye çalışan bir sistemdir. Buna göre argümantasyon, bir akıl yürütme, bir muhakeme yapma şeklidir.
Aynı zamanda bilimsel bir tartışma ve çalışma şekli olan argümantasyon, belli bir iddiayı kanıtlamak ya da çürütmek için, bir fikri, bir hipotezi veya bir düşünceyi delil ve ispat araçları kullanmak yoluyla savunmak, açıklamak ve dayanaklandırmak, bu amaçla doğru ve düzgün düşünebilme becerisini geliştirerek muhakeme yapma/akıl yürütme yeteneğini arttırmaktır.
Diğer taraftan hukuki argümantasyon işleminin temelleri ve çalışma şekli, diğer argümantasyon türlerinden ve şekillerinden farklı değildir. Öyle ki, hukuk pratiğinin çalışma alanı davalar, mahkemeler, yargılama süreçleri, mahkemelerce karar verilmesi olmakla, hukuki argümantasyon işlemi bu alanlarda da çalışma yapar. Bu bağlamda, hukuki argümantasyon, tarafların mahkeme önündeki iddia ve savunmalarını hangi argümanlarla ve sağlam akıl yürütmelerle yapmaları gerektiği, hatalı akıl yürütmelerden ve muhakeme yapmaktan nasıl kaçınılacağı, diğer tarafı retorik tuzaklara düşürmek için hangi ince noktaların kullanılacağı, yargılama süreçlerinin yürütülme şekli, mahkemelerin doğru karar vermeleri, mahkeme kararlarının sağlam, güçlü ve güvenilir kabul edilebilmesi için hangi şartların olması gerektiği, mahkeme kararlarının nasıl gerekçelendirileceği, farklı gerekçelendirme teorilerinin neler olduğu hususları üzerinde çalışır.
Nitekim bazı hukuk fakültelerinde bütün bu hususlar, “Hukuki Argümantasyon” dersi adıyla okutulmakta, bu ders kapsamında öğrencilere informel mantık ve muhakeme yapma/akıl yürütme çerçevesinde analitik ve Sokratik düşünme becerisikazandırılmaya çalışılmaktadır.
Bu alanda başvurulan ve uygulanan teori, ahlak ve bilim felsefesi alanlarında da çalışmaları olan İngiliz asıllı Amerikalı düşünür ve yazar Stephen Toulmin’in argümantasyon modelidir. Toulmin, matematik, mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunan Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’den büyük oranda etkilenmiştir.
Çukurova Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Dr. Habibe ALDAĞ’ın, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 15, Sayı 1, 2006, s.13-34’de yer alan “Toulmin’ın Tartışma Modeli” isimli makalesinde, informal mantık ve retorik kuramının öncüsü olan Toulmin’ın “The Uses of Argument/Argümanın Kullanımı” isimli kitabında, mantıkta tartışmanın sadece “nedenlerden sonuçlara ulaşmak” olarak algılanışına karşı çıktığı; “iddia, veri, garanti, destek, niteleyen, reddedici” olmak üzere altı alt öğeden oluşan yeni bir tartışma şeması veya analiz yollu bir tartışma modeli sunduğu ifade edilmektedir.
Yine “Stephen Toulmin’ın Argümantasyon Kuramı” başlığı altında Cem Yaşın ve Can Cengiz “İletişim Ansiklopedisi”nde şu hususları seslendirmektedirler: “… Toulmin’ın argümantasyon modelinin dört amacı vardır: ‘Dinleyici/izleyiciyi çözümlemek ve uyumlu hale gelebilme yetisini geliştirmek’, ‘Destekleyici materyallerin seçimini etkin hale getirmek’, ‘Fikir ile kullanılan malzemenin özelliklerini geliştirmek ve bunların bütünlüğünü sağlamak’, “Konuşmaları geliştirme ve eleştirme yetisini geliştirmek.’ (McCroskey, 1965: 91)
Aynı şekilde Habibe Aldağ (2006) Toulmin’ın argümantasyon modelini tanımlayan altı özelliği şu şekilde sıralamaktadır: ‘Tartışma sosyal bir anlam oluşturma çabasıdır’, ‘Tartışma etkileşimsel ve dinamik bir süreçtir’, ‘Tartışma desteklenen iddialar bütünüdür’, ‘Tartışma düşüncelerin test edilmesini sağlayan bir araçtır’, ‘Tartışmaya ilişkin özellikler tartışmanın içinde geçtiği bağlama göre belirlenir’, ‘Her tartışma özel bir alan altında incelenmelidir.’(Aldağ, 2006: 17)
Toulmin’ın Argümantasyon Kuramında hatibin dinleyicinin kabul etmesini istediği ‘iddianın’ (claim): dinleyicinin ve hatibin kabul ettiği olaylardan ve fikirlerden oluşan ‘veri’ (data), veriden iddiaya geçişi sağlayan ‘garanti’den (warrant) oluşan üç temel unsur bulunmaktadır. Bu örnekler McCroskey’nin (1965:92) aktardığı örnekte ‘Çelik endüstrisinde ücretlerin artması veri (data), ücret artışının fiyatlardaki artışa sebep olması garanti (warrant), çelik fiyatlarının artacak olması iddiasıdır (claim).’ (McCroskey, 1965: 91)
Toulmin ‘Argümanın Kullanımı/The Uses of Argument’ konusunda daha sonra yayınlanan argümantasyon kitaplarının birçoğunda yer alan bir örnek üzerinden veri, iddia ve garanti ilişkisini bir şemayla detaylandırmaktadır. Toulmin’a (1958:92) göre veri garantinin geçerli olduğu sürece iddiayı desteklemektedir. Örnekte veri için ‘Harry Bermuda’da doğmuştur’ ifadesi yer almaktadır. Garanti olarak Bermuda’da doğanların İngiliz vatandaşı olduğu ileri sürülmektedir. İddia ise ‘Harry İngiliz vatandaşıdır’ ifadesidir. Garanti geçerli olduğu sürece iddia da geçerlidir. Üç temel elemana ek olarak niteleyici (qualifier), çürütücü (rebuttal) ve destektekleyici (backing) olmak üzere üç eleman da Toulmin’in modelini tamamlamaktadır. Bu elemanlardan niteleyici (qualifier), iddiayı destekleyecek verilerin gücünü ortaya koymakta; Çürütücü (rebuttal) iddianın geçerli olmadığı koşulları ileri sürmekte; Destek (backing) ise garantide ifade edilen varsayımları destekleyecek malzemeyi düzenlemektedir. Toulmin’in örneğinde garanti olan ‘Bermuda’da doğanlar İmgiliz vatandaşıdır şeklindeki eleman zayıf kaldığında, Birleşik Kırallık yasaları olan destek devreye girmektedir. Buradaki çürütücü eleman ebeveynlerin yabancı olmasıdır. Bu yüzden verinin iddiayı ispat etmesi için garantinin geçerli ve çürütücünün geçersiz olması gerekir.
Toulmin, (1958: 100) modelinin klasik mantığın tasımının belirsiz olduğu durumlarda açık olduğunu en bilindik tasım örneği üzerinden açıklamaktadır. Bu örnekte Soktrates insandır ifadesi tikel öncül, insanlar ölümlüdür ifadesi evrensel öncül ve sonuç ise Sokrates’in ölümlü olmasıdır. Ama Toulmin birçok argümanda bu kadar yalın ve kesin önermelerde bulunmamaktadır. Toulmin, argümanların çoğu zaman daha karmaşık olduğunu, bu nedenle veri, garanti ve destek ayrımına gittiğini, bu kesin olmayış durumunu ise bir örnekle şu şekilde açıklamaktadır: ‘Petersen İsveçli’dir; İsveçliler nadir olarak Katoliktir; Dolayısıyla Peterson kesinlikle Katolik değildir.’ (Toulmin, 1958: 101) Bu örnekte Peterson’ın Katolik olmadığı iddiası Peterson’ın İsveçli olmadığı verisi ile sunulmakta, garanti olarak bir İsviçreli olarak kesinlikle Katolik olmamalıdır ifadesi kullanılmaktadır. Burada garanti, İsveçlilerin Katolik olma oranının %2’den daha az olması ile desteklenmektedir.
Toulmin’ın modeli retorik ve hukuk gibi birçok disiplinde tartışma ve iletişim sürecinin çözümlenmesi için analitik bir araç sağlamaktadır. Nitekim Salim ve Al-Deen William (2019) Shakespeare’in ‘Venedik Taciri’ eserini çözümlemek için Toulmin modelini kullanmışlardır. Çalışmada modelin altı unsurunun karakterlerce kullanımı incelenmiştir. Shakespeare’in oyunu bir tefeci olan Shylock ile aldığı parayı ödeyemeyen Antonio arasında geçmektedir. Salim ve Al-Deen (2019: 248) çalışma boyunca altı unsuru tüm taraflar için tek tek tanımlamakta ve bir tablo halinde bunların dökümünü vermektedirler. Shylock ile Antonio arasındaki sözleşmeye göre Antonio’nin ödemediği borcuna karşılık tüccar Shylock Antonio’nun etini kesebilecektir. Mahkeme sürecinde argümantasyonun gücü ile et kesme kan akıtmaya dönüşmüş ve Yahudi tacir Shylock bir Hiristiyanın canına kastetmeden suçlu bulunmuş ve Antonio’nun merhametine sığınmıştır. Salim ve Al-Deen (2019) çalışma boyunca her karakter için metin içinde geçen altı unsuru tek tek tanımlamışlar ve bunları şema üzerinden çözümlemişlerdir.
Toulmin’in argümantasyon kuramının yazılım, algoritma ve yapay zeka gelişiminde de önemli bir etkisi olmuştur. Gabriel ve diğerlerine (2020: 77) göre yapay zeka atonomisi: İnançlar (Beliefs), İstekler (Desires) ve Niyetlerden (Intention) oluşan zihinsel tutumların temsil edildiği bir yazılım mimarisi ile temellenmektedir. İnsanla iletişime geçip konuşan tüm yazılım temelli yapılarda Toulmin modelini kullanmak mümkündür. Gabriel ve diğerlerine (2020: 87) göre, niteleyicilerin birleştirilmesi ile meydana gelen her yeni iddia için (inançlar) oluşturulan bir plan olarak akıl yürütme süreci uygulanmalıdır. Zira akıl yürütme amacıyla Toulmin’in argümantasyon modelinin kullanılması, yapay zeka ile çalışan kişisel asistanlar ve diğer insan makine arayüzleri için temel algoritmanın oluşumuna imkan sağlamaktadır. Yapay zekayı oluşturan algoritma: veri, garanti ve çürütücüleri değerlendirecek iddia veya yargı oluşturmak için niteleyiciyi kullanacaktır. Başka bir deyişle Toulmin’in argümantasyon modelinin bileşenleri insan makine iletişiminde algılayıcı ve analitik yazılım mimarisinin iskeletini oluşturabilmektedir.
Toulmin, klasik mantığa getirdiği eleştiriler ile gündelik yaşamadaki akıl yürütme biçimlerini çözümleyecek bir model oluşturmuştur. Toulmin’in argümantasyon modeli ve kuramı argümantasyon ve retorik çalışmalarını farklı bir boyuta taşımıştır. Öyle ki, Toulmin’in modeli mantık ve epistemoloji arasında köprü oluşturmuştur. Toulmin’in akıl yürütme üzerine geliştirdiği kuramın bilimsel düşünceye uygulanması, argümantasyon kuramını sağlık bilimlerinden hukuk bilimine ve yine birçok disipline taşımıştır. Zira insan düşüncesini çözümleyen modelin, bilgisayar temelli tüm makine ve arayüzlere uygulanma imkanı bulunmaktadır.”
Bu sunumlardan da anlaşılacağı üzere, Toulmin’in klasik mantığa dahil ettiği argümantasyon modeli ve kuramı, hukukta da kullanılan akıl yürütme/muhakeme yöntemine uygulanabilir niteliktedir. Çünkü bu model, tartışma ve çatışma sürecinin çözümlenmesi konusunda çalışma yapan kişiye analitik bir araç sağlamaktadır.
Hukuk uygulamasının en önemli alanı olan yargılama sürecinin ve bu süreci düzenleyen ve disipline eden usul hukukunun, büyük ölçüde Toulmin’in argümantasyon modeli üzerine kurulu olduğu aşikardır. Bu bağlamda, yargılama sürecinde de, Toulmin’in argümantasyon modelinin ve şemasının öngördüğü şekilde bir işleyiş vardır. Bu işleyişe göre, yargıç, tarafların iddia ve savunmalarını dinlemekte, tarafların ileri sürdükleri olaylardan, olgulardan ve delillerden oluşan toplanan verileri değerlendirmekte, bunlardan iddiaya ve savunmaya geçişi sağlayan güvenceleri, verilerle, yani kanıtlarla karşılaştırarak iddiayı ve savunmayı denetlemekte ve bunların sonuçlarına göre karar vermekte, kararını da bunları esas alarak gerekçelendirmektedir.
Günümüzde hukuk ve yargılama alanında da kullanılmaya başlanılan ve fikir babası “makineler düşünebilir mi?” sorunsalını ortaya atarak makine zekâsını tartışmaya açan Alan Mathison Turing olan ve insan zekâsına özgü algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme (belirtme), sorun çözme, iletişim kurma, çıkarımda bulunma, karar verme gibi yüksek bilişsel fonksiyonları veya otonom davranışları sergilemesi beklenen yapay bir işletim sistemi olan “yapay zeka” uygulaması da, büyük ölçüde Toulmin’in argümantasyon modeli ve şeması üzerine kuruludur.
O nedenle, hukuk eğitiminde ve öğretiminde, ileride avukat, yargıç ve savcı olacak olan öğrencilerin, argümantasyon eğitimi almalarında, mantık ve epistemoloji arasında köprü oluşturan bu modele göre akıl yürütme kuramını, özellikle avukatlık mesleği yönünden önem arz eden retorik ve tartışma yöntemini öğrenmelerinde yarar vardır.
Leviathan, İngiliz filozof ve siyaset kuramcısı Thomas Hobbes’un (1588-1679) başyapıtı kabul edilen bir eserdr. Levithan, bir “din ve dünya devleti”nin oluşturulmasında bireyler arası toplumsal sözleşmeye verdiği önem ve ahlak kurallarını tamamen laik ve doğal bir temele oturtmasıyla dikkat çekmektedir. Hobbes, 1651’de yayımladığı kitabında, “Tanrı’nın buyrukları” olan doğa yasalarından yola çıkarak, ideal devletin oluşturulması yollarını göstermekte; hem dinsel, hem de toplumsal-eğitimsel gerekçelerle çağının üniversite sistemine eleştiriler yöneltmektedir.
Leviathan, Batı siyaset biliminde Machiavelli’nin Hükümdar(Prens)’ı ölçüsünde önemli bir başyapıt olarak kabul edilmektedir.
Leviathan’dan Pasajlar
“Devletin amacı bireysel güvenliktir. Doğal olarak özgürlüğü ve başkalarına egemen olmayı seven insanların, devletler halinde yaşarken kendilerini tabi kıldıkları kısıtlamaların nihai nedeni, amacı veya hedefi, kendilerini korumak ve böylece daha mutlu bir hayat sürmek; yani…insanları korku içinde tutacak ve onları, ceza tehdidiyle, ahitlerini ifa etmeye ve …doğa yasalarına uymaya zorlayacak belirgin bir güç olmadığında, insanların doğal duygularının zorunlu sonucu olan o berbat savaş durumundan kurtulmaktır.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.133
“Yazılı olmayan yasalar doğa yasalarıdır. İlk olarak, eğer istisnasız bütün uyrukları bağlayan ve yazılı olmayan veya insanların görebileceği bir yerde ilan edilmemiş olan bir yasa varsa, bu bir doğa yasasıdır. Çünkü insanların, başka insanların söyledikleri temelinde değil, kendi akıl ve mantıklarına dayanarak yasa olarak bildikleri bir şey her insanın akıl ve mantığı için uygun olmalıdır; bu da ancak bir doğa yasası olabilir. Dolayısıyla doğa yasaları için herhangi bir ilan veya duyuru gerekmez; herkesçe kabul edilen şu sözde olduğu gibi: Başkası tarafından sana yapılmasını uygun bulmadığın bir şeyi sen de başkasına yapma.” Thomas Hobbes, Leviathan, YAPI KREDİ YAYINLARI , 2013, s.205
“Devletlerin çöküşü, kusurlu yapılarından kaynaklanır. Ölümlülerin yaptığı hiçbir şey ölümsüz olmasa bile; eğer insanlar, sahip olduklarını iddia ettikleri aklı kullanabilselerdi, devletleri, en azından dahili hastalıklar yüzünden yok olmaktan kurtulurdu.” Thomas Hobbes, Leviathan, , 2013, s.239
“Yasa koyucu egemen güçtür. Monarşide olduğu gibi ister tek bir adam olsun, demokraside olduğu gibi isterse bir heyet olsun, bütün devletlerde, tek yasa koyucu egemen güçtür. Aynı nedenle, egemen güçten başka hiç kimse bir yasayı kaldıramaz; çünkü bir yasa, onun uygulanmasına son veren bir başka yasayla kaldırılabilir ancak.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.201
“…bu hayatta, hem din hem de devletin dünyevi yönetimden başka bir yönetimi yoktur…”
“Dünyevi ve ruhani yönetim, insanlar çift görsünler ve yasal egemenlerini bilmekte yanılsınlar diye icat edilmiş iki kelimeden ibarettir.“Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.345
“”…kendi keyfi için her şeyi yapacak bir kimse, ona bağlı bütün ıstıraplara da katlanmalıdır; ve bu ıstıraplar, iyilikten çok kötülüğün başlangıcı olan hareketlerin doğal sonuçlarıdır. İşte böyledir ki, ölçüsüzlük doğal olarak hastalıkla cezalandırılır; acelecilik, tersliklerle; adaletsizlik, düşmanların şiddetiyle, gurur yıkımla; korkaklık, zulümle; kralların kötü yönetimi, isyanla; ve isyan, katliamla.”Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.272
“…dünyanın veya dünyanın ruhunun Tanrı olduğunu söyleyen filozoflar ona saygısızlık etmişler ve varlığını inkar etmişlerdir. Çünkü Tanrı dünyanın nedenidir; veya dünya Tanrı’dır demek, onun hiçbir nedeni yoktur, yani Tanrı yoktur demektir.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.268
“İnsanlar arasında tapınmanın amacı kudrettir. Çünkü bir kimse başka birine tapınıldığını gördüğünde, onun güçlü olduğunu düşünür ve ona itaat etmeye daha fazla yatkın olur.” Thomas Hobbes, Leviathan, , 2013, s.268
“Cezalandırmanın amacı, intikam veya öfkenin yatıştırılması değil; ya suçlunun ya da, emsal yoluyla, diğer insanların ıslahı olduğu için; en sert cezalar, kamuya yönelik tehlikesi en fazla olan suçlar için verilmelidir.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.259
“…halkın eğitimi, tümüyle, gençliğin üniversitelerde doğru bir biçimde eğitilmesine bağlıdır.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.255
“…yasadan önce yasanın ihlali olamaz; cezalandırma, yasanın bir ihlali olarak değerlendirilmiş bir eylemi gerektirir…” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.234
“Kamu davası olmaksızın verilen ıstırap…ceza değildir…, önceden yargılama ve mahkumiyet olmaksızın kamu otoritesi tarafından yapılan bir kötülük de ceza adıyla anılamaz; bu, düşmanca bir hareketten ibarettir; çünkü bir kimsenin cezalandırılma nedeni olan eylem, ilk önce kamu otoritesi tarafından bir yasa ihlali olarak takdir edilmelidir.” Hobbes, Leviathan, 2013, s.233
“Devlete karşı hasımane eylemler de, özel kişilere yönelik hasımane eylemlerden daha büyük suçlardır; çünkü zarar herkesi kapsar.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.229
“Taammüt suçu ağırlaştırır. Ani bir tutkudan kaynaklanan bir suç, aynı suçun uzun süreli bir düşünmeden kaynaklandığı duruma göre, o kadar büyük değildir: çünkü birinci durumda, insan doğasının yaygın zayıflığında yatan bir hafifletici neden vardır fakat aynı suçu önceden düşünerek işleyen bir kimse, ölçüp biçmiş ve suçun cezasını ve bunun insan toplumu bakımından sonuçlarını düşünmüştür.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.228
“…hiçbir yasa, bir insanı, kendini korumaktan vazgeçmeye zorlayamaz.”
Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.226
“…önceden bilinen ceza, insanları eylemden caydırmak için yeterince büyük olmadığında, eyleme bir davettir…” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.220
“Pozitif yasalar ise, ezelden beri var olmayıp, başka insanlar üzerinde egemenlik sahibi olanların iradesiyle konulmuşlar ve yazıyla veya yasa koyucunun iradesini gösteren bir başka yöntemle insanlara bildirilmişlerdir.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.214
“Bir yasanın özü, onun lafzı değil, o yasa konulurkenki amaç veya niyet, yani, (yasa koyucunun ona verdiği anlam olan) yasanın asıl anlamıdır.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.207
“…yasalar haklı ve haksızı gösteren kurallardır; haksız olarak bilinip de bir yasaya aykırı olmayan hiçbir şey yoktur.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.201
“…bütün yargı yetkisi esas olarak egemenliğe bağlıdır; ve dolayısıyla bütün diğer yargıçlar egemen güce sahip olan kişinin veya kişilerin vekilleridir.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.185
“Bir kamu görevlisi, belirli bir alanda devletin kişiliğini temsil etmek yetkisi ile, ister bir monark ister bir meclis olsun, egemen tarafından istihdam edilen kişidir.” Hobbes, Leviathan, 2013, s.184
“Dünyada insanların bütün eylemlerini ve sözlerini düzenlemek için yeterli kuralların olduğu bir devlet olmadığına göre, ki böyle bir şey imkansızdır, yasalarca müsaade edilen bütün eylemlerde, insanlar, kendileri için en yararlı olacak şekilde, kendi akıllarının önereceği şeyleri yapmak özgürlüğüne sahiptirler.” Thomas Hobbes, Leviathan, 2013, s.164
“Genel olarak, insanların devletlerde yaptıkları bütün eylemler, o eylemleri yapan kişilerin yapmama özgürlüğüne sahip oldukları fakat yasa korkusu ile yaptıkları eylemlerdir.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.163
“Korku ve özgürlük tutarlıdır; söz gelimi, geminin batacağı korkusu ile, bir kimse mallarını denize attığında, bunu yine de isteyerek yapmaktadır ve isterse bunu yapmayabilir, dolayısıyla bu, özgür olan bir kimsenin eylemidir.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.163
“…özgür bir insan, gücü ve zekasıyla yapmaya muktedir olduğu şeylerde, istediği şeyi yapması engellenmemiş olan biridir.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.163
“Özgürlük veya hürriyet tam olarak, engelleme olmaması demektir; engelleme ile, hareketin önündeki dışsal engelleri kastediyorum; ve bu rasyonel yaratıklar kadar, irrasyonel ve cansız yaratıklar için de geçerlidir.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.162
“Bir insan topluluğu, kendi aralarında ahit yaparak, hepsinin birden kişiliğini temsil etmek, yani onların temsilcisi olmak hakkının hangi kişiye veya heyete verileceği konusunda çoğunlukla anlaştığı vakit, bir devlet kurulmuştur.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.137
“…insan doğası öyledir ki suçlamak, bağışlamaktan daha az hitabet gerektirir; ve mahkum etmek, bağışlamaya kıyasla adalete daha çok benzer.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.148
“Temsilci bir kişi olduğunda, devlet bir MONARŞİ’dir; bir araya gelecek herkesten oluşan bir heyet ise DEMOKRASİ’dir veya halk devletidir; sadece bir kesimin heyeti olduğunda ise, ARİSTOKRASİ adını alır.” “Tiranlık ve oligarşi monarşi ve aristokrasinin farklı adlarından ibarettir.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.146
“Kılıcın zoru olmadıkça ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez..Dolayısıyla,…kurulu bir iktidar yoksa veya bu iktidar güvenliğimiz için yeterince büyük değilse; herkes, bütün diğer insanlara karşı korunmak için, kendi gücüne ve kurnazlığına dayanacak ve üstelik bunu meşru olarak yapabilecektir.” Leviathan, Hobbes, 2013, s.133
“…hiç kimse kendisinin yargıcı değildir. Herkes, her şeyi, kendi yararına uygun olarak yapacağına göre, hiç kimse kendi davasında uygun bir hakem olamaz; ve eğer uygun olsa idi; hakkaniyet her bir tarafa eşit hak verilmesini emrettiğinden , taraflardan birinin yargıç olmasına müsaade edildiği takdirde, diğer taraf için de aynı şeye müsaade edilmesi gerekirdi; ve böylece anlaşmazlık, yani savaş nedeni, doğal hukuka aykırı olarak devam ederdi.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.123
“…adalet herkese kendisinin olanı sürekli olarak vermek iradesidir.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.114
“…hiç kimsenin, herhangi bir söz veya işaretle, bırakmış veya devretmiş kabul edilemeyeceği bazı haklar vardır. İlk olarak, insan, canını almak için kendisine cebren saldıranlara direnmek hakkını bırakamaz…” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013,s.106
“…hak, yapmak veya yapmamak özgürlüğünden oluşur; yasa ise, bunlardan birini tespit ve ilzam eder: yani, yasa ve hak, aynı konuda birbirleriyle tutarlı olmayan yükümlülük ve özgürlük kadar ayrı şeylerdir. Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.104
“Doğa yasası, lex naturalis, akılla bulunan ve insanın kendi hayatı için zararlı veya hayatını koruma yollarını azaltıcı olan şeyleri yapmasını yasaklayan veya insanın hayatını en iyi şekilde koruyabileceğini düşündüğü bir ilke veya genel kuraldır. “ Leviathan, Hobbes, 2013, s.103-4
“Doğal hak, kendi doğasını, yani kendi hayatını korumak için kendi gücünü dilediği gibi kullanmak ve, kendi muhakemesi ve aklı ile, bu amaca ulaşmaya yönelik en uygun yöntem olarak kabul ettiği her şeyi yapmak özgürlüğüdür.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.103
“Genel bir gücün olmadığı yerde, yasa yoktur…”
Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, , s.103
“Korkulacak genel bir güç olmasaydı hayatın nasıl olacağı, önceden barışçı bir yönetim altında yaşamış olan insanların bir iç savaş durumunda içine düştükleri hayata bakarak anlaşılabilir.”
Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.102
“Devlet olmadıkça, herkes herkese karşı daima savaş halindedir. Buradan şu açıkça görülür ki, insanlar hepsini birden korku altında tutacak genel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler; ve bu savaş herkesin herkese karşı savaşıdır.”
Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.101
“…insan doğasında üç temel kavga nedeni buluyoruz. Birincisi rekabet; ikincisi, güvensizlik; üçüncüsü de, şan ve şeref.” Leviathan, Thomas Hobbes, 2013, s.101
“İnsanlar doğuştan eşittir.Doğa, insanları, bedensel ve zihinsel yetenekleri bakımından öyle eşit yaratmıştır ki, bazen bir başkasına göre bedence çok daha güçlü veya daha çabuk düşünebilen birisi bulunsa bile, her şey göz önüne alındığında, iki insan arasındaki fark, bunlardan birinin diğerinde bulunmayan bir üstünlüğe sahip olduğunu iddia etmesine yetecek kadar fazla değildir. Çünkü, bedensel güç bakımından, en zayıf olan kişi, ya gizli bir düzenle ya da kendisi ile aynı tehlike altında olan başkalarıyla birleşerek, en güçlü kişiyi öldürmeye yetecek kadar güçlüdür.”
Leviathan, 2013, s.99
“Gelecekten kaygı duymak, insanı, şeylerin nedenlerini araştırmaya yöneltir: çünkü bu nedenleri bilmek, insanın, şimdiki zamanı kendi avantajına uygun olarak daha iyi bir şekilde düzenlemesini sağlar.” Leviathan, 2013, s.86
“Zulüm korkusu, insanı, toplumdan yardım beklemeye veya istemeye yöneltir: çünkü, insanın hayatını ve özgürlüğünü sağlamasının başka bir yolu yoktur.” Leviathan, Hobbes, 2013,s.83
“…bir insan kendine ne kadar yüksek bir değer biçerse biçsin, onun gerçek değeri başkalarınca takdir edilenden fazla değildir.”Leviathan, 2013,s.74
“İnsan zihninin, algı ve düşünceler ve düşüncelerin birbirini izlemesinden başka bir hareketi yoktur; ancak konuşma ve yöntem yardımıyla, bu melekeler, insanı bütün diğer canlı yaratıklardan ayıracak bir düzeye kadar geliştirilebilir.” Leviathan, 2013, s.33
Sümer Hukuku, Mezopotamya olarak bilinen bölgede büyük bir medeniyet kuran Sümerler’in oluşturduğu hukuk sistemidir. M.Ö. 4000 – M.Ö. 2000 yılları arasında bugünkü Irak sınırları içinde doğmuştur.
Mezopotamya bölgesinde daha sonra ortaya çıkan birçok medeniyetin temellerini Sümerler atmış ve bu medeniyetlerin hukuk sistemlerine öncülük etmiştir. Mezopotamya’da daha sonra düzenlenen Hammurabi Kanunları, Sümer yasalarının bir uyarlaması olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Mezopotamya’dan aldıkları bu yasaları Anadolu’da düzenleyerek, ilk kanunları oluşturmuşlardır. Bu süreçte medeni hukuk ve ceza hukuku büyük bir gelişme göstermiştir.
Sümer Hukuku
Güç ve otoritenin sürekli korunması arzusu, hukuk kurallarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dünyanın bilinen ilk yazılı hukuk düzenlemeleri, M.Ö. 2375 yılında Sümerlerin Lagaş Kralı Urukagina tarafından yürürlüğe konmuştur. Bu düzenlemeler, özel mülkiyet ve aile hukukuna dair talimatnamelerden oluşmaktadır. Kimsesizlerin ve korunmasız kesimlerin hakları güvence altına alınmıştır. Urukagina, din adamlarının etkisini sınırlayarak, ticaret, evlenme, boşanma, miras ile özel mülkiyet konularında adaleti sağlamak amacıyla bu kuralları yazılı hale getirmiştir. Urukagina’nın düzenlemelerini “yasa” olarak kabul edenler de bulunmaktadır.
Urukagina dönemine ati bir kil tablet – Louvre Müzesi
Sümer Hukukunda Yasaların Genel Yapısı
Sümer kanunlarında para cezaları ön plandadır. Atina’da M.Ö. 7. yüzyılda düzenlenen Drakon Kanunları gibi ölüm cezalarına ön planda değildir. Urukagina’nın kanunları, fidye ve bedel sistemi ile yapılandırılmıştır. Örneğin, bir köle evin hanımı gibi davranıp beyine veya hanımına hakaret ederse, ağzı tuzla ovalanacaktır. Bir adam, başka bir adamın kölesinin kızlığını kötülük amacıyla bozarsa sahibine tazminat ödeyecektir. Bir adam, kız olarak aldığı eşini boşarsa ona tazminat verecek; dul olarak aldığı eşini boşarsa ona daha az bir tazminat ödeyecektir. Bir kadının sadakatsizlikle suçlanması durumunda kadın nehre atılacak, nehir tanrısı kadını temize çıkarırsa iftirayı atan kişi bir ceza olarak kadına tazminat ödeyecektir.
Mezopotampa Bölgesi
Sümer Hukuku kapsamında düzenlenen ilk yazılı kanunlar, Antik çağdaki birçok hukuk sistemini etkilemiştir. Sümer Kanunları, Antik Yunan döneminde düzenlenen kurallara esin kaynağı olmuş, hukuk devletinin kurulmasında öncülük etmiştir.
Sümerlerde mahkeme düzeni oldukça gelişmişti ve şu unsurlar mevcuttu:
Yargıçlar heyeti
Katipler
Suçlayıcı makamlar (Savcı benzeri)
Savunucular (erken dönem avukat benzeri)
Sümerlerdeki bu yapı, modern hukuk sistemine benzer şekilde işleyen bir adalet işleyişine işaret etmektedir.
Ur-Nammu Kanunu
İlk yasa koyucu Ur-Nammu adlı Sümerli bir hukukçu ve kraldır. Ur-Nammu kanunları bir başkasının asılsız yere suçlanması, kaçak köleler, yaralamalar ve bir başkasının tarlasına zarar verme gibi konuları düzenlemiştir. M.Ö. 3000 yıllarında Sümer topraklarında yaygın bir mahkeme örgütünün ve yetkin yargıçların olduğu ve bilinmektedir. Sümer adli sisteminde suçlayıcı, yargıç, yargıçlar heyeti, katip ve savunman(avukat) niteliğinde kişiler bulunmaktadır. Bu durum modern hukuk sistemi ile benzerlik taşımaktadır.
Muazzez İlmiye Çıg-Sümerli Ludingirra
Ur-Nammu Kanunu hükümlerinin büyük kısmı ceza hukuku ve aile hukukunu ilgilendirmektedir. Kanunda öldürme ve hırsızlık gibi bazı suçlar için idam cezası öngörülmüştür. Ancak, diğer suçlar için muhtelif para cezaları getirilmektedir.
Muazzez İlmiye Çığ
Ur-Nammu Kanunu’nun bilinen ilk versiyonu İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.
Kil tabletlerde bulunan kanunlar İstanbul arkeoloji müzesi bünyesinde, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ve Hatice Kızılyay tarafından çözümlenmiştir. İnsanlığın Sümer Medeniyetini öğrenmesini ve anlamasını sağlayan Çığ, 17 Kasım 2024 günü 110 yaşında iken yaşama veda etmiştir.
Sümerlerde Noterlik
Noterlik kurumunun ilk örneklerine Sümerlerde “Burgul” adı altında MÖ 7. yüzyılda rastlanmıştır. Sümerli Yargıçlar’ın ünü gözetildiğinde noterliğe ilk olarak Sümerlerde rastlanmış olması şaşırtıcı değildir. İnsanlık tarihindeki ilk yazı örneklerine de M.Ö. 3300 yıllarında Sümerlerde rastlanmaktadır. Bu yazılar, ucu sivri materyallerle yazılmış olduğundan çivi yazısı olarak isimlendirilmiştir. Daha sonraki uygarlıklar çivi yazısını geliştirmişler, Akadlar, Elamlar, Hititler, Urartular ve Fenikeler de çivi yazısını kullanmışlardır.
Sümerler yazıyı ilk kullanan uygarlıktır.
Sümerler, Bilim, Mitoloji ve Din
Yazı ve astronomi ilk kez Sümerler döneminde Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır. Matematik ve geometri biliminin temellerini atan Sümerler, dört işlemi geliştirmiş, çarpma ve bölme tablolarını oluşturmuş, dairenin alanını hesaplamış, güneş saatini bulmuş, ay yılına dayalı ilk takvimi yapmış, burçları belirlemiş ve bir ayı 30 gün, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır. Sümerler, yazı, dil, tıp, astronomi, matematik, din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda öncü bir toplumdur. Yılbaşı ağacı süsleme, evlilik yüzüğü ve nazar boncuğu gelenekleri de ilk kez Sümerler’de görülmüştür.
İlahi dinler olarak bilinen İslam, Hıristiyanlık ve Musevilik’te yer alan yaratılış ve tufan hikayeleri de Sümerler dönemine dayanmaktadır.
Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, Prof. Dr. Vecdi Aral tarafından kaleme alınmış, ilk olarak 1983 yılında Filiz Kitabevi tarafından basılmış ve kitabın ilk versiyonu 1984 ve 1992 yıllarında aynı yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, 2010 yılında On İki Levha Yayınları tarafından yeniden yayınlanmıştır.
Eser; Bilim, Felsefe ve Hukuk Felsefesini birlikte ele almakta, Hukuk ve Değer, Değer Teorisi, Hukuk ve Ahlak, Ahlak Teorisi, Objektif ve Yasa Üstü Bir Kavram Olarak Adalet, Değişik Türde Adalet Kavramları, Hukukun Toplumsal İşlevine İlişkin Değişik Görüşler, Çağdaş Hukuk Anlayışı, Doğal Hukuk ve Kabule Değer Doğal Hukuk İlkeleri başlıkları altında Hukuk Felsefesinin Temel Sorunlarını incelemektedir.
Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları – Vecdi Aral – On İki Levha Yayınları
Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları – Önsöz
“Hukuk, insanın yine insan için meydana getirdiği bir yapıt ve böylece insan yaşamına büyük ölçüde etkili bir olgudur. O, varlığın var olabilmek için sahip olduğu gücün insan yaşamında egemenlik altına alınmasının bir deyimi ve görünümüdür. Çünkü güç, sırf güç olmakla yapıcı olduğu gibi yıkıcı da olabilir. İşte akıl sahibi olan insan, doğada ve dolayısıyla kendisinde mevcut olan bu gücü var edici hedeflere yönelmek, bu yolla insanca bir dünya yaratmak üzere bir düzene sokmuş, bu düzene de hukuk adını vermiştir. Hukuk her şeyden önce, bir kaos ortamında acımasızca yok edici bir iş görebilecek olan kaba gücün bir disiplin altına alınmasını deyimler. Yalnız önemle belirtilmelidir ki, barış sağlamakla görevli olan bu düzen, bu hukuk, bu işlevini yerine getirmek üzere üstün gücün buyruğuna verilmiş olmayıp tersine, güç hukukun buyruğuna verilmiştir.
Hukuk, güç kavramını dışlar. Gerçi hukuk, iyi ya da kötü amaçlı her eylem için zorunlu güce her zaman muhtaçtır, fakat güç mantıken onun içeriğini belirleyemez, hukuk güce teslim edilemez. Hukukta bir meşruiyet, genel geçerlilik sorunu vardır. Meşruiyet tartışmasının dışında kalacak bir güç, insani olarak kabul edilemez. Böyle bir gücün, hukuk olarak kabul edilmesi durumunda, güçlülerin sürekli savaşı sonucu, sürekli olması gereken hiç bir düzen ve barış kurulamaz; kendini haklı gören güç, diğer herhangi üstün bir güce de, kendine bir düzen kurma hakkını teslim etmiş demektir. İşte, sürekli ve insanların içten kabulü ile gerçekleşecek bir barış düzeni olmakla hukuk diye adlandırılabilecek düzen, bu niteliğe sahip olmak için onun, hayvanla ortaklaşa sahip olduğumuz kaba güçten değil, insan yanımızı oluşturan akıl ve vicdandan kaynaklanması zorunlu olur. İnsanın tinsel dediğimiz bu yanında, ide ve değerler bulunur. İnsanın bu yanını, ide ve yüksek değerler oluşturur. Bu değerlerden biri de, ahlâki değerler içinde yer alan adalettir. Buna göre, hukuku hukuk yapan kesinlikle adalettir diyebiliriz. Hukuk olgusu, bir adalet olgusudur; adaletin somutlaşması, onun gerçeklik dünyasında bir görünümüdür. Böyle olmakla adalet, bir yandan da hukuka bir bilim olma niteliğini kazandırmaktadır; çünkü herhangi bir çalışmanın ve onun sonucu olarak meydana gelen düşünsel ürünün bilim adını taşıyabilmesi için, varlığı ya da onun bir görünümünü konu edinmiş olması zorunludur. Adalet de, yukarıda deyimlendiği gibi, varlığın düşünsel boyutunda yer alır; böylece de hukuk bilimine konu oluşturur. Adalet dediğimiz bu düşünsel varlığı araştıran hukuk, kendisi de düşünsel bir yapıda olmakla adaletle olan bağıntısının, mantık ve bilgi teorisi açısından kopmazlığını, koparılamazlığını ortaya koymaktadır.
Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları – Vecdi Aral – Filiz Kitabevi
Mantıktaki yeter neden yasasına göre, bir düşüncenin gerekçesi ve geçerliliği ancak yine bir düşünce olabilir; bu düşünce, sonunda apaçık bir düşünceye varıncaya dek yürütülmek gerekir. Adalet, hukukta bu son düşünceyi oluşturur. İnsanların hukuk duygusunda somutlaşan adalet, özünde bir eşitlik düşüncesinden ibarettir. Böylece hukuk, aslında akıl ve anlam taşıyıcısı olmak bakımından özdeş olan insanların, bu özdeşliklerinin eşitlik biçiminde dışlaşması, dışa vurumudur. Bu nedenle, hukukun hukuk olarak bilinmesi ve onun yaşam ilişkilerinin çeşitliliğine göre oluşturacağı kamu hukuku-özel hukuk, nisbi hak-mutlak hak ve bunun gibi çok zengin kavramların hukuk kavramı altında toplanabilmesi, genel olarak hukukun bu özelliğinin ve bundan kaynaklanan ilkelerinin aydınlatılmasına bağlıdır.”
Propter necessitatem illicitum efficitur
– Zaruret halinde caiz olmayana müsaade edilir
Prout, quidque contractum est, ita et solvi debet
– Akdedilen hukuki işlem yapıldığı şekilde ortadan kaldırılmalıdır
Punitur he peccetur
– Ceza, suç işlenmemesi için verilir
Punitur quia pecceatum est
– Suç işlendiği için ceza verilir
Quae ad unum finem locuta sunt, non debent ad alium detorqueri
– Belli bir nedenle söylenmiş olan başka bir yöne çekilmemelidir
Quae communi legi derogant, stricte interpretantur
– Genel bir kanunu değiştiren husus dar yorumlanmalıdır
Quae publice fiunt, nulli licet ignorare
– Aleni olanı bilmediğini kimse öne süremez
Quae simulate geruntur, pro infectis habentur
– Görünüşte yapılan yapılmamış addolunur
Quae sine culpa accidunt, a nullo praestantur
– Kusur olmadan vuku bulandan kime sorumlu olmaz
Qui expicit, probare debet, quod excipitur
– İtiraz eden itirazını ispatla yükümlüdür
Qui partem debiti sine protestatione solvit, totum debitum agnoscere videtur
– Borcun bir bölümünü herhangi bir çekince olmadan ödeyen kimse borcun tamamını kabul etmiş sayılır
Qui possidet dominus esse praesumitur
– Zilyet olanın malik olduğu karinedir
Qui sciens solvit indebitum, donandi consilio id videtur fecisse
– Bilerek borçlu olmadığını ifa eden kimsenin bağışlama düşüncesiyle hareket ettiği kabul edilir
Qui tacet, consentire videtur, ubi loqui potuit et debuit
– Konuşabileceği ve konuşmaya mecbur olduğu halde susan kimse kabul etmiş sayılır
Quidquid est in territorio, est de territorio
– Ülkede olan her şey ülkenin kanunlarına göre değerlendirilir
Quidquid necessitas cogit, defendit
– Zaruret zorlamışsa, bu savunma olarak ileri sürülür
Quidquid plantatur solo, solo cedit
– Toprağa dikilenler toprağa tabi olur
Quilibet praesumitur bonus, usque dum probetur contrarium
– Aksi ispat edilinceye kadar bir kimsenin iyi niyetli olduğu karinedir
Quilibet rei suae legem dicere potest
– Herkes kendi malının kaderini kendisi belirleyebilir
Quisque potest renuntiare iuri suo
– Bir kimse hakkından vazgeçebilir
Quivis bonus praesumitur
– İyi niyet karinedir
Ratio legis est anima legis
– Kanunun mantığı kanunun ruhudur
Refertur ad universos, quod publice fit per maiorem partem
– Kamuyu ilgilendiren meselelerde çoğunluğun kabul ettiği herkesi bağlar
Res ficsi usucapi non potest
– Hazinenin malı zamanaşımıyla iktisap edilemez
Res inter alios acta alteri non nocet
– İki kişi arasında görülmüş dava başkasına zarar vermez
Res inter alios iudiacata alii non praeiudicat
– İki kişi arasında karara bağlanan mesele başkalarını etkilemez
Res iudicata alii non nocet
– Hükümler başkalarına zarar vermez; hükümle ancak taraflar bağlanır
Res iudicata ius facit inter partes
– Kesin hüküm taraflar arasındaki hukuku yaratır
Res iudicata pro veritate accipitur
– Kesin hüküm adli gerçek kabul edilir, Kesin hüküm hakikat kabul edilir
Res nullius occupanti cedit
– Sahipsiz mal ibraz edenindir
Rex non potest peccare
– Kral suç işleyemez
Rex regnat, sed non gubernat
– Kral idare etmez, hükmeder
Riparum usus publicus est
– Kıyılar herkes tarafından kullanılabilir
Scriptura privata non scribente nihil probat se ipsa
– Resmi belgeler düzenledikleri hususu ispat etmiş sayılır
Semel absolutus semper absolutus
– Bir defa beraat eden ebediyen beraat etmiş olur
Sentenia interlocutoria revocari potest, definitiva non potest
– Bir ara karar geri alınabilir, fakat nihai karar geri alınamaz
Si vis pacem, para bellum
– Barış istiyorsan, savaşa hazır olmalısın
Silent leges inter arma
– Silahların konuştuğu yerde kanunlar susar
Societas cum contrahitur, tam lucri quam damni communio initur
– Bir şirket kurulduğunda kazanç ve zarar ortak olur
Societas delinquere non potest
– Bir ortaklık suç işleyemez
Sola cogitatio furti faciendi non facit furtum
– Sadece hırsızlığı düşünmek kişiyi hırsız yapmaz
Solutionem adseveranti probationis onus incumbit
– İfayı iddia eden ispat külfeti altındadır
Specilia geralibus derogant, non generalia specialibus
– Özel hükümler genel hükümleri kaldırır, genel hükümler özel hükümleri kaldırmaz
Statim debetur, quod sine die debetur
– Vade olmadan borçlanılmış olan derhal borçlanılmıştır
Stultis non succurritur
– Aptallara yardım edilmez
Subscribens consentiresubscriptis censetur
– İmzalayanın imzaladığını kabul ettiği düşünülür
Tempora mutantur et nos mutamur in illis
– Zamanlar değişir ve biz de değişiriz
Testes non numerantur, sed penderantur
– Tanıkların sayısı değil, ağırlığı önemlidir
Testibus, non testimoniis creditur
– Beyanlarına değil, tanıklara inanılır
Tutor loco parentis habetur
– Vasi ana babanın yerini tutar
Tutor rem pupilli emere non potest
– Vasi vesayeti altındaki küçüğün malını satın alamaz
Ubi emelumentum, ibi onus
– Nerde yarar varsa, orada külfet vardır, hukuki işlemden yararlanan, külfetlere de katlanmalıdır
Ubi non est culpa, ibi non est delictum
– Kusur yoksa haksız fiil (suç) de yoktur
Ubi societas, ibi ius
– Nerede toplum varsa, orada hukuk vardır
Ubi te invenio, ibi te iudico
– Seni bulduğum yerde dava ederim
Utile non debet per inutile vitiari
– Geçerli olan geçersiz olan ile hükümden düşmez, hükümsüzlük kısmi olabilir
Utilitas publica privatae praeferri debet
– Kamu yararı ferdi yarara tercih edilmelidir
Verba contractus sunt leges contractus
– Bir sözleşmede kullanılan sözler kanundur
Verbis legis tenaciter inhaerendum
– Kanunun lafzına ısrarla bağlı kalınmalıdır
Victus victori in expensis est condemnandus
– Davayı kaybeden masrafları kazanana ödemeye mahkum edilmelidir
Vim vi repelllere licet
– Kuvveti kuvvetle def etmek caizdir
Vox audita perit, littera scripta manent
– Duyulmuş söz uçar, yazılmış harfler kalır
Vulgo quaesitus matrem sequitur
– Evlilik dışı çocuğun durumu anaya tabidir.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984, George Orwell tarafından 1947-1948 yıllarında İskoçya’ya bağlı Jura Adasında yazılmış ve ilk kez 8 Haziran 1949 tarihinde yayınlanmıştır.
Kitap, basıldığı günden beri tüm dünyada güncelliğini korumuş, bir başyapıt olarak kalmıştır.
George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, alegorik bir politik romandır ve hikayesi distopik bir dünyada geçmektedir. 1984 romanı, yazarın geleceğe ilişkin bir kabus senaryosudur.
1984 Kitabının yazıldığı ev -Jura Adası, İskoçya
Bireyselliğin ve insan haklarının tamamen yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, inanılmaz bir hayal gücüyle ve en ince ayrıntısına kadar romana aktarılmıştır. Roman, kimi eleştirmenler ve yazarlar tarafından ütopik olduğu kadar gerçekçi bir roman olarak da tanımlanmaktadır.
1984 Can Yayınları Baskısı
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984, bazı eleştirmenler tarafından sosyalizm karşıtı olmakla suçlanmış ancak yazar Orwell buna karşı çıkmıştır. 16 Haziran 1949’da yaptığı açıklamada Orwell kitap hakkında “Yeni romanımda sosyalizme ya da destekçisi olduğum Britanya İşçi Partisi’ne bir saldırı kastetmedim, ama merkezileştirilmiş bir ekonominin yol açabileceği ve halen komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindim… Kitabın konusunun Britanya’da geçmesi İngilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve karşı konulmadığı takdirde totalitarizmin herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak içindir.” şeklinde konuşmuştur.
Nineteen Eighty Four Film Afişi
Büyük Birader ve Düşünce Polisi
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984, distopya romanlarının en ünlülerindendir ve belki de en önemlisidir. Roman daha sonra ünlenecek Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir. Big Brother (Büyük Birader) ve düşünce polisi gibi kavramlar yazar George Orwell tarafından dünya literatürüne kazandırılmıştır.
Romanın distopik dünyasında totaliter bir merkezi tek partinin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir. Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopik edebi eserlerindendir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve içerdiği terminoloji mahremiyet tartışmalarında sıklıkla ortaya atılmış ve kalıplaşmıştır. Kitaptaki çift düşün tekniğiyle karşıt kavramlar bir arada kullanılarak kişinin açık gerçeğe aykırı olanı kabul etmesi beklenmektedir. Romanda anlatılan düzende merkez partiye bağlılığı göstermesi için insanın gerekirse akla aykırı olanı bile doğru olarak kabul etmesi beklenmektedir.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984 romanında, tedbir alınmazsa kötü bir dünya düzenine geçişin çok kolay olduğu tehlikesine dikkat çekilmektedir. Sosyalizm başta olmak üzere birçok ideoloji bakımından hayal kırıklığına uğrayan yazar, romanıyla dönemin Avrupa Siyasal sistemlerini eleştirmektedir.
Kitabın Konusu ve Sloganlar: Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, bilgisizlik kuvvettir.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984, yazarın hükumet sistemlerinin insanlara empoze ettiği kavramları reddettiği ve özgülükle ilgili kaygılarını çarpıcı kurgu ile yansıtığı bir yapıttır. Kitabın kurgusunda dünyada üç devlet bulunmaktadır ve bunlar Okyanusya, Avrasya ve Avustralya’dır. Kitapta devamlı ve dönüşümlü olarak iki ülke ittifak halinde üçüncü ülkeye savaş açmaktadır. İttifaklar değiştikçe eskiden ülkeler arasında mevcut olan dostluk ilişkileri inkar edilmekte, bu dostluklar halka hiç yaşanmamış gibi empoze iki yüzlü davranılmaktadır.
Kitapta toplum 4 sınıfa ayrılmaktadır. İlk sınıf, halkın hiç görüp tanımadığı çekirdek kadro olan yönetici sınıf, ikinci sınıf parti üyeleri, üçüncü sınıf işçi sınıfı(proletarya) ve olarak dördüncü sınıf da askerlerdir ve askerler sürekli cephede savaşmaktadır. Romanın kahramanı, ikinci sınıfta yer alan bir parti üyesidir ve Gerçek Bakanlığında çalışan bürokrattır.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984 romanında anlatılan ve eleştirilen devlet sisteminde yer alan bakanlıkların isimleri alışılmışın dışındadır. Bolluk bakanlığı adı verilen kurum, halkın istihkaklarında büyük kısıtlamalar yapmakta ancak insanların yaşam kalitesinin yüksek olduğu propagandası yapmaktadır. Gerçek Bakanlığı, basın, enformasyon ve iletişimi elinde tutmakta, ülkedeki haberleri sürekli yanlış göstermekte, geçmişi silerek baştan yazmakta, devletin yanlışlarını halktan gizlemektedir. Sevgi Bakanlığı, sisteme başkaldıranları öldürmektedir. Barış Bakanlığı, iç ve dış savaşları yönetmektedir.
Yasaklar: Aşk, Cinsellik, İletişim
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984 romanının ana fikri baskıcı, herkesin her şeyine karışan, evlere ve özel hayata kadar kamera sokan bir devlet tasviridir. Tarihin, dilin, kültürün, kişisel taleplerin ve geçmişin imha edilmesi yoluyla birey olma vasfı yok edilen toplumu devletin daha kolay idare etmesi fikri işlenmekte, bu sistem sayesinde insanlar sadece emirleri yerine getiren birer makineye dönüştürülmektedir.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört(1984) romanındaki kurguda cinsellik olumsuz bir kavramdır ve çiftleşmenin tek amacı sadece çocuk yapmak ve soyun devamını sağlamaktır. İnsanlar arasındaki iletişim baskı altına alınmakta, ifade özgürlüğü tamamen ortadan kaldırılmaktadır. İletişimin ve düşünce özgürlüğünün yok edilmesi için eski sözcükler kaldırılmakta, yeni sözlükler oluşturulmakta ve insanların kelime dağarcığı daraltılmaktadır.
George Orwell’ın Çocukluğu
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, bir aşk hikayesine de yer vermekte, romanın kahramanları birbirinden hoşlanmakta, ilk hamle kadından gelmektedir. Kitapta kadınların daha cesur olduğu görülmektedir.
Kitabın en çarpıcı kurgusu insanların yaşam alanlarının tamamen kameralarla gözetlenmesidir. Özel hayata devletin doğrudan müdahale ettiği kurgu George Orwell’in geleceğe dair kabus senaryosunun en önemli parçasıdır. Devlet, vatandaşlarından birisi öldüğünde ona ait bütün geçmiş kayıtları silerek o kişi hiç yaşamamış gibi davranmaktadır. Kurgudaki yaşamda var olan insanlar birer numaradan ve sayıdan ibaret işlevsiz varlıklar olarak tasvir edilmektedir. Sistemin ve devletin devamı için birbirini ihbar eden ve sistemin insan doğasına aykırı yönlerine itiraz etme gücünü yitirmiş kişiliksiz bir halk tiplemesi betimlenmektedir.
George Orwell’in Diğer Kitapları
George Orwell- Faşizmin Kehanetleri
İngiliz asıllı George Orwell 25 Haziran 1903 tarihinde Hindistan’da doğmuştur. Asıl adı ile Eric Arthur Blair olan George Orwell, yirminci yüzyıl İngiliz ve Dünya edebiyatının önde gelenleri arasındadır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984’ün yazarı George Orwell, 1930’lu yıllardan 1950 yılında ölümüne kadar dünyanın buhranlı dönemine tanıklık etmiş, bu dönem boyunca siyasal ve toplumsal konular üzerine birçok eser yazmıştır. Yazar, 1933 yılında Paris ve Londra’da Beş Parasız, 1933 yılında Burma Günleri, 1935 yılında Papazın Kızı, 1936 yılında Zambak Solmasın, 1937 yılında Wigan İskelesi Yolu, 1938 yılında Katalonya’ya Selam, 1939 yılında Daralma, 1945 yılında Hayvan Çiftliği (Bir peri masalı), 1946 yılında Neden Yazıyorum ve1949 yılında Faşizm Kehanetleri isimli kitaplarını yazmıştır. Hayvan Çiftliği ve Faşizm Kehanetleri tıpkı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört-1984 gibi başyapıt olarak tüm dünyada kabul görmüştür.
Etik kavramı, Fransızca ‘Ethique’ kelimesinden türemişti. Ahlak, töre, olması gereken davranış biçimi ve ahlaki değerler şeklinde tanımlanmıştır.
Latincede ‘Moral’ kelimesi ile ifade edilen anlam Türkçede yaygın olarak ‘Ahlak’ kelimesinde karşılığını bulmuştur. Fakat, etik ile ahlak yaygın kanının aksine aynı şey değildir. Ülkemizde, iki kavramın farkına dair en büyük farkındalığı Prof. Dr. Harun Tepe gerçekleştirmiştir.
‘Ethique’; toplumda insanların uymak zorunda oldukları davranış biçimlerini ve kuralları ifade etmektedir.
Kavramın kaynağının Yunanca “karakter” anlamına gelen “ethos” sözcüğün olduğu kabul edilmektedir.
Felsefe İle İlişkisi
Tarihsel olarak felsefi bir kavramdır ve Felsefeciler tarafından Felsefe Biliminin alt dalı olarak değerlendirilmiştir. Ahlak felsefesi yada moral philosophy olarak adlandırılmıştır.
Etik kurallar, insan davranışları iyi ve kötü kavramları çerçevesinde analiz edilerek ahlaki değerler bağlamında oluşturulmuştur. Eylemlerin insani olma vasfı bakımından kabul edilebilir olup olmadıkları ve bu değer ve kriterlere uygun olup olmadıkları felsefeciler tarafından bilimsel olarak incelenmiş, büyük bir tarihsel kaynakça yaratılmıştır.
Felsefe, bütüncül bir değerlendirme içinde, varlığın ve evrenin anlamını kavramaya çalışmakta, insanın varlık içindeki durumu hakkında düşünce üretmektedir. Felsefe, insanın evren içindeki gücü ve değerine uygun hak ve görevlerini teorik olarak tanımlamak ve mantık kuralları içinde temellendirdiği ilkelerle insanlara ahlaki normlar üretmek amacında olmuştur. Tarih boyunca birçok felsefeci bu amaç uğruna eserler vermişlerdir.
Pisagor, Sokrates, Avicenna, Aristo ve Averroes Dönemi Tanımlama Çalışmaları
Sokrates, bilim, din ve politika alanındaki düşüncelerini Evrensel Etik Felsefesi formuna sokmuştur. “İyi İnsan”ı tanımlamış, her insanda bulunduğuna inanılan evrensel niteliklerin erdem, iyilik ve ölçülülük olduğunu savunmuştur.
Kadın filozof Krotonlu Theano’nun eşi de olan Pisagor((MÖ: 580-500)) ise evreni sayılarla açıklamıştır. İnsan ruhunun hapsolduğu yerden ruhsal saflıkla çıkabileceğini ileri sürmüştür. Katı etik kurallara dayanan bir topluluk ve okul kurmuştur. Bu okuldan yetişen Krotonlu Alkmaion’un prensipleri ise Yunan ve Roma döneminde kalıcı fikirlere dönüşmüştür. Onun fikirleri Hipokrat’a ilham kaynağı olmuştur.
Milattan önce 563-483 yıllarında Buda, Milattan önce 551-479 yıllarında yaşayan Konfüçyus; Milattan önce 9.yüzyılda yaşayan Homeros ve Milattan önce 341-270 yıllarında yaşayan Epikuros etik ve erdem üzerine çalışmalar yapmış ve ardılları için kalıcı kuramlar yaratmışlardır.
Emmanuel Kant ve birçok düşünür özellikle İbn Rüşd(Averroes) ve benzeri Müslüman bilginleri yapmış olduğu çevirilerle bilim dünyasına kazandırılan antik çağ eserlerini yeniden yorumlamışlar, etik ve ahlak üzerine kuramlar geliştirmişlerdir.
Ortaçağ ve Sonrası
Birçok filozof erdem yada ahlakı dinsel ve tanrısal açıdan da yorumlamıştır. Orta Çağ Avrupası, dinsel öğretinin dogmalarından geç çıkabilmiştir. Aydınlanma döneminde dinsel dogma ve tanrısal yasaların yerine laik ve akılcı doktrinin kabul edilmeye başlanmıştır. Jean-Jacques Rousseau, Voltaire, Hegel, Marx, Descartes ve Montesquieu gibi birçok düşünür kendi felsefi düşünüş biçimlerine göre ahlak tanımları yapmışlardır.
Jeremy Bentham
Modern çağda etik ve ahlak kuramının sosyal yaşamın yanı sıra mesleki alanlarda da uygulanması anlayışı gelişmiştir. Bu anlayış ve bilimsel çabalar sonucunda deontoloji bilimi ortaya çıkmıştır.
Günümüzde popüler olan etik inceleme alanlarından bazıları
Deontoloji terimi Batı’da ilk kez 1834’te İngiliz filozof ve hukukçu Jeremy Bentham’ın fikri ile ortaya çıkmıştır. Deontoloji, profesyonel bir mesleği yapanların uygulaması gerekli ahlaki değer ve etik kuralları incelemektedir. İnsanın belirli temel görevleri olduğunu kabul eden ilkeler baz alınmakta; bu kurallardan kaynaklanan sorumlulukların mesleki çalışmalardaki yeri tespit edilmektedir.
Milattan 460-377 yıllarında Ege’de yaşayan Hipokrat (Hippocrates) tarafından Tıp mesleği için oluşturulan ilkeler; aydınlanma çağından sonra tüm meslekler için oluşturulmaya ve sistematik hale getirilmeye başlanmıştır.
Türkiye’de Etiğe Özel Kutlama Günü ve Haftası
Kamu Görevlileri Etik Kurulu, 5176 sayılı Kanun ile 25 Mayıs 2004’te kabul edilmiştir. Kurul, 2008 yılından itibaren her yıl 25 Mayıs gününün ülke genelinde “Etik Günü”, aynı günün yer aldığı haftanın da “Etik Haftası” olarak kutlanılmasını kararlaştırmıştır.
Dünya Etik Günü
Global Ethics Day, her kim ayının üçüncü Çarşambasında gerçekleşmektedir. Carnegie Council for Ethics in International Affairs tarafından 2014 yılında kutlanmaya başlanmıştır. Etik bilincinin artırılması temel amaçtır.
Adil Yargılanma Hakkı, Evrensel İnsan Hakları Bildirisinin 10. maddesinde “Herkes, haklarının ve yükümlülüklerinin ve kendisine karşı herhangi bir suç isnadının karara bağlanmasında, tam bir eşitlikle, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir.” şeklinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir. Hüküm açık oturumda verilir; ancak, demokratik bir toplumda genel ahlak, kamu düzeni ve ulusal güvenlik yararına, küçüklerin korunması veya davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde, veya davanın açık oturumda görülmesinin adaletin selametine zarar verebileceği bazı özel durumlarda, mahkemenin zorunlu göreceği ölçüde, duruşmalar dava süresince tamamen veya kısmen basına ve dinleyicilere kapalı olarak sürdürülebilir.” şeklinde düzenlenmiştir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 10 Aralık 1948’de imzalanmıştır.
Adil Yargılanma Hakkı, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 14. maddesinde de benzer şekilde tanımlanmış, “Herkes mahkemeler ve yargı yerleri önünde eşittir. Herkes, hakkındaki bir suç isnadının veya hak ve yükümlülükleri ilgili bir hukuki uyuşmazlığın karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir. Davayı izleyenler ve basın mensupları, demokratik bir toplumdaki genel ahlak, kamu düzeni (ordre public) veya ulusal güvenlik nedeniyle veya tarafların özel yaşamlarının menfaatinin gerektirmesi halinde veya mahkemenin görüşüne göre aleniliğin adaletin gerçekleşmesine zarar vereceği özel şartların kesinlikle gerektirdiği ölçüde, duruşmalardan tamamen veya kısmen çıkarılabilir. Ancak bir ceza davasında veya hukuk davasında verilen hüküm, gençlerin menfaati veya aile uyuşmazlıkları veya çocuğun velayeti ile ilgili davalar aksini gerektirmedikçe aleni olarak tefhim edilir.” şeklinde sözleşme tarafı devletler tarafından imzalanmıştır. Anayasa ve diğer yasalarda sözleşmeye uygun güvenceler tesis edilmiştir.
1. Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. Hüküm açık oturumda verilir; ancak, demokratik bir toplumda genel ahlak, kamu düzeni ve ulusal güvenlik yararına, küçüklerin korunması veya davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde veya davanın açık oturumda görülmesinin adaletin selametine zarar verebileceği bazı özel durumlarda, mahkemenin zorunlu göreceği ölçüde, duruşmalar dava süresince tamamen veya kısmen basına ve dinleyicilere kapalı olarak sürdürülebilir.
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:
a) Kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak ve eğer avukat tutmak için mali olanaklardan yoksunsa ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek;
e) Duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşmadığı takdirde bir tercümanın yardımından para ödemeksizin yararlanmak.
Adil Yargılanma Hakkının Unsurları
Adil yargılanma hakkının temel unsurları, kanuni, bağımsız ve tarafsız mahkemelerde dava açma hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, makul süre içinde yargılanma hakkı ve aleni surette yargılanma hakkı olarak belirlenmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36.maddesi “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz” şeklinde bu güvenceyi sağlamaktadır. Adil Yargılanma Hakkı, hukuki uyuşmazlıklarda da geçerli olmasına karşın genellikle ceza yargılaması pratiğinde gündeme gelmektedir.
Adil yargılanma hakkının hukuki metinlerde düzenlenmiş olması hukuk sisteminin adil olarak yürütülmesine ve adalet üretmesine yetmemektedir. Devletler, adil yargılanma hakkının uygulamada da korunabilmesi için gerekli tedbirleri almalıdır. Adil yargılanma ile birlikte yargıç güvencesi ve bağımsızlığı tam ve de mutlak olarak sağlamalı; devletin yargılama yetkisinin kullanılması sırasında tüm mahkemelerde ve yönetim birimlerinde karmaşık ve süreci uzatan nitelikteki prosedürlerden uzak durmalıdır.
Adil Yargılanma hakkının ihlali nedeniyle AİHM‘e yapılan başvuruları azaltmak amacıyla Türk Anayasa Mahkemesi‘ne bireysel başvuru yapma hakkı 2012 yılında tanınmıştır. Bu kapsamda, iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve AİHM’den önce Anayasa Mahkemesine başvurmak zorunlu hale getirilmiştir.
Adil yargılanma hakkı kapsamında;
Yargı makamları, her türlü müdahaleden ari olmalı, Yargı Bağımsızlığı ve tarafsızlığı tam olarak sağlanmalıdır.
Yargılama, aleni olmalı, duruşmalar standartlara uygun şekilde yürütülmelidir.
Davada, taraflar arasında ayırımcılık yapılmamalıdır. Yargıçlar; ırk, din, inanç, siyasi ve felsefi düşünce ayrımı yapmamalı, somut normlar ve kurallar ile hareket etmelidir.
Yargılamalarda Silahların Eşitliği Prensibi egemen olmalı, iddia ve savunma makamları eşit şartlara sahip olmalıdır.
Doğal Yargıç İlkesi’ne aykırı hareket edilmemelidir.
Gözaltına alınan, yakalanan, suç isnadında bulunan kişiye, suçlamanın konusu açıklanmalıdır.
Suçlanan kişi suçlamaya karşı hukuki yardım alabilmelidir. Hukuki yardım alma imkanından yoksun kişiye devlet tarafından avukat tayin edilmelidir.
Suç isnadında bulunan kişi hakkında mahkumiyet kararı verilip bu karar kesinleşinceye kadar, masumiyet karinesinden faydalanabilmeli ve suçlu sayılamayacağı kabul edilmelidir.
Bir suç ile itham edilen kişi, her türlü baskıdan uzak bir şekilde, aleyhindeki delillere karşı, karşı delil sunabilmelidir.
Yakalanan ya da gözaltına alınan kişi, mümkün olan en kısa sürede, tarafsız ve bağımsız mahkeme önüne çıkarılmalıdır.
Yargılama, makul bir sürede bitmeli, olağanüstü uzamamalı ve sürüncemede bırakılmamalıdır.
,Gerekçeli karar alma hakkı sağlanmalıdır.
Hükme karşı bir üst mahkemeye itiraz hakkı olmalıdır.
Her türlü karar, usulüne uygun şekilde tebliğ edilmelidir.